26 Eylül 2026 Cumartesi

zendost - zymoseptoria

zendost : far. * zen (kadın, hatun, dişi, unsa) + dost (seven, sevgili, arkadaş) * kadınlara aşırı derecede düşkün olan, sürekli onların peşinden koşan erkek, zampara, çapkın

zeneb : ara. * zenb (kuyruk, bir şeyin peşi sıra gelen veya son parçası) * Ay düğümlerini (Ejderha'nın kuyruğu / Zeneb-i Ejder) ve takımyıldızların kuyruk kısmında yer alan parlak yıldızları (Deneb gibi) tanımlamak için kullanılan Arapça kökenli bir terim

zener akımı : ing. * zener (Amerikalı fizikçi Clarence Melvin Zener'in soyadından) (ing.) + akım (sıvının hareket ederek ilerlemesi, dökülerek ilerleme, akma, akış) (ak (beyazlamak, ışımak, yükselmek, yukarı çıkmak veya aşağı inmek, yaratmak; beyaz, su; sıvı hareketi, sıvı yer değiştirmesi) + ım (isim yapım eki) ) + ı (iyelik eki) (tür.) * ters kutuplama (blokaj) yönünde gerilim uygulanan bir Zener diyotunun, belirli bir eşik değerini (Zener gerilimi) aşmasıyla birlikte çığ etkisi ve kuantum tünellemesi mekanizmaları sayesinde yapıya zarar vermeden ters yönde akıtmaya başladığı, devredeki gerilimi sabitlemek için kullanılan güvenli ve kontrollü elektrik akımı

zener diyot : ing. * zener (Amerikalı fizikçi Clarence Melvin Zener'in soyadından) (ing.) + diodos (elektrik akımını yalnızca bir yönde geçiren ve ters yönde akımı engelleyen iki uçlu yarı iletken eleman) (dyo, dis (iki) + hodos (yol, geçit, izlenen yol, yön) ) (gre.) * elektrik devrelerinde ters yönde sabit bir gerilim değerini korumak için kullanılan, iki uçlu yarı iletken eleman

zeng : far. * zang, zeng (metal oksidi, kir, küf, pas, zenci; zil, çıngırak, çan) * demir ve çelik gibi metallerin nemli havada oksitlenmesiyle oluşan kahverengi tabaka (korozyon)

zengezur : ara., far. * zenge (yüksek, sarp) (tür.) + zor, zur (güç, kuvvet, kudret, enerji, şiddet, baskı meşakkat) (far.); zang, zeng (metal oksidi, kir, küf, pas, zenci; zil, çıngırak, çan) + i (gibi, ile ilgili) + zor, zur (güç, kuvvet, kudret, enerji, şiddet, baskı meşakkat) * Ermenistan ve Azerbaycan topraklarının büyük bir bölümünü kapsayan tarihi bir bölge

zengiler : ara. * zengi (atabeyliğin kurucusu olan İmadeddin Zengi'nin soyadı) (zang, zeng (metal oksidi, kir, küf, pas, zenci; zil, çıngırak, çan) + i (gibi, ile ilgili) ) + ler (çoğul eki) * Büyük Selçuklu Devleti'nin dağılma sürecinde 12. ve 13. yüzyıllarda Musul, Halep ve Şam bölgelerinde hüküm süren, Haçlılar ile mücadelelerinde İslam dünyasına büyük hizmetler sunan ve adını kurucusu İmadeddin Zengi'den alan Türk-İslam atabeyliği

zengin : far. * zang, zang, zeng (metal oksidi, kir, küf, pas, zenci; zil, çıngırak, çan) + in (ile ilgili, -a ait) * maddi veya manevi bakımdan gereksiniminden çok daha fazlasına sahip olan, varlıklı ve parası çok olan ("paslanmış, eski madeni para biriktiren" veya mecazi olarak "parası pulu çok olduğu için cüzdanı/kesesi eskiyen, pas tutan" yaklaşımından)

zengüle : far. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil veya çıngırak sesi, zirgule) * Türk musikisinde dügah (la) perdesinde bir hicaz beşlisine, hüseynî (mi) perdesinde bir hicaz dörtlüsünün eklenmesiyle oluşan, inici-çıkıcı bir seyir özelliğine sahip ve günümüzde daha çok Zirgüleli Hicaz adıyla bilinen yedi-sekiz asırlık köklü bir basit makam

zengüle-buselik : far., ara. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil veya çıngırak sesi, zirgule) (far.) + ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) (ara.) * yerinde bir Buselik beşlisine Hüseyni perdesinde bir Zirgüleli Hicaz (Zengüle) dörtlüsünün veya tersi bir yapının eklenmesiyle oluşan, durağı Dügâh (La), güçlüsü Hüseyni (Mi) olan ve Batı müziğindeki armonik minör dizisine benzerlik gösteren bir birleşik makam, zirgüleli buselik

zengüle-gerdaniye : far. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil veya çıngırak sesi, zirgule) + gardan (boynun ön kısmı, ense ile göğüs arası; dönmek, döndürmek, çevirmek, çevrilmek) (far.) + iye (yer ve durum eki) (ara.) * Türk musikisinde Rast perdesinde karar kılan şed makamlardan Zengüle (Bayati-Araban) ile Gerdaniye makamının birleşmesinden oluşan, seyrine genellikle tiz duraktan (Gerdaniye perdesinden) başlayıp Rast perdesinde dönüştürülmüş zengüle dizisiyle karar veren klasik bir birleşik (mürekkep) makam

zengüle-geveşt : far. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil veya çıngırak sesi, zirgule) + gevah (ferahlık, açıklık) + eşt (isim yapım eki) * Türk musikisinde Rast perdesinde karar kılan, meyan veya tiz durak civarında Geveşt makamı dizisiyle başlayıp ardından aşağıya doğru Zengüle makamı dizisini kullanarak perdeleri birbirine mezceden, seyrinde Şiraz perdesini de barındıran mürekkep (bileşik) bir makam

zengüleli suzinak : far., tür. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil veya çıngırak sesi, zirgule) (far.) + li (ile, birlikte, sahibi) (tür.) + suzinak (yakan, yakıcı, ateşli, içli) (suz (yakmak, tutuşmak) + i (bağlaç) + nak (ile ilgili, -a ait) ) (far.) * Zirgüleli Hicaz makamı dizisinin Rast (sol) perdesine göçürülmesiyle (şedd) elde edilen; Rast perdesindeki bir Zirgüle beşlisine, güçlü Neva (re) perdesinde bir Hicaz dörtlüsünün eklenmesiyle oluşan, inici-çıkıcı seyir karakterine sahip, hüzünlü ve yanık karakterde şed bir makam

zengüle-maye : far. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil veya çıngırak sesi, zirgule) + maye (asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde, maya) * Türk musikisinde Rast perdesinde karar kılan, Zengüle ve Maye makamlarının özelliklerini veya dizilerini bir arada barındıran, seyrinde bu iki makamın terkibinden (birleşiminden) oluşan klasik bir mürekkep (birleşik) makam

zengüle-nevruz : far. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil veya çıngırak sesi, zirgule) + nevruz (yeni gün) (nev (yeni, taze) + roz, ruz (gün) ) * Türk Musikisinde, Zengüle makamı ile köklü bir geçmişe sahip Nevruz makamı dizilerinin veya perdelerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş, günümüze notalı bir örneği ulaşmayan ve günümüzde artık kullanılmayan terkip (bileşik) bir makam

zengüle-selmek : far., ara. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil veya çıngırak sesi, zirgule) (far.) + selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) * Türk Musikisinde, Zengule ve Selmek makamı dizilerinin birleşimiyle meydana getirilmiş, karar sesi rast (sol) olan ve günümüze nota örneği ulaşmamış tarihi bir mürekkep (birleşik) makam

zengüle-şehnaz : far. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil veya çıngırak sesi, zirgule) + şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şeh (padişah, hükümdar, kral) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) * Türk Musikisinde, dügah perdesinde karar kılan Hicaz ailesine ait mürekkep (birleşik) bir makam olup, tiz durak Muhayyer perdesinden seyre başlayarak Hüseyni perdesi üzerindeki Hümâyun dizisi ile yerindeki Hicaz ailesi dizilerini birbirine ekleyerek inici karakterde icra edilen zengin bir makam

zenim : ara. * zeneme (koyun veya keçilerin kulaklarının altına sarkan, sonradan oluşmuş küçük et parçası, küpe, memecik) * bir topluluğa veya aileye soydan olmadığı halde sonradan yamanmış, aslı bozuk, kötülüğü ile tanınan ve nankörlükte aşırıya kaçan kimse

zenit : ara. * samt (yön, yol) + el (ön ek, artikel) + ra's (baş, kafa, tepe, uç, reis, temel, esas) * gökbilimde bir gözlemcinin tam tepesinde yer alan ve yer çekimi doğrultusunun gök küresini kestiği varsayılan en yüksek nokta, baş ucu noktası, tepe noktası, zirve, doruk; bir kariyerin, sürecin veya durumun ulaşabileceği en zirve, en olgun dönemi

zenne : far. * zan, zen (kadın, hatun, dişi, unsa) + ne (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * geleneksel Türk tiyatrosunda (Karagöz ve orta oyunu) veya şenliklerde kadın kılığına girerek kadın rolünü canlandıran erkek oyuncu; kadınlara ait eşyalar

zennube : ara., gre. * zeyn (süs, ziynet, güzellik) + u (tamlama eki) + eb (baba) (ara.); zen (Zeus, tanrı, ilah) + bios (yaşam, hayat, dirim, canlılık, oluşum, yaratılış) * babasının süsü, babasının değerli olanı, babasının güzeli; Zeus'un hayat verdiği, Zeus'un gücüyle yaşayan; Zenobia (3. yüzyılda Suriye'de hüküm süren Palmira İmparatorluğu'nun kraliçesi ve Kral Septimius Odaenathus'un ikinci karısı)

zennur : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + nur (aydınlık, ışık) * nur sahibi, nurlu, ışıklı, aydınlık veya etrafına ışık saçan

zenofobi : gre. * xenos (yabancı, tuhaf) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kişinin kendi kültüründen veya milletinden olmayan insanlara, yani yabancılara karşı duyduğu mantıksız korku, nefret veya düşmanlık, yabancı korkusu

zenolit : gre. * xenos (yabancı, tuhaf) + lythos (taş, kaya) * magmanın yeryüzüne doğru yükselirken çevreleyen yaşlı kayaçlardan kopardığı ve bünyesine katıp eritemeden yüzeye taşıdığı yabancı kayaç parçası

zenomorf : gre. * xenos (yabancı, tuhaf) + morphe, morphos (şekil, biçim, form, kalıp) * yabancı şekil, yabancı form

zenon : lat. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) * periyodik tablonun soygazlar grubunda bulunan, atom numarası 54, sembolü Xe olan renksiz, kokusuz ve inert (pasif) bir asal gaz elementi

zenosyne : gre. * zenon (Antik Yunan filozofu Elealı Zenon) + mnemosyne (Yunan mitolojisinde hafıza ve bellek tanrıçası) * yaşlandıkça zamanın giderek daha hızlı aktığı ve hayatın hızlandığı hissi

zenpare : far. * zan, zen (kadın, hatun, dişi, unsa) + bare (düşkün, tutkun) * kadın düşkünü, kadınlara aşırı düşkün olan, sürekli kadın peşinde koşan erkek, çapkın, hovarda

zenperest : far. * zan, zen (kadın, hatun, dişi, unsa) + perest (düşkün, tutkun, hayran, tapan, hizmet eden) * kadın düşkünü, kadınlara aşırı düşkün olan, sürekli kadın peşinde koşan erkek, çapkın, hovarda

zeolit : gre. * + lythos (taş, kaya) * mikroskobik gözeneklere sahip, yüksek miktarda su ve iyon barındırabilen, endüstride, tarımda ve günlük yaşamda "moleküler elek" veya sıvı temizleyici/filtreleyici olarak kullanılan alüminyum ve silisyum tabanlı doğal veya yapay hidratlı şap silikat minerali

zepar : ibr. * tzippor, zippor (kuş; çiçeklenme) * Hz. Süleyman'ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis'te maji ile ilgili olan ve 72 cinden bahsedilen Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, kadınların erkeklere aşık olmasını sağlayan, onları bir araya getiren ve aynı zamanda kısırlıkla da ilişkilendirilen, genellikle kırmızı giysili bir asker veya şövalye şeklinde tasvir edilen, cehennemin 16. cini ve Büyük Dükü

zephiye : ara. * zebehe (yarmak, şaklamak veya bir şeyi parçalayarak ikiye ayırmak; boğazlamak, kesmek, kurban etmek), zibh (kesim hayvanı, boğazlanacak hayvan), zebh (kesme, kesim, boğazlama, kurban etme) + iye (isim yapım eki) * kesimevinde kesilen hayvanlar için kasapların ödediği resmi veya idari vergi

zephyranthes : gre. * zephyros (hafif rüzgar, batı rüzgarı) + anthos (çiçek) * Amaryllidaceae (nergisgiller) familyasına ait, genellikle yağmur sonrasında aniden çiçek açmasıyla bilinen, soğanlı ve huni biçimli beyaz, pembe veya sarı çiçeklere sahip tropikal ve subtropikal bir bitki cinsi, batı rüzgarı çiçeği

zephyros : gre. * zephyros (hafif rüzgar, batı rüzgarı) * Yunan mitolojisinde ilkbaharın gelişini müjdeleyen hafif, serin ve tatlı esintileri simgeleyen batı rüzgarının kişileştirilmiş tanrısı

zeplin : alm. * zeppelin (Alman kontu ve mucit Kont Ferdinand von Zeppelin'in soyadından) * havadan hafif olması sayesinde uçabilen, yönlendirilebilir ve kendi motor gücüyle hareket edebilen, hidrojen veya helyum gibi gazlarla doldurulmuş büyük ve puro şeklindeki güdümlü balon (hava gemisi) türü

zer : ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak, ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek) * ölçü, ölçülmüş; zira

zer : far. * zer (altın) * simgesi Au, atom sayısı 79, atom ağırlığı 196,967 olan, 1064 santigrat derecede ergiyen, parlak sarı renkli, kolay işlenebilen, paslanmayan, havadan sudan etkilenmeyen, ağır metal grubunda çok yüksek değerli bir element

zerabiy : aram., sür. * zarbita (renkli döşek, sergi, yaygı) (aram., sür.); zerbaf (altın yaldızlı ya da sarı renkli kumaş) (zer (altın) + baf (kumaş, tekstil) ) (far.); zirbiyye, zerbiyye (ara.) * genellikle cennet nimetlerini tasvir etmek için kullanılan ve üzerine oturulan, göz alıcı renklerle bezenmiş, ince dokunmuş lüks ve değerli halı, kilim veya yaygılar; cennet sakinlerinin üzerinde oturup sohbet edeceği eşsiz güzellikteki sergiler

zerafa : ara. * zi (sahip olan) + raf (yükseklik) (yüksekliği olan) * raf, yüksekliği olan

zerafet : ara. * zarf (kap, zarf, bir şeyin dış görünüşü), zarafa (güzel ve hoş görünmek), zarif (hoşa giden, ince, kibar, nazik, narin, beğenilen) + et (isim yapım eki) * davranış, söz, görünüş veya tavırdaki incelik, nezaket, kibarlık, hoşluk, çekicilik, ölçülülük, estetik güzellik ve biçimsel incelik

zeravent : far. * zeravend (bitkinin toprak altında kalan etli, yumru biçimindeki sarımsı kök yapısı) (zerrin, zer (altın, sarı) + revend (ravent bitkisi; giden, akıp giden) * halk tababetinde kökleri ağrı kesici ve idrar söktürücü olarak kullanılan, botanikte Aristolochia cinsini temsil eden ve halk arasında daha çok lohusa otu, kabakulak otu veya karaasma adlarıyla bilinen çok yıllık otsu bir bitki

zerd : far. * zer (altın; sarı), zardak (safran; yumurta sarısı) * sarı; sararmış, solgun ve hastalıklı görünüm

zerdali : far. * zard, zerd (sarı) + alu (erik, erik cinsinden meyve; şeftali) * gülgiller (rosaceae) familyasından, Doğu ve Orta Asya kökenli, sarımsı turuncu renkli, tüysüz veya hafif tüylü, çekirdeği acı olan, kayısıya çok benzeyen ancak ondan daha küçük ve ekşimsi meyvesi ile bu meyvenin ağacı

zerde : far. * zarde (sarı şey, sarılık) (zard, zerd (sarı) + e (isim yapım eki) ) * genellikle düğün ve bayram gibi özel günlerde ikram edilen, pirincin suyla pişirilip şeker, safran veya zerdeçal ile tatlandırılarak sarı renk verilen ve geleneksel Türk mutfağına ait olan hafif bir tatlı çeşidi

zerdeçal : far. * zard, zerd (sarı) + çub (odun, dal, tahta, kök, çöp, dal parçası) * zencefilgiller (zingiberaceae) familyasından olan, büyük yapraklı, sarı çiçekli, kök saplarındaki Hint safranı olarak da bilinen koyu sarı renkli toz baharatın elde edildiği çok yıllık otsu bir bitki türü

zerdeva : far. * zard, zerd (sarı) + aba (su içen, suya bağlı) (ab (su) + a (sıfat yapım eki) ) * sansargiller (Mustelidae) familyasından, İskandinavya ile Rusya gibi soğuk bölgelerde yaşayan, kürkünden faydalanılan, kahverengi postlu küçük ve etçil bir memeli hayvan türü olan ağaç sansarı (Martes martes, martes foina) ve bu hayvanın postundan yapılan değerli kürk

zerdüşt : ave., gre. * zoroaster (yaşlı develere sahip olan, altın renkli (sarı) develeri olan) (zareta, zarant, zara (yaşlı); zar, zer (sarı) + ustra (deve) ) (ave.); geron, gerontos (yaşlı) (gre.) * bilgelik tanrısı Ahura Mazda'nın kendisine göründüğünü ve ondan doğruluğu yaymak görevini aldığını iddia eden, çok tanrılı inançlara karşı tek bir yaratıcı tanrı olan Ahura Mazda'yı öne sürerek Mecusilik (Zerdüştlük) dinini kuran, iyilik ile kötülüğün sürekli mücadelesine dayanan felsefesiyle tanınan İranlı bilge, filozof ve peygamber ve O'nu takip edenlere verilen isim

zeri : far., ara. * zar, zer (altın, sarı) (far.) + i (sıfat yapım eki) (ara.) * altın gibi, altınsı, altından yapılmış, altın renkli, sırmalı kumaş; sarışın güzel kadın

zerin : far. * zar, zer (altın, sarı) + in (sıfat yapım eki) * altın gibi, altınsı, altından yapılmış, altın renkli, altın renginde olan veya altın gibi sarı ve parlak ışıltıya sahip olan

zerk : ara. * zaraka (şırınga ile sıvı fışkırtmak, iğne yapmak, içine fışkırtmak, enjekte etmek) * bir sıvıyı, ilacı veya aşışı bir şırınga vasıtasıyla vücut dokularına, damar yoluna ya da organ boşluklarına basınçlı bir şekilde akıtma, enjekte etme

zero : san. * sunya (boşluk, yokluk, hiçlik) (san.); sıfr (ara.); zephirum (lat.); zevero, zero (ven.) * matematiksel bir değer olarak hiçliği veya yokluğu temsil eden, sayı doğrusunda pozitif ve negatif sayıları birbirinden ayıran başlangıç noktası, sıfır

zerra : ara. * darr, darra, zarra, zerra (karınca yumurtası; güneş ışığında uçuşan en küçük toz; en küçük parçacık) * çok küçük parça, parçacık, partikül, atom, öz

zerrad : ara., far. * dar', zard (zırh) (ara.); zirih (zırh) (far.) * zırh yapan, zırh imal eden veya zırh satan usta

zerrah : ara. * darr, darra, zarra, zerra (karınca yumurtası; güneş ışığında uçuşan en küçük toz; en küçük parçacık) * çok küçük parça, parçacık, partikül, atom, öz

zerrat : ara. * zerra (karınca yumurtası; güneş ışığında uçuşan en küçük toz; en küçük parçacık, çok küçük parça, parçacık, partikül, atom, öz) + at (çoğul eki) * maddenin bölünebilen veya gözle görülebilen en küçük parçacıkları olan zerrelerin (atomların, moleküllerin veya toz taneciklerinin) bütünü, atomlar, parçacıklar, partiküller

zerre : ara. * darr, darra, zarra, zerra (karınca yumurtası; güneş ışığında uçuşan en küçük toz; en küçük parçacık) * çok küçük parça, parçacık, partikül, atom, öz

zerrin : far. * zar, zer (altın, sarı) + in (sıfat yapım eki) * altın gibi, altınsı, altından yapılmış, altın renkli, altın renginde olan veya altın gibi sarı ve parlak ışıltıya sahip olan

zerzevan : kür. * zer (altın) + zev, ziv (gümüş) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * altın ve gümüş; gümüş gibi parlak ve değerli olan, parlaklık ve süs niteliği taşıyan; Güneydoğu Anadolu bölgesinde (özellikle Diyarbakır'da) yer alan, Roma İmparatorluğu dönemine ait stratejik bir askeri üs ve dünyada Mythras dinine ait tapınakların en iyi korunduğu arkeolojik sit alanlarından biri olan tarihi bir kale

zerzevat : far., ara. * sebzevat (yeşillik, yemeklik yeşil bitkiler) (sebz (yeşil, taze, yaş) + e, i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + vat (çoğul eki) ) * taze veya kurutulmuş meyve dışındaki tüm yenilebilir otlar, kökler, yumrular ve sebzeler; bitki bilimi, yiyecekler

zeta : gre. * zeta (Yunan alfabesinin altıncı harfi (𝝵, zeta) ) * matematikte bilinmeyenleri veya Riemann zeta fonksiyonunu, astronomide bir takımyıldızın altıncı en parlak yıldızını ve mühendislikte sönümleme oranını ifade etmek için kullanılan çok yönlü bir sembol

zeta fonksiyonu : gre., lat. * zeta (Yunan alfabesinin altıncı harfi (𝝵, zeta) ) (gre.) + functio (işlev, görev, yapma, yerine getirme) (lat.) + nu (iyelik eki) (tür.) * negatif çift tam sayılar hariç tüm karmaşık sayılar kümesinde analitik olarak devam ettirilebilen, asal sayıların dağılımı ile sayılar teorisinin en derin gizemlerini birbirine bağlayan ve sıfırlarının konumuyla ünlü Riemann Hipotezi'ne temel oluşturan özel bir matematiksel fonksiyon

zeus : hint-avrupa, gre. * dyeu (parlamak, gökyüzü, gündüz) (hint-avrupa kökü); zeus (gre.); deus (lat.) (iupiter, diupiter, jupiter (iu, diu (gökyüzü) + piter (baba) ) * Yunan mitolojisinde Olimpos tanrılarının kralı, gökyüzü, şimşek, gök gürültüsü, hukuk, düzen ve adaletin en güçlü ve egemen hükümdarı

zevad : ara. * zad (yol azığı, yolluk, rızk, yiyecek) * yolculuk esnasında tüketilmek üzere hazırlanan erzak, azık, yolluk ve yiyecek stokları

zevahir : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zahir (görünen, açıkta olan, belli, belirgin, açık, bariz, dışsal) * dış görünüşler, beliren şeyler veya ilk bakışta göze çarpan nitelikler; bir durumun veya kişinin iç yüzünü, gerçeğini yansıtmayan, yalnızca başkalarında olumlu bir izlenim bırakmak için sergilenen aldatıcı dış görünüşü

zevaid : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak) * artışlar, fazlalıklar; İslam hukukunda temel ihtiyaçların karşılanmasından veya bir vakfın asli giderlerinin (maaşlar, onarımlar vb.) ödenmesinden sonra geriye kalan fazlalık, artan miktar ya da fazlalıklar

zeval : ara. * zavala (yerinden ayrılmak, yok olmak, ortadan kaybolmak, tükenmek, gitgide eksilmek, güneş tepe noktasından batıya kaynak), zail (geçici, tükenen, sonlu, yok olan) * sona erme, tükenme, ortadan kalkma, yok olma, sonlanma, helak olma, mahvolma, gidiş

zevat : ara * zat (şahıs, kişi, kimse, ferd, birey) * zatlar, şahıslar, kişiler, kimseler, ferdler, bireyler

zevc : ara. * zevc (eş, ikiliyi oluşturanlardan her biri, çiftin her bir teki, koca) * aralarında nikah bağı bulunan evli bir çiftten erkek olanı, koca

zevcat : ara. * zevc (eş, ikiliyi oluşturanlardan her biri, çiftin her bir teki, koca) + at (-lar, çoğul eki) * birden fazla nikahlı kadın, eşler, karılar, zevceler

zevce : ara. * zevc (eş, ikiliyi oluşturanlardan her biri, çiftin her bir teki, koca) + e (dişil eki) * aralarında nikah bağı bulunan evli bir çiftten kadın olanı, karı, kadın, eş

zevceyn : ara. * zevc (eş, ikiliyi oluşturanlardan her biri, çiftin her bir teki, koca) + eyn (iki, çift) * birbiriyle nikah bağı bulunan, evlilik birliğini oluşturan karı ve koca, eşler

zevç : ara. * zevc (eş, ikiliyi oluşturanlardan her biri, çiftin her bir teki, koca) * aralarında nikah bağı bulunan evli bir çiftten erkek olanı, koca

zeveban : ara. * zeba (erimek, ergimek, sıvılaşmak) * katı bir maddenin ısı etkisiyle sıvı hale geçmesi, sıvılaşma, erime, ergime

zevk : ara. * zaka (tatmak, tadımlamak, lezzet duymak, zevk almak) * tat alma, lezzet duyma, keyif, hoşluk

zevk-i dil : ara. * zaka (tatmak, tadımlamak, lezzet duymak, zevk almak), zevk (tat alma, lezzet duyma, keyif, hoşluk) + i (tamlama eki) (ara.) + dil (kalp, yürek, gönül) (far.) * gönül huzuru, gönül coşkusu, kalbin duyduğu derin manevi ve ruhani haz, içsel neşe; Türk musikisinde Suzinak makamı dizisinin ardından Rast makamı dizisinin kullanılmasıyla meydana gelen ve Rast perdesinde karar kılan bir birleşik makam

zevzek : far. * zivziv (gevezelik eden, sürekli konuşan) + ek (sifat yapım eki) * gereksiz ve çok konuşan, boş sözlerle uğraşan, çenebazlık ederek yakışıksız, yersiz ve boş sözlerle çevresindekileri sıkan, nerede ne konuşacağını bilmeyen kimse, geveze, lakayt, ciddiyetsiz, cıvık, yavşak

zeyb : ara., tür. * zibak, zaybak (civa; Mısır halk destanlarında bir kahraman; cıva gibi ele avuca sığmayan, çok hareketli, çevik ve yakalanması zor olan savaşçı) (ara ); subek (su (asker, ordu) + bek (bey, önder, lider, reis) ) (tür.) * Batı Anadolu (Ege yöresi) tarihinde haksızlıklara karşı duran, halkı koruyan mert, cesur ve silahlı yiğitlere verilen tarihi bir ünvan, efe ve bu yiğitlerin heybetli, gururlu ve simgesel hareketlerini yansıtan Ege yöresine özgü geleneksel müzik ve halk oyunu türü

zeybek : ara., tür. * zibak, zaybak (civa; Mısır halk destanlarında bir kahraman; cıva gibi ele avuca sığmayan, çok hareketli, çevik ve yakalanması zor olan savaşçı) (ara ); subek (su (asker, ordu) + bek (bey, önder, lider, reis) ) (tür.) * Batı Anadolu (Ege yöresi) tarihinde haksızlıklara karşı duran, halkı koruyan mert, cesur ve silahlı yiğitlere verilen tarihi bir ünvan, efe ve bu yiğitlerin heybetli, gururlu ve simgesel hareketlerini yansıtan Ege yöresine özgü geleneksel müzik ve halk oyunu türü

zeyd : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * artan, çoğalan, fazlalaşan, büyüyen, bereketlenen; erkek ismi; Kur'an'da geçen ve Hz. Muhammed'in evlatlığı olan kişinin ismi

zeydan : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), ziyade (çok, fazla, artmış), zeyd (artan, çoğalan, fazlalaşan, büyüyen, bereketlenen) + an (ile ilgili, -a ait) * büyüyen, artan, çoğalan, gelişen ve her bakımdan ilerleme kaydeden; erkek ismi

zeydun : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), ziyade (çok, fazla, artmış), zeyd (artan, çoğalan, fazlalaşan, büyüyen, bereketlenen) + un (ile ilgili, -a ait) * büyüyen, artan, çoğalan, gelişen ve her bakımdan ilerleme kaydeden; erkek ismi

zeyğun : ara. * zayağa (düz bir hat üzerindeyken yana doğru kaymak, eğrilmek, doğrultusunu yitirmek) + un (isim/sıfat eki) * kalbin veya gözün doğru yoldan, hakikatten ve adaletten sapmasını, batıla meyletmesini ve doğruluktan ayrılmasını ifade eden manevi bir eğrilik ve inançsal sapma

zeyhan : ara. * zayaha (haktan uzaklaşmak, sapmak, zulmetmek, haksızlık etmek) + an (isim/sıfat eki) * zulmeden, haksızlık yapan, zalimlik gösteren, eziyet eden (kimse veya davranış)

zeyi : ara. * zayi, zeyi (kaybolmuş, yok olmuş, mahv ve heder olmuş, kayıp; terketmiş) * geline göre kocasının kızkardeşi, görümce (kızın gelin olup, evden ayrılıp, kaybolmasına atfen)

zeyil : ara. * dayala, zayala (uzamak, uzantı yapmak), zeyl (kuyruk, etek, uzantı, bir şeyin sarkan alt kısmı veya sonu) * bir metne, sözleşmeye veya kitaba sonradan eklenen ilave, ek veya düzeltme belgesi

zeyilname : ara., far. * dayala, zayala (uzamak, uzantı yapmak), zeyl (kuyruk, etek, uzantı, bir şeyin sarkan alt kısmı veya sonu) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir hukuki belgenin, sözleşmenin veya poliçenin mevcut şartlarını değiştirmek, açıklamak veya bunlara yeni hükümler eklemek amacıyla sonradan düzenlenen ek sözleşme veya tamamlayıcı belge

zeyl : ara. * dayala, zayala (uzamak, uzantı yapmak), zeyl (kuyruk, etek, uzantı, bir şeyin sarkan alt kısmı veya sonu) * bir metne, sözleşmeye veya kitaba sonradan eklenen ilave, ek veya düzeltme belgesi

zeyn : ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek) * süs, bezek, zinet, süsleme, güzellik ve bir şeye değer katan ayırt edici nitelik

zeynel : ara., ibr. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek), zeyn (süs, bezek, zinet, süsleme, güzellik ve bir şeye değer katan ayırt edici nitelik) + el (ön ek, artikel) + abidin (kulluk edenler) * Zeynelabidin adından kısalmış kişi adı, ibadet edenlerin süsü, ziyneti; erkek ismi

zeynep : ara. * zeyn (süs, bezek, zinet, süsleme, güzellik ve bir şeye değer katan ayırt edici nitelik) + eb, aba (baba); zey (meydana çıkıp yayılma; can, hayat) + nab (saf, arı, temiz) * babasının süsü, babasının güzeli; saf hayat, temiz can

zeyrek : far. * zirek (zeki, uyanık, kavrayışı güçlü) * anlayışlı, uyanık, zeki ve kıvrak zekalı

zeyt : ara. * zeyt (yağ, zeytin meyvesi veya zeytinyağı) * zeytin ağacının meyvesinden elde edilen yemeklik ve sıvı yağ olmak üzere, bitkisel veya madeni kökenli tüm sıvı yağlar

zeytin : ara. * zeyt (yağ, zeytin meyvesi veya zeytinyağı) + un, in (-lı, ile ilgili, -a ait) * zeytingiller (Oleaceae) familyasından, anayurdu Akdeniz çevresi olan, boyu on beş metreyi bulabilen, yaprak dökmeyen, yaprakları küçük, gümüş renginde olan, açık yeşil ve salkım durumunda çiçek açan, meyvesi için yetiştirilen, çok uzun ömürlü bir ağaç ve meyvesi

zeytinburnu : ara. * zeyt (yağ, zeytin meyvesi veya zeytinyağı) + un, in (-lı, ile ilgili) (ara.) + burun (yüzde, başın ön kısmında bulunan, öne doğru çıkıntılı olan ve solunum ile koku alma işlevlerini gören organ) + u (iyelik eki) (tür.) * İstanbul iline bağlı bir ilçe

zeytingiller : ara., tür. * zeyt (yağ, zeytin meyvesi veya zeytinyağı) + un, in (-lı, ile ilgili) (ara.) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) (tür.) * iki çenekli bitkiler sınıfından olan, yaprakları genellikle karşılıklı dizilen, zeytin, yasemin, leylak ve dişbudak gibi ekonomik, tıbbi veya estetik değeri yüksek birçok ağaç ve çalı formundaki bitki türünü içinde barındıran çiçekli bitkiler familyası, oleaceae

zeytinyağı : ara., tür. * zeyt (yağ, zeytin meyvesi veya zeytinyağı) + un, in (-lı, ile ilgili) (ara.) + yağ (hayvan dokularında bulunan veya çeşitli bitkilerden elde edilen, suda çözünmeyen, kayganlık veren, hücrelerin enerji ihtiyacını karşılayan ve sanayiden yemek kültürüne kadar geniş bir alanda kullanılan organik lipit bileşiği; iç yağı) + ı (iyelik eki) (tür.) * zeytin ağacının (Olea europaea) olgun meyvelerinden yalnızca mekanik veya fiziksel işlemlerle elde edilen, oda sıcaklığında sıvı halde bulunan, kendine has koku ve aromaya sahip, besin değeri yüksek ve aslen oleik asit trigliseritlerinden oluşan doğal bir bitkisel yağ

zeytuni : ara. * zeyt (yağ, zeytin meyvesi veya zeytinyağı) + un, in (-lı, ile ilgili) (ara.) + i (ile ilgili, -a ait) * genellikle zeytin yaprağının veya olgunlaşmamış zeytinin rengini andıran, içinde hafif gri, sarı veya kahverengi tonlar barındıran donuk, koyu yeşil bir renk, zeytine dair, zeytinle ilgili, zeytin renginde olan

zeyy : ara. * zeyy (kılık, giysi, kıyafet, süs, dış görünüş) * bir kişinin, meslek grubunun veya sosyal sınıfın toplum içindeki duruşunu, aidiyetini ve karakterini yansıtan kendine özgü dış görünüşü, kılık kıyafeti, giyim tarzı ve biçimi

zeyyat : ara. * zeyt (yağ, zeytin meyvesi, zeytinyağı) * zeytin yağı üreten, satan veya zeytinyağcılık işiyle uğraşan kimse

zı : ara. * zı (ظ) * Arapça alfabenin yirmi yedinci harfi

zıbarmak : tür. * zıbart, zıbırt (dayak atmak, sopayla dövmek) + mak (fiil yapım eki) * ölmek, gebermek, hakaret yollu uyumak, çok içip sızmak, kendinden geçercesine yatmak

zıbıdı : far. * zib (süs, ziynet, güzellik), zibi (süslü, gösterişli, yakışıklı), zibiden (yakışmak, uygun olmak, yaraşmak), ziba (güzel, uygun, yakışan) * gülünç biçimde süslenen, uygunsuz ve dar giyinen, gülünç, yersiz, ciddiyetsiz davranışlarda bulunan, meşrebi hafif, dengesiz ve kılık kıyafeti hırpani/gösterişli olan tutarsız

zıbık : ara. * zıb (boru, kamış, çubuk, tüp) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * erkek cinsel organı, penis; penisten esinlenerek ahşap, deri gibi malzemelerden üretilen yapay cinsel alet, dildo

zıbın : ita., ven., ara. * giubbone (erkek ceketi, yelek, iç giysisi) (ita.); zipon (erkek ceketi, yelek, iç giysisi) (ven.); zebun (iç gömleği, entari) (ara.) * bebeklere iç çamaşırı olarak giydirilen, genellikle ince pamuklu kumaştan yapılan kısa ve kollu üst giysisi

zıd : ara. * didd (aksi, ters, zıt, karşıt, muhalif) * nitelikleri, durumları, yönleri veya temel özellikleri bakımından birbirine büsbütün aykırı, çelişen, birbiriyle hiçbir şekilde bağdaşmayan ve biri diğerinin varlığını dışlayan, karşıt, aksi, muhalif

zıddan : ara. * didd (aksi, ters, zıt, karşıt, muhalif) + ani (iki) * iki zıt, iki karşıt şey veya birbirine tamamen ters olan iki unsur

zıddeyn : ara. * didd (aksi, ters, zıt, karşıt, muhalif) + eyn (iki) * iki zıt, iki karşıt şey veya birbirine tamamen ters olan iki unsur

zıddiyet : ara. * didd (aksi, ters, zıt, karşıt, muhalif) + iyet (isim yapım eki) * aksilik, terslik, zıtlık, karşıtlık, muhalefet

zıfr : ara. * zafira (başarmak, zafer kazanmak, pençelemek) * insan tırnağı ile özellikle yırtıcı kuş ve hayvanların avlarını kavramaya yarayan tırnaklı pençeleri

zıh : far. * zhi (kenar, sınır, şerit; yay kirişi/çilesi) * giysilerin kol, yaka, etek gibi kenarlarına dikilen şerit veya kaytan; marangozluktaki ince kenar pervazları; basılı sayfalarda çevreyi sınırlandıran çizgiler

zıhar : ara. * zahr (sırt, arka, bir şeyin dış yüzeyi) * İslam hukukunda bir kocanın, eşiyle cinsel ilişkide bulunmayı kendisine haram kılmak amacıyla, onu veya vücudunun bir bölümünü annesi ya da kız kardeşi gibi evlenilmesi dinen ebediyen yasak olan (mahrem) bir kadına veya bu kadının bakılması haram olan bir uzvuna benzetmesi

zıhlamak : far., tür. * zhi (kenar, sınır, şerit; yay kirişi/çilesi) (far.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * bir kumaşın, giysinin, ciltli bir kitabın ya da mimari bir yapının kenarına aşınmayı önlemek, dayanıklılığı artırmak veya süslemek amacıyla şerit, şerit şeklinde kenarlık ya da ince metal bir hat (zıh) geçirmek

zıkkım : ara. * zakama (lokmayı çiğneyip yutmak), zakkum (zakkumgiller (Apocynaceae) familyasından, Akdeniz ülkelerinde yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen, beyaz veya pembe çiçekli, zehirli ağaççık, Nerium oleander; mecazen cehennem ağacı ve çok acı veya zehirli şey) * zıkkım (çok kötü veya iğrenç yiyecek, yenmesi hoş olmayan şey; beddua ve öfke bildiren söz olarak “zehir, kahrolası şey”; mecazen bir kimseye veya şeye duyulan güçlü tiksinti ve hoşnutsuzluğu belirten söz; ağı, zehir

zılal : ara. * zill (gölge), zalla (gölge yapmak, gölgelemek) * gölgeler; koruma, kanat germe, himaye etme

zılgıt : kür. * zılgıt (kadınların sevinç, coşku veya övgü sırasında çıkardıkları yüksek sesli titreşimli ses) * özellikle Güneydoğu Anadolu’da düğün, kutlama ve törenlerde kadınların sevinç, coşku veya destek belirtisi olarak çıkardıkları tiz ve titreşimli ses, uluma biçimindeki geleneksel sesleniş

zıll : ara. * zalla (gölge yapmak, gölgelemek) * gölge; koruma, kanat germe, himaye etme

zımba : far. * sumbag (delgeç, delgi) (suftan, sumb (delmek) + ag (araç eki) ); zunbe (delik açma aleti, delgi, delgeç, matkap, biz; itme, dürtme) * kağıt, deri, kumaş veya metal gibi malzemeleri delmek ya da telli raptiye yardımıyla birbirine tutturmak amacıyla kullanılan mekanik araç

zımbırtı : tür. * zımbır (telli çalgıların çıkarttığı tiz ve ritmik sesleri taklit eden ses yansımalı onomatopeik kelime) + tı (isim yapım eki) * tam adı veya işlevi o an hatırlanamayan, önemsiz, küçük, genellikle mekanik ya da elektronik alet ve eşyaları ifade etmek için kullanılan, küçümseme veya hafife alma tonu barındıran halk ağzına ait genel bir adlandırma kelimesi

zımn : ara. * zamna (içine almak, kapsamak, garanti etmek, borçlanmak) * bir sözün veya durumun açıkça söylenmeyip içinde saklı olan, dolaylı olarak anlaşılan gizli anlamı, iç yüzü veya kapsama alanı, iç kısım, iç, ara, saklı saklanan şey, kapsam, muhteva

zımnen : ara. * zamna (içine almak, kapsamak, garanti etmek, borçlanmak), zımn (bir sözün veya durumun açıkça söylenmeyip içinde saklı olan, dolaylı olarak anlaşılan gizli anlamı, iç yüzü veya kapsama alanı, iç kısım, iç, ara, saklı saklanan şey, kapsam, muhteva) + en (sıfat yapım eki) * bir ifadenin veya durumun açıkça, sözle ya da yazıyla belirtilmeden, üstü kapalı olarak, dolaylı yoldan, ima yoluyla veya sözün gelişinden anlaşılan bir şekilde gerçekleşmesi

zımni : ara. * zamna (içine almak, kapsamak, garanti etmek, borçlanmak), zımn (bir sözün veya durumun açıkça söylenmeyip içinde saklı olan, dolaylı olarak anlaşılan gizli anlamı, iç yüzü veya kapsama alanı, iç kısım, iç, ara, saklı saklanan şey, kapsam, muhteva) + i (sıfat yapım eki) * bir söz, davranış veya durumun içinde açıkça belirtilmeden, üstü kapalı, dolaylı ve gizli bir şekilde barındırılan, gizil, gizli (anlam veya onay)

zımpara : gre., far. * smuris, smyris (cilalama tozu, zımpara taşı); sunbade (far.) * sert maden tozlarının bez veya kâğıt bir yüzeye yapıştırılmasıyla üretilen, yüzeyleri pürüzsüzleştirmek, temizlemek ya da parlatmak amacıyla aşındırıcı olarak kullanılan malzemey, zımpara taşı, ponza

zımzık : tür. * sım (pekiştirme ön eki) + sıkı (gevşek olmayan, aralıkları dar, sağlam ve bastırılmış durumda olan; disiplinli, katı veya kurallara sıkı bağlı olan) * yumruk; misket, bilye

zındık : far. * zandik (inançsız, sapkın, sapık) * dini inanışları yüzeysel olarak kabul etmiş görünüp aslında kalben inanmayan, dini hükümleri kendi keyfine göre yorumlayarak sapkınlığa düşen veya tamamen dinsiz olduğu hâlde bunu gizleyen kişi

zıngırdamak : tür. * zıngır (titreme, sarsıntı bildiren ses yansımalı kök) (zang, zeng (metal oksidi, kir, küf, pas, zenci; zil, çıngırak, çan) + ır (dönüşlü fiil eki) ) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ince veya sert nesnelerin birbirine ya da sert bir yüzeye hızlıca çarpmasıyla titrek, kesik ve tiz bir ses çıkarması veya bu sesi çıkararak titreşmesi

zıngırtı : tür. * zıngır (titreme, sarsıntı bildiren ses yansımalı kök) (zang, zeng (metal oksidi, kir, küf, pas, zenci; zil, çıngırak, çan) + ır (dönüşlü fiil eki) ) + tı (isim yapım eki) * metal nesnelerin birbirine çarpması veya titremesiyle çıkan, keskin, tiz ve rahatsız edici zincirleme sesler

zınk : tür. * zınk (ani durma, duraklamayı ifade eden ses yansımalı kelime) * aniden, duraksamadan ve sert bir şekilde gerçekleşen bir durma veya durdurma eylemini bildiren ses yansımalı onomatopeik kelime

ZIP : ing. * zip (sıkıştırmak) * dosyaların boyutunu küçültmek için kullanılan sıkıştırma formatı

zıp : tür. * zıp (yukarı doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) * birdenbire, hızla ve sıçrayarak ortaya çıkan ani bir hareketi veya bu şekilde yer değiştiren nesne/canlıların durumunu ifade eden ses yansımalı onomatopeik kelime

zıpçıktı : tür. * zıp (yukarı doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) + çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + tı (geçmiş zaman ve isim yapım eki) * toplum kurallarına veya içinde bulunduğu ortama uyum sağlamakta zorlanan, görgüsüz, sonradan görme ve uygunsuz zamanlarda aniden ortaya çıkarak şaşkınlık yaratan türedi kimse

zıpır : tür. * zıp (yukarı doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) + ır (geniş zaman fiil ve sıfat yapım eki) * genellikle yaşça küçük, kabına sığmayan, hareketli, deli dolu, kurallara pek uymayan ve ele avuca sığmaz (havai) kimse

zıpkın : tür. * zıp (yukarı doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) + kın (isim/sıfat eki) * genellikle büyük balıkları veya deniz memelilerini avlamak için kullanılan, ucunda geriye kıvrık kancaları bulunan ve bir ipe ya da fırlatma mekanizmasına bağlı olan demir mızrak

zıplamak : tür. * zıp (yukarı doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) + la (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * birden bire yukarı doğru yükselip tekrar aşağı düşmek, yukarı sıçramak, ani ve hızlı hareket etmek

zıpzıp : tür. * zıp (yukarı doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) + tür. * zıp (yukarı doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) * genellikle çocukların oyun oynamak amacıyla üzerine binip yay mekanizması sayesinde yukarı aşağı zıpladığı eğlence aracını veya misket (bilye) oyunu

zır : tür. * zır (büsbütün, tamamen, katıksız veya son derece) * büsbütün, tamamen, katıksız veya son derece ("zır deli", "zır cahil")

zır cahil : tür., ara. * zır (büsbütün, tamamen, katıksız veya son derece) (tür.) + cahil (bilgisiz, ilimsiz) (ara.) * hiçbir konuda en ufak bir bilgiye sahip olmayan, hiçbir şeyden haberi olmayan, tamamen bilgisiz, tümden cahil

zır deli : tür., ara. * zır (büsbütün, tamamen, katıksız veya son derece) + deli (akıl sağlığını yitirmiş) * zihinsel işlevlerinde bozulma nedeniyle gerçeklik algısı, düşünce ve davranışlarında ciddi sapma bulunan, aklını yitirmiş, çılgın

zırh : far. * zirih (koruyucu giysi) * savaşçıyı veya askeri araçları silahların zararlı etkilerinden ve darbelerden korumak amacıyla metal, deri ya da kompozit malzemelerden üretilen, vücuda giyilen veya bir yüzeyi kaplayan dayanıklı koruyucu korunak

zırıldamak : tür. * zır (kesintisiz, tiz ve rahatsız edici ses) + ıl (dönüşlü fiil eki) + da (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * bebekler, çocuklar veya mızmız insanlar sürekli, bitmek bilmez, bezdirici ve ağlamaklı bir ses tonuyla sızlanmak, şikayet etmek veya gürültü yapmak

zırıltı : tür. * zır (kesintisiz, tiz ve rahatsız edici ses) + ıl (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) * sürekliliği olan, rahatsız edici, ince ve tiz gürültü veya ağız kavgası

zırlak : far. * zar (ağlamak, inlemek, feryat etmek) + lak (sıfat yapım eki) * ağlak, ağlamaya meyilli, ağlayan

zırlamak : far. * zar (ağlamak, inlemek, feryat etmek) + la (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastarı) * çocuklar ya da yetişkinler yersiz, usandırıcı, yüksek sesli ve sızlanarak ağlamak, yüksek sesle ağlamak

zırnık : far. * zarn (altın; sarı) + ik (isim yapım eki) * reçine, dağ ardıcı ağacının zamkı, boya/tıpta tüy dökücü veya sarı boya hammaddesi olarak kullanılan sarı-turuncu renkli, zehirli ve kötü kokulu arsenik sülfür minerali; herhangi bir bütünün en küçük, en değersiz, önemsiz ve işe yaramaz parçası

zırt : tür. * zırt (aniden olma, birdenbire gerçekleşmeyi ifade eden ses yansımalı onomatopeik kelime) * genellikle kesik, ani, pertek veya tiz bir ses çıkarmayı (özellikle yellenme veya yırtılma sesi) ya da öngörülemeyen zamanlarda, olur olmaz ve yersizce gerçekleşen durumları ifade eden, konuşma diline ait yansıma (onomatopik) bir kelime

zırtapoz : tür., gre. * zırt (aniden olma, birdenbire gerçekleşmeyi ifade eden ses yansımalı onomatopeik kelime) (tür.) + papas (papaz) (gre.) * belli bir düzeni ve ciddiyeti olmayan, hafifmeşrep, dengesiz ve delişmen tavırlarıyla çevresindekileri rahatsız eden veya şaşırtan kimse

zırtlak : tür., far. * zırt (aniden olma, birdenbire gerçekleşmeyi ifade eden ses yansımalı onomatopeik kelime) (tür.); zar (ağlamak, inlemek, feryat etmek) (far.) + lak (sıfat yapım eki) * yavan, tatsız veya aşırı sulu nesne; çok ağlayan/zırlayan (çocuk) ya da düşüncesizce ve patavatsızca davranan

zırva : ara. * zirbac, zirba (safranlı, sirke ve balla yapılan ekşili-tatlı bir et yemeğini/çorbası) (zir (alt, aşağı) + bac (çorba, tencere yemeği) ) * mantıktan uzak, saçma, boş, tutarsız, mantıksızca ortaya atılmış, saçmalanmış

zıt : ara. * didd (aksi, ters, karşıt, muhalif, uygunsuz) * iki niteliğin, durumun veya kavramın nitelik ve temel özellikleri bakımından birbiriyle çelişmesi, birbirini hükümsüz kılması ya da bütünüyle ters yönlerde yer alması durumu, aksi, ters, karşıt, muhalif, uygunsuz

zıvana : far. * zeban (dil, lisan, lugat, lehçe), zabana (dil, alev dili, kapı sürgüsünün girdiği yuva, kapı sürgüsü yuvası, kilit dili yuvası; kamış, boru, tüp) * iki ahşap parçayı birbirine bağlamak için birinin ucuna yapılan geçme dilinin (zıvana dili) girmesi amacıyla diğer parçada açılan dikdörtgen veya kare şeklindeki yuva ya da delik

zıya : ara. * dav (ışık, parlaklık), da’a (ışımak, ışık saçmak, ışıldamak, parlamak, parıldamak) * karanlığı gidererek nesnelerin görünmesini sağlayan ve hem fiziksel hem de mecazi anlamda yol gösterici, aydınlatıcı olan olgu, kendiliğinden ışık yayan kaynakların güçlü aydınlığı, ışık, ışıltı, parıltı, nur; erkek ismi

zıyk : ara. * daka, zaka (daralmak, daraltmak, sıkmak, sıkışmak, zorlamak), dayk (daralma, sıkışma, zorlanma) * darlık, sıkışıklık, ruhsal bunaltı ve geçim sıkıntısı, dıyk

zi : ara. * zi (ظ) * Arapça alfabenin 27. harfi

zi : ara. * zi (sahiplik, sahip olma, mülkiyet, malik olma, haiz olma eki) * sahibi, maliki, haiz olan (zilkerem (ikram, cömertlik sahibi), zilcelal (celal ve büyüklük sahibi), zilkuvve (güç, kuvvet, kudret sahibi) )

ziamet : ara. * zaama (zaama (kesin olmayan bir şeyi iddia etmek, zanda bulunmak, şüphe ve zan ile konuşmak, yalan veya temelsiz bir sav ileri sürmek, öne düşmek, şeflik etmek, liderlik/önderlik etmek, kefil olmak, sorumluluk ve reislik üstlenmek), zeam (açgözlülük, aşırı istek, dünya malına düşkünlük, tamah, hırs) + et (isim yapım eki) * Osmanlı Devleti'nde yıllık geliri 20.000 ile 100.000 akçe arasında olan, genellikle kadı, subaşı ve alay beyi gibi orta düzey devlet görevlilerine hizmetleri karşılığında tahsis edilen dirlik (toprak) çeşidi

zi'b : ara. * zi’b (kurt) * Avrasya ve Kuzey Amerika'ya özgü, köpekgiller (canidae) familyasından, genellikle sürü halinde yaşayan, etçil, vahşi ve yırtıcı memeli hayvan, Canis lupus

zibelilina : sla., lat. * sobol (samur) (sla.); zibelilina (lat.) * samur (Martes zibellina) adı verilen, sansargiller (Mustelidae) familyasından kıymetli kürküyle bilinen küçük yırtıcı memeli hayvan ve bu hayvandan elde edilen yumuşak, parlak ve lüks kürk

zibh : ara. * zebehe (yarmak, şaklamak veya bir şeyi parçalayarak ikiye ayırmak; boğazlamak, kesmek, kurban etmek) * kesim hayvanı, boğazlanacak hayvan, kurban edilmiş veya kesilmeye hazırlanmış hayvan, zebh

zibidi : far. * zib (süs, ziynet, güzellik), zibi (süslü, gösterişli, yakışıklı), zibiden (yakışmak, uygun olmak, yaraşmak), ziba (güzel, uygun, yakışan) * gülünç biçimde süslenen, uygunsuz ve dar giyinen, gülünç, yersiz, ciddiyetsiz davranışlarda bulunan, meşrebi hafif, dengesiz ve kılık kıyafeti hırpani/gösterişli olan tutarsız

zibil : ara. * zibl (dışkı, gübre, çöp, atık), mezbele (çöplerin, psiliklerin biriktiği yer) * çöp, süprüntü, pislik, hayvan gübresi; bir şeyin bol miktarda bulunmasından ötürü değerini yitirmesi (mecazi)

zibr : ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek, sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek) ) * yazı, yazılı olan, yazılmış olan, çizilmiş olan, yazılı metin, kitap, mektup, yazılı sayfa, zebur

zicc : far. * zic (iplik, tel, şerit, kiriş) * yapı ustalarının hizalamak için kullandığı ip; dokuma tezgahlarında kumaşın eğriliğini düzelten paralel ipler dizisi; İslam astronomi geleneğinde Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızların konumları ile hareketlerini hesaplamak amacıyla kullanılan, gözlem verilerine dayalı matematiksel parametreleri ve takvim bilgilerini içeren detaylı astronomik tablolar rehberi

zidovudin : lat. * azido (azit (N3) grubu) + vudine (antiviral nükleozid analog son eki) * HIV/AIDS tedavisinde ve virüsün anneden bebeğe geçişini önlemede kullanılan, virüsün çoğalmasını engelleyen nükleozid ters transkriptaz inhibitörü (NRTI) sınıfına ait antiviral ilacın etken maddesi

zieve sendromu : ing. * zieve (Amerikalı dahiliye ve karaciğer hastalıkları uzmanı (hepatolog) Dr. Leslie Zieve’in soyadından (ing.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * kronik alkol tüketimine bağlı karaciğer hasarı sonucunda ortaya çıkan, sarılık (jaundice), kanda yağ oranının yükselmesi (hiperlipidemi) ve alyuvarların erken yıkımıyla karakterize kansızlık (hemolitik anemi) üçlüsü (triad) ile kendini gösteren akut ve geçici bir metabolik hastalık

zifaf : ara. * zaffa (uçmak, koşmak, esmek) (kuşun uçmasından) * düğün töreni, gelini güveye teslim ayini; yeni evli karı kocanın nikah sonrası ilk kez cinsel ilişkide bulunması, gerdeğe girme, gerdek

zifan : ara. * zuaf (vücuda nüfuz eden öldürücü güç; hızlı gerçekleşen ölüm) + an (isim/sıfat yapım eki) * canlıyı hızla yok eden öldürücü zehir, semm-i katil, ani ölüm

zifir : ara. * zafr, zifr (katran, zift, pis koku) * ışığın hiç bulunmadığı, göz gözü görmeyecek derecedeki koyu, mutlak ve simsiyah karanlık

zifiri : ara. * zafr, zifr (katran, zift, pis koku) + i (ile ilgili, -a ait) * zift gibi kapkara olan, zifte benzeyen; ışığın tamamen yokluğu nedeniyle göz gözü görmeyecek derecedeki aşırı ve koyu karanlık

zifos : gre. * sifon (su hortumu, sifon), zífos (suda oluşan hortum, deniz püskürtüsü, siklon) * hareket halindeki araçların veya yayaların adımları nedeniyle yerden çevreye sıçrayan çamur ya da çamur lekesi; hiçbir faydası dokunmayan, boş, asılsız, beyhude veya yararsız durum ve şey; yerden yukarıya doğru püsküren/sıçrayan çamur

zift : ara. * zift (katran, kara sakız, paha biçilemeyen siyah madde) * petrolün veya kömür katranının damıtılmasından elde edilen, oda sıcaklığında katı ya da yarı katı hâlde bulunan, siyah renkli, yapışkan, su geçirmez ve çoğunlukla yolların asfaltlanması ile çatıların yalıtımında kullanılan kimyasal bir madde

zifünun : ara., gre. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) (ara.) + phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phenomenon (olgu) (gre.); fen (ilim, bilim, teknik, hüner), funun (fenler, ilimler, bilimler, teknikler, hünerler) (ara.) * birden fazla bilim, fen veya sanat dalında uzmanlaşmış, çok yönlü bilgiye ve derin akademik yetkinliğe sahip olan kimse, entelektüel, allame, hezarfen

ziganka : rus. * tsiganka (çingene kadını) * Rus kültürüne ait, 2/4'lük ölçüyle icra edilen, hızlı adımlarla ve omuz hareketleriyle karakterize edilen geleneksel ve hareketli bir Rus köy/halk dansı

zigbee : eng. * zig (zigzag, zikzak) + bee (arı) * düşük güç tüketimi ile kısa mesafede kablosuz iletişim sağlayan, özellikle ev otomasyonu ve IOT uygulamalarında kullanılan ağ protokolü

ziggurat : aka. * zakaru (yüksekte olmak, yükselmek) + at (isim yapım eki) * ilk önce Sümerler tarafından yapılan, eski Mezopotamya’da basamaklı bir piramit biçiminde, üstü açık, kutsal oda (cella) bölümü zirvede yer alan tapınak yapısı

zigoma : gre. * zygoma, zygomat (elmacık kemiği) (zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + ma, mat (isim yapım eki9 ) * üst çene, alın ve şakak kemikleriyle birleşerek elmacık kemiğini (os zygomaticum) ve yüzün yan tarafındaki kemik kemerini oluşturan, yüzün lateral hatlarını belirleyen ve çiğneme kaslarına tutunma noktası sağlayan çift kemik, elmacık kemiği

zigomatik : gre. * zygoma, zygomat (elmacık kemiği) (zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + ma, mat (isim yapım eki9 ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * elmacık kemiğiyle ilgili

zigomiset : gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + mykes (mantar) * genellikle karasal ortamlarda ve çürüyen organik maddeler üzerinde yaşayan, bölmesiz (septasız) hif yapılarına sahip olan ve eşeyli üremelerini zigospor adı verilen kalın duvarlı, olumsuz koşullara dayanıklı özel sporlar oluşturarak gerçekleştiren bir küf mantarı sınıfı

zigomorfik : gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + morphe, morphos (şekil, biçim, form, kalıp) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sadece tek bir düzlemden geçecek şekilde bölündüğünde iki eş parçaya (bilateral simetri) ayrılabilen (botanik)

zigon : gre. * syzygos, zugon, zygon, zygos (boyundurukla birbirine bağlanmış, birleşik, çift, ikili, eşleşme, boyunduruk, bağ) (gre.); gigogne (fra.) * sıra, saf, dizi; boyunduruk, bağ; iç içe geçen sehpalardan oluşan mobilya takımı

zigot : gre. * zygotos (boyundurukla birbirine bağlanmış, birleşmiş, ikili olmuş, çiftleşmiş) (zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + tos (sıfat yapım eki) ) * boyunduruğa vurulmuş, bağlanmış; bir sperm ile bir yumurtanın birleşmesiyle oluşan, canlının en erken gelişim evresindeki diploid (çift kromozomlu) ilk hücresi, döllenmiş yumurta hücresi, döllenmiş tohum, döllenmiş hücre

zihaf : ara. * zahafa (sürünmek, emeklemek, yorgunluktan ötürü ayaklarını sürüyerek yürümek) * klasik Türk edebiyatında aruz ölçüsüyle yazılmış şiirlerde, aslen uzun okunması gereken Arapça veya Farsça bir hecenin (veya uzun ünlünün), vezin gereği zorunlu olarak kısa okunması durumunu ifade eden bir aruz kusuru

zihayat : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + hayat (doğumdan ölüme değin geçen süre, ömür, yaşam, dirim, canlılık, dirilik) (hayy (yaşamak, hayatta olmak, canlı olmak, diri olmak, gerçek olmak) + at (isim yapım eki) ) * canlı, hayat sahibi, yaşayan

zihgir : far. * zeh (yay) + giriftan (tutmak, almak, yakalamak, kavramak), gir (taşıyan, yapan, tutan, alan, işlevi yerine getiren) * okçulukta yay kirişinin parmakları yaralamasını önlemek ve oku daha güçlü çekebilmek amacıyla başparmağa takılan, genellikle kemik, fildişi, gümüş ya da boynuzdan yapılan okçu yüzüğü

zihin : ara. * zihn (akıl, anlayış, idrak, bellek, hafıza, bir şeyi kavrama yeteneği) * insanın algılama, düşünme, akıl yürütme, hafıza, duygu ve irade gibi tüm bilişsel süreçlerini ve bilinçli ya da bilinçdışı zihinsel faaliyetlerini gerçekleştiren, bireyin hem kendini hem de dış dünyayı anlamlandırmasını sağlayan soyut kapasitelerin bütünü

zihni : ara. * zihn (akıl, anlayış, idrak, bellek, hafıza, bir şeyi kavrama yeteneği) + i (ile ilgili, -a ait) * zihinle, akılla veya düşünceyle ilgili olan, zihne ait veya zihinsel nitelik taşıyan; erkek ismi

zihniyet : ara. * zihn (akıl, anlayış, idrak, bellek, hafıza, bir şeyi kavrama yeteneği) + i (ile ilgili, -a ait) + yet (isim yapım eki) * olayları, durumları ve dünyayı algılama, yorumlama ve değerlendirme biçimini belirleyen, kökleşmiş inanç, değer, harita ve düşünce alışkanlıklarının bütünü, kafa yapısı, mentalite

zik : ara. * zeker (erkeklik organı, penis; erkek, eril) * erkeklik organı, penis; erkek, eril

zika : lug. * zika (aşırı büyümüş, sık ve gür bitki örtüsü, yabani ortam; Uganda’daki Zika Ormanı) * enfekte Aedes türü sivrisineklerin ısırmasıyla insanlara bulaşan, genellikle hafif ateş, döküntü ve eklem ağrısına yol açan, ancak hamilelerde bebeklerin kusurlu doğmasına (mikrosefali) neden olabilen flavirüs grubundan bir RNA virüsü (Virüs ilk kez 1947 yılında bu ormandaki rhesus maymunlarında keşfedildiği için ormanın adı virüse verilmiştir.)

zikar : ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek) * hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma; Tanrı'yı anma, hatırlama ve dille veya kalple O'nun isimlerini tekrarlama, zihni ve ruhu dünyevi düşüncelerden arındırarak yaratıcıya odaklama

zikıymet : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + kıymet (değer, paha, önem) * değerli, kıymetli, önemi ve saygınlığı olan

zikir : ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek) * hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma; Tanrı'yı anma, hatırlama ve dille veya kalple O'nun isimlerini tekrarlama, zihni ve ruhu dünyevi düşüncelerden arındırarak yaratıcıya odaklama

zikr : ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek) * hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma; Tanrı'yı anma, hatırlama ve dille veya kalple O'nun isimlerini tekrarlama, zihni ve ruhu dünyevi düşüncelerden arındırarak yaratıcıya odaklama

zikr ve hazf : ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr (hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma; Tanrı'yı anma, hatırlama ve dille veya kalple O'nun isimlerini tekrarlama, zihni ve ruhu dünyevi düşüncelerden arındırarak yaratıcıya odaklama) + ve (ile, birlikte, beraber) + hazafa (gidermek, eksiltmek, atmak, düşürmek, çıkarmak, bir şeyin bir tarafını kesip atmak), hazf (giderme, eksiltme, atma, düşürme, çıkarma, bir şeyin bir tarafını kesip atma; Arap alfabesindeki harfleri noktasız olarak kullanmak suretiyle yazı yazma) * belagat (söz sanatı) ilminde bir ifadenin amacına uygun olarak, sözün akışındaki bir kelimeyi özellikle vurgulamak için cümlede açıkça zikretmek (zikir) veya cümlede bulunmasına gerek olmayan, zihnen tamamlanabilen bir unsuru anlamı daraltıp pekiştirmek amacıyla cümleden çıkarmak (hazf) anlamına gelen iki karşıt anlatım yöntemi

zikzak : alm. * zick (fonetik ön ek) + Zacke (diş, keskin çıkıntı) * birbirine zıt yönlerde keskin açılar oluşturan, sürekli sağa ve sola saparak ilerleyen, birbirini takip eden K veya Z harfi benzeri kırık çizgilerden oluşan hat veya hareket tarzı

zil : far. * zil (zil, tiz ses, küçük çan, metal çalpara) * metal alaşımlardan yapılan, bir tokmağın vurulmasıyla veya bir mekanizmanın harekete geçirilmesiyle keskin bir ses çıkaran ve haber verme, çağrı ya da müzikte ritim tutma amacıyla kullanılan küçük çan veya metal disk

zil arşi mekin : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + arş (göğün en yüksek tabakası, taht) + ı (tamlama eki) + mekin (güçlü, kudretli, sağlam, nüfuzlu, etkili, yüksek mevkili, makam sahibi, imkan sahibi; itibarlı, güvenilir, yerleşik, köklü) * Kur'an’ın Tekvir Suresinin 20. ayetinde geçen, "Yüce egemenlik tahtının (Arş'ın) sahibi olan Allah katında çok yüksek makam, itibar ve sarsılmaz bir güce sahip olan" anlamına gelen dini ve edebi bir tamlama; Allah’ın esmasından biri

zil arşil mecid : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + arş (göğün en yüksek tabakası, taht) + el (ön ek, artikel) + mecid (büyük, yüce, ulu, yüksek) * şerefli arş sahibi, şan ve şerefi en yüce olan evrensel tahtın (Arş'ın) yegane sahibi; Allah’ın esmasından biri

zil kurba : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + kurba (yakın olma, yaklaşma; yakınlık, hısımlık, soy bağı) * kan bağı, nesep veya rahim yoluyla insana bağlı olan ve haklarında öncelikli olarak iyilik yapılması, gözetilmesi emredilen yakınlar

zil kuvvetil mekin : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + kuvvet (güç, kudret, iktidar) + el (ön ek, artikel) + mekin (güçlü, kudretli, sağlam, nüfuzlu, etkili, yüksek mevkili, makam sahibi, imkan sahibi; itibarlı, güvenilir, yerleşik, köklü) * büyük bir güce sahip, Allah katında ve mevkisinde sarsılmaz bir saygınlığı, yüksek bir makamı olan

zil mearic : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + mearic (dereceler) * dereceler ve mevkiler sahibi

zilal : ara. * zill (gölge), zalla (gölge yapmak, gölgelemek) * gölgeler; koruma, kanat germe, himaye etme

zile : far., gre. * silla, silas (muhterem, kutsal yer) (far.); zela, zelitis (gre.) * Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan Tokat iline bağlı, binlerce yıllık köklü tarihi, kendine has beyaz pekmezi ve Jül Sezar'ın meşhur "Veni, vidi, vici" (Geldim, gördüm, yendim) sözünü söylediği yer olmasıyla tanınan tarihi ve coğrafi bir ilçe

zileuton : lat. * zi (benzotiyofen (benzothiophene) + leu (lökotrien (leukotriene) ) + on (kimyasal madde eki) * astım hastalarının hava yollarında daralmaya, ödeme ve mukus salgısına yol açan lökotrien adlı iltihap moleküllerinin üretimini, vücuttaki 5-lipoksijenaz (5-LOX) enzimini engelleyerek durduran ve kronik astımın uzun dönemli tedavisinde ağız yoluyla kullanılan, hidroksiüre türevi antienflamatuar (iltihap önleyici) ilacın etken maddesi (C11H12N2O2S)

zilfe : ara. * zilf (iki taraflı olan, iki yana sarkmış) (za (sahibi) + lif (ince ve uzun parça, ipliksi yapı) * iki kişiyle işletilen büyük bıçkı

zilhicce : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + hicce (hac) * hac sahibi; kameri takvim (Ay takvimi) olan Hicri takvime göre onikinci ay; hac yapılan ay

zilkade : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + kada (oturmak, mabat; akın ve gazadan geri durmak; barış, ateşkes) * barışın sahibi; kameri takvim (Ay takvimi) olan Hicri takvime göre onbirinci ay; Hürmet Ayların (Haram Aylar, Eşhürül Hurum) birincisi

zillet : ara. * zalla (aşağılamak, hakir görmek, zelil görmek, zelil kılmak, alçaltmak, haysiyetsiz ve hakir etmek) + et (isim yapım eki) * aşağılık, alçaklık, hor görülme, acizlik, rezillik

zilli : far., tür. * zil (zil, tiz ses, küçük çan, metal çalpara) (far.) + li (ile, birlikte, baraber, sahibi) (tür.) * üzerindeki zillerle ses çıkaran nesne; edepsiz, şirret, geveze ve gürültücü kadın

zilometazolin hidroklorid : gre. * xylometazoline hydrochloride (xylo (ağaç, orman, odun) + methyl (methy (şarap) + hyle (ağaç, orman, odun) ) +‎ imidazole (imide (amide, amonyak türevi) + azo (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan) ) + ole (son ek) ) +‎ ine (son ek) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + khloros (yeşil, sarımsı yeşil, soluk yeşil, yeşilimsi sarı, taze) + ides (ile ilgili olan) * burun tıkanıklığını gideren ve Otrivine markasıyla bilinen solüsyonun etkin maddesi (C16H25ClN2)

zilve : tür. * zelve, zilve, sılva, çelve (çubuk, sopa, çomak, değnek) * çift süren öküzlerin boyunduruktan çıkmasını önlemek amacıyla boyunlarının her iki yanından aşağıya doğru geçirilen ahşap veya demir çubuk/çomak

zilyet : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + yed (el) * bir malı veya eşyayı (hukuka uygun olsun ya da olmasın) fiilen ve kendi hakimiyeti altında bulunduran, yani onu elinde tutan kişi

zilzal : ara. * zelzele (sarsılmak, sallanmak, titreşmek) * deprem, zelzele, titreşim, sarsıntı, yer sarsıntısı; Kur’an’ın 99. suresinin ismi

zilzurna : far. * zil (zil, tiz ses, küçük çan, metal çalpara) + surnay, zurna (düğün borusu, şenlik çalgısı; nefesli çalgı) (sur (düğün, şenlik, şölen) + nay (kamıs, boru, tüp, kanal) ) * alkolün etkisiyle kendinden geçecek kadar çok sarhoş olmuş veya aşırı taşkın davranışlar sergileyen

zimam : ara. * zamma (bir şeyi bağlamak, ip veya bağ ile zapt etmek) * yular, dizgin, ip; bir şeyin yönetim ve kontrolü, idare etme, yönlendirme ve karar verme yetkisi/erki

zimamdar : ara., far. * zamma (bir şeyi bağlamak, ip veya bağ ile zapt etmek), zimam (yular, dizgin, ip; bir şeyin yönetim ve kontrolü, idare etme, yönlendirme ve karar verme yetkisi/erki) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * ir işin, idarenin veya devletin yönetimini, dizginlerini ve sorumluluğunu elinde bulunduran yönetici, lider veya yetkili kimse

zimbabve : şon. * dzimba-dza-mabwe (taş evler, büyük taş yapılar) (imba (büyük ev), dzimba (büyük evler) + dza (ile ilgili, -a ait, ait olan, sahibi) + bwe, ibwe (taş, kaya), mabwe (taşlar, kayalar) ) * Afrika kıtasının güneyinde yer alan ve kuzeyde Zambiya, doğuda Mozambik, güneyde Güney Afrika Cumhuriyeti, batıda ise Botsvana ile komşu olan, denize kıyısı olmayan, kara ile çevrili bir ülke

zimbon : tür. * zimbon (ne idüğü belirsiz, garip, tuhaf tip veya boş konuşan kimse) * davranışları kestirilemeyen, ciddiye alınmayan, tuhaf, absürt karakterli ya da güven vermeyen kimse

zimmet : ara. * damma, zamma (menetmek, kınamak, sorumluluk veya güvence altında tutmak), dimmat, zimmet (koruma, güvence, ahit, söz verme, yükümlülük ve vicdan) * bir kimsenin korumak, yönetmek veya harcamak üzere güvencesi, sorumluluğu ve hukuki yükümlülüğü altına verilen kamu veya şahıs malı/parası; bir kimsenin borçlu olduğu veya üzerine kayıtlı görünen tutarların tamamı

zimmi : ara.* damma, zamma (menetmek, kınamak, sorumluluk veya güvence altında tutmak, korumak) + i (sıfat yapım eki) * sorumluluk ve güvence altında tutulan, korunan; İslam devletinin hakimiyeti altında yaşayan ve vergi (cizye) ödemek karşılığında can, mal ile inanç özgürlükleri güvence altına alınmış olan Müslüman olmayan yerleşik tebaa (hristiyan, yahudi vb.)

zimogen : gre. * zyme (maya, mayalanma özü) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, köken, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) + es (ile ilgili, -a ait) ) * canlı organizmalarda sentezlenen ancak hücreye veya çevre dokulara zarar vermemesi için özgül bir kimyasal bağın kopması veya ortam şartlarının değişmesiyle aktif bir enzime dönüşene kadar biyolojik olarak inaktif (etkisiz) durumda tutulan enzim öncülü, proenzim

zimojen : gre. * zyme (maya, mayalanma özü) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, köken, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) + es (ile ilgili, -a ait) ) * canlı organizmalarda sentezlenen ancak hücreye veya çevre dokulara zarar vermemesi için özgül bir kimyasal bağın kopması veya ortam şartlarının değişmesiyle aktif bir enzime dönüşene kadar biyolojik olarak inaktif (etkisiz) durumda tutulan enzim öncülü, proenzim

zimotik : gre. * zyme (maya, mayalanma özü) + ikos (ile ilgili, -a ait) * mayalanma (fermantasyon) ile ilgili olan, mayalanmadan ileri gelen veya mayalanma benzeri bir süreçle yayılan (bulaşıcı hastalık)

zi-n nur : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) * aydınlık veren, aydınlık olan, bünyesinde ışık barındıran, etrafına aydınlık ve nur saçan, parlak olan

zina : ara. * zana (gayrimeşru cinsel ilişkide bulunmak, evlilik dışı cinsel ilişkide bulunmak) * aralarında meşru bir evlilik bağı bulunmayan bir erkek ile bir kadın arasındaki rızaya dayalı veya rızasız cinsel ilişki, evlilik dışı cinsel ilişki

zincifre : gre., far. * kinnabari (parlak kırmızı boya, sülfürlü cıva) (gre.); cingifre (far.) * kimyada cıva sülfür (HgS) bileşiğinden oluşan, doğada parlak kırmızı kristaller halinde bulunan ve antik çağlardan beri parlak kırmızı-turuncu renkli bir pigment (allık, boya) üretiminde kullanılan zehirli bir mineral

zincir : far. * zencir, zincir (birbirine geçmiş halkalar dizisi, birbirini takip eden öğeler dizisi) * birbirine geçirilmiş bir takım metal halkalardan oluşan, bağlama, çekme ya da güç aktarma işlerinde kullanılan esnek ve dayanıklı bağ; birbirine bağlı olaylar, kavramlar; işletmeler dizisi (“restoranlar zinciri” gibi)

zincirleme reaksiyon : far., tür. * zencir, zincir (birbirine geçmiş halkalar dizisi, birbirini takip eden öğeler dizisi) (far.) + le (etken fiil eki) + me (isim yapım eki) (tür.) + reactio (tepki, tepkime, karşılık verme) (re (tekrar, yeniden, karşı, geri) + actio (eylem, fiiliyat) (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek) ) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * bir ilk etkiyle başlayan ve oluşan her bir sonucun kendisinden sonraki benzer bir olayı tetikleyerek kendi kendini besleyen sürekli bir değişim süreci

zindan : far. * zen (silah) + dan (-lık, araç ve yer eki) * suçlu veya tutukluların cezalarını çekmesi için kapatıldıkları, genellikle kalelerin altında yer alan, güneş ışığı almayan karanlık, kasvetli ve muhafazalı yer altı hapishanesi

zindandelen : far. * zindan (suçlu veya tutukluların cezalarını çekmesi için kapatıldıkları, genellikle kalelerin altında yer alan, güneş ışığı almayan karanlık, kasvetli ve muhafazalı yer altı hapishanesi) (zen (silah) + dan (-lık, araç ve yer eki) ) (far.) + delen (açıklık, oyuk oluşturarak içe giren, dalan) (del (açıklık, oyuk oluşturarak içe girmek, dalmak) ) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (tür) * Osmanlı İmparatorluğu döneminde düşman kalelerini, surlarını veya korunaklı mevzilerini yıkmak, delip geçmek amacıyla kullanılan büyük çaplı, ağır darbe vuran ateşli bir kuşatma topu türü

zinde : far. * zivistan (yaşamak, canlı olmak, diri olmak, hayatta olmak), zinde (yaşayan, canlı, diri, hayatta) * fiziksel ve zihinsel olarak canlı, dinamik, dinç ve gücü yerinde olan (kimse)

zindık : far. * zandik (inançsız, sapkın, sapık) * dini inanışları yüzeysel olarak kabul etmiş görünüp aslında kalben inanmayan, dini hükümleri kendi keyfine göre yorumlayarak sapkınlığa düşen veya tamamen dinsiz olduğu hâlde bunu gizleyen kişi

zinet : ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek), müzeyyen (süslenmiş, bezenmiş, güzelleşmiş, donanmış) * güzellik, değer ve çekicilik katan mücevher, takı, giysi veya bezek gibi maddi ve manevi her türlü süs unsuru, süs, bezek

zingiberaceae : san., ara., lat. * srngavera (boynuz şekilli) (srnga (boynuz) + vera (vücut, beden, gövde, ceset) ) (san.); singabir (far.); zincibil (ara.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * genellikle tropik ve subtropik bölgelerde yetişen, çok yıllık, otsu ve rizomlu (kök gövdeli) bitkileri kapsayan; zencefil, zerdeçal, havlıcan ve kakule gibi mutfakta ve tıpta yaygın olarak kullanılan aromatik türleri barındıran bir çiçekli bitki familyası, zencefilgiller

zingirdek : tür. * zingir, zıngır (titreme, sarsıntı bildiren ses yansımalı kök) (zang, zeng (metal oksidi, kir, küf, pas, zenci; zil, çıngırak, çan) + ır (dönüşlü fiil eki) ) + dek (isim/sıfat yapım eki) * def gibi müzik aletlerinin kasnak içlerine yerleştirilen, sallandıkça şakırtı sesi çıkaran küçük metal halkacıklar, ziller; bağırıp çağıran, yaygaracı (mecazi)

zinhar : far. * zin (bu) + har (emanet, koruma, güvence) * “Bu sana emanettir, bunu koru", "Aman! Güvence isterim!"; asla, hiçbir zaman, sakın, ne olursa olsun kesinlikle yapma" anlamlarına gelen ve genellikle güçlü bir yasaklama, uyarı veya sakındırma bildirmek için kullanılan vurgulu bir zarf

zinnia : alm., lat. * Zinn (Alman tıp profesörü, botanikçi ve anatomist Johann Gottfried Zinn’in soyadından) (alm.) + ia (isim yapım eki) (lat.) * Asteraceae (papatyagiller) familyasına ait, Meksika kökenli, sert gövdeli ve canlı renklerdeki katmerli çiçekleri için bahçelerde sıkça yetiştirilen tek yıllık otsu bir süs bitkisi

zion : ibr., gre. * tziyon, tsiyyah (kuru yer, kuru toprak, çöl) (ibr.); sana (korumak, savunmak, müdafa etmek) (ara.) + dyeu (parlamak, gökyüzü, gündüz) (hint-avrupa kökü); zeus (tanrı, ilah) (gre.); deus (lat.) * Kudüs şehri ile bu şehirdeki Kutsal Tapınak'ın bulunduğu tepe

zionist : ibr., gre. * tziyon, tsiyyah (kuru yer, kuru toprak, çöl; Kudüs şehri ile bu şehirdeki Kutsal Tapınak'ın bulunduğu tepe) (ibr.); sana (korumak, savunmak, müdafa etmek) (ara.) + dyeu (parlamak, gökyüzü, gündüz) (hint-avrupa kökü); zeus (tanrı, ilah) (gre.); deus (lat.) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (lat.) * Siyonizm ideolojisini benimseyen, Yahudi halkı için Filistin/İsrail topraklarında bir ulusal yurt kurulmasını veya bu devletin varlığını destekleyen

ziphiidae : gre., lat. * xiphos (kılıç) (gre.) + ius (ile ilgili, -a ait, benzer, gibi) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * çoğunlukla derin denizlerde yaşayan, koni biçimli belirgin burunları (gagaları) ve diş sayılarının azlığıyla tanınan balina familyası gagalı balinagiller

ziphius : gre., lat. * xiphos (kılıç) (gre.) + ius (ile ilgili, -a ait, benzer, gibi) (lat.) * üvye gagalı balinası (Ziphius cavirostris) olarak bilinen, denizlerin 3.000 metreyi aşan aşırı derinliklerinde uzun süreler kalabilmesiyle tanınan ve dünya genelinde yaygın bir dağılıma sahip olan gagalı balina familyasına (Ziphiidae) ait bir memeli cinsi

zipper : ing. * zip (hızlı hareket etme veya vınlama sesinden ses yansımalı kelime) + er (-cı, yapab, eden eki) * giysi, çanta ve diğer eşyaların iki yakasını karşılıklı dizilmiş metal veya plastik dişlerin bir sürgü vasıtasıyla birbirine kenetlenmesiyle hızlıca kapatıp açmayı sağlayan düzenek, fermuar

ziprasidon : lat. * zi (benzizotiyazol (benzisothiazole) + pras (piperazin (piperazine) fonksiyonel grubu) + idon (indolon halkası ve keton (karbonil grubuna (C=O) iki alkil veya aril grubunun bağlandığı bileşik) belirteci) * beyindeki dopamin ve serotonin adlı kimyasal habercilerin (nörotransmiterlerin) etkinliğini dengeleyerek şizofreni, bipolar bozukluğa bağlı akut mani veya karma (mikst) dönemler ile psikotik hastaların ajitasyon durumlarını tedavi etmek amacıyla kullanılan ikinci kuşak (atipik) bir antipsikotik ilacın etken maddesi (C21H21ClN4OS)

zir : far. * zer (alt, aşağı) * alt, aşağı; bir şeyin en alt kısmı, dip veya aşağı tarafı

zir ü zeber : far. * zir (alt, aşağı; bir şeyin en alt kısmı, dip veya aşağı tarafı) + ü (tamlama bağlacı) + zeber (üst, yukarı, üst taraf) * altüst olmuş, darmadağınık, paramparça veya perişan

zira : ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak, ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek) + a (isim yapım eki) * kolun dirsekten parmak ucuna kadar olan kısmı ile temsil edilen eski bir uzunluk ölçüsü, arşın

zira : far. * zi (için, nedeniyle, sebebiyle) + ra (o) * onun için, o sebepten dolayı

ziraat : ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak, ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek) + at (isim yapım ve çoğul eki) * toprağı işleyerek bitkisel ve hayvansal ürünler elde etme, bunları değerlendirme ve pazarlama sürecini kapsayan, insanlığın en temel geçim ve üretim kaynaklarından biri olan tarım faaliyetlerinin bütünü, tarım

zirai : ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak, ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek) + i (ile ilgili, -a ait) * toprağın işlenmesi, bitki ve hayvan ürünlerinin yetiştirilmesi, korunması ve değerlendirilmesiyle ilgili olan, ziraat ile ilgili, tarımsal

zirefkend : Türk musikisinde bir makam

zirefkend şarkı : Türk musikisinde bir makam

zirefkend-i büzürk : Türk musikisinde bir makam

zirefkend-i kuçek : Türk musikisinde bir makam

zirefkend-i rumi : Türk musikisinde bir makam

zirgüle : far. * zirg (zil, çan, küçük çan, metal çalpara, tiz ses) + ule (küçültme eki) * Türk musikisinde Hicaz ailesine ait, yerinde (dügah perdesinde) Hicaz beşlisine Hüseyni aşiran perdesindeki eksik fena (veya rast) beşlisinin eklenmesiyle oluşan, donanımında bakiye diyezi ve küçük müstear bemolü barındıran yedi sesli bir bileşik makam ve Türk musikisi notasında sol diyez (#) sesini (nim hicaz perdesini) göstermek için kullanılan özel bir işaret

zirkeş-haveran : far. * zir (alt, aşağı) + keş (çeken, çekici, taşıyan) + haveran (doğular) (haver (doğu) + an (-lar, çoğul eki) ) * Doğu ufuklarından süzülüp gelen, pes (alt) tonları kendine çeken/taşıyan; Türk musikisinde en az beş asırlık geçmişe sahip, Hüseynî makamı dizisine Irak perdesindeki Segâh dörtlüsünün (veya Irak makamı dizisinin bir bölümünün) eklenmesiyle oluşan ve eski nazariyat kitaplarında "zilkeş" veya daha yaygın haliyle "dilkeş-hâverân" olarak da adlandırılan, inici seyir karakterine sahip klasik bir birleşik makam

zirkeş-hüseyni : far., ara. * zir (alt, aşağı) + keş (çeken, çekici, taşıyan) (far.) + huseyn (hasan (güzel, yumuşak mizaçlı, iyi, erdemli) + eyn (küçültme eki) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Türk musikisinde hem bağımsız bir birleşik makamı hem de bu makamın seyrinde ana karakteristik ses olan ve mi notasına karşılık gelen tiz sekizlideki hüseyni perdesinin zîr (alt/pes) varyasyonu

zirkeşide : far. * zir (alt, aşağı) + kaşidan (çekmek, uzatmak), keşide (çekme, çekilen, çekilmiş, uzatılmış; düzenlenmiş, yazılmış) * Türk Musikisinde Hüseyni perdesinden (veya perdesi üzerinden) başlayıp seyrettikten sonra Rehavi perdesinde karar kılan eski bir mürekkep (bileşik) makam veya terkib

zirkon : far. * zar (altın) + gun (renk) (far.); zarkun (zincifre/kırmızı renkli bir mineral) (ara.) * mücevher yapımında elmas taklidi olarak sıklıkla kullanılan, yüksek kırılma indisi sayesinde doğal bir parlaklığa sahip, zirkonyum elementinin silikatından oluşan kahverengi, yeşil, mavi ya da şeffaf renklerdeki dayanıklı ve kristal yapılı bir mineral

zirkonyum : far., lat. * zar (altın) + gun (renk) (far.); zarkun (zincifre/kırmızı renkli bir mineral) (ara.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 40 olan, periyodik tablonun 4. grubunda bulunan, parlak, dayanıklı ve korozyona dirençli, nükleer reaktörlerde, seramiklerde, alaşımlarda ve kimyasal ekipmanlarda kullanılan geçiş metali element

zirr : ara. * zerre (iliklemek, düğmelemek; tomurcuklanmak) * gömlek, kaftan gibi giysilerin önünü kapatmaya yarayan düğme, ilik; bitkilerdeki çiçek tomurcuğu

zi-ruh : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) * canlı, ruh sahibi olan, yaşayan varlık; insan, hayvan gibi can taşıyan tüm mahlukatı niteleyen sıfat

zirve : ara. * zer (atmak, savurmak, fırlatmak, dağıtmak) + ve (isim/sıfat yapım eki) * atılmış, saçılmış, savrulmuş, yukarı atılmış; bir dağın, tepenin veya yüksek bir nesnenin en üst noktası, üst, yüksek kısım, tepe, doruk, tepe noktası, hörgüç

zirzop : tür. * zır (büsbütün, tamamen, katıksız veya son derece) (tür.) + zıp, zop (yukarı doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) * aklına eseni yapan, kurallara uymayan, şımarık, geveze, densiz konuşan ve belli bir işi gücü olmadan başıboş dolanan delişmen kimse, kopuk, kural tanımaz, saygısız, işe yaramaz, aklına eseni yapan, söz dinlemez; bağırıp çağıran

zivana : far. * zeban (dil, lisan, lugat, lehçe), zabana (dil, alev dili, kapı sürgüsünün girdiği yuva, kapı sürgüsü yuvası, kilit dili yuvası; kamış, boru, tüp) * iki ahşap parçayı birbirine bağlamak için birinin ucuna yapılan geçme dilinin (zıvana dili) girmesi amacıyla diğer parçada açılan dikdörtgen veya kare şeklindeki yuva ya da delik

ziver : far. * zevar, ziver (süs, mücevher, bezek, ziynet veya tezyinat) * bir şeye ya da bir kimseye güzellik, değer ve zarafet katmak amacıyla kullanılan estetik unsur

ziya : ara. * dav (ışık, parlaklık), da’a (ışımak, ışık saçmak, ışıldamak, parlamak, parıldamak) * karanlığı gidererek nesnelerin görünmesini sağlayan ve hem fiziksel hem de mecazi anlamda yol gösterici, aydınlatıcı olan olgu, kendiliğinden ışık yayan kaynakların güçlü aydınlığı, ışık, ışıltı, parıltı, nur; erkek ismi

ziyadar : ara., far. * dav (ışık, parlaklık), da’a (ışımak, ışık saçmak, ışıldamak, parlamak, parıldamak), diya, ziya (karanlığı gidererek nesnelerin görünmesini sağlayan ve hem fiziksel hem de mecazi anlamda yol gösterici, aydınlatıcı olan olgu, ışık, ışıltı, parıltı, nur) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * ışıklı, parlak, aydınlık; bilgili, nurlu, etrafına ışık saçan kimse

ziyade : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak) * çok, daha çok, fazlasıyla, aşırı miktarda, fazla, artmış; başka, öte; bir şeyin belirlenen ölçüyü veya sınırı aştığını belirten bir zarf ve sıfat

ziyafet : ara. * dayf (misafir, konuk), dafa (misafir etmek, konuk etmek, ağırlamak) * konuk ağırlama, misafirperverlik ve konuğu yedirip içirme; kutlama veya eğlenme amacıyla çok sayıda konuğun bir araya gelerek özenle hazırlanmış yemekleri hep birlikte yemesiyle gerçekleşen ağırlama ve şölen

ziyal : ara. * dav (ışık, parlaklık), da’a (ışımak, ışık saçmak, ışıldamak, parlamak, parıldamak), diya, ziya (ışık, parlaklık, ışıltı, parıltı, aydınlık, nur; erkek ismi) + l (son ek) * ışık, parlaklık, ışıltı, parıltı, aydınlık, nur; erkek ismi

ziyan : far. * zya, zina (zarar vermek, incitmek, hasar vermek), ziyan (zarar, hasar, kayıp) * bir şeyin kaybolması, eksilmesi, değerini yitirmesi veya bir işten elde edilen sonucun boşa gitmesi nedeniyle uğranılan maddi veya manevi zarar ve kayıp

ziyankar : far. * zya, zina (zarar vermek, incitmek, hasar vermek), ziyan (zarar, hasar, kayıp) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) * bir kimseye veya bir şeye maddi ya da manevi açıdan zarar veren, ziyan eden ve hüsrana uğratan (kimse veya şey), zarar veren, hasar veren, kayba uğratan

ziyaret : ara. * zara (gitmek, uğramak, görmek için gitmek) + et (isim yapım eki) * gitme, uğrama, görme, görmek için gitme

ziyaretgah : ara., far. * ziyaret (gitme, uğrama, görme, görmek için gitme) (zara (gitmek, uğramak, görmek) + et (isim yapım eki) ) (ara.) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) (far.) * genellikle dini, tarihi veya manevi bir değeri olan, kutsal kabul edildiği ya da saygı duyulduğu için insanların yoğun şekilde gidip ziyaret ettiği yer veya makam

ziynet : ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek), müzeyyen (süslenmiş, bezenmiş, güzelleşmiş, donanmış) * güzellik, değer ve çekicilik katan mücevher, takı, giysi veya bezek gibi maddi ve manevi her türlü süs unsuru, süs, bezek

ziziphus : far., gre. * zizfum, zayzafun (çöl hurması, dikenli ağaç) (far.); zizyphon, zizyphos (gre.) * Rhamnaceae (Hünnapgiller, Cingilgiller) familyasına ait, genellikle dikenli çalı veya küçük ağaç formunda olan ve tıbbi, besleyici değerlere sahip yenilebilir meyveler (hünnap gibi) veren bitki cinsi

zloti : leh. * zloto (altın) * Polonya’nın resmi para birimi

Zn : alm., lat. * zincum (Zink (Almanca çinko adı) (alm.) + um (element adı eki) (lat.) ) * atom numarası 30 olan, periyodik tablonun 12. grubunda bulunan, mavimsi beyaz renkli, korozyona dayanıklı, galvaniz kaplamalarda, pirinç alaşımlarında, pillerde, ilaçlarda ve biyolojik sistemlerde kullanılan metal element

zodiak : gre. * zoidiakos (zoidion (yontulmuş hayvan heykeli) (zoion (hayvan) + eidos (şekil, biçim, görünüş) ) + iakos, ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) * ekliptiğin her iki yanında 9° uzanan, Ay'ın ve ana gezegenlerin yörüngelerini kapsayan bir kuşağı; güneşin gökyüzündeki yıllık hareketlerine dayalı olarak oluşturulmuş bir göksel koordinat sistemi ve her biri 30’ar derece aralıklı olan ve toplamda 360 dereceye tekabül ederek 12 bölümden oluşan burçlar dizisi

zodyak : gre. * zoidiakos (zoidion (yontulmuş hayvan heykeli) (zoion (hayvan) + eidos (şekil, biçim, görünüş) ) + iakos, ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) * ekliptiğin her iki yanında 9° uzanan, Ay'ın ve ana gezegenlerin yörüngelerini kapsayan bir kuşağı; güneşin gökyüzündeki yıllık hareketlerine dayalı olarak oluşturulmuş bir göksel koordinat sistemi ve her biri 30’ar derece aralıklı olan ve toplamda 360 dereceye tekabül ederek 12 bölümden oluşan burçlar dizisi

zoetrop : gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan) + trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) * silindir şeklinde bir kutunun içine yerleştirilen ve döndürüldüğünde içindeki hareketli resim dizilerini deliklerinden bakan kişiye sürekli bir animasyon gibi gösteren, sinemanın temelini oluşturan optik bir oyuncak

zofenopril : lat. * zofeno (sülfhidril ve fenil halkası modifikasyonları belirteci) + pril (anjiyotensin dönüştürücü enzimi (ACE (Angiotensin-Converting Enzyme/ Anjiyotensin Dönüştürücü Enzim) inhibe eden ilacı belirten son ek) * Zofenopril, hipertansiyon (yüksek tansiyon) ve akut miyokard enfarktüsü (kalp krizi) tedavisinde kullanılan, anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) inhibitörleri sınıfına ait, kalbi koruyucu (kardiyoprotektif) özelliklere sahip ön ilaç formunda bir etken madde (C22H23NO4S2)

zohar : ibr. * zahr (parlamak, ışık saçmak, aydınlatmak) * ihtişam, ışıltı, görkemli ışık; Yahudi mistisizmi olan Kabala'nın en temel ve kutsal metni kabul edilen, Tevrat'ın gizli ve ezoterik anlamlarını yorumlayan, insan ruhunun ve ilahi alemin derinliklerini simgelerle açıklayan mistik bir tefsir külliyatı (Zohar metnindeki atıflara göre eser, miladi 2. yüzyılda Roma döneminde taşamış haham Şimon bar Yohai (Rashbi) tarafından, öğrencileriyle birlikte yazılmıştır. Rivayete göre Şimon bar Yohai mağarada saklandığı dönemde bu sırlar kendisine ilham edilmiştir.)

zoka : gre. * zoka (balık şeklinde kurşunlu büyük olta iğnesi) * büyük balıkları avlamak için kullanılan, küçük balık biçimindeki ucu iğneli kurşun ağırlığı

zoledronik asit : lat. * zol (imidazol (azot içeren beşli bir halka) grubu) ) + dronicus (bifosfonat grubu molekül belirteci) + acidum (ekşi, asit) * kemik yıkımını (rezorpsiyon) engelleyen, osteoporoz, Paget hastalığı, kanserin kemiğe sıçraması (metastaz) ve tümör kaynaklı kandaki yüksek kalsiyum seviyelerinin (hiperkalsemi) tedavisinde damar yoluyla uygulanan azot içerikli güçlü bir üçüncü kuşak bifosfonat grubu ilacın etken maddesi (C5H10N2O7P2)

zollinger-ellison sendromu : ing., gre. * zollinger (Amerikalı cerrah Robert Milton Zollinger'ın soyadından) + ellison (Amerikalı cerrah Edwin Homer Ellison'ın soyadından) (ing.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * pankreas veya onikiparmak bağırsağında (duodenum) gelişen gastrinoma adlı tümörlerin aşırı gastrin hormonu salgılaması sonucu, mide asidinin kontrolsüz şekilde artmasına ve buna bağlı olarak tedaviye dirençli şiddetli peptik ülserler ile kronik ishale yol açan nadir bir hormonal bozukluk

zolmitriptan : lat. * zolmi (oxazolidinone" (oksazolidinon) halkasındaki azol halkası yapısı belirteci) + triptophan (bir amino asit) (tryptos (ezilmiş, kırılmış) + phanos (gösteren) ) (gre.) + amine (azot içeren organik bileşik) (lat.) * beyindeki serotonin (5-HT₁B/₁D) reseptörlerine seçici olarak bağlanıp genişlemiş kan damarlarını daraltarak ve enflamasyonu önleyerek, auralı veya aurasız akut migren atakları ile küme baş ağrılarının tedavisinde kullanılan triptan sınıfı reçeteli bir ilaç etkin maddesi (C16H21N3O2)

zolpidem : lat. * zol (imidazol (azot içeren beşli bir halka) grubu) ) + pyridinum (piridin halkası, aromatik azotlu heterosiklik bileşik C5H5N) (pyr (ateş) (gre.) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) ) + em (acetamide (asetamid, CH3CONH2 türevi fonksiyonel grup belirteci) (lat.) * beyindeki GABA-A reseptörlerine bağlanıp sinir sistemi aktivitelerini yavaşlatarak etki gösteren, uykusuzluk çeken hastaların kısa süreli tedavisinde uykuya dalmayı kolaylaştırmak amacıyla kullanılan benzodiazepin grubu dışı hipnotik (uyku verici) ilacı etken maddesi (C19H21N3O)

zom : gre. * zomos (usare, öz su, sıkılarak çıkarılan meyve suyu, et suyu, çorba veya bulamaç) * bilincini veya kontrolünü kaybedecek derecede çok sarhoş olmuş kişi

zombi : ban. * nzambi (tanrı, ilah, yüce varlık), zumbi (fetiş, uğur, tılsım, muska) * popüler kültürde ve Haiti adasına özgü voodoo inanışında, büyü veya virüs gibi dış bir etkenle öldükten sonra diriltilen, kendi iradesi ve bilinci olmaksızın sadece yeme ya da saldırma dürtüsüyle hareket eden yaşayan ölü, ruhu çalınarak köleleştirilen beden

zon : gre. * zone (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün beş kuşağından her biri, bölge, alan) * coğrafya, tıp, anatomi veya astronomi gibi alanlarda belirli özelliklere, işlevlere veya sınırlara sahip olan ve çevresinden ayrılan bölge, kuşak veya alan

zona : gre. * zoster, zone (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün beş kuşağından her biri, bölge, alan) (gre.); zona (lat.) * varisella zoster virüsünün sebep olduğu ve daha önce su çiçeği geçirmiş kişilerde görülen, vücudun tek tarafında deride su toplamış ağrılı kabartılarla seyreden bir hastalık

zona fasikülata : gre. * zoster, zone (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün beş kuşağından her biri, bölge, alan) (gre.); zona (lat.) + fascia, fascis (demet, iple bağlı küme) + cula (küçültme eki) + ata (çoğul eki) (lat.) * vücutta metabolizma, bağışıklık ve stres yanıtını düzenleyen glukokortikoidleri (özellikle kortizol) salgılamakla görevli olan, böbrek üstü bezinin kabuk (korteks) kısmının orta ve en kalın tabakası

zona pellüsida : gre. * zoster, zone (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün beş kuşağından her biri, bölge, alan) (gre.); zona (lat.) + pellucida, pellucis (saydam, şeffaf, ışık geçirgen) (perlucere (içinden ışık geçmek/parlamak) (per (içinden, boyunca, arasından, sayesinde, aracılığıyla, yoluyla, vasıtasıyla, dolayısıyla, boyunca, tamamen, tümden; başına, beher) + lucere (ışık saçmak, ışık yaymak, ışık vermek, parlamak, ışıldamak) ) + ida, is (sıfat yapım eki) (lat.) * memeli yumurta hücrelerini (oositleri) çevreleyen, sperm bağlanmasını ve türler arası döllenmeyi engelleyen glikoprotein yapılı, şeffaf (saydam) ve koruyucu bir dış zar

zona zoster : gre. * zoster, zone (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün beş kuşağından her biri, bölge, alan) (gre.); zona (lat.) + zoster (kuşak, kemer, halka, sargı veya yeryüzünün beş kuşağından her biri, bölge, alan) (gre.) * daha önce suçiçeği geçirmiş kişilerde vücut sinir hücrelerinde uykuya yatan Varisella zoster virüsünün, bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla yeniden aktif hale gelmesi sonucu, genellikle vücudun tek bir tarafında şerit halinde dizilen, ağrılı ve içi su dolu kabarcıklarla kendini gösteren enfeksiyonel bir cilt hastalığı, gece yanığı

zonguldak : gre. * sandarake (reçine, dağ ardıcı ağacının zamkı, boya/tıpta tüy dökücü veya sarı boya hammaddesi olarak kullanılan sarı-turuncu renkli, zehirli ve kötü kokulu arsenik sülfür minerali, zırnık; antik dönemde Karadeniz kıyısındaki küçük gemilerin sığınabileceği doğal bir liman veya iskele alanı (Sandra Çayı (Üzülmez Deresi) ile ilintili) ) * Türkiye’nin Batı Karadeniz Bölgesi’nde yer alan, kuzeyinde Karadeniz, kuzeydoğusunda Bartın, doğusunda Karabük, güneyinde Bolu ve batısında Düzce illeri bulunan 67 plakalı ili

zonisamid : lat. * zonis (benzisoxazole (benzizoksazol) ) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) * beyindeki sodyum ve kalsiyum kanallarını bloke edip anormal elektriksel aktiviteyi stabilize ederek çalışan, özellikle epilepsi hastalarındaki fokal (kısmi) başlangıçlı nöbetlerin ve Parkinson hastalığı semptomlarının tedavisinde reçete edilen sülfonamid türevi yeni nesil bir antiepileptik (nöbet önleyici) ilacın etken maddesi (C8H8N2O3S)

zonisamit : lat. * zonis (benzisoxazole (benzizoksazol) ) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) * beyindeki sodyum ve kalsiyum kanallarını bloke edip anormal elektriksel aktiviteyi stabilize ederek çalışan, özellikle epilepsi hastalarındaki fokal (kısmi) başlangıçlı nöbetlerin ve Parkinson hastalığı semptomlarının tedavisinde reçete edilen sülfonamid türevi yeni nesil bir antiepileptik (nöbet önleyici) ilacın etken maddesi (C8H8N2O3S)

zonklamak : tür. * zonk (döngüsel darbe hareketinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + la (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * genellikle baş veya diş gibi vücudun belirli bir bölgesinde, kalbin atışıyla uyumlu bir ritimle, kesik kesik ve güçlü bir şekilde bir ağrı kendini göstermek

zonta : gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) + tos (ile ilgili, -a ait; sıfat yapım eki) * toplumsal kurallara uyum sağlayamamış, davranışlarında incelik barınmayan, kaba saba, görgüsüz ve kültürsüz kimse, kro, hırbo

zonül : gre., lat. * zone (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün beş kuşağından her biri, bölge, alan) (gre.) + ula, ulum (küçültme eki) (lat.) * göz merceğini yerinde tutarak kirpiksi cisme bağlayan ve gözün odaklanmasını (akomodasyon) sağlayan ince liflerden oluşan kuşak veya bağ yapısı

zoofili : gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) + philia (sevme durumu, hoşlanma durumu) (philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * bir insanın hayvanlara karşı cinsel veya romantik yönelim duyması, onlarla cinsel ilişkiye girmesi ya da bu durumu bir cinsel sapkınlık (parafili) olarak deneyimlemesi durumu, bestializm

zoofobi : gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * bireyin hayvanlara karşı duyduğu, günlük yaşamını olumsuz etkileyebilecek düzeydeki aşırı, mantıksız ve kronik korku durumu, hayvan korkusu

zooid : gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * bağımsız hareket edebilen bir üreme hücresi ya da mercanlar ve briozoonlar gibi koloni oluşturan organizmalarda koloniyi meydana getiren ve belirli işlevlerde uzmanlaşmış bireysel canlıların her biri

zoolog : gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * hayvanların anatomisi, fizyolojisi, davranışları, genetiği, evrimi ve çevreleriyle olan etkileşimlerini bilimsel yöntemlerle inceleyen hayvan bilimi uzmanı

zooloji : gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * hayvanlar alemini, hayvanların yapılarını, işlevlerini, davranışlarını, gelişimlerini, evrimlerini ve çevreleriyle olan ilişkilerini bilimsel yöntemlerle inceleyen biyolojinin alt dalı, hayvan bilimi

zoolojik : gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait) * zooloji ile ilgili, hayvan bilimi ile ilgili

zoonotik : gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) + nosos (hastalık) + ikos (ile ilgili, gibi) * hayvanlardan insanlara bulaşan enfeksiyöz hastalıklarla ilgili

zoonoz : gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) + nosos (hastalık) * omurgalı hayvanlardan insanlara ve insanlardan omurgalı hayvanlara doğal yollarla bulaşabilen, bakteri, virüs, parazit veya mantar gibi patojenlerin neden olduğu enfeksiyon hastalıklarının genel adı

zooplankton : gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) + plankton (su içinde akıntıya karşı aktif olarak yüzemeyen, su kütlesi içinde sürüklenerek yaşayan mikroskobik canlı organizma) (planein (gezmek, dolaşmak, saptırmak), planktos, plankton (sürüklenen, gezinen, dolaşan, akıntıyla taşınan) ) * denizlerde ve tatlı sularda yaşayan, su akıntılarına karşı koyamayarak pasif bir şekilde sürüklenen, mikroskobik boyuttan büyük denizanası boyutuna kadar değişebilen hayvansal tek hücreli ve çok hücreli canlılar topluluğu

zoospor : gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) * bazı alg ve mantarlarda görülen, hücre duvarı bulunmayan ve üzerinde taşıdığı kamçılar (sililler) sayesinde su içerisinde aktif olarak hareket edebilen eşeysiz üreme hücresi

zootekni : gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) + tekhne, tekhnos (sanat, zanaat, beceri) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * ekonomik değeri olan evcil hayvanların genetik ıslahı, beslenmesi, barındırılması ve yetiştirilmesi yoluyla onlardan en yüksek verimi elde etmeyi amaçlayan bilim dalı

zopiklon : ing. * zo (benzodiazepinlere alternatif olarak geliştirilen ve uykusuzluk tedavisinde kullanılan ana ilaçlar (zolpidem, zaleplon, zopiklon) "Z-ilaçları" (Z-drugs) belirteci) + clone (siklopirolon (cyclopyrrolone) sınıfı belirteci) * merkezi sinir sistemindeki GABA-A reseptörlerine bağlanarak beyin aktivitesini yavaşlatan ve uykusuzluk (insomnia) çeken kişilerin daha hızlı uykuya dalmasını, gece daha az uyanmasını sağlayan, kimyasal olarak siklopirolon sınıfına ait benzodiazepin dışı (Z-grubu) bir hipnotik ve sedatif etken madde (C17H17ClN6O3)

zoppa : ita. * zoppo (aksak, topal, eksik, tam oturmayan, destekleyici parça) + a (dişil eki) * iki direk arasındaki yelkenlerin alt yakalarını germeye yarayan veya serenleri birbirine bağlayan donanım/halat parçası

zor : far. * zavar (güç, kuvvet, yetenek), zor, zur (güç, kuvvet, kudret, enerji, şiddet, baskı meşakkat) * yapılması, başarılması veya katlanılması büyük emek, güçlük ya da fedakarlık gerektiren, kolay karşıtı olan

zorba : far., tür. * zavar (güç, kuvvet, yetenek), zor (güç, kuvvet, kudret, enerji, cebir, şiddet, baskı) (far.) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) (tür.) * maddi veya manevi gücüne güvenerek kendinden daha zayıf olanlara baskı yapan, hak ve hukuk tanımadan zorbalıkla kendi isteğini kabul ettiren müstebit kimse

zorbela : far., ara. * zavar (güç, kuvvet, yetenek), zor (güç, kuvvet, kudret, enerji, cebir, şiddet, baskı) (far.) + bala’a (sınamak, denemek, ölçmek, test etmek, imtihan etmek; musibet vermek, başına bela getirmek), ibtila (sınav, sınama, deneme, test, imtihan), bela (sınav, sınama, deneme, test, imtihan; zorluk, büyük sıkıntı, problem, dert, sorun, musibet) (ara.) * bir işin veya durumun büyük bir güçlükle, binbir güçlükle, çok büyük emek ve sıkıntı harcanarak veya istemeye istemeye, kerhen gerçekleştirildiğini ifade eden zarf, güçlükle, zorlukla, çok çaba sarfederek, büyük zorluklar ile uğraşarak

zorlamak : far., tür. * zavar (güç, kuvvet, yetenek), zor (güç, kuvvet, kudret, enerji, cebir, şiddet, baskı) (far.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * bir kimseyi veya bir şeyi kendi isteği, doğal akışı ya da sınırları dışında belirli bir eyleme, karara veya duruma zorunlu kılmak amacıyla maddi, manevi veya fiziksel güç uygulamak, baskı yapmak ve sınırları sonuna kadar esnetmek

zorn önsavı : alm. * zorn (Alman-Amerikalı matematikçi Max Zorn'un soyadından) (alm.) + ön (ileri taraf, karşı, başlangıç noktası, cephe) + sav (tez, iddia, önerme) + ı (iyelik eki) (tür.) * küme teorisinde kısmi sıralı bir kümenin her zincirinin (tam sıralı alt kümesinin) bir üst sınırı varsa, bu kümenin en az bir maksimal elemana sahip olduğunu belirten ve Seçim Aksiyomu'na denk olan temel bir matematiksel önerme, Zorn'un Lemması

zorn lemması : alm., gre. * zorn (Alman-Amerikalı matematikçi Max Zorn'un soyadından) (alm.) + lemma (kabul edilen/alınan şey) (gre.) + sı (iyelik eki) (tür.) * küme kuramında her kısmi sıralı kümenin, eğer her zinciri bir üst sınıra sahipse, en az bir maksimal elemana sahip olduğunu öne süren ve seçme aksiyomuna eşdeğer olan temel teorem

zorsunmak : far., tür. * zavar (güç, kuvvet, yetenek), zor (güç, kuvvet, kudret, enerji, cebir, şiddet, baskı) (far.) + sun (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * bir işi yapmayı kendine ağır bulmak, üşenmek, isteksiz davranmak veya bir durumu yük olarak görüp yüksünmek

zorunlu : far., tür. * zavar (güç, kuvvet, yetenek), zor (güç, kuvvet, kudret, enerji, cebir, şiddet, baskı) (far.) + un (bağlaç) + lu (sıfat yapım eki) (tür.) * yapılması, yerine getirilmesi veya gerçekleşmesi kaçınılmaz olan, isteğe bağlı olmayan ve aksine davranılması mümkün bulunmayan, mecburi, zaruri

zoster : gre. * zoster (kemer, kuşak, kayış, şerit) * genellikle Varisella Zoster virüsünün neden olduğu, vücudun tek bir tarafında belirli bir sinir hattı (dermatom) boyunca uzanan, ağrılı ve döküntülü bir cilt hastalığı olan gece yanığı, zona

zosteraceae : gre., lat. * zoster (kemer, kuşak, kayış, şerit) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * denizel ortamlarda yetişen, şerit benzeri yapraklara ve sürünücü gövdelere sahip, çiçekli bitkilerden oluşan ve deniz çayırları olarak bilinen bir deniz otu familyası

zosteriform : gre., lat. * zoster (kemer, kuşak, kayış, şerit) (gre.) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * zona hastalığında (Herpes zoster) görüldüğü gibi, belirli bir duyu sinirinin deri üzerindeki yayılım hattını (dermatom) takip eden, şerit veya kuşak biçimindeki tek taraflı deri döküntüsü şeklinde olan ve bu yerleşim paterni niteliğinde olan

zosteropidae : gre., lat. * zoster (kemer, kuşak, kayış, şerit) + ops (göz, görme, görüş, bakış) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * gözlerinin etrafındaki belirgin beyaz tüy halkası, küçük boyutu, genellikle zeytin yeşili veya sarımsı tüyleri ve nektarla beslenmeye uyumlu fırça dilli yapılarıyla karakterize edilen, çoğunlukla Tropikal Afrika, Asya ve Avustralasya'da yayılım gösteren ötücü kuşlar (Passeriformes) familyası, akgözgiller, beyazgözgiller, gözlüklü kuşlar familyası

zosterops : gre. * zoster (kemer, kuşak, kayış, şerit) + ops (göz, görme, görüş, bakış) * zosteropidae (akgözgiller, beyazgözgiller, gözlüklü kuşlar) familyasından, genellikle tropikal ve subtropikal bölgelerde yaşayan, gözlerinin etrafındaki belirgin beyaz halka nedeniyle "beyaz göz" (white-eye) olarak adlandırılan, küçük, çoğunlukla yeşilimsi veya sarımsı tüylere sahip ötücü bir kuş cinsi

zosterops japonicus : gre. * zoster (kemer, kuşak, kayış, şerit) + ops (göz, görme, görüş, bakış) (gre.) + japon (Japon) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * göz çevresindeki belirgin beyaz halka, zeytin yeşili tüyleri ve hareketli yapısıyla bilinen, Doğu Asya'ya özgü, ötücü ve küçük bir kuş türü, Japon gözlükçü kuşu

zot : lat., fra. * sottus (budala, aptal, ahmak, şaşkın) (lat.); sot (aptal, budala (eril) ), sotte (aptal, budala (dişil) ) (fra.) * kaba, görgüsüz, ahmak, aptal, salak, budala, inatçı

zotepin : lat. * zo (farmasötik ön ek) + dibenzothiepin (kükürt barındıran yedi üyeli heterosiklik halka sistemi) (di (iki, ikili, çift) (gre.) + benzo (benzen halkasıyla kaynaşmış) (alm.) + thiepin (kükürt içeren yedi üyeli heterosiklik halka) (theion (kükürt) + epi (epoksi benzeri halkasal bağ eki) (gre.) + ine (kimyasal bileşik eki) (lat.) ) * akut ve kronik şizofreni ile akut bipolar mani semptomlarının tedavisinde kullanılan, dopamin ve serotonin reseptörlerini etkileyerek beyindeki kimyasal dengesizlikleri düzenleyen atipik (ikinci kuşak) bir antipsikotik ilacın etken maddesi (C18H18ClNOS)

zozan : kür. * zozan (yayla, yüksek dağ otlağı, yazın hayvanların otlatıldığı serin dağlık yer) * yüksek dağ tepelerinde yer alan, yaz mevsiminde hayvanları otlatmak ve serinlemek amacıyla çıkılan yeşilliği bol yüksek rakımlı ova, yayla, plato veya dağ otlağı

Zr : lat. * zirconium (zircon (zirkon minerali) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 40 olan, periyodik tablonun 4. grubunda bulunan, parlak, dayanıklı ve korozyona dirençli, nükleer reaktörlerde, seramiklerde, alaşımlarda ve kimyasal ekipmanlarda kullanılan geçiş metali element

zu : ara. * zu (sahibi, maliki, haiz olan) * sahibi, maliki, haiz olan

zubab : ara. * zabba (kovulmasına rağmen geri dönmek) * kovulduğu zaman tekrar geri dönen; sinek

zu'ban : ara. * zebene, zabana (itmek, kakmak, itip kakmak, vurmak, darbelemek, şiddetle sürüklemek, defetmek, fırlatmak, sıkıştırmak veya dik durmak) * akrebin kıskacı; iki çatal, iki boynuz, iki makas; Akrep Takımyıldızı'nın kuzey ve güney kıskaçlarını oluşturan iki parlak yıldızı (Zubaneşimali ve Zubanelcenubi)

zubban : ara. * zebene, zabana (itmek, kakmak, itip kakmak, vurmak, darbelemek, şiddetle sürüklemek, defetmek, fırlatmak, sıkıştırmak veya dik durmak) * büyücüler, sihirbazlar, kehanette bulunanlar veya belirli bir zümrenin/topluluğun ileri gelenleri, azgınları

zubera : ara. * zabr (güç, kuvvet, sağlamlık, metanet, dayanıklılık, sarsılmazlık), zubeyr, zübeyr (güçlü, kuvvetli, zeki) * güçlü, kuvvetli, dayanıklı, sağlam, akıllı, metanetli, manevi derinliği olan ve sarsılmaz kadın; kadın ismi

zubur : ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek, sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, yazılı olan, yazılmış olan, çizilmiş olan, yazılı metin, kitap, mektup, yazılı sayfa) * yazılar, yazılı olanlar, yazılmış olanlar, çizilmiş olanlar, yazılı metinler, kitaplar, mektuplar, yazılı sayfalar

zucac : ara. * cucac, zucac (cam, sırça, şişe), cucace, zucace (camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal, şişe), cucaiyye, zucaciyye (cam işleri, camcılık; cam, porselen, seramik, kristal veya plastik gibi malzemelerden yapılmış, genellikle mutfak ve sofra düzeninde kullanılan her türlü ev eşyası ve bu eşyaların satıldığı dükkan) * camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal, şişe

zucace : ara. * cucac, zucac (cam, sırça, şişe), cucace, zucace (camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal, şişe), cucaiyye, zucaciyye (cam işleri, camcılık; cam, porselen, seramik, kristal veya plastik gibi malzemelerden yapılmış, genellikle mutfak ve sofra düzeninde kullanılan her türlü ev eşyası ve bu eşyaların satıldığı dükkan) * camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal, şişe

zud : far. * zud (erken, çabuk, hızlı, yakında) * erken, vaktinden önce olan veya gerçekleşen, çabuk ve hızlı

zud : moğ. * zud (kış felaketi, aç bırakan aşırı soğuk) * başta Moğolistan olmak üzere Orta Asya coğrafyasında periyodik olarak yaşanan, dondurucu soğuklar ve yoğun kar yağışı nedeniyle hayvan sürülerinin yiyecek bulamayarak kitleler hâlinde telef olmasına yol açan afet boyutundaki şiddetli kış mevsimi

zufr : ara. * zufr (tırnak, pençe; toynak), zafira (tırnaklamak, pençelemek), zafer (bir mücadelede, yarışta veya savaşta elde edilen başarı, üstünlük ve galibiyet) * tırnak, pençe; toynak; düşmana karşı zafer kazanan, güçlü, cesur, cömert ve kavminin yükünü tek başına sırtlayan lider vasıflı kimse

zufur : ara. * zufr (tırnak, pençe; toynak), zafira (tırnaklamak, pençelemek), zafer (bir mücadelede, yarışta veya savaşta elde edilen başarı, üstünlük ve galibiyet) * tırnak, pençe; toynak; düşmana karşı zafer kazanan, güçlü, cesur, cömert ve kavminin yükünü tek başına sırtlayan lider vasıflı kimse

zuglul : ara. * zağlul (yavru güvercin; çevik, hafif ve hızlı hareket eden genç çocuk/delikanlı) * lider, önder, rehber; saf, halis, hilesiz (kelime, Mısır'ın bağımsızlık mücadelesinin sembol ismi ve Vafd Partisi'nin kurucusu Sa'd Zağlul ile ilişkili olarak “halkı peşinden sürükleyen karizmatik lider”anlamıyla özdeşleşmiştir.)

zuhal : ara. * zahala (uzaklaşmak, geri kalmak, ağır hareket etmek), zuhul (geri durma, uzaklaşma) * Güneş sisteminin görkemli halkalarıyla bilinen altıncı gezegeni olan Satürn; kadın ismi (edebiyatta sıklıkla "yücelik, erişilmez makam ve bilgelik" sembolü olarak kullanılmıştır.)

zuhd : ara.* zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak durmak), zahd (çürütme, aksini ispatlama, reddetme) * dünyaya, maddi zenginliklere ve geçici zevklere karşı kalben rağbet etmeyip, bilerek ve isteyerek onlardan yüz çevirerek ahirete ve manevi olana yönelme, dünyevi ve nefsani unsurlardan feragat etme, haram olanla birlikte helal olanı da bırakma, çilecilik

zuhr : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zahir (görünen, açıkta olan, belli, belirli), tezahür (ortaya çıkma, oluşma) * güneşin gökyüzündeki en yüksek noktayı aşıp batıya doğru meyletmesi (zeval vakti) ile başlayan ve her şeyin gölgesinin kendi boyuna (veya iki katına) ulaşacağı asr-ı evvel/sani vaktine kadar devam eden gün ortası zaman dilimi, öğle; öğle vaktinde eda edilen farz ibadeti

zuhruf : ara. * zaharafa (süslemek, yaldızlamak, bezemek) * dünyevi zenginlik gibi göz boyayan geçici güzellik, yaldız, süs, mücevher, zinet, bezek; mücevherat; Kur’an’ın 43. suresinin ismi

zuhur : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zahir (görünen, açıkta olan, belli, belirli), tezahür (ortaya çıkma, oluşma) * belirme, görünme, belirgin olma, ortaya çıkma, meydana çıkma; görüntü, görünüş, parıltı, gösteriş

zuhurat : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zahir (görünen, açıkta olan, belli, belirli), tezahür (ortaya çıkma, oluşma), zuhur (belirme, belirginleşme, ortaya çıkma, açığa çıkma, görünme, baş gösterme, oluşma, türeme, gösteriş, parlama) + at (çoğul eki) * belirmeler, görünmeler; görüntüler, görünüşler, görümler, parıltılar, gösterişler; bir anlam ve gerçeğin aniden akla ve kalbe hitap edecek şekilde belirmesi

zuhuri : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zahir (görünen, açıkta olan, belli, belirli), tezahür (ortaya çıkma, oluşma), zuhur (belirme, belirginleşme, ortaya çıkma, açığa çıkma, görünme, baş gösterme, oluşma, türeme, gösteriş, parlama) + i (sıfat yapım eki) * beklenmedik şekilde ortaya çıkan veya beliren; geleneksel Türk tiyatrosunda ve orta oyununda doğaçlama yaparak çeşitli tiplemeleri ve komik taklitleri canlandıran aktör ile bu tarz oyunları sergileyen grup

zukak : ara. * zukak (dar yol, sokak, geçit) * geleneksel İslam şehir mimarisinde ve eski yerleşim bölgelerinde yer alan, iki yanı evlerle çevrili, genellikle dar ve çıkmaz yol, geçit, sokak

zuklopentiksol : alm., lat. * zusammen (birlikte, beraber) + clopen (klor (chlorine) atomunu ve halkalı karbon yapısını temsil eden siklopentan (cyclopentane) grupları) + thixol (tiyoksanten (thioxanthene) ) (theion (kükürt) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * beyindeki dopamin reseptörlerini bloke ederek etki gösteren, şizofreni, akut mani ve diğer psikotik bozuklukların tedavisinde hezeyan ile halüsinasyon gibi belirtileri hafifletmek amacıyla kullanılan tiyoksanten sınıfına ait birinci kuşak (tipik) bir antipsikotik ilacın etken maddesi (C22H25ClN2OS)

zul arşil mecid : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + arş (göğün en yüksek tabakası, taht) + el (ön ek, artikel) + mecid (büyük, yüce, ulu, yüksek) * şerefli arş sahibi, şan ve şerefi en yüce olan evrensel tahtın (Arş'ın) yegane sahibi; Allah’ın esmasından biri

zul celali vel ikram : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + celal (büyüklük, azamet) + ı (tamlama eki) + ve (ile, birlikte, beraber) + el (ön ek, artikel) + ikram (fayda, bahş, bağış, verme, kerem sahibi olma) * yücelik ve ikram sahibi; Allah’ın esmasından biri

zul fadlil azim : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + fadl (üstünlük, lütuf) + el (ön ek, artikel) + azim (yüce, büyük, ulu) * büyük üstünlük ve lütuf sahibi; Allah’ın esmasından biri

zul kuvvetil metin : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + kuvvet (güç, kudret, iktidar) + el (ön ek, artikel) + metin (sağlam, güvenilir) * sağlam, kuvvet sahibi; Allah’ın esmasından biri

zula : gre. * zula (tabaka haline getirilmiş esrar), zulo (tıkmak, ezmek, bastırmak) * kaçak veya yasak şeylerin saklandığı gizli yer, gizli saklı köşe

zulefen : ara. * zalafa (yakınlaşmak, yaklaşmak, bir şeye yaklaşarak derece veya kademe kazanmak, yaklaştırmak), zulfe (yakınlık, parça veya gecenin ilk saatleri), zuluf (yüzün iki yanından sarkan saç, saç perçemi) * gecenin gündüze en yakın olan, akşamın ilk saatleri ve gecenin bölümleri; gecenin, gündüz vaktine yaklaşan ve onun hemen ardında yer alan ilk dilimleri

zulel : ara. * zill (gölge), zalla (gölgelemek, gölgelendirmek), zullet (gölge, gölgelik, bulut veya insanı örten çadır benzeri şey) * koyu ve yoğun gölgeler, gölgelikler veya tabaka tabaka üst üste binen bulut katmanları

zulem : ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zulmet (karanlık, karanlık olma, kararma) (zulm (karanlık) + et (durum eki) ) * karanlıklar, zulmetler

zulemat : ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zulem (karanlıklar, zulmetler) + at (isim yapım ve durum eki) * karanlıklar, zulmetler; cehaleti, küfrü, sapkınlığı ve manevi belirsizlikler (mecazi)

zulf : far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) * başın iki yanından sarkan kıvrımlı saç tutamı, sevgilinin kıvrımlı ve sarkık saçı, saç lülesi, saç tutamı, perçem

zulm : ara. * zalama (zorbalık etmek, hak ve adalete aykırı davranmak, haksızlık etmek; karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zalim (zulmeden, haksızlık eden, zorba) * bir hakkı kendi yerinden başka bir yere koyma, adalet sınırlarını aşarak haksızlık, eziyet veya baskı yapma ve bir şeyi ait olmadığı konuma yerleştirerek dengeyi bozma, adaletsizlik, haksızlık, zorbalık, eziyet, baskı

zulmani : ara. * zalama (zorbalık etmek, hak ve adalete aykırı davranmak, haksızlık etmek; karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zalim (zulmeden, haksızlık eden, zorba), zulm (bir hakkı kendi yerinden başka bir yere koyma, adalet sınırlarını aşarak haksızlık, eziyet veya baskı yapma ve bir şeyi ait olmadığı konuma yerleştirerek dengeyi bozma, adaletsizlik, haksızlık, zorbalık, eziyet, baskı) + ani (ile ilgili, -a ait) * karanlık, ışığı olmayan, karanlığa ait, karanlık ile ilgili; tasavvufi ve felsefi bağlamda insanın gerçeği, hakikati görmesini engelleyen nefsi, maddi ve cehalete dayalı perde ile ilgili

zulmat : ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zulm (karanlık) + et (durum eki) * karanlık, karanlık olma, kararma

zulmen : ara. * zalama (zorbalık etmek, hak ve adalete aykırı davranmak, haksızlık etmek; karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zulm (bir hakkı kendi yerinden başka bir yere koyma, adalet sınırlarını aşarak haksızlık, eziyet veya baskı yapma ve bir şeyi ait olmadığı konuma yerleştirerek dengeyi bozma, adaletsizlik, haksızlık, zorbalık, eziyet, baskı) + en (olarak, gibi, ile ilgili, -a ait) * haksızlık, eziyet, cefa veya adaletsizlik yaparak, zorbalık ve haksızlık içeren davranışla gerçekleştirilerek

zulmet : ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zulm (karanlık) + et (durum eki) * karanlık, karanlık olma, kararma

zulul : ara. * zill (gölge), zalla (gölge yapmak, gölgelemek) * gölgeler; koruma, kanat germe, himaye etme, zilal

zulumat : ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zulmet (karanlık, karanlık olma, kararma ) (zulm (karanlık) + et (durum eki) ) * karanlıklar

zulüm : ara. * zalama (zorbalık etmek, hak ve adalete aykırı davranmak, haksızlık etmek; karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zalim (zulmeden, haksızlık eden, zorba) * bir hakkı kendi yerinden başka bir yere koyma, adalet sınırlarını aşarak haksızlık, eziyet veya baskı yapma ve bir şeyi ait olmadığı konuma yerleştirerek dengeyi bozma, adaletsizlik, haksızlık, zorbalık, eziyet, baskı

zulümat : ara. * zulmet (karanlık, kara gün) * karanlıklar, kara günler; sıkıntılar (mecazi)

zu’m : ara. * zaama (zaama (kesin olmayan bir şeyi iddia etmek, zanda bulunmak, şüphe ve zan ile konuşmak, yalan veya temelsiz bir sav ileri sürmek, öne düşmek, şeflik etmek, liderlik/önderlik etmek, kefil olmak, sorumluluk ve reislik üstlenmek) * bir konuda kesin bir delile veya bilgiye dayanmaksızın, doğruluğundan emin olunarak ortaya atılan temelsiz iddia, boş inanç veya yanlış zan

zum : ing. * zoom (yaklaştırmak, büyütmek, görüntüyü yakınlaştırmak) * bir kameranın mercek sistemini ayarlayarak görüntüyü elektronik veya optik olarak yakınlaştırma veya uzaklaştırma; video konferans uygulaması üzerinden çevrim içi görüntülü görüşme yapma

zumer : ara. * zumre (grup, topluluk, kitle, bölük, cemaat) * gruplar, topluluklar, kitleler, bölükler, cemaatler

zumne : ara. * zamna (içine almak, kapsamak, garanti etmek, borçlanmak), zımn (bir sözün veya durumun açıkça söylenmeyip içinde saklı olan, dolaylı olarak anlaşılan gizli anlamı, iç yüzü veya kapsama alanı, iç kısım, iç, ara, saklı saklanan şey, kapsam, muhteva) * bir şeyin içine alınmış, dahil edilmiş veya bir konunun sınırları içinde bulunan

zungura : laz. * gurgula (şimşek çakması ve bulutların çarpışmasıyla meydana gelen gök gürültüsü; boğaz, gırtlak) * büyükbaş hayvanların boynuna takılan büyük ve derinden ses çıkaran çan; yaramaz, ele avuca sığmaz çocuk; kavgacı, gürültücü kadın

zunub : ara. * zenb (günah, suç, kabahat; ilahi emirlere, yasaklara veya toplumsal vicdana aykırı düşen, akıbeti kötü olan ve kişiyi manevi sorumluluk altına sokan her türlü suç, günah ve kabahat) * günahlar, suçlar, kabahatler

zunun : ara. * zan (sanı, sanma, şüphe) * zanlar, sanılar, sanmalar, şüpheler

zur : ara. * zara, zavara (aslından saptırmak, eğriltmek veya yönünü değiştirmek) * yalan, hile, saptırma, asılsız, sahte veya uydurma söz/iş, gerçek dışı söz

zur : far. * zavar (güç, kuvvet, yetenek), zor, zur (güç, kuvvet, kudret, enerji, şiddet, baskı meşakkat) * yapılması, başarılması veya katlanılması büyük emek, güçlük ya da fedakarlık gerektiren, kolay karşıtı olan

zu'r : ara. * zaara (korkutmak, ürkütmek, dehşete düşürmek) * ani bir tehlike, tehdit veya ürkütücü bir durum karşısında insanın içine düşen şiddetli korku, dehşet, ürkü ve ürperti

zurafa : far. * zurnapa (zurna ayaklı) (zurna (flüt, üflemeli çalgı) + pa (ayak) ) * zürafagiller (Giraffidae) familyasından, Afrika savanlarında yaşayan, uzun bacakları, son derece uzun boynu, lekeli beneklerle kaplı derisi ve kafasındaki küçük boynuz benzeri çıkıntılarıyla tanınan, dünyanın en uzun boylu otçul ve geviş getiren memeli hayvanı, zurnapa

zurba : far. * zurba (sürü, küme, grup) * hayvan sürüsü, özellikle kuş veya keklik sürüsü, topluluk ve kalabalık

zurbayane : far. * biryan (kızartılmış, kavrulmuş) * geleneksel olarak kuzu veya tavuk eti, patates, basmati pirinci, bol kızarmış soğan ve özel bir baharat karışımıyla (kakule, karanfil, tarçın, kimyon) yoğurt eşliğinde ağır ateşte pişirilen, özellikle Yemen'in Aden şehriyle özdeşleşmiş zengin ve aromatik bir etli pilav yemeği

zurka : ara. * zaraka (parlamak, mavi olmak ve gök rengini almak), ezrak (mavi renkli (eril) ), zerka (mavi renkli (dişil) ) * mavi, mavimtırak renk; gözdeki mavilik, mavi göz rengi, gök gözlülük

zurmend : far. * zor, zur (güç, kuvvet, kudret, enerji, şiddet, baskı meşakkat) + mend (-cı, yapan, eden kimse; ile ilgili, -a ait) * fiziksel veya manevi açıdan büyük bir güce, kuvvete ve yetkinliğe sahip olan, gücü elinde bulunduran kimse

zurna : far. * surnay (sur (düğün, şenlik, şölen, ziyafet) + nay (kamış, boru, flüt, ney) ) * şenlik borusu, düğün flütü; genellikle şimşir, ceviz gibi sert ağaçlardan yapılan, yedi ön ve bir arka deliği bulunan, yüksek ve tiz sesiyle Türk halk müziğinde davul eşliğinde açık hava şenliklerinin vazgeçilmez unsuru olan nefesli bir çalgı

zurnapa : far. * zurnapa (zurna ayaklı) (zurna (flüt, üflemeli çalgı) + pa (ayak) ) * zürafagiller (Giraffidae) familyasından, Afrika savanlarında yaşayan, uzun bacakları, son derece uzun boynu, lekeli beneklerle kaplı derisi ve kafasındaki küçük boynuz benzeri çıkıntılarıyla tanınan, dünyanın en uzun boylu otçul ve geviş getiren memeli hayvanı, zurafa

zurnazen : far. * surnay (sur (düğün, şenlik, şölen, ziyafet) + nay (kamış, boru, flüt, ney) ) + zen (-cu, yapan, eden kişi) * nefesli ve yüksek sesli zurna enstrümanını profesyonel olarak veya ustalıkla çalan kişi, zurnacı

zurriyyet : ara. * zurr (soy, nesil, jenerasyon, evlatlar) + iyet (isim yapım eki) * bir kimsenin soyundan gelen çocukları, torunları ve gelecek kuşaklar, soy, nesil, jenerasyon

zuyuf : ara. * zeyf (sahte, kalp, ayarı bozuk para) * ayarı düşürülmüş, içine değersiz maden karıştırılmış veya sahte (kalp) madeni paralar, akçeler ve sikkeler; değersiz, kusurlu şeyler, niteliksiz kimseler

zü : ara. * zu (sahibi, maliki, haiz olan) * sahibi, maliki, haiz olan

zübab : ara. * zabba (kovulmasına rağmen geri dönmek) * kovulduğu zaman tekrar geri dönen; sinek

zübde : ara. * zebed (sıvılarda (özellikle deniz, sel suları veya kaynayan maddelerde) çalkalanma ve hareket sonucu yüzeyde oluşan köpük, madenlerin eritilmesiyle ortaya çıkan kir, pas veya cüruf ile sütün yayılmasıyla elde edilen yağlı katman (tereyağı özü) gibi madde, sıvının en seçkin yeri, öz, köpük) * bir konunun en değerli kısmı, seçkin kısım, hülasa, öz, esas, asl, özet; sütün kaymağı, tereyağı; köpük

zübed : ara. * zebed (sıvılarda (özellikle deniz, sel suları veya kaynayan maddelerde) çalkalanma ve hareket sonucu yüzeyde oluşan köpük, madenlerin eritilmesiyle ortaya çıkan kir, pas veya cüruf ile sütün yayılmasıyla elde edilen yağlı katman (tereyağı özü) gibi madde, sıvının en seçkin yeri, öz, köpük), zubde (bir konunun en değerli kısmı, seçkin kısım, hülasa, öz, esas, asl, özet; sütün kaymağı, tereyağı; köpük) * bir konunun en değerli kısımları, seçkin kısımlar, hülasalar, özler, esaslar, asıllar, özetler; sütün kaymakları, tereyağları; köpükler, zübdeler

zübeyde : ara. * zebed (sıvılarda (özellikle deniz, sel suları veya kaynayan maddelerde) çalkalanma ve hareket sonucu yüzeyde oluşan köpük, madenlerin eritilmesiyle ortaya çıkan kir, pas veya cüruf ile sütün yayılmasıyla elde edilen yağlı katman (tereyağı özü) gibi madde, sıvının en seçkin yeri, öz, köpük), zubde (bir konunun en değerli kısmı, seçkin kısım, hülasa, öz, esas, asl, özet; sütün kaymağı, tereyağı; köpük) * özün özü, en seçkin parça, her şeyin en güzel ve en üstün yeri veya cevheri; kadın ismi

zübeyir : ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek, sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, kitap) * yazılı küçük yaprak, mektup veya kitapçık; akıllı, güçlü ve sağlam erkek

zübeyr : ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek, sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, kitap) * yazılı küçük yaprak, mektup veya kitapçık; akıllı, güçlü ve sağlam erkek

zübur : ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek, sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, kitap) * yazılı metinler, mektuplar, sayfalar ve ilahi kitaplar

zübük : far., ara. * sebuk (hızlı, kıvrak, hafif meşrep veya ağırbaşlı olmayan) (far.); zıbık (erkek cinsel organı, penis; penisten esinlenerek ahşap, deri gibi malzemelerden üretilen yapay cinsel alet, dildo) (zıb (boru, kamış, çubuk, tüp) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * kendi kişisel menfaatleri doğrultusunda her türlü ahlak dışı yolu mübah sayan, sözünde durmayan, sinsi, egoist, halkın saflığını sömüren ve çıkarı uğruna her kılığa girebilen düzenbaz ve fırsatçı kimse

zübür : ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek, sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, kitap) * yazılı metinler, mektuplar, sayfalar ve ilahi kitaplar

zücac : zucac : ara. * cucac, zucac (cam, sırça, şişe), cucace, zucace (camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal, şişe), cucaiyye, zucaciyye (cam işleri, camcılık; cam, porselen, seramik, kristal veya plastik gibi malzemelerden yapılmış, genellikle mutfak ve sofra düzeninde kullanılan her türlü ev eşyası ve bu eşyaların satıldığı dükkan) * camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal, şişe

zücaciye : ara. * cucac, zucac (cam, sırça, şişe), cucace, zucace (camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal, şişe) + iyye (isim yapım eki) * cam işleri, camcılık; cam, porselen, seramik, kristal veya plastik gibi malzemelerden yapılmış, genellikle mutfak ve sofra düzeninde kullanılan her türlü ev eşyası ve bu eşyaların satıldığı dükkan

zücaciyye : ara. * cucac, zucac (cam, sırça, şişe), cucace, zucace (camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal, şişe) + iyye (isim yapım eki) * cam işleri, camcılık; cam, porselen, seramik, kristal veya plastik gibi malzemelerden yapılmış, genellikle mutfak ve sofra düzeninde kullanılan her türlü ev eşyası ve bu eşyaların satıldığı dükkan

züccaciye : ara. * cucac, zucac (cam, sırça, şişe), cucace, zucace (camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal, şişe) + iyye (isim yapım eki) * cam işleri, camcılık; cam, porselen, seramik, kristal veya plastik gibi malzemelerden yapılmış, genellikle mutfak ve sofra düzeninde kullanılan her türlü ev eşyası ve bu eşyaların satıldığı dükkan

zücur : ara. * zacara, zecere (azarlamak, engellemek, sakındırmak, mani olmak, alıkoymak, vazgeçirmek, birini bağırarak durdurmak, haykırarak engellemek; püskürtmek, defetmek, savmak, kovmak, dışlamak, dairenin veya sınırın dışına sürmek) * kişiyi kötü, günah ya da yasak olan bir şeyden vazgeçirmek, onu zorla alıkoymak veya şiddetle azarlamak amacıyla yapılan her türlü engelleyici müdahale ve uyarılar

züfr : ara. * zufr (tırnak, pençe; toynak), zafira (tırnaklamak, pençelemek), zafer (bir mücadelede, yarışta veya savaşta elde edilen başarı, üstünlük ve galibiyet) * tırnak, pençe; toynak; düşmana karşı zafer kazanan, güçlü, cesur, cömert ve kavminin yükünü tek başına sırtlayan lider vasıflı kimse

züğürt : tür. * yoksurat, yoksurt (yoksullaşmak, yoksul bırakılmak, fakirleşmek, fakir bırakılmak) * parasını ve malını tamamen tüketmiş, hiçbir şeyi kalmamış, aşırı yoksul, meteliksiz, çok fakir

zühal : ara. * zahala (uzaklaşmak, geri kalmak, ağır hareket etmek), zuhul (geri durma, uzaklaşma) * Güneş sisteminin görkemli halkalarıyla bilinen altıncı gezegeni olan Satürn; kadın ismi (edebiyatta sıklıkla "yücelik, erişilmez makam ve bilgelik" sembolü olarak kullanılmıştır.)

zühd : ara.* zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak durmak), zahd (çürütme, aksini ispatlama, reddetme) * dünyaya, maddi zenginliklere ve geçici zevklere karşı kalben rağbet etmeyip, bilerek ve isteyerek onlardan yüz çevirerek ahirete ve manevi olana yönelme, dünyevi ve nefsani unsurlardan feragat etme, haram olanla birlikte helal olanı da bırakma, çilecilik

zühdi : ara.* zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak durmak), zahd (çürütme, aksini ispatlama, reddetme), zuhd (dünyaya, maddi zenginliklere ve geçici zevklere karşı kalben rağbet etmeyip, bilerek ve isteyerek onlardan yüz çevirerek ahirete ve manevi olana yönelme, dünyevi ve nefsani unsurlardan feragat etme, haram olanla birlikte helal olanı da bırakma, çilecilik) + i (sıfat yapım eki) * dünyevi zevk ve menfaatlerden yüz çevirip kendini tamamen ibadete ve ahlaki olgunluğa adayan, tasavvufi bir yaşam tarzını benimsemiş (kimse); erkek ismi, Zühtü

zühdiyye : ara.* zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak durmak), zahd (çürütme, aksini ispatlama, reddetme), zuhd (dünyaya, maddi zenginliklere ve geçici zevklere karşı kalben rağbet etmeyip, bilerek ve isteyerek onlardan yüz çevirerek ahirete ve manevi olana yönelme, dünyevi ve nefsani unsurlardan feragat etme, haram olanla birlikte helal olanı da bırakma, çilecilik) + i (sıfat yapım eki) + ye (isim yapım eki) * tasavvuf edebiyatında dünya nimetlerine, maddi zevklere ve makam-mevki gibi geçici heveslere değer vermeyip her türlü dünyevi hazdan uzaklaşarak tamamen Allah’a ve ahiret hayatına yönelmeyi, kanaatkârlığı ve ibadeti konu edinen manzum eser

züheyr : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zehr (çiçek), zuhur (belirme, belirginleşme, ortaya çıkma, açığa çıkma, görünme, baş gösterme, oluşma, türeme, gösteriş, parlama) * küçük çiçek; parlak, temiz ve güzel yüzlü kimse; erkek ismi

zühre : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * en parlak gök cisimleinden biri olan ve halk arasında Çoban Yıldızı olarak da bilinen ve Güneş Sistemi’nde Güneş’e yakınlık olarak ikinci sırada yer alan Venüs gezegeni

zührevi : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zuhre (en parlak gök cisimleinden biri olan ve halk arasında Çoban Yıldızı olarak da bilinen ve Güneş Sistemi’nde Güneş’e yakınlık olarak ikinci sırada yer alan Venüs gezegeni) + vi (sıfat yapım eki) * frengi, bel soğukluğu gibi doğrudan cinsel temas veya ilişki yoluyla insandan insana bulaşan (hastalık), cinsel (Venüs gezegeninin aşk, güzellik ve cinsellik tanrıçası olarak kabul edilmsinden)

zühruf : ara. * zaharafa (süslemek, yaldızlamak, bezemek) * dünyevi zenginlik gibi göz boyayan geçici güzellik, yaldız, süs, mücevher, zinet, bezek; mücevherat; Kur’an’ın 43. suresinin ismi

züht : ara.* zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak durmak), zahd (çürütme, aksini ispatlama, reddetme) * dünyaya, maddi zenginliklere ve geçici zevklere karşı kalben rağbet etmeyip, bilerek ve isteyerek onlardan yüz çevirerek ahirete ve manevi olana yönelme, dünyevi ve nefsani unsurlardan feragat etme, haram olanla birlikte helal olanı da bırakma, çilecilik

zühtü : ara.* zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak durmak), zahd (çürütme, aksini ispatlama, reddetme), zuhd (dünyaya, maddi zenginliklere ve geçici zevklere karşı kalben rağbet etmeyip, bilerek ve isteyerek onlardan yüz çevirerek ahirete ve manevi olana yönelme, dünyevi ve nefsani unsurlardan feragat etme, haram olanla birlikte helal olanı da bırakma, çilecilik) + i (sıfat yapım eki) * dünyevi zevk ve menfaatlerden yüz çevirip kendini tamamen ibadete ve ahlaki olgunluğa adayan, tasavvufi bir yaşam tarzını benimsemiş (kimse); erkek ismi, Zühdi

zühub : ara. * zehebe (ayırmak, ayrılmak, gitmek, uzaklaşmak, gidermek), mezheb (izlenen yol, gidilen yol), zehab (genellikle fıkıh (İslam hukuku) ve düşünce tarihinde bir alimin veya ekolün benimsediği, yöneldiği ya da doğru kabul ederek takip ettiği hukuki ve fikri görüş, kanaat ve yol) * bir kişinin kesin bir bilgiye dayanmaksızın zihninde oluşturduğu sanı, zan, kuşkuya dayalı düşünce veya bir fikre kapılma durumu; bir konuda yanılgıya düşme, yanlış bir düşünceyi veya zannı doğru kabul ederek onun peşinden gitme durumu) * bir konuda yanılgıya düşme, yanlış bir düşünceyi veya zannı doğru kabul ederek onun peşinden gitme durumu

zühuk : ara. * zeheka (can çıkmak, ruh bedenden ayrılmak, bir şey tükenip yok olmak, mahvolmak, yok olmak, helak olmak), zehk (helak olma, büsbütün mahvolma, ortadan kalkıp yok olma, batıl olma; bir okun hedefi aşıp gitmesi) * hükmü kalmama, yok olma, batıl olma, helak olma, batılın ortadan kalkması, can bedenden çıkma, can çekişme

zühul : ara. * zahala (aptallaşmak, aklı karışık olmak, aklı karışmak, dalmak, dalgın olmak, unutmak, bir şeyden yüz çevirmek, ihmal etmek) * unutma veya bir işi geciktirme; elde olmayan bir sebeple bir işi geciktirme; yanılma; kasden unutur gibi olma; uzak olma, uzaklaşma, yerinden gitme, geri durma; gafil olma, gaflette bulunma, meşgul olma, unutma, gözden kaçırma, yanılma

zühumet : ara. * zahima (yağlanmak, yağlı ve ağır bir koku edinmek, yağdan kokmak; çok yağlanıp şişmanlamak), zahm (yağ, hayvan yağı, kötü/yağlı koku) * et, donyağı veya katı yağ gibi hayvansal gıdaların bayatlaması, bozulması ya da yanması neticesinde çevreye yayılan, insanı tırmalayan ve mide bulandıran ağır, pis ve kokmuş yağ kokusu, yağlılık durumu

zühur : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zahir (görünen, açıkta olan, belli, belirli), tezahür (ortaya çıkma, oluşma) * belirme, görünme, belirgin olma, ortaya çıkma, meydana çıkma; görüntü, görünüş, parıltı, gösteriş

zükam : ara. * zakama (nezleye yakalanmak, doldurmak, burunları tıkayacak biçimde kokmak) * soğuk algınlığı veya enfeksiyon kapma sonucu ortaya çıkan, burun tıkanıklığı, akıntı ve hapşırma gibi belirtilerle kendini gösteren nezle veya grip hastalığı

züklopentiksol : alm., lat. * zusammen (birlikte, beraber) + clopen (klor (chlorine) atomunu ve halkalı karbon yapısını temsil eden siklopentan (cyclopentane) grupları) + thixol (tiyoksanten (thioxanthene) ) (theion (kükürt) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * beyindeki dopamin reseptörlerini bloke ederek etki gösteren, şizofreni, akut mani ve diğer psikotik bozuklukların tedavisinde hezeyan ile halüsinasyon gibi belirtileri hafifletmek amacıyla kullanılan tiyoksanten sınıfına ait birinci kuşak (tipik) bir antipsikotik ilacın etken maddesi (C22H25ClN2OS)

zükran : ara. * zeker (erkeklik organı, penis; erkek, eril) * erkekler, eril olanlar, erkek bireyler, eril varlıklar

zükur : ara. * zeker (erkeklik organı, penis; erkek, eril) * erkekler, eril olanlar, erkek bireyler, eril varlıklar

zükuret : ara. * zeker (erkeklik organı, penis; erkek, eril), zukur (erkekler, eril olanlar, erkek bireyler, eril varlıklar) + et (isim yapım eki) * erkeğe ait olma durumu, erkek cinsiyeti, erkeklik

zülaka : ara. * zalaka (keskin olmak, sivrilmek, pürüzsüz ve kaygan olmak) * konuşmadaki akıcılık, pürüzsüzlük, güzel konuşma yeteneği, belagat, dilin kıvraklığı

zülal : ara. * zalla (kaymak, akıp gitmek, boğazdan kolayca geçmek) * tatlı, berrak, soğuk ve içimi kolay su, berrak ve saf olan şey, yumurta akı ve suda çözünebilen bir protein türü, albümin

zülef : ara. * zalafa (yakınlaşmak, yaklaşmak, bir şeye yaklaşarak derece veya kademe kazanmak, yaklaştırmak) * gecenin gündüze yakın saatleri, yakınlık, derece, mevki, mertebe

züleyha : ara. * zalaha (yürürken acele etmek, öne geçmek, kaymak) * su perisi, güzelliğiyle büyüleyen kadın; hızlı yürüyen, akıp giden; kadın ismi

zülf : far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) * başın iki yanından sarkan kıvrımlı saç tutamı, sevgilinin kıvrımlı ve sarkık saçı, saç lülesi, saç tutamı

zülfa : ara. * zalafa (yakınlaşmak, yaklaşmak, bir şeye yaklaşarak derece veya kademe kazanmak, yaklaştırmak) * yakınlık, yaklaşma, yüksek rütbe veya Allah'a yakın olma derecesi

zülfaris : far., ara. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) (far.) + i (tamlama eki) (ara.) + aris, ariz (enli, geniş) (far.) * Osmanlı döneminde padişahın ve saray ileri gelenlerinin muhafızlığını yapan, başlıklarının iki yanından arkaya doğru sarkan yapma saç veya zülüflerle tanınan özel bir askeri birliği (solaklar veya zülüflü baltacılar) ya da bu birliğe mensup asker

zülfaruz : far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) + arus (gelin) * gelin saçı, gelin perçemi; baklagiller familyasına ait, mor ve beyaz renkli, kıvrımlı ve lüleli yapısıyla saç tutamını andıran çok güzel kokulu bir süs bitkisi, haseolus caracalla

zülfe : far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) * küçük püskül, bazı şeylerin tepesindeki küçük saçak

zülfet : ara. * zalafa (yakınlaşmak, yaklaşmak, bir şeye yaklaşarak derece veya kademe kazanmak, yaklaştırmak) * yakınlık, yaklaşma, bir kimseye veya şeye yakın olma durumu

zülf-i nigar : far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) (far.) + i (tamlama eki) (ara.) + nigaştan (resmetmek), nigar (görüntü, resim, idol, put; nakış; sevgili) (far.) * sevgilinin saç lülesi, sevgilinin kıvrımlı saçı; Türk musikisinde klasik dönem bestekârlarından Ebubekir Ağa tarafından terkip edilen, "sevgilinin zülüfleri/saç lülesi" anlamına gelen ve geleneksel yapıda genellikle Rast veya Dügâh perdesinde karar kılan şed ya da mürekkep bir makam

zülf-i perişan : far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) (far.) + i (tamlama eki) (ara.) + perişan (dağınık, karmakarışık; acınacak derecede kötü, düzensiz; mahvolmuş, yitmiş) (periş (dağıtmak, saçmak, mahvetmek, yok etmek, kaybetmek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * sevgilinin dağınık, darmadağın olmuş, etrafa saçılmış ve aynı zamanda aşığa acı veren dalgalı siyah saçları;

zülf-i yar : far., ara. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) (far.) + i (tamlama eki) (ara.) + yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip, arkadaş, yardımcı, destekçi) (far.) * sevgilinin saç lülesi; dokunulması, eleştirilmesi veya kurcalanması hassas bir kimseyi incitecek ya da büyük bir gücü kızdıracak hassas nokta/çıkar ilişkisi

zülfikar : ara., far. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) (ara.) + fikar (omurga, belkemiği, omur çizgisi) (far.) * ortası yarık, iki ağızlı kılıç; İslam geleneğinde Hz. Ali’ye atfedilen, adaletin, cesaretin ve manevi gücün sembolü olan efsanevi kılıç

zülfiye : far., ara. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) (far.) + iye (ile ilgili, -a ait) (ara.) * sevgilinin yüzüne dökülen kıvırcık ve parlak saç lülesine ait, saç buklesiyle ilgili veya bu güzelliğe sahip olan; kadın ismi

zülfü : far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) * şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem

zülfüyar : far., ara. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) (far.) + i (tamlama eki) (ara.) + yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip, arkadaş, yardımcı, destekçi) (far.) * sevgilinin saç lülesi; dokunulması, eleştirilmesi veya kurcalanması hassas bir kimseyi incitecek ya da büyük bir gücü kızdıracak hassas nokta/çıkar ilişkisi

zülka : ara. * zalaka (kaymak, ayağı kayıp sürçmek) * kaygan, düz ve pürüzsüz yer

zülkarneyn : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + karn (soy, nesil, jenerasyon; boynuz) + eyn (iki) * iki boynuzlu; iki soylu, iki nesilli; Kur’an’da ismi geçen, doğuya ve batıya büyük seferler düzenleyerek mazlumları Yecuc ve Mecuc’un bozgunundan korumak için iki dağ arasına demir ve bakırdan devasa bir sed inşa eden, ilahi kudret ve adaletle donatılmış gizemli ve büyük bir hükümdar

zülküf : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + kifl (hisse, pay, nasip, kısmet; kefalet; adalet; benzerlik) * kısmet, pay veya nasip sahibi; Kur’an’da geçen Zülkifl isimli peygamber

züll : ara. * zalla (aşağılamak, hakir görmek, zelil görmek, zelil kılmak, alçaltmak, haysiyetsiz ve hakir etmek) * bir kimsenin ya da bir durumun itibar kaybetmesi, hor ve hakir görülmesi, aşağılanması, alçalması, zillet altına girmesi durumu, toplumsal veya manevi düşüş, ayıplanacak vaziyet

zülüf : far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) * şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem

zülül : ara. * zalla (boyun eğmek, uysallaşmak, alçalmak, itaat etmek, zayıf ve aciz olmak) * uysal, itaatkar, yavaş ve boyunduruk altına girmeye meyilli olanlar

zülvecheyn : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + vech (yüz, çehre, surat; suret; yön, taraf) + eyn (iki) * iki yüzlü, iki yönlü veya iki yönü de birbirine zıt ya da denk olan

zülzal : ara. * zelzele (sarsılmak, sallanmak, titreşmek) * deprem, zelzele, titreşim, sarsıntı, yer sarsıntısı; Kur’an’ın 99. suresinin ismi

zümer : ara. * zumre (grup, topluluk, kitle, bölük, cemaat) * gruplar, topluluklar, kitleler, bölükler, cemaatler; Kur’an’ın 39. suresinin ismi

zümküfül : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + kifl (hisse, pay, nasip, kısmet; kefalet; adalet; benzerlik) * yarım ekmek veya porsiyon olarak servis edilen acılı soslu sosis, patates ve biber karışımından oluşan popüler bir sokak lezzeti

zümra : ara. * zumre (grup, topluluk, kitle, bölük, cemaat) * grup, topluluk, kitle, bölük, cemaat; güzel, iyi ahlaklı, zeki, bilgili ve cesur kadın, topluluk içinde öne çıkan, ahlakı ve zekasıyla parlayan seçkin kadın

zümre : ara. * zumre (grup, topluluk, kitle, bölük, cemaat) * grup, topluluk, kitle, bölük, cemaat

zümrüd : gre., far. * smaragdos (yeşil değerli taş) (gre.); zümürrüd (far.) * beril madeninin krom veya vanadyum elementleriyle renklenmesi sonucu oluşan, cam parlaklığında, yeşil renkli ve oldukça değerli bir süs taşı

zümrüdüanka : gre., far., ibr., ara. * smaragdos (yeşil değerli taş) (gre.); zümürrüd (far.) + ü (tamlama eki) (ara.) + anak (boyunbağı, gerdanlık veya uzun boyunlu dev) (ibr.); unk (boyun, gerdan) (ara.) * Doğu ve İslam mitolojilerinde Kaf Dağı'nın tepesinde yaşadığına inanılan, bilge, devasa, ölmeye yakın kendini yakıp küllerinden yeniden doğmasıyla ebedi diriliş, sabır ve kendini keşfetme idealini sembolize eden efsanevi bir kuş

zümrüt : gre., far. * smaragdos (yeşil değerli taş) (gre.); zümürrüd (far.) * beril madeninin krom veya vanadyum elementleriyle renklenmesi sonucu oluşan, cam parlaklığında, yeşil renkli ve oldukça değerli bir süs taşı

zünnar : ara. * zonarion (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı) (zone (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün beş kuşağından her biri, bölge, alan) + arion (küçültme eki) ) * eski dönemlerde Hristiyan din adamlarının, rahiplerin ve bazı doğu Hristiyanlarının bellerine bağladıkları, uçları öne sarkan ve İslam devletlerinde gayrimüslim tebaanın Müslümanlardan ayırt edilebilmesi için takılması zorunlu tutulan kıldan veya ipekten yapılmış kuşak

zünnun : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + nun (büyük balık, balina;kılıç, kılıcın keskin ağzı, kılıç ağzı, kılıç sırtı/yalımı) * balık sahibi, balıkla anılan kimse, Hz. Yunus’un lakabı

zünub : ara. * zenb (günah, suç, kabahat; ilahi emirlere, yasaklara veya toplumsal vicdana aykırı düşen, akıbeti kötü olan ve kişiyi manevi sorumluluk altına sokan her türlü suç, günah ve kabahat) * günahlar, suçlar, kabahatler

züppe : gre. * zoppos (geleneğe uymayan; sakat, özürlü, gerizekalı) * giyinişte, konuşma üslubunda, düşüncede, jest ve mimiklerde gülünç, yapmacık ve ukalaca tavırlar sergileyip aşırılığa kaçan kimse

zürafa : far. * zurnapa (zurna ayaklı) (zurna (flüt, üflemeli çalgı) + pa (ayak) ) * Afrika savanlarında yaşayan, uzun bacakları, son derece uzun boynu, lekeli beneklerle kaplı derisi ve kafasındaki küçük boynuz benzeri çıkıntılarıyla tanınan, dünyanın en uzun boylu otçul ve geviş getiren memeli hayvanı

zürafagiller : far. * zurnapa (zurna ayaklı) (zurna (flüt, üflemeli çalgı) + pa (ayak) ) (far.) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) (tür.) * çift toynaklılar takımından olan, Afrika'ya özgü, uzun boyunlu ve uzun bacaklı zürafa ile ormanda yaşayan daha kısa boyunlu okapiyi kapsayan, kafalarında deriyle kaplı boynuzsu çıkıntılar (osikon) bulunan otobur memeli hayvanlar familyası, Giraffidae

zürefa : ara. * zarafa (güzel ve hoş görünmek), zarafet (davranış, söz, görünüş veya tavırdaki incelik, nezaket, kibarlık, hoşluk, ölçülülük, estetik güzellik ve biçimsel incelik), zarif (hoşa giden, ince, kibar, nazik, narin, beğenilen) * toplumsal yaşamda davranışları, giyimleri, konuşmaları ve zevkleriyle üstün bir incelik, kibarlık ve zarafet sergileyen, entelektüel ve estetik açıdan seçkin kabul edilenler

zürka : ara. * zaraka (parlamak, mavi olmak ve gök rengini almak), ezrak (mavi renkli (eril) ), zerka (mavi renkli (dişil) ) * mavi, mavimtırak renk; gözdeki mavilik, mavi göz rengi, gök gözlülük

zürra : ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak, ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek), ziraat (toprağı işleyerek bitkisel ve hayvansal ürünler elde etme, bunları değerlendirme ve pazarlama sürecini kapsayan, insanlığın en temel geçim ve üretim kaynaklarından biri olan tarım faaliyetlerinin bütünü, tarım) * toprağı işleyen, ekin eken ve tarımla geçimini sağlayan çiftçiler, ekinciler, tarımcılar

zürre : ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak, ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek), zarra (saçmak, dağıtmak, üremek, türemek, çoğalmak) * bir soyun veya neslin başlangıcı, özü, bir kimseden türeyen tüm gelecek kuşaklar, zürriyet

zürriyet : ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak, ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek), zarra (saçmak, dağıtmak, üremek, türemek, çoğalmak) + iyet (isim yapım eki) * bir kimsenin soyundan gelen çocukları, torunları ve gelecek nesillerinin tamamı, soy, nesil, jenerasyon, döl

züvvar : ara. * zara (gitmek, uğramak, görmek için gitmek), ziyaret (gitme, uğrama, görmek için gitme) * bir yeri görmek, kutsal bir mekanı gezmek veya birinin halini hatırını sormak amacıyla oraya gelen ziyaretçiler, konuklar veya uğrayanlar

züyuf : ara. * zeyf (sahte, kalp, ayarı bozuk para) * ayarı düşürülmüş, içine değersiz maden karıştırılmış veya sahte (kalp) madeni paralar, akçeler ve sikkeler; değersiz, kusurlu şeyler, niteliksiz kimseler

züyul : ara. * dayala, zayala (uzamak, uzantı yapmak), zeyl (kuyruk, etek, uzantı, bir şeyin sarkan alt kısmı veya sonu; bir metne, sözleşmeye veya kitaba sonradan eklenen ilave, ek veya düzeltme belgesi) * ekler, ilaveler, bir esere sonradan eklenen bölümler, zeyiller

züyur : ara. * zara (gitmek, uğramak, görmek için gitmek), ziyaret (gitme, uğrama, görmek için gitme) * ziyaretler, ziyaret edişler, bir kimseyi veya yeri görmeye gitmeler

züyut : ara. * zeyt (yağ, zeytin meyvesi veya zeytinyağı) * bitkisel veya hayvansal kaynaklardan elde edilen sıvı ya da katı formdaki tüm yağlar

zwischenspiel : alm. * zwischen (arasında) + spiel (oyun) * genellikle bir tiyatro oyunu, opera veya müzik eserinin ana bölümleri arasında sahnelenen ya da çalınan ara oyun veya ara müziği, intermezo; iki önemli olay veya dönem arasında gerçekleşen geçici, kısa süreli ve ana konudan bağımsız gelişme, ara dönem durumu

zwitterion : alm. * zwitter (melez, çift yapılı) (alm.) + ienein (gitmek, hareket etmek), ion (sıfat yapım eki) (gre.) * aynı molekül üzerinde hem pozitif hem negatif yük taşıyan, dolayısıyla toplamda elektriksel olarak nötr olan kimyasal tür

zygaenidae : gre., lat. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) , zygaina, zugaina (çekiç kafalı köpekbalığı) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * pullu kanatlılar (Lepidoptera) takımına ait, genellikle gündüzleri uçan, predatörleri zehirli olduklarına dair uyaran parlak metalik renkleri (aposematizm) ve savunma mekanizması olarak bünyelerinde hidrojen siyanür barındırmalarıyla tanınan, yaygın olarak "benekli güveler" veya "ziynet güveleri" (burnet moths / forester moths) olarak bilinen bir gece kelebeği (güve) familyası

zygentoma : gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + entoma (çentikli/bölünmüş şey, böcek) * böcekler (Insecta) takımına ait, kanatsız, vücutları pullarla kaplı ve karınlarının arkasında üç uzun ipliksi uzantı bulunan ilkel bir böcek takımı, gümüşçünler, kıl kuyruklular

zygnemataceae : gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + nema (iplik, ipliksi yapı) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * genellikle tatlı sularda yaşayan, dallanmamış tek sıralı ipliksi (filamentli) veya bazen tek hücreli yapılara sahip olan, hücreleri sarmal, yıldız ya da düz kloroplastlar içeren ve eşeyli olarak "konjugasyon" (köprü kurarak hücre birleşmesi) yöntemiyle üreyen bir yeşil alg familyası

zygoballus : gre., lat. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek) (gre.) + us (isim yapım eki) (lat.) * Salticidae (ziplayan örümcekler) familyasına ait, genellikle Amerika kıtasında bulunan, belirgin şekilde köşeli karapaksı (sırt kabuğu) ve özellikle erkeklerinde gözlemlenen büyük, öne doğru çıkıntılı keliserleri (ağız parçaları) ile tanınan bir örümcek cinsi

zygocactus : gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + kaktos (dikenli bitki) * Cactaceae (Kaktüsgiller) familyasına ait, Brezilya'nın tropikal yağmur ormanlarına özgü, boğumlu ve yassı gövde eklemlerinin uçlarından kış mevsiminde sarkan canlı renkli çiçekleriyle tanınan epifitik (başka bitkilerin üzerinde yaşayan) bir kaktüs cinsi, yılbaşı çiçeği

zygodactylidae : gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + dachtylos (parmak) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Eosen döneminden Orta Miyosen dönemine kadar Avrupa ile Kuzey Amerika'da yaşamış, ağaçlara tünemeyi ve tırmanmayı kolaylaştıran, iki parmağı öne (2. ve 3. parmaklar) iki parmağı ise arkaya (1. ve 4. parmaklar) bakan "çift parmaklı" (zigodaktil) ayak yapısına sahip soyu tükenmiş bir fosil kuş ailesi

zygodontomys : gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + odous (diş), odontos (diş ile ilgili) + mys (fare) * Cricetidae (Kamış fareleri) ailesine ait, Orta Amerika'dan Güney Amerika'nın kuzeyine kadar uzanan savan ve açık alanlarda yaşayan, azı dişlerinin çiftler halinde sırtlarla birleşen belirleyici tüberküllere sahip olmasıyla bilinen bir kemirgen cinsi, boyunduruk/köprü dişli fare

zygomycota : gre., lat. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + mykes (mantar) (gre.) + ota (taksonomik çoğul eki) (lat.) * eşeyli üreme dönemlerinde zygospor adı verilen kalın duvarlı ve olumsuz koşullara dayanıklı dinlenme sporları oluşturmalarıyla tanınan, genellikle çürükçül veya parazit olarak yaşayan ve ekmek küfü (Rhizopus stolonifer) gibi yapıları barındıran çok hücreli bir mantar şubesi (bölümü), Zygomisetler

zygopetalinae : gre., lat. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + petalon (yaprak, taç yaprak) (gre.) + inae (zoolojik alt familya eki) (lat.) * genellikle Amerika kıtasının tropikal bölgelerinde yetişen, gösterişli ve genellikle kokulu çiçekleriyle bilinen, Orchidaceae (Salepgiller) familyasına ait neotropikal bir orkide alt oymağı, subtribus

zygopetalum : gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + petalon (yaprak, taç yaprak) * Orchidaceae (orkidegiller) familyasından, genellikle Güney Amerika'ya özgü, kokulu ve mumsu çiçekleri olan, çanak ile taç yapraklarının tabanda birleşerek boyunduruk benzeri bir yapı oluşturmasıyla tanınan dekoratif bir orkide cinsi

zygophyllaceae : gre., lat. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + phyllon (yaprak) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * genellikle sıcak, kurak veya tuzlu bölgelerde yetişen, çoğunlukla reçineli çalılardan, küçük ağaçlardan ve otsu bitkilerden oluşan, Türkçe botanik literatüründe Çobançökertengiller veya Yabani kimyongiller olarak bilinen iki çenekli bir çiçekli bitki familyası

zygophyllales : gre., lat. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + phyllon (yaprak) (gre.) + ales (taksonomik çoğul eki) (lat.) * çoğunlukla kurak veya yarı kurak bölgelerde yetişen, çalı veya otsu formdaki bitkileri içeren ve içlerinde kimyasal olarak zengin odunsu dokular barındıran (Zygophyllaceae ve Krameriaceae gibi) iki çenekli çiçekli bitkiler takımı

zygophyllum : gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + phyllon (yaprak) * genellikle kurak ve yarı kurak bölgelerde yetişen, karşılıklı dizilmiş ve ikişer yaprakçıktan oluşan etli yaprakları ile karakteristik çiçek tomurcukları (bazen kapari yerine kullanılır) bulunan, Türkçede bir türü yabani kimyon olarak da adlandırılan Zygophyllaceae (Yabani kimyongiller) familyasının tipik bitki cinsi

zygoptera : gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) + a (taksonomi çoğul eki) * kızböcekleri (yusufçuk benzeri canlılar) takımına ait, genellikle ince ve narin vücutlu, dinlenme halindeyken kanatlarını gövdelerinin üzerinde boylamasına birbirine bitişik veya yarı açık şekilde dik tutabilen böceklerin oluşturduğu alt takım, çift kanatlılar, kanatları eş/bağlı olanlar

zyklon b : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + on (keton belirteci) * kimyasal formülü HCN olan ve II. Dünya Savaşı'nda, Alman diktatör Adolph Hitler'in Yahudi Soykırımı sırasında Auschwitz-Birkenau gibi toplama kamplarında Yahudi esirleri öldürmek için kullanılan bir hidrojen siyanür bileşiği

zymoseptoria : gre., lat. * zyme (maya, mayalanma) (gre.) + septoria (bölme, duvar, ayraç) (saepire, sepire (çevirmek, çitle çevirmek, ayırmak, bölmek), septum (çit, perde, bölme, ayraç, çevreleyen şey), septa (çitler, perdeler, bölmeler, ayraçlar, çevreleyen şeyler) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) + ia (yer ve durum eki) ) (lat.) * Mycosphaerellaceae (Leke mantarıgiller, Leke mantarları) familyasına ait, buğday başta olmak üzere otsu (graminikol) bitkilerde hücre ölümüne yol açan yaprak lekesi hastalıklarına neden olan ve laboratuvar kültürlerinde maya benzeri tomurcuklanarak çoğalma özelliği gösteren asklı bir ipliksi mantar (fungus) cinsi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...