zendost : far. * zen (kadın, hatun, dişi, unsa) + dost (seven,
sevgili, arkadaş) * kadınlara aşırı derecede düşkün olan, sürekli onların
peşinden koşan erkek, zampara, çapkın
zeneb : ara. * zenb (kuyruk, bir şeyin peşi sıra gelen veya son
parçası) * Ay düğümlerini (Ejderha'nın kuyruğu / Zeneb-i Ejder) ve
takımyıldızların kuyruk kısmında yer alan parlak yıldızları (Deneb gibi)
tanımlamak için kullanılan Arapça kökenli bir terim
zener akımı : ing. * zener (Amerikalı fizikçi Clarence Melvin
Zener'in soyadından) (ing.) + akım (sıvının hareket ederek
ilerlemesi, dökülerek ilerleme, akma, akış) (ak (beyazlamak, ışımak, yükselmek,
yukarı çıkmak veya aşağı inmek, yaratmak; beyaz, su; sıvı hareketi, sıvı yer
değiştirmesi) + ım (isim yapım eki) ) + ı (iyelik eki) (tür.) * ters kutuplama (blokaj) yönünde gerilim uygulanan
bir Zener diyotunun, belirli bir eşik değerini (Zener gerilimi) aşmasıyla
birlikte çığ etkisi ve kuantum tünellemesi mekanizmaları sayesinde yapıya zarar
vermeden ters yönde akıtmaya başladığı, devredeki gerilimi sabitlemek için
kullanılan güvenli ve kontrollü elektrik akımı
zener diyot : ing. * zener (Amerikalı fizikçi Clarence Melvin
Zener'in soyadından) (ing.) + diodos (elektrik akımını yalnızca bir
yönde geçiren ve ters yönde akımı engelleyen iki uçlu yarı iletken eleman)
(dyo, dis (iki) + hodos (yol, geçit, izlenen yol, yön) ) (gre.) * elektrik devrelerinde
ters yönde sabit bir gerilim değerini korumak için kullanılan, iki uçlu yarı
iletken eleman
zeng : far. * zang, zeng (metal oksidi, kir, küf, pas, zenci;
zil, çıngırak, çan) * demir ve çelik gibi metallerin nemli havada
oksitlenmesiyle oluşan kahverengi tabaka (korozyon)
zengezur :
ara., far. * zenge (yüksek, sarp) (tür.) + zor, zur (güç, kuvvet, kudret,
enerji, şiddet, baskı meşakkat) (far.); zang, zeng (metal oksidi, kir, küf, pas, zenci; zil,
çıngırak, çan) + i (gibi, ile ilgili) + zor, zur (güç,
kuvvet, kudret, enerji, şiddet, baskı meşakkat) * Ermenistan ve Azerbaycan
topraklarının büyük bir bölümünü kapsayan tarihi bir bölge
zengiler :
ara. * zengi (atabeyliğin
kurucusu olan İmadeddin Zengi'nin soyadı) (zang, zeng (metal oksidi, kir, küf,
pas, zenci; zil, çıngırak, çan) + i (gibi, ile ilgili) ) + ler (çoğul eki) * Büyük Selçuklu Devleti'nin dağılma sürecinde 12. ve
13. yüzyıllarda Musul, Halep ve Şam bölgelerinde hüküm süren, Haçlılar ile
mücadelelerinde İslam dünyasına büyük hizmetler sunan ve adını kurucusu
İmadeddin Zengi'den alan Türk-İslam atabeyliği
zengin :
far. * zang, zang, zeng
(metal oksidi, kir, küf, pas, zenci; zil, çıngırak, çan) + in
(ile ilgili, -a ait) * maddi
veya manevi bakımdan gereksiniminden çok daha fazlasına sahip olan, varlıklı ve
parası çok olan ("paslanmış, eski madeni para biriktiren" veya mecazi
olarak "parası pulu çok olduğu için cüzdanı/kesesi eskiyen, pas
tutan" yaklaşımından)
zengüle : far. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil veya
çıngırak sesi, zirgule) * Türk musikisinde dügah (la) perdesinde bir hicaz
beşlisine, hüseynî (mi) perdesinde bir hicaz dörtlüsünün eklenmesiyle oluşan,
inici-çıkıcı bir seyir özelliğine sahip ve günümüzde daha çok Zirgüleli Hicaz
adıyla bilinen yedi-sekiz asırlık köklü bir basit makam
zengüle-buselik : far., ara. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil
veya çıngırak sesi, zirgule) (far.) + ebu (baba, ata) + salaka (yola
gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola
girmiş olan; yol, iz) (ara.) * yerinde bir Buselik beşlisine Hüseyni perdesinde
bir Zirgüleli Hicaz (Zengüle) dörtlüsünün veya tersi bir yapının eklenmesiyle
oluşan, durağı Dügâh (La), güçlüsü Hüseyni (Mi) olan ve Batı müziğindeki
armonik minör dizisine benzerlik gösteren bir birleşik makam, zirgüleli buselik
zengüle-gerdaniye : far. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil veya
çıngırak sesi, zirgule) + gardan (boynun ön kısmı, ense ile göğüs
arası; dönmek, döndürmek, çevirmek, çevrilmek) (far.) + iye (yer ve durum eki)
(ara.) * Türk musikisinde Rast perdesinde karar kılan şed makamlardan Zengüle
(Bayati-Araban) ile Gerdaniye makamının birleşmesinden oluşan, seyrine
genellikle tiz duraktan (Gerdaniye perdesinden) başlayıp Rast perdesinde
dönüştürülmüş zengüle dizisiyle karar veren klasik bir birleşik (mürekkep)
makam
zengüle-geveşt : far. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil veya
çıngırak sesi, zirgule) + gevah (ferahlık, açıklık) + eşt (isim yapım
eki) * Türk musikisinde Rast perdesinde karar kılan, meyan veya tiz durak
civarında Geveşt makamı dizisiyle başlayıp ardından aşağıya doğru Zengüle
makamı dizisini kullanarak perdeleri birbirine mezceden, seyrinde Şiraz
perdesini de barındıran mürekkep (bileşik) bir makam
zengüleli suzinak : far., tür. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil
veya çıngırak sesi, zirgule) (far.) + li (ile, birlikte, sahibi)
(tür.) + suzinak (yakan, yakıcı, ateşli, içli) (suz (yakmak, tutuşmak) + i
(bağlaç) + nak (ile ilgili, -a ait) ) (far.) * Zirgüleli Hicaz makamı dizisinin
Rast (sol) perdesine göçürülmesiyle (şedd) elde edilen; Rast perdesindeki bir
Zirgüle beşlisine, güçlü Neva (re) perdesinde bir Hicaz dörtlüsünün
eklenmesiyle oluşan, inici-çıkıcı seyir karakterine sahip, hüzünlü ve yanık
karakterde şed bir makam
zengüle-maye : far. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil veya
çıngırak sesi, zirgule) + maye (asıl, esas, temel, kök, öz,
gerekli madde, maya) * Türk musikisinde Rast perdesinde karar kılan, Zengüle ve
Maye makamlarının özelliklerini veya dizilerini bir arada barındıran, seyrinde
bu iki makamın terkibinden (birleşiminden) oluşan klasik bir mürekkep
(birleşik) makam
zengüle-nevruz : far. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil veya
çıngırak sesi, zirgule) + nevruz (yeni gün) (nev (yeni, taze) + roz,
ruz (gün) ) * Türk Musikisinde, Zengüle makamı ile köklü bir geçmişe sahip
Nevruz makamı dizilerinin veya perdelerinin bir araya getirilmesiyle
oluşturulmuş, günümüze notalı bir örneği ulaşmayan ve günümüzde artık
kullanılmayan terkip (bileşik) bir makam
zengüle-selmek : far., ara. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil
veya çıngırak sesi, zirgule) (far.) + selm (barış, sükunet;
yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum
eki) (ara.) * Türk Musikisinde, Zengule ve Selmek makamı dizilerinin
birleşimiyle meydana getirilmiş, karar sesi rast (sol) olan ve günümüze nota
örneği ulaşmamış tarihi bir mürekkep (birleşik) makam
zengüle-şehnaz : far. * zengule (küçük çıngırak, def pulu, zil veya
çıngırak sesi, zirgule) + şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın
güzelliği, kraliyet güzelliği) (şeh (padişah, hükümdar, kral) + naz (zerafet,
güzellik, çekicilik, naz) ) * Türk Musikisinde, dügah perdesinde karar kılan
Hicaz ailesine ait mürekkep (birleşik) bir makam olup, tiz durak Muhayyer
perdesinden seyre başlayarak Hüseyni perdesi üzerindeki Hümâyun dizisi ile
yerindeki Hicaz ailesi dizilerini birbirine ekleyerek inici karakterde icra
edilen zengin bir makam
zenim :
ara. * zeneme (koyun veya
keçilerin kulaklarının altına sarkan, sonradan oluşmuş küçük et parçası, küpe,
memecik) * bir topluluğa veya aileye soydan olmadığı halde sonradan yamanmış,
aslı bozuk, kötülüğü ile tanınan ve nankörlükte aşırıya kaçan kimse
zenit : ara. * samt (yön, yol) + el (ön ek, artikel) + ra's
(baş, kafa, tepe, uç, reis, temel, esas) * gökbilimde bir gözlemcinin tam tepesinde yer alan
ve yer çekimi doğrultusunun gök küresini kestiği varsayılan en yüksek nokta,
baş ucu noktası, tepe noktası, zirve, doruk; bir kariyerin, sürecin veya
durumun ulaşabileceği en zirve, en olgun dönemi
zenne :
far. * zan, zen (kadın, hatun, dişi, unsa) + ne (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * geleneksel Türk tiyatrosunda (Karagöz ve orta oyunu) veya
şenliklerde kadın kılığına girerek kadın rolünü canlandıran erkek oyuncu; kadınlara ait eşyalar
zennube :
ara., gre. *
zeyn (süs, ziynet, güzellik)
+ u (tamlama eki) + eb
(baba) (ara.); zen (Zeus,
tanrı, ilah) + bios (yaşam, hayat, dirim, canlılık, oluşum,
yaratılış) * babasının süsü,
babasının değerli olanı, babasının güzeli; Zeus'un hayat verdiği, Zeus'un gücüyle yaşayan; Zenobia
(3. yüzyılda Suriye'de hüküm süren Palmira İmparatorluğu'nun kraliçesi ve Kral
Septimius Odaenathus'un ikinci karısı)
zennur : ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek,
artikel) + nur (aydınlık, ışık) * nur sahibi, nurlu, ışıklı, aydınlık veya etrafına
ışık saçan
zenofobi :
gre. * xenos (yabancı, tuhaf) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kişinin kendi kültüründen veya milletinden olmayan
insanlara, yani yabancılara karşı duyduğu mantıksız korku, nefret veya
düşmanlık, yabancı korkusu
zenolit : gre. * xenos (yabancı, tuhaf) + lythos (taş,
kaya) * magmanın yeryüzüne
doğru yükselirken çevreleyen yaşlı kayaçlardan kopardığı ve bünyesine katıp
eritemeden yüzeye taşıdığı yabancı kayaç parçası
zenomorf :
gre. * xenos (yabancı, tuhaf) + morphe, morphos (şekil, biçim, form, kalıp) *
yabancı şekil, yabancı form
zenon :
lat. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) *
periyodik tablonun soygazlar grubunda bulunan, atom numarası 54, sembolü Xe
olan renksiz, kokusuz ve inert (pasif) bir asal gaz elementi
zenosyne : gre. * zenon (Antik Yunan filozofu Elealı Zenon) +
mnemosyne (Yunan mitolojisinde hafıza ve bellek tanrıçası) * yaşlandıkça
zamanın giderek daha hızlı aktığı ve hayatın hızlandığı hissi
zenpare :
far. * zan, zen
(kadın, hatun, dişi, unsa) + bare (düşkün, tutkun) * kadın düşkünü, kadınlara aşırı düşkün olan, sürekli kadın peşinde
koşan erkek, çapkın, hovarda
zenperest :
far. * zan, zen
(kadın, hatun, dişi, unsa) + perest (düşkün, tutkun, hayran, tapan, hizmet
eden) * kadın düşkünü,
kadınlara aşırı düşkün olan, sürekli kadın peşinde koşan erkek, çapkın, hovarda
zeolit : gre. * + lythos (taş, kaya) * mikroskobik gözeneklere
sahip, yüksek miktarda su ve iyon barındırabilen, endüstride, tarımda ve günlük
yaşamda "moleküler elek" veya sıvı temizleyici/filtreleyici olarak
kullanılan alüminyum ve silisyum tabanlı doğal veya yapay hidratlı şap silikat
minerali
zepar :
ibr. * tzippor, zippor (kuş; çiçeklenme) * Hz. Süleyman'ın (Solomon) ana kitabı
olan Lemegeton, Clavicula Salomonis'te maji ile ilgili olan ve 72 cinden
bahsedilen Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, kadınların
erkeklere aşık olmasını sağlayan, onları bir araya getiren ve aynı zamanda
kısırlıkla da ilişkilendirilen, genellikle kırmızı giysili bir asker veya
şövalye şeklinde tasvir edilen, cehennemin 16. cini ve Büyük Dükü
zephiye : ara. * zebehe (yarmak, şaklamak veya bir şeyi
parçalayarak ikiye ayırmak; boğazlamak, kesmek, kurban etmek), zibh (kesim hayvanı,
boğazlanacak hayvan), zebh (kesme, kesim, boğazlama, kurban etme) + iye (isim yapım eki) * kesimevinde kesilen
hayvanlar için kasapların ödediği resmi veya idari vergi
zephyranthes :
gre. * zephyros (hafif rüzgar, batı rüzgarı) + anthos (çiçek) * Amaryllidaceae (nergisgiller) familyasına ait,
genellikle yağmur sonrasında aniden çiçek açmasıyla bilinen, soğanlı ve huni
biçimli beyaz, pembe veya sarı çiçeklere sahip tropikal ve subtropikal bir
bitki cinsi, batı rüzgarı çiçeği
zephyros :
gre. * zephyros (hafif rüzgar, batı rüzgarı) * Yunan mitolojisinde ilkbaharın
gelişini müjdeleyen hafif, serin ve tatlı esintileri simgeleyen batı rüzgarının
kişileştirilmiş tanrısı
zeplin : alm. * zeppelin (Alman kontu ve mucit Kont Ferdinand
von Zeppelin'in soyadından) * havadan hafif olması sayesinde uçabilen,
yönlendirilebilir ve kendi motor gücüyle hareket edebilen, hidrojen veya helyum
gibi gazlarla doldurulmuş büyük ve puro şeklindeki güdümlü balon (hava gemisi)
türü
zer :
ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak,
ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek) * ölçü, ölçülmüş; zira
zer :
far. * zer (altın) * simgesi Au, atom sayısı 79, atom
ağırlığı 196,967 olan, 1064 santigrat derecede ergiyen, parlak sarı renkli,
kolay işlenebilen, paslanmayan, havadan sudan etkilenmeyen, ağır metal grubunda
çok yüksek değerli bir element
zerabiy :
aram., sür. * zarbita (renkli döşek, sergi, yaygı) (aram., sür.);
zerbaf (altın yaldızlı ya da sarı renkli kumaş) (zer (altın) + baf (kumaş,
tekstil) ) (far.); zirbiyye, zerbiyye (ara.) * genellikle cennet nimetlerini
tasvir etmek için kullanılan ve üzerine oturulan, göz alıcı renklerle bezenmiş,
ince dokunmuş lüks ve değerli halı, kilim veya yaygılar; cennet sakinlerinin
üzerinde oturup sohbet edeceği eşsiz güzellikteki sergiler
zerafa :
ara. * zi
(sahip olan) + raf (yükseklik) (yüksekliği olan) * raf, yüksekliği olan
zerafet : ara. * zarf (kap, zarf, bir şeyin dış görünüşü), zarafa
(güzel ve hoş görünmek), zarif (hoşa giden, ince, kibar, nazik, narin,
beğenilen) + et (isim yapım eki) * davranış, söz, görünüş veya tavırdaki incelik,
nezaket, kibarlık, hoşluk, çekicilik, ölçülülük, estetik güzellik ve biçimsel
incelik
zeravent : far. * zeravend (bitkinin toprak altında kalan etli,
yumru biçimindeki sarımsı kök yapısı) (zerrin, zer (altın, sarı) + revend
(ravent bitkisi; giden, akıp giden) * halk tababetinde kökleri ağrı kesici ve
idrar söktürücü olarak kullanılan, botanikte Aristolochia cinsini temsil eden
ve halk arasında daha çok lohusa otu, kabakulak otu veya karaasma adlarıyla
bilinen çok yıllık otsu bir bitki
zerd : far. * zer (altın; sarı), zardak (safran; yumurta
sarısı) * sarı; sararmış, solgun ve hastalıklı görünüm
zerdali : far. * zard, zerd (sarı) + alu (erik, erik cinsinden
meyve; şeftali) * gülgiller (rosaceae) familyasından, Doğu ve Orta Asya
kökenli, sarımsı turuncu renkli, tüysüz veya hafif tüylü, çekirdeği acı olan,
kayısıya çok benzeyen ancak ondan daha küçük ve ekşimsi meyvesi ile bu meyvenin
ağacı
zerde : far. * zarde (sarı şey, sarılık) (zard, zerd (sarı) + e
(isim yapım eki) ) * genellikle düğün ve bayram gibi özel günlerde ikram
edilen, pirincin suyla pişirilip şeker, safran veya zerdeçal ile
tatlandırılarak sarı renk verilen ve geleneksel Türk mutfağına ait olan hafif
bir tatlı çeşidi
zerdeçal : far. * zard, zerd (sarı) + çub
(odun, dal, tahta, kök, çöp,
dal parçası) * zencefilgiller
(zingiberaceae) familyasından olan, büyük yapraklı, sarı çiçekli, kök
saplarındaki Hint safranı olarak da bilinen koyu sarı renkli toz baharatın elde
edildiği çok yıllık otsu bir bitki türü
zerdeva : far. * zard, zerd (sarı) + aba (su içen, suya bağlı)
(ab (su) + a (sıfat yapım eki) ) * sansargiller (Mustelidae) familyasından,
İskandinavya ile Rusya gibi soğuk bölgelerde yaşayan, kürkünden faydalanılan,
kahverengi postlu küçük ve etçil bir memeli hayvan türü olan ağaç sansarı
(Martes martes, martes foina) ve bu hayvanın postundan yapılan değerli kürk
zerdüşt :
ave., gre. * zoroaster (yaşlı
develere sahip olan, altın renkli (sarı) develeri olan)
(zareta, zarant, zara
(yaşlı); zar, zer (sarı) +
ustra (deve) ) (ave.);
geron, gerontos (yaşlı) (gre.) *
bilgelik tanrısı Ahura Mazda'nın kendisine göründüğünü ve ondan doğruluğu
yaymak görevini aldığını iddia eden, çok tanrılı inançlara karşı tek bir yaratıcı tanrı olan Ahura Mazda'yı
öne sürerek Mecusilik (Zerdüştlük) dinini kuran, iyilik ile kötülüğün sürekli
mücadelesine dayanan felsefesiyle tanınan İranlı bilge, filozof ve peygamber ve
O'nu takip edenlere verilen isim
zeri : far., ara. * zar, zer (altın, sarı) (far.) + i (sıfat
yapım eki) (ara.) * altın gibi, altınsı, altından yapılmış, altın renkli,
sırmalı kumaş; sarışın güzel kadın
zerin : far. * zar, zer (altın, sarı) + in (sıfat yapım eki) *
altın gibi, altınsı, altından yapılmış, altın renkli, altın renginde olan veya
altın gibi sarı ve parlak ışıltıya sahip olan
zerk :
ara. * zaraka (şırınga ile
sıvı fışkırtmak, iğne yapmak, içine fışkırtmak, enjekte etmek) * bir sıvıyı, ilacı veya aşışı bir şırınga vasıtasıyla
vücut dokularına, damar yoluna ya da organ boşluklarına basınçlı bir şekilde
akıtma, enjekte etme
zero : san. * sunya (boşluk, yokluk, hiçlik) (san.); sıfr
(ara.); zephirum (lat.); zevero, zero (ven.) * matematiksel bir değer olarak
hiçliği veya yokluğu temsil eden, sayı doğrusunda pozitif ve negatif sayıları
birbirinden ayıran başlangıç noktası, sıfır
zerra : ara. * darr, darra, zarra, zerra (karınca yumurtası;
güneş ışığında uçuşan en küçük toz; en küçük parçacık) * çok küçük parça,
parçacık, partikül, atom, öz
zerrad : ara., far. * dar', zard (zırh) (ara.); zirih (zırh)
(far.) * zırh yapan, zırh imal eden veya zırh satan usta
zerrah : ara. * darr, darra, zarra, zerra (karınca yumurtası;
güneş ışığında uçuşan en küçük toz; en küçük parçacık) * çok küçük parça,
parçacık, partikül, atom, öz
zerrat : ara. * zerra (karınca yumurtası; güneş ışığında uçuşan
en küçük toz; en küçük parçacık, çok küçük parça, parçacık, partikül, atom, öz)
+ at (çoğul eki) * maddenin bölünebilen veya gözle görülebilen en küçük
parçacıkları olan zerrelerin (atomların, moleküllerin veya toz taneciklerinin)
bütünü, atomlar, parçacıklar, partiküller
zerre : ara. * darr, darra, zarra, zerra (karınca yumurtası;
güneş ışığında uçuşan en küçük toz; en küçük parçacık) * çok küçük parça,
parçacık, partikül, atom, öz
zerrin : far. * zar, zer (altın, sarı) + in (sıfat yapım eki) *
altın gibi, altınsı, altından yapılmış, altın renkli, altın renginde olan veya
altın gibi sarı ve parlak ışıltıya sahip olan
zerzevan :
kür. * zer (altın) + zev,
ziv (gümüş) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * altın ve gümüş; gümüş gibi parlak ve değerli olan, parlaklık ve süs
niteliği taşıyan; Güneydoğu Anadolu bölgesinde (özellikle Diyarbakır'da)
yer alan, Roma İmparatorluğu dönemine ait stratejik bir askeri üs ve dünyada
Mythras dinine ait tapınakların en iyi korunduğu arkeolojik sit alanlarından
biri olan tarihi bir kale
zerzevat :
far., ara. * sebzevat (yeşillik, yemeklik yeşil bitkiler) (sebz (yeşil, taze,
yaş) + e, i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + vat (çoğul eki) ) * taze veya kurutulmuş meyve dışındaki tüm yenilebilir
otlar, kökler, yumrular ve sebzeler; bitki bilimi, yiyecekler
zeta : gre. * zeta (Yunan alfabesinin altıncı harfi (𝝵, zeta) ) * matematikte bilinmeyenleri veya Riemann zeta
fonksiyonunu, astronomide bir takımyıldızın altıncı en parlak yıldızını ve
mühendislikte sönümleme oranını ifade etmek için kullanılan çok yönlü bir
sembol
zeta fonksiyonu : gre., lat. * zeta (Yunan alfabesinin altıncı harfi (𝝵, zeta) ) (gre.) + functio (işlev, görev,
yapma, yerine getirme) (lat.) + nu (iyelik eki) (tür.) * negatif çift tam
sayılar hariç tüm karmaşık sayılar kümesinde analitik olarak devam
ettirilebilen, asal sayıların dağılımı ile sayılar teorisinin en derin
gizemlerini birbirine bağlayan ve sıfırlarının konumuyla ünlü Riemann Hipotezi'ne
temel oluşturan özel bir matematiksel fonksiyon
zeus :
hint-avrupa, gre. * dyeu (parlamak,
gökyüzü, gündüz) (hint-avrupa kökü); zeus (gre.); deus (lat.) (iupiter,
diupiter, jupiter (iu, diu (gökyüzü) + piter (baba) ) * Yunan mitolojisinde
Olimpos tanrılarının kralı, gökyüzü, şimşek, gök gürültüsü, hukuk, düzen ve
adaletin en güçlü ve egemen hükümdarı
zevad : ara. * zad (yol azığı, yolluk, rızk, yiyecek) *
yolculuk esnasında tüketilmek üzere hazırlanan erzak, azık, yolluk ve yiyecek
stokları
zevahir : ara. * zahara (görünmek, ortaya
çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya
koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek,
desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma,
aydınlık olma; çiçek açma), zahir (görünen, açıkta olan, belli, belirgin, açık,
bariz, dışsal) * dış görünüşler,
beliren şeyler veya ilk bakışta göze çarpan nitelikler; bir durumun veya
kişinin iç yüzünü, gerçeğini yansıtmayan, yalnızca başkalarında olumlu bir
izlenim bırakmak için sergilenen aldatıcı dış görünüşü
zevaid : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak) * artışlar, fazlalıklar; İslam hukukunda temel
ihtiyaçların karşılanmasından veya bir vakfın asli giderlerinin (maaşlar,
onarımlar vb.) ödenmesinden sonra geriye kalan fazlalık, artan miktar ya da
fazlalıklar
zeval :
ara. * zavala (yerinden
ayrılmak, yok olmak, ortadan kaybolmak, tükenmek, gitgide eksilmek, güneş tepe
noktasından batıya kaynak), zail (geçici, tükenen, sonlu, yok olan)
* sona erme, tükenme, ortadan kalkma, yok olma, sonlanma, helak olma, mahvolma, gidiş
zevat :
ara * zat (şahıs, kişi, kimse, ferd, birey) * zatlar, şahıslar, kişiler, kimseler, ferdler, bireyler
zevc : ara. * zevc (eş, ikiliyi oluşturanlardan her biri, çiftin
her bir teki, koca) * aralarında nikah bağı bulunan evli bir çiftten erkek
olanı, koca
zevcat : ara. * zevc (eş, ikiliyi oluşturanlardan her biri,
çiftin her bir teki, koca) + at (-lar, çoğul eki) * birden fazla nikahlı kadın,
eşler, karılar, zevceler
zevce : ara. * zevc (eş, ikiliyi oluşturanlardan her biri,
çiftin her bir teki, koca) + e (dişil eki) * aralarında nikah bağı bulunan evli bir çiftten kadın
olanı, karı, kadın, eş
zevceyn : ara. * zevc (eş, ikiliyi oluşturanlardan her biri,
çiftin her bir teki, koca) + eyn (iki, çift) * birbiriyle nikah bağı bulunan,
evlilik birliğini oluşturan karı ve koca, eşler
zevç : ara. * zevc (eş, ikiliyi oluşturanlardan her biri,
çiftin her bir teki, koca) * aralarında nikah bağı bulunan evli bir çiftten erkek
olanı, koca
zeveban : ara. * zeba (erimek, ergimek, sıvılaşmak) * katı bir
maddenin ısı etkisiyle sıvı hale geçmesi, sıvılaşma, erime, ergime
zevk : ara. * zaka (tatmak, tadımlamak, lezzet duymak,
zevk almak) * tat alma, lezzet duyma, keyif, hoşluk
zevk-i dil : ara. * zaka (tatmak, tadımlamak, lezzet duymak,
zevk almak), zevk (tat alma, lezzet duyma, keyif, hoşluk) + i (tamlama eki)
(ara.) + dil (kalp, yürek, gönül) (far.) * gönül huzuru, gönül coşkusu, kalbin
duyduğu derin manevi ve ruhani haz, içsel neşe; Türk musikisinde Suzinak makamı dizisinin ardından Rast makamı
dizisinin kullanılmasıyla meydana gelen ve Rast perdesinde karar kılan bir
birleşik makam
zevzek : far. * zivziv (gevezelik eden, sürekli konuşan) + ek
(sifat yapım eki) * gereksiz ve çok konuşan, boş sözlerle uğraşan, çenebazlık
ederek yakışıksız, yersiz ve boş sözlerle çevresindekileri sıkan, nerede ne
konuşacağını bilmeyen kimse, geveze, lakayt, ciddiyetsiz, cıvık, yavşak
zeyb :
ara., tür. *
zibak, zaybak
(civa; Mısır halk destanlarında bir kahraman; cıva gibi ele avuca sığmayan, çok hareketli, çevik ve
yakalanması zor olan savaşçı) (ara ); subek (su (asker, ordu) + bek (bey, önder,
lider, reis) ) (tür.) * Batı Anadolu (Ege yöresi) tarihinde haksızlıklara karşı duran, halkı
koruyan mert, cesur ve silahlı yiğitlere verilen tarihi bir ünvan, efe ve bu
yiğitlerin heybetli, gururlu ve simgesel hareketlerini yansıtan Ege yöresine
özgü geleneksel müzik ve halk oyunu türü
zeybek :
ara., tür. *
zibak, zaybak
(civa; Mısır halk destanlarında bir kahraman; cıva gibi ele avuca sığmayan, çok hareketli, çevik ve
yakalanması zor olan savaşçı) (ara ); subek (su (asker, ordu) + bek (bey, önder,
lider, reis) ) (tür.) * Batı Anadolu (Ege yöresi) tarihinde haksızlıklara karşı duran, halkı
koruyan mert, cesur ve silahlı yiğitlere verilen tarihi bir ünvan, efe ve bu
yiğitlerin heybetli, gururlu ve simgesel hareketlerini yansıtan Ege yöresine
özgü geleneksel müzik ve halk oyunu türü
zeyd : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak),
ziyade (çok, fazla, artmış) * artan, çoğalan, fazlalaşan, büyüyen,
bereketlenen; erkek ismi; Kur'an'da geçen ve Hz. Muhammed'in evlatlığı olan
kişinin ismi
zeydan : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak),
ziyade (çok, fazla, artmış), zeyd (artan, çoğalan, fazlalaşan, büyüyen,
bereketlenen) + an (ile ilgili, -a ait) * büyüyen, artan, çoğalan, gelişen ve
her bakımdan ilerleme kaydeden; erkek ismi
zeydun : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak),
ziyade (çok, fazla, artmış), zeyd (artan, çoğalan, fazlalaşan, büyüyen,
bereketlenen) + un (ile ilgili, -a ait) * büyüyen, artan, çoğalan, gelişen ve
her bakımdan ilerleme kaydeden; erkek ismi
zeyğun :
ara. * zayağa (düz bir hat
üzerindeyken yana doğru kaymak, eğrilmek, doğrultusunu yitirmek) + un
(isim/sıfat eki) * kalbin veya gözün doğru yoldan, hakikatten ve adaletten
sapmasını, batıla meyletmesini ve doğruluktan ayrılmasını ifade eden manevi bir
eğrilik ve inançsal sapma
zeyhan : ara. * zayaha (haktan uzaklaşmak, sapmak, zulmetmek,
haksızlık etmek) + an (isim/sıfat eki) * zulmeden, haksızlık yapan, zalimlik
gösteren, eziyet eden (kimse veya davranış)
zeyi :
ara. * zayi, zeyi (kaybolmuş, yok olmuş, mahv ve heder olmuş, kayıp; terketmiş)
* geline göre kocasının kızkardeşi, görümce (kızın gelin olup, evden ayrılıp,
kaybolmasına atfen)
zeyil : ara. * dayala, zayala (uzamak, uzantı yapmak), zeyl
(kuyruk, etek, uzantı, bir şeyin sarkan alt kısmı veya sonu)
* bir metne, sözleşmeye veya
kitaba sonradan eklenen ilave, ek veya düzeltme belgesi
zeyilname : ara., far. * dayala, zayala (uzamak, uzantı yapmak),
zeyl (kuyruk, etek, uzantı, bir şeyin sarkan alt kısmı veya sonu)
(ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış
yazı) (far.) * bir hukuki belgenin, sözleşmenin veya poliçenin mevcut
şartlarını değiştirmek, açıklamak veya bunlara yeni hükümler eklemek amacıyla
sonradan düzenlenen ek sözleşme veya tamamlayıcı belge
zeyl : ara. * dayala, zayala (uzamak, uzantı yapmak), zeyl
(kuyruk, etek, uzantı, bir şeyin sarkan alt kısmı veya sonu)
* bir metne, sözleşmeye veya
kitaba sonradan eklenen ilave, ek veya düzeltme belgesi
zeyn : ara. * zeyyene (süslemek, bezemek,
güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek) * süs, bezek, zinet, süsleme, güzellik ve bir şeye
değer katan ayırt edici nitelik
zeynel :
ara., ibr. * zeyyene
(süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek), zeyn (süs, bezek, zinet, süsleme, güzellik ve bir şeye değer
katan ayırt edici nitelik) + el (ön ek, artikel) + abidin (kulluk edenler) * Zeynelabidin adından kısalmış kişi adı, ibadet
edenlerin süsü, ziyneti; erkek ismi
zeynep :
ara. * zeyn (süs, bezek, zinet,
süsleme, güzellik ve bir şeye değer katan ayırt edici nitelik) +
eb, aba (baba); zey (meydana çıkıp yayılma; can, hayat) + nab (saf, arı, temiz)
* babasının süsü, babasının güzeli; saf hayat, temiz can
zeyrek : far. * zirek (zeki, uyanık, kavrayışı güçlü) *
anlayışlı, uyanık, zeki ve kıvrak zekalı
zeyt : ara. * zeyt (yağ, zeytin meyvesi veya zeytinyağı) *
zeytin ağacının meyvesinden elde edilen yemeklik ve sıvı yağ olmak üzere,
bitkisel veya madeni kökenli tüm sıvı yağlar
zeytin :
ara. * zeyt (yağ, zeytin
meyvesi veya zeytinyağı) + un, in (-lı, ile ilgili, -a ait) *
zeytingiller (Oleaceae)
familyasından, anayurdu Akdeniz çevresi olan, boyu on beş metreyi
bulabilen, yaprak dökmeyen, yaprakları küçük, gümüş renginde olan, açık yeşil
ve salkım durumunda çiçek açan, meyvesi için yetiştirilen, çok uzun ömürlü bir
ağaç ve meyvesi
zeytinburnu :
ara. * zeyt (yağ, zeytin
meyvesi veya zeytinyağı) + un, in (-lı, ile ilgili) (ara.) + burun
(yüzde, başın ön kısmında bulunan, öne doğru çıkıntılı olan ve solunum ile koku
alma işlevlerini gören organ) + u (iyelik eki) (tür.) * İstanbul iline bağlı bir ilçe
zeytingiller :
ara., tür. * zeyt (yağ, zeytin
meyvesi veya zeytinyağı) + un, in (-lı, ile ilgili) (ara.) + gil (familya
eki) + ler (çoğul eki) (tür.) * iki çenekli bitkiler sınıfından olan,
yaprakları genellikle karşılıklı dizilen, zeytin, yasemin, leylak ve dişbudak
gibi ekonomik, tıbbi veya estetik değeri yüksek birçok ağaç ve çalı formundaki
bitki türünü içinde barındıran çiçekli bitkiler familyası, oleaceae
zeytinyağı :
ara., tür. * zeyt (yağ, zeytin
meyvesi veya zeytinyağı) + un, in (-lı, ile ilgili) (ara.) + yağ
(hayvan dokularında bulunan veya çeşitli bitkilerden elde edilen, suda
çözünmeyen, kayganlık veren, hücrelerin enerji ihtiyacını karşılayan ve
sanayiden yemek kültürüne kadar geniş bir alanda kullanılan organik lipit
bileşiği; iç yağı) + ı (iyelik eki) (tür.) * zeytin ağacının (Olea europaea) olgun meyvelerinden
yalnızca mekanik veya fiziksel işlemlerle elde edilen, oda sıcaklığında sıvı
halde bulunan, kendine has koku ve aromaya sahip, besin değeri yüksek ve aslen
oleik asit trigliseritlerinden oluşan doğal bir bitkisel yağ
zeytuni : ara. * zeyt (yağ, zeytin meyvesi veya zeytinyağı) +
un, in (-lı, ile ilgili) (ara.) + i (ile ilgili, -a ait) * genellikle zeytin
yaprağının veya olgunlaşmamış zeytinin rengini andıran, içinde hafif gri, sarı
veya kahverengi tonlar barındıran donuk, koyu yeşil bir renk, zeytine dair,
zeytinle ilgili, zeytin renginde olan
zeyy : ara. * zeyy (kılık, giysi, kıyafet, süs, dış görünüş) *
bir kişinin, meslek grubunun veya sosyal sınıfın toplum içindeki duruşunu,
aidiyetini ve karakterini yansıtan kendine özgü dış görünüşü, kılık kıyafeti,
giyim tarzı ve biçimi
zeyyat : ara. * zeyt (yağ, zeytin meyvesi, zeytinyağı) * zeytin
yağı üreten, satan veya zeytinyağcılık işiyle uğraşan kimse
zı :
ara. * zı (ظ) * Arapça alfabenin yirmi yedinci harfi
zıbarmak : tür. * zıbart, zıbırt (dayak atmak, sopayla dövmek) +
mak (fiil yapım eki) * ölmek, gebermek, hakaret yollu uyumak, çok içip sızmak,
kendinden geçercesine yatmak
zıbıdı : far. * zib (süs, ziynet, güzellik), zibi (süslü,
gösterişli, yakışıklı), zibiden (yakışmak, uygun olmak, yaraşmak), ziba (güzel,
uygun, yakışan) * gülünç biçimde süslenen, uygunsuz ve dar giyinen, gülünç,
yersiz, ciddiyetsiz davranışlarda bulunan, meşrebi hafif, dengesiz ve kılık
kıyafeti hırpani/gösterişli olan tutarsız
zıbık :
ara. * zıb (boru, kamış, çubuk,
tüp)
+ ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * erkek cinsel organı, penis; penisten esinlenerek
ahşap, deri gibi malzemelerden üretilen yapay cinsel alet, dildo
zıbın :
ita., ven., ara. * giubbone (erkek ceketi, yelek, iç giysisi) (ita.); zipon
(erkek ceketi, yelek, iç giysisi) (ven.); zebun (iç gömleği, entari) (ara.) *
bebeklere iç çamaşırı olarak giydirilen, genellikle ince pamuklu kumaştan
yapılan kısa ve kollu üst giysisi
zıd : ara. * didd (aksi, ters, zıt, karşıt, muhalif) *
nitelikleri, durumları, yönleri veya temel özellikleri bakımından birbirine
büsbütün aykırı, çelişen, birbiriyle hiçbir şekilde bağdaşmayan ve biri
diğerinin varlığını dışlayan, karşıt, aksi, muhalif
zıddan : ara. * didd (aksi, ters, zıt, karşıt, muhalif) + ani
(iki) * iki zıt, iki karşıt şey veya birbirine tamamen ters olan iki unsur
zıddeyn : ara. * didd (aksi, ters, zıt, karşıt, muhalif) + eyn
(iki) * iki zıt, iki karşıt şey veya birbirine tamamen ters olan iki unsur
zıddiyet : ara. * didd (aksi, ters, zıt, karşıt, muhalif) + iyet
(isim yapım eki) * aksilik, terslik, zıtlık, karşıtlık, muhalefet
zıfr : ara. * zafira (başarmak, zafer kazanmak, pençelemek) *
insan tırnağı ile özellikle yırtıcı kuş ve hayvanların avlarını kavramaya
yarayan tırnaklı pençeleri
zıh : far. * zhi (kenar, sınır, şerit; yay kirişi/çilesi) *
giysilerin kol, yaka, etek gibi kenarlarına dikilen şerit veya kaytan;
marangozluktaki ince kenar pervazları; basılı sayfalarda çevreyi sınırlandıran
çizgiler
zıhar : ara. * zahr (sırt, arka, bir şeyin dış yüzeyi) * İslam
hukukunda bir kocanın, eşiyle cinsel ilişkide bulunmayı kendisine haram kılmak
amacıyla, onu veya vücudunun bir bölümünü annesi ya da kız kardeşi gibi
evlenilmesi dinen ebediyen yasak olan (mahrem) bir kadına veya bu kadının
bakılması haram olan bir uzvuna benzetmesi
zıhlamak : far., tür. * zhi (kenar, sınır, şerit; yay
kirişi/çilesi) (far.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) *
bir kumaşın, giysinin, ciltli bir kitabın ya da mimari bir yapının kenarına
aşınmayı önlemek, dayanıklılığı artırmak veya süslemek amacıyla şerit, şerit
şeklinde kenarlık ya da ince metal bir hat (zıh) geçirmek
zıkkım :
ara. * zakama (lokmayı çiğneyip yutmak), zakkum (zakkumgiller (Apocynaceae)
familyasından, Akdeniz ülkelerinde yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen, beyaz
veya pembe çiçekli, zehirli ağaççık, Nerium oleander; mecazen cehennem ağacı ve
çok acı veya zehirli şey) * zıkkım (çok kötü veya iğrenç yiyecek, yenmesi hoş
olmayan şey; beddua ve öfke bildiren söz olarak “zehir, kahrolası şey”; mecazen
bir kimseye veya şeye duyulan güçlü tiksinti ve hoşnutsuzluğu belirten söz;
ağı, zehir
zılal : ara. * zill (gölge), zalla (gölge yapmak, gölgelemek)
* gölgeler; koruma, kanat germe,
himaye etme
zılgıt : kür. * zılgıt (kadınların sevinç, coşku veya övgü
sırasında çıkardıkları yüksek sesli titreşimli ses) * özellikle Güneydoğu
Anadolu’da düğün, kutlama ve törenlerde kadınların sevinç, coşku veya destek
belirtisi olarak çıkardıkları tiz ve titreşimli ses, uluma biçimindeki
geleneksel sesleniş
zıll : ara. * zalla (gölge yapmak, gölgelemek)
* gölge; koruma, kanat germe, himaye
etme
zımba : far. * sumbag (delgeç, delgi) (suftan, sumb (delmek) +
ag (araç eki) ); zunbe (delik açma aleti, delgi, delgeç, matkap, biz; itme,
dürtme) * kağıt, deri, kumaş veya metal gibi malzemeleri delmek ya da telli
raptiye yardımıyla birbirine tutturmak amacıyla kullanılan mekanik araç
zımbırtı : tür. * zımbır (telli çalgıların çıkarttığı tiz ve
ritmik sesleri taklit eden ses yansımalı onomatopeik kelime) + tı (isim yapım
eki) * tam adı veya işlevi o an hatırlanamayan, önemsiz, küçük, genellikle
mekanik ya da elektronik alet ve eşyaları ifade etmek için kullanılan,
küçümseme veya hafife alma tonu barındıran halk ağzına ait genel bir adlandırma
kelimesi
zımn : ara. * zamna (içine almak, kapsamak, garanti etmek,
borçlanmak) * bir sözün veya durumun açıkça söylenmeyip içinde saklı olan,
dolaylı olarak anlaşılan gizli anlamı, iç yüzü veya kapsama alanı, iç kısım,
iç, ara, saklı saklanan şey, kapsam, muhteva
zımnen : ara. * zamna (içine almak, kapsamak, garanti etmek,
borçlanmak), zımn (bir sözün veya durumun açıkça söylenmeyip içinde saklı olan,
dolaylı olarak anlaşılan gizli anlamı, iç yüzü veya kapsama alanı, iç kısım,
iç, ara, saklı saklanan şey, kapsam, muhteva) + en (sıfat yapım eki) * bir
ifadenin veya durumun açıkça, sözle ya da yazıyla belirtilmeden, üstü kapalı
olarak, dolaylı yoldan, ima yoluyla veya sözün gelişinden anlaşılan bir şekilde
gerçekleşmesi
zımni : ara. * zamna (içine almak, kapsamak, garanti etmek,
borçlanmak), zımn (bir sözün veya durumun açıkça söylenmeyip içinde saklı olan,
dolaylı olarak anlaşılan gizli anlamı, iç yüzü veya kapsama alanı, iç kısım,
iç, ara, saklı saklanan şey, kapsam, muhteva) + i (sıfat yapım eki) * bir söz, davranış veya durumun
içinde açıkça belirtilmeden, üstü kapalı, dolaylı ve gizli bir şekilde barındırılan,
gizil, gizli (anlam veya onay)
zımpara :
gre., far. * smuris, smyris
(cilalama tozu, zımpara taşı);
sunbade (far.) * sert maden
tozlarının bez veya kâğıt bir yüzeye yapıştırılmasıyla üretilen, yüzeyleri
pürüzsüzleştirmek, temizlemek ya da parlatmak amacıyla aşındırıcı olarak
kullanılan malzemey, zımpara taşı, ponza
zımzık : tür. * sım (pekiştirme ön eki) + sıkı (gevşek
olmayan, aralıkları dar, sağlam ve bastırılmış durumda olan; disiplinli, katı
veya kurallara sıkı bağlı olan) *
yumruk; misket, bilye
zındık : far. * zandik (inançsız, sapkın, sapık) * dini
inanışları yüzeysel olarak kabul etmiş görünüp aslında kalben inanmayan, dini
hükümleri kendi keyfine göre yorumlayarak sapkınlığa düşen veya tamamen dinsiz
olduğu hâlde bunu gizleyen kişi
zıngırdamak : tür. * zıngır (titreme, sarsıntı bildiren ses
yansımalı kök) (zang, zeng (metal oksidi, kir, küf, pas, zenci; zil,
çıngırak, çan) + ır (dönüşlü fiil
eki) ) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ince veya sert
nesnelerin birbirine ya da sert bir yüzeye hızlıca çarpmasıyla titrek, kesik ve
tiz bir ses çıkarması veya bu sesi çıkararak titreşmesi
zıngırtı : tür. * zıngır (titreme, sarsıntı bildiren ses
yansımalı kök) (zang, zeng (metal oksidi, kir, küf, pas, zenci; zil,
çıngırak, çan) + ır (dönüşlü fiil
eki) ) + tı (isim yapım eki) * metal nesnelerin birbirine çarpması veya
titremesiyle çıkan, keskin, tiz ve rahatsız edici zincirleme sesler
zınk : tür. * zınk (ani durma, duraklamayı ifade eden ses
yansımalı kelime) * aniden, duraksamadan ve sert bir şekilde gerçekleşen bir
durma veya durdurma eylemini bildiren ses yansımalı onomatopeik kelime
ZIP :
ing. * zip (sıkıştırmak) * dosyaların boyutunu küçültmek için kullanılan
sıkıştırma formatı
zıp : tür. * zıp (yukarı doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) * birdenbire, hızla ve sıçrayarak ortaya çıkan ani
bir hareketi veya bu şekilde yer değiştiren nesne/canlıların durumunu ifade
eden ses yansımalı onomatopeik kelime
zıpçıktı : tür. * zıp (yukarı doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) + çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı
doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + tı (geçmiş zaman
ve isim yapım eki) * toplum kurallarına veya içinde bulunduğu ortama uyum
sağlamakta zorlanan, görgüsüz, sonradan görme ve uygunsuz zamanlarda aniden
ortaya çıkarak şaşkınlık yaratan türedi kimse
zıpır : tür. * zıp (yukarı doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) + ır (geniş zaman fiil ve sıfat yapım eki) *
genellikle yaşça küçük, kabına sığmayan, hareketli, deli dolu, kurallara pek
uymayan ve ele avuca sığmaz (havai) kimse
zıpkın : tür. * zıp (yukarı doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) + kın (isim/sıfat eki) * genellikle büyük balıkları
veya deniz memelilerini avlamak için kullanılan, ucunda geriye kıvrık kancaları
bulunan ve bir ipe ya da fırlatma mekanizmasına bağlı olan demir mızrak
zıplamak :
tür. * zıp (yukarı
doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) +
la (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * birden bire yukarı doğru yükselip tekrar aşağı düşmek, yukarı
sıçramak, ani ve hızlı hareket etmek
zıpzıp :
tür. * zıp (yukarı
doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) +
tür. * zıp (yukarı
doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) *
genellikle çocukların oyun oynamak amacıyla üzerine binip yay mekanizması
sayesinde yukarı aşağı zıpladığı eğlence aracını veya misket (bilye) oyunu
zır : tür. * zır (büsbütün, tamamen, katıksız veya son
derece) * büsbütün, tamamen, katıksız veya son derece ("zır deli",
"zır cahil")
zır cahil : tür., ara. * zır (büsbütün, tamamen, katıksız veya son
derece) (tür.) + cahil (bilgisiz, ilimsiz) (ara.) * hiçbir
konuda en ufak bir bilgiye sahip olmayan, hiçbir şeyden haberi olmayan, tamamen
bilgisiz, tümden cahil
zır deli : tür., ara. * zır (büsbütün, tamamen, katıksız veya son
derece) + deli (akıl sağlığını yitirmiş) * zihinsel işlevlerinde
bozulma nedeniyle gerçeklik algısı, düşünce ve davranışlarında ciddi sapma
bulunan, aklını yitirmiş, çılgın
zırh : far. * zirih (koruyucu giysi) * savaşçıyı veya askeri
araçları silahların zararlı etkilerinden ve darbelerden korumak amacıyla metal,
deri ya da kompozit malzemelerden üretilen, vücuda giyilen veya bir yüzeyi
kaplayan dayanıklı koruyucu korunak
zırıldamak : tür. * zır (kesintisiz, tiz ve rahatsız edici ses) + ıl
(dönüşlü fiil eki) + da (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * bebekler, çocuklar
veya mızmız insanlar sürekli, bitmek bilmez, bezdirici ve ağlamaklı bir ses
tonuyla sızlanmak, şikayet etmek veya gürültü yapmak
zırıltı : tür. * zır (kesintisiz, tiz ve rahatsız edici ses) + ıl
(dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) * sürekliliği olan, rahatsız
edici, ince ve tiz gürültü veya ağız kavgası
zırlak :
far. * zar (ağlamak, inlemek,
feryat etmek) + lak (sıfat
yapım eki) * ağlak, ağlamaya meyilli, ağlayan
zırlamak :
far. * zar (ağlamak, inlemek,
feryat etmek) + la
(dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastarı) * çocuklar ya da yetişkinler yersiz, usandırıcı, yüksek
sesli ve sızlanarak ağlamak, yüksek sesle ağlamak
zırnık : far. * zarn (altın; sarı) + ik (isim yapım eki) *
reçine, dağ ardıcı ağacının zamkı, boya/tıpta tüy dökücü veya sarı boya
hammaddesi olarak kullanılan sarı-turuncu renkli, zehirli ve kötü kokulu
arsenik sülfür minerali; herhangi bir bütünün en küçük, en değersiz, önemsiz ve
işe yaramaz parçası
zırt : tür. * zırt (aniden olma, birdenbire gerçekleşmeyi
ifade eden ses yansımalı onomatopeik kelime) * genellikle kesik, ani, pertek
veya tiz bir ses çıkarmayı (özellikle yellenme veya yırtılma sesi) ya da
öngörülemeyen zamanlarda, olur olmaz ve yersizce gerçekleşen durumları ifade
eden, konuşma diline ait yansıma (onomatopik) bir kelime
zırtapoz : tür., gre. * zırt (aniden olma, birdenbire
gerçekleşmeyi ifade eden ses yansımalı onomatopeik kelime) (tür.) + papas
(papaz) (gre.) * belli bir düzeni ve ciddiyeti olmayan, hafifmeşrep, dengesiz
ve delişmen tavırlarıyla çevresindekileri rahatsız eden veya şaşırtan kimse
zırtlak : tür., far. * zırt (aniden olma, birdenbire
gerçekleşmeyi ifade eden ses yansımalı onomatopeik kelime) (tür.); zar
(ağlamak, inlemek, feryat
etmek)
(far.) + lak (sıfat yapım
eki) * yavan, tatsız veya aşırı sulu nesne; çok ağlayan/zırlayan (çocuk) ya da
düşüncesizce ve patavatsızca davranan
zırva :
ara. * zirbac, zirba
(safranlı, sirke ve balla yapılan ekşili-tatlı bir et yemeğini/çorbası) (zir
(alt, aşağı) + bac (çorba, tencere yemeği) ) * mantıktan uzak, saçma, boş, tutarsız,
mantıksızca ortaya atılmış, saçmalanmış
zıt :
ara. * didd (aksi, ters, karşıt,
muhalif, uygunsuz) * iki niteliğin, durumun veya kavramın nitelik ve temel özellikleri
bakımından birbiriyle çelişmesi, birbirini hükümsüz kılması ya da bütünüyle
ters yönlerde yer alması durumu, aksi, ters, karşıt, muhalif, uygunsuz
zıvana : far. * zeban (dil, lisan, lugat,
lehçe), zabana (dil, alev
dili, kapı sürgüsünün girdiği yuva, kapı sürgüsü yuvası, kilit dili yuvası;
kamış, boru, tüp) * iki ahşap parçayı birbirine bağlamak için birinin ucuna
yapılan geçme dilinin (zıvana dili) girmesi amacıyla diğer parçada açılan
dikdörtgen veya kare şeklindeki yuva ya da delik
zıya : ara.
* dav (ışık, parlaklık), da’a (ışımak, ışık saçmak, ışıldamak, parlamak,
parıldamak) * karanlığı gidererek nesnelerin görünmesini sağlayan ve hem
fiziksel hem de mecazi anlamda yol gösterici, aydınlatıcı olan olgu,
kendiliğinden ışık yayan kaynakların güçlü aydınlığı, ışık, ışıltı, parıltı,
nur; erkek ismi
zıyk : ara. * daka, zaka (daralmak, daraltmak, sıkmak,
sıkışmak, zorlamak), dayk (daralma, sıkışma, zorlanma) * darlık, sıkışıklık, ruhsal bunaltı ve geçim
sıkıntısı, dıyk
zi :
ara. * zi (ظ) * Arapça alfabenin 27. harfi
zi :
ara. * zi (sahiplik, sahip
olma, mülkiyet, malik olma, haiz olma eki) * sahibi, maliki, haiz olan
(zilkerem (ikram, cömertlik sahibi), zilcelal (celal ve büyüklük sahibi),
zilkuvve (güç, kuvvet, kudret sahibi) )
ziamet : ara. * zaama (zaama (kesin olmayan bir şeyi
iddia etmek, zanda bulunmak, şüphe ve zan ile konuşmak, yalan veya temelsiz bir
sav ileri sürmek, öne düşmek,
şeflik etmek, liderlik/önderlik etmek, kefil olmak, sorumluluk ve reislik
üstlenmek), zeam (açgözlülük, aşırı istek, dünya malına düşkünlük, tamah, hırs)
+ et (isim yapım eki) * Osmanlı Devleti'nde yıllık geliri 20.000 ile 100.000
akçe arasında olan, genellikle kadı, subaşı ve alay beyi gibi orta düzey devlet
görevlilerine hizmetleri karşılığında tahsis edilen dirlik (toprak) çeşidi
zi'b :
ara. * zi’b (kurt) * Avrasya ve Kuzey Amerika'ya özgü, köpekgiller (canidae)
familyasından, genellikle sürü halinde yaşayan, etçil, vahşi ve yırtıcı memeli
hayvan, Canis lupus
zibelilina :
sla., lat. * sobol (samur) (sla.); zibelilina (lat.) * samur (Martes zibellina)
adı verilen, sansargiller (Mustelidae) familyasından kıymetli kürküyle bilinen
küçük yırtıcı memeli hayvan ve bu hayvandan elde edilen yumuşak, parlak ve lüks
kürk
zibh : ara. * zebehe (yarmak, şaklamak veya bir şeyi
parçalayarak ikiye ayırmak; boğazlamak, kesmek, kurban etmek) * kesim hayvanı,
boğazlanacak hayvan, kurban
edilmiş veya kesilmeye hazırlanmış hayvan, zebh
zibidi : far. * zib (süs, ziynet, güzellik), zibi (süslü,
gösterişli, yakışıklı), zibiden (yakışmak, uygun olmak, yaraşmak), ziba (güzel,
uygun, yakışan) * gülünç biçimde süslenen, uygunsuz ve dar giyinen, gülünç,
yersiz, ciddiyetsiz davranışlarda bulunan, meşrebi hafif, dengesiz ve kılık
kıyafeti hırpani/gösterişli olan tutarsız
zibil :
ara. * zibl (dışkı, gübre, çöp, atık), mezbele (çöplerin, psiliklerin biriktiği
yer) * çöp, süprüntü, pislik, hayvan gübresi; bir şeyin bol miktarda
bulunmasından ötürü değerini yitirmesi (mecazi)
zibr :
ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek, sağlamlaştırmak;
bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı örmek, taşa
nakşetmek/şekil vermek) ) * yazı, yazılı olan, yazılmış olan, çizilmiş olan,
yazılı metin, kitap, mektup, yazılı sayfa, zebur
zicc :
far. * zic (iplik, tel, şerit, kiriş) * yapı ustalarının hizalamak için
kullandığı ip; dokuma tezgahlarında kumaşın eğriliğini düzelten paralel ipler
dizisi; İslam astronomi geleneğinde Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızların
konumları ile hareketlerini hesaplamak amacıyla kullanılan, gözlem verilerine
dayalı matematiksel parametreleri ve takvim bilgilerini içeren detaylı
astronomik tablolar rehberi
zidovudin :
lat. * azido (azit (N3) grubu) + vudine (antiviral nükleozid analog son eki) *
HIV/AIDS tedavisinde ve virüsün anneden bebeğe geçişini önlemede kullanılan,
virüsün çoğalmasını engelleyen nükleozid ters transkriptaz inhibitörü (NRTI)
sınıfına ait antiviral ilacın etken maddesi
zieve sendromu :
ing. * zieve (Amerikalı dahiliye ve karaciğer hastalıkları uzmanı (hepatolog)
Dr. Leslie Zieve’in soyadından (ing.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya
dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * kronik alkol tüketimine
bağlı karaciğer hasarı sonucunda ortaya çıkan, sarılık (jaundice), kanda yağ
oranının yükselmesi (hiperlipidemi) ve alyuvarların erken yıkımıyla karakterize
kansızlık (hemolitik anemi) üçlüsü (triad) ile kendini gösteren akut ve geçici
bir metabolik hastalık
zifaf :
ara. * zaffa (uçmak, koşmak, esmek) (kuşun uçmasından) * düğün töreni, gelini
güveye teslim ayini; yeni evli karı kocanın nikah sonrası ilk kez cinsel
ilişkide bulunması, gerdeğe girme, gerdek
zifan : ara. * zuaf (vücuda nüfuz eden öldürücü güç; hızlı
gerçekleşen ölüm) + an (isim/sıfat yapım eki) * canlıyı hızla yok eden öldürücü
zehir, semm-i katil, ani ölüm
zifir :
ara. * zafr, zifr (katran, zift, pis koku) * ışığın hiç bulunmadığı, göz gözü
görmeyecek derecedeki koyu, mutlak ve simsiyah karanlık
zifiri :
ara. * zafr, zifr (katran, zift, pis koku) + i (ile ilgili, -a ait) * zift gibi
kapkara olan, zifte benzeyen; ışığın tamamen yokluğu nedeniyle göz gözü
görmeyecek derecedeki aşırı ve koyu karanlık
zifos :
gre. * sifon (su hortumu, sifon), zífos (suda oluşan hortum, deniz püskürtüsü,
siklon) * hareket halindeki araçların veya yayaların adımları nedeniyle yerden
çevreye sıçrayan çamur ya da çamur lekesi; hiçbir faydası dokunmayan, boş,
asılsız, beyhude veya yararsız durum ve şey; yerden yukarıya doğru
püsküren/sıçrayan çamur
zift :
ara. * zift (katran, kara sakız, paha biçilemeyen siyah madde) * petrolün veya
kömür katranının damıtılmasından elde edilen, oda sıcaklığında katı ya da yarı
katı hâlde bulunan, siyah renkli, yapışkan, su geçirmez ve çoğunlukla yolların
asfaltlanması ile çatıların yalıtımında kullanılan kimyasal bir madde
zifünun :
ara., gre. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) (ara.) + phainein (parlamak,
ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak,
göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phenomenon (olgu)
(gre.); fen (ilim, bilim, teknik, hüner), funun (fenler, ilimler, bilimler,
teknikler, hünerler) (ara.) * birden fazla bilim, fen veya sanat dalında
uzmanlaşmış, çok yönlü bilgiye ve derin akademik yetkinliğe sahip olan kimse,
entelektüel, allame, hezarfen
ziganka :
rus. * tsiganka (çingene kadını) * Rus kültürüne ait, 2/4'lük ölçüyle icra
edilen, hızlı adımlarla ve omuz hareketleriyle karakterize edilen geleneksel ve
hareketli bir Rus köy/halk dansı
zigbee :
eng. * zig (zigzag, zikzak) + bee (arı) * düşük güç tüketimi ile kısa mesafede
kablosuz iletişim sağlayan, özellikle ev otomasyonu ve IOT uygulamalarında
kullanılan ağ protokolü
ziggurat :
aka. * zakaru (yüksekte olmak, yükselmek) + at (isim yapım eki) * ilk önce
Sümerler tarafından yapılan, eski Mezopotamya’da basamaklı bir piramit
biçiminde, üstü açık, kutsal oda (cella) bölümü zirvede yer alan tapınak yapısı
zigoma :
gre. * zygoma, zygomat (elmacık kemiği) (zugon, zygon, zygos (birleşik, çift,
ikili, boyunduruk, bağ) + ma, mat (isim yapım eki9 ) * üst çene, alın ve şakak
kemikleriyle birleşerek elmacık kemiğini (os zygomaticum) ve yüzün yan
tarafındaki kemik kemerini oluşturan, yüzün lateral hatlarını belirleyen ve
çiğneme kaslarına tutunma noktası sağlayan çift kemik, elmacık kemiği
zigomatik :
gre. * zygoma, zygomat (elmacık kemiği) (zugon, zygon, zygos (birleşik, çift,
ikili, boyunduruk, bağ) + ma, mat (isim yapım eki9 ) + ikos (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * elmacık kemiğiyle ilgili
zigomiset :
gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + mykes
(mantar) * genellikle karasal ortamlarda ve çürüyen organik maddeler üzerinde
yaşayan, bölmesiz (septasız) hif yapılarına sahip olan ve eşeyli üremelerini
zigospor adı verilen kalın duvarlı, olumsuz koşullara dayanıklı özel sporlar
oluşturarak gerçekleştiren bir küf mantarı sınıfı
zigomorfik :
gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + morphe,
morphos (şekil, biçim, form, kalıp) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
sadece tek bir düzlemden geçecek şekilde bölündüğünde iki eş parçaya (bilateral
simetri) ayrılabilen (botanik)
zigon :
gre. * syzygos, zugon,
zygon, zygos (boyundurukla
birbirine bağlanmış, birleşik, çift, ikili, eşleşme, boyunduruk, bağ) (gre.); gigogne (fra.) * sıra,
saf, dizi; boyunduruk, bağ; iç içe geçen sehpalardan oluşan mobilya takımı
zigot :
gre. * zygotos (boyundurukla birbirine bağlanmış, birleşmiş, ikili olmuş,
çiftleşmiş) (zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + tos
(sıfat yapım eki) ) * boyunduruğa vurulmuş, bağlanmış; bir sperm ile bir yumurtanın
birleşmesiyle oluşan, canlının en erken gelişim evresindeki diploid (çift
kromozomlu) ilk hücresi, döllenmiş yumurta hücresi, döllenmiş tohum, döllenmiş
hücre
zihaf :
ara. * zahafa (sürünmek, emeklemek, yorgunluktan ötürü ayaklarını sürüyerek
yürümek) * klasik Türk edebiyatında aruz ölçüsüyle yazılmış şiirlerde, aslen
uzun okunması gereken Arapça veya Farsça bir hecenin (veya uzun ünlünün), vezin
gereği zorunlu olarak kısa okunması durumunu ifade eden bir aruz kusuru
zihayat :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + hayat (doğumdan ölüme değin geçen süre,
ömür, yaşam, dirim, canlılık, dirilik) (hayy (yaşamak, hayatta olmak, canlı
olmak, diri olmak, gerçek olmak) + at (isim yapım eki) ) * canlı, hayat sahibi,
yaşayan
zihgir : far. * zeh (yay) + giriftan (tutmak, almak,
yakalamak, kavramak), gir (taşıyan, yapan, tutan, alan, işlevi yerine getiren)
* okçulukta yay kirişinin parmakları yaralamasını önlemek ve oku daha güçlü
çekebilmek amacıyla başparmağa takılan, genellikle kemik, fildişi, gümüş ya da boynuzdan
yapılan okçu yüzüğü
zihin :
ara. * zihn (akıl, anlayış, idrak, bellek, hafıza, bir şeyi kavrama yeteneği) *
insanın algılama, düşünme, akıl yürütme, hafıza, duygu ve irade gibi tüm
bilişsel süreçlerini ve bilinçli ya da bilinçdışı zihinsel faaliyetlerini
gerçekleştiren, bireyin hem kendini hem de dış dünyayı anlamlandırmasını
sağlayan soyut kapasitelerin bütünü
zihni :
ara. * zihn (akıl, anlayış, idrak, bellek, hafıza, bir şeyi kavrama yeteneği) +
i (ile ilgili, -a ait) * zihinle, akılla veya düşünceyle ilgili olan, zihne ait
veya zihinsel nitelik taşıyan; erkek ismi
zihniyet :
ara. * zihn (akıl, anlayış, idrak, bellek, hafıza, bir şeyi kavrama yeteneği) +
i (ile ilgili, -a ait) + yet (isim yapım eki) * olayları, durumları ve dünyayı
algılama, yorumlama ve değerlendirme biçimini belirleyen, kökleşmiş inanç,
değer, harita ve düşünce alışkanlıklarının bütünü, kafa yapısı, mentalite
zik : ara. * zeker (erkeklik organı, penis; erkek, eril) *
erkeklik organı, penis; erkek, eril
zika :
lug. * zika (aşırı büyümüş, sık ve gür bitki örtüsü, yabani ortam; Uganda’daki
Zika Ormanı) * enfekte Aedes türü sivrisineklerin ısırmasıyla insanlara
bulaşan, genellikle hafif ateş, döküntü ve eklem ağrısına yol açan, ancak
hamilelerde bebeklerin kusurlu doğmasına (mikrosefali) neden olabilen flavirüs
grubundan bir RNA virüsü (Virüs ilk kez 1947 yılında bu ormandaki rhesus
maymunlarında keşfedildiği için ormanın adı virüse verilmiştir.)
zikar :
ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek) * hatırlama,
anma, düşünme, öğüt alma; Tanrı'yı anma, hatırlama ve dille veya kalple O'nun
isimlerini tekrarlama, zihni ve ruhu dünyevi düşüncelerden arındırarak
yaratıcıya odaklama
zikıymet :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + kıymet (değer, paha, önem) * değerli,
kıymetli, önemi ve saygınlığı olan
zikir :
ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek) * hatırlama,
anma, düşünme, öğüt alma; Tanrı'yı anma, hatırlama ve dille veya kalple O'nun
isimlerini tekrarlama, zihni ve ruhu dünyevi düşüncelerden arındırarak
yaratıcıya odaklama
zikr :
ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek) * hatırlama,
anma, düşünme, öğüt alma; Tanrı'yı anma, hatırlama ve dille veya kalple O'nun
isimlerini tekrarlama, zihni ve ruhu dünyevi düşüncelerden arındırarak
yaratıcıya odaklama
zikr ve hazf :
ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr
(hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma; Tanrı'yı anma, hatırlama ve dille veya
kalple O'nun isimlerini tekrarlama, zihni ve ruhu dünyevi düşüncelerden
arındırarak yaratıcıya odaklama) + ve (ile, birlikte, beraber) + hazafa
(gidermek, eksiltmek, atmak, düşürmek, çıkarmak, bir şeyin bir tarafını kesip
atmak), hazf (giderme, eksiltme, atma, düşürme, çıkarma, bir şeyin bir tarafını
kesip atma; Arap alfabesindeki harfleri noktasız olarak kullanmak suretiyle
yazı yazma) * belagat (söz sanatı) ilminde bir ifadenin amacına uygun olarak,
sözün akışındaki bir kelimeyi özellikle vurgulamak için cümlede açıkça
zikretmek (zikir) veya cümlede bulunmasına gerek olmayan, zihnen tamamlanabilen
bir unsuru anlamı daraltıp pekiştirmek amacıyla cümleden çıkarmak (hazf)
anlamına gelen iki karşıt anlatım yöntemi
zikzak :
alm. * zick (fonetik ön ek) + Zacke (diş, keskin çıkıntı) * birbirine zıt
yönlerde keskin açılar oluşturan, sürekli sağa ve sola saparak ilerleyen,
birbirini takip eden K veya Z harfi benzeri kırık çizgilerden oluşan hat veya
hareket tarzı
zil :
far. * zil (zil, tiz ses, küçük çan, metal çalpara) * metal alaşımlardan
yapılan, bir tokmağın vurulmasıyla veya bir mekanizmanın harekete
geçirilmesiyle keskin bir ses çıkaran ve haber verme, çağrı ya da müzikte ritim
tutma amacıyla kullanılan küçük çan veya metal disk
zil arşi mekin :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + arş (göğün en
yüksek tabakası, taht) + ı (tamlama eki) + mekin (güçlü, kudretli, sağlam,
nüfuzlu, etkili, yüksek mevkili, makam sahibi, imkan sahibi; itibarlı,
güvenilir, yerleşik, köklü) * Kur'an’ın Tekvir Suresinin 20. ayetinde geçen,
"Yüce egemenlik tahtının (Arş'ın) sahibi olan Allah katında çok yüksek
makam, itibar ve sarsılmaz bir güce sahip olan" anlamına gelen dini ve
edebi bir tamlama; Allah’ın esmasından biri
zil arşil mecid :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + arş (göğün en
yüksek tabakası, taht) + el (ön ek, artikel) + mecid (büyük, yüce, ulu, yüksek)
* şerefli arş sahibi, şan ve şerefi en yüce olan evrensel tahtın (Arş'ın)
yegane sahibi; Allah’ın esmasından biri
zil kurba :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + kurba (yakın
olma, yaklaşma; yakınlık, hısımlık, soy bağı) * kan bağı, nesep veya rahim
yoluyla insana bağlı olan ve haklarında öncelikli olarak iyilik yapılması,
gözetilmesi emredilen yakınlar
zil kuvvetil mekin :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + kuvvet (güç,
kudret, iktidar) + el (ön ek, artikel) + mekin (güçlü, kudretli, sağlam,
nüfuzlu, etkili, yüksek mevkili, makam sahibi, imkan sahibi; itibarlı,
güvenilir, yerleşik, köklü) * büyük bir güce sahip, Allah katında ve mevkisinde
sarsılmaz bir saygınlığı, yüksek bir makamı olan
zil mearic :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + mearic
(dereceler) * dereceler ve mevkiler sahibi
zilal : ara. * zill (gölge), zalla (gölge yapmak, gölgelemek)
* gölgeler; koruma, kanat germe,
himaye etme
zile :
far., gre. * silla, silas (muhterem, kutsal yer) (far.); zela, zelitis (gre.) *
Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan Tokat iline bağlı, binlerce yıllık
köklü tarihi, kendine has beyaz pekmezi ve Jül Sezar'ın meşhur "Veni,
vidi, vici" (Geldim, gördüm, yendim) sözünü söylediği yer olmasıyla
tanınan tarihi ve coğrafi bir ilçe
zileuton :
lat. * zi (benzotiyofen (benzothiophene) + leu (lökotrien (leukotriene) ) + on
(kimyasal madde eki) * astım hastalarının hava yollarında daralmaya, ödeme ve
mukus salgısına yol açan lökotrien adlı iltihap moleküllerinin üretimini,
vücuttaki 5-lipoksijenaz (5-LOX) enzimini engelleyerek durduran ve kronik
astımın uzun dönemli tedavisinde ağız yoluyla kullanılan, hidroksiüre türevi
antienflamatuar (iltihap önleyici) ilacın etken maddesi (C11H12N2O2S)
zilfe :
ara. * zilf (iki taraflı olan, iki yana sarkmış) (za (sahibi) + lif (ince ve
uzun parça, ipliksi yapı) * iki kişiyle işletilen büyük bıçkı
zilhicce :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + hicce (hac) * hac
sahibi; kameri takvim (Ay takvimi) olan Hicri takvime göre onikinci ay; hac
yapılan ay
zilkade :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + kada (oturmak,
mabat; akın ve gazadan geri durmak; barış, ateşkes) * barışın sahibi; kameri
takvim (Ay takvimi) olan Hicri takvime göre onbirinci ay; Hürmet Ayların (Haram
Aylar, Eşhürül Hurum) birincisi
zillet :
ara. * zalla (aşağılamak, hakir görmek, zelil görmek, zelil kılmak, alçaltmak, haysiyetsiz
ve hakir etmek) + et (isim yapım eki) * aşağılık, alçaklık, hor görülme,
acizlik, rezillik
zilli :
far., tür. * zil (zil, tiz ses, küçük çan, metal çalpara) (far.) + li (ile,
birlikte, baraber, sahibi) (tür.) * üzerindeki zillerle ses çıkaran nesne;
edepsiz, şirret, geveze ve gürültücü kadın
zilometazolin hidroklorid :
gre. * xylometazoline hydrochloride (xylo (ağaç, orman, odun) + methyl (methy
(şarap) + hyle (ağaç, orman, odun) ) + imidazole (imide (amide, amonyak
türevi) + azo (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık,
yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan) ) + ole (son ek) ) + ine (son
ek) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + khloros (yeşil, sarımsı yeşil, soluk
yeşil, yeşilimsi sarı, taze) + ides (ile ilgili olan) * burun tıkanıklığını
gideren ve Otrivine markasıyla bilinen solüsyonun etkin maddesi (C16H25ClN2)
zilve :
tür. * zelve, zilve, sılva, çelve (çubuk, sopa, çomak, değnek) * çift süren
öküzlerin boyunduruktan çıkmasını önlemek amacıyla boyunlarının her iki
yanından aşağıya doğru geçirilen ahşap veya demir çubuk/çomak
zilyet :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + yed (el) * bir
malı veya eşyayı (hukuka uygun olsun ya da olmasın) fiilen ve kendi hakimiyeti
altında bulunduran, yani onu elinde tutan kişi
zilzal :
ara. * zelzele (sarsılmak, sallanmak, titreşmek) * deprem, zelzele, titreşim, sarsıntı, yer
sarsıntısı; Kur’an’ın 99. suresinin ismi
zilzurna :
far. * zil (zil, tiz ses, küçük çan, metal çalpara) + surnay, zurna (düğün
borusu, şenlik çalgısı; nefesli çalgı) (sur (düğün, şenlik, şölen) + nay
(kamıs, boru, tüp, kanal) ) * alkolün etkisiyle kendinden geçecek kadar çok
sarhoş olmuş veya aşırı taşkın davranışlar sergileyen
zimam :
ara. * zamma (bir şeyi bağlamak, ip veya bağ ile zapt etmek) * yular, dizgin,
ip; bir şeyin yönetim ve kontrolü, idare etme, yönlendirme ve karar verme
yetkisi/erki
zimamdar :
ara., far. * zamma (bir şeyi bağlamak, ip veya bağ ile zapt etmek), zimam
(yular, dizgin, ip; bir şeyin yönetim ve kontrolü, idare etme, yönlendirme ve
karar verme yetkisi/erki) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan,
koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * ir işin, idarenin veya devletin
yönetimini, dizginlerini ve sorumluluğunu elinde bulunduran yönetici, lider veya
yetkili kimse
zimbabve :
şon. * dzimba-dza-mabwe (taş evler, büyük taş yapılar) (imba (büyük ev), dzimba
(büyük evler) + dza (ile ilgili, -a ait, ait olan, sahibi) + bwe, ibwe (taş,
kaya), mabwe (taşlar, kayalar) ) * Afrika kıtasının güneyinde yer alan ve
kuzeyde Zambiya, doğuda Mozambik, güneyde Güney Afrika Cumhuriyeti, batıda ise
Botsvana ile komşu olan, denize kıyısı olmayan, kara ile çevrili bir ülke
zimbon :
tür. * zimbon (ne idüğü belirsiz, garip, tuhaf tip veya boş konuşan kimse) *
davranışları kestirilemeyen, ciddiye alınmayan, tuhaf, absürt karakterli ya da
güven vermeyen kimse
zimmet :
ara. * damma, zamma (menetmek, kınamak, sorumluluk veya güvence altında
tutmak), dimmat, zimmet (koruma, güvence, ahit, söz verme, yükümlülük ve
vicdan) * bir kimsenin korumak, yönetmek veya harcamak üzere güvencesi,
sorumluluğu ve hukuki yükümlülüğü altına verilen kamu veya şahıs malı/parası;
bir kimsenin borçlu olduğu veya üzerine kayıtlı görünen tutarların tamamı
zimmi :
ara.* damma, zamma (menetmek, kınamak, sorumluluk veya güvence altında tutmak,
korumak) + i (sıfat yapım eki) * sorumluluk ve güvence altında tutulan,
korunan; İslam devletinin hakimiyeti altında yaşayan ve vergi (cizye) ödemek
karşılığında can, mal ile inanç özgürlükleri güvence altına alınmış olan
Müslüman olmayan yerleşik tebaa (hristiyan, yahudi vb.)
zimogen :
gre. * zyme (maya, mayalanma özü) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak,
yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten,
meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (genos (gen, yaratılış, türeyiş,
üreme, oluşum, doğum, köken, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins,
çeşit, sınıf, kategori) + es (ile ilgili, -a ait) ) * canlı organizmalarda
sentezlenen ancak hücreye veya çevre dokulara zarar vermemesi için özgül bir
kimyasal bağın kopması veya ortam şartlarının değişmesiyle aktif bir enzime
dönüşene kadar biyolojik olarak inaktif (etkisiz) durumda tutulan enzim öncülü,
proenzim
zimojen :
gre. * zyme (maya, mayalanma özü) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak,
yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten,
meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (genos (gen, yaratılış, türeyiş,
üreme, oluşum, doğum, köken, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins,
çeşit, sınıf, kategori) + es (ile ilgili, -a ait) ) * canlı organizmalarda
sentezlenen ancak hücreye veya çevre dokulara zarar vermemesi için özgül bir
kimyasal bağın kopması veya ortam şartlarının değişmesiyle aktif bir enzime
dönüşene kadar biyolojik olarak inaktif (etkisiz) durumda tutulan enzim öncülü,
proenzim
zimotik :
gre. * zyme (maya, mayalanma özü) + ikos (ile ilgili, -a ait) * mayalanma
(fermantasyon) ile ilgili olan, mayalanmadan ileri gelen veya mayalanma benzeri
bir süreçle yayılan (bulaşıcı hastalık)
zi-n nur :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + nur (aydınlık,
ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) * aydınlık veren, aydınlık olan, bünyesinde
ışık barındıran, etrafına aydınlık ve nur saçan, parlak olan
zina :
ara. * zana (gayrimeşru cinsel ilişkide bulunmak, evlilik dışı cinsel ilişkide
bulunmak) * aralarında meşru bir evlilik bağı bulunmayan bir erkek ile bir
kadın arasındaki rızaya dayalı veya rızasız cinsel ilişki, evlilik dışı cinsel
ilişki
zincifre :
gre., far. * kinnabari (parlak kırmızı boya, sülfürlü cıva) (gre.); cingifre
(far.) * kimyada cıva sülfür (HgS) bileşiğinden oluşan, doğada parlak kırmızı
kristaller halinde bulunan ve antik çağlardan beri parlak kırmızı-turuncu
renkli bir pigment (allık, boya) üretiminde kullanılan zehirli bir mineral
zincir :
far. * zencir, zincir (birbirine geçmiş halkalar dizisi, birbirini takip eden
öğeler dizisi) * birbirine geçirilmiş bir takım metal halkalardan oluşan,
bağlama, çekme ya da güç aktarma işlerinde kullanılan esnek ve dayanıklı bağ;
birbirine bağlı olaylar, kavramlar; işletmeler dizisi (“restoranlar zinciri”
gibi)
zincirleme reaksiyon :
far., tür. * zencir, zincir (birbirine geçmiş halkalar dizisi, birbirini takip
eden öğeler dizisi) (far.) + le (etken fiil eki) + me (isim yapım eki) (tür.) +
reactio (tepki, tepkime, karşılık verme) (re (tekrar, yeniden, karşı, geri) +
actio (eylem, fiiliyat) (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak,
işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek) ) + tio
(isim yapım eki) ) (lat.) * bir ilk etkiyle başlayan ve oluşan her bir sonucun
kendisinden sonraki benzer bir olayı tetikleyerek kendi kendini besleyen
sürekli bir değişim süreci
zindan :
far. * zen (silah) + dan (-lık, araç ve yer eki) * suçlu veya tutukluların
cezalarını çekmesi için kapatıldıkları, genellikle kalelerin altında yer alan,
güneş ışığı almayan karanlık, kasvetli ve muhafazalı yer altı hapishanesi
zindandelen :
far. * zindan (suçlu veya tutukluların cezalarını çekmesi için kapatıldıkları,
genellikle kalelerin altında yer alan, güneş ışığı almayan karanlık, kasvetli
ve muhafazalı yer altı hapishanesi) (zen (silah) + dan (-lık, araç ve yer eki)
) (far.) + delen (açıklık, oyuk oluşturarak içe giren, dalan) (del (açıklık,
oyuk oluşturarak içe girmek, dalmak) ) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
) (tür) * Osmanlı İmparatorluğu döneminde düşman kalelerini, surlarını veya
korunaklı mevzilerini yıkmak, delip geçmek amacıyla kullanılan büyük çaplı,
ağır darbe vuran ateşli bir kuşatma topu türü
zinde :
far. * zivistan (yaşamak, canlı olmak, diri olmak, hayatta olmak), zinde
(yaşayan, canlı, diri, hayatta) * fiziksel ve zihinsel olarak canlı, dinamik,
dinç ve gücü yerinde olan (kimse)
zindık : far. * zandik (inançsız, sapkın, sapık) * dini
inanışları yüzeysel olarak kabul etmiş görünüp aslında kalben inanmayan, dini
hükümleri kendi keyfine göre yorumlayarak sapkınlığa düşen veya tamamen dinsiz
olduğu hâlde bunu gizleyen kişi
zinet :
ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek),
müzeyyen (süslenmiş, bezenmiş, güzelleşmiş, donanmış) * güzellik, değer ve
çekicilik katan mücevher, takı, giysi veya bezek gibi maddi ve manevi her türlü
süs unsuru, süs, bezek
zingiberaceae : san., ara., lat. * srngavera (boynuz şekilli) (srnga
(boynuz) + vera (vücut, beden, gövde, ceset) ) (san.); singabir (far.);
zincibil (ara.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) *
genellikle tropik ve subtropik bölgelerde yetişen, çok yıllık, otsu ve rizomlu
(kök gövdeli) bitkileri kapsayan; zencefil, zerdeçal, havlıcan ve kakule gibi
mutfakta ve tıpta yaygın olarak kullanılan aromatik türleri barındıran bir
çiçekli bitki familyası, zencefilgiller
zingirdek :
tür. * zingir, zıngır (titreme,
sarsıntı bildiren ses yansımalı kök) (zang, zeng (metal oksidi, kir,
küf, pas, zenci; zil, çıngırak, çan) + ır (dönüşlü fiil eki) ) + dek (isim/sıfat yapım eki)
* def gibi müzik aletlerinin kasnak içlerine yerleştirilen, sallandıkça şakırtı
sesi çıkaran küçük metal halkacıklar, ziller; bağırıp çağıran, yaygaracı
(mecazi)
zinhar :
far. * zin (bu) + har (emanet, koruma, güvence) * “Bu sana emanettir, bunu
koru", "Aman! Güvence isterim!"; asla, hiçbir zaman, sakın, ne
olursa olsun kesinlikle yapma" anlamlarına gelen ve genellikle güçlü bir
yasaklama, uyarı veya sakındırma bildirmek için kullanılan vurgulu bir zarf
zinnia :
alm., lat. * Zinn (Alman tıp profesörü, botanikçi ve anatomist Johann Gottfried
Zinn’in soyadından) (alm.) + ia (isim yapım eki) (lat.) * Asteraceae
(papatyagiller) familyasına ait, Meksika kökenli, sert gövdeli ve canlı
renklerdeki katmerli çiçekleri için bahçelerde sıkça yetiştirilen tek yıllık
otsu bir süs bitkisi
zion :
ibr., gre. * tziyon, tsiyyah (kuru yer, kuru toprak, çöl) (ibr.); sana
(korumak, savunmak, müdafa etmek) (ara.) + dyeu (parlamak, gökyüzü, gündüz) (hint-avrupa kökü);
zeus (tanrı, ilah) (gre.); deus (lat.) * Kudüs şehri ile bu şehirdeki Kutsal
Tapınak'ın bulunduğu tepe
zionist :
ibr., gre. * tziyon, tsiyyah (kuru yer, kuru toprak, çöl; Kudüs şehri ile bu
şehirdeki Kutsal Tapınak'ın bulunduğu tepe) (ibr.); sana (korumak, savunmak,
müdafa etmek) (ara.) + dyeu
(parlamak, gökyüzü, gündüz) (hint-avrupa kökü); zeus (tanrı, ilah) (gre.); deus
(lat.) +
ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (lat.) * Siyonizm ideolojisini
benimseyen, Yahudi halkı için Filistin/İsrail topraklarında bir ulusal yurt
kurulmasını veya bu devletin varlığını destekleyen
ziphiidae :
gre., lat. * xiphos (kılıç) (gre.) + ius (ile ilgili, -a ait, benzer, gibi) +
idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * çoğunlukla derin denizlerde
yaşayan, koni biçimli belirgin burunları (gagaları) ve diş sayılarının
azlığıyla tanınan balina familyası gagalı balinagiller
ziphius :
gre., lat. * xiphos (kılıç) (gre.) + ius (ile ilgili, -a ait, benzer, gibi)
(lat.) * üvye gagalı balinası (Ziphius cavirostris) olarak bilinen, denizlerin
3.000 metreyi aşan aşırı derinliklerinde uzun süreler kalabilmesiyle tanınan ve
dünya genelinde yaygın bir dağılıma sahip olan gagalı balina familyasına
(Ziphiidae) ait bir memeli cinsi
zipper : ing. * zip (hızlı hareket etme veya vınlama
sesinden ses yansımalı kelime) + er (-cı, yapab, eden eki) * giysi, çanta ve
diğer eşyaların iki yakasını karşılıklı dizilmiş metal veya plastik dişlerin
bir sürgü vasıtasıyla birbirine kenetlenmesiyle hızlıca kapatıp açmayı sağlayan
düzenek, fermuar
ziprasidon :
lat. * zi (benzizotiyazol (benzisothiazole) + pras (piperazin (piperazine)
fonksiyonel grubu) + idon (indolon halkası ve keton (karbonil grubuna (C=O) iki
alkil veya aril grubunun bağlandığı bileşik) belirteci) * beyindeki dopamin ve
serotonin adlı kimyasal habercilerin (nörotransmiterlerin) etkinliğini
dengeleyerek şizofreni, bipolar bozukluğa bağlı akut mani veya karma (mikst)
dönemler ile psikotik hastaların ajitasyon durumlarını tedavi etmek amacıyla
kullanılan ikinci kuşak (atipik) bir antipsikotik ilacın etken maddesi
(C21H21ClN4OS)
zir :
far. * zer (alt, aşağı) * alt, aşağı; bir şeyin en alt kısmı, dip veya aşağı
tarafı
zir ü zeber :
far. * zir (alt, aşağı; bir şeyin en alt kısmı, dip veya aşağı tarafı) + ü
(tamlama bağlacı) + zeber (üst, yukarı, üst taraf) * altüst olmuş,
darmadağınık, paramparça veya perişan
zira :
ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak,
ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek) + a (isim yapım eki) * kolun dirsekten
parmak ucuna kadar olan kısmı ile temsil edilen eski bir uzunluk ölçüsü, arşın
zira :
far. * zi (için, nedeniyle, sebebiyle) + ra (o) * onun için, o sebepten dolayı
ziraat :
ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak,
ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek) + at (isim yapım ve çoğul eki) *
toprağı işleyerek bitkisel ve hayvansal ürünler elde etme, bunları
değerlendirme ve pazarlama sürecini kapsayan, insanlığın en temel geçim ve
üretim kaynaklarından biri olan tarım faaliyetlerinin bütünü, tarım
zirai :
ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak,
ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek) + i (ile ilgili, -a ait) * toprağın işlenmesi, bitki
ve hayvan ürünlerinin yetiştirilmesi, korunması ve değerlendirilmesiyle ilgili
olan, ziraat ile ilgili, tarımsal
zirefkend :
Türk musikisinde bir makam
zirefkend şarkı :
Türk musikisinde bir makam
zirefkend-i büzürk :
Türk musikisinde bir makam
zirefkend-i kuçek :
Türk musikisinde bir makam
zirefkend-i rumi :
Türk musikisinde bir makam
zirgüle : far. * zirg (zil, çan, küçük çan,
metal çalpara, tiz ses) + ule (küçültme eki) * Türk musikisinde Hicaz ailesine
ait, yerinde (dügah perdesinde) Hicaz beşlisine Hüseyni aşiran perdesindeki
eksik fena (veya rast) beşlisinin eklenmesiyle oluşan, donanımında bakiye
diyezi ve küçük müstear bemolü barındıran yedi sesli bir bileşik makam ve Türk
musikisi notasında sol diyez (#) sesini (nim hicaz perdesini) göstermek için
kullanılan özel bir işaret
zirkeş-haveran : far.
* zir (alt, aşağı) + keş (çeken, çekici, taşıyan) + haveran (doğular) (haver
(doğu) + an (-lar, çoğul eki) ) * Doğu ufuklarından süzülüp gelen, pes (alt)
tonları kendine çeken/taşıyan; Türk musikisinde en az beş asırlık geçmişe
sahip, Hüseynî makamı dizisine Irak perdesindeki Segâh dörtlüsünün (veya Irak
makamı dizisinin bir bölümünün) eklenmesiyle oluşan ve eski nazariyat
kitaplarında "zilkeş" veya daha yaygın haliyle
"dilkeş-hâverân" olarak da adlandırılan, inici seyir karakterine
sahip klasik bir birleşik makam
zirkeş-hüseyni :
far., ara. * zir (alt, aşağı) + keş (çeken, çekici, taşıyan) (far.) + huseyn
(hasan (güzel, yumuşak mizaçlı, iyi, erdemli) + eyn (küçültme eki) ) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Türk musikisinde hem bağımsız bir
birleşik makamı hem de bu makamın seyrinde ana karakteristik ses olan ve mi
notasına karşılık gelen tiz sekizlideki hüseyni perdesinin zîr (alt/pes)
varyasyonu
zirkeşide :
far. * zir (alt, aşağı) + kaşidan (çekmek, uzatmak), keşide (çekme, çekilen,
çekilmiş, uzatılmış; düzenlenmiş, yazılmış) * Türk Musikisinde Hüseyni
perdesinden (veya perdesi üzerinden) başlayıp seyrettikten sonra Rehavi
perdesinde karar kılan eski bir mürekkep (bileşik) makam veya terkib
zirkon :
far. * zar (altın) + gun (renk) (far.); zarkun (zincifre/kırmızı renkli bir
mineral) (ara.) * mücevher yapımında elmas taklidi olarak sıklıkla kullanılan,
yüksek kırılma indisi sayesinde doğal bir parlaklığa sahip, zirkonyum
elementinin silikatından oluşan kahverengi, yeşil, mavi ya da şeffaf renklerdeki
dayanıklı ve kristal yapılı bir mineral
zirkonyum :
far., lat. * zar (altın) + gun (renk) (far.); zarkun (zincifre/kırmızı renkli
bir mineral) (ara.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 40
olan, periyodik tablonun 4. grubunda bulunan, parlak, dayanıklı ve korozyona
dirençli, nükleer reaktörlerde, seramiklerde, alaşımlarda ve kimyasal
ekipmanlarda kullanılan geçiş metali element
zirr :
ara. * zerre (iliklemek, düğmelemek; tomurcuklanmak) * gömlek, kaftan gibi
giysilerin önünü kapatmaya yarayan düğme, ilik; bitkilerdeki çiçek tomurcuğu
zi-ruh :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + ruh (maddenin canlı ve idrakli
(bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin,
yaşam enerjisi, bilinç) * canlı, ruh sahibi olan, yaşayan varlık; insan, hayvan
gibi can taşıyan tüm mahlukatı niteleyen sıfat
zirve :
ara. * zer (atmak, savurmak, fırlatmak, dağıtmak) + ve (isim/sıfat yapım eki) *
atılmış, saçılmış, savrulmuş, yukarı atılmış; bir dağın, tepenin veya yüksek
bir nesnenin en üst noktası, üst, yüksek kısım, tepe, doruk, tepe noktası,
hörgüç
zirzop :
tür. * zır (büsbütün,
tamamen, katıksız veya son derece) (tür.) + zıp, zop (yukarı doğru ani hareket, sıçrama, fırlama veya çarpma sesi) *
aklına eseni yapan, kurallara uymayan, şımarık, geveze, densiz konuşan ve belli
bir işi gücü olmadan başıboş dolanan delişmen kimse, kopuk, kural tanımaz,
saygısız, işe yaramaz, aklına eseni yapan, söz dinlemez; bağırıp çağıran
zivana : far. * zeban (dil, lisan, lugat,
lehçe), zabana (dil, alev
dili, kapı sürgüsünün girdiği yuva, kapı sürgüsü yuvası, kilit dili yuvası;
kamış, boru, tüp) * iki ahşap parçayı birbirine bağlamak için birinin ucuna
yapılan geçme dilinin (zıvana dili) girmesi amacıyla diğer parçada açılan
dikdörtgen veya kare şeklindeki yuva ya da delik
ziver :
far. * zevar, ziver (süs, mücevher, bezek, ziynet veya tezyinat) * bir şeye ya
da bir kimseye güzellik, değer ve zarafet katmak amacıyla kullanılan estetik
unsur
ziya :
ara. * dav (ışık, parlaklık), da’a (ışımak, ışık saçmak, ışıldamak, parlamak,
parıldamak) * karanlığı gidererek nesnelerin görünmesini sağlayan ve hem
fiziksel hem de mecazi anlamda yol gösterici, aydınlatıcı olan olgu,
kendiliğinden ışık yayan kaynakların güçlü aydınlığı, ışık, ışıltı, parıltı,
nur; erkek ismi
ziyadar :
ara., far. * dav (ışık, parlaklık), da’a (ışımak, ışık saçmak, ışıldamak,
parlamak, parıldamak), diya, ziya (karanlığı gidererek nesnelerin görünmesini
sağlayan ve hem fiziksel hem de mecazi anlamda yol gösterici, aydınlatıcı olan
olgu, ışık, ışıltı, parıltı, nur) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan,
alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * ışıklı, parlak, aydınlık;
bilgili, nurlu, etrafına ışık saçan kimse
ziyade :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak,
fazlalaştırmak) * çok, daha çok, fazlasıyla, aşırı miktarda, fazla, artmış;
başka, öte; bir şeyin belirlenen ölçüyü veya sınırı aştığını belirten bir zarf
ve sıfat
ziyafet :
ara. * dayf (misafir, konuk), dafa (misafir etmek, konuk etmek, ağırlamak) *
konuk ağırlama, misafirperverlik ve konuğu yedirip içirme; kutlama veya eğlenme
amacıyla çok sayıda konuğun bir araya gelerek özenle hazırlanmış yemekleri hep
birlikte yemesiyle gerçekleşen ağırlama ve şölen
ziyal :
ara. * dav (ışık, parlaklık), da’a (ışımak, ışık saçmak, ışıldamak, parlamak,
parıldamak), diya, ziya (ışık, parlaklık, ışıltı, parıltı, aydınlık, nur; erkek
ismi) + l (son ek) * ışık, parlaklık, ışıltı, parıltı, aydınlık, nur; erkek
ismi
ziyan :
far. * zya, zina (zarar vermek, incitmek, hasar vermek), ziyan (zarar, hasar,
kayıp) * bir şeyin kaybolması, eksilmesi, değerini yitirmesi veya bir işten
elde edilen sonucun boşa gitmesi nedeniyle uğranılan maddi veya manevi zarar ve
kayıp
ziyankar :
far. * zya, zina (zarar vermek, incitmek, hasar vermek), ziyan (zarar, hasar,
kayıp) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) * bir
kimseye veya bir şeye maddi ya da manevi açıdan zarar veren, ziyan eden ve
hüsrana uğratan (kimse veya şey), zarar veren, hasar veren, kayba uğratan
ziyaret :
ara. * zara (gitmek, uğramak, görmek için gitmek) + et (isim yapım eki) *
gitme, uğrama, görme, görmek için gitme
ziyaretgah :
ara., far. * ziyaret (gitme, uğrama, görme, görmek için gitme) (zara (gitmek,
uğramak, görmek) + et (isim yapım eki) ) (ara.) + gah (yer, mekan, konum,
mevki, makam, lokasyon) (far.) * genellikle dini, tarihi veya manevi bir değeri
olan, kutsal kabul edildiği ya da saygı duyulduğu için insanların yoğun şekilde
gidip ziyaret ettiği yer veya makam
ziynet :
ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek),
müzeyyen (süslenmiş, bezenmiş, güzelleşmiş, donanmış) * güzellik, değer ve
çekicilik katan mücevher, takı, giysi veya bezek gibi maddi ve manevi her türlü
süs unsuru, süs, bezek
ziziphus :
far., gre. * zizfum, zayzafun (çöl hurması, dikenli ağaç) (far.); zizyphon,
zizyphos (gre.) * Rhamnaceae (Hünnapgiller, Cingilgiller) familyasına ait,
genellikle dikenli çalı veya küçük ağaç formunda olan ve tıbbi, besleyici
değerlere sahip yenilebilir meyveler (hünnap gibi) veren bitki cinsi
zloti :
leh. * zloto (altın) * Polonya’nın resmi para birimi
Zn :
alm., lat. * zincum (Zink (Almanca çinko adı) (alm.) + um (element adı eki)
(lat.) ) * atom numarası 30 olan, periyodik tablonun 12. grubunda bulunan,
mavimsi beyaz renkli, korozyona dayanıklı, galvaniz kaplamalarda, pirinç
alaşımlarında, pillerde, ilaçlarda ve biyolojik sistemlerde kullanılan metal
element
zodiak :
gre. * zoidiakos (zoidion (yontulmuş hayvan heykeli) (zoion (hayvan) + eidos
(şekil, biçim, görünüş) ) + iakos, ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) *
ekliptiğin her iki yanında 9° uzanan, Ay'ın ve ana gezegenlerin yörüngelerini
kapsayan bir kuşağı; güneşin gökyüzündeki yıllık hareketlerine dayalı olarak
oluşturulmuş bir göksel koordinat sistemi ve her biri 30’ar derece aralıklı
olan ve toplamda 360 dereceye tekabül ederek 12 bölümden oluşan burçlar dizisi
zodyak :
gre. * zoidiakos (zoidion (yontulmuş hayvan heykeli) (zoion (hayvan) + eidos
(şekil, biçim, görünüş) ) + iakos, ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) *
ekliptiğin her iki yanında 9° uzanan, Ay'ın ve ana gezegenlerin yörüngelerini
kapsayan bir kuşağı; güneşin gökyüzündeki yıllık hareketlerine dayalı olarak
oluşturulmuş bir göksel koordinat sistemi ve her biri 30’ar derece aralıklı
olan ve toplamda 360 dereceye tekabül ederek 12 bölümden oluşan burçlar dizisi
zoetrop :
gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan) + trepein
(çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek),
tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen,
etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) * silindir şeklinde bir kutunun
içine yerleştirilen ve döndürüldüğünde içindeki hareketli resim dizilerini
deliklerinden bakan kişiye sürekli bir animasyon gibi gösteren, sinemanın
temelini oluşturan optik bir oyuncak
zofenopril :
lat. * zofeno (sülfhidril ve fenil halkası modifikasyonları belirteci) + pril
(anjiyotensin dönüştürücü enzimi (ACE (Angiotensin-Converting Enzyme/
Anjiyotensin Dönüştürücü Enzim) inhibe eden ilacı belirten son ek) *
Zofenopril, hipertansiyon (yüksek tansiyon) ve akut miyokard enfarktüsü (kalp
krizi) tedavisinde kullanılan, anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE)
inhibitörleri sınıfına ait, kalbi koruyucu (kardiyoprotektif) özelliklere sahip
ön ilaç formunda bir etken madde (C22H23NO4S2)
zohar :
ibr. * zahr (parlamak, ışık saçmak, aydınlatmak) * ihtişam, ışıltı, görkemli
ışık; Yahudi mistisizmi olan Kabala'nın en temel ve kutsal metni kabul edilen,
Tevrat'ın gizli ve ezoterik anlamlarını yorumlayan, insan ruhunun ve ilahi
alemin derinliklerini simgelerle açıklayan mistik bir tefsir külliyatı (Zohar
metnindeki atıflara göre eser, miladi 2. yüzyılda Roma döneminde taşamış haham
Şimon bar Yohai (Rashbi) tarafından, öğrencileriyle birlikte yazılmıştır.
Rivayete göre Şimon bar Yohai mağarada saklandığı dönemde bu sırlar kendisine
ilham edilmiştir.)
zoka :
gre. * zoka (balık şeklinde kurşunlu büyük olta iğnesi) * büyük balıkları
avlamak için kullanılan, küçük balık biçimindeki ucu iğneli kurşun ağırlığı
zoledronik asit :
lat. * zol (imidazol (azot içeren beşli bir halka) grubu) ) + dronicus
(bifosfonat grubu molekül belirteci) + acidum (ekşi, asit) * kemik yıkımını
(rezorpsiyon) engelleyen, osteoporoz, Paget hastalığı, kanserin kemiğe
sıçraması (metastaz) ve tümör kaynaklı kandaki yüksek kalsiyum seviyelerinin
(hiperkalsemi) tedavisinde damar yoluyla uygulanan azot içerikli güçlü bir
üçüncü kuşak bifosfonat grubu ilacın etken maddesi (C5H10N2O7P2)
zollinger-ellison sendromu :
ing., gre. * zollinger (Amerikalı cerrah Robert Milton Zollinger'ın soyadından)
+ ellison (Amerikalı cerrah Edwin Homer Ellison'ın soyadından) (ing.) +
syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik
eki) (tür.) * pankreas veya onikiparmak bağırsağında (duodenum) gelişen
gastrinoma adlı tümörlerin aşırı gastrin hormonu salgılaması sonucu, mide
asidinin kontrolsüz şekilde artmasına ve buna bağlı olarak tedaviye dirençli
şiddetli peptik ülserler ile kronik ishale yol açan nadir bir hormonal bozukluk
zolmitriptan :
lat. * zolmi (oxazolidinone" (oksazolidinon) halkasındaki azol halkası
yapısı belirteci) + triptophan (bir amino asit) (tryptos (ezilmiş, kırılmış) +
phanos (gösteren) ) (gre.) + amine (azot içeren organik bileşik) (lat.) *
beyindeki serotonin (5-HT₁B/₁D) reseptörlerine seçici
olarak bağlanıp genişlemiş kan damarlarını daraltarak ve enflamasyonu
önleyerek, auralı veya aurasız akut migren atakları ile küme baş ağrılarının
tedavisinde kullanılan triptan sınıfı reçeteli bir ilaç etkin maddesi
(C16H21N3O2)
zolpidem :
lat. * zol (imidazol (azot içeren beşli bir halka) grubu) ) + pyridinum
(piridin halkası, aromatik azotlu heterosiklik bileşik C5H5N) (pyr (ateş)
(gre.) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) ) + em (acetamide
(asetamid, CH3CONH2 türevi fonksiyonel grup belirteci) (lat.) * beyindeki
GABA-A reseptörlerine bağlanıp sinir sistemi aktivitelerini yavaşlatarak etki
gösteren, uykusuzluk çeken hastaların kısa süreli tedavisinde uykuya dalmayı
kolaylaştırmak amacıyla kullanılan benzodiazepin grubu dışı hipnotik (uyku
verici) ilacı etken maddesi (C19H21N3O)
zom :
gre. * zomos (usare, öz su, sıkılarak çıkarılan meyve suyu, et suyu, çorba veya
bulamaç) * bilincini veya kontrolünü kaybedecek derecede çok sarhoş olmuş kişi
zombi :
ban. * nzambi (tanrı, ilah, yüce varlık), zumbi (fetiş, uğur, tılsım, muska) *
popüler kültürde ve Haiti adasına özgü voodoo inanışında, büyü veya virüs gibi
dış bir etkenle öldükten sonra diriltilen, kendi iradesi ve bilinci olmaksızın
sadece yeme ya da saldırma dürtüsüyle hareket eden yaşayan ölü, ruhu çalınarak
köleleştirilen beden
zon :
gre. * zone (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün beş
kuşağından her biri, bölge, alan) * coğrafya, tıp, anatomi veya astronomi gibi
alanlarda belirli özelliklere, işlevlere veya sınırlara sahip olan ve
çevresinden ayrılan bölge, kuşak veya alan
zona :
gre. * zoster, zone (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün
beş kuşağından her biri, bölge, alan) (gre.); zona (lat.) * varisella zoster
virüsünün sebep olduğu ve daha önce su çiçeği geçirmiş kişilerde görülen,
vücudun tek tarafında deride su toplamış ağrılı kabartılarla seyreden bir
hastalık
zona fasikülata :
gre. * zoster, zone (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün
beş kuşağından her biri, bölge, alan) (gre.); zona (lat.) + fascia, fascis
(demet, iple bağlı küme) + cula (küçültme eki) + ata (çoğul eki) (lat.) *
vücutta metabolizma, bağışıklık ve stres yanıtını düzenleyen glukokortikoidleri
(özellikle kortizol) salgılamakla görevli olan, böbrek üstü bezinin kabuk
(korteks) kısmının orta ve en kalın tabakası
zona pellüsida :
gre. * zoster, zone (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün
beş kuşağından her biri, bölge, alan) (gre.); zona (lat.) + pellucida, pellucis
(saydam, şeffaf, ışık geçirgen) (perlucere (içinden ışık geçmek/parlamak) (per
(içinden, boyunca, arasından, sayesinde, aracılığıyla, yoluyla, vasıtasıyla,
dolayısıyla, boyunca, tamamen, tümden; başına, beher) + lucere (ışık saçmak,
ışık yaymak, ışık vermek, parlamak, ışıldamak) ) + ida, is (sıfat yapım eki)
(lat.) * memeli yumurta hücrelerini (oositleri) çevreleyen, sperm bağlanmasını
ve türler arası döllenmeyi engelleyen glikoprotein yapılı, şeffaf (saydam) ve
koruyucu bir dış zar
zona zoster :
gre. * zoster, zone (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün
beş kuşağından her biri, bölge, alan) (gre.); zona (lat.) + zoster (kuşak,
kemer, halka, sargı veya yeryüzünün beş kuşağından her biri, bölge, alan)
(gre.) * daha önce suçiçeği geçirmiş kişilerde vücut sinir hücrelerinde uykuya
yatan Varisella zoster virüsünün, bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla yeniden
aktif hale gelmesi sonucu, genellikle vücudun tek bir tarafında şerit halinde
dizilen, ağrılı ve içi su dolu kabarcıklarla kendini gösteren enfeksiyonel bir
cilt hastalığı, gece yanığı
zonguldak :
gre. * sandarake (reçine, dağ
ardıcı ağacının zamkı, boya/tıpta tüy dökücü veya sarı boya hammaddesi olarak
kullanılan sarı-turuncu renkli, zehirli ve kötü kokulu arsenik sülfür minerali,
zırnık; antik dönemde Karadeniz kıyısındaki küçük gemilerin sığınabileceği
doğal bir liman veya iskele alanı (Sandra Çayı (Üzülmez Deresi) ile ilintili) )
* Türkiye’nin Batı Karadeniz Bölgesi’nde yer alan, kuzeyinde Karadeniz,
kuzeydoğusunda Bartın, doğusunda Karabük, güneyinde Bolu ve batısında Düzce
illeri bulunan 67 plakalı ili
zonisamid :
lat. * zonis (benzisoxazole (benzizoksazol) ) + amide (amonyaktan bir hidrojen
atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2
grubunu içeren bir organik bileşik) * beyindeki sodyum ve kalsiyum kanallarını
bloke edip anormal elektriksel aktiviteyi stabilize ederek çalışan, özellikle
epilepsi hastalarındaki fokal (kısmi) başlangıçlı nöbetlerin ve Parkinson
hastalığı semptomlarının tedavisinde reçete edilen sülfonamid türevi yeni nesil
bir antiepileptik (nöbet önleyici) ilacın etken maddesi (C8H8N2O3S)
zonisamit :
lat. * zonis (benzisoxazole (benzizoksazol) ) + amide (amonyaktan bir hidrojen
atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2
grubunu içeren bir organik bileşik) * beyindeki sodyum ve kalsiyum kanallarını
bloke edip anormal elektriksel aktiviteyi stabilize ederek çalışan, özellikle
epilepsi hastalarındaki fokal (kısmi) başlangıçlı nöbetlerin ve Parkinson
hastalığı semptomlarının tedavisinde reçete edilen sülfonamid türevi yeni nesil
bir antiepileptik (nöbet önleyici) ilacın etken maddesi (C8H8N2O3S)
zonklamak :
tür. * zonk (döngüsel darbe hareketinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + la
(dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * genellikle baş veya diş gibi
vücudun belirli bir bölgesinde, kalbin atışıyla uyumlu bir ritimle, kesik kesik
ve güçlü bir şekilde bir ağrı kendini göstermek
zonta :
gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon
(canlı yaşam formu, hayvan) + tos (ile ilgili, -a ait; sıfat yapım eki) *
toplumsal kurallara uyum sağlayamamış, davranışlarında incelik barınmayan, kaba
saba, görgüsüz ve kültürsüz kimse, kro, hırbo
zonül :
gre., lat. * zone (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün beş
kuşağından her biri, bölge, alan) (gre.) + ula, ulum (küçültme eki) (lat.) *
göz merceğini yerinde tutarak kirpiksi cisme bağlayan ve gözün odaklanmasını
(akomodasyon) sağlayan ince liflerden oluşan kuşak veya bağ yapısı
zoofili :
gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon
(canlı yaşam formu, hayvan) + philia (sevme durumu, hoşlanma durumu) (philein
(sevmek), philos (seven, sever, sevici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) )
* bir insanın hayvanlara karşı cinsel veya romantik yönelim duyması, onlarla
cinsel ilişkiye girmesi ya da bu durumu bir cinsel sapkınlık (parafili) olarak
deneyimlemesi durumu, bestializm
zoofobi :
gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon
(canlı yaşam formu, hayvan) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * bireyin hayvanlara karşı duyduğu, günlük
yaşamını olumsuz etkileyebilecek düzeydeki aşırı, mantıksız ve kronik korku durumu,
hayvan korkusu
zooid :
gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon
(canlı yaşam formu, hayvan) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli,
biçimli) * bağımsız hareket edebilen bir üreme hücresi ya da mercanlar ve briozoonlar
gibi koloni oluşturan organizmalarda koloniyi meydana getiren ve belirli
işlevlerde uzmanlaşmış bireysel canlıların her biri
zoolog :
gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon
(canlı yaşam formu, hayvan) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) *
hayvanların anatomisi, fizyolojisi, davranışları, genetiği, evrimi ve
çevreleriyle olan etkileşimlerini bilimsel yöntemlerle inceleyen hayvan bilimi
uzmanı
zooloji :
gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon
(canlı yaşam formu, hayvan) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos
(kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
hayvanlar alemini, hayvanların yapılarını, işlevlerini, davranışlarını,
gelişimlerini, evrimlerini ve çevreleriyle olan ilişkilerini bilimsel
yöntemlerle inceleyen biyolojinin alt dalı, hayvan bilimi
zoolojik :
gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon
(canlı yaşam formu, hayvan) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos
(kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) +
ikos (ile ilgili, -a ait) * zooloji ile ilgili, hayvan bilimi ile ilgili
zoonotik :
gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon
(canlı yaşam formu, hayvan) + nosos (hastalık) + ikos (ile ilgili, gibi) *
hayvanlardan insanlara bulaşan enfeksiyöz hastalıklarla ilgili
zoonoz :
gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon
(canlı yaşam formu, hayvan) + nosos (hastalık) * omurgalı hayvanlardan
insanlara ve insanlardan omurgalı hayvanlara doğal yollarla bulaşabilen,
bakteri, virüs, parazit veya mantar gibi patojenlerin neden olduğu enfeksiyon
hastalıklarının genel adı
zooplankton :
gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon
(canlı yaşam formu, hayvan) + plankton (su içinde akıntıya karşı aktif olarak
yüzemeyen, su kütlesi içinde sürüklenerek yaşayan mikroskobik canlı organizma)
(planein (gezmek, dolaşmak, saptırmak), planktos, plankton (sürüklenen,
gezinen, dolaşan, akıntıyla taşınan) ) * denizlerde ve tatlı sularda yaşayan,
su akıntılarına karşı koyamayarak pasif bir şekilde sürüklenen, mikroskobik
boyuttan büyük denizanası boyutuna kadar değişebilen hayvansal tek hücreli ve
çok hücreli canlılar topluluğu
zoospor :
gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon
(canlı yaşam formu, hayvan) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak,
dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış,
dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) * bazı alg ve
mantarlarda görülen, hücre duvarı bulunmayan ve üzerinde taşıdığı kamçılar
(sililler) sayesinde su içerisinde aktif olarak hareket edebilen eşeysiz üreme
hücresi
zootekni :
gre. * zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon
(canlı yaşam formu, hayvan) + tekhne, tekhnos (sanat, zanaat, beceri) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) * ekonomik değeri olan evcil hayvanların genetik
ıslahı, beslenmesi, barındırılması ve yetiştirilmesi yoluyla onlardan en yüksek
verimi elde etmeyi amaçlayan bilim dalı
zopiklon :
ing. * zo (benzodiazepinlere alternatif olarak geliştirilen ve uykusuzluk
tedavisinde kullanılan ana ilaçlar (zolpidem, zaleplon, zopiklon)
"Z-ilaçları" (Z-drugs) belirteci) + clone (siklopirolon
(cyclopyrrolone) sınıfı belirteci) * merkezi sinir sistemindeki GABA-A
reseptörlerine bağlanarak beyin aktivitesini yavaşlatan ve uykusuzluk
(insomnia) çeken kişilerin daha hızlı uykuya dalmasını, gece daha az uyanmasını
sağlayan, kimyasal olarak siklopirolon sınıfına ait benzodiazepin dışı
(Z-grubu) bir hipnotik ve sedatif etken madde (C17H17ClN6O3)
zoppa :
ita. * zoppo (aksak, topal, eksik, tam oturmayan, destekleyici parça) + a
(dişil eki) * iki direk arasındaki yelkenlerin alt yakalarını germeye yarayan
veya serenleri birbirine bağlayan donanım/halat parçası
zor :
far. * zavar (güç, kuvvet, yetenek), zor, zur (güç, kuvvet, kudret, enerji,
şiddet, baskı meşakkat) * yapılması, başarılması veya katlanılması büyük emek,
güçlük ya da fedakarlık gerektiren, kolay karşıtı olan
zorba :
far., tür. * zavar (güç, kuvvet, yetenek), zor (güç, kuvvet, kudret, enerji,
cebir, şiddet, baskı) (far.) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa;
şef, yönetici, lider, reis) (tür.) * maddi veya manevi gücüne güvenerek
kendinden daha zayıf olanlara baskı yapan, hak ve hukuk tanımadan zorbalıkla
kendi isteğini kabul ettiren müstebit kimse
zorbela :
far., ara. * zavar (güç, kuvvet, yetenek), zor (güç, kuvvet, kudret, enerji,
cebir, şiddet, baskı) (far.) + bala’a (sınamak, denemek, ölçmek, test etmek,
imtihan etmek; musibet vermek, başına bela getirmek), ibtila (sınav, sınama,
deneme, test, imtihan), bela (sınav, sınama, deneme, test, imtihan; zorluk,
büyük sıkıntı, problem, dert, sorun, musibet) (ara.) * bir işin veya durumun
büyük bir güçlükle, binbir güçlükle, çok büyük emek ve sıkıntı harcanarak veya
istemeye istemeye, kerhen gerçekleştirildiğini ifade eden zarf, güçlükle,
zorlukla, çok çaba sarfederek, büyük zorluklar ile uğraşarak
zorlamak :
far., tür. * zavar (güç, kuvvet, yetenek), zor (güç, kuvvet, kudret, enerji,
cebir, şiddet, baskı) (far.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki)
(tür.) * bir kimseyi veya bir şeyi kendi isteği, doğal akışı ya da sınırları
dışında belirli bir eyleme, karara veya duruma zorunlu kılmak amacıyla maddi,
manevi veya fiziksel güç uygulamak, baskı yapmak ve sınırları sonuna kadar
esnetmek
zorn önsavı :
alm. * zorn (Alman-Amerikalı matematikçi Max Zorn'un soyadından) (alm.) + ön
(ileri taraf, karşı, başlangıç noktası, cephe) + sav (tez, iddia, önerme) + ı
(iyelik eki) (tür.) * küme teorisinde kısmi sıralı bir kümenin her zincirinin
(tam sıralı alt kümesinin) bir üst sınırı varsa, bu kümenin en az bir maksimal
elemana sahip olduğunu belirten ve Seçim Aksiyomu'na denk olan temel bir
matematiksel önerme, Zorn'un Lemması
zorn lemması :
alm., gre. * zorn (Alman-Amerikalı matematikçi Max Zorn'un soyadından) (alm.) +
lemma (kabul edilen/alınan şey) (gre.) + sı (iyelik eki) (tür.) * küme
kuramında her kısmi sıralı kümenin, eğer her zinciri bir üst sınıra sahipse, en
az bir maksimal elemana sahip olduğunu öne süren ve seçme aksiyomuna eşdeğer
olan temel teorem
zorsunmak :
far., tür. * zavar (güç, kuvvet, yetenek), zor (güç, kuvvet, kudret, enerji,
cebir, şiddet, baskı) (far.) + sun (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki)
(tür.) * bir işi yapmayı kendine ağır bulmak, üşenmek, isteksiz davranmak veya
bir durumu yük olarak görüp yüksünmek
zorunlu :
far., tür. * zavar (güç, kuvvet, yetenek), zor (güç, kuvvet, kudret, enerji,
cebir, şiddet, baskı) (far.) + un (bağlaç) + lu (sıfat yapım eki) (tür.) *
yapılması, yerine getirilmesi veya gerçekleşmesi kaçınılmaz olan, isteğe bağlı
olmayan ve aksine davranılması mümkün bulunmayan, mecburi, zaruri
zoster :
gre. * zoster (kemer, kuşak, kayış, şerit) * genellikle Varisella Zoster
virüsünün neden olduğu, vücudun tek bir tarafında belirli bir sinir hattı
(dermatom) boyunca uzanan, ağrılı ve döküntülü bir cilt hastalığı olan gece
yanığı, zona
zosteraceae :
gre., lat. * zoster (kemer, kuşak, kayış, şerit) (gre.) + aceae (-giller, bitki
familyası eki) (lat.) * denizel ortamlarda yetişen, şerit benzeri yapraklara ve
sürünücü gövdelere sahip, çiçekli bitkilerden oluşan ve deniz çayırları olarak
bilinen bir deniz otu familyası
zosteriform :
gre., lat. * zoster (kemer, kuşak, kayış, şerit) (gre.) + formis (şekilli,
biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * zona
hastalığında (Herpes zoster) görüldüğü gibi, belirli bir duyu sinirinin deri
üzerindeki yayılım hattını (dermatom) takip eden, şerit veya kuşak biçimindeki
tek taraflı deri döküntüsü şeklinde olan ve bu yerleşim paterni niteliğinde
olan
zosteropidae :
gre., lat. * zoster (kemer, kuşak, kayış, şerit) + ops (göz, görme, görüş,
bakış) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * gözlerinin
etrafındaki belirgin beyaz tüy halkası, küçük boyutu, genellikle zeytin yeşili
veya sarımsı tüyleri ve nektarla beslenmeye uyumlu fırça dilli yapılarıyla
karakterize edilen, çoğunlukla Tropikal Afrika, Asya ve Avustralasya'da yayılım
gösteren ötücü kuşlar (Passeriformes) familyası, akgözgiller, beyazgözgiller,
gözlüklü kuşlar familyası
zosterops :
gre. * zoster (kemer, kuşak, kayış, şerit) + ops (göz, görme, görüş, bakış) *
zosteropidae (akgözgiller, beyazgözgiller, gözlüklü kuşlar) familyasından,
genellikle tropikal ve subtropikal bölgelerde yaşayan, gözlerinin etrafındaki
belirgin beyaz halka nedeniyle "beyaz göz" (white-eye) olarak adlandırılan,
küçük, çoğunlukla yeşilimsi veya sarımsı tüylere sahip ötücü bir kuş cinsi
zosterops japonicus :
gre. * zoster (kemer, kuşak, kayış, şerit) + ops (göz, görme, görüş, bakış)
(gre.) + japon (Japon) + icus (ile
ilgili, -a ait) (lat.) * göz
çevresindeki belirgin beyaz halka, zeytin yeşili tüyleri ve hareketli yapısıyla
bilinen, Doğu Asya'ya özgü, ötücü ve küçük bir kuş türü, Japon gözlükçü kuşu
zot :
lat., fra. * sottus (budala, aptal, ahmak, şaşkın) (lat.); sot (aptal, budala
(eril) ), sotte (aptal, budala (dişil) ) (fra.) * kaba, görgüsüz, ahmak, aptal,
salak, budala, inatçı
zotepin :
lat. * zo (farmasötik ön ek) + dibenzothiepin (kükürt barındıran yedi üyeli
heterosiklik halka sistemi) (di (iki, ikili, çift) (gre.) + benzo (benzen
halkasıyla kaynaşmış) (alm.) + thiepin (kükürt içeren yedi üyeli heterosiklik
halka) (theion (kükürt) + epi (epoksi benzeri halkasal bağ eki) (gre.) + ine
(kimyasal bileşik eki) (lat.) ) * akut ve kronik şizofreni ile akut bipolar
mani semptomlarının tedavisinde kullanılan, dopamin ve serotonin reseptörlerini
etkileyerek beyindeki kimyasal dengesizlikleri düzenleyen atipik (ikinci kuşak)
bir antipsikotik ilacın etken maddesi (C18H18ClNOS)
zozan :
kür. * zozan (yayla, yüksek dağ otlağı, yazın hayvanların otlatıldığı serin
dağlık yer) * yüksek dağ tepelerinde yer alan, yaz mevsiminde hayvanları
otlatmak ve serinlemek amacıyla çıkılan yeşilliği bol yüksek rakımlı ova,
yayla, plato veya dağ otlağı
Zr :
lat. * zirconium (zircon (zirkon minerali) + ium (kimyasal element eki) ) *
atom numarası 40 olan, periyodik tablonun 4. grubunda bulunan, parlak,
dayanıklı ve korozyona dirençli, nükleer reaktörlerde, seramiklerde,
alaşımlarda ve kimyasal ekipmanlarda kullanılan geçiş metali element
zu :
ara. * zu (sahibi, maliki, haiz olan) * sahibi, maliki, haiz olan
zubab :
ara. * zabba (kovulmasına rağmen geri dönmek) * kovulduğu zaman tekrar geri
dönen; sinek
zu'ban :
ara. * zebene, zabana
(itmek, kakmak, itip kakmak, vurmak, darbelemek, şiddetle sürüklemek, defetmek,
fırlatmak, sıkıştırmak veya dik durmak) * akrebin kıskacı; iki
çatal, iki boynuz, iki makas; Akrep Takımyıldızı'nın kuzey ve güney
kıskaçlarını oluşturan iki parlak yıldızı (Zubaneşimali ve Zubanelcenubi)
zubban :
ara. * zebene, zabana
(itmek, kakmak, itip kakmak, vurmak, darbelemek, şiddetle sürüklemek, defetmek,
fırlatmak, sıkıştırmak veya dik durmak) * büyücüler, sihirbazlar,
kehanette bulunanlar veya belirli bir zümrenin/topluluğun ileri gelenleri,
azgınları
zubera :
ara. * zabr (güç, kuvvet, sağlamlık, metanet, dayanıklılık, sarsılmazlık),
zubeyr, zübeyr (güçlü, kuvvetli, zeki) * güçlü, kuvvetli, dayanıklı, sağlam,
akıllı, metanetli, manevi derinliği olan ve sarsılmaz kadın; kadın ismi
zubur :
ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek,
sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı
örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, yazılı olan, yazılmış olan,
çizilmiş olan, yazılı metin, kitap, mektup, yazılı sayfa) * yazılar, yazılı
olanlar, yazılmış olanlar, çizilmiş olanlar, yazılı metinler, kitaplar,
mektuplar, yazılı sayfalar
zucac :
ara. * cucac, zucac (cam,
sırça, şişe), cucace, zucace (camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal,
şişe), cucaiyye, zucaciyye (cam işleri, camcılık; cam, porselen, seramik,
kristal veya plastik gibi malzemelerden yapılmış, genellikle mutfak ve sofra
düzeninde kullanılan her türlü ev eşyası ve bu eşyaların satıldığı dükkan) *
camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal, şişe
zucace :
ara. * cucac, zucac (cam,
sırça, şişe), cucace, zucace (camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal,
şişe), cucaiyye, zucaciyye (cam işleri, camcılık; cam, porselen, seramik,
kristal veya plastik gibi malzemelerden yapılmış, genellikle mutfak ve sofra
düzeninde kullanılan her türlü ev eşyası ve bu eşyaların satıldığı dükkan) *
camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal, şişe
zud :
far. * zud (erken, çabuk, hızlı, yakında) * erken, vaktinden önce olan veya
gerçekleşen, çabuk ve hızlı
zud :
moğ. * zud (kış felaketi, aç bırakan aşırı soğuk) * başta Moğolistan olmak
üzere Orta Asya coğrafyasında periyodik olarak yaşanan, dondurucu soğuklar ve
yoğun kar yağışı nedeniyle hayvan sürülerinin yiyecek bulamayarak kitleler
hâlinde telef olmasına yol açan afet boyutundaki şiddetli kış mevsimi
zufr :
ara. * zufr (tırnak, pençe; toynak), zafira (tırnaklamak, pençelemek), zafer
(bir mücadelede, yarışta veya savaşta elde edilen başarı, üstünlük ve
galibiyet) * tırnak, pençe; toynak; düşmana karşı zafer kazanan, güçlü, cesur,
cömert ve kavminin yükünü tek başına sırtlayan lider vasıflı kimse
zufur :
ara. * zufr (tırnak, pençe; toynak), zafira (tırnaklamak, pençelemek), zafer
(bir mücadelede, yarışta veya savaşta elde edilen başarı, üstünlük ve
galibiyet) * tırnak, pençe; toynak; düşmana karşı zafer kazanan, güçlü, cesur,
cömert ve kavminin yükünü tek başına sırtlayan lider vasıflı kimse
zuglul :
ara. * zağlul (yavru güvercin; çevik, hafif ve hızlı hareket eden genç
çocuk/delikanlı) * lider, önder, rehber; saf, halis, hilesiz (kelime, Mısır'ın
bağımsızlık mücadelesinin sembol ismi ve Vafd Partisi'nin kurucusu Sa'd Zağlul
ile ilişkili olarak “halkı peşinden sürükleyen karizmatik lider”anlamıyla
özdeşleşmiştir.)
zuhal :
ara. * zahala (uzaklaşmak, geri kalmak, ağır hareket etmek), zuhul (geri durma,
uzaklaşma) * Güneş sisteminin görkemli halkalarıyla bilinen altıncı gezegeni
olan Satürn; kadın ismi (edebiyatta sıklıkla "yücelik, erişilmez makam ve
bilgelik" sembolü olarak kullanılmıştır.)
zuhd :
ara.* zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet
etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak
durmak), zahd (çürütme, aksini ispatlama, reddetme) * dünyaya, maddi
zenginliklere ve geçici zevklere karşı kalben rağbet etmeyip, bilerek ve
isteyerek onlardan yüz çevirerek ahirete ve manevi olana yönelme, dünyevi ve
nefsani unsurlardan feragat etme, haram olanla birlikte helal olanı da bırakma,
çilecilik
zuhr :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak;
arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr
(parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zahir (görünen, açıkta olan,
belli, belirli), tezahür (ortaya çıkma, oluşma) * güneşin gökyüzündeki en
yüksek noktayı aşıp batıya doğru meyletmesi (zeval vakti) ile başlayan ve her
şeyin gölgesinin kendi boyuna (veya iki katına) ulaşacağı asr-ı evvel/sani
vaktine kadar devam eden gün ortası zaman dilimi, öğle; öğle vaktinde eda
edilen farz ibadeti
zuhruf :
ara. * zaharafa (süslemek, yaldızlamak, bezemek) * dünyevi zenginlik gibi göz
boyayan geçici güzellik, yaldız, süs, mücevher, zinet, bezek; mücevherat;
Kur’an’ın 43. suresinin ismi
zuhur :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zahir (görünen,
açıkta olan, belli, belirli), tezahür (ortaya çıkma, oluşma) * belirme,
görünme, belirgin olma, ortaya çıkma, meydana çıkma; görüntü, görünüş, parıltı,
gösteriş
zuhurat :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zahir (görünen,
açıkta olan, belli, belirli), tezahür (ortaya çıkma, oluşma), zuhur (belirme,
belirginleşme, ortaya çıkma, açığa çıkma, görünme, baş gösterme, oluşma,
türeme, gösteriş, parlama) + at (çoğul eki) * belirmeler, görünmeler;
görüntüler, görünüşler, görümler, parıltılar, gösterişler; bir anlam ve
gerçeğin aniden akla ve kalbe hitap edecek şekilde belirmesi
zuhuri :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zahir (görünen,
açıkta olan, belli, belirli), tezahür (ortaya çıkma, oluşma), zuhur (belirme,
belirginleşme, ortaya çıkma, açığa çıkma, görünme, baş gösterme, oluşma, türeme,
gösteriş, parlama) + i (sıfat yapım eki) * beklenmedik şekilde ortaya çıkan
veya beliren; geleneksel Türk tiyatrosunda ve orta oyununda doğaçlama yaparak
çeşitli tiplemeleri ve komik taklitleri canlandıran aktör ile bu tarz oyunları
sergileyen grup
zukak :
ara. * zukak (dar yol, sokak, geçit) * geleneksel İslam şehir mimarisinde ve
eski yerleşim bölgelerinde yer alan, iki yanı evlerle çevrili, genellikle dar
ve çıkmaz yol, geçit, sokak
zuklopentiksol :
alm., lat. * zusammen (birlikte, beraber) + clopen (klor (chlorine) atomunu ve
halkalı karbon yapısını temsil eden siklopentan (cyclopentane) grupları) +
thixol (tiyoksanten (thioxanthene) ) (theion (kükürt) (gre.) + ol (hidroksil,
alkol grubu OH) (lat.) ) * beyindeki dopamin reseptörlerini bloke ederek etki gösteren,
şizofreni, akut mani ve diğer psikotik bozuklukların tedavisinde hezeyan ile
halüsinasyon gibi belirtileri hafifletmek amacıyla kullanılan tiyoksanten
sınıfına ait birinci kuşak (tipik) bir antipsikotik ilacın etken maddesi
(C22H25ClN2OS)
zul arşil mecid :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + arş (göğün en
yüksek tabakası, taht) + el (ön ek, artikel) + mecid (büyük, yüce, ulu, yüksek)
* şerefli arş sahibi, şan ve şerefi en yüce olan evrensel tahtın (Arş'ın)
yegane sahibi; Allah’ın esmasından biri
zul celali vel ikram :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + celal (büyüklük,
azamet) + ı (tamlama eki) + ve (ile, birlikte, beraber) + el (ön ek, artikel) +
ikram (fayda, bahş, bağış, verme, kerem sahibi olma) * yücelik ve ikram sahibi;
Allah’ın esmasından biri
zul fadlil azim :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + fadl (üstünlük,
lütuf) + el (ön ek, artikel) + azim (yüce, büyük, ulu) * büyük üstünlük ve
lütuf sahibi; Allah’ın esmasından biri
zul kuvvetil metin :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + kuvvet (güç,
kudret, iktidar) + el (ön ek, artikel) + metin (sağlam, güvenilir) * sağlam,
kuvvet sahibi; Allah’ın esmasından biri
zula :
gre. * zula (tabaka haline getirilmiş esrar), zulo (tıkmak, ezmek, bastırmak) *
kaçak veya yasak şeylerin saklandığı gizli yer, gizli saklı köşe
zulefen :
ara. * zalafa (yakınlaşmak, yaklaşmak, bir şeye yaklaşarak derece veya kademe
kazanmak, yaklaştırmak), zulfe (yakınlık, parça veya gecenin ilk saatleri),
zuluf (yüzün iki yanından sarkan saç, saç perçemi) * gecenin gündüze en yakın
olan, akşamın ilk saatleri ve gecenin bölümleri; gecenin, gündüz vaktine
yaklaşan ve onun hemen ardında yer alan ilk dilimleri
zulel :
ara. * zill (gölge), zalla (gölgelemek, gölgelendirmek), zullet (gölge,
gölgelik, bulut veya insanı örten çadır benzeri şey) * koyu ve yoğun gölgeler,
gölgelikler veya tabaka tabaka üst üste binen bulut katmanları
zulem :
ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zulmet
(karanlık, karanlık olma, kararma) (zulm (karanlık) + et (durum eki) ) *
karanlıklar, zulmetler
zulemat :
ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zulem
(karanlıklar, zulmetler) + at (isim yapım ve durum eki) * karanlıklar,
zulmetler; cehaleti, küfrü, sapkınlığı ve manevi belirsizlikler (mecazi)
zulf :
far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün
iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) * başın iki
yanından sarkan kıvrımlı saç tutamı, sevgilinin kıvrımlı ve sarkık saçı, saç
lülesi, saç tutamı, perçem
zulm :
ara. * zalama (zorbalık etmek, hak ve adalete aykırı davranmak, haksızlık
etmek; karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zalim (zulmeden,
haksızlık eden, zorba) * bir hakkı kendi yerinden başka bir yere koyma, adalet
sınırlarını aşarak haksızlık, eziyet veya baskı yapma ve bir şeyi ait olmadığı
konuma yerleştirerek dengeyi bozma, adaletsizlik, haksızlık, zorbalık, eziyet,
baskı
zulmani :
ara. * zalama (zorbalık etmek, hak ve adalete aykırı davranmak, haksızlık
etmek; karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zalim (zulmeden,
haksızlık eden, zorba), zulm (bir hakkı kendi yerinden başka bir yere koyma,
adalet sınırlarını aşarak haksızlık, eziyet veya baskı yapma ve bir şeyi ait
olmadığı konuma yerleştirerek dengeyi bozma, adaletsizlik, haksızlık, zorbalık,
eziyet, baskı) + ani (ile ilgili, -a ait) * karanlık, ışığı olmayan, karanlığa
ait, karanlık ile ilgili; tasavvufi ve felsefi bağlamda insanın gerçeği,
hakikati görmesini engelleyen nefsi, maddi ve cehalete dayalı perde ile ilgili
zulmat :
ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zulm
(karanlık) + et (durum eki) * karanlık, karanlık olma, kararma
zulmen :
ara. * zalama (zorbalık etmek, hak ve adalete aykırı davranmak, haksızlık
etmek; karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zulm (bir hakkı
kendi yerinden başka bir yere koyma, adalet sınırlarını aşarak haksızlık,
eziyet veya baskı yapma ve bir şeyi ait olmadığı konuma yerleştirerek dengeyi
bozma, adaletsizlik, haksızlık, zorbalık, eziyet, baskı) + en (olarak, gibi,
ile ilgili, -a ait) * haksızlık, eziyet, cefa veya adaletsizlik yaparak,
zorbalık ve haksızlık içeren davranışla gerçekleştirilerek
zulmet :
ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zulm
(karanlık) + et (durum eki) * karanlık, karanlık olma, kararma
zulul : ara. * zill (gölge), zalla (gölge yapmak, gölgelemek)
* gölgeler; koruma, kanat germe,
himaye etme, zilal
zulumat :
ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zulmet
(karanlık, karanlık olma, kararma ) (zulm (karanlık) + et (durum eki) ) *
karanlıklar
zulüm :
ara. * zalama (zorbalık etmek, hak ve adalete aykırı davranmak, haksızlık
etmek; karartmak, karanlık kılmak, kararmak, karanlık olmak), zalim (zulmeden,
haksızlık eden, zorba) * bir hakkı kendi yerinden başka bir yere koyma, adalet
sınırlarını aşarak haksızlık, eziyet veya baskı yapma ve bir şeyi ait olmadığı
konuma yerleştirerek dengeyi bozma, adaletsizlik, haksızlık, zorbalık, eziyet,
baskı
zulümat :
ara. * zulmet (karanlık, kara gün) * karanlıklar, kara günler; sıkıntılar
(mecazi)
zu’m :
ara. * zaama (zaama (kesin olmayan bir şeyi iddia etmek, zanda bulunmak, şüphe
ve zan ile konuşmak, yalan veya temelsiz bir sav ileri sürmek, öne düşmek, şeflik etmek, liderlik/önderlik etmek,
kefil olmak, sorumluluk ve reislik üstlenmek) * bir konuda kesin
bir delile veya bilgiye dayanmaksızın, doğruluğundan emin olunarak ortaya
atılan temelsiz iddia, boş inanç veya yanlış zan
zum :
ing. * zoom (yaklaştırmak, büyütmek, görüntüyü yakınlaştırmak) * bir kameranın
mercek sistemini ayarlayarak görüntüyü elektronik veya optik olarak
yakınlaştırma veya uzaklaştırma; video konferans uygulaması üzerinden çevrim
içi görüntülü görüşme yapma
zumer :
ara. * zumre (grup, topluluk, kitle, bölük, cemaat) * gruplar, topluluklar,
kitleler, bölükler, cemaatler
zumne :
ara. * zamna (içine almak,
kapsamak, garanti etmek, borçlanmak), zımn (bir sözün veya durumun açıkça
söylenmeyip içinde saklı olan, dolaylı olarak anlaşılan gizli anlamı, iç yüzü
veya kapsama alanı, iç kısım, iç, ara, saklı saklanan şey, kapsam, muhteva) *
bir şeyin içine alınmış, dahil edilmiş veya bir konunun sınırları içinde
bulunan
zungura :
laz. * gurgula (şimşek çakması ve bulutların çarpışmasıyla meydana gelen gök
gürültüsü; boğaz, gırtlak) * büyükbaş hayvanların boynuna takılan büyük ve
derinden ses çıkaran çan; yaramaz, ele avuca sığmaz çocuk; kavgacı, gürültücü kadın
zunub : ara. * zenb (günah, suç, kabahat; ilahi emirlere,
yasaklara veya toplumsal vicdana aykırı düşen, akıbeti kötü olan ve kişiyi
manevi sorumluluk altına sokan her türlü suç, günah ve kabahat) * günahlar,
suçlar, kabahatler
zunun :
ara. * zan (sanı, sanma, şüphe) * zanlar, sanılar, sanmalar, şüpheler
zur :
ara. * zara, zavara (aslından saptırmak, eğriltmek veya yönünü değiştirmek) *
yalan, hile, saptırma, asılsız, sahte veya uydurma söz/iş, gerçek dışı söz
zur :
far. * zavar (güç, kuvvet, yetenek), zor, zur (güç, kuvvet, kudret, enerji,
şiddet, baskı meşakkat) * yapılması, başarılması veya katlanılması büyük emek,
güçlük ya da fedakarlık gerektiren, kolay karşıtı olan
zu'r :
ara. * zaara (korkutmak, ürkütmek, dehşete düşürmek) * ani bir tehlike, tehdit
veya ürkütücü bir durum karşısında insanın içine düşen şiddetli korku, dehşet,
ürkü ve ürperti
zurafa :
far. * zurnapa (zurna ayaklı) (zurna (flüt, üflemeli çalgı) + pa (ayak) ) *
zürafagiller (Giraffidae) familyasından, Afrika savanlarında yaşayan, uzun
bacakları, son derece uzun boynu, lekeli beneklerle kaplı derisi ve kafasındaki
küçük boynuz benzeri çıkıntılarıyla tanınan, dünyanın en uzun boylu otçul ve
geviş getiren memeli hayvanı, zurnapa
zurba :
far. * zurba (sürü, küme, grup) * hayvan sürüsü, özellikle kuş veya keklik
sürüsü, topluluk ve kalabalık
zurbayane :
far. * biryan (kızartılmış, kavrulmuş) * geleneksel olarak kuzu veya tavuk eti,
patates, basmati pirinci, bol kızarmış soğan ve özel bir baharat karışımıyla
(kakule, karanfil, tarçın, kimyon) yoğurt eşliğinde ağır ateşte pişirilen,
özellikle Yemen'in Aden şehriyle özdeşleşmiş zengin ve aromatik bir etli pilav
yemeği
zurka :
ara. * zaraka (parlamak, mavi olmak ve gök rengini almak), ezrak (mavi renkli
(eril) ), zerka (mavi renkli (dişil) ) * mavi, mavimtırak renk; gözdeki
mavilik, mavi göz rengi, gök gözlülük
zurmend :
far. * zor, zur (güç, kuvvet, kudret, enerji, şiddet, baskı meşakkat) + mend
(-cı, yapan, eden kimse; ile ilgili, -a ait) * fiziksel veya manevi açıdan
büyük bir güce, kuvvete ve yetkinliğe sahip olan, gücü elinde bulunduran kimse
zurna :
far. * surnay (sur (düğün, şenlik, şölen, ziyafet) + nay (kamış, boru, flüt,
ney) ) * şenlik borusu, düğün flütü; genellikle şimşir, ceviz gibi sert
ağaçlardan yapılan, yedi ön ve bir arka deliği bulunan, yüksek ve tiz sesiyle
Türk halk müziğinde davul eşliğinde açık hava şenliklerinin vazgeçilmez unsuru
olan nefesli bir çalgı
zurnapa :
far. * zurnapa (zurna ayaklı) (zurna (flüt, üflemeli çalgı) + pa (ayak) ) *
zürafagiller (Giraffidae) familyasından, Afrika savanlarında yaşayan, uzun
bacakları, son derece uzun boynu, lekeli beneklerle kaplı derisi ve kafasındaki
küçük boynuz benzeri çıkıntılarıyla tanınan, dünyanın en uzun boylu otçul ve
geviş getiren memeli hayvanı, zurafa
zurnazen :
far. * surnay (sur (düğün, şenlik, şölen, ziyafet) + nay (kamış, boru, flüt,
ney) ) + zen (-cu, yapan, eden kişi) * nefesli ve yüksek sesli zurna
enstrümanını profesyonel olarak veya ustalıkla çalan kişi, zurnacı
zurriyyet :
ara. * zurr (soy, nesil, jenerasyon, evlatlar) + iyet (isim yapım eki) * bir
kimsenin soyundan gelen çocukları, torunları ve gelecek kuşaklar, soy, nesil,
jenerasyon
zuyuf :
ara. * zeyf (sahte, kalp, ayarı bozuk para) * ayarı düşürülmüş, içine değersiz
maden karıştırılmış veya sahte (kalp) madeni paralar, akçeler ve sikkeler;
değersiz, kusurlu şeyler, niteliksiz kimseler
zü :
ara. * zu (sahibi, maliki, haiz olan) * sahibi, maliki, haiz olan
zübab :
ara. * zabba (kovulmasına rağmen geri dönmek) * kovulduğu zaman tekrar geri
dönen; sinek
zübde :
ara. * zebed (sıvılarda (özellikle
deniz, sel suları veya kaynayan maddelerde) çalkalanma ve hareket sonucu
yüzeyde oluşan köpük, madenlerin eritilmesiyle ortaya çıkan kir, pas veya cüruf
ile sütün yayılmasıyla elde edilen yağlı katman (tereyağı özü) gibi madde,
sıvının en seçkin yeri, öz, köpük) * bir konunun en değerli kısmı, seçkin
kısım, hülasa, öz, esas, asl, özet; sütün kaymağı, tereyağı; köpük
zübed :
ara. * zebed (sıvılarda (özellikle
deniz, sel suları veya kaynayan maddelerde) çalkalanma ve hareket sonucu
yüzeyde oluşan köpük, madenlerin eritilmesiyle ortaya çıkan kir, pas veya cüruf
ile sütün yayılmasıyla elde edilen yağlı katman (tereyağı özü) gibi madde,
sıvının en seçkin yeri, öz, köpük), zubde (bir konunun en değerli kısmı, seçkin
kısım, hülasa, öz, esas, asl, özet; sütün kaymağı, tereyağı; köpük) * bir
konunun en değerli kısımları, seçkin kısımlar, hülasalar, özler, esaslar,
asıllar, özetler; sütün kaymakları, tereyağları; köpükler, zübdeler
zübeyde :
ara. * zebed (sıvılarda (özellikle
deniz, sel suları veya kaynayan maddelerde) çalkalanma ve hareket sonucu
yüzeyde oluşan köpük, madenlerin eritilmesiyle ortaya çıkan kir, pas veya cüruf
ile sütün yayılmasıyla elde edilen yağlı katman (tereyağı özü) gibi madde,
sıvının en seçkin yeri, öz, köpük), zubde (bir konunun en değerli kısmı, seçkin
kısım, hülasa, öz, esas, asl, özet; sütün kaymağı, tereyağı; köpük) * özün özü,
en seçkin parça, her şeyin en güzel ve en üstün yeri veya cevheri; kadın ismi
zübeyir :
ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek,
sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı
örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, kitap) * yazılı küçük yaprak,
mektup veya kitapçık; akıllı, güçlü ve sağlam erkek
zübeyr :
ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek,
sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı
örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, kitap) * yazılı küçük yaprak,
mektup veya kitapçık; akıllı, güçlü ve sağlam erkek
zübur :
ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek,
sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı
örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, kitap) * yazılı metinler,
mektuplar, sayfalar ve ilahi kitaplar
zübük :
far., ara. * sebuk (hızlı, kıvrak, hafif meşrep veya ağırbaşlı olmayan) (far.);
zıbık (erkek cinsel organı,
penis; penisten esinlenerek ahşap, deri gibi malzemelerden üretilen yapay
cinsel alet, dildo) (zıb (boru, kamış, çubuk, tüp) + ık (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) * kendi kişisel menfaatleri doğrultusunda her türlü ahlak dışı
yolu mübah sayan, sözünde durmayan, sinsi, egoist, halkın saflığını sömüren ve
çıkarı uğruna her kılığa girebilen düzenbaz ve fırsatçı kimse
zübür :
ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek,
sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı
örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, kitap) * yazılı metinler,
mektuplar, sayfalar ve ilahi kitaplar
zücac : zucac : ara. * cucac, zucac (cam, sırça, şişe), cucace, zucace
(camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal, şişe), cucaiyye, zucaciyye (cam
işleri, camcılık; cam, porselen, seramik, kristal veya plastik gibi
malzemelerden yapılmış, genellikle mutfak ve sofra düzeninde kullanılan her
türlü ev eşyası ve bu eşyaların satıldığı dükkan) * camdan yapılmış nesne,
sırça, fanus, kristal, şişe
zücaciye :
ara. * cucac, zucac (cam,
sırça, şişe), cucace, zucace (camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal,
şişe) + iyye (isim yapım eki) * cam işleri, camcılık; cam, porselen, seramik,
kristal veya plastik gibi malzemelerden yapılmış, genellikle mutfak ve sofra
düzeninde kullanılan her türlü ev eşyası ve bu eşyaların satıldığı dükkan
zücaciyye :
ara. * cucac, zucac (cam,
sırça, şişe), cucace, zucace (camdan yapılmış nesne, sırça, fanus, kristal,
şişe) + iyye (isim yapım eki) * cam işleri, camcılık; cam, porselen, seramik,
kristal veya plastik gibi malzemelerden yapılmış, genellikle mutfak ve sofra
düzeninde kullanılan her türlü ev eşyası ve bu eşyaların satıldığı dükkan
züccaciye : ara. * cucac,
zucac (cam, sırça, şişe), cucace, zucace (camdan yapılmış nesne, sırça, fanus,
kristal, şişe) + iyye (isim yapım eki) * cam işleri, camcılık; cam, porselen,
seramik, kristal veya plastik gibi malzemelerden yapılmış, genellikle mutfak ve
sofra düzeninde kullanılan her türlü ev eşyası ve bu eşyaların satıldığı dükkan
zücur :
ara. * zacara, zecere
(azarlamak, engellemek, sakındırmak, mani olmak, alıkoymak, vazgeçirmek, birini
bağırarak durdurmak, haykırarak
engellemek; püskürtmek,
defetmek, savmak, kovmak, dışlamak, dairenin veya sınırın dışına sürmek) *
kişiyi kötü, günah ya da yasak olan bir şeyden vazgeçirmek, onu zorla alıkoymak
veya şiddetle azarlamak amacıyla yapılan her türlü engelleyici müdahale ve
uyarılar
züfr :
ara. * zufr (tırnak, pençe; toynak), zafira (tırnaklamak, pençelemek), zafer
(bir mücadelede, yarışta veya savaşta elde edilen başarı, üstünlük ve
galibiyet) * tırnak, pençe; toynak; düşmana karşı zafer kazanan, güçlü, cesur,
cömert ve kavminin yükünü tek başına sırtlayan lider vasıflı kimse
züğürt :
tür. * yoksurat, yoksurt (yoksullaşmak, yoksul bırakılmak, fakirleşmek, fakir
bırakılmak) * parasını ve malını tamamen tüketmiş, hiçbir şeyi kalmamış, aşırı
yoksul, meteliksiz, çok fakir
zühal :
ara. * zahala (uzaklaşmak, geri kalmak, ağır hareket etmek), zuhul (geri durma,
uzaklaşma) * Güneş sisteminin görkemli halkalarıyla bilinen altıncı gezegeni
olan Satürn; kadın ismi (edebiyatta sıklıkla "yücelik, erişilmez makam ve
bilgelik" sembolü olarak kullanılmıştır.)
zühd :
ara.* zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet
etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak
durmak), zahd (çürütme, aksini ispatlama, reddetme) * dünyaya, maddi
zenginliklere ve geçici zevklere karşı kalben rağbet etmeyip, bilerek ve
isteyerek onlardan yüz çevirerek ahirete ve manevi olana yönelme, dünyevi ve
nefsani unsurlardan feragat etme, haram olanla birlikte helal olanı da bırakma,
çilecilik
zühdi :
ara.* zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet
etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak
durmak), zahd (çürütme, aksini ispatlama, reddetme), zuhd (dünyaya, maddi
zenginliklere ve geçici zevklere karşı kalben rağbet etmeyip, bilerek ve
isteyerek onlardan yüz çevirerek ahirete ve manevi olana yönelme, dünyevi ve
nefsani unsurlardan feragat etme, haram olanla birlikte helal olanı da bırakma,
çilecilik) + i (sıfat yapım eki) * dünyevi zevk ve menfaatlerden yüz çevirip
kendini tamamen ibadete ve ahlaki olgunluğa adayan, tasavvufi bir yaşam tarzını
benimsemiş (kimse); erkek ismi, Zühtü
zühdiyye :
ara.* zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet
etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak
durmak), zahd (çürütme, aksini ispatlama, reddetme), zuhd (dünyaya, maddi
zenginliklere ve geçici zevklere karşı kalben rağbet etmeyip, bilerek ve
isteyerek onlardan yüz çevirerek ahirete ve manevi olana yönelme, dünyevi ve
nefsani unsurlardan feragat etme, haram olanla birlikte helal olanı da bırakma,
çilecilik) + i (sıfat yapım eki) + ye (isim yapım eki) * tasavvuf edebiyatında
dünya nimetlerine, maddi zevklere ve makam-mevki gibi geçici heveslere değer
vermeyip her türlü dünyevi hazdan uzaklaşarak tamamen Allah’a ve ahiret
hayatına yönelmeyi, kanaatkârlığı ve ibadeti konu edinen manzum eser
züheyr :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zehr (çiçek),
zuhur (belirme, belirginleşme, ortaya çıkma, açığa çıkma, görünme, baş
gösterme, oluşma, türeme, gösteriş, parlama) * küçük çiçek; parlak, temiz ve
güzel yüzlü kimse; erkek ismi
zühre :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * en parlak gök
cisimleinden biri olan ve halk arasında Çoban Yıldızı olarak da bilinen ve
Güneş Sistemi’nde Güneş’e yakınlık olarak ikinci sırada yer alan Venüs gezegeni
zührevi
: ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana
çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak,
görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak;
çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zuhre (en
parlak gök cisimleinden biri olan ve halk arasında Çoban Yıldızı olarak da
bilinen ve Güneş Sistemi’nde Güneş’e yakınlık olarak ikinci sırada yer alan
Venüs gezegeni) + vi (sıfat yapım eki) * frengi, bel soğukluğu gibi doğrudan
cinsel temas veya ilişki yoluyla insandan insana bulaşan (hastalık), cinsel
(Venüs gezegeninin aşk, güzellik ve cinsellik
tanrıçası olarak kabul edilmsinden)
zühruf :
ara. * zaharafa (süslemek, yaldızlamak, bezemek) * dünyevi zenginlik gibi göz
boyayan geçici güzellik, yaldız, süs, mücevher, zinet, bezek; mücevherat;
Kur’an’ın 43. suresinin ismi
züht :
ara.* zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet
etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak
durmak), zahd (çürütme, aksini ispatlama, reddetme) * dünyaya, maddi
zenginliklere ve geçici zevklere karşı kalben rağbet etmeyip, bilerek ve
isteyerek onlardan yüz çevirerek ahirete ve manevi olana yönelme, dünyevi ve
nefsani unsurlardan feragat etme, haram olanla birlikte helal olanı da bırakma,
çilecilik
zühtü :
ara.* zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet
etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak
durmak), zahd (çürütme, aksini ispatlama, reddetme), zuhd (dünyaya, maddi
zenginliklere ve geçici zevklere karşı kalben rağbet etmeyip, bilerek ve
isteyerek onlardan yüz çevirerek ahirete ve manevi olana yönelme, dünyevi ve
nefsani unsurlardan feragat etme, haram olanla birlikte helal olanı da bırakma,
çilecilik) + i (sıfat yapım eki) * dünyevi zevk ve menfaatlerden yüz çevirip
kendini tamamen ibadete ve ahlaki olgunluğa adayan, tasavvufi bir yaşam tarzını
benimsemiş (kimse); erkek ismi, Zühdi
zühub :
ara. * zehebe (ayırmak, ayrılmak, gitmek, uzaklaşmak, gidermek), mezheb
(izlenen yol, gidilen yol),
zehab (genellikle fıkıh (İslam hukuku) ve düşünce tarihinde bir alimin veya
ekolün benimsediği, yöneldiği ya da doğru kabul ederek takip ettiği hukuki ve
fikri görüş, kanaat ve yol) * bir kişinin kesin bir bilgiye dayanmaksızın
zihninde oluşturduğu sanı, zan, kuşkuya dayalı düşünce veya bir fikre kapılma
durumu;
bir konuda yanılgıya düşme, yanlış bir düşünceyi veya zannı doğru kabul ederek
onun peşinden gitme durumu) * bir konuda yanılgıya düşme, yanlış bir düşünceyi
veya zannı doğru kabul ederek onun peşinden gitme durumu
zühuk : ara. * zeheka (can çıkmak, ruh bedenden ayrılmak, bir
şey tükenip yok olmak, mahvolmak, yok olmak, helak olmak), zehk (helak olma,
büsbütün mahvolma, ortadan kalkıp yok olma, batıl olma; bir okun hedefi aşıp
gitmesi) * hükmü kalmama, yok olma, batıl olma, helak olma, batılın ortadan
kalkması, can bedenden çıkma, can çekişme
zühul :
ara. * zahala (aptallaşmak, aklı karışık olmak, aklı karışmak, dalmak, dalgın
olmak, unutmak, bir şeyden yüz çevirmek, ihmal etmek) * unutma veya bir işi
geciktirme; elde olmayan bir sebeple bir işi geciktirme; yanılma; kasden unutur
gibi olma; uzak olma, uzaklaşma, yerinden gitme, geri durma; gafil olma,
gaflette bulunma, meşgul olma, unutma, gözden kaçırma, yanılma
zühumet :
ara. * zahima (yağlanmak, yağlı ve ağır bir koku edinmek, yağdan kokmak; çok
yağlanıp şişmanlamak), zahm (yağ, hayvan yağı, kötü/yağlı koku) * et, donyağı
veya katı yağ gibi hayvansal gıdaların bayatlaması, bozulması ya da yanması
neticesinde çevreye yayılan, insanı tırmalayan ve mide bulandıran ağır, pis ve
kokmuş yağ kokusu, yağlılık durumu
zühur :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zahir (görünen, açıkta
olan, belli, belirli), tezahür (ortaya çıkma, oluşma) * belirme, görünme,
belirgin olma, ortaya çıkma, meydana çıkma; görüntü, görünüş, parıltı, gösteriş
zükam :
ara. * zakama (nezleye yakalanmak, doldurmak, burunları tıkayacak biçimde
kokmak) * soğuk algınlığı veya enfeksiyon kapma sonucu ortaya çıkan, burun
tıkanıklığı, akıntı ve hapşırma gibi belirtilerle kendini gösteren nezle veya
grip hastalığı
züklopentiksol :
alm., lat. * zusammen (birlikte, beraber) + clopen (klor (chlorine) atomunu ve
halkalı karbon yapısını temsil eden siklopentan (cyclopentane) grupları) +
thixol (tiyoksanten (thioxanthene) ) (theion (kükürt) (gre.) + ol (hidroksil,
alkol grubu OH) (lat.) ) * beyindeki dopamin reseptörlerini bloke ederek etki
gösteren, şizofreni, akut mani ve diğer psikotik bozuklukların tedavisinde
hezeyan ile halüsinasyon gibi belirtileri hafifletmek amacıyla kullanılan
tiyoksanten sınıfına ait birinci kuşak (tipik) bir antipsikotik ilacın etken
maddesi (C22H25ClN2OS)
zükran :
ara. * zeker (erkeklik
organı, penis; erkek, eril) * erkekler, eril olanlar, erkek
bireyler, eril varlıklar
zükur :
ara. * zeker (erkeklik
organı, penis; erkek, eril) * erkekler, eril olanlar, erkek
bireyler, eril varlıklar
zükuret :
ara. * zeker (erkeklik
organı, penis; erkek, eril), zukur (erkekler, eril olanlar, erkek
bireyler, eril varlıklar) + et (isim yapım eki) * erkeğe ait olma durumu, erkek
cinsiyeti, erkeklik
zülaka :
ara. * zalaka (keskin olmak, sivrilmek, pürüzsüz ve kaygan olmak) * konuşmadaki
akıcılık, pürüzsüzlük, güzel konuşma yeteneği, belagat, dilin kıvraklığı
zülal :
ara. * zalla (kaymak, akıp gitmek, boğazdan kolayca geçmek) * tatlı, berrak,
soğuk ve içimi kolay su, berrak ve saf olan şey, yumurta akı ve suda
çözünebilen bir protein türü, albümin
zülef :
ara. * zalafa (yakınlaşmak, yaklaşmak, bir şeye yaklaşarak derece veya kademe
kazanmak, yaklaştırmak) * gecenin gündüze yakın saatleri, yakınlık, derece,
mevki, mertebe
züleyha :
ara. * zalaha (yürürken acele etmek, öne geçmek, kaymak) * su perisi,
güzelliğiyle büyüleyen kadın; hızlı yürüyen, akıp giden; kadın ismi
zülf :
far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün
iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) * başın iki
yanından sarkan kıvrımlı saç tutamı, sevgilinin kıvrımlı ve sarkık saçı, saç
lülesi, saç tutamı
zülfa :
ara. * zalafa (yakınlaşmak, yaklaşmak, bir şeye yaklaşarak derece veya kademe
kazanmak, yaklaştırmak) * yakınlık, yaklaşma, yüksek rütbe veya Allah'a yakın
olma derecesi
zülfaris :
far., ara. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül
yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) (far.) +
i (tamlama eki) (ara.) + aris, ariz (enli, geniş) (far.) * Osmanlı döneminde
padişahın ve saray ileri gelenlerinin muhafızlığını yapan, başlıklarının iki
yanından arkaya doğru sarkan yapma saç veya zülüflerle tanınan özel bir askeri
birliği (solaklar veya zülüflü baltacılar) ya da bu birliğe mensup asker
zülfaruz :
far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün
iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) + arus (gelin)
* gelin saçı, gelin perçemi; baklagiller familyasına ait, mor ve beyaz renkli,
kıvrımlı ve lüleli yapısıyla saç tutamını andıran çok güzel kokulu bir süs
bitkisi, haseolus caracalla
zülfe :
far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün
iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) * küçük püskül,
bazı şeylerin tepesindeki küçük saçak
zülfet :
ara. * zalafa (yakınlaşmak, yaklaşmak, bir şeye yaklaşarak derece veya kademe
kazanmak, yaklaştırmak) * yakınlık, yaklaşma, bir kimseye veya şeye yakın olma
durumu
zülf-i nigar :
far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün
iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) (far.) + i
(tamlama eki) (ara.) + nigaştan (resmetmek), nigar (görüntü, resim, idol, put;
nakış; sevgili) (far.) * sevgilinin saç lülesi, sevgilinin kıvrımlı saçı; Türk
musikisinde klasik dönem bestekârlarından Ebubekir Ağa tarafından terkip
edilen, "sevgilinin zülüfleri/saç lülesi" anlamına gelen ve
geleneksel yapıda genellikle Rast veya Dügâh perdesinde karar kılan şed ya da
mürekkep bir makam
zülf-i perişan :
far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün
iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) (far.) + i
(tamlama eki) (ara.) + perişan (dağınık, karmakarışık; acınacak derecede kötü,
düzensiz; mahvolmuş, yitmiş) (periş (dağıtmak, saçmak, mahvetmek, yok etmek,
kaybetmek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * sevgilinin dağınık,
darmadağın olmuş, etrafa saçılmış ve aynı zamanda aşığa acı veren dalgalı siyah
saçları;
zülf-i yar :
far., ara. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül
yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) (far.) +
i (tamlama eki) (ara.) + yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip, arkadaş, yardımcı,
destekçi) (far.) * sevgilinin saç lülesi; dokunulması, eleştirilmesi veya kurcalanması
hassas bir kimseyi incitecek ya da büyük bir gücü kızdıracak hassas nokta/çıkar
ilişkisi
zülfikar :
ara., far. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) (ara.) +
fikar (omurga, belkemiği, omur çizgisi) (far.) * ortası yarık, iki ağızlı kılıç;
İslam geleneğinde Hz. Ali’ye atfedilen, adaletin, cesaretin ve manevi gücün
sembolü olan efsanevi kılıç
zülfiye :
far., ara. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül
yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) (far.) +
iye (ile ilgili, -a ait) (ara.) * sevgilinin yüzüne dökülen kıvırcık ve parlak
saç lülesine ait, saç buklesiyle ilgili veya bu güzelliğe sahip olan; kadın
ismi
zülfü :
far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün
iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) * şakaklardan
sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç
tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem
zülfüyar :
far., ara. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül
yüzün iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) (far.) +
i (tamlama eki) (ara.) + yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip, arkadaş, yardımcı,
destekçi) (far.) * sevgilinin saç lülesi; dokunulması, eleştirilmesi veya
kurcalanması hassas bir kimseyi incitecek ya da büyük bir gücü kızdıracak
hassas nokta/çıkar ilişkisi
zülka :
ara. * zalaka (kaymak, ayağı
kayıp sürçmek) * kaygan, düz ve pürüzsüz yer
zülkarneyn :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + karn (soy, nesil,
jenerasyon; boynuz) + eyn (iki) * iki boynuzlu; iki soylu, iki nesilli;
Kur’an’da ismi geçen, doğuya ve batıya büyük seferler düzenleyerek mazlumları
Yecuc ve Mecuc’un bozgunundan korumak için iki dağ arasına demir ve bakırdan
devasa bir sed inşa eden, ilahi kudret ve adaletle donatılmış gizemli ve büyük
bir hükümdar
zülküf :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + kifl (hisse, pay,
nasip, kısmet; kefalet; adalet; benzerlik) * kısmet, pay veya nasip sahibi;
Kur’an’da geçen Zülkifl isimli peygamber
züll :
ara. * zalla (aşağılamak, hakir görmek, zelil görmek, zelil kılmak, alçaltmak,
haysiyetsiz ve hakir etmek) * bir kimsenin ya da bir durumun itibar kaybetmesi,
hor ve hakir görülmesi, aşağılanması, alçalması, zillet altına girmesi durumu,
toplumsal veya manevi düşüş, ayıplanacak vaziyet
zülüf :
far. * zulf (şakaklardan sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün
iki yanından sarkan saç tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem) * şakaklardan
sarkan lüleli, kıvrımlı veya dalgalı saç, kakül yüzün iki yanından sarkan saç
tutamı, saç lülesi, saç tutamı, perçem
zülül :
ara. * zalla (boyun eğmek,
uysallaşmak, alçalmak, itaat etmek, zayıf ve aciz olmak) *
uysal, itaatkar, yavaş ve boyunduruk altına girmeye meyilli olanlar
zülvecheyn :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + vech (yüz, çehre,
surat; suret; yön, taraf) + eyn (iki) * iki yüzlü, iki yönlü veya iki yönü de
birbirine zıt ya da denk olan
zülzal :
ara. * zelzele (sarsılmak, sallanmak, titreşmek) * deprem, zelzele, titreşim, sarsıntı, yer
sarsıntısı; Kur’an’ın 99. suresinin ismi
zümer :
ara. * zumre (grup, topluluk, kitle, bölük, cemaat) * gruplar, topluluklar,
kitleler, bölükler, cemaatler; Kur’an’ın 39. suresinin ismi
zümküfül :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + kifl (hisse, pay, nasip, kısmet;
kefalet; adalet; benzerlik) * yarım ekmek veya porsiyon olarak servis edilen
acılı soslu sosis, patates ve biber karışımından oluşan popüler bir sokak
lezzeti
zümra :
ara. * zumre (grup, topluluk, kitle, bölük, cemaat) * grup, topluluk, kitle,
bölük, cemaat; güzel, iyi ahlaklı, zeki, bilgili ve cesur kadın, topluluk
içinde öne çıkan, ahlakı ve zekasıyla parlayan seçkin kadın
zümre :
ara. * zumre (grup, topluluk, kitle, bölük, cemaat) * grup, topluluk, kitle,
bölük, cemaat
zümrüd :
gre., far. * smaragdos (yeşil değerli taş) (gre.); zümürrüd (far.) * beril
madeninin krom veya vanadyum elementleriyle renklenmesi sonucu oluşan, cam
parlaklığında, yeşil renkli ve oldukça değerli bir süs taşı
zümrüdüanka :
gre., far., ibr., ara. * smaragdos (yeşil değerli taş) (gre.); zümürrüd (far.)
+ ü (tamlama eki) (ara.) + anak (boyunbağı, gerdanlık veya uzun boyunlu dev)
(ibr.); unk (boyun, gerdan) (ara.) * Doğu ve İslam mitolojilerinde Kaf Dağı'nın
tepesinde yaşadığına inanılan, bilge, devasa, ölmeye yakın kendini yakıp
küllerinden yeniden doğmasıyla ebedi diriliş, sabır ve kendini keşfetme
idealini sembolize eden efsanevi bir kuş
zümrüt :
gre., far. * smaragdos (yeşil değerli taş) (gre.); zümürrüd (far.) * beril
madeninin krom veya vanadyum elementleriyle renklenmesi sonucu oluşan, cam
parlaklığında, yeşil renkli ve oldukça değerli bir süs taşı
zünnar :
ara. * zonarion (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı) (zone (kuşak, kemer,
şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün beş kuşağından her biri, bölge, alan)
+ arion (küçültme eki) ) * eski dönemlerde Hristiyan din adamlarının,
rahiplerin ve bazı doğu Hristiyanlarının bellerine bağladıkları, uçları öne
sarkan ve İslam devletlerinde gayrimüslim tebaanın Müslümanlardan ayırt
edilebilmesi için takılması zorunlu tutulan kıldan veya ipekten yapılmış kuşak
zünnun :
ara. * zi (sahibi, maliki, haiz olan) + el (ön ek, artikel) + nun (büyük balık,
balina;kılıç, kılıcın keskin ağzı, kılıç ağzı, kılıç sırtı/yalımı) * balık
sahibi, balıkla anılan kimse, Hz. Yunus’un lakabı
zünub : ara. * zenb (günah, suç, kabahat; ilahi emirlere,
yasaklara veya toplumsal vicdana aykırı düşen, akıbeti kötü olan ve kişiyi
manevi sorumluluk altına sokan her türlü suç, günah ve kabahat) * günahlar,
suçlar, kabahatler
züppe :
gre. * zoppos (geleneğe uymayan; sakat, özürlü, gerizekalı) * giyinişte,
konuşma üslubunda, düşüncede, jest ve mimiklerde gülünç, yapmacık ve ukalaca
tavırlar sergileyip aşırılığa kaçan kimse
zürafa : far.
* zurnapa (zurna ayaklı) (zurna (flüt, üflemeli çalgı) + pa (ayak) ) * Afrika
savanlarında yaşayan, uzun bacakları, son derece uzun boynu, lekeli beneklerle
kaplı derisi ve kafasındaki küçük boynuz benzeri çıkıntılarıyla tanınan,
dünyanın en uzun boylu otçul ve geviş getiren memeli hayvanı
zürafagiller :
far. * zurnapa (zurna ayaklı) (zurna (flüt, üflemeli çalgı) + pa (ayak) )
(far.) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) (tür.) * çift toynaklılar
takımından olan, Afrika'ya özgü, uzun boyunlu ve uzun bacaklı zürafa ile
ormanda yaşayan daha kısa boyunlu okapiyi kapsayan, kafalarında deriyle kaplı
boynuzsu çıkıntılar (osikon) bulunan otobur memeli hayvanlar familyası,
Giraffidae
zürefa :
ara. * zarafa (güzel ve hoş
görünmek), zarafet (davranış, söz, görünüş veya tavırdaki incelik, nezaket,
kibarlık, hoşluk, ölçülülük, estetik güzellik ve biçimsel incelik), zarif (hoşa
giden, ince, kibar, nazik, narin, beğenilen) * toplumsal yaşamda
davranışları, giyimleri, konuşmaları ve zevkleriyle üstün bir incelik, kibarlık
ve zarafet sergileyen, entelektüel ve estetik açıdan seçkin kabul edilenler
zürka :
ara. * zaraka (parlamak, mavi olmak ve gök rengini almak), ezrak (mavi renkli
(eril) ), zerka (mavi renkli (dişil) ) * mavi, mavimtırak renk; gözdeki
mavilik, mavi göz rengi, gök gözlülük
zürra :
ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak,
ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek), ziraat (toprağı işleyerek bitkisel
ve hayvansal ürünler elde etme, bunları değerlendirme ve pazarlama sürecini
kapsayan, insanlığın en temel geçim ve üretim kaynaklarından biri olan tarım
faaliyetlerinin bütünü, tarım) *
toprağı işleyen, ekin eken ve tarımla geçimini sağlayan çiftçiler, ekinciler,
tarımcılar
zürre :
ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak,
ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek), zarra (saçmak, dağıtmak, üremek, türemek,
çoğalmak) * bir soyun veya neslin başlangıcı, özü, bir kimseden türeyen tüm
gelecek kuşaklar, zürriyet
zürriyet :
ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak,
ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek), zarra (saçmak, dağıtmak, üremek, türemek,
çoğalmak) + iyet (isim yapım eki) * bir kimsenin soyundan gelen çocukları,
torunları ve gelecek nesillerinin tamamı, soy, nesil, jenerasyon, döl
züvvar :
ara. * zara (gitmek, uğramak, görmek için gitmek), ziyaret (gitme, uğrama,
görmek için gitme) * bir yeri görmek, kutsal bir mekanı gezmek veya birinin
halini hatırını sormak amacıyla oraya gelen ziyaretçiler, konuklar veya
uğrayanlar
züyuf :
ara. * zeyf (sahte, kalp, ayarı bozuk para) * ayarı düşürülmüş, içine değersiz
maden karıştırılmış veya sahte (kalp) madeni paralar, akçeler ve sikkeler;
değersiz, kusurlu şeyler, niteliksiz kimseler
züyul : ara. * dayala, zayala (uzamak, uzantı yapmak), zeyl
(kuyruk, etek, uzantı, bir şeyin sarkan alt kısmı veya sonu; bir metne,
sözleşmeye veya kitaba sonradan eklenen ilave, ek veya düzeltme belgesi) *
ekler, ilaveler, bir esere sonradan eklenen bölümler, zeyiller
züyur :
ara. * zara (gitmek, uğramak, görmek için gitmek), ziyaret (gitme, uğrama,
görmek için gitme) * ziyaretler, ziyaret edişler, bir kimseyi veya yeri görmeye
gitmeler
züyut : ara. * zeyt (yağ, zeytin meyvesi veya zeytinyağı) *
bitkisel veya hayvansal kaynaklardan elde edilen sıvı ya da katı formdaki tüm
yağlar
zwischenspiel :
alm. * zwischen (arasında) + spiel (oyun) * genellikle bir tiyatro oyunu, opera
veya müzik eserinin ana bölümleri arasında sahnelenen ya da çalınan ara oyun
veya ara müziği, intermezo; iki önemli olay veya dönem arasında gerçekleşen
geçici, kısa süreli ve ana konudan bağımsız gelişme, ara dönem durumu
zwitterion :
alm. * zwitter (melez, çift yapılı) (alm.) + ienein (gitmek, hareket etmek),
ion (sıfat yapım eki) (gre.) * aynı molekül üzerinde hem pozitif hem negatif
yük taşıyan, dolayısıyla toplamda elektriksel olarak nötr olan kimyasal tür
zygaenidae :
gre., lat. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) ,
zygaina, zugaina (çekiç kafalı köpekbalığı) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası
eki) (lat.) * pullu kanatlılar (Lepidoptera) takımına ait, genellikle
gündüzleri uçan, predatörleri zehirli olduklarına dair uyaran parlak metalik
renkleri (aposematizm) ve savunma mekanizması olarak bünyelerinde hidrojen
siyanür barındırmalarıyla tanınan, yaygın olarak "benekli güveler"
veya "ziynet güveleri" (burnet moths / forester moths) olarak bilinen
bir gece kelebeği (güve) familyası
zygentoma :
gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + entoma
(çentikli/bölünmüş şey, böcek) * böcekler (Insecta) takımına ait, kanatsız,
vücutları pullarla kaplı ve karınlarının arkasında üç uzun ipliksi uzantı
bulunan ilkel bir böcek takımı, gümüşçünler, kıl kuyruklular
zygnemataceae :
gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + nema
(iplik, ipliksi yapı) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) *
genellikle tatlı sularda yaşayan, dallanmamış tek sıralı ipliksi (filamentli)
veya bazen tek hücreli yapılara sahip olan, hücreleri sarmal, yıldız ya da düz
kloroplastlar içeren ve eşeyli olarak "konjugasyon" (köprü kurarak
hücre birleşmesi) yöntemiyle üreyen bir yeşil alg familyası
zygoballus :
gre., lat. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) +
ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek)
(gre.) + us (isim yapım eki) (lat.) * Salticidae (ziplayan örümcekler)
familyasına ait, genellikle Amerika kıtasında bulunan, belirgin şekilde köşeli
karapaksı (sırt kabuğu) ve özellikle erkeklerinde gözlemlenen büyük, öne doğru
çıkıntılı keliserleri (ağız parçaları) ile tanınan bir örümcek cinsi
zygocactus :
gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + kaktos
(dikenli bitki) * Cactaceae (Kaktüsgiller) familyasına ait, Brezilya'nın tropikal
yağmur ormanlarına özgü, boğumlu ve yassı gövde eklemlerinin uçlarından kış
mevsiminde sarkan canlı renkli çiçekleriyle tanınan epifitik (başka bitkilerin
üzerinde yaşayan) bir kaktüs cinsi, yılbaşı çiçeği
zygodactylidae :
gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + dachtylos
(parmak) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Eosen
döneminden Orta Miyosen dönemine kadar Avrupa ile Kuzey Amerika'da yaşamış,
ağaçlara tünemeyi ve tırmanmayı kolaylaştıran, iki parmağı öne (2. ve 3.
parmaklar) iki parmağı ise arkaya (1. ve 4. parmaklar) bakan "çift
parmaklı" (zigodaktil) ayak yapısına sahip soyu tükenmiş bir fosil kuş
ailesi
zygodontomys :
gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + odous
(diş), odontos (diş ile ilgili) + mys (fare) * Cricetidae (Kamış fareleri)
ailesine ait, Orta Amerika'dan Güney Amerika'nın kuzeyine kadar uzanan savan ve
açık alanlarda yaşayan, azı dişlerinin çiftler halinde sırtlarla birleşen
belirleyici tüberküllere sahip olmasıyla bilinen bir kemirgen cinsi,
boyunduruk/köprü dişli fare
zygomycota :
gre., lat. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) +
mykes (mantar) (gre.) + ota (taksonomik çoğul eki) (lat.) * eşeyli üreme
dönemlerinde zygospor adı verilen kalın duvarlı ve olumsuz koşullara dayanıklı
dinlenme sporları oluşturmalarıyla tanınan, genellikle çürükçül veya parazit
olarak yaşayan ve ekmek küfü (Rhizopus stolonifer) gibi yapıları barındıran çok
hücreli bir mantar şubesi (bölümü), Zygomisetler
zygopetalinae :
gre., lat. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) +
petalon (yaprak, taç yaprak) (gre.) + inae (zoolojik alt familya eki) (lat.) *
genellikle Amerika kıtasının tropikal bölgelerinde yetişen, gösterişli ve
genellikle kokulu çiçekleriyle bilinen, Orchidaceae (Salepgiller) familyasına
ait neotropikal bir orkide alt oymağı, subtribus
zygopetalum :
gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + petalon
(yaprak, taç yaprak) * Orchidaceae (orkidegiller) familyasından, genellikle
Güney Amerika'ya özgü, kokulu ve mumsu çiçekleri olan, çanak ile taç
yapraklarının tabanda birleşerek boyunduruk benzeri bir yapı oluşturmasıyla
tanınan dekoratif bir orkide cinsi
zygophyllaceae :
gre., lat. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) +
phyllon (yaprak) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) *
genellikle sıcak, kurak veya tuzlu bölgelerde yetişen, çoğunlukla reçineli
çalılardan, küçük ağaçlardan ve otsu bitkilerden oluşan, Türkçe botanik
literatüründe Çobançökertengiller veya Yabani kimyongiller olarak bilinen iki
çenekli bir çiçekli bitki familyası
zygophyllales :
gre., lat. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) +
phyllon (yaprak) (gre.) + ales (taksonomik çoğul eki) (lat.) * çoğunlukla kurak
veya yarı kurak bölgelerde yetişen, çalı veya otsu formdaki bitkileri içeren ve
içlerinde kimyasal olarak zengin odunsu dokular barındıran (Zygophyllaceae ve
Krameriaceae gibi) iki çenekli çiçekli bitkiler takımı
zygophyllum :
gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + phyllon
(yaprak) * genellikle kurak ve yarı kurak bölgelerde yetişen, karşılıklı
dizilmiş ve ikişer yaprakçıktan oluşan etli yaprakları ile karakteristik çiçek
tomurcukları (bazen kapari yerine kullanılır) bulunan, Türkçede bir türü yabani
kimyon olarak da adlandırılan Zygophyllaceae (Yabani kimyongiller) familyasının
tipik bitki cinsi
zygoptera :
gre. * zugon, zygon, zygos (birleşik, çift, ikili, boyunduruk, bağ) + pteryx,
pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) + a (taksonomi çoğul eki) *
kızböcekleri (yusufçuk benzeri canlılar) takımına ait, genellikle ince ve narin
vücutlu, dinlenme halindeyken kanatlarını gövdelerinin üzerinde boylamasına
birbirine bitişik veya yarı açık şekilde dik tutabilen böceklerin oluşturduğu
alt takım, çift kanatlılar, kanatları eş/bağlı olanlar
zyklon b :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
on (keton belirteci) * kimyasal formülü HCN olan ve II. Dünya Savaşı'nda, Alman
diktatör Adolph Hitler'in Yahudi Soykırımı sırasında Auschwitz-Birkenau gibi
toplama kamplarında Yahudi esirleri öldürmek için kullanılan bir hidrojen
siyanür bileşiği
zymoseptoria
:
gre., lat. * zyme (maya, mayalanma) (gre.) + septoria (bölme, duvar, ayraç)
(saepire, sepire (çevirmek, çitle çevirmek, ayırmak, bölmek), septum (çit,
perde, bölme, ayraç, çevreleyen şey), septa (çitler, perdeler, bölmeler,
ayraçlar, çevreleyen şeyler) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) + ia (yer ve durum
eki) ) (lat.) * Mycosphaerellaceae (Leke mantarıgiller, Leke mantarları)
familyasına ait, buğday başta olmak üzere otsu (graminikol) bitkilerde hücre
ölümüne yol açan yaprak lekesi hastalıklarına neden olan ve laboratuvar
kültürlerinde maya benzeri tomurcuklanarak çoğalma özelliği gösteren asklı bir
ipliksi mantar (fungus) cinsi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder