ileti :
tür. * il (yol, mesafe), ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + i
(isim yapım eki) * bilgi, mesaj veya haberi bir yerden başka bir yere aktarmak
veya göndermek
iletişim : tür.
* il (yol, mesafe), ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + iş
(işteşlik eki) + im (isim yapım eki) * insanlar veya sistemler arasında bilgi,
duygu ve düşüncelerin karşılıklı olarak aktarılması süreci; haberleşme ve
anlaşma
iletken :
tür. * ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + ken (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * elektrik, ısı veya diğer enerji türlerini kolaylıkla
geçiren madde veya özellik
iletkenlik :
tür. * ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + ken (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + lik (durum eki) * iletken olma özelliği veya hali
iletkenlik kuantumu :
tür., lat. * ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + ken (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (durum eki) (tür.) + quantum (miktar,
kemiyet, nicelik, ölçü) (lat.) * elektrik iletkenliğinin kuantum düzeyinde,
atomik veya nano ölçekte belirli sabit değerler gösterdiği fiziksel olgu (nano
ve meso ölçekli iletkenlerde gözlenen iletkenlik birimlerinin en küçüğünü ifade
eder.)
iletki : tür.
* ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + ki (isim yapım eki) *
açıları ölçmeye yarayan alet, açıölçer
iletmek :
tür. * ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + mek (fiil mastar
eki) * göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek
ileum :
gre., lat. * ileum (eilein (sarmak, sıkmak, kıvırmak, sarıp sarmalamak,
çevrelemek, kıvırmak, tıkamak) (gre.) + um (son ek) (lat.) ) * jejunumdan sonra
gelen ve kalın bağırsağa bağlanan, ince bağırsağın üçüncü ve son bölümü
ileus :
gre., lat. * eilein (sarmak, sıkmak, kıvırmak, sarıp sarmalamak, çevrelemek,
kıvırmak, tıkamak), eileos (sıkışma, tıkanma) (gre.); ileus (bağırsak
tıkanıklığı) (lat.) * bağırsakların normal hareketlerinin durması veya
tıkanması sonucu sindirim kanalında mekanik olmayan tıkanıklık oluşması durumu
ileyh :
ara. * ila, iley (-a doğru, yönelim) + h (o) * ona (tekil erkek için)
ileyha :
ara. * ila, iley (-a doğru, yönelim) + ha (o) * ona (tekil kadın için)
ileyhim :
ara. * ila, iley (-a doğru, yönelim) + him (onlar) * onlara (çogul erkek için)
ileyhinne :
ara. * ila, iley (-a doğru, yönelim) + hinne (onlar) * onlara (çogul kadın
için)
ilga :
ara. * lagiya, lağiya (yok etmek, geçersiz kılmak, etkisiz hale getirmek;
kaldırmak, hükümsüz bırakmak), lağv (boş söz, yalan; faydasız çirkin söz;
rağbet olunmayan nesne; hükümsüz) (ara.); laga luga (boş söz, boş konuşma)
(tür.) * kaldırma, boş ve geçersiz kılma, hükümsüz bırakma, lağvetme, batıl
kılma, iptal etme; Yasal, resmi veya metinsel bir hükmü, kararı veya
düzenlemeyi geçersiz kılma, iptal etme (lie, lügen (yalan, yalan söylemek)
(ing., alm.) )
ilgan :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, bağlamak, ilişkilendirmek) + gan, an (ile
ilgili olan) * sarkık, asılı duran, sallanan
ilgaz :
ara. * lagza (gizlemek, saklamak), lugaz (gizleme, saklama) * gizleme, saklama;
sözde maksadı gizleme
ilgeç :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + geç, eç (isim yapım eki) * cümledeki öğeler arasında ilişki
kuran, sözcükleri birbirine bağlayan görevli kelimeleri (örneğin
ilgemek :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + e (bağlaç eki) + mek (fiil mastar eki) * asmak, sarkıtmak,
sallamak, bağlamak
ilgi :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + gi, i isim yapım eki) * alaka, bağ, bağlantı, ilişki, ilinti
ilgilenmek :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + gi, i isim yapım eki) + len (edilgen fill eki) + mek (fiil
mastar eki) * bir konuya, kişiye veya duruma dikkat vermek, onunla meşgul olmak
veya ona karşı duyarlılık göstermek, alakadar olmak
ilginç :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + gi, i isim yapım eki) + inç (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * ilgi uyandıran, tuhaf, dikkat çekici, merak uyandıran, sıradışı veya
etkileyici bir nitelik taşıyan
ilhab :
ara. * lahaba (alevlenmek, tutuşmak; iltihaplanmak), leheb (alev), iltihab (yangı,
inflamasyon, enflamasyon) * tutuşturma, alevlendirme; iltihaplandırma, şişirip
kızartma
ilhad :
ara. * lahda, lahada (sapmak, yoldan çıkmak, ters düşmek; yönelmek, meyletmek,
sığınmak, eğilmek) * yönelme, sapma, sığınma; dinden çıkma, dinsizlik, dinden
dönme, Allahın varlığına, birliğine inanmama, imansızlık
ilhak :
ara. * lahaka (katmak, bağlamak, eklemek, ilave etmek) * katma, bağlama,
ekleme, ilave; bir toprak parçasının veya siyasi birimın başka bir devlete veya
yapıya resmen katılması, eklenme, dahil edilme yoluyla egemenliğe alınması
ilham :
ara. * alhama (yutmak, içmek, içine almak, derinlemesine kavramak, tüketmek,
birden yutmak; yakıp bitirmek) * yutturma, içselleştirme, esin; bir kimsenin
kalbine düşünce, duygu veya fikir ilka etme; ruha hitap eden ilahi frekans,
esin, ilahi kozmik ilim akışı, insan ruhunu ele geçiren ilahi kudret
ilhamat :
ara. * alhama (yutmak, içmek, içine almak, derinlemesine kavramak, tüketmek,
birden yutmak; yakıp bitirmek), ilham (yutturma, içselleştirme, esin; bir kimsenin
kalbine düşünce, duygu veya fikir ilka etme; ruha hitap eden ilahi frekans,
esin, ilahi kozmik ilim akışı, insan ruhunu ele geçiren ilahi kudret) + at
(çoğul eki) * ilhamlar; Allah tarafından kalbe indirilen manalar
ilhami :
ara. * lahima (yutmak, içmek, içine almak, derinlemesine kavramak, tüketmek,
birden yutmak; yakıp bitirmek), ilham (yutturma, içselleştirme, esin; bir
kimsenin kalbine düşünce, duygu veya fikir ilka etme; ruha hitap eden ilahi
frekans, esin, ilahi kozmik ilim akışı, insan ruhunu ele geçiren ilahi kudret)
+ i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ilham alan, esinlenen
ilhan :
tür. * il (devlet, ülke, yurt; şehir) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis,
hakim, şah, kral, padişah, egemen) * hükümdar; eyalet veya bölge başkanı
ilhaz :
ara. * lahaza (bakmak, gözlemek, dikkatle görmek), lahza (an, göz açıp
kapayıncaya kadar geçen kısa süre) * ani bakış, dikkatle görme veya kısa süreli
fark etme, hızlı ve ani bir şekilde bakma veya fark etme; yan bakışla bakma
iliak :
gre. * ilion (kalça kemiği) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
pelvisin üst kısmında yer alan kalça kemiğine (os ilium) ait olan veya onunla
ilişkili olan
iliç :
erm. * lichk (göller) * Erzincan’ın bir ilçesi
ilik :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + ik (isim yapım eki) * giysi parçalarını birleştirmeye veya
düğmenin geçeceği deliği temsil eden açıklık
ilik :
tür. * yilik" (kemik içi yağı/özü) (yil (erimek, yağlanmak) + ik
(isim/sıfat eki) ) * kemiklerin iç boşluklarını dolduran, kan hücrelerinin
yapımını (hematopoez) sağlayan ve vücudun bağışıklık sisteminde kritik rol
oynayan yağlı, yumuşak ve süngerimsi hematopoetik (kan yapıcı) doku
ilik :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + ik (isim yapım eki) * giysilerde düğmelerin geçmesi için
kumaş, örgü veya deri üzerinde açılan ve kenarları iplikle örülerek veya ek bir
parça ile pekiştirilerek yırtılması önlenmiş küçük yarık
iliklemek :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + ik (isim yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar
eki) * giysi parçasındaki düğme deliğini, giysinin diğer parçasındaki düğme ile
kapamak; düğmeyi ve giysideki düğmeyi düğme deliğinden geçirerek giysinin bir
kısmını kapamak
ilim :
ara. * alima (bilmek, öğrenmek, farkına varmak, idrak etmek), ilm (bilgi) *
bilgi, öğrenme, bilim
ilinek :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + inek (isim yapım eki) * kendi başına, bağımsız bir varlığı
bulunmayan, var olmak için başka bir unsura, vasıtaya, taşıyıcıya gereksinimi
bulunan şey (örneğin sertlik, yumuşaklık, aklık birer ilinek olup, var
olabilmek için taşıyıcıya gereksinim duyarlar.); bir nesneye zorunlu olarak
bağlı bulunmayan, onun özünde yer almayan, onda rastlantısal olarak var olan
nitelik
ilinti :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + in (dönüşlü fiil eki) + ti (isim yapım eki) * ilgi, alaka,
bağ, bağlantı, ilişki
iliofemoral :
gre., lat. * ilion (yanlar, iç kısımlar) (gre.); ilium (pelvisin üst ve yan
kısmındaki kalça kemiği) (lat.) + femur (uyluk kemiği) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (lat.) * kalça eklemi çevresinde iliak ve femur
kemiklerini birbirine bağlayan bağ, kas veya damar yapısı
iliopsoas :
gre., lat. * ilion (yanlar, iç kısımlar) (gre.); ilium (pelvisin üst ve yan
kısmındaki kalça kemiği) (lat.) + psoas (bel kası, lomber kas) (gre.) *,
pelviste yer alan iki kasın birleşiminden oluşan, uyluğu kalça ekleminde
fleksiyona (bükmeye) yarayan güçlü bir kas grubu
iliosakral :
gre., lat. * ilion (yanlar, iç kısımlar) (gre.); ilium (pelvisin üst ve yan
kısmındaki kalça kemiği) + sacralis (sacer (kutsal, mukaddes) (sacrum (kutsal
kemik) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) * kalça kemiği
(ilium) ile kuyruk sokumu kemiği (sacrum) arasındaki eklem veya bağlantıyla
ilgili
ilistir :
gre. * ylizein (süzmek, arıtmak, süzgeçten geçirmek), liyistri (süzgeç) *
metal, plastik veya emayeden yapılan, sebze, meyve, makarna veya yıkanan
yiyeceklerin suyunu süzmeye yarayan, altı ve yanları delikli gözenekli mutfak
süzgeci, delikli kepçe veya kevgir, süzgeç
ilişik :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + iş (edilgen ve işteş fiil eki) + ik (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * birbirine bağlanma durumu, bağlantı, eklenme, temas, ilişki
ilişki :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + iş (işteş fiil eki) + ki (isim yapım eki) * ilgi, ilinti,
bağlantı, alaka
ilişkin :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + iş (işteş fiil eki) + ki (isim yapım eki) + n (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * ilgili, alakalı, ilintili, bağlantılı
ilişmek :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + iş (işteş fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyle veya
biriyle dokunmak, temas etmek, bağlanmak, ilişki kurmak
ilithiya :
gre. * eileithyia (eleuthein (gelmek; serbest bırakmak) + eia (isim yapım, yer
ve durum eki) ) * Yunan mitolojisinde doğum sancılarını yöneten, doğumu
kolaylaştıran ve doğum anındaki kadınlara yardım eden tanrıça, doğum tanrıçası
ilium :
gre., lat. * ilion (yanlar, iç kısımlar) (gre.); ilium (pelvisin üst ve yan
kısmındaki kalça kemiği) (lat.) * pelvisin büyük, yassı kemik parçası
ilk :
tür. * ilk (birinci, en önce olan, öncel, baştaki, başlangıç, evvel) * birinci,
en önce olan, öncel, baştaki, başlangıçtaki, evvel; öncelikle, daha önce;
başlangıç, öncü
ilk çağ :
tür. * ilk (birinci, en önce olan, öncel, baştaki, başlangıç, evvel) + çağ
(zaman, vakit, zaman dilimi, devir, dönem, devre, periyod, epok) * M.Ö.
3000-3200 yıllarında yazının icadıyla başlayan ve M.S. 375 Kavimler Göçü veya
476 Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılışına kadar süren, medeniyetlerin
temelinin atıldığı, çok tanrılı inançların ve sınıf ayrımına dayalı
krallıkların hakim olduğu yaklaşık 3000-3500 yıllık tarihsel dönem
ilka :
ara. * alka (atmak, fırlatmak, savurmak, yöneltmek, ulaştırmak) * atma, öne
atma, atış, fırlatma, yöneltme, ulaştırma; koyma, bırakma, terk etme
ilkadım :
tür. * ilk (baş, önce, öncel, başlangıç olan) + adım (yürüyüşte, ileriye doğru
ayak ile yapılan her bir hamle, aşama, kademe) * Samsun’un bir ilçesi
ilkah :
ara. * lakaha (döllemek, tohumlamak, aşılamak), lakih (dölleyici, tohumlayıcı,
aşılayıcı) * dölleme, döllenme, tohumlama, tohumlanma, aşılama, aşılanma
ilkam :
ara. * lakama (yutmak, yutturmak), lukma (yutulan, boğazdan geçirilen) *
yutturma, boğazından geçirtme
ilkay :
tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + ay (ay, Ay’ın ilk günkü
durumu, ayın periyodu, otuz günlük zaman birimi) * yılın ilk ayı; yeni
başlangıç, taze başlangıç anlamlarında kullanılan kadın isim
ilkbahar :
tür., far. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) (tür.) + bahar (koku;
güzel kokulu bir bitki, buphthalmum; çölde yağmurdan sonra açan bitkilerin
genel ismi; kış ile yaz arasındaki geçiş mevsimi) (far.) * yılın ilk mevsimi,
doğanın yeniden canlandığı, genellikle mart, nisan, mayıs aylarını kapsayan
mevsim
ilke :
tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + e (isim yapım eki) * temel
düşünce, başlangıç noktası, kanun, yasa, kural; davranış veya düşünce
sisteminin dayandığı ana ilke veya esas, prensip
ilkel :
tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + el (gibi olan, ile ilgili
olan) * başlangıç düzeyinde olan, ibtidai, gelişmemiş, eski; uygarlığın veya
teknolojinin ilk dönemlerine özgü olan, iptidai
ilker :
tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + er (erkek, adam, yiğit,
kahraman, cesur, mert, rütbesiz asker, asker; olgunlaşmak, yetişmek) * ilk
erkek; erkek ismi
ilkgüz :
tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + güz (sonbahar) * eylül
ilkin :
tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + in (zarf yapım eki) * ilk
olarak, ilk başta, en önce, en başta, başlangıçta, önce; kadın ismi
ilknur :
tür., ara. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) (tür.) + nur (aydınlık,
ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) (ara.) * ilk aydınlık, ilk ışık
ilkokul :
tür., lat. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) (tür.) + schola (okul,
öğrenim yeri) (lat.); école (fra.) * eğitimin en temel ve başlangıç aşamasını
(okuma, yazma vb.) oluşturan, çocukların temel bilgi ve becerileri öğrendiği
eğitim kurumu
ilköğrenim :
tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + öğr (bilgi vermek, kavratmak)
+ en (dönüşlü fiil eki) + im (isim yapım eki) * bireyin eğitim hayatındaki en
erken ve temel bilgi edinme sürecini, genellikle ilkokul yıllarını kapsayan
resmi öğrenim basamağı
ilköğretim :
tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + öğr (bilgi vermek, kavratmak)
+ et (etkenen fiil eki) + im (isim yapım eki) * çocuklara temel bilgi, beceri
ve değerlerin sistemli biçimde verildiği, genellikle zorunlu olan ilkokul
aşaması
ilkteşrin :
tür., ara.* ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + şarana (belirli bir
zamanı, ayı adlandırmak veya ayarlamak), teşrin (ay adlandırma, ayarlama; Kasım
veya Ekim ayı; takvimde sonbahar ayları) * Ekim ayı. Teşrin-i evvel
ilkyardım :
far. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + yar (desteklemek, katkı
vermek, kolaylık sağlamak, faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak;
destekçi, dost, yoldaş) + deh, dım (ile ilgili olma) * bir hastalık, yaralanma
veya kaza durumunda, profesyonel tıbbi yardım gelmeden önce ilaç kullanılmadan
yapılan en erken ve hayati müdahale
ilkyaz :
tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + yaz (sıcaklık, olgunlaşma,
ürün verme dönemi; dört mevsimden biri; sıcaklıkların arttığı, doğanın
olgunlaştığı, genellikle haziran, temmuz ve ağustos aylarını kapsayan dönem) *
kış ile yaz arasındaki mevsim, ilkbahar
illa :
ara. * in (kesinlikle, mutlaka, şüphesiz, kat'i) + la (değil, hayır, yok,
olumsuzluk ön eki) * ancak, sadece, mutlaka, istisna olarak, haricinde,
dışında, yalnızca, sırf
illaki :
ara. * illa (ancak, sadece, mutlaka, istisna olarak, haricinde, dışında,
yalnızca, sırf) (in (kesinlikle, mutlaka, şüphesiz, kat'i) + la (değil, hayır, yok,
olumsuzluk ön eki) ) + ki (bağlaç) * mutlaka, kesinlikle, kaçınılmaz biçimde
illallah :
ara. * illa (ancak, sadece, mutlaka, istisna olarak, haricinde, dışında,
yalnızca, sırf) (in (kesinlikle, mutlaka, şüphesiz, kat'i) + la (değil, hayır, yok,
olumsuzluk ön eki) ) + Allah (Allah) * ancak Allah, yalnızca Allah, Allah
haricinde
ille :
ara. * ille (bağ, bağlantı, ilişki, ilinti, sebep, neden) + iyet (durum eki) *
sebep, bağlantı, hastalık, illet, maraz; olmazsa olmaz, mutlaka
illecebraceae :
lat. * illecebrum (bitki cinsi adı) (illicere (baştan çıkarmak, aldatmak,
kandırmak, çekmek, cezbetmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine,
üzerine, üstüne) + lacere (tuzak kurmak, aldatmak, kandırmak, çekmek, cezbetmek)
) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * karanfilgiller (Caryophyllaceae)
ailesinde yer alan, illecebrum cinsini ve yakın akrabalarını kapsayan bitki
familyası
illegal :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + lex, legis (yasa, kanun,
ilke, prensip, öğreti) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kanun dışı,
yasa dışı, kanunsuz, kanuna aykırı, hukuken geçersiz olan, yasal olmayan
illet :
ara. * ille (bağ, bağlantı, ilişki, ilinti, sebep, neden) + et (ile ilgili,
gibi olma) * sebep, bağlantı, hastalık, illet, maraz (ill (hasta) (ing.) )
illi :
ara. * ille (bağ, bağlantı, ilişki, ilinti, sebep, neden) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * neden niteliği taşıyan, nedenle ilgili olan, nedene
değgin, nedensel
illiciaceae :
lat. * illicere (baştan çıkarmak, aldatmak, kandırmak, çekmek, cezbetmek) (in
(iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + lacere (tuzak
kurmak, aldatmak, kandırmak, çekmek, cezbetmek) ) + aceae (-giller, bitki
familyası eki) * Schisandraceae familyasından olan, sekiz köşeli yıldız
şeklindeki meyveleriyle bilinen Illicium (yıldız anasonu) cinsini, kapsayan
bitki familyası, yıldız anasonugiller
illicium :
lat. * illicere (baştan çıkarmak, aldatmak, kandırmak, çekmek, cezbetmek) (in
(iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + lacere (tuzak
kurmak, aldatmak, kandırmak, çekmek, cezbetmek) ) * Schisandraceae familyasına
ait, yıldız anasonu içeren, aromatik meyveli ağaç ve çalı cinsi
illisit :
lat. * illicitus (izin verilmemiş, yasak) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık,
olumsuzluk eki; değil) + licere (izinli olmak, serbest olmak) + tus (geçmiş
zaman ve sıfat yapım eki) ) * yasaya, kurala veya ahlaki kabullere aykırı olan;
izinsiz, yasak, yasadışı
illiyet :
ara. * ille (bağ, bağlantı, ilişki, ilinti, sebep, neden) + iyet (gibi olma,
ile ilgili) (ara.); ilinti, ilişki (bağ, bağlantı, alaka) (tür.) * sebep,
bağlantı, ilinti, ilişki
illiyin :
ara. * illiy (üst makam, yüksek derece, yukarıda olma, üstte olma) (ulv
(yücelik, yükseklik, yukarıda olma) + iy (sıft yapım eki; gibi, ile ilgili) ) +
in, un (çoğul eki) * en yüce makamlar, en yüksek dereceler; Kur’an’ın
Mutaffifin suresinin 83/18-20 kodlu ayetlerinde zikredilen, iyilerin amel
defterlerinin bulunduğu yüce yer, melekuti alem
illiyyun : ara.
* illiy (üst makam, yüksek derece, yukarıda olma, üstte olma) (ulv (yücelik,
yükseklik, yukarıda olma) + iy (sıft yapım eki; gibi, ile ilgili) ) + in, un
(çoğul eki) * en yüce makamlar, en yüksek dereceler; Kur’an’ın Mutaffifin
suresinin 83/18-20 kodlu ayetlerinde zikredilen, iyilerin amel defterlerinin
bulunduğu yüce yer, melekuti alem
illizibl :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + legere (toplamak, bir
araya getirmek, birleştirmek, bağlamak, seçmek, ayıklamak, okumak) + ibilis (olabilir,
yapılabilir, mümkün eki) (lat.); illisible (fra.) * okunması, yazısının
anlaşılması güç veya mümkün olmayan, okunaksız
illojik :
lat., gre. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (lat.) + logos
(kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(gre.) * mantıksız, akıl dışı, akıl ve düşünce kurallarına aykırı, tutarsız
illuminatus :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
luminatus (aydınlanmış) (luminare (aydınlatmak, ışık vermek, ışıklandırmak)
(lux, lucis, lumin (ışık) + are (fiil yapım eki) ) + tus (çoğul ve sıfat yapım
eki) ) * ışık veren, aydınlatan; aydınlanmış, aydınlanmış kişi
illüminasyon :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
luminatus (aydınlanmış) (luminare (aydınlatmak, ışık vermek, ışıklandırmak)
(lux, lucis, lumin (ışık) + are (fiil yapım eki) ) + tio (isim yapım eki) *
aydınlatma, ışıklandırma, bir şeyin ışıkla görünür hale getirilmesi, özellikle
bir alanın veya nesnenin aydınlatılması işlemi
illüminati :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
luminati (aydınlanmışlar) (luminare (aydınlatmak, ışık vermek, ışıklandırmak)
(lux, lucis, lumin (ışık) + are (fiil yapım eki) ) + ati (çoğul ve sıfat yapım
eki) ) * ışık verenler, aydınlatanlar; aydınlanmışlar, aydınlanmış kişiler
illüstrasyon :
lat. * illustrare (parlatmak, aydınlatmak, ışık vermek, berraklaştırmak) (in
(iç, içeri, içine doğru; pekiştirme) + lustrare (parlatmak, aydınlatmak, ışık
vermek, berraklaştırmak) (lux, lucis, lumin, lustra (ışık) + are (fiil yapım
eki) ) + tio, tion (isim yapım eki) * aydınlatma, açıklama; metni veya kavramı
görsel olarak açıklayan çizim veya resim, görsel tasvir
illüstratif :
lat. * illustrare (parlatmak, aydınlatmak, ışık vermek, berraklaştırmak),
illustratus (parlatılmış, aydınlatılmış, ışık verilmiş, berraklaştırılmış) +
ivus (ile ilgili, gibi) * açıklayıcı, aydınlatıcı, örnekleyici; bir şeyi resim
ve şekil yoluyla açıklamaya veya görselleştirmeye yarayan
illüzyon :
lat. * illusio (illudere (alay etmek, oynamak, eğlenmek, aldatmak) (in (iç,
içeri, içine doğru; pekiştirme) + ludere (oynamak, eğlenmek, aldatmak) + sio,
tio (isim yapım eki) ) * gerçekte tezahür etmeyen bir olguyu veya olayı
gerçekmiş gibi algılatma, yanıltma, yanılsama yaratma, zihnen yanlış
yönlendirme
illüzyonist :
lat. * illusio (illudere (alay etmek, oynamak, eğlenmek, aldatmak) (in (iç,
içeri, içine doğru; pekiştirme) + ludere (oynamak, eğlenmek, aldatmak) ) + sio,
tio (isim yapım eki) ) + ist (yapan, eden eki) * yanılsama yaratan kişi,
gözbağcı, illüzyon gösterileri yapan sanatçı, illüzyoncu
illüzyonizm :
lat. * illusion (gerçekte tezahür etmeyen bir olguyu veya olayı gerçekmiş gibi
algılatma, yanıltma, yanılsama yaratma, zihnen yanlış yönlendirme) (illudere
(alay etmek, oynamak, eğlenmek, aldatmak) (in (iç, içeri, içine doğru;
pekiştirme) + ludere (oynamak, eğlenmek, aldatmak) ) + sio, tio (isim yapım
eki) ) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * illüzyona
(yanılsamaya) dayanan sanat anlayışı veya gösteri biçimi; gerçekliği bozarak
algıda aldatma temelli sanat veya sahne gösteri akımı (örneğin
ilm :
ara. * alima (bilmek, öğrenmek, farkına varmak, idrak etmek) * ilim, bilim,
bilme, aydınlanma
ilma :
ara. * lem’a, lam'a (parlamak, ışıldamak), lamia (parlama, parıldama, ışıldama;
lamba) * parlatma; işaret etme, highlight etme
ilmam :
ara. * lamma (küçük ginah işlemek, küçük kusur işlemek), lemem (küçük günah,
küçük kusur) * küçük günah işleme, küçük kusur işleme
ilmek : tür.
* il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + mek (fiil mastar eki) * iplik veya sicimin bir noktada
dolanarak bağlanmasıyla oluşan düğüm; örgüde veya dikişte ipliğin bir dolanış
birimi, düğüm noktası
ilmi : ara.
* ilm (bilgi, bilim, öğreti) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bilimsel,
bilgi ile ilgili, bilgiye ilişkin
ilm-i cifir :
ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + cifir (rakam, şifre, sayı)
* harflerin sayı değerlerinden (ebced hesabı) anlam çıkarma ilmi
ilm-i hal :
ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + hal (durum, vaziyet,
mevcut durumun bilgisi, bilme durumu) * öevcut gerçek durumun bilgisi; ibadet
usullerini, din kaidelerini inceleyen ilim; kişinin dini hayatına dair bilmesi
gereken hal bilgisi; islami temel bilgileri (inanç, ibadet, ahlak) içeren el
kitabı
ilm-i huruf :
ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + huruf (harfler) *
harflerden ve harflerin sayı değerlerinden (ebced hesabı) anlam çıkarma ilmi
ilm-i kelam :
ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + kelam (kelime, söz,
söylem) * Allah’ın varlığı, birliği ve sıfatları ile ilgili akli ve kelami
tespitleri konu alan ilim dalı; teolojik akıl yürütme ve savunma sanatı
ilm-i kıraat :
ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + kiraat (okuma) * Kur’an’ı
usüküne göre okuma ilmi
ilm-i ledün :
ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + ledun (ta, öte, uzak;
yanında, nezdinde; hazır, içten gelen, doğuştan mevcut) * insan tarafından
öğrenilmeyen, doğrudan Allah’tan ilham veya içsel sezgi yoluyla edinilen özel
bilgi; tasavvuf ve İslam düşüncesinde bilinç ötesi veya sezgisel bilgi
ilm-i nücum :
ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + nucum (yıldızlar) *
yıldızların durumlarından, konumlarından, hareketlerinden anlam çıkarmaya
dayalı ilim, astroloji
ilm-i ruh :
ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + ruh (maddenin canlı ve
idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri,
tin, yaşam enerjisi, bilinç) * ruh ilmi, psikoloji
ilmihal :
ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + hal (durum, vaziyet,
mevcut durumun bilgisi, bilme durumu) * öevcut gerçek durumun bilgisi; ibadet
usullerini, din kaidelerini inceleyen ilim; kişinin dini hayatına dair bilmesi
gereken hal bilgisi; islami temel bilgileri (inanç, ibadet, ahlak) içeren el
kitabı
ilmik :
tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak,
ilişkilendirmek) + mik (isim yapım ve küçültme eki) * küçük düğüm, küçük halka;
özellikle iplik veya tığ işi örgüde oluşan küçük bağ veya halka
ilmiye :
ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + iye (isim yapım eki) * fıkıhı, şeriatı ve
Kur'an gerçeklerini araştıranların izledikleri yol, alimlerin mesleği
ilmuhaber :
ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + u (tamlama eki) + haber (bilgi, bildirim,
duyuru, ilim, malumat, havadis) * bir kimsenin oturduğu yeri, medeni durumunu
vb. bildiren resmi belge; bir şeyin teslim alındığını gösteren belge, alındı
belgesi, alındı kağıdı
iloprost :
lat. * ilo (yapay türetilmiş önek) + prost (prostasiklin, doğal hormon benzeri
bileşik) * sentetik olarak üretilmiş, damarları genişleten ve pulmoner arter
hipertansiyonu tedavisinde kullanılan prostasiklin analogu ilacın etken maddesi
(C22H32O4)
ilsak :
ara. * lasaka (yapışmak, tutunmak, bitişmek, kavuşmak), lasik (yapışkan) *
yapışma, tutunma, bitişme, kavuşma
iltiab :
ara. * la’aba (oynamak, eğlenmek), laib (oynayan, eğlenen) * oynama, oyun
oynama, eğlenme
iltian :
ara. * laana (lanetlemek) * karşılıklı lanetleşmek
iltibas :
ara. * labasa (giymek, örtmek, giydirmek, örtmek), libas (giysi, kıyafet),
elbise (giysiler, kıyafetler), lebs (şüphe, kuşku) * bir anlamı diğer bir anlam
ile karıştırma; sözün karışık ve şüpheli olması; sözü karıştırıp şüpheye düşme;
birbirine benzeyen şeyleri şaşırıp birbirine karıştırma; yanlışlık; karışıklık
iltica :
ara. * lacaa (sığınmak, başvurmak, korunmak), melce (barınak, sığınak, içine
girilecek yer), mülteci (iltica eden, sığınmacı) * bir kişinin tehlike veya
zulümden kaçmak için başka bir yere sığınması
iltifaf :
ara. * laffa (sarmak, dolamak, kuşatmak ) *örtünme, sarınma, kuşanma;
çiçeklerin katmerleşmesi
iltifat :
ara. * latafa (yumuşak olmak, nazik davranmak), lattafa (inceltmek, yumuşatmak;
nazik davranmak, lütufta bulunmak), latif (ince, zarif, yumuşak, nazik veya
kibar nitelik taşıyan; erkek ismi) * dikkat ve ilgi gösterme, ilgilenme,
kayırma; birine yüzünü çevirme, dönme, yönelme, dolama, dolanma, sarmalama;
nazik söz söyleme, takdir veya övgü gösterme
iltiha :
ara. * laha (skala bırakmak), lihye (sakal) * sakal bırakma; kabuk soyma
iltiha :
ara. * lahv, laha (oynamak, eğlenmek), lehv (oyun, eğlence) * oynama, eğlenme
iltihab :
ara. * lahaba (alevlenmek, tutuşmak; iltihaplanmak), leheb (alev, ateş alevi) *
canlı dokunun her türlü canlı, cansız yabancı etkene veya içsel, dışsal doku
hasarına verdiği, dokularda kızarıklık, şişlik, ısı artışı ve ağrı ile
karakterize olan sellüler, humoral ve vasküler nitelikli vital yanıt dizisi,
alevlenme, yang, inflamasyon, enflamasyon
iltihad :
ara. * lahd, lahada (yönelmek, meyletmek, sığınmak, eğilmek) * yönelme,
meyletme, sapma, sığınma
iltihaf :
ara. * lahafa (sarmak, örtmek, kaplamak, bürümek), lihaf (sarınma, bürünme,
örtünme, kaplanma) * sarınma, bürünme, örtünme, kaplanma
iltihak :
ara. * lahaka (katmak, eklemek, ilave etmek, bağlamak), ilhak (katma, ekleme,
ilave etme, bağlama) * katılma, eklenme, yapışma, ilave olma, bağlanma
iltiham :
ara. * lahima (birbirine bitişmek, aralık kapanmak, kaynaşmak), lahm (et),
lehim (metal parçalarını birbirine tutturma işleminde kullanılan, kalay ve
kurşun alaşımlarının genel adı) * bitişme, kapanma, kaynaşma; yaranın iyi olup
ağzının kapanması, etlenerek iyileşmesi
iltihap :
ara. * lahaba (alevlenmek, tutuşmak; iltihaplanmak), leheb (alev), iltihab
(yangı, inflamasyon, enflamasyon) * canlı dokunun her türlü canlı, cansız
yabancı etkene veya içsel, dışsal doku hasarına verdiği, dokularda kızarıklık,
şişlik, ısı artışı ve ağrı ile karakterize olan sellüler, humoral ve vasküler
nitelikli vital yanıt dizisi, alevlenme, yangı
iltihas :
ara. * lahasa (solumak, nefes vermek) * soluma, nefes alıp verme, açlık veya
susuzluktan dolayı soluma
iltika :
ara. * laka (karşılaşmak, rast gelmek, kavuşmak, buluşmak) * karşılaşma, kavuşma,
buluşna, rast gelmek, rastlaşma
iltikam :
ara. * lakama (yutmak, yutturmak), lukma (yutulan, boğazdan geçirilen), ilkam
(yutturma, boğazından geçirtme * yutma, lokma etme
iltima :
ara. * lem’a, lam'a (parlamak, ışıldamak), lamia (parlama, parıldama, ışıldama;
lamba), ilma (parlatma; işaret etme, highlight etme) * parıldama, ışıldama;
kapıp alma
iltimah :
ara. * lamaha (bakmak, bakış atmak; parıldamak, çakmak), lemh (bakma, bakış;
parıltı, çakma) * bakma, bakış, bakınma, bir şeye şaşkın şaşkın bakınma
iltimas :
ara. * lamasa (dokunmak, temas etmek, değmek, ellemek) * birinin el veya
eteğini tutarak rica etme, başvuru, dilekçe; yasa ve kurallara aykırı bir
biçimde, haksız olarak kayırma, başkalarının hakkını ve yasaları, kuralları
çiğneyerek birine arka çıkma; birine, herhangi bir konuda ayrıcalık ve öncelik
tanıma
iltisak :
ara. * lasaka (yapışmak, tutunmak, bitişmek, kavuşmak), lasik (yapışkan), ilsak
(yapışma, tutunma, bitişme, kavuşma) * yapışma, tutunma, bitişme, kavuşma
iltisam :
ara. * lasama (örtünmek, bürünmek, yaşmaklanmak, ağzını örtmek; öpmek, takbil
eylemek, öpülmek) * örtünme, bürünme, yaşmaklanma
iltiyah :
ara. * layaha (karışmak, birbirine girmek, mayalanmak) * mayalanma, karışma
iltiyam :
ara. * layama (birleşmek, bitişmek, kapanmak) * birleşme, bitişme, kapanma;
yaranın kapanıp iyi olması
iltizam :
ara. * lazima (bağlı olmak, üzerine almak, zorunlu olmak, gerekli olmak,
ihtiyaç duyulmak, lazım olmak; bağlanmak), lazım (gerekli, ihtiyaç duyulan,
zorunlu), luzum (gereksinim, ihtiyaç, gereklilik), ilzam (benimseme; zorunlu
kılma, gerektirme; bir kimseyi bir işi yapmaya mecbur bırakma veya hukuken
yükümlü kılma, zorunlu kılma, yükümlü tutma; bir işi üstüne alma, yüklenme,
taahhüt etme) * benimseme, zorunlu kılma, gerektirme; bir işi üstüne alma,
yüklenme, taahhüt etme
iltizaz :
ara. * lazza (tat almak, lezzet duymak), lezzet (hoş tat) * lezzet duyma, tat
alma, hoş ve latif bulma
iluga :
tsh. * iluga (son ana kadar sabır, üçüncü hataya kadar sabır) * herhangi bir
kötü muameleyi ilk seferinde affetmeye hazır, ikincisinde hoşgörü gösteren, ama
üçüncüsünde asla affetmeyen kişi
ilunga :
tsh. * iluga (son ana kadar sabır, üçüncü hataya kadar sabır) * herhangi bir
kötü muameleyi ilk seferinde affetmeye hazır, ikincisinde hoşgörü gösteren, ama
üçüncüsünde asla affetmeyen kişi
ilva :
ara. * lava (kaldırmak, yükseltmek) * bayrağı kaldırmak, sancak dikmek
ilvan :
ara. * levn (renk) * renkler; süs, gösteriş, caka, çalım, kibir
ilvinan :
ara. * levn (renk), lavana (renklenmek) * renklenme; renk değiştirme, televvün
ilyada :
gre. * Iliad, İlyas (Ilion şiiri) (Ilion, Ilium, Troy) + ad (şiir) ) * Yunan
şair ve ozan Homeros'un iki destansı şiirinden (İlyada ve Odesa), Truva
Savaşı'nı konu alanın ismi
ilyas :
ibr. * elijah, eliyah (el (ilah) + i (benim) + jah, yah (Yehova) ), Elias
(gre.) * Kur'an'da İlyas olarak, Tevrat ve İncil'de Elijah olarak ismi geçen
bir peygamber
ilybiidae :
lat. * ilybius (sucul böcek cinsi adı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) *
Dytiscidae (dalıcı böcekler) içinde yer alan, sucul dalıcı kınkanatlıları
kapsayan familya
ilye :
ara. * ilye (sağrı, but; kalçanın üst kısmı) * sağrı, but; kalçanın üst kısmı
(ilium (kalça kemiği) (lat.) )
ilzak :
ara. * lazaka (yapışmak, bitişmek) * yapıştırma, bitiştirme
ilzam :
ara. * lazima (bağlı olmak, üzerine almak, zorunlu olmak, gerekli olmak,
ihtiyaç duyulmak, lazım olmak; bağlanmak), lazım (gerekli, ihtiyaç duyulan,
zorunlu), luzum (gereksinim, ihtiyaç, gereklilik) * benimseme; zorunlu kılma,
gerektirme; bir kimseyi bir işi yapmaya mecbur bırakma veya hukuken yükümlü
kılma, zorunlu kılma, yükümlü tutma; bir işi üstüne alma, yüklenme, taahhüt
etme
im :
tür. * im (işaret, iz, belirti, simge) * bir nesne, düşünce veya kimliği temsil
eden iz, işaret, simge veya sembolik belirti
i'ma :
ara. * a'ma (kör, gözü görmeyen), a'maa (kör etmek) * kör etme, ama yapma)
ima :
ara. * amat, emen (kadın köle, cariye) * savaş veya benzeri yollarla esir
alınmış, hukuken özgür olmayan ve sahibine bağlı statüde bulunan kadın; klasik
İslam ve Arap toplum yapısında özel bir hukuki konuma sahip kadın esirler,
cariyeler, kadın esirler, kadın köleler
ima :
ara. * im (işaret, iz, belirti, simge) + a (etmek anlamı veren son ek) *
işaretle anlatmak; simgesel kelimeler ile dolaylı olarak ifade etme (image
(resim) (ing., fra.) )
i'mad :
ara. * amed (direk, sütun, kolon), a'mada (direk dikmek, sütun dikmek) * direk
dikme, sütun dikme
imad :
ara. * amed (direk, sütun, kolon), a'mada (direk dikmek, sütun dikmek) * direk,
sütun, kolon; temel, esas; kuvvet; bir kavmin reisi ve başta geleni; yüksek
bina
imaj :
lat. * imago (resim, şekil, suret, tasvir, görüntü, temsil, imge, benzerlik,
tasvir) (in, in, im (iç, içeri, içeride) + agere (yapmak, etmek, eylemek,
eylemde bulunmak, sürmek, gütmek, hareket etmek, almak, yakalamak, tutmak), ago
(yapma, alma, yakalama, tutma) ) (lat.); image (ing., fra.) * zihinde oluşan
görünüm, bir kişi, kurum veya nesne hakkında dışa yansıyan izlenim, temsili
şekil veya durum
imajinasyon :
lat. * imaginari (zihinde bir görüntü oluşturmak, tasarlamak, hayal etmek,
tasvir etmek; duyularla algılanmayan bir şeyi zihinsel suret halinde
canlandırmak, şekillendirmek) (in, im (iç, içeri, içeride) + agere (yapmak,
etmek, eylemek, eylemde bulunmak, sürmek, gütmek, hareket etmek, almak,
yakalamak, tutmak) ) + atio (isim yapım eki) * zihinde gerçek olmayan
görüntülerin, fikirlerin veya tasvirlerin canlandırılması ve yaratılması, hayal
etme, tahayyül
imajiner :
lat. * imago, imagin (resim, şekil, suret, tasvir, görüntü, temsil, imge,
benzerlik, tasvir) + aris (ile ilgili, gibi) (lat.); imaginaire (fra.) * gerçek
olmayan, hayali olan, zihinde tasarlanan, somut karşılığı bulunmayan
i'mak :
ara. * amaka (derinleştirmek, derine inmek), amik (derin) * derinleştirme,
derinliğine varma
imal :
ara. * amala (işlemek, iş yapmak, çalışmak) * işletme, işe koşma, işler hale
getirme, iş yapma, üretme, meydana getirme
imalat :
ara. * amala (işlemek, iş yapmak, çalışmak), imal (işletme, işe koşma, işler
hale getirme, iş yapma, üretme, meydana getirme) + at (durum eki) * imal etme,
işletme, iş yapma, üretme, üretim
imalathane :
ara., far. * amala (işlemek, iş yapmak, çalışmak), imal (işletme, işe koşma,
işler hale getirme, iş yapma, üretme, meydana getirme) + at (durum eki) (ara.)
+ hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * ürünlerin
yapıldığı, üretim ve imalat faaliyetlerinin gerçekleştirildiği yer veya bina,
üretim yeri
imale :
ara. * mala (eğilmek, meyletmek, yana yatmak, yönelmek), meyl, mayl (yana
yatma, yönelme, eğilim, yüz tutma, bir şeye eğilim gösterme, bir yöne meyletme)
* eğme, şiirde bir heceyi uzatarak okuma
imam :
ara. * amma (gitmek, varmak, önden gitmek, öncülük etmek, başta olmak) * önde
duran, öncülük eden, başta olan, önder, lider, reis, başkan; İslam’da topluluğu
namazda yöneten, dini liderlik ve rehberlik görevini üstlenen kimse
imambayıldı :
ara., tür. * imam (önde duran, öncülük eden, başta olan, önder, lider, reis,
başkan; İslam’da topluluğu namazda yöneten, dini liderlik ve rehberlik görevini
üstlenen kimse) (ara.) + may, bay (gevşetmek, uyuşturmak) + ıl (edilgen fiil
eki) + dı (fiil geçmiş zaman eki) * patlıcanın zeytinyağlı ve soğanlı bir
şekilde pişirildiği, “imamın bayıldığı” rivayet edilen, Türk mutfağına ait
meşhur bir yemek
imame :
ara. * imam (önder, lider, reis; delil, ispat, kanıt) + e (ile ilgili, gibi, -a
ait) * İslami din adamlarının başlarına sardıkları sarık veya başlık
imamet :
ara. * imam (önder, lider, reis; delil, ispat, kanıt) + et (durum eki) *
İslam’da bir cemaatin veya topluluğun dini liderliği, namazı yönetme görevi
veya genel olarak önderlik makamı
imam-ı mübin :
ara. * imam (önder, lider, reis; delil, ispat, kanıt) + i (tamlama eki) + mubin
(apaçık, belli, belirgin) * apaçık delil; Kur'an
imamoğlu :
ara., tür. * imam (önder, lider, reis; delil, ispat, kanıt) (ara.) + ol, oğl
(var hale gelmek, vücuda gelmek, tezahür etmek, olmak), oğul (erkek insan
yavrusu, erkek evlat, erkek çocuk) + u (tamlama eki) ) (tür.) * Adana'nın bir
ilçesi
iman :
ara. * amn ((güven, emniyet), amana (inanmak, güvenmek, emin olmak, itimat
etmek), amina (güvende olmak, emin olmak), iman (güven, inanç), emin
(güvenilir, güvenli, güvenilir, inanılır, korumalı), emanet (güvenme, inanma,
emin addetme) * inanç, güven, emin olma, güven duyma, koruma altında olduğuna
kanaat, amen
imaniye :
ara. * iman (inanç, güven) + iye (yer ve durum eki) * dine, inanca veya itikada
ait olan, imani, dini vecibelerle ilgili
imar :
ara. * amara (canlandırmak, şenlendirmek, bayındır kılmak, inşa etmek,
yapılandırmak, bina etmek, yapı kurmak, imar etmek, onarmak, yapıp düzeltmek) *
yapma, inşa etme, yapılandırma; bir bölgenin veya yerleşim alanının
düzenlenmesi, yapılandırılması, yapı inşası ve geliştirilmesi süreci
imar planı :
ara., lat. * imar (yapma, inşa etme, yapılandırma) (ara.) + planus (düz, düzlem,
yüzey, satıh, yassı, düz yüzeyli, seviyelenmiş, pürüzsüz, yayvan, yumuşak)
(lat.) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir yerleşim alanının yapılaşma düzenini,
yollarını, yapı adalarını ve kullanım bölgelerini önceden belirlemek amacıyla,
belediyeye bağlı imar ve iskan müdürlüğü tarafından hazırlanan teknik düzenleme
tasarısı
imaret :
ara. * imara (imar etmek, mesken kurmak, kurmak, inşa etmek, yaşanabilir hale
getirmek) + et (isim yapım eki) * Osmanlı Devleti döneminde yoksullara yardım
amacıyla oluşturulan hayır kurumları, aşevi
imarethane :
ara., far. * imaret (yoksullara yardım amacıyla oluşturulan hayır kurumları)
(ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * yolcuya,
yoksula ve muhtaçlara ücretsiz yemek dağıtmak ve barınma sağlamak amacıyla
kurulmuş, Osmanlı şehir düzeninde sosyal yardım ve vakıf hizmeti gören hayır
kurumu
imate :
ara. * mata (ölmek), mevt (ölü) * ölü hale getirme, öldürme; fena hale getirme
imatinib :
lat. * ima (inhibitör anlamında farmasötik önek) + tinib (tyrosine kinase
(tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine
(ile ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani
olan) (lat.) ) * kronik miyeloid lösemi (KML) ve bazı kanser türlerinin
tedavisinde kullanılan, tirozin kinaz enzimlerini seçici biçimde baskılayan bir
kemoterapi ilacı
imbalans :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + bilanx (denge, terazi) *
denge eksikliği, dengesizlik; fiziksel, kimyasal, biyolojik veya psikolojik
sistemlerdeki uyumsuzluk veya dengesizlik
imbat :
lat. * imbattare (çarpmak, çırpınmak) (in (iç, içeri, içerine, içine) + battare
(vurmak, çarpmak) ), imbatto (yazları kuzeyden esen deniz rüzgarı) * yazın,
gündüzleri denizden karaya doğru esen serin mevsim rüzgarına Ege Bölgesi’nde
verilen isim
imbik :
far. * ab (su) + nik (saf), anbik (damıtma şişesi) * damıtma işinde kullanılan,
damıtmaya yarayan cihaz
imbisat :
ara. * besata (yaymak, genişletmek, sermek, açmak) * genişleme, ferahlama; ruh
halinin, yüz ifadesinin veya ortamın ferahlaması, fiziksel veya ruhsal
(duygusal) rahatlama
imdad :
ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek, genişletmek, desteklemek, yardım
etmek), meded (yardım, destek) * yardım etme, destek verme; uzatma; tehlike
veya sıkıntı anında yardım istemek için kullanılan çağrı ifadesi
imdat :
ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım
etmek; çoğaltmak, artırmak), meded (yardım, destek) * yardım etme, destek
verme; uzatma; tehlike veya sıkıntı anında yardım istemek için kullanılan çağrı
ifadesi
imdi :
tür. * im (gelmek) + di (geçmiş zaman eki) * hemen, şu an veya çok kısa bir
süre önce gerçekleşen zamanı ifade eden zarf, şu an, anda, şimdi
imece :
ara. * amma, amme (kamu, halk) + ca (ile ilgili, gibi, -a ait) * karşılıklı
yardımlaşma ve dayanışma esasına dayanan, topluluk halinde yapılan ortak
çalışma biçimi
imerjan :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + mergere (batırmak, daldırmak,
karıştırmak) + ens, ent (ile ilgili,-a ait) * bir sistemin daha basit
bileşenlerinin etkileşimlerinden kendiliğinden ortaya çıkan, tek tek
bileşenlerde bulunmayan ancak bütünsel düzeyde gözlenen (özellik veya olgu)
imge :
tür. * im (işaret, iz, belirti, simge) + ge (ile ilgili, gibi olma) (tür.);
imago (lat.) * zihinde oluşan tasarı, düşünceyle canlandırılan soyut betimleme,
resim, tasavvur, imaj (image (resim) (ing., fra.) )
imgelemek :
tür. * im (işaret, iz, belirti, simge) + ge (ile ilgili, gibi olma) + le (etken
fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * zihinde bir şeyi hayal etmek, soyut veya
somut bir nesneyi işaretler, semboller aracılığıyla canlandırmak
imha :
ara. * maha (yok etmek, ortadan kaldırmak, mahvetmek, helak etmek, perişan
etmek), mahv (yok olma, helak olma, helak, perişan olma) * perişan etme,
ortadan kaldırma, yok etme, mahvetme
imhak :
ara. * mahaka (yok etmek, silmek, ortadan kaldırmak, imha etmek) * yok etme,
imha, silme, ortadan kaldırma; kararma; bereketsizlik
imhal :
ara. * mahala (süre vermek, zaman vermek; geciktirmek, ağır davranmak), muhlet
(süre, zaman) * süre verme, zaman verme, mühlet verme; sonraya kalmasına
müsaade etme
imhar :
ara. * mihr, mehr (ant, taahhüt, akd, sözleşme, kontrat, akit; nikahta kadına
ödenen para), mahara (mehir belirlemek), * evlenilecek kız veya kadın için mehr
tayin etme
imhotep :
mıs. * im (yapmak, oluşturmak, inşa etmek, kurmak) + hotep (barış, huzur,
sükunet, tatmin) * antik Mısır’da 3. Hanedan döneminde yaşamış, mimar, hekim,
rahip ve devlet adamı olarak tanınan, piramitlerin ilk mimarı ve tıp alanının
öncülerinden biri olarak kabul edilen tarihi şahıs
imidapril :
lat. * imid (azot içeren amid türevi organik kök; imidazol/imidazolidin türevi
kök) + apr (bağlantı elemanı) + il (kimyasal grup son eki) * yüksek tansiyon
(hipertansiyon) ve kronik kalp yetmezliği tedavisinde kullanılan, kan
damarlarının daralmasını önleyerek kan basıncını düşüren ve kalbin iş yükünü hafifleten
bir ACE inhibitörü (anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörü) ilacın etken
maddesi (C20H27N3O6)
imidazol :
gre. * imid (azot içeren amid türevi organik kök; imidazol/imidazolidin türevi
kök) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen
(azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik
belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol
(hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * suda çözünen ve hafif alkali bir çözelti
oluşturan, içinde iki azot atomu bulunan beş üyeli aromatik halka yapısına
sahip beyaz veya renksiz bir bileşik (C3N2H4)
imidazolidinedion :
gre., lat. * imid (azot içeren amid türevi organik kök; imidazol/imidazolidin
türevi kök) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla
nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik
bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) +
ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) + idine (azot içeren heterosiklik
bileşik eki) + di (iki, ikili, çift) + one (oksijenli bileşik, keton grubu
(C=O) ) * imidazol çekirdeğinin indirgenmiş (imidazolidin) formunda, yapısında
iki adet karbonil (=O) grubu taşıyan, özellikle biyokimya ve farmakolojide (ör.
bazı antidiabetik ilaçlarda) kullanılan heterosiklik organik bileşik sınıfı
imiglukeraz :
lat., gre. * imi (taklit eden, benzeyen) (lat.) + glukos, glykys, glukon
(tatlı, şeker) (gre.) + ase (enzim belirtme eki) (lat.) * glukoserebrosidaz
enzimine yapıca benzeyen ve onun görevini taklit ederek yerine getiren ve
Gaucher hastalığının tedavisinde kullanılan sentetik enzim
(C2532H3854N672O711S16)
imiglüseraz :
lat., gre. * imi (taklit eden, benzeyen) (lat.) + glukos, glykys, glukon
(tatlı, şeker) (gre.) + ase (enzim belirtme eki) (lat.) * glukoserebrosidaz
enzimine yapıca benzeyen ve onun görevini taklit ederek yerine getiren ve
Gaucher hastalığının tedavisinde kullanılan sentetik enzim
(C2532H3854N672O711S16)
imik :
tür. * im (nefes alıp verirken çıkan sesi ya da boğaz hareketini taklit eden
ses yansımalı kelime) + ik (isi yapım eki) * nefes borusunun üst kısmını
oluşturan, ses tellerini barındıran ve yutkunma sırasında besinlerin akciğere
kaçmasını engelleyen kıkırdak yapılı organ, soluk borusu, boğaz, gırtlak, ümük
imipenem :
lat., gre. * imino (-NH- veya =NH) (lat.) + penem (penisilin türevi β-laktam
antibiyotik grubu) (gre.) * akciğer (zatürre), karın içi, idrar yolu, deri,
kemik ve kan enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan, karbapenem sınıfına ait,
genellikle böbrekteki bir enzim tarafından çabuk bozulmaması için silastatin
maddesiyle birlikte (örneğin TIENAM I.V. Prospektüsü) damar yoluyla kullanılan
çok geniş etki alanına sahip güçlü bir beta-laktam antibiyotik (C12H17N3O4S)
imipenem-cilastatin :
lat., gre. * imino (-NH- veya =NH) (lat.) + penem (penisilin türevi β-laktam
antibiyotik grubu) (gre.) + cilastatin (cilas (kök eki) + histanai (durmak,
durdurmak, yerleştirmek), statin (kolesterol sentezinde HMG-CoA redüktaz
inhibitörleri için kullanılan son ek; durdurucu, inhibitör; karaciğerde
kolesterol üretiminde rol oynayan enzim olan HMG-CoA redüktazı inhibe eden ilaç
sınıfı) (statos, stasis (durdurma, durma, sabit kalma, sabit durma, stabil
olma, ayakta durma, durgunluk) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) )
(lat.) * dirençli bakterilerle gelişen bakteriyal infeksiyonların tedavisinde
kullanılan geniş antimikrobial spektrumlu ilacın etken maddesi (C28H45N5O10S2)
imipenem-silastatin :
lat., gre. * imino (-NH- veya =NH) (lat.) + penem (penisilin türevi β-laktam
antibiyotik grubu) (gre.) + cilastatin (cilas (kök eki) + histanai (durmak,
durdurmak, yerleştirmek), statin (kolesterol sentezinde HMG-CoA redüktaz
inhibitörleri için kullanılan son ek; durdurucu, inhibitör; karaciğerde
kolesterol üretiminde rol oynayan enzim olan HMG-CoA redüktazı inhibe eden ilaç
sınıfı) (statos, stasis (durdurma, durma, sabit kalma, sabit durma, stabil
olma, ayakta durma, durgunluk) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) )
(lat.) * dirençli bakterilerle gelişen bakteriyal infeksiyonların tedavisinde
kullanılan geniş antimikrobial spektrumlu ilacın etken maddesi (C28H45N5O10S2)
imipramin :
lat. * imino (-NH- veya =NH) + pramin (amin ve fenotiyazin türevi) * trisiklik
antidepresan grubuna ait, serotonin ve noradrenalin geri alımını engelleyerek
etkili olan psikiyatrik tedavi ilacın etken maddesi (C19H24N2)
imipramin hidroklorür :
lat. * imino (-NH- veya =NH) + pramin (amin ve fenotiyazin türevi) + hydor,
hudros, hydros (su, sıvı) + khloros (soluk yeşil, sarımsı yeşil, klor (Cl) ) +
ura (kimyasal madde eki) * depresyon, panik bozukluk ve çocuklarda gece idrar
kaçırma (enürezis nokturna) tedavisinde kullanılan, beyindeki bazı kimyasal
maddelerin dengesini düzenleyen bir trisiklik antidepresan (TCA) ilacın etken
maddesi (C19H24N2. HCl)
imipramin-pamoat :
lat. * imino (-NH- veya =NH) + pramin (amin ve fenotiyazin türevi) + pamoicus
acidus (C23H16O6) + ate (asidin tuzu veya esteri eki) * depresyon, anksiyete,
panik bozukluğu ve çocuklarda gece idrar kaçırma (enürezis) gibi durumların tedavisinde
kullanılan, trisiklik antidepresanlar (TCA) grubuna ait imipramin etkin
maddesinin pamoat tuzu ile birleştirilmiş formu ( (C19H24N2)2 ⋅ C23H16O6)
imiquimod :
lat. * imi (taklit eden, benzeyen) + qui (quinoline” benzeri yapı) + mod
(modülatör, düzenleyici) * bağışıklık sistemini taklit ederek uyarıcı etkide
bulunan, özellikle ciltteki bazı lezyonların tedavisinde kullanılan immün yanıt
düzenleyici bir ilacın etken maddesi (C14H16N4)
imitasyon :
lat. * imitari (taklit etmek, aynısını yapmak, benzerini yapmak) (imago
(görüntü, resim, suret, şekil, tasvir) + tari (fiil mastar eki) ) + tio (isim
yapım eki) * bir şeyi gerçekmiş gibi gösterme veya taklit ederek kopyalama,
taklit
imitatör :
lat. * imitari (taklit etmek, aynısını yapmak, benzerini yapmak) (imago
(görüntü, resim, suret, şekil, tasvir) + tari (fiil mastar eki) ) + tor (-cı,
yapan, eden eki) * bir şeyi veya kişiyi taklit eden, benzetmeye çalışan kimse
veya varlık, taklitçi
imkan :
ara. * makana (mümkün kılmak, yetki vermek, olanak sağlamak; güç vermek,
potansiyel vermek, koşul vermek) * olabilirlik, yapılabilirlik, iktidar,
kuvvet, nüfuz; sebat, ağırbaşlılık, güç, potansiyel, olanak; bir şeyin
gerçekleşmesi veya yapılması için uygun şartlar, olanak ve fırsat
imkansız :
ara., tür. * imkan (olabilirlik, yapılabilirlik, iktidar, kuvvet, nüfuz; sebat,
ağırbaşlılık, güç, potansiyel, olanak) (ara.) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık,
olumsuzluk eki) * mümkün olmayan, olanaksız, olması olası olmayan
imla :
ara. * mala, maley (doluluk, doldurmak; sesli harfleri bildiren noktaları
eklenmiş yazı) * yazma, dikte etme; kelimelerin doğru yazılış kurallarına uygun
yazılması ve yazım kurallarının tümü
imlak :
ara. * malaka (fakir olmak) * çok fakir düşme
imlak :
ara. * malaka (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek, edinmek, yetkisi olmak,
egemenlik kurmak), mulk (sahiplik, sahip olma, haiz olma), malik (sahip, haiz
olan) * mülk sahibi olmak
imleç :
tür. * im (işaret, iz, belirti, simge) + leç (araç, vasıta) * bilgisayar ve
yazılım ortamında, kullanıcı tarafından kontrol edilip ekranda konumu gösteren
işaretçi veya gösterge
imlemek :
tür. * im (işaret, iz, belirti, simge) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar
eki) * işaretlemek, belirtmek veya bir şeyi simgelemek
imma :
ara. * in (eğer, şayet) + ma (ne, o) * eğer, şayet, ya, veya
immatür :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + maturus (olgun, olmuş,
tamamlanmış, zamanında gelişmiş, tam gelişmiş, tekamül etmiş, kamil, mütekamil)
* olgunlaşmamış, gelişimini tamamlamamış veya deneyimsiz olan; özellikle
biyoloji ve psikolojide tam gelişmemiş yapı veya kişi
immatürite :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + maturus (olgun, olmuş,
tamamlanmış, zamanında gelişmiş, tam gelişmiş, tekamül etmiş, kamil, mütekamil)
+ itas (isim yapım ve durum eki) * olgunlaşmamışlık, gelişimini tamamlamama
durumu veya hali; özellikle biyolojik veya psikolojik olgunluk eksikliği
immersiyon :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
mergere (batırmak, daldırmak, karıştırmak) + tio (isim yapım eki) * bir
nesnenin tamamen sıvı veya başka bir ortam içine daldırılması veya sokulması
immigrasyon :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
migratio (göç, yer değiştirme) (migrare (göç etmek, yer değiştirmek) + tio
(isim yapım eki) ) * kalıcı yerleşme amacıyla bir bölgeye veya ülkeye yapılan
göç
imminens :
lat. * imminere (üzerine asılı olmak, tehdit etmek, yaklaşmak) (in (iç, içeri,
içeriye, içeride, içine, içinde) + minere (fırlatmak, çıkık olmak, yansıtmak,
çıkıntı oluşturmak) ) + ens, ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) *
yaklaşmakta olan, çok yakın bir zamanda gerçekleşmesi beklenen, yaklaşan, eli
kulağında olan durum, yakın, hemen gerçekleşecek olan, tehdit oluşturan veya
yakın tehlike taşıyan
imminent :
lat. * imminere (üzerine asılı olmak, tehdit etmek, yaklaşmak) (in (iç, içeri,
içeriye, içeride, içine, içinde) + minere (fırlatmak, çıkık olmak, yansıtmak,
çıkıntı oluşturmak) ) + ens, ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) *
yaklaşmakta olan, çok yakın bir zamanda gerçekleşmesi beklenen, yaklaşan, eli
kulağında olan durum, yakın, hemen gerçekleşecek olan, tehdit oluşturan veya
yakın tehlike taşıyan
imminent abortus :
lat. * imminent (yakın) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine,
üzerine, üstüne) + minere (tehdit etmek, sarkmak) + ens, ent (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) + abortus (düşük, gebelik kaybı) (ab (aşağı, yok, değil) +
orior, oriri (yükselmek, doğmak, oluşmak, meydana gelmek, ortaya çıkmak,
kaynaklanmak) + tus (isim yapım eki) ) * düşük tehdidi; gebelikte rahim ağzı
kapalıyken kanama ile birlikte düşüğün yaklaştığını gösteren klinik durum
immirzi parametresi :
ita., gre. * immirzi (İtalyan fizikçi Giorgio Immirzi'nin soyadından) (gre.) +
para (yanında, dışında, ötesinde, yanında duran; arasından, vasıtasıyla,
sayesinde, boyunca arasında; zıt, karşıt, engel; ayrı, farklı) + metron (ölçü)
(gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * fizik ve matematik dilinde, kuantum
kütleçekimi teorilerinden biri olan döngüsel kuantum kütleçekiminde (Loop
Quantum Gravity) ortaya çıkan, Planck birimleri cinsinden uzaydaki alanın
kuantum boyutunu ölçen bir katsayı
immobil :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + mobilis (hareketli,
kımıldayan) (movere (hareket etmek, devinmek, kımıldamak, kıpırdamak) + ibilis
(olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) * hareket etmeyen, yerinden kıpırdamayan,
durağan durumda olan, sabit olan
immobilite :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + mobilis (hareketli,
kımıldayan) (movere (hareket etmek, devinmek, kımıldamak, kıpırdamak) + ibilis
(olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) + itas (isim yapım ve durum eki) *
hareket etmeme, yerinden kıpırdamama, durağan olma, sabit olmama
immobilizasyon :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + mobilizare (mobilis
(hareketli, kımıldayan) (movere (hareket etmek, devinmek, kımıldamak,
kıpırdamak) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) izare (dönüştürmek,
kılmak, hale getirmek) ) + atio (isim yapım ve durum eki) * hareket etmeme durumu,
yerinden kıpırdamama durumu, durağan olma durumu, sabit olmama durumu
immobilize :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + mobilisatus (mobilis
(hareketli, kımıldayan) (movere (hareket etmek, devinmek, kımıldamak,
kıpırdamak) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) + izare
(dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) )
(lat.); immobilisé (fra.) * hareket edemez, işleyemez veya yerinden
kımıldayamaz hale gelmiş olan
immoral :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + moralis (ahlaka dair)
(mos (ahlak, töre), mores (ahlaklar, töreler) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * ahlaka aykırı, genel etik kurallarla çelişen davranış veya
tutumlara sahip olan
immoralizm :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + moralis (ahlaka dair)
(mos (ahlak, töre), mores (ahlaklar, töreler) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) + ismus (olmacılık, olma durumu) * ahlaki değerlere karşı olma durumu
veya ahlaki kurallara uymama eğilimi, ahlaksızlık
immortalite :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + mortalitas (ölümlülük)
(mori (ölmek), mors (ölüm) + alis (ile lgili) + itas (isim yapım ve durum eki)
) * ölümsüzlük
immotil :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + motilis (hareket
edebilen, hareket eden) (movere (hareket etmek, devinmek, kımıldamak,
kıpırdamak), motus (hareket, kımıldama, kıpırdama, devinim) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) * hareket etmeyen, hareketsiz, durağan, duran, sabit
immunonefelometri :
lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, yükümlülük, bağış,
hizmet, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + nephele, nephelos (bulut, sis)
(gre.) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * antijen-antikor komplekslerinin oluşturduğu bulutlanmanın ışık
saçılması yoluyla ölçülmesi yöntemi
immün :
lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) + munis (hizmet etme, hizmete hazır) ) (hizmet dışı,
muaf) * bağışık, korumalı
immün mediated :
lat., ing. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet,
mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) +
mediate (aracılık etmek, vasıta olmak) + ed (fiil geçmiş zaman eki; sıfat yapım
eki) (ing.) * bağışıklık sistemi aracılığıyla gerçekleşen veya yönlendirilen
immün terapi :
lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet,
zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + therapeia
(hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme,
iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet
etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek),
the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) *
bağışıklık sistemini güçlendirmek veya modüle etmek amacıyla uygulanan tedavi
yöntemi
immün tolerans :
lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet,
zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + tolerantia (hoşgörü,
tahammül) (tolerare (tahammül etmek, katlanmak) + entia (isim yapım eki) ) *
bağışıklık sisteminin kendi dokularına veya zararsız antijenlere karşı tepkisiz
kalma durumu
immün trombositopeni :
lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet,
mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) +
thrombos (pıhtı, topak; kan pıhtısı) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk,
oyuk, kap) + penia (eksiklik, azalma, düşüş, yoksunluk) (gre.) * bağışıklık
sisteminin normal kan pıhtılaşması için gerekli olan trombositleri yok ettiği
bir kanama bozukluğu
immün trombositopenik
purpura : lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı,
muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev,
vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır)
) (lat.) + thrombocytus (trombosit, kan pulcuğu) (thrombos (pıhtı, topak; kan
pıhtısı) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) + penia (eksiklik,
azalma, düşüş, yoksunluk) (gre.) + porphura (mor renk, deri altı kanaması,
morluk, mor leke) (gre.); purpura (lat.) * bağışıklık sistemi kaynaklı
trombosit sayısında azalma ile karakterize olan, ciltte ve mukozalarda
morluklara yol açan kanama bozukluğu
immün yanıt :
lat., tür. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet,
mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) +
yanıt (cevap, tepki) (tür.) * bağışıklık sisteminin antijenlere verdiği savunma
tepkisi
immün yaşlanma :
lat., tür. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet,
mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) +
yaşlanma (yaşı ilerleme) (tür.) * bağışıklık sisteminin yaşlanmaya bağlı işlev
kaybı veya bozulması
immün yetmezlik :
lat., tür. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet,
mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) +
yetmez (kafi olmayan, yeterli olmayan) + lik (isim yapım eki) (tür.) *
bağışıklık sisteminin hastalıklara karşı koruyucu işlevini yerine getirememesi
durumu
immünfloresan :
lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet,
zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + fluorescere (parlamak)
(fluor (kimyasal element) + escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek,
belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + ens, ent (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * antikorların floresan boyalarla işaretlenerek mikroskop altında
incelenmesi yöntemi
immünite :
lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet,
zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + itas (isim yapım ve
durum eki) * organizmanın enfeksiyonlara veya hastalıklara karşı direnç kazanma
durumu, bağışıklık
immünizasyon :
lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet,
zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + izare (dönüştürmek,
kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) * bağışıklık kazanmak için aşı
veya diğer yöntemlerle yapılan işlem, bağışık hale getirme, immün kılma
immünize :
lat. * immunizatus (immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet,
mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + izare
(dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (sıfat yapım eki; fiil geçmiş zaman
eki) ) * bağışıklık kazandırılmış, dirençli hale getilmiş, immün kılınmış
immünodefisiyans :
lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet,
zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + deficientia
(yetersizlik, kifayetsizlik) (deficere (eksik olmak, yetersiz kalmak) (de
(yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + ficere (yapmak, etmek, eylemek,
işlemek) ) + entia (isim yapım eki) ) * bağışıklık sisteminin yetersiz
çalışması durumu
immünoglobülin :
lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet,
zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + globulus (küçük küre,
kürecik) (globus (küre) + ulus (küçültme eki) ) + ine (organik bileşik/alkaloid
türevi eki) * antikor olarak işlev gören protein sınıfı globülin
immünojenisite :
lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet,
mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) +
gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes
(doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan,
kaynaklanan) (gre.) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.) * bağışıklık
sistemini uyaran veya tepki oluşturan özellik
immünolog :
lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet,
mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) +
logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz,
akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + ista (-cı, yapan, eden
eki, destekçi, yandaş, yapan, eden) (lat.) * bağışıklık sistemi alanında
uzmanlaşmış kişi
immünoloji :
lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet,
mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) +
logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz,
akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * bağışıklık sistemini
inceleyen bilim dalı
immünosit :
lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet,
mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) +
kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) (gre.); cytus (lat.) *
bağışıklık sisteminde görev yapan hücre
immünosit :
lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet,
mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) +
kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) (gre.); cytus (lat.) *
bağışıklık sisteminde görev yapan hücre
immünoterapi :
lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet,
mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) +
therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme,
iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet
etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek),
the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) (gre.) *
bağışıklık sistemini güçlendirmek veya yönlendirmek amacıyla uygulanan tedavi yöntemi
immünperoksidaz :
lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet,
mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) +
peroxide (peroksit) (gre.) + ase (enzim eki) (lat.) * bağışıklık sisteminde
görevli ve peroksidaz aktivitesi gösteren enzim
immünsüpresan :
lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet,
zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + suppressant
(baskılayan, bastıran) (supprimere (bastırmak, baskılamak) (sub (alt, altına,
aşağı) + primere (bastırmak, baskılamak) ) + essent (sıfat yapı eki) ) * bağışıklık
sisteminin aktivitesini azaltan ilaç veya madde
immünsüpressif :
lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet,
zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + suppressivus
(baskılayan, baskılayıcı) (supprimere (bastırmak, baskılamak) + ivus (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * bağışıklık sisteminin işlevini baskılayan
immünsüpresyon :
lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet,
zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + suppremere (aşağıya
bastırmak, aşağı baskılamak) (sup (altına, aşağıya) + premere (bastırmak, baskılamak)
) + tio (isim yapım eki) * bağışıklık sisteminin baskılanması durumu
impaksiyon :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
pingere, pangere (vurmak, çarpmak, çakmak, bastırmak, sıkıştırmak, bağlamak,
sıkmak, sabitlemek) + tio (isim yapım eki) * sıkışma, sıkıştırıp birbirine
kaynatma, peklik, inkibaz
impakt :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
pangere (vurmak, çarpmak, çakmak, bastırmak, sıkıştırmak, bağlamak, sıkmak,
sabitlemek), pactus (vurma, çarpma, çakma, bastırma, darbe, sıkıştırma,
bağlama, sıkma, sabitleme) * fiziksel çarpma veya güçlü bir etki bırakma
durumu, etki, darbe; olayların güçlü ve ani etkisi
impakt faktör :
lat. * impactus (etki) + factor (etken, faktör) (facere, ficere (yapmak, etmek,
eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) ) *
bilimsel dergilerin değerlendirilmesi ve bilimsel araştırmalar üzerindeki
etkilerini gösteren ölçümsel değerler, bilimsel dergilerde yayınlanan makalelere
yapılan atıfların ortalama sayısını yansıtan değer, etki faktörü
impala :
zul. * impala (Afrika antilopu türü) * Afrika’ya özgü, hızlı koşabilen, zarif
yapılı bir antilop türü
imparator :
lat. * imperare (emretmek, hükmetmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde,
içine, üzerine, üstüne) + parare (hazırlamak, düzenlemek, temin etmek, edinmek)
) + tor (-cı, yapan, eden eki) * en yüksek otoriteye sahip hükümdar, sultan,
hünkar; bir imparatorluğu yöneten kişi
imparatoriçe :
lat. * imperare (emretmek, hükmetmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde,
içine, üzerine, üstüne) + parare (hazırlamak, düzenlemek, temin etmek, edinmek)
) + tor (-cı, yapan, eden eki) + ix (dişil eki) * imparatorun eşi veya kadın
hükümdar; bir imparatorluğu yöneten veya temsil eden kadın
impasto :
lat. * im (üst, üstüne) + pasta (yapıştırma; yumruk atma), impastare (yoğurmak,
macun gibi yapmak, macunlamak) (lat.) * çalışma üzerinde kullanılan boyanın
yığılması ile kalın boya tabakaları kullanılarak hazırlanan yağlı boya tekniği
impedans :
lat. * impedire (ayağı zincirleme, ayağı hareketsiz kılma) (in (iç, içeri,
içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + pedire (ayak koymak) (pedis
(ayak) + are (fiil mastar eki) ) + entia (isim yapım eki) * bir hareketin,
akımın veya işlemin ilerlemesine karşı gösterilen direnç veya engel; elektrik
devresindeki her bileşenin (rezistif (R) ve reaktif (X) bileşenler) elektrik
akımına karşı gösterdiği eşdeğer direnç (Z = İmpedans (ohm, Ω), R = Direnç
(resistance, ohm, Ω), X = Reaktans (reactance, ohm, Ω), j = İmajiner birim (j^2
= -1) elektrik mühendisliğinde kullanılır.) (Z = √R^2 + X^2)
impediment :
lat. * impedire (ayağı zincirleme, ayağı hareketsiz kılma) (in (iç, içeri,
içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + pedire (ayak koymak) (pedis
(ayak) + are (fiil mastar eki) ) + mentum (isim yapım eki) * engel, mani
impenem :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + penem
(sentetik β-laktam halkası taşıyan antibiyotik grubu adı) * geniş spektrumlu,
β-laktamazlara dirençli karbapenem sınıfı antibiyotik (C12H17N3O4S)
imperfekta :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + perfectus (tamamlanmış,
mükemmel, eksiksiz) (per (tamamen, tümden, boyunca) + factus (yapılmış,
edilmiş, eylenmiş) (facere (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak, meydana
getirmek, işlemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * tamamlanmamış,
eksik veya kusurlu olan; dilbilgisinde geçmiş zamanda tamamlanmamış eylem
imperforat :
lat. * imperforatus (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + perforatus
(perforare (delmek, delik açmak) (per (tamamen, tümden, boyunca, vasıtasıyla,
sayesinde) + forare (delmek, delik açmak), foratus (delinmiş, delik açılmış) )
* delik açılmamış, delinmemiş; üzerinde delik veya delik açma işlemi bulunmayan
imperfore hymen :
lat., gre. * imperforatus (delinmemiş) (lat.) + hymen (perde; kızlık zarı)
(gre.) * kızlık zarının konjenital olarak vajinal çıkış kapaması durumu
impermeabilite :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + permeabilis (geçirgen,
izin veren) (per (tamamen, tümden, boyunca, içinden, vasıtasıyla, sayesinde) +
meare (geçmek, süzülmek) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) + itas
(isim yapım ve durum eki) * sıvı veya gazın geçişine izin vermeme durumu
imperyal :
lat. * imperium (emir, yönetim, egemenlik, imparatorluk) (imperare (emretmek,
hükmetmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde) + perere (emretmek,
buyurmak, yönetmek, hükmetmek) + ium (isim yapım eki) ) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * imparatorlukla ilgili olan; imparatora veya onun
otoritesine ait
impetiginizasyon :
lat. * impetigo (bakteriyel enfeksiyon kaynaklı irinli döküntüler ile
karakterize deri hastalığı) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio
(isim yapım ve durum eki) * ciltte var olan başka bir hastalığın üzerine
ikincil olarak impetigo eklenmesi durumu
impetigo :
lat. * impetere (saldırmak, hücum etmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye,
içinde, içine, üzerine) + petere (yönelmek, istemek, saldırmak) ) + igo (durum,
hastalık eki) * bakteriyel enfeksiyon kaynaklı irinli döküntüler ile
karakterize deri hastalığı
impetus :
lat. * impetere (saldırmak, hücum etmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye,
içinde, içine, üzerine) + petere (yönelmek, istemek, saldırmak) ) + us (isim
yapım eki) * bir olayın, hareketin veya sürecin başlamasını veya daha hızlı ve
etkili bir şekilde ilerlemesini sağlayan güç veya uyarı, itici güç, dürtü,
ivme, teşvik
impingement :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine) + pangere,
pingere (vurmak, çarpmak, çakmak, bastırmak, sıkıştırmak, bağlamak, sıkmak,
sabitlemek) + mentia (isim yapım eki) * bir şeyin başka bir şeyle çarpışması,
temas etmesi veya baskı yapması sonucu oluşan sıkışma veya çarpma durumu; omuz
eklemindeki tendonların ve yumuşak dokuların (rotator manşet) sıkışması veya
sıkıştırılması sonucunda ortaya çıkan ağrılı durum
implant :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine) + plantare
(dikmek, ekmek, yerleştirmek), plantus (dikilmiş, ekilmiş, yerleştirilmiş) *
vücuda veya bir nesneye yerleştirilmiş, dikilmiş obje; tıpta genellikle vücuda
yerleştirilen tıbbi cihaz veya doku parçası
implantasyon :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine) + plantare
(dikmek, ekmek, yerleştirmek) + tio (isim yapım eki) * bir doku, hücre veya
yapının canlı organizma içine yerleştirilmesi süreci; özellikle embriyonun
rahim duvarına tutunması veya tıbbi bir yapının vücuda yerleştirilmesi
implementasyon :
lat. * implere (doldurmak, yerine getirmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye,
içinde, içine, üzerine) + plere (doldurmak, tamamlamak, bütünlemek) ) + mentum
(isim yapım eki) + atio (isim yapım ve durum eki) * bir plan, karar veya
tasarının uygulamaya konulması süreci; bir şeyin pratikte gerçekleştirilmesi,
uygulama
implisit :
lat. * inplicitus (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine) +
plicare (katlamak, dolamak) + itus (fiil geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) *
açıkça söylenmemiş ancak bir şeyin içinde gizli veya dolaylı olarak bulunan;
üstü kapalı, ima edilen
implozyon :
lat. * in (içine doğru) + plodere (patlamak) + sio, tio (isim yapım eki) * dışa
doğru değil, içe doğru ani ve şiddetli çökme veya patlama olayı; özellikle
yapısal çökme veya basınç sonucu içe doğru yıkılma durumu
import :
lat. * in (içe, içeriye, içine) + portare (taşımak, götürmek), portus
(taşınmış) * bir mal veya hizmetin başka bir ülkeden ülke içine getirilmesi
işlemi, dışalım, ithalat
imposter sendromu :
lat., gre., tür. * in (iç, içine, içeri) + ponere (koymak, yerleştirmek,
düzenlemek, yatırmak), postor (koyucu, yerleştirici) (lat.) + syndromon
(sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki)
(tür.) * kişinin kendi başarılarını içselleştirememesi, bunları şansa, başkalarının
yardımlarına veya geçici bir duruma bağlaması ve yeterli olmadığına dair
sürekli bir korku yaşaması ile karakterize edilen psikolojik bir durum
impotans :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + potentia (güçlü olma,
kuvvetli olma, kudretli olma, iktidar, kapasiteli olma) (pot (güç, kuvvet,
kudret) + ent (ile ilgili, -a ait; -cı, yapan, eden eki) + ia (durum eki) ) *
iktidarsızlık, kuvvetsizik, güçsüzlük, acz, zafiyet
impregnasyon :
lat. * in (iç, içine, içeri) + pregnare (doldurmak, yüklemek, hamile bırakmak)
+ tio (olma durumu, isim yapım eki) * döllenmiş olma; içine bir şeyin nüfuz
etmiş olması; hamile bırakma, gebe etme, dölleme; ovum ile spermatozonun
bileşmesi
impresyon :
lat. * impressio (in (iç, içe) + pressio (basınç, sıkıştırma) (premere (sıkmak,
bastırmak, basmak, baskılamak) + sio (isim yapım eki) ) * izlenim, etki, kanı,
baskı
impresyonist :
lat. * impression (izlenim, etki, kanı, baskı) + ista (-cı, yapan, eden,
destekleyen, yandaş eki) * nesneleri gerçekçi bir şekilde betimlemek yerine
ışık, renk ve hareketle izlenimlerin hızlı bir şekilde yakalanmasına odaklalan
sanatçı, izlenimci
impresyonizm :
lat. * impression (izlenim, etki, kanı, baskı) + ismus (isim yapım, durum,
akım, öğreti, doktrin eki) * doğrudan gözlemlenen anlık izlenimlerin, ışık ve
renk etkilerinin ön planda olduğu, nesnel gerçeklikten çok duyumsal algının
önemsendiği sanat akımı, izlenimcilik
impromtu :
lat. * in (iç, içinde) + promptus (çabuk, hemen, dakik, tez) * dogaçlama;
müzikte doğaçtan yorumlama
improvizasyon :
lat. * in (içine, içeriye) + provisio (önceden görülme, hazırlık) (pro (ön,
önce, önde, ilk) + visio (görme, görüş) (videre (görmek) + sio (isim yapım eki)
) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) * önceden
hazırlık yapılmadan, anlık ve doğaçlama yapılan eylem; özellikle sanat ve
müzikte önceden planlanmadan gerçekleştirilen performans
improvize :
lat. * in (içine, içeriye) + provisatus (önceden görülmüş) (providere (önceden
görmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * önceden hazırlık
yapılmadan, anlık ve doğaçlama olarak yapılan veya gerçekleştirilen
impuls :
lat. * impulsus (in (içine, içeriye) + pulsare (vurmak, çarpmak, itmek) (pulsus
(vurma, çarpma, itme, vuruş, atma, atım, itiş) + are (fiil mastar eki) ) * ani
ve kısa süreli kuvvetli itme veya uyarı; özellikle sinir veya elektrik alanında
tetikleyici hareket, dürtü, itki, güdü
impulsif :
lat. * impulsivus (in (içine, içeriye) + pulsare (vurmak, çarpmak, itmek)
(pulsus (vurma, çarpma, itme, vuruş, atma, atım, itiş) + are (fiil mastar eki)
) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ani, düşünmeden yapılan veya
içten gelen dürtülerle hareket eden, güdüsel, dürtüsel
impulsif agresif :
lat. * in (içine, içeriye) + pulsare (vurmak, çarpmak, itmek) (pulsus (vurma,
çarpma, itme, vuruş, atma, atım, itiş) + are (fiil mastar eki) ) + ivus (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) + aggredi (saldırmak, atılmak, hamle yapmak) (ad
(-a doğru, yönelim, yan, yakın) + gradus (adım, basamak, kademe, yürüyüş aşaması),
gradi (adım atmak, ilerlemek, gitmek, yürümek), aggress (saldırılmış, hamle
yapılmış) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ani dürtülerle ve
düşünmeden ortaya çıkan saldırgan davranış; fevri olarak hareket etme ve
agresyon içerisinde olma durumu
impulsivite :
lat. * impulsivitas (in (içine, içeriye) + pulsare (vurmak, çarpmak, itmek)
(pulsus (vurma, çarpma, itme, vuruş, atma, atım, itiş) + are (fiil mastar eki)
) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + itas (isim yapım ve durum eki) *
ani dürtülerle, düşünmeden ve kontrolsüzce hareket etme eğilimi
imra :
ara. * amara (emretmek, buyurmak), amr (kişi, kimse, insan, erkek, adam), mer’
(er, erkek, adam), muru (ç.) * er, erkek, adam)
imrac :
ara. * merc (salmak, açığa çıkmak) * salma, açığa çıkarma, hayvanı çayıra
salıverme (emergere (yüzeye çıkmak, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, salınmak)
(lat.); emerge, émerger (ortaya çıkmak, açığa çıkmak, salınmak) (ing., fra.) )
imrahor :
far., ara. * mir (bey, efendi, amir, reis, baş, komutan, başkan) + i (tamlama
eki) + ahur (ahır) (far.); emir (reis, efendi, amir, bey) (ara.) + i (tamlama
eki) + ahur (ahır) (far.) * Osmanlı İmparatorluğu'nda padişahın atlarına
bakmakla görevli olan saray görevlisi, mirahur; at bakıcısı, kraliyetin ahır
yöneticisi
imran : ara.
* amr, umr (ömür, hayat, yaşam), ammara (ömür vermek, yaşatmak; uzun süre
yaşamasını sağlamak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yüceltilmiş,
yapılandırılmış, uzun ömürlü; emir veren, buyuran, yöneten; Mesih İsa'nın
annesi Hz. Meryemin babası; erkek ismi
imranlı :
ara. * amr, umr (ömür, hayat, yaşam), ammara (ömür vermek, yaşatmak; uzun süre
yaşamasını sağlamak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lı (ile,
birlikte, beraber, sahibi) * uzun ömürlü, hayat dolu; yüce, yüksek; Kur’an’da
Meryem’in babasının ismi; Sivas’ın bir ilçesi
imrar :
ara. * marra (geçmek, geçip gitmek), emerr (acı) * geçirme, mürur ettirme; ipi
sağlam bükme; acıtma, acı olma
imraz :
ara. * maraz, marad (hastalık, illet, bela, dert, sorun, sıkıntı) * illet
sahibi olma, hasta olma, hasta etme, bir kimseyi hasta bulma
imre :
tür. * im (işaret, belirti, alamet) + re (isim yapım eki) * Türk ve Altay
mitolojisinde İmre (İmere veya Emre), ilkbaharın gelişinde gökyüzüne titrek
ışıklar saçarak yükselen, ardından sırasıyla havaya, suya ve buzu eritmek üzere
toprağa düşerek doğanın uyanışını ve ısınmasını sağlayan "cemre cini"
(doğa ruhu), imere, emre
imreet :
ara. * imr (erkek, adam, insan)
+ aah (dişil eki) * kadın, hanım, hatun, avrat; olgun, asil ve şahsiyet sahibi yetişkin kadın
imren :
tür. * imr (beğenmek, gıpta etmek, arzu etmek, arzulamak, istemek, özenmek,
özlemek) + en (isim veya sıfat yapım eki) * özlem duyan, arzulayan; kadın ismi
imrenmek :
tür. * imr (beğenmek, gıpta etmek, arzu etmek, arzulamak, istemek, özenmek, özlemek)
+ en (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * sevmek, arzulamak, istemek,
özenmek, özlemek (amare (sevmek), amore (sevgi, aşk) (lat.); aimer (sevmek),
amour (sevgi, aşk) (fra.) )
imroz :
gre. * Imbramos (Yunan
mitolojisinde bereket/yağmur tanrısı), imbros (kutsal/bereketli toprak) *
Ege Denizi’nde bulunan,
Çanakkale iline bağlı, Ege Denizi'nin kuzeydoğusunda yer alan ve Türkiye'nin
yüzölçümü bakımından en büyük adası olan, 1970 yılında ismi resmî olarak
Gökçeada olarak değiştirilen, antik çağlardan beri stratejik konumu, zengin su
kaynakları ve kendine özgü Rum-Türk kültürel mirasıyla öne çıkan coğrafi ve
tarihi bir ada
imsak :
ara. * masaka (tutmak, kavramak) * tutma, tutuş, tutumluluk, tutum, kendini
tutma; oruç tutma (mask, masque, Maske (maske, yüze tutunan) (ing., fra., alm.)
)
imsakiye :
ara. * masaka (tutmak, kavramak), imsak (tutma, tutuş, tutumluluk, tutum,
kendini tutma; oruç tutma) + iye (isim yapım ve durum eki) * oruç başlangıç
zamanını gösteren takvim veya çizelge
imsas :
ara. * massa (dokunmak, değmek, temas etmek, elle tutmak, meshetmek) * dokunma,
tutma, değme, meshetme
imtar :
ara. * matara (yağmak, yağdırmak) * yağdırma, yağdırılma
imtidad :
ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım
etmek; çoğaltmak, artırmak) * uzanma, uzayıp gitme, gerilme, çekilip uzanma;
boy, tul, uzunluk; feza, uzay
imtidah :
ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir
etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh (övgü, övme, takdir) *
medhetme, övme
imtiha :
ara. * maha (yok etmek, ortadan kaldırmak, mahvetmek, helak etmek, perişan
etmek), mahv (yok olma, helak olma, helak, perişan olma) * mahvolma, perişan
olma, ortadan kalkma, yok olma
imtihan :
ara. * mahana (sınamak, sınav yapmak, denemek, test etmek) * sınav, deneme,
test; bir kişinin bilgi, beceri veya yeteneğinin sınanması amacıyla yapılan
resmi veya gayri resmi test
imtikar :
ara. * makara (hile yapmak, tuzak kurmak, oyun etmek), mekr (tuzak, hile) *
tuzağa düşme, oyuna gelme, aldanma
imtila :
ara. * mala (doldurmak, dolmak, dolmakla yetinmek, tamamen kaplanmak) * dolma,
dolgunluk; kan durma, kan toplanma, konjesyon
imtilal :
ibr., aram., ara. * melel (konuşmak, söylemek), mille (kelime, sözcük, söz,
söylem), imlal (ezberden yazdırma, dikte etme) * bir millete karışma
imtilat :
ara. * mala (doldurmak, dolmak, dolmakla yetinmek, tamamen kaplanmak) * dolma,
dolu olma
imtina :
ara. * mana’a (yasaklamak, men etmek) * kendisini men etme, bir şeyi yapmama
yönünde eğilim gösterme, kendini tutma, güzel bir şeyi reddetme, nefsini men
etme
imtinan :
ara. * manna, menne (ihsan etmek, lütfetmek, bağışlamak, bahşetmek,
nimetlendirmek), minnet (iyilik veya lütuf karşısında duyulan şükran, teşekkür
duygusu) * minnet, minnet ettirme, iyiliği başa kakma
imtira :
ara. * matara (sorgulamak, şüphe etmek, şüphelenmek, kuşku duymak, kuşkulanmak,
tartışmak) * kuşku, kuşkulanma, kuşku duyma, şüphe duyma, şüphelenme,
kuşkulanma; tereddüt, mütereddidlik, kararsızlık
imtiras :
ara. * marasa (sürtmek, kaşımak) * sürtünme, kaşınma
imtisal :
ara. * se’le (sual etmek, sormak), misal (örnek, benzeyen, taklit) * bir şeye
veya kişiye benzerlik, taklit etme durumu veya eylemi
imtisar :
ara. * masara (ilerlemek, çaba göstermek, gayret etmek, incelemek) * inceleme;
süt sağma
imtisas :
ara. * mass (emmek, içine çekmek, soğurmak,yavaş yavaş içmek) * emme, emerek
çekme, soğurma, massetme
imtiyaz :
ara. * mayaza (ayırmak, seçmek, farklı kılmak, üstün tutmak), mümtaz (ayrı bir
yeri olan, üstün tutulan, seçkin) * bir kişiye, gruba veya kuruma tanınan
başkalarında olmayan özel hak, ayrıcalık veya üstünlük
imtizac :
ara. * mazaca (karıştırmak, birleştirmek, bir araya getirmek, katmak,
mezcetmek, uyum sağlamak, alışmak), mizac (karışım, birleşim, terkip,
kompozisyon; huy, tabiat, yaratılış, karakter) * mezcolma, uyuşma, kaynaşma,
iyi geçinme, karışma, bir şeye sıkı sıkıya bağlanma veya yapışma durumu,
bağdaşma, kaynaşma, uyuşma, uygunluk; bir kişinin doğuştan gelen ruhsal ve
duygusal yapısı, huyu veya karakteri
imtizaç :
ara. * mazaca (karıştırmak, birleştirmek, bir araya getirmek, katmak,
mezcetmek, uyum sağlamak, alışmak), mizac (karışım, birleşim, terkip,
kompozisyon; huy, tabiat, yaratılış, karakter) * mezcolma, uyuşma, kaynaşma,
iyi geçinme, karışma, bir şeye sıkı sıkıya bağlanma veya yapışma durumu,
bağdaşma, kaynaşma, uyuşma, uygunluk; bir kişinin doğuştan gelen ruhsal ve
duygusal yapısı, huyu veya karakteri
imza :
ara. * imda, mada (geçmek, geçirmek, icra etmek, bitirmek), mazi (geçmiş) * bir
kişinin kimliğini ve onayını belirtmek için kalem ile yazdığı veya attığı
işaret, belgeyi tasdik amacıyla kullanılan işaret
imza sirküleri :
ara., lat. * imza (bir kişinin kimliğini ve onayını belirtmek için kalem ile
yazdığı veya attığı işaret, belgeyi tasdik amacıyla kullanılan işaret) (ara.) +
circularis (küçük dairesel, küçük döngüsel) (circulus (küçük daire, dairecik)
(kirkos (daire, çember, halka, döngü) (gre.); circa, circus (lat.) + ula, ulus
(küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, gibi) ) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) *
bir kurumun, bir şirketin yetkili kişilerinin imza örneklerinin ve yetkilerinin
toplandığı resmi belge veya liste
imzalamak :
ara., tür. * imza (bir kişinin kimliğini ve onayını belirtmek için kalem ile
yazdığı veya attığı işaret, belgeyi tasdik amacıyla kullanılan işaret) (ara.) +
la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * bir belgeyi onaylamak veya
geçerli kılmak amacıyla imza atmak
in :
ara. * in (eğer,
şayet, ... durumunda, ... halinde) * eğer,
şayet, ... durumunda, ... halinde
in :
tür. * in (aşağı, alt, derin;
hayvan yatağı, mağara, kovuk) * genellikle dağ yamaçlarında veya yer altında bulunan,
vahşi hayvanların barınak olarak kullandığı veya ilk insanların sığındığı, doğa
olaylarıyla oluşmuş karanlık ve kuytu doğal mağara, kovuk,
içine girilen (inn (konak, han), in (içeride, içerisi, içinde) (ing., alm.) )
in situ :
lat. * in (içinde) + situs (yer, konum, mevki; yerleşim yeri; yerleşmiş,
konmuş) * doğal veya orijinal konumunda, bulunduğu yerde veya pozisyonda olan
durum; yerinde, olduğu yerde, yayılmamış; bir şeyin tam olarak yerinde
incelendiğini belirten tıp terimi
in vitro :
lat. * in (iç, içinde, içeri, içeride) + vitrum (cam) * laboratuvar ortamında,
özellikle cam kap veya tüpte gerçekleştirilen deney veya işlem
in vitro fertilizasyon :
lat. * in (iç, içinde, içeri, içeride) + vitrum (cam) + fertilization (dölleme)
(fertilizare (verimli kılmak, doğurgan kılmak, üretken kılmak) (fertilis
(verimli, doğurgan, üretken) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) ) +
tion (isim yapım eki) ) * laboratuvar ortamında, cam tüpte yapılan suni dölleme
işlemi
in vivo :
lat. * in (iç, içinde, içeri, içeride) + vivo (canlı, yaşayan, hayatta olan,
diri) * canlı organizma içinde veya doğal yaşam ortamında gerçekleşen biyolojik
proses
ina :
ara. * an (kısa zaman) * zaman, vakit; yemiş toplama zamanı gelme
ina :
ara. * ana (geciktirmek, alıkoymak; zayıf düşürmek) * Geciktirme, alıkoyma,
zayıf düşürme;
inabe :
ara. * naba (dönmek, yönelmek, geri dönmek) * dönüş, dönme, yönelme, günahları
terk ile hakka, gerçeğe dönüş
inad :
ara. * nada (ısrar etmek, diretmek, bir düşüncede, söylemde veya durumda sabit
kalmak, söylediğinden vazgeçmemek) * ısrar, diretme, muannidlik, ayak direme,
dediğinden vazgeçmeme
inaf :
ara. * nafa (yeniden başlamak, baştan almak; vazgeçirmeye çalısmak,
vazgeçirmek), anif (önce, önde, baş, başta, evvel, önceki, deminki, önde
giden), nefy (olmadığını iddia etme, mevcudiyetini reddetme) * yeniden başlama,
baştan alma; vazgeçirmeye çalışma, olmadığını iddia etme
inak :
tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + ak (isim
yapım eki) * doğruluğu deneyden geçirilmeden, sınanmadan kabul edilen, olduğu
gibi benimsenen ve bir öğretinin veya ülkünün dayanağı yapılan sav; herhangi
bir bilgiyi, o bilginin doğruluğunu, gerçekliğini araştırmadan, sınamadan,
sorgulamadan, akli değerlendirmeden geçirmeden koşulsuz kabul etme fenomeni,
dogma
inaksal :
tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + ak (isim
yapım eki) + sal (ile ilgili, gibi) * dogma ile ilgili, dogmatik
inaktif :
lat. * in (yokluk veya olumsuzluk eki) + activus (agere (yapmak, etmek,
eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek,
hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + ivus (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) * etkin olmayan, hareketsiz veya işlevsiz durumda olan,
eylemsiz olan
inaktivasyon :
lat. * in (yokluk veya olumsuzluk eki) + activus (agere (yapmak, etmek,
eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek,
hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + ivus (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) + atio (isim yapım ve durum eki) * etkin olmama durumu,
eylemsizlik
inal :
tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + al (ile
ilgili, gibi, -sal) * kendisine inanılan kişi
inale :
ara. * naala (erişmek, ulaşmak, varmak, kavuşmak), nail (erişen, ulaşan, varan,
kavuşan) * eriştirme, ulaştırma, vardırma, kavuşturma, vasıl etme, nail etme,
ulaştırma; yemin, kasem, and; ihsanda bulunma, bağışta bulunma
in'am :
ara. * naama (nimet vermek, bahşetmek, bağışlamak), nimet (bahş, bağış, iyilik,
lütuf, rızık) * nimet verme, ihsan etme, iyilik etme, bahşiş verme, bağışlama;
doğruya sevketme, hidayete ulaştırma
inam :
tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + am (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * inanılmış ve itimat edilmiş olan emin,
güvenilmiş, emanet
iname :
ara. * nama (uyumak) * uyutma; kıtlık
inan :
tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + an (isim
yapım eki) * inanmak eylemi, inanma, inanış, iman; Tanrı’ya duyulan sınırsız
güven
inanç :
tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + anç (isim
yapım eki) * inanmak eylemi, inanma, inanış, iman; Tanrı’ya duyulan sınırsız
güven
inanış :
tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + an (isim
yapım eki) + ış (isim yapım eki) * inanmak eylemi, inanma, inanış, iman;
Tanrı’ya duyulan sınırsız güven
inanmak :
tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + an (dönüşlü
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyin gerçek, doğru veya mümkün
olduğuna güvenmek, kani olmak
inaparan :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + apparere (görünmek,
ortaya çıkmak, belirmek, meydana çıkmak), apparens (görünür, açık) (ad (-a
doğru, yönelim, yan, yakın) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek,
yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ürermek, öne getirmek, başarmak;
görünmek, belirmek, ortaya çıkmak) + ens, ent (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * görünür olmayan, belirgin olmayan, gözle fark edilemeyen, dıştan
belli olmayan
inare :
ara. * nar (ateş), nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı), minare
(kandil, aydınlatıcı, ışıldak) * nurlandırma, aydınlatma, ışıklandırma
inas :
ara. * unsa (kadın) * kadınlar, kızlar
inasa :
ara. * unsa (kadın) * kadınlar
inat :
ara. * anada (inat etmek, ısrar etmek, direnmek, diretmek, üstelemek, karşı
çıkmak, ısrarla reddetmek), inad * bir düşünce, tutum veya davranışta ısrarla
direnme, başkasının görüş veya isteklerine karşı bile bile karşı durma
inayet :
ara. * na’a, na’aya (ilgilenmek, gözetmek, destek olmak özen göstermek, yardım
etmek, iyilik etmek, lütfetmek), itina (özen, ilgi, ihtimam) * ilgi, ilgi
gösterme, yardım, destek, özen, kaygılanma, önemseme, umursama, düşünme,
iyilik, lütuf, ihsan, bahş
inayeten :
ara. * inayet (ilgi, ilgi gösterme, yardım, destek, özen, kaygılanma, önemseme,
umursama, düşünme, iyilik, lütuf, ihsan, bahş) + en (gibi, olarak) * inayet,
yardım ve iyilik olarak
inba :
ara. * nebe (haber) * haber verme, ihbar etme, tebliğ etme
inbat :
ara. * nabata (bitirmek, yetiştirmek), nebat (bitki) * nebatı bitirme, bitki
yetiştirme, tohumu yere dikip yeşillendirme, nebatın bitmesini sağlama
inbias :
ara. * ba’ase (göndermek, yollamak, sevketmek), ba’s (gönderme, yollama, sevk)
* gönderme, gönderilme, yollanma, salma, salınma; davranış, tutum; ileri gelme,
meydana çıkma (bias (önyargı, temayül) (ing.) )
inbiga :
ara. * bağa, inbiğa (uygun olmak, yakışmak, layık olmak, uygun davranmak) *
yakışma, uygun olma, münasip olma, layık olma, liyakat, layıklık, beğenilme
inbika :
ara. * baka (ağlamak, göz yaşı dökmek), buka (ağlama, ağlayış) * ağlama, göz
yaşı dökme
inbisas :
ara. * bassa (yaymak, sızmak, nüfuz etmek, yayılmak) * yayılıp dağılma
inbisat :
ara. * besata (genişletmek, yaymak) * genişleme, yayılma; genleşme; gönül
açıklığı, kalp ferahlığı (mecazi)
inborn :
ing. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + bear
(doğurmak), born (doğmuş) * doğuştan gelen, kalıtsal olarak var olan, sonradan
kazanılmamış
inbreeding :
ing. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + breed
(üremek, doğurmak, yetiştirmek) + ing (isim yapım eki) * yakın akrabalar
arasında gerçekleşen üreme süreci; genetik çeşitliliği azaltan kapalı döngü
çoğalma
inca :
ara. * naca (kurtarmak), necat (kurtuluş) * kurtarma, necata erdirme, selamete
çıkarma
incah :
ara. * nacaha (tamamlamak, iş bitirmek) * işi tamamlama, işi bitirme
incas :
ara. * necs, necis (pis, murdar, kirli, temiz olmayan) * pisleme, dışkılama,
necisleme
incaz :
ara. * nacaza (tamamlamak, bitirmek) * tamamlama, bitirme, yerine getirme, ifa
ve icra etme
ince :
tür. * yınç, inç (zayıf,
küçük, narin) * zayıf,
küçük, narin,
latif, süptil, dar
ince bağırsak :
tür. * ince (zayıf, küçük, narin, dar, küçük çaplı; yüksek frekanslı, dar aralıklı) +
bağırsak (sindirim kanalı olan iç organ) (bağır (karın, gövdenin iç boşluğu,
göğüs) + suk (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * mideden sonra gelen ve kalın
bağırsak ile birleşen, besinlerin emiliminin büyük kısmının gerçekleştiği, uzun
ve dar yapılı sindirim sistemi bölümü
ince ünlü :
tür. * ince (zayıf, küçük, narin, dar, küçük çaplı; yüksek frekanslı, dar aralıklı) + ünlü
(sesli harf) (ün (ses, yankı) + lü (ile ilgili, sahip olan) ) * Türkçede ağız
açıklığı ve dil pozisyonuna göre sınıflandırılan, “e, i, ö, ü” seslerini
kapsayan, dar ve yüksek frekanslı sesli harfler
ince yapı sabiti :
tür. * ince (zayıf, küçük, narin, dar, küçük çaplı; yüksek frekanslı, dar aralıklı) + yapı
(düzen, organizasyon, oluşum, kurulum) + sabit (duran, durağan, değişmez,
değişmeyen, hareketsiz) + i (iyelik eki) * atom ve moleküllerde, özellikle
elektronların spin ve orbital manyetik momentlerinin etkileşimi sonucu ortaya
çıkan küçük enerji farklarını belirleyen fiziksel sabit (α = 1/137)
incelemek :
tür. * ince (zayıf, küçük, narin, dar, küçük çaplı; yüksek frekanslı, dar aralıklı) + le
(etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * dikkatli ve ayrıntılı olarak gözden
geçirmek, detaylı şekilde araştırmak veya muayene etmek
incelik :
tür. * ince (zayıf, küçük, narin, dar, küçük çaplı; yüksek frekanslı, dar aralıklı) + lik
(isim yapım eki) * ince olma durumu, niteliği; kibarlık, nezaket
incesaz :
tür. * ince (zayıf, küçük, narin, dar, küçük çaplı; yüksek frekanslı, dar aralıklı) + saz
(su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince kamış, hasırotu, kofa gibi
bitkilerin ortak ismi ve bu bitkilerden yapılmış olan nesne; müzik aleti) *
ahşap gövde üzerine eklenmiş ince telleri olan, genellikle küçük ve zarif
yapılı müzik aleti; alaturka müzikte keman, kemençe, kanun, ney, ut, tambur,
santur gibi çalgılardan ve şarkıcılardan oluşan, fasıl yapan topluluk
incesu :
tür. * ince (zayıf, küçük, narin, dar, küçük çaplı; yüksek frekanslı, dar aralıklı) + su
(hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) )
* antik çağdaki ismi Sadoora olan Kayseri’nin bir ilçesi (ismini kasabanın
içerisinden geçen dereden almıştır.)
inci :
çin. * chen chu (gerçek değerli taş, gerçek inci; denizlerde ve denizlerdeki
kabuklu hayvanların (midye, istiridye, deniz tarağı) kabuklarının içinde
bulunan parlak, yuvarlak, genellikle beyaz renkli süs taşı) (chen (gerçek,
hakiki, doğru) + chu (inci, değerli taş) ) * denizlerde ve denizlerdeki kabuklu
hayvanların (midye, istiridye, deniz tarağı) kabuklarının içinde bulunan parlak
yüzeyli, yuvarlak ve değerli süs taşı olarak kullanılan genellikle küresel
formdaki doğal madde, lü'lü, dürr
incifaf :
ara. * caffa (kurumak), ceff (kuru) * kuruma
incik :
tür. * incik (baldır kemiği, bacak bölgesinin alt kısmı) * insan veya hayvanın
bacak bölgesinde, diz ile ayak arasında kalan, genellikle etli ve kemikli yapı
incil :
gre. * evangelion (iyi haber, müjde) (eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru,
düzgün, asıl) + angelion (haber, mesaj) (angel (haberci, elçi; melek) + ion
(isim yapım eki) ) * Yeni Ahit olarak da bilinen, Mesih İsa'nın öğretilerini ve
hayatını anlatan kutsal kitap
incilab :
ara. * calaba, celb (çekmek, götürmek, getirmek, toplamak, çağırmak, taşımak,
nakletmek), celeb (kasaba kesilecek hayvan götüren kişi) * celbedilme, çekilme,
sürülüp götürülme
incimad :
ara. * cemmede (dondurmak, sabitlemek), icmad (dondurma, sabitleme,
camidleştirme) * donma, buzlanma, sertleşme
incinmek :
tür. * ince (dar, küçük çaplı; narince, hassas) + in (dönüşlü fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * fiziksel veya duygusal olarak zarar görmek, kırılmak
incir :
far., gre. * ancir (delik, oyuk; bir ağaç ve meyvesi) (far.), angurion (gre.) *
Akdeniz ve çevresinde yetişen, tatlı, yumuşak ve çok küçük tohumları olan
meyvesiyle bilinen, tarih boyunca hem besin hem de kültürel sembol olarak
önemli bir ağaç türü
incirad :
ara. * carada (soymak, soyutlamak, yalnız bırakmak, yalnızlaştırmak,
arındırmak), mucerred (çıplak, soyut, arınmış, yalnız, sade, saf), tecrid
(soyutlama, yalnız bırakma) * mücerred olma, yalnız bırakılma, tecrid edilme,
soyutlanma; soyunma
incirar :
ara. * carra (çekmek, sürüklemek, taşımak) * çekilme, çekilip uzanma, bir
neticeye doğru çekilerek sona erme
incirliova :
far., gre. * ancir (delik, oyuk; bir ağaç ve meyvesi) (far.), angurion (gre.) +
li (ile, sahibi, birlikte, beraber) + ova (düz, geniş arazi, yayla, yazı,
düzlük) (far.) * Aydın’ın bir ilçesi
incisa :
lat. * incidere (kesmek, yarmak) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde,
içine, üzerine, üstüne) + caedere, cidere (kesmek, yarmak, doğramak, vurmak;
öldürmek) ) + a (dişi sıfat eki) * kesik, yarılmış veya kesilmiş olan; yüzeyde
veya dokuda belirgin bir kesik veya yarık bulunan
incitmek :
tür. * ince (dar, küçük çaplı; narince, hassas) + it (etken fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * fiziksel veya duygusal olarak zarar vermek, üzmek, kırmak
inciza :
ara. * cazza (kopmak, ayrılmak, kesilmek, kırılmak) * kopma, ayrılma, kesilme,
kırılma
incizab :
ara. * cazaba (çekmek), cezb (çekim), cazibe (çekicilik, çekim kuvveti) *
içeriye doğru çekilme veya içe doğru yönelen kuvvet etkisi; tıpta organ veya
dokunun içe doğru çekilmesi durumu, cezbedilme, çekilme
incizam :
ara. * cazama (kararlaştırmak, kesin hüküm vermek, kesinleştirmek,
sıkılaştırmak), cezmi (kararlı, kesin, azimli; dilbilgisinde fiil veya kelimeyi
kesin kılan özellik), meczum (kesinleşmiş, kararlaştırılmış, sonuca bağlanmış;
dilbilgisinde cezm hâli uygulanmış fiil) * meczum olma, kelimenin son harfinin
harekesiz olarak telaffuz efilmesi; kesilme
incizap :
ara. * cazaba (çekmek), cezb (çekim), cazibe (çekicilik, çekim kuvveti) *
içeriye doğru çekilme veya içe doğru yönelen kuvvet etkisi; tıpta organ veya
dokunun içe doğru çekilmesi durumu, cezbedilme, çekilme
incizaz :
ara. * cazza (kopmak, ayrılmak, kesilmek, kırılmak) * kopma, ayrılma, kesilme,
kırılma
incus :
lat. * incus (örs) * orta kulakta, malleus ile stapes arasında yer alan ve
malleus’tan gelen ses titreşimlerini stapes’e ileten kemik, örs
inç :
lat., ing. * uncia (on iki eşit parçaya bölünmüş bir bütünün 1/12’sini temsil
eden her bir birim) (lat.); inch (başparmak genişliği) (ing.) * uzunluk ölçü
birimi olarak kullanılan, yaklaşık 2,54 santimetreye eşit küçük ölçü birimi
ind :
ara. * anada (yoldan sapmak,
muhalefet etmek, bir şeye doğru yönelmek/yaklaşmak) * yan,
taraf, iç, öz, yanında, katında,
nezdinde, huzurunda, gözetiminde, nazarında, referans sistemine göre
indacaterol :
lat. * inde (içinden, üzerinden, tarafından) + acaterol (yapay β2 agonist
türevi eki) * uzun etkili bir β2-adrenoseptör agonisti olarak kronik obstrüktif
akciğer hastalığı (KOAH) ve astım tedavisinde kullanılan, bronşları genişletici
etkisi olan sentetik bir ilacın etken maddesi (C24H28N2O3)
indallah :
ara. * ind (yan, taraf, iç, öz) + Allah * Allah yanında, Allah indinde
indanavir :
lat. * indane (aromatik hidrokarbon türevi) + avir (antiviral ilaç son eki) *
HIV tedavisinde kullanılan, virüsün çoğalmasını engelleyerek bağışıklık
sisteminin korunmasına yardımcı olan bir proteaz inhibitörü (C36H47N5O4)
indapamid :
lat. * indole (indolum, aromatik heterosiklik halka) + amide (amonyaktan bir
hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen,
R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) * su ve tuz atılımını artırarak kan
basıncını düşüren ve ödemi azaltan tiyazid benzeri bir diüretik ve
antihipertansif ilacın etken maddesi (C16H16ClN3O3S)
indeke :
ara. * ind (yan, taraf, iç, öz) + ke (sen, senin) * senin yanında, sana göre
indeks :
lat. * index (gösterge, işaret, dizin, fihrist) (in (iç, içeri, içeride,
içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + dex, dexter, dextrum (sağ, sağ
taraf, sağdaki) ) * belirli bilgilerin veya değerlerin gösterilmesi veya
sıralanması için kullanılan işaret veya liste
indeks hasta :
lat. * index (gösterge, işaret, dizin, fihrist) + hasta (sağlığı bozulmuş olan
(kişi) ) * hastalığın seyrini veya durumunu göstermek için kullanılan belirli
göstergelere sahip olan hasta
indent :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + dens,
dent (sert ve çıkıntılı yüzeylerde oluşan küçük çukur veya çöküntü, çentik;
diş) * metin veya satır başlarını içeri doğru çekme işlemi veya girinti bırakma
biçimi; içeri doğru girme durumu, girinti
indentasyon :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
dentare (dişlemek) (dens, dent (sert ve çıkıntılı yüzeylerde oluşan küçük çukur
veya çöküntü, çentik; diş) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) *
metin veya yüzeyde diş benzeri girinti veya boşluk bırakma durumu; belirli bir
bölgede bölgede normal görüntüden farklılaşan çentikli yapıların oluşması
indente :
lat. * indentus (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine,
üstüne) + dentatus (dişlenmiş) (dentare (dişlemek) (dens, dent (sert ve
çıkıntılı yüzeylerde oluşan küçük çukur veya çöküntü, çentik; diş) + are (fiil
mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * çökük, girintili,
çentikli
indenter :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
(dentare (dişlemek) (dens, dent (sert ve çıkıntılı yüzeylerde oluşan küçük
çukur veya çöküntü, çentik; diş) + are (fiil mastar eki) ) + or (-cı, yapan,
eden eki) * bir yüzeyde çöküntü, iz veya girinti oluşturan kişi veya araç;
özellikle malzeme biliminde sertlik ölçümünde kullanılan baskı ucu
indeterminist :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + determinare (belirlemek)
(de (aşağı, tam olarak) + terminare (sınırlamak, sonlandırmak, bitirmek) ) +
ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) * olayların veya durumların
kesin olarak belirlenemeyeceğine inanan veya bunu savunan kişi, belirlenmezci
indeterminizm :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + determinare (belirlemek)
(de (aşağı, tam olarak) + terminare (sınırlamak, sonlandırmak, bitirmek) ) +
ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * olayların kesin olarak
belirlenemeyeceği görüşü veya öğretisi, belirlenmezcilik
indi :
ara., lat. * ind (yan, taraf, iç, öz) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.); indi
(içinde, kendiliğinden) (lat.) * herkesçe kabul edilebilecek bir temele
bağlanmayıp bir kimsenin yalnız kendi özel görüşüne, kanısına dayanan (düşünce
vb.)
indifa :
ara. * daf'a (itmek, tepmek, darbelemek, vurmak, savmak, tepmek, kovmak, def
etmek, uzaklaştırmak, zorlamak, hareket ettirmek; korumak, savunmak, karşı
koymak; püskürmek, fırlamak, şiddetle taşmak, (yanardağ) patlamak; tek seferde,
tek kerede, tek kezde olmak) * püskürme, başkaldırma, isyan etme, ayaklanma;
kızamık, kızıl vb. hastalıklarda vücutta kırmızı lekeler görülme, vücut
döküntüsü
indifai :
ara. * indifa (püskürme, başkaldırma, isyan etme, ayaklanma; kızamık, kızıl vb.
hastalıklarda vücutta kırmızı lekeler görülme, vücut döküntüsü) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * püskürten, püskürtülmüş; döküntülü
indifak :
ara. * dafaka (dökülmek, sıvı akıtılıp atılmak), dafik (dökülmüş, akıtılıp
atılmış) * (su) birdenbire ve şiddetle dökülme, akı gitme
indiferansiye :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + differentia (fark,
ayırım) (differe (ayırmak, ertelemek, ertelemek; farklılaştırmak) (dis, de
(yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, ikiye ayrılma, -dan eki) +
ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) ) + entia (isim yapım eki) ) + atus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * ayırt edilmemiş, farklılaşmamış,
birbirinden ayrı özellikleri belirgin olmayan
indigo :
lat. * indicum (Hindistan ile ilgili, Hint, Hintli) (indicus (Hindistan’a ait)
+ um (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Hindistan’daki Indigofera Tinctoria
isimli çivit bitkisi ve bu bitkiden elde edilen koyu mavi renkli boya maddesi
(doğal bazlı bu boya ilk olarak Hindistan'dan Avrupa'ya ihraç edilmiştir.)
indihaş :
ara. * dahaşa (korkmak, ürkmek, korkutmak, ürkütmek) * çok korkma, dehşete
düşme
indijenöz :
lat., gre. * indi (içinde, kendiliğinden) (lat.) + gennaein (doğurmak, üretmek,
oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran,
yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) + osus (ile
ilgili, sıfat yapım eki) (lat.) * içinde oluşan; doğal olarak bir bölgede
yetişen veya o bölgeye özgü, yerli
indikatör :
lat. * indicare (göstermek, işaret etmek, belirtmek) (in (içinde, içine) +
dicare (bildirmek, ilan etmek, göstermek, belirtmek) ) + tor (-cı, yapan, eden
eki) * bir şeyi göstermek, işaret etmek veya belirtmek için kullanılan araç,
işaret veya cihaz, belirteç, gösterge
indimac :
ara. * damaca (duhul etmek, içine girmek), demc (duhul etme, içine girme) *
içine alma, içselleşme, içselleştirme (intimate, intime (içten, samimi) (ing.,
fra.) )
indimam :
ara. * damma (pişman olmak) * pişman olma
indirac :
ara. * daraca (sokmak, katmak, eklemek, ilave etmek), derc (sokma, katma,
ekleme, ilave etme) * içine koyma, içine konma, içine eklenme, katılma, ilave
edilme, dercetme, dercedilme
indirekt :
lat. * indirectus (doğru olmayan, düz olmayan, yönlendirilmemiş, dolaylı) (in
(yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + directus (yönlendirilmiş,
güdülmüş, dogrultulmuş, rehberlik edilmiş) (di, de (aşağı) + regere
(doğrultmak, yönlendirmek, yönetmek, rehberlik etmek, gütmek, hükmetmek), tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * doğrudan olmayan, dolaylı olan, bir şeyi
dolaylı yoldan ifade eden, direkt olmayan
indirgemek :
tür. * in (aşağı gitmek, alçalmak) + dir (etken fiil eki) + ge (etken fiil eki)
+ mek (fiil mastar eki) * bir şeyi daha basit, daha küçük veya daha temel bir
forma dönüştürmek, azaltmak veya basitleştirmek; bir kimyasal tepkimede, bir
bileşikteki bir atomun veya iyonun elektron alarak oksidasyon durumunun
azalması, yani maddenin elektron kazanması ve başka bir maddenin oksitlenmesi
yoluyla indirgenmesi eylemi
indirgen :
tür. * in (aşağı gitmek, alçalmak) + dir (etken fiil eki) + gen (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * indirgeme işlemini yapan veya indirgeme özelliği olan,
özellikle kimyada elektron alarak oksitlenme durumunu azaltan (madde veya ajan)
indirgenmek :
tür. * in (aşağı gitmek, alçalmak) + dir (etken fiil eki) + ge (etken fiil eki)
+ n (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * karmaşık bir olgu, konu veya
yapı daha basit, anlaşılır bir seviyeye indirilmek; bir element veya bileşik
oksijeni alınmak ya da elektron kazanmak, irca olmak, redüksiyona uğramak
indirgenmiş plank sabiti :
tür., alm. * indirgenmiş (azaltılmış, küçültülmüş) (in (aşağı gitmek, alçalmak)
+ dir (etken fiil eki) + gen (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + miş (geçmiş
zaman ve sıfat yapım eki) ) + planck (Alman fizikçi Max Planck’ın soyadından)
(alm.) + sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) + i (iyelik
eki) (tür.) * kuantum mekaniğinde Planck sabitinin özel bir formu olup,
genellikle ħ ile gösterilen ve temel fiziksel olayların ölçümünde kullanılan
sayı (1,054571726(47) × 10−34 J s)
indirgeyici :
tür. * in (aşağı gitmek, alçalmak) + dir (etken fiil eki) + ge (etken fiil eki)
+ yici (yapan, eden eki) * indirgeme işlemini gerçekleştiren, bir maddeyi daha
basit veya düşük oksidasyonlu hale getiren madde veya ajan.
indirim :
tür. * in (aşağı gitmek, alçalmak) + dir (etken fiil eki) + im (isim yapım eki)
* fiyat veya miktarın azaltılması, genellikle satışlarda uygulanan tutar veya
oran eksiltme işlemi
indirmek :
tür. * in (aşağı gitmek, alçalmak) + dir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar
eki) * bir şeyi yukarıdan aşağıya doğru hareket ettirmek veya azaltmak (under,
unter (alt, aşağı) (ing., alm.) )
indis :
lat. * in (iç, içinde, içine, içeri, içeride) + dicare (bildirmek) + is (isim
yapım eki) * bir harfin üzerine konulan küçük rakam veya im; belirteç; bir
harf, benzer ama yine de değişik biçimlerde iki veya daha çok kez kullanılmak
istendiğinde, harfin üstüne veya altına eklenen ayırıcı im
indisas :
ara. * dassa (gizlemek, saklamak, bastırmak, örtmek, gömmek), desise (hile,
tuzak, kumpas, komplo, entrika, sahtekarlık, düzen, aldatmaca, gerçeği gizleme)
* toprak altına gömme
individualizasyon :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + dividuus (bölünme,
bölme) (dividere (bölmek) (dividere (bölmek) + uus (isim yapım eki) ) + alis
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek)
+ tio (isim yapım ve durum eki) * bir şeyi bireyselleştirme, kişiselleştirme,
tekil hale getirme
individuel :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + dividuus (bölünme,
bölme) (dividere (bölmek) (dividere (bölmek) + uus (isim yapım eki) ) + alis
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bölünemeyen, ayrı, bireysel, tek tek var
olan veya ele alınan, şahsi, bireysel, öznel
individüalist :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + dividuus (bölünme,
bölme) (dividere (bölmek) (dividere (bölmek) + uus (isim yapım eki) ) + alis
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ista (-cı, destekçi, yandaş, yapan, eden
eki) * bireyi ön planda tutan, bireysel hak ve özgürlükleri savunan kişi
individüalizm :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + dividuus (bölünme,
bölme) (dividere (bölmek) (dividere (bölmek) + uus (isim yapım eki) ) + alis
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti,
doktrin eki) * bireyin önceliğini ve önemini vurgulayan felsefi veya sosyal
anlayış
indiyum :
lat. * India (Hindistan) + ium (kimyasal element eki) * kimyasal element, atom
numarası 49, yumuşak, gümüşümsü beyaz renkli zayıf metal (element,
keşfedildiğinde tayfında mor-menekşe renginde parlak bir çizgi gözlemlenmiş
olup, bu renk Hindistan bayrağının renklerinden biri olan “indigo” (bir tür
koyu mavi-mor) rengini andırdığı için bu şekilde adlandırılmıştır.)
indolent :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + dolere (acı duymak, acımak,
ıstırap çekmek) + ens, ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ağrı
hissetmeyen, acısız; tembel, uyuşuk ve eylemsiz (kişi veya durum)
indometasin :
lat. * indol (indirgenmiş aromatik bileşik) + metacin (metilasyon veya kimyasal
bileşik eki) * ağrı kesici ve iltihap giderici özelliklere sahip nonsteroid
antiinflamatuar ilacın etken maddesi (C19H16ClNO4)
indopacetus :
lat., gre. * Indo (Hint Okyanusu, Hint bölgesi) (lat.) + ketos (büyük deniz
hayvanı, deniz canavarı, balina) (gre.) * açık denizlerde ve okyanusların derin
sularında yaşayan, Tropikal Şişe Burunlu Balina (Longman Gagalı Balinası)
olarak bilinen, çok nadir görülen dev bir deniz memelisi cinsi
indoramin :
lat. * Indo (Endonezya veya Hindistan ile ilgili, yerli) + ramin (amin grubu
içeren) * alfa-bloker özellik gösteren, hipertansiyon ve bazı kalp ritim
bozukluklarının tedavisinde kullanılan bir ilacın etken maddesi (C22H25N3O)
indra :
hin. * indra (gökyüzü hakimi, güçlü lider, reis) * Hint mitolojisinde göklerin,
yağmurun, savaşın ve gök gürültüsünün tanrısı; tanrıların kralı
indrani :
hin. * indra (gökyüzü hakimi, güçlü lider, reis) + ani (eş, dişi) * Indra'nın
eşi, Indra’ya ait olan dişi; savaşta güçlü, koruyucu ve kutsal bir figür olarak
kabul edilen; cesaret, güç ve bağlılık simgesi
indriidae :
malg., lat. * indri (lemur ismi) (mala.) + idae (-giller, hayvan familyası eki)
(lat.) * Madagaskar'a özgü iri lemurları (indriler ve yakın akrabaları)
kapsayan primat familyası
indumentum :
lat. * indumentum (örtü, giysi, kaplama) (induere (giydirmek, üzerine geçirmek)
(in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + duere (giymek, takmak, kuşanmak) ) +
mentum (isim yapım eki) ) * bitkilerde veya hayvanlarda dış yüzeyi örten tüy,
pul, kıl veya benzeri örtü tabakası; böceklerin yüzeyini kaplayan ince tüy, pul
veya trikom tabakası
induplike :
lat. * induplicatus (iki kat kıvrılmış, içe doğru katlanmış) (in (iç, içeri,
içinde, içinde, içeride) + duplicare (ikilimek, iki kat yapmak, katlamak;
çoğaltmak, tekrarlamak) (duplex, duplus (ikili, çift) (duo (iki) + plicare
(katlanmak, kat kat artmak, daha fazla olmak, daha büyük olmak, artmak, ilave
olmak) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * ikiye katlanmış veya
kenarları içe doğru kıvrılmış (organ)
indurasyon :
lat. * in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + durare (dayanmak, sertleşmek,
katılaşmak, sürmek) + tio (isim yapım eki) * bir dokunun sertleşmesi veya
kalınlaşması, özellikle iltihap veya travma sonucu oluşan sertleşme
indusium :
lat. * induere (giydirmek, üzerine geçirmek) (in (iç, içeri, içinde, içinde,
içeride) + duere (giymek, takmak, kuşanmak) ) + ium (isim yapım eki) * bir şeyi
örten veya saran ince zar; özellikle eğrelti otlarında spor keselerini örten
koruyucu örtü
indükleç :
lat., tür. * inductio (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere
(yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak,
kapmak), ductus (kanal, yol, kemer, yönlendirme) (lat.) + leç (vasıta, araç
eki) (tür.) * elektrik devresinde elektromanyetik indüksiyon yoluyla elektrik
akımı veya manyetik alan oluşturmak için kullanılan araç veya eleman
indüklemek :
lat., tür. * inductio (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere
(yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak,
kapmak), ductus (kanal, yol, kemer, yönlendirme) (lat.) + le (etken fiil eki) +
mek (fiil mastar eki) (tür.) * elektromanyetik indüksiyon yoluyla bir sistemde
elektrik akımı veya manyetik alan oluşturmak veya bir olayı tetiklemek
indüklenmiş abortus :
lat., tür. * inductio (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere
(yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak,
kapmak), ductus (kanal, yol, kemer, yönlendirme) (lat.) + len (dönüşlü fiil
eki) + miş (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) + abortus (ab (aşağı, yok, değil)
+ orior, oriri (yükselmek, doğmak, oluşmak, meydana gelmek, ortaya çıkmak,
kaynaklanmak) + tus (isim yapım eki) ) (lat.) * tıbbi veya cerrahi yöntemlerle
gebeliğin yapay olarak sonlandırılması
indüksiyon :
lat. * inductio (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere
(yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak)
+ tio (isim yapım eki) ) * bir etki, neden veya güç aracılığıyla bir sonucu
veya hareketi başlatma, teşvik etme; öğreti veya prensipleri örneklerle
açıklayarak genel bir sonuca varma yöntemi; bir manyetik alanın bir iletken
telde elektrik akımı oluşturması veya bir değişken manyetik alanın elektrik
alanı oluşturması, elektromanyetik indüksiyon
indüksiyon akımı :
lat., gre., tür. * inductio (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere
(yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak)
+ tio (isim yapım eki) ) (lat.) + akım (sıvının hareket ederek ilerlemesi,
akma) + ı (iyelik eki) (tür.) * manyetik alan değişimi sonucu bir iletkende oluşan
elektrik akımı
indüksiyon bobini :
lat., gre., tür. * inductio (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere
(yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak)
+ tio (isim yapım eki) ) (lat.) + bambein (gevezelik etmek, kesik ses çıkarmak;
çıkrığın çıkardığı sesten onomatopeik kelime) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) *
bir tel sarımından elektrik akımının geçirilmesiyle manyetik alan oluşturmayı
sağlayan elektrik devresi; benzinli motorlarda silindir içinde sıkıştırılan
hava-yakıt karışımının ateşlenmesi için kullanılan, akümülatörün ürettiği 12
voltluk elektriksel potansiyel farkını 12000 volta çıkaran mekanik parça
indüktans :
lat. * inducere (yol açmak, sebep olmak) (in (iç, içeri, içinde, içinde,
içeride) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek,
götürmek, tutmak, kapmak), ductus (kanal, yol, kemer, yönlendirme) ) + entia
(isim yapım eki) * bir elektrik devresinde, akımdaki değişikliğe karşı
elektromotor kuvvet (emk) üreten özellik; bobinlerde gözlenen ve Henry (H)
birimiyle ölçülen bir elektromanyetik büyüklük
indüktif :
lat. * inducere (yol açmak, sebep olmak) (in (iç, içeri, içinde, içinde,
içeride) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek,
götürmek, tutmak, kapmak), ductus (kanal, yol, kemer, yönlendirme) ) + ivus
(ile ilgili, -a ait) * belirli gözlemlerden veya örneklerden genel bir sonuca
ulaşmayı sağlayan, tümevarıma dayalı; elektrik devrelerinde manyetik alan
oluşturarak enerjiyi depolayan ve akımdaki değişimlere karşı koyan (bobin
etkisi gösteren)
indüktör :
lat. * inducere (yol açmak, sebep olmak) (in (iç, içeri, içinde, içinde,
içeride) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek,
götürmek, tutmak, kapmak), ductus (kanal, yol, kemer, yönlendirme) ) + or (-cı,
yapan, eden eki) * bir elektrik devresinde elektromanyetik alan oluşturarak
indüktans sağlayan, genellikle bobin şeklinde tasarlanmış pasif devre elemanı
indürans :
lat. * indurare (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + (durare (sürmek, devam
etmek, daim olmak) (dur (sert, sağlam, dayanıklı) + are (fiil mastar eki) ) +
entia (isim yapım eki) * zorluklara, acıya veya uzun süren zorlayıcı koşullara
karşı fiziksel veya zihinsel dayanıklılık ve katlanabilme gücü
indürasyon :
lat. * indurare (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + (durare (sürmek,
devam etmek, daim olmak) (dur (sert, sağlam, dayanıklı) + are (fiil mastar eki)
) + tio (isim yapım eki) * sertleşme, katılaşma; dokuların iltihap, travma veya
hastalık nedeniyle sertleşmesi veya katılaşması
ineb :
ara. * ineb, a'nab (ç.) * üzüm, üzümlük, bağ
inebolu :
gre. * ionos (iyonya) + polis (şehir, il, kent) * Kastamonu’nun bir ilçesi
ineç :
tür. * in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + eç (vasıta, araç eki) * türlü
işlerde kullanılmak amacıyla ağaçtan, taştan, metalden vb. yapılan, uzun, geniş
ve derince kap, tekne
inefektif :
lat. * ineffectivus (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + efficere
(etki yapmak, etkilemek, gerçekleştirmek) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk,
olmama) + facere (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak, meydana getirmek,
işlemek), factus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + ivus (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) * etkisiz; beklenen sonucu üretmeyen, yeterli etkiyi
göstermeyen, işe yaramayan
inegöl :
far., tür. * azine, ezine (cuma günü) (far.) + göl (deniz ile bağlantısı
olmayan su ile kaplı alan) (tür.) * Bursa'nın bir ilçesi (Evliya Çelebi
İnegöl'ün Cuma günü, yani Farsça Ezine günü fethedildiği için “Ezinegöl” adını
aldığını rivayet eder.)
inek :
tür. * in (içeri girmek, barınmak) + ek (isim yapım eki) * evcil sığır
türünden, sütü için yetiştirilen dişi büyükbaş hayvan; aşırı ders çalışan kişi
(mecazi)
inersi :
lat. * inertia (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + ars, artis
(beceri, yetenek, sanat) + ia (isim yapım ve durum eki) ) * bir cismin
dışarıdan bir kuvvet uygulanmadıkça hareket durumunu koruma eğilimi, özellikle
fiziksel sistemlerde değişime karşı direnç, hareketsizlik, eylemsizlik, atalet
inersiyal :
lat. * inertia (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + ars, artis
(beceri, yetenek, sanat) + ia (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * atalet ile ilgili, eylemsizlik ile ilgili
inert :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + ars, artis (beceri,
yetenek, sanat) * hareketsiz, eylemsiz, atıl
ineze :
lat. * hinea (dişi eşek, dişi katır) * lafı uzatarak anlatan (kimse); ara
bozucu; anlayışsız, ağır hareketli (kimse)
infad :
ara. * nafada (tükenmek, bitmek, sonlanmak) * bitme, bitirme, tüketme, tükenme,
sonlanma; suyunun suyu tükenme
infak :
ara. * nafaka (harcamak, masraf etmek, sarf etmek) * harcama (İslam
terminolojisinde "Allah yolunda mal harcama, ihtiyaç sahiplerine
bağışlama, sadaka verme" anlamında kullanılır.)
infal :
ara. * nafala (fazlalık vermek, bağışlamak, ganimet olarak vermek), enfal
(ganimetler) * ganimetten mal ayırıp verme
infansi :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + fari (konuşmak), fans,
fantis (konuşan) + ia (isim yapım, yer ve durum eki) * bebeklik, çocukluk
dönemi, konuşamama dönemi
infant :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + fari (konuşmak), fans,
fantis (konuşan) * konuşamayan, bebek, yeni doğan çocuk; doğduğu halde henüz
konuşamayan, küçük çocuk
infantil :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + fari (konuşmak), fans,
fantis (konuşan) + ilis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çocukluk dönemine
ait olan, çocuklarla ilgili, çocuklara özgü (davranış veya nitelik)
infantilizm :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + fari (konuşmak), fans,
fantis (konuşan) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ismus (isim yapım,
durum, akım, öğreti, doktrin eki) * bireyin fiziksel, zihinsel veya duygusal
gelişiminin çocukluk düzeyinde kalması durumu
infantisit :
lat. * infans (konuşamayan, bebek) + caedere, cidere (kesmek, yarmak,
parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek), caede, cide, cidium (kesme,
yarma, parçalama, doğrama, vurma, çarpma, öldürme) * yeni doğmuş veya küçük
yaştaki bir çocuğun, genellikle anne veya ebeveyn tarafından öldürülmesi
infar :
ara. * nafara (ürkmek, kaçmak, irkilmek, tiksinmek, birden uzaklaşmak, yerinden
fırlamak, ani hareketle çıkmak), nefer (asker, er) * ürkütme, ürkütülme; ani
harekete geçme, nefer olma
infarksiyon :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
farctio (doldurma, yığma, tıkama) (farcire (doldurmak, yığmak, tıkamak) + tio
(isim yapım eki) ) * bir dokunun, besleyici damardaki tıkanma nedeniyle kan
akışının kesilmesi sonucunda oksijensiz kalıp ölmesiyle oluşan doku çürümesi,
nekroz, nekroz bölgesi
infarkt :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
farcire (doldurmak, yığmak, tıkamak), farctus (doldurulmuş, yığılmış, tıkanmış)
* bir dokunun, besleyici damardaki tıkanma nedeniyle kan akışının kesilmesi
sonucunda oksijensiz kalıp ölmesiyle oluşan doku çürümesi, nekroz
infarktüs :
lat. * infarctus (in (iç, içine, içinde) + farcire (doldurmak, yığmak,
tıkamak), farctus (doldurulmuş, yığılmış, tıkanmış) * kalbin damarlarının
tıkanması ile oluşan klinik durum
infaz :
ara. * nafaza (girmek, duhul etmek, dahil olmak, sokmak, geçirmek), nufuz
(girme, geçme, duhul etme, sokulma, sızma, girme, geçme, delme, girme, içine
işleme, sözü geçme, etkili olma) * sokma, geçirme, yerine getirme, uygulama;
verilen bir hükmün, özellikle cezai kararların, resmi makamlarca uygulanması
eylemi
infeksiyöz :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
facere (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak, meydana getirmek, işlemek), factus
(yapma, yapım, etme, eyleme) + osus (ile ilgili, sıfat yapım eki) * (bir
hastalık veya hastalığa neden olan organizma) çevre yoluyla insanlara,
organizmalara vb. bulaşabilir nitelikli, bulaşıcı
infektif :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
facere (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak, meydana getirmek, işlemek), factus
(yapma, yapım, etme, eyleme) + ivus (ile ilgili, sıfat yapım eki) * enfeksiyona
sebeb olabilen
infektivite :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
facere (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak, meydana getirmek, işlemek) + ivus
(ile ilgili, sıfat yapım eki) + itas (isim yapım ve durum eki) * enfeksiyona
sebeb olabilme durumu, niteliği
inferans :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + ferre
(getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) + entia (isim yapım ve durum eki) *
mevcut verilerden veya öncüllerden mantıksal bir sonuç çıkarma eylemi,
çıkarsama
inferior :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + ferus (yabani,
ham, doğal) + ior (olan, yapan, eden eki) * konum, kalite veya derece olarak
başka bir şeyin altında veya daha düşük seviyede olanı
infernus :
lat. * in (iç, içinde, içine, aşağı, alt) + fernus (taşınmış, götürülmüş)
(ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) + nus (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) ) * yeraltı, cehennem, ölüler diyarı, cehennem, dayanılmaz yer veya
durum
infertil :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + ferre (getirmek,
taşımak, götürmek, yüklenmek) + tilis (ile ilgili, sıfat yapım eki) * üreme
veya bitki yetiştirme açısından verimli olmayan, doğurganlığı veya üretkenliği
sınırlı olan veya hiç olmayan
infertilite :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + ferre (getirmek,
taşımak, götürmek, yüklenmek) + tilis (ile ilgili, sıfat yapım eki) + itas
(isim yapım ve durum eki) * üreme veya bitki yetiştirme açısından verimli
olmama, doğurganlığı veya üretkenliği sınırlı olma veya hiç olmama
infertilizasyon :
lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + ferre (getirmek,
taşımak, götürmek, yüklenmek) + tilis (ile ilgili, sıfat yapım eki) + izare
(dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + atio (isim yapım eki, olma durumu) * üreme
veya bitki gelişiminde döllenmenin gerçekleşmemesi veya başarısız olması durumu
infestasyon :
lat. * infestus (düşmanca, saldırgan, musallat olmuş, tacizci, istilacı,
tehditkar), infestare (baskın yapmak, musallat olmak, rahatsız etmek,
saldırmak, rahatsız etmek, taciz etmek, taciz etmek, harap etmek, istila etmek)
+ tio (isim yapım eki) * vücudun, bit, pire, uyuz, bağırsak kurtları gibi
parazitlerle istila edilmesi durumu; zararlı organizmaların (böcek, parazit
vb.) bir alana topluca yerleşip orada çoğalması ve zarar vermesi durumu
infial :
ara. * fa’ala (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) * ani ve güçlü bir öfke,
kızgınlık veya duygusal dışavurum patlaması durumu
inficar :
ara. * facara (yarılmak, çatlamak, patlamak, patlak verip çıkmak, yarıp çıkmak,
fışkırmak, boşalmak; doğmak; fışkırtmak, püskürtmek; açığa çıkartmak, ortaya
çıkartmak), fecr (gün doğumu, tan zamanı, tan yerinin ağarması, şafak vakti;
ikiye ayırma; fışkırma) * tan yeri ağarma, şafak sökme, fecir sökme; tohumun
yerde çatlaması; suyun, yerden kaynayıp çıkması, fışkırma
infidad :
ara. * fadda (dağıtmak, dağılıp ayrılmak, çözülmek) * bir şeyin kırılıp
dağılması, parça parça olma, dağılma, ayrılma, çözülme, infizaz
infiham :
ara. * fahima (anlamak, kavramak, idrak etmek), fehm (anlama, anlayış, kavrama,
kavrayış; ululuk, yücelik) * anlaşılma, kavranma, ideak edilme, fehmedilme
infikak :
ara. * fekke (çözmek, serbest bırakmak, çözülmek, kırmak, keserek açmak;
ayırmak, bırakmak), fekk (yerini terk etme, yerinden ayrılma; ayrı düşme; çözülme;
bırakma, terketme, serbest bırakma, ayırma, çözme; herhangi bir varlıkla ilgili
olan ipotek, intifa gibi ayni hakkı ortadan kaldıran hukuki işlem) * yerini
terk etme, yerinden ayrılma; ayrı düşme; çözülme; bırakma, terketme, serbest
bırakma, ayırma, çözme
infilak :
ara. * felk, falaka (yarmak, patlatmak, çatlatmak) * yarılma, patlama, çatlama
infilal :
ara. * falla (kırmak, parçalamak, keskinliğini bozmak, köreltmek; delmek) *
delinme, delik açılma; keskinliği kaybolma, körlenme, körleşme
infiltrasyon :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + filtrare
(süzmek, geçirmek) + atio (olma durumu, isim yapım eki) * bir maddenin, sıvının
veya gazın başka bir maddenin içine sızması, nüfuz etmesi
infiltratif :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + filtratus
(süzülmüş, geçirilmiş, geçmiş, nüfuz etmiş) (filtrare (süzmek, geçirmek) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
bir maddenin veya hücrenin doku içine sızma veya yayılma özelliğine sahip
olduğunu belirten sıfat
infiltre :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + filtratus
(süzülmüş, geçirilmiş, geçmiş, nüfuz etmiş) (filtrare (süzmek, geçirmek) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * doku içine sızmış veya yayılmış (bir
madde veya hücre)
infimum :
lat. * in (aşağı, alt) + fimus (derece eki) + um (durum eki) * konum, derece
veya sıralama bakımından en alt düzeyde olan, en alt, en aşağı, en düşük;
matematiksel olarak bir kümedeki en küçük alt sınırı, yani kümenin altındaki en
büyük değeri ifade eden terim
infinitesimal :
lat. * infinitus (sonsuz) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) +
finitus (bitmiş, sonlanmış, sona ermiş) (finire (bitirmek, sonlandırmak, sona
erdirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + esimus (bölünmüş parça,
kesir) + alis (ile ilgili, ait) * sıfıra eşit olmamak koşuluyla, herhangi bir
sayıdan daha çok sıfıra yakın olabilen değişken; sonsuza yakın derecede küçük,
ihmal edilebilecek kadar az ama sıfır olmayan nicelik, sonsuz küçük
infirac :
ara. * faraca (yarmak, açmak, ayırmak, aralamak, yarık bırakmak), ferc (yarık,
açıklık, aralık, çatlak) * açılma, yarılma, aralanma; gam ve gussadan kurtulma,
açılma
infirad :
ara. * farada (tek olmak, yalnız olmak, birey olmak), ferd (kişi, birey, şahıs;
tek başına, yalnız) * tek başına kalma, yalnızlık hali, tek ve yalnız durma,
topluluktan ayrı, bir başına bulunma
infirag :
ara. * faraga (boşaltmak, dökmek) * boşalma, dökülme
infirah :
ara. * feraha (rahatlatmak, huzur bulmak; gönlü açık olmak, sevinmek,
şenlenmek), ferah (geniş olan, bol, geniş; iç açıcı, aydınlık, havadar) *
rahatlama, genişleme, ferahlanma, ferahlık duyma
infirak :
ara. * fark (ayrılık, başkalık), feraka (ayrılmak) * ayrılma, ayrılış
infiraz :
ara. * faraza (bitmek, tükenmek, kalmamak, bulunmamak) * bulunmama, bitme,
kalmama, münferiz olma
infisad :
ara. * fesada (bozulmak, kötüleşmek, karışmak), fesad (bozukluk, bozgunculuk,
kötülük) * bozulma, kötüleşme, fesada uğrama
infisah :
ara. * fesaha (bozmak, hükümsüz bırakmak, kaldırmak, iptal etmek, geçersiz
kılmak), fesh (bozma, hükümsüz bırakma, kaldırma, iptal etme, geçersiz kılma) *
bozulma, hükümsüz kalma, fesholma, yürürlükten kalkma, iptal olma,
geçerliliğini yitirme
infisal :
ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak,
ayrıntılandırmak, detaylandırmak, farklılaştırmak), fasıl (ayrım, ayrışım,
ayrılma, bölüm, bölme, kısım, kesinti devre, dönem ayırma, ayrılma; zaman
aralığı, mevsim) * olduğu yerden ayrılma, yeni bir aşamaya geçme; yerini
bırakıp gitme; azledilme
infisam :
ara. * fasama (ayırmak, kesmek, parçalamak, kırmak, koparmak) * ayrılma,
kırılma, kesilme, kopma, yırtılma; sütten kesilme
infitah :
ara. * fataha (açmak, genişletmek; zaptetmek, ele geçirmek), feth (açılış,
genişletme; zaptetme, ele geçirme), iftitah (açma, başlama, fethetme) * açılma,
genişleme, boşalma
infitak :
ara. * fataka (ayırmak, açmak, parçalamak) * ayrılma, yarılma, açılma, patlama,
sökülme
infital :
ara. * fatala (parçalanmak, ayrılmak, çözülmek, dağılmak) * parçalanma,
çözülme, dağılma
infitam :
ara. * fasama (ayırmak, kesmek, parçalamak, kırmak, koparmak) * ayrılma,
kırılma, kesilme, kopma, yırtılma; sütten kesilme
infitar :
ara. * fatara (yarmak, ikiye ayırmak, ayırmak, açmak; yaratmak), fatir (yaran,
açan; yaratan) * yarılma, yarılış, açılma, açılış
infitat :
ara. * fatta (ufalamak, parçalamak, dağıtmak) * parçalanma, ufalanma, kırılma,
çözülme; bir bütünün dağılması
infizaz :
ara. * fazza (dağıtmak, dağılıp ayrılmak, çözülmek) * bir şeyin kırılıp
dağılması, parça parça olma, dağılma, ayrılma, çözülme, infidad
inflamasyon :
lat. * in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + flammare (alevlenmek, yanmak,
ateş almak, tutuşmak) (flamma (alev) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım
eki) * canlı dokunun her türlü canlı, cansız yabancı etkene veya içsel, dışsal
doku hasarına verdiği, dokularda kızarıklık, şişlik, ısı artışı ve ağrı ile
karakterize olan sellüler, humoral ve vasküler nitelikli vital yanıt dizisi,
alevlenme, yangı
inflamatuar :
lat. * in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + flammare (alevlenmek, yanmak,
ateş almak, tutuşmak) (flamma (alev) + are (fiil mastar eki) ) + tor (-cı,
yapan, eden eki) + ius (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iltihaplanma ile
ilgili olan veya iltihap oluşturma özelliğine sahip olan
inflasyon :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + flare
(üflemek, solumak, nefes vermek, şişirmek, şişmek, genişletmek) + tio (isim
yapım eki) * bir şeyin, özellikle ekonomik bağlamda paranın değerinin
düşmesiyle fiyatların genel seviyesinin sürekli ve belirgin şekilde artması
durumu; dolanımda bulunan para miktarıyla, malların ve satın alınabilir
hizmetlerin toplamı arasındaki açığın büyümesi nedeniyle ortaya çıkan ve
fiyatların toptan yükselişi, para değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren
ekonomik ve parasal süreç
infliximab :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + flix
(aktarım, ileti, akış, hareket) + imab (monoclonal antibody (monoklonal
antikor) eki) * bağışıklık sisteminin belirli proteinlerine karşı geliştirilen,
iltihaplı hastalıkların tedavisinde kullanılan monoklonal antikor bazlı
biyolojik ilacın etken maddesi (C6428H9912N1694O1987S46)
infloresans :
lat. * inflorescentia (inflorescere (çiçek açmaya başlamak, çiçeklenmek) (in
(iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + florere (çiçek
açmak) (flora (çiçek) + are (fiil mastar eki) ) florescere (çiçeklenmek) (flora
(çiçek) + escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek,
bir sürece girmek) ) + entia (isim yapım eki) * bir bitkide çiçeklerin dal veya
gövde üzerinde diziliş biçimi, çiçeklenme, çiçek durumu
influencer :
lat., ing. * influentia (etki, içsel akış) (influere (içeriye akmak) (in (iç,
içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + fluere (akmak, sıvı
ilerleyerek hareket etmek) ) + entia (isim yapım eki) ) (lat.) + er (-cı,
yapan, eden eki) (ing.) * kendi alanında uzman kabul edilen ve sosyal medya
üzerinde istikrarlı takipçileri olan, fikrine güvenilen ve onayları alınan kişi
influenza :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
fluere (akmak, sıvı ilerleyerek hareket etmek) + entia (isim yapım eki) * etki,
nüfuz; influenza virüslerinin (A, B ve C tipleri) neden olduğu, ateş,
halsizlik, kas ağrısı, öksürük gibi belirtilerle kendini gösteren, ani başlayan
bulaşıcı bir solunum yolu enfeksiyonu, grip
inflüans :
lat. * influentia (etki, içsel akış) (influere (içeriye akmak) (in (iç, içeri,
içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + fluere (akmak, sıvı
ilerleyerek hareket etmek) ) + entia (isim yapım eki) ) * etki, tesir;
yıldızların insan kaderi üzerine akan gizli etkisi
informasyon :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
formare (şekillendirmek, biçimlendirmek) (forma (şekil, biçim, kalıp) + are
(fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * veri, bilgi, haber, malumat
informatik :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
fomatus (şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş) (formare (şekillendirmek,
biçimlendirmek) (forma (şekil, biçim, kalıp) + are (fiil mastar eki) ) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) *
bilgisayar ve bilişim teknolojileri bağlamında bilgi işleme, saklama, iletme ve
düzenleme süreçlerini inceleyen bilim dalı
infra :
lat. * infra (altında, aşağıda) * bilimsel terimlerde “alt düzey”, “daha düşük”
anlamlarında kullanılan, mekansal, yapısal veya derecesel olarak bir şeyin altında,
daha aşağısında olduğunu belirten önek
infradüksiyon :
lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + ductio (yönlendirme, liderlik etme,
sürme, yol gösterme, götürme, tutma, kapma) (ducere (yönlendirmek, liderlik
etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) + tio (isim yapım eki)
) * bir yapının veya gözün aşağı doğru hareket ettirilmesi
infrahiyoid :
lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + hyoeides (U şeklinde olan; U harfi
biçiminde; boyunda, dilin altında bulunan ve doğrudan başka kemiklerle eklem
yapmayan, dil ve yutma hareketlerinde destek sağlayan U şeklindeki kemik) (hyo
(U) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) * boyunda yer alan
ve dil kemiğinin (hyoid) altında bulunan dörtlü kas grubu (sternohyoid,
thyrohyoid, omohyoid, infrahyoid)
infrajenerik :
lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + generare (doğurmak, üretmek,
türetmek, oluşturmek, yaratmak) (gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak,
yaratmak, meydana getirmek), genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum,
doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori),
genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan,
kaynaklanan) (gre.) + are (fiil mastar eki) ) (lat.) + ikos, icus (ile ilgili,
gibi, -a ait) (gre., lat.) * taksonomide cins düzeyinin altında yer alan
sınıflandırma basamaklarına ait, cins altı, cins düzeyinin altında bulunan
inframarjinal :
lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + margo, margin (kenar, keskin kenar,
kıyı) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kenarın altında veya kenarın
alt tarafında bulunan
inframarjinal analiz :
lat., gre. * infra (altına, altında, aşağıya) + margo, margin (kenar, keskin
kenar, kıyı) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + analusis,
analysis (çözümleme, analiz) (ana (tekrar, yeniden, yukarı doğru, yukarıya,
yükseğe, üste, geri, arkaya, baş, önce, evvel) + lusis, lysis (gevşeme,
çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein
(serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum
eki) ) (gre.) * iktisat biliminde marjinal analizin ötesine geçen, Adam
Smith’in iş bölümü ve uzmanlaşma gibi klasik fikirlerini modern matematiksel
modellerle inceleyen, sınırda (marjinal) yapılan küçük değişimler yerine, ekonomik
yapının bütünündeki ve uzmanlaşma düzeyindeki büyük kırılmaları ele alan
analitik bir yöntem
infranodal :
lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + nodus (düğüm, yumak, yumru, boğum,
nod) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * özellikle kalp ileti sistemi
bağlamında, atriyoventriküler düğümün (AV node) altındaki yapılar veya iletim
yolları ile ilgili
infrapatellar :
lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + patella (diz kapağı) + aris (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * diz kapağının (patella) altında bulunan
yapılarla ilgili veya o bölgeye ait
infrared :
lat., ing. * infra (altına, altında, aşağıya) (lat.) + red (kırmızı) (ing.) *
görünür ışığın kırmızı ucunun ötesinde, daha uzun dalga boyuna sahip, yaklaşık
700 nm–1 mm dalga boyu aralığını kapsayan elektromanyetik ışınım, kızılötesi
infraruj :
lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + rubeus (kırmızı) (lat.); infrarouge
(fra.) * kırmızı ışığın altındaki dalga boylarına sahip elektromanyetik ışınım
infrasonik :
lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + sonus (ses) + icus (ile ilgili, gibi,
-a ait) * insan kulağının işitemeyeceği kadar düşük frekanstaki (20 Hz’in
altındaki) ses dalgaları ile ilgili
infraspesifik :
lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + specificus (özgül, belirli) (species
(görünüş, tür, çeşit, cins, biçim) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek,
oluşturmak) + icus (ile ilgili, -a ait) * taksonomide tür düzeyinin altında yer
alan sınıflandırma basamaklarına ait
infraversiyon :
lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + versio (dönme, dönüş, rotasyon,
dönüşüm, yönelim, çevrim) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) +
tio (isim yapım eki) ) * gözün aşağı doğru dönmesi veya yönelmesi
infravezikal :
lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + vesica (baloncuk, torba, kese;
mesane, idrar torbası, sidik torbası) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* mesanenin altında bulunan veya mesaneyle ilgili
infruktesans :
lat. * infructescentia (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı)
+ fructescere (meyve oluşturmaya başlamak) (fructus (meyve) + escere (başlamak,
olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) ) + entia
(isim yapım eki) * çiçek durumundaki çiçeklerin döllenmeden sonra oluşturduğu
toplu meyve durumu, meyve verme, meyvelenme, meyve durumu
infundibular :
lat. * infundere (içine dökmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde,
içine, aşağı) + fundere (dökmek, akıtmak) ) + bulum (vasıta, araç) + aris (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * huni şeklinde olan veya infundibulum adlı
yapıya ait, infundibulum ile ilgili
infundibulum :
lat. * infundere (içine dökmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde,
içine, aşağı) + fundere (dökmek, akıtmak) ) + bulum (vasıta, araç) * huni, huni
şeklinde geçit; sıvıların bir yerden başka bir yere yönlendirilmesini sağlayan
huni şeklindeki yapı veya organ
infüze :
lat. * infusus (içine dökükmüş) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde,
içine, aşağı) + fundere (dökmek, akıtmak), fusus (dökülmüş, akıtılmış) )
(lat.); infusé (fra.) * bir sıvının içine başka bir madde eklenerek içine
işlenmiş, emdirilmiş veya dökülmüş
infüzyon :
lat. * infusio (damar içi sıvı verme) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde,
içine, üzerine, üstüne) + fusio (dökme, akıtma) (fundere (dökmek, akıtmak) +
sio, tio (isim yapım eki) ) * sıvı içine başka bir maddeyi yavaşça dökme veya
emdirme; uçucu olan ve aktif bileşenlerini su, yağ veya alkolde kolayca salan
bitkisel maddeler (genellikle kurutulmuş otlar, çiçekler veya meyveler)
kullanan bir kimyasal işlem; damar yoluyla verme, deri altına verme
ingas :
ara. * nagasa (rahatsız etmek, boğazına takılmak, keyfini kaçırmak) * rahatsız
etme, boğazına takılma, keyfini kaçırma, üzme; lokmanın boğazda kalması, tengis
ingımam :
ara. * gamma (örtmek, kaplamak; kederlendirmek, içini karartmak,
kaygılandırmak, tasalandırmak, gamlandırmak) * kaygılanma, gamlanma, tasalanma
ingımaz :
ara. * gamaza (göz yummak, göz kırpmak) * göz yumulma
ingısas :
ara. * gassa (daldırmak, batırmak) * suya dalma, batma, ingitat
ingıtat :
ara. * gatta (daldırmak, batırmak) * suya dalma, batma, ingisas
ingıva :
ara. * gava (sapmak, yoldan çıkmak, azmak) * dalalete düşme, sapıtma, yoldan
çıkma, azma
ingiliz :
lat., alm. * Anglus (Anglii, Germen kökenli kavim) (lat.); Angle (Anglus kavmi)
+ isch, ish (ile ilgili, -e ait) * Kuzey Almanya’dan Britanya’ya göç eden ve
İngiltere’nin adını aldığı Anglo-Sakson halkını ifade eden Latinleştirilmiş
kavim ismiyle ilgili, Anglus kavmine ait olan veya onların diliyle ilgili olan;
Britanya’da gelişen Germen kökenli dil ve bu dili konuşan halk
ingiliz anahtarı :
lat., alm., gre. * Anglus (Anglii, Germen kökenli kavim) (lat.); Angle (Anglus
kavmi) + isch, ish (ile ilgili, -e ait) (alm.) + anoigein (açmak), anoikter
(açıcı, anahtar) (gre.) + ı (iyelik eki) (tür.) * ayarlanabilir çenesi
sayesinde farklı boyutlardaki somun ve civataları kavrayarak sıkmaya veya
gevşetmeye yarayan, İngiltere kökenli tasarıma sahip el aleti
ingilizce :
lat., alm., tür. * Anglus (Anglii, Germen kökenli kavim) (lat.); Angle (Anglus
kavmi) (alm .) + ce (dil belirteci, ile ilgili) (tür.) * Anglus kavminden
türeyen ve Britanya’da gelişerek küresel bir iletişim dili haline gelen, Germen
kökenli Batı Avrupa dili.
ingiltere :
lat. * Angli (Anglus kavmi; melek) + terra (toprak, arazi, ülke) * Batı Avrupa’da,
Büyük Britanya adasının güney ve orta kesiminde yer alan, kuzeyinde İskoçya,
batısında Galler, doğusunda Kuzey Denizi, güneyinde Manş Denizi, kuzeybatısında
İrlanda Denizi bulunan ve Birleşik Krallık'ı meydana getiren dört ülkeden biri
ingin :
tür. * in (aşağıya yönelmek, aşağı yönde hareket etmek, alta geçmek) + gin
(sıfat yapım eki, ile ilgili, gibi olan) * çevresinden daha aşağıda bulunan,
alçak (yer), çukur; solunum aygıtının, sindirim aygıtının veya kimi organların
içini kaplayan ince zarın yangılanarak sıvı salması
ingram ve goeckerman yöntemi
:
ing. * ingram (İngiliz doktor John Ingram’ın soyadından) + ve (bağlaç) +
goeckerman (Amerikalı doktor William H. Goeckerman’ın soyadından) (ing.) +
yöntem (metod, usül) + i (iyelik eki) (tür.) * sedef hastalığı (psoriasis)
tedavisinde kullanılan, cilt üzerine kömür katranı ve salisilik asit içeren
merhem sürülüp, ardından özel bandajlarla sarılarak yapılan ışık tedavisi (PUVA
veya UVB fototerapi) yöntemi
ingredient :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + gredi (gitmek,
ilerlemek) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir karışım veya kimyasal
bileşik içinde bulunan, özellikle yemek tariflerinde veya kimyasal maddelerde
kullanılan bileşen veya maddelerden her biri
inguinal :
lat. * inguen, inguin (kasık) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
kasıkla ilgili
inguinal herni :
lat. * inguen, inguin (kasık) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) +
hernia (yırtık, ayrışma, fıtık) * kasık fıtığı; kasıkta (inguinal bölgede)
karın duvarına ait zar yapılarının zayıflaması veya yırtılması
inha :
ara. * naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek,
vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek,
nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek),
nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme), nihaye
(son, bitiş, varış) * bilgi verme, kesinleştirme, karara bağlama
inha :
ara. * naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek,
vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek,
nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek),
nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme) *
vazgeçme, terketme; yöneltme, tevcih etme
inhak :
ara. * nahaka (sıkıntı vermek, eziyet etmek) * çok eziyet etme, çok fazla
sıkıntı verme
inhalan :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + halare (nefes
almak, solumak) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * solunum yoluyla
alınan veya solunabilen maddelerle ilgili
inhalasyon :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + halare (nefes
almak, solumak) + tio (olma durumu, isim yapım eki) * solunum yoluyla vücut
içine alma, soluma; özellikle ilaç veya diğer maddelerin solunum yoluyla
akciğerlere veya üst solunum yollarına verilmesi işlemi
inhale :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + halatus (nefes
almış, solumuş) (halare (nefes almak, solumak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) * nefes almış, solumuş
inheritans :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + haereditare
(miras bırakmak, kalıtmak) (haereditas (miras) (haerere (yapışmak, bağlı olmak)
+ itas (isim yapım eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + entia (isim yapım eki) *
mal veya hakların bir kişiden diğerine, özellikle ölüm sonrası yasal varislere
geçme durumu; genetik özelliklerin kuşaktan kuşağa aktarılması
inhibas :
ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men
etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek,
tutmak), habs (tutma, alıkoyma, tutuklama, zaptetme, engelleme), ihtibas
(tutulma, tutukluluk; hapsolunma, hapsetme, zaptetme) * hapsetme, alıkoyma,
tutma; nefes tutma
inhibat :
ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa
gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * inme, yukarıdan aşağı inme, düşüş
inhibe :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + habere, hibere
(sahip olmak, tutmak, elinde bulundurmak), habetus, hibetus (sahip olunmuş,
tutulmuş, elde bulundurulmuş) (lat.); inhibé (fra.) * engellenmiş, durdurulmuş,
baskılanmış, mani olunmuş, önlenmiş
inhibisyon :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + habere, hibere
(sahip olmak, tutmak, elinde bulundurmak) + tio (isim yapım eki) * bir sürecin,
hareketin veya davranışın yavaşlatılması, engellenmesi veya durdurulması
inhibitör :
lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + habere, hibere
(sahip olmak, tutmak, elinde bulundurmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) * bir
süreci, reaksiyonu veya faaliyeti yavaşlatan, engelleyen veya durduran madde
veya etken
inhicaf :
ara. * hacafa (yalvarmak, yakarmak) * yalvarma, yakarma
inhicam :
ara. * hazama (kırmak, bozmak, bozmak, bozguna uğratmak, dağıtmak, darmadağın
etmek) * çöküp yıkılma, darmadağın olma, inhizam
inhida :
ara. * hada (aldatmak, kandımak, yanıltmak, yanlış yönlendirmek) * aldanma,
kandırılma, hileye düşme, hud'a
inhidab :
ara. * hadaba (kamburlaşmak, yumrulaşmak, çıkıntılaşmak, tepe oluşturmak),
hadeb (tepe; kambur) * kamburlaşma, yumrulaşma; kamburluk, yumruluk; tepe
oluşturma
inhidad :
ara. * hadda (keskinleşmek, incelmek, sivrilmek, sınır koymak, sertleştirmek;
kesmek) * eskinleşme, incelme, sivri olma; basılıp ezilme, haddeden geçme
inhidam :
ara. * hadama (yıkmak, ezmek) * yıkılma, harap olma
inhidar :
ara. * hadara (inmek, aşağı inmek, alçalmak; örtmek, kapamak, perdelemek) *
aşağıya doğru iniş, inme, yokuş aşağı akma; gerileme, düşüş (mecazi); örtünme,
kapanma, perdelenme
inhidaş :
ara. * hadaşa (dakaşmak, hırlaşmak) * dalaşma, hırlaşma (köpek)
inhifa :
ara. * hafa (gizlemek, saklamak) * gizlenip saklanma
inhifaz :
ara. * hafada (alçaltmak, aşağılamak) * alçaltılma, aşağılanma, alçaklanma;
çökkünlük
inhikak :
ara. * hakka (sürtmek, kazımak, kaşımak) * kaşınma
inhila :
ara. * hala (kovmak, defetmek, çıkarmak, dışlamak) * def'olunma, çıkarılma, kovulma, dışlanma
inhilak :
ara. * halaka (yok olmak, helak olmak, mahvolmak), helak (yok olma, mahvolma,
perişan olma), tehlike (yok olma ihtimali oluşma) * hendini tehlikeye atma
inhilal :
ara. * halala (zarar vermek, bozmak, hasar vermek, aksatmak, eksiltmek, kayıba
uğratmak, bozulmak, aksamak) * ayrışma, çözülme, bölünme, dağılma, parçalanma,
erime
inhimak :
ara. * hamaka (gayret ettirmek), himaka (düşmek, çökmek) * aşırı düşkünlük,
kapılma
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder