27 Eylül 2026 Pazar

ileti - inhimak

ileti : tür. * il (yol, mesafe), ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + i (isim yapım eki) * bilgi, mesaj veya haberi bir yerden başka bir yere aktarmak veya göndermek

iletişim : tür. * il (yol, mesafe), ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + iş (işteşlik eki) + im (isim yapım eki) * insanlar veya sistemler arasında bilgi, duygu ve düşüncelerin karşılıklı olarak aktarılması süreci; haberleşme ve anlaşma

iletken : tür. * ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + ken (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * elektrik, ısı veya diğer enerji türlerini kolaylıkla geçiren madde veya özellik

iletkenlik : tür. * ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + ken (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (durum eki) * iletken olma özelliği veya hali

iletkenlik kuantumu : tür., lat. * ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + ken (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (durum eki) (tür.) + quantum (miktar, kemiyet, nicelik, ölçü) (lat.) * elektrik iletkenliğinin kuantum düzeyinde, atomik veya nano ölçekte belirli sabit değerler gösterdiği fiziksel olgu (nano ve meso ölçekli iletkenlerde gözlenen iletkenlik birimlerinin en küçüğünü ifade eder.)

iletki : tür. * ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + ki (isim yapım eki) * açıları ölçmeye yarayan alet, açıölçer

iletmek : tür. * ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + mek (fiil mastar eki) * göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek

ileum : gre., lat. * ileum (eilein (sarmak, sıkmak, kıvırmak, sarıp sarmalamak, çevrelemek, kıvırmak, tıkamak) (gre.) + um (son ek) (lat.) ) * jejunumdan sonra gelen ve kalın bağırsağa bağlanan, ince bağırsağın üçüncü ve son bölümü

ileus : gre., lat. * eilein (sarmak, sıkmak, kıvırmak, sarıp sarmalamak, çevrelemek, kıvırmak, tıkamak), eileos (sıkışma, tıkanma) (gre.); ileus (bağırsak tıkanıklığı) (lat.) * bağırsakların normal hareketlerinin durması veya tıkanması sonucu sindirim kanalında mekanik olmayan tıkanıklık oluşması durumu

ileyh : ara. * ila, iley (-a doğru, yönelim) + h (o) * ona (tekil erkek için)

ileyha : ara. * ila, iley (-a doğru, yönelim) + ha (o) * ona (tekil kadın için)

ileyhim : ara. * ila, iley (-a doğru, yönelim) + him (onlar) * onlara (çogul erkek için)

ileyhinne : ara. * ila, iley (-a doğru, yönelim) + hinne (onlar) * onlara (çogul kadın için)

ilga : ara. * lagiya, lağiya (yok etmek, geçersiz kılmak, etkisiz hale getirmek; kaldırmak, hükümsüz bırakmak), lağv (boş söz, yalan; faydasız çirkin söz; rağbet olunmayan nesne; hükümsüz) (ara.); laga luga (boş söz, boş konuşma) (tür.) * kaldırma, boş ve geçersiz kılma, hükümsüz bırakma, lağvetme, batıl kılma, iptal etme; Yasal, resmi veya metinsel bir hükmü, kararı veya düzenlemeyi geçersiz kılma, iptal etme (lie, lügen (yalan, yalan söylemek) (ing., alm.) )

ilgan : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, bağlamak, ilişkilendirmek) + gan, an (ile ilgili olan) * sarkık, asılı duran, sallanan

ilgaz : ara. * lagza (gizlemek, saklamak), lugaz (gizleme, saklama) * gizleme, saklama; sözde maksadı gizleme

ilgeç : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + geç, eç (isim yapım eki) * cümledeki öğeler arasında ilişki kuran, sözcükleri birbirine bağlayan görevli kelimeleri (örneğin

ilgemek : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + e (bağlaç eki) + mek (fiil mastar eki) * asmak, sarkıtmak, sallamak, bağlamak

ilgi : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + gi, i isim yapım eki) * alaka, bağ, bağlantı, ilişki, ilinti

ilgilenmek : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + gi, i isim yapım eki) + len (edilgen fill eki) + mek (fiil mastar eki) * bir konuya, kişiye veya duruma dikkat vermek, onunla meşgul olmak veya ona karşı duyarlılık göstermek, alakadar olmak

ilginç : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + gi, i isim yapım eki) + inç (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ilgi uyandıran, tuhaf, dikkat çekici, merak uyandıran, sıradışı veya etkileyici bir nitelik taşıyan

ilhab : ara. * lahaba (alevlenmek, tutuşmak; iltihaplanmak), leheb (alev), iltihab (yangı, inflamasyon, enflamasyon) * tutuşturma, alevlendirme; iltihaplandırma, şişirip kızartma

ilhad : ara. * lahda, lahada (sapmak, yoldan çıkmak, ters düşmek; yönelmek, meyletmek, sığınmak, eğilmek) * yönelme, sapma, sığınma; dinden çıkma, dinsizlik, dinden dönme, Allahın varlığına, birliğine inanmama, imansızlık

ilhak : ara. * lahaka (katmak, bağlamak, eklemek, ilave etmek) * katma, bağlama, ekleme, ilave; bir toprak parçasının veya siyasi birimın başka bir devlete veya yapıya resmen katılması, eklenme, dahil edilme yoluyla egemenliğe alınması

ilham : ara. * alhama (yutmak, içmek, içine almak, derinlemesine kavramak, tüketmek, birden yutmak; yakıp bitirmek) * yutturma, içselleştirme, esin; bir kimsenin kalbine düşünce, duygu veya fikir ilka etme; ruha hitap eden ilahi frekans, esin, ilahi kozmik ilim akışı, insan ruhunu ele geçiren ilahi kudret

ilhamat : ara. * alhama (yutmak, içmek, içine almak, derinlemesine kavramak, tüketmek, birden yutmak; yakıp bitirmek), ilham (yutturma, içselleştirme, esin; bir kimsenin kalbine düşünce, duygu veya fikir ilka etme; ruha hitap eden ilahi frekans, esin, ilahi kozmik ilim akışı, insan ruhunu ele geçiren ilahi kudret) + at (çoğul eki) * ilhamlar; Allah tarafından kalbe indirilen manalar

ilhami : ara. * lahima (yutmak, içmek, içine almak, derinlemesine kavramak, tüketmek, birden yutmak; yakıp bitirmek), ilham (yutturma, içselleştirme, esin; bir kimsenin kalbine düşünce, duygu veya fikir ilka etme; ruha hitap eden ilahi frekans, esin, ilahi kozmik ilim akışı, insan ruhunu ele geçiren ilahi kudret) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ilham alan, esinlenen

ilhan : tür. * il (devlet, ülke, yurt; şehir) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * hükümdar; eyalet veya bölge başkanı

ilhaz : ara. * lahaza (bakmak, gözlemek, dikkatle görmek), lahza (an, göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa süre) * ani bakış, dikkatle görme veya kısa süreli fark etme, hızlı ve ani bir şekilde bakma veya fark etme; yan bakışla bakma

iliak : gre. * ilion (kalça kemiği) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * pelvisin üst kısmında yer alan kalça kemiğine (os ilium) ait olan veya onunla ilişkili olan

iliç : erm. * lichk (göller) * Erzincan’ın bir ilçesi

ilik : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + ik (isim yapım eki) * giysi parçalarını birleştirmeye veya düğmenin geçeceği deliği temsil eden açıklık

ilik : tür. * yilik" (kemik içi yağı/özü) (yil (erimek, yağlanmak) + ik (isim/sıfat eki) ) * kemiklerin iç boşluklarını dolduran, kan hücrelerinin yapımını (hematopoez) sağlayan ve vücudun bağışıklık sisteminde kritik rol oynayan yağlı, yumuşak ve süngerimsi hematopoetik (kan yapıcı) doku

ilik : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + ik (isim yapım eki) * giysilerde düğmelerin geçmesi için kumaş, örgü veya deri üzerinde açılan ve kenarları iplikle örülerek veya ek bir parça ile pekiştirilerek yırtılması önlenmiş küçük yarık

iliklemek : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + ik (isim yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * giysi parçasındaki düğme deliğini, giysinin diğer parçasındaki düğme ile kapamak; düğmeyi ve giysideki düğmeyi düğme deliğinden geçirerek giysinin bir kısmını kapamak

ilim : ara. * alima (bilmek, öğrenmek, farkına varmak, idrak etmek), ilm (bilgi) * bilgi, öğrenme, bilim

ilinek : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + inek (isim yapım eki) * kendi başına, bağımsız bir varlığı bulunmayan, var olmak için başka bir unsura, vasıtaya, taşıyıcıya gereksinimi bulunan şey (örneğin sertlik, yumuşaklık, aklık birer ilinek olup, var olabilmek için taşıyıcıya gereksinim duyarlar.); bir nesneye zorunlu olarak bağlı bulunmayan, onun özünde yer almayan, onda rastlantısal olarak var olan nitelik

ilinti : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + in (dönüşlü fiil eki) + ti (isim yapım eki) * ilgi, alaka, bağ, bağlantı, ilişki

iliofemoral : gre., lat. * ilion (yanlar, iç kısımlar) (gre.); ilium (pelvisin üst ve yan kısmındaki kalça kemiği) (lat.) + femur (uyluk kemiği) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * kalça eklemi çevresinde iliak ve femur kemiklerini birbirine bağlayan bağ, kas veya damar yapısı

iliopsoas : gre., lat. * ilion (yanlar, iç kısımlar) (gre.); ilium (pelvisin üst ve yan kısmındaki kalça kemiği) (lat.) + psoas (bel kası, lomber kas) (gre.) *, pelviste yer alan iki kasın birleşiminden oluşan, uyluğu kalça ekleminde fleksiyona (bükmeye) yarayan güçlü bir kas grubu

iliosakral : gre., lat. * ilion (yanlar, iç kısımlar) (gre.); ilium (pelvisin üst ve yan kısmındaki kalça kemiği) + sacralis (sacer (kutsal, mukaddes) (sacrum (kutsal kemik) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) * kalça kemiği (ilium) ile kuyruk sokumu kemiği (sacrum) arasındaki eklem veya bağlantıyla ilgili

ilistir : gre. * ylizein (süzmek, arıtmak, süzgeçten geçirmek), liyistri (süzgeç) * metal, plastik veya emayeden yapılan, sebze, meyve, makarna veya yıkanan yiyeceklerin suyunu süzmeye yarayan, altı ve yanları delikli gözenekli mutfak süzgeci, delikli kepçe veya kevgir, süzgeç

ilişik : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + iş (edilgen ve işteş fiil eki) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * birbirine bağlanma durumu, bağlantı, eklenme, temas, ilişki

ilişki : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + iş (işteş fiil eki) + ki (isim yapım eki) * ilgi, ilinti, bağlantı, alaka

ilişkin : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + iş (işteş fiil eki) + ki (isim yapım eki) + n (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ilgili, alakalı, ilintili, bağlantılı

ilişmek : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + iş (işteş fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyle veya biriyle dokunmak, temas etmek, bağlanmak, ilişki kurmak

ilithiya : gre. * eileithyia (eleuthein (gelmek; serbest bırakmak) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * Yunan mitolojisinde doğum sancılarını yöneten, doğumu kolaylaştıran ve doğum anındaki kadınlara yardım eden tanrıça, doğum tanrıçası

ilium : gre., lat. * ilion (yanlar, iç kısımlar) (gre.); ilium (pelvisin üst ve yan kısmındaki kalça kemiği) (lat.) * pelvisin büyük, yassı kemik parçası

ilk : tür. * ilk (birinci, en önce olan, öncel, baştaki, başlangıç, evvel) * birinci, en önce olan, öncel, baştaki, başlangıçtaki, evvel; öncelikle, daha önce; başlangıç, öncü

ilk çağ : tür. * ilk (birinci, en önce olan, öncel, baştaki, başlangıç, evvel) + çağ (zaman, vakit, zaman dilimi, devir, dönem, devre, periyod, epok) * M.Ö. 3000-3200 yıllarında yazının icadıyla başlayan ve M.S. 375 Kavimler Göçü veya 476 Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılışına kadar süren, medeniyetlerin temelinin atıldığı, çok tanrılı inançların ve sınıf ayrımına dayalı krallıkların hakim olduğu yaklaşık 3000-3500 yıllık tarihsel dönem

ilka : ara. * alka (atmak, fırlatmak, savurmak, yöneltmek, ulaştırmak) * atma, öne atma, atış, fırlatma, yöneltme, ulaştırma; koyma, bırakma, terk etme

ilkadım : tür. * ilk (baş, önce, öncel, başlangıç olan) + adım (yürüyüşte, ileriye doğru ayak ile yapılan her bir hamle, aşama, kademe) * Samsun’un bir ilçesi

ilkah : ara. * lakaha (döllemek, tohumlamak, aşılamak), lakih (dölleyici, tohumlayıcı, aşılayıcı) * dölleme, döllenme, tohumlama, tohumlanma, aşılama, aşılanma

ilkam : ara. * lakama (yutmak, yutturmak), lukma (yutulan, boğazdan geçirilen) * yutturma, boğazından geçirtme

ilkay : tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + ay (ay, Ay’ın ilk günkü durumu, ayın periyodu, otuz günlük zaman birimi) * yılın ilk ayı; yeni başlangıç, taze başlangıç anlamlarında kullanılan kadın isim

ilkbahar : tür., far. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) (tür.) + bahar (koku; güzel kokulu bir bitki, buphthalmum; çölde yağmurdan sonra açan bitkilerin genel ismi; kış ile yaz arasındaki geçiş mevsimi) (far.) * yılın ilk mevsimi, doğanın yeniden canlandığı, genellikle mart, nisan, mayıs aylarını kapsayan mevsim

ilke : tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + e (isim yapım eki) * temel düşünce, başlangıç noktası, kanun, yasa, kural; davranış veya düşünce sisteminin dayandığı ana ilke veya esas, prensip

ilkel : tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + el (gibi olan, ile ilgili olan) * başlangıç düzeyinde olan, ibtidai, gelişmemiş, eski; uygarlığın veya teknolojinin ilk dönemlerine özgü olan, iptidai

ilker : tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + er (erkek, adam, yiğit, kahraman, cesur, mert, rütbesiz asker, asker; olgunlaşmak, yetişmek) * ilk erkek; erkek ismi

ilkgüz : tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + güz (sonbahar) * eylül

ilkin : tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + in (zarf yapım eki) * ilk olarak, ilk başta, en önce, en başta, başlangıçta, önce; kadın ismi

ilknur : tür., ara. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) (tür.) + nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) (ara.) * ilk aydınlık, ilk ışık

ilkokul : tür., lat. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) (tür.) + schola (okul, öğrenim yeri) (lat.); école (fra.) * eğitimin en temel ve başlangıç aşamasını (okuma, yazma vb.) oluşturan, çocukların temel bilgi ve becerileri öğrendiği eğitim kurumu

ilköğrenim : tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + öğr (bilgi vermek, kavratmak) + en (dönüşlü fiil eki) + im (isim yapım eki) * bireyin eğitim hayatındaki en erken ve temel bilgi edinme sürecini, genellikle ilkokul yıllarını kapsayan resmi öğrenim basamağı

ilköğretim : tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + öğr (bilgi vermek, kavratmak) + et (etkenen fiil eki) + im (isim yapım eki) * çocuklara temel bilgi, beceri ve değerlerin sistemli biçimde verildiği, genellikle zorunlu olan ilkokul aşaması

ilkteşrin : tür., ara.* ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + şarana (belirli bir zamanı, ayı adlandırmak veya ayarlamak), teşrin (ay adlandırma, ayarlama; Kasım veya Ekim ayı; takvimde sonbahar ayları) * Ekim ayı. Teşrin-i evvel

ilkyardım : far. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + yar (desteklemek, katkı vermek, kolaylık sağlamak, faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak; destekçi, dost, yoldaş) + deh, dım (ile ilgili olma) * bir hastalık, yaralanma veya kaza durumunda, profesyonel tıbbi yardım gelmeden önce ilaç kullanılmadan yapılan en erken ve hayati müdahale

ilkyaz : tür. * ilk (birinci, öncel, baştaki, başlangıç) + yaz (sıcaklık, olgunlaşma, ürün verme dönemi; dört mevsimden biri; sıcaklıkların arttığı, doğanın olgunlaştığı, genellikle haziran, temmuz ve ağustos aylarını kapsayan dönem) * kış ile yaz arasındaki mevsim, ilkbahar

illa : ara. * in (kesinlikle, mutlaka, şüphesiz, kat'i) + la (değil, hayır, yok, olumsuzluk ön eki) * ancak, sadece, mutlaka, istisna olarak, haricinde, dışında, yalnızca, sırf

illaki : ara. * illa (ancak, sadece, mutlaka, istisna olarak, haricinde, dışında, yalnızca, sırf) (in (kesinlikle, mutlaka, şüphesiz, kat'i) + la (değil, hayır, yok, olumsuzluk ön eki) ) + ki (bağlaç) * mutlaka, kesinlikle, kaçınılmaz biçimde

illallah : ara. * illa (ancak, sadece, mutlaka, istisna olarak, haricinde, dışında, yalnızca, sırf) (in (kesinlikle, mutlaka, şüphesiz, kat'i) + la (değil, hayır, yok, olumsuzluk ön eki) ) + Allah (Allah) * ancak Allah, yalnızca Allah, Allah haricinde

ille : ara. * ille (bağ, bağlantı, ilişki, ilinti, sebep, neden) + iyet (durum eki) * sebep, bağlantı, hastalık, illet, maraz; olmazsa olmaz, mutlaka

illecebraceae : lat. * illecebrum (bitki cinsi adı) (illicere (baştan çıkarmak, aldatmak, kandırmak, çekmek, cezbetmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + lacere (tuzak kurmak, aldatmak, kandırmak, çekmek, cezbetmek) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * karanfilgiller (Caryophyllaceae) ailesinde yer alan, illecebrum cinsini ve yakın akrabalarını kapsayan bitki familyası

illegal : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + lex, legis (yasa, kanun, ilke, prensip, öğreti) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kanun dışı, yasa dışı, kanunsuz, kanuna aykırı, hukuken geçersiz olan, yasal olmayan

illet : ara. * ille (bağ, bağlantı, ilişki, ilinti, sebep, neden) + et (ile ilgili, gibi olma) * sebep, bağlantı, hastalık, illet, maraz (ill (hasta) (ing.) )

illi : ara. * ille (bağ, bağlantı, ilişki, ilinti, sebep, neden) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * neden niteliği taşıyan, nedenle ilgili olan, nedene değgin, nedensel

illiciaceae : lat. * illicere (baştan çıkarmak, aldatmak, kandırmak, çekmek, cezbetmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + lacere (tuzak kurmak, aldatmak, kandırmak, çekmek, cezbetmek) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Schisandraceae familyasından olan, sekiz köşeli yıldız şeklindeki meyveleriyle bilinen Illicium (yıldız anasonu) cinsini, kapsayan bitki familyası, yıldız anasonugiller

illicium : lat. * illicere (baştan çıkarmak, aldatmak, kandırmak, çekmek, cezbetmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + lacere (tuzak kurmak, aldatmak, kandırmak, çekmek, cezbetmek) ) * Schisandraceae familyasına ait, yıldız anasonu içeren, aromatik meyveli ağaç ve çalı cinsi

illisit : lat. * illicitus (izin verilmemiş, yasak) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki; değil) + licere (izinli olmak, serbest olmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * yasaya, kurala veya ahlaki kabullere aykırı olan; izinsiz, yasak, yasadışı

illiyet : ara. * ille (bağ, bağlantı, ilişki, ilinti, sebep, neden) + iyet (gibi olma, ile ilgili) (ara.); ilinti, ilişki (bağ, bağlantı, alaka) (tür.) * sebep, bağlantı, ilinti, ilişki

illiyin : ara. * illiy (üst makam, yüksek derece, yukarıda olma, üstte olma) (ulv (yücelik, yükseklik, yukarıda olma) + iy (sıft yapım eki; gibi, ile ilgili) ) + in, un (çoğul eki) * en yüce makamlar, en yüksek dereceler; Kur’an’ın Mutaffifin suresinin 83/18-20 kodlu ayetlerinde zikredilen, iyilerin amel defterlerinin bulunduğu yüce yer, melekuti alem

illiyyun : ara. * illiy (üst makam, yüksek derece, yukarıda olma, üstte olma) (ulv (yücelik, yükseklik, yukarıda olma) + iy (sıft yapım eki; gibi, ile ilgili) ) + in, un (çoğul eki) * en yüce makamlar, en yüksek dereceler; Kur’an’ın Mutaffifin suresinin 83/18-20 kodlu ayetlerinde zikredilen, iyilerin amel defterlerinin bulunduğu yüce yer, melekuti alem

illizibl : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + legere (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek, bağlamak, seçmek, ayıklamak, okumak) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) (lat.); illisible (fra.) * okunması, yazısının anlaşılması güç veya mümkün olmayan, okunaksız

illojik : lat., gre. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (lat.) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * mantıksız, akıl dışı, akıl ve düşünce kurallarına aykırı, tutarsız

illuminatus : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + luminatus (aydınlanmış) (luminare (aydınlatmak, ışık vermek, ışıklandırmak) (lux, lucis, lumin (ışık) + are (fiil yapım eki) ) + tus (çoğul ve sıfat yapım eki) ) * ışık veren, aydınlatan; aydınlanmış, aydınlanmış kişi

illüminasyon : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + luminatus (aydınlanmış) (luminare (aydınlatmak, ışık vermek, ışıklandırmak) (lux, lucis, lumin (ışık) + are (fiil yapım eki) ) + tio (isim yapım eki) * aydınlatma, ışıklandırma, bir şeyin ışıkla görünür hale getirilmesi, özellikle bir alanın veya nesnenin aydınlatılması işlemi

illüminati : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + luminati (aydınlanmışlar) (luminare (aydınlatmak, ışık vermek, ışıklandırmak) (lux, lucis, lumin (ışık) + are (fiil yapım eki) ) + ati (çoğul ve sıfat yapım eki) ) * ışık verenler, aydınlatanlar; aydınlanmışlar, aydınlanmış kişiler

illüstrasyon : lat. * illustrare (parlatmak, aydınlatmak, ışık vermek, berraklaştırmak) (in (iç, içeri, içine doğru; pekiştirme) + lustrare (parlatmak, aydınlatmak, ışık vermek, berraklaştırmak) (lux, lucis, lumin, lustra (ışık) + are (fiil yapım eki) ) + tio, tion (isim yapım eki) * aydınlatma, açıklama; metni veya kavramı görsel olarak açıklayan çizim veya resim, görsel tasvir

illüstratif : lat. * illustrare (parlatmak, aydınlatmak, ışık vermek, berraklaştırmak), illustratus (parlatılmış, aydınlatılmış, ışık verilmiş, berraklaştırılmış) + ivus (ile ilgili, gibi) * açıklayıcı, aydınlatıcı, örnekleyici; bir şeyi resim ve şekil yoluyla açıklamaya veya görselleştirmeye yarayan

illüzyon : lat. * illusio (illudere (alay etmek, oynamak, eğlenmek, aldatmak) (in (iç, içeri, içine doğru; pekiştirme) + ludere (oynamak, eğlenmek, aldatmak) + sio, tio (isim yapım eki) ) * gerçekte tezahür etmeyen bir olguyu veya olayı gerçekmiş gibi algılatma, yanıltma, yanılsama yaratma, zihnen yanlış yönlendirme

illüzyonist : lat. * illusio (illudere (alay etmek, oynamak, eğlenmek, aldatmak) (in (iç, içeri, içine doğru; pekiştirme) + ludere (oynamak, eğlenmek, aldatmak) ) + sio, tio (isim yapım eki) ) + ist (yapan, eden eki) * yanılsama yaratan kişi, gözbağcı, illüzyon gösterileri yapan sanatçı, illüzyoncu

illüzyonizm : lat. * illusion (gerçekte tezahür etmeyen bir olguyu veya olayı gerçekmiş gibi algılatma, yanıltma, yanılsama yaratma, zihnen yanlış yönlendirme) (illudere (alay etmek, oynamak, eğlenmek, aldatmak) (in (iç, içeri, içine doğru; pekiştirme) + ludere (oynamak, eğlenmek, aldatmak) ) + sio, tio (isim yapım eki) ) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * illüzyona (yanılsamaya) dayanan sanat anlayışı veya gösteri biçimi; gerçekliği bozarak algıda aldatma temelli sanat veya sahne gösteri akımı (örneğin

ilm : ara. * alima (bilmek, öğrenmek, farkına varmak, idrak etmek) * ilim, bilim, bilme, aydınlanma

ilma : ara. * lem’a, lam'a (parlamak, ışıldamak), lamia (parlama, parıldama, ışıldama; lamba) * parlatma; işaret etme, highlight etme

ilmam : ara. * lamma (küçük ginah işlemek, küçük kusur işlemek), lemem (küçük günah, küçük kusur) * küçük günah işleme, küçük kusur işleme

ilmek : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + mek (fiil mastar eki) * iplik veya sicimin bir noktada dolanarak bağlanmasıyla oluşan düğüm; örgüde veya dikişte ipliğin bir dolanış birimi, düğüm noktası

ilmi : ara. * ilm (bilgi, bilim, öğreti) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bilimsel, bilgi ile ilgili, bilgiye ilişkin

ilm-i cifir : ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + cifir (rakam, şifre, sayı) * harflerin sayı değerlerinden (ebced hesabı) anlam çıkarma ilmi

ilm-i hal : ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + hal (durum, vaziyet, mevcut durumun bilgisi, bilme durumu) * öevcut gerçek durumun bilgisi; ibadet usullerini, din kaidelerini inceleyen ilim; kişinin dini hayatına dair bilmesi gereken hal bilgisi; islami temel bilgileri (inanç, ibadet, ahlak) içeren el kitabı

ilm-i huruf : ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + huruf (harfler) * harflerden ve harflerin sayı değerlerinden (ebced hesabı) anlam çıkarma ilmi

ilm-i kelam : ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + kelam (kelime, söz, söylem) * Allah’ın varlığı, birliği ve sıfatları ile ilgili akli ve kelami tespitleri konu alan ilim dalı; teolojik akıl yürütme ve savunma sanatı

ilm-i kıraat : ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + kiraat (okuma) * Kur’an’ı usüküne göre okuma ilmi

ilm-i ledün : ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + ledun (ta, öte, uzak; yanında, nezdinde; hazır, içten gelen, doğuştan mevcut) * insan tarafından öğrenilmeyen, doğrudan Allah’tan ilham veya içsel sezgi yoluyla edinilen özel bilgi; tasavvuf ve İslam düşüncesinde bilinç ötesi veya sezgisel bilgi

ilm-i nücum : ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + nucum (yıldızlar) * yıldızların durumlarından, konumlarından, hareketlerinden anlam çıkarmaya dayalı ilim, astroloji

ilm-i ruh : ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) * ruh ilmi, psikoloji

ilmihal : ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + i (tamlama eki) + hal (durum, vaziyet, mevcut durumun bilgisi, bilme durumu) * öevcut gerçek durumun bilgisi; ibadet usullerini, din kaidelerini inceleyen ilim; kişinin dini hayatına dair bilmesi gereken hal bilgisi; islami temel bilgileri (inanç, ibadet, ahlak) içeren el kitabı

ilmik : tür. * il, ilg (asmak, sallamak, sarkıtmak, iliştirmek, bağlamak, takmak, ilişkilendirmek) + mik (isim yapım ve küçültme eki) * küçük düğüm, küçük halka; özellikle iplik veya tığ işi örgüde oluşan küçük bağ veya halka

ilmiye : ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + iye (isim yapım eki) * fıkıhı, şeriatı ve Kur'an gerçeklerini araştıranların izledikleri yol, alimlerin mesleği

ilmuhaber : ara. * ilm (bilgi, bilme, bilim) + u (tamlama eki) + haber (bilgi, bildirim, duyuru, ilim, malumat, havadis) * bir kimsenin oturduğu yeri, medeni durumunu vb. bildiren resmi belge; bir şeyin teslim alındığını gösteren belge, alındı belgesi, alındı kağıdı

iloprost : lat. * ilo (yapay türetilmiş önek) + prost (prostasiklin, doğal hormon benzeri bileşik) * sentetik olarak üretilmiş, damarları genişleten ve pulmoner arter hipertansiyonu tedavisinde kullanılan prostasiklin analogu ilacın etken maddesi (C22H32O4)

ilsak : ara. * lasaka (yapışmak, tutunmak, bitişmek, kavuşmak), lasik (yapışkan) * yapışma, tutunma, bitişme, kavuşma

iltiab : ara. * la’aba (oynamak, eğlenmek), laib (oynayan, eğlenen) * oynama, oyun oynama, eğlenme

iltian : ara. * laana (lanetlemek) * karşılıklı lanetleşmek

iltibas : ara. * labasa (giymek, örtmek, giydirmek, örtmek), libas (giysi, kıyafet), elbise (giysiler, kıyafetler), lebs (şüphe, kuşku) * bir anlamı diğer bir anlam ile karıştırma; sözün karışık ve şüpheli olması; sözü karıştırıp şüpheye düşme; birbirine benzeyen şeyleri şaşırıp birbirine karıştırma; yanlışlık; karışıklık

iltica : ara. * lacaa (sığınmak, başvurmak, korunmak), melce (barınak, sığınak, içine girilecek yer), mülteci (iltica eden, sığınmacı) * bir kişinin tehlike veya zulümden kaçmak için başka bir yere sığınması

iltifaf : ara. * laffa (sarmak, dolamak, kuşatmak ) *örtünme, sarınma, kuşanma; çiçeklerin katmerleşmesi

iltifat : ara. * latafa (yumuşak olmak, nazik davranmak), lattafa (inceltmek, yumuşatmak; nazik davranmak, lütufta bulunmak), latif (ince, zarif, yumuşak, nazik veya kibar nitelik taşıyan; erkek ismi) * dikkat ve ilgi gösterme, ilgilenme, kayırma; birine yüzünü çevirme, dönme, yönelme, dolama, dolanma, sarmalama; nazik söz söyleme, takdir veya övgü gösterme

iltiha : ara. * laha (skala bırakmak), lihye (sakal) * sakal bırakma; kabuk soyma

iltiha : ara. * lahv, laha (oynamak, eğlenmek), lehv (oyun, eğlence) * oynama, eğlenme

iltihab : ara. * lahaba (alevlenmek, tutuşmak; iltihaplanmak), leheb (alev, ateş alevi) * canlı dokunun her türlü canlı, cansız yabancı etkene veya içsel, dışsal doku hasarına verdiği, dokularda kızarıklık, şişlik, ısı artışı ve ağrı ile karakterize olan sellüler, humoral ve vasküler nitelikli vital yanıt dizisi, alevlenme, yang, inflamasyon, enflamasyon

iltihad : ara. * lahd, lahada (yönelmek, meyletmek, sığınmak, eğilmek) * yönelme, meyletme, sapma, sığınma

iltihaf : ara. * lahafa (sarmak, örtmek, kaplamak, bürümek), lihaf (sarınma, bürünme, örtünme, kaplanma) * sarınma, bürünme, örtünme, kaplanma

iltihak : ara. * lahaka (katmak, eklemek, ilave etmek, bağlamak), ilhak (katma, ekleme, ilave etme, bağlama) * katılma, eklenme, yapışma, ilave olma, bağlanma

iltiham : ara. * lahima (birbirine bitişmek, aralık kapanmak, kaynaşmak), lahm (et), lehim (metal parçalarını birbirine tutturma işleminde kullanılan, kalay ve kurşun alaşımlarının genel adı) * bitişme, kapanma, kaynaşma; yaranın iyi olup ağzının kapanması, etlenerek iyileşmesi

iltihap : ara. * lahaba (alevlenmek, tutuşmak; iltihaplanmak), leheb (alev), iltihab (yangı, inflamasyon, enflamasyon) * canlı dokunun her türlü canlı, cansız yabancı etkene veya içsel, dışsal doku hasarına verdiği, dokularda kızarıklık, şişlik, ısı artışı ve ağrı ile karakterize olan sellüler, humoral ve vasküler nitelikli vital yanıt dizisi, alevlenme, yangı

iltihas : ara. * lahasa (solumak, nefes vermek) * soluma, nefes alıp verme, açlık veya susuzluktan dolayı soluma

iltika : ara. * laka (karşılaşmak, rast gelmek, kavuşmak, buluşmak) * karşılaşma, kavuşma, buluşna, rast gelmek, rastlaşma

iltikam : ara. * lakama (yutmak, yutturmak), lukma (yutulan, boğazdan geçirilen), ilkam (yutturma, boğazından geçirtme * yutma, lokma etme

iltima : ara. * lem’a, lam'a (parlamak, ışıldamak), lamia (parlama, parıldama, ışıldama; lamba), ilma (parlatma; işaret etme, highlight etme) * parıldama, ışıldama; kapıp alma

iltimah : ara. * lamaha (bakmak, bakış atmak; parıldamak, çakmak), lemh (bakma, bakış; parıltı, çakma) * bakma, bakış, bakınma, bir şeye şaşkın şaşkın bakınma

iltimas : ara. * lamasa (dokunmak, temas etmek, değmek, ellemek) * birinin el veya eteğini tutarak rica etme, başvuru, dilekçe; yasa ve kurallara aykırı bir biçimde, haksız olarak kayırma, başkalarının hakkını ve yasaları, kuralları çiğneyerek birine arka çıkma; birine, herhangi bir konuda ayrıcalık ve öncelik tanıma

iltisak : ara. * lasaka (yapışmak, tutunmak, bitişmek, kavuşmak), lasik (yapışkan), ilsak (yapışma, tutunma, bitişme, kavuşma) * yapışma, tutunma, bitişme, kavuşma

iltisam : ara. * lasama (örtünmek, bürünmek, yaşmaklanmak, ağzını örtmek; öpmek, takbil eylemek, öpülmek) * örtünme, bürünme, yaşmaklanma

iltiyah : ara. * layaha (karışmak, birbirine girmek, mayalanmak) * mayalanma, karışma

iltiyam : ara. * layama (birleşmek, bitişmek, kapanmak) * birleşme, bitişme, kapanma; yaranın kapanıp iyi olması

iltizam : ara. * lazima (bağlı olmak, üzerine almak, zorunlu olmak, gerekli olmak, ihtiyaç duyulmak, lazım olmak; bağlanmak), lazım (gerekli, ihtiyaç duyulan, zorunlu), luzum (gereksinim, ihtiyaç, gereklilik), ilzam (benimseme; zorunlu kılma, gerektirme; bir kimseyi bir işi yapmaya mecbur bırakma veya hukuken yükümlü kılma, zorunlu kılma, yükümlü tutma; bir işi üstüne alma, yüklenme, taahhüt etme) * benimseme, zorunlu kılma, gerektirme; bir işi üstüne alma, yüklenme, taahhüt etme

iltizaz : ara. * lazza (tat almak, lezzet duymak), lezzet (hoş tat) * lezzet duyma, tat alma, hoş ve latif bulma

iluga : tsh. * iluga (son ana kadar sabır, üçüncü hataya kadar sabır) * herhangi bir kötü muameleyi ilk seferinde affetmeye hazır, ikincisinde hoşgörü gösteren, ama üçüncüsünde asla affetmeyen kişi

ilunga : tsh. * iluga (son ana kadar sabır, üçüncü hataya kadar sabır) * herhangi bir kötü muameleyi ilk seferinde affetmeye hazır, ikincisinde hoşgörü gösteren, ama üçüncüsünde asla affetmeyen kişi

ilva : ara. * lava (kaldırmak, yükseltmek) * bayrağı kaldırmak, sancak dikmek

ilvan : ara. * levn (renk) * renkler; süs, gösteriş, caka, çalım, kibir

ilvinan : ara. * levn (renk), lavana (renklenmek) * renklenme; renk değiştirme, televvün

ilyada : gre. * Iliad, İlyas (Ilion şiiri) (Ilion, Ilium, Troy) + ad (şiir) ) * Yunan şair ve ozan Homeros'un iki destansı şiirinden (İlyada ve Odesa), Truva Savaşı'nı konu alanın ismi

ilyas : ibr. * elijah, eliyah (el (ilah) + i (benim) + jah, yah (Yehova) ), Elias (gre.) * Kur'an'da İlyas olarak, Tevrat ve İncil'de Elijah olarak ismi geçen bir peygamber

ilybiidae : lat. * ilybius (sucul böcek cinsi adı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Dytiscidae (dalıcı böcekler) içinde yer alan, sucul dalıcı kınkanatlıları kapsayan familya

ilye : ara. * ilye (sağrı, but; kalçanın üst kısmı) * sağrı, but; kalçanın üst kısmı (ilium (kalça kemiği) (lat.) )

ilzak : ara. * lazaka (yapışmak, bitişmek) * yapıştırma, bitiştirme

ilzam : ara. * lazima (bağlı olmak, üzerine almak, zorunlu olmak, gerekli olmak, ihtiyaç duyulmak, lazım olmak; bağlanmak), lazım (gerekli, ihtiyaç duyulan, zorunlu), luzum (gereksinim, ihtiyaç, gereklilik) * benimseme; zorunlu kılma, gerektirme; bir kimseyi bir işi yapmaya mecbur bırakma veya hukuken yükümlü kılma, zorunlu kılma, yükümlü tutma; bir işi üstüne alma, yüklenme, taahhüt etme

im : tür. * im (işaret, iz, belirti, simge) * bir nesne, düşünce veya kimliği temsil eden iz, işaret, simge veya sembolik belirti

i'ma : ara. * a'ma (kör, gözü görmeyen), a'maa (kör etmek) * kör etme, ama yapma)

ima : ara. * amat, emen (kadın köle, cariye) * savaş veya benzeri yollarla esir alınmış, hukuken özgür olmayan ve sahibine bağlı statüde bulunan kadın; klasik İslam ve Arap toplum yapısında özel bir hukuki konuma sahip kadın esirler, cariyeler, kadın esirler, kadın köleler

ima : ara. * im (işaret, iz, belirti, simge) + a (etmek anlamı veren son ek) * işaretle anlatmak; simgesel kelimeler ile dolaylı olarak ifade etme (image (resim) (ing., fra.) )

i'mad : ara. * amed (direk, sütun, kolon), a'mada (direk dikmek, sütun dikmek) * direk dikme, sütun dikme

imad : ara. * amed (direk, sütun, kolon), a'mada (direk dikmek, sütun dikmek) * direk, sütun, kolon; temel, esas; kuvvet; bir kavmin reisi ve başta geleni; yüksek bina

imaj : lat. * imago (resim, şekil, suret, tasvir, görüntü, temsil, imge, benzerlik, tasvir) (in, in, im (iç, içeri, içeride) + agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, sürmek, gütmek, hareket etmek, almak, yakalamak, tutmak), ago (yapma, alma, yakalama, tutma) ) (lat.); image (ing., fra.) * zihinde oluşan görünüm, bir kişi, kurum veya nesne hakkında dışa yansıyan izlenim, temsili şekil veya durum

imajinasyon : lat. * imaginari (zihinde bir görüntü oluşturmak, tasarlamak, hayal etmek, tasvir etmek; duyularla algılanmayan bir şeyi zihinsel suret halinde canlandırmak, şekillendirmek) (in, im (iç, içeri, içeride) + agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, sürmek, gütmek, hareket etmek, almak, yakalamak, tutmak) ) + atio (isim yapım eki) * zihinde gerçek olmayan görüntülerin, fikirlerin veya tasvirlerin canlandırılması ve yaratılması, hayal etme, tahayyül

imajiner : lat. * imago, imagin (resim, şekil, suret, tasvir, görüntü, temsil, imge, benzerlik, tasvir) + aris (ile ilgili, gibi) (lat.); imaginaire (fra.) * gerçek olmayan, hayali olan, zihinde tasarlanan, somut karşılığı bulunmayan

i'mak : ara. * amaka (derinleştirmek, derine inmek), amik (derin) * derinleştirme, derinliğine varma

imal : ara. * amala (işlemek, iş yapmak, çalışmak) * işletme, işe koşma, işler hale getirme, iş yapma, üretme, meydana getirme

imalat : ara. * amala (işlemek, iş yapmak, çalışmak), imal (işletme, işe koşma, işler hale getirme, iş yapma, üretme, meydana getirme) + at (durum eki) * imal etme, işletme, iş yapma, üretme, üretim

imalathane : ara., far. * amala (işlemek, iş yapmak, çalışmak), imal (işletme, işe koşma, işler hale getirme, iş yapma, üretme, meydana getirme) + at (durum eki) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * ürünlerin yapıldığı, üretim ve imalat faaliyetlerinin gerçekleştirildiği yer veya bina, üretim yeri

imale : ara. * mala (eğilmek, meyletmek, yana yatmak, yönelmek), meyl, mayl (yana yatma, yönelme, eğilim, yüz tutma, bir şeye eğilim gösterme, bir yöne meyletme) * eğme, şiirde bir heceyi uzatarak okuma

imam : ara. * amma (gitmek, varmak, önden gitmek, öncülük etmek, başta olmak) * önde duran, öncülük eden, başta olan, önder, lider, reis, başkan; İslam’da topluluğu namazda yöneten, dini liderlik ve rehberlik görevini üstlenen kimse

imambayıldı : ara., tür. * imam (önde duran, öncülük eden, başta olan, önder, lider, reis, başkan; İslam’da topluluğu namazda yöneten, dini liderlik ve rehberlik görevini üstlenen kimse) (ara.) + may, bay (gevşetmek, uyuşturmak) + ıl (edilgen fiil eki) + dı (fiil geçmiş zaman eki) * patlıcanın zeytinyağlı ve soğanlı bir şekilde pişirildiği, “imamın bayıldığı” rivayet edilen, Türk mutfağına ait meşhur bir yemek

imame : ara. * imam (önder, lider, reis; delil, ispat, kanıt) + e (ile ilgili, gibi, -a ait) * İslami din adamlarının başlarına sardıkları sarık veya başlık

imamet : ara. * imam (önder, lider, reis; delil, ispat, kanıt) + et (durum eki) * İslam’da bir cemaatin veya topluluğun dini liderliği, namazı yönetme görevi veya genel olarak önderlik makamı

imam-ı mübin : ara. * imam (önder, lider, reis; delil, ispat, kanıt) + i (tamlama eki) + mubin (apaçık, belli, belirgin) * apaçık delil; Kur'an

imamoğlu : ara., tür. * imam (önder, lider, reis; delil, ispat, kanıt) (ara.) + ol, oğl (var hale gelmek, vücuda gelmek, tezahür etmek, olmak), oğul (erkek insan yavrusu, erkek evlat, erkek çocuk) + u (tamlama eki) ) (tür.) * Adana'nın bir ilçesi

iman : ara. * amn ((güven, emniyet), amana (inanmak, güvenmek, emin olmak, itimat etmek), amina (güvende olmak, emin olmak), iman (güven, inanç), emin (güvenilir, güvenli, güvenilir, inanılır, korumalı), emanet (güvenme, inanma, emin addetme) * inanç, güven, emin olma, güven duyma, koruma altında olduğuna kanaat, amen

imaniye : ara. * iman (inanç, güven) + iye (yer ve durum eki) * dine, inanca veya itikada ait olan, imani, dini vecibelerle ilgili

imar : ara. * amara (canlandırmak, şenlendirmek, bayındır kılmak, inşa etmek, yapılandırmak, bina etmek, yapı kurmak, imar etmek, onarmak, yapıp düzeltmek) * yapma, inşa etme, yapılandırma; bir bölgenin veya yerleşim alanının düzenlenmesi, yapılandırılması, yapı inşası ve geliştirilmesi süreci

imar planı : ara., lat. * imar (yapma, inşa etme, yapılandırma) (ara.) + planus (düz, düzlem, yüzey, satıh, yassı, düz yüzeyli, seviyelenmiş, pürüzsüz, yayvan, yumuşak) (lat.) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir yerleşim alanının yapılaşma düzenini, yollarını, yapı adalarını ve kullanım bölgelerini önceden belirlemek amacıyla, belediyeye bağlı imar ve iskan müdürlüğü tarafından hazırlanan teknik düzenleme tasarısı

imaret : ara. * imara (imar etmek, mesken kurmak, kurmak, inşa etmek, yaşanabilir hale getirmek) + et (isim yapım eki) * Osmanlı Devleti döneminde yoksullara yardım amacıyla oluşturulan hayır kurumları, aşevi

imarethane : ara., far. * imaret (yoksullara yardım amacıyla oluşturulan hayır kurumları) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * yolcuya, yoksula ve muhtaçlara ücretsiz yemek dağıtmak ve barınma sağlamak amacıyla kurulmuş, Osmanlı şehir düzeninde sosyal yardım ve vakıf hizmeti gören hayır kurumu

imate : ara. * mata (ölmek), mevt (ölü) * ölü hale getirme, öldürme; fena hale getirme

imatinib : lat. * ima (inhibitör anlamında farmasötik önek) + tinib (tyrosine kinase (tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani olan) (lat.) ) * kronik miyeloid lösemi (KML) ve bazı kanser türlerinin tedavisinde kullanılan, tirozin kinaz enzimlerini seçici biçimde baskılayan bir kemoterapi ilacı

imbalans : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + bilanx (denge, terazi) * denge eksikliği, dengesizlik; fiziksel, kimyasal, biyolojik veya psikolojik sistemlerdeki uyumsuzluk veya dengesizlik

imbat : lat. * imbattare (çarpmak, çırpınmak) (in (iç, içeri, içerine, içine) + battare (vurmak, çarpmak) ), imbatto (yazları kuzeyden esen deniz rüzgarı) * yazın, gündüzleri denizden karaya doğru esen serin mevsim rüzgarına Ege Bölgesi’nde verilen isim

imbik : far. * ab (su) + nik (saf), anbik (damıtma şişesi) * damıtma işinde kullanılan, damıtmaya yarayan cihaz

imbisat : ara. * besata (yaymak, genişletmek, sermek, açmak) * genişleme, ferahlama; ruh halinin, yüz ifadesinin veya ortamın ferahlaması, fiziksel veya ruhsal (duygusal) rahatlama

imdad : ara. * madda, medde (uzatmak, germek, çekmek, genişletmek, desteklemek, yardım etmek), meded (yardım, destek) * yardım etme, destek verme; uzatma; tehlike veya sıkıntı anında yardım istemek için kullanılan çağrı ifadesi

imdat : ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım etmek; çoğaltmak, artırmak), meded (yardım, destek) * yardım etme, destek verme; uzatma; tehlike veya sıkıntı anında yardım istemek için kullanılan çağrı ifadesi

imdi : tür. * im (gelmek) + di (geçmiş zaman eki) * hemen, şu an veya çok kısa bir süre önce gerçekleşen zamanı ifade eden zarf, şu an, anda, şimdi

imece : ara. * amma, amme (kamu, halk) + ca (ile ilgili, gibi, -a ait) * karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma esasına dayanan, topluluk halinde yapılan ortak çalışma biçimi

imerjan : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + mergere (batırmak, daldırmak, karıştırmak) + ens, ent (ile ilgili,-a ait) * bir sistemin daha basit bileşenlerinin etkileşimlerinden kendiliğinden ortaya çıkan, tek tek bileşenlerde bulunmayan ancak bütünsel düzeyde gözlenen (özellik veya olgu)

imge : tür. * im (işaret, iz, belirti, simge) + ge (ile ilgili, gibi olma) (tür.); imago (lat.) * zihinde oluşan tasarı, düşünceyle canlandırılan soyut betimleme, resim, tasavvur, imaj (image (resim) (ing., fra.) )

imgelemek : tür. * im (işaret, iz, belirti, simge) + ge (ile ilgili, gibi olma) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * zihinde bir şeyi hayal etmek, soyut veya somut bir nesneyi işaretler, semboller aracılığıyla canlandırmak

imha : ara. * maha (yok etmek, ortadan kaldırmak, mahvetmek, helak etmek, perişan etmek), mahv (yok olma, helak olma, helak, perişan olma) * perişan etme, ortadan kaldırma, yok etme, mahvetme

imhak : ara. * mahaka (yok etmek, silmek, ortadan kaldırmak, imha etmek) * yok etme, imha, silme, ortadan kaldırma; kararma; bereketsizlik

imhal : ara. * mahala (süre vermek, zaman vermek; geciktirmek, ağır davranmak), muhlet (süre, zaman) * süre verme, zaman verme, mühlet verme; sonraya kalmasına müsaade etme

imhar : ara. * mihr, mehr (ant, taahhüt, akd, sözleşme, kontrat, akit; nikahta kadına ödenen para), mahara (mehir belirlemek), * evlenilecek kız veya kadın için mehr tayin etme

imhotep : mıs. * im (yapmak, oluşturmak, inşa etmek, kurmak) + hotep (barış, huzur, sükunet, tatmin) * antik Mısır’da 3. Hanedan döneminde yaşamış, mimar, hekim, rahip ve devlet adamı olarak tanınan, piramitlerin ilk mimarı ve tıp alanının öncülerinden biri olarak kabul edilen tarihi şahıs

imidapril : lat. * imid (azot içeren amid türevi organik kök; imidazol/imidazolidin türevi kök) + apr (bağlantı elemanı) + il (kimyasal grup son eki) * yüksek tansiyon (hipertansiyon) ve kronik kalp yetmezliği tedavisinde kullanılan, kan damarlarının daralmasını önleyerek kan basıncını düşüren ve kalbin iş yükünü hafifleten bir ACE inhibitörü (anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörü) ilacın etken maddesi (C20H27N3O6)

imidazol : gre. * imid (azot içeren amid türevi organik kök; imidazol/imidazolidin türevi kök) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * suda çözünen ve hafif alkali bir çözelti oluşturan, içinde iki azot atomu bulunan beş üyeli aromatik halka yapısına sahip beyaz veya renksiz bir bileşik (C3N2H4)

imidazolidinedion : gre., lat. * imid (azot içeren amid türevi organik kök; imidazol/imidazolidin türevi kök) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) + di (iki, ikili, çift) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) * imidazol çekirdeğinin indirgenmiş (imidazolidin) formunda, yapısında iki adet karbonil (=O) grubu taşıyan, özellikle biyokimya ve farmakolojide (ör. bazı antidiabetik ilaçlarda) kullanılan heterosiklik organik bileşik sınıfı

imiglukeraz : lat., gre. * imi (taklit eden, benzeyen) (lat.) + glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) (gre.) + ase (enzim belirtme eki) (lat.) * glukoserebrosidaz enzimine yapıca benzeyen ve onun görevini taklit ederek yerine getiren ve Gaucher hastalığının tedavisinde kullanılan sentetik enzim (C2532H3854N672O711S16)

imiglüseraz : lat., gre. * imi (taklit eden, benzeyen) (lat.) + glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) (gre.) + ase (enzim belirtme eki) (lat.) * glukoserebrosidaz enzimine yapıca benzeyen ve onun görevini taklit ederek yerine getiren ve Gaucher hastalığının tedavisinde kullanılan sentetik enzim (C2532H3854N672O711S16)

imik : tür. * im (nefes alıp verirken çıkan sesi ya da boğaz hareketini taklit eden ses yansımalı kelime) + ik (isi yapım eki) * nefes borusunun üst kısmını oluşturan, ses tellerini barındıran ve yutkunma sırasında besinlerin akciğere kaçmasını engelleyen kıkırdak yapılı organ, soluk borusu, boğaz, gırtlak, ümük

imipenem : lat., gre. * imino (-NH- veya =NH) (lat.) + penem (penisilin türevi β-laktam antibiyotik grubu) (gre.) * akciğer (zatürre), karın içi, idrar yolu, deri, kemik ve kan enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan, karbapenem sınıfına ait, genellikle böbrekteki bir enzim tarafından çabuk bozulmaması için silastatin maddesiyle birlikte (örneğin TIENAM I.V. Prospektüsü) damar yoluyla kullanılan çok geniş etki alanına sahip güçlü bir beta-laktam antibiyotik (C12H17N3O4S)

imipenem-cilastatin : lat., gre. * imino (-NH- veya =NH) (lat.) + penem (penisilin türevi β-laktam antibiyotik grubu) (gre.) + cilastatin (cilas (kök eki) + histanai (durmak, durdurmak, yerleştirmek), statin (kolesterol sentezinde HMG-CoA redüktaz inhibitörleri için kullanılan son ek; durdurucu, inhibitör; karaciğerde kolesterol üretiminde rol oynayan enzim olan HMG-CoA redüktazı inhibe eden ilaç sınıfı) (statos, stasis (durdurma, durma, sabit kalma, sabit durma, stabil olma, ayakta durma, durgunluk) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) (lat.) * dirençli bakterilerle gelişen bakteriyal infeksiyonların tedavisinde kullanılan geniş antimikrobial spektrumlu ilacın etken maddesi (C28H45N5O10S2)

imipenem-silastatin : lat., gre. * imino (-NH- veya =NH) (lat.) + penem (penisilin türevi β-laktam antibiyotik grubu) (gre.) + cilastatin (cilas (kök eki) + histanai (durmak, durdurmak, yerleştirmek), statin (kolesterol sentezinde HMG-CoA redüktaz inhibitörleri için kullanılan son ek; durdurucu, inhibitör; karaciğerde kolesterol üretiminde rol oynayan enzim olan HMG-CoA redüktazı inhibe eden ilaç sınıfı) (statos, stasis (durdurma, durma, sabit kalma, sabit durma, stabil olma, ayakta durma, durgunluk) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) (lat.) * dirençli bakterilerle gelişen bakteriyal infeksiyonların tedavisinde kullanılan geniş antimikrobial spektrumlu ilacın etken maddesi (C28H45N5O10S2)

imipramin : lat. * imino (-NH- veya =NH) + pramin (amin ve fenotiyazin türevi) * trisiklik antidepresan grubuna ait, serotonin ve noradrenalin geri alımını engelleyerek etkili olan psikiyatrik tedavi ilacın etken maddesi (C19H24N2)

imipramin hidroklorür : lat. * imino (-NH- veya =NH) + pramin (amin ve fenotiyazin türevi) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + khloros (soluk yeşil, sarımsı yeşil, klor (Cl) ) + ura (kimyasal madde eki) * depresyon, panik bozukluk ve çocuklarda gece idrar kaçırma (enürezis nokturna) tedavisinde kullanılan, beyindeki bazı kimyasal maddelerin dengesini düzenleyen bir trisiklik antidepresan (TCA) ilacın etken maddesi (C19H24N2. HCl)

imipramin-pamoat : lat. * imino (-NH- veya =NH) + pramin (amin ve fenotiyazin türevi) + pamoicus acidus (C23H16O6) + ate (asidin tuzu veya esteri eki) * depresyon, anksiyete, panik bozukluğu ve çocuklarda gece idrar kaçırma (enürezis) gibi durumların tedavisinde kullanılan, trisiklik antidepresanlar (TCA) grubuna ait imipramin etkin maddesinin pamoat tuzu ile birleştirilmiş formu ( (C19H24N2)2 ⋅ C23H16O6)

imiquimod : lat. * imi (taklit eden, benzeyen) + qui (quinoline” benzeri yapı) + mod (modülatör, düzenleyici) * bağışıklık sistemini taklit ederek uyarıcı etkide bulunan, özellikle ciltteki bazı lezyonların tedavisinde kullanılan immün yanıt düzenleyici bir ilacın etken maddesi (C14H16N4)

imitasyon : lat. * imitari (taklit etmek, aynısını yapmak, benzerini yapmak) (imago (görüntü, resim, suret, şekil, tasvir) + tari (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * bir şeyi gerçekmiş gibi gösterme veya taklit ederek kopyalama, taklit

imitatör : lat. * imitari (taklit etmek, aynısını yapmak, benzerini yapmak) (imago (görüntü, resim, suret, şekil, tasvir) + tari (fiil mastar eki) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) * bir şeyi veya kişiyi taklit eden, benzetmeye çalışan kimse veya varlık, taklitçi

imkan : ara. * makana (mümkün kılmak, yetki vermek, olanak sağlamak; güç vermek, potansiyel vermek, koşul vermek) * olabilirlik, yapılabilirlik, iktidar, kuvvet, nüfuz; sebat, ağırbaşlılık, güç, potansiyel, olanak; bir şeyin gerçekleşmesi veya yapılması için uygun şartlar, olanak ve fırsat

imkansız : ara., tür. * imkan (olabilirlik, yapılabilirlik, iktidar, kuvvet, nüfuz; sebat, ağırbaşlılık, güç, potansiyel, olanak) (ara.) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * mümkün olmayan, olanaksız, olması olası olmayan

imla : ara. * mala, maley (doluluk, doldurmak; sesli harfleri bildiren noktaları eklenmiş yazı) * yazma, dikte etme; kelimelerin doğru yazılış kurallarına uygun yazılması ve yazım kurallarının tümü

imlak : ara. * malaka (fakir olmak) * çok fakir düşme

imlak : ara. * malaka (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek, edinmek, yetkisi olmak, egemenlik kurmak), mulk (sahiplik, sahip olma, haiz olma), malik (sahip, haiz olan) * mülk sahibi olmak

imleç : tür. * im (işaret, iz, belirti, simge) + leç (araç, vasıta) * bilgisayar ve yazılım ortamında, kullanıcı tarafından kontrol edilip ekranda konumu gösteren işaretçi veya gösterge

imlemek : tür. * im (işaret, iz, belirti, simge) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * işaretlemek, belirtmek veya bir şeyi simgelemek

imma : ara. * in (eğer, şayet) + ma (ne, o) * eğer, şayet, ya, veya

immatür : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + maturus (olgun, olmuş, tamamlanmış, zamanında gelişmiş, tam gelişmiş, tekamül etmiş, kamil, mütekamil) * olgunlaşmamış, gelişimini tamamlamamış veya deneyimsiz olan; özellikle biyoloji ve psikolojide tam gelişmemiş yapı veya kişi

immatürite : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + maturus (olgun, olmuş, tamamlanmış, zamanında gelişmiş, tam gelişmiş, tekamül etmiş, kamil, mütekamil) + itas (isim yapım ve durum eki) * olgunlaşmamışlık, gelişimini tamamlamama durumu veya hali; özellikle biyolojik veya psikolojik olgunluk eksikliği

immersiyon : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + mergere (batırmak, daldırmak, karıştırmak) + tio (isim yapım eki) * bir nesnenin tamamen sıvı veya başka bir ortam içine daldırılması veya sokulması

immigrasyon : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + migratio (göç, yer değiştirme) (migrare (göç etmek, yer değiştirmek) + tio (isim yapım eki) ) * kalıcı yerleşme amacıyla bir bölgeye veya ülkeye yapılan göç

imminens : lat. * imminere (üzerine asılı olmak, tehdit etmek, yaklaşmak) (in (iç, içeri, içeriye, içeride, içine, içinde) + minere (fırlatmak, çıkık olmak, yansıtmak, çıkıntı oluşturmak) ) + ens, ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * yaklaşmakta olan, çok yakın bir zamanda gerçekleşmesi beklenen, yaklaşan, eli kulağında olan durum, yakın, hemen gerçekleşecek olan, tehdit oluşturan veya yakın tehlike taşıyan

imminent : lat. * imminere (üzerine asılı olmak, tehdit etmek, yaklaşmak) (in (iç, içeri, içeriye, içeride, içine, içinde) + minere (fırlatmak, çıkık olmak, yansıtmak, çıkıntı oluşturmak) ) + ens, ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * yaklaşmakta olan, çok yakın bir zamanda gerçekleşmesi beklenen, yaklaşan, eli kulağında olan durum, yakın, hemen gerçekleşecek olan, tehdit oluşturan veya yakın tehlike taşıyan

imminent abortus : lat. * imminent (yakın) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + minere (tehdit etmek, sarkmak) + ens, ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + abortus (düşük, gebelik kaybı) (ab (aşağı, yok, değil) + orior, oriri (yükselmek, doğmak, oluşmak, meydana gelmek, ortaya çıkmak, kaynaklanmak) + tus (isim yapım eki) ) * düşük tehdidi; gebelikte rahim ağzı kapalıyken kanama ile birlikte düşüğün yaklaştığını gösteren klinik durum

immirzi parametresi : ita., gre. * immirzi (İtalyan fizikçi Giorgio Immirzi'nin soyadından) (gre.) + para (yanında, dışında, ötesinde, yanında duran; arasından, vasıtasıyla, sayesinde, boyunca arasında; zıt, karşıt, engel; ayrı, farklı) + metron (ölçü) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * fizik ve matematik dilinde, kuantum kütleçekimi teorilerinden biri olan döngüsel kuantum kütleçekiminde (Loop Quantum Gravity) ortaya çıkan, Planck birimleri cinsinden uzaydaki alanın kuantum boyutunu ölçen bir katsayı

immobil : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + mobilis (hareketli, kımıldayan) (movere (hareket etmek, devinmek, kımıldamak, kıpırdamak) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) * hareket etmeyen, yerinden kıpırdamayan, durağan durumda olan, sabit olan

immobilite : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + mobilis (hareketli, kımıldayan) (movere (hareket etmek, devinmek, kımıldamak, kıpırdamak) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) + itas (isim yapım ve durum eki) * hareket etmeme, yerinden kıpırdamama, durağan olma, sabit olmama

immobilizasyon : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + mobilizare (mobilis (hareketli, kımıldayan) (movere (hareket etmek, devinmek, kımıldamak, kıpırdamak) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) ) + atio (isim yapım ve durum eki) * hareket etmeme durumu, yerinden kıpırdamama durumu, durağan olma durumu, sabit olmama durumu

immobilize : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + mobilisatus (mobilis (hareketli, kımıldayan) (movere (hareket etmek, devinmek, kımıldamak, kıpırdamak) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); immobilisé (fra.) * hareket edemez, işleyemez veya yerinden kımıldayamaz hale gelmiş olan

immoral : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + moralis (ahlaka dair) (mos (ahlak, töre), mores (ahlaklar, töreler) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ahlaka aykırı, genel etik kurallarla çelişen davranış veya tutumlara sahip olan

immoralizm : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + moralis (ahlaka dair) (mos (ahlak, töre), mores (ahlaklar, töreler) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ismus (olmacılık, olma durumu) * ahlaki değerlere karşı olma durumu veya ahlaki kurallara uymama eğilimi, ahlaksızlık

immortalite : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + mortalitas (ölümlülük) (mori (ölmek), mors (ölüm) + alis (ile lgili) + itas (isim yapım ve durum eki) ) * ölümsüzlük

immotil : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + motilis (hareket edebilen, hareket eden) (movere (hareket etmek, devinmek, kımıldamak, kıpırdamak), motus (hareket, kımıldama, kıpırdama, devinim) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * hareket etmeyen, hareketsiz, durağan, duran, sabit

immunonefelometri : lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, yükümlülük, bağış, hizmet, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + nephele, nephelos (bulut, sis) (gre.) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * antijen-antikor komplekslerinin oluşturduğu bulutlanmanın ışık saçılması yoluyla ölçülmesi yöntemi

immün : lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis (hizmet etme, hizmete hazır) ) (hizmet dışı, muaf) * bağışık, korumalı

immün mediated : lat., ing. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + mediate (aracılık etmek, vasıta olmak) + ed (fiil geçmiş zaman eki; sıfat yapım eki) (ing.) * bağışıklık sistemi aracılığıyla gerçekleşen veya yönlendirilen

immün terapi : lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) * bağışıklık sistemini güçlendirmek veya modüle etmek amacıyla uygulanan tedavi yöntemi

immün tolerans : lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + tolerantia (hoşgörü, tahammül) (tolerare (tahammül etmek, katlanmak) + entia (isim yapım eki) ) * bağışıklık sisteminin kendi dokularına veya zararsız antijenlere karşı tepkisiz kalma durumu

immün trombositopeni : lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + thrombos (pıhtı, topak; kan pıhtısı) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) + penia (eksiklik, azalma, düşüş, yoksunluk) (gre.) * bağışıklık sisteminin normal kan pıhtılaşması için gerekli olan trombositleri yok ettiği bir kanama bozukluğu

immün trombositopenik purpura : lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + thrombocytus (trombosit, kan pulcuğu) (thrombos (pıhtı, topak; kan pıhtısı) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) + penia (eksiklik, azalma, düşüş, yoksunluk) (gre.) + porphura (mor renk, deri altı kanaması, morluk, mor leke) (gre.); purpura (lat.) * bağışıklık sistemi kaynaklı trombosit sayısında azalma ile karakterize olan, ciltte ve mukozalarda morluklara yol açan kanama bozukluğu

immün yanıt : lat., tür. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + yanıt (cevap, tepki) (tür.) * bağışıklık sisteminin antijenlere verdiği savunma tepkisi

immün yaşlanma : lat., tür. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + yaşlanma (yaşı ilerleme) (tür.) * bağışıklık sisteminin yaşlanmaya bağlı işlev kaybı veya bozulması

immün yetmezlik : lat., tür. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + yetmez (kafi olmayan, yeterli olmayan) + lik (isim yapım eki) (tür.) * bağışıklık sisteminin hastalıklara karşı koruyucu işlevini yerine getirememesi durumu

immünfloresan : lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + fluorescere (parlamak) (fluor (kimyasal element) + escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + ens, ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * antikorların floresan boyalarla işaretlenerek mikroskop altında incelenmesi yöntemi

immünite : lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + itas (isim yapım ve durum eki) * organizmanın enfeksiyonlara veya hastalıklara karşı direnç kazanma durumu, bağışıklık

immünizasyon : lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) * bağışıklık kazanmak için aşı veya diğer yöntemlerle yapılan işlem, bağışık hale getirme, immün kılma

immünize : lat. * immunizatus (immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (sıfat yapım eki; fiil geçmiş zaman eki) ) * bağışıklık kazandırılmış, dirençli hale getilmiş, immün kılınmış

immünodefisiyans : lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + deficientia (yetersizlik, kifayetsizlik) (deficere (eksik olmak, yetersiz kalmak) (de (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) ) + entia (isim yapım eki) ) * bağışıklık sisteminin yetersiz çalışması durumu

immünoglobülin : lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + globulus (küçük küre, kürecik) (globus (küre) + ulus (küçültme eki) ) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * antikor olarak işlev gören protein sınıfı globülin

immünojenisite : lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.) * bağışıklık sistemini uyaran veya tepki oluşturan özellik

immünolog : lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + ista (-cı, yapan, eden eki, destekçi, yandaş, yapan, eden) (lat.) * bağışıklık sistemi alanında uzmanlaşmış kişi

immünoloji : lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * bağışıklık sistemini inceleyen bilim dalı

immünosit : lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) (gre.); cytus (lat.) * bağışıklık sisteminde görev yapan hücre

immünosit : lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) (gre.); cytus (lat.) * bağışıklık sisteminde görev yapan hücre

immünoterapi : lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) (gre.) * bağışıklık sistemini güçlendirmek veya yönlendirmek amacıyla uygulanan tedavi yöntemi

immünperoksidaz : lat., gre. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + peroxide (peroksit) (gre.) + ase (enzim eki) (lat.) * bağışıklık sisteminde görevli ve peroksidaz aktivitesi gösteren enzim

immünsüpresan : lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) (lat.) + suppressant (baskılayan, bastıran) (supprimere (bastırmak, baskılamak) (sub (alt, altına, aşağı) + primere (bastırmak, baskılamak) ) + essent (sıfat yapı eki) ) * bağışıklık sisteminin aktivitesini azaltan ilaç veya madde

immünsüpressif : lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + suppressivus (baskılayan, baskılayıcı) (supprimere (bastırmak, baskılamak) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * bağışıklık sisteminin işlevini baskılayan

immünsüpresyon : lat. * immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis, munus (görev, vazife, hizmet, mecburiyet, zorunluluk, yükümlülük, hizmet etme, hizmete hazır) ) + suppremere (aşağıya bastırmak, aşağı baskılamak) (sup (altına, aşağıya) + premere (bastırmak, baskılamak) ) + tio (isim yapım eki) * bağışıklık sisteminin baskılanması durumu

impaksiyon : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + pingere, pangere (vurmak, çarpmak, çakmak, bastırmak, sıkıştırmak, bağlamak, sıkmak, sabitlemek) + tio (isim yapım eki) * sıkışma, sıkıştırıp birbirine kaynatma, peklik, inkibaz

impakt : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + pangere (vurmak, çarpmak, çakmak, bastırmak, sıkıştırmak, bağlamak, sıkmak, sabitlemek), pactus (vurma, çarpma, çakma, bastırma, darbe, sıkıştırma, bağlama, sıkma, sabitleme) * fiziksel çarpma veya güçlü bir etki bırakma durumu, etki, darbe; olayların güçlü ve ani etkisi

impakt faktör : lat. * impactus (etki) + factor (etken, faktör) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) ) * bilimsel dergilerin değerlendirilmesi ve bilimsel araştırmalar üzerindeki etkilerini gösteren ölçümsel değerler, bilimsel dergilerde yayınlanan makalelere yapılan atıfların ortalama sayısını yansıtan değer, etki faktörü

impala : zul. * impala (Afrika antilopu türü) * Afrika’ya özgü, hızlı koşabilen, zarif yapılı bir antilop türü

imparator : lat. * imperare (emretmek, hükmetmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + parare (hazırlamak, düzenlemek, temin etmek, edinmek) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) * en yüksek otoriteye sahip hükümdar, sultan, hünkar; bir imparatorluğu yöneten kişi

imparatoriçe : lat. * imperare (emretmek, hükmetmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + parare (hazırlamak, düzenlemek, temin etmek, edinmek) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) + ix (dişil eki) * imparatorun eşi veya kadın hükümdar; bir imparatorluğu yöneten veya temsil eden kadın

impasto : lat. * im (üst, üstüne) + pasta (yapıştırma; yumruk atma), impastare (yoğurmak, macun gibi yapmak, macunlamak) (lat.) * çalışma üzerinde kullanılan boyanın yığılması ile kalın boya tabakaları kullanılarak hazırlanan yağlı boya tekniği

impedans : lat. * impedire (ayağı zincirleme, ayağı hareketsiz kılma) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + pedire (ayak koymak) (pedis (ayak) + are (fiil mastar eki) ) + entia (isim yapım eki) * bir hareketin, akımın veya işlemin ilerlemesine karşı gösterilen direnç veya engel; elektrik devresindeki her bileşenin (rezistif (R) ve reaktif (X) bileşenler) elektrik akımına karşı gösterdiği eşdeğer direnç (Z = İmpedans (ohm, Ω), R = Direnç (resistance, ohm, Ω), X = Reaktans (reactance, ohm, Ω), j = İmajiner birim (j^2 = -1) elektrik mühendisliğinde kullanılır.) (Z = √R^2 + X^2)

impediment : lat. * impedire (ayağı zincirleme, ayağı hareketsiz kılma) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + pedire (ayak koymak) (pedis (ayak) + are (fiil mastar eki) ) + mentum (isim yapım eki) * engel, mani

impenem : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + penem (sentetik β-laktam halkası taşıyan antibiyotik grubu adı) * geniş spektrumlu, β-laktamazlara dirençli karbapenem sınıfı antibiyotik (C12H17N3O4S)

imperfekta : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + perfectus (tamamlanmış, mükemmel, eksiksiz) (per (tamamen, tümden, boyunca) + factus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) (facere (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak, meydana getirmek, işlemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * tamamlanmamış, eksik veya kusurlu olan; dilbilgisinde geçmiş zamanda tamamlanmamış eylem

imperforat : lat. * imperforatus (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + perforatus (perforare (delmek, delik açmak) (per (tamamen, tümden, boyunca, vasıtasıyla, sayesinde) + forare (delmek, delik açmak), foratus (delinmiş, delik açılmış) ) * delik açılmamış, delinmemiş; üzerinde delik veya delik açma işlemi bulunmayan

imperfore hymen : lat., gre. * imperforatus (delinmemiş) (lat.) + hymen (perde; kızlık zarı) (gre.) * kızlık zarının konjenital olarak vajinal çıkış kapaması durumu

impermeabilite : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + permeabilis (geçirgen, izin veren) (per (tamamen, tümden, boyunca, içinden, vasıtasıyla, sayesinde) + meare (geçmek, süzülmek) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) + itas (isim yapım ve durum eki) * sıvı veya gazın geçişine izin vermeme durumu

imperyal : lat. * imperium (emir, yönetim, egemenlik, imparatorluk) (imperare (emretmek, hükmetmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde) + perere (emretmek, buyurmak, yönetmek, hükmetmek) + ium (isim yapım eki) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * imparatorlukla ilgili olan; imparatora veya onun otoritesine ait

impetiginizasyon : lat. * impetigo (bakteriyel enfeksiyon kaynaklı irinli döküntüler ile karakterize deri hastalığı) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım ve durum eki) * ciltte var olan başka bir hastalığın üzerine ikincil olarak impetigo eklenmesi durumu

impetigo : lat. * impetere (saldırmak, hücum etmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine) + petere (yönelmek, istemek, saldırmak) ) + igo (durum, hastalık eki) * bakteriyel enfeksiyon kaynaklı irinli döküntüler ile karakterize deri hastalığı

impetus : lat. * impetere (saldırmak, hücum etmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine) + petere (yönelmek, istemek, saldırmak) ) + us (isim yapım eki) * bir olayın, hareketin veya sürecin başlamasını veya daha hızlı ve etkili bir şekilde ilerlemesini sağlayan güç veya uyarı, itici güç, dürtü, ivme, teşvik

impingement : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine) + pangere, pingere (vurmak, çarpmak, çakmak, bastırmak, sıkıştırmak, bağlamak, sıkmak, sabitlemek) + mentia (isim yapım eki) * bir şeyin başka bir şeyle çarpışması, temas etmesi veya baskı yapması sonucu oluşan sıkışma veya çarpma durumu; omuz eklemindeki tendonların ve yumuşak dokuların (rotator manşet) sıkışması veya sıkıştırılması sonucunda ortaya çıkan ağrılı durum

implant : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine) + plantare (dikmek, ekmek, yerleştirmek), plantus (dikilmiş, ekilmiş, yerleştirilmiş) * vücuda veya bir nesneye yerleştirilmiş, dikilmiş obje; tıpta genellikle vücuda yerleştirilen tıbbi cihaz veya doku parçası

implantasyon : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine) + plantare (dikmek, ekmek, yerleştirmek) + tio (isim yapım eki) * bir doku, hücre veya yapının canlı organizma içine yerleştirilmesi süreci; özellikle embriyonun rahim duvarına tutunması veya tıbbi bir yapının vücuda yerleştirilmesi

implementasyon : lat. * implere (doldurmak, yerine getirmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine) + plere (doldurmak, tamamlamak, bütünlemek) ) + mentum (isim yapım eki) + atio (isim yapım ve durum eki) * bir plan, karar veya tasarının uygulamaya konulması süreci; bir şeyin pratikte gerçekleştirilmesi, uygulama

implisit : lat. * inplicitus (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine) + plicare (katlamak, dolamak) + itus (fiil geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * açıkça söylenmemiş ancak bir şeyin içinde gizli veya dolaylı olarak bulunan; üstü kapalı, ima edilen

implozyon : lat. * in (içine doğru) + plodere (patlamak) + sio, tio (isim yapım eki) * dışa doğru değil, içe doğru ani ve şiddetli çökme veya patlama olayı; özellikle yapısal çökme veya basınç sonucu içe doğru yıkılma durumu

import : lat. * in (içe, içeriye, içine) + portare (taşımak, götürmek), portus (taşınmış) * bir mal veya hizmetin başka bir ülkeden ülke içine getirilmesi işlemi, dışalım, ithalat

imposter sendromu : lat., gre., tür. * in (iç, içine, içeri) + ponere (koymak, yerleştirmek, düzenlemek, yatırmak), postor (koyucu, yerleştirici) (lat.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * kişinin kendi başarılarını içselleştirememesi, bunları şansa, başkalarının yardımlarına veya geçici bir duruma bağlaması ve yeterli olmadığına dair sürekli bir korku yaşaması ile karakterize edilen psikolojik bir durum

impotans : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + potentia (güçlü olma, kuvvetli olma, kudretli olma, iktidar, kapasiteli olma) (pot (güç, kuvvet, kudret) + ent (ile ilgili, -a ait; -cı, yapan, eden eki) + ia (durum eki) ) * iktidarsızlık, kuvvetsizik, güçsüzlük, acz, zafiyet

impregnasyon : lat. * in (iç, içine, içeri) + pregnare (doldurmak, yüklemek, hamile bırakmak) + tio (olma durumu, isim yapım eki) * döllenmiş olma; içine bir şeyin nüfuz etmiş olması; hamile bırakma, gebe etme, dölleme; ovum ile spermatozonun bileşmesi

impresyon : lat. * impressio (in (iç, içe) + pressio (basınç, sıkıştırma) (premere (sıkmak, bastırmak, basmak, baskılamak) + sio (isim yapım eki) ) * izlenim, etki, kanı, baskı

impresyonist : lat. * impression (izlenim, etki, kanı, baskı) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) * nesneleri gerçekçi bir şekilde betimlemek yerine ışık, renk ve hareketle izlenimlerin hızlı bir şekilde yakalanmasına odaklalan sanatçı, izlenimci

impresyonizm : lat. * impression (izlenim, etki, kanı, baskı) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * doğrudan gözlemlenen anlık izlenimlerin, ışık ve renk etkilerinin ön planda olduğu, nesnel gerçeklikten çok duyumsal algının önemsendiği sanat akımı, izlenimcilik

impromtu : lat. * in (iç, içinde) + promptus (çabuk, hemen, dakik, tez) * dogaçlama; müzikte doğaçtan yorumlama

improvizasyon : lat. * in (içine, içeriye) + provisio (önceden görülme, hazırlık) (pro (ön, önce, önde, ilk) + visio (görme, görüş) (videre (görmek) + sio (isim yapım eki) ) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) * önceden hazırlık yapılmadan, anlık ve doğaçlama yapılan eylem; özellikle sanat ve müzikte önceden planlanmadan gerçekleştirilen performans

improvize : lat. * in (içine, içeriye) + provisatus (önceden görülmüş) (providere (önceden görmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * önceden hazırlık yapılmadan, anlık ve doğaçlama olarak yapılan veya gerçekleştirilen

impuls : lat. * impulsus (in (içine, içeriye) + pulsare (vurmak, çarpmak, itmek) (pulsus (vurma, çarpma, itme, vuruş, atma, atım, itiş) + are (fiil mastar eki) ) * ani ve kısa süreli kuvvetli itme veya uyarı; özellikle sinir veya elektrik alanında tetikleyici hareket, dürtü, itki, güdü

impulsif : lat. * impulsivus (in (içine, içeriye) + pulsare (vurmak, çarpmak, itmek) (pulsus (vurma, çarpma, itme, vuruş, atma, atım, itiş) + are (fiil mastar eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ani, düşünmeden yapılan veya içten gelen dürtülerle hareket eden, güdüsel, dürtüsel

impulsif agresif : lat. * in (içine, içeriye) + pulsare (vurmak, çarpmak, itmek) (pulsus (vurma, çarpma, itme, vuruş, atma, atım, itiş) + are (fiil mastar eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + aggredi (saldırmak, atılmak, hamle yapmak) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + gradus (adım, basamak, kademe, yürüyüş aşaması), gradi (adım atmak, ilerlemek, gitmek, yürümek), aggress (saldırılmış, hamle yapılmış) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ani dürtülerle ve düşünmeden ortaya çıkan saldırgan davranış; fevri olarak hareket etme ve agresyon içerisinde olma durumu

impulsivite : lat. * impulsivitas (in (içine, içeriye) + pulsare (vurmak, çarpmak, itmek) (pulsus (vurma, çarpma, itme, vuruş, atma, atım, itiş) + are (fiil mastar eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + itas (isim yapım ve durum eki) * ani dürtülerle, düşünmeden ve kontrolsüzce hareket etme eğilimi

imra : ara. * amara (emretmek, buyurmak), amr (kişi, kimse, insan, erkek, adam), mer’ (er, erkek, adam), muru (ç.) * er, erkek, adam)

imrac : ara. * merc (salmak, açığa çıkmak) * salma, açığa çıkarma, hayvanı çayıra salıverme (emergere (yüzeye çıkmak, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, salınmak) (lat.); emerge, émerger (ortaya çıkmak, açığa çıkmak, salınmak) (ing., fra.) )

imrahor : far., ara. * mir (bey, efendi, amir, reis, baş, komutan, başkan) + i (tamlama eki) + ahur (ahır) (far.); emir (reis, efendi, amir, bey) (ara.) + i (tamlama eki) + ahur (ahır) (far.) * Osmanlı İmparatorluğu'nda padişahın atlarına bakmakla görevli olan saray görevlisi, mirahur; at bakıcısı, kraliyetin ahır yöneticisi

imran : ara. * amr, umr (ömür, hayat, yaşam), ammara (ömür vermek, yaşatmak; uzun süre yaşamasını sağlamak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yüceltilmiş, yapılandırılmış, uzun ömürlü; emir veren, buyuran, yöneten; Mesih İsa'nın annesi Hz. Meryemin babası; erkek ismi

imranlı : ara. * amr, umr (ömür, hayat, yaşam), ammara (ömür vermek, yaşatmak; uzun süre yaşamasını sağlamak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) * uzun ömürlü, hayat dolu; yüce, yüksek; Kur’an’da Meryem’in babasının ismi; Sivas’ın bir ilçesi

imrar : ara. * marra (geçmek, geçip gitmek), emerr (acı) * geçirme, mürur ettirme; ipi sağlam bükme; acıtma, acı olma

imraz : ara. * maraz, marad (hastalık, illet, bela, dert, sorun, sıkıntı) * illet sahibi olma, hasta olma, hasta etme, bir kimseyi hasta bulma

imre : tür. * im (işaret, belirti, alamet) + re (isim yapım eki) * Türk ve Altay mitolojisinde İmre (İmere veya Emre), ilkbaharın gelişinde gökyüzüne titrek ışıklar saçarak yükselen, ardından sırasıyla havaya, suya ve buzu eritmek üzere toprağa düşerek doğanın uyanışını ve ısınmasını sağlayan "cemre cini" (doğa ruhu), imere, emre

imreet : ara. * imr (erkek, adam, insan) + aah (dişil eki) * kadın, hanım, hatun, avrat; olgun, asil ve şahsiyet sahibi yetişkin kadın

imren : tür. * imr (beğenmek, gıpta etmek, arzu etmek, arzulamak, istemek, özenmek, özlemek) + en (isim veya sıfat yapım eki) * özlem duyan, arzulayan; kadın ismi

imrenmek : tür. * imr (beğenmek, gıpta etmek, arzu etmek, arzulamak, istemek, özenmek, özlemek) + en (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * sevmek, arzulamak, istemek, özenmek, özlemek (amare (sevmek), amore (sevgi, aşk) (lat.); aimer (sevmek), amour (sevgi, aşk) (fra.) )

imroz : gre. * Imbramos (Yunan mitolojisinde bereket/yağmur tanrısı), imbros (kutsal/bereketli toprak) * Ege Denizi’nde bulunan, Çanakkale iline bağlı, Ege Denizi'nin kuzeydoğusunda yer alan ve Türkiye'nin yüzölçümü bakımından en büyük adası olan, 1970 yılında ismi resmî olarak Gökçeada olarak değiştirilen, antik çağlardan beri stratejik konumu, zengin su kaynakları ve kendine özgü Rum-Türk kültürel mirasıyla öne çıkan coğrafi ve tarihi bir ada

imsak : ara. * masaka (tutmak, kavramak) * tutma, tutuş, tutumluluk, tutum, kendini tutma; oruç tutma (mask, masque, Maske (maske, yüze tutunan) (ing., fra., alm.) )

imsakiye : ara. * masaka (tutmak, kavramak), imsak (tutma, tutuş, tutumluluk, tutum, kendini tutma; oruç tutma) + iye (isim yapım ve durum eki) * oruç başlangıç zamanını gösteren takvim veya çizelge

imsas : ara. * massa (dokunmak, değmek, temas etmek, elle tutmak, meshetmek) * dokunma, tutma, değme, meshetme

imtar : ara. * matara (yağmak, yağdırmak) * yağdırma, yağdırılma

imtidad : ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım etmek; çoğaltmak, artırmak) * uzanma, uzayıp gitme, gerilme, çekilip uzanma; boy, tul, uzunluk; feza, uzay

imtidah : ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh (övgü, övme, takdir) * medhetme, övme

imtiha : ara. * maha (yok etmek, ortadan kaldırmak, mahvetmek, helak etmek, perişan etmek), mahv (yok olma, helak olma, helak, perişan olma) * mahvolma, perişan olma, ortadan kalkma, yok olma

imtihan : ara. * mahana (sınamak, sınav yapmak, denemek, test etmek) * sınav, deneme, test; bir kişinin bilgi, beceri veya yeteneğinin sınanması amacıyla yapılan resmi veya gayri resmi test

imtikar : ara. * makara (hile yapmak, tuzak kurmak, oyun etmek), mekr (tuzak, hile) * tuzağa düşme, oyuna gelme, aldanma

imtila : ara. * mala (doldurmak, dolmak, dolmakla yetinmek, tamamen kaplanmak) * dolma, dolgunluk; kan durma, kan toplanma, konjesyon

imtilal : ibr., aram., ara. * melel (konuşmak, söylemek), mille (kelime, sözcük, söz, söylem), imlal (ezberden yazdırma, dikte etme) * bir millete karışma

imtilat : ara. * mala (doldurmak, dolmak, dolmakla yetinmek, tamamen kaplanmak) * dolma, dolu olma

imtina : ara. * mana’a (yasaklamak, men etmek) * kendisini men etme, bir şeyi yapmama yönünde eğilim gösterme, kendini tutma, güzel bir şeyi reddetme, nefsini men etme

imtinan : ara. * manna, menne (ihsan etmek, lütfetmek, bağışlamak, bahşetmek, nimetlendirmek), minnet (iyilik veya lütuf karşısında duyulan şükran, teşekkür duygusu) * minnet, minnet ettirme, iyiliği başa kakma

imtira : ara. * matara (sorgulamak, şüphe etmek, şüphelenmek, kuşku duymak, kuşkulanmak, tartışmak) * kuşku, kuşkulanma, kuşku duyma, şüphe duyma, şüphelenme, kuşkulanma; tereddüt, mütereddidlik, kararsızlık

imtiras : ara. * marasa (sürtmek, kaşımak) * sürtünme, kaşınma

imtisal : ara. * se’le (sual etmek, sormak), misal (örnek, benzeyen, taklit) * bir şeye veya kişiye benzerlik, taklit etme durumu veya eylemi

imtisar : ara. * masara (ilerlemek, çaba göstermek, gayret etmek, incelemek) * inceleme; süt sağma

imtisas : ara. * mass (emmek, içine çekmek, soğurmak,yavaş yavaş içmek) * emme, emerek çekme, soğurma, massetme

imtiyaz : ara. * mayaza (ayırmak, seçmek, farklı kılmak, üstün tutmak), mümtaz (ayrı bir yeri olan, üstün tutulan, seçkin) * bir kişiye, gruba veya kuruma tanınan başkalarında olmayan özel hak, ayrıcalık veya üstünlük

imtizac : ara. * mazaca (karıştırmak, birleştirmek, bir araya getirmek, katmak, mezcetmek, uyum sağlamak, alışmak), mizac (karışım, birleşim, terkip, kompozisyon; huy, tabiat, yaratılış, karakter) * mezcolma, uyuşma, kaynaşma, iyi geçinme, karışma, bir şeye sıkı sıkıya bağlanma veya yapışma durumu, bağdaşma, kaynaşma, uyuşma, uygunluk; bir kişinin doğuştan gelen ruhsal ve duygusal yapısı, huyu veya karakteri

imtizaç : ara. * mazaca (karıştırmak, birleştirmek, bir araya getirmek, katmak, mezcetmek, uyum sağlamak, alışmak), mizac (karışım, birleşim, terkip, kompozisyon; huy, tabiat, yaratılış, karakter) * mezcolma, uyuşma, kaynaşma, iyi geçinme, karışma, bir şeye sıkı sıkıya bağlanma veya yapışma durumu, bağdaşma, kaynaşma, uyuşma, uygunluk; bir kişinin doğuştan gelen ruhsal ve duygusal yapısı, huyu veya karakteri

imza : ara. * imda, mada (geçmek, geçirmek, icra etmek, bitirmek), mazi (geçmiş) * bir kişinin kimliğini ve onayını belirtmek için kalem ile yazdığı veya attığı işaret, belgeyi tasdik amacıyla kullanılan işaret

imza sirküleri : ara., lat. * imza (bir kişinin kimliğini ve onayını belirtmek için kalem ile yazdığı veya attığı işaret, belgeyi tasdik amacıyla kullanılan işaret) (ara.) + circularis (küçük dairesel, küçük döngüsel) (circulus (küçük daire, dairecik) (kirkos (daire, çember, halka, döngü) (gre.); circa, circus (lat.) + ula, ulus (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, gibi) ) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * bir kurumun, bir şirketin yetkili kişilerinin imza örneklerinin ve yetkilerinin toplandığı resmi belge veya liste

imzalamak : ara., tür. * imza (bir kişinin kimliğini ve onayını belirtmek için kalem ile yazdığı veya attığı işaret, belgeyi tasdik amacıyla kullanılan işaret) (ara.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * bir belgeyi onaylamak veya geçerli kılmak amacıyla imza atmak

in : ara. * in (eğer, şayet, ... durumunda, ... halinde) * eğer, şayet, ... durumunda, ... halinde

in : tür. * in (aşağı, alt, derin; hayvan yatağı, mağara, kovuk) * genellikle dağ yamaçlarında veya yer altında bulunan, vahşi hayvanların barınak olarak kullandığı veya ilk insanların sığındığı, doğa olaylarıyla oluşmuş karanlık ve kuytu doğal mağara, kovuk, içine girilen (inn (konak, han), in (içeride, içerisi, içinde) (ing., alm.) )

in situ : lat. * in (içinde) + situs (yer, konum, mevki; yerleşim yeri; yerleşmiş, konmuş) * doğal veya orijinal konumunda, bulunduğu yerde veya pozisyonda olan durum; yerinde, olduğu yerde, yayılmamış; bir şeyin tam olarak yerinde incelendiğini belirten tıp terimi

in vitro : lat. * in (iç, içinde, içeri, içeride) + vitrum (cam) * laboratuvar ortamında, özellikle cam kap veya tüpte gerçekleştirilen deney veya işlem

in vitro fertilizasyon : lat. * in (iç, içinde, içeri, içeride) + vitrum (cam) + fertilization (dölleme) (fertilizare (verimli kılmak, doğurgan kılmak, üretken kılmak) (fertilis (verimli, doğurgan, üretken) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) ) + tion (isim yapım eki) ) * laboratuvar ortamında, cam tüpte yapılan suni dölleme işlemi

in vivo : lat. * in (iç, içinde, içeri, içeride) + vivo (canlı, yaşayan, hayatta olan, diri) * canlı organizma içinde veya doğal yaşam ortamında gerçekleşen biyolojik proses

ina : ara. * an (kısa zaman) * zaman, vakit; yemiş toplama zamanı gelme

ina : ara. * ana (geciktirmek, alıkoymak; zayıf düşürmek) * Geciktirme, alıkoyma, zayıf düşürme;

inabe : ara. * naba (dönmek, yönelmek, geri dönmek) * dönüş, dönme, yönelme, günahları terk ile hakka, gerçeğe dönüş

inad : ara. * nada (ısrar etmek, diretmek, bir düşüncede, söylemde veya durumda sabit kalmak, söylediğinden vazgeçmemek) * ısrar, diretme, muannidlik, ayak direme, dediğinden vazgeçmeme

inaf : ara. * nafa (yeniden başlamak, baştan almak; vazgeçirmeye çalısmak, vazgeçirmek), anif (önce, önde, baş, başta, evvel, önceki, deminki, önde giden), nefy (olmadığını iddia etme, mevcudiyetini reddetme) * yeniden başlama, baştan alma; vazgeçirmeye çalışma, olmadığını iddia etme

inak : tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + ak (isim yapım eki) * doğruluğu deneyden geçirilmeden, sınanmadan kabul edilen, olduğu gibi benimsenen ve bir öğretinin veya ülkünün dayanağı yapılan sav; herhangi bir bilgiyi, o bilginin doğruluğunu, gerçekliğini araştırmadan, sınamadan, sorgulamadan, akli değerlendirmeden geçirmeden koşulsuz kabul etme fenomeni, dogma

inaksal : tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + ak (isim yapım eki) + sal (ile ilgili, gibi) * dogma ile ilgili, dogmatik

inaktif : lat. * in (yokluk veya olumsuzluk eki) + activus (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * etkin olmayan, hareketsiz veya işlevsiz durumda olan, eylemsiz olan

inaktivasyon : lat. * in (yokluk veya olumsuzluk eki) + activus (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + atio (isim yapım ve durum eki) * etkin olmama durumu, eylemsizlik

inal : tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + al (ile ilgili, gibi, -sal) * kendisine inanılan kişi

inale : ara. * naala (erişmek, ulaşmak, varmak, kavuşmak), nail (erişen, ulaşan, varan, kavuşan) * eriştirme, ulaştırma, vardırma, kavuşturma, vasıl etme, nail etme, ulaştırma; yemin, kasem, and; ihsanda bulunma, bağışta bulunma

in'am : ara. * naama (nimet vermek, bahşetmek, bağışlamak), nimet (bahş, bağış, iyilik, lütuf, rızık) * nimet verme, ihsan etme, iyilik etme, bahşiş verme, bağışlama; doğruya sevketme, hidayete ulaştırma

inam : tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + am (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * inanılmış ve itimat edilmiş olan emin, güvenilmiş, emanet

iname : ara. * nama (uyumak) * uyutma; kıtlık

inan : tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + an (isim yapım eki) * inanmak eylemi, inanma, inanış, iman; Tanrı’ya duyulan sınırsız güven

inanç : tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + anç (isim yapım eki) * inanmak eylemi, inanma, inanış, iman; Tanrı’ya duyulan sınırsız güven

inanış : tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + an (isim yapım eki) + ış (isim yapım eki) * inanmak eylemi, inanma, inanış, iman; Tanrı’ya duyulan sınırsız güven

inanmak : tür. * in (içine girmek, katılmak, girmek; güvenmek, kani olmak) + an (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyin gerçek, doğru veya mümkün olduğuna güvenmek, kani olmak

inaparan : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + apparere (görünmek, ortaya çıkmak, belirmek, meydana çıkmak), apparens (görünür, açık) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ürermek, öne getirmek, başarmak; görünmek, belirmek, ortaya çıkmak) + ens, ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * görünür olmayan, belirgin olmayan, gözle fark edilemeyen, dıştan belli olmayan

inare : ara. * nar (ateş), nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı), minare (kandil, aydınlatıcı, ışıldak) * nurlandırma, aydınlatma, ışıklandırma

inas : ara. * unsa (kadın) * kadınlar, kızlar

inasa : ara. * unsa (kadın) * kadınlar

inat : ara. * anada (inat etmek, ısrar etmek, direnmek, diretmek, üstelemek, karşı çıkmak, ısrarla reddetmek), inad * bir düşünce, tutum veya davranışta ısrarla direnme, başkasının görüş veya isteklerine karşı bile bile karşı durma

inayet : ara. * na’a, na’aya (ilgilenmek, gözetmek, destek olmak özen göstermek, yardım etmek, iyilik etmek, lütfetmek), itina (özen, ilgi, ihtimam) * ilgi, ilgi gösterme, yardım, destek, özen, kaygılanma, önemseme, umursama, düşünme, iyilik, lütuf, ihsan, bahş

inayeten : ara. * inayet (ilgi, ilgi gösterme, yardım, destek, özen, kaygılanma, önemseme, umursama, düşünme, iyilik, lütuf, ihsan, bahş) + en (gibi, olarak) * inayet, yardım ve iyilik olarak

inba : ara. * nebe (haber) * haber verme, ihbar etme, tebliğ etme

inbat : ara. * nabata (bitirmek, yetiştirmek), nebat (bitki) * nebatı bitirme, bitki yetiştirme, tohumu yere dikip yeşillendirme, nebatın bitmesini sağlama

inbias : ara. * ba’ase (göndermek, yollamak, sevketmek), ba’s (gönderme, yollama, sevk) * gönderme, gönderilme, yollanma, salma, salınma; davranış, tutum; ileri gelme, meydana çıkma (bias (önyargı, temayül) (ing.) )

inbiga : ara. * bağa, inbiğa (uygun olmak, yakışmak, layık olmak, uygun davranmak) * yakışma, uygun olma, münasip olma, layık olma, liyakat, layıklık, beğenilme

inbika : ara. * baka (ağlamak, göz yaşı dökmek), buka (ağlama, ağlayış) * ağlama, göz yaşı dökme

inbisas : ara. * bassa (yaymak, sızmak, nüfuz etmek, yayılmak) * yayılıp dağılma

inbisat : ara. * besata (genişletmek, yaymak) * genişleme, yayılma; genleşme; gönül açıklığı, kalp ferahlığı (mecazi)

inborn : ing. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + bear (doğurmak), born (doğmuş) * doğuştan gelen, kalıtsal olarak var olan, sonradan kazanılmamış

inbreeding : ing. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + breed (üremek, doğurmak, yetiştirmek) + ing (isim yapım eki) * yakın akrabalar arasında gerçekleşen üreme süreci; genetik çeşitliliği azaltan kapalı döngü çoğalma

inca : ara. * naca (kurtarmak), necat (kurtuluş) * kurtarma, necata erdirme, selamete çıkarma

incah : ara. * nacaha (tamamlamak, iş bitirmek) * işi tamamlama, işi bitirme

incas : ara. * necs, necis (pis, murdar, kirli, temiz olmayan) * pisleme, dışkılama, necisleme

incaz : ara. * nacaza (tamamlamak, bitirmek) * tamamlama, bitirme, yerine getirme, ifa ve icra etme

ince : tür. * yınç, inç (zayıf, küçük, narin) * zayıf, küçük, narin, latif, süptil, dar

ince bağırsak : tür. * ince (zayıf, küçük, narin, dar, küçük çaplı; yüksek frekanslı, dar aralıklı) + bağırsak (sindirim kanalı olan iç organ) (bağır (karın, gövdenin iç boşluğu, göğüs) + suk (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * mideden sonra gelen ve kalın bağırsak ile birleşen, besinlerin emiliminin büyük kısmının gerçekleştiği, uzun ve dar yapılı sindirim sistemi bölümü

ince ünlü : tür. * ince (zayıf, küçük, narin, dar, küçük çaplı; yüksek frekanslı, dar aralıklı) + ünlü (sesli harf) (ün (ses, yankı) + lü (ile ilgili, sahip olan) ) * Türkçede ağız açıklığı ve dil pozisyonuna göre sınıflandırılan, “e, i, ö, ü” seslerini kapsayan, dar ve yüksek frekanslı sesli harfler

ince yapı sabiti : tür. * ince (zayıf, küçük, narin, dar, küçük çaplı; yüksek frekanslı, dar aralıklı) + yapı (düzen, organizasyon, oluşum, kurulum) + sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) + i (iyelik eki) * atom ve moleküllerde, özellikle elektronların spin ve orbital manyetik momentlerinin etkileşimi sonucu ortaya çıkan küçük enerji farklarını belirleyen fiziksel sabit (α = 1/137)

incelemek : tür. * ince (zayıf, küçük, narin, dar, küçük çaplı; yüksek frekanslı, dar aralıklı) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * dikkatli ve ayrıntılı olarak gözden geçirmek, detaylı şekilde araştırmak veya muayene etmek

incelik : tür. * ince (zayıf, küçük, narin, dar, küçük çaplı; yüksek frekanslı, dar aralıklı) + lik (isim yapım eki) * ince olma durumu, niteliği; kibarlık, nezaket

incesaz : tür. * ince (zayıf, küçük, narin, dar, küçük çaplı; yüksek frekanslı, dar aralıklı) + saz (su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince kamış, hasırotu, kofa gibi bitkilerin ortak ismi ve bu bitkilerden yapılmış olan nesne; müzik aleti) * ahşap gövde üzerine eklenmiş ince telleri olan, genellikle küçük ve zarif yapılı müzik aleti; alaturka müzikte keman, kemençe, kanun, ney, ut, tambur, santur gibi çalgılardan ve şarkıcılardan oluşan, fasıl yapan topluluk

incesu : tür. * ince (zayıf, küçük, narin, dar, küçük çaplı; yüksek frekanslı, dar aralıklı) + su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) * antik çağdaki ismi Sadoora olan Kayseri’nin bir ilçesi (ismini kasabanın içerisinden geçen dereden almıştır.)

inci : çin. * chen chu (gerçek değerli taş, gerçek inci; denizlerde ve denizlerdeki kabuklu hayvanların (midye, istiridye, deniz tarağı) kabuklarının içinde bulunan parlak, yuvarlak, genellikle beyaz renkli süs taşı) (chen (gerçek, hakiki, doğru) + chu (inci, değerli taş) ) * denizlerde ve denizlerdeki kabuklu hayvanların (midye, istiridye, deniz tarağı) kabuklarının içinde bulunan parlak yüzeyli, yuvarlak ve değerli süs taşı olarak kullanılan genellikle küresel formdaki doğal madde, lü'lü, dürr

incifaf : ara. * caffa (kurumak), ceff (kuru) * kuruma

incik : tür. * incik (baldır kemiği, bacak bölgesinin alt kısmı) * insan veya hayvanın bacak bölgesinde, diz ile ayak arasında kalan, genellikle etli ve kemikli yapı

incil : gre. * evangelion (iyi haber, müjde) (eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + angelion (haber, mesaj) (angel (haberci, elçi; melek) + ion (isim yapım eki) ) * Yeni Ahit olarak da bilinen, Mesih İsa'nın öğretilerini ve hayatını anlatan kutsal kitap

incilab : ara. * calaba, celb (çekmek, götürmek, getirmek, toplamak, çağırmak, taşımak, nakletmek), celeb (kasaba kesilecek hayvan götüren kişi) * celbedilme, çekilme, sürülüp götürülme

incimad : ara. * cemmede (dondurmak, sabitlemek), icmad (dondurma, sabitleme, camidleştirme) * donma, buzlanma, sertleşme

incinmek : tür. * ince (dar, küçük çaplı; narince, hassas) + in (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * fiziksel veya duygusal olarak zarar görmek, kırılmak

incir : far., gre. * ancir (delik, oyuk; bir ağaç ve meyvesi) (far.), angurion (gre.) * Akdeniz ve çevresinde yetişen, tatlı, yumuşak ve çok küçük tohumları olan meyvesiyle bilinen, tarih boyunca hem besin hem de kültürel sembol olarak önemli bir ağaç türü

incirad : ara. * carada (soymak, soyutlamak, yalnız bırakmak, yalnızlaştırmak, arındırmak), mucerred (çıplak, soyut, arınmış, yalnız, sade, saf), tecrid (soyutlama, yalnız bırakma) * mücerred olma, yalnız bırakılma, tecrid edilme, soyutlanma; soyunma

incirar : ara. * carra (çekmek, sürüklemek, taşımak) * çekilme, çekilip uzanma, bir neticeye doğru çekilerek sona erme

incirliova : far., gre. * ancir (delik, oyuk; bir ağaç ve meyvesi) (far.), angurion (gre.) + li (ile, sahibi, birlikte, beraber) + ova (düz, geniş arazi, yayla, yazı, düzlük) (far.) * Aydın’ın bir ilçesi

incisa : lat. * incidere (kesmek, yarmak) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + caedere, cidere (kesmek, yarmak, doğramak, vurmak; öldürmek) ) + a (dişi sıfat eki) * kesik, yarılmış veya kesilmiş olan; yüzeyde veya dokuda belirgin bir kesik veya yarık bulunan

incitmek : tür. * ince (dar, küçük çaplı; narince, hassas) + it (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * fiziksel veya duygusal olarak zarar vermek, üzmek, kırmak

inciza : ara. * cazza (kopmak, ayrılmak, kesilmek, kırılmak) * kopma, ayrılma, kesilme, kırılma

incizab : ara. * cazaba (çekmek), cezb (çekim), cazibe (çekicilik, çekim kuvveti) * içeriye doğru çekilme veya içe doğru yönelen kuvvet etkisi; tıpta organ veya dokunun içe doğru çekilmesi durumu, cezbedilme, çekilme

incizam : ara. * cazama (kararlaştırmak, kesin hüküm vermek, kesinleştirmek, sıkılaştırmak), cezmi (kararlı, kesin, azimli; dilbilgisinde fiil veya kelimeyi kesin kılan özellik), meczum (kesinleşmiş, kararlaştırılmış, sonuca bağlanmış; dilbilgisinde cezm hâli uygulanmış fiil) * meczum olma, kelimenin son harfinin harekesiz olarak telaffuz efilmesi; kesilme

incizap : ara. * cazaba (çekmek), cezb (çekim), cazibe (çekicilik, çekim kuvveti) * içeriye doğru çekilme veya içe doğru yönelen kuvvet etkisi; tıpta organ veya dokunun içe doğru çekilmesi durumu, cezbedilme, çekilme

incizaz : ara. * cazza (kopmak, ayrılmak, kesilmek, kırılmak) * kopma, ayrılma, kesilme, kırılma

incus : lat. * incus (örs) * orta kulakta, malleus ile stapes arasında yer alan ve malleus’tan gelen ses titreşimlerini stapes’e ileten kemik, örs

inç : lat., ing. * uncia (on iki eşit parçaya bölünmüş bir bütünün 1/12’sini temsil eden her bir birim) (lat.); inch (başparmak genişliği) (ing.) * uzunluk ölçü birimi olarak kullanılan, yaklaşık 2,54 santimetreye eşit küçük ölçü birimi

ind : ara. * anada (yoldan sapmak, muhalefet etmek, bir şeye doğru yönelmek/yaklaşmak) * yan, taraf, iç, öz, yanında, katında, nezdinde, huzurunda, gözetiminde, nazarında, referans sistemine göre

indacaterol : lat. * inde (içinden, üzerinden, tarafından) + acaterol (yapay β2 agonist türevi eki) * uzun etkili bir β2-adrenoseptör agonisti olarak kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve astım tedavisinde kullanılan, bronşları genişletici etkisi olan sentetik bir ilacın etken maddesi (C24H28N2O3)

indallah : ara. * ind (yan, taraf, iç, öz) + Allah * Allah yanında, Allah indinde

indanavir : lat. * indane (aromatik hidrokarbon türevi) + avir (antiviral ilaç son eki) * HIV tedavisinde kullanılan, virüsün çoğalmasını engelleyerek bağışıklık sisteminin korunmasına yardımcı olan bir proteaz inhibitörü (C36H47N5O4)

indapamid : lat. * indole (indolum, aromatik heterosiklik halka) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) * su ve tuz atılımını artırarak kan basıncını düşüren ve ödemi azaltan tiyazid benzeri bir diüretik ve antihipertansif ilacın etken maddesi (C16H16ClN3O3S)

indeke : ara. * ind (yan, taraf, iç, öz) + ke (sen, senin) * senin yanında, sana göre

indeks : lat. * index (gösterge, işaret, dizin, fihrist) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + dex, dexter, dextrum (sağ, sağ taraf, sağdaki) ) * belirli bilgilerin veya değerlerin gösterilmesi veya sıralanması için kullanılan işaret veya liste

indeks hasta : lat. * index (gösterge, işaret, dizin, fihrist) + hasta (sağlığı bozulmuş olan (kişi) ) * hastalığın seyrini veya durumunu göstermek için kullanılan belirli göstergelere sahip olan hasta

indent : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + dens, dent (sert ve çıkıntılı yüzeylerde oluşan küçük çukur veya çöküntü, çentik; diş) * metin veya satır başlarını içeri doğru çekme işlemi veya girinti bırakma biçimi; içeri doğru girme durumu, girinti

indentasyon : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + dentare (dişlemek) (dens, dent (sert ve çıkıntılı yüzeylerde oluşan küçük çukur veya çöküntü, çentik; diş) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * metin veya yüzeyde diş benzeri girinti veya boşluk bırakma durumu; belirli bir bölgede bölgede normal görüntüden farklılaşan çentikli yapıların oluşması

indente : lat. * indentus (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + dentatus (dişlenmiş) (dentare (dişlemek) (dens, dent (sert ve çıkıntılı yüzeylerde oluşan küçük çukur veya çöküntü, çentik; diş) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * çökük, girintili, çentikli

indenter : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + (dentare (dişlemek) (dens, dent (sert ve çıkıntılı yüzeylerde oluşan küçük çukur veya çöküntü, çentik; diş) + are (fiil mastar eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * bir yüzeyde çöküntü, iz veya girinti oluşturan kişi veya araç; özellikle malzeme biliminde sertlik ölçümünde kullanılan baskı ucu

indeterminist : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + determinare (belirlemek) (de (aşağı, tam olarak) + terminare (sınırlamak, sonlandırmak, bitirmek) ) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) * olayların veya durumların kesin olarak belirlenemeyeceğine inanan veya bunu savunan kişi, belirlenmezci

indeterminizm : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + determinare (belirlemek) (de (aşağı, tam olarak) + terminare (sınırlamak, sonlandırmak, bitirmek) ) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * olayların kesin olarak belirlenemeyeceği görüşü veya öğretisi, belirlenmezcilik

indi : ara., lat. * ind (yan, taraf, iç, öz) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.); indi (içinde, kendiliğinden) (lat.) * herkesçe kabul edilebilecek bir temele bağlanmayıp bir kimsenin yalnız kendi özel görüşüne, kanısına dayanan (düşünce vb.)

indifa : ara. * daf'a (itmek, tepmek, darbelemek, vurmak, savmak, tepmek, kovmak, def etmek, uzaklaştırmak, zorlamak, hareket ettirmek; korumak, savunmak, karşı koymak; püskürmek, fırlamak, şiddetle taşmak, (yanardağ) patlamak; tek seferde, tek kerede, tek kezde olmak) * püskürme, başkaldırma, isyan etme, ayaklanma; kızamık, kızıl vb. hastalıklarda vücutta kırmızı lekeler görülme, vücut döküntüsü

indifai : ara. * indifa (püskürme, başkaldırma, isyan etme, ayaklanma; kızamık, kızıl vb. hastalıklarda vücutta kırmızı lekeler görülme, vücut döküntüsü) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * püskürten, püskürtülmüş; döküntülü

indifak : ara. * dafaka (dökülmek, sıvı akıtılıp atılmak), dafik (dökülmüş, akıtılıp atılmış) * (su) birdenbire ve şiddetle dökülme, akı gitme

indiferansiye : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + differentia (fark, ayırım) (differe (ayırmak, ertelemek, ertelemek; farklılaştırmak) (dis, de (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, ikiye ayrılma, -dan eki) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) ) + entia (isim yapım eki) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * ayırt edilmemiş, farklılaşmamış, birbirinden ayrı özellikleri belirgin olmayan

indigo : lat. * indicum (Hindistan ile ilgili, Hint, Hintli) (indicus (Hindistan’a ait) + um (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Hindistan’daki Indigofera Tinctoria isimli çivit bitkisi ve bu bitkiden elde edilen koyu mavi renkli boya maddesi (doğal bazlı bu boya ilk olarak Hindistan'dan Avrupa'ya ihraç edilmiştir.)

indihaş : ara. * dahaşa (korkmak, ürkmek, korkutmak, ürkütmek) * çok korkma, dehşete düşme

indijenöz : lat., gre. * indi (içinde, kendiliğinden) (lat.) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) + osus (ile ilgili, sıfat yapım eki) (lat.) * içinde oluşan; doğal olarak bir bölgede yetişen veya o bölgeye özgü, yerli

indikatör : lat. * indicare (göstermek, işaret etmek, belirtmek) (in (içinde, içine) + dicare (bildirmek, ilan etmek, göstermek, belirtmek) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) * bir şeyi göstermek, işaret etmek veya belirtmek için kullanılan araç, işaret veya cihaz, belirteç, gösterge

indimac : ara. * damaca (duhul etmek, içine girmek), demc (duhul etme, içine girme) * içine alma, içselleşme, içselleştirme (intimate, intime (içten, samimi) (ing., fra.) )

indimam : ara. * damma (pişman olmak) * pişman olma

indirac : ara. * daraca (sokmak, katmak, eklemek, ilave etmek), derc (sokma, katma, ekleme, ilave etme) * içine koyma, içine konma, içine eklenme, katılma, ilave edilme, dercetme, dercedilme

indirekt : lat. * indirectus (doğru olmayan, düz olmayan, yönlendirilmemiş, dolaylı) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + directus (yönlendirilmiş, güdülmüş, dogrultulmuş, rehberlik edilmiş) (di, de (aşağı) + regere (doğrultmak, yönlendirmek, yönetmek, rehberlik etmek, gütmek, hükmetmek), tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * doğrudan olmayan, dolaylı olan, bir şeyi dolaylı yoldan ifade eden, direkt olmayan

indirgemek : tür. * in (aşağı gitmek, alçalmak) + dir (etken fiil eki) + ge (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi daha basit, daha küçük veya daha temel bir forma dönüştürmek, azaltmak veya basitleştirmek; bir kimyasal tepkimede, bir bileşikteki bir atomun veya iyonun elektron alarak oksidasyon durumunun azalması, yani maddenin elektron kazanması ve başka bir maddenin oksitlenmesi yoluyla indirgenmesi eylemi

indirgen : tür. * in (aşağı gitmek, alçalmak) + dir (etken fiil eki) + gen (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * indirgeme işlemini yapan veya indirgeme özelliği olan, özellikle kimyada elektron alarak oksitlenme durumunu azaltan (madde veya ajan)

indirgenmek : tür. * in (aşağı gitmek, alçalmak) + dir (etken fiil eki) + ge (etken fiil eki) + n (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * karmaşık bir olgu, konu veya yapı daha basit, anlaşılır bir seviyeye indirilmek; bir element veya bileşik oksijeni alınmak ya da elektron kazanmak, irca olmak, redüksiyona uğramak

indirgenmiş plank sabiti : tür., alm. * indirgenmiş (azaltılmış, küçültülmüş) (in (aşağı gitmek, alçalmak) + dir (etken fiil eki) + gen (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + miş (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + planck (Alman fizikçi Max Planck’ın soyadından) (alm.) + sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) + i (iyelik eki) (tür.) * kuantum mekaniğinde Planck sabitinin özel bir formu olup, genellikle ħ ile gösterilen ve temel fiziksel olayların ölçümünde kullanılan sayı (1,054571726(47) × 10−34 J s)

indirgeyici : tür. * in (aşağı gitmek, alçalmak) + dir (etken fiil eki) + ge (etken fiil eki) + yici (yapan, eden eki) * indirgeme işlemini gerçekleştiren, bir maddeyi daha basit veya düşük oksidasyonlu hale getiren madde veya ajan.

indirim : tür. * in (aşağı gitmek, alçalmak) + dir (etken fiil eki) + im (isim yapım eki) * fiyat veya miktarın azaltılması, genellikle satışlarda uygulanan tutar veya oran eksiltme işlemi

indirmek : tür. * in (aşağı gitmek, alçalmak) + dir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi yukarıdan aşağıya doğru hareket ettirmek veya azaltmak (under, unter (alt, aşağı) (ing., alm.) )

indis : lat. * in (iç, içinde, içine, içeri, içeride) + dicare (bildirmek) + is (isim yapım eki) * bir harfin üzerine konulan küçük rakam veya im; belirteç; bir harf, benzer ama yine de değişik biçimlerde iki veya daha çok kez kullanılmak istendiğinde, harfin üstüne veya altına eklenen ayırıcı im

indisas : ara. * dassa (gizlemek, saklamak, bastırmak, örtmek, gömmek), desise (hile, tuzak, kumpas, komplo, entrika, sahtekarlık, düzen, aldatmaca, gerçeği gizleme) * toprak altına gömme

individualizasyon : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + dividuus (bölünme, bölme) (dividere (bölmek) (dividere (bölmek) + uus (isim yapım eki) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım ve durum eki) * bir şeyi bireyselleştirme, kişiselleştirme, tekil hale getirme

individuel : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + dividuus (bölünme, bölme) (dividere (bölmek) (dividere (bölmek) + uus (isim yapım eki) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bölünemeyen, ayrı, bireysel, tek tek var olan veya ele alınan, şahsi, bireysel, öznel

individüalist : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + dividuus (bölünme, bölme) (dividere (bölmek) (dividere (bölmek) + uus (isim yapım eki) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ista (-cı, destekçi, yandaş, yapan, eden eki) * bireyi ön planda tutan, bireysel hak ve özgürlükleri savunan kişi

individüalizm : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + dividuus (bölünme, bölme) (dividere (bölmek) (dividere (bölmek) + uus (isim yapım eki) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * bireyin önceliğini ve önemini vurgulayan felsefi veya sosyal anlayış

indiyum : lat. * India (Hindistan) + ium (kimyasal element eki) * kimyasal element, atom numarası 49, yumuşak, gümüşümsü beyaz renkli zayıf metal (element, keşfedildiğinde tayfında mor-menekşe renginde parlak bir çizgi gözlemlenmiş olup, bu renk Hindistan bayrağının renklerinden biri olan “indigo” (bir tür koyu mavi-mor) rengini andırdığı için bu şekilde adlandırılmıştır.)

indolent : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + dolere (acı duymak, acımak, ıstırap çekmek) + ens, ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ağrı hissetmeyen, acısız; tembel, uyuşuk ve eylemsiz (kişi veya durum)

indometasin : lat. * indol (indirgenmiş aromatik bileşik) + metacin (metilasyon veya kimyasal bileşik eki) * ağrı kesici ve iltihap giderici özelliklere sahip nonsteroid antiinflamatuar ilacın etken maddesi (C19H16ClNO4)

indopacetus : lat., gre. * Indo (Hint Okyanusu, Hint bölgesi) (lat.) + ketos (büyük deniz hayvanı, deniz canavarı, balina) (gre.) * açık denizlerde ve okyanusların derin sularında yaşayan, Tropikal Şişe Burunlu Balina (Longman Gagalı Balinası) olarak bilinen, çok nadir görülen dev bir deniz memelisi cinsi

indoramin : lat. * Indo (Endonezya veya Hindistan ile ilgili, yerli) + ramin (amin grubu içeren) * alfa-bloker özellik gösteren, hipertansiyon ve bazı kalp ritim bozukluklarının tedavisinde kullanılan bir ilacın etken maddesi (C22H25N3O)

indra : hin. * indra (gökyüzü hakimi, güçlü lider, reis) * Hint mitolojisinde göklerin, yağmurun, savaşın ve gök gürültüsünün tanrısı; tanrıların kralı

indrani : hin. * indra (gökyüzü hakimi, güçlü lider, reis) + ani (eş, dişi) * Indra'nın eşi, Indra’ya ait olan dişi; savaşta güçlü, koruyucu ve kutsal bir figür olarak kabul edilen; cesaret, güç ve bağlılık simgesi

indriidae : malg., lat. * indri (lemur ismi) (mala.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Madagaskar'a özgü iri lemurları (indriler ve yakın akrabaları) kapsayan primat familyası

indumentum : lat. * indumentum (örtü, giysi, kaplama) (induere (giydirmek, üzerine geçirmek) (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + duere (giymek, takmak, kuşanmak) ) + mentum (isim yapım eki) ) * bitkilerde veya hayvanlarda dış yüzeyi örten tüy, pul, kıl veya benzeri örtü tabakası; böceklerin yüzeyini kaplayan ince tüy, pul veya trikom tabakası

induplike : lat. * induplicatus (iki kat kıvrılmış, içe doğru katlanmış) (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + duplicare (ikilimek, iki kat yapmak, katlamak; çoğaltmak, tekrarlamak) (duplex, duplus (ikili, çift) (duo (iki) + plicare (katlanmak, kat kat artmak, daha fazla olmak, daha büyük olmak, artmak, ilave olmak) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * ikiye katlanmış veya kenarları içe doğru kıvrılmış (organ)

indurasyon : lat. * in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + durare (dayanmak, sertleşmek, katılaşmak, sürmek) + tio (isim yapım eki) * bir dokunun sertleşmesi veya kalınlaşması, özellikle iltihap veya travma sonucu oluşan sertleşme

indusium : lat. * induere (giydirmek, üzerine geçirmek) (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + duere (giymek, takmak, kuşanmak) ) + ium (isim yapım eki) * bir şeyi örten veya saran ince zar; özellikle eğrelti otlarında spor keselerini örten koruyucu örtü

indükleç : lat., tür. * inductio (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), ductus (kanal, yol, kemer, yönlendirme) (lat.) + leç (vasıta, araç eki) (tür.) * elektrik devresinde elektromanyetik indüksiyon yoluyla elektrik akımı veya manyetik alan oluşturmak için kullanılan araç veya eleman

indüklemek : lat., tür. * inductio (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), ductus (kanal, yol, kemer, yönlendirme) (lat.) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * elektromanyetik indüksiyon yoluyla bir sistemde elektrik akımı veya manyetik alan oluşturmak veya bir olayı tetiklemek

indüklenmiş abortus : lat., tür. * inductio (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), ductus (kanal, yol, kemer, yönlendirme) (lat.) + len (dönüşlü fiil eki) + miş (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) + abortus (ab (aşağı, yok, değil) + orior, oriri (yükselmek, doğmak, oluşmak, meydana gelmek, ortaya çıkmak, kaynaklanmak) + tus (isim yapım eki) ) (lat.) * tıbbi veya cerrahi yöntemlerle gebeliğin yapay olarak sonlandırılması

indüksiyon : lat. * inductio (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) + tio (isim yapım eki) ) * bir etki, neden veya güç aracılığıyla bir sonucu veya hareketi başlatma, teşvik etme; öğreti veya prensipleri örneklerle açıklayarak genel bir sonuca varma yöntemi; bir manyetik alanın bir iletken telde elektrik akımı oluşturması veya bir değişken manyetik alanın elektrik alanı oluşturması, elektromanyetik indüksiyon

indüksiyon akımı : lat., gre., tür. * inductio (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) + akım (sıvının hareket ederek ilerlemesi, akma) + ı (iyelik eki) (tür.) * manyetik alan değişimi sonucu bir iletkende oluşan elektrik akımı

indüksiyon bobini : lat., gre., tür. * inductio (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) + bambein (gevezelik etmek, kesik ses çıkarmak; çıkrığın çıkardığı sesten onomatopeik kelime) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * bir tel sarımından elektrik akımının geçirilmesiyle manyetik alan oluşturmayı sağlayan elektrik devresi; benzinli motorlarda silindir içinde sıkıştırılan hava-yakıt karışımının ateşlenmesi için kullanılan, akümülatörün ürettiği 12 voltluk elektriksel potansiyel farkını 12000 volta çıkaran mekanik parça

indüktans : lat. * inducere (yol açmak, sebep olmak) (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), ductus (kanal, yol, kemer, yönlendirme) ) + entia (isim yapım eki) * bir elektrik devresinde, akımdaki değişikliğe karşı elektromotor kuvvet (emk) üreten özellik; bobinlerde gözlenen ve Henry (H) birimiyle ölçülen bir elektromanyetik büyüklük

indüktif : lat. * inducere (yol açmak, sebep olmak) (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), ductus (kanal, yol, kemer, yönlendirme) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) * belirli gözlemlerden veya örneklerden genel bir sonuca ulaşmayı sağlayan, tümevarıma dayalı; elektrik devrelerinde manyetik alan oluşturarak enerjiyi depolayan ve akımdaki değişimlere karşı koyan (bobin etkisi gösteren)

indüktör : lat. * inducere (yol açmak, sebep olmak) (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), ductus (kanal, yol, kemer, yönlendirme) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * bir elektrik devresinde elektromanyetik alan oluşturarak indüktans sağlayan, genellikle bobin şeklinde tasarlanmış pasif devre elemanı

indürans : lat. * indurare (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + (durare (sürmek, devam etmek, daim olmak) (dur (sert, sağlam, dayanıklı) + are (fiil mastar eki) ) + entia (isim yapım eki) * zorluklara, acıya veya uzun süren zorlayıcı koşullara karşı fiziksel veya zihinsel dayanıklılık ve katlanabilme gücü

indürasyon : lat. * indurare (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + (durare (sürmek, devam etmek, daim olmak) (dur (sert, sağlam, dayanıklı) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * sertleşme, katılaşma; dokuların iltihap, travma veya hastalık nedeniyle sertleşmesi veya katılaşması

ineb : ara. * ineb, a'nab (ç.) * üzüm, üzümlük, bağ

inebolu : gre. * ionos (iyonya) + polis (şehir, il, kent) * Kastamonu’nun bir ilçesi

ineç : tür. * in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + eç (vasıta, araç eki) * türlü işlerde kullanılmak amacıyla ağaçtan, taştan, metalden vb. yapılan, uzun, geniş ve derince kap, tekne

inefektif : lat. * ineffectivus (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + efficere (etki yapmak, etkilemek, gerçekleştirmek) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + facere (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak, meydana getirmek, işlemek), factus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * etkisiz; beklenen sonucu üretmeyen, yeterli etkiyi göstermeyen, işe yaramayan

inegöl : far., tür. * azine, ezine (cuma günü) (far.) + göl (deniz ile bağlantısı olmayan su ile kaplı alan) (tür.) * Bursa'nın bir ilçesi (Evliya Çelebi İnegöl'ün Cuma günü, yani Farsça Ezine günü fethedildiği için “Ezinegöl” adını aldığını rivayet eder.)

inek : tür. * in (içeri girmek, barınmak) + ek (isim yapım eki) * evcil sığır türünden, sütü için yetiştirilen dişi büyükbaş hayvan; aşırı ders çalışan kişi (mecazi)

inersi : lat. * inertia (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + ars, artis (beceri, yetenek, sanat) + ia (isim yapım ve durum eki) ) * bir cismin dışarıdan bir kuvvet uygulanmadıkça hareket durumunu koruma eğilimi, özellikle fiziksel sistemlerde değişime karşı direnç, hareketsizlik, eylemsizlik, atalet

inersiyal : lat. * inertia (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + ars, artis (beceri, yetenek, sanat) + ia (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * atalet ile ilgili, eylemsizlik ile ilgili

inert : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + ars, artis (beceri, yetenek, sanat) * hareketsiz, eylemsiz, atıl

ineze : lat. * hinea (dişi eşek, dişi katır) * lafı uzatarak anlatan (kimse); ara bozucu; anlayışsız, ağır hareketli (kimse)

infad : ara. * nafada (tükenmek, bitmek, sonlanmak) * bitme, bitirme, tüketme, tükenme, sonlanma; suyunun suyu tükenme

infak : ara. * nafaka (harcamak, masraf etmek, sarf etmek) * harcama (İslam terminolojisinde "Allah yolunda mal harcama, ihtiyaç sahiplerine bağışlama, sadaka verme" anlamında kullanılır.)

infal : ara. * nafala (fazlalık vermek, bağışlamak, ganimet olarak vermek), enfal (ganimetler) * ganimetten mal ayırıp verme

infansi : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + fari (konuşmak), fans, fantis (konuşan) + ia (isim yapım, yer ve durum eki) * bebeklik, çocukluk dönemi, konuşamama dönemi

infant : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + fari (konuşmak), fans, fantis (konuşan) * konuşamayan, bebek, yeni doğan çocuk; doğduğu halde henüz konuşamayan, küçük çocuk

infantil : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + fari (konuşmak), fans, fantis (konuşan) + ilis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çocukluk dönemine ait olan, çocuklarla ilgili, çocuklara özgü (davranış veya nitelik)

infantilizm : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + fari (konuşmak), fans, fantis (konuşan) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * bireyin fiziksel, zihinsel veya duygusal gelişiminin çocukluk düzeyinde kalması durumu

infantisit : lat. * infans (konuşamayan, bebek) + caedere, cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek), caede, cide, cidium (kesme, yarma, parçalama, doğrama, vurma, çarpma, öldürme) * yeni doğmuş veya küçük yaştaki bir çocuğun, genellikle anne veya ebeveyn tarafından öldürülmesi

infar : ara. * nafara (ürkmek, kaçmak, irkilmek, tiksinmek, birden uzaklaşmak, yerinden fırlamak, ani hareketle çıkmak), nefer (asker, er) * ürkütme, ürkütülme; ani harekete geçme, nefer olma

infarksiyon : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + farctio (doldurma, yığma, tıkama) (farcire (doldurmak, yığmak, tıkamak) + tio (isim yapım eki) ) * bir dokunun, besleyici damardaki tıkanma nedeniyle kan akışının kesilmesi sonucunda oksijensiz kalıp ölmesiyle oluşan doku çürümesi, nekroz, nekroz bölgesi

infarkt : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + farcire (doldurmak, yığmak, tıkamak), farctus (doldurulmuş, yığılmış, tıkanmış) * bir dokunun, besleyici damardaki tıkanma nedeniyle kan akışının kesilmesi sonucunda oksijensiz kalıp ölmesiyle oluşan doku çürümesi, nekroz

infarktüs : lat. * infarctus (in (iç, içine, içinde) + farcire (doldurmak, yığmak, tıkamak), farctus (doldurulmuş, yığılmış, tıkanmış) * kalbin damarlarının tıkanması ile oluşan klinik durum

infaz : ara. * nafaza (girmek, duhul etmek, dahil olmak, sokmak, geçirmek), nufuz (girme, geçme, duhul etme, sokulma, sızma, girme, geçme, delme, girme, içine işleme, sözü geçme, etkili olma) * sokma, geçirme, yerine getirme, uygulama; verilen bir hükmün, özellikle cezai kararların, resmi makamlarca uygulanması eylemi

infeksiyöz : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + facere (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak, meydana getirmek, işlemek), factus (yapma, yapım, etme, eyleme) + osus (ile ilgili, sıfat yapım eki) * (bir hastalık veya hastalığa neden olan organizma) çevre yoluyla insanlara, organizmalara vb. bulaşabilir nitelikli, bulaşıcı

infektif : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + facere (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak, meydana getirmek, işlemek), factus (yapma, yapım, etme, eyleme) + ivus (ile ilgili, sıfat yapım eki) * enfeksiyona sebeb olabilen

infektivite : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + facere (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak, meydana getirmek, işlemek) + ivus (ile ilgili, sıfat yapım eki) + itas (isim yapım ve durum eki) * enfeksiyona sebeb olabilme durumu, niteliği

inferans : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) + entia (isim yapım ve durum eki) * mevcut verilerden veya öncüllerden mantıksal bir sonuç çıkarma eylemi, çıkarsama

inferior : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + ferus (yabani, ham, doğal) + ior (olan, yapan, eden eki) * konum, kalite veya derece olarak başka bir şeyin altında veya daha düşük seviyede olanı

infernus : lat. * in (iç, içinde, içine, aşağı, alt) + fernus (taşınmış, götürülmüş) (ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) + nus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * yeraltı, cehennem, ölüler diyarı, cehennem, dayanılmaz yer veya durum

infertil : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) + tilis (ile ilgili, sıfat yapım eki) * üreme veya bitki yetiştirme açısından verimli olmayan, doğurganlığı veya üretkenliği sınırlı olan veya hiç olmayan

infertilite : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) + tilis (ile ilgili, sıfat yapım eki) + itas (isim yapım ve durum eki) * üreme veya bitki yetiştirme açısından verimli olmama, doğurganlığı veya üretkenliği sınırlı olma veya hiç olmama

infertilizasyon : lat. * in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) + tilis (ile ilgili, sıfat yapım eki) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + atio (isim yapım eki, olma durumu) * üreme veya bitki gelişiminde döllenmenin gerçekleşmemesi veya başarısız olması durumu

infestasyon : lat. * infestus (düşmanca, saldırgan, musallat olmuş, tacizci, istilacı, tehditkar), infestare (baskın yapmak, musallat olmak, rahatsız etmek, saldırmak, rahatsız etmek, taciz etmek, taciz etmek, harap etmek, istila etmek) + tio (isim yapım eki) * vücudun, bit, pire, uyuz, bağırsak kurtları gibi parazitlerle istila edilmesi durumu; zararlı organizmaların (böcek, parazit vb.) bir alana topluca yerleşip orada çoğalması ve zarar vermesi durumu

infial : ara. * fa’ala (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) * ani ve güçlü bir öfke, kızgınlık veya duygusal dışavurum patlaması durumu

inficar : ara. * facara (yarılmak, çatlamak, patlamak, patlak verip çıkmak, yarıp çıkmak, fışkırmak, boşalmak; doğmak; fışkırtmak, püskürtmek; açığa çıkartmak, ortaya çıkartmak), fecr (gün doğumu, tan zamanı, tan yerinin ağarması, şafak vakti; ikiye ayırma; fışkırma) * tan yeri ağarma, şafak sökme, fecir sökme; tohumun yerde çatlaması; suyun, yerden kaynayıp çıkması, fışkırma

infidad : ara. * fadda (dağıtmak, dağılıp ayrılmak, çözülmek) * bir şeyin kırılıp dağılması, parça parça olma, dağılma, ayrılma, çözülme, infizaz

infiham : ara. * fahima (anlamak, kavramak, idrak etmek), fehm (anlama, anlayış, kavrama, kavrayış; ululuk, yücelik) * anlaşılma, kavranma, ideak edilme, fehmedilme

infikak : ara. * fekke (çözmek, serbest bırakmak, çözülmek, kırmak, keserek açmak; ayırmak, bırakmak), fekk (yerini terk etme, yerinden ayrılma; ayrı düşme; çözülme; bırakma, terketme, serbest bırakma, ayırma, çözme; herhangi bir varlıkla ilgili olan ipotek, intifa gibi ayni hakkı ortadan kaldıran hukuki işlem) * yerini terk etme, yerinden ayrılma; ayrı düşme; çözülme; bırakma, terketme, serbest bırakma, ayırma, çözme

infilak : ara. * felk, falaka (yarmak, patlatmak, çatlatmak) * yarılma, patlama, çatlama

infilal : ara. * falla (kırmak, parçalamak, keskinliğini bozmak, köreltmek; delmek) * delinme, delik açılma; keskinliği kaybolma, körlenme, körleşme

infiltrasyon : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + filtrare (süzmek, geçirmek) + atio (olma durumu, isim yapım eki) * bir maddenin, sıvının veya gazın başka bir maddenin içine sızması, nüfuz etmesi

infiltratif : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + filtratus (süzülmüş, geçirilmiş, geçmiş, nüfuz etmiş) (filtrare (süzmek, geçirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir maddenin veya hücrenin doku içine sızma veya yayılma özelliğine sahip olduğunu belirten sıfat

infiltre : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + filtratus (süzülmüş, geçirilmiş, geçmiş, nüfuz etmiş) (filtrare (süzmek, geçirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * doku içine sızmış veya yayılmış (bir madde veya hücre)

infimum : lat. * in (aşağı, alt) + fimus (derece eki) + um (durum eki) * konum, derece veya sıralama bakımından en alt düzeyde olan, en alt, en aşağı, en düşük; matematiksel olarak bir kümedeki en küçük alt sınırı, yani kümenin altındaki en büyük değeri ifade eden terim

infinitesimal : lat. * infinitus (sonsuz) (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + finitus (bitmiş, sonlanmış, sona ermiş) (finire (bitirmek, sonlandırmak, sona erdirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + esimus (bölünmüş parça, kesir) + alis (ile ilgili, ait) * sıfıra eşit olmamak koşuluyla, herhangi bir sayıdan daha çok sıfıra yakın olabilen değişken; sonsuza yakın derecede küçük, ihmal edilebilecek kadar az ama sıfır olmayan nicelik, sonsuz küçük

infirac : ara. * faraca (yarmak, açmak, ayırmak, aralamak, yarık bırakmak), ferc (yarık, açıklık, aralık, çatlak) * açılma, yarılma, aralanma; gam ve gussadan kurtulma, açılma

infirad : ara. * farada (tek olmak, yalnız olmak, birey olmak), ferd (kişi, birey, şahıs; tek başına, yalnız) * tek başına kalma, yalnızlık hali, tek ve yalnız durma, topluluktan ayrı, bir başına bulunma

infirag : ara. * faraga (boşaltmak, dökmek) * boşalma, dökülme

infirah : ara. * feraha (rahatlatmak, huzur bulmak; gönlü açık olmak, sevinmek, şenlenmek), ferah (geniş olan, bol, geniş; iç açıcı, aydınlık, havadar) * rahatlama, genişleme, ferahlanma, ferahlık duyma

infirak : ara. * fark (ayrılık, başkalık), feraka (ayrılmak) * ayrılma, ayrılış

infiraz : ara. * faraza (bitmek, tükenmek, kalmamak, bulunmamak) * bulunmama, bitme, kalmama, münferiz olma

infisad : ara. * fesada (bozulmak, kötüleşmek, karışmak), fesad (bozukluk, bozgunculuk, kötülük) * bozulma, kötüleşme, fesada uğrama

infisah : ara. * fesaha (bozmak, hükümsüz bırakmak, kaldırmak, iptal etmek, geçersiz kılmak), fesh (bozma, hükümsüz bırakma, kaldırma, iptal etme, geçersiz kılma) * bozulma, hükümsüz kalma, fesholma, yürürlükten kalkma, iptal olma, geçerliliğini yitirme

infisal : ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak, ayrıntılandırmak, detaylandırmak, farklılaştırmak), fasıl (ayrım, ayrışım, ayrılma, bölüm, bölme, kısım, kesinti devre, dönem ayırma, ayrılma; zaman aralığı, mevsim) * olduğu yerden ayrılma, yeni bir aşamaya geçme; yerini bırakıp gitme; azledilme

infisam : ara. * fasama (ayırmak, kesmek, parçalamak, kırmak, koparmak) * ayrılma, kırılma, kesilme, kopma, yırtılma; sütten kesilme

infitah : ara. * fataha (açmak, genişletmek; zaptetmek, ele geçirmek), feth (açılış, genişletme; zaptetme, ele geçirme), iftitah (açma, başlama, fethetme) * açılma, genişleme, boşalma

infitak : ara. * fataka (ayırmak, açmak, parçalamak) * ayrılma, yarılma, açılma, patlama, sökülme

infital : ara. * fatala (parçalanmak, ayrılmak, çözülmek, dağılmak) * parçalanma, çözülme, dağılma

infitam : ara. * fasama (ayırmak, kesmek, parçalamak, kırmak, koparmak) * ayrılma, kırılma, kesilme, kopma, yırtılma; sütten kesilme

infitar : ara. * fatara (yarmak, ikiye ayırmak, ayırmak, açmak; yaratmak), fatir (yaran, açan; yaratan) * yarılma, yarılış, açılma, açılış

infitat : ara. * fatta (ufalamak, parçalamak, dağıtmak) * parçalanma, ufalanma, kırılma, çözülme; bir bütünün dağılması

infizaz : ara. * fazza (dağıtmak, dağılıp ayrılmak, çözülmek) * bir şeyin kırılıp dağılması, parça parça olma, dağılma, ayrılma, çözülme, infidad

inflamasyon : lat. * in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + flammare (alevlenmek, yanmak, ateş almak, tutuşmak) (flamma (alev) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * canlı dokunun her türlü canlı, cansız yabancı etkene veya içsel, dışsal doku hasarına verdiği, dokularda kızarıklık, şişlik, ısı artışı ve ağrı ile karakterize olan sellüler, humoral ve vasküler nitelikli vital yanıt dizisi, alevlenme, yangı

inflamatuar : lat. * in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + flammare (alevlenmek, yanmak, ateş almak, tutuşmak) (flamma (alev) + are (fiil mastar eki) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) + ius (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iltihaplanma ile ilgili olan veya iltihap oluşturma özelliğine sahip olan

inflasyon : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + flare (üflemek, solumak, nefes vermek, şişirmek, şişmek, genişletmek) + tio (isim yapım eki) * bir şeyin, özellikle ekonomik bağlamda paranın değerinin düşmesiyle fiyatların genel seviyesinin sürekli ve belirgin şekilde artması durumu; dolanımda bulunan para miktarıyla, malların ve satın alınabilir hizmetlerin toplamı arasındaki açığın büyümesi nedeniyle ortaya çıkan ve fiyatların toptan yükselişi, para değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik ve parasal süreç

infliximab : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + flix (aktarım, ileti, akış, hareket) + imab (monoclonal antibody (monoklonal antikor) eki) * bağışıklık sisteminin belirli proteinlerine karşı geliştirilen, iltihaplı hastalıkların tedavisinde kullanılan monoklonal antikor bazlı biyolojik ilacın etken maddesi (C6428H9912N1694O1987S46)

infloresans : lat. * inflorescentia (inflorescere (çiçek açmaya başlamak, çiçeklenmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + florere (çiçek açmak) (flora (çiçek) + are (fiil mastar eki) ) florescere (çiçeklenmek) (flora (çiçek) + escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) ) + entia (isim yapım eki) * bir bitkide çiçeklerin dal veya gövde üzerinde diziliş biçimi, çiçeklenme, çiçek durumu

influencer : lat., ing. * influentia (etki, içsel akış) (influere (içeriye akmak) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + fluere (akmak, sıvı ilerleyerek hareket etmek) ) + entia (isim yapım eki) ) (lat.) + er (-cı, yapan, eden eki) (ing.) * kendi alanında uzman kabul edilen ve sosyal medya üzerinde istikrarlı takipçileri olan, fikrine güvenilen ve onayları alınan kişi

influenza : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + fluere (akmak, sıvı ilerleyerek hareket etmek) + entia (isim yapım eki) * etki, nüfuz; influenza virüslerinin (A, B ve C tipleri) neden olduğu, ateş, halsizlik, kas ağrısı, öksürük gibi belirtilerle kendini gösteren, ani başlayan bulaşıcı bir solunum yolu enfeksiyonu, grip

inflüans : lat. * influentia (etki, içsel akış) (influere (içeriye akmak) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + fluere (akmak, sıvı ilerleyerek hareket etmek) ) + entia (isim yapım eki) ) * etki, tesir; yıldızların insan kaderi üzerine akan gizli etkisi

informasyon : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + formare (şekillendirmek, biçimlendirmek) (forma (şekil, biçim, kalıp) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * veri, bilgi, haber, malumat

informatik : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + fomatus (şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş) (formare (şekillendirmek, biçimlendirmek) (forma (şekil, biçim, kalıp) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) * bilgisayar ve bilişim teknolojileri bağlamında bilgi işleme, saklama, iletme ve düzenleme süreçlerini inceleyen bilim dalı

infra : lat. * infra (altında, aşağıda) * bilimsel terimlerde “alt düzey”, “daha düşük” anlamlarında kullanılan, mekansal, yapısal veya derecesel olarak bir şeyin altında, daha aşağısında olduğunu belirten önek

infradüksiyon : lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + ductio (yönlendirme, liderlik etme, sürme, yol gösterme, götürme, tutma, kapma) (ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) + tio (isim yapım eki) ) * bir yapının veya gözün aşağı doğru hareket ettirilmesi

infrahiyoid : lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + hyoeides (U şeklinde olan; U harfi biçiminde; boyunda, dilin altında bulunan ve doğrudan başka kemiklerle eklem yapmayan, dil ve yutma hareketlerinde destek sağlayan U şeklindeki kemik) (hyo (U) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) * boyunda yer alan ve dil kemiğinin (hyoid) altında bulunan dörtlü kas grubu (sternohyoid, thyrohyoid, omohyoid, infrahyoid)

infrajenerik : lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + generare (doğurmak, üretmek, türetmek, oluşturmek, yaratmak) (gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) + are (fiil mastar eki) ) (lat.) + ikos, icus (ile ilgili, gibi, -a ait) (gre., lat.) * taksonomide cins düzeyinin altında yer alan sınıflandırma basamaklarına ait, cins altı, cins düzeyinin altında bulunan

inframarjinal : lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + margo, margin (kenar, keskin kenar, kıyı) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kenarın altında veya kenarın alt tarafında bulunan

inframarjinal analiz : lat., gre. * infra (altına, altında, aşağıya) + margo, margin (kenar, keskin kenar, kıyı) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + analusis, analysis (çözümleme, analiz) (ana (tekrar, yeniden, yukarı doğru, yukarıya, yükseğe, üste, geri, arkaya, baş, önce, evvel) + lusis, lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) (gre.) * iktisat biliminde marjinal analizin ötesine geçen, Adam Smith’in iş bölümü ve uzmanlaşma gibi klasik fikirlerini modern matematiksel modellerle inceleyen, sınırda (marjinal) yapılan küçük değişimler yerine, ekonomik yapının bütünündeki ve uzmanlaşma düzeyindeki büyük kırılmaları ele alan analitik bir yöntem

infranodal : lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + nodus (düğüm, yumak, yumru, boğum, nod) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * özellikle kalp ileti sistemi bağlamında, atriyoventriküler düğümün (AV node) altındaki yapılar veya iletim yolları ile ilgili

infrapatellar : lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + patella (diz kapağı) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * diz kapağının (patella) altında bulunan yapılarla ilgili veya o bölgeye ait

infrared : lat., ing. * infra (altına, altında, aşağıya) (lat.) + red (kırmızı) (ing.) * görünür ışığın kırmızı ucunun ötesinde, daha uzun dalga boyuna sahip, yaklaşık 700 nm–1 mm dalga boyu aralığını kapsayan elektromanyetik ışınım, kızılötesi

infraruj : lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + rubeus (kırmızı) (lat.); infrarouge (fra.) * kırmızı ışığın altındaki dalga boylarına sahip elektromanyetik ışınım

infrasonik : lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + sonus (ses) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) * insan kulağının işitemeyeceği kadar düşük frekanstaki (20 Hz’in altındaki) ses dalgaları ile ilgili

infraspesifik : lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + specificus (özgül, belirli) (species (görünüş, tür, çeşit, cins, biçim) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak) + icus (ile ilgili, -a ait) * taksonomide tür düzeyinin altında yer alan sınıflandırma basamaklarına ait

infraversiyon : lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + versio (dönme, dönüş, rotasyon, dönüşüm, yönelim, çevrim) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) + tio (isim yapım eki) ) * gözün aşağı doğru dönmesi veya yönelmesi

infravezikal : lat. * infra (altına, altında, aşağıya) + vesica (baloncuk, torba, kese; mesane, idrar torbası, sidik torbası) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * mesanenin altında bulunan veya mesaneyle ilgili

infruktesans : lat. * infructescentia (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + fructescere (meyve oluşturmaya başlamak) (fructus (meyve) + escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) ) + entia (isim yapım eki) * çiçek durumundaki çiçeklerin döllenmeden sonra oluşturduğu toplu meyve durumu, meyve verme, meyvelenme, meyve durumu

infundibular : lat. * infundere (içine dökmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + fundere (dökmek, akıtmak) ) + bulum (vasıta, araç) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * huni şeklinde olan veya infundibulum adlı yapıya ait, infundibulum ile ilgili

infundibulum : lat. * infundere (içine dökmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + fundere (dökmek, akıtmak) ) + bulum (vasıta, araç) * huni, huni şeklinde geçit; sıvıların bir yerden başka bir yere yönlendirilmesini sağlayan huni şeklindeki yapı veya organ

infüze : lat. * infusus (içine dökükmüş) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + fundere (dökmek, akıtmak), fusus (dökülmüş, akıtılmış) ) (lat.); infusé (fra.) * bir sıvının içine başka bir madde eklenerek içine işlenmiş, emdirilmiş veya dökülmüş

infüzyon : lat. * infusio (damar içi sıvı verme) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + fusio (dökme, akıtma) (fundere (dökmek, akıtmak) + sio, tio (isim yapım eki) ) * sıvı içine başka bir maddeyi yavaşça dökme veya emdirme; uçucu olan ve aktif bileşenlerini su, yağ veya alkolde kolayca salan bitkisel maddeler (genellikle kurutulmuş otlar, çiçekler veya meyveler) kullanan bir kimyasal işlem; damar yoluyla verme, deri altına verme

ingas : ara. * nagasa (rahatsız etmek, boğazına takılmak, keyfini kaçırmak) * rahatsız etme, boğazına takılma, keyfini kaçırma, üzme; lokmanın boğazda kalması, tengis

ingımam : ara. * gamma (örtmek, kaplamak; kederlendirmek, içini karartmak, kaygılandırmak, tasalandırmak, gamlandırmak) * kaygılanma, gamlanma, tasalanma

ingımaz : ara. * gamaza (göz yummak, göz kırpmak) * göz yumulma

ingısas : ara. * gassa (daldırmak, batırmak) * suya dalma, batma, ingitat

ingıtat : ara. * gatta (daldırmak, batırmak) * suya dalma, batma, ingisas

ingıva : ara. * gava (sapmak, yoldan çıkmak, azmak) * dalalete düşme, sapıtma, yoldan çıkma, azma

ingiliz : lat., alm. * Anglus (Anglii, Germen kökenli kavim) (lat.); Angle (Anglus kavmi) + isch, ish (ile ilgili, -e ait) * Kuzey Almanya’dan Britanya’ya göç eden ve İngiltere’nin adını aldığı Anglo-Sakson halkını ifade eden Latinleştirilmiş kavim ismiyle ilgili, Anglus kavmine ait olan veya onların diliyle ilgili olan; Britanya’da gelişen Germen kökenli dil ve bu dili konuşan halk

ingiliz anahtarı : lat., alm., gre. * Anglus (Anglii, Germen kökenli kavim) (lat.); Angle (Anglus kavmi) + isch, ish (ile ilgili, -e ait) (alm.) + anoigein (açmak), anoikter (açıcı, anahtar) (gre.) + ı (iyelik eki) (tür.) * ayarlanabilir çenesi sayesinde farklı boyutlardaki somun ve civataları kavrayarak sıkmaya veya gevşetmeye yarayan, İngiltere kökenli tasarıma sahip el aleti

ingilizce : lat., alm., tür. * Anglus (Anglii, Germen kökenli kavim) (lat.); Angle (Anglus kavmi) (alm .) + ce (dil belirteci, ile ilgili) (tür.) * Anglus kavminden türeyen ve Britanya’da gelişerek küresel bir iletişim dili haline gelen, Germen kökenli Batı Avrupa dili.

ingiltere : lat. * Angli (Anglus kavmi; melek) + terra (toprak, arazi, ülke) * Batı Avrupa’da, Büyük Britanya adasının güney ve orta kesiminde yer alan, kuzeyinde İskoçya, batısında Galler, doğusunda Kuzey Denizi, güneyinde Manş Denizi, kuzeybatısında İrlanda Denizi bulunan ve Birleşik Krallık'ı meydana getiren dört ülkeden biri

ingin : tür. * in (aşağıya yönelmek, aşağı yönde hareket etmek, alta geçmek) + gin (sıfat yapım eki, ile ilgili, gibi olan) * çevresinden daha aşağıda bulunan, alçak (yer), çukur; solunum aygıtının, sindirim aygıtının veya kimi organların içini kaplayan ince zarın yangılanarak sıvı salması

ingram ve goeckerman yöntemi : ing. * ingram (İngiliz doktor John Ingram’ın soyadından) + ve (bağlaç) + goeckerman (Amerikalı doktor William H. Goeckerman’ın soyadından) (ing.) + yöntem (metod, usül) + i (iyelik eki) (tür.) * sedef hastalığı (psoriasis) tedavisinde kullanılan, cilt üzerine kömür katranı ve salisilik asit içeren merhem sürülüp, ardından özel bandajlarla sarılarak yapılan ışık tedavisi (PUVA veya UVB fototerapi) yöntemi

ingredient : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + gredi (gitmek, ilerlemek) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir karışım veya kimyasal bileşik içinde bulunan, özellikle yemek tariflerinde veya kimyasal maddelerde kullanılan bileşen veya maddelerden her biri

inguinal : lat. * inguen, inguin (kasık) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kasıkla ilgili

inguinal herni : lat. * inguen, inguin (kasık) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + hernia (yırtık, ayrışma, fıtık) * kasık fıtığı; kasıkta (inguinal bölgede) karın duvarına ait zar yapılarının zayıflaması veya yırtılması

inha : ara. * naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek, vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek, nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek), nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme), nihaye (son, bitiş, varış) * bilgi verme, kesinleştirme, karara bağlama

inha : ara. * naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek, vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek, nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek), nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme) * vazgeçme, terketme; yöneltme, tevcih etme

inhak : ara. * nahaka (sıkıntı vermek, eziyet etmek) * çok eziyet etme, çok fazla sıkıntı verme

inhalan : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + halare (nefes almak, solumak) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * solunum yoluyla alınan veya solunabilen maddelerle ilgili

inhalasyon : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + halare (nefes almak, solumak) + tio (olma durumu, isim yapım eki) * solunum yoluyla vücut içine alma, soluma; özellikle ilaç veya diğer maddelerin solunum yoluyla akciğerlere veya üst solunum yollarına verilmesi işlemi

inhale : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + halatus (nefes almış, solumuş) (halare (nefes almak, solumak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * nefes almış, solumuş

inheritans : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + haereditare (miras bırakmak, kalıtmak) (haereditas (miras) (haerere (yapışmak, bağlı olmak) + itas (isim yapım eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + entia (isim yapım eki) * mal veya hakların bir kişiden diğerine, özellikle ölüm sonrası yasal varislere geçme durumu; genetik özelliklerin kuşaktan kuşağa aktarılması

inhibas : ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek, tutmak), habs (tutma, alıkoyma, tutuklama, zaptetme, engelleme), ihtibas (tutulma, tutukluluk; hapsolunma, hapsetme, zaptetme) * hapsetme, alıkoyma, tutma; nefes tutma

inhibat : ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * inme, yukarıdan aşağı inme, düşüş

inhibe : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + habere, hibere (sahip olmak, tutmak, elinde bulundurmak), habetus, hibetus (sahip olunmuş, tutulmuş, elde bulundurulmuş) (lat.); inhibé (fra.) * engellenmiş, durdurulmuş, baskılanmış, mani olunmuş, önlenmiş

inhibisyon : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + habere, hibere (sahip olmak, tutmak, elinde bulundurmak) + tio (isim yapım eki) * bir sürecin, hareketin veya davranışın yavaşlatılması, engellenmesi veya durdurulması

inhibitör : lat. * in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, aşağı) + habere, hibere (sahip olmak, tutmak, elinde bulundurmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) * bir süreci, reaksiyonu veya faaliyeti yavaşlatan, engelleyen veya durduran madde veya etken

inhicaf : ara. * hacafa (yalvarmak, yakarmak) * yalvarma, yakarma

inhicam : ara. * hazama (kırmak, bozmak, bozmak, bozguna uğratmak, dağıtmak, darmadağın etmek) * çöküp yıkılma, darmadağın olma, inhizam

inhida : ara. * hada (aldatmak, kandımak, yanıltmak, yanlış yönlendirmek) * aldanma, kandırılma, hileye düşme, hud'a

inhidab : ara. * hadaba (kamburlaşmak, yumrulaşmak, çıkıntılaşmak, tepe oluşturmak), hadeb (tepe; kambur) * kamburlaşma, yumrulaşma; kamburluk, yumruluk; tepe oluşturma

inhidad : ara. * hadda (keskinleşmek, incelmek, sivrilmek, sınır koymak, sertleştirmek; kesmek) * eskinleşme, incelme, sivri olma; basılıp ezilme, haddeden geçme

inhidam : ara. * hadama (yıkmak, ezmek) * yıkılma, harap olma

inhidar : ara. * hadara (inmek, aşağı inmek, alçalmak; örtmek, kapamak, perdelemek) * aşağıya doğru iniş, inme, yokuş aşağı akma; gerileme, düşüş (mecazi); örtünme, kapanma, perdelenme

inhidaş : ara. * hadaşa (dakaşmak, hırlaşmak) * dalaşma, hırlaşma (köpek)

inhifa : ara. * hafa (gizlemek, saklamak) * gizlenip saklanma

inhifaz : ara. * hafada (alçaltmak, aşağılamak) * alçaltılma, aşağılanma, alçaklanma; çökkünlük

inhikak : ara. * hakka (sürtmek, kazımak, kaşımak) * kaşınma

inhila : ara. * hala (kovmak, defetmek, çıkarmak, dışlamak) * def'olunma, çıkarılma, kovulma, dışlanma

inhilak : ara. * halaka (yok olmak, helak olmak, mahvolmak), helak (yok olma, mahvolma, perişan olma), tehlike (yok olma ihtimali oluşma) * hendini tehlikeye atma

inhilal : ara. * halala (zarar vermek, bozmak, hasar vermek, aksatmak, eksiltmek, kayıba uğratmak, bozulmak, aksamak) * ayrışma, çözülme, bölünme, dağılma, parçalanma, erime

inhimak : ara. * hamaka (gayret ettirmek), himaka (düşmek, çökmek) * aşırı düşkünlük, kapılma

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...