26 Eylül 2026 Cumartesi

tavşan kulağı - tekzib

tavşan kulağı : tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm. uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan, eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + kulak (işitme organı) + ı (iyelik eki) * genellikle kış aylarında açan, kalp şeklinde yapraklara ve renkli çiçeklere sahip çok yıllık bir süs bitkisi (Sıklamen) veya tavşan kulaklarına benzeyen yassı yapılı bir kaktüs türü, Opuntia

tavşan memesi : tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm. uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan, eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + meme (vücudun göğüs bölgesinde bulunan, dişilerde yavru emzirmeye yarayan, erkeklerde gelişmemiş durumda olan süt bezi; sıvı pükürtmeye yarayan borunun uç kısmı) + si (iyelik eki) * genellikle tıbbi ve dekoratif amaçlarla kullanılan, kırmızı meyvelere ve dikenli yapraklara sahip olan, kökleri ve gövdesi dolaşım sistemi rahatsızlıkları, varis ve ödem tedavisinde kullanılan çalı formunda bir bitki, kokina, Ruscus aculeatus

tavşanağzı : tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm. uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan, eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + ağız (açılma yeri, delik, giriş veya çıkış noktası) + ı (iyelik eki) * parlak, hafif koyuya çalan bir pembe tonu; pembe renkli çiçekleri olan ve genellikle kırlarda yetişen bir bitki türü

tavşanbıyığı : tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm. uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan, eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + bıyık (burnun altında, üst dudağın üstündeki hat üzerinde çıkan kıl bütünü) + ı (iyelik eki) * buğdaygiller (Poaceae) familyasından, çayırlarda ve bahçelerde sıkça görülen tek yıllık bir yabani ot türü, salkım otu, Poa annua

tavşancıl : tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm. uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan, eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + cıl (ile ilgili, -a ait, ile beslenen) * tavşan gibi küçük memelileri avlayarak beslenen kartal, akbaba gibi büyük ve yırtıcı kuşlar sınıfı

tavşangiller : tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm. uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan, eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) * tavşan ve ada tavşanlarını kapsayan, uzun kulakları, kısa kuyrukları ve arka bacaklarının ön bacaklarından belirgin şekilde uzun olması ile bilinen, yaklaşık 50-60 farklı türü içeren geniş bir otçul, memeli hayvan familyası, leporidae

tavşanlı : tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm. uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan, eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Kütahya'nın bir ilçesi

tavuk : tür. * takagu (kuş; evcil kümes kuşu, evcil kanatlı hayvan) * sülüngiller (Phasianidae) familyasından, eti ve yumurtası için evcilleştirilmiş, uçma yeteneği sınırlı, insanlarla birlikte yaşayan, erkek bireyi “horoz” olarak adlandırılan evcil ve dişil kanatlı tür

tavuk göğsü : tür. * tavuk (sülüngiller (Phasianidae) familyasından, eti ve yumurtası için evcilleştirilmiş, uçma yeteneği sınırlı, insanlarla birlikte yaşayan, erkek bireyi “horoz” olarak adlandırılan evcil ve dişil kanatlı tür) + göğüs (vücudun boyun ile karın arasındaki ön kısmı olan ve kalp, akciğer gibi hayati organları içinde barındıran, koruyan bölüm) + ü (iyelik eki) * tavuğun göğüs bölgesinden elde edilen, yağ oranı düşük, protein açısından zengin, beyaz et sınıfına giren kas dokusu; Türk mutfağında tavuğun göğüs etinden yapılan, şeker, süt ve tavuk etinin lifleştirilerek hazırlandığı sütlü tatlı

tavuk götü : tür. * tavuk (sülüngiller (Phasianidae) familyasından, eti ve yumurtası için evcilleştirilmiş, uçma yeteneği sınırlı, insanlarla birlikte yaşayan, erkek bireyi “horoz” olarak adlandırılan evcil ve dişil kanatlı tür) + göt (kalın bağırsağın en uç ve son bölümü, makat; kaba et, kıç) + ü (iyelik eki) * halk arasında el ve ayaklarda çıkan, genellikle nasırla karıştırılan inatçı ve bulaşıcı siğil, verruca

tavuk karası : tür. * tavuk (sülüngiller (Phasianidae) familyasından, eti ve yumurtası için evcilleştirilmiş, uçma yeteneği sınırlı, insanlarla birlikte yaşayan, erkek bireyi “horoz” olarak adlandırılan evcil ve dişil kanatlı tür) + kara (siyah, karanlık, görme kaybı, körlük, ışık olmayan) + sı (iyelik eki) * gece görme kaybı ve ilerleyici görme alanı daralmasıyla seyreden, düşük ışıkta görme güçlüğü nedeniyle “tavuk gibi karanlıkta görmeme” çağrışımıyla adlandırılan genetik retina dejenerasyonu, retinitis pigmentosa

tavuk suyu : tür. * tavuk (sülüngiller (Phasianidae) familyasından, eti ve yumurtası için evcilleştirilmiş, uçma yeteneği sınırlı, insanlarla birlikte yaşayan, erkek bireyi “horoz” olarak adlandırılan evcil ve dişil kanatlı tür) + su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) + yu (iyelik eki) * tavuk etinin, kemiklerinin ve bazen sebzelerle birlikte uzun süre kaynatılmasıyla elde edilen, besleyici ve aromatik sıvı; çorba, yemek ve sosların hazırlanmasında kullanılan et suyu niteliğinde mutfak bileşeni

tavukgiller : tür. * tavuk (sülüngiller (Phasianidae) familyasından, eti ve yumurtası için evcilleştirilmiş, uçma yeteneği sınırlı, insanlarla birlikte yaşayan, erkek bireyi “horoz” olarak adlandırılan evcil ve dişil kanatlı tür) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) * sülüngiller (Phasianidae) familyasını kapsayan, yerde yaşayan, kanatları kısa ve küt yapıda olan evcil ve yabani kanatlı kuşları kapsayan hayvan sınıfı

tavulga : tür. * tavulga (kırmızı kabuklu söğüt) * kabuğu kırmızı veya erguvan renginde olan ve dericilikte tabaklama amacıyla kullanılan bir söğüt türü; Orta Çağ Türk ve Moğol askerî kültüründe kullanılan, metalden yapılmış, bazen zincir veya deri parçalarla desteklenen ve başı korumaya yarayan savaş başlığı, miğfer/kask

tavus : far. * tavus (sülüngiller familyasından gösterişli bir kuş türü) * erkek bireyi uzun, göz benekli ve gösterişli kuyruk tüyleri olan, kur yaparken kuyruğunu yelpaze gibi açan sülüngiller (Phasianidae) familyasına ait iri ve süs amaçlı da yetiştirilen kuş türü

tavus kuşu : far., tür. * tavus (sülüngiller familyasından gösterişli bir kuş türü) (far.) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) + u (iyelik eki) (tür.) * erkek bireyi uzun, göz benekli ve gösterişli kuyruk tüyleri olan, kur yaparken kuyruğunu yelpaze gibi açan sülüngiller (Phasianidae) familyasına ait iri ve süs amaçlı da yetiştirilen kuş türü

tavzih : ara. * vazuha, vaduha (açık ve belirgin olmak), vazzaha (açıklamak, belirginleştirmek, aydınlatmak) * bir konuyu, sözü veya metni daha anlaşılır duruma getirmek amacıyla açıklama, aydınlatma ve belirginleştirme; kapalılığı gidererek anlamı netleştirme işlemi; mahkeme kararlarının yeterince açık olmaması, çelişkiler içermesi veya uygulanmasında tereddüt yaşanması durumlarında, kararı veren mahkemeden bu belirsizliklerin giderilmesini ve kararın netleştirilmesini isteme süreci

taweret : mıs. * taveret (büyük dişi, yüce dişi, yüce kadın) * Antik Mısır mitolojisinde doğum, gebelik, annelik ve çocukları koruyan; su aygırı gövdeli, aslan pençeli ve timsah özellikleri taşıyan koruyucu tanrıça

taxodium : lat. * taxus (ardıç, porsuk ağacı) + odium (ile ilgili, -a ait) * Cupressaceae (servigiller) familyasından, bataklık bölgelerde yetişen, büyük yapılı ve suya dayanıklı ağaç türü 

taxus : lat. * taxus (ardıç, porsuk ağacı) * Taxaceae (ardıçgiller) familyasından, iğne yapraklı, zehirli ve dekoratif yapraklı ağaç türü

tay : çin., far. * cha (çay bitkisi, çay yaprağı) (Çincenin Mandarin lehçesinde), çay (far.) * Camellia sinensis’in yapraklarından elde edilen, demlenerek içilen içecek (tea, thé, Tee (çay) (ing., fra., alm.) )

taya : far. * taya (dadı) * özellikle küçük çocukların bakımını üstlenen kadın; sütanne, bakıcı veya çocuk yetiştirmekle görevli kadın

tayf : ara. * tafa (dolaşmak, çevresinde dönmek, etrafını dolaşmak), tavaf (dönme, dolaşma, çevresinde hareket etme), tayf (uykuda görülen hayalet veya kabus) * dolaşan hayal, görünür gibi olup kaybolan siluet, hayalet; ışığın veya elektromanyetik ışınımın bileşenlerine ayrılmış renk veya dalga boyu dağılımı, spektrum

tayfa : ara. * tafa (dolaşmak, çevresinde dönmek, etrafını dolaşmak), tavaf (dönme, dolaşma, çevresinde hareket etme), tayf (uykuda görülen hayalet veya kabus) * bir gemide görev yapan denizci topluluğu; ayrıca aynı iş veya amaç etrafında toplanmış kişi grubu, ekip, taifa

tayfölçer : ara., tür. * tayf (ışığın veya elektromanyetik ışınımın bileşenlerine ayrılmış renk veya dalga boyu dağılımını/spektrumu) (ara.) + ölçer (hesaplayan, sayan, miktar belirleyen, ölçen araç) (tür.) * ışığın veya elektromanyetik ışınımın bileşenlerine ayrılmış renk veya dalga boyu dağılımını/spektrumunu ölçmeye yarayan cihaz, spektrometre

tayfun : çin., ara. * taifeng, da feng (da, tai (büyük) + feng (rüzgar) ) (çin.); tufan (büyük fırtına) (ara.) * Kuzeybatı Pasifik Okyanusu'nda oluşan, çok güçlü rüzgarlar ve yoğun yağışlarla karakterize tropikal siklon

tayfur : ara. * tayr (kuş; uçan şey) * küçük yapılı, ötücü bir kuş

tayga : yak., alt. * tayga (orman) (yak.); tayga (ormanla kaplı dağ, ormanlık dağ, dağlık orman) * kuzey yarımkürenin subarktik kuşağında geniş alanlar kaplayan, çoğunlukla iğne yapraklı ağaçlardan oluşan boreal orman biyomu

taygeldi : tür. * tay (denk, eşit) + geldi (vardı, erişti, ulaştı) * dul bir kadının veya erkeğin, önceki evliliğinden olan çocuklarını da yanına alarak yeni eşinin evine yerleşmesi durumunda yeni eve gelen çocuğa/çocuklara verilen yöresel isim

tayi : ara. * ta’a, taa (itaat etmek, boyun eğmek, söz dinlemek) * itaat eden, boyun eğen kimse; bir işi kendi isteğiyle yapan

ta'yib : ara. * aiba (kusur etmek, hata etmek, arıza yapmak, ayıplamak, eleştirmek, yadırgamak), ayb (kusur, hata, kabahat, yanlışlık, eksiklik, noksanlık), ayb (kusur, hata, kabahat, ahlak ve töre kurallarına aykırı olan, utanç verici durum veya davranış ) * ayıplama, kusurunu söyleme, kınama, kötülüğünü söyleme

tayin : ara.* ayn (göz; pınar, kaynak, menba), tayyana (belirlemek, tayin etmek, seçmek, saptamak) * bir kimseyi belirli bir göreve veya yere atama; bir şeyi açıkça belirleme, saptama veya kesin olarak tespit etme

taylak : tür. * tay (genç at, özellikle 1-3 yaş arası) + lak (küçültme eki) * at yavrusu veya 1 ila 5 yaş arasındaki erkek deve yavrusu

taylamak : tür. * tay (genç at, özellikle 1-3 yaş arası) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kısrak (dişi atların) yavru doğurmak

taylan : tür. * tay (genç at, özellikle 1-3 yaş arası) + lan (sıfat yapım eki) * tay gibi çevik, hızlı, genç ve dinamik; ince, kibar, uzun ve düzgün boylu kimse

tayland : tay., ing. * thai (özgür, hür, serbest) (tai.) + land (yer, arazi, kara, ülke, toprak, arsa, memleket, diyar, vatan) (ing.) * Güneydoğu Asya’da yer alan Tayland; batısında ve kuzeybatısında Myanmar, kuzeydoğusunda Laos, güneydoğusunda Kamboçya, güneyinde Malezya ile komşu olan, Andaman Denizi ve Tayland Körfezi’ne kıyısı bulunan bir ülke

taylor serisi : ing., ara., tür. * taylor (İngiliz matematikçi Brook Taylor’ın soyadından) (ing.) + seri (hızlı, ard arda aralıksız olan, dizi) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * bir fonksiyonun, o fonksiyonun terimlerinin tek bir noktadaki türev değerlerinden hesaplanan sonsuz toplamı şeklinde yazılarak gösterimi/açılımı (f(x) = f(a) + f^(1)(a) (x-a) + f(a)^(2)(x-a)^2/2! + … + f(a)^(n)(x-a)^n/n! + ...)

taylor teoremi : ing., gre., tür. * taylor (İngiliz matematikçi Brook Taylor’ın soyadından) (ing.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * analizde, bir fonksiyonun belirli bir noktadaki değerini ve türevlerini kullanarak, fonksiyonun o noktaya yakın davranışını polinomlarla yaklaşık olarak ifade eden, özellikle diferansiyel hesapta fonksiyonların açılımını sağlayan temel teorem

tayming : ing. * time (zaman, vakit, süre) + ing (isim yapım eki) * bir eylemin gerçekleşmesi için belirlenen zaman, gerçekleşme zamanı, zamanlama

tayr : ara. * tara (uçmak) * uçan şey; kuş

tay-sachs hastalığı : alm. * tay-sachs (Alman nörolog Warren Tay’ın soyadından) + sachs (alman nörolog Bernard Sachs’ın soyadından) + hastalık (sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, bozukluk) + ı (iyelik eki) (tür.) * lizozomal enzim eksikliği sonucu sinir sisteminde ilerleyici hasar bırakan nörodejeneratif hastalık

tayt : ing. * tight (sıkı, dar) * vücudu tamamen saran, esnek ve dar pantolon; özellikle spor ve günlük giyimde kullanılan, vücuda oturan alt giysi

tayvan : çin. * tai (yüksek platform, teras) + wan (koy, körfez, girinti) * Doğu Asya’da, Çin anakarasının güneydoğu kıyısı açıklarında, batısında Çin Halk Cumhuriyeti, kuzeydoğusunda Japonya’ya bağlı Ryukyu Adaları, güneyinde Filipinler ile deniz komşuluğu bulunan, Tayvan Adası ve çevresindeki küçük adalardan oluşan ada bölgesi

tayy : ara. * tayya (dürmek, bükmek, katlamak) * ismini Tay bin Üded bin Zeyd'den alan, Kahtanilerin Kehlan koluna mensup büyük bir Arap kabilesi

tayyar : ara. * tara (uçmak), tayr (uçan şey; kuş) * uçan, çok uçan; hızlı hareket eden; uçan, uçucu; çok hızlı hareket eden, çok çabuk davranan, hareketli

tayyare : ara. * tara (uçmak), tayr (uçan şey; kuş), tayyar (uçan, çok uçan; hızlı hareket eden; uçan, uçucu; çok hızlı hareket eden, çok çabuk davranan, hareketli) + e (isim yapım eki) * uçak, uçan araç,

tayy-i mekan : ara. * tayya (dürmek, bükmek, katlamak) + i (tamlama eki) + mekan (yer, konum, alan; barınak, oturma yeri) * mekanı bükmek, mekanı dürmek, mekanı ortadan kaldırmak; çok kısa sürede veya anında çok uzak bir yere ulaşma, orada bulunma; bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde görünmesi

tayy-i zaman : ara. * tayya (dürmek, bükmek, katlamak) + i (tamlama eki) + zaman (süre, vakit, çağ, devir) * zamanı bükmek, zamanı dürmek, zamanı ortadan kaldırmak; zamanın olağan dışı şekilde kısalması; zamanı farklı algılama

tayyib : ara. * taba (hoş olmak, temiz olmak, iyi olmak), tibb (tedavi, sağlık; hoşluk, hoş ve iyi olma), tibba (tedavi etmek, iyileştirmek, sağlığına kavuşturmak, tıp hizmeti vermek; hoş hale getirmek) * iyi, güzel, hoş, temiz ve beğenilen niteliklere sahip olan; iyi huylu, temiz karakterli

tayyibat : ara. * taba (hoş olmak, temiz olmak, iyi olmak), tibb (tedavi, sağlık; hoşluk, hoş ve iyi olma), tibba (tedavi etmek, iyileştirmek, sağlığına kavuşturmak, tıp hizmeti vermek; hoş hale getirmek), tayyib (iyi, güzel, hoş, temiz ve beğenilen niteliklere sahip olan; iyi huylu, temiz karakterli) + at (isim yapım ve çoğul eki) * iyi ve temiz olan şeyler, güzel, hoş, helal ve faydalı nimetler, temiz rızıklar, helal ve güzel olan şeyler

tayyip : ara. * taba (hoş olmak, temiz olmak, iyi olmak), tibb (tedavi, sağlık; hoşluk, hoş ve iyi olma), tibba (tedavi etmek, iyileştirmek, sağlığına kavuşturmak, tıp hizmeti vermek; hoş hale getirmek) * iyi, güzel, hoş, temiz ve beğenilen niteliklere sahip olan; iyi huylu, temiz karakterli

tayyör : lat., fra. * taliare (kesmek) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.); tailler (kesmek, budamak, yontmak, oymak) + eur (-cı, yapan, eden eki) * terzi; kadınlar için ceket ve etekten (veya pantolondan) oluşan takım kıyafet; kadın takım elbisesi

tazallül : ara. * zill (gölge) * gölgeye girme, gölgelenme; serinlenme, güneşten korunmak için gölgeye sığınma, serinlik arama; bir şeyin etkisi altında kalma veya korunma hali (mecazi)

tazallüm : ara. * zulm (haksızlık, adaletsizlik), zallama (haksızlık etmek, adaletsizlik etmek) * haksızlığa uğrama nedeniyle şikayet etme, sızlanma, yakınma, feryat etme, adalet talep etme; bir zulmü dile getirme ve giderilmesini isteme

tazammun : ara. * zamana, damana (söz vermek, taahhüt etmek, sorumluk almak), dimn, zimn (içinde, kapsamında) * kapsama, içine alma, içerme veya bir anlamı başka bir kavramın içinde barındırma, mantıken içerme; kefil olma,

tazannün : ara. * zanna (sanmak, şüphelenmek, kuşkulanmak), zann (sanma, sanı) * sanma, zannetme, zan ile iş görme, delilsiz hükmetme

tazaroten : gre. * theion (kükürt) + az (azot (nitrojen) N) + arotene (retinoid benzeri aromatik bileşik belirteci) * özellikle akne ve sedef hastalığının tedavisinde kullanılan, genellikle krem, jel veya köpük şeklinde cilde sürülen, deride retinoid reseptörlerini etkileyen sentetik bir retinoid ilaç etken maddesi, topikal retinoid

tazaroten : lat. * tazaro (tiazol ve asetilen gruplarının harmanlanmasıyla uluslararası onaylı jenerik ilaç ismi (INN) ) + retinoid (retina (gözün arka kısmında bulunan, ışığı algılayan ve görsel sinyallere dönüştüren sinir ağı tabakası) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) * akne (sivilce), plak sedef hastalığı ve bazı cilt keratinizasyon bozukluklarının tedavisinde kullanılan topikal retinoid ilacın etken maddesi (C21H21NO2S)

tazarru : ara. * darra'a (boyun eğerek dua etmek, yalvarmak), dar' (boyun eğme, teslimiyet) * yalvarma, yakarma, huşu, ile dua etme; alçak gönüllülükle, içten ve yakarış halinde dua etme; Allah’a veya bir üst güce samimi biçimde sığınarak yalvarma durumu

tazarruf : ara. * zarrafa (zarif olmak, ince olmak, nükteli olmak, hoş davranmak) * zarafet, incelik ve hoşluk gösterme; davranışta, sözde veya görünüşte nezaket ve estetik incelik sergileme

taze : far. * taza (yeni, taze, canlı) * yeni, bayatlamamış, canlılığını ve doğallığını koruyan, henüz bozulmamış; yeni, güncel, canlı

taze fasulye : ara., gre., lat. * taza (yeni, taze, canlı) (ara.) + phaseolos (kayık, tekne, sandal) (gre.) (baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından yenilebilir tohumlu bitki, fasulye) (gre.); phaseolus (lat.) * henüz sertleşmemiş, körpe halde toplanan yeşil fasulye; genellikle zeytinyağlı veya etli pişirilen sebze yemeği ve bu bitkinin taze hali

tazı : far. * tazig (Arap, Arap atı; hızlı koşan) * genellikle tavşan gibi hızlı küçük avları yakalamak için geliştirilmiş, uzun bacaklı, aerodinamik vücutlu ve çok yüksek koşu hızına sahip, görme veya koku duyularını kullanarak avlanan bir av köpeği ırkı

tazib : ara. * azzebe (üzmek, eziyet etmek, ıstırap vermek, acı çektirmek), azab (ruhsal veya bedensel büyük acı, büyük sıkıntı, eziyet) * acı verme, acı çektirme, üzme, ıstırap verme

tazim : ara. * azima, azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak, büyütmek, yüceltmek, saygı göstermek, değer vermek), azim (büyük, yüce, ulu), azam (en büyük, en yüce) * bir kimseye veya manevi değeri olan bir şeye saygı gösterme, hürmet etme, büyüklüğünü kabul edip yüceltme, ululama

tazip : ara. * azzebe (üzmek, eziyet etmek, ıstırap vermek, acı çektirmek), azab (ruhsal veya bedensel büyük acı, büyük sıkıntı, eziyet) * acı verme, acı çektirme, üzme, ıstırap verme

tazir : ara. * azzara (azarlamak, disipline etmek, cezalandırmak) * Kur'an veya hadislerde kesin (belirli) cezası (had veya kısas) bulunmayan suçlara, kamu düzenini korumak veya suçluyu ıslah etmek amacıyla hakim veya devlet başkanı tarafından takdir edilen ceza

taziye : ara. * azza (teselli etmek, sabır vermek, başsağlığı dilemek) * bir kimsenin ölümünden dolayı yakınlarına sabır ve başsağlığı dileme, başsağlığı dileme, teselli etme

taziyetname : ara., far. * taziyet (bir kimsenin ölümünden dolayı yakınlarına sabır ve başsağlığı dileme, başsağlığı dileme, teselli etme) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir kimsenin ölümü dolayısıyla yakınlarına gönderilen başsağlığı mektubu; ölüm haberini aldıktan sonra yazılan, sabır ve teselli içeren yazılı taziye ifadesi

taziz : ara. * azza (güçlü olmak, üstün olmak, yüce olmak, ulu olmak, değerli olmak, itibarlı olmak, saygın olmak, aziz olmak), aziz (güçlü, üstün, aziz, değerli, itibarlı, saygın) * aziz kılma, yüceltme, ululama, şereflendirme ve sevgiyle anma

tazlil : ara. * zill (gölge), zalla (gölgelemek, gölgelendirmek), izlal (gölgeli olma, gölgelendirme) * gölgelendirme, gölgelendirilme

tazlim : ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak; haksızlık yapmak, adaletsizlik yapmak), zulm (haksızlık, adaletsizlik), zalim (haksızlık yapan, adaletsizlik yapan, zulmeden) * haksızlık yaoma, adaletsizlik yapma, zulmetme, zalim olma

tazmanya : hol., lat. * tasman (Hollandalı kaşif Abel Tasman'ın soyadından) (hol.) + ia (yer eki) (lat.) * güney yarımkürede, Avustralya ana karasının güneyinde Avustralya’nın bir eyaleti olarak yer alan, kuzeyinde Bass Boğazı ile Avustralya’dan ayrılan, batısında ve güneyinde Büyük Okyanus’a açılan, doğusunda Tasman Denizi ile çevrili ada bölgesi ve eyalet niteliğinde coğrafî yerleşim

tazmin : ara. * zamana (garanti etmek, kefil olmak; içermek) * içine alma, garanti etme, zarar karşılama; bir zararı veya kaybı karşılama, ödeme; zararın giderilmesi, kefalet/garanti altına alma; başka bir metinden alıntıyı kendi metnine dahil etme

tazminat : ara. * zamana (garanti etmek, kefil olmak; içermek), tazmin (içine alma, garanti etme, zarar karşılama; bir zararı veya kaybı karşılama, ödeme; zararın giderilmesi, kefalet/garanti altına alma; başka bir metinden alıntıyı kendi metnine dahil etme) + at (isim yapım ve çoğul eki) * garanti etme, içine alma, zarar karşılama; bir zararın, kaybın veya haksızlığın giderilmesi için ödenen karşılık; hukukta haksız fiil, sözleşme ihlali veya zarar doğuran durumlarda mağdurun uğradığı kaybın parasal olarak telafisi

tazobaktam : lat. * tazo (triazol (azot içeren beş halkalı bir grup) halkası belirteci) + β-laktam (beta-laktamaz inhibitörleri ve antibiyotik çekirdek halkası belirteci) * penisilin grubu antibiyotiklerin etkisini artırmak için kullanılan, bakterilerin ürettiği antibiyotik yıkan enzimleri (β-laktamaz) baskılayarak özellikle piperasilin + tazobaktam kombinasyonunda antibakteriyel etkinliği güçlendiren β-laktamaz inhibitörü olan farmakolojik etken madde (C10H12N4O5S)

tazyik : ara. * dayyaka (daraltmak, sıkıştırmak, baskılamak, zorlaştırmak), dayk (darlık, sıkıntı, baskı) * fiziksel veya mecazi anlamda baskı uygulama, zor kullanma, sıkıştırma, basınç; bir yüzeye uygulanan kuvvetin yüzölçümü birimine (cm^2, m^2 vb.) düşen Newton cinsinden miktarı (P=F/S (p (basınç), f (kuvvet), s (yüzey); atmosferik basınç P=h.d (p (basınç), h (yükseklik), d (yoğunluk) ); hukukta bir kimseyi bir şeyi yapmaya veya yapmamaya zorlayan cebri baskı

Tb : lat. * terbium (Ytterby (İsveç'te nadir toprak elementlerinin keşfiyle bilinen yerleşim yeri) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 65 olan, lantanitler serisinde bulunan, gümüş beyazı renkli ve manyetik özellik gösteren, fosfor malzemelerinde, elektronik cihazlarda, manyetik alaşımlarda ve lazer teknolojilerinde kullanılan nadir toprak elementi

Tc : gre., lat. * technetium (tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül), tekhnetos (yapay, üretilmiş) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 43 olan, periyodik tablonun 7. grubunda bulunan, ilk yapay olarak elde edilen, tüm izotopları radyoaktif olan ve özellikle tıbbi görüntülemede radyoizotop olarak kullanılan element

TCP : ing. * transmission (iletim, aktarım) + control (kontrol) + protocol (iletişim kuralı, protokol) * bilgisayar sistemlerinde güvenilir, sıralı ve hatasız veri iletimi sağlayan taşıma katmanı protokolü

te : ara. * te (ت) * Arapça alfabenin yirmi ikinci harfi

te : ara. * tea (yüce, yüksek, ulu, aziz) * yüce, yüksek, ulu, aziz

Te : lat. * tellurium (Tellus (Roma mitolojisinde Dünya tanrıçası ve Dünya) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 52 olan, periyodik tablonun 16. grubunda bulunan, parlak gri renkli yarı metal özellikli, yarı iletkenlerde, termoelektrik malzemelerde, alaşımlarda ve güneş enerjisi teknolojilerinde kullanılan element

teabbüd : ara. * abd (kul, köle, hizmetçi), abada (ibadet etmek kulluk etmek, hizmet etmek, tapmak) + et (isim yapım eki), ibadet (Tanrı'ya yönelik saygı, bağlılık ve teslimiyet içinde yapılan dua, secde, namaz, oruç, iyilik, yardım, doğruluk, adalet gibi dini görevleri yerine getirme, Allah’a kulluk etme) * Tanrı'ya yönelik saygı, bağlılık ve teslimiyet içinde yapılan dua, secde, namaz, oruç, iyilik, yardım, doğruluk, adalet gibi dini görevleri yerine getirme, Allah’a kulluk etme

teadül : ara. * adala (doğru olmak, adil olmak, doğruluktan sapmamak, denge içinde olmak, hakkını vermek), addala (düzeltmek, dengelemek, denkleştirmek, düzeltmek, düzenlemek, tadil etmek, eğriliği gidermek, adil davranmak, adil olmak, eşitlemek) * iki veya daha fazla şeyin birbirine denk olması, eşitlik, denklik, denge, adil olma durumu

teaffüf : ara. * affa (kendini korumak, haramdan uzak durmak, nefsini dizginlemek), iffah, iffet (namus, iffet, haya, haysiyet, özellikle cinsellik, davranış ve genel ahlak alanında ölçülü, temiz ve kendini kontrol eden bir yaşam sürme hali, nefsani arzulara kapılmama, ahlaki saflık ve edep hali) * kişinin nefsini kontrol ederek haramdan, aşırılıktan ve ahlaki düşüklükten uzak durması; özellikle ihtiyaç içinde olsa bile el açmama, onurunu koruma ve ölçülü davranma hali

teaffün : ara. * afina (çürümek, kokmak, kokuşmak, bozulmak) * genellikle organik maddelerin bozulması sonucu ortaya çıkan kötü koku veya durum, kokuşma, pis kokma, çürüme

teahhur : ara. * ahhara (ertelemek, ötelemek, geciktirmek, ileriye atmak; ötesine geçmek, sonraki safhaya geçmek), ahir (sonraki, öteki), ahiret (sonraki, ötesi), tehir (erteleme, öteleme, geciktirme, ileriye atma) * gecikme, geri kalma, geciktirme

teakkud : ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak, sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma, sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid) * düğümlenme, karmaşıklaşma, bağlanıp sıkışma, çözülmesi zor hale gelme

teal : ara. * ala (yüksek, yüce, ulu, büyük), tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), itval (uzatma, uzatılma) * uzumış, genişlemiş; yüce, ulu, yüksek, üstün

teala : ara. * ala (yüksek, yüce, ulu, büyük), tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), itval (uzatma, uzatılma) * uzamış, genişlemiş; yüce, ulu, yüksek, üstün, üstünde, üzerinde

teala : ara. * teala (gel) * gelmek fiilinin ikinci tekil şahıs emir kipi

teali : ara. * ala (yüksek, yüce, ulu, büyük), tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), itval (uzatma, uzatılma * yükselme, yücelme

tealiperver : ara., far. * teali (yükselme, yücelme) (ara.) + parvar, perver (besleyen, büyüten, yetiştiren, koruyan, seven, sever) (far.) * yükselmeyi isteyen

tealli : ara. * ala (yüksek, yüce, ulu, büyük), tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), itval (uzatma, uzatılma, yükseltme, yükseltilme) * yükselme, yücelme, ululaşma

tealluk : ara. * alaka (bağlanmak, asılmak, ilintilenmek, ilişmek, ilgili olmak; bağ, ilgi, ilinti, ilişki), alika (asılmak, yapışmak, tutunmak), alak (asılı, ilişik, ilgili, ilintili, bağlı), alaka (bağ, ilgi, ilinti, ilişki) * bağlanma, ilişki kurma, ilgi duyma, ilişkili olma

teallül : ara. * alla (gerekçe ileri sürmek, sebep göstermek, bahane bulmak), illet (sebep, hastalık, gerekçe), illiyet (sebepsellik, nedensellik) * bir işi yapmamak veya geciktirmek için gerçek sebep yerine geçersiz gerekçeler öne sürme; bahane üretme, mazeretle oyalama ve sorumluluktan kaçınma, bahane bulma, mazeret ileri sürme, oyalanma

teallüm : ara. * alima (bilmek, öğrenmek, farkına varmak, idrak etmek), alleme (öğretmek, bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek), ilm (bilgi, öğrenme, bilim) * bir bilgiyi, beceriyi veya kavramı çaba göstererek edinme süreci; eğitim, deneyim veya araştırma yoluyla bilgi kazanma ve anlama, öğrenme, bilgi edinme

team : alm., ing. * taumaz (çekmek için bağlanan koşum, dizgin) (alm.); team (birlikte çekilen hayvan koşumu, koşum takımı; soy, topluluk; takım, ekip) * ortak bir amaç doğrultusunda birlikte çalışan kişi topluluğu, ekip, takım

teami : ara. * a’ma (gözü görmeyen, kör) * kendini körlüğe vurma, görmez gibi davranma, görmeden gelme

teammuk : ara. * amik (derin) * derine inme, batma, gömülme

teammüd : ara. * ammada (kasıtlı olarak yönelmek, bilerek yapmak) * bilerek yapma, kasten yapma, kasıt; bir fiili tesadüfen değil bilinçli, planlı ve iradeli olarak gerçekleştirilme, kasten işleme

teammüm : ara. * amma (genel olmak, genelleşmek, yayılmak, kapsamak, yaygınlaşmak) * yaygınlaşma, genel bir durum alma, herkesi kapsar hale gelme, genelleşme

teamül : ara. * amala (iş yapmak, çalışmak, yapmak, işlemek), amel (iş, çalışma, yapma, etme, eyleme, işleme), imal (üretim, yapım) * karşılıklı iş yapma, ortaklaşa iş görme; karşılıklı davranma, birlikte uygulama, muamele etme; öteden beri yapılagelen, alışılmış davranış, usul ve gelenek

teannüd : ara. * anada (inat etmek, ısrar etmek, direnmek, diretmek, üstelemek, karşı çıkmak, ısrarla reddetmek), inad (bir düşünce, tutum veya davranışta ısrarla direnme, başkasının görüş veya isteklerine karşı bile bile karşı durma) * bir görüşe, öneriye veya delilleri mevcut gerçeğe rağmen bilinçli biçimde direnme, gerçeği ısrarla kabul etmeme ve karşıt tutumu sürdürme hali, mantıklı delillere rağmen vazgeçmeyen inat ve dikleşme davranışı

teannüt : ara. * anada (inat etmek, ısrar etmek, direnmek, diretmek, üstelemek, karşı çıkmak, ısrarla reddetmek), inad (bir düşünce, tutum veya davranışta ısrarla direnme, başkasının görüş veya isteklerine karşı bile bile karşı durma) * bir görüşe, öneriye veya delilleri mevcut gerçeğe rağmen bilinçli biçimde direnme, gerçeği ısrarla kabul etmeme ve karşıt tutumu sürdürme hali, mantıklı delillere rağmen vazgeçmeyen inat ve dikleşme davranışı

teanuk : ara. * unk (boyun), anak (boyunlar) * birbirinin boynuna sarılma, kucaklaşma

tearrüf : ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek), arif (bilen, tanıyan), tarif (bir şeyi özellikleriyle tanıtma, bildirme, açıklama ve başka şeylerden ayırt edilecek biçimde belirtme) * tanıma, tanışma, tanıyıp öğrenme, tanıyıp bilme, araştırarak öğrenme, bilir hale gelme, bir kimseyi veya bir şeyi öğrenip bilme, karşılıklı tanışma ve bilgi edinme

tearuz : ara. * arada (sunmak, bildirmek, arzetmek; karşıya çıkmak, görünmek, ortaya koymak, yönelmek, karşı koymak, karşısına çıkarmak, sunmak), tarada (karşı karşıya gelmek, çatışmak, çelişmek) * iki düşüncenin, delilin veya kuralın birbiriyle çelişmesi, çatışması ve birbirine ters düşmesi;

tearüf : ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek), arif (bilen, tanıyan), tarif (bir şeyi özellikleriyle tanıtma, bildirme, açıklama ve başka şeylerden ayırt edilecek biçimde belirtme) * tanıma, tanışma, tanıyıp öğrenme, tanıyıp bilme, araştırarak öğrenme, bilir hale gelme, bir kimseyi veya bir şeyi öğrenip bilme, karşılıklı tanışma ve bilgi edinme

teasür : ara. * usr (zorluk, güçlük, meşakkat) * güçleşme, zorlaşma, meşakkatli hale gelme

teati : ara. * ata (vemek, getirmek), ita (verme, veriş, getirme) * karşılıklı alıp verme, değiş tokuş, karşılıklı iletme

teavün : ara. * ana (yardım etmek, destek olmak), avn (yardım, destek), avni (yardımcı, destekçi, yardım eden, destek evren), taavana (birbirine yardım etmek, birbirine destek olmak, birlikte çalışmak), avni (yardımcı, destekçi), muavenet (yardım, yardımcılık, destek, teavun) * karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve iş birliği; ortak bir amaç için birbirine destek olma durumu, birbirine yardım etme, birbirine destek olma

teayyüb : ara. * aiba (kusur etmek, hata etmek, arıza yapmak, ayıplamak, eleştirmek, yadırgamak), ay (kusur, hata, kabahat, yanlışlık, eksiklik, noksanlık, ahlak ve töre kurallarına aykırı olan, utanç verici durum veya davranış) * ayıplama, kusur bulma, kınama

teayyün : ara. * ayn (göz, belirginlik, ayniyet, tayin), ayyana (belirlemek, tayin etmek, işaretlemek) * belirsiz halden çıkıp belirli, ayırt edilebilir, görünür ve somut hal alma, görünür olma, göz önüne gelme, belirlenme, ortaya çıkma, somutlaşma; tasavvufta mutlak olanın belirlenerek görünür hale gelmesi, teşahhus, ortaya çıkış, zahir olma, tezahür

teazum : ara. * azm (büyüklük, ululuk, yücelik), azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak, büyütmek, yüceltmek, saygı göstermek, değer vermek), azamet (büyüklük, yücelik, ululuk), tazim (büyütme, yüceltme, saygı gösterme), azim (büyük, yüce, ulu) * büyüklük taslama, kendini büyük görme, kibirlenme, gururlanma, kendini yüceltme

tebaa : ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek, uymak, peşinden gitmek), tabi (bir kişiye, otoriteye veya devlete bağlı bulunan, onun hükmüne giren, bağımlı, bağlı, uyan) * bağımlı olanlar, bağlı olanlar, uyanlar, uyruklar; bir devletin, kralın veya sultanın egemenliği ve yönetimi altında yaşayan, o devlete uyruk veya vatandaşlık bağı ile bağlı olan halkın tamamı

tebab : ara. * tabba (helak olmak, yok olmak, ziyana uğramak, zarar görmek), tabbaba (helak etmek, yok etmek, ziyana uğratmak, zarar vermek), tetbib (zarar, verme, ziyana uğratma, helak etme) * ziyan, zarar, kayıp, hasar; helak ve mahvolma durumu

tebadül : ara. * badala, bedele (değişmek), baddala, beddele (değiştirmek, mübadele etmek), mübadele (değişim, değiş tokuş), bedel (karşılık, değer, eder, fiyat; bir şeyin yerini tutabilen karşılık; değişim değeri) * karşılıklı değişme veya değiştirme, değiş tokuş; iki tarafın birbirine bir şey vermesi veya yer değiştirmesi, trampa

tebadür : ara. * badara (aniden gelmek, çıkagelmek, uğramak, öne geçmek, acele etmek, ilk davranan olmak), badire (felaket, musibet, bela, hazin vaka; acele etmek, ansızın vuku bulma; öfke ve düşüncesizlikle yapılan şey veya söylenen söz ve bundan kaynaklanan kötülük) * bir düşüncenin veya hatıranın aniden akla gelivermesi, zihne birdenbire doğması; karşılıklı olarak birbirine yönelme veya davranmada acele etme

tebagguz : ara. * buğd, buğz (kin, nefret, öfke, garez), bağda, bağza (nefret etmek, kin beslemek, öfke duymak), buğz (kin, nefret, düşmanlık, garaz, yapılan kötülükleri unutmama ve düşmanlık besleme) * nefret etme, kin besleme; bir kimseye veya şeye karşı düşmanlık ve hoşnutsuzluk duyma, buğz etme

tebaguz : ara. * buğd, buğz (kin, nefret, öfke, garez), bağda, bağza (nefret etmek, kin beslemek, öfke duymak), buğz (kin, nefret, düşmanlık, garaz, yapılan kötülükleri unutmama ve düşmanlık besleme) * nefret etme, kin besleme; bir kimseye veya şeye karşı düşmanlık ve hoşnutsuzluk duyma, buğz etme

tebah : ara. * baha (mahvetmek, helak etmek, perişan etmek, yok etmek), tabaha (mahvılmak, helak olmak, perişan olmak, yok olmak) * yok olmuş, yıkılmış, bozulmuş, çürümüş, perişan olmuş, mahvolmuş, helak olmuş

tebahhur : ara. * bahara (buğu olmak, gaz haline gelmek; tütmek), buhar (sıvıların ve bazı katıların ısı etkisiyle dönüştükleri gaz durumu, buğu) * bir sıvının kaynayıp buhara dönüşmesi, buharlaşma, uçma

tebaiyet : ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek, uymak, peşinden gitmek), tabi (bir kişiye, otoriteye veya devlete bağlı bulunan, onun hükmüne giren, bağımlı, bağlı, uyan), tebaa (bağımlı olanlar, bağlı olanlar, uyanlar, uyruklar; bir devletin, kralın veya sultanın egemenliği ve yönetimi altında yaşayan, o devlete uyruk veya vatandaşlık bağı ile bağlı olan halkın tamamı) + iyet (isim yapım eki) * bir devletin veya hükümdarın egemenliği altında uyruk olarak bulunma durumu, vatandaşlık hukukunun gelişmesinden önce özellikle monarşik devlet düzenlerinde hükümdara bağlı uyruk olma statüsü ve bu statüden doğan siyasal bağlılık ilişkisi

tebar : ara. * tabira (helak olmak, mahvolmak, yok olmak) * helak olma, mahvolma, yok olma

tebarek : ara. * beraka (bol kılmak, çok kılmak) * bereketi, hayrı ve ihsanı sınırsız derecede çok olan, yüceliği ve kutluluğu sürekli artan, her türlü bolluk ve iyiliğin kaynağı olan; bereketli, bol (özellikle yalnızca Allah için kullanılan yüceltme sıfatı ve övgü sözü)

tebarüz : ara. * baraza (ortaya çıkarmak, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, gelmek, meydana çıkmak, belirmek), ibraz (sunma, ortaya çıkarma), bariz (açık, aşikar, sahih, meydanda olan, ortada açıkça görünür ve farkedilir olan) * ortaya çıkma, belirginleşme, görünür hale gelme, zahit olma, belirme

tebassur : ara. * basara (görmek, idrak etmek, kavramak), basiret (görüş, idrak, kavrama) * derinlemesine düşünme, basiretle bakıp esası kavrama, ileri görüşlülük

tebaşür : ara. * başara (müjdelemek, iyi haber vermek, sevindirici haber vermek), bişar, buşra (müjde, iyi haber, sevindirici haber); beşr (eski fetva metinlerinde erkeği temsil eden isimlerden her biri), mübaşir (davalıları ve şahitleri mahkeme salonuna çağıran görevli; müjdeci), beşir (müjdeci, iyi haber veren, sevindirici haber veren; erkek ismi) * sevindirici bir haberin alınmasıyla sevinme, iyi bir gelişmenin gerçekleşeceğine dair müjdeye kavuşma veya umut verici bir haberle gönlün ferahlaması durumu

tebaud : ara. * beid, baid (uzak), bu'd (uzunluk, boyut, uzaklık, mesafe, boy), baʿuda (uzak olmak, uzaklaşmak) * iki veya daha çok şey arasındaki uzaklığın artması, birbirinden uzaklaşma, aranın açılması, mekan, zaman veya mecaz anlamda ilgi ve ilişkinin zayıflayacak ölçüde ayrılması durumu, uzaklaşma, uzağa çekilme; uzama

tebaüd : ara. * beid, baid (uzak), bu'd (uzunluk, boyut, uzaklık, mesafe, boy), baʿuda (uzak olmak, uzaklaşmak) * iki veya daha çok şey arasındaki uzaklığın artması, birbirinden uzaklaşma, aranın açılması, mekan, zaman veya mecaz anlamda ilgi ve ilişkinin zayıflayacak ölçüde ayrılması durumu, uzaklaşma, uzağa çekilme; uzama

tebb : ara. * tabba (helak olmak, yok olmak, ziyana uğramak, zarar görmek), tabbaba (helak etmek, yok etmek, ziyana uğratmak, zarar vermek), tetbib (zarar, verme, ziyana uğratma, helak etme) * zarar, ziyan, hasar, kayıp

tebbet : ara. * tabba (helak olmak, yok olmak, ziyana uğramak, zarar görmek), tabbaba (helak etmek, yok etmek, ziyana uğratmak, zarar vermek), tetbib (zarar, verme, ziyana uğratma, helak etme), tebb (zarar, ziyan, hasar, kayıp) * helak olma, zarara uğrama, perişan olma, ziyana uğrama, yok olma, mahvolma; "kahrolsun, kurusun" anlamında beddua; Kur'an'ın 111. suresi

tebcil : ara. * beccele (ululamak, yüceltmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + tebcîl (yüceltme, ululama, büyük saygı gösterme) * bir kimseyi, değeri veya kutsal kabul edilen bir varlığı üstün nitelikleri sebebiyle büyük saygı ve hürmetle anma, yüceltme, ululama ve yüksek bir makam veya değer atfetme durumu

tebdil : ara. * badala, bedele (değişmek), baddala, beddele (değiştirmek, mübadele etmek), mübadele (değişim, değiş tokuş), bedel (karşılık, değer, eder, fiyat; bir şeyin yerini tutabilen karşılık; değişim değeri), tebadül (karşılıklı değişme veya değiştirme, değiş tokuş) * değiştirme, mübadele etme, farklı hale getirme, dönüştürme, ikame etme

tebea : ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek, uymak, peşinden gitmek), tabi (bir kişiye, otoriteye veya devlete bağlı bulunan, onun hükmüne giren, bağımlı, bağlı, uyan) * bağımlı olanlar, bağlı olanlar, uyanlar, uyruklar; bir devletin, kralın veya sultanın egemenliği ve yönetimi altında yaşayan, o devlete uyruk veya vatandaşlık bağı ile bağlı olan halkın tamamı

tebeddü : ara. * bada (oluşturmak, yaratmak, icad etmek, başlatmak; açıklamak, ortaya çıkarmak, meydana getirmek), bedi (mucid, yaratıcı, yaratan, oluşturan, başlatan; eşi, benzeri olmayan, hayret verici güzellikte olan, beğenilen; güzel, yeni; sözün garib ve güzel olması hali) * ortaya çıkma, belirme, görünme, açığa vurulma, başlama, oluşma

tebeddül : ara. * badala, bedele (değişmek), baddala, beddele (değiştirmek, mübadele etmek), mübadele (değişim, değiş tokuş), bedel (karşılık, değer, eder, fiyat; bir şeyin yerini tutabilen karşılık; değişim değeri), tebadül (karşılıklı değişme veya değiştirme, değiş tokuş) * değişme, farklı hale gelme, dönüşme, ikame olma

tebekküm : ara. * bakama (dilsiz olmak, konuşamamak), bekm (doğuştan veya sonradan konuşma yetisini kaybetme durumu, söz söyleyememe, sesli olarak kendini ifade edememe, dilsiz olma durumu), bukm (dilsiz, konuşamayan) * dili tutulma, konuşurken tutulup kalma

tebelbül : ara. * belbele (karıştırmak, karmaşık hale getirmek; dili dolaştırmak) * karışma, karmaşıklaşma, dilin dolaşması, anlaşılmaz hale gelme; dil ve kültürlerin birbirine karışması, çeşitlenmesi veya dillerin farklılaşarak insanların birbirini anlayamaz hale gelmesi

tebelleş : ara. * belişe, balişe (yapışıp kalmak, musallat olmak) * musallat olmak, istenmediği halde bir yerden ayrılmama veya birinin peşine takılma; istenmediği halde birinin yanından ayrılmayan, peşini bırakmayan veya bir kimsenin başına dert ve sıkıntı olan (kişi veya durum)

tebellüğ : ara. * belağa (ulaştırmak, eriştirmek), belagat (ulaştırma, eriştirme, bildirme, iletme, ulaştırma, eriştirme, bildiri, ileti) * bir bildirimin, yazının veya haberin muhatabı tarafından resmen alınması ve kendisine ulaştığının kabul edilmesi, hukuki veya idari bir tebliği teslim alarak öğrenmiş sayılma durumu

tebenni : ara. * ibn, ben (oğul, erkek evlat) * evlat edinme

teber : far. * tabar (balta, savaş baltası) * ucu yarım ay şeklinde olan, uzun saplı hafif savaş baltası

teberru : ara. * berraʿa (karşılıksız vermek, bağışlamak, gönüllü olarak ihsanda bulunmak) * herhangi bir hukuki veya ahlaki zorunluluk bulunmaksızın, karşılık beklemeden kendi isteğiyle mal, para, hak veya emek bağışlama, gönüllü olarak yardım ve ihsanda bulunma durumu; bağışta bulunma, karşılıksız verme, gönüllü yardım etme

teberrü : ara. * berr (iyi, temiz, erdemli, hayırlı; kara, geniş toprak), birr (iyilik, hayırlılık, temizlik) * arınma, temizlenme, uzaklaşma; iyilik ve hayırla ilişkili olma; pak ve temiz olma, halis ve saf nitelik taşıma, helal ve meşru kabul edilen bir özellikte bulunma, kötülük ve kusurdan arınmış olma durumu

teberrüc : ara. * baraca (açığa çıkmak, belirginleşmek, yükselmek), teberrece (ortaya çıkmak, görünür olmak; süsünü ve güzelliğini sergilemek) * ortaya çıkma, görünür olma; süsünü ve güzelliğini sergileme, süslenerek görünme, ziynetini açığa vurma, gösterişli ve dikkat çekici şekilde dış görünüşünü sergileme

teberrüd : ara. * berd (soğuk) * soğuma, soğuk hale gelme, serinleme; soğuk suya girme

teberrük : ara. * baraka (çokluk olmak, bolluk olmak, fazla olmak), bereket (bolluk, verim, daimi hayır, gürlük), teberreke (bereket istemek, bereket kazanmak, kutsal veya hayırlı kabul edilen bir şeyden fayda ummak) * bereketlenme, uğur sayma, hayır umma, bereket, iyilik ve hayır elde etmeyi umma, bir şeyi uğurlu ve bereket getirici sayarak ondan manevi fayda bekleme

teberrüm : ara. * barama (bıkmak, usanmak, sıkılmak, hoşnutsuz olmak) * usanma, sıkıntı duyma, hoşnutsuzluk, ıstırap çekme, acı çekme

teberrüz : ara. * baraza (ortaya çıkarmak, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, gelmek, meydana çıkmak, belirmek), ibraz (sunma, ortaya çıkarma) * görünme, belirme, meydana çıkma, açığa çıkma, ortaya çıkma

tebessüm : ara. * beseme (gülümsemek, hafifçe gülmek) * dudakların hafifçe açılıp yüz ifadesinin sevinç, hoşnutluk, nezaket veya sıcaklık bildirecek biçimde değişmesiyle oluşan sessiz ve yumuşak gülme biçimi, gülümseme, hafif gülüş

tebeşir : san., far. * tvakşira (şeker kamışı özü) (san.); tabaşir (bambu içinden elde edilen silisli madde, şeker kamışı şekeri; beyaz, kireçli madde, alçı, beyaz madde) (far.) * yazı yazmak, işaret koymak veya yüzeyleri kaplamak için kullanılan, genellikle kalsiyum karbonattan oluşan beyaz ve yumuşak madde (İlk olarak doğada bulunan beyazımsı maddeler (şeker kamışı tozu/özü) için kullanılırken, zamanla beyaz renkli alçı ve yazı yazılan kireçtaşı (tebeşir) anlamını kazanmıştır.)

tebettül : ara. * batala (ayırmak, kesmek; kendini bir işe adamak), tebettele (kendini bütünüyle vermek, ayrılmak, ibadete yönelmek; kesilmek) * halktan ve dünyevî ilgilerden uzaklaşarak yalnızca Allah'a yönelme, gönlü masivadan (Allah dışındaki her türlü varlık ve meşguliyetten) arındırıp ihlasla ibadet ve kulluğa verme; tasavvufi anlamda dünyadan el çekerek zühd hayatı sürme ve bazı bağlardan özellikle evlilikten uzak durma hali

tebevvü : ara. * bevea (yerleşmek, konumlanmak, makam tutmak) * yer edinme, makam tutma, bir mevkiye yerleşme, bir yerde yerleşip oturma, bir makamı veya mevkiyi kendine yer edinme, belirli bir konuma geçerek orada kalıcı biçimde bulunma

tebevvül : ara. * bala, bele (işemek, idrar etmek, akıtmak), bevl (idrar, sidik, çiş), bevliye (idrar yolları hastalıkları ile ilgili tıp dalı, üroloji) * mesanenin biriktirdiği idrarın dışarı atılması, küçük abdest yapma, idrar çıkarma, idrar boşaltma, işeme, çiş yapma

tebeyyün : ara. * bana, beyyene (açıklamak, açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak, bildirmek, duyurmak, belirtmek, meydana çıkarmak, ifşa etmek; ispatlamak), beyan (açığa çıkma, açığa çıkarma, ortaya çıkma, ortaya çıkarma, oluşum, oluşturma, aydınlanma, bildirme, bildiri, açıklama, izahat, anons, duyuru, ilan) * açıkça ortaya çıkma, anlaşılır hale gelme, belirginleşme, gerçeğin veya durumun açık biçimde ortaya çıkması

tebhic : ara. * behc (sevinç, neşe, parlaklık, güzellik, güzel olma), behhece (sevindirmek, neşelendirmek, güzelleştirmek, gönül ferahlatmak), behcet (sevinç, neşe, aydınlık, parlak güzellik, gönül ferahlığı), behic (güzel, iyi huylu, iyiliksever, neşeli, şen, güler yüzlü, güleç, sevecen) * sevinç, mutluluk ve gönül ferahlığı verme, bir şeyi güzelleştirerek hoş ve çekici hale getirme, neşe ve hayranlık uyandıracak biçimde canlandırma

tebhir : ara. * bahara (buğu olmak, gaz haline gelmek; tütmek), buhar (sıvıların ve bazı katıların ısı etkisiyle dönüştükleri gaz durumu, buğu) * buharlaşma, buharlaştırma, buğulama, buğuya tutma; sağlık ve sanayi alanlarında, maddelerin buhar veya etüv kullanılarak sterilize edilmesi veya işlemden geçirilmesi süreci

te'bid : ara. * abada (ebedi kılmak, sonsuz kılmak, daim kılmak, sürekli hale getirmek, yok olmamak), ebed (çok uzun süre, sonsuzluk, bitimsizlik), ebedi (sonsuz, bitmeyen, bitimsiz, ölümsüz) * ebedileştirme, sonsuzlaştırma

teb'id : ara. * beid, baid (uzak), bu'd (uzaklık) * uzaklaştırma, bir yerden bir yere sürme, kovma

tebkiye : ara. * baka (ağlamak), ibtika (ağlama, göz yaşı dökme) * ağlatma; dokunaklı sözler söyleyip ağlatma

tebligat : ara. * belağa (ulaştırmak, eriştirmek), belagat (ulaştırma, eriştirme, bildirme, iletme, ulaştırma, eriştirme, bildiri, ileti), baliğ (erişmiş, ulaşmış, varmış) * ulaştırma, eriştirme, vardırma; kararın, yazının, haberin veya resmi bildirimin ilgili kişiye usulüne uygun biçimde ulaştırılması işlemi, özellikle hukuk ve idare alanında yetkili makamlarca gönderilen resmi bildirilerin muhatabına teslim edilmesi ve öğrenmesini sağlama süreci

tebliğ : ara. * belağa (ulaştırmak, eriştirmek), belagat (ulaştırma, eriştirme, bildirme, iletme, ulaştırma, eriştirme, bildiri, ileti), baliğ (erişmiş, ulaşmış, varmış) * ulaştırma, eriştirme, bildirme, iletme, ulaştırma, eriştirme, bildiri, ileti

teblim : ara. * belm (çirkin) * çirkin kılma, çirkin hale getirme (blame, blamer (kınamak) (ing., fra.) )

tebrik : ara. * baraka (çokluk olmak, bolluk olmak, fazla olmak), bereket (bolluk, verim, daimi hayır, gürlük), mubarek (çoklanmış, çokluk verilmiş, bol kılınmış, bereket verilmiş, hayırlı, uğurlu, bereketli; kutsal) * kutlama, hayır dileme, bereket isteme

tebriye : ara. * baraa, beraa (temize çıkmak, aklamak, masum olmak), beri (uzak, kurtulmuş, temiz, üstün gelmiş), beraay (üstün olma, üstün gelme; temize çıkma, suçlu veya günahkar durumdan kurtulma, beri olma) * bir kimseyi suçtan, kuşkudan veya borçtan kurtararak aklama veya temize çıkarma

tebriz : far. * teb (ateş, sıcaklık, humma, sıtma) + riz (akıtan, döken, saçan) * Türk musikisinde Uşşak makamı dizisine Acemaşiran makamı dizisinin bir bölümünün eklenmesiyle oluşturulan geleneksel bir birleşik makam; İran'ın kuzeybatısında yer alan tarihi ve kültürel bir şehir (Mevlana Celaleddin Rumi’nin manevi yoldaşı ve sohbet şeyhi olan Şems’in doğduğu şehir)

tebsir : ara. * basara (görmek, idrak etmek, kavramak), basiret (görüş, idrak, kavrama) * gösterme, görmeyi sağlama, aydınlatma, bilinçlendirme, gerçeği fark ettirme

tebşir : ara. * başara (müjdelemek, iyi haber vermek, sevindirici haber vermek), bişar, buşra (müjde, iyi haber, sevindirici haber) * müjdeleme, iyi haber verme, sevindirici haber verme

tebtik : ara. * bataka (kesmek, bölmek, parçalara ayırmak) * kesme, bölme, parçalara ayırma

tebtiye : ara. * battaa (yavaşlamak, gecikmek, ağır davranmak) * yavaşlama, gecikme, ağırdan alma, ağır davranma

tebvib : ara. * bab (kapı, bölüm, kısım, husus) * bölümlendirme, kısımlandırma, kısım kısım ayırma, bablara ayırma

tebviye : ara. * bevvee (yerleştirmek, konumlandırmak, oturtmak, tahsis etmek) * yerleştirme, konumlandırma, tahsis etme, mevki verme

tebyin : ara. * bana, beyyene (açıklamak, açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak, bildirmek, duyurmak, belirtmek, meydana çıkarmak, ifşa etmek; ispatlamak), beyan (açığa çıkma, açığa çıkarma, ortaya çıkma, ortaya çıkarma, oluşum, oluşturma, aydınlanma, bildirme, bildiri, açıklama, izahat, anons, duyuru, ilan) * belirtme, bildirme, izah etme, açıkça anlatma, açıklama; ispat etme

tebyiz : ara. * beyad (beyaz, ak), beyyada (beyazlatmak, temizlemek, aklamak, bir şeyi güzel ve düzgün hale getirmek) * beyazlatma, temize çıkarma, temiz ve düzgün hale getirme; kabataslak hazırlanan bir metni, karalamaları ve düzeltmeleri arındırarak hatasız, düzenli ve okunabilir bir şekilde temize çekmek

tebzir : ara. * bazara (dağıtmak, savurmak, israf etmek, savurganlık etmek) * dağıtma, savurma, boş yere harcama, savurganlık

tecafi : ara. * cafa (kaba davranmak, ilgisizlik, uzak durmak), tecafa (uzaklaşmak, birbirinden uzak durmak) * uzaklaşma, uzak durma, uzak olna, ayrılma

tecahüd : ara. * cahada, cehd (gayret etmek, uğraşmak, çabalamak, çalışmak, savaşmak, azmetmek, fedakarlık etmek), mucahid (savaşan, cihad eden), cihad (gayret, çaba, savaş, uğraş, çalışma, mücadele; din uğruna yapılan savaş) * gayret etme, çabalama, uğraşma, uğraş verme, savaşma

tecahül : ara. * cahala (bilmemek, bilgisiz olmak), cehl (bilmemezlik, bilgisizlik, ilimsizlik), cahil (eğitimsiz, bilgisiz, bilmeyen) * bilmezlikten gelme, bilgisiz görünme, bilmiyormuş gibi davranma, gerçeği veya bilgiyi kasıtlı olarak görmezden gelme, anlamaz ve habersiz görünerek bilgisizliği bilinçli biçimde gösterme

tecahül-ü arif : ara. * cahala (bilmemek, bilgisiz olmak), cehl (bilmemezlik, bilgisizlik, ilimsizlik), tecahul (bilmezlikten gelme, bilgisiz görünme, bilmiyormuş gibi davranma, gerçeği veya bilgiyi kasıtlı olarak görmezden gelme, anlamaz ve habersiz görünerek bilgisizliği bilinçli biçimde gösterme) + u (tamlama eki) + arif (bilen, bilgili, bilge; anlaması, kavraması, sezgisi güçlü, anlayışlı kimse) * edebiyatta, bir gerçeği veya bilgiyi çok iyi bildiği hâlde, anlatımı güçlendirmek, dikkat çekmek, hayret, sitem, sevgi, övgü veya yergi etkisi oluşturmak amacıyla bilmiyormuş gibi davranma esasına dayanan yazım sanatı

tecanüb : ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak, yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek; çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), cenb (yan, yön, taraf, kenar), cenab (yan, taraf, yön; yücelik, azamet, yüksek makam), canib (taraf, yön), ictinab (kaçınma, sakınma) * uzak durma, kaçınma, sakınma, çekinme

tecanüf : ara. * canafa (eğilmek, meyletmek, bir yana yönelmek, haktan sapmak) * eğilim gösterme, eğilme, meyletme, yönelme, sapma

tecanün : ara. * cenne (örtmek, kaplamak, kapatmak, gizlemek, saklamak, karartmak), cinn (görülmeyen, kapalı, kaplı, örtülü, gizli, saklı), mecnun (cinlenmiş, cin tasallutuna uğramış, çılgın, deli; sevda yüzünden kendini yitirmiş (kimse) ) * deli görüntüsü verme, deli gibi davranma; cinlenme, delirme

tecanüs : gre., ara. * genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), genesis (yaratılış, oluşum, ortaya çıkış, meydana gelme) (gre.); cenese (ayırmak, sınıflandırmak, türünü belirlemek), cins (tür, çeşit, kategori, soy, nesil, yaratılış durumu) (ara.) * aynı cinsten olma, benzeşme, uyumluluk) (ara.); genesis, genèse, Genesis (yaratılış), genetic, génétique, genetisch (genetik) (gre., ing., fra., alm.) )

tecar terapi : lat., ing., gre. * tecar (Transfer of Energy Capacitive and Resistive / Kapasitif ve Dirençsel Enerji Transferi) (ing.) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) (gre.) * yüksek frekanslı radyo dalgalarıyla dokularda enerji transferi oluşturarak kan dolaşımını artırmayı, doku iyileşmesini desteklemeyi ve kas-iskelet sistemi rahatsızlıklarında ağrı ile gerginliği azaltmayı amaçlayan fizik tedavi yöntemi

tecasü : ara. * casa (diz çökmek) * diz üstüne çökme, diz çökme

tecasür : ara. * casara (atak olmak, göze almak, çekinmeden atılım yapmak, korkusuzca hamle yapmak), cesaret (cesur olma, girişkenlik, gözüpeklik, ataklık, korkusuzluk, yürek gücü, bir şeyi tehlikesine rağmen yapabilme yetisi; yiğitlik) * cesaret gösterme, cüret etme, göze alma, atılma, cesaretlenme, atak olma, çekinmeden davranma

tecavür : ara. * cara (akmak, çekmek, sürüklemek; yanında oturmak, komşu olmak, yakınlık göstermek; korumak, himaye etmek, desteklemek, yanında olmak), cari, cariye (koruyan, himaye eden, destekleyen, yardım eden, hizmet sağlayan), car (komşu), civar (çevre, yöre, etraf), mucavir (çevrede olan, yakında olan, etrafta olan, çevreleyen, komşu) * komşu olma, komşuluk etme, yan yana bulunma, bitişiklik, bitişik olma

tecavüz : ara. * cavaza (aşmak, geçmek, sınırı geçmek, haddi aşmak) * aşma, geçme, sınırı aşma, haddi aşma, sınırı ihlal etme; belirlenmiş bir sınırı, ölçüyü, hakkı veya yetkiyi aşma, başkasının hak ve alanına izinsiz müdahalede bulunma; biriyle rızası olmadan, zorlayarak cinsel ilişkiye girme

tecazüb : ara. * cazaba (çekmek, kendine doğru hareket ettirmek), cezb (çekme, kendine doğru hareket ettirme), cazib (çekici), cazibe (çekicilik, çekim) * birbirine karşı duyulan yakınlık, karşılıklı yakınlık hissetme, karşılıklı olarak birbirlerini kendine doğru çekme, çekişme, incizab etme, çekme

tecazüm : ara. * cazama (kesmek, ayırmak, bölmek), cezm (kesin karar, kat'i karar, yemin, kesme, takdir) * kesişmek, birbirini kesmek

tecazür : ara. * cezere (kesmek, koparmak; karşı koymak, mücadele etmek) * karşılıklı olarak mücadele etme, birbirine karşı koyma, çatışma, çekişme

tecdid : ara. * cedde (yeni olmak, tazelenmek; kesmek, biçmek), cedid (kesik, taze biçilmiş (kumaş veya meyve); yeni) * yenileme, yenilenme, tazelenme

tecdit : ara. * cedde (yeni olmak, tazelenmek; kesmek, biçmek), cedid (kesik, taze biçilmiş (kumaş veya meyve); yeni) * yenileme, yenilenme, tazelenme

tecebbür : ara. * cebere (zorlamak, baskı altına almak; düzeltmek, onarmak), cebbar (çok güçlü, zorlayıcı; zorba, despot) * kibirlenme, büyüklenme; kendini başkalarından üstün görerek kibir ve büyüklük taslama, başkaları üzerinde baskı ve tahakküm kurmaya çalışma, zorbalık ve despotluk gösterme durumu

teceddüd : ara. * cedde (yeni olmak, tazelenmek; kesmek, biçmek), cedid (kesik, taze biçilmiş (kumaş veya meyve); yeni) * yenileme, yenilenme, tazelenme

teceddüt : ara. * cedde (yeni olmak, tazelenmek; kesmek, biçmek), cedid (kesik, taze biçilmiş (kumaş veya meyve); yeni) * yenileme, yenilenme, tazelenme

tecehhüz : ara. * cehheze (hazırlamak, donatmak, teçhiz etmek), techizat (donanım, donatım, donatma), cihaz (donanım, donatım, donatma, alet, araç, gereç, mekanizma), mücehhez (donanımlı, techizatlı) * hazır bulunma, cihazlanma, hazırlanma, donanma, gerekli araç ve gereçleri edinme, yola çıkmaya hazır hale gelme

tecelcül : ara.* celcele (gürültü, çınlama, yankılanma, uğultu), tecelcele (sarsılmak, çınlamak, yankılanmak, gürlemek) * çınlama, yankılanma, gürleme; deprenme, sarsılma, harekete geçme

tecelli : ara. * cela (açmak, ortaya çıkarmak, parlatmak, görünür kılmak), cila (parlaklık, açıklık), tecella (görünmek, açığa çıkmak, belirginleşmek, ortaya çıkmak, parlamak) * görünme, belirme, ortaya çıkma, açığa çıkma, açıkça ortaya çıkma, tezahür

tecellüd : ara. * celede (güçlü ve dayanıklı olmak), celadet (kuvvetli olma, güçlü olma, bahadırlık, yiğitlik, cesaret, kahramanlık), tecellede (metanet göstermek, dayanıklı davranmak, sabretmek, kendini güçlü göstermek) * sıkıntı, acı ve güçlükler karşısında sabır ve metanet gösterme, kendini güçlü tutarak yılmama, dayanıklılık ve sağlam irade ile direnme durumu

tecellül : ara. * cele, cala (büyük olmak, ulu olmak, yüce olmak), celal (ululuk, büyüklük, ululuk, yücelik, azamet; hiddet, hışım), tecellele (örtünmek, bürünmek, kaplanmak; yücelik ve heybet kazanmak) * örtünüp bürünme veya kaplanma; ululanma, büyüklenme, kibirlenme, ululuk, heybet ve vakar ile kuşanma, yücelik ve ihtişam kazanma

tecemmu : ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir araya getirme, birleşme) * toplanma, bir araya gelme, birleşme, kümelenme

tecemmüd : ara. * cemede (donmak; hareketsiz kalmak, sabit kalmak, katılaşmak, sertleşmek), camid (ruhsuz, sert, katı madde, cansız, hareketsiz, sabit) * donma, sertleşme, katılaşma, hareketsiz duruma gelme

tecemmül : ara. * cemmele (güzelleştirmek, süslemek), cemil (güzel, hoş), cemal (güzellik, hoşluk) * güzelleşme, süslenme, güzel görünmeye çalışma

tecenni : ara. * cena (işlemek, kazanmak; suç işlemek), tecenna (haksız yere suçlamak, iftira etmek, asılsız isnatta bulunmak), cinayet (suç, cürüm), cani (suç işleyen) * bir kimseye işlemediği bir suçu veya işlemediği bir fiili isnat etme, gerçeğe aykırı suçlama ve iftirada bulunma, haksız yere itham etme; agaçtan meyve toplama, meyve devşirme

tecennüb : ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak, yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek; çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), cenb (yan, yön, taraf, kenar), cenab (yan, taraf, yön; yücelik, azamet, yüksek makam) * sakınma, uzak durma, çekinme

tecennün : ara. * cenne, cennene (örtmek, kaplamak, sarmak, gizlemek, korumak) tecennene (delilik göstermek, deli gibi davranmak, aklını yitirmiş görünmek) * aklını kaybetmiş gibi davranma, delilik hâli gösterme, bilinçli veya mecazi olarak deli görünme durumu

tecerru : ara. * ceree (cesaret etmek, göze almak, çekinmemek), curet (atılganlık, korkusuzca davranma, cesaret) * cesaret etme, cüret etme, korkmadan girişme, bahadırlık ve kahramanlık etme

tecerrüd : ara * cerede (soymak, kaplamak, bir şeyi üzerinden almak, ayırmak), tecerrede (soyunmak, sıyrılmak, ayrılmak, kendini bir şeyden uzaklaştırmak) * bir şeyden sıyrılıp ayrılma, maddi veya manevi bağlardan kurtulma, kendini dış etkilerden arındırarak yalnız ve bağımsız bir duruma geçme hali; özellikle tasavvufî anlamda dünya bağlarından uzaklaşıp yalnızca manevi gayeye yönelme durumu

tecerrüt : ara * cerede (soymak, kaplamak, bir şeyi üzerinden almak, ayırmak), tecerrede (soyunmak, sıyrılmak, ayrılmak, kendini bir şeyden uzaklaştırmak) * bir şeyden sıyrılıp ayrılma, maddi veya manevi bağlardan kurtulma, kendini dış etkilerden arındırarak yalnız ve bağımsız bir duruma geçme hali; özellikle tasavvufî anlamda dünya bağlarından uzaklaşıp yalnızca manevi gayeye yönelme durumu

tecessüd : ara. * cesed (gövde, beden, vücut), tecessede (bedenlenmek, vücuda gelmek, cisimleşmek, somut hale gelmek) * bedenlenme, vücuda gelme, cisimleşme, somut hale gelme

tecessüm : ara. * cesseme (somutlaştırmak, vücuda getirmek, bedenlendirmek, bedene büründürmek; şekillendirmek, şekil vermek, biçimlendirmek), cesim (büyük, iri, cüsseli), cesamet (irilik, büyüklük, büyük olma), cism (şekilli madde; somut olgu, beden, gövde, vücut), tecesseme (cisimleşmek, bedenlenmek, büyüyüp belirgin hale gelmek) * cisimleşme, bedenlenme, büyüyüp belirgin hale gelme; soyut veya görünmez bir şeyin cisim ve madde özelliği kazanarak somutlaşması, bir niteliğin veya düşüncenin belirgin ve gözle görülebilir bir biçimde ortaya çıkması, büyük ve belirgin bir hal alması durumu

tecessüs : ara. * cassasa (gizlice araştırmak, gizlice bilgi toplamak, casusluk yapmak, haber toplamak, araştırmak, tahkik etmek, soruşturmak; el ile yoklamak), casus (asıl şahsiyetini gizleyip, gizli yollarla bir devletin askeri, siyasi ve mali durumlarına ilişkin bilgileri başka bir devletin menfaati için toplayan ve bildiren kimse, gizli sırları haber veren, hafiye) * araştırma, gizlice öğrenmeye çalışma, iz sürme, casusluk etme

tecevvu : ara. * caa (aç olmak, kıtlık çekmek), meca (açlık), cu (yiyecek eksikliği nedeniyle ortaya çıkan açlık, kıtlık veya yiyeceksizlik hali, açlık, aç olma, kıtlık çekme) * isteyerek aç kalma, açlık çekme

tecevvüf : ara. * cevf (boşluk, oyuk), cevvefe (boşaltmak, içini boşaltmak, oymak, içini oymak) * içi boş olma, kovuk olma

tecevvüz : ara. * cevveze (caiz görmek, izin vermek, uygun bulmak), caza (geçmek, aşmak, izin vermek, müsaade etmek, geçerli olmak, mümkün olmak, karşılıklandırmak, karşılığını vermek, uygun olmak, uymak), ceza (karşılık), caiz (uygun, geçerli, izin verilmiş), cevaz (onay, izin, müsaade, geçiş hakkı, serbestlik, uygunluk, caiz olma) * mecazlı anlatma, kelimeyi gerçek anlamı dışında kullanma; müsamaha gösterme, sınırı aşarak ruhsat tanıma, izin veme, müsaade etme, uygun bulma

tecezzi : ara. * cezzee (parçalamak, bölmek, kısımlara ayırmak), cuz (parça, bölüm, kısım) * parçalara ayrılma, bölünme, kısımlara ayrılma

techil : ara. * cahil (eğitimsiz, bilgisiz, bilmeyen), cehhele (cahil saymak, bilgisiz bırakmak, bilgisizleştirmek), cehile (bilmemek, bilgisiz olmak), cehl (bilgisizlik, cehalet) * bir kimseyi cahil sayma veya cahil durumuna düşürme, bilgisiz bırakma, bilgisizleştirme

techiz : ara. * cehheze (hazırlamak, donatmak, teçhiz etmek), techizat (donanım, donatım, donatma) * donanım, donatım, donatma, alet, araç, mekanizma, cihazlanma; cenazenin yıkanmasından defnetmeğe kadar yapılması lazım gelen şeyler ve bunları tedarik etme

techizat : ara. * cehheze (hazırlamak, donatmak, teçhiz etmek), cihaz (donanım, donatım, donatma, alet, araç, gereç, mekanizma) * donanım, donatım, donatma, alet, araç, mekanizma

tecil : ara. * eccele (geciktirmek, ertelemek, ötelemek, ertelemek, sonraya bırakmak, belirli bir süre tanımak), ecel (biçilmiş süre, belirli süre, bekleme süresi, duraksama; ölüm zamanı, yaşamın sona erdiği vakit; vade, bitim zamanı) * geciktirme, erteleme, öteleme

tecim : tür. * tece (idare etmek, tasarruflu geçinmek) + im (isim yapım eki) * kazanç amacıyla büyük çapta yapılan alışveriş, ticaret

teclid : ara. * cellede (deri kaplamak, ciltlemek, deriyi işlemek; deriye temas etmek, deriye vurmak, kırbaçlamak, kamçılamak), cellad (deriye vuran, kırbaçlayan, kamçılayan), mücellid (ciltçi, cilt kaplamacısı), cild (sayfaların, yaprakların birbirine dikilmesi, yapıştırılması ve bez veya kağıtla kaplanmasıyla oluşturulmuş defter, kitap veya dergi kapağı, kitap kabı, toplanmış sayfalar; deri (vücudu "der"leyen ve kaplayan, içine alan yapı) * kitap, defter veya benzeri yazılı eserleri korumak ve sağlamlaştırmak amacıyla deri, bez, karton veya benzeri malzemeyle kaplama; kitabı deri ile kaplama, ciltleme

tecmid : ara. * cemmede (dondurmak, sabitlemek) * dondurma, sabitleme, camidleştirme

tecmil : ara. * cemil (güzel, hoş), cemal (güzellik, hoşluk; erkek ve kadın ismi), cemmele (güzelleştirmek, süslemek, güzellik kazandırmak) * süsleme, tezyin

tecoma : nah., lat. * tecomatl (kap, testi, çömlek, su kabı, kase, çan şeklinde, trompet şeklinde) (nah.); tecoma (lat.) * Bignoniaceae (bignonyagiller) familyasından, parlak trompet şeklinde çiçek açan tropikal çalı veya ağaç türü

tecrib : ara. * cerrebe (denemek, sınamak, tecrübe etmek, test etmek), tecrube (deneme, sınama, test, deneyim) * tecrübe etme, deneme, sınama, test etme

tecrid : ara. * cerrede (soymak, ayırmak, sıyırmak, arındırmak), mucerred (soyutlanmış, arındırılmış, yalın) * bir şeyi üzerindeki eklentilerden ayırma, soyup arındırma, yalın ve saf hale getirme; bir kimseyi toplumdan veya bulunduğu çevreden ayırıp yalnız bırakma, soyutlama, yalıtma, izole etme, yalnız bırakma

tecrih : ara. * curh (yara), carraha (yaralamak, yara açmak) * yaralama, yara açma; bir kimsenin güvenilirliğini, şerefini veya itibarını zedeleme, özellikle hadis ilminde bir raviyi kusurlu bularak güvenilir olmadığını ortaya koyma

tecrim : ara. * cereme (kesmek, koparmak; suç işlemek, suçlu olmak, günah kazanmak, günah işlemek), cerreme (suç saymak, suçlu ilan etmek, kriminalize etmek), curm (suç, kabahat, günah), mucrim (suçlu, günahkar) * bir fiili suç sayma veya suç olarak nitelendirme, bir kimseyi suçlu ilan etme veya hakkında suç isnadında bulunma

tecrit : ara. * cerrede (soymak, ayırmak, sıyırmak, arındırmak), mucerred (soyutlanmış, arındırılmış, yalın) * bir şeyi üzerindeki eklentilerden ayırma, soyup arındırma, yalın ve saf hale getirme; bir kimseyi toplumdan veya bulunduğu çevreden ayırıp yalnız bırakma, soyutlama, yalıtma, izole etme, yalnız bırakma

tecrübe : ara. * cerrebe (denemek, sınamak, tecrübe etmek, test etmek), tecrube (deneme, sınama, test, deneyim), tecrib (tecrübe etme, deneme, sınama, test etme) * bir şeyi deneme ve sınama yoluyla edinilen bilgi, beceri ve birikim, yaşayarak kazanılan deneyim

tecvi : ara. * caa (aç olmak, açlık çekmek, kıtlık çekmek), cu' (açlık) * acıktırma

tecvid : ara. * cede (iyi ve güzel olmak, iyileşmek, güzelleşmek), cevdet (olgunluk, kemale ermişlik, iyilik, güzellik, kusursuzluk) * güzelleme, güzelleştirme, güzel söyleme, güzel yapma, süsleme; güzel Kur'an okuma; harflerin mahreç ve sıfatlarına uymak suretiyle, Kur'an’ı hatasız okumayı öğreten ilim

tecvif : ara. * cevf (boşluk, oyuk), cevvefe (boşaltmak, içini boşaltmak, oymak, içini oymak) * oyma, oyuk yapma

tecvit : ara. * cede (iyi ve güzel olmak, iyileşmek, güzelleşmek), cevdet (olgunluk, kemale ermişlik, iyilik, güzellik, kusursuzluk) * güzelleme, güzelleştirme, güzel söyleme, güzel yapma, süsleme; güzel Kur'an okuma; harflerin mahreç ve sıfatlarına uymak suretiyle, Kur'an’ı hatasız okumayı öğreten ilim

tecviz : ara. * cevveze (caiz görmek, izin vermek, uygun bulmak), caza (geçmek, aşmak, izin vermek, müsaade etmek, geçerli olmak, mümkün olmak, karşılıklandırmak, karşılığını vermek, uygun olmak, uymak), ceza (karşılık), caiz (uygun, geçerli, izin verilmiş), cevaz (onay, izin, müsaade, geçiş hakkı, serbestlik, uygunluk, caiz olma) * yapılmasına izin verme, uygun ve caiz sayma, geçerli kabul etme, ruhsat verme

tecziye : ara. * cezza (cezalandırmak, karşılığını vermek, mükafatlandırmak), ceza (karşılık, mükafat), muczi (karşılıklandıran, karşılığını veren) * bir kimseye yaptığı davranışın karşılığı olarak ceza verme, cezalandırma, karşılıklandırma

teçhiz : ara. * cehheze (hazırlamak, donatmak, teçhiz etmek), techizat (donanım, donatım, donatma) * donanım, donatım, donatma, alet, araç, mekanizma, cihazlanma; cenazenin yıkanmasından defnetmeğe kadar yapılması lazım gelen şeyler ve bunları tedarik etme

teçhizat : ara. * cehheze (hazırlamak, donatmak, teçhiz etmek), cihaz (donanım, donatım, donatma, alet, araç, gereç, mekanizma) * donanım, donatım, donatma, alet, araç, mekanizma

tedabür : ara. * dubur, dabr (arka, sırt, arka taraf), tedabere (birbirine arka çevirmek, yüz çevirmek, arayı bozmak) * birbirine sırt çevirme, yüz çevirerek ilişkisini kesme, karşılıklı dargınlık ve uzaklaşma durumu; kesişme

tedahül : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), dahil (içeride, kapsama alınmış, içeri alınmış, içeri girmiş, nüfuz etmiş) * birbirinin içine girme, iç içe geçme, karışma, örtüşme

tedai : ara. * dea (çağırmak, davet etmek), davet (çağrı), tedaa (birbirini çağırmak, birbirini davet etmek; peş peşe meydana gelmek, çağrışım yapmak) * zihinde bir şeyin başka bir şeyi, düşünceyi veya duyguyu hatıra getirmesi, çağrışım

tedarik : ara. * dark, daraka (ulaşmak, yakalamak, idrak etmek; en aşağı kat, her şeyin dibi, aşağı inen basamak; anlamak; yürümek, ayak basmak, adımlamak), idrak (anlayış, anlama, kavrayış, kavrama, yakalama, akıl; eriştirme, ulaştırma, yetiştirme) * eriştirme, ulaştırma, vardırma

tedarru : ara. * daraa (boyun eğmek, alçalmak, gönülden yönelmek), tedarraa (boyun eğmek, alçalmak, gönülden yönelmek) * yalvarış, yakarış; Allah'a veya bir kimseye derin bir tevazu, acziyet ve içtenlikle yalvarma, yakarma, niyazda bulunma

tedarub : ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek; gezmek, dolaşmak), darb (vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma) * vuruşma, dövüşme, çarpışma

tedarüs : ara. * darasa (okumak, çalışmak, ders görmek, incelemek, araştırmak, kitap okumak, öğrenmek; eskimek, silinmek), ders (öğretme, öğretim seansı) * okuma, yazma; ders çalışma

tedavi : ara. * dava (iyileştirmek, tedavi etmek), deva (çare, ilaç) * hastalığın iyileştirilmesi süreci ve bu süreçte uygulanan tıbbi girişimlerin tümü

tedavül : ara. * davala (dönmek, dönüşmek, değişmek, birbirine geçmek; dolaşmak) * devretme, değiştirme, el değiştirme, dönüşüm; dolanma, dolaşım, alternasyon, sirkülasyon; (para, çek, bono vb. için) kullanılmakta olma, elden ele geçme, dolaşma, dolanım, geçerlik, sürüm

tedayün : ara. * deyn (borç, alacak-borç yükümlülüğü; din) * borçlanmak, borç alıp verme, taraflar arasında borç ilişkisi kurma, karşılıklı borçlanma

tedbir : ara. * dubur, dabr (arka, sırt, arka taraf), debbere (sonunu düşünerek düzenlemek, planlamak, yönetmek) * bir işin sonucunu önceden düşünerek gerekli önlemleri alma, planlama, düzenleme ve yönetme; ihtiyatlı davranma, önlem, planlama, önlem alma, yönetim

tedebbür : ara. * dubur, dabr (arka, sırt, arka taraf), dabara (arkasından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek, yönetmek, idare etmek, planlamak), debbere (sonunu düşünerek düzenlemek, planlamak, yönetmek), tedbir (bir işin sonucunu önceden düşünerek gerekli önlemleri alma, planlama, düzenleme ve yönetme; ihtiyatlı davranma, önlem, planlama, önlem alma, yönetim) * bir şeyin sonunu düşünmek, tefekkür etmek, müdebbir olmak, tedbirli olmak; arkasını dönmek

tedeffuk : ara. * defeka (fışkırmak, kuvvetle akmak, dökülmek), dafik (akan, atılan, fışkıran, taşarak dökülen) * su, kan, gözyaşı veya benzeri bir sıvının kuvvetle akması, fışkırması, taşarak dökülmesi; mecazen söz, duygu veya düşüncelerin peş peşe ve coşkun biçimde ortaya çıkması, coşkun biçimde akma, fışkırma, taşarak dökülme

tedeffün : ara. * defene (gömmek, toprağa vermek, gizlemek), defn (gömme, toprağa verme, cesedi toprağa gömme, ölüyü toprağa gömme; kıymetli bir şeyi toprağa gömerek saklama, gömü), define (gömü, hazine) * toprağa verilme, gömülme, defnolunma

tedehhün : ara. * dahn, dehn (yağ) * yağ sürünme, yağlanma

tedehhüş : ara. * dahaşa, dehişe (korkmak, ürkmek, korkutmak, ürkütmek), tedehheşe (hayrete düşmek, şaşkına dönmek, dehşete kapılmak), dehşet (büyük korku, çok ürkme) * dehşete düşme, çok korkma, çok ürkme, yılma, ürperme, büyük bir şaşkınlık ve hayret içine düşme, dehşete kapılma, gördüğü veya işittiği şey karşısında donakalma

tedenni : ara. * dana (aşağıda olmak, altında olmak, düşük seviyede bulunmak, altında kalmak, yakın olmak, yaklaşmak, alçalmak, küçülmek; haricinde, dışında, yerine; değersiz veya ikincil konumda) * gerileme, düşme, alçalma, maddi veya olarak daha kötü bir dereceye düşme

tedennü : ara. * dana (aşağıda olmak, altında olmak, düşük seviyede bulunmak, altında kalmak, yakın olmak, yaklaşmak, alçalmak, küçülmek; haricinde, dışında, yerine; değersiz veya ikincil konumda) * yakın olma

tederru : ara. * darraa (zırh giymek; yalvarmak, yakarmak; zırhlanmak), mudarr (zırh giyen; yalvaran, yakaran) * zırh giyme, zırhlanma; yalvarma, yakarma

tederrü : ara. * dara (kovmak, savmak; muhalefet etmek, karşı gelmek, savunmak) * kovma, savma, savunma, birbirine muhalefet etme, birbirine karşı gelme

tederrüc : ara. * derece (aşama, seviye, basamak, kademe, mertebe), daraca, derace (yürümek, adım adım gitmek, basamakla çıkmak, adım atmak, yükselmek) * derece derece ilerleme, aşama aşama yükselme, kademeli olarak gelişme

tedessür : ara. * dasara (örtmek, kaplamak, bürümek, sarmak), muddessir (örtünen, bürünen, sarınan, örtünmüş, bürünmüş, sarınmış), desar (üst örtüsü, dış giysi, örtü ), desr (örtme, sarma, kaplama, bürüme), muddessir (örtüsüne bürünen) * bir örtüye veya elbiseye bürünme, örtünüp sarınma; mecazen içine kapanma veya kendini dış dünyadan soyutlama

tedeyyün : ra. * deyn (borç, alacak-borç yükümlülüğü; din), tedayun (borçlanmak, borç alıp verme, taraflar arasında borç ilişkisi kurma, karşılıklı borçlanma) * borçlanma, borca girme; dinini sakınma

tedfik : ara. * defeka (fışkırmak, kuvvetle akmak, dökülmek), dafik (akan, atılan, fışkıran, taşarak dökülen) * fışkırtma, akıtma, dökme

tedfin : ara. * defene (gömmek, toprağa vermek, gizlemek), defn (gömme, toprağa verme, cesedi toprağa gömme, ölüyü toprağa gömme; kıymetli bir şeyi toprağa gömerek saklama, gömü), define (gömü, hazine) * bir cenazeyi toprağa verme, gömme, defnetme

tedhiş : ara. * dahaşa, dehişe (korkmak, ürkmek, korkutmak, ürkütmek), tedehheşe (hayrete düşmek, şaşkına dönmek, dehşete kapılmak), dehşet (büyük korku, çok ürkme), tedehhuş (dehşete düşme, çok korkma, çok ürkme, yılma, ürperme, büyük bir şaşkınlık ve hayret içine düşme, dehşete kapılma, gördüğü veya işittiği şey karşısında donakalma) * hayrete düşürme, şaşkına çevirme, dehşete sevk etme, dehşete düşürme, yıldırma

tedirgin : tür. * tegir (çevrilmek, dönmek, huzursuzca kıpırdanmak) + gen (sıfat yapım eki) * kaygı, kuşku veya korku sebebiyle iç huzuru kaçmış, huzursuz, rahatsız, endişeli, kaygılı

tediye : ara. * edda (yerine getirmek, ödemek, ifa etmek, teslim etmek) * bir borcu, ücreti veya yükümlülüğü ödeme, yerine getirme, ifa etme, eda etme; ödenen para veya yapılan ödeme

tedizolid : lat. * tedi (farmasötik ön ek) + zolid (oksazolidinon sınıfı antibiyotik belirteci) * özellikle Gram-pozitif bakterilerin neden olduğu akut bakteriyel deri ve deri altı doku enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan, bakterilerin protein sentezini engelleyen oksazolidinon sınıfı antibiyotikin etken maddesi (C17H15FN6O3)

tedkik : ara. * dakik (ince, hassas, narin), dakka (ufalamak, inceltmek, ayrıntılandırmak, incelemek, inceltmek, dikkatle araştırmak; vurmak, yıkmak, ezmek, ezip ufalamak, yerle bir etmek, düzlemek, dümdüz etmek), dakik (düzenli işleyen, aksamayan, hassas) * bir konuyu bütün ayrıntılarıyla dikkatlice inceleme, araştırma, gözden geçirme ve değerlendirme; ayrıntılı inceleme, ayrıntısına kadar araştırma, tetkik

tedlis : ara. * delese (hile yapma, aldatma, oyun oynamak) * hile, aldatma, oyun, hile yapma, aldatma, oyun oynama

tedliye : ara. * edla (aşağı sarkıtmak, aşağıya bırakmak; delil ileri sürmek, sunmak), delv (kova), delil (kanıt, ispat, rehber, kılavuz) * bir şeyi yukarıdan aşağıya sarkıtma veya bırakma; bir iddiayı ispatlamak için delil ve belge sunma, ileri sürme

tedmir : ara. * dammara, demmere (yok etmek, helak etmek, mahvetmek, yıkmak, harab etmek, tahrib etmek) * yok etme, mahvetme, helak, tahrib, yıkım, imha

tedric : ara. * derece (aşama, seviye, basamak, kademe, mertebe), daraca, derace (yürümek, adım adım gitmek, basamakla çıkmak, adım atmak, yükselmek), tederruc (derece derece ilerleme, aşama aşama yükselme, kademeli olarak gelişme) * derece derece ilerletme, basamak basamak yükseltme, basamak basamak, aşama aşama ilerletme, aşamalı ilerletme, adım adım gerçekleştirme, kademeli gerçekleştirme

tedricen : ara. * derece (aşama, seviye, basamak, kademe, mertebe), daraca, derace (yürümek, adım adım gitmek, basamakla çıkmak, adım atmak, yükselmek), tedric (derece derece ilerletme, basamak basamak yükseltme, basamak basamak, aşama aşama ilerletme, aşamalı ilerletme, adım adım gerçekleştirme, kademeli gerçekleştirme) + en (olarak) * dereceli olarak, derece derece, aşamalı olarak, kademeli olarak, adım adım, basamak basamak

tedrici : ara. * tedric (derece derece ilerletme, basamak basamak yükseltme, basamak basamak, aşama aşama ilerletme, aşamalı ilerletme, adım adım gerçekleştirme, kademeli gerçekleştirme) + i (ile lgili, -a ait) * aşamalı, kademeli, derece derece gerçekleşen veya gerçekleştirilen; birden değil, zaman içinde basamak basamak ilerleyen

tedriç : ara. * derece (aşama, seviye, basamak, kademe, mertebe), daraca, derace (yürümek, adım adım gitmek, basamakla çıkmak, adım atmak, yükselmek), tederruc (derece derece ilerleme, aşama aşama yükselme, kademeli olarak gelişme) * derece derece ilerletme, basamak basamak yükseltme, basamak basamak, aşama aşama ilerletme, aşamalı ilerletme, adım adım gerçekleştirme, kademeli gerçekleştirme

tedris : ara. * darasa (okumak, çalışmak, ders görmek, incelemek, araştırmak, kitap okumak, öğrenmek; eskimek, silinmek), ders (birine belli bir konudaki bilgileri öğretme işi, öğrenim, öğretim, tenbih, talimat, vazife), medrese (derslik, dershane, okul), müderris (öğretmen, ders veren; Osmanlı Devleti ve Selçuklular'da devlet ve toplum yapısında günümüz üniversite öğretim üyesi) * ders verme, öğretme, öğretim

tedrisat : ara. * darasa (okumak, çalışmak, ders görmek, incelemek, araştırmak, kitap okumak, öğrenmek; eskimek, silinmek), ders (birine belli bir konudaki bilgileri öğretme işi, öğrenim, öğretim, tenbih, talimat, vazife), medrese (derslik, dershane, okul), müderris (öğretmen, ders veren; Osmanlı Devleti ve Selçuklular'da devlet ve toplum yapısında günümüz üniversite öğretim üyesi), tedris (ders verme, öğretme, öğretim) + at (isim yapım ve çoğul eki) * öğretim faaliyetleri, eğitim-öğretim işleri; bir kurumda verilen derslerin bütünü, eğitim sistemi

tedrisat-ı aliye : ara. * tedrisat (öğretim faaliyetleri, eğitim-öğretim işleri; bir kurumda verilen derslerin bütünü, eğitim sistemi ) + i (tamlama eki) + aliye (yüksek) * yüksek öğretim, üniversite eğitimi

tedrisat-ı ibtidaiye : ara. * tedrisat (öğretim faaliyetleri, eğitim-öğretim işleri; bir kurumda verilen derslerin bütünü, eğitim sistemi ) + i (tamlama eki) + ibtidai (ilkel, öncel, başlangıç ile ilgili, başlangıca ait) * ilk öğretim, ilkokul eğitimi

tedvin : ara. * divan (defter, kitap; eserlerin toplandığı kitap; meclis; toplanma yeri) * toplama, bir araya getirme, derleyip kitaplaştırma

tedvir : ara. * dara, devvere (döndürmek, çevirmek), devr (döngü, dönem, çağ, devir, epok, periyod) * döndürme, çevirme, etrafında dolaştırma, çevrime sokma; bir işi yürütme, idare etme, düzenleme; bir makam veya görevi dönüşümlü olarak sürdürme

teeddüb : ara. * edeb (usül, yol, yordam, terbiye, kültür), adab ("edeb"in çoğulu) * teeddüb, edepli olma, utanma, çekinme

teeddüp : ara. * edeb (usül, yol, yordam, terbiye, kültür), adab ("edeb"in çoğulu) * teeddüb, edepli olma, utanma, çekinme

teehhül : ara. * ehl (aile, hane halkı, eş) * evlenme, ehlileşme

teehhür : ara. * ahhara (ertelemek, ötelemek, geciktirmek, ileriye atmak; ötesine geçmek, sonraki safhaya geçmek), ahir (sonraki, öteki), ahiret (sonraki, ötesi), tehir (erteleme, öteleme, geciktirme, ileriye atma) * gecikme, geri kalma, geciktirme, teahhur

teellüf : ara. * alafa, alifa (alışmak, cana yakın olmak, dostluk kurmak, birleşmek), allafa (birleştirmek, yakınlaştırmak, tanıştırmak, dost haline getirmek, alıştırmak; bir araya getirmek, toplamak, derlemek, düzenlemek, yazmak), itilaf (anlaşma, uyuşma; birleşme), ulfet (alışma, alışkanlık, uyum, birleşme, ısınma; ahbaplık, dostluk) * bir araya gelme, birleşme, kaynaşma, uzlaşma, alışma

teellüh : ara. * aliha (tapmak, yönelmek, sığınmak, ibadet etmek; hayrete düşmek), ilah (insanlar tarafından kutsal kabul edilen, tapılan veya yüceltilen varlık; yönelinen, tapılan, tanrı) * kendini ilahi olana adama, Allah'a yakınlaşmaya çalışma, Rahman'ın sıfatlarıyla bezenerek ruhanileşme

teellüm : ara. * alima (acı vermek, üzmek, kederlendirmek), elim (acı veren, üzücü, kederlendirici), elem (acı, üzüntü, hüzün, keder, ağrı, sızı, ıstırap) * elem duyma, kederlenme, üzülme, hüzünlenme

teemmül : ara. * emele (ümit etmek, beklemek), emel (amaç, umut, beklenti) * ümit etme, umut etme, bekleme, amaç edinme, emel edinme; düşünüp taşınma, derin düşünme, üzerinde düşünme, tefekkür etme, bir şey üzerinde iyice düşünme

teenage : ing. * teen (on üç ile on dokuz arasındaki sayılar; thirteen, fourteen, … nineteen) + age (yaş, yıl, dönem, çağ, devir, epok, periyod) * on üç ile on dokuz yaş arasındaki dönem; ergenlik çağına denk gelen yaş dönemi

teenni : ara. * enne (özen göstermek, yavaş ve dikkatli hareket etmek), enaet (yavaş hareket) * işleri ağırdan alma, acele etmeme; dikkat ve özenle davranma, ihtiyatlı olma

teennüs : ara. * unsa (dişi, kadın, kız) * dişi olma, kadınlaşma, kadınsı özellikler kazanma, feminenleşme, efemine olma

teessüf : ara. * asifa (üzülmek, kederlenmek, hayıflanmak, pişmanlık duymak), esef (üzüntü, hüzün, keder) * üzüntü, hüzün, gam, pişmanlık, hayıflanma

teessür : ara. * eser (yapıt, yapı, eser, iz, işaret, nişan), tesir (etki) * etkilenme, tesir altında kalma, duygulanma

teessüs : ara. * esas (varlık, mal, öz, asıl, temel, gerçek), essese (kurmak, oluşturmak, temel atmak), tesis (kurulum, kurulma, oluşma), muessese (kurum, kuruluş, oluşum) * kurulma, temellenme, meydana gelme

teeyyüd : ara. * eyyede (desteklemek, kuvvetlendirmek, güçlendirmek), teyid (kuvvetlendirme, güçlendirme, destekleme) * kuvvetlenme, güçlenme, destek bulma, güç kazanma; bir görüşün veya kişinin desteklenerek güçlenmesi, teyid olunma

teeyyüt : ara. * eyyede (desteklemek, kuvvetlendirmek, güçlendirmek), teyid (kuvvetlendirme, güçlendirme, destekleme) * kuvvetlenme, güçlenme, destek bulma, güç kazanma; bir görüşün veya kişinin desteklenerek güçlenmesi, teyid olunma

tef : ara. * daf'a (itmek, tepmek, darbelemek, vurmak, savmak, tepmek, kovmak, def etmek, uzaklaştırmak, zorlamak, hareket ettirmek; korumak, savunmak, karşı koymak; püskürmek, fırlamak, şiddetle taşmak, (yanardağ) patlamak; tek seferde, tek kerede, tek kezde olmak) * çevresinde zilleri olan daire şeklindeki vurmalı bir çalgı; ortadan kaldırma, kovma, vurma, çarpma, savma, tepme, geri çevirme, geri verme, ödeme, defetme (dövmek (vurmak, çarpmak) (tür.), defy, défier (karşı koymak, savmak) (ing., fra.) )

tefaddul : ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadl (üstünlük, lütuf, fazilet, erdem), fadıl, fazıl (üstün, faziletli) * bir kimseye iyilik ve ihsanda bulunma, lütufta bulunma; nezaket gereği bir şeyi karşılıksız olarak yapma veya verme

tefahhur : ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) * kendini büyük ve üstün görme, övünme, kibirlenme, böbürlenme, fahirlenme

tefahur : ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) * kendini büyük ve üstün görme, övünme, kibirlenme, böbürlenme, fahirlenme

tefahür : ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) * kendini büyük ve üstün görme, övünme, kibirlenme, böbürlenme, fahirlenme

tefakkud : ara. * fakkada (aramak, araştırmak, soruşturmak) * araştırma, soruşturma

tefcir : ara. * fecera (fışkırtmak, ikiye ayırmak, yarmak, patlatmak, açığa çıkarmak, kaynak çıkarmak), fecr (gün doğumu, tan zamanı, tan yerinin ağarması, şafak vakti; ikiye ayrılma, yarılma) * yerden su çıkarma, kaynak açma; yarıp açığa çıkarma, patlatma; izli bir şeyi ortaya çıkarma (mecazi)

tefe : tür. * defe, tefe (ciltlenmiş kitap, cilt şekline getirilmiş altın varak destesi) * dokuma tezgahlarında tarağı taşıyan ve mekik ipliklerini sıkıştırmaya yarayan ağaç veya metal parça

tefeccu : ara. * fecia (acı vermek, musibet ve felâketle karşılaşmak) * acı duyma, yas tutma, kederlenme, feryat etme, yakınma

tefeccür : ara. * fecera (fışkırtmak, ikiye ayırmak, yarmak, patlatmak, açığa çıkarmak, kaynak çıkarmak), fecr (gün doğumu, tan zamanı, tan yerinin ağarması, şafak vakti; ikiye ayrılma, yarılma) * fışkırma, patlama, yarılma, yarılarak ortaya çıkma

tefeci : tür. * tefe (faizle işletilen para, faiz) + ci (yapan, eden eki) * yüksek faizle borç para veren, faizcilikle geçinen kimse

tefehhüm : ara. * fehime (anlamak, kavramak, idrak etmek), fehm (anlayış, kavrayış, idrak) * derinlemesine anlama, kavrama, idrak etme, anlama, kavrama, idrak etme; bir kimsenin durumunu anlayışla karşılama, anlayış gösterme

tefekkuh : ara. * fakaha (yorumlamak, kavramak, bilmek, anlamak, idrak etmek, hüküm vermek), fıkh, fikh (anlayış, kavrayış, idrak, akıl yürütme; derin bilgi; İslam hukuku, fıkıh), fakih (bilgin, bilge, fıkıh ilmini bilen, islam hukukçusu; zeki, anlayışlı kimse) * derinlemesine anlama, bir konuda uzmanlaşma, bir şeyi derinlemesine kavrama, özellikle dini meseleleri anlayıp inceleme, fıkıh öğrenme, bilgide derinleşme, fıkıh bilgisi kazanma

tefekkür : ara. * fekkere (düşünmek, akıl yürütmek), fikir (düşünce, bir konu ile ilgili akla gelen husus) * düşünme, akıl yürütme

tefelluk : ara. * falaka (açmak, yarık açmak, yarmak), dalik (yaran, açan, yarak, penis) * yarılma, çatlama, açılma

tefellüc : ara. * felece (ikiye bölmek, yarmak, ayırmak; aralamak), falic (ikiye bölen, yaran, ayıran, aralayan), felc (ikiye bölünme, yarılma, ayrılma) * iki şeyin arasının açılması, yarılma, ayrılma, çatlama; özellikle dişlerin arasının ayrılması, dişlerin seyrekleşmesi

tefenni : gre. * stefani (Antik çağda Frigya ve Psidya bölgesini kapsayan yerleşim yerinin isminden) * Burdur’un bir ilçesi

tefennün : ara. * fen (sanat, hüner, bilgi dalı), fenne (çeşitlendirmek, türlü hale getirmek, sanatlı ve ince yollar kullanmak) * bir işte çeşitli yollar ve incelikler kullanma, sanat ve hüner gösterme; çeşitlenme, farklı alanlarda maharet kazanma

teferru : ara. * ferr (dal, şube, bölüm, kısım) * bir şeyin dallara ayrılması, ayrıntılara ve alt bölümlere yayılması; bir konunun çeşitli kısımlara ayrılması, dallanma, ayrılma, bir konudan başka konular çıkma

teferruat : ara. * ferr (dal, şube, bölüm, kısım), teferru (bir şeyin dallara ayrılması, ayrıntılara ve alt bölümlere yayılması; bir konunun çeşitli kısımlara ayrılması, dallanma, ayrılma, bir konudan başka konular çıkma) + at (isim yapım ve çoğul eki) * dallanma, ayrılma, alt bölümlere ayrılma; bir şeyin ayrıntıları, ince noktaları, alt kısımları; bir konunun ana unsur dışında kalan detayları

teferruc : ara * faraca (yarmak, açmak, ayırmak, aralamak, yarık bırakmak), ferc (yarık, açıklık, aralık, çatlak; sıkıntıdan sonra gelen rahatlık; korkulacak yer; ud yeri; kadın cinsel organı) * seyrederek hoş vakit geçirme, gezip eğlenme; sıkıntının açılması, ferahlama, rahatlama

teferruh : ara. * feraha (rahatlatmak, huzur bulmak; gönlü açık olmak, sevinmek, şenlenmek) * rahatlama, huzur bulma, sevinme, şenlenme, içi açılma, ferahlanma

teferruk : ara. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak, fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), tefrik (ayırma, ayrışım), firkat (ayrılma, ayrılık) * ayrılma, ayrışma, dağılma, parçalara bölünme; bir topluluğun veya şeyin birbirinden uzaklaşması

teferrüç : ara * faraca (yarmak, açmak, ayırmak, aralamak, yarık bırakmak), ferc (yarık, açıklık, aralık, çatlak; sıkıntıdan sonra gelen rahatlık; korkulacak yer; ud yeri; kadın cinsel organı) * seyrederek hoş vakit geçirme, gezip eğlenme; sıkıntının açılması, ferahlama, rahatlama

teferrüd : ara. * farada (tek olmak, eşsiz olmak, yalnız kalmak, birey olarak kalmak; ayırmak, ayrıştırmak, tek bırakmak, yalnızlaştırmak), ferd (birey, şahıs, kişi, tek, tekil, bir, yekta, yalnız; bir topluluğu oluşturan her bir kişi) * tek başına kalma, yalnızlaşma; bir konuda veya nitelikte başkalarından ayrılıp benzersiz olma, kendine özgü olma

teferrüş : ara. * faraşa (sermek, döşemek, yaymak), ferş (serilmiş şey, yayılmış şey, döşenmiş şey, döşek, döşeme, döşeyiş, yayma, yayılma; kelebek, pervane kelebeği) * yere yayılma, serilme, döşenme; döşeme ve yaygı ile ilgili olma

teferrüt : ara. * farada (tek olmak, eşsiz olmak, yalnız kalmak, birey olarak kalmak; ayırmak, ayrıştırmak, tek bırakmak, yalnızlaştırmak), ferd (birey, şahıs, kişi, tek, tekil, bir, yekta, yalnız; bir topluluğu oluşturan her bir kişi) * tek başına kalma, yalnızlaşma; bir konuda veya nitelikte başkalarından ayrılıp benzersiz olma, kendine özgü olma

teferrüz : ara. * faraza, farada (ayırmak, ayrıştırmak), ifrad, ifraz (ayırma, ayrıştırma, ayrıcalık tanıma, ayrışma) * ayrılma, seçilme, belirginleşme

tefes : ara. * tefes (kir, pasak, beden üzerindeki pislik) * kir; özellikle tırnak, saç, beden üzerindeki kir ve bakımsızlık hali

tefessuh : ara. * fasaha (açmak, yer açmak, genişletmek, boşluk bırakmak, ferahlatmak, açıklık sağlamak, rahatlık sağlamak), fasih (açık, net, düzgün; açık ve düzgün anlatı; açık ve düzgün konuşma yeteneği olan) * fasih olma, anlaşılması kolay olma

tefessüh : ara. * fesaha (iptal etmek, geçersiz kılmak, bozmak, çözmek, hükümsüz kılmak), fesh (iptal etme, geçersiz kılma, bozma, hükümsüz kılma) * çürüme, bozulma, kokuşma, kişi, toplum vb. özelliğini, niteliğini yitirerek bozulma, kokuşma

tefevvuk : ara. * favaka, faka (üstün olmak, öne çıkmak, aşmak, üstün gelmek, üste çıkmak, yukarı çıkmak; parlak veya belirgin olmak), faki (parlak, üstün, öne çıkan), fevk (üst, üst taraf, yukarısı, yüksek derece, üstünlük, yükseklik; parlaklık) * üstün olma, başkalarından ileri bulunma; başarı ve nitelik bakımından öne çıkma

tefeyyüz : ara. * feyeze (taşmak, çoğalmak, yayılmak; feyizlenmek), feyz (taşma, bolluk, bereket, ilim ve manevi lütuf) * feyizlenme, bereketlenme, bilgi ve olgunluk kazanma; bir şeyden bolca yararlanma

tefhim : ara. * fehime (anlamak, kavramak, idrak etmek), fehm (anlayış, kavrayış, idrak) * anlatma, kavratma, öğretme, bir şeyi başkasına anlatıp kavratma, açıklama; anlaşılmasını sağlama

tefhir : ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fahr (övünme, iftihar etme, gururlanma, fahirlenme; kendini büyük ve üstün görme, kibirlenme, böbürlenme), fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) * şereflendirme, övme, üstün kılma; bir kimseye itibar ve değer kazandırma

tefillin : ibr. * tefillah (dua, ibadet, yakarış) + in (çoğul eki) * Yahudilikte erkeklerin özellikle sabah duası sırasında alınlarına kayışla bağladıkları, içinde dua veya Tevrat’tan bölümler yazılı olan kağıt bulunan küçük, siyah ve küp şeklindeki kutucuklar

tefkid : ara. * fakada (kaybetmek, yitirmek, bulamamak; elden çıkarmak; incelemek, araştırmak, kaybolanı aramak, denetlemek), fakd (kaybetme, kayıp, yitirme, zarar görme, bulunmama, bulamama, belirsiz olma; taleb etme, isteme; elden çıkarmak; inceleme, kaybolanı arama, denetleme) * inceleme, denetleme, kayıpların tespiti, görevlendirme

tefkih : ara. * fakaha (yorumlamak, kavramak, bilmek, anlamak, idrak etmek, hüküm vermek), fıkh, fikh (anlayış, kavrayış, idrak, akıl yürütme; derin bilgi; İslam hukuku, fıkıh), fakih (bilgin, bilge, fıkıh ilmini bilen, islam hukukçusu; zeki, anlayışlı kimse) * öğretme, anlatma; fıkıh öğretme

tefkik : ara. * fekke (çözmek, açmak, ayırmak, kurtarmak), fekk (çözme, açma, ayırma, kurtarma) * bir bütünü parçalarına ayırma, çözümleme, ayrıştırma; bağlı veya birleşik bir şeyi ayrı hale getirme, parçalarına ayırma, çözme, ayrıştırma

tefkir : ara. * fekkere (düşünmek, akıl yürütmek), fikir (düşünce, bir konu ile ilgili akla gelen husus), tefekkür (düşünme, akıl yürütme) * düşünme, düşündürme, fikir yürütme, bir konu üzerinde düşünüp taşınma

teflon : gre., lat. * tetra (dört) + fluoro (flor elementi) (fluere (akmak, sıvı ilerleyerek hareket etmek) (lat.) ) + on (kimyadal madde eki) * yapışmaz kaplama olarak kullanılan politetrafloroetilen (PTFE) adlı sentetik floropolimer malzeme ( (C2F4)n )

tefnid : ara. * fennede (çürütmek, yanlışlığını göstermek, delillerle reddetmek), fend (zayıflık, akıl ve görüş zayıflığı; yanlış, geçersiz söz) * bir iddia veya görüşü çürütme, geçersizliğini ortaya koyma, yanlışlığını ispat etme, çürütme, reddetme, yanlışlığını gösterme

tefnut : mıs. * Tefnut (nem, nemlilik, yağış) * Mısır mitolojisinde hava tanrısı Şu'nun kız kardeşi ve eşi olan, nemi, yağmuru ve atmosferik düzeni temsil eden tanrıça

tefri : ara. * ferr (dal, şube, bölüm, kısım), ferea (dallanmak, bir dala ayrılmak, bir şeyin üst kısmına çıkmak), teferru (bir şeyin dallara ayrılması, ayrıntılara ve alt bölümlere yayılması; bir konunun çeşitli kısımlara ayrılması, dallanma, ayrılma, bir konudan başka konular çıkma) * şubelere ayrılma, kısım kısım olma, dallanma, ayrılma, fer'lendirme

tefric : ara. * faraca (yarmak, açmak, ayırmak, aralamak, yarık bırakmak), ferc (yarık, açıklık, aralık, çatlak; korkulacak yer; ud yeri; kadın cinsel organı) * sıkıntıyı giderme, ferahlatma, açma, aralama, aralık bırakma, bir şeyi bölümlere ayırma

tefrid : ara. * farada (tek olmak, eşsiz olmak, yalnız kalmak, birey olarak kalmak; ayırmak, ayrıştırmak, tek bırakmak, yalnızlaştırmak), ferd (birey, şahıs, kişi, tek, tekil, bir, yekta, yalnız; bir topluluğu oluşturan her bir kişi) * tekleştirme, ayırma, yalnızlaştırma, ferdi, hale getirme, yalıtma, izole etme

tefrih : ara. * feraha (rahatlatmak, huzur bulmak; gönlü açık olmak, sevinmek, şenlenmek), teferruh (rahatlama, huzur bulma, sevinme, şenlenme, içi açılma, ferahlanma) * evindirme, neşelendirme, ferahlatma, gönül açma, sıkıntıyı giderme

tefrik : ara. * faraka (ayırmak, ayrılmak, fark etmek), fark (ayrışım, ayrı olma, ayrılma, ayrım, değişik olma, değişim, değişiklik), tefrik (ayırma, ayrışım), firkat (ayrılma, ayrılık), firak (ayrışım, ayrılış) * ayırma, bölme, birbirinden farklı kılma, ayrıştırma, farklandırma; bölünme, ayrışma

tefrika : ara. * faraka (ayırmak, ayrılmak, fark etmek), fark (ayrışım, ayrı olma, ayrılma, ayrım, değişik olma, değişim, değişiklik), tefrik (ayırma, ayrışım), firkat (ayrılma, ayrılık), firak (ayrışım, ayrılış) * sürekli anlaşmazlık, ikiye ayrılma, nifak, ayrılık, bozuşma; süreli yayınlarda bölüm bölüm yayımlanan, birbirini tamamlayan bölümlerden oluşan yazı dizisi

tefris : ara. * farasa (yırtmak, parçalamak) * yırtma, parçalama

tefriş : ara. * faraşa (sermek, döşemek, yaymak) * döşeme, yayma, serme, bir yeri eşya ile donatma

tefrişat : ara. * faraşa (sermek, döşemek, yaymak), tefriş (döşeme, yayma, serme, bir yeri eşya ile donatma) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir yerin döşenmesinde kullanılan eşya ve donanım bütünü

tefrit : ara. * farrata (ileri gitmek, sınırı aşmak, ihmal etmek, eksik bırakmak, aşırıya kaçmak, sınır tanımamak), mefrut (ihmal edilmiş, eksik bırakılmış, aşırıya kaçılmış, ileri gidilmiş) * ihmal, eksiklik, aşırılık, görev veya sorumluluğu gerektiği gibi yapmama

tefsir : ara. * fasara (açıklamak, yorumlamak, ortaya koymak) * açıklama, yorum, izah; özellikle kutsal metinleri açıklama ve yorumlama

teftih : ara. * fataha (açmak, genişletmek; zaptetmek, ele geçirmek), feth (açma, genişletme, zaptetme, ele geçirme, yol gösterme, hüküm verme) * açma, genişletme, açılır duruma getirme

teftik : ara. * fataka (ayırmak, yarmak, çatlatmak) * yarma, yarılma, çatlama, ayırma, ayrılma

teftiş : ara. * fataşa (araştırmak, aramak, incelemek) * arama, araştırma, inceleme, denetleme, kontrol, kontrol amacıyla yapılan gözden geçirme

tegabbür : ara. * gabara (tozlanmak, toz içinde kalmak) * tozlanma, toza bulanma

tegabun : ara. * gabana (aldanmak, aldatılmak, kandırılmak, zarara uğramak) * karşılıklı aldanma ve zarara uğrama, birbirini aldatma; Kur'an’ın 64. suresi

tegafül : ara. * gafala (habersiz olmak, bilgisiz olmak), gaflet (habersizlik, bilgisizlik, aymazlık, bilinçsizlik, farkındasızlık) * bilmezlikten gelme, görmezden gelme, farkında değilmiş gibi davranma, umursamaz görünme

tegallüb : ara. * galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek), galib (üstün, muzaffer, yenmiş, mağlup etmiş) * üstünlük kurarak egemen hale gelme, baskınlık ve hakimiyet kazanma

tegalüb : ara. * galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek), galib (üstün, muzaffer, yenmiş, mağlup etmiş) * birbirine galebe etme, birbirine üstün gelmek, karşılıklı galip gelme

teganni : ara. * gana (şarkı söylemek) * şarkı söyleme

tegayyür : ara. * gayara, gayyara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı davranmak, dışında olmak, başkalaştırmak, farklılaştırmak), gayr (diğer, başka, öteki, öbür, öbürü, değil, aykırı, dışında, haricinde; yabancı), mugayyer (uygun olmayan, aykırı olan, farklı olan, başka olan) * değişme, başkalaşma, bir halden başka bir hâle geçme, farklılaşma

tegayyüz : ara. * gada (öfkelendirmek, kızdırmak, taşırmak, hiddetlendirmek), gaid, gaiz (öfkeli, kinli, hiddetli, hışımlı), gayz (öfke, kin, hiddet, hışım, taşkınlık) * hiddetlenme, kızma, öfkelenme

tegazzüb : ara. * gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gadab (öfke, kızgınlık, hiddet, gazab) * öfkelenme, kızma, hiddetlenme, gazaplanma

tegazzül : ara. * gazala (kadınlarla sevgi ve aşk üzerine konuşmak, aşk söylemek) * sevgiyi ve güzelliği dile getirme, aşk söyleme, sevgiliyi ve aşkı öven söz söyleme, aşk ve güzellik üzerine şiir söyleme

tegin : tür. * tegin (prens, hükümdar oğlu) * eski Türk devletlerinde hükümdarın oğluna verilen unvan, genellikle veliaht veya yüksek soylu prens

tegmental : lat. * tegere (örtmek, kaplamak, gizlemek) + mentum (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * örtü tabakasına veya örtü oluşturan yapıya ilişkin; beyin sapında, özellikle orta beyinde ve ponsta yer alan tegmentum bölgesine ait veya bu bölgeyle ilgili

tegucigalpa : nah. * tehuic (gümüş) + calpan (yer, bölge, ev; dağ) * Honduras’ın başkenti

tegument : lat. * tegere (örtmek, kaplamak, gizlemek) + mentum (isim yapım eki) * canlılarda bir organı, dokuyu, tohumu veya vücut bölümünü dış etkilerden koruyan örtü, kılıf veya dış tabaka

teğayyuz : ara. * gada (öfkelendirmek, kızdırmak, taşırmak, hiddetlendirmek), gaid, gaiz (öfkeli, kinli, hiddetli, hışımlı), gayz (öfke, kin, hiddet, hışım, taşkınlık) * hiddetlenme, kızma, öfkelenme

teğelti : tür. * teğ (değmek, dokunmak, temas etmek) + el (dönüşlü fiil eki) + ti (isim yapım eki) * bir şeye temas eden, bitişik veya yakın durumda bulunan destek, dayanak veya yardımcı unsur; binek hayvanlarında eyer veya semerin hayvanın sırtını vurmasını ve zarar vermesini engellemek amacıyla altına konulan kaba keçe veya içlik

teğet : tür. * teğ (değmek, dokunmak, temas etmek) + et (gibi olma, gibi olan) * değen, teğen, tek noktadan dokunan; bir eğriye veya yüzeye yalnızca bir noktada dokunan, fakat o noktadan başka yerde kesişmeyen doğru veya bu tür bir temas ilişkisi (tangent (teğet) (lat.) )

teğetsellik : tür. * teğ (değmek, dokunmak, temas etmek) + et (gibi olma, gibi olan) + sel (sıfat yağım eki) * kronik alkolizm, korsakoff psikozu, demans ve manide görülebilen, konuyla ilgili olmasına rağmen amaca katkısı olmayan düşünce; psikiyatride konuşmanın başlangıç noktasından saparak ana konuyla bütünleşmemesi ve hedefe ulaşamaması durumu

teğmen : tür. * teğ (değmek, dokunmak, temas etmek) + men (isim yapım eki) * bağlanan, iltihak eden, ikinci derece görevli; subaylık rütbeleri arasında asteğmen ile üsteğmen arasında bulunan, küçük rütbeli subay

tehabbüb : ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevgi, bağlanma, arzulama), muhabbet (sevgi) * sevgi gösterme, kendini sevdirme, dostluk kurmaya çalışma; başkalarının sevgisini ve yakınlığını kazanmayı amaçlama

tehabbüs : ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek, tutmak), habs (tutuklama, alıkoyma, salmama, zaptetme, tutma, engelleme) * kendini bir yere kapama, hapsetme

tehacüm : ara. * hacama (ansızın saldırmak, hücum etmek, bir yere baskın yapmak) * karşılıklı saldırma, ani saldırı, baskın, bir kimseye, topluluğa veya yere karşı beklenmedik biçimde yöneltilen şiddetli saldırı, baskın veya hücum hareketi

tehadüb : ara. * hadaba (yükselti oluşturmak, çıkıntı oluşturmak, kabarmak, tepeleşmek, kamburlaşmak), hadeb (tepe, tümsek, çıkıntı, yükselti, kamburlaşmış bölüm) * bir yüzeyin veya vücut bölümünün dışa doğru kıvrılarak yükselmesi, tümsekleşmesi veya kambur biçim alması durumu, kamburlaşma

tehadüm : ara. * hadama, haddama (yenmek, mağlup etmek, bozguna uğratmak; yıkmak, harap etmek, çöktürmek; yenilmek, bozguna uğramak, başarısız olmak; sıkıştırmak, ezmek) * yıkılma, çökme, harap olma, bozguna uğrama

tehafüt : ara. * hafata (düşmek, çökmek, zayıflamak, sönmek) * birbirinin üzerine düşme, çöküş, tutarsızlık, değersizliğe yönelme; düşüncelerin veya görüşlerin kendi içinde çelişmesi, mantıksal dayanaktan yoksun kalması, bir iddianın geçersizliğini ve tutarsızlığını ortaya koyan durum; felsefede özellikle karşılıklı eleştiri ve çürütme

tehakküm : ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak, bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), hakim (hükmeden, egemen, yargılayan, yargıç) * hükmetme, zorla yönetme; başkası üzerinde baskı kurarak iradesini dayatma; bir kişi, grup veya gücün başkaları üzerinde baskı ve zor kullanarak egemenlik kurması; adaletsiz veya keyfî biçimde kontrol etme ve yönetme durumu

tehallüf : ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek, halef olmak), muhalif (bir düşünceye, görüşe veya duruma karşı çıkan, zıt yönde hareket eden veya fikir ayrılığı gösteren, karşı çıkan, karşıt olan, zıt, muhalefet eden, ihtilaf içinde olan) * geri kalma, geride kalma, uygunsuzluk, eksiklik; bir topluluktan veya düzenden geri kalma, belirli bir duruma veya kurala uymama, uygunluk göstermeme ve geride bırakılma durumu

tehallül : ara. * halla (çözülmek, ayrışmak, serbest kalmak, izin verilmek, helal olmak), hallele (çözmek, serbest bırakmak, izin vermek, açmak, helal kılmak) * çözülme, ayrışma, dağılma, serbest kalma, helal olma

tehallüs : ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek), ihlas (arındırma, saflaştırma), halis (öz, saf, arı, katışık olmayan, katışıksız, katıksız; temiz, içten, sahici, özlü, içten, samimi), mahlas (kurtuluş yeri, sığınak; gerçek adı gizlemek veya ayırt etmek amacıyla kullanılan, özellikle edebiyat ve sanat eserlerinde yazarın veya şairin kullandığı takma isim) * Divan edebiyatında şairlerin şiirlerinde kendi adları veya takma adları olan mahlaslarını kullanması, mahlas kullanma

tehalüf : ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek, halef olmak), hilaf (aykırılık, terslik, karşıtlık, zıtlık, ikilik; ardından gelme, arkasından gelme, yerine geçme, ikame etme, takip etme, sonradan gelme) * farklılaşma, birbirine aykırı olma, karşıtlık, zıtlık, muhalefet, uyuşmazlık

tehalük : ara. * halaka (yok olmak, helak olmak, mahvolmak, tükenmek), helak (yok olma, helak olma, mahvolma, tükenme) * kendini tüketircesine yönelme, aşırı düşkünlük, birbirini yok edercesine davranma, aşırı istek ve tutkuyla yönelme, kendini tüketir derecede düşkünlük gösterme veya yok olma pahasına bir işe girişme durumu

tehavur : ara. * havara (karşılıklı konuşmak, söyleşmek, hasbihal etmek, sohbet etmek) * iki kişi veya grup arasında geçen karşılıklı konuşma, söyleşi, hasbıhal ve görüş alışverişi, karşılıklı konuşma, söyleşme, hasbihal etme, sohbet etme

tehavün : ara. * havana (hafif olmak, değersizleşmek, kolaylaşmak, küçümsemek) * önemsememe, gevşek davranma, ihmal etme, mühimsememe, ehemmiyet vermeme, ağır davranma, aldırış etmeme; istihkar, horlama, hakir görme

tehavvül : ara. * havala (dönmek, dönüşmek, değişmek, başkalaşmak, bir durumdan başka bir duruma geçmek), havvala (çevirmek, dönüştürmek; çevirmek, çevrelemek, kuşatmak, örtmek, sarmak; denemek), tahvil (çevirme, dönüştürme) * değişme, dönüşme, başkalaşma; bir şeyin bir hâlden başka bir hale geçerek yapısal veya niteliksel olarak farklılaşması

tehayyüz : ara. * hayaza (bir yana meyletmek, taraf tutmak; yer kaplamak, bir alanda konumlanmak) * düşünce veya tutumda taraflılık gösterme, objektiflikten uzaklaşıp belli bir görüşe yönelme, bir yana meyletme, taraf tutma; yer kaplama, bir alanda konumlanma

tehcir : ara. * hacara (terk etmek, ayrılmak, uzaklaşmak, göç etmek; menetmek, yasaklamak) * ayırma, terkettirme; bir topluluğu zorla yerinden etme, göçe zorlama, göç ettirme, yerinden çıkarma, uzaklaştırma

tehdid : ara. * haddada (korkutmak, ürkütmek, gözdağı vermek, sınır koymak, tehdit etmek) * korkutma, ürkütme, gözdağı verme, sınır koyma, tehdit etme

tehdim : ara. * hadama (yıkmak, ezmek), inhidam (yıkılma, harap olma), hezimet (yenilgi, bozgun, bozguna uğrama, mağlubiyet, başarısızlık; yıkım, ezilme, bozguna uğrama, harap olma, çöküş) * yıkma, ezme, harap etme

tehdit : ara. * haddada (korkutmak, ürkütmek, gözdağı vermek, sınır koymak, tehdit etmek) * korkutma, ürkütme, gözdağı verme, sınır koyma, tehdit etme

tehditkar : ara., far. * tehdid (korkutma, ürkütme, gözdağı verme, sınır koyma, tehdit etme) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) (far.) * tehdit içeren, korkutma veya zarar verme amacı taşıyan

teheccüm : ara. * gacama (ansızın saldırmak, baskın yapmak, hücum etmek) * saldırma, üzerine yürüme, ağır sözlerle saldırma

teheddüm : ara. * hadama (yıkmak, ezmek), inhidam (yıkılma, harap olma), hezimet (yenilgi, bozgun, bozguna uğrama, mağlubiyet, başarısızlık; yıkım, ezilme, bozguna uğrama, harap olma, çöküş) * yıkılma, ezilme, harap olma

tehevvün : ara. * havana (kolay görmek, hafife almak; önemsememe, küçümsemek, ihmal etmek) * gevşek davranma, ihmal etme, ciddiye almama, önemsiz sayma, gereken dikkati ve özeni göstermeme

tehevvür : ara. * havvara (kızmak, öfkelenmek, hiddetlenmek) * düşünmeden atılma, öfkeye kapılma, ölçüsüz davranma, öfke veya heyecanın etkisiyle düşünmeden hareket etme, sonuçlarını gözetmeden aceleci ve ölçüsüz davranma

tehevvüs : ara. * havasa (vesvese vermek, kuruntuya düşmek, coşmak, taşkınlık göstermek, heveslenmek); heves (istek, arzu, tutku) * aşırı istek, tutku ve heyecana kapılarak coşkulu fakat ölçüsüz davranma

teheyyüb : ara. * hayaba (korkmak, saygı duymak, heybetli olmak) * korkma, çekinme, korku ve saygı ile yaklaşma, ürkme

teheyyüc : ara. * hace, hayaca (harekete geçirmek, coşturmak, kabarmak, heyecanlandırmak, telaş etmek, çırpınmak, tozutmak, coşmak), heyecan (telaş, çırpınma, tozutma, coşma; ruhsal veya fizyolojik olarak uyarıldığı, coşku, korku, sevinç veya merak gibi duygularla birlikte ortaya çıkan yoğun duygu durumu) * uyarılma, hareketlenme, coşma, heyecanlanma; bir duygu, düşünce, organ veya maddenin bir etkiyle harekete geçmesi, şiddetlenmesi, kabarması veya heyecan ve coşku haline ulaşması durumu

teheyyüç : ara. * hace, hayaca (harekete geçirmek, coşturmak, kabarmak, heyecanlandırmak, telaş etmek, çırpınmak, tozutmak, coşmak), heyecan (telaş, çırpınma, tozutma, coşma; ruhsal veya fizyolojik olarak uyarıldığı, coşku, korku, sevinç veya merak gibi duygularla birlikte ortaya çıkan yoğun duygu durumu) * uyarılma, hareketlenme, coşma, heyecanlanma; bir duygu, düşünce, organ veya maddenin bir etkiyle harekete geçmesi, şiddetlenmesi, kabarması veya heyecan ve coşku haline ulaşması durumu

tehir : ara. * ahhara (ertelemek, ötelemek, geciktirmek, ileriye atmak; ötesine geçmek, sonraki safhaya geçmek), ahir (sonraki, öteki), ahiret (sonraki, ötesi) * erteleme, öteleme, geciktirme, ileriye atma

tehiyye : ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek, selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) * selam, esenlik dileme; hayat ve iyilik temennisi sunma; hayat ve canlılıkla ilişkili saygı ifadesi, selamlamlama, selamlar, dualara, manevi hayat hediyeleri, tezahüret-i hayatiye

tehlike : ara. * helaka (yok olmak, mahvolmak; yok etmek, mahvetmek), helak (yok olma, mahvolma) * yok olma durumu, mahvolma durumu, ihtimali

tehlil : ara. * halla (çözülmek, ayrışmak, serbest kalmak, izin verilmek, helal olmak), hallele (çözmek, serbest bırakmak, izin vermek, açmak, helal kılmak) * çözme, serbest bırakma, açma, helal kılma; İslami gelenekte Allah’ın birliğini ifade eden “la ilahe illallah” sözünü söyleme, Allah’ı bu zikir ile anma ve yüceltme biçimi

tehniye : ara. * hene (rahat ve hoş olmak, kutlamak, memnun etmek, sevinmek) * kutlama, iyi dilekte bulunma, tebrik etme

tehvid : ara. * havada (Yahudi olmak, Yahudiliğe girmek) * Yahudileştirme, Yahudi dinine veya kültürüne yöneltme; Yahudileşme

tehvil : ara. * hevele (korkutmak, ürkütmek, dehşete düşürmek) * korkutma, ürkütme, dehşete düşürme

tehvin : ara. * havana (hafif olmak, kolay olmak, değersiz görmek), havvena (hafifletmek, kolaylaştırmak, önemsiz göstermek) * hafifletme, kolaylaştırma, küçümseme, hafif, kolay veya önemsiz gösterme

tehyib : ara. * hayaba (korkmak, saygı duymak, heybetli olmak), teheyyüb (korkma, çekinme, korku ve saygı ile yaklaşma, ürkme) * korkutma, heybet verme, çekingenliğe sevk etme, heybetli gösterme, heybetli gösterilme, bir kimsede korku, saygı veya heybet duygusu uyandırarak çekingen ve ihtiyatlı davranmasına yol açma

tehyic : ara. * hace, hayaca (harekete geçirmek, coşturmak, kabartmak, tahrik etmek, kabarmak, heyecanlandırmak telaş etmek, çırpınmak, tozutmak, coşmak) * harekete geçirme, tahrik etme, heyecanlandırma, coşturma

tehyiç : ara. * hace, hayaca (harekete geçirmek, coşturmak, kabartmak, tahrik etmek, kabarmak, heyecanlandırmak telaş etmek, çırpınmak, tozutmak, coşmak) * harekete geçirme, tahrik etme, heyecanlandırma, coşturma

tehzib : ara. * hazaba (temizlemek, arıtmak, düzeltmek, ıslah etmek, arıtmak, inceltmek, terbiye etmek) * düzeltme, arıtma, terbiye etme, olgunlaştırma

tehzil : ara. * hazala (aşağı düşmek, alçalmak, değersizleşmek, zayıf düşmek, cılızlaşmak, şaka yapmak), hezzele (zayıflatmak, cılızlaştırmak, hafife almak), hazul (hor, hakir, alçak, aşağılık, alçalmış, kimsesiz. yardımsız olarak her şeyden mahrum, biçare) * zayıflatma, cılızlaştırma, değersizleştirme, zayıf ve etkisiz hale getirme, değerini ve önemini azaltma

teiidae : lat., port. * teius (kertenkele cinsi) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Amerika kıtasına (Yeni Dünya) özgü, iri gövdeli ve hızlı hareket eden, aralarında kamçı kuyruklu kertenkeleler, yarış kertenkeleleri ve teguların yer aldığı bir sürüngen (kertenkele) familyası, teiidgiller, koşucu kertenkelegiller

teikoik asit : gre., lat. * teikhos (duvar, sur) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) + acidum, acidus (ekşi, asit) (lat.) * Gram pozitif bakterilerin hücre duvarında bulunan, hücre duvarının yapısal bütünlüğüne, iyon dengesine ve yüzey özelliklerine katkı sağlayan fosfatça zengin polimer

teikoplanin : gre., lat. * teikhos (duvar, sur) (gre.) + planes (gezgin, dolaşan) + ine (kimyasal madde eki) (lat.) * Gram pozitif bakterilere karşı etkili olan, bakteri hücre duvarı sentezini engelleyerek etki gösteren glikopeptit grubu antibiyotik (C90H143Cl2N9O36)

tein : lat. * thea (çay) + ine (kimyasal madde eki) * çay bitkisinin (Camellia sinensis) yapraklarında bulunan ve kimyasal olarak kafein ile tamamen aynı olan doğal alkaloit nitelikli bir uyarıcı madde (C8H10N4O2)

teizm : gre. * theos (tanrı, ilah) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olan kişisel bir Tanrı'nın varlığını kabul eden, Tanrı'nın evrenle ve insanla ilişki içinde bulunduğunu savunan dini ve felsefî inanç sistemi

tek : tür. * teg, tek (bir, tek, yalnız, yek) * bir, tek, yek, yegane; sayıca bir olan, eşi ve benzeri bulunmayan, yalnız ve benzersiz nitelikte olan şey veya kimse

tek düzen muhasebe sistemi : tür., ara., gre. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + düzen (dizme, tertip etme, sıra ve kural oluşturma) (tür.) + muhasebe (hesaplaşma, hesap tutma) (ara.) + systema (bir araya getirilmiş bütün, düzenli yapı, nizam) (gre.) * işletmelerin mali işlemlerini belirli hesap planı, kayıt düzeni ve muhasebe ilkeleri çerçevesinde aynı esaslara göre kaydetmesini ve raporlamasını sağlayan standart muhasebe uygulama sistemi

tek eşlilik : tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + eş (birbirine denk olan, karı veya koca) + li (sıfat yapım eki) + lik (isim yapım ve durum eki) * bir kişinin aynı zaman diliminde yalnızca bir eşle evlilik veya çift ilişkisi içinde bulunmasını esas alan evlilik ve ilişki düzeni

tek hücreli : tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) (tür.) + hucra (oda, odacık, küçük bölme; biyolojide yapı birimi) (ara.) + li (sıfat yapım eki) * yaşam faaliyetlerini yalnızca bir hücreden oluşan tek bir yapısal birim içinde sürdüren, büyüme, beslenme, üreme ve çevreyle etkileşim gibi temel işlevleri tek hücre tarafından gerçekleştirilen canlı türü

tek sayı : tür., ara * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + sayı (nicelik, miktar, rakamla ifade edilen değer) (ara.) * ikiye bölündüğünde kalanı bir olan, 1, 3, 5, 7, 9 gibi tam sayılar arasında yer alan ve matematikte çift sayıların karşıtı kabul edilen sayı türü

tek tanrıcılık : tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + tanrı (yaratıcı ilah, tapınılan kutsal ve yüce varlık) + cı (yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) + lık (isim yapım eki) * evrende yalnızca bir Tanrı'nın bulunduğunu, bütün ilahi niteliklerin tek bir ilaha ait olduğunu ve diğer tanrı anlayışlarının kabul edilmediğini savunan dinî inanç sistemi

tek tük : tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + tük (pekiştirme eki) * sayıca çok az bulunan, aralıklı ve seyrek biçimde ortaya çıkan, toplu veya yoğun olmayan şeyleri ifade eden ikileme

tek yıllık bitki : tür. * teg, tek (bir, tek, yalnız, yek) + yıllık (senelik, on iki aylık zaman dilimine ilişkin) + bitki (biten, yetişen; yosun, ot, ağaç gibi canlı varlıklar) * yaşam döngüsünü tek bir yetişme mevsimi veya bir yıl içinde tamamlayan, çimlenme, büyüme, çiçeklenme, tohum oluşturma ve ölme aşamalarının tümünü aynı yıl içinde gerçekleştiren bitki, bir yıllık bitki, yıllık bitki, annual bitki

tek yön bileti : tür., lat., ita., fra. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + yön (taraf, doğrultu, istikamet) (tür.) + bulla (mühür, damga, mühürlü belge, yazılı belge) (lat.); biglietto (belge, küçük kağıt) (ita.); billet ( (yazılı küçük not, bilet) (fra.) + i (iyelik eki) (tür.) * yalnızca gidiş hakkı sağlayan, dönüş yolculuğunu kapsamayan ve belirli bir başlangıç noktasından tek bir varış noktasına ulaşım için düzenlenen seyahat belgesi

tek yumurta ikizleri : tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + yumurta (dişi üreme hücresi veya bazı hayvanlarda embriyonun geliştiği, besin maddeleriyle çevrili ve kabukla korunmuş üreme yapısı) (yum, yumur (kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ta (isim yapım eki) ) + ikiz (aynı doğumda aynı anneden birlikte doğan iki kardeş) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki) * döllenmiş tek bir yumurta hücresinin erken gelişim sırasında iki ayrı embriyoya ayrılmasıyla oluşan, genetik yapıları büyük ölçüde aynı olan ve aynı cinsiyette bulunabilen ikiz kardeşler

teka : gre. * theke (kutu, sandık, kap, hazne) * polen kesesi veya bir organın dış kılıfı; bazı organizmaların koruyucu kılıfı veya kapsülü

tekabbelallah : ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), kabul (yüzünü dönme, karşılama, alma) + allah (Allah; el ilah) * Allah kabul etsin (mealinde dua)

tekabbuh : ara. * kabaha (yanlış olmak, kötü olmak, çirkin olmak), kabiha (çirkin ve kötü davranış, ayıp iş, fena muamele), kabahat (çirkin davranış, hata, yanlış, suç, günah), kabih (çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp, kabahatli, suç içeren), kubh (çirkinlik, fenalık, kötülük, kabahat) * çirkin görme, kötü sayma

tekabbül : ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), kabul (yüzünü dönme, karşılama, alma) * kabul etme

tekabül : ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), kabul (yüzünü dönme, karşılama, alma) * bir şeyin bir başka şeyin yerini tutması, ona karşılık gelmesi veya denk olması

tekaddüm : ara. * kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek), kadim (eski, geçmişe ait, antik) * önce gelme, önce davranma, önde gitme, geçmişte olma, geçmiş bulunma

tekadüm : ara. * kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne almak, öne geçirmek), kadim (eski, geçmişe ait, antik) * geçmiş bulunma, mürur-u zaman olma, zaman aşımı olma

tekamül : ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz hale getirmek), kamula (tam olmak, tamamlanmak, eksiksiz olmak, olgunlaşmak), kemal (olgunlaşma, tamamlanma, mükemmellik, olgunluk), kamil (olgunlaşmış, tamamlanmış) * olgunlaşma, tamamlanma, kemale erme, gelişme, evrim

tekapu : far. * tek (koşmak) + kav (aramak, peşine düşmek) * dalkavukluk, birinin her yaptığını, her dediğini koşulsuz onaylama; koşuşturma, telaşla bir şeyler arama, öteye beriye seğirtme, oradan oraya koşturma

tekarüb : ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek), karraba (yakınlaştırmak, yaklaştırmak, yakına getirmek) * birbirine yaklaşma, birbirine yakın gelme, karşılıklı yakınlaşma, tedenni etme

tekasüf : ara. * kasafa (yoğunlaşmak, kalabalıklaşmak, koyulaşmak, ağdalaşmak, sıkışmak), kassafa (yoğunlaştırmak, kalabalıklaştırmak, koyulaştırmak, ağdalaştırmak, sıkıştırmak), kesif (yoğun, ağdalı, sık, kalın) * yoğunlaşma, ağdalaşma, sıklaşma, koyulaşma, bir araya toplanma

tekasül : ara. * kasala (tembellik etmek, gevşek davranmak, ağırdan almak) * tembellik etme, isteksizlik gösterme, gevşeklik, ağır davranma, üşenme, kayıtsızlık

tekasüm : ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim etmek; yemin etmek, and içmek), kasem (yemin, and) * karşılıklı yeminleşme, andlaşma; bölüşme

tekasür : ara. * kasara (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), kesir (çok, fazla) * sayıca veya miktarca artma, çoğalma ve çoğunluk kazanma durumu, çoğalma, artış; mal, servet ve sayısal üstünlükle övünme, çoklukla övünme; Kur'an'ın 102. suresi

tekatu : ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek), kat'ia (kesinlik, kat'ilik) * parçalanma, kesilme, bölünme; kesişme

tekatur : ara. * katara (damlamak, damla damla akmak) * damlama, damla damla dökülme, ardı ardına akma

tekatüb : ara. * ketebe (yazmak), katip (yazman) * karşılıklı yazışma, mektuplaşma, yazı yoluyla haberleşme

tekatül : ara. * katala (dövüşmek, savaşmak, çatışmak, vuruşmak, öldürmek, katletmek), katl (dövme, savaşma, çatışma, vurma, öldürme), kital (dövüş, savaş, çatışma, vuruşma, karşılıklı öldürme) * vuruşma, savaşma; birbirini öldürme, mukatele

tekatüm : ara. * keteme (saklamak, gizlemek), ketum (saklayan, gizleyen) * birbirinden sır saklama, karşılıklı gizleme, saklı tutma, sır saklama

tekaüd : ara. * kaada (oturmak, geri çekilmek; emekli olmak) * oturma; görevden çekilme, iş hayatından ayrılma, emeklilik durumu

tekaüt : ara. * kaada (oturmak, geri çekilmek; emekli olmak) * oturma; görevden çekilme, iş hayatından ayrılma, emeklilik durumu

tekavül : ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek), kavl (söz, söylem, söyleme, deyiş, deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme) * karşılıklı söz söyleme, birbirine söz atma; söz uydurma

tekavvüm : ara * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kıvam (dayanıklılık, sağlamlık, tutarlılık; bir maddenin veya nesnenin fiziksel olarak yoğunluk, yoğunluk ve tutarlılık derecesi; özellikle sıvıların veya karışımların akışkanlık veya sertlik özelliklerinin dengede olduğu durum) * doğrulma, değer kazanma, düzenli ve sağlam hale gelme, düzelme, dikilme

tekavvüs : ara. * kasa (eğmek, bükmek, eğilmek, bükülmek, yay şeklini almak), kavs (yay, eğri, eğrilik, kavis) * kavislenme, bükülme, eğilme, kavis şekline girme

tekavvüt : ara * akata (beslemek, doyurmak, yaşatmak, gıda vermek, beslemek), kut (gıda, besin, rızık) * beslenme, azıklanma, gıdalanma, rızıklanma, geçinme

tekayüd : ara. * kade (tuzak kurmak, hile yapmak, düzen kurmak, komplo düzenlemek, kumpas kurmak, gizlice zarar vermeyi tasarlamak), keyd (tuzak, hile, kumpas, komplo) * birbirine hile yapma, karşılıklı tuzak kurma

tekayyüd : ara. * kayyada (bağlamak, sınırlamak; kayıt altına almak, kaydetmek, kısıtlamak, tayin etmek, görevlendirmek, belirlemek) * bağlı olma, bir şarta bağlanma, kayıtlanma, sınırlanma; özen gösterme, dikkatli ve bağlı olma durumu

tekazüb : ara * kazaba (yalan söylemek, gerçek olmayanı söylemek), kezzebe (yalanlamak, doğru olmadığını öne sürmek) * birbirine yalan söyleme, karşılıklı yalan söyleme

tekbenci : tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + ben (birinci tekil şahıs zamiri) + ci (yandaş, destekçi) * "Yalnız ben varım; benden başka her şey yalnızca benim tasarımımdır" düşüncesini benimseyen ve öznel benliği evrendeki tek gerçeklik olarak kabul eden, soliptik

tekbencilik : tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + ben (birinci tekil şahıs zamiri) + ci (yandaş, destekçi) + lik (isim yapım ve durum eki) * yalnızca bireysel "ben"in gerçek olduğunu, dış dünyanın ve diğer insanların ise yalnızca bu bilincin birer tasarımı veya yansıması olduğunu savunan felsefi görüş

tekbir : ara. * kabara (büyümek, irileşmek, iri olmak, önemli olmak), kibr (büyüklük, ululuk, yücelik) * yüceltme, ululama; Allah'ın zatı ve sıfatları itibarıyla her şeyden yüce, ulu ve üstün olduğunu" ifade etmek ve O'nu yüceltme, "Allahu ekber" deme

tekdir : ara. * kadara (sıkılmak, bunalmak) * sıkıntı verme, bulandırma; bir kimseyi hatalı davranışı nedeniyle kınama, azarlama, paylama

tekdüze : tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + düze (düzenli, değişmeden devam eden) * değişmeyen, aynı biçimde tekrarlanan, monoton, yeknesak

teke : tur. * teke (erkek keçi) * sakallı ve güçlü yapılı erkek keçi

tekebbüd : ara. * kabuda, kebede (ağır gelmek, sıkıntı vermek, yük olmak; güçlük çekmek, sıkıntıya katlanmak, zahmet vermek) * zahmet yüklenme, güçlük çekme, ağır bir şeyi üstlenme; sertleşme, katılaşma

tekebbür : ara. * kabara (büyümek, irileşmek, iri olmak, önemli olmak), kibr (büyüklük, ululuk, yücelik), kebir (büyük, ulu) * büyüklük taslama, kibirlenme, kendini üstün görme, böbürlenme

tekeddür : ara. * kadara (sıkılmak, bunalmak), keder (bulanıklık, kararma, kötüleşme; insanı içten sarsan, kalpte ağırlık yapan derin hüzün, üzüntü, hüzün, acı, ıstırap), tekdir (sıkıntı verme, bulandırma; bir kimseyi hatalı davranışı nedeniyle kınama, azarlama, paylama) * bulanma, bulanıklaşma, bozulma, bulanık olma, safiyetini kaybetme, berraklığını, saflığını veya düzenini kaybetme, kederlenme

tekeffüf : ara. * keffe (el açmak, avuç açmak) * el uzatarak dilencilik etme, avuç açma, dilenme; avuçla tutma, avuçlama

tekeffül : ara. * kafala (bakmak, teminat vermek, sorumluluk üstlenmek, desteklemek; güvence vermek, garantör olmak, sorumluluğu almak, taahhüt etmek), kefalet (teminat, garantörlük, güvence, sorumluluk, himaye, destek) * bir borcu veya sorumluluğu üstlenme, birine kefil olma ve garanti verme, bir başkasının borcunu ödemeyi garanti etme, bir yükümlülüğün yerine getirileceğini taahhüt etme

tekehhul : ara. * kuhl (koyu mavi, siyah, kara; kömür), kehle (yaşlanmak, ihtiyarlamak) * göze sürme çekme, gözün kirpik diplerine içten siyah renkli boya sürme, suni kara gözlü olma; yaşlanma, ihtiyarlama

tekehhün : ara. * kahana (falcılık etmek, gaipten haber vermek, kehanette bulunmak, kahinlik etmek), kahin (falcı) * falcılık etme, gaipten haber verme, kehanette bulunma, kahinlik etme

tekel : tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + el (kolun, bilekten parmak uçlarına kadar olan, dokunmaya, tutmaya ve kavramaya yarayan ve her birinde beş parmak bulunan iki bölümünden her biri) * bir mal veya hizmetin pazarda tek bir satıcı veya üretici tarafından müşterilere sunulması, pazarda belirli bir mal veya hizmeti tedarik eden tek bir satıcı bulunması durumu, monopol

tekelci : tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + el (kolun, bilekten parmak uçlarına kadar olan, dokunmaya, tutmaya ve kavramaya yarayan ve her birinde beş parmak bulunan iki bölümünden her biri) + ci (yapan, eden eki) * bir piyasada belirli bir mal veya hizmetin üretimini veya satışını tek başına elinde bulunduran kişi veya kurum

tekellüf : ara. * kallafa (yüklemek, sorumlu kılmak, görev vermek), kulfet (ağır sorumluluk, yük veya zahmet, sıkıntılı zorluk, yorgunluk; bir işin veya durumun kişiye getirdiği sıkıntı veya meşakkat) * sıkıntı veren bir iş yapma, güçlüğe, sıkıntıya katlanma; bir işi gösterişli bir biçimde yapmaya çalışma, özenme, gösteriş

tekellüm : ara * kalama (kesmek, kesip ayırmak, ayırmak, darbelemek, yaralamak, tesir etmek, etkilemek), kelime (sözcük; söz, söylem, kelam, konuşma) * söyleme, konuşma, kelam etme; Osmanlı edebiyatında ise yazarın kendisini ölmüş kabul ederek yazı yazması veya eserlerinde kendi ağzından konuşuyormuş gibi hitap etmesi

tekellüs : ara. * kils (kireç, kireçtaşı), kellese (sıvalamak, kaplamak, bir şeyi örtmek) * bir maddenin veya dokunun kalsiyum tuzlarının birikmesiyle sertleşerek kireçlenmiş, taşlaşmış veya katılaşmış hale gelmesi durumu, kireçleşme, kireçlenme, taşlaşma, kireç tabakası oluşması

tekemmül : ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz hale getirmek), kamula (tam olmak, tamamlanmak, eksiksiz olmak, olgunlaşmak), kemal (olgunlaşma, tamamlanma, mükemmellik, olgunluk), kamil (olgunlaşmış, tamamlanmış) * olgunlaşma, tamamlanma, kemale erme, gelişme, evrim

teker : tür. * tegir, tegre (çevirmek, dönmek) * bir eksen çevresinde dönen, taşıtların hareket etmesini sağlayan yuvarlak ve genellikle dairesel biçimli parça; çember, döngü, çakra (çakra, chakra, Chakren (san., ing., alm.) )

teker teker : tür. * teker (birer birer ayrılmış, tek parça halinde; tekerlek anlamındaki teker ile aynı kökten gelişmiş ikileme unsuru) (tek (bir, yek, yalnız, yegane) + er (olarak, grup halinde) ) + teker (pekiştirme ve yineleme unsuru) * bir topluluk veya bütün içindeki unsurların ayrı ayrı, sıra ile, biri bittikten sonra diğeri gelecek şekilde ele alınmasını veya yapılmasını anlatan ikileme, birer birer

tekerlek : tür. * tegrek (halka, çember, yuvarlak kuyunun dış kenarı) (tegir, tegre (çevirmek, dönmek) + ek (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + lek (araç eki) * taşıtlarda kullanılan, merkezinde bulunan bir eksenin çevresinde dönerek taşıtın yürümesini sağlayan, çember biçimli parça, teker

tekerlekli sandalye : tür., gre., lat. * tekerlek (taşıtlarda kullanılan, merkezinde bulunan bir eksenin çevresinde dönerek taşıtın yürümesini sağlayan, çember biçimli parça, teker) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) + santalum (kokulu odun veren sandal ağacı cinsi) (lat.); sandalion (tahta tabanlı açık ayakkabı, nalın) (gre.) * yürümekte güçlük çeken veya yürüyemeyen kişilerin oturarak hareket edebilmesini sağlamak amacıyla altında bir veya daha fazla tekerlek bulunan, itme veya kendi kendine sürme mekanizmasına sahip hareket destek aracı

tekerleme : tür. * tegrek (halka, çember, yuvarlak kuyunun dış kenarı) (tegir, tegre (çevirmek, dönmek) + ek (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + le (etken fiil eki) + me (isim yapım eki) * çoğunlukla çocuk oyunlarında, masal ve halk anlatılarında kullanılan, ses benzerlikleri, uyaklar ve ritmik tekrarlarla oluşturulan eğlenceli, akıcı ve bazen anlamdan çok söyleyiş güzelliğine dayanan söz dizisi

tekerrüh : ara * karaha (hoşlanmamak, istememek, zorlanmak, zorla yapmak, zorla yaptırmak), ikrah (zorlayarak ve rızası dışında iş yaptırma, baskı altında bırakma, mecbur etme, baskı uygulama, zorlama; istememe, zorlanma, tiksinme), kerh (hoşlanmama, istememe, iğrenme, tiksinme, ikrah; zorlanma, zorla yaptırma) * tiksinme, iğrenme, hoşnutsuzluk duyma

tekerrür : ara. * kerra (geri dönmek, tekrarlamak, yinelemek), kere (defa, sefer) * tekrar olma, yeniden meydana gelme, yinelenme

tekessüb : ara. * kasaba (kazanmak, elde etmek, edinmek), iktisab (kazanma, elde etme, edinme) * kazanma, elde etme, edinme

tekessül : ara. * kasala (tembellik etmek, gevşek davranmak, ağırdan almak) * tembellik etme, isteksizlik gösterme, gevşeklik, ağır davranma, üşenme, kayıtsızlık

tekessür : ara. * kessere (kırmak, parçalamak, kırılmak, bölünmek) * kırılma, parçalanma, dağılma

tekeşşüf : ara * kaşafa (açmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak, bulmak), kaşif (keşfeden, açığa çıkaran, ortaya çıkaran, bulan, mucit), keşf (açma, açığa çıkarma, meydana çıkarma, ortaya koyma, bulma) * açılma, görünme, sıyrılma, meydana çıkma, ortaya çıkma, açığa çıkma, keşfedilme

tekevvün : ara. * kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek), kainat (oluşum, yaratılış, var olma), kevn (varlık, yaratılış, oluşum, alem, kainat) * oluşma, meydana gelme, varlık kazanma

tekeyyüf : ara. * keyefe (nasıl olmak, nitelik kazanmak, biçim ve durum göstermek), keyf (hal, durum, vaziyet) * uyum sağlama, biçim alma, şartlara göre değişme

tekeyyüs : ara. * kasa (ölçmek, mukayese etmek, karşılaştırmak, denkliğini tartmak, benzetme yoluyla akıl yürütmek), kiyas (iki veya daha fazla şey arasında benzerlik veya farklılıkları belirleyerek değerlendirme yapma, ölçme, karşılaştırma, benzetme), kiyaset (akıl yürütme, karşılaştırma veya mantıksal çıkarım yoluyla sonuca varma yetisi veya eylemi; benzerlik veya farklılık esasına dayalı düşünsel değerlendirme; akıllıca davranış, akıllılık) * akıllılık gösterme, uyanıklık, tedbirli olma, akıllı olma, anlayışlı ve tedbirli davranma)

tekfil : ara. * kafala (bakmak, teminat vermek, sorumluluk üstlenmek, desteklemek; güvence vermek, garantör olmak, sorumluluğu almak, taahhüt etmek), kefalet (teminat, garantörlük, güvence, sorumluluk, himaye, destek), tekeffül (bir borcu veya sorumluluğu üstlenme, birine kefil olma ve garanti verme, bir başkasının borcunu ödemeyi garanti etme, bir yükümlülüğün yerine getirileceğini taahhüt etme) * kefil etme, güvence altına alma, birinin sorumluluğunu başkasına yükleme

tekfin : ara. * kefene (sarmak, örtmek), kefen (ölünün sarıldığı bez) * kefenleme, ölüyü kefene sarma

tekfir : ara. * kefere (örtmek), kufr (örtme, inkar), kafir (örten, inkar eden; tarımcı, ziraatçi, çiftçi) * İslam hukukunda bir kişi veya topluluğun bir başka kişi veya topluluğun inanç bakımından kafir olduğunu ilan etmesi veya onu/onları küfürle itham etmesi, kafir sayma, küfre nispet etme

tekfur : erm. * takavor (taç taşıyan) (taka (taç) + vor (taşıyan) ) * hükümdar; Bizans imparatorluğunda vali veya Hristiyan hükümdar

tekhil : ara. * kuhl (koyu mavi, siyah, kara; kömür) * göze sürme çekme, gözün kirpik diplerine içten siyah renkli boya sürme, suni kara gözlü olma

tekid : ara. * ekkede (kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak, üstelemek, pekiştirmek) * kuvvetlendirme, pekiştirme, doğrulama, bir daha yapma, üsteleme, pekitme, yineleme; mahkemelerin veya müdürlüklerin yazmış olduğu müzekkerelerin, ilgilileri tarafından cevapsız veya sürüncemede bırakılması durumunda yeniden, yinelenerek gönderilmesi

te'kil : ara. * ekele (yemek) * yedirme; yedirilme

tekil : tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + il (sıfat yapım eki) * bir tane olan, tek bir varlığı veya unsuru gösteren; dil bilgisinde bir ismin yalnızca bir varlığı bildiren biçimi, çoğulun karşıtı

tekil fonksiyon : tür., lat. * tekil (bir tane olan, tek bir varlığı veya unsuru gösteren; dil bilgisinde bir ismin yalnızca bir varlığı bildiren biçimi, çoğulun karşıtı) (tür.) + functio (yapma, yerine getirme, icra, işlev, görev) (fungi, fungere (yapmak, yerine getirmek, icra etmek, işlemek, uygulamak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * bir aralıkta sürekli olan, türevi hemen hemen her yerde sıfır olan ve sabit olmayan fonksiyon

tekil matris : tür., lat. * tekil (bir tane olan, tek bir varlığı veya unsuru gösteren; dil bilgisinde bir ismin yalnızca bir varlığı bildiren biçimi, çoğulun karşıtı) (tür.) + mater (anne, ana, valide, öz, esas, kaynak), matrix (kaynak, ana, temel yapı; doğuran dişi; rahim; matematikte sayıların veya cebirsel ifadelerin satır-sütun düzeninde oluşturduğu düzenli sayı dizisi formundaki tablo; kalıp, kaynak yapı) (lat.) * determinantı sıfır olan, dolayısıyla ters matrisi bulunmayan kare matris; eğri üzerinde, eğrinin parametrelerine göre türevinin olmayan veya bütün parametrelerine göre türevinin sıfır olduğu nokta; karmaşık fonksiyonun analitik olmadığı nokta

tekin : tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + in (sıfat yapım eki) * yalnız, eşi bulunmayan; güvenli, sakin, uğursuzluk veya tehlike taşımayan, rahat ve huzurlu durumda olan

tekinsiz : tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + in (sıfat yapım eki) + siz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * güven vermeyen, huzursuzluk veya korku uyandıran, uğursuz kabul edilen, içinde tehlike veya bilinmezlik hissi bulunan

tekir : tür., gre. * tigris (çizgili; kaplan) * çizgili, benekli görünüşte olan; çizgili kedilere verilen isim

tekirdağ : gre., erm., tür. * tekfur dağı (tekfur, takavor (taç taşıyan) (tak (taç) + avor (taşımak) ) (erm.) + tağ, dağ (yüksek arazi, tepe) + ı (iyelik eki) (tür.); (“Tekfur” kelimesi Bizanslı hükümdar anlamında kullanılagelmiştir.) *

tekit : ara. * ekkede (kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak, üstelemek, pekiştirmek) * kuvvetlendirme, pekiştirme, doğrulama, bir daha yapma, üsteleme, pekitme, yineleme; mahkemelerin veya müdürlüklerin yazmış olduğu müzekkerelerin, ilgilileri tarafından cevapsız veya sürüncemede bırakılması durumunda yeniden, yinelenerek gönderilmesi

tekke : ara. * tekeye (dayanmak, yaslanmak), tekye (dayanma yeri, yaslanılan yer, tarikat mensuplarının toplandığı mekan) * tarikat mensuplarının bir araya geldiği, zikir, ibadet, eğitim ve tasavvufi faaliyetlerin yürütüldüğü dergah, tasavvuf yapısı

tekkeköy : ara., tür. * tekke (tarikat mensuplarının bir araya geldiği, zikir, ibadet, eğitim ve tasavvufi faaliyetlerin yürütüldüğü dergah, tasavvuf yapısı) + köy (kasabadan küçük yerleşim birimi) (tür.) * Samsun’un bir ilçesi

teklemek : tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + le (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi tek hale getirmek, yalnız bırakmak; bazı kullanımlarda bir şeyin teklemesiyle aksaması, düzensiz çalışması veya tekleme yapması durumu

teklif : ara. * kallafa (yüklemek, sorumlu kılmak, görev vermek), kulfet (ağır sorumluluk, yük veya zahmet, sıkıntılı zorluk, yorgunluk; bir işin veya durumun kişiye getirdiği sıkıntı veya meşakkat) * yükleme, görev verme, önerme; bir iş, görev, sorumluluk veya düşünceyi bir kimseye sunma; bir şeyi yapmasını isteme veya bir öneride bulunma

teklim : ara. * kelleme (kelam etmek, konuşmak, söylemek), mukellim (kelam eden, söyleyen, konuşan); kelame (yaralamak) * konuşma, söz söyleme, konuşturma, söyletme; yaralama, mecruh etme

teklis : ara. * kils (kireç, kireçtaşı), kellese (sıvalamak, kaplamak, bir şeyi örtmek) * kireç haline getirme, kireçleştirme; bir maddenin kireçleşmesini sağlama

tekman : erm. * tatos (dede, nine) * Erzurum’un bir ilçesi

tekme : tür. * tek (vurmak, değmek, çarpmak) + me (isim yapım eki) * ayağın sertçe bir yere veya bir kimseye vurmasıyla yapılan darbe; ayakla vurma hareketi

tekmid : ara * kemede (sıcaklık vermek, bastırmak; özellikle sıcak bezle tedavi etmek) * bir bölgeye bez, sargı veya benzeri bir araçla sıcak veya soğuk kompres uygulama, pansuman yapma

tekmil : ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz hale getirmek), kamula (tam olmak, tamamlanmak, eksiksiz olmak, olgunlaşmak), kemal (olgunlaşma, tamamlanma, mükemmellik, olgunluk), kamil (olgunlaşmış, tamamlanmış), tekemmül (olgunlaşma, tamamlanma, kemale erme, gelişme, evrim) * tamamlama, eksikliği giderme, tamam hale getirme, olgunlaştırma

tekmim : ara. * kemme (örtmek, kapatmak, ağzını bağlamak; tomurcuklanmak), kimm (bitkilerin dal veya gövde uçlarında bulunan, gelişerek çiçek, yaprak veya yeni sürgün oluşturacak küçük ve henüz açılmamış kısım, tomurcuk) * ağız kapatma, susturma, örtme; tomurcuklanma

tekmin : ara. * kemene (gizlenmek, saklanmak, gizli bulunmak) * gizleme, saklama, gizli hale getirme; pusuya yatırma, sipere yerleştirme

tekne : tür. * teg, tekne (içi oyuk kap, kap kacak; yalak, yemlik) * kap, çanak, hamur yoğurma kabı; küçük su taşıtı, sandal, kayık; yalak, yemlik

teknesyum : gre., lat. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül), tekhnetos (yapay, üretilmiş) (gre.) + ium (kimyasal madde eki) (lat.) * atom numarası 43, simgesi Tc olan ve yapay olarak üretilen radyoakif bir element

teknetyum : gre., lat. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül), tekhnetos (yapay, üretilmiş) (gre.) + ium (kimyasal madde eki) (lat.) * atom numarası 43, simgesi Tc olan ve yapay olarak üretilen radyoakif bir element

teknik : gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül) + ikos (ile ilgili,-a ait) * bir işin, bilimin veya sanatın uygulanmasıyla ilgili yöntem, usul ve araçlara ilişkin; belirli bir alanda kullanılan özel bilgi ve uygulama biçimi

tekniker : gre., tür. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül) + ikos (ile ilgili,-a ait) (gre.) + er (-cı, yapan, eden eki) (tür.) * belirli bir teknik alanda uygulama, bakım, onarım veya işletme işlerini yapan, uzmanlık bilgisine sahip kişi, teknisyen

teknisyen : gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül) + ikos (ile ilgili,-a ait) + ianos (sıfat yapım eki) * belirli bir teknik alanda uygulama, bakım, onarım, işletme veya üretim işlerini yapan, pratik teknik bilgiye sahip kişi

tekniye : ara. * keneye (ad vermek, adlandırmak, isim vermek, künyeyle anmak), künye (kimlik bilgisi yazılı olan kağıt) * bir kimseye künye veya hitap adı verme, onu bir adlandırma yoluyla tanıtma işlemi, künyeleme, künye koyma

teknobilim : gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül) (gre.) + bilim (bilme, bilgi edinme süreci, öğrenilen, bilinen şey) (tür.) * bilimsel bilgi ile teknolojik uygulamaların birbirini geliştirdiği, bilim ve teknolojinin iç içe geçtiği araştırma ve uygulama alanı, teknoloji-bilim, bilim ve teknoloji bütünü

teknokrasi : gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül) + kratia (kudret, güç, iktidar, güçlülük, kuvvetlilik; yönetim) (kratos (güç, kudret, kuvvet, sağlamlık) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * bütün karar verme süreçlerinin teknik uzmanların ellerinde olduğu bir yönetim şekli

teknokrat : gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül) + kratia (kudret, güç, iktidar, güçlülük, kuvvetlilik; yönetim) (kratos (güç, kudret, kuvvet, sağlamlık) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * sosyopolitik ve yönetsel karar verme süreçlerinde insan öğesini ihmal edip uzmanı olduğu teknik hususları kriter olarak referans alan kişi

teknoloji : gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül) + legein, lego (söylemek, konuşmak), logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * teknik bilgi ve yöntemlerin bilimsel ilkelerle birleşerek üretim, araç, makine ve uygulamalara dönüştürülmesi alanı

teknolojik : gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül) + legein, lego (söylemek, konuşmak), logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * teknik bilgi ve uygulamalara dayanan, teknoloji ile ilgili

teknosfer : gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * insanlık tarafından üretilen tüm teknolojik sistemleri, yapay yapıları ve bunların çevre üzerindeki etkilerini kapsayan, dünyayı çevreleyen insan yapımı "teknolojik katman"

tekoma : gre. * teke (kılıf, kutu, mahfaza) + ma (isim yapım eki) * trompet biçimli çiçekleri olan, Bignoniaceae (katalpagiller/acıbaklagiller) familyasına ait süs bitkileri cinsinin adı

tekrar : ara. * kerra (geri dönmek, tekrarlamak, yinelemek), kere (defa, sefer), tekerrür (tekrar olma, yeniden meydana gelme, yinelenme) * yeniden yapma, yineleme

tekrarlamak : ara., tür. * tekrar (yeniden yapma, yineleme) (ara.) + la (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yeniden yapmak, yinelemek, yeniden gerçekleştirmek, bir veya daha çok sefer yinelemek

tekrih : ara * karaha (hoşlanmamak, istememek, zorlanmak, zorla yapmak, zorla yaptırmak), ikrah (zorlayarak ve rızası dışında iş yaptırma, baskı altında bırakma, mecbur etme, baskı uygulama, zorlama; istememe, zorlanma, tiksinme), kerh (hoşlanmama, istememe, iğrenme, tiksinme, ikrah; zorlanma, zorla yaptırma), tekerruh (tiksinme, iğrenme, hoşnutsuzluk duyma) * hoşnutsuzluk uyandırma, sevimsiz gösterme, tiksindirme, iğrendirme, soğutma

tekrim : ara. * kereme (değerli olmak, cömert olmak, şerefli olmak), kerim (cömert, eli açık, yüce gönüllü, faydalı; erkek ismi) * onurlandırma, saygı gösterme, ikram etme, değer verme, saygı gösterme, şereflendirme, ağırlama

tekrir : ara. * kerra (geri dönmek, tekrarlamak, yinelemek), kere (defa, sefer), tekerrür (tekrar olma, yeniden meydana gelme, yinelenme) * yeniden yapma, yineleme

tekris : ara. * karasa (bir şeyi adamak, tahsis etmek, yoğunlaştırmak, temel atmak, yerleştirmek) * bir şeyi belirli bir amaç, görev veya kişiye ayırma; bir kimseyi veya şeyi özel bir amaç için tahsis etme, adama, tahsis etme, kutsama; temel atma, yerleştirme

teksesli : tür. * teg, tek (bir, tek, yalnız, yek) + ses (işitilen, duyulan titreşim) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * müzikte tek bir melodi hattının veya aynı notayı seslendiren birden fazla unsurun bir arada kullanılması

teksib : ara. * kasaba (kazanmak, elde etmek, edinmek), iktisab (kazanma, elde etme, edinme) * kazandırma, elde ettirme, edindirme

teksif : ara. * kasafa (yoğunlaşmak, kalabalıklaşmak, koyulaşmak, ağdalaşmak, sıkışmak), kassafa (yoğunlaştırmak, kalabalıklaştırmak, koyulaştırmak, ağdalaştırmak, sıkıştırmak), kesif (yoğun, ağdalı, sık, kalın) * yoğunlaştıma, ağdalaştırma, sıklaştırma, koyulaştırma, bir araya toplama

teksir : ara * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak, ayırmak), ekseriyet (çokluk, çoğunluk), tekasur (çoklama, artırma), kesir (parçalanmış, dağıtılmış, kırılmış; çoklanmış; bir bütünün parçalara bölünmesi, pay, payda biçiminde ifade edilen matematiksel kesirler veya bir şeyin tam olmayan, kırık parça hali) * kırma, parçalama, ufalama

teksir : ara. * kesere (çoğalmak, çok olmak, artmak, fazlalaşmak) * çoğaltma, artırma, fazlalaştırma

tekst : lat. * texere (dokumak, örmek, birleştirmek, oluşturmak) + textus (dokunmuş, örülmüş; yazılı metin) * yazılı sözlerin bir araya gelmesiyle oluşan metin, yazı; bilgisayar biliminde karakterlerden oluşan veri biçimi

tekstbook : ing. * texere (dokumak, örmek, birleştirmek, oluşturmak) + textus (dokunmuş, örülmüş; yazılı metin) (lat.) + book (kitap) (ing.) * ders kitabı, belirli bir konu hakkında öğretim amacıyla hazırlanmış temel kitap

tekstil : lat. * texere (dokumak, örmek, birleştirmek, oluşturmak), textus (dokunmuş, örülmüş, dokuma, örgü, örülmüş yapı; yazılı metin) + alis, ilis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ipliklerin dokunmasıyla elde edilen kumaş; dokuma sanayi ürünü

tekstür : lat. * texere (dokumak, örmek, birleştirmek, oluşturmak), textura (dokuma, örgü, yapı) (textus (dokunmuş, örülmüş, dokuma, örgü, örülmüş yapı; yazılı metin) + ura (isim yapım ve durum eki) ) * bir nesnenin yüzey yapısı, dokusu, örgüsü; bir şeyin iç yapısı ve bileşenlerinin bir araya geliş biçimi

tekşif : ara. * kaşafa (açmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak, bulmak), kaşif (keşfeden, açığa çıkaran, ortaya çıkaran, bulan, mucit), keşf (açma, açığa çıkarma, meydana çıkarma, ortaya koyma, bulma), tekeşşüf (açılma, görünme, sıyrılma, meydana çıkma, ortaya çıkma, açığa çıkma, keşfedilme) * ortaya çıkarma, meydana çıkarma, açığa çıkarma, bulma, örtüyü kaldırma

tektim : ara. * keteme (susmak, sır tutmak, gizlemek, saklamak), ketum(ağzı sıkı, sır tutan; gizleyen, saklayan) * örtme, gizleme, saklama

tektit : gre. * tekein (eritmek), tektos (erimiş, eriyen, eriyik) + ites (element, kayaç ve mineral eki) * göktaşı çarpmaları sonucunda yeryüzündeki kayaçların eriyip atmosfere fırlaması ve hızla soğuyarak cama dönüşmesiyle oluşan, genellikle siyah veya yeşil renkli doğal cam parçaları

tektonik : gre. * tekton (marangoz, yapıcı, ustacı) + ikos (ile ilgili,-a ait) * yer kabuğunun yapısı, oluşumu ve hareketleriyle ilgili olan; jeolojide kayaçların ve levhaların deformasyonu, kıvrılması ve kırılmasıyla ilişkili

tektonofizik : gre. * tekton (marangoz, yapıcı, ustacı) + phusis, physis (öne getirme, üretme, doğurma, oluşturma, meydana getirme, ortaya çıkarma, büyütme, geliştirme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yer kabuğunun ve üst mantonun şekil değiştirmesini (deformasyonunu) ve bu hareketlerin arkasındaki fiziksel süreçleri inceleyen bir jeofizik dalı

tekvando : kor. * tae (ayak, tekme) + kwon (yumruk, el tekniği) + do (yol, yöntem, usül, öğreti) * tekme-yumruk yolu; Kore kökenli, el ve ayak tekniklerine dayanan savunma sporu

tekvin : ara. * kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek), kainat (oluşum, yaratılış, var olma), kevn (varlık, yaratılış, oluşum, alem, kainat) * oluşturma, yaratma, meydana getirme

tekvir : ara. * kavvara (sarmak, dürmek, yuvarlamak, top haline getirmek) * yuvarlaklaştırma, kıvırma, dürme, dürülme; Kur'an'ın 81. suresi (curve, courbe, Kurve (eğri, kavis, kıvrım) (ing., fra., alm.) )

tekye : ara. * tekeye (dayanmak, yaslanmak), tekye (dayanma yeri, yaslanılan yer, tarikat mensuplarının toplandığı mekan) * tarikat mensuplarının bir araya geldiği, zikir, ibadet, eğitim ve tasavvufi faaliyetlerin yürütüldüğü dergah, tasavvuf yapısı

tekyil : ara. * kala (ölçmek, tartmak, belirli bir ölçüyle paylaştırmak), kile (ölçek, tohum ölçeği, hububat ölçüsü, keyle; Osmanlı ve çevresinde kullanılan, genellikle tahıl için geçerli olan geleneksel ağırlık ve hacim ölçü birimi, ağırlık ölçeği) * ölçme, tartma, kile ile ölçme

tekzib : ara. * kazaba (yalan söylemek, gerçek olmayanı söylemek), kezzebe (yalanlamak, doğru olmadığını öne sürmek) * yalanlama, inanmayıp inkar etme, yalan olduğunu söyleme

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...