tavşan kulağı : tür.
* tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm. uzunluğunda,
kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön bacakları arka
bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan, eti ve postu
için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + kulak (işitme organı) + ı (iyelik
eki) * genellikle kış aylarında açan, kalp şeklinde yapraklara ve renkli
çiçeklere sahip çok yıllık bir süs bitkisi (Sıklamen) veya tavşan kulaklarına
benzeyen yassı yapılı bir kaktüs türü, Opuntia
tavşan memesi :
tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm.
uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön
bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan,
eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + meme (vücudun göğüs
bölgesinde bulunan, dişilerde yavru emzirmeye yarayan, erkeklerde gelişmemiş
durumda olan süt bezi; sıvı pükürtmeye yarayan borunun uç kısmı) + si (iyelik
eki) * genellikle tıbbi ve dekoratif amaçlarla kullanılan, kırmızı meyvelere ve
dikenli yapraklara sahip olan, kökleri ve gövdesi dolaşım sistemi
rahatsızlıkları, varis ve ödem tedavisinde kullanılan çalı formunda bir bitki,
kokina, Ruscus aculeatus
tavşanağzı :
tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm.
uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön
bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan,
eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + ağız (açılma yeri,
delik, giriş veya çıkış noktası) + ı (iyelik eki) * parlak, hafif koyuya çalan
bir pembe tonu; pembe renkli çiçekleri olan ve genellikle kırlarda yetişen bir
bitki türü
tavşanbıyığı :
tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm.
uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön
bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan,
eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + bıyık (burnun altında,
üst dudağın üstündeki hat üzerinde çıkan kıl bütünü) + ı (iyelik eki) *
buğdaygiller (Poaceae) familyasından, çayırlarda ve bahçelerde sıkça görülen
tek yıllık bir yabani ot türü, salkım otu, Poa annua
tavşancıl :
tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm.
uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön
bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan,
eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + cıl (ile ilgili, -a
ait, ile beslenen) * tavşan gibi küçük memelileri avlayarak beslenen kartal,
akbaba gibi büyük ve yırtıcı kuşlar sınıfı
tavşangiller :
tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm.
uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön bacakları
arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan, eti ve
postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + gil (soy, nesil, kan bağı,
aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) * tavşan ve ada
tavşanlarını kapsayan, uzun kulakları, kısa kuyrukları ve arka bacaklarının ön
bacaklarından belirgin şekilde uzun olması ile bilinen, yaklaşık 50-60 farklı
türü içeren geniş bir otçul, memeli hayvan familyası, leporidae
tavşanlı :
tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm.
uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön
bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan,
eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + lı (ile, birlikte,
beraber, sahibi) * Kütahya'nın bir ilçesi
tavuk :
tür. * takagu (kuş; evcil kümes kuşu, evcil kanatlı hayvan) * sülüngiller
(Phasianidae) familyasından, eti ve yumurtası için evcilleştirilmiş, uçma
yeteneği sınırlı, insanlarla birlikte yaşayan, erkek bireyi “horoz” olarak
adlandırılan evcil ve dişil kanatlı tür
tavuk göğsü :
tür. * tavuk (sülüngiller (Phasianidae) familyasından, eti ve yumurtası için
evcilleştirilmiş, uçma yeteneği sınırlı, insanlarla birlikte yaşayan, erkek
bireyi “horoz” olarak adlandırılan evcil ve dişil kanatlı tür) + göğüs (vücudun
boyun ile karın arasındaki ön kısmı olan ve kalp, akciğer gibi hayati organları
içinde barındıran, koruyan bölüm) + ü (iyelik eki) * tavuğun göğüs bölgesinden
elde edilen, yağ oranı düşük, protein açısından zengin, beyaz et sınıfına giren
kas dokusu; Türk mutfağında tavuğun göğüs etinden yapılan, şeker, süt ve tavuk
etinin lifleştirilerek hazırlandığı sütlü tatlı
tavuk götü :
tür. * tavuk (sülüngiller (Phasianidae) familyasından, eti ve yumurtası için
evcilleştirilmiş, uçma yeteneği sınırlı, insanlarla birlikte yaşayan, erkek
bireyi “horoz” olarak adlandırılan evcil ve dişil kanatlı tür) + göt (kalın
bağırsağın en uç ve son bölümü, makat; kaba et, kıç) + ü (iyelik eki) * halk
arasında el ve ayaklarda çıkan, genellikle nasırla karıştırılan inatçı ve
bulaşıcı siğil, verruca
tavuk karası :
tür. * tavuk (sülüngiller (Phasianidae) familyasından, eti ve yumurtası için
evcilleştirilmiş, uçma yeteneği sınırlı, insanlarla birlikte yaşayan, erkek
bireyi “horoz” olarak adlandırılan evcil ve dişil kanatlı tür) + kara (siyah,
karanlık, görme kaybı, körlük, ışık olmayan) + sı (iyelik eki) * gece görme
kaybı ve ilerleyici görme alanı daralmasıyla seyreden, düşük ışıkta görme
güçlüğü nedeniyle “tavuk gibi karanlıkta görmeme” çağrışımıyla adlandırılan
genetik retina dejenerasyonu, retinitis pigmentosa
tavuk suyu :
tür. * tavuk (sülüngiller (Phasianidae) familyasından, eti ve yumurtası için
evcilleştirilmiş, uçma yeteneği sınırlı, insanlarla birlikte yaşayan, erkek
bireyi “horoz” olarak adlandırılan evcil ve dişil kanatlı tür) + su (hidrojen
ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) + yu
(iyelik eki) * tavuk etinin, kemiklerinin ve bazen sebzelerle birlikte uzun
süre kaynatılmasıyla elde edilen, besleyici ve aromatik sıvı; çorba, yemek ve
sosların hazırlanmasında kullanılan et suyu niteliğinde mutfak bileşeni
tavukgiller :
tür. * tavuk (sülüngiller (Phasianidae) familyasından, eti ve yumurtası için
evcilleştirilmiş, uçma yeteneği sınırlı, insanlarla birlikte yaşayan, erkek
bireyi “horoz” olarak adlandırılan evcil ve dişil kanatlı tür) + gil (soy,
nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) *
sülüngiller (Phasianidae) familyasını kapsayan, yerde yaşayan, kanatları kısa
ve küt yapıda olan evcil ve yabani kanatlı kuşları kapsayan hayvan sınıfı
tavulga :
tür. * tavulga (kırmızı kabuklu söğüt) * kabuğu kırmızı veya erguvan renginde
olan ve dericilikte tabaklama amacıyla kullanılan bir söğüt türü; Orta Çağ Türk
ve Moğol askerî kültüründe kullanılan, metalden yapılmış, bazen zincir veya
deri parçalarla desteklenen ve başı korumaya yarayan savaş başlığı, miğfer/kask
tavus :
far. * tavus (sülüngiller familyasından gösterişli bir kuş türü) * erkek bireyi
uzun, göz benekli ve gösterişli kuyruk tüyleri olan, kur yaparken kuyruğunu
yelpaze gibi açan sülüngiller (Phasianidae) familyasına ait iri ve süs amaçlı
da yetiştirilen kuş türü
tavus kuşu :
far., tür. * tavus (sülüngiller familyasından gösterişli bir kuş türü) (far.) +
kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle
örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) + u
(iyelik eki) (tür.) * erkek bireyi uzun, göz benekli ve gösterişli kuyruk
tüyleri olan, kur yaparken kuyruğunu yelpaze gibi açan sülüngiller
(Phasianidae) familyasına ait iri ve süs amaçlı da yetiştirilen kuş türü
tavzih :
ara. * vazuha, vaduha (açık ve belirgin olmak), vazzaha (açıklamak,
belirginleştirmek, aydınlatmak) * bir konuyu, sözü veya metni daha anlaşılır
duruma getirmek amacıyla açıklama, aydınlatma ve belirginleştirme; kapalılığı
gidererek anlamı netleştirme işlemi; mahkeme kararlarının yeterince açık
olmaması, çelişkiler içermesi veya uygulanmasında tereddüt yaşanması
durumlarında, kararı veren mahkemeden bu belirsizliklerin giderilmesini ve
kararın netleştirilmesini isteme süreci
taweret :
mıs. * taveret (büyük dişi, yüce dişi, yüce kadın) * Antik Mısır mitolojisinde
doğum, gebelik, annelik ve çocukları koruyan; su aygırı gövdeli, aslan pençeli
ve timsah özellikleri taşıyan koruyucu tanrıça
taxodium :
lat. * taxus (ardıç, porsuk ağacı) + odium (ile ilgili, -a ait) * Cupressaceae
(servigiller) familyasından, bataklık bölgelerde yetişen, büyük yapılı ve suya
dayanıklı ağaç türü
taxus :
lat. * taxus (ardıç, porsuk ağacı) * Taxaceae (ardıçgiller) familyasından, iğne
yapraklı, zehirli ve dekoratif yapraklı ağaç türü
tay :
çin., far. * cha (çay bitkisi, çay yaprağı) (Çincenin Mandarin lehçesinde), çay
(far.) * Camellia sinensis’in yapraklarından elde edilen, demlenerek içilen
içecek (tea, thé, Tee (çay) (ing., fra., alm.) )
taya :
far. * taya (dadı) * özellikle küçük çocukların bakımını üstlenen kadın;
sütanne, bakıcı veya çocuk yetiştirmekle görevli kadın
tayf :
ara. * tafa (dolaşmak, çevresinde dönmek, etrafını dolaşmak), tavaf (dönme,
dolaşma, çevresinde hareket etme), tayf (uykuda görülen hayalet veya kabus) *
dolaşan hayal, görünür gibi olup kaybolan siluet, hayalet; ışığın veya
elektromanyetik ışınımın bileşenlerine ayrılmış renk veya dalga boyu dağılımı,
spektrum
tayfa :
ara. * tafa (dolaşmak, çevresinde dönmek, etrafını dolaşmak), tavaf (dönme,
dolaşma, çevresinde hareket etme), tayf (uykuda görülen hayalet veya kabus) *
bir gemide görev yapan denizci topluluğu; ayrıca aynı iş veya amaç etrafında
toplanmış kişi grubu, ekip, taifa
tayfölçer :
ara., tür. * tayf (ışığın veya elektromanyetik ışınımın bileşenlerine ayrılmış
renk veya dalga boyu dağılımını/spektrumu) (ara.) + ölçer (hesaplayan, sayan,
miktar belirleyen, ölçen araç) (tür.) * ışığın veya elektromanyetik ışınımın
bileşenlerine ayrılmış renk veya dalga boyu dağılımını/spektrumunu ölçmeye
yarayan cihaz, spektrometre
tayfun :
çin., ara. * taifeng, da feng (da, tai (büyük) + feng (rüzgar) ) (çin.); tufan
(büyük fırtına) (ara.) * Kuzeybatı Pasifik Okyanusu'nda oluşan, çok güçlü
rüzgarlar ve yoğun yağışlarla karakterize tropikal siklon
tayfur :
ara. * tayr (kuş; uçan şey) * küçük yapılı, ötücü bir kuş
tayga :
yak., alt. * tayga (orman) (yak.); tayga (ormanla kaplı dağ, ormanlık dağ,
dağlık orman) * kuzey yarımkürenin subarktik kuşağında geniş alanlar kaplayan,
çoğunlukla iğne yapraklı ağaçlardan oluşan boreal orman biyomu
taygeldi :
tür. * tay (denk, eşit) + geldi (vardı, erişti, ulaştı) * dul bir kadının veya
erkeğin, önceki evliliğinden olan çocuklarını da yanına alarak yeni eşinin
evine yerleşmesi durumunda yeni eve gelen çocuğa/çocuklara verilen yöresel isim
tayi :
ara. * ta’a, taa (itaat etmek, boyun eğmek, söz dinlemek) * itaat eden, boyun
eğen kimse; bir işi kendi isteğiyle yapan
ta'yib :
ara. * aiba (kusur etmek, hata etmek, arıza yapmak, ayıplamak, eleştirmek,
yadırgamak), ayb (kusur, hata, kabahat, yanlışlık, eksiklik, noksanlık), ayb
(kusur, hata, kabahat, ahlak ve töre kurallarına aykırı olan, utanç verici
durum veya davranış ) * ayıplama, kusurunu söyleme, kınama, kötülüğünü söyleme
tayin :
ara.* ayn (göz; pınar, kaynak, menba), tayyana (belirlemek, tayin etmek,
seçmek, saptamak) * bir kimseyi belirli bir göreve veya yere atama; bir şeyi
açıkça belirleme, saptama veya kesin olarak tespit etme
taylak :
tür. * tay (genç at, özellikle 1-3 yaş arası) + lak (küçültme eki) * at yavrusu
veya 1 ila 5 yaş arasındaki erkek deve yavrusu
taylamak :
tür. * tay (genç at, özellikle 1-3 yaş arası) + la (etken fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * kısrak (dişi atların) yavru doğurmak
taylan :
tür. * tay (genç at, özellikle 1-3 yaş arası) + lan (sıfat yapım eki) * tay
gibi çevik, hızlı, genç ve dinamik; ince, kibar, uzun ve düzgün boylu kimse
tayland :
tay., ing. * thai (özgür, hür, serbest) (tai.) + land (yer, arazi, kara, ülke,
toprak, arsa, memleket, diyar, vatan) (ing.) * Güneydoğu Asya’da yer alan
Tayland; batısında ve kuzeybatısında Myanmar, kuzeydoğusunda Laos,
güneydoğusunda Kamboçya, güneyinde Malezya ile komşu olan, Andaman Denizi ve
Tayland Körfezi’ne kıyısı bulunan bir ülke
taylor serisi :
ing., ara., tür. * taylor (İngiliz matematikçi Brook Taylor’ın soyadından)
(ing.) + seri (hızlı, ard arda aralıksız olan, dizi) (ara.) + si (iyelik eki)
(tür.) * bir fonksiyonun, o fonksiyonun terimlerinin tek bir noktadaki türev
değerlerinden hesaplanan sonsuz toplamı şeklinde yazılarak gösterimi/açılımı
(f(x) = f(a) + f^(1)(a) (x-a) + f(a)^(2)(x-a)^2/2! + … + f(a)^(n)(x-a)^n/n! +
...)
taylor teoremi :
ing., gre., tür. * taylor (İngiliz matematikçi Brook Taylor’ın soyadından)
(ing.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel
önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) *
analizde, bir fonksiyonun belirli bir noktadaki değerini ve türevlerini
kullanarak, fonksiyonun o noktaya yakın davranışını polinomlarla yaklaşık
olarak ifade eden, özellikle diferansiyel hesapta fonksiyonların açılımını
sağlayan temel teorem
tayming :
ing. * time (zaman, vakit, süre) + ing (isim yapım eki) * bir eylemin
gerçekleşmesi için belirlenen zaman, gerçekleşme zamanı, zamanlama
tayr :
ara. * tara (uçmak) * uçan şey; kuş
tay-sachs hastalığı :
alm. * tay-sachs (Alman nörolog Warren Tay’ın soyadından) + sachs (alman
nörolog Bernard Sachs’ın soyadından) + hastalık (sağlığın bozulması durumu,
rahatsızlık, bozukluk) + ı (iyelik eki) (tür.) * lizozomal enzim eksikliği
sonucu sinir sisteminde ilerleyici hasar bırakan nörodejeneratif hastalık
tayt :
ing. * tight (sıkı, dar) * vücudu tamamen saran, esnek ve dar pantolon;
özellikle spor ve günlük giyimde kullanılan, vücuda oturan alt giysi
tayvan :
çin. * tai (yüksek platform, teras) + wan (koy, körfez, girinti) * Doğu
Asya’da, Çin anakarasının güneydoğu kıyısı açıklarında, batısında Çin Halk
Cumhuriyeti, kuzeydoğusunda Japonya’ya bağlı Ryukyu Adaları, güneyinde
Filipinler ile deniz komşuluğu bulunan, Tayvan Adası ve çevresindeki küçük
adalardan oluşan ada bölgesi
tayy :
ara. * tayya (dürmek, bükmek, katlamak) * ismini Tay bin Üded bin Zeyd'den
alan, Kahtanilerin Kehlan koluna mensup büyük bir Arap kabilesi
tayyar :
ara. * tara (uçmak), tayr (uçan şey; kuş) * uçan, çok uçan; hızlı hareket eden;
uçan, uçucu; çok hızlı hareket eden, çok çabuk davranan, hareketli
tayyare :
ara. * tara (uçmak), tayr (uçan şey; kuş), tayyar (uçan, çok uçan; hızlı
hareket eden; uçan, uçucu; çok hızlı hareket eden, çok çabuk davranan,
hareketli) + e (isim yapım eki) * uçak, uçan araç,
tayy-i mekan :
ara. * tayya (dürmek, bükmek, katlamak) + i (tamlama eki) + mekan (yer, konum,
alan; barınak, oturma yeri) * mekanı bükmek, mekanı dürmek, mekanı ortadan
kaldırmak; çok kısa sürede veya anında çok uzak bir yere ulaşma, orada bulunma;
bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde görünmesi
tayy-i zaman :
ara. * tayya (dürmek, bükmek, katlamak) + i (tamlama eki) + zaman (süre, vakit,
çağ, devir) * zamanı bükmek, zamanı dürmek, zamanı ortadan kaldırmak; zamanın
olağan dışı şekilde kısalması; zamanı farklı algılama
tayyib :
ara. * taba (hoş olmak, temiz olmak, iyi olmak), tibb (tedavi, sağlık; hoşluk,
hoş ve iyi olma), tibba (tedavi etmek, iyileştirmek, sağlığına kavuşturmak, tıp
hizmeti vermek; hoş hale getirmek) * iyi, güzel, hoş, temiz ve beğenilen
niteliklere sahip olan; iyi huylu, temiz karakterli
tayyibat :
ara. * taba (hoş olmak, temiz olmak, iyi olmak), tibb (tedavi, sağlık; hoşluk,
hoş ve iyi olma), tibba (tedavi etmek, iyileştirmek, sağlığına kavuşturmak, tıp
hizmeti vermek; hoş hale getirmek), tayyib (iyi, güzel, hoş, temiz ve beğenilen
niteliklere sahip olan; iyi huylu, temiz karakterli) + at (isim yapım ve çoğul
eki) * iyi ve temiz olan şeyler, güzel, hoş, helal ve faydalı nimetler, temiz
rızıklar, helal ve güzel olan şeyler
tayyip :
ara. * taba (hoş olmak, temiz olmak, iyi olmak), tibb (tedavi, sağlık; hoşluk,
hoş ve iyi olma), tibba (tedavi etmek, iyileştirmek, sağlığına kavuşturmak, tıp
hizmeti vermek; hoş hale getirmek) * iyi, güzel, hoş, temiz ve beğenilen
niteliklere sahip olan; iyi huylu, temiz karakterli
tayyör :
lat., fra. * taliare (kesmek) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.); tailler
(kesmek, budamak, yontmak, oymak) + eur (-cı, yapan, eden eki) * terzi;
kadınlar için ceket ve etekten (veya pantolondan) oluşan takım kıyafet; kadın
takım elbisesi
tazallül :
ara. * zill (gölge) * gölgeye girme, gölgelenme; serinlenme, güneşten korunmak
için gölgeye sığınma, serinlik arama; bir şeyin etkisi altında kalma veya
korunma hali (mecazi)
tazallüm :
ara. * zulm (haksızlık, adaletsizlik), zallama (haksızlık etmek, adaletsizlik
etmek) * haksızlığa uğrama nedeniyle şikayet etme, sızlanma, yakınma, feryat
etme, adalet talep etme; bir zulmü dile getirme ve giderilmesini isteme
tazammun :
ara. * zamana, damana (söz vermek, taahhüt etmek, sorumluk almak), dimn, zimn
(içinde, kapsamında) * kapsama, içine alma, içerme veya bir anlamı başka bir
kavramın içinde barındırma, mantıken içerme; kefil olma,
tazannün :
ara. * zanna (sanmak, şüphelenmek, kuşkulanmak), zann (sanma, sanı) * sanma,
zannetme, zan ile iş görme, delilsiz hükmetme
tazaroten :
gre. * theion (kükürt) + az (azot (nitrojen) N) + arotene (retinoid benzeri
aromatik bileşik belirteci) * özellikle akne ve sedef hastalığının tedavisinde
kullanılan, genellikle krem, jel veya köpük şeklinde cilde sürülen, deride
retinoid reseptörlerini etkileyen sentetik bir retinoid ilaç etken maddesi,
topikal retinoid
tazaroten :
lat. * tazaro (tiazol ve asetilen gruplarının harmanlanmasıyla uluslararası
onaylı jenerik ilaç ismi (INN) ) + retinoid (retina (gözün arka kısmında
bulunan, ışığı algılayan ve görsel sinyallere dönüştüren sinir ağı tabakası) +
oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) * akne (sivilce), plak
sedef hastalığı ve bazı cilt keratinizasyon bozukluklarının tedavisinde
kullanılan topikal retinoid ilacın etken maddesi (C21H21NO2S)
tazarru :
ara. * darra'a (boyun eğerek dua etmek, yalvarmak), dar' (boyun eğme,
teslimiyet) * yalvarma, yakarma, huşu, ile dua etme; alçak gönüllülükle, içten
ve yakarış halinde dua etme; Allah’a veya bir üst güce samimi biçimde sığınarak
yalvarma durumu
tazarruf :
ara. * zarrafa (zarif olmak, ince olmak, nükteli olmak, hoş davranmak) *
zarafet, incelik ve hoşluk gösterme; davranışta, sözde veya görünüşte nezaket
ve estetik incelik sergileme
taze :
far. * taza (yeni, taze, canlı) * yeni, bayatlamamış, canlılığını ve
doğallığını koruyan, henüz bozulmamış; yeni, güncel, canlı
taze fasulye :
ara., gre., lat. * taza (yeni, taze, canlı) (ara.) + phaseolos (kayık, tekne,
sandal) (gre.) (baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından yenilebilir
tohumlu bitki, fasulye) (gre.); phaseolus (lat.) * henüz sertleşmemiş, körpe
halde toplanan yeşil fasulye; genellikle zeytinyağlı veya etli pişirilen sebze
yemeği ve bu bitkinin taze hali
tazı :
far. * tazig (Arap, Arap atı; hızlı koşan) * genellikle tavşan gibi hızlı küçük
avları yakalamak için geliştirilmiş, uzun bacaklı, aerodinamik vücutlu ve çok
yüksek koşu hızına sahip, görme veya koku duyularını kullanarak avlanan bir av
köpeği ırkı
tazib :
ara. * azzebe (üzmek, eziyet etmek, ıstırap vermek, acı çektirmek), azab
(ruhsal veya bedensel büyük acı, büyük sıkıntı, eziyet) * acı verme, acı
çektirme, üzme, ıstırap verme
tazim :
ara. * azima, azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak, büyütmek, yüceltmek,
saygı göstermek, değer vermek), azim (büyük, yüce, ulu), azam (en büyük, en
yüce) * bir kimseye veya manevi değeri olan bir şeye saygı gösterme, hürmet
etme, büyüklüğünü kabul edip yüceltme, ululama
tazip :
ara. * azzebe (üzmek, eziyet etmek, ıstırap vermek, acı çektirmek), azab
(ruhsal veya bedensel büyük acı, büyük sıkıntı, eziyet) * acı verme, acı
çektirme, üzme, ıstırap verme
tazir :
ara. * azzara (azarlamak, disipline etmek, cezalandırmak) * Kur'an veya
hadislerde kesin (belirli) cezası (had veya kısas) bulunmayan suçlara, kamu
düzenini korumak veya suçluyu ıslah etmek amacıyla hakim veya devlet başkanı
tarafından takdir edilen ceza
taziye :
ara. * azza (teselli etmek, sabır vermek, başsağlığı dilemek) * bir kimsenin
ölümünden dolayı yakınlarına sabır ve başsağlığı dileme, başsağlığı dileme,
teselli etme
taziyetname :
ara., far. * taziyet (bir kimsenin ölümünden dolayı yakınlarına sabır ve
başsağlığı dileme, başsağlığı dileme, teselli etme) (ara.) + name (kitapçık,
mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir
kimsenin ölümü dolayısıyla yakınlarına gönderilen başsağlığı mektubu; ölüm
haberini aldıktan sonra yazılan, sabır ve teselli içeren yazılı taziye ifadesi
taziz :
ara. * azza (güçlü olmak, üstün olmak, yüce olmak, ulu olmak, değerli olmak,
itibarlı olmak, saygın olmak, aziz olmak), aziz (güçlü, üstün, aziz, değerli,
itibarlı, saygın) * aziz kılma, yüceltme, ululama, şereflendirme ve sevgiyle
anma
tazlil :
ara. * zill (gölge), zalla (gölgelemek, gölgelendirmek), izlal (gölgeli olma,
gölgelendirme) * gölgelendirme, gölgelendirilme
tazlim :
ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak; haksızlık yapmak, adaletsizlik
yapmak), zulm (haksızlık, adaletsizlik), zalim (haksızlık yapan, adaletsizlik
yapan, zulmeden) * haksızlık yaoma, adaletsizlik yapma, zulmetme, zalim olma
tazmanya :
hol., lat. * tasman (Hollandalı kaşif Abel Tasman'ın soyadından) (hol.) + ia
(yer eki) (lat.) * güney yarımkürede, Avustralya ana karasının güneyinde
Avustralya’nın bir eyaleti olarak yer alan, kuzeyinde Bass Boğazı ile
Avustralya’dan ayrılan, batısında ve güneyinde Büyük Okyanus’a açılan,
doğusunda Tasman Denizi ile çevrili ada bölgesi ve eyalet niteliğinde coğrafî
yerleşim
tazmin :
ara. * zamana (garanti etmek, kefil olmak; içermek) * içine alma, garanti etme,
zarar karşılama; bir zararı veya kaybı karşılama, ödeme; zararın giderilmesi,
kefalet/garanti altına alma; başka bir metinden alıntıyı kendi metnine dahil
etme
tazminat :
ara. * zamana (garanti etmek, kefil olmak; içermek), tazmin (içine alma,
garanti etme, zarar karşılama; bir zararı veya kaybı karşılama, ödeme; zararın
giderilmesi, kefalet/garanti altına alma; başka bir metinden alıntıyı kendi
metnine dahil etme) + at (isim yapım ve çoğul eki) * garanti etme, içine alma,
zarar karşılama; bir zararın, kaybın veya haksızlığın giderilmesi için ödenen
karşılık; hukukta haksız fiil, sözleşme ihlali veya zarar doğuran durumlarda
mağdurun uğradığı kaybın parasal olarak telafisi
tazobaktam :
lat. * tazo (triazol (azot içeren beş halkalı bir grup) halkası belirteci) +
β-laktam (beta-laktamaz inhibitörleri ve antibiyotik çekirdek halkası
belirteci) * penisilin grubu antibiyotiklerin etkisini artırmak için kullanılan,
bakterilerin ürettiği antibiyotik yıkan enzimleri (β-laktamaz) baskılayarak
özellikle piperasilin + tazobaktam kombinasyonunda antibakteriyel etkinliği
güçlendiren β-laktamaz inhibitörü olan farmakolojik etken madde (C10H12N4O5S)
tazyik :
ara. * dayyaka (daraltmak, sıkıştırmak, baskılamak, zorlaştırmak), dayk
(darlık, sıkıntı, baskı) * fiziksel veya mecazi anlamda baskı uygulama, zor
kullanma, sıkıştırma, basınç; bir yüzeye uygulanan kuvvetin yüzölçümü birimine
(cm^2, m^2 vb.) düşen Newton cinsinden miktarı (P=F/S (p (basınç), f (kuvvet),
s (yüzey); atmosferik basınç P=h.d (p (basınç), h (yükseklik), d (yoğunluk) );
hukukta bir kimseyi bir şeyi yapmaya veya yapmamaya zorlayan cebri baskı
Tb :
lat. * terbium (Ytterby (İsveç'te nadir toprak elementlerinin keşfiyle bilinen
yerleşim yeri) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 65 olan,
lantanitler serisinde bulunan, gümüş beyazı renkli ve manyetik özellik
gösteren, fosfor malzemelerinde, elektronik cihazlarda, manyetik alaşımlarda ve
lazer teknolojilerinde kullanılan nadir toprak elementi
Tc :
gre., lat. * technetium (tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat,
beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül), tekhnetos (yapay, üretilmiş) (gre.) +
ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 43 olan, periyodik tablonun
7. grubunda bulunan, ilk yapay olarak elde edilen, tüm izotopları radyoaktif
olan ve özellikle tıbbi görüntülemede radyoizotop olarak kullanılan element
TCP :
ing. * transmission (iletim, aktarım) + control (kontrol) + protocol (iletişim
kuralı, protokol) * bilgisayar sistemlerinde güvenilir, sıralı ve hatasız veri
iletimi sağlayan taşıma katmanı protokolü
te :
ara. * te (ت) * Arapça alfabenin yirmi ikinci harfi
te :
ara. * tea (yüce, yüksek, ulu, aziz) * yüce, yüksek, ulu, aziz
Te :
lat. * tellurium (Tellus (Roma mitolojisinde Dünya tanrıçası ve Dünya) + ium
(kimyasal element eki) ) * atom numarası 52 olan, periyodik tablonun 16.
grubunda bulunan, parlak gri renkli yarı metal özellikli, yarı iletkenlerde,
termoelektrik malzemelerde, alaşımlarda ve güneş enerjisi teknolojilerinde
kullanılan element
teabbüd :
ara. * abd (kul, köle, hizmetçi), abada (ibadet etmek kulluk etmek, hizmet
etmek, tapmak) + et (isim yapım eki), ibadet (Tanrı'ya yönelik saygı, bağlılık
ve teslimiyet içinde yapılan dua, secde, namaz, oruç, iyilik, yardım, doğruluk,
adalet gibi dini görevleri yerine getirme, Allah’a kulluk etme) * Tanrı'ya
yönelik saygı, bağlılık ve teslimiyet içinde yapılan dua, secde, namaz, oruç,
iyilik, yardım, doğruluk, adalet gibi dini görevleri yerine getirme, Allah’a
kulluk etme
teadül :
ara. * adala (doğru olmak, adil olmak, doğruluktan sapmamak, denge içinde
olmak, hakkını vermek), addala (düzeltmek, dengelemek, denkleştirmek,
düzeltmek, düzenlemek, tadil etmek, eğriliği gidermek, adil davranmak, adil
olmak, eşitlemek) * iki veya daha fazla şeyin birbirine denk olması, eşitlik,
denklik, denge, adil olma durumu
teaffüf :
ara. * affa (kendini korumak, haramdan uzak durmak, nefsini dizginlemek),
iffah, iffet (namus, iffet, haya, haysiyet, özellikle cinsellik, davranış ve
genel ahlak alanında ölçülü, temiz ve kendini kontrol eden bir yaşam sürme
hali, nefsani arzulara kapılmama, ahlaki saflık ve edep hali) * kişinin nefsini
kontrol ederek haramdan, aşırılıktan ve ahlaki düşüklükten uzak durması;
özellikle ihtiyaç içinde olsa bile el açmama, onurunu koruma ve ölçülü davranma
hali
teaffün :
ara. * afina (çürümek, kokmak, kokuşmak, bozulmak) * genellikle organik
maddelerin bozulması sonucu ortaya çıkan kötü koku veya durum, kokuşma, pis kokma,
çürüme
teahhur :
ara. * ahhara (ertelemek, ötelemek, geciktirmek, ileriye atmak; ötesine geçmek,
sonraki safhaya geçmek), ahir (sonraki, öteki), ahiret (sonraki, ötesi), tehir
(erteleme, öteleme, geciktirme, ileriye atma) * gecikme, geri kalma, geciktirme
teakkud :
ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak,
sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma,
sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid) * düğümlenme, karmaşıklaşma,
bağlanıp sıkışma, çözülmesi zor hale gelme
teal :
ara. * ala (yüksek, yüce, ulu, büyük), tala (yükselmek, uzamak, genişlemek,
doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale
getirmek, genişletmek), itval (uzatma, uzatılma) * uzumış, genişlemiş; yüce,
ulu, yüksek, üstün
teala :
ara. * ala (yüksek, yüce, ulu, büyük), tala (yükselmek, uzamak, genişlemek,
doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale
getirmek, genişletmek), itval (uzatma, uzatılma) * uzamış, genişlemiş; yüce,
ulu, yüksek, üstün, üstünde, üzerinde
teala :
ara. * teala (gel) * gelmek fiilinin ikinci tekil şahıs emir kipi
teali :
ara. * ala (yüksek, yüce, ulu, büyük), tala (yükselmek, uzamak, genişlemek,
doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale
getirmek, genişletmek), itval (uzatma, uzatılma * yükselme, yücelme
tealiperver :
ara., far. * teali (yükselme, yücelme) (ara.) + parvar, perver (besleyen,
büyüten, yetiştiren, koruyan, seven, sever) (far.) * yükselmeyi isteyen
tealli :
ara. * ala (yüksek, yüce, ulu, büyük), tala (yükselmek, uzamak, genişlemek,
doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale
getirmek, genişletmek), itval (uzatma, uzatılma, yükseltme, yükseltilme) *
yükselme, yücelme, ululaşma
tealluk :
ara. * alaka (bağlanmak, asılmak, ilintilenmek, ilişmek, ilgili olmak; bağ,
ilgi, ilinti, ilişki), alika (asılmak, yapışmak, tutunmak), alak (asılı,
ilişik, ilgili, ilintili, bağlı), alaka (bağ, ilgi, ilinti, ilişki) * bağlanma,
ilişki kurma, ilgi duyma, ilişkili olma
teallül :
ara. * alla (gerekçe ileri sürmek, sebep göstermek, bahane bulmak), illet
(sebep, hastalık, gerekçe), illiyet (sebepsellik, nedensellik) * bir işi
yapmamak veya geciktirmek için gerçek sebep yerine geçersiz gerekçeler öne
sürme; bahane üretme, mazeretle oyalama ve sorumluluktan kaçınma, bahane bulma,
mazeret ileri sürme, oyalanma
teallüm :
ara. * alima (bilmek, öğrenmek, farkına varmak, idrak etmek), alleme (öğretmek,
bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek), ilm (bilgi, öğrenme, bilim) * bir
bilgiyi, beceriyi veya kavramı çaba göstererek edinme süreci; eğitim, deneyim
veya araştırma yoluyla bilgi kazanma ve anlama, öğrenme, bilgi edinme
team :
alm., ing. * taumaz (çekmek için bağlanan koşum, dizgin) (alm.); team (birlikte
çekilen hayvan koşumu, koşum takımı; soy, topluluk; takım, ekip) * ortak bir
amaç doğrultusunda birlikte çalışan kişi topluluğu, ekip, takım
teami :
ara. * a’ma (gözü görmeyen, kör) * kendini körlüğe vurma, görmez gibi davranma,
görmeden gelme
teammuk :
ara. * amik (derin) * derine inme, batma, gömülme
teammüd :
ara. * ammada (kasıtlı olarak yönelmek, bilerek yapmak) * bilerek yapma, kasten
yapma, kasıt; bir fiili tesadüfen değil bilinçli, planlı ve iradeli olarak
gerçekleştirilme, kasten işleme
teammüm :
ara. * amma (genel olmak, genelleşmek, yayılmak, kapsamak, yaygınlaşmak) *
yaygınlaşma, genel bir durum alma, herkesi kapsar hale gelme, genelleşme
teamül :
ara. * amala (iş yapmak, çalışmak, yapmak, işlemek), amel (iş, çalışma, yapma,
etme, eyleme, işleme), imal (üretim, yapım) * karşılıklı iş yapma, ortaklaşa iş
görme; karşılıklı davranma, birlikte uygulama, muamele etme; öteden beri
yapılagelen, alışılmış davranış, usul ve gelenek
teannüd :
ara. * anada (inat etmek, ısrar etmek, direnmek, diretmek, üstelemek, karşı
çıkmak, ısrarla reddetmek), inad (bir düşünce, tutum veya davranışta ısrarla
direnme, başkasının görüş veya isteklerine karşı bile bile karşı durma) * bir
görüşe, öneriye veya delilleri mevcut gerçeğe rağmen bilinçli biçimde direnme,
gerçeği ısrarla kabul etmeme ve karşıt tutumu sürdürme hali, mantıklı delillere
rağmen vazgeçmeyen inat ve dikleşme davranışı
teannüt :
ara. * anada (inat etmek, ısrar etmek, direnmek, diretmek, üstelemek, karşı
çıkmak, ısrarla reddetmek), inad (bir düşünce, tutum veya davranışta ısrarla
direnme, başkasının görüş veya isteklerine karşı bile bile karşı durma) * bir
görüşe, öneriye veya delilleri mevcut gerçeğe rağmen bilinçli biçimde direnme,
gerçeği ısrarla kabul etmeme ve karşıt tutumu sürdürme hali, mantıklı delillere
rağmen vazgeçmeyen inat ve dikleşme davranışı
teanuk :
ara. * unk (boyun), anak (boyunlar) * birbirinin boynuna sarılma, kucaklaşma
tearrüf :
ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek), arif (bilen, tanıyan), tarif (bir
şeyi özellikleriyle tanıtma, bildirme, açıklama ve başka şeylerden ayırt
edilecek biçimde belirtme) * tanıma, tanışma, tanıyıp öğrenme, tanıyıp bilme,
araştırarak öğrenme, bilir hale gelme, bir kimseyi veya bir şeyi öğrenip bilme,
karşılıklı tanışma ve bilgi edinme
tearuz :
ara. * arada (sunmak, bildirmek, arzetmek; karşıya çıkmak, görünmek, ortaya
koymak, yönelmek, karşı koymak, karşısına çıkarmak, sunmak), tarada (karşı
karşıya gelmek, çatışmak, çelişmek) * iki düşüncenin, delilin veya kuralın
birbiriyle çelişmesi, çatışması ve birbirine ters düşmesi;
tearüf :
ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek), arif (bilen, tanıyan), tarif (bir
şeyi özellikleriyle tanıtma, bildirme, açıklama ve başka şeylerden ayırt
edilecek biçimde belirtme) * tanıma, tanışma, tanıyıp öğrenme, tanıyıp bilme,
araştırarak öğrenme, bilir hale gelme, bir kimseyi veya bir şeyi öğrenip bilme,
karşılıklı tanışma ve bilgi edinme
teasür :
ara. * usr (zorluk, güçlük, meşakkat) * güçleşme, zorlaşma, meşakkatli hale
gelme
teati :
ara. * ata (vemek, getirmek), ita (verme, veriş, getirme) * karşılıklı alıp
verme, değiş tokuş, karşılıklı iletme
teavün :
ara. * ana (yardım etmek, destek olmak), avn (yardım, destek), avni (yardımcı,
destekçi, yardım eden, destek evren), taavana (birbirine yardım etmek, birbirine
destek olmak, birlikte çalışmak), avni (yardımcı, destekçi), muavenet (yardım,
yardımcılık, destek, teavun) * karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve iş birliği;
ortak bir amaç için birbirine destek olma durumu, birbirine yardım etme,
birbirine destek olma
teayyüb :
ara. * aiba (kusur etmek, hata etmek, arıza yapmak, ayıplamak, eleştirmek,
yadırgamak), ay (kusur, hata, kabahat, yanlışlık, eksiklik, noksanlık, ahlak ve
töre kurallarına aykırı olan, utanç verici durum veya davranış) * ayıplama,
kusur bulma, kınama
teayyün :
ara. * ayn (göz, belirginlik, ayniyet, tayin), ayyana (belirlemek, tayin etmek,
işaretlemek) * belirsiz halden çıkıp belirli, ayırt edilebilir, görünür ve
somut hal alma, görünür olma, göz önüne gelme, belirlenme, ortaya çıkma,
somutlaşma; tasavvufta mutlak olanın belirlenerek görünür hale gelmesi,
teşahhus, ortaya çıkış, zahir olma, tezahür
teazum :
ara. * azm (büyüklük, ululuk, yücelik), azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak,
büyütmek, yüceltmek, saygı göstermek, değer vermek), azamet (büyüklük, yücelik,
ululuk), tazim (büyütme, yüceltme, saygı gösterme), azim (büyük, yüce, ulu) *
büyüklük taslama, kendini büyük görme, kibirlenme, gururlanma, kendini yüceltme
tebaa :
ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek,
uymak, peşinden gitmek), tabi (bir kişiye, otoriteye veya devlete bağlı
bulunan, onun hükmüne giren, bağımlı, bağlı, uyan) * bağımlı olanlar, bağlı
olanlar, uyanlar, uyruklar; bir devletin, kralın veya sultanın egemenliği ve
yönetimi altında yaşayan, o devlete uyruk veya vatandaşlık bağı ile bağlı olan
halkın tamamı
tebab :
ara. * tabba (helak olmak, yok olmak, ziyana uğramak, zarar görmek), tabbaba
(helak etmek, yok etmek, ziyana uğratmak, zarar vermek), tetbib (zarar, verme,
ziyana uğratma, helak etme) * ziyan, zarar, kayıp, hasar; helak ve mahvolma
durumu
tebadül :
ara. * badala, bedele (değişmek), baddala, beddele (değiştirmek, mübadele
etmek), mübadele (değişim, değiş tokuş), bedel (karşılık, değer, eder, fiyat;
bir şeyin yerini tutabilen karşılık; değişim değeri) * karşılıklı değişme veya
değiştirme, değiş tokuş; iki tarafın birbirine bir şey vermesi veya yer
değiştirmesi, trampa
tebadür :
ara. * badara (aniden gelmek, çıkagelmek, uğramak, öne geçmek, acele etmek, ilk
davranan olmak), badire (felaket, musibet, bela, hazin vaka; acele etmek,
ansızın vuku bulma; öfke ve düşüncesizlikle yapılan şey veya söylenen söz ve
bundan kaynaklanan kötülük) * bir düşüncenin veya hatıranın aniden akla
gelivermesi, zihne birdenbire doğması; karşılıklı olarak birbirine yönelme veya
davranmada acele etme
tebagguz :
ara. * buğd, buğz (kin, nefret, öfke, garez), bağda, bağza (nefret etmek, kin
beslemek, öfke duymak), buğz (kin, nefret, düşmanlık, garaz, yapılan
kötülükleri unutmama ve düşmanlık besleme) * nefret etme, kin besleme; bir
kimseye veya şeye karşı düşmanlık ve hoşnutsuzluk duyma, buğz etme
tebaguz :
ara. * buğd, buğz (kin, nefret, öfke, garez), bağda, bağza (nefret etmek, kin
beslemek, öfke duymak), buğz (kin, nefret, düşmanlık, garaz, yapılan kötülükleri
unutmama ve düşmanlık besleme) * nefret etme, kin besleme; bir kimseye veya
şeye karşı düşmanlık ve hoşnutsuzluk duyma, buğz etme
tebah :
ara. * baha (mahvetmek, helak etmek, perişan etmek, yok etmek), tabaha
(mahvılmak, helak olmak, perişan olmak, yok olmak) * yok olmuş, yıkılmış,
bozulmuş, çürümüş, perişan olmuş, mahvolmuş, helak olmuş
tebahhur :
ara. * bahara (buğu olmak, gaz haline gelmek; tütmek), buhar (sıvıların ve bazı
katıların ısı etkisiyle dönüştükleri gaz durumu, buğu) * bir sıvının kaynayıp
buhara dönüşmesi, buharlaşma, uçma
tebaiyet :
ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek,
uymak, peşinden gitmek), tabi (bir kişiye, otoriteye veya devlete bağlı
bulunan, onun hükmüne giren, bağımlı, bağlı, uyan), tebaa (bağımlı olanlar,
bağlı olanlar, uyanlar, uyruklar; bir devletin, kralın veya sultanın egemenliği
ve yönetimi altında yaşayan, o devlete uyruk veya vatandaşlık bağı ile bağlı
olan halkın tamamı) + iyet (isim yapım eki) * bir devletin veya hükümdarın
egemenliği altında uyruk olarak bulunma durumu, vatandaşlık hukukunun
gelişmesinden önce özellikle monarşik devlet düzenlerinde hükümdara bağlı uyruk
olma statüsü ve bu statüden doğan siyasal bağlılık ilişkisi
tebar :
ara. * tabira (helak olmak, mahvolmak, yok olmak) * helak olma, mahvolma, yok
olma
tebarek :
ara. * beraka (bol kılmak, çok kılmak) * bereketi, hayrı ve ihsanı sınırsız
derecede çok olan, yüceliği ve kutluluğu sürekli artan, her türlü bolluk ve
iyiliğin kaynağı olan; bereketli, bol (özellikle yalnızca Allah için kullanılan
yüceltme sıfatı ve övgü sözü)
tebarüz :
ara. * baraza (ortaya çıkarmak, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, gelmek, meydana
çıkmak, belirmek), ibraz (sunma, ortaya çıkarma), bariz (açık, aşikar, sahih,
meydanda olan, ortada açıkça görünür ve farkedilir olan) * ortaya çıkma,
belirginleşme, görünür hale gelme, zahit olma, belirme
tebassur :
ara. * basara (görmek, idrak etmek, kavramak), basiret (görüş, idrak, kavrama)
* derinlemesine düşünme, basiretle bakıp esası kavrama, ileri görüşlülük
tebaşür :
ara. * başara (müjdelemek, iyi haber vermek, sevindirici haber vermek), bişar,
buşra (müjde, iyi haber, sevindirici haber); beşr (eski fetva metinlerinde
erkeği temsil eden isimlerden her biri), mübaşir (davalıları ve şahitleri
mahkeme salonuna çağıran görevli; müjdeci), beşir (müjdeci, iyi haber veren,
sevindirici haber veren; erkek ismi) * sevindirici bir haberin alınmasıyla
sevinme, iyi bir gelişmenin gerçekleşeceğine dair müjdeye kavuşma veya umut
verici bir haberle gönlün ferahlaması durumu
tebaud :
ara. * beid, baid (uzak), bu'd (uzunluk, boyut, uzaklık, mesafe, boy), baʿuda
(uzak olmak, uzaklaşmak) * iki veya daha çok şey arasındaki uzaklığın artması,
birbirinden uzaklaşma, aranın açılması, mekan, zaman veya mecaz anlamda ilgi ve
ilişkinin zayıflayacak ölçüde ayrılması durumu, uzaklaşma, uzağa çekilme; uzama
tebaüd :
ara. * beid, baid (uzak), bu'd (uzunluk, boyut, uzaklık, mesafe, boy), baʿuda
(uzak olmak, uzaklaşmak) * iki veya daha çok şey arasındaki uzaklığın artması,
birbirinden uzaklaşma, aranın açılması, mekan, zaman veya mecaz anlamda ilgi ve
ilişkinin zayıflayacak ölçüde ayrılması durumu, uzaklaşma, uzağa çekilme; uzama
tebb :
ara. * tabba (helak olmak, yok olmak, ziyana uğramak, zarar görmek), tabbaba
(helak etmek, yok etmek, ziyana uğratmak, zarar vermek), tetbib (zarar, verme,
ziyana uğratma, helak etme) * zarar, ziyan, hasar, kayıp
tebbet :
ara. * tabba (helak olmak, yok olmak, ziyana uğramak, zarar görmek), tabbaba
(helak etmek, yok etmek, ziyana uğratmak, zarar vermek), tetbib (zarar, verme,
ziyana uğratma, helak etme), tebb (zarar, ziyan, hasar, kayıp) * helak olma,
zarara uğrama, perişan olma, ziyana uğrama, yok olma, mahvolma;
"kahrolsun, kurusun" anlamında beddua; Kur'an'ın 111. suresi
tebcil :
ara. * beccele (ululamak, yüceltmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + tebcîl
(yüceltme, ululama, büyük saygı gösterme) * bir kimseyi, değeri veya kutsal
kabul edilen bir varlığı üstün nitelikleri sebebiyle büyük saygı ve hürmetle
anma, yüceltme, ululama ve yüksek bir makam veya değer atfetme durumu
tebdil :
ara. * badala, bedele (değişmek), baddala, beddele (değiştirmek, mübadele
etmek), mübadele (değişim, değiş tokuş), bedel (karşılık, değer, eder, fiyat;
bir şeyin yerini tutabilen karşılık; değişim değeri), tebadül (karşılıklı
değişme veya değiştirme, değiş tokuş) * değiştirme, mübadele etme, farklı hale
getirme, dönüştürme, ikame etme
tebea :
ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek,
uymak, peşinden gitmek), tabi (bir kişiye, otoriteye veya devlete bağlı
bulunan, onun hükmüne giren, bağımlı, bağlı, uyan) * bağımlı olanlar, bağlı
olanlar, uyanlar, uyruklar; bir devletin, kralın veya sultanın egemenliği ve
yönetimi altında yaşayan, o devlete uyruk veya vatandaşlık bağı ile bağlı olan halkın
tamamı
tebeddü :
ara. * bada (oluşturmak, yaratmak, icad etmek, başlatmak; açıklamak, ortaya
çıkarmak, meydana getirmek), bedi (mucid, yaratıcı, yaratan, oluşturan,
başlatan; eşi, benzeri olmayan, hayret verici güzellikte olan, beğenilen;
güzel, yeni; sözün garib ve güzel olması hali) * ortaya çıkma, belirme,
görünme, açığa vurulma, başlama, oluşma
tebeddül :
ara. * badala, bedele (değişmek), baddala, beddele (değiştirmek, mübadele
etmek), mübadele (değişim, değiş tokuş), bedel (karşılık, değer, eder, fiyat;
bir şeyin yerini tutabilen karşılık; değişim değeri), tebadül (karşılıklı
değişme veya değiştirme, değiş tokuş) * değişme, farklı hale gelme, dönüşme,
ikame olma
tebekküm :
ara. * bakama (dilsiz olmak, konuşamamak), bekm (doğuştan veya sonradan konuşma
yetisini kaybetme durumu, söz söyleyememe, sesli olarak kendini ifade edememe,
dilsiz olma durumu), bukm (dilsiz, konuşamayan) * dili tutulma, konuşurken
tutulup kalma
tebelbül :
ara. * belbele (karıştırmak, karmaşık hale getirmek; dili dolaştırmak) *
karışma, karmaşıklaşma, dilin dolaşması, anlaşılmaz hale gelme; dil ve
kültürlerin birbirine karışması, çeşitlenmesi veya dillerin farklılaşarak
insanların birbirini anlayamaz hale gelmesi
tebelleş :
ara. * belişe, balişe (yapışıp kalmak, musallat olmak) * musallat olmak,
istenmediği halde bir yerden ayrılmama veya birinin peşine takılma; istenmediği
halde birinin yanından ayrılmayan, peşini bırakmayan veya bir kimsenin başına
dert ve sıkıntı olan (kişi veya durum)
tebellüğ :
ara. * belağa (ulaştırmak, eriştirmek), belagat (ulaştırma, eriştirme,
bildirme, iletme, ulaştırma, eriştirme, bildiri, ileti) * bir bildirimin,
yazının veya haberin muhatabı tarafından resmen alınması ve kendisine
ulaştığının kabul edilmesi, hukuki veya idari bir tebliği teslim alarak
öğrenmiş sayılma durumu
tebenni :
ara. * ibn, ben (oğul, erkek evlat) * evlat edinme
teber :
far. * tabar (balta, savaş baltası) * ucu yarım ay şeklinde olan, uzun saplı
hafif savaş baltası
teberru :
ara. * berraʿa (karşılıksız vermek, bağışlamak, gönüllü olarak ihsanda
bulunmak) * herhangi bir hukuki veya ahlaki zorunluluk bulunmaksızın, karşılık
beklemeden kendi isteğiyle mal, para, hak veya emek bağışlama, gönüllü olarak
yardım ve ihsanda bulunma durumu; bağışta bulunma, karşılıksız verme, gönüllü
yardım etme
teberrü :
ara. * berr (iyi, temiz, erdemli, hayırlı; kara, geniş toprak), birr (iyilik,
hayırlılık, temizlik) * arınma, temizlenme, uzaklaşma; iyilik ve hayırla
ilişkili olma; pak ve temiz olma, halis ve saf nitelik taşıma, helal ve meşru kabul
edilen bir özellikte bulunma, kötülük ve kusurdan arınmış olma durumu
teberrüc :
ara. * baraca (açığa çıkmak, belirginleşmek, yükselmek), teberrece (ortaya
çıkmak, görünür olmak; süsünü ve güzelliğini sergilemek) * ortaya çıkma,
görünür olma; süsünü ve güzelliğini sergileme, süslenerek görünme, ziynetini
açığa vurma, gösterişli ve dikkat çekici şekilde dış görünüşünü sergileme
teberrüd :
ara. * berd (soğuk) * soğuma, soğuk hale gelme, serinleme; soğuk suya girme
teberrük :
ara. * baraka (çokluk olmak, bolluk olmak, fazla olmak), bereket (bolluk,
verim, daimi hayır, gürlük), teberreke (bereket istemek, bereket kazanmak,
kutsal veya hayırlı kabul edilen bir şeyden fayda ummak) * bereketlenme, uğur
sayma, hayır umma, bereket, iyilik ve hayır elde etmeyi umma, bir şeyi uğurlu
ve bereket getirici sayarak ondan manevi fayda bekleme
teberrüm :
ara. * barama (bıkmak, usanmak, sıkılmak, hoşnutsuz olmak) * usanma, sıkıntı
duyma, hoşnutsuzluk, ıstırap çekme, acı çekme
teberrüz :
ara. * baraza (ortaya çıkarmak, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, gelmek, meydana
çıkmak, belirmek), ibraz (sunma, ortaya çıkarma) * görünme, belirme, meydana
çıkma, açığa çıkma, ortaya çıkma
tebessüm :
ara. * beseme (gülümsemek, hafifçe gülmek) * dudakların hafifçe açılıp yüz
ifadesinin sevinç, hoşnutluk, nezaket veya sıcaklık bildirecek biçimde
değişmesiyle oluşan sessiz ve yumuşak gülme biçimi, gülümseme, hafif gülüş
tebeşir :
san., far. * tvakşira (şeker kamışı özü) (san.); tabaşir (bambu içinden elde
edilen silisli madde, şeker kamışı şekeri; beyaz, kireçli madde, alçı, beyaz
madde) (far.) * yazı yazmak, işaret koymak veya yüzeyleri kaplamak için
kullanılan, genellikle kalsiyum karbonattan oluşan beyaz ve yumuşak madde (İlk
olarak doğada bulunan beyazımsı maddeler (şeker kamışı tozu/özü) için
kullanılırken, zamanla beyaz renkli alçı ve yazı yazılan kireçtaşı (tebeşir)
anlamını kazanmıştır.)
tebettül :
ara. * batala (ayırmak, kesmek; kendini bir işe adamak), tebettele (kendini
bütünüyle vermek, ayrılmak, ibadete yönelmek; kesilmek) * halktan ve dünyevî
ilgilerden uzaklaşarak yalnızca Allah'a yönelme, gönlü masivadan (Allah
dışındaki her türlü varlık ve meşguliyetten) arındırıp ihlasla ibadet ve
kulluğa verme; tasavvufi anlamda dünyadan el çekerek zühd hayatı sürme ve bazı
bağlardan özellikle evlilikten uzak durma hali
tebevvü :
ara. * bevea (yerleşmek, konumlanmak, makam tutmak) * yer edinme, makam tutma,
bir mevkiye yerleşme, bir yerde yerleşip oturma, bir makamı veya mevkiyi
kendine yer edinme, belirli bir konuma geçerek orada kalıcı biçimde bulunma
tebevvül :
ara. * bala, bele (işemek, idrar etmek, akıtmak), bevl (idrar, sidik, çiş),
bevliye (idrar yolları hastalıkları ile ilgili tıp dalı, üroloji) * mesanenin
biriktirdiği idrarın dışarı atılması, küçük abdest yapma, idrar çıkarma, idrar
boşaltma, işeme, çiş yapma
tebeyyün :
ara. * bana, beyyene (açıklamak, açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak, bildirmek,
duyurmak, belirtmek, meydana çıkarmak, ifşa etmek; ispatlamak), beyan (açığa
çıkma, açığa çıkarma, ortaya çıkma, ortaya çıkarma, oluşum, oluşturma,
aydınlanma, bildirme, bildiri, açıklama, izahat, anons, duyuru, ilan) * açıkça
ortaya çıkma, anlaşılır hale gelme, belirginleşme, gerçeğin veya durumun açık
biçimde ortaya çıkması
tebhic :
ara. * behc (sevinç, neşe, parlaklık, güzellik, güzel olma), behhece
(sevindirmek, neşelendirmek, güzelleştirmek, gönül ferahlatmak), behcet
(sevinç, neşe, aydınlık, parlak güzellik, gönül ferahlığı), behic (güzel, iyi
huylu, iyiliksever, neşeli, şen, güler yüzlü, güleç, sevecen) * sevinç,
mutluluk ve gönül ferahlığı verme, bir şeyi güzelleştirerek hoş ve çekici hale
getirme, neşe ve hayranlık uyandıracak biçimde canlandırma
tebhir :
ara. * bahara (buğu olmak, gaz haline gelmek; tütmek), buhar (sıvıların ve bazı
katıların ısı etkisiyle dönüştükleri gaz durumu, buğu) * buharlaşma,
buharlaştırma, buğulama, buğuya tutma; sağlık ve sanayi alanlarında, maddelerin
buhar veya etüv kullanılarak sterilize edilmesi veya işlemden geçirilmesi
süreci
te'bid :
ara. * abada (ebedi kılmak, sonsuz kılmak, daim kılmak, sürekli hale getirmek,
yok olmamak), ebed (çok uzun süre, sonsuzluk, bitimsizlik), ebedi (sonsuz,
bitmeyen, bitimsiz, ölümsüz) * ebedileştirme, sonsuzlaştırma
teb'id :
ara. * beid, baid (uzak), bu'd (uzaklık) * uzaklaştırma, bir yerden bir yere
sürme, kovma
tebkiye :
ara. * baka (ağlamak), ibtika (ağlama, göz yaşı dökme) * ağlatma; dokunaklı
sözler söyleyip ağlatma
tebligat :
ara. * belağa (ulaştırmak, eriştirmek), belagat (ulaştırma, eriştirme,
bildirme, iletme, ulaştırma, eriştirme, bildiri, ileti), baliğ (erişmiş,
ulaşmış, varmış) * ulaştırma, eriştirme, vardırma; kararın, yazının, haberin
veya resmi bildirimin ilgili kişiye usulüne uygun biçimde ulaştırılması işlemi,
özellikle hukuk ve idare alanında yetkili makamlarca gönderilen resmi
bildirilerin muhatabına teslim edilmesi ve öğrenmesini sağlama süreci
tebliğ :
ara. * belağa (ulaştırmak, eriştirmek), belagat (ulaştırma, eriştirme,
bildirme, iletme, ulaştırma, eriştirme, bildiri, ileti), baliğ (erişmiş,
ulaşmış, varmış) * ulaştırma, eriştirme, bildirme, iletme, ulaştırma,
eriştirme, bildiri, ileti
teblim :
ara. * belm (çirkin) * çirkin kılma, çirkin hale getirme (blame, blamer
(kınamak) (ing., fra.) )
tebrik :
ara. * baraka (çokluk olmak, bolluk olmak, fazla olmak), bereket (bolluk,
verim, daimi hayır, gürlük), mubarek (çoklanmış, çokluk verilmiş, bol kılınmış,
bereket verilmiş, hayırlı, uğurlu, bereketli; kutsal) * kutlama, hayır dileme,
bereket isteme
tebriye :
ara. * baraa, beraa (temize çıkmak, aklamak, masum olmak), beri (uzak,
kurtulmuş, temiz, üstün gelmiş), beraay (üstün olma, üstün gelme; temize çıkma,
suçlu veya günahkar durumdan kurtulma, beri olma) * bir kimseyi suçtan,
kuşkudan veya borçtan kurtararak aklama veya temize çıkarma
tebriz :
far. * teb (ateş, sıcaklık, humma, sıtma) + riz (akıtan, döken, saçan) * Türk
musikisinde Uşşak makamı dizisine Acemaşiran makamı dizisinin bir bölümünün
eklenmesiyle oluşturulan geleneksel bir birleşik makam; İran'ın kuzeybatısında
yer alan tarihi ve kültürel bir şehir (Mevlana Celaleddin Rumi’nin manevi yoldaşı
ve sohbet şeyhi olan Şems’in doğduğu şehir)
tebsir :
ara. * basara (görmek, idrak etmek, kavramak), basiret (görüş, idrak, kavrama)
* gösterme, görmeyi sağlama, aydınlatma, bilinçlendirme, gerçeği fark ettirme
tebşir :
ara. * başara (müjdelemek, iyi haber vermek, sevindirici haber vermek), bişar,
buşra (müjde, iyi haber, sevindirici haber) * müjdeleme, iyi haber verme,
sevindirici haber verme
tebtik :
ara. * bataka (kesmek, bölmek, parçalara ayırmak) * kesme, bölme, parçalara
ayırma
tebtiye :
ara. * battaa (yavaşlamak, gecikmek, ağır davranmak) * yavaşlama, gecikme,
ağırdan alma, ağır davranma
tebvib :
ara. * bab (kapı, bölüm, kısım, husus) * bölümlendirme, kısımlandırma, kısım
kısım ayırma, bablara ayırma
tebviye :
ara. * bevvee (yerleştirmek, konumlandırmak, oturtmak, tahsis etmek) *
yerleştirme, konumlandırma, tahsis etme, mevki verme
tebyin :
ara. * bana, beyyene (açıklamak, açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak, bildirmek,
duyurmak, belirtmek, meydana çıkarmak, ifşa etmek; ispatlamak), beyan (açığa
çıkma, açığa çıkarma, ortaya çıkma, ortaya çıkarma, oluşum, oluşturma,
aydınlanma, bildirme, bildiri, açıklama, izahat, anons, duyuru, ilan) *
belirtme, bildirme, izah etme, açıkça anlatma, açıklama; ispat etme
tebyiz :
ara. * beyad (beyaz, ak), beyyada (beyazlatmak, temizlemek, aklamak, bir şeyi
güzel ve düzgün hale getirmek) * beyazlatma, temize çıkarma, temiz ve düzgün
hale getirme; kabataslak hazırlanan bir metni, karalamaları ve düzeltmeleri
arındırarak hatasız, düzenli ve okunabilir bir şekilde temize çekmek
tebzir :
ara. * bazara (dağıtmak, savurmak, israf etmek, savurganlık etmek) * dağıtma,
savurma, boş yere harcama, savurganlık
tecafi :
ara. * cafa (kaba davranmak, ilgisizlik, uzak durmak), tecafa (uzaklaşmak,
birbirinden uzak durmak) * uzaklaşma, uzak durma, uzak olna, ayrılma
tecahüd :
ara. * cahada, cehd (gayret etmek, uğraşmak, çabalamak, çalışmak, savaşmak,
azmetmek, fedakarlık etmek), mucahid (savaşan, cihad eden), cihad (gayret,
çaba, savaş, uğraş, çalışma, mücadele; din uğruna yapılan savaş) * gayret etme,
çabalama, uğraşma, uğraş verme, savaşma
tecahül :
ara. * cahala (bilmemek, bilgisiz olmak), cehl (bilmemezlik, bilgisizlik,
ilimsizlik), cahil (eğitimsiz, bilgisiz, bilmeyen) * bilmezlikten gelme,
bilgisiz görünme, bilmiyormuş gibi davranma, gerçeği veya bilgiyi kasıtlı
olarak görmezden gelme, anlamaz ve habersiz görünerek bilgisizliği bilinçli
biçimde gösterme
tecahül-ü arif :
ara. * cahala (bilmemek, bilgisiz olmak), cehl (bilmemezlik, bilgisizlik,
ilimsizlik), tecahul (bilmezlikten gelme, bilgisiz görünme, bilmiyormuş gibi
davranma, gerçeği veya bilgiyi kasıtlı olarak görmezden gelme, anlamaz ve
habersiz görünerek bilgisizliği bilinçli biçimde gösterme) + u (tamlama eki) +
arif (bilen, bilgili, bilge; anlaması, kavraması, sezgisi güçlü, anlayışlı
kimse) * edebiyatta, bir gerçeği veya bilgiyi çok iyi bildiği hâlde, anlatımı
güçlendirmek, dikkat çekmek, hayret, sitem, sevgi, övgü veya yergi etkisi
oluşturmak amacıyla bilmiyormuş gibi davranma esasına dayanan yazım sanatı
tecanüb :
ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak,
yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek;
çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), cenb (yan, yön, taraf,
kenar), cenab (yan, taraf, yön; yücelik, azamet, yüksek makam), canib (taraf,
yön), ictinab (kaçınma, sakınma) * uzak durma, kaçınma, sakınma, çekinme
tecanüf :
ara. * canafa (eğilmek, meyletmek, bir yana yönelmek, haktan sapmak) * eğilim
gösterme, eğilme, meyletme, yönelme, sapma
tecanün :
ara. * cenne (örtmek, kaplamak, kapatmak, gizlemek, saklamak, karartmak), cinn
(görülmeyen, kapalı, kaplı, örtülü, gizli, saklı), mecnun (cinlenmiş, cin
tasallutuna uğramış, çılgın, deli; sevda yüzünden kendini yitirmiş (kimse) ) *
deli görüntüsü verme, deli gibi davranma; cinlenme, delirme
tecanüs :
gre., ara. * genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl,
soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), genesis
(yaratılış, oluşum, ortaya çıkış, meydana gelme) (gre.); cenese (ayırmak,
sınıflandırmak, türünü belirlemek), cins (tür, çeşit, kategori, soy, nesil,
yaratılış durumu) (ara.) * aynı cinsten olma, benzeşme, uyumluluk) (ara.);
genesis, genèse, Genesis (yaratılış), genetic, génétique, genetisch (genetik) (gre.,
ing., fra., alm.) )
tecar terapi :
lat., ing., gre. * tecar (Transfer of Energy Capacitive and Resistive /
Kapasitif ve Dirençsel Enerji Transferi) (ing.) + therapeia (hizmet etme,
ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle
islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek,
iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein
(eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) (gre.) * yüksek frekanslı radyo
dalgalarıyla dokularda enerji transferi oluşturarak kan dolaşımını artırmayı,
doku iyileşmesini desteklemeyi ve kas-iskelet sistemi rahatsızlıklarında ağrı
ile gerginliği azaltmayı amaçlayan fizik tedavi yöntemi
tecasü :
ara. * casa (diz çökmek) * diz üstüne çökme, diz çökme
tecasür :
ara. * casara (atak olmak, göze almak, çekinmeden atılım yapmak, korkusuzca
hamle yapmak), cesaret (cesur olma, girişkenlik, gözüpeklik, ataklık,
korkusuzluk, yürek gücü, bir şeyi tehlikesine rağmen yapabilme yetisi;
yiğitlik) * cesaret gösterme, cüret etme, göze alma, atılma, cesaretlenme, atak
olma, çekinmeden davranma
tecavür :
ara. * cara (akmak, çekmek, sürüklemek; yanında oturmak, komşu olmak, yakınlık
göstermek; korumak, himaye etmek, desteklemek, yanında olmak), cari, cariye
(koruyan, himaye eden, destekleyen, yardım eden, hizmet sağlayan), car (komşu),
civar (çevre, yöre, etraf), mucavir (çevrede olan, yakında olan, etrafta olan,
çevreleyen, komşu) * komşu olma, komşuluk etme, yan yana bulunma, bitişiklik,
bitişik olma
tecavüz : ara.
* cavaza (aşmak, geçmek, sınırı geçmek, haddi aşmak) * aşma, geçme, sınırı
aşma, haddi aşma, sınırı ihlal etme; belirlenmiş bir sınırı, ölçüyü, hakkı veya
yetkiyi aşma, başkasının hak ve alanına izinsiz müdahalede bulunma; biriyle
rızası olmadan, zorlayarak cinsel ilişkiye girme
tecazüb :
ara. * cazaba (çekmek, kendine doğru hareket ettirmek), cezb (çekme, kendine
doğru hareket ettirme), cazib (çekici), cazibe (çekicilik, çekim) * birbirine
karşı duyulan yakınlık, karşılıklı yakınlık hissetme, karşılıklı olarak
birbirlerini kendine doğru çekme, çekişme, incizab etme, çekme
tecazüm :
ara. * cazama (kesmek, ayırmak, bölmek), cezm (kesin karar, kat'i karar, yemin,
kesme, takdir) * kesişmek, birbirini kesmek
tecazür :
ara. * cezere (kesmek, koparmak; karşı koymak, mücadele etmek) * karşılıklı
olarak mücadele etme, birbirine karşı koyma, çatışma, çekişme
tecdid :
ara. * cedde (yeni olmak, tazelenmek; kesmek, biçmek), cedid (kesik, taze
biçilmiş (kumaş veya meyve); yeni) * yenileme, yenilenme, tazelenme
tecdit :
ara. * cedde (yeni olmak, tazelenmek; kesmek, biçmek), cedid (kesik, taze
biçilmiş (kumaş veya meyve); yeni) * yenileme, yenilenme, tazelenme
tecebbür :
ara. * cebere (zorlamak, baskı altına almak; düzeltmek, onarmak), cebbar (çok
güçlü, zorlayıcı; zorba, despot) * kibirlenme, büyüklenme; kendini
başkalarından üstün görerek kibir ve büyüklük taslama, başkaları üzerinde baskı
ve tahakküm kurmaya çalışma, zorbalık ve despotluk gösterme durumu
teceddüd :
ara. * cedde (yeni olmak, tazelenmek; kesmek, biçmek), cedid (kesik, taze
biçilmiş (kumaş veya meyve); yeni) * yenileme, yenilenme, tazelenme
teceddüt :
ara. * cedde (yeni olmak, tazelenmek; kesmek, biçmek), cedid (kesik, taze
biçilmiş (kumaş veya meyve); yeni) * yenileme, yenilenme, tazelenme
tecehhüz :
ara. * cehheze (hazırlamak, donatmak, teçhiz etmek), techizat (donanım,
donatım, donatma), cihaz (donanım, donatım, donatma, alet, araç, gereç,
mekanizma), mücehhez (donanımlı, techizatlı) * hazır bulunma, cihazlanma,
hazırlanma, donanma, gerekli araç ve gereçleri edinme, yola çıkmaya hazır hale
gelme
tecelcül :
ara.* celcele (gürültü, çınlama, yankılanma, uğultu), tecelcele (sarsılmak,
çınlamak, yankılanmak, gürlemek) * çınlama, yankılanma, gürleme; deprenme,
sarsılma, harekete geçme
tecelli :
ara. * cela (açmak, ortaya çıkarmak, parlatmak, görünür kılmak), cila
(parlaklık, açıklık), tecella (görünmek, açığa çıkmak, belirginleşmek, ortaya
çıkmak, parlamak) * görünme, belirme, ortaya çıkma, açığa çıkma, açıkça ortaya
çıkma, tezahür
tecellüd :
ara. * celede (güçlü ve dayanıklı olmak), celadet (kuvvetli olma, güçlü olma,
bahadırlık, yiğitlik, cesaret, kahramanlık), tecellede (metanet göstermek,
dayanıklı davranmak, sabretmek, kendini güçlü göstermek) * sıkıntı, acı ve
güçlükler karşısında sabır ve metanet gösterme, kendini güçlü tutarak yılmama,
dayanıklılık ve sağlam irade ile direnme durumu
tecellül :
ara. * cele, cala (büyük olmak, ulu olmak, yüce olmak), celal (ululuk,
büyüklük, ululuk, yücelik, azamet; hiddet, hışım), tecellele (örtünmek,
bürünmek, kaplanmak; yücelik ve heybet kazanmak) * örtünüp bürünme veya
kaplanma; ululanma, büyüklenme, kibirlenme, ululuk, heybet ve vakar ile
kuşanma, yücelik ve ihtişam kazanma
tecemmu :
ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir
araya getirme, birleşme) * toplanma, bir araya gelme, birleşme, kümelenme
tecemmüd :
ara. * cemede (donmak; hareketsiz kalmak, sabit kalmak, katılaşmak,
sertleşmek), camid (ruhsuz, sert, katı madde, cansız, hareketsiz, sabit) *
donma, sertleşme, katılaşma, hareketsiz duruma gelme
tecemmül :
ara. * cemmele (güzelleştirmek, süslemek), cemil (güzel, hoş), cemal (güzellik,
hoşluk) * güzelleşme, süslenme, güzel görünmeye çalışma
tecenni :
ara. * cena (işlemek, kazanmak; suç işlemek), tecenna (haksız yere suçlamak,
iftira etmek, asılsız isnatta bulunmak), cinayet (suç, cürüm), cani (suç
işleyen) * bir kimseye işlemediği bir suçu veya işlemediği bir fiili isnat
etme, gerçeğe aykırı suçlama ve iftirada bulunma, haksız yere itham etme;
agaçtan meyve toplama, meyve devşirme
tecennüb :
ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak,
yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek;
çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), cenb (yan, yön, taraf,
kenar), cenab (yan, taraf, yön; yücelik, azamet, yüksek makam) * sakınma, uzak
durma, çekinme
tecennün :
ara. * cenne, cennene (örtmek, kaplamak, sarmak, gizlemek, korumak) tecennene
(delilik göstermek, deli gibi davranmak, aklını yitirmiş görünmek) * aklını
kaybetmiş gibi davranma, delilik hâli gösterme, bilinçli veya mecazi olarak
deli görünme durumu
tecerru :
ara. * ceree (cesaret etmek, göze almak, çekinmemek), curet (atılganlık,
korkusuzca davranma, cesaret) * cesaret etme, cüret etme, korkmadan girişme,
bahadırlık ve kahramanlık etme
tecerrüd :
ara * cerede (soymak, kaplamak, bir şeyi üzerinden almak, ayırmak), tecerrede
(soyunmak, sıyrılmak, ayrılmak, kendini bir şeyden uzaklaştırmak) * bir şeyden
sıyrılıp ayrılma, maddi veya manevi bağlardan kurtulma, kendini dış etkilerden
arındırarak yalnız ve bağımsız bir duruma geçme hali; özellikle tasavvufî
anlamda dünya bağlarından uzaklaşıp yalnızca manevi gayeye yönelme durumu
tecerrüt :
ara * cerede (soymak, kaplamak, bir şeyi üzerinden almak, ayırmak), tecerrede
(soyunmak, sıyrılmak, ayrılmak, kendini bir şeyden uzaklaştırmak) * bir şeyden
sıyrılıp ayrılma, maddi veya manevi bağlardan kurtulma, kendini dış etkilerden
arındırarak yalnız ve bağımsız bir duruma geçme hali; özellikle tasavvufî
anlamda dünya bağlarından uzaklaşıp yalnızca manevi gayeye yönelme durumu
tecessüd :
ara. * cesed (gövde, beden, vücut), tecessede (bedenlenmek, vücuda gelmek,
cisimleşmek, somut hale gelmek) * bedenlenme, vücuda gelme, cisimleşme, somut
hale gelme
tecessüm :
ara. * cesseme (somutlaştırmak, vücuda getirmek, bedenlendirmek, bedene
büründürmek; şekillendirmek, şekil vermek, biçimlendirmek), cesim (büyük, iri,
cüsseli), cesamet (irilik, büyüklük, büyük olma), cism (şekilli madde; somut
olgu, beden, gövde, vücut), tecesseme (cisimleşmek, bedenlenmek, büyüyüp
belirgin hale gelmek) * cisimleşme, bedenlenme, büyüyüp belirgin hale gelme;
soyut veya görünmez bir şeyin cisim ve madde özelliği kazanarak somutlaşması,
bir niteliğin veya düşüncenin belirgin ve gözle görülebilir bir biçimde ortaya
çıkması, büyük ve belirgin bir hal alması durumu
tecessüs :
ara. * cassasa (gizlice araştırmak, gizlice bilgi toplamak, casusluk yapmak,
haber toplamak, araştırmak, tahkik etmek, soruşturmak; el ile yoklamak), casus
(asıl şahsiyetini gizleyip, gizli yollarla bir devletin askeri, siyasi ve mali
durumlarına ilişkin bilgileri başka bir devletin menfaati için toplayan ve
bildiren kimse, gizli sırları haber veren, hafiye) * araştırma, gizlice
öğrenmeye çalışma, iz sürme, casusluk etme
tecevvu :
ara. * caa (aç olmak, kıtlık çekmek), meca (açlık), cu (yiyecek eksikliği
nedeniyle ortaya çıkan açlık, kıtlık veya yiyeceksizlik hali, açlık, aç olma,
kıtlık çekme) * isteyerek aç kalma, açlık çekme
tecevvüf :
ara. * cevf (boşluk, oyuk), cevvefe (boşaltmak, içini boşaltmak, oymak, içini
oymak) * içi boş olma, kovuk olma
tecevvüz :
ara. * cevveze (caiz görmek, izin vermek, uygun bulmak), caza (geçmek, aşmak,
izin vermek, müsaade etmek, geçerli olmak, mümkün olmak, karşılıklandırmak,
karşılığını vermek, uygun olmak, uymak), ceza (karşılık), caiz (uygun, geçerli,
izin verilmiş), cevaz (onay, izin, müsaade, geçiş hakkı, serbestlik, uygunluk,
caiz olma) * mecazlı anlatma, kelimeyi gerçek anlamı dışında kullanma; müsamaha
gösterme, sınırı aşarak ruhsat tanıma, izin veme, müsaade etme, uygun bulma
tecezzi :
ara. * cezzee (parçalamak, bölmek, kısımlara ayırmak), cuz (parça, bölüm,
kısım) * parçalara ayrılma, bölünme, kısımlara ayrılma
techil :
ara. * cahil (eğitimsiz, bilgisiz, bilmeyen), cehhele (cahil saymak, bilgisiz
bırakmak, bilgisizleştirmek), cehile (bilmemek, bilgisiz olmak), cehl
(bilgisizlik, cehalet) * bir kimseyi cahil sayma veya cahil durumuna düşürme,
bilgisiz bırakma, bilgisizleştirme
techiz :
ara. * cehheze (hazırlamak, donatmak, teçhiz etmek), techizat (donanım,
donatım, donatma) * donanım, donatım, donatma, alet, araç, mekanizma,
cihazlanma; cenazenin yıkanmasından defnetmeğe kadar yapılması lazım gelen
şeyler ve bunları tedarik etme
techizat :
ara. * cehheze (hazırlamak, donatmak, teçhiz etmek), cihaz (donanım, donatım,
donatma, alet, araç, gereç, mekanizma) * donanım, donatım, donatma, alet, araç,
mekanizma
tecil :
ara. * eccele (geciktirmek, ertelemek, ötelemek, ertelemek, sonraya bırakmak,
belirli bir süre tanımak), ecel (biçilmiş süre, belirli süre, bekleme süresi,
duraksama; ölüm zamanı, yaşamın sona erdiği vakit; vade, bitim zamanı) *
geciktirme, erteleme, öteleme
tecim :
tür. * tece (idare etmek, tasarruflu geçinmek) + im (isim yapım eki) * kazanç
amacıyla büyük çapta yapılan alışveriş, ticaret
teclid :
ara. * cellede (deri kaplamak, ciltlemek, deriyi işlemek; deriye temas etmek,
deriye vurmak, kırbaçlamak, kamçılamak), cellad (deriye vuran, kırbaçlayan,
kamçılayan), mücellid (ciltçi, cilt kaplamacısı), cild (sayfaların, yaprakların
birbirine dikilmesi, yapıştırılması ve bez veya kağıtla kaplanmasıyla
oluşturulmuş defter, kitap veya dergi kapağı, kitap kabı, toplanmış sayfalar;
deri (vücudu "der"leyen ve kaplayan, içine alan yapı) * kitap, defter
veya benzeri yazılı eserleri korumak ve sağlamlaştırmak amacıyla deri, bez,
karton veya benzeri malzemeyle kaplama; kitabı deri ile kaplama, ciltleme
tecmid :
ara. * cemmede (dondurmak, sabitlemek) * dondurma, sabitleme, camidleştirme
tecmil :
ara. * cemil (güzel, hoş), cemal (güzellik, hoşluk; erkek ve kadın ismi),
cemmele (güzelleştirmek, süslemek, güzellik kazandırmak) * süsleme, tezyin
tecoma :
nah., lat. * tecomatl (kap, testi, çömlek, su kabı, kase, çan şeklinde, trompet
şeklinde) (nah.); tecoma (lat.) * Bignoniaceae (bignonyagiller) familyasından,
parlak trompet şeklinde çiçek açan tropikal çalı veya ağaç türü
tecrib :
ara. * cerrebe (denemek, sınamak, tecrübe etmek, test etmek), tecrube (deneme,
sınama, test, deneyim) * tecrübe etme, deneme, sınama, test etme
tecrid :
ara. * cerrede (soymak, ayırmak, sıyırmak, arındırmak), mucerred (soyutlanmış,
arındırılmış, yalın) * bir şeyi üzerindeki eklentilerden ayırma, soyup
arındırma, yalın ve saf hale getirme; bir kimseyi toplumdan veya bulunduğu
çevreden ayırıp yalnız bırakma, soyutlama, yalıtma, izole etme, yalnız bırakma
tecrih :
ara. * curh (yara), carraha (yaralamak, yara açmak) * yaralama, yara açma; bir
kimsenin güvenilirliğini, şerefini veya itibarını zedeleme, özellikle hadis
ilminde bir raviyi kusurlu bularak güvenilir olmadığını ortaya koyma
tecrim :
ara. * cereme (kesmek, koparmak; suç işlemek, suçlu olmak, günah kazanmak,
günah işlemek), cerreme (suç saymak, suçlu ilan etmek, kriminalize etmek), curm
(suç, kabahat, günah), mucrim (suçlu, günahkar) * bir fiili suç sayma veya suç
olarak nitelendirme, bir kimseyi suçlu ilan etme veya hakkında suç isnadında
bulunma
tecrit :
ara. * cerrede (soymak, ayırmak, sıyırmak, arındırmak), mucerred (soyutlanmış,
arındırılmış, yalın) * bir şeyi üzerindeki eklentilerden ayırma, soyup
arındırma, yalın ve saf hale getirme; bir kimseyi toplumdan veya bulunduğu
çevreden ayırıp yalnız bırakma, soyutlama, yalıtma, izole etme, yalnız bırakma
tecrübe :
ara. * cerrebe (denemek, sınamak, tecrübe etmek, test etmek), tecrube (deneme,
sınama, test, deneyim), tecrib (tecrübe etme, deneme, sınama, test etme) * bir
şeyi deneme ve sınama yoluyla edinilen bilgi, beceri ve birikim, yaşayarak
kazanılan deneyim
tecvi :
ara. * caa (aç olmak, açlık çekmek, kıtlık çekmek), cu' (açlık) * acıktırma
tecvid :
ara. * cede (iyi ve güzel olmak, iyileşmek, güzelleşmek), cevdet (olgunluk,
kemale ermişlik, iyilik, güzellik, kusursuzluk) * güzelleme, güzelleştirme,
güzel söyleme, güzel yapma, süsleme; güzel Kur'an okuma; harflerin mahreç ve
sıfatlarına uymak suretiyle, Kur'an’ı hatasız okumayı öğreten ilim
tecvif :
ara. * cevf (boşluk, oyuk), cevvefe (boşaltmak, içini boşaltmak, oymak, içini
oymak) * oyma, oyuk yapma
tecvit :
ara. * cede (iyi ve güzel olmak, iyileşmek, güzelleşmek), cevdet (olgunluk,
kemale ermişlik, iyilik, güzellik, kusursuzluk) * güzelleme, güzelleştirme,
güzel söyleme, güzel yapma, süsleme; güzel Kur'an okuma; harflerin mahreç ve
sıfatlarına uymak suretiyle, Kur'an’ı hatasız okumayı öğreten ilim
tecviz :
ara. * cevveze (caiz görmek, izin vermek, uygun bulmak), caza (geçmek, aşmak,
izin vermek, müsaade etmek, geçerli olmak, mümkün olmak, karşılıklandırmak,
karşılığını vermek, uygun olmak, uymak), ceza (karşılık), caiz (uygun, geçerli,
izin verilmiş), cevaz (onay, izin, müsaade, geçiş hakkı, serbestlik, uygunluk,
caiz olma) * yapılmasına izin verme, uygun ve caiz sayma, geçerli kabul etme,
ruhsat verme
tecziye :
ara. * cezza (cezalandırmak, karşılığını vermek, mükafatlandırmak), ceza
(karşılık, mükafat), muczi (karşılıklandıran, karşılığını veren) * bir kimseye
yaptığı davranışın karşılığı olarak ceza verme, cezalandırma, karşılıklandırma
teçhiz :
ara. * cehheze (hazırlamak, donatmak, teçhiz etmek), techizat (donanım,
donatım, donatma) * donanım, donatım, donatma, alet, araç, mekanizma,
cihazlanma; cenazenin yıkanmasından defnetmeğe kadar yapılması lazım gelen
şeyler ve bunları tedarik etme
teçhizat :
ara. * cehheze (hazırlamak, donatmak, teçhiz etmek), cihaz (donanım, donatım,
donatma, alet, araç, gereç, mekanizma) * donanım, donatım, donatma, alet, araç,
mekanizma
tedabür :
ara. * dubur, dabr (arka, sırt, arka taraf), tedabere (birbirine arka çevirmek,
yüz çevirmek, arayı bozmak) * birbirine sırt çevirme, yüz çevirerek ilişkisini
kesme, karşılıklı dargınlık ve uzaklaşma durumu; kesişme
tedahül :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma), dahil (içeride, kapsama alınmış, içeri alınmış, içeri girmiş,
nüfuz etmiş) * birbirinin içine girme, iç içe geçme, karışma, örtüşme
tedai :
ara. * dea (çağırmak, davet etmek), davet (çağrı), tedaa (birbirini çağırmak,
birbirini davet etmek; peş peşe meydana gelmek, çağrışım yapmak) * zihinde bir
şeyin başka bir şeyi, düşünceyi veya duyguyu hatıra getirmesi, çağrışım
tedarik :
ara. * dark, daraka (ulaşmak, yakalamak, idrak etmek; en aşağı kat, her şeyin
dibi, aşağı inen basamak; anlamak; yürümek, ayak basmak, adımlamak), idrak
(anlayış, anlama, kavrayış, kavrama, yakalama, akıl; eriştirme, ulaştırma,
yetiştirme) * eriştirme, ulaştırma, vardırma
tedarru :
ara. * daraa (boyun eğmek, alçalmak, gönülden yönelmek), tedarraa (boyun eğmek,
alçalmak, gönülden yönelmek) * yalvarış, yakarış; Allah'a veya bir kimseye
derin bir tevazu, acziyet ve içtenlikle yalvarma, yakarma, niyazda bulunma
tedarub :
ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek; gezmek, dolaşmak), darb
(vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma) * vuruşma, dövüşme,
çarpışma
tedarüs :
ara. * darasa (okumak, çalışmak, ders görmek, incelemek, araştırmak, kitap
okumak, öğrenmek; eskimek, silinmek), ders (öğretme, öğretim seansı) * okuma,
yazma; ders çalışma
tedavi :
ara. * dava (iyileştirmek, tedavi etmek), deva (çare, ilaç) * hastalığın
iyileştirilmesi süreci ve bu süreçte uygulanan tıbbi girişimlerin tümü
tedavül :
ara. * davala (dönmek, dönüşmek, değişmek, birbirine geçmek; dolaşmak) *
devretme, değiştirme, el değiştirme, dönüşüm; dolanma, dolaşım, alternasyon,
sirkülasyon; (para, çek, bono vb. için) kullanılmakta olma, elden ele geçme,
dolaşma, dolanım, geçerlik, sürüm
tedayün :
ara. * deyn (borç, alacak-borç yükümlülüğü; din) * borçlanmak, borç alıp verme,
taraflar arasında borç ilişkisi kurma, karşılıklı borçlanma
tedbir :
ara. * dubur, dabr (arka, sırt, arka taraf), debbere (sonunu düşünerek
düzenlemek, planlamak, yönetmek) * bir işin sonucunu önceden düşünerek gerekli
önlemleri alma, planlama, düzenleme ve yönetme; ihtiyatlı davranma, önlem,
planlama, önlem alma, yönetim
tedebbür :
ara. * dubur, dabr (arka, sırt, arka taraf), dabara (arkasından gitmek, takip
etmek, peşinden gitmek, yönetmek, idare etmek, planlamak), debbere (sonunu
düşünerek düzenlemek, planlamak, yönetmek), tedbir (bir işin sonucunu önceden
düşünerek gerekli önlemleri alma, planlama, düzenleme ve yönetme; ihtiyatlı
davranma, önlem, planlama, önlem alma, yönetim) * bir şeyin sonunu düşünmek,
tefekkür etmek, müdebbir olmak, tedbirli olmak; arkasını dönmek
tedeffuk :
ara. * defeka (fışkırmak, kuvvetle akmak, dökülmek), dafik (akan, atılan,
fışkıran, taşarak dökülen) * su, kan, gözyaşı veya benzeri bir sıvının kuvvetle
akması, fışkırması, taşarak dökülmesi; mecazen söz, duygu veya düşüncelerin peş
peşe ve coşkun biçimde ortaya çıkması, coşkun biçimde akma, fışkırma, taşarak
dökülme
tedeffün :
ara. * defene (gömmek, toprağa vermek, gizlemek), defn (gömme, toprağa verme,
cesedi toprağa gömme, ölüyü toprağa gömme; kıymetli bir şeyi toprağa gömerek
saklama, gömü), define (gömü, hazine) * toprağa verilme, gömülme, defnolunma
tedehhün :
ara. * dahn, dehn (yağ) * yağ sürünme, yağlanma
tedehhüş :
ara. * dahaşa, dehişe (korkmak, ürkmek, korkutmak, ürkütmek), tedehheşe
(hayrete düşmek, şaşkına dönmek, dehşete kapılmak), dehşet (büyük korku, çok
ürkme) * dehşete düşme, çok korkma, çok ürkme, yılma, ürperme, büyük bir
şaşkınlık ve hayret içine düşme, dehşete kapılma, gördüğü veya işittiği şey karşısında
donakalma
tedenni :
ara. * dana (aşağıda olmak, altında olmak, düşük seviyede bulunmak, altında
kalmak, yakın olmak, yaklaşmak, alçalmak, küçülmek; haricinde, dışında, yerine;
değersiz veya ikincil konumda) * gerileme, düşme, alçalma, maddi veya olarak
daha kötü bir dereceye düşme
tedennü :
ara. * dana (aşağıda olmak, altında olmak, düşük seviyede bulunmak, altında
kalmak, yakın olmak, yaklaşmak, alçalmak, küçülmek; haricinde, dışında, yerine;
değersiz veya ikincil konumda) * yakın olma
tederru :
ara. * darraa (zırh giymek; yalvarmak, yakarmak; zırhlanmak), mudarr (zırh
giyen; yalvaran, yakaran) * zırh giyme, zırhlanma; yalvarma, yakarma
tederrü :
ara. * dara (kovmak, savmak; muhalefet etmek, karşı gelmek, savunmak) * kovma,
savma, savunma, birbirine muhalefet etme, birbirine karşı gelme
tederrüc :
ara. * derece (aşama, seviye, basamak, kademe, mertebe), daraca, derace
(yürümek, adım adım gitmek, basamakla çıkmak, adım atmak, yükselmek) * derece
derece ilerleme, aşama aşama yükselme, kademeli olarak gelişme
tedessür :
ara. * dasara (örtmek, kaplamak, bürümek, sarmak), muddessir (örtünen, bürünen,
sarınan, örtünmüş, bürünmüş, sarınmış), desar (üst örtüsü, dış giysi, örtü ),
desr (örtme, sarma, kaplama, bürüme), muddessir (örtüsüne bürünen) * bir örtüye
veya elbiseye bürünme, örtünüp sarınma; mecazen içine kapanma veya kendini dış
dünyadan soyutlama
tedeyyün :
ra. * deyn (borç, alacak-borç yükümlülüğü; din), tedayun (borçlanmak, borç alıp
verme, taraflar arasında borç ilişkisi kurma, karşılıklı borçlanma) *
borçlanma, borca girme; dinini sakınma
tedfik :
ara. * defeka (fışkırmak, kuvvetle akmak, dökülmek), dafik (akan, atılan,
fışkıran, taşarak dökülen) * fışkırtma, akıtma, dökme
tedfin :
ara. * defene (gömmek, toprağa vermek, gizlemek), defn (gömme, toprağa verme,
cesedi toprağa gömme, ölüyü toprağa gömme; kıymetli bir şeyi toprağa gömerek
saklama, gömü), define (gömü, hazine) * bir cenazeyi toprağa verme, gömme,
defnetme
tedhiş :
ara. * dahaşa, dehişe (korkmak, ürkmek, korkutmak, ürkütmek), tedehheşe
(hayrete düşmek, şaşkına dönmek, dehşete kapılmak), dehşet (büyük korku, çok
ürkme), tedehhuş (dehşete düşme, çok korkma, çok ürkme, yılma, ürperme, büyük
bir şaşkınlık ve hayret içine düşme, dehşete kapılma, gördüğü veya işittiği şey
karşısında donakalma) * hayrete düşürme, şaşkına çevirme, dehşete sevk etme,
dehşete düşürme, yıldırma
tedirgin :
tür. * tegir (çevrilmek, dönmek, huzursuzca kıpırdanmak) + gen (sıfat yapım
eki) * kaygı, kuşku veya korku sebebiyle iç huzuru kaçmış, huzursuz, rahatsız, endişeli,
kaygılı
tediye :
ara. * edda (yerine getirmek, ödemek, ifa etmek, teslim etmek) * bir borcu,
ücreti veya yükümlülüğü ödeme, yerine getirme, ifa etme, eda etme; ödenen para
veya yapılan ödeme
tedizolid :
lat. * tedi (farmasötik ön ek) + zolid (oksazolidinon sınıfı antibiyotik
belirteci) * özellikle Gram-pozitif bakterilerin neden olduğu akut bakteriyel
deri ve deri altı doku enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan, bakterilerin
protein sentezini engelleyen oksazolidinon sınıfı antibiyotikin etken maddesi
(C17H15FN6O3)
tedkik :
ara. * dakik (ince, hassas, narin), dakka (ufalamak, inceltmek,
ayrıntılandırmak, incelemek, inceltmek, dikkatle araştırmak; vurmak, yıkmak,
ezmek, ezip ufalamak, yerle bir etmek, düzlemek, dümdüz etmek), dakik (düzenli
işleyen, aksamayan, hassas) * bir konuyu bütün ayrıntılarıyla dikkatlice
inceleme, araştırma, gözden geçirme ve değerlendirme; ayrıntılı inceleme,
ayrıntısına kadar araştırma, tetkik
tedlis :
ara. * delese (hile yapma, aldatma, oyun oynamak) * hile, aldatma, oyun, hile
yapma, aldatma, oyun oynama
tedliye :
ara. * edla (aşağı sarkıtmak, aşağıya bırakmak; delil ileri sürmek, sunmak),
delv (kova), delil (kanıt, ispat, rehber, kılavuz) * bir şeyi yukarıdan aşağıya
sarkıtma veya bırakma; bir iddiayı ispatlamak için delil ve belge sunma, ileri
sürme
tedmir :
ara. * dammara, demmere (yok etmek, helak etmek, mahvetmek, yıkmak, harab
etmek, tahrib etmek) * yok etme, mahvetme, helak, tahrib, yıkım, imha
tedric :
ara. * derece (aşama, seviye, basamak, kademe, mertebe), daraca, derace
(yürümek, adım adım gitmek, basamakla çıkmak, adım atmak, yükselmek), tederruc
(derece derece ilerleme, aşama aşama yükselme, kademeli olarak gelişme) *
derece derece ilerletme, basamak basamak yükseltme, basamak basamak, aşama
aşama ilerletme, aşamalı ilerletme, adım adım gerçekleştirme, kademeli
gerçekleştirme
tedricen :
ara. * derece (aşama, seviye, basamak, kademe, mertebe), daraca, derace
(yürümek, adım adım gitmek, basamakla çıkmak, adım atmak, yükselmek), tedric
(derece derece ilerletme, basamak basamak yükseltme, basamak basamak, aşama
aşama ilerletme, aşamalı ilerletme, adım adım gerçekleştirme, kademeli
gerçekleştirme) + en (olarak) * dereceli olarak, derece derece, aşamalı olarak,
kademeli olarak, adım adım, basamak basamak
tedrici :
ara. * tedric (derece derece ilerletme, basamak basamak yükseltme, basamak
basamak, aşama aşama ilerletme, aşamalı ilerletme, adım adım gerçekleştirme,
kademeli gerçekleştirme) + i (ile lgili, -a ait) * aşamalı, kademeli, derece
derece gerçekleşen veya gerçekleştirilen; birden değil, zaman içinde basamak
basamak ilerleyen
tedriç :
ara. * derece (aşama, seviye, basamak, kademe, mertebe), daraca, derace
(yürümek, adım adım gitmek, basamakla çıkmak, adım atmak, yükselmek), tederruc
(derece derece ilerleme, aşama aşama yükselme, kademeli olarak gelişme) *
derece derece ilerletme, basamak basamak yükseltme, basamak basamak, aşama
aşama ilerletme, aşamalı ilerletme, adım adım gerçekleştirme, kademeli
gerçekleştirme
tedris :
ara. * darasa (okumak, çalışmak, ders görmek, incelemek, araştırmak, kitap
okumak, öğrenmek; eskimek, silinmek), ders (birine belli bir konudaki bilgileri
öğretme işi, öğrenim, öğretim, tenbih, talimat, vazife), medrese (derslik,
dershane, okul), müderris (öğretmen, ders veren; Osmanlı Devleti ve
Selçuklular'da devlet ve toplum yapısında günümüz üniversite öğretim üyesi) *
ders verme, öğretme, öğretim
tedrisat :
ara. * darasa (okumak, çalışmak, ders görmek, incelemek, araştırmak, kitap
okumak, öğrenmek; eskimek, silinmek), ders (birine belli bir konudaki bilgileri
öğretme işi, öğrenim, öğretim, tenbih, talimat, vazife), medrese (derslik,
dershane, okul), müderris (öğretmen, ders veren; Osmanlı Devleti ve
Selçuklular'da devlet ve toplum yapısında günümüz üniversite öğretim üyesi),
tedris (ders verme, öğretme, öğretim) + at (isim yapım ve çoğul eki) * öğretim
faaliyetleri, eğitim-öğretim işleri; bir kurumda verilen derslerin bütünü,
eğitim sistemi
tedrisat-ı aliye :
ara. * tedrisat (öğretim faaliyetleri, eğitim-öğretim işleri; bir kurumda verilen
derslerin bütünü, eğitim sistemi ) + i (tamlama eki) + aliye (yüksek) * yüksek
öğretim, üniversite eğitimi
tedrisat-ı ibtidaiye :
ara. * tedrisat (öğretim faaliyetleri, eğitim-öğretim işleri; bir kurumda
verilen derslerin bütünü, eğitim sistemi ) + i (tamlama eki) + ibtidai (ilkel,
öncel, başlangıç ile ilgili, başlangıca ait) * ilk öğretim, ilkokul eğitimi
tedvin :
ara. * divan (defter, kitap; eserlerin toplandığı kitap; meclis; toplanma yeri)
* toplama, bir araya getirme, derleyip kitaplaştırma
tedvir :
ara. * dara, devvere (döndürmek, çevirmek), devr (döngü, dönem, çağ, devir,
epok, periyod) * döndürme, çevirme, etrafında dolaştırma, çevrime sokma; bir
işi yürütme, idare etme, düzenleme; bir makam veya görevi dönüşümlü olarak
sürdürme
teeddüb :
ara. * edeb (usül, yol, yordam, terbiye, kültür), adab ("edeb"in
çoğulu) * teeddüb, edepli olma, utanma, çekinme
teeddüp :
ara. * edeb (usül, yol, yordam, terbiye, kültür), adab ("edeb"in
çoğulu) * teeddüb, edepli olma, utanma, çekinme
teehhül :
ara. * ehl (aile, hane halkı, eş) * evlenme, ehlileşme
teehhür :
ara. * ahhara (ertelemek, ötelemek, geciktirmek, ileriye atmak; ötesine geçmek,
sonraki safhaya geçmek), ahir (sonraki, öteki), ahiret (sonraki, ötesi), tehir
(erteleme, öteleme, geciktirme, ileriye atma) * gecikme, geri kalma,
geciktirme, teahhur
teellüf :
ara. * alafa, alifa (alışmak, cana yakın olmak, dostluk kurmak, birleşmek),
allafa (birleştirmek, yakınlaştırmak, tanıştırmak, dost haline getirmek,
alıştırmak; bir araya getirmek, toplamak, derlemek, düzenlemek, yazmak), itilaf
(anlaşma, uyuşma; birleşme), ulfet (alışma, alışkanlık, uyum, birleşme, ısınma;
ahbaplık, dostluk) * bir araya gelme, birleşme, kaynaşma, uzlaşma, alışma
teellüh :
ara. * aliha (tapmak, yönelmek, sığınmak, ibadet etmek; hayrete düşmek), ilah
(insanlar tarafından kutsal kabul edilen, tapılan veya yüceltilen varlık;
yönelinen, tapılan, tanrı) * kendini ilahi olana adama, Allah'a yakınlaşmaya
çalışma, Rahman'ın sıfatlarıyla bezenerek ruhanileşme
teellüm :
ara. * alima (acı vermek, üzmek, kederlendirmek), elim (acı veren, üzücü,
kederlendirici), elem (acı, üzüntü, hüzün, keder, ağrı, sızı, ıstırap) * elem
duyma, kederlenme, üzülme, hüzünlenme
teemmül :
ara. * emele (ümit etmek, beklemek), emel (amaç, umut, beklenti) * ümit etme,
umut etme, bekleme, amaç edinme, emel edinme; düşünüp taşınma, derin düşünme,
üzerinde düşünme, tefekkür etme, bir şey üzerinde iyice düşünme
teenage :
ing. * teen (on üç ile on dokuz arasındaki sayılar; thirteen, fourteen, …
nineteen) + age (yaş, yıl, dönem, çağ, devir, epok, periyod) * on üç ile on
dokuz yaş arasındaki dönem; ergenlik çağına denk gelen yaş dönemi
teenni :
ara. * enne (özen göstermek, yavaş ve dikkatli hareket etmek), enaet (yavaş
hareket) * işleri ağırdan alma, acele etmeme; dikkat ve özenle davranma,
ihtiyatlı olma
teennüs :
ara. * unsa (dişi, kadın, kız) * dişi olma, kadınlaşma, kadınsı özellikler
kazanma, feminenleşme, efemine olma
teessüf :
ara. * asifa (üzülmek, kederlenmek, hayıflanmak, pişmanlık duymak), esef
(üzüntü, hüzün, keder) * üzüntü, hüzün, gam, pişmanlık, hayıflanma
teessür :
ara. * eser (yapıt, yapı, eser, iz, işaret, nişan), tesir (etki) * etkilenme,
tesir altında kalma, duygulanma
teessüs :
ara. * esas (varlık, mal, öz, asıl, temel, gerçek), essese (kurmak, oluşturmak,
temel atmak), tesis (kurulum, kurulma, oluşma), muessese (kurum, kuruluş,
oluşum) * kurulma, temellenme, meydana gelme
teeyyüd :
ara. * eyyede (desteklemek, kuvvetlendirmek, güçlendirmek), teyid
(kuvvetlendirme, güçlendirme, destekleme) * kuvvetlenme, güçlenme, destek
bulma, güç kazanma; bir görüşün veya kişinin desteklenerek güçlenmesi, teyid
olunma
teeyyüt :
ara. * eyyede (desteklemek, kuvvetlendirmek, güçlendirmek), teyid
(kuvvetlendirme, güçlendirme, destekleme) * kuvvetlenme, güçlenme, destek
bulma, güç kazanma; bir görüşün veya kişinin desteklenerek güçlenmesi, teyid
olunma
tef :
ara. * daf'a (itmek, tepmek, darbelemek, vurmak, savmak, tepmek, kovmak, def
etmek, uzaklaştırmak, zorlamak, hareket ettirmek; korumak, savunmak, karşı
koymak; püskürmek, fırlamak, şiddetle taşmak, (yanardağ) patlamak; tek seferde,
tek kerede, tek kezde olmak) * çevresinde zilleri olan daire şeklindeki vurmalı
bir çalgı; ortadan kaldırma, kovma, vurma, çarpma, savma, tepme, geri çevirme,
geri verme, ödeme, defetme (dövmek (vurmak, çarpmak) (tür.), defy, défier
(karşı koymak, savmak) (ing., fra.) )
tefaddul :
ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadl
(üstünlük, lütuf, fazilet, erdem), fadıl, fazıl (üstün, faziletli) * bir
kimseye iyilik ve ihsanda bulunma, lütufta bulunma; nezaket gereği bir şeyi
karşılıksız olarak yapma veya verme
tefahhur :
ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük
ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden,
kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) * kendini büyük ve üstün görme,
övünme, kibirlenme, böbürlenme, fahirlenme
tefahur :
ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük
ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden,
kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) * kendini büyük ve üstün görme,
övünme, kibirlenme, böbürlenme, fahirlenme
tefahür :
ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük
ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden,
kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) * kendini büyük ve üstün görme,
övünme, kibirlenme, böbürlenme, fahirlenme
tefakkud :
ara. * fakkada (aramak, araştırmak, soruşturmak) * araştırma, soruşturma
tefcir :
ara. * fecera (fışkırtmak, ikiye ayırmak, yarmak, patlatmak, açığa çıkarmak,
kaynak çıkarmak), fecr (gün doğumu, tan zamanı, tan yerinin ağarması, şafak
vakti; ikiye ayrılma, yarılma) * yerden su çıkarma, kaynak açma; yarıp açığa
çıkarma, patlatma; izli bir şeyi ortaya çıkarma (mecazi)
tefe :
tür. * defe, tefe (ciltlenmiş kitap, cilt şekline getirilmiş altın varak
destesi) * dokuma tezgahlarında tarağı taşıyan ve mekik ipliklerini
sıkıştırmaya yarayan ağaç veya metal parça
tefeccu :
ara. * fecia (acı vermek, musibet ve felâketle karşılaşmak) * acı duyma, yas
tutma, kederlenme, feryat etme, yakınma
tefeccür :
ara. * fecera (fışkırtmak, ikiye ayırmak, yarmak, patlatmak, açığa çıkarmak,
kaynak çıkarmak), fecr (gün doğumu, tan zamanı, tan yerinin ağarması, şafak
vakti; ikiye ayrılma, yarılma) * fışkırma, patlama, yarılma, yarılarak ortaya
çıkma
tefeci :
tür. * tefe (faizle işletilen para, faiz) + ci (yapan, eden eki) * yüksek
faizle borç para veren, faizcilikle geçinen kimse
tefehhüm :
ara. * fehime (anlamak, kavramak, idrak etmek), fehm (anlayış, kavrayış, idrak)
* derinlemesine anlama, kavrama, idrak etme, anlama, kavrama, idrak etme; bir
kimsenin durumunu anlayışla karşılama, anlayış gösterme
tefekkuh :
ara. * fakaha (yorumlamak, kavramak, bilmek, anlamak, idrak etmek, hüküm
vermek), fıkh, fikh (anlayış, kavrayış, idrak, akıl yürütme; derin bilgi; İslam
hukuku, fıkıh), fakih (bilgin, bilge, fıkıh ilmini bilen, islam hukukçusu;
zeki, anlayışlı kimse) * derinlemesine anlama, bir konuda uzmanlaşma, bir şeyi
derinlemesine kavrama, özellikle dini meseleleri anlayıp inceleme, fıkıh
öğrenme, bilgide derinleşme, fıkıh bilgisi kazanma
tefekkür :
ara. * fekkere (düşünmek, akıl yürütmek), fikir (düşünce, bir konu ile ilgili akla
gelen husus) * düşünme, akıl yürütme
tefelluk :
ara. * falaka (açmak, yarık açmak, yarmak), dalik (yaran, açan, yarak, penis) *
yarılma, çatlama, açılma
tefellüc :
ara. * felece (ikiye bölmek, yarmak, ayırmak; aralamak), falic (ikiye bölen,
yaran, ayıran, aralayan), felc (ikiye bölünme, yarılma, ayrılma) * iki şeyin
arasının açılması, yarılma, ayrılma, çatlama; özellikle dişlerin arasının
ayrılması, dişlerin seyrekleşmesi
tefenni :
gre. * stefani (Antik çağda Frigya ve Psidya bölgesini kapsayan yerleşim
yerinin isminden) * Burdur’un bir ilçesi
tefennün :
ara. * fen (sanat, hüner, bilgi dalı), fenne (çeşitlendirmek, türlü hale
getirmek, sanatlı ve ince yollar kullanmak) * bir işte çeşitli yollar ve
incelikler kullanma, sanat ve hüner gösterme; çeşitlenme, farklı alanlarda
maharet kazanma
teferru :
ara. * ferr (dal, şube, bölüm, kısım) * bir şeyin dallara ayrılması,
ayrıntılara ve alt bölümlere yayılması; bir konunun çeşitli kısımlara
ayrılması, dallanma, ayrılma, bir konudan başka konular çıkma
teferruat :
ara. * ferr (dal, şube, bölüm, kısım), teferru (bir şeyin dallara ayrılması,
ayrıntılara ve alt bölümlere yayılması; bir konunun çeşitli kısımlara
ayrılması, dallanma, ayrılma, bir konudan başka konular çıkma) + at (isim yapım
ve çoğul eki) * dallanma, ayrılma, alt bölümlere ayrılma; bir şeyin
ayrıntıları, ince noktaları, alt kısımları; bir konunun ana unsur dışında kalan
detayları
teferruc :
ara * faraca (yarmak, açmak, ayırmak, aralamak, yarık bırakmak), ferc (yarık,
açıklık, aralık, çatlak; sıkıntıdan sonra gelen rahatlık; korkulacak yer; ud
yeri; kadın cinsel organı) * seyrederek hoş vakit geçirme, gezip eğlenme;
sıkıntının açılması, ferahlama, rahatlama
teferruh :
ara. * feraha (rahatlatmak, huzur bulmak; gönlü açık olmak, sevinmek,
şenlenmek) * rahatlama, huzur bulma, sevinme, şenlenme, içi açılma, ferahlanma
teferruk :
ara. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak,
fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), tefrik (ayırma,
ayrışım), firkat (ayrılma, ayrılık) * ayrılma, ayrışma, dağılma, parçalara
bölünme; bir topluluğun veya şeyin birbirinden uzaklaşması
teferrüç :
ara * faraca (yarmak, açmak, ayırmak, aralamak, yarık bırakmak), ferc (yarık,
açıklık, aralık, çatlak; sıkıntıdan sonra gelen rahatlık; korkulacak yer; ud
yeri; kadın cinsel organı) * seyrederek hoş vakit geçirme, gezip eğlenme;
sıkıntının açılması, ferahlama, rahatlama
teferrüd :
ara. * farada (tek olmak, eşsiz olmak, yalnız kalmak, birey olarak kalmak;
ayırmak, ayrıştırmak, tek bırakmak, yalnızlaştırmak), ferd (birey, şahıs, kişi,
tek, tekil, bir, yekta, yalnız; bir topluluğu oluşturan her bir kişi) * tek
başına kalma, yalnızlaşma; bir konuda veya nitelikte başkalarından ayrılıp
benzersiz olma, kendine özgü olma
teferrüş :
ara. * faraşa (sermek, döşemek, yaymak), ferş (serilmiş şey, yayılmış şey,
döşenmiş şey, döşek, döşeme, döşeyiş, yayma, yayılma; kelebek, pervane
kelebeği) * yere yayılma, serilme, döşenme; döşeme ve yaygı ile ilgili olma
teferrüt :
ara. * farada (tek olmak, eşsiz olmak, yalnız kalmak, birey olarak kalmak;
ayırmak, ayrıştırmak, tek bırakmak, yalnızlaştırmak), ferd (birey, şahıs, kişi,
tek, tekil, bir, yekta, yalnız; bir topluluğu oluşturan her bir kişi) * tek
başına kalma, yalnızlaşma; bir konuda veya nitelikte başkalarından ayrılıp
benzersiz olma, kendine özgü olma
teferrüz :
ara. * faraza, farada (ayırmak, ayrıştırmak), ifrad, ifraz (ayırma, ayrıştırma,
ayrıcalık tanıma, ayrışma) * ayrılma, seçilme, belirginleşme
tefes :
ara. * tefes (kir, pasak, beden üzerindeki pislik) * kir; özellikle tırnak,
saç, beden üzerindeki kir ve bakımsızlık hali
tefessuh :
ara. * fasaha (açmak, yer açmak, genişletmek, boşluk bırakmak, ferahlatmak,
açıklık sağlamak, rahatlık sağlamak), fasih (açık, net, düzgün; açık ve düzgün
anlatı; açık ve düzgün konuşma yeteneği olan) * fasih olma, anlaşılması kolay
olma
tefessüh :
ara. * fesaha (iptal etmek, geçersiz kılmak, bozmak, çözmek, hükümsüz kılmak),
fesh (iptal etme, geçersiz kılma, bozma, hükümsüz kılma) * çürüme, bozulma,
kokuşma, kişi, toplum vb. özelliğini, niteliğini yitirerek bozulma, kokuşma
tefevvuk :
ara. * favaka, faka (üstün olmak, öne çıkmak, aşmak, üstün gelmek, üste çıkmak,
yukarı çıkmak; parlak veya belirgin olmak), faki (parlak, üstün, öne çıkan),
fevk (üst, üst taraf, yukarısı, yüksek derece, üstünlük, yükseklik; parlaklık)
* üstün olma, başkalarından ileri bulunma; başarı ve nitelik bakımından öne
çıkma
tefeyyüz :
ara. * feyeze (taşmak, çoğalmak, yayılmak; feyizlenmek), feyz (taşma, bolluk,
bereket, ilim ve manevi lütuf) * feyizlenme, bereketlenme, bilgi ve olgunluk
kazanma; bir şeyden bolca yararlanma
tefhim :
ara. * fehime (anlamak, kavramak, idrak etmek), fehm (anlayış, kavrayış, idrak)
* anlatma, kavratma, öğretme, bir şeyi başkasına anlatıp kavratma, açıklama; anlaşılmasını
sağlama
tefhir :
ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük
ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fahr (övünme, iftihar etme,
gururlanma, fahirlenme; kendini büyük ve üstün görme, kibirlenme, böbürlenme),
fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) *
şereflendirme, övme, üstün kılma; bir kimseye itibar ve değer kazandırma
tefillin :
ibr. * tefillah (dua, ibadet, yakarış) + in (çoğul eki) * Yahudilikte
erkeklerin özellikle sabah duası sırasında alınlarına kayışla bağladıkları,
içinde dua veya Tevrat’tan bölümler yazılı olan kağıt bulunan küçük, siyah ve
küp şeklindeki kutucuklar
tefkid :
ara. * fakada (kaybetmek, yitirmek, bulamamak; elden çıkarmak; incelemek,
araştırmak, kaybolanı aramak, denetlemek), fakd (kaybetme, kayıp, yitirme,
zarar görme, bulunmama, bulamama, belirsiz olma; taleb etme, isteme; elden
çıkarmak; inceleme, kaybolanı arama, denetleme) * inceleme, denetleme,
kayıpların tespiti, görevlendirme
tefkih :
ara. * fakaha (yorumlamak, kavramak, bilmek, anlamak, idrak etmek, hüküm
vermek), fıkh, fikh (anlayış, kavrayış, idrak, akıl yürütme; derin bilgi; İslam
hukuku, fıkıh), fakih (bilgin, bilge, fıkıh ilmini bilen, islam hukukçusu;
zeki, anlayışlı kimse) * öğretme, anlatma; fıkıh öğretme
tefkik :
ara. * fekke (çözmek, açmak, ayırmak, kurtarmak), fekk (çözme, açma, ayırma,
kurtarma) * bir bütünü parçalarına ayırma, çözümleme, ayrıştırma; bağlı veya
birleşik bir şeyi ayrı hale getirme, parçalarına ayırma, çözme, ayrıştırma
tefkir :
ara. * fekkere (düşünmek, akıl yürütmek), fikir (düşünce, bir konu ile ilgili
akla gelen husus), tefekkür (düşünme, akıl yürütme) * düşünme, düşündürme,
fikir yürütme, bir konu üzerinde düşünüp taşınma
teflon :
gre., lat. * tetra (dört) + fluoro (flor elementi) (fluere (akmak, sıvı
ilerleyerek hareket etmek) (lat.) ) + on (kimyadal madde eki) * yapışmaz
kaplama olarak kullanılan politetrafloroetilen (PTFE) adlı sentetik
floropolimer malzeme ( (C2F4)n )
tefnid :
ara. * fennede (çürütmek, yanlışlığını göstermek, delillerle reddetmek), fend
(zayıflık, akıl ve görüş zayıflığı; yanlış, geçersiz söz) * bir iddia veya
görüşü çürütme, geçersizliğini ortaya koyma, yanlışlığını ispat etme, çürütme,
reddetme, yanlışlığını gösterme
tefnut :
mıs. * Tefnut (nem, nemlilik, yağış) * Mısır mitolojisinde hava tanrısı Şu'nun
kız kardeşi ve eşi olan, nemi, yağmuru ve atmosferik düzeni temsil eden tanrıça
tefri :
ara. * ferr (dal, şube, bölüm, kısım), ferea (dallanmak, bir dala ayrılmak, bir
şeyin üst kısmına çıkmak), teferru (bir şeyin dallara ayrılması, ayrıntılara ve
alt bölümlere yayılması; bir konunun çeşitli kısımlara ayrılması, dallanma,
ayrılma, bir konudan başka konular çıkma) * şubelere ayrılma, kısım kısım olma,
dallanma, ayrılma, fer'lendirme
tefric :
ara. * faraca (yarmak, açmak, ayırmak, aralamak, yarık bırakmak), ferc (yarık,
açıklık, aralık, çatlak; korkulacak yer; ud yeri; kadın cinsel organı) *
sıkıntıyı giderme, ferahlatma, açma, aralama, aralık bırakma, bir şeyi
bölümlere ayırma
tefrid : ara.
* farada (tek olmak, eşsiz olmak, yalnız kalmak, birey olarak kalmak; ayırmak,
ayrıştırmak, tek bırakmak, yalnızlaştırmak), ferd (birey, şahıs, kişi, tek,
tekil, bir, yekta, yalnız; bir topluluğu oluşturan her bir kişi) * tekleştirme,
ayırma, yalnızlaştırma, ferdi, hale getirme, yalıtma, izole etme
tefrih :
ara. * feraha (rahatlatmak, huzur bulmak; gönlü açık olmak, sevinmek,
şenlenmek), teferruh (rahatlama, huzur bulma, sevinme, şenlenme, içi açılma,
ferahlanma) * evindirme, neşelendirme, ferahlatma, gönül açma, sıkıntıyı
giderme
tefrik :
ara. * faraka (ayırmak, ayrılmak, fark etmek), fark (ayrışım, ayrı olma,
ayrılma, ayrım, değişik olma, değişim, değişiklik), tefrik (ayırma, ayrışım),
firkat (ayrılma, ayrılık), firak (ayrışım, ayrılış) * ayırma, bölme,
birbirinden farklı kılma, ayrıştırma, farklandırma; bölünme, ayrışma
tefrika :
ara. * faraka (ayırmak, ayrılmak, fark etmek), fark (ayrışım, ayrı olma,
ayrılma, ayrım, değişik olma, değişim, değişiklik), tefrik (ayırma, ayrışım),
firkat (ayrılma, ayrılık), firak (ayrışım, ayrılış) * sürekli anlaşmazlık,
ikiye ayrılma, nifak, ayrılık, bozuşma; süreli yayınlarda bölüm bölüm
yayımlanan, birbirini tamamlayan bölümlerden oluşan yazı dizisi
tefris :
ara. * farasa (yırtmak, parçalamak) * yırtma, parçalama
tefriş :
ara. * faraşa (sermek, döşemek, yaymak) * döşeme, yayma, serme, bir yeri eşya
ile donatma
tefrişat :
ara. * faraşa (sermek, döşemek, yaymak), tefriş (döşeme, yayma, serme, bir yeri
eşya ile donatma) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir yerin döşenmesinde
kullanılan eşya ve donanım bütünü
tefrit :
ara. * farrata (ileri gitmek, sınırı aşmak, ihmal etmek, eksik bırakmak,
aşırıya kaçmak, sınır tanımamak), mefrut (ihmal edilmiş, eksik bırakılmış,
aşırıya kaçılmış, ileri gidilmiş) * ihmal, eksiklik, aşırılık, görev veya
sorumluluğu gerektiği gibi yapmama
tefsir :
ara. * fasara (açıklamak, yorumlamak, ortaya koymak) * açıklama, yorum, izah;
özellikle kutsal metinleri açıklama ve yorumlama
teftih :
ara. * fataha (açmak, genişletmek; zaptetmek, ele geçirmek), feth (açma,
genişletme, zaptetme, ele geçirme, yol gösterme, hüküm verme) * açma,
genişletme, açılır duruma getirme
teftik :
ara. * fataka (ayırmak, yarmak, çatlatmak) * yarma, yarılma, çatlama, ayırma,
ayrılma
teftiş :
ara. * fataşa (araştırmak, aramak, incelemek) * arama, araştırma, inceleme,
denetleme, kontrol, kontrol amacıyla yapılan gözden geçirme
tegabbür :
ara. * gabara (tozlanmak, toz içinde kalmak) * tozlanma, toza bulanma
tegabun :
ara. * gabana (aldanmak, aldatılmak, kandırılmak, zarara uğramak) * karşılıklı
aldanma ve zarara uğrama, birbirini aldatma; Kur'an’ın 64. suresi
tegafül :
ara. * gafala (habersiz olmak, bilgisiz olmak), gaflet (habersizlik,
bilgisizlik, aymazlık, bilinçsizlik, farkındasızlık) * bilmezlikten gelme,
görmezden gelme, farkında değilmiş gibi davranma, umursamaz görünme
tegallüb :
ara. * galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek), galib (üstün, muzaffer,
yenmiş, mağlup etmiş) * üstünlük kurarak egemen hale gelme, baskınlık ve
hakimiyet kazanma
tegalüb :
ara. * galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek), galib (üstün, muzaffer,
yenmiş, mağlup etmiş) * birbirine galebe etme, birbirine üstün gelmek,
karşılıklı galip gelme
teganni :
ara. * gana (şarkı söylemek) * şarkı söyleme
tegayyür :
ara. * gayara, gayyara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı
davranmak, dışında olmak, başkalaştırmak, farklılaştırmak), gayr (diğer, başka,
öteki, öbür, öbürü, değil, aykırı, dışında, haricinde; yabancı), mugayyer
(uygun olmayan, aykırı olan, farklı olan, başka olan) * değişme, başkalaşma,
bir halden başka bir hâle geçme, farklılaşma
tegayyüz :
ara. * gada (öfkelendirmek, kızdırmak, taşırmak, hiddetlendirmek), gaid, gaiz
(öfkeli, kinli, hiddetli, hışımlı), gayz (öfke, kin, hiddet, hışım, taşkınlık)
* hiddetlenme, kızma, öfkelenme
tegazzüb :
ara. * gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gadab (öfke,
kızgınlık, hiddet, gazab) * öfkelenme, kızma, hiddetlenme, gazaplanma
tegazzül :
ara. * gazala (kadınlarla sevgi ve aşk üzerine konuşmak, aşk söylemek) *
sevgiyi ve güzelliği dile getirme, aşk söyleme, sevgiliyi ve aşkı öven söz
söyleme, aşk ve güzellik üzerine şiir söyleme
tegin :
tür. * tegin (prens, hükümdar oğlu) * eski Türk devletlerinde hükümdarın oğluna
verilen unvan, genellikle veliaht veya yüksek soylu prens
tegmental :
lat. * tegere (örtmek, kaplamak, gizlemek) + mentum (isim yapım eki) + alis
(ile ilgili, -a ait) * örtü tabakasına veya örtü oluşturan yapıya ilişkin;
beyin sapında, özellikle orta beyinde ve ponsta yer alan tegmentum bölgesine
ait veya bu bölgeyle ilgili
tegucigalpa :
nah. * tehuic (gümüş) + calpan (yer, bölge, ev; dağ) * Honduras’ın başkenti
tegument :
lat. * tegere (örtmek, kaplamak, gizlemek) + mentum (isim yapım eki) *
canlılarda bir organı, dokuyu, tohumu veya vücut bölümünü dış etkilerden
koruyan örtü, kılıf veya dış tabaka
teğayyuz :
ara. * gada (öfkelendirmek, kızdırmak, taşırmak, hiddetlendirmek), gaid, gaiz
(öfkeli, kinli, hiddetli, hışımlı), gayz (öfke, kin, hiddet, hışım, taşkınlık)
* hiddetlenme, kızma, öfkelenme
teğelti :
tür. * teğ (değmek, dokunmak, temas etmek) + el (dönüşlü fiil eki) + ti (isim
yapım eki) * bir şeye temas eden, bitişik veya yakın durumda bulunan destek,
dayanak veya yardımcı unsur; binek hayvanlarında eyer veya semerin hayvanın
sırtını vurmasını ve zarar vermesini engellemek amacıyla altına konulan kaba
keçe veya içlik
teğet :
tür. * teğ (değmek, dokunmak, temas etmek) + et (gibi olma, gibi olan) * değen,
teğen, tek noktadan dokunan; bir eğriye veya yüzeye yalnızca bir noktada
dokunan, fakat o noktadan başka yerde kesişmeyen doğru veya bu tür bir temas
ilişkisi (tangent (teğet) (lat.) )
teğetsellik :
tür. * teğ (değmek, dokunmak, temas etmek) + et (gibi olma, gibi olan) + sel
(sıfat yağım eki) * kronik alkolizm, korsakoff psikozu, demans ve manide
görülebilen, konuyla ilgili olmasına rağmen amaca katkısı olmayan düşünce;
psikiyatride konuşmanın başlangıç noktasından saparak ana konuyla
bütünleşmemesi ve hedefe ulaşamaması durumu
teğmen :
tür. * teğ (değmek, dokunmak, temas etmek) + men (isim yapım eki) * bağlanan,
iltihak eden, ikinci derece görevli; subaylık rütbeleri arasında asteğmen ile
üsteğmen arasında bulunan, küçük rütbeli subay
tehabbüb :
ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevgi, bağlanma, arzulama),
muhabbet (sevgi) * sevgi gösterme, kendini sevdirme, dostluk kurmaya çalışma;
başkalarının sevgisini ve yakınlığını kazanmayı amaçlama
tehabbüs :
ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men
etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek,
tutmak), habs (tutuklama, alıkoyma, salmama, zaptetme, tutma, engelleme) *
kendini bir yere kapama, hapsetme
tehacüm :
ara. * hacama (ansızın saldırmak, hücum etmek, bir yere baskın yapmak) *
karşılıklı saldırma, ani saldırı, baskın, bir kimseye, topluluğa veya yere
karşı beklenmedik biçimde yöneltilen şiddetli saldırı, baskın veya hücum
hareketi
tehadüb :
ara. * hadaba (yükselti oluşturmak, çıkıntı oluşturmak, kabarmak, tepeleşmek,
kamburlaşmak), hadeb (tepe, tümsek, çıkıntı, yükselti, kamburlaşmış bölüm) *
bir yüzeyin veya vücut bölümünün dışa doğru kıvrılarak yükselmesi,
tümsekleşmesi veya kambur biçim alması durumu, kamburlaşma
tehadüm :
ara. * hadama, haddama (yenmek, mağlup etmek, bozguna uğratmak; yıkmak, harap
etmek, çöktürmek; yenilmek, bozguna uğramak, başarısız olmak; sıkıştırmak,
ezmek) * yıkılma, çökme, harap olma, bozguna uğrama
tehafüt :
ara. * hafata (düşmek, çökmek, zayıflamak, sönmek) * birbirinin üzerine düşme,
çöküş, tutarsızlık, değersizliğe yönelme; düşüncelerin veya görüşlerin kendi
içinde çelişmesi, mantıksal dayanaktan yoksun kalması, bir iddianın
geçersizliğini ve tutarsızlığını ortaya koyan durum; felsefede özellikle
karşılıklı eleştiri ve çürütme
tehakküm :
ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak,
bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), hakim (hükmeden, egemen,
yargılayan, yargıç) * hükmetme, zorla yönetme; başkası üzerinde baskı kurarak
iradesini dayatma; bir kişi, grup veya gücün başkaları üzerinde baskı ve zor
kullanarak egemenlik kurması; adaletsiz veya keyfî biçimde kontrol etme ve
yönetme durumu
tehallüf :
ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından
gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan
gelmek, halef olmak), muhalif (bir düşünceye, görüşe veya duruma karşı çıkan,
zıt yönde hareket eden veya fikir ayrılığı gösteren, karşı çıkan, karşıt olan,
zıt, muhalefet eden, ihtilaf içinde olan) * geri kalma, geride kalma,
uygunsuzluk, eksiklik; bir topluluktan veya düzenden geri kalma, belirli bir
duruma veya kurala uymama, uygunluk göstermeme ve geride bırakılma durumu
tehallül :
ara. * halla (çözülmek, ayrışmak, serbest kalmak, izin verilmek, helal olmak),
hallele (çözmek, serbest bırakmak, izin vermek, açmak, helal kılmak) * çözülme,
ayrışma, dağılma, serbest kalma, helal olma
tehallüs :
ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan
kurtulmak, öz hale gelmek), ihlas (arındırma, saflaştırma), halis (öz, saf,
arı, katışık olmayan, katışıksız, katıksız; temiz, içten, sahici, özlü, içten,
samimi), mahlas (kurtuluş yeri, sığınak; gerçek adı gizlemek veya ayırt etmek
amacıyla kullanılan, özellikle edebiyat ve sanat eserlerinde yazarın veya
şairin kullandığı takma isim) * Divan edebiyatında şairlerin şiirlerinde kendi
adları veya takma adları olan mahlaslarını kullanması, mahlas kullanma
tehalüf :
ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından
gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan
gelmek, halef olmak), hilaf (aykırılık, terslik, karşıtlık, zıtlık, ikilik;
ardından gelme, arkasından gelme, yerine geçme, ikame etme, takip etme,
sonradan gelme) * farklılaşma, birbirine aykırı olma, karşıtlık, zıtlık,
muhalefet, uyuşmazlık
tehalük :
ara. * halaka (yok olmak, helak olmak, mahvolmak, tükenmek), helak (yok olma,
helak olma, mahvolma, tükenme) * kendini tüketircesine yönelme, aşırı
düşkünlük, birbirini yok edercesine davranma, aşırı istek ve tutkuyla yönelme,
kendini tüketir derecede düşkünlük gösterme veya yok olma pahasına bir işe
girişme durumu
tehavur :
ara. * havara (karşılıklı konuşmak, söyleşmek, hasbihal etmek, sohbet etmek) *
iki kişi veya grup arasında geçen karşılıklı konuşma, söyleşi, hasbıhal ve
görüş alışverişi, karşılıklı konuşma, söyleşme, hasbihal etme, sohbet etme
tehavün :
ara. * havana (hafif olmak, değersizleşmek, kolaylaşmak, küçümsemek) *
önemsememe, gevşek davranma, ihmal etme, mühimsememe, ehemmiyet vermeme, ağır
davranma, aldırış etmeme; istihkar, horlama, hakir görme
tehavvül :
ara. * havala (dönmek, dönüşmek, değişmek, başkalaşmak, bir durumdan başka bir
duruma geçmek), havvala (çevirmek, dönüştürmek; çevirmek, çevrelemek, kuşatmak,
örtmek, sarmak; denemek), tahvil (çevirme, dönüştürme) * değişme, dönüşme, başkalaşma;
bir şeyin bir hâlden başka bir hale geçerek yapısal veya niteliksel olarak
farklılaşması
tehayyüz :
ara. * hayaza (bir yana meyletmek, taraf tutmak; yer kaplamak, bir alanda
konumlanmak) * düşünce veya tutumda taraflılık gösterme, objektiflikten
uzaklaşıp belli bir görüşe yönelme, bir yana meyletme, taraf tutma; yer
kaplama, bir alanda konumlanma
tehcir :
ara. * hacara (terk etmek, ayrılmak, uzaklaşmak, göç etmek; menetmek,
yasaklamak) * ayırma, terkettirme; bir topluluğu zorla yerinden etme, göçe
zorlama, göç ettirme, yerinden çıkarma, uzaklaştırma
tehdid :
ara. * haddada (korkutmak, ürkütmek, gözdağı vermek, sınır koymak, tehdit
etmek) * korkutma, ürkütme, gözdağı verme, sınır koyma, tehdit etme
tehdim :
ara. * hadama (yıkmak, ezmek), inhidam (yıkılma, harap olma), hezimet (yenilgi,
bozgun, bozguna uğrama, mağlubiyet, başarısızlık; yıkım, ezilme, bozguna
uğrama, harap olma, çöküş) * yıkma, ezme, harap etme
tehdit :
ara. * haddada (korkutmak, ürkütmek, gözdağı vermek, sınır koymak, tehdit etmek)
* korkutma, ürkütme, gözdağı verme, sınır koyma, tehdit etme
tehditkar :
ara., far. * tehdid (korkutma, ürkütme, gözdağı verme, sınır koyma, tehdit
etme) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki)
(far.) * tehdit içeren, korkutma veya zarar verme amacı taşıyan
teheccüm :
ara. * gacama (ansızın saldırmak, baskın yapmak, hücum etmek) * saldırma,
üzerine yürüme, ağır sözlerle saldırma
teheddüm :
ara. * hadama (yıkmak, ezmek), inhidam (yıkılma, harap olma), hezimet (yenilgi,
bozgun, bozguna uğrama, mağlubiyet, başarısızlık; yıkım, ezilme, bozguna
uğrama, harap olma, çöküş) * yıkılma, ezilme, harap olma
tehevvün :
ara. * havana (kolay görmek, hafife almak; önemsememe, küçümsemek, ihmal etmek)
* gevşek davranma, ihmal etme, ciddiye almama, önemsiz sayma, gereken dikkati
ve özeni göstermeme
tehevvür :
ara. * havvara (kızmak, öfkelenmek, hiddetlenmek) * düşünmeden atılma, öfkeye
kapılma, ölçüsüz davranma, öfke veya heyecanın etkisiyle düşünmeden hareket
etme, sonuçlarını gözetmeden aceleci ve ölçüsüz davranma
tehevvüs :
ara. * havasa (vesvese vermek, kuruntuya düşmek, coşmak, taşkınlık göstermek,
heveslenmek); heves (istek, arzu, tutku) * aşırı istek, tutku ve heyecana
kapılarak coşkulu fakat ölçüsüz davranma
teheyyüb :
ara. * hayaba (korkmak, saygı duymak, heybetli olmak) * korkma, çekinme, korku
ve saygı ile yaklaşma, ürkme
teheyyüc :
ara. * hace, hayaca (harekete geçirmek, coşturmak, kabarmak, heyecanlandırmak,
telaş etmek, çırpınmak, tozutmak, coşmak), heyecan (telaş, çırpınma, tozutma,
coşma; ruhsal veya fizyolojik olarak uyarıldığı, coşku, korku, sevinç veya
merak gibi duygularla birlikte ortaya çıkan yoğun duygu durumu) * uyarılma,
hareketlenme, coşma, heyecanlanma; bir duygu, düşünce, organ veya maddenin bir
etkiyle harekete geçmesi, şiddetlenmesi, kabarması veya heyecan ve coşku haline
ulaşması durumu
teheyyüç :
ara. * hace, hayaca (harekete geçirmek, coşturmak, kabarmak, heyecanlandırmak,
telaş etmek, çırpınmak, tozutmak, coşmak), heyecan (telaş, çırpınma, tozutma,
coşma; ruhsal veya fizyolojik olarak uyarıldığı, coşku, korku, sevinç veya
merak gibi duygularla birlikte ortaya çıkan yoğun duygu durumu) * uyarılma,
hareketlenme, coşma, heyecanlanma; bir duygu, düşünce, organ veya maddenin bir
etkiyle harekete geçmesi, şiddetlenmesi, kabarması veya heyecan ve coşku haline
ulaşması durumu
tehir :
ara. * ahhara (ertelemek, ötelemek, geciktirmek, ileriye atmak; ötesine geçmek,
sonraki safhaya geçmek), ahir (sonraki, öteki), ahiret (sonraki, ötesi) *
erteleme, öteleme, geciktirme, ileriye atma
tehiyye :
ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek,
selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) * selam, esenlik
dileme; hayat ve iyilik temennisi sunma; hayat ve canlılıkla ilişkili saygı ifadesi,
selamlamlama, selamlar, dualara, manevi hayat hediyeleri, tezahüret-i hayatiye
tehlike :
ara. * helaka (yok olmak, mahvolmak; yok etmek, mahvetmek), helak (yok olma,
mahvolma) * yok olma durumu, mahvolma durumu, ihtimali
tehlil :
ara. * halla (çözülmek, ayrışmak, serbest kalmak, izin verilmek, helal olmak),
hallele (çözmek, serbest bırakmak, izin vermek, açmak, helal kılmak) * çözme,
serbest bırakma, açma, helal kılma; İslami gelenekte Allah’ın birliğini ifade
eden “la ilahe illallah” sözünü söyleme, Allah’ı bu zikir ile anma ve yüceltme
biçimi
tehniye :
ara. * hene (rahat ve hoş olmak, kutlamak, memnun etmek, sevinmek) * kutlama,
iyi dilekte bulunma, tebrik etme
tehvid :
ara. * havada (Yahudi olmak, Yahudiliğe girmek) * Yahudileştirme, Yahudi dinine
veya kültürüne yöneltme; Yahudileşme
tehvil :
ara. * hevele (korkutmak, ürkütmek, dehşete düşürmek) * korkutma, ürkütme,
dehşete düşürme
tehvin :
ara. * havana (hafif olmak, kolay olmak, değersiz görmek), havvena
(hafifletmek, kolaylaştırmak, önemsiz göstermek) * hafifletme, kolaylaştırma,
küçümseme, hafif, kolay veya önemsiz gösterme
tehyib :
ara. * hayaba (korkmak, saygı duymak, heybetli olmak), teheyyüb (korkma,
çekinme, korku ve saygı ile yaklaşma, ürkme) * korkutma, heybet verme,
çekingenliğe sevk etme, heybetli gösterme, heybetli gösterilme, bir kimsede
korku, saygı veya heybet duygusu uyandırarak çekingen ve ihtiyatlı davranmasına
yol açma
tehyic :
ara. * hace, hayaca (harekete geçirmek, coşturmak, kabartmak, tahrik etmek,
kabarmak, heyecanlandırmak telaş etmek, çırpınmak, tozutmak, coşmak) * harekete
geçirme, tahrik etme, heyecanlandırma, coşturma
tehyiç :
ara. * hace, hayaca (harekete geçirmek, coşturmak, kabartmak, tahrik etmek,
kabarmak, heyecanlandırmak telaş etmek, çırpınmak, tozutmak, coşmak) * harekete
geçirme, tahrik etme, heyecanlandırma, coşturma
tehzib :
ara. * hazaba (temizlemek, arıtmak, düzeltmek, ıslah etmek, arıtmak, inceltmek,
terbiye etmek) * düzeltme, arıtma, terbiye etme, olgunlaştırma
tehzil :
ara. * hazala (aşağı düşmek, alçalmak, değersizleşmek, zayıf düşmek,
cılızlaşmak, şaka yapmak), hezzele (zayıflatmak, cılızlaştırmak, hafife almak),
hazul (hor, hakir, alçak, aşağılık, alçalmış, kimsesiz. yardımsız olarak her
şeyden mahrum, biçare) * zayıflatma, cılızlaştırma, değersizleştirme, zayıf ve
etkisiz hale getirme, değerini ve önemini azaltma
teiidae :
lat., port. * teius (kertenkele cinsi) + idae (-giller, hayvan familyası eki) *
Amerika kıtasına (Yeni Dünya) özgü, iri gövdeli ve hızlı hareket eden,
aralarında kamçı kuyruklu kertenkeleler, yarış kertenkeleleri ve teguların yer
aldığı bir sürüngen (kertenkele) familyası, teiidgiller, koşucu
kertenkelegiller
teikoik asit :
gre., lat. * teikhos (duvar, sur) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) +
acidum, acidus (ekşi, asit) (lat.) * Gram pozitif bakterilerin hücre duvarında
bulunan, hücre duvarının yapısal bütünlüğüne, iyon dengesine ve yüzey
özelliklerine katkı sağlayan fosfatça zengin polimer
teikoplanin :
gre., lat. * teikhos (duvar, sur) (gre.) + planes (gezgin, dolaşan) + ine
(kimyasal madde eki) (lat.) * Gram pozitif bakterilere karşı etkili olan,
bakteri hücre duvarı sentezini engelleyerek etki gösteren glikopeptit grubu
antibiyotik (C90H143Cl2N9O36)
tein :
lat. * thea (çay) + ine (kimyasal madde eki) * çay bitkisinin (Camellia
sinensis) yapraklarında bulunan ve kimyasal olarak kafein ile tamamen aynı olan
doğal alkaloit nitelikli bir uyarıcı madde (C8H10N4O2)
teizm :
gre. * theos (tanrı, ilah) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin
eki) * evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olan kişisel bir Tanrı'nın varlığını
kabul eden, Tanrı'nın evrenle ve insanla ilişki içinde bulunduğunu savunan dini
ve felsefî inanç sistemi
tek :
tür. * teg, tek (bir, tek, yalnız, yek) * bir, tek, yek, yegane; sayıca bir
olan, eşi ve benzeri bulunmayan, yalnız ve benzersiz nitelikte olan şey veya
kimse
tek düzen muhasebe sistemi :
tür., ara., gre. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + düzen (dizme, tertip etme,
sıra ve kural oluşturma) (tür.) + muhasebe (hesaplaşma, hesap tutma) (ara.) +
systema (bir araya getirilmiş bütün, düzenli yapı, nizam) (gre.) * işletmelerin
mali işlemlerini belirli hesap planı, kayıt düzeni ve muhasebe ilkeleri
çerçevesinde aynı esaslara göre kaydetmesini ve raporlamasını sağlayan standart
muhasebe uygulama sistemi
tek eşlilik :
tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + eş (birbirine denk olan, karı veya
koca) + li (sıfat yapım eki) + lik (isim yapım ve durum eki) * bir kişinin aynı
zaman diliminde yalnızca bir eşle evlilik veya çift ilişkisi içinde bulunmasını
esas alan evlilik ve ilişki düzeni
tek hücreli :
tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) (tür.) + hucra (oda, odacık, küçük bölme;
biyolojide yapı birimi) (ara.) + li (sıfat yapım eki) * yaşam faaliyetlerini
yalnızca bir hücreden oluşan tek bir yapısal birim içinde sürdüren, büyüme,
beslenme, üreme ve çevreyle etkileşim gibi temel işlevleri tek hücre tarafından
gerçekleştirilen canlı türü
tek sayı :
tür., ara * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + sayı (nicelik, miktar, rakamla
ifade edilen değer) (ara.) * ikiye bölündüğünde kalanı bir olan, 1, 3, 5, 7, 9
gibi tam sayılar arasında yer alan ve matematikte çift sayıların karşıtı kabul
edilen sayı türü
tek tanrıcılık :
tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + tanrı (yaratıcı ilah, tapınılan kutsal
ve yüce varlık) + cı (yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) + lık (isim yapım
eki) * evrende yalnızca bir Tanrı'nın bulunduğunu, bütün ilahi niteliklerin tek
bir ilaha ait olduğunu ve diğer tanrı anlayışlarının kabul edilmediğini savunan
dinî inanç sistemi
tek tük :
tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + tük (pekiştirme eki) * sayıca çok az
bulunan, aralıklı ve seyrek biçimde ortaya çıkan, toplu veya yoğun olmayan
şeyleri ifade eden ikileme
tek yıllık bitki :
tür. * teg, tek (bir, tek, yalnız, yek) + yıllık (senelik, on iki aylık zaman
dilimine ilişkin) + bitki (biten, yetişen; yosun, ot, ağaç gibi canlı
varlıklar) * yaşam döngüsünü tek bir yetişme mevsimi veya bir yıl içinde
tamamlayan, çimlenme, büyüme, çiçeklenme, tohum oluşturma ve ölme aşamalarının
tümünü aynı yıl içinde gerçekleştiren bitki, bir yıllık bitki, yıllık bitki,
annual bitki
tek yön bileti :
tür., lat., ita., fra. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + yön (taraf, doğrultu,
istikamet) (tür.) + bulla (mühür, damga, mühürlü belge, yazılı belge) (lat.);
biglietto (belge, küçük kağıt) (ita.); billet ( (yazılı küçük not, bilet)
(fra.) + i (iyelik eki) (tür.) * yalnızca gidiş hakkı sağlayan, dönüş
yolculuğunu kapsamayan ve belirli bir başlangıç noktasından tek bir varış
noktasına ulaşım için düzenlenen seyahat belgesi
tek yumurta ikizleri :
tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + yumurta (dişi üreme hücresi veya bazı
hayvanlarda embriyonun geliştiği, besin maddeleriyle çevrili ve kabukla
korunmuş üreme yapısı) (yum, yumur (kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline
bürünmek, topaklanmak) + ta (isim yapım eki) ) + ikiz (aynı doğumda aynı
anneden birlikte doğan iki kardeş) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki) *
döllenmiş tek bir yumurta hücresinin erken gelişim sırasında iki ayrı embriyoya
ayrılmasıyla oluşan, genetik yapıları büyük ölçüde aynı olan ve aynı cinsiyette
bulunabilen ikiz kardeşler
teka :
gre. * theke (kutu, sandık, kap, hazne) * polen kesesi veya bir organın dış
kılıfı; bazı organizmaların koruyucu kılıfı veya kapsülü
tekabbelallah :
ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), kabul (yüzünü dönme, karşılama, alma) +
allah (Allah; el ilah) * Allah kabul etsin (mealinde dua)
tekabbuh :
ara. * kabaha (yanlış olmak, kötü olmak, çirkin olmak), kabiha (çirkin ve kötü
davranış, ayıp iş, fena muamele), kabahat (çirkin davranış, hata, yanlış, suç,
günah), kabih (çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp, kabahatli, suç içeren),
kubh (çirkinlik, fenalık, kötülük, kabahat) * çirkin görme, kötü sayma
tekabbül :
ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), kabul (yüzünü dönme, karşılama, alma) *
kabul etme
tekabül :
ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), kabul (yüzünü dönme, karşılama, alma) *
bir şeyin bir başka şeyin yerini tutması, ona karşılık gelmesi veya denk olması
tekaddüm :
ara. * kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne
almak, öne geçirmek), kadim (eski, geçmişe ait, antik) * önce gelme, önce
davranma, önde gitme, geçmişte olma, geçmiş bulunma
tekadüm :
ara. * kadama (adım atmak, yürümek, öne çıkmak, ileri atılmak, ayak basmak; öne
almak, öne geçirmek), kadim (eski, geçmişe ait, antik) * geçmiş bulunma,
mürur-u zaman olma, zaman aşımı olma
tekamül :
ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz
hale getirmek), kamula (tam olmak, tamamlanmak, eksiksiz olmak, olgunlaşmak),
kemal (olgunlaşma, tamamlanma, mükemmellik, olgunluk), kamil (olgunlaşmış,
tamamlanmış) * olgunlaşma, tamamlanma, kemale erme, gelişme, evrim
tekapu :
far. * tek (koşmak) + kav (aramak, peşine düşmek) * dalkavukluk, birinin her
yaptığını, her dediğini koşulsuz onaylama; koşuşturma, telaşla bir şeyler
arama, öteye beriye seğirtme, oradan oraya koşturma
tekarüb :
ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek), karraba (yakınlaştırmak,
yaklaştırmak, yakına getirmek) * birbirine yaklaşma, birbirine yakın gelme,
karşılıklı yakınlaşma, tedenni etme
tekasüf :
ara. * kasafa (yoğunlaşmak, kalabalıklaşmak, koyulaşmak, ağdalaşmak, sıkışmak),
kassafa (yoğunlaştırmak, kalabalıklaştırmak, koyulaştırmak, ağdalaştırmak,
sıkıştırmak), kesif (yoğun, ağdalı, sık, kalın) * yoğunlaşma, ağdalaşma,
sıklaşma, koyulaşma, bir araya toplanma
tekasül :
ara. * kasala (tembellik etmek, gevşek davranmak, ağırdan almak) * tembellik
etme, isteksizlik gösterme, gevşeklik, ağır davranma, üşenme, kayıtsızlık
tekasüm :
ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim
etmek; yemin etmek, and içmek), kasem (yemin, and) * karşılıklı yeminleşme,
andlaşma; bölüşme
tekasür :
ara. * kasara (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), kesir (çok, fazla) * sayıca veya
miktarca artma, çoğalma ve çoğunluk kazanma durumu, çoğalma, artış; mal, servet
ve sayısal üstünlükle övünme, çoklukla övünme; Kur'an'ın 102. suresi
tekatu :
ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek), kat'ia (kesinlik, kat'ilik) *
parçalanma, kesilme, bölünme; kesişme
tekatur :
ara. * katara (damlamak, damla damla akmak) * damlama, damla damla dökülme,
ardı ardına akma
tekatüb :
ara. * ketebe (yazmak), katip (yazman) * karşılıklı yazışma, mektuplaşma, yazı
yoluyla haberleşme
tekatül :
ara. * katala (dövüşmek, savaşmak, çatışmak, vuruşmak, öldürmek, katletmek),
katl (dövme, savaşma, çatışma, vurma, öldürme), kital (dövüş, savaş, çatışma,
vuruşma, karşılıklı öldürme) * vuruşma, savaşma; birbirini öldürme, mukatele
tekatüm :
ara. * keteme (saklamak, gizlemek), ketum (saklayan, gizleyen) * birbirinden
sır saklama, karşılıklı gizleme, saklı tutma, sır saklama
tekaüd :
ara. * kaada (oturmak, geri çekilmek; emekli olmak) * oturma; görevden çekilme,
iş hayatından ayrılma, emeklilik durumu
tekaüt :
ara. * kaada (oturmak, geri çekilmek; emekli olmak) * oturma; görevden çekilme,
iş hayatından ayrılma, emeklilik durumu
tekavül :
ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek), kavl (söz, söylem, söyleme,
deyiş, deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme) * karşılıklı söz söyleme,
birbirine söz atma; söz uydurma
tekavvüm :
ara * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kıvam (dayanıklılık,
sağlamlık, tutarlılık; bir maddenin veya nesnenin fiziksel olarak yoğunluk,
yoğunluk ve tutarlılık derecesi; özellikle sıvıların veya karışımların
akışkanlık veya sertlik özelliklerinin dengede olduğu durum) * doğrulma, değer
kazanma, düzenli ve sağlam hale gelme, düzelme, dikilme
tekavvüs :
ara. * kasa (eğmek, bükmek, eğilmek, bükülmek, yay şeklini almak), kavs (yay,
eğri, eğrilik, kavis) * kavislenme, bükülme, eğilme, kavis şekline girme
tekavvüt :
ara * akata (beslemek, doyurmak, yaşatmak, gıda vermek, beslemek), kut (gıda,
besin, rızık) * beslenme, azıklanma, gıdalanma, rızıklanma, geçinme
tekayüd :
ara. * kade (tuzak kurmak, hile yapmak, düzen kurmak, komplo düzenlemek, kumpas
kurmak, gizlice zarar vermeyi tasarlamak), keyd (tuzak, hile, kumpas, komplo) *
birbirine hile yapma, karşılıklı tuzak kurma
tekayyüd :
ara. * kayyada (bağlamak, sınırlamak; kayıt altına almak, kaydetmek,
kısıtlamak, tayin etmek, görevlendirmek, belirlemek) * bağlı olma, bir şarta
bağlanma, kayıtlanma, sınırlanma; özen gösterme, dikkatli ve bağlı olma durumu
tekazüb :
ara * kazaba (yalan söylemek, gerçek olmayanı söylemek), kezzebe (yalanlamak,
doğru olmadığını öne sürmek) * birbirine yalan söyleme, karşılıklı yalan
söyleme
tekbenci :
tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + ben (birinci tekil şahıs zamiri) + ci
(yandaş, destekçi) * "Yalnız ben varım; benden başka her şey yalnızca
benim tasarımımdır" düşüncesini benimseyen ve öznel benliği evrendeki tek
gerçeklik olarak kabul eden, soliptik
tekbencilik :
tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + ben (birinci tekil şahıs zamiri) + ci
(yandaş, destekçi) + lik (isim yapım ve durum eki) * yalnızca bireysel
"ben"in gerçek olduğunu, dış dünyanın ve diğer insanların ise
yalnızca bu bilincin birer tasarımı veya yansıması olduğunu savunan felsefi görüş
tekbir :
ara. * kabara (büyümek, irileşmek, iri olmak, önemli olmak), kibr (büyüklük,
ululuk, yücelik) * yüceltme, ululama; Allah'ın zatı ve sıfatları itibarıyla her
şeyden yüce, ulu ve üstün olduğunu" ifade etmek ve O'nu yüceltme,
"Allahu ekber" deme
tekdir :
ara. * kadara (sıkılmak, bunalmak) * sıkıntı verme, bulandırma; bir kimseyi
hatalı davranışı nedeniyle kınama, azarlama, paylama
tekdüze :
tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + düze (düzenli, değişmeden devam eden) *
değişmeyen, aynı biçimde tekrarlanan, monoton, yeknesak
teke :
tur. * teke (erkek keçi) * sakallı ve güçlü yapılı erkek keçi
tekebbüd :
ara. * kabuda, kebede (ağır gelmek, sıkıntı vermek, yük olmak; güçlük çekmek,
sıkıntıya katlanmak, zahmet vermek) * zahmet yüklenme, güçlük çekme, ağır bir
şeyi üstlenme; sertleşme, katılaşma
tekebbür :
ara. * kabara (büyümek, irileşmek, iri olmak, önemli olmak), kibr (büyüklük,
ululuk, yücelik), kebir (büyük, ulu) * büyüklük taslama, kibirlenme, kendini
üstün görme, böbürlenme
tekeddür :
ara. * kadara (sıkılmak, bunalmak), keder (bulanıklık, kararma, kötüleşme;
insanı içten sarsan, kalpte ağırlık yapan derin hüzün, üzüntü, hüzün, acı,
ıstırap), tekdir (sıkıntı verme, bulandırma; bir kimseyi hatalı davranışı
nedeniyle kınama, azarlama, paylama) * bulanma, bulanıklaşma, bozulma, bulanık
olma, safiyetini kaybetme, berraklığını, saflığını veya düzenini kaybetme,
kederlenme
tekeffüf :
ara. * keffe (el açmak, avuç açmak) * el uzatarak dilencilik etme, avuç açma,
dilenme; avuçla tutma, avuçlama
tekeffül :
ara. * kafala (bakmak, teminat vermek, sorumluluk üstlenmek, desteklemek;
güvence vermek, garantör olmak, sorumluluğu almak, taahhüt etmek), kefalet
(teminat, garantörlük, güvence, sorumluluk, himaye, destek) * bir borcu veya
sorumluluğu üstlenme, birine kefil olma ve garanti verme, bir başkasının
borcunu ödemeyi garanti etme, bir yükümlülüğün yerine getirileceğini taahhüt
etme
tekehhul :
ara. * kuhl (koyu mavi, siyah, kara; kömür), kehle (yaşlanmak, ihtiyarlamak) *
göze sürme çekme, gözün kirpik diplerine içten siyah renkli boya sürme, suni
kara gözlü olma; yaşlanma, ihtiyarlama
tekehhün :
ara. * kahana (falcılık etmek, gaipten haber vermek, kehanette bulunmak,
kahinlik etmek), kahin (falcı) * falcılık etme, gaipten haber verme, kehanette
bulunma, kahinlik etme
tekel :
tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + el (kolun, bilekten parmak uçlarına
kadar olan, dokunmaya, tutmaya ve kavramaya yarayan ve her birinde beş parmak
bulunan iki bölümünden her biri) * bir mal veya hizmetin pazarda tek bir satıcı
veya üretici tarafından müşterilere sunulması, pazarda belirli bir mal veya
hizmeti tedarik eden tek bir satıcı bulunması durumu, monopol
tekelci :
tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + el (kolun, bilekten parmak uçlarına
kadar olan, dokunmaya, tutmaya ve kavramaya yarayan ve her birinde beş parmak
bulunan iki bölümünden her biri) + ci (yapan, eden eki) * bir piyasada belirli
bir mal veya hizmetin üretimini veya satışını tek başına elinde bulunduran kişi
veya kurum
tekellüf :
ara. * kallafa (yüklemek, sorumlu kılmak, görev vermek), kulfet (ağır
sorumluluk, yük veya zahmet, sıkıntılı zorluk, yorgunluk; bir işin veya durumun
kişiye getirdiği sıkıntı veya meşakkat) * sıkıntı veren bir iş yapma, güçlüğe,
sıkıntıya katlanma; bir işi gösterişli bir biçimde yapmaya çalışma, özenme,
gösteriş
tekellüm :
ara * kalama (kesmek, kesip ayırmak, ayırmak, darbelemek, yaralamak, tesir
etmek, etkilemek), kelime (sözcük; söz, söylem, kelam, konuşma) * söyleme,
konuşma, kelam etme; Osmanlı edebiyatında ise yazarın kendisini ölmüş kabul
ederek yazı yazması veya eserlerinde kendi ağzından konuşuyormuş gibi hitap
etmesi
tekellüs :
ara. * kils (kireç, kireçtaşı), kellese (sıvalamak, kaplamak, bir şeyi örtmek)
* bir maddenin veya dokunun kalsiyum tuzlarının birikmesiyle sertleşerek kireçlenmiş,
taşlaşmış veya katılaşmış hale gelmesi durumu, kireçleşme, kireçlenme,
taşlaşma, kireç tabakası oluşması
tekemmül :
ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz
hale getirmek), kamula (tam olmak, tamamlanmak, eksiksiz olmak, olgunlaşmak),
kemal (olgunlaşma, tamamlanma, mükemmellik, olgunluk), kamil (olgunlaşmış,
tamamlanmış) * olgunlaşma, tamamlanma, kemale erme, gelişme, evrim
teker :
tür. * tegir, tegre (çevirmek, dönmek) * bir eksen çevresinde dönen, taşıtların
hareket etmesini sağlayan yuvarlak ve genellikle dairesel biçimli parça;
çember, döngü, çakra (çakra, chakra, Chakren (san., ing., alm.) )
teker teker :
tür. * teker (birer birer ayrılmış, tek parça halinde; tekerlek anlamındaki
teker ile aynı kökten gelişmiş ikileme unsuru) (tek (bir, yek, yalnız, yegane)
+ er (olarak, grup halinde) ) + teker (pekiştirme ve yineleme unsuru) * bir
topluluk veya bütün içindeki unsurların ayrı ayrı, sıra ile, biri bittikten
sonra diğeri gelecek şekilde ele alınmasını veya yapılmasını anlatan ikileme,
birer birer
tekerlek :
tür. * tegrek (halka, çember, yuvarlak kuyunun dış kenarı) (tegir, tegre
(çevirmek, dönmek) + ek (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + lek (araç eki) *
taşıtlarda kullanılan, merkezinde bulunan bir eksenin çevresinde dönerek
taşıtın yürümesini sağlayan, çember biçimli parça, teker
tekerlekli sandalye :
tür., gre., lat. * tekerlek (taşıtlarda kullanılan, merkezinde bulunan bir
eksenin çevresinde dönerek taşıtın yürümesini sağlayan, çember biçimli parça,
teker) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) + santalum (kokulu odun veren
sandal ağacı cinsi) (lat.); sandalion (tahta tabanlı açık ayakkabı, nalın)
(gre.) * yürümekte güçlük çeken veya yürüyemeyen kişilerin oturarak hareket
edebilmesini sağlamak amacıyla altında bir veya daha fazla tekerlek bulunan,
itme veya kendi kendine sürme mekanizmasına sahip hareket destek aracı
tekerleme :
tür. * tegrek (halka, çember, yuvarlak kuyunun dış kenarı) (tegir, tegre
(çevirmek, dönmek) + ek (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + le (etken fiil eki) + me
(isim yapım eki) * çoğunlukla çocuk oyunlarında, masal ve halk anlatılarında
kullanılan, ses benzerlikleri, uyaklar ve ritmik tekrarlarla oluşturulan
eğlenceli, akıcı ve bazen anlamdan çok söyleyiş güzelliğine dayanan söz dizisi
tekerrüh :
ara * karaha (hoşlanmamak, istememek, zorlanmak, zorla yapmak, zorla
yaptırmak), ikrah (zorlayarak ve rızası dışında iş yaptırma, baskı altında
bırakma, mecbur etme, baskı uygulama, zorlama; istememe, zorlanma, tiksinme),
kerh (hoşlanmama, istememe, iğrenme, tiksinme, ikrah; zorlanma, zorla yaptırma)
* tiksinme, iğrenme, hoşnutsuzluk duyma
tekerrür :
ara. * kerra (geri dönmek, tekrarlamak, yinelemek), kere (defa, sefer) * tekrar
olma, yeniden meydana gelme, yinelenme
tekessüb :
ara. * kasaba (kazanmak, elde etmek, edinmek), iktisab (kazanma, elde etme,
edinme) * kazanma, elde etme, edinme
tekessül :
ara. * kasala (tembellik etmek, gevşek davranmak, ağırdan almak) * tembellik
etme, isteksizlik gösterme, gevşeklik, ağır davranma, üşenme, kayıtsızlık
tekessür :
ara. * kessere (kırmak, parçalamak, kırılmak, bölünmek) * kırılma, parçalanma,
dağılma
tekeşşüf :
ara * kaşafa (açmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak, bulmak),
kaşif (keşfeden, açığa çıkaran, ortaya çıkaran, bulan, mucit), keşf (açma,
açığa çıkarma, meydana çıkarma, ortaya koyma, bulma) * açılma, görünme,
sıyrılma, meydana çıkma, ortaya çıkma, açığa çıkma, keşfedilme
tekevvün :
ara. * kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek), kainat (oluşum,
yaratılış, var olma), kevn (varlık, yaratılış, oluşum, alem, kainat) * oluşma,
meydana gelme, varlık kazanma
tekeyyüf :
ara. * keyefe (nasıl olmak, nitelik kazanmak, biçim ve durum göstermek), keyf
(hal, durum, vaziyet) * uyum sağlama, biçim alma, şartlara göre değişme
tekeyyüs :
ara. * kasa (ölçmek, mukayese etmek, karşılaştırmak, denkliğini tartmak,
benzetme yoluyla akıl yürütmek), kiyas (iki veya daha fazla şey arasında
benzerlik veya farklılıkları belirleyerek değerlendirme yapma, ölçme,
karşılaştırma, benzetme), kiyaset (akıl yürütme, karşılaştırma veya mantıksal
çıkarım yoluyla sonuca varma yetisi veya eylemi; benzerlik veya farklılık
esasına dayalı düşünsel değerlendirme; akıllıca davranış, akıllılık) *
akıllılık gösterme, uyanıklık, tedbirli olma, akıllı olma, anlayışlı ve tedbirli
davranma)
tekfil :
ara. * kafala (bakmak, teminat vermek, sorumluluk üstlenmek, desteklemek;
güvence vermek, garantör olmak, sorumluluğu almak, taahhüt etmek), kefalet
(teminat, garantörlük, güvence, sorumluluk, himaye, destek), tekeffül (bir
borcu veya sorumluluğu üstlenme, birine kefil olma ve garanti verme, bir
başkasının borcunu ödemeyi garanti etme, bir yükümlülüğün yerine getirileceğini
taahhüt etme) * kefil etme, güvence altına alma, birinin sorumluluğunu
başkasına yükleme
tekfin :
ara. * kefene (sarmak, örtmek), kefen (ölünün sarıldığı bez) * kefenleme, ölüyü
kefene sarma
tekfir :
ara. * kefere (örtmek), kufr (örtme, inkar), kafir (örten, inkar eden; tarımcı,
ziraatçi, çiftçi) * İslam hukukunda bir kişi veya topluluğun bir başka kişi
veya topluluğun inanç bakımından kafir olduğunu ilan etmesi veya onu/onları
küfürle itham etmesi, kafir sayma, küfre nispet etme
tekfur :
erm. * takavor (taç taşıyan) (taka (taç) + vor (taşıyan) ) * hükümdar; Bizans
imparatorluğunda vali veya Hristiyan hükümdar
tekhil :
ara. * kuhl (koyu mavi, siyah, kara; kömür) * göze sürme çekme, gözün kirpik
diplerine içten siyah renkli boya sürme, suni kara gözlü olma
tekid :
ara. * ekkede (kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak, üstelemek, pekiştirmek) *
kuvvetlendirme, pekiştirme, doğrulama, bir daha yapma, üsteleme, pekitme,
yineleme; mahkemelerin veya müdürlüklerin yazmış olduğu müzekkerelerin,
ilgilileri tarafından cevapsız veya sürüncemede bırakılması durumunda yeniden,
yinelenerek gönderilmesi
te'kil :
ara. * ekele (yemek) * yedirme; yedirilme
tekil :
tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + il (sıfat yapım eki) * bir tane olan,
tek bir varlığı veya unsuru gösteren; dil bilgisinde bir ismin yalnızca bir
varlığı bildiren biçimi, çoğulun karşıtı
tekil fonksiyon :
tür., lat. * tekil (bir tane olan, tek bir varlığı veya unsuru gösteren; dil
bilgisinde bir ismin yalnızca bir varlığı bildiren biçimi, çoğulun karşıtı)
(tür.) + functio (yapma, yerine getirme, icra, işlev, görev) (fungi, fungere
(yapmak, yerine getirmek, icra etmek, işlemek, uygulamak) + tio (isim yapım
eki) ) (lat.) * bir aralıkta sürekli olan, türevi hemen hemen her yerde sıfır
olan ve sabit olmayan fonksiyon
tekil matris :
tür., lat. * tekil (bir tane olan, tek bir varlığı veya unsuru gösteren; dil
bilgisinde bir ismin yalnızca bir varlığı bildiren biçimi, çoğulun karşıtı)
(tür.) + mater (anne, ana, valide, öz, esas, kaynak), matrix (kaynak, ana,
temel yapı; doğuran dişi; rahim; matematikte sayıların veya cebirsel ifadelerin
satır-sütun düzeninde oluşturduğu düzenli sayı dizisi formundaki tablo; kalıp,
kaynak yapı) (lat.) * determinantı sıfır olan, dolayısıyla ters matrisi
bulunmayan kare matris; eğri üzerinde, eğrinin parametrelerine göre türevinin
olmayan veya bütün parametrelerine göre türevinin sıfır olduğu nokta; karmaşık
fonksiyonun analitik olmadığı nokta
tekin :
tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + in (sıfat yapım eki) * yalnız, eşi
bulunmayan; güvenli, sakin, uğursuzluk veya tehlike taşımayan, rahat ve huzurlu
durumda olan
tekinsiz :
tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + in (sıfat yapım eki) + siz (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * güven vermeyen, huzursuzluk veya korku
uyandıran, uğursuz kabul edilen, içinde tehlike veya bilinmezlik hissi bulunan
tekir :
tür., gre. * tigris (çizgili; kaplan) * çizgili, benekli görünüşte olan;
çizgili kedilere verilen isim
tekirdağ :
gre., erm., tür. * tekfur dağı (tekfur, takavor (taç taşıyan) (tak (taç) + avor
(taşımak) ) (erm.) + tağ, dağ (yüksek arazi, tepe) + ı (iyelik eki) (tür.);
(“Tekfur” kelimesi Bizanslı hükümdar anlamında kullanılagelmiştir.) *
tekit :
ara. * ekkede (kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak, üstelemek, pekiştirmek) *
kuvvetlendirme, pekiştirme, doğrulama, bir daha yapma, üsteleme, pekitme,
yineleme; mahkemelerin veya müdürlüklerin yazmış olduğu müzekkerelerin,
ilgilileri tarafından cevapsız veya sürüncemede bırakılması durumunda yeniden,
yinelenerek gönderilmesi
tekke :
ara. * tekeye (dayanmak, yaslanmak), tekye (dayanma yeri, yaslanılan yer,
tarikat mensuplarının toplandığı mekan) * tarikat mensuplarının bir araya
geldiği, zikir, ibadet, eğitim ve tasavvufi faaliyetlerin yürütüldüğü dergah,
tasavvuf yapısı
tekkeköy :
ara., tür. * tekke (tarikat mensuplarının bir araya geldiği, zikir, ibadet,
eğitim ve tasavvufi faaliyetlerin yürütüldüğü dergah, tasavvuf yapısı) + köy
(kasabadan küçük yerleşim birimi) (tür.) * Samsun’un bir ilçesi
teklemek :
tür. * tek (bir, yek, yalnız, yegane) + le (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil
mastar eki) * bir şeyi tek hale getirmek, yalnız bırakmak; bazı kullanımlarda
bir şeyin teklemesiyle aksaması, düzensiz çalışması veya tekleme yapması durumu
teklif :
ara. * kallafa (yüklemek, sorumlu kılmak, görev vermek), kulfet (ağır
sorumluluk, yük veya zahmet, sıkıntılı zorluk, yorgunluk; bir işin veya durumun
kişiye getirdiği sıkıntı veya meşakkat) * yükleme, görev verme, önerme; bir iş,
görev, sorumluluk veya düşünceyi bir kimseye sunma; bir şeyi yapmasını isteme
veya bir öneride bulunma
teklim :
ara. * kelleme (kelam etmek, konuşmak, söylemek), mukellim (kelam eden, söyleyen,
konuşan); kelame (yaralamak) * konuşma, söz söyleme, konuşturma, söyletme;
yaralama, mecruh etme
teklis :
ara. * kils (kireç, kireçtaşı), kellese (sıvalamak, kaplamak, bir şeyi örtmek)
* kireç haline getirme, kireçleştirme; bir maddenin kireçleşmesini sağlama
tekman :
erm. * tatos (dede, nine) * Erzurum’un bir ilçesi
tekme :
tür. * tek (vurmak, değmek, çarpmak) + me (isim yapım eki) * ayağın sertçe bir
yere veya bir kimseye vurmasıyla yapılan darbe; ayakla vurma hareketi
tekmid :
ara * kemede (sıcaklık vermek, bastırmak; özellikle sıcak bezle tedavi etmek) *
bir bölgeye bez, sargı veya benzeri bir araçla sıcak veya soğuk kompres
uygulama, pansuman yapma
tekmil :
ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz
hale getirmek), kamula (tam olmak, tamamlanmak, eksiksiz olmak, olgunlaşmak),
kemal (olgunlaşma, tamamlanma, mükemmellik, olgunluk), kamil (olgunlaşmış,
tamamlanmış), tekemmül (olgunlaşma, tamamlanma, kemale erme, gelişme, evrim) *
tamamlama, eksikliği giderme, tamam hale getirme, olgunlaştırma
tekmim :
ara. * kemme (örtmek, kapatmak, ağzını bağlamak; tomurcuklanmak), kimm
(bitkilerin dal veya gövde uçlarında bulunan, gelişerek çiçek, yaprak veya yeni
sürgün oluşturacak küçük ve henüz açılmamış kısım, tomurcuk) * ağız kapatma,
susturma, örtme; tomurcuklanma
tekmin :
ara. * kemene (gizlenmek, saklanmak, gizli bulunmak) * gizleme, saklama, gizli
hale getirme; pusuya yatırma, sipere yerleştirme
tekne :
tür. * teg, tekne (içi oyuk kap, kap kacak; yalak, yemlik) * kap, çanak, hamur
yoğurma kabı; küçük su taşıtı, sandal, kayık; yalak, yemlik
teknesyum :
gre., lat. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş,
teknik, yöntem, usül), tekhnetos (yapay, üretilmiş) (gre.) + ium (kimyasal
madde eki) (lat.) * atom numarası 43, simgesi Tc olan ve yapay olarak üretilen
radyoakif bir element
teknetyum :
gre., lat. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş,
teknik, yöntem, usül), tekhnetos (yapay, üretilmiş) (gre.) + ium (kimyasal madde
eki) (lat.) * atom numarası 43, simgesi Tc olan ve yapay olarak üretilen
radyoakif bir element
teknik :
gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş,
teknik, yöntem, usül) + ikos (ile ilgili,-a ait) * bir işin, bilimin veya
sanatın uygulanmasıyla ilgili yöntem, usul ve araçlara ilişkin; belirli bir
alanda kullanılan özel bilgi ve uygulama biçimi
tekniker :
gre., tür. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş,
teknik, yöntem, usül) + ikos (ile ilgili,-a ait) (gre.) + er (-cı, yapan, eden
eki) (tür.) * belirli bir teknik alanda uygulama, bakım, onarım veya işletme
işlerini yapan, uzmanlık bilgisine sahip kişi, teknisyen
teknisyen :
gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş,
teknik, yöntem, usül) + ikos (ile ilgili,-a ait) + ianos (sıfat yapım eki) *
belirli bir teknik alanda uygulama, bakım, onarım, işletme veya üretim işlerini
yapan, pratik teknik bilgiye sahip kişi
tekniye :
ara. * keneye (ad vermek, adlandırmak, isim vermek, künyeyle anmak), künye
(kimlik bilgisi yazılı olan kağıt) * bir kimseye künye veya hitap adı verme,
onu bir adlandırma yoluyla tanıtma işlemi, künyeleme, künye koyma
teknobilim :
gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş,
teknik, yöntem, usül) (gre.) + bilim (bilme, bilgi edinme süreci, öğrenilen,
bilinen şey) (tür.) * bilimsel bilgi ile teknolojik uygulamaların birbirini
geliştirdiği, bilim ve teknolojinin iç içe geçtiği araştırma ve uygulama alanı,
teknoloji-bilim, bilim ve teknoloji bütünü
teknokrasi :
gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş,
teknik, yöntem, usül) + kratia (kudret, güç, iktidar, güçlülük, kuvvetlilik;
yönetim) (kratos (güç, kudret, kuvvet, sağlamlık) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * bütün karar verme süreçlerinin teknik uzmanların ellerinde
olduğu bir yönetim şekli
teknokrat :
gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş,
teknik, yöntem, usül) + kratia (kudret, güç, iktidar, güçlülük, kuvvetlilik;
yönetim) (kratos (güç, kudret, kuvvet, sağlamlık) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * sosyopolitik ve yönetsel karar verme süreçlerinde insan öğesini
ihmal edip uzmanı olduğu teknik hususları kriter olarak referans alan kişi
teknoloji :
gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş,
teknik, yöntem, usül) + legein, lego (söylemek, konuşmak), logia (bilim, bilme;
söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) * teknik bilgi ve yöntemlerin bilimsel ilkelerle
birleşerek üretim, araç, makine ve uygulamalara dönüştürülmesi alanı
teknolojik :
gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş,
teknik, yöntem, usül) + legein, lego (söylemek, konuşmak), logia (bilim, bilme;
söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * teknik bilgi ve
uygulamalara dayanan, teknoloji ile ilgili
teknosfer :
gre. * tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş,
teknik, yöntem, usül) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * insanlık tarafından
üretilen tüm teknolojik sistemleri, yapay yapıları ve bunların çevre üzerindeki
etkilerini kapsayan, dünyayı çevreleyen insan yapımı "teknolojik
katman"
tekoma :
gre. * teke (kılıf, kutu, mahfaza) + ma (isim yapım eki) * trompet biçimli
çiçekleri olan, Bignoniaceae (katalpagiller/acıbaklagiller) familyasına ait süs
bitkileri cinsinin adı
tekrar :
ara. * kerra (geri dönmek, tekrarlamak, yinelemek), kere (defa, sefer),
tekerrür (tekrar olma, yeniden meydana gelme, yinelenme) * yeniden yapma,
yineleme
tekrarlamak :
ara., tür. * tekrar (yeniden yapma, yineleme) (ara.) + la (dönüşlü fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * yeniden yapmak, yinelemek, yeniden gerçekleştirmek, bir
veya daha çok sefer yinelemek
tekrih :
ara * karaha (hoşlanmamak, istememek, zorlanmak, zorla yapmak, zorla
yaptırmak), ikrah (zorlayarak ve rızası dışında iş yaptırma, baskı altında
bırakma, mecbur etme, baskı uygulama, zorlama; istememe, zorlanma, tiksinme),
kerh (hoşlanmama, istememe, iğrenme, tiksinme, ikrah; zorlanma, zorla
yaptırma), tekerruh (tiksinme, iğrenme, hoşnutsuzluk duyma) * hoşnutsuzluk
uyandırma, sevimsiz gösterme, tiksindirme, iğrendirme, soğutma
tekrim :
ara. * kereme (değerli olmak, cömert olmak, şerefli olmak), kerim (cömert, eli
açık, yüce gönüllü, faydalı; erkek ismi) * onurlandırma, saygı gösterme, ikram
etme, değer verme, saygı gösterme, şereflendirme, ağırlama
tekrir :
ara. * kerra (geri dönmek, tekrarlamak, yinelemek), kere (defa, sefer),
tekerrür (tekrar olma, yeniden meydana gelme, yinelenme) * yeniden yapma,
yineleme
tekris :
ara. * karasa (bir şeyi adamak, tahsis etmek, yoğunlaştırmak, temel atmak,
yerleştirmek) * bir şeyi belirli bir amaç, görev veya kişiye ayırma; bir
kimseyi veya şeyi özel bir amaç için tahsis etme, adama, tahsis etme, kutsama;
temel atma, yerleştirme
teksesli :
tür. * teg, tek (bir, tek, yalnız, yek) + ses (işitilen, duyulan titreşim) + li
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * müzikte tek bir melodi hattının veya aynı
notayı seslendiren birden fazla unsurun bir arada kullanılması
teksib :
ara. * kasaba (kazanmak, elde etmek, edinmek), iktisab (kazanma, elde etme,
edinme) * kazandırma, elde ettirme, edindirme
teksif :
ara. * kasafa (yoğunlaşmak, kalabalıklaşmak, koyulaşmak, ağdalaşmak, sıkışmak),
kassafa (yoğunlaştırmak, kalabalıklaştırmak, koyulaştırmak, ağdalaştırmak,
sıkıştırmak), kesif (yoğun, ağdalı, sık, kalın) * yoğunlaştıma, ağdalaştırma,
sıklaştırma, koyulaştırma, bir araya toplama
teksir :
ara * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak,
parçalamak, ayırmak), ekseriyet (çokluk, çoğunluk), tekasur (çoklama, artırma),
kesir (parçalanmış, dağıtılmış, kırılmış; çoklanmış; bir bütünün parçalara
bölünmesi, pay, payda biçiminde ifade edilen matematiksel kesirler veya bir
şeyin tam olmayan, kırık parça hali) * kırma, parçalama, ufalama
teksir :
ara. * kesere (çoğalmak, çok olmak, artmak, fazlalaşmak) * çoğaltma, artırma,
fazlalaştırma
tekst :
lat. * texere (dokumak, örmek, birleştirmek, oluşturmak) + textus (dokunmuş,
örülmüş; yazılı metin) * yazılı sözlerin bir araya gelmesiyle oluşan metin,
yazı; bilgisayar biliminde karakterlerden oluşan veri biçimi
tekstbook :
ing. * texere (dokumak, örmek, birleştirmek, oluşturmak) + textus (dokunmuş,
örülmüş; yazılı metin) (lat.) + book (kitap) (ing.) * ders kitabı, belirli bir
konu hakkında öğretim amacıyla hazırlanmış temel kitap
tekstil :
lat. * texere (dokumak, örmek, birleştirmek, oluşturmak), textus (dokunmuş,
örülmüş, dokuma, örgü, örülmüş yapı; yazılı metin) + alis, ilis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * ipliklerin dokunmasıyla elde edilen kumaş; dokuma
sanayi ürünü
tekstür :
lat. * texere (dokumak, örmek, birleştirmek, oluşturmak), textura (dokuma,
örgü, yapı) (textus (dokunmuş, örülmüş, dokuma, örgü, örülmüş yapı; yazılı
metin) + ura (isim yapım ve durum eki) ) * bir nesnenin yüzey yapısı, dokusu,
örgüsü; bir şeyin iç yapısı ve bileşenlerinin bir araya geliş biçimi
tekşif :
ara. * kaşafa (açmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak, bulmak),
kaşif (keşfeden, açığa çıkaran, ortaya çıkaran, bulan, mucit), keşf (açma,
açığa çıkarma, meydana çıkarma, ortaya koyma, bulma), tekeşşüf (açılma,
görünme, sıyrılma, meydana çıkma, ortaya çıkma, açığa çıkma, keşfedilme) *
ortaya çıkarma, meydana çıkarma, açığa çıkarma, bulma, örtüyü kaldırma
tektim :
ara. * keteme (susmak, sır tutmak, gizlemek, saklamak), ketum(ağzı sıkı, sır
tutan; gizleyen, saklayan) * örtme, gizleme, saklama
tektit : gre. * tekein (eritmek), tektos (erimiş, eriyen,
eriyik) + ites (element, kayaç ve mineral eki) * göktaşı çarpmaları
sonucunda yeryüzündeki kayaçların eriyip atmosfere fırlaması ve hızla soğuyarak
cama dönüşmesiyle oluşan, genellikle siyah veya yeşil renkli doğal cam
parçaları
tektonik :
gre. * tekton (marangoz, yapıcı, ustacı) + ikos (ile ilgili,-a ait) * yer
kabuğunun yapısı, oluşumu ve hareketleriyle ilgili olan; jeolojide kayaçların
ve levhaların deformasyonu, kıvrılması ve kırılmasıyla ilişkili
tektonofizik :
gre. * tekton (marangoz, yapıcı, ustacı) + phusis, physis (öne getirme, üretme,
doğurma, oluşturma, meydana getirme, ortaya çıkarma, büyütme, geliştirme) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yer kabuğunun ve üst mantonun şekil değiştirmesini
(deformasyonunu) ve bu hareketlerin arkasındaki fiziksel süreçleri inceleyen
bir jeofizik dalı
tekvando :
kor. * tae (ayak, tekme) + kwon (yumruk, el tekniği) + do (yol, yöntem, usül,
öğreti) * tekme-yumruk yolu; Kore kökenli, el ve ayak tekniklerine dayanan
savunma sporu
tekvin :
ara. * kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek), kainat (oluşum,
yaratılış, var olma), kevn (varlık, yaratılış, oluşum, alem, kainat) *
oluşturma, yaratma, meydana getirme
tekvir :
ara. * kavvara (sarmak, dürmek, yuvarlamak, top haline getirmek) *
yuvarlaklaştırma, kıvırma, dürme, dürülme; Kur'an'ın 81. suresi (curve, courbe,
Kurve (eğri, kavis, kıvrım) (ing., fra., alm.) )
tekye :
ara. * tekeye (dayanmak, yaslanmak), tekye (dayanma yeri, yaslanılan yer, tarikat
mensuplarının toplandığı mekan) * tarikat mensuplarının bir araya geldiği,
zikir, ibadet, eğitim ve tasavvufi faaliyetlerin yürütüldüğü dergah, tasavvuf
yapısı
tekyil :
ara. * kala (ölçmek, tartmak, belirli bir ölçüyle paylaştırmak), kile (ölçek, tohum
ölçeği, hububat ölçüsü, keyle; Osmanlı ve çevresinde kullanılan, genellikle
tahıl için geçerli olan geleneksel ağırlık ve hacim ölçü birimi, ağırlık
ölçeği) * ölçme, tartma, kile ile ölçme
tekzib :
ara. * kazaba (yalan söylemek, gerçek olmayanı söylemek), kezzebe (yalanlamak,
doğru olmadığını öne sürmek) * yalanlama, inanmayıp inkar etme, yalan olduğunu
söyleme
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder