27 Eylül 2026 Pazar

kadir gecesi - kap

kadir gecesi : ara. * kadir (kudretli, kuvveti yeten; ölçen, ölçülendiren) + gece (gündüzün tersi, karanlık zaman dilimi) + si (iyelik eki) * Kur’an’ın, Hz. Muhammed’e ilk indirilmeye başlandığı gece, leyletel kadr

kadiri mutlak : ara. * kadir (kudretli, kuvveti yeten; ölçen, ölçülendiren) + i (tamlama eki) + mutlak (salt, kesin, koşulsuz, sınırsız) * mutlak güç sahibi, Tanrı, Allah

kadiriye : ara. * kadir (kudretli, kuvveti yeten; ölçen, ölçülendiren) + iye (durum eki) * Şeyh Abdülkadir Geylanî tarafından XI. yüzyılda kurulan bir tarikat, kadirilik

kadirli : ara., tür. * kadir (kudretli, kuvveti yeten; ölçen, ölçülendiren) (ara.) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) * Osmaniye’nin bir ilçesi

kadirşinas : ara., far. * kadir (kudretli, kuvveti yeten; ölçen, ölçülendiren) (ara.) + şinas (bilen, tanıyan) (far.) * değeri olan şeylere, kimselere önem veren, onları koruyan veya onlara saygı gösteren (kimse), değerbilir

kadit : ara. * kadda (kesmek, dilimlemek, parçalamak) * etin uzun şeritler hâlinde kesilip kurutulmasıyla elde edilen, özellikle sıcak iklimlerde bozulmayı önlemek amacıyla yapılan geleneksel kurutulmuş et türü, kurutulmuş et, pastırmalık et; çok zayıf kişi, kuru ve çelimsiz insan; etleri dökülmüş olup yalnız kemikten ibaret olan gövde, iskelet

kadmiyum : gre., lat. * kadmeia (Kadmos’un yeri, antik Thebai yakınlarındaki bir bölge) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * simgesi Cd, atom sayısı 48, atom ağırlığı 112,41, yoğunluğu 8,6 olan, 320 santigrat derecede ergiyen, maden yataklarında çinkoyla birlikte bulunan, kalay görünüşünde, kolay işlenen, tel durumuna gelebilen, elektrik ve seramik sanayiinde kullanılan bir element

kadr : ara. * kaddera (ölçmek, biçmek, ölçülendirmek, hesap etmek, takdir etmek, mikdar belirlemek, nicelik belirlemek, değerlendirmek, değer biçmek, uygun görmek), kader (ölçü, miktar, nicelik) * ölçü, miktar, nicelik, meblağ, itibar, değer, kıymet; Kur’an’ın 97. suresinin simi

kadraj : fra. * cadre (çerçeve), cadrer (çerçevelemek) + age (isim yapım eki) * fotoğraf, sinema ve görsel sanatlarda görüntü alanının sınırlarını belirleyerek hangi öğelerin çerçeve içinde yer alacağını ve nasıl konumlanacağını ifade eden düzenleme, çerçeveleme (fotografçılık terimi)

kadran : lat., fra. * quadrans (dörtte bir, çeyrek daire) (lat.); cadran (ölçüm veya gösterim amacıyla değerlerin yerleştirildiği ve okunduğu çerçeveli yüzey, gösterge yüzü, saat tablası) (cadrer (çerçevelemek, hizalamak) + ant (isim yapım eki) ) (fra.) * saat veya ölçü aletlerinin üzerinde zamanı veya değeri gösteren yuvarlak kısım, gösterge

kadrat : lat. * quadratus (kare biçiminde) (quadrus (kare) (quattuor (dört) + osus (ile ilgili, sıfat yapım eki) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * kare biçiminde, dörtlü yapı

kadril : lat. * quadrus (kare) + illa (küçültme eki) * dört çiftin oluşturduğu kare şeklinde dans, dört kişilik kare dans türü

kadriseps : lat., gre. * quattuor (dört) + caput (baş, kafa, tepe), ceps (baş ile ilgili, kafa ile ilgili) (lat.); kephale, kephalos (baş, kafa) (gre.) * üst bacağın ön tarafında yer alan, bacağın uzanma ve bükülme hareketlerini hamstringle birlikte yapan dört başlı uyluk kası

kadro : fra. * cadre (çerçeve), cadré (çerçevelenmiş, çerçeve içine alınmış olan) * personel, ekip, mürettebat, tayfa, takım

kadru : san. * kadru (açık kahverengi, kırmızımsı kahverengi, esmer/kumral) * Hindu mitolojisinde Daksha'nın kızı, Nagaların (yılanların) annesi Vasuki, bilge Kashyapa'nın eşlerinden biri ve rakibesi olan kız kardeşi Vinata'yı bir iddia sonucu kurnazlıkla kölesi haline getiren, yeryüzündeki tüm yılanların ve yarı insan yarı yılan varlıklar olan Nagaların (yılanların) proto-anası ve tanrıçası

kadük : lat. * caducus (düşük, düşmüş; varisi olmayan mülk) (cadere (düşmek, çökmek, yere yığılmak) + ucus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * değerini, önemini yitirmiş, eskimiş olan

kadüse : gre., lat. * kerukeion (haberci asası) (kerux (haberci) + eion (araç veya nesne yapım eki) ) (gre.); caduceus (lat.) (asa, haberci asası) * Yunan mitolojisinde Hermes ve dolayısıyla Greko-Mısır Mitolojisinde Hermes Trismegistus tarafından taşınan asa; habercinin asası, iki yılanın sarıldığı asa; tıbbın sembolü

kadüsite : lat. * caducus (düşen, geçici, çabuk yok olan) (cadere (düşmek, çökmek, yere yığılmak) + ucus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + itas (isim yapım ve durum eki) * geçicilik, fanilik; çabuk bozulma veya çürüme durumu; ömürsüzlük, kısa süreli olma

kaf : ara. * kaf (ق) * Arapça alfabenin on dokuzuncu harfi; Kur’an’ın 50. suresinin ismi, kaffa (durdurmak, engellemek, alıkoymak, elini çekmek; vazgeçirmek, el çektirmek; bükerek yuvarlak hale getirmek; tutmak, kapsamak) * ayağı sert basmak, durmak, durdurmak, el çektirmek (cuff (kelepçe) (ing.) )

kaf dağı : ara., tür. * kaf (Arap alfabesinin 19. harfi; Kur’an’ın 50. suresi; tepe, baş (mecazi) (ara.) + dağ (yüksek toprak ve kaya kütlesi) + ı (iyelik eki) (tür.) * Türk ve İslam mitolojilerinde yer alan “dünya sınırı” veya “efsanevi dağ”

kafa : ara. * kafa (baş, tepe, başın arkası, ense; önünde olan, karşı taraf; ardından gitmek, izlemek, takip etmek) * baş, başın üst ve arka tarafı, ense, arka; tepe (kephale, kephalos (baş, kafa) (gre.); caput (baş, kafa, tepe) (lat.); cap (başlık, tepe, zirve, kapak, başlık) (ing.), Kopf (şapka, kafalık) (alm.), capital; Kapital (sermaye) (ing., fra., alm.) )

kafadar : ara., far. * kafa (baş, tepe, başın arkası, ense; önünde olan, karşı taraf; ardından gitmek, izlemek, takip etmek) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * aynı kafada olan, arkadaş, dost

kafalı : ara. * kafa (baş, tepe, başın arkası, ense; önünde olan, karşı taraf; ardından gitmek, izlemek, takip etmek) (ara.) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) * akıllı, zeki

kafasız : ara. * kafa (baş, tepe, başın arkası, ense; önünde olan, karşı taraf; ardından gitmek, izlemek, takip etmek) (ara.) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (tür.) * akılsız, aptal

kafatası : ara., tür. * kafa (baş, tepe, başın arkası, ense; önünde olan, karşı taraf; ardından gitmek, izlemek, takip etmek) (ara.) + tas (kap, çanak, kase) + ı (iyelik eki) (tür.) * başın kabuğu, kafanın koruyucu kemiği, beyni saran küresel kemik yapı

kafe : ara., fra. * kahiye (iştahı kesilmek), kahve (ara.), café (fra.) * kahvenin servis edildiği sosyal buluşma mekanı, kahve içilen yer, kafe

kafein : ara., fra. * kahve (ara.), café (kahve) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (fra.) * kahve çekirdeğinde bulunan uyarıcı alkaloid madde (C8H10N4O2)

kafein : ara., fra. * kahve (ara.), café (kahve) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (fra.) * kahve çekirdeğinde bulunan uyarıcı alkaloid madde (C8H10N4O2)

kafes : ara. * kafasa (kapsamak, kaplamak, içine almak, hapsetmek) * kapsayan içine alan örgü, hasır örgü sepet, kutu, sandık (Käfig (kafes) (alm.) )

kafeşantan : fra. * café (kahve) + chantant (şarkı söyleyen) (chanter (şarkı söylemek) + ant (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * içkili, çalgılı, şarkı söylenen kahvehane

kafeterya : fra., gre. * café (kahve) (fra.) + terion (yer, mekan) (gre.) * kahve ve hafif yiyeceklerin servis edildiği yer, kafe tarzı yemekhane veya dinlenme alanı.

kaff : ara. * kaffa (durdurmak, engellemek, alıkoymak, elini çekmek; vazgeçirmek, el çektirmek; bükerek yuvarlak hale getirmek; tutmak, kapsamak) * avuç, elin içi; tümü, hepsi, tamamı

kaffal : ara. * kafala (kapatmak, kilitlemek, kefil olmak, sorumluluğunu almak), kafl (kilit; güvence), kafil, kefil (sorumlu, sorumluluk üstlenen kişi, garantör) * kilit ve anahtar işiyle uğraşan, kapıları açıp kapatan, çilingir

kaffeh : ara. * kaffa (durdurmak, engellemek, alıkoymak, elini çekmek; vazgeçirmek, el çektirmek; bükerek yuvarlak hale getirmek; tutmak, kapsamak) + ten (olarak eki, zarf eki) * bütünüyle, topluca, hepsi, bütünü, hepsi birden, kaffeten

kaffeten : ara. * kaffa (durdurmak, engellemek, alıkoymak, elini çekmek; vazgeçirmek, el çektirmek; bükerek yuvarlak hale getirmek; tutmak, kapsamak) + ten (olarak eki, zarf eki) * bütünüyle, topluca, hepsi, bütünü, hepsi birden, kaffeh

kafi : ara. * kefa, kafa (yetmek, yeterli olmak, uygun olmak, uymak) * yeterli, yeten

kafil : ara. * kafala (kapatmak, kilitlemek, kefil olmak, sorumluluğunu almak), kafl (kilit; güvence) * sorumlu, sorumluluk üstlenen kişi, garantör; borçlunun borcunu ödeyememesi durumunda borcu ödemeyi taahhüt ederek alacaklının garantörü olan kişi

kafile : ara. * kafala (bir araya getirmek, bir grubu oluşturmak) * kervan, konvoy, grup, topluluk, yolculuk eden grup

kafir : ara. * kefere (örtmek, kaplamak) * örten, kaplayan, tarımcı; inkarcı (gerçeği örterek inkar eden) (cover, couvrir (örtmek) (ing., fra.) )

kafiristan : ara., far. * kafir (örten, kaplatan; tarımcı) (ara.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) * Afganistan ve çevresindeki günümüz Nuristan Eyaletini kapsayan tarihi bir bölge

kafirun : ara. * kafir (inkarcı) + un (çoğul eki) * inkarcılar; Kur'an'ın 109. suresinin ismi

kafiye : ara. * kafa (yetmek, yeterli olmak, uygun olmak, uymak) + iye (isim yapım eki) * şiirde dizelerdeki son seslerin ahenkli tekrarı, ses uyumu, uyak

kafkafa : ara. * kaffa (ayağı sert basmak, durdurmak, engellemek, alıkoymak, elini çekmek; vazgeçirmek, el çektirmek; bükerek yuvarlak hale getirmek; tutmak, kapsamak) * durdurmak, zaptetmek, kelepçelemek (cuff (kelepçe) (ing.) )

kafkas : isk., far., gre., lat. * gracaucaus (ak kar, beyaz kar) (grac (ak, beyaz) + aucasus (kar) ) (isk.); kaf (dağ, zirve; dağların derin olarak yarıldığı yerler ) (far.); kaukasos (yüksek dağ, karla kaplı zirve ) (gre.); caucasus (lat.) * Kuzeydoğu Anadolu ve Güney Kafkasya bölgesindeki Kafkas Dağları isimli dağ silsilesini içeren alana ait olan

kafkasya : isk., far., gre., lat. * gracaucaus (ak kar, beyaz kar) (grac (ak, beyaz) + aucasus (kar) ) (isk.); kaf (dağ, zirve; dağların derin olarak yarıldığı yerler ) (far.); kaukasos (yüksek dağ, karla kaplı zirve ) (gre.); caucasus (lat.) + eia (ile igili olma) (gre.); caucasia (lat.) * Kuzeydoğu Anadolu ve Güney Kafkasya bölgesindeki Kafkas Dağları isimli dağ silsilesini içeren alan

kaftan : tür., far. * kap (sertçe bitişmek, kapanmak, kapatmak, yakalamak, içine almak, kavramak, kaplamak, kapsamak, örtmek, sarmak) + ton (isim yapım eki) (tür.), haftan (far.) * üste giyilen, kumaştan yapılan, uzun, süslü ve astarsız elbise, cübbe, hilat; örtü, üst giysisi; uzun ve kollu cübbe, uzun, bol kollu ve önden açık giysi

kafur : san., ara. * karpura (beyaz, parlak) (san.); kafur (ara.) * Doğu Asya'da yetişen kafur ağacından (Cinnamomum camphora) elde edilen, keskin kokulu, uçucu, beyaz krystalline bir organik bileşik olup tıpta, parfümeride ve özellikle serinletici, kokulu bazı geleneksel şerbet ve içeceklerin yapımında tat/koku verici bir madde olarak kullanılan, uçucu, aromatik, sert, güzel kokulu bitkisel bir öz

kagir : far. * kahir (güçlü, sağlam) (ara.) + giriftan (tutmak, almak, yakalamak, kavramak), gir (taşıyan, yapan, tutan, alan, işlevi yerine getiren) (far.); kahgir, kahgil (kah (saman) + gil (çamur) ) (far.) * taş veya tuğladan yapılmış sağlam yapı, kaba inşaat; kerpiçten yapılmış bina

kağan : tür. * kağan (ka (yönetmek, idare etmek, hükmetmek) + ğan (isim yapım eki) ) * lider, başkan, han, hükümdar, en yüksek yönetici, imparator, yüce lider Türk ve Moğol geleneğinde en yüce yönetici ünvanı

kağıt : far. * kağad (yazı yazılan ince levha) * yazı yazmaya yarayan, ağaçtan, deriden, taştan veya metalden yapılan ince, düz malzeme

kağıthane : far. * kağad (yazı yazılan ince levha) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * İstanbul’un bir ilçesi

kağızman : erm., far. * kağaz kağız (kağıt) + man (yapan, eden kimse veya yer eki) (kağıt yapılan veya kağıda ilişkin yer, kağıtçılar yurdu) * Kars’ın bir ilçesi (eski ismi Ermenice "Arşarunik" (arşan (soylu, asil) + urik (ile ilgili, gibi, -a ait) )

kağnı : tür. * kanglı (iki tekerlekli yük arabası, ağır yük arabası, iki veya dört tekerlekli, dingili tekerleklerle dönen öküz arabası); kağ (çekmek, taşımak) + nı (araç eki) * yük veya yolcu taşımak amacıyla öküz veya at gibi hayvanlarla çekilen, tekerlekli veya tekerleksiz araç

kağnı mazısı : tür. * kanglı (iki tekerlekli yük arabası, ağır yük arabası, iki veya dört tekerlekli, dingili tekerleklerle dönen öküz arabası) + mazı (katı, yoğun, sert ağaç) + sı (iyelik eki) * kağnının iki tekerleğini birbirine bağlayan ve onlarla birlikte dönen, baltayla kabaca yontulmuş kütük

kağşak : tür. * kağş (çürümek, gevşemek, yumuşayıp dağılmak) + ak (isim yapım eki) * gevşek, dağılgan, çökmüş, yıkılmaya, dağılmaya yüz tutmuş, eskimiş, gevşemiş (yapı, eşya); nemden ve eskilikten dolayı gevşeyip dağılma noktasına gelmiş ahşap organik malzeme

kağşamak : tür. * kağş (çürümek, gevşemek, yumuşayıp dağılmak) + a (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * gevşemek, dağılmak, çökmek, yıkılmaya, dağılmaya yüz tutmak, eskimek

kah ... kah : far. * gah, kah (makam, yer, karar yeri, durak; kez, defa, sefer) * farklı yerlerde, farklı defalarda

kah : far. * gah, kah (yer, konum, mevki, lokasyon, makam, karar yeri, durak) * yer, konum, mevki, lokasyon, makam, karar yeri, durak; kez, defa, sefer

kahgil : far. * kah (saman, saman çöpü) + gil (çamur) * samanlı sıva çamuru

kahhar : ara. * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek) * zorlayıcı, cebbar, mahvedici, mahi, ezici, galip

kahır : ara. * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek) * zorlama, cebir, ezme, mahvetme, mahv

kahil : ara. * kahala (kurumak; tembelleşmek), kahl (kuru, kurak, kıraç), kuhul (kuruluk, kuraklık, çoraklık) * saçına ak düşmüş adam, yaşlı, ihtiyar, erişkin; tembel

kahin : ara. * kahana (bilmek, kehanette bulunmak, kutsal bilgiye sahip olmak) * geleceği bildiği, sezdiği veya ilahi plandan, gaybdan haber verdiği kabul edilen kişi; falcı, müneccim, peygamber benzeri figür

kahir : ara. * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek) * zorlayıcı, cebbar, mahi, ezici, galip

kahire : ara * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek), kahhar (zorlayıcı, cebbar, mahvedici, mahi, ezici, galip) * yenen, üstün gelen, galip, galip gelen, yenen, muzaffer, fatih (dişi form); Mısır'ın başkenti

kahkaha : ara. * kahkaha (gülme sesinden onomatope (ses yansımalı) kelime) * sesli ve sürekli gülüş

kahke : ara. * ka’ka (halka biçiminde çörek, küçük kek) * un, yağ ve çeşitli katkılarla hazırlanıp fırında pişirilen, yörelere göre susamlı, mahlepli veya baharatlı yapılabilen halka veya yuvarlak biçimli çörek

kahl : ara. * kahala (kurumak; tembelleşmek), kuhul (kuruluk, kuraklık, çoraklık) * kurak, kıraç, çorak, kel (kahl (kel) (alm.) ); tembel

kahmut : tür. * kahmut (doğal nesne, bitki) * tarlalarda biten, hafif tatlımsı ve mayhoş lezzete sahip yabani bir otun kökü, kurumuş ot kökü, çapa ile sökülen kök parçası, odunsu kök kalıntısı, kakıl

kahpe : ara. * kahaba (ahlaksızlık etmek, zina etmek, cinsel ahlak normlarına uymamak), kahba (fahişe, kaltak, orospu, kevaşe) * namussuz kadın, kaltak, orospu, fahişe; sözünde durmaz, hain, kalleş

kahr : ara. * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek), kahir, kahhar (zorlayıcı, cebbar, mahi, ezici, galip) * zorlama, cebir, ezme, mahvetme

kahraman : far. * kar (yapma, etme, iş, fiil) + framan (buyruk, emir, hüküm, hükümdar iradesi) * iş buyuran, iş emreden; yiğitlik ve cesaret sahibi kimse, yiğit, cesur, gözüpek

kahramanmaraş : far., ara. * kahraman (cesur, yiğit, bahadır) (kar (yapma, etme, iş, fiil) + framan (buyruk, emir, hüküm, hükümdar iradesi) ) (fra.) + ra’aşa (titremek, sarsılmak), mer’aş, maraş (titreme yeri, sarsılma yeri; titreyen, sarsılan) (ara.) (Bu ilde tarih boyunca şiddetli depremler olması "ra'şa" kelimesiyle uyum arzetmektedir. Şehir halkının Kurtuluş Savaşı'nda gösterdiği cesaret nedeniyle şehirin ismi olan "Maraş" kelimesinin başına "Kahraman" sıfatı eklenmiştir.) * Türkiye’nin güneydoğusunda yer alan, kuzeyinde Sivas, doğusunda Malatya ve Adıyaman, güneyinde Gaziantep ve Osmaniye, batısında ise Kayseri bulunan 46 plaka numaralı il

kahretmek : ara., tür. * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek), kahir, kahhar (zorlayıcı, cebbar, mahi, ezici, galip), kahr(zorlama, cebir, ezme, mahvetme) (ara.) + et (yapmak, eylemek) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * ezmek, perişan etmek, mahvetmek, yok etmek; aşırı ölçüde üzmek

kahta : far. * kuhta (dağ eteği) (kuh (dağ) + ta (etek) ) * Adıyaman’ın bir ilçesi

kahvaltı : ara., tür. * kahiye (iştahı kesilmek), kahve (iştah kesilmesi, iştah kesen; çekirdeğinden içecek yapılan bitki ve içeceğin ismi) (ara.) + alt (aşağı, önce) + ı (iyelik eki) (tür.) * genellikle sabahları güne başlarken tüketilen, vücuda enerji vermek amacıyla hafif veya çeşitli yiyeceklerden oluşan, günün ilk ve en önemli öğünü

kahve : ara. * kahiye (iştahı kesilmek) + ve (isim yapım eki) * beyaz ve kokulu çiçeklerle sahip, kirazı andıran kırmızı meyvesinin içinde iki çekirdek bulunan, dikildikten yaklaşık 3 yıl sonra meyve vermeye başlayan ve 30-40 yıl boyunca aralıksız meyve veren, ekvatorun 25 Kuzey'i-30 Güney'i arasındaki kuşakta yetişen bir ağaç türü (coffee, café, Kaffee (kahve) (ing., fra., alm.) )

kahvehane : ara., far. * kahiye (iştahı kesilmek), kahve (iştah kesilmesi, iştah kesen; çekirdeğinden içecek yapılan bitki ve içeceğin ismi) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * kahve içilen yer; sosyal buluşma mekanı, geleneksel içkili olmayan kıraathane.

kahverengi : ara., far. * kahiye (iştahı kesilmek), kahve (iştah kesilmesi, iştah kesen; çekirdeğinden içecek yapılan bitki ve içeceğin ismi) (ara.) + renk (boya, görünüm) (far.) + i (iyelik eki) (tür.) * kahve içeceğinin rengine benzeyen koyu tonlu renk

kahya : gre., far., ara. * epikerios (epi (üstünde, üst, üzeri, yukarı, tepe) + kerios (vekil, yönetici, idareci) ) (gre.); kedhuda (ev ve çiftlik yöneticisi) (kad, kade, ket (ev) + huda (sahip, efendi, reis, emir, amir) ) (far.), kahya (ara.) * bir mülk, konak veya iş yerinde işleri yürüten yönetici; vekil idareci

kaib : ara. * kaaba (şişmek, kabarmak, tümsek oluşturmak, yuvarlaklaşmak, belirginleşmek, küp şeklini almak), kabe (küp ev), ka'b (topuk kemiği, topuk) * şişmiş, kabarmış; tomurcuk, tane, çekirdek, kevaib (tomurcuklar) (ç.); ergenlik dönemine girerek çocukluktan genç kızlığa adım atmış, vücut hatları (özellikle göğüsleri) tıpkı bir bitkinin tomurcuklanması gibi yeni yeni belirginleşip şekillenmeye başlamış olan genç kız (halk arasındaki tasvir)

kaid : ara * ka'ada (oturmak, sakin olmak, yerleşmek), kuud (oturma) * oturan, oturucu, oturmuş

kaid : ara. * kada (hüküm vermek, karar vermek) * hüküm veren, karar veren, kumandan, komutan, serasker

kaide : ara. * ka'ada (oturmak, yerleşmek), kuud (oturma) * taban, temel, esas, ilke, kural, kanun, prensip

kaikias : gre. * kaiein (yakmak, kavurmak), kaion (yakıcı, kavurucu) + ias (isim son eki) * Yunan mitolojisinde kuzeydoğudan esen rüzgarın (Voreas, Boreas'ın doğu varyantı) kişileştirilmiş tanrısı; sekiz ana rüzgâr tanrısından biri

kail : ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek) * söyleyen, diyen

kaim : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kiyam (ayakta durma, ayağa kalkma, doğrulma, durma, dikilme, daim olma, kalkma, yerleştirme), ikame (yerine geçme, yerinde durma, durma) * var olan, duran, ayakta duran, daim olan, mevcudiyeti süren

kaime : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kiyam (ayakta durma, ayağa kalkma, doğrulma, durma, dikilme, daim olma, kalkma, yerleştirme), ikame (yerine geçme, yerinde durma, durma) * bir şeyin yerine geçen, bir şeyin yerinde duran, kaim olan şey; kağıt para, gayme (halk ağzı)

kain : ara. * kane (olmak, vücuda gelmek, oluşmak, meydana gelmek) * varolan, bulunan, mevcud olan

kainat : ara. * kane (olmak, vücuda gelmek, oluşmak, meydana gelmek), kain (varolan, bulunan, mevcud olan) * oluşlar, varolanlar, bulunanlar, mevcud olanlar, tüm varlıklar, evren; oluşum, yaratılış, olum (can, kann (yapabilmek, olabilmek) (ing., alm.), gene (gen), genesis, genèse, Genesis (oluşum) (ing., fra., alm.), gene, gène, Gen (gen), (oluşum, yaratılış) (ing., fra., alm.) )

kaitiakitanga : mao. * kaitiaki (koruyucu, gözetici, muhafız) (kai (yapan, gerçekleştiren) + tiaki (korumak, gözetmek) sözcüklerinden) + tanga (isim yapım eki) * Maori kültüründe çevreyi, doğal kaynakları ve yaşayan varlıkları koruma, gözetme ve gelecek nesillere aktarma sorumluluğunu ifade eden kavram

kaju : por., tup. * acaju (Anacardium occidentale) * tropik bölgelerde yetişen, dışı elma benzeri meyve veren ve tohumu yenilen bir ağaç (Anacardium occidentale)

kak : tür. * kak (kurumak, sertleşmek; kuru, kurumuş, sertleşmiş şey) * genellikle elma, armut, kayısı, şeftali veya erik gibi meyvelerin, geleneksel yöntemlerle güneşte veya fırınlanarak kurutulmasıyla elde edilen, Anadolu'da kışlık yiyecek veya komposto (hoşaf) yapımında kullanılan meyve kurusu; ince, zayıf ve kuru kimse (mecazi)

kaka : gre., fra. * kakka, kakke (kötülemek, pisletmek, uygunsuz davranmak), kakke (kaka, dışkı, bok, pislik), kakos (kötü, kötücül, çirkin, kusurlu, zararlı, pis) (gre ); caca (fra.) * pislik, dışkı, bok

kakaç : tür. * kak (kurumak, sertleşmek; kuru, kurumuş, sertleşmiş şey) + aç (isim/sıfat yapım eki) * eski dönemlerde buzdolabı gibi soğutma imkanları yokken etlerin bozulmasını önlemek amacıyla uygulanan, etin tuzlanıp iplere veya ağaç dallarına asılarak güneşte kurutulması yöntemiyle elde edilen tuzlanıp kurutulmuş yiyecekleri ve özel olarak manda pastırması; el emeğiyle yapılmış çalı süpürgesi; bazı ağızlarda ince uzun dal veya çubuk demeti; kargı, değnek

kakalak : isp. * cucaracha (hamam böceği) (cuca (tırtıl, böcek) + aracha (küçültme eki) ) * bakteri taşıyan, 0.5-1 cm boyunda, kahverengi renkte, çok hızlı yürüyen kanatlı bir hamam böceği türü, blattodea

kakalamak : tür. * kak (vurmak, itmek, çakmak, darbelemek, dürtmek, bastırmak, zorlamak) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * istenmeyen bir şeyi kurnazca başkasına satmak, kabul ettirmek veya zorla yüklemek. sürekli çekiştirip itmek, kakıp durmak, iteleyip sarsmak; (alışverişte) bir malı değerinden fazlaya satmak veya kötü bir malı iyi diye yutturmak, sokuşturmak

kakao : nah. * cacaua (kakao ağacı meyvesi) * Theobroma cacao ağacının meyve çekirdeklerinden elde edilen, toz halinde veya işlenmiş olarak tüketilen madde; çikolatanın ham maddesi

kakavan : tür. * kakağan (kaki (öfkelenmek) + ğan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * huysuz, çabuk öfkelenen; kendini beğenmiş, düşüncesiz, sevimsiz, çirkin, biçimsiz, aptal, budala (kimse)

kakıç : tür. * kak (itmek, dürtmek, vurmak, çarpmak, bastırmak, zorlamak) + ıç (isim yapım eki, alet, araç eki) * oltayla avlanan balıkları sandala almakta kullanılan kanca

kakım : far. * kakum (sansar cinsinden siyah kuyruklu etçil bir hayvan) * sansargillerden, Avrupa’nın ve Asya’nın kuzeyinde yaşayan, gelincik ve kokarcaya benzeyen, boyu yaklaşık 30 cm. olan, tüyleri yazın esmere çalan kırmızı, kışın beyaz renkli, çok değerli olan postu için avlanan, yırtıcı bir etçil hayvan

kakımak : tür. * kak (itmek, dürtmek, vurmak, çarpmak, bastırmak, zorlamak) + ı (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sert sözler söylemek, paylamak, kızmak, öfkelenmek

kakırca : tür. * kakır (çıkan sesten ses yansımalı kelime) + ca (isim yapım eki) * fındık faresi olarak da bilinen küçük memeli hayvan

kakırdak : tür. * kakır (çıkan sesten ses yansımalı kelime) + dak (isim yapım eki) * koyun kuyruk yağının eritildikten sonra kalan gevrek posası

kakırdamak : tür. * kakır (çıkan sesten ses yansımalı kelime) + da (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kakır kakır diye sesler çıkarmak; kupkuru, gevrek bir duruma gelmek, çok kurumak

kakıştırmak : tür. * kak (itmek, dürtmek, vurmak, çarpmak, bastırmak, zorlamak) + ış (edilgen ve işteş fiil eki) + tır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sürekli ve hafif hafif kakmak

kakmak : tür. * tür. * kak (vurmak, itmek, çakmak, darbelemek, dürtmek, bastırmak, zorlamak) + mak (fiil mastar eki) * itmek, vurmak, çarpmak, darbelemek

kaknem : tür. * kak (ince, zayıf ve kuru) + nem (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * (kadın için) çirkin, hırçın, huysuz; (kadın için) çok zayıf, sıska, kuru

kakofoni : gre. * kakophonos (kötü ses) (kakos (pis, kötü, çirkin, zayıf, zararlı) + phonein (ses çıkarmak, konuşmak veya ses vermek), phonia (ses çıkarma) (phonos, phone (ses) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kakışma, geleneksel armoni kurallarına göre uyumsuz sayılan nota bileşimi

kakosmi : gre. * kakos (pis, kötü, çirkin, zayıf, zararlı) + osmia (omein (koklamak, koku almak, kokuyu algılamak) (osme (koku, koklama duyusu) + ein (fiil mastar eki) ) + eia (olma durumu) ) * kötü ve rahatsız edici koku alma durumu; kronik sinüzit, rinit veya bazı nörolojik bozukluklarda burundan kötü koku alma hali (parosmi (bozuk koku algısı), anosmi (koku alamama) )

kaktüs : gre. * kaktos (dikenli) (gre.); cactus (lat.) * dikenli, etli yaprakları olan, sıcak iklimlerde yetişen sukulent familyasından bir bitki türü

kakule : süm., ara. * kakkala, gakkul (ot, bitki cinsi, baharat) (süm.); kakullat (baharat bitkisi) * zencefilgiller (zingiberaceae) familyasından, Elettaria ve Amomum cinslerini kapsayan, Batı ve Güney Hindistan, Güneydoğu Asya'nın sıcak bölgelerinde yetişen, iştah açıcı ve sindirimi kolaylaştırıcı özelliklere sahip, baharat olarak ya da kahveye tat vermek amacıyla kullanılan 4-5 m boyunda, büyük yapraklı çok yıllık bitkilerin genel ismi; Güney Asya'ya özgü bir baharat, elettaria cardamomum

kakum : far. * kakum (sansar cinsinden siyah kuyruklu etçil bir hayvan) * sansargillerden, Avrupa’nın ve Asya’nın kuzeyinde yaşayan, gelincik ve kokarcaya benzeyen, boyu yaklaşık 30 cm. olan, tüyleri yazın esmere çalan kırmızı, kışın beyaz renkli, çok değerli olan postu için avlanan, yırtıcı bir etçil hayvan, kakım

kakül : moğ., far. * kökül, kekül (at yelesi, kuş ibiği, uzun saç tutamı) (moğ.), kakul (uzun saç tutamı, perçem) (far.) * alnın üzerine düşen saç tutamı

kal : ara * kala (ayırmak, azletmek) * ayırma, azletme; bir şeyi kökünden çekip koparma

kal : far. * kal (ham, pişmemiş, işlenmemiş, rafine edilmemiş) * işlenmemiş altın, ham altın; eski sırmaları eriterek gümüş veya altın külçesi durumuna getirme işi

kal u kil : ara. * kalu (dedi, söyledi) + u (tamlama eki) + kil (denildi, söylendi) * "dedi denildi" şeklindeki nakiller

kal’a : ara. * kal'a (korumak, sakınmak, muhafaza etmek) * koruma, muhafaza, sakınma, surla çevrili hisar, korunaklı büyük yapı, korugan, kale

kala-azar : hin. * kala (kara) + azar (hastalık, yara) * sıcak ülkelerde görülen, sıtmaya benzer bir hastalık, kara humma, dumdum humması

kalabalık : tür. * kala (kalmak, durmak) + balık (çoğalma, fazlalık) * bir arada duran çok kişi, bir yerde kümelenmiş topluluk

kalafat : gre. * kalafatizein (yapıştırıcı ve izole edici madde sürmek, ziftlemek, mastiklemek, harçlamak, tutkallamak, kalafatlamak) (kalafat (yapıştırıcı, zift, mastik, tutkal, harç) + izein (-lamak, dönüştürmek, kılmak; fiil mastar eki) ) * gemi yapımında ve bakımında kullanılan, tahtalar arasını kapatan su geçirmez harç veya madde; geminin kaplama ve güverte döşeme tahtalarının aralarına üstüpü doldurduktan sonra ziftleyerek su geçirmez duruma getirme işi; Osmanlı döneminde yeniçerilerin giydiği, aşağısı dar, yukarısı geniş bir başlık

kalaid : ara. * kalid (genellikle altın, gümüş, boncuk veya değerli taşlardan yapılan, boyna süs amacıyla takılan halka şeklindeki takı, kolye, gerdanlık) * kolyeler, gerdanlıklar; akarsular

kalak : tür. * kalak (uç, çıkıntı) * uç kısım, gelin tacı; üstüne oturulan şey, sandalye, taht; tezek veya ot yığını; zurnanın ana gövdesinin alt kısmına doğru genişleyen kısmı

kalakalmak : tür. * kal (yapışmak, tutunmak, sabitenmek) + a (-a doğru, yönelim) + kal (yapışmak, tutunmak, sabitenmek) + mak (fiil mastar eki) * bir durum veya şey karşısında şaşırıp kalmak, şaşkınlıktan ne yapacağını bilememek, güç durumda kalmak

kalamar : gre. * kalamos (sulak yerde yetişen kamış, hasır otu, Hint kamışı; kamış, boru; kamıştan yapılmış olan ve yazı yazmaya yarayan ince uzun alet, kalem) (gre.); calamus (kamış; kalem) + aris (ile ilgili, gibi) (lat.) * ince, uzun, boru şeklinde bitki sapı veya kamış; kalem yapımında kullanılan kamış; mürekkepbalığının bir türü (kalem (yazı yazmak için kullanılan, ucu sivriltilmiş ince uzun alet) (tür.) )

kalamata : gre. * kalamata (Yunanistan'da Mora Yarımadası'nın güneyinde bir şehir) * tane olarak çok etli ve büyük zeytin

kalamin : lat. * calamina (çinko içeren minerallerin karışımı; zımpara veya teneke kaplama malzemesi) * çinko karbonat ve çinko silikat içeren, deri hastalıklarının tedavisinde veya metal kaplama işlerinde kullanılan minerallerden oluşan karışım (çinko karbonat minerali (çinko oksitin (ZnO) %0.5 demir (III) oksit (Fe2O3) ile karışımı)

kalamit : lat. * calamus (kamış, sap, çubuk; kalem) + itas (isim yapım ve durum eki) * amfibol cinsinden bir mineral türü; ilkçağ ağaç taşılı

kalamite : lat. * calamus (kamış, sap, çubuk; kalem) + itas (isim yapım ve durum eki) (kamış gibi çabuk kırılan şey anlamından) * beklenmedik şekilde büyük kayıp, zarar veya yıkım yaratan ve toplumsal, doğal veya bireysel bağlamlarda ciddi olumsuz sonuçlara yol açan olay, zarar, bela, felaket (tarımsal bağlamda mahsulün zarar görmesi veya kötü hasat anlamından türeme)

kalan : tür. * kal (yapışmak, tutunmak, sabitenmek) + an (isim yapım eki) * kalmak eylemini yapan; bölme islemi sonucunda bölünemeyen değer, bakiye

kalanchoe : çin. * kalan (düşen) + choe (büyüyen) * Crassulaceae familyasından, çoğunlukla Madagaskar ve tropikal Afrika’ya özgü, yaklaşık 125 türü olan tropikal, sulu ve sukulent bitki cinsi

kalandır : gre., lat. * kylindros (makara, merdane, silindir, döngüsel nesne, yuvarlanarak dönen nesne, rulo) (gre.); calendra (silindir) (lat.) * dokunmuş kumaş ve bezleri buhar altında veya belli bir ısıda silindir arasından geçirerek ütüleme, parlatma, istenilen boy ve ene göre çektirip germe

kalanlı bölme : tür. * kalan (bölme işlemindeki bölünemeyen bakiye sayı) + lı (ile, beraber, birlikte, aitlik eki) + bölme (bir sayıyı başka bir sayıya, eşit parçalara ayırma işlemi) * bir tam sayının başka bir tam sayıya bölünmesi sonucunda bölüm ve kalanın birlikte elde edildiği işlem

kalansuve : lat., fra., tür. * calendra (silindir) (lat.); calandre (silindir; kumaş silindirleri arasından geçen baskı ve parlatma işlemi) + süve (dikiş, bez) (tür.) * dokunmuş kumaş ve bezleri silindirler arasında belirli sıcaklık ve basınç altında geçirerek düzleştirme, parlatma ve boyutlandırma işlemi

kalantor : lat., ita. * galanthus (gösterişli, şık giyimli; neşeli, neşeli, nazik; eğlenceli, keyifli; canlı, cesur) + homo (adam, insan) (lat.); galantuomo (ita.) * kibar, centilmen, nazik ve iyi davranışlı beyefendi

kalas : rom. * galati (kereste getirilen Romanya şehri) (lat.); kalas (kereste) (tür.), colossus, colosse, Koloss (iri cüsseli, dev, devasa) (lat., ing., fra., alm.) * Romanya'nın Kalas (Galati) limanından ithal edilen biçilmiş kereste, hata, yanlış, aldanma

kalastra : lat., ita. * catasta (yığın, istif, raf) (lat.); calastra (ita.) * cankurtaran filikalarını oturtmak için gemilerin güvertelerine konulan, kalın kütüklerden yapılmış sehpa

kalaşnikof : rus. * kalashnikov (Sovyet ve Rus korgeneral, mucit, askeri mühendis Mikhail Kalashnikov'un isminden) * bir Rus otomatik tüfek markası

kalavra : lat., isp., ita. * calvaria (kafatası, kurukafa) (lat.); calavera (isp.), calaveria (ita.) * kafatası, beyin kabuğu; halk arasında kurukafa, ceset, kafa anlamlarında argo

kalavrahane : lat., isp., ita. * calvaria (kafatası, kurukafa) (lat.); calavera (isp.), calaveria (ita.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far) * kundura atelyesi

kalay : ara. * kalai (kalay yataklarıyla bilinen Malezya’nın Kuala Lumpur kentinin adına istinaden Arapça telaffuz; Güneydoğu Asya'dan gelen iyi bir cins metal) * periyodik cetvelde atom numarası 50, simgesi Sn olan gümüşümsü gri renkte metal, stannum

kalaylamak : ara. * kalai (kalay yataklarıyla bilinen Malezya’nın Kuala Lumpur kentinin adına istinaden Arapça telaffuz; Güneydoğu Asya'dan gelen iyi bir cins metal) (ara.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * oksitlenmeden korumak amacıyla, bir metal parçasını veya kap kacağı kalay tabakasıyla kaplamak; küfretmek, sövmek, azarlamak (argo)

kalayzion : gre. * khalaza (dolu tanesi, sert yumru) + ion (isim yapım eki) * göz kapağındaki Meibomian (yağ) bezlerinin tıkanmasına bağlı gelişen, genellikle ağrısız küçük kist/şişlik; arpacık benzeri ama enfeksiyonsuz kitle

kalaza : lat. * calaza (küçük halat, ip, bağ, küçük iplik, bağlayıcı) * kuş yumurtalarında vitellüsü karşılıklı iki taraftan zara bağlayan iki sarmal banttan her biri; tohum taslağı besi dokunun (nusellus) taban kısmı, şalaza

kalben : ara. * kalb (kanın dolaşımını sağlayan, dört odacıklı, kaslı ve sürekli ritmik kasılmalarla kan pompalayan temel organ, yürek) + en (olarak, zarf eki) * içten, yürekten, samimi olarak

kalbi : ara. * kalb (kanın dolaşımını sağlayan, dört odacıklı, kaslı ve sürekli ritmik kasılmalarla kan pompalayan temel organ, yürek) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * içten, yürekten, samimi

kalbur : lat., ara. * cribrare (elekten geçirmek, elemek), cribrum (elek) (lat.); crible (elek) (fra.), ğirbal (ara.) * genellikle tahıl elemeye yarayan, büyükçe delikli veya seyrek telli büyük elek

kalcı : tür. * kal (ham, pişmemiş, işlenmemiş, rafine edilmemiş; işlenmemiş altın, ham altın) (far.) + cı (yapan, eden eki) (tür.) * eski sırmaları eriterek gümüş veya altın külçesi durumuna getiren işçi

kalça : tür. * kaluça (taban, altlık) (kal (gövdenin alt kısmı, oturak bölgesi) + ça (küçültme eki) ) * bedenin uylukla bel arasında kalan kısmı; leğen kemiği çevresi, oturma bölgesi

kalça kemiği : tür. * kaluça (taban, altlık) (kal (gövdenin alt kısmı, oturak bölgesi) + ça (küçültme eki) ) + kemik (sert, mineralize vücut parçası) (kem (dişle ısırmak) + ik (gibi olan, -mış) ) + i (iyelik eki) * leğen kemiğinin (os coxae) bir parçası olan, uyluk ve omurgayı birbirine bağlayan ve pelvisin yan tarafını oluşturan kemik yapısı

kalçete : lat., ita. * calx (topuk, sert kısım), calceus (ayakkabı) (lat.); calza (ayakkabı, çorap) + etta (küçültme eki) (ita.) * el ile saç gibi örülmüş yassı halat; kısa, ince çorap; örme kumaş, iplik

kalçın : tür. * kaluça (taban, altlık) + n (ile ilgili, gibi, -a ait) * abadan veya meşinden yapılmış, genellikle çizme içine giyilen, kalçaya değin çıkan çizmeye benzer nesne

kaldera : lat. * caldaria (ısıtıcı kap, kaynar su kazanı, kazan, büyük tencere, sıcak çukur) (calidus (sıcak) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ia (isim, yer ve durum eki) ) * volkanik patlamalar sonucu tepenin çökmesiyle oluşan geniş, dairesel çukur, krater

kaldıraç : tür. * kal (yükseğe çıkmak, yukarıya yönelmek) + dır (ettirgen fiil eki) + aç (isim yapım eki, araç, alet) * bir nesneyi yukarı yöneltmek, yerden yukarı almak; ortadan kaldırmak, iptal etmek, yürürlükten çıkarmak (mecazi)

kaldıraç oranı : tür. * kaldıraç (yükselten, yükseltici) + oran (kesme kestirme, kesimleme, ölçümleme, nispet, karşılaştırmalı ve yüzdesel miktar ölçümleme değeri) + ı (iyelik eki) * bir işletmenin borçla varlıklarını ne ölçüde finanse ettiğini gösteren finansal oran (fiziksel anlamda kuvvet kazancı oranını da ifade edebilir.)

kaldırım : tür., gre. * kal (yükseğe çıkmak, yukarıya yönelmek) + dır (ettirgen fiil eki) + ım (isim yapım eki) (tür.); kallidromos (iyi yol) (kalli (iyi) + dramein (koşmak), dromos (koşu, koşma; yön, rota, yol, pist, sokak) (gre.) * yaya yolu; sokaklarda insanların yürüyebilmesi için kaldırılmış, yükseltilmiş yol veya taş döşemesi

kaldırmak : tür. * kal (yükseğe çıkmak, yukarıya yönelmek) + dır (ettirgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir nesneyi yukarı yöneltmek, yerden yukarı almak; ortadan kaldırmak, iptal etmek, yürürlükten çıkarmak (mecazi)

kale : ara. * kala’a (kaldırmak, yüceltmek, yükseltmek, dikmek, sağlamlaştırmak ), kalʿah (kale, hisar, korugan, sağlam yapı) * hisar, korugan, müstahkem yer; futbolda topun içine atılması istenen alan; Denizli’nin bir ilçesi; Malatya'nın bir ilçesi

kale : ara. * kavl (söz, deyiş, söylem) * demek, söylemek (call (çağırmak, demek, söylemek) (ing.) )

kale : ara. * kele (ölçmek) * keyle (ölçek) (ara.), kilo (1000 gramlık ağırlık ölçüsü) (gre., ing., fra., alm.)

kale almak : ara. * kavl (söz, söylem, deyiş) + e (-a doğru, yönelim eki) + al (elde etmek, tutmak, edinmek) + mak (fiil mastar eki) * söz olarak itibar etmek, söyleyenden saymak, söz söylemeye ehil görmek, adamdan saymak, dikkate almak

kalebent : ara., far. * kale (hisar, korugan, müstahkem yer) (ara.) + bend (bağlı, tutuklu, hükümlü) (far.) * kalede tutulan mahkum, kaleye hapsedilmiş esir veya hükümlü asker

kaleci : ara., tür. * kale (hisar, korugan, müstahkem yer) (ara.) + ci (yapan, eden eki) (tür.) * bazı toplu takım oyunlarına kalenin önünde durarak, rakip takımın kaleye sokmak istediği topu yakalamakla, topun kaleye girmesini önlemekle görevli oyuncu

kalecik : ara., tür. * kale (hisar, korugan, müstahkem yer) (ara.) + cik (küçültme eki) * küçük kale; Ankara'nın bir ilçesi

kaleidoskop : gre. * kallos (güzel, hoş, zarif; güzellik, hoşlık, zarafet, estetik üstünlük) + eidos (şekil, biçim, form, görünüş) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * güzel şekillere bakma; ayna işlevi gören ve dönen renkli cam parçaları sayesinde sürekli değişen simetrik geometrik desenlerin gözlemlenmesini sağlayan silindirik biçimli optik cihaz

kale-kile : ara. * kale (dedi, söyledi) + kile (denildi, söylendi) * "dedi denildi" şeklindeki nakiller

kalem : gre., lat. * kalamos (sulak yerde yetişen kamış, hasır otu, Hint kamışı; kamış, boru; kamıştan yapılmış olan ve yazı yazmaya yarayan ince uzun alet, kalem) (gre.); calamus (kamış; kalem) (lat.) * yazı yazmak için kullanılan, ucu sivriltilmiş ince uzun alet; Kur’an’ın 68. suresinin simi

kalembek : mal. * kelambak (ke (isim yapım öneki) + lambak (sandal ağacıyla ilişkili yer veya nesne ismi) * Hint denizinde aynı ismi taşıyan bir adada yetişen öd cinsinden, hoş kokulu, sarı keresteli bir cins sandal ağacı; sarı taneli bir cins mısır

kalemis : gre., lat. * kalamos (sulak yerde yetişen kamış, hasır otu, Hint kamışı; kamış, boru; kamıştan yapılmış olan ve yazı yazmaya yarayan ince uzun alet, kalem) (gre.); calamus (kamış; kalem) (lat.) * bir misk faresi türü

kalemkar : gre., lat., far. * kalamos (sulak yerde yetişen kamış, hasır otu, Hint kamışı; kamış, boru; kamıştan yapılmış olan ve yazı yazmaya yarayan ince uzun alet, kalem) (gre.); calamus (kamış; kalem) (lat.) + kar (-cı, yapan, eden eki; gibi, ile ilgili) (far.) * her türlü değerli madenin üstüne, ellerindeki özel aletler aracılığıyla yazılar ve desenler işleyen zanaatkar

kalemşor : gre., lat., tür. * kalamos (sulak yerde yetişen kamış, hasır otu, Hint kamışı; kamış, boru; kamıştan yapılmış olan ve yazı yazmaya yarayan ince uzun alet, kalem) (gre.); calamus (kamış; kalem) (lat.) + şor (-cı, yapan, eden eki) (tür.) * yazılarıyla sürekli olarak başkalarına saldıran gazete yazarı

kalemtıraş : gre., lat., far. * kalamos (sulak yerde yetişen kamış, hasır otu, Hint kamışı; kamış, boru; kamıştan yapılmış olan ve yazı yazmaya yarayan ince uzun alet, kalem) (gre.); calamus (kamış; kalem) (lat.) + taraşa (kazımak, yontmak), taraş (kazıyıcı, yontan, yontucu) * kurşunkalemin yazı yazılan ucunu sivriltmek için kullanılan bıçaklı alet

kalender : far. * kalender (derviş, tasavvuf yolunda gezgin, bağlılığı az kişi) (kalan (bağlılıktan, kurallardan bağımsız, serbest) + dar (tutan, alan, taşıyan, koruyan, sahip olan, edinen) ) * alçakgönüllü ve gösterişsiz, sade yaşamaktan yana olan ve öyle yaşayan, centilmen, kibar; tasavvufta dünya nimetlerinden elini çekmiş, rind-meşrep, gezgin ve alçakgönüllü derviş zümresi; mecazen dünyaya değer vermeyen kişi; Kalenderiye isimli bir İran tarikatı

kalender : lat. * calendae (ayın ilk günü) + arium (yer, durum eki) * ayın başlarını esas alan Roma takvimi; zaman ve günlerin düzenli kaydı (calendar, calendrier, Kalender (takvim) (ing., fra., alm.) )

kalender meşrep : far., ara. * kalender (derviş, tasavvuf yolunda gezgin, bağlılığı az kişi) (kalan (bağlılıktan, kurallardan bağımsız, serbest) + dar (tutan, alan, taşıyan, koruyan, sahip olan, edinen) ) (far.) + meşrab (içecek, içilen yer, içme yeri; mecazen kişinin karakteri, davranış biçimi, yaşam tarzı, meyl ve huyu) (ara.) * kalender gibi yaşayan, alçakgönüllü, gösterişsiz (kimse)

kalenderiye : far., ara. * kalender (derviş, tasavvuf yolunda gezgin, bağlılığı az kişi) (kalan (bağlılıktan, kurallardan bağımsız, serbest) + dar (tutan, alan, taşıyan, koruyan, sahip olan, edinen) ) (far.) + iye (yer ve durum eki) (ara.) * Kalenderiye isimli bir İran tarikatı

kalensöve : gre., tür. * kylindros (makara, merdane, silindir, döngüsel nesne, yuvarlanarak dönen nesne, rulo) (gre.); calendra (lat.) + süve (ince, hafif başlık, küçük şapka veya takke türü) (tür.) * sivri tepeli külah, şeker külahı biçiminde, kenarları kıvrık, uzun takke; bitkilerin kökünün ucunu örten koruyucu bölüm, yüksük

kalensüve : gre., tür. * kylindros (makara, merdane, silindir, döngüsel nesne, yuvarlanarak dönen nesne, rulo) (gre.); calendra (lat.) + süve (ince, hafif başlık, küçük şapka veya takke türü) (tür.) * sivri tepeli külah, şeker külahı biçiminde, kenarları kıvrık, uzun takke; bitkilerin kökünün ucunu örten koruyucu bölüm, yüksük

kaleska : rus. * kaleska (gezinti arabası, fayton) * dört tekerlekli, hafif ve gezinti amacıyla kullanılan bir tür üstü açık at arabası, fayton

kalevi : ara. * kale (alkalin) + vi (ile ilgili, -a ait, gibi) * metallerin hidroksitleriyle amonyum hidroksitin genel ismi; alkali metallerin hidroksitleriyle amonyum hidroksitin genel ismi; suda eriyebilen ve hidroksit iyonları oluşturan kimyasal bileşik; Ph değerleri 7.0' den büyük olupasitlerle tuz oluşturabilen ve sulu çözeltileri acı tat veren kimyasal maddelerin genel ismi, baz; alkalik

kalevra : gre. * kalavros (hafif, küçük, kullanışlı (özellikle deniz taşıtları için) ), kalavra (küçük tekne) * küçük balıkçı teknesi, hafif kayık

kaleydoskop : gre. * kallos (güzel, hoş, zarif; güzellik, hoşlık, zarafet, estetik üstünlük) + eidos (şekil, biçim, form, görünüş) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * güzel şekillere bakma; ayna işlevi gören ve dönen renkli cam parçaları sayesinde sürekli değişen simetrik geometrik desenlerin gözlemlenmesini sağlayan silindirik biçimli optik cihaz

kalfa : ara. * halfe, halife (ustanın yerini alacak olan, ardından gelen) * usta yardımcısı

kalfaktant : ing., lat. * calf (inek veya sığırların yeni doğmuş, genellikle ilk altı aya kadar olan ve anne sütüyle beslenen yavrusu, buzağı, küçük sığır) (ing.) + surfactant (yüzey etkin madde) (super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + factent (yapan, eden, eyleyen, işleyen) (facere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + ens, ent (ile ilgili, -a ait, -cı, yapan, eden) (lat.) * buzağı akciğerlerinden elde edilen yüzey etkin madde içeriğiyle geliştirilen, erken doğan bebeklerde görülen akciğer yüzey aktif maddesi (sürfaktan) eksikliğini ve solunum sıkıntısı sendromunu (RDS) tedavi etmek için kullanılan doğal bir sürfaktan türü preparat

kalgımak : tür. * kal (yükseğe çıkmak, yukarıya yönelmek) + gı (isim yapım eki) + mak (fiil mastar eki) * yerinden fırlamak, sıçramak; (at) şaha kalmak, sıçramak

kalgranulin : gre., lat. * kallos (güzel, hoş, zarif; güzellik, hoşlık, zarafet, estetik üstünlük) (gre.) + granulum (tanecik, zerrecik, çekirdekcik) (granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + lum (küçültme eki) ) (lat.) * güzel (yapılı) tanecik; bağışıklık sisteminde görev alan ve inflamatuvar yanıtta rol oynayan granüler protein ailesi

kalhane : far. * kal (ham, pişmemiş, işlenmemiş, rafine edilmemiş; işlenmemiş altın, ham altın; eski sırmaları eriterek gümüş veya altın külçesi durumuna getirme işi) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * osmanlı döneminde maden ocaklarında ham hale getirilen altın, bakır, gümüş ve bakır madenlerinin saflaştırılarak külçe haline getirilen atölye, kal işleminin yapıldığı atelye

kalıcı : tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek, birikmek, yoğunlaşmak) + ı (tamlama eki) + cı (yapan, eden eki) * daimi, sürekli, hiç gitmeyen, devam eden, değişmeyen

kalıç : tür. * kal (kesmek, ayırmak, koparmak) + ıç (isim yapım eki, alet, araç) * ekin biçmede kullanılan küçük orak türü, kıvrık ve kısa saplı kesici tarım aleti, küçük orak

kalık : tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek, birikmek, yoğunlaşmak) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kalma, kalmış olan, artmış; (kız için) evlenme çağı geçmiş, evde kalmış

kalın : tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek, birikmek, yoğunlaşmak) + ın (ile ilgili, gibi, -a ait) * yoğun ve geniş olan (column, colonne, Kolonne (kolon) (ing., fra , alm.) )

kalın bağırsak : tür. * kalın (yoğun ve geniş olan) (kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek, birikmek, yoğunlaşmak) + ın (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + bağırsak (sindirim kanalı olan iç organ) (bağır (karın, gövdenin iç boşluğu, göğüs) + suk (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * insan ve bazı hayvanların sindirim sisteminde, ince bağırsaktan sonra gelen, su ve tuzların emildiği, dışkının oluşturulduğu ve depolandığı geniş çaplı sindirim organı

kalın ünlü : tür. * kalın (yoğun ve geniş olan) + ünlü (sesli) * Türkçede sesli harflerin sınıflandırmasında, ağız ve boğazda genişçe açılarak çıkarılan, düşük ve derin tonlu sesli harfler (kalın ünlüler a, ı, o, u seslerini içerir.)

kalıntı : tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek, birikmek, yoğunlaşmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapı eki) * geride kalan, eski bir şeyden arta kalan parça, eser, iz; bir bütünün veya yapının yıkılması veya yok olması sonrası kalan parça, iz veya eserler, ören

kalıntı teoremi : tür., gre. * kalıntı (bir şeyin geriye kalan parçası veya artığı) (tür.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * kompleks analizde, kapalı bir eğri etrafında bir fonksiyonun kutuplarındaki kalıntılarının toplamı ile eğri boyunca alınan integral arasındaki ilişkiyi ifade eden teorem, rezidü teoremi

kalıp : tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek, birikmek, yoğunlaşmak; basmak, baskı yapmak, iz bırakmak, şekil vermek) + ıp (isim yapım eki) * bir şekil veya biçim vermek için kullanılan sert, dayanıklı araç veya model; sabit düzen, örnek, standart, patern

kalıtım : tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek, birikmek, yoğunlaşmak; basmak, baskı yapmak, iz bırakmak, şekil vermek) + ıt (isim yapım eki) + ım (isim yapım eki) * bir nesneden geriye geçen, özellikle biyolojide ebeveynlerden yavrulara aktarılan genetik özellikler; organizmaların genetik yapılarının nesilden nesile aktarılması süreci

kalıtsal : tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek, birikmek, yoğunlaşmak; basmak, baskı yapmak, iz bırakmak, şekil vermek) + ıt (isim yapım eki) + sal (ile ilgili, gibi) * genetik özelliklere bağlı olarak nesilden nesile geçen, miras yoluyla aktarılan, kalıtım ile ilgili

kali : ara.* kala (ayırmak, azletmek; nefretle uzaklaştırmak, kınamak, hoşlanmamak, buğz etmek) * kökten söküp atan, ayıran, çıkaran, azleden

kali : san. * kali (karanlık; zaman) * Hint mitolojisinde (Hinduizm) zamanın, yıkımın ve dönüşümün tanrıçası; evrendeki olumsuzlukları yok eden, kötülükleri temizleyen güç

kaliborit : lat. * kalium (potasyum, K elementi) + borax (bor elementi) + ite (element, kayaç ve mineral eki) * bor bileşikleri içeren ender bir mineral olarak cam, seramik, emaye ve camyünü üretiminde bor kaynağı olarak kullanılan, kompleks borat yapısı nedeniyle mineralojide ve malzeme biliminde bor bileşiklerinin yapısal incelenmesinde önem taşıyan potasyum ve bor içeren mineral (KMg2H[B6O8(OH)5]2(H2O)4)

kalibraj : lat., fra. * calibrare (ölçmek, ayarlamak, tartmak) (caliber (ölçü, çap, standart) (qualis (nasıl, ne tür, ne gibi) + iber (ölçüyle ilgili) ) + are (fiil mastar eki) ) (lat.) + age (isim yapım eki) (fra.) * bir ölçme aletini veya cihazı, doğru ve hassas sonuçlar vermesi için standartlara uygun şekilde ayarlama, kalibre etme

kalibrasyon : lat. * calibrare (ölçmek, ayarlamak, tartmak) (caliber (ölçü, çap, standart) (qualis (nasıl, ne tür, ne gibi) + iber (ölçüyle ilgili) ) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * kalibre etme işi

kalibratör : lat. * calibrare (ölçmek, ayarlamak, tartmak) (caliber (ölçü, çap, standart) (qualis (nasıl, ne tür, ne gibi) + iber (ölçüyle ilgili) ) + are (fiil mastar eki) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) * kalibre edici cihaz

kalibre : lat. * calibrare (ölçmek, ayarlamak, tartmak) (caliber (ölçü, çap, standart) (qualis (nasıl, ne tür, ne gibi) + iber (ölçüyle ilgili) ) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.); calibré (fra.) * kalibrasyonu yapılmış

kaliektazi : gre. * khalix (çanak, kap, kase, kadeh, kupa) (lat.) + ekteinein (uzamak, gerilmek, genişlemek, esnemek, açılmak), ektasis (esneme, genişleme, genişletme, uzama, gerilme, açılma, kendi dışına çıkma, aşma) (ek (dış, dışarı, harici) + histanein, histanai (yerleştirmek, konumlamak, düzenlemek, durmak, yer almak) + isis (isim yapım eki) ) * böbrekteki kalikslerin (böbreğin iç kısmında idrarı toplayan ve böbrek pelvisine ileten kase biçimindeki yapılar) genişlemesi ve şekil değiştirmesi durumu

kalifikasyon : lat. * qualis (nasıl, ne tür, ne gibi) + facere, ficare (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tio (isim yapım eki) * nitelik kazandırma, uygunluk sağlama; bir kişinin belli bir göreve, işe veya statüye uygun olduğunu gösteren belge, yetkinlik veya özellik, nitelik

kalifiye : lat. * qualis (nasıl, ne tür, ne gibi) + ficatus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tus (geçmiş zaman eki) ) (lat.); qualifié (fra.) * nitelikli, yeterli, bir işe veya göreve uygun; gerekli bilgi, beceri, eğitim veya yetkiye sahip olan kişi veya durum; hukuki veya teknik bağlamda sınırlı veya belirli koşullara bağlı

kaliforniyum : ara., lat. * California (ABD’deki eyalet adı; halifenin yeri) (halife (bir kişinin yerine geçen, ardından gelen, temsil eden kimse) (ara.) + ia (yer, durum eki) (lat.) ) + ium (kimyasal element eki) * Kaliforniya'da keşfedilmiş element; simgesi Cf, atom numarası 98 olan, yapay olarak üretilen, nötron kaynağı olarak nükleer reaktörlerde ve bazı özel bilimsel araştırmalarda kullanılan radyoaktif ve aktinit sınıfına ait bir kimyasal element

kaligrafi : gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * Arapça, Latince, Yunanca, Çince gibi alfabelerle estetik, güzel ve uyumlu yazı yazma sanatı

kaligrafik : gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kaligrafi ile ilgili

kalih : ara. * kalaha (yüzünü ekşitmek, somurtmak, dişlerini gösterecek şekilde dudakları büzülmek) * katı, sert, şiddetli, şedid; somurtkan, asık suratlı, nemrut, abus (kimse)

kalikantus : gre. * kyklos (daire, çember, halka, döngü, dönem, devir, periyod) + anthos (çiçek) * çanak yaprakları ve taç yaprakları birbirine benzeyen, hoş kokulu çiçekleriyle bilinen Calycanthaceae (kalikantusgiller) familyasına ait çalı cinsi

kalikeal : gre., lat. * khalix, khalyx (çanak, kap, kase, kadeh, kupa; kılıf, örtü, tomurcuk kabuğu; çiçek çanağı) (gre.); calix, calyx (lat.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çanak biçimindeki yapı ile ilgili

kaliko : fra. * calicot (17. yüzyılda Hindistan’ın Kalküta (Calcutta) limanından gelen ince pamuklu kumaşları tanımlamak için kullanılan terim) * pamuk iplikleriyle yapılan ilk cilt bezi; ince pamuklu, genellikle baskılı veya düz renkli kumaş türü; özellikle giysi, perde ve ev tekstilinde kullanılan hafif, dayanıklı ve ucuz bir pamuklu kumaş çeşidi

kalikofil : gre., lat. * khalix, khalyx (çanak, kap, kase, kadeh, kupa; kılıf, örtü, tomurcuk kabuğu; çiçek çanağı) (gre.); calix, calyx (lat.) + philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici) (gre.) * çanak yaprak veya çiçek çanağı ile ilişkili yapıları seven veya bunlarla bağlantılı özellik gösteren (organizma)

kaliks : gre., lat. * khalix, khalyx (çanak, kap, kase, kadeh, kupa; kılıf, örtü, tomurcuk kabuğu; çiçek çanağı) (gre.); calix, calyx (lat.) * çanak biçimindeki yapı; botanikte çiçeklerin dış örtüsü olan çanak yapraklar (sepaller) topluluğunu ifade eden terim; anatomi ve tıpta da böbrek içindeki idrar toplayıcı çanak yapılar (örneğin renal calyx)

kaliksaren : gre., lat. * khalix, khalyx (çanak, kap, kase, kadeh, kupa; kılıf, örtü, tomurcuk kabuğu; çiçek çanağı) (gre.); calix, calyx (lat.) + arene (aromatik hidrokarbon sınıfı) (lat.) * fenol halkalarının metilen köprüleriyle birleşmesiyle oluşan, kimya, nanoteknoloji ve sensör sistemlerinde yaygın olarak kullanılan üç boyutlu, büyük halkalı (makrosiklik), sentetik organik makromolekül

kalikulat : gre * khalix, khalyx (çanak, kap, kase, kadeh, kupa; kılıf, örtü, tomurcuk kabuğu; çiçek çanağı) (gre.); calix, calyx + culus, cula (küçültme eki) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.) * çanak veya kadeh şeklinde olan; çiçek çanağının dışında ek bir çanak yaprak halkası veya çanak benzeri küçük yapılar taşıyan, özellikle botanikte epikaliks bulunduran bitkilere ait olan

kalikülasyon : gre * khalix, khalyx (çanak, kap, kase, kadeh, kupa; kılıf, örtü, tomurcuk kabuğu; çiçek çanağı) (gre.); calix, calyx + culus, cula (küçültme eki) + atio (isim yapım eki) (lat.) * botanikte çiçek çanağını andıran küçük ek yapıların veya epikaliksin oluşumu veya bulunması durumu

kalil : ara. * akalla (azaltmak, eksiltmek) * az, eksik; zavallı, geri kalmış, bitik; körleşmiş, kalil; az gören, uzağı veya yakını göremeyen (kill (öldürmek, bitirmek) (ing.) )

kalilen : ara. * kalil (az, eksik; zavallı, geri kalmış) + en (gibi, olarak) * az olarak

kalimatobakteriyum : gre. * kalima (koyuluk), kalimatos (koyu, koyu renkli) (gre.) + bakterion (küçük şey, küçük çubuk) (bak (destek için kullanılan değnek, çivi, çubuk, asa, sopa, baston) + terion, teria (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.); bacterium (lat.) * koyu renkli çubuk biçimli bakteri

kalimeris : gre., lat. * kallos (güzel) + meris (parça) * Asteraceae familyasına ait, papatyaya benzeyen çiçekleri olan Doğu Asya kökenli bitki cinsi

kalinis : gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + inis (ile ilgili, gibi, -a ait) * güzel olan, güzellik ile ilgili, estetik, hoş görünüm veya güzel özelliklerle ilişkili

kalinos : gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + inos (ile ilgili, gibi, -a ait) * güzel olan, güzellik ile ilgili, estetik, hoş görünüm veya güzel özelliklerle ilişkili; levrek cinsinden bir balık

kaliper : lat. * calibrare (ölçmek, ayarlamak, tartmak) * fren sisteminde tekerleği yavaşlatmak veya durdurmak için fren diskine baskı uygulayan, diskle balataları sıkıştırarak sürtünme yoluyla aracın durmasını sağlayan ve hidrolik basınçla çalışan mekanik parça

kalipso : gre. * kalyptein (örtmek, gizlemek, saklamak), kalypto (örten, gizleyen, saklayan) * Ogygia adasında yaşayan ve Homeros'un Odysseia destanında adı geçen Odysseus'u dünyanın geri kalanından gizlemek için yedi yıl boyunca adasında tutan deniz perisi veya nympha (Odysseus'u adasında tuttuğu için adı "gizleyen" anlamına gelmektedir.); iki zamanlı bir Jamaika dansı ve bu dansın müziği

kaliptra : gre. * kalyptein (örtmek, gizlemek, saklamak), kalyptra (örtü, kapak, başlık) * bitkilerin kök ucunu örten, büyüme bölgesini koruyan ince ve kalkan şeklinde yapı

kalis : gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + is (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * güzel olan, hoş, iyi; fiziksel ve ruhsal güzellik, iyilik

kalisiyel : gre., lat. * khalix (çanak, kap, kase, kadeh, kupa) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * çanaksal, kapsal, kasesel, çanak şeklinde; kaliks ile ilgili

kalispera : gre. * kale (güzel, iyi, hoş) + espera (akşam) * Yunancada “iyi akşamlar” anlamına gelen selamlama sözü

kalita : lat., ita. * galiotta (çektiri cinsinden bir tür kürekli savaş gemisi) (galea (savaş gemisi, kadırga) (lat.) + otta (küçültme eki) (ita.); * Osmanlı dönemine ait küçük, hızlı savaş gemisi (galyot), kalyon cinsinden yük gemisi, kadırga

kalitatif : lat. * qualitas (nitelik, kalite, özellik) (qualis (nasıl, ne türeden) (qua (nasıl, ne şekilde) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + itas (isim yapım ve durum eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * nitelikle ilgili, nitel

kalitatif analiz : lat., gre. * qualitas (nitelik, kalite, özellik) (qualis (nasıl, ne türeden) (qua (nasıl, ne şekilde) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + itas (isim yapım ve durum eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + analusis, analysis (çözümleme, analiz) (ana (tekrar, yeniden, yukarı doğru, yukarıya, yükseğe, üste, geri, arkaya, baş, önce, evvel) + lusis, lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) (gre.) * bir madde veya karışımın içeriğinde hangi element, iyon veya bileşiklerin bulunduğunu ortaya koyan, miktar belirtmeksizin sadece varlık-yokluk ve nitelik esasına göre yapılan kimyasal analiz türü, nitel analiz

kalite : lat. * qualitas (nitelik, kalite, özellik) (qualis (nasıl, ne türeden) (qua (nasıl, ne şekilde) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + itas (isim yapım ve durum eki) ) * özellik, nitelik, vasıf, karakteristik, ayırt edici yapı ve üstünlük düzeyi

kaliyektaz : gre. * khalix (çanak, kap, kase, kadeh, kupa) (lat.) + ekteinein (uzamak, gerilmek, genişlemek, esnemek, açılmak), ektasis (esneme, genişleme, genişletme, uzama, gerilme, açılma, kendi dışına çıkma, aşma) (ek (dış, dışarı, harici) + histanein, histanai (yerleştirmek, konumlamak, düzenlemek, durmak, yer almak) + isis (isim yapım eki) ) * böbrekteki kalikslerin (böbreğin iç kısmında idrarı toplayan ve böbrek pelvisine ileten kase biçimindeki yapılar) genişlemesi ve şekil değiştirmesi durumu

kalkale : ara. * kalkala (çalkalanmak, sarsılmak, titremek, yerinden oynamak) * titretmek, kesik kesik tekrarlamak, dizi halinde sıralamak; tecvid ilminde cezimli veya sükun halindeki belirli harflerin (kaf, tı, be, cim, dal) kuvvetli bir yankı ve ses işitilecek şekilde mahreçlerinin sarsılarak vurgulu okunması

kalkan : tür. * kal, kalk (yükselmek, yukarı yükselmek, doğrulmak) + kan (isim/sıfat yapım eki) * savunma amaçlı kullanılan, saldırılara karşı koruma sağlayan, genellikle metalden yapılan taşınabilir düz levha; engel, savunma (mecazi); Scophthalmidae (kalkan balığıgiller) familyasının Pleuronectiformes (yassı balıklar) takımından geniş, yassı gövdesi ve zırh benzeri kabuğuyla suyun dibinde yaşayan bir deniz balığı türü

kalkan bezi : tür. * kalkan (koruyucu levha) + bazz, bez (organ, salgı üreten doku) + i (iyelik eki) * boynun ön kısmında, nefes borusunun (trakea) önünde yer alan, kelebek şeklinde bir endokrin organ olan tiroit bezi

kalkandere : tür., far. * kalkan (koruyucu levha) (tür.) + dere (küçük akarsu) (dare (vadi, iki dağ arasındaki geçit) (far.) ) * Rize’nin bir ilçesi

kalkaneal : lat. * calcaneus (topuk kemiği) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * topuk kemiğine (calcaneus) ait olan veya onunla ilgili anatomik yapı veya bölgeleri tanımlayan terim

kalkaneoküboid : lat. * calcaneus (topuk kemiği) + cuboid (küp şeklinde) (cubus (altı kare yüzü olan üç boyutlu geometrik şekil, küp) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * ayaktaki topuk kemiği (calcaneus) ile küboid (kübik) kemik arasında yer alan eklemi veya bu iki kemikle ilgili anatomik bölge

kalkaneus : lat. * calcaneus (calx (topuk) + aneus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * insan ayağının arka bölümünde yer alan, vücudun ağırlığını taşıyan en büyük ayak kemiği olan topuk kemiği

kalkarat : lat. * calcar (mahmuz, çıkıntı) (calx (topuk, ökçe) kökünden türemiş) + aris (ile ilgili, -a ait) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * mahmuz biçiminde çıkıntı taşıyan, özellikle çiçeklerde taç yaprak veya çanak yapraklardan oluşan mahmuz benzeri uzantıya sahip olan bitkisel yapı

kalkedon : fen., gre. * kartkhadeş (yeni şehir, kutsal şehir) (kart (şehir) + khadeş (kutsal) ) (fen.), khalkedon, khalkidonios (bakır şehir) (khalkos (bakır) + edon (yer, mekan) ) (gre.) * İstanbul’un bir ilçesi olan Kadıköy'ün eski ismi

kalker : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç taşı, kalsiyum oksit) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.); calcaire (fra.) * doğada kireçtaşı (kalsiyum karbonat) formunda bulunan, tortul kayaçların ana bileşeni olan ve inşaat, çimento üretimi ile tarımda kullanılan mineral madde

kalkınmak : tür. * kalk (yükselmek, yukarı yükselmek, doğrulmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir yerden veya durumdan yükselmek, gelişmek, ilerlemek, daha iyi duruma gelmek; sosyal, ekonomik veya kültürel açıdan kendini geliştirmek ve güçlenmek

kalkışmak : tür. * kalk (yükselmek, yukarı yükselmek, doğrulmak) + ış (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir işe girişmek, teşebbüs etmek; genellikle zor veya cesaret gerektiren bir eylemi başlatmak veya birine saldırmak, karşı koymak

kalki : san. * kalki (yok eden, temizleyen) (kal (temizlemek, kesmek, yok etmek) + ki (dişi eki) ) * Hint mitolojisinde dünyanın son zamanlarında geleceği ve adaleti yeniden sağlayacağına inanılan, yıkım ve yeniden doğuşu simgeleyen onuncu ve son avatar (Tanrı Vişnu’nun yeryüzüne inen biçimi)

kalkmak : tür. * kalk (yükselmek, yukarı yükselmek, doğrulmak) + mak (fiil mastar eki) * yükselmek, yukarı yükselmek, doğrulmak, bulunduğu yerden yukarı yönde hareket yapmak

kalkojen : gre. * khalkos (bakır) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) * bakır oluşturan; periyodik dizgede, altıncı kümedeki oksijen, kükürt, selenyum, tellür, polonyum elementlerinin ortak ismi

kalkolitik : gre. * khalkos (bakır) + lithos (taş, kaya) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bakır taşsal; Taş Devri ile Tunç Devri arasında yer alan ve bakırın ilk kez alet yapımında kullanıldığı geçiş dönemi

kalkozis : gre. * khalkos (bakır) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * bakır birikimine bağlı olarak oluşan hastalık veya toksik durum

kalkül : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calculus (hesaplama, sayma; küçük taş) (calc, calx (çakıl taşı, kireç taşı) + culus, ulus (küçültme eki) ) (lat.) * hesap, hesaplama yöntemi; böbrekte taş oluşumu

kalkülasyon : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calculare (hesaplamak) (calculus (hesaplama, sayma; küçük taş) (calc, calx (çakıl taşı, kireç taşı) + culus, ulus (küçültme eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * hesaplama, hesap yapma, sayma

kalkülüs : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calculus (hesaplama, sayma; küçük taş) (calc, calx (çakıl taşı, kireç taşı) + culus, ulus (küçültme eki) ) (lat.) * hesap, hesaplama yöntemi; böbrekte taş oluşumu

kalkülüsün temel teoremi : lat., tür., gre. * calculus (hesaplama, sayma; küçük taş) (lat.) + ün (iyelik eki) + temel (esas, ana) (tür.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * bir fonksiyonun türevinden integrale ve tam tersine geçişi sağlayan, diferansiyel ve integral hesap arasındaki temel bağlantıyı kuran teorem

kall : ara. * kalla (yüklenmek, sorumluluk almak, bir şeyi sırtına almak) * yük, sorumluluk, külfet

kallavi : ara. * kulle (kule, doruk, dağ tepesi, zirve, en yüksek) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer); kalla (laf taşıyan, gıybet yapan, dedikodu yapan yalancı; tanınmak için kendisini ayrıştırıcı alamet, işaret yapan) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çok büyük, kocaman, oldukça iri, devasa; Osmanlı döneminde vezirlerin ve sadrazamların giydiği, üstüne tülbent sarılmış bir tür kavuk, uzun sarık

kallem : ara. * kallame, kalleme (konuştu) * amacına ulaşabilmek için her türlü kurnazlığa başvurmak anlamındaki “allem kallem, allem etmek kallem etmek” deyiminden

kalleş : ara. * kallaş (cimri, sefil, aşağı tabakadan kimse, sefil, rezil kişi, sefih, batakçı, düzenbaz) * sözünde durmayıp ihanet eden, söz verdiği halde arkadan vuran, ihanet eden, hain

kallidin : gre., lat. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) (gre.) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) (lat.) * damar genişlemesi (vazodilatasyon), düz kas kasılması ve inflamatuvar tepkilerde rol oynayan, bradikinine benzer yapıda olup onunla birlikte dolaşım sistemi ve inflamasyon süreçlerinde görev alan bir tür vazoaktif peptit (C56H85N17O12)

kallikrein : gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + kreas (et, doku) + in (protein belirten son ek) * vücutta özellikle pankreas, tükürük bezleri ve prostatta bulunan, kinin türü peptitlerin üretiminde görev alan ve kan basıncı ile inflamatuvar süreçlerde rol oynayan bir grup proteolitik enzim

kalliope : gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + epos (kelime, sözcük, söz, kelam, anlatı, destan, şarkı) * Yunan mitolojisinde dokuz Mousa'dan biri olan, destan şiiri, güzel konuşma ve güzel sesle ilişkilendirilen esin tanrıçası

kallipijyan : gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + pyge (kalça) + ianos (sıfat yapım eki) * güzel kalçalı (Antik Yunan'da afrodit heykellerinde bu estetik formu tanımlamak için kullanılan Aphrodite Kallipygos (Güzel Kalçalı Afrodit) tasvirinden kaynaklanmaktadır.)

kallos : gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) * güzel olma niteliği, estetik değer veya hoş görünüş, güzellik, hoşluk, zarafet

kallus : lat. * callum (sertlik, kalınlaşma), callus (sertleşmiş deri, nasır) * ciltte sürekli baskı veya sürtünmeye bağlı olarak oluşan sertleşmiş ve kalınlaşmış doku; tıpta, kırık kemiklerin iyileşmesi sırasında oluşan yeni kemik dokusunu tanımlayan kelime

kalmak : tür. * kal (yapışmak, tutunmak, sabitenmek) + mak (fiil mastar eki) * sabitlenmek, tutunmak, yapışmak (coller (yapışmak) (fra.), kleben (yapışmak (alm.) )

kalmia : lat. * Kalm (İsveçli botanikçi Pehr Kalm) + ia (isim yapım eki) * Ericaceae familyasına ait, asidik topraklarda yetişen, çan biçimli çiçekli çalı cinsi

kaloma : lat., ita. * calare (seslenmek, çağırmak) (lat.); calare (indirmek, aşağı bırakmak, salmak) + caluma (indirme, salma) (ita.) * çapa zinciri bırakma; demirlemiş bir geminin su altına saldığı çapa zincirinin, dipte çapanın bağlı olduğu bölüm ile gemi arasındaki serbest, gerilmemiş kısmı; yani zincirin su içinde kalan ve çapanın düzgün tutunmasını sağlayan kısmı

kalomel : gre., lat. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) (gre.) + mel (bal, reçine) (lat.) * 19. yüzyılda antiseptik, diüretik ve müshil olarak kullanılmış olan, görünüşü beyaz renkli cıva klorür bileşiği, tatlısülümen (Hg2Cl2)

kalopsia : gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + ospia (görüm, görüş) * bir olguyu veya olayı gerçekte olduğundan daha güzel, daha cazip veya daha iyi görme

kalori : lat. * calor (ısı, sıcaklık) + ie (ile ilgili, gibi, -a ait) * bir gram suyun sıcaklığını 1 °C artırmak için gereken enerji miktarı (chaleur (ısı, sıcaklık) (fra.) )

kalorifer : lat. * calor (ısı, sıcaklık) + ie (ile ilgili, gibi, -a ait) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) * ısı taşıyan; sıcak hava veya sıcak su dolaşımıyla binaları ısıtan sistem

kalorimetre : lat., gre. * calor (ısı, sıcaklık) + ie (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) + metros, metron (ölçü) (gre.) * ısı miktarını (kalori) ölçmek için kullanılan cihaz (özellikle kimya ve fizik deneylerinde enerji değişimlerini saptamakta kullanılır.)

kalorimetri : lat., gre. * calor (ısı, sıcaklık) + ie (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * maddelerin fiziksel ve kimyasal değişimleri sırasında açığa çıkan veya soğurulan ısı miktarını ölçme bilimi (termodinamikte enerji değişimlerini nicel olarak belirlemek için kullanılır.)

kaloş : lat. * calceus (ayakkabı) (calc, calx (topuk, sert kısım) + eus (son ek) ) (lat.); galoche (fra.) * tahta veya lastikten yapılan, ayakkabının üzerine geçirilen koruyucu dış taban veya kaplama, galoş

kalotip : gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + typos (şekil, biçim, form, görünüm, tip) * güzel iz, güzel biçim; kağıda pozlandırma yöntemiyle görüntü basan erken fotoğraf tekniği

kalp : ara. * kalb (kan pompalama organı, yürek) * insan veya hayvan vücudunda kanın dolaşımını sağlayan, dört odacıklı, kaslı ve sürekli ritmik kasılmalarla kan pompalayan temel organ; sevgi, duygu, cesaret, yaşam gücü merkezi, vicdan, ruh (mecazi)

kalp atışı : ara., tür. * kalb (kan pompalama organı, yürek) (ara.) + atış (çarpma, nabız, puls) + ı (iyelik eki) (tür.) * vücuttaki kanın dolaşımını sağlamak için kalbin kasılma (sistol) ve gevşeme (diastol) döngüsüyle oluşturduğu ritmik hareketler dizisi, nabız, puls

kalp büyümesi : ara., tür. * kalb (kan pompalama organı, yürek) (ara.) + büyüme (genişleme, irileşme) + si (iyelik eki) (tür.) * kalbin artan iş yükü, hipertansiyon, kalp kapak hastalıkları veya kas hastalıkları nedeniyle kalp kasının kalınlaşması veya odacıkların genişlemesiyle karakterize kronik durum

kalp cerrahisi : ara., tür. * kalb (kan pompalama organı, yürek) + cerrahi (bedenin açılarak ameliyat yapılması süreci) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * kalpteki yapısal veya fonksiyonel hastalıkların tedavisi amacıyla, kalp kapakları, damarlar, kas dokusu ve iletim sistemi gibi kalp bileşenlerinin onarımını veya değiştirilmesini kapsayan tıp anabilim dalı

kalp çakra : ara., san. * kalb (kan pompalama organı, yürek) (ara.) + çakra (tekerlek, dönüş, döngü, devre, daire, disk, çark) (san.) * vücuttaki yedi ana enerji merkezinden biri olan ve sevgi, şefkat, empati duygularıyla ilişkilendirilen, göğüs bölgesinde yer alan manevi enerji noktası

kalp krizi : ara., gre., tür. * kalb (kan pompalama organı, yürek) (ara.) + krinein (karar vermek, ayırım yapmak), krisis (karar, ayırım yapma) (gre.) + i (iyelik eki) * kalbi besleyen koroner damarların ani tıkanması sonucu kalp kasının bir bölgesine yeterli kan gitmemesi ve buna bağlı olarak kalp dokusunun hasar görmesiyle ortaya çıkan, acil müdahale gerektiren hayati tehlike taşıyan sağlık sorunu

kalp yetmezliği : ara., tür. * kalb (kan pompalama organı, yürek) (ara.) + yetmez (kafi olmaz, kafi olmama) + lik (isim yapım eki) + i (iyelik eki) (tür.) * kalbin vücuda yeterli miktarda kan pompalayamaması nedeniyle dokulara oksijen ve besin maddesi taşınmasının yetersiz kaldığı, nefes darlığı, halsizlik ve ödem gibi belirtilerle kendini gösteren kronik veya akut kalp fonksiyon bozukluğu

kalpak : tür. * kabalak (kaba (keçe, kana kumaş (yapağı veya keçi kılının dokunmadan yalnızca dövülmesiyle elde edilen kaba kumaş) ) + lak (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * kalın keçe veya kürkten yapılan, özellikle Osmanlı ve Türk kültüründe başı soğuktan koruyan yüksek, silindirik veya hafif konik şekilli şapka, börk

kalpazan : far. * kalb (sahte, aldatıcı, taklit) + zan (-cı, yapan, eden, eyleyen, icra eden) * gerçek olmayan şeyleri (özellikle para veya belge) ustaca taklit eden ve başkalarını kandırmak amacıyla bunları üreten kişi

kalsedon : fen., gre. * kartkhadeş (yeni şehir, kutsal şehir) (kart (şehir) + khadeş (kutsal) ) (fen.), khalkedon, khalkidonios (bakır şehir) (khalkos (bakır) + edon (yer, mekan) ) (gre.) * İstanbul’un bir ilçesi olan Kadıköy'ün eski ismi

kalseduan : gre. * khalkedon, khalkidonios (bakır şehir) (khalkos (bakır) + edon (yer, mekan) ) * İstanbul’un bir ilçesi olan Kadıköy’ün eski ismi

kalsemi : gre. * khalix (kireç taşı) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kanda kalsiyum miktarının normalden düşük olması durumu (sinir ve kas işlevlerini etkileyebilen, spazmlara yol açabilen durum)

kalseolat : lat. * calceolus (küçük ayakkabı, terlik) (calceus (ayakkabı) + olus (küçültme eki) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * ayakkabı veya terlik biçiminde yapıya sahip olan, özellikle botanikte çiçek organları torba veya terlik biçimli çıkıntılar oluşturan

kalsidiol : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + di (iki, ikili, çift) + ol (alkol grubu (-OH) eki) (lat.) * D vitamini sentezinde karaciğerde kolekalsiferolden oluşan, kandaki D vitamini düzeyini gösteren ve biyolojik olarak aktif forma dönüşmeden önceki ara metabolit (C27H44O2)

kalsiferol : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) +ol (hidroksil, alkol grubu OH) *; vücudun kalsiyum ve fosforu emmesine yardımcı olarak kemik ve diş sağlığını koruyan, kalsiyum ve fosfor metabolizmasını düzenleyen ve yağda çözünen D vitamini grubundaki sterol yapılı bileşiklerin genel adı (D3 vitamini C27H44O, D2 vitamini C28H44O)

kalsifik : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, oluşturmak), factus, fictus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * dokularda kalsiyum birikmesiyle ilgili olan veya bu birikimi oluşturan; kireçlenme veya kireç oluşturma sürecine ait olan

kalsifikasyon : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calcificatio (calcificare (kalsiyumla sertleştirmek) (calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, oluşturmak) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * dokularda veya organlarda kalsiyum tuzlarının birikmesi süreci ve bu birikim sonucu dokunun sertleşmesi ve işlev kaybı meydana gelmesi durumu

kalsifiye : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calcificatus (kalsiyumla sertleştirilmiş) (calcificare (kalsiyumla sertleştirmek) (calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) ) + tus (geçmiş zaman eki) ) (lat.); calcifié (fra.) * kalsiyum tuzlarının birikmesiyle sertleşmiş; yumuşak dokuda kireçleşme meydana gelmiş olan

kalsikol : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + colere (yaşamak, yerleşmek, yetiştirmek, bakmak, gözetmek, beslemek), colus (ilişkili, yaşayan) (lat.) * kireçli veya kalsiyum bakımından zengin topraklarda yetişen veya bu ortamlarda yaşamayı tercih eden

kalsinasyon : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calcinare (kireçlenmek) (calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + in (kimyasal madde eki) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * bir maddeyi yüksek sıcaklıkta ısıtarak uçucu bileşenlerinden arındırma ve genellikle oksit haline dönüştürme işlemi; minerallerde, cevherlerde veya kimyasal bileşiklerde uygulanan termal ayrıştırma süreci

kalsinörin : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) (lat.) + neuron (sinir, lif, kiriş, tel, tendon, ip, bağ) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * kalsiyuma bağlı, protein fosfataz aktivitesi gösteren, T hücrelerinde sinyal iletimini düzenler ve bağışıklık yanıtında kritik rol oynayan enzim

kalsipotriol : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + potri (kimyasal varyant eki) + ol (alkol grubu (-OH) eki) (lat.) * D3 vitamini türevi olan ve cilt hücrelerinin büyümesini düzenleyerek sedef hastalığının tedavisinde kullanılan, topikal olarak uygulanan sentetik bir kalsiyum modülatörü (C27H40O3)

kalsit : gre. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ites (element, kayaç ve mineral eki) * kireçtaşı ve mermerin ana bileşeni olan, asitle tepkimeye giren, şeffaf veya beyaz renkli olan ve doğada yaygın bulunan mineral, kalsiyum karbonat (CaCO3)

kalsitonin : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) (lat.) + tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi, denge) (gre.) + in (protein-peptit ve kimyadal madde eki) (lat.) * vücutta kalsiyum dengesini sağlamakla görevli, tiroid bezinden salgılanan ve kemiklerden kana kalsiyum geçişini azaltarak kemik oluşumunu destekleyen bir hormon (C145H240N44O48S2)

kalsitriol : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + tri (üç) + ol (alkol grubu (-OH) eki) (lat.) * D vitamini metabolizmasının aktif formu olan ve bağırsaklardan kalsiyum emilimini artırarak kemik mineralizasyonunu düzenleyen hormonel etkili bir sterol bileşik (C27H44O3)

kalsiürez : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) (lat.) + ouron (idrar, sidik, üre, çiş) (gre.); urina (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.); calciurèse (fra.) * idrar yoluyla kalsiyum atılması süreci; böbrek fonksiyonlarıyla ilgili durumlarda kalsiyum kaybının biyokimyasal göstergesi

kalsiüri : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) (lat.) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * idrarda bulunan kalsiyum miktarını gösteren metabolik parametre (aşırı olması hiperkalsiüri, az olması hipokalsiüri)

kalsiyum : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * vücutta kemik ve dişlerin ana yapı taşı olan, sinir iletimi, kas kasılması ve hücresel sinyalleşmede işlev gören, atom numarası 20 olan kimyasal element (Ca)

kalsiyum asetat : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ium (kimyasal element eki) + acetate (acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) + atum, ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) ) (lat.) * fosfat bağlayıcı olarak kullanılan, böbrek yetmezliği olan hastalarda kandaki fosfat seviyelerini düşürmek amacıyla verilen kalsiyum tuzu (Ca(C2H3O2)2)

kalsiyum dobesilat : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ium (kimyasal element eki) + do (p-hidroksi benzen halkasında para (4) konumunda hidroksil (-OH) grubu bulunduğunu ima eder (hydroxy öğesiyle bağlantılı) + bes (benzene sulfonate, benzen halkasına bağlı sülfonik asit grubu (-SO3H) ) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki) (gre.) + ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) * Kılcal damar geçirgenliğini azaltıcı etkisiyle diyabetik retinopati gibi damar hastalıklarında kullanılan vazoaktif kalsiyum tuzu (C12H10CaO10S2)

kalsiyum folinat : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ium (kimyasal element eki) + folium (yaprak) + inate, inatum (kimyasal tuz, ester veya türev eki) (lat.) * folik asidin aktif türevi olan ve özellikle kanser tedavisinde (örneğin metotreksat ile birlikte) kullanılan bir kurtarma ajanı (C2oH21 CaN707)

kalsiyum fosfat : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ium (kimyasal element eki) (lat.) + phosphate (gübre olarak kullanılan, fosforik asidin tuzu veya esteri, fosfat) (phosphoros (ışık taşıyan, ışık getiren, ışık veren) (phos (ışık, aydınlık), photos (ışıkla ilgili) + pherein (taşımak, götürmek, getirmek) + os (isim yapım eki) ) + ate (asidin tuzu veya esterini belirten ek) ) (gre.) + atum, ate (asidin tuzu veya esterini belirten ek) ) (lat.) * kemik ve diş yapısının temel bileşenlerinden biri olan, kalsiyum ve fosfat iyonlarının birleşmesiyle oluşan ve biyomedikal uygulamalarda, gıda katkısı olarak ve diş dolgularında kullanılan inorganik tuz

kalsiyum glukonat : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ium (kimyasal element eki) (lat.) + glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + atum, ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) * vücuttaki kalsiyum eksikliğini gidermek, yüksek potasyum seviyelerinin kalp üzerindeki zararlı etkilerini dengelemek ve magnezyum zehirlenmesini tedavi etmek için kullanılan, genellikle damar yoluyla (intravenöz) uygulanan kimyasal bir kalsiyum tuzu, mineral takviyesi

kalsiyum kanal blokeri : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ium (kimyasal element eki) + canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) (canna (kamış, su yolu) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + blockare (engellemek, bloke etmek) (lat.) + er (-cı, yapan, eden eki) (ing.) * kalsiyumun kalp ve damar hücrelerine girmesini önleyerek kan damarlarını gevşeten ve tansiyonu düşüren, yüksek tansiyon, göğüs ağrısı ve kalp ritim bozukluklarını tedavi etmek için kullanılan bir ilaç türü

kalsiyum karbonat : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ium (kimyasal element eki) + carbo, carbonis (karbon, kömür, odun kömürü) + ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek; oksijen içeriğini belirten son ek) (lat.) * doğada kireçtaşı, mermer ve tebeşir şeklinde bulunan, yapı malzemelerinde, ilaçlarda asit giderici olarak ve gıda katkısı şeklinde yaygın kullanılan inorganik beyaz, kristalimsi tuz (CaCO3)

kalsiyum klorür : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ium (kimyasal element eki) + khloros (yeşil, sarımsı yeşil, soluk yeşil, yeşilimsi sarı, taze) * urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) (lat.)

kalsiyum oksit : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ium (kimyasal element eki) (lat.) + oxydio (oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + idio (gibi, ile ilgili, benzer) ) (gre.) * kalsiyum ve oksijen elementlerinin birleşmesiyle oluşan, güçlü bazik özellikte, suyla tepkimeye girerek kalsiyum hidroksit (sönmüş kireç) veren inorganik bileşik ve yapı malzemelerinde ve endüstride yaygın kullanılan kireç türü (CaO)

kalsiyum polistiren sülfonat : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ium (kimyasal element eki) (lat.) + polys (çok, fazla, çoklu) + styrene (storax (sığla ağacı reçinesi) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) ) (gre.) + sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + ate (tuz veya ester eki) (lat.) * kandaki aşırı yüksek potasyum seviyelerini (hiperkalemi) düşürmek için kullanılan, sindirim kanalında potasyumu bağlayıp vücuttan dışkı yoluyla atılmasını sağlayan, katyon değiştirici ve potasyum bağlayıcı reçine yapısındaki kalsiyum tuzu

kalsiyum propiyonat : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ium (kimyasal element eki) (lat.) + pro, pros (ilk, birinci, baş, ön, önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için, lehine, içinde, gerektikçe) + pion (yağ, yağ asidi fraksiyonu; fermantasyon ürünleriyle ilişkili tarihsel adlandırma) + ate (tuz veya ester eki) (lat.) * gıdaların bozulmasını önlemek için kullanılan, gıda sektöründe E282 koduyla bilinen, genellikle ekmek ve hamur işlerinde küf ile bakteri oluşumunu durdurmak amacıyla tercih edilen kimyasal bir koruyucu madde (C6H10CaO4, açık/yapısal formülü ise genellikle Ca(OOCCH2CH3)2 veya Ca(C2H5COO)2 )

kalsiyum sülfat : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ium (kimyasal element eki) + sulphate (sülfürik asit türevi SO4²⁻) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + atus, ate (asidin tuzu veya esteri eki) ) (lat.) * doğada alçı taşı veya jips olarak bilinen, beyaz renkli kimyasal bir kalsiyum tuzu (CaSO4)

kalsiyum vitamin d3 : gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ium (kimyasal element eki) + vita (yaşam) + amine (azot N içeren organik bileşik) (amine, amino (ammonia (amonyak) + ine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + d3 (güneş ışığı yardımıyla ciltte doğal olarak üretilen, vücudun kalsiyum ve fosfor emilimini sağlayan, kemik, kas ve bağışıklık sistemini destekleyen ve yağda çözünen vitamin türü) * kalsiyum emilimi ve kemik metabolizmasının desteklenmesinde kullanılan, kalsiyum ile kolekalsiferol içeren vitamin-mineral destek bileşimi

kaltaban : tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek, birikmek, yoğunlaşmak) + taban (ayağın yere basan yüzü, alt yüzü; üstü kapalı olan bir yerin tavanına karşıt olan, ayakla basılan yüzü; yer, zemin) * “yerin tabanı kadar düşük, değersiz” anlamı, aşağılık, alçak, haysiyetsiz, namussuz; hileci, düzenci, yalancı, şarlatan

kaltak : tür. * kalk (yükselmek, yukarı yükselmek, doğrulmak) + tak (isim yapım eki) * eyerin, üzeri meşin, halı gibi şeylerle kaplanan, tahta bölümü; kuskunu bulunmayan eyer; fişeklik, eyer cebi; iffetsiz kadın, alaycı, aşağılayıcı kadın; ahlaksız, fahişe, orospu, sürtük

kalu : ara. * kale (demek, söylemek) * dediler, söylediler

kalu bela : ara. * kalu (dediler, söylediler) + bela (evet) * Allah’ın, ruhları yarattıktan sonra onlara "E lestü bi rabbiküm" (Rabbiniz değil miyim?) diye sormasını müteakiben ruhların "Ente rabbina” (Evet Rabbimizsin) mealindeki yanıtlarını “Kalu Bela” (Evet dediler.) cümlesiyle ifade eden Kur’an cümlesi; ezel anı; çok eski zaman, zamanın başlangıcı veya unutulmuş en eski devir (mecazi)

kaluza-klein teorisi : alm., gre. * Kaluza (Alman matematikçi ve fizikçi Theodor Kaluza'nın soyadından) (alm.) + Klein (Alman matematikçi ve fizikçi Oskar Klein'in soyadından) (alm.) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * kütleçekim ve elektromanyetizmayı daha yüksek boyutlu uzay-zaman geometrisi içinde birleştirmeyi amaçlayan, ek boyutların varlığını, evrenin dört boyutun (üç uzay, bir zaman) ötesinde beşinci veya daha başka uzay boyutlarına sahip olduğunu öne süren kuramsal fizik teorisi

kalvaryum : lat. * calva (kel kafa, kafatası, saçsız kafa, kurukafa) + ria (yer eki) + ium (yer, mekan, durum eki, isim yapım eki) * kafatasının beyin boşluğunu örten kubbemsi üst kısmı (kranyumun üst bölgesi) ve beyin cerrahisi girişimlerinde açılan kemik parçası

kalvinizm : lat. * calvin (Fransız teolog Jean Calvin’in soyadından) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * protestanlık içinde Tanrı’nın mutlak egemenliği, kadercilik (predestinasyon), seçilmişlik ve dünyevi disiplin vurgularıyla öne çıkan teolojik sistem ve dini reform hareketi

kalya : far. * kaliye (kalidan (kızartmak, kavurmak) + iye (isim yapım eki) * Osmanlı mutfağında özellikle kuzu eti, bazen tavuk veya balıkla yapılan, içine badem, üzüm, erik gibi malzemeler de katılan, ekşi-tatlı aromalı ve hafif sulu yahni türü

kalyata : lat., ven. * galea (kürekli savaş gemisi, kadırga) (gre.) + etta (küçültme eki) (lat.); galiotta (ven.) * Akdeniz’de özellikle Orta Çağ ve Yeni Çağ başlarında kullanılan, genellikle korsanlık ve ticaret amacıyla tercih edilen, 19-24 oturaklı, üç yelkenli, hafif, çevik ve kürekle hareket eden küçük savaş veya yük gemisi türü, gulet

kalyon : gre., isp. * galea (kürekli savaş gemisi, kadırga) (gre.); galeon (isp.) * hem yelkenle hem de kürekle yol alan en büyük savaş gemisi türü

kalyum : ara., lat. * kalium (kali (kül, potas artığı), kalviy (alkali, bazik) (ara.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 19, simgesi K (Kalium) olan, yumuşak ve gümüşi beyaz olan, doğada genellikle tuzlar halinde bulunan, vücuttaki sıvı dengesini sağlayan, kan basıncını dengeleyen, sinir sinyallerini ileten ve kas kasılmalarını (özellikle kalp ritmi) düzenleyen, muz, patates, fasulye gibi besinlerde bulunan, hayati bir mineral elektrolit olan alkali metal element, potasyum

kam : tür. * kam (kalkmak, ayağa kalkmak, sıçramak; bağırmak, seslenmek) * Türk mitolojisinde, Şamanizm inancında ve eski Türk topluluklarında dini törenleri yöneten, ruhlarla iletişim kurduğuna, şifa dağıttığına, gelecekten haber verdiğine ve büyüsel güçlere sahip olduğuna inanılan şaman din adamı ve bilge kişi

kam mili : far., ara. * kam (çıkıntı) (far.) + mil (sürme çubuğu, demir çubuk, çubuk, sopa, değnek, eksen, aks, kamçı, direk) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * içten yanmalı motorlarda motorun veya aksın eksenini oluşturan, üzerindeki özel çıkıntılar (kamlar) vasıtasıyla dönme hareketini belirli zamanlamalarla doğrusal harekete çevirerek supapların açılıp kapanmasını sağlayan, motorun çalışma düzenini doğrudan etkileyen ve krank milinin bir parçası olan mil, eksantrik mili

kama : tür. * kakma (çivi, özellikle küt başlı çivi) (kak (vurmak, itmek, çakmak, darbelemek, dürtmek, bastırmak, zorlamak) + ma (isim yapım eki) ) * mekanik, marangozluk ve inşaatta kullanılan, genellikle üçgen biçiminde olan, iki parçayı birbirine sıkıca tutturmak veya ayırmak için araya sıkıştırılan sert malzeme veya parça; mekanik sistemlerde hareket veya kuvvet iletimini sağlayan, tekerlek ve aks arasındaki bağlantıyı sağlayan üçgen şeklindeki metal parça; ucu üçgen şeklinde olan ve baltaya benzeyen alet

kamadeva : san. * kama (arzu, istek, sevgi, zevk) + deva (tanrı, ilah, yüce, ulu, büyük) * Hint mitolojisinde aşk, arzu ve erotik sevginin tanrısı, insanların sevgi ve tutkularını harekete geçiren ilahi varlık

kamadhenu : san. * kama (arzu, istek, sevgi, zevk) + dhenu (inek) * Hint mitolojisinde arzuları gerçekleştiren kutsal inek; bolluk, bereket ve kutsallık simgesi olan efsanevi dişi inek

kamala : dan. * kamala (lotus çiçeği) * Hindu ve Budist kültürlerinde saflık, güzellik, ruhsal aydınlanma ve kutsallık sembolü olarak kutsal kabul edilen bitki; ayrıca kadın ismi ve mitolojide tanrıça Lakşmi’nin simgesi

kaman : tür. * komana (ova) * Kırşehir’in bir ilçesi

kamanço : far. * kaman (yay) + çeh (küçültme eki) * yaylı bir çalgı olan ve özellikle İran, Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Kafkasya’da kullanılan, yay ile çalınan küçük boy keman türü

kamara : gre. * kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan, dairesel olan; kubbeli oda, kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak, dairesel) + ara (isim yapım eki) ) * yuvarlak kemer veya tonoz; yapısal boşlukları örten, kavisli taş veya tuğla yapı; Antik Yunan ve Roma mimarisinde yaygın bir yapı elemanı (camera (oda, hücre, kubbe, tavan) (lat.); chamber (oda) (ing., fra.), Kammer (baro) (alm.), kamer (Ay) (ara.) )

kamarilla : gre., lat. * kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan, dairesel olan; kubbeli oda, kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak, dairesel) + ara (isim yapım eki) ) (gre.); camera (oda, hücre, kubbe, tavan) + illa (küçültme eki) (lat.) * küçük oda, odacık, özel oda

kamarot : lat., ita. * cameretta (camera (oda, hücre, kubbe, tavan) + etta (küçültme eki) ) (lat.); camerotto (ita.) * yolcu gemilerinde yolcuların kabinleriyle ilgilenen, temizlik, servis ve genel yolcu hizmetlerini yerine getiren görevli

kamasutra : san. * kama (arzu, istek, sevgi, zevk) + sutra (ip, kordon, bağ; yasa, ilke, kural, metin; dizin, kılavuz, rehber, öğreti, doktrin) * aşk, arzu ve cinselliğin nasıl yaşanacağına dair eski Hint metni; erotik sanatlar, aşk hayatı ve insan ilişkileri üzerine sistematik öğretiler içeren, özellikle cinsel davranış ve zevk konularını ele alan, Hindu kültüründe önemli bir klasik eser

kamaşmak : tür. * kama (rahatsız etmek) + ş (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * parlak ışık veya ani ışık değişimi nedeniyle görme duyusunun geçici olarak kaybolması, gözlerin net görememesi hali

kamatir : ara. * kamtara (sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak) * katı, sıkı, sağlam; çatık suratlı

kamber : gre., far. * gampros (damat) (gre.); kamber (seven, arzulayan, zevk alan) (kama (arzu, istek, sevgi, zevk) + ber (yapan, eden anlamı veren son ek) ) (far.) * sadık köle; her şeye karışan

kambiyo : lat., ita. * cambium (değiş-tokuş, değiştirme) (cambiare (değiş tokuş etmek, değiştirmek) (cambi (değişim) + are (fiil mastar eki) ) + ium (yer, mekan, durum eki, isim yapım eki) ) (lat.); cambio (ita.) * iki ayrı ülke paralarının birbirleriyle değiştirilmesi; para birimlerinin karşılıklı değiştirilmesi (döviz işlemleri), senet, poliçe ve bono gibi ödeme belgelerinin düzenlenmesiyle ilgili işlemler; döviz, para değişimi; para bozdurma işlemi; para ve değerli kâğıtların değişimine ilişkin mali işlem

kambiyo senedi : lat., ita., ara. * cambium (değiş-tokuş, değiştirme) (cambiare (değiş tokuş etmek, değiştirmek) (cambi (değişim) + are (fiil mastar eki) ) + ium (yer, mekan, durum eki, isim yapım eki) ) (lat.); cambio (ita.) + sanada, senede (dayandırmak, yaslamak, baz almak), sened (dayanak, belge, destek, kaynak) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * ticaret ve borçlar hukukunda, özellikle poliçe, bono ve çek gibi belirli şekil şartlarına bağlı, para borcu ödemeyi taahhüt eden ve alacaklı ile borçlu arasında devredilebilir nitelikte düzenlenen, döviz ve ödeme işlemlerinde yasal güvence sağlayan kıymetli evrak türü

kambiyum : lat. * cambium (değiş-tokuş, değiştirme) (cambiare (değiş tokuş etmek, değiştirmek) (cambi (değişim) + are (fiil mastar eki) ) + ium (yer, mekan, durum eki, isim yapım eki) ) * bitkilerin kök ve gövdesinde bulunan, odun (ksilem) ve soymuk (floem) dokularını oluşturarak bitkinin enine büyümesini, ikincil büyümeyi sağlayan meristematik (bölünebilir) hücre tabakası

kamboçya : san. * Kamboja, Kampuchea (kampu (kambugiller) + desa, chea (ülke, toprak) ) * kuzeybatısında Tayland, kuzeydoğusunda Laos, doğuda Vietnam ve güneybatısında Tayland Körfezi ile çevrili olan, Güneydoğu Asya anakarasının güneyinde yer alan bir ülke

kambriyen : kel., lat. * cymru (Galler halkı, Galler bölgesi) (kel.), cambria (cym (birlik, beraberlik, birlikte) + ru (çoğulluk, topluluk eki) + ianus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * jeolojik zaman cetvelinde Paleozoik Zaman’ın ilk dönemi olan, yaklaşık 541 milyon yıl önce başlayıp 485 milyon yıl önce sona eren, canlı çeşitliliğinde büyük bir artış (Kambriyen patlaması) yaşandığı ve çok hücreli organizmaların fosil kayıtlarında ilk geniş yayılımı gözlemlendiği dönem

kambur : gre. * kampsos (eğik, bükük) (kampe (tümsek, kavis, eğrilik) + sos (ile ilgili olma) ); kambi (tümsek, kavis) + los (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer), kampe (tümsek, kavis, eğrilik) + ris (ile ilgili olma) * yumru, hörgüç, sırtı bükük kişi, tümsekli, kavisli; insan veya hayvanın sırtında doğuştan veya sonradan oluşan dışa doğru kavisli, tümsek şekil; sırtı normalden fazla eğilmiş, omurgası anormal biçimde çıkıntı yapmış kimse; eğik, bükülmüş veya zorlanmış (mecazi)

kamçı : tür. * kam (kesmek, yarmak, dövmek) + çi (-cı, araç eki ) * hayvanların yönlendirilmesi veya cezalandırılması için kullanılan, ince ve esnek yapılı, ucunda ip veya deri şeritlerin bulunduğu kırbaç türü, vurma aracı, kırbaç

kamçıbaşı : tür. * kam (kesmek, yarmak, dövmek) + çi (-cı, araç eki ) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) * ipek artıklarından elde edilen ve dokumacılıkta kullanılan iplik

kamçıkuyruk : tür. * kamçı (kırbaç) (kam (kesmek, yarmak, dövmek) + çi (-cı, araç eki ) ) + kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) (kud, kuy (akıtmak, dökmek) + ruk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * iyi cins kıvırcık koyun

kamçılamak : tür. * kam (kesmek, yarmak, dövmek) + çi (-cı, araç eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kamçılamak, kırbaçlamak; dürtmek, motive etmek (mecazi)

kamçılılar : tür. * kamçı (kırbaç) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lar (çoğul eki) * tek hücreli hayvanların en ilkelleri sayılan, devinim organları kamçı biçiminde olan, hayvan ile bitki arasında bulunan canlılar

kamdu : çin. * kuanpu (ipek kumaş veya bez) * İslamiyet öncesi Türk devletlerinde (özellikle Uygurlar döneminde) ticari alışverişlerde para yerine kullanılan, üzerine hükümdarın resmi mührü (damgası) basılmış, yaklaşık dört arşın uzunluğunda ve bir karış genişliğinde olan mühürlü kumaş/ipek bez parçası

kame : gre. * kammenos (oyulmuş, kabartılmış, kabattma, rölyef) (gre.); cammaeus (lat.) * değişik renkli üst üste iki katmanı bulunan ve üstteki katmanına kabartma bir desen yontulabilen değerli bir taş; değerli taş veya mercan üzerine oyma veya kabartma tekniğiyle işlenen minyatür portre, figür veya motif

kameleon : gre. * khamaileon (khamai (yer, küçük, alt, aşağı, düşük), khamalos (yerdeki, sürünen; alçak, alttaki, önemsiz, küçücük) + leon (aslan) ) * zemin üzerinde sürünen ve renk değiştirebilme ve dilini uzatabilme yeteneği ile bilinen, böcekle beslenen, özellikle ağaçlarda yaşayan küçük sürüngen türü, yer aslanı, bukalemun

kamelya : gre., lat. * kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan, dairesel olan; kubbeli oda, kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak, dairesel) + ara (isim yapım eki) ) (gre.); camera (oda, hücre, kubbe, tavan) + illa (küçültme eki) (lat.) * küçük oda, odacık, özel oda, köşk, paviyon

kamer : ara., gre., lat. * kamer (Ay) (ara.), kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan, dairesel olan; kubbeli oda, kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak, dairesel) + ara (isim yapım eki) ) (gre.); camera (oda, hücre, kubbe, tavan) (lat.) * dünyanın uydusu olan asteroid, Ay; dairesel odacık; Kur’an’ın 54. suresinin ismi (kamara (gre.); camera, caméra, Kamera (lat., ing., fra., alm.), chamber, chambre, Zimmer (oda) (ing., fra., alm.), çember (daire) (far.) )

kamera : ara., gre., lat. * kamer (Ay) (ara.), kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan, dairesel olan; kubbeli oda, kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak, dairesel) + ara (isim yapım eki) ) (gre.); camera (oda, hücre, kubbe, tavan) (lat.) * ışık geçirmeyen kutu veya cihaz; ışığın küçük bir açıklıktan geçerek görüntü oluşturması ilkesine dayanan, başlangıçta “karanlık oda” anlamındaki camera obscuradan türeyerek günümüzde fotoğraf, film ve video kaydı yapmaya yarayan optik ve elektronik görüntüleme aygıtının ismi olmuş kelime; görüntü kaydetmek veya kopyalamak için kullanılan optik araç

kameraman : ara., gre., lat. * kamer (Ay) (ara.), kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan, dairesel olan; kubbeli oda, kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak, dairesel) + ara (isim yapım eki) ) (gre.); camera (oda, hücre, kubbe, tavan) (lat.) + man (kişi, kimse, adam) (ing.) * kamera kullanarak görüntü kaydeden kişi; genellikle film, televizyon veya video çekimlerinde kamera arkasında görev yapan operatör

kamercan : ara. * kamer (Ay) + can (hayat, yaşam, ruh) * erkek ismi

kameri : ara., gre., lat. * kamer (Ay) (ara.), kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan, dairesel olan; kubbeli oda, kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak, dairesel) + ara (isim yapım eki) ) (gre.); camera (oda, hücre, kubbe, tavan) (lat.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Ay ile ilgili olan, Ay’a ait; kameri takvim ifadesinde, ayın evrelerine göre düzenlenen, bir yılın 360 günden oluştuğu İslami hicri takvim sistemi

kameriye : ara., gre., lat. * kamer (Ay) (ara.), kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan, dairesel olan; kubbeli oda, kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak, dairesel) + ara (isim yapım eki) ) (gre.); camera (oda, hücre, kubbe, tavan) (lat.) + iye (araç eki) (ara.) * mehtaplı yaz günlerinde bahçelerde oturulmak için yapılan, kafes biçiminde ve kubbeli, üstü sarmaşık bitkilerle örtülen süslü çardak, küçük köşk (Ay ışığını seyretmek anlamından)

kamerun : gre., por., lat. * kammaros (deniz kabuklusu) (gre.); camaraso (karides) (por.), cammarus (karides, ıstakoz) (lat.) * Batı Orta Afrika’da, Atlantik Okyanusu kıyısında yer alan, sınır komşuları (kuzeyden saat yönünde) Nijerya, Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kongo Cumhuriyeti, Gabon, Ekvator Ginesi ve Atlas Okyanusu olan, ismini Portekizli denizcilerin Wouri Nehri’nde bol miktarda karides görmeleri üzerine “Karidesler Nehri” anlamında verdikleri isimden alan ülke

kamet : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) + et (isim yapım eki) * (insanda) boy, uzunluk, vücut yapısı; camide, cemaatin namaza kalkması için okunan ezan

kamfilobakter : gre. * kampos (kıvrık, bükülmüş) + bakterion (küçük şey, küçük çubuk) (bak (destek için kullanılan değnek, çivi, çubuk, asa, sopa, baston) + terion, teria (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * kıvrık veya spiral şekilli, genellikle mide-bağırsak enfeksiyonlarına neden olan, hareketli ve gram negatif bir bakteri cinsi

kamga : tür. * kam (kesmek, yarmak, dövmek) + ga (isim yapım eki) * ağaç parçası, odun kırıntısı, yonga, kıymık

kamış : tür. * kam (çubuk, sopa, değnek, kamçı, direk; dövmek, kesmek, yarmak) + is (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sulak alanlarda yetişen, içi boş ve boğumlu yapıya sahip, tarih boyunca yazı aracı, müzik aleti, yapı ve sepetçilik gibi pek çok alanda kullanılan uzun ve esnek bitki; ince uzun boru

kamış kemik : tür. * kamış (ince uzun boru) + kemik (sert, mineralize vücut parçası) * uzun, silindirik ve içi kısmen boş yapıya sahip olan kemik türü (insan ve hayvan vücudunda kol (humerus), bacak (femur, tibia, perone), baldır kemiği (fibula) gibi büyük, uzun kemikler

kamış kulak : tür. * kamış (ince uzun boru) + kulak (işitme organı) * ince, düzgün ve dik kulaklı

kamikaze : jap. * kami (ilah, tanrı, kutsal) + kaze (rüzgar) * ilahi rüzgar; 13. yüzyılda Japonya’yı Moğol istilasından kurtardığına inanılan tayfunlara verilen isim; 2. Dünya Savaşı sırasında Japon ordusunun, düşman gemilerine uçaklarını kasten çarparak intihar saldırısı düzenleyen pilotlar

kamil : ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz hale getirmek), kamula (tam olmak, tamamlanmak, eksiksiz olmak, olgunlaşmak), kemal (olgunlaşma, tamamlanma, mükemmellik, olgunluk) * eksiksiz, tam, tamamlanmış, olgunlaşmış, olgun, erdemli

kamineto : gre., ita. * kaminos (fırın, pişirme ocağı, şömine, ocak, soba) (gre.); caminus (fırın, ocak, baca) (lat.) + etta (küçültme eki) (lat.); caminetto (ita.) * şömine, evlerde ısıtma veya dekor amaçlı kullanılan duvar içi ocak; küçük boy ispirto ocağı

kamis : ara. * kammasa (giydirmek) * erkeklerin giydiği, genellikle diz boyunda, bol kesimli, uzun kollu ve tek parça olan ve İslam coğrafyasında yaygın bir giysi türü olan geleneksel gömlek veya tunik; gömlek, gömülek (içine girmelik) (chemise (gömlek) (fra.) )

kamkat : kan. * gam (altın) + gwat (turunç); kumquat (ing.) * Doğu Asya ve Çin'de doğal olarak yayılış gösteren, Turunçgil ailesinin en ufağı olan bitki, altın turunç

kamm : ara. * kamma (toplamak, bir araya getirmek veya bir şeyin tepesini/bütününü almak) * bir yerin (özellikle evin) üstündeki çer çöpü veya tozu bir araya getirip temizlemek, süpürmek, taramak (comb, kämmen (taramak) (ing., alm.) )

kammermusik : alm. * Kammer (oda) + musik (müzik) * küçük bir enstrüman topluluğu (genellikle iki ila sekiz yürütücü) tarafından, her sanatçının kendi bağımsız partisini çaldığı ve geleneksel olarak büyük konser salonları yerine ev içi veya saray odası gibi samimi mekanlar için bestelenmiş bir klasik batı müziği türü, oda müziği

kamminando : lat. * camminare (yol almak, yürümek, ilerlemek) (lat.) + ando (zarf yapım eki) (ita.) * bir eylemi yürüyerek veya adımlayarak gerçekleştirme durumu

kamp : lat. * campus (tarla, açık alan, saha, arazi, düz zemin) (lat.); champs (fra.) * doğal veya yarı doğal ortamlarda geçici konaklama için kurulan çadır, karavan veya basit barınaklardan oluşan alan; askeri veya sivil yerleşim yeri

kampala : lug. * kampala (kıvrımlı tepe; sinek tepesi) * Uganda'nın başkenti

kampana : lat., ita. * campanus, campana (campus (tarla, açık alan, arazi, düz zemin) + ana (isim yapım eki); campania (açık kırsal alan) (ita.) * çan; gemilerde, işaret vermek için çalınan çan

kampanya : lat. * campus (tarla, açık alan, saha, arazi, düz zemin) + aneia (isim yapım, yer ve durum eki) * belirli bir konuyla ilgili olarak sahada, belirli süre ile gerçekleştirilen yoğun ve yaygın etkinlik veya etkinlik dönemi (camp, camping, Camping (kamp yapma) (ing., fra., alm.) )

kampilotropik : gre. * kampylos (eğri, eğilmiş, eğik, bükülmüş, kıvrılmış) (kamptein (döndürmek, geri döndürmek, eğmek, bükmek, kıvırmak) + ilos (ile ilgili, -a ait) + trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * bitki taslağının veya tohum hücresinin (ovül) büyüme sırasında bükülerek, ekseninin kavisli bir yapı kazanmasıyla ilgili

kamping : lat. * campus (tarla, açık alan, saha, arazi, düz zemin) (lat.) + ing (isim yapım eki) (ing.) * doğal veya yarı doğal ortamlarda çadır, karavan veya basit barınaklarla geçici olarak konaklama, doğayla iç içe yaşama ve açık hava etkinlikleri yapma pratiği, kamp yapma

kamptodaktili : gre. * kamptos (bükülmüş, eğilmiş, kıvrılmış) (kamptein (döndürmek, geri döndürmek, eğmek, bükmek, kıvırmak) + os (sıfat yapım eki) ) + daktylos (parmak) * doğuştan veya sonradan gelişen, bir veya birden fazla parmağın kalıcı olarak bükülü pozisyonda bulunmasıyla karakterize, kas-iskelet (tendon veya eklem) sistemiyle ilişkili bir deformite durumu

kamptodrom : gre. * kamptos (bükülmüş, eğilmiş, kıvrılmış) (kamptein (döndürmek, geri döndürmek, eğmek, bükmek, kıvırmak) + os (sıfat yapım eki) ) + dramein (koşmak), dromos (koşu, koşma; yön, rota, yol, pist, sokak) * botanikte yaprak damarlarının ana damara paralel biçimde ilerleyerek kenara doğru kıvrıldığı, ancak yaprak kenarında birleşmeden sonlanan damarlanma tipi

kamptotesin : gre., lat. * camptotheca (ağaç cinsi) (kamptos (eğri, bükülmüş) + theke (koyma yeri, yerleştirme yeri, saklama yeri, ambar, depo, kutu, kılıf, kap, hazne) (gre.); teca (lat.) ) (gre.) + ine (kimyasal madde ve alkaloit belirteci) (lat.) * Camptotheca acuminata adlı ağaçtan elde edilen, DNA topoizomeraz I enzimini inhibe eden ve bazı kanser ilaçlarının geliştirilmesinde temel bileşik olarak kullanılan alkaloid (C20H16N2O4)

kampüs : lat. * campus (tarla, açık alan, saha, arazi, düz zemin) * düz ve geniş açık alan; üniversite veya benzeri eğitim kurumlarının, derslik, laboratuvar, yurt ve sosyal alanlarıyla birlikte geniş bir arazi üzerinde topluca yer aldığı, akademik ve sosyal yaşamın bütünleştiği yerleşke

kamtarir : ara. * kamtara (sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak) * katı, sıkı, sağlam; çatık suratlı

kamu : tür. * kam (toplamak, biriktirmek), kamağ, kamuğ (bütün, tüm, hep, hepsi) * ortak çıkar, yarar veya düzen etrafında bir araya gelmiş bireylerden oluşan toplumsal yapı; devletin otorite alanına giren genel halk kitlesi; halk, topluluk, toplum (come, kommen (gelmek) (ing., alm.), kavm (halk, topluluk, toplum) (ara.) )

kamuflaj : ita. * camuffare (maskelemek, sahte görünüm vermek) (ita.), camoufler (gizlemek, saklamak) + age (isim yapım eki) (fra.) * bir nesnenin, canlının veya yapının çevresiyle bütünleşerek dikkat çekmemesini sağlayan, askeri, biyolojik veya estetik amaçlı görsel aldatma ve gizlenme yöntemi

kamufle : fra. * camoufler (gizlemek, saklamak), camouflé (gizlenmiş, maskelenmiş) * bir kişi, nesne veya yapının çevresiyle uyum sağlayacak biçimde görünümünü değiştirerek fark edilmesini engellemek, gerçek niteliğini saklamak veya algıyı bilinçli olarak yanıltmak amacıyla gizlenmiş olması, gizlenmiş, maskelenmiş

kamulaştırmak : tür. * kamu (halk, topluluk, toplum) + laş (dönüştürme eki) + tır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * özel mülkiyete ait bir malın, kamu yararı gerekçesiyle devlet veya yetkili kamu kurumlarınca bedeli karşılığında resmen kamu malı haline getirilmesi

kamuoyu : tür. * kamu (halk, topluluk, toplum) + oy (görüş, düşünce, kanaat, seçim, tercih) + u (iyelik eki) * bir toplumda belli bir dönemde çoğunluğun benimsediği ortak düşünce, tutum veya kanaat; sosyal, siyasal veya ahlaki konular üzerindeki toplumsal algı ve eğilimler bütünü

kamuoyu araştırması : tür. * kamu (halk, topluluk, toplum) + oy (görüş, düşünce, kanaat, seçim, tercih) + u (iyelik eki) + araştırma (inceleme, bulmaya çalışma) + sı (iyelik eki) * bir toplumun belirli bir konu hakkındaki düşünce, tutum ve eğilimlerini ölçmek amacıyla bilimsel yöntemlerle yapılan veri toplama ve analiz süreci

kamuran : far. * kam (dilek, istek, arzu, sefa, murat) + ran (süren, sürücü) * dileklerine ulaşmış, başarılı, talihli veya mutlu kimse

kamus : ara., hav., gre. * kamus (deniz, okyanus; sözlük, lugat) (far.); okeanos (okyanus, engin deniz) (okea (devamlılık, sürdürme, sonlanmama, hiç bitmeyen) (hav.) + anos (gibi ile ilgili) ) (gre.) ) (hav., gre.) * engin deniz, okyanus; denizin ortası, derin yeri; bir dildeki kelimelerin anlamlarını, kökenlerini, yazılışını ve kullanımını açıklayan alfabetik veya sistematik düzenlenmiş eser, sözlük, lugat

kamutay : tür. * kamu (halk, topluluk, toplum) + tay (ile ilgili, gibi, -a ait) * kamu işlerinin görüşülüp karara bağlandığı danışma meclisi veya konsey, parlamento

kamyon : lat. * carrus (araba, taşıt) (lat.); camion (yük taşıyan büyük araba) (fra.) * ağır yüklerin taşınmasında kullanılan büyük, tekerlekli ve motorlu araç

kamyonet : fra. * camion (yük taşıyan büyük araba) + ette (küçültme eki) * küçük boyutlu, genellikle hafif yük veya yolcu taşımaya uygun, kamyona göre daha küçük ve daha hafif motorlu taşıt; minibüs veya panelvan tipi araç

kan : tür. * kan (damarların içinde dolaşarak hücrelere oksijen ve besin taşıyan, vücut ısısını düzenleyen ve bağışıklık sağlayan hayati sıvı) * atardamar, toplardamar ve kılcal damarlardan oluşan damar ağının içinde dolaşan, akıcı plazma (%60), alyuvar (eritrosit), akyuvar (lökosit) ve kan pulcukları (trombositler) hücrelerinden (%40) oluşan kırmızı renkli hayati sıvı

kan basıncı : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + basınç (bir kuvvet tarafından bir yüzey üzerinde oluşturulan baskı) + ı (iyelik eki) * kalbin pompalama hareketiyle (sistolik hareket) dolaşım sisteminde ilerleyen kanın damar duvarlarına uyguladığı kuvvetin büyüklüğünü ifade eden ve dolaşım sağlığının temel göstergelerinden biri olan fizyolojik ölçü

kan davası : tür., ara. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) (tür.) + dava (çağrı, hukuki ihtilaf konusu) (ara.) + sı (iyelik eki) * bir grup veya aile arasında, bir tarafın diğerine zarar vermesi sonucu başlayan ve nesiller boyu sürebilen intikam amaçlı toplumsal ve hukuki çatışma

kan dolaşımı : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + dolaşım (döngü, sirkülasyon) + ı (iyelik eki) * kalp ve damarlar aracılığıyla kanın vücut içindeki döngüsel hareketi ve bu hareket ile oksijen ve besin maddelerinin taşınmasını sağlayan hayati sistem

kan emici : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + emici (içine çekici) * kanla beslenen organizma veya cihaz (genellikle parazitler (örneğin sivrisinek) )

kan grubu : tür., fra. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + groupe (küme, topluluk) (fra.) + u (iyelik eki) (tür.) * insanların kan hücrelerindeki yüzey antijenlerine göre sınıflandırıldığı tıbbi kategori (A rh+, A rh-, B rh+, B rh-, AB rh+, AB rh-, O grubu)

kan kanseri : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) (tür.) + karkinos (yengeç) (gre.); cancer (yengeç) (lat.) (kötü huylu tümör, habis neoplazm) + i (iyelik eki) (tür.) * kan hücrelerinde veya kemik iliğinde başlayan malign (kötü huylu) hücre çoğalması, lösemi (kanda akyuvarların doğal olmayan bir biçimde, olağanüstü çoğalmasıyla beliren bir hastalık)

kan nakli : tür., ara. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) (tür.) + nakl (transfer, aktarım) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * bir kişiden diğerine kan veya kan bileşenlerinin tıbbi amaçla transfer edilmesi işlemi

kan plazması : tür., gre. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) (tür.) + plasma (şekillenmiş, biçimlenmiş şey) (gre.) + sı (iyelik eki) (tür.) * kanın, besin, hormon ve atıkların taşınmasında rol oynayan, hücrelerden arındırılmış sıvı kısmı

kan portakalı : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) (tür.) + portugal (Portekiz) (lat.) + ı (iyelik eki) (tür.) * kırmızı-mor renkli, tatlı-ekşi aromalı, portakal türü bir turunçgil meyvesi

kan sulandırıcı : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + sulandırıcı (seyreltici, yoğunluk azaltıcı) * kanın pıhtılaşma yeteneğini azaltan ve damar tıkanıklığını önlemeye yarayan ilaç veya madde

kan şekeri : tür., ara. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) (tür.) + şeker (tatlı tadıyla bilinen, kamış veya pancardan elde edilen, gıdalara lezzet vermek için kullanılan ve kimyasal olarak sakkaroz başta olmak üzere çeşitli karbonhidratları ifade eden temel besin maddesi) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * metabolik sağlık göstergesi olan, kanda bulunan glukoz seviyesi

kan tahlili : tür., ara. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) (tür.) + tahlil (inceleme, analiz) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * kan örneğinin laboratuvarda incelenmesi yoluyla hastalık veya sağlık durumu hakkında bilgi edinme işlemi

kan taşı : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + taş (mineral, kaya parçası) + ı (iyelik eki) * safra kesesi veya böbreklerde oluşabilen, kan renginde veya kan bileşenleri içeren sert kristalize yapılar

kana : gre., lat. * kanna (kamış, boru, tüp, saz) (gre.); canna (kamış, boru, tüp) (lat.) * teknenin suya batış durumunu göstermek üzere, geminin baş, orta ve kıç bodoslamalarına metre veya kadem cinsinden olarak yazılan rakamlar; denizcilikte yelken direkleri veya güvertede kullanılan uzun, ince, içi boş boru biçimli parça veya ölçü birimi olarak işlev gören kamış benzeri yapı veya bazı bağlama veya bağlantı elemanları

kanaat : ara. * kanaa (yetinmek, doymak, tatmin olmak, ikna olmak) + at (isim yapım eki) * eldekiyle yetinme, hırslı olmama; bir düşünceye ikna olarak onu benimsemes; bir konu hakkında oluşan veya edinilen görüş ve düşünce

kanaatkar : ara., far. * kanaat (yetinme, doyma, tatmin olma) (kanaa (yetinmek, doymak, tatmin olmak, ikna olmak) + at (isim yapım eki) ) (ara.) + kar (-cı, yapan, eden eki; gibi, ile ilgili) (far.) * elindekine razı olan, aşırı istek ve hırstan uzak duran, sahip olduklarıyla yetinmeyi bilen

kanabis : gre. * kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) * psikoaktif etkileriyle bilinen ve endüstriyel, tıbbi veya keyif verici amaçlarla kullanılan, lifleri tekstilde, tohumları gıdada değerlendirilen otsu bir bitki türü, esrar, haşiş, kenevir

kanada : iro. * kanata (köy, kasaba, yerleşim yeri) * Kuzey Amerika'da yer alan, kuzeyinde Alaska, güneyinde ABD, batısında Hint Okyanusu, doğusunda Atlantik Okyanusu olan ülke

kanadiyen : iro., lat. * kanata (köy, kasaba, yerleşim yeri) (iro.) + ianus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.); canadien (fra.) * Kanada vatandaşı, Kanadalı

kanagliflozin : gre., lat. * cana (farmasötik ön ek) + gliflozin (SGLT2 inhibitörü belirteci) (glykys (tatlı, şeker) + phloios (çiçerk, ağaç kabuğu) + riza (kök) (gre.) + ine (kimyasal madde eki) (lat.) ) * tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan, böbreklerde sodyum-glukoz kotransporter 2'yi inhibe ederek idrarla glukoz atılımını artıran oral antidiyabetik ilacın etken maddesi (C24H25FO5S)

kanakinumab : lat. * cana (farmasötik ön ek) + kin (interleukin, sitokin (bağışıklık düzenleyici protein) eki) + umab (humanized monoclonal antibody (tek klonlu insanlaştırılmış antikor) eki) * sistemik jüvenil idiyopatik artrit, yetişkin başlangıçlı Still hastalığı dahil aktif Still hastalığı ve gut alevlenmelerinin tedavisinde kullanılan ve interlökin-1 betayı hedef alan bir insan monoklonal antikoru (C6452H9958N1722O2010S42)

kanal : lat. * canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) (canna (kamış, su yolu) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * sıvıların, özellikle suyun akışını sağlamak amacıyla doğal veya yapay olarak oluşturulan dar ve uzun yatak; sıvı akış hattı, borusu

kanal tedavisi : lat., ara., tür. * canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) (lat.) + tedavi (iyileştirme, çare bulma, düzeltme) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * dişin pulpa (sinir ve damar) dokusunun iltihaplanması veya hasar görmesi durumunda, diş kökü içindeki kanalların temizlenip şekillendirilerek dezenfekte edilmesi ve dolgu maddesiyle kapatılması yoluyla yapılan bir iç tedavi işlemi

kanalet : lat., fra. * canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) + etta (küçültme eki) (lat.); canalete (fra.) * mimarlık, inşaat ve şehir altyapısında yağmur suyu tahliyesi, kablo geçişi veya sıvı taşıma amacıyla kullanılan dar ve sığ yapay kanal, küçük kanal, oluk veya borucuk

kanalikül : lat. * canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) + cula, culus, culum (küçültme eki) * hücreler veya dokular arasındaki çok ince borucuklar veya mikroskobik kanal (safra kanalikülleri, kemik kanalikülleri gibi)

kanaliküler : lat. * canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) + cula, culus, culum (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kanaliküle ait, küçük kanallarla ilgili (kanaliküler transport (hücreler arası madde taşınması), kanaliküler sistem (kemik veya karaciğer yapılarındaki mikroskobik kanal ağı) )

kanalizasyon : lat. * canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) * atık su ve pis suyun yer altındaki boru ve kanal sistemleriyle toplanıp uzaklaştırılmasını sağlayan altyapı düzeneği

kanalize : lat. * canalizatus (canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); canalisé (fra.) * akışı belirli bir hatta yönlendirilmiş, birikimi belli bir hedefe odaklanmış; yönlenmiş, odaklanmış

kanamak : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + a (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * yaranın, damar yapısının veya iç organın hasar görmesi sonucu kan dışarıya veya vücut boşluklarına akmak

kanamara matsuri : jap. * kanamara (erkek genital organı, penis) + matsuri (festival, kutlama) * Japonya'da her yıl düzenlenen ve penis figürleriyle kutlanan geleneksel penis festivali

kanamisin : jap., gre., lat. * kanam (bakterinin Japonya'daki Kanam bölgesinde izole edilmesinden) (jap.) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) (lat.) *oral, intravenöz ve intramusküler formları olan ve enfeksiyon tedavisinde kullanılan aminoglikozid grubu bir antibiyotik (C18H36N4O11)

kanara : ara. * kannara (mezbaha, salhane; kasap çengeli) * kasaplık hayvanların veteriner denetiminde kesilip yüzüldüğü yer

kanarya : lat. * canis (köpek) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ia (isim, yer ve durum eki) * ismini, habitatı olan Kanarya Adaları’nda alan, ötücü özelliği, sarı ve parlak rengiyle tanınan küçük kuş türü (Serinus canaria domestica) (Atlas Okyanusu’nda İspanya’ya bağlı Kanarya Adaları, ismini, adalarda eskiden çok bulunan köpeklerden (canis) almıştır.)

kanarya adaları : lat. * canis (köpek) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ia (isim, yer ve durum eki) (lat.) + ada (etrafı tamamen suyla kaplı kara parçası) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * köpekli adalar; Atlas Okyanusu'nda, Fas'ın batısında yer alan ve İspanya'ya bağlı olan, ismini, ismini, adalarda eskiden çok bulunan köpeklerden (canis) alan takımadalar

kanasta : lat. * canistrum (sepet) (lat.); canasta (sepet) (isp.) * iskambil oyunlarında kullanılan, dört oyuncu ile oynanan ve özel kuralları olan popüler bir kart oyunu

kanat : tür. * kan (uçmak, hareket etmek) + at (isim yapım eki) * bir şeyin yanlarında bulunan uzantılar; kuşların, böceklerin veya uçabilen diğer canlıların uçmayı sağlayan organı; güç, destek veya koruma (mecazi) (örneğin “kol kanat germe”)

kanatlılar : tür. * kanat (kuşlar, böcekler veya bazı uçan makineler gibi canlı ve cansız varlıkların, havada hareket etmeyi veya yön değiştirmeyi sağlayan yan uzantı) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + lar (çoğul eki) * uçma yeteneğine sahip kuşları ve uçabilen bazı böcekleri kapsayan zoolojik sınıf

kanava : gre. * kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) (gre.); canevas (fra.) * kenevir bitkisinden elde edilen kumaş; el işleri için kullanılan, seyrekçe dokunmuş keten bezi; çuval yapmakta kullanılan, kendir veya kenevir liflerinden yapılmış iplerden seyrek dokunmuş bez; dokuma veya resim için kullanılan, genellikle keten veya pamuktan yapılan, üzeri sıklıkla boyanabilen veya işlenebilen kalın kumaş veya tuval

kanaviçe : gre., tür. * kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) (gre.); canevas (fra.) * el işleri için kullanılan, kanava kumaşından seyrekçe dokunmuş keten bezi

kanayaklı : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + ayak (bacağın ucunda bulunan, beş parmağa sahip yürüme organı) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * zor geçinen, yoksul; acınacak durumda olan, zavallı, umarsız, çaresiz (kimse)

kanca : tür. * kan (tutmak, yakalamak, kavramak) + ca (isim yapım eki) * genellikle metalden yapılmış, ucu kıvrık tutturma, asma veya çekme amacıyla hayvancılıkta, denizcilikte, marangozlukta ve gündelik hayatta yaygın olarak kullanılan alet veya aparat

kancabaş : tür. * kanca (ucu kıvrık tutturma, asma veya çekme için kullanılan metal alet) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) * başı kancaya benzer biçimde yapılmış tekne; Osmanlı döneminde, padişahın bindiği süslü kayıkların bir türüne verilen isim

kancık : far. * kaniçag (genç kız) * dişi hayvan; alçak, dönek, güvenilmez (kimse) (mecazi)

kancıl : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + cıl (ile ilgili, gibi, -a ait) * kanda yaşayan asalak

kancur : tür. * gancur (küçük balık) * Sparidae (izmaritgiller) familyasına ait, eti lezzetli ancak küçük olan izmarit balığının (scomberomorus) boyu ortalama 7-8 santimetreyi geçmeyen en küçük yavrusu

kandela : lat. * candere (parlamak, yanmak), candela (parlayan, yanan; mum, fitil) * ışık yoğunluğu ölçü birimi (cd) (belirli bir doğrultuda, alanı santimetre karenin altmışta biri olan ve platinin katılaşma sıcaklığında tam bir ışıksız cisim gibi ışıyan, bu doğrultuya dik bir deliğin ışık yoğunluğuna eşittir.); mum (kandil (mum, ışık) (ara.), chandelle (mum) (fra.) )

kandesartan : lat. * cande (ön ek) + sartan (anjiyotensin reseptör blokeri eki) * yüksek tansiyon ve konjestif kalp yetmezliği tedavisinde kullanılan bir anjiyotensin reseptör blokeri (C24H20N6O3)

kandıra : gre. * chandora desanon kome (köy, kırsal yerleşim), Kentri * Kocaeli’nin bir ilçesi

kandırmak : tür. * kan (ikna olmak, inanmak, güvenmek, kanaat getirmek, yetinmek) + dır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * inandırmak, razı etmek, aklını çelmek, aldatmak

kandi : san., ara. * khanda (parça şeker, kristal şeker) (san.) + i (sıfat yapım eki) (ara.) * şekerden yapılmış, şekerleme gibi tatlı, şekere ait, şekerli (candy (şeker, şekerleme) (ing.) )

kandida : lat. * candidus (parlak, beyaz, temiz) (candere (parlamak, parıldamak, akkor halinde olmak) + idus (isim/sıfat yapım eki) ) * resmi görev veya kamu görevi için aday olan kişi; insan vücudunda doğal olarak, özellikle bağırsak, ağız ve ciltte bulunan, bağışıklık sistemi zayıfladığında artıp enfeksiyonlara neden olabilen beyaz renkli bir tür maya mantarı (candida albicans)

kandida albikans : lat. * candidus (parlak, beyaz, temiz) (candere (parlamak, parıldamak, akkor halinde olmak) + idus (isim/sıfat yapım eki) ) + albus (beyaz, ak), albinos (beyazlamış, beyazlaşmış), albicans (beyazlayan, beyazımsı) * insan vücudunda doğal olarak, özellikle bağırsak, ağız ve ciltte bulunan, bağışıklık sistemi zayıfladığında artıp enfeksiyonlara neden olabilen beyaz renkli bir tür maya mantarı

kandida mikes : lat., gre. * candidus (parlak, beyaz, temiz) (candere (parlamak, parıldamak, akkor halinde olmak) + idus (isim/sıfat yapım eki) ) (lat.) + mykes (mantar, fungus) (gre.) * maya mantarları sınıfına giren, özellikle insanlarda enfeksiyon (örneğin kandidiyaz) yapabilen mikroskobik mantar türleri

kandida vajiniti : lat., gre. * candidus (parlak, beyaz, temiz) (candere (parlamak, parıldamak, akkor halinde olmak) + idus (isim/sıfat yapım eki) ) + vagina (kılıf, kın, kanal, hazne, kaplama, örtme, koruma) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * vajinal bölgede Candida albicans adlı maya mantarının aşırı çoğalması sonucu oluşan, kaşıntı, akıntı, yanma gibi belirtilerle seyreden bir vajina enfeksiyonu

kandidal : lat. * candidus (parlak, beyaz, temiz) (candere (parlamak, parıldamak, akkor halinde olmak) + idus (isim/sıfat yapım eki) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * adayla ilgili, adaylıkla ilgili

kandidiyaz : lat., gre. * candidus (parlak, beyaz, temiz) (candere (parlamak, parıldamak, akkor halinde olmak) + idus (isim/sıfat yapım eki) ) (lat.) + iasis (iltihap, enfeksiyon, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * candida mantarlarının aşırı çoğalması sonucu oluşan mantar enfeksiyonlarının genel ismi

kandidoz : lat., gre. * candidus (parlak, beyaz, temiz) (candere (parlamak, parıldamak, akkor halinde olmak) + idus (isim/sıfat yapım eki) ) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * çoğalması sonucu oluşan mantar enfeksiyonlarının genel ismi

kandil : lat. * candere (parlamak, yanmak), candela (parlayan, yanan; mum, fitil) * ışık yoğunluğu ölçü birimi (cd) (belirli bir doğrultuda, alanı santimetre karenin altmışta biri olan ve platinin katılaşma sıcaklığında tam bir ışıksız cisim gibi ışıyan, bu doğrultuya dik bir deliğin ışık yoğunluğuna eşittir.); mum (kandil (mum, ışık) (ara.), chandelle (mum) (fra.) ) (ing.), chandelle (mum) (fra.) )

kandilisa : ara. * kantar (terazi, ratı aleti) + a (son ek) * yelkenleri yerlerine çekmekte kullanılan halatların genel ismi

kandrasekar limiti : san. * Chandrasekhar (Hint asıllı Amerikalı gökbilimci Subrahmanyan Chandrasekhar’ın soyadından) (san) + limitas (sınır, hudut) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * beyaz cüce yıldızların kütlelerinin, elektron dejenerasyon basıncı ile yerçekimi arasındaki dengeyi sürdürebileceği maksimum sınırı ifade eden ve yaklaşık olarak 1,4 güneş kütlesi değerine sahip olan astrofiziksel sınır

kandura : ara. * gandur (zarif, şık, yakışıklı, özenli giyinmiş) + ah, at (isim yapım eki) * Arap yarımadası ve Körfez bölgesinde (Birleşik Arap Emirlikleri, Umman vb.) erkeklerin giydiği, genellikle diz veya ayak bileğine kadar uzanan, uzun kollu ve hakim yakalı, ince pamuk, keten veya yün kumaştan yapılmış, entari benzeri, beyaz renkli uzun geleneksel elbise

kane : ara. * kane (olmak, vücuda gelmek, oluşmak, meydana gelmek) * olmak, vücuda gelmek, oluşmak, meydana gelmek

kanepe : gre., lat., fra. * kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) (gre.); canapeum (kenevir lifiyle yapılan kumaş) (lat.); canapé (fra.) * sırt dayamalı ve genellikle kolçaklı, döşemeli oturma mobilyası

kang : tür. * kang (baba) * baba, ata, soy, kök veya neslin türediği kaynak, kan, yuce, ulu tanrı

kangal : gre. * kankalos (halka, halka şeklinde kapı tokmağı), kankali (ip halkası, kıvrılmış küme) * tel, kurşun boru, ince betonarme demiri, halat gibi uzun ve bükülebilir şeylerin halka biçiminde sarılmasıyla yapılan bağ; Sivas’ın bir ilçesi ve bu ilçeye özgü köpek cinsinin ismi

kangren : lat. * gangrenare (çürümek, kangren olmak), gangraena (çürüme, doku ölümü) * vücut dokularının bakteriyel enfeksiyon, kan dolaşımının bozularak yetersiz hale gelmesi veya travma nedeniyle hızla çürüyerek nekrozla bozulmasına dayalı olarak gelişen deri ve yumuşak dokulardaki ölümcül çürüme süreci

kanguru : ant. * guugu yimithirr (Yimithirr halkının dili, Yimithirr konuşanlar) (guugu (konuşmak, söylemek, dile getirmek; dil) + yimithirr (bölge ismi; topluluk, kabile ismi; burası, şimdi) ) (ant.), kangaroo (ing.) * Avustralya ve Yeni Gine'ye özgü olan, sıçrayıcı, Macropus ve Osphranter cinsine ait keseli memelilerin ortak ismi

kanı : tür. * kan (ikna olmak, inanmak, güvenmek, kanaat getirmek, yetinmek) + ı (isim yapım eki) * inanç, kanaat, görüş, düşünce

kanık : tür. * kan (ikna olmak, inanmak, güvenmek, kanaat getirmek, yetinmek) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * elindekiyle yetinen, gözü çokta olmayan, tokgözlü, yetingen

kanımca : tür. * kan (ikna olmak, inanmak, güvenmek, kanaat getirmek, yetinmek) + ı (isim yapım eki) + m (iyelik eki) + ca (-a göre, ile ilgili olarak) * düşünceme göre, kanaatime göe, görüşüme göre, bana göre

kanırtmak : tür. * kan (bükmek, eğmek, kıvırmak) + ırt (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir nesneyi bükerek, zorlayarak oynatmak, yerinden çıkarmak veya esnetmek

kanıt : tür. * kan (ikna olmak, inanmak, güvenmek, kanaat getirmek, yetinmek) + ıt (isim yapım eki) * bir düşünceyi, savı veya yargıyı doğrulamak için sunulan olgu, belge veya gerekçe, ispat, delil

kanıtlamak : tür. * kan (ikna olmak, inanmak, güvenmek, kanaat getirmek, yetinmek) + ıt (isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ispatlamak, delillendirmek

kani : ara. * kanaa (razı olmak, ikna olmak, kanaat etmek, yetinmek, inanmak; ikna etmek, inandırmak, kanaat ettirmek, yetindirmek, razı etmek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * razı olan, ikna olan, kanaat eden, yetinen, inanan inanmış, kanaat getirmiş, bilir hale gelmiş; ikna eden, inandıran, kanaat ettiren, yetindiren, razı eden (know (bilmek) (ing.), connaitre (bilmek, tanımak) (fra.), kennen (bilmek, tanımak) (alm.) )

kanibal : isp., lat. * cariba, caníba (Karayipler’deki yerli halklardan biri; insan yiyen, yamyam) (spa.) + alis (ile ilgili, -a ait) * kendi türünden bireyleri besin olarak tüketen (canlı), yamyam

kanibalizm : isp., lat. * cariba, caníba (Karayipler’deki yerli halklardan biri; insan yiyen, yamyam) (spa.) + alis (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım ve durum eki) (lat.) * aynı türden canlıların, beslenme, ritüel, hayatta kalma veya patolojik nedenlerle kendi türünden başka bireyleri tüketmesi olgusunu ifade eden biyolojik, antropolojik ve sosyolojik bir davranış biçimi, yamyamlık

kanije : mac. * Nagykanizsa (nagy (büyük) + kanizsa, knysa (prense ait) * Güney Batı Macaristan'da bulunan bir şehir olup, Osmanlı İmparatorluğu'nun en geniş topraklara sahip olduğu zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nun en batıdaki kalesinin ismi

kanin : lat. * cuniculus (tavşan), canem (köpek) * köpek

kanin fossa : lat. * canis (köpek), canine, caninus (köpek dişi) + fossa (çukur, oyuk, boşluk, girinti) * üst çene kemiğinde (maxilla) kanin (köpek) dişinin hemen üzerinde yer alan, yüz kaslarının bir kısmının tutunduğu hafif çöküntülü anatomik yapı

kanis : ara. * kanasa (gizlemek, saklamak, korumak; süpürmek, süpürüp toplamak, saklanmak) * saklanan, gizlenen, geri çekilen, süpürülen; saklanan, geri çekilen yıldızlar, gündüz görünmeyen gece görünen

kaniş : lat., alm. * canis (köpek) (lat.); Kaninchenhund (tavşan köpeği) (Kaninchen (tavşan) + Hund (köpek) ) (alm.), caniche (fra.) * kıvırcık tüylü, küçük ve süs amaçlı yetiştirilen bir köpek ırkı

kanit : ara. * kanata, kanita (ümidini kesmek, ümitsizliğe düşmek) * itaatkar, sükut eden; saygılı durup itaat eden; ümitsiz, umudunu yitirmiş

kaniz : far. * kanik, kanizag (genç kız, bakire, hizmetçi kız) * İslam öncesi ve İslami dönem hukuk ile toplum yapısında savaşta esir alınarak veya köle pazarlarından satın alınarak ev içi hizmetlerde ya da efendisinin meşru birlikteliğinde çalıştırılan, özgürlüğü kısıtlı hizmetçi kadın veya kadın köle, cariye, esir kadın, halayık, kırnak

kanka : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + kardeş (aynı anne babadan doğmuş kişilerin birbirlerine göre durumlarını veya mecazen aynı kökten, soydan veya yakın bağdan gelen kişiyi ifade eden akrabalık adı) (karın (anne, ana rahmi, doğurganlık; omurgalı hayvanlarda kaburga kemiklerinden kasıklara ve pelvise kadar olan kısım) + daş, deş (ortaklık, birliktelik, benzerlik, aynılık eki) ) * çok yakın arkadaş, dost, kardeş gibi görülen kişi, kanki

kankan : fra. * can (şarkı, neşe, eğlence) + can (tekrarlama, çoğullama) * 19. yüzyılda Paris kabarelerinde ortaya çıkan, yalnız kadınlara özgü olan, özellikle yüksek tekme ve bacak hareketleriyle karakterize edilen enerjik, gösterişli ve ritmik dans türü; dedikodu, abartılı davranış (mecazi)

kanki : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + kardeş (aynı anne babadan doğmuş kişilerin birbirlerine göre durumlarını veya mecazen aynı kökten, soydan veya yakın bağdan gelen kişiyi ifade eden akrabalık adı) (karın (anne, ana rahmi, doğurganlık; omurgalı hayvanlarda kaburga kemiklerinden kasıklara ve pelvise kadar olan kısım) + daş, deş (ortaklık, birliktelik, benzerlik, aynılık eki) ) * çok yakın arkadaş, dost, kardeş gibi görülen kişi, kanka

kankurutan : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + kurutan (kuru hale getiren, sıvısını tüketen) * Akdeniz’in kıyı bölgelerinde yetişen, değişik türleri bulunan, büyük ve etli köklü, geniş yapraklı, türlü renkte çiçek açan, kötü kokulu, hekimlikte yararlanılan bir bitki, adamotu

kanlı basur : tür., ara. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + besra (et, et parçası) (aram.), basur (hemoroid, her çeşit et şeklinde tümör) (ara.) * anüs bölgesindeki toplardamarların genişleyip iltihaplanmasıyla oluşan hemoroidal şişliğin dışkılama sırasında veya sonrasında kanaması durumu, kanamalı hemoroid

kanmak : tür. * kan (ikna olmak, inanmak, güvenmek, kanaat getirmek, yetinmek) + mak (fiil mastar eki) * inanmak, kani olmak, razı olmak, aklı çelinmek, aldanmak

kannabinoid : gre. * kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * kenevir bitkisinden (Cannabis sativa) elde edilen veya insan vücudunda doğal olarak bulunan, endokanabinoid sistemine etki eden kimyasal bileşikler grubu

kannabinol : gre. * kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) (gre.) + ol (alkol OH grubu) (lat.) * kenevir bitkisinde bulunan psikoaktif olmayan başlıca kanabinoidlerden biri (C21H26O2)

kano : tai., gre., lat. * kanowa (içi oyulmuş kürekli kayık) (tai.), kanna (kamış, boru, tüp, saz) (gre.); canna (kamış, boru, tüp) (lat.) * hafif, dar ve uzun yapılı, genellikle kürekle itilen, güncel durumda sporda da kullanılan hafif ve uzun tekne geleneksel kayık türü

kanola : ing., gre., lat. * canadian (Kanadalı) + elaia (zeytin, zeytin ağacı), elaion (zeytin yağı, yağ) (gre.); oliva (zeytin), oleum (yağ, zeytin yağı) (lat.); oil (yağ) (ing.) + low (düşük) + acidum, acidus (ekşi, asit) * düşük asitli Kanada yağı; Kolza (rapeseed) bitkisinden elde edilen ve düşük erüsik asitli, yenilebilir hale getirilmiş bitkisel yağ çeşidi

kanon : gre. * kanon (çubuk, cetvel, ölçüt; kural, ilke, yasa, kanun, prensip) * ölçü, ilke, kural, prensip, norm veya kutsal kabul edilen metinler bütünü; bir melodinin, bir veya daha fazla ses veya enstrüman tarafından belirli bir zaman aralığıyla taklit edilerek yinelendiği çok sesli müzik formu (temel yapı taklit (imitasyon) üzerine kurulu olup, en basit haliyle “yuvarlama” (round) olarak bilinir.)

kanonik : gre. * kanonikos (kanon (çubuk, cetvel, ölçüt; kural, ilke, yasa, kanun, prensip) (kan (bağ) + on (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ölçüye, kurala uygun, normatif, kanuni, genel olarak kabul edilen; otoritelerce doğrulanmış; din, hukuk, matematik, müzik ve edebiyatta “kuralcı, standartlara uygun” anlamında kullanılan sıfat

kanonikal : gre. * kanonikos (kanon (çubuk, cetvel, ölçüt; kural, ilke, yasa, kanun, prensip) (kan (bağ) + on (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * belirli bir kural, ölçüt, temel ilke veya kabul edilmiş standartla ilişkili olan, bir alan içinde temel ve yetkin kabul edilen

kanopi : gre., lat. * kanopion (ağaç yaprağı veya kumaştan yapılmış, gölgelik, örtü veya koruyucu tavan) (gre.); cannopaeum (lat.) * ismini, Nil Nehri yakınındaki Kanopus şehrinden alan, bir tür şemsiye veya gölgelik

kanotiye : tai., gre., lat., fra. * kanowa (içi oyulmuş kürekli kayık) (tai.), kanna (kamış, boru, tüp, saz) (gre.); canna (kamış, boru, tüp) (lat.); canot (küçük sandal) + ier (ile ilgili, gibi, -a ait) * düz kenarlı şapka

kansellöz : lat. * cancellus (ızgara, kafes, çubuk, küçük çubuk) + osus (ile ilgili, gibi) * ızgaralı, kafesli yapıya sahip; hücre, doku veya organların yapısının mikroskopik olarak ızgaramsı, kafes şeklinde olduğu durumları tanımlayan ve “ızgaralı, kafesli yapıya sahip” anlamına gelen terim

kanser : gre., lat. * karkinos (yengeç) (gre.); cancer (yengeç) (lat.) * vücutta kontrolsüz hücre bölünmesi ve çoğalması sonucu oluşan kötü huylu tümörlerin genel ismi, kötü huylu tümör, habis neoplazm (isim, tümörün yayılan damarlarının yengecin kıskaçlarına benzetilmesine dayanır.)

kanserojen : gre., lat. * karkinos (yengeç) (gre.); cancer (yengeç) (lat.) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) * kanser oluşturan, kansere yol açan madde veya etken

kanseroloji : gre., lat. * karkinos (yengeç) (gre.); cancer (yengeç) (lat.) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kanser bilimi

kanseröz : gre., lat. * karkinos (yengeç) (gre.); cancer (yengeç) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * kanserle ilgili, kansere ait, kanserli

kansız : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * kanındaki hemoglobin miktarı (g/dl) ve alyuvar sayısı normalin altında olan (anemik) canlı varlık; acımasızlık, merhametsizlik (mecazi)

kansızlık : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + lık (isim yapım ve durum eki) * kanda bulunan hemoglobin miktarının (g/dl) ve alyuvar sayısının azalmasından doğan bir hastalık durumu

kansu : tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) * soyu su gibi saf ve temiz olan

kant : alm. * kant (kenar, sınır, köşe, uç) * sıcak su, şeker ve limondan oluşan bir içecek; 18. yüzyılda yaşamış ünlü Alman filozofu Immanuel Kant’ın soyadı

kantabl : lat. * cantare (şarkı söylemek) + bilis (olabilirlik, yapılabilirlik, mümkün olma eki) * şarkı olarak söylenebilir, şarkıya uygun, melodik

kantar : gre., ara. * kantarion (Bizans döneminde ağırlık birimi), kentauros (Yunan mitolojisinde yarı insan, yarı keçi (at) karakter) (ken (gibi) + tauros (boğa) ) (gre.); kintar (büyük ağırlık ölçüsü (yaklaşık 100 ratl) (kint, kant (sayma, ölçme) + ar (yapan, eden anlamı veren son ek) ) (ara.) * sayaç, tartı, ölçücü, ağırlık birimi (counter, compteur (sayaç) (ing., fra.), quantum, Quantum (miktar, kemiyet, nicelik, ölçü) (ing., alm.), quantity, quantité, Quantität (miktar, nicelik) (ing., fra., alm.) )

kantariye : ara. * kintar (büyük ağırlık ölçüsü (yaklaşık 100 ratl) + iye (isim yapım ve durum eki) * çarşıya, pazara getirilen şeylerden alınan tartı vergisi, kantar ücreti, tartma parası

kantaron : gre. * kanderion (parlak, ışık saçan (bitki) ) * sarı renkli çiçek açan, geleneksel tıpta yara iyileştirici ve sakinleştirici olarak kullanılan bir bitki türü

kantaron yağı : gre. * kanderion (parlak, ışık saçan (bitki) ) (gre.) + yağ (hayvan dokularında bulunan veya çeşitli bitkilerden elde edilen, suda çözünmeyen, kayganlık veren, hücrelerin enerji ihtiyacını karşılayan ve sanayiden yemek kültürüne kadar geniş bir alanda kullanılan organik lipit bileşiği; iç yağı) + ı (iyelik eki) (tür.) * sarı çiçekli kantaron bitkisinden elde edilen, geleneksel tıpta yara iyileştirici, iltihap giderici ve cilt yenileyici olarak kullanılan doğal bitkisel yağ

kantasyon : lat. * cantare (şarkı söylemek) (cantus (şarkı, ezgi) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * şarkı söyleme; sihirde kelime tekrarlama, büyüde kelime zikri, dinsel ezgi, büyü ilahisi

kantat : lat. * canere, cantare (şarkı söylemek), canto (şarkı), cantate (şarkılı; sarkılı kilise dramı) * yiğitlikleri, kahramanlıkları, dinsel konuları işleyen müzik bestesi; orkestra ve koroyla söylenen, klasik müzik türlerinden biri olan, sözlü ve dramatik öğeler içeren çok bölümlü müzik eseri

kantifikasyon : lat. * quantus, quantum (ne kadar, miktar) + facere, ficare (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tio (isim yapım eki) * bir şeyin miktar, sayı veya değer olarak ölçülmesi, belirlenmesi veya nicelik olarak tanımlanması işlemi, sayısal olarak değerlendirme, ölçümleme, miktar belirleme

kantifiye : lat. * quantus, quantum (ne kadar, miktar) + facere, ficare (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.); quantifié (fra.) * miktara dökülmüş, sayısal olarak ifade edilmiş,ölçülmüş

kantilasyon : lat. * cantillare (hafifçe şarkı söylemek, kısık sesle, hafifçe, ezgileyerek okumak, nağmeli söylemek) (cantus (şarkı, ezgi) + illa (küçültme eki) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * dini metinlerin belirli bir melodiyle, ezgili şekilde okunması

kantilever : lat. * canthus (jant, tekerlek kenarı, kenar, köşe) + levare (uzaklaştırmak, kaldırmak, yok etmek) (lat.); cantilever (ing.) * bir ucundan sabitlenmiş, diğer ucu serbest kalan ve yük taşıyan yatay taşıyıcı eleman, konsol kiriş

kantin : fra., ita. * cantine (cant (mahzen, depo) + ine (küçültme eki) (fra.); cantina (ita.) * okul, fabrika, askeriye gibi yerlerde, çalışanlara veya mensuplara yiyecek, içecek ve küçük ihtiyaç maddelerinin satıldığı veya servis edildiği yer

kantitatif : lat. * quantitas (nicelik, miktar) (quantus, quantum (ne kadar, miktar) + itas (isim yapım ve durum eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * nicel, miktarsal

kantitafif analiz : lat. * quantitas (nicelik, miktar) (quantus, quantum (ne kadar, miktar) + itas (isim yapım ve durum eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + analusis, analysis (çözümleme, analiz) (ana (tekrar, yeniden, yukarı doğru, yukarıya, yükseğe, üste, geri, arkaya, baş, önce, evvel) + lusis, lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) (gre.) * bir madde veya olgunun içerdiği bileşenlerin miktarlarını sayısal ve ölçülebilir yöntemlerle belirleme süreci, nicel analiz

kantite : lat., fra. * quantitas (quantus, quantum (ne kadar, miktar) + itas (isim yapım ve durum eki) ) (lat.); quantité (fra.) * miktar, nicelik, sayısal büyüklük

kantiyane : lat. * gentiana (gentius (M.Ö. 3. yüzyılda Arnavutluk ve Karadağ bölgesinde hüküm süren, Ilir kabilelerinden Labeatların son kralı olan Makedonya kralı Gentius'tan) + ana (ile ilgili, - a ait) ) * Gentiana cinsine ait, sarı çiçekleri olan, genellikle dağlık bölgelerde yetişen, şifalı özellikleri olan, türükızılkantarongillerden, hekimlikte iştah açıcı etkisinden yararlanılan bir bitki

kanto : lat. * canere, cantare (şarkı söylemek), canto (şarkı) * tuluat tiyatrolarında, oyundan önce, genellikle kadın sanatçıların şarkı söyleyip dans ederek yaptığı gösteri; şarkı

kanton : lat. * cantus (köşe, köşe noktası, bölge, sınır) (lat.); canton (fra.) * idari bölge, küçük yönetim birimi; özellikle İsviçre ve Fransa’da, bir ülke veya eyalet içinde özerk idari yetkiye sahip küçük bölge

kantonit : lat. * cantus (köşe, köşe noktası, bölge) (lat.); canton (fra.) + ite (element, kayaç ve mineral eki) * doğal bakır sülfürü (CuS) (ismini İsviçre'nin Kanton (kanton) bölgesinden alır.)

kantor fonksiyonu : alm., lat. * cantor (Alman matematikçi Georg Cantor’un soyadından) (alm.) + functio (işlev, görev, yapma, yerine getirme) (lat.) + nu (iyelik eki) (tür.) * reel analizde, Cantor kümesi üzerinde tanımlanan, sürekli fakat türevlenemeyen, sıfırdan bire monoton artan özel bir matematiksel fonksiyon

kantor kümesi : alm., gre., tür. * cantor (Alman matematikçi Georg Cantor’un soyadından) (alm.) + kyomat (yığın, öbek, toplanma, gruplaşma, grup, birikme, küme) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * reel sayılar kümesinin [0,1] aralığında oluşturulan, her adımda orta üçüncü kısmın çıkarılmasıyla elde edilen, sıfır uzunlukta ama sonsuz sayıda nokta içeren klasik fraktal küme

kanun : gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke, yasa, kanun, prensip) (gre.); kanun (ara.) * toplum düzenini sağlamak amacıyla kabul edilen yazılı veya yazısız hukuk kuralları, yasa, kural, ilke, prensip; Aralık ile Ocak ayının eski ismi

kanunen : gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke, yasa, kanun, prensip) (gre.); kanun + en (gibi, olarak) (ara.) * kanuni olarak, kanun açısından, yasayla ilgili olarak, yasal olarak

kanuni : gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke, yasa, kanun, prensip) (gre.); kanun + iy (ile ilgili, gibi, -a ait) (ara.) * kanunla ilgili, yasayla ilgili, yasal

kanuniyet : gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke, yasa, kanun, prensip) (gre.); kanun + iyet (isim yapım ve durum eki) (ara.) * yasa, kural veya düzen olma durumu, yasallık, kanunilik

kanunname : gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke, yasa, kanun, prensip) (gre.); kanun (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir devlet veya topluluk tarafından belirlenmiş yazılı yasalar veya düzenlemeler bütünü

kanunu esasi : gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke, yasa, kanun, prensip) (gre.); kanun + u (tamlama eki) + esas (öz, temel, kaynak) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait) (ara.) * bir devletin en temel hukuki düzenlemesi ve anayasal yapısı, anayasa

kanunu evvel : gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke, yasa, kanun, prensip) (gre.); kanun + u (tamlama eki) + evvel (önce, ilk) (ara.) * ilk kanun, birinci kanun; Osmanlı'da Tanzimat öncesi temel hukuk metinleri

kanunu sani : gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke, yasa, kanun, prensip) (gre.); kanun + u (tamlama eki) + sani (ikinci) (ara.) * ikinci kanun; Osmanlı'da Tanzimat sonrası düzenlenen ikinci temel hukuk metinleri

kanül : gre., lat. * canula (küçük boru, küçük kamış, küçük tüp) (kanna (kamış, boru, tüp, saz) (gre.); canna (kamış, boru, tüp) + ula, ulus (küçültme eki) ) (lat.) * damar veya vücut boşluklarına giren ince, genellikle plastik veya metalden yapılmış borucuk, küçük boru, ince tüp

kanülasyon : gre., lat. * canulare (kanül takmak, kanül yerleştirmek) (canula (küçük boru, küçük kamış, küçük tüp) (kanna (kamış, boru, tüp, saz) (gre.); canna (kamış, boru, tüp) + ula, ulus (küçültme eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * genellikle sıvı, ilaç veya kan örneği alımı için damar veya vücut boşluğuna kanül yerleştirme, ince borucuk sokma veya takma işlemi

kanüle : lat., fra. * canulatus (canulare (kanül takmak, kanül yerleştirmek) (canula (küçük boru, küçük kamış, küçük tüp) (canna (kamış, boru, tüp) + ula, ulus (küçültme eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); canulé (fra.) * kanül takılmış, kanül yerleştirilmiş

kanvas : gre. * kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) (gre.); canevas (fra.) * kenevir bitkisinden elde edilen kumaş; el işleri için kullanılan, seyrekçe dokunmuş keten bezi; çuval yapmakta kullanılan, kendir veya kenevir liflerinden yapılmış iplerden seyrek dokunmuş bez; dokuma veya resim için kullanılan, genellikle keten veya pamuktan yapılan, üzeri sıklıkla boyanabilen veya işlenebilen kalın kumaş veya tuval

kanyak : lat., fra. * cognacum (lat.); cognac (Cognac şehri, Fransa) * Fransa'nın Cognac bölgesinde üretilen üzüm bazlı sert içki

kanyon : gre., lat. * kanna (kamış, boru, tüp, saz) (gre.); canna (kamış, boru, tüp) + ion (büyütme, artırma eki) (lat.) * derin ve dik yamaçlı, genellikle nehir tarafından aşındırılmış dar vadi

kaolin : çin * gaoling (yüksek tepe) * granit kayaçlardan elde edilen ve bazı seramik ve porselenlerin yapımında kullanılan beyaz, yumuşak, plastik bir kil türü; Çin'in Jiangxi bölgesinde yer alan Gaoling adlı dağdan adını alan, beyaz renkli ve yumuşak bir kil türü olan kaolinit minerali esaslı ham madde (Al2Si2O5(OH)4), seramik uygulamada (Al2O3•2SiO2•2H2O)

kaolinit : çin * gaoling (yüksek tepe) + tu (toprak) * hidratlı alüminyum silikat mineral türü, beyaz, yumuşak ve plastik seramik kili, porselen üretiminde hammadde, refrakter malzeme, kağıt ve kozmetik katkısı (Al2Si2O5(OH)4)

kaon : gre. * K (Yunan alfabesinde 10. sırada olan "Kappa" (K) harfi) + on (parçacık/tanecik eki) * bir kuark ile bir karşıt kuarktan (antikuark) oluşan, "garip" (acayip) kuantum sayısına sahip kararsız bir alt atomik parçacık türü, K mezonu

kaos : gre. * khainein (açılmak, yarılmak, ağzını açmak, boşluk oluşturmak), khaos (boşluk) * boşluk; maddenin uçucu hali, gaz; uçurum, düzensizlik

kaos teorisi : gre. * khaos (boşluk; maddenin uçucu hali, gaz; uçurum, düzensizlik) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * düzensizlik içindeki düzeni inceleyen kuram

kaotik : gre. * khaos (boşluk; maddenin uçucu hali, gaz; uçurum, düzensizlik) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * düzensizlik ve karmaşaya özgü olan, sistematik yapıdan yoksun, önceden kestirilemeyen ve rastlantısal işleyen, boşta ve kontrolsüz olan

kap : tür. * kap (içine almak, kavramak, kaplamak, kapsamak, örtmek, sarmak) * içine eşya veya sıvı konan oyuk hazne, tulum, torba, kılıf, içine alan, üstünü örten

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...