kadir gecesi :
ara. * kadir (kudretli, kuvveti yeten; ölçen, ölçülendiren) + gece (gündüzün
tersi, karanlık zaman dilimi) + si (iyelik eki) * Kur’an’ın, Hz. Muhammed’e ilk
indirilmeye başlandığı gece, leyletel kadr
kadiri mutlak :
ara. * kadir (kudretli, kuvveti yeten; ölçen, ölçülendiren) + i (tamlama eki) +
mutlak (salt, kesin, koşulsuz, sınırsız) * mutlak güç sahibi, Tanrı, Allah
kadiriye :
ara. * kadir (kudretli, kuvveti yeten; ölçen, ölçülendiren) + iye (durum eki) *
Şeyh Abdülkadir Geylanî tarafından XI. yüzyılda kurulan bir tarikat, kadirilik
kadirli :
ara., tür. * kadir (kudretli, kuvveti yeten; ölçen, ölçülendiren) (ara.) + li
(ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) * Osmaniye’nin bir ilçesi
kadirşinas :
ara., far. * kadir (kudretli, kuvveti yeten; ölçen, ölçülendiren) (ara.) +
şinas (bilen, tanıyan) (far.) * değeri olan şeylere, kimselere önem veren,
onları koruyan veya onlara saygı gösteren (kimse), değerbilir
kadit :
ara. * kadda (kesmek, dilimlemek, parçalamak) * etin uzun şeritler hâlinde
kesilip kurutulmasıyla elde edilen, özellikle sıcak iklimlerde bozulmayı
önlemek amacıyla yapılan geleneksel kurutulmuş et türü, kurutulmuş et,
pastırmalık et; çok zayıf kişi, kuru ve çelimsiz insan; etleri dökülmüş olup
yalnız kemikten ibaret olan gövde, iskelet
kadmiyum :
gre., lat. * kadmeia (Kadmos’un yeri, antik Thebai yakınlarındaki bir bölge)
(gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * simgesi Cd, atom sayısı 48, atom
ağırlığı 112,41, yoğunluğu 8,6 olan, 320 santigrat derecede ergiyen, maden
yataklarında çinkoyla birlikte bulunan, kalay görünüşünde, kolay işlenen, tel
durumuna gelebilen, elektrik ve seramik sanayiinde kullanılan bir element
kadr :
ara. * kaddera (ölçmek, biçmek, ölçülendirmek, hesap etmek, takdir etmek,
mikdar belirlemek, nicelik belirlemek, değerlendirmek, değer biçmek, uygun
görmek), kader (ölçü, miktar, nicelik) * ölçü, miktar, nicelik, meblağ, itibar,
değer, kıymet; Kur’an’ın 97. suresinin simi
kadraj :
fra. * cadre (çerçeve), cadrer (çerçevelemek) + age (isim yapım eki) *
fotoğraf, sinema ve görsel sanatlarda görüntü alanının sınırlarını belirleyerek
hangi öğelerin çerçeve içinde yer alacağını ve nasıl konumlanacağını ifade eden
düzenleme, çerçeveleme (fotografçılık terimi)
kadran :
lat., fra. * quadrans (dörtte bir, çeyrek daire) (lat.); cadran (ölçüm veya
gösterim amacıyla değerlerin yerleştirildiği ve okunduğu çerçeveli yüzey,
gösterge yüzü, saat tablası) (cadrer (çerçevelemek, hizalamak) + ant (isim
yapım eki) ) (fra.) * saat veya ölçü aletlerinin üzerinde zamanı veya değeri
gösteren yuvarlak kısım, gösterge
kadrat :
lat. * quadratus (kare biçiminde) (quadrus (kare) (quattuor (dört) + osus (ile
ilgili, sıfat yapım eki) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * kare
biçiminde, dörtlü yapı
kadril :
lat. * quadrus (kare) + illa (küçültme eki) * dört çiftin oluşturduğu kare
şeklinde dans, dört kişilik kare dans türü
kadriseps :
lat., gre. * quattuor (dört) + caput (baş, kafa, tepe), ceps (baş ile ilgili,
kafa ile ilgili) (lat.); kephale, kephalos (baş, kafa) (gre.) * üst bacağın ön
tarafında yer alan, bacağın uzanma ve bükülme hareketlerini hamstringle
birlikte yapan dört başlı uyluk kası
kadro :
fra. * cadre (çerçeve), cadré (çerçevelenmiş, çerçeve içine alınmış olan) *
personel, ekip, mürettebat, tayfa, takım
kadru :
san. * kadru (açık kahverengi,
kırmızımsı kahverengi, esmer/kumral) * Hindu mitolojisinde Daksha'nın kızı, Nagaların
(yılanların) annesi Vasuki, bilge
Kashyapa'nın eşlerinden biri ve rakibesi olan kız kardeşi Vinata'yı bir iddia
sonucu kurnazlıkla kölesi haline getiren, yeryüzündeki tüm yılanların ve yarı
insan yarı yılan varlıklar olan Nagaların (yılanların) proto-anası ve tanrıçası
kadük :
lat. * caducus (düşük, düşmüş; varisi olmayan mülk) (cadere (düşmek, çökmek,
yere yığılmak) + ucus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * değerini, önemini
yitirmiş, eskimiş olan
kadüse :
gre., lat. * kerukeion (haberci asası) (kerux (haberci) + eion (araç veya nesne
yapım eki) ) (gre.); caduceus (lat.) (asa, haberci asası) * Yunan mitolojisinde
Hermes ve dolayısıyla Greko-Mısır Mitolojisinde Hermes Trismegistus tarafından
taşınan asa; habercinin asası, iki yılanın sarıldığı asa; tıbbın sembolü
kadüsite :
lat. * caducus (düşen, geçici, çabuk yok olan) (cadere (düşmek, çökmek, yere
yığılmak) + ucus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + itas (isim yapım ve
durum eki) * geçicilik, fanilik; çabuk bozulma veya çürüme durumu; ömürsüzlük,
kısa süreli olma
kaf :
ara. * kaf (ق) * Arapça alfabenin on dokuzuncu harfi; Kur’an’ın 50. suresinin
ismi, kaffa (durdurmak, engellemek, alıkoymak, elini çekmek; vazgeçirmek, el
çektirmek; bükerek yuvarlak hale getirmek; tutmak, kapsamak) * ayağı sert
basmak, durmak, durdurmak, el çektirmek (cuff (kelepçe) (ing.) )
kaf dağı :
ara., tür. * kaf (Arap alfabesinin 19. harfi; Kur’an’ın 50. suresi; tepe, baş
(mecazi) (ara.) + dağ (yüksek toprak ve kaya kütlesi) + ı (iyelik eki) (tür.) *
Türk ve İslam mitolojilerinde yer alan “dünya sınırı” veya “efsanevi dağ”
kafa :
ara. * kafa (baş, tepe, başın arkası, ense; önünde olan, karşı taraf; ardından
gitmek, izlemek, takip etmek) * baş, başın üst ve arka tarafı, ense, arka; tepe
(kephale, kephalos (baş, kafa) (gre.); caput (baş, kafa, tepe) (lat.); cap
(başlık, tepe, zirve, kapak, başlık) (ing.), Kopf (şapka, kafalık) (alm.),
capital; Kapital (sermaye) (ing., fra., alm.) )
kafadar :
ara., far. * kafa (baş, tepe, başın arkası, ense; önünde olan, karşı taraf;
ardından gitmek, izlemek, takip etmek) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili,
tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * aynı kafada olan,
arkadaş, dost
kafalı :
ara. * kafa (baş, tepe, başın arkası, ense; önünde olan, karşı taraf; ardından
gitmek, izlemek, takip etmek) (ara.) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi)
(tür.) * akıllı, zeki
kafasız :
ara. * kafa (baş, tepe, başın arkası, ense; önünde olan, karşı taraf; ardından
gitmek, izlemek, takip etmek) (ara.) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık,
olumsuzluk eki) (tür.) * akılsız, aptal
kafatası :
ara., tür. * kafa (baş, tepe, başın arkası, ense; önünde olan, karşı taraf;
ardından gitmek, izlemek, takip etmek) (ara.) + tas (kap, çanak, kase) + ı
(iyelik eki) (tür.) * başın kabuğu, kafanın koruyucu kemiği, beyni saran
küresel kemik yapı
kafe :
ara., fra. * kahiye (iştahı kesilmek), kahve (ara.), café (fra.) * kahvenin
servis edildiği sosyal buluşma mekanı, kahve içilen yer, kafe
kafein :
ara., fra. * kahve (ara.), café (kahve) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi
eki) (fra.) * kahve çekirdeğinde bulunan uyarıcı alkaloid madde (C8H10N4O2)
kafein :
ara., fra. * kahve (ara.), café (kahve) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi
eki) (fra.) * kahve çekirdeğinde bulunan uyarıcı alkaloid madde (C8H10N4O2)
kafes :
ara. * kafasa (kapsamak, kaplamak, içine almak, hapsetmek) * kapsayan içine
alan örgü, hasır örgü sepet, kutu, sandık (Käfig (kafes) (alm.) )
kafeşantan :
fra. * café (kahve) + chantant (şarkı söyleyen) (chanter (şarkı söylemek) + ant
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * içkili, çalgılı, şarkı söylenen kahvehane
kafeterya :
fra., gre. * café (kahve) (fra.) + terion (yer, mekan) (gre.) * kahve ve hafif
yiyeceklerin servis edildiği yer, kafe tarzı yemekhane veya dinlenme alanı.
kaff :
ara. * kaffa (durdurmak, engellemek, alıkoymak, elini çekmek; vazgeçirmek, el
çektirmek; bükerek yuvarlak hale getirmek; tutmak, kapsamak) * avuç, elin içi;
tümü, hepsi, tamamı
kaffal :
ara. * kafala (kapatmak, kilitlemek, kefil olmak, sorumluluğunu almak), kafl
(kilit; güvence), kafil, kefil (sorumlu, sorumluluk üstlenen kişi, garantör) *
kilit ve anahtar işiyle uğraşan, kapıları açıp kapatan, çilingir
kaffeh :
ara. * kaffa (durdurmak, engellemek, alıkoymak, elini çekmek; vazgeçirmek, el
çektirmek; bükerek yuvarlak hale getirmek; tutmak, kapsamak) + ten (olarak eki,
zarf eki) * bütünüyle, topluca, hepsi, bütünü, hepsi birden, kaffeten
kaffeten :
ara. * kaffa (durdurmak, engellemek, alıkoymak, elini çekmek; vazgeçirmek, el
çektirmek; bükerek yuvarlak hale getirmek; tutmak, kapsamak) + ten (olarak eki,
zarf eki) * bütünüyle, topluca, hepsi, bütünü, hepsi birden, kaffeh
kafi :
ara. * kefa, kafa (yetmek, yeterli olmak, uygun olmak, uymak) * yeterli, yeten
kafil :
ara. * kafala (kapatmak, kilitlemek, kefil olmak, sorumluluğunu almak), kafl
(kilit; güvence) * sorumlu, sorumluluk üstlenen kişi, garantör; borçlunun
borcunu ödeyememesi durumunda borcu ödemeyi taahhüt ederek alacaklının
garantörü olan kişi
kafile :
ara. * kafala (bir araya getirmek, bir grubu oluşturmak) * kervan, konvoy,
grup, topluluk, yolculuk eden grup
kafir : ara.
* kefere (örtmek, kaplamak) * örten, kaplayan, tarımcı; inkarcı (gerçeği
örterek inkar eden) (cover, couvrir (örtmek) (ing., fra.) )
kafiristan :
ara., far. * kafir (örten, kaplatan; tarımcı) (ara.) + istan (durulan yer,
bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) * Afganistan ve çevresindeki günümüz
Nuristan Eyaletini kapsayan tarihi bir bölge
kafirun :
ara. * kafir (inkarcı) + un (çoğul eki) * inkarcılar; Kur'an'ın 109. suresinin
ismi
kafiye :
ara. * kafa (yetmek, yeterli olmak, uygun olmak, uymak) + iye (isim yapım eki)
* şiirde dizelerdeki son seslerin ahenkli tekrarı, ses uyumu, uyak
kafkafa :
ara. * kaffa (ayağı sert basmak, durdurmak, engellemek, alıkoymak, elini
çekmek; vazgeçirmek, el çektirmek; bükerek yuvarlak hale getirmek; tutmak,
kapsamak) * durdurmak, zaptetmek, kelepçelemek (cuff (kelepçe) (ing.) )
kafkas :
isk., far., gre., lat. * gracaucaus (ak kar, beyaz kar) (grac (ak, beyaz) +
aucasus (kar) ) (isk.); kaf (dağ, zirve; dağların derin olarak yarıldığı yerler
) (far.); kaukasos (yüksek dağ, karla kaplı zirve ) (gre.); caucasus (lat.) *
Kuzeydoğu Anadolu ve Güney Kafkasya bölgesindeki Kafkas Dağları isimli dağ
silsilesini içeren alana ait olan
kafkasya :
isk., far., gre., lat. * gracaucaus (ak kar, beyaz kar) (grac (ak, beyaz) +
aucasus (kar) ) (isk.); kaf (dağ, zirve; dağların derin olarak yarıldığı yerler
) (far.); kaukasos (yüksek dağ, karla kaplı zirve ) (gre.); caucasus (lat.) +
eia (ile igili olma) (gre.); caucasia (lat.) * Kuzeydoğu Anadolu ve Güney
Kafkasya bölgesindeki Kafkas Dağları isimli dağ silsilesini içeren alan
kaftan :
tür., far. * kap (sertçe bitişmek, kapanmak, kapatmak, yakalamak, içine almak,
kavramak, kaplamak, kapsamak, örtmek, sarmak) + ton (isim yapım eki) (tür.),
haftan (far.) * üste giyilen, kumaştan yapılan, uzun, süslü ve astarsız elbise,
cübbe, hilat; örtü, üst giysisi; uzun ve kollu cübbe, uzun, bol kollu ve önden
açık giysi
kafur : san., ara. * karpura (beyaz, parlak) (san.); kafur (ara.) * Doğu Asya'da yetişen kafur ağacından (Cinnamomum
camphora) elde edilen, keskin kokulu, uçucu, beyaz krystalline bir organik
bileşik olup tıpta, parfümeride ve özellikle serinletici, kokulu bazı
geleneksel şerbet ve içeceklerin yapımında tat/koku verici bir madde olarak
kullanılan, uçucu, aromatik, sert, güzel kokulu bitkisel bir öz
kagir :
far. * kahir (güçlü, sağlam) (ara.) + giriftan (tutmak, almak, yakalamak,
kavramak), gir (taşıyan, yapan, tutan, alan, işlevi yerine getiren) (far.);
kahgir, kahgil (kah (saman) + gil (çamur) ) (far.) * taş veya tuğladan yapılmış
sağlam yapı, kaba inşaat; kerpiçten yapılmış bina
kağan :
tür. * kağan (ka (yönetmek, idare etmek, hükmetmek) + ğan (isim yapım eki) ) *
lider, başkan, han, hükümdar, en yüksek yönetici, imparator, yüce lider Türk ve
Moğol geleneğinde en yüce yönetici ünvanı
kağıt :
far. * kağad (yazı yazılan ince levha) * yazı yazmaya yarayan, ağaçtan,
deriden, taştan veya metalden yapılan ince, düz malzeme
kağıthane :
far. * kağad (yazı yazılan ince levha) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak,
konut, yuva) * İstanbul’un bir ilçesi
kağızman :
erm., far. * kağaz kağız (kağıt) + man (yapan, eden kimse veya yer eki) (kağıt
yapılan veya kağıda ilişkin yer, kağıtçılar yurdu) * Kars’ın bir ilçesi (eski
ismi Ermenice "Arşarunik" (arşan (soylu, asil) + urik (ile ilgili,
gibi, -a ait) )
kağnı :
tür. * kanglı (iki tekerlekli yük arabası, ağır yük arabası, iki veya dört
tekerlekli, dingili tekerleklerle dönen öküz arabası); kağ (çekmek, taşımak) +
nı (araç eki) * yük veya yolcu taşımak amacıyla öküz veya at gibi hayvanlarla
çekilen, tekerlekli veya tekerleksiz araç
kağnı mazısı :
tür. * kanglı (iki tekerlekli yük arabası, ağır yük arabası, iki veya dört
tekerlekli, dingili tekerleklerle dönen öküz arabası) + mazı (katı, yoğun, sert
ağaç) + sı (iyelik eki) * kağnının iki tekerleğini birbirine bağlayan ve
onlarla birlikte dönen, baltayla kabaca yontulmuş kütük
kağşak :
tür. * kağş (çürümek, gevşemek, yumuşayıp dağılmak) + ak (isim yapım eki) *
gevşek, dağılgan, çökmüş, yıkılmaya, dağılmaya yüz tutmuş, eskimiş, gevşemiş
(yapı, eşya); nemden ve eskilikten dolayı gevşeyip dağılma noktasına gelmiş
ahşap organik malzeme
kağşamak :
tür. * kağş (çürümek, gevşemek, yumuşayıp dağılmak) + a (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * gevşemek, dağılmak, çökmek, yıkılmaya, dağılmaya yüz
tutmak, eskimek
kah ... kah :
far. * gah, kah (makam, yer, karar yeri, durak; kez, defa, sefer) * farklı
yerlerde, farklı defalarda
kah :
far. * gah, kah (yer, konum,
mevki, lokasyon, makam, karar
yeri, durak) * yer, konum, mevki, lokasyon, makam, karar yeri, durak; kez, defa, sefer
kahgil :
far. * kah (saman, saman çöpü) + gil (çamur) * samanlı sıva çamuru
kahhar :
ara. * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek) * zorlayıcı,
cebbar, mahvedici, mahi, ezici, galip
kahır :
ara. * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek) * zorlama,
cebir, ezme, mahvetme, mahv
kahil :
ara. * kahala (kurumak; tembelleşmek), kahl (kuru, kurak, kıraç), kuhul
(kuruluk, kuraklık, çoraklık) * saçına ak düşmüş adam, yaşlı, ihtiyar, erişkin;
tembel
kahin :
ara. * kahana (bilmek, kehanette bulunmak, kutsal bilgiye sahip olmak) *
geleceği bildiği, sezdiği veya ilahi plandan, gaybdan haber verdiği kabul
edilen kişi; falcı, müneccim, peygamber benzeri figür
kahir :
ara. * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek) * zorlayıcı,
cebbar, mahi, ezici, galip
kahire :
ara * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek), kahhar
(zorlayıcı, cebbar, mahvedici, mahi, ezici, galip) * yenen, üstün gelen, galip,
galip gelen, yenen, muzaffer, fatih (dişi form); Mısır'ın başkenti
kahkaha :
ara. * kahkaha (gülme
sesinden onomatope (ses yansımalı) kelime) * sesli ve sürekli gülüş
kahke :
ara. * ka’ka (halka biçiminde çörek, küçük kek) * un, yağ ve çeşitli katkılarla
hazırlanıp fırında pişirilen, yörelere göre susamlı, mahlepli veya baharatlı
yapılabilen halka veya yuvarlak biçimli çörek
kahl :
ara. * kahala (kurumak; tembelleşmek), kuhul (kuruluk, kuraklık, çoraklık) *
kurak, kıraç, çorak, kel (kahl (kel) (alm.) ); tembel
kahmut :
tür. * kahmut (doğal nesne, bitki)
*
tarlalarda biten, hafif tatlımsı
ve mayhoş lezzete sahip yabani bir otun kökü, kurumuş ot kökü, çapa
ile sökülen kök parçası, odunsu kök kalıntısı, kakıl
kahpe :
ara. * kahaba (ahlaksızlık etmek, zina etmek, cinsel ahlak normlarına uymamak),
kahba (fahişe, kaltak, orospu, kevaşe) * namussuz kadın, kaltak, orospu,
fahişe; sözünde durmaz, hain, kalleş
kahr :
ara. * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek), kahir, kahhar
(zorlayıcı, cebbar, mahi, ezici, galip) * zorlama, cebir, ezme, mahvetme
kahraman :
far. * kar (yapma, etme, iş, fiil) + framan (buyruk, emir, hüküm, hükümdar
iradesi) * iş buyuran, iş emreden; yiğitlik ve cesaret sahibi kimse, yiğit,
cesur, gözüpek
kahramanmaraş :
far., ara. * kahraman (cesur, yiğit, bahadır) (kar (yapma, etme, iş, fiil) +
framan (buyruk, emir, hüküm, hükümdar iradesi) ) (fra.) + ra’aşa (titremek,
sarsılmak), mer’aş, maraş (titreme yeri, sarsılma yeri; titreyen, sarsılan)
(ara.) (Bu ilde tarih boyunca şiddetli depremler olması "ra'şa" kelimesiyle
uyum arzetmektedir. Şehir halkının Kurtuluş Savaşı'nda gösterdiği cesaret
nedeniyle şehirin ismi olan "Maraş" kelimesinin başına
"Kahraman" sıfatı eklenmiştir.) * Türkiye’nin güneydoğusunda yer
alan, kuzeyinde Sivas, doğusunda Malatya ve Adıyaman, güneyinde Gaziantep ve
Osmaniye, batısında ise Kayseri bulunan 46 plaka numaralı il
kahretmek :
ara., tür. * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek), kahir,
kahhar (zorlayıcı, cebbar, mahi, ezici, galip), kahr(zorlama, cebir, ezme,
mahvetme) (ara.) + et (yapmak, eylemek) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * ezmek,
perişan etmek, mahvetmek, yok etmek; aşırı ölçüde üzmek
kahta :
far. * kuhta
(dağ eteği) (kuh (dağ) + ta (etek) ) * Adıyaman’ın
bir ilçesi
kahvaltı :
ara., tür. * kahiye (iştahı kesilmek), kahve (iştah kesilmesi, iştah kesen;
çekirdeğinden içecek yapılan bitki ve içeceğin ismi) (ara.) + alt (aşağı, önce)
+ ı (iyelik eki) (tür.) *
genellikle sabahları güne başlarken tüketilen, vücuda enerji vermek amacıyla
hafif veya çeşitli yiyeceklerden oluşan, günün ilk ve en önemli öğünü
kahve :
ara. * kahiye (iştahı kesilmek) + ve (isim yapım eki) * beyaz ve kokulu
çiçeklerle sahip, kirazı andıran kırmızı meyvesinin içinde iki çekirdek
bulunan, dikildikten yaklaşık 3 yıl sonra meyve vermeye başlayan ve 30-40 yıl
boyunca aralıksız meyve veren, ekvatorun 25 Kuzey'i-30 Güney'i arasındaki
kuşakta yetişen bir ağaç türü (coffee, café, Kaffee (kahve) (ing., fra., alm.)
)
kahvehane :
ara., far. * kahiye (iştahı kesilmek), kahve (iştah kesilmesi, iştah kesen;
çekirdeğinden içecek yapılan bitki ve içeceğin ismi) (ara.) + hane (ev, yer,
mekan, mesken, konak, konut, yuva) * kahve içilen yer; sosyal buluşma mekanı,
geleneksel içkili olmayan kıraathane.
kahverengi :
ara., far. * kahiye (iştahı kesilmek), kahve (iştah kesilmesi, iştah kesen;
çekirdeğinden içecek yapılan bitki ve içeceğin ismi) (ara.) + renk (boya,
görünüm) (far.) + i (iyelik eki) (tür.) * kahve içeceğinin rengine benzeyen
koyu tonlu renk
kahya :
gre., far., ara. * epikerios (epi (üstünde, üst, üzeri, yukarı, tepe) + kerios
(vekil, yönetici, idareci) ) (gre.); kedhuda (ev ve çiftlik yöneticisi) (kad,
kade, ket (ev) + huda (sahip, efendi, reis, emir, amir) ) (far.), kahya (ara.)
* bir mülk, konak veya iş yerinde işleri yürüten yönetici; vekil idareci
kaib : ara.
* kaaba (şişmek, kabarmak, tümsek
oluşturmak, yuvarlaklaşmak, belirginleşmek, küp şeklini almak), kabe (küp ev),
ka'b (topuk kemiği, topuk) * şişmiş, kabarmış; tomurcuk, tane, çekirdek,
kevaib (tomurcuklar)
(ç.); ergenlik dönemine
girerek çocukluktan genç kızlığa adım atmış, vücut hatları (özellikle
göğüsleri) tıpkı bir bitkinin tomurcuklanması gibi yeni yeni belirginleşip
şekillenmeye başlamış olan genç kız (halk arasındaki tasvir)
kaid :
ara * ka'ada (oturmak, sakin olmak, yerleşmek), kuud (oturma) * oturan,
oturucu, oturmuş
kaid :
ara. * kada (hüküm vermek, karar vermek) * hüküm veren, karar veren, kumandan,
komutan, serasker
kaide :
ara. * ka'ada (oturmak, yerleşmek), kuud (oturma) * taban, temel, esas, ilke,
kural, kanun, prensip
kaikias :
gre. * kaiein (yakmak, kavurmak), kaion (yakıcı, kavurucu) + ias (isim son eki)
* Yunan mitolojisinde kuzeydoğudan esen rüzgarın (Voreas, Boreas'ın doğu
varyantı) kişileştirilmiş tanrısı; sekiz ana rüzgâr tanrısından biri
kail :
ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek) * söyleyen, diyen
kaim :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kiyam (ayakta durma,
ayağa kalkma, doğrulma, durma, dikilme, daim olma, kalkma, yerleştirme), ikame
(yerine geçme, yerinde durma, durma) * var olan, duran, ayakta duran, daim
olan, mevcudiyeti süren
kaime :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kiyam (ayakta durma,
ayağa kalkma, doğrulma, durma, dikilme, daim olma, kalkma, yerleştirme), ikame
(yerine geçme, yerinde durma, durma) * bir şeyin yerine geçen, bir şeyin
yerinde duran, kaim olan şey; kağıt para, gayme (halk ağzı)
kain :
ara. * kane (olmak, vücuda gelmek, oluşmak, meydana gelmek) * varolan, bulunan,
mevcud olan
kainat :
ara. * kane (olmak, vücuda gelmek,
oluşmak, meydana gelmek), kain (varolan, bulunan, mevcud olan) *
oluşlar, varolanlar, bulunanlar, mevcud olanlar, tüm varlıklar, evren; oluşum,
yaratılış, olum (can, kann (yapabilmek, olabilmek) (ing., alm.), gene (gen),
genesis, genèse, Genesis (oluşum) (ing., fra., alm.), gene, gène, Gen (gen),
(oluşum, yaratılış) (ing., fra., alm.) )
kaitiakitanga :
mao. * kaitiaki (koruyucu, gözetici, muhafız) (kai (yapan, gerçekleştiren) +
tiaki (korumak, gözetmek) sözcüklerinden) + tanga (isim yapım eki) * Maori
kültüründe çevreyi, doğal kaynakları ve yaşayan varlıkları koruma, gözetme ve
gelecek nesillere aktarma sorumluluğunu ifade eden kavram
kaju :
por., tup. * acaju (Anacardium occidentale) * tropik bölgelerde yetişen, dışı
elma benzeri meyve veren ve tohumu yenilen bir ağaç (Anacardium occidentale)
kak :
tür. * kak (kurumak, sertleşmek;
kuru, kurumuş, sertleşmiş şey) * genellikle elma, armut, kayısı, şeftali veya erik gibi
meyvelerin, geleneksel yöntemlerle güneşte veya fırınlanarak kurutulmasıyla
elde edilen, Anadolu'da kışlık yiyecek veya komposto (hoşaf) yapımında
kullanılan meyve kurusu; ince, zayıf ve kuru kimse (mecazi)
kaka : gre., fra. * kakka, kakke (kötülemek, pisletmek, uygunsuz
davranmak), kakke (kaka, dışkı, bok, pislik), kakos (kötü, kötücül, çirkin,
kusurlu, zararlı, pis) (gre ); caca (fra.) * pislik, dışkı, bok
kakaç :
tür. * kak (kurumak, sertleşmek;
kuru, kurumuş, sertleşmiş şey) + aç (isim/sıfat yapım eki) * eski dönemlerde buzdolabı gibi soğutma imkanları
yokken etlerin bozulmasını önlemek amacıyla uygulanan, etin tuzlanıp iplere
veya ağaç dallarına asılarak güneşte kurutulması yöntemiyle elde edilen
tuzlanıp kurutulmuş yiyecekleri ve özel olarak manda pastırması; el
emeğiyle yapılmış çalı süpürgesi; bazı ağızlarda ince uzun dal veya çubuk
demeti; kargı, değnek
kakalak : isp. * cucaracha (hamam böceği) (cuca (tırtıl, böcek) + aracha (küçültme eki) ) *
bakteri taşıyan, 0.5-1 cm boyunda, kahverengi renkte, çok hızlı yürüyen kanatlı
bir hamam böceği türü, blattodea
kakalamak :
tür. * kak (vurmak, itmek, çakmak, darbelemek, dürtmek, bastırmak, zorlamak) +
la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * istenmeyen bir şeyi kurnazca
başkasına satmak, kabul ettirmek veya zorla yüklemek. sürekli çekiştirip itmek,
kakıp durmak, iteleyip sarsmak; (alışverişte) bir malı değerinden fazlaya
satmak veya kötü bir malı iyi diye yutturmak, sokuşturmak
kakao :
nah. * cacaua (kakao ağacı meyvesi) * Theobroma cacao ağacının meyve
çekirdeklerinden elde edilen, toz halinde veya işlenmiş olarak tüketilen madde;
çikolatanın ham maddesi
kakavan :
tür. * kakağan (kaki (öfkelenmek) + ğan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) *
huysuz, çabuk öfkelenen; kendini beğenmiş, düşüncesiz, sevimsiz, çirkin,
biçimsiz, aptal, budala (kimse)
kakıç :
tür. * kak (itmek, dürtmek, vurmak, çarpmak, bastırmak, zorlamak) + ıç (isim
yapım eki, alet, araç eki) * oltayla avlanan balıkları sandala almakta
kullanılan kanca
kakım :
far. * kakum (sansar cinsinden siyah kuyruklu etçil bir hayvan) *
sansargillerden, Avrupa’nın ve Asya’nın kuzeyinde yaşayan, gelincik ve
kokarcaya benzeyen, boyu yaklaşık 30 cm. olan, tüyleri yazın esmere çalan
kırmızı, kışın beyaz renkli, çok değerli olan postu için avlanan, yırtıcı bir
etçil hayvan
kakımak :
tür. * kak (itmek, dürtmek, vurmak, çarpmak, bastırmak, zorlamak) + ı (etken
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sert sözler söylemek, paylamak, kızmak,
öfkelenmek
kakırca :
tür. * kakır (çıkan sesten ses yansımalı kelime) + ca (isim yapım eki) * fındık
faresi olarak da bilinen küçük memeli hayvan
kakırdak :
tür. * kakır (çıkan sesten ses yansımalı kelime) + dak (isim yapım eki) * koyun
kuyruk yağının eritildikten sonra kalan gevrek posası
kakırdamak :
tür. * kakır (çıkan sesten ses yansımalı kelime) + da (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * kakır kakır diye sesler çıkarmak; kupkuru, gevrek bir
duruma gelmek, çok kurumak
kakıştırmak :
tür. * kak (itmek, dürtmek, vurmak, çarpmak, bastırmak, zorlamak) + ış (edilgen
ve işteş fiil eki) + tır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sürekli ve
hafif hafif kakmak
kakmak :
tür. * tür. * kak (vurmak, itmek, çakmak, darbelemek, dürtmek, bastırmak,
zorlamak) + mak (fiil mastar eki) * itmek, vurmak, çarpmak, darbelemek
kaknem :
tür. * kak (ince, zayıf ve kuru) + nem (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
(kadın için) çirkin, hırçın, huysuz; (kadın için) çok zayıf, sıska, kuru
kakofoni :
gre. * kakophonos (kötü ses) (kakos (pis, kötü, çirkin, zayıf, zararlı) +
phonein (ses çıkarmak, konuşmak veya ses vermek), phonia (ses çıkarma) (phonos,
phone (ses) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kakışma, geleneksel armoni
kurallarına göre uyumsuz sayılan nota bileşimi
kakosmi :
gre. * kakos (pis, kötü, çirkin, zayıf, zararlı) + osmia (omein (koklamak, koku
almak, kokuyu algılamak) (osme (koku, koklama duyusu) + ein (fiil mastar eki) )
+ eia (olma durumu) ) * kötü ve rahatsız edici koku alma durumu; kronik
sinüzit, rinit veya bazı nörolojik bozukluklarda burundan kötü koku alma hali
(parosmi (bozuk koku algısı), anosmi (koku alamama) )
kaktüs : gre.
* kaktos (dikenli) (gre.); cactus (lat.) * dikenli, etli yaprakları olan, sıcak
iklimlerde yetişen sukulent familyasından bir bitki türü
kakule : süm., ara. * kakkala, gakkul (ot, bitki cinsi, baharat) (süm.); kakullat
(baharat bitkisi) *
zencefilgiller (zingiberaceae) familyasından, Elettaria ve Amomum
cinslerini kapsayan, Batı ve Güney Hindistan, Güneydoğu Asya'nın sıcak
bölgelerinde yetişen, iştah
açıcı ve sindirimi kolaylaştırıcı özelliklere sahip, baharat olarak ya da
kahveye tat vermek amacıyla kullanılan 4-5 m boyunda, büyük
yapraklı çok yıllık bitkilerin genel ismi; Güney Asya'ya özgü bir baharat,
elettaria cardamomum
kakum :
far. * kakum (sansar cinsinden siyah kuyruklu etçil bir hayvan) *
sansargillerden, Avrupa’nın ve Asya’nın kuzeyinde yaşayan, gelincik ve
kokarcaya benzeyen, boyu yaklaşık 30 cm. olan, tüyleri yazın esmere çalan
kırmızı, kışın beyaz renkli, çok değerli olan postu için avlanan, yırtıcı bir
etçil hayvan, kakım
kakül :
moğ., far. * kökül, kekül (at yelesi, kuş ibiği, uzun saç tutamı) (moğ.), kakul
(uzun saç tutamı, perçem) (far.) * alnın üzerine düşen saç tutamı
kal :
ara * kala (ayırmak, azletmek) * ayırma, azletme; bir şeyi kökünden çekip
koparma
kal :
far. * kal (ham, pişmemiş, işlenmemiş, rafine edilmemiş) * işlenmemiş altın,
ham altın; eski sırmaları eriterek gümüş veya altın külçesi durumuna getirme
işi
kal u kil :
ara. * kalu (dedi, söyledi) + u (tamlama eki) + kil (denildi, söylendi) *
"dedi denildi" şeklindeki nakiller
kal’a :
ara. * kal'a (korumak, sakınmak,
muhafaza etmek) * koruma, muhafaza, sakınma, surla çevrili hisar, korunaklı
büyük yapı, korugan, kale
kala-azar :
hin. * kala (kara) + azar (hastalık, yara) * sıcak ülkelerde görülen, sıtmaya
benzer bir hastalık, kara humma, dumdum humması
kalabalık :
tür. * kala (kalmak, durmak) + balık (çoğalma, fazlalık) * bir arada duran çok
kişi, bir yerde kümelenmiş topluluk
kalafat :
gre. * kalafatizein (yapıştırıcı ve izole edici madde sürmek, ziftlemek,
mastiklemek, harçlamak, tutkallamak, kalafatlamak) (kalafat (yapıştırıcı, zift,
mastik, tutkal, harç) + izein (-lamak, dönüştürmek, kılmak; fiil mastar eki) )
* gemi yapımında ve bakımında kullanılan, tahtalar arasını kapatan su geçirmez
harç veya madde; geminin kaplama ve güverte döşeme tahtalarının aralarına
üstüpü doldurduktan sonra ziftleyerek su geçirmez duruma getirme işi; Osmanlı
döneminde yeniçerilerin giydiği, aşağısı dar, yukarısı geniş bir başlık
kalaid :
ara. * kalid (genellikle altın,
gümüş, boncuk veya değerli taşlardan yapılan, boyna süs amacıyla takılan halka
şeklindeki takı, kolye, gerdanlık) * kolyeler, gerdanlıklar;
akarsular
kalak :
tür. * kalak (uç, çıkıntı) * uç kısım, gelin tacı;
üstüne oturulan şey, sandalye, taht; tezek veya ot yığını; zurnanın ana
gövdesinin alt kısmına doğru genişleyen kısmı
kalakalmak :
tür. * kal (yapışmak, tutunmak, sabitenmek) + a (-a doğru, yönelim) + kal
(yapışmak, tutunmak, sabitenmek) + mak (fiil mastar eki) * bir durum veya şey
karşısında şaşırıp kalmak, şaşkınlıktan ne yapacağını bilememek, güç durumda
kalmak
kalamar :
gre. * kalamos (sulak yerde yetişen kamış, hasır otu, Hint kamışı; kamış, boru;
kamıştan yapılmış olan ve yazı yazmaya yarayan ince uzun alet, kalem) (gre.);
calamus (kamış; kalem) + aris (ile ilgili, gibi) (lat.) * ince, uzun, boru
şeklinde bitki sapı veya kamış; kalem yapımında kullanılan kamış;
mürekkepbalığının bir türü (kalem (yazı yazmak için kullanılan, ucu
sivriltilmiş ince uzun alet) (tür.) )
kalamata :
gre. * kalamata (Yunanistan'da Mora Yarımadası'nın güneyinde bir şehir) * tane
olarak çok etli ve büyük zeytin
kalamin :
lat. * calamina (çinko içeren minerallerin karışımı; zımpara veya teneke
kaplama malzemesi) * çinko karbonat ve çinko silikat içeren, deri
hastalıklarının tedavisinde veya metal kaplama işlerinde kullanılan
minerallerden oluşan karışım (çinko karbonat minerali (çinko oksitin (ZnO) %0.5
demir (III) oksit (Fe2O3) ile karışımı)
kalamit :
lat. * calamus (kamış, sap, çubuk; kalem) + itas (isim yapım ve durum eki) *
amfibol cinsinden bir mineral türü; ilkçağ ağaç taşılı
kalamite : lat.
* calamus (kamış, sap, çubuk; kalem) + itas (isim yapım ve durum eki) (kamış
gibi çabuk kırılan şey anlamından) * beklenmedik şekilde büyük kayıp, zarar
veya yıkım yaratan ve toplumsal, doğal veya bireysel bağlamlarda ciddi olumsuz
sonuçlara yol açan olay, zarar, bela, felaket (tarımsal bağlamda mahsulün zarar
görmesi veya kötü hasat anlamından türeme)
kalan :
tür. * kal (yapışmak, tutunmak, sabitenmek) + an (isim yapım eki) * kalmak
eylemini yapan; bölme islemi sonucunda bölünemeyen değer, bakiye
kalanchoe :
çin. * kalan (düşen) + choe (büyüyen) * Crassulaceae familyasından, çoğunlukla
Madagaskar ve tropikal Afrika’ya özgü, yaklaşık 125 türü olan tropikal, sulu ve
sukulent bitki cinsi
kalandır :
gre., lat. * kylindros (makara, merdane, silindir, döngüsel nesne, yuvarlanarak
dönen nesne, rulo) (gre.); calendra (silindir) (lat.) * dokunmuş kumaş ve
bezleri buhar altında veya belli bir ısıda silindir arasından geçirerek
ütüleme, parlatma, istenilen boy ve ene göre çektirip germe
kalanlı bölme :
tür. * kalan (bölme işlemindeki bölünemeyen bakiye sayı) + lı (ile, beraber,
birlikte, aitlik eki) + bölme (bir sayıyı başka bir sayıya, eşit parçalara
ayırma işlemi) * bir tam sayının başka bir tam sayıya bölünmesi sonucunda bölüm
ve kalanın birlikte elde edildiği işlem
kalansuve :
lat., fra., tür. * calendra (silindir) (lat.); calandre (silindir; kumaş
silindirleri arasından geçen baskı ve parlatma işlemi) + süve (dikiş, bez)
(tür.) * dokunmuş kumaş ve bezleri silindirler arasında belirli sıcaklık ve
basınç altında geçirerek düzleştirme, parlatma ve boyutlandırma işlemi
kalantor :
lat., ita. * galanthus (gösterişli, şık giyimli; neşeli, neşeli, nazik;
eğlenceli, keyifli; canlı, cesur) + homo (adam, insan) (lat.); galantuomo
(ita.) * kibar, centilmen, nazik ve iyi davranışlı beyefendi
kalas :
rom. * galati (kereste getirilen Romanya şehri) (lat.); kalas (kereste) (tür.),
colossus, colosse, Koloss (iri cüsseli, dev, devasa) (lat., ing., fra., alm.) *
Romanya'nın Kalas (Galati) limanından ithal edilen biçilmiş kereste, hata,
yanlış, aldanma
kalastra :
lat., ita. * catasta (yığın, istif, raf) (lat.); calastra (ita.) * cankurtaran
filikalarını oturtmak için gemilerin güvertelerine konulan, kalın kütüklerden
yapılmış sehpa
kalaşnikof :
rus. * kalashnikov (Sovyet ve Rus korgeneral, mucit, askeri mühendis Mikhail
Kalashnikov'un isminden) * bir Rus otomatik tüfek markası
kalavra :
lat., isp., ita. * calvaria (kafatası, kurukafa) (lat.); calavera (isp.),
calaveria (ita.) * kafatası, beyin kabuğu; halk arasında kurukafa, ceset, kafa
anlamlarında argo
kalavrahane :
lat., isp., ita. * calvaria (kafatası, kurukafa) (lat.); calavera (isp.),
calaveria (ita.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far) *
kundura atelyesi
kalay :
ara. * kalai (kalay yataklarıyla bilinen Malezya’nın Kuala Lumpur kentinin
adına istinaden Arapça telaffuz; Güneydoğu Asya'dan gelen iyi bir cins metal) *
periyodik cetvelde atom numarası 50, simgesi Sn olan gümüşümsü gri renkte
metal, stannum
kalaylamak :
ara. * kalai (kalay yataklarıyla bilinen Malezya’nın Kuala Lumpur kentinin
adına istinaden Arapça telaffuz; Güneydoğu Asya'dan gelen iyi bir cins metal)
(ara.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * oksitlenmeden
korumak amacıyla, bir metal parçasını veya kap kacağı kalay tabakasıyla
kaplamak; küfretmek, sövmek, azarlamak (argo)
kalayzion :
gre. * khalaza (dolu tanesi, sert yumru) + ion (isim yapım eki) * göz
kapağındaki Meibomian (yağ) bezlerinin tıkanmasına bağlı gelişen, genellikle
ağrısız küçük kist/şişlik; arpacık benzeri ama enfeksiyonsuz kitle
kalaza :
lat. * calaza (küçük halat, ip, bağ, küçük iplik, bağlayıcı) * kuş
yumurtalarında vitellüsü karşılıklı iki taraftan zara bağlayan iki sarmal
banttan her biri; tohum taslağı besi dokunun (nusellus) taban kısmı, şalaza
kalben :
ara. * kalb (kanın dolaşımını sağlayan, dört odacıklı, kaslı ve sürekli ritmik
kasılmalarla kan pompalayan temel organ, yürek) + en (olarak, zarf eki) *
içten, yürekten, samimi olarak
kalbi :
ara. * kalb (kanın dolaşımını sağlayan, dört odacıklı, kaslı ve sürekli ritmik
kasılmalarla kan pompalayan temel organ, yürek) + en (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * içten, yürekten, samimi
kalbur :
lat., ara. * cribrare (elekten geçirmek, elemek), cribrum (elek) (lat.); crible
(elek) (fra.), ğirbal (ara.) * genellikle tahıl elemeye yarayan, büyükçe
delikli veya seyrek telli büyük elek
kalcı :
tür. * kal (ham, pişmemiş, işlenmemiş, rafine edilmemiş; işlenmemiş altın, ham
altın) (far.) + cı (yapan, eden eki) (tür.) * eski sırmaları eriterek gümüş
veya altın külçesi durumuna getiren işçi
kalça :
tür. * kaluça (taban, altlık) (kal (gövdenin alt kısmı, oturak bölgesi) + ça
(küçültme eki) ) * bedenin uylukla bel arasında kalan kısmı; leğen kemiği
çevresi, oturma bölgesi
kalça kemiği :
tür. * kaluça (taban, altlık) (kal (gövdenin alt kısmı, oturak bölgesi) + ça
(küçültme eki) ) + kemik (sert, mineralize vücut parçası) (kem (dişle ısırmak)
+ ik (gibi olan, -mış) ) + i (iyelik eki) * leğen kemiğinin (os coxae) bir
parçası olan, uyluk ve omurgayı birbirine bağlayan ve pelvisin yan tarafını
oluşturan kemik yapısı
kalçete :
lat., ita. * calx (topuk, sert kısım), calceus (ayakkabı) (lat.); calza
(ayakkabı, çorap) + etta (küçültme eki) (ita.) * el ile saç gibi örülmüş yassı
halat; kısa, ince çorap; örme kumaş, iplik
kalçın :
tür. * kaluça (taban, altlık) + n (ile ilgili, gibi, -a ait) * abadan veya
meşinden yapılmış, genellikle çizme içine giyilen, kalçaya değin çıkan çizmeye
benzer nesne
kaldera :
lat. * caldaria (ısıtıcı kap, kaynar su kazanı, kazan, büyük tencere, sıcak
çukur) (calidus (sıcak) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ia (isim,
yer ve durum eki) ) * volkanik patlamalar sonucu tepenin çökmesiyle oluşan
geniş, dairesel çukur, krater
kaldıraç :
tür. * kal (yükseğe çıkmak, yukarıya yönelmek) + dır (ettirgen fiil eki) + aç
(isim yapım eki, araç, alet) * bir nesneyi yukarı yöneltmek, yerden yukarı
almak; ortadan kaldırmak, iptal etmek, yürürlükten çıkarmak (mecazi)
kaldıraç oranı :
tür. * kaldıraç (yükselten, yükseltici) + oran (kesme kestirme, kesimleme,
ölçümleme, nispet, karşılaştırmalı ve yüzdesel miktar ölçümleme değeri) + ı
(iyelik eki) * bir işletmenin borçla varlıklarını ne ölçüde finanse ettiğini
gösteren finansal oran (fiziksel anlamda kuvvet kazancı oranını da ifade
edebilir.)
kaldırım : tür.,
gre. * kal (yükseğe çıkmak, yukarıya yönelmek) + dır (ettirgen fiil eki) + ım
(isim yapım eki) (tür.); kallidromos (iyi yol) (kalli (iyi) + dramein (koşmak),
dromos (koşu, koşma; yön, rota, yol, pist, sokak) (gre.) * yaya yolu;
sokaklarda insanların yürüyebilmesi için kaldırılmış, yükseltilmiş yol veya taş
döşemesi
kaldırmak :
tür. * kal (yükseğe çıkmak, yukarıya yönelmek) + dır (ettirgen fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * bir nesneyi yukarı yöneltmek, yerden yukarı almak; ortadan
kaldırmak, iptal etmek, yürürlükten çıkarmak (mecazi)
kale :
ara. * kala’a (kaldırmak, yüceltmek, yükseltmek, dikmek, sağlamlaştırmak ),
kalʿah (kale, hisar, korugan, sağlam yapı) * hisar, korugan, müstahkem yer;
futbolda topun içine atılması istenen alan; Denizli’nin bir ilçesi; Malatya'nın
bir ilçesi
kale :
ara. * kavl (söz, deyiş, söylem) * demek, söylemek (call (çağırmak, demek,
söylemek) (ing.) )
kale :
ara. * kele (ölçmek) * keyle (ölçek) (ara.), kilo (1000 gramlık ağırlık ölçüsü)
(gre., ing., fra., alm.)
kale almak :
ara. * kavl (söz, söylem, deyiş) + e (-a doğru, yönelim eki) + al (elde etmek,
tutmak, edinmek) + mak (fiil mastar eki) * söz olarak itibar etmek, söyleyenden
saymak, söz söylemeye ehil görmek, adamdan saymak, dikkate almak
kalebent :
ara., far. * kale (hisar, korugan, müstahkem yer) (ara.) + bend (bağlı,
tutuklu, hükümlü) (far.) * kalede tutulan mahkum, kaleye hapsedilmiş esir veya
hükümlü asker
kaleci :
ara., tür. * kale (hisar, korugan, müstahkem yer) (ara.) + ci (yapan, eden eki)
(tür.) * bazı toplu takım oyunlarına kalenin önünde durarak, rakip takımın
kaleye sokmak istediği topu yakalamakla, topun kaleye girmesini önlemekle
görevli oyuncu
kalecik :
ara., tür. * kale (hisar, korugan, müstahkem yer) (ara.) + cik (küçültme eki) *
küçük kale; Ankara'nın bir ilçesi
kaleidoskop :
gre. * kallos (güzel, hoş, zarif; güzellik, hoşlık, zarafet, estetik üstünlük)
+ eidos (şekil, biçim, form, görünüş) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek,
gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç,
niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * güzel şekillere bakma; ayna işlevi
gören ve dönen renkli cam parçaları sayesinde sürekli değişen simetrik
geometrik desenlerin gözlemlenmesini sağlayan silindirik biçimli optik cihaz
kale-kile :
ara. * kale (dedi, söyledi) + kile (denildi, söylendi) * "dedi
denildi" şeklindeki nakiller
kalem :
gre., lat. * kalamos (sulak yerde yetişen kamış, hasır otu, Hint kamışı; kamış,
boru; kamıştan yapılmış olan ve yazı yazmaya yarayan ince uzun alet, kalem)
(gre.); calamus (kamış; kalem) (lat.) * yazı yazmak için kullanılan, ucu
sivriltilmiş ince uzun alet; Kur’an’ın 68. suresinin simi
kalembek :
mal. * kelambak (ke (isim yapım öneki) + lambak (sandal ağacıyla ilişkili yer
veya nesne ismi) * Hint denizinde aynı ismi taşıyan bir adada yetişen öd
cinsinden, hoş kokulu, sarı keresteli bir cins sandal ağacı; sarı taneli bir
cins mısır
kalemis :
gre., lat. * kalamos (sulak yerde yetişen kamış, hasır otu, Hint kamışı; kamış,
boru; kamıştan yapılmış olan ve yazı yazmaya yarayan ince uzun alet, kalem)
(gre.); calamus (kamış; kalem) (lat.) * bir misk faresi türü
kalemkar :
gre., lat., far. * kalamos (sulak yerde yetişen kamış, hasır otu, Hint kamışı;
kamış, boru; kamıştan yapılmış olan ve yazı yazmaya yarayan ince uzun alet, kalem)
(gre.); calamus (kamış; kalem) (lat.) + kar (-cı, yapan, eden eki; gibi, ile
ilgili) (far.) * her türlü değerli madenin üstüne, ellerindeki özel aletler
aracılığıyla yazılar ve desenler işleyen zanaatkar
kalemşor :
gre., lat., tür. * kalamos (sulak yerde yetişen kamış, hasır otu, Hint kamışı;
kamış, boru; kamıştan yapılmış olan ve yazı yazmaya yarayan ince uzun alet,
kalem) (gre.); calamus (kamış; kalem) (lat.) + şor (-cı, yapan, eden eki)
(tür.) * yazılarıyla sürekli olarak başkalarına saldıran gazete yazarı
kalemtıraş :
gre., lat., far. * kalamos (sulak yerde yetişen kamış, hasır otu, Hint kamışı;
kamış, boru; kamıştan yapılmış olan ve yazı yazmaya yarayan ince uzun alet,
kalem) (gre.); calamus (kamış; kalem) (lat.) + taraşa (kazımak, yontmak), taraş
(kazıyıcı, yontan, yontucu) * kurşunkalemin yazı yazılan ucunu sivriltmek için
kullanılan bıçaklı alet
kalender :
far. * kalender (derviş, tasavvuf yolunda gezgin, bağlılığı az kişi) (kalan
(bağlılıktan, kurallardan bağımsız, serbest) + dar (tutan, alan, taşıyan,
koruyan, sahip olan, edinen) ) * alçakgönüllü ve gösterişsiz, sade yaşamaktan
yana olan ve öyle yaşayan, centilmen, kibar; tasavvufta dünya nimetlerinden
elini çekmiş, rind-meşrep, gezgin ve alçakgönüllü derviş zümresi; mecazen
dünyaya değer vermeyen kişi; Kalenderiye isimli bir İran tarikatı
kalender :
lat. * calendae (ayın ilk günü) + arium (yer, durum eki) * ayın başlarını esas
alan Roma takvimi; zaman ve günlerin düzenli kaydı (calendar, calendrier,
Kalender (takvim) (ing., fra., alm.) )
kalender meşrep :
far., ara. * kalender (derviş, tasavvuf yolunda gezgin, bağlılığı az kişi)
(kalan (bağlılıktan, kurallardan bağımsız, serbest) + dar (tutan, alan,
taşıyan, koruyan, sahip olan, edinen) ) (far.) + meşrab (içecek, içilen yer,
içme yeri; mecazen kişinin karakteri, davranış biçimi, yaşam tarzı, meyl ve
huyu) (ara.) * kalender gibi yaşayan, alçakgönüllü, gösterişsiz (kimse)
kalenderiye :
far., ara. * kalender (derviş, tasavvuf yolunda gezgin, bağlılığı az kişi)
(kalan (bağlılıktan, kurallardan bağımsız, serbest) + dar (tutan, alan,
taşıyan, koruyan, sahip olan, edinen) ) (far.) + iye (yer ve durum eki) (ara.)
* Kalenderiye isimli bir İran tarikatı
kalensöve :
gre., tür. * kylindros (makara, merdane, silindir, döngüsel nesne, yuvarlanarak
dönen nesne, rulo) (gre.); calendra (lat.) + süve (ince, hafif başlık, küçük
şapka veya takke türü) (tür.) * sivri tepeli külah, şeker külahı biçiminde,
kenarları kıvrık, uzun takke; bitkilerin kökünün ucunu örten koruyucu bölüm,
yüksük
kalensüve :
gre., tür. * kylindros (makara, merdane, silindir, döngüsel nesne, yuvarlanarak
dönen nesne, rulo) (gre.); calendra (lat.) + süve (ince, hafif başlık, küçük
şapka veya takke türü) (tür.) * sivri tepeli külah, şeker külahı biçiminde,
kenarları kıvrık, uzun takke; bitkilerin kökünün ucunu örten koruyucu bölüm,
yüksük
kaleska : rus. * kaleska (gezinti arabası, fayton) * dört tekerlekli, hafif ve gezinti amacıyla kullanılan
bir tür üstü açık at arabası, fayton
kalevi :
ara. * kale (alkalin) + vi (ile ilgili, -a ait, gibi) * metallerin
hidroksitleriyle amonyum hidroksitin genel ismi; alkali metallerin
hidroksitleriyle amonyum hidroksitin genel ismi; suda eriyebilen ve hidroksit
iyonları oluşturan kimyasal bileşik; Ph değerleri 7.0' den büyük olupasitlerle
tuz oluşturabilen ve sulu çözeltileri acı tat veren kimyasal maddelerin genel
ismi, baz; alkalik
kalevra :
gre. * kalavros (hafif, küçük, kullanışlı (özellikle deniz taşıtları için) ),
kalavra (küçük tekne) * küçük balıkçı teknesi, hafif kayık
kaleydoskop :
gre. * kallos (güzel, hoş, zarif; güzellik, hoşlık, zarafet, estetik üstünlük)
+ eidos (şekil, biçim, form, görünüş) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek,
gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç,
niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * güzel şekillere bakma; ayna işlevi
gören ve dönen renkli cam parçaları sayesinde sürekli değişen simetrik
geometrik desenlerin gözlemlenmesini sağlayan silindirik biçimli optik cihaz
kalfa :
ara. * halfe, halife (ustanın yerini alacak olan, ardından gelen) * usta
yardımcısı
kalfaktant :
ing., lat. * calf (inek veya sığırların yeni doğmuş, genellikle ilk altı aya
kadar olan ve anne sütüyle beslenen yavrusu, buzağı, küçük sığır) (ing.) +
surfactant (yüzey etkin madde) (super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde,
üstün, yüksek) + factent (yapan, eden, eyleyen, işleyen) (facere (yapmak,
etmek, eylemek, işlemek) + ens, ent (ile ilgili, -a ait, -cı, yapan, eden)
(lat.) * buzağı akciğerlerinden elde edilen yüzey etkin madde içeriğiyle
geliştirilen, erken doğan bebeklerde görülen akciğer yüzey aktif maddesi
(sürfaktan) eksikliğini ve solunum sıkıntısı sendromunu (RDS) tedavi etmek için
kullanılan doğal bir sürfaktan türü preparat
kalgımak :
tür. * kal (yükseğe çıkmak, yukarıya yönelmek) + gı (isim yapım eki) + mak
(fiil mastar eki) * yerinden fırlamak, sıçramak; (at) şaha kalmak, sıçramak
kalgranulin :
gre., lat. * kallos (güzel, hoş, zarif; güzellik, hoşlık, zarafet, estetik
üstünlük) (gre.) + granulum (tanecik, zerrecik, çekirdekcik) (granum (tane,
tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + lum (küçültme eki) ) (lat.) * güzel
(yapılı) tanecik; bağışıklık sisteminde görev alan ve inflamatuvar yanıtta rol
oynayan granüler protein ailesi
kalhane :
far. * kal (ham, pişmemiş, işlenmemiş, rafine edilmemiş; işlenmemiş altın, ham
altın; eski sırmaları eriterek gümüş veya altın külçesi durumuna getirme işi) +
hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * osmanlı döneminde maden
ocaklarında ham hale getirilen altın, bakır, gümüş ve bakır madenlerinin
saflaştırılarak külçe haline getirilen atölye, kal işleminin yapıldığı atelye
kalıcı :
tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek,
birikmek, yoğunlaşmak) + ı (tamlama eki) + cı (yapan, eden eki) * daimi,
sürekli, hiç gitmeyen, devam eden, değişmeyen
kalıç :
tür. * kal (kesmek, ayırmak, koparmak) + ıç (isim yapım eki, alet, araç) * ekin
biçmede kullanılan küçük orak türü, kıvrık ve kısa saplı kesici tarım aleti,
küçük orak
kalık :
tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek,
birikmek, yoğunlaşmak) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kalma, kalmış
olan, artmış; (kız için) evlenme çağı geçmiş, evde kalmış
kalın :
tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek,
birikmek, yoğunlaşmak) + ın (ile ilgili, gibi, -a ait) * yoğun ve geniş olan
(column, colonne, Kolonne (kolon) (ing., fra , alm.) )
kalın bağırsak :
tür. * kalın (yoğun ve geniş olan) (kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir
durumda olmaya devam etmek, birikmek, yoğunlaşmak) + ın (ile ilgili, gibi, -a
ait) ) + bağırsak (sindirim kanalı olan iç organ) (bağır (karın, gövdenin iç
boşluğu, göğüs) + suk (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * insan ve bazı hayvanların
sindirim sisteminde, ince bağırsaktan sonra gelen, su ve tuzların emildiği,
dışkının oluşturulduğu ve depolandığı geniş çaplı sindirim organı
kalın ünlü :
tür. * kalın (yoğun ve geniş olan) + ünlü (sesli) * Türkçede sesli harflerin
sınıflandırmasında, ağız ve boğazda genişçe açılarak çıkarılan, düşük ve derin
tonlu sesli harfler (kalın ünlüler a, ı, o, u seslerini içerir.)
kalıntı :
tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek,
birikmek, yoğunlaşmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapı eki) * geride
kalan, eski bir şeyden arta kalan parça, eser, iz; bir bütünün veya yapının
yıkılması veya yok olması sonrası kalan parça, iz veya eserler, ören
kalıntı teoremi :
tür., gre. * kalıntı (bir şeyin geriye kalan parçası veya artığı) (tür.) +
theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme,
teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * kompleks
analizde, kapalı bir eğri etrafında bir fonksiyonun kutuplarındaki
kalıntılarının toplamı ile eğri boyunca alınan integral arasındaki ilişkiyi
ifade eden teorem, rezidü teoremi
kalıp :
tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek,
birikmek, yoğunlaşmak; basmak, baskı yapmak, iz bırakmak, şekil vermek) + ıp
(isim yapım eki) * bir şekil veya biçim vermek için kullanılan sert, dayanıklı
araç veya model; sabit düzen, örnek, standart, patern
kalıtım :
tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek,
birikmek, yoğunlaşmak; basmak, baskı yapmak, iz bırakmak, şekil vermek) + ıt
(isim yapım eki) + ım (isim yapım eki) * bir nesneden geriye geçen, özellikle
biyolojide ebeveynlerden yavrulara aktarılan genetik özellikler; organizmaların
genetik yapılarının nesilden nesile aktarılması süreci
kalıtsal :
tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek,
birikmek, yoğunlaşmak; basmak, baskı yapmak, iz bırakmak, şekil vermek) + ıt
(isim yapım eki) + sal (ile ilgili, gibi) * genetik özelliklere bağlı olarak
nesilden nesile geçen, miras yoluyla aktarılan, kalıtım ile ilgili
kali :
ara.* kala (ayırmak, azletmek; nefretle uzaklaştırmak, kınamak, hoşlanmamak,
buğz etmek) * kökten söküp atan, ayıran, çıkaran, azleden
kali :
san. * kali (karanlık; zaman) * Hint mitolojisinde (Hinduizm) zamanın, yıkımın
ve dönüşümün tanrıçası; evrendeki olumsuzlukları yok eden, kötülükleri
temizleyen güç
kaliborit :
lat. * kalium (potasyum, K elementi) + borax (bor elementi) + ite (element,
kayaç ve mineral eki) * bor bileşikleri içeren ender bir mineral olarak cam,
seramik, emaye ve camyünü üretiminde bor kaynağı olarak kullanılan, kompleks
borat yapısı nedeniyle mineralojide ve malzeme biliminde bor bileşiklerinin
yapısal incelenmesinde önem taşıyan potasyum ve bor içeren mineral
(KMg2H[B6O8(OH)5]2(H2O)4)
kalibraj :
lat., fra. * calibrare (ölçmek, ayarlamak, tartmak) (caliber (ölçü, çap,
standart) (qualis (nasıl, ne tür, ne gibi) + iber (ölçüyle ilgili) ) + are
(fiil mastar eki) ) (lat.) + age (isim yapım eki) (fra.) * bir ölçme aletini
veya cihazı, doğru ve hassas sonuçlar vermesi için standartlara uygun şekilde
ayarlama, kalibre etme
kalibrasyon :
lat. * calibrare (ölçmek, ayarlamak, tartmak) (caliber (ölçü, çap, standart)
(qualis (nasıl, ne tür, ne gibi) + iber (ölçüyle ilgili) ) + are (fiil mastar
eki) ) + tio (isim yapım eki) * kalibre etme işi
kalibratör :
lat. * calibrare (ölçmek, ayarlamak, tartmak) (caliber (ölçü, çap, standart)
(qualis (nasıl, ne tür, ne gibi) + iber (ölçüyle ilgili) ) + are (fiil mastar
eki) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) * kalibre edici cihaz
kalibre :
lat. * calibrare (ölçmek, ayarlamak, tartmak) (caliber (ölçü, çap, standart)
(qualis (nasıl, ne tür, ne gibi) + iber (ölçüyle ilgili) ) + are (fiil mastar
eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.); calibré (fra.) *
kalibrasyonu yapılmış
kaliektazi :
gre. * khalix (çanak, kap, kase, kadeh, kupa) (lat.) + ekteinein (uzamak,
gerilmek, genişlemek, esnemek, açılmak), ektasis (esneme, genişleme,
genişletme, uzama, gerilme, açılma, kendi dışına çıkma, aşma) (ek (dış, dışarı,
harici) + histanein, histanai (yerleştirmek, konumlamak, düzenlemek, durmak,
yer almak) + isis (isim yapım eki) ) * böbrekteki kalikslerin (böbreğin iç
kısmında idrarı toplayan ve böbrek pelvisine ileten kase biçimindeki yapılar)
genişlemesi ve şekil değiştirmesi durumu
kalifikasyon :
lat. * qualis (nasıl, ne tür, ne gibi) + facere, ficare (yapmak, etmek,
eylemek, işlemek) + tio (isim yapım eki) * nitelik kazandırma, uygunluk
sağlama; bir kişinin belli bir göreve, işe veya statüye uygun olduğunu gösteren
belge, yetkinlik veya özellik, nitelik
kalifiye :
lat. * qualis (nasıl, ne tür, ne gibi) + ficatus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş)
(facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tus (geçmiş zaman eki) )
(lat.); qualifié (fra.) * nitelikli, yeterli, bir işe veya göreve uygun;
gerekli bilgi, beceri, eğitim veya yetkiye sahip olan kişi veya durum; hukuki
veya teknik bağlamda sınırlı veya belirli koşullara bağlı
kaliforniyum :
ara., lat. * California (ABD’deki eyalet adı; halifenin yeri) (halife (bir
kişinin yerine geçen, ardından gelen, temsil eden kimse) (ara.) + ia (yer,
durum eki) (lat.) ) + ium (kimyasal element eki) * Kaliforniya'da keşfedilmiş
element; simgesi Cf, atom numarası 98 olan, yapay olarak üretilen, nötron
kaynağı olarak nükleer reaktörlerde ve bazı özel bilimsel araştırmalarda
kullanılan radyoaktif ve aktinit sınıfına ait bir kimyasal element
kaligrafi :
gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + graphein (yazmak,
çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme)
(graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) * Arapça, Latince, Yunanca, Çince gibi alfabelerle estetik, güzel ve
uyumlu yazı yazma sanatı
kaligrafik :
gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + graphein (yazmak,
çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme)
(graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kaligrafi ile ilgili
kalih :
ara. * kalaha
(yüzünü ekşitmek, somurtmak,
dişlerini gösterecek şekilde dudakları büzülmek) * katı, sert,
şiddetli, şedid; somurtkan,
asık suratlı, nemrut, abus (kimse)
kalikantus :
gre. * kyklos (daire, çember, halka, döngü, dönem, devir, periyod) + anthos
(çiçek) * çanak yaprakları ve taç yaprakları birbirine benzeyen, hoş kokulu
çiçekleriyle bilinen Calycanthaceae (kalikantusgiller) familyasına ait çalı
cinsi
kalikeal :
gre., lat. * khalix, khalyx (çanak, kap, kase, kadeh, kupa; kılıf, örtü,
tomurcuk kabuğu; çiçek çanağı) (gre.); calix, calyx (lat.) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * çanak biçimindeki yapı ile ilgili
kaliko :
fra. * calicot (17. yüzyılda Hindistan’ın Kalküta (Calcutta) limanından gelen
ince pamuklu kumaşları tanımlamak için kullanılan terim) * pamuk iplikleriyle
yapılan ilk cilt bezi; ince pamuklu, genellikle baskılı veya düz renkli kumaş
türü; özellikle giysi, perde ve ev tekstilinde kullanılan hafif, dayanıklı ve
ucuz bir pamuklu kumaş çeşidi
kalikofil :
gre., lat. * khalix, khalyx (çanak, kap, kase, kadeh, kupa; kılıf, örtü, tomurcuk
kabuğu; çiçek çanağı) (gre.); calix, calyx (lat.) + philein (sevmek), philos
(seven, sever, sevici) (gre.) * çanak yaprak veya çiçek çanağı ile ilişkili
yapıları seven veya bunlarla bağlantılı özellik gösteren (organizma)
kaliks :
gre., lat. * khalix, khalyx (çanak, kap, kase, kadeh, kupa; kılıf, örtü,
tomurcuk kabuğu; çiçek çanağı) (gre.); calix, calyx (lat.) * çanak biçimindeki
yapı; botanikte çiçeklerin dış örtüsü olan çanak yapraklar (sepaller)
topluluğunu ifade eden terim; anatomi ve tıpta da böbrek içindeki idrar
toplayıcı çanak yapılar (örneğin renal calyx)
kaliksaren :
gre., lat. * khalix, khalyx (çanak, kap, kase, kadeh, kupa; kılıf, örtü,
tomurcuk kabuğu; çiçek çanağı) (gre.); calix, calyx (lat.) + arene (aromatik
hidrokarbon sınıfı) (lat.) * fenol halkalarının metilen köprüleriyle
birleşmesiyle oluşan, kimya, nanoteknoloji ve sensör sistemlerinde yaygın
olarak kullanılan üç boyutlu, büyük halkalı (makrosiklik), sentetik organik
makromolekül
kalikulat :
gre * khalix, khalyx (çanak, kap, kase, kadeh, kupa; kılıf, örtü, tomurcuk
kabuğu; çiçek çanağı) (gre.); calix, calyx + culus, cula (küçültme eki) + atus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.) * çanak veya kadeh şeklinde olan;
çiçek çanağının dışında ek bir çanak yaprak halkası veya çanak benzeri küçük
yapılar taşıyan, özellikle botanikte epikaliks bulunduran bitkilere ait olan
kalikülasyon :
gre * khalix, khalyx (çanak, kap, kase, kadeh, kupa; kılıf, örtü, tomurcuk
kabuğu; çiçek çanağı) (gre.); calix, calyx + culus, cula (küçültme eki) + atio
(isim yapım eki) (lat.) * botanikte çiçek çanağını andıran küçük ek yapıların
veya epikaliksin oluşumu veya bulunması durumu
kalil :
ara. * akalla (azaltmak, eksiltmek) * az, eksik; zavallı, geri kalmış, bitik;
körleşmiş, kalil; az gören, uzağı veya yakını göremeyen (kill (öldürmek,
bitirmek) (ing.) )
kalilen :
ara. * kalil (az, eksik; zavallı, geri kalmış) + en (gibi, olarak) * az olarak
kalimatobakteriyum :
gre. * kalima (koyuluk), kalimatos (koyu, koyu renkli) (gre.) + bakterion
(küçük şey, küçük çubuk) (bak (destek için kullanılan değnek, çivi, çubuk, asa,
sopa, baston) + terion, teria (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.);
bacterium (lat.) * koyu renkli çubuk biçimli bakteri
kalimeris :
gre., lat. * kallos (güzel) + meris (parça) * Asteraceae familyasına ait,
papatyaya benzeyen çiçekleri olan Doğu Asya kökenli bitki cinsi
kalinis :
gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + inis (ile ilgili,
gibi, -a ait) * güzel olan, güzellik ile ilgili, estetik, hoş görünüm veya
güzel özelliklerle ilişkili
kalinos :
gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + inos (ile ilgili,
gibi, -a ait) * güzel olan, güzellik ile ilgili, estetik, hoş görünüm veya
güzel özelliklerle ilişkili; levrek cinsinden bir balık
kaliper : lat.
* calibrare (ölçmek, ayarlamak, tartmak) * fren sisteminde tekerleği
yavaşlatmak veya durdurmak için fren diskine baskı uygulayan, diskle balataları
sıkıştırarak sürtünme yoluyla aracın durmasını sağlayan ve hidrolik basınçla
çalışan mekanik parça
kalipso :
gre. * kalyptein (örtmek, gizlemek, saklamak), kalypto (örten, gizleyen,
saklayan) * Ogygia adasında yaşayan ve Homeros'un Odysseia destanında adı geçen
Odysseus'u dünyanın geri kalanından gizlemek için yedi yıl boyunca adasında
tutan deniz perisi veya nympha (Odysseus'u adasında tuttuğu için adı
"gizleyen" anlamına gelmektedir.); iki zamanlı bir Jamaika dansı ve
bu dansın müziği
kaliptra :
gre. * kalyptein (örtmek, gizlemek, saklamak), kalyptra (örtü, kapak, başlık) *
bitkilerin kök ucunu örten, büyüme bölgesini koruyan ince ve kalkan şeklinde
yapı
kalis :
gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + is (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * güzel olan, hoş, iyi; fiziksel ve ruhsal güzellik,
iyilik
kalisiyel :
gre., lat. * khalix (çanak, kap, kase, kadeh, kupa) (gre.) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (lat.) * çanaksal, kapsal, kasesel, çanak şeklinde;
kaliks ile ilgili
kalispera :
gre. * kale (güzel, iyi, hoş) + espera (akşam) * Yunancada “iyi akşamlar”
anlamına gelen selamlama sözü
kalita :
lat., ita. * galiotta (çektiri cinsinden bir tür kürekli savaş gemisi) (galea
(savaş gemisi, kadırga) (lat.) + otta (küçültme eki) (ita.); * Osmanlı dönemine
ait küçük, hızlı savaş gemisi (galyot), kalyon cinsinden yük gemisi, kadırga
kalitatif :
lat. * qualitas (nitelik, kalite, özellik) (qualis (nasıl, ne türeden) (qua
(nasıl, ne şekilde) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + itas (isim yapım ve
durum eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * nitelikle ilgili,
nitel
kalitatif analiz :
lat., gre. * qualitas (nitelik, kalite, özellik) (qualis (nasıl, ne türeden)
(qua (nasıl, ne şekilde) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + itas (isim yapım
ve durum eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + analusis,
analysis (çözümleme, analiz) (ana (tekrar, yeniden, yukarı doğru, yukarıya,
yükseğe, üste, geri, arkaya, baş, önce, evvel) + lusis, lysis (gevşeme,
çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein
(serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum
eki) ) (gre.) * bir madde veya karışımın içeriğinde hangi element, iyon veya
bileşiklerin bulunduğunu ortaya koyan, miktar belirtmeksizin sadece
varlık-yokluk ve nitelik esasına göre yapılan kimyasal analiz türü, nitel analiz
kalite :
lat. * qualitas (nitelik, kalite, özellik) (qualis (nasıl, ne türeden) (qua
(nasıl, ne şekilde) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + itas (isim yapım ve
durum eki) ) * özellik, nitelik, vasıf, karakteristik, ayırt edici yapı ve
üstünlük düzeyi
kaliyektaz :
gre. * khalix (çanak, kap, kase, kadeh, kupa) (lat.) + ekteinein (uzamak,
gerilmek, genişlemek, esnemek, açılmak), ektasis (esneme, genişleme,
genişletme, uzama, gerilme, açılma, kendi dışına çıkma, aşma) (ek (dış, dışarı,
harici) + histanein, histanai (yerleştirmek, konumlamak, düzenlemek, durmak,
yer almak) + isis (isim yapım eki) ) * böbrekteki kalikslerin (böbreğin iç
kısmında idrarı toplayan ve böbrek pelvisine ileten kase biçimindeki yapılar)
genişlemesi ve şekil değiştirmesi durumu
kalkale :
ara. * kalkala (çalkalanmak,
sarsılmak, titremek, yerinden oynamak) * titretmek, kesik kesik
tekrarlamak, dizi halinde sıralamak; tecvid ilminde cezimli veya sükun halindeki belirli harflerin (kaf,
tı, be, cim, dal) kuvvetli bir yankı ve ses işitilecek şekilde mahreçlerinin
sarsılarak vurgulu okunması
kalkan :
tür. * kal, kalk
(yükselmek, yukarı yükselmek, doğrulmak) + kan (isim/sıfat yapım eki) * savunma amaçlı
kullanılan, saldırılara karşı koruma sağlayan, genellikle metalden yapılan
taşınabilir düz levha; engel, savunma (mecazi); Scophthalmidae (kalkan
balığıgiller) familyasının Pleuronectiformes (yassı balıklar) takımından geniş,
yassı gövdesi ve zırh benzeri kabuğuyla suyun dibinde yaşayan bir deniz balığı
türü
kalkan bezi :
tür. * kalkan (koruyucu levha) + bazz, bez (organ, salgı üreten doku) + i
(iyelik eki) * boynun ön kısmında, nefes borusunun (trakea) önünde yer alan,
kelebek şeklinde bir endokrin organ olan tiroit bezi
kalkandere :
tür., far. * kalkan (koruyucu levha) (tür.) + dere (küçük akarsu) (dare (vadi,
iki dağ arasındaki geçit) (far.) ) * Rize’nin bir ilçesi
kalkaneal :
lat. * calcaneus (topuk kemiği) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
topuk kemiğine (calcaneus) ait olan veya onunla ilgili anatomik yapı veya
bölgeleri tanımlayan terim
kalkaneoküboid :
lat. * calcaneus (topuk kemiği) + cuboid (küp şeklinde) (cubus (altı kare yüzü
olan üç boyutlu geometrik şekil, küp) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer,
şekilli, biçimli) * ayaktaki topuk kemiği (calcaneus) ile küboid (kübik) kemik
arasında yer alan eklemi veya bu iki kemikle ilgili anatomik bölge
kalkaneus :
lat. * calcaneus (calx (topuk) + aneus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * insan
ayağının arka bölümünde yer alan, vücudun ağırlığını taşıyan en büyük ayak
kemiği olan topuk kemiği
kalkarat :
lat. * calcar (mahmuz, çıkıntı) (calx (topuk, ökçe) kökünden türemiş) + aris
(ile ilgili, -a ait) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * mahmuz
biçiminde çıkıntı taşıyan, özellikle çiçeklerde taç yaprak veya çanak
yapraklardan oluşan mahmuz benzeri uzantıya sahip olan bitkisel yapı
kalkedon :
fen., gre. * kartkhadeş (yeni şehir, kutsal şehir) (kart (şehir) + khadeş
(kutsal) ) (fen.), khalkedon, khalkidonios (bakır şehir) (khalkos (bakır) +
edon (yer, mekan) ) (gre.) * İstanbul’un bir ilçesi olan Kadıköy'ün eski ismi
kalker :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç taşı, kalsiyum oksit) +
aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.); calcaire (fra.) * doğada
kireçtaşı (kalsiyum karbonat) formunda bulunan, tortul kayaçların ana bileşeni
olan ve inşaat, çimento üretimi ile tarımda kullanılan mineral madde
kalkınmak :
tür. * kalk (yükselmek, yukarı yükselmek, doğrulmak) + ın (dönüşlü fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * bir yerden veya durumdan yükselmek, gelişmek, ilerlemek,
daha iyi duruma gelmek; sosyal, ekonomik veya kültürel açıdan kendini
geliştirmek ve güçlenmek
kalkışmak :
tür. * kalk (yükselmek, yukarı yükselmek, doğrulmak) + ış (edilgen fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * bir işe girişmek, teşebbüs etmek; genellikle zor veya
cesaret gerektiren bir eylemi başlatmak veya birine saldırmak, karşı koymak
kalki :
san. * kalki (yok eden, temizleyen) (kal (temizlemek, kesmek, yok etmek) + ki
(dişi eki) ) * Hint mitolojisinde dünyanın son zamanlarında geleceği ve adaleti
yeniden sağlayacağına inanılan, yıkım ve yeniden doğuşu simgeleyen onuncu ve
son avatar (Tanrı Vişnu’nun yeryüzüne inen biçimi)
kalkmak :
tür. * kalk (yükselmek, yukarı yükselmek, doğrulmak) + mak (fiil mastar eki) *
yükselmek, yukarı yükselmek, doğrulmak, bulunduğu yerden yukarı yönde hareket
yapmak
kalkojen :
gre. * khalkos (bakır) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak,
meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana
getiren, oluşturan, kaynaklanan) * bakır oluşturan; periyodik dizgede, altıncı
kümedeki oksijen, kükürt, selenyum, tellür, polonyum elementlerinin ortak ismi
kalkolitik :
gre. * khalkos (bakır) + lithos (taş, kaya) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * bakır taşsal; Taş Devri ile Tunç Devri arasında yer alan ve bakırın
ilk kez alet yapımında kullanıldığı geçiş dönemi
kalkozis :
gre. * khalkos (bakır) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * bakır
birikimine bağlı olarak oluşan hastalık veya toksik durum
kalkül :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calculus (hesaplama, sayma; küçük taş)
(calc, calx (çakıl taşı, kireç taşı) + culus, ulus (küçültme eki) ) (lat.) *
hesap, hesaplama yöntemi; böbrekte taş oluşumu
kalkülasyon :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calculare (hesaplamak) (calculus
(hesaplama, sayma; küçük taş) (calc, calx (çakıl taşı, kireç taşı) + culus,
ulus (küçültme eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) *
hesaplama, hesap yapma, sayma
kalkülüs :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calculus (hesaplama, sayma; küçük taş)
(calc, calx (çakıl taşı, kireç taşı) + culus, ulus (küçültme eki) ) (lat.) *
hesap, hesaplama yöntemi; böbrekte taş oluşumu
kalkülüsün temel teoremi :
lat., tür., gre. * calculus (hesaplama, sayma; küçük taş) (lat.) + ün (iyelik
eki) + temel (esas, ana) (tür.) + theorema (seyredilen, incelenen şey,
kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i
(iyelik eki) (tür.) * bir fonksiyonun türevinden integrale ve tam tersine
geçişi sağlayan, diferansiyel ve integral hesap arasındaki temel bağlantıyı
kuran teorem
kall :
ara. * kalla (yüklenmek, sorumluluk almak, bir şeyi sırtına almak) * yük,
sorumluluk, külfet
kallavi :
ara. * kulle (kule, doruk, dağ tepesi, zirve, en yüksek) + vi (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer); kalla (laf taşıyan, gıybet yapan, dedikodu yapan
yalancı; tanınmak için kendisini ayrıştırıcı alamet, işaret yapan) + vi (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çok büyük, kocaman, oldukça iri, devasa;
Osmanlı döneminde vezirlerin ve sadrazamların giydiği, üstüne tülbent sarılmış
bir tür kavuk, uzun sarık
kallem :
ara. * kallame, kalleme (konuştu) * amacına ulaşabilmek için her türlü
kurnazlığa başvurmak anlamındaki “allem kallem, allem etmek kallem etmek”
deyiminden
kalleş :
ara. * kallaş (cimri, sefil, aşağı tabakadan kimse, sefil, rezil kişi, sefih,
batakçı, düzenbaz) * sözünde durmayıp ihanet eden, söz verdiği halde arkadan
vuran, ihanet eden, hain
kallidin :
gre., lat. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) (gre.) +
idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) (lat.) * damar genişlemesi
(vazodilatasyon), düz kas kasılması ve inflamatuvar tepkilerde rol oynayan,
bradikinine benzer yapıda olup onunla birlikte dolaşım sistemi ve inflamasyon
süreçlerinde görev alan bir tür vazoaktif peptit (C56H85N17O12)
kallikrein :
gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + kreas (et, doku)
+ in (protein belirten son ek) * vücutta özellikle pankreas, tükürük bezleri ve
prostatta bulunan, kinin türü peptitlerin üretiminde görev alan ve kan basıncı
ile inflamatuvar süreçlerde rol oynayan bir grup proteolitik enzim
kalliope :
gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + epos (kelime,
sözcük, söz, kelam, anlatı, destan, şarkı) * Yunan mitolojisinde dokuz
Mousa'dan biri olan, destan şiiri, güzel konuşma ve güzel sesle
ilişkilendirilen esin tanrıçası
kallipijyan :
gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + pyge (kalça) +
ianos (sıfat yapım eki) * güzel kalçalı (Antik Yunan'da afrodit heykellerinde
bu estetik formu tanımlamak için kullanılan Aphrodite Kallipygos (Güzel Kalçalı
Afrodit) tasvirinden kaynaklanmaktadır.)
kallos :
gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) * güzel olma
niteliği, estetik değer veya hoş görünüş, güzellik, hoşluk, zarafet
kallus :
lat. * callum (sertlik, kalınlaşma), callus (sertleşmiş deri, nasır) * ciltte
sürekli baskı veya sürtünmeye bağlı olarak oluşan sertleşmiş ve kalınlaşmış
doku; tıpta, kırık kemiklerin iyileşmesi sırasında oluşan yeni kemik dokusunu
tanımlayan kelime
kalmak :
tür. * kal (yapışmak, tutunmak, sabitenmek) + mak (fiil mastar eki) *
sabitlenmek, tutunmak, yapışmak (coller (yapışmak) (fra.), kleben (yapışmak
(alm.) )
kalmia :
lat. * Kalm (İsveçli botanikçi Pehr Kalm) + ia (isim yapım eki) * Ericaceae
familyasına ait, asidik topraklarda yetişen, çan biçimli çiçekli çalı cinsi
kaloma :
lat., ita. * calare (seslenmek, çağırmak) (lat.); calare (indirmek, aşağı
bırakmak, salmak) + caluma (indirme, salma) (ita.) * çapa zinciri bırakma;
demirlemiş bir geminin su altına saldığı çapa zincirinin, dipte çapanın bağlı
olduğu bölüm ile gemi arasındaki serbest, gerilmemiş kısmı; yani zincirin su
içinde kalan ve çapanın düzgün tutunmasını sağlayan kısmı
kalomel :
gre., lat. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) (gre.) + mel
(bal, reçine) (lat.) * 19. yüzyılda antiseptik, diüretik ve müshil olarak
kullanılmış olan, görünüşü beyaz renkli cıva klorür bileşiği, tatlısülümen
(Hg2Cl2)
kalopsia :
gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + ospia (görüm,
görüş) * bir olguyu veya olayı gerçekte olduğundan daha güzel, daha cazip veya
daha iyi görme
kalori :
lat. * calor (ısı, sıcaklık) + ie (ile ilgili, gibi, -a ait) * bir gram suyun
sıcaklığını 1 °C artırmak için gereken enerji miktarı (chaleur (ısı, sıcaklık)
(fra.) )
kalorifer :
lat. * calor (ısı, sıcaklık) + ie (ile ilgili, gibi, -a ait) + ferre (getirmek,
taşımak, götürmek, yüklenmek) * ısı taşıyan; sıcak hava veya sıcak su
dolaşımıyla binaları ısıtan sistem
kalorimetre :
lat., gre. * calor (ısı, sıcaklık) + ie (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) +
metros, metron (ölçü) (gre.) * ısı miktarını (kalori) ölçmek için kullanılan
cihaz (özellikle kimya ve fizik deneylerinde enerji değişimlerini saptamakta
kullanılır.)
kalorimetri :
lat., gre. * calor (ısı, sıcaklık) + ie (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) +
metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) (gre.) * maddelerin fiziksel ve kimyasal değişimleri sırasında açığa
çıkan veya soğurulan ısı miktarını ölçme bilimi (termodinamikte enerji
değişimlerini nicel olarak belirlemek için kullanılır.)
kaloş :
lat. * calceus (ayakkabı) (calc, calx (topuk, sert kısım) + eus (son ek) )
(lat.); galoche (fra.) * tahta veya lastikten yapılan, ayakkabının üzerine
geçirilen koruyucu dış taban veya kaplama, galoş
kalotip :
gre. * kallos (güzellik, hoşluk, zarafet, estetik üstünlük) + typos (şekil,
biçim, form, görünüm, tip) * güzel iz, güzel biçim; kağıda pozlandırma
yöntemiyle görüntü basan erken fotoğraf tekniği
kalp :
ara. * kalb (kan pompalama organı, yürek) * insan veya hayvan vücudunda kanın
dolaşımını sağlayan, dört odacıklı, kaslı ve sürekli ritmik kasılmalarla kan
pompalayan temel organ; sevgi, duygu, cesaret, yaşam gücü merkezi, vicdan, ruh
(mecazi)
kalp atışı :
ara., tür. * kalb (kan pompalama organı, yürek) (ara.) + atış (çarpma, nabız,
puls) + ı (iyelik eki) (tür.) * vücuttaki kanın dolaşımını sağlamak için kalbin
kasılma (sistol) ve gevşeme (diastol) döngüsüyle oluşturduğu ritmik hareketler
dizisi, nabız, puls
kalp büyümesi :
ara., tür. * kalb (kan pompalama organı, yürek) (ara.) + büyüme (genişleme,
irileşme) + si (iyelik eki) (tür.) * kalbin artan iş yükü, hipertansiyon, kalp
kapak hastalıkları veya kas hastalıkları nedeniyle kalp kasının kalınlaşması
veya odacıkların genişlemesiyle karakterize kronik durum
kalp cerrahisi :
ara., tür. * kalb (kan pompalama organı, yürek) + cerrahi (bedenin açılarak
ameliyat yapılması süreci) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * kalpteki yapısal
veya fonksiyonel hastalıkların tedavisi amacıyla, kalp kapakları, damarlar, kas
dokusu ve iletim sistemi gibi kalp bileşenlerinin onarımını veya
değiştirilmesini kapsayan tıp anabilim dalı
kalp çakra :
ara., san. * kalb (kan pompalama organı, yürek) (ara.) + çakra (tekerlek,
dönüş, döngü, devre, daire, disk, çark) (san.) * vücuttaki yedi ana enerji
merkezinden biri olan ve sevgi, şefkat, empati duygularıyla ilişkilendirilen,
göğüs bölgesinde yer alan manevi enerji noktası
kalp krizi :
ara., gre., tür. * kalb (kan pompalama organı, yürek) (ara.) + krinein (karar
vermek, ayırım yapmak), krisis (karar, ayırım yapma) (gre.) + i (iyelik eki) *
kalbi besleyen koroner damarların ani tıkanması sonucu kalp kasının bir
bölgesine yeterli kan gitmemesi ve buna bağlı olarak kalp dokusunun hasar
görmesiyle ortaya çıkan, acil müdahale gerektiren hayati tehlike taşıyan sağlık
sorunu
kalp yetmezliği :
ara., tür. * kalb (kan pompalama organı, yürek) (ara.) + yetmez (kafi olmaz,
kafi olmama) + lik (isim yapım eki) + i (iyelik eki) (tür.) * kalbin vücuda
yeterli miktarda kan pompalayamaması nedeniyle dokulara oksijen ve besin
maddesi taşınmasının yetersiz kaldığı, nefes darlığı, halsizlik ve ödem gibi
belirtilerle kendini gösteren kronik veya akut kalp fonksiyon bozukluğu
kalpak : tür.
* kabalak (kaba (keçe, kana kumaş (yapağı veya keçi kılının dokunmadan yalnızca
dövülmesiyle elde edilen kaba kumaş) ) + lak (ile ilgili, gibi, -a ait) ) *
kalın keçe veya kürkten yapılan, özellikle Osmanlı ve Türk kültüründe başı
soğuktan koruyan yüksek, silindirik veya hafif konik şekilli şapka, börk
kalpazan :
far. * kalb (sahte, aldatıcı, taklit) + zan (-cı, yapan, eden, eyleyen, icra
eden) * gerçek olmayan şeyleri (özellikle para veya belge) ustaca taklit eden
ve başkalarını kandırmak amacıyla bunları üreten kişi
kalsedon :
fen., gre. * kartkhadeş (yeni şehir, kutsal şehir) (kart (şehir) + khadeş
(kutsal) ) (fen.), khalkedon, khalkidonios (bakır şehir) (khalkos (bakır) +
edon (yer, mekan) ) (gre.) * İstanbul’un bir ilçesi olan Kadıköy'ün eski ismi
kalseduan :
gre. * khalkedon, khalkidonios (bakır şehir) (khalkos (bakır) + edon (yer,
mekan) ) * İstanbul’un bir ilçesi olan Kadıköy’ün eski ismi
kalsemi :
gre. * khalix (kireç taşı) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu)
(haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kanda kalsiyum
miktarının normalden düşük olması durumu (sinir ve kas işlevlerini
etkileyebilen, spazmlara yol açabilen durum)
kalseolat :
lat. * calceolus (küçük ayakkabı, terlik) (calceus (ayakkabı) + olus (küçültme
eki) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * ayakkabı veya terlik
biçiminde yapıya sahip olan, özellikle botanikte çiçek organları torba veya
terlik biçimli çıkıntılar oluşturan
kalsidiol :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
di (iki, ikili, çift) + ol (alkol grubu (-OH) eki) (lat.) * D vitamini
sentezinde karaciğerde kolekalsiferolden oluşan, kandaki D vitamini düzeyini
gösteren ve biyolojik olarak aktif forma dönüşmeden önceki ara metabolit
(C27H44O2)
kalsiferol :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) +ol (hidroksil, alkol grubu OH)
*; vücudun kalsiyum ve fosforu emmesine yardımcı olarak kemik ve diş sağlığını
koruyan, kalsiyum ve fosfor metabolizmasını düzenleyen ve yağda çözünen D
vitamini grubundaki sterol yapılı bileşiklerin genel adı (D3 vitamini C27H44O,
D2 vitamini C28H44O)
kalsifik :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, oluşturmak), factus, fictus
(yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.)
* dokularda kalsiyum birikmesiyle ilgili olan veya bu birikimi oluşturan;
kireçlenme veya kireç oluşturma sürecine ait olan
kalsifikasyon :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calcificatio (calcificare (kalsiyumla
sertleştirmek) (calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + facere, ficere (yapmak,
etmek, eylemek, icra etmek, oluşturmak) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) *
dokularda veya organlarda kalsiyum tuzlarının birikmesi süreci ve bu birikim
sonucu dokunun sertleşmesi ve işlev kaybı meydana gelmesi durumu
kalsifiye :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calcificatus (kalsiyumla
sertleştirilmiş) (calcificare (kalsiyumla sertleştirmek) (calx (kireç, kireç
taşı, kalsiyum) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) ) + tus
(geçmiş zaman eki) ) (lat.); calcifié (fra.) * kalsiyum tuzlarının birikmesiyle
sertleşmiş; yumuşak dokuda kireçleşme meydana gelmiş olan
kalsikol :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
colere (yaşamak, yerleşmek, yetiştirmek, bakmak, gözetmek, beslemek), colus
(ilişkili, yaşayan) (lat.) * kireçli veya kalsiyum bakımından zengin topraklarda
yetişen veya bu ortamlarda yaşamayı tercih eden
kalsinasyon :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calcinare (kireçlenmek) (calx (kireç,
kireç taşı, kalsiyum) + in (kimyasal madde eki) + are (fiil mastar eki) ) + tio
(isim yapım eki) (lat.) * bir maddeyi yüksek sıcaklıkta ısıtarak uçucu
bileşenlerinden arındırma ve genellikle oksit haline dönüştürme işlemi;
minerallerde, cevherlerde veya kimyasal bileşiklerde uygulanan termal
ayrıştırma süreci
kalsinörin :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum)
(lat.) + neuron (sinir, lif, kiriş, tel, tendon, ip, bağ) (gre.) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * kalsiyuma bağlı, protein fosfataz
aktivitesi gösteren, T hücrelerinde sinyal iletimini düzenler ve bağışıklık
yanıtında kritik rol oynayan enzim
kalsipotriol :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
potri (kimyasal varyant eki) + ol (alkol grubu (-OH) eki) (lat.) * D3 vitamini
türevi olan ve cilt hücrelerinin büyümesini düzenleyerek sedef hastalığının
tedavisinde kullanılan, topikal olarak uygulanan sentetik bir kalsiyum
modülatörü (C27H40O3)
kalsit :
gre. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) + ites
(element, kayaç ve mineral eki) * kireçtaşı ve mermerin ana bileşeni olan,
asitle tepkimeye giren, şeffaf veya beyaz renkli olan ve doğada yaygın bulunan
mineral, kalsiyum karbonat (CaCO3)
kalsitonin :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum)
(lat.) + tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç;
ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi, denge)
(gre.) + in (protein-peptit ve kimyadal madde eki) (lat.) * vücutta kalsiyum
dengesini sağlamakla görevli, tiroid bezinden salgılanan ve kemiklerden kana
kalsiyum geçişini azaltarak kemik oluşumunu destekleyen bir hormon
(C145H240N44O48S2)
kalsitriol :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
tri (üç) + ol (alkol grubu (-OH) eki) (lat.) * D vitamini metabolizmasının
aktif formu olan ve bağırsaklardan kalsiyum emilimini artırarak kemik
mineralizasyonunu düzenleyen hormonel etkili bir sterol bileşik (C27H44O3)
kalsiürez :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum)
(lat.) + ouron (idrar, sidik, üre, çiş) (gre.); urina (lat.) + osis (isim
yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.); calciurèse (fra.) * idrar yoluyla
kalsiyum atılması süreci; böbrek fonksiyonlarıyla ilgili durumlarda kalsiyum
kaybının biyokimyasal göstergesi
kalsiüri :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum)
(lat.) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre,
ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * idrarda bulunan kalsiyum
miktarını gösteren metabolik parametre (aşırı olması hiperkalsiüri, az olması
hipokalsiüri)
kalsiyum :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
ium (kimyasal element eki) (lat.) * vücutta kemik ve dişlerin ana yapı taşı
olan, sinir iletimi, kas kasılması ve hücresel sinyalleşmede işlev gören, atom
numarası 20 olan kimyasal element (Ca)
kalsiyum asetat :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
ium (kimyasal element eki) + acetate (acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere
(ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) + atum, ate (bir asidin esterini veya
tuzunu belirten ek) ) (lat.) * fosfat bağlayıcı olarak kullanılan, böbrek
yetmezliği olan hastalarda kandaki fosfat seviyelerini düşürmek amacıyla
verilen kalsiyum tuzu (Ca(C2H3O2)2)
kalsiyum dobesilat :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
ium (kimyasal element eki) + do (p-hidroksi benzen halkasında para (4)
konumunda hidroksil (-OH) grubu bulunduğunu ima eder (hydroxy öğesiyle
bağlantılı) + bes (benzene sulfonate, benzen halkasına bağlı sülfonik asit
grubu (-SO3H) ) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki)
(gre.) + ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) * Kılcal
damar geçirgenliğini azaltıcı etkisiyle diyabetik retinopati gibi damar
hastalıklarında kullanılan vazoaktif kalsiyum tuzu (C12H10CaO10S2)
kalsiyum folinat :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
ium (kimyasal element eki) + folium (yaprak) + inate, inatum (kimyasal tuz,
ester veya türev eki) (lat.) * folik asidin aktif türevi olan ve özellikle
kanser tedavisinde (örneğin metotreksat ile birlikte) kullanılan bir kurtarma
ajanı (C2oH21 CaN707)
kalsiyum fosfat :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
ium (kimyasal element eki) (lat.) + phosphate (gübre olarak kullanılan,
fosforik asidin tuzu veya esteri, fosfat) (phosphoros (ışık taşıyan, ışık
getiren, ışık veren) (phos (ışık, aydınlık), photos (ışıkla ilgili) + pherein
(taşımak, götürmek, getirmek) + os (isim yapım eki) ) + ate (asidin tuzu veya
esterini belirten ek) ) (gre.) + atum, ate (asidin tuzu veya esterini belirten
ek) ) (lat.) * kemik ve diş yapısının temel bileşenlerinden biri olan, kalsiyum
ve fosfat iyonlarının birleşmesiyle oluşan ve biyomedikal uygulamalarda, gıda
katkısı olarak ve diş dolgularında kullanılan inorganik tuz
kalsiyum glukonat :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
ium (kimyasal element eki) (lat.) + glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) +
atum, ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) * vücuttaki
kalsiyum eksikliğini gidermek, yüksek potasyum seviyelerinin kalp üzerindeki
zararlı etkilerini dengelemek ve magnezyum zehirlenmesini tedavi etmek için
kullanılan, genellikle damar yoluyla (intravenöz) uygulanan kimyasal bir
kalsiyum tuzu, mineral takviyesi
kalsiyum kanal blokeri :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
ium (kimyasal element eki) + canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) (canna
(kamış, su yolu) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + blockare
(engellemek, bloke etmek) (lat.) + er (-cı, yapan, eden eki) (ing.) *
kalsiyumun kalp ve damar hücrelerine girmesini önleyerek kan damarlarını
gevşeten ve tansiyonu düşüren, yüksek tansiyon, göğüs ağrısı ve kalp ritim
bozukluklarını tedavi etmek için kullanılan bir ilaç türü
kalsiyum karbonat :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
ium (kimyasal element eki) + carbo, carbonis (karbon, kömür, odun kömürü) + ate
(bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek; oksijen içeriğini belirten son
ek) (lat.) * doğada kireçtaşı, mermer ve tebeşir şeklinde bulunan, yapı
malzemelerinde, ilaçlarda asit giderici olarak ve gıda katkısı şeklinde yaygın
kullanılan inorganik beyaz, kristalimsi tuz (CaCO3)
kalsiyum klorür :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
ium (kimyasal element eki) + khloros (yeşil, sarımsı yeşil, soluk yeşil,
yeşilimsi sarı, taze) * urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon
temelli tuz eki) (lat.)
kalsiyum oksit :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
ium (kimyasal element eki) (lat.) + oxydio (oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik,
oksijenli) + idio (gibi, ile ilgili, benzer) ) (gre.) * kalsiyum ve oksijen
elementlerinin birleşmesiyle oluşan, güçlü bazik özellikte, suyla tepkimeye
girerek kalsiyum hidroksit (sönmüş kireç) veren inorganik bileşik ve yapı
malzemelerinde ve endüstride yaygın kullanılan kireç türü (CaO)
kalsiyum polistiren sülfonat
:
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
ium (kimyasal element eki) (lat.) + polys (çok, fazla, çoklu) + styrene (storax
(sığla ağacı reçinesi) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü
eki) ) (gre.) + sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik,
inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + ate (tuz veya ester eki) (lat.)
* kandaki aşırı yüksek potasyum seviyelerini (hiperkalemi) düşürmek için
kullanılan, sindirim kanalında potasyumu bağlayıp vücuttan dışkı yoluyla
atılmasını sağlayan, katyon değiştirici ve potasyum bağlayıcı reçine
yapısındaki kalsiyum tuzu
kalsiyum propiyonat :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
ium (kimyasal element eki) (lat.) + pro, pros (ilk, birinci, baş, ön, önde,
önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için, lehine, içinde,
gerektikçe) + pion (yağ, yağ asidi fraksiyonu; fermantasyon ürünleriyle
ilişkili tarihsel adlandırma) + ate (tuz veya ester eki) (lat.) * gıdaların
bozulmasını önlemek için kullanılan, gıda sektöründe E282 koduyla bilinen,
genellikle ekmek ve hamur işlerinde küf ile bakteri oluşumunu durdurmak
amacıyla tercih edilen kimyasal bir koruyucu madde (C6H10CaO4, açık/yapısal
formülü ise genellikle Ca(OOCCH2CH3)2 veya Ca(C2H5COO)2 )
kalsiyum sülfat :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
ium (kimyasal element eki) + sulphate (sülfürik asit türevi SO4²⁻) (sulphur (selp, sulph
(yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) )
+ atus, ate (asidin tuzu veya esteri eki) ) (lat.) * doğada alçı taşı veya jips
olarak bilinen, beyaz renkli kimyasal bir kalsiyum tuzu (CaSO4)
kalsiyum vitamin d3 :
gre., lat. * khalix (kireç taşı) (gre.); calx (kireç, kireç taşı, kalsiyum) +
ium (kimyasal element eki) + vita (yaşam) + amine (azot N içeren organik
bileşik) (amine, amino (ammonia (amonyak) + ine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) +
d3 (güneş ışığı yardımıyla ciltte doğal olarak üretilen, vücudun kalsiyum ve
fosfor emilimini sağlayan, kemik, kas ve bağışıklık sistemini destekleyen ve
yağda çözünen vitamin türü) * kalsiyum emilimi ve kemik metabolizmasının
desteklenmesinde kullanılan, kalsiyum ile kolekalsiferol içeren vitamin-mineral
destek bileşimi
kaltaban :
tür. * kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek,
birikmek, yoğunlaşmak) + taban (ayağın yere basan yüzü, alt yüzü; üstü kapalı
olan bir yerin tavanına karşıt olan, ayakla basılan yüzü; yer, zemin) * “yerin
tabanı kadar düşük, değersiz” anlamı, aşağılık, alçak, haysiyetsiz, namussuz;
hileci, düzenci, yalancı, şarlatan
kaltak :
tür. * kalk (yükselmek, yukarı yükselmek, doğrulmak) + tak (isim yapım eki) *
eyerin, üzeri meşin, halı gibi şeylerle kaplanan, tahta bölümü; kuskunu
bulunmayan eyer; fişeklik, eyer cebi; iffetsiz kadın, alaycı, aşağılayıcı
kadın; ahlaksız, fahişe, orospu, sürtük
kalu :
ara. * kale (demek, söylemek) * dediler, söylediler
kalu bela :
ara. * kalu (dediler, söylediler) + bela (evet) * Allah’ın, ruhları yarattıktan
sonra onlara "E lestü bi rabbiküm" (Rabbiniz değil miyim?) diye
sormasını müteakiben ruhların "Ente rabbina” (Evet Rabbimizsin) mealindeki
yanıtlarını “Kalu Bela” (Evet dediler.) cümlesiyle ifade eden Kur’an cümlesi;
ezel anı; çok eski zaman, zamanın başlangıcı veya unutulmuş en eski devir
(mecazi)
kaluza-klein teorisi :
alm., gre. * Kaluza (Alman matematikçi ve fizikçi Theodor Kaluza'nın
soyadından) (alm.) + Klein (Alman matematikçi ve fizikçi Oskar Klein'in
soyadından) (alm.) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (gre.) + i (iyelik
eki) (tür.) * kütleçekim ve elektromanyetizmayı daha yüksek boyutlu uzay-zaman
geometrisi içinde birleştirmeyi amaçlayan, ek boyutların varlığını, evrenin
dört boyutun (üç uzay, bir zaman) ötesinde beşinci veya daha başka uzay
boyutlarına sahip olduğunu öne süren kuramsal fizik teorisi
kalvaryum :
lat. * calva (kel kafa, kafatası, saçsız kafa, kurukafa) + ria (yer eki) + ium
(yer, mekan, durum eki, isim yapım eki) * kafatasının beyin boşluğunu örten
kubbemsi üst kısmı (kranyumun üst bölgesi) ve beyin cerrahisi girişimlerinde
açılan kemik parçası
kalvinizm :
lat. * calvin (Fransız teolog Jean Calvin’in soyadından) + ismus (isim yapım,
durum, akım, öğreti, doktrin eki) * protestanlık içinde Tanrı’nın mutlak
egemenliği, kadercilik (predestinasyon), seçilmişlik ve dünyevi disiplin
vurgularıyla öne çıkan teolojik sistem ve dini reform hareketi
kalya :
far. * kaliye (kalidan (kızartmak, kavurmak) + iye (isim yapım eki) * Osmanlı
mutfağında özellikle kuzu eti, bazen tavuk veya balıkla yapılan, içine badem,
üzüm, erik gibi malzemeler de katılan, ekşi-tatlı aromalı ve hafif sulu yahni
türü
kalyata :
lat., ven. * galea (kürekli savaş gemisi, kadırga) (gre.) + etta (küçültme eki)
(lat.); galiotta (ven.) * Akdeniz’de özellikle Orta Çağ ve Yeni Çağ başlarında
kullanılan, genellikle korsanlık ve ticaret amacıyla tercih edilen, 19-24
oturaklı, üç yelkenli, hafif, çevik ve kürekle hareket eden küçük savaş veya
yük gemisi türü, gulet
kalyon :
gre., isp. * galea (kürekli savaş gemisi, kadırga) (gre.); galeon (isp.) * hem
yelkenle hem de kürekle yol alan en büyük savaş gemisi türü
kalyum :
ara., lat. * kalium (kali (kül, potas artığı), kalviy (alkali, bazik) (ara.) +
ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 19, simgesi K (Kalium) olan,
yumuşak ve gümüşi beyaz olan, doğada genellikle tuzlar halinde bulunan,
vücuttaki sıvı dengesini sağlayan, kan basıncını dengeleyen, sinir sinyallerini
ileten ve kas kasılmalarını (özellikle kalp ritmi) düzenleyen, muz, patates,
fasulye gibi besinlerde bulunan, hayati bir mineral elektrolit olan alkali
metal element, potasyum
kam :
tür. * kam (kalkmak, ayağa
kalkmak, sıçramak; bağırmak, seslenmek) * Türk mitolojisinde, Şamanizm inancında ve eski Türk
topluluklarında dini törenleri yöneten, ruhlarla iletişim kurduğuna, şifa
dağıttığına, gelecekten haber verdiğine ve büyüsel güçlere sahip olduğuna
inanılan şaman din adamı ve bilge kişi
kam mili : far., ara. * kam (çıkıntı) (far.) + mil (sürme çubuğu, demir çubuk, çubuk,
sopa, değnek, eksen, aks,
kamçı, direk) (ara.) + i
(iyelik eki) (tür.) *
içten yanmalı motorlarda motorun veya aksın eksenini oluşturan, üzerindeki özel çıkıntılar (kamlar) vasıtasıyla dönme
hareketini belirli zamanlamalarla doğrusal harekete çevirerek supapların açılıp
kapanmasını sağlayan, motorun çalışma düzenini doğrudan etkileyen ve krank
milinin bir parçası olan mil, eksantrik mili
kama :
tür. * kakma (çivi,
özellikle küt başlı çivi) (kak (vurmak, itmek, çakmak, darbelemek,
dürtmek, bastırmak, zorlamak) +
ma (isim yapım eki) ) * mekanik, marangozluk ve inşaatta
kullanılan, genellikle üçgen biçiminde olan, iki parçayı birbirine sıkıca
tutturmak veya ayırmak için araya sıkıştırılan sert malzeme veya parça; mekanik
sistemlerde hareket veya kuvvet iletimini sağlayan, tekerlek ve aks arasındaki
bağlantıyı sağlayan üçgen şeklindeki metal parça; ucu üçgen şeklinde olan ve
baltaya benzeyen alet
kamadeva :
san. * kama (arzu, istek, sevgi, zevk) + deva (tanrı, ilah, yüce, ulu, büyük) *
Hint mitolojisinde aşk, arzu ve erotik sevginin tanrısı, insanların sevgi ve
tutkularını harekete geçiren ilahi varlık
kamadhenu :
san. * kama (arzu, istek, sevgi, zevk) + dhenu (inek) * Hint mitolojisinde
arzuları gerçekleştiren kutsal inek; bolluk, bereket ve kutsallık simgesi olan
efsanevi dişi inek
kamala :
dan. * kamala (lotus çiçeği) * Hindu ve Budist kültürlerinde saflık, güzellik,
ruhsal aydınlanma ve kutsallık sembolü olarak kutsal kabul edilen bitki; ayrıca
kadın ismi ve mitolojide tanrıça Lakşmi’nin simgesi
kaman :
tür. * komana (ova) * Kırşehir’in bir ilçesi
kamanço :
far. * kaman (yay) + çeh (küçültme eki) * yaylı bir çalgı olan ve özellikle
İran, Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Kafkasya’da kullanılan, yay ile çalınan küçük
boy keman türü
kamara :
gre. * kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan, dairesel olan; kubbeli oda, kubbe,
kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak, dairesel) + ara (isim yapım eki) ) *
yuvarlak kemer veya tonoz; yapısal boşlukları örten, kavisli taş veya tuğla
yapı; Antik Yunan ve Roma mimarisinde yaygın bir yapı elemanı (camera (oda,
hücre, kubbe, tavan) (lat.); chamber (oda) (ing., fra.), Kammer (baro) (alm.),
kamer (Ay) (ara.) )
kamarilla :
gre., lat. * kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan, dairesel olan; kubbeli oda,
kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak, dairesel) + ara (isim yapım eki) )
(gre.); camera (oda, hücre, kubbe, tavan) + illa (küçültme eki) (lat.) * küçük
oda, odacık, özel oda
kamarot :
lat., ita. * cameretta (camera (oda, hücre, kubbe, tavan) + etta (küçültme eki)
) (lat.); camerotto (ita.) * yolcu gemilerinde yolcuların kabinleriyle
ilgilenen, temizlik, servis ve genel yolcu hizmetlerini yerine getiren görevli
kamasutra :
san. * kama (arzu, istek, sevgi, zevk) + sutra (ip, kordon, bağ; yasa, ilke,
kural, metin; dizin, kılavuz, rehber, öğreti, doktrin) * aşk, arzu ve
cinselliğin nasıl yaşanacağına dair eski Hint metni; erotik sanatlar, aşk
hayatı ve insan ilişkileri üzerine sistematik öğretiler içeren, özellikle
cinsel davranış ve zevk konularını ele alan, Hindu kültüründe önemli bir klasik
eser
kamaşmak :
tür. * kama (rahatsız etmek) + ş (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) *
parlak ışık veya ani ışık değişimi nedeniyle görme duyusunun geçici olarak
kaybolması, gözlerin net görememesi hali
kamatir :
ara. * kamtara (sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak) * katı, sıkı, sağlam; çatık
suratlı
kamber :
gre., far. * gampros (damat) (gre.); kamber (seven, arzulayan, zevk alan) (kama
(arzu, istek, sevgi, zevk) + ber (yapan, eden anlamı veren son ek) ) (far.) *
sadık köle; her şeye karışan
kambiyo :
lat., ita. * cambium (değiş-tokuş, değiştirme) (cambiare (değiş tokuş etmek,
değiştirmek) (cambi (değişim) + are (fiil mastar eki) ) + ium (yer, mekan,
durum eki, isim yapım eki) ) (lat.); cambio (ita.) * iki ayrı ülke paralarının
birbirleriyle değiştirilmesi; para birimlerinin karşılıklı değiştirilmesi
(döviz işlemleri), senet, poliçe ve bono gibi ödeme belgelerinin
düzenlenmesiyle ilgili işlemler; döviz, para değişimi; para bozdurma işlemi;
para ve değerli kâğıtların değişimine ilişkin mali işlem
kambiyo senedi :
lat., ita., ara. * cambium (değiş-tokuş, değiştirme) (cambiare (değiş tokuş
etmek, değiştirmek) (cambi (değişim) + are (fiil mastar eki) ) + ium (yer,
mekan, durum eki, isim yapım eki) ) (lat.); cambio (ita.) + sanada, senede
(dayandırmak, yaslamak, baz almak), sened (dayanak, belge, destek, kaynak)
(ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * ticaret ve borçlar hukukunda, özellikle
poliçe, bono ve çek gibi belirli şekil şartlarına bağlı, para borcu ödemeyi
taahhüt eden ve alacaklı ile borçlu arasında devredilebilir nitelikte
düzenlenen, döviz ve ödeme işlemlerinde yasal güvence sağlayan kıymetli evrak
türü
kambiyum :
lat. * cambium (değiş-tokuş, değiştirme) (cambiare (değiş tokuş etmek,
değiştirmek) (cambi (değişim) + are (fiil mastar eki) ) + ium (yer, mekan,
durum eki, isim yapım eki) ) * bitkilerin kök ve gövdesinde bulunan, odun
(ksilem) ve soymuk (floem) dokularını oluşturarak bitkinin enine büyümesini,
ikincil büyümeyi sağlayan meristematik (bölünebilir) hücre tabakası
kamboçya :
san. * Kamboja, Kampuchea (kampu (kambugiller) + desa, chea (ülke, toprak) ) *
kuzeybatısında Tayland, kuzeydoğusunda Laos, doğuda Vietnam ve güneybatısında
Tayland Körfezi ile çevrili olan, Güneydoğu Asya anakarasının güneyinde yer alan
bir ülke
kambriyen :
kel., lat. * cymru (Galler halkı, Galler bölgesi) (kel.), cambria (cym (birlik,
beraberlik, birlikte) + ru (çoğulluk, topluluk eki) + ianus (ile ilgili, -a
ait) ) (lat.) * jeolojik zaman cetvelinde Paleozoik Zaman’ın ilk dönemi olan,
yaklaşık 541 milyon yıl önce başlayıp 485 milyon yıl önce sona eren, canlı
çeşitliliğinde büyük bir artış (Kambriyen patlaması) yaşandığı ve çok hücreli
organizmaların fosil kayıtlarında ilk geniş yayılımı gözlemlendiği dönem
kambur :
gre. * kampsos (eğik, bükük) (kampe (tümsek, kavis, eğrilik) + sos (ile ilgili
olma) ); kambi (tümsek, kavis) + los (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer), kampe
(tümsek, kavis, eğrilik) + ris (ile ilgili olma) * yumru, hörgüç, sırtı bükük
kişi, tümsekli, kavisli; insan veya hayvanın sırtında doğuştan veya sonradan
oluşan dışa doğru kavisli, tümsek şekil; sırtı normalden fazla eğilmiş,
omurgası anormal biçimde çıkıntı yapmış kimse; eğik, bükülmüş veya zorlanmış
(mecazi)
kamçı :
tür. * kam (kesmek, yarmak, dövmek) + çi (-cı, araç eki ) * hayvanların
yönlendirilmesi veya cezalandırılması için kullanılan, ince ve esnek yapılı,
ucunda ip veya deri şeritlerin bulunduğu kırbaç türü, vurma aracı, kırbaç
kamçıbaşı :
tür. * kam (kesmek, yarmak, dövmek) + çi (-cı, araç eki ) + baş (ilk olan,
tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) *
ipek artıklarından elde edilen ve dokumacılıkta kullanılan iplik
kamçıkuyruk :
tür. * kamçı (kırbaç) (kam (kesmek, yarmak, dövmek) + çi (-cı, araç eki ) ) +
kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve omurlardan
oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) (kud, kuy (akıtmak, dökmek)
+ ruk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * iyi cins kıvırcık koyun
kamçılamak :
tür. * kam (kesmek, yarmak, dövmek) + çi (-cı, araç eki) + la (etken fiil eki)
+ mak (fiil mastar eki) * kamçılamak, kırbaçlamak; dürtmek, motive etmek
(mecazi)
kamçılılar :
tür. * kamçı (kırbaç) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lar (çoğul eki)
* tek hücreli hayvanların en ilkelleri sayılan, devinim organları kamçı
biçiminde olan, hayvan ile bitki arasında bulunan canlılar
kamdu : çin. * kuanpu (ipek kumaş veya bez) * İslamiyet öncesi Türk devletlerinde (özellikle
Uygurlar döneminde) ticari alışverişlerde para yerine kullanılan, üzerine
hükümdarın resmi mührü (damgası) basılmış, yaklaşık dört arşın uzunluğunda ve
bir karış genişliğinde olan mühürlü kumaş/ipek bez parçası
kame :
gre. * kammenos (oyulmuş, kabartılmış, kabattma, rölyef) (gre.); cammaeus
(lat.) * değişik renkli üst üste iki katmanı bulunan ve üstteki katmanına
kabartma bir desen yontulabilen değerli bir taş; değerli taş veya mercan
üzerine oyma veya kabartma tekniğiyle işlenen minyatür portre, figür veya motif
kameleon :
gre. * khamaileon (khamai (yer, küçük, alt, aşağı, düşük), khamalos (yerdeki,
sürünen; alçak, alttaki, önemsiz, küçücük) + leon (aslan) ) * zemin üzerinde
sürünen ve renk değiştirebilme ve dilini uzatabilme yeteneği ile bilinen,
böcekle beslenen, özellikle ağaçlarda yaşayan küçük sürüngen türü, yer aslanı,
bukalemun
kamelya :
gre., lat. * kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan, dairesel olan; kubbeli oda,
kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak, dairesel) + ara (isim yapım eki) )
(gre.); camera (oda, hücre, kubbe, tavan) + illa (küçültme eki) (lat.) * küçük
oda, odacık, özel oda, köşk, paviyon
kamer :
ara., gre., lat. * kamer (Ay) (ara.), kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan,
dairesel olan; kubbeli oda, kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak,
dairesel) + ara (isim yapım eki) ) (gre.); camera (oda, hücre, kubbe, tavan)
(lat.) * dünyanın uydusu olan asteroid, Ay; dairesel odacık; Kur’an’ın 54.
suresinin ismi (kamara (gre.); camera, caméra, Kamera (lat., ing., fra., alm.),
chamber, chambre, Zimmer (oda) (ing., fra., alm.), çember (daire) (far.) )
kamera :
ara., gre., lat. * kamer (Ay) (ara.), kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan,
dairesel olan; kubbeli oda, kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak,
dairesel) + ara (isim yapım eki) ) (gre.); camera (oda, hücre, kubbe, tavan)
(lat.) * ışık geçirmeyen kutu veya cihaz; ışığın küçük bir açıklıktan geçerek
görüntü oluşturması ilkesine dayanan, başlangıçta “karanlık oda” anlamındaki
camera obscuradan türeyerek günümüzde fotoğraf, film ve video kaydı yapmaya
yarayan optik ve elektronik görüntüleme aygıtının ismi olmuş kelime; görüntü
kaydetmek veya kopyalamak için kullanılan optik araç
kameraman :
ara., gre., lat. * kamer (Ay) (ara.), kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan,
dairesel olan; kubbeli oda, kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak,
dairesel) + ara (isim yapım eki) ) (gre.); camera (oda, hücre, kubbe, tavan)
(lat.) + man (kişi, kimse, adam) (ing.) * kamera kullanarak görüntü kaydeden
kişi; genellikle film, televizyon veya video çekimlerinde kamera arkasında
görev yapan operatör
kamercan :
ara. * kamer (Ay) + can (hayat, yaşam, ruh) * erkek ismi
kameri :
ara., gre., lat. * kamer (Ay) (ara.), kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan,
dairesel olan; kubbeli oda, kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak,
dairesel) + ara (isim yapım eki) ) (gre.); camera (oda, hücre, kubbe, tavan)
(lat.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Ay ile ilgili olan, Ay’a
ait; kameri takvim ifadesinde, ayın evrelerine göre düzenlenen, bir yılın 360
günden oluştuğu İslami hicri takvim sistemi
kameriye :
ara., gre., lat. * kamer (Ay) (ara.), kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan,
dairesel olan; kubbeli oda, kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak,
dairesel) + ara (isim yapım eki) ) (gre.); camera (oda, hücre, kubbe, tavan)
(lat.) + iye (araç eki) (ara.) * mehtaplı yaz günlerinde bahçelerde oturulmak
için yapılan, kafes biçiminde ve kubbeli, üstü sarmaşık bitkilerle örtülen
süslü çardak, küçük köşk (Ay ışığını seyretmek anlamından)
kamerun :
gre., por., lat. * kammaros (deniz kabuklusu) (gre.); camaraso (karides) (por.),
cammarus (karides, ıstakoz) (lat.) * Batı Orta Afrika’da, Atlantik Okyanusu
kıyısında yer alan, sınır komşuları (kuzeyden saat yönünde) Nijerya, Çad, Orta
Afrika Cumhuriyeti, Kongo Cumhuriyeti, Gabon, Ekvator Ginesi ve Atlas Okyanusu
olan, ismini Portekizli denizcilerin Wouri Nehri’nde bol miktarda karides
görmeleri üzerine “Karidesler Nehri” anlamında verdikleri isimden alan ülke
kamet :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) + et (isim yapım eki)
* (insanda) boy, uzunluk, vücut yapısı; camide, cemaatin namaza kalkması için
okunan ezan
kamfilobakter :
gre. * kampos (kıvrık, bükülmüş) + bakterion (küçük şey, küçük çubuk) (bak
(destek için kullanılan değnek, çivi, çubuk, asa, sopa, baston) + terion, teria
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * kıvrık veya spiral şekilli, genellikle
mide-bağırsak enfeksiyonlarına neden olan, hareketli ve gram negatif bir
bakteri cinsi
kamga :
tür. * kam (kesmek, yarmak, dövmek) + ga (isim yapım eki) * ağaç parçası, odun
kırıntısı, yonga, kıymık
kamış :
tür. * kam (çubuk, sopa, değnek, kamçı, direk; dövmek, kesmek, yarmak) + is
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sulak alanlarda yetişen, içi boş ve
boğumlu yapıya sahip, tarih boyunca yazı aracı, müzik aleti, yapı ve sepetçilik
gibi pek çok alanda kullanılan uzun ve esnek bitki; ince uzun boru
kamış kemik :
tür. * kamış (ince uzun boru) + kemik (sert, mineralize vücut parçası) * uzun,
silindirik ve içi kısmen boş yapıya sahip olan kemik türü (insan ve hayvan
vücudunda kol (humerus), bacak (femur, tibia, perone), baldır kemiği (fibula)
gibi büyük, uzun kemikler
kamış kulak :
tür. * kamış (ince uzun boru) + kulak (işitme organı) * ince, düzgün ve dik
kulaklı
kamikaze :
jap. * kami (ilah, tanrı, kutsal) + kaze (rüzgar) * ilahi rüzgar; 13. yüzyılda
Japonya’yı Moğol istilasından kurtardığına inanılan tayfunlara verilen isim; 2.
Dünya Savaşı sırasında Japon ordusunun, düşman gemilerine uçaklarını kasten
çarparak intihar saldırısı düzenleyen pilotlar
kamil :
ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz
hale getirmek), kamula (tam olmak, tamamlanmak, eksiksiz olmak, olgunlaşmak),
kemal (olgunlaşma, tamamlanma, mükemmellik, olgunluk) * eksiksiz, tam,
tamamlanmış, olgunlaşmış, olgun, erdemli
kamineto :
gre., ita. * kaminos (fırın, pişirme ocağı, şömine, ocak, soba) (gre.); caminus
(fırın, ocak, baca) (lat.) + etta (küçültme eki) (lat.); caminetto (ita.) *
şömine, evlerde ısıtma veya dekor amaçlı kullanılan duvar içi ocak; küçük boy
ispirto ocağı
kamis :
ara. * kammasa (giydirmek) * erkeklerin giydiği, genellikle diz boyunda, bol
kesimli, uzun kollu ve tek parça olan ve İslam coğrafyasında yaygın bir giysi
türü olan geleneksel gömlek veya tunik; gömlek, gömülek (içine girmelik)
(chemise (gömlek) (fra.) )
kamkat :
kan. * gam (altın) + gwat (turunç); kumquat (ing.) * Doğu Asya ve Çin'de doğal
olarak yayılış gösteren, Turunçgil ailesinin en ufağı olan bitki, altın turunç
kamm :
ara. * kamma (toplamak, bir araya getirmek veya bir şeyin
tepesini/bütününü almak) * bir yerin (özellikle evin) üstündeki çer çöpü veya tozu bir araya
getirip temizlemek, süpürmek, taramak (comb, kämmen (taramak)
(ing., alm.) )
kammermusik :
alm. * Kammer (oda) + musik (müzik) * küçük bir enstrüman topluluğu (genellikle iki ila sekiz yürütücü)
tarafından, her sanatçının kendi bağımsız partisini çaldığı ve geleneksel
olarak büyük konser salonları yerine ev içi veya saray odası gibi samimi
mekanlar için bestelenmiş bir klasik batı müziği türü, oda
müziği
kamminando :
lat. * camminare (yol almak, yürümek, ilerlemek) (lat.) + ando (zarf yapım eki)
(ita.) * bir eylemi yürüyerek veya adımlayarak gerçekleştirme durumu
kamp :
lat. * campus (tarla, açık alan, saha, arazi, düz zemin) (lat.); champs (fra.)
* doğal veya yarı doğal ortamlarda geçici konaklama için kurulan çadır, karavan
veya basit barınaklardan oluşan alan; askeri veya sivil yerleşim yeri
kampala :
lug. * kampala (kıvrımlı tepe; sinek tepesi) * Uganda'nın başkenti
kampana :
lat., ita. * campanus, campana (campus (tarla, açık alan, arazi, düz zemin) +
ana (isim yapım eki); campania (açık kırsal alan) (ita.) * çan; gemilerde,
işaret vermek için çalınan çan
kampanya :
lat. * campus (tarla, açık alan, saha, arazi, düz zemin) + aneia (isim yapım,
yer ve durum eki) * belirli bir konuyla ilgili olarak sahada, belirli süre ile
gerçekleştirilen yoğun ve yaygın etkinlik veya etkinlik dönemi (camp, camping,
Camping (kamp yapma) (ing., fra., alm.) )
kampilotropik :
gre. * kampylos (eğri, eğilmiş, eğik, bükülmüş, kıvrılmış) (kamptein
(döndürmek, geri döndürmek, eğmek, bükmek, kıvırmak) + ilos (ile ilgili, -a
ait) + trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek,
değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil;
yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + ikos (ile ilgili,
-a ait, gibi) * bitki taslağının veya tohum hücresinin (ovül) büyüme sırasında
bükülerek, ekseninin kavisli bir yapı kazanmasıyla ilgili
kamping :
lat. * campus (tarla, açık alan, saha, arazi, düz zemin) (lat.) + ing (isim
yapım eki) (ing.) * doğal veya yarı doğal ortamlarda çadır, karavan veya basit
barınaklarla geçici olarak konaklama, doğayla iç içe yaşama ve açık hava
etkinlikleri yapma pratiği, kamp yapma
kamptodaktili :
gre. * kamptos (bükülmüş, eğilmiş, kıvrılmış) (kamptein (döndürmek, geri
döndürmek, eğmek, bükmek, kıvırmak) + os (sıfat yapım eki) ) + daktylos
(parmak) * doğuştan veya sonradan gelişen, bir veya birden fazla parmağın
kalıcı olarak bükülü pozisyonda bulunmasıyla karakterize, kas-iskelet (tendon
veya eklem) sistemiyle ilişkili bir deformite durumu
kamptodrom :
gre. * kamptos (bükülmüş, eğilmiş, kıvrılmış) (kamptein (döndürmek, geri
döndürmek, eğmek, bükmek, kıvırmak) + os (sıfat yapım eki) ) + dramein
(koşmak), dromos (koşu, koşma; yön, rota, yol, pist, sokak) * botanikte yaprak
damarlarının ana damara paralel biçimde ilerleyerek kenara doğru kıvrıldığı,
ancak yaprak kenarında birleşmeden sonlanan damarlanma tipi
kamptotesin :
gre., lat. * camptotheca (ağaç cinsi) (kamptos (eğri, bükülmüş) + theke (koyma
yeri, yerleştirme yeri, saklama yeri, ambar, depo, kutu, kılıf, kap, hazne)
(gre.); teca (lat.) ) (gre.) + ine (kimyasal madde ve alkaloit belirteci)
(lat.) * Camptotheca acuminata adlı ağaçtan elde edilen, DNA topoizomeraz I
enzimini inhibe eden ve bazı kanser ilaçlarının geliştirilmesinde temel bileşik
olarak kullanılan alkaloid (C20H16N2O4)
kampüs :
lat. * campus (tarla, açık alan, saha, arazi, düz zemin) * düz ve geniş açık
alan; üniversite veya benzeri eğitim kurumlarının, derslik, laboratuvar, yurt
ve sosyal alanlarıyla birlikte geniş bir arazi üzerinde topluca yer aldığı,
akademik ve sosyal yaşamın bütünleştiği yerleşke
kamtarir :
ara. * kamtara (sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak) * katı, sıkı, sağlam; çatık
suratlı
kamu :
tür. * kam (toplamak, biriktirmek), kamağ, kamuğ (bütün, tüm, hep, hepsi) *
ortak çıkar, yarar veya düzen etrafında bir araya gelmiş bireylerden oluşan
toplumsal yapı; devletin otorite alanına giren genel halk kitlesi; halk,
topluluk, toplum (come, kommen (gelmek) (ing., alm.), kavm (halk, topluluk,
toplum) (ara.) )
kamuflaj :
ita. * camuffare (maskelemek, sahte görünüm vermek) (ita.), camoufler
(gizlemek, saklamak) + age (isim yapım eki) (fra.) * bir nesnenin, canlının
veya yapının çevresiyle bütünleşerek dikkat çekmemesini sağlayan, askeri,
biyolojik veya estetik amaçlı görsel aldatma ve gizlenme yöntemi
kamufle :
fra. * camoufler (gizlemek, saklamak), camouflé (gizlenmiş, maskelenmiş) * bir
kişi, nesne veya yapının çevresiyle uyum sağlayacak biçimde görünümünü
değiştirerek fark edilmesini engellemek, gerçek niteliğini saklamak veya algıyı
bilinçli olarak yanıltmak amacıyla gizlenmiş olması, gizlenmiş, maskelenmiş
kamulaştırmak :
tür. * kamu (halk, topluluk, toplum) + laş (dönüştürme eki) + tır (etken fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * özel mülkiyete ait bir malın, kamu yararı
gerekçesiyle devlet veya yetkili kamu kurumlarınca bedeli karşılığında resmen
kamu malı haline getirilmesi
kamuoyu :
tür. * kamu (halk, topluluk, toplum) + oy (görüş, düşünce, kanaat, seçim,
tercih) + u (iyelik eki) * bir toplumda belli bir dönemde çoğunluğun
benimsediği ortak düşünce, tutum veya kanaat; sosyal, siyasal veya ahlaki
konular üzerindeki toplumsal algı ve eğilimler bütünü
kamuoyu araştırması :
tür. * kamu (halk, topluluk, toplum) + oy (görüş, düşünce, kanaat, seçim,
tercih) + u (iyelik eki) + araştırma (inceleme, bulmaya çalışma) + sı (iyelik
eki) * bir toplumun belirli bir konu hakkındaki düşünce, tutum ve eğilimlerini
ölçmek amacıyla bilimsel yöntemlerle yapılan veri toplama ve analiz süreci
kamuran :
far. * kam (dilek, istek, arzu, sefa, murat) + ran (süren, sürücü) *
dileklerine ulaşmış, başarılı, talihli veya mutlu kimse
kamus :
ara., hav., gre. * kamus (deniz, okyanus; sözlük, lugat) (far.); okeanos
(okyanus, engin deniz) (okea (devamlılık, sürdürme, sonlanmama, hiç bitmeyen)
(hav.) + anos (gibi ile ilgili) ) (gre.) ) (hav., gre.) * engin deniz, okyanus;
denizin ortası, derin yeri; bir dildeki kelimelerin anlamlarını, kökenlerini,
yazılışını ve kullanımını açıklayan alfabetik veya sistematik düzenlenmiş eser,
sözlük, lugat
kamutay :
tür. * kamu (halk, topluluk, toplum) + tay (ile ilgili, gibi, -a ait) * kamu
işlerinin görüşülüp karara bağlandığı danışma meclisi veya konsey, parlamento
kamyon :
lat. * carrus (araba, taşıt) (lat.); camion (yük taşıyan büyük araba) (fra.) *
ağır yüklerin taşınmasında kullanılan büyük, tekerlekli ve motorlu araç
kamyonet :
fra. * camion (yük taşıyan büyük araba) + ette (küçültme eki) * küçük boyutlu,
genellikle hafif yük veya yolcu taşımaya uygun, kamyona göre daha küçük ve daha
hafif motorlu taşıt; minibüs veya panelvan tipi araç
kan :
tür. * kan (damarların içinde dolaşarak
hücrelere oksijen ve besin taşıyan, vücut ısısını düzenleyen ve bağışıklık
sağlayan hayati sıvı) * atardamar, toplardamar ve kılcal
damarlardan oluşan damar ağının içinde dolaşan, akıcı plazma (%60), alyuvar
(eritrosit), akyuvar (lökosit) ve kan pulcukları (trombositler) hücrelerinden
(%40) oluşan kırmızı renkli hayati sıvı
kan basıncı :
tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve
besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + basınç
(bir kuvvet tarafından bir yüzey üzerinde oluşturulan baskı) + ı (iyelik eki) *
kalbin pompalama hareketiyle (sistolik hareket) dolaşım sisteminde ilerleyen
kanın damar duvarlarına uyguladığı kuvvetin büyüklüğünü ifade eden ve dolaşım
sağlığının temel göstergelerinden biri olan fizyolojik ölçü
kan davası :
tür., ara. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen
ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) (tür.) +
dava (çağrı, hukuki ihtilaf konusu) (ara.) + sı (iyelik eki) * bir grup veya
aile arasında, bir tarafın diğerine zarar vermesi sonucu başlayan ve nesiller
boyu sürebilen intikam amaçlı toplumsal ve hukuki çatışma
kan dolaşımı :
tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve
besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + dolaşım
(döngü, sirkülasyon) + ı (iyelik eki) * kalp ve damarlar aracılığıyla kanın
vücut içindeki döngüsel hareketi ve bu hareket ile oksijen ve besin
maddelerinin taşınmasını sağlayan hayati sistem
kan emici :
tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve
besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + emici
(içine çekici) * kanla beslenen organizma veya cihaz (genellikle parazitler
(örneğin sivrisinek) )
kan grubu :
tür., fra. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen
ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + groupe
(küme, topluluk) (fra.) + u (iyelik eki) (tür.) * insanların kan hücrelerindeki
yüzey antijenlerine göre sınıflandırıldığı tıbbi kategori (A rh+, A rh-, B rh+,
B rh-, AB rh+, AB rh-, O grubu)
kan kanseri :
tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve
besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) (tür.) +
karkinos (yengeç) (gre.); cancer (yengeç) (lat.) (kötü huylu tümör, habis
neoplazm) + i (iyelik eki) (tür.) * kan hücrelerinde veya kemik iliğinde
başlayan malign (kötü huylu) hücre çoğalması, lösemi (kanda akyuvarların doğal
olmayan bir biçimde, olağanüstü çoğalmasıyla beliren bir hastalık)
kan nakli :
tür., ara. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen
ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) (tür.) +
nakl (transfer, aktarım) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * bir kişiden diğerine
kan veya kan bileşenlerinin tıbbi amaçla transfer edilmesi işlemi
kan plazması :
tür., gre. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen
ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) (tür.) +
plasma (şekillenmiş, biçimlenmiş şey) (gre.) + sı (iyelik eki) (tür.) * kanın,
besin, hormon ve atıkların taşınmasında rol oynayan, hücrelerden arındırılmış
sıvı kısmı
kan portakalı :
tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve
besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) (tür.) +
portugal (Portekiz) (lat.) + ı (iyelik eki) (tür.) * kırmızı-mor renkli,
tatlı-ekşi aromalı, portakal türü bir turunçgil meyvesi
kan sulandırıcı :
tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve
besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) +
sulandırıcı (seyreltici, yoğunluk azaltıcı) * kanın pıhtılaşma yeteneğini
azaltan ve damar tıkanıklığını önlemeye yarayan ilaç veya madde
kan şekeri :
tür., ara. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen
ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) (tür.) +
şeker (tatlı tadıyla bilinen, kamış veya pancardan elde edilen, gıdalara lezzet
vermek için kullanılan ve kimyasal olarak sakkaroz başta olmak üzere çeşitli
karbonhidratları ifade eden temel besin maddesi) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.)
* metabolik sağlık göstergesi olan, kanda bulunan glukoz seviyesi
kan tahlili :
tür., ara. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen
ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) (tür.) +
tahlil (inceleme, analiz) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * kan örneğinin
laboratuvarda incelenmesi yoluyla hastalık veya sağlık durumu hakkında bilgi
edinme işlemi
kan taşı :
tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve
besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + taş
(mineral, kaya parçası) + ı (iyelik eki) * safra kesesi veya böbreklerde
oluşabilen, kan renginde veya kan bileşenleri içeren sert kristalize yapılar
kana :
gre., lat. * kanna (kamış, boru, tüp, saz) (gre.); canna (kamış, boru, tüp)
(lat.) * teknenin suya batış durumunu göstermek üzere, geminin baş, orta ve kıç
bodoslamalarına metre veya kadem cinsinden olarak yazılan rakamlar;
denizcilikte yelken direkleri veya güvertede kullanılan uzun, ince, içi boş
boru biçimli parça veya ölçü birimi olarak işlev gören kamış benzeri yapı veya
bazı bağlama veya bağlantı elemanları
kanaat :
ara. * kanaa (yetinmek, doymak, tatmin olmak, ikna olmak) + at (isim yapım eki)
* eldekiyle yetinme, hırslı olmama; bir düşünceye ikna olarak onu benimsemes;
bir konu hakkında oluşan veya edinilen görüş ve düşünce
kanaatkar :
ara., far. * kanaat (yetinme, doyma, tatmin olma) (kanaa (yetinmek, doymak,
tatmin olmak, ikna olmak) + at (isim yapım eki) ) (ara.) + kar (-cı, yapan,
eden eki; gibi, ile ilgili) (far.) * elindekine razı olan, aşırı istek ve hırstan
uzak duran, sahip olduklarıyla yetinmeyi bilen
kanabis :
gre. * kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) * psikoaktif etkileriyle
bilinen ve endüstriyel, tıbbi veya keyif verici amaçlarla kullanılan, lifleri
tekstilde, tohumları gıdada değerlendirilen otsu bir bitki türü, esrar, haşiş,
kenevir
kanada :
iro. * kanata (köy, kasaba, yerleşim yeri) * Kuzey Amerika'da yer alan,
kuzeyinde Alaska, güneyinde ABD, batısında Hint Okyanusu, doğusunda Atlantik
Okyanusu olan ülke
kanadiyen :
iro., lat. * kanata (köy, kasaba, yerleşim yeri) (iro.) + ianus (ile ilgili,
gibi, -a ait) (lat.); canadien (fra.) * Kanada vatandaşı, Kanadalı
kanagliflozin :
gre., lat. * cana (farmasötik ön ek) + gliflozin (SGLT2 inhibitörü belirteci)
(glykys (tatlı, şeker) + phloios (çiçerk, ağaç kabuğu) + riza (kök) (gre.) +
ine (kimyasal madde eki) (lat.) ) * tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan,
böbreklerde sodyum-glukoz kotransporter 2'yi inhibe ederek idrarla glukoz
atılımını artıran oral antidiyabetik ilacın etken maddesi (C24H25FO5S)
kanakinumab :
lat. * cana (farmasötik ön ek) + kin (interleukin, sitokin (bağışıklık
düzenleyici protein) eki) + umab (humanized monoclonal antibody (tek klonlu
insanlaştırılmış antikor) eki) * sistemik jüvenil idiyopatik artrit, yetişkin
başlangıçlı Still hastalığı dahil aktif Still hastalığı ve gut alevlenmelerinin
tedavisinde kullanılan ve interlökin-1 betayı hedef alan bir insan monoklonal
antikoru (C6452H9958N1722O2010S42)
kanal :
lat. * canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) (canna (kamış, su yolu) + alis
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * sıvıların, özellikle suyun akışını
sağlamak amacıyla doğal veya yapay olarak oluşturulan dar ve uzun yatak; sıvı
akış hattı, borusu
kanal tedavisi :
lat., ara., tür. * canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) (lat.) + tedavi
(iyileştirme, çare bulma, düzeltme) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * dişin
pulpa (sinir ve damar) dokusunun iltihaplanması veya hasar görmesi durumunda,
diş kökü içindeki kanalların temizlenip şekillendirilerek dezenfekte edilmesi ve
dolgu maddesiyle kapatılması yoluyla yapılan bir iç tedavi işlemi
kanalet :
lat., fra. * canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) + etta (küçültme eki)
(lat.); canalete (fra.) * mimarlık, inşaat ve şehir altyapısında yağmur suyu
tahliyesi, kablo geçişi veya sıvı taşıma amacıyla kullanılan dar ve sığ yapay
kanal, küçük kanal, oluk veya borucuk
kanalikül :
lat. * canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) + cula, culus, culum (küçültme
eki) * hücreler veya dokular arasındaki çok ince borucuklar veya mikroskobik
kanal (safra kanalikülleri, kemik kanalikülleri gibi)
kanaliküler :
lat. * canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) + cula, culus, culum (küçültme
eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kanaliküle ait, küçük
kanallarla ilgili (kanaliküler transport (hücreler arası madde taşınması),
kanaliküler sistem (kemik veya karaciğer yapılarındaki mikroskobik kanal ağı) )
kanalizasyon :
lat. * canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) + izare (dönüştürmek, kılmak,
hale getirmek) + tio (isim yapım eki) * atık su ve pis suyun yer altındaki boru
ve kanal sistemleriyle toplanıp uzaklaştırılmasını sağlayan altyapı düzeneği
kanalize :
lat. * canalizatus (canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) + izare
(dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) )
(lat.); canalisé (fra.) * akışı belirli bir hatta yönlendirilmiş, birikimi
belli bir hedefe odaklanmış; yönlenmiş, odaklanmış
kanamak :
tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve
besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + a (bağlaç)
+ mak (fiil mastar eki) * yaranın, damar yapısının veya iç organın hasar
görmesi sonucu kan dışarıya veya vücut boşluklarına akmak
kanamara matsuri :
jap. * kanamara (erkek genital organı, penis) + matsuri (festival, kutlama) *
Japonya'da her yıl düzenlenen ve penis figürleriyle kutlanan geleneksel penis
festivali
kanamisin :
jap., gre., lat. * kanam (bakterinin Japonya'daki Kanam bölgesinde izole
edilmesinden) (jap.) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) (gre.) +
ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) (lat.) *oral, intravenöz ve
intramusküler formları olan ve enfeksiyon tedavisinde kullanılan aminoglikozid
grubu bir antibiyotik (C18H36N4O11)
kanara :
ara. * kannara (mezbaha, salhane; kasap çengeli) * kasaplık hayvanların
veteriner denetiminde kesilip yüzüldüğü yer
kanarya :
lat. * canis (köpek) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ia (isim, yer
ve durum eki) * ismini, habitatı olan Kanarya Adaları’nda alan, ötücü özelliği,
sarı ve parlak rengiyle tanınan küçük kuş türü (Serinus canaria domestica)
(Atlas Okyanusu’nda İspanya’ya bağlı Kanarya Adaları, ismini, adalarda eskiden
çok bulunan köpeklerden (canis) almıştır.)
kanarya adaları :
lat. * canis (köpek) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ia (isim, yer
ve durum eki) (lat.) + ada (etrafı tamamen suyla kaplı kara parçası) + lar
(çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * köpekli adalar; Atlas Okyanusu'nda,
Fas'ın batısında yer alan ve İspanya'ya bağlı olan, ismini, ismini, adalarda
eskiden çok bulunan köpeklerden (canis) alan takımadalar
kanasta :
lat. * canistrum (sepet) (lat.); canasta (sepet) (isp.) * iskambil oyunlarında
kullanılan, dört oyuncu ile oynanan ve özel kuralları olan popüler bir kart
oyunu
kanat :
tür. * kan (uçmak, hareket etmek) + at (isim yapım eki) * bir şeyin yanlarında
bulunan uzantılar; kuşların, böceklerin veya uçabilen diğer canlıların uçmayı
sağlayan organı; güç, destek veya koruma (mecazi) (örneğin “kol kanat germe”)
kanatlılar :
tür. * kanat (kuşlar, böcekler veya bazı uçan makineler gibi canlı ve cansız
varlıkların, havada hareket etmeyi veya yön değiştirmeyi sağlayan yan uzantı) +
lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + lar (çoğul eki) * uçma yeteneğine sahip
kuşları ve uçabilen bazı böcekleri kapsayan zoolojik sınıf
kanava :
gre. * kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) (gre.); canevas (fra.) *
kenevir bitkisinden elde edilen kumaş; el işleri için kullanılan, seyrekçe
dokunmuş keten bezi; çuval yapmakta kullanılan, kendir veya kenevir liflerinden
yapılmış iplerden seyrek dokunmuş bez; dokuma veya resim için kullanılan,
genellikle keten veya pamuktan yapılan, üzeri sıklıkla boyanabilen veya
işlenebilen kalın kumaş veya tuval
kanaviçe :
gre., tür. * kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) (gre.); canevas (fra.) *
el işleri için kullanılan, kanava kumaşından seyrekçe dokunmuş keten bezi
kanayaklı :
tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve
besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + ayak
(bacağın ucunda bulunan, beş parmağa sahip yürüme organı) + lı (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * zor geçinen, yoksul; acınacak durumda olan, zavallı,
umarsız, çaresiz (kimse)
kanca :
tür. * kan (tutmak, yakalamak, kavramak) + ca (isim yapım eki) * genellikle
metalden yapılmış, ucu kıvrık tutturma, asma veya çekme amacıyla hayvancılıkta,
denizcilikte, marangozlukta ve gündelik hayatta yaygın olarak kullanılan alet
veya aparat
kancabaş :
tür. * kanca (ucu kıvrık tutturma, asma veya çekme için kullanılan metal alet)
+ baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) *
başı kancaya benzer biçimde yapılmış tekne; Osmanlı döneminde, padişahın
bindiği süslü kayıkların bir türüne verilen isim
kancık :
far. * kaniçag (genç kız) * dişi hayvan; alçak, dönek, güvenilmez (kimse)
(mecazi)
kancıl :
tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve
besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + cıl (ile
ilgili, gibi, -a ait) * kanda yaşayan asalak
kancur :
tür. * gancur
(küçük balık) * Sparidae (izmaritgiller) familyasına ait, eti
lezzetli ancak küçük olan izmarit balığının (scomberomorus) boyu ortalama 7-8 santimetreyi geçmeyen en küçük
yavrusu
kandela :
lat. * candere (parlamak, yanmak), candela (parlayan, yanan; mum, fitil) * ışık
yoğunluğu ölçü birimi (cd) (belirli bir doğrultuda, alanı santimetre karenin
altmışta biri olan ve platinin katılaşma sıcaklığında tam bir ışıksız cisim
gibi ışıyan, bu doğrultuya dik bir deliğin ışık yoğunluğuna eşittir.); mum
(kandil (mum, ışık) (ara.), chandelle (mum) (fra.) )
kandesartan :
lat. * cande (ön ek) + sartan (anjiyotensin reseptör blokeri eki) * yüksek
tansiyon ve konjestif kalp yetmezliği tedavisinde kullanılan bir anjiyotensin
reseptör blokeri (C24H20N6O3)
kandıra :
gre. * chandora desanon kome (köy, kırsal yerleşim), Kentri * Kocaeli’nin bir
ilçesi
kandırmak :
tür. * kan (ikna olmak, inanmak, güvenmek, kanaat getirmek, yetinmek) + dır
(etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * inandırmak, razı etmek, aklını
çelmek, aldatmak
kandi : san., ara. * khanda (parça şeker, kristal şeker) (san.) + i (sıfat
yapım eki) (ara.) * şekerden yapılmış, şekerleme gibi tatlı, şekere ait, şekerli
(candy (şeker, şekerleme) (ing.) )
kandida :
lat. * candidus (parlak, beyaz, temiz) (candere (parlamak, parıldamak, akkor halinde olmak)
+ idus (isim/sıfat yapım eki) ) *
resmi görev veya kamu görevi için aday olan kişi; insan vücudunda doğal olarak,
özellikle bağırsak, ağız ve ciltte bulunan, bağışıklık sistemi zayıfladığında
artıp enfeksiyonlara neden olabilen beyaz renkli bir tür maya mantarı (candida
albicans)
kandida albikans :
lat. * candidus (parlak, beyaz, temiz) (candere (parlamak, parıldamak, akkor halinde olmak)
+ idus (isim/sıfat yapım eki) ) +
albus (beyaz, ak), albinos (beyazlamış, beyazlaşmış), albicans (beyazlayan,
beyazımsı) * insan vücudunda doğal olarak, özellikle bağırsak, ağız ve ciltte
bulunan, bağışıklık sistemi zayıfladığında artıp enfeksiyonlara neden olabilen
beyaz renkli bir tür maya mantarı
kandida mikes :
lat., gre. * candidus (parlak, beyaz, temiz) (candere (parlamak, parıldamak, akkor halinde olmak)
+ idus (isim/sıfat yapım eki) )
(lat.) + mykes (mantar, fungus) (gre.) * maya mantarları sınıfına giren,
özellikle insanlarda enfeksiyon (örneğin kandidiyaz) yapabilen mikroskobik
mantar türleri
kandida vajiniti :
lat., gre. * candidus (parlak, beyaz, temiz) (candere (parlamak, parıldamak, akkor halinde olmak)
+ idus (isim/sıfat yapım eki) ) +
vagina (kılıf, kın, kanal, hazne, kaplama, örtme, koruma) (lat.) + itis
(iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * vajinal
bölgede Candida albicans adlı maya mantarının aşırı çoğalması sonucu oluşan,
kaşıntı, akıntı, yanma gibi belirtilerle seyreden bir vajina enfeksiyonu
kandidal :
lat. * candidus (parlak, beyaz, temiz) (candere (parlamak, parıldamak, akkor halinde olmak)
+ idus (isim/sıfat yapım eki) ) +
alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * adayla ilgili, adaylıkla ilgili
kandidiyaz :
lat., gre. * candidus (parlak, beyaz, temiz) (candere (parlamak, parıldamak, akkor halinde olmak)
+ idus (isim/sıfat yapım eki) )
(lat.) + iasis (iltihap, enfeksiyon, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) *
candida mantarlarının aşırı çoğalması sonucu oluşan mantar enfeksiyonlarının
genel ismi
kandidoz :
lat., gre. * candidus (parlak, beyaz, temiz) (candere (parlamak, parıldamak, akkor halinde olmak)
+ idus (isim/sıfat yapım eki) )
(lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * çoğalması
sonucu oluşan mantar enfeksiyonlarının genel ismi
kandil :
lat. * candere (parlamak, yanmak), candela (parlayan, yanan; mum, fitil) * ışık
yoğunluğu ölçü birimi (cd) (belirli bir doğrultuda, alanı santimetre karenin
altmışta biri olan ve platinin katılaşma sıcaklığında tam bir ışıksız cisim
gibi ışıyan, bu doğrultuya dik bir deliğin ışık yoğunluğuna eşittir.); mum
(kandil (mum, ışık) (ara.), chandelle (mum) (fra.) ) (ing.), chandelle (mum)
(fra.) )
kandilisa :
ara. * kantar (terazi, ratı aleti) + a (son ek) * yelkenleri yerlerine çekmekte
kullanılan halatların genel ismi
kandrasekar limiti :
san. * Chandrasekhar (Hint asıllı Amerikalı gökbilimci Subrahmanyan
Chandrasekhar’ın soyadından) (san) + limitas (sınır, hudut) (lat.) + i (iyelik
eki) (tür.) * beyaz cüce yıldızların kütlelerinin, elektron dejenerasyon
basıncı ile yerçekimi arasındaki dengeyi sürdürebileceği maksimum sınırı ifade
eden ve yaklaşık olarak 1,4 güneş kütlesi değerine sahip olan astrofiziksel
sınır
kandura :
ara. * gandur (zarif, şık,
yakışıklı, özenli giyinmiş) + ah, at (isim yapım eki) *
Arap yarımadası ve Körfez bölgesinde (Birleşik Arap Emirlikleri, Umman vb.) erkeklerin giydiği,
genellikle diz veya ayak bileğine kadar uzanan, uzun kollu ve hakim yakalı, ince
pamuk, keten
veya yün kumaştan
yapılmış, entari benzeri, beyaz
renkli uzun geleneksel elbise
kane :
ara. * kane (olmak, vücuda gelmek,
oluşmak, meydana gelmek) * olmak, vücuda gelmek, oluşmak, meydana gelmek
kanepe :
gre., lat., fra. * kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) (gre.); canapeum
(kenevir lifiyle yapılan kumaş) (lat.); canapé (fra.) * sırt dayamalı ve
genellikle kolçaklı, döşemeli oturma mobilyası
kang :
tür. * kang (baba) * baba, ata, soy, kök veya neslin türediği kaynak, kan,
yuce, ulu tanrı
kangal :
gre. * kankalos (halka, halka şeklinde kapı tokmağı), kankali (ip halkası,
kıvrılmış küme) * tel, kurşun boru, ince betonarme demiri, halat gibi uzun ve
bükülebilir şeylerin halka biçiminde sarılmasıyla yapılan bağ; Sivas’ın bir
ilçesi ve bu ilçeye özgü köpek cinsinin ismi
kangren :
lat. * gangrenare (çürümek, kangren olmak), gangraena (çürüme, doku ölümü) *
vücut dokularının bakteriyel enfeksiyon, kan dolaşımının bozularak yetersiz
hale gelmesi veya travma nedeniyle hızla çürüyerek nekrozla bozulmasına dayalı
olarak gelişen deri ve yumuşak dokulardaki ölümcül çürüme süreci
kanguru :
ant. * guugu yimithirr (Yimithirr halkının dili, Yimithirr konuşanlar) (guugu
(konuşmak, söylemek, dile getirmek; dil) + yimithirr (bölge ismi; topluluk,
kabile ismi; burası, şimdi) ) (ant.), kangaroo (ing.) * Avustralya ve Yeni
Gine'ye özgü olan, sıçrayıcı, Macropus ve Osphranter cinsine ait keseli
memelilerin ortak ismi
kanı :
tür. * kan (ikna olmak, inanmak, güvenmek, kanaat getirmek, yetinmek) + ı (isim
yapım eki) * inanç, kanaat, görüş, düşünce
kanık :
tür. * kan (ikna olmak, inanmak, güvenmek, kanaat getirmek, yetinmek) + ık (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * elindekiyle yetinen, gözü çokta olmayan,
tokgözlü, yetingen
kanımca :
tür. * kan (ikna olmak, inanmak, güvenmek, kanaat getirmek, yetinmek) + ı (isim
yapım eki) + m (iyelik eki) + ca (-a göre, ile ilgili olarak) * düşünceme göre,
kanaatime göe, görüşüme göre, bana göre
kanırtmak :
tür. * kan (bükmek, eğmek, kıvırmak) + ırt (etken fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) * bir nesneyi bükerek, zorlayarak oynatmak, yerinden çıkarmak veya
esnetmek
kanıt :
tür. * kan (ikna olmak, inanmak, güvenmek, kanaat getirmek, yetinmek) + ıt
(isim yapım eki) * bir düşünceyi, savı veya yargıyı doğrulamak için sunulan
olgu, belge veya gerekçe, ispat, delil
kanıtlamak :
tür. * kan (ikna olmak, inanmak, güvenmek, kanaat getirmek, yetinmek) + ıt
(isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ispatlamak,
delillendirmek
kani :
ara. * kanaa (razı olmak, ikna olmak, kanaat etmek, yetinmek, inanmak; ikna
etmek, inandırmak, kanaat ettirmek, yetindirmek, razı etmek) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * razı olan, ikna olan, kanaat eden, yetinen, inanan
inanmış, kanaat getirmiş, bilir hale gelmiş; ikna eden, inandıran, kanaat
ettiren, yetindiren, razı eden (know (bilmek) (ing.), connaitre (bilmek,
tanımak) (fra.), kennen (bilmek, tanımak) (alm.) )
kanibal :
isp., lat. * cariba, caníba (Karayipler’deki yerli halklardan biri; insan
yiyen, yamyam) (spa.) + alis (ile ilgili, -a ait) * kendi türünden bireyleri
besin olarak tüketen (canlı), yamyam
kanibalizm :
isp., lat. * cariba, caníba (Karayipler’deki yerli halklardan biri; insan
yiyen, yamyam) (spa.) + alis (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım ve durum
eki) (lat.) * aynı türden canlıların, beslenme, ritüel, hayatta kalma veya
patolojik nedenlerle kendi türünden başka bireyleri tüketmesi olgusunu ifade
eden biyolojik, antropolojik ve sosyolojik bir davranış biçimi, yamyamlık
kanije :
mac. * Nagykanizsa (nagy (büyük) + kanizsa, knysa (prense ait) * Güney Batı
Macaristan'da bulunan bir şehir olup, Osmanlı İmparatorluğu'nun en geniş
topraklara sahip olduğu zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nun en batıdaki kalesinin
ismi
kanin :
lat. * cuniculus (tavşan), canem (köpek) * köpek
kanin fossa :
lat. * canis (köpek), canine, caninus (köpek dişi) + fossa (çukur, oyuk,
boşluk, girinti) * üst çene kemiğinde (maxilla) kanin (köpek) dişinin hemen
üzerinde yer alan, yüz kaslarının bir kısmının tutunduğu hafif çöküntülü
anatomik yapı
kanis :
ara. * kanasa (gizlemek, saklamak, korumak; süpürmek, süpürüp toplamak,
saklanmak) * saklanan, gizlenen, geri çekilen, süpürülen; saklanan, geri
çekilen yıldızlar, gündüz görünmeyen gece görünen
kaniş :
lat., alm. * canis (köpek) (lat.); Kaninchenhund (tavşan köpeği) (Kaninchen
(tavşan) + Hund (köpek) ) (alm.), caniche (fra.) * kıvırcık tüylü, küçük ve süs
amaçlı yetiştirilen bir köpek ırkı
kanit :
ara. * kanata, kanita (ümidini kesmek, ümitsizliğe düşmek) * itaatkar, sükut
eden; saygılı durup itaat eden; ümitsiz, umudunu yitirmiş
kaniz :
far. * kanik, kanizag (genç kız, bakire, hizmetçi kız) * İslam öncesi ve İslami
dönem hukuk ile toplum yapısında savaşta esir alınarak veya köle pazarlarından
satın alınarak ev içi hizmetlerde ya da efendisinin meşru birlikteliğinde
çalıştırılan, özgürlüğü kısıtlı hizmetçi kadın veya kadın köle, cariye, esir
kadın, halayık, kırnak
kanka :
tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve
besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + kardeş
(aynı anne babadan doğmuş kişilerin birbirlerine göre durumlarını veya mecazen
aynı kökten, soydan veya yakın bağdan gelen kişiyi ifade eden akrabalık adı)
(karın (anne, ana rahmi, doğurganlık; omurgalı hayvanlarda kaburga
kemiklerinden kasıklara ve pelvise kadar olan kısım) + daş, deş (ortaklık, birliktelik,
benzerlik, aynılık eki) ) * çok yakın arkadaş, dost, kardeş gibi görülen kişi,
kanki
kankan :
fra. * can (şarkı, neşe, eğlence) + can (tekrarlama, çoğullama) * 19. yüzyılda
Paris kabarelerinde ortaya çıkan, yalnız kadınlara özgü olan, özellikle yüksek
tekme ve bacak hareketleriyle karakterize edilen enerjik, gösterişli ve ritmik
dans türü; dedikodu, abartılı davranış (mecazi)
kanki :
tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve
besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + kardeş
(aynı anne babadan doğmuş kişilerin birbirlerine göre durumlarını veya mecazen
aynı kökten, soydan veya yakın bağdan gelen kişiyi ifade eden akrabalık adı)
(karın (anne, ana rahmi, doğurganlık; omurgalı hayvanlarda kaburga
kemiklerinden kasıklara ve pelvise kadar olan kısım) + daş, deş (ortaklık,
birliktelik, benzerlik, aynılık eki) ) * çok yakın arkadaş, dost, kardeş gibi
görülen kişi, kanka
kankurutan :
tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve
besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + kurutan
(kuru hale getiren, sıvısını tüketen) * Akdeniz’in kıyı bölgelerinde yetişen,
değişik türleri bulunan, büyük ve etli köklü, geniş yapraklı, türlü renkte
çiçek açan, kötü kokulu, hekimlikte yararlanılan bir bitki, adamotu
kanlı basur :
tür., ara. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen
ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + lı
(ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + besra (et, et parçası) (aram.), basur
(hemoroid, her çeşit et şeklinde tümör) (ara.) * anüs bölgesindeki
toplardamarların genişleyip iltihaplanmasıyla oluşan hemoroidal şişliğin
dışkılama sırasında veya sonrasında kanaması durumu, kanamalı hemoroid
kanmak :
tür. * kan (ikna olmak, inanmak, güvenmek, kanaat getirmek, yetinmek) + mak
(fiil mastar eki) * inanmak, kani olmak, razı olmak, aklı çelinmek, aldanmak
kannabinoid :
gre. * kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer,
şekilli, biçimli) * kenevir bitkisinden (Cannabis sativa) elde edilen veya
insan vücudunda doğal olarak bulunan, endokanabinoid sistemine etki eden
kimyasal bileşikler grubu
kannabinol :
gre. * kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) (gre.) + ol (alkol OH grubu)
(lat.) * kenevir bitkisinde bulunan psikoaktif olmayan başlıca kanabinoidlerden
biri (C21H26O2)
kano :
tai., gre., lat. * kanowa (içi oyulmuş kürekli kayık) (tai.), kanna (kamış,
boru, tüp, saz) (gre.); canna (kamış, boru, tüp) (lat.) * hafif, dar ve uzun
yapılı, genellikle kürekle itilen, güncel durumda sporda da kullanılan hafif ve
uzun tekne geleneksel kayık türü
kanola :
ing., gre., lat. * canadian (Kanadalı) + elaia (zeytin, zeytin ağacı), elaion
(zeytin yağı, yağ) (gre.); oliva (zeytin), oleum (yağ, zeytin yağı) (lat.); oil
(yağ) (ing.) + low (düşük) + acidum, acidus (ekşi, asit) * düşük asitli Kanada
yağı; Kolza (rapeseed) bitkisinden elde edilen ve düşük erüsik asitli,
yenilebilir hale getirilmiş bitkisel yağ çeşidi
kanon :
gre. * kanon (çubuk, cetvel, ölçüt; kural, ilke, yasa, kanun, prensip) * ölçü,
ilke, kural, prensip, norm veya kutsal kabul edilen metinler bütünü; bir
melodinin, bir veya daha fazla ses veya enstrüman tarafından belirli bir zaman
aralığıyla taklit edilerek yinelendiği çok sesli müzik formu (temel yapı taklit
(imitasyon) üzerine kurulu olup, en basit haliyle “yuvarlama” (round) olarak
bilinir.)
kanonik :
gre. * kanonikos (kanon (çubuk, cetvel, ölçüt; kural, ilke, yasa, kanun,
prensip) (kan (bağ) + on (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + ikos (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) ) * ölçüye, kurala uygun, normatif, kanuni, genel olarak kabul
edilen; otoritelerce doğrulanmış; din, hukuk, matematik, müzik ve edebiyatta
“kuralcı, standartlara uygun” anlamında kullanılan sıfat
kanonikal :
gre. * kanonikos (kanon (çubuk, cetvel, ölçüt; kural, ilke, yasa, kanun,
prensip) (kan (bağ) + on (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + ikos (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) ) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * belirli bir
kural, ölçüt, temel ilke veya kabul edilmiş standartla ilişkili olan, bir alan
içinde temel ve yetkin kabul edilen
kanopi :
gre., lat. * kanopion (ağaç yaprağı veya kumaştan yapılmış, gölgelik, örtü veya
koruyucu tavan) (gre.); cannopaeum (lat.) * ismini, Nil Nehri yakınındaki
Kanopus şehrinden alan, bir tür şemsiye veya gölgelik
kanotiye :
tai., gre., lat., fra. * kanowa (içi oyulmuş kürekli kayık) (tai.), kanna
(kamış, boru, tüp, saz) (gre.); canna (kamış, boru, tüp) (lat.); canot (küçük
sandal) + ier (ile ilgili, gibi, -a ait) * düz kenarlı şapka
kansellöz :
lat. * cancellus (ızgara, kafes, çubuk, küçük çubuk) + osus (ile ilgili, gibi)
* ızgaralı, kafesli yapıya sahip; hücre, doku veya organların yapısının
mikroskopik olarak ızgaramsı, kafes şeklinde olduğu durumları tanımlayan ve
“ızgaralı, kafesli yapıya sahip” anlamına gelen terim
kanser :
gre., lat. * karkinos (yengeç) (gre.); cancer (yengeç) (lat.) * vücutta
kontrolsüz hücre bölünmesi ve çoğalması sonucu oluşan kötü huylu tümörlerin
genel ismi, kötü huylu tümör, habis neoplazm (isim, tümörün yayılan
damarlarının yengecin kıskaçlarına benzetilmesine dayanır.)
kanserojen :
gre., lat. * karkinos (yengeç) (gre.); cancer (yengeç) (lat.) + gennaein
(doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran,
ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) *
kanser oluşturan, kansere yol açan madde veya etken
kanseroloji :
gre., lat. * karkinos (yengeç) (gre.); cancer (yengeç) (lat.) + logia (bilim,
bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * kanser bilimi
kanseröz :
gre., lat. * karkinos (yengeç) (gre.); cancer (yengeç) + osus (ile ilgili,
gibi, -a ait) (lat.) * kanserle ilgili, kansere ait, kanserli
kansız : tür.
* kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin
taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + sız (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * kanındaki hemoglobin miktarı (g/dl) ve
alyuvar sayısı normalin altında olan (anemik) canlı varlık; acımasızlık,
merhametsizlik (mecazi)
kansızlık :
tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve
besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + sız
(yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + lık (isim yapım ve durum eki) *
kanda bulunan hemoglobin miktarının (g/dl) ve alyuvar sayısının azalmasından
doğan bir hastalık durumu
kansu :
tür. * kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve
besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + su
(hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) )
* soyu su gibi saf ve temiz olan
kant :
alm. * kant (kenar, sınır, köşe, uç) * sıcak su, şeker ve limondan oluşan bir içecek;
18. yüzyılda yaşamış ünlü Alman filozofu Immanuel Kant’ın soyadı
kantabl :
lat. * cantare (şarkı söylemek) + bilis (olabilirlik, yapılabilirlik, mümkün
olma eki) * şarkı olarak söylenebilir, şarkıya uygun, melodik
kantar :
gre., ara. * kantarion (Bizans döneminde ağırlık birimi), kentauros (Yunan
mitolojisinde yarı insan, yarı keçi (at) karakter) (ken (gibi) + tauros (boğa)
) (gre.); kintar (büyük ağırlık ölçüsü (yaklaşık 100 ratl) (kint, kant (sayma,
ölçme) + ar (yapan, eden anlamı veren son ek) ) (ara.) * sayaç, tartı, ölçücü,
ağırlık birimi (counter, compteur (sayaç) (ing., fra.), quantum, Quantum
(miktar, kemiyet, nicelik, ölçü) (ing., alm.), quantity, quantité, Quantität
(miktar, nicelik) (ing., fra., alm.) )
kantariye :
ara. * kintar (büyük ağırlık ölçüsü (yaklaşık 100 ratl) + iye (isim yapım ve
durum eki) * çarşıya, pazara getirilen şeylerden alınan tartı vergisi, kantar
ücreti, tartma parası
kantaron :
gre. * kanderion (parlak, ışık saçan (bitki) ) * sarı renkli çiçek açan,
geleneksel tıpta yara iyileştirici ve sakinleştirici olarak kullanılan bir
bitki türü
kantaron yağı :
gre. * kanderion (parlak, ışık saçan (bitki) ) (gre.) + yağ (hayvan dokularında
bulunan veya çeşitli bitkilerden elde edilen, suda çözünmeyen, kayganlık veren,
hücrelerin enerji ihtiyacını karşılayan ve sanayiden yemek kültürüne kadar
geniş bir alanda kullanılan organik lipit bileşiği; iç yağı) + ı (iyelik eki)
(tür.) * sarı çiçekli kantaron bitkisinden elde edilen, geleneksel tıpta yara
iyileştirici, iltihap giderici ve cilt yenileyici olarak kullanılan doğal
bitkisel yağ
kantasyon :
lat. * cantare (şarkı söylemek) (cantus (şarkı, ezgi) + are (fiil mastar eki) )
+ tio (isim yapım eki) * şarkı söyleme; sihirde kelime tekrarlama, büyüde
kelime zikri, dinsel ezgi, büyü ilahisi
kantat :
lat. * canere, cantare (şarkı söylemek), canto (şarkı), cantate (şarkılı;
sarkılı kilise dramı) * yiğitlikleri, kahramanlıkları, dinsel konuları işleyen
müzik bestesi; orkestra ve koroyla söylenen, klasik müzik türlerinden biri
olan, sözlü ve dramatik öğeler içeren çok bölümlü müzik eseri
kantifikasyon :
lat. * quantus, quantum (ne kadar, miktar) + facere, ficare (yapmak, etmek,
eylemek, işlemek) + tio (isim yapım eki) * bir şeyin miktar, sayı veya değer
olarak ölçülmesi, belirlenmesi veya nicelik olarak tanımlanması işlemi, sayısal
olarak değerlendirme, ölçümleme, miktar belirleme
kantifiye :
lat. * quantus, quantum (ne kadar, miktar) + facere, ficare (yapmak, etmek,
eylemek, işlemek) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.); quantifié
(fra.) * miktara dökülmüş, sayısal olarak ifade edilmiş,ölçülmüş
kantilasyon :
lat. * cantillare (hafifçe şarkı söylemek, kısık sesle, hafifçe, ezgileyerek
okumak, nağmeli söylemek) (cantus (şarkı, ezgi) + illa (küçültme eki) + are
(fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * dini metinlerin belirli bir
melodiyle, ezgili şekilde okunması
kantilever :
lat. * canthus (jant, tekerlek kenarı, kenar, köşe) + levare (uzaklaştırmak,
kaldırmak, yok etmek) (lat.); cantilever (ing.) * bir ucundan sabitlenmiş, diğer
ucu serbest kalan ve yük taşıyan yatay taşıyıcı eleman, konsol kiriş
kantin :
fra., ita. * cantine (cant (mahzen, depo) + ine (küçültme eki) (fra.); cantina
(ita.) * okul, fabrika, askeriye gibi yerlerde, çalışanlara veya mensuplara
yiyecek, içecek ve küçük ihtiyaç maddelerinin satıldığı veya servis edildiği
yer
kantitatif :
lat. * quantitas (nicelik, miktar) (quantus, quantum (ne kadar, miktar) + itas
(isim yapım ve durum eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * nicel,
miktarsal
kantitafif analiz :
lat. * quantitas (nicelik, miktar) (quantus, quantum (ne kadar, miktar) + itas
(isim yapım ve durum eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) +
analusis, analysis (çözümleme, analiz) (ana (tekrar, yeniden, yukarı doğru,
yukarıya, yükseğe, üste, geri, arkaya, baş, önce, evvel) + lusis, lysis
(gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein,
lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve
durum eki) ) (gre.) * bir madde veya olgunun içerdiği bileşenlerin miktarlarını
sayısal ve ölçülebilir yöntemlerle belirleme süreci, nicel analiz
kantite :
lat., fra. * quantitas (quantus, quantum (ne kadar, miktar) + itas (isim yapım
ve durum eki) ) (lat.); quantité (fra.) * miktar, nicelik, sayısal büyüklük
kantiyane :
lat. * gentiana (gentius (M.Ö. 3. yüzyılda Arnavutluk ve Karadağ bölgesinde
hüküm süren, Ilir kabilelerinden Labeatların son kralı olan Makedonya kralı
Gentius'tan) + ana (ile ilgili, - a ait) ) * Gentiana cinsine ait, sarı çiçekleri
olan, genellikle dağlık bölgelerde yetişen, şifalı özellikleri olan,
türükızılkantarongillerden, hekimlikte iştah açıcı etkisinden yararlanılan bir
bitki
kanto :
lat. * canere, cantare (şarkı söylemek), canto (şarkı) * tuluat tiyatrolarında,
oyundan önce, genellikle kadın sanatçıların şarkı söyleyip dans ederek yaptığı
gösteri; şarkı
kanton :
lat. * cantus (köşe, köşe noktası, bölge, sınır) (lat.); canton (fra.) * idari
bölge, küçük yönetim birimi; özellikle İsviçre ve Fransa’da, bir ülke veya eyalet
içinde özerk idari yetkiye sahip küçük bölge
kantonit :
lat. * cantus (köşe, köşe noktası, bölge) (lat.); canton (fra.) + ite (element,
kayaç ve mineral eki) * doğal bakır sülfürü (CuS) (ismini İsviçre'nin Kanton
(kanton) bölgesinden alır.)
kantor fonksiyonu :
alm., lat. * cantor (Alman matematikçi Georg Cantor’un soyadından) (alm.) +
functio (işlev, görev, yapma, yerine getirme) (lat.) + nu (iyelik eki) (tür.) *
reel analizde, Cantor kümesi üzerinde tanımlanan, sürekli fakat türevlenemeyen,
sıfırdan bire monoton artan özel bir matematiksel fonksiyon
kantor kümesi :
alm., gre., tür. * cantor (Alman matematikçi Georg Cantor’un soyadından) (alm.)
+ kyomat (yığın, öbek, toplanma, gruplaşma, grup, birikme, küme) (gre.) + si
(iyelik eki) (tür.) * reel sayılar kümesinin [0,1] aralığında oluşturulan, her
adımda orta üçüncü kısmın çıkarılmasıyla elde edilen, sıfır uzunlukta ama
sonsuz sayıda nokta içeren klasik fraktal küme
kanun :
gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke, yasa,
kanun, prensip) (gre.); kanun (ara.) * toplum düzenini sağlamak amacıyla kabul
edilen yazılı veya yazısız hukuk kuralları, yasa, kural, ilke, prensip; Aralık
ile Ocak ayının eski ismi
kanunen :
gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke,
yasa, kanun, prensip) (gre.); kanun + en (gibi, olarak) (ara.) * kanuni olarak,
kanun açısından, yasayla ilgili olarak, yasal olarak
kanuni :
gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke,
yasa, kanun, prensip) (gre.); kanun + iy (ile ilgili, gibi, -a ait) (ara.) *
kanunla ilgili, yasayla ilgili, yasal
kanuniyet :
gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke,
yasa, kanun, prensip) (gre.); kanun + iyet (isim yapım ve durum eki) (ara.) *
yasa, kural veya düzen olma durumu, yasallık, kanunilik
kanunname :
gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke,
yasa, kanun, prensip) (gre.); kanun (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale,
belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir devlet veya topluluk
tarafından belirlenmiş yazılı yasalar veya düzenlemeler bütünü
kanunu esasi :
gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke,
yasa, kanun, prensip) (gre.); kanun + u (tamlama eki) + esas (öz, temel,
kaynak) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait) (ara.) * bir devletin en temel hukuki
düzenlemesi ve anayasal yapısı, anayasa
kanunu evvel :
gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke,
yasa, kanun, prensip) (gre.); kanun + u (tamlama eki) + evvel (önce, ilk)
(ara.) * ilk kanun, birinci kanun; Osmanlı'da Tanzimat öncesi temel hukuk
metinleri
kanunu sani :
gre. * kanon, kanonas (çubuk, kamış, ölçü çubuğu cetvel, ölçüt; kural, ilke,
yasa, kanun, prensip) (gre.); kanun + u (tamlama eki) + sani (ikinci) (ara.) *
ikinci kanun; Osmanlı'da Tanzimat sonrası düzenlenen ikinci temel hukuk
metinleri
kanül :
gre., lat. * canula (küçük boru, küçük kamış, küçük tüp) (kanna (kamış, boru,
tüp, saz) (gre.); canna (kamış, boru, tüp) + ula, ulus (küçültme eki) ) (lat.)
* damar veya vücut boşluklarına giren ince, genellikle plastik veya metalden
yapılmış borucuk, küçük boru, ince tüp
kanülasyon :
gre., lat. * canulare (kanül takmak, kanül yerleştirmek) (canula (küçük boru, küçük
kamış, küçük tüp) (kanna (kamış, boru, tüp, saz) (gre.); canna (kamış, boru,
tüp) + ula, ulus (küçültme eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım
eki) (lat.) * genellikle sıvı, ilaç veya kan örneği alımı için damar veya vücut
boşluğuna kanül yerleştirme, ince borucuk sokma veya takma işlemi
kanüle :
lat., fra. * canulatus (canulare (kanül takmak, kanül yerleştirmek) (canula
(küçük boru, küçük kamış, küçük tüp) (canna (kamış, boru, tüp) + ula, ulus
(küçültme eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım
eki) ) (lat.); canulé (fra.) * kanül takılmış, kanül yerleştirilmiş
kanvas :
gre. * kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) (gre.); canevas (fra.) *
kenevir bitkisinden elde edilen kumaş; el işleri için kullanılan, seyrekçe
dokunmuş keten bezi; çuval yapmakta kullanılan, kendir veya kenevir liflerinden
yapılmış iplerden seyrek dokunmuş bez; dokuma veya resim için kullanılan,
genellikle keten veya pamuktan yapılan, üzeri sıklıkla boyanabilen veya
işlenebilen kalın kumaş veya tuval
kanyak :
lat., fra. * cognacum (lat.); cognac (Cognac şehri, Fransa) * Fransa'nın Cognac
bölgesinde üretilen üzüm bazlı sert içki
kanyon :
gre., lat. * kanna (kamış, boru, tüp, saz) (gre.); canna (kamış, boru, tüp) +
ion (büyütme, artırma eki) (lat.) * derin ve dik yamaçlı, genellikle nehir
tarafından aşındırılmış dar vadi
kaolin :
çin * gaoling (yüksek tepe) * granit kayaçlardan elde edilen ve bazı seramik ve
porselenlerin yapımında kullanılan beyaz, yumuşak, plastik bir kil türü; Çin'in
Jiangxi bölgesinde yer alan Gaoling adlı dağdan adını alan, beyaz renkli ve
yumuşak bir kil türü olan kaolinit minerali esaslı ham madde (Al2Si2O5(OH)4),
seramik uygulamada (Al2O3•2SiO2•2H2O)
kaolinit :
çin * gaoling (yüksek tepe) + tu (toprak) * hidratlı alüminyum silikat mineral
türü, beyaz, yumuşak ve plastik seramik kili, porselen üretiminde hammadde,
refrakter malzeme, kağıt ve kozmetik katkısı (Al2Si2O5(OH)4)
kaon :
gre. * K (Yunan alfabesinde 10. sırada olan "Kappa" (K) harfi) + on
(parçacık/tanecik eki) * bir kuark ile bir karşıt kuarktan (antikuark) oluşan,
"garip" (acayip) kuantum sayısına sahip kararsız bir alt atomik
parçacık türü, K mezonu
kaos :
gre. * khainein (açılmak, yarılmak, ağzını açmak, boşluk oluşturmak), khaos
(boşluk) * boşluk; maddenin uçucu hali, gaz; uçurum, düzensizlik
kaos teorisi :
gre. * khaos (boşluk; maddenin uçucu hali, gaz; uçurum, düzensizlik) + theoria
(gözlem, bakış, düşünce, kuram) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * düzensizlik
içindeki düzeni inceleyen kuram
kaotik :
gre. * khaos (boşluk; maddenin uçucu hali, gaz; uçurum, düzensizlik) + ikos
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * düzensizlik ve karmaşaya özgü olan,
sistematik yapıdan yoksun, önceden kestirilemeyen ve rastlantısal işleyen,
boşta ve kontrolsüz olan
kap :
tür. * kap (içine almak, kavramak, kaplamak, kapsamak, örtmek, sarmak) * içine
eşya veya sıvı konan oyuk hazne, tulum, torba, kılıf, içine alan, üstünü örten
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder