seyr-ü seyelan :
ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek,
gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk
etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme,
hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş,
hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) + u (tamlama bağlacı) +
seyelan (akma, akış, sıvının sürekli hareket halinde olması; olayların veya
sözlerin ardı ardına sürüp gitmesi) * hareket ve akış; bir şeyin hem ilerleme
hem de sürekli akma hali; oluşların kesintisiz devinimi
seyr-ü süluk :
ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek,
gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk
etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme,
hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş,
hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) + u (tamlama bağlacı) +
salaka, seleke (gitmek, yol tutmak, bir yola sokmak, yola girmek, yol almak,
izlemek, takip etmek; geçmek, geçirmek; seçmek), suluk (yöntem, metod, usül,
üslup tutulan yol, gidilen yol, seçilen yol) * tasavvufta kişinin manevi yolda ilerleyişi,
müridin içsel eğitim ve olgunlaşma süreci; manevi yolculuk ve o yolu
yaşama/disiplin, yaşam tarzı haline getirme
seysana :
far. * seyis (at bakımından (barınması, beslenmesi, temizliği, eğitimi ve
terbiyesi) sorumlu kişi, at bakıcısı) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak,
konut, yuva) * Anadolu düğünlerinde kız evinde hazırlanan çeyizin, erkek evine
toplu halde götürülmesi törenine veya bu adetin kendisi; gelin için hazırlanan
her türlü eşya, cihaz, çeyiz; toplu halde çeyiz götürme
seyşel : fra.
* Séchelles (18. yüzyılda Fransız maliye bakanıJean Moreau de Séchelles'in
soyadından) * Hint Okyanusu’nda, Afrika’nın doğusunda yer alan, 115 adadan
oluşan ada ülkesi
seyyad :
ara. * sada (avlamak, yakalamak, kapmak, tutmak), sayd (av, avlanma; yakalama,
ele geçirme) * avcı; avla geçinen veya avcılık yapan kişi; hedefe sürekli
yönelen, iz süren kimse (mecazen)
seyyah :
ara. * seyaha (yürümek, dolaşmak, gezmek) + at (isim yapım eki), seyahat (bir
yerden bir yere gitme, hareket halinde olma, yolculuk, gezme, gezi) * çok
gezen, yolculuk eden kimse; sürekli seyahat eden, dolaşan kişi, gezgin
seyyal :
ara. * sala (akmak, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek),
seyl (su akışı, su akıntısı, akma, akıntı, sel) * akıcı, sürekli akan; sabit
olmayan, hareketli, yer değiştiren, değişken, dolaşım halinde olan
seyyale :
ara. * sala (akmak, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek),
seyl (su akışı, su akıntısı, akma, akıntı, sel), seyyal (akıcı, sürekli akan;
sabit olmayan, hareketli, yer değiştiren, değişken, dolaşım halinde olan) + e
(isim yapım eki) * akışkan olan şey, sıvı madde, akan, akıcı madde, akım, sıvı
seyyanen :
ara. * seva (eşit), siyy (eşit, denk), siyyan (eşitler, eşit olanlar, eşit olan
iki şey) + en (gibi, olarak) * eşit bir biçimde, eşit olarak
seyyar :
ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek,
gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk
etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme,
hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş,
hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) * dolaşan, yer değiştiren,
sabit bir yeri olmayan; gezici, mobil, gezgin
seyyare :
ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek,
gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyyar (dolaşan, yer değiştiren,
sabit bir yeri olmayan; gezici, mobil, gezgin) + e (isim yapım eki) * hareket
eden şey; otomobil, araba; göçebe topluluk, hareketli birlik; gezegen, gök
cismi
seyyi :
ara. * suva (kötü olmak, çirkinleşmek, bozulmak, zarar vermek), su (kötülük,
fenalık, zarar) * kötü, fena, çirkin, zararlı; ahlaken veya nitelik olarak
olumsuz
seyyiat :
ara. * seyyi (kötü, fena, çirkin, zararlı; ahlaken veya nitelik olarak olumsuz)
+ at (isim yapım ve çoğul eki) * kötülükler, kötü işler, fenalıklar, günahlar,
ahlaken veya dinen olumsuz kabul edilen fiiller
seyyib :
ara. * sayaba (salmak, bırakmak, serbest bırakmak; terk etmek) * serbest
bırakılmış, salınmış; sahipsiz bırakılmış; kendi haline bırakılmış, kontrolsüz;
dul erkek
seyyibe :
ara. * sayaba (salmak, bırakmak, serbest bırakmak; terk etmek), seyyib (serbest
bırakılmış, salınmış; sahipsiz bırakılmış; kendi haline bırakılmış, kontrolsüz)
+ e (dişil eki) * serbest bırakılmış, salınmış; sahipsiz bırakılmış; kendi
haline bırakılmış, kontrolsüz; dul kadın
seyyid :
ara. * seyyid (efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi) * efendi,
bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi; İslam geleneğinde Hz. Muhammed’in
soyundan geldiği kabul edilen kimseler için kullanılan ünvan
seza :
far. * sazidan (uygun olmak, yakışmak, yaraşmak, yerinde olmak), seza (uygun,
münasip, yaraşan, yakışan, layık, bir şeye değer) * bir şeye uygun olan,
yaraşan, yakışan, hak eden, layık olan
sezai :
far. * seza (uygun, münasip, yaraşan, yakışan, layık, bir şeye değer) + i (ile
ilgili, -a ait) * layık olan, uygun, yaraşan, yakışan; erkek ismi
sezaryen :
lat. * caesarea, caesareus (caedere (kesmek, biçmek, kırmak, ezmek) + ianus
(sıfat yapım eki) ) (lat.); césarien (fra.) * karın ve rahim duvarının cerrahi
olarak kesilmesiyle bebeğin doğurtulması işlemi
sezaryen seksiyon :
lat. * caesarea, caesareus (caedere (kesmek, biçmek, kırmak, ezmek) + ianus
(sıfat yapım eki) ) + sectio (kesim; ayrım, bölüm) (secare (kesmek; ayırmak,
bölmek) + tio (isim yapım eki) ) * bebeğin doğurtulması için karın ve rahim
duvarının cerrahi olarak kesilmesi işlemi, sezaryen kesisi
sezen :
tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek) + en (sıfat yapım eki) * hisseden,
sezgisi güçlü olan, fark eden; kadın ismi
sezer :
tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek) + er (sıfat yapım eki) * hisseden,
sezgisi güçlü olan, fark eden; erkek ismi
sezesyon :
lat. * se (ayrı, uzak) + cession (gidiş, gitme, çekilme) (cedere (gitmek,
çekilmek) + sion, tio (isim yapım eki) ) * bir devletin, bölgenin veya
topluluğun bağlı bulunduğu siyasal birlikten ayrılarak bağımsız bir yapı
oluşturması, ayrılma; sanat tarihinde 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında
geleneksel, muhafazakar sanat kurumlarından ve akademik sanat anlayışından
koparak bağımsızlaşan ilerici sanatçı grupları ifade eden terim
sezgi :
tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek, kapmak, kavramak) + gi (isim yapım
eki) * akıl yürütme olmadan, doğrudan his veya içsel algı yoluyla bir şeyi
kavrama yetisi, intüisyon (seize, saisir (kapmak, kavramak, yakalamak) (ing.,
fra.) )
sezgin :
tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek, kapmak, kavramak) + gin (sıfat yapım
eki) * sezgisi güçlü olan, derin kavrayışa sahip kimse, sezgi sahibi, anlayışı,
farkedişi ve hissiyatı kuvvetli
sezgisel :
tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek, kapmak, kavramak) + gi (isim yapım
eki) + sel (sıfat yapım eki) * akıl yürütmeden çok içsel algıya dayanan,
sezgiyle ilgili olan; mantıksal çıkarımdan ziyade doğrudan his ve algıya dayalı
sezi :
tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek, kapmak, kavramak) + i (isim yapım
eki) * bir şeyi hissetme, fark etme durumu; sezme yetisi veya sezme eyleminin
sonucu olarak oluşan algı
sezin :
tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek, kapmak, kavramak) + in (sıfat yapım
eki) * sezgisi kuvvetli olan, bir şeyi önceden hissedebilen, sezgili, sezme
yetisi gelişmiş; kadın ismi
sezmek :
tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek, kapmak, kavramak) + mek (fiil mastar
eki) * akıl yürütmeden veya açık delil olmadan bir şeyi his yoluyla anlamak,
fark etmek; sezgiyle kavramak, önceden anlamlandırmak, kavramı kapmak,
algılamak (seize, saisir (kapmak, kavramak) (ing., fra.) )
sezon :
lat., fra. * serere (ekmek, tohum saçmak), sationem (ekim zamanı, ekin dönemi);
saison (mevsim, dönem; yılın belirli bir bölümü) (fra.) * tarımsal ekim ve
hasat dönemi; yılın belirli bir dönemi; özellikle spor, dizi, moda gibi
alanlarda düzenli etkinliklerin belli periyodu
sezü :
tür. * sezü (mantar) * kabuğundan mantar elde edilen, genellikle Batı Akdeniz
ve Ege bölgelerinde yetişen bir meşe türü, mantar meşesi, quercussuber
sezyum :
lat. * caesius (mavimsi gri, gök rengi; soluk mavi ton) + ium (element eki) *
atom numarası 55, simgesi Cs olan, yumuşak ve yüksek reaktifliğe sahip olan,
adını spektrumunda görülen “gökyüzü mavisi” çizgilerden alan alkali metal
element
sfagnum :
gre., lat. * sphagnos (yosun türü; suyu emen bataklık yosunu) (gre.) + um (isim
yapım eki) (lat.) * Sphagnaceae (Turba yosunugiller) familyasına ait,
bataklıklarda yetişen ve yüksek su tutma kapasitesine sahip olan, ölü bitki
artıklarından turba (peat) oluşumunda önemli rol oynayan “turba yosunu” cinsi
sfenks :
gre. * sphynx (sıkan, sıkıca kavrayan, boğan, boğazlayan) (sphingein (sıkmak,
daraltmak, boğmak, sıkıca kavramak) + x (yapan, eden eki) ) (aslanın avını,
avın boğazını sıkarak öldürmesinden) * Mısır'da, Gize platosunda, Nil Nehri'nin
batı kıyısında bulunan, kafası yılan (firavun başı), gövdesi aslan şeklinde
olan mitolojik heykel (asphyxiate, asphyxier (boğmak, oksijensiz bırakmak,
sıkmak) (ing., fra.) )
sfenoid :
gre. * sphen (kama, takoz) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli,
biçimli) * kafatasının orta kısmında yer alan, göz çukuru ve beyin tabanı
yapılarının önemli bir parçası olan kama şeklindeki kemik, os sphenoidale
sfenomandibular :
gre. * sphen (kama, takoz) + mandibularis (alt çene kemiği ile ilgili) (mando,
mando, mandere (çiğnemek, yemek) + bula (araç, vasıta eki) + aris (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) * sfenoid kemik ile alt çene (mandibula) arasında yer
alan ve çene hareketlerini stabilize eden bağ dokusu (ligamentum
sphenomandibulare)
sfenopalatin :
gre. * sphen (kama, takoz) + palatus (damak) + inus (sıfat yapım eki) * sfenoid
kemik ile damak (palatin) kemiği arasında yer alan anatomik bölgey veya bu iki
yapı arasındaki ilişki
sfer :
gre. * sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * üç boyutlu uzayda merkezden eşit
uzaklıktaki noktaların oluşturduğu yuvarlak geometrik şekil; fizik ve
kozmolojide alan, küresel bölge
sferik :
gre. * sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) *
küre biçiminde olan, küresel yapıya sahip; küresel yüzeyle ilgili, küresel
sferik simetri :
gre. * sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) +
symmetria (uyum, denge, bakışım) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş,
tamamen) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer
ve durum eki) ) * bir cismin veya fiziksel sistemin merkezinden geçen herhangi
bir dönme ekseni etrafında yön değiştirildiğinde görünümünün veya
özelliklerinin değişmemesi durumu, tüm yönlerde aynı özellikleri gösteren
küresel simetri, küresel simetri
sfermiyon :
lat., gre. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) +
symmetrikos (simetrik, bakışımlı) (gre.) + fermion (kesirli (yarım tam sayılı)
spin değerine sahip ve Pauli Dışlama İlkesi'ne uyan alt katman parçacığı)
(lat.) * parçacık fiziğinde süpersimetri kuramında her fermiyonun karşılığı
olarak öngörülen, spini tam sayı olan ve bozon özellikleri taşıyan varsayımsal
süper eş parçacık, süpersimetrik fermiyon karşılığı olan parçacık
sferoid :
gre. * sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer,
şekilli, biçimli) * küreye benzeyen ancak tam küre biçiminde olmayan, dönel
elipsoid şeklindeki geometrik cisim veya yapı, küremsi, küre biçimine yakın
olan
sferositoz :
gre. * sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk,
oyuk, kap) + osis (durum, hal, sorun, hastalık, süreç eki) * eritrositlerin
normal disk şeklini kaybederek küre (sfer) biçimini aldığı ve genellikle
hemolitik anemiye yol açan kalıtsal kan hastalığı
sferül :
gre. * sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + ulus (küçültme eki) * küçük küre,
mikroskobik yuvarlak tanecik veya küçük sferik yapı
sfigmomanometre :
gre. * sphygmos (nabız, kalp atışı) + manos (seyrek, ince) + metron (ölçü,
ölçme aracı) * kan basıncını ölçmek için kullanılan, kol atardamarındaki
basıncı (tansiyonu) ölçerek sistolik ve diyastolik değerleri belirleyen tıbbi
cihaz
sfinkter :
gre. * sphingein (sıkmak, daraltmak, boğmak, sıkıca kavramak), sphinkter
(sıkıcı, daraltıcı) * insan vücudunda idrarın tutulmasını sağlayan, kasılma ve
gevşeme özelliği gösteren halka biçimindeki kas oluşumu
sfumato :
ita. * sfumato (sfumare (azaltmak, buğulamak, soldurmak, bulanıklaştırmak,
duman gibi yapmak) + to (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * Rönesans resim
tekniğinde renk ve ton geçişlerinin yumuşak, keskin sınır olmadan duman gibi
eritilerek yapılması; özellikle Leonardo da Vinci’nin kullandığı ışık-gölge ve
kontur yumuşatma yöntemi; resim sanatında kenarların yumuşak ve buğulu
geçişlerle birleştirilmesi tekniği
Sg :
ing., lat. * seaborgium (Amerikalı nükleer kimyager Glenn T. Seaborg’un
soyadından) (ing.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 106
olan, periyodik tablonun 6. grubunda bulunan, sentetik olarak üretilen, çok
kısa ömürlü ve radyoaktif olan, yalnızca nükleer araştırmalarda incelenen bir
süper ağır element
SHA :
ing. * secure (güvenli) + hash (özetleme) + algorithm (algoritma) * verinin
bütünlüğünü ve güvenliğini sağlamak için kullanılan kriptografik özet
algoritması
shade :
ing. * sceadu, shadow (gölge, karanlık, ışığın engellendiği alan) * gölge,
loşluk; ayrıca bir rengin tonu veya koyuluk derecesi; ince fark, hafif derece
veya üstü kapalı küçümseme (mecazi)
shadow defense :
ing. * shadow (gölge) + defense (savunma) * basketbolda savunma oyuncularının
hücumcuları sadece takip ettikleri çalışma şekli, gölge savunma
shailaputri :
san. * saila (dağ, kaya) + putri (kız evlat, kız çocuğu) * Hint mitolojisinde
Tanrıça Parvati’nin Navadurga’daki ilk tezahürü olarak kabul edilen ve
Himalaya’nın kızı olan karakter
shakti :
san. * sakti (güç, kuvvet, kudret, enerji, yeti) (sak (yapabilmek, muktedir olmak,
güç yetirmek) + ti (isim yapım eki) ) * Hint mitolojisinde dişil ilahi enerji,
yaratıcı güç ve evrensel kudret, Tanrı’nın etkin gücü olarak kabul edilen
kozmik enerji ilkesi
shani :
san. * sani (Satürn gezegeni; yavaş hareket eden, ağır), sanaih (yavaşça, ağır
ağır) + i (isim yapım eki) * Hint mitolojisinde ve astrolojisinde Shani olarak
bilinen, Satürn’ü temsil eden, yavaşlık, sabır, disiplin ve karmanın sonucu”
ile ilişkilendiriln gezegen-tanrı
shape shifting :
ing. * shape (şekil, biçim, form) + shift (değiştirmek) + ing (isim yapım eki)
* mitoloji, fantezi ve okült literatürde sıkça kullanılan, bir canlının veya
varlığın fiziksel formunu (şeklini, biçimini) başka bir forma dönüştürebilmesi
sharabha :
san. * sarabha (efsanevi yaratık) * Hint mitolojisinde aslan ve kuş
özelliklerini birleştiren sekiz ayaklı, son derece güçlü bir varlık olarak
tasvir edilen ve bazı anlatılarda tanrı Vishnu’nun Narasimha avatarını
yatıştırmak için ortaya çıkan Shiva’nın tezahürü
shashti :
san. * sas (altı) + thi (sıra eki; -ncı) * Hint mitolojisinde özellikle
doğumdan sonraki altıncı günle ilişkilendirilen dişil tanrıça ve ritüel adı
olarak kullanılan, ayrıca Sanskrit dilbilgisinde genitif (ilgi hali) ve bazı
gramatikal kategorileri ifade eden bir terim olarak yer alan kavram
shax :
lat., ibr. * shax (güvercin veya leylek gibi kuşların kanat çırpışını ya da
çıkardığı ani sesleri taklit eden ses yansımalı onomatopeik kelime) (lat.);
shachats (kibirli hayvanlar/canavarlar) (ibr.) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana
kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini
tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, insanları kör,
sağır ve dilsiz etme, büyücülerin atlarını çalma ve gizli şeyleri keşfetme
yeteneklerine sahip, genellikle bir leylek veya güvercin formunda tasvir edilen
Marquis ünvanlı 44. cin
shepard melodisi :
ing., gre. * shepard (Amerikalı bilişsel psikolog ve kognitif bilim
araştırmacısı Roger Shepard'ın soyadından) + melodia (müzikte bir eserdeki nota
dizisi veya ezgi; belirli ritim ve armoni içinde düzenlenen sesler topluluğu)
(melos (şarkı, ezgi) + oidia (şarkı, ilahi) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) *
sürekli yükseliyor veya alçalıyor hissi veren fakat gerçekte döngüsel yapıda
kalan üst üste bindirilmiş ses katmanlarından oluşan işitsel yanılsama türü
shiva :
san. * siva (uğurlu, hayırlı, iyicil, kutsal) * Hint mitolojisinde yıkım,
dönüşüm, yeniden yaratım ve kozmik dengeyle ilişkilendirilen
shiva lingam :
san. * siva (uğurlu, hayırlı, iyicil, kutsal) + linga (işaret, sembol, simge,
belirti) * Hint mitolojisinde Shiva’nın yaratıcı kozmik gücünü ve ilahi
varlığını simgeleyen kutsal taş veya sütun biçimli sembol
shore sertliği :
ing. * shore (Amerikalı mühendis Ferdinand Shore'un soyadından) (ing.) +
sertliği (katılığı) (tür.) * kauçuk, plastik ve elastomer gibi malzemelerin
yüzey direncini ölçmek için kullanılan ve Shore A, Shore D gibi ölçeklerle
ifade edilen sertlik ölçüm sistemi
show :
ing. * sceawian (bakmak, görünür kılmak, seyretmek), show (göstermek,
sergilemek; gösteri) * gösteri, sergileme, sahne performansı, televizyon
programı veya dikkat çekmek amacıyla sunulan görsel etkinlik
shrink :
ing. * shrink (büzülmek, çekilmek, küçülmek) * hacim, boyut veya kapsam
bakımından küçülme, daralma veya geri çekilme, büzülme, büzüşme; ısı
uygulandığında büzülerek ürünleri sıkıca saran ve koruyan özel plastik ambalaj
shu :
mıs. * shu (hava, kuru atmosfer, boşluk) * Mısır mitolojisinde gökyüzü ile
yeryüzünü ayıran, havayı ve kuru atmosferi temsil eden tanrısal kozmik varlık
shuffle :
ing. * shuffle (karıştırmak, sürüklemek, düzensiz hareket etmek) * kartları,
nesneleri veya bilgiyi rastgele karıştırma, yerlerini düzensiz hale getirme
veya müzik çalma listesinde parçaları rastgele sırayla oynatma
shukra :
san. * sukra (parlak, beyaz, saf; Venüs gezegeni) * Hindu astrolojisinde
Venüs’ü temsil eden, bilgelik, zenginlik ve öğreticilikle ilişkilendirilen
tanrı ve gezegen adı; Sanskrit geleneğinde “sperm/üreme tohumu”
sıbga :
ara. * sabaga (boyamak, renklendirmek) * boya, renk, levn; din, mezheb
sıbt :
ara. * sibt (torun) * bir kişinin çocuğunun çocuğu olan birey; aile soyunun
sonraki kuşağını ifade eden akrabalık terimi
sıbyan :
ara. * sabi (çocuk) * çocuklar, sabiler
sıcak :
tür. * sı (ısınmak, ısınmış olmak) + cak (sıfat yapım eki) * yüksek ısıya sahip
olan, ısı veren veya ısı hissi oluşturan; duygusal yoğunluğu yüksek, samimi
veya yeni olan
sıçan :
tür. * sıç (hızlı ve ani hareket etmek, zıplamak, sıçramak) + an (sıfat yapım
eki) * sıçangiller (Muridae) familyasının kemirgenler (Rodentia) takımına ait,
genellikle insan yerleşimlerine yakın yaşayan, hızlı hareket eden ve uzun
kuyruğa sahip olan, bazı türleri deney hayvanı olarak kullanılan fare türü
sıçmak :
tür. * sıç (hızlı ve ani hareket etmek, zıplamak, sıçramak) + mak (fiil mastar
eki) * dışkılamak; ani fırlamak, hızla hareket etmek
sıçramak :
tür. * sıç (hızlı ve ani hareket etmek) + ra (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * ani ve kuvvetli bir hareketle yukarı, ileri veya yana doğru
atılmak, zıplamak
sıddık : ara.
* sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek;
içtenlik göstermek), sıdk (doğruluk, dürüstlük), tasdik (doğrulama) * doğru,
dürüst, doğrulayan, tasdik eden
sıdıka :
ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek;
içtenlik göstermek), sıdk (doğruluk, dürüstlük), tasdik (doğrulama) + a (dişil
eki) * doğru, dürüst, doğrulayan, tasdik eden (kadın)
sıdk :
ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek;
içtenlik göstermek) * doğruluk, dürüstlük
sıfat :
ara. * vasafa (betimlemek, nitelemek, tanımlamak, tasvir etmek, anlatmak) + at
(isim yapım eki) * isimleri niteleyen, onların özelliklerini belirten kelime
türü, nitelik, vasıf
sıfır :
ara., tür. * sifr (boş, şifre, sayı) * sıfır, yokluk (cypher, chiffre, Ziffer
(şifre) (ing., fra.,alm.) )
sıfır fonksiyon :
ara., lat. * sifr (boş, şifre, sayı) (ara.) + functio (yapma, yerine getirme,
icra, işlev, görev) (fungi, fungere (yapmak, yerine getirmek, icra etmek,
işlemek, uygulamak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * bir ölçü uzayında hemen
hemen her yerde sıfır olan fonksiyon; tanım bölgesindeki her x için f(x) = 0
olan f fonksiyonu
sığ :
tür. * sığ (az derin, yüzeye yakın) * derinliği az olan, tabanı yüzeye yakın
bulunan; yüzeysel, derinlikten yoksun düşünce veya ifade biçimi
sığa :
tür. * sığ (sığmak, yerleşmek, yer bulmak; kapasiteye yerleşmek) + a (isim
yapım eki) * bir şeyin alabileceği, yapabileceği veya depolayabileceği en
yüksek miktar; bir kap, ortam veya sistemin içine alabileceği en yüksek miktarı
ifade eden kapasite, kapasite
sığaç :
tür. * sığ (sığmak, yerleşmek, yer bulmak; kapasiteye yerleşmek) + aç (isim
yapım eki) * bir şeyi içine alan kap, hazne veya barındırma işlevi gören araç,
kap, depo, muhafaza edici nesne; elektrik enerjisini ve elektriksel yükü
elektrik alanı içinde depolayan temel bir elektronik devre elemanı, kondansatör
sığınmacı :
tür. * sığ (sığmak, yerleşmek, yer bulmak; kapasiteye yerleşmek) + ın (dönüşlü
fiil eki) + ma (isim yapım eki) + cı (yapan, eden eki) * sığınan; kendi
ülkesinden ayrılarak başka bir ülkede korunma talebinde bulunan ve uluslararası
koruma başvurusu süreci devam eden kişi
sığınmak :
tür. * sığ (sığmak, yerleşmek, yer bulmak; kapasiteye yerleşmek) + ın (dönüşlü
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * tehlike, baskı veya olumsuz koşullardan
korunmak amacıyla bir yere veya kişiye yönelerek barınma ve güvenlik aramak
sığıntı :
tür. * sığ (sığmak, yerleşmek, yer bulmak; kapasiteye yerleşmek) + ın (dönüşlü
fiil eki) + tı (isim yapım eki) * bir yere zorunlu olarak sığınmış, geçici
olarak barınan ve kalıcı yerleşim hakkı bulunmayan kişi; bir ortama uyumsuz
veya istenmeyen şekilde dahil olan kimse
sığır :
tür. * sığ (dönmek, kalmak, durmak, geri çekilmek, yerleşik duruma geçmek) + ır
(isim yapım eki) * inek, boğa ve öküz gibi türleri kapsayan, et ve süt üretimi
için yetiştirilen.evcil büyükbaş hayvan grubu
sığırcık :
tür. * çoğurcuk (çoğur (çok, çokça) + cuk (küçültme eki) ) * Sturnidae
familyasına ait, parlak siyah tüylü, sürüler halinde yaşayan ve ötüş taklidi
yapabilen küçük ötücü kuş türü, Sturnus vulgaris, çoğurcuk
sığla :
tür. * suvlag (sulu yer, bataklık) * Türkiye'nin güneybatısında (özellikle
Muğla ve çevresinde) yetişen endemik bir ağaç türü (Liquidambar orientalis) ve
bu ağacın gövdesinden elde edilen şifalı reçine, günlük ağacı, günlük
sığmak :
tür. * sığ (sığmak, yerleşmek, yer bulmak; kapasiteye yerleşmek) * bir nesnenin
veya canlının bir yere veya kaba tamamen sığabilmesi, oraya yerleşebilmesi veya
o alanın sınırları içine girebilmesi
sıhhat :
ara. * sahha (sağlam olmak, doğru olmak, geçerli olmak), sıhha (sağlık,
sağlamlık, doğruluk) * bedenin hastalıktan uzak, sağlıklı ve dengeli olma
durumu, sağlık; bir bilginin veya ifadenin doğru ve geçerli olması (mecazi)
sıhhi : ara.
* sahha (sağlam olmak, doğru olmak, geçerli olmak), sıhha (sağlık, sağlamlık,
doğruluk) + i (sıfat yapım eki) * sağlığa ait, sağlıkla ilgili, hijyenik,
hijyen ve temizlik kurallarına uygun bulunan, sağlıklı
sıhhi müessese :
ara. * sıhhi (sağlığa ait, sağlıkla ilgili, hijyenik, hijyen ve temizlik
kurallarına uygun bulunan, sağlıklı) (sahha (sağlam olmak, doğru olmak, geçerli
olmak), sıhha (sağlık, sağlamlık, doğruluk) + i (sıfat yapım eki) ) *
faaliyetleri sırasında çevreye gürültü, koku, duman, zararlı atık veya benzeri
olumsuz etkiler yayarak insanlara ve doğal çevreye zarar verme ihtimali
bulunmayan, rahatsızlık yaratmayan iş yeri
sıhhi tesisat :
ara. * sıhhi (sağlığa ait, sağlıkla ilgili, hijyenik, hijyen ve temizlik
kurallarına uygun bulunan, sağlıklı) (sahha (sağlam olmak, doğru olmak, geçerli
olmak), sıhha (sağlık, sağlamlık, doğruluk) + i (sıfat yapım eki) ) + assasa
(kurmak, temel atmak, tesis etmek), tesisat (kurulumlar, kurgular) (tesis
(kurma, temellendirme, kurulum, kurgu) + at (çoğul eki) ) * suyun temiz şekilde
iletilmesini ve atık suyun uzaklaştırılmasını sağlayan boru, bağlantı ve
ekipmanlardan oluşan hijyen amaçlı bina tesisat sistemi
sıhhiye :
ara. * sıhhi (sağlığa ait, sağlıkla ilgili, hijyenik, hijyen ve temizlik
kurallarına uygun bulunan, sağlıklı) (sahha (sağlam olmak, doğru olmak, geçerli
olmak), sıhha (sağlık, sağlamlık, doğruluk) + i (sıfat yapım eki) ) + iye (isim
yapım eki) * sağlık hizmetlerinin yürütülmesi, hastalıkların önlenmesi ve
tedavisiyle ilgili kurum, faaliyet ve alanları; Türkiye’de Ankara’da sağlık
kurumlarının yoğunlaştığı bölge adı
sıhri :
ara. * sıhr (kayın hısımlığı, evlilik bağıyla oluşan akrabalık) + i (sıfat
yapım eki) * kayınlıkla ilgili, evlilik yoluyla akrabalıkla ilgili, evlilik
yoluyla oluşan akrabalık ilişkisiyle ilgili, kan bağı değil, evlilik bağı
üzerinden kurulan hısımlıkla ilgili
sıhriyet :
ara. * sıhr (kayın hısımlığı, evlilik bağıyla oluşan akrabalık) + i (sıfat
yapım eki) + yet (isim yapım eki) * evlilik yoluyla oluşan akrabalık bağı;
eşler ve onların aileleri arasında kurulan kayın hısımlığı ilişkisi
sık :
tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) * aralıkları az
olan, yoğun, seyrek olmayan; ayrıca mecazen kısa aralıklarla tekrarlanan veya
yoğunluğu yüksek olan
sık sık :
tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + sık (bastırmak,
aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) * bir eylemin kısa aralıklarla, çok kez
ve düzenli olmayan ama yüksek tekrar sıklığıyla gerçekleştiğini ifade eden zarf
sıkacak :
tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + acak (gelecek
zaman fiil ve araç eki) * bir şeyi sıkmaya yarayan alet veya araç
sıkı :
tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ı (sıfat yapım
eki) * gevşek olmayan, aralıkları dar, sağlam ve bastırılmış durumda olan;
disiplinli, katı veya kurallara sıkı bağlı olan
sıkıcı :
tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ıcı (sıfat yapım
eki) * ilgi uyandırmayan, tekrar eden veya bunaltıcı nitelikte olan; kişide
sıkılma hissi oluşturan (durum veya kişi)
sıkılgan :
tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ıl (edilgen fiil
eki) + gan (sıfat yapım eki) * utangaç, çekingen, sosyal ortamlarda rahat
olmayan ve kolayca sıkılma/mahcup olma eğilimi gösteren (kişi)
sıkım :
tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ım (isim yapım
eki) * sıkma işi; bir şeyin avuç içine alınıp sıkılmasıyla oluşan miktar; küçük
ve elde tutulabilir ölçüdeki nesne veya madde parçası
sıkıntı :
tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ıntı (isim yapım
eki) * bunaltı, rahatsızlık, huzursuzluk veya iç daralması hissi; bir engel,
problem veya zorluk durumu
sıkışık :
tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ı (sıfat yapım
eki) + şık (sıfat yapım eki) * aralıkları dar, doluluk veya yoğunluk nedeniyle
hareket alanı kısıtlanmış olan; zaman, yer veya durum bakımından yoğun ve
zorlayıcı olan
sıkışmak :
tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ı (sıfat yapım
eki) + ş (dönüşlü fiil eki) * dar bir alanda kalmak, hareket edemeyecek şekilde
basınç altında olmak; zaman, yer veya durum açısından zor durumda kalmak veya
zorlanmak
sıkıştırmak :
tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ı (sıfat yapım
eki) + ş (dönüşlü fiil eki) + tır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) *
baskı uygulamak, darlamak, bir şeyi daha dar bir alana zorlayarak bastırmak,
hacmini azaltmak veya aralıklarını kapatmak; birini baskı altında bırakmak veya
zor durumda hissettirmek (squeez (sıkıştırmak) (ing.) )
sıkıyönetim :
tür. * sıkı (gevşek olmayan, aralıkları dar, sağlam ve bastırılmış durumda
olan; disiplinli, katı veya kurallara sıkı bağlı olan) (sık (bastırmak,
aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ı (sıfat yapım eki) ) * olağanüstü
durumlarda devlet tarafından temel hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı, askeri
veya sert idari tedbirlerin uygulandığı yönetim biçimi, örfi idare
sıkkın :
tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + kın (sıfat yapım
eki) * sıkılmış, iç daralması yaşayan, bunalmış, isteksiz ve ruh hali düşük
olan (kişi veya durum)
sıklam :
tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + lam (sıfat yapım
eki) * sıkılacak kadar ıslak/ıslak olan, tamamen ıslanmış, suyu içine çekmiş ve
damlayacak kadar ıslak olan (soak (ıslanmak) (ing.) )
sıklet :
ara. * sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sikl (ağırlık, yük) * ölçü, ağırlık
sıklık :
tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + lık (isim yapım
eki) * bir olayın, durumun veya nesnenin belirli bir zaman veya alandaki tekrar
oranı veya yoğunluk derecesi, frekans; aralıkların azlığı ve yoğunluk durumu
sıkmak :
tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + mak (fiil mastar
eki) * bastırmak, hacmini küçültmek veya içindeki sıvıyı dışarı çıkarmak; baskı
yapmak, zorlamak veya bunaltmak, baskı uygulamak (squeez (sıkıştırmak) (ing.) )
sıla :
ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek,
kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek,
bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), vusul, vuslat (ulaşma, erişme,
kavuşma, buluşma, birleşme) * bağ, ilişki, yakınlık; ulaşma, kavuşma, bağlantı;
kişinin doğup büyüdüğü yer, yurt; özellikle uzak bir yerde bulunan kişi için
memleketine duyulan özlem ve geri dönüş arzusu
sılle :
ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek,
kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek,
bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek) * vusul, vuslat, ulaşma, erişme,
kavuşma, buluşma, birleşme
SIMD :
ing. * single (tek) + instruction (komut) + multiple (çoklu) + data (veri) *
tek bir komutla birden fazla veri üzerinde paralel işlem yapılmasını sağlayan
işlemci mimarisi
sımsıcak :
tür. * sım (pekiştirme ön eki) + sıcak (yüksek ısıya sahip olan, ısı veren veya
ısı hissi oluşturan; duygusal yoğunluğu yüksek, samimi veya yeni olan) * çok
sıcak, ısısı çok yüksek
sımsıkı :
tür. * sım (pekiştirme ön eki) + sıkı (gevşek olmayan, aralıkları dar, sağlam
ve bastırılmış durumda olan; disiplinli, katı veya kurallara sıkı bağlı olan) *
son derece sıkı, gevşetilmesi mümkün olmayacak derecede sıkıştırılmış veya çok
güçlü şekilde bağlanmış
sınai :
ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) +
i (ile ilgili, -a ait) * üretimle ilgili, sanatla ilgili
sınamak :
tür. * sın (denemek, tecrübe etmek, test etmek, ölçmek) + a (bağlaç) + mak
(fiil mastar eki) * denemek, tecrübe etmek, test etmek, ölçmek
sınav :
tür. * sın (denemek, tecrübe etmek, test etmek, ölçmek) + av (isim yapım eki) *
bilgi, beceri veya yeterliliği ölçmek amacıyla uygulanan değerlendirme işlemi,
test, deneme, tecrübe etme, test etme, ölçme
sıncan :
tür. * sunc (iğde ağacı) + an (sıfat yapım eki) * baklagiller (fabaceae)
familyasına ait, sakızlı ve dikenli bir çalı türü, Astragalus (geven otu) veya
Lycium europaeum (kurtbağrı/karaçalı)
sındı :
tür. * sındu (kesmek, biçmek, kırmak) * makas; koyun kırkma makası
sındırgı :
tür. * sındu (kesmek, biçmek, kırmak) + r (etken fiil eki) + gı (isim yapım
eki) * kırım yeri, bozgunluk mahalli, savaş meydanında büyük bir yenilginin
gerçekleştiği yer; Balıkesir’in bir ilçesi
sındırmak :
tür. * sındu (kesmek, biçmek, kırmak) + r (etken fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) * kırmak, parçalamak; birini baskıyla korkutarak sindirmek, boyun eğdirmek
sıngın :
tür. * sın (kırılmak, kesilmek, biçilmek, bölünmek, yenilmek) + gın (sıfat
yapım eki) * yenik, kırgın, dağınık, sinmiş, mağlup, gözü korkmuş, sinmiş,
çekingen ve ürkek
sınıf :
ara. * sannafa (sınıflandırmak, türlere ayırmak, kategorize etmek, bölümlere
ayırmak), sinf (kategori, bölüm, kısım, grup, zümre, küme) * kategori, bölüm,
kısım grup, zümre, küme; ortak özelliklere sahip varlıkların veya kişilerin
oluşturduğu kategori, topluluk veya derecelendirme grubu; ayrıca eğitim
kurumlarında aynı düzeyde öğrenim gören öğrenciler topluluğu ve onların
bulunduğu derslik
sınık :
tür. * sın (kırılmak, kesilmek, biçilmek, bölünmek, yenilmek) + ık (sıfat yapım
eki) * kırık, çıkık
sınır :
gre. * synoron, synor (uç nokta, son hat) (sun, syn (ile, birlikte, beraber,
eş, tamamen) + oros (sınır, hudut) ) * uç nokta, had; iki alanı, bölgeyi,
yetkiyi veya durumu birbirinden ayıran çizgi, uç veya belirlenmiş geçiş
noktası; bir şeyin ulaşabileceği en son derece veya kapsam (sinew (sinir)
(ing.), sinir (beyine uyarı ileten tellerden oluşan ağ) (tür.) )
sınırlamak :
gre., tür. * synoron, synor (uç nokta, son hat) (sun, syn (ile, birlikte,
beraber, eş, tamamen) + oros (sınır, hudut) ) (gre.) + la (etken fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) (tür.) * bir şeyin kapsamını, alanını, miktarını veya
etkisini belirli bir ölçüye indirerek aşılmasını engellemek, kısıtlamak, tahdid
etmek
sınmak :
tür. * sın (kırılmak, kesilmek, biçilmek, bölünmek, yenilmek) + mak (fiil
mastar eki) * kırılmak, parçalanmak, bozulmak, yenilmek, bozguna uğramak
sınv :
ara. * sınv (dal, budak, uzantı) * ağacın gövdeden ayrılan kolu, dal, budak
sıpa :
tür. * sıpa (eşek yavrusu) * eşeğin yavrusu; inatçı, yaramaz veya kaba davranışlı
çocuk (mecazi)
sır :
ara. * sirr (giz, içte saklı olan) * giz, gizem; göbek deliği; ruh; aynanın
arkasına kaplanan, ışığın yansımasını sağlayarak görüntü oluşturan metalik
tabaka; ince kaplama maddesi; seramik bünye üzerinde pişirme neticesinde cam
yapıya benzer bir yapı oluşturabilen karışımlar ve söz konusu tabakaya verilen
isim (esir (kainatı kaplayan, elastik, seyyal ve görünmeyen latif madde) (ara.)
)
sıra :
tür. * sıra (dizi, seri, dizilme, ardışıklık, düzen) * nesnelerin, kişilerin
veya olayların belirli bir düzen içinde arka arkaya dizilme durumu; ayrıca bir
işin yapılma zamanı veya hakkın belirli bir düzene göre dağılımı (serie, série,
Serie (dizi) (ing., fra., alm.) )
sıracagiller :
lat. * scrophulariaceae (scrophula (boyun lenf bezlerinde şişme ile seyreden
hastalık ad) + aris (ile ilgili, -a ait) + aceae (-giller, botanik familya eki)
) + gil (aile, familya eki) + ler (çoğul eki) * çoğunlukla kayalık ve dağlık
alanlarda yetişen, içinde yarı parazitik ve çeşitli çiçekli türler bulunan, duğün
çiçeği, sıraca otu ve aslanağzı gibi bitkileri içine alan, iki çenekli otsu ve
çiçekli bitkileri kapsayan bitki familyası
sıradağ :
tür. * sıra (dizi, seri, dizilme, ardışıklık, düzen) + tağ, dağ (yüksek arazi,
tepe) * birbirine bağlı ve belirli bir hat boyunca uzanan, çok sayıda dağın
oluşturduğu dağ dizisi veya dağ zinciri
sıradışı :
tür. * sıra (dizi, seri, dizilme, ardışıklık, düzen) + dış (içeride olmayan, iç
ile ilgili olmayan, içe ait olmayan, harici) + ı (iyelik eki) * olağan düzenin
dışında kalan, alışılmışın dışında özellikler gösteren; beklenenden farklı,
nadir veya istisnai nitelikte olan
sıralamak :
tür. * sıra (dizi, seri, dizilme, ardışıklık, düzen) + la (etken fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * nesneleri, kişileri veya kavramları belirli bir düzene
göre art arda dizmek veya düzenlemek
sırat :
lat., ara. * stratum (serilmiş şey, yaygı, katman, tabaka, yayılmış örtü;
döşenmiş, kaplanmış yol, cadde), sternere (sermek, yaymak, düz bir yüzeye
yaymak, tabakalaştırmak, döşemek) (lat.); sirat (yol, geçit, ince yol, ilerleme
hattı, cadde) (ara.) * İslam inancında ahirette cennete ulaşmak için üzerinden
geçileceğine inanılan köprü; çok ince, dar ve geçilmesi zor yol veya durum
(street, Strasse (cadde), strategy, stratégie (strateji, izlenecek yol) (ing.,
fra.), Strecke (iz, yol) (alm.) )
sırat-ı mustakim :
ara. * sırat (yol, geçit, ilerleme hattı, cadde) + ı (tamlama eki) + mustakim
(doğru) * doğru yol; İslam düşüncesinde Allah’ın rızasına götüren dosdoğru yol
sırbistan :
sla. * sırp (akraba, soydaş; ittifak kuran grup; Güney Slav halklarından biri
olan, ağırlıklı olarak Sırbistan’da yaşayan ve Sırpça konuşan etnik topluluk ve
bu topluluğa ait kişi) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) )
(far.) * Güneydoğu Avrupa’da, Balkan Yarımadası’nda yer alan ve kuzeyde
Macaristan, kuzeybatıda Hırvatistan, batıda Bosna-Hersek, güneybatıda Karadağ,
güneyde Kosova, güneydoğuda Kuzey Makedonya ve doğuda Romanya ile Bulgaristan
ile komşu olan ülke
sırça :
tür. * sırça (cam, camdan yapılmış eşya, cam benzeri şeffaf madde) * silika
esaslı, kırılgan ve saydam yapıdaki cam malzemesi; çok narin, kolay zarar
görebilen (mecazi)
sırdaş :
ara., tür. * sirr (giz, içte saklı olan) (ara.) + daş (eş, denk, benzer, aynı
eki) (tür.) * birbirinin sırlarını bilen ve paylaşan, aralarında gizli güven
ilişkisi bulunan yakın dostlardan her biri
sırf :
ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek,
dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak,
kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak) *
yalnızca, sadece, başkası olmadan; bir amaç dışında hiçbir etken veya neden
içermeyen
sırık :
tür. * sıruk, sırık (uzun çubuk, direk) (sır (uzamak, dik durmak, yükselmek) +
ık (isim yapım eki) ) * uzun, ince ve çoğunlukla ahşap olan direk veya çubuk;
çok uzun ve zayıf kişi (mecazi)
sırılsıklam :
tür. * sırıl (dolanmış, sarılmış, sarmış) + sıklam (sıkılacak kadar ıslak,
ıslak olan, tamamen ıslanmış, suyu içine çekmiş ve damlayacak kadar ıslak olan,
yaş) (sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + lam (sıfat yapım
eki) ) * çok ıslanmış, çok ıslak, çok yaş
sırım :
tür. * sır (uzamak, dik durmak, yükselmek) + ım (isim yapım eki) * işlenmiş
deriden yapılmış ince ve uzun bağ, kayış veya şerit; hayvan derisinden kesilmiş
ince, uzun ve esnek deri parçası; ince, uzun ve sağlam nesne
sırıtkan :
tür. * sır, sırığ (dişleri açığa çıkaracak biçimde gerilmek, açılmak) + ıt
(dönüşlü fiil eki) + kan (sıfat yapım eki) * sık sık sırıtma eğilimi gösteren,
yapmacık veya rahatsız edici biçimde gülen (kimse)
sırıtmak :
tür. * sır, sırığ (dişleri açığa çıkaracak biçimde gerilmek, açılmak) + ıt
(dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * dişleri görünür biçimde gülmek;
ayrıca mecazen uygunsuz, yapmacık veya rahatsız edici biçimde gülümsemek veya
belirgin şekilde göze batmak
sırkatibi :
ara. * sirr (giz, içte saklı olan) + katib (yazman, yazıcı) (ara.) + i (iyelik
eki) (tür.) * devlet yönetiminde veya saray teşkilatında gizli yazışmaları ve
özel belgeleri tutan görevli; hükümdarın mahrem yazı işlerinden sorumlu katip
sırlamak :
ara., tür. * sirr (giz, içte saklı olan) (ara.) + la (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) (tür.) * seramik, çömlek veya benzeri yüzeyleri koruyucu ve
parlatıcı sır tabakasıyla kaplamak; ayrıca mecazen bir şeyi gizli hale getirmek
veya saklamak
sırma :
gre. * syrmein (çekmek), syrma (çekme, çekilen şey, elbise ve gelinlik kuyruğu;
çekme altın veya gümüş tel) * altın veya gümüşten yapılmış, çok ince, parlak
metal tel; altın veya gümüş tellerden yapılmış ince işlemelik ip; özellikle
kumaş süsleme, işleme ve geleneksel giysilerde kullanılan metalik tel örgü
malzeme
sırmakeş :
gre., far. * syrmein (çekmek), syrma (çekme, çekilen şey, elbise ve gelinlik
kuyruğu; çekme altın veya gümüş tel) (gre.) + keş (çeken, çekici, taşıyan) *
sırma işleyen, altın veya gümüş telle nakış yapan zanaatkâr; geleneksel
işlemecilik ustası
sırnaşık :
tür. * sır (yaklaşmak, ilişmek, yapışmak) + naş (dönüşlü fiil eki) + ık (sıfat
yapım eki) * başkalarına fazla ve istenmeyen biçimde sokulan, yapışkan şekilde
yakınlık kurmaya çalışan, rahatsız edici derecede samimi davranan (kişi veya
davranış biçimi)
sırnaşmak :
tür. * sırna (sokulmak, yakınlık kurmaya çalışmak, yılışmak) + ş (dönüşlü fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * birine istenmeyen şekilde sürekli yakınlık
göstermek, karşılığı olmamasına rağmen yakınlaşıp sokulmak, yapışkan biçimde
ilgi istemek veya rahatsız edecek derecede samimiyet kurmaya çalışmak
sırp :
sla. * sırp (akraba, soydaş; ittifak kuran grup) * Güney Slav halklarından biri
olan, ağırlıklı olarak Sırbistan’da yaşayan ve Sırpça konuşan etnik topluluk ve
bu topluluğa ait kişi
sırr :
ara. * sirr (giz, içte saklı olan) * giz, gizem; göbek deliği; ruh; aynanın
arkasına kaplanan, ışığın yansımasını sağlayarak görüntü oluşturan metalik
tabaka; ince kaplama maddesi; seramik bünye üzerinde pişirme neticesinde cam
yapıya benzer bir yapı oluşturabilen karışımlar ve söz konusu tabakaya verilen
isim (esir (kainatı kaplayan, elastik, seyyal ve görünmeyen latif madde) (ara.)
)
sırri :
ara. * sirr (giz, içte saklı olan) + i (ile ilgili, -a ait) * sır ile ilgili,
gizlilik ile ilgili, gizem ile ilgili, bilinmezlik ile ilgili; erkek ismi
sırt :
tür. * sırt (insan ve hayvanlarda omuzlardan bele kadar uzanan, vücudun ense ile
kalça arasında kalan arka bölümü; ayrıca dağ ve tepe gibi yükseltilerin arka
hattı, doruk çizgisi; arka yüz, geriye bakan bölüm) * insan ve hayvanlarda
omuzlardan bele kadar uzanan, vücudun ense ile kalça arasında kalan arka
bölümü; ayrıca dağ ve tepe gibi yükseltilerin arka hattı, doruk çizgisi
sırtar :
tür. * sırtar (sırtüstü döner) (sırt (vücudun arka bölgesi; arka taraf, geride
kalan yüzey; yükselti arkası, dağ/tepe arkası, yamaç yüzeyi) + ar (ücüncü tekil
şahıs geniş zaman fiil eki) ) * Akdeniz ve Ege kıyılarında yaşayan, genellikle
izmarit balığı ile eş anlamlı olarak kullanılan, kelergiller ailesinden bir dip
balığı karakterinde olan balık türü
sırtı pek :
tür. * sırt (insan ve hayvanlarda omuzlardan bele kadar uzanan, vücudun ense
ile kalça arasında kalan arka bölümü; ayrıca dağ ve tepe gibi yükseltilerin
arka hattı, doruk çizgisi; arka yüz, geriye bakan bölüm) + ı (iyelik eki) + pek
(sert, sağlam, katı, sıkı, korunaklı, muhkem) * maddi durumu iyi olan, geçim
sıkıntısı çekmeyen ve başkasına muhtaç olmayan (kullanım şekli "karnı tok,
sırtı pek")
sırtlamak :
tür. * sırt (insan ve hayvanlarda omuzlardan bele kadar uzanan, vücudun ense
ile kalça arasında kalan arka bölümü; ayrıca dağ ve tepe gibi yükseltilerin
arka hattı, doruk çizgisi; arka yüz, geriye bakan bölüm) + la (etken fiil eki)
+ mak (fiil mastar eki) * bir yükü sırtına alıp taşımak, bir şeyi omuzlayarak
kaldırmak, yüklenmek; sorumluluk almak (mecazi)
sırtlan :
tür. * sırt (insan ve hayvanlarda omuzlardan bele kadar uzanan, vücudun ense
ile kalça arasında kalan arka bölümü; ayrıca dağ ve tepe gibi yükseltilerin
arka hattı, doruk çizgisi; arka yüz, geriye bakan bölüm) + lan (-lı, ile
ilgili, sahibi; hayvan eki) * etçiller (carnivora) takımının alt takımı olan
kedimsiler (feliformia) takımının Sırtlangiller (Hyaenidae) familyasından olan,
sırtında yük taşıyan/taşıyıcı gibi görünen, sırt bölgesi belirgin, köpeğe
benzeyen ancak olan leş yiyici, güçlü çene yapılı yırtıcı memeli hayvan
sırtlangiller :
tür. * sırt (insan ve hayvanlarda omuzlardan bele kadar uzanan, vücudun ense
ile kalça arasında kalan arka bölümü; ayrıca dağ ve tepe gibi yükseltilerin
arka hattı, doruk çizgisi; arka yüz, geriye bakan bölüm) + lan (-lı, ile
ilgili, sahibi; hayvan eki) + gil (aile, familya eki) + ler (çoğul eki) * sırtlan
ve akrabalarını içeren zoolojik familya ismi, Hyaenidae
sırtüstü :
tür. * sırt (insan ve hayvanlarda omuzlardan bele kadar uzanan, vücudun ense
ile kalça arasında kalan arka bölümü; ayrıca dağ ve tepe gibi yükseltilerin
arka hattı, doruk çizgisi; arka yüz, geriye bakan bölüm) + üst (üzeri, yukarı,
tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + ü (iyelik eki) * sırtın yere geldiği, yüzün
yukarı baktığı pozisyon; kişinin veya hayvanın sırtı zemine temas edecek
şekilde uzanması durumu
sıska :
tür. * sıska (çok zayıf, etten ve doluluktan yoksun, zayıf, cılız, etten
arınmış; güçsüz görünümlü) * bedensel olarak aşırı zayıf, etli olmayan, ince
yapılı (insan veya hayvan)
sıtkı :
ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek;
içtenlik göstermek), tasdik (doğrulama) * doğruluk, dürüstlük, içten bağlılık,
samimi sadakat
sıtma :
tür. * sıt (titremek, nöbet geçirmek; ateşten sarsılmak) + ma (isim yapım eki)
* titreme, ateş nöbetiyle sarsılma; yüksek ateş ve titreme nöbetleriyle görülen
hastalık; özellikle aralıklı ateş nöbetleriyle tanınan enfeksiyon
sıva :
tür. * sıva (örtmek, kaplamak) * duvar, tavan ve benzeri yapı yüzeylerini
koruma, düzleme veya yalıtma amacıyla üzerine sürülen harç, alçı, kireç veya
çimento karışımıyla oluşturulan kaplama tabakası
sıvacıkuşu :
tür. * sıva (bir yüzeyi kaplama, düzleme işi; burada “yapışarak kaplama”
çağrışımı) + cı (yapan, eden eki) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli,
sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların
ortak ismi) + u (iyelik eki) * Sittidae (sıvacıkuşugiller) familyasından olan,
ağaç gövdelerine tırmanarak yukarıdan aşağıya doğru hareket eden, kabuk
çatlaklarına tohum ve böcek yerleştirip saklayan, yaşam alanı olarak ağaçları
kullanan ve adını hareket tarzının “yüzeye sıva yapar gibi yapışarak
ilerlemesinden” alan küçük orman kuşu
sıvacıkuşugiller :
tür. * sıva (bir yüzeyi kaplama, düzleme işi; burada “yapışarak kaplama”
çağrışımı) + cı (yapan, eden eki) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli,
sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu
hayvanların ortak ismi) + u (iyelik eki) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile,
familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) * ağaç gövdelerine ve dallara
güçlü pençeleriyle tutunarak baş aşağı hareket edebilen, kısa kuyruklu, sivri
gagalı, kabuk aralarından böcek ve larva çıkararak beslenen kuşları kapsayan
Sittidae familyası
sıvamak :
tür. * sıva (örtmek, kaplamak) + mak (fiil mastar eki) * duvar, tavan ve
benzeri yapı yüzeylerine koruma, düzleme, yalıtım veya estetik amaçla harç,
alçı, kireç veya çimento gibi karışımların sürülerek yayılması ve yüzeyin
kaplanması işlemini yapmak
sıvazlamak :
tür. * sıva (örtmek, kaplamak) + z (ek) + la (etken fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * bir nesnenin veya canlının yüzeyinde eli veya parmakları yavaş
yavaş, hafifçe ve okşar gibi gezdirmek
sıvı :
tür. * sub, suv, su, sı (akan, akıcı, akışkan) + ık (isim ve sıfat yapım eki) *
su gibi olan, akıcı, akışkan (mavi (ma (su) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) (ara.) )
sıvışmak :
tür. * sub, suv, su, sı (akan, akıcı, akışkan) + ış (dönüşlü fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * bir yerden sessizce, fark ettirmeden veya aceleyle
uzaklaşmak, zor bir durumdan kendini çaktırmadan çekip kurtulmak, kaçmak veya
ortamdan gizlice ayrılmak
sıyam :
ara. * savm (oruç tutmak, yemekten içmekten uzak durmak) * oruç tutma, yemekten
içmekten uzak durma; İslam kültüründe özellikle Ramazan ayında uygulanan ibadet
türü
sıyırmak :
tür. * sıyır (bir yüzeyden ince tabaka halinde kaldırmak, ayırmak; çekip
çıkarmak, kurtarmak) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi bulunduğu yüzeyden veya
yerden ince bir tabaka halinde kaldırmak, kazımak veya ayırmak; bir durumdan,
yükümlülükten veya tehlikeden kendini hızlıca ve çoğu zaman son anda kurtarmak,
ayrıca bir nesneyi hafifçe çekip çıkarmak veya sıyırarak geçirmek (mecazi)
sıyrık :
tür. * sıyır (bir yüzeyden ince tabaka halinde kaldırmak, ayırmak; çekip
çıkarmak, kurtarmak) + ık (isim yapım eki) * bir şeyin yüzeyinden hafifçe
kopmuş, çizilmiş veya ince bir parça hâlinde ayrılmış kısmı; davranışları
normalden sapmış, düşünce veya tavır bakımından dengesiz veya eksantrik görülen
kişi veya durum (mecazi)
sıyrılmak :
tür. * sıyır (bir yüzeyden ince tabaka halinde kaldırmak, ayırmak; çekip
çıkarmak, kurtarmak) + ıl (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir
şeyin içinden, arasından veya etkisinden zorlanmadan veya hafif bir çabayla
çıkmak, kurtulmak, uzaklaşmak; bir yükümlülükten, bir sorundan, sorumluluktan
veya tehlikeden kendini kurtarmak, ayrıca dar bir yerden veya sıkışmış durumdan
dışarı çıkmak
sızı :
tür. * sız (ince deliklerden geçerek dışarı çıkmak, ince ve yavaşça akmak,
damlamak; yavaşça ortaya çıkmak, fark edilmeden girmek) + ı (isim yapım eki) *
vücutta belirli bir bölgede keskin olmayan fakat sürekli hissedilen ağrı, içsel
rahatsızlık ve yanma hissi; duygusal olarak içe işleyen keder, özlem veya
üzüntü durumu
sızıntı :
tür. * sız (ince deliklerden geçerek dışarı çıkmak, ince ve yavaşça akmak,
damlamak; yavaşça ortaya çıkmak, fark edilmeden girmek) + ıntı (isim yapım eki)
* sıvı, gaz veya ince parçacıkların bir yerden küçük açıklıklardan fark
edilmeden veya yavaşça dışarı çıkması durumu; gizli bilginin izinsiz şekilde
dışarıya yayılması veya ortaya çıkması
sızlamak :
tür. * sız (yanma ve acıma sesi) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki)
* acımak, titreşimli acı hissi
sızmak :
tür. * sız (ince deliklerden geçerek dışarı çıkmak, ince ve yavaşça akmak,
damlamak; yavaşça ortaya çıkmak, fark edilmeden girmek) + mak (fiil mastar eki)
* (sıvı, gaz veya küçük parçacıklar) küçük açıklıklardan dışarıya yavaşça ve
genellikle kontrolsüz biçimde çıkmak; (bir bilgi) gizlice ortaya çıkmak; bir
yere fark ettirmeden girmek
si :
lat. * Sancte (kutsal, mukddes, aziz) + Iohannes (Tanrı’nın lütfu; Hz.
Yahya/Aziz John/Yuhanna) (io (Yahve, Tanrı) + hanan (lütfetmek, merhamet
etmek), hannes (lütfetti, bağışladı) ) * Batı müziği ses sisteminde yedili
temel dizinin yedinci ve son notasını ifade eden, solfej eğitiminde kullanılan
ses adı ve müziksel perde karşılığı (Orta Çağ’da solfej sistemi geliştirilirken
temel olarak Latince bir ilahi olan “Ut queant laxis” kullanılmış olup, notalar
(ut - re - mi - fa - sol - la - si) bu ilahinin dizelerinin ilk hecelerinden
türetilmiştir. Notalar 8. yüzyılda Lombard tarihçi ve din adamı Paulus Diaconus
tarafından Vaftizci Yahya onuruna Latince olarak yazılmış "Ut queant
laxis" isimli ilahiden gelir. (Ut
Si :
lat. * silicium (silex (çakmak taşı, silisli kaya) + ium (kimyasal element eki)
) * atom numarası 14 olan, periyodik tablonun 14. grubunda bulunan, yarı metal
özellik gösteren, Dünya kabuğunda bol bulunan, yarı iletkenlerde,
mikroçiplerde, güneş panellerinde, cam ve seramik üretiminde kullanılan element
sia :
ara. * sia (genişlik, bolluk, rahatlık, ferahlık) * bir şeyin enine yayılımı,
hacimsel açıklığı ve ferahlık derecesi; fiziksel olarak alanın geniş olma
durumu; bolluk, rahatlık ve açıklık (sea, See (deniz) (ing., alm.) )
sialadenit :
gre. * sialon (tükürük) + adenos (bez, salgı organı) + itis (iltihap,
enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * tükürük bezlerinin
(parotis, submandibular veya sublingual bezler) bakteriyel, viral veya otoimmün
nedenlerle iltihaplanması sonucu gelişen, ağrı, şişlik, hassasiyet ve tükürük akışında
azalma ile seyreden tıbbi durum
sialik :
gre. * sialon (tükürük) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * tükürükle, tükürük
bezleriyle veya tükürük salgısıyla ilgili olan, tükrüksel, tükürüğe ait
sialografi :
gre. * sialon (tükürük) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek),
graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt,
işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * tükürük bezlerinin ve
kanallarının görüntülenmesi amacıyla, genellikle kontrast madde verilerek yapılan
radyolojik inceleme yöntemi; bezlerin tıkanıklık, taş, daralma veya yapısal
bozukluklarını değerlendirmede kullanılan tanısal görüntüleme tekniği
sialolit :
gre. * sialon (tükürük) + lithos (taş, kaya) * tükürük bezleri veya tükürük
kanalları içinde mineral tuzların birikmesiyle oluşan, akışı engelleyebilen
sert taş oluşumu; sialolitiazis olarak da adlandırılan durumun temel patolojik
oluşumu
siayet :
ara. * sa’ya (çabalamak, gayret etmek, uğraşmak, koşturmak, koşuşturmak) *
çabalama, gayret, çalışma, uğraşma; bir iş için gayret gösterme
sibak :
ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak,
hızlı olmak) * önde, öne geçme, önce olma
sibak-u siyak :
ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak,
hızlı olmak), sibak (önde, öne geçme, önce olma) + u (tamlama eki) + siyak (bir
şeyin akışı, bağlam, takip eden söz) * öncesi ve sonrası birlikte; bir sözün
veya metnin anlamını belirleyen önceki ve sonraki ifadelerin bütünü; dilbilimde
ve tefsir geleneğinde bir kelime veya ifadenin doğru anlaşılmasını sağlayan
bağlamsal yapı
sibel :
gre. * Kybele (Anadolu kökenli ana tanrıça adı; Frigya dilinden Yunancaya
geçmiş “bereket, doğurganlık ve yeryüzü ana gücü” kült figürü); Sibylla (yağmur
damlası; buğday başağı; kahin, büyücü; antik çağda tanrıdan aldığı ilahi kozmik
bilgileri ve kehanetleri söylediği düşünülen kadınlardan her biri) * Antik
Anadolu ve özellikle Frigya kökenli, bereketi, doğurganlığı, doğayı ve
yeryüzünün üretken gücünü simgeleyen, dağlar, vahşi doğa ve şehir koruyuculuğu
ile ilişkilendirilen ana tanrıça figürü, Yunan ve Roma dünyasında da “Magna
Mater (Büyük Ana)” adıyla tapınılan mitolojik/kültürel varlık; Antik Yunan ve
Roma dünyasında tanrılardan esinlenerek kehanetler söylediğine inanılan kadın
kâhin figürü; özellikle Apollon kültüyle ilişkilendirilen, kutsal yerlerde vecd
hâlinde geleceğe dair sözler söyleyen mitolojik/dini kahin kadın tipi;
Türkçe’de kadın ismi
siber :
gre., ara. * kybernein (yönetmek, dümen tutmak; kontrol etmek), kyber (güdü,
güdüleme, güdüm, kontrol) (gre.); cebr, cebir (zorlama, kuvvet uygulama, gütme,
güdüleme) (ara.); cyber (ing.) * bilgisayar ağları, internet ve dijital
iletişim ortamlarıyla ilgili olan; özellikle bilgi teknolojileri üzerinden
gerçekleşen veri, iletişim, güvenlik ve saldırı süreçlerini ifade eden modern
teknik ve kavramsal alan
sibernasyon :
gre., ara., lat. * kybernein (yönetmek, dümen tutmak; kontrol etmek), kyber
(güdü, güdüleme, güdüm, kontrol) (gre.); cebr, cebir (zorlama, kuvvet uygulama,
gütme, güdüleme) (ara.); cyber (ing.) + n (ek) + are (fiil mastar eki) + tio
(isim yapım eki) (lat.) * canlı veya sistemlerin dış uyaranlara tepki vermesini
azaltarak enerji tüketimini düşürdüğü, metabolik veya işlem hızının yavaşladığı
yapay veya biyolojik “uyku/askıya alma” benzeri durum; bilimkurgu ve teknolojik
bağlamda kullanılan, bir sistemin uzun süre düşük enerji modunda tutulması veya
askıya alınması süreci
sibernayf :
gre., ara., lat. * kybernein (yönetmek, dümen tutmak; kontrol etmek), kyber
(güdü, güdüleme, güdüm, kontrol) (gre.); cebr, cebir (zorlama, kuvvet uygulama,
gütme, güdüleme) (ara.); cyber (ing.) + knife (bıçak) (ing.) * neşter veya
kesici alet kullanılmadan, tümörleri yüksek doz radyasyonla milimetrik
hassasiyetle yok eden robotik bir radyocerrahi sistemi
sibernetik :
gre., ara. * kybernein (yönetmek, dümen tutmak; kontrol etmek), kyber (güdü,
güdüleme, güdüm, kontrol) (gre.); cebr, cebir (zorlama, kuvvet uygulama, gütme,
güdüleme) (ara.); cyber (ing.) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
canlılar, makineler ve karmaşık sistemlerde iletişim, kontrol ve geri bildirim
(feedback) mekanizmalarını inceleyen, özellikle otomatik kontrol, yapay zeka,
robotik ve sistem teorisi gibi alanların temelini oluşturan disiplin
sibğat :
ara. * sabaga (boyamak, renklendirmek) * boya, renk, levn; din, mezheb
sibkan :
kür. * sipi (beyaz, ak) + kan (çoğul eki) * Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu
Anadolu bölgelerinde (özellikle Ağrı, Erzurum, Bitlis, Van, Muş ve Kars) yaygın
olan büyük ve köklü bir Kürt aşireti
sibling :
ing. * sibb (akraba, kan bağı olan kişi, soydaş; yakınlık, akrabalık) + ling
(sıfat yapım eki) * aynı anne ve babadan veya en az bir ortak ebeveynden gelen,
kardeşlik bağı bulunan kişi; biyolojik veya ailevi olarak aynı soy hattına ait
birey
sibson fasiası :
ing., lat. * Sibson (İngiliz anatomist Francis Sibson’ın soyadından) (ing.) +
face, facies (yüz, surat, görünüş, ifade; biçim, şekil) (lat.) * boyun kökünde,
özellikle plevra kubbesini ve üst toraks girişini örten, subklavyen damarlar ve
çevre anatomik yapılarla ilişkili fibröz bağ dokusu yapısı niteliğindeki zar ve
destek tabakası
sibt :
ara. * sibt (torun), esbat (ç.) * torun, aile, soy, kabile (Sippe (kabile)
(alm.) )
siccil :
far., ara. * seng (taş) + gil (çamur) (far.); siccil (taşlaşmış kil, pişmiş
sert çamur; şiddetli sertlikte taş/taşlaşmış kil parçaları, ateşte pişirilip
taşlaşmış çamur, ateşten balçık) * çok sertleşmiş kil veya pişmiş toprak
parçası; Kur’an’da “ebabil kuşlarının attığı sert taş/ateşlenmiş kil parçaları”
anlamında geçen, olağanüstü sertlik ve yok edici etkiyi ifade eden madde adı
siccin :
ara. * secene (hapsetmek, zindana atmak, mahpus etmek) * mahpushane, hapishane,
zindan
sicil :
ara. * secele (yazmak, kaydetmek, tespit etmek; kayıt altına alma) * resmi veya
özel bir konuda kişilere, olaylara veya işlemlere dair bilgilerin düzenli
biçimde kaydedildiği defter, dosya veya kayıt sistemi; özellikle hukuk, idare
ve iş hayatında kişinin geçmiş durumunu, davranışlarını ve işlemlerini gösteren
kayıt bütünü; kayıt defteri, kağıt tomarı, sicil (sigil (mühür) (ing.) )
sicilya :
gre., lat. * Sikelia (gre.); Sicilia, Trinacria (üç köşeli yer, üç burunlu yer)
(tri (üç) + akra (uç, tepe, burun, kara parçası) + ia (yer eki) ) (lat.) *
Akdeniz’in orta kesiminde, İtalya Yarımadası’nın güneyinde, “İtalyan
çizmelerinin ucu” olarak bilinen Calabria bölgesinin hemen güneyinde Messina
Boğazı ile ayrılan, kuzeyinde Tiren Denizi, güneyinde Akdeniz açıkları,
doğusunda İyon Denizi bulunan; İtalya’ya bağlı özerk bölge statüsündeki büyük
ada ve tarih boyunca Yunan, Roma, Arap ve Norman kültürlerinin etkisi altında
gelişmiş önemli yerleşim ve ticaret merkezi
sicim :
moğ. * siçim (ip, sicim, kordon, olta, iplik, tel, telcik, şerit, lif) * ip,
sicim, kordon, olta, iplik, tel, telcik, şerit, lif; aralıksız ve ince uzun
şekilde yağan yağmur;
sicim teorisi :
far., gre. * sicim, sim (ip, iplik, tel, telcik, şerit, lif) (far.) + theoria
(gözlem, bakış, düşünce, kuram) (theoros (gözlemci, seyirci, izleyici) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * evreni
oluşturan en küçük yapı taşlarının ipliksi döngülerden oluştuğunu varsayan,
parçacıkların nokta kütleler değil, çok küçük titreşen “sicim” benzeri yapılar
olarak modellenmesiyle evrenin tüm temel kuvvetlerini ve parçacıklarını
birleştirmeyi amaçlayan, kuantum mekaniği ve genel göreliliği bir arada
açıklamaya çalışan teorik çerçeve, ip teorisi, string theory
sickle cell anemi :
lat, gre. * secare (kesmek, ayırmak, bölmek), secula (kesici) (lat.) sickle
(orak) (ing.) + cella (küçük oda, odacık, hücre, bölme) (lat.) + anaemia
(kansızlık) (an (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + emia (kanla
ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer
ve durum eki) ) (gre.) * orak hücreli anemi, alyuvarlardaki oksijen taşıyıcı
protein olan hemoglobinin anormalliği sonucu alyuvarların orak şeklini
almasıyla oluşan otozomal resesif kalıtılan genetik bir hastalık
sicm :
ara. * seceme (akmak, dökülmek) * akma, akıtma, dökme, dökülme, gözyaşı dökme;
dilde akıcılık (skhema, schema, scheme, Schema (plan, tasarım, şekil, biçim,
form, tasarı, taslak, akış planı, şema) (gre., lat, ing., alm.) )
sicn :
ara. * secene (hapsetmek, zindana atmak, mahpus etmek) * mahpushane, hapishane,
zindan, siccin
sida :
lat. * sida (antik bitki adı) * ropik ve subtropik bölgelerde yetişen,
genellikle çalı formunda olan, yaprakları ve lifli gövdesi nedeniyle bazı
türleri geleneksel tıpta ve lif elde etmede kullanılan, ebegümecigiller
(Malvaceae) familyasına ait bitki cinsi
sidad :
ara. * sadda (tıkamak, engellemek, mani olmak, kapamak), sedd (tıkaç, engel,
mania, set) * tıkaç, tıkama, engelleyici, engelleme, sed, bariyer, mania
sidar :
kür. * si (gölge) + dar (ağaç) * gölge, gölge veren ağaç, gölgeleyici;
heybetli, gölgesinde barınılacak kişi; metin, dayanıklı; ağaç gölgesi (sidre
(en üst idrak seviyesi, yüksek seviye) (ara.) )
sideral :
lat. * sidus, sideris (yıldız, gök cismi; gökyüzünde görülen parlak ışık
noktası veya takımyıldız) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait) * yıldızlarla veya
gökyüzü cisimleriyle ilgili; yıldızlara veya sabit gök cisimlerine dayalı zaman
ölçümü ve gözlemlerle ilgili
siderit :
gre. * sideros (demir) + ites (element, kayaç ve mineral eki) * kimyasal
bileşimi demir karbonat, sarımsı kahverengi ile gri arasında değişebilen
renklerde görülen, demir cevheri olarak ekonomik önem taşıyan karbonat minerali
(FeCO3)
siderofor :
gre. * sideros (demir) + phoros (taşıyan, götüren, getiren) (pherein (taşımak,
götürmek, getirmek) + os (isim yapım eki) ) * bakteri, mantar ve bazı diğer
mikroorganizmalar tarafından demiri çevreden bağlayıp hücre içine taşımak
amacıyla salgılanan, demire yüksek afinite gösteren düşük molekül ağırlıklı
organik bileşik; demir alımını ve kullanımını sağlayan biyolojik taşıyıcı molekül
sideroz :
gre. * sideros (demir) + osis (isim yapım ve durum eki) * dokularda veya
organlarda aşırı demir birikmesi sonucu ortaya çıkan patolojik durum; özellikle
demir tozlarının solunmasına bağlı akciğer birikimi veya çeşitli dokularda
demir depolanmasıyla ilişkili hastalık süreci
sidik :
tür. * si (akıtmak, dökmek, işemek) + dik (isim yapım eki) * böbrekler
tarafından kandaki artık maddelerin süzülmesiyle oluşan, üreterler aracılığıyla
mesanede biriktirilen ve idrar yolu üzerinden dışarı atılan sıvı atık, çiş,
idrar, bevl, ürin, akıtılmış olan
sidik borusu :
tür. * sidik (böbrekler tarafından kandaki artık maddelerin süzülmesiyle
oluşan, üreterler aracılığıyla mesanede biriktirilen ve idrar yolu üzerinden
dışarı atılan sıvı atık, çiş, idrar, bevl, ürin, akıtılmış olan ) (si (akıtmak,
dökmek, işemek) + dik (isim yapım eki) ) + burgu, boru (içi boş, uzun ve
silindirik geçit; boynuz şeklinde üfleme çalgısı) + su (iyelik eki) * idrarın
böbreklerden mesaneye veya mesaneden vücut dışına taşınmasını sağlayan kanal
biçimindeki anatomik yapı, üreter, üretra
sidik torbası :
tür. * sidik (böbrekler tarafından kandaki artık maddelerin süzülmesiyle
oluşan, üreterler aracılığıyla mesanede biriktirilen ve idrar yolu üzerinden
dışarı atılan sıvı atık, çiş, idrar, bevl, ürin, akıtılmış olan ) (si (akıtmak,
dökmek, işemek) + dik (isim yapım eki) ) + torba (iplik, kıl vb.den dokunmuş,
türlü boyutta olabilen küçük çuval; kâğıttan, plastikten vb. yapılmış, içine
eşya konulan nesne) + sı (iyelik eki) * böbreklerden gelen idrarı geçici olarak
depolayan, kaslı yapıya sahip, dolduğunda işeme ihtiyacını oluşturan ve boşalma
sırasında idrarı üretraya ileten kese biçimindeki organ, mesane
siding :
ing. * side (yan, taraf) + ing (isim yapım eki) * bir yapının dış yüzeyini kaplamak
veya korumak için kullanılan, genellikle ahşap, metal, vinil veya benzeri
malzemelerden yapılan dış cephe kaplama malzemesi, dış kaplama, cephe kaplaması
sidku :
ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek;
içtenlik göstermek) * doğruluk, dürüstlük
sidofovir :
lat. * cy (sitokrom, sitozin belirteci) + fovir (fosfonik asit türevi eki) *
başta sitomegalovirüs (CMV) olmak üzere bazı DNA virüslerine karşı etkili,
viral DNA sentezini baskılayarak çoğalmayı engelleyen antiviral ilacın etken
maddesi (C8H14N3O6P)
sidre :
ara. * sidr (Arabistan kirazı, nebk ağacı; hünnap ağacı) * Kur’an’da özellikle
Sidretü’l-Münteha tamlamasında geçen, İslami gelenekte göğün en üst sınırında
bulunduğuna inanılan kutsal ağaç; Arabistan kirazı, nebk ağacı; hünnap ağacı
(Ziziphus) türlerini ifade eden bitki ismi
sidret-ül münteha :
ara. * sidr (Arabistan kirazı, nebk ağacı; hünnap ağacı) + el (ön ek, artikel)
+ naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek,
vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek,
nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek),
nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme), intaha
(sona ermek, nihayete ulaşmak, bitmek), nihayet (son, bitiş), munteha (bir
şeyin ulaştığı en son nokta veya sınır, son, zirve, nihai durum) * İslami
inanışta göklerin en üst sınırında bulunduğu kabul edilen, yaratılmışların
bilgisinin ve yükselişinin ulaşabileceği son nokta olan metafizik sınırı ve
sembolik kozmik eşiği simgeleyen, Miraç anlatılarında Hz. Muhammed’in eriştiği
en yüksek makamla ilişkilendirilen kutsal sidr ağacı
sierra leone :
isp. * sierra (dağ silsilesi) + leao (aslan) * Batı Afrika’da Atlas Okyanusu
kıyısında yer alan bir ülke olup kuzey ve doğuda Gine, güneydoğuda Liberya ile
komşu olan devlet
sierra leone :
lat., isp. * serra (testere, dişli kenar) + leo (aslan) (lat.); sierra
(sıradağ, dağ sırası, dağ silsilesi) + leone (aslan) (isp.) * Batı Afrika’da
Atlas Okyanusu kıyısında yer alan, kuzey ve doğusunda Gine, güneydoğusunda
Liberya ile komşu olan; adı Portekizli denizciler tarafından “Aslan Dağları”
anlamında verilen, başkenti Freetown olan devlet ve coğrafi bölge
siesta :
lat. * sextus (altı), sexta (altıncı) + hora (saat) * öğle arasında dik güneş
ışınlarının sıcaklığınından veya öğle yemeği sonrası metabolizma
faaliyetlerinin hızlanması sebebiyle vücudun anlık mayışma durumunun, kısa
süreli uyku ile hissedilen dinlenme ihtiyacı (Antik Roma’da gün güneş
doğumundan itibaren 12 eşit parçaya bölünürdü
sif :
nor. * sif (akrabalık, bağ, soy, nesil, aile) * İskandinav (Norse)
mitolojisinde Thor’un eşi olan, Aesir tanrıları arasında yer alan, özellikle
uzun altın saçlarıyla simgelenen, bereket, toprak ve verimlilikle
ilişkilendirilen, Toprak Ana ve tarımsal üretkenlik sembolizmiyle bağlantılı
mitolojik figür
sifare :
ara. * sefir (elçi, temsilci), sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek,
elçi olarak gitmek, elçilik etmek, temsil etmek) + et (isim yapım eki) * bir
devletin başka bir devletteki resmi diplomatik temsilciliği; büyükelçilik,
elçilik makamı ve binası
sifenoid :
gre. * sphen (kama, takoz) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli,
biçimli) * kafatasının orta kısmında yer alan, göz çukuru ve beyin tabanı
yapılarının önemli bir parçası olan kama şeklindeki kemik, os sphenoidale
sifilis :
lat., gre. * Syphilis (16. yüzyılda İtalyan hekim, şair, matematikçi ve doğa
filozofu Girolamo Fracastoro tarafından “Syphilus” adlı kurgusal bir çobandan
esinlenerek adlandırılmış, hastalığı temsil eden alegorik özel ad; frengi)
(lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki)
(gre.) * Treponema pallidum bakterisinin neden olduğu, cinsel yolla ve nadiren
doğrudan temas veya anneden bebeğe geçişle bulaşabilen; tedavi edilmediğinde
deri, sinir sistemi, kalp ve iç organlarda ciddi hasarlara yol açabilen kronik
enfeksiyon hastalığı, frengi
sifilitik :
lat., gre. * Syphilis (tıbbi terim; 16. yüzyılda İtalyan hekim, şair,
matematikçi ve doğa filozofu Girolamo Fracastoro tarafından “Syphilus” adlı
kurgusal bir çobandan esinlenerek adlandırılmış, hastalığı temsil eden alegorik
özel ad) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun,
hastalık eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) * sifilis (frengi) hastalığıyla
ilgili olan, sifilis (frengi) enfeksiyonu taşıyan veya hastalığın etkilerini
gösteren, Treponema pallidum enfeksiyonuna bağlı klinik bulgularla ilişkili
sifiliz :
lat., gre. * Syphilis (tıbbi terim; 16. yüzyılda İtalyan hekim, şair, matematikçi
ve doğa filozofu Girolamo Fracastoro tarafından “Syphilus” adlı kurgusal bir
çobandan esinlenerek adlandırılmış, hastalığı temsil eden alegorik özel ad)
(lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki)
(gre.) * Treponema pallidum bakterisinin neden olduğu, cinsel yolla ve nadiren
doğrudan temas veya anneden bebeğe geçişle bulaşabilen; tedavi edilmediğinde
deri, sinir sistemi, kalp ve iç organlarda ciddi hasarlara yol açabilen kronik
enfeksiyon hastalığı, frengi
sifon :
gre. * siphon (boru, hortum, tüp, emici boru; sıvıyı bir yerden başka bir yere
aktaran kıvrımlı kanal) * sıvıların yerçekimi ve basınç farkı kullanılarak bir
kaptan daha alçak seviyedeki başka bir kaba aktarılmasını sağlayan boru
sistemi; doğada bazı bitkilerde ve hayvanlarda sıvı taşımaya yarayan tüp
benzeri yapı; mühendislikte akışkan transferinde kullanılan kıvrımlı boru
düzeneği
sifonops :
gre. * siphon (boru, hortum, tüp, emici boru; sıvıyı bir yerden başka bir yere
aktaran kıvrımlı kanal) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) *
Güney Amerika'da, genellikle nemli tropikal orman zeminlerinde ve toprak
altında yaşayan, bacağı ve kolları olmayan, solucana veya yılana benzeyen
ayaksız bir amfibiyen (çift yaşayışlı) cinsi
sifr :
ara. * safara (yazmak), seferet (yazıcılar) * yazılmış nesne, mektup
siftah :
ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + fataha (açmak, genişletmek), feth
(açma, açılış, genişletme, zaptetme, ele geçirme, yol gösterme, hüküm verme,
galibiyet ve zafere ulaştırma) * açılış isteme, başlama, açma, istiftah
siftinmek :
far., tür. * suftan (ince uçla delmek, gagalamak) (far.) + mek (fiil mastar
eki) (tür.) * bir yere sürtünerek kaşınmak, bir işi ağırdan alıp boş yere
oyalanmak, vakit öldürmek
siga :
ara. * siga (kalıp, biçim, şekil, form) * bir şeyin belirli bir düzene göre
oluşturulmuş kalıbı, formu veya ifade tarzı; özellikle dilbilimde kelime veya
cümlenin çekimlenmiş biçimi, hukuk ve edebiyatta ise belirli bir ifadenin
standartlaştırılmış yapısı
sigara :
isp. * cigarro (tütün yaprağıyla sarılmış tütün, sigara) * kurutulmuş ve
işlenmiş tütünün ince kağıt içine sarılmasıyla elde edilen, yakılarak dumanı
içe çekilen, nikotin içeren ve bağımlılık yapıcı etkisi bulunan tütün ürünü
sigar-ü kibar :
ara. * sağir (küçük; küçük yaşya olan; aşağı tabaka), sigar (küçükler, aşağı
tabaka, küçük yaşta olanlar) + u (tamlama eki) + kebir (büyük), kibar
(büyükler, ileri gelenler, yaşlılar) * küçükler ve büyükler; bireyleri
hiyerarşik olarak gençler/alt tabaka ile yaşlılar/üst tabaka şeklinde sınıflandıran,
özellikle Osmanlı Türkçesi ve klasik metinlerde kullanılan toplumsal ifade
sigma : gre. * sigma (Σ σ/ς) * Yunanca alfabenin on sekizinci harfi Σ/σ/ς); Antik Yunan alfabesinde “s” sesini karşılayan harf; modern kullanımda matematikte toplam (∑), istatistikte standart sapma ve çeşitli bilim dallarında değişken, katsayı veya sembolik gösterim olarak kullanılan temel gösterim birimi
sigma bağı : gre. * sigma (Yunan alfabesinin 18. harfi Σ/σ/ς) (gre.) + bağı (ilişkisi, ilgisi, ilintisi, bağlantısı, koneksiyonu) * atomlar arasında orbitallerin doğrudan eksen boyunca örtüşmesiyle oluşan, elektron yoğunluğunun bağ ekseni üzerinde simetrik dağıldığı ve tekli bağların temelini oluşturan en güçlü ve en yaygın kovalent bağ türü; kimyada π bağlarından farklı olarak dönme serbestliği sağlayan temel bağ yapısı
sigma cebiri :
gre. * sigma (Yunan alfabesinin 18. harfi Σ/σ/ς) (gre.) + cabara, cebr
(zorlamak, güç uygulamak, baskı yapmak, kuvvet uygulamak, gütmek, güdülemek),
cebr, cebir (zorlama, güdüleme, harfler ile yapılan hesap; sayısal işlemlerin,
sayılar yerine imler (semboller) konularak genelleştiridiği sistem) (ara.) *
bir küme üzerinde tanımlı, boş küme içeren, tümleyene göre kapalı olan ve
sayılabilir birleşimlere kapalı kümeler ailesi; ölçü teorisi ve olasılık kuramında
olayların tanımlanmasını ve ölçülebilirlik kavramını formal olarak kuran temel
matematiksel yapı; bir X kümesi için X kümesini içinde bulunduran, kendisine
ait her kümenin tümleyenini de içeren, kendisine ait sayılabilir sonsuz
sayıdaki kümelerin bileşimini ve kesişimini de içeren X kümesinin alt kümeler
ailesi
sigmoid :
gre. * sigma (Yunan alfabesinin 18. harfi Σ/σ/ς) + eidos, oeides (gibi, ile
ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * matematikte ve biyolojide “S şeklinde eğri”
anlamına gelen, özellikle lojistik fonksiyonlar, nöral aktivasyon fonksiyonları
ve büyüme modellerinde kullanılan, başlangıçta yavaş başlayıp orta bölgede
hızlanan ve sonra doygunluğa ulaşarak yataylaşan karakteristik S biçimli
fonksiyon veya yapı
sigmoid kolon :
gre. * sigma (Yunan alfabesinin 18. harfi Σ/σ/ς) + eidos, oeides (gibi, ile
ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + kolon (kalın bağırsak, bükülmüş bağırsak) *
kalın bağırsağın sol alt kadranda yer alan, pelvis içine doğru uzanıp S
şeklinde kıvrımlar yapan bölümü; dışkının rektuma iletilmeden önce geçici
olarak depolandığı, esnek yapılı bağırsak segmenti
sigmoidoskopi :
gre. * sigma (Yunan alfabesinin 18. harfi Σ/σ/ς) + eidos, oeides (gibi, ile
ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek,
gözlemlemek, araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem,
gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç,
niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) )
* rektum ve sigmoid kolonun iç yüzeyinin endoskopik cihazla görüntülenmesi
amacıyla yapılan tanısal tıbbi inceleme; alt gastrointestinal sistemde ülser,
polip, iltihap ve kanama gibi durumların değerlendirilmesinde kullanılan
endoskopik yöntem
sigorta :
lat. * securus (güvenli, emniyetli) (se (ayrı, uzak) + cura (bakım, özen,
ihtimam, endişe, kaygı) + us (sıfat yapım eki) ) + itas (isim yapım eki) *
güvence, emniyet, garanti; bireylerin veya kurumların belirli risklere karşı
(hastalık, kaza, hasar, ölüm, mal kaybı vb.) önceden prim ödeyerek güvence
altına alınmasını sağlayan, riskin topluluk içinde paylaştırıldığı finansal
güvenlik ve teminat sistemi
sigun geyik :
tür. * sıg (intibak etmek, küçülerek bir yere girmek, sıgmak, sığınmak) + un
(sıfat yapım eki) + geyik (geviş getiren, uzun ve çatal boynuzlu, otobur
memeli) * Türk mitolojisinde ve Şamanizm inancında doğaüstü güçlerle iletişim
kurabilen, ilahi korumayı ve bereketi temsil eden, hükümdarlık sembolü olarak
kabul edilen kutsal bir rehber hayvan
siğil :
tür. * sige (işemek) + il (isim yapım ve durum eki) (siğillerin üzerine idrar
yapmanın tedavi edici olduğu inancından) * deri veya mukozalarda, çoğunlukla
insan papilloma virüsünün (HPV) etkisiyle oluşan, yüzeyden kabarık, sert veya
pürtüklü görünümlü küçük iyi huylu oluşum, verrü
sihir :
ara. * sahhara (boyun eğdirmek, buyruğa almak, hizmete vermek, kontrol altına
almak; büyülemek, sihirlemek) * güçler, gizli yöntemler veya illüzyon yoluyla
normal şartlarda gerçekleşmesi imkansız olanı yapma veya yapar gibi gösterme
sanatı, sihr; büyü, göz boyama, gizli etki, zihin kontrol; algıyı değiştiren,
gerçeklik algısını değiştiren veya gerçek dışı görünüm oluşturan şey; özel
güçler aracılığıyla olayları etkilediğine inanılan büyü ve tılsım uygulaması;
göz aldatıcı, yanıltıcı, şaşırtıcı veya açıklanması güç etki ve gösteri
sihirbaz :
ara., far. * sihir (büyü, illüzyon, algı değiştirme, zihin kontrol) (ara.) +
baz (-cı, yapan, eden kişi; oynayan, iştigal eden, uğraşan) (far.) * illüzyon,
göz yanıltma, algı manipülasyonu (değiştirme) teknikleriyle gösteri yapan
kimse, büyücü, illüzyonist
sihr :
ara. * sahhara (boyun eğdirmek, buyruğa almak, hizmete vermek, kontrol altına
almak; büyülemek, sihirlemek) * güçler, gizli yöntemler veya illüzyon yoluyla
normal şartlarda gerçekleşmesi imkansız olanı yapma veya yapar gibi gösterme
sanatı, sihir; büyü, göz boyama, gizli etki, zihin kontrol; algıyı değiştiren,
gerçeklik algısını değiştiren veya gerçek dışı görünüm oluşturan şey; özel
güçler aracılığıyla olayları etkilediğine inanılan büyü ve tılsım uygulaması;
göz aldatıcı, yanıltıcı, şaşırtıcı veya açıklanması güç etki ve gösteri
sihra :
ara. * sahara (eritmek, madeni ateşte eriyik haline getirmek; kaynaştırmak) *
kaynaştırma; kan bağına dayanmayan, evlilik yoluyla kurulan akrabalık ilişkisi
siirt :
sür., kel. * keert, se'erd (sehir, il, kent) * Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu
Bölgesi'nin doğu kesiminde bulunan, kuzeyinde Batman ve Bitlis, doğusunda Van,
güneydoğusunda Şırnak ve güneybatısında Mardin ile çevrili olan, 56 plaka
numaralı ili
sik :
tür. * simek (akıtmak, dökmek, işemek, idrar yapmak, çiş yapmak) (si (akıtma,
dökme, çiş, işeme) + k (-ci, araç eki) ) * erkek cinsel organı, penis; işeme
organı, işetici
sika :
ara. * vasaka (bağlamak, sağlamlaştırmak, güven altına almak), misak (sağlam
bağ, ahit, kesin sözleşme) * güvenilir, itimat edilen; tulum, çanta (sac, Sack
(kese, çanta) (ing., fra., alm.) )
sikal :
ara. * sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sikl (ağırlık, yük) * ağır olan, ağır
şeyler
sikatif :
lat., fra. * siccatus (siccare (kurutmak, suyunu çekmek) + tus (geçmiş zaman ve
sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) (lat ); siccatif (fra.) * metal
bileşiklerinden (örneğin kobalt, kurşun veya mangan) elde edilen, boyanın
oksitlenerek katılaşmasını hızlandırması nedeniyle yağlı boya ve vernik gibi
maddelerin çok daha hızlı kurumasını sağlamak amacıyla içlerine katılan
kimyasal kurutucu madde
sikatriks :
lat. * cicatrix (yara izi, nedbe) * deride veya dokularda bir yaranın
iyileşmesi sonrası kalan kalıcı iz, skar dokusu, nedbe
sikatris :
lat. * cicatrix (yara izi, nedbe) * deride veya dokularda bir yaranın
iyileşmesi sonrası kalan kalıcı iz, skar dokusu, nedbe
sikatrisyel :
lat. * cicatrix (yara izi, nedbe) + alis (ile ilgili, -a ait) * yara izi
oluşturan, skar oluşturan, nedbe oluşturan
sikatrizan :
lat. * cicatrix (yara izi, nedbe) + ens, ent (sıfat yapım eki) (lat.);
cicatrisant (fra.) * yara iyileşmesi sürecini başlatan, hızlandıran veya
destekleyen; yeni doku oluşumunu teşvik ederek skar (cicatrix) oluşumuna yol
açan veya onu düzenleyen
sikatrizasyon :
lat. * cicatrix (yara izi, nedbe) + are (fiil mastar eki) + tio (isim yapım
eki) (lat.); cicatrisation (fra.) * bir yaranın iyileşme süreci sonunda yeni
bağ dokusunun oluşarak yara bölgesinin kapanması ve skar (nedbe) dokusunun
meydana gelmesi; tıpta yara iyileşmesinin fibrozis ve epitelizasyon evrelerini
kapsayan süreç
sikaye :
ara. * saka (sulamak, akıtmak, yağdırmak, dökmek), saki (sucu, sulayıcı) *
sulama, su verme; suluk, su kabı
sikayet :
ara. * saka (sulamak, akıtmak, yağdırmak, dökmek), saki (sucu, sulayıcı) * su
verme, sulama
sikke :
ara. * sikke (mühür, damga; kalıp; darphane; madeni para basma kalıbı) * eski
madeni para veya madenî paraların üzerine basılan damga; eskiden devletler
tarafından altın, gümüş veya bakır gibi metallerden basılan para; Mevlevi
semazenlerinin giydiği, kulaksız, yukarıya doğru daralan, genellikle deve
tüyünden veya keçeden yapılan yüksek ve koni biçimindeki tasavvufi başlık,
mevlevi tacı, semazen kavuğu
sikkehane :
ara. * sikke (mühür, damga; kalıp; darphane; madeni para basma kalıbı) + hane
(ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * para basılan yer, darphane
sikkin :
ara. * sakka (kesmek, yarmak, ayırmak; keskinleştirmek) + in (isim yapım eki) *
kesme, doğrama ve parçalama işlerinde kullanılan, metalden yapılmış kesici
alet, bıçak
siklamen :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
minos, menos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Primulaceae
(çuhaçiçeğigiller) familyasından, geniş ve yürek biçiminde yaprakları olan,
uzun saplı, şaraprengi, pembe veya beyaz çiçekler açan bir bitki
siklesonid :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
ide (ikili bileşik, anyon eki) * inhalasyon veya nazal sprey formunda
kullanılan, glukokortikoid yapıda bir antiinflamatuvar ilaç; özellikle astım ve
alerjik rinit tedavisinde hava yolu iltihabını baskılayan ilacın etken maddesi
(C29H44O7)
siklet :
ara. * sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sikl (ağırlık, yük) + et (isim yapım
eki) * ölçü, ağırlık; spor terminolojisinde (boks, güreş vb.) sporcuların vücut
ağırlıklarına göre ayrıldığı sınıf; aynı zamanda “hafif, orta, ağır” gibi
kategorileri ifade eden ağırlık kategorisi (weight class)
siklik :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.); cyclicus (cyclus + icus ) (lat.);
cyclique (fra.) * belirli bir düzen içinde tekrar eden, döngüsel özellik
gösteren; başlangıç ve bitiş noktası bir döngü oluşturarak periyodik olarak tekrarlanan,
döngüsel
siklobarbiton :
gre., lat. * kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus)
(gre.) + barbiton (barbitürik asit türevi kimyasal bileşik) (barbit (barbitürik
asit türevi kimyasal bileşik) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) )
(lat.) * orta ila kısa etkili barbitürat sınıfına ait eski bir uyku ve
sakinleştirici ilacın etken maddesi (C12H16N2O3)
siklobenzaprin :
gre., lat. * kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus)
(gre.) + benz (benzen (C6H6) halkası, aromatik çekirdek) + prine (uyaran,
etkileyen madde) (lat.) * akut kas-iskelet sistemi ağrılarını ve iskelet kası
spazmlarını azaltmak için kullanılan, santral etkili kas gevşetici ilacın etken
maddesi (C18H21N)
siklodekstrin :
gre., lat. * kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
dexiteros (dexi (sağ) + teros (durum eki) ) (gre.); dex, dexter, dextrum (sağ,
sağ taraf, sağdaki), dextro (sağ yöne hareket eki) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * nişastanın enzimatik parçalanmasıyla elde
edilen, glukoz birimlerinin halka (siklik) yapı oluşturacak şekilde dizildiği,
içi hidrofobik, dışı hidrofilik olan ve ilaç taşıma, çözünürlük artırma ve
kompleks oluşturma amacıyla kullanılan siklik oligosakkarit sınıfı bileşikler
siklofosfamid :
gre., lat. * kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
phosphoros (fosfor elementi) (gre.) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun
bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren
bir organik bileşik) (lat.) * alkilleyici ajan sınıfına ait, DNA’da çapraz
bağlanma oluşturarak hücre çoğalmasını baskılayan, özellikle kanser tedavisinde
ve bazı otoimmün hastalıklarda kullanılan sitotoksik kemoterapi ilacının etken
maddesi (C7H15Cl2N2O2P)
siklohekzan :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
hexane (altı karbon atomundan oluşan düz zincirli bir alkan (doymuş
hidrokarbon) türü C6H14) * altı karbon atomunun halka şeklinde birleştiği,
naylon yapımında kullanılan hammadde (adipik asit ve kaprolaktam) elde etmek
için harcanan renksiz, yanıcı ve uçucu bir hidrokarbon sıvısı (C6H12)
sikloid :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * geometrik olarak bir
çemberin başka bir çember üzerinde kaymadan yuvarlanmasıyla bir noktanın
izlediği eğri; bir doğru boyunca yuvarlanan bir çemberin üzerinde bulunan bir
noktanın çizdiği eğri, teker izi eğrisi, yuvarlanma eğrisi
sikloksijenaz :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + genes (doğuran, ortaya çıkaran,
yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ase (enzim eki) *
araşidonik asitten prostaglandin, prostasiklin ve tromboksan gibi
eikosanoidlerin sentezini katalizleyen; inflamasyon, ağrı, ateş ve trombosit
fonksiyonlarında rol alan önemli enzim ailesi (COX-1 ve COX-2 izoenzimleri)
siklon :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) * düşük basınç merkezi etrafında
hava kütlelerinin spiral biçimde dönerek yükseldiği, güçlü rüzgarlar ve yoğun
yağışla karakterize edilen atmosferik sistem; tropikal bölgelerde
“kasırga/typhoon” olarak da adlandırılan geniş ölçekli meteorolojik döngüsel
fırtına
siklopentolat :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
pente (beş) +ol (hidroksil, alkol grubu OH) + ate (asitin tuzu veya esteri eki)
* oftalmolojide kullanılan, gözde parasempatik etkiyi geçici olarak bloke
ederek pupilla genişlemesi (midriyazis) ve akomodasyon felci oluşturan
antimuskarinik ilaç; göz muayenesinde refraksiyon ölçümü ve fundus
değerlendirmesi için kullanılan ilacın etken maddesi (C17H25NO3)
siklopiroks :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
pyr (ateş) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) * geniş spektrumlu
antifungal ve antibakteriyel etki gösteren; özellikle dermatofitler, maya ve
küf mantarlarına karşı kullanılan topikal antimikotik ilacın etken maddesi
(C11H9NO2)
siklopleji :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
plegia (felç, inme, nuzul) (plegein (darbelemek, vurmak, çarpmak) + eia (durum
ve usim yapın eki) ) * gözde siliyer kasın geçici felci sonucu akomodasyon
(yakına odaklanma) yeteneğinin kaybı
sikloplejik :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
plegia (felç, inme, nuzul) (plegein (darbelemek, vurmak, çarpmak) + eia (durum
ve usim yapın eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * gözde siliyer kasın
geçici felcini oluşturan veya buna neden olan, akomodasyonu durduran veya
azaltan (örneğin atropin, siklopentolat gibi midriyatik-sikloplejik ajanlar)
siklopropan :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus)
(gre.); cyclus (lat.) + propane (üç karbonlu alkan) (pro, pros (ilk, birinci,
baş, ön, önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için, lehine, içinde,
gerektikçe) + ane (alkan eki) ) (lat.) * üç karbon atomunun kapalı halka
oluşturduğu, yüksek açısal gerilime sahip en küçük sikloalkan; geçmişte
anestezik gaz olarak kullanılmış, günümüzde daha çok organik kimyada yapısal ve
teorik önemi olan basit halkalı hidrokarbon (C3H6)
sikloserin :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
serine (serin amino asiti) * serine” (bir amino asidi) birleşiminden oluşan,
tüberküloz tedavisinde kullanılan antibiyotik sınıfına ait, bakteriyel hücre
duvarı sentezini etkileyen bir ilacın etken maddesi (C3H6N2O2)
siklospora :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme,
saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum,
çekirdek, üreme hücresi) * insanlarda şiddetli sulu ishale ve mide
rahatsızlıklarına neden olan, marul, ahududu, fesleğen) veya suların
tüketilmesiyle bulaşan mikroskobik, tek hücreli bir bağırsak paraziti
siklosporin :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme,
saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum,
çekirdek, üreme hücresi) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) *
mantarlardan elde edilen, halka yapılı (siklik) peptid özelliği taşıyan,
bağışıklık sisteminde T-hücre aktivasyonunu baskılayarak organ nakillerinde
rejeksiyonu önlemek ve bazı otoimmün hastalıkları tedavi etmek için kullanılan
immünsüpresif ilacın etken maddesi (C62H111N11O12)
siklotimi :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
thymos (ruh, ruh hali, duygu, mizaç, öfke, içsel yaşam gücü, canlılık) + eia
(durum eki) * duygudurumun kronik ve dalgalı biçimde seyrettiği, hafif depresif
ve hafif hipomanik dönemlerin birbirini izlediği, bipolar spektrum içinde
değerlendirilen, ancak tam mani veya majör depresyon epizodlarına ulaşmayan
duygudurum düzeni bozukluğu
siklotomi :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * çemberin/dairenin eşit parçalara bölünmesi,
geometride ve sayılar teorisinde bir çemberin eşit açılarla bölünmesi, yani n
parçaya ayırma işlemi (daire bölme problemi)
siklotron :
gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) +
tron (alet, araç eki) * yüklü parçacıkları güçlü manyetik alan ve alternatif
elektrik alanlar kullanarak spiral/dairesel yörüngelerde hızlandıran, nükleer
fizik ve parçacık fiziğinde kullanılan dairesel hızlandırıcı cihaz
siklus :
gre., lat. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek,
siklus); cyclus (lat.) * belirli bir başlangıç ve bitiş noktası arasında tekrar
eden olaylar dizisi, tekrarlayan süreç, çevrim, periyot, döngü
sikmek :
tür. * sik (işeme organı; penis) (si (işemek, idrar yapmak, çiş yapmak) + k
(isim yapım ve araç eki) ) * erkeğin kadınla cinsel ilişkiye girmesinin argo
fiili
sikonyum :
gre., lat. * sykon (incir) (gre.) + ium (isim yapım eki) (lat.) * özellikle
Ficus cinsinde, çok sayıda küçük çiçeğin içe dönük olarak yerleştiği, dış
görünüşte tek bir meyveye benzeyen özel çiçek durumu, incir tipi yalancı meyve
sikozis :
gre. * sykos (incir) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) *
incirleşme; genellikle kıl köklerinin kronik bakteriyel enfeksiyonu sonucu
oluşan, özellikle sakal bölgesinde görülen; irinli, tekrarlayıcı folikülit
tarzı deri hastalığı (barber’s itch / sycosis barbae)
sila :
ara. * sala (girmek; ateşe girmek, yanmak, alevin içinde kalmak) * girme;
yanma, ateşe girme, cehenneme girme
sil'a :
ara. * sal’a (kesmek, ayırmak) * kesilen, ayrılan şey; ticaret malı, mal, meta,
ticaret malı, alınıp satılan; İslam ticaret hukukunda akde (sözleşmeye) konu
olan, taşınabilir, helal, meşru ve üzerinde mülkiyet kurulabilen her türlü
ticari emtia ve maddi varlı
silah :
ara. * salaha (donatmak, kuşatmak, hazırlamak, silahlandırmak, teçhiz etmek) *
savaşta saldırı veya savunma amacıyla kullanılan kesici, delici, vurucu veya
ateşli araç; genel anlamda muharebe aracı, savaş gereci
silahdar :
ara. * salaha (donatmak, kuşatmak, hazırlamak, silahlandırmak, teçhiz etmek),
silah (savaşta saldırı veya savunma amacıyla kullanılan kesici, delici, vurucu
veya ateşli araç; genel anlamda muharebe aracı, savaş gereci ) + dar (gibi
olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * Osmanlı
saray teşkilatında padişahın silahlarını taşıyan ve koruyan görevli; genel
anlamda silah taşıyan kişi, silah taşıyıcısı, saray görevlisi
silahşör :
ara., far. * salaha (donatmak, kuşatmak, hazırlamak, silahlandırmak, teçhiz
etmek), silah (savaşta saldırı veya savunma amacıyla kullanılan kesici, delici,
vurucu veya ateşli araç; genel anlamda muharebe aracı, savaş gereci ) (ara.) +
şor (-cı, yapan, eden eki) (far.) * iyi silah kullanan, usta savaşçı; özellikle
Osmanlı ve klasik metinlerde silah kullanmada mahir kişi, usta dövüşçü, savaşçı
silahtar :
ara. * salaha (donatmak, kuşatmak, hazırlamak, silahlandırmak, teçhiz etmek),
silah (savaşta saldırı veya savunma amacıyla kullanılan kesici, delici, vurucu
veya ateşli araç; genel anlamda muharebe aracı, savaş gereci ) + dar (gibi
olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * Osmanlı
saray teşkilatında padişahın silahlarını taşıyan ve koruyan görevli; genel
anlamda silah taşıyan kişi, silah taşıyıcısı, saray görevlisi
silaj :
yun., lat. * silo (depo, ambar; tahıl deposu) (gre.) + agium (isim yapım ve
durum eki) (lat.); ensiler (siloya koymak, depolamak), silage (fra.) * yeşil
yem bitkilerinin havasız ortamda fermente edilerek saklanması yöntemine veya bu
yöntemle elde edilen yem, siloda bekletilerek mayalanan hayvan yemi
silazapril :
lat. * cil (sentetik önek) + aza (azot eki) + pril (anjiyotensin dönüştürücü
enzimi inhibitörü eki) * hipertansiyon ve konjestif kalp yetmezliği tedavisinde
kullanılan tedavisinde kullanılan ACE (Angiotensin-Converting Enzyme)
inhibitörü ilacın etken maddesi (C22H31N3O5)
silbium marianum :
gre., lat. * silybon (dikenli bitki, deve dikeni) (gre.) + marianum (Maria
(Meryem) + anum (sıfat yapım eki) ) * Asteraceae (papatyagiller) familyasından
olan, yaprakları üzerinde beyaz damarlı desenler bulunan, karaciğer koruyucu
etkileriyle bilinen, dikenli bitki
sildenafil :
ing. * sild (ön ek) + enafil (DE5 inhibitörü ilaç sınıfı eki) * yapısal olarak
fosfodiesteraz-5 (PDE5) inhibitörü olan, erektil disfonksiyon ve pulmoner
hipertansiyon tedavisinde kullanılan, damar düz kaslarında cGMP yıkımını
engelleyerek vazodilatasyon sağlayan sentetik ilacın etken maddesi
(C22H30N6O4S)
silecek :
tür. * sil (temizlemek, ortadan kaldırmak) + ecek (gelecek zaman ve araç eki) *
silme aracı, silme aleti; cam, yüzey veya ekran üzerindeki su, kir vb.
maddeleri temizlemek için kullanılan araç; araçlarda ön cam temizleme aparatı
silene :
lat. * silene (yapışkan salgı, sakız); Silenos/Silenus (Yunan mitolojisinde
şişkin göbekli figür ile resmedilen, Yunan mitolojisinde şarap, sarhoşluk ve
neşeyle de ilişkilendirilen orman tanrısı) * Caryophyllaceae (karanfilgiller)
familyasından, genellikle pembe-beyaz çiçekli, bazı türlerinde gövdesi yapışkan
salgı üreten otsu bitki cinsi
silgi :
tür. * sil (temizlemek, ortadan kaldırmak) + gi (isim yapım ve araç eki) *
yazı, çizgi veya işaretleri silmeye yarayan araç; özellikle kurşun kalem
izlerini kağıttan çıkarmak için kullanılan kauçuk veya benzeri maddeden
yapılmış nesne
sili :
tür. * sil (temizlemek, arındırmak, saflaştırmak, paklamak, silmek) + i (sıfat
yapım eki) * arı, saf, temiz, pak, dürüst, ahlaklı, iffetli
silia :
lat. * cilium (kirpik, göz kapağı kenarındaki ince tüy) + a (çoğul eki) * hücre
yüzeyinden dışarı uzanan, mikroorganizmaların hareketini veya dokular üzerinde
sıvı taşınmasını sağlayan kirpik benzeri ve mikroskopik boyuttaki ince ve
hareketli uzantı
silifke :
gre. * seleukeia (seleukos (Büyük İskender'in generallerinden olan Makedon
komutan I. Seleukos Nikator tarafından M.Ö. 300 yıllarında kurulan antik kent
Seleucia isminden) + eia (isim yapım ve yer eki) ) * Mersin’in bir ilçesi
(Seleukeia ad Calycadnum (Göksu üzerindeki Seleukeia) )
silika :
lat. * silex (çakmak taşı, sert taş) + ica (kimyasal madde eki) * doğada
çoğunlukla kuvars ve diğer kristal veya amorf biçimlerde bulunan, cam, seramik,
beton ve çeşitli endüstriyel malzemelerin üretiminde yaygın olarak kullanılan
silikon dioksit, silisyum dioksit (SiO2)
silikat :
lat. * silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal element eki) ) +
ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) ) * silisyumun oksijenle
oluşturduğu SiO4 tetrahedra birimlerinden meydana gelen, yerkabuğunun büyük
bölümünü oluşturan kayaç ve minerallerin temel kimyasal grubunu oluşturan
kimyasal bileşikler sınıfı (SiO4⁴⁻)
silikon :
lat. * silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal element eki) ) +
one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) * omurgasında silisyum ve oksijen
atomları bulunan sentetik polimerler grubu; elastomer, reçine, yağ ve kauçuk benzeri
maddelerin genel adı ( (R2SiO)n)
silikon-yanma :
lat., tür. * silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal element
eki) ) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) (lat.) + yanma (ateş ile
yakılma, ateşin etkisinde kalma) (tür.) * astrofizikte dev yıldızların
çekirdeğinde gerçekleşen son nükleer füzyon aşaması
silikoz :
lat., gre. * silica (silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal
element eki) ) (lat.) + dis, dyo (iki) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik,
oksijenli) + ide (ikili bileşik, anyon eki) ) + osis (isim yapım, durum, sorun,
hastalık eki) (gre.) * silika tozunun uzun süre solunması sonucu akciğerlerde
fibrozis ve kalıcı hasara yol açan meslek hastalığı, silika (silisyum dioksit)
tozu akciğer hastalığı
silikozis :
lat., gre. * silica (silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal
element eki) ) (lat.) + dis, dyo (iki) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik,
oksijenli) + ide (ikili bileşik, anyon eki) ) + osis (isim yapım, durum, sorun,
hastalık eki) (gre.) * silika tozunun uzun süre solunması sonucu akciğerlerde
fibrozis ve kalıcı hasara yol açan meslek hastalığı, silika (silisyum dioksit)
tozu akciğer hastalığı
silikül :
şat. * silicula (küçük kapsül, küçük kutucuk, küçük kap) (siliqua (bakla,
kapsül biçimli meyve) + ulus, ula (küçültme eki) ) * Brassicaceae (turpgiller)
familyasındaki bazı bitkilerde görülen, uzunluğunun genişliğine eşit veya ondan
en fazla yaklaşık iki kat uzun olan, iki karpelden oluşan ve olgunlaştığında
bir bölme ile iki parçaya ayrılan kısa kapsül tipi meyve, kısa baklamsı meyve
silimarin :
gre. * silybon (dikenli bitki, deve dikeni) (gre.) + arin (kimyasal madde eki)
* Silybum marianum tohumlarından elde edilen, başlıca silibinin ve ilgili
flavonolignanlardan oluşan; karaciğer koruyucu etkileriyle bilinen bitkisel
etkin madde karışımı (bileşeni olan “silibinin”in formülü C25H22O10.)
silindir :
gre. * kyliein, kylindein (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek), kylindros
(yuvarlanarak dönen nesne, rulo) * tabanları eş ve paralel dairelerden oluşan,
yan yüzeyi eğri olan, dairesel tabanlı ve ekseni boyunca aynı çapta uzanan üç
boyutlu geometrik cisim (alanı s = (2π.r.h) + (π.r^2), hacmi v = π.r^2.h);
içten yanmalı motorlarda yakıtı içine alan piston yatağı; merdane veya yuvarlak
gövdeli parça
silindiraj :
gre., lat. * kyliein, kylindein (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek), kylindros
(yuvarlanarak dönen nesne, rulo) (gre.) + agium (isim yapım ve durum eki)
(lat.); cylindirage (fra.) * bir yüzeyi düzlemek, sıkıştırmak veya
şekillendirmek amacıyla üzerinden silindir geçirme işlemi (özellikle sıcak
asfalt veya toprağın silindir araçlarıyla sıkılaştırılması (silindirleme)
süreci)
silindirik :
gre. * kyliein, kylindein (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek), kylindros
(yuvarlanarak dönen nesne, rulo) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * silindir
biçiminde olan, silindiri andıran; geometrik olarak silindirle ilişkili veya
silindir şekline sahip
silinmek :
tür. * sil (temizlemek, ortadan kaldırmak, yok etmek; yok olmak, kaybolmak) +
in (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * yok etmek, ortadan kaldırmak,
yok saymak
siliospinal :
lat. * ilium (kalça kemiği) + spina (çıkıntı, diken; omurga, omurilik) + alis
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kalça kemiği ile omurga çıkıntılarına
ait/anatomik ilişkili olan
silis :
lat. * silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal element eki) ) +
isis (isim yapım eki) * silisyumun, oksijen ile birleşerek oluşturduğu kimyasal
bileşik, silisyum dioksit (SiO2)
silisik :
lat. * silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal element eki) ) +
isis (isim yapım eki) + icus (ile ilgili- a ait) * silis (silisyum dioksit)
veya silikat içeren, silisle ilgili veya silis türevi
silisyum :
lat. * silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal element eki) ) *
atom numarası 14, simgesi Si olan, yarı metal (metalloid) özellik gösteren,
doğada silikatlar ve silika halinde bol bulunan temel element
silivri :
gre. * selymbria, selybria (selus (güvenlik, emniyet, kurtuluş) + bria (şehir)
) (güvenli şehir) (gre.); selim (güvenli, güvende, emniyetli, sağlam) (ara.) *
İstanbul’un bir ilçesi
siliyer :
lat. * ciliaris (cilium (kirpik, ince tüylü yapı) + aris (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) * kirpiklere veya gözün siliyer yapısına ait olan
siliyer diskinezi : lat.
* ciliaris (cilium (kirpik, ince tüylü yapı) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) (lat.) + dis, de (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı,
ikiye ayrılma, -dan eki) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak,
kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinesia (hareket
etme) (kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + eia (isim yapım, yer
ve durum eki) ) * kirpik benzeri hücre uzantılarının (silya) hareketinin
bozulmasıyla karakterize, mukosiliyer temizliğin aksadığı ve solunum yolu
enfeksiyonlarına yatkınlık oluşturan doğumsal veya yapısal hastalık durumu
silk :
lat., ara. * srticum (Çin ipeği) (lat.); silk (ara.) * ipek böceğinden elde
edilen, doğal protein (fibroin) yapılı ince, parlak ve yumuşak lif; tekstilde
kullanılan değerli doğal elyaf; iplik, tel, hayt; ipek
silkelemek :
tür. * silk (hızlıca sallayıp üzerindeki tozu/nesneyi uzaklaştırmak, sallayıp
düşürmek, hızlı sarsmak, bir şeyi üstünden atmak) + e (fiil yapım/bağlantı
ünlüsü) + mek (fiil mastar eki) * bir yüzey üzerindeki toz, kir veya yabancı
maddeleri hızlı hareketle uzaklaştırmak; sarsarak temizlemek veya üzerindeki
bir şeyi düşürmek
silkmek :
tür. * silk (hızlıca sallayıp üzerindeki tozu/nesneyi uzaklaştırmak, sallayıp
düşürmek, hızlı sarsmak, bir şeyi üstünden atmak) + mek (fiil mastar eki) * bir
şeyi ani ve kısa bir hareketle sarsmak, üzerinden atmak, üzerindeki şeyi
uzaklaştırmak veya mecazen bir yükten/duygudan kurtulmak
sille :
far. * sil (vurmak, savurmak, şamar atmak, tokat atmak) + le (isim yapım eki) *
vurma, tokat atma
sillojizm :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + logos (kelime, bilgi,
söylem, söz, akıl) + ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) *
akıl yürütme, çıkarım; iki öncül önermeden zorunlu olarak bir sonuç çıkarma
biçimine dayanan mantık yürütme; klasik mantıkta tümdengelimli akıl yürütme
formu
silm :
ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete
ermek) * barışma, sulh, barışıklık; islam
silmek :
tür. * sil (temizlemek, ortadan kaldırmak, yok etmek; yok olmak, kaybolmak) +
mek (fiil mastar eki) * temizlemek, yok etmek, ortadan kaldırmak, yok saymak
(silence (sesin yok olması, sessizlik) (ing., fra.) )
silo :
lat., isp. * silo (ambar, depo) * tahıl, yem veya benzeri tarım ürünlerinin
hava ile teması kesilerek saklandığı silindirik veya yeraltı depo yapısı;
silaj” işleminin yapıldığı silindirik veya yeraltı ambarı
silodosin :
ing. * silo (sentetik farmasötik isim kökü; kimyasal geliştirme kodu) + dosin
(ilaç sınıfı adlandırma eki; özellikle α1-adrenerjik reseptör antagonistlerinde
kullanılan yapay farmakolojik son ek) * prostat ve mesane boynu düz kaslarını
gevşeterek idrar akımını kolaylaştıran, benign prostat hiperplazisi (BPH)
tedavisinde kullanılan seçici α1A-adrenoseptör blokörü ilacın etken maddesi
(C25H32F3N3O4)
silopi :
ara. * suleyman (Hacı Bedran Bey'in vefatının ardından oğlu Süleyman'ın
idaresine verilen bölgedeki "Süleyman" ismiyle anılan ovadan) *
Şırnak’ın bir ilçesi
silostazol :
ing. * silo (sentetik farmasötik isim kökü; kimyasal geliştirme kodu) + stazol
(ilaç sınıfı son eki; genellikle “-azole” türevi yapay farmasötik ek) *
fosfodiesteraz III inhibitörü olarak etki gösteren, trombosit agregasyonunu
azaltan ve damar genişlemesi sağlayan; özellikle periferik arter hastalığında
intermitan kladikasyon tedavisinde kullanılan ilacın etken maddesi (C20H27N5O2)
silsile :
ara. * silsile (zincir, ardışıklık, bağlantı) * birbiriyle bağlantılı ve
kesintisiz şekilde devam eden olaylar, kişiler veya durumlar zinciri; ardışık
ve düzenli bağlantı dizisi
siluet :
fra. * silhouette (18. yüzyıldaki Fransız maliye bakanı Étienne de
Silhouette'in soyadından) * bir nesnenin veya kişinin yalnızca dış hatlarıyla,
iç ayrıntıları görünmeden karanlık bir gölge olarak görünen biçimi; kontur
görünümü (Silhouette çok sert tasarruf politikaları uyguladı (vergileri
artırdı, harcamaları kıstı) ve bu nedenle kağıt üzerine gölge olarak profil
kesilirek yapılan ucuz portre yapma yöntemi ortaya çıktı. Yani "pahalı
portre yerine gölgeyle yetinmek”, “ucuz iş” anlamı oluştu.)
siluridae :
lat. * silurus (yayın balığ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) *
Siluriformes (yayın balığı biçimliler) takımına bağlı, vücutlarında pullar
bulunmayan, çoğunlukla bıyıkçıklara sahip, tatlı sularda yaşayan yayın
balıkları ve yakın akrabalarını içeren balık familyası, yayın balığıgiller
siluriformes :
lat. * silurus (yayın balığ) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim,
kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * Actinopterygii (ışınsal yüzgeçli balıklar)
sınıfı içinde yer alan, çoğunlukla pulları bulunmayan, ağız çevresinde
bıyıkçıkları olan ve çoğunlukla tatlı sularda yaşayan yayın balıkları ve yakın
akrabalarını içeren balıklar takımı, yayın balığı biçimliler
silurus :
lat. * siluros (büyük yayın balığı) * Avrupa ve Asya'nın tatlı sularında
yaşayan büyük yayın balıkları (Siluridae) familyasının Siluriformes takımına
ait, uzun gövdeli, pulları az veya hiç olmayan, bıyıklı büyük tatlı su
balıklarını içeren cins
silüryen :
lat. * silures (İngiliz jeolog Roderick Murchison tarafından, eski Kelt
kabilesi Silures’ten) + ianus (ile ilgili, -a ait) * deniz canlılarının
çeşitlendiği, ilk kara bitkilerinin ve erken ekosistemlerin ortaya çıktığı,
Paleozoik Zaman’ın yaklaşık 443-419 milyon yıl önceki dönemi olan jeolojik
zaman aralığı
silvan :
erm. * (M.Ö. 1. yüzyılda yerleşim yerini kuran Ermeni Kralı II. Tigran'ın
isminden) * Diyarbakır’ın bir ilçesi
silvanus :
lat. * silva (orman) + anus (ile ilgili, -a ait) * Roma mitolojisinde,
çiftçiler, sınırlar ve doğa ile ilişkilendirilen, Yunan mitolojisindeki Pan ve
Silenos figürleriyle kısmen benzer özellikler taşıyan ormanların, kırsal
alanların ve vahşi doğanın koruyucu tanrısı
silvikültür :
lat. * silva (orman) + colere (yaşamak, yerleşmek, yetiştirmek, bakmak,
gözetmek, beslemek), cultura (bakım, yetiştirme, ekim, üretme, büyütme, kültür)
* ormanların kurulması, bakımı, geliştirilmesi ve işletilmesi bilimi ve
uygulaması
silyum :
lat. * cilium (kirpik, saçak) * biyolojide hücre yüzeyinde bulunan, mikrotübüllerden
oluşan ve hareket, sıvı akışı veya hücresel algılama gibi işlevlerde görev
yapan ince, kirpik benzeri uzantı, kirpikçik
sim :
far. * sim, simin (gümüş) * gümüş; genellikle işlemelerde kullanılan, gümüş
görünüşünde ve parlaklığında olan iplik vb.
sim ü zer :
far. * sim, simin (gümüş) + ü (ve) + zer (altın) * gümüş ve altın
sima :
far. * sim (iz, eser, işaret, kod) + a (isim yapım eki) * yüz, çehre, beniz;
eser, iz, şekil, alamet, işaret, kod; anlam ifade eden, benzeyeni, temsil
edeni; işitmek, duymak, dinlemek (kimatik, simatik (ses frekanslarının madde
üzerindeki etkisini inceleyen bilim dalı) (gre.) )
simantasyon :
lat. * caementum (taş yontulması) (caedere (kesmek, vurmak, çarpmak, öldürmek),
caede, cide, cidium (kesme, vurma, çarpma, öldürme) + mentum (isim yapım eki) )
+ tio (isim yapım eki) * bir metalin (özellikle çeliğin) yüzeyine karbon veya
başka elementlerin difüze edilerek sert bir yüzey tabakası oluşturulması
işlemi; metallurjide yüzey sertleştirme (sementasyon) yöntemi
simaroubaceae :
lat. * simarouba (bitki cinsi ismi) + aceae (-giller, bitki familyası eki) *
Sapindales (sabunağacımsılar) takımına bağlı, çoğunlukla tropikal ve
subtropikal bölgelerde yayılış gösteren, acı maddeler ve çeşitli ikincil
bileşikler içeren ağaç ve çalıları kapsayan bitki familyası, acıağaçgiller,
kuassia ailesi
simatik :
gre., ara. * kyma (dalga) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.);
cymatics (ing.); sima (yüz, çehre, beniz; eser, şekil, alamet, işaret,
kod"; işitmek, duymak, dinlemek) (ara.) * ses dalgalarının ve
frekanslarının (titreşimlerinin) madde (kum, su, toz gibi) üzerindeki fiziksel
etkilerini, oluşturduğu desenleri inceleyen bilim dalı, sesin görünür hale
getirilmesi bilimi, sesle şekil oluşumu bilimi
simatoğraf :
gre. * kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket
etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinesia (hareket etme) (kinesis
(hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) )
+ graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphos (yazı, yazım,
çizim, kayıt, işaret) * hareketli görüntüleri kaydeden veya gösteren cihaz;
erken dönem sinema projeksiyon/film kayıt aygıtı için kullanılan tarihî terim
simav :
luv., gre. * anauva (göl; yamaçtaki yer) (luv.); synaos (gre.) * Kütahya'nın
bir ilçesi
simavi :
ara. * sima (yüz, çehre, beniz; eser, iz, şekil, alamet, işaret, kod) (sim (iz,
eser, işaret, kod) + a (isim yapım eki) ) + vi (ile ilgili, -a ait) * yüzle
ilgili, çehreye ait, yüz şekline dair; Simavlı
simay :
far., tür. * sim (gümüş) + ay (dünyanın uydusu olan gök cismi) * gümüş gibi
parlak, gümüş yüzlü, gümüş ışığı; kadın ismi
simbat :
far. * zind (güçlü, kuvvetli, canlı, diri, zinde) + bad (kişi eki) * kökeni
Orta Doğu ve Binbir Gece Masalları'na dayanan, maceralarıyla ünlü kurgusal bir
denizci kahraman
simbiyoizm :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam, dirim,
canlılık) + ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) * farklı
türlere ait canlıların birbirleriyle karşılıklı yarar sağlayarak veya birinin
diğerine bağımlı şekilde birlikte yaşaması durumu
simbiyojenez :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam, dirim,
canlılık) + genesis (oluşum, oluşma, doğum, yaratılış) (genes (doğuran, ortaya
çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + osis (isim
yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) * iki veya daha fazla farklı canlının
fiziksel olarak bir araya gelip kaynaşarak, genetik olarak yeni ve tek bir
organizma oluşturduğu evrimsel bir süreç; farklı organizmaların uzun süreli
ortak yaşam ilişkileri sonucu yeni biyolojik yapıların, organellerin veya
türlerin ortaya çıktığını öne süren evrimsel süreç
simbiyotik :
gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam,
dirim, canlılık) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait) * farklı türlerin karşılıklı
yarar sağlayacak şekilde birlikte yaşaması durumu ile ilgili
simbiyoz :
gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam,
dirim, canlılık) + osis (isim yapım ve durum eki) * iki canlının tek bir
organizma gibi birbirleriyle yardımlaşarak bir arada yaşamaları, ortak yaşam,
ortak yaşarlık
simbiyozis :
gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam,
dirim, canlılık) + osis (isim yapım ve durum eki) * iki canlının tek bir
organizma gibi birbirleriyle yardımlaşarak bir arada yaşamaları, ortak yaşam,
ortak yaşarlık
simblefaron :
gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + blepharon (göz kapağı)
* göz kapağının, yanık, travma veya iltihap sonrası gelişebilen, konjonktivayla
veya göz küresinin yüzeyiyle yapışarak birleşmesi durumu
simek :
tür. * si (akıtmak, dökmek, işemek, idrar yapmak, çiş yapmak) + mek (fiil
mastar eki) * işemek, idrarını yapmak, çiş yapmak, akıtmak, dökmek
simetidin :
lat. * cimet (farmasötik ön ek) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki)
* mide asidi salgısını azaltan, histamin H₂
reseptörlerini bloke ederek etki gösteren, peptik ülser ve reflü tedavisinde
kullanılan ilacın etken maddesi (C10H16N6S)
simetikon :
lat. * cimet (farmasötik ön ek) + ikon (kimyasal madde eki) * mide ve
bağırsaklardaki gaz kabarcıklarının yüzey gerilimini azaltarak birleşmelerini
sağlayan, gaz şikâyetlerinin giderilmesinde kullanılan silikon bazlı ilacın etken
maddesi ( (C2H6OSi)n)
simetri :
gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + metria (ölçüm, ölçme)
(metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * bir şeklin,
nesnenin veya kavramın belirli bir noktaya, çizgiye (simetri ekseni) veya
düzleme göre karşılıklı olarak aynı boyut, şekil ve konuma sahip olması, yani
kusursuz bir şekilde "yansıması" durumu; parçaları arasında ölçü,
oran ve düzen bakımından uyum bulunan denge ve orantılılık durumu; ölçüsel
uygunluk ve ahenk
simetrik :
gre. * symmetrikos (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + metria
(ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) +
ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) * belirli bir eksene veya noktaya göre iki
eşit parçaya ayrılmış ve parçaları birbiriyle tıpatıp uyumlu (bakışımlı) olan;
parçaları arasında ölçü, oran ve düzen bakımından uyum bulunan; karşılıklı
bölümleri birbirine denk ve orantılı olan, bakışımlı
simetrizasyon :
gre., lat. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + metria (ölçüm,
ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) +
izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) (lat.) * bir
yapıyı, sistemi veya şekli simetrik duruma getirme; simetri kazandırma işlemi
ve süreci
simfil :
gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + phyllon (yaprak) *
botanikte iki veya daha fazla yaprağın veya yaprak benzeri organın
birbirleriyle birleşmiş olduğu yapı veya birleşme durumunu ifade eden terim,
birleşik yapraklı, yaprakları kaynaşmış
simfilöz :
gre., lat. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + phyllon (yaprak)
(gre.) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * yaprakları veya yaprak benzeri
yapıları tabanlarında veya başka kısımlarında birbirleriyle birleşmiş olan
(bitki), yaprakları birleşik, yaprakları kaynaşmış, simfilli yapı gösteren
simfizis :
gre., lat. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + phusis, physis
(öne getirme, üretme, doğurma, oluşturma, meydana getirme, ortaya çıkarma,
büyütme, geliştirme; doğa, tabiat, varlık) (phyein (doğmak, ortaya çıkmak,
meydana gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek, gelişmek, şişmek, kabarmak) + isis
(isim yapım ve durum eki) ) * iki kemiğin veya yapının sert kıkırdak veya lifli
dokuyla birbiriyle kaynaştığı ve çok az hareket edebildiği sabit bir eklem türü
simfizis pubis :
gre., lat. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + phusis, physis
(öne getirme, üretme, doğurma, oluşturma, meydana getirme, ortaya çıkarma,
büyütme, geliştirme; doğa, tabiat, varlık) (phyein (doğmak, ortaya çıkmak,
meydana gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek, gelişmek, şişmek, kabarmak) + isis
(isim yapım ve durum eki) ) + pubis (kasık kemiği) * pelvisin ön kısmında yer
alan, iki pubis kemiğinin fibro-kıkırdak disk aracılığıyla orta hatta
birleştiği, sınırlı hareketli eklem yapısı
simge :
far., tür. * sim (iz, eser, işaret, kod) (far.) + ge (isim yapım eki) (tür.) *
eser, alamet, iz, işaret, yüz, çehre, anlam ifade eden, benzeyeni, temsil edeni
simgelemek :
far., tür. * sim (iz, eser, işaret, kod) (far.) + ge (isim yapım eki) + le
(dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * bir kavramı, düşünceyi veya
soyut anlamı bir işaret, nesne veya davranış aracılığıyla temsil etmek,
sembolize etmek
simgesel :
far., tür. * sim (iz, eser, işaret, kod) (far.) + ge (isim yapım eki) + sel
(sıfat yapım eki) * bir şeyi doğrudan değil, temsil veya çağrışım yoluyla ifade
eden, simge ile ilgili, sembolik
simin :
far. * sim (gümüş) + in (ile ilgili, gibi, -a ait) * gümüşten, gümüş gibi,
gümüşe benzer
simir testi :
ing., lat. * smear (bulaştırmak, lekelemek, kirletmek, sürmek) (ing.) + testa,
testum, testus (kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı; test, deneme, sınav,
tecrübe) (lat.) * rahim ağzı (serviks) kanseri, rahim ağzındaki hücresel
düzensizlik ve kanser öncüsü hücrelerin ve enfeksiyonların saptanması amacıyla,
rahim ağzından fırça yardımıyla sürüntü alınması işlemi
simit :
ara. * samid (ince öğütülmüş un veya irmik) * halka biçiminde, üzeri susam
kaplı, mayalı hamurdan yapılan geleneksel ekmek ürünü; daire şeklinde unlu
ürün; ince bulgur, ince öğütülmüş un veya irmik, samid
simmi :
ara. * simm (isim) + i (gibi olan, benzeyen) * adaş, isimdeş, isimleri aynı
olan kişilerin her biri, ismi benzeyen (symmetry, symétrie, Symmetrie (simetri)
(ing., fra., alm.) )
simn :
ara. * samina (semizleşmek, yağlanmak, kilo almak) * semizlik, yağlılık,
besililik, şişmanlık, kiloluluk
simoz :
gre. * kyma, kyme (dalga, kabarma, sürgün, filiz, tomurcuk, genç dal) + osis
(isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * çiçek sapının ucundaki ana çiçeğin
önce açtığı, ana eksenin bir çiçekle sonlanıp büyümesinin sınırlandığı,
çiçeklerin tepeden alta veya içten dışa doğru açıldığı ve yan dalların daha
sonra geliştiği bir çiçeklenme (infloresens) tipi
simöz :
gre. * kyma (dalga, kabarma, filiz, tomurcuk) + osis (isim yapım, durum, sorun,
hastalık eki) * çiçek sapının ucundaki ana çiçeğin önce açtığı, ana eksenin bir
çiçekle sonlanıp büyümesinin sınırlandığı, çiçeklerin tepeden alta veya içten
dışa doğru açıldığı ve yan dalların daha sonra geliştiği bir çiçeklenme
(infloresens) tipi
simple :
lat. * sim (tek, bir, yegane, yek) + plexus (örgü, ağ, dokuma, doku, kıvrım;
katlanmış, bükülmüş, örülmüş, sarılmış; kat, katman, tabaka, satıh, yüzey) *
karmaşık olmayan, yalın, tek yapılı; parçaları az, anlaşılması veya
kullanılması kolay olan, basit
simpleks :
lat. * sim (tek, bir, yegane, yek) + plexus (örgü, ağ, dokuma, doku, kıvrım;
katlanmış, bükülmüş, örülmüş, sarılmış; kat, katman, tabaka, satıh, yüzey) *
karmaşık olmayan, yalın, tek yapılı; parçaları az, anlaşılması veya
kullanılması kolay olan, basit
simplistik :
lat. * sim (tek, bir, yegane, yek) + plexus (örgü, ağ, dokuma, doku, kıvrım;
katlanmış, bükülmüş, örülmüş, sarılmış; kat, katman, tabaka, satıh, yüzey) +
ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) + icus (ile ilgili, -a ait)
(lat.), ikos (gre.) * bir olguyu gereğinden fazla basite indirgeyen, karmaşık
yapıyı göz ardı eden; yüzeysel ve indirgemeci (yaklaşım)
simplokos :
gre. * symplokos (birbirine geçmiş, birleşmiş, dolanmış) (syn (ile, birlikte,
beraber, eş, tamamen) + plekein (örmek, birbirine geçirmek, birleştirmek) + os
(sıfat yapım eki) ) * Symplocaceae (simplokosgiller) familyasından, genellikle
çalı veya küçük ağaç formunda olan, parlak mavi meyveleri olan, dekorasyonda,
geleneksel tıpta ve boyamacılıkta kullanılan bitki cinsi grubu
simpodiyal :
gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + pous, podos (ayak)
(gre.) + ialis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * ana sürgünün büyümesinin belirli
bir noktada sona ermesi ve büyümenin yan sürgünler aracılığıyla devam etmesiyle
oluşan dallanma biçimiyle ilgili olan, simpodiyal, yalancı ana eksenli büyüme
gösteren
simpozyum :
gre., lat. * symposion (birlikte içme, ortak içki şöleni; sohbetli toplantı)
(syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + pinein (içmek), posis (içme, içiş)
+ ion (isim yapım, durum ve yer eki) (gre.); symposium (lat.) * birlikte içme;
belirli bir konu üzerinde uzmanların bir araya gelerek bildiri sunduğu,
tartışma yaptığı ve bilimsel görüş alışverişinde bulunduğu akademik toplantı,
bilimsel kongre niteliğinde bilgi paylaşım etkinliği
simru :
far. * sim (gümüş) + ru (yüz, surat, çehre) * gümüş yüzlü, gümüş gibi parlak,
ışıltılı yüzü olan; kadın ismi
simsar :
far. * sipsar (aracı, çöpçatan) * alıcı ile satıcı arasında aracılık yapan,
komisyon karşılığında ticari işlemleri kolaylaştıran kişi; aracı, tellal,
komisyoncu
simsiyah :
tür., far. * sim (pekiştirme ön eki) + siyah (kara, koyu renkli) * tamamen
siyah, çok koyu siyah; siyahlığı yoğun ve belirgin olan
simurg :
far. * simurg (sena (kartal), si (otuz) + murg (kuş) ) * Fars (Pers/İran
mitolojisinde ve edebiyatında adı geçen, bilgeliğin ve yeniden doğuşun simgesi
olan, Türk mitolojisindeki karşılığı Anka kuşu veya Zümrüd-ü Anka, Batı mitolojisindeki
benzeri ise Feniks olan efsanevi dev bir kuş, zümrüd-i anka, senmurw, sina-mru,
anka, feniks
simülakrum :
lat. * simulare (benzetmek, taklit etmek) (similis (benzer, benzeyen) + are
(fiil mastar eki) ) + crum (isim yapım, araç ve sonuç eki) * bir şeyin
görüntüsü, temsili veya kopyası; özellikle gerçek olmayan ama gerçeği andıran
temsil, imge veya kopya; benzerlik, görünüş; doğadaki cansız maddelerin
kendiliğinden, bir anda veya zamanla bir canlıya benzer biçim alması
simülasyon :
lat. * simulare (benzetmek, taklit etmek) (similis (benzer, benzeyen) + are
(fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * bir sistemin, sürecin veya olayın
gerçek koşullara benzer şekilde modellenmesi ve taklit edilmesi; bir durumu
gerçekte varmış gibi gösterme veya canlandırma işlemi
simülatör :
lat. * simulare (benzetmek, taklit etmek) (similis (benzer, benzeyen) + are
(fiil mastar eki) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) * bir süreci, sistemi veya
durumu gerçeğe benzer şekilde modelleyen kişi veya cihaz, benzetici, taklit edici;
özellikle eğitim, test veya deney amaçlı kullanılan sistem
simültane :
lat., fra. * simul (aynı anda, eşlik ederek, birlikte, beraber) + tempus
(zaman) + aneus (sıfat yapım eki) (lat.); simultané (fra.) * aynı anda
gerçekleşen; eşzamanlı, paralel olarak olan
simültane kontrast :
lat., fra. * simul (aynı anda, eşlik ederek, birlikte, beraber) + tempus
(zaman) + aneus (sıfat yapım eki) (lat.); simultané (fra.) + contrastus (iki
veya daha fazla şey arasındaki belirgin farklılık, zıtlık, karşıtlık, terslik)
(contra (zıt, karşıt, aksi) + stare (durmak, dikilmek, ayakta durmak, daim
olmak, devam etmek, kalmak), status (duruş, durum) ) * bir rengin algısının,
aynı anda görülen başka renklerin etkisiyle değişmesi; yani yan yana bulunan
renklerin birbirinin ton, parlaklık veya doygunluk algısını eşzamanlı olarak
güçlendirmesi veya zayıflatması olayı; yan yana gelen iki farklı rengin
birbirini etkileyerek algı değişikliği yaratması durumu
simültannozi :
lat., fra. * simul (aynı anda, eşlik ederek, birlikte, beraber) + tempus
(zaman) + aneus (sıfat yapım eki) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun,
hastalık eki) (gre.) * aynı anda birden fazla bölgede veya yapı içinde görülen,
eşzamanlı seyreden hastalık/durum; çoklu odaklı ve eşzamanlı tutulum
simvastatin : lat.
* simva (farmasötik ön ek) + histanai (durmak, durdurmak, yerleştirmek), statin
(kolesterol sentezinde HMG-CoA redüktaz inhibitörleri için kullanılan son ek;
durdurucu, inhibitör; karaciğerde kolesterol üretiminde rol oynayan enzim olan
HMG-CoA redüktazı inhibe eden ilaç sınıfı) (statos, stasis (durdurma, durma,
sabit kalma, sabit durma, stabil olma, ayakta durma, durgunluk) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) ) * kolesterol sentezini azaltarak LDL düzeyini
düşüren, hiperlipidemi ve kardiyovasküler hastalık riskini azaltmada kullanılan
statin grubu ilacın etken maddesi (C25H38O5)
simya :
gre., ara. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
) (gre ); kimya (ara.) * maddenin yapısını, hallerini ve etkileşimlerini
inceleyen bilim dalı
sin :
ara. * sin (س) * Arapça alfabenin on beşinci harfi
sin :
far. * sin (göğüs, sandık; mecazen * fifteenth letter of Arabic alphabet;
quinzième lettre de l'alphabet arabe; fünfzehnter Buchstabe des arabischen
Alphabet
sina :
ibr. * seneh (çalı, dikenli çalı) * Mısır’ın Sina Yarımadası’nda yer alan,
Musa’nın vahiy aldığı dağ, Tur-i Sina
sinagog :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + agein (yönetmek, yönlendirmek,
götürmek, taşımak, önderlik etmek, sevk etmek, etki oluşturmak; toplamak, bir
araya getirmek, birleştirmek), agogos (yol gösteren, önder; yönlendirme) *
Yahudi cemaatlerinin ibadet, eğitim ve toplumsal toplantı amacıyla kullandığı
dini yapı; toplanma yeri, cemaat mabedi
sinagrit :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + agra (av, yakalama) + isis
(isim yapım eki) * Sparidae (izmaritgiller) familyasından olan, Akdeniz’de
yaşayan, eti değerli, çipura benzeri bir deniz balığı türü
sinakalset :
lat. * cinchona (malarya tedavisinde kullanılan bitki) + calcet (kalsiyum eki)
* kandaki yüksek kalsiyum seviyesini, kronik böbrek hastalığını, primer
hiperparatiroidizmi, tersiyer hiperparatiroidizmi ve paratiroid karsinomunu
tedavi etmek için kullanılan ilacın etken maddesi (C22H22F3N)
sinameki :
ara. * sena, sina (tohumları müshil olarak kullanılan şifalı bir bitki, cassia
senna, cassia acutifolia; ışık, kıvılcım, parıltı) + makki (Mekke şehrine ait)
(Mekke (Arabistan'da bir şehir) + i (ile ilgili, -a ait) ) * baklagiller
(Fabaceae, Leguminosae) familyasından, Hindistan ve Mısır ve bütün sıcak
iklimlerde yetişen, çiçekleri uzun salkım biçiminde ve sarı renkli, meyvesi
baklaya benzeyen, bağırsak hareketlerini düzenleyici ve idrar söktürücü
özelliği bulunan odunsu, sert kabuklu ağaçsı bitki
sinan :
ara. * sanna (keskinleştirmek, sivriltmek), sin (diş, keskin, sivri) + an (ile
ilgili, -a ait, gibi) * mızrak, mızrak ucu, sivri uç; kirpik; çalı, diş, diken,
keskin nesne, sivri nesne, süngü, sivri uçlu olan, bilek taşı; erkek ismi
sinangium :
gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + angeion (kasa, kap,
hazne, damar, kanal) (gre.) + ium (isim yapım eki) (lat.) * özellikle bazı
mantarlarda, eğrelti otlarında, yosunlarda ve bazı ilkel bitkilerde
sporangiumların (spor adı verilen üreme hücrelerinin üretildiği ve saklandığı
kese veya kapsül şeklindeki biyolojik yapı, spor kesesi) bir araya gelerek
oluşturduğu topluluk veya yapı, birleşik sporangium grubu
sinanpaşa :
ara., far., tür. * sinan (mızrak, mızrak ucu, sivri uç; kirpik; çalı, diş,
diken, keskin nesne, sivri nesne, süngü, sivri uçlu olan, bilek taşı; erkek
ismi) (sin (diş, keskin, sivri) + an (ile ilgili, -a ait, gibi) ) (ara.) +
pay-i şah, pad-i şah (pa, pad (ayak) + i (tamlama eki) + şah (hükümdar, kağan,
kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) ) (far.);
beşe (erkek evlat, özellikle hükümdar veya soylu kişi oğlu, prens), baş ağa
(baş (ilk, önce, tepe, uç; kafa) + ağa (büyük, büyük erkek kardeş) (tür.) * Afyonkarahisar’ın
bir ilçesi
sinanthus :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + anthos (çiçek) * çiçeklerin
veya çiçek başlarının birbirine yakın veya birleşik biçimde bulunmasını ifade
eden botanik terim, birlikte çiçekli, çiçekleri toplu halde bulunan, birlikte
çiçeklenen
sinaps :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + hapsis (bağlama,
birleştirme) (haptein (bağlamak, birleştirmek, tutturmak) + isis (isim yapım
eki) ) * iki nöron (ya da nöron-kas/bezin) arasında bilginin kimyasal veya
elektriksel olarak aktarıldığı bağlantı noktası; iki nöron arasında sinir
impulsunun kimyasal veya elektriksel olarak iletildiği bağlantı bölgesi; sinir
hücrelerinin iletişim kurduğu mikroskobik kavşak
sinapsis :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + hapsis (bağlama,
birleştirme) (haptein (bağlamak, birleştirmek, tutturmak) + isis (isim yapım
eki) ) * iki nöron (ya da nöron-kas/bezin) arasında bilginin kimyasal veya
elektriksel olarak aktarıldığı bağlantı noktası; iki nöron arasında sinir impulsunun
kimyasal veya elektriksel olarak iletildiği bağlantı bölgesi; sinir
hücrelerinin iletişim kurduğu mikroskobik kavşak
sinaptik :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + hapsis (bağlama,
birleştirme) (haptein (bağlamak, birleştirmek, tutturmak) + isis (isim yapım
eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * sinapsa ait olan; nöronlar
arasındaki bağlantı ve iletim bölgeleriyle ilgili
sinaptik plastisite :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + hapsis (bağlama,
birleştirme) (haptein (bağlamak, birleştirmek, tutturmak) + isis (isim yapım
eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + plassein (şekillendirmek,
biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme,
şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş,
şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + itas (isim yapım
ve durum eki) (lat.) * sinapsların aktiviteye bağlı olarak güçlenme veya
zayıflama kapasitesi; öğrenme ve hafızanın temelini oluşturan nöronal
bağlantıların değişebilirliği
sinaptospermi :
gre. * synaptos (birbirine bağlanmış, birleşmiş) (syn (ile, birlikte, beraber,
eş, tamamen) + haptein (kavramak, hissetmek, algılamak, dokunmak, temas etmek,
bağlamak, tutturmak) + sperma (tohum, çekirdek, döl, bel, meni, sperm) + eia
(isim yapım ve durum eki) * iki veya daha fazla tohumun veya tek tohumlu
meyvenin birbirine yapışarak veya birleşerek tek bir yayılma birimi (diaspor)
oluşturması durumu
sinara :
gre. * synara (enginar ve deve dikeni cinsi, devedikenli bitki, köpekgiller) *
balıkçılıkta, yemli veya yemsiz olarak kullanılan, ucunda iğne bulunan ve
genellikle büyük balıkların avlanmasında tercih edilen iri metal olta, zoka
sinarit :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + agra (av, yakalama) + isis
(isim yapım eki) * Sparidae (izmaritgiller) familyasından olan, Akdeniz’de
yaşayan, eti değerli, çipura benzeri bir deniz balığı türü
sinarizin :
lat. * cinnamyl (tarçın kokulu reçinemsi bileşik; tarçınla ilişkili kimyasal
grup) + rizine (antihistaminik ve damar genişletici ilaç eki) * taşıt tutması,
baş dönmesi ve denge bozukluklarında kullanılan, adını yapısındaki cinnamyl
grubundan alan antihistaminik ve kalsiyum kanal bloke edici ilacın etken
maddesi (C26H28N2)
sinartroz :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + arthron, artros (eklem) +
osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * kemiklerin hareket etmeyecek
veya çok az hareket edecek biçimde birleşmesi; oynatılmaz eklem (kafatası
kemikleri arasındaki sütürler gibi)
sinastri :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + arthron, artros (eklem) +
astron (yıldız, gök cismi) + eia (isim yapım ve durum eki) * iki kişinin doğum
haritalarının karşılaştırılması yoluyla aralarındaki ilişki, uyum ve
etkileşimlerin değerlendirilmesini konu alan astrolojik yöntem
sincan :
çin. * xinjiang (yeni topraklar) * Ankara'nın bir ilçesi
sincap :
far. * sancab (sincap) * sincapgiller (Sciuridae) familyasından olan, ağaçlar
üzerinde, ağaç ve kaya kovuklarında yaşayan, yemişlerle beslenen, ince uzun
gövdeli, çok tüylü, uzun kuyruklu, çok çevik, kemirgen bir memeli; Pontus
faresi
sincik :
kür. * sincik (yabani iğde; aşiret ismi) * Adıyaman’ın bir ilçesi
sindaktili :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + daktylos (parmak) + eia
(isim yapım ve durum eki) * iki veya daha fazla parmağın konjenital (doğuştan)
olarak, deri dokusuyla birbirine yapışık olması durumu, yapışık parmaklılık,
perdeli parmaklar
sindan :
far. * zindan (hapishane, mahpushane, kodes) * demircilerin ve metal
işçilerinin üzerinde metalleri dövüp şekillendirdiği ağır demir veya çelik
alet, örs; iç organlar anatomisinde kulaktaki üç kemikten biri olan örs kemiği
sindermatotik :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + dermat, dermatos (deri,
cilt, ten) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * deri hastalıklarıyla birlikte
görülen veya cilt kökenli durumlarla ilişkili (örneğin "sindermatotik
katarakt" ifadesi cilt hastalıklarına eşlik eden kalıtsal ve genellikle
iki taraflı katarakt türünü temsil eder.)
sindesmoz :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + desmos (bağ, bağlama, bağ
dokusu; ip, bağlantı) * bantla tutturulmuş; kemiklerin birbirine lifli bağ
dokusu (ligament, membran) ile sıkı şekilde bağlandığı, hareketin çok sınırlı
olduğu eklem tipi (örneğin tibia-fibula arasındaki sindesmoz bağlantısı)
sindez :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + desmos (bağ, bağlama,
bağlantı, birleşme, kaynaşma) * dokuların veya yapıların birbirine bağlanması,
yapışması veya fonksiyonel birlik oluşturması durumu; iki kemik arasındaki
eklem kemikleşmesinin ameliyatla yapay olarak indüklenmesi, yapay ankiloz,
artrodez
sindhu :
san. * sindhu (nehir, irmak, akarsu; büyük su kütlesi) * Vedik Sanskritçe’de
“büyük nehir” ve özellikle İndus Nehri için kullanılan, zamanla İndus
havzasını, çevresini ve daha geniş anlamda “Hint ülkesi”ni ifade eden
coğrafi-kültürel bir terim haline gelmiş olan kelime
sindiban :
san. * sindhu (nehir, akarsu; büyük su kütlesi) + vana, ban (orman, koru,
ağaçlık alan * Hindistan altkıtasında “pelit” olarak da anılan meşeye yakın
ağaç cinsi; kayın familyasına (Fagaceae) ait olan quercus (meşe ağacı, palamut
ağacı) cinsi
sindirella :
lat., fra. * cinerem, cinis (kül, toz, yanık kalıntısı) + ellus, ella (küçültme
eki) (lat.); cendre (kül) + elle (küçültme eki) (fra.) * kül içindeki küçük
kız, küçük kül, külcük; küller içinde yaşayan kız, külle kirlenmiş kız; aynı
isimli anonim peri masalında, şömine başında küller içinde uyumak zorunda kalan
kıza, üvey kardeşlerinin taktığı isim, Külkedisi
sindirim :
tür. * sındu (kesmek, biçmek, kırmak) + r (etken fiil eki) + im (isim yapım
eki) * besinlerin ağızdan alındıktan sonra mide ve bağırsaklarda parçalanarak
emilebilir hale getirilmesi ve organizmanın bu besinleri enerji ve yapı taşı
olarak kullanabilmesi süreci
sindirmek :
tür. * sındu (kesmek, biçmek, kırmak) + r (etken fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) * kırmak, parçalamak; birini baskıyla korkutarak sindirmek, boyun
eğdirmek; vücuda alınan besinleri fiziksel ve kimyasal süreçlerle parçalayarak
emilebilir hale getirmek, özümsemek, hazmetmek; bir durumu kabullenip özümsemek
sine :
far. * sine (göğüs, kalp, yürek, gönül, iç dünya; kucak) * insanın göğüs
bölgesi; iç alem, iç dünya, gönül, kalp ve duyguların merkezi; Klasik
Türk-İslam edebiyatında duygusal derinlik, acı, sevgi ve içsel hallerin
taşıyıcısı
sinefil :
gre. * kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket
etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kine, kinema (geçiş, hareket) +
philos (seveb, sever, sevici) * sinemaya ve filmlere düşkün veya bağımlı,
sinemasever
sinek :
tür. * sin (sızlamak, vınlamak; sıvı, ince, küçük varlık) + ek (isim yapım eki)
* çiftkanatlılar (diptera) familyasından olan, uçucu böceklerin ortak ismi;
iskambil oyununda, üzerinde üç yapraklı yoncaya benzer figür olan kart
sinekçil :
tür. * sinek (çiftkanatlılar (diptera) familyasından olan, uçucu böceklerin
ortak ismi) + çil (ile beslenen, ile ilgili) * serçegillerden, Amerika’nın sıcak
bölgelerinde yaşayan, sineklerle beslenen bir kuş
sinekkapan :
tür. * sinek (çiftkanatlılar (diptera) familyasından olan, uçucu böceklerin
ortak ismi) + kapan (tutan, yakalayan, kavrayan) (kap (sertçe bitişmek,
kapanmak, kapatmak, yakalamak) + an (isim yapım eki) ) * sinekkapangiller
(Muscicapidae) familyasından olan, ABD'nin güneydoğusundaki sulak alanlarda
yetişen, böcek ve örümcekgiller ile beslenen bir bitki, venüs sinek kapanı veya
böcekkapan bitkisi
sinekkaydı :
tür. * sinek (çiftkanatlılar (diptera) familyasından olan, uçucu böceklerin
ortak ismi) + kay (yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer
değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine
doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + dı (geçmiş zaman fiil eki) * yüz,
sakal veya deri yüzeyinin tıraşla tamamen pürüzsüz, en ufak kıl kalmayacak
biçimde alınmasını tanımlayan sıfat; cam gibi, kusursuz ve çok yakın tıraş
sinekkuşu :
tür. * sinek (çiftkanatlılar (diptera) familyasından olan, uçucu böceklerin
ortak ismi) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu
tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi)
+ u (iyelik eki) * Trochilidae (sinekkuşugiller) familyasına ait, çok küçük
boyutlu, hızlı kanat çırpan ve havada asılı kalabilen, özellikle çiçeklerden
nektar emerek beslenen, ince uzun gagalı ve parlak tüyleriyle bilinen kuş
türlerinin genel adı
sineklik :
tür. * sinek (çiftkanatlılar (diptera) familyasından olan, uçucu böceklerin
ortak ismi) + lik (isim yapım ve araç eki) * sineklerin iç mekana girmesini
engellemek için kapı ve pencerelere takılan, genellikle tel veya ince ağ
biçimindeki koruyucu örtü/ekipman
sinekoloji :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + oikos (ev, ikametgah,
yerleşim, konut, mekan, yuva, yaşam alanı, çevre) + logia (bilim, bilme; söz,
anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) ) * ekolojinin bir alt dalı olarak, canlı topluluklarının
(özellikle bitki topluluklarının) belirli bir habitatta birlikte nasıl
yaşadığını, dağılımını ve ilişkilerini inceleyen bilim dalı; topluluk
ekolojisi, synökoloji
sinekromi :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khroma (renk, ton, görünüş,
krom) + eia (isim yapım ve durum eki) * aynı renk tonlarının birlikte
bulunması, renklerin uyumlu biçimde bir araya gelmesi veya bir
yüzey/kompozisyonda renk birlikteliği, renk uyumu, eşzamanlı renk görünümü
sineksavar :
tür. * sinek (çiftkanatlılar (diptera) familyasından olan, uçucu böceklerin
ortak ismi) + sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak,
fırlatmak, mücadele etmek, korumak) + ar (geniş zaman ve yapan, eden eki) *
sinekleri uzaklaştırmak veya öldürmek için kullanılan sprey, elektrikli cihaz,
ilaç veya benzeri araçların genel ismi, sinek kovucu/öldürücü
sinem :
far., tür. * sine (göğüs, kalp, yürek, gönül, iç dünya; kucak) (far.) + m
(birinci tekil şahıs iyelik eki) (tür.) * benim gönlüm, kalbim, iç dünyam;
kadın ismi
sinema :
gre * kinema (hareket, kıpırtı, kımıldama, devinim) (kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak) + ma (isim yapım eki) ) * hareketli görüntülerin belirli bir düzen
içinde kaydedilip ışık yansıtma tekniğiyle izleyiciye gösterilmesi sanatı ve
endüstrisi; film üretimi, gösterimi ve anlatı tekniklerinin tümünü kapsayan
görsel anlatım biçimi
sinemaskop :
gre * kinema (hareket, kıpırtı, kımıldama, devinim) (kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak) + ma (isim yapım eki) ) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek,
gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç,
niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * geniş açılı anamorfik lens sistemiyle
çekilip gösterilen, normal filmden daha geniş ekran oranı ve panoramik görüntü
sağlayan sinema formatı
sinematek :
gre * kinema (hareket, kıpırtı, kımıldama, devinim) (kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak) + ma (isim yapım eki) ) + theke (koyma yeri, yerleştirme yeri,
saklama yeri, ambar, depo, kutu, kılıf, kap, hazne) * sinema filmlerinin
kültürel, tarihsel ve sanatsal amaçlarla toplandığı, korunduğu, restore
edildiği ve halka gösterildiği özel kurum veya arşiv merkezi
sinematograf :
gre * kinema (hareket, kıpırtı, kımıldama, devinim) (kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak) + ma (isim yapım eki) ) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek,
kaydetmek), graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) * hareketli görüntüleri
kaydetmeye ve göstermeye yarayan erken dönem film çekim ve projeksiyon cihazı
sinematografi :
gre * kinema (hareket, kıpırtı, kımıldama, devinim) (kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak) + ma (isim yapım eki) ) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek,
kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım,
çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * hareketli
görüntülerin ışık, kadraj, lens, film/sensör, kamera hareketi ve kompozisyon
teknikleriyle kaydedilmesi ve görsel anlatım oluşturulması sanatı; film
görüntüsünün “çekim dili” ve görsel tasarımı
sinerama :
gre * kinema (hareket, kıpırtı, kımıldama, devinim) (kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak) + ma (isim yapım eki) ) + panorama (tüm görünüm; geniş bir alanın
veya manzaranın bütününü kapsayan, çevresel veya geniş açılı görünüm) (pan
(her, tüm, bütün, hepsi, tam, tamamen) + horama (görünüm, manzara) ) * çoklu
projeksiyon sistemiyle dev bir kavisli (panoramik) ekranda görüntü oluşturmayı
amaçlayan, izleyiciyi görüntünün içine alan, birden fazla kamerayla çekilip
senkron projeksiyonla gösterilen geniş ekran sinema tekniği
sinerji :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ergon (iş, eylem, çalışma) +
eia (isim yapım ve durum eki) * birlikte çalışan parçaların tek başına
oluşturdukları etki toplamından daha büyük bir etki üretmesi durumu, birlikte
iş yapma, birlikten doğan artı güç; etkileşim sonucu ortaya çıkan verimlilik ve
uyum
sinerjik :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ergon (iş, eylem, çalışma) +
eia (isim yapım ve durum eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * birlikte
çalışan unsurların karşılıklı etkileşimle tek başlarına olduğundan daha güçlü
bir etki oluşturması ile ilgili, sinerji gösteren, uyumlu ve birbirini güçlendiren
sinerjistik :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ergon (iş, eylem, çalışma) +
eia (isim yapım ve durum eki) + istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş
eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * birlikte çalışan bileşenlerin
etkileşim yoluyla birbirlerinin etkisini artırdığı, tek tek etkilerinin
toplamından daha güçlü sonuç oluşturduğu durum ile ilgili, sinerji oluşturan,
sinerjik özellik gösteren
sineroman :
gre * kinema (hareket, kıpırtı, kımıldama, devinim) (kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak) + ma (isim yapım eki) ) + roman (Orta Çağ şövalyelik sistemini konu
alan bir edebiyat türü; avam Latincesi, halk dili; halk dilinde yazılmış şiir
veya öykü, bilimsel olmayan her tür yazı; kurmaca olaylar ve karakterler
üzerinden insan deneyimini, toplumu ve olay örgüsünü anlatan uzun edebi yazın
türü) (romanice (Roma işi, Roma dili) + loqui (konuşmak, söz söylemek, kelam
etmek); roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun
memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) ) * birden fazla anlatı çizgisinin,
karakter grubunun veya bakış açısının birlikte işlendiği, olay örgüsünün
paralel ve iç içe kurgulandığı roman türü; çok sesli, çok katmanlı roman
sinestetik :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + aisthesia (duyusallık,
duygusallık, hislenme) (aisthesis (duyu, duygu, algı, his) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili,-a ait) * eşduyumsal; bir duyunun
uyarılmasının otomatik ve istemsiz olarak başka bir duyu algısını tetiklediği
nörolojik durum ile ilgili
sinestezi :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + aisthesia (duyusallık,
duygusallık, hislenme) (aisthesis (duyu, duygu, algı, his) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili,-a ait) * bir duyunun uyarılmasıyla
başka bir duyunun da otomatik olarak tetiklenmesi durumu; bir duyunun bir başka
duyu ile temsili; duyuların birbirine karışması durumu; bir duyunun
uyarılmasının başka bir duyu algısını da tetiklemesi (örneğin sesleri renk
olarak görme, harfleri belirli renklerle algılama veya tatları şekillerle
ilişkilendirme gibi çapraz duyusal algı fenomeni)
sinestia :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + aisthesia (duyusallık,
duygusallık, hislenme) (aisthesis (duyu, duygu, algı, his) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) ) * dev gezegen çarpışmaları sonucunda ortaya çıkan, hızla
dönen, halka (donut) şeklinde buharlaşmış kaya kütlesi ve akkor halindeki
gazlardan oluşan geçici, varsayımsal bir gök cismi yapısı
sineşi :
gre. * synesis (synienai (anlamak, kavramak; bir araya getirmek, zihinde
birleştirmek) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ienai (fiil mastar
eki) ) + isis (isim yapım eki) ) * birlikte anlama, kavrayış, zihinsel bütünleme,
birleşme, bağlanma, yapışma; idrak, sezgisel anlayış ve kavrayış gücü;
dilbilgisinde kelimelerin biçimsel uyumdan ziyade anlam bakımından uyumlu kabul
edilmesi (anlam uyumuna dayalı söz dizimi); dokuların veya organların birbirine
yapışması
sinet : ara.
* sina, sine (uyuklama, uyku bastırması, ımızganma; uyku ile uyanıklık arası
hal) * tam uykuya geçmeden önceki yarı bilinçli durum; hafif uyuklama, dalgın
uyku başlangıcı
singapur :
san., mal. * simha (aslan) + pura (şehir, il, kent, kale) * aslan şehri;
Güneydoğu Asya'da, Malay Yarımadası'nın güney ucunda yer alan ada devleti;
kuzeyinde Johor Boğazı'nın ötesinde Malezya, güneyinde Singapur Boğazı'nın
ötesinde Endonezya bulunan, doğuda Güney Çin Denizi bağlantılı deniz yollarına,
batıda ise Malakka Boğazı yönündeki deniz geçitlerine açılan şehir-devlet
singin :
tür. * sın (kırılmak, kesilmek, biçilmek, bölünmek, yenilmek) + gın (sıfat
yapım eki) * yenik, kırgın, dağınık, sinmiş, mağlup, gözü korkmuş, sinmiş,
çekingen ve ürkek
singularite :
lat. * singularis (tek olan, yegane olan, tekillik, benzersiz, eşsiz) (singulus
(tek tek, her biri ayrı ayrı, birer birer) + aris (ile ilgili) ) + itas (isim
yapım ve durum eki) * tekillik, yeganelik, benzersizlik veya olağan kuralların
geçerliliğini yitirdiği özel durum; matematikte bir fonksiyonun tanımsızlaştığı
nokta, fizikte ise yoğunluk ve eğriliğin sonsuza yaklaştığı uzay-zaman noktası
(örneğin "kara delik tekilliği")
singulat korteks :
lat. * cingulum, cingulatus (kemer, kuşak, kayış) + cortex (kabuk, ağaç kabuğu,
dış tabaka, beyin kabuğu) (crusta (kabuk) + ex (dış, dışarı, harici, yokluk,
olmama) ) * beyin yanküresinin içyan yüzü üzerinde, corpus callosumun hemen
üstünde yer alan ve limbik lobun bir parçası olarak kabul edilen beyin bölümü,
cingulate korteks
singuler :
lat. * singularis (tek olan, yegane olan, tekillik, benzersiz, eşsiz) (singulus
(tek tek, her biri ayrı ayrı, birer birer) + aris (ile ilgili) ) * tek olan,
tekil, bireysel, münferit, eşsiz; çoğulun karşıtı olarak yalnız bir varlığa
veya bir örneğe ait olan
singülarite :
lat. * singularis (tek olan, yegane olan, tekillik, benzersiz, eşsiz) (singulus
(tek tek, her biri ayrı ayrı, birer birer) + aris (ile ilgili) ) + itas (isim
yapım ve durum eki) * tekillik, yeganelik, benzersizlik veya olağan kuralların
geçerliliğini yitirdiği özel durum; matematikte bir fonksiyonun tanımsızlaştığı
nokta, fizikte ise yoğunluk ve eğriliğin sonsuza yaklaştığı uzay-zaman noktası
(örneğin "kara delik tekilliği")
singüler :
lat. * singularis (tek olan, yegane olan, tekillik, benzersiz, eşsiz) (singulus
(tek tek, her biri ayrı ayrı, birer birer) + aris (ile ilgili) ) * tek olan,
tekil, bireysel, münferit, eşsiz; çoğulun karşıtı olarak yalnız bir varlığa
veya bir örneğe ait olan
sinh fonksiyonu : lat. * sinus (kavis, yay, kıvrım,
girinti, bükülme, çukur, boşluk) + h (hiperbolik, hiperbolle ilgili) + functio (işlev, görev, yapma, yerine
getirme) (lat.) + nu (iyelik eki) (tür.) * hiperbolik sinüs fonksiyonu; üstel
fonksiyonlar cinsinden tanımlanan ve hiperbol geometrisi ile diferansiyel
denklemlerde kullanılan temel matematiksel fonksiyon (gerçel veya karmaşık
sayılar kümesi üzerinde sinh(x) = (e^x − e^−x) / 2) biçiminde tanımlanan
fonksiyon)
sini :
far. * sini (büyük tepsi, tabak) * geniş, yayvan servis tepsisi; özellikle
toplu yemek sunumunda kullanılan büyük metal veya bakır kap, büyük tepsi (tin
(teneke) (ing.) )
sinik :
gre. * kynikos (köpekçi) (kyn (köpek) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) *
toplumun geleneklerine, ahlaki değerlerine ve insan doğasının iyi olduğuna dair
inançlara kuşkuyla yaklaşan; insan davranışlarının çoğunlukla çıkar ve
bencillik tarafından belirlendiğini savunan “kinik felsefe”ye ait veya bu
görüşü benimseyen kişi/sıfat; her şeye kuşkuyla yaklaşan ve alaycı bir tavır
sergileyen, alaycı, inançsız ve insanlara güvensiz (Atinalı filozof
Antisthenes’in kurduğu, dünya nimetlerini ve toplumsal kuralları küçümseyen
felsefe okulu olan Sinizm üyeleri için kullanılmıştır.) ("köpek gibi
yaşayan, köpeğe benzer" anlamı baglamında, toplumsal normları, serveti ve
konforu reddeden Kinik filozofların yaşam tarzına atfen)
sinin :
ara. * sene (yıl, 12 aylık veya 365 günlük zaman dilimi) * yıllar, seneler;
Sina Dağı
sinin-i salife :
ara. * sinin (yıllar, seneler) + i (tamlama eki) + selefe (önce gelmek,
geçmişte kalmak, önden gitmek), salife (geçmiş, geçen, geçmişte kalan) * geçen
yıllar, geçmişteki yıllar
sinir :
far., tür. * snavara (sinir, kas tendonu, lif, ipliksi yapı) (far.); sinir
(damar veya lif demeti; tendon, kiriş, nöron demeti) (tür.) * duyu ve devinim
uyarılarını beyinden organlara, organlardan beyne ileten ip şeklindeki yapılar,
kas tendonu, lif (sinew, Sehne (sinir, tendon, lif) (ing., alm.) )
sinir sistemi :
far., tür. * snavara (sinir, kas tendonu, lif, ipliksi yapı) (far.); sinir
(damar veya lif demeti; tendon, kiriş, nöron demeti) (tür.) + sustema, systema
(bir araya konmuş parçalar bütünü) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş,
tamamen) + histanai, histanein, histemi (yerleştirmek, düzenlemek, kurgulamak,
koymak, dikmek, durdurmak) + ma (isim yapım eki ) (gre.) ) + i (iyelik eki)
(tür.) * canlılarda çevreden ve vücuttan gelen uyarıları algılayan, ileten ve
işleyen; beyin, omurilik ve periferik sinirlerden oluşan biyolojik iletişim ve
kontrol ağı
sinirbilim :
far., tür. * snavara (sinir, kas tendonu, lif, ipliksi yapı) (far.); sinir
(damar veya lif demeti; tendon, kiriş, nöron demeti) + bilim (bilme, ilim,
tanıma) (tür.) * sinir sistemi, beyin, omurilik ve sinir ağlarının yapısını,
işleyişini, gelişimini ve hastalıklarını inceleyen bilim dalı, nöroloji
sinirkanatlılar :
far., tür. * snavara (sinir, kas tendonu, lif, ipliksi yapı) (far.); sinir
(damar veya lif demeti; tendon, kiriş, nöron demeti) + kanat (kuşlarda ve bazı
böceklerde uçmayı sağlayan organ; uçağın iki yanından dışa doğru uzanan ve uçağın
havada dengede durmasını sağlayan metal yüzeylerden her biri; taraf) + lı (ile,
beraber, birlikte, sahibi) + lar (çoğul eki) (tür.) * ince, şeffaf ve çok
damarlı (sinirli görünümlü) kanatlara sahip olan böcek familyası, neuroptera
(örneğin dantel kanatlılar ve karınca aslanlarını içeren böcek grubu)
sinirlenmek :
far., tür. * snavara (sinir, kas tendonu, lif, ipliksi yapı) (far.); sinir
(damar veya lif demeti; tendon, kiriş, nöron demeti) + len (dönüşlü fiil) + mek
(fiil mastar eki) * tahammülsüzlük veya gerginlik durumuna geçmek; duygusal
olarak kontrol kaybına yaklaşan bir gerilim haline girmek, kızgınlık duygusu
geliştirmek, kızmak, öfkelenmek, asabileşmek, hiddetlenmek
sinirsel :
far., tür. * snavara (sinir, kas tendonu, lif, ipliksi yapı) (far.); sinir
(damar veya lif demeti; tendon, kiriş, nöron demeti) + sel (gibi, ile ilgili) *
sinir sistemiyle ilgili olan; sinirlerden kaynaklanan veya sinir sisteminin
işleyişine bağlı olarak ortaya çıkan, nörolojik
sinister :
lat. * sinister (sol, sol taraf; uğursuz, kötüye yorulan) * sol taraf, sol el;
uğursuz, kötü, kötücül, şeytani, karanlık niyetli, tehditkar (Roma kültüründe
sol tarafın uğursuz kabul edilmesinden)
sinistra :
lat. * sinister (sol, sol taraf; uğursuz, kötüye yorulan) * sol taraf, sol el;
uğursuz, kötü, kötücül, şeytani, karanlık niyetli, tehditkar (Roma kültüründe
sol tarafın uğursuz kabul edilmesinden)
sinistrum :
lat. * sinister (sol, sol taraf; uğursuz, kötüye yorulan) + um (isim yapım eki)
* sol yön; uğursuzluk, terslik, kötülük, kötücüllük, şeytaniyet
sinizm :
gre. * kynikos (köpekçi) (kyn (köpek) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) +
ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) * toplumun geleneklerine,
ahlaki değerlerine ve insan doğasının iyi olduğuna dair inançlara kuşkuyla
yaklaşan düşünce akımı; Atinalı filozof Antisthenes’in kurduğu, dünya
nimetlerini ve toplumsal kuralları küçümseyen, insan davranışlarının çoğunlukla
çıkar ve bencillik tarafından belirlendiğini savunan felsefe akımı ("köpek
gibi yaşama, köpeğe benzer olma" anlamı baglamında, toplumsal normları,
serveti ve konforu reddeden Kinik filozofların yaşam tarzına atfen)
sinkaf :
ara. * sin (Arap alfabesinin 15. harfi) + kaf (Arap alfabesinin 19. harfi *
Osmanlı döneminde, ağza alınması ayıp sayılan argo ve müstehcen kelimeleri
(özellikle erkek cinsel organını belirten kelimeyi) açıkça söylememek amacıyla,
o kelimenin ilk ve son harfleri hecelenerek "s-k" (sin ve kaf)
şeklinde yumuşatılmış ve kamufle edilmiş harf ikilisi
sinkarp :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + karpos (meyve, tohum) (gre.)
+ osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * karpelleri (meyvecikleri) birbirleriyle
birleşmiş olan, birleşik karpelli, sinkarpöz
sinkarpöz :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + karpos (meyve, tohum) (gre.)
+ osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * karpelleri (meyvecikleri) birbirleriyle
birleşmiş olan, birleşik karpelli, sinkarp
sinkinezi :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak), kinesia (hareket etme) (kinesis (hareket, devinim, kıpırdama,
kımıldama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * istemli bir hareket
yapılırken, istem dışı olarak başka bir kas grubunda eşzamanlı ve kontrolsüz
hareketlerin ortaya çıkması durumu; sinir sistemi hasarları veya gelişimsel
nörolojik durumlarda görülen “eşlik eden istemsiz hareket” olgusu
sinkondroz :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khondros (kıkırdak, tane,
tanecik, granül, kürecik) * bağlantı kıkırdağı; kemiklerin birbirine hiyalin
kıkırdak aracılığıyla bağlandığı, genellikle sınırlı veya hiç hareket etmeyen
eklem türü (örneğin büyüme çağındaki uzun kemiklerde epifiz plağı (büyüme
kıkırdağı) )
sinkopasyon :
gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + koptein (kesmek,
bölmek, ayırmak, yarmak, kırmak, vurmak, parçalamak) * kesilme, kısalma;
dilbilgisinde bir kelimenin içindeki bir sesin düşmesi (hece kaybı); tıpta
beyine giden kan akışının geçici azalmasıyla oluşan bayılma (geçici bilinç
kaybı) durumu; müzikte ise ritmik yapıda vurgunun beklenen yerden
kaydırılmasıyla oluşan “kesinti/atlama” etkisi
sinkretizm :
gre. * synkretismos (farklı inanç ve düşüncelerin birleştirilmesi,
uzlaştırılması) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + krete (Girit) +
ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) ) * farklı dini, felsefi
veya kültürel öğelerin tek bir sistem içinde birleşmesi, kaynaşması veya
uzlaştırılması; özellikle inanç sistemlerinde çeşitli öğelerin harmanlanarak
yeni bir bütün oluşturması (dış tehditler karşısında kendi aralarındaki
anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp birleşen Girit halkına atfen)
sinkrotron :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khronos (zaman, süre, vakit,
dönem, devir, çağ) + tron (temel parçacık hızlandırıcıları ve tüpleri eki) *
yüklü parçacıkları (elektron veya proton gibi) ışık hızına yakın hızlara
çıkaran, parçacıklara yön veren manyetik alan ile onların artan enerjisi
birbiriyle uyumlu (eşzamanlı) çalışan özel bir dairesel parçacık hızlandırıcı
türü
sinle :
tür. * sin (mezar, defin yeri, kabristan, gömü yeri, gömüt) + le (isim yapım
eki) * mezarlık, kabristan, defin yeri, gömütlük
sinlik :
tür. * sin (mezar, defin yeri, kabristan, gömü yeri, gömüt) + lik (isim yapım
eki) * mezarlık, kabristan, defin yeri, gömütlük
sinmek :
tür. * sin (içine çekilmek, geri çekilmek, saklanmak; görünmez olmak, büzülmek,
gizlenmek, kendini göstermemek, batmak) + mek (fiil mastar eki) * korku, baskı
veya çekinme nedeniyle geri çekilmek, görünmez hale gelmek, gizlenmek;
koku/etkiyi içine almak; etkilenip geri planda kalmak, kendini bastırmak
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder