27 Eylül 2026 Pazar

seyr-ü seyelan - sinmek

seyr-ü seyelan : ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek, gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme, hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş, hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) + u (tamlama bağlacı) + seyelan (akma, akış, sıvının sürekli hareket halinde olması; olayların veya sözlerin ardı ardına sürüp gitmesi) * hareket ve akış; bir şeyin hem ilerleme hem de sürekli akma hali; oluşların kesintisiz devinimi

seyr-ü süluk : ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek, gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme, hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş, hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) + u (tamlama bağlacı) + salaka, seleke (gitmek, yol tutmak, bir yola sokmak, yola girmek, yol almak, izlemek, takip etmek; geçmek, geçirmek; seçmek), suluk (yöntem, metod, usül, üslup tutulan yol, gidilen yol, seçilen yol) * tasavvufta kişinin manevi yolda ilerleyişi, müridin içsel eğitim ve olgunlaşma süreci; manevi yolculuk ve o yolu yaşama/disiplin, yaşam tarzı haline getirme

seysana : far. * seyis (at bakımından (barınması, beslenmesi, temizliği, eğitimi ve terbiyesi) sorumlu kişi, at bakıcısı) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * Anadolu düğünlerinde kız evinde hazırlanan çeyizin, erkek evine toplu halde götürülmesi törenine veya bu adetin kendisi; gelin için hazırlanan her türlü eşya, cihaz, çeyiz; toplu halde çeyiz götürme

seyşel : fra. * Séchelles (18. yüzyılda Fransız maliye bakanıJean Moreau de Séchelles'in soyadından) * Hint Okyanusu’nda, Afrika’nın doğusunda yer alan, 115 adadan oluşan ada ülkesi

seyyad : ara. * sada (avlamak, yakalamak, kapmak, tutmak), sayd (av, avlanma; yakalama, ele geçirme) * avcı; avla geçinen veya avcılık yapan kişi; hedefe sürekli yönelen, iz süren kimse (mecazen)

seyyah : ara. * seyaha (yürümek, dolaşmak, gezmek) + at (isim yapım eki), seyahat (bir yerden bir yere gitme, hareket halinde olma, yolculuk, gezme, gezi) * çok gezen, yolculuk eden kimse; sürekli seyahat eden, dolaşan kişi, gezgin

seyyal : ara. * sala (akmak, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek), seyl (su akışı, su akıntısı, akma, akıntı, sel) * akıcı, sürekli akan; sabit olmayan, hareketli, yer değiştiren, değişken, dolaşım halinde olan

seyyale : ara. * sala (akmak, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek), seyl (su akışı, su akıntısı, akma, akıntı, sel), seyyal (akıcı, sürekli akan; sabit olmayan, hareketli, yer değiştiren, değişken, dolaşım halinde olan) + e (isim yapım eki) * akışkan olan şey, sıvı madde, akan, akıcı madde, akım, sıvı

seyyanen : ara. * seva (eşit), siyy (eşit, denk), siyyan (eşitler, eşit olanlar, eşit olan iki şey) + en (gibi, olarak) * eşit bir biçimde, eşit olarak

seyyar : ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek, gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme, hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş, hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) * dolaşan, yer değiştiren, sabit bir yeri olmayan; gezici, mobil, gezgin

seyyare : ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek, gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyyar (dolaşan, yer değiştiren, sabit bir yeri olmayan; gezici, mobil, gezgin) + e (isim yapım eki) * hareket eden şey; otomobil, araba; göçebe topluluk, hareketli birlik; gezegen, gök cismi

seyyi : ara. * suva (kötü olmak, çirkinleşmek, bozulmak, zarar vermek), su (kötülük, fenalık, zarar) * kötü, fena, çirkin, zararlı; ahlaken veya nitelik olarak olumsuz

seyyiat : ara. * seyyi (kötü, fena, çirkin, zararlı; ahlaken veya nitelik olarak olumsuz) + at (isim yapım ve çoğul eki) * kötülükler, kötü işler, fenalıklar, günahlar, ahlaken veya dinen olumsuz kabul edilen fiiller

seyyib : ara. * sayaba (salmak, bırakmak, serbest bırakmak; terk etmek) * serbest bırakılmış, salınmış; sahipsiz bırakılmış; kendi haline bırakılmış, kontrolsüz; dul erkek

seyyibe : ara. * sayaba (salmak, bırakmak, serbest bırakmak; terk etmek), seyyib (serbest bırakılmış, salınmış; sahipsiz bırakılmış; kendi haline bırakılmış, kontrolsüz) + e (dişil eki) * serbest bırakılmış, salınmış; sahipsiz bırakılmış; kendi haline bırakılmış, kontrolsüz; dul kadın

seyyid : ara. * seyyid (efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi) * efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi; İslam geleneğinde Hz. Muhammed’in soyundan geldiği kabul edilen kimseler için kullanılan ünvan

seza : far. * sazidan (uygun olmak, yakışmak, yaraşmak, yerinde olmak), seza (uygun, münasip, yaraşan, yakışan, layık, bir şeye değer) * bir şeye uygun olan, yaraşan, yakışan, hak eden, layık olan

sezai : far. * seza (uygun, münasip, yaraşan, yakışan, layık, bir şeye değer) + i (ile ilgili, -a ait) * layık olan, uygun, yaraşan, yakışan; erkek ismi

sezaryen : lat. * caesarea, caesareus (caedere (kesmek, biçmek, kırmak, ezmek) + ianus (sıfat yapım eki) ) (lat.); césarien (fra.) * karın ve rahim duvarının cerrahi olarak kesilmesiyle bebeğin doğurtulması işlemi

sezaryen seksiyon : lat. * caesarea, caesareus (caedere (kesmek, biçmek, kırmak, ezmek) + ianus (sıfat yapım eki) ) + sectio (kesim; ayrım, bölüm) (secare (kesmek; ayırmak, bölmek) + tio (isim yapım eki) ) * bebeğin doğurtulması için karın ve rahim duvarının cerrahi olarak kesilmesi işlemi, sezaryen kesisi

sezen : tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek) + en (sıfat yapım eki) * hisseden, sezgisi güçlü olan, fark eden; kadın ismi

sezer : tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek) + er (sıfat yapım eki) * hisseden, sezgisi güçlü olan, fark eden; erkek ismi

sezesyon : lat. * se (ayrı, uzak) + cession (gidiş, gitme, çekilme) (cedere (gitmek, çekilmek) + sion, tio (isim yapım eki) ) * bir devletin, bölgenin veya topluluğun bağlı bulunduğu siyasal birlikten ayrılarak bağımsız bir yapı oluşturması, ayrılma; sanat tarihinde 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında geleneksel, muhafazakar sanat kurumlarından ve akademik sanat anlayışından koparak bağımsızlaşan ilerici sanatçı grupları ifade eden terim

sezgi : tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek, kapmak, kavramak) + gi (isim yapım eki) * akıl yürütme olmadan, doğrudan his veya içsel algı yoluyla bir şeyi kavrama yetisi, intüisyon (seize, saisir (kapmak, kavramak, yakalamak) (ing., fra.) )

sezgin : tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek, kapmak, kavramak) + gin (sıfat yapım eki) * sezgisi güçlü olan, derin kavrayışa sahip kimse, sezgi sahibi, anlayışı, farkedişi ve hissiyatı kuvvetli

sezgisel : tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek, kapmak, kavramak) + gi (isim yapım eki) + sel (sıfat yapım eki) * akıl yürütmeden çok içsel algıya dayanan, sezgiyle ilgili olan; mantıksal çıkarımdan ziyade doğrudan his ve algıya dayalı

sezi : tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek, kapmak, kavramak) + i (isim yapım eki) * bir şeyi hissetme, fark etme durumu; sezme yetisi veya sezme eyleminin sonucu olarak oluşan algı

sezin : tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek, kapmak, kavramak) + in (sıfat yapım eki) * sezgisi kuvvetli olan, bir şeyi önceden hissedebilen, sezgili, sezme yetisi gelişmiş; kadın ismi

sezmek : tür. * sez (sezmek, fark etmek, hissetmek, kapmak, kavramak) + mek (fiil mastar eki) * akıl yürütmeden veya açık delil olmadan bir şeyi his yoluyla anlamak, fark etmek; sezgiyle kavramak, önceden anlamlandırmak, kavramı kapmak, algılamak (seize, saisir (kapmak, kavramak) (ing., fra.) )

sezon : lat., fra. * serere (ekmek, tohum saçmak), sationem (ekim zamanı, ekin dönemi); saison (mevsim, dönem; yılın belirli bir bölümü) (fra.) * tarımsal ekim ve hasat dönemi; yılın belirli bir dönemi; özellikle spor, dizi, moda gibi alanlarda düzenli etkinliklerin belli periyodu

sezü : tür. * sezü (mantar) * kabuğundan mantar elde edilen, genellikle Batı Akdeniz ve Ege bölgelerinde yetişen bir meşe türü, mantar meşesi, quercussuber

sezyum : lat. * caesius (mavimsi gri, gök rengi; soluk mavi ton) + ium (element eki) * atom numarası 55, simgesi Cs olan, yumuşak ve yüksek reaktifliğe sahip olan, adını spektrumunda görülen “gökyüzü mavisi” çizgilerden alan alkali metal element

sfagnum : gre., lat. * sphagnos (yosun türü; suyu emen bataklık yosunu) (gre.) + um (isim yapım eki) (lat.) * Sphagnaceae (Turba yosunugiller) familyasına ait, bataklıklarda yetişen ve yüksek su tutma kapasitesine sahip olan, ölü bitki artıklarından turba (peat) oluşumunda önemli rol oynayan “turba yosunu” cinsi

sfenks : gre. * sphynx (sıkan, sıkıca kavrayan, boğan, boğazlayan) (sphingein (sıkmak, daraltmak, boğmak, sıkıca kavramak) + x (yapan, eden eki) ) (aslanın avını, avın boğazını sıkarak öldürmesinden) * Mısır'da, Gize platosunda, Nil Nehri'nin batı kıyısında bulunan, kafası yılan (firavun başı), gövdesi aslan şeklinde olan mitolojik heykel (asphyxiate, asphyxier (boğmak, oksijensiz bırakmak, sıkmak) (ing., fra.) )

sfenoid : gre. * sphen (kama, takoz) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * kafatasının orta kısmında yer alan, göz çukuru ve beyin tabanı yapılarının önemli bir parçası olan kama şeklindeki kemik, os sphenoidale

sfenomandibular : gre. * sphen (kama, takoz) + mandibularis (alt çene kemiği ile ilgili) (mando, mando, mandere (çiğnemek, yemek) + bula (araç, vasıta eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * sfenoid kemik ile alt çene (mandibula) arasında yer alan ve çene hareketlerini stabilize eden bağ dokusu (ligamentum sphenomandibulare)

sfenopalatin : gre. * sphen (kama, takoz) + palatus (damak) + inus (sıfat yapım eki) * sfenoid kemik ile damak (palatin) kemiği arasında yer alan anatomik bölgey veya bu iki yapı arasındaki ilişki

sfer : gre. * sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * üç boyutlu uzayda merkezden eşit uzaklıktaki noktaların oluşturduğu yuvarlak geometrik şekil; fizik ve kozmolojide alan, küresel bölge

sferik : gre. * sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * küre biçiminde olan, küresel yapıya sahip; küresel yüzeyle ilgili, küresel

sferik simetri : gre. * sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + symmetria (uyum, denge, bakışım) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * bir cismin veya fiziksel sistemin merkezinden geçen herhangi bir dönme ekseni etrafında yön değiştirildiğinde görünümünün veya özelliklerinin değişmemesi durumu, tüm yönlerde aynı özellikleri gösteren küresel simetri, küresel simetri

sfermiyon : lat., gre. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) + symmetrikos (simetrik, bakışımlı) (gre.) + fermion (kesirli (yarım tam sayılı) spin değerine sahip ve Pauli Dışlama İlkesi'ne uyan alt katman parçacığı) (lat.) * parçacık fiziğinde süpersimetri kuramında her fermiyonun karşılığı olarak öngörülen, spini tam sayı olan ve bozon özellikleri taşıyan varsayımsal süper eş parçacık, süpersimetrik fermiyon karşılığı olan parçacık

sferoid : gre. * sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * küreye benzeyen ancak tam küre biçiminde olmayan, dönel elipsoid şeklindeki geometrik cisim veya yapı, küremsi, küre biçimine yakın olan

sferositoz : gre. * sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) + osis (durum, hal, sorun, hastalık, süreç eki) * eritrositlerin normal disk şeklini kaybederek küre (sfer) biçimini aldığı ve genellikle hemolitik anemiye yol açan kalıtsal kan hastalığı

sferül : gre. * sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + ulus (küçültme eki) * küçük küre, mikroskobik yuvarlak tanecik veya küçük sferik yapı

sfigmomanometre : gre. * sphygmos (nabız, kalp atışı) + manos (seyrek, ince) + metron (ölçü, ölçme aracı) * kan basıncını ölçmek için kullanılan, kol atardamarındaki basıncı (tansiyonu) ölçerek sistolik ve diyastolik değerleri belirleyen tıbbi cihaz

sfinkter : gre. * sphingein (sıkmak, daraltmak, boğmak, sıkıca kavramak), sphinkter (sıkıcı, daraltıcı) * insan vücudunda idrarın tutulmasını sağlayan, kasılma ve gevşeme özelliği gösteren halka biçimindeki kas oluşumu

sfumato : ita. * sfumato (sfumare (azaltmak, buğulamak, soldurmak, bulanıklaştırmak, duman gibi yapmak) + to (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * Rönesans resim tekniğinde renk ve ton geçişlerinin yumuşak, keskin sınır olmadan duman gibi eritilerek yapılması; özellikle Leonardo da Vinci’nin kullandığı ışık-gölge ve kontur yumuşatma yöntemi; resim sanatında kenarların yumuşak ve buğulu geçişlerle birleştirilmesi tekniği

Sg : ing., lat. * seaborgium (Amerikalı nükleer kimyager Glenn T. Seaborg’un soyadından) (ing.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 106 olan, periyodik tablonun 6. grubunda bulunan, sentetik olarak üretilen, çok kısa ömürlü ve radyoaktif olan, yalnızca nükleer araştırmalarda incelenen bir süper ağır element

SHA : ing. * secure (güvenli) + hash (özetleme) + algorithm (algoritma) * verinin bütünlüğünü ve güvenliğini sağlamak için kullanılan kriptografik özet algoritması

shade : ing. * sceadu, shadow (gölge, karanlık, ışığın engellendiği alan) * gölge, loşluk; ayrıca bir rengin tonu veya koyuluk derecesi; ince fark, hafif derece veya üstü kapalı küçümseme (mecazi)

shadow defense : ing. * shadow (gölge) + defense (savunma) * basketbolda savunma oyuncularının hücumcuları sadece takip ettikleri çalışma şekli, gölge savunma

shailaputri : san. * saila (dağ, kaya) + putri (kız evlat, kız çocuğu) * Hint mitolojisinde Tanrıça Parvati’nin Navadurga’daki ilk tezahürü olarak kabul edilen ve Himalaya’nın kızı olan karakter

shakti : san. * sakti (güç, kuvvet, kudret, enerji, yeti) (sak (yapabilmek, muktedir olmak, güç yetirmek) + ti (isim yapım eki) ) * Hint mitolojisinde dişil ilahi enerji, yaratıcı güç ve evrensel kudret, Tanrı’nın etkin gücü olarak kabul edilen kozmik enerji ilkesi

shani : san. * sani (Satürn gezegeni; yavaş hareket eden, ağır), sanaih (yavaşça, ağır ağır) + i (isim yapım eki) * Hint mitolojisinde ve astrolojisinde Shani olarak bilinen, Satürn’ü temsil eden, yavaşlık, sabır, disiplin ve karmanın sonucu” ile ilişkilendiriln gezegen-tanrı

shape shifting : ing. * shape (şekil, biçim, form) + shift (değiştirmek) + ing (isim yapım eki) * mitoloji, fantezi ve okült literatürde sıkça kullanılan, bir canlının veya varlığın fiziksel formunu (şeklini, biçimini) başka bir forma dönüştürebilmesi

sharabha : san. * sarabha (efsanevi yaratık) * Hint mitolojisinde aslan ve kuş özelliklerini birleştiren sekiz ayaklı, son derece güçlü bir varlık olarak tasvir edilen ve bazı anlatılarda tanrı Vishnu’nun Narasimha avatarını yatıştırmak için ortaya çıkan Shiva’nın tezahürü

shashti : san. * sas (altı) + thi (sıra eki; -ncı) * Hint mitolojisinde özellikle doğumdan sonraki altıncı günle ilişkilendirilen dişil tanrıça ve ritüel adı olarak kullanılan, ayrıca Sanskrit dilbilgisinde genitif (ilgi hali) ve bazı gramatikal kategorileri ifade eden bir terim olarak yer alan kavram

shax : lat., ibr. * shax (güvercin veya leylek gibi kuşların kanat çırpışını ya da çıkardığı ani sesleri taklit eden ses yansımalı onomatopeik kelime) (lat.); shachats (kibirli hayvanlar/canavarlar) (ibr.) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, insanları kör, sağır ve dilsiz etme, büyücülerin atlarını çalma ve gizli şeyleri keşfetme yeteneklerine sahip, genellikle bir leylek veya güvercin formunda tasvir edilen Marquis ünvanlı 44. cin

shepard melodisi : ing., gre. * shepard (Amerikalı bilişsel psikolog ve kognitif bilim araştırmacısı Roger Shepard'ın soyadından) + melodia (müzikte bir eserdeki nota dizisi veya ezgi; belirli ritim ve armoni içinde düzenlenen sesler topluluğu) (melos (şarkı, ezgi) + oidia (şarkı, ilahi) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * sürekli yükseliyor veya alçalıyor hissi veren fakat gerçekte döngüsel yapıda kalan üst üste bindirilmiş ses katmanlarından oluşan işitsel yanılsama türü

shiva : san. * siva (uğurlu, hayırlı, iyicil, kutsal) * Hint mitolojisinde yıkım, dönüşüm, yeniden yaratım ve kozmik dengeyle ilişkilendirilen

shiva lingam : san. * siva (uğurlu, hayırlı, iyicil, kutsal) + linga (işaret, sembol, simge, belirti) * Hint mitolojisinde Shiva’nın yaratıcı kozmik gücünü ve ilahi varlığını simgeleyen kutsal taş veya sütun biçimli sembol

shore sertliği : ing. * shore (Amerikalı mühendis Ferdinand Shore'un soyadından) (ing.) + sertliği (katılığı) (tür.) * kauçuk, plastik ve elastomer gibi malzemelerin yüzey direncini ölçmek için kullanılan ve Shore A, Shore D gibi ölçeklerle ifade edilen sertlik ölçüm sistemi

show : ing. * sceawian (bakmak, görünür kılmak, seyretmek), show (göstermek, sergilemek; gösteri) * gösteri, sergileme, sahne performansı, televizyon programı veya dikkat çekmek amacıyla sunulan görsel etkinlik

shrink : ing. * shrink (büzülmek, çekilmek, küçülmek) * hacim, boyut veya kapsam bakımından küçülme, daralma veya geri çekilme, büzülme, büzüşme; ısı uygulandığında büzülerek ürünleri sıkıca saran ve koruyan özel plastik ambalaj

shu : mıs. * shu (hava, kuru atmosfer, boşluk) * Mısır mitolojisinde gökyüzü ile yeryüzünü ayıran, havayı ve kuru atmosferi temsil eden tanrısal kozmik varlık

shuffle : ing. * shuffle (karıştırmak, sürüklemek, düzensiz hareket etmek) * kartları, nesneleri veya bilgiyi rastgele karıştırma, yerlerini düzensiz hale getirme veya müzik çalma listesinde parçaları rastgele sırayla oynatma

shukra : san. * sukra (parlak, beyaz, saf; Venüs gezegeni) * Hindu astrolojisinde Venüs’ü temsil eden, bilgelik, zenginlik ve öğreticilikle ilişkilendirilen tanrı ve gezegen adı; Sanskrit geleneğinde “sperm/üreme tohumu”

sıbga : ara. * sabaga (boyamak, renklendirmek) * boya, renk, levn; din, mezheb

sıbt : ara. * sibt (torun) * bir kişinin çocuğunun çocuğu olan birey; aile soyunun sonraki kuşağını ifade eden akrabalık terimi

sıbyan : ara. * sabi (çocuk) * çocuklar, sabiler

sıcak : tür. * sı (ısınmak, ısınmış olmak) + cak (sıfat yapım eki) * yüksek ısıya sahip olan, ısı veren veya ısı hissi oluşturan; duygusal yoğunluğu yüksek, samimi veya yeni olan

sıçan : tür. * sıç (hızlı ve ani hareket etmek, zıplamak, sıçramak) + an (sıfat yapım eki) * sıçangiller (Muridae) familyasının kemirgenler (Rodentia) takımına ait, genellikle insan yerleşimlerine yakın yaşayan, hızlı hareket eden ve uzun kuyruğa sahip olan, bazı türleri deney hayvanı olarak kullanılan fare türü

sıçmak : tür. * sıç (hızlı ve ani hareket etmek, zıplamak, sıçramak) + mak (fiil mastar eki) * dışkılamak; ani fırlamak, hızla hareket etmek

sıçramak : tür. * sıç (hızlı ve ani hareket etmek) + ra (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ani ve kuvvetli bir hareketle yukarı, ileri veya yana doğru atılmak, zıplamak

sıddık : ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek; içtenlik göstermek), sıdk (doğruluk, dürüstlük), tasdik (doğrulama) * doğru, dürüst, doğrulayan, tasdik eden

sıdıka : ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek; içtenlik göstermek), sıdk (doğruluk, dürüstlük), tasdik (doğrulama) + a (dişil eki) * doğru, dürüst, doğrulayan, tasdik eden (kadın)

sıdk : ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek; içtenlik göstermek) * doğruluk, dürüstlük

sıfat : ara. * vasafa (betimlemek, nitelemek, tanımlamak, tasvir etmek, anlatmak) + at (isim yapım eki) * isimleri niteleyen, onların özelliklerini belirten kelime türü, nitelik, vasıf

sıfır : ara., tür. * sifr (boş, şifre, sayı) * sıfır, yokluk (cypher, chiffre, Ziffer (şifre) (ing., fra.,alm.) )

sıfır fonksiyon : ara., lat. * sifr (boş, şifre, sayı) (ara.) + functio (yapma, yerine getirme, icra, işlev, görev) (fungi, fungere (yapmak, yerine getirmek, icra etmek, işlemek, uygulamak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * bir ölçü uzayında hemen hemen her yerde sıfır olan fonksiyon; tanım bölgesindeki her x için f(x) = 0 olan f fonksiyonu

sığ : tür. * sığ (az derin, yüzeye yakın) * derinliği az olan, tabanı yüzeye yakın bulunan; yüzeysel, derinlikten yoksun düşünce veya ifade biçimi

sığa : tür. * sığ (sığmak, yerleşmek, yer bulmak; kapasiteye yerleşmek) + a (isim yapım eki) * bir şeyin alabileceği, yapabileceği veya depolayabileceği en yüksek miktar; bir kap, ortam veya sistemin içine alabileceği en yüksek miktarı ifade eden kapasite, kapasite

sığaç : tür. * sığ (sığmak, yerleşmek, yer bulmak; kapasiteye yerleşmek) + aç (isim yapım eki) * bir şeyi içine alan kap, hazne veya barındırma işlevi gören araç, kap, depo, muhafaza edici nesne; elektrik enerjisini ve elektriksel yükü elektrik alanı içinde depolayan temel bir elektronik devre elemanı, kondansatör

sığınmacı : tür. * sığ (sığmak, yerleşmek, yer bulmak; kapasiteye yerleşmek) + ın (dönüşlü fiil eki) + ma (isim yapım eki) + cı (yapan, eden eki) * sığınan; kendi ülkesinden ayrılarak başka bir ülkede korunma talebinde bulunan ve uluslararası koruma başvurusu süreci devam eden kişi

sığınmak : tür. * sığ (sığmak, yerleşmek, yer bulmak; kapasiteye yerleşmek) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * tehlike, baskı veya olumsuz koşullardan korunmak amacıyla bir yere veya kişiye yönelerek barınma ve güvenlik aramak

sığıntı : tür. * sığ (sığmak, yerleşmek, yer bulmak; kapasiteye yerleşmek) + ın (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) * bir yere zorunlu olarak sığınmış, geçici olarak barınan ve kalıcı yerleşim hakkı bulunmayan kişi; bir ortama uyumsuz veya istenmeyen şekilde dahil olan kimse

sığır : tür. * sığ (dönmek, kalmak, durmak, geri çekilmek, yerleşik duruma geçmek) + ır (isim yapım eki) * inek, boğa ve öküz gibi türleri kapsayan, et ve süt üretimi için yetiştirilen.evcil büyükbaş hayvan grubu

sığırcık : tür. * çoğurcuk (çoğur (çok, çokça) + cuk (küçültme eki) ) * Sturnidae familyasına ait, parlak siyah tüylü, sürüler halinde yaşayan ve ötüş taklidi yapabilen küçük ötücü kuş türü, Sturnus vulgaris, çoğurcuk

sığla : tür. * suvlag (sulu yer, bataklık) * Türkiye'nin güneybatısında (özellikle Muğla ve çevresinde) yetişen endemik bir ağaç türü (Liquidambar orientalis) ve bu ağacın gövdesinden elde edilen şifalı reçine, günlük ağacı, günlük

sığmak : tür. * sığ (sığmak, yerleşmek, yer bulmak; kapasiteye yerleşmek) * bir nesnenin veya canlının bir yere veya kaba tamamen sığabilmesi, oraya yerleşebilmesi veya o alanın sınırları içine girebilmesi

sıhhat : ara. * sahha (sağlam olmak, doğru olmak, geçerli olmak), sıhha (sağlık, sağlamlık, doğruluk) * bedenin hastalıktan uzak, sağlıklı ve dengeli olma durumu, sağlık; bir bilginin veya ifadenin doğru ve geçerli olması (mecazi)

sıhhi : ara. * sahha (sağlam olmak, doğru olmak, geçerli olmak), sıhha (sağlık, sağlamlık, doğruluk) + i (sıfat yapım eki) * sağlığa ait, sağlıkla ilgili, hijyenik, hijyen ve temizlik kurallarına uygun bulunan, sağlıklı

sıhhi müessese : ara. * sıhhi (sağlığa ait, sağlıkla ilgili, hijyenik, hijyen ve temizlik kurallarına uygun bulunan, sağlıklı) (sahha (sağlam olmak, doğru olmak, geçerli olmak), sıhha (sağlık, sağlamlık, doğruluk) + i (sıfat yapım eki) ) * faaliyetleri sırasında çevreye gürültü, koku, duman, zararlı atık veya benzeri olumsuz etkiler yayarak insanlara ve doğal çevreye zarar verme ihtimali bulunmayan, rahatsızlık yaratmayan iş yeri

sıhhi tesisat : ara. * sıhhi (sağlığa ait, sağlıkla ilgili, hijyenik, hijyen ve temizlik kurallarına uygun bulunan, sağlıklı) (sahha (sağlam olmak, doğru olmak, geçerli olmak), sıhha (sağlık, sağlamlık, doğruluk) + i (sıfat yapım eki) ) + assasa (kurmak, temel atmak, tesis etmek), tesisat (kurulumlar, kurgular) (tesis (kurma, temellendirme, kurulum, kurgu) + at (çoğul eki) ) * suyun temiz şekilde iletilmesini ve atık suyun uzaklaştırılmasını sağlayan boru, bağlantı ve ekipmanlardan oluşan hijyen amaçlı bina tesisat sistemi

sıhhiye : ara. * sıhhi (sağlığa ait, sağlıkla ilgili, hijyenik, hijyen ve temizlik kurallarına uygun bulunan, sağlıklı) (sahha (sağlam olmak, doğru olmak, geçerli olmak), sıhha (sağlık, sağlamlık, doğruluk) + i (sıfat yapım eki) ) + iye (isim yapım eki) * sağlık hizmetlerinin yürütülmesi, hastalıkların önlenmesi ve tedavisiyle ilgili kurum, faaliyet ve alanları; Türkiye’de Ankara’da sağlık kurumlarının yoğunlaştığı bölge adı

sıhri : ara. * sıhr (kayın hısımlığı, evlilik bağıyla oluşan akrabalık) + i (sıfat yapım eki) * kayınlıkla ilgili, evlilik yoluyla akrabalıkla ilgili, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkisiyle ilgili, kan bağı değil, evlilik bağı üzerinden kurulan hısımlıkla ilgili

sıhriyet : ara. * sıhr (kayın hısımlığı, evlilik bağıyla oluşan akrabalık) + i (sıfat yapım eki) + yet (isim yapım eki) * evlilik yoluyla oluşan akrabalık bağı; eşler ve onların aileleri arasında kurulan kayın hısımlığı ilişkisi

sık : tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) * aralıkları az olan, yoğun, seyrek olmayan; ayrıca mecazen kısa aralıklarla tekrarlanan veya yoğunluğu yüksek olan

sık sık : tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) * bir eylemin kısa aralıklarla, çok kez ve düzenli olmayan ama yüksek tekrar sıklığıyla gerçekleştiğini ifade eden zarf

sıkacak : tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + acak (gelecek zaman fiil ve araç eki) * bir şeyi sıkmaya yarayan alet veya araç

sıkı : tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ı (sıfat yapım eki) * gevşek olmayan, aralıkları dar, sağlam ve bastırılmış durumda olan; disiplinli, katı veya kurallara sıkı bağlı olan

sıkıcı : tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ıcı (sıfat yapım eki) * ilgi uyandırmayan, tekrar eden veya bunaltıcı nitelikte olan; kişide sıkılma hissi oluşturan (durum veya kişi)

sıkılgan : tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ıl (edilgen fiil eki) + gan (sıfat yapım eki) * utangaç, çekingen, sosyal ortamlarda rahat olmayan ve kolayca sıkılma/mahcup olma eğilimi gösteren (kişi)

sıkım : tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ım (isim yapım eki) * sıkma işi; bir şeyin avuç içine alınıp sıkılmasıyla oluşan miktar; küçük ve elde tutulabilir ölçüdeki nesne veya madde parçası

sıkıntı : tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ıntı (isim yapım eki) * bunaltı, rahatsızlık, huzursuzluk veya iç daralması hissi; bir engel, problem veya zorluk durumu

sıkışık : tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ı (sıfat yapım eki) + şık (sıfat yapım eki) * aralıkları dar, doluluk veya yoğunluk nedeniyle hareket alanı kısıtlanmış olan; zaman, yer veya durum bakımından yoğun ve zorlayıcı olan

sıkışmak : tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ı (sıfat yapım eki) + ş (dönüşlü fiil eki) * dar bir alanda kalmak, hareket edemeyecek şekilde basınç altında olmak; zaman, yer veya durum açısından zor durumda kalmak veya zorlanmak

sıkıştırmak : tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ı (sıfat yapım eki) + ş (dönüşlü fiil eki) + tır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * baskı uygulamak, darlamak, bir şeyi daha dar bir alana zorlayarak bastırmak, hacmini azaltmak veya aralıklarını kapatmak; birini baskı altında bırakmak veya zor durumda hissettirmek (squeez (sıkıştırmak) (ing.) )

sıkıyönetim : tür. * sıkı (gevşek olmayan, aralıkları dar, sağlam ve bastırılmış durumda olan; disiplinli, katı veya kurallara sıkı bağlı olan) (sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + ı (sıfat yapım eki) ) * olağanüstü durumlarda devlet tarafından temel hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı, askeri veya sert idari tedbirlerin uygulandığı yönetim biçimi, örfi idare

sıkkın : tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + kın (sıfat yapım eki) * sıkılmış, iç daralması yaşayan, bunalmış, isteksiz ve ruh hali düşük olan (kişi veya durum)

sıklam : tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + lam (sıfat yapım eki) * sıkılacak kadar ıslak/ıslak olan, tamamen ıslanmış, suyu içine çekmiş ve damlayacak kadar ıslak olan (soak (ıslanmak) (ing.) )

sıklet : ara. * sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sikl (ağırlık, yük) * ölçü, ağırlık

sıklık : tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + lık (isim yapım eki) * bir olayın, durumun veya nesnenin belirli bir zaman veya alandaki tekrar oranı veya yoğunluk derecesi, frekans; aralıkların azlığı ve yoğunluk durumu

sıkmak : tür. * sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + mak (fiil mastar eki) * bastırmak, hacmini küçültmek veya içindeki sıvıyı dışarı çıkarmak; baskı yapmak, zorlamak veya bunaltmak, baskı uygulamak (squeez (sıkıştırmak) (ing.) )

sıla : ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek, kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek, bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), vusul, vuslat (ulaşma, erişme, kavuşma, buluşma, birleşme) * bağ, ilişki, yakınlık; ulaşma, kavuşma, bağlantı; kişinin doğup büyüdüğü yer, yurt; özellikle uzak bir yerde bulunan kişi için memleketine duyulan özlem ve geri dönüş arzusu

sılle : ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek, kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek, bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek) * vusul, vuslat, ulaşma, erişme, kavuşma, buluşma, birleşme

SIMD : ing. * single (tek) + instruction (komut) + multiple (çoklu) + data (veri) * tek bir komutla birden fazla veri üzerinde paralel işlem yapılmasını sağlayan işlemci mimarisi

sımsıcak : tür. * sım (pekiştirme ön eki) + sıcak (yüksek ısıya sahip olan, ısı veren veya ısı hissi oluşturan; duygusal yoğunluğu yüksek, samimi veya yeni olan) * çok sıcak, ısısı çok yüksek

sımsıkı : tür. * sım (pekiştirme ön eki) + sıkı (gevşek olmayan, aralıkları dar, sağlam ve bastırılmış durumda olan; disiplinli, katı veya kurallara sıkı bağlı olan) * son derece sıkı, gevşetilmesi mümkün olmayacak derecede sıkıştırılmış veya çok güçlü şekilde bağlanmış

sınai : ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) + i (ile ilgili, -a ait) * üretimle ilgili, sanatla ilgili

sınamak : tür. * sın (denemek, tecrübe etmek, test etmek, ölçmek) + a (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * denemek, tecrübe etmek, test etmek, ölçmek

sınav : tür. * sın (denemek, tecrübe etmek, test etmek, ölçmek) + av (isim yapım eki) * bilgi, beceri veya yeterliliği ölçmek amacıyla uygulanan değerlendirme işlemi, test, deneme, tecrübe etme, test etme, ölçme

sıncan : tür. * sunc (iğde ağacı) + an (sıfat yapım eki) * baklagiller (fabaceae) familyasına ait, sakızlı ve dikenli bir çalı türü, Astragalus (geven otu) veya Lycium europaeum (kurtbağrı/karaçalı)

sındı : tür. * sındu (kesmek, biçmek, kırmak) * makas; koyun kırkma makası

sındırgı : tür. * sındu (kesmek, biçmek, kırmak) + r (etken fiil eki) + gı (isim yapım eki) * kırım yeri, bozgunluk mahalli, savaş meydanında büyük bir yenilginin gerçekleştiği yer; Balıkesir’in bir ilçesi

sındırmak : tür. * sındu (kesmek, biçmek, kırmak) + r (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kırmak, parçalamak; birini baskıyla korkutarak sindirmek, boyun eğdirmek

sıngın : tür. * sın (kırılmak, kesilmek, biçilmek, bölünmek, yenilmek) + gın (sıfat yapım eki) * yenik, kırgın, dağınık, sinmiş, mağlup, gözü korkmuş, sinmiş, çekingen ve ürkek

sınıf : ara. * sannafa (sınıflandırmak, türlere ayırmak, kategorize etmek, bölümlere ayırmak), sinf (kategori, bölüm, kısım, grup, zümre, küme) * kategori, bölüm, kısım grup, zümre, küme; ortak özelliklere sahip varlıkların veya kişilerin oluşturduğu kategori, topluluk veya derecelendirme grubu; ayrıca eğitim kurumlarında aynı düzeyde öğrenim gören öğrenciler topluluğu ve onların bulunduğu derslik

sınık : tür. * sın (kırılmak, kesilmek, biçilmek, bölünmek, yenilmek) + ık (sıfat yapım eki) * kırık, çıkık

sınır : gre. * synoron, synor (uç nokta, son hat) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + oros (sınır, hudut) ) * uç nokta, had; iki alanı, bölgeyi, yetkiyi veya durumu birbirinden ayıran çizgi, uç veya belirlenmiş geçiş noktası; bir şeyin ulaşabileceği en son derece veya kapsam (sinew (sinir) (ing.), sinir (beyine uyarı ileten tellerden oluşan ağ) (tür.) )

sınırlamak : gre., tür. * synoron, synor (uç nokta, son hat) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + oros (sınır, hudut) ) (gre.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * bir şeyin kapsamını, alanını, miktarını veya etkisini belirli bir ölçüye indirerek aşılmasını engellemek, kısıtlamak, tahdid etmek

sınmak : tür. * sın (kırılmak, kesilmek, biçilmek, bölünmek, yenilmek) + mak (fiil mastar eki) * kırılmak, parçalanmak, bozulmak, yenilmek, bozguna uğramak

sınv : ara. * sınv (dal, budak, uzantı) * ağacın gövdeden ayrılan kolu, dal, budak

sıpa : tür. * sıpa (eşek yavrusu) * eşeğin yavrusu; inatçı, yaramaz veya kaba davranışlı çocuk (mecazi)

sır : ara. * sirr (giz, içte saklı olan) * giz, gizem; göbek deliği; ruh; aynanın arkasına kaplanan, ışığın yansımasını sağlayarak görüntü oluşturan metalik tabaka; ince kaplama maddesi; seramik bünye üzerinde pişirme neticesinde cam yapıya benzer bir yapı oluşturabilen karışımlar ve söz konusu tabakaya verilen isim (esir (kainatı kaplayan, elastik, seyyal ve görünmeyen latif madde) (ara.) )

sıra : tür. * sıra (dizi, seri, dizilme, ardışıklık, düzen) * nesnelerin, kişilerin veya olayların belirli bir düzen içinde arka arkaya dizilme durumu; ayrıca bir işin yapılma zamanı veya hakkın belirli bir düzene göre dağılımı (serie, série, Serie (dizi) (ing., fra., alm.) )

sıracagiller : lat. * scrophulariaceae (scrophula (boyun lenf bezlerinde şişme ile seyreden hastalık ad) + aris (ile ilgili, -a ait) + aceae (-giller, botanik familya eki) ) + gil (aile, familya eki) + ler (çoğul eki) * çoğunlukla kayalık ve dağlık alanlarda yetişen, içinde yarı parazitik ve çeşitli çiçekli türler bulunan, duğün çiçeği, sıraca otu ve aslanağzı gibi bitkileri içine alan, iki çenekli otsu ve çiçekli bitkileri kapsayan bitki familyası

sıradağ : tür. * sıra (dizi, seri, dizilme, ardışıklık, düzen) + tağ, dağ (yüksek arazi, tepe) * birbirine bağlı ve belirli bir hat boyunca uzanan, çok sayıda dağın oluşturduğu dağ dizisi veya dağ zinciri

sıradışı : tür. * sıra (dizi, seri, dizilme, ardışıklık, düzen) + dış (içeride olmayan, iç ile ilgili olmayan, içe ait olmayan, harici) + ı (iyelik eki) * olağan düzenin dışında kalan, alışılmışın dışında özellikler gösteren; beklenenden farklı, nadir veya istisnai nitelikte olan

sıralamak : tür. * sıra (dizi, seri, dizilme, ardışıklık, düzen) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * nesneleri, kişileri veya kavramları belirli bir düzene göre art arda dizmek veya düzenlemek

sırat : lat., ara. * stratum (serilmiş şey, yaygı, katman, tabaka, yayılmış örtü; döşenmiş, kaplanmış yol, cadde), sternere (sermek, yaymak, düz bir yüzeye yaymak, tabakalaştırmak, döşemek) (lat.); sirat (yol, geçit, ince yol, ilerleme hattı, cadde) (ara.) * İslam inancında ahirette cennete ulaşmak için üzerinden geçileceğine inanılan köprü; çok ince, dar ve geçilmesi zor yol veya durum (street, Strasse (cadde), strategy, stratégie (strateji, izlenecek yol) (ing., fra.), Strecke (iz, yol) (alm.) )

sırat-ı mustakim : ara. * sırat (yol, geçit, ilerleme hattı, cadde) + ı (tamlama eki) + mustakim (doğru) * doğru yol; İslam düşüncesinde Allah’ın rızasına götüren dosdoğru yol

sırbistan : sla. * sırp (akraba, soydaş; ittifak kuran grup; Güney Slav halklarından biri olan, ağırlıklı olarak Sırbistan’da yaşayan ve Sırpça konuşan etnik topluluk ve bu topluluğa ait kişi) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) ) (far.) * Güneydoğu Avrupa’da, Balkan Yarımadası’nda yer alan ve kuzeyde Macaristan, kuzeybatıda Hırvatistan, batıda Bosna-Hersek, güneybatıda Karadağ, güneyde Kosova, güneydoğuda Kuzey Makedonya ve doğuda Romanya ile Bulgaristan ile komşu olan ülke

sırça : tür. * sırça (cam, camdan yapılmış eşya, cam benzeri şeffaf madde) * silika esaslı, kırılgan ve saydam yapıdaki cam malzemesi; çok narin, kolay zarar görebilen (mecazi)

sırdaş : ara., tür. * sirr (giz, içte saklı olan) (ara.) + daş (eş, denk, benzer, aynı eki) (tür.) * birbirinin sırlarını bilen ve paylaşan, aralarında gizli güven ilişkisi bulunan yakın dostlardan her biri

sırf : ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek, dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak, kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak) * yalnızca, sadece, başkası olmadan; bir amaç dışında hiçbir etken veya neden içermeyen

sırık : tür. * sıruk, sırık (uzun çubuk, direk) (sır (uzamak, dik durmak, yükselmek) + ık (isim yapım eki) ) * uzun, ince ve çoğunlukla ahşap olan direk veya çubuk; çok uzun ve zayıf kişi (mecazi)

sırılsıklam : tür. * sırıl (dolanmış, sarılmış, sarmış) + sıklam (sıkılacak kadar ıslak, ıslak olan, tamamen ıslanmış, suyu içine çekmiş ve damlayacak kadar ıslak olan, yaş) (sık (bastırmak, aralıkları daraltmak, yoğunlaştırmak) + lam (sıfat yapım eki) ) * çok ıslanmış, çok ıslak, çok yaş

sırım : tür. * sır (uzamak, dik durmak, yükselmek) + ım (isim yapım eki) * işlenmiş deriden yapılmış ince ve uzun bağ, kayış veya şerit; hayvan derisinden kesilmiş ince, uzun ve esnek deri parçası; ince, uzun ve sağlam nesne

sırıtkan : tür. * sır, sırığ (dişleri açığa çıkaracak biçimde gerilmek, açılmak) + ıt (dönüşlü fiil eki) + kan (sıfat yapım eki) * sık sık sırıtma eğilimi gösteren, yapmacık veya rahatsız edici biçimde gülen (kimse)

sırıtmak : tür. * sır, sırığ (dişleri açığa çıkaracak biçimde gerilmek, açılmak) + ıt (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * dişleri görünür biçimde gülmek; ayrıca mecazen uygunsuz, yapmacık veya rahatsız edici biçimde gülümsemek veya belirgin şekilde göze batmak

sırkatibi : ara. * sirr (giz, içte saklı olan) + katib (yazman, yazıcı) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * devlet yönetiminde veya saray teşkilatında gizli yazışmaları ve özel belgeleri tutan görevli; hükümdarın mahrem yazı işlerinden sorumlu katip

sırlamak : ara., tür. * sirr (giz, içte saklı olan) (ara.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * seramik, çömlek veya benzeri yüzeyleri koruyucu ve parlatıcı sır tabakasıyla kaplamak; ayrıca mecazen bir şeyi gizli hale getirmek veya saklamak

sırma : gre. * syrmein (çekmek), syrma (çekme, çekilen şey, elbise ve gelinlik kuyruğu; çekme altın veya gümüş tel) * altın veya gümüşten yapılmış, çok ince, parlak metal tel; altın veya gümüş tellerden yapılmış ince işlemelik ip; özellikle kumaş süsleme, işleme ve geleneksel giysilerde kullanılan metalik tel örgü malzeme

sırmakeş : gre., far. * syrmein (çekmek), syrma (çekme, çekilen şey, elbise ve gelinlik kuyruğu; çekme altın veya gümüş tel) (gre.) + keş (çeken, çekici, taşıyan) * sırma işleyen, altın veya gümüş telle nakış yapan zanaatkâr; geleneksel işlemecilik ustası

sırnaşık : tür. * sır (yaklaşmak, ilişmek, yapışmak) + naş (dönüşlü fiil eki) + ık (sıfat yapım eki) * başkalarına fazla ve istenmeyen biçimde sokulan, yapışkan şekilde yakınlık kurmaya çalışan, rahatsız edici derecede samimi davranan (kişi veya davranış biçimi)

sırnaşmak : tür. * sırna (sokulmak, yakınlık kurmaya çalışmak, yılışmak) + ş (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birine istenmeyen şekilde sürekli yakınlık göstermek, karşılığı olmamasına rağmen yakınlaşıp sokulmak, yapışkan biçimde ilgi istemek veya rahatsız edecek derecede samimiyet kurmaya çalışmak

sırp : sla. * sırp (akraba, soydaş; ittifak kuran grup) * Güney Slav halklarından biri olan, ağırlıklı olarak Sırbistan’da yaşayan ve Sırpça konuşan etnik topluluk ve bu topluluğa ait kişi

sırr : ara. * sirr (giz, içte saklı olan) * giz, gizem; göbek deliği; ruh; aynanın arkasına kaplanan, ışığın yansımasını sağlayarak görüntü oluşturan metalik tabaka; ince kaplama maddesi; seramik bünye üzerinde pişirme neticesinde cam yapıya benzer bir yapı oluşturabilen karışımlar ve söz konusu tabakaya verilen isim (esir (kainatı kaplayan, elastik, seyyal ve görünmeyen latif madde) (ara.) )

sırri : ara. * sirr (giz, içte saklı olan) + i (ile ilgili, -a ait) * sır ile ilgili, gizlilik ile ilgili, gizem ile ilgili, bilinmezlik ile ilgili; erkek ismi

sırt : tür. * sırt (insan ve hayvanlarda omuzlardan bele kadar uzanan, vücudun ense ile kalça arasında kalan arka bölümü; ayrıca dağ ve tepe gibi yükseltilerin arka hattı, doruk çizgisi; arka yüz, geriye bakan bölüm) * insan ve hayvanlarda omuzlardan bele kadar uzanan, vücudun ense ile kalça arasında kalan arka bölümü; ayrıca dağ ve tepe gibi yükseltilerin arka hattı, doruk çizgisi

sırtar : tür. * sırtar (sırtüstü döner) (sırt (vücudun arka bölgesi; arka taraf, geride kalan yüzey; yükselti arkası, dağ/tepe arkası, yamaç yüzeyi) + ar (ücüncü tekil şahıs geniş zaman fiil eki) ) * Akdeniz ve Ege kıyılarında yaşayan, genellikle izmarit balığı ile eş anlamlı olarak kullanılan, kelergiller ailesinden bir dip balığı karakterinde olan balık türü

sırtı pek : tür. * sırt (insan ve hayvanlarda omuzlardan bele kadar uzanan, vücudun ense ile kalça arasında kalan arka bölümü; ayrıca dağ ve tepe gibi yükseltilerin arka hattı, doruk çizgisi; arka yüz, geriye bakan bölüm) + ı (iyelik eki) + pek (sert, sağlam, katı, sıkı, korunaklı, muhkem) * maddi durumu iyi olan, geçim sıkıntısı çekmeyen ve başkasına muhtaç olmayan (kullanım şekli "karnı tok, sırtı pek")

sırtlamak : tür. * sırt (insan ve hayvanlarda omuzlardan bele kadar uzanan, vücudun ense ile kalça arasında kalan arka bölümü; ayrıca dağ ve tepe gibi yükseltilerin arka hattı, doruk çizgisi; arka yüz, geriye bakan bölüm) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir yükü sırtına alıp taşımak, bir şeyi omuzlayarak kaldırmak, yüklenmek; sorumluluk almak (mecazi)

sırtlan : tür. * sırt (insan ve hayvanlarda omuzlardan bele kadar uzanan, vücudun ense ile kalça arasında kalan arka bölümü; ayrıca dağ ve tepe gibi yükseltilerin arka hattı, doruk çizgisi; arka yüz, geriye bakan bölüm) + lan (-lı, ile ilgili, sahibi; hayvan eki) * etçiller (carnivora) takımının alt takımı olan kedimsiler (feliformia) takımının Sırtlangiller (Hyaenidae) familyasından olan, sırtında yük taşıyan/taşıyıcı gibi görünen, sırt bölgesi belirgin, köpeğe benzeyen ancak olan leş yiyici, güçlü çene yapılı yırtıcı memeli hayvan

sırtlangiller : tür. * sırt (insan ve hayvanlarda omuzlardan bele kadar uzanan, vücudun ense ile kalça arasında kalan arka bölümü; ayrıca dağ ve tepe gibi yükseltilerin arka hattı, doruk çizgisi; arka yüz, geriye bakan bölüm) + lan (-lı, ile ilgili, sahibi; hayvan eki) + gil (aile, familya eki) + ler (çoğul eki) * sırtlan ve akrabalarını içeren zoolojik familya ismi, Hyaenidae

sırtüstü : tür. * sırt (insan ve hayvanlarda omuzlardan bele kadar uzanan, vücudun ense ile kalça arasında kalan arka bölümü; ayrıca dağ ve tepe gibi yükseltilerin arka hattı, doruk çizgisi; arka yüz, geriye bakan bölüm) + üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + ü (iyelik eki) * sırtın yere geldiği, yüzün yukarı baktığı pozisyon; kişinin veya hayvanın sırtı zemine temas edecek şekilde uzanması durumu

sıska : tür. * sıska (çok zayıf, etten ve doluluktan yoksun, zayıf, cılız, etten arınmış; güçsüz görünümlü) * bedensel olarak aşırı zayıf, etli olmayan, ince yapılı (insan veya hayvan)

sıtkı : ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek; içtenlik göstermek), tasdik (doğrulama) * doğruluk, dürüstlük, içten bağlılık, samimi sadakat

sıtma : tür. * sıt (titremek, nöbet geçirmek; ateşten sarsılmak) + ma (isim yapım eki) * titreme, ateş nöbetiyle sarsılma; yüksek ateş ve titreme nöbetleriyle görülen hastalık; özellikle aralıklı ateş nöbetleriyle tanınan enfeksiyon

sıva : tür. * sıva (örtmek, kaplamak) * duvar, tavan ve benzeri yapı yüzeylerini koruma, düzleme veya yalıtma amacıyla üzerine sürülen harç, alçı, kireç veya çimento karışımıyla oluşturulan kaplama tabakası

sıvacıkuşu : tür. * sıva (bir yüzeyi kaplama, düzleme işi; burada “yapışarak kaplama” çağrışımı) + cı (yapan, eden eki) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) + u (iyelik eki) * Sittidae (sıvacıkuşugiller) familyasından olan, ağaç gövdelerine tırmanarak yukarıdan aşağıya doğru hareket eden, kabuk çatlaklarına tohum ve böcek yerleştirip saklayan, yaşam alanı olarak ağaçları kullanan ve adını hareket tarzının “yüzeye sıva yapar gibi yapışarak ilerlemesinden” alan küçük orman kuşu

sıvacıkuşugiller : tür. * sıva (bir yüzeyi kaplama, düzleme işi; burada “yapışarak kaplama” çağrışımı) + cı (yapan, eden eki) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) + u (iyelik eki) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) * ağaç gövdelerine ve dallara güçlü pençeleriyle tutunarak baş aşağı hareket edebilen, kısa kuyruklu, sivri gagalı, kabuk aralarından böcek ve larva çıkararak beslenen kuşları kapsayan Sittidae familyası

sıvamak : tür. * sıva (örtmek, kaplamak) + mak (fiil mastar eki) * duvar, tavan ve benzeri yapı yüzeylerine koruma, düzleme, yalıtım veya estetik amaçla harç, alçı, kireç veya çimento gibi karışımların sürülerek yayılması ve yüzeyin kaplanması işlemini yapmak

sıvazlamak : tür. * sıva (örtmek, kaplamak) + z (ek) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir nesnenin veya canlının yüzeyinde eli veya parmakları yavaş yavaş, hafifçe ve okşar gibi gezdirmek

sıvı : tür. * sub, suv, su, sı (akan, akıcı, akışkan) + ık (isim ve sıfat yapım eki) * su gibi olan, akıcı, akışkan (mavi (ma (su) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (ara.) )

sıvışmak : tür. * sub, suv, su, sı (akan, akıcı, akışkan) + ış (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir yerden sessizce, fark ettirmeden veya aceleyle uzaklaşmak, zor bir durumdan kendini çaktırmadan çekip kurtulmak, kaçmak veya ortamdan gizlice ayrılmak

sıyam : ara. * savm (oruç tutmak, yemekten içmekten uzak durmak) * oruç tutma, yemekten içmekten uzak durma; İslam kültüründe özellikle Ramazan ayında uygulanan ibadet türü

sıyırmak : tür. * sıyır (bir yüzeyden ince tabaka halinde kaldırmak, ayırmak; çekip çıkarmak, kurtarmak) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi bulunduğu yüzeyden veya yerden ince bir tabaka halinde kaldırmak, kazımak veya ayırmak; bir durumdan, yükümlülükten veya tehlikeden kendini hızlıca ve çoğu zaman son anda kurtarmak, ayrıca bir nesneyi hafifçe çekip çıkarmak veya sıyırarak geçirmek (mecazi)

sıyrık : tür. * sıyır (bir yüzeyden ince tabaka halinde kaldırmak, ayırmak; çekip çıkarmak, kurtarmak) + ık (isim yapım eki) * bir şeyin yüzeyinden hafifçe kopmuş, çizilmiş veya ince bir parça hâlinde ayrılmış kısmı; davranışları normalden sapmış, düşünce veya tavır bakımından dengesiz veya eksantrik görülen kişi veya durum (mecazi)

sıyrılmak : tür. * sıyır (bir yüzeyden ince tabaka halinde kaldırmak, ayırmak; çekip çıkarmak, kurtarmak) + ıl (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyin içinden, arasından veya etkisinden zorlanmadan veya hafif bir çabayla çıkmak, kurtulmak, uzaklaşmak; bir yükümlülükten, bir sorundan, sorumluluktan veya tehlikeden kendini kurtarmak, ayrıca dar bir yerden veya sıkışmış durumdan dışarı çıkmak

sızı : tür. * sız (ince deliklerden geçerek dışarı çıkmak, ince ve yavaşça akmak, damlamak; yavaşça ortaya çıkmak, fark edilmeden girmek) + ı (isim yapım eki) * vücutta belirli bir bölgede keskin olmayan fakat sürekli hissedilen ağrı, içsel rahatsızlık ve yanma hissi; duygusal olarak içe işleyen keder, özlem veya üzüntü durumu

sızıntı : tür. * sız (ince deliklerden geçerek dışarı çıkmak, ince ve yavaşça akmak, damlamak; yavaşça ortaya çıkmak, fark edilmeden girmek) + ıntı (isim yapım eki) * sıvı, gaz veya ince parçacıkların bir yerden küçük açıklıklardan fark edilmeden veya yavaşça dışarı çıkması durumu; gizli bilginin izinsiz şekilde dışarıya yayılması veya ortaya çıkması

sızlamak : tür. * sız (yanma ve acıma sesi) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * acımak, titreşimli acı hissi

sızmak : tür. * sız (ince deliklerden geçerek dışarı çıkmak, ince ve yavaşça akmak, damlamak; yavaşça ortaya çıkmak, fark edilmeden girmek) + mak (fiil mastar eki) * (sıvı, gaz veya küçük parçacıklar) küçük açıklıklardan dışarıya yavaşça ve genellikle kontrolsüz biçimde çıkmak; (bir bilgi) gizlice ortaya çıkmak; bir yere fark ettirmeden girmek

si : lat. * Sancte (kutsal, mukddes, aziz) + Iohannes (Tanrı’nın lütfu; Hz. Yahya/Aziz John/Yuhanna) (io (Yahve, Tanrı) + hanan (lütfetmek, merhamet etmek), hannes (lütfetti, bağışladı) ) * Batı müziği ses sisteminde yedili temel dizinin yedinci ve son notasını ifade eden, solfej eğitiminde kullanılan ses adı ve müziksel perde karşılığı (Orta Çağ’da solfej sistemi geliştirilirken temel olarak Latince bir ilahi olan “Ut queant laxis” kullanılmış olup, notalar (ut - re - mi - fa - sol - la - si) bu ilahinin dizelerinin ilk hecelerinden türetilmiştir. Notalar 8. yüzyılda Lombard tarihçi ve din adamı Paulus Diaconus tarafından Vaftizci Yahya onuruna Latince olarak yazılmış "Ut queant laxis" isimli ilahiden gelir. (Ut

Si : lat. * silicium (silex (çakmak taşı, silisli kaya) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 14 olan, periyodik tablonun 14. grubunda bulunan, yarı metal özellik gösteren, Dünya kabuğunda bol bulunan, yarı iletkenlerde, mikroçiplerde, güneş panellerinde, cam ve seramik üretiminde kullanılan element

sia : ara. * sia (genişlik, bolluk, rahatlık, ferahlık) * bir şeyin enine yayılımı, hacimsel açıklığı ve ferahlık derecesi; fiziksel olarak alanın geniş olma durumu; bolluk, rahatlık ve açıklık (sea, See (deniz) (ing., alm.) )

sialadenit : gre. * sialon (tükürük) + adenos (bez, salgı organı) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * tükürük bezlerinin (parotis, submandibular veya sublingual bezler) bakteriyel, viral veya otoimmün nedenlerle iltihaplanması sonucu gelişen, ağrı, şişlik, hassasiyet ve tükürük akışında azalma ile seyreden tıbbi durum

sialik : gre. * sialon (tükürük) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * tükürükle, tükürük bezleriyle veya tükürük salgısıyla ilgili olan, tükrüksel, tükürüğe ait

sialografi : gre. * sialon (tükürük) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * tükürük bezlerinin ve kanallarının görüntülenmesi amacıyla, genellikle kontrast madde verilerek yapılan radyolojik inceleme yöntemi; bezlerin tıkanıklık, taş, daralma veya yapısal bozukluklarını değerlendirmede kullanılan tanısal görüntüleme tekniği

sialolit : gre. * sialon (tükürük) + lithos (taş, kaya) * tükürük bezleri veya tükürük kanalları içinde mineral tuzların birikmesiyle oluşan, akışı engelleyebilen sert taş oluşumu; sialolitiazis olarak da adlandırılan durumun temel patolojik oluşumu

siayet : ara. * sa’ya (çabalamak, gayret etmek, uğraşmak, koşturmak, koşuşturmak) * çabalama, gayret, çalışma, uğraşma; bir iş için gayret gösterme

sibak : ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak, hızlı olmak) * önde, öne geçme, önce olma

sibak-u siyak : ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak, hızlı olmak), sibak (önde, öne geçme, önce olma) + u (tamlama eki) + siyak (bir şeyin akışı, bağlam, takip eden söz) * öncesi ve sonrası birlikte; bir sözün veya metnin anlamını belirleyen önceki ve sonraki ifadelerin bütünü; dilbilimde ve tefsir geleneğinde bir kelime veya ifadenin doğru anlaşılmasını sağlayan bağlamsal yapı

sibel : gre. * Kybele (Anadolu kökenli ana tanrıça adı; Frigya dilinden Yunancaya geçmiş “bereket, doğurganlık ve yeryüzü ana gücü” kült figürü); Sibylla (yağmur damlası; buğday başağı; kahin, büyücü; antik çağda tanrıdan aldığı ilahi kozmik bilgileri ve kehanetleri söylediği düşünülen kadınlardan her biri) * Antik Anadolu ve özellikle Frigya kökenli, bereketi, doğurganlığı, doğayı ve yeryüzünün üretken gücünü simgeleyen, dağlar, vahşi doğa ve şehir koruyuculuğu ile ilişkilendirilen ana tanrıça figürü, Yunan ve Roma dünyasında da “Magna Mater (Büyük Ana)” adıyla tapınılan mitolojik/kültürel varlık; Antik Yunan ve Roma dünyasında tanrılardan esinlenerek kehanetler söylediğine inanılan kadın kâhin figürü; özellikle Apollon kültüyle ilişkilendirilen, kutsal yerlerde vecd hâlinde geleceğe dair sözler söyleyen mitolojik/dini kahin kadın tipi; Türkçe’de kadın ismi

siber : gre., ara. * kybernein (yönetmek, dümen tutmak; kontrol etmek), kyber (güdü, güdüleme, güdüm, kontrol) (gre.); cebr, cebir (zorlama, kuvvet uygulama, gütme, güdüleme) (ara.); cyber (ing.) * bilgisayar ağları, internet ve dijital iletişim ortamlarıyla ilgili olan; özellikle bilgi teknolojileri üzerinden gerçekleşen veri, iletişim, güvenlik ve saldırı süreçlerini ifade eden modern teknik ve kavramsal alan

sibernasyon : gre., ara., lat. * kybernein (yönetmek, dümen tutmak; kontrol etmek), kyber (güdü, güdüleme, güdüm, kontrol) (gre.); cebr, cebir (zorlama, kuvvet uygulama, gütme, güdüleme) (ara.); cyber (ing.) + n (ek) + are (fiil mastar eki) + tio (isim yapım eki) (lat.) * canlı veya sistemlerin dış uyaranlara tepki vermesini azaltarak enerji tüketimini düşürdüğü, metabolik veya işlem hızının yavaşladığı yapay veya biyolojik “uyku/askıya alma” benzeri durum; bilimkurgu ve teknolojik bağlamda kullanılan, bir sistemin uzun süre düşük enerji modunda tutulması veya askıya alınması süreci

sibernayf : gre., ara., lat. * kybernein (yönetmek, dümen tutmak; kontrol etmek), kyber (güdü, güdüleme, güdüm, kontrol) (gre.); cebr, cebir (zorlama, kuvvet uygulama, gütme, güdüleme) (ara.); cyber (ing.) + knife (bıçak) (ing.) * neşter veya kesici alet kullanılmadan, tümörleri yüksek doz radyasyonla milimetrik hassasiyetle yok eden robotik bir radyocerrahi sistemi

sibernetik : gre., ara. * kybernein (yönetmek, dümen tutmak; kontrol etmek), kyber (güdü, güdüleme, güdüm, kontrol) (gre.); cebr, cebir (zorlama, kuvvet uygulama, gütme, güdüleme) (ara.); cyber (ing.) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * canlılar, makineler ve karmaşık sistemlerde iletişim, kontrol ve geri bildirim (feedback) mekanizmalarını inceleyen, özellikle otomatik kontrol, yapay zeka, robotik ve sistem teorisi gibi alanların temelini oluşturan disiplin

sibğat : ara. * sabaga (boyamak, renklendirmek) * boya, renk, levn; din, mezheb

sibkan : kür. * sipi (beyaz, ak) + kan (çoğul eki) * Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde (özellikle Ağrı, Erzurum, Bitlis, Van, Muş ve Kars) yaygın olan büyük ve köklü bir Kürt aşireti

sibling : ing. * sibb (akraba, kan bağı olan kişi, soydaş; yakınlık, akrabalık) + ling (sıfat yapım eki) * aynı anne ve babadan veya en az bir ortak ebeveynden gelen, kardeşlik bağı bulunan kişi; biyolojik veya ailevi olarak aynı soy hattına ait birey

sibson fasiası : ing., lat. * Sibson (İngiliz anatomist Francis Sibson’ın soyadından) (ing.) + face, facies (yüz, surat, görünüş, ifade; biçim, şekil) (lat.) * boyun kökünde, özellikle plevra kubbesini ve üst toraks girişini örten, subklavyen damarlar ve çevre anatomik yapılarla ilişkili fibröz bağ dokusu yapısı niteliğindeki zar ve destek tabakası

sibt : ara. * sibt (torun), esbat (ç.) * torun, aile, soy, kabile (Sippe (kabile) (alm.) )

siccil : far., ara. * seng (taş) + gil (çamur) (far.); siccil (taşlaşmış kil, pişmiş sert çamur; şiddetli sertlikte taş/taşlaşmış kil parçaları, ateşte pişirilip taşlaşmış çamur, ateşten balçık) * çok sertleşmiş kil veya pişmiş toprak parçası; Kur’an’da “ebabil kuşlarının attığı sert taş/ateşlenmiş kil parçaları” anlamında geçen, olağanüstü sertlik ve yok edici etkiyi ifade eden madde adı

siccin : ara. * secene (hapsetmek, zindana atmak, mahpus etmek) * mahpushane, hapishane, zindan

sicil : ara. * secele (yazmak, kaydetmek, tespit etmek; kayıt altına alma) * resmi veya özel bir konuda kişilere, olaylara veya işlemlere dair bilgilerin düzenli biçimde kaydedildiği defter, dosya veya kayıt sistemi; özellikle hukuk, idare ve iş hayatında kişinin geçmiş durumunu, davranışlarını ve işlemlerini gösteren kayıt bütünü; kayıt defteri, kağıt tomarı, sicil (sigil (mühür) (ing.) )

sicilya : gre., lat. * Sikelia (gre.); Sicilia, Trinacria (üç köşeli yer, üç burunlu yer) (tri (üç) + akra (uç, tepe, burun, kara parçası) + ia (yer eki) ) (lat.) * Akdeniz’in orta kesiminde, İtalya Yarımadası’nın güneyinde, “İtalyan çizmelerinin ucu” olarak bilinen Calabria bölgesinin hemen güneyinde Messina Boğazı ile ayrılan, kuzeyinde Tiren Denizi, güneyinde Akdeniz açıkları, doğusunda İyon Denizi bulunan; İtalya’ya bağlı özerk bölge statüsündeki büyük ada ve tarih boyunca Yunan, Roma, Arap ve Norman kültürlerinin etkisi altında gelişmiş önemli yerleşim ve ticaret merkezi

sicim : moğ. * siçim (ip, sicim, kordon, olta, iplik, tel, telcik, şerit, lif) * ip, sicim, kordon, olta, iplik, tel, telcik, şerit, lif; aralıksız ve ince uzun şekilde yağan yağmur;

sicim teorisi : far., gre. * sicim, sim (ip, iplik, tel, telcik, şerit, lif) (far.) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (theoros (gözlemci, seyirci, izleyici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * evreni oluşturan en küçük yapı taşlarının ipliksi döngülerden oluştuğunu varsayan, parçacıkların nokta kütleler değil, çok küçük titreşen “sicim” benzeri yapılar olarak modellenmesiyle evrenin tüm temel kuvvetlerini ve parçacıklarını birleştirmeyi amaçlayan, kuantum mekaniği ve genel göreliliği bir arada açıklamaya çalışan teorik çerçeve, ip teorisi, string theory

sickle cell anemi : lat, gre. * secare (kesmek, ayırmak, bölmek), secula (kesici) (lat.) sickle (orak) (ing.) + cella (küçük oda, odacık, hücre, bölme) (lat.) + anaemia (kansızlık) (an (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * orak hücreli anemi, alyuvarlardaki oksijen taşıyıcı protein olan hemoglobinin anormalliği sonucu alyuvarların orak şeklini almasıyla oluşan otozomal resesif kalıtılan genetik bir hastalık

sicm : ara. * seceme (akmak, dökülmek) * akma, akıtma, dökme, dökülme, gözyaşı dökme; dilde akıcılık (skhema, schema, scheme, Schema (plan, tasarım, şekil, biçim, form, tasarı, taslak, akış planı, şema) (gre., lat, ing., alm.) )

sicn : ara. * secene (hapsetmek, zindana atmak, mahpus etmek) * mahpushane, hapishane, zindan, siccin

sida : lat. * sida (antik bitki adı) * ropik ve subtropik bölgelerde yetişen, genellikle çalı formunda olan, yaprakları ve lifli gövdesi nedeniyle bazı türleri geleneksel tıpta ve lif elde etmede kullanılan, ebegümecigiller (Malvaceae) familyasına ait bitki cinsi

sidad : ara. * sadda (tıkamak, engellemek, mani olmak, kapamak), sedd (tıkaç, engel, mania, set) * tıkaç, tıkama, engelleyici, engelleme, sed, bariyer, mania

sidar : kür. * si (gölge) + dar (ağaç) * gölge, gölge veren ağaç, gölgeleyici; heybetli, gölgesinde barınılacak kişi; metin, dayanıklı; ağaç gölgesi (sidre (en üst idrak seviyesi, yüksek seviye) (ara.) )

sideral : lat. * sidus, sideris (yıldız, gök cismi; gökyüzünde görülen parlak ışık noktası veya takımyıldız) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait) * yıldızlarla veya gökyüzü cisimleriyle ilgili; yıldızlara veya sabit gök cisimlerine dayalı zaman ölçümü ve gözlemlerle ilgili

siderit : gre. * sideros (demir) + ites (element, kayaç ve mineral eki) * kimyasal bileşimi demir karbonat, sarımsı kahverengi ile gri arasında değişebilen renklerde görülen, demir cevheri olarak ekonomik önem taşıyan karbonat minerali (FeCO3)

siderofor : gre. * sideros (demir) + phoros (taşıyan, götüren, getiren) (pherein (taşımak, götürmek, getirmek) + os (isim yapım eki) ) * bakteri, mantar ve bazı diğer mikroorganizmalar tarafından demiri çevreden bağlayıp hücre içine taşımak amacıyla salgılanan, demire yüksek afinite gösteren düşük molekül ağırlıklı organik bileşik; demir alımını ve kullanımını sağlayan biyolojik taşıyıcı molekül

sideroz : gre. * sideros (demir) + osis (isim yapım ve durum eki) * dokularda veya organlarda aşırı demir birikmesi sonucu ortaya çıkan patolojik durum; özellikle demir tozlarının solunmasına bağlı akciğer birikimi veya çeşitli dokularda demir depolanmasıyla ilişkili hastalık süreci

sidik : tür. * si (akıtmak, dökmek, işemek) + dik (isim yapım eki) * böbrekler tarafından kandaki artık maddelerin süzülmesiyle oluşan, üreterler aracılığıyla mesanede biriktirilen ve idrar yolu üzerinden dışarı atılan sıvı atık, çiş, idrar, bevl, ürin, akıtılmış olan

sidik borusu : tür. * sidik (böbrekler tarafından kandaki artık maddelerin süzülmesiyle oluşan, üreterler aracılığıyla mesanede biriktirilen ve idrar yolu üzerinden dışarı atılan sıvı atık, çiş, idrar, bevl, ürin, akıtılmış olan ) (si (akıtmak, dökmek, işemek) + dik (isim yapım eki) ) + burgu, boru (içi boş, uzun ve silindirik geçit; boynuz şeklinde üfleme çalgısı) + su (iyelik eki) * idrarın böbreklerden mesaneye veya mesaneden vücut dışına taşınmasını sağlayan kanal biçimindeki anatomik yapı, üreter, üretra

sidik torbası : tür. * sidik (böbrekler tarafından kandaki artık maddelerin süzülmesiyle oluşan, üreterler aracılığıyla mesanede biriktirilen ve idrar yolu üzerinden dışarı atılan sıvı atık, çiş, idrar, bevl, ürin, akıtılmış olan ) (si (akıtmak, dökmek, işemek) + dik (isim yapım eki) ) + torba (iplik, kıl vb.den dokunmuş, türlü boyutta olabilen küçük çuval; kâğıttan, plastikten vb. yapılmış, içine eşya konulan nesne) + sı (iyelik eki) * böbreklerden gelen idrarı geçici olarak depolayan, kaslı yapıya sahip, dolduğunda işeme ihtiyacını oluşturan ve boşalma sırasında idrarı üretraya ileten kese biçimindeki organ, mesane

siding : ing. * side (yan, taraf) + ing (isim yapım eki) * bir yapının dış yüzeyini kaplamak veya korumak için kullanılan, genellikle ahşap, metal, vinil veya benzeri malzemelerden yapılan dış cephe kaplama malzemesi, dış kaplama, cephe kaplaması

sidku : ara. * sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek; içtenlik göstermek) * doğruluk, dürüstlük

sidofovir : lat. * cy (sitokrom, sitozin belirteci) + fovir (fosfonik asit türevi eki) * başta sitomegalovirüs (CMV) olmak üzere bazı DNA virüslerine karşı etkili, viral DNA sentezini baskılayarak çoğalmayı engelleyen antiviral ilacın etken maddesi (C8H14N3O6P)

sidre : ara. * sidr (Arabistan kirazı, nebk ağacı; hünnap ağacı) * Kur’an’da özellikle Sidretü’l-Münteha tamlamasında geçen, İslami gelenekte göğün en üst sınırında bulunduğuna inanılan kutsal ağaç; Arabistan kirazı, nebk ağacı; hünnap ağacı (Ziziphus) türlerini ifade eden bitki ismi

sidret-ül münteha : ara. * sidr (Arabistan kirazı, nebk ağacı; hünnap ağacı) + el (ön ek, artikel) + naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek, vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek, nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek), nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme), intaha (sona ermek, nihayete ulaşmak, bitmek), nihayet (son, bitiş), munteha (bir şeyin ulaştığı en son nokta veya sınır, son, zirve, nihai durum) * İslami inanışta göklerin en üst sınırında bulunduğu kabul edilen, yaratılmışların bilgisinin ve yükselişinin ulaşabileceği son nokta olan metafizik sınırı ve sembolik kozmik eşiği simgeleyen, Miraç anlatılarında Hz. Muhammed’in eriştiği en yüksek makamla ilişkilendirilen kutsal sidr ağacı

sierra leone : isp. * sierra (dağ silsilesi) + leao (aslan) * Batı Afrika’da Atlas Okyanusu kıyısında yer alan bir ülke olup kuzey ve doğuda Gine, güneydoğuda Liberya ile komşu olan devlet

sierra leone : lat., isp. * serra (testere, dişli kenar) + leo (aslan) (lat.); sierra (sıradağ, dağ sırası, dağ silsilesi) + leone (aslan) (isp.) * Batı Afrika’da Atlas Okyanusu kıyısında yer alan, kuzey ve doğusunda Gine, güneydoğusunda Liberya ile komşu olan; adı Portekizli denizciler tarafından “Aslan Dağları” anlamında verilen, başkenti Freetown olan devlet ve coğrafi bölge

siesta : lat. * sextus (altı), sexta (altıncı) + hora (saat) * öğle arasında dik güneş ışınlarının sıcaklığınından veya öğle yemeği sonrası metabolizma faaliyetlerinin hızlanması sebebiyle vücudun anlık mayışma durumunun, kısa süreli uyku ile hissedilen dinlenme ihtiyacı (Antik Roma’da gün güneş doğumundan itibaren 12 eşit parçaya bölünürdü

sif : nor. * sif (akrabalık, bağ, soy, nesil, aile) * İskandinav (Norse) mitolojisinde Thor’un eşi olan, Aesir tanrıları arasında yer alan, özellikle uzun altın saçlarıyla simgelenen, bereket, toprak ve verimlilikle ilişkilendirilen, Toprak Ana ve tarımsal üretkenlik sembolizmiyle bağlantılı mitolojik figür

sifare : ara. * sefir (elçi, temsilci), sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek, elçi olarak gitmek, elçilik etmek, temsil etmek) + et (isim yapım eki) * bir devletin başka bir devletteki resmi diplomatik temsilciliği; büyükelçilik, elçilik makamı ve binası

sifenoid : gre. * sphen (kama, takoz) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * kafatasının orta kısmında yer alan, göz çukuru ve beyin tabanı yapılarının önemli bir parçası olan kama şeklindeki kemik, os sphenoidale

sifilis : lat., gre. * Syphilis (16. yüzyılda İtalyan hekim, şair, matematikçi ve doğa filozofu Girolamo Fracastoro tarafından “Syphilus” adlı kurgusal bir çobandan esinlenerek adlandırılmış, hastalığı temsil eden alegorik özel ad; frengi) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * Treponema pallidum bakterisinin neden olduğu, cinsel yolla ve nadiren doğrudan temas veya anneden bebeğe geçişle bulaşabilen; tedavi edilmediğinde deri, sinir sistemi, kalp ve iç organlarda ciddi hasarlara yol açabilen kronik enfeksiyon hastalığı, frengi

sifilitik : lat., gre. * Syphilis (tıbbi terim; 16. yüzyılda İtalyan hekim, şair, matematikçi ve doğa filozofu Girolamo Fracastoro tarafından “Syphilus” adlı kurgusal bir çobandan esinlenerek adlandırılmış, hastalığı temsil eden alegorik özel ad) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) * sifilis (frengi) hastalığıyla ilgili olan, sifilis (frengi) enfeksiyonu taşıyan veya hastalığın etkilerini gösteren, Treponema pallidum enfeksiyonuna bağlı klinik bulgularla ilişkili

sifiliz : lat., gre. * Syphilis (tıbbi terim; 16. yüzyılda İtalyan hekim, şair, matematikçi ve doğa filozofu Girolamo Fracastoro tarafından “Syphilus” adlı kurgusal bir çobandan esinlenerek adlandırılmış, hastalığı temsil eden alegorik özel ad) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * Treponema pallidum bakterisinin neden olduğu, cinsel yolla ve nadiren doğrudan temas veya anneden bebeğe geçişle bulaşabilen; tedavi edilmediğinde deri, sinir sistemi, kalp ve iç organlarda ciddi hasarlara yol açabilen kronik enfeksiyon hastalığı, frengi

sifon : gre. * siphon (boru, hortum, tüp, emici boru; sıvıyı bir yerden başka bir yere aktaran kıvrımlı kanal) * sıvıların yerçekimi ve basınç farkı kullanılarak bir kaptan daha alçak seviyedeki başka bir kaba aktarılmasını sağlayan boru sistemi; doğada bazı bitkilerde ve hayvanlarda sıvı taşımaya yarayan tüp benzeri yapı; mühendislikte akışkan transferinde kullanılan kıvrımlı boru düzeneği

sifonops : gre. * siphon (boru, hortum, tüp, emici boru; sıvıyı bir yerden başka bir yere aktaran kıvrımlı kanal) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) * Güney Amerika'da, genellikle nemli tropikal orman zeminlerinde ve toprak altında yaşayan, bacağı ve kolları olmayan, solucana veya yılana benzeyen ayaksız bir amfibiyen (çift yaşayışlı) cinsi

sifr : ara. * safara (yazmak), seferet (yazıcılar) * yazılmış nesne, mektup

siftah : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + fataha (açmak, genişletmek), feth (açma, açılış, genişletme, zaptetme, ele geçirme, yol gösterme, hüküm verme, galibiyet ve zafere ulaştırma) * açılış isteme, başlama, açma, istiftah

siftinmek : far., tür. * suftan (ince uçla delmek, gagalamak) (far.) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * bir yere sürtünerek kaşınmak, bir işi ağırdan alıp boş yere oyalanmak, vakit öldürmek

siga : ara. * siga (kalıp, biçim, şekil, form) * bir şeyin belirli bir düzene göre oluşturulmuş kalıbı, formu veya ifade tarzı; özellikle dilbilimde kelime veya cümlenin çekimlenmiş biçimi, hukuk ve edebiyatta ise belirli bir ifadenin standartlaştırılmış yapısı

sigara : isp. * cigarro (tütün yaprağıyla sarılmış tütün, sigara) * kurutulmuş ve işlenmiş tütünün ince kağıt içine sarılmasıyla elde edilen, yakılarak dumanı içe çekilen, nikotin içeren ve bağımlılık yapıcı etkisi bulunan tütün ürünü

sigar-ü kibar : ara. * sağir (küçük; küçük yaşya olan; aşağı tabaka), sigar (küçükler, aşağı tabaka, küçük yaşta olanlar) + u (tamlama eki) + kebir (büyük), kibar (büyükler, ileri gelenler, yaşlılar) * küçükler ve büyükler; bireyleri hiyerarşik olarak gençler/alt tabaka ile yaşlılar/üst tabaka şeklinde sınıflandıran, özellikle Osmanlı Türkçesi ve klasik metinlerde kullanılan toplumsal ifade

sigma : gre. * sigma (Σ σ/ς) * Yunanca alfabenin on sekizinci harfi Σ/σ/ς); Antik Yunan alfabesinde “s” sesini karşılayan harf; modern kullanımda matematikte toplam (∑), istatistikte standart sapma ve çeşitli bilim dallarında değişken, katsayı veya sembolik gösterim olarak kullanılan temel gösterim birimi 

sigma bağı : gre. * sigma (Yunan alfabesinin 18. harfi Σ/σ/ς) (gre.) + bağı (ilişkisi, ilgisi, ilintisi, bağlantısı, koneksiyonu) * atomlar arasında orbitallerin doğrudan eksen boyunca örtüşmesiyle oluşan, elektron yoğunluğunun bağ ekseni üzerinde simetrik dağıldığı ve tekli bağların temelini oluşturan en güçlü ve en yaygın kovalent bağ türü; kimyada π bağlarından farklı olarak dönme serbestliği sağlayan temel bağ yapısı

sigma cebiri : gre. * sigma (Yunan alfabesinin 18. harfi Σ/σ/ς) (gre.) + cabara, cebr (zorlamak, güç uygulamak, baskı yapmak, kuvvet uygulamak, gütmek, güdülemek), cebr, cebir (zorlama, güdüleme, harfler ile yapılan hesap; sayısal işlemlerin, sayılar yerine imler (semboller) konularak genelleştiridiği sistem) (ara.) * bir küme üzerinde tanımlı, boş küme içeren, tümleyene göre kapalı olan ve sayılabilir birleşimlere kapalı kümeler ailesi; ölçü teorisi ve olasılık kuramında olayların tanımlanmasını ve ölçülebilirlik kavramını formal olarak kuran temel matematiksel yapı; bir X kümesi için X kümesini içinde bulunduran, kendisine ait her kümenin tümleyenini de içeren, kendisine ait sayılabilir sonsuz sayıdaki kümelerin bileşimini ve kesişimini de içeren X kümesinin alt kümeler ailesi

sigmoid : gre. * sigma (Yunan alfabesinin 18. harfi Σ/σ/ς) + eidos, oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * matematikte ve biyolojide “S şeklinde eğri” anlamına gelen, özellikle lojistik fonksiyonlar, nöral aktivasyon fonksiyonları ve büyüme modellerinde kullanılan, başlangıçta yavaş başlayıp orta bölgede hızlanan ve sonra doygunluğa ulaşarak yataylaşan karakteristik S biçimli fonksiyon veya yapı

sigmoid kolon : gre. * sigma (Yunan alfabesinin 18. harfi Σ/σ/ς) + eidos, oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + kolon (kalın bağırsak, bükülmüş bağırsak) * kalın bağırsağın sol alt kadranda yer alan, pelvis içine doğru uzanıp S şeklinde kıvrımlar yapan bölümü; dışkının rektuma iletilmeden önce geçici olarak depolandığı, esnek yapılı bağırsak segmenti

sigmoidoskopi : gre. * sigma (Yunan alfabesinin 18. harfi Σ/σ/ς) + eidos, oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * rektum ve sigmoid kolonun iç yüzeyinin endoskopik cihazla görüntülenmesi amacıyla yapılan tanısal tıbbi inceleme; alt gastrointestinal sistemde ülser, polip, iltihap ve kanama gibi durumların değerlendirilmesinde kullanılan endoskopik yöntem

sigorta : lat. * securus (güvenli, emniyetli) (se (ayrı, uzak) + cura (bakım, özen, ihtimam, endişe, kaygı) + us (sıfat yapım eki) ) + itas (isim yapım eki) * güvence, emniyet, garanti; bireylerin veya kurumların belirli risklere karşı (hastalık, kaza, hasar, ölüm, mal kaybı vb.) önceden prim ödeyerek güvence altına alınmasını sağlayan, riskin topluluk içinde paylaştırıldığı finansal güvenlik ve teminat sistemi

sigun geyik : tür. * sıg (intibak etmek, küçülerek bir yere girmek, sıgmak, sığınmak) + un (sıfat yapım eki) + geyik (geviş getiren, uzun ve çatal boynuzlu, otobur memeli) * Türk mitolojisinde ve Şamanizm inancında doğaüstü güçlerle iletişim kurabilen, ilahi korumayı ve bereketi temsil eden, hükümdarlık sembolü olarak kabul edilen kutsal bir rehber hayvan

siğil : tür. * sige (işemek) + il (isim yapım ve durum eki) (siğillerin üzerine idrar yapmanın tedavi edici olduğu inancından) * deri veya mukozalarda, çoğunlukla insan papilloma virüsünün (HPV) etkisiyle oluşan, yüzeyden kabarık, sert veya pürtüklü görünümlü küçük iyi huylu oluşum, verrü

sihir : ara. * sahhara (boyun eğdirmek, buyruğa almak, hizmete vermek, kontrol altına almak; büyülemek, sihirlemek) * güçler, gizli yöntemler veya illüzyon yoluyla normal şartlarda gerçekleşmesi imkansız olanı yapma veya yapar gibi gösterme sanatı, sihr; büyü, göz boyama, gizli etki, zihin kontrol; algıyı değiştiren, gerçeklik algısını değiştiren veya gerçek dışı görünüm oluşturan şey; özel güçler aracılığıyla olayları etkilediğine inanılan büyü ve tılsım uygulaması; göz aldatıcı, yanıltıcı, şaşırtıcı veya açıklanması güç etki ve gösteri

sihirbaz : ara., far. * sihir (büyü, illüzyon, algı değiştirme, zihin kontrol) (ara.) + baz (-cı, yapan, eden kişi; oynayan, iştigal eden, uğraşan) (far.) * illüzyon, göz yanıltma, algı manipülasyonu (değiştirme) teknikleriyle gösteri yapan kimse, büyücü, illüzyonist

sihr : ara. * sahhara (boyun eğdirmek, buyruğa almak, hizmete vermek, kontrol altına almak; büyülemek, sihirlemek) * güçler, gizli yöntemler veya illüzyon yoluyla normal şartlarda gerçekleşmesi imkansız olanı yapma veya yapar gibi gösterme sanatı, sihir; büyü, göz boyama, gizli etki, zihin kontrol; algıyı değiştiren, gerçeklik algısını değiştiren veya gerçek dışı görünüm oluşturan şey; özel güçler aracılığıyla olayları etkilediğine inanılan büyü ve tılsım uygulaması; göz aldatıcı, yanıltıcı, şaşırtıcı veya açıklanması güç etki ve gösteri

sihra : ara. * sahara (eritmek, madeni ateşte eriyik haline getirmek; kaynaştırmak) * kaynaştırma; kan bağına dayanmayan, evlilik yoluyla kurulan akrabalık ilişkisi

siirt : sür., kel. * keert, se'erd (sehir, il, kent) * Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin doğu kesiminde bulunan, kuzeyinde Batman ve Bitlis, doğusunda Van, güneydoğusunda Şırnak ve güneybatısında Mardin ile çevrili olan, 56 plaka numaralı ili

sik : tür. * simek (akıtmak, dökmek, işemek, idrar yapmak, çiş yapmak) (si (akıtma, dökme, çiş, işeme) + k (-ci, araç eki) ) * erkek cinsel organı, penis; işeme organı, işetici

sika : ara. * vasaka (bağlamak, sağlamlaştırmak, güven altına almak), misak (sağlam bağ, ahit, kesin sözleşme) * güvenilir, itimat edilen; tulum, çanta (sac, Sack (kese, çanta) (ing., fra., alm.) )

sikal : ara. * sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sikl (ağırlık, yük) * ağır olan, ağır şeyler

sikatif : lat., fra. * siccatus (siccare (kurutmak, suyunu çekmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) (lat ); siccatif (fra.) * metal bileşiklerinden (örneğin kobalt, kurşun veya mangan) elde edilen, boyanın oksitlenerek katılaşmasını hızlandırması nedeniyle yağlı boya ve vernik gibi maddelerin çok daha hızlı kurumasını sağlamak amacıyla içlerine katılan kimyasal kurutucu madde

sikatriks : lat. * cicatrix (yara izi, nedbe) * deride veya dokularda bir yaranın iyileşmesi sonrası kalan kalıcı iz, skar dokusu, nedbe

sikatris : lat. * cicatrix (yara izi, nedbe) * deride veya dokularda bir yaranın iyileşmesi sonrası kalan kalıcı iz, skar dokusu, nedbe

sikatrisyel : lat. * cicatrix (yara izi, nedbe) + alis (ile ilgili, -a ait) * yara izi oluşturan, skar oluşturan, nedbe oluşturan

sikatrizan : lat. * cicatrix (yara izi, nedbe) + ens, ent (sıfat yapım eki) (lat.); cicatrisant (fra.) * yara iyileşmesi sürecini başlatan, hızlandıran veya destekleyen; yeni doku oluşumunu teşvik ederek skar (cicatrix) oluşumuna yol açan veya onu düzenleyen

sikatrizasyon : lat. * cicatrix (yara izi, nedbe) + are (fiil mastar eki) + tio (isim yapım eki) (lat.); cicatrisation (fra.) * bir yaranın iyileşme süreci sonunda yeni bağ dokusunun oluşarak yara bölgesinin kapanması ve skar (nedbe) dokusunun meydana gelmesi; tıpta yara iyileşmesinin fibrozis ve epitelizasyon evrelerini kapsayan süreç

sikaye : ara. * saka (sulamak, akıtmak, yağdırmak, dökmek), saki (sucu, sulayıcı) * sulama, su verme; suluk, su kabı

sikayet : ara. * saka (sulamak, akıtmak, yağdırmak, dökmek), saki (sucu, sulayıcı) * su verme, sulama

sikke : ara. * sikke (mühür, damga; kalıp; darphane; madeni para basma kalıbı) * eski madeni para veya madenî paraların üzerine basılan damga; eskiden devletler tarafından altın, gümüş veya bakır gibi metallerden basılan para; Mevlevi semazenlerinin giydiği, kulaksız, yukarıya doğru daralan, genellikle deve tüyünden veya keçeden yapılan yüksek ve koni biçimindeki tasavvufi başlık, mevlevi tacı, semazen kavuğu

sikkehane : ara. * sikke (mühür, damga; kalıp; darphane; madeni para basma kalıbı) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * para basılan yer, darphane

sikkin : ara. * sakka (kesmek, yarmak, ayırmak; keskinleştirmek) + in (isim yapım eki) * kesme, doğrama ve parçalama işlerinde kullanılan, metalden yapılmış kesici alet, bıçak

siklamen : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + minos, menos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Primulaceae (çuhaçiçeğigiller) familyasından, geniş ve yürek biçiminde yaprakları olan, uzun saplı, şaraprengi, pembe veya beyaz çiçekler açan bir bitki

siklesonid : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + ide (ikili bileşik, anyon eki) * inhalasyon veya nazal sprey formunda kullanılan, glukokortikoid yapıda bir antiinflamatuvar ilaç; özellikle astım ve alerjik rinit tedavisinde hava yolu iltihabını baskılayan ilacın etken maddesi (C29H44O7)

siklet : ara. * sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sikl (ağırlık, yük) + et (isim yapım eki) * ölçü, ağırlık; spor terminolojisinde (boks, güreş vb.) sporcuların vücut ağırlıklarına göre ayrıldığı sınıf; aynı zamanda “hafif, orta, ağır” gibi kategorileri ifade eden ağırlık kategorisi (weight class)

siklik : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.); cyclicus (cyclus + icus ) (lat.); cyclique (fra.) * belirli bir düzen içinde tekrar eden, döngüsel özellik gösteren; başlangıç ve bitiş noktası bir döngü oluşturarak periyodik olarak tekrarlanan, döngüsel

siklobarbiton : gre., lat. * kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) (gre.) + barbiton (barbitürik asit türevi kimyasal bileşik) (barbit (barbitürik asit türevi kimyasal bileşik) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) ) (lat.) * orta ila kısa etkili barbitürat sınıfına ait eski bir uyku ve sakinleştirici ilacın etken maddesi (C12H16N2O3)

siklobenzaprin : gre., lat. * kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) (gre.) + benz (benzen (C6H6) halkası, aromatik çekirdek) + prine (uyaran, etkileyen madde) (lat.) * akut kas-iskelet sistemi ağrılarını ve iskelet kası spazmlarını azaltmak için kullanılan, santral etkili kas gevşetici ilacın etken maddesi (C18H21N)

siklodekstrin : gre., lat. * kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + dexiteros (dexi (sağ) + teros (durum eki) ) (gre.); dex, dexter, dextrum (sağ, sağ taraf, sağdaki), dextro (sağ yöne hareket eki) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * nişastanın enzimatik parçalanmasıyla elde edilen, glukoz birimlerinin halka (siklik) yapı oluşturacak şekilde dizildiği, içi hidrofobik, dışı hidrofilik olan ve ilaç taşıma, çözünürlük artırma ve kompleks oluşturma amacıyla kullanılan siklik oligosakkarit sınıfı bileşikler

siklofosfamid : gre., lat. * kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + phosphoros (fosfor elementi) (gre.) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) (lat.) * alkilleyici ajan sınıfına ait, DNA’da çapraz bağlanma oluşturarak hücre çoğalmasını baskılayan, özellikle kanser tedavisinde ve bazı otoimmün hastalıklarda kullanılan sitotoksik kemoterapi ilacının etken maddesi (C7H15Cl2N2O2P)

siklohekzan : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + hexane (altı karbon atomundan oluşan düz zincirli bir alkan (doymuş hidrokarbon) türü C6H14) * altı karbon atomunun halka şeklinde birleştiği, naylon yapımında kullanılan hammadde (adipik asit ve kaprolaktam) elde etmek için harcanan renksiz, yanıcı ve uçucu bir hidrokarbon sıvısı (C6H12)

sikloid : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * geometrik olarak bir çemberin başka bir çember üzerinde kaymadan yuvarlanmasıyla bir noktanın izlediği eğri; bir doğru boyunca yuvarlanan bir çemberin üzerinde bulunan bir noktanın çizdiği eğri, teker izi eğrisi, yuvarlanma eğrisi

sikloksijenaz : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ase (enzim eki) * araşidonik asitten prostaglandin, prostasiklin ve tromboksan gibi eikosanoidlerin sentezini katalizleyen; inflamasyon, ağrı, ateş ve trombosit fonksiyonlarında rol alan önemli enzim ailesi (COX-1 ve COX-2 izoenzimleri)

siklon : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) * düşük basınç merkezi etrafında hava kütlelerinin spiral biçimde dönerek yükseldiği, güçlü rüzgarlar ve yoğun yağışla karakterize edilen atmosferik sistem; tropikal bölgelerde “kasırga/typhoon” olarak da adlandırılan geniş ölçekli meteorolojik döngüsel fırtına

siklopentolat : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + pente (beş) +ol (hidroksil, alkol grubu OH) + ate (asitin tuzu veya esteri eki) * oftalmolojide kullanılan, gözde parasempatik etkiyi geçici olarak bloke ederek pupilla genişlemesi (midriyazis) ve akomodasyon felci oluşturan antimuskarinik ilaç; göz muayenesinde refraksiyon ölçümü ve fundus değerlendirmesi için kullanılan ilacın etken maddesi (C17H25NO3)

siklopiroks : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + pyr (ateş) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) * geniş spektrumlu antifungal ve antibakteriyel etki gösteren; özellikle dermatofitler, maya ve küf mantarlarına karşı kullanılan topikal antimikotik ilacın etken maddesi (C11H9NO2)

siklopleji : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + plegia (felç, inme, nuzul) (plegein (darbelemek, vurmak, çarpmak) + eia (durum ve usim yapın eki) ) * gözde siliyer kasın geçici felci sonucu akomodasyon (yakına odaklanma) yeteneğinin kaybı

sikloplejik : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + plegia (felç, inme, nuzul) (plegein (darbelemek, vurmak, çarpmak) + eia (durum ve usim yapın eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * gözde siliyer kasın geçici felcini oluşturan veya buna neden olan, akomodasyonu durduran veya azaltan (örneğin atropin, siklopentolat gibi midriyatik-sikloplejik ajanlar)

siklopropan : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) (gre.); cyclus (lat.) + propane (üç karbonlu alkan) (pro, pros (ilk, birinci, baş, ön, önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için, lehine, içinde, gerektikçe) + ane (alkan eki) ) (lat.) * üç karbon atomunun kapalı halka oluşturduğu, yüksek açısal gerilime sahip en küçük sikloalkan; geçmişte anestezik gaz olarak kullanılmış, günümüzde daha çok organik kimyada yapısal ve teorik önemi olan basit halkalı hidrokarbon (C3H6)

sikloserin : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + serine (serin amino asiti) * serine” (bir amino asidi) birleşiminden oluşan, tüberküloz tedavisinde kullanılan antibiyotik sınıfına ait, bakteriyel hücre duvarı sentezini etkileyen bir ilacın etken maddesi (C3H6N2O2)

siklospora : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) * insanlarda şiddetli sulu ishale ve mide rahatsızlıklarına neden olan, marul, ahududu, fesleğen) veya suların tüketilmesiyle bulaşan mikroskobik, tek hücreli bir bağırsak paraziti

siklosporin : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * mantarlardan elde edilen, halka yapılı (siklik) peptid özelliği taşıyan, bağışıklık sisteminde T-hücre aktivasyonunu baskılayarak organ nakillerinde rejeksiyonu önlemek ve bazı otoimmün hastalıkları tedavi etmek için kullanılan immünsüpresif ilacın etken maddesi (C62H111N11O12)

siklotimi : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + thymos (ruh, ruh hali, duygu, mizaç, öfke, içsel yaşam gücü, canlılık) + eia (durum eki) * duygudurumun kronik ve dalgalı biçimde seyrettiği, hafif depresif ve hafif hipomanik dönemlerin birbirini izlediği, bipolar spektrum içinde değerlendirilen, ancak tam mani veya majör depresyon epizodlarına ulaşmayan duygudurum düzeni bozukluğu

siklotomi : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * çemberin/dairenin eşit parçalara bölünmesi, geometride ve sayılar teorisinde bir çemberin eşit açılarla bölünmesi, yani n parçaya ayırma işlemi (daire bölme problemi)

siklotron : gre. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + tron (alet, araç eki) * yüklü parçacıkları güçlü manyetik alan ve alternatif elektrik alanlar kullanarak spiral/dairesel yörüngelerde hızlandıran, nükleer fizik ve parçacık fiziğinde kullanılan dairesel hızlandırıcı cihaz

siklus : gre., lat. * kuklos, kyklos, kyklon (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus); cyclus (lat.) * belirli bir başlangıç ve bitiş noktası arasında tekrar eden olaylar dizisi, tekrarlayan süreç, çevrim, periyot, döngü

sikmek : tür. * sik (işeme organı; penis) (si (işemek, idrar yapmak, çiş yapmak) + k (isim yapım ve araç eki) ) * erkeğin kadınla cinsel ilişkiye girmesinin argo fiili

sikonyum : gre., lat. * sykon (incir) (gre.) + ium (isim yapım eki) (lat.) * özellikle Ficus cinsinde, çok sayıda küçük çiçeğin içe dönük olarak yerleştiği, dış görünüşte tek bir meyveye benzeyen özel çiçek durumu, incir tipi yalancı meyve

sikozis : gre. * sykos (incir) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * incirleşme; genellikle kıl köklerinin kronik bakteriyel enfeksiyonu sonucu oluşan, özellikle sakal bölgesinde görülen; irinli, tekrarlayıcı folikülit tarzı deri hastalığı (barber’s itch / sycosis barbae)

sila : ara. * sala (girmek; ateşe girmek, yanmak, alevin içinde kalmak) * girme; yanma, ateşe girme, cehenneme girme

sil'a : ara. * sal’a (kesmek, ayırmak) * kesilen, ayrılan şey; ticaret malı, mal, meta, ticaret malı, alınıp satılan; İslam ticaret hukukunda akde (sözleşmeye) konu olan, taşınabilir, helal, meşru ve üzerinde mülkiyet kurulabilen her türlü ticari emtia ve maddi varlı

silah : ara. * salaha (donatmak, kuşatmak, hazırlamak, silahlandırmak, teçhiz etmek) * savaşta saldırı veya savunma amacıyla kullanılan kesici, delici, vurucu veya ateşli araç; genel anlamda muharebe aracı, savaş gereci

silahdar : ara. * salaha (donatmak, kuşatmak, hazırlamak, silahlandırmak, teçhiz etmek), silah (savaşta saldırı veya savunma amacıyla kullanılan kesici, delici, vurucu veya ateşli araç; genel anlamda muharebe aracı, savaş gereci ) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * Osmanlı saray teşkilatında padişahın silahlarını taşıyan ve koruyan görevli; genel anlamda silah taşıyan kişi, silah taşıyıcısı, saray görevlisi

silahşör : ara., far. * salaha (donatmak, kuşatmak, hazırlamak, silahlandırmak, teçhiz etmek), silah (savaşta saldırı veya savunma amacıyla kullanılan kesici, delici, vurucu veya ateşli araç; genel anlamda muharebe aracı, savaş gereci ) (ara.) + şor (-cı, yapan, eden eki) (far.) * iyi silah kullanan, usta savaşçı; özellikle Osmanlı ve klasik metinlerde silah kullanmada mahir kişi, usta dövüşçü, savaşçı

silahtar : ara. * salaha (donatmak, kuşatmak, hazırlamak, silahlandırmak, teçhiz etmek), silah (savaşta saldırı veya savunma amacıyla kullanılan kesici, delici, vurucu veya ateşli araç; genel anlamda muharebe aracı, savaş gereci ) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * Osmanlı saray teşkilatında padişahın silahlarını taşıyan ve koruyan görevli; genel anlamda silah taşıyan kişi, silah taşıyıcısı, saray görevlisi

silaj : yun., lat. * silo (depo, ambar; tahıl deposu) (gre.) + agium (isim yapım ve durum eki) (lat.); ensiler (siloya koymak, depolamak), silage (fra.) * yeşil yem bitkilerinin havasız ortamda fermente edilerek saklanması yöntemine veya bu yöntemle elde edilen yem, siloda bekletilerek mayalanan hayvan yemi

silazapril : lat. * cil (sentetik önek) + aza (azot eki) + pril (anjiyotensin dönüştürücü enzimi inhibitörü eki) * hipertansiyon ve konjestif kalp yetmezliği tedavisinde kullanılan tedavisinde kullanılan ACE (Angiotensin-Converting Enzyme) inhibitörü ilacın etken maddesi (C22H31N3O5)

silbium marianum : gre., lat. * silybon (dikenli bitki, deve dikeni) (gre.) + marianum (Maria (Meryem) + anum (sıfat yapım eki) ) * Asteraceae (papatyagiller) familyasından olan, yaprakları üzerinde beyaz damarlı desenler bulunan, karaciğer koruyucu etkileriyle bilinen, dikenli bitki

sildenafil : ing. * sild (ön ek) + enafil (DE5 inhibitörü ilaç sınıfı eki) * yapısal olarak fosfodiesteraz-5 (PDE5) inhibitörü olan, erektil disfonksiyon ve pulmoner hipertansiyon tedavisinde kullanılan, damar düz kaslarında cGMP yıkımını engelleyerek vazodilatasyon sağlayan sentetik ilacın etken maddesi (C22H30N6O4S)

silecek : tür. * sil (temizlemek, ortadan kaldırmak) + ecek (gelecek zaman ve araç eki) * silme aracı, silme aleti; cam, yüzey veya ekran üzerindeki su, kir vb. maddeleri temizlemek için kullanılan araç; araçlarda ön cam temizleme aparatı

silene : lat. * silene (yapışkan salgı, sakız); Silenos/Silenus (Yunan mitolojisinde şişkin göbekli figür ile resmedilen, Yunan mitolojisinde şarap, sarhoşluk ve neşeyle de ilişkilendirilen orman tanrısı) * Caryophyllaceae (karanfilgiller) familyasından, genellikle pembe-beyaz çiçekli, bazı türlerinde gövdesi yapışkan salgı üreten otsu bitki cinsi

silgi : tür. * sil (temizlemek, ortadan kaldırmak) + gi (isim yapım ve araç eki) * yazı, çizgi veya işaretleri silmeye yarayan araç; özellikle kurşun kalem izlerini kağıttan çıkarmak için kullanılan kauçuk veya benzeri maddeden yapılmış nesne

sili : tür. * sil (temizlemek, arındırmak, saflaştırmak, paklamak, silmek) + i (sıfat yapım eki) * arı, saf, temiz, pak, dürüst, ahlaklı, iffetli

silia : lat. * cilium (kirpik, göz kapağı kenarındaki ince tüy) + a (çoğul eki) * hücre yüzeyinden dışarı uzanan, mikroorganizmaların hareketini veya dokular üzerinde sıvı taşınmasını sağlayan kirpik benzeri ve mikroskopik boyuttaki ince ve hareketli uzantı

silifke : gre. * seleukeia (seleukos (Büyük İskender'in generallerinden olan Makedon komutan I. Seleukos Nikator tarafından M.Ö. 300 yıllarında kurulan antik kent Seleucia isminden) + eia (isim yapım ve yer eki) ) * Mersin’in bir ilçesi (Seleukeia ad Calycadnum (Göksu üzerindeki Seleukeia) )

silika : lat. * silex (çakmak taşı, sert taş) + ica (kimyasal madde eki) * doğada çoğunlukla kuvars ve diğer kristal veya amorf biçimlerde bulunan, cam, seramik, beton ve çeşitli endüstriyel malzemelerin üretiminde yaygın olarak kullanılan silikon dioksit, silisyum dioksit (SiO2)

silikat : lat. * silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal element eki) ) + ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) ) * silisyumun oksijenle oluşturduğu SiO4 tetrahedra birimlerinden meydana gelen, yerkabuğunun büyük bölümünü oluşturan kayaç ve minerallerin temel kimyasal grubunu oluşturan kimyasal bileşikler sınıfı (SiO4⁴⁻)

silikon : lat. * silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal element eki) ) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) * omurgasında silisyum ve oksijen atomları bulunan sentetik polimerler grubu; elastomer, reçine, yağ ve kauçuk benzeri maddelerin genel adı ( (R2SiO)n)

silikon-yanma : lat., tür. * silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal element eki) ) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) (lat.) + yanma (ateş ile yakılma, ateşin etkisinde kalma) (tür.) * astrofizikte dev yıldızların çekirdeğinde gerçekleşen son nükleer füzyon aşaması

silikoz : lat., gre. * silica (silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal element eki) ) (lat.) + dis, dyo (iki) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + ide (ikili bileşik, anyon eki) ) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * silika tozunun uzun süre solunması sonucu akciğerlerde fibrozis ve kalıcı hasara yol açan meslek hastalığı, silika (silisyum dioksit) tozu akciğer hastalığı

silikozis : lat., gre. * silica (silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal element eki) ) (lat.) + dis, dyo (iki) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + ide (ikili bileşik, anyon eki) ) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * silika tozunun uzun süre solunması sonucu akciğerlerde fibrozis ve kalıcı hasara yol açan meslek hastalığı, silika (silisyum dioksit) tozu akciğer hastalığı

silikül : şat. * silicula (küçük kapsül, küçük kutucuk, küçük kap) (siliqua (bakla, kapsül biçimli meyve) + ulus, ula (küçültme eki) ) * Brassicaceae (turpgiller) familyasındaki bazı bitkilerde görülen, uzunluğunun genişliğine eşit veya ondan en fazla yaklaşık iki kat uzun olan, iki karpelden oluşan ve olgunlaştığında bir bölme ile iki parçaya ayrılan kısa kapsül tipi meyve, kısa baklamsı meyve

silimarin : gre. * silybon (dikenli bitki, deve dikeni) (gre.) + arin (kimyasal madde eki) * Silybum marianum tohumlarından elde edilen, başlıca silibinin ve ilgili flavonolignanlardan oluşan; karaciğer koruyucu etkileriyle bilinen bitkisel etkin madde karışımı (bileşeni olan “silibinin”in formülü C25H22O10.)

silindir : gre. * kyliein, kylindein (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek), kylindros (yuvarlanarak dönen nesne, rulo) * tabanları eş ve paralel dairelerden oluşan, yan yüzeyi eğri olan, dairesel tabanlı ve ekseni boyunca aynı çapta uzanan üç boyutlu geometrik cisim (alanı s = (2π.r.h) + (π.r^2), hacmi v = π.r^2.h); içten yanmalı motorlarda yakıtı içine alan piston yatağı; merdane veya yuvarlak gövdeli parça

silindiraj : gre., lat. * kyliein, kylindein (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek), kylindros (yuvarlanarak dönen nesne, rulo) (gre.) + agium (isim yapım ve durum eki) (lat.); cylindirage (fra.) * bir yüzeyi düzlemek, sıkıştırmak veya şekillendirmek amacıyla üzerinden silindir geçirme işlemi (özellikle sıcak asfalt veya toprağın silindir araçlarıyla sıkılaştırılması (silindirleme) süreci)

silindirik : gre. * kyliein, kylindein (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek), kylindros (yuvarlanarak dönen nesne, rulo) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * silindir biçiminde olan, silindiri andıran; geometrik olarak silindirle ilişkili veya silindir şekline sahip

silinmek : tür. * sil (temizlemek, ortadan kaldırmak, yok etmek; yok olmak, kaybolmak) + in (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * yok etmek, ortadan kaldırmak, yok saymak

siliospinal : lat. * ilium (kalça kemiği) + spina (çıkıntı, diken; omurga, omurilik) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kalça kemiği ile omurga çıkıntılarına ait/anatomik ilişkili olan

silis : lat. * silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal element eki) ) + isis (isim yapım eki) * silisyumun, oksijen ile birleşerek oluşturduğu kimyasal bileşik, silisyum dioksit (SiO2)

silisik : lat. * silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal element eki) ) + isis (isim yapım eki) + icus (ile ilgili- a ait) * silis (silisyum dioksit) veya silikat içeren, silisle ilgili veya silis türevi

silisyum : lat. * silicium (silex (çakmak taşı, sert taş) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 14, simgesi Si olan, yarı metal (metalloid) özellik gösteren, doğada silikatlar ve silika halinde bol bulunan temel element

silivri : gre. * selymbria, selybria (selus (güvenlik, emniyet, kurtuluş) + bria (şehir) ) (güvenli şehir) (gre.); selim (güvenli, güvende, emniyetli, sağlam) (ara.) * İstanbul’un bir ilçesi

siliyer : lat. * ciliaris (cilium (kirpik, ince tüylü yapı) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * kirpiklere veya gözün siliyer yapısına ait olan

siliyer diskinezi : lat. * ciliaris (cilium (kirpik, ince tüylü yapı) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) + dis, de (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, ikiye ayrılma, -dan eki) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinesia (hareket etme) (kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kirpik benzeri hücre uzantılarının (silya) hareketinin bozulmasıyla karakterize, mukosiliyer temizliğin aksadığı ve solunum yolu enfeksiyonlarına yatkınlık oluşturan doğumsal veya yapısal hastalık durumu

silk : lat., ara. * srticum (Çin ipeği) (lat.); silk (ara.) * ipek böceğinden elde edilen, doğal protein (fibroin) yapılı ince, parlak ve yumuşak lif; tekstilde kullanılan değerli doğal elyaf; iplik, tel, hayt; ipek

silkelemek : tür. * silk (hızlıca sallayıp üzerindeki tozu/nesneyi uzaklaştırmak, sallayıp düşürmek, hızlı sarsmak, bir şeyi üstünden atmak) + e (fiil yapım/bağlantı ünlüsü) + mek (fiil mastar eki) * bir yüzey üzerindeki toz, kir veya yabancı maddeleri hızlı hareketle uzaklaştırmak; sarsarak temizlemek veya üzerindeki bir şeyi düşürmek

silkmek : tür. * silk (hızlıca sallayıp üzerindeki tozu/nesneyi uzaklaştırmak, sallayıp düşürmek, hızlı sarsmak, bir şeyi üstünden atmak) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi ani ve kısa bir hareketle sarsmak, üzerinden atmak, üzerindeki şeyi uzaklaştırmak veya mecazen bir yükten/duygudan kurtulmak

sille : far. * sil (vurmak, savurmak, şamar atmak, tokat atmak) + le (isim yapım eki) * vurma, tokat atma

sillojizm : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) * akıl yürütme, çıkarım; iki öncül önermeden zorunlu olarak bir sonuç çıkarma biçimine dayanan mantık yürütme; klasik mantıkta tümdengelimli akıl yürütme formu

silm : ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete ermek) * barışma, sulh, barışıklık; islam

silmek : tür. * sil (temizlemek, ortadan kaldırmak, yok etmek; yok olmak, kaybolmak) + mek (fiil mastar eki) * temizlemek, yok etmek, ortadan kaldırmak, yok saymak (silence (sesin yok olması, sessizlik) (ing., fra.) )

silo : lat., isp. * silo (ambar, depo) * tahıl, yem veya benzeri tarım ürünlerinin hava ile teması kesilerek saklandığı silindirik veya yeraltı depo yapısı; silaj” işleminin yapıldığı silindirik veya yeraltı ambarı

silodosin : ing. * silo (sentetik farmasötik isim kökü; kimyasal geliştirme kodu) + dosin (ilaç sınıfı adlandırma eki; özellikle α1-adrenerjik reseptör antagonistlerinde kullanılan yapay farmakolojik son ek) * prostat ve mesane boynu düz kaslarını gevşeterek idrar akımını kolaylaştıran, benign prostat hiperplazisi (BPH) tedavisinde kullanılan seçici α1A-adrenoseptör blokörü ilacın etken maddesi (C25H32F3N3O4)

silopi : ara. * suleyman (Hacı Bedran Bey'in vefatının ardından oğlu Süleyman'ın idaresine verilen bölgedeki "Süleyman" ismiyle anılan ovadan) * Şırnak’ın bir ilçesi

silostazol : ing. * silo (sentetik farmasötik isim kökü; kimyasal geliştirme kodu) + stazol (ilaç sınıfı son eki; genellikle “-azole” türevi yapay farmasötik ek) * fosfodiesteraz III inhibitörü olarak etki gösteren, trombosit agregasyonunu azaltan ve damar genişlemesi sağlayan; özellikle periferik arter hastalığında intermitan kladikasyon tedavisinde kullanılan ilacın etken maddesi (C20H27N5O2)

silsile : ara. * silsile (zincir, ardışıklık, bağlantı) * birbiriyle bağlantılı ve kesintisiz şekilde devam eden olaylar, kişiler veya durumlar zinciri; ardışık ve düzenli bağlantı dizisi

siluet : fra. * silhouette (18. yüzyıldaki Fransız maliye bakanı Étienne de Silhouette'in soyadından) * bir nesnenin veya kişinin yalnızca dış hatlarıyla, iç ayrıntıları görünmeden karanlık bir gölge olarak görünen biçimi; kontur görünümü (Silhouette çok sert tasarruf politikaları uyguladı (vergileri artırdı, harcamaları kıstı) ve bu nedenle kağıt üzerine gölge olarak profil kesilirek yapılan ucuz portre yapma yöntemi ortaya çıktı. Yani "pahalı portre yerine gölgeyle yetinmek”, “ucuz iş” anlamı oluştu.)

siluridae : lat. * silurus (yayın balığ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Siluriformes (yayın balığı biçimliler) takımına bağlı, vücutlarında pullar bulunmayan, çoğunlukla bıyıkçıklara sahip, tatlı sularda yaşayan yayın balıkları ve yakın akrabalarını içeren balık familyası, yayın balığıgiller

siluriformes : lat. * silurus (yayın balığ) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * Actinopterygii (ışınsal yüzgeçli balıklar) sınıfı içinde yer alan, çoğunlukla pulları bulunmayan, ağız çevresinde bıyıkçıkları olan ve çoğunlukla tatlı sularda yaşayan yayın balıkları ve yakın akrabalarını içeren balıklar takımı, yayın balığı biçimliler

silurus : lat. * siluros (büyük yayın balığı) * Avrupa ve Asya'nın tatlı sularında yaşayan büyük yayın balıkları (Siluridae) familyasının Siluriformes takımına ait, uzun gövdeli, pulları az veya hiç olmayan, bıyıklı büyük tatlı su balıklarını içeren cins

silüryen : lat. * silures (İngiliz jeolog Roderick Murchison tarafından, eski Kelt kabilesi Silures’ten) + ianus (ile ilgili, -a ait) * deniz canlılarının çeşitlendiği, ilk kara bitkilerinin ve erken ekosistemlerin ortaya çıktığı, Paleozoik Zaman’ın yaklaşık 443-419 milyon yıl önceki dönemi olan jeolojik zaman aralığı

silvan : erm. * (M.Ö. 1. yüzyılda yerleşim yerini kuran Ermeni Kralı II. Tigran'ın isminden) * Diyarbakır’ın bir ilçesi

silvanus : lat. * silva (orman) + anus (ile ilgili, -a ait) * Roma mitolojisinde, çiftçiler, sınırlar ve doğa ile ilişkilendirilen, Yunan mitolojisindeki Pan ve Silenos figürleriyle kısmen benzer özellikler taşıyan ormanların, kırsal alanların ve vahşi doğanın koruyucu tanrısı

silvikültür : lat. * silva (orman) + colere (yaşamak, yerleşmek, yetiştirmek, bakmak, gözetmek, beslemek), cultura (bakım, yetiştirme, ekim, üretme, büyütme, kültür) * ormanların kurulması, bakımı, geliştirilmesi ve işletilmesi bilimi ve uygulaması

silyum : lat. * cilium (kirpik, saçak) * biyolojide hücre yüzeyinde bulunan, mikrotübüllerden oluşan ve hareket, sıvı akışı veya hücresel algılama gibi işlevlerde görev yapan ince, kirpik benzeri uzantı, kirpikçik

sim : far. * sim, simin (gümüş) * gümüş; genellikle işlemelerde kullanılan, gümüş görünüşünde ve parlaklığında olan iplik vb.

sim ü zer : far. * sim, simin (gümüş) + ü (ve) + zer (altın) * gümüş ve altın

sima : far. * sim (iz, eser, işaret, kod) + a (isim yapım eki) * yüz, çehre, beniz; eser, iz, şekil, alamet, işaret, kod; anlam ifade eden, benzeyeni, temsil edeni; işitmek, duymak, dinlemek (kimatik, simatik (ses frekanslarının madde üzerindeki etkisini inceleyen bilim dalı) (gre.) )

simantasyon : lat. * caementum (taş yontulması) (caedere (kesmek, vurmak, çarpmak, öldürmek), caede, cide, cidium (kesme, vurma, çarpma, öldürme) + mentum (isim yapım eki) ) + tio (isim yapım eki) * bir metalin (özellikle çeliğin) yüzeyine karbon veya başka elementlerin difüze edilerek sert bir yüzey tabakası oluşturulması işlemi; metallurjide yüzey sertleştirme (sementasyon) yöntemi

simaroubaceae : lat. * simarouba (bitki cinsi ismi) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Sapindales (sabunağacımsılar) takımına bağlı, çoğunlukla tropikal ve subtropikal bölgelerde yayılış gösteren, acı maddeler ve çeşitli ikincil bileşikler içeren ağaç ve çalıları kapsayan bitki familyası, acıağaçgiller, kuassia ailesi

simatik : gre., ara. * kyma (dalga) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.); cymatics (ing.); sima (yüz, çehre, beniz; eser, şekil, alamet, işaret, kod"; işitmek, duymak, dinlemek) (ara.) * ses dalgalarının ve frekanslarının (titreşimlerinin) madde (kum, su, toz gibi) üzerindeki fiziksel etkilerini, oluşturduğu desenleri inceleyen bilim dalı, sesin görünür hale getirilmesi bilimi, sesle şekil oluşumu bilimi

simatoğraf : gre. * kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinesia (hareket etme) (kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) * hareketli görüntüleri kaydeden veya gösteren cihaz; erken dönem sinema projeksiyon/film kayıt aygıtı için kullanılan tarihî terim

simav : luv., gre. * anauva (göl; yamaçtaki yer) (luv.); synaos (gre.) * Kütahya'nın bir ilçesi

simavi : ara. * sima (yüz, çehre, beniz; eser, iz, şekil, alamet, işaret, kod) (sim (iz, eser, işaret, kod) + a (isim yapım eki) ) + vi (ile ilgili, -a ait) * yüzle ilgili, çehreye ait, yüz şekline dair; Simavlı

simay : far., tür. * sim (gümüş) + ay (dünyanın uydusu olan gök cismi) * gümüş gibi parlak, gümüş yüzlü, gümüş ışığı; kadın ismi

simbat : far. * zind (güçlü, kuvvetli, canlı, diri, zinde) + bad (kişi eki) * kökeni Orta Doğu ve Binbir Gece Masalları'na dayanan, maceralarıyla ünlü kurgusal bir denizci kahraman

simbiyoizm : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam, dirim, canlılık) + ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) * farklı türlere ait canlıların birbirleriyle karşılıklı yarar sağlayarak veya birinin diğerine bağımlı şekilde birlikte yaşaması durumu

simbiyojenez : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam, dirim, canlılık) + genesis (oluşum, oluşma, doğum, yaratılış) (genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) * iki veya daha fazla farklı canlının fiziksel olarak bir araya gelip kaynaşarak, genetik olarak yeni ve tek bir organizma oluşturduğu evrimsel bir süreç; farklı organizmaların uzun süreli ortak yaşam ilişkileri sonucu yeni biyolojik yapıların, organellerin veya türlerin ortaya çıktığını öne süren evrimsel süreç

simbiyotik : gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam, dirim, canlılık) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait) * farklı türlerin karşılıklı yarar sağlayacak şekilde birlikte yaşaması durumu ile ilgili

simbiyoz : gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam, dirim, canlılık) + osis (isim yapım ve durum eki) * iki canlının tek bir organizma gibi birbirleriyle yardımlaşarak bir arada yaşamaları, ortak yaşam, ortak yaşarlık

simbiyozis : gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam, dirim, canlılık) + osis (isim yapım ve durum eki) * iki canlının tek bir organizma gibi birbirleriyle yardımlaşarak bir arada yaşamaları, ortak yaşam, ortak yaşarlık

simblefaron : gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + blepharon (göz kapağı) * göz kapağının, yanık, travma veya iltihap sonrası gelişebilen, konjonktivayla veya göz küresinin yüzeyiyle yapışarak birleşmesi durumu

simek : tür. * si (akıtmak, dökmek, işemek, idrar yapmak, çiş yapmak) + mek (fiil mastar eki) * işemek, idrarını yapmak, çiş yapmak, akıtmak, dökmek

simetidin : lat. * cimet (farmasötik ön ek) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) * mide asidi salgısını azaltan, histamin H₂ reseptörlerini bloke ederek etki gösteren, peptik ülser ve reflü tedavisinde kullanılan ilacın etken maddesi (C10H16N6S)

simetikon : lat. * cimet (farmasötik ön ek) + ikon (kimyasal madde eki) * mide ve bağırsaklardaki gaz kabarcıklarının yüzey gerilimini azaltarak birleşmelerini sağlayan, gaz şikâyetlerinin giderilmesinde kullanılan silikon bazlı ilacın etken maddesi ( (C2H6OSi)n)

simetri : gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * bir şeklin, nesnenin veya kavramın belirli bir noktaya, çizgiye (simetri ekseni) veya düzleme göre karşılıklı olarak aynı boyut, şekil ve konuma sahip olması, yani kusursuz bir şekilde "yansıması" durumu; parçaları arasında ölçü, oran ve düzen bakımından uyum bulunan denge ve orantılılık durumu; ölçüsel uygunluk ve ahenk

simetrik : gre. * symmetrikos (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) * belirli bir eksene veya noktaya göre iki eşit parçaya ayrılmış ve parçaları birbiriyle tıpatıp uyumlu (bakışımlı) olan; parçaları arasında ölçü, oran ve düzen bakımından uyum bulunan; karşılıklı bölümleri birbirine denk ve orantılı olan, bakışımlı

simetrizasyon : gre., lat. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) (lat.) * bir yapıyı, sistemi veya şekli simetrik duruma getirme; simetri kazandırma işlemi ve süreci

simfil : gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + phyllon (yaprak) * botanikte iki veya daha fazla yaprağın veya yaprak benzeri organın birbirleriyle birleşmiş olduğu yapı veya birleşme durumunu ifade eden terim, birleşik yapraklı, yaprakları kaynaşmış

simfilöz : gre., lat. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + phyllon (yaprak) (gre.) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * yaprakları veya yaprak benzeri yapıları tabanlarında veya başka kısımlarında birbirleriyle birleşmiş olan (bitki), yaprakları birleşik, yaprakları kaynaşmış, simfilli yapı gösteren

simfizis : gre., lat. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + phusis, physis (öne getirme, üretme, doğurma, oluşturma, meydana getirme, ortaya çıkarma, büyütme, geliştirme; doğa, tabiat, varlık) (phyein (doğmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek, gelişmek, şişmek, kabarmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) * iki kemiğin veya yapının sert kıkırdak veya lifli dokuyla birbiriyle kaynaştığı ve çok az hareket edebildiği sabit bir eklem türü

simfizis pubis : gre., lat. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + phusis, physis (öne getirme, üretme, doğurma, oluşturma, meydana getirme, ortaya çıkarma, büyütme, geliştirme; doğa, tabiat, varlık) (phyein (doğmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek, gelişmek, şişmek, kabarmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) + pubis (kasık kemiği) * pelvisin ön kısmında yer alan, iki pubis kemiğinin fibro-kıkırdak disk aracılığıyla orta hatta birleştiği, sınırlı hareketli eklem yapısı

simge : far., tür. * sim (iz, eser, işaret, kod) (far.) + ge (isim yapım eki) (tür.) * eser, alamet, iz, işaret, yüz, çehre, anlam ifade eden, benzeyeni, temsil edeni

simgelemek : far., tür. * sim (iz, eser, işaret, kod) (far.) + ge (isim yapım eki) + le (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * bir kavramı, düşünceyi veya soyut anlamı bir işaret, nesne veya davranış aracılığıyla temsil etmek, sembolize etmek

simgesel : far., tür. * sim (iz, eser, işaret, kod) (far.) + ge (isim yapım eki) + sel (sıfat yapım eki) * bir şeyi doğrudan değil, temsil veya çağrışım yoluyla ifade eden, simge ile ilgili, sembolik

simin : far. * sim (gümüş) + in (ile ilgili, gibi, -a ait) * gümüşten, gümüş gibi, gümüşe benzer

simir testi : ing., lat. * smear (bulaştırmak, lekelemek, kirletmek, sürmek) (ing.) + testa, testum, testus (kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı; test, deneme, sınav, tecrübe) (lat.) * rahim ağzı (serviks) kanseri, rahim ağzındaki hücresel düzensizlik ve kanser öncüsü hücrelerin ve enfeksiyonların saptanması amacıyla, rahim ağzından fırça yardımıyla sürüntü alınması işlemi

simit : ara. * samid (ince öğütülmüş un veya irmik) * halka biçiminde, üzeri susam kaplı, mayalı hamurdan yapılan geleneksel ekmek ürünü; daire şeklinde unlu ürün; ince bulgur, ince öğütülmüş un veya irmik, samid

simmi : ara. * simm (isim) + i (gibi olan, benzeyen) * adaş, isimdeş, isimleri aynı olan kişilerin her biri, ismi benzeyen (symmetry, symétrie, Symmetrie (simetri) (ing., fra., alm.) )

simn : ara. * samina (semizleşmek, yağlanmak, kilo almak) * semizlik, yağlılık, besililik, şişmanlık, kiloluluk

simoz : gre. * kyma, kyme (dalga, kabarma, sürgün, filiz, tomurcuk, genç dal) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * çiçek sapının ucundaki ana çiçeğin önce açtığı, ana eksenin bir çiçekle sonlanıp büyümesinin sınırlandığı, çiçeklerin tepeden alta veya içten dışa doğru açıldığı ve yan dalların daha sonra geliştiği bir çiçeklenme (infloresens) tipi

simöz : gre. * kyma (dalga, kabarma, filiz, tomurcuk) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * çiçek sapının ucundaki ana çiçeğin önce açtığı, ana eksenin bir çiçekle sonlanıp büyümesinin sınırlandığı, çiçeklerin tepeden alta veya içten dışa doğru açıldığı ve yan dalların daha sonra geliştiği bir çiçeklenme (infloresens) tipi

simple : lat. * sim (tek, bir, yegane, yek) + plexus (örgü, ağ, dokuma, doku, kıvrım; katlanmış, bükülmüş, örülmüş, sarılmış; kat, katman, tabaka, satıh, yüzey) * karmaşık olmayan, yalın, tek yapılı; parçaları az, anlaşılması veya kullanılması kolay olan, basit

simpleks : lat. * sim (tek, bir, yegane, yek) + plexus (örgü, ağ, dokuma, doku, kıvrım; katlanmış, bükülmüş, örülmüş, sarılmış; kat, katman, tabaka, satıh, yüzey) * karmaşık olmayan, yalın, tek yapılı; parçaları az, anlaşılması veya kullanılması kolay olan, basit

simplistik : lat. * sim (tek, bir, yegane, yek) + plexus (örgü, ağ, dokuma, doku, kıvrım; katlanmış, bükülmüş, örülmüş, sarılmış; kat, katman, tabaka, satıh, yüzey) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.), ikos (gre.) * bir olguyu gereğinden fazla basite indirgeyen, karmaşık yapıyı göz ardı eden; yüzeysel ve indirgemeci (yaklaşım)

simplokos : gre. * symplokos (birbirine geçmiş, birleşmiş, dolanmış) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + plekein (örmek, birbirine geçirmek, birleştirmek) + os (sıfat yapım eki) ) * Symplocaceae (simplokosgiller) familyasından, genellikle çalı veya küçük ağaç formunda olan, parlak mavi meyveleri olan, dekorasyonda, geleneksel tıpta ve boyamacılıkta kullanılan bitki cinsi grubu

simpodiyal : gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + pous, podos (ayak) (gre.) + ialis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * ana sürgünün büyümesinin belirli bir noktada sona ermesi ve büyümenin yan sürgünler aracılığıyla devam etmesiyle oluşan dallanma biçimiyle ilgili olan, simpodiyal, yalancı ana eksenli büyüme gösteren

simpozyum : gre., lat. * symposion (birlikte içme, ortak içki şöleni; sohbetli toplantı) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + pinein (içmek), posis (içme, içiş) + ion (isim yapım, durum ve yer eki) (gre.); symposium (lat.) * birlikte içme; belirli bir konu üzerinde uzmanların bir araya gelerek bildiri sunduğu, tartışma yaptığı ve bilimsel görüş alışverişinde bulunduğu akademik toplantı, bilimsel kongre niteliğinde bilgi paylaşım etkinliği

simru : far. * sim (gümüş) + ru (yüz, surat, çehre) * gümüş yüzlü, gümüş gibi parlak, ışıltılı yüzü olan; kadın ismi

simsar : far. * sipsar (aracı, çöpçatan) * alıcı ile satıcı arasında aracılık yapan, komisyon karşılığında ticari işlemleri kolaylaştıran kişi; aracı, tellal, komisyoncu

simsiyah : tür., far. * sim (pekiştirme ön eki) + siyah (kara, koyu renkli) * tamamen siyah, çok koyu siyah; siyahlığı yoğun ve belirgin olan

simurg : far. * simurg (sena (kartal), si (otuz) + murg (kuş) ) * Fars (Pers/İran mitolojisinde ve edebiyatında adı geçen, bilgeliğin ve yeniden doğuşun simgesi olan, Türk mitolojisindeki karşılığı Anka kuşu veya Zümrüd-ü Anka, Batı mitolojisindeki benzeri ise Feniks olan efsanevi dev bir kuş, zümrüd-i anka, senmurw, sina-mru, anka, feniks

simülakrum : lat. * simulare (benzetmek, taklit etmek) (similis (benzer, benzeyen) + are (fiil mastar eki) ) + crum (isim yapım, araç ve sonuç eki) * bir şeyin görüntüsü, temsili veya kopyası; özellikle gerçek olmayan ama gerçeği andıran temsil, imge veya kopya; benzerlik, görünüş; doğadaki cansız maddelerin kendiliğinden, bir anda veya zamanla bir canlıya benzer biçim alması

simülasyon : lat. * simulare (benzetmek, taklit etmek) (similis (benzer, benzeyen) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * bir sistemin, sürecin veya olayın gerçek koşullara benzer şekilde modellenmesi ve taklit edilmesi; bir durumu gerçekte varmış gibi gösterme veya canlandırma işlemi

simülatör : lat. * simulare (benzetmek, taklit etmek) (similis (benzer, benzeyen) + are (fiil mastar eki) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) * bir süreci, sistemi veya durumu gerçeğe benzer şekilde modelleyen kişi veya cihaz, benzetici, taklit edici; özellikle eğitim, test veya deney amaçlı kullanılan sistem

simültane : lat., fra. * simul (aynı anda, eşlik ederek, birlikte, beraber) + tempus (zaman) + aneus (sıfat yapım eki) (lat.); simultané (fra.) * aynı anda gerçekleşen; eşzamanlı, paralel olarak olan

simültane kontrast : lat., fra. * simul (aynı anda, eşlik ederek, birlikte, beraber) + tempus (zaman) + aneus (sıfat yapım eki) (lat.); simultané (fra.) + contrastus (iki veya daha fazla şey arasındaki belirgin farklılık, zıtlık, karşıtlık, terslik) (contra (zıt, karşıt, aksi) + stare (durmak, dikilmek, ayakta durmak, daim olmak, devam etmek, kalmak), status (duruş, durum) ) * bir rengin algısının, aynı anda görülen başka renklerin etkisiyle değişmesi; yani yan yana bulunan renklerin birbirinin ton, parlaklık veya doygunluk algısını eşzamanlı olarak güçlendirmesi veya zayıflatması olayı; yan yana gelen iki farklı rengin birbirini etkileyerek algı değişikliği yaratması durumu

simültannozi : lat., fra. * simul (aynı anda, eşlik ederek, birlikte, beraber) + tempus (zaman) + aneus (sıfat yapım eki) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * aynı anda birden fazla bölgede veya yapı içinde görülen, eşzamanlı seyreden hastalık/durum; çoklu odaklı ve eşzamanlı tutulum

simvastatin : lat. * simva (farmasötik ön ek) + histanai (durmak, durdurmak, yerleştirmek), statin (kolesterol sentezinde HMG-CoA redüktaz inhibitörleri için kullanılan son ek; durdurucu, inhibitör; karaciğerde kolesterol üretiminde rol oynayan enzim olan HMG-CoA redüktazı inhibe eden ilaç sınıfı) (statos, stasis (durdurma, durma, sabit kalma, sabit durma, stabil olma, ayakta durma, durgunluk) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) * kolesterol sentezini azaltarak LDL düzeyini düşüren, hiperlipidemi ve kardiyovasküler hastalık riskini azaltmada kullanılan statin grubu ilacın etken maddesi (C25H38O5)

simya : gre., ara. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre ); kimya (ara.) * maddenin yapısını, hallerini ve etkileşimlerini inceleyen bilim dalı

sin : ara. * sin (س) * Arapça alfabenin on beşinci harfi

sin : far. * sin (göğüs, sandık; mecazen * fifteenth letter of Arabic alphabet; quinzième lettre de l'alphabet arabe; fünfzehnter Buchstabe des arabischen Alphabet

sina : ibr. * seneh (çalı, dikenli çalı) * Mısır’ın Sina Yarımadası’nda yer alan, Musa’nın vahiy aldığı dağ, Tur-i Sina

sinagog : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + agein (yönetmek, yönlendirmek, götürmek, taşımak, önderlik etmek, sevk etmek, etki oluşturmak; toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), agogos (yol gösteren, önder; yönlendirme) * Yahudi cemaatlerinin ibadet, eğitim ve toplumsal toplantı amacıyla kullandığı dini yapı; toplanma yeri, cemaat mabedi

sinagrit : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + agra (av, yakalama) + isis (isim yapım eki) * Sparidae (izmaritgiller) familyasından olan, Akdeniz’de yaşayan, eti değerli, çipura benzeri bir deniz balığı türü

sinakalset : lat. * cinchona (malarya tedavisinde kullanılan bitki) + calcet (kalsiyum eki) * kandaki yüksek kalsiyum seviyesini, kronik böbrek hastalığını, primer hiperparatiroidizmi, tersiyer hiperparatiroidizmi ve paratiroid karsinomunu tedavi etmek için kullanılan ilacın etken maddesi (C22H22F3N)

sinameki : ara. * sena, sina (tohumları müshil olarak kullanılan şifalı bir bitki, cassia senna, cassia acutifolia; ışık, kıvılcım, parıltı) + makki (Mekke şehrine ait) (Mekke (Arabistan'da bir şehir) + i (ile ilgili, -a ait) ) * baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından, Hindistan ve Mısır ve bütün sıcak iklimlerde yetişen, çiçekleri uzun salkım biçiminde ve sarı renkli, meyvesi baklaya benzeyen, bağırsak hareketlerini düzenleyici ve idrar söktürücü özelliği bulunan odunsu, sert kabuklu ağaçsı bitki

sinan : ara. * sanna (keskinleştirmek, sivriltmek), sin (diş, keskin, sivri) + an (ile ilgili, -a ait, gibi) * mızrak, mızrak ucu, sivri uç; kirpik; çalı, diş, diken, keskin nesne, sivri nesne, süngü, sivri uçlu olan, bilek taşı; erkek ismi

sinangium : gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + angeion (kasa, kap, hazne, damar, kanal) (gre.) + ium (isim yapım eki) (lat.) * özellikle bazı mantarlarda, eğrelti otlarında, yosunlarda ve bazı ilkel bitkilerde sporangiumların (spor adı verilen üreme hücrelerinin üretildiği ve saklandığı kese veya kapsül şeklindeki biyolojik yapı, spor kesesi) bir araya gelerek oluşturduğu topluluk veya yapı, birleşik sporangium grubu

sinanpaşa : ara., far., tür. * sinan (mızrak, mızrak ucu, sivri uç; kirpik; çalı, diş, diken, keskin nesne, sivri nesne, süngü, sivri uçlu olan, bilek taşı; erkek ismi) (sin (diş, keskin, sivri) + an (ile ilgili, -a ait, gibi) ) (ara.) + pay-i şah, pad-i şah (pa, pad (ayak) + i (tamlama eki) + şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) ) (far.); beşe (erkek evlat, özellikle hükümdar veya soylu kişi oğlu, prens), baş ağa (baş (ilk, önce, tepe, uç; kafa) + ağa (büyük, büyük erkek kardeş) (tür.) * Afyonkarahisar’ın bir ilçesi

sinanthus : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + anthos (çiçek) * çiçeklerin veya çiçek başlarının birbirine yakın veya birleşik biçimde bulunmasını ifade eden botanik terim, birlikte çiçekli, çiçekleri toplu halde bulunan, birlikte çiçeklenen

sinaps : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + hapsis (bağlama, birleştirme) (haptein (bağlamak, birleştirmek, tutturmak) + isis (isim yapım eki) ) * iki nöron (ya da nöron-kas/bezin) arasında bilginin kimyasal veya elektriksel olarak aktarıldığı bağlantı noktası; iki nöron arasında sinir impulsunun kimyasal veya elektriksel olarak iletildiği bağlantı bölgesi; sinir hücrelerinin iletişim kurduğu mikroskobik kavşak

sinapsis : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + hapsis (bağlama, birleştirme) (haptein (bağlamak, birleştirmek, tutturmak) + isis (isim yapım eki) ) * iki nöron (ya da nöron-kas/bezin) arasında bilginin kimyasal veya elektriksel olarak aktarıldığı bağlantı noktası; iki nöron arasında sinir impulsunun kimyasal veya elektriksel olarak iletildiği bağlantı bölgesi; sinir hücrelerinin iletişim kurduğu mikroskobik kavşak

sinaptik : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + hapsis (bağlama, birleştirme) (haptein (bağlamak, birleştirmek, tutturmak) + isis (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * sinapsa ait olan; nöronlar arasındaki bağlantı ve iletim bölgeleriyle ilgili

sinaptik plastisite : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + hapsis (bağlama, birleştirme) (haptein (bağlamak, birleştirmek, tutturmak) + isis (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.) * sinapsların aktiviteye bağlı olarak güçlenme veya zayıflama kapasitesi; öğrenme ve hafızanın temelini oluşturan nöronal bağlantıların değişebilirliği

sinaptospermi : gre. * synaptos (birbirine bağlanmış, birleşmiş) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + haptein (kavramak, hissetmek, algılamak, dokunmak, temas etmek, bağlamak, tutturmak) + sperma (tohum, çekirdek, döl, bel, meni, sperm) + eia (isim yapım ve durum eki) * iki veya daha fazla tohumun veya tek tohumlu meyvenin birbirine yapışarak veya birleşerek tek bir yayılma birimi (diaspor) oluşturması durumu

sinara : gre. * synara (enginar ve deve dikeni cinsi, devedikenli bitki, köpekgiller) * balıkçılıkta, yemli veya yemsiz olarak kullanılan, ucunda iğne bulunan ve genellikle büyük balıkların avlanmasında tercih edilen iri metal olta, zoka

sinarit : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + agra (av, yakalama) + isis (isim yapım eki) * Sparidae (izmaritgiller) familyasından olan, Akdeniz’de yaşayan, eti değerli, çipura benzeri bir deniz balığı türü

sinarizin : lat. * cinnamyl (tarçın kokulu reçinemsi bileşik; tarçınla ilişkili kimyasal grup) + rizine (antihistaminik ve damar genişletici ilaç eki) * taşıt tutması, baş dönmesi ve denge bozukluklarında kullanılan, adını yapısındaki cinnamyl grubundan alan antihistaminik ve kalsiyum kanal bloke edici ilacın etken maddesi (C26H28N2)

sinartroz : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + arthron, artros (eklem) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * kemiklerin hareket etmeyecek veya çok az hareket edecek biçimde birleşmesi; oynatılmaz eklem (kafatası kemikleri arasındaki sütürler gibi)

sinastri : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + arthron, artros (eklem) + astron (yıldız, gök cismi) + eia (isim yapım ve durum eki) * iki kişinin doğum haritalarının karşılaştırılması yoluyla aralarındaki ilişki, uyum ve etkileşimlerin değerlendirilmesini konu alan astrolojik yöntem

sincan : çin. * xinjiang (yeni topraklar) * Ankara'nın bir ilçesi

sincap : far. * sancab (sincap) * sincapgiller (Sciuridae) familyasından olan, ağaçlar üzerinde, ağaç ve kaya kovuklarında yaşayan, yemişlerle beslenen, ince uzun gövdeli, çok tüylü, uzun kuyruklu, çok çevik, kemirgen bir memeli; Pontus faresi

sincik : kür. * sincik (yabani iğde; aşiret ismi) * Adıyaman’ın bir ilçesi

sindaktili : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + daktylos (parmak) + eia (isim yapım ve durum eki) * iki veya daha fazla parmağın konjenital (doğuştan) olarak, deri dokusuyla birbirine yapışık olması durumu, yapışık parmaklılık, perdeli parmaklar

sindan : far. * zindan (hapishane, mahpushane, kodes) * demircilerin ve metal işçilerinin üzerinde metalleri dövüp şekillendirdiği ağır demir veya çelik alet, örs; iç organlar anatomisinde kulaktaki üç kemikten biri olan örs kemiği

sindermatotik : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + dermat, dermatos (deri, cilt, ten) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * deri hastalıklarıyla birlikte görülen veya cilt kökenli durumlarla ilişkili (örneğin "sindermatotik katarakt" ifadesi cilt hastalıklarına eşlik eden kalıtsal ve genellikle iki taraflı katarakt türünü temsil eder.)

sindesmoz : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + desmos (bağ, bağlama, bağ dokusu; ip, bağlantı) * bantla tutturulmuş; kemiklerin birbirine lifli bağ dokusu (ligament, membran) ile sıkı şekilde bağlandığı, hareketin çok sınırlı olduğu eklem tipi (örneğin tibia-fibula arasındaki sindesmoz bağlantısı)

sindez : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + desmos (bağ, bağlama, bağlantı, birleşme, kaynaşma) * dokuların veya yapıların birbirine bağlanması, yapışması veya fonksiyonel birlik oluşturması durumu; iki kemik arasındaki eklem kemikleşmesinin ameliyatla yapay olarak indüklenmesi, yapay ankiloz, artrodez

sindhu : san. * sindhu (nehir, irmak, akarsu; büyük su kütlesi) * Vedik Sanskritçe’de “büyük nehir” ve özellikle İndus Nehri için kullanılan, zamanla İndus havzasını, çevresini ve daha geniş anlamda “Hint ülkesi”ni ifade eden coğrafi-kültürel bir terim haline gelmiş olan kelime

sindiban : san. * sindhu (nehir, akarsu; büyük su kütlesi) + vana, ban (orman, koru, ağaçlık alan * Hindistan altkıtasında “pelit” olarak da anılan meşeye yakın ağaç cinsi; kayın familyasına (Fagaceae) ait olan quercus (meşe ağacı, palamut ağacı) cinsi

sindirella : lat., fra. * cinerem, cinis (kül, toz, yanık kalıntısı) + ellus, ella (küçültme eki) (lat.); cendre (kül) + elle (küçültme eki) (fra.) * kül içindeki küçük kız, küçük kül, külcük; küller içinde yaşayan kız, külle kirlenmiş kız; aynı isimli anonim peri masalında, şömine başında küller içinde uyumak zorunda kalan kıza, üvey kardeşlerinin taktığı isim, Külkedisi

sindirim : tür. * sındu (kesmek, biçmek, kırmak) + r (etken fiil eki) + im (isim yapım eki) * besinlerin ağızdan alındıktan sonra mide ve bağırsaklarda parçalanarak emilebilir hale getirilmesi ve organizmanın bu besinleri enerji ve yapı taşı olarak kullanabilmesi süreci

sindirmek : tür. * sındu (kesmek, biçmek, kırmak) + r (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kırmak, parçalamak; birini baskıyla korkutarak sindirmek, boyun eğdirmek; vücuda alınan besinleri fiziksel ve kimyasal süreçlerle parçalayarak emilebilir hale getirmek, özümsemek, hazmetmek; bir durumu kabullenip özümsemek

sine : far. * sine (göğüs, kalp, yürek, gönül, iç dünya; kucak) * insanın göğüs bölgesi; iç alem, iç dünya, gönül, kalp ve duyguların merkezi; Klasik Türk-İslam edebiyatında duygusal derinlik, acı, sevgi ve içsel hallerin taşıyıcısı

sinefil : gre. * kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kine, kinema (geçiş, hareket) + philos (seveb, sever, sevici) * sinemaya ve filmlere düşkün veya bağımlı, sinemasever

sinek : tür. * sin (sızlamak, vınlamak; sıvı, ince, küçük varlık) + ek (isim yapım eki) * çiftkanatlılar (diptera) familyasından olan, uçucu böceklerin ortak ismi; iskambil oyununda, üzerinde üç yapraklı yoncaya benzer figür olan kart

sinekçil : tür. * sinek (çiftkanatlılar (diptera) familyasından olan, uçucu böceklerin ortak ismi) + çil (ile beslenen, ile ilgili) * serçegillerden, Amerika’nın sıcak bölgelerinde yaşayan, sineklerle beslenen bir kuş

sinekkapan : tür. * sinek (çiftkanatlılar (diptera) familyasından olan, uçucu böceklerin ortak ismi) + kapan (tutan, yakalayan, kavrayan) (kap (sertçe bitişmek, kapanmak, kapatmak, yakalamak) + an (isim yapım eki) ) * sinekkapangiller (Muscicapidae) familyasından olan, ABD'nin güneydoğusundaki sulak alanlarda yetişen, böcek ve örümcekgiller ile beslenen bir bitki, venüs sinek kapanı veya böcekkapan bitkisi

sinekkaydı : tür. * sinek (çiftkanatlılar (diptera) familyasından olan, uçucu böceklerin ortak ismi) + kay (yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + dı (geçmiş zaman fiil eki) * yüz, sakal veya deri yüzeyinin tıraşla tamamen pürüzsüz, en ufak kıl kalmayacak biçimde alınmasını tanımlayan sıfat; cam gibi, kusursuz ve çok yakın tıraş

sinekkuşu : tür. * sinek (çiftkanatlılar (diptera) familyasından olan, uçucu böceklerin ortak ismi) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) + u (iyelik eki) * Trochilidae (sinekkuşugiller) familyasına ait, çok küçük boyutlu, hızlı kanat çırpan ve havada asılı kalabilen, özellikle çiçeklerden nektar emerek beslenen, ince uzun gagalı ve parlak tüyleriyle bilinen kuş türlerinin genel adı

sineklik : tür. * sinek (çiftkanatlılar (diptera) familyasından olan, uçucu böceklerin ortak ismi) + lik (isim yapım ve araç eki) * sineklerin iç mekana girmesini engellemek için kapı ve pencerelere takılan, genellikle tel veya ince ağ biçimindeki koruyucu örtü/ekipman

sinekoloji : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + oikos (ev, ikametgah, yerleşim, konut, mekan, yuva, yaşam alanı, çevre) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ekolojinin bir alt dalı olarak, canlı topluluklarının (özellikle bitki topluluklarının) belirli bir habitatta birlikte nasıl yaşadığını, dağılımını ve ilişkilerini inceleyen bilim dalı; topluluk ekolojisi, synökoloji

sinekromi : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khroma (renk, ton, görünüş, krom) + eia (isim yapım ve durum eki) * aynı renk tonlarının birlikte bulunması, renklerin uyumlu biçimde bir araya gelmesi veya bir yüzey/kompozisyonda renk birlikteliği, renk uyumu, eşzamanlı renk görünümü

sineksavar : tür. * sinek (çiftkanatlılar (diptera) familyasından olan, uçucu böceklerin ortak ismi) + sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak, mücadele etmek, korumak) + ar (geniş zaman ve yapan, eden eki) * sinekleri uzaklaştırmak veya öldürmek için kullanılan sprey, elektrikli cihaz, ilaç veya benzeri araçların genel ismi, sinek kovucu/öldürücü

sinem : far., tür. * sine (göğüs, kalp, yürek, gönül, iç dünya; kucak) (far.) + m (birinci tekil şahıs iyelik eki) (tür.) * benim gönlüm, kalbim, iç dünyam; kadın ismi

sinema : gre * kinema (hareket, kıpırtı, kımıldama, devinim) (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + ma (isim yapım eki) ) * hareketli görüntülerin belirli bir düzen içinde kaydedilip ışık yansıtma tekniğiyle izleyiciye gösterilmesi sanatı ve endüstrisi; film üretimi, gösterimi ve anlatı tekniklerinin tümünü kapsayan görsel anlatım biçimi

sinemaskop : gre * kinema (hareket, kıpırtı, kımıldama, devinim) (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + ma (isim yapım eki) ) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * geniş açılı anamorfik lens sistemiyle çekilip gösterilen, normal filmden daha geniş ekran oranı ve panoramik görüntü sağlayan sinema formatı

sinematek : gre * kinema (hareket, kıpırtı, kımıldama, devinim) (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + ma (isim yapım eki) ) + theke (koyma yeri, yerleştirme yeri, saklama yeri, ambar, depo, kutu, kılıf, kap, hazne) * sinema filmlerinin kültürel, tarihsel ve sanatsal amaçlarla toplandığı, korunduğu, restore edildiği ve halka gösterildiği özel kurum veya arşiv merkezi

sinematograf : gre * kinema (hareket, kıpırtı, kımıldama, devinim) (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + ma (isim yapım eki) ) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) * hareketli görüntüleri kaydetmeye ve göstermeye yarayan erken dönem film çekim ve projeksiyon cihazı

sinematografi : gre * kinema (hareket, kıpırtı, kımıldama, devinim) (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + ma (isim yapım eki) ) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * hareketli görüntülerin ışık, kadraj, lens, film/sensör, kamera hareketi ve kompozisyon teknikleriyle kaydedilmesi ve görsel anlatım oluşturulması sanatı; film görüntüsünün “çekim dili” ve görsel tasarımı

sinerama : gre * kinema (hareket, kıpırtı, kımıldama, devinim) (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + ma (isim yapım eki) ) + panorama (tüm görünüm; geniş bir alanın veya manzaranın bütününü kapsayan, çevresel veya geniş açılı görünüm) (pan (her, tüm, bütün, hepsi, tam, tamamen) + horama (görünüm, manzara) ) * çoklu projeksiyon sistemiyle dev bir kavisli (panoramik) ekranda görüntü oluşturmayı amaçlayan, izleyiciyi görüntünün içine alan, birden fazla kamerayla çekilip senkron projeksiyonla gösterilen geniş ekran sinema tekniği

sinerji : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ergon (iş, eylem, çalışma) + eia (isim yapım ve durum eki) * birlikte çalışan parçaların tek başına oluşturdukları etki toplamından daha büyük bir etki üretmesi durumu, birlikte iş yapma, birlikten doğan artı güç; etkileşim sonucu ortaya çıkan verimlilik ve uyum

sinerjik : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ergon (iş, eylem, çalışma) + eia (isim yapım ve durum eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * birlikte çalışan unsurların karşılıklı etkileşimle tek başlarına olduğundan daha güçlü bir etki oluşturması ile ilgili, sinerji gösteren, uyumlu ve birbirini güçlendiren

sinerjistik : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ergon (iş, eylem, çalışma) + eia (isim yapım ve durum eki) + istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * birlikte çalışan bileşenlerin etkileşim yoluyla birbirlerinin etkisini artırdığı, tek tek etkilerinin toplamından daha güçlü sonuç oluşturduğu durum ile ilgili, sinerji oluşturan, sinerjik özellik gösteren

sineroman : gre * kinema (hareket, kıpırtı, kımıldama, devinim) (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + ma (isim yapım eki) ) + roman (Orta Çağ şövalyelik sistemini konu alan bir edebiyat türü; avam Latincesi, halk dili; halk dilinde yazılmış şiir veya öykü, bilimsel olmayan her tür yazı; kurmaca olaylar ve karakterler üzerinden insan deneyimini, toplumu ve olay örgüsünü anlatan uzun edebi yazın türü) (romanice (Roma işi, Roma dili) + loqui (konuşmak, söz söylemek, kelam etmek); roma, rome, ruma (güç, kuvvet, kudret, iktidar; koca, eş, erkek; kurdun memesi) + anus (ile ilgili, -a ait) ) * birden fazla anlatı çizgisinin, karakter grubunun veya bakış açısının birlikte işlendiği, olay örgüsünün paralel ve iç içe kurgulandığı roman türü; çok sesli, çok katmanlı roman

sinestetik : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + aisthesia (duyusallık, duygusallık, hislenme) (aisthesis (duyu, duygu, algı, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili,-a ait) * eşduyumsal; bir duyunun uyarılmasının otomatik ve istemsiz olarak başka bir duyu algısını tetiklediği nörolojik durum ile ilgili

sinestezi : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + aisthesia (duyusallık, duygusallık, hislenme) (aisthesis (duyu, duygu, algı, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili,-a ait) * bir duyunun uyarılmasıyla başka bir duyunun da otomatik olarak tetiklenmesi durumu; bir duyunun bir başka duyu ile temsili; duyuların birbirine karışması durumu; bir duyunun uyarılmasının başka bir duyu algısını da tetiklemesi (örneğin sesleri renk olarak görme, harfleri belirli renklerle algılama veya tatları şekillerle ilişkilendirme gibi çapraz duyusal algı fenomeni)

sinestia : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + aisthesia (duyusallık, duygusallık, hislenme) (aisthesis (duyu, duygu, algı, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * dev gezegen çarpışmaları sonucunda ortaya çıkan, hızla dönen, halka (donut) şeklinde buharlaşmış kaya kütlesi ve akkor halindeki gazlardan oluşan geçici, varsayımsal bir gök cismi yapısı

sineşi : gre. * synesis (synienai (anlamak, kavramak; bir araya getirmek, zihinde birleştirmek) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ienai (fiil mastar eki) ) + isis (isim yapım eki) ) * birlikte anlama, kavrayış, zihinsel bütünleme, birleşme, bağlanma, yapışma; idrak, sezgisel anlayış ve kavrayış gücü; dilbilgisinde kelimelerin biçimsel uyumdan ziyade anlam bakımından uyumlu kabul edilmesi (anlam uyumuna dayalı söz dizimi); dokuların veya organların birbirine yapışması

sinet : ara. * sina, sine (uyuklama, uyku bastırması, ımızganma; uyku ile uyanıklık arası hal) * tam uykuya geçmeden önceki yarı bilinçli durum; hafif uyuklama, dalgın uyku başlangıcı

singapur : san., mal. * simha (aslan) + pura (şehir, il, kent, kale) * aslan şehri; Güneydoğu Asya'da, Malay Yarımadası'nın güney ucunda yer alan ada devleti; kuzeyinde Johor Boğazı'nın ötesinde Malezya, güneyinde Singapur Boğazı'nın ötesinde Endonezya bulunan, doğuda Güney Çin Denizi bağlantılı deniz yollarına, batıda ise Malakka Boğazı yönündeki deniz geçitlerine açılan şehir-devlet

singin : tür. * sın (kırılmak, kesilmek, biçilmek, bölünmek, yenilmek) + gın (sıfat yapım eki) * yenik, kırgın, dağınık, sinmiş, mağlup, gözü korkmuş, sinmiş, çekingen ve ürkek

singularite : lat. * singularis (tek olan, yegane olan, tekillik, benzersiz, eşsiz) (singulus (tek tek, her biri ayrı ayrı, birer birer) + aris (ile ilgili) ) + itas (isim yapım ve durum eki) * tekillik, yeganelik, benzersizlik veya olağan kuralların geçerliliğini yitirdiği özel durum; matematikte bir fonksiyonun tanımsızlaştığı nokta, fizikte ise yoğunluk ve eğriliğin sonsuza yaklaştığı uzay-zaman noktası (örneğin "kara delik tekilliği")

singulat korteks : lat. * cingulum, cingulatus (kemer, kuşak, kayış) + cortex (kabuk, ağaç kabuğu, dış tabaka, beyin kabuğu) (crusta (kabuk) + ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) ) * beyin yanküresinin içyan yüzü üzerinde, corpus callosumun hemen üstünde yer alan ve limbik lobun bir parçası olarak kabul edilen beyin bölümü, cingulate korteks

singuler : lat. * singularis (tek olan, yegane olan, tekillik, benzersiz, eşsiz) (singulus (tek tek, her biri ayrı ayrı, birer birer) + aris (ile ilgili) ) * tek olan, tekil, bireysel, münferit, eşsiz; çoğulun karşıtı olarak yalnız bir varlığa veya bir örneğe ait olan

singülarite : lat. * singularis (tek olan, yegane olan, tekillik, benzersiz, eşsiz) (singulus (tek tek, her biri ayrı ayrı, birer birer) + aris (ile ilgili) ) + itas (isim yapım ve durum eki) * tekillik, yeganelik, benzersizlik veya olağan kuralların geçerliliğini yitirdiği özel durum; matematikte bir fonksiyonun tanımsızlaştığı nokta, fizikte ise yoğunluk ve eğriliğin sonsuza yaklaştığı uzay-zaman noktası (örneğin "kara delik tekilliği")

singüler : lat. * singularis (tek olan, yegane olan, tekillik, benzersiz, eşsiz) (singulus (tek tek, her biri ayrı ayrı, birer birer) + aris (ile ilgili) ) * tek olan, tekil, bireysel, münferit, eşsiz; çoğulun karşıtı olarak yalnız bir varlığa veya bir örneğe ait olan

sinh fonksiyonu : lat. * sinus (kavis, yay, kıvrım, girinti, bükülme, çukur, boşluk) + h (hiperbolik, hiperbolle ilgili) + functio (işlev, görev, yapma, yerine getirme) (lat.) + nu (iyelik eki) (tür.) * hiperbolik sinüs fonksiyonu; üstel fonksiyonlar cinsinden tanımlanan ve hiperbol geometrisi ile diferansiyel denklemlerde kullanılan temel matematiksel fonksiyon (gerçel veya karmaşık sayılar kümesi üzerinde sinh(x) = (e^x − e^−x) / 2) biçiminde tanımlanan fonksiyon)

sini : far. * sini (büyük tepsi, tabak) * geniş, yayvan servis tepsisi; özellikle toplu yemek sunumunda kullanılan büyük metal veya bakır kap, büyük tepsi (tin (teneke) (ing.) )

sinik : gre. * kynikos (köpekçi) (kyn (köpek) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) * toplumun geleneklerine, ahlaki değerlerine ve insan doğasının iyi olduğuna dair inançlara kuşkuyla yaklaşan; insan davranışlarının çoğunlukla çıkar ve bencillik tarafından belirlendiğini savunan “kinik felsefe”ye ait veya bu görüşü benimseyen kişi/sıfat; her şeye kuşkuyla yaklaşan ve alaycı bir tavır sergileyen, alaycı, inançsız ve insanlara güvensiz (Atinalı filozof Antisthenes’in kurduğu, dünya nimetlerini ve toplumsal kuralları küçümseyen felsefe okulu olan Sinizm üyeleri için kullanılmıştır.) ("köpek gibi yaşayan, köpeğe benzer" anlamı baglamında, toplumsal normları, serveti ve konforu reddeden Kinik filozofların yaşam tarzına atfen)

sinin : ara. * sene (yıl, 12 aylık veya 365 günlük zaman dilimi) * yıllar, seneler; Sina Dağı

sinin-i salife : ara. * sinin (yıllar, seneler) + i (tamlama eki) + selefe (önce gelmek, geçmişte kalmak, önden gitmek), salife (geçmiş, geçen, geçmişte kalan) * geçen yıllar, geçmişteki yıllar

sinir : far., tür. * snavara (sinir, kas tendonu, lif, ipliksi yapı) (far.); sinir (damar veya lif demeti; tendon, kiriş, nöron demeti) (tür.) * duyu ve devinim uyarılarını beyinden organlara, organlardan beyne ileten ip şeklindeki yapılar, kas tendonu, lif (sinew, Sehne (sinir, tendon, lif) (ing., alm.) )

sinir sistemi : far., tür. * snavara (sinir, kas tendonu, lif, ipliksi yapı) (far.); sinir (damar veya lif demeti; tendon, kiriş, nöron demeti) (tür.) + sustema, systema (bir araya konmuş parçalar bütünü) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + histanai, histanein, histemi (yerleştirmek, düzenlemek, kurgulamak, koymak, dikmek, durdurmak) + ma (isim yapım eki ) (gre.) ) + i (iyelik eki) (tür.) * canlılarda çevreden ve vücuttan gelen uyarıları algılayan, ileten ve işleyen; beyin, omurilik ve periferik sinirlerden oluşan biyolojik iletişim ve kontrol ağı

sinirbilim : far., tür. * snavara (sinir, kas tendonu, lif, ipliksi yapı) (far.); sinir (damar veya lif demeti; tendon, kiriş, nöron demeti) + bilim (bilme, ilim, tanıma) (tür.) * sinir sistemi, beyin, omurilik ve sinir ağlarının yapısını, işleyişini, gelişimini ve hastalıklarını inceleyen bilim dalı, nöroloji

sinirkanatlılar : far., tür. * snavara (sinir, kas tendonu, lif, ipliksi yapı) (far.); sinir (damar veya lif demeti; tendon, kiriş, nöron demeti) + kanat (kuşlarda ve bazı böceklerde uçmayı sağlayan organ; uçağın iki yanından dışa doğru uzanan ve uçağın havada dengede durmasını sağlayan metal yüzeylerden her biri; taraf) + lı (ile, beraber, birlikte, sahibi) + lar (çoğul eki) (tür.) * ince, şeffaf ve çok damarlı (sinirli görünümlü) kanatlara sahip olan böcek familyası, neuroptera (örneğin dantel kanatlılar ve karınca aslanlarını içeren böcek grubu)

sinirlenmek : far., tür. * snavara (sinir, kas tendonu, lif, ipliksi yapı) (far.); sinir (damar veya lif demeti; tendon, kiriş, nöron demeti) + len (dönüşlü fiil) + mek (fiil mastar eki) * tahammülsüzlük veya gerginlik durumuna geçmek; duygusal olarak kontrol kaybına yaklaşan bir gerilim haline girmek, kızgınlık duygusu geliştirmek, kızmak, öfkelenmek, asabileşmek, hiddetlenmek

sinirsel : far., tür. * snavara (sinir, kas tendonu, lif, ipliksi yapı) (far.); sinir (damar veya lif demeti; tendon, kiriş, nöron demeti) + sel (gibi, ile ilgili) * sinir sistemiyle ilgili olan; sinirlerden kaynaklanan veya sinir sisteminin işleyişine bağlı olarak ortaya çıkan, nörolojik

sinister : lat. * sinister (sol, sol taraf; uğursuz, kötüye yorulan) * sol taraf, sol el; uğursuz, kötü, kötücül, şeytani, karanlık niyetli, tehditkar (Roma kültüründe sol tarafın uğursuz kabul edilmesinden)

sinistra : lat. * sinister (sol, sol taraf; uğursuz, kötüye yorulan) * sol taraf, sol el; uğursuz, kötü, kötücül, şeytani, karanlık niyetli, tehditkar (Roma kültüründe sol tarafın uğursuz kabul edilmesinden)

sinistrum : lat. * sinister (sol, sol taraf; uğursuz, kötüye yorulan) + um (isim yapım eki) * sol yön; uğursuzluk, terslik, kötülük, kötücüllük, şeytaniyet

sinizm : gre. * kynikos (köpekçi) (kyn (köpek) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) + ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) * toplumun geleneklerine, ahlaki değerlerine ve insan doğasının iyi olduğuna dair inançlara kuşkuyla yaklaşan düşünce akımı; Atinalı filozof Antisthenes’in kurduğu, dünya nimetlerini ve toplumsal kuralları küçümseyen, insan davranışlarının çoğunlukla çıkar ve bencillik tarafından belirlendiğini savunan felsefe akımı ("köpek gibi yaşama, köpeğe benzer olma" anlamı baglamında, toplumsal normları, serveti ve konforu reddeden Kinik filozofların yaşam tarzına atfen)

sinkaf : ara. * sin (Arap alfabesinin 15. harfi) + kaf (Arap alfabesinin 19. harfi * Osmanlı döneminde, ağza alınması ayıp sayılan argo ve müstehcen kelimeleri (özellikle erkek cinsel organını belirten kelimeyi) açıkça söylememek amacıyla, o kelimenin ilk ve son harfleri hecelenerek "s-k" (sin ve kaf) şeklinde yumuşatılmış ve kamufle edilmiş harf ikilisi

sinkarp : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + karpos (meyve, tohum) (gre.) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * karpelleri (meyvecikleri) birbirleriyle birleşmiş olan, birleşik karpelli, sinkarpöz

sinkarpöz : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + karpos (meyve, tohum) (gre.) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * karpelleri (meyvecikleri) birbirleriyle birleşmiş olan, birleşik karpelli, sinkarp

sinkinezi : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinesia (hareket etme) (kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * istemli bir hareket yapılırken, istem dışı olarak başka bir kas grubunda eşzamanlı ve kontrolsüz hareketlerin ortaya çıkması durumu; sinir sistemi hasarları veya gelişimsel nörolojik durumlarda görülen “eşlik eden istemsiz hareket” olgusu

sinkondroz : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khondros (kıkırdak, tane, tanecik, granül, kürecik) * bağlantı kıkırdağı; kemiklerin birbirine hiyalin kıkırdak aracılığıyla bağlandığı, genellikle sınırlı veya hiç hareket etmeyen eklem türü (örneğin büyüme çağındaki uzun kemiklerde epifiz plağı (büyüme kıkırdağı) )

sinkopasyon : gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + koptein (kesmek, bölmek, ayırmak, yarmak, kırmak, vurmak, parçalamak) * kesilme, kısalma; dilbilgisinde bir kelimenin içindeki bir sesin düşmesi (hece kaybı); tıpta beyine giden kan akışının geçici azalmasıyla oluşan bayılma (geçici bilinç kaybı) durumu; müzikte ise ritmik yapıda vurgunun beklenen yerden kaydırılmasıyla oluşan “kesinti/atlama” etkisi

sinkretizm : gre. * synkretismos (farklı inanç ve düşüncelerin birleştirilmesi, uzlaştırılması) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + krete (Girit) + ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) ) * farklı dini, felsefi veya kültürel öğelerin tek bir sistem içinde birleşmesi, kaynaşması veya uzlaştırılması; özellikle inanç sistemlerinde çeşitli öğelerin harmanlanarak yeni bir bütün oluşturması (dış tehditler karşısında kendi aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp birleşen Girit halkına atfen)

sinkrotron : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khronos (zaman, süre, vakit, dönem, devir, çağ) + tron (temel parçacık hızlandırıcıları ve tüpleri eki) * yüklü parçacıkları (elektron veya proton gibi) ışık hızına yakın hızlara çıkaran, parçacıklara yön veren manyetik alan ile onların artan enerjisi birbiriyle uyumlu (eşzamanlı) çalışan özel bir dairesel parçacık hızlandırıcı türü

sinle : tür. * sin (mezar, defin yeri, kabristan, gömü yeri, gömüt) + le (isim yapım eki) * mezarlık, kabristan, defin yeri, gömütlük

sinlik : tür. * sin (mezar, defin yeri, kabristan, gömü yeri, gömüt) + lik (isim yapım eki) * mezarlık, kabristan, defin yeri, gömütlük

sinmek : tür. * sin (içine çekilmek, geri çekilmek, saklanmak; görünmez olmak, büzülmek, gizlenmek, kendini göstermemek, batmak) + mek (fiil mastar eki) * korku, baskı veya çekinme nedeniyle geri çekilmek, görünmez hale gelmek, gizlenmek; koku/etkiyi içine almak; etkilenip geri planda kalmak, kendini bastırmak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...