harzem :
ara., far. * harezm (ha (işte) (far.) + rezm (akmak, seyelan; toplamak; deve
ağzı; gök gürlemesi) (ara.), rezm (cenk, muharebe, çarpışma, savaş) (far.) *
Ceyhun Nehri'nin Aral Gölü'ne döküldüğü yerin her iki yanında yer alan, batıda
Oğuz Türkleri'nin ülkesi, güneyde Horasan, doğuda Maveraünnehir, kuzeyde yine
Türk topraklarıyla çevrili bir ülke
has :
ara. * hass (özgü, özel, seçilmiş, seçkin, elit) * özel, seçkin, elit, kendine
mahsus; sahip olunan, ayırılmış
hasa :
ara. * hassa, hasse (ayırmak, sınırlamak, özel kılmak) * özel, yüksek kalitede
ve padişaha veya seçkinlere ayrılmış, pamuktan sık ve düzgün olarak dokunmuş
nadir ve değerli kumaş türü
hasan :
ara. * hasana (güzel olmak, hoşlaşmak, iyileşmek) * güzel, iyi, hoş, hasen;
erkek ismi
hasanbeyli :
ara., tür. * hasan, hasen (güzel, iyi, hoş) (ara.) + beg, bey (bay, kişi; ağa,
efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip
olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın,
zengin, mal mülk sahibi) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) *
Osmaniye’nin bir ilçesi
hasankeyf :
ara. * hasan, hasen (güzel, iyi, hoş) + keyf (afiyet, sağlık, sıhhat;
memnuniyet, hoşlanma, neşe, sevinç, sürur; mizaç, tabiat; istek, talep, arzu,
heves; gönül açıklığı) * Batman’ın bir ilçesi
hasar :
ara. * hasara (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek, noksan olmak)
* hasar, zarar, ziyan, kayıp, eksilme (hazard, hasard (tehlike, zarar) (ing.,
fra.) )
hasaset :
ara. * hasisa (kıskanmak, çekememek, başkasının payına göz dikmek, içten
daralmak), hasis (malını başkasıyla paylaşmaya gönülsüz olan, kıskançça tutan,
cimri, eli sıkı, tamahkar, pinti) * cimrilik, el, sıkılık, tamahkarlık,
pintilik
hasaset :
ara. * hassa (hissetmek, ihtiyaç duymak, içten eksiklik hissetmek) * çten hissedilen
eksiklik, gereksinim, ihtiyaç
hasat :
ara. * hasada (biçmek, kesmek, hasad etmek) * ekin veya meyve toplama, ürün
alma zamanı ve işlemi; ekin biçme, ürün kaldırma işi ve bu yolla elde edilen
ürün
hasb :
ara. * hasaba (odun veya yakacak hazırlamak, toplamak) * odun, yakacak, yanacak
malzeme, yakıt
hasb :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek;
sanmak, zannetmek) * fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş, salih amel, şeref,
asalet, şan, kadr ve haysiyet; dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, cihetiyle,
uygun olduğu üzere
hasba :
ara. * hasaba (taş atmak, taşlamak, küçük düşürmek) * bir kimseyi sözle veya
davranışla değersizleştirme, küçük düşürme ve aşağılama kelimesi, tahkir
kelimesi
hasbelkader :
ara. * hasb (dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, uygun olarak, hesap) + el (ön
ek, artikel) + kader (ölçü) * kader hesabı, kader gereği; şans eseri; nasip
veya kısmet ile gerçekleşen durum
hasbetenlillah :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek;
sanmak, zannetmek), hasb (dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, uygun olarak,
hesap) + et (durum eki) + en (gibi, olarak) + li (için) + Allah * Allah
hesabına, Allah gereği için, Allah için, Allah uğruna, Allah rızası için;
karşılık beklemeksizin
hasbi :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek;
sanmak, zannetmek), hasb (dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, uygun olarak,
hesap) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * karşılıksız, karşılık
beklemeksizin, Allah rızası için, gönüllü
hasbihal :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek;
sanmak, zannetmek), hasb (dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, uygun olarak,
hesap) + i (tamlama eki) + hal (durum, vaziyet) * durum değerlendirmesi,
halleşme, görüşüp konuşma, sohbet etme, söyleşi
hasbinallah :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak,
zannetmek), hasb (dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, uygun olarak, hesap) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ni (bana) + Allah * Allah bana yeter
haseb :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek;
sanmak, zannetmek) * fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş, salih amel, şeref,
asalet, şan, kadr ve haysiyet; dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, cihetiyle,
uygun olduğu üzere, uygun olarak, hesap
hasebi :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek;
sanmak, zannetmek), hasb (dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, uygun olarak,
hesap) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * göre, gereğince, itibarıyla,
uygun olarak, hesap
hasebiyle :
ara., tür. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem
yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre
değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hasb (fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş,
salih amel, şeref, asalet, şan, kadr ve haysiyet; dolayı, göre, gereğince,
itibarıyla, uygun olarak, hesap) (ara.) + i (iyelik eki) + ile (birlikte,
beraber) (tür.) * -den dolayı, -den ötürü, dolayısıyla, nedeniyle
hased :
ara. * hasada (kıskanmak, başkasındaki nimetin yok olmasını istemek, başkasında
olanın kendisinde olmasını istemek, imrenmek) * birinin içinde bulunduğu maddi
veya manevi imkanlardan mahrum olmasını, kendisinin o imkanlara haiz olmasını
istemek, çekememezlik, ksıkançlık, aşırı imrenme
haseki :
ara., far. * hass (özgü, özel, seçilmiş, seçkin, elit) (ara.) + gi (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (far.) * Osmanlı döneminde, bir görevde uzun süre kalmış
olanlara verilen ünvan; Osmanlı sarayında karavaşlar arasından seçilen padişah
gözdesi
hasekiküpesi :
ara., far., tür. * haseki (gözde, seçkin, elit) (ara., far) + küpe (küp
şekkinde olan, kulak süsü) + si (iyelik eki) (tür.) * Ranunculaceae familyasına
bağlı olan, toprak altında rizom kök yapan, donlardan etkilenmeyen dayanıklı
bir bitki cinsi, aquilegia
hasenat :
ara.* hasen (güzel, iyi, hoş) + at (çoğul eki) * güzellikler, iyilikler,
hoşluklar
hasene :
ara. * hasan (iyi, güzel, hoş, değerli) + e (isim yapım eki) * iyilik,
güzellik, hoşluk, değerli olma
hasep :
ara. * hasaba (saymak, hesaplamak, bir şeyi esas almak, bir şeye göre
değerlendirmek) * fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş, salih amel, şeref,
asalet, şan, kadr ve haysiyet; dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, cihetiyle,
uygun olduğu üzere, uygun olarak, hesap
haset :
ara. * hasada (kıskanmak, başkasındaki nimetin yok olmasını istemek, başkasında
olanın kendisinde olmasını istemek, imrenmek) * birinin içinde bulunduğu maddi
veya manevi imkanlardan mahrum olmasını, kendisinin o imkanlara haiz olmasını
istemek, çekememezlik, ksıkançlık, aşırı imrenme
hasf :
ara. * hasafa (örtmek, kaplamak, perdelemek, düzenlemek; batmak, gömülmek,
çökmek) * örtme, kaplama, düzenleme; batma, çökme, gömülme; Ay tutulması; ışığı
sönme
hash :
ing. * hash (özetleme) * veriyi sabit uzunlukta benzersiz bir değere
dönüştürerek bütünlük ve güvenlik sağlayan matematiksel işlem
hasıl :
ara. * hasala (ortaya çıkmak, meydana gelmek, üremek, türemek, sonuç elde
etmek) * ortaya çıkan, görünen; ürün; özet, sonuç, öz
hasıla :
ara. * hasala (ortaya çıkmak, meydana gelmek, üremek, türemek, sonuç elde
etmek) + a, at (isim yapım eki) * bir faaliyetin, özellikle tarımsal üretim
veya ticari çalışmanın sonucunda elde edilen toplam ürün, gelir veya kazanç,
gelir, kazanç, ürün, sonuç
hasılat :
ara. * hasala (ortaya çıkmak, meydana gelmek, üremek, türemek, sonuç elde
etmek) + at (çoğul eki) * gelirler, kazançlar, ürünler, sonuçlar
hasılıkelam :
ara. * hasala (ortaya çıkmak, meydana gelmek, üremek, türemek, sonuç elde etmek),
hasil (sonuç, öz) + i (tamlama eki) + kelam (söz, söylem) * sözün özü, varılan
nihai sonuç
hasım :
ara. * hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet etmek),
muhtasim (çekişen, tartışan, çatışan, karşılıklı muhalefet eden), husumet (düşmanlık,
karşıtlık), muhasame (tartışma, çekişme, çatışma, muhalefet; düşmanlık,
husumet), ihtisam (tartışma, çekişme, muhalefet; düşmanlık, husumet muhasame) *
düşman, muhalif, hukuki bir işlemde karşı taraf, hasm
hasır :
ara. * hasara (kuşatmak, çevrelemek, etrafını sarmak, çember içine almak;
yalnız bir şeye mahsus kılmak) * çevreleyen, saran, kuşatan; genellikle
hasırotu, rafya gibi bir bitki maddesiyle örülmüş, çoğunlukla taban döşemesi,
kimi zaman duvar ve tavan kaplaması olarak kullanılan, bir tür ot yaygı
hasıraltı :
ara., tür. * hasır (kamıştan örülmüş yaygı) (ara.) + alt (aşağı) + ı (iyelik
eki) (tür.) * bir işi isteyerek, bilerek ve haksız olarak yürütmeme, yapmama,
bir konuyu, durumu örtbas etme, gizleme
hasi :
ara. * hasa (reddetmek, kovmak, dışlamak, tardetmek) * reddedilmiş, reddedilen,
kovulmuş, kovulan, tardedilmiş
hasib :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek;
sanmak, zannetmek) * hesap gören, hesaplayan, sayan, adetlendiren, ölçen;
kasırga, fırtına, şiddetli rüzgar
hasibe :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak,
zannetmek), hasib (hesap gören, hesaplayan, sayan, adetlendiren, ölçen) + e
(dişilik eki) * saygın, değerli, soyu temiz, uygun; kadın ismi
hasidik :
ibr., lat. * hasid (dindar, erdemli, aziz, Tanrı’ya içten bağlı kimse) (ibr.) +
icus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * Yahudilik’te mistik
dindarlığı, Tanrı’ya içten bağlılığı ve ahlaki titizliği esas alan Hasidilik
geleneğine ait olan inanç, yaşam tarzı veya topluluk, hasidizm yanlısı
hasidizm :
ibr., lat. * hasid (dindar, erdemli, aziz, Tanrı’ya içten bağlı kimse) + ismus
(isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.) * Batı Ukrayna'da Baal
Şem Tov tarafından kurulan Yahudi mezhebi
hasif :
ara. * hasafa (sokmak, yapıştırmak, geçirmek) * sokan, yapıştıran, geçiren
hasim :
ara. * hasama (kesmek, karara bağlamak, hükmetmek, hüküm vermek, çözmek; ard
arda, devamlı şekilde, peş peşe olmak), husumet (düşmanlık, karşıtlık) * kesen,
kat'eden, karara bağlayan, hüküm veren, hükmeden, çözen, hasmeden, kesip atan,
hasm
hasip :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek;
sanmak, zannetmek) * hesaplayan, hesap gören
hasir :
ara. * hasara (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek, noksan
olmak), hasar (zarar, ziyan, kayıp, eksilme), husran (zarar görme; hayal
kırıklığı) * hasarete uğrayan, hasarlanan, zarar gören, zarara, ziyana uğrayan
hasis :
ara. * hassa (aşağı olmak, değersizleşmek, alçalmak, bayağılaşmak) * aşağılık,
hakir, değersiz, ucuz, yücelikten yoksun, insanı küçülten, alçak, bayağı, küçük
hasis :
ara. * hasusa (değersiz, aşağı ve bayağı olmak; cimri davranmak) * cimri,
pinti, eli sıkı; değersiz, alçak, aşağılık
hasise :
ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek,
özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), hasis
(uğuldayan, sürekli veya tiz ses çıkaran) * uğultu, gürültü (algılanan ses)
hasiyet :
ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek,
özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), hass (özgü,
özel, seçilmiş, seçkin, elit) + iyet (isim yapım ve durum eki) * haslık,
özellik, özgünlük; bir varlığı, maddeyi veya olguyu benzerlerinden ayıran
kendine özgü nitelik, özellik veya etki; özellikle bir nesnenin tabiatından
kaynaklanan ayırt edici vasıf, karakteristik özellik veya kendine mahsus tesir
hasköy :
ara., tür. * hass (özgü, özel, seçilmiş, seçkin, elit) (ara) + köy (kasabadan
küçük yerleşim birimi) (tür) * Muş’un bir ilçesi
haslet :
ara. * hasala (oluşmak, olmak, meydana çıkmak, peyda olmak, husule gelmek,
ortaya çıkmak, meydana gelmek, tezahür etmek) + et (isim yapım eki) * ortaya
çıkmış hal, meydana gelme; huy, tabiat, mizaç, özellik, karakter, nitelik
hasm :
ara. * hasama (kesmek, kesip atmak, ayırmak) * kesme, kesip atma
hasm :
ara. * hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet etmek),
muhtasim (çekişen, tartışan, çatışan, karşılıklı muhalefet eden), husumet
(düşmanlık, karşıtlık), muhasame (tartışma, çekişme, çatışma, muhalefet;
düşmanlık, husumet), ihtisam (tartışma, çekişme, muhalefet; düşmanlık, husumet
muhasame) * düşman, muhalif, karşı taraf, husumet eden, hasim
hasmane :
ara., far. * hasm, hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet
etmek), hasım (düşman) * düşmanca bir yaklaşımla, düşmanca, düşman gibi
haspa :
ibr., ara. * hazpah (küstah) (ibr.); hasaba (taş atmak, taşlamak, küçük
düşürmek), hasba (çakıl taşı; derideki her türlü kabarcık, çiçek hastalığı,
kızamık) (ara.) * bir kimseyi sözle veya davranışla değersizleştirme, küçük
düşürme ve aşağılama kelimesi, tahkir kelimesi; kız veya kadınlara şaka veya
alay yollu söylenen bir sözcük
hasr :
ara. * hasara (kuşatmak, çevrelemek, sarmak) * kuşatmak, çevrelemek, etrafını
sarmak, çember içine almak; yalnız bir şeye mahsus kılmak; eksik olmak, noksan
olmak, ziyan etmek, hasarlandırmak
hasret :
ara. * hasara (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek, noksan olmak)
+ et (isim yapım eki) * özlem, yokluğunu, eksikliğini olumsuz yönde hissetmek
hass :
ara. * hassa (öldürmek, hedef almak, yok etmek) * katl, katletme, öldürme,
cinayet, hedefleme, yok etme
hassa :
ara. * hassa, hasse (ayırmak, sınırlamak, özel kılmak; özel olan şey, özellik,
ayrıcalık, seçkin kimse, elit), hass (özel, seçkin, ayrıcalıklı, elit), havas
(ç.) * özel, yüksek kalitede ve padişaha veya seçkinlere ayrılmış, pamuktan sık
ve düzgün olarak dokunmuş nadir ve değerli kumaş türü; Hatay'ın bir ilçesi
hassas :
ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek,
özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek) * çok duyarlı,
duyum ve duyguları en ince ayrıntılarına kadar algılayan; çabuk duygulanan,
alıngan, içli (kimse)
hassasiyet :
ara. * hassas (duyarlı, hisseden) + iyet (isim yapım ve durum eki) * hassas
olma, duyarlı olma
hassaten :
ara. * hassa, hasse (ayırmak, sınırlamak, özel kılmak; özel olan şey, özellik,
ayrıcalık, seçkin kimse, elit) + at (isim yapım eki) + en (durum eki) *
özellikle, özel olarak, has olarak
hasse :
ara. * hassa, hasse (ayırmak, sınırlamak, özel kılmak; özel olan şey, özellik,
ayrıcalık, seçkin kimse, elit) * özel, yüksek kalitede ve padişaha veya
seçkinlere ayrılmış, pamuktan sık ve düzgün olarak dokunmuş nadir ve değerli
kumaş türü, hassa
hassiyum : lat.
* hassia (elementin keşfedildiği enstitünün bulunduğu Alman eyaleti Hesse'nin
Latince ismi olan Hassia'dan) + ium (yer, durum) * periyodik tablonun 7.
periyodunun 8. grubunda yer alan, atom numarası 108 olan, sembolü Hs olan metal
hasta :
ara., far. * hasaya (hastalığa uğramak, zayıf düşmek, acı çekmek) + ta (isim
yapım eki) (ara.); hastan (yaralamak, yaralanmak) (far.) * sağlık durumu
bozlulmuş olan
hastabakıcı :
ara., far., tür. * hasaya (hastalığa uğramak, zayıf düşmek, acı çekmek) + ta
(isim yapım eki) (ara.); hastan (yaralamak, yaralanmak) (far.) + bakıcı (bakan,
gözleyen, göz kulak olan, ilgilenen ve bakımını üstlenen kimse) (tür.) *
geçirdiği bir operasyon sonrasında bakıma ihtiyaç duyan, yatalak, yaşlı veya
kendi bakımını yerine getiremeyen hastalara refakat eden kişi
hastane :
ara., far. * hasaya (hastalığa uğramak, zayıf düşmek, acı çekmek) + ta (isim
yapım eki) (ara.); hastan (yaralamak, yaralanmak) + hane (ev, yer, mekan,
mesken, konak, konut, yuva) (far.) * hastaların tedavi edildiği sağlık kuruluşu
hastel :
lat. * hospitale (konuk evi; misafir ağırlama yeri) (hospes, hospit (konuk,
misafir) + ale, alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * oldukça uygun
fiyatlı konaklama imkanı sağlayan, genellikle gençler veya turistler için
yatakhane tipinde olan ve sadece temel ihtiyaçlara minimum düzeyde karşılık
verecek hizmetler sunan pansiyon, hostel
hasut :
ara. * hasada (kıskanmak, başkasındaki nimetin yok olmasını istemek, başkasında
olanın kendisinde olmasını istemek, imrenmek), hased (kıskançlık, imrenme) *
kıskanç, kıskanan, imrenen, hasud
haşa :
ara. * haşa, haşa’a, haşia (korkmak, ürkmek, boyun eğmek, teslim olmak, saygı
göstermek, saygıdan alçalmak, alçak gönüllü olmak, boyun eğmek, sükunetle
davranmak; dışlamak, uzak kılmak, tenzih etmek) * asla, katiyen, öyle değil,
Allah korusun
haşarat :
ara. * haşr, haşara (toplamak, bir araya getirmek, cem etmek), haşere
(toplanmış, bir araya gelmiş) + at (çoğul eki) * yabani arı, böcek, akrep,
yılan vb.) gibi hayvanlar, haşereler
haşarı :
ara. * haşere (toplanmış, bir araya gelmiş) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * haşeratla ilgili; çok yaramaz, çok hareketli, ele avuca sığmayan
(çocuk, genç); tepinip duran, azgın, huysuz (hayvan)
haşat :
tür. * haş (şiddetle vurmak, darmadağın etmek) + at (isim yapım eki) * harap
olma; dövülerek veya aşırı kullanımla perişan duruma gelme
haşeb :
ara.* haşeb (kereste, tomruk, kütük, odunsu odun) * kereste, tomruk, odunsu
odun, kereste imalinde kullanılan kalın ve kuru ağaç, huşub (ç.)
haşefe :
far. * haşafa (keskinleşmek, sivrilmek, uç yapmak), haşf (uç, sivri kısım) + e
(isim yapım eki) * erkek cinsiyet organının mor renkli ve hassas olan uç kısmı,
sünnet bölgesi, penis başı
haşema :
ara. * ahşeme, haşeme (utandırmak) (ara.); shame, Scham (utanç) (ing., alm.) *
dini kurallar uyarınca erkeğin dizden bele kadar olan kısmını örten giysi,
hicap; erkeklerin giydiği, diz kapağının altına kadar uzanan şort
haşerat :
ara. * haşr, haşara (toplamak, bir araya getirmek, cem etmek), haşere
(toplanmış, bir araya gelmiş) + at (çoğul eki) * yabani arı, böcek, akrep,
yılan vb.) gibi hayvanlar, haşereler
haşere :
ara. * haşr, haşara (toplamak, bir araya getirmek, cem etmek) * yabani arı,
böcek, akrep, yılan gibi hayvanların genel ismi
haşet :
fra. * hache (balta) + ette (küçültme eki) * küçük balta; el baltası
haşhaş :
ara. * haşşa (ezmek, dövmek, sıkmak, preslemek) + aş (isim yapım eki) * tıbbi
ve endüstriyel amaçlarla kullanılan, tohumlarından yağ ve ilaç elde edilen,
kırmızı veya mor çiçekli bir bitki türü, afyon bitkisi, papaver somniferum
haşhaş yağı :
ara., tür.* haşhaş (afyon bitkisi, papaver somniferum) (ara.) + yağ (hayvan
dokularında bulunan veya çeşitli bitkilerden elde edilen, suda çözünmeyen,
kayganlık veren, hücrelerin enerji ihtiyacını karşılayan ve sanayiden yemek
kültürüne kadar geniş bir alanda kullanılan organik lipit bileşiği; iç yağı) +
ı (iyelik eki) (tür.) * haşhaş bitkisinin tohumlarından elde edilen, mutfak ve
kozmetikte kullanılan bitkisel bir yağ
haşhaşi :
ara. * haşhaş (suikastçı, kiralık katil) * suikastçı, kiralık katil gibi olan
(assassin (katil) (ing., fra.) )
haşıl :
tür. * haş (kaynatmak, haşlamak) + ıl (isim yapım eki) * hamura tatlandırıcı
olarak şeker veya bal eklenerek yapılan helva türü; dokumacılıkta kullanılan
unlu veya çirişli (yapışkanlı) sıvı
haşırdamak :
tür. * haşır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + da (dönüşlü fiil eki) + mak
(fill mastar eki) * kağıt, kumaş, meşin, yaprak, ot gibi nesneler birbirine
sürtünürken, buruşturulurken, düşerken sesler çıkarmak
haşi :
ara. * haşa, haşa’a, haşia (korkmak, ürkmek) * saygıya dayalı korku duyan, huşu
içinde olan, alçak gönüllülük eden; kusurlarını düşünerek, ürpererek Cenab-ı
Hakka niyaz edip yalvaran
haşim :
ara. * haşm, haşama (incitmek, sarsmak, kırmak, gazaplandırmak, öfkelendirmek,
hiddetlendirmek) * sarsan, kıran, inciten, öfkelendiren
haşimato :
jap. * Hashimoto (Japon hekim Hakaru Hashimoto'nun soyadından) * bağışıklık
sisteminin tiroid dokusuna karşı antikorlar oluşturması sonucu gelişen, zamanla
tiroid bezinin yeterince hormon üretememesine (hipotiroidi) ve metabolizmanın
yavaşlamasına yol açan, kronik lenfositik tiroidit olarak da adlandırılan
otoimmün tiroid hastalığı
haşimi :
ara. * haşim (sarsan, kıran, inciten, öfkelendiren) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * adını Hz. Muhammed’in soyu olan Haşim ailesinden alan, dini ve
mistik öğretileri takip eden bir topluluk veya tarikatin üyesi olan
haşimoto :
jap. * haşi (köprü) + moto (köken, taban) * tiroid bezini etkileyen,
hipotiroidizme veya tiroidin az çalışmasına neden olan, vücudun kendi koruma
sisteminin tiroid hücrelerine saldırdığı otoimmün bir hastalık
haşin :
ara. * haşana (sert olmak, sertleşmek, katılaşmak, şiddet göstermek;
sertleşmek, düşmanlık beslemek, karşıtlık geliştirmek) * sert, kaba, katı, sert
mizaçlı, kaba ve kırıcı davranışlı, yumuşak olmayan
haşing :
fra., ing. * hacher (doğramak, kıymak, parçalamak) (fra.), hash (kıymak,
doğrama) + ing (isim yapım eki) (ing.) * bilgisayar biliminde, verileri sabit
uzunlukta bir değere dönüştürme ve veri yapılarında hızlı erişim sağlama
yöntemi
haşir :
ara. * haşr (toplanma, bir araya gelme, cem olma), haşara (toplamak, bir araya
getirmek, cem etmek, yığmak) * toplayıcı, toplayan, bir araya getiren, yığan
haşir neşir :
ara. * haşir (toplanan) + neşir (yayılan, dağılan) (birlikte toplanma ve
birlikte dağılma anlamından) * içli dışlı, samimi, çok yakın
haşiş :
ara. * haşşa (ezmek, dövmek, sıkmak, preslemek) + iş (isim yapım eki) * toz
kenevir, esrar; ot, kuru ot, kaba ot, saman
haşiv :
ara. * haşv (dolmak, doldurmak) * gereksiz kelimeler kullanarak sözü veya
yazıyı uzatma (örneğin lise yerine lise okulu demek gibi)
haşiye :
ara. * haşv (dolmak, doldurmak) * dolgu, eklenti; kumaşın kenar süsü, marj,
sayfa kenarı notu, dipnot
haşlak :
tür. * haş (pişirmek) + lak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çok sıcak,
haşlanmış
haşlamak :
tür. * haş (pişirmek) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * suda
kaynatarak pişirmek; bir şeyi kaynar suya daldırmak
haşlamlılar :
lat., tür. * ciliata (cilium (kirpik, ince tüylü yapı) + ata (çoğul eki) )
(lat.) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lar (çoğul eki) (tür.) *
vücutlarında devinimi sağlayan kirpiğimsi titrek tüyleri veya beslenmeye
yarayan çekmenleri (tutunma uçları) bulunan, çoğu sularda yaşayan ve ancak mikroskopla
görülebilen tek hücreli hayvanlar sınıfı
haşm :
ara. * haşama (yüksek olmak, yücelik göstermek, azametli olmak, yüce olmak,
azamet göstermek, büyüklük sergilemek; incitmek, gadaplandırmak,
hiddetlendirmek) * büyüklük, azamet, saygı uyandıran yücelik ve görkem, ihtişam
haşmet :
ara. * haşama (saygın olmak, itibarlı olmak, yüksek olmak, yücelik göstermek,
azametli olmak, yüce olmak, azamet göstermek, büyüklük sergilemek; incitmek,
gadaplandırmak, hiddetlendirmek) + et (isim yapım eki), haşm, haşam (saygınlık,
itibar; heybet, büyüklük, yücelik, azamet; maiyet, hizmetçiler) * etkileyici
yücelik ve heybet duygusu uyandıran büyüklük; gözalıcı olma durumu, gösterişli
olma durumu, göz kamaştırıcılık, gözalıcılık, gösterişlilik, görkem, ihtişam,
heybet, büyüklük, azamet, yücelik, yükseklik
haşmetmeab :
ara. * haşmet (etkileyici yücelik ve heybet duygusu uyandıran büyüklük;
gözalıcı olma durumu, gösterişli olma durumu, göz kamaştırıcılık, gözalıcılık,
gösterişlilik, görkem, ihtişam, heybet, büyüklük, azamet, yücelik, yükseklik),
haşama (yüksek olmak, yücelik göstermek, azametli olmak, yüce olmak, azamet
göstermek, büyüklük sergilemek; incitmek, gadaplandırmak, hiddetlendirmek) +
meab (yer, makam, mevki, dönülecek yer, merci) * yücelik, ihtişam veya görkem sahibi
makam veya konum
haşr :
ara. * haşara (toplamak, bir araya getirmek, cem etmek, yığmak) * toplama, bir
araya getirme, cem etme, yığma; Kur’an’ın 59. suresi
haşv :
ara. * haşava (doldurmak, tıkmak) * doldurma; dolgu maddesi; aynı anlamda iki
kelimeyi yanyana söyleme veya yazma, amaç dışı boşluk doldurma; gereksiz,
fazlalık kelime veya söz öbeği
haşviyat :
ara. * haşava (doldurmak, tıkmak) + i (sıfat yağım eki) + yat (isim yapım eki)
* yazı ve konuşmada lüzumsuz, fazladan, boş, doldurma sözler
haşyet :
ara. * haşa, haşa’a, haşia (korkmak, ürkmek, ürpermek, boyun eğmek, teslim
olmak, saygı göstermek, saygıdan alçalmak, alçak gönüllü olmak, boyun eğmek,
sükunetle davranmak) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + et (isim yapım
eki) * korku, korkma, korku duyma, ürperme, ürkme
hat :
ara. * hatt (yazmak, kaydetmek, not etmek) * çizgi, çizik, yazı, çizgi ve yazım
sanatı
hata :
ara. * hataa (yanılmak, yanılgısı olmak, yanlışlık yapmak, kusur etmek, suç
işlemek) * yanlışlık, yanılgı, kusur; doğru olmayan davranış veya sonuç;
kasıtsız yapılan yanlış fiil
hata ender hata :
ara. * hata (kusur, yalış) + ender (iç, içinde, iç kısımda, iç tarafta) + hata
(kusur, yalış) * kusur içinde kusur, hata içinde hata
hatab :
ara. * hatab (odun), hataba (odun toplamak) * yakılmak amacıyla kesilmiş,
kurutulmuş ağaç veya dal parçaları, odun
hataen :
ara. * hata (yanlış, kusur) + en (gibi, olarak) * hata olarak, yanlışlıkla
hatay :
gre. * Hattena (Amik Ovası´ndaki Hitit Prenslikleri'nin birleşerek Hattena
Krallığı adını almasından), Antiokhos (dirençli, karşı koyan, karşı duran) + ia
(yeri) (Roma İmparatoru’nun isminden) * Türkiye'nin en güneyinde yer alan,
batısında Akdeniz, güney ve doğusunda Suriye, kuzeybatısında Adana, kuzeyinde
Osmaniye ve kuzeydoğusunda Gaziantep bulunan 31 plakalı ili
hatem :
ara. * hatama (sonlandırmak, bitirmek, nihayete erdirmek; mühür basmak; kırmak,
parçalamak, ezmek) * mühür; son, sona erdiren; kırma, parçalama, yıkım
hatf :
ara. * hatafa (kapmak, yakalamak, kavramak) * kapma, yakalama, kavrama
hathor :
mıs. * hat (ev) + hor (horus) * Horus'un evi; Mısır mitolojisinde, inek başlı
veya boynuzlu kadın olarak tasvir edilen sevgi, müzik, dans, güzellik, annelik
ve gökyüzü tanrıçası
hatıl :
tür. * katıl (yatay destek ağacı, payanda) * ağırlığı yatay bir şekilde
dağıtmak ve duvarların dikey doğrultudaki çatlamalarını engellemek amacıyla,
duvarın içine yatay olarak konulan ahşap, tuğla veya betondan imal edilmiş bir
tür kiriş
hatır :
ara. * hatir (zihin, bilinç, gönül) * insan ruhunda uyanan düşünce veya duygu,
akla gelen; zihin, bilinç, fikir; gönül, kalp; hal, tedbir; vesvese
hatıra :
ara. * hatara (hatırlamak, akla gelmek, zihinde belirmek, akla gelmek,
anımsamak, aymak), hatir (zihin, bilinç, gönül) + a (isim yapım eki) * yaşanmış
olgulardan kişinin belleğinde saklanan, sırası, yeri geldiğinde anımsanabilen
her türlü şey, anı
hatırat :
ara. * hatıra (yaşanmış olgulardan kişinin belleğinde saklanan, sırası, yeri
geldiğinde anımsanabilen her türlü şey, anı) + at (çoğul eki) * anılar
hatırlamak : ara.
* katr (katarlama, arka arkaya sıralama, damlama, “hatır”lama); ahtara, hatr
(seçmek), hatir (zihin, bilinç, gönül) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) * anımsamak, geçmişte olan bir olguyu veya olayı düşünmek, akla getirmek
(katr, katarlamak, arka arkaya sıralama, damlama, “hatır”lamak; seçmek,
hafızadaki bir bilgiyi seçmek, bir şey aklına gelmek)
hatırşinas :
ara. * hatir (zihin, bilinç, gönül) + şinas (bilen, tanıyan) * saygı gösteren,
saygılı davranan, gönül kırmayan, hatır sayan (kimse)
hatib :
ara. * hataba (nutuk çekmek, konuşmak, hitap etmek, birine veya bir topluluğa
yönelerek konuşmak) * hitap eden, camide hutbe okuyan kimse; topluluk önünde
etkili konuşma yapan kişi
hatice :
ara. * hatic (erken doğan) + e (dişilik eki) * erken doğan kız, vaktinden evvel
doğan kız çocuk; kadın ismi
hatif :
ara. * hatf (bağırmak, çağırmak ve seslenmek) * bağıran, çağıran ve seslenen
hatike :
ara. * hataka (tamamlamak, son vermek, tamamlanmış olmak) + e (isim yapım ve
dişil eki) * tamamlanmış, olgun, mükemmel; kadın ismi
hatim :
ara. * hatm, hatama (sonlandırmak, bitirmek, nihayete erdirmek, hitama
erdirmek; mühür basmak; kırmak, parçalamak, ezmek), hatem (mühür, son) * mühür
basan; Kuran’ı başından sonuna değin okuyup bitirme
hatime :
ara. * hatm, hatama (sonlandırmak, bitirmek, nihayete erdirmek, hitama
erdirmek; mühür basmak; kırmak, parçalamak, ezmek), hatem (mühür, son), hatim
(mühür basan) + e (dişilik eki) * sonuç, son; Osmanlı yazınında, bir yapıtın
sonuna konulan açıklama, yapıtın sona erdiğini bildiren ek sözler
hatip :
ara. * hataba (nutuk çekmek, konuşmak, hitap etmek, birine veya bir topluluğa
yönelerek konuşmak) * hitap eden, camide hutbe okuyan kimse; topluluk önünde
etkili konuşma yapan kişi
hatmi :
far. * hatmi (ebegümeci türü bitki) * malvaceae (ebegümecigiller) familyasına
bağlı olan, yumuşatıcı ve balgam söktürücü etkiye sahip çok yıllık bir bitki
cinsi, alcea, althaea officinalis
hatr :
ara. * hatara (ahdini bozmak, sözünde durmamak, ihanet etmek) * ahdini bozma,
sözünde durmama, ihanet, hıyanet
hatta :
ara. * hatta (bile, dahi; -e kadar; sonunda) * bile, dahi; edat ve zarf olarak
(sınır belirtme, istisna, ilave) anlamlarında
hattar :
ara. * hatara (şiddet göstermek, sert davranmak, zarar vermek) * gaddar, zalim,
acımasız, hatur; hilekar
hattat :
ara. * hatt (çizgi, çizik, yazı, çizgi ve yazım sanatı), hatta (çizmek, hat
çeknek, yazmak) + at (ile ilgili kişi) * güzel yazı yazma sanatçısı
hatt-ı hareket :
ara. * hatt (çizgi, yazı) + i (tamlama eki) + hareket (kımıldama, devinim,
depreşme, davranma) * davranış, davranma tarzı, hareket tarzı
hatt-ı hümayun :
ara. * hatt (çizgi, yazı) + i (tamlama eki) + humayun (yüce, ulu, büyük,
kutsal, muhteşem, mübarek, padişaha ait) * padişanın el yazısı; padişahın emir
fermanı
hatt-ı istiva :
ara. * hatt (çizgi, yazı) + i (tamlama eki) + istiva (denk olma, seviyelenme,
eşitlenme; mutedil, düzgün ve eşit olma; karar kılma, oturup yerleşme; yönelme,
yukarı çıkma; hakim olma, tahta oturma) * insanın yer aldığı makam olarak
algılanan ve batın ile zahir arasına çekildiği kabul edilen düşünsel çizgi
hatti :
hat. * hatti (topluluk ismi) * Anadolu'nun bilinen en eski yerli halkı olan ve
MÖ 3. ile 2. binyıllarda (Tunç Çağı) Orta Anadolu (özellikle Kızılırmak yayı
içi) bölgesinde gelişmiş bir medeniyet kurarak daha sonra bu bölgeye gelen
Hititlerin kültür, din ve coğrafi isim babalığını yapmış olan kadim bir
topluluğu ve bu topluluğun yaşadığı ülke
hatun :
tür. * katun (kraliçe, prenses, soylu kadın) * kraliçe, prenses, soylu kadın,
kadın hükümdar; Göktürklerden itibaren Türk devletlerinde hakanların eşlerine,
kraliçelere ve saraydaki saygın kadınlara verilen resmi bir ünvan; kadın
hatve :
ara. * hatava (adım atmak, yürüyerek ilerlemek), hutve (adım) * adım; bir adım
atışta iki ayak arasındaki mesafe; bir adım atmak
haula :
ara. * haula (şunlar, bunlar) * işaret zamiri, birden fazla kişiyi veya şeyi
gösteren çoğul biçim
haum :
ara. * haum (işte) * dikkat çekme, gösterme veya bir şeyi işaret etme anlamında
kullanılan ünlem/işaret edatı, işte
haumea :
haw. * haumea (Hawaii mitolojisindeki doğurganlık, yaratılış, yeniden doğuş,
üretkenlik, yaşamın sürekliliği, bereket tanrıçası) * Neptün'ün ötesindeki
Kuiper Kuşağı'nda yer alan, fasulyeye benzer elips şekliyle bilinen bir cüce
gezegen
haures :
lat. * haurire (tüketmek, yutmak, harap etmek) + es (isim yapım eki) * hortum,
yıkıcı rüzgar; Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula
Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme
Sanatı) bölümünde yer alan, cehennemin 36 lejyonuna hükmeden, leopar formunda
ortaya çıkan, geleceği doğru tahmin eden ve düşmanları yok eden 64. sıradaki
cin
hausdorff beliti :
alm. * hausdorff (Alman matematikçi Felix Hausdorff’un soyadından) + belit
(önerme) + i (iyelik eki) * topoloji uzayında farklı noktaların kesişmeyen
komşuluklara sahip olduğunu ifade eden kavram
haustorium :
lat. * haurire (çekmek, emmek), hausus (çekiş, çekim, emiş, emme) + torium (yer
ve araç eki) * parazit bitkilerde veya mantarlarda, konakçıdan su ve besin
maddelerini emmeye yarayan özel yapı
hav :
tür. * havv (ince tüy, pamukçuk, kadife tüyleri) * kadife, çuha gibi kumaşların
veya bazı bitki ya da hayvanların yüzeyindeki yumuşak, ince, kısa ve dik duran
tüy
hava :
ara. * hav, hava (kaplamak, kapsamak, içine almak) * canlıların solunumuna
yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk (heaven (gök,
gökyüzü) (ing.) )
havaalanı :
ara., tür. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz
karışımı, gök, boşluk) + alan (arazi, açık alan, saha, açık ve geniş, düz yer,
düz yüzey, meydan, bölge, mıntıka, yüzey, zon, platform)+ ı (iyelik eki) * hava
araçlarının kalkması ve inmesi için özel olarak hazırlanmış, hava araçlarının
bakım ve diğer ihtiyaçlarının karşılanmasına, yolcu ve yük alınmasına ve
verilmesine ilişkin tesisleri bünyesinde bulunduran yer
havacılık :
ara., tür. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz
karışımı, gök, boşluk) + cı (isim yapım eki) + lık (isim yapım eki) * insanlar
tarafından üretilmiş hava taşıtlarıyla uçma veya uçmak için gerekli olan
makinelerin tasarımı veya bakımı ile uğraşma sahası
havadar :
ara., far. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz
karışımı, gök, boşluk) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan,
koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * havası bol, iyi havalı (yer)
havadis :
ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak,
anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek), hadise (olay, vaka,
durum, haber, söz, anlatı, rivayet) * vakalar, olaylar, haberler, sözler
havagazı :
ara., gre., lat. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz,
akışkan gaz karışımı, gök, boşluk) (ara.) + khaos (boşluk; maddenin uçucu hali,
gaz) (gre.); gas (lat.) + ı (iyelik eki) (tür.) * ısınma ve aydınlanma
maksadıyla kullanılmak üzere kömürden imal edilen gaz yakıt
havai :
ara. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz
karışımı, gök, boşluk) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yüksek yer gibi
olan, havada olan, havasal, göksel, göğe ait olan, ana vatan
havai fişek :
ara., far., alm. * havai (havaya ait, göksel, gökyüzü ile ilgili) (hava
(canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök,
boşluk) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (ara.) + fişandan (saçmak,
serpmek) (far.); (Feuerwerk (ateşleme aracı, mühimmat) (feuer (ateş) + werk
(iş, çaışma, ürün) ) (alm.) * gökyüzünde patlayarak renkli ışıklar saçan,
kutlama ve törenlerde, görsel gösterilerde kullanılan eğlence amaçlı piroteknik
ürün
havaic-i asliye :
ara. * havaic (ihtiyaçlar, gereksinimler) (hacet (ihtiyaç, gereksinim) ) + i
(tamlama eki) + asl (esas, temel, öz) + iye (durum eki) * temel ihtiyaçlar
havaic-i zaruriyye :
ara. * havaic (ihtiyaçlar, gereksinimler) (hacet (ihtiyaç, gereksinim) ) + i
(tamlama eki) + asl (esas, temel, öz) + iye (durum eki) + zaruri (zorunlu,
mecburi, şart) * zorunlu ihtiyaçlar
havaiyat :
ara. * havai (havaya ait, göksel, gökyüzü ile ilgili) (hava (canlıların solunumuna
yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk) + iy (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) + at (durum eki) * değersiz, önemsiz, boş işler ve
sözler
havalandırmak :
ara., tür. * (hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz
karışımı, gök, boşluk) + lan (dönüşlü fiil eki) + dır (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * havalanmasını sağlamak, hava sirkülasyonu sağlamak,
havalanmak eylemini yaptırmak; yerden yükseltmek
havalanmak :
ara., tür. * (hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz
karışımı, gök, boşluk) + lan (dönüşlü fiil eki) + dır (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * hava almak; yerden yükselmek
havale :
ara. * ahala, havala (devretmek, teslim etmek, birine vermek, aktarmak, iletmek,
vekalet vermek) + e (isim yapım eki), ihale (devretme, teslim etme, aktarma,
iletme, vekalet verme) * para veya alacak hakkının üçüncü kişiye devredilmesi
işlemi; tıbbi anlamda sara nöbeti, epileptik kriz; resmi veya hukuki bağlamda
yetki veya sorumluluğun devri
havalename :
ara., far. * havale (devretme, aktarma, iletme) (ara.) + name (kitapçık,
mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * para veya
alacak devrini belgeleyen resmi yazı, havale işlemini kanıtlayan döküman
havalı :
ara. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz
karışımı, gök, boşluk) (ara.) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) *
hava alan, havası olan; etkileyici
havali :
ara. * havl (çevre, etraf, dolay) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
belli bir yerin çevresi, civarı; yöre, mıntıka
havalimanı :
ara. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz
karışımı, gök, boşluk) + limani (barınak, sığınak, korunak) (gre.) + ı (iyelik
eki) (tür.) * hava araçlarının kalkması ve inmesi için özel olarak hazırlanmış,
hava araçlarının bakım ve diğer ihtiyaçlarının karşılanmasına, yolcu ve yük
alınmasına ve verilmesine ilişkin tesisleri bünyesinde bulunduran yer
havamis :
ara. * havmasa (hava ile ilgili olmak, esmek, etkilemek) * hava ile ilgili,
atmosferik veya göksel etkilerle bağlantılı
havan :
far. * kubidan (dövmek, ezmek), havan (ezici kap) * dövme, ezme işlerinde
kullanılan, genellikle metal, taş veya porselenden yapılmış, içinde cisimlerin
tokmakla ezildiği çukur kap; topçulukta mermiyi yüksek açıyla atan kısa namlulu
top türü (askeri havan topu)
havana :
tai. * habana (Küba’nın batısında yaşayan Taino yerli halkına mensup, Havana
bölgesinin yerel cacique’i (reis, kabile şefi) olan Habaguanex’in isminden) *
Küba’nın başkenti
havana sendromu :
tai., gre. * habana (Küba’nın başkenti; Küba’nın batısında yaşayan Taino yerli
halkına mensup, Havana bölgesinin yerel cacique’i (reis, kabile şefi) olan
Habaguanex’in isminden) (tai.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı
klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * 2016 yılından itibaren Küba’daki
diplomatik personelde rapor edilen, baş ağrısı, işitme kaybı, denge bozukluğu
ve bilişsel sorunlarla kendini gösteren gizemli nörolojik sendrom
havaneli : far.
* kubidan (dövmek, ezmek), havan (ezici kap) + li (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * havanda bir şey dövmeye, ezmeye yarayan tokmak
havari :
ara. * havara (beyazlaşmak, parlak olmak; yakın olmak, eşlik etmek, dönmek,
çevresinde dolanmak, çevirmek, eksen etrafında hareket etmek, çevresinde
dolanmak, yoldaşlık etmek), ahver (beyaz, parlak, saf, beyaz yüzlü; akıllı),
haver (arkadaş, dost, yoldaş) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
yardımcı, destekçi, yakın, yoldaş, öğrenci; Mesih İsa’nın en yakınında yer
alan, onun öğretilerini yaymakla görevli on iki elçiden her biri; bir davanın
özverili savunucusu, inançlı yandaşı (mecazi)
havas :
ara. * hass (özgü, özel, seçilmiş, seçkin, elit) * seçilmişler, seçkinler,
elitler, haslar, hassalar
havayolu : ara.,
tür. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz
karışımı, gök, boşluk) (ara.) + yol (bir yerden bir yere gitmek için iz, geçit,
ilerleme hattı, güzergah) + u (iyelik eki) (tür.) * uçak veya hava taşımacılığı
aracılığıyla yapılan seyahat ve taşımacılık için kullanılan güzergâh veya
taşıma sistemi
haver :
ibr. * haver (arkadaş, dost, yoldaş, refakatçi, ortak) * arkadaş, dost, yoldaş,
refakatçi, ortak; Yahudi kültüründe özellikle birlikte Tora çalışan, ortak bir
ideal veya yaşam tarzını paylaşan yakın dostlar; Türk musikisinde, karar
perdesi neva, güçlü perdesi çargah olan; nevâ dizisi temelinde hicaz ve kürdî
çeşnileriyle zenginleştirilen, duygusal, içli ve lirizm taşıyan bir makam
haversian :
ing., lat. * havers (İngiliz doktor Clopton Havers’in soyadından) (ing.) +
ianus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * kemik dokusundaki ince, uzun kanallar
sistemine ait; kemikte beslenme ve sinir iletimini sağlayan mikroskobik
yapılarla ilgili
havf :
ara. * hafa (korkmak, ürkmek, çekinmek) * korku, çekinme, ürkme, endişe
havfen :
ara. * havf (korku, çekinme, ürkme, endişe) + en (olarak, ile) * çekinerek,
korkarak, havf ederek, korku ile
havhav :
tür. * hav (köpek bağırma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + hav *
köpek havlama sesi
havi :
ara. * hav, hava (kaplamak, kapsamak, içine almak) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * içine alan, ihtiva eden, sahiplenen, kaplayan, cami,
biriktirici, kuşatan (have (sahiplenmek, sahip olmak) (ing.), avoir (sahip
olmak) (fra.), haben (sahip olmak) (alm.) )
havi :
ara. * hava (düşmek, alçalmak, yönelmek, meyletmek, arzulamak, aşık olmak) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * düşen, düşkün, meyilli, arzulu, aşık,
tutkuyla bağlı
havil :
ara. * havala (destek olmak, desteklemek, yardımcı olmak, eşlik etmek, yanında
olmak) + il (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * destek olan, yardımcı,
hizmetçi yardım eden, destek veren kişi
haviye :
ara. * havy, hava (düşmek, alçalmak, devrilmek, mahvolmak, batmak, içine almak,
içermek, toplamak) * ıssız, boş; düşmüş, göçük, çökük; uçurum, dip, kuyu,
dipsiz kuyu, cehennem
havl :
ara. * havala (dönmek, dönüşmek, değişmek, başkalaşmak, bir durumdan başka bir
duruma geçmek), havvala (çevirmek, dönüştürmek; çevirmek, çevrelemek, kuşatmak,
örtmek, sarmak; denemek) * örtü, örtme, sarma, dolama; muhit, çevre, döngü,
saran, çevreleyen, havali (ç.); etrafı saran tehlike veya tehdit, korku,
dehşet, ürküntü, dehşet verici durum, endişe, telaş
havlamak :
ara., tür. * hav (ses yansımalı onomatopeik kelime) + la (fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * hava vermek, yüksek sesle soluyarak hava vermek, ürümek, ulumak,
köpeğin veya kurtun çıkardığı ses (howl (ulumak) (ing.), hurler (ulumak)
(fra.), heulen (ulumak) (alm.) )
havlanmak :
tür. * hav (yünlülerin, kadife, çuha gibi kumaşların yüzeyindeki ince tüy) +
lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * üzerinde hav oluşmak, havı
çıkmak
havlıcan :
ara., far. * havl (korku, korkma, ürkme, çekinme) (ara.) + ı (tamlama eki) +
can (yaşayış, yaşam, hayat, dirilik, ruh) (far.) * Hindistan, Güneydoğu Asya ve
Laos'ta yetişen, zencefilgiller familyasından olan, kök sapları baharat olarak
kullanılan, kökü kulunç tedavisinde kullanılan çok yıllık bitki türü, topalak,
alpinia galanga
havlu :
erm., far. * hav (çuha ve benzeri kumaşların ters yüzlerinde bulunan ince ve
yumuşak tüy; şeftali gibi bazı meyvelerin üzerlerinde bulunan ince tüy) + lı
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tüylü, tüylü kumaş
havra :
ara. * ahver (beyaz, beyaz yüzlü, beyaz gözlü adam, güzel yüzlü adam) kelimesinin
müennesi (dişili) * akıllı; iri gözlü güzel; müşteri yıldızı. (Jüpiter); beyaz
yüzlü, beyaz gözlü, güzel yüzlü kadın (her iki cins için de çoğulu
"huri" kelimesidir.)
havra :
ibr. * hebrah (bir araya gelme, birlikte olma, birleşme, cemaat, ictima) * Yahudilerin
ibadet ettiği sinagog; dua, eğitim ve cemaat faaliyetleri için kullanılan mekan
havran :
ara. * hur (beyaz olmak, beyazlaşmak), ahver (beyazlaşmış, beyaz yüzlü erkek),
havra (beyazlaşmış, beyaz yüzlü dişi) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) * beyaz
kadınlar ile ilgili, beyaz kadınlar yeri; Balıkesir’in bir ilçesi (her iki cins
için de çoğulu "huri" kelimesidir.)
havsa :
ara. * hıfz, hafaza (korumak, sakınmak) fiilinden türeme dişil sıfat * koruyan
kadın; Edirne’nin bir ilçesi (Padişah II.Beyazıt'ın hanımlarından Hafize Sultan
ilçeye yerleştikten sonra ilçeye bir müddet "Hafse" denilmiş, daha
sonra bu iki isim karışımından “Havsa” oluşmuştur.)
havsala :
ara. * havsala (toplamak, bir araya getirmek, kavramak, hapsetmek, tutuklamak,
kapatmak, kavramak, zaptetmek), havsala (iç hacim, boşluk, göğüs boşluğu;
kavrama derecesii kapsama kapasitesi; ablayış, akıl, zihin kapasitesi (mecazi)
* bir şeyi kavrayabilme, anlayabilme gücü; akıl, zihin veya sabır kapasitesi,
düşünsel veya duygusal anlamda tahammül etme, kavrama ve idrak etme yetisi;
anlayış ve içsel dayanma gücü
havuç :
far. * havic (havuç) * maydanozgiller familyasından, koni biçimindeki etli kökü
için sebze olarak yetiştirilen iki yıllık otsu bir kültür bitkisi,
gelinparmağı, pürçüklü, balkamış, deper otu, yerebatan, yer otu, yerekaçan,
kızıl ot
havut :
far. * havud (fil veya deve üzerine yerleştirilen oturak, taşınabilir
tahtırevan, semer) * özellikle törenlerde veya yolculukta hayvan sırtına
bağlanan, içi oturmak için düzenlenmiş bölmeli sedye; gösterişli taşıma aracı,
deve semeri
havuz :
ara. * havza, havaza (çukur yapmak, çevrelemek, kuşatmak, sarmak, toplamak),
havd, havz (su birikintisi, sarnıç, çevrelenmiş yer), havza (çevrelenmiş alan)
* çevresi sınırlanmış, su toplayan doğal veya yapay alan; su birikintisi,
sarnıç, gölet
havva :
ara. * havva (hayat vermek, yaratmak, yaşam vermek, canlı kılmak) * canlı
kılan, hayat veren, yaratan, yaşam veren; ilk insan olan Adem’in eşi olarak
kabul edilen, “hayat" ve "can" anlamlarıyla ilişkilendirilen
İslam ve Yahudi-Hristiyan geleneklerinde insanlığın ilk kadını
havy :
ara. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz
karışımı, gök, boşluk), haviy (içinde tutan, kapsayan, barındıran) * iç organ,
karın içi, bağırsak
havy :
ara. * havy, hava (düşmek, alçalmak, devrilmek, mahvolmak, batmak, içine almak,
içermek, içine almak, kapsamak, kaplamak, barındırmak, toplamak) * düşme,
çöküş, yıkım, mahv, mahvolma
havya :
ara. * havy, hava (ısı vermek, ısıtmak) * elektrik veya başka bir yöntemle ısı
vererek lehimleme, eritme veya ısıtma işlerinde kullanılan cihaz
havyar :
far. * haye (yumurta) + var (taşıyan) * yumurtalı, yumurta taşıyan, balık
yumurtası
havza :
ara. * havda, havada, havza, havaza (çukur yapmak, çevrelemek, kuşatmak,
sarmak, toplamak) * çevrelenmiş alan, bölge, nahiye; Samsun’un bir ilçesi
(house, Haus (ev) (ing., alm.), case, caisse, Kasten (valiz, bavul; kasa)
(ing., fra., alm.), havuz (içi sıvı dolu, derinliği olan alan) (tür.) )
hawking radyasyonu :
ing., lat. * Hawking (İngiliz teorik fizikçi Stephen William Hawking'in soyadı)
(ing.) + radiation (ışıma; Latince radiatio (radius (ışın, çubuk) + radiare
(ışımak, ışık saçmak, ışın yaymak) (radius (ışın, ışık hüzmesi, çizgi, çubuk;
yarı çap) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * kuantum
alan kuramına göre kara deliklerin olay ufku yakınında parçacık yayarak zamanla
enerji ve kütle kaybettiğini ve buharlaştığını öngören kuramsal ışıma
hawortia :
ing. * haworth (İngiliz botanikçi Adrian Hardy Haworth’un soyadından) + ia
(durum eki) * Afrika’ya özgü, zebra gibi desenleri olan, etli yapraklı,
sukulent türlerine verilen isim, yılan derisi çiçeği, zebra kaktüsü
hay :
ara. * ahya, ihye (diriltmek, yaşatmak, canlandırmak; yaşamak, hayatta olmak,
canlı olmak, diri olmak, gerçek olmak) * diri, canlı, yaşayan, hayatta olan;
azarlama, iyi dilek, şaşma, yalvarma, kötülüğünü istemeyi ifade etmede, sevinç
bildirmede kullanılan nida; şaşırma nidası
hay fever :
ing. * hay (saman) + fever (ateş) * polen, toz, hayvan tüyü veya diğer
alerjenlerin solunması durumunda gelişen, burun akıntısı, hapşırma ve gözlerde
kaşıntı ile karakterize mevsimsel alerjik reaksiyon, alerjik rinit, saman
nezlesi
haya :
ara. * haya (utanma duygusu, edep, mahcubiyet) * toplumsal ve ahlaki değerlere bağlı
olarak hissedilen utanma, çekinme, mahcup olma duyusu
haya :
far. * haye (yumurta) * yumurtalık, dişi üreme organı, ovaryum
hayagriva :
san. * haya (at) + griva (boyun) * at boyunlu; Hinduizm ve Budizm'de bilgelik
ve koruma tanrısı Vişnu'nun at başlı enkarnasyonu
hayal :
ara. * hala, hayila (hayal etmek, zihinde canlanmak), tahayyala (hayal etmek,
tasavvur etmek, zihninde canlandırmak) * görüm, düş, rüya, imge, tasavvur,
rüyada görülen, zannedilen, gerçek sanılan, farzedilen, gerçek gibi canlı gibi
olan
hayal meyal :
ara. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) + meyal (eğilme, eğim; açık
seçik olmayan, belli belirsiz) * belirsiz, silik veya zor seçilen görüntü veya
tasavvur; net olmayan, bulanık hayal veya görünüm
hayalbaz :
ara. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) + baz (-cı, yapan, eden kişi;
oynayan, iştigal eden, uğraşan) * düş kuran, hayal kurmayı seven veya hayal
satma, aldatma eğiliminde olan kişi; hayalperest, hayalci
hayalen :
ara. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) + en (olarak, ile ilgili
olarak) * düşsel olarak, görümsel olarak, hayali
hayalet :
ara. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) (hayy (yaşamak, canlı olmak,
diri olmak, gerçek olmak) + al (isim yapım eki) ) + et (durum eki) * gerçek
olmayan, zan ürünü olan düşsel varlık
hayalhane :
ara., far. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) + hane (ev, yer, mekan,
mesken, konak, konut, yuva) * düşlerin, hayal gücünün veya kurgu dünyasının
mecazi ifadesi; karagöz oynatılan yer; teklifsiz (senlibenli) konuşmada düş
kurma yeteneği
hayali :
ara. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * gerçek olmayan, hayal ürünü olan, düşsel, görümsel
hayal-i murad :
ara. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) + i (tamlama eki) + murad
(istek, arzu, amaç) * Türk musikisinde, karar perdesi murad, güçlü perdesi neva
olan; murad dizisi temelinde hicaz ve kürdi çeşnileriyle zenginleştirilmiş,
derin, hüzünlü ve içli ifade taşıyan, melankolik, duygusal, tasavvufi ve lirik
nitelikli bir makam
hayalifener :
ara., gre. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) + i (tamlama eki) (ara.)
+ fanus (lamba, fener, ışık veren camdan yapılma şeffaf kap) (ara.), phanari
(fenercik, lambacık, küçük fener, küçük lamba) (phanos (fener, lamba) + ari
(küçültme eki) ) (gre.) * camları renkli ve resimli olan ve içinde ışık yanınca
bu resimleri duvara aksettiren bir çeşit fener; çok zayıf kimse
hayalperest :
ara., far. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) (ara.) + parastidan
(tapmak, hizmet etmek, bir kişinin veya şeyin önünde veya başında durmak, hazır
durmak, amade olmak), perest (düşkün, tutkun, hayran, tapan, hizmet eden)
(far.) * hayalci, hayal kuran, gerçeklerden uzak olan kimse
hayan :
ara. * hayana (ekili, işlenmiş araziye sahip olmak; tarla işlemek, ekim yapmak)
* biçilmiş veya ekilmiş tarla; tarımda kullanılan toprak parçası, tarla, ekili
arazi
hayashi :
jap. * hayashi (orman, koru, ağaçlık) * geleneksel Japon tiyatrolarında (No ve
Kabuki gibi) flüt ve vurmalı çalgıların birlikte çalınmasıyla oluşan
enstrümantal müzik türü; ince doğranmış dana eti, soğan ve mantar içeren, koyu
kıvamlı bir demi-glace sosu ile hazırlanan ve sade pilav eşliğinde servis
edilen popüler bir Japon Batı tarzı (yoshoku) yemek
hayat :
ara. * hayy (yaşamak, hayatta olmak, canlı olmak, diri olmak, gerçek olmak) +
at (isim yapım eki) * doğumdan ölüme değin geçen süre, yaşam, dirim, canlılık,
dirilik
hayati :
ara. * hayat (doğumdan ölüme değin geçen süre, ömür, yaşam, dirim, canlılık,
dirilik) (hayy (yaşamak, hayatta olmak, canlı olmak, diri olmak, gerçek olmak)
+ at (isim yapım eki) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yaşama dair,
yaşamsal; çok önemli, zorunlu, yaşamsal öneme sahip olan, çok önemli, çok
kritik; erkek ismi
hayatiyet :
ara. * hayat (doğumdan ölüme değin geçen süre, ömür, yaşam, dirim, canlılık,
dirilik) (hayy (yaşamak, hayatta olmak, canlı olmak, diri olmak, gerçek olmak)
+ at (isim yapım eki) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (durum
eki) * yaşamsallık, canlılık, dirilik, yaşama dair olma, yaşamsal olma; çok
önemli olma, zorunlu olma, yaşamsal öneme sahip olma, çok önemli olma, çok
kritik olma
haybe :
ara. * heba (toz zerresi; boş, yok yere, nafile), haybet (mahrumiyet, boşluk,
işe yaramazlık, ümitsizlik) * boşa olma, sonuç getirmeme
hayd :
ara. * haida (adet görmek, regl olmak, menstrüasyonda olmak, kanamak) * regl,
adet kanaması, menstrüasyon
hayda :
ara. * heyte (haydi, acele et, gel) * şaşırma, teşvik veya acele çağrı nidası
haydar :
ara. * haydar (arslan, yiğit, cesur kişi) * cesur, yiğit, arslan gibi güçlü
erkek (özellikle Hz. Ali’nin lakabı olarak kullanılır.); erkek ismi
haydari :
ara. * haydar (arslan, yiğit, cesur kişi) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * yoğurt, sarımsak ve baharatlarla yapılan bir meze çeşidi
haydi :
ara. * heyte (haydi, acele et, gel) * şaşırma, teşvik veya acele çağrı nidası
haydindi :
ara. * haydi (çabuk, acele) + ind (yan, taraf) + i (benim) * yanıma gelin;
çabuk olun, acele edin
haydisene :
ara., tür. * haydi (çabuk, acele) + sen (ikinci tekil şahıs zamiri) + e (-a
doğru, yönelim, yan, yakın) (tür.) * çabuk olsana, harekete geçsene
haydut :
mac. * hajduk, hajdu (sığır çobanı) * silahlı eşkıya, yol kesici, kanun dışı
kişi; 16. yüzyılda Osmanlı’ya karşı savaşan yarı düzenli silahlı gruplarına
verilen isim
hayevan :
ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek,
selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) + van (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * diri, canlı, canlı, yaşayan (heaven (gök, cennet,
yaşayan) (ing.) )
hayfa :
ara. * hayfa (üzücü, hüzün verici, acınası, yazık, trajik) * yazık, acıma ifade
eden ünlem veya sıfat, bir şeyin bekleneni vermemesi, boşa gitmesi karşısında
duyulan üzüntü, hayıflandıran unsur
hayhay :
tür. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek,
selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak), hayy (canlı, diri,
yaşayan, hayatta olan) * evet, tamam, olur, baş üstüne, elbette, seve seve,
isteyerek, hemen
hayhuy :
tür. * hayhuy (ses yansımalı onomatopeik kelime) * bir yerde herkesin bir anda
eğlenmesi veya konuşması nedeniyle oluşan karışık gürültü, patırtı, karmaşa,
yaygara, karışıklık
hayıflanmak :
ara. * hayafa (üzülmek, hüzünlenmek, kederlenmek, acımak), hayfa (üzücü, hüzün
verici, acınası, yazık, trajik) (ara.) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) (tür.) * üzülmek, yerinmek, esef etmek, geçmişteki bir olaya
pişmanlıkla üzülmek
hayır :
ara. * hara (seçmek, tercih etmek; iyi bulmak), hayr (seçme, seçim, tercih,
tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk, fayda, yarar, sevap; erdem,
üstünlük, nimet), hiyerat, ihtiyar (seçim, tercih) * iyilik, hayır, fayda,
yarar; erdem, üstünlük, nimet; iyi, daha iyi, tercih edilen; olumsuz cevap
kelimesi, yok, olmaz (zıttı olan "evet"in karşılığı ise "he"
kelimesidir.)
hayırsever :
ara., tür. * hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik,
doğruluk, fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) (ara.) + sever (seven
kişi) (tür.) * topluma,
yoksullarla veya muhtaç durumdaki insanlara karşılık beklemeden iyilik yapmayı,
maddi ve manevi yardımda bulunmayı görev edinen ve bu doğrultuda cömertçe
davranan kişi, iyilik yapmayı seven
hayıt :
lat. * ayıt, hayıt, agnus (agnus castus fructus (agnus, agni (kuzu) + castus,
casti (saf) + fructus (meyve) ) * mine çiçeğigiller (Verbenaceae) familyasından
Akdeniz çevresinde yetişen, küçük ve ince yapraklı, mor, mavi, beyaz çiçekler
açan çok yıllık tıbbi bitki türü, Vitex agnus castus
hayız :
ara. * hayd (kadınların aylık kanaması, adet) * kadınlarda ve bazı diğer yüksek
dişi primatlarda, üreme çağı boyunca rahim iç yüzeyinde oluşan damar ve
dokuların ve sperm tarafından döllenmemiş yumurtanın kan ile birlikte vücuttan
atılması şeklinde gerçekleşen kanama, aybaşı hali, adet kanaması, adet döngüsü,
kadınların doğurganlık dönemi, aybaşı, regl, menstruasyon
hayk :
ara. * hayk, haka (sarmak, çevrelemek, kuşatmak, kaplamak) * sarma, çevreleme,
kuşatma, kaplamak
haykırmak :
tür. * haykır (yüksek sesle bağırmak, feryat etmek) + mak (fiil mastar eki) *
acı, telaş, yakınma, üzüntü, bunalım gibi nedenlerle yüksek ve ani sesle
bağırmak, feryat etmek, sesini yükseltmek
hayko :
erm. * hayk (güçlü, cesur, kahraman) + o (sevgi belirten son ek) * mitolojik
Ermeni kahramanı, Ermenistan'ın efsanevi kurucusu
hayl :
ara. * hayala, hale (gururlanmak, kibirlenmek, böbürlenmek, heybetli yürümek) *
at, at sürüsü atlılar; çokluk, yoğunluk, kalabalık
haylayt :
ing. * highlight (high (yüksek) + light (ışık) ) * vurgu, vurgulama;
vurgulamak, dikkat çekmek; parlak nokta
haylaz :
tür. * hayla (aldırmak, umursamak) + maz (üçüncü tekil şahıs olumsuz fiil eki)
* yaramaz, uslanmaz, yaramazlık eden kişi, davranışlarıyla sürekli kural ve
disiplini bozan, yaramaz
hayli :
ara. * hayl (at sürüsü, çokluk, fazlalık) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * at sürüsü, süvari takımı, aşiret, güruh, ordu; oldukça, epeyce, çok,
fazla
haymana :
ara. * hayme (çadır) + ana (anne, valide) * hayvanların başıboş olarak
salındığı çayırlık; hayvan sürüsü; Ankara'nın bir ilçesi (bölgedeki göçebelere
atfen veya 14. yüzyıl başlarındaki Kaya aşireti lideri Ertuğrul Bey’in annesi
olan Hayme Ana’nın isminden)
hayr :
ara. * hara (seçmek, tercih etmek; iyi bulmak), hiyerat, ihtiyar (seçim,
tercih) * seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, fayda, yarar;
erdem, üstünlük, nimet
hayrabolu :
gre. * chariu (rüzgarlı) + polis (şehir, il, kent) * Tekirdağ’ın bir ilçesi
hayran :
ara. * hara (şaşırmak, hayret etmek, aklı başından gitmek) * şaşkın, aklı
başında olmayan
hayrat :
ara. * hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk,
fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) + at (çoğul eki) * iyilikler,
seveplar; Trabzon’un bir ilçesi
hayret :
ara. * hara (şaşırmak, hayret etmek, aklı başından gitmek) * beklenmedik,
şaşırtıcı, garip bir şeyin yol açtığı şaşkınlık, şaşırma
hayri :
ara. * hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk,
fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * hayırsever, iyilik yapan
hayriye :
ara. * hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk,
fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + iye (isim yapım ve dişil eki) * hayırsever, iyilik yapan kadın; kadın
ismi
hayrola :
ara., tür. * hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik,
doğruluk, fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) (ara.) + ola (olsun,
oluşun, meydana çıksın, belirsin) * "ne oldu?”, “neyse hayırlısı”
anlamında kullanılan, genellikle şaşkınlık veya beklenmedik durumlarda söylenen
hitap ve ifade
hayrunnisa :
ara. * hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk,
fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) + el (ön ek, artikel) + nisa
(kadınlar) * kadınların hayırlısı, en iyi kadın
hayrülhalef :
ara. * hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk,
fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) + el (ön ek, artikel) + halef
(yerine geçen kimse, sonradan gelen kimse) * halef olarak seçilen hayırlı kişi,
iyi halef, halefin hayırlısı; hayırlı çocuk, hayırlı evlat
haysiyet :
ara. * hays (yer veya neden belirten bağlaç, nerede, nasıl ki, bundan ötürü) +
iyet (isim yapım ve durum eki) * onur, itibar, saygınlık, şeref, kalite, ilgi,
nitelik
haysü :
ara. * hays (yer veya neden belirten bağlaç, nerede, nasıl ki, bundan ötürü) *
nerede, hangi yerde, her nerede, hangi
hayt :
ara. * hata (dikmek, iki şeyi iplikle birbirine bağlamak), hayt, hiyat (ip,
iplik, tel, şerit, bağ) * ip, iplik, tel, şerit, bağ, ibrişim; iğne
hayta :
ara. * hayta (haydut, izbandut, haydamak, berhay müsellah at hırsızı); hajduk,
hajdu (sığır çobanı) (mac.) * Osmanlıların ilk dönemlerinde eyalet askerlerinin
uç boylarında görevli sınıflarından biri; başıboş, bir baltaya sap olamamış,
apaş, holigan
hayvan :
ara * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek,
selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) + van (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * diri, canlı, canlı, yaşayan; duyumsama ve devinme
yeteneği olan canlı varlık; insandan ayrı olarak, dil ve akıldan yoksun canlı
yaratık
hayvanat :
ara * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek,
selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) + van (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + at (çoğul eki) * hayvanlar; yaşambilimin, hayvanların
yapı, görev, davranış ve sınıflandırılmaları ve yeryüzüne dağılışlarıyla
uğraşan dalı, hayvanbilim
hayvani :
ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek,
selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) + van (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hayvansal,
hayvanla ilgili
hayvaniyet :
ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek,
selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) + van (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (durum eki)
* hayvanlık, hayvan gibi olma
hayward kara deliği :
ing. * Hayward (İngiliz fizikçi Sean A. Hayward'ın soyadı) (ing.) + kara delik
(ışığın dahi kaçamayacağı kadar yoğun yerçekimine sahip, büyük kütleli
yıldızların kendi içine çökmesiyle oluşan ve uzay-zamanı derin biçimde bükerek
her şeyi yutan astronomik oluşum) (kara (siyah, koyu renkli, karanlık; kötü,
ağır) + delik (bir şeyin içine doğru açılmış giriş, açıklık) + i (iyelik eki) )
* klasik genel görelilikteki sonsuz yoğunluk ve sıcaklık içeren merkezinde
tekillik (singularity) bulunmayan, klasik bir tekillik yerine Sitter benzeri
bir çekirdek barındıran düzenli (regular) kara delik modeli
hayy :
ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek,
selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak), ihya (diriltme,
canlandırma, hayat verme), tehiyyat (selam, selamlama) * diri, canlı, yaşayan,
hayatta olan
hayyal :
ara. * hayl (at) * at yetiştiren kimse, at terbiyecisi
hayyam :
ara. * hayme (çadır) * çadır kuran
hayye-alel-felah :
ara. * hayye (gelin) + ala (üzerine, -a doğru) + el (ön ek, artikel) + felah
(iyi duruma gelme, rahata erme, rahatlama düzelme, kurtulma, kurtuluş, başarı,
tarım, ziraat, refah, ferahlama, iyileşme) * iyi olmaya gelin, kurutuluşa
gelin, ragata gelin, felaha gelin (ezan metnindeki giriş bölümü)
hayyet :
ara. * hayya (yaşamak, canlı olmak, hayatta olmak, diri olmak), hayat (yaşam,
canlılık, dirim), hayyet (yılan) * sürüngenler sınıfından, bacakları olmayan,
pullu, uzun ve kıvrılarak hareket eden zehirli veya zehirsiz canlıların genel
adı, yılan; Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da bulunan büyük, zehirli kobra yılanı
türü (naja haje)
hayy-ül kayyum :
ara. * hayy (diri, canlı, yaşayan, hayatta olan) + el (önek, tamlama eki) +
kayyum (daim olan, devamlı olan, duran) * daima var olan, devamlı mevcut olan;
Allah’ın sıfatlarından biri
hayz :
ara. * haida (adet görmek, regl olmak, menstrüasyonda olmak, kanamak) * regl,
adet kanaması, menstrüasyon
hayzuran :
ara. * hayzuran (kamış, bambu, esnek Hint kamışı) * tropik ülkelerde yetişen,
esnekliği nedeniyle, yaprakları örme, mobilya, çit ve hasır yapımında
kullanılan uzun yapraklı bir tür kamış, Hint kamışı, bambu, rattan
haz :
ara. * haza (elde etmek, sahip olmak, elde bulundurmak, edinmek) * elde etme;
had, haz, alınan, elde edilen (“kaz"anmak (elde etmek) (tür.), hedonia
(hazcılık) (gre.) )
haza :
ara. * ha (bak, dikkat et nidası) + da, za (işaret zamiri, “bu”, “şu”) * bu,
şu, o, işte bu; işte; işaret zamiri
hazain :
ara. * hazine (değerli eşya ve para yığını; depolama, haznetme, biriktirilen)
(haz (elde etme, alma) + ine (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * değerli
eşyalar, hazineler
hazakat :
ara. * hazaka (kavramak, sıkıca tutmak, çekmek), hadik, hazik (mahir,
becerikli, hünerli; kavrayışlı) kelimesiyle ortak kökenden isim türeme *
(hekimlikte) el uzluğu, ustalık, beceri, maharet, bilgililik
hazal :
aka. * huzalum (ceylan yavrusu) * ağaçtan dökülen yapraklar; selem ağacının
kökünden çıkan ve suda ıslatılıp yenen öz
hazan :
far. * hazana (üzülmek, kederlenmek, hüzünlenmek, tasalanmak) * melankoli,
üzüntü, hüzün, keder; sonbahar mevsimi güz, sonbahar; solgunluk, geçicilik
(mecazi); Türk musikisinde, karar perdesi rast, güçlü perdesi çargah olan; rast
dizisi temelinde hicaz ve kürdî çeşnileriyle zenginleştirilen, hüzünlü,
melankolik ve derin duygusal ifade taşıyan, Hicaz dörtlüsü (örneğin
dügah-segah-çargah-neva) üzerine uşşak beşlisinin
(neva-hüseyni-eviç-gerdaniye-nuhayyer) eklenmesiyle oluşan bir makam
hazandide :
far. * hazan (güz, sonbahar; üzüntü, keder, melankoli, hüzün, solgunluk) + dide
(görmüş) * sonbaharı görmüş, sonbahardan etkilenmiş; yıpranmış, yaş almış, hüzünlü,
solgun, sararmış, solmuş
hazar :
tür. * haz, kaz (gezmek) + ar (-ci, -gin, yapan, eden eki) * gezgin, gezici
hazar denizi :
tür. * haz, kaz (gezmek) + ar (-ci, -gin, yapan, eden eki) + deniz (yeryüzünün
büyük çukurluklarını kaplayan, birbirleriyle bağlantılı tuzlu su kütlesi;
okyanus, körfez veya büyük göl) + i (iyelik eki) * Avrupa ile Asya arasında,
Kafkasya'nın doğusunda, Orta Asya'nın geniş bozkırlarının batısında ve Batı
Asya'daki İran platosunun kuzeyinde yer alan
hazard :
ara., fra. * el (ön ek, artikel) + zahr (ortaya çıkış, tezahür, meydana çıkma)
(ara.); hasard (şans, rastlantı, tesadüf) (fra.) * şans, rastlantı, tesadüf,
şans oyunu; tehlike, risk, şans eseri oluşan olumsuzluk
hazari :
ara. * hazar (huzur hali, yerleşik düzen, hazır, meskun ve ekilip biçilen yer)
+ i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * barışla ilgili, "seferi"
(hareket halinde, yolculuk eden, sefere çıkmış) kelimesinin karşıtı
hazcı :
ara., tür. * haza (elde etmek, almak, ele geçirmek, kapmak, yakalamak), haiz
(sahip, almış, edinmiş, elde etmiş, elinde tutan), haz (alma, zevk, tatmin)
(ara.) + cı (ile ilgili, yapan) (tür.) * zevk peşinde koşan, hedonist (hedone
(haz, zevk, tatmin) (gre.) )
hazcılık :
ara., tür. * haza (elde etmek, almak, ele geçirmek, kapmak, yakalamak), haiz
(sahip, almış, edinmiş, elde etmiş, elinde tutan), haz (alma, zevk, tatmin)
(ara.) + cı (ile ilgili, yapan) + lık (durum eki) (tür.) * zevk peşinde koşma,
hedonizm (hedone (haz, zevk, tatmin) (gre.) )
hazel :
alm. * hasel (fındık) * Huşgiller familyasından, Corylus cinsine ait, dişli,
oval yapraklara sahip ve yenilebilir yemişler taşıyan herhangi bir çalı veya
küçük ağaç; Corylus avellana türü fındık ağacı ve kahverengimsi yeşil renk ismi
hazenet :
ara. * hazana (biriktirmek, saklamak, depolamak, muhafaza etmek, korumak),
hazine (depo, sandık, değerli eşyaların saklandığı yer, mali varlık, servet,
devlet malı, define) * bekçiler, koruyucular, muhafızlar, özellikle cennet veya
cehennem melekleri
hazer :
ara. * hazira (sakınmak, çekinmek, tedbirli davranmak, korkmak, ürkmek) *
korku, çekince, endişe, çekinme, zarar verebilecek şeyden kaçınma, korunma,
sakınma
hazf :
ara. * hazafa (gidermek, eksiltmek, atmak, düşürmek, çıkarmak, bir şeyin bir
tarafını kesip atmak) * giderme, eksiltme, atma, düşürme, çıkarma, bir şeyin
bir tarafını kesip atma; Arap alfabesindeki harfleri noktasız olarak kullanmak
suretiyle yazı yazma
hazık :
ara. * hazaka (kavramak, sıkıca tutmak, çekmek) * mahir, becerikli, hünerli,
kavrayışlı (hekimler için) bilgili, eli uz, usta
hazım :
ara. * hadama, hazama (sindirmek, ezmek) * sindirim, sindirme
hazın :
tür. * hazana (biriktirmek, saklamak, depolamak, muhafaza etmek, korumak) *
(insan ve hayvan için) kışlık yiyecek
hazır :
ara. * hazara, hadara (elverişli olmak, uygun olmak, tamam olmak; mevcut olmak,
bulunmak, hazır olmak) * elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi
yapmak için gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek
durumda olan, mevcut olan, bulunan
hazır u nazır :
ara. * hazir (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak için
gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda olan,
mevcut olan, bulunan) + u (tamlama eki) + nazir (bakan) * her yerde hazır olup,
bilen ve gören, yardım eden veya herkese layık cezasını veren Allah
hazırlamak :
ara., tür. * hazir (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak
için gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda
olan, mevcut olan, bulunan) (ara.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) (tür.) * elverişli, tamam, hazır hale getirmek, bir şeyi kullanmaya veya
değişime uygun hale getirmek
hazırlık :
ara., tür. * hazir (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak
için gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda
olan, mevcut olan, bulunan) (ara.) + lık (isim yapım eki) * hazır hale getirme
süreci, bir şeyi kullanmaya veya değişime uygun hale getirme süreci
hazırlop :
ara., tür. * hazir (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak
için gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda
olan, mevcut olan, bulunan) (ara.) + lop (parça, parça koparılmış; toplu, bütün
halinde, bir araya getirilmiş (ses yansımalı onomatopeik kelime) ) * hazırlanmış,
hazır hale getirilmiş, hiç zahmet çekmeden faydalanma safhasına geçme; sarısı
da katılaşacak derecede kaynatılmış (yumurta); hazır durumda olan, başkalarınca
hazırlanmış bulunan, hiç emeksiz (iş vb.)
hazırun :
ara * hazir (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak için
gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda olan,
mevcut olan, bulunan) + un (çoğul eki) * meydanda olanlar, görünür olanlar,
mevcutlar, göz önünde olanlar; bir kurul toplantısına katılanlar
hazihi :
ara. * haza (işte, burada, bu) + h, hi (o) * işte şu, işte o
hazin :
ara. * hazana (biriktirmek, saklamak, depolamak, muhafaza etmek, korumak) *
depo tutan, saklayan, koruyan, biriktiren
hazin :
ara. * hazane (üzmek, kederlendirmek) * üzücü, acıklı, hüzünlü, hüzünlendirici,
kederlendirici
hazine :
ara. * hazana (biriktirmek, saklamak, depolamak, muhafaza etmek, korumak) *
depo, sandık, değerli eşyaların saklandığı yer, mali varlık, servet, devlet
malı, define, değerli eşya ve para yığını; depolama, haznetme, biriktirilen
hazinedar :
ara., far. * hazine (değerli eşya ve para yığını; depolama, haznetme,
biriktirilen) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip
ve malik olan, taşıyan) (far.) * hazine sahibi, kasayı tutan kişi; veznedar,
maliye görevlisi
haziran :
ara. * hazir (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak için
gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda olan,
mevcut olan, bulunan) + an (isim yapım eki) * yılın altıncı ayı ve yaz
mevsiminin ilk ayı
hazire :
ara. * hazira (çitle kapatmak) * külliye, cami, mescit, tekke gibi dini
yapıların avlularında yer alan etrafı duvar veya parmaklıkla çevrili mezarlık
hazirun :
ara * hazir (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak için
gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda olan,
mevcut olan, bulunan) + un (çoğul eki) * meydanda olanlar, görünür olanlar,
mevcutlar, göz önünde olanlar; bir kurul toplantısına katılanlar
hazletmek :
ara., tür. * hazala (kesmek, ayırmak; terketmek, bırakmak, rezil etmek) (ara.)
+ etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * gidermek, kaldırmak, çıkarmak,
silmek
hazmetmek :
ara. * hadama, hazama (sindirmek, ezmek), hadm, hazm (sindirme, ezme) (ara.) +
etmek (yapmak) (tür.) * yemek veya bilgiyi sindirmek, kavramak ve bünyede
özümsemek, sindirmek
hazne :
ara. * hazana (biriktirmek, saklamak, depolamak, muhafaza etmek, korumak) *
yığma, hazine, depo, kasa, yığın, istif yeri; değerli eşyaların veya paranın
saklandığı yer; depo, hazine bölmesi (kazanmak (elde etmek, almak) (tür.),
casino, Kasino (kumarhane, para kazanılan yer), cash, caisse, Kasse (kasa) (
(ing., fra , alm.), casa (ev) (ita.) )
haznedar :
ara., far. * hazna (yığma, hazine, depo, kasa, yığın, istif yeri; değerli
eşyaların veya paranın saklandığı yer; depo, hazine bölmesi) + dar (tutan,
alan, taşıyan, koruyan, sahip olan, edinen) * Osmanlı'da hazineden sorumlu
devlet görevlisi
hazret :
ara. * hazret (huzur, mevcudiyet, var olma) (hazr, hazir (mevcut, var, bulunan,
elverişli, uygun) + et (isim yapım eki) ) * kutsiyet veya saygınlık atfedilen
kişilerin isimlerinin başına getirilen ünvan
hazrevat :
ara. * hıdr, hidr (yeşil) + av (isim yapım eki) + at (durum ve çoğul eki) *
yeşillik, yeşillikler, hıdravat, hadravat
hazro :
asu. * hataro (şehir çevresi, kırsal alan, dış mahalle) * yerleşim yerinin
çevresindeki alan; tarımsal kırsal bölge veya şehir dışı yerleşim;
Diyarbakır’ın bir ilçesi
hazul :
ara. * hazala (aşağı düşmek, alçalmak, değersizleşmek) * hor, hakir, alçak,
aşağılık, alçalmış, kimsesiz. yardımsız olarak her şeyden mahrum, biçare
hazzetmek :
ara. * hazza (kesmek, yarmak, ayırmak, kazmak, kısaltmak; pay almak, hisse
almak, kısmetine düşmek, nasiplenmek) (ara.) + etmek (yapmak) (tür.) * haz
duymak, hoşlanmak, tat almak; pay çıkarmak, hisse almak, pay almak
HBA1C :
ing. * hemoglobin (hemoglobin) + A (tip A) + 1c (spesifik alt tip) * ortalama
kan şekeri düzeyini son 2-3 ay boyunca gösteren diyabet göstergesi
HCG :
ing. * human (insan) + chorionic (koryonik, zarla ilgili, plasenta zarı ile
ilgili) + gonadotropin (gonad uyarıcı hormon) * gebeliğin erken teşhisi ve bazı
tümörlerin tespitinde kullanılan hormon testi
HDD :
ing. * hard (sert, katı) + disk (disk) + drive (sürücü) * manyetik plakalar
üzerinde veri saklayan mekanik depolama aygıtı
HDL :
ing. * high (yüksek) + density (yoğunluk) + lipoprotein (lipoprotein) * kanda
kolesterol taşınmasında “iyi” olarak bilinen lipoprotein türü
HDMI :
ing. * high (yüksek) + definition (çözünürlüklü) + multimedia (çoklu ortam) +
interface (arayüzü) * dijital görüntü ve ses sinyallerini yüksek kaliteyle
ileten elektronik bağlantı standardı
he :
ara. * he (ه) * Arapça alfabenin beşinci harfi
He :
gre., lat. * helium (Helios (Güneş tanrısı, Güneş) (gre.) + ium (kimyasal
element eki) (lat.) ) * atom numarası 2 olan, periyodik tablonun 18. grubunda
bulunan, renksiz, kokusuz ve kimyasal olarak kararlı bir soy gaz olan,
kriyojenikte, balonlarda, lazer teknolojilerinde, manyetik rezonans görüntüleme
sistemlerinde ve bilimsel araştırmalarda kullanılan element
head :
ing. * head (baş, kafa, tepe) * baş, kafa, tepe, lider, şef, başkan; ön, üst,
en önemli bölüm
heard adaları ve mc donald
adaları : ing. * heard (Amerikan denizci veya balina avcısı Jihn Heard'in
soyadından) + adaları + ve mc donald (İskoç denizci balina gemisi kaptanı
William McDonald'ın soyadından) + adaları * Güney Okyanusu'nda, Avustralya'ya
bağlı Subantarktik adalar grubu
heathland :
ing. * heath (fundalık, çalılık) + land (toprak, arazi) * funda ile kaplı
arazi, funda ve bodur çalıların egemen olduğu açık doğal bitki örtüsü, fundalık
arazi
heb :
ara. * vehebe (bahşetmek, bağışlamak, vermek) * bağışla, bahşet, lutfet (dua
hitabı)
heba :
ara. * haba’a (uçmak, savrulmak, dağılıp gitmek, ziyan olmak, boşa gitmek,
nafile olmak, yok olmak) * toz zerresi; boş, yok yere, nafile; hiçbir işe
yaramadan yok olma, boşa gitme
hebdomoder :
gre., lat., fra. * hebdomas (hafta, yedi gün) (hepta (yedi) + mas (isim yapım
eki) ) (gre.) + arius (ile ilgili olan) (lat.); hebdomadaire (fra.) * yedi
günde bir olan, her hafta yinelenen olay veya yayın, haftalık
hebe :
gre. * hebe (gençlik, ilkbahar çağı, ergenlik, tazelik) * Yunan mitolojisinde
gençlik tanrıçası
hebenneka :
mıs. * heben (güzel koku, yağ) + ka (ruh, yaşam gücü) * ruh için koku veya
ölüye sunulan hoş koku; antik Mısır’daki cenaze törenlerinde kullanılan kutsal
yağ veya buhur
hebt :
ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa
gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * inme, yerleşme, alçalma; inhibitat
(iniş) (habitatus (ikametgah, yaşam alanı) (lat.) )
heccav :
ara. * haca (alay etmek, alayla eleştirmek, yermek), hicv (yergi, alay,
aşağılayıcı şiir) * hicivci, hicveden, yergici, alaycı
hece :
ara. * heca (kesmek, ayırmak, bölmek; harfleri tek tek söylemek) * tek sesleme
eylemiyle çıkarılan ses veya sesler; kelimenin ayrışmış tek sesli bölümlerinden
her biri; bölme, kesme, ayırma (hack (kesmek, bölmek), hedge (çit) (ing.),
hachis (kıyma) (fra.), Hackfleisch (kıyma), Hecke (çit) (alm.) )
hece vezni :
ara. * hece (tek telaffuz ile seslendirilen, söylenen harf veya harf grubu) +
vezn (ölçü) + i (iyelik eki) * şiirde dizelerdeki hece sayısını esas alan bir
ölçü sistemi, hece ölçüsü
hecin :
ara. * hecin (nesli bozuk, melez, soysuz; tek hörgüçlü sürek devesi) *
çiftparmaklılar takımının devegiller familyasından, uzunluğu üç, yüksekliği iki
metre olabilen, sırtında besin depo etmeye yarayan tek hörgücü bulunan, hızlı
yürüyen bir memeli türü
hecke operatörü :
alm., lat. * hecke (Alman matematikçi Erich Hecke’nin soyadından) (alm.) +
operator (işlemci, çalışan) (operari (çalışmak, işlemek) + tor (-cı, yapan,
eden eki) ) (lat.) + ü (iyelik eki) (tür.) * modüler formlar ve sayılar
teorisinde, fonksiyonlar üzerinde belirli simetri ve dönüşüm kurallarını
uygulayarak yeni fonksiyonlar üreten lineer işlemci
hedef :
ara. * hadafa (öne koymak, nişan almak, amaçlamak) * amaç, gaye, nişan, kast,
maksad
heder :
ara. * hadara (boşa gitmek, zayi olmak, heba edilmek, harcanmak) * cezasız ve
kısassız kan dökme, kanın yerde kalması; boşa harcama, israf etme, zarar etme;
boşa harcanan şey
hedera :
lat. * hedera (sarmaşık) * tutunucu kökleriyle yüzeylere sarılan, Araliaceae
familyasından bir bitki cinsi
hederae helicis folium :
lat. * hedera (sarmaşık) + helix (sarmal), helicis (sarmalın) + folium (yaprak)
* sarmaşık bitkisinin sarmal yaprağı; bitki morfolojisinde sarmaşık türlerine
ait kıvrımlı yaprak ifadesi
hedging :
ing. * hedge (çit, çalı dizisi, engel, önlem) + ing (isim yapım eki) * riskten
korunma, belirsizlik veya zarar ihtimaline karşı önlem alma; finansal
piyasalarda, zararları veya
fiyat dalgalanmalarını dengelemek amacıyla zıt yönlü pozisyon alarak
zararı sınırlama stratejisi (Arapça "hece" ve İngilizce
"hack" kelimeleri ile ortak "hc" kökündendir.)
hedik :
tür. * etük (çizme, ayakkabı) * Anadolu’nun farklı yörelerinde kar üzerinde
batmadan yürümeyi sağlayan ağaçtan yapılmış kar ayakkabısı; kaynatılmış
kurutulmuş buğday ve bakliyat karışımı, diş bulguru; haşlanmış buğdaydan
yapılan bir tür tatlı
hediye :
ara. * hedy (vermek, sunmak, bahşetmek, bağışlamak) + iyye (isim yapım eki) *
armağan, bağış, bahşiş, verilen şey
hedoni :
gre. * hedone (haz, zevk, keyif) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * zevk
peşinde koşma, hazcılık (haza (elde etmek, almak, edinmek, ele geçirmek,
kapmak, yakalamak), haz (zevk, tatmin) (ara.) )
hedonist :
gre. * hedone (haz, zevk, keyif) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)(gre.) +
istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (lat.) * hazcı, zevkçi
hedonizm :
gre., lat. * hedone (haz, zevk, keyif) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki)(gre.) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * insan
yaşamının temel amacının haz almak ve acıdan kaçınmak olduğunu savunan felsefî
öğreti, hazcılık, zevkçilik
hedykhium :
gre. * hedys (tatlı, hoş) + khion (kar) * hoş kokulu ve büyük çiçekleriyle
bilinen, Zingiberaceae familyasından bir bitki cinsi
hedysarum :
gre. * hedys (tatlı) + sarx (et, beden dokusu) * etli meyveleriyle ayırt
edilen, Fabaceae familyasından bir bitki cinsi
heerfordt sendromu :
isv. * heerfordt (İsveçli doktor Christian Fredrik Heerfordt’un soyadından) +
syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik
eki) (tür.) * yüz siniri felci, parotid bezi şişliği, ateş ve göz iltihabı
(üveit) gibi belirtilerle seyreden, sarkoidozun nadir görülen bir belirtisi
heftgah :
far. * haft, heft (yedi) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) *
Türk ve İran musikisinde, karar perdesi rast, güçlü perdesi segah olan; rast
dizisi temelinde hicaz ve kürdi çeşnileriyle zenginleştirilmiş, geniş kapsamlı,
duygusal ve derin bir ifade taşıyan bir makam
hegemonya :
gre. * hegemonia (egemen, önder, lider, hüküm sahibi) (hege (kudret, kuvvet,
tahakküm) + mon (ile ilgili olan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
hakimiyet, hükümranlık, hükümdarlık, iktidar, egemenlik
hegit :
mac. * hegedü (yaylı çalgı) * Türk halk müziğinde kullanılan ve yapımı yörelere
göre değişiklik gösteren Orta Asya kökenli (özellikle Türkmenistan) yaylı bir
çalgının ortak ismi
heimlich manevrası :
alm., lat. * heimlich (Amerikalı doktor Henry Heimlich’in soyadından) (alm.) +
manopera (manus (el) + opera (emek, iş) ) (lat.); manœuvre (fra.) + sı (iyelik
eki) (tür.) * solunum yolunun nefes almaya engel olacak şekilde tıkanması
durumunda, eller kullanılarak yapılan müdahale (vücut, arkadan kollar ile
sarıldıktan sonra bir el yumruk yapılır ve diğer el sıkıca kavranır. Yumruk
yapılmış elin baş parmağı göğüs kafesinin hemen altına ve göbek deliğinin
yaklaşık beş santim yukarısına yerleştirilir ve eller hızlı ve sert bir şekilde
beş kez içeriye ve yukarıya doğru itilir.)
heisenberg belirsizlik
ilkesi : alm., tür. * heisenberg (Alman fizikçi Werner
Heisenberg’in soyadından) (alm.) + belirsizlik (net olmama, açık ve anlaşılır
olmama) + ilke (kural, kanun, yasa, prensip) + si (iyelik eki) (tür.) * bir
parçacığın konumu ile momentumunun aynı anda belirsizliğinin, bu iki ölçümün
çarpımının Planck sabiti ile sınırlı olduğunu ifade eden kuantum belirsizlik
ilkesi; bir parçacığın konumunu ve momentumunu aynı anda kesin bir doğrulukla
belirlemenin imkansız olduğunu belirten ilke
hekate :
gre. * hekatos (uzaklaştırıcı) * Yunan mitolojisinde meşale, anahtar ve
köpeklerle tasvir edilen, liminal (sınır) alanların ve üç yönlü yolların
koruyucusu olan, yeraltı dünyası, büyü, gece ve geçişlerin tanrıçası
hekim :
ara. * hakim (hüküm sahibi, hikmetli, bilgili, bilge, karar veren, yargıda
bulunan, bilim insanı, filozof, doktor (tabib) * doktor; bilge
hekimhan :
ara., tür. * hekim (doktor; bilge) (ara.) + han (tür.) * Malatya'nın bir ilçesi
heklemek :
ing., tür. * hack (kesmek, ayırmak, bölmek) (ing.) + le (etken fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) (tür.) * bir bilgisayar sistemini, yazılımı veya ağı izinsiz
şekilde ele geçirmek, algoritmasını bozmak, veri sızdırmak veya değiştirmek
(hece (kesmek, ayırmak, bölmek) (ara.) )
heksadienoik asit :
gre., lat. * hexa (altı) + di (iki, ikili, çift) + en, ene (bir, tek) + ikos
(ile ilgili, -a ait, gibi) * altı karbon atomlu bir zincirde iki adet
karbon-karbon çift bağı bulunan karboksilik asit yapısını ifade eden kimyasal
adlandırma terimi, dienli altı karbonlu asit (C6H8O2)
heksaflurenyum :
gre. * hexa (altı) (gre.) + fluor (akışkan, flor elementi) (fluere (akmak, sıvı
ilerleyerek hareket etmek) + or (element eki) ) + enium (kimyasal madde eki)
(lat.) * anestezi uygulamalarında kullanılan altı flor atomu içeren bileşik
yapıda bir sentetik bir madde ve nöromüsküler blokör
heksagon :
gre. * hexa (altı) + gonon, gonos (açı, köşe, bükülme, kenar) (gon(açı, köşe,
bükülme, kenar) + os (son ek) ) * altı kenarı ve altı köşesi olan geometrik
şekil, altıgen
heksakuark :
gre., ing. * hexa (altı) (gre.) + quark (Amerikalı fizikçi Murray Gell-Mann
tarafından Finnegans Wake adlı eserdeki "Three quarks for Muster
Mark!" ifadesinden alınarak üretilmiş olan kelime) (ing.) * parçacık
fiziğinde toplam altı adet valans (değerlik) kuarktan meydana gelen ve iki
baryonun birleştiği bir "dibaryon" (çift baryon) gibi davranabilen
egzotik bir bileşik altıgen hadron (Evrendeki en yaygın ve kararlı altı kuark
sistemi, bir proton ve bir nötrondan oluşan bilinen deüteryon (döteron)
çekirdeğidir.)
heksamerik :
gre. * hexa (altı) + meros (parça, bölüm, kısım, birim) + ikos (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * altı alt birim veya altı parçadan oluşan yapısal form;
biyokimya ve moleküler biyolojide, altı protein veya polimer biriminden oluşan
kompleksleri ifade eden terim
heksametil melamin :
gre., lat. * hexa (altı) + methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle
(ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + melamin (melas (siyah, kara)
(gre.) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) (ammonia
(ammon, ammoniakos (gizli, örtülü, güvende, emin) + ine (gibi olan, ile ilgili,
kimyasal madde eki) ) (lat.) * kemoterapi ilaçlarında kullanılan, altı metil
grubu içeren bir melamin türevi (C9H18N6)
heksametonyum :
gre., lat. * hexa (altı) + methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle
(ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) (gre.) + onium (dört değerlikli
amonyum ve benzeri katyonları belirten kimyasal ek) (lat.) * iki kuaterner
amonyum grubunu altı karbonlu bir zincirle bağlayan, otonom sinir sistemindeki
ganglionları bloke eden, depolarizan olmayan bir gangliyoplejik olarak sempatik
ve parasempatik sinir iletimini engelleyen, geçmişte yüksek tansiyon
tedavisinde kullanılmış olan nikotinik reseptör antagonisti gangliyon blokörü
ilacın etken maddesi (C12H32N2O2)
heksetidin :
gre., lat. * hexa (altı) (gre.) + etidinum (ethyl + idine (azot içeren
heterosiklik bileşik eki) (lat.) * ağız ve boğaz enfeksiyonlarının tedavisinde
kullanılan, altı karbon içeren etil türevi ve geniş spektrumlu antiseptik,
antibakteriyel ve antifungal ajan (C21H45N3)
heksing :
alm. * Hexe (cadı, büyücü) (alm.) + ing (isim yapım eki) (ing.) * birine büyü
yapmak veya uğursuzluk getirmek amacıyla sihir uygulama eylemi (hatchet (balta)
(ing.), hack, hacher, hacken (kesmek, kıymak, doğramak) (ing., fra., alm.),
hece (kesmek, ayırmak, bölmek) (ara.) (büyü ile idrak mekanizması işleyiş
akışını, nöronlar arası sinyal aktarımını bloke edip kesme, hekleme işi
bağlamında) )
heksobarbital :
gre., lat. * hexa (altı) (gre.) + barbital (acidum barbituricum (barbitürik
asit türevi) + alis (ile ilgili, -a ait; kimyasal madde eki) ) (lat.) * merkezi
sinir sistemi üzerinde yatıştırıcı ve uyutucu etkileri olan, altı karbonlu
zincir içeren bir barbitürat türevi ve kısa etkili sedatif-hipnotik ilacın
etken maddesi (C12H16N2O3)
heksoz :
gre. * hexa (altı) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) * glikoz,
fruktoz ve galaktoz gibi basit şekerlerin genel sınıfı olan, altı karbon atomu
içeren monosakkarit (H−(CHOH) n −1 −C(=O)−(CHOH) 6− n -H)
hektar :
gre., lat. * hekaton, hekta (yüz) (gre.) + ar (alan ölçü birimi) (area (saha,
açık alan, düz yer) ) (lat.) * 10.000 metrekareye eşit alan ölçü birimi
hektik :
gre. * hexis (alışkanlık, süreklilik) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* alışılmış; tifo gibi bazı hastalıklarda görülen sürekli, yüksek ateş hali;
sürekli, yoğun, aceleci, telaşlı
hektogram :
gre. * hekta, hekatos (yüz) + gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf,
yazım; küçük ağırlık) * yüz gramlık veya bir kilogramın onda biri değerinde bir
ağırlık ölçü birimi (hg)
hektolitre :
gre. * hekta, hekatos (yüz) + litron (1 desimetre küp (dm3) veya 1000
mililitreye eşit hacim birimi) * yüz litreye eşit hacim ölçü birimi
hektometre :
gre. * hekta, hekatos (yüz) + metros, metron (ölçü) * yüz metreye eşit uzunluk
ölçü birimi
hektor :
gre., lat. * ekhein (tutmak, almak, sahip olmak, edinmek) (gre.) + tor (-cı,
yapan, eden eki) (lat.) * tutan, koruyan, koruyucu; Homeros'un İlyada
destanındaki Troya savaşçısının ismi
hekzagram :
gre. * hexa (altı) + gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım;
küçük ağırlık) * altı çizgili, altı noktalı şekil; altı köşeli yıldız; İsrail
bayrağındaki sembol; Davud Yıldızı; yaratılıştaki düaliteyi, döngüleri ve
boyutlar arası etkileşimi simgeleyen, iç içe geçmiş ters yöndeki iki üçgenin
oluşturduğu şekil
hekzan :
gre. * hexa (altı) + ane (hidrokarbon eki) * molekülünde altı karbon atomu
bulunan doymuş açık zincirli hidrokarbon (C6H14)
hel :
ara. * hel (-mi) * soru cümlesinin başına gelen ön ek
hela :
ara. * hala (yalnız olmak, yalnız kalmak, ıssız olmak, tenha olmak) * yalnız
kalınan yer, yalnız girilen yer, tuvalet
helak :
ara. * helaka (bitirmek, bitmek, tükenmek, tüketmek, yok etmek, yok olmak) *
tükenme, bitme, yok olma
helal :
ara. * halla (çözülmek, ayrışmak, serbest kalmak, izin verilmek, helal olmak),
hallele (çözmek, serbest bırakmak, izin vermek, açmak, helal kılmak) * izinli,
meşru, izin verilen, yasak olmayan, uygun, makul, doğru, izin verilmiş, caiz;
ihramdan çıkma
helalzade :
ara. * helal (izinli, meşru, izin verilen, yasak olmayan, uygun, makul, doğru)
(ara.) + zade (-den doğmuş, oğlu, kızı, soyundan) (far.) * helal olanın çocuğu
veya soyundan gelen
hele :
tür. * hele (vurgu ve pekiştirme edatı) * bir kişiyi teşvik etmek,
cesaretlendirmek veya dikkat çekmek amacıyla kullanılan sözlü ifade, hadi,
devam et, daha da
helebiş :
far. * heleşen, heleşenk (gürültülü eğlence, şenlik, toplu dans etme ve
şakalaşma) (hele (uyarı, dkkat çekme kelimesi) + şi, şiti (yerleşmek, ikamet
etmek, kalabalık olmak); şen (meskun, mamur, abad, yerleşik yer, köy) ) + biş
(pişmek, olgunlaşmak, sohbetle harmanlanmak) (far.); helhele (yükselen yüksek
ses, velvele) (ara.) * İç Anadolu bölgesinde, özellikle Kırşehir kültüründe
yaygın olan, yaklaşık yirmi kişinin katılımıyla geceleri düzenlenen, kentin
sorunlarının konuşulup tartışılmasının yanı sıra sazlı, sözlü, yemeli ve içmeli
geleneksel esnaf ve dost meclisi eğlencesi
helecan :
ara. * halc, halaca (hareket etmek, titremek, sarsılmak; atmak, savurmak, pamuk
kabartmak) + an (isim yapım eki) * kalp çarpıntısı, çırpıntı, heyecan, bunalım,
mafiyet
helen :
gre. * hell (ışık, parlaklık), helios (güneş, parlak, ışıldayan) + en (isim
yapım eki) * Yunan, Grek
helenistik :
gre. * hell (ışık, parlaklık), helios (güneş, parlak, ışıldayan) + en (isim
yapım eki) + ist (ile ilgili, gibi, -a ait) + ikos (durum eki) + os (son ek) *
Yunan'la ilgili, Grek'le ilgili; klasik Yunan medeniyetine ait veya onun
karakteristik özelliği, ışık ile ilgili, ateş ile ilgili, Güneş ile ilgili;
Helenik
helenium :
gre. * Helene (Yunan mitolojisi) * efsaneye dayanan adıyla süs değeri yüksek,
Asteraceae familyasından bir bitki cinsi
helenizm :
gre. * hell (ışık, parlaklık), helios (güneş, parlak, ışıldayan) + en (isim
yapım eki) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * antik Yunan
dilini, kültürünü, düşünce sistemini ve yaşam tarzını merkeze alan ve özellikle
Büyük İskender sonrası dönemde Akdeniz ile Yakın Doğu’ya yayılan
kültürel-entelektüel etkileşim süreci ve öğretisi
helenofon :
gre. * hell (ışık, parlaklık), helios (güneş, parlak, ışıldayan) + en (isim
yapım eki) + phone (ses) * Yunanca konuşan veya Yunanca dilini kullanan kişi;
Helen diline ait veya Yunanca kökenli ses veya dil
helezon :
gre. * helix, helisson (sarmal, yivli) * sarmal, kıvrımlı biçim; eski Arkad
prensinin ismi
helhel :
ara. * helhele (inceltmek, seyreltmek; zehirlemek) * seyrek, ince, dakik şey;
öldürücü zehir
helhele :
tür. * velvele (kalabalık insan sesinden ses yansımalı kelime) * Güney
Anadolu'da kadınların heyecan, sevinç, üzüntü gibi duygulanımları sırasında li
li li li veya lü lü lü lü gibi sesler çıkartmaları
helianthus :
gre. * helios (güneş) + anthos (çiçek) * papatyagiller (Asteraceae) familyasına
ait, Güneş'e yönelme özellikleriyle bilinen ve aralarında ayçiçeğinin de
bulunduğu geniş çiçekli bitki cinsi
helichrysum :
gre., lat. * helios (güneş) + khrysos (altın) (gre.) + um (isim yapım eki)
(lat.) * altın sarısı ve uzun ömürlü çiçekleriyle bilinen, Asteraceae
familyasından bir bitki cinsi
helicoid :
gre. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış,
bükülmüş) + (oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * sarmal,
helezon biçiminde olan, burgulu olan, helezonumsu; sarmal biçimine benzeyen
yüzey veya şekil; matematikte diferansiyel geometri bağlamında kullanılan bir
yüzey türü, burgu yüzeyi
helicoidea :
gre. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış,
bükülmüş) + oidea (gibi olma, ile ilgili olma, benzerlik, şekilli olma, biçimli
olma) (oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + eia (isim yapım ve
durum eki) ) * çoğunlukla karasal yaşam süren, spiral kabuklu gerçek
salyangozları içeren ve Helix gibi cinsleri kapsayan, Gastropoda sınıfında yer
alan büyük bir üst familya, spiral kabuklular
helicoil :
gre., fra., ing. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış,
dolanmış, bükülmüş) (gre.) + coillir (toplamak, sarmak) (fra.); coil (bobin,
sarmal, helezon) (ing.) * aşınmış, bozulmuş veya yalama olmuş vida dişlerini
onarmak ve alüminyum gibi yumuşak malzemelerde sağlam diş yuvaları oluşturmak
için kullanılan paslanmaz çelikten yapılmış yay biçiminde bir dişli ek parça
heliconiaceae :
gre., lat. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış,
dolanmış, bükülmüş), Helikon (Yunan mitolojisinde Musaların kutsal dağı) (gre.)
+ aceae (-giller bitki familyası eki) (lat.) * Orta ve Güney Amerika gibi
tropikal bölgelere özgü, aralarında en bilineni Heliconia cinsi olan, kırmızı,
sarı, turuncu renklerde mumsu ve büyük yapraklı çiçek salkımlara, parlak renkli
ve gösterişli braktelere (çiçek altı yaprağına) sahip tropikal, otsu çiçekli
bitkilerin yer aldığı botanik bir familya, helikonyagiller, Istakoz pençesi,
yalancı cennet kuşu, papağan gagası
helik :
gre., lat. * helikein, helissein (sarmak, dolamak, bükmek), helix, helisson
(sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) (gre.) + ikos
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sarmal veya spiral şekilli; duvar
örülürken büyük taşların arasına konulan küçük taşlar
helikal :
gre., lat. * helikein, helissein (sarmak, dolamak, bükmek), helix, helisson
(sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) (gre.) + alis
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * sarmal veya spiral şekilli
helikobakter :
gre. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış,
bükülmüş) + bakterion (küçük şey, küçük çubuk) (bak (destek için kullanılan
değnek, çivi, çubuk, asa, sopa, baston) + terion, teria (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) * mide veya ince bağırsakta iltihaplanmaya ve ülsere neden olan,
karakteristik bir sarmal şekle sahip olan gram-negatif bakterilerin bir cinsi
helikobakter pilori :
gre. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış,
bükülmüş) + bakterion (küçük şey, küçük çubuk) (bak (destek için kullanılan
değnek, çivi, çubuk, asa, sopa, baston) + terion, teria (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) + pyloros (kapı, kapıcı) * mide ve duodenum'um çeşitli
alanlarında yerleşen, kronik enflamasyon, duodenum ülseri, mide ülseri ve mide
kanseri gibi durumlara neden olan gram, mikroaerofilik bir bakteri
helikoid :
gre. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış,
bükülmüş) + (oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * sarmal,
helezon biçiminde olan, burgulu olan, helezonumsu; sarmal biçimine benzeyen
yüzey veya şekil; matematikte diferansiyel geometri bağlamında kullanılan bir
yüzey türü, burgu yüzeyi
helikon :
gre. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış,
bükülmüş) + ikon, ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir silindir veya
koni etrafına tek bir katman halinde düzgün bir şekilde sarılmış bir telin üç
boyutlu şekline sahip bir nesne, sarmal, spiral, yiv helezon; boyundan
geçirilerek sol omuzda tutulan, büyük bir av borusu gibi çember biçimli,
ağızlığı ve pistonu olan, bakırdan yapılmış bir üflemeli çalgı
helikopter :
gre. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış,
bükülmüş) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) * dikey kalkış
yapabilen, döner kanatlı hava aracı; sarmal hareketle dönen kanatlar sayesinde
havalanan araç
heliks :
gre. * helikein, helissein (sarmak, dolamak, bükmek), helix, helisson (sarmal,
yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) * sarmal, yivli,
spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş)
heliofil :
gre. * helios (güneş) + philos (seven, sever, sevici) * güneşli havaları çok
seven, güneş olduğunda içi açılan ve mutluluk duyan; bol güneş ışığında
gelişmeyi tercih eden canlı veya bitki
heliofizik :
gre. * helios (güneş) + phusis, physis (öne getirme, üretme, doğurma,
oluşturma, meydana getirme, ortaya çıkarma, büyütme, geliştirme) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait) * Güneş'in yapısını, atmosferini, manyetik alanlarını ve
Güneş ile Güneş Sistemi'ndeki diğer cisimler arasındaki fiziksel bağlantıları
inceleyen, uzay hava koşullarını ve Güneş'in gezegenler üzerindeki etkilerini
araştıran bilim dalı
helioks :
gre., lat. * helios (güneş) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli)
(gre.); helium (soy gazlar grubundan renksiz, kokusuz, tepkimeye girmeyen
kimyasal element) + oxygenium (asit oluşturan, oksijen) (lat.) + gennaein
(doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (oluşum,
yaratılış, doğuş; doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, kaynaklanan) *
helyum ve oksijenin birleşimiyle oluşturulan solunum gazı (He + O2)
heliopoz :
gre., lat. * helios (güneş) + pausis (durma, ara, kesilme, sona erme) (pauein
(durmak, kesilmek, ara vermek, sona erdirmek, bırakmak) + isis (isim yapım eki)
) * Güneş'in rüzgarının ve manyetik alanının gücünü yitirdiği, Güneş'ten gelen
yüklü parçacıklar dış uzayın maddeleri tarafından durdurulduğu, yıldızlararası
uzayın başladığı Güneş Sistemi'nin dış sınırı
heliopsis :
gre. * helios (güneş) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) * güneşe
benzer çiçek görünümüyle tanınan, Asteraceae familyasından bir bitki cinsi
helios :
gre. * hell (ışık, parlaklık) + ios (son ek) * ışık kaynağı, güneş; Yunan
mitolojisinde güneş tanrısı
heliosantrik :
gre. * helios (güneş) + kentrikos (merkezcil) (kentron (merkez, orta nokta,
keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) + ikos
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Dünya ve diğer gezegenlerin Güneş'in
çevresinde döndüğü bir astronomik modele ilişkin, güneş merkezcil
heliosentrik :
gre. * helios (güneş) + kentrikos (merkezcil) (kentron (merkez, orta nokta,
keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) + ikos
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Dünya ve diğer gezegenlerin Güneş'in
çevresinde döndüğü bir astronomik modele ilişkin, güneş merkezcil
heliosfer :
gre. * helios (güneş) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * Güneş'in sürekli
yaydığı güneş rüzgarlarının uzayda şişirerek oluşturduğu, tüm Güneş Sistemi'ni
çevreleyen, dış uzaydan gelen zararlı galaktik kozmik ışınları kısmen
engelleyerek gezegenleri koruyan dev bir koruyucu baloncuk veya manyetik kalkan
benzeri alan
heliosferik :
gre. * helios (güneş) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + ikos (ile ilgili, -a
ait, gibi) * heliosfer ile ilgili, heliosfere ait
heliosismoloji :
gre. * helios (güneş) + seismos (deprem, zelzele, sarsıntı, titreşim) + logia
(bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * Güneş'in iç yapısını ve dinamiklerini
yüzeyindeki salınımlar ve ses dalgaları aracılığıyla inceleyen bir bilim dalı
helioterapi :
gre. * helios (güneş) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi
etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi)
(therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek,
tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim
yapım eki) ) * güneş ışınlarının belirli hastalıkları tedavi etmek veya genel
sağlık durumunu iyileştirmek amacıyla kullanılması yöntemi
heliotropium :
gre. * helios (güneş) + trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön
değiştirmek, değiştirmek), tropos, trope (dönüş, dönme, çevrilme, değişim,
tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir)
* çiçeklerini güneşe doğru çevirme eğilimiyle bilinen, Boraginaceae
(hodangiller) familyasından bir bitki cinsi, gündöndü, bozot
heliotropizm :
gre. * helios (güneş) + trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön
değiştirmek, değiştirmek), tropos, trope (dönüş, dönme, çevrilme, değişim,
tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir)
+ ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * bitkilerin güneş
ışığına yönelerek büyüme veya hareket etme eğilimi
helis :
gre. * helikein, helissein (sarmak, dolamak, bükmek), helix, helisson (sarmal,
yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) * sarmal, yivli, spiral
helise :
ara. * halisa, helise (saf, öz, sade, katkısız) * kelime, et ve buğdayın uzun
süre birlikte pişirilmesiyle yapılan geleneksel bir yemek türü (Anadolu,
Ortadoğu ve Balkan mutfaklarında farklı adlarla bilinir (örneğin haleem,
harisa, keşkek)
helisel :
gre., lat. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral) (gre.) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (lat.) * sarmal biçimli, spiral yapıda olan
helium :
gre., lat. * helios (güneş) + gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * gre.,
lat.
helke :
ara. * halka (çember, daire şeklinde nesne) (kapların yuvarlak ve halkalı taşma
kulplarına atfen) * su, süt veya yoğurt gibi sıvıları taşımak ve saklamak
amacıyla kullanılan, genellikle bakırdan veya metalden üretilen, kulplu büyük
kova veya bakraç
helleborus :
gre. * helein (öldürmek, yaralamak, zarar vermek) + bora (yiyecek, gıda, besin;
otlama) * düğünçiçeğigiller (Ranunculaceae) familyasına ait, genellikle kış
veya ilkbahar başında çiçek açan, donlara karşı dayanıklı, herdem yeşil otsu
bitkileri ve içerdikleri zehirleyici toksik maddeler nedeniyle tıp ile eczacılıkta
kullanılan zehirli bitki cinsi, çöpleme
hellim :
ara. * helme (yumuşamak), hilm (yumuşaklık, yumuşak olma) * yumuşak ve taze
peynir
hellmann-feynman teoremi :
alm., ing. * Hellmann (Alman fizikçi Hans Hellmann) (alm.) + Feynman (Amerikalı
kuramsal fizikçi Richard Phillips Feynman) (ing.) + theorema (seyredilen,
incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı
önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * bir kuantum sisteminin özenerjisinin
herhangi bir parametreye göre türevinin, Hamiltonyen işlecinin aynı parametreye
göre türevinin ilgili özdurum üzerindeki beklenen değerine eşit olduğunu ortaya
koyan, atom ve molekül hesaplamalarında kuvvetlerin ve enerji değişimlerinin
doğrudan belirlenmesini sağlayan temel kuantum mekaniği teoremi
hellüm :
ara. * haluma (getirmek, gelmek, yaklaşmak, ilerlemek) * gel, beri gel
helme :
ara. * helme (yumuşamak) * buğday, pirinç, fasulye gibi taneler
kaynatıldığında, nişastanın çökelmesiyle oluşan koyu sıvı; bazı bitkilerin
köklerinde, çiçeklerinde ve tohumlarında bulunan koyu kıvamlı bir madde
helmint :
gre. * helmins (solucan) * bağırsaklarda yaşayan ve hastalıklara yol açan
parazitik solucan türlerinin genel ismi
helmintik :
gre. * helmins (solucan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bağırsaklarda
yaşayan ve hastalıklara yol açan parazitik solucan türleri ile ilgili,
helmintle ilgili
helmintoloji :
gre. * helmins (solucan) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos
(kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
parazitik solucanların (helmintlerin) incelendiği bilim dalı, asalak bilimi
helsinki :
isv., fin. * hels (boğaz, gırtlak, geçit) (isv.), Helka (eski yer ismi veya
kişisel isim) + inki (yer eki) (fin.) * Finlandiya’nın başkenti
helu :
ara. * halla’a (paniklemek, telaşlanmak, çabuk korkmak; şikayet etmek,
sızlanmak) * çabuk telaşlanan, panikleyen, aceleci, korkak, çabuk korkan;
şikayet eden, sızlanan
heluan :
ara. * halla’a (paniklemek, telaşlanmak, çabuk korkmak; şikayet etmek,
sızlanmak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sabrı az, hırsı çok olan,
sabırsız olup her halini halka şikayet eden, şikayet eden, sızlanan
helümm :
ara. * haluma (getirmek, gelmek, yaklaşmak, ilerlemek) * getir, gel, yaklaş,
ilerle; tez getir, tez getirin
helva :
ara. * hulv (tatlı) * tatlı yiyecek, kurabiye, şekerleme
helyodor :
gre. * helios (güneş) + doron (hediye) * berilyum alüminyum silikat minerali
içeren, sarı-yeşil renk tonlarında, ışığı yansıtan yarı değerli, beril
grubundaki bir taş
helyograf :
gre. * helios (güneş) + graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) * Güneş’in
yaydığı ısı miktarını ölçmeye ve ışıldadığı saatlerin süresini belirlemekte
kullanılan cihaz
helyoks :
gre., lat. * helios (güneş) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) (gre.);
helium (soy gazlar grubundan renksiz, kokusuz, tepkimeye girmeyen kimyasal
element) + oxygenium (asit oluşturan, oksijen) (lat.) + gennaein (doğurmak,
üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (oluşum, yaratılış,
doğuş; doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, kaynaklanan) * helyum ve
oksijenin birleşimiyle oluşturulan solunum gazı (He + O2)
helyopoz :
gre., lat. * helios (güneş) + pausis (durma, ara, kesilme, sona erme) (pauein
(durmak, kesilmek, ara vermek, sona erdirmek, bırakmak) + isis (isim yapım eki)
) * Güneş'in rüzgarının ve manyetik alanının gücünü yitirdiği, Güneş'ten gelen
yüklü parçacıklar dış uzayın maddeleri tarafından durdurulduğu, yıldızlararası
uzayın başladığı Güneş Sistemi'nin dış sınırı
helyopsis :
gre. * helios (güneş) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) * güneşe
benzer çiçek görünümüyle tanınan, Asteraceae familyasından bir bitki cinsi
helyosantrik :
gre. * helios (güneş) + kentrikos (merkezcil) (kentron (merkez, orta nokta,
keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) + ikos
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Güneş'i merkez kabul eden, gezegenlerin
ve diğer gök cisimlerinin Güneş çevresinde dolandığını temel alan astronomi
modeli veya görüşüyle ilgili
helyosentrik :
gre. * helios (güneş) + kentrikos (merkezcil) (kentron (merkez, orta nokta,
keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) + ikos
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Dünya ve diğer gezegenlerin Güneş'in
çevresinde döndüğü bir astronomik modele ilişkin, güneş merkezcil
helyosfer :
gre. * helios (güneş) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * Güneş'in sürekli
yaydığı güneş rüzgarlarının uzayda şişirerek oluşturduğu, tüm Güneş Sistemi'ni
çevreleyen, dış uzaydan gelen zararlı galaktik kozmik ışınları kısmen
engelleyerek gezegenleri koruyan dev bir koruyucu baloncuk veya manyetik kalkan
benzeri alan
helyosferik :
gre. * helios (güneş) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + ikos (ile ilgili, -a
ait, gibi) * heliosfer ile ilgili, heliosfere ait
helyosismoloji :
gre. * helios (güneş) + seismos (deprem, zelzele, sarsıntı, titreşim) + logia
(bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * Güneş'in iç yapısını ve dinamiklerini
yüzeyindeki salınımlar ve ses dalgaları aracılığıyla inceleyen bir bilim dalı
helyoskop :
gre. * helios (güneş) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek,
araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye,
gözlem, gözlenen, bakılan) * güneşi gözlemlemek için kullanılan cihaz; güneş
teleskopu veya güneş gözlem cihazı
helyostat :
gre. * helios (güneş) + statos (ayakta durma, durma, dikilme, sabit olma,
durağanlık, kararlılık istikrar) * güneş ışığını sabit tutmak veya belirli bir
yönde yansıtmak için (ışık yönlendirme amaçlı) kullanılan optik cihaz
helyoterapi :
gre. * helios (güneş) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi
etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet,
tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek,
yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia
(isim yapım eki) ) * fototerapi türlerinden biri olan güneş ışığı ile tedavi
yöntemi
helyotropium :
gre. * helios (güneş) + trope (dönüş) * çiçeklerini güneşe doğru çevirme
eğilimiyle bilinen, Boraginaceae familyasından bir bitki cinsi
helyum :
gre., lat. * helios (güneş) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) *
Güneşte ilk keşfedilen, atom numarası 2, simgesi He olan, soy gazlar grubundan
renksiz, kokusuz, tepkimeye girmeyen kimyasal element, helium (Evrendeki
Hidrojen çekirdeklerinin füzyonuyla oluşan Helyum evrenin %24’ünü oluşturur.)
hem :
far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) * bir şeyi açıklamak,
anlamı güçlendirmek, uyarmak için kullanılan kelime, şurası da var ki, bir de,
bu da, zaten, özellikle; ve açıklayıcı niteliği bulunan ikinci tümceyi
birinciye bağlayan kelime
hem :
gre. * haima (kan) * porfirin halkasının merkezinde demir(II) iyonu bulunan,
hemoglobin, miyoglobin ve çeşitli enzimlerin yapısında yer alan, oksijenin
bağlanması ve taşınmasında önemli rol oynayan biyolojik kofaktör
hemaglütinasyon :
gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + agglutinare (yapıştırmak, birbirine
tutturmak) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + glutinare (yapıştırmak) (gluta
(sakız, reçine) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) + are (fiil mastar
eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * kanda bulunan eritrositlerin
(alyuvarlar) antikorlar, virüsler veya lektinler gibi maddelerin etkisiyle
birbirine yapışarak gözle görülür kümeler oluşturması olayı
heman :
far. * ham (aynı, birlikte) + an (bu, şu, o, işaret ve pekiştirme eki) *
derhal, hemen, acele olarak, çarçabuk, o anda, ivedilikle
hemangiyom :
gre. * haima, haimat (kan) + angeion, angio (kasa, kap, hazne, damar, kanal) +
oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * kan
damarlarından oluşan iyi huylu tümör
hemanjiektazi :
gre. * haima, haimat (kan) + angeion, angio (kasa, kap, hazne, damar, kanal) +
ekteinein (uzamak, gerilmek, genişlemek, esnemek, açılmak), ektasis (esneme,
genişleme, genişletme, uzama, gerilme, açılma, kendi dışına çıkma, aşma) (ek
(dış, dışarı, harici) + histanein, histanai (yerleştirmek, konumlamak, düzenlemek,
durmak, yer almak) + isis (isim yapım eki) ) * kan damarlarının anormal
genişlemesi durumu
hemanjiyoblastom :
gre. * haima, haimat (kan) + angeion, angio (kasa, kap, hazne, damar, kanal) +
blastos (tohum, tomurcuk, filiz, sürgün, germ hücresi, ilk evre hücre,
embriyonik hücre) + oma (tümör, kabarma, şişlik; kanser) * damar ve kan
hücrelerinden gelişen, genellikle iyi huylu tümör
hemanjiyom :
gre. * haima, haimat (kan) + angeion, angio (kasa, kap, hazne, damar, kanal) +
oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * kan
damarlarından oluşan iyi huylu tümör
hemartroz :
gre. * haima, haimat (kan) + arthron (eklem) + osis (isim yapım, durum, sorun,
hastalık eki) * eklem boşluklarında kanama
hematemez :
gre. * haima, haimat (kan) + emein (kusmak), emesis (kusma) * mide veya üst
sindirim kanalından kaynaklanan kanın ağız yoluyla dışarı atılması, kan kusma
hemati :
gre. * haima, haimat (kan) + ites (küçültme eki) * kanın bir milimetre küpünde
yaklaşık olarak beş milyon olan, kana kırmızı rengini veren, çekirdeksiz,
küçük, yuvarlak hücre, alyuvar, eritrosit
hematit :
gre. * haima, haimat (kan) + ites (element, kayaç ve mineral eki) * demir oksit
içeren ve kırmızımsı rengiyle kanda bulunan hem ile ilişkilendirilen, Fe2O3
formülüne sahip yaygın bir demir oksit ve bir demir cevheri minerali
hematobilia :
gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + bilis (safra) (lat.) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki)(gre.) * splanknik dolaşımın bir damarı ile
intrahepatik veya ekstrahepatik biliyer sistem arasında bir fistül olduğunda,
safra yollarında veya safrada kan toplanması durumu
hematobyum :
gre., lat. * haima, haimat (kan) + bous (inek, sığır, öküz) (gre.) + ium (yer,
mekan, durum eki, isim yapım eki) (lat.) * kan paraziti grubuna ait olan bir digenetik
trematod türü; bazı helmintlerin neden olduğu, kanla ilgili sığır hastalığı;
Schistosoma bovis enfeksiyonu
hematofobi :
gre. * haima, hemato (kan) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kan korkusu
hematojen :
gre. * haima, haimat (kan) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak,
meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana
getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) * bir etkenin veya sürecin kan yoluyla
taşınarak yayılması veya kökenini kandan alması durumu; kandaki veya kan
yoluyla yayılan, kan aracılığıyla oluşan veya yayılan
hematokezya :
gre. * haima, haimat (kan) + khezein (boşaltmak, dökmek) + eia (isim yapım, yer
ve durum eki) * alt sindirim sistemi kanaması sonucunda dışkıda taze kan
görülmesi durumu; rektumdan kanlı dışkı atılması durumu
hematokolpos :
gre. * haima, haimat (kan) + kolpos (vajina, rahim girişi, kese) * vajinada
veya rahim girişinde kan birikmesi durumu
hematokrit :
gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + krinein (ayırmak, seçmek, karar
vermek, yargılamak), krites (ayıran, seçen, yargıç) * kırmızı kan hücrelerinin
oluşturduğu hacmin, toplam kan hacmine oranı (Hematokritin normal değerleri yaş
ve cinsiyete bağlı olarak değişmekte olup erişkin bir erkekte %42-52, kadında
%36-46 aralığındadır.) (critical, critique, kritisch (eleştirel, önemli) (ing.,
fra., alm.) )
hematolog :
gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz,
akıl) * kan hastalıkları ve kanla ilgili tıbbi bilim dalı uzmanı
hematoloji :
gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı,
söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * kan ve kan hastalıkları ile ilgilenen tıp dalı
hematolojist :
gre., lat. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + logos (kelime, bilgi, söylem,
söz, akıl) (gre.) + ist (-cı, yapan) (lat.) * kan hastalıkları ve kanla ilgili
tıbbi bilim dalı uzmanı
hematom :
gre. * haima, haimat (kan) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser;
toplanma, oluşum) * travma, cerrahi müdahale veya kan damarı yırtılması sonucu
kanın dışarı sızarak belirli bir bölgede birikmesi; deri altında veya vücutta
kan birikmesi sonucu oluşan şişlik, kan toplanması
hematomiyeli :
gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + myelos (ilik, omurilik) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) * omurilikte kan birikmesi durumu
hematopoetik :
gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + poiesis (yapım, oluşum) (poiein
(yapmak, üretmek) + isis (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * kan hücrelerinin kemik iliğinde oluşumu süreci ile ilgili
hematopoez :
gre. * hematopoiesis haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + poiesis (yapım,
oluşum) (poiein (yapmak, üretmek) + isis (isim yapım eki) ) * kan hücrelerinin
kemik iliğinde oluşumu süreci
hematosalpinks :
gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + salpinx (fallop tüpü) * fallop
tüpünün içinde veya lümeninde kan birikmesiyle karakterize edilen, genellikle
dış gebelik, travma veya inflamatuvar süreçlere bağlı olarak ortaya çıkan
patolojik durum
hematosel :
gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + kele (tümör, yumru, şişlik, şişme,
kese, torba, çıkıntı, fıtık) * travmaya bağlı olarak testisi çevreleyen kese
katmanları arasında kan birikmesi
hematospermi :
gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + sperma (tohum, çekirdek, döl, bel,
meni, sperm) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * menide kan bulunması durumu
hematüri :
gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + ouria (idrar olma durumu, üre
durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)
) * idrarda kan bulunması durumu
hemayar :
far., ara. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) (far.) + iyar
(altın ve gümüşün saflık ölçüsü, saatin hassas ölçümü, ölçüt) (ara.) * denk,
eşit; para, maden veya ölçü sistemlerinde aynı ölçüye, aynı değere veya eşit
ayara sahip olma durumunu ifade eden terim
hemcins :
far., ara. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) (far.) + cins
(tür, soy, çeşit, yaratılış durumu) (ara.) * aynı türden olan kimse veya varlık
hemdem :
far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + dam (nefes, soluk)
* birlikte nefes alacak kadar yakın, çok samimi arkadaş veya yoldaş
hemdert :
far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + dard, derd (acı,
üzüntü, keder, sıkıntı, ıstırap, sorun) * acıyı, sıkıntıyı birlikte yaşayan,
ortak acı çeken kimse
heme ost :
far. * heme (hep, tüm, hepsi, her şey) + ost (odur) * hepsi O'dur, her şey
O'ndandır ("her şey Allah'tır" anlamında olan ve tasavvuftaki
"vahdet-i vücud (varlığın birliği)" kavramını simgeleyen ifade)
hemen :
far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + an (bu, şu, o,
işaret ve pekiştirme eki) * şunun gibi, onun gibi
hemera :
gre. * hemera (gün, gündüz) * Yunan mitolojisinde gün tanrıçası, gündüzün
kişileştirilmiş hali
hemeralopi :
gre. * hemera (gün, gündüz) + ops (göz; görme) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) * gündüz görme yetisinin azalması veya gündüz körlüğü hastalığı
hemerocallidaceae :
gre. * hemera (gün, gündüz) + kallos (güzellik) + aceae (-giller, bitki
familyası eki) * Hypoxis hemerocallidea bilimsel adıyla bilinen, halk arasında
Afrika yıldız otu veya Afrika patatesi (African potato) olarak adlandırılan,
gün zambağı (Hemerocallis) cinsini ve yakın akraba taksonları kapsayan,
gösterişli fakat kısa ömürlü çiçekleri, şerit biçimli yaprakları olan
Hypoxidaceae familyasına ait şifalı bir çiçekli bitki türü
hemerocallis :
gre. * hemera (gün, gündüz) + kallos (güzellik) * çiçekleri yalnızca bir gün
açık kalan, gösterişli çiçekleri, uzun şerit biçimli yaprakları olan,
Asphodelaceae (çirişotugiller, çirişgiller) familyasından otsu bir bitki cinsi,
güngüzeli, gün zambağı
hemerokori :
gre. * hemeros (evcil, uysal, insan etkisine alışmış, kültüre alınmış)
(hemeroun (evcilleştirmek, yumuşatmak, uysallaştırmak) + os (sıfat yapım eki) )
+ khorein (gitmek, ilerlemek, yayılmak, taşınmak) + eia (isim yapım ve durum
eki) * bitki tohumlarının, meyvelerinin veya diğer çoğalma birimlerinin insan
etkinlikleri sonucunda istemli veya istemsiz biçimde bir yerden başka bir yere
taşınıp yayılması olayı
hemezat :
ara. * hemeze (kuruntu, vesvese, şüphe, tereddüt) + at (çoğul eki) *
kuruntular, vesveseler, şüpheler, tereddütler
hemeze : ara.
* hemeze (dürtmek, sıkmak, rahatsız etmek) * gırtlakta ses tellerinin
birleşmesiyle havanın akışının aniden engellenmesi sonucu oluşan, kesinti
izlenimi veren gırtlak ünsüzü (ء); şeytanın insana verdiği vesvese, kuruntu,
şüphe, tereddüt
hemfikir :
far., ara. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + fikr
(düşünce, görüş) * aynı görüşte, aynı düşüncede olan kimse veya durum
hemhal :
far., ara. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) (far.) + hal
(durum, vaziyet) (ara.) * birlikte aynı durumda olan, aynı dert veya tasayı
paylaşan kimse veya durum
hemhudut :
far., ara. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) (far.) + hadd
(sınır), hudud (sınırlar) (ara.) * ortak sınır veya birlikte sınır olan yer
veya durum
hemi : gre.
* hemi (yarı, yarım) (gre.); semi (lat.) * tam olarak iki eşit parçadan her
biri, yarım, yarı
hemianopia :
gre. * hemi (yarı, yarım) + anopsia (görme kaybı) (an (olumsuzluk eki) + opia
(ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) * görme alanının sağ veya sol yarısında meydana gelen körlük
hemianopsi :
gre. * hemi (yarı, yarım) + anopsia (görme kaybı) (an (olumsuzluk eki) + opia
(ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) * görme alanının sağ veya sol yarısında meydana gelen körlük
hemiazygos :
gre. * hemi (yarı, yarım) + azygos (çiftsiz, eşleşmemiş damar) (a (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + zygon, zygos (dönme, boyunduruk, eş, çift)
) * omurganın sol tarafında yer alan ve “eşsiz, çiftsiz” anlamındaki azygos
vene karşılık olarak onun yarım/karşılayıcı eşini oluşturan, göğüs duvarından
gelen venöz kanı toplayan toplardamar
hemidesmozom :
gre. * hemi (yarı, yarım) + desmos (bağ, bağlanma, bağ dokusu) + oma (tümör,
kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * hücre dışı matrise
bağlanan derinin epidermisindeki keratinositlerde bulunan çok küçük çivi
benzeri yapılar; epitel hücrelerini bazal membrana yarım bağlanma prensibiyle
tutunduran ve hücre-matriks adezyonunu sağlayan özel bağlantı yapısı; karaciğer
bağlarını oluşturan yapılar veya bu yapılarda oluşan tümör veya şişlik
hemiechinus :
gre. * hemi (yarı, yarım) + ekhinos (kirpi, dikenli) * uzun kulakları, görece
küçük gövdesi ve tipik kirpi özellikleriyle ayırt edilen, gerçek kirpilerden
bazı anatomik özellikleri bakımından ayrılan kulaklı kirpileri kapsayan memeli
cinsi, yarı kirpi
hemihedral :
gre. * hemi (yarı, yarım) + hedra (yüz, surat, çehre) (gre.) + alis (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * tam simetrisinin yalnızca yarısına sahip
olan (kristal)
hemikolektomi :
gre. * hemi (yarı, yarım) + kole (kolon, kalın bağırsak) + ektomia (kesip
çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme)
(tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
kalın bağırsağın yarısının cerrahi olarak çıkarılması işlemi
hemikordat :
gre., lat. * hemi (yarı, yarım) + khorde (ip, sicim, kiriş, bağ, kordon, lif,
tel) (gre.) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.) * denizlerde
yaşayan, gelişimlerinin belirli evrelerinde sırt tarafında notokorda benzeyen
stomokord yapısı taşıyan, vücutları yumuşak ve solucan benzeri olan, solungaç
yarıkları ve iki yanlı vücut simetrisi gibi özellikleriyle kordalılarla akrabalık
gösteren omurgasız hayvanları kapsayan bir hayvan şubesi
hemilegume :
gre. * hemi (yarı, yarım) (gre.) + legumen (bakla, baklagil meyvesi) (lat.) *
olgunlaştığında yalnızca bir dikiş çizgisi boyunca açılan veya tek parçaya
ayrılarak tohumlarını serbest bırakan, tam bakla meyvesinden farklı açılma
özelliği gösteren, tohumu veya tohumları ile baklanın/kapsülün (kabuğun) bir
valfinin (kanadının) tek bir birim halinde rüzgarla dağıldığı özel bir baklagil
meyve türü
hemionitis :
gre. * hemionos (katır) * yapraklarının biçimi katır kulağını andırdığı için bu
adla anılan, tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen, basit veya bölünmüş
yaprakları olan kaya eğreltilerini ve eğrelti otlarını kapsayan Pteridaceae
familyasından bir bitki cinsi
hemiparesis :
gre. * hemi (yarı, yarım) + paresis (felç, inme, nuzul) (para (yanında,
yanısıra, yoluyla, vasıtasıyla) + hienai (serbest bırakmak, salmak, gevşemek,
boşlamak, koyvermek) ) * vücudun sağ veya sol yarısındaki kol, bacak ve yüz
kaslarının bir bölümünde sinir sistemi hastalıklarına bağlı olarak istemli
hareket gücünün azalmasıyla ortaya çıkan, tam felçten daha hafif dereceli tek
taraflı kas güçsüzlüğü durumu, yarı felç, hemiparezi
hemiparezi :
gre. * hemi (yarı, yarım) + paresis (felç, inme, nuzul) (para (yanında, yanısıra,
yoluyla, vasıtasıyla) + hienai (serbest bırakmak, salmak, gevşemek, boşlamak,
koyvermek) ) * vücudun sağ veya sol yarısındaki kol, bacak ve yüz kaslarının
bir bölümünde sinir sistemi hastalıklarına bağlı olarak istemli hareket gücünün
azalmasıyla ortaya çıkan, tam felçten daha hafif dereceli tek taraflı kas
güçsüzlüğü durumu, yarı felç, hemiparesis
hemipelvektomi :
gre. * hemi (yarı, yarım) (gre.) + pelvis (leğen; insan vücudunda kalça
bölgesinde bulunan, iç organları destekleyen kemik yapısı, leğen kemiği) (lat.)
+ ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia
(kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) (gre.) * tümörlü pelvis kemiğinin ve alt ekstremitenin bir
yarısının tamamının veya bir bölgesinin çıkarılması (amputasyonu) işlemi
hemipleji :
gre. * hemi (yarı, yarım) + plexis (felç, vurma, çarpma, darbe, durdurma),
plessein (darbelemek, vurmak, çarpmak, felç inmek), plegia (felç, inme, nuzul)
(plege (darbe, vurma, çarpma) + eia (durum ve usim yapın eki) ) * beyin
hücrelerinin hasar görmesi veya beyin damarlarında oluşan tıkanıklık nedeniyle
meydana gelen, vücudun sağ veya sol tarafında hareket kaybıyla sonuçlanan durum
hemiplejik :
gre. * hemi (yarı, yarım) + plexis (felç, vurma, çarpma, darbe, durdurma),
plessein (darbelemek, vurmak, çarpmak, felç inmek), plegia (felç, inme, nuzul)
(plege (darbe, vurma, çarpma) + eia (durum ve usim yapın eki) ) + ikos (ile
ilgili, gibi) * hemipleji ile ilgili
hemiptera :
gre. * hemi (yarı, yarım) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) + a
(taksonomik çoğul eki) * tahtakurusu, yaprak biti ve ağustos böceği gibi ortak
özellikler taşıyan, delici-emici ağız yapısına ve hortuma (rostrum) sahip olan,
ön kanatlarının taban bölümü sertleşmiş, uç bölümü ise zar yapısını korumuş
olduğundan "yarım kanatlı" olarak adlandırılan, bazı türlerde ise
kanat hiç bulunmayan geniş bir böcek takımı, yarımkanatlılar, gerçek böcekler
hemiramphidae :
gre., lat. * hemi (yarı, yarım) + rhamphos (gaga, gaga ucu, gaga biçimli
çıkıntı) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * alt çenesi üst
çenesinden belirgin biçimde daha uzun olan, ince ve uzamış gövdeleriyle su
yüzeyine yakın yaşamaya uyum sağlamış yarımgagalı balıkları kapsayan kemikli balıklar
familyası, yarımgaga balıkları
hemiscylliidae :
gre., lat. * hemi (yarı, yarım) + skylla (köpekbalığı olduğu düşünülen bir
deniz balığı; deniz köpeği) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki)
(lat.) * Orectolobiformes takımına bağlı olan, genellikle tropikal Hint-Pasifik
sularında yaşayan, uzun ve ince gövdeleri, dipte yaşamaya uyum sağlamış
yapıları ve yüzgeçlerini kullanarak deniz tabanında yürüyebilir gibi hareket
edebilmeleriyle tanınan bambu köpekbalıkları ile epoleli köpekbalıklarını kapsayan
küçük ve zararsız köpekbalıkları familyası, uzun kuyruklu halı köpekbalıkları,
bambu köpekbalıkları
hemisfer :
gre. * hemi (yarı, yarım) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * yarım küre,
yarıküre; coğrafyada Dünya’nın, anatomide ise beynin sağ ve sol yarımları
hemm :
ara. * hemme (dert etmek, kafaya takmak, zihni meşgul etmek, önemsemek), mühim
(önemli, ehemmiyetli), ehemmiyet (önem) * derin üzüntü, hüzün, gam, keder,
tasa, kaygı, endişe, zihinsel durgunluk hali
hemmaz :
ara. * humaza (sövmek, kötü söz söylemek, kötülemek, kötü konuşmak, dedikodu
yapmak, çekiştirmek; kınamak, taşlamak, kötülemek, suikast veya dedikodu
yoluyla zarar vermek), humeze (sövme, kötü söz söyleme, başkasına hakaret etme,
kötüleyici konuşma, kötü konuşma, çekiştirme, hemmazlık) * dedikoducu,
kışkırtıcı, sövücü, başkalarını kötülemeye meyilli, başkalarını kışkırtan,
başkasının ayıbını arayan, koğucu, çekiştirici, kötüleyici
hemo :
gre. * haima, haimat (kan) + o (ulama öneki) * kan ile ilgili veya kana ait
hemobilia :
gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + bilis (safra) (lat.) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki)(gre.) * safra yollarında veya safrada kan bulunması
durumu
hemodilüsyon :
gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + diluere (seyretmek, inceltmek,
sulandırmak) (lat.) + sion, tio (isim yapım eki) (lat.) * kandaki maddelerin
seyreltilmesi işlemi; kan kaybı ve doku yaralanması sonrasında kılcal dolum
mekanizmasıyla kendiliğinden veya plazma replasman tedavisi veya kristaloid
veya kolloidal infüzyon solüsyonlarıyla plazmanın genişletilmesi sonucu oluşan
tüm normal kan bileşenlerinin seyrelmesi; sıvı kazanımı sonucu kanda hücre ve
katı konsantrasyonunun azalması
hemodinami :
gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + dynamis (kuvvet, kudret, güç,
potansiyel, iktidar) (gre.) * canlı organizmada kanın damarlar içinde akışını,
bu akışı oluşturan basınç, direnç ve kuvvet ilişkilerini inceleyen fizyoloji ve
tıp alanına ait bir bilim dalı
hemodiyaliz :
gre. * haima, haimat (kan) + dia (arasından, içinden, boyunca; sayesinde, vasıtasıyla,
yoluyla, aracılığıyla; yüzünden, baştan başa; iki, ikiye ayrım, ikiye bölünme)
+ lusis, lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma,
yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis
(isim yapım eki) ) * böbreklerin görevini yapamadığı durumlarda kanın vücut
dışına alınarak yarı geçirgen bir zar aracılığıyla zararlı maddelerden ve fazla
sıvıdan arındırılması işlemi
hemofagositik
limfohistositoz : gre. * haima, haimat (kan) + phagein
(yemek, yutmak, tüketmek) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap)
(gre.) + lympha (lberrak sıvı) (lat.) + histos, histion (doku, şebeke, ağ) +
kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) + osis (isim yapım, durum,
sorun, hastalık eki) (gre.) * bağışıklık sisteminin aşırı uyarılması sonucu
bağışıklık hücrelerinin kan hücrelerini yok etmesiyle karakterize, ağır ve
sıklıkla ölümcül seyreden bağışıklık hastalığı
hemofili :
gre. * haima, haimat (kan) + philia (sevme durumu, hoşlanma durumu) (philein
(sevmek), philos (seven, sever, sevici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) )
* pıhtılaşma faktörlerindeki kalıtsal eksiklik nedeniyle kanın pıhtılaşmamasına
dayalı olarak kanamanın zor durmasıyla karakterize edilen, çoğunlukla
erkeklerde görülen genetik bir kan hastalığı
hemofiltrasyon :
gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + filtrare (süzmek) (lat.) + sion, tio
(isim yapım eki) (lat.) * kanın süzülmesi işlemi
hemofiltrat :
gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + filtrare (süzmek), filtratus
(süzülmüş) (lat.) * kanın süzülmesi sonucu elde edilen sıvı
hemoglobin :
gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + globus (küre, top) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * kırmızı kan hücrelerine rengini veren,
demir açısından zengin olan ve kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan protein
hemoglobinopati :
gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + globus (küre, top) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı,
acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his)
+ eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * hemoglobin molekülündeki globin
zincirlerinden birinin yapısında anormalliğe yol açan bir genetik bozukluk
(örneğin hücre anemisi)
hemoglobinüri :
gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + globus (küre, top) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu)
(ouron, (idrar, sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) (gre.);
urina (lat.) ) * oksijen taşıma proteini olan hemoglobinin idrarda anormal
derecede yüksek konsantrasyonlarda bulunması
hemogram :
gre. * haima, haimat (kan) + gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf,
yazım; küçük ağırlık) * kan hücrelerinin nitelik ve nicelik açısından
incelenmesidir, kan sayımı
hemokromatozis :
gre., lat. * haima, haimat (kan) + chroma (renk) (gre.) + osis (durum, hal,
sorun, hastalık, süreç eki) * vücutta özellikle karaciğer başta olmak üzere
dokularda aşırı demir birikimine bağlı olarak pigmentasyon ve organ hasarıyla
seyreden metabolik bir hastalı
hemolenf :
gre., lat. * haima, haimat (kan) + lymphe (temiz su, saf su, kaynak suyu,
şeffaf sıvı) (gre.); lympha (temiz su, berrak su, şeffaf sıvı) (lat.) * eklem
bacaklılar, bazı yumuşakçalar ve birçok omurgasız hayvanda dolaşım boşluklarını
doldurarak besin maddeleri, hormonlar ve metabolizma ürünlerini taşıyan, kan
ile lenfin görevlerini birlikte üstlenen dolaşım sıvısı
hemolitik :
gre. * haima, haimat (kan) + lusis, lysis (gevşeme, çözülme, çözünme,
parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak,
gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kan hücrelerinin (özellikle eritrositlerin)
parçalanmasıyla, yıkımıyla ilgili olan
hemolitik anemi :
gre. * haima, haimat (kan) + lusis, lysis (gevşeme, çözülme, çözünme,
parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak,
gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) + anaemia (an (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk
ön eki) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * eritrositlerin normalden daha hızlı
yıkılması sonucu kemik iliğinin bu kaybı telafi edememesiyle ortaya çıkan ve
kandaki sağlıklı alyuvar miktarının azalmasıyla seyreden bir kansızlık türü
hemoliz :
gre. * haima, haimat (kan) + lusis, lysis (gevşeme, çözülme, çözünme,
parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek,
bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) * eritrositlerin
(kırmızı kan hücreleri, alyuvarlar) hücre zarlarının bozulması sonucu
içlerindeki hemoglobinin plazmaya salınmasıyla gerçekleşen, fizyolojik veya
patolojik nedenlere bağlı olabilen hücresel yıkım süreci
hemoperfüzyon :
gre. * haima, haimat (kan) (gre.) + per (içinden, boyunca, arasından,
sayesinde, aracılığıyla, yoluyla, vasıtasıyla, dolayısıyla, boyunca, tamamen,
tümden; başına, beher) + fundere (dökmek, akıtmak), fusio (döküm, akım) (lat.)
* kanın karbon, aktif kömür veya reçine içeren bir kartuştan geçirilerek
temizlenmesi işlemi
hemoperitoneum :
gre., lat. * haima, haimat (kan) + peritoneon (karın zarı, karın boşluğunu
kaplayan zar) (peri (çevresinde, etrafında) + teinein, teino (germek, çekmek,
uzatmak) (gre.) + ium (durum eki) (lat.) * genellikle travma, rüptür veya iç
kanamaya bağlı gelişen karın boşluğunda kan birikmesi durumu
hemoptizi :
gre. * haima, haimat (kan) + ptuein (tükürmek) + osis (durum, hal, sorun, hastalık,
süreç eki) * akciğerde kan pıhtısı varlığı veya bronşiyal kanama sebebiyle
akciğerlerden veya bronşiyal tüplerden çıkan kanın öksürükle tükürülmesi
hemoraji :
gre. * haimorrhagia (haima, haimat (kan) + rhegnynai, rhegnynein, rhein (akmak,
dökülmek, yağmak, yırtılmak, patlamak, kanamak), rhage (akma, akış, yağma,
yağış, dökülme, yırtılma, patlama, kanama) + eia (isim yapım ve durum eki) *
damar bütünlüğünün bozulması sonucu kanın damar dışına sızması, kanama
hemorajik :
gre. * haimorrhagia + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hemoraji ile
ilgili
hemoroid :
gre. * haima, haimat (kan) + rhein (akmak, yağmak, dökülmek), rhoos (akan) +
oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * anüs ve rektum
bölgesindeki toplardamarların kabızlık, ıkınma, uzun süre oturma, gebelik,
obezite, genetik yatkınlık gibi nedenlere ve basınç artışına dayalı olarak
genişleyip şişmesiyle ortaya çıkan, kanama, ağrı ve rahatsızlıkla seyreden
vasküler bir hastalık
hemoroidektomi :
gre. * haima, haimat (kan) + rhein (akmak, yağmak, dökülmek), rhoos (akan) +
oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + ektomia (kesip çıkarma)
(ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome
(kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
hemoroidlerin cerrahi yolla kesilip çıkarılması işlemi
hemoroit :
gre. * haima, haimat (kan) + rhein (akmak, yağmak, dökülmek), rhoos (akan) +
oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * anüs ve rektum
bölgesindeki toplardamarların kabızlık, ıkınma, uzun süre oturma, gebelik,
obezite, genetik yatkınlık gibi nedenlere ve basınç artışına dayalı olarak
genişleyip şişmesiyle ortaya çıkan, kanama, ağrı ve rahatsızlıkla seyreden
vasküler bir hastalık
hemosferin :
gre. * haima, haimat (kan) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) * kanda demir taşıyan protein küresi
hemosiderin :
gre. * haima, haimat (kan) + sideros (demir) + ine (organik bileşik/alkaloid
türevi eki) * sindirilmiş ferritin ve lizozomlardan oluşan bir demir depolama
pigment kompleksi
hemosiderinüri :
gre. * haima, haimat (kan) + sideros (demir) + ine (organik bileşik/alkaloid
türevi eki) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre,
ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * idrarda hemosiderin olması
durumu
hemositometre :
gre. * haima, haimat (kan) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) +
metron, metros (ölçü) * kan hücresi sayım cihazı
hemosiyanin :
gre. * haima, haimat (kan) + kyanos (koyu mavi, lacivert) * bakır iyonları
içeren yapısı sayesinde oksijen taşıyan, oksijen bağlandığında mavi renk alan,
birçok yumuşakça ve eklem bacaklıda solunum pigmenti olarak görev yapan protein
(Cu2O2)^2)
hemosöl :
gre. * haima, haimat (kan) + koilos (boş, oyuk, içi boş, boşluk, oyuk,
kavernöz, çukur) * eklem bacaklılar ve birçok omurgasız hayvanda hemolenfin
dolaştığı, organların doğrudan hemolenfle temas ettiği, gerçek damar sistemi
yerine görev yapan vücut boşluğu bölümü
hemostatik :
gre. * haima, haimat (kan) + histanai (durmak, durdurmak, yerleştirmek),
statikos (duran, durağan, hareketsiz, dengeye ilişkin) (stasis (durma, ayakta
durma, dikilme, durgunluk, durum, denge, sabit kalma, duruş veya kuvvetlerin
karşı karşıya gelmesi, yer), statos (durmuş, yerleştirilmiş, sabit kılınmış,
duran, sabit duran, hareketsiz kalan) + ikos (ile ilgili, gibi) ) * kanamayı
durdurucu
hemostaz :
gre. * haima, haimat (kan) + stasis (durma, ayakta durma, durgunluk, sabit
kalma, duruş veya kuvvetlerin karşı karşıya gelmesi) * kanamanın durdurulması,
kan durması; kan damarlarındaki bütünlüğünü korumak için kanamayı durdurmaya
yardımcı protein olan fibrin pıhtısının oluşumunu ve çözünmesini düzenleyerek
kan damarlarındaki kanamanın durmasını sağlayan mekanizma
hemotokrit :
gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + kritein (ayırmak, hükmetmek,
ölçmek), krinein (karar vermek, ayırım yapmak), krisis (karar, ayırım yapma),
krites (ayıran, hükmeden, ölçen) * bir kişinin kanındaki eritrositlerin
(alyuvarların) hacimsel yüzdesini gösteren ve anemi, susuzluk, polisitemi gibi
pek çok tıbbi durumu teşhis ve izleme amacıyla kullanılan bir hematoloji
parametresi
hemotoksik :
gre. * haima, haimat (kan) + toxon (yay); toxikon, toxikos (yaya takılan, ok,
yay; zehir) (toxon, toxa (yay; ok) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) )
* kana doğrudan zarar veren, kan hücrelerini veya pıhtılaşma sistemini bozarak
hemoliz, kanama veya dolaşım bozukluklarına yol açan zehirli etki
hemotoksin :
gre., lat. * haima, haimat (kan) + toxikon (ok zehiri) (toxikos (toxon (ok) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + pharmakon (zehir) ) (okların ucuna
zehir sürmekten) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) *
kana etki ederek eritrositleri parçalayan, pıhtılaşma mekanizmalarını bozan
veya damar bütünlüğünü zedeleyen ve bu yolla kanama, hemoliz veya dolaşım
bozukluklarına yol açan zehirli madde
hemotoraks :
gre. * haima, haimat (kan) + thorax (göğüs, göğüs kafesi), thorakos (göğüs
kafesi ile ilgili) * genellikle travma, cerrahi girişim veya damar yaralanmasına
bağlı olarak göğüs boşluğundaki plevra aralığına kan birikmesi durumu
hemovijilans :
gre., lat. * haima, haimat (kan) + vigilantia (uyanık olma, tayakkuz) (vigilare
(uyanık olmak, teyakkuzda olmak, tetikte olmak) (vigil (uyanık, teyakkuz halinde,
tetikte, dikkatli, gözeten) + are (fiil mastar eki) ) + entia (durum eki) )
(lat.) * kan ürünlerinin bağışlanmasından hastaya verilmesine kadar olan
süreçte güvenliğin sağlanmasına yönelik gözetim sistemi; kan ürünlerinin
terapötik kullanımı ile beklenmedik veya istenmeyen etkiler hakkında bilgi
toplanması, değerlendirilmesi, bu durumların oluşmalarını ve tekrarını önlemek
için tüm transfüzyon zincirini kapsayan bir dizi izleme prosedürü
hempa :
far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + pa (ayak) *
birlikte yürüyen, yol ve kader arkadaşı; yoldaş, suç ortağı, birlikte davranan,
dayanışan kimse, arkadaş
hemrah :
far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + rah (yol) * yol
arkadaşı, yoldaş, dost; Emrah olarak telaffuz edilen erkek ismi
hemraz :
far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + raz (sır) * sırdaş,
dost
hems :
ara. * hamasa (fısıldamak) * fısıltı, kısık ses, gizli ses
hemşehri :
far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + şehr (il, kent) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * aynı şehirde doğmuş, yaşamış veya
yaşamakta olanlar
hemşin :
far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + nişin (oturulan
yer, şenlik olan yer) * birlikte oturan, beraber oturan; Rize’nin bir ilçesi
(8. yüzyılda babası Prens Şapuh Amatuni ile birlikte Arap istilalarından kaçan
ve bu bölgeye yerleşen Ermeni Prens Hamam'dan)
hemşire :
far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + şir, şira (süt) *
aynı anneden süt emmiş kimse, sütdaş, kız kardeş; hasta bakımını üstlenen
sağlık personeli, hastabakıcı (mecazi)
hemz :
ara. * hemeza (dürtmek, dürtüklemek, kakmak, ittirmek, itelemek) * dürtme,
dürtükleme, kakma, ittirme
hemze :
ara. * hemeza (dürtmek, dürtüklemek, kakmak, ittirmek, itelemek; sivri bir
şeyle dürtmek) * sivri bir şeyle dürtme; yazıda durak işareti
hemzeban :
far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + zeban (dil, lisan,
lugat, lehçe) * aynı dili konuşan, lisanları aynı olan
hemzemin :
far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + zemin (yer, toprak)
* aynı düzeyde bulunan, yer ile aynı seviyede olan
hendek :
far., ara. * kandan, handan (kazmak), kandak, handak (kazılmış şey, çukur,
kanal) (far.), handek (kazılmış olan) (ara.) * kazılmış derin çukur, ark,
kanal; genellikle askeri savunma, arazi sınırı belirleme veya su tahliyesi
amacıyla kazılmış, uzun, derin ve geniş çukur
hendek :
far. * kandan, handan (kazmak), kandak, handak (kazılmış şey, çukur, kanal) *
Türkiye'nin özellikle Karadeniz ve Sakarya (Hendek) bölgelerindeki nemli orman
altlarında doğal olarak yetişen, hodangiller (Boraginaceae) familyasına ait,
halk arasında kaldirik, ıspıt veya hodan olarak da bilinen ve ilkbaharda açan,
çoğunlukla 45 ila 100 cm büyüyebilen, gövdesi silindirik ve sıklıkla benekli,
dallı, tüysüz, yumuşak tüylü veya kıllı olan, mavi-mor çiçekleri ile kavrularak
yemeği yapılan çok yıllık şifalı yabani bir bitki, chaerophyllum byzantinum,
Trachystemon orientalis, hılak otu; Sakarya'nın bir ilçesi
henderson-hasselbalch
denklemi : ing., alm. * henderson (Amerikalı biyokimyager ve
doktor Lawrence Joseph Henderson'ın soyadından) (ing.) + hasselbach
(Danimarkalı fizyolog ve biyokimyager Karl Albert Hasselbalch'ın soyadından)
(alm.) + denklem (eşitlik, denklik) + i (iyelik eki) (tür.) * bir tampon
çözeltisinin pH'ını yaklaşık olarak tahmin etmek için, gerçek konsantrasyon
oranını, asidin ve bir tuzun (MA) analitik konsantrasyonlarının oranı olarak
belirleyen denklem (pH = pKa + log10(A/HA) )
hendese :
far., ara. * handaçag, hendese (ölçme, ölçü, hesaplama, geometri) (far.);
hendese (ara.) * şekillerin ölçülmesi ve oranlarıyla ilgilenen bilim dalı,
geometri
hendesehane :
far. * handaçag, hendese (ölçme, ölçü, hesaplama, geometri) + hane (ev, yer,
mekan, mesken, konak, konut, yuva) * Osmanlı döneminde askeri mühendislik okulu
hengam :
far. * han (hala, sürekli, devamlı, daimi, şimdi de) + gama (gelmek, toplanmak,
buluşmak) * zaman, vakit, devir, mevsim, çağ
hengame :
far. * hangam (zaman, vakit, süre, çağ, dnem, devir, periyod, sıra) + e (isim
yapım eki) * topluluk, cemaat, kalabalık, izdiham; toplanma yeri, meclis;
muharebe yeri, ceng meydanı; oyuncular derneği; kargaşa, patırtı, gürültü
patırtı veya olayların yarattığı yoğun ve karmaşık durum
heni :
ata. * hana (rahat olmak, esenlik içinde olmak, memnuniyet duymak), han
(rahatlık, esenlik, mutluluk, lezzet, afiyet) * rahat, esenliğe kavuşmuş,
huzurlu, keyifli, afiyet içinde; hazmı kolay olan, faydalı ve sıhhate uygun
henicorhynchidae :
gre., lat. * henikos (tek, biricik, yegane, kendine özgü) (gre.) + rhynkhos
(burun, gaga, hortum, çıkıntılı ağız kısmı) (gre.) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) (lat.) * ağız ve burun yapılarının ayırt edici özellikleriyle
tanınan, Güneydoğu Asya'nın tatlı sularında yaşayan sazansı balıkları kapsayan
balık familyası
henoch-schönlein purpurası :
alm., gre., lat. * henoch-schönlein (Alman doktorlar Eduard Heinrich Henoch ve
Johann Lukas Schönlein'in soyadlarından) (alm.) + porphura (mor, renk, deri
altı kanaması, morluk, mor leke) (gre.); purpura (lat.) * cilt, eklemler,
bağırsaklar ve böbreklerin küçük kan damarlarının iltihaplanması sendromu
henry :
ing. * henry (Amerikalı bilim insanı Joseph Henry’nin soyadından) * elektrik ve
manyetizmada bir iletken üzerinden geçen akımdaki değişimin oluşturduğu
manyetik akıya karşı devrenin gösterdiği özindüksiyon miktarını ifade eden SI
türetilmiş elektriksel indüktans birimi (H) (V(t) = L. di/dt)
henry yasası :
ing., tür. * henry (İngiliz kimyager William Henry'nin soyadından) (ing.) +
yasa (kural, kanun, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) (tür.) * bir gazın bir
sıvı üzerindeki basıncı arttıkça, sıvıda çözünen gaz miktarının orantılı olarak
arttığını, gaz basıncı azaldıkça, sıvıda çözünen gaz miktarının orantılı olarak
azaldığını belirten yasa
hentbol :
ing. * hand (el) + ball (top) * altısı saha içinde, biri kalede olmak üzere
yedi oyuncuyla oynanan, kaleye elle gol atma hedefine dayalı toplu bir takım
sporu
henüz :
far. * henuz (hala, şimdiye kadar, daha) (han (hala, sürekli, devamlı, daimi,
şimdi de) + uz (zaman eki, devam anlamı katan ek) ) * şu ana kadar, bu zamana
dek; hala, şimdi bile
hep :
tür. * hep (daima, sürekli, bütün olarak) * her zaman, tümüyle, baştan sona
kadar; eksiksiz şekilde tüm, tamamı, daima, devamlı, sürekli
heparin : gre.
* hepar, hepat (karaciğer) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) *
karaciğerden elde edilen, kanın pıhtılaşmasını önleyen, kalp hastalıkları,
inme, tromboz ve venöz tromboemboli gibi durumların tedavisinde intravenöz
infüzyon yoluyla uygulanan bir tür antikoagülan madde (C12H19NO20S3)
heparinizasyon :
gre., lat. * hepar, hepat (karaciğer) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi
eki) (gre.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapan ek)
(lat.) * tıpta pıhtılaşmayı önlemek amacıyla kana heparin verilmesiyle
antikoagülan etki oluşturma işlemi
heparinize :
gre., lat. * hepar, hepat (karaciğer) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi
eki) (gre.) + izatus (dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş) (izare
(dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) )
(lat.); héparinisé (fra.) * heparin uygulaması yapılmış
hepatik :
gre., lat. * hepar, hepat (karaciğer) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(gre.); hepaticus (lat.) * karaciğere ilişkin, karaciğerle ilgili olan
(özellikle damar, hücre veya işlev bağlamında)
hepatik lipidoz :
gre. * hepar, hepat (karaciğer) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) +
lipides (lipos (yağ) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) +
osis (durum, hal, sorun, hastalık, süreç eki) * karaciğer hücrelerinde aşırı
yağ birikmesiyle oluşan metabolik bozukluk, karaciğer yağlanması
hepatik steatoz :
gre. * hepar, hepat (karaciğer) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) +
steatos (yağ, iç yağı) + osis (durum, hal, sorun, hastalık, süreç eki) *
genellikle alkol, obezite veya metabolik nedenlerle oluşan karaciğer dokusunda
anormal yağ birikimi, karaciğer yağlanması
hepatikojejunostomi :
gre., lat. * hepar, hepat (karaciğer) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(gre.) + jejuno (ince bağırsak, boş bağırsak, ince bağırsağın ikinci bölümü)
(gre.); jejunus, jejunum (oruç tutma, yemek yememe, perhiz; ince bağırsağın bir
bölümü) (lat.) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma (ağız, açıklık, açılış)
+ eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * karaciğerden safra akımını ince
bağırsağın jejunum kısmına yönlendirmek amacıyla karaciğer ile jejunum (ince
bağırsağın orta kısmı) arasında cerrahi olarak yapay bağlantı (açıklık,
anastomoz) oluşturulması işlemi
hepatikopankreatikoduodenektomi
:
gre. * hepar, hepat (karaciğer) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) +
pankreas (midealtı bezi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + duodenum
(oniki parmak bağırsağı) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) +
temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * genellikle kanser veya ciddi hastalıkların
tedavisinde uygulanan, karaciğer, pankreas ve duodenumun (onikiparmak
bağırsağı) cerrahi olarak çıkarılması işlemi
hepatit :
gre. * hepar, hepat (karaciğer) + itis (hastalık, sorun, enfeksiyon, iltihab) *
karaciğer hücrelerinde oluşan ve zaman içinde fibrozis ve siroza evrilme
potansiyeli arzeden iltihab, sarılık
hepatobiliyer :
gre. * hepar, hepat (karaciğer) (gre.) + bilis (safra) + aris (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (lat.) * karaciğer ve safra yollarıyla ilgili
hepatoblast :
gre. * hepar, hepat (karaciğer) + blastos (tohum, tomurcuk, filiz, sürgün, germ
hücresi, ilk evre hücre, embriyonik hücre) * karaciğerin gelişimsel sürecinde
olgun karaciğer hücrelerine (hepatositler ve kolanjiyositler) dönüşen öncül
(embriyonik) karaciğer hücresi
hepatoduodenal :
gre., lat. * hepar, hepat (karaciğer) (gre.) + duodenum (oniki parmak
bağırsağı) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * karaciğer ve
onikiparmak bağırsağı ile ilgili
hepatolog :
gre. * hepar, hepat (karaciğer) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) *
karaciğer hastalıkları ve tedavisi uzmanı
hepatoloji :
gre. * hepar, hepat (karaciğer) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem)
(logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)
) * karaciğerin yapısı, işlevleri ve hastalıklarıyla ilgilenen tıp dalı
hepatom :
gre. * hepar, hepat (karaciğer) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur;
kanser; toplanma, oluşum) * karaciğer dokusunda gelişen iyi veya kötü huylu
tümörleri ifade eden ve hepatositlerden kaynaklanan bir neoplazma; karaciğerde
oluşan iyi huylu tümör veya kitle
hepatomegali :
gre. * hepar, hepat (karaciğer) + megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş)
(megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + lia (isim,
yer ve durum eki) * karaciğerin anormal şekilde büyümesi, karaciğer büyümesi
hepatoselüler :
gre., lat. * hepar, hepat (karaciğer) (gre.) + cella (oda, depo, hücre) + ulus,
ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) *
karaciğere ait hücrelerle ilgili, karaciğer hücrelerine dair
hepatosit :
gre. * hepar, hepat (karaciğer) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk,
kap) * karaciğer hücresi (tek çekirdekli veya iki çekirdekli (binükleer)
olabilirler.)
hepatosplenomegali :
gre. * hepar, hepat (karaciğer) + spleno (dalak) + megale, megalos (büyük, iri,
yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) )
+ lia (isim, yer ve durum eki) * genellikle enfeksiyonlar, hematolojik veya
metabolik hastalıklar gibi sistemik nedenlere dayalı karaciğer ve dalak
büyümesi
hepatosteatoz :
gre. * hepar, hepat (karaciğer) + steatos (yağ, iç yağ) + osis (durum, hal,
sorun, hastalık, süreç eki) * karaciğer yağlanması
hepatotoksik :
gre. * hepar, hepat (karaciğer) + toxon (yay); toxikon, toxikos (yaya takılan,
ok, yay; zehir) (toxon, toxa (yay; ok) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * karaciğere zarar veren, karaciğer için zehirli
hepçil :
tür. * hep (daima, devamlı, sürekli; tüm, bütün olarak) + çil (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * hem hayvansal, hem bitkisel besinlerle beslenen
hephaistos :
gre. * hepha (ateş, yanma) + istos (-cı, yapan, eden eki) * Yunan mitolojisinde
ateş, demircilik ve zanaat tanrısı
hepsi :
tür. * hep (daima, devamlı, sürekli; tüm, bütün olarak) + si (iyelik eki) *
tümü, tamamı, bütünü; bir grup veya topluluğun tamamı
heptagon :
gre. * hepta (yedi) + gonia (kenar, açı, köşe durumu) (gonos (kenar, açı, köşe)
+ eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * yedi kenarı ve yedi açısı olan çokgen,
yedigen
heptakord :
gre. * hepta (hepta, yedi) + korde (ip, tel, kiriş, bant) * yedi telli müzik
aleti; yedi sesli müzik dizisi (yedi tonlu akor veya gam)
heptan :
gre. * hepta (yedi) + ane (alkan eki) * alkanlar sınıfından doymuş bir
hidrokarbon (C7H16)
heptavalent vaksin :
gre., lat. * hepta (yedi) (gre.) + valens, valent (güç, kuvvet, yetenek; değer,
bağ yapabilme gücü) (valere (güçlü olmak, değerli olmak) + ens, ent (sıfat
yapım eki) ) + vaccinus (vacca (inek) + inus (ile ilgili, gibi, -a ait) )
(evvelce inek çiçeği virüsünün çiçeğe karşı kullanılmasından) (lat.) * yedi
farklı mikroorganizma tipine, serotipe veya antijenik bileşene karşı bağışıklık
oluşturacak biçimde geliştirilmiş, tek uygulamayla yedi hedefe yönelik koruyucu
bağışıklık yanıtı sağlayan aşı
hepten :
tür. * hep (daima, sürekli, tüm, bütün olarak) + ten (zarf/belirteç eki) *
tamamen, tümden, tamamıyla, bütünüyle, külliyen
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder