27 Eylül 2026 Pazar

harzem - hepten

harzem : ara., far. * harezm (ha (işte) (far.) + rezm (akmak, seyelan; toplamak; deve ağzı; gök gürlemesi) (ara.), rezm (cenk, muharebe, çarpışma, savaş) (far.) * Ceyhun Nehri'nin Aral Gölü'ne döküldüğü yerin her iki yanında yer alan, batıda Oğuz Türkleri'nin ülkesi, güneyde Horasan, doğuda Maveraünnehir, kuzeyde yine Türk topraklarıyla çevrili bir ülke

has : ara. * hass (özgü, özel, seçilmiş, seçkin, elit) * özel, seçkin, elit, kendine mahsus; sahip olunan, ayırılmış

hasa : ara. * hassa, hasse (ayırmak, sınırlamak, özel kılmak) * özel, yüksek kalitede ve padişaha veya seçkinlere ayrılmış, pamuktan sık ve düzgün olarak dokunmuş nadir ve değerli kumaş türü

hasan : ara. * hasana (güzel olmak, hoşlaşmak, iyileşmek) * güzel, iyi, hoş, hasen; erkek ismi

hasanbeyli : ara., tür. * hasan, hasen (güzel, iyi, hoş) (ara.) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) * Osmaniye’nin bir ilçesi

hasankeyf : ara. * hasan, hasen (güzel, iyi, hoş) + keyf (afiyet, sağlık, sıhhat; memnuniyet, hoşlanma, neşe, sevinç, sürur; mizaç, tabiat; istek, talep, arzu, heves; gönül açıklığı) * Batman’ın bir ilçesi

hasar : ara. * hasara (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek, noksan olmak) * hasar, zarar, ziyan, kayıp, eksilme (hazard, hasard (tehlike, zarar) (ing., fra.) )

hasaset : ara. * hasisa (kıskanmak, çekememek, başkasının payına göz dikmek, içten daralmak), hasis (malını başkasıyla paylaşmaya gönülsüz olan, kıskançça tutan, cimri, eli sıkı, tamahkar, pinti) * cimrilik, el, sıkılık, tamahkarlık, pintilik

hasaset : ara. * hassa (hissetmek, ihtiyaç duymak, içten eksiklik hissetmek) * çten hissedilen eksiklik, gereksinim, ihtiyaç

hasat : ara. * hasada (biçmek, kesmek, hasad etmek) * ekin veya meyve toplama, ürün alma zamanı ve işlemi; ekin biçme, ürün kaldırma işi ve bu yolla elde edilen ürün

hasb : ara. * hasaba (odun veya yakacak hazırlamak, toplamak) * odun, yakacak, yanacak malzeme, yakıt

hasb : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek) * fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş, salih amel, şeref, asalet, şan, kadr ve haysiyet; dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, cihetiyle, uygun olduğu üzere

hasba : ara. * hasaba (taş atmak, taşlamak, küçük düşürmek) * bir kimseyi sözle veya davranışla değersizleştirme, küçük düşürme ve aşağılama kelimesi, tahkir kelimesi

hasbelkader : ara. * hasb (dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, uygun olarak, hesap) + el (ön ek, artikel) + kader (ölçü) * kader hesabı, kader gereği; şans eseri; nasip veya kısmet ile gerçekleşen durum

hasbetenlillah : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hasb (dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, uygun olarak, hesap) + et (durum eki) + en (gibi, olarak) + li (için) + Allah * Allah hesabına, Allah gereği için, Allah için, Allah uğruna, Allah rızası için; karşılık beklemeksizin

hasbi : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hasb (dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, uygun olarak, hesap) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * karşılıksız, karşılık beklemeksizin, Allah rızası için, gönüllü

hasbihal : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hasb (dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, uygun olarak, hesap) + i (tamlama eki) + hal (durum, vaziyet) * durum değerlendirmesi, halleşme, görüşüp konuşma, sohbet etme, söyleşi

hasbinallah : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hasb (dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, uygun olarak, hesap) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ni (bana) + Allah * Allah bana yeter

haseb : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek) * fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş, salih amel, şeref, asalet, şan, kadr ve haysiyet; dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, cihetiyle, uygun olduğu üzere, uygun olarak, hesap

hasebi : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hasb (dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, uygun olarak, hesap) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * göre, gereğince, itibarıyla, uygun olarak, hesap

hasebiyle : ara., tür. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hasb (fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş, salih amel, şeref, asalet, şan, kadr ve haysiyet; dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, uygun olarak, hesap) (ara.) + i (iyelik eki) + ile (birlikte, beraber) (tür.) * -den dolayı, -den ötürü, dolayısıyla, nedeniyle

hased : ara. * hasada (kıskanmak, başkasındaki nimetin yok olmasını istemek, başkasında olanın kendisinde olmasını istemek, imrenmek) * birinin içinde bulunduğu maddi veya manevi imkanlardan mahrum olmasını, kendisinin o imkanlara haiz olmasını istemek, çekememezlik, ksıkançlık, aşırı imrenme

haseki : ara., far. * hass (özgü, özel, seçilmiş, seçkin, elit) (ara.) + gi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (far.) * Osmanlı döneminde, bir görevde uzun süre kalmış olanlara verilen ünvan; Osmanlı sarayında karavaşlar arasından seçilen padişah gözdesi

hasekiküpesi : ara., far., tür. * haseki (gözde, seçkin, elit) (ara., far) + küpe (küp şekkinde olan, kulak süsü) + si (iyelik eki) (tür.) * Ranunculaceae familyasına bağlı olan, toprak altında rizom kök yapan, donlardan etkilenmeyen dayanıklı bir bitki cinsi, aquilegia

hasenat : ara.* hasen (güzel, iyi, hoş) + at (çoğul eki) * güzellikler, iyilikler, hoşluklar

hasene : ara. * hasan (iyi, güzel, hoş, değerli) + e (isim yapım eki) * iyilik, güzellik, hoşluk, değerli olma

hasep : ara. * hasaba (saymak, hesaplamak, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek) * fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş, salih amel, şeref, asalet, şan, kadr ve haysiyet; dolayı, göre, gereğince, itibarıyla, cihetiyle, uygun olduğu üzere, uygun olarak, hesap

haset : ara. * hasada (kıskanmak, başkasındaki nimetin yok olmasını istemek, başkasında olanın kendisinde olmasını istemek, imrenmek) * birinin içinde bulunduğu maddi veya manevi imkanlardan mahrum olmasını, kendisinin o imkanlara haiz olmasını istemek, çekememezlik, ksıkançlık, aşırı imrenme

hasf : ara. * hasafa (örtmek, kaplamak, perdelemek, düzenlemek; batmak, gömülmek, çökmek) * örtme, kaplama, düzenleme; batma, çökme, gömülme; Ay tutulması; ışığı sönme

hash : ing. * hash (özetleme) * veriyi sabit uzunlukta benzersiz bir değere dönüştürerek bütünlük ve güvenlik sağlayan matematiksel işlem

hasıl : ara. * hasala (ortaya çıkmak, meydana gelmek, üremek, türemek, sonuç elde etmek) * ortaya çıkan, görünen; ürün; özet, sonuç, öz

hasıla : ara. * hasala (ortaya çıkmak, meydana gelmek, üremek, türemek, sonuç elde etmek) + a, at (isim yapım eki) * bir faaliyetin, özellikle tarımsal üretim veya ticari çalışmanın sonucunda elde edilen toplam ürün, gelir veya kazanç, gelir, kazanç, ürün, sonuç

hasılat : ara. * hasala (ortaya çıkmak, meydana gelmek, üremek, türemek, sonuç elde etmek) + at (çoğul eki) * gelirler, kazançlar, ürünler, sonuçlar

hasılıkelam : ara. * hasala (ortaya çıkmak, meydana gelmek, üremek, türemek, sonuç elde etmek), hasil (sonuç, öz) + i (tamlama eki) + kelam (söz, söylem) * sözün özü, varılan nihai sonuç

hasım : ara. * hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet etmek), muhtasim (çekişen, tartışan, çatışan, karşılıklı muhalefet eden), husumet (düşmanlık, karşıtlık), muhasame (tartışma, çekişme, çatışma, muhalefet; düşmanlık, husumet), ihtisam (tartışma, çekişme, muhalefet; düşmanlık, husumet muhasame) * düşman, muhalif, hukuki bir işlemde karşı taraf, hasm

hasır : ara. * hasara (kuşatmak, çevrelemek, etrafını sarmak, çember içine almak; yalnız bir şeye mahsus kılmak) * çevreleyen, saran, kuşatan; genellikle hasırotu, rafya gibi bir bitki maddesiyle örülmüş, çoğunlukla taban döşemesi, kimi zaman duvar ve tavan kaplaması olarak kullanılan, bir tür ot yaygı

hasıraltı : ara., tür. * hasır (kamıştan örülmüş yaygı) (ara.) + alt (aşağı) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir işi isteyerek, bilerek ve haksız olarak yürütmeme, yapmama, bir konuyu, durumu örtbas etme, gizleme

hasi : ara. * hasa (reddetmek, kovmak, dışlamak, tardetmek) * reddedilmiş, reddedilen, kovulmuş, kovulan, tardedilmiş

hasib : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek) * hesap gören, hesaplayan, sayan, adetlendiren, ölçen; kasırga, fırtına, şiddetli rüzgar

hasibe : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hasib (hesap gören, hesaplayan, sayan, adetlendiren, ölçen) + e (dişilik eki) * saygın, değerli, soyu temiz, uygun; kadın ismi

hasidik : ibr., lat. * hasid (dindar, erdemli, aziz, Tanrı’ya içten bağlı kimse) (ibr.) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * Yahudilik’te mistik dindarlığı, Tanrı’ya içten bağlılığı ve ahlaki titizliği esas alan Hasidilik geleneğine ait olan inanç, yaşam tarzı veya topluluk, hasidizm yanlısı

hasidizm : ibr., lat. * hasid (dindar, erdemli, aziz, Tanrı’ya içten bağlı kimse) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.) * Batı Ukrayna'da Baal Şem Tov tarafından kurulan Yahudi mezhebi

hasif : ara. * hasafa (sokmak, yapıştırmak, geçirmek) * sokan, yapıştıran, geçiren

hasim : ara. * hasama (kesmek, karara bağlamak, hükmetmek, hüküm vermek, çözmek; ard arda, devamlı şekilde, peş peşe olmak), husumet (düşmanlık, karşıtlık) * kesen, kat'eden, karara bağlayan, hüküm veren, hükmeden, çözen, hasmeden, kesip atan, hasm

hasip : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek) * hesaplayan, hesap gören

hasir : ara. * hasara (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek, noksan olmak), hasar (zarar, ziyan, kayıp, eksilme), husran (zarar görme; hayal kırıklığı) * hasarete uğrayan, hasarlanan, zarar gören, zarara, ziyana uğrayan

hasis : ara. * hassa (aşağı olmak, değersizleşmek, alçalmak, bayağılaşmak) * aşağılık, hakir, değersiz, ucuz, yücelikten yoksun, insanı küçülten, alçak, bayağı, küçük

hasis : ara. * hasusa (değersiz, aşağı ve bayağı olmak; cimri davranmak) * cimri, pinti, eli sıkı; değersiz, alçak, aşağılık

hasise : ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), hasis (uğuldayan, sürekli veya tiz ses çıkaran) * uğultu, gürültü (algılanan ses)

hasiyet : ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), hass (özgü, özel, seçilmiş, seçkin, elit) + iyet (isim yapım ve durum eki) * haslık, özellik, özgünlük; bir varlığı, maddeyi veya olguyu benzerlerinden ayıran kendine özgü nitelik, özellik veya etki; özellikle bir nesnenin tabiatından kaynaklanan ayırt edici vasıf, karakteristik özellik veya kendine mahsus tesir

hasköy : ara., tür. * hass (özgü, özel, seçilmiş, seçkin, elit) (ara) + köy (kasabadan küçük yerleşim birimi) (tür) * Muş’un bir ilçesi

haslet : ara. * hasala (oluşmak, olmak, meydana çıkmak, peyda olmak, husule gelmek, ortaya çıkmak, meydana gelmek, tezahür etmek) + et (isim yapım eki) * ortaya çıkmış hal, meydana gelme; huy, tabiat, mizaç, özellik, karakter, nitelik

hasm : ara. * hasama (kesmek, kesip atmak, ayırmak) * kesme, kesip atma

hasm : ara. * hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet etmek), muhtasim (çekişen, tartışan, çatışan, karşılıklı muhalefet eden), husumet (düşmanlık, karşıtlık), muhasame (tartışma, çekişme, çatışma, muhalefet; düşmanlık, husumet), ihtisam (tartışma, çekişme, muhalefet; düşmanlık, husumet muhasame) * düşman, muhalif, karşı taraf, husumet eden, hasim

hasmane : ara., far. * hasm, hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet etmek), hasım (düşman) * düşmanca bir yaklaşımla, düşmanca, düşman gibi

haspa : ibr., ara. * hazpah (küstah) (ibr.); hasaba (taş atmak, taşlamak, küçük düşürmek), hasba (çakıl taşı; derideki her türlü kabarcık, çiçek hastalığı, kızamık) (ara.) * bir kimseyi sözle veya davranışla değersizleştirme, küçük düşürme ve aşağılama kelimesi, tahkir kelimesi; kız veya kadınlara şaka veya alay yollu söylenen bir sözcük

hasr : ara. * hasara (kuşatmak, çevrelemek, sarmak) * kuşatmak, çevrelemek, etrafını sarmak, çember içine almak; yalnız bir şeye mahsus kılmak; eksik olmak, noksan olmak, ziyan etmek, hasarlandırmak

hasret : ara. * hasara (zarar vermek, hasarlamak, kaybettirmek, eksiltmek, noksan olmak) + et (isim yapım eki) * özlem, yokluğunu, eksikliğini olumsuz yönde hissetmek

hass : ara. * hassa (öldürmek, hedef almak, yok etmek) * katl, katletme, öldürme, cinayet, hedefleme, yok etme

hassa : ara. * hassa, hasse (ayırmak, sınırlamak, özel kılmak; özel olan şey, özellik, ayrıcalık, seçkin kimse, elit), hass (özel, seçkin, ayrıcalıklı, elit), havas (ç.) * özel, yüksek kalitede ve padişaha veya seçkinlere ayrılmış, pamuktan sık ve düzgün olarak dokunmuş nadir ve değerli kumaş türü; Hatay'ın bir ilçesi

hassas : ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek) * çok duyarlı, duyum ve duyguları en ince ayrıntılarına kadar algılayan; çabuk duygulanan, alıngan, içli (kimse)

hassasiyet : ara. * hassas (duyarlı, hisseden) + iyet (isim yapım ve durum eki) * hassas olma, duyarlı olma

hassaten : ara. * hassa, hasse (ayırmak, sınırlamak, özel kılmak; özel olan şey, özellik, ayrıcalık, seçkin kimse, elit) + at (isim yapım eki) + en (durum eki) * özellikle, özel olarak, has olarak

hasse : ara. * hassa, hasse (ayırmak, sınırlamak, özel kılmak; özel olan şey, özellik, ayrıcalık, seçkin kimse, elit) * özel, yüksek kalitede ve padişaha veya seçkinlere ayrılmış, pamuktan sık ve düzgün olarak dokunmuş nadir ve değerli kumaş türü, hassa

hassiyum : lat. * hassia (elementin keşfedildiği enstitünün bulunduğu Alman eyaleti Hesse'nin Latince ismi olan Hassia'dan) + ium (yer, durum) * periyodik tablonun 7. periyodunun 8. grubunda yer alan, atom numarası 108 olan, sembolü Hs olan metal

hasta : ara., far. * hasaya (hastalığa uğramak, zayıf düşmek, acı çekmek) + ta (isim yapım eki) (ara.); hastan (yaralamak, yaralanmak) (far.) * sağlık durumu bozlulmuş olan

hastabakıcı : ara., far., tür. * hasaya (hastalığa uğramak, zayıf düşmek, acı çekmek) + ta (isim yapım eki) (ara.); hastan (yaralamak, yaralanmak) (far.) + bakıcı (bakan, gözleyen, göz kulak olan, ilgilenen ve bakımını üstlenen kimse) (tür.) * geçirdiği bir operasyon sonrasında bakıma ihtiyaç duyan, yatalak, yaşlı veya kendi bakımını yerine getiremeyen hastalara refakat eden kişi

hastane : ara., far. * hasaya (hastalığa uğramak, zayıf düşmek, acı çekmek) + ta (isim yapım eki) (ara.); hastan (yaralamak, yaralanmak) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * hastaların tedavi edildiği sağlık kuruluşu

hastel : lat. * hospitale (konuk evi; misafir ağırlama yeri) (hospes, hospit (konuk, misafir) + ale, alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * oldukça uygun fiyatlı konaklama imkanı sağlayan, genellikle gençler veya turistler için yatakhane tipinde olan ve sadece temel ihtiyaçlara minimum düzeyde karşılık verecek hizmetler sunan pansiyon, hostel

hasut : ara. * hasada (kıskanmak, başkasındaki nimetin yok olmasını istemek, başkasında olanın kendisinde olmasını istemek, imrenmek), hased (kıskançlık, imrenme) * kıskanç, kıskanan, imrenen, hasud

haşa : ara. * haşa, haşa’a, haşia (korkmak, ürkmek, boyun eğmek, teslim olmak, saygı göstermek, saygıdan alçalmak, alçak gönüllü olmak, boyun eğmek, sükunetle davranmak; dışlamak, uzak kılmak, tenzih etmek) * asla, katiyen, öyle değil, Allah korusun

haşarat : ara. * haşr, haşara (toplamak, bir araya getirmek, cem etmek), haşere (toplanmış, bir araya gelmiş) + at (çoğul eki) * yabani arı, böcek, akrep, yılan vb.) gibi hayvanlar, haşereler

haşarı : ara. * haşere (toplanmış, bir araya gelmiş) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * haşeratla ilgili; çok yaramaz, çok hareketli, ele avuca sığmayan (çocuk, genç); tepinip duran, azgın, huysuz (hayvan)

haşat : tür. * haş (şiddetle vurmak, darmadağın etmek) + at (isim yapım eki) * harap olma; dövülerek veya aşırı kullanımla perişan duruma gelme

haşeb : ara.* haşeb (kereste, tomruk, kütük, odunsu odun) * kereste, tomruk, odunsu odun, kereste imalinde kullanılan kalın ve kuru ağaç, huşub (ç.)

haşefe : far. * haşafa (keskinleşmek, sivrilmek, uç yapmak), haşf (uç, sivri kısım) + e (isim yapım eki) * erkek cinsiyet organının mor renkli ve hassas olan uç kısmı, sünnet bölgesi, penis başı

haşema : ara. * ahşeme, haşeme (utandırmak) (ara.); shame, Scham (utanç) (ing., alm.) * dini kurallar uyarınca erkeğin dizden bele kadar olan kısmını örten giysi, hicap; erkeklerin giydiği, diz kapağının altına kadar uzanan şort

haşerat : ara. * haşr, haşara (toplamak, bir araya getirmek, cem etmek), haşere (toplanmış, bir araya gelmiş) + at (çoğul eki) * yabani arı, böcek, akrep, yılan vb.) gibi hayvanlar, haşereler

haşere : ara. * haşr, haşara (toplamak, bir araya getirmek, cem etmek) * yabani arı, böcek, akrep, yılan gibi hayvanların genel ismi

haşet : fra. * hache (balta) + ette (küçültme eki) * küçük balta; el baltası

haşhaş : ara. * haşşa (ezmek, dövmek, sıkmak, preslemek) + aş (isim yapım eki) * tıbbi ve endüstriyel amaçlarla kullanılan, tohumlarından yağ ve ilaç elde edilen, kırmızı veya mor çiçekli bir bitki türü, afyon bitkisi, papaver somniferum

haşhaş yağı : ara., tür.* haşhaş (afyon bitkisi, papaver somniferum) (ara.) + yağ (hayvan dokularında bulunan veya çeşitli bitkilerden elde edilen, suda çözünmeyen, kayganlık veren, hücrelerin enerji ihtiyacını karşılayan ve sanayiden yemek kültürüne kadar geniş bir alanda kullanılan organik lipit bileşiği; iç yağı) + ı (iyelik eki) (tür.) * haşhaş bitkisinin tohumlarından elde edilen, mutfak ve kozmetikte kullanılan bitkisel bir yağ

haşhaşi : ara. * haşhaş (suikastçı, kiralık katil) * suikastçı, kiralık katil gibi olan (assassin (katil) (ing., fra.) )

haşıl : tür. * haş (kaynatmak, haşlamak) + ıl (isim yapım eki) * hamura tatlandırıcı olarak şeker veya bal eklenerek yapılan helva türü; dokumacılıkta kullanılan unlu veya çirişli (yapışkanlı) sıvı

haşırdamak : tür. * haşır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fill mastar eki) * kağıt, kumaş, meşin, yaprak, ot gibi nesneler birbirine sürtünürken, buruşturulurken, düşerken sesler çıkarmak

haşi : ara. * haşa, haşa’a, haşia (korkmak, ürkmek) * saygıya dayalı korku duyan, huşu içinde olan, alçak gönüllülük eden; kusurlarını düşünerek, ürpererek Cenab-ı Hakka niyaz edip yalvaran

haşim : ara. * haşm, haşama (incitmek, sarsmak, kırmak, gazaplandırmak, öfkelendirmek, hiddetlendirmek) * sarsan, kıran, inciten, öfkelendiren

haşimato : jap. * Hashimoto (Japon hekim Hakaru Hashimoto'nun soyadından) * bağışıklık sisteminin tiroid dokusuna karşı antikorlar oluşturması sonucu gelişen, zamanla tiroid bezinin yeterince hormon üretememesine (hipotiroidi) ve metabolizmanın yavaşlamasına yol açan, kronik lenfositik tiroidit olarak da adlandırılan otoimmün tiroid hastalığı

haşimi : ara. * haşim (sarsan, kıran, inciten, öfkelendiren) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * adını Hz. Muhammed’in soyu olan Haşim ailesinden alan, dini ve mistik öğretileri takip eden bir topluluk veya tarikatin üyesi olan

haşimoto : jap. * haşi (köprü) + moto (köken, taban) * tiroid bezini etkileyen, hipotiroidizme veya tiroidin az çalışmasına neden olan, vücudun kendi koruma sisteminin tiroid hücrelerine saldırdığı otoimmün bir hastalık

haşin : ara. * haşana (sert olmak, sertleşmek, katılaşmak, şiddet göstermek; sertleşmek, düşmanlık beslemek, karşıtlık geliştirmek) * sert, kaba, katı, sert mizaçlı, kaba ve kırıcı davranışlı, yumuşak olmayan

haşing : fra., ing. * hacher (doğramak, kıymak, parçalamak) (fra.), hash (kıymak, doğrama) + ing (isim yapım eki) (ing.) * bilgisayar biliminde, verileri sabit uzunlukta bir değere dönüştürme ve veri yapılarında hızlı erişim sağlama yöntemi

haşir : ara. * haşr (toplanma, bir araya gelme, cem olma), haşara (toplamak, bir araya getirmek, cem etmek, yığmak) * toplayıcı, toplayan, bir araya getiren, yığan

haşir neşir : ara. * haşir (toplanan) + neşir (yayılan, dağılan) (birlikte toplanma ve birlikte dağılma anlamından) * içli dışlı, samimi, çok yakın

haşiş : ara. * haşşa (ezmek, dövmek, sıkmak, preslemek) + iş (isim yapım eki) * toz kenevir, esrar; ot, kuru ot, kaba ot, saman

haşiv : ara. * haşv (dolmak, doldurmak) * gereksiz kelimeler kullanarak sözü veya yazıyı uzatma (örneğin lise yerine lise okulu demek gibi)

haşiye : ara. * haşv (dolmak, doldurmak) * dolgu, eklenti; kumaşın kenar süsü, marj, sayfa kenarı notu, dipnot

haşlak : tür. * haş (pişirmek) + lak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çok sıcak, haşlanmış

haşlamak : tür. * haş (pişirmek) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * suda kaynatarak pişirmek; bir şeyi kaynar suya daldırmak

haşlamlılar : lat., tür. * ciliata (cilium (kirpik, ince tüylü yapı) + ata (çoğul eki) ) (lat.) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lar (çoğul eki) (tür.) * vücutlarında devinimi sağlayan kirpiğimsi titrek tüyleri veya beslenmeye yarayan çekmenleri (tutunma uçları) bulunan, çoğu sularda yaşayan ve ancak mikroskopla görülebilen tek hücreli hayvanlar sınıfı

haşm : ara. * haşama (yüksek olmak, yücelik göstermek, azametli olmak, yüce olmak, azamet göstermek, büyüklük sergilemek; incitmek, gadaplandırmak, hiddetlendirmek) * büyüklük, azamet, saygı uyandıran yücelik ve görkem, ihtişam

haşmet : ara. * haşama (saygın olmak, itibarlı olmak, yüksek olmak, yücelik göstermek, azametli olmak, yüce olmak, azamet göstermek, büyüklük sergilemek; incitmek, gadaplandırmak, hiddetlendirmek) + et (isim yapım eki), haşm, haşam (saygınlık, itibar; heybet, büyüklük, yücelik, azamet; maiyet, hizmetçiler) * etkileyici yücelik ve heybet duygusu uyandıran büyüklük; gözalıcı olma durumu, gösterişli olma durumu, göz kamaştırıcılık, gözalıcılık, gösterişlilik, görkem, ihtişam, heybet, büyüklük, azamet, yücelik, yükseklik

haşmetmeab : ara. * haşmet (etkileyici yücelik ve heybet duygusu uyandıran büyüklük; gözalıcı olma durumu, gösterişli olma durumu, göz kamaştırıcılık, gözalıcılık, gösterişlilik, görkem, ihtişam, heybet, büyüklük, azamet, yücelik, yükseklik), haşama (yüksek olmak, yücelik göstermek, azametli olmak, yüce olmak, azamet göstermek, büyüklük sergilemek; incitmek, gadaplandırmak, hiddetlendirmek) + meab (yer, makam, mevki, dönülecek yer, merci) * yücelik, ihtişam veya görkem sahibi makam veya konum

haşr : ara. * haşara (toplamak, bir araya getirmek, cem etmek, yığmak) * toplama, bir araya getirme, cem etme, yığma; Kur’an’ın 59. suresi

haşv : ara. * haşava (doldurmak, tıkmak) * doldurma; dolgu maddesi; aynı anlamda iki kelimeyi yanyana söyleme veya yazma, amaç dışı boşluk doldurma; gereksiz, fazlalık kelime veya söz öbeği

haşviyat : ara. * haşava (doldurmak, tıkmak) + i (sıfat yağım eki) + yat (isim yapım eki) * yazı ve konuşmada lüzumsuz, fazladan, boş, doldurma sözler

haşyet : ara. * haşa, haşa’a, haşia (korkmak, ürkmek, ürpermek, boyun eğmek, teslim olmak, saygı göstermek, saygıdan alçalmak, alçak gönüllü olmak, boyun eğmek, sükunetle davranmak) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + et (isim yapım eki) * korku, korkma, korku duyma, ürperme, ürkme

hat : ara. * hatt (yazmak, kaydetmek, not etmek) * çizgi, çizik, yazı, çizgi ve yazım sanatı

hata : ara. * hataa (yanılmak, yanılgısı olmak, yanlışlık yapmak, kusur etmek, suç işlemek) * yanlışlık, yanılgı, kusur; doğru olmayan davranış veya sonuç; kasıtsız yapılan yanlış fiil

hata ender hata : ara. * hata (kusur, yalış) + ender (iç, içinde, iç kısımda, iç tarafta) + hata (kusur, yalış) * kusur içinde kusur, hata içinde hata

hatab : ara. * hatab (odun), hataba (odun toplamak) * yakılmak amacıyla kesilmiş, kurutulmuş ağaç veya dal parçaları, odun

hataen : ara. * hata (yanlış, kusur) + en (gibi, olarak) * hata olarak, yanlışlıkla

hatay : gre. * Hattena (Amik Ovası´ndaki Hitit Prenslikleri'nin birleşerek Hattena Krallığı adını almasından), Antiokhos (dirençli, karşı koyan, karşı duran) + ia (yeri) (Roma İmparatoru’nun isminden) * Türkiye'nin en güneyinde yer alan, batısında Akdeniz, güney ve doğusunda Suriye, kuzeybatısında Adana, kuzeyinde Osmaniye ve kuzeydoğusunda Gaziantep bulunan 31 plakalı ili

hatem : ara. * hatama (sonlandırmak, bitirmek, nihayete erdirmek; mühür basmak; kırmak, parçalamak, ezmek) * mühür; son, sona erdiren; kırma, parçalama, yıkım

hatf : ara. * hatafa (kapmak, yakalamak, kavramak) * kapma, yakalama, kavrama

hathor : mıs. * hat (ev) + hor (horus) * Horus'un evi; Mısır mitolojisinde, inek başlı veya boynuzlu kadın olarak tasvir edilen sevgi, müzik, dans, güzellik, annelik ve gökyüzü tanrıçası

hatıl : tür. * katıl (yatay destek ağacı, payanda) * ağırlığı yatay bir şekilde dağıtmak ve duvarların dikey doğrultudaki çatlamalarını engellemek amacıyla, duvarın içine yatay olarak konulan ahşap, tuğla veya betondan imal edilmiş bir tür kiriş

hatır : ara. * hatir (zihin, bilinç, gönül) * insan ruhunda uyanan düşünce veya duygu, akla gelen; zihin, bilinç, fikir; gönül, kalp; hal, tedbir; vesvese

hatıra : ara. * hatara (hatırlamak, akla gelmek, zihinde belirmek, akla gelmek, anımsamak, aymak), hatir (zihin, bilinç, gönül) + a (isim yapım eki) * yaşanmış olgulardan kişinin belleğinde saklanan, sırası, yeri geldiğinde anımsanabilen her türlü şey, anı

hatırat : ara. * hatıra (yaşanmış olgulardan kişinin belleğinde saklanan, sırası, yeri geldiğinde anımsanabilen her türlü şey, anı) + at (çoğul eki) * anılar

hatırlamak : ara. * katr (katarlama, arka arkaya sıralama, damlama, “hatır”lama); ahtara, hatr (seçmek), hatir (zihin, bilinç, gönül) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * anımsamak, geçmişte olan bir olguyu veya olayı düşünmek, akla getirmek (katr, katarlamak, arka arkaya sıralama, damlama, “hatır”lamak; seçmek, hafızadaki bir bilgiyi seçmek, bir şey aklına gelmek)

hatırşinas : ara. * hatir (zihin, bilinç, gönül) + şinas (bilen, tanıyan) * saygı gösteren, saygılı davranan, gönül kırmayan, hatır sayan (kimse)

hatib : ara. * hataba (nutuk çekmek, konuşmak, hitap etmek, birine veya bir topluluğa yönelerek konuşmak) * hitap eden, camide hutbe okuyan kimse; topluluk önünde etkili konuşma yapan kişi

hatice : ara. * hatic (erken doğan) + e (dişilik eki) * erken doğan kız, vaktinden evvel doğan kız çocuk; kadın ismi

hatif : ara. * hatf (bağırmak, çağırmak ve seslenmek) * bağıran, çağıran ve seslenen

hatike : ara. * hataka (tamamlamak, son vermek, tamamlanmış olmak) + e (isim yapım ve dişil eki) * tamamlanmış, olgun, mükemmel; kadın ismi

hatim : ara. * hatm, hatama (sonlandırmak, bitirmek, nihayete erdirmek, hitama erdirmek; mühür basmak; kırmak, parçalamak, ezmek), hatem (mühür, son) * mühür basan; Kuran’ı başından sonuna değin okuyup bitirme

hatime : ara. * hatm, hatama (sonlandırmak, bitirmek, nihayete erdirmek, hitama erdirmek; mühür basmak; kırmak, parçalamak, ezmek), hatem (mühür, son), hatim (mühür basan) + e (dişilik eki) * sonuç, son; Osmanlı yazınında, bir yapıtın sonuna konulan açıklama, yapıtın sona erdiğini bildiren ek sözler

hatip : ara. * hataba (nutuk çekmek, konuşmak, hitap etmek, birine veya bir topluluğa yönelerek konuşmak) * hitap eden, camide hutbe okuyan kimse; topluluk önünde etkili konuşma yapan kişi

hatmi : far. * hatmi (ebegümeci türü bitki) * malvaceae (ebegümecigiller) familyasına bağlı olan, yumuşatıcı ve balgam söktürücü etkiye sahip çok yıllık bir bitki cinsi, alcea, althaea officinalis

hatr : ara. * hatara (ahdini bozmak, sözünde durmamak, ihanet etmek) * ahdini bozma, sözünde durmama, ihanet, hıyanet

hatta : ara. * hatta (bile, dahi; -e kadar; sonunda) * bile, dahi; edat ve zarf olarak (sınır belirtme, istisna, ilave) anlamlarında

hattar : ara. * hatara (şiddet göstermek, sert davranmak, zarar vermek) * gaddar, zalim, acımasız, hatur; hilekar

hattat : ara. * hatt (çizgi, çizik, yazı, çizgi ve yazım sanatı), hatta (çizmek, hat çeknek, yazmak) + at (ile ilgili kişi) * güzel yazı yazma sanatçısı

hatt-ı hareket : ara. * hatt (çizgi, yazı) + i (tamlama eki) + hareket (kımıldama, devinim, depreşme, davranma) * davranış, davranma tarzı, hareket tarzı

hatt-ı hümayun : ara. * hatt (çizgi, yazı) + i (tamlama eki) + humayun (yüce, ulu, büyük, kutsal, muhteşem, mübarek, padişaha ait) * padişanın el yazısı; padişahın emir fermanı

hatt-ı istiva : ara. * hatt (çizgi, yazı) + i (tamlama eki) + istiva (denk olma, seviyelenme, eşitlenme; mutedil, düzgün ve eşit olma; karar kılma, oturup yerleşme; yönelme, yukarı çıkma; hakim olma, tahta oturma) * insanın yer aldığı makam olarak algılanan ve batın ile zahir arasına çekildiği kabul edilen düşünsel çizgi

hatti : hat. * hatti (topluluk ismi) * Anadolu'nun bilinen en eski yerli halkı olan ve MÖ 3. ile 2. binyıllarda (Tunç Çağı) Orta Anadolu (özellikle Kızılırmak yayı içi) bölgesinde gelişmiş bir medeniyet kurarak daha sonra bu bölgeye gelen Hititlerin kültür, din ve coğrafi isim babalığını yapmış olan kadim bir topluluğu ve bu topluluğun yaşadığı ülke

hatun : tür. * katun (kraliçe, prenses, soylu kadın) * kraliçe, prenses, soylu kadın, kadın hükümdar; Göktürklerden itibaren Türk devletlerinde hakanların eşlerine, kraliçelere ve saraydaki saygın kadınlara verilen resmi bir ünvan; kadın

hatve : ara. * hatava (adım atmak, yürüyerek ilerlemek), hutve (adım) * adım; bir adım atışta iki ayak arasındaki mesafe; bir adım atmak

haula : ara. * haula (şunlar, bunlar) * işaret zamiri, birden fazla kişiyi veya şeyi gösteren çoğul biçim

haum : ara. * haum (işte) * dikkat çekme, gösterme veya bir şeyi işaret etme anlamında kullanılan ünlem/işaret edatı, işte

haumea : haw. * haumea (Hawaii mitolojisindeki doğurganlık, yaratılış, yeniden doğuş, üretkenlik, yaşamın sürekliliği, bereket tanrıçası) * Neptün'ün ötesindeki Kuiper Kuşağı'nda yer alan, fasulyeye benzer elips şekliyle bilinen bir cüce gezegen

haures : lat. * haurire (tüketmek, yutmak, harap etmek) + es (isim yapım eki) * hortum, yıkıcı rüzgar; Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, cehennemin 36 lejyonuna hükmeden, leopar formunda ortaya çıkan, geleceği doğru tahmin eden ve düşmanları yok eden 64. sıradaki cin

hausdorff beliti : alm. * hausdorff (Alman matematikçi Felix Hausdorff’un soyadından) + belit (önerme) + i (iyelik eki) * topoloji uzayında farklı noktaların kesişmeyen komşuluklara sahip olduğunu ifade eden kavram

haustorium : lat. * haurire (çekmek, emmek), hausus (çekiş, çekim, emiş, emme) + torium (yer ve araç eki) * parazit bitkilerde veya mantarlarda, konakçıdan su ve besin maddelerini emmeye yarayan özel yapı

hav : tür. * havv (ince tüy, pamukçuk, kadife tüyleri) * kadife, çuha gibi kumaşların veya bazı bitki ya da hayvanların yüzeyindeki yumuşak, ince, kısa ve dik duran tüy

hava : ara. * hav, hava (kaplamak, kapsamak, içine almak) * canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk (heaven (gök, gökyüzü) (ing.) )

havaalanı : ara., tür. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk) + alan (arazi, açık alan, saha, açık ve geniş, düz yer, düz yüzey, meydan, bölge, mıntıka, yüzey, zon, platform)+ ı (iyelik eki) * hava araçlarının kalkması ve inmesi için özel olarak hazırlanmış, hava araçlarının bakım ve diğer ihtiyaçlarının karşılanmasına, yolcu ve yük alınmasına ve verilmesine ilişkin tesisleri bünyesinde bulunduran yer

havacılık : ara., tür. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk) + cı (isim yapım eki) + lık (isim yapım eki) * insanlar tarafından üretilmiş hava taşıtlarıyla uçma veya uçmak için gerekli olan makinelerin tasarımı veya bakımı ile uğraşma sahası

havadar : ara., far. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * havası bol, iyi havalı (yer)

havadis : ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak, anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek), hadise (olay, vaka, durum, haber, söz, anlatı, rivayet) * vakalar, olaylar, haberler, sözler

havagazı : ara., gre., lat. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk) (ara.) + khaos (boşluk; maddenin uçucu hali, gaz) (gre.); gas (lat.) + ı (iyelik eki) (tür.) * ısınma ve aydınlanma maksadıyla kullanılmak üzere kömürden imal edilen gaz yakıt

havai : ara. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yüksek yer gibi olan, havada olan, havasal, göksel, göğe ait olan, ana vatan

havai fişek : ara., far., alm. * havai (havaya ait, göksel, gökyüzü ile ilgili) (hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (ara.) + fişandan (saçmak, serpmek) (far.); (Feuerwerk (ateşleme aracı, mühimmat) (feuer (ateş) + werk (iş, çaışma, ürün) ) (alm.) * gökyüzünde patlayarak renkli ışıklar saçan, kutlama ve törenlerde, görsel gösterilerde kullanılan eğlence amaçlı piroteknik ürün

havaic-i asliye : ara. * havaic (ihtiyaçlar, gereksinimler) (hacet (ihtiyaç, gereksinim) ) + i (tamlama eki) + asl (esas, temel, öz) + iye (durum eki) * temel ihtiyaçlar

havaic-i zaruriyye : ara. * havaic (ihtiyaçlar, gereksinimler) (hacet (ihtiyaç, gereksinim) ) + i (tamlama eki) + asl (esas, temel, öz) + iye (durum eki) + zaruri (zorunlu, mecburi, şart) * zorunlu ihtiyaçlar

havaiyat : ara. * havai (havaya ait, göksel, gökyüzü ile ilgili) (hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + at (durum eki) * değersiz, önemsiz, boş işler ve sözler

havalandırmak : ara., tür. * (hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk) + lan (dönüşlü fiil eki) + dır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * havalanmasını sağlamak, hava sirkülasyonu sağlamak, havalanmak eylemini yaptırmak; yerden yükseltmek

havalanmak : ara., tür. * (hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk) + lan (dönüşlü fiil eki) + dır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hava almak; yerden yükselmek

havale : ara. * ahala, havala (devretmek, teslim etmek, birine vermek, aktarmak, iletmek, vekalet vermek) + e (isim yapım eki), ihale (devretme, teslim etme, aktarma, iletme, vekalet verme) * para veya alacak hakkının üçüncü kişiye devredilmesi işlemi; tıbbi anlamda sara nöbeti, epileptik kriz; resmi veya hukuki bağlamda yetki veya sorumluluğun devri

havalename : ara., far. * havale (devretme, aktarma, iletme) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * para veya alacak devrini belgeleyen resmi yazı, havale işlemini kanıtlayan döküman

havalı : ara. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk) (ara.) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) * hava alan, havası olan; etkileyici

havali : ara. * havl (çevre, etraf, dolay) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * belli bir yerin çevresi, civarı; yöre, mıntıka

havalimanı : ara. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk) + limani (barınak, sığınak, korunak) (gre.) + ı (iyelik eki) (tür.) * hava araçlarının kalkması ve inmesi için özel olarak hazırlanmış, hava araçlarının bakım ve diğer ihtiyaçlarının karşılanmasına, yolcu ve yük alınmasına ve verilmesine ilişkin tesisleri bünyesinde bulunduran yer

havamis : ara. * havmasa (hava ile ilgili olmak, esmek, etkilemek) * hava ile ilgili, atmosferik veya göksel etkilerle bağlantılı

havan : far. * kubidan (dövmek, ezmek), havan (ezici kap) * dövme, ezme işlerinde kullanılan, genellikle metal, taş veya porselenden yapılmış, içinde cisimlerin tokmakla ezildiği çukur kap; topçulukta mermiyi yüksek açıyla atan kısa namlulu top türü (askeri havan topu)

havana : tai. * habana (Küba’nın batısında yaşayan Taino yerli halkına mensup, Havana bölgesinin yerel cacique’i (reis, kabile şefi) olan Habaguanex’in isminden) * Küba’nın başkenti

havana sendromu : tai., gre. * habana (Küba’nın başkenti; Küba’nın batısında yaşayan Taino yerli halkına mensup, Havana bölgesinin yerel cacique’i (reis, kabile şefi) olan Habaguanex’in isminden) (tai.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * 2016 yılından itibaren Küba’daki diplomatik personelde rapor edilen, baş ağrısı, işitme kaybı, denge bozukluğu ve bilişsel sorunlarla kendini gösteren gizemli nörolojik sendrom

havaneli : far. * kubidan (dövmek, ezmek), havan (ezici kap) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * havanda bir şey dövmeye, ezmeye yarayan tokmak

havari : ara. * havara (beyazlaşmak, parlak olmak; yakın olmak, eşlik etmek, dönmek, çevresinde dolanmak, çevirmek, eksen etrafında hareket etmek, çevresinde dolanmak, yoldaşlık etmek), ahver (beyaz, parlak, saf, beyaz yüzlü; akıllı), haver (arkadaş, dost, yoldaş) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yardımcı, destekçi, yakın, yoldaş, öğrenci; Mesih İsa’nın en yakınında yer alan, onun öğretilerini yaymakla görevli on iki elçiden her biri; bir davanın özverili savunucusu, inançlı yandaşı (mecazi)

havas : ara. * hass (özgü, özel, seçilmiş, seçkin, elit) * seçilmişler, seçkinler, elitler, haslar, hassalar

havayolu : ara., tür. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk) (ara.) + yol (bir yerden bir yere gitmek için iz, geçit, ilerleme hattı, güzergah) + u (iyelik eki) (tür.) * uçak veya hava taşımacılığı aracılığıyla yapılan seyahat ve taşımacılık için kullanılan güzergâh veya taşıma sistemi

haver : ibr. * haver (arkadaş, dost, yoldaş, refakatçi, ortak) * arkadaş, dost, yoldaş, refakatçi, ortak; Yahudi kültüründe özellikle birlikte Tora çalışan, ortak bir ideal veya yaşam tarzını paylaşan yakın dostlar; Türk musikisinde, karar perdesi neva, güçlü perdesi çargah olan; nevâ dizisi temelinde hicaz ve kürdî çeşnileriyle zenginleştirilen, duygusal, içli ve lirizm taşıyan bir makam

haversian : ing., lat. * havers (İngiliz doktor Clopton Havers’in soyadından) (ing.) + ianus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * kemik dokusundaki ince, uzun kanallar sistemine ait; kemikte beslenme ve sinir iletimini sağlayan mikroskobik yapılarla ilgili

havf : ara. * hafa (korkmak, ürkmek, çekinmek) * korku, çekinme, ürkme, endişe

havfen : ara. * havf (korku, çekinme, ürkme, endişe) + en (olarak, ile) * çekinerek, korkarak, havf ederek, korku ile

havhav : tür. * hav (köpek bağırma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + hav * köpek havlama sesi

havi : ara. * hav, hava (kaplamak, kapsamak, içine almak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * içine alan, ihtiva eden, sahiplenen, kaplayan, cami, biriktirici, kuşatan (have (sahiplenmek, sahip olmak) (ing.), avoir (sahip olmak) (fra.), haben (sahip olmak) (alm.) )

havi : ara. * hava (düşmek, alçalmak, yönelmek, meyletmek, arzulamak, aşık olmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * düşen, düşkün, meyilli, arzulu, aşık, tutkuyla bağlı

havil : ara. * havala (destek olmak, desteklemek, yardımcı olmak, eşlik etmek, yanında olmak) + il (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * destek olan, yardımcı, hizmetçi yardım eden, destek veren kişi

haviye : ara. * havy, hava (düşmek, alçalmak, devrilmek, mahvolmak, batmak, içine almak, içermek, toplamak) * ıssız, boş; düşmüş, göçük, çökük; uçurum, dip, kuyu, dipsiz kuyu, cehennem

havl : ara. * havala (dönmek, dönüşmek, değişmek, başkalaşmak, bir durumdan başka bir duruma geçmek), havvala (çevirmek, dönüştürmek; çevirmek, çevrelemek, kuşatmak, örtmek, sarmak; denemek) * örtü, örtme, sarma, dolama; muhit, çevre, döngü, saran, çevreleyen, havali (ç.); etrafı saran tehlike veya tehdit, korku, dehşet, ürküntü, dehşet verici durum, endişe, telaş

havlamak : ara., tür. * hav (ses yansımalı onomatopeik kelime) + la (fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hava vermek, yüksek sesle soluyarak hava vermek, ürümek, ulumak, köpeğin veya kurtun çıkardığı ses (howl (ulumak) (ing.), hurler (ulumak) (fra.), heulen (ulumak) (alm.) )

havlanmak : tür. * hav (yünlülerin, kadife, çuha gibi kumaşların yüzeyindeki ince tüy) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * üzerinde hav oluşmak, havı çıkmak

havlıcan : ara., far. * havl (korku, korkma, ürkme, çekinme) (ara.) + ı (tamlama eki) + can (yaşayış, yaşam, hayat, dirilik, ruh) (far.) * Hindistan, Güneydoğu Asya ve Laos'ta yetişen, zencefilgiller familyasından olan, kök sapları baharat olarak kullanılan, kökü kulunç tedavisinde kullanılan çok yıllık bitki türü, topalak, alpinia galanga

havlu : erm., far. * hav (çuha ve benzeri kumaşların ters yüzlerinde bulunan ince ve yumuşak tüy; şeftali gibi bazı meyvelerin üzerlerinde bulunan ince tüy) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tüylü, tüylü kumaş

havra : ara. * ahver (beyaz, beyaz yüzlü, beyaz gözlü adam, güzel yüzlü adam) kelimesinin müennesi (dişili) * akıllı; iri gözlü güzel; müşteri yıldızı. (Jüpiter); beyaz yüzlü, beyaz gözlü, güzel yüzlü kadın (her iki cins için de çoğulu "huri" kelimesidir.)

havra : ibr. * hebrah (bir araya gelme, birlikte olma, birleşme, cemaat, ictima) * Yahudilerin ibadet ettiği sinagog; dua, eğitim ve cemaat faaliyetleri için kullanılan mekan

havran : ara. * hur (beyaz olmak, beyazlaşmak), ahver (beyazlaşmış, beyaz yüzlü erkek), havra (beyazlaşmış, beyaz yüzlü dişi) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) * beyaz kadınlar ile ilgili, beyaz kadınlar yeri; Balıkesir’in bir ilçesi (her iki cins için de çoğulu "huri" kelimesidir.)

havsa : ara. * hıfz, hafaza (korumak, sakınmak) fiilinden türeme dişil sıfat * koruyan kadın; Edirne’nin bir ilçesi (Padişah II.Beyazıt'ın hanımlarından Hafize Sultan ilçeye yerleştikten sonra ilçeye bir müddet "Hafse" denilmiş, daha sonra bu iki isim karışımından “Havsa” oluşmuştur.)

havsala : ara. * havsala (toplamak, bir araya getirmek, kavramak, hapsetmek, tutuklamak, kapatmak, kavramak, zaptetmek), havsala (iç hacim, boşluk, göğüs boşluğu; kavrama derecesii kapsama kapasitesi; ablayış, akıl, zihin kapasitesi (mecazi) * bir şeyi kavrayabilme, anlayabilme gücü; akıl, zihin veya sabır kapasitesi, düşünsel veya duygusal anlamda tahammül etme, kavrama ve idrak etme yetisi; anlayış ve içsel dayanma gücü

havuç : far. * havic (havuç) * maydanozgiller familyasından, koni biçimindeki etli kökü için sebze olarak yetiştirilen iki yıllık otsu bir kültür bitkisi, gelinparmağı, pürçüklü, balkamış, deper otu, yerebatan, yer otu, yerekaçan, kızıl ot

havut : far. * havud (fil veya deve üzerine yerleştirilen oturak, taşınabilir tahtırevan, semer) * özellikle törenlerde veya yolculukta hayvan sırtına bağlanan, içi oturmak için düzenlenmiş bölmeli sedye; gösterişli taşıma aracı, deve semeri

havuz : ara. * havza, havaza (çukur yapmak, çevrelemek, kuşatmak, sarmak, toplamak), havd, havz (su birikintisi, sarnıç, çevrelenmiş yer), havza (çevrelenmiş alan) * çevresi sınırlanmış, su toplayan doğal veya yapay alan; su birikintisi, sarnıç, gölet

havva : ara. * havva (hayat vermek, yaratmak, yaşam vermek, canlı kılmak) * canlı kılan, hayat veren, yaratan, yaşam veren; ilk insan olan Adem’in eşi olarak kabul edilen, “hayat" ve "can" anlamlarıyla ilişkilendirilen İslam ve Yahudi-Hristiyan geleneklerinde insanlığın ilk kadını

havy : ara. * hava (canlıların solunumuna yarayan renksiz, kokusuz, akışkan gaz karışımı, gök, boşluk), haviy (içinde tutan, kapsayan, barındıran) * iç organ, karın içi, bağırsak

havy : ara. * havy, hava (düşmek, alçalmak, devrilmek, mahvolmak, batmak, içine almak, içermek, içine almak, kapsamak, kaplamak, barındırmak, toplamak) * düşme, çöküş, yıkım, mahv, mahvolma

havya : ara. * havy, hava (ısı vermek, ısıtmak) * elektrik veya başka bir yöntemle ısı vererek lehimleme, eritme veya ısıtma işlerinde kullanılan cihaz

havyar : far. * haye (yumurta) + var (taşıyan) * yumurtalı, yumurta taşıyan, balık yumurtası

havza : ara. * havda, havada, havza, havaza (çukur yapmak, çevrelemek, kuşatmak, sarmak, toplamak) * çevrelenmiş alan, bölge, nahiye; Samsun’un bir ilçesi (house, Haus (ev) (ing., alm.), case, caisse, Kasten (valiz, bavul; kasa) (ing., fra., alm.), havuz (içi sıvı dolu, derinliği olan alan) (tür.) )

hawking radyasyonu : ing., lat. * Hawking (İngiliz teorik fizikçi Stephen William Hawking'in soyadı) (ing.) + radiation (ışıma; Latince radiatio (radius (ışın, çubuk) + radiare (ışımak, ışık saçmak, ışın yaymak) (radius (ışın, ışık hüzmesi, çizgi, çubuk; yarı çap) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * kuantum alan kuramına göre kara deliklerin olay ufku yakınında parçacık yayarak zamanla enerji ve kütle kaybettiğini ve buharlaştığını öngören kuramsal ışıma

hawortia : ing. * haworth (İngiliz botanikçi Adrian Hardy Haworth’un soyadından) + ia (durum eki) * Afrika’ya özgü, zebra gibi desenleri olan, etli yapraklı, sukulent türlerine verilen isim, yılan derisi çiçeği, zebra kaktüsü

hay : ara. * ahya, ihye (diriltmek, yaşatmak, canlandırmak; yaşamak, hayatta olmak, canlı olmak, diri olmak, gerçek olmak) * diri, canlı, yaşayan, hayatta olan; azarlama, iyi dilek, şaşma, yalvarma, kötülüğünü istemeyi ifade etmede, sevinç bildirmede kullanılan nida; şaşırma nidası

hay fever : ing. * hay (saman) + fever (ateş) * polen, toz, hayvan tüyü veya diğer alerjenlerin solunması durumunda gelişen, burun akıntısı, hapşırma ve gözlerde kaşıntı ile karakterize mevsimsel alerjik reaksiyon, alerjik rinit, saman nezlesi

haya : ara. * haya (utanma duygusu, edep, mahcubiyet) * toplumsal ve ahlaki değerlere bağlı olarak hissedilen utanma, çekinme, mahcup olma duyusu

haya : far. * haye (yumurta) * yumurtalık, dişi üreme organı, ovaryum

hayagriva : san. * haya (at) + griva (boyun) * at boyunlu; Hinduizm ve Budizm'de bilgelik ve koruma tanrısı Vişnu'nun at başlı enkarnasyonu

hayal : ara. * hala, hayila (hayal etmek, zihinde canlanmak), tahayyala (hayal etmek, tasavvur etmek, zihninde canlandırmak) * görüm, düş, rüya, imge, tasavvur, rüyada görülen, zannedilen, gerçek sanılan, farzedilen, gerçek gibi canlı gibi olan

hayal meyal : ara. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) + meyal (eğilme, eğim; açık seçik olmayan, belli belirsiz) * belirsiz, silik veya zor seçilen görüntü veya tasavvur; net olmayan, bulanık hayal veya görünüm

hayalbaz : ara. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) + baz (-cı, yapan, eden kişi; oynayan, iştigal eden, uğraşan) * düş kuran, hayal kurmayı seven veya hayal satma, aldatma eğiliminde olan kişi; hayalperest, hayalci

hayalen : ara. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) + en (olarak, ile ilgili olarak) * düşsel olarak, görümsel olarak, hayali

hayalet : ara. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) (hayy (yaşamak, canlı olmak, diri olmak, gerçek olmak) + al (isim yapım eki) ) + et (durum eki) * gerçek olmayan, zan ürünü olan düşsel varlık

hayalhane : ara., far. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * düşlerin, hayal gücünün veya kurgu dünyasının mecazi ifadesi; karagöz oynatılan yer; teklifsiz (senlibenli) konuşmada düş kurma yeteneği

hayali : ara. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gerçek olmayan, hayal ürünü olan, düşsel, görümsel

hayal-i murad : ara. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) + i (tamlama eki) + murad (istek, arzu, amaç) * Türk musikisinde, karar perdesi murad, güçlü perdesi neva olan; murad dizisi temelinde hicaz ve kürdi çeşnileriyle zenginleştirilmiş, derin, hüzünlü ve içli ifade taşıyan, melankolik, duygusal, tasavvufi ve lirik nitelikli bir makam

hayalifener : ara., gre. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) + i (tamlama eki) (ara.) + fanus (lamba, fener, ışık veren camdan yapılma şeffaf kap) (ara.), phanari (fenercik, lambacık, küçük fener, küçük lamba) (phanos (fener, lamba) + ari (küçültme eki) ) (gre.) * camları renkli ve resimli olan ve içinde ışık yanınca bu resimleri duvara aksettiren bir çeşit fener; çok zayıf kimse

hayalperest : ara., far. * hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur) (ara.) + parastidan (tapmak, hizmet etmek, bir kişinin veya şeyin önünde veya başında durmak, hazır durmak, amade olmak), perest (düşkün, tutkun, hayran, tapan, hizmet eden) (far.) * hayalci, hayal kuran, gerçeklerden uzak olan kimse

hayan : ara. * hayana (ekili, işlenmiş araziye sahip olmak; tarla işlemek, ekim yapmak) * biçilmiş veya ekilmiş tarla; tarımda kullanılan toprak parçası, tarla, ekili arazi

hayashi : jap. * hayashi (orman, koru, ağaçlık) * geleneksel Japon tiyatrolarında (No ve Kabuki gibi) flüt ve vurmalı çalgıların birlikte çalınmasıyla oluşan enstrümantal müzik türü; ince doğranmış dana eti, soğan ve mantar içeren, koyu kıvamlı bir demi-glace sosu ile hazırlanan ve sade pilav eşliğinde servis edilen popüler bir Japon Batı tarzı (yoshoku) yemek

hayat : ara. * hayy (yaşamak, hayatta olmak, canlı olmak, diri olmak, gerçek olmak) + at (isim yapım eki) * doğumdan ölüme değin geçen süre, yaşam, dirim, canlılık, dirilik

hayati : ara. * hayat (doğumdan ölüme değin geçen süre, ömür, yaşam, dirim, canlılık, dirilik) (hayy (yaşamak, hayatta olmak, canlı olmak, diri olmak, gerçek olmak) + at (isim yapım eki) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yaşama dair, yaşamsal; çok önemli, zorunlu, yaşamsal öneme sahip olan, çok önemli, çok kritik; erkek ismi

hayatiyet : ara. * hayat (doğumdan ölüme değin geçen süre, ömür, yaşam, dirim, canlılık, dirilik) (hayy (yaşamak, hayatta olmak, canlı olmak, diri olmak, gerçek olmak) + at (isim yapım eki) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (durum eki) * yaşamsallık, canlılık, dirilik, yaşama dair olma, yaşamsal olma; çok önemli olma, zorunlu olma, yaşamsal öneme sahip olma, çok önemli olma, çok kritik olma

haybe : ara. * heba (toz zerresi; boş, yok yere, nafile), haybet (mahrumiyet, boşluk, işe yaramazlık, ümitsizlik) * boşa olma, sonuç getirmeme

hayd : ara. * haida (adet görmek, regl olmak, menstrüasyonda olmak, kanamak) * regl, adet kanaması, menstrüasyon

hayda : ara. * heyte (haydi, acele et, gel) * şaşırma, teşvik veya acele çağrı nidası

haydar : ara. * haydar (arslan, yiğit, cesur kişi) * cesur, yiğit, arslan gibi güçlü erkek (özellikle Hz. Ali’nin lakabı olarak kullanılır.); erkek ismi

haydari : ara. * haydar (arslan, yiğit, cesur kişi) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yoğurt, sarımsak ve baharatlarla yapılan bir meze çeşidi

haydi : ara. * heyte (haydi, acele et, gel) * şaşırma, teşvik veya acele çağrı nidası

haydindi : ara. * haydi (çabuk, acele) + ind (yan, taraf) + i (benim) * yanıma gelin; çabuk olun, acele edin

haydisene : ara., tür. * haydi (çabuk, acele) + sen (ikinci tekil şahıs zamiri) + e (-a doğru, yönelim, yan, yakın) (tür.) * çabuk olsana, harekete geçsene

haydut : mac. * hajduk, hajdu (sığır çobanı) * silahlı eşkıya, yol kesici, kanun dışı kişi; 16. yüzyılda Osmanlı’ya karşı savaşan yarı düzenli silahlı gruplarına verilen isim

hayevan : ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek, selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) + van (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * diri, canlı, canlı, yaşayan (heaven (gök, cennet, yaşayan) (ing.) )

hayfa : ara. * hayfa (üzücü, hüzün verici, acınası, yazık, trajik) * yazık, acıma ifade eden ünlem veya sıfat, bir şeyin bekleneni vermemesi, boşa gitmesi karşısında duyulan üzüntü, hayıflandıran unsur

hayhay : tür. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek, selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak), hayy (canlı, diri, yaşayan, hayatta olan) * evet, tamam, olur, baş üstüne, elbette, seve seve, isteyerek, hemen

hayhuy : tür. * hayhuy (ses yansımalı onomatopeik kelime) * bir yerde herkesin bir anda eğlenmesi veya konuşması nedeniyle oluşan karışık gürültü, patırtı, karmaşa, yaygara, karışıklık

hayıflanmak : ara. * hayafa (üzülmek, hüzünlenmek, kederlenmek, acımak), hayfa (üzücü, hüzün verici, acınası, yazık, trajik) (ara.) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * üzülmek, yerinmek, esef etmek, geçmişteki bir olaya pişmanlıkla üzülmek

hayır : ara. * hara (seçmek, tercih etmek; iyi bulmak), hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk, fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet), hiyerat, ihtiyar (seçim, tercih) * iyilik, hayır, fayda, yarar; erdem, üstünlük, nimet; iyi, daha iyi, tercih edilen; olumsuz cevap kelimesi, yok, olmaz (zıttı olan "evet"in karşılığı ise "he" kelimesidir.)

hayırsever : ara., tür. * hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk, fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) (ara.) + sever (seven kişi) (tür.) * topluma, yoksullarla veya muhtaç durumdaki insanlara karşılık beklemeden iyilik yapmayı, maddi ve manevi yardımda bulunmayı görev edinen ve bu doğrultuda cömertçe davranan kişi, iyilik yapmayı seven

hayıt : lat. * ayıt, hayıt, agnus (agnus castus fructus (agnus, agni (kuzu) + castus, casti (saf) + fructus (meyve) ) * mine çiçeğigiller (Verbenaceae) familyasından Akdeniz çevresinde yetişen, küçük ve ince yapraklı, mor, mavi, beyaz çiçekler açan çok yıllık tıbbi bitki türü, Vitex agnus castus

hayız : ara. * hayd (kadınların aylık kanaması, adet) * kadınlarda ve bazı diğer yüksek dişi primatlarda, üreme çağı boyunca rahim iç yüzeyinde oluşan damar ve dokuların ve sperm tarafından döllenmemiş yumurtanın kan ile birlikte vücuttan atılması şeklinde gerçekleşen kanama, aybaşı hali, adet kanaması, adet döngüsü, kadınların doğurganlık dönemi, aybaşı, regl, menstruasyon

hayk : ara. * hayk, haka (sarmak, çevrelemek, kuşatmak, kaplamak) * sarma, çevreleme, kuşatma, kaplamak

haykırmak : tür. * haykır (yüksek sesle bağırmak, feryat etmek) + mak (fiil mastar eki) * acı, telaş, yakınma, üzüntü, bunalım gibi nedenlerle yüksek ve ani sesle bağırmak, feryat etmek, sesini yükseltmek

hayko : erm. * hayk (güçlü, cesur, kahraman) + o (sevgi belirten son ek) * mitolojik Ermeni kahramanı, Ermenistan'ın efsanevi kurucusu

hayl : ara. * hayala, hale (gururlanmak, kibirlenmek, böbürlenmek, heybetli yürümek) * at, at sürüsü atlılar; çokluk, yoğunluk, kalabalık

haylayt : ing. * highlight (high (yüksek) + light (ışık) ) * vurgu, vurgulama; vurgulamak, dikkat çekmek; parlak nokta

haylaz : tür. * hayla (aldırmak, umursamak) + maz (üçüncü tekil şahıs olumsuz fiil eki) * yaramaz, uslanmaz, yaramazlık eden kişi, davranışlarıyla sürekli kural ve disiplini bozan, yaramaz

hayli : ara. * hayl (at sürüsü, çokluk, fazlalık) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * at sürüsü, süvari takımı, aşiret, güruh, ordu; oldukça, epeyce, çok, fazla

haymana : ara. * hayme (çadır) + ana (anne, valide) * hayvanların başıboş olarak salındığı çayırlık; hayvan sürüsü; Ankara'nın bir ilçesi (bölgedeki göçebelere atfen veya 14. yüzyıl başlarındaki Kaya aşireti lideri Ertuğrul Bey’in annesi olan Hayme Ana’nın isminden)

hayr : ara. * hara (seçmek, tercih etmek; iyi bulmak), hiyerat, ihtiyar (seçim, tercih) * seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, fayda, yarar; erdem, üstünlük, nimet

hayrabolu : gre. * chariu (rüzgarlı) + polis (şehir, il, kent) * Tekirdağ’ın bir ilçesi

hayran : ara. * hara (şaşırmak, hayret etmek, aklı başından gitmek) * şaşkın, aklı başında olmayan

hayrat : ara. * hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk, fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) + at (çoğul eki) * iyilikler, seveplar; Trabzon’un bir ilçesi

hayret : ara. * hara (şaşırmak, hayret etmek, aklı başından gitmek) * beklenmedik, şaşırtıcı, garip bir şeyin yol açtığı şaşkınlık, şaşırma

hayri : ara. * hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk, fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hayırsever, iyilik yapan

hayriye : ara. * hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk, fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + iye (isim yapım ve dişil eki) * hayırsever, iyilik yapan kadın; kadın ismi

hayrola : ara., tür. * hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk, fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) (ara.) + ola (olsun, oluşun, meydana çıksın, belirsin) * "ne oldu?”, “neyse hayırlısı” anlamında kullanılan, genellikle şaşkınlık veya beklenmedik durumlarda söylenen hitap ve ifade

hayrunnisa : ara. * hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk, fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) + el (ön ek, artikel) + nisa (kadınlar) * kadınların hayırlısı, en iyi kadın

hayrülhalef : ara. * hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk, fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) + el (ön ek, artikel) + halef (yerine geçen kimse, sonradan gelen kimse) * halef olarak seçilen hayırlı kişi, iyi halef, halefin hayırlısı; hayırlı çocuk, hayırlı evlat

haysiyet : ara. * hays (yer veya neden belirten bağlaç, nerede, nasıl ki, bundan ötürü) + iyet (isim yapım ve durum eki) * onur, itibar, saygınlık, şeref, kalite, ilgi, nitelik

haysü : ara. * hays (yer veya neden belirten bağlaç, nerede, nasıl ki, bundan ötürü) * nerede, hangi yerde, her nerede, hangi

hayt : ara. * hata (dikmek, iki şeyi iplikle birbirine bağlamak), hayt, hiyat (ip, iplik, tel, şerit, bağ) * ip, iplik, tel, şerit, bağ, ibrişim; iğne

hayta : ara. * hayta (haydut, izbandut, haydamak, berhay müsellah at hırsızı); hajduk, hajdu (sığır çobanı) (mac.) * Osmanlıların ilk dönemlerinde eyalet askerlerinin uç boylarında görevli sınıflarından biri; başıboş, bir baltaya sap olamamış, apaş, holigan

hayvan : ara * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek, selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) + van (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * diri, canlı, canlı, yaşayan; duyumsama ve devinme yeteneği olan canlı varlık; insandan ayrı olarak, dil ve akıldan yoksun canlı yaratık

hayvanat : ara * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek, selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) + van (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + at (çoğul eki) * hayvanlar; yaşambilimin, hayvanların yapı, görev, davranış ve sınıflandırılmaları ve yeryüzüne dağılışlarıyla uğraşan dalı, hayvanbilim

hayvani : ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek, selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) + van (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hayvansal, hayvanla ilgili

hayvaniyet : ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek, selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) + van (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (durum eki) * hayvanlık, hayvan gibi olma

hayward kara deliği : ing. * Hayward (İngiliz fizikçi Sean A. Hayward'ın soyadı) (ing.) + kara delik (ışığın dahi kaçamayacağı kadar yoğun yerçekimine sahip, büyük kütleli yıldızların kendi içine çökmesiyle oluşan ve uzay-zamanı derin biçimde bükerek her şeyi yutan astronomik oluşum) (kara (siyah, koyu renkli, karanlık; kötü, ağır) + delik (bir şeyin içine doğru açılmış giriş, açıklık) + i (iyelik eki) ) * klasik genel görelilikteki sonsuz yoğunluk ve sıcaklık içeren merkezinde tekillik (singularity) bulunmayan, klasik bir tekillik yerine Sitter benzeri bir çekirdek barındıran düzenli (regular) kara delik modeli

hayy : ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek, selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak), ihya (diriltme, canlandırma, hayat verme), tehiyyat (selam, selamlama) * diri, canlı, yaşayan, hayatta olan

hayyal : ara. * hayl (at) * at yetiştiren kimse, at terbiyecisi

hayyam : ara. * hayme (çadır) * çadır kuran

hayye-alel-felah : ara. * hayye (gelin) + ala (üzerine, -a doğru) + el (ön ek, artikel) + felah (iyi duruma gelme, rahata erme, rahatlama düzelme, kurtulma, kurtuluş, başarı, tarım, ziraat, refah, ferahlama, iyileşme) * iyi olmaya gelin, kurutuluşa gelin, ragata gelin, felaha gelin (ezan metnindeki giriş bölümü)

hayyet : ara. * hayya (yaşamak, canlı olmak, hayatta olmak, diri olmak), hayat (yaşam, canlılık, dirim), hayyet (yılan) * sürüngenler sınıfından, bacakları olmayan, pullu, uzun ve kıvrılarak hareket eden zehirli veya zehirsiz canlıların genel adı, yılan; Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da bulunan büyük, zehirli kobra yılanı türü (naja haje)

hayy-ül kayyum : ara. * hayy (diri, canlı, yaşayan, hayatta olan) + el (önek, tamlama eki) + kayyum (daim olan, devamlı olan, duran) * daima var olan, devamlı mevcut olan; Allah’ın sıfatlarından biri

hayz : ara. * haida (adet görmek, regl olmak, menstrüasyonda olmak, kanamak) * regl, adet kanaması, menstrüasyon

hayzuran : ara. * hayzuran (kamış, bambu, esnek Hint kamışı) * tropik ülkelerde yetişen, esnekliği nedeniyle, yaprakları örme, mobilya, çit ve hasır yapımında kullanılan uzun yapraklı bir tür kamış, Hint kamışı, bambu, rattan

haz : ara. * haza (elde etmek, sahip olmak, elde bulundurmak, edinmek) * elde etme; had, haz, alınan, elde edilen (“kaz"anmak (elde etmek) (tür.), hedonia (hazcılık) (gre.) )

haza : ara. * ha (bak, dikkat et nidası) + da, za (işaret zamiri, “bu”, “şu”) * bu, şu, o, işte bu; işte; işaret zamiri

hazain : ara. * hazine (değerli eşya ve para yığını; depolama, haznetme, biriktirilen) (haz (elde etme, alma) + ine (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * değerli eşyalar, hazineler

hazakat : ara. * hazaka (kavramak, sıkıca tutmak, çekmek), hadik, hazik (mahir, becerikli, hünerli; kavrayışlı) kelimesiyle ortak kökenden isim türeme * (hekimlikte) el uzluğu, ustalık, beceri, maharet, bilgililik

hazal : aka. * huzalum (ceylan yavrusu) * ağaçtan dökülen yapraklar; selem ağacının kökünden çıkan ve suda ıslatılıp yenen öz

hazan : far. * hazana (üzülmek, kederlenmek, hüzünlenmek, tasalanmak) * melankoli, üzüntü, hüzün, keder; sonbahar mevsimi güz, sonbahar; solgunluk, geçicilik (mecazi); Türk musikisinde, karar perdesi rast, güçlü perdesi çargah olan; rast dizisi temelinde hicaz ve kürdî çeşnileriyle zenginleştirilen, hüzünlü, melankolik ve derin duygusal ifade taşıyan, Hicaz dörtlüsü (örneğin dügah-segah-çargah-neva) üzerine uşşak beşlisinin (neva-hüseyni-eviç-gerdaniye-nuhayyer) eklenmesiyle oluşan bir makam

hazandide : far. * hazan (güz, sonbahar; üzüntü, keder, melankoli, hüzün, solgunluk) + dide (görmüş) * sonbaharı görmüş, sonbahardan etkilenmiş; yıpranmış, yaş almış, hüzünlü, solgun, sararmış, solmuş

hazar : tür. * haz, kaz (gezmek) + ar (-ci, -gin, yapan, eden eki) * gezgin, gezici

hazar denizi : tür. * haz, kaz (gezmek) + ar (-ci, -gin, yapan, eden eki) + deniz (yeryüzünün büyük çukurluklarını kaplayan, birbirleriyle bağlantılı tuzlu su kütlesi; okyanus, körfez veya büyük göl) + i (iyelik eki) * Avrupa ile Asya arasında, Kafkasya'nın doğusunda, Orta Asya'nın geniş bozkırlarının batısında ve Batı Asya'daki İran platosunun kuzeyinde yer alan

hazard : ara., fra. * el (ön ek, artikel) + zahr (ortaya çıkış, tezahür, meydana çıkma) (ara.); hasard (şans, rastlantı, tesadüf) (fra.) * şans, rastlantı, tesadüf, şans oyunu; tehlike, risk, şans eseri oluşan olumsuzluk

hazari : ara. * hazar (huzur hali, yerleşik düzen, hazır, meskun ve ekilip biçilen yer) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * barışla ilgili, "seferi" (hareket halinde, yolculuk eden, sefere çıkmış) kelimesinin karşıtı

hazcı : ara., tür. * haza (elde etmek, almak, ele geçirmek, kapmak, yakalamak), haiz (sahip, almış, edinmiş, elde etmiş, elinde tutan), haz (alma, zevk, tatmin) (ara.) + cı (ile ilgili, yapan) (tür.) * zevk peşinde koşan, hedonist (hedone (haz, zevk, tatmin) (gre.) )

hazcılık : ara., tür. * haza (elde etmek, almak, ele geçirmek, kapmak, yakalamak), haiz (sahip, almış, edinmiş, elde etmiş, elinde tutan), haz (alma, zevk, tatmin) (ara.) + cı (ile ilgili, yapan) + lık (durum eki) (tür.) * zevk peşinde koşma, hedonizm (hedone (haz, zevk, tatmin) (gre.) )

hazel : alm. * hasel (fındık) * Huşgiller familyasından, Corylus cinsine ait, dişli, oval yapraklara sahip ve yenilebilir yemişler taşıyan herhangi bir çalı veya küçük ağaç; Corylus avellana türü fındık ağacı ve kahverengimsi yeşil renk ismi

hazenet : ara. * hazana (biriktirmek, saklamak, depolamak, muhafaza etmek, korumak), hazine (depo, sandık, değerli eşyaların saklandığı yer, mali varlık, servet, devlet malı, define) * bekçiler, koruyucular, muhafızlar, özellikle cennet veya cehennem melekleri

hazer : ara. * hazira (sakınmak, çekinmek, tedbirli davranmak, korkmak, ürkmek) * korku, çekince, endişe, çekinme, zarar verebilecek şeyden kaçınma, korunma, sakınma

hazf : ara. * hazafa (gidermek, eksiltmek, atmak, düşürmek, çıkarmak, bir şeyin bir tarafını kesip atmak) * giderme, eksiltme, atma, düşürme, çıkarma, bir şeyin bir tarafını kesip atma; Arap alfabesindeki harfleri noktasız olarak kullanmak suretiyle yazı yazma

hazık : ara. * hazaka (kavramak, sıkıca tutmak, çekmek) * mahir, becerikli, hünerli, kavrayışlı (hekimler için) bilgili, eli uz, usta

hazım : ara. * hadama, hazama (sindirmek, ezmek) * sindirim, sindirme

hazın : tür. * hazana (biriktirmek, saklamak, depolamak, muhafaza etmek, korumak) * (insan ve hayvan için) kışlık yiyecek

hazır : ara. * hazara, hadara (elverişli olmak, uygun olmak, tamam olmak; mevcut olmak, bulunmak, hazır olmak) * elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak için gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda olan, mevcut olan, bulunan

hazır u nazır : ara. * hazir (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak için gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda olan, mevcut olan, bulunan) + u (tamlama eki) + nazir (bakan) * her yerde hazır olup, bilen ve gören, yardım eden veya herkese layık cezasını veren Allah

hazırlamak : ara., tür. * hazir (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak için gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda olan, mevcut olan, bulunan) (ara.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * elverişli, tamam, hazır hale getirmek, bir şeyi kullanmaya veya değişime uygun hale getirmek

hazırlık : ara., tür. * hazir (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak için gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda olan, mevcut olan, bulunan) (ara.) + lık (isim yapım eki) * hazır hale getirme süreci, bir şeyi kullanmaya veya değişime uygun hale getirme süreci

hazırlop : ara., tür. * hazir (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak için gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda olan, mevcut olan, bulunan) (ara.) + lop (parça, parça koparılmış; toplu, bütün halinde, bir araya getirilmiş (ses yansımalı onomatopeik kelime) ) * hazırlanmış, hazır hale getirilmiş, hiç zahmet çekmeden faydalanma safhasına geçme; sarısı da katılaşacak derecede kaynatılmış (yumurta); hazır durumda olan, başkalarınca hazırlanmış bulunan, hiç emeksiz (iş vb.)

hazırun : ara * hazir (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak için gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda olan, mevcut olan, bulunan) + un (çoğul eki) * meydanda olanlar, görünür olanlar, mevcutlar, göz önünde olanlar; bir kurul toplantısına katılanlar

hazihi : ara. * haza (işte, burada, bu) + h, hi (o) * işte şu, işte o

hazin : ara. * hazana (biriktirmek, saklamak, depolamak, muhafaza etmek, korumak) * depo tutan, saklayan, koruyan, biriktiren

hazin : ara. * hazane (üzmek, kederlendirmek) * üzücü, acıklı, hüzünlü, hüzünlendirici, kederlendirici

hazine : ara. * hazana (biriktirmek, saklamak, depolamak, muhafaza etmek, korumak) * depo, sandık, değerli eşyaların saklandığı yer, mali varlık, servet, devlet malı, define, değerli eşya ve para yığını; depolama, haznetme, biriktirilen

hazinedar : ara., far. * hazine (değerli eşya ve para yığını; depolama, haznetme, biriktirilen) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * hazine sahibi, kasayı tutan kişi; veznedar, maliye görevlisi

haziran : ara. * hazir (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak için gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda olan, mevcut olan, bulunan) + an (isim yapım eki) * yılın altıncı ayı ve yaz mevsiminin ilk ayı

hazire : ara. * hazira (çitle kapatmak) * külliye, cami, mescit, tekke gibi dini yapıların avlularında yer alan etrafı duvar veya parmaklıkla çevrili mezarlık

hazirun : ara * hazir (elverişli, uygun, tamam, belirli bir işi, bir eylemi yapmak için gereken her şeyi tamamlamış olan; belli bir işte kullanılabilecek durumda olan, mevcut olan, bulunan) + un (çoğul eki) * meydanda olanlar, görünür olanlar, mevcutlar, göz önünde olanlar; bir kurul toplantısına katılanlar

hazletmek : ara., tür. * hazala (kesmek, ayırmak; terketmek, bırakmak, rezil etmek) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * gidermek, kaldırmak, çıkarmak, silmek

hazmetmek : ara. * hadama, hazama (sindirmek, ezmek), hadm, hazm (sindirme, ezme) (ara.) + etmek (yapmak) (tür.) * yemek veya bilgiyi sindirmek, kavramak ve bünyede özümsemek, sindirmek

hazne : ara. * hazana (biriktirmek, saklamak, depolamak, muhafaza etmek, korumak) * yığma, hazine, depo, kasa, yığın, istif yeri; değerli eşyaların veya paranın saklandığı yer; depo, hazine bölmesi (kazanmak (elde etmek, almak) (tür.), casino, Kasino (kumarhane, para kazanılan yer), cash, caisse, Kasse (kasa) ( (ing., fra , alm.), casa (ev) (ita.) )

haznedar : ara., far. * hazna (yığma, hazine, depo, kasa, yığın, istif yeri; değerli eşyaların veya paranın saklandığı yer; depo, hazine bölmesi) + dar (tutan, alan, taşıyan, koruyan, sahip olan, edinen) * Osmanlı'da hazineden sorumlu devlet görevlisi

hazret : ara. * hazret (huzur, mevcudiyet, var olma) (hazr, hazir (mevcut, var, bulunan, elverişli, uygun) + et (isim yapım eki) ) * kutsiyet veya saygınlık atfedilen kişilerin isimlerinin başına getirilen ünvan

hazrevat : ara. * hıdr, hidr (yeşil) + av (isim yapım eki) + at (durum ve çoğul eki) * yeşillik, yeşillikler, hıdravat, hadravat

hazro : asu. * hataro (şehir çevresi, kırsal alan, dış mahalle) * yerleşim yerinin çevresindeki alan; tarımsal kırsal bölge veya şehir dışı yerleşim; Diyarbakır’ın bir ilçesi

hazul : ara. * hazala (aşağı düşmek, alçalmak, değersizleşmek) * hor, hakir, alçak, aşağılık, alçalmış, kimsesiz. yardımsız olarak her şeyden mahrum, biçare

hazzetmek : ara. * hazza (kesmek, yarmak, ayırmak, kazmak, kısaltmak; pay almak, hisse almak, kısmetine düşmek, nasiplenmek) (ara.) + etmek (yapmak) (tür.) * haz duymak, hoşlanmak, tat almak; pay çıkarmak, hisse almak, pay almak

HBA1C : ing. * hemoglobin (hemoglobin) + A (tip A) + 1c (spesifik alt tip) * ortalama kan şekeri düzeyini son 2-3 ay boyunca gösteren diyabet göstergesi

HCG : ing. * human (insan) + chorionic (koryonik, zarla ilgili, plasenta zarı ile ilgili) + gonadotropin (gonad uyarıcı hormon) * gebeliğin erken teşhisi ve bazı tümörlerin tespitinde kullanılan hormon testi

HDD : ing. * hard (sert, katı) + disk (disk) + drive (sürücü) * manyetik plakalar üzerinde veri saklayan mekanik depolama aygıtı

HDL : ing. * high (yüksek) + density (yoğunluk) + lipoprotein (lipoprotein) * kanda kolesterol taşınmasında “iyi” olarak bilinen lipoprotein türü

HDMI : ing. * high (yüksek) + definition (çözünürlüklü) + multimedia (çoklu ortam) + interface (arayüzü) * dijital görüntü ve ses sinyallerini yüksek kaliteyle ileten elektronik bağlantı standardı

he : ara. * he (ه) * Arapça alfabenin beşinci harfi

He : gre., lat. * helium (Helios (Güneş tanrısı, Güneş) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 2 olan, periyodik tablonun 18. grubunda bulunan, renksiz, kokusuz ve kimyasal olarak kararlı bir soy gaz olan, kriyojenikte, balonlarda, lazer teknolojilerinde, manyetik rezonans görüntüleme sistemlerinde ve bilimsel araştırmalarda kullanılan element

head : ing. * head (baş, kafa, tepe) * baş, kafa, tepe, lider, şef, başkan; ön, üst, en önemli bölüm

heard adaları ve mc donald adaları : ing. * heard (Amerikan denizci veya balina avcısı Jihn Heard'in soyadından) + adaları + ve mc donald (İskoç denizci balina gemisi kaptanı William McDonald'ın soyadından) + adaları * Güney Okyanusu'nda, Avustralya'ya bağlı Subantarktik adalar grubu

heathland : ing. * heath (fundalık, çalılık) + land (toprak, arazi) * funda ile kaplı arazi, funda ve bodur çalıların egemen olduğu açık doğal bitki örtüsü, fundalık arazi

heb : ara. * vehebe (bahşetmek, bağışlamak, vermek) * bağışla, bahşet, lutfet (dua hitabı)

heba : ara. * haba’a (uçmak, savrulmak, dağılıp gitmek, ziyan olmak, boşa gitmek, nafile olmak, yok olmak) * toz zerresi; boş, yok yere, nafile; hiçbir işe yaramadan yok olma, boşa gitme

hebdomoder : gre., lat., fra. * hebdomas (hafta, yedi gün) (hepta (yedi) + mas (isim yapım eki) ) (gre.) + arius (ile ilgili olan) (lat.); hebdomadaire (fra.) * yedi günde bir olan, her hafta yinelenen olay veya yayın, haftalık

hebe : gre. * hebe (gençlik, ilkbahar çağı, ergenlik, tazelik) * Yunan mitolojisinde gençlik tanrıçası

hebenneka : mıs. * heben (güzel koku, yağ) + ka (ruh, yaşam gücü) * ruh için koku veya ölüye sunulan hoş koku; antik Mısır’daki cenaze törenlerinde kullanılan kutsal yağ veya buhur

hebt : ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * inme, yerleşme, alçalma; inhibitat (iniş) (habitatus (ikametgah, yaşam alanı) (lat.) )

heccav : ara. * haca (alay etmek, alayla eleştirmek, yermek), hicv (yergi, alay, aşağılayıcı şiir) * hicivci, hicveden, yergici, alaycı

hece : ara. * heca (kesmek, ayırmak, bölmek; harfleri tek tek söylemek) * tek sesleme eylemiyle çıkarılan ses veya sesler; kelimenin ayrışmış tek sesli bölümlerinden her biri; bölme, kesme, ayırma (hack (kesmek, bölmek), hedge (çit) (ing.), hachis (kıyma) (fra.), Hackfleisch (kıyma), Hecke (çit) (alm.) )

hece vezni : ara. * hece (tek telaffuz ile seslendirilen, söylenen harf veya harf grubu) + vezn (ölçü) + i (iyelik eki) * şiirde dizelerdeki hece sayısını esas alan bir ölçü sistemi, hece ölçüsü

hecin : ara. * hecin (nesli bozuk, melez, soysuz; tek hörgüçlü sürek devesi) * çiftparmaklılar takımının devegiller familyasından, uzunluğu üç, yüksekliği iki metre olabilen, sırtında besin depo etmeye yarayan tek hörgücü bulunan, hızlı yürüyen bir memeli türü

hecke operatörü : alm., lat. * hecke (Alman matematikçi Erich Hecke’nin soyadından) (alm.) + operator (işlemci, çalışan) (operari (çalışmak, işlemek) + tor (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) + ü (iyelik eki) (tür.) * modüler formlar ve sayılar teorisinde, fonksiyonlar üzerinde belirli simetri ve dönüşüm kurallarını uygulayarak yeni fonksiyonlar üreten lineer işlemci

hedef : ara. * hadafa (öne koymak, nişan almak, amaçlamak) * amaç, gaye, nişan, kast, maksad

heder : ara. * hadara (boşa gitmek, zayi olmak, heba edilmek, harcanmak) * cezasız ve kısassız kan dökme, kanın yerde kalması; boşa harcama, israf etme, zarar etme; boşa harcanan şey

hedera : lat. * hedera (sarmaşık) * tutunucu kökleriyle yüzeylere sarılan, Araliaceae familyasından bir bitki cinsi

hederae helicis folium : lat. * hedera (sarmaşık) + helix (sarmal), helicis (sarmalın) + folium (yaprak) * sarmaşık bitkisinin sarmal yaprağı; bitki morfolojisinde sarmaşık türlerine ait kıvrımlı yaprak ifadesi

hedging : ing. * hedge (çit, çalı dizisi, engel, önlem) + ing (isim yapım eki) * riskten korunma, belirsizlik veya zarar ihtimaline karşı önlem alma; finansal piyasalarda, zararları veya fiyat dalgalanmalarını dengelemek amacıyla zıt yönlü pozisyon alarak zararı sınırlama stratejisi (Arapça "hece" ve İngilizce "hack" kelimeleri ile ortak "hc" kökündendir.)

hedik : tür. * etük (çizme, ayakkabı) * Anadolu’nun farklı yörelerinde kar üzerinde batmadan yürümeyi sağlayan ağaçtan yapılmış kar ayakkabısı; kaynatılmış kurutulmuş buğday ve bakliyat karışımı, diş bulguru; haşlanmış buğdaydan yapılan bir tür tatlı

hediye : ara. * hedy (vermek, sunmak, bahşetmek, bağışlamak) + iyye (isim yapım eki) * armağan, bağış, bahşiş, verilen şey

hedoni : gre. * hedone (haz, zevk, keyif) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * zevk peşinde koşma, hazcılık (haza (elde etmek, almak, edinmek, ele geçirmek, kapmak, yakalamak), haz (zevk, tatmin) (ara.) )

hedonist : gre. * hedone (haz, zevk, keyif) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)(gre.) + istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (lat.) * hazcı, zevkçi

hedonizm : gre., lat. * hedone (haz, zevk, keyif) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)(gre.) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * insan yaşamının temel amacının haz almak ve acıdan kaçınmak olduğunu savunan felsefî öğreti, hazcılık, zevkçilik

hedykhium : gre. * hedys (tatlı, hoş) + khion (kar) * hoş kokulu ve büyük çiçekleriyle bilinen, Zingiberaceae familyasından bir bitki cinsi

hedysarum : gre. * hedys (tatlı) + sarx (et, beden dokusu) * etli meyveleriyle ayırt edilen, Fabaceae familyasından bir bitki cinsi

heerfordt sendromu : isv. * heerfordt (İsveçli doktor Christian Fredrik Heerfordt’un soyadından) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * yüz siniri felci, parotid bezi şişliği, ateş ve göz iltihabı (üveit) gibi belirtilerle seyreden, sarkoidozun nadir görülen bir belirtisi

heftgah : far. * haft, heft (yedi) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * Türk ve İran musikisinde, karar perdesi rast, güçlü perdesi segah olan; rast dizisi temelinde hicaz ve kürdi çeşnileriyle zenginleştirilmiş, geniş kapsamlı, duygusal ve derin bir ifade taşıyan bir makam

hegemonya : gre. * hegemonia (egemen, önder, lider, hüküm sahibi) (hege (kudret, kuvvet, tahakküm) + mon (ile ilgili olan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * hakimiyet, hükümranlık, hükümdarlık, iktidar, egemenlik

hegit : mac. * hegedü (yaylı çalgı) * Türk halk müziğinde kullanılan ve yapımı yörelere göre değişiklik gösteren Orta Asya kökenli (özellikle Türkmenistan) yaylı bir çalgının ortak ismi

heimlich manevrası : alm., lat. * heimlich (Amerikalı doktor Henry Heimlich’in soyadından) (alm.) + manopera (manus (el) + opera (emek, iş) ) (lat.); manœuvre (fra.) + sı (iyelik eki) (tür.) * solunum yolunun nefes almaya engel olacak şekilde tıkanması durumunda, eller kullanılarak yapılan müdahale (vücut, arkadan kollar ile sarıldıktan sonra bir el yumruk yapılır ve diğer el sıkıca kavranır. Yumruk yapılmış elin baş parmağı göğüs kafesinin hemen altına ve göbek deliğinin yaklaşık beş santim yukarısına yerleştirilir ve eller hızlı ve sert bir şekilde beş kez içeriye ve yukarıya doğru itilir.)

heisenberg belirsizlik ilkesi : alm., tür. * heisenberg (Alman fizikçi Werner Heisenberg’in soyadından) (alm.) + belirsizlik (net olmama, açık ve anlaşılır olmama) + ilke (kural, kanun, yasa, prensip) + si (iyelik eki) (tür.) * bir parçacığın konumu ile momentumunun aynı anda belirsizliğinin, bu iki ölçümün çarpımının Planck sabiti ile sınırlı olduğunu ifade eden kuantum belirsizlik ilkesi; bir parçacığın konumunu ve momentumunu aynı anda kesin bir doğrulukla belirlemenin imkansız olduğunu belirten ilke

hekate : gre. * hekatos (uzaklaştırıcı) * Yunan mitolojisinde meşale, anahtar ve köpeklerle tasvir edilen, liminal (sınır) alanların ve üç yönlü yolların koruyucusu olan, yeraltı dünyası, büyü, gece ve geçişlerin tanrıçası

hekim : ara. * hakim (hüküm sahibi, hikmetli, bilgili, bilge, karar veren, yargıda bulunan, bilim insanı, filozof, doktor (tabib) * doktor; bilge

hekimhan : ara., tür. * hekim (doktor; bilge) (ara.) + han (tür.) * Malatya'nın bir ilçesi

heklemek : ing., tür. * hack (kesmek, ayırmak, bölmek) (ing.) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * bir bilgisayar sistemini, yazılımı veya ağı izinsiz şekilde ele geçirmek, algoritmasını bozmak, veri sızdırmak veya değiştirmek (hece (kesmek, ayırmak, bölmek) (ara.) )

heksadienoik asit : gre., lat. * hexa (altı) + di (iki, ikili, çift) + en, ene (bir, tek) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * altı karbon atomlu bir zincirde iki adet karbon-karbon çift bağı bulunan karboksilik asit yapısını ifade eden kimyasal adlandırma terimi, dienli altı karbonlu asit (C6H8O2)

heksaflurenyum : gre. * hexa (altı) (gre.) + fluor (akışkan, flor elementi) (fluere (akmak, sıvı ilerleyerek hareket etmek) + or (element eki) ) + enium (kimyasal madde eki) (lat.) * anestezi uygulamalarında kullanılan altı flor atomu içeren bileşik yapıda bir sentetik bir madde ve nöromüsküler blokör

heksagon : gre. * hexa (altı) + gonon, gonos (açı, köşe, bükülme, kenar) (gon(açı, köşe, bükülme, kenar) + os (son ek) ) * altı kenarı ve altı köşesi olan geometrik şekil, altıgen

heksakuark : gre., ing. * hexa (altı) (gre.) + quark (Amerikalı fizikçi Murray Gell-Mann tarafından Finnegans Wake adlı eserdeki "Three quarks for Muster Mark!" ifadesinden alınarak üretilmiş olan kelime) (ing.) * parçacık fiziğinde toplam altı adet valans (değerlik) kuarktan meydana gelen ve iki baryonun birleştiği bir "dibaryon" (çift baryon) gibi davranabilen egzotik bir bileşik altıgen hadron (Evrendeki en yaygın ve kararlı altı kuark sistemi, bir proton ve bir nötrondan oluşan bilinen deüteryon (döteron) çekirdeğidir.)

heksamerik : gre. * hexa (altı) + meros (parça, bölüm, kısım, birim) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * altı alt birim veya altı parçadan oluşan yapısal form; biyokimya ve moleküler biyolojide, altı protein veya polimer biriminden oluşan kompleksleri ifade eden terim

heksametil melamin : gre., lat. * hexa (altı) + methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + melamin (melas (siyah, kara) (gre.) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) (ammonia (ammon, ammoniakos (gizli, örtülü, güvende, emin) + ine (gibi olan, ile ilgili, kimyasal madde eki) ) (lat.) * kemoterapi ilaçlarında kullanılan, altı metil grubu içeren bir melamin türevi (C9H18N6)

heksametonyum : gre., lat. * hexa (altı) + methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) (gre.) + onium (dört değerlikli amonyum ve benzeri katyonları belirten kimyasal ek) (lat.) * iki kuaterner amonyum grubunu altı karbonlu bir zincirle bağlayan, otonom sinir sistemindeki ganglionları bloke eden, depolarizan olmayan bir gangliyoplejik olarak sempatik ve parasempatik sinir iletimini engelleyen, geçmişte yüksek tansiyon tedavisinde kullanılmış olan nikotinik reseptör antagonisti gangliyon blokörü ilacın etken maddesi (C12H32N2O2)

heksetidin : gre., lat. * hexa (altı) (gre.) + etidinum (ethyl + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) (lat.) * ağız ve boğaz enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan, altı karbon içeren etil türevi ve geniş spektrumlu antiseptik, antibakteriyel ve antifungal ajan (C21H45N3)

heksing : alm. * Hexe (cadı, büyücü) (alm.) + ing (isim yapım eki) (ing.) * birine büyü yapmak veya uğursuzluk getirmek amacıyla sihir uygulama eylemi (hatchet (balta) (ing.), hack, hacher, hacken (kesmek, kıymak, doğramak) (ing., fra., alm.), hece (kesmek, ayırmak, bölmek) (ara.) (büyü ile idrak mekanizması işleyiş akışını, nöronlar arası sinyal aktarımını bloke edip kesme, hekleme işi bağlamında) )

heksobarbital : gre., lat. * hexa (altı) (gre.) + barbital (acidum barbituricum (barbitürik asit türevi) + alis (ile ilgili, -a ait; kimyasal madde eki) ) (lat.) * merkezi sinir sistemi üzerinde yatıştırıcı ve uyutucu etkileri olan, altı karbonlu zincir içeren bir barbitürat türevi ve kısa etkili sedatif-hipnotik ilacın etken maddesi (C12H16N2O3)

heksoz : gre. * hexa (altı) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) * glikoz, fruktoz ve galaktoz gibi basit şekerlerin genel sınıfı olan, altı karbon atomu içeren monosakkarit (H−(CHOH) n −1 −C(=O)−(CHOH) 6− n -H)

hektar : gre., lat. * hekaton, hekta (yüz) (gre.) + ar (alan ölçü birimi) (area (saha, açık alan, düz yer) ) (lat.) * 10.000 metrekareye eşit alan ölçü birimi

hektik : gre. * hexis (alışkanlık, süreklilik) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * alışılmış; tifo gibi bazı hastalıklarda görülen sürekli, yüksek ateş hali; sürekli, yoğun, aceleci, telaşlı

hektogram : gre. * hekta, hekatos (yüz) + gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) * yüz gramlık veya bir kilogramın onda biri değerinde bir ağırlık ölçü birimi (hg)

hektolitre : gre. * hekta, hekatos (yüz) + litron (1 desimetre küp (dm3) veya 1000 mililitreye eşit hacim birimi) * yüz litreye eşit hacim ölçü birimi

hektometre : gre. * hekta, hekatos (yüz) + metros, metron (ölçü) * yüz metreye eşit uzunluk ölçü birimi

hektor : gre., lat. * ekhein (tutmak, almak, sahip olmak, edinmek) (gre.) + tor (-cı, yapan, eden eki) (lat.) * tutan, koruyan, koruyucu; Homeros'un İlyada destanındaki Troya savaşçısının ismi

hekzagram : gre. * hexa (altı) + gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) * altı çizgili, altı noktalı şekil; altı köşeli yıldız; İsrail bayrağındaki sembol; Davud Yıldızı; yaratılıştaki düaliteyi, döngüleri ve boyutlar arası etkileşimi simgeleyen, iç içe geçmiş ters yöndeki iki üçgenin oluşturduğu şekil

hekzan : gre. * hexa (altı) + ane (hidrokarbon eki) * molekülünde altı karbon atomu bulunan doymuş açık zincirli hidrokarbon (C6H14)

hel : ara. * hel (-mi) * soru cümlesinin başına gelen ön ek

hela : ara. * hala (yalnız olmak, yalnız kalmak, ıssız olmak, tenha olmak) * yalnız kalınan yer, yalnız girilen yer, tuvalet

helak : ara. * helaka (bitirmek, bitmek, tükenmek, tüketmek, yok etmek, yok olmak) * tükenme, bitme, yok olma

helal : ara. * halla (çözülmek, ayrışmak, serbest kalmak, izin verilmek, helal olmak), hallele (çözmek, serbest bırakmak, izin vermek, açmak, helal kılmak) * izinli, meşru, izin verilen, yasak olmayan, uygun, makul, doğru, izin verilmiş, caiz; ihramdan çıkma

helalzade : ara. * helal (izinli, meşru, izin verilen, yasak olmayan, uygun, makul, doğru) (ara.) + zade (-den doğmuş, oğlu, kızı, soyundan) (far.) * helal olanın çocuğu veya soyundan gelen

hele : tür. * hele (vurgu ve pekiştirme edatı) * bir kişiyi teşvik etmek, cesaretlendirmek veya dikkat çekmek amacıyla kullanılan sözlü ifade, hadi, devam et, daha da

helebiş : far. * heleşen, heleşenk (gürültülü eğlence, şenlik, toplu dans etme ve şakalaşma) (hele (uyarı, dkkat çekme kelimesi) + şi, şiti (yerleşmek, ikamet etmek, kalabalık olmak); şen (meskun, mamur, abad, yerleşik yer, köy) ) + biş (pişmek, olgunlaşmak, sohbetle harmanlanmak) (far.); helhele (yükselen yüksek ses, velvele) (ara.) * İç Anadolu bölgesinde, özellikle Kırşehir kültüründe yaygın olan, yaklaşık yirmi kişinin katılımıyla geceleri düzenlenen, kentin sorunlarının konuşulup tartışılmasının yanı sıra sazlı, sözlü, yemeli ve içmeli geleneksel esnaf ve dost meclisi eğlencesi

helecan : ara. * halc, halaca (hareket etmek, titremek, sarsılmak; atmak, savurmak, pamuk kabartmak) + an (isim yapım eki) * kalp çarpıntısı, çırpıntı, heyecan, bunalım, mafiyet

helen : gre. * hell (ışık, parlaklık), helios (güneş, parlak, ışıldayan) + en (isim yapım eki) * Yunan, Grek

helenistik : gre. * hell (ışık, parlaklık), helios (güneş, parlak, ışıldayan) + en (isim yapım eki) + ist (ile ilgili, gibi, -a ait) + ikos (durum eki) + os (son ek) * Yunan'la ilgili, Grek'le ilgili; klasik Yunan medeniyetine ait veya onun karakteristik özelliği, ışık ile ilgili, ateş ile ilgili, Güneş ile ilgili; Helenik

helenium : gre. * Helene (Yunan mitolojisi) * efsaneye dayanan adıyla süs değeri yüksek, Asteraceae familyasından bir bitki cinsi

helenizm : gre. * hell (ışık, parlaklık), helios (güneş, parlak, ışıldayan) + en (isim yapım eki) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * antik Yunan dilini, kültürünü, düşünce sistemini ve yaşam tarzını merkeze alan ve özellikle Büyük İskender sonrası dönemde Akdeniz ile Yakın Doğu’ya yayılan kültürel-entelektüel etkileşim süreci ve öğretisi

helenofon : gre. * hell (ışık, parlaklık), helios (güneş, parlak, ışıldayan) + en (isim yapım eki) + phone (ses) * Yunanca konuşan veya Yunanca dilini kullanan kişi; Helen diline ait veya Yunanca kökenli ses veya dil

helezon : gre. * helix, helisson (sarmal, yivli) * sarmal, kıvrımlı biçim; eski Arkad prensinin ismi

helhel : ara. * helhele (inceltmek, seyreltmek; zehirlemek) * seyrek, ince, dakik şey; öldürücü zehir

helhele : tür. * velvele (kalabalık insan sesinden ses yansımalı kelime) * Güney Anadolu'da kadınların heyecan, sevinç, üzüntü gibi duygulanımları sırasında li li li li veya lü lü lü lü gibi sesler çıkartmaları

helianthus : gre. * helios (güneş) + anthos (çiçek) * papatyagiller (Asteraceae) familyasına ait, Güneş'e yönelme özellikleriyle bilinen ve aralarında ayçiçeğinin de bulunduğu geniş çiçekli bitki cinsi

helichrysum : gre., lat. * helios (güneş) + khrysos (altın) (gre.) + um (isim yapım eki) (lat.) * altın sarısı ve uzun ömürlü çiçekleriyle bilinen, Asteraceae familyasından bir bitki cinsi

helicoid : gre. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) + (oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * sarmal, helezon biçiminde olan, burgulu olan, helezonumsu; sarmal biçimine benzeyen yüzey veya şekil; matematikte diferansiyel geometri bağlamında kullanılan bir yüzey türü, burgu yüzeyi

helicoidea : gre. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) + oidea (gibi olma, ile ilgili olma, benzerlik, şekilli olma, biçimli olma) (oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + eia (isim yapım ve durum eki) ) * çoğunlukla karasal yaşam süren, spiral kabuklu gerçek salyangozları içeren ve Helix gibi cinsleri kapsayan, Gastropoda sınıfında yer alan büyük bir üst familya, spiral kabuklular

helicoil : gre., fra., ing. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) (gre.) + coillir (toplamak, sarmak) (fra.); coil (bobin, sarmal, helezon) (ing.) * aşınmış, bozulmuş veya yalama olmuş vida dişlerini onarmak ve alüminyum gibi yumuşak malzemelerde sağlam diş yuvaları oluşturmak için kullanılan paslanmaz çelikten yapılmış yay biçiminde bir dişli ek parça

heliconiaceae : gre., lat. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş), Helikon (Yunan mitolojisinde Musaların kutsal dağı) (gre.) + aceae (-giller bitki familyası eki) (lat.) * Orta ve Güney Amerika gibi tropikal bölgelere özgü, aralarında en bilineni Heliconia cinsi olan, kırmızı, sarı, turuncu renklerde mumsu ve büyük yapraklı çiçek salkımlara, parlak renkli ve gösterişli braktelere (çiçek altı yaprağına) sahip tropikal, otsu çiçekli bitkilerin yer aldığı botanik bir familya, helikonyagiller, Istakoz pençesi, yalancı cennet kuşu, papağan gagası

helik : gre., lat. * helikein, helissein (sarmak, dolamak, bükmek), helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) (gre.) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sarmal veya spiral şekilli; duvar örülürken büyük taşların arasına konulan küçük taşlar

helikal : gre., lat. * helikein, helissein (sarmak, dolamak, bükmek), helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * sarmal veya spiral şekilli

helikobakter : gre. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) + bakterion (küçük şey, küçük çubuk) (bak (destek için kullanılan değnek, çivi, çubuk, asa, sopa, baston) + terion, teria (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * mide veya ince bağırsakta iltihaplanmaya ve ülsere neden olan, karakteristik bir sarmal şekle sahip olan gram-negatif bakterilerin bir cinsi

helikobakter pilori : gre. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) + bakterion (küçük şey, küçük çubuk) (bak (destek için kullanılan değnek, çivi, çubuk, asa, sopa, baston) + terion, teria (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + pyloros (kapı, kapıcı) * mide ve duodenum'um çeşitli alanlarında yerleşen, kronik enflamasyon, duodenum ülseri, mide ülseri ve mide kanseri gibi durumlara neden olan gram, mikroaerofilik bir bakteri

helikoid : gre. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) + (oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * sarmal, helezon biçiminde olan, burgulu olan, helezonumsu; sarmal biçimine benzeyen yüzey veya şekil; matematikte diferansiyel geometri bağlamında kullanılan bir yüzey türü, burgu yüzeyi

helikon : gre. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) + ikon, ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir silindir veya koni etrafına tek bir katman halinde düzgün bir şekilde sarılmış bir telin üç boyutlu şekline sahip bir nesne, sarmal, spiral, yiv helezon; boyundan geçirilerek sol omuzda tutulan, büyük bir av borusu gibi çember biçimli, ağızlığı ve pistonu olan, bakırdan yapılmış bir üflemeli çalgı

helikopter : gre. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) * dikey kalkış yapabilen, döner kanatlı hava aracı; sarmal hareketle dönen kanatlar sayesinde havalanan araç

heliks : gre. * helikein, helissein (sarmak, dolamak, bükmek), helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) * sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş)

heliofil : gre. * helios (güneş) + philos (seven, sever, sevici) * güneşli havaları çok seven, güneş olduğunda içi açılan ve mutluluk duyan; bol güneş ışığında gelişmeyi tercih eden canlı veya bitki

heliofizik : gre. * helios (güneş) + phusis, physis (öne getirme, üretme, doğurma, oluşturma, meydana getirme, ortaya çıkarma, büyütme, geliştirme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait) * Güneş'in yapısını, atmosferini, manyetik alanlarını ve Güneş ile Güneş Sistemi'ndeki diğer cisimler arasındaki fiziksel bağlantıları inceleyen, uzay hava koşullarını ve Güneş'in gezegenler üzerindeki etkilerini araştıran bilim dalı

helioks : gre., lat. * helios (güneş) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) (gre.); helium (soy gazlar grubundan renksiz, kokusuz, tepkimeye girmeyen kimyasal element) + oxygenium (asit oluşturan, oksijen) (lat.) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (oluşum, yaratılış, doğuş; doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, kaynaklanan) * helyum ve oksijenin birleşimiyle oluşturulan solunum gazı (He + O2)

heliopoz : gre., lat. * helios (güneş) + pausis (durma, ara, kesilme, sona erme) (pauein (durmak, kesilmek, ara vermek, sona erdirmek, bırakmak) + isis (isim yapım eki) ) * Güneş'in rüzgarının ve manyetik alanının gücünü yitirdiği, Güneş'ten gelen yüklü parçacıklar dış uzayın maddeleri tarafından durdurulduğu, yıldızlararası uzayın başladığı Güneş Sistemi'nin dış sınırı

heliopsis : gre. * helios (güneş) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) * güneşe benzer çiçek görünümüyle tanınan, Asteraceae familyasından bir bitki cinsi

helios : gre. * hell (ışık, parlaklık) + ios (son ek) * ışık kaynağı, güneş; Yunan mitolojisinde güneş tanrısı

heliosantrik : gre. * helios (güneş) + kentrikos (merkezcil) (kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Dünya ve diğer gezegenlerin Güneş'in çevresinde döndüğü bir astronomik modele ilişkin, güneş merkezcil

heliosentrik : gre. * helios (güneş) + kentrikos (merkezcil) (kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Dünya ve diğer gezegenlerin Güneş'in çevresinde döndüğü bir astronomik modele ilişkin, güneş merkezcil

heliosfer : gre. * helios (güneş) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * Güneş'in sürekli yaydığı güneş rüzgarlarının uzayda şişirerek oluşturduğu, tüm Güneş Sistemi'ni çevreleyen, dış uzaydan gelen zararlı galaktik kozmik ışınları kısmen engelleyerek gezegenleri koruyan dev bir koruyucu baloncuk veya manyetik kalkan benzeri alan

heliosferik : gre. * helios (güneş) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * heliosfer ile ilgili, heliosfere ait

heliosismoloji : gre. * helios (güneş) + seismos (deprem, zelzele, sarsıntı, titreşim) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * Güneş'in iç yapısını ve dinamiklerini yüzeyindeki salınımlar ve ses dalgaları aracılığıyla inceleyen bir bilim dalı

helioterapi : gre. * helios (güneş) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) * güneş ışınlarının belirli hastalıkları tedavi etmek veya genel sağlık durumunu iyileştirmek amacıyla kullanılması yöntemi

heliotropium : gre. * helios (güneş) + trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos, trope (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) * çiçeklerini güneşe doğru çevirme eğilimiyle bilinen, Boraginaceae (hodangiller) familyasından bir bitki cinsi, gündöndü, bozot

heliotropizm : gre. * helios (güneş) + trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos, trope (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * bitkilerin güneş ışığına yönelerek büyüme veya hareket etme eğilimi

helis : gre. * helikein, helissein (sarmak, dolamak, bükmek), helix, helisson (sarmal, yivli, spiral, kıvrılmış, sarılmış, dolanmış, bükülmüş) * sarmal, yivli, spiral

helise : ara. * halisa, helise (saf, öz, sade, katkısız) * kelime, et ve buğdayın uzun süre birlikte pişirilmesiyle yapılan geleneksel bir yemek türü (Anadolu, Ortadoğu ve Balkan mutfaklarında farklı adlarla bilinir (örneğin haleem, harisa, keşkek)

helisel : gre., lat. * helix, helisson (sarmal, yivli, spiral) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * sarmal biçimli, spiral yapıda olan

helium : gre., lat. * helios (güneş) + gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * gre., lat.

helke : ara. * halka (çember, daire şeklinde nesne) (kapların yuvarlak ve halkalı taşma kulplarına atfen) * su, süt veya yoğurt gibi sıvıları taşımak ve saklamak amacıyla kullanılan, genellikle bakırdan veya metalden üretilen, kulplu büyük kova veya bakraç

helleborus : gre. * helein (öldürmek, yaralamak, zarar vermek) + bora (yiyecek, gıda, besin; otlama) * düğünçiçeğigiller (Ranunculaceae) familyasına ait, genellikle kış veya ilkbahar başında çiçek açan, donlara karşı dayanıklı, herdem yeşil otsu bitkileri ve içerdikleri zehirleyici toksik maddeler nedeniyle tıp ile eczacılıkta kullanılan zehirli bitki cinsi, çöpleme

hellim : ara. * helme (yumuşamak), hilm (yumuşaklık, yumuşak olma) * yumuşak ve taze peynir

hellmann-feynman teoremi : alm., ing. * Hellmann (Alman fizikçi Hans Hellmann) (alm.) + Feynman (Amerikalı kuramsal fizikçi Richard Phillips Feynman) (ing.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * bir kuantum sisteminin özenerjisinin herhangi bir parametreye göre türevinin, Hamiltonyen işlecinin aynı parametreye göre türevinin ilgili özdurum üzerindeki beklenen değerine eşit olduğunu ortaya koyan, atom ve molekül hesaplamalarında kuvvetlerin ve enerji değişimlerinin doğrudan belirlenmesini sağlayan temel kuantum mekaniği teoremi

hellüm : ara. * haluma (getirmek, gelmek, yaklaşmak, ilerlemek) * gel, beri gel

helme : ara. * helme (yumuşamak) * buğday, pirinç, fasulye gibi taneler kaynatıldığında, nişastanın çökelmesiyle oluşan koyu sıvı; bazı bitkilerin köklerinde, çiçeklerinde ve tohumlarında bulunan koyu kıvamlı bir madde

helmint : gre. * helmins (solucan) * bağırsaklarda yaşayan ve hastalıklara yol açan parazitik solucan türlerinin genel ismi

helmintik : gre. * helmins (solucan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bağırsaklarda yaşayan ve hastalıklara yol açan parazitik solucan türleri ile ilgili, helmintle ilgili

helmintoloji : gre. * helmins (solucan) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * parazitik solucanların (helmintlerin) incelendiği bilim dalı, asalak bilimi

helsinki : isv., fin. * hels (boğaz, gırtlak, geçit) (isv.), Helka (eski yer ismi veya kişisel isim) + inki (yer eki) (fin.) * Finlandiya’nın başkenti

helu : ara. * halla’a (paniklemek, telaşlanmak, çabuk korkmak; şikayet etmek, sızlanmak) * çabuk telaşlanan, panikleyen, aceleci, korkak, çabuk korkan; şikayet eden, sızlanan

heluan : ara. * halla’a (paniklemek, telaşlanmak, çabuk korkmak; şikayet etmek, sızlanmak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sabrı az, hırsı çok olan, sabırsız olup her halini halka şikayet eden, şikayet eden, sızlanan

helümm : ara. * haluma (getirmek, gelmek, yaklaşmak, ilerlemek) * getir, gel, yaklaş, ilerle; tez getir, tez getirin

helva : ara. * hulv (tatlı) * tatlı yiyecek, kurabiye, şekerleme

helyodor : gre. * helios (güneş) + doron (hediye) * berilyum alüminyum silikat minerali içeren, sarı-yeşil renk tonlarında, ışığı yansıtan yarı değerli, beril grubundaki bir taş

helyograf : gre. * helios (güneş) + graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) * Güneş’in yaydığı ısı miktarını ölçmeye ve ışıldadığı saatlerin süresini belirlemekte kullanılan cihaz

helyoks : gre., lat. * helios (güneş) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) (gre.); helium (soy gazlar grubundan renksiz, kokusuz, tepkimeye girmeyen kimyasal element) + oxygenium (asit oluşturan, oksijen) (lat.) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (oluşum, yaratılış, doğuş; doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, kaynaklanan) * helyum ve oksijenin birleşimiyle oluşturulan solunum gazı (He + O2)

helyopoz : gre., lat. * helios (güneş) + pausis (durma, ara, kesilme, sona erme) (pauein (durmak, kesilmek, ara vermek, sona erdirmek, bırakmak) + isis (isim yapım eki) ) * Güneş'in rüzgarının ve manyetik alanının gücünü yitirdiği, Güneş'ten gelen yüklü parçacıklar dış uzayın maddeleri tarafından durdurulduğu, yıldızlararası uzayın başladığı Güneş Sistemi'nin dış sınırı

helyopsis : gre. * helios (güneş) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) * güneşe benzer çiçek görünümüyle tanınan, Asteraceae familyasından bir bitki cinsi

helyosantrik : gre. * helios (güneş) + kentrikos (merkezcil) (kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Güneş'i merkez kabul eden, gezegenlerin ve diğer gök cisimlerinin Güneş çevresinde dolandığını temel alan astronomi modeli veya görüşüyle ilgili

helyosentrik : gre. * helios (güneş) + kentrikos (merkezcil) (kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Dünya ve diğer gezegenlerin Güneş'in çevresinde döndüğü bir astronomik modele ilişkin, güneş merkezcil

helyosfer : gre. * helios (güneş) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * Güneş'in sürekli yaydığı güneş rüzgarlarının uzayda şişirerek oluşturduğu, tüm Güneş Sistemi'ni çevreleyen, dış uzaydan gelen zararlı galaktik kozmik ışınları kısmen engelleyerek gezegenleri koruyan dev bir koruyucu baloncuk veya manyetik kalkan benzeri alan

helyosferik : gre. * helios (güneş) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * heliosfer ile ilgili, heliosfere ait

helyosismoloji : gre. * helios (güneş) + seismos (deprem, zelzele, sarsıntı, titreşim) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * Güneş'in iç yapısını ve dinamiklerini yüzeyindeki salınımlar ve ses dalgaları aracılığıyla inceleyen bir bilim dalı

helyoskop : gre. * helios (güneş) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * güneşi gözlemlemek için kullanılan cihaz; güneş teleskopu veya güneş gözlem cihazı

helyostat : gre. * helios (güneş) + statos (ayakta durma, durma, dikilme, sabit olma, durağanlık, kararlılık istikrar) * güneş ışığını sabit tutmak veya belirli bir yönde yansıtmak için (ışık yönlendirme amaçlı) kullanılan optik cihaz

helyoterapi : gre. * helios (güneş) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) * fototerapi türlerinden biri olan güneş ışığı ile tedavi yöntemi

helyotropium : gre. * helios (güneş) + trope (dönüş) * çiçeklerini güneşe doğru çevirme eğilimiyle bilinen, Boraginaceae familyasından bir bitki cinsi

helyum : gre., lat. * helios (güneş) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * Güneşte ilk keşfedilen, atom numarası 2, simgesi He olan, soy gazlar grubundan renksiz, kokusuz, tepkimeye girmeyen kimyasal element, helium (Evrendeki Hidrojen çekirdeklerinin füzyonuyla oluşan Helyum evrenin %24’ünü oluşturur.)

hem : far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) * bir şeyi açıklamak, anlamı güçlendirmek, uyarmak için kullanılan kelime, şurası da var ki, bir de, bu da, zaten, özellikle; ve açıklayıcı niteliği bulunan ikinci tümceyi birinciye bağlayan kelime

hem : gre. * haima (kan) * porfirin halkasının merkezinde demir(II) iyonu bulunan, hemoglobin, miyoglobin ve çeşitli enzimlerin yapısında yer alan, oksijenin bağlanması ve taşınmasında önemli rol oynayan biyolojik kofaktör

hemaglütinasyon : gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + agglutinare (yapıştırmak, birbirine tutturmak) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + glutinare (yapıştırmak) (gluta (sakız, reçine) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * kanda bulunan eritrositlerin (alyuvarlar) antikorlar, virüsler veya lektinler gibi maddelerin etkisiyle birbirine yapışarak gözle görülür kümeler oluşturması olayı

heman : far. * ham (aynı, birlikte) + an (bu, şu, o, işaret ve pekiştirme eki) * derhal, hemen, acele olarak, çarçabuk, o anda, ivedilikle

hemangiyom : gre. * haima, haimat (kan) + angeion, angio (kasa, kap, hazne, damar, kanal) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * kan damarlarından oluşan iyi huylu tümör

hemanjiektazi : gre. * haima, haimat (kan) + angeion, angio (kasa, kap, hazne, damar, kanal) + ekteinein (uzamak, gerilmek, genişlemek, esnemek, açılmak), ektasis (esneme, genişleme, genişletme, uzama, gerilme, açılma, kendi dışına çıkma, aşma) (ek (dış, dışarı, harici) + histanein, histanai (yerleştirmek, konumlamak, düzenlemek, durmak, yer almak) + isis (isim yapım eki) ) * kan damarlarının anormal genişlemesi durumu

hemanjiyoblastom : gre. * haima, haimat (kan) + angeion, angio (kasa, kap, hazne, damar, kanal) + blastos (tohum, tomurcuk, filiz, sürgün, germ hücresi, ilk evre hücre, embriyonik hücre) + oma (tümör, kabarma, şişlik; kanser) * damar ve kan hücrelerinden gelişen, genellikle iyi huylu tümör

hemanjiyom : gre. * haima, haimat (kan) + angeion, angio (kasa, kap, hazne, damar, kanal) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * kan damarlarından oluşan iyi huylu tümör

hemartroz : gre. * haima, haimat (kan) + arthron (eklem) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * eklem boşluklarında kanama

hematemez : gre. * haima, haimat (kan) + emein (kusmak), emesis (kusma) * mide veya üst sindirim kanalından kaynaklanan kanın ağız yoluyla dışarı atılması, kan kusma

hemati : gre. * haima, haimat (kan) + ites (küçültme eki) * kanın bir milimetre küpünde yaklaşık olarak beş milyon olan, kana kırmızı rengini veren, çekirdeksiz, küçük, yuvarlak hücre, alyuvar, eritrosit

hematit : gre. * haima, haimat (kan) + ites (element, kayaç ve mineral eki) * demir oksit içeren ve kırmızımsı rengiyle kanda bulunan hem ile ilişkilendirilen, Fe2O3 formülüne sahip yaygın bir demir oksit ve bir demir cevheri minerali

hematobilia : gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + bilis (safra) (lat.) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)(gre.) * splanknik dolaşımın bir damarı ile intrahepatik veya ekstrahepatik biliyer sistem arasında bir fistül olduğunda, safra yollarında veya safrada kan toplanması durumu

hematobyum : gre., lat. * haima, haimat (kan) + bous (inek, sığır, öküz) (gre.) + ium (yer, mekan, durum eki, isim yapım eki) (lat.) * kan paraziti grubuna ait olan bir digenetik trematod türü; bazı helmintlerin neden olduğu, kanla ilgili sığır hastalığı; Schistosoma bovis enfeksiyonu

hematofobi : gre. * haima, hemato (kan) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kan korkusu

hematojen : gre. * haima, haimat (kan) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.) * bir etkenin veya sürecin kan yoluyla taşınarak yayılması veya kökenini kandan alması durumu; kandaki veya kan yoluyla yayılan, kan aracılığıyla oluşan veya yayılan

hematokezya : gre. * haima, haimat (kan) + khezein (boşaltmak, dökmek) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * alt sindirim sistemi kanaması sonucunda dışkıda taze kan görülmesi durumu; rektumdan kanlı dışkı atılması durumu

hematokolpos : gre. * haima, haimat (kan) + kolpos (vajina, rahim girişi, kese) * vajinada veya rahim girişinde kan birikmesi durumu

hematokrit : gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + krinein (ayırmak, seçmek, karar vermek, yargılamak), krites (ayıran, seçen, yargıç) * kırmızı kan hücrelerinin oluşturduğu hacmin, toplam kan hacmine oranı (Hematokritin normal değerleri yaş ve cinsiyete bağlı olarak değişmekte olup erişkin bir erkekte %42-52, kadında %36-46 aralığındadır.) (critical, critique, kritisch (eleştirel, önemli) (ing., fra., alm.) )

hematolog : gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * kan hastalıkları ve kanla ilgili tıbbi bilim dalı uzmanı

hematoloji : gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kan ve kan hastalıkları ile ilgilenen tıp dalı

hematolojist : gre., lat. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) (gre.) + ist (-cı, yapan) (lat.) * kan hastalıkları ve kanla ilgili tıbbi bilim dalı uzmanı

hematom : gre. * haima, haimat (kan) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * travma, cerrahi müdahale veya kan damarı yırtılması sonucu kanın dışarı sızarak belirli bir bölgede birikmesi; deri altında veya vücutta kan birikmesi sonucu oluşan şişlik, kan toplanması

hematomiyeli : gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + myelos (ilik, omurilik) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * omurilikte kan birikmesi durumu

hematopoetik : gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + poiesis (yapım, oluşum) (poiein (yapmak, üretmek) + isis (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kan hücrelerinin kemik iliğinde oluşumu süreci ile ilgili

hematopoez : gre. * hematopoiesis haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + poiesis (yapım, oluşum) (poiein (yapmak, üretmek) + isis (isim yapım eki) ) * kan hücrelerinin kemik iliğinde oluşumu süreci

hematosalpinks : gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + salpinx (fallop tüpü) * fallop tüpünün içinde veya lümeninde kan birikmesiyle karakterize edilen, genellikle dış gebelik, travma veya inflamatuvar süreçlere bağlı olarak ortaya çıkan patolojik durum

hematosel : gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + kele (tümör, yumru, şişlik, şişme, kese, torba, çıkıntı, fıtık) * travmaya bağlı olarak testisi çevreleyen kese katmanları arasında kan birikmesi

hematospermi : gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + sperma (tohum, çekirdek, döl, bel, meni, sperm) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * menide kan bulunması durumu

hematüri : gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * idrarda kan bulunması durumu

hemayar : far., ara. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) (far.) + iyar (altın ve gümüşün saflık ölçüsü, saatin hassas ölçümü, ölçüt) (ara.) * denk, eşit; para, maden veya ölçü sistemlerinde aynı ölçüye, aynı değere veya eşit ayara sahip olma durumunu ifade eden terim

hemcins : far., ara. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) (far.) + cins (tür, soy, çeşit, yaratılış durumu) (ara.) * aynı türden olan kimse veya varlık

hemdem : far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + dam (nefes, soluk) * birlikte nefes alacak kadar yakın, çok samimi arkadaş veya yoldaş

hemdert : far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + dard, derd (acı, üzüntü, keder, sıkıntı, ıstırap, sorun) * acıyı, sıkıntıyı birlikte yaşayan, ortak acı çeken kimse

heme ost : far. * heme (hep, tüm, hepsi, her şey) + ost (odur) * hepsi O'dur, her şey O'ndandır ("her şey Allah'tır" anlamında olan ve tasavvuftaki "vahdet-i vücud (varlığın birliği)" kavramını simgeleyen ifade)

hemen : far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + an (bu, şu, o, işaret ve pekiştirme eki) * şunun gibi, onun gibi

hemera : gre. * hemera (gün, gündüz) * Yunan mitolojisinde gün tanrıçası, gündüzün kişileştirilmiş hali

hemeralopi : gre. * hemera (gün, gündüz) + ops (göz; görme) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * gündüz görme yetisinin azalması veya gündüz körlüğü hastalığı

hemerocallidaceae : gre. * hemera (gün, gündüz) + kallos (güzellik) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Hypoxis hemerocallidea bilimsel adıyla bilinen, halk arasında Afrika yıldız otu veya Afrika patatesi (African potato) olarak adlandırılan, gün zambağı (Hemerocallis) cinsini ve yakın akraba taksonları kapsayan, gösterişli fakat kısa ömürlü çiçekleri, şerit biçimli yaprakları olan Hypoxidaceae familyasına ait şifalı bir çiçekli bitki türü

hemerocallis : gre. * hemera (gün, gündüz) + kallos (güzellik) * çiçekleri yalnızca bir gün açık kalan, gösterişli çiçekleri, uzun şerit biçimli yaprakları olan, Asphodelaceae (çirişotugiller, çirişgiller) familyasından otsu bir bitki cinsi, güngüzeli, gün zambağı

hemerokori : gre. * hemeros (evcil, uysal, insan etkisine alışmış, kültüre alınmış) (hemeroun (evcilleştirmek, yumuşatmak, uysallaştırmak) + os (sıfat yapım eki) ) + khorein (gitmek, ilerlemek, yayılmak, taşınmak) + eia (isim yapım ve durum eki) * bitki tohumlarının, meyvelerinin veya diğer çoğalma birimlerinin insan etkinlikleri sonucunda istemli veya istemsiz biçimde bir yerden başka bir yere taşınıp yayılması olayı

hemezat : ara. * hemeze (kuruntu, vesvese, şüphe, tereddüt) + at (çoğul eki) * kuruntular, vesveseler, şüpheler, tereddütler

hemeze : ara. * hemeze (dürtmek, sıkmak, rahatsız etmek) * gırtlakta ses tellerinin birleşmesiyle havanın akışının aniden engellenmesi sonucu oluşan, kesinti izlenimi veren gırtlak ünsüzü (ء); şeytanın insana verdiği vesvese, kuruntu, şüphe, tereddüt

hemfikir : far., ara. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + fikr (düşünce, görüş) * aynı görüşte, aynı düşüncede olan kimse veya durum

hemhal : far., ara. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) (far.) + hal (durum, vaziyet) (ara.) * birlikte aynı durumda olan, aynı dert veya tasayı paylaşan kimse veya durum

hemhudut : far., ara. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) (far.) + hadd (sınır), hudud (sınırlar) (ara.) * ortak sınır veya birlikte sınır olan yer veya durum

hemi : gre. * hemi (yarı, yarım) (gre.); semi (lat.) * tam olarak iki eşit parçadan her biri, yarım, yarı

hemianopia : gre. * hemi (yarı, yarım) + anopsia (görme kaybı) (an (olumsuzluk eki) + opia (ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * görme alanının sağ veya sol yarısında meydana gelen körlük

hemianopsi : gre. * hemi (yarı, yarım) + anopsia (görme kaybı) (an (olumsuzluk eki) + opia (ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * görme alanının sağ veya sol yarısında meydana gelen körlük

hemiazygos : gre. * hemi (yarı, yarım) + azygos (çiftsiz, eşleşmemiş damar) (a (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + zygon, zygos (dönme, boyunduruk, eş, çift) ) * omurganın sol tarafında yer alan ve “eşsiz, çiftsiz” anlamındaki azygos vene karşılık olarak onun yarım/karşılayıcı eşini oluşturan, göğüs duvarından gelen venöz kanı toplayan toplardamar

hemidesmozom : gre. * hemi (yarı, yarım) + desmos (bağ, bağlanma, bağ dokusu) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * hücre dışı matrise bağlanan derinin epidermisindeki keratinositlerde bulunan çok küçük çivi benzeri yapılar; epitel hücrelerini bazal membrana yarım bağlanma prensibiyle tutunduran ve hücre-matriks adezyonunu sağlayan özel bağlantı yapısı; karaciğer bağlarını oluşturan yapılar veya bu yapılarda oluşan tümör veya şişlik

hemiechinus : gre. * hemi (yarı, yarım) + ekhinos (kirpi, dikenli) * uzun kulakları, görece küçük gövdesi ve tipik kirpi özellikleriyle ayırt edilen, gerçek kirpilerden bazı anatomik özellikleri bakımından ayrılan kulaklı kirpileri kapsayan memeli cinsi, yarı kirpi

hemihedral : gre. * hemi (yarı, yarım) + hedra (yüz, surat, çehre) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * tam simetrisinin yalnızca yarısına sahip olan (kristal)

hemikolektomi : gre. * hemi (yarı, yarım) + kole (kolon, kalın bağırsak) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kalın bağırsağın yarısının cerrahi olarak çıkarılması işlemi

hemikordat : gre., lat. * hemi (yarı, yarım) + khorde (ip, sicim, kiriş, bağ, kordon, lif, tel) (gre.) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.) * denizlerde yaşayan, gelişimlerinin belirli evrelerinde sırt tarafında notokorda benzeyen stomokord yapısı taşıyan, vücutları yumuşak ve solucan benzeri olan, solungaç yarıkları ve iki yanlı vücut simetrisi gibi özellikleriyle kordalılarla akrabalık gösteren omurgasız hayvanları kapsayan bir hayvan şubesi

hemilegume : gre. * hemi (yarı, yarım) (gre.) + legumen (bakla, baklagil meyvesi) (lat.) * olgunlaştığında yalnızca bir dikiş çizgisi boyunca açılan veya tek parçaya ayrılarak tohumlarını serbest bırakan, tam bakla meyvesinden farklı açılma özelliği gösteren, tohumu veya tohumları ile baklanın/kapsülün (kabuğun) bir valfinin (kanadının) tek bir birim halinde rüzgarla dağıldığı özel bir baklagil meyve türü

hemionitis : gre. * hemionos (katır) * yapraklarının biçimi katır kulağını andırdığı için bu adla anılan, tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen, basit veya bölünmüş yaprakları olan kaya eğreltilerini ve eğrelti otlarını kapsayan Pteridaceae familyasından bir bitki cinsi

hemiparesis : gre. * hemi (yarı, yarım) + paresis (felç, inme, nuzul) (para (yanında, yanısıra, yoluyla, vasıtasıyla) + hienai (serbest bırakmak, salmak, gevşemek, boşlamak, koyvermek) ) * vücudun sağ veya sol yarısındaki kol, bacak ve yüz kaslarının bir bölümünde sinir sistemi hastalıklarına bağlı olarak istemli hareket gücünün azalmasıyla ortaya çıkan, tam felçten daha hafif dereceli tek taraflı kas güçsüzlüğü durumu, yarı felç, hemiparezi

hemiparezi : gre. * hemi (yarı, yarım) + paresis (felç, inme, nuzul) (para (yanında, yanısıra, yoluyla, vasıtasıyla) + hienai (serbest bırakmak, salmak, gevşemek, boşlamak, koyvermek) ) * vücudun sağ veya sol yarısındaki kol, bacak ve yüz kaslarının bir bölümünde sinir sistemi hastalıklarına bağlı olarak istemli hareket gücünün azalmasıyla ortaya çıkan, tam felçten daha hafif dereceli tek taraflı kas güçsüzlüğü durumu, yarı felç, hemiparesis

hemipelvektomi : gre. * hemi (yarı, yarım) (gre.) + pelvis (leğen; insan vücudunda kalça bölgesinde bulunan, iç organları destekleyen kemik yapısı, leğen kemiği) (lat.) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * tümörlü pelvis kemiğinin ve alt ekstremitenin bir yarısının tamamının veya bir bölgesinin çıkarılması (amputasyonu) işlemi

hemipleji : gre. * hemi (yarı, yarım) + plexis (felç, vurma, çarpma, darbe, durdurma), plessein (darbelemek, vurmak, çarpmak, felç inmek), plegia (felç, inme, nuzul) (plege (darbe, vurma, çarpma) + eia (durum ve usim yapın eki) ) * beyin hücrelerinin hasar görmesi veya beyin damarlarında oluşan tıkanıklık nedeniyle meydana gelen, vücudun sağ veya sol tarafında hareket kaybıyla sonuçlanan durum

hemiplejik : gre. * hemi (yarı, yarım) + plexis (felç, vurma, çarpma, darbe, durdurma), plessein (darbelemek, vurmak, çarpmak, felç inmek), plegia (felç, inme, nuzul) (plege (darbe, vurma, çarpma) + eia (durum ve usim yapın eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi) * hemipleji ile ilgili

hemiptera : gre. * hemi (yarı, yarım) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) + a (taksonomik çoğul eki) * tahtakurusu, yaprak biti ve ağustos böceği gibi ortak özellikler taşıyan, delici-emici ağız yapısına ve hortuma (rostrum) sahip olan, ön kanatlarının taban bölümü sertleşmiş, uç bölümü ise zar yapısını korumuş olduğundan "yarım kanatlı" olarak adlandırılan, bazı türlerde ise kanat hiç bulunmayan geniş bir böcek takımı, yarımkanatlılar, gerçek böcekler

hemiramphidae : gre., lat. * hemi (yarı, yarım) + rhamphos (gaga, gaga ucu, gaga biçimli çıkıntı) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * alt çenesi üst çenesinden belirgin biçimde daha uzun olan, ince ve uzamış gövdeleriyle su yüzeyine yakın yaşamaya uyum sağlamış yarımgagalı balıkları kapsayan kemikli balıklar familyası, yarımgaga balıkları

hemiscylliidae : gre., lat. * hemi (yarı, yarım) + skylla (köpekbalığı olduğu düşünülen bir deniz balığı; deniz köpeği) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Orectolobiformes takımına bağlı olan, genellikle tropikal Hint-Pasifik sularında yaşayan, uzun ve ince gövdeleri, dipte yaşamaya uyum sağlamış yapıları ve yüzgeçlerini kullanarak deniz tabanında yürüyebilir gibi hareket edebilmeleriyle tanınan bambu köpekbalıkları ile epoleli köpekbalıklarını kapsayan küçük ve zararsız köpekbalıkları familyası, uzun kuyruklu halı köpekbalıkları, bambu köpekbalıkları

hemisfer : gre. * hemi (yarı, yarım) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * yarım küre, yarıküre; coğrafyada Dünya’nın, anatomide ise beynin sağ ve sol yarımları

hemm : ara. * hemme (dert etmek, kafaya takmak, zihni meşgul etmek, önemsemek), mühim (önemli, ehemmiyetli), ehemmiyet (önem) * derin üzüntü, hüzün, gam, keder, tasa, kaygı, endişe, zihinsel durgunluk hali

hemmaz : ara. * humaza (sövmek, kötü söz söylemek, kötülemek, kötü konuşmak, dedikodu yapmak, çekiştirmek; kınamak, taşlamak, kötülemek, suikast veya dedikodu yoluyla zarar vermek), humeze (sövme, kötü söz söyleme, başkasına hakaret etme, kötüleyici konuşma, kötü konuşma, çekiştirme, hemmazlık) * dedikoducu, kışkırtıcı, sövücü, başkalarını kötülemeye meyilli, başkalarını kışkırtan, başkasının ayıbını arayan, koğucu, çekiştirici, kötüleyici

hemo : gre. * haima, haimat (kan) + o (ulama öneki) * kan ile ilgili veya kana ait

hemobilia : gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + bilis (safra) (lat.) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)(gre.) * safra yollarında veya safrada kan bulunması durumu

hemodilüsyon : gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + diluere (seyretmek, inceltmek, sulandırmak) (lat.) + sion, tio (isim yapım eki) (lat.) * kandaki maddelerin seyreltilmesi işlemi; kan kaybı ve doku yaralanması sonrasında kılcal dolum mekanizmasıyla kendiliğinden veya plazma replasman tedavisi veya kristaloid veya kolloidal infüzyon solüsyonlarıyla plazmanın genişletilmesi sonucu oluşan tüm normal kan bileşenlerinin seyrelmesi; sıvı kazanımı sonucu kanda hücre ve katı konsantrasyonunun azalması

hemodinami : gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + dynamis (kuvvet, kudret, güç, potansiyel, iktidar) (gre.) * canlı organizmada kanın damarlar içinde akışını, bu akışı oluşturan basınç, direnç ve kuvvet ilişkilerini inceleyen fizyoloji ve tıp alanına ait bir bilim dalı

hemodiyaliz : gre. * haima, haimat (kan) + dia (arasından, içinden, boyunca; sayesinde, vasıtasıyla, yoluyla, aracılığıyla; yüzünden, baştan başa; iki, ikiye ayrım, ikiye bölünme) + lusis, lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım eki) ) * böbreklerin görevini yapamadığı durumlarda kanın vücut dışına alınarak yarı geçirgen bir zar aracılığıyla zararlı maddelerden ve fazla sıvıdan arındırılması işlemi

hemofagositik limfohistositoz : gre. * haima, haimat (kan) + phagein (yemek, yutmak, tüketmek) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) (gre.) + lympha (lberrak sıvı) (lat.) + histos, histion (doku, şebeke, ağ) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * bağışıklık sisteminin aşırı uyarılması sonucu bağışıklık hücrelerinin kan hücrelerini yok etmesiyle karakterize, ağır ve sıklıkla ölümcül seyreden bağışıklık hastalığı

hemofili : gre. * haima, haimat (kan) + philia (sevme durumu, hoşlanma durumu) (philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * pıhtılaşma faktörlerindeki kalıtsal eksiklik nedeniyle kanın pıhtılaşmamasına dayalı olarak kanamanın zor durmasıyla karakterize edilen, çoğunlukla erkeklerde görülen genetik bir kan hastalığı

hemofiltrasyon : gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + filtrare (süzmek) (lat.) + sion, tio (isim yapım eki) (lat.) * kanın süzülmesi işlemi

hemofiltrat : gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + filtrare (süzmek), filtratus (süzülmüş) (lat.) * kanın süzülmesi sonucu elde edilen sıvı

hemoglobin : gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + globus (küre, top) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * kırmızı kan hücrelerine rengini veren, demir açısından zengin olan ve kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan protein

hemoglobinopati : gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + globus (küre, top) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * hemoglobin molekülündeki globin zincirlerinden birinin yapısında anormalliğe yol açan bir genetik bozukluk (örneğin hücre anemisi)

hemoglobinüri : gre., lat. * haima, haimat (kan) (gre.) + globus (küre, top) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) (gre.); urina (lat.) ) * oksijen taşıma proteini olan hemoglobinin idrarda anormal derecede yüksek konsantrasyonlarda bulunması

hemogram : gre. * haima, haimat (kan) + gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) * kan hücrelerinin nitelik ve nicelik açısından incelenmesidir, kan sayımı

hemokromatozis : gre., lat. * haima, haimat (kan) + chroma (renk) (gre.) + osis (durum, hal, sorun, hastalık, süreç eki) * vücutta özellikle karaciğer başta olmak üzere dokularda aşırı demir birikimine bağlı olarak pigmentasyon ve organ hasarıyla seyreden metabolik bir hastalı

hemolenf : gre., lat. * haima, haimat (kan) + lymphe (temiz su, saf su, kaynak suyu, şeffaf sıvı) (gre.); lympha (temiz su, berrak su, şeffaf sıvı) (lat.) * eklem bacaklılar, bazı yumuşakçalar ve birçok omurgasız hayvanda dolaşım boşluklarını doldurarak besin maddeleri, hormonlar ve metabolizma ürünlerini taşıyan, kan ile lenfin görevlerini birlikte üstlenen dolaşım sıvısı

hemolitik : gre. * haima, haimat (kan) + lusis, lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kan hücrelerinin (özellikle eritrositlerin) parçalanmasıyla, yıkımıyla ilgili olan

hemolitik anemi : gre. * haima, haimat (kan) + lusis, lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + anaemia (an (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * eritrositlerin normalden daha hızlı yıkılması sonucu kemik iliğinin bu kaybı telafi edememesiyle ortaya çıkan ve kandaki sağlıklı alyuvar miktarının azalmasıyla seyreden bir kansızlık türü

hemoliz : gre. * haima, haimat (kan) + lusis, lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) * eritrositlerin (kırmızı kan hücreleri, alyuvarlar) hücre zarlarının bozulması sonucu içlerindeki hemoglobinin plazmaya salınmasıyla gerçekleşen, fizyolojik veya patolojik nedenlere bağlı olabilen hücresel yıkım süreci

hemoperfüzyon : gre. * haima, haimat (kan) (gre.) + per (içinden, boyunca, arasından, sayesinde, aracılığıyla, yoluyla, vasıtasıyla, dolayısıyla, boyunca, tamamen, tümden; başına, beher) + fundere (dökmek, akıtmak), fusio (döküm, akım) (lat.) * kanın karbon, aktif kömür veya reçine içeren bir kartuştan geçirilerek temizlenmesi işlemi

hemoperitoneum : gre., lat. * haima, haimat (kan) + peritoneon (karın zarı, karın boşluğunu kaplayan zar) (peri (çevresinde, etrafında) + teinein, teino (germek, çekmek, uzatmak) (gre.) + ium (durum eki) (lat.) * genellikle travma, rüptür veya iç kanamaya bağlı gelişen karın boşluğunda kan birikmesi durumu

hemoptizi : gre. * haima, haimat (kan) + ptuein (tükürmek) + osis (durum, hal, sorun, hastalık, süreç eki) * akciğerde kan pıhtısı varlığı veya bronşiyal kanama sebebiyle akciğerlerden veya bronşiyal tüplerden çıkan kanın öksürükle tükürülmesi

hemoraji : gre. * haimorrhagia (haima, haimat (kan) + rhegnynai, rhegnynein, rhein (akmak, dökülmek, yağmak, yırtılmak, patlamak, kanamak), rhage (akma, akış, yağma, yağış, dökülme, yırtılma, patlama, kanama) + eia (isim yapım ve durum eki) * damar bütünlüğünün bozulması sonucu kanın damar dışına sızması, kanama

hemorajik : gre. * haimorrhagia + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hemoraji ile ilgili

hemoroid : gre. * haima, haimat (kan) + rhein (akmak, yağmak, dökülmek), rhoos (akan) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * anüs ve rektum bölgesindeki toplardamarların kabızlık, ıkınma, uzun süre oturma, gebelik, obezite, genetik yatkınlık gibi nedenlere ve basınç artışına dayalı olarak genişleyip şişmesiyle ortaya çıkan, kanama, ağrı ve rahatsızlıkla seyreden vasküler bir hastalık

hemoroidektomi : gre. * haima, haimat (kan) + rhein (akmak, yağmak, dökülmek), rhoos (akan) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * hemoroidlerin cerrahi yolla kesilip çıkarılması işlemi

hemoroit : gre. * haima, haimat (kan) + rhein (akmak, yağmak, dökülmek), rhoos (akan) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * anüs ve rektum bölgesindeki toplardamarların kabızlık, ıkınma, uzun süre oturma, gebelik, obezite, genetik yatkınlık gibi nedenlere ve basınç artışına dayalı olarak genişleyip şişmesiyle ortaya çıkan, kanama, ağrı ve rahatsızlıkla seyreden vasküler bir hastalık

hemosferin : gre. * haima, haimat (kan) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * kanda demir taşıyan protein küresi

hemosiderin : gre. * haima, haimat (kan) + sideros (demir) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * sindirilmiş ferritin ve lizozomlardan oluşan bir demir depolama pigment kompleksi

hemosiderinüri : gre. * haima, haimat (kan) + sideros (demir) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * idrarda hemosiderin olması durumu

hemositometre : gre. * haima, haimat (kan) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) + metron, metros (ölçü) * kan hücresi sayım cihazı

hemosiyanin : gre. * haima, haimat (kan) + kyanos (koyu mavi, lacivert) * bakır iyonları içeren yapısı sayesinde oksijen taşıyan, oksijen bağlandığında mavi renk alan, birçok yumuşakça ve eklem bacaklıda solunum pigmenti olarak görev yapan protein (Cu2O2)^2)

hemosöl : gre. * haima, haimat (kan) + koilos (boş, oyuk, içi boş, boşluk, oyuk, kavernöz, çukur) * eklem bacaklılar ve birçok omurgasız hayvanda hemolenfin dolaştığı, organların doğrudan hemolenfle temas ettiği, gerçek damar sistemi yerine görev yapan vücut boşluğu bölümü

hemostatik : gre. * haima, haimat (kan) + histanai (durmak, durdurmak, yerleştirmek), statikos (duran, durağan, hareketsiz, dengeye ilişkin) (stasis (durma, ayakta durma, dikilme, durgunluk, durum, denge, sabit kalma, duruş veya kuvvetlerin karşı karşıya gelmesi, yer), statos (durmuş, yerleştirilmiş, sabit kılınmış, duran, sabit duran, hareketsiz kalan) + ikos (ile ilgili, gibi) ) * kanamayı durdurucu

hemostaz : gre. * haima, haimat (kan) + stasis (durma, ayakta durma, durgunluk, sabit kalma, duruş veya kuvvetlerin karşı karşıya gelmesi) * kanamanın durdurulması, kan durması; kan damarlarındaki bütünlüğünü korumak için kanamayı durdurmaya yardımcı protein olan fibrin pıhtısının oluşumunu ve çözünmesini düzenleyerek kan damarlarındaki kanamanın durmasını sağlayan mekanizma

hemotokrit : gre. * haima, haimat (kan) + to (bağlaç) + kritein (ayırmak, hükmetmek, ölçmek), krinein (karar vermek, ayırım yapmak), krisis (karar, ayırım yapma), krites (ayıran, hükmeden, ölçen) * bir kişinin kanındaki eritrositlerin (alyuvarların) hacimsel yüzdesini gösteren ve anemi, susuzluk, polisitemi gibi pek çok tıbbi durumu teşhis ve izleme amacıyla kullanılan bir hematoloji parametresi

hemotoksik : gre. * haima, haimat (kan) + toxon (yay); toxikon, toxikos (yaya takılan, ok, yay; zehir) (toxon, toxa (yay; ok) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * kana doğrudan zarar veren, kan hücrelerini veya pıhtılaşma sistemini bozarak hemoliz, kanama veya dolaşım bozukluklarına yol açan zehirli etki

hemotoksin : gre., lat. * haima, haimat (kan) + toxikon (ok zehiri) (toxikos (toxon (ok) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + pharmakon (zehir) ) (okların ucuna zehir sürmekten) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * kana etki ederek eritrositleri parçalayan, pıhtılaşma mekanizmalarını bozan veya damar bütünlüğünü zedeleyen ve bu yolla kanama, hemoliz veya dolaşım bozukluklarına yol açan zehirli madde

hemotoraks : gre. * haima, haimat (kan) + thorax (göğüs, göğüs kafesi), thorakos (göğüs kafesi ile ilgili) * genellikle travma, cerrahi girişim veya damar yaralanmasına bağlı olarak göğüs boşluğundaki plevra aralığına kan birikmesi durumu

hemovijilans : gre., lat. * haima, haimat (kan) + vigilantia (uyanık olma, tayakkuz) (vigilare (uyanık olmak, teyakkuzda olmak, tetikte olmak) (vigil (uyanık, teyakkuz halinde, tetikte, dikkatli, gözeten) + are (fiil mastar eki) ) + entia (durum eki) ) (lat.) * kan ürünlerinin bağışlanmasından hastaya verilmesine kadar olan süreçte güvenliğin sağlanmasına yönelik gözetim sistemi; kan ürünlerinin terapötik kullanımı ile beklenmedik veya istenmeyen etkiler hakkında bilgi toplanması, değerlendirilmesi, bu durumların oluşmalarını ve tekrarını önlemek için tüm transfüzyon zincirini kapsayan bir dizi izleme prosedürü

hempa : far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + pa (ayak) * birlikte yürüyen, yol ve kader arkadaşı; yoldaş, suç ortağı, birlikte davranan, dayanışan kimse, arkadaş

hemrah : far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + rah (yol) * yol arkadaşı, yoldaş, dost; Emrah olarak telaffuz edilen erkek ismi

hemraz : far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + raz (sır) * sırdaş, dost

hems : ara. * hamasa (fısıldamak) * fısıltı, kısık ses, gizli ses

hemşehri : far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + şehr (il, kent) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * aynı şehirde doğmuş, yaşamış veya yaşamakta olanlar

hemşin : far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + nişin (oturulan yer, şenlik olan yer) * birlikte oturan, beraber oturan; Rize’nin bir ilçesi (8. yüzyılda babası Prens Şapuh Amatuni ile birlikte Arap istilalarından kaçan ve bu bölgeye yerleşen Ermeni Prens Hamam'dan)

hemşire : far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + şir, şira (süt) * aynı anneden süt emmiş kimse, sütdaş, kız kardeş; hasta bakımını üstlenen sağlık personeli, hastabakıcı (mecazi)

hemz : ara. * hemeza (dürtmek, dürtüklemek, kakmak, ittirmek, itelemek) * dürtme, dürtükleme, kakma, ittirme

hemze : ara. * hemeza (dürtmek, dürtüklemek, kakmak, ittirmek, itelemek; sivri bir şeyle dürtmek) * sivri bir şeyle dürtme; yazıda durak işareti

hemzeban : far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + zeban (dil, lisan, lugat, lehçe) * aynı dili konuşan, lisanları aynı olan

hemzemin : far. * ham, hem (ile, birlikte, beraber, dahi, -de, aynı) + zemin (yer, toprak) * aynı düzeyde bulunan, yer ile aynı seviyede olan

hendek : far., ara. * kandan, handan (kazmak), kandak, handak (kazılmış şey, çukur, kanal) (far.), handek (kazılmış olan) (ara.) * kazılmış derin çukur, ark, kanal; genellikle askeri savunma, arazi sınırı belirleme veya su tahliyesi amacıyla kazılmış, uzun, derin ve geniş çukur

hendek : far. * kandan, handan (kazmak), kandak, handak (kazılmış şey, çukur, kanal) * Türkiye'nin özellikle Karadeniz ve Sakarya (Hendek) bölgelerindeki nemli orman altlarında doğal olarak yetişen, hodangiller (Boraginaceae) familyasına ait, halk arasında kaldirik, ıspıt veya hodan olarak da bilinen ve ilkbaharda açan, çoğunlukla 45 ila 100 cm büyüyebilen, gövdesi silindirik ve sıklıkla benekli, dallı, tüysüz, yumuşak tüylü veya kıllı olan, mavi-mor çiçekleri ile kavrularak yemeği yapılan çok yıllık şifalı yabani bir bitki, chaerophyllum byzantinum, Trachystemon orientalis, hılak otu; Sakarya'nın bir ilçesi

henderson-hasselbalch denklemi : ing., alm. * henderson (Amerikalı biyokimyager ve doktor Lawrence Joseph Henderson'ın soyadından) (ing.) + hasselbach (Danimarkalı fizyolog ve biyokimyager Karl Albert Hasselbalch'ın soyadından) (alm.) + denklem (eşitlik, denklik) + i (iyelik eki) (tür.) * bir tampon çözeltisinin pH'ını yaklaşık olarak tahmin etmek için, gerçek konsantrasyon oranını, asidin ve bir tuzun (MA) analitik konsantrasyonlarının oranı olarak belirleyen denklem (pH = pKa + log10(A/HA) )

hendese : far., ara. * handaçag, hendese (ölçme, ölçü, hesaplama, geometri) (far.); hendese (ara.) * şekillerin ölçülmesi ve oranlarıyla ilgilenen bilim dalı, geometri

hendesehane : far. * handaçag, hendese (ölçme, ölçü, hesaplama, geometri) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * Osmanlı döneminde askeri mühendislik okulu

hengam : far. * han (hala, sürekli, devamlı, daimi, şimdi de) + gama (gelmek, toplanmak, buluşmak) * zaman, vakit, devir, mevsim, çağ

hengame : far. * hangam (zaman, vakit, süre, çağ, dnem, devir, periyod, sıra) + e (isim yapım eki) * topluluk, cemaat, kalabalık, izdiham; toplanma yeri, meclis; muharebe yeri, ceng meydanı; oyuncular derneği; kargaşa, patırtı, gürültü patırtı veya olayların yarattığı yoğun ve karmaşık durum

heni : ata. * hana (rahat olmak, esenlik içinde olmak, memnuniyet duymak), han (rahatlık, esenlik, mutluluk, lezzet, afiyet) * rahat, esenliğe kavuşmuş, huzurlu, keyifli, afiyet içinde; hazmı kolay olan, faydalı ve sıhhate uygun

henicorhynchidae : gre., lat. * henikos (tek, biricik, yegane, kendine özgü) (gre.) + rhynkhos (burun, gaga, hortum, çıkıntılı ağız kısmı) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * ağız ve burun yapılarının ayırt edici özellikleriyle tanınan, Güneydoğu Asya'nın tatlı sularında yaşayan sazansı balıkları kapsayan balık familyası

henoch-schönlein purpurası : alm., gre., lat. * henoch-schönlein (Alman doktorlar Eduard Heinrich Henoch ve Johann Lukas Schönlein'in soyadlarından) (alm.) + porphura (mor, renk, deri altı kanaması, morluk, mor leke) (gre.); purpura (lat.) * cilt, eklemler, bağırsaklar ve böbreklerin küçük kan damarlarının iltihaplanması sendromu

henry : ing. * henry (Amerikalı bilim insanı Joseph Henry’nin soyadından) * elektrik ve manyetizmada bir iletken üzerinden geçen akımdaki değişimin oluşturduğu manyetik akıya karşı devrenin gösterdiği özindüksiyon miktarını ifade eden SI türetilmiş elektriksel indüktans birimi (H) (V(t) = L. di/dt)

henry yasası : ing., tür. * henry (İngiliz kimyager William Henry'nin soyadından) (ing.) + yasa (kural, kanun, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) (tür.) * bir gazın bir sıvı üzerindeki basıncı arttıkça, sıvıda çözünen gaz miktarının orantılı olarak arttığını, gaz basıncı azaldıkça, sıvıda çözünen gaz miktarının orantılı olarak azaldığını belirten yasa

hentbol : ing. * hand (el) + ball (top) * altısı saha içinde, biri kalede olmak üzere yedi oyuncuyla oynanan, kaleye elle gol atma hedefine dayalı toplu bir takım sporu

henüz : far. * henuz (hala, şimdiye kadar, daha) (han (hala, sürekli, devamlı, daimi, şimdi de) + uz (zaman eki, devam anlamı katan ek) ) * şu ana kadar, bu zamana dek; hala, şimdi bile

hep : tür. * hep (daima, sürekli, bütün olarak) * her zaman, tümüyle, baştan sona kadar; eksiksiz şekilde tüm, tamamı, daima, devamlı, sürekli

heparin : gre. * hepar, hepat (karaciğer) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * karaciğerden elde edilen, kanın pıhtılaşmasını önleyen, kalp hastalıkları, inme, tromboz ve venöz tromboemboli gibi durumların tedavisinde intravenöz infüzyon yoluyla uygulanan bir tür antikoagülan madde (C12H19NO20S3)

heparinizasyon : gre., lat. * hepar, hepat (karaciğer) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (gre.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapan ek) (lat.) * tıpta pıhtılaşmayı önlemek amacıyla kana heparin verilmesiyle antikoagülan etki oluşturma işlemi

heparinize : gre., lat. * hepar, hepat (karaciğer) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (gre.) + izatus (dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); héparinisé (fra.) * heparin uygulaması yapılmış

hepatik : gre., lat. * hepar, hepat (karaciğer) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.); hepaticus (lat.) * karaciğere ilişkin, karaciğerle ilgili olan (özellikle damar, hücre veya işlev bağlamında)

hepatik lipidoz : gre. * hepar, hepat (karaciğer) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lipides (lipos (yağ) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) + osis (durum, hal, sorun, hastalık, süreç eki) * karaciğer hücrelerinde aşırı yağ birikmesiyle oluşan metabolik bozukluk, karaciğer yağlanması

hepatik steatoz : gre. * hepar, hepat (karaciğer) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + steatos (yağ, iç yağı) + osis (durum, hal, sorun, hastalık, süreç eki) * genellikle alkol, obezite veya metabolik nedenlerle oluşan karaciğer dokusunda anormal yağ birikimi, karaciğer yağlanması

hepatikojejunostomi : gre., lat. * hepar, hepat (karaciğer) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + jejuno (ince bağırsak, boş bağırsak, ince bağırsağın ikinci bölümü) (gre.); jejunus, jejunum (oruç tutma, yemek yememe, perhiz; ince bağırsağın bir bölümü) (lat.) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma (ağız, açıklık, açılış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * karaciğerden safra akımını ince bağırsağın jejunum kısmına yönlendirmek amacıyla karaciğer ile jejunum (ince bağırsağın orta kısmı) arasında cerrahi olarak yapay bağlantı (açıklık, anastomoz) oluşturulması işlemi

hepatikopankreatikoduodenektomi : gre. * hepar, hepat (karaciğer) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + pankreas (midealtı bezi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + duodenum (oniki parmak bağırsağı) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * genellikle kanser veya ciddi hastalıkların tedavisinde uygulanan, karaciğer, pankreas ve duodenumun (onikiparmak bağırsağı) cerrahi olarak çıkarılması işlemi

hepatit : gre. * hepar, hepat (karaciğer) + itis (hastalık, sorun, enfeksiyon, iltihab) * karaciğer hücrelerinde oluşan ve zaman içinde fibrozis ve siroza evrilme potansiyeli arzeden iltihab, sarılık

hepatobiliyer : gre. * hepar, hepat (karaciğer) (gre.) + bilis (safra) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * karaciğer ve safra yollarıyla ilgili

hepatoblast : gre. * hepar, hepat (karaciğer) + blastos (tohum, tomurcuk, filiz, sürgün, germ hücresi, ilk evre hücre, embriyonik hücre) * karaciğerin gelişimsel sürecinde olgun karaciğer hücrelerine (hepatositler ve kolanjiyositler) dönüşen öncül (embriyonik) karaciğer hücresi

hepatoduodenal : gre., lat. * hepar, hepat (karaciğer) (gre.) + duodenum (oniki parmak bağırsağı) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * karaciğer ve onikiparmak bağırsağı ile ilgili

hepatolog : gre. * hepar, hepat (karaciğer) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * karaciğer hastalıkları ve tedavisi uzmanı

hepatoloji : gre. * hepar, hepat (karaciğer) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * karaciğerin yapısı, işlevleri ve hastalıklarıyla ilgilenen tıp dalı

hepatom : gre. * hepar, hepat (karaciğer) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * karaciğer dokusunda gelişen iyi veya kötü huylu tümörleri ifade eden ve hepatositlerden kaynaklanan bir neoplazma; karaciğerde oluşan iyi huylu tümör veya kitle

hepatomegali : gre. * hepar, hepat (karaciğer) + megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + lia (isim, yer ve durum eki) * karaciğerin anormal şekilde büyümesi, karaciğer büyümesi

hepatoselüler : gre., lat. * hepar, hepat (karaciğer) (gre.) + cella (oda, depo, hücre) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * karaciğere ait hücrelerle ilgili, karaciğer hücrelerine dair

hepatosit : gre. * hepar, hepat (karaciğer) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) * karaciğer hücresi (tek çekirdekli veya iki çekirdekli (binükleer) olabilirler.)

hepatosplenomegali : gre. * hepar, hepat (karaciğer) + spleno (dalak) + megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + lia (isim, yer ve durum eki) * genellikle enfeksiyonlar, hematolojik veya metabolik hastalıklar gibi sistemik nedenlere dayalı karaciğer ve dalak büyümesi

hepatosteatoz : gre. * hepar, hepat (karaciğer) + steatos (yağ, iç yağ) + osis (durum, hal, sorun, hastalık, süreç eki) * karaciğer yağlanması

hepatotoksik : gre. * hepar, hepat (karaciğer) + toxon (yay); toxikon, toxikos (yaya takılan, ok, yay; zehir) (toxon, toxa (yay; ok) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * karaciğere zarar veren, karaciğer için zehirli

hepçil : tür. * hep (daima, devamlı, sürekli; tüm, bütün olarak) + çil (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hem hayvansal, hem bitkisel besinlerle beslenen

hephaistos : gre. * hepha (ateş, yanma) + istos (-cı, yapan, eden eki) * Yunan mitolojisinde ateş, demircilik ve zanaat tanrısı

hepsi : tür. * hep (daima, devamlı, sürekli; tüm, bütün olarak) + si (iyelik eki) * tümü, tamamı, bütünü; bir grup veya topluluğun tamamı

heptagon : gre. * hepta (yedi) + gonia (kenar, açı, köşe durumu) (gonos (kenar, açı, köşe) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * yedi kenarı ve yedi açısı olan çokgen, yedigen

heptakord : gre. * hepta (hepta, yedi) + korde (ip, tel, kiriş, bant) * yedi telli müzik aleti; yedi sesli müzik dizisi (yedi tonlu akor veya gam)

heptan : gre. * hepta (yedi) + ane (alkan eki) * alkanlar sınıfından doymuş bir hidrokarbon (C7H16)

heptavalent vaksin : gre., lat. * hepta (yedi) (gre.) + valens, valent (güç, kuvvet, yetenek; değer, bağ yapabilme gücü) (valere (güçlü olmak, değerli olmak) + ens, ent (sıfat yapım eki) ) + vaccinus (vacca (inek) + inus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (evvelce inek çiçeği virüsünün çiçeğe karşı kullanılmasından) (lat.) * yedi farklı mikroorganizma tipine, serotipe veya antijenik bileşene karşı bağışıklık oluşturacak biçimde geliştirilmiş, tek uygulamayla yedi hedefe yönelik koruyucu bağışıklık yanıtı sağlayan aşı

hepten : tür. * hep (daima, sürekli, tüm, bütün olarak) + ten (zarf/belirteç eki) * tamamen, tümden, tamamıyla, bütünüyle, külliyen

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...