26 Eylül 2026 Cumartesi

tel - termogravimetri

tel : far., erm. * tal, tel (iplik, lif, saç) (far.); tar (saç, ince uzun olan, metal lifi) (erm.) * saç lifi, çok ince, çapı çok küçük, uzun lif; bakır, çelik veya alüminyum gibi metallerin inceltilmesiyle elde edilen, iletken veya yapısal amaçlı kullanılan malzeme

tel aviv : ibr. * tel (tepe; arkeolojik höyük, üst üste kurulmuş eski yerleşim tepesi) + aviv (ilkbahar, tazelik, yeni filizlenme) * ilkbahar tepesi”, yniden doğuş tepesi; 1909'da kurulan, günümüzde İsrail'in en büyük ekonomik ve kültürel merkezlerinden biri

tela : lat. * tela (çözgü, dokuma; dokuma tezgahı) (lat.); tela (seyrek dokunmuş kumaş, kanaviçe) (ita.) * tekstil ve dikiş sektöründe, kumaşlara şekil vermek, dayanıklılık kazandırmak ve düzgün bir duruş sağlamak amacıyla kumaş ile astar arasına konulan apreli, sık dokunmuş bir ara malzeme

telaffuz : ara. * lafaza (söylemek, ifade etmek, dile getirmek), lafz (kelime, sözcük, söz, söylem, ifade; yasanın sözle, sözcüklerle bildirmek, iletmek istediği anlam) * söyleyiş, seslendirme, ağızdan çıkarma; bir kelimeyi veya sözü sesle söyleme, doğru biçimde seslendirme, söyleyiş tarzı

telafi : ara. * lafa, lafy (yetişmek, erişmek, kaçanı yakalamak, gidermek) * giderme, yerine koyma, eksikliği tamamlama, eksikliği giderme, kaybı yerine koyma

telaggum : ara. * lagama (dürtmek) * dürtülme

telahuk : ara. * lahaka (katmak, bağlamak, eklemek, ilave etmek), ilhak (katma, bağlama, ekleme, ilave; bir toprak parçasının veya siyasi birimın başka bir devlete veya yapıya resmen katılması, eklenme, dahil edilme yoluyla egemenliğe alınması) * olayların, kişilerin veya şeylerin birbirini izleyerek ardı ardına gelmesi; birbirine eklenme, birbirine bağlanma ve süreklilik içinde devam etme durumu

telahuz : ara. * lahaza (göz atmak, bakmak), lahz (göz ucu ile bakma), lahz (göz atış süresi, an, zamanın bölünemeyecek denli kısa bir parçası) * gözucu ile bakma, gözucu ile bakışma

telak : ara. * laka (kavuşmak, ulaşmak, karşılaşmak, varmak, erişmek, almak, karşılamak, teslim almak) * ulaşma, erişme, varma, kavuşma; iki tarafın karşılaşması, buluşması durumu

telakki : ara. * laka (kavuşmak, ulaşmak, karşılaşmak, varmak, erişmek, almak, karşılamak, teslim almak), telak (ulaşma, erişme, varma, kavuşma; iki tarafın karşılaşması, buluşması durumu) + ki (isim yapım eki) * bir sözü, bilgiyi veya düşünceyi alma, kabul etme, algılama; bir şeyi belli bir biçimde anlama ve değerlendirme, anlayış, görüş, kabul etme, sayma

telanjiektazi : gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + angeion (kasa, kap, hazne, damar, kanal) + ekteinein (uzamak, gerilmek, genişlemek, esnemek, açılmak), ektasis (esneme, genişleme, genişletme, uzama, gerilme, açılma, kendi dışına çıkma, aşma) (ek (dış, dışarı, harici) + histanein, histanai (yerleştirmek, konumlamak, düzenlemek, durmak, yer almak) + isis (isim yapım eki) ) * kılcal damarların veya küçük kan damarlarının kalıcı olarak genişleyip deri veya mukozada görünür hale gelmesi durumu

telaprevir : lat. * tela (farmasötik ön ek) + previr (hepatit C virüsü (HCV) proteaz inhibitörü belirteci) * kronik Tip 1 Hepatit C virüsünün NS3/4A proteazını inhibe ederek virüsün çoğalmasını engelleyen, kronik hepatit C tedavisinde kullanılmış doğrudan etkili antiviral HCV proteaz inhibitörü ilacın etken maddesi (C36H53N7O6)

telasüm : ara. * lasama (dili dolaşmak, sözde tutulma; örtmek) * dilin dolaşması, şaşırıp söyleyememe, cevap vermesi gerekirken kekeleme veya tutarsız, saçma cevap verme durumu

telaş : far. * talaş (dağılma, bozulma, çırpınma, aceleyle koşuşturma) * acele, kaygı ve endişe içinde şaşkınlıkla davranma; zihinsel ve bedensel huzursuzluk durumu

telatin : rus. * telatina (dana derisi) * genellikle dana veya öküz derisinin özel yöntemlerle işlenmesiyle elde edilen, özellikle ayakkabı, çizme ve çanta yapımında kullanılan sağlam, parlak ve yumuşak bir tür deri veya meşin

telattuf : ara. * latafa (yumuşak olmak, nazik davranmak), latif (ince, zarif, yumuşak, nazik veya kibar nitelik taşıyan), lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite) * yumuşak, nazik ve zarif davranma; incelik, nezaket ve lütuf gösterme, gönül okşayıcı bir tutum sergileme

telattuh : ara. * lataha (bulaşmak, bulaşık hale gelmek) * bulaşma, bulaşık olma

telatuf : ara. * latafa (yumuşak olmak, nazik davranmak), latif (ince, zarif, yumuşak, nazik veya kibar nitelik taşıyan), lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite) * yumuşak, nazik ve zarif davranma; incelik, nezaket ve lütuf gösterme, gönül okşayıcı bir tutum sergileme

telatum : ara. * latama (tokat vurmak, çarpmak, yüzüne vurmak) * karşılıklı çarpışma, karşılıklı vuruşma, çarpışma, birbirine şamar vurma durumu; dalgaların birbirine vurması, dalgaların veya kitlelerin birbirine şiddetle çarpması

telaub : ara. * la’iba (oynamak, eğlenmek, meşgul olmak), la’b (oyun, eğlence) * oynayan, eğlenen

telaun : ara. * laana (kınamak, uğursuz addetmek, kötülük atfetmek), lanet (bir kimse veya şey için kötülük dileme, Tanrı’nın rahmetinden uzak kalmasını isteme veya çok kötü ve uğursuz sayılan durum) * birbirine karşılıklı lanet okuma

telavüm : ara. * leveme (kınamak, ayıplamak, azarlamak, çekiştirmek ve başa kakmak), levm (kınama, ayıplama, azarlama, çekiştirme, başa kakma) * birbirini kınama, birbirini çekiştirme, karşılıklı birbirini ayıplama, birbirini azarlama

telbid : ara. * lebede, labada (üst üste yığılmak, birbirine yapışmak, keçeleşmek, sıkıca birleşmek), lubed (birbirine yapışmış, keçeleşmiş yığın; sık ve birbirine geçmiş kütle, tutam ) * keçeleştirme, birbirine yapıştırma, sıkıştırıp bütün haline getirme işlemi, sıkıca yapıştırma

telbis : ara. * labasa (giymek, giydirmek, örtmek; karıştırmak, şüpheye düşürmek), libas (giysi, kıyafet), lebs (şüphe, kuşku), elbise (örtüler, giysiler, kıyafetler) * giydirme, örtme; gerçeği örtüp aldatma, yanıltma, şüpheye düşürme

telcim : ara. * leceme (gem vurmak, dizginlemek), licam (gemleme, dizginleme) * hayvana gem vurma, gemleme; birini veya bir şeyi dizginleme, kontrol altına alma, engelleme

tele : gre. * tele (uzak, uzakta) * uzaklık, uzaktan gerçekleşme veya uzaktaki şeylerle ilişki bildiren ön ek (örneğin “telefon, telegraf, televizyon, telepati, telekomünikasyon”)

telebbüd : ara. * lebede, labada (üst üste yığılmak, birbirine yapışmak, keçeleşmek, sıkıca birleşmek), lubed (birbirine yapışmış, keçeleşmiş yığın; sık ve birbirine geçmiş kütle, tutam ) * üst üste yığılıp sıkıca birleşme, keçeleşme, yoğun bir kütle haline gelme; özellikle bulutların veya saçın birbirine yapışarak kümelenmesi durumu

telebbüs : ara. * labasa (giymek, giydirmek, örtmek; karıştırmak, şüpheye düşürmek), libas (giysi, kıyafet), lebs (şüphe, kuşku), elbise (örtüler, giysiler, kıyafetler), telbis (giydirme, örtme; gerçeği örtüp aldatma, yanıltma, şüpheye düşürme) * giyinme, kuşanma; bir işe girişme, bir işle meşgul olma, bir işe koyulma, bir işle uğraşma, üstlenme, bir hale bürünme

telef : ara. * talafa (yok olmak, helâk olmak, zayi olmak; yok etmek, harap etmek, mahvetmek) * ziyan, bozulma, yok olma, kaybettirme, yıkım, zarar, harap olma, yok olma, mahvolma, ziyan olma

teleferik : gre. * tele (uzak, uzakta) + pherein (taşımak, götürmek, iletmek) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * uzağa taşıyan; havada gerili çelik halatlar üzerinde hareket eden kabinlerle yolcu veya yük taşıyan ulaşım sistemi

telefon : gre. * tele (uzak, uzakta) + phone (ses) * uzak mesafeler arasında ses iletişimini sağlayan iletişim aracı

telefonometre : gre. * tele (uzak, uzakta) + phone (ses) + metron (ölçü) * telefon hatlarının ölçümünde kullanılan ve sesin veya telefon iletiminin uzaklık, şiddet veya niteliğini ölçmeye yarayan aygıt

telefotografi : gre. * tele (uzak, uzakta) + photographos (ışık yardımıyla özel bir yüzey üzerine görüntü düşürülerek elde edilen resim ve bu yöntemle elde edilen görüntüyü taşıyan kağıt veya dijital dosya) (phos (ışık, aydınlık), photos (ışıkla ilgili) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek; kazımak, trmalamak), graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım ve durum eki) * görüntülerin uzak mesafelere elektriksel veya elektronik yollarla iletilmesi; uzaktan görüntü aktarımı veya uzun odaklı fotoğrafçılık

telehhi : ara. * leheve (oyun oynamak, eğlenmek), lehv (oyun, eğlence, lehiv) * oynama, oyun ile vakit geçirme

telehhüb : ara. * lehebe (alevlenmek, parlamak), leheb (alev, ateş alevi), iltihab (alevlenme, yang, inflamasyon, enflamasyon) * alevlenme, tutuşma, alevlenip yanma; iltihab

telehhüm : ara. * leheme (yutmak, lokmayı bir defada almak) * yutma, lokmayı bir defada yutma; açgözlülükle kapma veya içine çekme durumu

telek : tür. * çelek, çelenk, telek (uzun tüy; büyük ve gösterişli kuş tüyü) * kuşların kanat ve kuyruklarındaki iri, sert ve uçmaya yarayan tüy

telekantus : gre. * tele (uzak, uzakta) + kanthos (gözün veya göz kapağının köşesi) * gözbebekleri arasındaki mesafenin normal ancak iç göz köşeleri arasındaki açıklığın artmış olduğu, göz kapaklarının buruna yakın olan iç köşelerinin (medial kantus) birbirinden anormal derecede uzak olduğu, konjenital veya yüz travması sonucu ortaya çıkan durum

telekardiofon : gre. * tele (uzak, uzakta) + kardia (kalp; mide üstü bölge) + phone (ses) * kalp seslerini uzaktan iletmeye veya dinlemeye yarayan cihaz

telekart : gre., lat. * tele (uzak, uzakta) + charta (kağıt, yazı levhası, belge, doküman, papirüs yaprağı, yazı levhası, kart) (lat.) * genellikle ankesörlü telefonlardan veya ön ödemeli telefon hizmetlerinden ücret karşılığında görüşme yapılabilmesini sağlayan kontörlü kart; bankacılık ve finans sistemlerinde ATM cihazlarından nakit çekmek veya alışveriş yapmak için kullanılan manyetik şeritli banka/hesap kartı

teleke : tür. * çelek, çelenk, telek (uzun tüy; büyük ve gösterişli kuş tüyü) * kuşların kanat ve kuyruklarındaki iri, sert ve uçmaya yarayan tüy, telek

telekız : gre., tür. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + kız (dişi çocuk, genç dişi) (tür.) * genellikle genelev veya sokak gibi yerlerde çalışmak yerine, müşterilerle önceden telefon aracılığıyla iletişim kurarak randevulaşan ve bu şekilde fuhuş yapan kadın

telekinezi : gre. * tele (uzak, uzakta) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinesia (hareket etme) (kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * fiziksel temas olmaksızın, yalnızca zihinsel güç aracılığıyla nesneleri uzaktan hareket ettirme

telekkü : ara. * laka (yavaşlamak, duraksamak, ağır davranmak, dolaşmak) * ağır davranma, gecikme, duraksama, oyalanma, gecikme, tereddüt ederek ilerleme

telekomünikasyon : gre., lat. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + communicatio (haberleşme, iletişim) (communicare (paylaşmak, haberleşmek, iletişmek) (co, com (birlikte, beraber, ile) + municare (birleştirmek, sağlamak) (munis (görevli, hizmet eden; yükümlü) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * ses, veri, görüntü ve benzeri bilgilerin elektriksel, elektronik veya elektromanyetik yollarla uzak mesafelere iletilmesini sağlayan haberleşme sistemi

telekonferans : gre., lat. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + conferentia (bir araya getirme, fikirleri bir araya getirme, müşavere) (co, con (birlikte, beraber, ile) + ferre (taşımak, getirmek) + entia (isim yapım eki) ) * farklı yerlerde bulunan kişilerin sesli ve/veya görüntülü iletişim araçlarıyla uzaktan gerçekleştirdiği toplantı veya görüşme

teleks : gre., * tele (uzak, uzakta) (gre.) + ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + cambiare (değişmek, takas etmek) + entia (isim yapım eki) (lat.); exchange (değiş tokuş, takas) (ing.); échange (fra.) * teleprinter ağı üzerinden yazılı mesajların uzak mesafelere iletilmesini sağlayan haberleşme sistemi ve bu sistemle gönderilen ileti

tele'lü : ara. * lalaa (parlamak, inci gibi olmak), lu’lu (inci; parlak, ışıltılı) * parıldama, ışıldama

telem : ara. * telem (yarık izi, çizik izi; tarlada çift sürerken sabanın toprakta açtığı iz, karık veya çizgi) * ip, kablo veya benzeri bir bağın boyna dolanması ve gerilmesi sonucu boyun bölgesinde oluşan derin çöküntüye veya iz, boğma izi (adli tıp terimi)

telema : gre. * thelima (istek, irade, niyet, arzu) * Aiwass adında bir varlık tarafından okültist Aleister Crowley'e yazdırılan The Book of the Law kitabı kapsamında yer alan "İstencini yap. / Uygun görüyorsan yap." felsefesi üzerine kurulu öğreti

teleme : tür. * tele (süt pıhtılaşarak kesilmek, toparlanmak) + me (isim yapım eki) * sütün mayalanıp henüz tuzlanmadan ve olgunlaştırılmadan pıhtılaşmasıyla elde edilen, yumuşak dokulu, taze, sade ve tuzsuz bir peynir türü; çiğ süte incir sütü damlatılarak yapılan süt kestirmesi

telemetre : gre. * tele (uzak, uzakta) + metron (ölçü) * uzaktaki bir nesnenin mesafesini veya bazı fiziksel özelliklerini uzaktan ölçmeye yarayan araç; uzaklık ölçer'

telemetri : gre. * tele (uzak, uzakta) + metron (ölçü) + eia (isim yapım ve durum eki) * uzak bir noktadaki ölçüm verilerinin otomatik olarak toplanması, iletilmesi ve izlenmesi yöntemi

telemmu : ara. * lem’a, lam'a (parlamak, ışıldamak) + iye, iya (isim yapım ve durum eki), lamia (parlama, parıldama, ışıldama; lamba) * parıldama, ışıldama

telemmüs : ara. * lamasa (dokunmak, temas etmek, değmek, ellemek), lems (dokunma, temas etme, değme, elleme) * el ile dokunma, temas etme, elleme

telemmüz : ara. * lamaza (ögrenmek, talim etmek, ders almak), tilmiz (ögrenci, çırak) * şakirtlik, çıraklık etme, birinin yanında yetişme ve bir kimseden ders alıp bir şey öğrenme

telenjiektazi : gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + angeion (kasa, kap, hazne, damar, kanal) + ekteinein (uzamak, gerilmek, genişlemek, esnemek, açılmak), ektasis (esneme, genişleme, genişletme, uzama, gerilme, açılma, kendi dışına çıkma, aşma) (ek (dış, dışarı, harici) + histanein, histanai (yerleştirmek, konumlamak, düzenlemek, durmak, yer almak) + isis (isim yapım eki) ) * kılcal damarların veya küçük kan damarlarının kalıcı olarak genişleyip deri veya mukozada görünür hale gelmesi durumu

telensefalon : gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + en (iç, içe, içeride) + kephale, kephalos, kephalon (kafa, baş) * ön beynin (prosensefalonun) beynin en büyük ve en üst kısmını oluşturan, düşünme, hafıza, dil ve bilinç gibi yüksek bilişsel işlevleri yöneten ön beyin bölümü

teleobjektif : gre., lat. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + objectum (atılmış, yöneltilmiş şey) (ob (üzerine, karşı, ters, karşıt) + jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + tum (isim yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * uzaktaki nesneleri yakınlaştırılmış gibi görüntülemeye yarayan, uzun odak uzaklıklı fotoğraf makinesi merceği

teleoloji : gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + legein, lego (söylemek, konuşmak), logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * doğadaki ve evrendeki olayların veya varlıkların rastlantısal değil, belirli bir amaca veya hedefe yönelik olduğunu savunan, olayları başlangıç nedenlerine göre değil, ulaşacakları nihai amaca göre açıklamaya çalışan felsefi düşünce biçimi, erek bilimi

teleomorf : gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + morphe, morphos (şekil, biçim, form, kalıp) * mikolojide (mantar bilimi) mantarların cinsel (eşeyli) üreme evresini ve bu evrede oluşturdukları sporlar

teleostei : gre., lat. * teleos (tamamlanmış, eksiksiz) + osteon (kemik) + ei (taksonomik çoğul eki) * kıkırdaktan değil, tamamen kemikleşmiş bir iskelet yapısına sahip olan, kuyruk yüzgeçleri simetrik görünümlü (homoserkal) olan, alabalık, somon, levrek, sardalya ve tuna gibi balıkları kapsayan gerçek kemikli balıklar familyası, teleostlar

teleparalelizm : gre. * tele (uzak, uzakta) + para (yanında, dışında, ötesinde, yanında duran; arasından, vasıtasıyla, sayesinde, boyunca arasında; zıt, karşıt, engel; ayrı, farklı) + allelon (birbiri, karşılıklı) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * uzay-zaman geometrisinde eğrilik yerine burulma (torsion) kavramını kullanarak yerçekimini açıklayan alternatif bir fizik teorisi, teleparalel kütçekim

telepati : gre. * tele (uzak, uzakta) + patheia (sorun, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * duygu, düşünce veya zihinsel bilgilerin bilinen duyusal yollar olmadan bir zihinden diğerine aktarılması

telepatik : gre. * tele (uzak, uzakta) + patheia (sorun, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * telepatiyle ilgili olan; düşünce, duygu veya zihinsel durumların duyusal yollar dışında aktarılmasıyla ilişkili

teleradar : gre., ing. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + RAdio (radyo) + Detection (tespit) + And (ve) + Ranging (menzilleme, mesafelendirme) (ing.) * uzak mesafelerdeki nesneleri radyo dalgalarıyla algılayan, konumlarını ve uzaklıklarını belirleyen radar sistemi; uzaktan algılama amacıyla kullanılan radar

teles : tür. * teles (ipliksi, lifli, tel tel) * yıpranmış, hırpalanmış bir biçimde telleri, lifleri veya ipleri dışarıya çıkmış (kumaş, halat veya çorap gibi)

telesekreter : gre. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + secretarius (gizli işler yazmanı) (secretum (gizli şey) (secernere (ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak, gizlemek) + tum (isim yapım eki) ) + aris, arius (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * telefona bırakılan sesli mesajları otomatik olarak yanıtlayan, kaydeden, ileten ve sesli mesaj bırakmasını sağlayan telekomünikasyon sistemi veya cihazı

telesimek : tür. * telesi (yorgun, bitkin, güçsüz, halsiz) + mek (fiil mastar eki) * aşırı yorulmak, güçsüz kalmak, bitkin düşmek, zayıflamak

telesine : gre. * tele (uzak, uzakta) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) * sinema filmlerinin özel cihazlar aracılığıyla televizyon veya video formatına aktarılması işlemi ve bu işlemi yapan makine

telesinema : gre. * tele (uzak, uzakta) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + ma (isim yapım eki) * sinema filmlerinin özel cihazlar aracılığıyla televizyon veya video formatına aktarılması işlemi ve bu işlemi yapan makine

telesiyej : gre., lat., fra. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + sedicum, sedes (oturma yeri, oturak, koltuk) (lat.); siège (fra.) * yolcuları oturur durumda taşıyan, özellikle kayak merkezlerinde kullanılan halatlı hava taşıma sistemi; koltuklu teleferik

teleskop : gre * tele (uzak, uzakta) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * uzak cisimleri gözlemlemeye ve büyüterek incelemeye yarayan, özellikle uzaktaki gök cisimlerini incelemek için kullnılan optik araç

telesto : gre. * telestos (başarı; başarıya ulaştıran, tamamlayan, sonuçlandıran) (telos (uç, son, kenar, sınır) + tos (dişil sıfat yapım eki) ) * tamamlanma, başarı, gerçekleşme ile ilgili olan; Yunan mitolojisinde Okeanos ve Tethis'in kızı olan bir su perisinin "başarı" anlamına gelen ismi

teletekst : gre., lat. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + texere (dokumak, örmek, birleştirmek, oluşturmak) + textus (dokunmuş, örülmüş; yazılı metin) (lat.) * TV kumandası üzerindeki "TEXT" tuşuyla açılan, hava durumu, haberler, finans ve spor gibi güncel bilgilerin internete ihtiyaç duymadan ekranda okunmasına imkan veren, geleneksel televizyon yayın sinyalleri aracılığıyla metin ve basit grafiklerin televizyon ekranına aktarılmasını sağlayan tek yönlü bir bilgi sistemi

teleüt : tür. * tele (kavim ismi) + ut (çoğul eki; boyları, oğulları) * Altay Türkleri içinde yer alan, Rusya'nın Batı Sibirya bölgesindeki Kemerovo Oblastı ve çevresinde yaşayan yerli bir Türk halkı ile bu halkın kullandığı Türk lehçesi

televizyon : gre., lat. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + visio (videre (görmek) + sio (isim yapım eki) ) * uzaktaki görüntüleri ileten ve gösteren araç; uzak görme sistemi; bir vericiden elektromanyetik dalgalar halinde yayımlanan ses ve görüntülerin, ekran ve hoparlör aracılığıyla tekrar görüntü ve sese dönüştürülmesini sağlayan telekomünikasyon sistemi

televvün : ara. * levn (renk), lavana (renklenmek), ilvinan (renklenme) * renklenme, renkten renge girme, renk değiştirme; döneklik, kararsızlık

televvüs : ara. * levese (kirletmek, bulaştırmak), mulevves (kirletilmiş, bulaştırılmış, maddi veya mecazi olarak kirletilmiş, temizliğini veya saflığını yitirmiş) * kirlenme, pislenme, bulaşma

teleyyün : ara. * lana, lene (yumuşamak, gevşemek, nazikleşmek), leyyene (yumuşak olmak, yumuşatmak, sertliği gidermek, gevşetmek), leyyin (yumuşak, sert olmayan, nazik, esnek, gevşek, mülayim; hafif, yumuşak) * yumuşama, yumuşatma, sertliğini kaybetme; hoşgörülü, nazik ve ılımlı hale gelme

telezzüc : ara * lazaca (yapışkan olmak) * yapışkan olma

telezzüz : ara. * lezze (hoş olmak, lezzetli ve tatlı olmak), lezzet (tat, zevk, hoşluk) * tat ve zevk alma, haz duyma, zevklenme, hoşluk duyma

telfif : ara. * lefefe (sarmak, katlamak, dürmek), lefife (sarılmış, katlanmış, dürülmüş) * bürünme, sarılma, dürülme, sarma, örtme, dürme

telfik : ara. * lefeke (iki şeyi birbirine eklemek, uydurmak, birleştirmek) * birleştirme, ekleme, uydurma

telgraf : gre. * tele (uzak, uzakta) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) * uzak mesafelere yazılı işaretler göndererek haberleşmeyi sağlayan sistem; telgrafla gönderilen ileti

telhah : ara. * telleha (meşgul olmak, oyalanmak, dikkati dağılmak) * meşguliyet, oyalanma, dikkatin dağılması, telleh

telhib : ara. * lehebe (alevlenmek, parlamak), leheb (alev, ateş alevi), iltihab (alevlenme, yang, inflamasyon, enflamasyon) * alevlendirme, tutuşturma

telhid : ara. * lahada (yanaxsapmak, eğrilmek; mezar kazma, çukur açma), lahd, lahid (mezarın kıble tarafına açılan yan oyuk, mezar, kabir, özellikle eski Roma tarzında nişleri olan mezar odası ve bu tarzda ölü gömme) * mezar çukuru kazma, kabire lahid yapma, gömme, mezara yan oyuk açma, ölüyü lahit denilen yan oyuklu mezara koyma, lahit hazırlama

telhin : ara. * lahana (ezgiyle söylemek, dili eğmek, yanlış söylemek, hatalı telaffuz etmek, anlamı değiştirmek), lahn (ahenkli ses, ezgi, nağme, tını, melodi, güzel ses, usül; dil hatası, söyleyiş bozukluğu, dilde ve kıraatte (okumada) hata yapma, yanlış telaffuz, hatalı ifade, aksaklık); dilde ve kıraatte (okumada) hata yapma) * ezgiye koyma, besteleme; bir sözü veya metni ezgiye dökme, besteleme; makamla söyleme

telhis : ara. * lahasa (özünü çıkarmak, seçip ayırmak, kısaltmak) * özetleme, hulasa etme)

telif : ara. * alafa, alifa (alışmak, cana yakın olmak, dostluk kurmak, birleşmek), allafa (birleştirmek, yakınlaştırmak, tanıştırmak, dost haline getirmek, alıştırmak; bir araya getirmek, toplamak, derlemek, düzenlemek, yazmak), ulfet (alışma, alışkanlık, uyum, birleşme, ısınma; ahbaplık, dostluk) * bir araya getirme, oluşturma, yazma, bir şeyi bir araya getirerek oluşturma, eser meydana getirme, yazma, kaleme alma; uzlaştırma ve düzenleme

telif hakkı : ara. * telif (bir araya getirme, oluşturma, yazma, bir şeyi bir araya getirerek oluşturma, eser meydana getirme, yazma, kaleme alma; uzlaştırma ve düzenleme) + hakk (gerçek, hak) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir kişinin meydana getirdiği edebi, bilimsel, sanatsal veya fikri eser üzerindeki yasal sahiplik ve kullanım hakkı

tel'in : ara. * laana (kınamak, uğursuz addetmek, kötülük atfetmek), lanet (bir kimse veya şey için kötülük dileme, Tanrı’nın rahmetinden uzak kalmasını isteme veya çok kötü ve uğursuz sayılan durum) * bir kimseye veya şeye lanet etme, beddua etme; ilahi rahmetten uzak olmasını dileme, lanet etme, lanet okuma

telis : ara. * tilis (kıldan veya kaba liflerden dokunan kalın çuval, torba; çuval bezi; bitkisel liflerden veya kıldan yapılmış, kaba örgülü büyük çuval) * doğal jüt veya kendir liflerinden üretilen, kaba dokulu, dayanıklı bir çuval bezi türü (inşaat sektöründe betonun nemini koruyarak çatlamasını önlemek (kürleme) amacıyla kullanılır.)

telit : ibr. * talit (örtü, dua şalı, ibadet örtüsü; Yahudilerin ibadet sırasında omuzlarına aldıkları püsküllü örtü) * Yahudilikte özellikle sabah ibadetleri sırasında omuzlara alınan, dört köşesinde dinsel yükümlülüğü simgeleyen püsküller (tsitsit) bulunan, dua ve ibadet esnasında kullanılan geleneksel dikdörtgen ibadet örtüsü

telitromisin : lat., gre. * tel (kimyasal belirteç ) + erythromycine (kırmızı renkli (küf/bakteri) maddeden elde edilen antibiyotik) (erythros (kırmızı, al) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) (lat.) * eritromisinden türetilmiş ketolit sınıfına ait, bakterilerin protein sentezini engelleyerek etkili olan, özellikle solunum yolu enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan yarı sentetik antibiyotik (C43H65N5O10)

telkari : tür., far. * tel (ince, uzun metal şerit, iplik, lif) (tür.) + kari, gari (-işi, yapım, işçilik) (far) * Mezopotamya ve Anadolu'da köklü bir tarihe sahip olan, altın veya gümüş gibi ince metallerin eritilip tel haline getirilerek bükülmesi ve dantel gibi zarif motiflerin oluşturulmasıyla yapılan bir el işleme sanatı

telkib : ara. * lakaba (takma ad vermek, nitelemek), lakab (künye, ünvan, takma isim) * lakap vermek, isim takmak

telkih : ara. * lakaha (döllemek, tohumlamak, aşılamak), lakih (dölleyici, tohumlayıcı, aşılayıcı), ilkah (dölleme, döllenme, tohumlama, tohumlanma, aşılama, aşılanma) * dölleme, tohumlama, aşılama, aşı

telkin : ara.* lakkana (birine söz belletmek, ezberletmek, empoze etmek, aşılamak), lakina (öğrenmek, kavramak, bellemek) * bir düşünce, duygu, inanç veya davranışı doğrudan veya dolaylı yollarla bir kimsenin zihnine benimsetme, kabul ettirme veya yönlendirme amacıyla yapılan sözlü veya sözsüz etkileme ve yönlendirme, empozisyon

telkinbilim : ara., tür. * telkin (bir düşünce, duygu, inanç veya davranışı doğrudan veya dolaylı yollarla bir kimsenin zihnine benimsetme, kabul ettirme veya yönlendirme amacıyla yapılan sözlü veya sözsüz etkileme ve yönlendirme, empozisyon) (ara.) + bilim (bilme, bilgi edinme süreci, öğrenilen, bilinen şey) (tür.) * telkin olgusunu, telkinin psikolojik, fizyolojik ve toplumsal etkilerini, oluşum mekanizmalarını ve uygulama yöntemlerini inceleyen bilim dalı, suggestiologia

tell : ara. * tall, tell (tepe, höyük, yığın; üst üste birikmiş toprak veya moloz yığını) * özellikle eski yerleşimlerin yüzyıllar boyunca üst üste kurulmasıyla oluşan yapay höyük, tepe veya yığın

tellak : ara. * dallaka (ovuşturmak, oğmak, masaj yapmak, keselemek) * hamamda vücudu keseleyip ovan, masaj yapan, yıkanmaya yardımcı olan kimse, ovuşturan, masör

tellal : ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak) + al (isim yapım eki) * yol gösterici, yönlendirici; çarşı, pazar veya meydan gibi kalabalık yerlerde yüksek sesle duyuru yapan, satışa çıkarılan malı veya resmi bildirimleri halka ilan eden, özellikle açık artırmalarda alıcı ile satıcı arasında aracılık eden kimse

telleh : ara. * telleha (meşgul olmak, oyalanmak, dikkati dağılmak) * meşguliyet, oyalanma, dikkatin dağılması, telhah

telli saz : tür. * tel (ince, uzun metal şerit, iplik, lif) + saz (su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince kamış, hasırotu, kofa gibi bitkilerin ortak ismi ve bu bitkilerden yapılmış olan nesne; müzik aleti) * esi gerilmiş tellerin parmak, mızrap veya yay aracılığıyla titreştirilmesiyle elde edilen, bağlama, ud, tanbur, kanun ve kemençe gibi telli çalgıların genel adı

telliturna : tür. * tel (ince, uzun metal şerit, iplik, lif) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) + turna (uzun bacaklı, uzun boyunlu, geniş kanatlı, toplu halde göç eden, ötüşü ve törensel kur davranışlarıyla tanınan, Gruidae (turnagiller) familyasını oluşturan kuşların ortak adı) * başının iki yanından aşağı sarkan tel görünümündeki uzun beyaz tüy demetleriyle ayırt edilen, zarif yapılı, gri gövdeli, uzun bacaklı ve uzun boyunlu, sürüler hâlinde göç eden turna türü, Grus virgo

tellurit : lat. * tellus (yeryüzü, toprak; Roma mitolojisinde Toprak Tanrıçası) + ium (element eki) (lat.) + ites (element, kayaç ve mineral eki) (gre.) * bileşiminde tellüryum bulunan, genellikle oksitlenme süreçleriyle oluşan, başlıca tellüryum dioksitten oluşan doğal mineral

tellurium : lat. * tellus (yeryüzü, toprak; Roma mitolojisinde Toprak Tanrıçası) + ium (element eki) * atom numarası 52, simgesi Te olan, gümüşümsü beyaz renkli, kırılgan, yarı metal özellik gösteren, başta metal alaşımları, yarı iletkenler ve termoelektrik malzemelerin üretiminde kullanılan kimyasal element

tellus : lat. * tellus (yeryüzü, toprak; Roma mitolojisinde Toprak Tanrıçası) * Roma mitolojisinde yeryüzünü ve toprağın bereketini kişileştiren, ekinlerin, tarımsal verimliliğin ve doğurganlığın koruyucusu sayılan, çoğu zaman Terra Mater (Toprak Ana) ( (terra (toprak) + mater (ana, anne) ) ile özdeşleştirilen tanrıça

tellür : lat. * tellus (yeryüzü, toprak; Roma mitolojisinde Toprak Tanrıçası) + ium (element eki) * atom numarası 52, simgesi Te olan, gümüşümsü beyaz renkli, kırılgan, yarı metal özellik gösteren, başta metal alaşımları, yarı iletkenler ve termoelektrik malzemelerin üretiminde kullanılan kimyasal element

tellürit : lat. * tellus (yeryüzü, toprak; Roma mitolojisinde Toprak Tanrıçası) + ium (element eki) (lat.) + ites (element, kayaç ve mineral eki) (gre.) * bileşiminde tellüryum bulunan, genellikle oksitlenme süreçleriyle oluşan, başlıca tellüryum dioksitten oluşan doğal mineral

telmih : ara. * lmmahaa (üstü kapalı biçimde işaret etmek, ima etmek, sezdirmek), lamaha (bir an görmek, göz ucuyla bakmak, fark etmek), lemh (göz atma, bir defa ve kısa bakış) * açıkça söylemeyip, imalı ve manalı şekilde dolaylı olarak söyleme, ima etme, dolaylı olarak bildirme; bir düşünceyi, olayı, kişiyi, ayeti, hadisi, atasözünü veya edebi eseri açıkça söylemeden, kısa bir işaret veya ima yoluyla hatırlatma, anıştırma; edebiyatta okuyucunun ön bilgisinden yararlanarak dolaylı gönderme yapma sanatı

telmisartan : lat. * telmi (farmasötik ön ek) + sartan (Selective Angiotensin Receptor Tgantagonist (seçici anjiyotensin reseptör antagonisti) (akronimdir) * anjiyotensin II'nin AT1 reseptörlerini seçici olarak bloke ederek kan basıncını düşüren, yüksek tansiyon (hipertansiyon), kalp yetmezliği tedavisinde ve kalp hastalığı riski taşıyan bireylerde kalp krizi ve felç gibi ciddi kardiyovasküler olayların önlenmesinde kullanılan anjiyotensin II reseptör blokeri ilacın etken maddesi (C33H30N4O2)

telofaz : gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phasis (görünüş, görünüm, görünme, ortaya çıkma, tezahür etme, belirme, evre) * mitoz veya mayoz hücre bölünmesinin çekirdek zarlarının yeniden oluştuğu ve kromozomların kutuplarda toplandığı son evresi

telojen : gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, köken, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) + es (ile ilgili, -a ait) ) * kıl ve saç gelişim döngüsünün büyümenin durduğu, kıl kökünün dinlenme durumunda kaldığı ve olgunlaşan kılın dökülmeye hazır hale geldiği son evresi

telomer : gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + meros (parça, bölüm, kısım, birim) * kromozomların uç kısmındaki koruyucu DNA dizisi, uç parça

telomeraz : gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + meros (parça, bölüm, kısım, birim) + ase (enzim eki) * hücre bölünmesi sırasında DNA kaybını önleyen ve kromozomların stabilitesini koruyan, kromozom uçlarındaki telomerleri uzatan enzim

telopeptid : gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + peptidion, peptide (peptit bağıyla bağlanmış amino asit zinciri) (peptos (pişirilmiş, sindirilmiş, hazmedilmiş) + idion (küçültme eki ve ikili bileşik, anyon eki) ) * kollajen molekülünün amino ve karboksil uçlarında bulunan, üçlü sarmal yapıya katılmayan, kollajen liflerinin çapraz bağlanmasında ve olgunlaşmasında önemli rol oynayan kısa peptit bölgesi

telsin : ara. * lisan (dil (konuşma ve tat alma organı, dil) * bir şeye laf atma, dil uzatma

telsiz : far., tür. * tal, tel (iplik, lif, saç) (far.) + siz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (tür.) * elektriksel sinyalleri iletken tel kullanmadan elektromanyetik dalgalar aracılığıyla alıp gönderen, kablosuz haberleşmeyi sağlayan verici-alıcı aygıt; bu aygıtla kurulan haberleşme sistemi

teltik : far., tür. * tal, tel (iplik, lif, saç) (far.) + tik (isim yapım eki) (tür.) * hata, yanlış (“saç gibi karmaşık, dolaşık olmuş” anlamından)

teltim : ara. * latama (avuç içiyle yüze veya başa vurmak, tokatlamak, sille vurmak) * avuç içiyle veya açık elle kuvvetlice vurma, tokatlama, sille vurma (tasavvufta nefsin terbiye edilmesini, manevi bir uyarıyı veya irfani bir tokat yemeyi ifade eder.)

telve : ara. * tellevet (kirlilik, bulaşıklık, lekelilik) * fincanın veya cezvenin dibinde biriken, kahvenin çözünmeyen ince taneciklerinden oluşan tortu, posa

telvi : ara. * leve (eğip bükmek, yönelmek, değiştirmek) * eğip bükme, yönelme, değiştirme

telvih : ara. * lavvaha (ima etmek, işaret etmek, üstü kapalı söylemek, hissettirmek, sezdirmek, dolambaçlı yollarla anlatmak, kinaye yapmak) * el, baş veya başka bir hareketle işaret etme, uzaktan selamlama; bir düşünceyi açıkça söylemeyip dolaylı olarak sezdirme, ima etme, işaret etme, üstü kapalı söyleme, hissettirme, sezdirme, dolambaçlı yollarla anlatma, kinaye yapma

telvin : ara. * levn (cisimlerin ışığı yansıtma veya soğurma özelliklerine bağlı olarak gözde oluşan renk niteliği; boya, renk tonu, renk, boya, ton) * renk verme, boyama, boyanma

telvis : ara. * lavvasa (kirletmek, bulaştırmak, lekelemek, pisletmek) * kirletme, pisletme, temizliğini yitirtme; bir şeyi kötü düşünce, yanlış bilgi veya uygunsuz davranışlarla bozma, yozlaştırma (mecazi)

telviye : ara. * leve (eğip bükmek, yönelmek, değiştirmek) * bükme, eğme, burma, çevirme, kıvırma

telyazı : far., erm., tür. * tal, tel (iplik, lif, saç) (far.); tar (saç, ince uzun olan, metal lifi) (erm.) + yaz (kaleme almak, metin oluşturmak, çizmek) + ı (isim yapım eki) (tür.) * uzaktaki bir noktaya mesaj veya haber iletmek amacıyla kullanılan telekomünikasyon yöntemi, telgraf

telyin : ara. * lana, lene (yumuşamak, gevşemek, nazikleşmek), leyyene (yumuşak olmak, yumuşatmak, sertliği gidermek, gevşetmek), leyyin (yumuşak, sert olmayan, nazik, esnek, gevşek, mülayim; hafif, yumuşak) * yumuşatma, eritme, sertliği giderme, gevşetme

telziz : ara. * lazza (zevk almak, hoşlanmak, tadına bakmak, lezzet almak, tat ve haz duymak, hoşlanmak, tatlı olmak, hoş olmak, keyif vermek), lezzet (ağız yoluyla alınan tat; hoş tat veya hoş duyusal haz veren özellik) * lezzet verme, tatlandırma, lezzetlendirme

TEM : ing. * trans (transit) + european (Avrupa) + motorway (otoyolu) * Avrupa ülkeleri arasında kesintisiz kara yolu ulaşımını sağlamak amacıyla planlanan Trans-Avrupa Otoyolu ağının Türkiye'den geçen bölümünü oluşturan, Edirne'den başlayarak İstanbul üzerinden Anadolu'ya uzanan uluslararası otoyol güzergahı

tema : gre. * tithemi, tithenai (koymak, yerleştirmek, ortaya koymak), thema (konu, önerme, ele alınan mesele, temel düşünce) * bir konuşma, yazı, sanat eseri veya düşünce bütününde ele alınan, işlenen veya üzerinde durulan ana konu, temel düşünce, husus, konu

temadi : ara. * mada (geçmek, sürüp gitmek, devam etmek), tamada (sürüp gitmek, devam etmek, uzamak, ileri gitmek, haddi aşmak) * sürme, sürüp gitme, uzama, devam etme, süregelme

temaruz : ara. * marad, maraz (hastalık, illet) * kişinin rahatsızlığını aşırı derecede abartması veya olmadığı halde bir rahatsızlığı varmış gibi göstermesi (merde (pislik, kötü durum, sorun) (fra.) )

temas : ara. * messa, massa (değmek, dokunmak) * ellemek, değmek, dokunmak, değme, dokunma (massare (yoğurmak, ovmak, bastırmak) (lat.), massage (yoğurma, ovma, bastırma, masaj yapma) (fra.) )

temasül : ara. * masala (benzemek, eş olmak, aynı olmak), misl (benzer, eş, gibi, aynı, aynı türden olan, eşdeğer) * birbirine benzeme, eş olma, aynı duruma gelme, benzerlik, eşlik, simetri, similarite

temaşa : ara. * maşa, meşe (yürümek, gezmek, seyir etmek) * gezinti, gezme, seyran; hoşlanarak bakma, seyretme, seyre çıkma, ibretle bakma

tematik : gre. * tithemi, tithenai (koymak, yerleştirmek, ortaya koymak), thema (konu, önerme, ele alınan mesele, temel düşünce; bir konuşma, yazı, sanat eseri veya düşünce bütününde ele alınan, işlenen veya üzerinde durulan ana konu, temel düşünce, husus) + tikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * belirli bir konuya, ana düşünceye veya ortak bir izleğe dayanan, onunla ilgili veya onu esas alan

temayül : ara. * mala (eğilmek, yönelmek, meyletmek), meyl (eğilim, yönelim, tandans) * bir kimsenin duygu, düşünce veya davranış bakımından belli bir yöne yönelme, eğilim gösterme, meyletme durumu, eğilme, eğilim, yönelme, yönelim, meyletme, meyl

temayüz : ara. * mayyaza (ayırt etmek, seçmek, farklı kılmak), maza (ayırmak, birbirinden ayıklamak) * benzerleri arasından belirgin özellikleriyle ayrılma, üstünlük veya farklılık göstererek öne çıkma, seçkinleşme, ayırt edilme, belirginleşme, öne çıkma

temazepam : lat. * tema (farmasötik ön ek) + az (azot içeren halka) + epam (benzodiazepin sınıfını gösteren kimyasal madde eki) * benzodiazepin grubunda yer alan, merkezi sinir sistemini baskılayarak uyku verici, yatıştırıcı, kaygı giderici ve kas gevşetici etki gösteren, özellikle kısa süreli uykusuzluk tedavisinde kullanılan ilacın etken maddesi (C16H13CIN2O2)

tembel : far. * tanbal, tamnal (uyuşuk, ağırkanlı, çalışmayı sevmeyen) * çalışmaktan kaçınan, çaba göstermeyi istemeyen, iş yapmada isteksiz ve ağır davranan kimse, yeterince işlemeyen, verimsiz veya ağır çalışan

tembih : ara. * nabaha (uyanmak, aymak, ayılmak, uyanık olmak, dikkat kesilmek, farkına varmak, dalgınlıktan kurtulmak, farkında olmak, uyuşukluğu gitmek), nabbaha (uyandırmak, ayıltmak, uyanık olmak, farkına vardırmak), nebh (hatırlatma, uyarma) * anımsatma, uyarı, hatırlatma

tembul : san. * tambula (betel yaprağı) * Güney ve Güneydoğu Asya'da yetişen, Piper betle bilimsel adıyla bilinen, yaprakları areka cevizi ve kireçle birlikte çiğnenen, karabibergiller (Piperaceae) familyasına ait tırmanıcı, çok yıllık tropikal bitki

temcid : ara. * maccada (yüceltmek, ululamak, övmek), mecid (azametli, şerefli, yüce, büyük, ulu) * yüceltme, ululama, övme, tazim ve sena etme, büyüklüğünü zikretme; Tanrı'yı, peygamberi veya din büyüklerini yücelten, onların ululuğunu ve şanını övgüyle dile getiren söz veya şiir; özellikle ramazan ayında sahurdan önce minarelerden okunan dinî övgü metni

temcit : ara. * maccada (yüceltmek, ululamak, övmek), mecid (azametli, şerefli, yüce, büyük, ulu) * yüceltme, ululama, övme, tazim ve sena etme, büyüklüğünü zikretme; Tanrı'yı, peygamberi veya din büyüklerini yücelten, onların ululuğunu ve şanını övgüyle dile getiren söz veya şiir; özellikle ramazan ayında sahurdan önce minarelerden okunan dini övgü metni

temdid : ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım etmek; çoğaltmak, artırmak; sallanmak, çalkalanmak, sarsılmak, devinmek) * uzatma, genişletme, çekme, germe, yayma; devam ettirme, sürdürme; destekleme, yardım etme; çoğaltma, artırma

temdih : ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh (övgü, övme, takdir) * medhetme, çok övme, yüceltme, takdir etme, sitayişle bahsetme

temdit : ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım etmek; çoğaltmak, artırmak; sallanmak, çalkalanmak, sarsılmak, devinmek) * uzatma, genişletme, çekme, germe, yayma; devam ettirme, sürdürme; destekleme, yardım etme; çoğaltma, artırma

temeccüd : ara. * maccada (yüceltmek, ululamak, övmek), mecid (azametli, şerefli, yüce, büyük, ulu), temcid (yüceltme, ululama, övme, tazim ve sena etme, büyüklüğünü zikretme) * yüceliğini gösterme, ululanma, yücelik ve şan kazanma; Tanrı'nın yüceliğini anma, ululuğunu övgüyle dile getirme

temeddüd : ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım etmek; çoğaltmak, artırmak; sallanmak, çalkalanmak, sarsılmak, devinmek), temdid (uzatma, genişletme, çekme, germe, yayma; devam ettirme, sürdürme; destekleme, yardım etme; çoğaltma, artırma) * uzanma, gerilme, yayılma durumu; bir cismin uzunlamasına genişleyip uzaması, yayılması

temeddüh : ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh (övgü, övme, takdir), temdih (medhetme, çok övme, yüceltme, takdir etme, sitayişle bahsetme) * övünme, kendini övme; övülmeye çalışma, başkalarının övgüsünü kazanmak amacıyla kendini yüceltme

temeddün : ara. * medine (şehir, il, kent) * şehir hayatına özgü toplumsal, kültürel ve kurumsal düzenin gelişmesiyle uygarlık düzeyine ulaşma, medenileşme, şehirli yaşama geçme; toplumların bilim, sanat, hukuk, ekonomi ve sosyal yaşam bakımından gelişmişlik durumu

temek : tür. * temek (köstebek, fare) * ahırlarda biriken gübreyi dışarı atmak amacıyla kullanılan, genellikle duvarda yer alan kapaklı veya kapaksız küçük delik veya pencere

temel : gre. * tithemi, tithenai (koymak, yerleştirmek, ortaya koymak), thema (konu, önerme, ele alınan mesele, temel düşünce), themeleion (temel, esas, asl, dip, alt, öz, kaide), themelios (temelle ilgili) * bir şeyin üzerine kurulduğu ana dayanak, esas veya başlangıç noktası, esas, asl, dip, alt, öz, kaide; bir yapının bütün yükünü zemine aktaran ve onu sağlam biçimde taşıyan en alt bölüm

temelli : gre., tür. * themeleion (temel, esas, asl, dip, alt, öz, kaide) (gre.) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) * temeli bulunan, sağlam bir dayanağa sahip olan; mecazen köklü, sağlam, esaslı; geçici olmayacak şekilde, sürekli ve kesin olarak

temelluk : ara. * malaka (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek, edinmek, yetkisi olmak, egemenlik kurmak), mulk (sahiplik, sahip olma, haiz olma), malik (sahip, haiz olan) * bir malı, hakkı veya varlığı hukuken veya fiilen kendi mülkiyetine geçirme, sahip olma veya mülk edinme; yaltaklanma, dalkavukluk yapma

temellük : ara. * malaka (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek, edinmek, yetkisi olmak, egemenlik kurmak), mulk (sahiplik, sahip olma, haiz olma), malik (sahip, haiz olan) * bir malı, hakkı veya varlığı hukuken veya fiilen kendi mülkiyetine geçirme, sahip olma veya mülk edinme; yaltaklanma, dalkavukluk yapma

temellül : ara. * malla (bıkmak, usanmak, sıkılmak, üzülmek, hüzünlenmek), melal (can sıkıntısı, üzüntü, hüzün, keder, bıkkınlık, sıkıntı hali) * usanma, bıkma, bezme, sıkılma, bezginlik duyma, isteksizlik gösterme durumu

temenni : ara. * temenna (arzu etmek, dilemek, istemek, ummak) * arzu etme, dileme, isteme, dilek, arzu, istek

temerküz : ara. * rakaza (odaklamak, yoğunlaştırmak, saplayıp baskılayıp sabit kılmak, dikmek, mıhlamak, saplamak, bir noktaya yerleştirmek), merkez (odak, yoğunlaşma noktası; bir dairenin orta noktası, pergelin basılarak sabitlenen sivri ucu; bir şeyin etrafına göre tam ortada bulunan, denge ve simetri noktası, olayların, güçlerin veya etkinliklerin odaklandığı yer) * merkezleşmek, merkezileşme, merkezcil hal alma, belirli bir merkezde toplanmak

temermür : ara. * marmara (titremek, sarsılmak, ürpermek) * titreme, sarsılma, ürperme (murmur (mırıldanma, uğuldama, homurdanma) (lat.) )

temerrüd : ara. * marada (inat etmek, isyan etmek, diretmek, dik başlılık etmek, itaatsizlik göstermek), merid (inatçı, direnen, direten, asi, isyankar) * inat, direnme, diretme, isyan; yapılması gereken bir şeyi yapmamakta direnme; borcunu zamanında ödememe

temerrüt : ara. * marada (inat etmek, isyan etmek, diretmek, dik başlılık etmek, itaatsizlik göstermek), merid (inatçı, direnen, direten, asi, isyankar) * inat, direnme, diretme, isyan; yapılması gereken bir şeyi yapmamakta direnme; borcunu zamanında ödememe

temessük : ara. * masaka, meseke (tutmak, kavramak, yakalamak), imsak (tutma, yakalama, kavrama) * tutunma, tutma, sarılma, sıkıca tutma, bağlı kalma; Osmanlı hukukunda borç, alacak veya teslim alma gibi işlemleri belgeleyen yazılı senet, borç senedi

temessül : ara. * masala (benzemek, örnek olmak, temsil etmek), temsil (benzetme, canlandırma, yerine geçme), misal (örnek, benzer; herhangi bir şeyin temsilcisi veya benzeri; bir kavramı, durumu veya nesneyi açıklamaya yarayan örnek; edebi bağlamda teşbih, benzetme aracı) * bir biçime girme, cisimleşme, temsil edilme; tasavvufta ve klasik kullanımda bir varlığın başka bir surette görünmesi veya görünür hale gelmesi; zihinde canlanma

temettu : ara. * meta (fayda, yarar menfaat, geçimlik eşya, faydalanılan şey, kıymetli eşya, mal), emtia (faydalar, maddeler, mallar) * yararlanma, faydalanma, zevk alma, istifade etme, kazanç sağlama; ticaret ve maliyede şirketin dönem sonunda elde ettiği karın ortaklara payları oranında dağıtılan bölümü

temettü : ara. * meta (fayda, yarar menfaat, geçimlik eşya, faydalanılan şey, kıymetli eşya, mal), emtia (faydalar, maddeler, mallar) * yararlanma, faydalanma, zevk alma, istifade etme, kazanç sağlama; ticaret ve maliyede şirketin dönem sonunda elde ettiği karın ortaklara payları oranında dağıtılan bölümü

temevvüc : ara. * mevc (dalga), temevvece (dalgalanmak, çalkalanmak) * su, hava veya benzeri bir ortamın dalga oluşturacak biçimde hareket etmesi, dalgalanma, çalkalanma; duygu, düşünce veya toplumsal olayların inişli çıkışlı ve hareketli biçimde gelişmesi

temevvüç : ara. * mevc (dalga), temevvece (dalgalanmak, çalkalanmak) * su, hava veya benzeri bir ortamın dalga oluşturacak biçimde hareket etmesi, dalgalanma, çalkalanma; duygu, düşünce veya toplumsal olayların inişli çıkışlı ve hareketli biçimde gelişmesi

temevvül : ara. * mal (mal, eşya, para), emval (mallar, eşyalar, paralar) * mal edinme, mal sahibi olma, para sahibi olma, servet sahibi olma, eşya sahibi olma; zenginleşme

temeyyüz : ara. * maza (ayırmak, birbirinden ayıklamak), mayyaza (ayırt etmek, seçmek, farklı kılmak) * benzerleri arasından belirgin özellikleriyle ayrılma, farklılık göstererek öne çıkma, seçkinleşme, ayırt edilme, belirginleşme, farklılaşma

temezzuk : ara. * mazzaka (parçalamak, yırtmak, lime lime etmek) * parça parça olma, parçalanma, yırtılma; birlik veya bütünlüğün bozulması (mecazi)

temhid : ara. * mahhada (döşemek, düzlemek, hazırlamak, kolaylaştırmak), mihad (döşek, yatak, beşik; yaygı, hazırlanmış zemin) * döşeme, yayma, hazırlama, düzeltme; bir işi kolaylaştırma veya bir konuyu izah edip önceden zemin hazırlama

temhik : ara. * mahaka (yok etmek, silmek, gidermek, iptal etmek, ortadan kaldırmak, hükümsüz bırakmak) * yok etme, silme, giderme, iptal etme, ortadan kaldırma, hükümsüz bırakma

temhil : ara. * mahala (süre vermek, zaman vermek, mühlet vermek; geciktirmek, ağır davranmak), muhlet (süre, zaman) * süre verme, zaman verme, mühlet verme, süre tanıma, geciktirme, erteleme

temhir : ara. * mahhara (mühürlemek, mühür basmak) ), muhr (damga, mühür) * mühürleme, mühür basma

temhiz : ara. * mahad, mahaz (doğum sancısı; doğum ağrısı) * doğum öncesinde başlayan rahim kasılmaları nedeniyle doğum sancısı çekme, doğuracak duruma gelme

temim : ara. * tamma (tamamlamak, eksiksiz hale getirmek, sonlandırmak, bitirmek) * eksiksiz, noksansız, tam ve kusursuz olan; güçlü, sağlam, dayanıklı

temime : ara. * tamma (tamamlamak, eksiksiz hale getirmek, sonlandırmak, bitirmek) * nazar değmesini önlemek veya kötülüklerden korunmak amacıyla boyuna, kola veya bir eşyanın üzerine asılan nazar boncuğu, muska veya nazarlık; heykel

temin : ara. * amn ((güven, emniyet), amana (inanmak, güvenmek, emin olmak, itimat etmek), amina (güvende olmak, emin olmak), iman (güven, inanç), emin (güvenilir, güvenli, güvenilir, inanılır, korumalı) * bir şeyin gerçekleşmesini, sağlanmasını veya elde edilmesini güvence altına alma; sağlama, sağlama işi, elde etme, güven verme

teminat : ara. * temin (bir şeyin gerçekleşmesini, sağlanmasını veya elde edilmesini güvence altına alma; sağlama, sağlama işi, elde etme, güven verme) + at (isim yapım ve çoğul eki) * güvence verme, güvence altına alma; bir işin, anlaşmanın veya yükümlülüğün yerine getirileceğini güvence altına almak için verilen güvence, garanti, karşılık veya güvence sağlayan mal ve değer

temiz : ara. * mayyaza (ayırt etmek, seçmek, farklı kılmak), maza (ayırmak, birbirinden ayıklamak), temyiz (benzerleri arasından farkını ortaya koyarak ayırma, seçme, ayıklama, ayırt etme) * arı, pak, kirden uzak, kirden arınmış, kirli olmayan; iyiyi kötüden ayırabilme, ayırma, seçme

temizlik : ara. * mayyaza (ayırt etmek, seçmek, farklı kılmak), maza (ayırmak, birbirinden ayıklamak), temyiz (benzerleri arasından farkını ortaya koyarak ayırma, seçme, ayıklama, ayırt etme) (ara.) + lik (isim yapım eki) (tür.) * kir, pislik, yabancı ve istenmeyen unsurlardan arınmış olma durumu, temiz olma durumu; bir şeyin fiziksel, ahlaki veya manevi bakımdan düzenli, pak ve uygun hale getirilmesi

temkin : ara. * mekkana (yerleştirmek, sağlamlaştırmak, güç vermek, imkan sağlamak), mekana (güçlü, sağlam olmak; yerleşmek, imkanı olmak) * bir şeyi sağlamlaştırma, yerleştirme, güçlendirme; bir kimseye yetki, imkân veya mevki verme; davranışta ağırbaşlı, ölçülü ve sakin olma durumu

temlih : ara. * milh (tuz), mellehe (tuzlamak) * tuzlama, tuza yatırma; nükteli, cinaslı ve güzel) söz söyleme

temlik : ara. * meleke (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek), malik (sahip olan, haiz olan, mülkü olan, hükmeden) * mülk verme, sahip kılma, bir şeyi birine tahsis etme; bir malı, hakkı veya mülkiyeti bir kimseye devretme, sahip kılma; mülk olarak verme, mülkiyet aktarma

temlikname : ara., far. * temlik (mülk verme, sahip kılma, bir şeyi birine tahsis etme; bir malı, hakkı veya mülkiyeti bir kimseye devretme, sahip kılma; mülk olarak verme, mülkiyet aktarma) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir malın, arazinin, gelirin veya herhangi bir hakkın bir kimseye verildiğini veya devredildiğini gösteren resmi belge; mülkiyet aktarma senedi

temlis : ara. * mallasa (düzeltmek, pürüzsüz hale getirmek, yumuşatmak), malisa (düz, pürüzsüz olmak) * bir yüzeyi düzleştirme, pürüzlerini giderme, yumuşatma; bir şeyi kusurlarını gizleyerek süslü ve düzgün gösterme

temliye : ara. * mallaa, malaa (doldurmak, dolmak, tamamlamak, dolu olmak) * doldurma, doldurulma, tamamlanma

temmuz : aka. * dumuzi (sadık oğul; Sümer-Akad geleneğinde tanrı adı) (dumu (oğul, çocuk, evlat) + zid (sadık, doğru, hakiki, gerçek, meşru) ) (aka.); tammuz (ara.) * Gregoryen takvimde yılın yedinci ayı; sıcak yaz dönemine denk gelen ay adı

temni : ara. * mana'a (engellemek, engel olmak, men etmek, alıkoymak) * men etme, mani olma, engel olma

temozolomid : lat. * temo (farmasötik ön ek) + zolomide (INN ilaç adlandırma eki) * antineoplastik (kanser karşıtı) ilaç olarak kullanılan, özellikle beyin tümörlerinin tedavisinde kullanılan alkilleyici, antineoplastik bir kemoterapi ajanı (C6H6N6O2)

temozolomit : lat. * temo (farmasötik ön ek) + zolomide (INN ilaç adlandırma eki) * antineoplastik (kanser karşıtı) ilaç olarak kullanılan, özellikle beyin tümörlerinin tedavisinde kullanılan alkilleyici, antineoplastik bir kemoterapi ajanı (C6H6N6O2)

tempan : gre. * tympanon (davul, tef; gerilmiş yüzey) (gre.); tympanum (lat ) * bir yüzeyin gerilmiş zar gibi olan bölümü; mimaride kemerli bir alınlığın iç kısmı; anatomide kulak zarı veya benzeri zar yapı; alın; köprü gövdesini memba ve mansap tarafında sınırlayan duvar

temperament : lat. * temperamentum (karışım, uygun oran, ölçülülük) (temperare (uygun ölçüde karıştırmak, dengelemek, düzenlemek) (temperies (ılımlılık, denge, uygun karışım, düzen) + are (fiil mastar eki) ) + mentum (isim yapın eki) ) * karışım, uygun oran, ölçülülük; bir kimsenin doğuştan gelen duygu, davranış ve tepki özelliklerinin bütünü; yaratılış, tabiat, huy, mizaç

temperatür : lat. * temperatura (uygun ölçü, karışım, denge, oran) (temperatus (uygun ölçüde karıştırılmış, dengelenmiş, düzenlenmiş) (temperare (uygun ölçüde karıştırmak, dengelemek, düzenlemek) (temperies (ılımlılık, denge, uygun karışım, düzen) + are (fiil mastar eki) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ura (isim yapım eki) ) * uygun ölçü, karışım, denge, oran; bir cismin sıcaklık derecesi, sıcaklık, ısı, hararet; maddenin taneciklerinin ortalama hareket enerjisini ifade eden fiziksel büyüklük

templar : lat. * templum (tapınak) + aris (ile ilgili, -a ait) * tapınakçı; MS 1119’da, Kudüs’e hacca giden hristiyanları korumak amacıyla oluşturulmuş Tapınak Şövalyeleri örgütünün üyelerine verilen isim

templat : fra., ing. * templet (dokuma kalıbı, model) (fra.); template (şablon, kalıp, örnek model) * bir yapının, biçimin veya dizinin oluşturulmasında örnek alınan model veya kalıp, şablon, örnek yapı

tempo : lat., ita. * tempus (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod) (lat.); tempo (tempo (zaman, süre, hız, ölçü) (ita.) * bir hareketin, özellikle müzikte bir eserin, belli bir zaman düzeni içinde gerçekleşme hızı, ritim, ilerleme hızı

temporal : lat. * temporis (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod ile ilgili; şakak) (tempus (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod) + aris (ile ilgili,-a ait) ) + alis (ile ilgili,-a ait) * başın sağ ve sol yanındaki, göz ile kulak arasındaki bölge ile ilgili, başın yan tarafı ile ilgili, temporal bölge ile ilgili, şakakla ilgili; şakak bölgesine ait olan

temporal bölge : lat. * temporis (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod ile ilgili; şakak) (tempus (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod) + aris (ile ilgili,-a ait) ) + alis (ile ilgili,-a ait) (lat.) + bölge (bir bütün içindeki belirli alan, kısım, saha, bölünmüş olan, alan, mıntıka, saha, bölünmüş alan; coğrafi veya idari alan, zon) (tür.) * başın yan tarafında, alın ile kulak arasındaki şakak bölgesi

temporal lob : lat. * temporis (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod ile ilgili; şakak) (tempus (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod) + aris (ile ilgili,-a ait) ) + alis (ile ilgili,-a ait) + lobus (lob, parça, dilim) * beynin her iki yarımküresinde, şakak bölgesinin (başın yan tarafında, alın ile kulak arasındaki şakak bölgesi) altında yer alan, işitme, dil anlama, bellek ve duygusal süreçlerde önemli rol oynayan beyin bölümü

temporer : lat. * temporarius (zamanla ilgili) (tempus (zaman) + arius (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.); temporaire (fra.) * kısa süreli olan, belirli bir zamanla sınırlı kalan, geçici

temporomandibuler : lat. * temporis (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod ile ilgili; şakak) (tempus (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod) + aris (ile ilgili,-a ait) ) + mandibularis (mandibula (alt çene kemiği) ile ilgili) (mando, mandere (çiğnemek, yemek) + bula (araç, vasıta eki) + aris (ile ilgili, -a ait) ) * şakak kemiği ile alt çene kemiği arasındaki ekleme ait olan

temr : ara. * temr (hurma) * yemiş; tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen hurma palmiyesinin meyvesi olan, genellikle kurutulmuş veya taze olarak tüketilen, yüksek şeker içeriğine sahip meyve; Phoenix isimli bitki türlerinin meyveleri

temrani : tür. * temur, temren (demir) * ok, mızrak veya kargı gibi delici silahların ucundaki sivri metal veya demir parçası, mızrağın uç kısmı, temren

temre : tür. * temur, temren (demir) * dermatofit adı verilen mikroskobik mantarların deriye yerleşmesi sonucunda oluşan mantar enfeksiyonları (tinea) veya egzama gibi farklı cilt sorunlarını kapsayan, genellikle deride kaşıntı, kızarıklık, pullanma veya renk değişikliği ile kendini gösteren bir grup cilt rahatsızlığı

temren : tür. * temur (demir) + gen (ile ilgili, gibi, -a ait) * ok ve kargı ucundaki sivri demir

temrin : ara. * marrana (alıştırmak, eğitmek, yumuşatmak, esnek hâle getirmek), maruna (yumuşak, esnek olmak; alışkanlık kazanmak) * bir şeyi yapmaya alıştırma, eğitme; özellikle beden veya zihni geliştirmek amacıyla yapılan alıştırma, egzersiz, esnetme hareketleri

temrir : ara. * marrara (acılaştırmak, acılık vermek; geçirmek, sürmek), marra (acı olmak, tadı acı gelmek) * bir şeye acılık verme, tadını acılaştırma; mecazen bir şeyi acı veya katlanılması güç hâle getirme

temriye : tür., ara. * temur, temren (demir) (tür.) + iye (isim yapım eki) (ara.) * dermatofit adı verilen mikroskobik mantarların deriye yerleşmesi sonucunda oluşan mantar enfeksiyonları (tinea) veya egzama gibi farklı cilt sorunlarını kapsayan, genellikle deride kaşıntı, kızarıklık, pullanma veya renk değişikliği ile kendini gösteren bir grup cilt rahatsızlığı

temriz : ara. * merad, marad (hastalık, sorun, bela, illet, dert) * bir rivayetin (sözün) kaynağının ve gerçekliğinin zayıf olması, ravi zincirinde bir kopukluk veya güvenilirlik problemi bulunması durumu

temsil : ara. * masala (benzemek, örnek olmak, temsil etmek), misal (örnek, benzer; herhangi bir şeyin temsilcisi veya benzeri; bir kavramı, durumu veya nesneyi açıklamaya yarayan örnek; edebi bağlamda teşbih, benzetme aracı) * bir düşünceyi, olayı veya kişiyi onun yerine geçen bir örnek, simge veya benzeriyle anlatma, gösterme veya canlandırma; bir kişi veya topluluğun adına hareket etme, temsil etme, örnek verme, canlandırma, benzetme, yerine geçme

temsilcilik : ara., tür. * masala (benzemek, örnek olmak, temsil etmek), misal (örnek, benzer; herhangi bir şeyin temsilcisi veya benzeri; bir kavramı, durumu veya nesneyi açıklamaya yarayan örnek; edebi bağlamda teşbih, benzetme aracı), temsil (bir düşünceyi, olayı veya kişiyi onun yerine geçen bir örnek, simge veya benzeriyle anlatma, gösterme veya canlandırma; bir kişi veya topluluğun adına hareket etme, temsil etme, örnek verme, canlandırma, benzetme, yerine geçme) (ara.) + ci (yapan, eden eki) + lik (isim yapım eki) (tür.) * bir kişi, kurum veya topluluk adına hareket etme görevini yürüten birimin, kuruluşun veya makamın niteliği; ayrıca temsilcinin görev yaptığı büro veya kuruluş

temsili : ara. * masala (benzemek, örnek olmak, temsil etmek), misal (örnek, benzer; herhangi bir şeyin temsilcisi veya benzeri; bir kavramı, durumu veya nesneyi açıklamaya yarayan örnek; edebi bağlamda teşbih, benzetme aracı), temsil (bir düşünceyi, olayı veya kişiyi onun yerine geçen bir örnek, simge veya benzeriyle anlatma, gösterme veya canlandırma; bir kişi veya topluluğun adına hareket etme, temsil etme, örnek verme, canlandırma, benzetme, yerine geçme) + i (sıfat yapım eki) * temsil yoluyla yapılan, örnek niteliği taşıyan, gerçeğin yerine onu açıklamak veya canlandırmak amacıyla kullanılan; sembolik

temsirolimus : lat. * temsi (ester yapısı belirteci) + sirolimus (adını ilk izole edildiği yer olan Şili'ye bağlı Paskalya Adası'nın yerel dilindeki adı olan Rapa Nui'den alan, Streptomyces hygroscopicus bakterisinin ürettiği mTOR inhibitörü ve makrolid sınıfı antikor/ilaç olan Rapamisin belirteci) * mTOR (mammalian target of rapamycin) yolunu baskılayarak hücre çoğalmasını engelleyen, özellikle ileri evre böbrek hücreli karsinom başta olmak üzere bazı kanserlerin tedavisinde kullanılan antineoplastik ve immünosüpresif ilacın etken maddesi (C56H87NO16)

temuçin : tür. * temur (demir) + cin (ile ilgili, -a ait) * demirci, demir gibi sağlam kimse, demirle ilgili olan; Cengiz Han'ın doğum adı; erkek ismi

temulentum : lat. * temulentus (sarhoş, içkili, ayyaş) + um (isim yapım eki) * sarhoş, alkollü olma, alkolden etkilenmiş olma durumu,

temur : tür. * temr (demir) * simgesi Fe, atom sayısı 26, atom ağırlığı 55.847, yoğunluğu 7.8 olan, 1510 santigrat derecede eriyen, mavimtırak esmer renkte, sanayide çelik, döküm ve alaşımlar durumunda kullanılan metal grubundan element, demir; erkek ismi

temvil : ara. * mal (mal, eşya, para), emval (mallar, eşyalar, paralar), temevvul (mal edinme, mal sahibi olma, para sahibi olma, servet sahibi olma, eşya sahibi olma; zenginleşme) * mal edindirme, mal sahibi yapma, para sahibi yapma, servet sahibi yapma, eşya sahibi yapma; zenginleştirme

temyi : ara. * ma (su, sıvı), mayyaa (sıvılaştırmak, eritmek, sulandırmak, gevşetmek) * sıvılaştırma, sıvı hale getirme; bir konuyu sulandırma, ciddiyetini veya kesinliğini azaltma (mecazi)

temyiz : ara. * mayyaza (ayırt etmek, seçmek, farklı kılmak), maza (ayırmak, birbirinden ayıklamak) * benzerleri arasından farkını ortaya koyarak ayırma, seçme, ayırt etme; hukukta bir mahkeme kararının hukuka uygunluğunun üst dereceli bir mahkeme tarafından, yasa ve usul yönünden incelenmesini sağlayan kanun yolu

temzic : ara. * mazaca (karıştırmak, birleştirmek, bir araya getirmek, harmanlamak), mezc (karıştırma, katma), mizac (karışım, birleşim, kompozisyon; eski tıpta insan bünyesini oluşturan dört ögenin karışımı, karakter; bir kişinin doğuştan sahip olduğu ruhsal ve duygusal özellikler ile davranış eğilimlerini belirleyen kişilik niteliği, içsel eğilimlerin, niteliklerin tümü, doğa, huy, tabiat, yaratılış, karakter) * karıştırma, birbirine katma, harmanlama

temzik : ara. * mazzaka (parçalamak, yırtmak, lime lime etmek), temezzuk (parça parça olma, parçalanma, yırtılma) * parçalama, yırtma, lime lime etme

ten : far. * ten (gövde, beden, vücut, deri, cilt) * gövde, beden, vücut, deri, cilt (tan, tanning (yanık ten, bronzlaşma) (ing.), tannage (yanık ten, bronzlaşma) (fra.) )

tenabüz : ara. * nabaza (atmak, bir kenara bırakmak, terk etmek; isim takmak, lakap takmak, lakap atmak) * birbirine kötü lakap takma, karşılıklı olarak aşağılayıcı adlarla seslenme; birbirini dışlama, araya mesafe koyma

tenaci : ara. * naca (fısıldamak, fısıltılı konuşmak, fısıldayarak söylemek), necva (fısıltılar, fısıltılı konuşmalar) * karşılıklı olarak birbirine fısıltılı sözler söylemek, karşılıklı olarak fısıltı ile konuşmak, fısıltı ile birbirine gizli söylemek

tenad : ara. * nada (bağırmak, seslenmek), nida (seslenme, bağırma) * birbirine nida etme, birbirine bağırışma, karşılıklı seslenme

tenafür : ara. * nafara (ürkmek, kaçmak, irkilmek, tiksinmek, birden uzaklaşmak, yerinden fırlamak, ani hareketle çıkmak), nefer (asker, er), nefret (ürkme, tiksinme, sinirleri bozulma) * birbirinden uzaklaşma, birbirini itme, uyuşmama, karşılıklı olarak birbirinden tiksinme

tenafüs : ara. * nefs (öz, benlik, öz benlik, öz varlık, can, ego, kişi, şahsiyet), mutenafis (rekabet eden, yarışan) * iki veya daha çok kişi veya topluluğun aynı amaç veya üstünlüğü elde etmek için birbiriyle yarışması, rekabet etmesi, rekabet, yarışma

tenaggum : ara. * nağm (söz, söylem, konuşma, gizli kelam, gizli söz; ezgi, melodi, tını), nağme (kulağa hoş gelen düzenli ses dizisi, ezgi, melodi; konuşmada veya okumada sesin aldığı ahenkli ton, güzel ve uyumlu ses), tenağama (nağmeli söylemek, ezgiyle okumak, şarkı söylemek, melodiyle okumak) * nağmeli ve ahenkli bir biçimde söyleme, ezgiyle okuma veya şarkı söyleme

tenahi : ara. * naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek, vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek, nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek), nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme) * son bulma, bitme, tükenme

tenakkub : ara. * nakaba (yüzünü peçeyle örtmek; araştırmak, incelemek, kazı yapmak, delmek), nikab (peçe, yüz örtüsü; delik, geçit) * örtünme, yüze peçe örtme, peçe veya yüz örtüsü takma; araştırma, inceleme, kazı yapma, delme

tenakkud : ara. * nakd (madeni para, akçe, nukud (ç.), nakada (paranın gerçeğini sahtesinden ayırmak; peşin ödemek) * bir şeyi eleştirerek değerlendirme, kusurlarını ortaya koyma; inceleme ve tenkit etme

tenakkul : ara. * nakala (geçmek, taşımak, aktarmak, sevk etmek, iletmek, götürmek, yer değiştirmek), nakl (bir şeyi başka bir yere götürme, taşıma, aktarma, yer değiştirme; anlatma, duyduğu bir şeyi başkasına hikaye etme, rivayet etme; bir dilden başka dile çevirme, terceme etme), intikal (bir yerden başka bir yere geçme, aktarılma, ulaşma, yer veya durum değişikliği, sevk, iletim, aktarım, geçiş) * bir yerden başka bir yere gitme, bir yerden başka bir yere geçme, yer değiştirme, dolaşma; göç etme veya hareket etme, nakletme; bir makamdan başka makama intikal etme

tenakkus : ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak), naks (eksiklik, eksilme, azalma, noksan, kusur; azaltma, eksiltme; bozma, ifsad) * azalma, eksilme, noksanlaşma; bir şeyin miktar, değer veya önem bakımından azalması

tenakkuz : ara. * nakada, nakaza (yıkmak, bozmak, dağıtmak, çözmek, ortadan kaldırmak, hükümsüz kılmak), nakd (yıkma, bozma, yıkıntı), nukd, nukz (yıkıntı, harabe), enkaz (yıkılmış veya çökmüş yapıların geriye kalan taş, tuğla, beton, ahşap gibi kırık dökük kalıntıları; yıkıntı, harabe, çökmüş yapı kalıntıları) * yıkılma, bozulma, dağılma çözülme, ortadan kalkma, harap olma; iki düşünce, söz veya hükmün birbirini geçersiz kılması, bağdaşmaması, çelişme, çelişki

tenakus : ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak), naks (eksiklik, eksilme, azalma, noksan, kusur; azaltma, eksiltme; bozma, ifsad) * azalma, eksilme, noksanlaşma; bir şeyin miktar, değer veya önem bakımından azalması

tenakuz : ara. * nakada, nakaza (yıkmak, bozmak, dağıtmak, çözmek, ortadan kaldırmak, hükümsüz kılmak, geçersiz kılmak), nakd (yıkma, bozma, yıkıntı), nukd, nukz (yıkıntı, harabe), enkaz (yıkılmış veya çökmüş yapıların geriye kalan taş, tuğla, beton, ahşap gibi kırık dökük kalıntıları; yıkıntı, harabe, çökmüş yapı kalıntıları) * yıkılma, bozulma, dağılma çözülme, ortadan kalkma, harap olma; iki düşünce, söz veya hükmün birbirini geçersiz kılması, bağdaşmaması, çelişme, çelişki

tenaküh : ara. * nakaha (evlenmek, nikah yapmak, bağlamak) * karşılıklı olarak evlenme, birbiriyle evlenme, nikahlanma, evlilik akdiyle birleşme

tenakür : ara. * nakara (reddetmek, inkar etmek, tanımamak, bilmemek, yadırgamak) * bilmezlikten gelme, tecahül etme, reddetme, inkar etme, tanımama

tenasite : lat. * tenere (tutmak, elinde bulundurmak), tenax (tutan, elinde bulunduran, sıkı tutan, dayanıklı, sabırlı) + itas (isim yapım ve durum eki) * zorluklar karşısında yılmadan sebat etme, kararlılık ve azim gösterme hali, dayanıklılık, sağlamlık, dirençlilik

tenasuf : ara. * nasafa (yarıya bölmek, ortasını ayırmak, ikiye bölmek), nısaf (ikiye bölme, ikiye ayırma), nısf (yarı, yarım) * yarıya bölme, ikiye bölme

tenasuh : ara. * nasaha (öğüt vermek, nasihat vermek; samimi olmak; doğruyu göstermek), nasihat (öğüt, samimiyetle doğru yolu gösterme) * karşılıklı olarak birbirine nasihat etme, öğüt verme

tenasur : ara. * nasara (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi) * karşılıklı olarak birbirine yardım etme, yardımlaşma

tenasüb : ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek), neseb (soy, sülale, hısımlık, akrabalık, kan bağı), intisab (bağlanma, bağımlı hale gelme, ilişme, ilgili olma, alakalı olma, ilişkilenme, katılma, girme) * birbirine uygun olma, orantılı olma, bağdaşma, iki veya daha çok şey arasında ölçü, oran, uyum veya uygunluk bulunması; orantı, uygunluk, ahenk

tenasüh : ara. * nasaha (çoğalmak, çoğaltmak, filizlenmek, büyümek, kopyalamak, yayılmak, genişlemek, alan kazanmak), nash, nesh (çoğalma, çoğaltma, filizlenme, büyüme, kopyalama, yayılma, genişleme, alan kazanma), nusha (çoğaltılmış, filizlenmiş, gelişmiş, kopyalanmış, yazılı belgeden çıkarılan suret) * kopyalama, çoğaltma; nakletme; ruhun bir bedenden ötekine geçmesi

tenasül : ara. * nesl (soy, sop, zürriyet, döl, kuşak, jenerasyon; inme) * türeme, nesil yetiştirme, üreme; birbirinden doğup türeme

tenasüp : ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek), neseb (soy, sülale, hısımlık, akrabalık, kan bağı), intisab (bağlanma, bağımlı hale gelme, ilişme, ilgili olma, alakalı olma, ilişkilenme, katılma, girme) * birbirine uygun olma, orantılı olma, bağdaşma, iki veya daha çok şey arasında ölçü, oran, uyum veya uygunluk bulunması; orantı, uygunluk, ahenk

tenaşür : ara. * naşara (diriltmek, canlandırmak; ölüyü diriltmek; yaymak, saçmak, dağıtmak, ilan etmek), nuşur (dirilme, diriltme, canlanma, canlandırma; ölüyü diriltme; yayma, dağıtma, saçma, ilan etme) * dirilme, diriltme, canlanma, canlandırma; ölüyü diriltme; yayma, dağıtma, saçma, ilan etme

tenavuş : ara. * naşa, navaşa (uzanmak, almak, kapmak) * el uzatma, erişme, alma; bir şeye el atma, ele geçirme, el atma, birbirine uzanma, alma, ele geçirme

tenavüb : ara. * naba, navaba (yerine geçme, vekil olma), munavebe (sırayla yapma, nöbetleşme, dönüşümlülük), nevbet (sırayla yapma, nöbetleşme, dönüşümlülük) * sıra ile yapma, birbirinin yerini alma, nöbetleşme, münavebe

tenavül : ara. * naala (erişmek, ulaşmak, varmak, elde etmek, almak) * erişme, ulaşma, varma, elde etme, alma

tenavüş : ara. * naşa, navaşa (uzanmak, almak, kapmak) * el uzatma, erişme, alma; bir şeye el atma, ele geçirme, el atma, birbirine uzanma, alma, ele geçirme

tenazur : ara * nazara (bakmak, görmek, incelemek, gözetmek), nazir (bakan) * karşılıklı bakma, bakışma, görüşme, karşılaştırma

tenazuri : ara * nazara (bakmak, görmek, incelemek, gözetmek), nazir (bakan), tenazur (karşılıklı bakma, bakışma, görüşme, karşılaştırma) + i (sıfat yapım eki) * belirli bir eksene veya noktaya göre iki eşit parçaya ayrılmış ve parçaları birbiriyle tıpatıp uyumlu (bakışımlı) olan; parçaları arasında ölçü, oran ve düzen bakımından uyum bulunan; karşılıklı bölümleri birbirine denk ve orantılı olan, bakışımlı, simetrik

tencere : far. * tancira, tancere (yemek pişirmeye yarayan kap, pişirme kabı) * yemek pişirmeye yarayan, genellikle metalden yapılmış kap

tencic : ara. * naca, nacca (kurtarmak, selamete çıkarmak) * kurtarma, selamete erdirme, tehlikeden uzaklaştırma

tencim : ara. * necm (yıldız) * yıldız ilmi ile uğraşma, yıldızların hareketlerinden mana çıkarmaya çalışma

tencir : ara. * nacara (ağaç oymak, ağaç işlemek, marangozluk yapmak), neccar (ağaç işleyen kişi, marangoz) * ağaç işleme, marangozluk yapma, oyma, yontma işi

tencis : ara. * neces (pislik, dışkı), neccese (pisletmek, necis kılmak, kirletmek) * pisletme, necis kılma, kirletme, murdar etme

tenciye : ara. * naca, nacca (kurtarmak, selamete çıkarmak) * kurtarma, selamete erdirme, tehlikeden uzaklaştırma

tenciz : ara. * nencaza (tamamlamak, yerine getirmek, sonuçlandırmak), nacaza (bitmek, tamamlanmak) * tamamlatma, sonuçlandırma, yerine getirme; bir söz veya vaadi gerçekleştirme

tendinit : gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon, tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas kirişi) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * tendon iltihabı

tendinozis : gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon, tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas kirişi) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * tendon dokusunda dejeneratif (yıpranmaya bağlı) değişiklik; özellikle uzun süreli aşırı kullanım sonucu tendon liflerinde bozulma

tendinus : gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon, tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas kirişi) + inus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * tendona ait, tendonla ilgili

tendon : gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon, tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas kirişi) (lat.) * kasları kemiklere bağlayan, yoğun kollajen liflerden oluşan sağlam bağ dokusu; kas kirişi

tendoperiostit : gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon, tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas kirişi) (lat.) + peri (yan, çevre, etraf) + osteon (kemik) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * tendon ile periostun (kemik zarının) birlikte iltihaplanması

tendril : fra. * tendrille (ince, kıvrılan filiz, sülük) (tendre (yumuşak, narin, esnek) + ille (küçültme eki) ) * sarılıcı bitkilerin desteklere tutunmak için kıvrılarak dolanan ince, ipliksi organ, sülük, sarılma organı

tendürüst : far. * ten (cilt, deri, beden, vücut, gövde) + durust (doğru, düz, güvenilir, sağlam, eksiksiz, sağlıklı) * bedeni sağlam ve sağlıklı olan, hastalık veya güçsüzlük belirtisi göstermeyen, dinçliği ve fiziksel iyilik hâli yerinde bulunan, sıhhatli, sağlıklı

tenebbüh : ara. * nabaha (uyanmak, aymak, ayılmak, uyanık olmak, dikkat kesilmek, farkına varmak, dalgınlıktan kurtulmak, farkında olmak, uyuşukluğu gitmek), nabbaha (uyandırmak, ayıltmak, uyanık olmak, farkına vardırmak) * uyanma, kendine gelme, dikkati çekilme ve gafletten kurtulma

tenebbüt : ara. * nabata (büyümek, filizlenmek, yeşermek, bitmek, yetişmek), nabit (büyüyen, filizlenen, yeşeren, biten, yetişen), nebat (bitki, ot, yeşeren, filizlenen) * büyüme, filizlenme, yeşerme, bitme, yetişme; tohum, kök veya benzeri bir oluşumdan filiz vererek büyümeye başlama, bitki örtüsünün meydana gelmesi veya çoğalması, yeşerip gelişme

tenebrionidae : lat. * tenebra (karanlık, koyu gölge), tenebrio (karanlıkta yaşayan, karanlıkla ilişkili) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * çoğunlukla gececil (noktürnal) olan veya karanlık ve kuru ortamlarda yaşayan kınkanatlıları kapsayan böcek familyası, karaböcekgiller

tenebrizm : lat. * tenebra (karanlık, koyu gölge) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * resim sanatında figürleri güçlü ışık-gölge karşıtlığıyla öne çıkaran, geniş ve derin karanlık alanlar kullanarak dramatik etki oluşturan, özellikle Barok dönemiyle özdeşleşen anlatım ve resim üslubu

teneddüm : ara. * nadama (pişman olmak), nadim (pişman) * pişman olma, pişmanlık duyma, nedamet etme, nadim olma

teneffu : ara. * nafaa (fayda vermek, yarar sağlamak, fayda sağlamak, yararlı olmak), menfaat (fayda, yarar), intifa (faydalanma, yararlanma, menfaatlenme ) * faydalanma, yararlanma, menfaatlenme

teneffuh : ara. * nefaha (üflemek, esmek) * üflenerek şişme, üflenme, kabarma, şişme; urlanma; boş laflarla gururlanma, şişinme

teneffür : ara. * nafara (ürkmek, kaçmak, irkilmek, tiksinmek, iğrenmek, birden uzaklaşmak, yerinden fırlamak, ani hareketle çıkmak, sinirleri bozulmak), nefret (ürkme, tiksinme, sinirleri bozulma) * uzak durma, tiksinme, iğrenme, çekinme, kaçınma, nefret etme

teneffüs : ara. * nefese (üflemek, solumak, nefes vermek, solunum yapmak), nefes (soluk, soluma) * canlıların akciğerleri aracılığıyla yaptığı soluk alma ve verme işlemi, soluk alıp verme eylemi, solunum, bedenin oksijen alıp karbondioksit vermesini sağlayan yaşamsal süreç, soluk, soluma; çalışma veya ders arasında dinlenmek amacıyla verilen kısa ara, mola

teneke : far. * ten (ince yüzey) + ek (ile ilgili, gibi, -a ait) + e (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ince tabaka, ince meta tabaka

tenekkub : ara. * nakaba (örtmek, kaplamak, gizlemek; delik açmak, delmek), nikab (perde, örtü, maske, saklama, gizleme) * nikab örtme, peçeleme, peçe örtme

tenekkus : ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak), naks (azalma, eksilme), tenkis (eksiltme, azaltma, noksanlaştırma; bir şeyin miktarını, değerini veya derecesini azaltma, eksiltme, indirme; hukukta ve maliyede belirli bir tutarın veya hakkın azaltılması) * gerileme, eksilme, alçalma, yozlaşma; değer, nitelik, güç veya düzey bakımından geriye gitme, eksilip zayıflama, bozulma, düşkünleşme, irtifa ve itibar kaybetme

tenekteplaz : lat. * tenec (farmasötik ön ek) + teplase (doku plazminojen aktivatörleri (t-PA) belirteci) * akut miyokart enfarktüsü gibi damar tıkanıklıklarında oluşan kan pıhtısını çözerek damar açıklığını yeniden sağlamada kullanılan, genetik olarak değiştirilmiş rekombinant doku plazminojen aktivatörü niteliğinde trombolitik ilacın etkin maddesi (C2561H3919N747O781S40)

tenemmül : ara. * neml (karınca) * vücudun bir tarafı, bir organı uyuşup karıncalanma

teneramente : lat. * tenerus (yumuşak, nazik, taze, hassas) (lat.); tenero (ita.) + mens, mentis (zarf eki; -ce, -casına) (lat.); mente (ita.) * müzikte bir bölümün yumuşak, şefkatli, içten, duygulu ve incelikli bir anlatımla seslendirilmesini belirten tempo ve ifade terimi, eserin sıcak ve zarif bir duygusallıkla icra edilmesi gerektiğini gösteren yorum işareti

tenesin : ing. * Tennessee (ABD'de eyalet adı) + ine (kimyasal madde eki) * atom numarası 117, simgesi Ts olan, yapay olarak elde edilen, son derece kısa ömürlü ve yüksek radyoaktifliğe sahip halojen grubu kimyasal element

tenesmus : gre., lat. * teinesmos (zorlama, ıkınma, sürekli dışkılama isteği) (teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak) + ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) (gre.); tenesmus (lat.) * bağırsak veya mesane boşalmış olmasına karşın dışkılama veya idrar yapma gereksiniminin sürmesiyle ortaya çıkan, çoğu zaman ağrılı ve sonuçsuz ıkınmalarla belirgin hastalık belirtisi

tenessük : ara. * nasaka (usül takip etmek, yol izlemek, yöntem uygulamak, ritüel yapmak, adeti yerine getirmek, ibadet vasıtası olanı yapmak); menasik (ç.), nusuk (usül, yol, yöntem, ritüel, adet; ibadete yani iyi, doğru, dürüst, yüksek ahlaklı, sevgi dolu insan olmaya vasıta olacak uygulama (menasik (ç.) ) * ibadet etme, ritüel yapma

teneşir : far. * tan (beden, vücut, gövde, ceset) + şuştan (yıkamak), şuy (yıkayan) * İslam, gelenekte ölünün yıkanması sırasında üzerine yatırıldığı taş, tahta veya metalden yapılmış yıkama sediri, gasilhane içinde kullanılan yıkama masası

tenevvü : ara. * nev (tür, çeşit, cins, sınıf) * aynı bütün içinde farklı tür, biçim, nitelik veya özelliklerin bir arada bulunması, çeşitlenme, türlü olma, çeşitlilik gösterme

tenevvüm : ara. * nama (uyumak, dinlenmek), nevm (uyku; dinlenme; uyuşma) * uyuma, uyuklama, pinekleme

tenevvür : ara. * nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı), navvara (aydınlatmak, ışıklandırmak, nurlandırmak), munevver (aydınlatılmış, ışık verilmiş; bilgi ve kültürle aydınlanmış, görgülü ve kültürlü kimse, aydınlanmış) * aydınlanma, ışıklanma, nurlanma; bilgi, hakikat veya ilahi feyiz sayesinde zihnin ve gönlün aydınlığa kavuşması

tenezzüh : ara. * nazaha (arınmak, temizlenmek, saflaşmak), nezh (saflık, arılık, paklık, temizlik), nezih (saf, arı, pak, temiz) * kusur, günah, suç, pislik ve ayıptan uzak olma; uzak durma, temizlenme, arınma; gezinti yapma, uzaklaşma, gezinti

tenezzül : ara. * nazala (indirmek; ağırlamak, misafir etmek), nuzul (indirme, nezle; ağırlama, ikram, karşılık; konak yeri; misafir için hazırlanan yemek), menzil (inilecek yer, durak, ev; bir yolculukta, belli bir yol alıştan sonra dinlenmek için durulan, daha önce belirlenmiş olan yer; atılan bir merminin ulaşabildiği uzaklık) * aşağı inme, alçalma; lütufta bulunma, değerinden ödün verme; bulunduğu makam, mevki veya değerden aşağı bir duruma inmeyi kabul etme, kendine yakıştırmadığı bir işi lütuf veya gönül indirerek yapma, önem vermediği bir kimse veya işle ilgilenmeyi uygun görme, gönül indirme

tenezzür : ara. * nazara (adamak, adakta bulunmak), nezr (adak, adama) * Tanrı'ya veya kutsal sayılan bir amacın gerçekleşmesi dileğiyle belirli bir ibadet, bağış veya davranışı yerine getirmeyi üzerine alma, adakta bulunma, adak adama, nezretme

tenfih : ara. * nefaha (üflemek, şişirmek, esmek), nefh (üfleme, üfürme, üfürük, esme; rüzgar esme; güzel kokunun yayılması), infitah (şişkinlik, şişme, kabarma; organ büyümesi) * üfleyerek veya hava vererek şişirme, kabartma veya genişletme; bir düşünceyi, duyguyu veya olayı büyütüp olduğundan daha önemli gösterme

tenfil : ara. * nafl (fazlalık, ilave, bağış; gönüllü olarak yapılan), naffala (fazladan vermek, ilave etmek, ödüllendirmek) * savaşta üstün başarı gösteren kimselere ganimetten normal paylarının dışında ek pay verilmesi, bir kimseyi fazladan pay veya ödülle mükafatlandırma, ilave ihsanda bulunma, ganimetten fazladan pay verme, ödüllendirme

tenfir : ara. * nafara (ürkmek, kaçmak, irkilmek, tiksinmek, iğrenmek, birden uzaklaşmak, yerinden fırlamak, ani hareketle çıkmak, sinirleri bozulmak), naffara (ürkütmek, kaçırmak, uzaklaştırmak, nefret ettirmek), nufur (ürkme, kaçınma, uzak durma, iğrenme, tiksinme, nefret etme), nefret (ürkme, tiksinme, iğrenme, sinirleri bozulma), teneffur (uzak durma, tiksinme, iğrenme, çekinme, kaçınma, nefret etme) * ürkütme, nefret ettirme, uzaklaştırma; bir kimseyi veya topluluğu korkutarak, tiksindirerek veya soğutarak uzaklaştırma, nefret ve isteksizlik uyandırma, kaçınmasına yol açma

tenfis : ara. * nefese (üflemek, solumak, nefes vermek, solunum yapmak) * nefeslendirme, soluklandırma, ferahlandırma

tenfiz : ara. * nafaza (girmek, duhul etmek, dahil olmak, sokmak, geçmek, geçirmek; yerine getirmek, yürürlüğe koymak), nufuz (girme, geçme, duhul etme, sokulma, sızma, girme, geçme, delme, girme, içine işleme, sözü geçme, etkili olma) * içinden geçirme, dahil etme, içine sokma; yerine getirme, yürürlüğe koyma, uygulama

tenge : tür. * tenge (denge, eşit, eşitlik, karşılık) * Orta Asya ülkesi Kazakistan'ın resmi para birimi

tenger : tür. moğ. * tenri, tengri (gök, gökyüzü; gök tanrısı) (tür.) + tenger (gök, gökyüzü; göksel alem; bazı Moğol lehçelerinde büyük su, deniz) (moğ.) * gök, gökyüzü, göksel alem; gök tanrısı; büyük su, deniz

tengri : çin., tür., moğ. * tianri (çin.), tengri (gök tanrısı) (gökyüzü, tanrı, ilah) (tengre, tenger (gök, gökyüzü, göksel alem) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (moğ., tür.) * Avrasya stepleri'nde ortaya çıkan, şamanizm ve animizme dayanan tek tanrılı inanç sistemi

tenha : far. * tanha (yalnız, tek başına, kimsesiz) (tan, ten (ten (cilt, deri, beden, vücut, gövde) + ha (ayırma, yalnızlık ve tekillik eki) * yalnız, tek başına, kimsesiz, ıssız; kalabalık olmayan, başka kimselerin bulunmadığı, ıssız yer, gözlerden uzak

tenis : fra. * tenir (tutmak, yakalamak, kavramak), tenez (tutunuz, yakalayınız, kavrayınız) (fra.); tennis (ing.) * iki oyuncu veya ikişer kişilik iki takım arasında, raketlerle topun ağ üzerinden karşılıklı olarak vurulmasına dayanan, belirli puanlama kurallarıyla oynanan, hız, çeviklik, dayanıklılık ve teknik beceri gerektiren raket sporu

tenis kortu : fra., lat. * tenir (tutmak, yakalamak, kavramak), tenez (tutunuz, yakalayınız, kavrayınız); tennis (ing.) + cohors, cohort (avlu, korunaklı alan, çevrili alan, askeri birlik; maiyet, beraberinde olanlar) (co, con (ile, birlikte, beraber) + hors, hortis, hortos (bahçe, çevrili alan) ) (lat.); court (fra.) + u (iyelik eki) (tür.) * tenis oyununun tekler veya çiftler karşılaşmalarının kurallara uygun ölçülerde oynanması için çizgiler, ağ ve zemin düzeniyle hazırlanmış açık veya kapalı oyun sahası

tenkıye : ara. * nakka (temizlemek, arıtmak, saflaştırmak, pak kılmak), naka (temizlik, saflık, paklık) * anüsten sıvı verilerek kalın bağırsağın dışkıdan arındırılmasını sağlayan lavman uygulaması, lavman

tenkib : ara. * nakaba (delmek, delik açmak, kazmak, incelemek, araştırmak, ortaya çıkarmak) * delme, kazma, inceleme, araştırma; bir şeyi derinlemesine araştırma, inceleme veya kazı yaparak ortaya çıkarma, gizli veya örtülü olanı araştırıp açığa çıkarma, tahkik etme, keşfetme

tenkid : ara. * nakada (ayıklamak, ayırt etmek, eleştirmek, değerlendirmek; para, paranın gerçeğini sahtesinden ayırmak), nakd (ayıklama, ayırt etme, eleştirme; paranın gerçekliğini sınama) * kusurunu gösterme, eleştirme, eleştiri

tenkih : ara. * nakaha (ayıklamak, düzeltmek, arıtmak, tashih etmek) * ayıklama, düzeltme, gözden geçirme, arıtma; bir metni, kanunu, bilgiyi veya düşünceyi gereksiz, yanlış veya eksik unsurlardan arındırarak düzeltme, gözden geçirip daha doğru ve düzenli hâle getirme, tashih ve ıslah etme

tenkil : ara. * nakkala (ibret için ağır biçimde cezalandırmak, yıldırmak) * başkalarına ibret ve caydırıcılık oluşturacak biçimde ağır ceza verme, sert yaptırımlarla sindirme, gözdağı verme amacıyla cezalandırma, ibret olacak şekilde cezalandırma, yıldırma

tenkir : ara. * nakara, nakira (bilmemek, tanımamak, reddetmek, yadsımak, inkar etmek), nukr (bilmeme, tanımama; zorlanma, diretme, reddetme, yadsıma, inkar etme; zorluk; inkar) * tanınmaz hale getirme; belirsiz yapma, değiştirme

tenkis : ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak), naks (azalma, eksilme) * eksiltme, azaltma, noksanlaştırma; bir şeyin miktarını, değerini veya derecesini azaltma, eksiltme, indirme; hukukta ve maliyede belirli bir tutarın veya hakkın azaltılması

tenkiş : ara. * nakaşa (süslemek, desen yapmak), nakış (kumaş üzerine iplikle yapılan süsleme deseni veya motif), nakkaş (süsleyen, desen yapan, nakış yapan) * nakşetme, nakışlama, işleme, resim yapma

tenkit : ara. * nakada (ayıklamak, ayırt etmek, eleştirmek, değerlendirmek; para, paranın gerçeğini sahtesinden ayırmak), nakd (ayıklama, ayırt etme, eleştirme; paranın gerçekliğini sınama) * kusurunu gösterme, eleştirme, eleştiri

tenkiye : ara. * nakka (temizlemek, arıtmak, saflaştırmak, pak kılmak), naka (temizlik, saflık, paklık) * anüsten sıvı verilerek kalın bağırsağın dışkıdan arındırılmasını sağlayan lavman uygulaması, lavman

tenkiz : ara. * nakaza (kurtarmak, halas etmek), inkaz (kurtarma, kurtarılma, halas etme) * inkaz etmek, kurtarmak, kurtarılmak

tennesin : ing. * Tennessee (ABD'de eyalet adı) + ine (kimyasal madde eki) * atom numarası 117, simgesi Ts olan, yapay olarak elde edilen, son derece kısa ömürlü ve yüksek radyoaktifliğe sahip halojen grubu kimyasal element

tennur : ara. * nar, nur (ateş), tennur (ateşleme) * ekmek ve benzeri hamur işlerini pişirmek, ayrıca bazı yemekleri yüksek ısıyla hazırlamak için kullanılan, genellikle toprak, taş veya metalden yapılmış, silindir veya kubbe biçiminde, içten ısıtılan tandır türü fırın, ocak, fırın, tandır (thunder, tonnerre, Donner (gök gürültüsü, yoğun enerji) (ing., fra., alm.) )

tennure : ara. * nar, nur (ateş), tennur (ateşleme; ekmek ve benzeri hamur işlerini pişirmek, ayrıca bazı yemekleri yüksek ısıyla hazırlamak için kullanılan, genellikle toprak, taş veya metalden yapılmış, silindir veya kubbe biçiminde, içten ısıtılan tandır türü fırın, ocak, fırın, tandır) + e (isim yapım eki) * topraktan yapılan fırında, ocakta ekmek pişirme elbisesi; Mevlevi dervişlerinin giydiği, uzun ve geniş, yırtmaçlı, beli kırmalı, kolsuz ve yakasız giysi, semazen giysisi (yanarak tekamül etme teşbihinden)

tenodez : gre. * tendon, tenon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) + desis (bağlama, sabitleme, tespit etme) * gevşemiş veya yer değiştirmiş bir tendonun işlevini yeniden sağlamak amacıyla kemiğe veya başka bir yapıya cerrahi yöntemle sabitlenmesi işlemi, tendon tespiti

tenofovir : lat. * teno (farmasötik ön ek) + fovir (fosfonik asit türevi eki) * HIV ve hepatit B virüsünün çoğalmasını engellemek amacıyla kullanılan, nükleotit analoğu ters transkriptaz inhibitörü grubundan antiviral ilacın etkin maddesi (C19H30N5O10P)

tenoksikam : lat. * teno (farmasötik ön ek) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) (gre.) + icam (nonsteroid antiinflamatuar ilaç son eki) * ağrı, iltihap ve ateşi azaltmak amacıyla kullanılan, oksikam grubu nonsteroid antienflamatuvar ilaçlar arasında yer alan, romatizmal hastalıklar ile kas-iskelet sistemi ağrılarının tedavisinde kullanılan ilacın etkin maddesi (C13H11N3O4S2)

tenon : gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon, tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas kirişi) (lat.) * kasları kemiklere bağlayan, yoğun kollajen liflerden oluşan sağlam bağ dokusu; kas kirişi

tenor : lat. * tenere (tutmak, elinde bulundurmak) * erkek seslerinin baritondan daha ince, kontrtenordan genellikle daha kalın olan yüksek ses türü, bu ses aralığına sahip şarkıcı, çok sesli müzikte melodiyi veya ana ezgiyi taşıyan ses partisi

tenosinovit : gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon, tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas kirişi) (lat.) + synovia (eklem sıvısı ve onu üreten zar) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) (gre.) + ovum (dişi üreme hücresi, yumurta) (lat.) + eia (isim yapım ve durum eki) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * tendonları çevreleyen sinovyal kılıfın iltihaplanmasıyla ortaya çıkan, hareket sırasında ağrı, hassasiyet, şişlik ve tendon işlevinde kısıtlanmaya yol açabilen iltihabi hastalık

tenotomi : gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon, tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas kirişi) (lat.) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * bir tendonun gerginliğini azaltmak, deformiteyi düzeltmek veya hareketi kolaylaştırmak amacıyla cerrahi olarak kısmen veya tamamen kesilmesi işlemi

tenperver : far. * tan, ten (ten (cilt, deri, beden, vücut, gövde) + parvar, perver (besleyen, büyüten, yetiştiren, koruyan, seven, sever) * beden rahatını ve kişisel konforunu her şeyin üstünde tutan, çalışmaktan ve sıkıntıya katlanmaktan kaçınan, rahatına düşkün, keyif ve zevkine aşırı bağlı kimse, bedenine düşkün

tensib : ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek), munasib (uygun, yaraşır, elverişli), nasib (kısmet, pay, hisse, talih) * uygun görme, uygun bulma, münasip sayma; bir işi, öneriyi veya kararı uygun ve yerinde bularak kabul etme veya onaylama, resmi yazışmalarda yetkili makamın uygun görme ve olur verme işlemi

tensibilite : lat. * tensibilis (tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tension (tansiyon, gerilim, basınç) + abilis (sıfat yapım eki) ) + itas (isim yapım ve durum eki)* bir malzemenin çekilmeye, gerilmeye veya uzatılmaya karşı gösterdiği direnç veya gerilme yeteneği, esneyebilirlik, gerilebilirlik, uzayabilirlik

tensibl : lat. * tensibilis (tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tension (tansiyon, gerilim, basınç) + abilis (sıfat yapım eki) ) * bir malzemenin çekilmeye, gerilmeye veya uzatılmaya karşı gösterdiği direnç veya gerilme yeteneği ile ilgili, esneyebilir, gerilebilir, uzayabilir

tensif : ara. * nasafa (yarmak, yarım etmek, ikiye bölmek, yarı olmak, eşitlemek, ortasını bulmak, adil olmak, orta yol bulmak), nisf (yarı, yarım) * ikiye bölme; bir bütünü iki eşit parçaya ayırma, miktar veya değeri yarıya düşürme, yarıya indirme işlemi

tensik : ara. * nasaka (dizmek, sıralamak, düzenlemek) * düzenleme, sıralama, uyumlu hale getirme; dağınık veya bağımsız unsurları belirli bir düzene göre sıralayıp birbirleriyle uyumlu duruma getirme, iş, işlem veya faaliyetleri eşgüdüm içinde yürütülecek biçimde düzenleme, koordinasyon sağlama

tensikat : ara. * nasaka (dizmek, sıralamak, düzenlemek), tensik (düzenleme, sıralama, uyumlu hale getirme) + at (isim yapım ve çoğul eki) * düzenlemeler, eşgüdüm işlemleri; ş, işlem, kurum veya personelin belirli bir düzen ve uyum içinde yeniden düzenlenmesine yönelik uygulamalar, eşgüdüm ve düzenleme çalışmaları, özellikle personel azaltılması veya yeniden yapılandırma amacıyla yapılan idari düzenlemeler

tensil : ara. * nesl (soy, sop, zürriyet, döl, kuşak, jenerasyon; inme), nasala (doğmak, nesil vermek, üremek, soylanmak, çoğalmak) * soyunu sürdürme, nesil meydana getirme, üreme; ağaçların tohumlanarak veya dökülen yapraklarının toprağa karışmasıyla yeni orman gençliklerinin elde edilmesi süreci, gençleştirme

tensip : ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek), munasib (uygun, yaraşır, elverişli), nasib (kısmet, pay, hisse, talih) * uygun görme, uygun bulma, münasip sayma; bir işi, öneriyi veya kararı uygun ve yerinde bularak kabul etme veya onaylama, resmi yazışmalarda yetkili makamın uygun görme ve olur verme işlemi

tensiye : ara. * nesiye (unutmak), nisyan (unutma, unutkanlık) * unutturma, unutturulma

tensiyometre : lat., gre. * tentio (gerilim, germe, uzatma) (tendere (uzanmak, yönelmek, germek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) + metron (ölçü) (gre.) * gerilimi, basıncı veya çekme kuvvetini ölçen alet; sıvıların yüzey gerilimini veya toprağın nem gerilimini (suyun toprak tanecikleri tarafından tutulma kuvvetini) ölçmek için kullanılan bir araç

tensör : gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon, tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas kirişi) (lat.), tensor (geren, uzatan, germek için zorlayan) (lat.) * skaler (yönsüz nicel büyüklük), vektör (yönlü büyüklük) ve matris (iki boyutlu nesne) gibi çok boyutlu verinin simgelenebildiği geometrik bir nesne; matematik ve fizikte skaler, vektör ve daha yüksek dereceli nicelikleri ortak bir yapıda ifade eden, koordinat sistemi değiştiğinde belirli dönüşüm kurallarına göre bileşenleri değişen çok bileşenli cebirsel büyüklük, ayrıca anatomide bir organı veya dokuyu geren kaslara verilen ad

tensör-vektör-skaler : lat. * tensor (gerilmiş, gerilerek oluşturulmuş yapı) (teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon, tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas kirişi) (lat.), tensor (geren, uzatan, germek için zorlayan) (lat.) ) + vector (taşıyan, götüren; ileten) (vehere (iletmek, aktarmak, nakletmek, taşımak, götürmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) + scalaris (basamaklı, merdivensel, ölçekle ilgili, ölçülebilir, skaler) (scala (merdiven, basamak) + aris (ile ilgili, -a ait) ) * matematik ve fizikte büyüklükleri ifade etmek için kullanılan, yön ve boyut özellikleri birbirine göre artan temel kavramlar (Skaler sadece sayısal değerden ibarettir, vektör buna yön ekler, tensör ise bunların daha kapsamlı ve çok boyutlu halidir.)

tenşir : ara. * naşara (diriltmek, canlandırmak; ölüyü diriltmek; yaymak, saçmak, dağıtmak, ilan etmek), nuşur (dirilme, diriltme, canlanma, canlandırma; ölüyü diriltme; yayma, dağıtma, saçma, ilan etme), neşr (yazılı veya basılı bir metni çoğaltarak, halka veya ilgililere ulaştırma, yayımlama) * yayma, neşretme, dağıtma, açma; bir yazıyı, haberi, düşünceyi veya bilgiyi yayma, dağıtma ve duyurma, yayımlama, neşretme, geniş bir çevreye ulaştırma

tenşit : ara. * neşata (canlanmak, harekete geçmek, enerji kazanmak, coşmak), neşat (canlılık, enerji, sevinç, coşku, neşe ve keyif kaynağı) * keyiflendirme, şenlendirme, canlandırma, harekete geçirme, teşvik etme, coşturma, enerji kazandırma, özendirerek canlılık ve istek kazandırma, faaliyetini artırma

tentakül : lat. * tentaculum (dokunma organı, tutucu uzantı) (tentare (dokunmak, değmek, temas etmek, yoklamak, denemek) + culum (küçültme eki) ) * zoolojide özellikle omurgasız hayvanlarda bulunan, dokunma, algılama, beslenme veya tutunma işlevlerinde kullanılan ince ve hareketli uzantı, duyarga, dokunaç

tente : lat., ita. * tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek) (lat.); tenda (çadır, gölgelik, tente) (ita.) * güneş, yağmur veya rüzgârdan korunmak amacıyla kapı, pencere, dükkân önü, balkon, teras veya açık alanların üzerine gerilerek kullanılan, bez, branda veya benzeri dayanıklı malzemeden yapılmış açılır kapanır örtü, gölgelik

tentene : lat., fra., tür. * dentella (küçük diş, dişçik; iğne oyası) (dens, dentis (diş) + ella (küçültme eki) (lat.); dentelle (fra.) * kumaşın kenarına işlenen girintili örgü

tentorium : lat. * tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tentorium (örtü, çadır) (tentor (örten, örtücü) + ium (yer eki) ) * kranial boşluğu dört bölmeye ayıran dört dural kıvrımdan biri, kafatasında anabeyin (cerebrum) ile küçük beyin (cerebellum) arasındaki zar gibi dokusal bölüm, beyincik çadırı, dura mater

tentoryum : lat. * tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tentorium (örtü, çadır) (tentor (örten, örtücü) + ium (yer eki) ) * kranial boşluğu dört bölmeye ayıran dört dural kıvrımdan biri, kafatasında anabeyin (cerebrum) ile küçük beyin (cerebellum) arasındaki zar gibi dokusal bölüm, beyincik çadırı, dura mater

tentür : lat., fra. * tinctura (boya, renk) (tingere (boyamak, renklendirmek), tinctus (boyanmış, renklendirilmiş) + ura (isim yapım eki) ) (lat.); teint, teinture (renk, boya, ten rengi, cilt tonu), teinter (boyamak, renklendirmek) + ure (isim yapım eki) ) (fra.) * boyama, renklendirme işlemi; boya maddesi, özellikle saç veya kumaş boyası; eczacılıkta alkollü bitki özütü

tentürdiyot : lat., fra. * tinctura (boya, renk) (tingere (boyamak, renklendirmek), tinctus (boyanmış, renklendirilmiş) + ura (isim yapım eki) ) (lat.); teint, teinture (renk, boya, ten rengi, cilt tonu), teinter (boyamak, renklendirmek) + ure (isim yapım eki) ) + de (tamlama bağlacı) + ioeides, iodos (mor, menekşe renkli, morumsu, iyotla ilişkili) (ion (menekşe) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) (gre.); yavd (ara.), iodum (lat.) * iyodun alkolde çözündürülmesiyle elde edilen antiseptik çözelti, yara temizliğinde kullanılan kahverengi dezenfektan; iyot tentürü

tenvi : ara. * nev (tür, çeşit, cins, sınıf) * çeşitlendirme, nevilendirme, türlü türlü etme, sınıflandırma

tenvim : ara. * nama (uyumak), nevm (uyku) * uyutma, hipnotize etme

tenvin : ara. * ana (ifade etmek, anlam vermek, anlamına gelmek; taşımak), naa (niyet etmek, yönelmek; dilbilgisinde belirsizlik ve sonuna “n” sesi ekleme) * Arapçada isimlerin sonuna gelen çift hareke, kelimenin belirsizliğini ve çoğunlukla “n” sesiyle okunmasını gösteren dilbilgisel işaret, nunlama

tenvir : ara. * nara (yönlendirmek, çevirmek, dönmek; aydınlatmak, ışık vermek, parlamak), nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı), nevr (aydınlık, ışık; çiçek açma) * ydınlatma, ışıklandırma, nurlandırma; manevi olarak bilgilendirme, irşat etme, zihni ve kalbi aydınlatma

tenviye : ara. * naya (istemek, tasarlamak, amaçlamak, hedeflemek, kastetmek, yönelmek, azmetmek), niyet (bir davranışı, eylemi veya kararı yönlendiren bilinçli amaç, kasıt, düşünce, gaye, amaç, hedef, yönelme) * niyet etme, kastetme, isteme, tasarlama, amaçlama, hedefleme, yönelme, azmetme

tenya : gre. * taenia (şerit, kurdele; bağırsak kurdu) * ince bağırsakta yaşayan bir yassı solucan türü, taenia saginata

tenyazis : gre. * taenia (şerit, kurdele; bağırsak kurdu) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * şerit veya bağırsak kurdu olarak bilinen yassı solucanların (tenya) insan veya hayvanların bağırsaklarına yerleşmesiyle oluşan, genellikle çiğ veya az pişmiş et tüketimi yoluyla bulaşan paraziter bir enfeksiyon

tenyoz : gre. * taenia (şerit, kurdele; bağırsak kurdu) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * şerit veya bağırsak kurdu olarak bilinen yassı solucanların (tenya) insan veya hayvanların bağırsaklarına yerleşmesiyle oluşan, genellikle çiğ veya az pişmiş et tüketimi yoluyla bulaşan paraziter bir enfeksiyon

tenzih : ara. * nazaha (arınmak, temizlenmek, saflaşmak), nezih (saf, arı, pak, temiz), nezh (kötü niteliği olmama, kötü niteliklerden arınmış olma), nezih (pak, temiz, saf) * uzak tutma, arındırma, temizleme, münezzeh addetme, suç, günah, kötülük gibi olumsuz niteliklerden uzak addetme

tenzihen mekruh : ara. * tenzih (uzak tutma, arındırma, temizleme, münezzeh addetme, suç, günah, kötülük gibi olumsuz niteliklerden uzak addetme ) + en (olarak) + mekruh (iğrenti verici, tiksindirici, iğrenç, tiksinç, istenmeyen, hoşlanılmayan, hoş olmayan; İslamda, dince yasaklanmamış olmakla birlikte yapılmaması istenen) * nehyine dair şer'i bir delil olmamakla beraber işlenmesi kerih görülen iş; dinen yapılmaması tercih edilen, ancak yapılması günah sayılmayan; terk edilmesi övülen, işlenmesi cezayı gerektirmeyen mekruh amel türü

tenzil : ara. * nazala (indirmek, aşağıya göndermek/götürmek), nuzul (inme, indirme, aşağıya gönderme) * indirme, aşağıya gönderme; özellikle Kur’an’ın Allah tarafından peyderpey vahyedilmesi, vahiy yoluyla indirilmesi

tenzilat : ara. * nazala (indirmek, aşağıya göndermek/götürmek), nuzul (inme, indirme, aşağıya gönderme), tenzil (indirme, aşağıya gönderme) * indirimler; ticarette satış fiyatından yapılan fiyat düşüşleri, iskontolar; eski kullanımda indirmeler, aşağıya gönderilmeler

tenzile : ara. * nazala (indirmek, aşağıya göndermek/götürmek), nuzul (inme, indirme, aşağıya gönderme), tenzil (indirme, aşağıya gönderme) * indirme, aşağı bırakma, aşağıya gönderme; gökten indirme, azar azar indirme; kadın ismi

tenzin : ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek), müzeyyen (süslenmiş, bezenmiş, güzelleşmiş, donanmış), ziynet (süs, bezek) * süsleme, bezeme, güzelleştirme, donatma

tenzir : ara. * anzara (uyarmak, ikaz etmek), inzar (uyarma, ikaz etme) * uyarmak, korkutmak, sakındırmak, haber vermek

teoaitya : gre. * theos (ilah, tanrı) + aitein (suçlamak, sorumlu tutmak) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * Tanrı’yı ölümlere veya kötülüklere izin verdiği için sorumlu görme eğilimi

teobromin : gre. * theos (ilah, tanrı) + broma (yiyecek, gıda, besin, azık, rızık) * kakao bitkisinde, çikolata, çay ve kola fındığı da dahil olmak üzere bazı gıdalarda bulunan, saf hali acı bir tat içeren, merkezi sinir sistemi uyarıcısı niteliğinde olan kafein benzeri psikoaktif bir metilksantin alkaloidi (C7H8N4O2)

teodise : gre. * theos (ilah, tanrı) + dike (adalet, hak, yargı) * teolojide (din felsefesi) kötülük ile mutlak iyi olan Tanrı kavramının nasıl bağdaştığını, dünyada kötülük, acı ve adaletsizlik varken Tanrı’nın nasıl adil ve iyi olabileceğini açıklamaya çalışan felsefi düşünce akımı, ilahi adaleti savunma öğretisi

teofilin : çin, fra., gre. * cha (çay) (çin.); thé (çay) (fra.) + phyllon (yaprak) (gre.) * ilk kez çay yapraklarından elde edilen, bronşları genişletici olarak astım ve KOAH tedavisinde kullanılan doğal kökenli metilksantin grubu alkaloid (C7H8N4O2)

teogoni : gre. * theos (ilah, tanrı) + genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori), gonia (doğuş, oluşum) * tanrıların kökenini, soyunu, doğuşunu ve birbirleriyle olan ilişkilerini anlatan mitolojik öğreti; tanrılar soyağacı

teokrasi : gre. * theos (ilah, tanrı) + kratia (kudret, güç, iktidar, güçlülük, kuvvetlilik; yönetim) (kratos (güç, kudret, kuvvet, sağlamlık) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * devlet yönetiminin ilahî iradeye dayandırıldığı, dini otoritenin siyasî iktidarı elinde bulundurduğu yönetim biçimi; din devleti

teokrat : gre. * theos (ilah, tanrı) + kratos (güç, kudret, kuvvet, sağlamlık) * teokratik yönetimi benimseyen veya uygulayan kimse; dini otoritenin devlet yönetiminde egemen olmasını savunan veya bu yönetimde görev alan kişi

teokratik : gre. * theos (ilah, tanrı) + kratos (güç, kudret, kuvvet, sağlamlık) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * teokrasiye ilişkin, devlet yönetiminin dini otoriteye veya ilahî iradeye dayandığı yönetim biçimiyle ilgili

teolitik : gre. * theos (ilah, tanrı) + politikos (siyaset ile ilgili, politika ile ilgili, siyasi) (polis (devlet, şehir) + tikos (ile ilgili-a ait) ) * din ile siyaseti birlikte ele alan, dini esaslara dayalı siyaset anlayışıyla ilgili; ilahiyat ile politikanın kesişimine ilişkin

teolog : gre. * theos (ilah, tanrı) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * tanrı, din ve inanç konularını sistemli biçimde inceleyen kişi; ilahiyatçı, tanrıbilimci

teoloji : gre. * theos (ilah, tanrı) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * Tanrı'nın varlığı, sıfatları, dinî inançlar ve vahiy gibi konuları sistemli biçimde inceleyen ilim; ilahiyat, tanrıbilim

teoman : tür. * tuman, tümen (on bin, on bin kişilik ordu/birlik) * Asya Hun İmparatorluğu'nun kurucusu ve Mete Han'ın babası olan "ilk Hun hükümdarı"

teonim : gre. * theos (ilah, tanrı) + onoma, onuma, onyma, onomos, nimo (isim, ad) * tanrı adı; bir tanrının veya ilahın özel adı, dinler ve mitolojide tanrı adlarını inceleyen adbilim terimi

teorem : gre. * theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (theoreo, theorein (gözlemek, seyretmek, incelemek, zihinde değerlendirmek), theoros (gözlemci, gözetleyen, gören, seyirci) + ma (isim yapım eki) ) * mantıksal olarak kanıtlanmış matematiksel önerme; ispatla doğruluğu gösterilen kural veya öneri

teori : gre. * theoreo, theorein (gözlemek, seyretmek, incelemek, zihinde değerlendirmek), theoros (gözlemci, gözetleyen, gören, seyirci) + eia (isim yapım ve durum eki) * olguları açıklamak ve öngörüde bulunmak amacıyla oluşturulan sistemli bilgi ve ilkeler bütünü; kuram

teorik : gre. * theoreo, theorein (gözlemek, seyretmek, incelemek, zihinde değerlendirmek), theoros (gözlemci, gözetleyen, gören, seyirci) + eia (isim yapım ve durum eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * teoriye ilişkin, uygulamadan çok ilke ve kavrama dayanan, kuramsal

teorisyen : gre. * theoreo, theorein (gözlemek, seyretmek, incelemek, zihinde değerlendirmek), theoros (gözlemci, gözetleyen, gören, seyirci) + eia (isim yapım ve durum eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + ianos (-cı, yapan, eden eki) * bir alanda kuram geliştiren, teoriler üreten veya teorik çalışmalar yapan kimse, kuramcı

teosofi : gre. * theos (ilah, tanrı) + sophia (bilgelik, bilgililik) (sophos (bilge) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * tanrısal bilgeliğe sezgi ve mistik tecrübeyle ulaşılabileceğini savunan öğreti; ilahî hikmet, tanrı bilgeliği

teozofi : gre. * theos (ilah, tanrı) + sophia (bilgelik, bilgililik) (sophos (bilge) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * tanrısal bilgelik, tanrı bilgeliği, ilahi bilgi, ilahi hikmet; Antik Yunan ve Doğu mistisizmini birleştiren, evrenin ve ilahi olanın doğasını gizli ve aşkın bilgilerle açıklamayı amaçlayan, tanrısal bilgeliğe sezgi ve mistik tecrübeyle ulaşılabileceğini savunan mistik bir felsefi öğreti ve hareket

tepal : gre. * tepalon (çanak ve taç yaprakların birbirinden ayırt edilemediği çiçek örtüsü yaprağı, tepal), petalon (taç yaprak, yaprak, ince levha) * botanikte çanak yaprak (sepal) ve taç yaprak (petal) arasında belirgin ayrım bulunmayan çiçeklerdeki örtü yaprağı birimi, tepal, perigon yaprağı

tepe : tür. * tepe (en üst nokta, zirve, yüksek yer, yükseklik, üst kısım) * bir şeyin en üst noktası, zirvesi; dağ, tepe veya herhangi bir nesnenin en yüksek bölümü; en üst düzey, doruk (top (tepe) (ing.) )

tepebaşı : tür. * tepe (en üst nokta, zirve, yüksek yer, yükseklik, üst kısım) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) * Eskişehir’in bir ilçesi

tepegöz : tür. * tepe (en üst nokta, zirve, yüksek yer, yükseklik, üst kısım) + göz (görme organı) * Türk mitolojisinde başının tepesinde tek gözü bulunduğuna inanılan efsanevi yaratık; sunumlarda kullanılan ve görsel materyalleri yansıtmaya yarayan optik cihaz

tepelemek : tür. * tepe (en üst nokta, zirve, yüksek yer, yükseklik, üst kısım) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * başına veya tepesine vurmak, ezmek, öldürmek; mecazen sert biçimde bastırmak, etkisiz hale getirmek

tepelitavuk : tür. * tepe (en üst nokta, zirve, yüksek yer, yükseklik, üst kısım) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) + tavuk (dişi kanatlı kümes hayvanı) * Güney Amerika'da yaşayan, ağaçlara tırmanabilen ve tepeli tavukgiller familyasına ait olan, başının üzerinde ibik yerine tüy demeti (tepelik) bulunan egzotik bir kuş türü; tepesi sorguçlu evcil tavuk, Opisthocomus hoazin

tepetaklak : tür. * tepe (en üst nokta, zirve, yüksek yer, yükseklik, üst kısım) + taklak (yuvarlanma, baş aşağı dönme) (takla (yuvarlanarak baş aşağı dönme, baş aşağı yuvarlanma) + k (isim veya sıfat yapım eki) ) * başı aşağı gelecek biçimde ters dönmüş; yuvarlanarak veya altüst olarak düşmüş, altüst olmuş

tephir : ara. * bahara (buğu olmak, gaz haline gelmek; tütmek), buhar (sıvıların ve bazı katıların ısı etkisiyle dönüştükleri gaz durumu, buğu) * buharlaşma, buharlaştırma, buğulama, buğuya tutma; sağlık ve sanayi alanlarında, maddelerin buhar veya etüv kullanılarak sterilize edilmesi veya işlemden geçirilmesi süreci

tephirhane : ara. * bahara (buğu olmak, gaz haline gelmek; tütmek), buhar (sıvıların ve bazı katıların ısı etkisiyle dönüştükleri gaz durumu, buğu), tebhir (buharlaşma, buharlaştırma, buğulama, buğuya tutma; sağlık ve sanayi alanlarında, maddelerin buhar veya etüv kullanılarak sterilize edilmesi veya işlemden geçirilmesi süreci) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * mikroplu eşyaların veya giysilerin buğu (yüksek sıcaklık ve buhar) yardımıyla dezenfekte edildiği ve sterilize edildiği yerlere (buğuevi) verilen tarihi bir isim

tepi : tür. * tep (vurmak, itmek, basmak, karşı koymak) + i (isim yapım eki) * itme, dürtme, basınçla verilen güç; fizik ve mekanikte bir cisme hareket kazandıran etki, itki, tepme gücü, reaksiyon kuvveti; bir işi yapmak veya harekete geçmek için duyulan, bireyin engelleyemeyeceği kadar güçlü istek, içtepi veya itki

tepik : tür. * tep (vurmak, itmek, basmak, karşı koymak) + ik (isim yapım eki) * ayağın taban veya topukla yaptığı vurma hareketi, tekme; bir şeyin itilmesi veya vurulmasıyla oluşan etki, tepme hareketi

tepinmek : tür. * tep (vurmak, itmek, basmak, karşı koymak) + in (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * ayaklarıyla yere vurmak, çırpınarak hareket etmek; sevinç, öfke, acı veya çaresizlik gibi durumlarda aşırı biçimde hareket etmek

tepişmek : tür. * tep (vurmak, itmek, basmak, karşı koymak) + iş (işteş fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * karşılıklı olarak ayakla vurmak, tekmeleşmek; hayvanlarda birbirine karşı ayaklarıyla saldırmak; mecazen çatışmak, mücadele etmek

tepki : tür. * tep (vurmak, itmek, basmak, karşı koymak) + ki (isim yapım eki) * bir etkiye karşı gösterilen karşılık, reaksiyon; fizik ve psikolojide dıştan gelen bir etki veya uyarana karşı oluşan cevap, karşı koyma hareketi

tepmek : tür. * tep (vurmak, itmek, basmak, karşı koymak) + mek (fiil mastar eki) * itmek, iterek basmak, darbelemek (tap, taper, tippen (basmak, tuşlamak) (ing., fra., alm.) )

tepsi : far. * tebsi (sini, tabak) * yiyecek, içecek veya çeşitli eşyaları taşımaya yarayan geniş ve sığ kap; sini, sunum tablası

ter : tür. * ter (vücuttan çıkan sıvı, nem) * bedenin ısı düzenlemesi sırasında deriden çıkan tuzlu sıvı

ter’ib : ara. * ra'ba (korkmak, ürkmek, dehşete kapılmak, ürpermek) * fakir, sefil, kötü durumda olan; çok korkutma (terrible (korkunç) (ing., fra.) )

terabayt : gre., ing. * teras (canavar, dev, çok büyük, devasa büyüklük, olağan dışı oluşum, ucube) (gre.) + bite (ısırmak), byte (yedi veya sekiz bitlik veri depolama birimi) ("bite" (ısırmak, dişlemek) kelimesinden) * uluslararası sistemde) veya bilgisayar kullanımında yaklaşık 1024 gigabayt olarak kullanılan büyük veri depolama kapasitesi birimi (1 terabayt = 10^12 bite)

terabbus : ara. * rabasa (beklemek, gözlemek, gözetlemek) * bekleme, gözleme, gözetleme, bir şeyin gerçekleşmesini bekleyip gözetleme, fırsat kollama

teradüf : ara. * radafa (ardından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek; eklemek, sıraya koymak), redif (şiirde mısra sonunda anlam veya ses bakımından tekrar edilen kelime veya ek; sona ekleme, dizme) * art arda gelme, birbirini takip etme, peşpeşe gitme

terafuk : ara. * rafaka (yoldaşlık etmek, arkadaşlık etmek; birlikte olmak, eşlik etmek), refik (yol arkadaşı, yoldaş) * arkadaş olma, yoldaş olma, yardımlaşma, yardım etme

terahhum : ara. * rahima (acımak, korumak, esirgemek, şefkat göstermek), rahmet (acıma, şefkat, ihsan, esirgeme) * acıma, merhamet etme, şefkat gösterme,, esirgeme

teraib : ara. * teribe (göğüs kemiği, göğüs bölgesi, kaburga kemiği, kaburga) * göğüs kemikleri, göğüs bölgeleri, kaburga kemikleri, kaburgalar

terakiye : ara. * terkua (köprücük kemiği), terakiye (köprücük kemikleri; göğsün üst kısmındaki kemikler) * göğüs kafesinin üst bölümünde omuz ile göğüs kemiği arasında uzanan ince uzun kemik, köprücük kemiği

terakki : ara. * rakiya (yükselmek, tırmanmak, yukarı çıkmak, merdiven veya basamaklarla çıkmak), raki (yükselmiş, yukarı çıkmış; yükseltgenmiş, damıtılmış içki), rukiy (yükselme, yukarı çıkma) * gelişme, ilerleme, yükselme

terakkiperver : ara., far. * terakki (ilerleme, gelişme, bir durumdan daha ileri veya üstün bir duruma geçme) (ara.) + parvar, perver (besleyen, büyüten, yetiştiren, koruyan, seven, sever) (far.) * ilerlemeyi ve gelişmeyi savunan, ilerleme yanlısı, gelişmeye önem veren, ilerici

terakkub : ara. * rakaba (gözetlemek, gözlemek, izlemek) * bekleme, gözetleme, yol gözleme, muntazir olma

teraküm : ara. * tarakum (birikme, yığılma, üst üste toplanma) * birikme, yığılma, birçok şeyin zaman içinde üst üste toplanması

terane : far. * tarane (ezgi, şarkı, nağme) * ezgi, terennüm, nağme, ahenk, makam, musiki; çalgı sesi, gürültü, velvele; sürekli tekrarlanan söylem (mecazi)

terani : ara. * raa (görmek), tera )görürsün) + ni (beni) * sen beni görürsün, sen beni görüyorsun

teranostik : gre. * therapeia (iyileştirme, tedavi, bakım, hizmet) (therapeuein (iyileştirmek, tedavi etmek, terbiye etmek, hizmet etmek, hazır bulunmak) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + gnosis (bilme, bilgi, tanı) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tanı (diagnostik) ve tedaviyi (terapötik) aynı anda veya birbirini tamamlayacak şekilde birleştiren, özellikle nükleer tıp ve kişiselleştirilmiş tıpta kullanılan yaklaşım

terapi : gre., ara. * therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ); terbiye (te (isim yapan önek) + rab (eğitmek, öğretmek) + iye (-me, -lık, lik) ) (gre.); terbiye (öğreti, öğretme) (ara.) * hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi

terapist : gre. * therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) + istes (-cı, yapan, eden eki) * belirli bir tedavi veya iyileştirme yöntemini uygulayan, danışan veya hastaların fiziksel, ruhsal veya işlevsel sorunlarına yönelik profesyonel destek ve müdahalede bulunan uzman kişi

terapötik : gre. * therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * tedavi edici, tedaviyle ilgili, hastalığın iyileştirilmesine yönelik

terapötik abortus : gre., lat. * therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) + abortus (fetüsün veya embriyonun anne adyının gebelik haftasına bağlı olarak gelişimini tamamlamadan rahimden atılması ) (ab (aşağı, yok, değil) + oriri, orior (doğmak, oluşmak, meydana çıkmak, ortaya çıkmak, başlamak), ortus (doğuş, oluşum, meydana çıkma, ortaya çıkma, başlama) ) * annenin veya fetüsün sağlığını korumak amacıyla tıbbi gerekçelerle gebeliğin sonlandırılması, tedavi amacıyla yapılan düşük

terapötik indeks : gre., lat. * therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) + index (gösterge, işaret, dizin, fihrist) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + dexter (sağ, doğru) ) (lat.) * bir ilacın plazmadaki minimum etkin konsantrasyonu (MEK) ile minimum toksik konsantrasyonu (MTK) arasındaki doz aralığı; ilacın güvenli ve toksik doz arasındaki oranı gösteren farmakolojik ölçüt

teraryum : lat. * terra (yer, toprak) + arium (yer ve durum eki) * kara ortamındaki küçük bitki veya hayvanların doğal yaşam koşullarına benzer biçimde yetiştirildiği veya gözlemlendiği cam kap, karasal akvaryum; genellikle cam veya şeffaf plastik kaplar içerisinde oluşturulan, bitki ve toprak barındıran minyatür bir ekosistem

teras : lat. * terraceum (terrace (yaygın, geniş alan) + um (son ek) * teras, yaygın geniş alan, kalkan

teratodermoid : gre. * teras (canavar, dev, çok büyük, devasa büyüklük, olağan dışı oluşum, ucube) + derma (cilt, deri, ten, örtü, kabuk), dermatos (cilt, deri, ten ile ilgili) + eidos (şekil, biçim, form, görünüş) * deri ve farklı doku türleri içerebilen, doğuştan oluşan iyi huylu tümör niteliğindeki kistik yapı, dermoid teratom; genellikle overlerde (yumurtalıklar) veya testislerde görülen, embriyonel kökenli iyi huylu (benign) bir kist/tümör türü olan dermoid kist (matür kistik teratom)

teratojen : gre. * teras (canavar, dev, çok büyük, devasa büyüklük, olağan dışı oluşum, ucube) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, köken, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) + es (ile ilgili, -a ait) ) * gebelik sırasında embriyoda doğumsal bozukluklara yol açabilen, embriyo gelişimini bozucu (madde veya etken)

teratojenik : gre. * teras (canavar, dev, çok büyük, devasa büyüklük, olağan dışı oluşum, ucube) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, köken, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) + es (ile ilgili, -a ait) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * embriyoda veya fetüste doğumsal bozukluk oluşturmaya yol açan, teratojen özelliği taşıyan, gelişim bozukluğu meydana getiren

teratoloji : gre. * teras (canavar, dev, çok büyük, devasa büyüklük, olağan dışı oluşum, ucube) + legein, lego (söylemek, konuşmak), logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * doğumsal anomalileri, gelişim bozukluklarını ve bunların nedenlerini inceleyen bilim dalı, anomaliler bilimi

teratom : gre. * teratos (canavar) + onkoma (şişlik, kabarıklık, şişme, kabarma) * üreme hücrelerinde görülen iyi huylu veya kötü huylu olarak ortaya çıkan germ hücre tümörü

teratozoospermi : gre. * teras (canavar, dev, çok büyük, devasa büyüklük, olağan dışı oluşum, ucube) + zoon (canlı, hayvan) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), sperma (tohum, çekirdek, döl, bel, meni, sperm) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * sperm hücrelerinin biçim bozukluklarının normalden fazla oranda bulunmasıyla tanımlanan erkek üreme bozukluğu, anormal şekilli sperm hücrelerinin artışı

teravih : ara. * ravaha (dinlenmek, rahatlamak, mola vermek, gevşemek), rahat (dinlenme, mola verme), ravh (rahatlık, rahmet, esen rüzgarın hissettirdiği serinlik ve rahatlık; koklamak) * soluklanma, nefeslenme, nefes alma, dinlenme; Ramazan gecelerinde kılınan bir namaz (rih, ruh (rüzgar, esinti, nefes) (çoğulu "ervah"), rayiha (koku) (ara.), Ruhe (huzur) (alm.) )

terazi : ara. * taraza (dengelemek, eşitlemek), terazi (ölçü aleti, denge aleti, tartı, denge aracı; ölçü birimi) * ağırlık ölçmeye yarayan, iki kefeli veya farklı düzenekli tartı aracı, ölçü ve denge aracı

terazi burcu : ara., gre., tür. * terazi (ölçü aleti, denge aleti, tartı, denge aracı; ölçü birimi) (ara.) + pyrgos (kule, bir yapının en yüksek noktası) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * 23 Eylül - 22 Ekim tarihleri arasında doğanları temsil eden, adalet duygusu gelişmiş, zarif, uzlaştırıcı ve estetik düşkünü olan zodyak burcu

terazosin : gre. * tetra (etrahidrofuran veya tetrahidrofuroil belirteci) + azo (azot N belirteci) + osin (farmasötik ek) * iyi huylu prostat büyümesi ve hipertansiyon tedavisinde kullanılan, alfa-1 adrenerjik reseptörleri engelleyerek damar düz kaslarını gevşeten alfa bloker ilacın etken maddesi (C19H25N5O4)

terbinafin : lat. * ter (farmasötik ön ek) + butyl (dört karbonlu alkil zinciri (C4H9) eki) + naphtalene (naftalin halkası (C10H8) ) + ine (kimyasal madde eki) * mantar enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan, ergosterol sentezini engelleyerek mantar hücre zarının oluşumunu bozan alilamin grubu antifungal ilacın etken maddesi (C21H25N)

terbiye : ara. * rabba (yetiştirmek, büyütmek, eğitmek), rabb (terbiye eden, yetiştiren, terbiyeci, eğitmen, öğretmen, yöneten; ilah, tanrı) * yetiştirme, büyütme, eğitme; eğitim ve görgü yoluyla davranış kazandırma, iyi ahlak ve toplumsal kurallara uygun yetiştirme; yemeğe tat ve kıvam vermek amacıyla katılan yumurta, un, limon gibi malzemeden oluşan karışım

terbiyum : isv., lat. * Ytterby (İsveç'te bir köy adı) + ium (element eki) (lat.) * atom numarası 65 simgesi Tb olan, lantanitler grubunda yer alan, kimyasal element

terbutalin : lat. * tertiarius (üçüncü sıra ile ilgili) (tertius (üçüncü) + arius (ile ilgili, -a ait) ) + butyl (dört karbonlu alkil zinciri (C4H9) eki) + al (alkol OH ve aldehit belirteci) + ine (kimyasal madde eki) * akciğerlerdeki bronş düz kaslarını gevşeterek solunum yollarını genişleten, astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), bronşit ve amfizem gibi solunum yolu hastalıklarının ve diğer bronkospastik hastalıkların tedavisinde ve hırıltı, nefes darlığı ve göğüs sıkışması gibi belirtilerin hafifletilmesinde kullanılan beta-2 adrenerjik reseptör agonisti bronkodilatör ilacın etken maddesi (C12H19NO3)

terbutalin : lat. * tertiarius (üçüncü sıra ile ilgili) (tertius (üçüncü) + arius (ile ilgili, -a ait) ) + butyl (dört karbonlu alkil zinciri (C4H9) eki) + ine (kimyasal madde eki) * bronş düz kaslarını gevşeterek hava yollarını genişleten, özellikle astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalığında bronkodilatör olarak kullanılan β₂-adrenerjik agonist ilaç etken maddesi (C12H19NO3)

tercan : far. * tercan (delikanlı, genç, taze; kırmızı buğday) * Erzincan’ın bir ilçesi

terceman : aram., sür., ara. * targmana (çevirmen, dilmaç) (aram., sür.); tercuman (terceme (çevirmek, açıklamak, aktarmak) + an (-cı, yapan, eden eki) ) (ara.) * bir dili başka bir dile sözlü olarak aktaran kişi, çevirmen, dil aracısı, dilmaç

terci : ara. * racaa (geri göndermek, döndürmek, geri dönmek, geri çevirmek, iade etmek), irca (geri gönderme, geri çevirme), rucu (dönme, geriye dönme, vazgeçme; verilen bir karardan, sözden veya yükümlülükten geri dönme, vazgeçme veya önceki duruma dönme; bir kişinin yaptığı ödeme, borç veya yükümlülük nedeniyle asıl sorumluya geri dönerek ondan borcu talep etmesi) * geri çevirme, iade etme, geri verme, geri döndürme

tercih : ara. * raccaha (üstün tutmak, ağır bastırmak, yeğlemek), racaha (ağır basmak, üstün gelmek) * iki veya daha çok seçenek arasından birini ötekilere üstün tutarak seçme, yeğleme, üstün tutma, yeğleme

tercih bila müreccih : ara. * tercih (iki veya daha çok seçenek arasından birini ötekilere üstün tutarak seçme, yeğleme, üstün tutma, yeğleme) + bi (ile, birlikte, beraber, sahibi) + la (yok, değil, hayır) + mureccih (üstün tutan, tercih ettiren, yeğleten) * hiç bir üstünlük sebebi yok iken birbirine eşit iki şeyden birisini diğerine üstün tutma

tercihan : ara. * tercih (iki veya daha çok seçenek arasından birini ötekilere üstün tutarak seçme, yeğleme, üstün tutma, yeğleme ) + an (sıfat yapım eki) * üstün tutarak, yeğleyerek, tercih olarak, öncelikli olarak, yeğlenerek, tercih edilmek üzere

terci-i bend : ara. * terci (geri çevirme, iade etme, geri verme, geri döndürme) + i (tamlama eki) + bend (bağ, bağlanan, bağlanmış, kuşak, boğum, mafsal; bir şiiri meydana getiren ikilik (beyit), üçlük, dörtlük, beşlik vb. kümeler) * Divan edebiyatında bent adı verilen bölümlerden oluşan, bentleri birbirine bağlayan ve her bendin sonunda bulunan "vasıta beyit”lerinin değişmediği, aynı olduğu felsefi düşüncelerin, toplumsal eleştirilerin ve kaderden şikayetlerin işlendiği uzun nazım biçimi

tercim : ara. * racama (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, savmak, savuşturmak; taşlamak, taş atmak), recm (kovma, defetme, uzaklaştırma, savma, savuşturma; taşlama, taş atma) * kovma, defetme, uzaklaştırma, savma, savuşturma; taşlama, taş atma

tercüman : ara. * terceme (çevirmek, tercüme etmek, açıklamak) + an (sıfat yapım eki) * bir dili sözlü veya yazılı olarak başka bir dile aktaran kimse, çevirmen, çeviri yapan kişi

tercüme : ara. * terceme (çevirmek, tercüme etmek, açıklamak) * bir söz veya metni bir dilden başka bir dile aktarma, çeviri; bir kimsenin yaşamını ve özelliklerini anlatan yazı, biyografi

terdest : far. * ter (taze, yeni, diri) + dest (el) * eli işe yatkın, usta, mahir, çabuk iş gören

terdesti : far. * ter (taze, yeni, diri) + dest (el) + i (isim yapım eki) * ustalık, el yatkınlığı, maharet

terdid : ara. * radda (geri çevirmek, geri vermek, geri döndürmek, kabul etmemek, reddetmek, dönmek, iade etmek) * geri çevirme, reddetme, geri döndürme; şaşırtma; ikilemde bırakma

terdif : ara. * radafa (ardından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek; eklemek, sıraya koymak), redif (şiirde mısra sonunda anlam veya ses bakımından tekrar edilen kelime veya ek; sona ekleme, dizme) * bir şeyi bir şeyin ardına düşürme, peşinden yürütme veya yanına katma, peşinden ardısıra ilerletme

terdiye : ara. * rada (örtmek, sarmak), rida (örtü, belden yukarı örtülen şey, çar ve şal; akıl, ilim, seha; zinet; parlaklık veren şey; hırka) * örtme, örtü ile kapatma, sarma

tere : far. * tara (sebze, yeşillik, taze ot) * maydanozgillerden, yaprakları sebze olarak kullanılan, hoş kokulu yeşil bitki, tere otu

terebentin : gre. * terebinthine (terebinthos (reçine) + ine (kimyasal madde eki) ) * kozalaklılardan ve bazı ağaçlardan doğal olarak akan veya ağacın çizilmesi yoluyla akıtılan, yağlı vernik yapımında, yağlıboya üretiminde ve boya inceltilmesinde kullanılan, ince, renksiz, kokulu reçine, turpentin (C10H16)

tereccuh bila müreccih : ara. * tereccuh (ağır basma, üstün gelme, yeğlenme) + bi (ile, birlikte, beraber, sahibi) + la (yok, değil, hayır) + mureccih (üstün tutan, tercih ettiren, yeğleten) * hiç bir üstünlük sebebi yok iken birbirine eşit iki şeyden birisinin diğerine üstün tutulması

tereccüf : ara. * racafa (titremek, sarsılmak, çalkalanmak, depreşmek, ürpermek), raccafa (titretmek, sarsmak, çalkalamak, depreştirmek, ürpertmek) * deprenme, depreşme, hareket etme, titreme, sarsılma, sallanma

tereddüd : ara. * radda (geri çevirmek, geri vermek, geri döndürmek, kabul etmemek, reddetmek, dönmek, iade etmek) * gidip gelme, kararsız kalma, sık sık başvurma; bir konuda karar verememe durumu, kararsızlık, kuşku nedeniyle bekleme ve duraksama

tereddüt : ara. * radda (geri çevirmek, geri vermek, geri döndürmek, kabul etmemek, reddetmek, dönmek, iade etmek) * gidip gelme, kararsız kalma, sık sık başvurma; bir konuda karar verememe durumu, kararsızlık, kuşku nedeniyle bekleme ve duraksama

teref : ara. * atrafa (bolluk içinde yaşamak, refah içinde büyümek, nazlanmak, şımarmak) * refah, bolluk, rahatlık, zenginlik hali; şımarmış olma; iyi ve güzel yemek; yumuşaklık; ince, güzel şey

tereffu : ara. * rafa (yükseltmek, yukarı kaldırmak), terfi (yükseltme, derece artırma) * yükseğe çıkma, yükselme, yukarı kalkma; fazlalaşma, artma

tereffuk : ara. * rafaka (yumuşak ve yararlı olmak, yardım etmek; yumuşak davranmak, incelik göstermek), rıfk (yumuşaklık, yavaşlık, tatlılık, nezaket; yararlı olma, yardım etme, yumuşak davranma, incelik gösterme) * yumuşaklık ve incelikle davranma, nazik ve anlayışlı olma, kolaylık gösterme

tereffüh : ara. * rafaha (rahatlamak, iyileşmek), rafah (bolluk, zenginlik; rahatlık, genişlik içinde yaşama) * bolluk, rahatlık ve refah içinde yaşama, konforlu hayat sürme

terehhüb : ara. * rahhaba (korkutmak, ürkütmek, yıldırmak), rahiba (korkmak, çekinmek, ürkmek, saygı ile karışık korku duymak), rahb (korku, saygı ile karışık çekinme; huşu) * korkma, çekinme, ürkme; dünya işlerinden uzaklaşarak ibadete adanmış ruhban hayatı yaşama, keşişlik

terehhüm : ara. * rahima (acımak, korumak, esirgemek, şefkat göstermek), rahmet (acıma, şefkat, ihsan, esirgeme) * acıma, merhamet etme, şefkat gösterme, esirgeme

terek : tür. * tire (dayamak, desteklemek, isnad etmek) + k (isim yapım eki * evlerde, mutfaklarda veya dükkânlarda eşyaların, kap kacakların düzenli bir şekilde dizilmesi amacıyla yüksekçe yerlere yapılan tahta raf, sergen veya bölme

tereke : ara. * taraka (bırakmak, terk etmek, geride bırakmak), tarika, tereke (bırakılmış şey, geride bırakılan şey, miras) * ölen veya gaipliğine karar verilen kişilerin mal varlıklarının, haklarının ve borçlarının tümüne verilen isim; ölen bir kimsenin geride bıraktığı mal, hak ve borçların bütünü, miras

terekeme : tür. * terekeme, terakime (Türkmen) * Azerbaycan, Doğu Anadolu (özellikle Kars, Ardahan, Iğdır ve Erzurum) ve Güney Kafkasya'da yaşayan Türkmen/Oğuz kökenli Türk boyu, Karapapaklarla yakın ilişkili Türk boyu

terekküb : ara.* rakiba (binmek, üst üste koymak, birleştirmek), * birleşme, oluşma, bileşik hale gelme, iki veya daha çok unsurun birleşerek bir bütün oluşturması, bileşik yapı kazanma, birleşim

terekküp : ara.* rakiba (binmek, üst üste koymak, birleştirmek), * birleşme, oluşma, bileşik hale gelme, iki veya daha çok unsurun birleşerek bir bütün oluşturması, bileşik yapı kazanma, birleşim

terelelli : tür. * terelelli (ses yansımalı (onomatopeik) ünlem ve nakarat sözü) * anlamsız veya gelişigüzel söylenen söz, boş laf; şarkı ve türkülerde anlam taşımayan nakarat sözü

terementi : gre. * terebinthos (sakız ağacı, menengiç) (gre.); terebinthus (lat.) * çamgillerden (özellikle Pistacia terebinthus) olan kozalaklı ağaçlardan ve bazı reçineli bitkilerden kendiliğinden veya çizilerek elde edilen, boya ve vernik yapımında çözücü olarak kullanılan, renksiz ve kokulu reçine ve uçucu yağ karışımı

teremmüd : ara. * ramada (yakmak, kavurmak, yanmak, kavrulmak, kül olmak), ramad (yoğun kavurucu sıcaklık, kızgın kum/taş, kül, ateş külü) * yanıp kül olma, küle dönüşme

terennüm : ara. * ranama (makamla söylemek) * güzel güzel anlatma; yavaş ve güzel sesle şarkı söyleme; ötme, musikileşme

teres : lat., far. * teres (yuvarlak, dairesel, silindirik) (lat.); tarsa (Hristiyan; keşiş veya rahip) (far.) * ahlaksız, soysuz, aşağılık kimse, alçak, pezevenk (hakaret yollu)

teressüb : ara. * rasaba (dibe çökmek, tortu oluşturmak) * sıvı içinde bulunan maddelerin dibe çökerek tortu oluşturması, çökelme, dibe çökme

teressüm : ara. * rasama (çizmek, işaretlemek, şekil oluşturmak, şekil vermek), resm (şekil, biçim, form, tasvir, desen; usül, üslup, tarz), resim (bir nesnenin, kişinin veya düşüncenin görsel olarak çizim, fotoğraf, gravür veya dijital yöntemlerle iki boyutlu bir yüzeyde temsil edilmesi sonucu oluşan görsel ifade) * belirme, şekillenme, görünür hale gelme

teressüp : ara. * rasaba (dibe çökmek, tortu oluşturmak) * sıvı içinde bulunan maddelerin dibe çökerek tortu oluşturması, çökelme, dibe çökme

terestriyal : lat. * terrestris (karaya, yeryüzüne ait) (terra (toprak, yer) + estris (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * karada yaşayan veya gelişen, yeryüzüne ait, karasal, yersel

tereşşuh : ara. * raşaha (serpilmek, sızmak, damlamak, salgılanmak) * sızma, damlama, salgılanma, terleme

tereşşüd : ara. * raşada (doğru yola gitmek, doğruya yönlenmek, doğru yolda olmak, olgunlaşmak), raşid (doğru yolu bulan, hidayete eren, doğru yolda olan), reşad (doğru yolu bulma, hidayet bulma, doğru yolda olma), ruşd (doğru yolu bulma, olgunluk, akıl erdirme, erginlik) * doğru yolu bulma, olgunlaşma, doğru davranma; Türk musikisinde bir makam

terete : lat. * teres, teretis (yuvarlak, silindirik, düzgün, ince ve yuvarlak) * botanikte veya zoolojide enine kesiti dairesel olan, silindirik ve köşesiz biçimli, ipliksi veya kalem biçiminde olan yapı, teret, yuvarlak gövdeli

tereyağı : far. * tare (taze, yaş) (far.) + yağ (ağır hidrokarbon veya gliserin karışımından oluşan, genellikle kaygan ve yakıt olarak kullanılan sıvı madde ve akışkan mineral) + ı (iyelik eki) (tür.) * sütün kaymağının veya yoğurdun yayıkta çalkalanmasıyla elde edilen katı yağ

terfi : ara. * rafaa (yükseltmek, yukarı kaldırmak) * yükselme, yükseltme, derece artırma, yukarı kaldırma, üste çıkarma, bir kimsenin görev, rütbe veya derecesinin daha yüksek bir düzeye çıkarılması

terfih : ara. * rafaha (rahatlamak, iyileşmek), rafah (bolluk, zenginlik; rahatlık, genişlik içinde yaşama) * rahatlatma, hoşça vakit geçirtme, dinlenme, eğlenme ve hoşça vakit geçirme yoluyla rahatlama sağlama, eğlendirme, rekreasyon, refaha erdirme

tergal : fra. * terylene (terilen) + gal (galon, iplik) * sentetik bir polyester elyaf/iplik veya bu iplikten dokunmuş, dayanıklı, kolay kırışmayan ve ütü tutan kumaş

tergal : lat. * tergum (sırt, arka) + alis (ile ilgili, -a ait) * sırta ait, sırt ile ilgili, sırt bölgesine ait, arka ile ilgili

tergib : ara. * ragaba (talep etmek, istemek, aramak, arzulamak, yönelmek, rağbet etmek; acıkmak, aç olmak), rağbet (isteme, arzulama, talep etme, yönelme, beğenme, tercih etme; aç olma, açlık) * özendirme, isteklendirme, bir şeye yönelmeyi veya onu yapmayı teşvik etme

terhib : ara. * rahhaba (korkutmak, ürkütmek, yıldırmak), rahiba (korkmak, çekinmek, ürkmek, saygı ile karışık korku duymak), rahb (korku, saygı ile karışık çekinme; huşu) * korkutma, sakındırma, çekindirme, yıldırma, korku uyandırarak bir davranışa yöneltme veya bir davranıştan vazgeçirme

terhin : ara. * rahana, rahhana (rehin bırakmak, teminat göstermek, teminat altına almak) * rehin verme, rehin bırakma, teminat altına alma, bir borcun veya yükümlülüğün güvencesi olarak bir malı alacaklıya teslim etme

terhis : ara. * rahhasa (serbest bırakmak, salıvermek, izin vermek) * serbest bırakma, salıverme, izin verme; askerlik görevini tamamlamış olan kimseye tezkere vererek o kişinin hizmetten ayrılmasına izin verme, hizmetten salıverme

teribe : ara. * teribe (göğüs kemiği, göğüs bölgesi, kaburga kemiği) * göğüs kemiği, kaburgaların ön kısmı; özellikle insan bedeninde göğüs ile boyun arasındaki kemikli bölge, anatomik olarak köprücük kemiği çevresi; göğüs, kaburga (rib, Rippe (kaburga) (ing., alm.) )

teriflunomid : lat. * teriflunomid (leflunomidin türevi belirteci) (teri (izomerik veya fonksiyonel bağ belirteci) + flun (fluor (flor) belirteci) + amid (amidum; azot içeren organik bileşik sınıfı (-CONH2 yapısı) * multipl skleroz tedavisinde kullanılan, pirimidin sentezinde görevli dihidroorotat dehidrogenaz enzimini baskılayan, leflunomidin aktif metaboliti olan immünomodülatör ilacın etken maddesi (C12H9F3N2O2)

terilen : ing. * Terylene (ticari marka adı) * polyester esaslı sentetik elyaf veya bu elyaftan dokunan kumaş

terim : tür., lat. * ter (dermek, toplamak, ayırt etmek, sınırlandırmak, belirlemek) + im (isim yapım eki) (tür.); terminus (sınır, uç, limit) (lat.) * belirli bir bilim, sanat, meslek veya uzmanlık alanına özgü kavramı karşılayan özel söz veya deyim

teriparatid : lat. * teri (farmasötik ön ek) + para (paratiroit ile ilişkili) + tid (peptit yapısı eki) * paratiroit hormonunun ilk otuz dört aminoasidini içeren, kemik oluşumunu uyararak osteoporoz tedavisinde kullanılan rekombinant peptit ilacın etken maddesi (C181H291N55O51S2)

teritoryal : lat. * territorialis (bir bölgeye veya toprağa ait) (territorium (toprak, ülke, bölge) (terra (yer, toprak) + torium (yer ve mekan eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) ) * belirli bir ülke, bölge veya toprak parçasına ilişkin olan, bölgesel, ülkesel

terk : ara. * taraka (bırakmak, terk etmek, geride bırakmak) * bırakıp gitme, bırakma, ayrılma, vazgeçme

terketmek : ara., tür. * taraka (bırakmak, terk etmek, geride bırakmak) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir kimseyi, yeri, işi , alışkanlığı, durumu isteyerek bırakmak, ayrılmak, vazgeçmek

terkib : ara. * rakkaba (birleştirmek, düzenlemek, oluşturmak), rakiba (üst üste koymak, bindirmek, birleştirmek, monte etmek) * birleştirme, düzenleme, bileşim; iki veya daha çok unsurun bir araya getirilmesiyle oluşan bütün, bileşim; dil bilgisinde kelime grubu, tamlama

terkib-i bend : ara. * terkib (birleştirme, düzenleme, bileşim; iki veya daha çok unsurun bir araya getirilmesiyle oluşan bütün, bileşim; dil bilgisinde kelime grubu, tamlama) + i (tamlama eki) + bend (bağ, bağlanan, bağlanmış, kuşak, boğum, mafsal; bir şiiri meydana getiren ikilik (beyit), üçlük, dörtlük, beşlik vb. kümeler) * bentlerden oluşan, her bendi farklı bir vasıta beytiyle birbirine bağlanan divan edebiyatı nazım biçimi (terci-i bend de ise vasıta beyitleri hep aynıdır.)

terkib-i saba : ara., far. * terkib (birleştirme, düzenleme, bileşim; iki veya daha çok unsurun bir araya getirilmesiyle oluşan bütün, bileşim; dil bilgisinde kelime grubu, tamlama) + i (tamlama eki) + saba (gün doğusundan esen hoş ve latif rüzgar) (far.) * Türk musikisinde seher vakitlerini ve mistik duyguları sembolize eden, kendine has, tiz ve mistik bir duygu veren eksik bir saba dörtlüsüne (veya çeşnisine) sahip olan en içli ve dokunaklı bir makam

terkim : ara. * rakama (iz bırakmak, yazmak, işaretlemek, çizerek veya kazıyarak belirgin hale getirmek; sayı ile belirtmek), rakm (sayı) * numaralama, rakam koyma, sayılarla işaretleme, numaralandırma, rakam verme

terkin : ara. * rakana (nakşetmek, çizim yapmaki, kara boya ile işaretlemek, çizmek, karalamak) * resmi defterlerde veya sicillerde (özellikle tapu kütüğü) yer alan kayıtların veya şerhlerin üzerinin çizilerek veya silinerek geçersiz kılınması ve sicilden kaldırılması işlemi; bir taşınmaz üzerindeki ipotek, intifa, irtifak veya haciz gibi hakların sona ermesi ve sicilden silinmesi

terkip : ara. * rakkaba (birleştirmek, düzenlemek, oluşturmak), rakiba (üst üste koymak, bindirmek, birleştirmek, monte etmek) * birleştirme, düzenleme, bileşim; iki veya daha çok unsurun bir araya getirilmesiyle oluşan bütün, bileşim; dil bilgisinde kelime grubu, tamlama

terkis : ara. * rakasa (sallanmak, ritmik hareket etmek; dans etmek), raks (sallanma, ritmik hareket etme; dans etme; sıçrayarak, sallanarak dans etme) * oynatma, raksettirme, dans ettirme; döndürme

terkiz : ara. * rakaza (odaklamak, yoğunlaştırmak, saplayıp baskılayıp sabit kılmak, dikmek, mıhlamak, saplamak, bir noktaya yerleştirmek), merkez (odak, yoğunlaşma noktası; bir dairenin orta noktası, pergelin basılarak sabitlenen sivri ucu; bir şeyin etrafına göre tam ortada bulunan, denge ve simetri noktası, olayların, güçlerin veya etkinliklerin odaklandığı yer) * dikme, mıhlama, saplama, bir noktaya sabitleme, odaklama

terkonazol : lat., gre. * ter (farmasötik ön ek) + conazol (azole halkası taşıyan antifungal bileşik son eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * mantar hücre zarındaki ergosterol sentezini engelleyerek etki gösteren, özellikle vajinal mantar enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan triazol grubu antifungal ilacın etken maddesi (C26H31Cl2N5O3)

terkos : gre. * derkos (bakış, görüş; keskin görüş; Bizans dönemindeki yerleşim bölgesi ismi) (derkomai (görmek, bakmak, keskin görmek) + os (isim yapım eki) ) * İstanbul'un Avrupa yakasında bulunan ve güncel durumda “Durusu” olarak anılan gölün ve yerleşimin eski ismi

terlemek : tür. * ter (vücuttan çıkan sıvı, nem; bedenin ısı düzenlemesi sırasında deriden çıkan tuzlu sıvı) + le (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * vücuttan gözenekler yoluyla ter çıkarmak, ter salgılamak; aşırı sıcak, hareket veya heyecan nedeniyle ter dökmek

terlik : tür. * ter (vücuttan çıkan sıvı, nem; bedenin ısı düzenlemesi sırasında deriden çıkan tuzlu sıvı) + lik (isim yapım ve araç eki) * ayağa kolayca giyilip çıkarılan, genellikle ev içinde kullanılan hafif ayakkabı (İlk kullanım alanı ayak giysisi değil, atın eyerinin altına teri emmesi için konulan keçe veya bez olup, zamanla anlam kayması olmuştur.)

terliksi hayvan : tür., ara. * ter (vücuttan çıkan sıvı, nem; bedenin ısı düzenlemesi sırasında deriden çıkan tuzlu sıvı; yaş, ıslak) + lik (isim yapım eki) + si (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + hay (diri, canlı) + van (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * şekli terliğe benzediği için bu adla anılan, tatlı sularda yaşayan, tek hücreli, hem eşeyli hem de eşeysiz üreyebilen silli bir protozoon, paramecium caudatum

terlipressin : lat. * terli (farmasötik ön ek) + pressin (vazopressin ile ilişkili peptit adlandırması) * vazopressinin sentetik analoğu olan, damarları daraltıcı etkisiyle özellikle özofagus varis kanamaları ve hepatorenal sendrom tedavisinde kullanılan peptit ilacın etken maddesi (C52H74N16O15S2)

term : lat., alm. * terminus (sınır, son, nihayet, bitiş noktası) (lat.); Termin (tarih, vade, son teslim veya ifa tarihi) (alm.) * belirli bir zaman dilimi, dönem, devre, periyod, vade; eğitim öğretimde yarıyıl veya dönem; bir mamül için sipariş verilen firma tarafından siparişi veren firmaya verilen teslim süresi, son teslim tarihi

termal : gre., lat. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * ısıyla, sıcaklıkla veya sıcak su kaynaklarıyla ilgili olan, ısıl; şifalı yeraltı sularının bulunduğu bölgelere kurulan, misafirlere sıcak su havuzları, sağlık kürleri ve konaklama imkanı sunan tesis

termal : gre., lat. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * Yalova'nın bir ilçesi

terme : gre. * thermodon (sıcak akış) (therme, thermos (ısı, sıcaklık) + odon (akma, akış) ) * Samsun’un bir ilçesi (antik çağlardaki sıcak suya sahip olan Thermodon nehrinden)

termik : gre. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * ısıyla ilgili olan, ısıl; sıcaklık farklarından kaynaklanan hava akımlarıyla ilgili olan

termik santral : gre. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centralis (merkezi, merkezcil) (centrum (merkez) + alis (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); central (fra.) * )

termim : ara. * rammama, ramma (onarmak, tamir etmek, düzeltmek,eski haline getirmek) * bakım, onarım, tamir, bozulan veya yıpranan bir şeyi eski durumuna getirme

termin : lat., alm. * terminus (sınır, son, nihayet, bitiş noktası) (lat.); Termin (tarih, vade, son teslim veya ifa tarihi) (alm.) * belirli bir zaman dilimi, dönem, devre, periyod, vade; eğitim öğretimde yarıyıl veya dönem; bir mamül için sipariş verilen firma tarafından siparişi veren firmaya verilen teslim süresi, son teslim tarihi

terminal : lat. * terminus (sınır, son, nihayet, bitiş noktası) + alis (ile ilgili, -a ait) * uçta bulunan, son noktaya ait, son ile ilgili; ulaşım, iletişim veya bilgisayar sistemlerinde başlangıç veya bitiş noktası; yolcu veya yük taşımacılığına hizmet veren ana tesis; bilgisayarda veri giriş ve çıkışını sağlayan uç birim

terminasyon : lat. * terminare (sınırlamak, sınırını belirlemek, sona erdirmek, sonlandırmak, bitirmek, nihayete erdirmek) (terminus (sınır, son, nihayet, bitiş noktası) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * sonlandırma, sona erdirme, bitirme, nihayete erdirme; biyoloji ve tıpta bir sürecin sonlanması; dil bilgisinde kelimenin son bölümü veya eki

terminoloji : lat. * terminus (sınır, son, nihayet, bitiş noktası) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * terimler bilgisi; belirli bir bilim, sanat, meslek veya uzmanlık alanına ait terimlerin bütünü ve bu terimleri inceleyen bilim dalı

terminüs : lat. * terminus (sınır, son, nihayet, bitiş noktası) * Roma mitolojisinde, tarla, bahçe, şehir ve devlet sınırlarını korumak, komşular arasındaki sınır anlaşmazlıklarını önlemek ile görevli sınırların, sınır taşlarının ve mülkiyet sınırlarının tanrısı

termistör : gre., lat. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + resistor (direnen, karşı koyan; akıma karşı koyan, durduran veya sınırlayan özellikteki pasif devre elemanı) (re (geri, karşı, tekrar) + sistere (durdurmak, koymak, yerleştirmek) + or (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) * sıcaklığa bağlı olarak elektrik direnci değişen yarı iletken direnç elemanı

termit : lat. * termes (ağaç kurdu) * topluluk halinde yaşayan, hamam böcekleriyle akraba olan, odun ve selülozla beslenen, kanatlı ve kanatsız bireyleri bulunan sosyal böcek, akkarınca, beyaz karınca

termiye : ara. * turmus, tirmis (bakla benzeri bir bitki, acı bakla; lupin bitkisi) + iye (isim yapım eki); rama (atmak, fırlatmak, savurmak), mermi (atılmış, fırlatılmış, savrulmuş) * atmalık, fırlatmalık, savurmalık; atıştırmalık; acı bakla (lupin) bitkisi ve onun tuzlanarak çerez olarak yenilen taneleri

termobarik : gre. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) + baros (basınç) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * patladığında çevredeki oksijeni kullanarak aşırı yüksek sıcaklıkta ve uzun süreli bir yıkıcı basınç dalgası (şok dalgası) oluşturan (bomba veya silah türü)

termodinamik : gre. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) + dynamikos (değişken, hareketli; bir sistemde değişim veya ilerleme sağlayan kuvvet ) (dunamis, dynamis (kuvvet, kudret, güç, potansiyel, iktidar) (dun, dyn (güçlü olmak, mümkün olmak) + amis (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ısı enerjisi ile mekanik enerji arasındaki dönüşüm olaylarıyla ilgili olan; ısı enerjisi ile mekanik enerjinin birbirine doğrudan dönüştürülmesini inceleyen fizik dalı

termoelektrik : gre. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) + elektrikos (maddenin elektron, pozitron, proton gibi parçacıklarının hareketleriyle ortaya çıkan enerji türü ) (elektron (kehribar, koyu sarı, parlak, akkor) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ısı enerjisi ile elektrik enerjisi arasındaki dönüşüm olaylarıyla ilgili olan; ısı enerjisi ile elektrik enerjisinin birbirine doğrudan dönüştürülmesini inceleyen fizik dalı

termofil : gre. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) + philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici) * sıcaklık sever; yüksek sıcaklıklarda yaşamayı veya gelişmeyi seven, sıcağa dayanıklı canlı

termofor : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + pherein (taşımak, götürmek, iletmek), phoros, phoron (taşıyıcı, götürücü, iletici) * sıcak suyu veya sıcak bir maddeyi uzun süre sıcaklığını kaybetmeden koruyabilen kap

termoforming : gre., lat., ing. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + formare (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak) (formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) + are (fiil mastar eki) ) (lat.) + ing (isim veya sıfat yapım eki (ing.) * ısıtılmış plastik levha veya tabakanın kalıp üzerine veya içine vakum, basınç veya mekanik kuvvet yardımıyla şekillendirilmesi işlemi, termoformlama, ısıl şekillendirme

termogravimetri : gre., lat. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + gravis (ağır, yüklü, yük altında) (lat.) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * bir maddenin sıcaklığı kontrollü biçimde değiştirilirken kütlesindeki değişimi ölçerek bileşimini, bozunmasını, nem kaybını veya ısıl kararlılığını inceleyen analiz yöntemi, termogravimetrik analiz (TGA)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...