tel :
far., erm. * tal, tel (iplik, lif, saç) (far.); tar (saç, ince uzun olan, metal
lifi) (erm.) * saç lifi, çok ince, çapı çok küçük, uzun lif; bakır, çelik veya
alüminyum gibi metallerin inceltilmesiyle elde edilen, iletken veya yapısal
amaçlı kullanılan malzeme
tel aviv :
ibr. * tel (tepe; arkeolojik höyük, üst üste kurulmuş eski yerleşim tepesi) +
aviv (ilkbahar, tazelik, yeni filizlenme) * ilkbahar tepesi”, yniden doğuş
tepesi; 1909'da kurulan, günümüzde İsrail'in en büyük ekonomik ve kültürel
merkezlerinden biri
tela :
lat. * tela (çözgü, dokuma; dokuma tezgahı) (lat.); tela (seyrek dokunmuş
kumaş, kanaviçe) (ita.) * tekstil ve dikiş sektöründe, kumaşlara şekil vermek,
dayanıklılık kazandırmak ve düzgün bir duruş sağlamak amacıyla kumaş ile astar
arasına konulan apreli, sık dokunmuş bir ara malzeme
telaffuz :
ara. * lafaza (söylemek, ifade etmek, dile getirmek), lafz (kelime, sözcük, söz,
söylem, ifade; yasanın sözle, sözcüklerle bildirmek, iletmek istediği anlam) *
söyleyiş, seslendirme, ağızdan çıkarma; bir kelimeyi veya sözü sesle söyleme,
doğru biçimde seslendirme, söyleyiş tarzı
telafi :
ara. * lafa, lafy (yetişmek, erişmek, kaçanı yakalamak, gidermek) * giderme,
yerine koyma, eksikliği tamamlama, eksikliği giderme, kaybı yerine koyma
telaggum :
ara. * lagama (dürtmek) * dürtülme
telahuk :
ara. * lahaka (katmak, bağlamak, eklemek, ilave etmek), ilhak (katma, bağlama,
ekleme, ilave; bir toprak parçasının veya siyasi birimın başka bir devlete veya
yapıya resmen katılması, eklenme, dahil edilme yoluyla egemenliğe alınması) *
olayların, kişilerin veya şeylerin birbirini izleyerek ardı ardına gelmesi;
birbirine eklenme, birbirine bağlanma ve süreklilik içinde devam etme durumu
telahuz :
ara. * lahaza (göz atmak, bakmak), lahz (göz ucu ile bakma), lahz (göz atış
süresi, an, zamanın bölünemeyecek denli kısa bir parçası) * gözucu ile bakma,
gözucu ile bakışma
telak :
ara. * laka (kavuşmak, ulaşmak, karşılaşmak, varmak, erişmek, almak,
karşılamak, teslim almak) * ulaşma, erişme, varma, kavuşma; iki tarafın
karşılaşması, buluşması durumu
telakki :
ara. * laka (kavuşmak, ulaşmak, karşılaşmak, varmak, erişmek, almak,
karşılamak, teslim almak), telak (ulaşma, erişme, varma, kavuşma; iki tarafın
karşılaşması, buluşması durumu) + ki (isim yapım eki) * bir sözü, bilgiyi veya
düşünceyi alma, kabul etme, algılama; bir şeyi belli bir biçimde anlama ve
değerlendirme, anlayış, görüş, kabul etme, sayma
telanjiektazi :
gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + angeion (kasa, kap, hazne, damar, kanal)
+ ekteinein (uzamak, gerilmek, genişlemek, esnemek, açılmak), ektasis (esneme,
genişleme, genişletme, uzama, gerilme, açılma, kendi dışına çıkma, aşma) (ek (dış,
dışarı, harici) + histanein, histanai (yerleştirmek, konumlamak, düzenlemek,
durmak, yer almak) + isis (isim yapım eki) ) * kılcal damarların veya küçük kan
damarlarının kalıcı olarak genişleyip deri veya mukozada görünür hale gelmesi
durumu
telaprevir :
lat. * tela (farmasötik ön ek) + previr (hepatit C virüsü (HCV) proteaz
inhibitörü belirteci) * kronik Tip 1 Hepatit C virüsünün NS3/4A proteazını
inhibe ederek virüsün çoğalmasını engelleyen, kronik hepatit C tedavisinde
kullanılmış doğrudan etkili antiviral HCV proteaz inhibitörü ilacın etken
maddesi (C36H53N7O6)
telasüm :
ara. * lasama (dili dolaşmak, sözde tutulma; örtmek) * dilin dolaşması, şaşırıp
söyleyememe, cevap vermesi gerekirken kekeleme veya tutarsız, saçma cevap verme
durumu
telaş :
far. * talaş (dağılma, bozulma, çırpınma, aceleyle koşuşturma) * acele, kaygı
ve endişe içinde şaşkınlıkla davranma; zihinsel ve bedensel huzursuzluk durumu
telatin :
rus. * telatina (dana derisi) * genellikle dana veya öküz derisinin özel
yöntemlerle işlenmesiyle elde edilen, özellikle ayakkabı, çizme ve çanta
yapımında kullanılan sağlam, parlak ve yumuşak bir tür deri veya meşin
telattuf :
ara. * latafa (yumuşak olmak, nazik davranmak), latif (ince, zarif, yumuşak,
nazik veya kibar nitelik taşıyan), lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik,
süptilite) * yumuşak, nazik ve zarif davranma; incelik, nezaket ve lütuf
gösterme, gönül okşayıcı bir tutum sergileme
telattuh :
ara. * lataha (bulaşmak, bulaşık hale gelmek) * bulaşma, bulaşık olma
telatuf :
ara. * latafa (yumuşak olmak, nazik davranmak), latif (ince, zarif, yumuşak,
nazik veya kibar nitelik taşıyan), lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik,
süptilite) * yumuşak, nazik ve zarif davranma; incelik, nezaket ve lütuf
gösterme, gönül okşayıcı bir tutum sergileme
telatum :
ara. * latama (tokat vurmak, çarpmak, yüzüne vurmak) * karşılıklı çarpışma,
karşılıklı vuruşma, çarpışma, birbirine şamar vurma durumu; dalgaların
birbirine vurması, dalgaların veya kitlelerin birbirine şiddetle çarpması
telaub :
ara. * la’iba (oynamak, eğlenmek, meşgul olmak), la’b (oyun, eğlence) *
oynayan, eğlenen
telaun :
ara. * laana (kınamak, uğursuz addetmek, kötülük atfetmek), lanet (bir kimse
veya şey için kötülük dileme, Tanrı’nın rahmetinden uzak kalmasını isteme veya
çok kötü ve uğursuz sayılan durum) * birbirine karşılıklı lanet okuma
telavüm :
ara. * leveme (kınamak, ayıplamak, azarlamak, çekiştirmek ve başa kakmak), levm
(kınama, ayıplama, azarlama, çekiştirme, başa kakma) * birbirini kınama,
birbirini çekiştirme, karşılıklı birbirini ayıplama, birbirini azarlama
telbid :
ara. * lebede, labada (üst üste yığılmak, birbirine yapışmak, keçeleşmek,
sıkıca birleşmek), lubed (birbirine yapışmış, keçeleşmiş yığın; sık ve
birbirine geçmiş kütle, tutam ) * keçeleştirme, birbirine yapıştırma,
sıkıştırıp bütün haline getirme işlemi, sıkıca yapıştırma
telbis :
ara. * labasa (giymek, giydirmek, örtmek; karıştırmak, şüpheye düşürmek), libas
(giysi, kıyafet), lebs (şüphe, kuşku), elbise (örtüler, giysiler, kıyafetler) *
giydirme, örtme; gerçeği örtüp aldatma, yanıltma, şüpheye düşürme
telcim :
ara. * leceme (gem vurmak, dizginlemek), licam (gemleme, dizginleme) * hayvana
gem vurma, gemleme; birini veya bir şeyi dizginleme, kontrol altına alma,
engelleme
tele :
gre. * tele (uzak, uzakta) * uzaklık, uzaktan gerçekleşme veya uzaktaki
şeylerle ilişki bildiren ön ek (örneğin “telefon, telegraf, televizyon,
telepati, telekomünikasyon”)
telebbüd :
ara. * lebede, labada (üst üste yığılmak, birbirine yapışmak, keçeleşmek,
sıkıca birleşmek), lubed (birbirine yapışmış, keçeleşmiş yığın; sık ve
birbirine geçmiş kütle, tutam ) * üst üste yığılıp sıkıca birleşme, keçeleşme,
yoğun bir kütle haline gelme; özellikle bulutların veya saçın birbirine
yapışarak kümelenmesi durumu
telebbüs :
ara. * labasa (giymek, giydirmek, örtmek; karıştırmak, şüpheye düşürmek), libas
(giysi, kıyafet), lebs (şüphe, kuşku), elbise (örtüler, giysiler, kıyafetler),
telbis (giydirme, örtme; gerçeği örtüp aldatma, yanıltma, şüpheye düşürme) *
giyinme, kuşanma; bir işe girişme, bir işle meşgul olma, bir işe koyulma, bir
işle uğraşma, üstlenme, bir hale bürünme
telef :
ara. * talafa (yok olmak, helâk olmak, zayi olmak; yok etmek, harap etmek,
mahvetmek) * ziyan, bozulma, yok olma, kaybettirme, yıkım, zarar, harap olma,
yok olma, mahvolma, ziyan olma
teleferik :
gre. * tele (uzak, uzakta) + pherein (taşımak, götürmek, iletmek) + ikos (ile
ilgili, -a ait, gibi) * uzağa taşıyan; havada gerili çelik halatlar üzerinde
hareket eden kabinlerle yolcu veya yük taşıyan ulaşım sistemi
telefon :
gre. * tele (uzak, uzakta) + phone (ses) * uzak mesafeler arasında ses
iletişimini sağlayan iletişim aracı
telefonometre :
gre. * tele (uzak, uzakta) + phone (ses) + metron (ölçü) * telefon hatlarının
ölçümünde kullanılan ve sesin veya telefon iletiminin uzaklık, şiddet veya
niteliğini ölçmeye yarayan aygıt
telefotografi :
gre. * tele (uzak, uzakta) + photographos (ışık yardımıyla özel bir yüzey
üzerine görüntü düşürülerek elde edilen resim ve bu yöntemle elde edilen
görüntüyü taşıyan kağıt veya dijital dosya) (phos (ışık, aydınlık), photos
(ışıkla ilgili) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek; kazımak, trmalamak),
graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım ve durum eki) *
görüntülerin uzak mesafelere elektriksel veya elektronik yollarla iletilmesi;
uzaktan görüntü aktarımı veya uzun odaklı fotoğrafçılık
telehhi :
ara. * leheve (oyun oynamak, eğlenmek), lehv (oyun, eğlence, lehiv) * oynama,
oyun ile vakit geçirme
telehhüb :
ara. * lehebe (alevlenmek, parlamak), leheb (alev, ateş alevi), iltihab
(alevlenme, yang, inflamasyon, enflamasyon) * alevlenme, tutuşma, alevlenip
yanma; iltihab
telehhüm :
ara. * leheme (yutmak, lokmayı bir defada almak) * yutma, lokmayı bir defada
yutma; açgözlülükle kapma veya içine çekme durumu
telek : tür.
* çelek, çelenk, telek (uzun tüy; büyük ve gösterişli kuş tüyü) * kuşların
kanat ve kuyruklarındaki iri, sert ve uçmaya yarayan tüy
telekantus :
gre. * tele (uzak, uzakta) + kanthos (gözün veya göz kapağının köşesi) *
gözbebekleri arasındaki mesafenin normal ancak iç göz köşeleri arasındaki
açıklığın artmış olduğu, göz kapaklarının buruna yakın olan iç köşelerinin
(medial kantus) birbirinden anormal derecede uzak olduğu, konjenital veya yüz
travması sonucu ortaya çıkan durum
telekardiofon :
gre. * tele (uzak, uzakta) + kardia (kalp; mide üstü bölge) + phone (ses) *
kalp seslerini uzaktan iletmeye veya dinlemeye yarayan cihaz
telekart :
gre., lat. * tele (uzak, uzakta) + charta (kağıt, yazı levhası, belge, doküman,
papirüs yaprağı, yazı levhası, kart) (lat.) * genellikle ankesörlü
telefonlardan veya ön ödemeli telefon hizmetlerinden ücret karşılığında görüşme
yapılabilmesini sağlayan kontörlü kart; bankacılık ve finans sistemlerinde ATM
cihazlarından nakit çekmek veya alışveriş yapmak için kullanılan manyetik
şeritli banka/hesap kartı
teleke :
tür. * çelek, çelenk, telek (uzun tüy; büyük ve gösterişli kuş tüyü) * kuşların
kanat ve kuyruklarındaki iri, sert ve uçmaya yarayan tüy, telek
telekız :
gre., tür. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + kız (dişi çocuk, genç dişi) (tür.) *
genellikle genelev veya sokak gibi yerlerde çalışmak yerine, müşterilerle
önceden telefon aracılığıyla iletişim kurarak randevulaşan ve bu şekilde fuhuş
yapan kadın
telekinezi :
gre. * tele (uzak, uzakta) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek,
kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak),
kinesia (hareket etme) (kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * fiziksel temas olmaksızın, yalnızca zihinsel
güç aracılığıyla nesneleri uzaktan hareket ettirme
telekkü :
ara. * laka (yavaşlamak, duraksamak, ağır davranmak, dolaşmak) * ağır davranma,
gecikme, duraksama, oyalanma, gecikme, tereddüt ederek ilerleme
telekomünikasyon :
gre., lat. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + communicatio (haberleşme, iletişim)
(communicare (paylaşmak, haberleşmek, iletişmek) (co, com (birlikte, beraber,
ile) + municare (birleştirmek, sağlamak) (munis (görevli, hizmet eden; yükümlü)
+ are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * ses, veri, görüntü
ve benzeri bilgilerin elektriksel, elektronik veya elektromanyetik yollarla
uzak mesafelere iletilmesini sağlayan haberleşme sistemi
telekonferans :
gre., lat. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + conferentia (bir araya getirme,
fikirleri bir araya getirme, müşavere) (co, con (birlikte, beraber, ile) +
ferre (taşımak, getirmek) + entia (isim yapım eki) ) * farklı yerlerde bulunan
kişilerin sesli ve/veya görüntülü iletişim araçlarıyla uzaktan gerçekleştirdiği
toplantı veya görüşme
teleks :
gre., * tele (uzak, uzakta) (gre.) + ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) +
cambiare (değişmek, takas etmek) + entia (isim yapım eki) (lat.); exchange
(değiş tokuş, takas) (ing.); échange (fra.) * teleprinter ağı üzerinden yazılı
mesajların uzak mesafelere iletilmesini sağlayan haberleşme sistemi ve bu
sistemle gönderilen ileti
tele'lü :
ara. * lalaa (parlamak, inci gibi olmak), lu’lu (inci; parlak, ışıltılı) *
parıldama, ışıldama
telem :
ara. * telem (yarık izi, çizik izi; tarlada çift sürerken sabanın toprakta
açtığı iz, karık veya çizgi) * ip, kablo veya benzeri bir bağın boyna dolanması
ve gerilmesi sonucu boyun bölgesinde oluşan derin çöküntüye veya iz, boğma izi
(adli tıp terimi)
telema :
gre. * thelima (istek, irade, niyet, arzu) * Aiwass adında bir varlık
tarafından okültist Aleister Crowley'e yazdırılan The Book of the Law kitabı
kapsamında yer alan "İstencini yap. / Uygun görüyorsan yap."
felsefesi üzerine kurulu öğreti
teleme :
tür. * tele (süt pıhtılaşarak kesilmek, toparlanmak) + me (isim yapım eki) *
sütün mayalanıp henüz tuzlanmadan ve olgunlaştırılmadan pıhtılaşmasıyla elde
edilen, yumuşak dokulu, taze, sade ve tuzsuz bir peynir türü; çiğ süte incir
sütü damlatılarak yapılan süt kestirmesi
telemetre :
gre. * tele (uzak, uzakta) + metron (ölçü) * uzaktaki bir nesnenin mesafesini
veya bazı fiziksel özelliklerini uzaktan ölçmeye yarayan araç; uzaklık ölçer'
telemetri :
gre. * tele (uzak, uzakta) + metron (ölçü) + eia (isim yapım ve durum eki) *
uzak bir noktadaki ölçüm verilerinin otomatik olarak toplanması, iletilmesi ve
izlenmesi yöntemi
telemmu :
ara. * lem’a, lam'a (parlamak, ışıldamak) + iye, iya (isim yapım ve durum eki),
lamia (parlama, parıldama, ışıldama; lamba) * parıldama, ışıldama
telemmüs :
ara. * lamasa (dokunmak, temas etmek, değmek, ellemek), lems (dokunma, temas
etme, değme, elleme) * el ile dokunma, temas etme, elleme
telemmüz :
ara. * lamaza (ögrenmek, talim etmek, ders almak), tilmiz (ögrenci, çırak) *
şakirtlik, çıraklık etme, birinin yanında yetişme ve bir kimseden ders alıp bir
şey öğrenme
telenjiektazi :
gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + angeion (kasa, kap, hazne, damar, kanal)
+ ekteinein (uzamak, gerilmek, genişlemek, esnemek, açılmak), ektasis (esneme,
genişleme, genişletme, uzama, gerilme, açılma, kendi dışına çıkma, aşma) (ek
(dış, dışarı, harici) + histanein, histanai (yerleştirmek, konumlamak,
düzenlemek, durmak, yer almak) + isis (isim yapım eki) ) * kılcal damarların
veya küçük kan damarlarının kalıcı olarak genişleyip deri veya mukozada görünür
hale gelmesi durumu
telensefalon :
gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + en (iç, içe, içeride) + kephale,
kephalos, kephalon (kafa, baş) * ön beynin (prosensefalonun) beynin en büyük ve
en üst kısmını oluşturan, düşünme, hafıza, dil ve bilinç gibi yüksek bilişsel
işlevleri yöneten ön beyin bölümü
teleobjektif :
gre., lat. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + objectum (atılmış, yöneltilmiş şey)
(ob (üzerine, karşı, ters, karşıt) + jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + tum
(isim yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * uzaktaki nesneleri
yakınlaştırılmış gibi görüntülemeye yarayan, uzun odak uzaklıklı fotoğraf
makinesi merceği
teleoloji :
gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + legein, lego (söylemek, konuşmak), logia
(bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * doğadaki ve evrendeki olayların veya
varlıkların rastlantısal değil, belirli bir amaca veya hedefe yönelik olduğunu
savunan, olayları başlangıç nedenlerine göre değil, ulaşacakları nihai amaca
göre açıklamaya çalışan felsefi düşünce biçimi, erek bilimi
teleomorf :
gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + morphe, morphos (şekil, biçim, form,
kalıp) * mikolojide (mantar bilimi) mantarların cinsel (eşeyli) üreme evresini
ve bu evrede oluşturdukları sporlar
teleostei :
gre., lat. * teleos (tamamlanmış, eksiksiz) + osteon (kemik) + ei (taksonomik
çoğul eki) * kıkırdaktan değil, tamamen kemikleşmiş bir iskelet yapısına sahip
olan, kuyruk yüzgeçleri simetrik görünümlü (homoserkal) olan, alabalık, somon,
levrek, sardalya ve tuna gibi balıkları kapsayan gerçek kemikli balıklar
familyası, teleostlar
teleparalelizm :
gre. * tele (uzak, uzakta) + para (yanında, dışında, ötesinde, yanında duran;
arasından, vasıtasıyla, sayesinde, boyunca arasında; zıt, karşıt, engel; ayrı,
farklı) + allelon (birbiri, karşılıklı) + ismos (isim yapım, durum, akım,
öğreti, doktrin eki) * uzay-zaman geometrisinde eğrilik yerine burulma
(torsion) kavramını kullanarak yerçekimini açıklayan alternatif bir fizik
teorisi, teleparalel kütçekim
telepati :
gre. * tele (uzak, uzakta) + patheia (sorun, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma
durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * duygu, düşünce veya zihinsel bilgilerin
bilinen duyusal yollar olmadan bir zihinden diğerine aktarılması
telepatik :
gre. * tele (uzak, uzakta) + patheia (sorun, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma
durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) *
telepatiyle ilgili olan; düşünce, duygu veya zihinsel durumların duyusal yollar
dışında aktarılmasıyla ilişkili
teleradar :
gre., ing. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + RAdio (radyo) + Detection (tespit) +
And (ve) + Ranging (menzilleme, mesafelendirme) (ing.) * uzak mesafelerdeki
nesneleri radyo dalgalarıyla algılayan, konumlarını ve uzaklıklarını belirleyen
radar sistemi; uzaktan algılama amacıyla kullanılan radar
teles :
tür. * teles (ipliksi, lifli, tel tel) * yıpranmış, hırpalanmış bir biçimde
telleri, lifleri veya ipleri dışarıya çıkmış (kumaş, halat veya çorap gibi)
telesekreter :
gre. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + secretarius (gizli işler yazmanı) (secretum
(gizli şey) (secernere (ayırmak, elemek, süzmek, salgılamak, seçip ayırmak,
gizlemek) + tum (isim yapım eki) ) + aris, arius (ile ilgili, -a ait) ) (lat.)
* telefona bırakılan sesli mesajları otomatik olarak yanıtlayan, kaydeden,
ileten ve sesli mesaj bırakmasını sağlayan telekomünikasyon sistemi veya cihazı
telesimek :
tür. * telesi (yorgun, bitkin, güçsüz, halsiz) + mek (fiil mastar eki) * aşırı
yorulmak, güçsüz kalmak, bitkin düşmek, zayıflamak
telesine :
gre. * tele (uzak, uzakta) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek,
kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) *
sinema filmlerinin özel cihazlar aracılığıyla televizyon veya video formatına
aktarılması işlemi ve bu işlemi yapan makine
telesinema :
gre. * tele (uzak, uzakta) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek,
kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + ma
(isim yapım eki) * sinema filmlerinin özel cihazlar aracılığıyla televizyon
veya video formatına aktarılması işlemi ve bu işlemi yapan makine
telesiyej :
gre., lat., fra. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + sedicum, sedes (oturma yeri,
oturak, koltuk) (lat.); siège (fra.) * yolcuları oturur durumda taşıyan,
özellikle kayak merkezlerinde kullanılan halatlı hava taşıma sistemi; koltuklu
teleferik
teleskop :
gre * tele (uzak, uzakta) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek,
araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye,
gözlem, gözlenen, bakılan) * uzak cisimleri gözlemlemeye ve büyüterek
incelemeye yarayan, özellikle uzaktaki gök cisimlerini incelemek için kullnılan
optik araç
telesto :
gre. * telestos (başarı; başarıya ulaştıran, tamamlayan, sonuçlandıran) (telos
(uç, son, kenar, sınır) + tos (dişil sıfat yapım eki) ) * tamamlanma, başarı,
gerçekleşme ile ilgili olan; Yunan mitolojisinde Okeanos ve Tethis'in kızı olan
bir su perisinin "başarı" anlamına gelen ismi
teletekst :
gre., lat. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + texere (dokumak, örmek, birleştirmek,
oluşturmak) + textus (dokunmuş, örülmüş; yazılı metin) (lat.) * TV kumandası
üzerindeki "TEXT" tuşuyla açılan, hava durumu, haberler, finans ve
spor gibi güncel bilgilerin internete ihtiyaç duymadan ekranda okunmasına imkan
veren, geleneksel televizyon yayın sinyalleri aracılığıyla metin ve basit
grafiklerin televizyon ekranına aktarılmasını sağlayan tek yönlü bir bilgi
sistemi
teleüt :
tür. * tele (kavim ismi) + ut (çoğul eki; boyları, oğulları) * Altay Türkleri
içinde yer alan, Rusya'nın Batı Sibirya bölgesindeki Kemerovo Oblastı ve
çevresinde yaşayan yerli bir Türk halkı ile bu halkın kullandığı Türk lehçesi
televizyon :
gre., lat. * tele (uzak, uzakta) (gre.) + visio (videre (görmek) + sio (isim
yapım eki) ) * uzaktaki görüntüleri ileten ve gösteren araç; uzak görme
sistemi; bir vericiden elektromanyetik dalgalar halinde yayımlanan ses ve
görüntülerin, ekran ve hoparlör aracılığıyla tekrar görüntü ve sese
dönüştürülmesini sağlayan telekomünikasyon sistemi
televvün :
ara. * levn (renk), lavana (renklenmek), ilvinan (renklenme) * renklenme,
renkten renge girme, renk değiştirme; döneklik, kararsızlık
televvüs :
ara. * levese (kirletmek, bulaştırmak), mulevves (kirletilmiş, bulaştırılmış,
maddi veya mecazi olarak kirletilmiş, temizliğini veya saflığını yitirmiş) *
kirlenme, pislenme, bulaşma
teleyyün :
ara. * lana, lene (yumuşamak, gevşemek, nazikleşmek), leyyene (yumuşak olmak,
yumuşatmak, sertliği gidermek, gevşetmek), leyyin (yumuşak, sert olmayan,
nazik, esnek, gevşek, mülayim; hafif, yumuşak) * yumuşama, yumuşatma,
sertliğini kaybetme; hoşgörülü, nazik ve ılımlı hale gelme
telezzüc : ara
* lazaca (yapışkan olmak) * yapışkan olma
telezzüz :
ara. * lezze (hoş olmak, lezzetli ve tatlı olmak), lezzet (tat, zevk, hoşluk) *
tat ve zevk alma, haz duyma, zevklenme, hoşluk duyma
telfif :
ara. * lefefe (sarmak, katlamak, dürmek), lefife (sarılmış, katlanmış,
dürülmüş) * bürünme, sarılma, dürülme, sarma, örtme, dürme
telfik :
ara. * lefeke (iki şeyi birbirine eklemek, uydurmak, birleştirmek) *
birleştirme, ekleme, uydurma
telgraf :
gre. * tele (uzak, uzakta) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek),
graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) * uzak mesafelere yazılı işaretler
göndererek haberleşmeyi sağlayan sistem; telgrafla gönderilen ileti
telhah :
ara. * telleha (meşgul olmak, oyalanmak, dikkati dağılmak) * meşguliyet,
oyalanma, dikkatin dağılması, telleh
telhib :
ara. * lehebe (alevlenmek, parlamak), leheb (alev, ateş alevi), iltihab
(alevlenme, yang, inflamasyon, enflamasyon) * alevlendirme, tutuşturma
telhid :
ara. * lahada (yanaxsapmak, eğrilmek; mezar kazma, çukur açma), lahd, lahid
(mezarın kıble tarafına açılan yan oyuk, mezar, kabir, özellikle eski Roma
tarzında nişleri olan mezar odası ve bu tarzda ölü gömme) * mezar çukuru kazma,
kabire lahid yapma, gömme, mezara yan oyuk açma, ölüyü lahit denilen yan oyuklu
mezara koyma, lahit hazırlama
telhin :
ara. * lahana (ezgiyle söylemek, dili eğmek, yanlış söylemek, hatalı telaffuz
etmek, anlamı değiştirmek), lahn (ahenkli ses, ezgi, nağme, tını, melodi, güzel
ses, usül; dil hatası, söyleyiş bozukluğu, dilde ve kıraatte (okumada) hata
yapma, yanlış telaffuz, hatalı ifade, aksaklık); dilde ve kıraatte (okumada)
hata yapma) * ezgiye koyma, besteleme; bir sözü veya metni ezgiye dökme,
besteleme; makamla söyleme
telhis :
ara. * lahasa (özünü çıkarmak, seçip ayırmak, kısaltmak) * özetleme, hulasa
etme)
telif :
ara. * alafa, alifa (alışmak, cana yakın olmak, dostluk kurmak, birleşmek),
allafa (birleştirmek, yakınlaştırmak, tanıştırmak, dost haline getirmek,
alıştırmak; bir araya getirmek, toplamak, derlemek, düzenlemek, yazmak), ulfet
(alışma, alışkanlık, uyum, birleşme, ısınma; ahbaplık, dostluk) * bir araya
getirme, oluşturma, yazma, bir şeyi bir araya getirerek oluşturma, eser meydana
getirme, yazma, kaleme alma; uzlaştırma ve düzenleme
telif hakkı :
ara. * telif (bir araya getirme, oluşturma, yazma, bir şeyi bir araya getirerek
oluşturma, eser meydana getirme, yazma, kaleme alma; uzlaştırma ve düzenleme) +
hakk (gerçek, hak) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir kişinin meydana
getirdiği edebi, bilimsel, sanatsal veya fikri eser üzerindeki yasal sahiplik
ve kullanım hakkı
tel'in :
ara. * laana (kınamak, uğursuz addetmek, kötülük atfetmek), lanet (bir kimse
veya şey için kötülük dileme, Tanrı’nın rahmetinden uzak kalmasını isteme veya
çok kötü ve uğursuz sayılan durum) * bir kimseye veya şeye lanet etme, beddua
etme; ilahi rahmetten uzak olmasını dileme, lanet etme, lanet okuma
telis :
ara. * tilis (kıldan veya kaba liflerden dokunan kalın çuval, torba; çuval
bezi; bitkisel liflerden veya kıldan yapılmış, kaba örgülü büyük çuval) * doğal
jüt veya kendir liflerinden üretilen, kaba dokulu, dayanıklı bir çuval bezi
türü (inşaat sektöründe betonun nemini koruyarak çatlamasını önlemek (kürleme)
amacıyla kullanılır.)
telit :
ibr. * talit (örtü, dua şalı, ibadet örtüsü; Yahudilerin ibadet sırasında
omuzlarına aldıkları püsküllü örtü) * Yahudilikte özellikle sabah ibadetleri
sırasında omuzlara alınan, dört köşesinde dinsel yükümlülüğü simgeleyen
püsküller (tsitsit) bulunan, dua ve ibadet esnasında kullanılan geleneksel
dikdörtgen ibadet örtüsü
telitromisin :
lat., gre. * tel (kimyasal belirteç ) + erythromycine (kırmızı renkli
(küf/bakteri) maddeden elde edilen antibiyotik) (erythros (kırmızı, al) + mykes
(fungus, mantar, mikrobiyal organizma) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid
türevi eki) ) (lat.) * eritromisinden türetilmiş ketolit sınıfına ait,
bakterilerin protein sentezini engelleyerek etkili olan, özellikle solunum yolu
enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan yarı sentetik antibiyotik
(C43H65N5O10)
telkari :
tür., far. * tel (ince, uzun metal şerit, iplik, lif) (tür.) + kari, gari
(-işi, yapım, işçilik) (far) * Mezopotamya ve Anadolu'da köklü bir tarihe sahip
olan, altın veya gümüş gibi ince metallerin eritilip tel haline getirilerek
bükülmesi ve dantel gibi zarif motiflerin oluşturulmasıyla yapılan bir el
işleme sanatı
telkib :
ara. * lakaba (takma ad vermek, nitelemek), lakab (künye, ünvan, takma isim) *
lakap vermek, isim takmak
telkih :
ara. * lakaha (döllemek, tohumlamak, aşılamak), lakih (dölleyici, tohumlayıcı,
aşılayıcı), ilkah (dölleme, döllenme, tohumlama, tohumlanma, aşılama, aşılanma)
* dölleme, tohumlama, aşılama, aşı
telkin :
ara.* lakkana (birine söz belletmek, ezberletmek, empoze etmek, aşılamak),
lakina (öğrenmek, kavramak, bellemek) * bir düşünce, duygu, inanç veya
davranışı doğrudan veya dolaylı yollarla bir kimsenin zihnine benimsetme, kabul
ettirme veya yönlendirme amacıyla yapılan sözlü veya sözsüz etkileme ve
yönlendirme, empozisyon
telkinbilim :
ara., tür. * telkin (bir düşünce, duygu, inanç veya davranışı doğrudan veya
dolaylı yollarla bir kimsenin zihnine benimsetme, kabul ettirme veya
yönlendirme amacıyla yapılan sözlü veya sözsüz etkileme ve yönlendirme,
empozisyon) (ara.) + bilim (bilme, bilgi edinme süreci, öğrenilen, bilinen şey)
(tür.) * telkin olgusunu, telkinin psikolojik, fizyolojik ve toplumsal
etkilerini, oluşum mekanizmalarını ve uygulama yöntemlerini inceleyen bilim
dalı, suggestiologia
tell :
ara. * tall, tell (tepe, höyük, yığın; üst üste birikmiş toprak veya moloz
yığını) * özellikle eski yerleşimlerin yüzyıllar boyunca üst üste kurulmasıyla
oluşan yapay höyük, tepe veya yığın
tellak :
ara. * dallaka (ovuşturmak, oğmak, masaj yapmak, keselemek) * hamamda vücudu
keseleyip ovan, masaj yapan, yıkanmaya yardımcı olan kimse, ovuşturan, masör
tellal :
ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek,
kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak)
+ al (isim yapım eki) *
yol gösterici, yönlendirici; çarşı, pazar veya meydan gibi kalabalık yerlerde
yüksek sesle duyuru yapan, satışa çıkarılan malı veya resmi bildirimleri halka
ilan eden, özellikle açık artırmalarda alıcı ile satıcı arasında aracılık eden
kimse
telleh :
ara. * telleha (meşgul olmak, oyalanmak, dikkati dağılmak) * meşguliyet, oyalanma,
dikkatin dağılması, telhah
telli saz :
tür. * tel (ince, uzun metal şerit, iplik, lif) + saz (su kıyılarında, bataklık
yerlerde yetişen ince kamış, hasırotu, kofa gibi bitkilerin ortak ismi ve bu
bitkilerden yapılmış olan nesne; müzik aleti) * esi gerilmiş tellerin parmak,
mızrap veya yay aracılığıyla titreştirilmesiyle elde edilen, bağlama, ud,
tanbur, kanun ve kemençe gibi telli çalgıların genel adı
telliturna :
tür. * tel (ince, uzun metal şerit, iplik, lif) + li (ile, birlikte, beraber,
sahibi) + turna (uzun bacaklı, uzun boyunlu, geniş kanatlı, toplu halde göç
eden, ötüşü ve törensel kur davranışlarıyla tanınan, Gruidae (turnagiller)
familyasını oluşturan kuşların ortak adı) * başının iki yanından aşağı sarkan
tel görünümündeki uzun beyaz tüy demetleriyle ayırt edilen, zarif yapılı, gri
gövdeli, uzun bacaklı ve uzun boyunlu, sürüler hâlinde göç eden turna türü,
Grus virgo
tellurit :
lat. * tellus (yeryüzü, toprak; Roma mitolojisinde Toprak Tanrıçası) + ium
(element eki) (lat.) + ites (element, kayaç ve mineral eki) (gre.) *
bileşiminde tellüryum bulunan, genellikle oksitlenme süreçleriyle oluşan,
başlıca tellüryum dioksitten oluşan doğal mineral
tellurium :
lat. * tellus (yeryüzü, toprak; Roma mitolojisinde Toprak Tanrıçası) + ium
(element eki) * atom numarası 52, simgesi Te olan, gümüşümsü beyaz renkli,
kırılgan, yarı metal özellik gösteren, başta metal alaşımları, yarı iletkenler
ve termoelektrik malzemelerin üretiminde kullanılan kimyasal element
tellus :
lat. * tellus (yeryüzü, toprak; Roma mitolojisinde Toprak Tanrıçası) * Roma
mitolojisinde yeryüzünü ve toprağın bereketini kişileştiren, ekinlerin,
tarımsal verimliliğin ve doğurganlığın koruyucusu sayılan, çoğu zaman Terra
Mater (Toprak Ana) ( (terra (toprak) + mater (ana, anne) ) ile özdeşleştirilen
tanrıça
tellür :
lat. * tellus (yeryüzü, toprak; Roma mitolojisinde Toprak Tanrıçası) + ium
(element eki) * atom numarası 52, simgesi Te olan, gümüşümsü beyaz renkli,
kırılgan, yarı metal özellik gösteren, başta metal alaşımları, yarı iletkenler
ve termoelektrik malzemelerin üretiminde kullanılan kimyasal element
tellürit :
lat. * tellus (yeryüzü, toprak; Roma mitolojisinde Toprak Tanrıçası) + ium
(element eki) (lat.) + ites (element, kayaç ve mineral eki) (gre.) *
bileşiminde tellüryum bulunan, genellikle oksitlenme süreçleriyle oluşan,
başlıca tellüryum dioksitten oluşan doğal mineral
telmih :
ara. * lmmahaa (üstü kapalı biçimde işaret etmek, ima etmek, sezdirmek), lamaha
(bir an görmek, göz ucuyla bakmak, fark etmek), lemh (göz atma, bir defa ve
kısa bakış) * açıkça söylemeyip, imalı ve manalı şekilde dolaylı olarak
söyleme, ima etme, dolaylı olarak bildirme; bir düşünceyi, olayı, kişiyi,
ayeti, hadisi, atasözünü veya edebi eseri açıkça söylemeden, kısa bir işaret
veya ima yoluyla hatırlatma, anıştırma; edebiyatta okuyucunun ön bilgisinden
yararlanarak dolaylı gönderme yapma sanatı
telmisartan :
lat. * telmi (farmasötik ön ek) + sartan (Selective Angiotensin Receptor
Tgantagonist (seçici anjiyotensin reseptör antagonisti) (akronimdir) * anjiyotensin
II'nin AT1 reseptörlerini seçici olarak bloke ederek kan basıncını düşüren,
yüksek tansiyon (hipertansiyon), kalp yetmezliği tedavisinde ve kalp hastalığı
riski taşıyan bireylerde kalp krizi ve felç gibi ciddi kardiyovasküler
olayların önlenmesinde kullanılan anjiyotensin II reseptör blokeri ilacın etken
maddesi (C33H30N4O2)
telofaz :
gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + phainein (parlamak, ışıldamak, ışık
saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek,
açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phasis (görünüş, görünüm, görünme,
ortaya çıkma, tezahür etme, belirme, evre) * mitoz veya mayoz hücre
bölünmesinin çekirdek zarlarının yeniden oluştuğu ve kromozomların kutuplarda
toplandığı son evresi
telojen :
gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak,
yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten,
meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (genos (gen, yaratılış, türeyiş,
üreme, oluşum, doğum, köken, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins,
çeşit, sınıf, kategori) + es (ile ilgili, -a ait) ) * kıl ve saç gelişim
döngüsünün büyümenin durduğu, kıl kökünün dinlenme durumunda kaldığı ve
olgunlaşan kılın dökülmeye hazır hale geldiği son evresi
telomer :
gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + meros (parça, bölüm, kısım, birim) *
kromozomların uç kısmındaki koruyucu DNA dizisi, uç parça
telomeraz :
gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + meros (parça, bölüm, kısım, birim) + ase
(enzim eki) * hücre bölünmesi sırasında DNA kaybını önleyen ve kromozomların
stabilitesini koruyan, kromozom uçlarındaki telomerleri uzatan enzim
telopeptid :
gre. * telos (uç, son, kenar, sınır) + peptidion, peptide (peptit bağıyla
bağlanmış amino asit zinciri) (peptos (pişirilmiş, sindirilmiş, hazmedilmiş) +
idion (küçültme eki ve ikili bileşik, anyon eki) ) * kollajen molekülünün amino
ve karboksil uçlarında bulunan, üçlü sarmal yapıya katılmayan, kollajen
liflerinin çapraz bağlanmasında ve olgunlaşmasında önemli rol oynayan kısa
peptit bölgesi
telsin :
ara. * lisan (dil (konuşma ve tat alma organı, dil) * bir şeye laf atma, dil
uzatma
telsiz :
far., tür. * tal, tel (iplik, lif, saç) (far.) + siz (yokluk, eksiklik, zıtlık,
olumsuzluk eki) (tür.) * elektriksel sinyalleri iletken tel kullanmadan
elektromanyetik dalgalar aracılığıyla alıp gönderen, kablosuz haberleşmeyi
sağlayan verici-alıcı aygıt; bu aygıtla kurulan haberleşme sistemi
teltik :
far., tür. * tal, tel (iplik, lif, saç) (far.) + tik (isim yapım eki) (tür.) *
hata, yanlış (“saç gibi karmaşık, dolaşık olmuş” anlamından)
teltim :
ara. * latama (avuç içiyle yüze veya başa vurmak, tokatlamak, sille vurmak) *
avuç içiyle veya açık elle kuvvetlice vurma, tokatlama, sille vurma (tasavvufta
nefsin terbiye edilmesini, manevi bir uyarıyı veya irfani bir tokat yemeyi
ifade eder.)
telve :
ara. * tellevet (kirlilik, bulaşıklık, lekelilik) * fincanın veya cezvenin
dibinde biriken, kahvenin çözünmeyen ince taneciklerinden oluşan tortu, posa
telvi :
ara. * leve (eğip bükmek, yönelmek, değiştirmek) * eğip bükme, yönelme,
değiştirme
telvih :
ara. * lavvaha (ima etmek, işaret etmek, üstü kapalı söylemek, hissettirmek,
sezdirmek, dolambaçlı yollarla anlatmak, kinaye yapmak) * el, baş veya başka
bir hareketle işaret etme, uzaktan selamlama; bir düşünceyi açıkça söylemeyip
dolaylı olarak sezdirme, ima etme, işaret etme, üstü kapalı söyleme,
hissettirme, sezdirme, dolambaçlı yollarla anlatma, kinaye yapma
telvin :
ara. * levn (cisimlerin ışığı yansıtma veya soğurma özelliklerine bağlı olarak
gözde oluşan renk niteliği; boya, renk tonu, renk, boya, ton) * renk verme,
boyama, boyanma
telvis :
ara. * lavvasa (kirletmek, bulaştırmak, lekelemek, pisletmek) * kirletme,
pisletme, temizliğini yitirtme; bir şeyi kötü düşünce, yanlış bilgi veya
uygunsuz davranışlarla bozma, yozlaştırma (mecazi)
telviye :
ara. * leve (eğip bükmek, yönelmek, değiştirmek) * bükme, eğme, burma, çevirme,
kıvırma
telyazı :
far., erm., tür. * tal, tel (iplik, lif, saç) (far.); tar (saç, ince uzun olan,
metal lifi) (erm.) + yaz (kaleme almak, metin oluşturmak, çizmek) + ı (isim
yapım eki) (tür.) * uzaktaki bir noktaya mesaj veya haber iletmek amacıyla
kullanılan telekomünikasyon yöntemi, telgraf
telyin :
ara. * lana, lene (yumuşamak, gevşemek, nazikleşmek), leyyene (yumuşak olmak,
yumuşatmak, sertliği gidermek, gevşetmek), leyyin (yumuşak, sert olmayan,
nazik, esnek, gevşek, mülayim; hafif, yumuşak) * yumuşatma, eritme, sertliği
giderme, gevşetme
telziz :
ara. * lazza (zevk almak, hoşlanmak, tadına bakmak, lezzet almak, tat ve haz
duymak, hoşlanmak, tatlı olmak, hoş olmak, keyif vermek), lezzet (ağız yoluyla
alınan tat; hoş tat veya hoş duyusal haz veren özellik) * lezzet verme,
tatlandırma, lezzetlendirme
TEM :
ing. * trans (transit) + european (Avrupa) + motorway (otoyolu) * Avrupa ülkeleri
arasında kesintisiz kara yolu ulaşımını sağlamak amacıyla planlanan
Trans-Avrupa Otoyolu ağının Türkiye'den geçen bölümünü oluşturan, Edirne'den
başlayarak İstanbul üzerinden Anadolu'ya uzanan uluslararası otoyol güzergahı
tema :
gre. * tithemi, tithenai (koymak, yerleştirmek, ortaya koymak), thema (konu,
önerme, ele alınan mesele, temel düşünce) * bir konuşma, yazı, sanat eseri veya
düşünce bütününde ele alınan, işlenen veya üzerinde durulan ana konu, temel
düşünce, husus, konu
temadi :
ara. * mada (geçmek, sürüp gitmek, devam etmek), tamada (sürüp gitmek, devam
etmek, uzamak, ileri gitmek, haddi aşmak) * sürme, sürüp gitme, uzama, devam
etme, süregelme
temaruz :
ara. * marad, maraz (hastalık, illet) * kişinin rahatsızlığını aşırı derecede
abartması veya olmadığı halde bir rahatsızlığı varmış gibi göstermesi (merde
(pislik, kötü durum, sorun) (fra.) )
temas :
ara. * messa, massa (değmek, dokunmak) * ellemek, değmek, dokunmak, değme,
dokunma (massare (yoğurmak, ovmak, bastırmak) (lat.), massage (yoğurma, ovma,
bastırma, masaj yapma) (fra.) )
temasül :
ara. * masala (benzemek, eş olmak, aynı olmak), misl (benzer, eş, gibi, aynı,
aynı türden olan, eşdeğer) * birbirine benzeme, eş olma, aynı duruma gelme,
benzerlik, eşlik, simetri, similarite
temaşa :
ara. * maşa, meşe (yürümek, gezmek, seyir etmek) * gezinti, gezme, seyran;
hoşlanarak bakma, seyretme, seyre çıkma, ibretle bakma
tematik :
gre. * tithemi, tithenai (koymak, yerleştirmek, ortaya koymak), thema (konu,
önerme, ele alınan mesele, temel düşünce; bir konuşma, yazı, sanat eseri veya
düşünce bütününde ele alınan, işlenen veya üzerinde durulan ana konu, temel
düşünce, husus) + tikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * belirli bir konuya, ana
düşünceye veya ortak bir izleğe dayanan, onunla ilgili veya onu esas alan
temayül :
ara. * mala (eğilmek, yönelmek, meyletmek), meyl (eğilim, yönelim, tandans) *
bir kimsenin duygu, düşünce veya davranış bakımından belli bir yöne yönelme,
eğilim gösterme, meyletme durumu, eğilme, eğilim, yönelme, yönelim, meyletme,
meyl
temayüz :
ara. * mayyaza (ayırt etmek, seçmek, farklı kılmak), maza (ayırmak, birbirinden
ayıklamak) * benzerleri arasından belirgin özellikleriyle ayrılma, üstünlük
veya farklılık göstererek öne çıkma, seçkinleşme, ayırt edilme, belirginleşme,
öne çıkma
temazepam :
lat. * tema (farmasötik ön ek) + az (azot içeren halka) + epam (benzodiazepin
sınıfını gösteren kimyasal madde eki) * benzodiazepin grubunda yer alan,
merkezi sinir sistemini baskılayarak uyku verici, yatıştırıcı, kaygı giderici
ve kas gevşetici etki gösteren, özellikle kısa süreli uykusuzluk tedavisinde
kullanılan ilacın etken maddesi (C16H13CIN2O2)
tembel :
far. * tanbal, tamnal (uyuşuk, ağırkanlı, çalışmayı sevmeyen) * çalışmaktan
kaçınan, çaba göstermeyi istemeyen, iş yapmada isteksiz ve ağır davranan kimse,
yeterince işlemeyen, verimsiz veya ağır çalışan
tembih :
ara. * nabaha (uyanmak, aymak, ayılmak, uyanık olmak, dikkat kesilmek, farkına
varmak, dalgınlıktan kurtulmak, farkında olmak, uyuşukluğu gitmek), nabbaha
(uyandırmak, ayıltmak, uyanık olmak, farkına vardırmak), nebh (hatırlatma,
uyarma) * anımsatma, uyarı, hatırlatma
tembul :
san. * tambula (betel yaprağı) * Güney ve Güneydoğu Asya'da yetişen, Piper
betle bilimsel adıyla bilinen, yaprakları areka cevizi ve kireçle birlikte
çiğnenen, karabibergiller (Piperaceae) familyasına ait tırmanıcı, çok yıllık
tropikal bitki
temcid :
ara. * maccada (yüceltmek, ululamak, övmek), mecid (azametli, şerefli, yüce,
büyük, ulu) * yüceltme, ululama, övme, tazim ve sena etme, büyüklüğünü zikretme;
Tanrı'yı, peygamberi veya din büyüklerini yücelten, onların ululuğunu ve şanını
övgüyle dile getiren söz veya şiir; özellikle ramazan ayında sahurdan önce
minarelerden okunan dinî övgü metni
temcit :
ara. * maccada (yüceltmek, ululamak, övmek), mecid (azametli, şerefli, yüce,
büyük, ulu) * yüceltme, ululama, övme, tazim ve sena etme, büyüklüğünü
zikretme; Tanrı'yı, peygamberi veya din büyüklerini yücelten, onların ululuğunu
ve şanını övgüyle dile getiren söz veya şiir; özellikle ramazan ayında sahurdan
önce minarelerden okunan dini övgü metni
temdid :
ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım
etmek; çoğaltmak, artırmak; sallanmak, çalkalanmak, sarsılmak, devinmek) *
uzatma, genişletme, çekme, germe, yayma; devam ettirme, sürdürme; destekleme,
yardım etme; çoğaltma, artırma
temdih :
ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir
etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh (övgü, övme, takdir) *
medhetme, çok övme, yüceltme, takdir etme, sitayişle bahsetme
temdit :
ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım
etmek; çoğaltmak, artırmak; sallanmak, çalkalanmak, sarsılmak, devinmek) *
uzatma, genişletme, çekme, germe, yayma; devam ettirme, sürdürme; destekleme,
yardım etme; çoğaltma, artırma
temeccüd :
ara. * maccada (yüceltmek, ululamak, övmek), mecid (azametli, şerefli, yüce,
büyük, ulu), temcid (yüceltme, ululama, övme, tazim ve sena etme, büyüklüğünü
zikretme) * yüceliğini gösterme, ululanma, yücelik ve şan kazanma; Tanrı'nın
yüceliğini anma, ululuğunu övgüyle dile getirme
temeddüd :
ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım
etmek; çoğaltmak, artırmak; sallanmak, çalkalanmak, sarsılmak, devinmek), temdid
(uzatma, genişletme, çekme, germe, yayma; devam ettirme, sürdürme; destekleme,
yardım etme; çoğaltma, artırma) * uzanma, gerilme, yayılma durumu; bir cismin
uzunlamasına genişleyip uzaması, yayılması
temeddüh :
ara. * madaha (birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek, övmek, takdir
etmek, yüceltmek, methetmek, sitayişle bahsetmek), medh (övgü, övme, takdir),
temdih (medhetme, çok övme, yüceltme, takdir etme, sitayişle bahsetme) *
övünme, kendini övme; övülmeye çalışma, başkalarının övgüsünü kazanmak amacıyla
kendini yüceltme
temeddün :
ara. * medine (şehir, il, kent) * şehir hayatına özgü toplumsal, kültürel ve
kurumsal düzenin gelişmesiyle uygarlık düzeyine ulaşma, medenileşme, şehirli
yaşama geçme; toplumların bilim, sanat, hukuk, ekonomi ve sosyal yaşam
bakımından gelişmişlik durumu
temek :
tür. * temek (köstebek, fare) * ahırlarda biriken gübreyi dışarı atmak amacıyla
kullanılan, genellikle duvarda yer alan kapaklı veya kapaksız küçük delik veya
pencere
temel :
gre. * tithemi, tithenai (koymak, yerleştirmek, ortaya koymak), thema (konu,
önerme, ele alınan mesele, temel düşünce), themeleion (temel, esas, asl, dip,
alt, öz, kaide), themelios (temelle ilgili) * bir şeyin üzerine kurulduğu ana
dayanak, esas veya başlangıç noktası, esas, asl, dip, alt, öz, kaide; bir
yapının bütün yükünü zemine aktaran ve onu sağlam biçimde taşıyan en alt bölüm
temelli :
gre., tür. * themeleion (temel, esas, asl, dip, alt, öz, kaide) (gre.) + li
(ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) * temeli bulunan, sağlam bir dayanağa
sahip olan; mecazen köklü, sağlam, esaslı; geçici olmayacak şekilde, sürekli ve
kesin olarak
temelluk :
ara. * malaka (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek, edinmek, yetkisi olmak,
egemenlik kurmak), mulk (sahiplik, sahip olma, haiz olma), malik (sahip, haiz
olan) * bir malı, hakkı veya varlığı hukuken veya fiilen kendi mülkiyetine
geçirme, sahip olma veya mülk edinme; yaltaklanma, dalkavukluk yapma
temellük :
ara. * malaka (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek, edinmek, yetkisi olmak,
egemenlik kurmak), mulk (sahiplik, sahip olma, haiz olma), malik (sahip, haiz
olan) * bir malı, hakkı veya varlığı hukuken veya fiilen kendi mülkiyetine
geçirme, sahip olma veya mülk edinme; yaltaklanma, dalkavukluk yapma
temellül :
ara. * malla (bıkmak, usanmak, sıkılmak, üzülmek, hüzünlenmek), melal (can
sıkıntısı, üzüntü, hüzün, keder, bıkkınlık, sıkıntı hali) * usanma, bıkma,
bezme, sıkılma, bezginlik duyma, isteksizlik gösterme durumu
temenni :
ara. * temenna (arzu etmek, dilemek, istemek, ummak) * arzu etme, dileme,
isteme, dilek, arzu, istek
temerküz :
ara. * rakaza (odaklamak, yoğunlaştırmak, saplayıp baskılayıp sabit kılmak,
dikmek, mıhlamak, saplamak, bir noktaya yerleştirmek), merkez (odak, yoğunlaşma
noktası; bir dairenin orta noktası, pergelin basılarak sabitlenen sivri ucu;
bir şeyin etrafına göre tam ortada bulunan, denge ve simetri noktası,
olayların, güçlerin veya etkinliklerin odaklandığı yer) * merkezleşmek,
merkezileşme, merkezcil hal alma, belirli bir merkezde toplanmak
temermür :
ara. * marmara (titremek, sarsılmak, ürpermek) * titreme, sarsılma, ürperme
(murmur (mırıldanma, uğuldama, homurdanma) (lat.) )
temerrüd :
ara. * marada (inat etmek, isyan etmek, diretmek, dik başlılık etmek,
itaatsizlik göstermek), merid (inatçı, direnen, direten, asi, isyankar) * inat,
direnme, diretme, isyan; yapılması gereken bir şeyi yapmamakta direnme; borcunu
zamanında ödememe
temerrüt :
ara. * marada (inat etmek, isyan etmek, diretmek, dik başlılık etmek,
itaatsizlik göstermek), merid (inatçı, direnen, direten, asi, isyankar) * inat,
direnme, diretme, isyan; yapılması gereken bir şeyi yapmamakta direnme; borcunu
zamanında ödememe
temessük :
ara. * masaka, meseke (tutmak, kavramak, yakalamak), imsak (tutma, yakalama,
kavrama) * tutunma, tutma, sarılma, sıkıca tutma, bağlı kalma; Osmanlı
hukukunda borç, alacak veya teslim alma gibi işlemleri belgeleyen yazılı senet,
borç senedi
temessül :
ara. * masala (benzemek, örnek olmak, temsil etmek), temsil (benzetme,
canlandırma, yerine geçme), misal (örnek, benzer; herhangi bir şeyin temsilcisi
veya benzeri; bir kavramı, durumu veya nesneyi açıklamaya yarayan örnek; edebi
bağlamda teşbih, benzetme aracı) * bir biçime girme, cisimleşme, temsil edilme;
tasavvufta ve klasik kullanımda bir varlığın başka bir surette görünmesi veya
görünür hale gelmesi; zihinde canlanma
temettu :
ara. * meta (fayda, yarar menfaat, geçimlik eşya, faydalanılan şey, kıymetli
eşya, mal), emtia (faydalar, maddeler, mallar) * yararlanma, faydalanma, zevk
alma, istifade etme, kazanç sağlama; ticaret ve maliyede şirketin dönem sonunda
elde ettiği karın ortaklara payları oranında dağıtılan bölümü
temettü :
ara. * meta (fayda, yarar menfaat, geçimlik eşya, faydalanılan şey, kıymetli
eşya, mal), emtia (faydalar, maddeler, mallar) * yararlanma, faydalanma, zevk
alma, istifade etme, kazanç sağlama; ticaret ve maliyede şirketin dönem sonunda
elde ettiği karın ortaklara payları oranında dağıtılan bölümü
temevvüc :
ara. * mevc (dalga), temevvece (dalgalanmak, çalkalanmak) * su, hava veya
benzeri bir ortamın dalga oluşturacak biçimde hareket etmesi, dalgalanma,
çalkalanma; duygu, düşünce veya toplumsal olayların inişli çıkışlı ve hareketli
biçimde gelişmesi
temevvüç :
ara. * mevc (dalga), temevvece (dalgalanmak, çalkalanmak) * su, hava veya
benzeri bir ortamın dalga oluşturacak biçimde hareket etmesi, dalgalanma,
çalkalanma; duygu, düşünce veya toplumsal olayların inişli çıkışlı ve hareketli
biçimde gelişmesi
temevvül :
ara. * mal (mal, eşya, para), emval (mallar, eşyalar, paralar) * mal edinme,
mal sahibi olma, para sahibi olma, servet sahibi olma, eşya sahibi olma;
zenginleşme
temeyyüz :
ara. * maza (ayırmak, birbirinden ayıklamak), mayyaza (ayırt etmek, seçmek,
farklı kılmak) * benzerleri arasından belirgin özellikleriyle ayrılma,
farklılık göstererek öne çıkma, seçkinleşme, ayırt edilme, belirginleşme,
farklılaşma
temezzuk :
ara. * mazzaka (parçalamak, yırtmak, lime lime etmek) * parça parça olma,
parçalanma, yırtılma; birlik veya bütünlüğün bozulması (mecazi)
temhid :
ara. * mahhada (döşemek, düzlemek, hazırlamak, kolaylaştırmak), mihad (döşek,
yatak, beşik; yaygı, hazırlanmış zemin) * döşeme, yayma, hazırlama, düzeltme;
bir işi kolaylaştırma veya bir konuyu izah edip önceden zemin hazırlama
temhik :
ara. * mahaka (yok etmek, silmek, gidermek, iptal etmek, ortadan kaldırmak,
hükümsüz bırakmak) * yok etme, silme, giderme, iptal etme, ortadan kaldırma,
hükümsüz bırakma
temhil :
ara. * mahala (süre vermek, zaman vermek, mühlet vermek; geciktirmek, ağır
davranmak), muhlet (süre, zaman) * süre verme, zaman verme, mühlet verme, süre
tanıma, geciktirme, erteleme
temhir :
ara. * mahhara (mühürlemek, mühür basmak) ), muhr (damga, mühür) * mühürleme,
mühür basma
temhiz :
ara. * mahad, mahaz (doğum sancısı; doğum ağrısı) * doğum öncesinde başlayan
rahim kasılmaları nedeniyle doğum sancısı çekme, doğuracak duruma gelme
temim :
ara. * tamma (tamamlamak, eksiksiz hale getirmek, sonlandırmak, bitirmek) *
eksiksiz, noksansız, tam ve kusursuz olan; güçlü, sağlam, dayanıklı
temime :
ara. * tamma (tamamlamak, eksiksiz hale getirmek, sonlandırmak, bitirmek) *
nazar değmesini önlemek veya kötülüklerden korunmak amacıyla boyuna, kola veya
bir eşyanın üzerine asılan nazar boncuğu, muska veya nazarlık; heykel
temin :
ara. * amn ((güven, emniyet), amana (inanmak, güvenmek, emin olmak, itimat
etmek), amina (güvende olmak, emin olmak), iman (güven, inanç), emin
(güvenilir, güvenli, güvenilir, inanılır, korumalı) * bir şeyin
gerçekleşmesini, sağlanmasını veya elde edilmesini güvence altına alma;
sağlama, sağlama işi, elde etme, güven verme
teminat :
ara. * temin (bir şeyin gerçekleşmesini, sağlanmasını veya elde edilmesini
güvence altına alma; sağlama, sağlama işi, elde etme, güven verme) + at (isim
yapım ve çoğul eki) * güvence verme, güvence altına alma; bir işin, anlaşmanın
veya yükümlülüğün yerine getirileceğini güvence altına almak için verilen
güvence, garanti, karşılık veya güvence sağlayan mal ve değer
temiz :
ara. * mayyaza (ayırt etmek, seçmek, farklı kılmak), maza (ayırmak, birbirinden
ayıklamak), temyiz (benzerleri arasından farkını ortaya koyarak ayırma, seçme,
ayıklama, ayırt etme) * arı, pak, kirden uzak, kirden arınmış, kirli olmayan;
iyiyi kötüden ayırabilme, ayırma, seçme
temizlik :
ara. * mayyaza (ayırt etmek, seçmek, farklı kılmak), maza (ayırmak, birbirinden
ayıklamak), temyiz (benzerleri arasından farkını ortaya koyarak ayırma, seçme,
ayıklama, ayırt etme) (ara.) + lik (isim yapım eki) (tür.) * kir, pislik,
yabancı ve istenmeyen unsurlardan arınmış olma durumu, temiz olma durumu; bir
şeyin fiziksel, ahlaki veya manevi bakımdan düzenli, pak ve uygun hale
getirilmesi
temkin :
ara. * mekkana (yerleştirmek, sağlamlaştırmak, güç vermek, imkan sağlamak),
mekana (güçlü, sağlam olmak; yerleşmek, imkanı olmak) * bir şeyi
sağlamlaştırma, yerleştirme, güçlendirme; bir kimseye yetki, imkân veya mevki
verme; davranışta ağırbaşlı, ölçülü ve sakin olma durumu
temlih :
ara. * milh (tuz), mellehe (tuzlamak) * tuzlama, tuza yatırma; nükteli, cinaslı
ve güzel) söz söyleme
temlik :
ara. * meleke (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek), malik (sahip olan, haiz
olan, mülkü olan, hükmeden) * mülk verme, sahip kılma, bir şeyi birine tahsis
etme; bir malı, hakkı veya mülkiyeti bir kimseye devretme, sahip kılma; mülk
olarak verme, mülkiyet aktarma
temlikname :
ara., far. * temlik (mülk verme, sahip kılma, bir şeyi birine tahsis etme; bir
malı, hakkı veya mülkiyeti bir kimseye devretme, sahip kılma; mülk olarak
verme, mülkiyet aktarma) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı;
birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir malın, arazinin, gelirin veya
herhangi bir hakkın bir kimseye verildiğini veya devredildiğini gösteren resmi
belge; mülkiyet aktarma senedi
temlis :
ara. * mallasa (düzeltmek, pürüzsüz hale getirmek, yumuşatmak), malisa (düz,
pürüzsüz olmak) * bir yüzeyi düzleştirme, pürüzlerini giderme, yumuşatma; bir
şeyi kusurlarını gizleyerek süslü ve düzgün gösterme
temliye :
ara. * mallaa, malaa (doldurmak, dolmak, tamamlamak, dolu olmak) * doldurma,
doldurulma, tamamlanma
temmuz :
aka. * dumuzi (sadık oğul; Sümer-Akad geleneğinde tanrı adı) (dumu (oğul,
çocuk, evlat) + zid (sadık, doğru, hakiki, gerçek, meşru) ) (aka.); tammuz
(ara.) * Gregoryen takvimde yılın yedinci ayı; sıcak yaz dönemine denk gelen ay
adı
temni :
ara. * mana'a (engellemek, engel olmak, men etmek, alıkoymak) * men etme, mani
olma, engel olma
temozolomid :
lat. * temo (farmasötik ön ek) + zolomide (INN ilaç adlandırma eki) *
antineoplastik (kanser karşıtı) ilaç olarak kullanılan, özellikle beyin
tümörlerinin tedavisinde kullanılan alkilleyici, antineoplastik bir kemoterapi
ajanı (C6H6N6O2)
temozolomit :
lat. * temo (farmasötik ön ek) + zolomide (INN ilaç adlandırma eki) *
antineoplastik (kanser karşıtı) ilaç olarak kullanılan, özellikle beyin
tümörlerinin tedavisinde kullanılan alkilleyici, antineoplastik bir kemoterapi
ajanı (C6H6N6O2)
tempan :
gre. * tympanon (davul, tef; gerilmiş yüzey) (gre.); tympanum (lat ) * bir
yüzeyin gerilmiş zar gibi olan bölümü; mimaride kemerli bir alınlığın iç kısmı;
anatomide kulak zarı veya benzeri zar yapı; alın; köprü gövdesini memba ve
mansap tarafında sınırlayan duvar
temperament :
lat. * temperamentum (karışım, uygun oran, ölçülülük) (temperare (uygun ölçüde
karıştırmak, dengelemek, düzenlemek) (temperies (ılımlılık, denge, uygun
karışım, düzen) + are (fiil mastar eki) ) + mentum (isim yapın eki) ) *
karışım, uygun oran, ölçülülük; bir kimsenin doğuştan gelen duygu, davranış ve
tepki özelliklerinin bütünü; yaratılış, tabiat, huy, mizaç
temperatür :
lat. * temperatura (uygun ölçü, karışım, denge, oran) (temperatus (uygun ölçüde
karıştırılmış, dengelenmiş, düzenlenmiş) (temperare (uygun ölçüde karıştırmak,
dengelemek, düzenlemek) (temperies (ılımlılık, denge, uygun karışım, düzen) +
are (fiil mastar eki) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ura (isim
yapım eki) ) * uygun ölçü, karışım, denge, oran; bir cismin sıcaklık derecesi,
sıcaklık, ısı, hararet; maddenin taneciklerinin ortalama hareket enerjisini
ifade eden fiziksel büyüklük
templar :
lat. * templum (tapınak) + aris (ile ilgili, -a ait) * tapınakçı; MS 1119’da,
Kudüs’e hacca giden hristiyanları korumak amacıyla oluşturulmuş Tapınak
Şövalyeleri örgütünün üyelerine verilen isim
templat :
fra., ing. * templet (dokuma kalıbı, model) (fra.); template (şablon, kalıp,
örnek model) * bir yapının, biçimin veya dizinin oluşturulmasında örnek alınan
model veya kalıp, şablon, örnek yapı
tempo :
lat., ita. * tempus (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod)
(lat.); tempo (tempo (zaman, süre, hız, ölçü) (ita.) * bir hareketin, özellikle
müzikte bir eserin, belli bir zaman düzeni içinde gerçekleşme hızı, ritim,
ilerleme hızı
temporal :
lat. * temporis (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod ile
ilgili; şakak) (tempus (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod) +
aris (ile ilgili,-a ait) ) + alis (ile ilgili,-a ait) * başın sağ ve sol
yanındaki, göz ile kulak arasındaki bölge ile ilgili, başın yan tarafı ile
ilgili, temporal bölge ile ilgili, şakakla ilgili; şakak bölgesine ait olan
temporal bölge :
lat. * temporis (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod ile
ilgili; şakak) (tempus (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod) +
aris (ile ilgili,-a ait) ) + alis (ile ilgili,-a ait) (lat.) + bölge (bir bütün
içindeki belirli alan, kısım, saha, bölünmüş olan, alan, mıntıka, saha,
bölünmüş alan; coğrafi veya idari alan, zon) (tür.) * başın yan tarafında, alın
ile kulak arasındaki şakak bölgesi
temporal lob :
lat. * temporis (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod ile
ilgili; şakak) (tempus (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod) +
aris (ile ilgili,-a ait) ) + alis (ile ilgili,-a ait) + lobus (lob, parça,
dilim) * beynin her iki yarımküresinde, şakak bölgesinin (başın yan tarafında,
alın ile kulak arasındaki şakak bölgesi) altında yer alan, işitme, dil anlama,
bellek ve duygusal süreçlerde önemli rol oynayan beyin bölümü
temporer :
lat. * temporarius (zamanla ilgili) (tempus (zaman) + arius (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) ) (lat.); temporaire (fra.) * kısa süreli olan, belirli bir
zamanla sınırlı kalan, geçici
temporomandibuler :
lat. * temporis (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod ile
ilgili; şakak) (tempus (zaman, vakit, süre, dönem, devir, çağ, epok, periyod) +
aris (ile ilgili,-a ait) ) + mandibularis (mandibula (alt çene kemiği) ile
ilgili) (mando, mandere (çiğnemek, yemek) + bula (araç, vasıta eki) + aris (ile
ilgili, -a ait) ) * şakak kemiği ile alt çene kemiği arasındaki ekleme ait olan
temr :
ara. * temr (hurma) * yemiş; tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen hurma
palmiyesinin meyvesi olan, genellikle kurutulmuş veya taze olarak tüketilen,
yüksek şeker içeriğine sahip meyve; Phoenix isimli bitki türlerinin meyveleri
temrani :
tür. * temur, temren (demir) * ok, mızrak veya kargı gibi delici silahların
ucundaki sivri metal veya demir parçası, mızrağın uç kısmı, temren
temre :
tür. * temur, temren (demir) * dermatofit adı verilen mikroskobik mantarların
deriye yerleşmesi sonucunda oluşan mantar enfeksiyonları (tinea) veya egzama
gibi farklı cilt sorunlarını kapsayan, genellikle deride kaşıntı, kızarıklık,
pullanma veya renk değişikliği ile kendini gösteren bir grup cilt rahatsızlığı
temren :
tür. * temur (demir) + gen (ile ilgili, gibi, -a ait) * ok ve kargı ucundaki
sivri demir
temrin :
ara. * marrana (alıştırmak, eğitmek, yumuşatmak, esnek hâle getirmek), maruna
(yumuşak, esnek olmak; alışkanlık kazanmak) * bir şeyi yapmaya alıştırma,
eğitme; özellikle beden veya zihni geliştirmek amacıyla yapılan alıştırma,
egzersiz, esnetme hareketleri
temrir :
ara. * marrara (acılaştırmak, acılık vermek; geçirmek, sürmek), marra (acı
olmak, tadı acı gelmek) * bir şeye acılık verme, tadını acılaştırma; mecazen
bir şeyi acı veya katlanılması güç hâle getirme
temriye :
tür., ara. * temur, temren (demir) (tür.) + iye (isim yapım eki) (ara.) *
dermatofit adı verilen mikroskobik mantarların deriye yerleşmesi sonucunda
oluşan mantar enfeksiyonları (tinea) veya egzama gibi farklı cilt sorunlarını
kapsayan, genellikle deride kaşıntı, kızarıklık, pullanma veya renk değişikliği
ile kendini gösteren bir grup cilt rahatsızlığı
temriz :
ara. * merad, marad (hastalık, sorun, bela, illet, dert) * bir rivayetin
(sözün) kaynağının ve gerçekliğinin zayıf olması, ravi zincirinde bir kopukluk
veya güvenilirlik problemi bulunması durumu
temsil :
ara. * masala (benzemek, örnek olmak, temsil etmek), misal (örnek, benzer;
herhangi bir şeyin temsilcisi veya benzeri; bir kavramı, durumu veya nesneyi
açıklamaya yarayan örnek; edebi bağlamda teşbih, benzetme aracı) * bir
düşünceyi, olayı veya kişiyi onun yerine geçen bir örnek, simge veya benzeriyle
anlatma, gösterme veya canlandırma; bir kişi veya topluluğun adına hareket
etme, temsil etme, örnek verme, canlandırma, benzetme, yerine geçme
temsilcilik :
ara., tür. * masala (benzemek, örnek olmak, temsil etmek), misal (örnek,
benzer; herhangi bir şeyin temsilcisi veya benzeri; bir kavramı, durumu veya
nesneyi açıklamaya yarayan örnek; edebi bağlamda teşbih, benzetme aracı),
temsil (bir düşünceyi, olayı veya kişiyi onun yerine geçen bir örnek, simge veya
benzeriyle anlatma, gösterme veya canlandırma; bir kişi veya topluluğun adına
hareket etme, temsil etme, örnek verme, canlandırma, benzetme, yerine geçme)
(ara.) + ci (yapan, eden eki) + lik (isim yapım eki) (tür.) * bir kişi, kurum
veya topluluk adına hareket etme görevini yürüten birimin, kuruluşun veya
makamın niteliği; ayrıca temsilcinin görev yaptığı büro veya kuruluş
temsili :
ara. * masala (benzemek, örnek olmak, temsil etmek), misal (örnek, benzer;
herhangi bir şeyin temsilcisi veya benzeri; bir kavramı, durumu veya nesneyi
açıklamaya yarayan örnek; edebi bağlamda teşbih, benzetme aracı), temsil (bir
düşünceyi, olayı veya kişiyi onun yerine geçen bir örnek, simge veya benzeriyle
anlatma, gösterme veya canlandırma; bir kişi veya topluluğun adına hareket
etme, temsil etme, örnek verme, canlandırma, benzetme, yerine geçme) + i (sıfat
yapım eki) * temsil yoluyla yapılan, örnek niteliği taşıyan, gerçeğin yerine
onu açıklamak veya canlandırmak amacıyla kullanılan; sembolik
temsirolimus :
lat. * temsi (ester yapısı belirteci) + sirolimus (adını ilk izole edildiği yer
olan Şili'ye bağlı Paskalya Adası'nın yerel dilindeki adı olan Rapa Nui'den
alan, Streptomyces hygroscopicus bakterisinin ürettiği mTOR inhibitörü ve
makrolid sınıfı antikor/ilaç olan Rapamisin belirteci) * mTOR (mammalian target
of rapamycin) yolunu baskılayarak hücre çoğalmasını engelleyen, özellikle ileri
evre böbrek hücreli karsinom başta olmak üzere bazı kanserlerin tedavisinde
kullanılan antineoplastik ve immünosüpresif ilacın etken maddesi (C56H87NO16)
temuçin :
tür. * temur (demir) + cin (ile ilgili, -a ait) * demirci, demir gibi sağlam
kimse, demirle ilgili olan; Cengiz Han'ın doğum adı; erkek ismi
temulentum :
lat. * temulentus (sarhoş, içkili, ayyaş) + um (isim yapım eki) * sarhoş, alkollü
olma, alkolden etkilenmiş olma durumu,
temur :
tür. * temr (demir) * simgesi Fe, atom sayısı 26, atom ağırlığı 55.847,
yoğunluğu 7.8 olan, 1510 santigrat derecede eriyen, mavimtırak esmer renkte,
sanayide çelik, döküm ve alaşımlar durumunda kullanılan metal grubundan
element, demir; erkek ismi
temvil :
ara. * mal (mal, eşya, para), emval (mallar, eşyalar, paralar), temevvul (mal
edinme, mal sahibi olma, para sahibi olma, servet sahibi olma, eşya sahibi
olma; zenginleşme) * mal edindirme, mal sahibi yapma, para sahibi yapma, servet
sahibi yapma, eşya sahibi yapma; zenginleştirme
temyi :
ara. * ma (su, sıvı), mayyaa (sıvılaştırmak, eritmek, sulandırmak, gevşetmek) *
sıvılaştırma, sıvı hale getirme; bir konuyu sulandırma, ciddiyetini veya
kesinliğini azaltma (mecazi)
temyiz :
ara. * mayyaza (ayırt etmek, seçmek, farklı kılmak), maza (ayırmak, birbirinden
ayıklamak) * benzerleri arasından farkını ortaya koyarak ayırma, seçme, ayırt
etme; hukukta bir mahkeme kararının hukuka uygunluğunun üst dereceli bir
mahkeme tarafından, yasa ve usul yönünden incelenmesini sağlayan kanun yolu
temzic :
ara. * mazaca (karıştırmak, birleştirmek, bir araya getirmek, harmanlamak),
mezc (karıştırma, katma), mizac (karışım, birleşim, kompozisyon; eski tıpta
insan bünyesini oluşturan dört ögenin karışımı, karakter; bir kişinin doğuştan
sahip olduğu ruhsal ve duygusal özellikler ile davranış eğilimlerini belirleyen
kişilik niteliği, içsel eğilimlerin, niteliklerin tümü, doğa, huy, tabiat,
yaratılış, karakter) * karıştırma, birbirine katma, harmanlama
temzik :
ara. * mazzaka (parçalamak, yırtmak, lime lime etmek), temezzuk (parça parça
olma, parçalanma, yırtılma) * parçalama, yırtma, lime lime etme
ten :
far. * ten (gövde, beden, vücut, deri, cilt) * gövde, beden, vücut, deri, cilt
(tan, tanning (yanık ten, bronzlaşma) (ing.), tannage (yanık ten, bronzlaşma)
(fra.) )
tenabüz :
ara. * nabaza (atmak, bir kenara bırakmak, terk etmek; isim takmak, lakap
takmak, lakap atmak) * birbirine kötü lakap takma, karşılıklı olarak aşağılayıcı
adlarla seslenme; birbirini dışlama, araya mesafe koyma
tenaci :
ara. * naca (fısıldamak, fısıltılı konuşmak, fısıldayarak söylemek), necva
(fısıltılar, fısıltılı konuşmalar) * karşılıklı olarak birbirine fısıltılı
sözler söylemek, karşılıklı olarak fısıltı ile konuşmak, fısıltı ile birbirine
gizli söylemek
tenad :
ara. * nada (bağırmak, seslenmek), nida (seslenme, bağırma) * birbirine nida
etme, birbirine bağırışma, karşılıklı seslenme
tenafür :
ara. * nafara (ürkmek, kaçmak, irkilmek, tiksinmek, birden uzaklaşmak, yerinden
fırlamak, ani hareketle çıkmak), nefer (asker, er), nefret (ürkme, tiksinme,
sinirleri bozulma) * birbirinden uzaklaşma, birbirini itme, uyuşmama,
karşılıklı olarak birbirinden tiksinme
tenafüs :
ara. * nefs (öz, benlik, öz benlik, öz varlık, can, ego, kişi, şahsiyet),
mutenafis (rekabet eden, yarışan) * iki veya daha çok kişi veya topluluğun aynı
amaç veya üstünlüğü elde etmek için birbiriyle yarışması, rekabet etmesi,
rekabet, yarışma
tenaggum :
ara. * nağm (söz, söylem, konuşma, gizli kelam, gizli söz; ezgi, melodi, tını),
nağme (kulağa hoş gelen düzenli ses dizisi, ezgi, melodi; konuşmada veya
okumada sesin aldığı ahenkli ton, güzel ve uyumlu ses), tenağama (nağmeli
söylemek, ezgiyle okumak, şarkı söylemek, melodiyle okumak) * nağmeli ve
ahenkli bir biçimde söyleme, ezgiyle okuma veya şarkı söyleme
tenahi :
ara. * naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek,
vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek,
nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek),
nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme) * son
bulma, bitme, tükenme
tenakkub :
ara. * nakaba (yüzünü peçeyle örtmek; araştırmak, incelemek, kazı yapmak,
delmek), nikab (peçe, yüz örtüsü; delik, geçit) * örtünme, yüze peçe örtme,
peçe veya yüz örtüsü takma; araştırma, inceleme, kazı yapma, delme
tenakkud :
ara. * nakd (madeni para, akçe, nukud (ç.), nakada (paranın gerçeğini
sahtesinden ayırmak; peşin ödemek) * bir şeyi eleştirerek değerlendirme,
kusurlarını ortaya koyma; inceleme ve tenkit etme
tenakkul :
ara. * nakala (geçmek, taşımak, aktarmak, sevk etmek, iletmek, götürmek, yer
değiştirmek), nakl (bir şeyi başka bir yere götürme, taşıma, aktarma, yer
değiştirme; anlatma, duyduğu bir şeyi başkasına hikaye etme, rivayet etme; bir
dilden başka dile çevirme, terceme etme), intikal (bir yerden başka bir yere
geçme, aktarılma, ulaşma, yer veya durum değişikliği, sevk, iletim, aktarım,
geçiş) * bir yerden başka bir yere gitme, bir yerden başka bir yere geçme, yer
değiştirme, dolaşma; göç etme veya hareket etme, nakletme; bir makamdan başka
makama intikal etme
tenakkus :
ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak), naks (eksiklik,
eksilme, azalma, noksan, kusur; azaltma, eksiltme; bozma, ifsad) * azalma,
eksilme, noksanlaşma; bir şeyin miktar, değer veya önem bakımından azalması
tenakkuz :
ara. * nakada, nakaza (yıkmak, bozmak, dağıtmak, çözmek, ortadan kaldırmak,
hükümsüz kılmak), nakd (yıkma, bozma, yıkıntı), nukd, nukz (yıkıntı, harabe),
enkaz (yıkılmış veya çökmüş yapıların geriye kalan taş, tuğla, beton, ahşap
gibi kırık dökük kalıntıları; yıkıntı, harabe, çökmüş yapı kalıntıları) *
yıkılma, bozulma, dağılma çözülme, ortadan kalkma, harap olma; iki düşünce, söz
veya hükmün birbirini geçersiz kılması, bağdaşmaması, çelişme, çelişki
tenakus :
ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak), naks (eksiklik,
eksilme, azalma, noksan, kusur; azaltma, eksiltme; bozma, ifsad) * azalma,
eksilme, noksanlaşma; bir şeyin miktar, değer veya önem bakımından azalması
tenakuz :
ara. * nakada, nakaza (yıkmak, bozmak, dağıtmak, çözmek, ortadan kaldırmak,
hükümsüz kılmak, geçersiz kılmak), nakd (yıkma, bozma, yıkıntı), nukd, nukz
(yıkıntı, harabe), enkaz (yıkılmış veya çökmüş yapıların geriye kalan taş,
tuğla, beton, ahşap gibi kırık dökük kalıntıları; yıkıntı, harabe, çökmüş yapı
kalıntıları) * yıkılma, bozulma, dağılma çözülme, ortadan kalkma, harap olma;
iki düşünce, söz veya hükmün birbirini geçersiz kılması, bağdaşmaması, çelişme,
çelişki
tenaküh :
ara. * nakaha (evlenmek, nikah yapmak, bağlamak) * karşılıklı olarak evlenme,
birbiriyle evlenme, nikahlanma, evlilik akdiyle birleşme
tenakür :
ara. * nakara (reddetmek, inkar etmek, tanımamak, bilmemek, yadırgamak) * bilmezlikten
gelme, tecahül etme, reddetme, inkar etme, tanımama
tenasite :
lat. * tenere (tutmak, elinde bulundurmak), tenax (tutan, elinde bulunduran,
sıkı tutan, dayanıklı, sabırlı) + itas (isim yapım ve durum eki) * zorluklar
karşısında yılmadan sebat etme, kararlılık ve azim gösterme hali, dayanıklılık,
sağlamlık, dirençlilik
tenasuf :
ara. * nasafa (yarıya bölmek, ortasını ayırmak, ikiye bölmek), nısaf (ikiye
bölme, ikiye ayırma), nısf (yarı, yarım) * yarıya bölme, ikiye bölme
tenasuh :
ara. * nasaha (öğüt vermek, nasihat vermek; samimi olmak; doğruyu göstermek),
nasihat (öğüt, samimiyetle doğru yolu gösterme) * karşılıklı olarak birbirine
nasihat etme, öğüt verme
tenasur :
ara. * nasara (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi) * karşılıklı
olarak birbirine yardım etme, yardımlaşma
tenasüb :
ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak,
uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek,
yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak,
belirlemek, tayin etmek, konum vermek), neseb (soy, sülale, hısımlık,
akrabalık, kan bağı), intisab (bağlanma, bağımlı hale gelme, ilişme, ilgili
olma, alakalı olma, ilişkilenme, katılma, girme) * birbirine uygun olma,
orantılı olma, bağdaşma, iki veya daha çok şey arasında ölçü, oran, uyum veya
uygunluk bulunması; orantı, uygunluk, ahenk
tenasüh :
ara. * nasaha (çoğalmak, çoğaltmak, filizlenmek, büyümek, kopyalamak, yayılmak,
genişlemek, alan kazanmak), nash, nesh (çoğalma, çoğaltma, filizlenme, büyüme,
kopyalama, yayılma, genişleme, alan kazanma), nusha (çoğaltılmış, filizlenmiş,
gelişmiş, kopyalanmış, yazılı belgeden çıkarılan suret) * kopyalama, çoğaltma;
nakletme; ruhun bir bedenden ötekine geçmesi
tenasül :
ara. * nesl (soy, sop, zürriyet, döl, kuşak, jenerasyon; inme) * türeme, nesil
yetiştirme, üreme; birbirinden doğup türeme
tenasüp :
ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak,
uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek,
yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak,
belirlemek, tayin etmek, konum vermek), neseb (soy, sülale, hısımlık,
akrabalık, kan bağı), intisab (bağlanma, bağımlı hale gelme, ilişme, ilgili
olma, alakalı olma, ilişkilenme, katılma, girme) * birbirine uygun olma,
orantılı olma, bağdaşma, iki veya daha çok şey arasında ölçü, oran, uyum veya
uygunluk bulunması; orantı, uygunluk, ahenk
tenaşür :
ara. * naşara (diriltmek, canlandırmak; ölüyü diriltmek; yaymak, saçmak, dağıtmak,
ilan etmek), nuşur (dirilme, diriltme, canlanma, canlandırma; ölüyü diriltme;
yayma, dağıtma, saçma, ilan etme) * dirilme, diriltme, canlanma, canlandırma;
ölüyü diriltme; yayma, dağıtma, saçma, ilan etme
tenavuş :
ara. * naşa, navaşa (uzanmak, almak, kapmak) * el uzatma, erişme, alma; bir
şeye el atma, ele geçirme, el atma, birbirine uzanma, alma, ele geçirme
tenavüb :
ara. * naba, navaba (yerine geçme, vekil olma), munavebe (sırayla yapma,
nöbetleşme, dönüşümlülük), nevbet (sırayla yapma, nöbetleşme, dönüşümlülük) *
sıra ile yapma, birbirinin yerini alma, nöbetleşme, münavebe
tenavül :
ara. * naala (erişmek, ulaşmak, varmak, elde etmek, almak) * erişme, ulaşma,
varma, elde etme, alma
tenavüş :
ara. * naşa, navaşa (uzanmak, almak, kapmak) * el uzatma, erişme, alma; bir
şeye el atma, ele geçirme, el atma, birbirine uzanma, alma, ele geçirme
tenazur :
ara * nazara (bakmak, görmek, incelemek, gözetmek), nazir (bakan) * karşılıklı
bakma, bakışma, görüşme, karşılaştırma
tenazuri :
ara * nazara (bakmak, görmek, incelemek, gözetmek), nazir (bakan), tenazur
(karşılıklı bakma, bakışma, görüşme, karşılaştırma) + i (sıfat yapım eki) *
belirli bir eksene veya noktaya göre iki eşit parçaya ayrılmış ve parçaları
birbiriyle tıpatıp uyumlu (bakışımlı) olan; parçaları arasında ölçü, oran ve
düzen bakımından uyum bulunan; karşılıklı bölümleri birbirine denk ve orantılı
olan, bakışımlı, simetrik
tencere :
far. * tancira, tancere (yemek pişirmeye yarayan kap, pişirme kabı) * yemek
pişirmeye yarayan, genellikle metalden yapılmış kap
tencic :
ara. * naca, nacca (kurtarmak, selamete çıkarmak) * kurtarma, selamete erdirme,
tehlikeden uzaklaştırma
tencim :
ara. * necm (yıldız) * yıldız ilmi ile uğraşma, yıldızların hareketlerinden
mana çıkarmaya çalışma
tencir :
ara. * nacara (ağaç oymak, ağaç işlemek, marangozluk yapmak), neccar (ağaç
işleyen kişi, marangoz) * ağaç işleme, marangozluk yapma, oyma, yontma işi
tencis :
ara. * neces (pislik, dışkı), neccese (pisletmek, necis kılmak, kirletmek) *
pisletme, necis kılma, kirletme, murdar etme
tenciye :
ara. * naca, nacca (kurtarmak, selamete çıkarmak) * kurtarma, selamete erdirme,
tehlikeden uzaklaştırma
tenciz :
ara. * nencaza (tamamlamak, yerine getirmek, sonuçlandırmak), nacaza (bitmek,
tamamlanmak) * tamamlatma, sonuçlandırma, yerine getirme; bir söz veya vaadi
gerçekleştirme
tendinit :
gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon,
tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere
(germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas
kirişi) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık
eki) (gre.) * tendon iltihabı
tendinozis :
gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon,
tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere
(germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas
kirişi) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * tendon
dokusunda dejeneratif (yıpranmaya bağlı) değişiklik; özellikle uzun süreli
aşırı kullanım sonucu tendon liflerinde bozulma
tendinus :
gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon,
tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere
(germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas
kirişi) + inus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * tendona ait, tendonla ilgili
tendon :
gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon,
tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere
(germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas
kirişi) (lat.) * kasları kemiklere bağlayan, yoğun kollajen liflerden oluşan
sağlam bağ dokusu; kas kirişi
tendoperiostit : gre.,
lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon, tendon
(kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere (germek,
gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas kirişi)
(lat.) + peri (yan, çevre, etraf) + osteon (kemik) + itis (iltihap, enfeksiyon,
yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * tendon ile periostun (kemik
zarının) birlikte iltihaplanması
tendril :
fra. * tendrille (ince, kıvrılan filiz, sülük) (tendre (yumuşak, narin, esnek)
+ ille (küçültme eki) ) * sarılıcı bitkilerin desteklere tutunmak için
kıvrılarak dolanan ince, ipliksi organ, sülük, sarılma organı
tendürüst :
far. * ten (cilt, deri, beden, vücut, gövde) + durust (doğru, düz, güvenilir,
sağlam, eksiksiz, sağlıklı) * bedeni sağlam ve sağlıklı olan, hastalık veya
güçsüzlük belirtisi göstermeyen, dinçliği ve fiziksel iyilik hâli yerinde
bulunan, sıhhatli, sağlıklı
tenebbüh :
ara. * nabaha (uyanmak, aymak, ayılmak, uyanık olmak, dikkat kesilmek, farkına
varmak, dalgınlıktan kurtulmak, farkında olmak, uyuşukluğu gitmek), nabbaha
(uyandırmak, ayıltmak, uyanık olmak, farkına vardırmak) * uyanma, kendine
gelme, dikkati çekilme ve gafletten kurtulma
tenebbüt :
ara. * nabata (büyümek, filizlenmek, yeşermek, bitmek, yetişmek), nabit
(büyüyen, filizlenen, yeşeren, biten, yetişen), nebat (bitki, ot, yeşeren,
filizlenen) * büyüme, filizlenme, yeşerme, bitme, yetişme; tohum, kök veya
benzeri bir oluşumdan filiz vererek büyümeye başlama, bitki örtüsünün meydana
gelmesi veya çoğalması, yeşerip gelişme
tenebrionidae :
lat. * tenebra (karanlık, koyu gölge), tenebrio (karanlıkta yaşayan, karanlıkla
ilişkili) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * çoğunlukla gececil
(noktürnal) olan veya karanlık ve kuru ortamlarda yaşayan kınkanatlıları
kapsayan böcek familyası, karaböcekgiller
tenebrizm :
lat. * tenebra (karanlık, koyu gölge) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti,
doktrin eki) * resim sanatında figürleri güçlü ışık-gölge karşıtlığıyla öne
çıkaran, geniş ve derin karanlık alanlar kullanarak dramatik etki oluşturan,
özellikle Barok dönemiyle özdeşleşen anlatım ve resim üslubu
teneddüm :
ara. * nadama (pişman olmak), nadim (pişman) * pişman olma, pişmanlık duyma,
nedamet etme, nadim olma
teneffu :
ara. * nafaa (fayda vermek, yarar sağlamak, fayda sağlamak, yararlı olmak),
menfaat (fayda, yarar), intifa (faydalanma, yararlanma, menfaatlenme ) *
faydalanma, yararlanma, menfaatlenme
teneffuh :
ara. * nefaha (üflemek, esmek) * üflenerek şişme, üflenme, kabarma, şişme;
urlanma; boş laflarla gururlanma, şişinme
teneffür :
ara. * nafara (ürkmek, kaçmak, irkilmek, tiksinmek, iğrenmek, birden
uzaklaşmak, yerinden fırlamak, ani hareketle çıkmak, sinirleri bozulmak),
nefret (ürkme, tiksinme, sinirleri bozulma) * uzak durma, tiksinme, iğrenme,
çekinme, kaçınma, nefret etme
teneffüs :
ara. * nefese (üflemek, solumak, nefes vermek, solunum yapmak), nefes (soluk,
soluma) * canlıların akciğerleri aracılığıyla yaptığı soluk alma ve verme
işlemi, soluk alıp verme eylemi, solunum, bedenin oksijen alıp karbondioksit
vermesini sağlayan yaşamsal süreç, soluk, soluma; çalışma veya ders arasında
dinlenmek amacıyla verilen kısa ara, mola
teneke :
far. * ten (ince yüzey) + ek (ile ilgili, gibi, -a ait) + e (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * ince tabaka, ince meta tabaka
tenekkub :
ara. * nakaba (örtmek, kaplamak, gizlemek; delik açmak, delmek), nikab (perde,
örtü, maske, saklama, gizleme) * nikab örtme, peçeleme, peçe örtme
tenekkus :
ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak), naks (azalma,
eksilme), tenkis (eksiltme, azaltma, noksanlaştırma; bir şeyin miktarını,
değerini veya derecesini azaltma, eksiltme, indirme; hukukta ve maliyede
belirli bir tutarın veya hakkın azaltılması) * gerileme, eksilme, alçalma,
yozlaşma; değer, nitelik, güç veya düzey bakımından geriye gitme, eksilip
zayıflama, bozulma, düşkünleşme, irtifa ve itibar kaybetme
tenekteplaz :
lat. * tenec (farmasötik ön ek) + teplase (doku plazminojen aktivatörleri
(t-PA) belirteci) * akut miyokart enfarktüsü gibi damar tıkanıklıklarında
oluşan kan pıhtısını çözerek damar açıklığını yeniden sağlamada kullanılan,
genetik olarak değiştirilmiş rekombinant doku plazminojen aktivatörü
niteliğinde trombolitik ilacın etkin maddesi (C2561H3919N747O781S40)
tenemmül :
ara. * neml (karınca) * vücudun bir tarafı, bir organı uyuşup karıncalanma
teneramente :
lat. * tenerus (yumuşak, nazik, taze, hassas) (lat.); tenero (ita.) + mens,
mentis (zarf eki; -ce, -casına) (lat.); mente (ita.) * müzikte bir bölümün
yumuşak, şefkatli, içten, duygulu ve incelikli bir anlatımla seslendirilmesini
belirten tempo ve ifade terimi, eserin sıcak ve zarif bir duygusallıkla icra
edilmesi gerektiğini gösteren yorum işareti
tenesin :
ing. * Tennessee (ABD'de eyalet adı) + ine (kimyasal madde eki) * atom numarası
117, simgesi Ts olan, yapay olarak elde edilen, son derece kısa ömürlü ve
yüksek radyoaktifliğe sahip halojen grubu kimyasal element
tenesmus :
gre., lat. * teinesmos (zorlama, ıkınma, sürekli dışkılama isteği) (teinein
(germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak) + ismos (isim yapım, durum,
öğreti, doktrin, akım eki) (gre.); tenesmus (lat.) * bağırsak veya mesane
boşalmış olmasına karşın dışkılama veya idrar yapma gereksiniminin sürmesiyle
ortaya çıkan, çoğu zaman ağrılı ve sonuçsuz ıkınmalarla belirgin hastalık
belirtisi
tenessük :
ara. * nasaka (usül takip etmek, yol izlemek, yöntem uygulamak, ritüel yapmak,
adeti yerine getirmek, ibadet vasıtası olanı yapmak); menasik (ç.), nusuk
(usül, yol, yöntem, ritüel, adet; ibadete yani iyi, doğru, dürüst, yüksek
ahlaklı, sevgi dolu insan olmaya vasıta olacak uygulama (menasik (ç.) ) *
ibadet etme, ritüel yapma
teneşir :
far. * tan (beden, vücut, gövde, ceset) + şuştan (yıkamak), şuy (yıkayan) *
İslam, gelenekte ölünün yıkanması sırasında üzerine yatırıldığı taş, tahta veya
metalden yapılmış yıkama sediri, gasilhane içinde kullanılan yıkama masası
tenevvü :
ara. * nev (tür, çeşit, cins, sınıf) * aynı bütün içinde farklı tür, biçim,
nitelik veya özelliklerin bir arada bulunması, çeşitlenme, türlü olma, çeşitlilik
gösterme
tenevvüm :
ara. * nama (uyumak, dinlenmek), nevm (uyku; dinlenme; uyuşma) * uyuma,
uyuklama, pinekleme
tenevvür :
ara. * nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı), navvara (aydınlatmak,
ışıklandırmak, nurlandırmak), munevver (aydınlatılmış, ışık verilmiş; bilgi ve
kültürle aydınlanmış, görgülü ve kültürlü kimse, aydınlanmış) * aydınlanma,
ışıklanma, nurlanma; bilgi, hakikat veya ilahi feyiz sayesinde zihnin ve gönlün
aydınlığa kavuşması
tenezzüh :
ara. * nazaha (arınmak, temizlenmek, saflaşmak), nezh (saflık, arılık, paklık,
temizlik), nezih (saf, arı, pak, temiz) * kusur, günah, suç, pislik ve ayıptan
uzak olma; uzak durma, temizlenme, arınma; gezinti yapma, uzaklaşma, gezinti
tenezzül :
ara. * nazala (indirmek; ağırlamak, misafir etmek), nuzul (indirme, nezle;
ağırlama, ikram, karşılık; konak yeri; misafir için hazırlanan yemek), menzil
(inilecek yer, durak, ev; bir yolculukta, belli bir yol alıştan sonra dinlenmek
için durulan, daha önce belirlenmiş olan yer; atılan bir merminin ulaşabildiği
uzaklık) * aşağı inme, alçalma; lütufta bulunma, değerinden ödün verme;
bulunduğu makam, mevki veya değerden aşağı bir duruma inmeyi kabul etme,
kendine yakıştırmadığı bir işi lütuf veya gönül indirerek yapma, önem vermediği
bir kimse veya işle ilgilenmeyi uygun görme, gönül indirme
tenezzür :
ara. * nazara (adamak, adakta bulunmak), nezr (adak, adama) * Tanrı'ya veya
kutsal sayılan bir amacın gerçekleşmesi dileğiyle belirli bir ibadet, bağış
veya davranışı yerine getirmeyi üzerine alma, adakta bulunma, adak adama,
nezretme
tenfih :
ara. * nefaha (üflemek, şişirmek, esmek), nefh (üfleme, üfürme, üfürük, esme;
rüzgar esme; güzel kokunun yayılması), infitah (şişkinlik, şişme, kabarma;
organ büyümesi) * üfleyerek veya hava vererek şişirme, kabartma veya
genişletme; bir düşünceyi, duyguyu veya olayı büyütüp olduğundan daha önemli
gösterme
tenfil :
ara. * nafl (fazlalık, ilave, bağış; gönüllü olarak yapılan), naffala (fazladan
vermek, ilave etmek, ödüllendirmek) * savaşta üstün başarı gösteren kimselere
ganimetten normal paylarının dışında ek pay verilmesi, bir kimseyi fazladan pay
veya ödülle mükafatlandırma, ilave ihsanda bulunma, ganimetten fazladan pay
verme, ödüllendirme
tenfir :
ara. * nafara (ürkmek, kaçmak, irkilmek, tiksinmek, iğrenmek, birden
uzaklaşmak, yerinden fırlamak, ani hareketle çıkmak, sinirleri bozulmak),
naffara (ürkütmek, kaçırmak, uzaklaştırmak, nefret ettirmek), nufur (ürkme,
kaçınma, uzak durma, iğrenme, tiksinme, nefret etme), nefret (ürkme, tiksinme,
iğrenme, sinirleri bozulma), teneffur (uzak durma, tiksinme, iğrenme, çekinme,
kaçınma, nefret etme) * ürkütme, nefret ettirme, uzaklaştırma; bir kimseyi veya
topluluğu korkutarak, tiksindirerek veya soğutarak uzaklaştırma, nefret ve
isteksizlik uyandırma, kaçınmasına yol açma
tenfis :
ara. * nefese (üflemek, solumak, nefes vermek, solunum yapmak) * nefeslendirme,
soluklandırma, ferahlandırma
tenfiz :
ara. * nafaza (girmek, duhul etmek, dahil olmak, sokmak, geçmek, geçirmek;
yerine getirmek, yürürlüğe koymak), nufuz (girme, geçme, duhul etme, sokulma,
sızma, girme, geçme, delme, girme, içine işleme, sözü geçme, etkili olma) *
içinden geçirme, dahil etme, içine sokma; yerine getirme, yürürlüğe koyma,
uygulama
tenge :
tür. * tenge (denge, eşit, eşitlik, karşılık) * Orta Asya ülkesi Kazakistan'ın
resmi para birimi
tenger :
tür. moğ. * tenri, tengri (gök, gökyüzü; gök tanrısı) (tür.) + tenger (gök,
gökyüzü; göksel alem; bazı Moğol lehçelerinde büyük su, deniz) (moğ.) * gök,
gökyüzü, göksel alem; gök tanrısı; büyük su, deniz
tengri :
çin., tür., moğ. * tianri (çin.), tengri (gök tanrısı) (gökyüzü, tanrı, ilah)
(tengre, tenger (gök, gökyüzü, göksel alem) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) (moğ., tür.) * Avrasya stepleri'nde ortaya çıkan, şamanizm ve
animizme dayanan tek tanrılı inanç sistemi
tenha :
far. * tanha (yalnız, tek başına, kimsesiz) (tan, ten (ten (cilt, deri, beden,
vücut, gövde) + ha (ayırma, yalnızlık ve tekillik eki) * yalnız, tek başına,
kimsesiz, ıssız; kalabalık olmayan, başka kimselerin bulunmadığı, ıssız yer, gözlerden
uzak
tenis :
fra. * tenir (tutmak, yakalamak, kavramak), tenez (tutunuz, yakalayınız,
kavrayınız) (fra.); tennis (ing.) * iki oyuncu veya ikişer kişilik iki takım
arasında, raketlerle topun ağ üzerinden karşılıklı olarak vurulmasına dayanan,
belirli puanlama kurallarıyla oynanan, hız, çeviklik, dayanıklılık ve teknik
beceri gerektiren raket sporu
tenis kortu :
fra., lat. * tenir (tutmak, yakalamak, kavramak), tenez (tutunuz, yakalayınız,
kavrayınız); tennis (ing.) + cohors, cohort (avlu, korunaklı alan, çevrili
alan, askeri birlik; maiyet, beraberinde olanlar) (co, con (ile, birlikte,
beraber) + hors, hortis, hortos (bahçe, çevrili alan) ) (lat.); court (fra.) +
u (iyelik eki) (tür.) * tenis oyununun tekler veya çiftler karşılaşmalarının
kurallara uygun ölçülerde oynanması için çizgiler, ağ ve zemin düzeniyle
hazırlanmış açık veya kapalı oyun sahası
tenkıye :
ara. * nakka (temizlemek, arıtmak, saflaştırmak, pak kılmak), naka (temizlik,
saflık, paklık) * anüsten sıvı verilerek kalın bağırsağın dışkıdan
arındırılmasını sağlayan lavman uygulaması, lavman
tenkib :
ara. * nakaba (delmek, delik açmak, kazmak, incelemek, araştırmak, ortaya
çıkarmak) * delme, kazma, inceleme, araştırma; bir şeyi derinlemesine
araştırma, inceleme veya kazı yaparak ortaya çıkarma, gizli veya örtülü olanı
araştırıp açığa çıkarma, tahkik etme, keşfetme
tenkid :
ara. * nakada (ayıklamak, ayırt etmek, eleştirmek, değerlendirmek; para,
paranın gerçeğini sahtesinden ayırmak), nakd (ayıklama, ayırt etme, eleştirme;
paranın gerçekliğini sınama) * kusurunu gösterme, eleştirme, eleştiri
tenkih :
ara. * nakaha (ayıklamak, düzeltmek, arıtmak, tashih etmek) * ayıklama,
düzeltme, gözden geçirme, arıtma; bir metni, kanunu, bilgiyi veya düşünceyi
gereksiz, yanlış veya eksik unsurlardan arındırarak düzeltme, gözden geçirip
daha doğru ve düzenli hâle getirme, tashih ve ıslah etme
tenkil :
ara. * nakkala (ibret için ağır biçimde cezalandırmak, yıldırmak) * başkalarına
ibret ve caydırıcılık oluşturacak biçimde ağır ceza verme, sert yaptırımlarla
sindirme, gözdağı verme amacıyla cezalandırma, ibret olacak şekilde
cezalandırma, yıldırma
tenkir :
ara. * nakara, nakira (bilmemek, tanımamak, reddetmek, yadsımak, inkar etmek),
nukr (bilmeme, tanımama; zorlanma, diretme, reddetme, yadsıma, inkar etme;
zorluk; inkar) * tanınmaz hale getirme; belirsiz yapma, değiştirme
tenkis :
ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak), naks (azalma,
eksilme) * eksiltme, azaltma, noksanlaştırma; bir şeyin miktarını, değerini
veya derecesini azaltma, eksiltme, indirme; hukukta ve maliyede belirli bir
tutarın veya hakkın azaltılması
tenkiş :
ara. * nakaşa (süslemek, desen yapmak), nakış (kumaş üzerine iplikle yapılan
süsleme deseni veya motif), nakkaş (süsleyen, desen yapan, nakış yapan) *
nakşetme, nakışlama, işleme, resim yapma
tenkit :
ara. * nakada (ayıklamak, ayırt etmek, eleştirmek, değerlendirmek; para,
paranın gerçeğini sahtesinden ayırmak), nakd (ayıklama, ayırt etme, eleştirme;
paranın gerçekliğini sınama) * kusurunu gösterme, eleştirme, eleştiri
tenkiye :
ara. * nakka (temizlemek, arıtmak, saflaştırmak, pak kılmak), naka (temizlik,
saflık, paklık) * anüsten sıvı verilerek kalın bağırsağın dışkıdan
arındırılmasını sağlayan lavman uygulaması, lavman
tenkiz :
ara. * nakaza (kurtarmak, halas etmek), inkaz (kurtarma, kurtarılma, halas
etme) * inkaz etmek, kurtarmak, kurtarılmak
tennesin :
ing. * Tennessee (ABD'de eyalet adı) + ine (kimyasal madde eki) * atom numarası
117, simgesi Ts olan, yapay olarak elde edilen, son derece kısa ömürlü ve yüksek
radyoaktifliğe sahip halojen grubu kimyasal element
tennur :
ara. * nar, nur (ateş), tennur (ateşleme) * ekmek ve benzeri hamur işlerini
pişirmek, ayrıca bazı yemekleri yüksek ısıyla hazırlamak için kullanılan,
genellikle toprak, taş veya metalden yapılmış, silindir veya kubbe biçiminde,
içten ısıtılan tandır türü fırın, ocak, fırın, tandır (thunder, tonnerre,
Donner (gök gürültüsü, yoğun enerji) (ing., fra., alm.) )
tennure :
ara. * nar, nur (ateş), tennur (ateşleme; ekmek ve benzeri hamur işlerini pişirmek,
ayrıca bazı yemekleri yüksek ısıyla hazırlamak için kullanılan, genellikle
toprak, taş veya metalden yapılmış, silindir veya kubbe biçiminde, içten
ısıtılan tandır türü fırın, ocak, fırın, tandır) + e (isim yapım eki) *
topraktan yapılan fırında, ocakta ekmek pişirme elbisesi; Mevlevi dervişlerinin
giydiği, uzun ve geniş, yırtmaçlı, beli kırmalı, kolsuz ve yakasız giysi,
semazen giysisi (yanarak tekamül etme teşbihinden)
tenodez :
gre. * tendon, tenon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) +
desis (bağlama, sabitleme, tespit etme) * gevşemiş veya yer değiştirmiş bir
tendonun işlevini yeniden sağlamak amacıyla kemiğe veya başka bir yapıya
cerrahi yöntemle sabitlenmesi işlemi, tendon tespiti
tenofovir :
lat. * teno (farmasötik ön ek) + fovir (fosfonik asit türevi eki) * HIV ve
hepatit B virüsünün çoğalmasını engellemek amacıyla kullanılan, nükleotit
analoğu ters transkriptaz inhibitörü grubundan antiviral ilacın etkin maddesi
(C19H30N5O10P)
tenoksikam :
lat. * teno (farmasötik ön ek) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli)
(gre.) + icam (nonsteroid antiinflamatuar ilaç son eki) * ağrı, iltihap ve
ateşi azaltmak amacıyla kullanılan, oksikam grubu nonsteroid antienflamatuvar
ilaçlar arasında yer alan, romatizmal hastalıklar ile kas-iskelet sistemi
ağrılarının tedavisinde kullanılan ilacın etkin maddesi (C13H11N3O4S2)
tenon :
gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon,
tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere
(germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas
kirişi) (lat.) * kasları kemiklere bağlayan, yoğun kollajen liflerden oluşan
sağlam bağ dokusu; kas kirişi
tenor :
lat. * tenere (tutmak, elinde bulundurmak) * erkek seslerinin baritondan daha
ince, kontrtenordan genellikle daha kalın olan yüksek ses türü, bu ses
aralığına sahip şarkıcı, çok sesli müzikte melodiyi veya ana ezgiyi taşıyan ses
partisi
tenosinovit :
gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon,
tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere
(germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas
kirişi) (lat.) + synovia (eklem sıvısı ve onu üreten zar) (sun, syn (ile,
birlikte, beraber, eş, tamamen) (gre.) + ovum (dişi üreme hücresi, yumurta)
(lat.) + eia (isim yapım ve durum eki) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı,
enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * tendonları çevreleyen sinovyal
kılıfın iltihaplanmasıyla ortaya çıkan, hareket sırasında ağrı, hassasiyet,
şişlik ve tendon işlevinde kısıtlanmaya yol açabilen iltihabi hastalık
tenotomi :
gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon,
tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere (germek,
gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas kirişi)
(lat.) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit,
dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * bir tendonun gerginliğini
azaltmak, deformiteyi düzeltmek veya hareketi kolaylaştırmak amacıyla cerrahi
olarak kısmen veya tamamen kesilmesi işlemi
tenperver :
far. * tan, ten (ten (cilt, deri, beden, vücut, gövde) + parvar, perver
(besleyen, büyüten, yetiştiren, koruyan, seven, sever) * beden rahatını ve
kişisel konforunu her şeyin üstünde tutan, çalışmaktan ve sıkıntıya
katlanmaktan kaçınan, rahatına düşkün, keyif ve zevkine aşırı bağlı kimse,
bedenine düşkün
tensib :
ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak,
uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek,
yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak,
belirlemek, tayin etmek, konum vermek), munasib (uygun, yaraşır, elverişli),
nasib (kısmet, pay, hisse, talih) * uygun görme, uygun bulma, münasip sayma;
bir işi, öneriyi veya kararı uygun ve yerinde bularak kabul etme veya onaylama,
resmi yazışmalarda yetkili makamın uygun görme ve olur verme işlemi
tensibilite :
lat. * tensibilis (tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek),
tension (tansiyon, gerilim, basınç) + abilis (sıfat yapım eki) ) + itas (isim
yapım ve durum eki)* bir malzemenin çekilmeye, gerilmeye veya uzatılmaya karşı
gösterdiği direnç veya gerilme yeteneği, esneyebilirlik, gerilebilirlik, uzayabilirlik
tensibl :
lat. * tensibilis (tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek),
tension (tansiyon, gerilim, basınç) + abilis (sıfat yapım eki) ) * bir
malzemenin çekilmeye, gerilmeye veya uzatılmaya karşı gösterdiği direnç veya
gerilme yeteneği ile ilgili, esneyebilir, gerilebilir, uzayabilir
tensif :
ara. * nasafa (yarmak, yarım etmek, ikiye bölmek, yarı olmak, eşitlemek,
ortasını bulmak, adil olmak, orta yol bulmak), nisf (yarı, yarım) * ikiye
bölme; bir bütünü iki eşit parçaya ayırma, miktar veya değeri yarıya düşürme,
yarıya indirme işlemi
tensik :
ara. * nasaka (dizmek, sıralamak, düzenlemek) * düzenleme, sıralama, uyumlu
hale getirme; dağınık veya bağımsız unsurları belirli bir düzene göre sıralayıp
birbirleriyle uyumlu duruma getirme, iş, işlem veya faaliyetleri eşgüdüm içinde
yürütülecek biçimde düzenleme, koordinasyon sağlama
tensikat :
ara. * nasaka (dizmek, sıralamak, düzenlemek), tensik (düzenleme, sıralama,
uyumlu hale getirme) + at (isim yapım ve çoğul eki) * düzenlemeler, eşgüdüm
işlemleri; ş, işlem, kurum veya personelin belirli bir düzen ve uyum içinde
yeniden düzenlenmesine yönelik uygulamalar, eşgüdüm ve düzenleme çalışmaları,
özellikle personel azaltılması veya yeniden yapılandırma amacıyla yapılan idari
düzenlemeler
tensil :
ara. * nesl (soy, sop, zürriyet, döl, kuşak, jenerasyon; inme), nasala (doğmak,
nesil vermek, üremek, soylanmak, çoğalmak) * soyunu sürdürme, nesil meydana
getirme, üreme; ağaçların tohumlanarak veya dökülen yapraklarının toprağa
karışmasıyla yeni orman gençliklerinin elde edilmesi süreci, gençleştirme
tensip :
ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak,
uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek,
yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak,
belirlemek, tayin etmek, konum vermek), munasib (uygun, yaraşır, elverişli),
nasib (kısmet, pay, hisse, talih) * uygun görme, uygun bulma, münasip sayma;
bir işi, öneriyi veya kararı uygun ve yerinde bularak kabul etme veya onaylama,
resmi yazışmalarda yetkili makamın uygun görme ve olur verme işlemi
tensiye :
ara. * nesiye (unutmak), nisyan (unutma, unutkanlık) * unutturma, unutturulma
tensiyometre :
lat., gre. * tentio (gerilim, germe, uzatma) (tendere (uzanmak, yönelmek, germek)
+ tio (isim yapım eki) ) (lat.) + metron (ölçü) (gre.) * gerilimi, basıncı veya
çekme kuvvetini ölçen alet; sıvıların yüzey gerilimini veya toprağın nem
gerilimini (suyun toprak tanecikleri tarafından tutulma kuvvetini) ölçmek için
kullanılan bir araç
tensör :
gre., lat. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tenon,
tendon (kas ile kemiği bağlayan sert doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere
(germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas
kirişi) (lat.), tensor (geren, uzatan, germek için zorlayan) (lat.) * skaler
(yönsüz nicel büyüklük), vektör (yönlü büyüklük) ve matris (iki boyutlu nesne)
gibi çok boyutlu verinin simgelenebildiği geometrik bir nesne; matematik ve
fizikte skaler, vektör ve daha yüksek dereceli nicelikleri ortak bir yapıda
ifade eden, koordinat sistemi değiştiğinde belirli dönüşüm kurallarına göre
bileşenleri değişen çok bileşenli cebirsel büyüklük, ayrıca anatomide bir
organı veya dokuyu geren kaslara verilen ad
tensör-vektör-skaler : lat.
* tensor (gerilmiş, gerilerek oluşturulmuş yapı) (teinein (germek, uzatmak,
germek için zorlamak, kasmak), tenon, tendon (kas ile kemiği bağlayan sert
doku, lif, kiriş, bağ) (gre.); tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek,
yöneltmek), tendo, tendinis (lif, kas kirişi) (lat.), tensor (geren, uzatan,
germek için zorlayan) (lat.) ) + vector (taşıyan, götüren; ileten) (vehere
(iletmek, aktarmak, nakletmek, taşımak, götürmek) + tor (-cı, yapan, eden eki)
) (lat.) + scalaris (basamaklı, merdivensel, ölçekle ilgili, ölçülebilir,
skaler) (scala (merdiven, basamak) + aris (ile ilgili, -a ait) ) * matematik ve
fizikte büyüklükleri ifade etmek için kullanılan, yön ve boyut özellikleri
birbirine göre artan temel kavramlar (Skaler sadece sayısal değerden ibarettir,
vektör buna yön ekler, tensör ise bunların daha kapsamlı ve çok boyutlu
halidir.)
tenşir :
ara. * naşara (diriltmek, canlandırmak; ölüyü diriltmek; yaymak, saçmak,
dağıtmak, ilan etmek), nuşur (dirilme, diriltme, canlanma, canlandırma; ölüyü
diriltme; yayma, dağıtma, saçma, ilan etme), neşr (yazılı veya basılı bir metni
çoğaltarak, halka veya ilgililere ulaştırma, yayımlama) * yayma, neşretme,
dağıtma, açma; bir yazıyı, haberi, düşünceyi veya bilgiyi yayma, dağıtma ve
duyurma, yayımlama, neşretme, geniş bir çevreye ulaştırma
tenşit :
ara. * neşata (canlanmak, harekete geçmek, enerji kazanmak, coşmak), neşat
(canlılık, enerji, sevinç, coşku, neşe ve keyif kaynağı) * keyiflendirme,
şenlendirme, canlandırma, harekete geçirme, teşvik etme, coşturma, enerji kazandırma,
özendirerek canlılık ve istek kazandırma, faaliyetini artırma
tentakül :
lat. * tentaculum (dokunma organı, tutucu uzantı) (tentare (dokunmak, değmek,
temas etmek, yoklamak, denemek) + culum (küçültme eki) ) * zoolojide özellikle
omurgasız hayvanlarda bulunan, dokunma, algılama, beslenme veya tutunma
işlevlerinde kullanılan ince ve hareketli uzantı, duyarga, dokunaç
tente :
lat., ita. * tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek) (lat.);
tenda (çadır, gölgelik, tente) (ita.) * güneş, yağmur veya rüzgârdan korunmak
amacıyla kapı, pencere, dükkân önü, balkon, teras veya açık alanların üzerine
gerilerek kullanılan, bez, branda veya benzeri dayanıklı malzemeden yapılmış
açılır kapanır örtü, gölgelik
tentene :
lat., fra., tür. * dentella (küçük diş, dişçik; iğne oyası) (dens, dentis (diş)
+ ella (küçültme eki) (lat.); dentelle (fra.) * kumaşın kenarına işlenen
girintili örgü
tentorium :
lat. * tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tentorium
(örtü, çadır) (tentor (örten, örtücü) + ium (yer eki) ) * kranial boşluğu dört
bölmeye ayıran dört dural kıvrımdan biri, kafatasında anabeyin (cerebrum) ile
küçük beyin (cerebellum) arasındaki zar gibi dokusal bölüm, beyincik çadırı,
dura mater
tentoryum :
lat. * tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek), tentorium
(örtü, çadır) (tentor (örten, örtücü) + ium (yer eki) ) * kranial boşluğu dört
bölmeye ayıran dört dural kıvrımdan biri, kafatasında anabeyin (cerebrum) ile
küçük beyin (cerebellum) arasındaki zar gibi dokusal bölüm, beyincik çadırı,
dura mater
tentür :
lat., fra. * tinctura (boya, renk) (tingere (boyamak, renklendirmek), tinctus
(boyanmış, renklendirilmiş) + ura (isim yapım eki) ) (lat.); teint, teinture
(renk, boya, ten rengi, cilt tonu), teinter (boyamak, renklendirmek) + ure
(isim yapım eki) ) (fra.) * boyama, renklendirme işlemi; boya maddesi,
özellikle saç veya kumaş boyası; eczacılıkta alkollü bitki özütü
tentürdiyot :
lat., fra. * tinctura (boya, renk) (tingere (boyamak, renklendirmek), tinctus
(boyanmış, renklendirilmiş) + ura (isim yapım eki) ) (lat.); teint, teinture
(renk, boya, ten rengi, cilt tonu), teinter (boyamak, renklendirmek) + ure
(isim yapım eki) ) + de (tamlama bağlacı) + ioeides, iodos (mor, menekşe
renkli, morumsu, iyotla ilişkili) (ion (menekşe) + oeides (gibi, ile ilgili,
benzer, şekilli, biçimli) ) (gre.); yavd (ara.), iodum (lat.) * iyodun alkolde
çözündürülmesiyle elde edilen antiseptik çözelti, yara temizliğinde kullanılan
kahverengi dezenfektan; iyot tentürü
tenvi :
ara. * nev (tür, çeşit, cins, sınıf) * çeşitlendirme, nevilendirme, türlü türlü
etme, sınıflandırma
tenvim :
ara. * nama (uyumak), nevm (uyku) * uyutma, hipnotize etme
tenvin :
ara. * ana (ifade etmek, anlam vermek, anlamına gelmek; taşımak), naa (niyet
etmek, yönelmek; dilbilgisinde belirsizlik ve sonuna “n” sesi ekleme) *
Arapçada isimlerin sonuna gelen çift hareke, kelimenin belirsizliğini ve
çoğunlukla “n” sesiyle okunmasını gösteren dilbilgisel işaret, nunlama
tenvir :
ara. * nara (yönlendirmek, çevirmek, dönmek; aydınlatmak, ışık vermek,
parlamak), nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı), nevr (aydınlık,
ışık; çiçek açma) * ydınlatma, ışıklandırma, nurlandırma; manevi olarak
bilgilendirme, irşat etme, zihni ve kalbi aydınlatma
tenviye :
ara. * naya (istemek, tasarlamak, amaçlamak, hedeflemek, kastetmek, yönelmek,
azmetmek), niyet (bir davranışı, eylemi veya kararı yönlendiren bilinçli amaç,
kasıt, düşünce, gaye, amaç, hedef, yönelme) * niyet etme, kastetme, isteme,
tasarlama, amaçlama, hedefleme, yönelme, azmetme
tenya :
gre. * taenia (şerit, kurdele; bağırsak kurdu) * ince bağırsakta yaşayan bir
yassı solucan türü, taenia saginata
tenyazis :
gre. * taenia (şerit, kurdele; bağırsak kurdu) + osis (isim yapım, durum,
sorun, hastalık eki) * şerit veya bağırsak kurdu olarak bilinen yassı
solucanların (tenya) insan veya hayvanların bağırsaklarına yerleşmesiyle
oluşan, genellikle çiğ veya az pişmiş et tüketimi yoluyla bulaşan paraziter bir
enfeksiyon
tenyoz :
gre. * taenia (şerit, kurdele; bağırsak kurdu) + osis (isim yapım, durum,
sorun, hastalık eki) * şerit veya bağırsak kurdu olarak bilinen yassı
solucanların (tenya) insan veya hayvanların bağırsaklarına yerleşmesiyle
oluşan, genellikle çiğ veya az pişmiş et tüketimi yoluyla bulaşan paraziter bir
enfeksiyon
tenzih :
ara. * nazaha (arınmak, temizlenmek, saflaşmak), nezih (saf, arı, pak, temiz),
nezh (kötü niteliği olmama, kötü niteliklerden arınmış olma), nezih (pak,
temiz, saf) * uzak tutma, arındırma, temizleme, münezzeh addetme, suç, günah,
kötülük gibi olumsuz niteliklerden uzak addetme
tenzihen mekruh :
ara. * tenzih (uzak tutma, arındırma, temizleme, münezzeh addetme, suç, günah,
kötülük gibi olumsuz niteliklerden uzak addetme ) + en (olarak) + mekruh
(iğrenti verici, tiksindirici, iğrenç, tiksinç, istenmeyen, hoşlanılmayan, hoş
olmayan; İslamda, dince yasaklanmamış olmakla birlikte yapılmaması istenen) *
nehyine dair şer'i bir delil olmamakla beraber işlenmesi kerih görülen iş;
dinen yapılmaması tercih edilen, ancak yapılması günah sayılmayan; terk
edilmesi övülen, işlenmesi cezayı gerektirmeyen mekruh amel türü
tenzil :
ara. * nazala (indirmek, aşağıya göndermek/götürmek), nuzul (inme, indirme,
aşağıya gönderme) * indirme, aşağıya gönderme; özellikle Kur’an’ın Allah
tarafından peyderpey vahyedilmesi, vahiy yoluyla indirilmesi
tenzilat :
ara. * nazala (indirmek, aşağıya göndermek/götürmek), nuzul (inme, indirme,
aşağıya gönderme), tenzil (indirme, aşağıya gönderme) * indirimler; ticarette
satış fiyatından yapılan fiyat düşüşleri, iskontolar; eski kullanımda
indirmeler, aşağıya gönderilmeler
tenzile :
ara. * nazala (indirmek, aşağıya göndermek/götürmek), nuzul (inme, indirme,
aşağıya gönderme), tenzil (indirme, aşağıya gönderme) * indirme, aşağı bırakma,
aşağıya gönderme; gökten indirme, azar azar indirme; kadın ismi
tenzin :
ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek),
müzeyyen (süslenmiş, bezenmiş, güzelleşmiş, donanmış), ziynet (süs, bezek) *
süsleme, bezeme, güzelleştirme, donatma
tenzir :
ara. * anzara (uyarmak, ikaz etmek), inzar (uyarma, ikaz etme) * uyarmak,
korkutmak, sakındırmak, haber vermek
teoaitya :
gre. * theos (ilah, tanrı) + aitein (suçlamak, sorumlu tutmak) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) * Tanrı’yı ölümlere veya kötülüklere izin verdiği için
sorumlu görme eğilimi
teobromin :
gre. * theos (ilah, tanrı) + broma (yiyecek, gıda, besin, azık, rızık) * kakao
bitkisinde, çikolata, çay ve kola fındığı da dahil olmak üzere bazı gıdalarda
bulunan, saf hali acı bir tat içeren, merkezi sinir sistemi uyarıcısı
niteliğinde olan kafein benzeri psikoaktif bir metilksantin alkaloidi
(C7H8N4O2)
teodise :
gre. * theos (ilah, tanrı) + dike (adalet, hak, yargı) * teolojide (din
felsefesi) kötülük ile mutlak iyi olan Tanrı kavramının nasıl bağdaştığını,
dünyada kötülük, acı ve adaletsizlik varken Tanrı’nın nasıl adil ve iyi
olabileceğini açıklamaya çalışan felsefi düşünce akımı, ilahi adaleti savunma
öğretisi
teofilin :
çin, fra., gre. * cha (çay) (çin.); thé (çay) (fra.) + phyllon (yaprak) (gre.)
* ilk kez çay yapraklarından elde edilen, bronşları genişletici olarak astım ve
KOAH tedavisinde kullanılan doğal kökenli metilksantin grubu alkaloid
(C7H8N4O2)
teogoni :
gre. * theos (ilah, tanrı) + genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum,
doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori),
gonia (doğuş, oluşum) * tanrıların kökenini, soyunu, doğuşunu ve birbirleriyle
olan ilişkilerini anlatan mitolojik öğreti; tanrılar soyağacı
teokrasi :
gre. * theos (ilah, tanrı) + kratia (kudret, güç, iktidar, güçlülük,
kuvvetlilik; yönetim) (kratos (güç, kudret, kuvvet, sağlamlık) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) * devlet yönetiminin ilahî iradeye dayandırıldığı,
dini otoritenin siyasî iktidarı elinde bulundurduğu yönetim biçimi; din devleti
teokrat :
gre. * theos (ilah, tanrı) + kratos (güç, kudret, kuvvet, sağlamlık) *
teokratik yönetimi benimseyen veya uygulayan kimse; dini otoritenin devlet
yönetiminde egemen olmasını savunan veya bu yönetimde görev alan kişi
teokratik :
gre. * theos (ilah, tanrı) + kratos (güç, kudret, kuvvet, sağlamlık) + ikos
(ile ilgili, -a ait, gibi) * teokrasiye ilişkin, devlet yönetiminin dini
otoriteye veya ilahî iradeye dayandığı yönetim biçimiyle ilgili
teolitik :
gre. * theos (ilah, tanrı) + politikos (siyaset ile ilgili, politika ile
ilgili, siyasi) (polis (devlet, şehir) + tikos (ile ilgili-a ait) ) * din ile
siyaseti birlikte ele alan, dini esaslara dayalı siyaset anlayışıyla ilgili;
ilahiyat ile politikanın kesişimine ilişkin
teolog :
gre. * theos (ilah, tanrı) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * tanrı,
din ve inanç konularını sistemli biçimde inceleyen kişi; ilahiyatçı,
tanrıbilimci
teoloji :
gre. * theos (ilah, tanrı) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos
(kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
Tanrı'nın varlığı, sıfatları, dinî inançlar ve vahiy gibi konuları sistemli
biçimde inceleyen ilim; ilahiyat, tanrıbilim
teoman :
tür. * tuman, tümen (on bin, on bin kişilik ordu/birlik) * Asya Hun İmparatorluğu'nun
kurucusu ve Mete Han'ın babası olan "ilk Hun hükümdarı"
teonim :
gre. * theos (ilah, tanrı) + onoma, onuma, onyma, onomos, nimo (isim, ad) *
tanrı adı; bir tanrının veya ilahın özel adı, dinler ve mitolojide tanrı
adlarını inceleyen adbilim terimi
teorem :
gre. * theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme,
teorem, kuram, ispatlı önerme) (theoreo, theorein (gözlemek, seyretmek,
incelemek, zihinde değerlendirmek), theoros (gözlemci, gözetleyen, gören,
seyirci) + ma (isim yapım eki) ) * mantıksal olarak kanıtlanmış matematiksel
önerme; ispatla doğruluğu gösterilen kural veya öneri
teori :
gre. * theoreo, theorein (gözlemek, seyretmek, incelemek, zihinde
değerlendirmek), theoros (gözlemci, gözetleyen, gören, seyirci) + eia (isim
yapım ve durum eki) * olguları açıklamak ve öngörüde bulunmak amacıyla
oluşturulan sistemli bilgi ve ilkeler bütünü; kuram
teorik :
gre. * theoreo, theorein (gözlemek, seyretmek, incelemek, zihinde
değerlendirmek), theoros (gözlemci, gözetleyen, gören, seyirci) + eia (isim
yapım ve durum eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * teoriye ilişkin,
uygulamadan çok ilke ve kavrama dayanan, kuramsal
teorisyen :
gre. * theoreo, theorein (gözlemek, seyretmek, incelemek, zihinde
değerlendirmek), theoros (gözlemci, gözetleyen, gören, seyirci) + eia (isim
yapım ve durum eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + ianos (-cı, yapan, eden
eki) * bir alanda kuram geliştiren, teoriler üreten veya teorik çalışmalar
yapan kimse, kuramcı
teosofi :
gre. * theos (ilah, tanrı) + sophia (bilgelik, bilgililik) (sophos (bilge) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * tanrısal bilgeliğe sezgi ve mistik
tecrübeyle ulaşılabileceğini savunan öğreti; ilahî hikmet, tanrı bilgeliği
teozofi :
gre. * theos (ilah, tanrı) + sophia (bilgelik, bilgililik) (sophos (bilge) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * tanrısal bilgelik, tanrı bilgeliği,
ilahi bilgi, ilahi hikmet; Antik Yunan ve Doğu mistisizmini birleştiren,
evrenin ve ilahi olanın doğasını gizli ve aşkın bilgilerle açıklamayı amaçlayan,
tanrısal bilgeliğe sezgi ve mistik tecrübeyle ulaşılabileceğini savunan mistik
bir felsefi öğreti ve hareket
tepal :
gre. * tepalon (çanak ve taç yaprakların birbirinden ayırt edilemediği çiçek
örtüsü yaprağı, tepal), petalon (taç yaprak, yaprak, ince levha) * botanikte
çanak yaprak (sepal) ve taç yaprak (petal) arasında belirgin ayrım bulunmayan
çiçeklerdeki örtü yaprağı birimi, tepal, perigon yaprağı
tepe :
tür. * tepe (en üst nokta, zirve, yüksek yer, yükseklik, üst kısım) * bir şeyin
en üst noktası, zirvesi; dağ, tepe veya herhangi bir nesnenin en yüksek bölümü;
en üst düzey, doruk (top (tepe) (ing.) )
tepebaşı :
tür. * tepe (en üst nokta, zirve, yüksek yer, yükseklik, üst kısım) + baş (ilk
olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik
eki) * Eskişehir’in bir ilçesi
tepegöz :
tür. * tepe (en üst nokta, zirve, yüksek yer, yükseklik, üst kısım) + göz
(görme organı) * Türk mitolojisinde başının tepesinde tek gözü bulunduğuna
inanılan efsanevi yaratık; sunumlarda kullanılan ve görsel materyalleri
yansıtmaya yarayan optik cihaz
tepelemek :
tür. * tepe (en üst nokta, zirve, yüksek yer, yükseklik, üst kısım) + le (etken
fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * başına veya tepesine vurmak, ezmek,
öldürmek; mecazen sert biçimde bastırmak, etkisiz hale getirmek
tepelitavuk :
tür. * tepe (en üst nokta, zirve, yüksek yer, yükseklik, üst kısım) + li (ile,
birlikte, beraber, sahibi) + tavuk (dişi kanatlı kümes hayvanı) * Güney
Amerika'da yaşayan, ağaçlara tırmanabilen ve tepeli tavukgiller familyasına ait
olan, başının üzerinde ibik yerine tüy demeti (tepelik) bulunan egzotik bir kuş
türü; tepesi sorguçlu evcil tavuk, Opisthocomus hoazin
tepetaklak :
tür. * tepe (en üst nokta, zirve, yüksek yer, yükseklik, üst kısım) + taklak (yuvarlanma,
baş aşağı dönme) (takla (yuvarlanarak baş aşağı dönme, baş aşağı yuvarlanma) +
k (isim veya sıfat yapım eki) ) * başı aşağı gelecek biçimde ters dönmüş;
yuvarlanarak veya altüst olarak düşmüş, altüst olmuş
tephir :
ara. * bahara (buğu olmak, gaz haline gelmek; tütmek), buhar (sıvıların ve bazı
katıların ısı etkisiyle dönüştükleri gaz durumu, buğu) * buharlaşma,
buharlaştırma, buğulama, buğuya tutma; sağlık ve sanayi alanlarında, maddelerin
buhar veya etüv kullanılarak sterilize edilmesi veya işlemden geçirilmesi
süreci
tephirhane :
ara. * bahara (buğu olmak, gaz haline gelmek; tütmek), buhar (sıvıların ve bazı
katıların ısı etkisiyle dönüştükleri gaz durumu, buğu), tebhir (buharlaşma,
buharlaştırma, buğulama, buğuya tutma; sağlık ve sanayi alanlarında, maddelerin
buhar veya etüv kullanılarak sterilize edilmesi veya işlemden geçirilmesi
süreci) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) *
mikroplu eşyaların veya giysilerin buğu (yüksek sıcaklık ve buhar) yardımıyla
dezenfekte edildiği ve sterilize edildiği yerlere (buğuevi) verilen tarihi bir
isim
tepi :
tür. * tep (vurmak, itmek, basmak, karşı koymak) + i (isim yapım eki) * itme,
dürtme, basınçla verilen güç; fizik ve mekanikte bir cisme hareket kazandıran
etki, itki, tepme gücü, reaksiyon kuvveti; bir işi yapmak veya harekete geçmek
için duyulan, bireyin engelleyemeyeceği kadar güçlü istek, içtepi veya itki
tepik :
tür. * tep (vurmak, itmek, basmak, karşı koymak) + ik (isim yapım eki) * ayağın
taban veya topukla yaptığı vurma hareketi, tekme; bir şeyin itilmesi veya
vurulmasıyla oluşan etki, tepme hareketi
tepinmek :
tür. * tep (vurmak, itmek, basmak, karşı koymak) + in (dönüşlü fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * ayaklarıyla yere vurmak, çırpınarak hareket etmek; sevinç,
öfke, acı veya çaresizlik gibi durumlarda aşırı biçimde hareket etmek
tepişmek :
tür. * tep (vurmak, itmek, basmak, karşı koymak) + iş (işteş fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * karşılıklı olarak ayakla vurmak, tekmeleşmek; hayvanlarda
birbirine karşı ayaklarıyla saldırmak; mecazen çatışmak, mücadele etmek
tepki :
tür. * tep (vurmak, itmek, basmak, karşı koymak) + ki (isim yapım eki) * bir
etkiye karşı gösterilen karşılık, reaksiyon; fizik ve psikolojide dıştan gelen
bir etki veya uyarana karşı oluşan cevap, karşı koyma hareketi
tepmek :
tür. * tep (vurmak, itmek, basmak, karşı koymak) + mek (fiil mastar eki) *
itmek, iterek basmak, darbelemek (tap, taper, tippen (basmak, tuşlamak) (ing.,
fra., alm.) )
tepsi :
far. * tebsi (sini, tabak) * yiyecek, içecek veya çeşitli eşyaları taşımaya
yarayan geniş ve sığ kap; sini, sunum tablası
ter :
tür. * ter (vücuttan çıkan sıvı, nem) * bedenin ısı düzenlemesi sırasında
deriden çıkan tuzlu sıvı
ter’ib :
ara. * ra'ba (korkmak, ürkmek, dehşete kapılmak, ürpermek) * fakir, sefil, kötü
durumda olan; çok korkutma (terrible (korkunç) (ing., fra.) )
terabayt :
gre., ing. * teras (canavar, dev, çok büyük, devasa büyüklük, olağan dışı
oluşum, ucube) (gre.) + bite (ısırmak), byte (yedi veya sekiz bitlik veri
depolama birimi) ("bite" (ısırmak, dişlemek) kelimesinden) *
uluslararası sistemde) veya bilgisayar kullanımında yaklaşık 1024 gigabayt
olarak kullanılan büyük veri depolama kapasitesi birimi (1 terabayt = 10^12
bite)
terabbus :
ara. * rabasa (beklemek, gözlemek, gözetlemek) * bekleme, gözleme, gözetleme,
bir şeyin gerçekleşmesini bekleyip gözetleme, fırsat kollama
teradüf :
ara. * radafa (ardından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek; eklemek, sıraya
koymak), redif (şiirde mısra sonunda anlam veya ses bakımından tekrar edilen
kelime veya ek; sona ekleme, dizme) * art arda gelme, birbirini takip etme,
peşpeşe gitme
terafuk :
ara. * rafaka (yoldaşlık etmek, arkadaşlık etmek; birlikte olmak, eşlik etmek),
refik (yol arkadaşı, yoldaş) * arkadaş olma, yoldaş olma, yardımlaşma, yardım
etme
terahhum :
ara. * rahima (acımak, korumak, esirgemek, şefkat göstermek), rahmet (acıma,
şefkat, ihsan, esirgeme) * acıma, merhamet etme, şefkat gösterme,, esirgeme
teraib :
ara. * teribe (göğüs kemiği, göğüs bölgesi, kaburga kemiği, kaburga) * göğüs
kemikleri, göğüs bölgeleri, kaburga kemikleri, kaburgalar
terakiye :
ara. * terkua (köprücük kemiği), terakiye (köprücük kemikleri; göğsün üst
kısmındaki kemikler) * göğüs kafesinin üst bölümünde omuz ile göğüs kemiği
arasında uzanan ince uzun kemik, köprücük kemiği
terakki :
ara. * rakiya (yükselmek, tırmanmak, yukarı çıkmak, merdiven veya basamaklarla
çıkmak), raki (yükselmiş, yukarı çıkmış; yükseltgenmiş, damıtılmış içki), rukiy
(yükselme, yukarı çıkma) * gelişme, ilerleme, yükselme
terakkiperver :
ara., far. * terakki (ilerleme, gelişme, bir durumdan daha ileri veya üstün bir
duruma geçme) (ara.) + parvar, perver (besleyen, büyüten, yetiştiren, koruyan,
seven, sever) (far.) * ilerlemeyi ve gelişmeyi savunan, ilerleme yanlısı,
gelişmeye önem veren, ilerici
terakkub :
ara. * rakaba (gözetlemek, gözlemek, izlemek) * bekleme, gözetleme, yol
gözleme, muntazir olma
teraküm :
ara. * tarakum (birikme, yığılma, üst üste toplanma) * birikme, yığılma, birçok
şeyin zaman içinde üst üste toplanması
terane :
far. * tarane (ezgi, şarkı, nağme) * ezgi, terennüm, nağme, ahenk, makam,
musiki; çalgı sesi, gürültü, velvele; sürekli tekrarlanan söylem (mecazi)
terani :
ara. * raa (görmek), tera )görürsün) + ni (beni) * sen beni görürsün, sen beni
görüyorsun
teranostik :
gre. * therapeia (iyileştirme, tedavi, bakım, hizmet) (therapeuein
(iyileştirmek, tedavi etmek, terbiye etmek, hizmet etmek, hazır bulunmak) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) + gnosis (bilme, bilgi, tanı) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tanı (diagnostik) ve tedaviyi (terapötik) aynı
anda veya birbirini tamamlayacak şekilde birleştiren, özellikle nükleer tıp ve
kişiselleştirilmiş tıpta kullanılan yaklaşım
terapi :
gre., ara. * therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme,
eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi)
(therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek,
tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim
yapım eki) ); terbiye (te (isim yapan önek) + rab (eğitmek, öğretmek) + iye
(-me, -lık, lik) ) (gre.); terbiye (öğreti, öğretme) (ara.) * hizmet etme,
ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle
islah etme; bakım, hizmet, tedavi
terapist :
gre. * therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme,
öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein
(hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi
etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) +
istes (-cı, yapan, eden eki) * belirli bir tedavi veya iyileştirme yöntemini
uygulayan, danışan veya hastaların fiziksel, ruhsal veya işlevsel sorunlarına
yönelik profesyonel destek ve müdahalede bulunan uzman kişi
terapötik :
gre. * therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme,
öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein
(hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi
etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) +
ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * tedavi edici, tedaviyle ilgili, hastalığın
iyileştirilmesine yönelik
terapötik abortus :
gre., lat. * therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme,
eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi)
(therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek,
tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım
eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) + abortus (fetüsün veya
embriyonun anne adyının gebelik haftasına bağlı olarak gelişimini tamamlamadan
rahimden atılması ) (ab (aşağı, yok, değil) + oriri, orior (doğmak, oluşmak,
meydana çıkmak, ortaya çıkmak, başlamak), ortus (doğuş, oluşum, meydana çıkma,
ortaya çıkma, başlama) ) * annenin veya fetüsün sağlığını korumak amacıyla
tıbbi gerekçelerle gebeliğin sonlandırılması, tedavi amacıyla yapılan düşük
terapötik indeks :
gre., lat. * therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme,
eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi)
(therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek,
tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim
yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) + index (gösterge,
işaret, dizin, fihrist) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine,
üzerine, üstüne) + dexter (sağ, doğru) ) (lat.) * bir ilacın plazmadaki minimum
etkin konsantrasyonu (MEK) ile minimum toksik konsantrasyonu (MTK) arasındaki
doz aralığı; ilacın güvenli ve toksik doz arasındaki oranı gösteren
farmakolojik ölçüt
teraryum :
lat. * terra (yer, toprak) + arium (yer ve durum eki) * kara ortamındaki küçük
bitki veya hayvanların doğal yaşam koşullarına benzer biçimde yetiştirildiği
veya gözlemlendiği cam kap, karasal akvaryum; genellikle cam veya şeffaf
plastik kaplar içerisinde oluşturulan, bitki ve toprak barındıran minyatür bir
ekosistem
teras :
lat. * terraceum (terrace (yaygın, geniş alan) + um (son ek) * teras, yaygın
geniş alan, kalkan
teratodermoid :
gre. * teras (canavar, dev, çok büyük, devasa büyüklük, olağan dışı oluşum,
ucube) + derma (cilt, deri, ten, örtü, kabuk), dermatos (cilt, deri, ten ile
ilgili) + eidos (şekil, biçim, form, görünüş) * deri ve farklı doku türleri
içerebilen, doğuştan oluşan iyi huylu tümör niteliğindeki kistik yapı, dermoid
teratom; genellikle overlerde (yumurtalıklar) veya testislerde görülen,
embriyonel kökenli iyi huylu (benign) bir kist/tümör türü olan dermoid kist
(matür kistik teratom)
teratojen :
gre. * teras (canavar, dev, çok büyük, devasa büyüklük, olağan dışı oluşum,
ucube) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek),
genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan,
kaynaklanan) (genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, köken, ırk,
döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) + es (ile
ilgili, -a ait) ) * gebelik sırasında embriyoda doğumsal bozukluklara yol
açabilen, embriyo gelişimini bozucu (madde veya etken)
teratojenik :
gre. * teras (canavar, dev, çok büyük, devasa büyüklük, olağan dışı oluşum,
ucube) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek),
genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan,
kaynaklanan) (genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, köken, ırk,
döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) + es (ile
ilgili, -a ait) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * embriyoda veya fetüste
doğumsal bozukluk oluşturmaya yol açan, teratojen özelliği taşıyan, gelişim
bozukluğu meydana getiren
teratoloji :
gre. * teras (canavar, dev, çok büyük, devasa büyüklük, olağan dışı oluşum,
ucube) + legein, lego (söylemek, konuşmak), logia (bilim, bilme; söz, anlatı,
söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * doğumsal anomalileri, gelişim bozukluklarını ve bunların
nedenlerini inceleyen bilim dalı, anomaliler bilimi
teratom :
gre. * teratos (canavar) + onkoma (şişlik, kabarıklık, şişme, kabarma) * üreme
hücrelerinde görülen iyi huylu veya kötü huylu olarak ortaya çıkan germ hücre
tümörü
teratozoospermi :
gre. * teras (canavar, dev, çok büyük, devasa büyüklük, olağan dışı oluşum,
ucube) + zoon (canlı, hayvan) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak,
dağıtmak), sperma (tohum, çekirdek, döl, bel, meni, sperm) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) * sperm hücrelerinin biçim bozukluklarının normalden fazla
oranda bulunmasıyla tanımlanan erkek üreme bozukluğu, anormal şekilli sperm
hücrelerinin artışı
teravih :
ara. * ravaha (dinlenmek, rahatlamak, mola vermek, gevşemek), rahat (dinlenme,
mola verme), ravh (rahatlık, rahmet, esen rüzgarın hissettirdiği serinlik ve
rahatlık; koklamak) * soluklanma, nefeslenme, nefes alma, dinlenme; Ramazan
gecelerinde kılınan bir namaz (rih, ruh (rüzgar, esinti, nefes) (çoğulu
"ervah"), rayiha (koku) (ara.), Ruhe (huzur) (alm.) )
terazi :
ara. * taraza (dengelemek, eşitlemek), terazi (ölçü aleti, denge aleti, tartı,
denge aracı; ölçü birimi) * ağırlık ölçmeye yarayan, iki kefeli veya farklı
düzenekli tartı aracı, ölçü ve denge aracı
terazi burcu :
ara., gre., tür. * terazi (ölçü aleti, denge aleti, tartı, denge aracı; ölçü
birimi) (ara.) + pyrgos (kule, bir yapının en yüksek noktası) (gre.) + u
(iyelik eki) (tür.) * 23 Eylül - 22 Ekim tarihleri arasında doğanları temsil
eden, adalet duygusu gelişmiş, zarif, uzlaştırıcı ve estetik düşkünü olan
zodyak burcu
terazosin :
gre. * tetra (etrahidrofuran veya tetrahidrofuroil belirteci) + azo (azot N
belirteci) + osin (farmasötik ek) * iyi huylu prostat büyümesi ve hipertansiyon
tedavisinde kullanılan, alfa-1 adrenerjik reseptörleri engelleyerek damar düz
kaslarını gevşeten alfa bloker ilacın etken maddesi (C19H25N5O4)
terbinafin :
lat. * ter (farmasötik ön ek) + butyl (dört karbonlu alkil zinciri (C4H9) eki)
+ naphtalene (naftalin halkası (C10H8) ) + ine (kimyasal madde eki) * mantar
enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan, ergosterol sentezini engelleyerek
mantar hücre zarının oluşumunu bozan alilamin grubu antifungal ilacın etken
maddesi (C21H25N)
terbiye :
ara. * rabba (yetiştirmek, büyütmek, eğitmek), rabb (terbiye eden, yetiştiren,
terbiyeci, eğitmen, öğretmen, yöneten; ilah, tanrı) * yetiştirme, büyütme,
eğitme; eğitim ve görgü yoluyla davranış kazandırma, iyi ahlak ve toplumsal
kurallara uygun yetiştirme; yemeğe tat ve kıvam vermek amacıyla katılan
yumurta, un, limon gibi malzemeden oluşan karışım
terbiyum :
isv., lat. * Ytterby (İsveç'te bir köy adı) + ium (element eki) (lat.) * atom
numarası 65 simgesi Tb olan, lantanitler grubunda yer alan, kimyasal element
terbutalin :
lat. * tertiarius (üçüncü sıra ile ilgili) (tertius (üçüncü) + arius (ile
ilgili, -a ait) ) + butyl (dört karbonlu alkil zinciri (C4H9) eki) + al (alkol
OH ve aldehit belirteci) + ine (kimyasal madde eki) * akciğerlerdeki bronş düz
kaslarını gevşeterek solunum yollarını genişleten, astım, kronik obstrüktif
akciğer hastalığı (KOAH), bronşit ve amfizem gibi solunum yolu hastalıklarının
ve diğer bronkospastik hastalıkların tedavisinde ve hırıltı, nefes darlığı ve
göğüs sıkışması gibi belirtilerin hafifletilmesinde kullanılan beta-2
adrenerjik reseptör agonisti bronkodilatör ilacın etken maddesi (C12H19NO3)
terbutalin :
lat. * tertiarius (üçüncü sıra ile ilgili) (tertius (üçüncü) + arius (ile
ilgili, -a ait) ) + butyl (dört karbonlu alkil zinciri (C4H9) eki) + ine
(kimyasal madde eki) * bronş düz kaslarını gevşeterek hava yollarını
genişleten, özellikle astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalığında
bronkodilatör olarak kullanılan β₂-adrenerjik
agonist ilaç etken maddesi (C12H19NO3)
tercan :
far. * tercan (delikanlı, genç, taze; kırmızı buğday) * Erzincan’ın bir ilçesi
terceman :
aram., sür., ara. * targmana (çevirmen, dilmaç) (aram., sür.); tercuman
(terceme (çevirmek, açıklamak, aktarmak) + an (-cı, yapan, eden eki) ) (ara.) *
bir dili başka bir dile sözlü olarak aktaran kişi, çevirmen, dil aracısı,
dilmaç
terci :
ara. * racaa (geri göndermek, döndürmek, geri dönmek, geri çevirmek, iade
etmek), irca (geri gönderme, geri çevirme), rucu (dönme, geriye dönme,
vazgeçme; verilen bir karardan, sözden veya yükümlülükten geri dönme, vazgeçme
veya önceki duruma dönme; bir kişinin yaptığı ödeme, borç veya yükümlülük
nedeniyle asıl sorumluya geri dönerek ondan borcu talep etmesi) * geri çevirme,
iade etme, geri verme, geri döndürme
tercih :
ara. * raccaha (üstün tutmak, ağır bastırmak, yeğlemek), racaha (ağır basmak,
üstün gelmek) * iki veya daha çok seçenek arasından birini ötekilere üstün
tutarak seçme, yeğleme, üstün tutma, yeğleme
tercih bila müreccih :
ara. * tercih (iki veya daha çok seçenek arasından birini ötekilere üstün
tutarak seçme, yeğleme, üstün tutma, yeğleme) + bi (ile, birlikte, beraber,
sahibi) + la (yok, değil, hayır) + mureccih (üstün tutan, tercih ettiren,
yeğleten) * hiç bir üstünlük sebebi yok iken birbirine eşit iki şeyden birisini
diğerine üstün tutma
tercihan :
ara. * tercih (iki veya daha çok seçenek arasından birini ötekilere üstün
tutarak seçme, yeğleme, üstün tutma, yeğleme ) + an (sıfat yapım eki) * üstün
tutarak, yeğleyerek, tercih olarak, öncelikli olarak, yeğlenerek, tercih
edilmek üzere
terci-i bend :
ara. * terci (geri çevirme, iade etme, geri verme, geri döndürme) + i (tamlama
eki) + bend (bağ, bağlanan, bağlanmış, kuşak, boğum, mafsal; bir şiiri meydana
getiren ikilik (beyit), üçlük, dörtlük, beşlik vb. kümeler) * Divan
edebiyatında bent adı verilen bölümlerden oluşan, bentleri birbirine bağlayan
ve her bendin sonunda bulunan "vasıta beyit”lerinin değişmediği, aynı
olduğu felsefi düşüncelerin, toplumsal eleştirilerin ve kaderden şikayetlerin
işlendiği uzun nazım biçimi
tercim :
ara. * racama (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, savmak, savuşturmak; taşlamak,
taş atmak), recm (kovma, defetme, uzaklaştırma, savma, savuşturma; taşlama, taş
atma) * kovma, defetme, uzaklaştırma, savma, savuşturma; taşlama, taş atma
tercüman :
ara. * terceme (çevirmek, tercüme etmek, açıklamak) + an (sıfat yapım eki) *
bir dili sözlü veya yazılı olarak başka bir dile aktaran kimse, çevirmen,
çeviri yapan kişi
tercüme :
ara. * terceme (çevirmek, tercüme etmek, açıklamak) * bir söz veya metni bir
dilden başka bir dile aktarma, çeviri; bir kimsenin yaşamını ve özelliklerini
anlatan yazı, biyografi
terdest :
far. * ter (taze, yeni, diri) + dest (el) * eli işe yatkın, usta, mahir, çabuk
iş gören
terdesti :
far. * ter (taze, yeni, diri) + dest (el) + i (isim yapım eki) * ustalık, el
yatkınlığı, maharet
terdid :
ara. * radda (geri çevirmek, geri vermek, geri döndürmek, kabul etmemek,
reddetmek, dönmek, iade etmek) * geri çevirme, reddetme, geri döndürme;
şaşırtma; ikilemde bırakma
terdif :
ara. * radafa (ardından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek; eklemek, sıraya
koymak), redif (şiirde mısra sonunda anlam veya ses bakımından tekrar edilen
kelime veya ek; sona ekleme, dizme) * bir şeyi bir şeyin ardına düşürme,
peşinden yürütme veya yanına katma, peşinden ardısıra ilerletme
terdiye :
ara. * rada (örtmek, sarmak), rida (örtü, belden yukarı örtülen şey, çar ve
şal; akıl, ilim, seha; zinet; parlaklık veren şey; hırka) * örtme, örtü ile
kapatma, sarma
tere :
far. * tara (sebze, yeşillik, taze ot) * maydanozgillerden, yaprakları sebze
olarak kullanılan, hoş kokulu yeşil bitki, tere otu
terebentin :
gre. * terebinthine (terebinthos (reçine) + ine (kimyasal madde eki) ) *
kozalaklılardan ve bazı ağaçlardan doğal olarak akan veya ağacın çizilmesi
yoluyla akıtılan, yağlı vernik yapımında, yağlıboya üretiminde ve boya
inceltilmesinde kullanılan, ince, renksiz, kokulu reçine, turpentin (C10H16)
tereccuh bila müreccih :
ara. * tereccuh (ağır basma, üstün gelme, yeğlenme) + bi (ile, birlikte,
beraber, sahibi) + la (yok, değil, hayır) + mureccih (üstün tutan, tercih
ettiren, yeğleten) * hiç bir üstünlük sebebi yok iken birbirine eşit iki şeyden
birisinin diğerine üstün tutulması
tereccüf :
ara. * racafa (titremek, sarsılmak, çalkalanmak, depreşmek, ürpermek), raccafa
(titretmek, sarsmak, çalkalamak, depreştirmek, ürpertmek) * deprenme, depreşme,
hareket etme, titreme, sarsılma, sallanma
tereddüd :
ara. * radda (geri çevirmek, geri vermek, geri döndürmek, kabul etmemek,
reddetmek, dönmek, iade etmek) * gidip gelme, kararsız kalma, sık sık başvurma;
bir konuda karar verememe durumu, kararsızlık, kuşku nedeniyle bekleme ve
duraksama
tereddüt :
ara. * radda (geri çevirmek, geri vermek, geri döndürmek, kabul etmemek,
reddetmek, dönmek, iade etmek) * gidip gelme, kararsız kalma, sık sık başvurma;
bir konuda karar verememe durumu, kararsızlık, kuşku nedeniyle bekleme ve
duraksama
teref : ara.
* atrafa (bolluk içinde yaşamak, refah içinde büyümek, nazlanmak, şımarmak) *
refah, bolluk, rahatlık, zenginlik hali; şımarmış olma; iyi ve güzel yemek;
yumuşaklık; ince, güzel şey
tereffu :
ara. * rafa (yükseltmek, yukarı kaldırmak), terfi (yükseltme, derece artırma) *
yükseğe çıkma, yükselme, yukarı kalkma; fazlalaşma, artma
tereffuk :
ara. * rafaka (yumuşak ve yararlı olmak, yardım etmek; yumuşak davranmak,
incelik göstermek), rıfk (yumuşaklık, yavaşlık, tatlılık, nezaket; yararlı
olma, yardım etme, yumuşak davranma, incelik gösterme) * yumuşaklık ve
incelikle davranma, nazik ve anlayışlı olma, kolaylık gösterme
tereffüh :
ara. * rafaha (rahatlamak, iyileşmek), rafah (bolluk, zenginlik; rahatlık,
genişlik içinde yaşama) * bolluk, rahatlık ve refah içinde yaşama, konforlu
hayat sürme
terehhüb :
ara. * rahhaba (korkutmak, ürkütmek, yıldırmak), rahiba (korkmak, çekinmek,
ürkmek, saygı ile karışık korku duymak), rahb (korku, saygı ile karışık
çekinme; huşu) * korkma, çekinme, ürkme; dünya işlerinden uzaklaşarak ibadete
adanmış ruhban hayatı yaşama, keşişlik
terehhüm :
ara. * rahima (acımak, korumak, esirgemek, şefkat göstermek), rahmet (acıma,
şefkat, ihsan, esirgeme) * acıma, merhamet etme, şefkat gösterme, esirgeme
terek :
tür. * tire (dayamak, desteklemek, isnad etmek) + k (isim yapım eki * evlerde,
mutfaklarda veya dükkânlarda eşyaların, kap kacakların düzenli bir şekilde
dizilmesi amacıyla yüksekçe yerlere yapılan tahta raf, sergen veya bölme
tereke :
ara. * taraka (bırakmak, terk etmek, geride bırakmak), tarika, tereke
(bırakılmış şey, geride bırakılan şey, miras) * ölen veya gaipliğine karar
verilen kişilerin mal varlıklarının, haklarının ve borçlarının tümüne verilen
isim; ölen bir kimsenin geride bıraktığı mal, hak ve borçların bütünü, miras
terekeme :
tür. * terekeme, terakime (Türkmen) * Azerbaycan, Doğu Anadolu (özellikle Kars,
Ardahan, Iğdır ve Erzurum) ve Güney Kafkasya'da yaşayan Türkmen/Oğuz kökenli
Türk boyu, Karapapaklarla yakın ilişkili Türk boyu
terekküb :
ara.* rakiba (binmek, üst üste koymak, birleştirmek), * birleşme, oluşma,
bileşik hale gelme, iki veya daha çok unsurun birleşerek bir bütün oluşturması,
bileşik yapı kazanma, birleşim
terekküp :
ara.* rakiba (binmek, üst üste koymak, birleştirmek), * birleşme, oluşma,
bileşik hale gelme, iki veya daha çok unsurun birleşerek bir bütün oluşturması,
bileşik yapı kazanma, birleşim
terelelli :
tür. * terelelli (ses yansımalı (onomatopeik) ünlem ve nakarat sözü) * anlamsız
veya gelişigüzel söylenen söz, boş laf; şarkı ve türkülerde anlam taşımayan
nakarat sözü
terementi :
gre. * terebinthos (sakız ağacı, menengiç) (gre.); terebinthus (lat.) *
çamgillerden (özellikle Pistacia terebinthus) olan kozalaklı ağaçlardan ve bazı
reçineli bitkilerden kendiliğinden veya çizilerek elde edilen, boya ve vernik
yapımında çözücü olarak kullanılan, renksiz ve kokulu reçine ve uçucu yağ
karışımı
teremmüd :
ara. * ramada (yakmak, kavurmak, yanmak, kavrulmak, kül olmak), ramad (yoğun
kavurucu sıcaklık, kızgın kum/taş, kül, ateş külü) * yanıp kül olma, küle
dönüşme
terennüm :
ara. * ranama (makamla söylemek) * güzel güzel anlatma; yavaş ve güzel sesle
şarkı söyleme; ötme, musikileşme
teres :
lat., far. * teres (yuvarlak, dairesel, silindirik) (lat.); tarsa (Hristiyan;
keşiş veya rahip) (far.) * ahlaksız, soysuz, aşağılık kimse, alçak, pezevenk
(hakaret yollu)
teressüb :
ara. * rasaba (dibe çökmek, tortu oluşturmak) * sıvı içinde bulunan maddelerin
dibe çökerek tortu oluşturması, çökelme, dibe çökme
teressüm :
ara. * rasama (çizmek, işaretlemek, şekil oluşturmak, şekil vermek), resm
(şekil, biçim, form, tasvir, desen; usül, üslup, tarz), resim (bir nesnenin,
kişinin veya düşüncenin görsel olarak çizim, fotoğraf, gravür veya dijital
yöntemlerle iki boyutlu bir yüzeyde temsil edilmesi sonucu oluşan görsel ifade)
* belirme, şekillenme, görünür hale gelme
teressüp :
ara. * rasaba (dibe çökmek, tortu oluşturmak) * sıvı içinde bulunan maddelerin
dibe çökerek tortu oluşturması, çökelme, dibe çökme
terestriyal :
lat. * terrestris (karaya, yeryüzüne ait) (terra (toprak, yer) + estris (isim
yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * karada yaşayan veya gelişen, yeryüzüne
ait, karasal, yersel
tereşşuh :
ara. * raşaha (serpilmek, sızmak, damlamak, salgılanmak) * sızma, damlama,
salgılanma, terleme
tereşşüd :
ara. * raşada (doğru yola gitmek, doğruya yönlenmek, doğru yolda olmak,
olgunlaşmak), raşid (doğru yolu bulan, hidayete eren, doğru yolda olan), reşad
(doğru yolu bulma, hidayet bulma, doğru yolda olma), ruşd (doğru yolu bulma,
olgunluk, akıl erdirme, erginlik) * doğru yolu bulma, olgunlaşma, doğru
davranma; Türk musikisinde bir makam
terete :
lat. * teres, teretis (yuvarlak, silindirik, düzgün, ince ve yuvarlak) *
botanikte veya zoolojide enine kesiti dairesel olan, silindirik ve köşesiz
biçimli, ipliksi veya kalem biçiminde olan yapı, teret, yuvarlak gövdeli
tereyağı :
far. * tare (taze, yaş) (far.) + yağ (ağır hidrokarbon veya gliserin
karışımından oluşan, genellikle kaygan ve yakıt olarak kullanılan sıvı madde ve
akışkan mineral) + ı (iyelik eki) (tür.) * sütün kaymağının veya yoğurdun
yayıkta çalkalanmasıyla elde edilen katı yağ
terfi :
ara. * rafaa (yükseltmek, yukarı kaldırmak) * yükselme, yükseltme, derece
artırma, yukarı kaldırma, üste çıkarma, bir kimsenin görev, rütbe veya
derecesinin daha yüksek bir düzeye çıkarılması
terfih :
ara. * rafaha (rahatlamak, iyileşmek), rafah (bolluk, zenginlik; rahatlık,
genişlik içinde yaşama) * rahatlatma, hoşça vakit geçirtme, dinlenme, eğlenme
ve hoşça vakit geçirme yoluyla rahatlama sağlama, eğlendirme, rekreasyon, refaha
erdirme
tergal :
fra. * terylene (terilen) + gal (galon, iplik) * sentetik bir polyester
elyaf/iplik veya bu iplikten dokunmuş, dayanıklı, kolay kırışmayan ve ütü tutan
kumaş
tergal :
lat. * tergum (sırt, arka) + alis (ile ilgili, -a ait) * sırta ait, sırt ile
ilgili, sırt bölgesine ait, arka ile ilgili
tergib :
ara. * ragaba (talep etmek, istemek, aramak, arzulamak, yönelmek, rağbet etmek;
acıkmak, aç olmak), rağbet (isteme, arzulama, talep etme, yönelme, beğenme,
tercih etme; aç olma, açlık) * özendirme, isteklendirme, bir şeye yönelmeyi
veya onu yapmayı teşvik etme
terhib :
ara. * rahhaba (korkutmak, ürkütmek, yıldırmak), rahiba (korkmak, çekinmek,
ürkmek, saygı ile karışık korku duymak), rahb (korku, saygı ile karışık
çekinme; huşu) * korkutma, sakındırma, çekindirme, yıldırma, korku uyandırarak
bir davranışa yöneltme veya bir davranıştan vazgeçirme
terhin :
ara. * rahana, rahhana (rehin bırakmak, teminat göstermek, teminat altına
almak) * rehin verme, rehin bırakma, teminat altına alma, bir borcun veya
yükümlülüğün güvencesi olarak bir malı alacaklıya teslim etme
terhis :
ara. * rahhasa (serbest bırakmak, salıvermek, izin vermek) * serbest bırakma,
salıverme, izin verme; askerlik görevini tamamlamış olan kimseye tezkere
vererek o kişinin hizmetten ayrılmasına izin verme, hizmetten salıverme
teribe :
ara. * teribe (göğüs kemiği, göğüs bölgesi, kaburga kemiği) * göğüs kemiği,
kaburgaların ön kısmı; özellikle insan bedeninde göğüs ile boyun arasındaki
kemikli bölge, anatomik olarak köprücük kemiği çevresi; göğüs, kaburga (rib,
Rippe (kaburga) (ing., alm.) )
teriflunomid :
lat. * teriflunomid (leflunomidin türevi belirteci) (teri (izomerik veya
fonksiyonel bağ belirteci) + flun (fluor (flor) belirteci) + amid (amidum; azot
içeren organik bileşik sınıfı (-CONH2 yapısı) * multipl skleroz tedavisinde
kullanılan, pirimidin sentezinde görevli dihidroorotat dehidrogenaz enzimini
baskılayan, leflunomidin aktif metaboliti olan immünomodülatör ilacın etken
maddesi (C12H9F3N2O2)
terilen :
ing. * Terylene (ticari marka adı) * polyester esaslı sentetik elyaf veya bu
elyaftan dokunan kumaş
terim :
tür., lat. * ter (dermek, toplamak, ayırt etmek, sınırlandırmak, belirlemek) +
im (isim yapım eki) (tür.); terminus (sınır, uç, limit) (lat.) * belirli bir
bilim, sanat, meslek veya uzmanlık alanına özgü kavramı karşılayan özel söz
veya deyim
teriparatid :
lat. * teri (farmasötik ön ek) + para (paratiroit ile ilişkili) + tid (peptit
yapısı eki) * paratiroit hormonunun ilk otuz dört aminoasidini içeren, kemik
oluşumunu uyararak osteoporoz tedavisinde kullanılan rekombinant peptit ilacın
etken maddesi (C181H291N55O51S2)
teritoryal :
lat. * territorialis (bir bölgeye veya toprağa ait) (territorium (toprak, ülke,
bölge) (terra (yer, toprak) + torium (yer ve mekan eki) ) + alis (ile ilgili,
-a ait) ) * belirli bir ülke, bölge veya toprak parçasına ilişkin olan,
bölgesel, ülkesel
terk :
ara. * taraka (bırakmak, terk etmek, geride bırakmak) * bırakıp gitme, bırakma,
ayrılma, vazgeçme
terketmek :
ara., tür. * taraka (bırakmak, terk etmek, geride bırakmak) (ara.) + etmek
(yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir kimseyi, yeri, işi , alışkanlığı,
durumu isteyerek bırakmak, ayrılmak, vazgeçmek
terkib :
ara. * rakkaba (birleştirmek, düzenlemek, oluşturmak), rakiba (üst üste koymak,
bindirmek, birleştirmek, monte etmek) * birleştirme, düzenleme, bileşim; iki
veya daha çok unsurun bir araya getirilmesiyle oluşan bütün, bileşim; dil
bilgisinde kelime grubu, tamlama
terkib-i bend :
ara. * terkib (birleştirme, düzenleme, bileşim; iki veya daha çok unsurun bir
araya getirilmesiyle oluşan bütün, bileşim; dil bilgisinde kelime grubu,
tamlama) + i (tamlama eki) + bend (bağ, bağlanan, bağlanmış, kuşak, boğum,
mafsal; bir şiiri meydana getiren ikilik (beyit), üçlük, dörtlük, beşlik vb. kümeler)
* bentlerden oluşan, her bendi farklı bir vasıta beytiyle birbirine bağlanan
divan edebiyatı nazım biçimi (terci-i bend de ise vasıta beyitleri hep
aynıdır.)
terkib-i saba :
ara., far. * terkib (birleştirme, düzenleme, bileşim; iki veya daha çok unsurun
bir araya getirilmesiyle oluşan bütün, bileşim; dil bilgisinde kelime grubu,
tamlama) + i (tamlama eki) + saba (gün doğusundan esen hoş ve latif rüzgar)
(far.) * Türk musikisinde seher vakitlerini ve mistik duyguları sembolize eden,
kendine has, tiz ve mistik bir duygu veren eksik bir saba dörtlüsüne (veya
çeşnisine) sahip olan en içli ve dokunaklı bir makam
terkim :
ara. * rakama (iz bırakmak, yazmak, işaretlemek, çizerek veya kazıyarak
belirgin hale getirmek; sayı ile belirtmek), rakm (sayı) * numaralama, rakam
koyma, sayılarla işaretleme, numaralandırma, rakam verme
terkin :
ara. * rakana (nakşetmek, çizim yapmaki, kara boya ile işaretlemek, çizmek,
karalamak) * resmi defterlerde veya sicillerde (özellikle tapu kütüğü) yer alan
kayıtların veya şerhlerin üzerinin çizilerek veya silinerek geçersiz kılınması
ve sicilden kaldırılması işlemi; bir taşınmaz üzerindeki ipotek, intifa,
irtifak veya haciz gibi hakların sona ermesi ve sicilden silinmesi
terkip :
ara. * rakkaba (birleştirmek, düzenlemek, oluşturmak), rakiba (üst üste koymak,
bindirmek, birleştirmek, monte etmek) * birleştirme, düzenleme, bileşim; iki
veya daha çok unsurun bir araya getirilmesiyle oluşan bütün, bileşim; dil
bilgisinde kelime grubu, tamlama
terkis :
ara. * rakasa (sallanmak, ritmik hareket etmek; dans etmek), raks (sallanma,
ritmik hareket etme; dans etme; sıçrayarak, sallanarak dans etme) * oynatma,
raksettirme, dans ettirme; döndürme
terkiz :
ara. * rakaza (odaklamak, yoğunlaştırmak, saplayıp baskılayıp sabit kılmak,
dikmek, mıhlamak, saplamak, bir noktaya yerleştirmek), merkez (odak, yoğunlaşma
noktası; bir dairenin orta noktası, pergelin basılarak sabitlenen sivri ucu;
bir şeyin etrafına göre tam ortada bulunan, denge ve simetri noktası,
olayların, güçlerin veya etkinliklerin odaklandığı yer) * dikme, mıhlama,
saplama, bir noktaya sabitleme, odaklama
terkonazol :
lat., gre. * ter (farmasötik ön ek) + conazol (azole halkası taşıyan antifungal
bileşik son eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) + azole (mantar önleyici
ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir
halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos
(yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) *
mantar hücre zarındaki ergosterol sentezini engelleyerek etki gösteren,
özellikle vajinal mantar enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan triazol grubu
antifungal ilacın etken maddesi (C26H31Cl2N5O3)
terkos :
gre. * derkos (bakış, görüş; keskin görüş; Bizans dönemindeki yerleşim bölgesi
ismi) (derkomai (görmek, bakmak, keskin görmek) + os (isim yapım eki) ) *
İstanbul'un Avrupa yakasında bulunan ve güncel durumda “Durusu” olarak anılan
gölün ve yerleşimin eski ismi
terlemek :
tür. * ter (vücuttan çıkan sıvı, nem; bedenin ısı düzenlemesi sırasında deriden
çıkan tuzlu sıvı) + le (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * vücuttan
gözenekler yoluyla ter çıkarmak, ter salgılamak; aşırı sıcak, hareket veya
heyecan nedeniyle ter dökmek
terlik :
tür. * ter (vücuttan çıkan sıvı, nem; bedenin ısı düzenlemesi sırasında deriden
çıkan tuzlu sıvı) + lik (isim yapım ve araç eki) * ayağa kolayca giyilip
çıkarılan, genellikle ev içinde kullanılan hafif ayakkabı (İlk kullanım alanı
ayak giysisi değil, atın eyerinin altına teri emmesi için konulan keçe veya bez
olup, zamanla anlam kayması olmuştur.)
terliksi hayvan :
tür., ara. * ter (vücuttan çıkan sıvı, nem; bedenin ısı düzenlemesi sırasında
deriden çıkan tuzlu sıvı; yaş, ıslak) + lik (isim yapım eki) + si (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + hay (diri, canlı) + van (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * şekli terliğe benzediği için bu adla anılan, tatlı sularda yaşayan,
tek hücreli, hem eşeyli hem de eşeysiz üreyebilen silli bir protozoon,
paramecium caudatum
terlipressin :
lat. * terli (farmasötik ön ek) + pressin (vazopressin ile ilişkili peptit
adlandırması) * vazopressinin sentetik analoğu olan, damarları daraltıcı
etkisiyle özellikle özofagus varis kanamaları ve hepatorenal sendrom
tedavisinde kullanılan peptit ilacın etken maddesi (C52H74N16O15S2)
term :
lat., alm. * terminus (sınır, son, nihayet, bitiş noktası) (lat.); Termin
(tarih, vade, son teslim veya ifa tarihi) (alm.) * belirli bir zaman dilimi,
dönem, devre, periyod, vade; eğitim öğretimde yarıyıl veya dönem; bir mamül
için sipariş verilen firma tarafından siparişi veren firmaya verilen teslim
süresi, son teslim tarihi
termal :
gre., lat. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait)
(lat.) * ısıyla, sıcaklıkla veya sıcak su kaynaklarıyla ilgili olan, ısıl;
şifalı yeraltı sularının bulunduğu bölgelere kurulan, misafirlere sıcak su
havuzları, sağlık kürleri ve konaklama imkanı sunan tesis
termal :
gre., lat. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait)
(lat.) * Yalova'nın bir ilçesi
terme : gre.
* thermodon (sıcak akış) (therme, thermos (ısı, sıcaklık) + odon (akma, akış) )
* Samsun’un bir ilçesi (antik çağlardaki sıcak suya sahip olan Thermodon
nehrinden)
termik :
gre. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * ısıyla
ilgili olan, ısıl; sıcaklık farklarından kaynaklanan hava akımlarıyla ilgili
olan
termik santral :
gre. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) +
kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri
uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centralis (merkezi,
merkezcil) (centrum (merkez) + alis (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); central
(fra.) * )
termim :
ara. * rammama, ramma (onarmak, tamir etmek, düzeltmek,eski haline getirmek) *
bakım, onarım, tamir, bozulan veya yıpranan bir şeyi eski durumuna getirme
termin :
lat., alm. * terminus (sınır, son, nihayet, bitiş noktası) (lat.); Termin
(tarih, vade, son teslim veya ifa tarihi) (alm.) * belirli bir zaman dilimi,
dönem, devre, periyod, vade; eğitim öğretimde yarıyıl veya dönem; bir mamül
için sipariş verilen firma tarafından siparişi veren firmaya verilen teslim
süresi, son teslim tarihi
terminal :
lat. * terminus (sınır, son, nihayet, bitiş noktası) + alis (ile ilgili, -a
ait) * uçta bulunan, son noktaya ait, son ile ilgili; ulaşım, iletişim veya
bilgisayar sistemlerinde başlangıç veya bitiş noktası; yolcu veya yük
taşımacılığına hizmet veren ana tesis; bilgisayarda veri giriş ve çıkışını
sağlayan uç birim
terminasyon :
lat. * terminare (sınırlamak, sınırını belirlemek, sona erdirmek, sonlandırmak,
bitirmek, nihayete erdirmek) (terminus (sınır, son, nihayet, bitiş noktası) +
are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * sonlandırma, sona erdirme,
bitirme, nihayete erdirme; biyoloji ve tıpta bir sürecin sonlanması; dil
bilgisinde kelimenin son bölümü veya eki
terminoloji :
lat. * terminus (sınır, son, nihayet, bitiş noktası) + logia (bilim, bilme;
söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) * terimler bilgisi; belirli bir bilim, sanat, meslek
veya uzmanlık alanına ait terimlerin bütünü ve bu terimleri inceleyen bilim
dalı
terminüs :
lat. * terminus (sınır, son, nihayet, bitiş noktası) * Roma mitolojisinde,
tarla, bahçe, şehir ve devlet sınırlarını korumak, komşular arasındaki sınır
anlaşmazlıklarını önlemek ile görevli sınırların, sınır taşlarının ve mülkiyet
sınırlarının tanrısı
termistör :
gre., lat. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + resistor (direnen, karşı
koyan; akıma karşı koyan, durduran veya sınırlayan özellikteki pasif devre
elemanı) (re (geri, karşı, tekrar) + sistere (durdurmak, koymak, yerleştirmek)
+ or (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) * sıcaklığa bağlı olarak elektrik direnci
değişen yarı iletken direnç elemanı
termit :
lat. * termes (ağaç kurdu) * topluluk halinde yaşayan, hamam böcekleriyle
akraba olan, odun ve selülozla beslenen, kanatlı ve kanatsız bireyleri bulunan
sosyal böcek, akkarınca, beyaz karınca
termiye :
ara. * turmus, tirmis (bakla benzeri bir bitki, acı bakla; lupin bitkisi) + iye
(isim yapım eki); rama (atmak, fırlatmak, savurmak), mermi (atılmış,
fırlatılmış, savrulmuş) * atmalık, fırlatmalık, savurmalık; atıştırmalık; acı
bakla (lupin) bitkisi ve onun tuzlanarak çerez olarak yenilen taneleri
termobarik : gre. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) +
baros (basınç) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * patladığında
çevredeki oksijeni kullanarak aşırı yüksek sıcaklıkta ve uzun süreli bir yıkıcı
basınç dalgası (şok dalgası) oluşturan (bomba veya silah türü)
termodinamik :
gre. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) + dynamikos (değişken, hareketli; bir
sistemde değişim veya ilerleme sağlayan kuvvet ) (dunamis, dynamis (kuvvet,
kudret, güç, potansiyel, iktidar) (dun, dyn (güçlü olmak, mümkün olmak) + amis
(isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ısı enerjisi
ile mekanik enerji arasındaki dönüşüm olaylarıyla ilgili olan; ısı enerjisi ile
mekanik enerjinin birbirine doğrudan dönüştürülmesini inceleyen fizik dalı
termoelektrik :
gre. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) + elektrikos (maddenin elektron,
pozitron, proton gibi parçacıklarının hareketleriyle ortaya çıkan enerji türü )
(elektron (kehribar, koyu sarı, parlak, akkor) + ikos (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) * ısı enerjisi ile elektrik enerjisi arasındaki dönüşüm
olaylarıyla ilgili olan; ısı enerjisi ile elektrik enerjisinin birbirine
doğrudan dönüştürülmesini inceleyen fizik dalı
termofil :
gre. * therme, thermos (ısı, sıcaklık) + philein (sevmek), philos (seven,
sever, sevici) * sıcaklık sever; yüksek sıcaklıklarda yaşamayı veya gelişmeyi
seven, sıcağa dayanıklı canlı
termofor :
gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + pherein (taşımak, götürmek, iletmek), phoros,
phoron (taşıyıcı, götürücü, iletici) * sıcak suyu veya sıcak bir maddeyi uzun
süre sıcaklığını kaybetmeden koruyabilen kap
termoforming :
gre., lat., ing. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + formare (şekillendirmek,
biçimlendirmek, oluşturmak) (formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim,
kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) + are (fiil mastar eki) ) (lat.) + ing (isim
veya sıfat yapım eki (ing.) * ısıtılmış plastik levha veya tabakanın kalıp
üzerine veya içine vakum, basınç veya mekanik kuvvet yardımıyla
şekillendirilmesi işlemi, termoformlama, ısıl şekillendirme
termogravimetri :
gre., lat. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + gravis (ağır, yüklü, yük altında)
(lat.) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) (gre.) * bir maddenin sıcaklığı kontrollü biçimde değiştirilirken
kütlesindeki değişimi ölçerek bileşimini, bozunmasını, nem kaybını veya ısıl
kararlılığını inceleyen analiz yöntemi, termogravimetrik analiz (TGA)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder