süryani :
far. * surin, suryani (Sirus'a inanan, Siruscu;); Pers kralı Sirus'tan *
Samilerin Arami kolunun doğu bölümünden olan, Suriye’de Şam’da ve Türkiye’nin
güneydoğusundaki yerlerde yaşayan bir Hıristiyan topluluğu ve bu topluluktan
olan kimse, eski Asur'lu (Assyrian, Assyrien, Assyrian (Asurlu) (ing., fra.,
alm.) )
süs :
tür. * süs (bezemek, güzelleştirmek, dekore etmek) * bir şeyi daha güzel ve
çekici göstermek için eklenen bezeme, ornament; ayrıca estetik amaçlı
kullanılan ek unsur veya dekoratif öğe
süsen :
tür. * süsen (iris çiçeği) * Iridaceae (süsengiller) familyasından, Iris
cinsine ait, genellikle mor, sarı veya mavi tonlarda gösterişli çiçekler açan,
rizomlu çok yıllık süs bitkisi
süsenber :
tür. * süsen (iris çiçeği, Iris cinsine ait, genellikle mor, sarı veya mavi
tonlarda gösterişli çiçekler açan, rizomlu çok yıllık süs bitkisi) (tür.) + bar
(yüklenen, taşıyan, götüren, getiren) * süsen veren/çiçek açan, irisli
süsengiller :
tür. * süsen (iris çiçeği, Iris cinsine ait, genellikle mor, sarı veya mavi
tonlarda gösterişli çiçekler açan, rizomlu çok yıllık süs bitkisi) + gil (soy,
nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) *
soğanlı veya rizomlu, gösterişli çiçekler açan, iris (süsen), gladiolus
(glayöl), crocus (çiğdem) gibi cinsleri kapsayan bitki ailesi; Iridaceae
süsmek :
tür. * süs (boynuzla vurmak, kafa atmak) + mek (fiil mastar eki) * boynuzlu
hayvanlar kafa veya boynuzlarıyla vurmak, toslamak veya boynuzunu batırarak
yaralamak
süspansiyon :
lat. * suspendere (asıp tutmak, havada tutmak, asılı tutmak) (sub (alt, alta,
altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru)
+ pendere (asmak, sarkıtmak, tartmak, ödeme yapmak) ) + tio (isim yapım eki)
(lat.); suspension (fra.) * askıda tutma; çözünmeyen taneciklerin sıvıda
dağılmış bulunduğu heterojen karışım; araçta darbeyi emen yay-amortisör sistemi
süt :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) * memeli hayvanların, yavrularını besleyebilmeleri için
memelerinden çıkan beyaz renkli, protein ve kalsiyum içeren sıvı (sweet, Suß
(tatlı) (ing., alm.) )
süt dişi :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) + diş (çıkıntı; ağızda yer alan ve çiğnemeye, ısırmaya,
kesmeye yarayan kemiksi çıkıntı) + i (iyelik eki) * çocuklarda ilk çıkan,
kalıcı dişler gelmeden önce ağızda bulunan ve zamanla dökülen geçici diş,
primer diş
süt tozu :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) + tog, toz (kalkmak, yükselmek) + u (iyelik eki) * sütün
suyunun büyük ölçüde uzaklaştırılmasıyla elde edilen, uzun süre saklanabilen ve
suyla yeniden çözülebilen kuru süt ürünü
sütana :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) + ana (anne, öncesi, esası; dişi ebeveyn, çocuk sahibi
kadın, valide) * çocuğu emziren, ona süt veren kadın; öz annesi dışında bebeği
emziren sütanne
sütanne :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) + anne (ana, öncesi, esası; dişi ebeveyn, çocuk sahibi kadın,
valide) * çocuğu emziren, ona süt veren kadın; öz annesi dışında bebeği emziren
sütana
sütbaba :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) + baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek
ebeveyn, ata, öncel) * İslami gelenekte başka bir kadının sütünü emen bir
bebeğin, bu sütü veren kadınla evli olan kocası
sütbaşı :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) + baş (kafa, tepe, uç) + ı (iyelik eki) * yeni doğuran
hayvanın (özellikle memeli hayvanların) dünyaya geldikten sonra yavrularına
verdikleri ilk süte ve ayrıca bal veya yağın yüzeyinde toplanan kaymak
sütçüler :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) + çü (yapan, eden eki) * Isparta'nın bir ilçesi
sütkardeş :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) + kardeş (aynı anne babadan doğmuş kişilerin birbirlerine
göre durumlarını veya mecazen aynı kökten, soydan veya yakın bağdan gelen
kişiyi ifade eden akrabalık adı) (karın (anne, ana rahmi, doğurganlık; omurgalı
hayvanlarda kaburga kemiklerinden kasıklara ve pelvise kadar olan kısım) + daş,
deş (ortaklık, birliktelik, benzerlik, aynılık eki) ) * aynı kadından emen,
biyolojik bağı olmasa da aynı sütanne/anne sütü yoluyla akrabalık ilişkisi
kurmuş çocuklardan her biri
sütkızı :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) + kız (dişi çocuk, genç dişi) + ı (iyelik eki) * bir kadının
kendi öz kızı olmadığı halde emzirdiği veya süt akrabalığı bağı kurduğu kız
çocuk; sütanne tarafından emzirilmiş kız
sütlaç :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) + aş (yemek, yiyecek, gıda, besin) * süt, pirinç ve şekerle
pişirilen, Türk mutfağında yaygın bir sütlü ve kıvamlı tatlı
sütleğen :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) + le (etken fiil eki) + yen, gen (-cı, yapan, eden eki) *
süt veren, süt salgılayan, sütü olan)
sütleğengiller :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) + le (etken fiil eki) + yen, gen (-cı, yapan, eden eki) *
süt veren, süt salgılayan, sütü olan) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile,
familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki)
sütliman :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) + limani (barınak, sığınak, korunak) (gre.); liman (deniz
veya göl kıyısında gemilerin güvenle demirleyip yük boşaltabileceği veya yük
alabileceği sığ ve korunaklı yer; kıyıda, doğal olarak veya dalgakıranla
fırtınalara karşı korunmuş yer) (tür.) * durgun, çalkntısız, dalgasız (deniz);
görünüşte sakin, sorunsuz
sütnine :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) + nine (büyükanne, anneanne veya babaanne; yaşlı kadın) *
bir çocuğu emziren ve ona süt veren yaşlı kadın; öz annesi dışında çocuğa
sütannelik yapan kadın
sütoğul :
tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın
beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren
beyaz renkli sıvı) + oğul (kız veya erkek evlat, genç çocuk, kul; erkek evlat)
* bir kadının kendi oğlu olmadığı hâlde emzirdiği veya süt akrabalığı bağı
kurduğu erkek çocuk; sütanne tarafından emzirilmiş oğlan
sütre :
ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek), sitra (örtü,
perde), istare (örtü, perde, zar, membran) * örtü, perde, siper, gizleyici ve
koruyucu unsur; askerlerin çatışma veya eğitim anlarında düşmanın görüş
alanından ve ateşinden korunmak amacıyla yararlandığı her türlü doğal (ağaç,
çukur) veya yapay (siper, duvar) engel; namaz kılan kişinin, özellikle açık alanlarda
veya geniş camilerde, önünden geçenlerin dikkatini dağıtmaması ve namazını
bölmemesi için tam önüne koyduğu engel (değnek, sandalye, çanta vb.) veya
işaret
sütun :
far. * stun (direk, destek) * yapılarda yük taşıyan silindir şeklindeki destek
veya kolon; yazı veya tablolarda yukarıdan aşağıya doğru oluşturulan dikey
bölümlerden her biri
sütur :
ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek) * bir şeyi
örtmek, kapatmak veya gizlemek amacıyla kullanılan örtüler, perdeler, kaplamalar;
örtmeler, giyinmeler, giysiler
sütur :
ara. * satara (yazmak, çizmek, satırlamak), satr (satır, yazı satırı, yazı
sırası, yazı hattı; sıra halinde dizilmiş çizgi) * yazıda birbiri ardınca
sıralanan satırlar, yazı sıraları, çizgiler, hatlar
sütür : lat.
* suere (dikmek, iğneyle birleştirmek), sutura (dikiş, dikme, iğneyle
birleştirme) (lat.); suture (fra.) * kesilen veya bütünlüğü bozulan dokuları
(deri, damar, kas vb.) birleştirmek, kanamayı durdurmak ve iyileşmeyi
hızlandırmak için kullanılan cerrahi dikiş veya bu işlem için kullanılan
iplikler
sütürasyon :
lat. * suere (dikmek, iğneyle birleştirmek), sutura (dikiş, dikme, iğneyle
birleştirme) + tio (isim yapım eki) (lat.); suturation (fra.) * bir yaranın
veya cerrahi kesiğin dikiş (sütür) ile kapatılması işlemi; dokuların cerrahi
olarak birbirine dikilmesi süreci
sütyen :
lat., fra. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya;
altından, aşağıdan yukarıya doğru) + tenere (tutmak, elinde bulundurmak)
(lat.); sous (alt, altında, aşağıda) + tenir (tutmak, elde bulundurmak;
sürdürmek), tien (tutan, elinde bulunduran, sürdüren) (fra.) * kadın
göğüslerini desteklemek ve şekillendirmek için kullanılan iç giyim ürünü,
sütyen, göğüs desteği
süva :
ara. * sava (yerleşmek, bir yerde durmak; düz ve elverişli olmak; eşit olmak,
denk olmak; düz olmak, aynı seviyede bulunmak), suva (eşit, denk, başka, hariç)
* İslam öncesi Arap toplumunda (Cahiliye dönemi) tapınılan putlardan biri;
rivayetlere göre Nuh kavminden kalma eski bir put geleneğine dayandırılır ve
Kur’an’da Nûh kavmi putları arasında anılan isimlerden biri
süvari :
ara. * savara (at binmek, çevirmek, kuşatmak), suvvar (binici, atlı) + i (ile
ilgili, -a ait) * at üzerinde savaşan asker; atlı asker, binici asker
süve :
tür. * söbek, sübek (oval, mil, kapı pimi veya sivri şey) * binaların kapı ve
pencerelerinin etrafını çevreleyen, yağmur sularını cepheden uzaklaştıran,
görsel zenginliğin yanı sıra, ısı yalıtım sistemlerinin (mantolama)
sürekliliğini sağlayan ve yapıya estetik bir görünüm katan profil
süven :
tür. * süye (dayanmak, yaslanmak, destek olmak) * bozuk ve gevşek arazilerde
veya göçük açma işlemlerinde, bağ direklerinin üst ve yan kısımlarından arazi
içine çakılarak sürülen ucu sivri tahta
süver :
ara. * savvere (şekil vermek, tasvir etmek, yapılandırmak), sur (tasvir, yapı),
suret (şekil, biçim, form), sure (yapı, oluşum; şekil, boru; kale; Kur'an'ın,
ayetlerden oluşan 114 bölümünden her biri) * Kur'an'ın, belirli adette
ayetlerden olusan bölümleri, sureler
süveter :
ing. * sweat (terlemek) + er (-cı, yapan, eden eki) * terletici; genellikle
gömlek üzerine giyilen, yün veya benzeri ipliklerden örülmüş, kolsuz veya uzun
kollu kazak türü üst giysi
süveybe :
ara. * savaba (isabet etmek, doğru hedefe ulaşmak, doğruyu bulmak; geri dönmek,
ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek), savvaba (doğrulamak, doğru
kabul etmek, isabet ettirmek, onaylamak), sevab (doğruluk, dürüstlük, yanlış
olmama, isabetli olma); sevb (elbise, giysi, kıyafet) * küçük elbise, zarif
giysi; İslam tarihinde Süveybe, Hz. Peygamber’in (sav) süt annelerinden biri
olarak bilinen Ebu Leheb’in cariyesi olan kadının adı
süveyda :
ara. * esved (siyah, kara), sevda (siyah şey, kara şey) * küçük siyah şey,
siyah nokta, kara benek; kalbin karanlık ama kutsal noktası, ilahi sevgiyle
yanan nokta, gaybın keşfedildiği mahal, ilahi nurların tecelli ettiği siyah
nokta, kalbin iç noktası, kalbin özü, kalbin en derin noktası, kalbin iç
karanlığı (mecazi)
süveyş :
ara. * suveys (kökeni belirsiz kelime) * Mısır’da Kızıldeniz’i Akdeniz’e
bağlayan Süveyş Kanalı ve çevresindeki liman şehri, Pelusium (pelos (çamur,
balçık) (gre.) + ium (yer eki) (lat.), Clysma (klyzein (yıkamak, dalga vurmak,
çarpmak) + ma (isim yapım eki) (gre.)
süyek :
tür. * süngek, sünük (kemik; soy, köken) (sün (kırmak) + gek (isim yapım eki) )
* kemik; kırılan veya çatlayan kemikleri sabitlemek için kullanılan atel,
cebire;
süyüm :
tür. * si (akıtmak, dökmek, ince ince akma) + yim (isim yaım eki) * iğneye
geçirilen tek bir sap iplik, kesilmiş iplik parçası
süzek :
tür. * süz (sıvıyı geçirerek ayırmak) + ek (isim yapım ve araç eki) * sıvı
içindeki katı parçaları ayırmak için kullanılan gözenekli araç, süzgeç, filtre
süzeni :
far. * suzani (iğne işi, iğneyle yapılan) (suzan (iğne) + i (ile ilgili, -a
ait) * kasnağa gerilmiş kumaş üzerine iğne veya tığ ile genellikle zincir işi
tekniği kullanılarak yapılan geleneksel bir el işlemesi ve nakış türü
süzgeç :
tür. * süz (sıvıyı geçirerek ayırmak) + geç (isim yapım ve araç eki) * sıvı
içindeki katı parçaları veya istenmeyen unsurları ayırmak için kullanılan
delikli/filtreli araç
süzgeçgagalılar :
tür. * süzgeç (sıvı içindeki katı parçaları veya istenmeyen unsurları ayırmak
için kullanılan delikli/filtreli araç) + gaga (ses yansımalı onomatopeik
kelime; kuşların veya bazı hayvanların sert, boynuzsu, genellikle sivri uçlu
ağız uzantısı; beslenme, savunma veya şekil verme işlevi gören yapı; mecazen
öne çıkan burun, konuşma biçimi veya nesnelerin uç kısmı) + lı (ike, birlikte,
beraber, sahibi) + lar (çoğul eki) * ördek, kaz ve flamingo gibi gagasının
kenarlarında suyu ve çamuru süzerek içindeki besinleri tutmaya yarayan özel
ince plakalar (lamel) bulunan, genellikle perde ayaklı su kuşlarını kapsayan
bir kuş alt takımı
süzgün :
tür. * süz (sıvıyı geçirerek ayırmak) + gün (sıfat yapım eki) * göz kapakları
yarı kapalı, bakışı yavaş ve hafif yorgun/duygulu görünen; genellikle mahzun,
bitkin veya romantik bir ifade taşıyan bakış için kullanılan sıfat
süzmek :
tür. * süz (sıvıyı geçirerek ayırmak) + mek (fiil mastar eki) * bir sıvıyı
içindeki katı parçacıklardan ayırarak geçirmek; bir şeyi ince bir tabakadan
geçirerek temizlemek veya damlatmak; ayrıca mecazen dikkatle, uzun uzun ve
kısarak bakmak (örneğin “gözlerini süzmek”)
süzülmek :
tür. * süz (sıvıyı geçirerek ayırmak) + ül (dönüşlü fiil eki)+ mek (fiil mastar
eki) * havada veya sıvıda dirençle karşılaşmadan yumuşak ve akıcı biçimde
ilerlemek; aşağı doğru yavaşça akmak veya bir yüzey boyunca kayar gibi hareket
etmek; mecazen zarifçe, hafifçe ilerlemek veya incelerek akmak
svadhisthana :
san. * sva (kendi, öz, esas, asıl, temel) + adhistana (dayanak, temel, yerleşim
yeri, ikamet) * kendi yeri, kendi dayanağı, kişinin kendi mekanı”; yoga ve
Tantra geleneğinde insan bedenindeki yedi çakradan biri olan ve alt karın ve
pelvis bölgesiyle ilişkilendirilen çakra, sakral çakra
svaha :
san. * su (iyi, doğru) + aha, ahuti (sunmak, adak vermek) * sunuyorum; kabul
olsun; ateşe veriyorum; Hinduizm’de özellikle Yajna (kurban/ateş töreni)
sırasında mantraların sonunda ve ateşe adak sunulurken söylenen “sunuldu, kabul
olsun” anlamındaki ritüel ünlem/ilahi ifade
svalbard ve jan mayen :
nor., fle. * svalbard (soğuk kıyılar, soğuk kenar) (svalr (soğuk) + bard
(kenar, kıyı, sahil) ) (nor., fle.) + ve (ile, birlikte, beraber, -da) (tür.) +
Jan Mayen (17. yy Hollandalı kaptan Jan Mayen adından) (nor., fle.) * Kuzey
Kutbu Okyanusu'nda yer alan ve idari olarak Norveç Krallığı'na bağlı olan iki
özel bölgenin, Uluslararası Standardizasyon Örgütü (ISO) tarafından
istatistiksel ve coğrafi amaçlarla tek bir grup altında toplanmış resmi adı
svaziland :
ing. * Swazi (etnik grup) + land (yer, arazi, kara, ülke, toprak, arsa,
memleket, diyar, vatan) * Güney Afrika’nın güneyinde yer alan, kuzey, batı ve
güneyinde Güney Afrika Cumhuriyeti, doğusunda Mozambik ile komşu olan, denize
kıyısı bulunmayan küçük bir Afrika krallığı
swap :
ing. * swap (değiştirmek, değiş tokuş etmek, takas etmek, trampa etmek) * iki
şeyin karşılıklı olarak yerini, konumunu veya sahipliğini değiştirme; finans ve
bilgisayar bilimlerinde iki değerin, varlığın veya işlemin yer değiştirmesi /
takas edilmesi
swastika :
san. * svasti (refah, şans, talih) (su (iyi) + asti (oluş, varlık) + ka (olma
durumu eki) ) * Güney Asya'da Budizm, Jainizm ve Hinduizm’de iyi şans veya
maneviyat sembolü olarak kullanılmış olan, her bir kolu dik açıyla uzanan eşit
kollu bir haç biçimindeki eski bir sembol (Nazi sembolü olarak da
kullanılmıştır.)
swertia :
isv., lat. * Swertia (İsviçreli botanikçi Erasmus Swert) (isv.) + ia (isim
yapım eki) (lat.) * Swertia, Gentianaceae (gentianagiller) familyasından, acı
tadı olan ve genellikle şifalı bitki olarak kullanılan otsu tür
swift :
ing. * swift (hızla hareket etmek, süzülmek) * hızlı, çabuk, seri hareket eden;
bilgisayar dünyasında Apple tarafından geliştirilen Swift adlı modern
programlama dili; zoolojide “swift” adı verilen hızlı uçan kuş türleri; SWIFT
(Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication / Dünya Çapında
Bankalararası Finansal Telekomünikasyon Derneği) (bankalar arasında para transferini
sağlayan küresel mesajlaşma ağı üzerinden gerçekleştirilen uluslararası banka
havalesi (wire transfer) sistemi )
swing :
ing. * sallamak, savurmak) * ileri-geri veya yanlara doğru ritmik sallanma
hareketi; müzikte cazın ritmik alt türü; sporda (özellikle beyzbol, golf) vuruş
hareketi; siyasette oyların/karar eğilimlerinin bir yönden diğerine kayması
swinger :
ing. * sallamak, savurmak) + er (-cı, yapan, eden eki) * salınan, sallanma
yapan kişi; karşılıklı partner değişimine dayalı cinsel yaşam tarzını
benimseyen yetişkin birey
switch :
ing. * switch (değiştirmek; değiştirme; anahtar) * elektrik devresini açıp
kapamaya yarayan cihaz veya bir durumdan diğerine geçiş yapmayı sağlayan
mekanizma veya araç; yerel bilgisayar ağlarında veri paketlerini doğru hedefe
yönlendiren ağ cihazı
swot analizi :
ing. * strengths (güçler, kuvvetler, kudretler) + weaknesses (zayıflıklar,
zafiyetler) + opportunites (fırsatlar) + threats (tehditler) + analysis
(analiz, çözümleme) * bir kurumun, projenin veya kişinin iç (güçlü-zayıf) ve
dış (fırsat-tehdit) faktörlerini değerlendirerek stratejik durum analizi yapma
yöntemi
sylvestris :
lat. * silva, sylva (orman) + estris (ile ilgili,-a ait) * ormanlara ait,
ormanda yetişen, orman kökenli, doğal orman yaşamına ait
symphorikarpos :
gre., lat. * symphori (birlikte taşımak, birlikte götürmek) (syn (ile,
birlikte, beraber, eş, tamamen) + pherein (taşımak, götürmek, getirmek), phoros
(taşıyan, taşıyıcı, götüren, getiren) + karpos (meyve, tohum) * Symphoricarpos,
Caprifoliaceae (hanımeligiller) familyasından, küçük ve birleşik meyveler
üreten, çalı formunda süs bitkisi
symphyotrikhum :
gre., lat. * symphyo (birleşik) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) +
phyein (oluşmak, büyümek, gelişmek) ) + trikhos (kıl, tüy, saç, saçak, tel)
(gre.), trikhum (lat.) * Symphyotrichum, Asteraceae (papatyagiller)
familyasından, birleşik çiçek başaklarına sahip ve çoğunlukla mor veya pembe
çiçek açan otsu bitki
symphytum :
gre., lat. * symphyein (birleşmek), symphyo (birleşik) (syn (ile, birlikte,
beraber, eş, tamamen) + phyein (oluşmak, büyümek, gelişmek) ) (gre.) + tum
(isim yapım ve bitki eki) (lat.) * Symphytum, Boraginaceae (boragigiller)
familyasından, kökleri şifalı olarak kullanılan, birleşik yapraklara sahip otsu
bitki türü
symplocaceae :
lat., gre. * symplokos (birbirine geçmiş, birleşmiş, dolanmış) (syn (ile,
birlikte, beraber, eş, tamamen) + plekein (örmek, birbirine geçirmek,
birleştirmek) + os (sıfat yapım eki) ) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası
eki) (lat.) * Ericales takımına (erika mürverlergiller takımı) bağlı,
genellikle sıcak ve ılıman (tropikal ve subtropikal) bölgelerde yetişen çiçekli
bitki familyası, simplokosgiller
synbranchidae :
gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + brankhia (brankhios
(solungaç) + a (çoğul eki) ) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki)
(lat) * yılanbalığına benzeyen, uzun ve yılanımsı gövdeli tatlı su balıklarını
kapsayan familya, bataklık yılanbalığıgiller
syngnathidae :
gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + gnathos (çene) (gre.)
+ idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * denizatları, deniz iğneleri ve
akrabalarını kapsayan balık familyası, deniz iğnesigiller
syngnathus :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + gnathos (çene) * çeneleri
birleşmiş olan, birleşik çeneli; deniz iğneleri
synodontidae :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + odous (diş), odontos (diş
ile ilgili) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * genellikle
tropikal ve subtropikal denizlerde yaşayan, dişleri birbirine yakın veya
birleşik görünümlü olan balıkları kapsayan familya, kertenkelebalığıgiller
synurus :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ouros (kuyruk) * Synurus,
Asteraceae (papatyagiller) familyasından, sarkık çiçek salkımlarına sahip,
gösterişli otsu bir bitki türü
syringomyeli :
gre. * syrinx, surinx (tüp, boru; panflüt; boru biçimli nesne, kanal) + myelos
(ilik, omurilik, kemik iliği) + eia (isim yapım ve durum eki) * omurilik içinde
sıvı dolu boşluk (kist/siringks) oluşmasıyla karakterize, ilerleyici nörolojik
hasara yol açabilen, genellikle ağrı ve sıcak-soğuk duyusu kaybı gibi duyusal
bozukluklarla seyreden omurilik hastalığı
syrphidae :
gre., lat. * syrphus (bir sinek cinsi) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası
eki) (lat.) * çiçek sineklerini ve uçuş sırasında havada asılı kalabilen benzer
sinekleri kapsayan familya, çiçek sinekleri familyası, çift kanatlı (Diptera)
böcek familyası
ş :
tür. * ş, Ş * Türkçe alfabenin 23. harfi (S'den sonra, T'den önce)
şabalak :
tür. * şaba (yalpalamak, beceriksiz olmak, bocalamak) + lak (sıfat yapım eki) *
yalpalayan, beceriksiz; aptal, alık, sersem, budala, moron, idiot; kendini
esprili veya bilgili sanan ancak pot kıran, ortama uyum sağlayamayan veya kaba
saba hareketleri olan, şabalak
şaban :
ara. * şa’ba (bölünmek, bölmek, ayırmak, kısımlara ayrılmak, dağılmak), şube
(kısım, bölüm, departman) * bölen, bölücü, ayırıcı (Receb ile Ramazan aylarını
bölmesinden); erkek ismi
şabanözü :
ara. * şaban (bölen, bölücü, ayırıcı (Receb ile Ramazan aylarını bölmesinden);
erkek ismi) * Çankırı'nın bir ilçesi
şabat :
ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak,
doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak,
yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan,
değişmez, değişmeyen, hareketsiz) * Yahudi dininde haftanın yedinci günü olan
kutsal dinlenme günü; Cuma gün batımından Cumartesi gün batımına kadar süren,
çalışmanın yasak kabul edildiği ibadet ve istirahat zamanı
şabih :
ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek)
* benzeyen, misil olan
şablon :
alm. * Schablone (karton/metal kalıp, model) * tekrar eden işler için
kullanılan kalıp, model veya taslak; yazı, tasarım, üretim veya düşünce
süreçlerinde standartlaştırılmış yapı
şad :
far., ara. * şada (sevinmek, neşelenmek) * mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar,
gönlü ferah, huzurlu, dingin
şadan :
far., ara. * şada (sevinmek, neşelenmek) (far.) + an (sıfat yapım eki) (ara.) *
f. mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin
şadırvan :
far. * şadravan (örtü, perde; taht örtüsü; tente, çadır, gölgelik) (şad (mutlu,
sevinçli, neşeli; bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin) + revan (akıcı, akan,
hareket eden, giden) * cami, medrese ve avlularda bulunan, ortasında fıskiye
olan abdest alma çeşmesi; ayrıca mimaride suyun aktığı havuzlu yapı elemanı
şadi :
far., ara. * şada (sevinmek, neşelenmek), şad (mutlu, sevinçli, neşeli;
bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin) + i (ile ilgili, -a ait) * neşeli,
sevinçli olan; sevinçle ilgili; erkek ismi
şadiye :
far., ara. * şada (sevinmek, neşelenmek), şad (mutlu, sevinçli, neşeli;
bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin) + iye (isim yapım eki) (ile ilgili, -a
ait) + e (dişil eki) ) * neşeli, sevinçli olan; sevinçle ilgili; kadın ismi
şadkam :
far. * şad (mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin) +
kam (sevgi, arzu, zevk) * muradına ermiş, isteğine kavuşmuş, bahtiyar olmuş,
mutlu olmuş
şadman :
far. * şada (sevinmek, neşelenmek), şad (mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar,
gönlü ferah, huzurlu, dingin) + man (sıfat yapım eki) * sevinç içinde olan,
neşeli, sevinçli, mesrur, bahtiyar; neşe, sevinç, mutluluk; kadın ismi
şaduman :
far. * şada (sevinmek, neşelenmek), şad (mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar,
gönlü ferah, huzurlu, dingin) + man (sıfat yapım eki) * sevinç içinde olan,
neşeli, sevinçli, mesrur, bahtiyar; neşe, sevinç, mutluluk; kadın ismi
şadüman :
far. * şada (sevinmek, neşelenmek), şad (mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar,
gönlü ferah, huzurlu, dingin) + man (sıfat yapım eki) * sevinç içinde olan,
neşeli, sevinçli, mesrur, bahtiyar; neşe, sevinç, mutluluk; kadın ismi
şafak :
ara. * şafaka (kızarmak, kızıllaşmak, alacakaranlık rengi olmak) * gün
doğumundan önce veya gün batımından sonra gökyüzünde görülen kızıllık,
alacakaranlık ışığı; günün ilk ışıkları ve sabahın başlangıcı, tan zamanı
şafi :
ara. * şafa (iyileşmek, sağlık bulmak, şifa bulmak; iyileştirmek, sağlık
vetmek, şifa vermek), şifa (iyileşme, sağlık bulma) * iyileştiren, sağlık
veren, sağlığına kavuşturan, şifa veren
şafi :
ara. * şafaa (eşlemek, çift yapmak, ikilemek, ikili yapmak, araya girmek) * bir
kimse adına aracı olup onun affedilmesini veya isteğinin kabul edilmesini
sağlayan; dini bağlamda, birinin suçlarının, günahlarının bağışlanması için
Allah katında aracılık eden, şefaat eden
şaft :
ing. * shaft (dal, çubuk, mil, eksen, aks) * bir motorun hareketini ileten ve
ucuna çarklar, tekerlekler, pervane vb. bağlanan demir mil, aks, dingil
şaful :
ara. * şakul (düşey doğrultuyu bulmaya yarayan, ipin ucuna asılı ağırlık,
çekül) * balcılıkta veya kırsal kesimlerde bal sağımı ve muhafazası için
kullanılan küçük, özel tekne veya kap, bal konulan ufak tekne
şagil : ara.
* şagala (uğraşmak, meşgul olmak, iş ile ilgilenmek, bir boşluğu veya alanı
veya makamı işgal etmek), şugl (uğraşma, uğraşı, uğraş, işgal), işgal
(uğraştırma, kaplama, doldurma, meşgul etme) * işgal eden, tutan; meşgul eden,
meşgul edici; meşgul olmayı gerektiren; bir mülkte oturan
şah :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) * İran ve tarihi Türk-İslam devletlerinde kral, hükümdar
anlamına gelen ünvan; satrançta en önemli taş olan “kral" (shah, échec,
Schah (kral, hükümdar) (ing., fra., alm.) )
şah damarı :
far., tür. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün,
usta, seçkin, önde gelen) (far.) + damar (kan vücutta dolaşımını sağlayan esnek
tüp şeklinde yapı) (dam (küçük yuvarlak parçalar halinde akmak, damlamak) + ar
(-cı, yapan, eden eki) ) + ı (iyelik eki) (tür.) * boynun iki yanında bulunan
ve kalpten beyne kan taşıyan karotis atardamarı
şah mat :
far., ara. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün,
usta, seçkin, önde gelen) (far.) + mat (öldü) (ara.) * kral öldü; kralın
hareket edemeyecek şekilde tehdit altında kalması ve oyunun bitmesi; kesin
yenilgi veya çıkışsız durum (mecazi)
şahab :
ara. * şahaba (parlamak, alevlenmek, yanmak; fışkırmak) * kıvılcım, parlayan
ışık, göktaşı, alev gibi ışık saçan şey; erkek ismi
şahabettin :
ara. * şahaba (parlamak, alevlenmek, yanmak; fışkırmak), şihab (kıvılcım,
parlayan ışık, göktaşı, alev gibi ışık saçan şey) + el (ön ek, artikel) + din
(borç, yükümlülük, alacak-verecek ilişkisi, haysiyet, azizlik, izzet, iyilik
yolundaki faaliyetler bütünü) * dinin parıltısı, dinin ışığı; erkek ismi
şahadet :
ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) +
et (isim yapım eki) * tanıklık etme, bir olaya şahitlik yapma; İslam’da
“Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun resulü olduğuna tanıklık
etme” anlamındaki inanç beyanı; şehitlik (Allah yolunda ölme)
şahadetname :
ara., far. * şahadet (tanıklık, şahitlik) (şahada (görmek, tanıklık etmek,
şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) + et (isim yapım eki) ) (ara.) + name
(kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) *
bir kişinin eğitimini tamamladığını, bir işi yapmaya yetkili olduğunu veya bir
durumu resmi olarak belgeleyen diploma, sertifika; Osmanlı’da özellikle medrese
mezuniyet belgesi
şahamet :
ara. * şahm (yağ, iç yağ), şahim (semiz, besili, yağlı) * semizlik, yağlılık,
besililik, şişmanlık
şahan :
far * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + an (çoğul eki) * şahlar, krallar, padişahlar
şahane :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) * gösterişli,
görkemli, mükemmel, harika, muhteşem
şahap :
ara. * şahaba (parlamak, alevlenmek, yanmak; fışkırmak) * kıvılcım, parlayan
ışık, göktaşı, alev gibi ışık saçan şey; erkek ismi
şahbanu :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + ı (tamlama eki) + huban (güzeller, iyiler) (hub (güzel,
iyi) + an (çoğul eki) ) * güzelletin şahı/efendisi; Osmanlı hanedanında kız
çocuklarına verilen geleneksel ve tarihi bir unvan veya isim
şahbaz :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + baz (şahin) * iri ve beyaz doğan kuşu; bir şeyi hızla ve
keskin bir şekilde yakalama veya avlama yeteneği olan kişi veya hayvan; çevik
ve becerikli
şaheser :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) (far.) + eser (yapıt, yapı, eser, iz, işaret, nişan) (ara.)
* en üstün eser, başyapıt; sanat, edebiyat veya zanaatta en yüksek düzeyde
kabul edilen usta işi eser
şaheste :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + hasti (olmak, var olmak; uyumlu, yavaş) * şah’a layık;
seçkin, yakışır, layık, zarif, çok zarif ve değerli
şahıs :
ara. * şahasa (göze çarpmak, belirgin olmak, belirmek, yükselip görünmek) *
birey, kişi, ferd, şahs
şahi :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + i (ile ilgili, -a ait) * dini musiki (ilahiler gibi) veya
klasik Türk müziği repertuvarında, bir makamın (şarkı veya ilahinin) şah
perdesi ve civarında icra edildiği, zirve sesleri kullandığı coşkulu ve tiz
perdeli yorumunu tanımlayan sıfat
şahid :
ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) *
bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden, tanık
şahika :
ara. * şahaka (yüksek olmak, yükselmek) * çok yüksek, ulaşılması zor yer;
dağların en yüksek noktası, zirve, doruk; bir şeyin en üst seviyesi, tepe
noktası, doruk noktası
şahim : ara.
* şahm (yağ, iç yağ) * semiz, yağlı, şişman, besili
şahin :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + in (küçültme eki) * Falconidae/Accipitridae
(Atmacagiller/Kartalgiller) familyasından, keskin pençeli, avcı ve güçlü bir
yırtıcı kuş türü
şahinbey :
far. * şahin (Falconidae/Accipitridae (Atmacagiller/Kartalgiller)
familyasından, keskin pençeli, avcı ve güçlü bir yırtıcı kuş türü) (şah
(hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde
gelen) + in (küçültme eki) ) (far.) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis,
amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek
için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk
sahibi) (tür.) *
şahit :
ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) *
bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden, tanık
şahlanmak :
far., tür. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün,
usta, seçkin, önde gelen) (far.) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) * at ön ayaklarını kaldırarak dikleşmek; coşmak, yükselmek, büyük bir
enerjiyle harekete geçmek veya güçlenmek (mecazi)
şahm :
ara. * şahm (yağ, iç yağ) * etler arasında bulunan yağ, iç yağı, don yağı
şahmaran :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + maran (yılanlar; yöneticiler, başkanlar, reisler) (mar
(yılan; yönetici, başkan, reis) + an (çoğul eki) ) * yılanların şahı; Anadolu,
İran ve Mezopotamya folklorunda üstü insan, altı yılan bedenli bilge kraliçe
yılan olarak anlatılan mitolojik figür; Mardin kökenli, insan kafalı, yılan
vücutlu figür
şahmeran :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + maran (yılanlar; yöneticiler, başkanlar, reisler) (mar
(yılan; yönetici, başkan, reis) + an (çoğul eki) ) * yılanların şahı; Anadolu,
İran ve Mezopotamya folklorunda üstü insan, altı yılan bedenli bilge kraliçe
yılan olarak anlatılan mitolojik figür; Mardin kökenli, insan kafalı, yılan
vücutlu figür
şahmerdan :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + mard, merd (adam, insan, erkek) + an (çoğul eki) * ağır
cisimleri kaldırıp düşürerek çakma/ezme işlemi yapan düşürme ağırlıklı çekiç
düzeni, mekanik tokmak
şahs :
ara. * şahasa (göze çarpmak, belirgin olmak, belirmek, yükselip görünmek) *
birey, kişi, ferd, şahıs
şahsen :
ara. * şahs (birey, kişi, ferd, şahıs) + en (olarak, itibarıyla) * kişisel
olarak, kendi adıma, bizzat ben; bireysel olarak, ferden
şahsi :
ara. * şahs (birey, kişi, ferd, şahıs) + i (ile ilgili, -a ait) * kişiye özel,
kişisel, bireysel, ferdi
şahsiyat :
ara. * şahs (birey, kişi, ferd, şahıs) + i (ile ilgili, -a ait) + yat (çoğul
eki) * kişilikler
şahsiyet :
ara. * şahs (birey, kişi, ferd, şahıs) + i (ile ilgili, -a ait) + et (isim
yapım eki) * bir kişinin karakteri, ahlaki ve zihinsel yapısı; kişilik,
karakter, itibarlı kimlik
şahsüvar :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + süvar (atlı, binici, at binen) * yüksek rütbeli süvari,
seçkin binici; çok yetenekli, üstün savaşçı, iyi ata binen yiğit erkek
şahtere :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + tereh, tera (yeşil ot, sebze) * genellikle yol
kenarlarında ve tarlalarda kendiliğinden yetişen, kanı temizleme ve karaciğer
fonksiyonlarını destekleme amacıyla geleneksel tıpta kullanılan, karaciğer ve
kan temizleyici olarak anılan otsu bir bitki, yer sümbülü, delice ot, Fumaria
officinalis
şahteregiller :
far., tür. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün,
usta, seçkin, önde gelen) + tereh, tera (yeşil ot, sebze) (far.) + gil (soy,
nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.)
* genellikle yol kenarlarında ve boş arazilerde yetişen, ince yapraklı, otsu ve
çiçekli bitkilerden oluşan şahtere bitkileri ailesi, Fumariaceae
şahtur :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + tur, tura (taşıma, yük, araç; ağ, tuzak, kafes, örtü) *
altı düz, genellikle nehirlerde ve sığ sularda yük veya insan taşımak amacıyla
kullanılan bir tür küçük tekne veya sal
şahzade :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + zade (-den doğmuş, oğlu, kızı, soyundan) * şah oğlu,
hükümdar veya padişah oğlu, prens
şai :
ara. * şae (dilemek) * dileyen
şaibe :
ara. * şa'iba (karışmak, kirlenmek, bozulmak) * bir şeye karışmış kusur, leke,
kir; şüphe, ayıp, hile veya güvenilirliği zedeleyen durum (mecazi)
şair :
ara. * şi'r (sezmek, kavramak, algılamak), şiir (sezgi, kavrayış, algı) * özel
bir anlama yeteneğine sahip olan, şiir yazan
şairane :
ara., far. * şair (şiir yazan) (ara.) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak,
gibi) (far.) * şiire özgü, şiir gibi, duygulu ve estetik; şiirsel, romantik,
hayal gücü yüksek (ifade biçimi)
şaire :
ara., far. * şair (şiir yazan) + e (dişil eki) * şiir yazan kadın
şak :
ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak,
çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma)
* bir şeyi boydan boya yarmak, iki parçaya ayırmak, çatlatmak, yarmak, ayırmak
şaka :
ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak,
çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma)
* sözle durumu bozma, gerçekliği kırma; ciddi olmayan, güldürmek veya
eğlendirmek amacıyla yapılan latife, oyunlu söz veya davranış (ciddiyetin
kırılmasıyla ortaya çıkan eğlenceli söz/davranış bağlamında)
şakak :
ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak,
çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma)
* başın sağ ve sol yanındaki, göz ile kulak arasındaki bölge, başın yan tarafı,
temporal bölge
şakavet :
ara. * şakiya (bedbaht olmak, mutsuz olmak, talihsiz olmak, kötü talihi olmak,
azmak) * eşkıyalık, haydutluk, yol kesicilik veya eşkıya gibi davranma;
bedbahtlık, mutsuzluk
şakayık :
ara. * şakika (anemon, Manisa lalesi) * Paeoniaceae (şakayıkgiller)
familyasından, bahar ve yaz aylarında açan, kat kat ve gösterişli yapraklara
sahip çok yıllık kokulu bir süs bitkisi, paeonia (Antik Yunan mitolojisinde yer
alan hekimlik tanrısı Asklepios'un öğrencisi Paeon'dan)
şakımak :
tür. * şak (ses yansımalı onomatopeik kelime) + ı (bağlaç eki) + mak (fiil
mastar eki) * ötücü kuşlar ezgili ses çıkarmak, ötmek, şakramak; terennüm
etmek, çok konuşmak, çenesi düşmek; güzel şarkı söylemek veya şiir okumak
şakır şakır :
tür. * şakır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + şakır * kolaylıkla, iyi bir
biçimde, akıcı olarak; çok parlak ve ışıklı olarak
şakırdamak :
tür. * şakır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + da (dönüşlü fiil) + mak (fiil
mastar eki) * küçük, sert ve ritmik sesler çıkararak tıkır tıkır ses vermek;
özellikle su, yağmur, metal veya ince parçacıklar çarpışarak ses çıkarmak
şaki :
ara. * şakiya (bedbaht olmak, mutsuz olmak, talihsiz olmak, kötü talihi olmak,
azmak), meşakkat (zorluk, sıkıntı), muşteki (şikayet eden, yakınan) * bedbaht,
mutsuz; azgın, asi, isyankar, günahkar, kötü kimse, şekiy
şakik :
ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak,
çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma)
* ikiye bölünmüş bir şeyin yarısı; öz kardeş
şakika :
ara. * şakik (ikiye bölünmüş bir şeyin yarısı; öz kardeş) + a (dişil eki) *
çatlak, yarık; öz kız kardeş
şakil :
ara. * şakala (oluşmak, biçimlenmek, şekillenmek, meydana gelmek), teşekkul
(oluşum, biçimlenme, şekillenme, meydana gelme) * benzemiş, şekillenmiş, biçim
almış
şakile :
ara. * şakala (oluşmak, biçimlenmek, şekillenmek, meydana gelmek), teşekkul
(oluşum, biçimlenme, şekillenme, meydana gelme) * yaratılış, seciye, mizaç,
karakter, tiynet, seciye, huy, yaratılış; yol, usül, tarz
şakir :
ara. * şakara (teşekkür etmek, şükran duymak, övmek, minnettarlık belirtmek),
şukr (teşekkür, övgü, minnet), teşekkur (övme, minnettarlık belirtme) *
şükreden, şükran duyan, minnet eden, teşekkür eden; erkek ismi
şakird :
far. * şag, şak (istek, arzu, heves) + gird (taşıyan, yapan, tutan, alan,
işlevi yerine getiren, ele geçiren, fetheden) * bir ustanın veya öğreticinin
yanında öğrenim gören, yetişen kişi, öğrenci, talebe, çırak
şakire :
ara. * şakara (teşekkür etmek, şükran duymak, övmek, minnettarlık belirtmek),
şukr (teşekkür, övgü, minnet), teşekkur (övme, minnettarlık belirtme), şakir
(şükreden, şükran duyan, minnet eden, teşekkür eden; erkek ismi) + e (dişil
eki) * şükreden, şükran duyan, minnet eden, teşekkür eden kadın; kadın ismi
şakirt :
far. * şag, şak (istek, arzu, heves) + gird (taşıyan, yapan, tutan, alan,
işlevi yerine getiren, ele geçiren, fetheden) * bir ustanın veya öğreticinin
yanında öğrenim gören, yetişen kişi, öğrenci, talebe, çırak
şakis :
ara. * şakasa (ortak olmak, hissedar olmak, pay sahibi olmak) * şerik, ortak,
pay sahibi, paydaş, hissedar; hisse, nasip, pay
şakk : ara.
* şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak, çatlatmak,
parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma) * yarık,
çatlak; yarılma, çatlama, ayrılma; yırtma; kırma; eziyet, zahmet,
şakkadak :
tür. * şakk (sert, ani kopma/çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime)
+ dak (pekiştirme eki) * ani ve sert bir kırılma, kopma veya düşme sesini
anlatan yansıma; birden bire, çat diye
şaklaban :
ara. * şaka (sözle durumu bozma, gerçekliği kırma; ciddi olmayan, güldürmek
veya eğlendirmek amacıyla yapılan latife, oyunlu söz veya davranış (ciddiyetin
kırılmasıyla ortaya çıkan eğlenceli söz/davranış bağlamında) + laban (pejoratif
isimleştirme eki) * gülünç davranışlar sergileyerek başkalarını eğlendirmeye
çalışan, ciddi olmayan, palyaço, maskara, soytarı
şaklamak :
tür. * şak (ani, keskin ses, çarpma, vurma sesi, kesme sesi) + la (dönüşlü fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * sert ve ani bir “şak” sesi çıkarmak; vurma,
çarpma veya kırılma sonucu keskin sesle patlamak/çatlamak; ani hareket etmek
veya hızlıca tepki vermek (mecazi)
şakon :
isp. * chacona (güzel, hoş, sevimli, cici) * Barok müzikte kullanılan,
genellikle yavaş tempolu, sürekli bas (ostinato) üzerine kurulu dans ve müzik
formu; İspanyol kökenli bir eski zaman dansı (chic (şık) (ing., fra., alm.) )
şakrak :
tür. * şak (neşeli/çıtırtılı ses, canlılık çağrışımı) + rak (pekiştirme eki) *
neşeli, canlı, cıvıl cıvıl; özellikle kuşlar için “ötüşü canlı ve sürekli”
şakşak :
tür. * şak (ani, keskin ses, çarpma, vurma sesi, kesme sesi) + şak * alkış veya
ritim tutmak için kullanılan, iki sert parçanın birbirine vurulmasıyla “şak
şak” sesi çıkaran araç; sürekli ve abartılı alkışlama, pohpohlama
şakşuka :
tür. * şak (ani, keskin ses, çarpma, vurma sesi, kesme sesi) + şuk
("şak" kelimesini tamamlayıcı fonetik ek) + a (isim yapım eki) *
özellikle patlıcan, biber, domates gibi sebzelerin kızartılıp sosla
birleştirildiği Ege-Akdeniz mutfağına ait meze/yemek
şakul :
ara. * şakala (ölçmek, biçim vermek, şekillendirmek, dengelemek, bağlamak) *
bir ipin ucuna asılmış konik veya silindirik bir ağırlıktan oluşan, yer çekimi
sayesinde yüzeylerin yere tam dik (düşey) olup olmadığını kontrol etmeye
yarayan ölçüm aleti, çekül
şakül :
ara. * şakala (ölçmek, biçim vermek, şekillendirmek, dengelemek, bağlamak) *
bir ipin ucuna asılmış konik veya silindirik bir ağırlıktan oluşan, yer çekimi
sayesinde yüzeylerin yere tam dik (düşey) olup olmadığını kontrol etmeye
yarayan ölçüm aleti, çekül
şal :
far. * şal (keçi yünü örtü) * omuzlara, üst gövdeye ve kollara ve bazen de
başın üzerine gevşek bir şekilde giyilen ince yün kumaştan örtü
şalak :
tür. * sal (salmak, serbest bırakmak) + ak (sıfat yapım eki) * büyümemiş,
olgunlaşmamış kavun, karpuz (kavun, bir salatalık cinsidir)
şalazyon :
gre. * khalaza (dolu tanesi, sert yumru) + ion (isim yapım eki) * göz
kapağındaki Meibomian (yağ) bezlerinin tıkanmasına bağlı gelişen, genellikle
ağrısız küçük kist/şişlik; arpacık benzeri ama enfeksiyonsuz kitle
şale :
fra. * chalet (dağ kulübesi, çoban evi, çoban kulübesi) * Alpler bölgesinde
geleneksel olarak kullanılan, ahşap yapılı dağ evi/kulübe; kayak merkezlerinde
ve tatil bölgelerinde bulunan kır evi tarzı konaklama yapısı
şalgam :
tür. * şalgam (turp benzeri kök sebze) * turpgillerden, kök kısmı yenilen bir
bitki, turnip, Brassica rapa); Türkiye’de özellikle Adana-Mersin yöresine özgü
fermente mor havuç ve bulgur suyundan yapılan ekşi içecek, şalgam suyu
şalık han :
tür. * şalık (güçlü, iri, kaba kuvvetli) + han (şah, kral, hükümdar, kağan) *
Türk destan ve halk anlatılarında geçen, çoğunlukla efsanevi veya yerel
varyantlı bir kahraman/hükümdar adı
şali :
far. * şal (şal, tiftik, yünlü kumaş) + i (isim yapım eki) * tiftikten (Ankara
keçisi tüyü) veya kamgarn ipliğinden dokunan, genellikle şal, atkı, boyunluk ve
bayrak yapımında kullanılan, yumuşak ve hafif bir yapıya sahip ince bir kumaş
türü
şallak :
tür. * şal (dağılmak, düzensizleşmek, savrulmak) ) + ak (sıfat yapım eki) *
dağınık, özensiz, savruk; yarı çıplak, üstü başı perişan
şalom :
ibr. * şalam (bütünlük, tamam olmak, barış içinde olmak) (ibr.); selam
(esenlik, güvenlik ve barış dileme” sözü; sağlam, güvenli, zarar görmemiş,
güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz olma;
merhaba, hoşçakal) (ara.) * esenlik, güvenlik ve barış dileme” sözü; sağlam,
güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli,
eksiksiz, temiz olma; merhaba, hoşçakal
şalpazarı :
tür. * şal (keçi yünü örtü; omuzları, boynu veya başı örtmek için kullanılan,
kare veya dikdörtgen şeklinde, ince yün, ipek veya kaşmir gibi kumaşlardan
üretilen uzun ve geniş bir giysi veya moda aksesuarı) + pazar (ürün ve hizmet
alış-satış yeri, çarşı, market) + ı (iyelik eki) * Trabzon’un bir ilçesi
şalt :
alm. * schalten (devreye sokmak, anahtarlamak, açmak (elektrik sistemi) ) *
elektrik devrelerini kontrol etmek, açıp kapatmak ve korumak amacıyla
kullanılan anahtarlama ve kontrol elemanlarının genel adı
şalter :
alm. * schalten (devreye sokmak, anahtarlamak, açmak (elektrik sistemi) ) + er
(-cı, yapan, eden eki) * elektrik akımını açıp kapamaya yarayan anahtar/devre
kesici, switch, anahtar, açma-kapama düğmesi
şal-u şepik :
far., kür. * şal (keçi yünü örtü) (far.) + u (bağlaç) + şepik (cepken) (kür.) *
Kürt yöresel kıyafeti olan, koyunun sırt yününden ince iplikle dokunmuş olan
şalvar ve cepken, kısa ve çoğu elle dokunmuş yelek, şal, şapik
şalupa :
fra. * chaloupe (genellikle güvertesi olmayan, hafif yelkenli veya kürekli
tekne) * küçük, açık güverteye sahip kürek veya motorla kullanılan tekne (salupa/filika
türü); gemilerde kıyıya çıkmak, yük veya personel taşımak için kullanılan
yardımcı deniz aracı
şalvar :
far. * şal (bacak) + var (örtü, korunak) * belden bağlanan, paçaları bol ve
geniş kesimli geleneksel pantolon türü
şam :
ara. * dimaşk (suları bol, sulak yer), şam (kuzey) * Suriye’nin başkenti
şamama :
ara. * şemm (güzel koku) * çok güzel kokulu, elma büyüklüğünde, yenmeyen süs
amacıyla yetiştirilen küçük bir kavun türü
şaman :
tun. * şaman (içten gelen ateşle coşma, vecde girme; ruhsal ateşlenme) (şam
(yanmak, ısınmak, ateşlemek) + an (isim yapım eki) ) * kahin, büyücü, ruhban,
hayaletlerle iletişim kuran, gölgeler ile temas kuran
şamandıra :
gre. * simadoura (yüzer işaret, buoy) (sema, sima (işaret, belirti, sinyal) +
dura (isim yapım eki) * deniz, göl veya akarsu gibi sularda bir yeri, hattı
veya tehlikeyi göstermek amacıyla su üzerinde yüzen, konum belirleme ve
işaretleme işlevi gören sabit veya bağlı yüzer cisim
şamanist :
tun., lat. * şaman (içten gelen ateşle coşma, vecde girme; ruhsal ateşlenme)
(şam (yanmak, ısınmak, ateşlemek) + an (isim yapım eki) ) (tun.) + ista (isim
yapım ve durum eki) (lat.) * ruhlarla iletişim kuran dinin mensubu; şamanizme
bağlı olan, şamanizm inancını benimseyen kimse
şamanizm :
tun., lat. * şaman (içten gelen ateşle coşma, vecde girme; ruhsal ateşlenme)
(şam (yanmak, ısınmak, ateşlemek) + an (isim yapım eki) ) (tun.) + ismus (isim
yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.) * şaman (kam) adı verilen dini
liderlerin, trans durumuna geçerek doğa ruhlarıyla, atalarla, görünmeyen
varlıklarla, görünmeyen ruhlar alemiyle iletişim kurduğu, doğa ve atalar
kültüne dayanan, trans, ayin, tedavi ve kehanet pratiklerini içeren inanç ve
ritüel sistemi
şamar :
tür. * şam (vurma, darbe sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + ar (son
ek) * elin içiyle yüze veya başın yan tarafına atılan tokat; mecazen sert azar
veya küçük düşürücü darbe
şamar oğlanı :
tür. * şamar (elin içiyle yüze veya başın yan tarafına atılan tokat; mecazen
sert azar veya küçük düşürücü darbe) + oğlan (oğul (erkek çocuk) + an (küçültme
eki) ) + ı (iyelik eki) * iş yerinde, okulda veya sosyal hayatta suçu veya
hatası olmadığı halde başkalarının hatası yüzünden sürekli ve haksız yere
suçlanan, azarlanan, cezalandırılan ve başkalarının öfkesini üzerine çeken,
kendisini savunamayan kimse, günah keçisi
şamata :
ara. * şamita (birinin sıkıntısıyla eğlenmek, alay etmek, dalga geçmek) şamatat
(gürültü, velvele, yaygara) * yüksek sesli gürültü, patırtı, velvele veya
şakayla karışık eğlence ve yaygara
şambaba :
ara. * şam (kuzey;Suriye’nin başkenti) + baba (evlat sahibi erkek)/rum (Yunan)
baba (18. yüzyılda Avrupa'da popüler olan, maya ile kabartılan ve romla
ıslatılan mayalı kek) * Türk mutfağına özgü, maya ve unla hazırlanan,
süngerimsi, ıslak kek kıvamında bir dokusu olan, genellikle tek porsiyonluk
özel kalıplarda pişirilir, şerbetlendikten sonra üzerine kaymak eklenerek
servis edilen şerbetli bir hamur tatlısı (ismini Suriye'nin tatlı kültürüyle
ünlü Şam şehri ile Fransız mutfağına ait romlu bir tatlı olan "Baba au
rhum" (romlu baba) kekinin birleşiminden alır.)
şambrel :
fra. * chambre à air (chambre (oda, hücre) + à (-lı, ile, birlikte, beraber,
sahibi) + air (hava) ) * bisiklet, motosiklet ve bazı otomobil tekerleklerinde
kullanılan lastiğin en iç kısmındaki şişirilebilir hava tüpü; dış lastiğin (dış
tekerlek) içine yerleştirilen ve sibop aracılığıyla hava basılarak tekerleğin
şeklini alıp hacim kazanmasını sağlayan kauçuk yapılı esnek bir iç lastik
şamdan :
far. * şem (mum, kandil) + dan (tutan, alan, taşıyan, kap, muhafaza eden,
bulunduran) * mum veya kandil gibi ışık kaynaklarını dik tutmaya ve sabitlemeye
yarayan, metal, cam, ahşap veya taş gibi malzemelerden üretilen, ev
dekorasyonunda, yemek masalarında veya şömine üstlerinde şık bir aksesuar
olarak tercih edilen genellikle dekoratif amaçlı kullanılan ayaklı aydınlatma
aracı
şamfıstığı :
ara. * şam (kuzey;Suriye’nin başkenti) + fustuk (botanik açıdan farklı olan
çeşitli bitkilerin çerez olarak yenen meyvelerine verilen isim; kabuklu yenilebilir
yemiş, çam veya antepfıstığı türü) (ara.), pistakion (gre.) + ı (iyelik eki)
(tür.) * Sakızağacıgiller familyasından olan, içi yeşil, dışı sert bir kemik
kabukla kaplı olan, kuruyemiş olarak doğrudan tüketildiği gibi, başta baklava
olmak üzere çeşitli tatlılarda, çikolatalarda ve yemeklerde sıkça kullanılan
yeşil renkli yemiş
şamiha :
ara. * şamaha (yükselmek, başını dik tutmak, ululanmak, yücelmek) * yüce,
yüksek, göğe doğru yükselen; kibirli, gururlu; yüksek yerler, tepeler,
yüksekler
şamil :
ara. * şamala (kuşatmak, çevrelemek, içine almak, sarmak, kapsamak, kaplamak) *
içine alan, kaplayan, kapsayan, genel olarak içeren; erkek ismi
şampanya :
lat. * campania (açık ve düz arazi, kır, kırsal bölge) (lat.); campagne (fra.)
* Fransa'nın kuzeydoğusundaki Şampanya (Champagne) bölgesinde, belirli kurallar
ve üzüm türleriyle (genellikle Chardonnay, Pinot Noir ve Pinot Meunier üzüm
türleri) üretilen, şişe içerisinde ikinci bir fermantasyon süreci
geçirdiğinden, kendine has doğal karbondioksit baloncuklarına (efervesan) sahip
olan özel bir köpüklü şarap
şampiyon :
lat. * campus (alan, saha, arazi, meydan), campio (arenada savaşan kişi,
yarışmacı) (lat.); champion (fra.) * bir yarışmada, turnuvada veya mücadelede
birinci olan kişi veya takım; ulusal veya uluslararası bir yarışmada, ligde
veya turnuvada birinciliği elde eden, en üstün dereceyi alan kişi veya takım;
mecazen bir konuda en başarılı, üstün kişi; bir fikrin, davanın veya projenin
en ön safında duran, onu savunan veya yürüten öncü
şampuan :
san., hin. * champayati (yoğurur, ovar) (san.); champo (yoğurmak, masaj yapmak)
(hin.); shampoo (ing.) * saç ve/veya vücudu temizlemek için kullanılan sıvı
temizleyici; saçları ve saç derisini kir, yağ ve kepekten arındırmak için özel
olarak geliştirilmiş, genellikle kokulu ve köpüren bir kişisel temizlik ürünü
şan :
ara. * şan (durum, hal, önem, değer, itibar, saygınlık, nam, şöret) * bir
kişinin toplumdaki değeri ve tanınırlığı ün, şöhret, itibar, şeref, saygınlık,
repütasyon
şandel :
lat. * candelarius (mumla ilgili) (candela (mum) + arius (ile ilgili, -a ait) )
(lat.); chandelier (mumluk, avize) (fra.) * tavana asılan, çok kollu avize;
özellikle kristal veya süslü büyük aydınlatma aracı; futbolda topun havadan,
genellikle kalecinin üzerinden aşırtılarak yüksek bir kavisle hedefe
gönderilmesi
şane :
far. * şane (tarak) * saçı taramaya yarayan alet veya herhangi bir tarak
biçimindeki nesne
şangır :
tür. * şangır (cam kırılması sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) *
genellikle cam, porselen veya metal gibi sert ve kırılgan eşyaların birbirine
çarparak veya kırılarak çıkardığı yüksek ve tiz ses
şangırdamak :
tür. * şangır (cam kırılması sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + da
(dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * tabak, bardak veya cam gibi sert
nesneler düşerken, birbirine çarparken veya kırılırken gürültülü ve çınlayıcı
ses çıkarmak
şangırtı :
tür. * şangır (cam kırılması sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + tı
(isim yapım eki) * tabak, bardak, şişe veya metal eşya gibi sert cisimlerin
birbirine çarparak veya düşerek çıkardığı tiz, yankılı ve kırılma sesi
şani :
ara. * şanaa, şanua (nefret etmek, düşmanlık beslemek, kin gütmek, çirkin
olmak, kötü olmak) * kin tutan, düşmanlık eden, nefret eden kişi, düşman,
hasım, adavet eden kimse, buğz eden kimse
şanjan :
fra. * changeant (değişen) (changer (değişmek, değiştirmek) + ant (sıfat yapım
eki) ) * ışığa ve bakış açısına göre farklı renkler yansıtan veya ton
değiştiren kumaş, deri ve benzeri yüzey, yaardöner, janjan
şanjman :
fra. * changement (değişim) (changer (değişmek, değiştirmek) + ment (isim yapım
eki) ) * motorlu taşıtlarda motorun ürettiği dönme hareketini ve gücü,
tekerleklere uygun bir hız ve çekiş (tork) oranında aktaran, motordan gelen
yüksek hızı ve düşük torku dengeleyerek aracın kalkışını, hızlanmasını ve geri
gitmesini sağlayan mekanik sistem, şanzıman, vites kutusu
şankr :
lat., fra. * cancer (yengeç; kanser (yaraya tutunma ve yayılma benzetmesinden
yengeç kelimesi bağlamı) ) (lat.); chancre (yara) (fra.) * frengi (sifiliz)
hastalığının başlangıç evresinde, genellikle cinsel organ bölgesinde meydana
gelen, mikrobun vücuda girdiği noktada oluşan genellikle ağrısız ve sert yapılı
ülser tipi yara; tıpta yumuşak şankr (şankroid) olarak bilinen, ağrılı
lezyonlara neden olan cinsel yolla bulaşan farklı bir bakteriyel enfeksiyon
şanlıurfa :
ara., sür., gre. * şan (durum, hal, önem, değer, itibar, saygınlık, nam, şöret)
(ara.) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + urhay, orhai (kale,
yüksek yer; pınar) (sür.); Osrhoëne (kale; pınar), Edessa (sudaki kule) (“Ruha”
veya “Uraha” olarak da telaffuz edilip “Urfa” halini almıştır.) * Türkiye’nin
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde, güneyinde Suriye sınırı bulunan; kuzeyinde
Adıyaman ve Diyarbakır, batısında Gaziantep, doğusunda Mardin ile komşu olan 63
plaka numaralı il
şano :
gre. * skene (çadır, sahne) (gre.), scaena (sahne) (lat); scena (ita.) *
tiyatro, film veya gösteride olayların geçtiği bölüm/ortam; tiyatro sahnesi
veya oyuncuların performans sergilediği alan
şans :
lat., fra. * cadentia (düşme, rastlama, rastgelme, denk gelme) (cadere (düşmek,
rastlamak, denk gelmek) + entia (isim yapım eki) ) (lat.); chance (şans )
(fra.) * olumlu veya olumsuz olayların tesadüfen gerçekleşmesi durumu,
rastlantı, talih, baht; olumlu sonuç için “iyi baht, uğur”
şanson :
lat., fra. * cantio (şarkı söyleme) (canere (şarkı söylemek) + tio (isim yapım
eki) ) (lat.); chanter (şarkı söylemek), chanson (şarkı) (fra.) * sözlü ve
melodili şarkı türü; Fransız müzik geleneğinde sözlerin ön planda olduğu,
şiirsel yapılı popüler veya sanat şarkısı formu
şansonet :
lat., fra. * cantio (şarkı söyleme) (canere (şarkı söylemek) + tio (isim yapım
eki) ) (lat.); chanter (şarkı söylemek), chanson (şarkı) + ette (küçültme eki)
) (fra.) * 19. yy Fransız müzik ve kabare geleneğinde kısa, hafif, genellikle
eğlenceli veya basit yapılı küçük şarkıyı tanımlayan terim
şansölye :
lat. * cancellarius (yüksek yargıç, mühürdar; hükümet/mahkeme yazmanı)
(cancelli (parmaklıklar, mahkeme bölmesi) + arius (ile ilgili, -a ait) )
(lat.); chancelier (fra.); Kanzler (şansölye, baş yönetici) (alm.) * bazı
ülkelerde devletin en yüksek yürütme yetkilisi; tarihsel olarak imparatorluk ve
saraylarda yüksek dereceli idari görevli; özellikle Almanya ve Avusturya'da
"hükümet başkanı" veya "başbakan" anlamına gelen siyasi bir
ünvan
şant :
erm., ing. * şant (yıldırım, şimşek) (erm.); shunten (itmek, yana çekmek)
(ing.) * elektrik devrelerinde akımı başka bir yoldan geçirmek için kullanılan
paralel bağlantı, kaçak yol, bypass; tıpta sıvı akışını başka bir kanala
yönlendiren bypass tüpü (özellikle beyin omurilik sıvısını (BOS) taşıyan
ventriküllerin zarar görmesi sonucunda BOS’un beynin içine sızması ile oluşan
hidrosefali durumunun tedavi edilmesi amacıyla beyne yerleştirilen ve ventrikül
işlevini gören tüp formundaki mekanizma)
şantaj :
fra. * chantage (şarkı söyletmek; öttürmek, konuşturmak) (chanter (şarkı
söylemek) + age (isim yapım eki) ) * bir kişiden haksız maddi veya manevi bir
çıkar sağlamak veya o kişiyi kanuna aykırı bir şeye zorlamak amacıyla; eldeki
utanç verici, lekeleyici veya toplum içinde zor duruma düşürücü mahrem
bilgileri açığa çıkarma (veya yayma) tehdidiyle uygulanan bir baskı ve suç türü
şantiye :
gre., lat., fra. * kanthelios (yük hayvanı) (gre.); cantherius (yük hayvanı,
yük atı, beygir; kiriş, destek, iskelet) (lat.); chantier (inşaat iskelesi,
inşaat yeri ) (fra.) * bina, köprü veya baraj gibi yapıların projelendirilip
inşa edildiği, yapı malzemelerinin depolandığı, işlendiği ve çalışanların tüm
teknik, sosyal ve idari ihtiyaçlarının karşılandığı saha
şantör :
lat., fra. * canere (şarkı söylemek, ötmek), cantare (şarkı söylemek), cantus
(şarkı, ezgi, melodi) (lat.); chanteur (şarkıcı) (chanter (şarkı söylemek) +
eur (-cı, yapan, eden eki) ) (fra.) * erkek şarkıcı, şarkıcı erkek, şarkı
söyleyen erkek
şantöz :
lat., fra. * canere (şarkı söylemek, ötmek), cantare (şarkı söylemek), cantus
(şarkı, ezgi, melodi) (lat.); chanteuse (şarkıcı kadın) (chanter (şarkı
söylemek) + euse (-cı, yapan, eden eki (dişil) ) ) (fra.) * kadın şarkıcı,
şarkıcı kadın, şarkı söyleyen kadın
şantung :
çin. * şandong (dağın doğusu) (şan (dağ) + dong (doğu) ) (ilk defa Çin’deki
Şandong eyaletinde üretilen, kendinden çizgili veya hafif pürüzlü, ham ipekten
yapılan bir tür yazlık kumaş türü ile ilgili) * genellikle yazlık kıyafetlerin
yapımında kullanılan, pürüzlü ve hafif bir yapıya sahip, kendinden desenli
çizgilere sahip ham ipekli bir kumaş
şanzıman :
fra. * changement (değişim) (changer (değişmek, değiştirmek) + ment (isim yapım
eki) ) * motorlu taşıtlarda motorun ürettiği dönme hareketini ve gücü,
tekerleklere uygun bir hız ve çekiş (tork) oranında aktaran, motordan gelen
yüksek hızı ve düşük torku dengeleyerek aracın kalkışını, hızlanmasını ve geri
gitmesini sağlayan mekanik sistem, şanzıman, vites kutusu
şap :
far. * şab (alüminyum veya potasyum sülfat tuzu) * antiseptik ve büzücü
özellikleri sayesinde tıraş sonrası kanamaları durdurmak, doğal deodorant
olarak ter kokusunu önlemek ve ciltteki tahrişleri yatıştırmak için kullanılan,
potasyum ve alüminyum sülfat bileşiminden oluşan, genellikle renksiz veya beyaz
kristal yapıda bir madde (Cinsel isteği azaltmak amacıyla yemeklere katıldığı
söylentisi olsa da şapın ağız yoluyla alındığında erkeklik veya kadınlık
hormonlarını (testosteron, östrojen) baskılayarak libidoyu düşürdüğüne dair
bilimsel kanıt yoktur.) (KAI(SO4)2)
şap kostal :
lat., fra. * cappa (örtü, kılıf, başlık, kılıf, pelerin, başlıklı cüppe) +
costa (kaburga, yan, kaburga kemiği) + costa (kaburga, yan, kaburga kemiği,
gövdenin yanı; sahil, kıyı, şerit, hat, kenar) + alis (ile ilgili, -a ait)
(lat.); chape, chapeau (örtü, başlık, kılıf) + costale (kenar ile ilgili, kıyı
ile ilgili) (fra.) * genellikle radyolojik görüntülemelerde, özellikle
çocuklarda kemik veya akciğer hastalıklarına (örneğin raşitizm gibi) işaret
eden bulguları tanımlamak için kullanılan ve “tespih tanesi" veya
"kaburga" görünümü anlamına gelen ifade
şapadanak :
tür. * şap (vurma, çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + adanak
(pekiştirme eki) * bir olayın veya hareketin tam beklenmedik bir anda, aniden
gerçekleştiğini vurgulamak için kullanılan nida, ansızın, birdenbire, şap sesi
çıkararak
şapel :
lat. * capellus (küçük ve başlıklı cüppe, küçük pelerin) (caput (kafa, baş),
cappa (örtü, kılıf, başlık, kılıf, pelerin, başlıklı cüppe) + ellus (küçültme
eki) ) (lat.); chapelle (küçük ve başlıklı cüppe, küçük pelerin) (chape,
chapeau (örtü, başlık, kılıf) + elle (küçültme eki) ) (fra.) * küçük kilise
veya büyük bir yapının (katedral, hastane, okul veya saray) içindeki 15-20
kişilik küçük ibadet alanı
şaperon :
lat., fra. * caput (kafa, baş), cappa (örtü, kılıf, başlık, kılıf, pelerin,
başlıklı cüppe) (lat.); chaperon (külah, külahlı cüppe) (chape, chapeau (örtü,
başlık, kılıf) + eron (son ek) ) (fra.) * genç ve evlenmemiş kişilere
(özellikle kadınlara) sosyal ortamlarda eşlik eden, onları gözeten yaşça büyük
refakatçi; hassas muayeneler sırasında hastanın veya hekimin yanında güvenliği
ve uygunluğu sağlamakla görevli sağlık personeli; hücre içinde yeni üretilen
proteinlerin doğru biçimde katlanmasını sağlayan koruyucu protein ailesi
şaphane :
far. * şab (alüminyum veya potasyum sülfat tuzu) + hane (ev, yer, mekan,
mesken, konak, konut, yuva) * Kütahya'nın bir ilçesi (Şap yataklarıyla ünlü
olan Şaphane Dağı’ndan)
şapırdatmak :
tür. * şapır (yemek yerken ağızdan çıkan veya öpücük esnasında oluşan sesten
ses yansımalı onomatopeik kelime) + dat (etken fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) * bir şey yerken, içerken veya öpme eylemi sırasında ıslaklık ve temas
nedeniyle "şap" diye sesin çıkmak/çıkartmak
şapırtı :
tür. * şapır (yemek yerken ağızdan çıkan veya öpücük esnasında oluşan sesten
ses yansımalı onomatopeik kelime) + dat (etken fiil eki) + tı (isim yapım eki)
* özellikle yemek yerken veya öpüşme sırasında dudaklardan ve ağızdan çıkan ses
şapka :
lat. * capellus (küçük ve başlıklı cüppe, küçük pelerin) (caput (kafa, baş),
cappa (örtü, kılıf, başlık, kılıf, pelerin, başlıklı cüppe) + ellus (küçültme
eki) ) (lat.) * başlık, başa geçen, ağ, birbirine geçmiş olan, örme giysi;
genellikle güneşten, soğuktan korunmak veya süs amacıyla başa takılan, kumaş,
keçe, hasır gibi malzemelerden üretilen aksesuar
şaplak :
tür. * şap (vurma, çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + lak
(isim yapım eki) * genellikle "şap" diye ses çıkaran tokat, şamar
veya elin içiyle vurma eylemi
şaplatmak :
tür. * şap (vurma, çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + lat
(etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * "şap" diye ses çıkartacak
şekilde vurmak, tokatlamak veya el ile şapırtılı bir ses çıkarmak
şappadak :
tür. * şap (vurma, çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + adak
(pekiştirme eki) * bir olayın veya hareketin tam beklenmedik bir anda, aniden
gerçekleştiğini vurgulamak için kullanılan nida, ansızın, birdenbire, şap sesi
çıkararak
şaprak :
tür. * çap (vurmak, çarpmak, örtmek) + rak (isim yapım eki) * atların eyerinin
altına veya üstüne konulan, genellikle keçi derisinden veya kumaştan yapılan
eyer örtüsü veya at koşum takımı, çaprak
şapşal :
gre. * sapsalos (anlayışı kıt, şaşkın, beceriksiz) * derbeder, kılıksız veya
alık ve şaşkın davranışlı kimse
şa'r :
ara. * şa’r (kıl, saç) * insan ve hayvan vücudunu veya kafasını kaplayan ince,
ipliksi tüylerden her biri veya bitkilerdeki benzeri yapılardan her biri
şar :
süm. * şar (3600 yıllık zaman birimi) * Sümer mitolojisi ve tarihinde
hükümdarlık sürelerini ölçmek için kullanılan bir zaman birimi (1 şar = 3600
yıl)
şarab :
ara. * şaraba, şariba (içmek), meşrubat (içecekler) * içilecek şey, içki; mey,
bade; şarap, taze üzüm suyunun veya şırasının fermantasyon (mayalanma)
süreciyle alkole dönüştürülmesiyle elde edilen popüler bir fermente alkollü
içecek, hamr
şarampol :
mac. * sarampo, sorompo (kazıklardan oluşan çit, parmaklık, kazıklardan oluşan
çitle korunmuş hendek) * kara yollarında yolun iki tarafında bulunan ve
genellikle derin bir hendekle biten yamaçlardan her biri
şarap :
ara. * şaraba, şariba (içmek), meşrubat (içecekler) * içilecek şey, içki; mey,
bade; Şarap, taze üzüm suyunun veya şırasının fermantasyon (mayalanma)
süreciyle alkole dönüştürülmesiyle elde edilen popüler bir fermente alkollü
içecek, hamr
şarapnel :
ing. * Shrapnel (18. yüzyılda bu mühimmatı icat eden İngiliz General Henry
Shrapnel’in soyadından) * patladığında etrafa yüksek hızla çok sayıda küçük
metal parçası veya misket saçan bir tür patlayıcı mühimmatı veya bu patlama
sonucu çevreye yayılan parçalar
şarbon :
fra. * charbon (kömür) (hastalığın ileri evrelerinde ciltte oluşan, kömür gibi
simsiyah ve kömür karası kabuklara (karakabarcık) benzeyen yaralara atfen) *
Bacillus anthracis adlı bakterinin neden olduğu, doğrudan kişiden kişiye
bulaşmayan, enfekte hayvanlarla temasla, kirli et tüketimi veya sporların
solunmasıyla, sığır ve koyun gibi otçul hayvanların tüketilmesiyle insanlara
bulaşabilen ciddi ve ölümcül bir enfeksiyon hastalığı
şare :
ara. * şare (libas, elbise; heyet) * giysi, elbise, kıyafet; heyet, şura,
meclis, danışma kurulu
şarıldamak :
tür. * şarıl (su akma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + da (dönüşlü
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * suyun bol miktarda akarken ses çıkarmak
şarıltı :
tür. * şarıl (su akma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + tı (isim
yapım eki) * suyun bol miktarda akarken çıkardığı ses
şarib :
ara. * şaraba, şariba (içmek), meşrubat (içecekler) * içen, içme eylemini
gerçekleştien kimse
şarih :
ara. * şeraha (açmak, genişletmek) * açan,genişleten
şarik :
ara. * şaraka (doğmak, parlamak, ışık saçmak) * doğan, parlayan, ışık saçan,
parlak cisim; Güneş
şarj :
lat., fra. * carrus (araba, vagon), carricare (yüklemek, taşımak) (lat.);
charge (yük), charger (yüklemek) (fra.) * yük; yükleme; telefon, bilgisayar
veya elektrikli araç gibi cihazların pillerine elektrik enerjisi depolama
işlemi; futbol veya basketbol gibi oyunlarda, bir oyuncunun topa sahip olmak
amacıyla rakibine kontrollü ve kurallara uygun olarak yaptığı vücut müdahalesi
şarjör :
fra. * charge (yük), chargeur (yükleyici) (charger (yüklemek) + eur (-cı,
yapan, eden eki) ) * tabanca ve tüfek gibi ateşli silahlarda mermileri
depolayan, namluya sırayla ve düzenli bir şekilde mermi beslemesi yapan,
silahın ateşlemeye hazır halde kalmasını sağlayan mekanizma
şark :
ara. * şaraka (doğmak, parlamak, ışık saçmak), şirak (yarma, yarılma) *
yarılma, gün doğumu; doğu (shark (köpekbalığı, dişiyle yaran balık) ) (ing.) )
şark çıbanı :
ara., tür. * şark (doğu) (ara.) + çıban (irin birikimi, iltihap yoğunlaşması,
deride çıkan iltihaplı kabartı) + ı (iyelik eki) (tür.) * enfekte dişi kum
sineklerinin (tatarcık) ısırmasıyla bulaşan, Leishmania cinsi parazitlerin
neden olduğu, aylar içinde kendi kendine iyileşen, ancak ciltte kalıcı izler
(nedbe) bırakabilen ağrısız yaralarla karakterize tropikal bir cilt
enfeksiyonu, halep, yıl çıbanı
şarkı :
ara. * şark (doğu) + i (ile ilgili, -a ait) * insan sesiyle veya enstrümanlarla
icra edilen, belirli bir ritme ve melodiye sahip, bir duygu, düşünce veya
hikayeyi müzik aracılığıyla dinleyiciye aktaran, genellikle söz içeren uyumlu
ses dizisi
şark-ı cenubi :
ara. * şark (doğu) + i (tamlama eki) + cenub (güney) + i (ile ilgili, -a ait) *
güneydoğu
şark-ı şimali :
ara. * şark (doğu) + i (tamlama eki) + şimal (kuzey) + i (ile ilgili, -a ait) *
kuzeydoğu
şarkışla :
tür. * şehir (il, kent) + kışla (asker barınağı, garnizon, askeri tesis,
ordugah) * Sivas’ın bir ilçesi (Osmanlı döneminde bölgenin askeri kışla olarak
kullanılması sebebiyle "Şehirkışla" olarak anılan isim, zamanla halk
arasında söyleniş kolaylığıyla Şarkışla'ya dönüşmüştür.)
şarkikaraağaç :
ara., tür. * şark (doğu) + i (ile ilgili, -a ait) (ara.) + karaağaç (dayanıklı
ve koyu renkli odunu ile bilinen, Celtis cinsine ait bir ağaç türü ) (kara
(sert, dayanıklı; siyah, koyu renkli) + ağaç (kalın gövdeli ve dallı bitki) ) *
Isparta'nın bir ilçesi
şarkiy :
ara. * şark (doğu) + iy (ile ilgili, -a ait) * doğulu, şarklı
şarkiyat :
ara. * şark (doğu) + i (ile ilgili, -a ait) + yat (isim yapım ve çoğul eki) *
Batı dünyasının; Orta Doğu, Uzak Doğu ve genel olarak Doğu toplumlarının
dillerini, dinlerini, tarihlerini, kültürlerini ve sanatlarını incelediği
akademik disiplinlerin tümü, doğu bilimi
şarköy :
tür. * şehir (il, kent) + köy (kasabadan küçük yerleşim birimi) * Tekirdağ’ın
bir ilçesi
şarküteri :
lat., fra. * carnem (et) + cuit (pişmiş) (lat.); chair (et) + cuit (pişmiş) +
erie (yer eki) (fra.) * et, peynir, zeytin ve çeşitli kahvaltılık mezelerin
satıldığı, sucuk, salam, sosis, pastırma, çeşitli peynirler ve zeytin gibi
işlenmiş ve tuzlanmış gıdaların ağırlıkta olduğu dükkanlara veya market
reyonlarına verilen isim
şarlamak :
tür. * şar (şiddetli akış sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + la
(etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * öfkelenerek, yüksek sesle çıkışmak,
azarlamak veya ağza geleni söylemek; sıvı (örneğin su) gürültülü bir şekilde
akmak veya fışkırmak
şarlatan :
lat., ita., fra. * cerretare (gevezelik etmek, laf kalabalığı yapmak) (lat.);
ciarlatano (gürültülü konuşan, yaygaracı, palavracı, sahtekar) (ciarlare
(gürültülü konuşmak, yaygara etmek, laklak etmek) + atano (sıfat yapım eki) )
(ita.); charlatan (sahtekar, çok konuşan, yaygaracı) (fra.) * bilgi ve
becerisini abartarak öven, gerçekte olmadığı şey gibi davranan, çok konuşan ve
bu yolla insanları kandıran veya dolandıran kişi
şarpi :
ing. * sharp (keskin, sivri, sivri uçlu) + ie (ile ilgili, gibi olan) * altı
düz, üçgen biçiminde, tek direkli ve iki yelkenli olan küçük bir yelkenli tekne
veya sandal türü;
şart :
ara. * şarata (bıçak ucuyla kesmek, çentik açmak, yarmak) (bir şeyi keserek
veya çentik atarak diğerlerinden ayırma ve işaretleme eylemlerinden türeyerek
“sınır koyma" ve "sınırları belirlenmiş kural / koşul” anlamına
evrilmiştir.) * bir durumun, eylemin veya anlaşmanın gerçekleşmesi için yerine
getirilmesi gereken zorunlu öncül veya kural, koşul
şartlı refleks :
ara., tür., lat. * şart (bir durumun, eylemin veya anlaşmanın gerçekleşmesi
için yerine getirilmesi gereken zorunlu öncül veya kural, koşul) (ara.) + lı
(ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + reflexus (yansıma, refleks) (lat.) *
, doğuştan var olmayan, ancak daha sonraki yaşantılarda öğrenme, tekrar veya
deneyimler yoluyla kazanılan istemsiz davranış; doğal olmayan, sonradan
kazandırılan tepkenin bir uyaran karşısında ortaya çıkması biçiminde beliren
tepke, koşullu tepke
şartname :
ara., far. * şart (bir durumun, eylemin veya anlaşmanın gerçekleşmesi için
yerine getirilmesi gereken zorunlu öncül veya kural, koşul) (ara.) + name
(kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) *
genellikle bir malzeme, tasarım, ürün veya hizmet tarafından karşılanması
gereken bir dizi belgelenmiş resmi gereksinim; satın alma, kiralama, ihale veya
yapım gibi işlerde tarafların uyması gereken tüm koşulların ve teknik
detayların açıkça belirtildiği resmi belge
şaryo :
kel., lat., fra. * karos (tekerlekli araç) (kel.); carrus, carrum (tekerlekli
araç, yük arabası) (lat.); chariot (atlı savaş arabası; iki tekerlekli yarış
arabası) (fra.); car (araba), carry (taşımak) (ing.) * raylar veya tekerlekler
üzerinde hareket eden mekanik bir parça veya sistem; mikroskoplarda, incelenen
lamın (preparatın) tabla üzerinde milimetrik ve kontrollü bir şekilde hareket
ettirilmesini sağlayan mekanik sürgü; daktiloda kağıdı tutan ve tuşlara
basıldıkça yan tarafa doğru kayan hareketli kısım
şase :
lat., fra. * capsa (sandık, sanduka, muhafaz kutusu) (lat.); chasse (sandık,
sanduka), chassis (şasi, çerçeve, iskelet, yapı, çatı) (fra.) * motorlu kara
taşıtlarında motor, şanzıman, süspansiyon ve tekerlekler gibi tüm mekanik
parçaların ve aracın dış gövdesinin (karoser) üzerine monte edildiği taşıyıcı
ana iskelet
şasi :
lat., fra. * capsa (sandık, sanduka, muhafaz kutusu) (lat.); chasse (sandık,
sanduka), chassis (şasi, çerçeve, iskelet, yapı, çatı) (fra.) * motorlu kara
taşıtlarında motor, şanzıman, süspansiyon ve tekerlekler gibi tüm mekanik
parçaların ve aracın dış gövdesinin (karoser) üzerine monte edildiği taşıyıcı
ana iskelet
şaşaa :
ara. * şa’şaa (parıldamak, ışıldamak, göz kamaştırıcı parlaklık yaymak) *
gösteriş, debdebe, ihtişam, şatafat, parlaklık
şaşı :
tür. * şaşkın (birbirini tutmaz, dengesiz, ne yapacağını/ne düşüneceğini
bilemeyen) (şaş (şaşırmak, sapmak, ne yapacağını bilememek) + kın (sıfat yapım
eki) ) * ki gözün birbiriyle olan paralelliğini kaybederek aynı noktaya
odaklanamaması veya farklı yönlere bakması durumu (Gözlerden biri karşıya
bakarken diğeri içe, dışa, yukarı veya aşağı doğru kayabilir.)
şaşırmak :
tür. * şaş (şaşırmak, sapmak, ne yapacağını bilememek) + ır (dönüşlü fiil eki)
+ mak (fiil mastar eki) * beklenmedik, olağandışı veya önceden tahmin edilmeyen
bir durumla karşılaşıldığında ne yapacağını/ne düşüneceğini bilememek,
bocalamak; olayların olağan akışının dışına çıkmak, sapmak, sapıtmak
şaşkaloz :
tür. * şaş (şaşırmak, sapmak, ne yapacağını bilememek) + kaloz (sıfat yapım
eki) * şaşkın veya şaşı kimse; ne yapacağını/ne düşüneceğini bilemeyen,
şaşkınlık içinde olan veya etrafına şaşkın şaşkın bakan kimse
şaşkın :
tür. * şaş (şaşırmak, sapmak, ne yapacağını bilememek) + kın (sıfat yapım eki)
* şaşı; beklenmedik bir durum karşısında ne yapacağını/ne düşüneceğini
bilemeyen, düşünceleri dağılmış veya zihni karışmış olan kişi/durum, afallamış
kimse
şaşlık :
tür. * şiş (kebap ve köfte gibi yiyecekleri dizmek veya örgü örmek için
kullanılan ince metal veya tahta çubuk) + lik (sıfat yapım eki) (tür.);
shashlik (rus.) * genellikle kuzu veya dana etinin özel bir marine sosunda uzun
süre dinlendirilip şişe dizilerek mangalda veya ızgarada pişirildiği bir Orta
Asya ve Kafkas kebap türü
şaşmak :
tür. * şaş (şaşırmak, sapmak, ne yapacağını bilememek) + mak (fiil mastar eki)
* beklenmedik, olağandışı veya önceden tahmin edilmeyen bir durumla
karşılaşıldığında ne yapacağını/ne düşüneceğini bilememek, bocalamak; olayların
olağan akışının dışına çıkmak, sapmak, sapıtmak
şat :
ing. * shuttle (mekik, karşılıklı sefer, gidiş geliş seferi), shot (atış, vuruş,
şut; yudum) * sığ sularda ve nehirlerde yük taşımacılığında kullanılan,
güvertesi ve motoru olmayan, başka bir tekne tarafından çekilen veya itilen düz
tabanlı büyük tekne; liman içinde kullanılan, yedekte çekilen duba; tek bir
dikişte, hızlıca içilen küçük porsiyonlu sert içki
şatafat :
ara. * şatafa (bezemek, süslemek, donatmak) + at (isim yapım eki) * aşırıya
kaçan durum, göz alıcı durum, abartılı gösteriş, şaşaa, dikkat çekici durum,
lüks ve görkem
şatahat :
ara. * şataha (hareket etmek, sarsılmak, taşmak) + at (isim yapım ve çoğul eki)
* tasavvufta ilahi aşk ve feyizle kendinden geçen (manevi sarhoşluk veya
istiğrak hali yaşayan) bir sufinin, bilincinin normal sınırlarını aşarak
gayriihtiyari bir şekilde söylediği görünüşte ölçüsüz veya şaşırtıcı sözler
şatata :
ara. * şatta (saçma söz söylemek, abartılı ve gerçek dışı konuşmak) * haktan ve
akıldan uzak, aşırıya kaçan söz, haddi aşan söz, gerçek dışı söylem, saçmalık
şate :
ara. * şata (filiz vermek, dal budak salmak) * ekilen tohumun çatlayıp
çıkardığı filiz, ekin (shoot (filiz) (ing.) )
şathiyat :
ara. * şataha (hareket etmek, sarsılmak, taşmak) + at (isim yapım ve çoğul eki)
* ciddi veya derin tasavvufi düşünceleri şaka, mizah ve alay yollu anlatan, ilk
bakışta garip veya dine aykırı gibi görünse de altında derin manalar taşıyan
manzumeler/şiirler
şathiye :
ara. * şataha (hareket etmek, sarsılmak, taşmak) + iye (isim yapım eki) *
genellikle tasavvufi düşünceleri, inançları ve ilahi aşkı mizahi, iğneleyici ve
alaycı bir üslupla dile getiren dinî-tasavvufi Türk halk edebiyatı nazım türü
şathiyyat :
ara. * şataha (hareket etmek, sarsılmak, taşmak) + at (isim yapım ve çoğul eki)
* ciddi veya derin tasavvufi düşünceleri şaka, mizah ve alay yollu anlatan, ilk
bakışta garip veya dine aykırı gibi görünse de altında derin manalar taşıyan
manzumeler/şiirler
şato :
lat., fra. * castellum (küçük kale, müstahkem yer) (castrum (castrum (surla
çevrili yer, askeri garnizon) + ellum (küçültme eki) ) (lat.); château (fra.) *
Avrupa'da Orta Çağ döneminde feodal derebeylerinin, soyluların veya kralların
ikamet ettiği, genellikle etrafı surlar, kuleler ve hendeklerle korunan büyük,
görkemli ve müstahkem konut
şatr :
ara. * şatara (bir şeyi ikiye bölmek, yarmak, parçalamak, kesmek) * yarım,
parça, kesim, yön, taraf, doğrultu, cihet
şavalak :
tür. * şaba (yalpalamak, beceriksiz olmak, bocalamak) + lak (sıfat yapım eki) *
yalpalayan, beceriksiz; aptal, alık, sersem, budala, moron, idiot; kendini
esprili veya bilgili sanan ancak pot kıran, ortama uyum sağlayamayan veya kaba
saba hareketleri olan, şabalak
şavil :
ara. * şakul (düşey doğrultuyu bulmaya yarayan, ipin ucuna asılı ağırlık,
çekül) * balcılıkta veya kırsal kesimlerde bal sağımı ve muhafazası için
kullanılan küçük, özel tekne veya kap, bal konulan ufak tekne
şavk :
ara. * şafaka (kızarmak, kızıllaşmak, alacakaranlık rengi olmak), şafak (gün
doğumundan önce veya gün batımından sonra gökyüzünde görülen kızıllık,
alacakaranlık ışığı; günün ilk ışıkları ve sabahın başlangıcı, tan zamanı) *
ışık, aydınlık, ışıltı, parıltı
şavşat :
gür. * şavi (siyah, kara) + şadi (orman) * kara orman; Artvin’in bir ilçesi
şavt :
ara. * şavata (bir şeyi şiddetle fırlatmak, atmak, savurmak) * menzil, gaye,
hedef, mesafe; hac ve umre ibadetleri sırasında Kabe etrafında dönülen veya
Safa ile Merve tepeleri arasında yapılan her bir gidiş veya gelişe verilen isim
şavul :
ara. * şakala (ölçmek, biçim vermek, şekillendirmek, dengelemek, bağlamak) *
bir ipin ucuna asılmış konik veya silindirik bir ağırlıktan oluşan, yer çekimi
sayesinde yüzeylerin yere tam dik (düşey) olup olmadığını kontrol etmeye
yarayan ölçüm aleti, şakul, şakül, çekül
şayak :
gre., tür. * sagiaki (yünden dokunan giysi) (gre.); saya (saya (çuhaya benzer
kumaş) (tür.) * genellikle kaba dokunmuş, dayanıklı ve sıcak tutan, çoban
giysileri, potur, yelek ve kalpak yapımında tercih edilen bir çeşit dayanıklı
yün kumaş
şayan :
far. * şay, şayistan, şayesten (mümkün olmak, uymak, yaraşmak, layık olmak,
değmek) * layık, uygun, yaraşır, değer
şayeste :
far. * şay, şayistan, şayesten (mümkün olmak, uymak, yaraşmak, layık olmak,
değmek), şayan (uygun, uyan, yaraşır, yaraşan, layık olan) * layık, uygun,
yaraşır, değer
şayet :
far. * şayistan (mümkün olmak, uymak), şayed (ola ki, velev ki, mümkün olursa,
uyarsa) * eğer, öyle olması durumunda, mümkün olursa
şayi :
ara. * şaa (yayılmak, etrafa dağılmak), şuyu (yayılma, dağılma) * herkesin
dilinde olan, yayılmış (haber veya söz), yaygın (söylenti), duyulmuş, şüyu
bulmuş; taşınmaz veya mallarda belirli bir parçası ayrılmamış, ortak ve
bölünmemiş (taksim edilmemiş, paylaşılmamış) olan hisse
şayia :
ara. * şaa (yayılmak, etrafa dağılmak), şuyu (yayılma, dağılma) * herkesin
dilinde olan, yayılmış (haber veya söz), yaygın (söylenti), duyulmuş, şüyu
bulmuş; taşınmaz veya mallarda belirli bir parçası ayrılmamış, ortak ve
bölünmemiş (taksim edilmemiş, paylaşılmamış) olan hisse
şayib :
ara. * şa'iba (karışmak, kirlenmek, bozulmak), şaibe (bir şeye karışmış kusur,
leke, kir; şüphe, ayıp, hile veya güvenilirliği zedeleyen durum (mecazi) ); şa’be
(beyazlamak, beyazlaşmak, ağarmak) * ayıp, noksan, kusur, pis, murdar; saçı ve
sakalı beyazlaşmış kimse, ihtiyar
şayka :
ara. * şaka (istemek, arzulamak), şevk (istek, arzu, heves) * istekli, hevesli,
arzulu, şevkli
şaz :
ara. * şazza, şezza (ayrılmak, aykırı olmak, kuraldan ayrılmak) * kurala
uymayan, genel kuralın dışında kalan, tek, eşsiz veya alışılmışın dışında,
kaide harici, kural dışı olan, genel düzenden ayrılmış olan, müstesna olan,
istisnai olan, şazz
şazeli :
ara., far. * şazz (kurala uymayan, genel kuralın dışında kalan, tek, eşsiz veya
alışılmışın dışında, kaide harici, kural dışı olan, genel düzenden ayrılmış
olan, müstesna olan, istisnai olan) + eli (ile ilgili, -e ait; el, il, şehir) *
13. yüzyılda Kuzey Afrika'da ortaya çıkmış, Mısır, Kuzey Afrika ve Levant
bölgelerinde yaygınlaşmış olan, zühd (dünya nimetlerinden el etek çekme) yerine
toplum içinde aktif olmayı öğütleyen, zikir temelli bir Sufi tarikatı
(tarikatının kurucusu olan Kuzey Afrikalı İslam alimi ve sufi Ebu'l Hasan
eş-Şazeli veya Şazeli'nin soyadından)
şazıman :
far. * şada (sevinmek, neşelenmek), şad (mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar,
gönlü ferah, huzurlu, dingin) + man (sıfat yapım eki) * sevinç içinde olan,
neşeli, sevinçli, mesrur, bahtiyar; neşe, sevinç, mutluluk; kadın ismi
şaziye :
far., ara. * şada (sevinmek, neşelenmek), şad (mutlu, sevinçli, neşeli;
bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin) (far.) + iye (isim yapım eki) (ara.) *
mutluluk, memnunluk, memnuniyet, neşe, sevinç, gönül ferahlığı; kadın ismi
şazz :
ara. * şazza, şezza (ayrılmak, aykırı olmak, kuraldan ayrılmak) * kurala
uymayan, genel kuralın dışında kalan, tek, eşsiz veya alışılmışın dışında,
kaide harici, kural dışı olan, genel düzenden ayrılmış olan, müstesna olan,
istisnai olan, şaz
şeair :
ara. * şara (bilmek, hissetmek, sezmek, farkına varmak), şiar (belirti, parola,
simge, sembol, işaret, kod, ayırıcı özellik; benimsenen ilke veya düşünüş
tarzı, bir kimsenin veya topluluğun benimsediği, hayatı boyunca izinden gittiği
temel ilke, ülkü, düstur veya parola) * belirtiler, parolalar, simgeler,
semboller, işaretler, kodlar, ayırıcı özellikler; benimsenen ilkeler veya
düşünüş tarzları; slamiyet terminolojisinde, bir topluluğun veya inancın
dışarıdan bakıldığında hemen fark edilmesini sağlayan ortak değerler
şeamet :
ara. * şu'm, şi'amat (sol taraf; uğursuz ve meymenetsiz olma), meş'emet (sol
taraf) * uğursuzluk, kötülük, bedbahtlık (şom (uğursuz), şom ağızlı (kötü
şeyleri konuşan) (tür.) )
şeb :
far. * şeb (gece, karanlık) * güneşin batması sonrasındaki karanlık zaman
dilimi, gece, karanlık
şebabet :
ara. * şebb (genç, delikanlı), şebab (gençlik, delikanlılık) + et (durum eki) *
genç olma durumu, delikanlı olma durumu, gençlik, delikanlılık
şebahet :
ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek),
teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen) * benzeme, benzeyiş, iştibah
şeban :
far. * şeb (gece, karanlık) + an (çoğul eki) * güneşin batması sonrasındaki
karanlık zaman dilimleri, geceler, karanlıklar
şebboy :
far. * şeb (gece) + buy (koku) * gece kokusu; turpgillerden
(Brassicaceae/Hardalgiller, Cruciferae/Çaprazgiller), tohumla üretilen, dik
saplı, salkım durumunda, güzel kokulu ve değişik renkte çiçekler açan, otsu bir
süs bitkisi, cheiranthus
şebeh :
ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek),
teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen) * benzer, benzeyen; Bakır ile
çinkodan karıştırılıp yapılan pirinç madeni
şebek :
ara. * şabaka (ağ örmek, örmek, kafes örmek), şebeke (ağ, örgü, kafes) * genel
olarak Afrika ve Asya'da yaşayan, kısa kuyruklu ve avurt keseleri olan bir
primat türü, makak maymunu; hareketli, yaramaz veya komiklik yapan çocuk
(mecazi); arsız, çirkin veya birine yaranmak için dalkavukluk yapan,
şaklabanlık yapan kişi (mecazi)
şebeke :
ara. * şabaka (örgü yapmak, birbirine geçirmek, ağ örmek, örmek, kafes örmek) *
birbiriyle bağlantılı sistemler bütünü, yapısal ağ, örgüt; cep telefonu, su,
doğalgaz, elektrik gibi hizmetlerin hatlar bütünü, kapsama alanı ve iletişim altyapısı
şebelek :
tür. * şebelek (yöresel veya halk ağzında şaşkın, sersem, hafif aptal kimse)
(şeb (sersem, şaşkın) + elek (küçültme eki) ) * aklı pek ermeyen, biraz saf
veya dalgın davranan kimseyi küçümseyici biçimde tanımlamak için kullanılan
argo veya halk deyimi
şeb-i arus :
far., ara. * şeb (gece, karanlık) + i (ek) + urus (düğün, nikah) * düğün
gecesi, nikah gecesi; Mevlevilikte Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin öldüğü gece
şebiarus :
far. * şeb (gece, karanlık) + ı (tamlama eki) + arus (düğün) (düğün gecesi) *
düğün gecesi, nikah gecesi; Mevlevilikte Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin öldüğü
gece
şebih :
ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek),
teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen) * benzer, benzeyen
şebinkarahisar :
far., tür. * şab (alüminyum veya potasyum sülfat tuzu) + in (ile ilgili, -a
ait) (far.) + kara (siyah) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur,
korugan) (tür.) * Giresun’un bir ilçesi (İlçe ismini bölgedeki siyah renkli
kaleden (Karahisar) ve geçmişte bölgede yoğun olarak çıkarılan "şap"
madeninden alır.)
şebiyelda :
far. * şeb (gece, karanlık) + i (tamlama eki) + yelda (uzun; uzun ve siyah) *
uzun gece; 21 Aralık'taki kış gündönümü gecesi
şebnem :
far. * şeb (gece, karanlık) + nam (nem, yaş olma durumu, rutubet) * havada
buhar halindeyken gecenin serinliğiyle yerde veya bitkilerin üzerinde toplanan
küçük su damlaları, çiy, gece nemi
şecaat :
ara. * şacua, şecea (yiğit olmak, mert olmak, cesaret etmek, cüret etmek) *
tehlikeli veya zor durumlar karşısında korkuya kapılmadan, doğru olanı savunma
iradesini ve kararlılığını gösterme durumu, cesaret, yiğitlik, gözü peklik,
kahramanlık, bahadırlık, mertlik, yüreklilik
şecere :
ara. * şecere (birbirine girmek, içiçe olmak, ağ yapısı arzetmek) + e (isim
yapım eki) * ağaç; birbirine girme; bilgi, kütük, veri tabanı; bir kişinin,
ailenin veya bir hanedanın en eski atalarından başlayarak günümüze kadar gelen
kollarını (çocukları ve torunları) dallı budaklı bir ağaç şeması şeklinde
gösteren çizelge, soy ağacı, soy kütüğü (scire (bilmek, anlamak, ayırt etmek)
(lat.); tree (ağaç) (ing.) )
şeci :
ara. * şacua, şecea (yiğit olmak, mert olmak, cesaret etmek, cüret etmek) + i
(sıfat yapım eki) * tehlikeli veya zor durumlar karşısında korkuya kapılmadan,
doğru olanı savunma iradesini ve kararlılığını gösteren, cesur, yiğit, gözü
pek, kahraman, bahadır, mert, yürekli
şedde :
ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak) *
kuvvetlendirme, bağlama, güçlendirme, sıkılaştırma; bir sessiz harfin iki defa
okunmasını sağlayan, harfin üzerine yazılan ( ّ ) şeklinde bir im
şedd-i araban :
ara., gre. * şedd (sıkma, sıkı bağlama, şiddet) + ı (tamlama eki) (ara.) +
rabboni (şef, öğretmen) (gre.) * Türk musikisinde zengule makamının yegah
perdesine göçürülmüş olan ve yegah perdesinde karar kılan bir şed makam
şedid :
ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak) *
güçlü, kuvvetli, şiddetli, sert, katı, yeğin
şedidul azab :
ara. * şedid (şiddetli) + el (ön ek, artikel) + azab (ıstırap, acı) * azabı
şiddetli olan (Allah’ın esmasından)
şedidul ikab :
ara. * şedid (şiddetli) + el (ön ek, artikel) + ikab (azab) * azabı şiddetli
olan (Allah’ın esmasından)
şedidul mihal :
ara. * şedid (şiddetli) + el (ön ek, artikel) + mihal (azab) * azabı şiddetli
olan (Allah’ın esmasından)
şedit :
ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak) *
güçlü, kuvvetli, şiddetli, sert, katı, yeğin
şef :
ara. * şef (çift, ikili) * ikisi bir arada olan, ikili, çift
şef :
lat. * caput (baş, kafa, tepe) (lat.); chef (baş, başkan, lider, önder) (fra.)
* bir grubun, topluluğun başındaki yönetici, idareci kişi, lider, önder,
başkan, reis; restoran veya otellerde yemeklerin hazırlanmasından, menü
planlamasından ve mutfak personelinin yönetiminden sorumlu olan uzman aşçı,
aşçıbaşı
şefa :
ara. * şefa (kenar, kıyı, uç) * kıyı, çevre, yan hat, çizgi şekli oluşturan
hat, yan, taraf, uç
şefaat :
ara. * şafaa (eşlemek, çift yapmak, ikilemek, ikili yapmak, araya girmek) + at
(isim yapım eki) * bir kimse adına aracı olup onun affedilmesini veya isteğinin
kabul edilmesini sağlama; dini bağlamda, birinin suçlarının, günahlarının
bağışlanması için Allah katında aracılık etme, şafi olma, şafilik yapma
şefe :
ara. * şef (ikisi bir arada olan, ikili, çift) * ağızın alt ve üst
kenarlarından her biri, dudak (iki dudak arası söz ile talimat veren) (chief
(şef) (ing.), chef (şef) (fra.), Chef (şef) (alm.) )
şefeteyn :
ara. * şef (ikisi bir arada olan, ikili, çift) + et (çoğul eki) + eyn (iki) *
iki dudak
şeffaf :
ara. * şeffa, şaffa (içinden geçmek, ışık geçmek) * ışığı geçiren ve
arkasındaki nesnelerin net olarak görülmesine olanak tanıyan (madde), saydam ve
içinden ışığı geçiren
şefi :
ara. * şafa (iyileşmek, sağlık bulmak, şifa bulmak; iyileştirmek, sağlık
vetmek, şifa vermek), şifa (iyileşme, sağlık bulma) * iyileştiren, sağlık
veren, sağlığına kavuşturan, şifa veren
şefi :
ara. * şafaa (eşlemek, çift yapmak, ikilemek, ikili yapmak, araya girmek) * bir
kimse adına aracı olup onun affedilmesini veya isteğinin kabul edilmesini
sağlayan; dini bağlamda, birinin suçlarının, günahlarının bağışlanması için
Allah katında aracılık eden, şefaat eden, şefaatçi
şef'i :
ara. * şef (çift, ikili) * ikisi bir arada olan, ikili, çift
şefik :
ara. * şafaka (korkmak, ürkmek, ürpermek, çekinmek; merhamet etmek, acımak),
şefkat (acıma, merhamet), işfak (korkma, ürkme, ürperme, çekinme; acıyarak
sakınma, şefkat ve inayet etme), müşfik (merhametli, şefkatli, acıyan) *
şefkatli, merhametli, sevecen, acıyan; erkek ismi
şefika :
ara. * şafaka (korkmak, ürkmek, ürpermek, çekinmek; merhamet etmek, acımak),
şefkat (acıma, merhamet), işfak (korkma, ürkme, ürperme, çekinme; acıyarak
sakınma, şefkat ve inayet etme), müşfik (merhametli, şefkatli, acıyan), şefik
(şefkatli, merhametli, sevecen, acıyan; erkek ismi) + a (dişil eki) * şefkatli,
merhametli, sevecen, acıyan kadın; kadın ismi
şefkat :
ara. * şafaka (korkmak, ürkmek, ürpermek, çekinmek; merhamet etmek, acımak) +
at (isim yapım eki) * karşısındaki kişinin acısını, kederini veya zor durumunu
anlayarak; ona karşı derin bir sevgi, merhamet ve koruma hissiyle yaklaşma,
yardım etme arzusu, acıma, merhamet
şeftali :
far. * şaft (dolgun, kaba, kalın, alu (erik) * gülgiller (rosaceae)
familyasından, ılıman iklimlerde yetişen, yazın pembe çiçekler açan ağacın
tüylü ve etli, sulu meyvesi, tombul erik, etli erik
şehab :
ara. * şahaba (parlamak, alevlenmek, yanmak; fışkırmak) * kayan yıldız, gök
taşı (meteor), kıvılcım, parlak alev
şehadet :
ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) +
et (isim yapım eki) * tanıklık etme, bir olaya şahitlik yapma; İslam’da
“Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun resulü olduğuna tanıklık
etme” anlamındaki inanç beyanı; şehitlik (Allah yolunda ölme)
şehadetname :
ara., far. * şahadet (tanıklık, şahitlik) (şahada (görmek, tanıklık etmek,
şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) + et (isim yapım eki) ) (ara.) + name
(kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) *
bir kişinin eğitimini tamamladığını, bir işi yapmaya yetkili olduğunu veya bir
durumu resmi olarak belgeleyen diploma, sertifika; Osmanlı’da özellikle medrese
mezuniyet belgesi
şehamet :
ara. * şahm (yağ, iç yağ), şahim (semiz, besili, yağlı) * semizlik, yağlılık,
besililik, şişmanlık
şehamet :
ara. * şehama (mert olmak, cesaret etmek, cesur olmak, yiğit olmak, bahadır
oomak) * akıl ve zeka ile birleşmiş olan yiğitlik, kahramanlık, cesaret, cüret,
mertlik, bahadırlık; tez anlayışlı olma
şehbaz :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + baz (şahin) * iri ve beyaz doğan kuşu; bir şeyi hızla ve
keskin bir şekilde yakalama veya avlama yeteneği olan kişi veya hayvan; çevik
ve becerikli
şehbender :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + bender (liman, iskele) * Osmanlı Devleti'nde yabancı
ülkelerde ticari ve hukuki işleri yürütmekle görevli olan memurlara verilen
ünvan, konsolos
şehevi :
ara. * şeha (şiddetle istemek, azrulamak, tutkusu olmak, cinsel isteği olmak),
şehve (nefsin bedensel zevklere veya dünyevi isteklere olan düşkünlüğü; bir
şeye duyulan aşırı ve şiddetli arzu, ihtiras, tutku, iştiha, cinsel istek) + i
(ile ilgili, -a ait) * şehvetle ilgili, erotik, cinsel arzu ve tutkuyla ilgili
şehid :
ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) *
bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden, tanık;
kutsal bir ülkü veya inanç (din, vatan, millet) uğruna canını veren kişi
şehik :
ara. * şahaka (haykırmak, inlemek, çığlık atmak) * hıçkırarak içine derin bir
nefes çekme, hıçkırıkla ağlama veya soluk alma, şiddetli feryat/inilti, içi
sızlatan acı
şehim :
ara. * şehama (mert olmak, cesaret etmek, cesur olmak, yiğit olmak, bahadır
oomak), şehamet (akıl ve zeka ile birleşmiş olan yiğitlik, kahramanlık,
cesaret, cüret, mertlik, bahadırlık; tez anlayışlı olma) * akıllı, zeki; yiğit,
cesur, cüretkar, mert, yiğit, bahadır
şehir :
far. * şahr, şehr (yerleşim birimi, vilayet, memleket, belde, kent, il) *
belirli bir plan dahilinde kurulmuş, nüfusu genellikle köy veya kasabalara göre
oldukça yüksek olan, nüfusunun çoğunluğu tarım dışı sektörlerde (sanayi,
ticaret, hizmet vb.) çalışan, idari, ekonomik ve kültürel faaliyetlerin merkezi
olan, idari bir otoriteye bağlı ve kendine özgü ticari, sosyal ve kültürel
donatılara (hastane, üniversite, ulaşım ağı vb.) sınırları sahip olan, belirli
büyük ve gelişmiş yerleşim birimi, kent
şehit :
ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) *
bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden, tanık;
kutsal bir ülkü veya inanç (din, vatan, millet) uğruna canını veren kişi
şehitkamil :
ara. * şehid (bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık
eden, tanık; kutsal bir ülkü veya inanç (din, vatan, millet) uğruna canını
veren kişi ) + kamil (tekamül etmiş, olgunlaşmış, gelişmiş, tamamlanmış; erkek
ismi) * Gaziantep’in bir ilçesi (21 Ocak 1920'deki Antep Savunması sırasında 14
yaşındayken şehit edilen Mehmet Kamil'den)
şehitlik :
ara. * şehid (bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık
eden, tanık; kutsal bir ülkü veya inanç (din, vatan, millet) uğruna canını
veren kişi ) + lik (isim yapım ve yer eki) * kutsal bir ülkü, vatan, din veya
namus uğruna canını veren kişiye (şehit) verilen en yüksek manevi makam ve
mertebe; atanın bölünmez bütünlüğü uğruna hayatını kaybeden asker ve sivil
güvenlik görevlilerine (polis, korucu vb.) ve terör saldırılarında yaşamını
yitiren vatandaşlara verilen resmi ünvan; savaşta şehit düşenlerin mezarlarının
bulunduğu toplu mezarlık alanı
şehla :
ara. * eşhel (siyaha çalan mavi/koyu ela göz), şehla (ela gözlü kadın) *
gözlerden birinin düz baktığı sırada diğerinin çok az bir şekilde farklı yöne
(genellikle dışarıya) yönelmesi durumu; kusur sayılmayacak kadar hafif olan göz
kayması, hafif şaşılık (zamanla anlam kayması olmuştur.)
şehmus :
ara. * şeyh (yaşlı kişi, ihtiyar, kabile reisi, bilgin, bilge, lider) + mus
(Musa) (12. yüzyılda Mardin yöresinde yaşamış olan İslam alimi ve mutasavvıf
Şeyh Musa bin Mahin el-Mardini’nin isminden) * şah, hükümdar soyundan gelen,
bilge lider; şeyhin koruyucusu, dini lider
şehname :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine
hitaben yazılmış yazı) * 10. yüzyılda şair Firdevsi tarafından kaleme alınan,
İran'ın kuruluşundan Sasani İmparatorluğu'nun yıkılışına kadarki efsanevi ve
tarihi olayları anlatan, yaklaşık 60.000 beyitten oluşan, Fars edebiyatının en
uzun ve en ünlü manzum destanı
şehnaz :
far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği)
(şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin,
önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) * Türk musikisinde 1.
güçlüsü 12. derecedeki Muhayyer perdesi, 2. güçlüleri 8. ve 9. derecelerdeki
Neva ve Hüseyni perdeleri ve durağı 5. derecedeki Dügah perdesi olan bir makam;
kadın ismi
şehnaz-aşiran :
far., ara. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet
güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün,
usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + aşiran
(aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on),
aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Türk müziğinde
Şehnaz ve Aşiran makamlarının birleşimiyle oluşan, durağı Yegah (veya Dügah)
perdesi olan, yerinde Aşiran (La) veya Dügah (La) perdesinde Şehnaz makamı
dizisi ile başlayan ve tiz tarafta genişleyerek Aşiran perdesine inen,
genellikle neşeli, hareketli ve aynı zamanda tasavvufi derinliği olan eserlerde
kullanılı bileşik (mürekkep) bir makam
şehnaz-buselik :
far., ara. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet
güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün,
usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) (far.) +
ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola
giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) (ara.) * Türk
musikisinde "çıkıcı-inici" bir özelliğe sahip olan, temel Buselik
dizisine, tiz tarafta Şehnaz perdesi ve Hicaz çeşnisinin eklenmesiyle oluşan,
seyri genellikle tiz durak (Muhayyer) civarından başlayan birleşik bir makam
şehnaz-büzürk :
far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği)
(şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin,
önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + büzürk (büyük, ulu,
yüce) (bü (küçültme, kısaltma eki) + zürg, zerg (büyük, ulu, yüce) ) * Türk
musikisinde, zihni temizlediğine, vesvese ve korkuyu giderdiğine inanılan,
kulunç ve beyin hasarı ile ortaya çıkan hastalıklarda tedavi amaçlı kullanılan,
günümüze ulaşmış nota veya icra örneği bulunmayan tarihi bir mürekkep
(birleşik) makam
şehnaz-haveran :
far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği)
(şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin,
önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + haveran (doğu ile
batı) (haver (doğu, şark) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * Türk musikisinde,
iki farklı Türk musikisi makamı olan Şehnaz ve Haveran'ın birleşiminden
(bileşik/mürekkep makam) meydana gelen, duağı dügah perdesi olan, güçlüsü tiz
durak olan muhayyer perdesi olan, inici seyirli, Yerindeki Hicaz (veya
Hümayun/Uzzal) makamı dizisi ile başlayan, zamanla tiz bölgelerde Haveran
perdesi (veya dizisi) karakterini gösterip Muhayyer üzerinden Dügâh'a inilerek
karar verilen, Hicaz ailesine mensup, duygu yüklü ve genellikle inici karaktere
sahip geleneksel bir makam
şehnaz-hicaz :
far., ara. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet
güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün,
usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) (far.) +
hacz (engellemek, mani olmak), hicaz (engel, mani, bariyer) (ara.) * Türk
musikisinde temelini Hicaz ailesinden alan, durağı dügah perdesi (La) olan,
güçlüsü muhayyer perdesi (Sol) olan, Yerinde Hicaz (veya Hümayun) makam
dizisine, tiz tarafta Hüseyni perdesine (Mi) aktarılmış bir Hümayun dizisinin
eklenmesiyle meydana gelen, iki farklı beşlinin birleşiminden oluşan ve
genellikle inişli bir seyre sahip oldukça zengin ve şatafatlı bir makam
şehnaz-hüseyni :
far., ara. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet
güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün,
usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) (far.) +
huseyn (hasan (güzel, yumuşak mizaçlı, iyi, erdemli) + eyn (küçültme eki) ) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Türk musikisinde Hüseynî perdesinde
veya dizisinde icra edilen, hümayun dizisinin özelliklerini barındıran,
Genellikle geleneksel mûsiki arşivlerinde ve bazı bestekarların eserlerinde
duygusal, tiz ve hareketli geçkiler oluşturmak için kullanılan, temeli Hüseyni
perdesi (veya dügah) üzerine kurulan diziler bütünü olan, çıkıcı ve inici
özellikler gösteren, tiz durak civarında muhayyer perdesi (tiz Sol) ve hüseyni
perdesinde (veya neva perdesinde) asma kararlar yapan, Hicaz ve Hümayun
ailesine özgü aralıkları barındırdığı için tiz seslerde tiz Si (bakiye diyezli)
veya dik Fa (eviç/acem) geçişleri bulunan bir terkip (birleşik) makam
şehnaz-kuçek :
far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği)
(şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin,
önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + kuçek (küçük, ufak)
(tür.) * Türk musikisinde, durağı dügah perdesi olan, güçlüsü, makamın
yürüyüşüne bağlı olarak Neva (Re) veya Muhayyer (Sol) perdeleri olan, genel
olarak inici-çıkıcı bir seyre sahip olan, bir makam
şehnaz-kürdi :
far., ara. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet
güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün,
usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) (far.) +
kurdi (kürt ile ilgili) (kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) )
(ara.) * Türk musikisinde bestekar Ali Rıza Şengel tarafından teorize edilen ve
genellikle iki farklı karakterin (Şehnaz ve Kürdi) birleşimiyle inşa edilen,
temel olarak Şehnaz makamının dizisi ile başlayan ve genellikle Dügâh
perdesindeki Kürdi dizisi veya dörtlüsü ile karar verenkarar sesi dügah perdesi
(La) olan, güçlüsü Muhayyer (İnce Sol) ve Neva (Re) perdeleri olan, genellikle
Muhayyer perdesi civarından (tiz seslerden) başlatılan, Şehnaz makamının
hareketli ve keskin (hicazlı) nağmeleri gösterildikten sonra Kürdi makamının o
duygusal ve yumuşak geçişlerine yer verilerek Dügâh perdesine inilen bir makam
şehnaz-neva :
far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği)
(şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin,
önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + neva (ahenk, ses,
güzel sada, nağme, avaz) * Neva perdesinde bir karar sistemi oluşturan,
özellikle neşeli, hareketli ve lirik yapısıyla bilinen, temeli, neva
perdesindeki Rast beşlisi ve yerindeki Uşşak dörtlüsü dizilerine, Şehnaz
çeşnilerinin eklenmesiyle meydana gelen, durağu dügah perdesi (La), güçlüsü
neva perdesi olan, inici-çıkıcı bir seyre sahip olan, tiz seslerden (Muhayyer
perdesine kadar) seyre başlayan ve inici bir karakter sergileyerek Pest (Rast)
perdesine kadar inen, dizisi Neva perdesindeki Rast beşlisi ve Dügah
perdesindeki Uşşak dörtlüsünün birleşiminden oluşan, Hicaz/Şehnaz ailenin
karakteristik geçkileri barındıran, Hüseynide Hicaz ve Neva'da Nikriz gibi asma
karar perdelerinden destek alan bileşik bir makam
şehnaz-nişaburek :
far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği)
(şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin,
önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + nev (yeni, taze) +
sapur, şapur (hükümdar, reis; Sasani hükümdarı lakabı) + ek (ile ilgili, gibi,
-a ait); nişa (nişasta) + bur (bükmek) + ak, ek (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * Türk musikisinde hem Şehnaz hem de Nişaburek makamlarının
özelliklerini ve melodik karakterlerini birleştiren, birden fazla dizinin iç
içe geçmesiyle oluşturulmuş, karar perdesi Dügah (La), güçlü perdesi Hüseyni
(Mi) olan, yerden sesi Nim-Zirgule olan, hem tiz hem de pest taraflara doğru
genişleyen inici-çıkıcı bir seyre sahip olan, Şehnaz makamının Hicaz ailesinden
gelen duygusal yapısı ile Nişaburek makamının Rast ve Uşşak tonlarını
harmanlayan, Fa için küçük mücenneb diyezi ve do için bakiye diyezi donanıma
yazılan, eser içerisinde geçkilere (makam değişikliklerine) bağlı olarak
gerekli ek değişiklikler (arıza işaretleri) gösterilen bir makam
şehnaz-rast :
far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği)
(şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin,
önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + rast (düz, doğru,
hayırlı, şanslı; sağ taraf; yerinde, tam isabetli; müzikte doğru perde) * Türk
musikisinde Rast perdesine (Sol sesi) göçürülmüş Şehnaz dizisiyle icra edilen,
geleneksel repertuvarda nadir rastlanan, ana makam olan Rast'ın temel neşe ve
huzur veren yapısına, Şehnaz’ın tiz ve çalımlı (Hicaz çeşnili) karakteristik
ezgilerinin eklendiği, karar perdesi Rast (Sol), durağı Rast (Sol) perdesi
olan, inci-çıkıcı seyirli, güçlüsü Neva (Re) perdesi olan bir makam
şehnaz-rehavi :
far., ara. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet
güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün,
usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) (far.) +
rehavi (rahat, geniş, ferah olan) (reha (genişlik, bolluk, gevşeklik) + vi (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (ara.) * Türk musikisinde Şehnaz ve Rehavi
makamlarının birleşiminden oluşan, Hicaz makamı ailesine dayanan bir makam
şehnaz-uşşak :
far., ara. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet
güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün,
usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) (far.) +
aşk (sevgi, sevda), uşşak (aşıklar, sevenler, sevilenler, sevdalanılanlar;
Arapça kökenli makam ismi) (ara.) * Türk musikisinde tiz bölgelerde Şehnaz,
pest bölgelerde ise Uşşak karakterinin veya makamlar arası geçkinin (şehnazdan
uşşağa geçiş) kullanıldığı bir birleşik (mürekkep) makam
şehnaz-zirgüle :
far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği)
(şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin,
önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + zirgule (küçük
çıngırak, def, tef; zirve, doruk, tepe, yüksek olan) (zirg (zil, çan, küçük
çan, metal çalpara, tiz ses) + ule (küçültme eki) ) * Türk musikisinde zengin ve
asma kararları bol olan, genellikle hicaz dizisi ve hümayun dizilerinin
birleşimiyle oluşan, durağı dügah perdesi olan, güçlüsü Birinci mertebede tiz
durak Muhayyer perdesi olan, inici seyirli bir makam
şehnişin :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + nişesten (oturmak), nişin (oturan, yerleşen, oturmuş, bir
yere yerleşmiş) * geleneksel Türk evlerinde odaların sokağa veya avluya bakan
cephelerinde dışarıya doğru taşan, üç tarafı pencerelerle çevrili küçük cumba
veya balkon şeklindeki çıkma
şehr :
ara. * şehr (ay, 30 günlük zaman dilimi) * takvimdeki 30 veya 29 günlük zaman
dilimi olan ay
şehremini :
far., ara. * şahr, şehr (il, kent, vilayet, belde, memleket) (far.) + emin
(güvenli, güvenilir) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * şehrin güvenilir
yöneticisi, şehir emini; Osmanlı Devleti'nde ve Cumhuriyet öncesi dönemde
belediye başkanlığı görevine karşılık gelen idari bir ünvan, belediye başkanı
şehrengiz :
far. * şahr, şehr (il, kent, vilayet, belde, memleket) + engiz (harekete
getiren, uyandıran, tahrik eden, uyandıran, kışkırtan, koparan, meydana
getiren, kaldıran, karıştıran, coşturan) * ehri karıştıran, şehri harekete
geçiren/coşturan; Divan Edebiyatı’nda, bir kentin güzelliklerinin, kadın ve
erkek güzellerinin anlatıldığı koşuk yapıt
şehriyar :
far. * şahr, şehr (il, kent, vilayet, belde, memleket) + yar (sevgili, dost,
yoldaş, sahip, arkadaş, yardımcı, destekçi) * kral, hükümdar, şah, padişah;
erkek ismi
şehriye :
ara. * şa’r (kıl, saç) + iye (isim yapım eki) * kıl gibi ince; çorba ve
pilavlarda kullanılmak üzere, buğday unu ve suyun karıştırılmasıyla hazırlanan
ve çeşitli şekillerde kesilerek kurutulan küçük taneli bir makarna çeşidi
şehsuvar :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + süvar (atlı, binici, at binen) * yüksek rütbeli süvari,
seçkin binici; çok yetenekli, üstün savaşçı, iyi ata binen yiğit erkek
şehvani :
ara. * şahava (arzu etmek, arzulamak, istemek, şiddetle arzulamak, çok
istemek), iştiha (arzulama, arzu, istek), muştehi (bir şeye karşı istek duyan,
onu arzulayan), şehvet, şehve (arzu, istek, şiddetle isteme, cinsel istek) +
ani (ile ilgili, -a ait) * aşırı cinsel arzuyla ilgili, şehvete düşkün veya
şehvetten kaynaklanan, şehvetle ilgili
şehvaniyet :
ara. * şahava (arzu etmek, arzulamak, istemek, şiddetle arzulamak, çok
istemek), iştiha (arzulama, arzu, istek), muştehi (bir şeye karşı istek duyan,
onu arzulayan), şehvani (aşırı cinsel arzuyla ilgili, şehvete düşkün veya
şehvetten kaynaklanan, şehvetle ilgili) (şehvet, şehve (arzu, istek, şiddetle
isteme, cinsel istek) + ani (ile ilgili, -a ait) ) + yet (isim yapım eki) *
cinsel isteğe düşkün olma durumu, aşırı tensel arzu ve erotizm, şehvetli olma
durumu
şehvar : far.
* şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + var (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * şaha, hükümdara
yakışır tarzda, şah gibi, padişahlara layık
şehvet :
ara. * şahava (arzu etmek, arzulamak, istemek, şiddetle arzulamak, çok istemek)
+ et (isim yapı eki) * aşırı şiddetli arzu, istek, şiddetle isteme, cinsel
istek; nefsin, kendi varlığını sürdürmek ve hoşlandığı hazlara ulaşmak için
harekete geçmesi
şehvetengiz :
far. * şehvet (aşırı şiddetli arzu, istek, şiddetle isteme, cinsel istek;
nefsin, kendi varlığını sürdürmek ve hoşlandığı hazlara ulaşmak için harekete
geçmesi ) + engiz (harekete getiren, uyandıran, tahrik eden, uyandıran,
kışkırtan, koparan, meydana getiren, kaldıran, karıştıran, coşturan) * cinsel
arzuları harekete geçiren, uyaran, duygusal ve tensel olarak yoğun haz veren,
tutku uyandıran, şehvet uyandıran, tahrik eden
şehvetperest :
far. * şehvet (aşırı şiddetli arzu, istek, şiddetle isteme, cinsel istek;
nefsin, kendi varlığını sürdürmek ve hoşlandığı hazlara ulaşmak için harekete
geçmesi ) + parastidan (tapmak, hizmet etmek, bir kişinin veya şeyin önünde
veya başında durmak, hazır durmak, amade olmak), perest (düşkün, tutkun,
hayran, tapan, hizmet eden) * cinsel arzu ve isteklerine aşırı düşkün olan,
hayatını bu dürtüler doğrultusunda yaşayan veya yönlendiren, şehvete tapan
şehzade :
far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen) + zade (-den doğmuş, oğlu, kızı, soyundan) * şah oğlu, hükümdar
veya padişah oğlu, prens
şek :
ara. * şakka (şüphelenmek, kuşkulanmak) * emin olmama hali, güvende hissetmeme
hali, kuşku, şüphe, zan, tereddüt, belirsizlik
şeka :
ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak,
çatlatmak, parçalanmak; sıkıntı vermek, zahmet vermek, zorluk çıkarmak, karşı
gelmek), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma), meşakkat
(güçlük, sıkıntı, zorluk, zahmet; muhalefet, karşı gelme, adavet, düşmanlık) *
mutsuzluk, bahtsızlık, sefalet, sıkıntı
şekavet :
ara. * şakiya (bedbaht olmak, mutsuz olmak, talihsiz olmak), şeka (mutsuzluk,
bahtsızlık, sefalet, sıkıntı) + vet (isim yapım ve durum eki) * bedbahtlık,
talihsizlik, mutsuzluk; ayrıca taşkınlık, haylazlık, yaramazlık, başıboşluk;
haydutluk, eşkiyalık, yol kesicilik, soygunculuk, zorbalık yapma
şekel :
ibr. * şakal (tartmak, ölçmek) * İsrail'in resmi para birimi; Antik Yakın
Doğu'da (Mezopotamya ve Antik İsrail) bir ağırlık ölçüsü ve para birimi (İlk
olarak Sümerler döneminde arpa ağırlığını ölçmek için kullanılmış, sonraları
Antik İsrail'de altın ve gümüş standartlarında bir ağırlık ve değişim aracı
olarak değer bulmuştur.)
şeker :
ara. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) * tatlı tadıyla
bilinen, kamış veya pancardan elde edilen, gıdalara lezzet vermek için
kullanılan ve kimyasal olarak sakkaroz başta olmak üzere çeşitli
karbonhidratları ifade eden temel besin maddesi (C12H22O11)
şeker bayramı :
ara., far. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) (ara.) +
bayram (ulusal veya dinsel yönden önemi olan, kutsal sayılan ve ulusça kutlanan
gün, şenlik, kutlama) (patram, pazram, pezram (neşe, huzur, mutluluk, sükun)
(pat (geri, tekrar, yeniden, karşı, birlikte) + rama (sükun, barış, mutluluk,
huzur, sevinç, dinginlik) ) (far.) + ı (iyelik eki) (tür.) * Ramazan ayı
boyunca tutulan oruçların ardından kutlanan Ramazan Bayramı için halk arasında
kullanılan, Osmanlı döneminde bayramlarda misafirlere tatlı ve şeker ikram etme
geleneğinden ve Arapça eski harflerdeki okunuş benzerliklerinden (şükür/şeker)
türemiş olan kavram
şeker hastası :
ara., tür. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) (ara.) +
hasta (sağlık durumu bozlulmuş olan) (hasaya (hastalığa uğramak, zayıf düşmek,
acı çekmek) + ta (isim yapım eki) ) (ara.); hastan (yaralamak, yaralanmak)
(far.) + sı (iyelik eki) (tür.) * pankreasın yeterli insülin üretememesi veya
vücudun bu insülini doğru kullanamaması sonucu kan şekeri (glikoz) seviyesi
sürekli yüksek seyreden kişi, diyabetli, diyabetik
şeker kamışı :
ara., tür. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) (ara.) +
kamış (sulak alanlarda yetişen, içi boş ve boğumlu yapıya sahip, tarih boyunca
yazı aracı, müzik aleti, yapı ve sepetçilik gibi pek çok alanda kullanılan uzun
ve esnek bitki; ince uzun boru) (kam (çubuk, sopa, değnek, kamçı, direk;
dövmek, kesmek, yarmak) + is (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ı (iyelik
eki) (tür.) * Poaceae (buğdaygiller) öz suyundan sofra şekeri ve biyoenerji
elde edilen, tropikal ve subtropikal iklimlerde yetişen, kalın ve boğumlu
saplarından elde edilen öz suyun işlenmesiyle kristal şeker ve esmer şeker
üretilen, fermantasyon yoluyla rom gibi alkollü içkilerin yapımında kullanılan,
gövde posası yakıt olarak kullanılan çok yıllık dev bir bambuyu andıran, uzun
boylu ve lifli bir buğdaygiller (çim) bitkisi
şeker pancarı :
ara., tür. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) (ara.) +
pancar (ıspanakgiller familyasına ait, hem yumru kökleri hem de yaprakları
tüketilebilen, besin değeri yüksek, güçlü antioksidan (betalain) içeren,
kırmızı, sarı ve beyaz renkli türleri olan, kan basıncını düşürme, sindirimi
düzenleme, karaciğeri destekleme ve spor performansını artırma gibi işlevleri
olan otsu bir kök sebze, beta vulgaris) (pançar (sebze, yeşillik, pancar, pazı;
yaprak, pancar yaprağı) ) (erm.) + ı iyelik eki) (tür.) * etli kökünden yüksek
oranda sakkaroz (şeker) elde edilen, 85 ila 180 cm boyuna kadar ulaşabilen,
gıda sektöründe doğrudan kristal ve toz şeker üretiminin ana hammaddesi olan,
şeker elde edildikten sonra geriye kalan posa ve melas gibi yan ürünleri de
yüksek besin değeri sayesinde hayvan yemi olarak değerlendirilen ıspanakgiller
familyasından iki yıllık endüstriyel bir tarım bitkisi
şekerleme :
ara., tür. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) (ara.) +
leme (isim yapım eki) (tür.) * toz şekerin meyve özleri veya çeşitli
tatlandırıcılarla kaynatılarak veya işlenerek sertleştirilmesiyle yapılan tatlı
yiyecek; kısa süreli, hafif uyku, kısa süreli uyuma
şekerpare :
ara., tür. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) (ara.) +
pare (parça, kısım, bölüm, dilim) (far.) * şeker parçası; un, tereyağı, yumurta
ve genellikle irmik kullanılarak hazırlanan kurabiye kıvamındaki hamurun,
fırınlandıktan sonra üzerine sıcak şerbet dökülmesi ve genellikle bütün bir
fındık, badem veya ceviz yerleştirilmesi ile yapılan popüler bir şerbetli tatlı
şekerrenk :
ara., far. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) (ara.) +
rang, reng (boya, renk, hile) (far.) * sarıya çalan renk; ikili ilişkilerin
bozulduğunu veya araya soğukluk girdiğini ifade etmek için kullanılan sıfat
şekevat :
ara. * şaka (sıkıntı çekmek, şikayet etmek; şikayet ettirmek, rahatsız ve
mutsuz etmek, sıkıntı vermek, gücendirmek), şekve (rahatsız olma, mutsuz olma,
sıkıntı çekme, gücenme, şikayet), meşakkat (zorluk, sıkıntı), muşteki (şikayet
eden, yakınan) * şiddetli mutsuzluklar, bedbahtlıklar, zor durumda bırakmalar,
talihsizlikler; eşkıyalıklar, haydutluklar, kötülükler
şekib :
ara. * şakaba (sabırlı olmak, sabretmek, zorluklara karşı dayanmak, sıkıntıya
katlanmak, tahammül etmek) * sabırlı, tahammüllü, dayanıklı, zorluklar
karşısında metanetli; erkek ismi
şekil :
aram., sür., ara. * şaklil (tamamlama, biçimlendirme, bezeme) (aram., sür.);
şakala (oluşmak, biçimlenmek, şekillenmek, meydana gelmek), şekl (biçim, form,
kalıp) (ara.) * bir nesnenin dış görünüşü, biçimi veya yapısı; eni ve boyu
olan, dış hatlarıyla birbirinden ayrılan iki veya üç boyutlu formlardan her
biri
şekilperest :
aram., sür., ara. * şaklil (tamamlama, biçimlendirme, bezeme) (aram., sür.);
şekl (biçim, form, kalıp) (ara.) + parastidan (tapmak, hizmet etmek, bir
kişinin veya şeyin önünde veya başında durmak, hazır durmak, amade olmak),
perest (düşkün, tutkun, hayran, tapan, hizmet eden) (far.) * dış görünüşe,
biçime, kurallara ve şekilsel ayrıntılara aşırı derecede önem veren, özden
ziyade kabukla ilgilenen kimse
şekip :
ara. * şakaba (sabırlı olmak, sabretmek, zorluklara karşı dayanmak, sıkıntıya
katlanmak, tahammül etmek) * sabırlı, tahammüllü, dayanıklı, zorluklar
karşısında metanetli; erkek ismi
şekiy :
ara. * şakiya (bedbaht olmak, mutsuz olmak, talihsiz olmak, kötü talihi olmak,
azmak), meşakkat (zorluk, sıkıntı), muşteki (şikayet eden, yakınan) * bedbaht,
mutsuz; azgın, asi, isyankar, günahkar, kötü kimse, şaki
şekk :
ara. * şakka (şüphelenmek, kuşkulanmak) * emin olmama hali, güvende hissetmeme
hali, kuşku, şüphe, zan, tereddüt, belirsizlik
şekl :
aram., sür., ara. * şaklil (tamamlama, biçimlendirme, bezeme) (aram., sür.);
şekl (biçim, form, kalıp) (ara.) * bir nesnenin dış görünüşü, biçimi veya
yapısı; eni ve boyu olan, dış hatlarıyla birbirinden ayrılan iki veya üç
boyutlu formlardan her biri
şeklen :
ara. * şekl (biçim, form, kalıp) + en (olarak, itibarıyla) * şekil olarak,
şekil itibarıyla, biçimsel olarak, şekil yönünden
şekur :
ara. * şakara (teşekkür etmek, şükran duymak, övmek, minnettarlık belirtmek),
şukr (teşekkür, övgü, minnet), teşekkur (övme, minnettarlık belirtme) *
şükredeni gören; Allah’ın esmasından
şekva :
ara. * şaka (sıkıntı çekmek, şikayet etmek; şikayet ettirmek, rahatsız ve
mutsuz etmek, sıkıntı vermek, gücendirmek), şekve (rahatsız olma, mutsuz olma,
sıkıntı çekme, gücenme, şikayet), meşakkat (zorluk, sıkıntı), muşteki (şikayet
eden, yakınan) * bir durumdan veya bir kişinin davranışlarından sızlanma,
yakınma, şikayet etme
şekve :
ara. * şaka (sıkıntı çekmek, şikayet etmek; şikayet ettirmek, rahatsız ve
mutsuz etmek, sıkıntı vermek, gücendirmek), şekve (rahatsız olma, mutsuz olma,
sıkıntı çekme, gücenme, şikayet), meşakkat (zorluk, sıkıntı), muşteki (şikayet
eden, yakınan) * bir durumdan veya bir kişinin davranışlarından sızlanma,
yakınma, şikayet etme
şelale :
ara. * şalla (akmak, dökülmek) * akarsu yataklarının dik bir biçimde kırıldığı
veya uçurumların bulunduğu yerlerde, suların yüksekten dökülerek aktığı doğal
oluşum, çağlayan, çavlan (İlk dönemlerde Nil Nehri'nin çağlayanlarını ifade
ederken, zamanla yüksekten dökülen tüm sular için genel bir terim haline
gelmiştir.)
şelasyon :
gre. * khele (kıskaç, pense, toka, pençe) (gre.) + ation (isim yapım eki)
(lat.) * kompleks iyon oluşumunda bir metal iyonunun bir veya daha fazla ligant
tarafından çevrelenip stabilize edilmesini sağlayan kovalent veya koordinatif
bağlarla tutulması durumu; bir metal mineralinin (örneğin demir, çinko veya
magnezyum) amino asit gibi organik bir moleküle iki veya daha fazla noktadan
bağlanarak kararlı bir halka (kıskaç) yapısı oluşturması
şelat :
gre. * khelas (pençe, kıskaç, tutacak) * metal iyonlarını veya atomları sıkıca
tutarak stabilize eden ve bir metal iyonunun çok dişli (polidentat) bir ligand
ile bağlanarak kapalı bir halka yapısı oluşturduğu koordinasyon kompleksi
şelatlama :
gre. * khelas (pençe, kıskaç, tutacak) (gre.) + la (etken fiil eki) + ma (isim
yapım eki) (tür.) * iki veya çok dişli bir kimyasal ligandın iyonik bir
substrata bağlanması veya komplekslenmesi
şelatör :
gre., lat. * khelas (pençe, kıskaç, tutacak) + tor (-cı, yapan, eden eki) *
metal iyonlarını bağlayan, genellikle toksinleri veya ağır metalleri
organizmadan uzaklaştırmak için kullanılan kimyasal bileşik veya ajan
şelazyon :
gre. * khele (kıskaç, pense, toka, pençe) (gre.) + ation (isim yapım eki)
(lat.) * kompleks iyon oluşumunda bir metal iyonunun bir veya daha fazla ligant
tarafından çevrelenip stabilize edilmesini sağlayan kovalent veya koordinatif
bağlarla tutulması durumu; bir metal mineralinin (örneğin demir, çinko veya
magnezyum) amino asit gibi organik bir moleküle iki veya daha fazla noktadan
bağlanarak kararlı bir halka (kıskaç) yapısı oluşturması
şelek :
erm. * şalak (sırt; sırttaki yük) * sırtta taşınan yük; içine mahsul koyulan
küçük sepet; tek boynuzu kırık veya bir kulağı kesik olan keçi, koyun gibi
hayvanlar
şellak :
ing., hin. * shell (kabuk) + lakh (lak böceğinin salgısı, lak, reçinemsi madde)
(hin.) * Kerria lacca/Coccus lacca adlı lak böceğinin dişi bireylerinin
salgısından elde edilen, alkolde çözünebilen, gıda ve ilaçlarda E904 koduyla
parlatıcı, ahşap kaplama işlerinde ise doğal reçine, cila, ve vernik olarak
kullanılan madde, gomalak (C30H50O11)
şelpe :
kür. * şelp (el, elle vurma, şaplak atma, pataklama) * bağlama ailesindeki
enstrümanlarda mızrap (tezene) kullanılmadan, doğrudan parmaklar ve elin vurma,
çarpma veya çekme hareketleriyle icra edilen, bağlamanın çok daha polifonik
(çok sesli) ve zengin bir yapıya kavuşmasını sağlayan çalma tekniği
şem :
ara. * şem (mum, balmumu; ışık) * mum, balmumu; ışık; Divan şiirinde genellikle
yanan mum ve ışığı
şema :
gre. * skhema (şekil, biçim, form, suret, taslak) (skhe (tutmak, edinmek, sahip
olmak) + mat, ma (isim yapım eki) ) (gre.); schéma (şema, taslak, plan) (fra.)
* bir düşüncenin, sistemin veya nesnenin ana hatlarını gösteren taslak, plan
veya zihinsel model; Bir cihazın, mekanizmanın veya konunun bölümlerini ve
aralarındaki bağlantıları gösteren basitleştirilmiş çizim veya plan
şemail :
ara. * şimal (huy, tabiat, yaratılış, karakter, dış görünüş) * huylar,
karakterler, yaratılışlar, yüz hatları, dış görünüşler
şematik :
gre. * skhema (şekil, biçim, form, suret, taslak) (skhe (tutmak, edinmek, sahip
olmak) + mat, ma (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.);
schématique (şemasal, taslakla ilgili, plana ait) (fra.) * bir düşüncenin,
sistemin veya nesnenin ana hatlarını gösteren taslak, plan veya zihinsel model
ile ilgili, şemasal
şemayil :
ara. * şimal (huy, tabiat, yaratılış, karakter, dış görünüş) * huylar,
karakterler, yaratılışlar, yüz hatları, dış görünüşler
şemdinli :
ara. * şemdin (bölgede yaşamış din alimi Seyyid Şemdin'den) * Hakkari’nin bir
ilçesi
şemi :
ara. * şem (mum, balmumu; ışık) + i (ile ilgili, -a ait) * ışığa ilişkin,
ışıkla ilgili, ışıksal; mum yapan/satan
şemim :
ara. * şemm (koklamak) * kokulu, kokan; koku, güzel koku, hoş koku;
şempanze :
ban. * kivili-chimpenze (ki (nesneleri, durumları veya belirli hayvan
sınıflarını tanımlamak için kullanılan isim sınıfı ön eki) + vili (insan, kişi,
etnik grup) ) + ci (küçültme, yakınlık, tekillik eki) + mpenzi (maymun, taklit
eden) * taklit adam, taklit eden, insan benzeri; primatlar takımından, ayakları
beş parmaklı, tek yavru doğuran, iyi tırmanan ve tropikal ormanlarda yaşayan,
insanlara anatomik olarak çok benzeyen, DNA yapısının en az %98'i insanla aynı
olan, Ekvator Afrika'sında yaşayan, zekası ve karmaşık sosyal yapılarıyla
bilinen iri yapılı, tüylü bir büyük maymun türü
şems :
ara. * şems (güneş) * dünyaya ışık ve ısı veren, Güneş Sistemi’nin merkezi
olan, dünyaya uzaklığı 147 milyon km olan yıldız
şemseddin :
ara. * şems (güneş) + el (ön ek, artikel) + din (borç, yükümlülük,
alacak-verecek ilişkisi, haysiyet, azizlik, izzet, iyilik yolundaki faaliyetler
bütünü) * dinin güneşi; erkek ismi
şems-efruz :
ara., far. * şems (güneş) (ara.) + furuz, efruz (ışık, parlaklık, alev;
aydınlatmak), efruztan (yakmak, tutuşturmak; aydınlatmak; parlatmak), furuzan
(parlatan, aydınlatan; yanıcı, yakıcı, parlayıcı, parlak, parlayan) (far.) *
Türk musikisinde Nihavend makamı dizisine Irak perdesinin eklenmesiyle
oluşturulan birleşik bir makam
şemsi :
ara. * şems (güneş) + i (ile ilgili, -a ait) * güneşli, güneş ile ilgili; erkek
ismi
şemsiye :
ara. * şems (güneş) + iye (isim yapım eki) * güneşlik; bir sap üzerinde esnek
tellere gerilmiş, açılıp kapanabilen, su geçirmez kumaştan yapılmış ve
yağmurdan veya güneşten korunmak için kullanılan taşınabilir araç
şe'n :
ara. * şe'n (iş, meşguliyet, uğraş, durum, hal, olgu, keyfiyet, tavır) * iş,
meşguliyet, uğraş, oluş, durum, hal, hareket tarzı, tavır, fiil
şen :
far. * şi, şiti (yerleşmek, ikamet etmek, kalabalık olmak); şen (meskun, mamur,
abad, yerleşik yer, köy) (far.); şen (sevinçli, neşeli, canlı ve hareketli)
(tür.) * hoş, müreffeh, meskun, bayındır, mamur, canlı ve hareketli (yer), göze
hoş görünen; neşesi yerinde, neşeli, eğlenceli, keyifli
şenaat :
ara. * şana, şanua (nefret etmek, düşmanlık beslemek, kin gütmek, çirkin olmak,
kötü olmak), şani (kin tutan, düşmanlık eden, nefret eden kişi, düşman, hasım,
adavet eden kimse, buğz eden kimse) * iğrençlik, çirkinlik, kötülük, alçaklık
şenay :
far., tür. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) (far.) + ay (dünyanın uydusu,
ay ışığı; güzellik ve parlaklık sembolü) (tür.) * neşeli ay, mutlu, aydınlık ve
neşeli dönem/ay; kadın ismi
şendere :
ara. * şindara (ince, zarif tahta; fıçıların iç kavisini veren ince kaburga) *
kaplamacılıkta veya mobilyacılıkta kullanılan ince ve dar tahta; fıçıları
oluşturmak için yan yana dizilen kavisli tahta parçalarından her biri; Tekir
cinsi, büyükçe bir deniz balığı
şenean :
ara. * şana, şanua (nefret etmek, düşmanlık beslemek, kin gütmek, çirkin olmak,
kötü olmak), şani (kin tutan, düşmanlık eden, nefret eden kişi, düşman, hasım,
adavet eden kimse) * aşırı kin, şiddetli nefret, düşmanlık ve buğzetme, kin
tutma, düşmanlık etme, nefret etme, düşman olan, hasım, adavet eden
şenes :
ara. * şeni (kötü, fena, iğrenç, yakışıksız), şenaat (kötülük, fenalık,
çirkinlik, ahlak dışılık) * kaba, galiz, küfürlü ve argo kelime, söz veya
davranış
şengül :
tür. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) + gül (kırmızı renkli bir çiçek
türü) * neşeli, güler yüzlü ve hoş sohbetli kimse; kadın ismi
şengün :
tür. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) + kün, gün (genişlemiş olma,
açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi;
24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) * neşe, mutluluk ve
huzur dolu gün, neşeli gün, mutlu gün; kadın ismi
şeni :
ara. * şana, şanua (nefret etmek, düşmanlık beslemek, kin gütmek, çirkin olmak,
kötü olmak), şani (kin tutan, düşmanlık eden, nefret eden kişi, düşman, hasım,
adavet eden kimse, buğz eden kimse) * kötü, çok fena, çirkin, düsmanca, günahlı
iş
şeniyet :
ara. * şe'n (iş, meşguliyet, uğraş, durum, hal, olgu, keyfiyet, tavır) + iyet
(isim yapım eki) * bir şeyin olduğu gibi oluşu ve gerçek durumu, olgu niteliği,
gerçeklik, realite
şeniz :
far., tür. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) (far.) + iz (işaret, nişan,
belirti, simge, sembol, kod) (tür.) * sevinçli ve mutlu bir hatıra bırakan
kimse; kadın ismi
şenkaya :
far., tür. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) (far.) + kaya (sert, yoğun ve
büyük taş kütlesi) (tür.) * Erzurum’un bir ilçesi
şenlik :
far., tür. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) (far.) + lik (isim yapım ve
durum eki) (tür.) * belli günlerde coşku ve eğlence içinde gerçekleştirilen
kutlama, bayram veya toplu eğlence bütünü
şennur :
far., ara. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) (far.) + nur (aydınlık,
parıltı; ışık) (ara.) * neşesi ve iç aydınlığıyla çevresine canlılık veren
kimse; kadın ismi
şenol :
far., tür. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) (far.) + ol (olmak fiilinin
ikinci tekil şahıs emi kipi) (tür.) * neşeli ol, mutlu ol; erkek ismi
şenpazar :
far. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) + bazar (ürün ve hizmet alış-satış
yeri, çarşı, market) * Kastamonu’nun bir ilçesi
şepik :
aka., far., kür. * şabiku (baş örtüsü) (aka.); şapik (gömlek veya kısa ceket)
(far.) * Kürt yöresel kıyafeti olan, koyunun sırt yününden veya tiftikten ince
iplikle dokunmuş olan şalvar ve cepken, kısa ve çoğu elle dokunmuş yelek, şal,
şapik
şepit :
tür. * şepe, şebit, şipit, çepit, çebit (mayasız hamur) * Anadolu'nun birçok
yöresinde sadece un, su ve tuz kullaılarak mayasız hamurdan ince bir şekilde
açılarak sac üzerinde pişirilen geleneksel bir yufka ekmek türü
şer :
ara. * şer (din, hüküm, ilahi, yasa, kural, ilke, yol, din yolu) * yol, ilahi
yasa; dini hüküm, dini hukuk
şerab :
ara. * şaraba, şariba (içmek), meşrubat (içecekler) * içilecek şey, içki; mey,
bade; şarap, taze üzüm suyunun veya şırasının fermantasyon (mayalanma)
süreciyle alkole dönüştürülmesiyle elde edilen popüler bir fermente alkollü
içecek, hamr
şerafeddin :
ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık,
itibar) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) *
dinin şerefi; erkek ismi
şerafet :
ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, onur, saygınlık, itibar) + et (isim
yapım ve durum eki) * yğksek olma, yüce olma, soylu olma, asalet, onurlu olma,
saygın olma, itibarlı olma
şerafettin :
ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık,
itibar) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) *
dinin şerefi; erkek ismi
şer'an :
ara. * şer (din, hüküm, ilahi, yasa, kural, ilke, yol, din yolu) + an (olarak,
itibarıyla, açısından) * yol olarak, ilahi yasa açısından; dini hüküm olarak,
dini hukuk olarak
şerare :
ara. * şarra (kıvılcım saçmak, ateş kıvılcımları çıkarmak ) * kıvılcım, ateş
kıvılcımı, ateşten sıçrayan küçük kor veya kıvılcım parçacığı
şerbet :
ara. * şaraba, şariba (içmek), meşrubat (içecekler), şarab (içilecek şey, içki;
mey, bade; şarap, taze üzüm suyunun veya şırasının fermantasyon (mayalanma)
süreciyle alkole dönüştürülmesiyle elde edilen popüler bir fermente alkollü
içecek, hamr) + et (isim yapım eki) * şeker, su veya meyve özleriyle hazırlanan
tatlı içecek veya tıbbi amaçla verilen sıvı ilaç karışımı
şeref :
ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık,
itibar) * bireyin toplum içinde erdem, saygınlık ve itibar kazandıran manevi
değeri ve onur niteliği; yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, saygınlık,
itibar
şerefiye :
ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık,
itibar) + iye (isim yapım eki) * Osmanlı ve İslam kültüründe, yüksek değer ve
onur sahibi kişiler veya yerler için kullanılan, saygı ve yücelik belirten
unvan veya adlandırma; bir binada veya arsada daha değerli bir konum veya kat
avantajı nedeniyle ödenen fark bedeli
şereflikoçhisar :
ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık,
itibar) (ara.) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + koç (erkek koyun;
Türkmen beyi Koç Bey’den) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur,
korugan) (tür.) * Ankara'nın bir ilçesi
şeref-nüma :
ara., far. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet,
saygınlık, itibar) (ara.) + nüma (gösteren, görünüş veren, ortaya koyan,
sergileyen) (far.) * Türk musikisinde Yegah perdesinde karar veren, karar
perdesi yegah (pes Re) olan, Hicaz ailesi dizilerini ve özellikle Yegah makamını
temel alan, inici seyirli, yerindeki Hicaz ailesini oluşturan Hümayun, Hicaz ve
Zirgüle'li Hicaz gibi dizilerin birleşiminden meydana gelen bileşik (mürekkep)
bir makam
şeremaneti :
far., ara. * şahr, şehr (il, kent, vilayet, belde, memleket) (far.) + emanet
(emin yer, güvenli yer, güvende olan yer/makam) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.)
* Osmanlı İmparatorluğu'nda modern belediye teşkilatının temeli olan yerel
yönetim makamını ve günümüzdeki belediye yapısının ilk biçimi, belediye
şerer :
ara. * şarra (kıvılcım saçmak, ateş kıvılcımları çıkarmak ) * kıvılcım, ateş
kıvılcımı, ateşten sıçrayan küçük kor veya kıvılcım parçacığı, şerare
şergil :
ara., tür. * şerr (kötülük, fenalık, zarar, uğursuzluk) (ara.) + gil (familya,
soy, aile, ait olunan) (tür.) * kötü, uğursuz, hayırsız; askıntı, baş belası
şerh :
ara. * şaraha, şeraha (genişletmek yaymak, açmak, açıklamak, yaymak, yarmak,
yarıp içini çıkarmak) * bir metni veya sözü anlam bakımından açıklama,
yorumlama ve ayrıntılandırma işlemi; hukuki veya ilmî metinlerin izahı ve
açıklaması
şerh koymak :
ara., tür. * şaraha, şeraha (genişletmek yaymak, açmak, açıklamak, yaymak,
yarmak, yarıp içini çıkarmak), şerh (açıklama) (ara.) + koymak (yerleştirmek,
oturtmak) (tür.) * bir metin, söz, belge veya karar üzerine açıklama, kayıt
veya yorum düşme işlemi; özellikle hukuki ve resmî belgelerde çekince, açıklama
veya kayıt ekleme durumu
şer'i :
ara. * şer (din, hüküm, ilahi, yasa, kural, ilke, yol, din yolu) + i (ile
ilgili, -a ait) * yol, ilahi yasa, dini hüküm, dini hukuk ile ilgili; İslam
dininin hükümlerine ve dini hukuka uygun olan
şer'i takvim :
ara. * şer (din, hüküm, ilahi, yasa, kural, ilke, yol, din yolu) + i (ile
ilgili, -a ait) + takvim (düzeltme, düzenleme, doğrultma, değer biçme, ölçme;
zaman düzenleme, hesaplama sistemi) * İslam dininde ibadet zamanlarının ve dinî
günlerin belirlenmesinde esas alınan, ayın evrelerine dayalı hicrî ay yılı
sistemiyle oluşturulan zaman hesaplama düzeni
şeriat :
ara. * şer (din, hüküm, ilahi, yasa, kural, ilke, yol, din yolu) + i (ile
ilgili, -a ait) + at (isim yapım eki) * yol; İslam inancına göre Allah
tarafından konulduğuna inanılan dinî hükümler bütünü ve bu hükümlerin
oluşturduğu hukuk ve yaşam düzeni (strata, street, Strasse (yol) (gre., ing.,
alm.), Shritt (adım) (alm.) )
şerif :
ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık,
itibar) * yüce, soylu, onurlu, haysiyetli, saygın, itibarlı, asil; toplum
içinde soy, ahlak veya makam bakımından üstün kabul edilen; ayrıca İslam
geleneğinde Hz. Muhammed’in soyundan gelen kimse için kullanılan ünvan ve saygı
ifadesi
şerife :
ara. * şerif (yüce, soylu, onurlu, haysiyetli, saygın, itibarlı, asil; toplum
içinde soy, ahlak veya makam bakımından üstün kabul edilen; ayrıca İslam
geleneğinde Hz. Muhammed’in soyundan gelen kimse için kullanılan ünvan ve saygı
ifadesi) + e (dişil eki) * soylu, yüce ve saygın kabul edilen kadın; Hz.
Muhammed’in soyundan gelen kadın için kullanılan ünvan
şerik :
ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak
etmek), şirk (ortak koşma) * ortak, paydaş, hissedar, bir işi birlikte yapan
kimse, bir işte, malda veya sorumlulukta başkasıyla birlikte pay sahibi olan
kişi
şerir :
ara. * şerr (kötülük, fenalık, zarar, uğursuzluk) + ir (sıfat yapım eki) *
kötülüğü alışkanlık haline getirmiş, zarar vermeye meyilli olan kimse veya şey;
ahlaki bakımdan bozguncu ve kötücül nitelik taşıyan, çok kötü, azgın, fesat,
zarar veren,
şerit :
ara. * şerit (uzun ince parça, iplik, kurdele) * uzun, dar ve ince biçimde
uzanan bant, bant görünümündeki nesne veya yüzey parçası; yol, kumaş, manyetik
bant gibi lineer yapıdaki dar bölüm
şeriye :
ara. * şer (din, hüküm, ilahi, yasa, kural, ilke, yol, din yolu, dini hukuk) +
iye (isim ve sıfat yapım eki) * Osmanlı’da İslam hukukuna dayanan yargı ve
hukuk düzeni; dini hükümlerin uygulanması ve bu çerçevede kurulan mahkeme ve
hukuk sistemi; İslam hukukuyla (şeriat) ilgili olma durumu
şermin :
far. * şarm (utanma, mahcubiyet, haya) + in (sıfat yapım eki) * utangaç, haya
sahibi, çekingen ve mahcup kimse; kadın ismi
şerr :
ara. * şerr (kötülük, fenalık, zarar, uğursuzluk) * kötülük, fenalık veya zarar
niteliği taşıyan durum veya davranış
şerrede :
ara. * şerede (kaçırmak, dağıtmak, sürmek, perişan etmek; yerinden etmek,
ayırmak, zorla uzaklaştırmak), teşrid (ayırma, dağıtma, nefyetme, kovalama;
ürkütüp kaçırma, kovma, sevketme; yerinden etme, uzaklaştırma) * bir topluluğu
veya kişiyi zorla yerinden etmek, dağıtmak, yeri den ayırmak, perişan hale
getirerek kaçmaya zorlamak
şerzime :
ara. * şirzime (küçük, dağınık ve önemsiz topluluk; ufak grup, sürüntü
hâlindeki insanlar) * sayıca az, dağınık ve bir bütünlük oluşturmayan insan
topluluğu veya grup
şeş :
far. * şeş (altı, 6) * altı, 6
şeşber :
far. * şeş (altı, 6) + pare, per (parça, kısım, bölüm, kanat) * yakın
dövüşlerde kullanılan, baş kısmında altı adet metal dilim veya kanat bulunan
bir tür topuz veya gürz; gövdesi kayın ağacından yapılan, altı köşeli, uzun
saplı ve etrafı ufak zillerle çevrili vurmalı bir çalgı
şeşbeş :
far. * şeş (altı, 6) + beş (beş, 5) * tavla oyununda atılan iki zardan birinin
6, diğerinin 5 gelmesiyle oluşan sayı kombinasyonu.
şeşcar :
far. * şeş (altı, 6) + u (ve) + car (dört) * 6 ve 4; tavla oyununda atılan
zarlardan birinin 6, diğerinin 4 gelmesi
şeşgah :
far. * şeş (altı, 6) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * Türk
musikisinde, perdesi Hüseyni (La) olan eski bir makam
şeşhane :
far. * şeş (altı, 6) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) *
namlusunda altı adet yiv (spiral oyuk) bulunan eski tip tüfek veya top
şeşpenc :
far. * şeş (altı, 6) + u (ve) + penc (beş) * 6 ve 5; tavla oyununda atılan
zarlardan birinin 6, diğerinin 5 gelmesi
şeşper :
far. * şeş (altı, 6) + pare, per (parça, kısım, bölüm, kanat) * yakın
dövüşlerde kullanılan, baş kısmında altı adet metal dilim veya kanat bulunan
bir tür topuz veya gürz; gövdesi kayın ağacından yapılan, altı köşeli, uzun
saplı ve etrafı ufak zillerle çevrili vurmalı bir çalgı
şeştar :
far. * şeş (altı, 6) + tar (tel, kiriş, lif) * altı telli yapıya sahip
geleneksel bir müzik enstrümanı
şeştay :
far. * şeş (altı, 6) + tay (tel, kiriş) * altı telli yapıya sahip geleneksel
bir müzik enstrümanı
şeşüdü :
far. * şeş (altı, 6) + u (ve) + dü (iki) * 6 ve 2; tavla oyununda atılan
zarlardan birinin 6, diğerinin 2 gelmesi
şeşüse :
far. * şeş (altı, 6) + u (ve) + se (üç) * 6 ve 3; tavla oyununda atılan
zarlardan birinin 6, diğerinin 3 gelmesi
şeşyek :
far. * şeş (altı, 6) + u (ve) + yek (bir, tek) * 6 ve 1; tavla oyununda atılan
zarlardan birinin 6, diğerinin 1 gelmesi
şetaret :
ara. * satara (çevik olmak, becerikli olmak, canlı olmak, kıvrak olmak) + et
(isim yapım eki) * çeviklik, beceriklilik, canlılık, kıvraklık; sevinç, neşe,
şenlik
şetat :
ara. * şetata (dağılmak, perakende ve dağılmış olmak) * saçmalıklar, gerçek
dışı olanlar, zırvalıklar
şetim :
ara. * şeteme (sövmek, küfretmek, hakaret etmek, ağır söz söylemek) * sövgü,
küfür, hakaret
şetlant :
isk. * hjatland, shetland (İskoçya'nın kuzeydoğusunda, Kuzey Atlantik ve Kuzey
Denizi arasında yer alan bir ada grubu) (hjat (kabza, sap) + land (yer, arazi,
kara, ülke, toprak, arsa, memleket, diyar, vatan) ) * kökeni İskoçya'nın
kuzeyindeki aynı isimli ada grubuna dayanan coğrafi bir bölge ve bu bölgeye
özgü bazı ünlü hayvan ve dokuma türleri
şetta :
ara. * şetata (dağılmak, perakende ve dağılmış olmak) * farklı, çeşitli,
muhtelif, ayrı ayrı, dağınık
şettam :
ara. * şeteme (sövmek, küfretmek, hakaret etmek, ağır söz söylemek), şetim
(sövgü, küfür, hakaret) * çok küfreden, hakaret eden
şeva :
ara. * şeva (ateşte yakıp pişirmek; kavurmak; uç ve zayıf uzuvlar (el, ayak
vb.) ) * vücudun uç kısımları, özellikle el, ayak, kol ve bacak gibi etli
uzuvlar, deri ve etin dışa yakın kısımlar
şevk :
ara. * şavaka (motive etmek, gayrete getirmek, heveslendirmek, coşturmak,
cesaretlendirmek), teşvik (istek uyandırma, heveslendirme, arzu ettirme,
cesaretlendirme, motivasyon) * arzu, istek, motivasyon, heves, coşku, iştiyak
şevket :
ara. * şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + et
(isim yapım eki) * güç, kudret, heybet ve otoriteye dayalı saygınlık ve
baskınlık; görkemli güç ve haşmet
şevketi bostan :
ara., far. * şevket (dikenli olma, sert olma; haşmet, güç, kuvvet, kudret)
(şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + et (isim
yapım eki) ) + i (tamlama eki) (ara.) + bustan, buyistan (bahçe, çiçek bahçesi)
(bu, bod, boy (koku; çiçek) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) )
(far.) * bahçenin dikeni; papatyagiller (Asteraceae) familyasından, Batıda
Portekiz'in kuzeyinden Fransa'nın güneyine, Doğuda İran'ın doğusuna kadar
Akdeniz Havzasında yetişen ve yemeği yapılan, 60 cm boyunda bir yıllık dikenli
bir bitki, bostanotu, şevketotu, mübarekdikeni, akkız
şevki :
ara. * şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + i (ile
ilgili, -a ait) * içten gelen güçlü istek ve coşkulu arzuya sahip olan, şevk
sahibi, istekli, hevesli
şevk-i cedid :
ara. * şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + i (ile
ilgili, -a ait) + cedid (yeni) * yeni şevk, yeni coşku; Türk musikisinde Araban
Kürdi makamının dönem dönem farklı kaynaklarda veya belirli bestekarlar
tarafından kullanılan alternatif, tarihsel bir adlandırması; Araban ve Kürdi
adlı iki farklı temel makam dizisinin ve aşıt (şed) formlarının
birleştirilmesiyle meydana gelen, Kürdi makamının tiz ve pes sesleri arasında
Araban makamının karakteristik yapısını yansıtan duygusal, ağırbaşlı ve
melankolik bir seyir izleyen makam
şevk-i cihan :
ara., far. * şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + i
(ile ilgili, -a ait) (ara.) + cihan (dünya, evren, uzay, kainat, geniş alan) *
Türk musikisinde, Çargah (do) sesi üzerine aktarılmış Rast makamına, Nihavend
ve Acemaşiran makamlarının eklenmesiyle meydana gelen, inici seyirli olan,
Karar perdesi Acemaşiran (fa), güçlü perdeleri ise Çargah (do), Rast (sol) ve
Neva (re) olan bir birleşik (mürekkep) makam
şevk-i dil :
ara., far. * şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + i
(ile ilgili, -a ait) (ara.) + dil (kalp, yürek, gönül) * gönül nesesi, gönül
coşkusu; Türk musikisinde, dizisi Suzinak ve Rast dizilerinin birleşmesiyle
meydana gelen, inici seyirli olan, güçlüsü Tiz durak gerdaniye veya neva
perdesi olan bir birleşik (mürekkep) makam
şevk-i serab : ara
* şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + i (ile
ilgili, -a ait) + serab (çöl veya sıcak zeminde uzaktan su varmış gibi görünen
optik yanılsama, çöl ışıması, yanılsama, gerçekte var olmayan su görüntüsü) *
Türk musikisinde kullanılan, özlem ve içsel arayış duygusu ile yanılsama ve
ulaşılmazlık hissini birleştiren karaktere sahip bir makam
şevk-i tarab :
ara * şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + i (ile
ilgili, -a ait) + tarab (eğlence, sevinç, coşku) * Türk musikisinde,
Acem-Aşiran perdesinde karar eden, yerindeki Saba makamı dizisine Acem-Aşiran
makamı dizisinin eklenmesiyle oluşturulan, inici-çıkıcı bir seyir karakterine
sahip olan bir birleşik makam
şevrotin :
fra. * chevreau, chèvreau (oğlak) + tine (küçültme eki) * yivsiz av
tüfeklerinde kullanılan, normal saçmalara göre oldukça büyük ve ağır
bilyelerden (iri saçma) oluşan bir av fişeği türü
şevval :
ara. * şevl, şevele (yukarı kalkmak, yükselmek; yükseltmek, kaldırmak), şa’la
(uzun) * yükselten, yukarı kaldıran; kameri takvim (Ay takvimi) olan Hicri
takvime göre onuncu ay, Şeker Bayramı’yla başlayan ay, bayram ayı
şey :
ara. * şey (nesne, obje, maddi/manevi olgu; istemek, dilemek), eşya (şeyler,
nesneler, objeler, maddi/manevi olgular; istenenler, dilenenler) * adı
belirtilmeyen, niteliği veya türü özel olarak ifade edilmeyen olgu, nesne,
durum veya kavram
şeyatin :
ara. * seytan (helak eden, mahveden; yakan, ateşe atan; azgın, saptıran,
isyankar varlık; kötülüğe çağıran) (şeyt (helak olmak, mahvolmak; yanmak) + an
(sıfat yapım eki) ) + in (çoğul eki) * insanı doğru yoldan uzaklaştırdığına
inanılan, kötülüğü telkin eden ve isyana sevk eden tesirler; kötülüğe yönelten
kimse veya içgüdüler, şeytanlar
şeyb :
ara. * şeyb (saçın ağarması, yaşlılık belirtisi; beyaz saç) * yaşlılıkla
birlikte saçların beyazlaması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan ihtiyarlık
hali, yaşlılık, ihtiyarlık; zayıflama ve yaşlanma durumu
şeyda :
far. * şeyd (kendinden geçmiş, aklını kaybetmiş, tutkulu) + a (ek) * aşk,
tutku, derin duygular; ben; aşık, gönül bağıyla derin duygular yaşayan, delice
aşık, tutkulu, aklını kaybetmiş, aşk ile kendinden geçmiş, yoğun aşk veya
hayranlık sebebiyle kendinden geçmiş, aklını ve dengeli halini kaybetmiş
derecede aşık olan, tutkun, divane
şeyh :
ara. * şeyh (yaşlı kimse, bilge kişi, kabile reisi; manevi lider) * yaş, bilgi
veya dini otorite bakımından öne çıkan; özellikle tasavvuf geleneğinde tarikat
lideri ve mürşid
şeyhmus :
ara. * şeyh (yaşlı kişi, ihtiyar, kabile reisi, bilgin, bilge, lider) + mus
(Musa) (12. yüzyılda Mardin yöresinde yaşamış olan İslam alimi ve mutasavvıf
Şeyh Musa bin Mahin el-Mardini’nin isminden) * şah, hükümdar soyundan gelen,
bilge lider; şeyhin koruyucusu, dini lider
şeyhuhet :
ara. * şeyh (yaşlı kişi, ihtiyar, kabile reisi, bilgin, bilge, lider) + uhat
(isim yapım ve durum eki) * yaşlılık, ihtiyarlık hali; ileri yaşa bağlı
zayıflama ve güçten düşme durumu
şeyhülislam :
ara. * şeyh (yaşlı kişi, ihtiyar, kabile reisi, bilgin, bilge, lider) + el (ön
ek, artikel) + islam (teslimiyet, boyun eğme, direnişi bırakma, kurtuluş,
güvende olma) * Osmanlı Devleti’nde en yüksek dini otoriteyi temsil eden, fetva
verme yetkisine sahip baş müftü; İslam hukuku ve dini meselelerde en üst karar
merci konumundaki resmî din alimi
şeyma :
ara. * şeyma (güzellik, güzel seslilik, hoşluk, tatlılık; ben) * güzel sesli,
tatlı veya hoş kişiyi tanımlamak için kullanılan, Osmanlı ve modern Türkçede
yaygın bir isim; kadın ismi
şeytan :
ara. * şeyt (helak olmak, mahvolmak; yanmak, kaynamak) + an (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer); şatana (uzaklaşmak, uzak olmak; azmak, taşmak) * helak eden,
mahveden; yakan; uzak olan, uzaklaşan, haktan uzaklaşan, azgın; kötülüğe sevk
eden
şeytaniğnesi :
ara., tür. * şeytan (helak eden, mahveden; yakan; uzak olan, uzaklaşan, haktan
uzaklaşan, azgın; kötülüğe sevk eden) + iğne (ince ve uzun, ucu sivri, delmeye
yarayan metal araç) + si (iyelik eki) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile,
familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * Odonata (Yusufçuk ve
Kızböceği) takımına ait böceklerin genel ismi
şeytanminaresi :
ara. * şeytan (helak eden, mahveden; yakan; uzak olan, uzaklaşan, haktan
uzaklaşan, azgın; kötülüğe sevk eden) + minare (ateşlik, ışıklık, ışıldak,
şamdan; ışık yayan kule, deniz feneri, fener; cami veya mescitlerin üzerindeki,
ezan okunması ve görsel olarak ibadethane yerini işaret eden yüksek kule)
(ara.) + si (iyelik eki (tür.) * ince, uzun ve sivri (burgu) şeklinde kabuklara
sahip deniz canlılar (özellikle Cerithium cinsi) veya onların boş kabuklar
şeytantırnağı :
ara. * şeytan (helak eden, mahveden; yakan; uzak olan, uzaklaşan, haktan
uzaklaşan, azgın; kötülüğe sevk eden) (ara ) + tırnak (ayak ucu keratini;
hayvanın sert ayak uzantısı) + ı (iyelik eki) (tür.) * el veya ayak
parmaklarında tırnağı çevreleyen derinin (kütikül) veya tırnak yatağının
kenarından ayrılarak kuruyup kalkan küçük, üçgen şeklindeki deri parçası
şezlong :
fra. * chaise (sandalye, iskemle) + longue (uzun) * sırt bölümü geriye
yatırılabilen, uzanarak dinlenmeye elverişli uzun oturma ve yatma mobilyası;
dinlenmek veya güneşlenmek için kullanılan, üzerine uzanmaya olanak tanıyan
uzun, yatay ve genellikle sırt kısmı ayarlanabilen bir tür taşınabilir koltuk
şıh :
ara. * şeyh (yaşlı kimse, bilge kişi, kabile reisi; manevi lider) * yaş, bilgi
veya dini otorite bakımından öne çıkan; özellikle tasavvuf geleneğinde tarikat
lideri ve mürşid
şıhne :
ara. * şahana (yük yüklemek, doldurmak) * bir bölgenin veya şehrin
güvenliğinden, asayişinden ve idari işlerinden sorumlu olan askeri vali
şık :
ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak,
çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama,
parçalanma), şikk (yarı, parça, bölüm, taraf, bent, fıkra) * sınav, test, anket
veya benzeri düzenlemelerde tercih edilmek üzere sunulan seçeneklerden her
biri, iki ihtimalden ve iki cihetten her biri; bir bütünün parçalarından her
biri, ikiye ayrılmış şeyin bir kısmı
şık :
fra. * chic (zarif, gösterişli, modaya uygun, hoş, güzel, sevimli, cici) *
giyim, görünüş veya davranış bakımından zarif, özenli ve estetik beğeni
uyandıran (kimse veya şey), zarif, gösterişli, modaya uygun, hoş, güzel,
sevimli, cici
şıkırdamak :
tür. * şıkır (küçük sert cisimlerin birbirine çarpmasıyla çıkan ince ve tiz
sesi yansıtan ses yansımalı (onomatopeik) kök) + da (dönüşlü fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * küçük sert cisimlerin birbirine çarpmasıyla ince ve sürekli
ses çıkarmak
şıkve :
ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak,
çatlatmak, parçalanmak; sıkıntı vermek, zahmet vermek, zorluk çıkarmak, karşı
gelmek), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma), meşakkat
(güçlük, sıkıntı, zorluk, zahmet; muhalefet, karşı gelme, adavet, düşmanlık),
şeka (mutsuzluk, bahtsızlık, sefalet, sıkıntı) + vet (isim yapım ve durum eki)
* haydutluk, eşkiyalık, yol kesicilik, soygunculuk, zorbalık yapma; bedbahtlık
şıllık :
kür. * şıl, şil (ıslak, yaş, sulu, kaygan, yumuşak) * Güneydoğu Anadolu
mutfağına özgü, ince hamurun sacda pişirilip şerbet ve cevizle hazırlanan
geleneksel tatlı; aşırı ölçüde boyanıp süslenmiş, bayağı kadın, sürtük, orospu,
kaltak, kancık, yosma, fahişe, yollu
şımarık :
tür. * şumar (sayı, sayım, hesap, itibar, ölçü, had, sınır), şımar (azmak,
taşkınlaşmak, yüz bulmak, ölçüyü kaçırmak, ölçüsüz ilgi veya hoşgörü sonucu
taşkın ve küstah davranır duruma gelmek) + ık (sıfat yapım eki) (tür.);
schmierig (cıvık, yağlı (alm.) * aşırı ilgi, hoşgörü veya yüz verilme sonucunda
kendini beğenmiş, taşkın ve söz dinlemez davranışlar gösteren (kimse); davranışı
yapmacık olan, cıvık davranış
şımarmak :
tür. * şumar (sayı, sayım, hesap, itibar, ölçü, had, sınır), şımar (azmak,
taşkınlaşmak, yüz bulmak, ölçüyü kaçırmak, ölçüsüz ilgi veya hoşgörü sonucu
taşkın ve küstah davranır duruma gelmek) + mak (fiil mastar eki) * aşırı ilgi,
hoşgörü veya övgü sebebiyle ölçüsüz, kendini beğenmiş ve taşkın davranışlar
göstermeye başlamak, hadden aşmak, ölçüyü kaçırmak, itibarını aşırı kullanmak
şın :
ara. * şın (ش) * Arapça alfabenin yirmi birinci harfi
şınav :
far. * şinab, şinav (kulaç atmak, yüzmek) * kolların bükülüp açılmasıyla
gövdenin yere yaklaştırılıp kaldırıldığı, kol, göğüs ve omuz kaslarını
çalıştırmaya yönelik egzersiz hareketi
şıngıl :
lat., ing. * scindere (yarmak, ayırmak, parçalamak), scindula (ahşap kiremit)
(lat.); shingle (ing.) * özellikle eğimli çatılarda kiremite alternatif olarak
kullanılan, Alt kısmında cam elyaf veya organik keçe, üzerinde ise bitüm
(asfalt) ve renkli mineral taş granülleri bulunan hafif, esnek ve su geçirmez
bir çatı kaplama malzemesi
şıngırdamak :
tür. * şıngır (metal veya sert küçük cisimlerin çarpışmasıyla çıkan tiz ve
çınlayan sesten ses yansımalı (onomatopeik) kelime) + da (dönüşlü fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * küçük metal veya sert cisimlerin birbirine çarpmasıyla
ince, çınlayan ve kesik sesler çıkarmak
şıngırtı :
tür. * şıngır (metal veya sert küçük cisimlerin çarpışmasıyla çıkan tiz ve
çınlayan sesten ses yansımalı (onomatopeik) kelime) + tı (isim yapım eki) *
metal veya sert cisimlerin birbirine çarpmasıyla oluşan ince, kesik ve çınlayan
ses
şıp :
tür. * şıp (sıvı damlaması sesinden ses yansımalı (onomatopeik) kelime) * suya
hızlı temas, damlama veya küçük bir sıvı sıçraması sırasında çıkan kısa ve
kesik ses; ani temas veya hareket ifade eden ses yansımalı kelime
şıpırdamak :
tür. * şıpır (su veya sıvının küçük damlacıklar halinde hareketi ve temasında
çıkan yansıma ses kökü) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * suyun
veya ince sıvıların küçük damlacıklar hâlinde hareket ederek hafif ve sürekli
ses çıkarması; su içinde veya ıslak zeminde hafifçe sesli hareket etmek.
şıpsevdi :
tür. * şıp (ani, hızlı ve yüzeysel oluşu yansıtan ses kökü) + sev (sevmek,
hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek; ayırmak, korumak, sakınmak)
+ di (geçmiş zaman fiil ve sıfat yapım eki) * birini kısa sürede, yüzeysel
biçimde ve derinliksiz olarak seven, sevgisi çabuk oluşup çabuk değişen (kimse)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder