27 Eylül 2026 Pazar

süryani - şıpsevdi

süryani : far. * surin, suryani (Sirus'a inanan, Siruscu;); Pers kralı Sirus'tan * Samilerin Arami kolunun doğu bölümünden olan, Suriye’de Şam’da ve Türkiye’nin güneydoğusundaki yerlerde yaşayan bir Hıristiyan topluluğu ve bu topluluktan olan kimse, eski Asur'lu (Assyrian, Assyrien, Assyrian (Asurlu) (ing., fra., alm.) )

süs : tür. * süs (bezemek, güzelleştirmek, dekore etmek) * bir şeyi daha güzel ve çekici göstermek için eklenen bezeme, ornament; ayrıca estetik amaçlı kullanılan ek unsur veya dekoratif öğe

süsen : tür. * süsen (iris çiçeği) * Iridaceae (süsengiller) familyasından, Iris cinsine ait, genellikle mor, sarı veya mavi tonlarda gösterişli çiçekler açan, rizomlu çok yıllık süs bitkisi

süsenber : tür. * süsen (iris çiçeği, Iris cinsine ait, genellikle mor, sarı veya mavi tonlarda gösterişli çiçekler açan, rizomlu çok yıllık süs bitkisi) (tür.) + bar (yüklenen, taşıyan, götüren, getiren) * süsen veren/çiçek açan, irisli

süsengiller : tür. * süsen (iris çiçeği, Iris cinsine ait, genellikle mor, sarı veya mavi tonlarda gösterişli çiçekler açan, rizomlu çok yıllık süs bitkisi) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) * soğanlı veya rizomlu, gösterişli çiçekler açan, iris (süsen), gladiolus (glayöl), crocus (çiğdem) gibi cinsleri kapsayan bitki ailesi; Iridaceae

süsmek : tür. * süs (boynuzla vurmak, kafa atmak) + mek (fiil mastar eki) * boynuzlu hayvanlar kafa veya boynuzlarıyla vurmak, toslamak veya boynuzunu batırarak yaralamak

süspansiyon : lat. * suspendere (asıp tutmak, havada tutmak, asılı tutmak) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + pendere (asmak, sarkıtmak, tartmak, ödeme yapmak) ) + tio (isim yapım eki) (lat.); suspension (fra.) * askıda tutma; çözünmeyen taneciklerin sıvıda dağılmış bulunduğu heterojen karışım; araçta darbeyi emen yay-amortisör sistemi

süt : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) * memeli hayvanların, yavrularını besleyebilmeleri için memelerinden çıkan beyaz renkli, protein ve kalsiyum içeren sıvı (sweet, Suß (tatlı) (ing., alm.) )

süt dişi : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) + diş (çıkıntı; ağızda yer alan ve çiğnemeye, ısırmaya, kesmeye yarayan kemiksi çıkıntı) + i (iyelik eki) * çocuklarda ilk çıkan, kalıcı dişler gelmeden önce ağızda bulunan ve zamanla dökülen geçici diş, primer diş

süt tozu : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) + tog, toz (kalkmak, yükselmek) + u (iyelik eki) * sütün suyunun büyük ölçüde uzaklaştırılmasıyla elde edilen, uzun süre saklanabilen ve suyla yeniden çözülebilen kuru süt ürünü

sütana : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) + ana (anne, öncesi, esası; dişi ebeveyn, çocuk sahibi kadın, valide) * çocuğu emziren, ona süt veren kadın; öz annesi dışında bebeği emziren sütanne

sütanne : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) + anne (ana, öncesi, esası; dişi ebeveyn, çocuk sahibi kadın, valide) * çocuğu emziren, ona süt veren kadın; öz annesi dışında bebeği emziren sütana

sütbaba : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) + baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) * İslami gelenekte başka bir kadının sütünü emen bir bebeğin, bu sütü veren kadınla evli olan kocası

sütbaşı : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) + baş (kafa, tepe, uç) + ı (iyelik eki) * yeni doğuran hayvanın (özellikle memeli hayvanların) dünyaya geldikten sonra yavrularına verdikleri ilk süte ve ayrıca bal veya yağın yüzeyinde toplanan kaymak

sütçüler : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) + çü (yapan, eden eki) * Isparta'nın bir ilçesi

sütkardeş : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) + kardeş (aynı anne babadan doğmuş kişilerin birbirlerine göre durumlarını veya mecazen aynı kökten, soydan veya yakın bağdan gelen kişiyi ifade eden akrabalık adı) (karın (anne, ana rahmi, doğurganlık; omurgalı hayvanlarda kaburga kemiklerinden kasıklara ve pelvise kadar olan kısım) + daş, deş (ortaklık, birliktelik, benzerlik, aynılık eki) ) * aynı kadından emen, biyolojik bağı olmasa da aynı sütanne/anne sütü yoluyla akrabalık ilişkisi kurmuş çocuklardan her biri

sütkızı : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) + kız (dişi çocuk, genç dişi) + ı (iyelik eki) * bir kadının kendi öz kızı olmadığı halde emzirdiği veya süt akrabalığı bağı kurduğu kız çocuk; sütanne tarafından emzirilmiş kız

sütlaç : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) + aş (yemek, yiyecek, gıda, besin) * süt, pirinç ve şekerle pişirilen, Türk mutfağında yaygın bir sütlü ve kıvamlı tatlı

sütleğen : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) + le (etken fiil eki) + yen, gen (-cı, yapan, eden eki) * süt veren, süt salgılayan, sütü olan)

sütleğengiller : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) + le (etken fiil eki) + yen, gen (-cı, yapan, eden eki) * süt veren, süt salgılayan, sütü olan) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki)

sütliman : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) + limani (barınak, sığınak, korunak) (gre.); liman (deniz veya göl kıyısında gemilerin güvenle demirleyip yük boşaltabileceği veya yük alabileceği sığ ve korunaklı yer; kıyıda, doğal olarak veya dalgakıranla fırtınalara karşı korunmuş yer) (tür.) * durgun, çalkntısız, dalgasız (deniz); görünüşte sakin, sorunsuz

sütnine : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) + nine (büyükanne, anneanne veya babaanne; yaşlı kadın) * bir çocuğu emziren ve ona süt veren yaşlı kadın; öz annesi dışında çocuğa sütannelik yapan kadın

sütoğul : tür. * süt (memelilerin meme bezleri tarafından üretilen, yeni doğanın beslenmesi için temel yapı taşlarını (protein, kalsiyum, laktoz ve yağ) içeren beyaz renkli sıvı) + oğul (kız veya erkek evlat, genç çocuk, kul; erkek evlat) * bir kadının kendi oğlu olmadığı hâlde emzirdiği veya süt akrabalığı bağı kurduğu erkek çocuk; sütanne tarafından emzirilmiş oğlan

sütre : ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek), sitra (örtü, perde), istare (örtü, perde, zar, membran) * örtü, perde, siper, gizleyici ve koruyucu unsur; askerlerin çatışma veya eğitim anlarında düşmanın görüş alanından ve ateşinden korunmak amacıyla yararlandığı her türlü doğal (ağaç, çukur) veya yapay (siper, duvar) engel; namaz kılan kişinin, özellikle açık alanlarda veya geniş camilerde, önünden geçenlerin dikkatini dağıtmaması ve namazını bölmemesi için tam önüne koyduğu engel (değnek, sandalye, çanta vb.) veya işaret

sütun : far. * stun (direk, destek) * yapılarda yük taşıyan silindir şeklindeki destek veya kolon; yazı veya tablolarda yukarıdan aşağıya doğru oluşturulan dikey bölümlerden her biri

sütur : ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek) * bir şeyi örtmek, kapatmak veya gizlemek amacıyla kullanılan örtüler, perdeler, kaplamalar; örtmeler, giyinmeler, giysiler

sütur : ara. * satara (yazmak, çizmek, satırlamak), satr (satır, yazı satırı, yazı sırası, yazı hattı; sıra halinde dizilmiş çizgi) * yazıda birbiri ardınca sıralanan satırlar, yazı sıraları, çizgiler, hatlar

sütür : lat. * suere (dikmek, iğneyle birleştirmek), sutura (dikiş, dikme, iğneyle birleştirme) (lat.); suture (fra.) * kesilen veya bütünlüğü bozulan dokuları (deri, damar, kas vb.) birleştirmek, kanamayı durdurmak ve iyileşmeyi hızlandırmak için kullanılan cerrahi dikiş veya bu işlem için kullanılan iplikler

sütürasyon : lat. * suere (dikmek, iğneyle birleştirmek), sutura (dikiş, dikme, iğneyle birleştirme) + tio (isim yapım eki) (lat.); suturation (fra.) * bir yaranın veya cerrahi kesiğin dikiş (sütür) ile kapatılması işlemi; dokuların cerrahi olarak birbirine dikilmesi süreci

sütyen : lat., fra. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + tenere (tutmak, elinde bulundurmak) (lat.); sous (alt, altında, aşağıda) + tenir (tutmak, elde bulundurmak; sürdürmek), tien (tutan, elinde bulunduran, sürdüren) (fra.) * kadın göğüslerini desteklemek ve şekillendirmek için kullanılan iç giyim ürünü, sütyen, göğüs desteği

süva : ara. * sava (yerleşmek, bir yerde durmak; düz ve elverişli olmak; eşit olmak, denk olmak; düz olmak, aynı seviyede bulunmak), suva (eşit, denk, başka, hariç) * İslam öncesi Arap toplumunda (Cahiliye dönemi) tapınılan putlardan biri; rivayetlere göre Nuh kavminden kalma eski bir put geleneğine dayandırılır ve Kur’an’da Nûh kavmi putları arasında anılan isimlerden biri

süvari : ara. * savara (at binmek, çevirmek, kuşatmak), suvvar (binici, atlı) + i (ile ilgili, -a ait) * at üzerinde savaşan asker; atlı asker, binici asker

süve : tür. * söbek, sübek (oval, mil, kapı pimi veya sivri şey) * binaların kapı ve pencerelerinin etrafını çevreleyen, yağmur sularını cepheden uzaklaştıran, görsel zenginliğin yanı sıra, ısı yalıtım sistemlerinin (mantolama) sürekliliğini sağlayan ve yapıya estetik bir görünüm katan profil

süven : tür. * süye (dayanmak, yaslanmak, destek olmak) * bozuk ve gevşek arazilerde veya göçük açma işlemlerinde, bağ direklerinin üst ve yan kısımlarından arazi içine çakılarak sürülen ucu sivri tahta

süver : ara. * savvere (şekil vermek, tasvir etmek, yapılandırmak), sur (tasvir, yapı), suret (şekil, biçim, form), sure (yapı, oluşum; şekil, boru; kale; Kur'an'ın, ayetlerden oluşan 114 bölümünden her biri) * Kur'an'ın, belirli adette ayetlerden olusan bölümleri, sureler

süveter : ing. * sweat (terlemek) + er (-cı, yapan, eden eki) * terletici; genellikle gömlek üzerine giyilen, yün veya benzeri ipliklerden örülmüş, kolsuz veya uzun kollu kazak türü üst giysi

süveybe : ara. * savaba (isabet etmek, doğru hedefe ulaşmak, doğruyu bulmak; geri dönmek, ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek), savvaba (doğrulamak, doğru kabul etmek, isabet ettirmek, onaylamak), sevab (doğruluk, dürüstlük, yanlış olmama, isabetli olma); sevb (elbise, giysi, kıyafet) * küçük elbise, zarif giysi; İslam tarihinde Süveybe, Hz. Peygamber’in (sav) süt annelerinden biri olarak bilinen Ebu Leheb’in cariyesi olan kadının adı

süveyda : ara. * esved (siyah, kara), sevda (siyah şey, kara şey) * küçük siyah şey, siyah nokta, kara benek; kalbin karanlık ama kutsal noktası, ilahi sevgiyle yanan nokta, gaybın keşfedildiği mahal, ilahi nurların tecelli ettiği siyah nokta, kalbin iç noktası, kalbin özü, kalbin en derin noktası, kalbin iç karanlığı (mecazi)

süveyş : ara. * suveys (kökeni belirsiz kelime) * Mısır’da Kızıldeniz’i Akdeniz’e bağlayan Süveyş Kanalı ve çevresindeki liman şehri, Pelusium (pelos (çamur, balçık) (gre.) + ium (yer eki) (lat.), Clysma (klyzein (yıkamak, dalga vurmak, çarpmak) + ma (isim yapım eki) (gre.)

süyek : tür. * süngek, sünük (kemik; soy, köken) (sün (kırmak) + gek (isim yapım eki) ) * kemik; kırılan veya çatlayan kemikleri sabitlemek için kullanılan atel, cebire;

süyüm : tür. * si (akıtmak, dökmek, ince ince akma) + yim (isim yaım eki) * iğneye geçirilen tek bir sap iplik, kesilmiş iplik parçası

süzek : tür. * süz (sıvıyı geçirerek ayırmak) + ek (isim yapım ve araç eki) * sıvı içindeki katı parçaları ayırmak için kullanılan gözenekli araç, süzgeç, filtre

süzeni : far. * suzani (iğne işi, iğneyle yapılan) (suzan (iğne) + i (ile ilgili, -a ait) * kasnağa gerilmiş kumaş üzerine iğne veya tığ ile genellikle zincir işi tekniği kullanılarak yapılan geleneksel bir el işlemesi ve nakış türü

süzgeç : tür. * süz (sıvıyı geçirerek ayırmak) + geç (isim yapım ve araç eki) * sıvı içindeki katı parçaları veya istenmeyen unsurları ayırmak için kullanılan delikli/filtreli araç

süzgeçgagalılar : tür. * süzgeç (sıvı içindeki katı parçaları veya istenmeyen unsurları ayırmak için kullanılan delikli/filtreli araç) + gaga (ses yansımalı onomatopeik kelime; kuşların veya bazı hayvanların sert, boynuzsu, genellikle sivri uçlu ağız uzantısı; beslenme, savunma veya şekil verme işlevi gören yapı; mecazen öne çıkan burun, konuşma biçimi veya nesnelerin uç kısmı) + lı (ike, birlikte, beraber, sahibi) + lar (çoğul eki) * ördek, kaz ve flamingo gibi gagasının kenarlarında suyu ve çamuru süzerek içindeki besinleri tutmaya yarayan özel ince plakalar (lamel) bulunan, genellikle perde ayaklı su kuşlarını kapsayan bir kuş alt takımı

süzgün : tür. * süz (sıvıyı geçirerek ayırmak) + gün (sıfat yapım eki) * göz kapakları yarı kapalı, bakışı yavaş ve hafif yorgun/duygulu görünen; genellikle mahzun, bitkin veya romantik bir ifade taşıyan bakış için kullanılan sıfat

süzmek : tür. * süz (sıvıyı geçirerek ayırmak) + mek (fiil mastar eki) * bir sıvıyı içindeki katı parçacıklardan ayırarak geçirmek; bir şeyi ince bir tabakadan geçirerek temizlemek veya damlatmak; ayrıca mecazen dikkatle, uzun uzun ve kısarak bakmak (örneğin “gözlerini süzmek”)

süzülmek : tür. * süz (sıvıyı geçirerek ayırmak) + ül (dönüşlü fiil eki)+ mek (fiil mastar eki) * havada veya sıvıda dirençle karşılaşmadan yumuşak ve akıcı biçimde ilerlemek; aşağı doğru yavaşça akmak veya bir yüzey boyunca kayar gibi hareket etmek; mecazen zarifçe, hafifçe ilerlemek veya incelerek akmak

svadhisthana : san. * sva (kendi, öz, esas, asıl, temel) + adhistana (dayanak, temel, yerleşim yeri, ikamet) * kendi yeri, kendi dayanağı, kişinin kendi mekanı”; yoga ve Tantra geleneğinde insan bedenindeki yedi çakradan biri olan ve alt karın ve pelvis bölgesiyle ilişkilendirilen çakra, sakral çakra

svaha : san. * su (iyi, doğru) + aha, ahuti (sunmak, adak vermek) * sunuyorum; kabul olsun; ateşe veriyorum; Hinduizm’de özellikle Yajna (kurban/ateş töreni) sırasında mantraların sonunda ve ateşe adak sunulurken söylenen “sunuldu, kabul olsun” anlamındaki ritüel ünlem/ilahi ifade

svalbard ve jan mayen : nor., fle. * svalbard (soğuk kıyılar, soğuk kenar) (svalr (soğuk) + bard (kenar, kıyı, sahil) ) (nor., fle.) + ve (ile, birlikte, beraber, -da) (tür.) + Jan Mayen (17. yy Hollandalı kaptan Jan Mayen adından) (nor., fle.) * Kuzey Kutbu Okyanusu'nda yer alan ve idari olarak Norveç Krallığı'na bağlı olan iki özel bölgenin, Uluslararası Standardizasyon Örgütü (ISO) tarafından istatistiksel ve coğrafi amaçlarla tek bir grup altında toplanmış resmi adı

svaziland : ing. * Swazi (etnik grup) + land (yer, arazi, kara, ülke, toprak, arsa, memleket, diyar, vatan) * Güney Afrika’nın güneyinde yer alan, kuzey, batı ve güneyinde Güney Afrika Cumhuriyeti, doğusunda Mozambik ile komşu olan, denize kıyısı bulunmayan küçük bir Afrika krallığı

swap : ing. * swap (değiştirmek, değiş tokuş etmek, takas etmek, trampa etmek) * iki şeyin karşılıklı olarak yerini, konumunu veya sahipliğini değiştirme; finans ve bilgisayar bilimlerinde iki değerin, varlığın veya işlemin yer değiştirmesi / takas edilmesi

swastika : san. * svasti (refah, şans, talih) (su (iyi) + asti (oluş, varlık) + ka (olma durumu eki) ) * Güney Asya'da Budizm, Jainizm ve Hinduizm’de iyi şans veya maneviyat sembolü olarak kullanılmış olan, her bir kolu dik açıyla uzanan eşit kollu bir haç biçimindeki eski bir sembol (Nazi sembolü olarak da kullanılmıştır.)

swertia : isv., lat. * Swertia (İsviçreli botanikçi Erasmus Swert) (isv.) + ia (isim yapım eki) (lat.) * Swertia, Gentianaceae (gentianagiller) familyasından, acı tadı olan ve genellikle şifalı bitki olarak kullanılan otsu tür

swift : ing. * swift (hızla hareket etmek, süzülmek) * hızlı, çabuk, seri hareket eden; bilgisayar dünyasında Apple tarafından geliştirilen Swift adlı modern programlama dili; zoolojide “swift” adı verilen hızlı uçan kuş türleri; SWIFT (Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication / Dünya Çapında Bankalararası Finansal Telekomünikasyon Derneği) (bankalar arasında para transferini sağlayan küresel mesajlaşma ağı üzerinden gerçekleştirilen uluslararası banka havalesi (wire transfer) sistemi )

swing : ing. * sallamak, savurmak) * ileri-geri veya yanlara doğru ritmik sallanma hareketi; müzikte cazın ritmik alt türü; sporda (özellikle beyzbol, golf) vuruş hareketi; siyasette oyların/karar eğilimlerinin bir yönden diğerine kayması

swinger : ing. * sallamak, savurmak) + er (-cı, yapan, eden eki) * salınan, sallanma yapan kişi; karşılıklı partner değişimine dayalı cinsel yaşam tarzını benimseyen yetişkin birey

switch : ing. * switch (değiştirmek; değiştirme; anahtar) * elektrik devresini açıp kapamaya yarayan cihaz veya bir durumdan diğerine geçiş yapmayı sağlayan mekanizma veya araç; yerel bilgisayar ağlarında veri paketlerini doğru hedefe yönlendiren ağ cihazı

swot analizi : ing. * strengths (güçler, kuvvetler, kudretler) + weaknesses (zayıflıklar, zafiyetler) + opportunites (fırsatlar) + threats (tehditler) + analysis (analiz, çözümleme) * bir kurumun, projenin veya kişinin iç (güçlü-zayıf) ve dış (fırsat-tehdit) faktörlerini değerlendirerek stratejik durum analizi yapma yöntemi

sylvestris : lat. * silva, sylva (orman) + estris (ile ilgili,-a ait) * ormanlara ait, ormanda yetişen, orman kökenli, doğal orman yaşamına ait

symphorikarpos : gre., lat. * symphori (birlikte taşımak, birlikte götürmek) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + pherein (taşımak, götürmek, getirmek), phoros (taşıyan, taşıyıcı, götüren, getiren) + karpos (meyve, tohum) * Symphoricarpos, Caprifoliaceae (hanımeligiller) familyasından, küçük ve birleşik meyveler üreten, çalı formunda süs bitkisi

symphyotrikhum : gre., lat. * symphyo (birleşik) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + phyein (oluşmak, büyümek, gelişmek) ) + trikhos (kıl, tüy, saç, saçak, tel) (gre.), trikhum (lat.) * Symphyotrichum, Asteraceae (papatyagiller) familyasından, birleşik çiçek başaklarına sahip ve çoğunlukla mor veya pembe çiçek açan otsu bitki

symphytum : gre., lat. * symphyein (birleşmek), symphyo (birleşik) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + phyein (oluşmak, büyümek, gelişmek) ) (gre.) + tum (isim yapım ve bitki eki) (lat.) * Symphytum, Boraginaceae (boragigiller) familyasından, kökleri şifalı olarak kullanılan, birleşik yapraklara sahip otsu bitki türü

symplocaceae : lat., gre. * symplokos (birbirine geçmiş, birleşmiş, dolanmış) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + plekein (örmek, birbirine geçirmek, birleştirmek) + os (sıfat yapım eki) ) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * Ericales takımına (erika mürverlergiller takımı) bağlı, genellikle sıcak ve ılıman (tropikal ve subtropikal) bölgelerde yetişen çiçekli bitki familyası, simplokosgiller

synbranchidae : gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + brankhia (brankhios (solungaç) + a (çoğul eki) ) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat) * yılanbalığına benzeyen, uzun ve yılanımsı gövdeli tatlı su balıklarını kapsayan familya, bataklık yılanbalığıgiller

syngnathidae : gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + gnathos (çene) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * denizatları, deniz iğneleri ve akrabalarını kapsayan balık familyası, deniz iğnesigiller

syngnathus : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + gnathos (çene) * çeneleri birleşmiş olan, birleşik çeneli; deniz iğneleri

synodontidae : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + odous (diş), odontos (diş ile ilgili) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * genellikle tropikal ve subtropikal denizlerde yaşayan, dişleri birbirine yakın veya birleşik görünümlü olan balıkları kapsayan familya, kertenkelebalığıgiller

synurus : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ouros (kuyruk) * Synurus, Asteraceae (papatyagiller) familyasından, sarkık çiçek salkımlarına sahip, gösterişli otsu bir bitki türü

syringomyeli : gre. * syrinx, surinx (tüp, boru; panflüt; boru biçimli nesne, kanal) + myelos (ilik, omurilik, kemik iliği) + eia (isim yapım ve durum eki) * omurilik içinde sıvı dolu boşluk (kist/siringks) oluşmasıyla karakterize, ilerleyici nörolojik hasara yol açabilen, genellikle ağrı ve sıcak-soğuk duyusu kaybı gibi duyusal bozukluklarla seyreden omurilik hastalığı

syrphidae : gre., lat. * syrphus (bir sinek cinsi) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * çiçek sineklerini ve uçuş sırasında havada asılı kalabilen benzer sinekleri kapsayan familya, çiçek sinekleri familyası, çift kanatlı (Diptera) böcek familyası

ş : tür. * ş, Ş * Türkçe alfabenin 23. harfi (S'den sonra, T'den önce)

şabalak : tür. * şaba (yalpalamak, beceriksiz olmak, bocalamak) + lak (sıfat yapım eki) * yalpalayan, beceriksiz; aptal, alık, sersem, budala, moron, idiot; kendini esprili veya bilgili sanan ancak pot kıran, ortama uyum sağlayamayan veya kaba saba hareketleri olan, şabalak

şaban : ara. * şa’ba (bölünmek, bölmek, ayırmak, kısımlara ayrılmak, dağılmak), şube (kısım, bölüm, departman) * bölen, bölücü, ayırıcı (Receb ile Ramazan aylarını bölmesinden); erkek ismi

şabanözü : ara. * şaban (bölen, bölücü, ayırıcı (Receb ile Ramazan aylarını bölmesinden); erkek ismi) * Çankırı'nın bir ilçesi

şabat : ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) * Yahudi dininde haftanın yedinci günü olan kutsal dinlenme günü; Cuma gün batımından Cumartesi gün batımına kadar süren, çalışmanın yasak kabul edildiği ibadet ve istirahat zamanı

şabih : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek) * benzeyen, misil olan

şablon : alm. * Schablone (karton/metal kalıp, model) * tekrar eden işler için kullanılan kalıp, model veya taslak; yazı, tasarım, üretim veya düşünce süreçlerinde standartlaştırılmış yapı

şad : far., ara. * şada (sevinmek, neşelenmek) * mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin

şadan : far., ara. * şada (sevinmek, neşelenmek) (far.) + an (sıfat yapım eki) (ara.) * f. mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin

şadırvan : far. * şadravan (örtü, perde; taht örtüsü; tente, çadır, gölgelik) (şad (mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin) + revan (akıcı, akan, hareket eden, giden) * cami, medrese ve avlularda bulunan, ortasında fıskiye olan abdest alma çeşmesi; ayrıca mimaride suyun aktığı havuzlu yapı elemanı

şadi : far., ara. * şada (sevinmek, neşelenmek), şad (mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin) + i (ile ilgili, -a ait) * neşeli, sevinçli olan; sevinçle ilgili; erkek ismi

şadiye : far., ara. * şada (sevinmek, neşelenmek), şad (mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin) + iye (isim yapım eki) (ile ilgili, -a ait) + e (dişil eki) ) * neşeli, sevinçli olan; sevinçle ilgili; kadın ismi

şadkam : far. * şad (mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin) + kam (sevgi, arzu, zevk) * muradına ermiş, isteğine kavuşmuş, bahtiyar olmuş, mutlu olmuş

şadman : far. * şada (sevinmek, neşelenmek), şad (mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin) + man (sıfat yapım eki) * sevinç içinde olan, neşeli, sevinçli, mesrur, bahtiyar; neşe, sevinç, mutluluk; kadın ismi

şaduman : far. * şada (sevinmek, neşelenmek), şad (mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin) + man (sıfat yapım eki) * sevinç içinde olan, neşeli, sevinçli, mesrur, bahtiyar; neşe, sevinç, mutluluk; kadın ismi

şadüman : far. * şada (sevinmek, neşelenmek), şad (mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin) + man (sıfat yapım eki) * sevinç içinde olan, neşeli, sevinçli, mesrur, bahtiyar; neşe, sevinç, mutluluk; kadın ismi

şafak : ara. * şafaka (kızarmak, kızıllaşmak, alacakaranlık rengi olmak) * gün doğumundan önce veya gün batımından sonra gökyüzünde görülen kızıllık, alacakaranlık ışığı; günün ilk ışıkları ve sabahın başlangıcı, tan zamanı

şafi : ara. * şafa (iyileşmek, sağlık bulmak, şifa bulmak; iyileştirmek, sağlık vetmek, şifa vermek), şifa (iyileşme, sağlık bulma) * iyileştiren, sağlık veren, sağlığına kavuşturan, şifa veren

şafi : ara. * şafaa (eşlemek, çift yapmak, ikilemek, ikili yapmak, araya girmek) * bir kimse adına aracı olup onun affedilmesini veya isteğinin kabul edilmesini sağlayan; dini bağlamda, birinin suçlarının, günahlarının bağışlanması için Allah katında aracılık eden, şefaat eden

şaft : ing. * shaft (dal, çubuk, mil, eksen, aks) * bir motorun hareketini ileten ve ucuna çarklar, tekerlekler, pervane vb. bağlanan demir mil, aks, dingil

şaful : ara. * şakul (düşey doğrultuyu bulmaya yarayan, ipin ucuna asılı ağırlık, çekül) * balcılıkta veya kırsal kesimlerde bal sağımı ve muhafazası için kullanılan küçük, özel tekne veya kap, bal konulan ufak tekne

şagil : ara. * şagala (uğraşmak, meşgul olmak, iş ile ilgilenmek, bir boşluğu veya alanı veya makamı işgal etmek), şugl (uğraşma, uğraşı, uğraş, işgal), işgal (uğraştırma, kaplama, doldurma, meşgul etme) * işgal eden, tutan; meşgul eden, meşgul edici; meşgul olmayı gerektiren; bir mülkte oturan

şah : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) * İran ve tarihi Türk-İslam devletlerinde kral, hükümdar anlamına gelen ünvan; satrançta en önemli taş olan “kral" (shah, échec, Schah (kral, hükümdar) (ing., fra., alm.) )

şah damarı : far., tür. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) (far.) + damar (kan vücutta dolaşımını sağlayan esnek tüp şeklinde yapı) (dam (küçük yuvarlak parçalar halinde akmak, damlamak) + ar (-cı, yapan, eden eki) ) + ı (iyelik eki) (tür.) * boynun iki yanında bulunan ve kalpten beyne kan taşıyan karotis atardamarı

şah mat : far., ara. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) (far.) + mat (öldü) (ara.) * kral öldü; kralın hareket edemeyecek şekilde tehdit altında kalması ve oyunun bitmesi; kesin yenilgi veya çıkışsız durum (mecazi)

şahab : ara. * şahaba (parlamak, alevlenmek, yanmak; fışkırmak) * kıvılcım, parlayan ışık, göktaşı, alev gibi ışık saçan şey; erkek ismi

şahabettin : ara. * şahaba (parlamak, alevlenmek, yanmak; fışkırmak), şihab (kıvılcım, parlayan ışık, göktaşı, alev gibi ışık saçan şey) + el (ön ek, artikel) + din (borç, yükümlülük, alacak-verecek ilişkisi, haysiyet, azizlik, izzet, iyilik yolundaki faaliyetler bütünü) * dinin parıltısı, dinin ışığı; erkek ismi

şahadet : ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) + et (isim yapım eki) * tanıklık etme, bir olaya şahitlik yapma; İslam’da “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun resulü olduğuna tanıklık etme” anlamındaki inanç beyanı; şehitlik (Allah yolunda ölme)

şahadetname : ara., far. * şahadet (tanıklık, şahitlik) (şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) + et (isim yapım eki) ) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir kişinin eğitimini tamamladığını, bir işi yapmaya yetkili olduğunu veya bir durumu resmi olarak belgeleyen diploma, sertifika; Osmanlı’da özellikle medrese mezuniyet belgesi

şahamet : ara. * şahm (yağ, iç yağ), şahim (semiz, besili, yağlı) * semizlik, yağlılık, besililik, şişmanlık

şahan : far * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + an (çoğul eki) * şahlar, krallar, padişahlar

şahane : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) * gösterişli, görkemli, mükemmel, harika, muhteşem

şahap : ara. * şahaba (parlamak, alevlenmek, yanmak; fışkırmak) * kıvılcım, parlayan ışık, göktaşı, alev gibi ışık saçan şey; erkek ismi

şahbanu : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + ı (tamlama eki) + huban (güzeller, iyiler) (hub (güzel, iyi) + an (çoğul eki) ) * güzelletin şahı/efendisi; Osmanlı hanedanında kız çocuklarına verilen geleneksel ve tarihi bir unvan veya isim

şahbaz : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + baz (şahin) * iri ve beyaz doğan kuşu; bir şeyi hızla ve keskin bir şekilde yakalama veya avlama yeteneği olan kişi veya hayvan; çevik ve becerikli

şaheser : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) (far.) + eser (yapıt, yapı, eser, iz, işaret, nişan) (ara.) * en üstün eser, başyapıt; sanat, edebiyat veya zanaatta en yüksek düzeyde kabul edilen usta işi eser

şaheste : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + hasti (olmak, var olmak; uyumlu, yavaş) * şah’a layık; seçkin, yakışır, layık, zarif, çok zarif ve değerli

şahıs : ara. * şahasa (göze çarpmak, belirgin olmak, belirmek, yükselip görünmek) * birey, kişi, ferd, şahs

şahi : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + i (ile ilgili, -a ait) * dini musiki (ilahiler gibi) veya klasik Türk müziği repertuvarında, bir makamın (şarkı veya ilahinin) şah perdesi ve civarında icra edildiği, zirve sesleri kullandığı coşkulu ve tiz perdeli yorumunu tanımlayan sıfat

şahid : ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) * bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden, tanık

şahika : ara. * şahaka (yüksek olmak, yükselmek) * çok yüksek, ulaşılması zor yer; dağların en yüksek noktası, zirve, doruk; bir şeyin en üst seviyesi, tepe noktası, doruk noktası

şahim : ara. * şahm (yağ, iç yağ) * semiz, yağlı, şişman, besili

şahin : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + in (küçültme eki) * Falconidae/Accipitridae (Atmacagiller/Kartalgiller) familyasından, keskin pençeli, avcı ve güçlü bir yırtıcı kuş türü

şahinbey : far. * şahin (Falconidae/Accipitridae (Atmacagiller/Kartalgiller) familyasından, keskin pençeli, avcı ve güçlü bir yırtıcı kuş türü) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + in (küçültme eki) ) (far.) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) (tür.) *

şahit : ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) * bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden, tanık

şahlanmak : far., tür. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) (far.) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * at ön ayaklarını kaldırarak dikleşmek; coşmak, yükselmek, büyük bir enerjiyle harekete geçmek veya güçlenmek (mecazi)

şahm : ara. * şahm (yağ, iç yağ) * etler arasında bulunan yağ, iç yağı, don yağı

şahmaran : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + maran (yılanlar; yöneticiler, başkanlar, reisler) (mar (yılan; yönetici, başkan, reis) + an (çoğul eki) ) * yılanların şahı; Anadolu, İran ve Mezopotamya folklorunda üstü insan, altı yılan bedenli bilge kraliçe yılan olarak anlatılan mitolojik figür; Mardin kökenli, insan kafalı, yılan vücutlu figür

şahmeran : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + maran (yılanlar; yöneticiler, başkanlar, reisler) (mar (yılan; yönetici, başkan, reis) + an (çoğul eki) ) * yılanların şahı; Anadolu, İran ve Mezopotamya folklorunda üstü insan, altı yılan bedenli bilge kraliçe yılan olarak anlatılan mitolojik figür; Mardin kökenli, insan kafalı, yılan vücutlu figür

şahmerdan : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + mard, merd (adam, insan, erkek) + an (çoğul eki) * ağır cisimleri kaldırıp düşürerek çakma/ezme işlemi yapan düşürme ağırlıklı çekiç düzeni, mekanik tokmak

şahs : ara. * şahasa (göze çarpmak, belirgin olmak, belirmek, yükselip görünmek) * birey, kişi, ferd, şahıs

şahsen : ara. * şahs (birey, kişi, ferd, şahıs) + en (olarak, itibarıyla) * kişisel olarak, kendi adıma, bizzat ben; bireysel olarak, ferden

şahsi : ara. * şahs (birey, kişi, ferd, şahıs) + i (ile ilgili, -a ait) * kişiye özel, kişisel, bireysel, ferdi

şahsiyat : ara. * şahs (birey, kişi, ferd, şahıs) + i (ile ilgili, -a ait) + yat (çoğul eki) * kişilikler

şahsiyet : ara. * şahs (birey, kişi, ferd, şahıs) + i (ile ilgili, -a ait) + et (isim yapım eki) * bir kişinin karakteri, ahlaki ve zihinsel yapısı; kişilik, karakter, itibarlı kimlik

şahsüvar : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + süvar (atlı, binici, at binen) * yüksek rütbeli süvari, seçkin binici; çok yetenekli, üstün savaşçı, iyi ata binen yiğit erkek

şahtere : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + tereh, tera (yeşil ot, sebze) * genellikle yol kenarlarında ve tarlalarda kendiliğinden yetişen, kanı temizleme ve karaciğer fonksiyonlarını destekleme amacıyla geleneksel tıpta kullanılan, karaciğer ve kan temizleyici olarak anılan otsu bir bitki, yer sümbülü, delice ot, Fumaria officinalis

şahteregiller : far., tür. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + tereh, tera (yeşil ot, sebze) (far.) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * genellikle yol kenarlarında ve boş arazilerde yetişen, ince yapraklı, otsu ve çiçekli bitkilerden oluşan şahtere bitkileri ailesi, Fumariaceae

şahtur : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + tur, tura (taşıma, yük, araç; ağ, tuzak, kafes, örtü) * altı düz, genellikle nehirlerde ve sığ sularda yük veya insan taşımak amacıyla kullanılan bir tür küçük tekne veya sal

şahzade : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + zade (-den doğmuş, oğlu, kızı, soyundan) * şah oğlu, hükümdar veya padişah oğlu, prens

şai : ara. * şae (dilemek) * dileyen

şaibe : ara. * şa'iba (karışmak, kirlenmek, bozulmak) * bir şeye karışmış kusur, leke, kir; şüphe, ayıp, hile veya güvenilirliği zedeleyen durum (mecazi)

şair : ara. * şi'r (sezmek, kavramak, algılamak), şiir (sezgi, kavrayış, algı) * özel bir anlama yeteneğine sahip olan, şiir yazan

şairane : ara., far. * şair (şiir yazan) (ara.) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) * şiire özgü, şiir gibi, duygulu ve estetik; şiirsel, romantik, hayal gücü yüksek (ifade biçimi)

şaire : ara., far. * şair (şiir yazan) + e (dişil eki) * şiir yazan kadın

şak : ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak, çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma) * bir şeyi boydan boya yarmak, iki parçaya ayırmak, çatlatmak, yarmak, ayırmak

şaka : ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak, çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma) * sözle durumu bozma, gerçekliği kırma; ciddi olmayan, güldürmek veya eğlendirmek amacıyla yapılan latife, oyunlu söz veya davranış (ciddiyetin kırılmasıyla ortaya çıkan eğlenceli söz/davranış bağlamında)

şakak : ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak, çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma) * başın sağ ve sol yanındaki, göz ile kulak arasındaki bölge, başın yan tarafı, temporal bölge

şakavet : ara. * şakiya (bedbaht olmak, mutsuz olmak, talihsiz olmak, kötü talihi olmak, azmak) * eşkıyalık, haydutluk, yol kesicilik veya eşkıya gibi davranma; bedbahtlık, mutsuzluk

şakayık : ara. * şakika (anemon, Manisa lalesi) * Paeoniaceae (şakayıkgiller) familyasından, bahar ve yaz aylarında açan, kat kat ve gösterişli yapraklara sahip çok yıllık kokulu bir süs bitkisi, paeonia (Antik Yunan mitolojisinde yer alan hekimlik tanrısı Asklepios'un öğrencisi Paeon'dan)

şakımak : tür. * şak (ses yansımalı onomatopeik kelime) + ı (bağlaç eki) + mak (fiil mastar eki) * ötücü kuşlar ezgili ses çıkarmak, ötmek, şakramak; terennüm etmek, çok konuşmak, çenesi düşmek; güzel şarkı söylemek veya şiir okumak

şakır şakır : tür. * şakır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + şakır * kolaylıkla, iyi bir biçimde, akıcı olarak; çok parlak ve ışıklı olarak

şakırdamak : tür. * şakır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + da (dönüşlü fiil) + mak (fiil mastar eki) * küçük, sert ve ritmik sesler çıkararak tıkır tıkır ses vermek; özellikle su, yağmur, metal veya ince parçacıklar çarpışarak ses çıkarmak

şaki : ara. * şakiya (bedbaht olmak, mutsuz olmak, talihsiz olmak, kötü talihi olmak, azmak), meşakkat (zorluk, sıkıntı), muşteki (şikayet eden, yakınan) * bedbaht, mutsuz; azgın, asi, isyankar, günahkar, kötü kimse, şekiy

şakik : ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak, çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma) * ikiye bölünmüş bir şeyin yarısı; öz kardeş

şakika : ara. * şakik (ikiye bölünmüş bir şeyin yarısı; öz kardeş) + a (dişil eki) * çatlak, yarık; öz kız kardeş

şakil : ara. * şakala (oluşmak, biçimlenmek, şekillenmek, meydana gelmek), teşekkul (oluşum, biçimlenme, şekillenme, meydana gelme) * benzemiş, şekillenmiş, biçim almış

şakile : ara. * şakala (oluşmak, biçimlenmek, şekillenmek, meydana gelmek), teşekkul (oluşum, biçimlenme, şekillenme, meydana gelme) * yaratılış, seciye, mizaç, karakter, tiynet, seciye, huy, yaratılış; yol, usül, tarz

şakir : ara. * şakara (teşekkür etmek, şükran duymak, övmek, minnettarlık belirtmek), şukr (teşekkür, övgü, minnet), teşekkur (övme, minnettarlık belirtme) * şükreden, şükran duyan, minnet eden, teşekkür eden; erkek ismi

şakird : far. * şag, şak (istek, arzu, heves) + gird (taşıyan, yapan, tutan, alan, işlevi yerine getiren, ele geçiren, fetheden) * bir ustanın veya öğreticinin yanında öğrenim gören, yetişen kişi, öğrenci, talebe, çırak

şakire : ara. * şakara (teşekkür etmek, şükran duymak, övmek, minnettarlık belirtmek), şukr (teşekkür, övgü, minnet), teşekkur (övme, minnettarlık belirtme), şakir (şükreden, şükran duyan, minnet eden, teşekkür eden; erkek ismi) + e (dişil eki) * şükreden, şükran duyan, minnet eden, teşekkür eden kadın; kadın ismi

şakirt : far. * şag, şak (istek, arzu, heves) + gird (taşıyan, yapan, tutan, alan, işlevi yerine getiren, ele geçiren, fetheden) * bir ustanın veya öğreticinin yanında öğrenim gören, yetişen kişi, öğrenci, talebe, çırak

şakis : ara. * şakasa (ortak olmak, hissedar olmak, pay sahibi olmak) * şerik, ortak, pay sahibi, paydaş, hissedar; hisse, nasip, pay

şakk : ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak, çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma) * yarık, çatlak; yarılma, çatlama, ayrılma; yırtma; kırma; eziyet, zahmet,

şakkadak : tür. * şakk (sert, ani kopma/çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + dak (pekiştirme eki) * ani ve sert bir kırılma, kopma veya düşme sesini anlatan yansıma; birden bire, çat diye

şaklaban : ara. * şaka (sözle durumu bozma, gerçekliği kırma; ciddi olmayan, güldürmek veya eğlendirmek amacıyla yapılan latife, oyunlu söz veya davranış (ciddiyetin kırılmasıyla ortaya çıkan eğlenceli söz/davranış bağlamında) + laban (pejoratif isimleştirme eki) * gülünç davranışlar sergileyerek başkalarını eğlendirmeye çalışan, ciddi olmayan, palyaço, maskara, soytarı

şaklamak : tür. * şak (ani, keskin ses, çarpma, vurma sesi, kesme sesi) + la (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sert ve ani bir “şak” sesi çıkarmak; vurma, çarpma veya kırılma sonucu keskin sesle patlamak/çatlamak; ani hareket etmek veya hızlıca tepki vermek (mecazi)

şakon : isp. * chacona (güzel, hoş, sevimli, cici) * Barok müzikte kullanılan, genellikle yavaş tempolu, sürekli bas (ostinato) üzerine kurulu dans ve müzik formu; İspanyol kökenli bir eski zaman dansı (chic (şık) (ing., fra., alm.) )

şakrak : tür. * şak (neşeli/çıtırtılı ses, canlılık çağrışımı) + rak (pekiştirme eki) * neşeli, canlı, cıvıl cıvıl; özellikle kuşlar için “ötüşü canlı ve sürekli”

şakşak : tür. * şak (ani, keskin ses, çarpma, vurma sesi, kesme sesi) + şak * alkış veya ritim tutmak için kullanılan, iki sert parçanın birbirine vurulmasıyla “şak şak” sesi çıkaran araç; sürekli ve abartılı alkışlama, pohpohlama

şakşuka : tür. * şak (ani, keskin ses, çarpma, vurma sesi, kesme sesi) + şuk ("şak" kelimesini tamamlayıcı fonetik ek) + a (isim yapım eki) * özellikle patlıcan, biber, domates gibi sebzelerin kızartılıp sosla birleştirildiği Ege-Akdeniz mutfağına ait meze/yemek

şakul : ara. * şakala (ölçmek, biçim vermek, şekillendirmek, dengelemek, bağlamak) * bir ipin ucuna asılmış konik veya silindirik bir ağırlıktan oluşan, yer çekimi sayesinde yüzeylerin yere tam dik (düşey) olup olmadığını kontrol etmeye yarayan ölçüm aleti, çekül

şakül : ara. * şakala (ölçmek, biçim vermek, şekillendirmek, dengelemek, bağlamak) * bir ipin ucuna asılmış konik veya silindirik bir ağırlıktan oluşan, yer çekimi sayesinde yüzeylerin yere tam dik (düşey) olup olmadığını kontrol etmeye yarayan ölçüm aleti, çekül

şal : far. * şal (keçi yünü örtü) * omuzlara, üst gövdeye ve kollara ve bazen de başın üzerine gevşek bir şekilde giyilen ince yün kumaştan örtü

şalak : tür. * sal (salmak, serbest bırakmak) + ak (sıfat yapım eki) * büyümemiş, olgunlaşmamış kavun, karpuz (kavun, bir salatalık cinsidir)

şalazyon : gre. * khalaza (dolu tanesi, sert yumru) + ion (isim yapım eki) * göz kapağındaki Meibomian (yağ) bezlerinin tıkanmasına bağlı gelişen, genellikle ağrısız küçük kist/şişlik; arpacık benzeri ama enfeksiyonsuz kitle

şale : fra. * chalet (dağ kulübesi, çoban evi, çoban kulübesi) * Alpler bölgesinde geleneksel olarak kullanılan, ahşap yapılı dağ evi/kulübe; kayak merkezlerinde ve tatil bölgelerinde bulunan kır evi tarzı konaklama yapısı

şalgam : tür. * şalgam (turp benzeri kök sebze) * turpgillerden, kök kısmı yenilen bir bitki, turnip, Brassica rapa); Türkiye’de özellikle Adana-Mersin yöresine özgü fermente mor havuç ve bulgur suyundan yapılan ekşi içecek, şalgam suyu

şalık han : tür. * şalık (güçlü, iri, kaba kuvvetli) + han (şah, kral, hükümdar, kağan) * Türk destan ve halk anlatılarında geçen, çoğunlukla efsanevi veya yerel varyantlı bir kahraman/hükümdar adı

şali : far. * şal (şal, tiftik, yünlü kumaş) + i (isim yapım eki) * tiftikten (Ankara keçisi tüyü) veya kamgarn ipliğinden dokunan, genellikle şal, atkı, boyunluk ve bayrak yapımında kullanılan, yumuşak ve hafif bir yapıya sahip ince bir kumaş türü

şallak : tür. * şal (dağılmak, düzensizleşmek, savrulmak) ) + ak (sıfat yapım eki) * dağınık, özensiz, savruk; yarı çıplak, üstü başı perişan

şalom : ibr. * şalam (bütünlük, tamam olmak, barış içinde olmak) (ibr.); selam (esenlik, güvenlik ve barış dileme” sözü; sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz olma; merhaba, hoşçakal) (ara.) * esenlik, güvenlik ve barış dileme” sözü; sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz olma; merhaba, hoşçakal

şalpazarı : tür. * şal (keçi yünü örtü; omuzları, boynu veya başı örtmek için kullanılan, kare veya dikdörtgen şeklinde, ince yün, ipek veya kaşmir gibi kumaşlardan üretilen uzun ve geniş bir giysi veya moda aksesuarı) + pazar (ürün ve hizmet alış-satış yeri, çarşı, market) + ı (iyelik eki) * Trabzon’un bir ilçesi

şalt : alm. * schalten (devreye sokmak, anahtarlamak, açmak (elektrik sistemi) ) * elektrik devrelerini kontrol etmek, açıp kapatmak ve korumak amacıyla kullanılan anahtarlama ve kontrol elemanlarının genel adı

şalter : alm. * schalten (devreye sokmak, anahtarlamak, açmak (elektrik sistemi) ) + er (-cı, yapan, eden eki) * elektrik akımını açıp kapamaya yarayan anahtar/devre kesici, switch, anahtar, açma-kapama düğmesi

şal-u şepik : far., kür. * şal (keçi yünü örtü) (far.) + u (bağlaç) + şepik (cepken) (kür.) * Kürt yöresel kıyafeti olan, koyunun sırt yününden ince iplikle dokunmuş olan şalvar ve cepken, kısa ve çoğu elle dokunmuş yelek, şal, şapik

şalupa : fra. * chaloupe (genellikle güvertesi olmayan, hafif yelkenli veya kürekli tekne) * küçük, açık güverteye sahip kürek veya motorla kullanılan tekne (salupa/filika türü); gemilerde kıyıya çıkmak, yük veya personel taşımak için kullanılan yardımcı deniz aracı

şalvar : far. * şal (bacak) + var (örtü, korunak) * belden bağlanan, paçaları bol ve geniş kesimli geleneksel pantolon türü

şam : ara. * dimaşk (suları bol, sulak yer), şam (kuzey) * Suriye’nin başkenti

şamama : ara. * şemm (güzel koku) * çok güzel kokulu, elma büyüklüğünde, yenmeyen süs amacıyla yetiştirilen küçük bir kavun türü

şaman : tun. * şaman (içten gelen ateşle coşma, vecde girme; ruhsal ateşlenme) (şam (yanmak, ısınmak, ateşlemek) + an (isim yapım eki) ) * kahin, büyücü, ruhban, hayaletlerle iletişim kuran, gölgeler ile temas kuran

şamandıra : gre. * simadoura (yüzer işaret, buoy) (sema, sima (işaret, belirti, sinyal) + dura (isim yapım eki) * deniz, göl veya akarsu gibi sularda bir yeri, hattı veya tehlikeyi göstermek amacıyla su üzerinde yüzen, konum belirleme ve işaretleme işlevi gören sabit veya bağlı yüzer cisim

şamanist : tun., lat. * şaman (içten gelen ateşle coşma, vecde girme; ruhsal ateşlenme) (şam (yanmak, ısınmak, ateşlemek) + an (isim yapım eki) ) (tun.) + ista (isim yapım ve durum eki) (lat.) * ruhlarla iletişim kuran dinin mensubu; şamanizme bağlı olan, şamanizm inancını benimseyen kimse

şamanizm : tun., lat. * şaman (içten gelen ateşle coşma, vecde girme; ruhsal ateşlenme) (şam (yanmak, ısınmak, ateşlemek) + an (isim yapım eki) ) (tun.) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.) * şaman (kam) adı verilen dini liderlerin, trans durumuna geçerek doğa ruhlarıyla, atalarla, görünmeyen varlıklarla, görünmeyen ruhlar alemiyle iletişim kurduğu, doğa ve atalar kültüne dayanan, trans, ayin, tedavi ve kehanet pratiklerini içeren inanç ve ritüel sistemi

şamar : tür. * şam (vurma, darbe sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + ar (son ek) * elin içiyle yüze veya başın yan tarafına atılan tokat; mecazen sert azar veya küçük düşürücü darbe

şamar oğlanı : tür. * şamar (elin içiyle yüze veya başın yan tarafına atılan tokat; mecazen sert azar veya küçük düşürücü darbe) + oğlan (oğul (erkek çocuk) + an (küçültme eki) ) + ı (iyelik eki) * iş yerinde, okulda veya sosyal hayatta suçu veya hatası olmadığı halde başkalarının hatası yüzünden sürekli ve haksız yere suçlanan, azarlanan, cezalandırılan ve başkalarının öfkesini üzerine çeken, kendisini savunamayan kimse, günah keçisi

şamata : ara. * şamita (birinin sıkıntısıyla eğlenmek, alay etmek, dalga geçmek) şamatat (gürültü, velvele, yaygara) * yüksek sesli gürültü, patırtı, velvele veya şakayla karışık eğlence ve yaygara

şambaba : ara. * şam (kuzey;Suriye’nin başkenti) + baba (evlat sahibi erkek)/rum (Yunan) baba (18. yüzyılda Avrupa'da popüler olan, maya ile kabartılan ve romla ıslatılan mayalı kek) * Türk mutfağına özgü, maya ve unla hazırlanan, süngerimsi, ıslak kek kıvamında bir dokusu olan, genellikle tek porsiyonluk özel kalıplarda pişirilir, şerbetlendikten sonra üzerine kaymak eklenerek servis edilen şerbetli bir hamur tatlısı (ismini Suriye'nin tatlı kültürüyle ünlü Şam şehri ile Fransız mutfağına ait romlu bir tatlı olan "Baba au rhum" (romlu baba) kekinin birleşiminden alır.)

şambrel : fra. * chambre à air (chambre (oda, hücre) + à (-lı, ile, birlikte, beraber, sahibi) + air (hava) ) * bisiklet, motosiklet ve bazı otomobil tekerleklerinde kullanılan lastiğin en iç kısmındaki şişirilebilir hava tüpü; dış lastiğin (dış tekerlek) içine yerleştirilen ve sibop aracılığıyla hava basılarak tekerleğin şeklini alıp hacim kazanmasını sağlayan kauçuk yapılı esnek bir iç lastik

şamdan : far. * şem (mum, kandil) + dan (tutan, alan, taşıyan, kap, muhafaza eden, bulunduran) * mum veya kandil gibi ışık kaynaklarını dik tutmaya ve sabitlemeye yarayan, metal, cam, ahşap veya taş gibi malzemelerden üretilen, ev dekorasyonunda, yemek masalarında veya şömine üstlerinde şık bir aksesuar olarak tercih edilen genellikle dekoratif amaçlı kullanılan ayaklı aydınlatma aracı

şamfıstığı : ara. * şam (kuzey;Suriye’nin başkenti) + fustuk (botanik açıdan farklı olan çeşitli bitkilerin çerez olarak yenen meyvelerine verilen isim; kabuklu yenilebilir yemiş, çam veya antepfıstığı türü) (ara.), pistakion (gre.) + ı (iyelik eki) (tür.) * Sakızağacıgiller familyasından olan, içi yeşil, dışı sert bir kemik kabukla kaplı olan, kuruyemiş olarak doğrudan tüketildiği gibi, başta baklava olmak üzere çeşitli tatlılarda, çikolatalarda ve yemeklerde sıkça kullanılan yeşil renkli yemiş

şamiha : ara. * şamaha (yükselmek, başını dik tutmak, ululanmak, yücelmek) * yüce, yüksek, göğe doğru yükselen; kibirli, gururlu; yüksek yerler, tepeler, yüksekler

şamil : ara. * şamala (kuşatmak, çevrelemek, içine almak, sarmak, kapsamak, kaplamak) * içine alan, kaplayan, kapsayan, genel olarak içeren; erkek ismi

şampanya : lat. * campania (açık ve düz arazi, kır, kırsal bölge) (lat.); campagne (fra.) * Fransa'nın kuzeydoğusundaki Şampanya (Champagne) bölgesinde, belirli kurallar ve üzüm türleriyle (genellikle Chardonnay, Pinot Noir ve Pinot Meunier üzüm türleri) üretilen, şişe içerisinde ikinci bir fermantasyon süreci geçirdiğinden, kendine has doğal karbondioksit baloncuklarına (efervesan) sahip olan özel bir köpüklü şarap

şampiyon : lat. * campus (alan, saha, arazi, meydan), campio (arenada savaşan kişi, yarışmacı) (lat.); champion (fra.) * bir yarışmada, turnuvada veya mücadelede birinci olan kişi veya takım; ulusal veya uluslararası bir yarışmada, ligde veya turnuvada birinciliği elde eden, en üstün dereceyi alan kişi veya takım; mecazen bir konuda en başarılı, üstün kişi; bir fikrin, davanın veya projenin en ön safında duran, onu savunan veya yürüten öncü

şampuan : san., hin. * champayati (yoğurur, ovar) (san.); champo (yoğurmak, masaj yapmak) (hin.); shampoo (ing.) * saç ve/veya vücudu temizlemek için kullanılan sıvı temizleyici; saçları ve saç derisini kir, yağ ve kepekten arındırmak için özel olarak geliştirilmiş, genellikle kokulu ve köpüren bir kişisel temizlik ürünü

şan : ara. * şan (durum, hal, önem, değer, itibar, saygınlık, nam, şöret) * bir kişinin toplumdaki değeri ve tanınırlığı ün, şöhret, itibar, şeref, saygınlık, repütasyon

şandel : lat. * candelarius (mumla ilgili) (candela (mum) + arius (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); chandelier (mumluk, avize) (fra.) * tavana asılan, çok kollu avize; özellikle kristal veya süslü büyük aydınlatma aracı; futbolda topun havadan, genellikle kalecinin üzerinden aşırtılarak yüksek bir kavisle hedefe gönderilmesi

şane : far. * şane (tarak) * saçı taramaya yarayan alet veya herhangi bir tarak biçimindeki nesne

şangır : tür. * şangır (cam kırılması sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * genellikle cam, porselen veya metal gibi sert ve kırılgan eşyaların birbirine çarparak veya kırılarak çıkardığı yüksek ve tiz ses

şangırdamak : tür. * şangır (cam kırılması sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * tabak, bardak veya cam gibi sert nesneler düşerken, birbirine çarparken veya kırılırken gürültülü ve çınlayıcı ses çıkarmak

şangırtı : tür. * şangır (cam kırılması sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + tı (isim yapım eki) * tabak, bardak, şişe veya metal eşya gibi sert cisimlerin birbirine çarparak veya düşerek çıkardığı tiz, yankılı ve kırılma sesi

şani : ara. * şanaa, şanua (nefret etmek, düşmanlık beslemek, kin gütmek, çirkin olmak, kötü olmak) * kin tutan, düşmanlık eden, nefret eden kişi, düşman, hasım, adavet eden kimse, buğz eden kimse

şanjan : fra. * changeant (değişen) (changer (değişmek, değiştirmek) + ant (sıfat yapım eki) ) * ışığa ve bakış açısına göre farklı renkler yansıtan veya ton değiştiren kumaş, deri ve benzeri yüzey, yaardöner, janjan

şanjman : fra. * changement (değişim) (changer (değişmek, değiştirmek) + ment (isim yapım eki) ) * motorlu taşıtlarda motorun ürettiği dönme hareketini ve gücü, tekerleklere uygun bir hız ve çekiş (tork) oranında aktaran, motordan gelen yüksek hızı ve düşük torku dengeleyerek aracın kalkışını, hızlanmasını ve geri gitmesini sağlayan mekanik sistem, şanzıman, vites kutusu

şankr : lat., fra. * cancer (yengeç; kanser (yaraya tutunma ve yayılma benzetmesinden yengeç kelimesi bağlamı) ) (lat.); chancre (yara) (fra.) * frengi (sifiliz) hastalığının başlangıç evresinde, genellikle cinsel organ bölgesinde meydana gelen, mikrobun vücuda girdiği noktada oluşan genellikle ağrısız ve sert yapılı ülser tipi yara; tıpta yumuşak şankr (şankroid) olarak bilinen, ağrılı lezyonlara neden olan cinsel yolla bulaşan farklı bir bakteriyel enfeksiyon

şanlıurfa : ara., sür., gre. * şan (durum, hal, önem, değer, itibar, saygınlık, nam, şöret) (ara.) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + urhay, orhai (kale, yüksek yer; pınar) (sür.); Osrhoëne (kale; pınar), Edessa (sudaki kule) (“Ruha” veya “Uraha” olarak da telaffuz edilip “Urfa” halini almıştır.) * Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde, güneyinde Suriye sınırı bulunan; kuzeyinde Adıyaman ve Diyarbakır, batısında Gaziantep, doğusunda Mardin ile komşu olan 63 plaka numaralı il

şano : gre. * skene (çadır, sahne) (gre.), scaena (sahne) (lat); scena (ita.) * tiyatro, film veya gösteride olayların geçtiği bölüm/ortam; tiyatro sahnesi veya oyuncuların performans sergilediği alan

şans : lat., fra. * cadentia (düşme, rastlama, rastgelme, denk gelme) (cadere (düşmek, rastlamak, denk gelmek) + entia (isim yapım eki) ) (lat.); chance (şans ) (fra.) * olumlu veya olumsuz olayların tesadüfen gerçekleşmesi durumu, rastlantı, talih, baht; olumlu sonuç için “iyi baht, uğur”

şanson : lat., fra. * cantio (şarkı söyleme) (canere (şarkı söylemek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.); chanter (şarkı söylemek), chanson (şarkı) (fra.) * sözlü ve melodili şarkı türü; Fransız müzik geleneğinde sözlerin ön planda olduğu, şiirsel yapılı popüler veya sanat şarkısı formu

şansonet : lat., fra. * cantio (şarkı söyleme) (canere (şarkı söylemek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.); chanter (şarkı söylemek), chanson (şarkı) + ette (küçültme eki) ) (fra.) * 19. yy Fransız müzik ve kabare geleneğinde kısa, hafif, genellikle eğlenceli veya basit yapılı küçük şarkıyı tanımlayan terim

şansölye : lat. * cancellarius (yüksek yargıç, mühürdar; hükümet/mahkeme yazmanı) (cancelli (parmaklıklar, mahkeme bölmesi) + arius (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); chancelier (fra.); Kanzler (şansölye, baş yönetici) (alm.) * bazı ülkelerde devletin en yüksek yürütme yetkilisi; tarihsel olarak imparatorluk ve saraylarda yüksek dereceli idari görevli; özellikle Almanya ve Avusturya'da "hükümet başkanı" veya "başbakan" anlamına gelen siyasi bir ünvan

şant : erm., ing. * şant (yıldırım, şimşek) (erm.); shunten (itmek, yana çekmek) (ing.) * elektrik devrelerinde akımı başka bir yoldan geçirmek için kullanılan paralel bağlantı, kaçak yol, bypass; tıpta sıvı akışını başka bir kanala yönlendiren bypass tüpü (özellikle beyin omurilik sıvısını (BOS) taşıyan ventriküllerin zarar görmesi sonucunda BOS’un beynin içine sızması ile oluşan hidrosefali durumunun tedavi edilmesi amacıyla beyne yerleştirilen ve ventrikül işlevini gören tüp formundaki mekanizma)

şantaj : fra. * chantage (şarkı söyletmek; öttürmek, konuşturmak) (chanter (şarkı söylemek) + age (isim yapım eki) ) * bir kişiden haksız maddi veya manevi bir çıkar sağlamak veya o kişiyi kanuna aykırı bir şeye zorlamak amacıyla; eldeki utanç verici, lekeleyici veya toplum içinde zor duruma düşürücü mahrem bilgileri açığa çıkarma (veya yayma) tehdidiyle uygulanan bir baskı ve suç türü

şantiye : gre., lat., fra. * kanthelios (yük hayvanı) (gre.); cantherius (yük hayvanı, yük atı, beygir; kiriş, destek, iskelet) (lat.); chantier (inşaat iskelesi, inşaat yeri ) (fra.) * bina, köprü veya baraj gibi yapıların projelendirilip inşa edildiği, yapı malzemelerinin depolandığı, işlendiği ve çalışanların tüm teknik, sosyal ve idari ihtiyaçlarının karşılandığı saha

şantör : lat., fra. * canere (şarkı söylemek, ötmek), cantare (şarkı söylemek), cantus (şarkı, ezgi, melodi) (lat.); chanteur (şarkıcı) (chanter (şarkı söylemek) + eur (-cı, yapan, eden eki) ) (fra.) * erkek şarkıcı, şarkıcı erkek, şarkı söyleyen erkek

şantöz : lat., fra. * canere (şarkı söylemek, ötmek), cantare (şarkı söylemek), cantus (şarkı, ezgi, melodi) (lat.); chanteuse (şarkıcı kadın) (chanter (şarkı söylemek) + euse (-cı, yapan, eden eki (dişil) ) ) (fra.) * kadın şarkıcı, şarkıcı kadın, şarkı söyleyen kadın

şantung : çin. * şandong (dağın doğusu) (şan (dağ) + dong (doğu) ) (ilk defa Çin’deki Şandong eyaletinde üretilen, kendinden çizgili veya hafif pürüzlü, ham ipekten yapılan bir tür yazlık kumaş türü ile ilgili) * genellikle yazlık kıyafetlerin yapımında kullanılan, pürüzlü ve hafif bir yapıya sahip, kendinden desenli çizgilere sahip ham ipekli bir kumaş

şanzıman : fra. * changement (değişim) (changer (değişmek, değiştirmek) + ment (isim yapım eki) ) * motorlu taşıtlarda motorun ürettiği dönme hareketini ve gücü, tekerleklere uygun bir hız ve çekiş (tork) oranında aktaran, motordan gelen yüksek hızı ve düşük torku dengeleyerek aracın kalkışını, hızlanmasını ve geri gitmesini sağlayan mekanik sistem, şanzıman, vites kutusu

şap : far. * şab (alüminyum veya potasyum sülfat tuzu) * antiseptik ve büzücü özellikleri sayesinde tıraş sonrası kanamaları durdurmak, doğal deodorant olarak ter kokusunu önlemek ve ciltteki tahrişleri yatıştırmak için kullanılan, potasyum ve alüminyum sülfat bileşiminden oluşan, genellikle renksiz veya beyaz kristal yapıda bir madde (Cinsel isteği azaltmak amacıyla yemeklere katıldığı söylentisi olsa da şapın ağız yoluyla alındığında erkeklik veya kadınlık hormonlarını (testosteron, östrojen) baskılayarak libidoyu düşürdüğüne dair bilimsel kanıt yoktur.) (KAI(SO4)2)

şap kostal : lat., fra. * cappa (örtü, kılıf, başlık, kılıf, pelerin, başlıklı cüppe) + costa (kaburga, yan, kaburga kemiği) + costa (kaburga, yan, kaburga kemiği, gövdenin yanı; sahil, kıyı, şerit, hat, kenar) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.); chape, chapeau (örtü, başlık, kılıf) + costale (kenar ile ilgili, kıyı ile ilgili) (fra.) * genellikle radyolojik görüntülemelerde, özellikle çocuklarda kemik veya akciğer hastalıklarına (örneğin raşitizm gibi) işaret eden bulguları tanımlamak için kullanılan ve “tespih tanesi" veya "kaburga" görünümü anlamına gelen ifade

şapadanak : tür. * şap (vurma, çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + adanak (pekiştirme eki) * bir olayın veya hareketin tam beklenmedik bir anda, aniden gerçekleştiğini vurgulamak için kullanılan nida, ansızın, birdenbire, şap sesi çıkararak

şapel : lat. * capellus (küçük ve başlıklı cüppe, küçük pelerin) (caput (kafa, baş), cappa (örtü, kılıf, başlık, kılıf, pelerin, başlıklı cüppe) + ellus (küçültme eki) ) (lat.); chapelle (küçük ve başlıklı cüppe, küçük pelerin) (chape, chapeau (örtü, başlık, kılıf) + elle (küçültme eki) ) (fra.) * küçük kilise veya büyük bir yapının (katedral, hastane, okul veya saray) içindeki 15-20 kişilik küçük ibadet alanı

şaperon : lat., fra. * caput (kafa, baş), cappa (örtü, kılıf, başlık, kılıf, pelerin, başlıklı cüppe) (lat.); chaperon (külah, külahlı cüppe) (chape, chapeau (örtü, başlık, kılıf) + eron (son ek) ) (fra.) * genç ve evlenmemiş kişilere (özellikle kadınlara) sosyal ortamlarda eşlik eden, onları gözeten yaşça büyük refakatçi; hassas muayeneler sırasında hastanın veya hekimin yanında güvenliği ve uygunluğu sağlamakla görevli sağlık personeli; hücre içinde yeni üretilen proteinlerin doğru biçimde katlanmasını sağlayan koruyucu protein ailesi

şaphane : far. * şab (alüminyum veya potasyum sülfat tuzu) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * Kütahya'nın bir ilçesi (Şap yataklarıyla ünlü olan Şaphane Dağı’ndan)

şapırdatmak : tür. * şapır (yemek yerken ağızdan çıkan veya öpücük esnasında oluşan sesten ses yansımalı onomatopeik kelime) + dat (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şey yerken, içerken veya öpme eylemi sırasında ıslaklık ve temas nedeniyle "şap" diye sesin çıkmak/çıkartmak

şapırtı : tür. * şapır (yemek yerken ağızdan çıkan veya öpücük esnasında oluşan sesten ses yansımalı onomatopeik kelime) + dat (etken fiil eki) + tı (isim yapım eki) * özellikle yemek yerken veya öpüşme sırasında dudaklardan ve ağızdan çıkan ses

şapka : lat. * capellus (küçük ve başlıklı cüppe, küçük pelerin) (caput (kafa, baş), cappa (örtü, kılıf, başlık, kılıf, pelerin, başlıklı cüppe) + ellus (küçültme eki) ) (lat.) * başlık, başa geçen, ağ, birbirine geçmiş olan, örme giysi; genellikle güneşten, soğuktan korunmak veya süs amacıyla başa takılan, kumaş, keçe, hasır gibi malzemelerden üretilen aksesuar

şaplak : tür. * şap (vurma, çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + lak (isim yapım eki) * genellikle "şap" diye ses çıkaran tokat, şamar veya elin içiyle vurma eylemi

şaplatmak : tür. * şap (vurma, çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + lat (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * "şap" diye ses çıkartacak şekilde vurmak, tokatlamak veya el ile şapırtılı bir ses çıkarmak

şappadak : tür. * şap (vurma, çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + adak (pekiştirme eki) * bir olayın veya hareketin tam beklenmedik bir anda, aniden gerçekleştiğini vurgulamak için kullanılan nida, ansızın, birdenbire, şap sesi çıkararak

şaprak : tür. * çap (vurmak, çarpmak, örtmek) + rak (isim yapım eki) * atların eyerinin altına veya üstüne konulan, genellikle keçi derisinden veya kumaştan yapılan eyer örtüsü veya at koşum takımı, çaprak

şapşal : gre. * sapsalos (anlayışı kıt, şaşkın, beceriksiz) * derbeder, kılıksız veya alık ve şaşkın davranışlı kimse

şa'r : ara. * şa’r (kıl, saç) * insan ve hayvan vücudunu veya kafasını kaplayan ince, ipliksi tüylerden her biri veya bitkilerdeki benzeri yapılardan her biri

şar : süm. * şar (3600 yıllık zaman birimi) * Sümer mitolojisi ve tarihinde hükümdarlık sürelerini ölçmek için kullanılan bir zaman birimi (1 şar = 3600 yıl)

şarab : ara. * şaraba, şariba (içmek), meşrubat (içecekler) * içilecek şey, içki; mey, bade; şarap, taze üzüm suyunun veya şırasının fermantasyon (mayalanma) süreciyle alkole dönüştürülmesiyle elde edilen popüler bir fermente alkollü içecek, hamr

şarampol : mac. * sarampo, sorompo (kazıklardan oluşan çit, parmaklık, kazıklardan oluşan çitle korunmuş hendek) * kara yollarında yolun iki tarafında bulunan ve genellikle derin bir hendekle biten yamaçlardan her biri

şarap : ara. * şaraba, şariba (içmek), meşrubat (içecekler) * içilecek şey, içki; mey, bade; Şarap, taze üzüm suyunun veya şırasının fermantasyon (mayalanma) süreciyle alkole dönüştürülmesiyle elde edilen popüler bir fermente alkollü içecek, hamr

şarapnel : ing. * Shrapnel (18. yüzyılda bu mühimmatı icat eden İngiliz General Henry Shrapnel’in soyadından) * patladığında etrafa yüksek hızla çok sayıda küçük metal parçası veya misket saçan bir tür patlayıcı mühimmatı veya bu patlama sonucu çevreye yayılan parçalar

şarbon : fra. * charbon (kömür) (hastalığın ileri evrelerinde ciltte oluşan, kömür gibi simsiyah ve kömür karası kabuklara (karakabarcık) benzeyen yaralara atfen) * Bacillus anthracis adlı bakterinin neden olduğu, doğrudan kişiden kişiye bulaşmayan, enfekte hayvanlarla temasla, kirli et tüketimi veya sporların solunmasıyla, sığır ve koyun gibi otçul hayvanların tüketilmesiyle insanlara bulaşabilen ciddi ve ölümcül bir enfeksiyon hastalığı

şare : ara. * şare (libas, elbise; heyet) * giysi, elbise, kıyafet; heyet, şura, meclis, danışma kurulu

şarıldamak : tür. * şarıl (su akma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * suyun bol miktarda akarken ses çıkarmak

şarıltı : tür. * şarıl (su akma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + tı (isim yapım eki) * suyun bol miktarda akarken çıkardığı ses

şarib : ara. * şaraba, şariba (içmek), meşrubat (içecekler) * içen, içme eylemini gerçekleştien kimse

şarih : ara. * şeraha (açmak, genişletmek) * açan,genişleten

şarik : ara. * şaraka (doğmak, parlamak, ışık saçmak) * doğan, parlayan, ışık saçan, parlak cisim; Güneş

şarj : lat., fra. * carrus (araba, vagon), carricare (yüklemek, taşımak) (lat.); charge (yük), charger (yüklemek) (fra.) * yük; yükleme; telefon, bilgisayar veya elektrikli araç gibi cihazların pillerine elektrik enerjisi depolama işlemi; futbol veya basketbol gibi oyunlarda, bir oyuncunun topa sahip olmak amacıyla rakibine kontrollü ve kurallara uygun olarak yaptığı vücut müdahalesi

şarjör : fra. * charge (yük), chargeur (yükleyici) (charger (yüklemek) + eur (-cı, yapan, eden eki) ) * tabanca ve tüfek gibi ateşli silahlarda mermileri depolayan, namluya sırayla ve düzenli bir şekilde mermi beslemesi yapan, silahın ateşlemeye hazır halde kalmasını sağlayan mekanizma

şark : ara. * şaraka (doğmak, parlamak, ışık saçmak), şirak (yarma, yarılma) * yarılma, gün doğumu; doğu (shark (köpekbalığı, dişiyle yaran balık) ) (ing.) )

şark çıbanı : ara., tür. * şark (doğu) (ara.) + çıban (irin birikimi, iltihap yoğunlaşması, deride çıkan iltihaplı kabartı) + ı (iyelik eki) (tür.) * enfekte dişi kum sineklerinin (tatarcık) ısırmasıyla bulaşan, Leishmania cinsi parazitlerin neden olduğu, aylar içinde kendi kendine iyileşen, ancak ciltte kalıcı izler (nedbe) bırakabilen ağrısız yaralarla karakterize tropikal bir cilt enfeksiyonu, halep, yıl çıbanı

şarkı : ara. * şark (doğu) + i (ile ilgili, -a ait) * insan sesiyle veya enstrümanlarla icra edilen, belirli bir ritme ve melodiye sahip, bir duygu, düşünce veya hikayeyi müzik aracılığıyla dinleyiciye aktaran, genellikle söz içeren uyumlu ses dizisi

şark-ı cenubi : ara. * şark (doğu) + i (tamlama eki) + cenub (güney) + i (ile ilgili, -a ait) * güneydoğu

şark-ı şimali : ara. * şark (doğu) + i (tamlama eki) + şimal (kuzey) + i (ile ilgili, -a ait) * kuzeydoğu

şarkışla : tür. * şehir (il, kent) + kışla (asker barınağı, garnizon, askeri tesis, ordugah) * Sivas’ın bir ilçesi (Osmanlı döneminde bölgenin askeri kışla olarak kullanılması sebebiyle "Şehirkışla" olarak anılan isim, zamanla halk arasında söyleniş kolaylığıyla Şarkışla'ya dönüşmüştür.)

şarkikaraağaç : ara., tür. * şark (doğu) + i (ile ilgili, -a ait) (ara.) + karaağaç (dayanıklı ve koyu renkli odunu ile bilinen, Celtis cinsine ait bir ağaç türü ) (kara (sert, dayanıklı; siyah, koyu renkli) + ağaç (kalın gövdeli ve dallı bitki) ) * Isparta'nın bir ilçesi

şarkiy : ara. * şark (doğu) + iy (ile ilgili, -a ait) * doğulu, şarklı

şarkiyat : ara. * şark (doğu) + i (ile ilgili, -a ait) + yat (isim yapım ve çoğul eki) * Batı dünyasının; Orta Doğu, Uzak Doğu ve genel olarak Doğu toplumlarının dillerini, dinlerini, tarihlerini, kültürlerini ve sanatlarını incelediği akademik disiplinlerin tümü, doğu bilimi

şarköy : tür. * şehir (il, kent) + köy (kasabadan küçük yerleşim birimi) * Tekirdağ’ın bir ilçesi

şarküteri : lat., fra. * carnem (et) + cuit (pişmiş) (lat.); chair (et) + cuit (pişmiş) + erie (yer eki) (fra.) * et, peynir, zeytin ve çeşitli kahvaltılık mezelerin satıldığı, sucuk, salam, sosis, pastırma, çeşitli peynirler ve zeytin gibi işlenmiş ve tuzlanmış gıdaların ağırlıkta olduğu dükkanlara veya market reyonlarına verilen isim

şarlamak : tür. * şar (şiddetli akış sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * öfkelenerek, yüksek sesle çıkışmak, azarlamak veya ağza geleni söylemek; sıvı (örneğin su) gürültülü bir şekilde akmak veya fışkırmak

şarlatan : lat., ita., fra. * cerretare (gevezelik etmek, laf kalabalığı yapmak) (lat.); ciarlatano (gürültülü konuşan, yaygaracı, palavracı, sahtekar) (ciarlare (gürültülü konuşmak, yaygara etmek, laklak etmek) + atano (sıfat yapım eki) ) (ita.); charlatan (sahtekar, çok konuşan, yaygaracı) (fra.) * bilgi ve becerisini abartarak öven, gerçekte olmadığı şey gibi davranan, çok konuşan ve bu yolla insanları kandıran veya dolandıran kişi

şarpi : ing. * sharp (keskin, sivri, sivri uçlu) + ie (ile ilgili, gibi olan) * altı düz, üçgen biçiminde, tek direkli ve iki yelkenli olan küçük bir yelkenli tekne veya sandal türü;

şart : ara. * şarata (bıçak ucuyla kesmek, çentik açmak, yarmak) (bir şeyi keserek veya çentik atarak diğerlerinden ayırma ve işaretleme eylemlerinden türeyerek “sınır koyma" ve "sınırları belirlenmiş kural / koşul” anlamına evrilmiştir.) * bir durumun, eylemin veya anlaşmanın gerçekleşmesi için yerine getirilmesi gereken zorunlu öncül veya kural, koşul

şartlı refleks : ara., tür., lat. * şart (bir durumun, eylemin veya anlaşmanın gerçekleşmesi için yerine getirilmesi gereken zorunlu öncül veya kural, koşul) (ara.) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + reflexus (yansıma, refleks) (lat.) * , doğuştan var olmayan, ancak daha sonraki yaşantılarda öğrenme, tekrar veya deneyimler yoluyla kazanılan istemsiz davranış; doğal olmayan, sonradan kazandırılan tepkenin bir uyaran karşısında ortaya çıkması biçiminde beliren tepke, koşullu tepke

şartname : ara., far. * şart (bir durumun, eylemin veya anlaşmanın gerçekleşmesi için yerine getirilmesi gereken zorunlu öncül veya kural, koşul) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * genellikle bir malzeme, tasarım, ürün veya hizmet tarafından karşılanması gereken bir dizi belgelenmiş resmi gereksinim; satın alma, kiralama, ihale veya yapım gibi işlerde tarafların uyması gereken tüm koşulların ve teknik detayların açıkça belirtildiği resmi belge

şaryo : kel., lat., fra. * karos (tekerlekli araç) (kel.); carrus, carrum (tekerlekli araç, yük arabası) (lat.); chariot (atlı savaş arabası; iki tekerlekli yarış arabası) (fra.); car (araba), carry (taşımak) (ing.) * raylar veya tekerlekler üzerinde hareket eden mekanik bir parça veya sistem; mikroskoplarda, incelenen lamın (preparatın) tabla üzerinde milimetrik ve kontrollü bir şekilde hareket ettirilmesini sağlayan mekanik sürgü; daktiloda kağıdı tutan ve tuşlara basıldıkça yan tarafa doğru kayan hareketli kısım

şase : lat., fra. * capsa (sandık, sanduka, muhafaz kutusu) (lat.); chasse (sandık, sanduka), chassis (şasi, çerçeve, iskelet, yapı, çatı) (fra.) * motorlu kara taşıtlarında motor, şanzıman, süspansiyon ve tekerlekler gibi tüm mekanik parçaların ve aracın dış gövdesinin (karoser) üzerine monte edildiği taşıyıcı ana iskelet

şasi : lat., fra. * capsa (sandık, sanduka, muhafaz kutusu) (lat.); chasse (sandık, sanduka), chassis (şasi, çerçeve, iskelet, yapı, çatı) (fra.) * motorlu kara taşıtlarında motor, şanzıman, süspansiyon ve tekerlekler gibi tüm mekanik parçaların ve aracın dış gövdesinin (karoser) üzerine monte edildiği taşıyıcı ana iskelet

şaşaa : ara. * şa’şaa (parıldamak, ışıldamak, göz kamaştırıcı parlaklık yaymak) * gösteriş, debdebe, ihtişam, şatafat, parlaklık

şaşı : tür. * şaşkın (birbirini tutmaz, dengesiz, ne yapacağını/ne düşüneceğini bilemeyen) (şaş (şaşırmak, sapmak, ne yapacağını bilememek) + kın (sıfat yapım eki) ) * ki gözün birbiriyle olan paralelliğini kaybederek aynı noktaya odaklanamaması veya farklı yönlere bakması durumu (Gözlerden biri karşıya bakarken diğeri içe, dışa, yukarı veya aşağı doğru kayabilir.)

şaşırmak : tür. * şaş (şaşırmak, sapmak, ne yapacağını bilememek) + ır (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * beklenmedik, olağandışı veya önceden tahmin edilmeyen bir durumla karşılaşıldığında ne yapacağını/ne düşüneceğini bilememek, bocalamak; olayların olağan akışının dışına çıkmak, sapmak, sapıtmak

şaşkaloz : tür. * şaş (şaşırmak, sapmak, ne yapacağını bilememek) + kaloz (sıfat yapım eki) * şaşkın veya şaşı kimse; ne yapacağını/ne düşüneceğini bilemeyen, şaşkınlık içinde olan veya etrafına şaşkın şaşkın bakan kimse

şaşkın : tür. * şaş (şaşırmak, sapmak, ne yapacağını bilememek) + kın (sıfat yapım eki) * şaşı; beklenmedik bir durum karşısında ne yapacağını/ne düşüneceğini bilemeyen, düşünceleri dağılmış veya zihni karışmış olan kişi/durum, afallamış kimse

şaşlık : tür. * şiş (kebap ve köfte gibi yiyecekleri dizmek veya örgü örmek için kullanılan ince metal veya tahta çubuk) + lik (sıfat yapım eki) (tür.); shashlik (rus.) * genellikle kuzu veya dana etinin özel bir marine sosunda uzun süre dinlendirilip şişe dizilerek mangalda veya ızgarada pişirildiği bir Orta Asya ve Kafkas kebap türü

şaşmak : tür. * şaş (şaşırmak, sapmak, ne yapacağını bilememek) + mak (fiil mastar eki) * beklenmedik, olağandışı veya önceden tahmin edilmeyen bir durumla karşılaşıldığında ne yapacağını/ne düşüneceğini bilememek, bocalamak; olayların olağan akışının dışına çıkmak, sapmak, sapıtmak

şat : ing. * shuttle (mekik, karşılıklı sefer, gidiş geliş seferi), shot (atış, vuruş, şut; yudum) * sığ sularda ve nehirlerde yük taşımacılığında kullanılan, güvertesi ve motoru olmayan, başka bir tekne tarafından çekilen veya itilen düz tabanlı büyük tekne; liman içinde kullanılan, yedekte çekilen duba; tek bir dikişte, hızlıca içilen küçük porsiyonlu sert içki

şatafat : ara. * şatafa (bezemek, süslemek, donatmak) + at (isim yapım eki) * aşırıya kaçan durum, göz alıcı durum, abartılı gösteriş, şaşaa, dikkat çekici durum, lüks ve görkem

şatahat : ara. * şataha (hareket etmek, sarsılmak, taşmak) + at (isim yapım ve çoğul eki) * tasavvufta ilahi aşk ve feyizle kendinden geçen (manevi sarhoşluk veya istiğrak hali yaşayan) bir sufinin, bilincinin normal sınırlarını aşarak gayriihtiyari bir şekilde söylediği görünüşte ölçüsüz veya şaşırtıcı sözler

şatata : ara. * şatta (saçma söz söylemek, abartılı ve gerçek dışı konuşmak) * haktan ve akıldan uzak, aşırıya kaçan söz, haddi aşan söz, gerçek dışı söylem, saçmalık

şate : ara. * şata (filiz vermek, dal budak salmak) * ekilen tohumun çatlayıp çıkardığı filiz, ekin (shoot (filiz) (ing.) )

şathiyat : ara. * şataha (hareket etmek, sarsılmak, taşmak) + at (isim yapım ve çoğul eki) * ciddi veya derin tasavvufi düşünceleri şaka, mizah ve alay yollu anlatan, ilk bakışta garip veya dine aykırı gibi görünse de altında derin manalar taşıyan manzumeler/şiirler

şathiye : ara. * şataha (hareket etmek, sarsılmak, taşmak) + iye (isim yapım eki) * genellikle tasavvufi düşünceleri, inançları ve ilahi aşkı mizahi, iğneleyici ve alaycı bir üslupla dile getiren dinî-tasavvufi Türk halk edebiyatı nazım türü

şathiyyat : ara. * şataha (hareket etmek, sarsılmak, taşmak) + at (isim yapım ve çoğul eki) * ciddi veya derin tasavvufi düşünceleri şaka, mizah ve alay yollu anlatan, ilk bakışta garip veya dine aykırı gibi görünse de altında derin manalar taşıyan manzumeler/şiirler

şato : lat., fra. * castellum (küçük kale, müstahkem yer) (castrum (castrum (surla çevrili yer, askeri garnizon) + ellum (küçültme eki) ) (lat.); château (fra.) * Avrupa'da Orta Çağ döneminde feodal derebeylerinin, soyluların veya kralların ikamet ettiği, genellikle etrafı surlar, kuleler ve hendeklerle korunan büyük, görkemli ve müstahkem konut

şatr : ara. * şatara (bir şeyi ikiye bölmek, yarmak, parçalamak, kesmek) * yarım, parça, kesim, yön, taraf, doğrultu, cihet

şavalak : tür. * şaba (yalpalamak, beceriksiz olmak, bocalamak) + lak (sıfat yapım eki) * yalpalayan, beceriksiz; aptal, alık, sersem, budala, moron, idiot; kendini esprili veya bilgili sanan ancak pot kıran, ortama uyum sağlayamayan veya kaba saba hareketleri olan, şabalak

şavil : ara. * şakul (düşey doğrultuyu bulmaya yarayan, ipin ucuna asılı ağırlık, çekül) * balcılıkta veya kırsal kesimlerde bal sağımı ve muhafazası için kullanılan küçük, özel tekne veya kap, bal konulan ufak tekne

şavk : ara. * şafaka (kızarmak, kızıllaşmak, alacakaranlık rengi olmak), şafak (gün doğumundan önce veya gün batımından sonra gökyüzünde görülen kızıllık, alacakaranlık ışığı; günün ilk ışıkları ve sabahın başlangıcı, tan zamanı) * ışık, aydınlık, ışıltı, parıltı

şavşat : gür. * şavi (siyah, kara) + şadi (orman) * kara orman; Artvin’in bir ilçesi

şavt : ara. * şavata (bir şeyi şiddetle fırlatmak, atmak, savurmak) * menzil, gaye, hedef, mesafe; hac ve umre ibadetleri sırasında Kabe etrafında dönülen veya Safa ile Merve tepeleri arasında yapılan her bir gidiş veya gelişe verilen isim

şavul : ara. * şakala (ölçmek, biçim vermek, şekillendirmek, dengelemek, bağlamak) * bir ipin ucuna asılmış konik veya silindirik bir ağırlıktan oluşan, yer çekimi sayesinde yüzeylerin yere tam dik (düşey) olup olmadığını kontrol etmeye yarayan ölçüm aleti, şakul, şakül, çekül

şayak : gre., tür. * sagiaki (yünden dokunan giysi) (gre.); saya (saya (çuhaya benzer kumaş) (tür.) * genellikle kaba dokunmuş, dayanıklı ve sıcak tutan, çoban giysileri, potur, yelek ve kalpak yapımında tercih edilen bir çeşit dayanıklı yün kumaş

şayan : far. * şay, şayistan, şayesten (mümkün olmak, uymak, yaraşmak, layık olmak, değmek) * layık, uygun, yaraşır, değer

şayeste : far. * şay, şayistan, şayesten (mümkün olmak, uymak, yaraşmak, layık olmak, değmek), şayan (uygun, uyan, yaraşır, yaraşan, layık olan) * layık, uygun, yaraşır, değer

şayet : far. * şayistan (mümkün olmak, uymak), şayed (ola ki, velev ki, mümkün olursa, uyarsa) * eğer, öyle olması durumunda, mümkün olursa

şayi : ara. * şaa (yayılmak, etrafa dağılmak), şuyu (yayılma, dağılma) * herkesin dilinde olan, yayılmış (haber veya söz), yaygın (söylenti), duyulmuş, şüyu bulmuş; taşınmaz veya mallarda belirli bir parçası ayrılmamış, ortak ve bölünmemiş (taksim edilmemiş, paylaşılmamış) olan hisse

şayia : ara. * şaa (yayılmak, etrafa dağılmak), şuyu (yayılma, dağılma) * herkesin dilinde olan, yayılmış (haber veya söz), yaygın (söylenti), duyulmuş, şüyu bulmuş; taşınmaz veya mallarda belirli bir parçası ayrılmamış, ortak ve bölünmemiş (taksim edilmemiş, paylaşılmamış) olan hisse

şayib : ara. * şa'iba (karışmak, kirlenmek, bozulmak), şaibe (bir şeye karışmış kusur, leke, kir; şüphe, ayıp, hile veya güvenilirliği zedeleyen durum (mecazi) ); şa’be (beyazlamak, beyazlaşmak, ağarmak) * ayıp, noksan, kusur, pis, murdar; saçı ve sakalı beyazlaşmış kimse, ihtiyar

şayka : ara. * şaka (istemek, arzulamak), şevk (istek, arzu, heves) * istekli, hevesli, arzulu, şevkli

şaz : ara. * şazza, şezza (ayrılmak, aykırı olmak, kuraldan ayrılmak) * kurala uymayan, genel kuralın dışında kalan, tek, eşsiz veya alışılmışın dışında, kaide harici, kural dışı olan, genel düzenden ayrılmış olan, müstesna olan, istisnai olan, şazz

şazeli : ara., far. * şazz (kurala uymayan, genel kuralın dışında kalan, tek, eşsiz veya alışılmışın dışında, kaide harici, kural dışı olan, genel düzenden ayrılmış olan, müstesna olan, istisnai olan) + eli (ile ilgili, -e ait; el, il, şehir) * 13. yüzyılda Kuzey Afrika'da ortaya çıkmış, Mısır, Kuzey Afrika ve Levant bölgelerinde yaygınlaşmış olan, zühd (dünya nimetlerinden el etek çekme) yerine toplum içinde aktif olmayı öğütleyen, zikir temelli bir Sufi tarikatı (tarikatının kurucusu olan Kuzey Afrikalı İslam alimi ve sufi Ebu'l Hasan eş-Şazeli veya Şazeli'nin soyadından)

şazıman : far. * şada (sevinmek, neşelenmek), şad (mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin) + man (sıfat yapım eki) * sevinç içinde olan, neşeli, sevinçli, mesrur, bahtiyar; neşe, sevinç, mutluluk; kadın ismi

şaziye : far., ara. * şada (sevinmek, neşelenmek), şad (mutlu, sevinçli, neşeli; bahtiyar, gönlü ferah, huzurlu, dingin) (far.) + iye (isim yapım eki) (ara.) * mutluluk, memnunluk, memnuniyet, neşe, sevinç, gönül ferahlığı; kadın ismi

şazz : ara. * şazza, şezza (ayrılmak, aykırı olmak, kuraldan ayrılmak) * kurala uymayan, genel kuralın dışında kalan, tek, eşsiz veya alışılmışın dışında, kaide harici, kural dışı olan, genel düzenden ayrılmış olan, müstesna olan, istisnai olan, şaz

şeair : ara. * şara (bilmek, hissetmek, sezmek, farkına varmak), şiar (belirti, parola, simge, sembol, işaret, kod, ayırıcı özellik; benimsenen ilke veya düşünüş tarzı, bir kimsenin veya topluluğun benimsediği, hayatı boyunca izinden gittiği temel ilke, ülkü, düstur veya parola) * belirtiler, parolalar, simgeler, semboller, işaretler, kodlar, ayırıcı özellikler; benimsenen ilkeler veya düşünüş tarzları; slamiyet terminolojisinde, bir topluluğun veya inancın dışarıdan bakıldığında hemen fark edilmesini sağlayan ortak değerler

şeamet : ara. * şu'm, şi'amat (sol taraf; uğursuz ve meymenetsiz olma), meş'emet (sol taraf) * uğursuzluk, kötülük, bedbahtlık (şom (uğursuz), şom ağızlı (kötü şeyleri konuşan) (tür.) )

şeb : far. * şeb (gece, karanlık) * güneşin batması sonrasındaki karanlık zaman dilimi, gece, karanlık

şebabet : ara. * şebb (genç, delikanlı), şebab (gençlik, delikanlılık) + et (durum eki) * genç olma durumu, delikanlı olma durumu, gençlik, delikanlılık

şebahet : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek), teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen) * benzeme, benzeyiş, iştibah

şeban : far. * şeb (gece, karanlık) + an (çoğul eki) * güneşin batması sonrasındaki karanlık zaman dilimleri, geceler, karanlıklar

şebboy : far. * şeb (gece) + buy (koku) * gece kokusu; turpgillerden (Brassicaceae/Hardalgiller, Cruciferae/Çaprazgiller), tohumla üretilen, dik saplı, salkım durumunda, güzel kokulu ve değişik renkte çiçekler açan, otsu bir süs bitkisi, cheiranthus

şebeh : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek), teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen) * benzer, benzeyen; Bakır ile çinkodan karıştırılıp yapılan pirinç madeni

şebek : ara. * şabaka (ağ örmek, örmek, kafes örmek), şebeke (ağ, örgü, kafes) * genel olarak Afrika ve Asya'da yaşayan, kısa kuyruklu ve avurt keseleri olan bir primat türü, makak maymunu; hareketli, yaramaz veya komiklik yapan çocuk (mecazi); arsız, çirkin veya birine yaranmak için dalkavukluk yapan, şaklabanlık yapan kişi (mecazi)

şebeke : ara. * şabaka (örgü yapmak, birbirine geçirmek, ağ örmek, örmek, kafes örmek) * birbiriyle bağlantılı sistemler bütünü, yapısal ağ, örgüt; cep telefonu, su, doğalgaz, elektrik gibi hizmetlerin hatlar bütünü, kapsama alanı ve iletişim altyapısı

şebelek : tür. * şebelek (yöresel veya halk ağzında şaşkın, sersem, hafif aptal kimse) (şeb (sersem, şaşkın) + elek (küçültme eki) ) * aklı pek ermeyen, biraz saf veya dalgın davranan kimseyi küçümseyici biçimde tanımlamak için kullanılan argo veya halk deyimi

şeb-i arus : far., ara. * şeb (gece, karanlık) + i (ek) + urus (düğün, nikah) * düğün gecesi, nikah gecesi; Mevlevilikte Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin öldüğü gece

şebiarus : far. * şeb (gece, karanlık) + ı (tamlama eki) + arus (düğün) (düğün gecesi) * düğün gecesi, nikah gecesi; Mevlevilikte Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin öldüğü gece

şebih : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek), teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen) * benzer, benzeyen

şebinkarahisar : far., tür. * şab (alüminyum veya potasyum sülfat tuzu) + in (ile ilgili, -a ait) (far.) + kara (siyah) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur, korugan) (tür.) * Giresun’un bir ilçesi (İlçe ismini bölgedeki siyah renkli kaleden (Karahisar) ve geçmişte bölgede yoğun olarak çıkarılan "şap" madeninden alır.)

şebiyelda : far. * şeb (gece, karanlık) + i (tamlama eki) + yelda (uzun; uzun ve siyah) * uzun gece; 21 Aralık'taki kış gündönümü gecesi

şebnem : far. * şeb (gece, karanlık) + nam (nem, yaş olma durumu, rutubet) * havada buhar halindeyken gecenin serinliğiyle yerde veya bitkilerin üzerinde toplanan küçük su damlaları, çiy, gece nemi

şecaat : ara. * şacua, şecea (yiğit olmak, mert olmak, cesaret etmek, cüret etmek) * tehlikeli veya zor durumlar karşısında korkuya kapılmadan, doğru olanı savunma iradesini ve kararlılığını gösterme durumu, cesaret, yiğitlik, gözü peklik, kahramanlık, bahadırlık, mertlik, yüreklilik

şecere : ara. * şecere (birbirine girmek, içiçe olmak, ağ yapısı arzetmek) + e (isim yapım eki) * ağaç; birbirine girme; bilgi, kütük, veri tabanı; bir kişinin, ailenin veya bir hanedanın en eski atalarından başlayarak günümüze kadar gelen kollarını (çocukları ve torunları) dallı budaklı bir ağaç şeması şeklinde gösteren çizelge, soy ağacı, soy kütüğü (scire (bilmek, anlamak, ayırt etmek) (lat.); tree (ağaç) (ing.) )

şeci : ara. * şacua, şecea (yiğit olmak, mert olmak, cesaret etmek, cüret etmek) + i (sıfat yapım eki) * tehlikeli veya zor durumlar karşısında korkuya kapılmadan, doğru olanı savunma iradesini ve kararlılığını gösteren, cesur, yiğit, gözü pek, kahraman, bahadır, mert, yürekli

şedde : ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak) * kuvvetlendirme, bağlama, güçlendirme, sıkılaştırma; bir sessiz harfin iki defa okunmasını sağlayan, harfin üzerine yazılan ( ّ ) şeklinde bir im

şedd-i araban : ara., gre. * şedd (sıkma, sıkı bağlama, şiddet) + ı (tamlama eki) (ara.) + rabboni (şef, öğretmen) (gre.) * Türk musikisinde zengule makamının yegah perdesine göçürülmüş olan ve yegah perdesinde karar kılan bir şed makam

şedid : ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak) * güçlü, kuvvetli, şiddetli, sert, katı, yeğin

şedidul azab : ara. * şedid (şiddetli) + el (ön ek, artikel) + azab (ıstırap, acı) * azabı şiddetli olan (Allah’ın esmasından)

şedidul ikab : ara. * şedid (şiddetli) + el (ön ek, artikel) + ikab (azab) * azabı şiddetli olan (Allah’ın esmasından)

şedidul mihal : ara. * şedid (şiddetli) + el (ön ek, artikel) + mihal (azab) * azabı şiddetli olan (Allah’ın esmasından)

şedit : ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak) * güçlü, kuvvetli, şiddetli, sert, katı, yeğin

şef : ara. * şef (çift, ikili) * ikisi bir arada olan, ikili, çift

şef : lat. * caput (baş, kafa, tepe) (lat.); chef (baş, başkan, lider, önder) (fra.) * bir grubun, topluluğun başındaki yönetici, idareci kişi, lider, önder, başkan, reis; restoran veya otellerde yemeklerin hazırlanmasından, menü planlamasından ve mutfak personelinin yönetiminden sorumlu olan uzman aşçı, aşçıbaşı

şefa : ara. * şefa (kenar, kıyı, uç) * kıyı, çevre, yan hat, çizgi şekli oluşturan hat, yan, taraf, uç

şefaat : ara. * şafaa (eşlemek, çift yapmak, ikilemek, ikili yapmak, araya girmek) + at (isim yapım eki) * bir kimse adına aracı olup onun affedilmesini veya isteğinin kabul edilmesini sağlama; dini bağlamda, birinin suçlarının, günahlarının bağışlanması için Allah katında aracılık etme, şafi olma, şafilik yapma

şefe : ara. * şef (ikisi bir arada olan, ikili, çift) * ağızın alt ve üst kenarlarından her biri, dudak (iki dudak arası söz ile talimat veren) (chief (şef) (ing.), chef (şef) (fra.), Chef (şef) (alm.) )

şefeteyn : ara. * şef (ikisi bir arada olan, ikili, çift) + et (çoğul eki) + eyn (iki) * iki dudak

şeffaf : ara. * şeffa, şaffa (içinden geçmek, ışık geçmek) * ışığı geçiren ve arkasındaki nesnelerin net olarak görülmesine olanak tanıyan (madde), saydam ve içinden ışığı geçiren

şefi : ara. * şafa (iyileşmek, sağlık bulmak, şifa bulmak; iyileştirmek, sağlık vetmek, şifa vermek), şifa (iyileşme, sağlık bulma) * iyileştiren, sağlık veren, sağlığına kavuşturan, şifa veren

şefi : ara. * şafaa (eşlemek, çift yapmak, ikilemek, ikili yapmak, araya girmek) * bir kimse adına aracı olup onun affedilmesini veya isteğinin kabul edilmesini sağlayan; dini bağlamda, birinin suçlarının, günahlarının bağışlanması için Allah katında aracılık eden, şefaat eden, şefaatçi

şef'i : ara. * şef (çift, ikili) * ikisi bir arada olan, ikili, çift

şefik : ara. * şafaka (korkmak, ürkmek, ürpermek, çekinmek; merhamet etmek, acımak), şefkat (acıma, merhamet), işfak (korkma, ürkme, ürperme, çekinme; acıyarak sakınma, şefkat ve inayet etme), müşfik (merhametli, şefkatli, acıyan) * şefkatli, merhametli, sevecen, acıyan; erkek ismi

şefika : ara. * şafaka (korkmak, ürkmek, ürpermek, çekinmek; merhamet etmek, acımak), şefkat (acıma, merhamet), işfak (korkma, ürkme, ürperme, çekinme; acıyarak sakınma, şefkat ve inayet etme), müşfik (merhametli, şefkatli, acıyan), şefik (şefkatli, merhametli, sevecen, acıyan; erkek ismi) + a (dişil eki) * şefkatli, merhametli, sevecen, acıyan kadın; kadın ismi

şefkat : ara. * şafaka (korkmak, ürkmek, ürpermek, çekinmek; merhamet etmek, acımak) + at (isim yapım eki) * karşısındaki kişinin acısını, kederini veya zor durumunu anlayarak; ona karşı derin bir sevgi, merhamet ve koruma hissiyle yaklaşma, yardım etme arzusu, acıma, merhamet

şeftali : far. * şaft (dolgun, kaba, kalın, alu (erik) * gülgiller (rosaceae) familyasından, ılıman iklimlerde yetişen, yazın pembe çiçekler açan ağacın tüylü ve etli, sulu meyvesi, tombul erik, etli erik

şehab : ara. * şahaba (parlamak, alevlenmek, yanmak; fışkırmak) * kayan yıldız, gök taşı (meteor), kıvılcım, parlak alev

şehadet : ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) + et (isim yapım eki) * tanıklık etme, bir olaya şahitlik yapma; İslam’da “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun resulü olduğuna tanıklık etme” anlamındaki inanç beyanı; şehitlik (Allah yolunda ölme)

şehadetname : ara., far. * şahadet (tanıklık, şahitlik) (şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) + et (isim yapım eki) ) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir kişinin eğitimini tamamladığını, bir işi yapmaya yetkili olduğunu veya bir durumu resmi olarak belgeleyen diploma, sertifika; Osmanlı’da özellikle medrese mezuniyet belgesi

şehamet : ara. * şahm (yağ, iç yağ), şahim (semiz, besili, yağlı) * semizlik, yağlılık, besililik, şişmanlık

şehamet : ara. * şehama (mert olmak, cesaret etmek, cesur olmak, yiğit olmak, bahadır oomak) * akıl ve zeka ile birleşmiş olan yiğitlik, kahramanlık, cesaret, cüret, mertlik, bahadırlık; tez anlayışlı olma

şehbaz : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + baz (şahin) * iri ve beyaz doğan kuşu; bir şeyi hızla ve keskin bir şekilde yakalama veya avlama yeteneği olan kişi veya hayvan; çevik ve becerikli

şehbender : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + bender (liman, iskele) * Osmanlı Devleti'nde yabancı ülkelerde ticari ve hukuki işleri yürütmekle görevli olan memurlara verilen ünvan, konsolos

şehevi : ara. * şeha (şiddetle istemek, azrulamak, tutkusu olmak, cinsel isteği olmak), şehve (nefsin bedensel zevklere veya dünyevi isteklere olan düşkünlüğü; bir şeye duyulan aşırı ve şiddetli arzu, ihtiras, tutku, iştiha, cinsel istek) + i (ile ilgili, -a ait) * şehvetle ilgili, erotik, cinsel arzu ve tutkuyla ilgili

şehid : ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) * bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden, tanık; kutsal bir ülkü veya inanç (din, vatan, millet) uğruna canını veren kişi

şehik : ara. * şahaka (haykırmak, inlemek, çığlık atmak) * hıçkırarak içine derin bir nefes çekme, hıçkırıkla ağlama veya soluk alma, şiddetli feryat/inilti, içi sızlatan acı

şehim : ara. * şehama (mert olmak, cesaret etmek, cesur olmak, yiğit olmak, bahadır oomak), şehamet (akıl ve zeka ile birleşmiş olan yiğitlik, kahramanlık, cesaret, cüret, mertlik, bahadırlık; tez anlayışlı olma) * akıllı, zeki; yiğit, cesur, cüretkar, mert, yiğit, bahadır

şehir : far. * şahr, şehr (yerleşim birimi, vilayet, memleket, belde, kent, il) * belirli bir plan dahilinde kurulmuş, nüfusu genellikle köy veya kasabalara göre oldukça yüksek olan, nüfusunun çoğunluğu tarım dışı sektörlerde (sanayi, ticaret, hizmet vb.) çalışan, idari, ekonomik ve kültürel faaliyetlerin merkezi olan, idari bir otoriteye bağlı ve kendine özgü ticari, sosyal ve kültürel donatılara (hastane, üniversite, ulaşım ağı vb.) sınırları sahip olan, belirli büyük ve gelişmiş yerleşim birimi, kent

şehit : ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) * bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden, tanık; kutsal bir ülkü veya inanç (din, vatan, millet) uğruna canını veren kişi

şehitkamil : ara. * şehid (bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden, tanık; kutsal bir ülkü veya inanç (din, vatan, millet) uğruna canını veren kişi ) + kamil (tekamül etmiş, olgunlaşmış, gelişmiş, tamamlanmış; erkek ismi) * Gaziantep’in bir ilçesi (21 Ocak 1920'deki Antep Savunması sırasında 14 yaşındayken şehit edilen Mehmet Kamil'den)

şehitlik : ara. * şehid (bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden, tanık; kutsal bir ülkü veya inanç (din, vatan, millet) uğruna canını veren kişi ) + lik (isim yapım ve yer eki) * kutsal bir ülkü, vatan, din veya namus uğruna canını veren kişiye (şehit) verilen en yüksek manevi makam ve mertebe; atanın bölünmez bütünlüğü uğruna hayatını kaybeden asker ve sivil güvenlik görevlilerine (polis, korucu vb.) ve terör saldırılarında yaşamını yitiren vatandaşlara verilen resmi ünvan; savaşta şehit düşenlerin mezarlarının bulunduğu toplu mezarlık alanı

şehla : ara. * eşhel (siyaha çalan mavi/koyu ela göz), şehla (ela gözlü kadın) * gözlerden birinin düz baktığı sırada diğerinin çok az bir şekilde farklı yöne (genellikle dışarıya) yönelmesi durumu; kusur sayılmayacak kadar hafif olan göz kayması, hafif şaşılık (zamanla anlam kayması olmuştur.)

şehmus : ara. * şeyh (yaşlı kişi, ihtiyar, kabile reisi, bilgin, bilge, lider) + mus (Musa) (12. yüzyılda Mardin yöresinde yaşamış olan İslam alimi ve mutasavvıf Şeyh Musa bin Mahin el-Mardini’nin isminden) * şah, hükümdar soyundan gelen, bilge lider; şeyhin koruyucusu, dini lider

şehname : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * 10. yüzyılda şair Firdevsi tarafından kaleme alınan, İran'ın kuruluşundan Sasani İmparatorluğu'nun yıkılışına kadarki efsanevi ve tarihi olayları anlatan, yaklaşık 60.000 beyitten oluşan, Fars edebiyatının en uzun ve en ünlü manzum destanı

şehnaz : far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) * Türk musikisinde 1. güçlüsü 12. derecedeki Muhayyer perdesi, 2. güçlüleri 8. ve 9. derecelerdeki Neva ve Hüseyni perdeleri ve durağı 5. derecedeki Dügah perdesi olan bir makam; kadın ismi

şehnaz-aşiran : far., ara. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Türk müziğinde Şehnaz ve Aşiran makamlarının birleşimiyle oluşan, durağı Yegah (veya Dügah) perdesi olan, yerinde Aşiran (La) veya Dügah (La) perdesinde Şehnaz makamı dizisi ile başlayan ve tiz tarafta genişleyerek Aşiran perdesine inen, genellikle neşeli, hareketli ve aynı zamanda tasavvufi derinliği olan eserlerde kullanılı bileşik (mürekkep) bir makam

şehnaz-buselik : far., ara. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) (far.) + ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) (ara.) * Türk musikisinde "çıkıcı-inici" bir özelliğe sahip olan, temel Buselik dizisine, tiz tarafta Şehnaz perdesi ve Hicaz çeşnisinin eklenmesiyle oluşan, seyri genellikle tiz durak (Muhayyer) civarından başlayan birleşik bir makam

şehnaz-büzürk : far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + büzürk (büyük, ulu, yüce) (bü (küçültme, kısaltma eki) + zürg, zerg (büyük, ulu, yüce) ) * Türk musikisinde, zihni temizlediğine, vesvese ve korkuyu giderdiğine inanılan, kulunç ve beyin hasarı ile ortaya çıkan hastalıklarda tedavi amaçlı kullanılan, günümüze ulaşmış nota veya icra örneği bulunmayan tarihi bir mürekkep (birleşik) makam

şehnaz-haveran : far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + haveran (doğu ile batı) (haver (doğu, şark) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * Türk musikisinde, iki farklı Türk musikisi makamı olan Şehnaz ve Haveran'ın birleşiminden (bileşik/mürekkep makam) meydana gelen, duağı dügah perdesi olan, güçlüsü tiz durak olan muhayyer perdesi olan, inici seyirli, Yerindeki Hicaz (veya Hümayun/Uzzal) makamı dizisi ile başlayan, zamanla tiz bölgelerde Haveran perdesi (veya dizisi) karakterini gösterip Muhayyer üzerinden Dügâh'a inilerek karar verilen, Hicaz ailesine mensup, duygu yüklü ve genellikle inici karaktere sahip geleneksel bir makam

şehnaz-hicaz : far., ara. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) (far.) + hacz (engellemek, mani olmak), hicaz (engel, mani, bariyer) (ara.) * Türk musikisinde temelini Hicaz ailesinden alan, durağı dügah perdesi (La) olan, güçlüsü muhayyer perdesi (Sol) olan, Yerinde Hicaz (veya Hümayun) makam dizisine, tiz tarafta Hüseyni perdesine (Mi) aktarılmış bir Hümayun dizisinin eklenmesiyle meydana gelen, iki farklı beşlinin birleşiminden oluşan ve genellikle inişli bir seyre sahip oldukça zengin ve şatafatlı bir makam

şehnaz-hüseyni : far., ara. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) (far.) + huseyn (hasan (güzel, yumuşak mizaçlı, iyi, erdemli) + eyn (küçültme eki) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Türk musikisinde Hüseynî perdesinde veya dizisinde icra edilen, hümayun dizisinin özelliklerini barındıran, Genellikle geleneksel mûsiki arşivlerinde ve bazı bestekarların eserlerinde duygusal, tiz ve hareketli geçkiler oluşturmak için kullanılan, temeli Hüseyni perdesi (veya dügah) üzerine kurulan diziler bütünü olan, çıkıcı ve inici özellikler gösteren, tiz durak civarında muhayyer perdesi (tiz Sol) ve hüseyni perdesinde (veya neva perdesinde) asma kararlar yapan, Hicaz ve Hümayun ailesine özgü aralıkları barındırdığı için tiz seslerde tiz Si (bakiye diyezli) veya dik Fa (eviç/acem) geçişleri bulunan bir terkip (birleşik) makam

şehnaz-kuçek : far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + kuçek (küçük, ufak) (tür.) * Türk musikisinde, durağı dügah perdesi olan, güçlüsü, makamın yürüyüşüne bağlı olarak Neva (Re) veya Muhayyer (Sol) perdeleri olan, genel olarak inici-çıkıcı bir seyre sahip olan, bir makam

şehnaz-kürdi : far., ara. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) (far.) + kurdi (kürt ile ilgili) (kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (ara.) * Türk musikisinde bestekar Ali Rıza Şengel tarafından teorize edilen ve genellikle iki farklı karakterin (Şehnaz ve Kürdi) birleşimiyle inşa edilen, temel olarak Şehnaz makamının dizisi ile başlayan ve genellikle Dügâh perdesindeki Kürdi dizisi veya dörtlüsü ile karar verenkarar sesi dügah perdesi (La) olan, güçlüsü Muhayyer (İnce Sol) ve Neva (Re) perdeleri olan, genellikle Muhayyer perdesi civarından (tiz seslerden) başlatılan, Şehnaz makamının hareketli ve keskin (hicazlı) nağmeleri gösterildikten sonra Kürdi makamının o duygusal ve yumuşak geçişlerine yer verilerek Dügâh perdesine inilen bir makam

şehnaz-neva : far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + neva (ahenk, ses, güzel sada, nağme, avaz) * Neva perdesinde bir karar sistemi oluşturan, özellikle neşeli, hareketli ve lirik yapısıyla bilinen, temeli, neva perdesindeki Rast beşlisi ve yerindeki Uşşak dörtlüsü dizilerine, Şehnaz çeşnilerinin eklenmesiyle meydana gelen, durağu dügah perdesi (La), güçlüsü neva perdesi olan, inici-çıkıcı bir seyre sahip olan, tiz seslerden (Muhayyer perdesine kadar) seyre başlayan ve inici bir karakter sergileyerek Pest (Rast) perdesine kadar inen, dizisi Neva perdesindeki Rast beşlisi ve Dügah perdesindeki Uşşak dörtlüsünün birleşiminden oluşan, Hicaz/Şehnaz ailenin karakteristik geçkileri barındıran, Hüseynide Hicaz ve Neva'da Nikriz gibi asma karar perdelerinden destek alan bileşik bir makam

şehnaz-nişaburek : far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + nev (yeni, taze) + sapur, şapur (hükümdar, reis; Sasani hükümdarı lakabı) + ek (ile ilgili, gibi, -a ait); nişa (nişasta) + bur (bükmek) + ak, ek (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde hem Şehnaz hem de Nişaburek makamlarının özelliklerini ve melodik karakterlerini birleştiren, birden fazla dizinin iç içe geçmesiyle oluşturulmuş, karar perdesi Dügah (La), güçlü perdesi Hüseyni (Mi) olan, yerden sesi Nim-Zirgule olan, hem tiz hem de pest taraflara doğru genişleyen inici-çıkıcı bir seyre sahip olan, Şehnaz makamının Hicaz ailesinden gelen duygusal yapısı ile Nişaburek makamının Rast ve Uşşak tonlarını harmanlayan, Fa için küçük mücenneb diyezi ve do için bakiye diyezi donanıma yazılan, eser içerisinde geçkilere (makam değişikliklerine) bağlı olarak gerekli ek değişiklikler (arıza işaretleri) gösterilen bir makam

şehnaz-rast : far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + rast (düz, doğru, hayırlı, şanslı; sağ taraf; yerinde, tam isabetli; müzikte doğru perde) * Türk musikisinde Rast perdesine (Sol sesi) göçürülmüş Şehnaz dizisiyle icra edilen, geleneksel repertuvarda nadir rastlanan, ana makam olan Rast'ın temel neşe ve huzur veren yapısına, Şehnaz’ın tiz ve çalımlı (Hicaz çeşnili) karakteristik ezgilerinin eklendiği, karar perdesi Rast (Sol), durağı Rast (Sol) perdesi olan, inci-çıkıcı seyirli, güçlüsü Neva (Re) perdesi olan bir makam

şehnaz-rehavi : far., ara. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) (far.) + rehavi (rahat, geniş, ferah olan) (reha (genişlik, bolluk, gevşeklik) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (ara.) * Türk musikisinde Şehnaz ve Rehavi makamlarının birleşiminden oluşan, Hicaz makamı ailesine dayanan bir makam

şehnaz-uşşak : far., ara. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) (far.) + aşk (sevgi, sevda), uşşak (aşıklar, sevenler, sevilenler, sevdalanılanlar; Arapça kökenli makam ismi) (ara.) * Türk musikisinde tiz bölgelerde Şehnaz, pest bölgelerde ise Uşşak karakterinin veya makamlar arası geçkinin (şehnazdan uşşağa geçiş) kullanıldığı bir birleşik (mürekkep) makam

şehnaz-zirgüle : far. * şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) + zirgule (küçük çıngırak, def, tef; zirve, doruk, tepe, yüksek olan) (zirg (zil, çan, küçük çan, metal çalpara, tiz ses) + ule (küçültme eki) ) * Türk musikisinde zengin ve asma kararları bol olan, genellikle hicaz dizisi ve hümayun dizilerinin birleşimiyle oluşan, durağı dügah perdesi olan, güçlüsü Birinci mertebede tiz durak Muhayyer perdesi olan, inici seyirli bir makam

şehnişin : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + nişesten (oturmak), nişin (oturan, yerleşen, oturmuş, bir yere yerleşmiş) * geleneksel Türk evlerinde odaların sokağa veya avluya bakan cephelerinde dışarıya doğru taşan, üç tarafı pencerelerle çevrili küçük cumba veya balkon şeklindeki çıkma

şehr : ara. * şehr (ay, 30 günlük zaman dilimi) * takvimdeki 30 veya 29 günlük zaman dilimi olan ay

şehremini : far., ara. * şahr, şehr (il, kent, vilayet, belde, memleket) (far.) + emin (güvenli, güvenilir) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * şehrin güvenilir yöneticisi, şehir emini; Osmanlı Devleti'nde ve Cumhuriyet öncesi dönemde belediye başkanlığı görevine karşılık gelen idari bir ünvan, belediye başkanı

şehrengiz : far. * şahr, şehr (il, kent, vilayet, belde, memleket) + engiz (harekete getiren, uyandıran, tahrik eden, uyandıran, kışkırtan, koparan, meydana getiren, kaldıran, karıştıran, coşturan) * ehri karıştıran, şehri harekete geçiren/coşturan; Divan Edebiyatı’nda, bir kentin güzelliklerinin, kadın ve erkek güzellerinin anlatıldığı koşuk yapıt

şehriyar : far. * şahr, şehr (il, kent, vilayet, belde, memleket) + yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip, arkadaş, yardımcı, destekçi) * kral, hükümdar, şah, padişah; erkek ismi

şehriye : ara. * şa’r (kıl, saç) + iye (isim yapım eki) * kıl gibi ince; çorba ve pilavlarda kullanılmak üzere, buğday unu ve suyun karıştırılmasıyla hazırlanan ve çeşitli şekillerde kesilerek kurutulan küçük taneli bir makarna çeşidi

şehsuvar : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + süvar (atlı, binici, at binen) * yüksek rütbeli süvari, seçkin binici; çok yetenekli, üstün savaşçı, iyi ata binen yiğit erkek

şehvani : ara. * şahava (arzu etmek, arzulamak, istemek, şiddetle arzulamak, çok istemek), iştiha (arzulama, arzu, istek), muştehi (bir şeye karşı istek duyan, onu arzulayan), şehvet, şehve (arzu, istek, şiddetle isteme, cinsel istek) + ani (ile ilgili, -a ait) * aşırı cinsel arzuyla ilgili, şehvete düşkün veya şehvetten kaynaklanan, şehvetle ilgili

şehvaniyet : ara. * şahava (arzu etmek, arzulamak, istemek, şiddetle arzulamak, çok istemek), iştiha (arzulama, arzu, istek), muştehi (bir şeye karşı istek duyan, onu arzulayan), şehvani (aşırı cinsel arzuyla ilgili, şehvete düşkün veya şehvetten kaynaklanan, şehvetle ilgili) (şehvet, şehve (arzu, istek, şiddetle isteme, cinsel istek) + ani (ile ilgili, -a ait) ) + yet (isim yapım eki) * cinsel isteğe düşkün olma durumu, aşırı tensel arzu ve erotizm, şehvetli olma durumu

şehvar : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + var (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * şaha, hükümdara yakışır tarzda, şah gibi, padişahlara layık

şehvet : ara. * şahava (arzu etmek, arzulamak, istemek, şiddetle arzulamak, çok istemek) + et (isim yapı eki) * aşırı şiddetli arzu, istek, şiddetle isteme, cinsel istek; nefsin, kendi varlığını sürdürmek ve hoşlandığı hazlara ulaşmak için harekete geçmesi

şehvetengiz : far. * şehvet (aşırı şiddetli arzu, istek, şiddetle isteme, cinsel istek; nefsin, kendi varlığını sürdürmek ve hoşlandığı hazlara ulaşmak için harekete geçmesi ) + engiz (harekete getiren, uyandıran, tahrik eden, uyandıran, kışkırtan, koparan, meydana getiren, kaldıran, karıştıran, coşturan) * cinsel arzuları harekete geçiren, uyaran, duygusal ve tensel olarak yoğun haz veren, tutku uyandıran, şehvet uyandıran, tahrik eden

şehvetperest : far. * şehvet (aşırı şiddetli arzu, istek, şiddetle isteme, cinsel istek; nefsin, kendi varlığını sürdürmek ve hoşlandığı hazlara ulaşmak için harekete geçmesi ) + parastidan (tapmak, hizmet etmek, bir kişinin veya şeyin önünde veya başında durmak, hazır durmak, amade olmak), perest (düşkün, tutkun, hayran, tapan, hizmet eden) * cinsel arzu ve isteklerine aşırı düşkün olan, hayatını bu dürtüler doğrultusunda yaşayan veya yönlendiren, şehvete tapan

şehzade : far. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + zade (-den doğmuş, oğlu, kızı, soyundan) * şah oğlu, hükümdar veya padişah oğlu, prens

şek : ara. * şakka (şüphelenmek, kuşkulanmak) * emin olmama hali, güvende hissetmeme hali, kuşku, şüphe, zan, tereddüt, belirsizlik

şeka : ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak, çatlatmak, parçalanmak; sıkıntı vermek, zahmet vermek, zorluk çıkarmak, karşı gelmek), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma), meşakkat (güçlük, sıkıntı, zorluk, zahmet; muhalefet, karşı gelme, adavet, düşmanlık) * mutsuzluk, bahtsızlık, sefalet, sıkıntı

şekavet : ara. * şakiya (bedbaht olmak, mutsuz olmak, talihsiz olmak), şeka (mutsuzluk, bahtsızlık, sefalet, sıkıntı) + vet (isim yapım ve durum eki) * bedbahtlık, talihsizlik, mutsuzluk; ayrıca taşkınlık, haylazlık, yaramazlık, başıboşluk; haydutluk, eşkiyalık, yol kesicilik, soygunculuk, zorbalık yapma

şekel : ibr. * şakal (tartmak, ölçmek) * İsrail'in resmi para birimi; Antik Yakın Doğu'da (Mezopotamya ve Antik İsrail) bir ağırlık ölçüsü ve para birimi (İlk olarak Sümerler döneminde arpa ağırlığını ölçmek için kullanılmış, sonraları Antik İsrail'de altın ve gümüş standartlarında bir ağırlık ve değişim aracı olarak değer bulmuştur.)

şeker : ara. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) * tatlı tadıyla bilinen, kamış veya pancardan elde edilen, gıdalara lezzet vermek için kullanılan ve kimyasal olarak sakkaroz başta olmak üzere çeşitli karbonhidratları ifade eden temel besin maddesi (C12H22O11)

şeker bayramı : ara., far. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) (ara.) + bayram (ulusal veya dinsel yönden önemi olan, kutsal sayılan ve ulusça kutlanan gün, şenlik, kutlama) (patram, pazram, pezram (neşe, huzur, mutluluk, sükun) (pat (geri, tekrar, yeniden, karşı, birlikte) + rama (sükun, barış, mutluluk, huzur, sevinç, dinginlik) ) (far.) + ı (iyelik eki) (tür.) * Ramazan ayı boyunca tutulan oruçların ardından kutlanan Ramazan Bayramı için halk arasında kullanılan, Osmanlı döneminde bayramlarda misafirlere tatlı ve şeker ikram etme geleneğinden ve Arapça eski harflerdeki okunuş benzerliklerinden (şükür/şeker) türemiş olan kavram

şeker hastası : ara., tür. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) (ara.) + hasta (sağlık durumu bozlulmuş olan) (hasaya (hastalığa uğramak, zayıf düşmek, acı çekmek) + ta (isim yapım eki) ) (ara.); hastan (yaralamak, yaralanmak) (far.) + sı (iyelik eki) (tür.) * pankreasın yeterli insülin üretememesi veya vücudun bu insülini doğru kullanamaması sonucu kan şekeri (glikoz) seviyesi sürekli yüksek seyreden kişi, diyabetli, diyabetik

şeker kamışı : ara., tür. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) (ara.) + kamış (sulak alanlarda yetişen, içi boş ve boğumlu yapıya sahip, tarih boyunca yazı aracı, müzik aleti, yapı ve sepetçilik gibi pek çok alanda kullanılan uzun ve esnek bitki; ince uzun boru) (kam (çubuk, sopa, değnek, kamçı, direk; dövmek, kesmek, yarmak) + is (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ı (iyelik eki) (tür.) * Poaceae (buğdaygiller) öz suyundan sofra şekeri ve biyoenerji elde edilen, tropikal ve subtropikal iklimlerde yetişen, kalın ve boğumlu saplarından elde edilen öz suyun işlenmesiyle kristal şeker ve esmer şeker üretilen, fermantasyon yoluyla rom gibi alkollü içkilerin yapımında kullanılan, gövde posası yakıt olarak kullanılan çok yıllık dev bir bambuyu andıran, uzun boylu ve lifli bir buğdaygiller (çim) bitkisi

şeker pancarı : ara., tür. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) (ara.) + pancar (ıspanakgiller familyasına ait, hem yumru kökleri hem de yaprakları tüketilebilen, besin değeri yüksek, güçlü antioksidan (betalain) içeren, kırmızı, sarı ve beyaz renkli türleri olan, kan basıncını düşürme, sindirimi düzenleme, karaciğeri destekleme ve spor performansını artırma gibi işlevleri olan otsu bir kök sebze, beta vulgaris) (pançar (sebze, yeşillik, pancar, pazı; yaprak, pancar yaprağı) ) (erm.) + ı iyelik eki) (tür.) * etli kökünden yüksek oranda sakkaroz (şeker) elde edilen, 85 ila 180 cm boyuna kadar ulaşabilen, gıda sektöründe doğrudan kristal ve toz şeker üretiminin ana hammaddesi olan, şeker elde edildikten sonra geriye kalan posa ve melas gibi yan ürünleri de yüksek besin değeri sayesinde hayvan yemi olarak değerlendirilen ıspanakgiller familyasından iki yıllık endüstriyel bir tarım bitkisi

şekerleme : ara., tür. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) (ara.) + leme (isim yapım eki) (tür.) * toz şekerin meyve özleri veya çeşitli tatlandırıcılarla kaynatılarak veya işlenerek sertleştirilmesiyle yapılan tatlı yiyecek; kısa süreli, hafif uyku, kısa süreli uyuma

şekerpare : ara., tür. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) (ara.) + pare (parça, kısım, bölüm, dilim) (far.) * şeker parçası; un, tereyağı, yumurta ve genellikle irmik kullanılarak hazırlanan kurabiye kıvamındaki hamurun, fırınlandıktan sonra üzerine sıcak şerbet dökülmesi ve genellikle bütün bir fındık, badem veya ceviz yerleştirilmesi ile yapılan popüler bir şerbetli tatlı

şekerrenk : ara., far. * sukar (tatlı, şeker), sakara (tatlı olmak, şekerlenmek) (ara.) + rang, reng (boya, renk, hile) (far.) * sarıya çalan renk; ikili ilişkilerin bozulduğunu veya araya soğukluk girdiğini ifade etmek için kullanılan sıfat

şekevat : ara. * şaka (sıkıntı çekmek, şikayet etmek; şikayet ettirmek, rahatsız ve mutsuz etmek, sıkıntı vermek, gücendirmek), şekve (rahatsız olma, mutsuz olma, sıkıntı çekme, gücenme, şikayet), meşakkat (zorluk, sıkıntı), muşteki (şikayet eden, yakınan) * şiddetli mutsuzluklar, bedbahtlıklar, zor durumda bırakmalar, talihsizlikler; eşkıyalıklar, haydutluklar, kötülükler

şekib : ara. * şakaba (sabırlı olmak, sabretmek, zorluklara karşı dayanmak, sıkıntıya katlanmak, tahammül etmek) * sabırlı, tahammüllü, dayanıklı, zorluklar karşısında metanetli; erkek ismi

şekil : aram., sür., ara. * şaklil (tamamlama, biçimlendirme, bezeme) (aram., sür.); şakala (oluşmak, biçimlenmek, şekillenmek, meydana gelmek), şekl (biçim, form, kalıp) (ara.) * bir nesnenin dış görünüşü, biçimi veya yapısı; eni ve boyu olan, dış hatlarıyla birbirinden ayrılan iki veya üç boyutlu formlardan her biri

şekilperest : aram., sür., ara. * şaklil (tamamlama, biçimlendirme, bezeme) (aram., sür.); şekl (biçim, form, kalıp) (ara.) + parastidan (tapmak, hizmet etmek, bir kişinin veya şeyin önünde veya başında durmak, hazır durmak, amade olmak), perest (düşkün, tutkun, hayran, tapan, hizmet eden) (far.) * dış görünüşe, biçime, kurallara ve şekilsel ayrıntılara aşırı derecede önem veren, özden ziyade kabukla ilgilenen kimse

şekip : ara. * şakaba (sabırlı olmak, sabretmek, zorluklara karşı dayanmak, sıkıntıya katlanmak, tahammül etmek) * sabırlı, tahammüllü, dayanıklı, zorluklar karşısında metanetli; erkek ismi

şekiy : ara. * şakiya (bedbaht olmak, mutsuz olmak, talihsiz olmak, kötü talihi olmak, azmak), meşakkat (zorluk, sıkıntı), muşteki (şikayet eden, yakınan) * bedbaht, mutsuz; azgın, asi, isyankar, günahkar, kötü kimse, şaki

şekk : ara. * şakka (şüphelenmek, kuşkulanmak) * emin olmama hali, güvende hissetmeme hali, kuşku, şüphe, zan, tereddüt, belirsizlik

şekl : aram., sür., ara. * şaklil (tamamlama, biçimlendirme, bezeme) (aram., sür.); şekl (biçim, form, kalıp) (ara.) * bir nesnenin dış görünüşü, biçimi veya yapısı; eni ve boyu olan, dış hatlarıyla birbirinden ayrılan iki veya üç boyutlu formlardan her biri

şeklen : ara. * şekl (biçim, form, kalıp) + en (olarak, itibarıyla) * şekil olarak, şekil itibarıyla, biçimsel olarak, şekil yönünden

şekur : ara. * şakara (teşekkür etmek, şükran duymak, övmek, minnettarlık belirtmek), şukr (teşekkür, övgü, minnet), teşekkur (övme, minnettarlık belirtme) * şükredeni gören; Allah’ın esmasından

şekva : ara. * şaka (sıkıntı çekmek, şikayet etmek; şikayet ettirmek, rahatsız ve mutsuz etmek, sıkıntı vermek, gücendirmek), şekve (rahatsız olma, mutsuz olma, sıkıntı çekme, gücenme, şikayet), meşakkat (zorluk, sıkıntı), muşteki (şikayet eden, yakınan) * bir durumdan veya bir kişinin davranışlarından sızlanma, yakınma, şikayet etme

şekve : ara. * şaka (sıkıntı çekmek, şikayet etmek; şikayet ettirmek, rahatsız ve mutsuz etmek, sıkıntı vermek, gücendirmek), şekve (rahatsız olma, mutsuz olma, sıkıntı çekme, gücenme, şikayet), meşakkat (zorluk, sıkıntı), muşteki (şikayet eden, yakınan) * bir durumdan veya bir kişinin davranışlarından sızlanma, yakınma, şikayet etme

şelale : ara. * şalla (akmak, dökülmek) * akarsu yataklarının dik bir biçimde kırıldığı veya uçurumların bulunduğu yerlerde, suların yüksekten dökülerek aktığı doğal oluşum, çağlayan, çavlan (İlk dönemlerde Nil Nehri'nin çağlayanlarını ifade ederken, zamanla yüksekten dökülen tüm sular için genel bir terim haline gelmiştir.)

şelasyon : gre. * khele (kıskaç, pense, toka, pençe) (gre.) + ation (isim yapım eki) (lat.) * kompleks iyon oluşumunda bir metal iyonunun bir veya daha fazla ligant tarafından çevrelenip stabilize edilmesini sağlayan kovalent veya koordinatif bağlarla tutulması durumu; bir metal mineralinin (örneğin demir, çinko veya magnezyum) amino asit gibi organik bir moleküle iki veya daha fazla noktadan bağlanarak kararlı bir halka (kıskaç) yapısı oluşturması

şelat : gre. * khelas (pençe, kıskaç, tutacak) * metal iyonlarını veya atomları sıkıca tutarak stabilize eden ve bir metal iyonunun çok dişli (polidentat) bir ligand ile bağlanarak kapalı bir halka yapısı oluşturduğu koordinasyon kompleksi

şelatlama : gre. * khelas (pençe, kıskaç, tutacak) (gre.) + la (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) (tür.) * iki veya çok dişli bir kimyasal ligandın iyonik bir substrata bağlanması veya komplekslenmesi

şelatör : gre., lat. * khelas (pençe, kıskaç, tutacak) + tor (-cı, yapan, eden eki) * metal iyonlarını bağlayan, genellikle toksinleri veya ağır metalleri organizmadan uzaklaştırmak için kullanılan kimyasal bileşik veya ajan

şelazyon : gre. * khele (kıskaç, pense, toka, pençe) (gre.) + ation (isim yapım eki) (lat.) * kompleks iyon oluşumunda bir metal iyonunun bir veya daha fazla ligant tarafından çevrelenip stabilize edilmesini sağlayan kovalent veya koordinatif bağlarla tutulması durumu; bir metal mineralinin (örneğin demir, çinko veya magnezyum) amino asit gibi organik bir moleküle iki veya daha fazla noktadan bağlanarak kararlı bir halka (kıskaç) yapısı oluşturması

şelek : erm. * şalak (sırt; sırttaki yük) * sırtta taşınan yük; içine mahsul koyulan küçük sepet; tek boynuzu kırık veya bir kulağı kesik olan keçi, koyun gibi hayvanlar

şellak : ing., hin. * shell (kabuk) + lakh (lak böceğinin salgısı, lak, reçinemsi madde) (hin.) * Kerria lacca/Coccus lacca adlı lak böceğinin dişi bireylerinin salgısından elde edilen, alkolde çözünebilen, gıda ve ilaçlarda E904 koduyla parlatıcı, ahşap kaplama işlerinde ise doğal reçine, cila, ve vernik olarak kullanılan madde, gomalak (C30H50O11)

şelpe : kür. * şelp (el, elle vurma, şaplak atma, pataklama) * bağlama ailesindeki enstrümanlarda mızrap (tezene) kullanılmadan, doğrudan parmaklar ve elin vurma, çarpma veya çekme hareketleriyle icra edilen, bağlamanın çok daha polifonik (çok sesli) ve zengin bir yapıya kavuşmasını sağlayan çalma tekniği

şem : ara. * şem (mum, balmumu; ışık) * mum, balmumu; ışık; Divan şiirinde genellikle yanan mum ve ışığı

şema : gre. * skhema (şekil, biçim, form, suret, taslak) (skhe (tutmak, edinmek, sahip olmak) + mat, ma (isim yapım eki) ) (gre.); schéma (şema, taslak, plan) (fra.) * bir düşüncenin, sistemin veya nesnenin ana hatlarını gösteren taslak, plan veya zihinsel model; Bir cihazın, mekanizmanın veya konunun bölümlerini ve aralarındaki bağlantıları gösteren basitleştirilmiş çizim veya plan

şemail : ara. * şimal (huy, tabiat, yaratılış, karakter, dış görünüş) * huylar, karakterler, yaratılışlar, yüz hatları, dış görünüşler

şematik : gre. * skhema (şekil, biçim, form, suret, taslak) (skhe (tutmak, edinmek, sahip olmak) + mat, ma (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.); schématique (şemasal, taslakla ilgili, plana ait) (fra.) * bir düşüncenin, sistemin veya nesnenin ana hatlarını gösteren taslak, plan veya zihinsel model ile ilgili, şemasal

şemayil : ara. * şimal (huy, tabiat, yaratılış, karakter, dış görünüş) * huylar, karakterler, yaratılışlar, yüz hatları, dış görünüşler

şemdinli : ara. * şemdin (bölgede yaşamış din alimi Seyyid Şemdin'den) * Hakkari’nin bir ilçesi

şemi : ara. * şem (mum, balmumu; ışık) + i (ile ilgili, -a ait) * ışığa ilişkin, ışıkla ilgili, ışıksal; mum yapan/satan

şemim : ara. * şemm (koklamak) * kokulu, kokan; koku, güzel koku, hoş koku;

şempanze : ban. * kivili-chimpenze (ki (nesneleri, durumları veya belirli hayvan sınıflarını tanımlamak için kullanılan isim sınıfı ön eki) + vili (insan, kişi, etnik grup) ) + ci (küçültme, yakınlık, tekillik eki) + mpenzi (maymun, taklit eden) * taklit adam, taklit eden, insan benzeri; primatlar takımından, ayakları beş parmaklı, tek yavru doğuran, iyi tırmanan ve tropikal ormanlarda yaşayan, insanlara anatomik olarak çok benzeyen, DNA yapısının en az %98'i insanla aynı olan, Ekvator Afrika'sında yaşayan, zekası ve karmaşık sosyal yapılarıyla bilinen iri yapılı, tüylü bir büyük maymun türü

şems : ara. * şems (güneş) * dünyaya ışık ve ısı veren, Güneş Sistemi’nin merkezi olan, dünyaya uzaklığı 147 milyon km olan yıldız

şemseddin : ara. * şems (güneş) + el (ön ek, artikel) + din (borç, yükümlülük, alacak-verecek ilişkisi, haysiyet, azizlik, izzet, iyilik yolundaki faaliyetler bütünü) * dinin güneşi; erkek ismi

şems-efruz : ara., far. * şems (güneş) (ara.) + furuz, efruz (ışık, parlaklık, alev; aydınlatmak), efruztan (yakmak, tutuşturmak; aydınlatmak; parlatmak), furuzan (parlatan, aydınlatan; yanıcı, yakıcı, parlayıcı, parlak, parlayan) (far.) * Türk musikisinde Nihavend makamı dizisine Irak perdesinin eklenmesiyle oluşturulan birleşik bir makam

şemsi : ara. * şems (güneş) + i (ile ilgili, -a ait) * güneşli, güneş ile ilgili; erkek ismi

şemsiye : ara. * şems (güneş) + iye (isim yapım eki) * güneşlik; bir sap üzerinde esnek tellere gerilmiş, açılıp kapanabilen, su geçirmez kumaştan yapılmış ve yağmurdan veya güneşten korunmak için kullanılan taşınabilir araç

şe'n : ara. * şe'n (iş, meşguliyet, uğraş, durum, hal, olgu, keyfiyet, tavır) * iş, meşguliyet, uğraş, oluş, durum, hal, hareket tarzı, tavır, fiil

şen : far. * şi, şiti (yerleşmek, ikamet etmek, kalabalık olmak); şen (meskun, mamur, abad, yerleşik yer, köy) (far.); şen (sevinçli, neşeli, canlı ve hareketli) (tür.) * hoş, müreffeh, meskun, bayındır, mamur, canlı ve hareketli (yer), göze hoş görünen; neşesi yerinde, neşeli, eğlenceli, keyifli

şenaat : ara. * şana, şanua (nefret etmek, düşmanlık beslemek, kin gütmek, çirkin olmak, kötü olmak), şani (kin tutan, düşmanlık eden, nefret eden kişi, düşman, hasım, adavet eden kimse, buğz eden kimse) * iğrençlik, çirkinlik, kötülük, alçaklık

şenay : far., tür. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) (far.) + ay (dünyanın uydusu, ay ışığı; güzellik ve parlaklık sembolü) (tür.) * neşeli ay, mutlu, aydınlık ve neşeli dönem/ay; kadın ismi

şendere : ara. * şindara (ince, zarif tahta; fıçıların iç kavisini veren ince kaburga) * kaplamacılıkta veya mobilyacılıkta kullanılan ince ve dar tahta; fıçıları oluşturmak için yan yana dizilen kavisli tahta parçalarından her biri; Tekir cinsi, büyükçe bir deniz balığı

şenean : ara. * şana, şanua (nefret etmek, düşmanlık beslemek, kin gütmek, çirkin olmak, kötü olmak), şani (kin tutan, düşmanlık eden, nefret eden kişi, düşman, hasım, adavet eden kimse) * aşırı kin, şiddetli nefret, düşmanlık ve buğzetme, kin tutma, düşmanlık etme, nefret etme, düşman olan, hasım, adavet eden

şenes : ara. * şeni (kötü, fena, iğrenç, yakışıksız), şenaat (kötülük, fenalık, çirkinlik, ahlak dışılık) * kaba, galiz, küfürlü ve argo kelime, söz veya davranış

şengül : tür. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) + gül (kırmızı renkli bir çiçek türü) * neşeli, güler yüzlü ve hoş sohbetli kimse; kadın ismi

şengün : tür. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) + kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) * neşe, mutluluk ve huzur dolu gün, neşeli gün, mutlu gün; kadın ismi

şeni : ara. * şana, şanua (nefret etmek, düşmanlık beslemek, kin gütmek, çirkin olmak, kötü olmak), şani (kin tutan, düşmanlık eden, nefret eden kişi, düşman, hasım, adavet eden kimse, buğz eden kimse) * kötü, çok fena, çirkin, düsmanca, günahlı iş

şeniyet : ara. * şe'n (iş, meşguliyet, uğraş, durum, hal, olgu, keyfiyet, tavır) + iyet (isim yapım eki) * bir şeyin olduğu gibi oluşu ve gerçek durumu, olgu niteliği, gerçeklik, realite

şeniz : far., tür. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) (far.) + iz (işaret, nişan, belirti, simge, sembol, kod) (tür.) * sevinçli ve mutlu bir hatıra bırakan kimse; kadın ismi

şenkaya : far., tür. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) (far.) + kaya (sert, yoğun ve büyük taş kütlesi) (tür.) * Erzurum’un bir ilçesi

şenlik : far., tür. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) (far.) + lik (isim yapım ve durum eki) (tür.) * belli günlerde coşku ve eğlence içinde gerçekleştirilen kutlama, bayram veya toplu eğlence bütünü

şennur : far., ara. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) (far.) + nur (aydınlık, parıltı; ışık) (ara.) * neşesi ve iç aydınlığıyla çevresine canlılık veren kimse; kadın ismi

şenol : far., tür. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) (far.) + ol (olmak fiilinin ikinci tekil şahıs emi kipi) (tür.) * neşeli ol, mutlu ol; erkek ismi

şenpazar : far. * şen (neşeli, sevinçli, mutlu, canlı) + bazar (ürün ve hizmet alış-satış yeri, çarşı, market) * Kastamonu’nun bir ilçesi

şepik : aka., far., kür. * şabiku (baş örtüsü) (aka.); şapik (gömlek veya kısa ceket) (far.) * Kürt yöresel kıyafeti olan, koyunun sırt yününden veya tiftikten ince iplikle dokunmuş olan şalvar ve cepken, kısa ve çoğu elle dokunmuş yelek, şal, şapik

şepit : tür. * şepe, şebit, şipit, çepit, çebit (mayasız hamur) * Anadolu'nun birçok yöresinde sadece un, su ve tuz kullaılarak mayasız hamurdan ince bir şekilde açılarak sac üzerinde pişirilen geleneksel bir yufka ekmek türü

şer : ara. * şer (din, hüküm, ilahi, yasa, kural, ilke, yol, din yolu) * yol, ilahi yasa; dini hüküm, dini hukuk

şerab : ara. * şaraba, şariba (içmek), meşrubat (içecekler) * içilecek şey, içki; mey, bade; şarap, taze üzüm suyunun veya şırasının fermantasyon (mayalanma) süreciyle alkole dönüştürülmesiyle elde edilen popüler bir fermente alkollü içecek, hamr

şerafeddin : ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık, itibar) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin şerefi; erkek ismi

şerafet : ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, onur, saygınlık, itibar) + et (isim yapım ve durum eki) * yğksek olma, yüce olma, soylu olma, asalet, onurlu olma, saygın olma, itibarlı olma

şerafettin : ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık, itibar) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin şerefi; erkek ismi

şer'an : ara. * şer (din, hüküm, ilahi, yasa, kural, ilke, yol, din yolu) + an (olarak, itibarıyla, açısından) * yol olarak, ilahi yasa açısından; dini hüküm olarak, dini hukuk olarak

şerare : ara. * şarra (kıvılcım saçmak, ateş kıvılcımları çıkarmak ) * kıvılcım, ateş kıvılcımı, ateşten sıçrayan küçük kor veya kıvılcım parçacığı

şerbet : ara. * şaraba, şariba (içmek), meşrubat (içecekler), şarab (içilecek şey, içki; mey, bade; şarap, taze üzüm suyunun veya şırasının fermantasyon (mayalanma) süreciyle alkole dönüştürülmesiyle elde edilen popüler bir fermente alkollü içecek, hamr) + et (isim yapım eki) * şeker, su veya meyve özleriyle hazırlanan tatlı içecek veya tıbbi amaçla verilen sıvı ilaç karışımı

şeref : ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık, itibar) * bireyin toplum içinde erdem, saygınlık ve itibar kazandıran manevi değeri ve onur niteliği; yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, saygınlık, itibar

şerefiye : ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık, itibar) + iye (isim yapım eki) * Osmanlı ve İslam kültüründe, yüksek değer ve onur sahibi kişiler veya yerler için kullanılan, saygı ve yücelik belirten unvan veya adlandırma; bir binada veya arsada daha değerli bir konum veya kat avantajı nedeniyle ödenen fark bedeli

şereflikoçhisar : ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık, itibar) (ara.) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + koç (erkek koyun; Türkmen beyi Koç Bey’den) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur, korugan) (tür.) * Ankara'nın bir ilçesi

şeref-nüma : ara., far. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık, itibar) (ara.) + nüma (gösteren, görünüş veren, ortaya koyan, sergileyen) (far.) * Türk musikisinde Yegah perdesinde karar veren, karar perdesi yegah (pes Re) olan, Hicaz ailesi dizilerini ve özellikle Yegah makamını temel alan, inici seyirli, yerindeki Hicaz ailesini oluşturan Hümayun, Hicaz ve Zirgüle'li Hicaz gibi dizilerin birleşiminden meydana gelen bileşik (mürekkep) bir makam

şeremaneti : far., ara. * şahr, şehr (il, kent, vilayet, belde, memleket) (far.) + emanet (emin yer, güvenli yer, güvende olan yer/makam) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * Osmanlı İmparatorluğu'nda modern belediye teşkilatının temeli olan yerel yönetim makamını ve günümüzdeki belediye yapısının ilk biçimi, belediye

şerer : ara. * şarra (kıvılcım saçmak, ateş kıvılcımları çıkarmak ) * kıvılcım, ateş kıvılcımı, ateşten sıçrayan küçük kor veya kıvılcım parçacığı, şerare

şergil : ara., tür. * şerr (kötülük, fenalık, zarar, uğursuzluk) (ara.) + gil (familya, soy, aile, ait olunan) (tür.) * kötü, uğursuz, hayırsız; askıntı, baş belası

şerh : ara. * şaraha, şeraha (genişletmek yaymak, açmak, açıklamak, yaymak, yarmak, yarıp içini çıkarmak) * bir metni veya sözü anlam bakımından açıklama, yorumlama ve ayrıntılandırma işlemi; hukuki veya ilmî metinlerin izahı ve açıklaması

şerh koymak : ara., tür. * şaraha, şeraha (genişletmek yaymak, açmak, açıklamak, yaymak, yarmak, yarıp içini çıkarmak), şerh (açıklama) (ara.) + koymak (yerleştirmek, oturtmak) (tür.) * bir metin, söz, belge veya karar üzerine açıklama, kayıt veya yorum düşme işlemi; özellikle hukuki ve resmî belgelerde çekince, açıklama veya kayıt ekleme durumu

şer'i : ara. * şer (din, hüküm, ilahi, yasa, kural, ilke, yol, din yolu) + i (ile ilgili, -a ait) * yol, ilahi yasa, dini hüküm, dini hukuk ile ilgili; İslam dininin hükümlerine ve dini hukuka uygun olan

şer'i takvim : ara. * şer (din, hüküm, ilahi, yasa, kural, ilke, yol, din yolu) + i (ile ilgili, -a ait) + takvim (düzeltme, düzenleme, doğrultma, değer biçme, ölçme; zaman düzenleme, hesaplama sistemi) * İslam dininde ibadet zamanlarının ve dinî günlerin belirlenmesinde esas alınan, ayın evrelerine dayalı hicrî ay yılı sistemiyle oluşturulan zaman hesaplama düzeni

şeriat : ara. * şer (din, hüküm, ilahi, yasa, kural, ilke, yol, din yolu) + i (ile ilgili, -a ait) + at (isim yapım eki) * yol; İslam inancına göre Allah tarafından konulduğuna inanılan dinî hükümler bütünü ve bu hükümlerin oluşturduğu hukuk ve yaşam düzeni (strata, street, Strasse (yol) (gre., ing., alm.), Shritt (adım) (alm.) )

şerif : ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık, itibar) * yüce, soylu, onurlu, haysiyetli, saygın, itibarlı, asil; toplum içinde soy, ahlak veya makam bakımından üstün kabul edilen; ayrıca İslam geleneğinde Hz. Muhammed’in soyundan gelen kimse için kullanılan ünvan ve saygı ifadesi

şerife : ara. * şerif (yüce, soylu, onurlu, haysiyetli, saygın, itibarlı, asil; toplum içinde soy, ahlak veya makam bakımından üstün kabul edilen; ayrıca İslam geleneğinde Hz. Muhammed’in soyundan gelen kimse için kullanılan ünvan ve saygı ifadesi) + e (dişil eki) * soylu, yüce ve saygın kabul edilen kadın; Hz. Muhammed’in soyundan gelen kadın için kullanılan ünvan

şerik : ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak etmek), şirk (ortak koşma) * ortak, paydaş, hissedar, bir işi birlikte yapan kimse, bir işte, malda veya sorumlulukta başkasıyla birlikte pay sahibi olan kişi

şerir : ara. * şerr (kötülük, fenalık, zarar, uğursuzluk) + ir (sıfat yapım eki) * kötülüğü alışkanlık haline getirmiş, zarar vermeye meyilli olan kimse veya şey; ahlaki bakımdan bozguncu ve kötücül nitelik taşıyan, çok kötü, azgın, fesat, zarar veren,

şerit : ara. * şerit (uzun ince parça, iplik, kurdele) * uzun, dar ve ince biçimde uzanan bant, bant görünümündeki nesne veya yüzey parçası; yol, kumaş, manyetik bant gibi lineer yapıdaki dar bölüm

şeriye : ara. * şer (din, hüküm, ilahi, yasa, kural, ilke, yol, din yolu, dini hukuk) + iye (isim ve sıfat yapım eki) * Osmanlı’da İslam hukukuna dayanan yargı ve hukuk düzeni; dini hükümlerin uygulanması ve bu çerçevede kurulan mahkeme ve hukuk sistemi; İslam hukukuyla (şeriat) ilgili olma durumu

şermin : far. * şarm (utanma, mahcubiyet, haya) + in (sıfat yapım eki) * utangaç, haya sahibi, çekingen ve mahcup kimse; kadın ismi

şerr : ara. * şerr (kötülük, fenalık, zarar, uğursuzluk) * kötülük, fenalık veya zarar niteliği taşıyan durum veya davranış

şerrede : ara. * şerede (kaçırmak, dağıtmak, sürmek, perişan etmek; yerinden etmek, ayırmak, zorla uzaklaştırmak), teşrid (ayırma, dağıtma, nefyetme, kovalama; ürkütüp kaçırma, kovma, sevketme; yerinden etme, uzaklaştırma) * bir topluluğu veya kişiyi zorla yerinden etmek, dağıtmak, yeri den ayırmak, perişan hale getirerek kaçmaya zorlamak

şerzime : ara. * şirzime (küçük, dağınık ve önemsiz topluluk; ufak grup, sürüntü hâlindeki insanlar) * sayıca az, dağınık ve bir bütünlük oluşturmayan insan topluluğu veya grup

şeş : far. * şeş (altı, 6) * altı, 6

şeşber : far. * şeş (altı, 6) + pare, per (parça, kısım, bölüm, kanat) * yakın dövüşlerde kullanılan, baş kısmında altı adet metal dilim veya kanat bulunan bir tür topuz veya gürz; gövdesi kayın ağacından yapılan, altı köşeli, uzun saplı ve etrafı ufak zillerle çevrili vurmalı bir çalgı

şeşbeş : far. * şeş (altı, 6) + beş (beş, 5) * tavla oyununda atılan iki zardan birinin 6, diğerinin 5 gelmesiyle oluşan sayı kombinasyonu.

şeşcar : far. * şeş (altı, 6) + u (ve) + car (dört) * 6 ve 4; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 6, diğerinin 4 gelmesi

şeşgah : far. * şeş (altı, 6) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * Türk musikisinde, perdesi Hüseyni (La) olan eski bir makam

şeşhane : far. * şeş (altı, 6) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * namlusunda altı adet yiv (spiral oyuk) bulunan eski tip tüfek veya top

şeşpenc : far. * şeş (altı, 6) + u (ve) + penc (beş) * 6 ve 5; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 6, diğerinin 5 gelmesi

şeşper : far. * şeş (altı, 6) + pare, per (parça, kısım, bölüm, kanat) * yakın dövüşlerde kullanılan, baş kısmında altı adet metal dilim veya kanat bulunan bir tür topuz veya gürz; gövdesi kayın ağacından yapılan, altı köşeli, uzun saplı ve etrafı ufak zillerle çevrili vurmalı bir çalgı

şeştar : far. * şeş (altı, 6) + tar (tel, kiriş, lif) * altı telli yapıya sahip geleneksel bir müzik enstrümanı

şeştay : far. * şeş (altı, 6) + tay (tel, kiriş) * altı telli yapıya sahip geleneksel bir müzik enstrümanı

şeşüdü : far. * şeş (altı, 6) + u (ve) + dü (iki) * 6 ve 2; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 6, diğerinin 2 gelmesi

şeşüse : far. * şeş (altı, 6) + u (ve) + se (üç) * 6 ve 3; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 6, diğerinin 3 gelmesi

şeşyek : far. * şeş (altı, 6) + u (ve) + yek (bir, tek) * 6 ve 1; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 6, diğerinin 1 gelmesi

şetaret : ara. * satara (çevik olmak, becerikli olmak, canlı olmak, kıvrak olmak) + et (isim yapım eki) * çeviklik, beceriklilik, canlılık, kıvraklık; sevinç, neşe, şenlik

şetat : ara. * şetata (dağılmak, perakende ve dağılmış olmak) * saçmalıklar, gerçek dışı olanlar, zırvalıklar

şetim : ara. * şeteme (sövmek, küfretmek, hakaret etmek, ağır söz söylemek) * sövgü, küfür, hakaret

şetlant : isk. * hjatland, shetland (İskoçya'nın kuzeydoğusunda, Kuzey Atlantik ve Kuzey Denizi arasında yer alan bir ada grubu) (hjat (kabza, sap) + land (yer, arazi, kara, ülke, toprak, arsa, memleket, diyar, vatan) ) * kökeni İskoçya'nın kuzeyindeki aynı isimli ada grubuna dayanan coğrafi bir bölge ve bu bölgeye özgü bazı ünlü hayvan ve dokuma türleri

şetta : ara. * şetata (dağılmak, perakende ve dağılmış olmak) * farklı, çeşitli, muhtelif, ayrı ayrı, dağınık

şettam : ara. * şeteme (sövmek, küfretmek, hakaret etmek, ağır söz söylemek), şetim (sövgü, küfür, hakaret) * çok küfreden, hakaret eden

şeva : ara. * şeva (ateşte yakıp pişirmek; kavurmak; uç ve zayıf uzuvlar (el, ayak vb.) ) * vücudun uç kısımları, özellikle el, ayak, kol ve bacak gibi etli uzuvlar, deri ve etin dışa yakın kısımlar

şevk : ara. * şavaka (motive etmek, gayrete getirmek, heveslendirmek, coşturmak, cesaretlendirmek), teşvik (istek uyandırma, heveslendirme, arzu ettirme, cesaretlendirme, motivasyon) * arzu, istek, motivasyon, heves, coşku, iştiyak

şevket : ara. * şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + et (isim yapım eki) * güç, kudret, heybet ve otoriteye dayalı saygınlık ve baskınlık; görkemli güç ve haşmet

şevketi bostan : ara., far. * şevket (dikenli olma, sert olma; haşmet, güç, kuvvet, kudret) (şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + et (isim yapım eki) ) + i (tamlama eki) (ara.) + bustan, buyistan (bahçe, çiçek bahçesi) (bu, bod, boy (koku; çiçek) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) ) (far.) * bahçenin dikeni; papatyagiller (Asteraceae) familyasından, Batıda Portekiz'in kuzeyinden Fransa'nın güneyine, Doğuda İran'ın doğusuna kadar Akdeniz Havzasında yetişen ve yemeği yapılan, 60 cm boyunda bir yıllık dikenli bir bitki, bostanotu, şevketotu, mübarekdikeni, akkız

şevki : ara. * şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + i (ile ilgili, -a ait) * içten gelen güçlü istek ve coşkulu arzuya sahip olan, şevk sahibi, istekli, hevesli

şevk-i cedid : ara. * şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + i (ile ilgili, -a ait) + cedid (yeni) * yeni şevk, yeni coşku; Türk musikisinde Araban Kürdi makamının dönem dönem farklı kaynaklarda veya belirli bestekarlar tarafından kullanılan alternatif, tarihsel bir adlandırması; Araban ve Kürdi adlı iki farklı temel makam dizisinin ve aşıt (şed) formlarının birleştirilmesiyle meydana gelen, Kürdi makamının tiz ve pes sesleri arasında Araban makamının karakteristik yapısını yansıtan duygusal, ağırbaşlı ve melankolik bir seyir izleyen makam

şevk-i cihan : ara., far. * şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + i (ile ilgili, -a ait) (ara.) + cihan (dünya, evren, uzay, kainat, geniş alan) * Türk musikisinde, Çargah (do) sesi üzerine aktarılmış Rast makamına, Nihavend ve Acemaşiran makamlarının eklenmesiyle meydana gelen, inici seyirli olan, Karar perdesi Acemaşiran (fa), güçlü perdeleri ise Çargah (do), Rast (sol) ve Neva (re) olan bir birleşik (mürekkep) makam

şevk-i dil : ara., far. * şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + i (ile ilgili, -a ait) (ara.) + dil (kalp, yürek, gönül) * gönül nesesi, gönül coşkusu; Türk musikisinde, dizisi Suzinak ve Rast dizilerinin birleşmesiyle meydana gelen, inici seyirli olan, güçlüsü Tiz durak gerdaniye veya neva perdesi olan bir birleşik (mürekkep) makam

şevk-i serab : ara * şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + i (ile ilgili, -a ait) + serab (çöl veya sıcak zeminde uzaktan su varmış gibi görünen optik yanılsama, çöl ışıması, yanılsama, gerçekte var olmayan su görüntüsü) * Türk musikisinde kullanılan, özlem ve içsel arayış duygusu ile yanılsama ve ulaşılmazlık hissini birleştiren karaktere sahip bir makam

şevk-i tarab : ara * şevk (diken, sivri uç; sertlik, güç, kuvvet, kudret, çetinlik) + i (ile ilgili, -a ait) + tarab (eğlence, sevinç, coşku) * Türk musikisinde, Acem-Aşiran perdesinde karar eden, yerindeki Saba makamı dizisine Acem-Aşiran makamı dizisinin eklenmesiyle oluşturulan, inici-çıkıcı bir seyir karakterine sahip olan bir birleşik makam

şevrotin : fra. * chevreau, chèvreau (oğlak) + tine (küçültme eki) * yivsiz av tüfeklerinde kullanılan, normal saçmalara göre oldukça büyük ve ağır bilyelerden (iri saçma) oluşan bir av fişeği türü

şevval : ara. * şevl, şevele (yukarı kalkmak, yükselmek; yükseltmek, kaldırmak), şa’la (uzun) * yükselten, yukarı kaldıran; kameri takvim (Ay takvimi) olan Hicri takvime göre onuncu ay, Şeker Bayramı’yla başlayan ay, bayram ayı

şey : ara. * şey (nesne, obje, maddi/manevi olgu; istemek, dilemek), eşya (şeyler, nesneler, objeler, maddi/manevi olgular; istenenler, dilenenler) * adı belirtilmeyen, niteliği veya türü özel olarak ifade edilmeyen olgu, nesne, durum veya kavram

şeyatin : ara. * seytan (helak eden, mahveden; yakan, ateşe atan; azgın, saptıran, isyankar varlık; kötülüğe çağıran) (şeyt (helak olmak, mahvolmak; yanmak) + an (sıfat yapım eki) ) + in (çoğul eki) * insanı doğru yoldan uzaklaştırdığına inanılan, kötülüğü telkin eden ve isyana sevk eden tesirler; kötülüğe yönelten kimse veya içgüdüler, şeytanlar

şeyb : ara. * şeyb (saçın ağarması, yaşlılık belirtisi; beyaz saç) * yaşlılıkla birlikte saçların beyazlaması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan ihtiyarlık hali, yaşlılık, ihtiyarlık; zayıflama ve yaşlanma durumu

şeyda : far. * şeyd (kendinden geçmiş, aklını kaybetmiş, tutkulu) + a (ek) * aşk, tutku, derin duygular; ben; aşık, gönül bağıyla derin duygular yaşayan, delice aşık, tutkulu, aklını kaybetmiş, aşk ile kendinden geçmiş, yoğun aşk veya hayranlık sebebiyle kendinden geçmiş, aklını ve dengeli halini kaybetmiş derecede aşık olan, tutkun, divane

şeyh : ara. * şeyh (yaşlı kimse, bilge kişi, kabile reisi; manevi lider) * yaş, bilgi veya dini otorite bakımından öne çıkan; özellikle tasavvuf geleneğinde tarikat lideri ve mürşid

şeyhmus : ara. * şeyh (yaşlı kişi, ihtiyar, kabile reisi, bilgin, bilge, lider) + mus (Musa) (12. yüzyılda Mardin yöresinde yaşamış olan İslam alimi ve mutasavvıf Şeyh Musa bin Mahin el-Mardini’nin isminden) * şah, hükümdar soyundan gelen, bilge lider; şeyhin koruyucusu, dini lider

şeyhuhet : ara. * şeyh (yaşlı kişi, ihtiyar, kabile reisi, bilgin, bilge, lider) + uhat (isim yapım ve durum eki) * yaşlılık, ihtiyarlık hali; ileri yaşa bağlı zayıflama ve güçten düşme durumu

şeyhülislam : ara. * şeyh (yaşlı kişi, ihtiyar, kabile reisi, bilgin, bilge, lider) + el (ön ek, artikel) + islam (teslimiyet, boyun eğme, direnişi bırakma, kurtuluş, güvende olma) * Osmanlı Devleti’nde en yüksek dini otoriteyi temsil eden, fetva verme yetkisine sahip baş müftü; İslam hukuku ve dini meselelerde en üst karar merci konumundaki resmî din alimi

şeyma : ara. * şeyma (güzellik, güzel seslilik, hoşluk, tatlılık; ben) * güzel sesli, tatlı veya hoş kişiyi tanımlamak için kullanılan, Osmanlı ve modern Türkçede yaygın bir isim; kadın ismi

şeytan : ara. * şeyt (helak olmak, mahvolmak; yanmak, kaynamak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer); şatana (uzaklaşmak, uzak olmak; azmak, taşmak) * helak eden, mahveden; yakan; uzak olan, uzaklaşan, haktan uzaklaşan, azgın; kötülüğe sevk eden

şeytaniğnesi : ara., tür. * şeytan (helak eden, mahveden; yakan; uzak olan, uzaklaşan, haktan uzaklaşan, azgın; kötülüğe sevk eden) + iğne (ince ve uzun, ucu sivri, delmeye yarayan metal araç) + si (iyelik eki) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * Odonata (Yusufçuk ve Kızböceği) takımına ait böceklerin genel ismi

şeytanminaresi : ara. * şeytan (helak eden, mahveden; yakan; uzak olan, uzaklaşan, haktan uzaklaşan, azgın; kötülüğe sevk eden) + minare (ateşlik, ışıklık, ışıldak, şamdan; ışık yayan kule, deniz feneri, fener; cami veya mescitlerin üzerindeki, ezan okunması ve görsel olarak ibadethane yerini işaret eden yüksek kule) (ara.) + si (iyelik eki (tür.) * ince, uzun ve sivri (burgu) şeklinde kabuklara sahip deniz canlılar (özellikle Cerithium cinsi) veya onların boş kabuklar

şeytantırnağı : ara. * şeytan (helak eden, mahveden; yakan; uzak olan, uzaklaşan, haktan uzaklaşan, azgın; kötülüğe sevk eden) (ara ) + tırnak (ayak ucu keratini; hayvanın sert ayak uzantısı) + ı (iyelik eki) (tür.) * el veya ayak parmaklarında tırnağı çevreleyen derinin (kütikül) veya tırnak yatağının kenarından ayrılarak kuruyup kalkan küçük, üçgen şeklindeki deri parçası

şezlong : fra. * chaise (sandalye, iskemle) + longue (uzun) * sırt bölümü geriye yatırılabilen, uzanarak dinlenmeye elverişli uzun oturma ve yatma mobilyası; dinlenmek veya güneşlenmek için kullanılan, üzerine uzanmaya olanak tanıyan uzun, yatay ve genellikle sırt kısmı ayarlanabilen bir tür taşınabilir koltuk

şıh : ara. * şeyh (yaşlı kimse, bilge kişi, kabile reisi; manevi lider) * yaş, bilgi veya dini otorite bakımından öne çıkan; özellikle tasavvuf geleneğinde tarikat lideri ve mürşid

şıhne : ara. * şahana (yük yüklemek, doldurmak) * bir bölgenin veya şehrin güvenliğinden, asayişinden ve idari işlerinden sorumlu olan askeri vali

şık : ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak, çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma), şikk (yarı, parça, bölüm, taraf, bent, fıkra) * sınav, test, anket veya benzeri düzenlemelerde tercih edilmek üzere sunulan seçeneklerden her biri, iki ihtimalden ve iki cihetten her biri; bir bütünün parçalarından her biri, ikiye ayrılmış şeyin bir kısmı

şık : fra. * chic (zarif, gösterişli, modaya uygun, hoş, güzel, sevimli, cici) * giyim, görünüş veya davranış bakımından zarif, özenli ve estetik beğeni uyandıran (kimse veya şey), zarif, gösterişli, modaya uygun, hoş, güzel, sevimli, cici

şıkırdamak : tür. * şıkır (küçük sert cisimlerin birbirine çarpmasıyla çıkan ince ve tiz sesi yansıtan ses yansımalı (onomatopeik) kök) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * küçük sert cisimlerin birbirine çarpmasıyla ince ve sürekli ses çıkarmak

şıkve : ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak, çatlatmak, parçalanmak; sıkıntı vermek, zahmet vermek, zorluk çıkarmak, karşı gelmek), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma), meşakkat (güçlük, sıkıntı, zorluk, zahmet; muhalefet, karşı gelme, adavet, düşmanlık), şeka (mutsuzluk, bahtsızlık, sefalet, sıkıntı) + vet (isim yapım ve durum eki) * haydutluk, eşkiyalık, yol kesicilik, soygunculuk, zorbalık yapma; bedbahtlık

şıllık : kür. * şıl, şil (ıslak, yaş, sulu, kaygan, yumuşak) * Güneydoğu Anadolu mutfağına özgü, ince hamurun sacda pişirilip şerbet ve cevizle hazırlanan geleneksel tatlı; aşırı ölçüde boyanıp süslenmiş, bayağı kadın, sürtük, orospu, kaltak, kancık, yosma, fahişe, yollu

şımarık : tür. * şumar (sayı, sayım, hesap, itibar, ölçü, had, sınır), şımar (azmak, taşkınlaşmak, yüz bulmak, ölçüyü kaçırmak, ölçüsüz ilgi veya hoşgörü sonucu taşkın ve küstah davranır duruma gelmek) + ık (sıfat yapım eki) (tür.); schmierig (cıvık, yağlı (alm.) * aşırı ilgi, hoşgörü veya yüz verilme sonucunda kendini beğenmiş, taşkın ve söz dinlemez davranışlar gösteren (kimse); davranışı yapmacık olan, cıvık davranış

şımarmak : tür. * şumar (sayı, sayım, hesap, itibar, ölçü, had, sınır), şımar (azmak, taşkınlaşmak, yüz bulmak, ölçüyü kaçırmak, ölçüsüz ilgi veya hoşgörü sonucu taşkın ve küstah davranır duruma gelmek) + mak (fiil mastar eki) * aşırı ilgi, hoşgörü veya övgü sebebiyle ölçüsüz, kendini beğenmiş ve taşkın davranışlar göstermeye başlamak, hadden aşmak, ölçüyü kaçırmak, itibarını aşırı kullanmak

şın : ara. * şın (ش) * Arapça alfabenin yirmi birinci harfi

şınav : far. * şinab, şinav (kulaç atmak, yüzmek) * kolların bükülüp açılmasıyla gövdenin yere yaklaştırılıp kaldırıldığı, kol, göğüs ve omuz kaslarını çalıştırmaya yönelik egzersiz hareketi

şıngıl : lat., ing. * scindere (yarmak, ayırmak, parçalamak), scindula (ahşap kiremit) (lat.); shingle (ing.) * özellikle eğimli çatılarda kiremite alternatif olarak kullanılan, Alt kısmında cam elyaf veya organik keçe, üzerinde ise bitüm (asfalt) ve renkli mineral taş granülleri bulunan hafif, esnek ve su geçirmez bir çatı kaplama malzemesi

şıngırdamak : tür. * şıngır (metal veya sert küçük cisimlerin çarpışmasıyla çıkan tiz ve çınlayan sesten ses yansımalı (onomatopeik) kelime) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * küçük metal veya sert cisimlerin birbirine çarpmasıyla ince, çınlayan ve kesik sesler çıkarmak

şıngırtı : tür. * şıngır (metal veya sert küçük cisimlerin çarpışmasıyla çıkan tiz ve çınlayan sesten ses yansımalı (onomatopeik) kelime) + tı (isim yapım eki) * metal veya sert cisimlerin birbirine çarpmasıyla oluşan ince, kesik ve çınlayan ses

şıp : tür. * şıp (sıvı damlaması sesinden ses yansımalı (onomatopeik) kelime) * suya hızlı temas, damlama veya küçük bir sıvı sıçraması sırasında çıkan kısa ve kesik ses; ani temas veya hareket ifade eden ses yansımalı kelime

şıpırdamak : tür. * şıpır (su veya sıvının küçük damlacıklar halinde hareketi ve temasında çıkan yansıma ses kökü) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * suyun veya ince sıvıların küçük damlacıklar hâlinde hareket ederek hafif ve sürekli ses çıkarması; su içinde veya ıslak zeminde hafifçe sesli hareket etmek.

şıpsevdi : tür. * şıp (ani, hızlı ve yüzeysel oluşu yansıtan ses kökü) + sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek; ayırmak, korumak, sakınmak) + di (geçmiş zaman fiil ve sıfat yapım eki) * birini kısa sürede, yüzeysel biçimde ve derinliksiz olarak seven, sevgisi çabuk oluşup çabuk değişen (kimse)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...