günberi :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + beri (yakın) * Yer’in, kendi yörüngesinde devinimi sırasında,
Güneş’e en yakın bulunduğu nokta
günce :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + ce (isim yapım eki) * günlük, her gün yaşanan olayların
yazılı veya sözlü kaydı; güne ilişkin, günlük
güncel :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + cel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * içinde bulunulan
zamana uygun olan, çağın koşullarını yansıtan, geçerliliğini ve önemini sürdüren;
eskimiş olmayan bilgi, durum veya olgu; günün konusu olan, bugünlerde veya
bugün olan, şimdiki, yeni, bugünkü haber, olay vb., aktüel
güncellemek :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + cel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + le (etken fiil eki)
+ mek (fiil mastar eki) * güncel hale getirmek
güncelleştirmek :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + cel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + leş (dönüştürme eki)
+ tir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * güncel hale getirmek
gündaş :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + daş (karşılıklı ilgili olma, aynı olma, uyumlu olma, işteşlik
anlamı veren son ek; eş, denk, benzer, aynı eki) * aynı günde doğan
gündelik :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + de (ek) + lik (isim yapım eki) * bir güne ilişkin, bir gün
için olan; her güne ilişkin olan, her günlük
gündelikçi :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + de (ek) + lik (isim yapım eki) + çi (yapan, eden eki) * bir
günlük ücret karşılığı bir gün süreyle çalışan
gündem :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + dem (isim yapım eki) * görüşülecek konuların tümü ve bunların
sıra listesi; günün öne çıkan konusu veya konuları
günden güne :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + den (zarf/belirteç eki) + gün + e (-a doğru, yönelim, yan,
yakın) * her gün biraz daha, gün geçtikçe, gün günden, gitgide, gittikçe,
giderek, aşamalı olarak, kademeli olarak, azar azar, adım adım
gündeş :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + deş (eş, denk, benzer, aynı) * aynı günlerde yaşayan veya
olan; son günlerde yaşayan veya olan
gündoğmuş :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + doğ (ortaya çıkmak, belirmek, oluşmak, meydana gelmek) + muş
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * Antalya'nın bir ilçesi
gündoğusu :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + doğ (ortaya çıkmak, belirmek, oluşmak, meydana gelmek) + u
(isim yapım eki) + su (iyelik eki) * Güneşin doğduğu yön; sabahın başladığı,
ışığın yükseldiği taraf
gündöndü :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + dön (dönmek, döndürmek, çevirmek) + dü (geçmiş zaman eki) *
Güneşe yönelen, onun hareketine göre dönen, daire şeklinde ve sarı yaprakları
olan, tohumları kabuklu çekirdek olarak yenebilen bitki; ayçiçeği
gündönümü :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + dön (dönmek, döndürmek, çevirmek) + üm (isim yapım eki) + ü
(iyelik eki) * güneşin yıl içindeki hareketine bağlı olarak gece ve gündüz
sürelerinin en uzun veya en kısa olduğu dönüş noktası
gündüz :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + düz (isim yapım eki) * Güneşin doğuşundan batışına kadar geçe
aydınlık zaman dilimi
günebakan :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + e (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + bak (görmek amacıyla
gözle yönelmek; dikkat etmek, ilgi göstermek) * güneşe yönelen, onun hareketine
göre dönen, daire şeklinde ve sarı yaprakları olan, tohumları kabuklu çekirdek
olarak yenebilen bitki; ayçiçeği
güneç :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + eç (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çok güneş alan yer
güneğik :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + eğ (bükmek, kıvırmak; bir yöne meyletmek, bir doğrultuya
yönelmek, doğrultmak, düzeltmek) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
bileşikgillerden/papatyagillerden (Asteraceae), kumsal ve taşlık, nemli
yerlerde kendiliğinden yetişen, kimi türleri sebze olarak da yetiştirilen, dar
ve uzun yapraklı, kömeç durumunda bileşik mavi çiçekli, yaprakları salata
olarak kullanılabilen, çok yıllık otsu bir bitki, hindiba
güneş :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + eş (isim yapım eki) * dünyaya ışık ve ısı veren, Güneş
Sistemi’nin merkezi olan, dünyaya uzaklığı 147 milyon km olan yıldız
güneş dil :
tür. * güneş (dünyaya ışık ve ısı veren, Güneş Sistemi’nin merkezi olan,
dünyaya uzaklığı 147 milyon km olan yıldız) + dil (lisan) * Türkçenin dünya
tarihindeki ilk dillerden biri olduğunu savunan teori
güneş sistemi :
tür., gre. * güneş (dünyaya ışık ve ısı veren, Güneş Sistemi’nin merkezi olan,
dünyaya uzaklığı 147 milyon km olan yıldız) (tür.) + sustema, systema (bir
araya konmuş parçalar bütünü, düzen, nizam) (gre.) + i (iyelik (eki) (tür.) *
Güneş ile onun çevresinde dolanan gezegenler, uydular, asteroitler,
kuyrukluyıldızlar ve diğer gökcisimlerinin oluşturduğu sistem
güney :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + ey (isim yapım eki) * Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma
ulaştığı yön olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta
gösterilen, dört ana yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri; Denizli’nin bir
ilçesi
güney afrika cumhuriyeti :
tür., gre., ara. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön
olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana
yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri) (tür.) + aphrike (açık, güneşli)
(gre.); ferak (ayırma, ayırış) (ara.) + cumhuriyet (halkın kendisini yönetmesi
şekli) + i (iyelik eki) (tür.) * Afrika kıtasının güneyinde yer alan, Namibya,
Botsvana, Zimbabve, Mozambik ve Esvatini ile komşu olan, güneydoğusunda Hint
Okyanusu, güney ve güneybatısında Atlas Okyanusu bulunan ülke
güney fransız toprakları :
tür., fra. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak
kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden
(kuzey, güney, doğu, batı) biri) (tür.) + français (fransız) (fra.) + toprak
(saha, alan, arazi, yer) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) * Fransa’ya bağlı,
Güney Okyanusu ve Antarktika çevresinde yer alan denizaşırı bölge ve adalar
grubu (terres australes et antarctiques françaises)
güney georgia ve güney
sandwich adaları : tür., gre. * güney (Güneşin gökyüzünde en
yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt
tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri) (tür.) +
georgia (georgos (çiftçi, tarımcı) + eia (yer eki) ) (gre.) + ve (ile) + güney
+ sandwich (sand (kum) + wich (yerleşim yeri) ) (ing.) + ada (her tarafı su ile
çevrili kara parçası) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * Atlantik
Okyanusu’nda bulunan, Birleşik Krallık’a bağlı, subantarktik adalar grubu
güney kore cumhuriyeti :
tür., moğ. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak
kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden
(kuzey, güney, doğu, batı) biri) (tür.) + goryeo, koryo (yüksek ve görkemli,
görkemli krallık) (moğ.) + cumhuriyet (halkın kendisini yönetmesi şekli) + i
(iyelik eki) (tür.) * Kore Doğu Asya’da Kore Yarımadası’nın güneyinde yer alan
bağımsız devlet
güney osetya :
tür., ose., gre. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön
olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana
yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri) (tür.) + oset (kökeni antik “As”
halkına dayanan İrani kökenli halk) (ose.) + eia (yer, mekan, ülke eki) (gre.)
* Kafkaslar’da, Gürcistan sınırları içinde yer alan ve bağımsızlığını kısmen
ilan etmiş bölge ve siyasi oluşum
güney sudan :
tür., ara. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak
kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden
(kuzey, güney, doğu, batı) biri) (tür.) + sud (siyah, kara), sudan (siyahlar,
karalar) (ara.) * yukarı Nil havzasında denize kıyısı olmayan, doğuda Etiyopya,
kuzeyde Sudan, batıda Orta Afrika Cumhuriyeti, güneybatıda Kongo Demokratik
Cumhuriyeti, güneyde Uganda ve güneydoğuda Kenya ile komşu olan bir Doğu Afrika
ülkesi
güney tarava :
tür., kib. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak
kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden
(kuzey, güney, doğu, batı) biri) (tür.) + tarava (mercanada) (kib.) * Pasifik
Okyanusu’nda yer alan ve Kiribati Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan bir
adalar grubu
güneybalığı :
tür. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul
edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey,
güney, doğu, batı) biri) + balık (suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli
deniz canlısı) + ı (iyelik eki) * güney yarımkürede bir takımyıldız (Piscis
Austrinus)
güneybatı :
tür. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul
edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey,
güney, doğu, batı) biri) + batı (güneşin battığı yön) * güney ile batı ana
yönleri arasında kalan, pusulada 225° doğrultusuna karşılık gelen ve
haritalarda ara yönlerden biri olarak gösterilen coğrafi yön.; haritada alt-sol
köşeye denk gelen yön
güneydoğu :
tür. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul
edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey,
güney, doğu, batı) biri) + doğu (güneşin doğduğu yön) * güney ile doğu ana
yönleri arasında kalan, pusulada 135° doğrultusuna karşılık gelen ve
haritalarda ara yönlerden biri olarak gösterilen coğrafi yön.; haritada alt-sağ
köşeye denk gelen yön
güneysınır :
tür. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul
edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey,
güney, doğu, batı) biri) + sınır (hudut, limit) * Konya'nın bir ilçesi
güneysu :
tür. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul
edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey,
güney, doğu, batı) biri) + su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam
ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) * Rize’nin bir ilçesi
güngören :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek,
tanımak, idrak etmek) + en (isim yapım eki) * İstanbul’un bir ilçesi
güngörmüş :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek,
tanımak, idrak etmek) + müş (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * hayat tecrübesi
edinmiş, çok şey görüp geçirmiş, olgun ve deneyimli kimse
günhan :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + han (hükümdar, sah, padişah, kral, reis) * Türk ve Altay
mitolojisinde Güneş Kağanı; erkek ismi
günlük :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + lük (isim/sıfat yapım eki) * bir güne ilişkin; bir kişinin
yaşadığı olayları, duygu, düşünce ve izlenimlerini o günün tarihini atarak günü
gününe anlattığı kısa yazı türü ve bu yazıları içeren defter
günöte :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + öte (diğer, ileri, sonraki, öbür, başka) * bir gezegenin,
güneş çevresindeki yörüngesinde güneşe en uzak olduğu nokta (afelyum (aphelium)
(lat.) )
günseli :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + sel (bol, coşkulu, akıcı) + i (iyelik eki) * güneş ışığı gibi
bol, coşkulu ve parlak; güneş gibi akıp gelen güzellik
günsüler :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + sü (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ler (çoğul eki) *
kökbacaklılardan, ışın biçimindeki yalancı bacaklarıyla devinen tek hücreli
hayvanlar takımı, güneş hayvancıkları
güntün :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + tün (gece) * güneş ışınlarının Ekvator'a dik vurması
sonucunda aydınlanma çemberinin kutuplardan geçtiği an ve gündüz ile gecenin
eşit olması durumu, ekinoks
günyüzü :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + yüz (çehre, surat, cephe, ön taraf) + ü (iyelik eki) *
Eskişehir’in bir ilçesi
güpegündüz :
tür. * güpe (büsbütün, tamamen anlamında pekiştirme öneki) + kün, gün
(genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar
geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) +
düz (isim yapım eki) * tam gün ortasında, göz göre göre; açık seçik
güpür :
lat., fra. * vibura (dantel veya işlemeli kumaş) (lat.); guipure (fra.) *
motifli ve kabartmalı süsleme amacıyla kullanılan, iplikten veya ipekten olan,
geniş ilmeklerden oluşan bir tür dantel, oya işi
gür :
tür. * kü (zorlamak, güç
sahibi olmak), kür (güçlü, kuvvetli, mağrur, yiğit, cesur, mağrur, galip), gür
(bolluk, bol, yoğun, sık biten,
güçlü çıkan) * yoğun, sık, kuvvetli, bol, sağlıklı, güçlü
gürbüz :
tür. * kü (zorlamak, güç
sahibi olmak), kür (güçlü, kuvvetli, mağrur, yiğit, cesur, mağrur, galip), gür
(yoğun, sık, kuvvetli, bol, sağlıklı, güçlü) + büz (sağlam, güçlü, diri) * sağlıklı,
güçlü, dayanıklı ve canlı (özellikle gençler veya beden yapısı için
kullanılır.)
gürcistan :
gre., far. * georgos (çiftçi, tarımcı) (ge (yeryüzü, yer, dünya) + ergos, ergon
(iş, çalışma) ) (gre.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke)
(far.), georgia (georgos (çiftçi, tarımcı) + eia (yer, mekan eki) ) (gre.) *
Karadeniz'in doğu kıyısında, Güney Kafkasya'da yer alan, doğusunda Azerbaycan,
güneyinde Ermenistan ve güneybatısında Türkiye bulunan, eski Sovyet
cumhuriyetlerinden biri olan ülke
gürcü :
gre. * georgos (çiftçi, tarımcı) (ge (yeryüzü, yer, dünya) + ergos, ergon (iş,
çalışma) ) * Gürcistan vatandaşı olan; Gürcistan ile ilgili
güre :
tür. * kür (güçlü, kuvvetli,
mağrur, yiğit, cesur, mağrur, galip) * çiftleşme dönemine girmiş dişi at (kısrak) veya dişi
eşek;
bir yaşından üç yaşına değin olan tay; kuvvetli, dinç; ürkek
güreş :
tür. * kür, gür (güçlü,
kuvvetli, mağrur, yiğit, cesur, mağrur, galip) + eş (işteşlik eki,
karşılıklı olma hali) * boy ölçüşme, karşılıklı güç gösterme, karşılıklı meydan
okuma, birbiriyle mücadele etmek, yiğitlenme, kafa tutma; iki kişinin, belli
kurallar içinde, güç kullanarak ve türlü oyunlarla birbirinin sırtını yere
getirme hedefine dayanan ve rakibinin sırtını yere getirenin yenmiş
sayılmasıyla sonuçlanan bir spor dalı (courage (cesaret, cesurluk, yiğitlik)
(ing., fra.) )
gürgen :
tür. * gür (yoğun, sık, güçlü) + gen (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
kayıngiller familyasından, sık ve dayanıklı odunu olan bir ağaç türü (carpinus
betulus)
gürgentepe :
tür. * gürgen (kayıngiller familyasından, sık ve dayanıklı odunu olan bir ağaç
türü (carpinus betulus) ) + tepe (yükseklik, en yüksek nokta) * Ordu’nun bir
ilçesi
gürhan :
tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, güçlü) + han
(hükümdar, kral, şah, padişah, kağan, reis) * güçlü lider, gür ve kuvvetli
hükümdar, yiğit bey
gürizgah :
far. * güriz (kaçış, firar) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) *
edebi ve özellikle klasik şiir terminolojisinde, şairin asıl konuya geçmeden
önce yaptığı ustalıklı ve dolaylı girişi ifade eden; mecazen “konuya geçiş
yolu” anlamı taşıyan anlatım bölümü, girizgah
gürkan :
tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, sık, güçlü) + kan
(damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan
kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) * güçlü soylu, yiğit ve
kuvvetli kök, cesur nesil
gürlek :
tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, sık, güçlü) + lek
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir akarsuyun, çok yüksek olmayan bir
yerden çağıltıyla, köpürerek döküldüğü yer ve böyle dökülen su, çağlayan
gürlemek :
tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, sık, güçlü) + le
(etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * güçlü, yüksek sesle bağırmak veya çıkmak;
gök gürültüsü çıkarmak, kuvvetli sesle çıkmak
gürleşmek :
tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, sık, güçlü) + leş
(edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * yoğunlaşmak, bollaşmak, sıklaşmak
güroymak :
tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, sık, güçlü) +
oymak (büyük kabilenin veya aşiretin alt grubu, boy, klan; yerleşik topluluk) *
Bitlis’in bir ilçesi
gürpınar :
tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, sık, güçlü) +
pınar (doğal su kaynağı, su çıkışı, çeşme, kaynak, menba) * Van’ın bir ilçesi
gürsu :
tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, sık, güçlü, kuvvetli) + su (hidrojen ile oksijen
bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) * Bursa'nın bir
ilçesi
güruh :
far. * guroh (grup, topluluk, bölük, kitle) *
grup, topluluk, bölük, kitle,
kalabalık, küme, insan topluluğu, cemaat
gürültü :
tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, yoğun, sıkı, güçlü, kuvvetli) + ül
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + tü (isim yapım eki) * yüksek, yoğun ve
güçlü ses; rahatsız edici ses, yaygın olarak çevreden gelen gürültü, ses
karmaşası
gürün :
tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, yoğun, sıkı, güçlü, kuvvetli) + ün
(isim yapım eki) * Sivas’ın bir ilçesi
gürz :
tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, yoğun, sıkı, güçlü, kuvvetli) + z
(isim yapım eki) * topuz, tokmak, ağır savaş aleti; genellikle saplı ve ağır
başlı, dövüşte kullanılan silah
güselkumab :
lat. * gusel (ön ek) + ku (bağlanma grubu belirteci) + mab (monoclonal antibody
(monoklonal antikor) ) * sedef hastalığı (psoriasis) ve psoriatik artrit ve
ülseratif kolit tedavisinde kullanılan interlökin-23'e karşı monoklonal bir
antikor (C6402H9864N1676O1994S42)
güşa :
far. * guşadan (açmak, çözmek) * açan, açıcı, çözücü
gütaperka :
lat., mal., por. * gutta (damla, reçine) (lat.) + percha (ağaç türü, doğal
kauçuk benzeri madde) (mal., por.) * doğal kauçuk, lateks benzeri olan, kanal
tedavisi sonrasında dişi doldurmak için veya elektrik izolasyonunda kullanılan
reçine
gütmek :
tür. * güd, güt (yönlendirmek, rehberlik etmek, yönetmek, sevk etmek, sürmek) +
mek (fiil mastar eki) * yönlendirmek, rehberlik etmek, yönetmek, sevk etmek,
sürmek (guide (yönlendirmek) (ing.), guider (yönlendirmek) (fra.) )
güve :
tür. * küge, küye (pamuk) * kelebek olmayan lepidoptera takımından küçük
kanatlı böcek; özellikle kıyafet veya tahıl zararlısı olarak bilinen kelebek
türü
güveç :
tür. * küveç (küçük toprak kap, çömlek) *
pişmiş topraktan veya çamurdan yapılan, içinde yemek pişirilen, kapaklı veya
kapaksız pişirme kabı/tenceresi; genellikle içi sırlanmamış toprak kaplarda, et,
sebze veya balık gibi malzemelerin kendi suyuyla ağır ağır pişirilmesiyle
yapılan geleneksel bir yemek türünü ve bu yemeğin pişirildiği yayvan toprak
kabı
güvela :
tür. * küge, küye (pamuk) + la (isim yapım eki) * açık yeşil, maviye çalan göz
rengi; yumuşak, kalın yapraklı bir tür pamuk bitkisi; pamuk cinsi
güvelek :
tür. * küge, küye (pamuk) + lek (isim yapım eki) * her mevsimde yapraklı olan ve
ağaçlar üzerinde yaşayan yarı asalak bir bitki, ökse otu, gevele, gövelek,
purç, çekem
güven :
tür. * güv (güç, kuvvet, sağlamlık, dayanıklılık) + en (isim yapım eki) *
emniyet, itimat, sadakat; kişi veya şeye duyulan sağlamlık ve dayanıklılık
hissi
güvenoyu :
tür. * güven (emniyet, itimat) + oy (seçim, tercih) + u (iyelik eki) * bir
kişiye duyulan itimat nedeniyle ve o kişiye destek vermek amacıyla o kişiden
yana yapılan tercih, o kişiyi seçme; parlamenter sistemde yönetimde olan
hükûmetin göreve yeni başlama aşamasında veya daha sonraları ise belli
çoğunluktaki parlamenterin isteği ile hükûmetin yönetip yönetemeyeceği
konusunda diğer parlamenterler tarafından güvenilip güvenilmediği ölçen bir
çeşit parlamento oylaması
güvercin :
tür. * göğer (mavileşmek, gök rengine bürünmek) (gök (yeryüzünü öreten atmosfer
tabakası; mavi) + er (fiil mastar eki) ) + cin (isim veya sıfat yapım eki) *
Columbidae (Güvercingiller) familyasından olan, evcil ve yabani türleri
bulunan, genellikle gri, beyaz veya karışık tüylü, şehirlerde ve kırsal
alanlarda yaşayan, barış ve haberleşme simgesi olarak da kullanılan kuş türü,
columba livia domestica
güvercingiller :
tür. * göğer (mavileşmek, gök rengine bürünmek) (gök (yeryüzünü öreten atmosfer
tabakası; mavi) + er (fiil mastar eki) ) + cin (isim veya sıfat yapım eki) +
gil (familya eki) + ler (çoğul eki) * güvercinleri ve kumruları kapsayan, kısa
gagalı, küçük başlı ve güçlü uçuş yeteneğine sahip kuşlar familyası,
Columbiformes takımına ait kuşlar grubu
güverte :
lat. * copertus (örtü, kaplama, kapama, gemilerde ambar üstü tabanı) (cooperire
(örtmek, kaplamak; gizlemek) (co, con (ile, birlikte, beraber) + operire
(örtmek, kaplamak) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * gemide
yolcuların veya yüklerin bulunduğu üst açık alan
güvey :
tür. * küdegü (düğün sahibi, sponsor) (küd (beklemek) + egü (-ci, yapan, eden
eki) ) * evlilikte damat, kına gecesi ve düğünlerde gelinin yanında bulunan
erkek, gelinin kocası olan erkek, damat
güveyfeneri :
tür. * güvey (damat, evlenmiş erkek) + fener (ışık veren araç) + i (iyelik eki)
* Solanaceae familyasına bağlı, 30-60 cm kadar boylanabilen, yumuşak odunumsu
gövdeli, çok yıllık bir bitki cinsi, physalis pubescens
güvez :
tür. * kök, gök, göğ (gökyüzü, dünanyı saran boşluk uzay) + ez (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * koyu ve mora yakın kırmızı
güya :
far. * guye (söylemek, demek), guya (sözde, söylemde, sözel, söylemsel) *
sanırsın ki, sanki, sözde, sözümona
güz :
tür. * küz (sonbahar) * yılın dört mevsiminden
biri olan sonbahar mevsimini,
yani sene ortasından sonraki yaprak dökümü ve havaların soğuma dönemini ifade
eden, Türk halk kültüründe ve edebiyatında hüznün, hasadın ve doğanın dinlenme
evresinin sembolü olan yılın üçüncü mevsimi
güzaf :
far. * guzaf (boş, anlamsız, temelsiz söz) * gerçeklikten ve mantıktan yoksun,
ciddiye alınmaya değmeyen, uydurma veya saçma söz veya iddia, boş, bihude,
beyhude, lüzumsuz; gerçek olmayan, asılsız, yalan, uydurma söz veya bilgi
güzar :
far. * gudastan, guzastan (geçmek, geçirmek, yerine getirmek, becermek, yapmak,
halletmek) * geçiş, geçme; yerine getiren, beceren, halleden, yapan (örneğin
"işgüzar")
güzel :
tür. * güz (güçlü, hoş, çekici) + el (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hoş,
estetik olarak tatmin edici, çekici, beğenilen, iyi
güzelavrat otu :
tür. * güzel (güçlü, hoş, çekici) + avrat (kadın, hanım, karı) + ot (küçük
yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) * patlıcangiller familyasına ait,
halüsinojenik özellikleri olan oldukça zehirli yemişleri olan ve yapraklrından
atropin maddesinin elde edildiği çok yıllık otsu bir bitki, atropa bella-donna
güzelbahçe :
tür. * güzel (güçlü, hoş, çekici) + bahçe (bitkilerin, çiçeklerin veya
ağaçların belli bir düzen içinde dikilip yetiştirildiği, genellikle çevresi
belirli sınırlarla çevrili açık alan) * İzmir’in bir ilçesi
güzelyurt :
tür. * güzel (güçlü, hoş, çekici) + yurt (çadır, oba; konut, mesken, menzil,
yer) * Aksaray’ın bir ilçesi
güzergah :
far. * gudastan, guzastan (geçmek, geçirmek, yerine getirmek, becermek, yapmak,
halletmek), gudar (geçen, geçiren) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam,
lokasyon) * geçiş yeri, geçit, yol
güzeşt :
far. * gudastan, guzastan (geçmek, geçirmek, yerine getirmek, becermek, yapmak,
halletmek) + eşt (-cı, yapan, eden eki) * geçme, geçiş, geçen (örneğin "sergüzeşt"
(nastan geçen, olay, macera, hikaye) )
güzey :
tür. * güz (sonbahar) + ey (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * az güneş alan,
gölgeli yer
güzide :
far. * guzidan (seçmek, ayıklamak, tercih etmek) * seçilmiş, seçkin, tercih
edilmiş, guzin
güzidegan :
far. * guzide (seçilmiş, seçkin, tercih edilmiş) + gan (çoğul eki) * seçkinler,
beğenilmişler, seçilmiş olanlar, tercih edilmiş olanlar, güzideler
güzin :
far. * guzidan (seçmek, ayıklamak, tercih etmek) * seçilmiş, seçkin, tercih
edilmiş, guzide
güzlek :
tür. * güz (yılın dört mevsiminden biri olan sonbahar mevsimi) + lek (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * genellikle dağlık yerleşim yerlerinde veya
göçerlerde güz mevsiminin geçirildiği yer; güzün oturulan yapı veya bağ evi
güzün :
tür. * güz (yılın dört mevsiminden biri olan sonbahar mevsimi) + ün (zaman eki)
* güz olduğunda, güz zamanı, sonbaharda, sonbahar zamanı
gymnarchidae :
gre., lat. * gymnos (çıplak) + arkhos (şef, başkan, reis, yönetici, lider,
önder, baş, hükümdar) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) *
kemikli balıklar üst sınıfına ait, tatlı su balıklarını barındıran, tek
temsilcisi, Afrika'da yaşayan Gymnarchus niloticus (aba balığı) olan
Osteoglossoidei (kemikli dilgiller) alttakımından bir hayvan familyası
gymnocladus :
gre. * gymnos (çıplak) + klados (dal, sürgün, dallanmış yapı) * baklagiller
(Fabaceae) familyasından olan, yapraksız dönemde belirgin çıplak dallarıyla
tanınan, en bilinen türü, halk arasında Kentucky kahve ağacı olarak
adlandırılan Gymnocladus dioicus olan küçük bir ağaç cinsi
gymnophiona :
gre. * gymnos (çıplak) + ophis (yılan) + ia (isim yapım eki) * genellikle sıcak
bölgelerin toprak altında veya su içinde gizli yaşam süren, iki yaşamlılar
(amfibiler) sınıfına ait, bacakları olmayan ve solucana benzeyen bir hayvan
takımı, ayaksızlar, kör kurbağalar
gymnophthalmidae :
gre. * gymnos (çıplak) + ophthalmos (göz, göz çukuru) (oph, ops, opsis (göz,
görme, görünüş, görünüm, yüz) + thalamos (iç oda, odacık) ) (gre.) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * yaygın olarak gözlüklü kertenkeleler
veya mikroteiidler olarak bilinen, ince pullu sürüngenler takımına ait küçük
gövdeli bir kertenkele familyası, çıplak gözlü kertenkeleler
gymnosperm :
gre. * gymnos (çıplak) + sperma, spermat, spermatos (sperma (tohum, çekirdek,
döl, bel, meni, sperm) (speirein (ekmek, saçmak, dikmek) + ma, mat (isim yapım
eki) ) * tohumları meyve veya kapalı bir yumurtalık içinde değil, genellikle
kozalak yapraklarının üzerinde çıplak olarak (açıkta) bulunduran odunsu bitki,
açık tohumlu bitki
gynaeceum :
gre. * gynaikeion (kadınlar bölümü, kadınlar dairesi) (gyne (dişi organ, dişi,
kadın) + oikos (ev, ikametgah, yerleşim, konut, mekan, yuva, yaşam alanı,
çevre) + on (yer eki) (gre.); ium (yer eki) (lat.) * Antik Yunan evlerinde
kadınlara ayrılan özel bölüm; çiçeğin dişi üreme organlarının (karpellerin)
tümü
gynobasic :
gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek,
adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş,
yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) + ikos (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * botanikte dişi organın (ovaryumun) tabanından (pistil)
veya yumurtalığın (over) ortasından/dult tabandan çıkan veya tabana bağlı olan
(tepecik veya boyuncuk yapısı (stil) ); Ballıbabagiller (Lamiaceae) gibi bitki
ailelerinde dişi organ boyuncuğunun yumurtalık lobları arasından yükseldiği
durum
gynodioecious :
gre., lat. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + di (iki, ikili, çift) + oikos
(ev, ikametgah, yerleşim, konut, mekan, yuva, yaşam alanı, çevre) (gre.) + osus
(ile ilgili, -a ait) (lat.) * aynı popülasyonda hem yalnızca dişi bireylerin
hem de erselik (hermafrodit) bireylerin birlikte bulunduğu (üreme sistemi)
gynoecium :
gre., lat. * gynaikeion (kadınlar bölümü, kadınlar dairesi) (gyne (dişi organ,
dişi, kadın) + oikos (ev, ikametgah, yerleşim, konut, mekan, yuva, yaşam alanı,
çevre) + on (yer eki) (gre.); ium (yer eki) (lat.) * Antik Yunan evlerinde
kadınlara ayrılan özel bölüm; çiçeğin dişi üreme organlarının (karpellerin)
tümü
gynomonoecious :
gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + monos (tek, yek, yegane) + oikos (ev,
ikametgah, yerleşim, konut, mekan, yuva, yaşam alanı, çevre) (gre.) + osus (ile
ilgili, -a ait) (lat.) * aynı birey üzerinde hem yalnızca dişi çiçeklerin hem
de erselik çiçeklerin birlikte bulunduğu (üreme sistemi)
gynophore :
gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + pherein (taşımak, getirmek, götürmek),
phoros (taşıyan, getiren; taşıma, getiren) * çiçekteki dişi üreme organını (
pistili) çiçek tablasından yukarı kaldıran sap veya uzantı
gynostegium :
gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + tege (çatı, örtü) (gre.) + ium (isim ve
yer eki) (lat.) * erkek ve dişi üreme organlarının kaynaşmasıyla oluşan,
özellikle Apocynaceae familyasında görülen birleşik üreme yapısı
gyrus :
lat. * gyrus (dönemeç, kıvrım) * beyin korteksinde bulunan kıvrımlar veya
dönemeçler; beynin yüzeyindeki çıkıntılar
ğ :
tür. * ğ, Ğ *
Türkçe alfabedeki dokuzuncu harf ("G"den sonra, "H"den
önce)
ğayn :
ara. * ğayn (غ) * Arapça alfabenin yirmi sekizinci ve son harfi
ğulf :
ara. * galf, galafa (örtmek, kaplamak) * içine alan, içine girilen, kapsayan;
genellikle kılıcı, silahı, kalemi veya benzeri nesneleri korumak veya taşımak
için kullanılan, içine sokulan ve koruyan kap, örtü veya kovan; ayrıca giysi ve
eşya örtüsü, kılıf; kabuk (gulf, golfe, Golfe (körfez), golf, Golf (topu
deliğe, kılıfa sokma oyunu) (ing., fra., alm.) )
ğummet :
ara. * gamm (üzüntü, tasa, keder, acı, ıstırap) + et (isim yapım ve durum eki)
* gamlı olma, üzüntülü olma, tasalanma, kederli olma, acılı olma, ıstıraplı
olma durumu (Kummer (tasa) (alm.) )
ğurabey :
ara. * ğurabey (karga) *
kargagiller (Corvidae) familyasından, iri yapılı, genellikle siyah tüylü, zeki
ve ses çıkarışıyla tanınan, hem şehir hem doğa ortamında yaşayan ötücü kuş türü
ğussat :
ara. * ğuss (yemek) + at (isim yapım eki) * lokma, yeme (gustus (tat, lezzet,
tat alma, duyusal zevk) (lat.) gusto (ita.) )
H :
gre. * hydrogenium (hydor, hydros (su, sıvı) + genes (oluşturan, meydana
getiren) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 1 olan, periyodik
tablonun 1. grubunda bulunan, evrende en bol bulunan, renksiz, kokusuz ve çok
hafif olan, yakıt hücrelerinde, amonyak üretiminde, enerji depolamada ve
kimyasal endüstride kullanılan bir ametal gaz element
h :
tür. * h, H *
Türkçe alfabedeki onuncu harf ("Ğ"den sonra, "I"dan önce)
ha :
ara. * ha (ح) *
Arapça alfabenin sekizinci harfi
ha :
ara. * ha (üçüncü tekil dişil şahıs zamiri, o) * üçüncü tekil dişil şahıs
zamiri, o
ha bire :
tür. * ha (aniden olma bildiren ünlem kelimesi) + bir (tek, yek, yegane, 1) + e
(-a doğru, yönelim, yan, yakın) * sürekli, durmadan, aralıksız
HAARP :
ing. * high (yüksek) + frequency (frekans) + active (aktif, etkin) + aurora
(kutup ışıkları; şafak) + research (araştırma) + program (program) * ABD’de
Alaska’da bulunan, iyonosferi incelemek ve radyo dalgalarının atmosfer
üzerindeki etkilerini araştırmak amacıyla kurulmuş, yüksek frekanslı radyo
dalgalarıyla iyonosferi uyarabilen bilimsel araştırma tesisinin kısaltması;
Yüksek Frekanslı Etkin Kutup Işıkları Araştırma Programı;ştırma Programı
hab :
ara. * habb (tane, tohum, bitki
tanesi) *
tohum tanesi, göbek noktası
hab :
far. * hab (uyku, uyuma, rüya) * uyku, uyuma, rüya
habail :
ara. * habal (ağ, kement, bağ, ip, halat) * ipler, halatlar, bağlayıcılar,
bağlar, tuzaklar, kementler
habais :
ara. * habis (kötü, fena; pis), habise (kötü, fena; pis (dişi için) ) *
kötüler, kötü olanlar, kötü olan kadınlar; kadın şeytanlar
habala :
ara. * habala (bozmak, düzensizleştirmek, karıştırmak; üzmek, sıkıntı vermek) *
bozulma, düzensizlik, karma karışıklık; sıkıntı, hüzün, keder, üzüntü
habanera : tai., isp. * Habana (bölgeyi yöneten Taino reisi Habaguanex'in
isminden) + era (ile ilgili, -a ait) * Küba adasındaki
İspanyollar tarafından kurulan ve Pánfilo de Narváez tarafından San Cristóbal
de la Habana olarak adlandırılan altıncı kasaba; Küba’ya Afrika’dan geldiği
belirtilen, çok kıvrak bir Afro-Küba
halk dansı
habaset :
ara. * habis (kötü, fena; pis) + et (durum eki) * kötülük, fenalık, kötü huy,
ahlaksızlık
habb :
ara. * haba (günah işlemek, haksızlık etmek, birine zarar vermek, kötülük
etmek), hube (günah, suç, haksızlık, kusur, zarar verici eylem) * aldatıcı,
kurnaz, hileci, hilekar; denizin kabarması, denizde dalga olması
habb :
ara. * habba (küçük tanecikler oluşturmak, tohumlanmak), habbah, habbat *
tohum, tane, çekirdek, hububat (ç.); yuvarlak olarak hazırlanmış ilaç; buğday
tanesi veya buna benzer tohum
habbaz :
ara. * hubz (ekmek) * ekmekçi, ekmek tedarik eden, ekmek getiren
habbe :
ara. * habba (küçük tanecikler oluşturmak, tohumlanmak), habbah, habbat *
tohum, tane, çekirdek, hububat (ç.)
habenaria :
lat. * habena (kayış, dizgin) * dar ve şerit biçimli çiçek parçalarıyla ayırt
edilen, Orchidaceae familyasından bir bitki cinsi
haber :
ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak,
tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek,
bilmek) * bilgi, bildirim, duyuru, ilim, malumat, havadis, iletilen mesaj, olay
haber-bosch süreci :
alm., tür. * haber-bosch (Alman kimyagerler Fritz Haber ve Carl Bosch’un
soyadlarından) + süreç (sonuca doğru gidilen zaman dilimi) (süre (zaman, vakit,
devam etme) + eç *isim yapım eki) ) + i (iyelik eki) (tür.)
haberdar :
ara., far. * haber (bilgi, bildirim, duyuru, ilim, malumat, havadis) (ara.) +
dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan)
* haberli, haberi olan
habeş :
ara. * habeş (siyah) * Doğu Afrika’da, günümüzde Etiyopya ve Eritre’yi kapsayan
bölgeyi ve burada yaşayan halkı tanımlayan isim, Habeşistanlı, Habeşistan
vatandaşı
habeşistan :
ara., far. * habeş (siyah) (ara.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan,
ülke) (far.) * Doğu Afrika’da, Kızıldeniz’in güneybatısında yer alan, kuzeyde
Eritre, doğuda Cibuti ve Somali, güneyde Kenya, güneybatıda Sudan ile sınırı
olan ülke
habıt :
ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa
gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * yukarıdan aşağıya inen, inici; düşen,
hübut eden
habib :
ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevgi, bağlanma, arzulama) *
sevgili, sevilen
habibe :
ara. * habib (sevgili, sevilen) + e (dişi eki) * sevgili, sevilen kadın
habike :
ara. * habaka (dokumak, örmek) * kehkeşan, samanyolu; çizgi; dikkat ve itina
ile, sağlam ve sanatlı dokunmuş, yol yol hareli güzel kumaş, hubuk (ç.)
habil :
ara. * ahil (yiğit, bahadır, cesur, kahraman; genç, delikanlı; sahip,
kabiliyetli, becerikli) * yetenekli, kabiliyetli, hünerli, becerikli kimse
(habile (becerikli, hünerli, yetenekli) (fra.) )
habip :
ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevgi, bağlanma, arzulama) *
sevgili, sevilen
habir :
ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak,
tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek,
bilmek) * bilen, bilgili, bilge, haberdar, haberli
habire :
ara. * habir (bilen, bilgili, bilge, haberdar, haberli) + e (dişilik eki) *
bilen, bilgili, bilge, haberdar, haberli kadın
habis :
ara. * habs (murdar, pis, çirkin; ayıp, günah) * çirkin, kötü, pis, kötü
niyetli, kötü huylu
habit :
ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa
gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * yukarıdan aşağıya inen, inici; düşen,
hübut eden(inhabit (oturmak, yaşamak) (ing.), habiter (oturmak, yaşamak) (fra.)
)
habitat :
lat. * habitatus (habitare (ikamet etmek, yaşamak, barınmak, alışmak) + tus
(geçmiş zaman ve isim yapım eki) ) * ikametgah, alışılan yer, mekan; bir canlının
doğal olarak yaşadığı veya yerleştiği çevre, alan veya yaşam ortamı, yaşam
alanı (habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa
gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) (ara.) )
habitus :
lat. * habitare (ikamet etmek, yaşamak, barınmak, alışmak), habitus (hal,
durum, alışkanlık, tutum, görünüş) * bir kişinin veya canlının karakteristik
hali, tutumu, dış görünüşü veya alışkanlıkları
habitüasyon :
lat., fra. * habitare (ikamet etmek, yaşamak, barınmak, alışmak) (habitus (hal,
durum, alışkanlık, tutum, görünüş) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım
eki) (lat.); habituation (fra.) * alışma, uyum sağlama süreci; tekrarlanan
uyaranlara karşı duyarsızlaşma
habitüel :
lat., fra. * habitus (hal, durum, alışkanlık, tutum, görünüş) + alis (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.); habituel (fra.) * alışılmış, sürekli,
düzenli olarak yapılan, alışkanlık haline gelmiş
habitüel abortus :
lat. * habitus (hal, durum, alışkanlık, tutum, görünüş) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + abortus (düşük, çocuk düşürme, gebelik sonlanması) *
tekrarlayan düşük; bir kadının ardışık olarak üç veya daha fazla gebeliğini ilk
trimesterde kaybetmesi durumu
habk :
ara. * habaka (dokumak, örmek, sıkıca bağlamak; bükmek; sağlam yapmak) * doku,
örgü, örülmüş yapı; sağlam yapı
habl :
ara. * habl (ip, bağ, kordon, kablo) *
ip, bağ, kordon, kablo,
urgan; damar, sebep, araç, vasıta
hablullah :
ara. * habl (ip, bağ, kordon, kablo) + Allah * Allah’ın ipi; Kur’an’da geçen ve
“Allah’a ve O'nun ilmine bağlılık” kavramı kapsamında kullanılmış müteşabih
ifade
habname :
far. * hab (uyku, uyuma, rüya)
+ name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) *
bir olayı, düşünceyi veya kişiyi sanki rüyada görmüş gibi anlatarak yazılan
eser
habr :
ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak,
tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek,
bilmek) * bilen, bilgili, bilge, haberdar, haberli
habs :
ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men
etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek,
tutmak) * engelleme, mani olma, hapis, alıkoyma, bir yere kapatıp dışarı
çıkarmama, salıvermeme, zaptetme, tutma
habt :
ara. * habita (geçersiz olmak, boşa çıkmak, etkisizleşmek, iptal edilmek,
başarısız olmak) * boşa çıkma, geçersizlik, başarısızlık, etkisiz olma durumu;
kısıtlama, geçersiz kılma, engelleme, mani olma (inhibit (engellemek) (ing.) )
hac :
ara. * hacc (kastetmek, yönelmek, niyet etmek, ziyaret etmek, tartışmak,
mücadele etmek) * Müslümanların dini görev olarak, Hicri takvime göre 12. ve
sonuncu ay olan Zilhicce ayında Mekke’deki Kabe’ye yaptıkları kutsal ziyaret;
Kur'an'ın 22. suresi (hagias (kutsal) (gre.) )
hacamat :
ara. * hacm (doluluk, büyüklük, cüsse, cismin kapladığı yer; cismin üç boyutlu
ölçüsü, fiziksel alan, kabartı, tümsek), hacama (meme emmek, cildini emerek
tümsek hale getirmek) + at (isim yapım eki) * vücuttan toksinlerin atılmasını
ve kan dolaşımının iyileştirilmesini hedefleyen, vücudun belirli bölgelerindeki
kanı veya durgun sıvıyı küçük kesikler veya vakum yöntemiyle dışarıya alarak
uygulanan, geleneksel ve tamamlayıcı tıp yöntemi
hacd :
ara. * haccada (bir haktan, maldan, hak iddiasından veya istekten feragat etmek,
vazgeçmek, bırakmak), muhaccid (feragat eden, hak veya talepten vazgeçmiş olan,
el çeken, vazgeçen) * feragat, vazgeçme, hak veya istekten el çekme
hacegan :
far. * hace (hoca, muallim, reis, efendi, öğretmen, sahib) + gan (-lar, -ler;
çoğul eki) * hocalar, öğretmenler, efendiler, sahibler; yüzbaşıya muadil sivil
rütbe
hacer :
ara. * hacara (katılaşmak,
sertleşmek, yasaklamak, engellemek, sınır koymak, men etmek, mani
olmak, etrafını çevirip
sınırlamak), hacer (sert, katı), hicr (yasak, engel, men,
sınır koyma, kısıtlama) *
taş; katı, sert ve yoğun mineral madde
hacerül esved :
ara. * hacer (taş) + el (ön ek, artikel) + esved (siyah) * siyah taş; Kabe'nin
güneydoğu köşesine tavafın başlangıç noktasını belirlemek amacıyla
yerleştirilmiş siyah renkli parlak taş
hacet :
ara. * hace (gerekmek, lazım olmak, ihtiyaç duyulmak) * ihtiyaç, lüzum,
gereksinim, muhtaçlık
hacı :
ara. * hacc (Müslümanların dini görev olarak, Hicri takvime göre 12. ve sonuncu
ay olan Zilhicce ayında Mekke’deki Kabe’ye yaptıkları kutsal ziyaret) + i (-cı,
yapan, eden eki) * hacceden kişi, hacca hiden kişi
hacı yağı :
ara., tür. * hacı (hacca gitmiş kimse) (ara.) + yağ (hayvan dokularında bulunan
veya çeşitli bitkilerden elde edilen, suda çözünmeyen, kayganlık veren,
hücrelerin enerji ihtiyacını karşılayan ve sanayiden yemek kültürüne kadar
geniş bir alanda kullanılan organik lipit bileşiği; iç yağı) + ı (iyelik eki)
(tür.) * gül yağından çıkarılan ve bilhassa hacılar tarafından kullanılan
keskin ve ağır koku
hacıağa :
ara., tür. * hacı (hacca gitmiş kimse) + ağa (büyük, büyük erkek kardeş) *
saygıdeğer, varlıklı, hac görevini yerine getirmiş erkek; nüfuzlu ve muhterem
kişi
hacıbektaş :
ara., far. * hacı (hacca gitmiş kimse) (ara.) + bektaş (talih arkadaşı, kader
dostu) (far.) * Nevşehir’in bir ilçesi
hacılar :
ara., tür. * hacı (hacca gitmiş kimse) (ara.) + lar (çoğul eki) (tür.) *
Kayseri’nin bir ilçesi
hacıyatmaz :
ara., tür. * hacı (hacca gitmiş kimse) + yat (yere paralel konumda uzanmak) +
maz (olumsuz geniş zaman eki) * üst yanı hokkabaz, kadın veya bebek biçiminde
yapılan, dibinde bulunan ağırlık nedeniyle, yere nasıl bırakılırsa bırakılsın
hep dik bir durum alan oyuncak; güç durumlarda, çıkarları uğruna kişiliğinden
özveride bulunarak kendini çabucak toparlamayı beceren kimse
hacıyolu :
ara., tür. * hacı (hacca gitmiş kişi) (ara.) + yol (yol (bir yerden bir yere
gitmek için iz, geçit, ilerleme hattı, güzergah) + u (iyelik eki) (tür.) * açık
gecelerde gökyüzünde boydan boya görülen, güneş sisteminin de dahil olduğu,
milyonlarca yıldızdan ve gaz bulutundan oluşmuş, donuk ışıklı, uzun yıldız
kümesi, samanyolu
haci :
ara. * hicv (alay etmek, yermek, iğnelemek, eleştirmek) * hiciv yazan,
hicveden, yeren, alaycı şekilde eleştiren, iğneleyen
hacib :
ara. * hacaba (araya girmek, mani olmak, birinin bir yere girmesini engellemek;
örtmek, perdelemek, gizlemek, saklamak), hicab (örtü, perde, gizleme) *
merasimlerde devlet erkanının ve saray teşkilatı mensuplarının hükümdarın
huzurunda nasıl duracağını ve nasıl hareket edeceğini tayin eden görevli
hacim :
ara. * hacama (kaplamak, sığdırmak, ölçmek, doldurmak) * doluluk, büyüklük,
kapladığı yer; bir cismin veya boşluğun kapladığı alan, büyüklük veya miktar;
cismin üç boyutlu ölçüsü, fiziksel alan
hacir :
ara. * hacara (göç etmek, terk etmek, çıkmak; özellikle dini veya siyasi
sebeplerle bir yerden ayrılıp başka bir yere gitmek) * hicret eden, bir yerden
başka bir yere göçen
hacivat :
ara. * hacı (hacca gitmiş kimse) (ara.) + ivaz (bedel verme, yerine bir şey
koyma; bir şeyin veya birinin yerine geçen, bedel, tazminat; bedel, fiyat) *
Türkçe "Satılmış" isminin muadili; Hacivat-Karagöz oyununda
Karagöz'ün zıttı olan, öğrenimli, kibar, konuşkan kimseyi temsil eden karakter
haciz :
ara. * hacz (men etmek, alıkoymak, zapt etmek, engellemek, mani olmak) * alacak
karşılığı malın veya paranın zapt işlemi yoluyla borçlunun malına veya parasına
hukuken el konulması
hacmen :
ara. * hacama (kaplamak, sığdırmak, ölçmek, doldurmak), hacm, hacim (doluluk,
büyüklük, kapladığı yer; bir cismin veya boşluğun kapladığı alan, büyüklük veya
miktar; cismin üç boyutlu ölçüsü, fiziksel alan) + en (edat eki) * hacim
olarak, gacim bakımından; büyüklükçe
haç :
erm. * haç (direk, kazık; çarmıh) * Hıristiyanlığın simgesi olan ve birbirini
dik olarak kesen iki doğru parçasından oluşan şekil
had :
ara. * hada (yönlendirmek, rehberlik etmek liderlik etmek; dalıp gitmek, zihnen
uzaklaşmak) * yönlendirici, yönlendiren; sınır, limit (head (baş, son nokta),
hedge (çit, sınır, hudut) (ing.) )
hadamard üç çember teoremi :
fra., far., gre., tür. * Hadamard (Fransız matematikçi Jacques Hadamard’ın
soyadından) + üç (sayı ismi) (fra.) + çember (daire, halka) (far.) + theorema
(seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram,
ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * kompleks analizde, bir
holomorf fonksiyonun değer büyüklüğünün, tanımlı olduğu üç iç içe geçmiş çember
üzerindeki maksimum değerlerine bağlı olarak sınırlandırılmasını ifade eden ve
maksimum mod prensibi ile ilişkili olan teorem
hadd :
ara. * hadda (sınır koymak, sınırlamak, limit belirlemek, belirlemek,
keskinleştirmek; karşı gelmek, meydan okumak, itiraz etmek) * hudut, sınır;
kenar, çizgi; keskin. sivri; sert, gergin
haddas :
ara. * hadasa (sezmek, tahmin etmek, içgüdüyle kavramak) * anlayışlı, zeki,
çabuk kavrayan
hadde :
ara. * hadda (keskinleşmek, incelmek, sivrilmek, sınır koymak, sertleştirmek;
kesmek), hadd (sınır, kenar, çizgi), haddat (keskinlik, bilenme (özellikle
kılıç, çelik), bileylenebilirlik), hadid (keskin, kesici; demir) * metal veya
başka bir malzemeyi, özellikle demiri, sıcak veya soğuk halde iki silindir
arasında şekillendirmeye yarayan araç ve bu işlemle biçim verme tekniği; yanak
hadd-i zatında :
ara. * hadd (sınır, uç, son) + i (ek) + zat (öz, esas) + ında (ile ilgili
olarak) * kendi özü ve gerçek niteliği bakımından, özünde, aslında, esasen,
esasında
hadean :
gre. * Hades (Yunan mitolojisinde yeraltı tanrısı) + an (ile ilgili, -a ait) *
Dünya tarihinin 4,6 milyar yıl önceki oluşumuyla başlayıp 4 milyar yıl önce
sona eren, yeryüzünün tamamen eriyik halde, volkanik bir bataklık niteliğinde
olduğu ilk jeolojik üst zaman, eon
hadeb :
ara. * hadeb (tepe, tümsek, yükselti, çıkıntı) * tepe, tümsek, yükselti,
çıkıntı, kambur olma, kamburluk
hademe :
ara. * hadama (hizmet etmek), hadima (kadın hizmetçi), hadam (hizmetçiler) *
okul, cami, hastane gibi kurumlarda temizlik, düzen ve yardımcı işlerle görevli
personel; hizmetli
hades :
gre. * Hades (yeraltı tanrısı; ölüler diyarı) (aidein (görünmeyen, gözle
görülmeyen) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + idein (görmek) ) *
Yunan mitolojisinde yeraltı dünyasının ve ölülerin hâkimi olan tanrı ve
ölülerin yaşadığı yeraltı alemi
hadım :
ara. * hadama (kesmek, budamak, koparmak, ezmek) * cinsel organları alınarak
kısırlaştırılmış erkek, iğdiş edilmiş; eski çağlarda ve Osmanlı döneminde
sarayda, devlet görevlerinde kullanılan kısırlaştırılmış erkek köle veya
görevli
hadım ağası :
ara., tür. * hadama (kesmek, budamak, koparmak, ezmek) (ara.) + ağa (büyük,
büyük erkek kardeş) + sı (iyelik eki) (tür.) * Osmanlı saray teşkilatında,
özellikle harem ve Enderun gibi mahrem alanların güvenliği ve düzeninden
sorumlu olan, görevleri gereği hadım edilmiş erkekler arasından seçilen yüksek
rütbeli saray görevlisi
hadi : ara.
* hada (aldatmak, kandırmak, yanıltmak, yanlış yönlendirmek) * aldatan, hile
yapan (Heide (pagan, putperest, aldatıcı inanışta olan) (alm.) )
hadi :
ara. * hada (yönlendirmek, hidayete yöneltmek, rehberlik etmek) * yönlendiren,
doğru yolu gösteren, rehberlik eden, başı çeken, önde giden, liderlik eden, yol
gösteren; aldatan, kandıran, yanıltan (head (baş) (ing.), haupt (baştaki, esas)
(alm.) )
hadid :
ara. * hadid (demir; keskin) * simgesi Fe, atom sayısı 26, atom ağırlığı
55.847, yoğunluğu 7.8 olan, 1510 santigrat derecede eriyen, mavimtırak esmer
renkte, sanayide çelik, döküm ve alaşımlar durumunda kullanılan element, demir,
ferrum (lat.); Kur’an’ın 57. suresi
hadii :
ara. * hada (küçümsemek, hor görmek, değersiz saymak) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * değersiz, hor görülen, aşağılık, hor, hakir
hadim :
ara. * hadama (kesmek, budamak, koparmak, ezmek) * cinsel organları alınarak
kısırlaştırılmış erkek, iğdiş edilmiş; eski çağlarda ve Osmanlı döneminde
sarayda, devlet görevlerinde kullanılan kısırlaştırılmış erkek köle veya
görevli; Konya'nın bir ilçesi
hadim ağası :
ara. * hadama (kesmek, budamak, koparmak, ezmek) (ara.) + ağa (büyük, büyük
erkek kardeş) + sı (iyelik eki) (tür.) * Osmanlı saray teşkilatında, özellikle
harem ve Enderun gibi mahrem alanların güvenliği ve düzeninden sorumlu olan,
görevleri gereği hadım edilmiş erkekler arasından seçilen yüksek rütbeli saray
görevlisi
hadime :
ara. * hadama (hizmet etmek), hadima (kadın hizmetçi), hadam (hizmetçiler) *
okul, cami, hastane gibi kurumlarda temizlik, düzen ve yardımcı işlerle görevli
kadın personel; kadın hizmetli
hadir :
ara. * hazara, hadara (elverişli olmak, uygun olmak, tamam olmak; mevcut olmak,
bulunmak, hazır olmak) * hazır
hadis :
ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak,
anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek) * olay, söz, haber,
anlatı, bildiri, rivayet; İslam peygamberi Hz. Muhammed’in, dini, ahlaki ve
hukuki rehberlik sağlayan sözlerinden, fiillerinden ve onaylarından oluşan
rivayetler bütünü
hadise :
ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak,
anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek) * olay, vaka, durum,
beklenmedik veya önemli bir olay, durum veya gelişme; özellikle hayatı etkileyen
veya dikkat çeken herhangi bir vaka, havadis (ç.)
hadisene :
ara., tür. * haydi gelsene (hay, hey, hayya, heyya (gelmek) + te (ikinci tekil
şahıs fiil çekim eki) + sene (ikinci tekil şahıs emir kipi eki) * çabuk olsana,
acele etsene
hadra :
ara. * hadra, hazra (varlık, hazır bulunma, mevcut olma, topluluk) * sufi
tarikatlarda toplu şekilde yapılan dini bir tören; Türk musikisinde bir makam
hadravat :
ara. * hidr (yeşil) * yeşillikler, yeşillik
hadron :
gre. * hadros, hadron (kalın, cüsseli, kütleli, iri, ağır) * parçacık fiziğinde
kuarklardan oluşan ve güçlü nükleer kuvvetle etkileşen temel parçacık grubu,
proton, nötron
hafakan :
ara. * hafaka (titremek, tekrarlı ve hızlı çarpmak, kalbi hızlı atmak) * kalp
çarpıntısı, çarpıntı, sıkıntı, boğuntu
hafat :
ara. * hafata (birbirine yaklaşmak, kaynaşmak, yoğunlaşmak; kısmak, azalatmak)
* yakınlaşma, kaynaşma, sıkılaşma; ses kısma, azaltma
hafazan :
ara. * hafaza (korumak, muhafaza etmek, sakınmak), hifz (koruma, sakınma,
muhafaza) * koruyan, gözeten, muhafaza eden; bir şeyi zarar görmekten sakınan
haffaf :
ara. * haffa (hafif olmak, ağırlığı hafiflemek), huff (abdest alırken üzerine
doğrudan meshedilebilen, ayağı topuklarla birlikte örten, ince deriden yapılmış
hafif ve topuksuz bir tür çizme veya mest) * her türlü ayakkabı, terlik, mesh
ve pabuç gibi ayak giysilerini imal eden ya da bunları hazır olarak satan
zanaatkar ve esnaf, kavaf, ayakkabıcı, kunduracı
hafız :
ara. * hafaza (korumak, muhafaza etmek, sakınmak), hifz (koruma, sakınma,
muhafaza) * koruyan, gözeten, muhafaza eden; bir şeyi zarar görmekten sakınan
hafıza :
ara. * hafaza (korumak, muhafaza etmek, sakınmak), hifz (koruma, sakınma,
muhafaza) * bellek, zihin; bilgileri akılda tutma ve hatırlama yetisi; ezber
yeteneği
hafızıkütüp :
ara. * hafiz (koruyan, muhafaza eden, sakınan) + i (tamlama eki) + kutub
(kitaplar, yazılar) * kitapları koruyan veya ezberleyen kimse; özellikle
medrese geleneğinde kitaplara vakıf, bilgili kişi
hafi :
ara. * hafa (korumak, saklamak, gizlemek, muhafaza etmek; zorlamak, baskı
yapmak, sıkıştırmak) * koruyan, muhafaza eden, saklayan, gizleyen; zorlayan,
baskı yapan, sıkıştıran; gizli olan, saklı duran; açıkça belli olmayan,
sezilmesi veya fark edilmesi zor olan
hafid :
ara. * hafd, hafada (alçaltmak, indirmek) * alçaltan, indiren; evlat, oğul,
torun
hafid :
ara. * hafida (korumak, muhafaza etmek, soy sürdürmek; soyunu devam ettirmek) *
torun, evlat, soyundan gelen kişi
hafide :
ara. * hafida (korumak, muhafaza etmek, soy sürdürmek; soyunu devam ettirmek) *
kız torun
hafif :
ara. * haffa (hafif olmak, hafiflemek, ağırlığı azalmak, incelmek ağırlığı
hafiflemek) * az ağırlığı olan, kolay taşınan veya kaldırılan; yoğunluğu düşük
hafifmeşrep :
ara. * hafif (az ağırlığı olan, kolay taşınan veya kaldırılan; yoğunluğu düşük)
+ meşreb (içki içilen yer, meyhane; karakter, huy, mizaç, eğilim) * hafif,
önemsiz, ciddiyetsiz mizaç veya davranış; rahat, gevşek, ciddi olmayan tavır ve
huy
hafifül hezec :
ara. * hafif (az ağırlıkta) + el (ön ek, artikel) + hezec (gürültü, yaygara,
kargaşa; güzel sesle şarkı söylemek) * hafif gürültü, az sesli yaygara veya
kargaşa; önemsiz veya küçük çaplı patırtı, kavga, yaygara
hafit :
ara. * hafd, hafada (alçaltmak, indirmek) * alçaltan, indiren; evlat, oğul,
torun
hafiy :
ara. * hafiya (bağışlamak, ikram etmek, lütuf göstermek) * ikram eden,
lütufkar, bağışlayan
hafiye :
ara. * hafa (gizlemek, saklamak) + iye (isim yapım eki) * başkalarıyla ilgili
bilgileri gizlice toplayan ve bunları ilgililere ileten görevli, gizli polis
hafniyum :
lat. * hafnia (element, 1923
yılında Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da keşfedildiği için, Kopenhag şehrinin
Yeni Latince adı olan "Hafnia" kelimesinden) + ium (kimyasal element
eki) (lat.) * atom numarası 72, atom ağırlığı 178,6, simgesi Hf olan,
nükleer reaktörlerde kullanılan az rastlanır bir metalik element
hafriyat :
ara. * hafara (kazmak) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) * kazı, kazı işleri,
kazılar sonucu çıkarılan toprak veya moloz
hafsa :
far. * hafs, hafasa (gözetmek, korumak, sakınmak), hafsa (aslan yavrusu) *
gözeten koruyan
hafta :
far. * haft, heft (yedi), hafte (yedili olan) (far.); hapta (yedi, yedili)
(ave.), hepta (yedi) (gre.) * 365 günden oluşan bir yıl içindeki 7 günlük
periyodlardan her biri
hagatna :
kam. * hagatna (sığ deniz kıyısı, kıyıdaki küçük körfez) (hagat (kıyı, deniz
kenarı, sığ deniz) + na (iyelik eki, belirtme eki) ) * Guam’ın başkenti
hagen-poiseuille yasası :
alm., fra., tür. * Hagen (Alman mühendis ve fizikçi Gotthilf Heinrich Ludwig
Hagen'in soyadı) (alm.) + Poiseuille (Fransız fizikçi Jean Léonard Marie
Poiseuille'in soyadı) (fra.) + yasa (kural, kanun, ilke, prensip) + sı (iyelik
eki) (tür.) * silindirik bir borudan geçen viskoz bir akışkanın hacimsel akış
hızını basınç farkı, boru yarıçapı, uzunluğu ve akışkanın viskozitesiyle
ilişkilendiren akışkanlar mekaniği yasası
hagenti : alm., lat. * haage, hage (büyücü, cadı, sınırları aşan/çitin
arkasındaki bilge kadın) (alm.) + ens, ent (ile ilgili, -a ait) *
Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te
maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı)
bölümünde yer alan,
çağrıldığında grifon kanatlı büyük bir boğa şeklinde görünen ancak istendiğinde
insan formuna bürünerek insanlara bilgelik aşılayan, tüm metalleri altına dönüştürebilen
ve suyu şaraba (ya da tersine) çevirme simya gücüne sahip olan 48.
cin
hah :
ara. * hah (nida sesi) * şaşkınlık, hayret, uyarı veya sevinç nidası
haham :
ibr. * hakam, hakem (bilge, bilen kişi, hikmet ehli, hakim, hüküm veren, karar
veren, yargıda bulunan) (ibr.); hakem (maç yöneten kişi), hakim (yargıç) (ara.)
* Yahudi dini lider, rabbi
hahambaşı :
ibr., tür. * hakam, hakem (bilge, bilen kişi, hikmet sahibi, hakim, hüküm
veren) (ibr.) + baş (kafa, tepe, önde olan, reis) + ı (iyelik eki) (tür.) *
Yahudi dini liderlerin başı; Osmanlı Devleti ve Türkiye’de Yahudi cemaatinin
dini ve idari işlerinden sorumlu olan, cemaatin en yüksek dini otoritesi ve resmi temsilcisi
konumundaki ruhani lider; Yahudi din görevlisi
hahnyum :
lat. * hahn (nükleer fisyonu
keşfeden ünlü Alman fizikçi ve kimyager Otto Hahn'ın soyadından) (alm.) + ium
(kimyasal element eki) (lat.) * atom
numarası 105, simgesi Ha olan, kaliforniyum
atomlarının azot çekirdekleriyle bombardımanından elde edilmiş yapay bir
element
hahuna : ara.
* ha (işaret ön eki) + huna (burası, burada) * burada, tam bu noktada, şu anki durum/konum
hail :
ara. * hevl (korkutmak, korku vermek, paniğe sürüklemek) * korku veren, dehşet
uyandıran
haile :
ara. * hail (korkutan, dehşete düşüren) + e (isim yapım eki) * sonu facia ile
biten tiyatro oyunu, trajedi, dram
hain :
ara. * hane (ihanet etmek), hiyanet (ihanet, güveni istismar eden) * güveni
kötüye kullanan, ihanet eden kimse; sadakatsiz, vefasız kişi (heinous (iğrenç,
çirkin, kötü) (ing.), haine (nefret) (fra.) )
hair on end pattern :
ing. * hair (saç) + on (üstünde, üzerinde) + end (son) + patern (kalıp) *
kronik hemolitik anemilerde görülen kemik yapısında yeni kemik oluşumu sonucu
ortaya çıkan dikine çizgisel görünüm; diploik boşluk genişledikçe trabeküllerin
kalınlaşması sonucu oluşan kafatası tonozunun diploik boşluğunun radyografik
görünümü, fırça görünümü, tüylerin diken diken olması
haiti :
tai. * ayiti (dağlar ülkesi) (aya (dağ) + iti (küçük, yer, ülke) ) * Küba'nın
doğusunda yer alan Hispaniola adasını Dominik Cumhuriyeti ile paylaşan,
Amerika'da Karayip Denizi'nde bir ada ülkesi
haiz :
ara. * haza (sahip olmak, elde etmek) * sahip olan, elde tutan
haje :
ara. * hayye (yılan) * Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da bulunan büyük, zehirli
kobra yılanı türü (naja haje)
hak :
ara. * hakka (kesmek, ayırmak; gerçek olmak, doğru olmak, sabit olmak,
gerçekleşmek) * gerçek, doğru (hack (kesmek, heklemek) (ing.), hachage, hachis,
Hack, Hackfleisch (kıyma) (fra., alm.) )
hak ile yeksan :
far. * hak (toprak, yer) + ile (birlikte, beraber) + yek (tek, bir) + san (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yerle bir, toprakla bir
haka dansı :
mao., alm., tür. * haka (dans, hareketle ifade, performans, jestli ifade) +
danson (sallanmak, zıplamak) (alm.) + ı (iyelik eki) (tür.) * Yeni Zelanda'nın
yerli halkı olan Maoriler tarafından gerçekleştirilen, toplu olarak yapılan,
ritmik hareketler ve güçlü seslerle icra edilen, düşmanı korkutmak, birlik
göstermek veya bir olayı onurlandırmak amacıyla yapılan dans
hakaik :
ara. * hakk (gerçek, doğru) + aik (çoğul eki) * gerçekler, hakikatler
hakan :
tür. * hakan (en tepedeki lider, en büyük hükümdar, hanların hanı) * hükümdar,
hanların hanı, Türk ve Moğol geleneklerinde en yüksek hükümdar ünvanı
hakaret :
ara. * hakir (aşağılık, küçük, değersiz), hakkara (küçük düşürmek, saygısızlık
etmek, aşağılamak, onur kırıcı söz söylemek veya davranışta bulunmak) + et
(isim yapım eki) * bir kişiyi veya grubu küçük düşürme, onurunu zedeleme,
saygısızlık etme
hakaretamiz :
ara., far. * hakaret (hakir görme, aşağılama) (ara.) + amiz (içeren,
taşıyan;karışan, karıştıran) (far.) * hakaret içeren, hakaret dolu
hakas : çin. * hagass (Kırgız (Yenisey Kırgızları) boyları) * günümüzde Rusya Federasyonu'na bağlı Hakasya
Cumhuriyeti'nde yaşayan, Türk dil ailesinin Kuzey-Doğu (Sibirya) grubuna ait
Hakasça dilini konuşan ve zengin bir destan kültürü ile şamanizm geleneklerine
sahip olan Sibirya kökenli, Yenisey Kırgızları ile akraba olan bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kişi
hakem :
ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak,
bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek) * hüküm veren kimse, yargıda
bulunan kişi; taraflar arasında karar veren kişi, yargılayıcı, yargıç; spor
karşılaşmalarında kurallara göre karar veren görevli
haketmek :
ara., tür. * hakk (gerçek, doğru; adalet, layıklık, değer) (ara.) + etmek * bir
şeye layık olmak, bir şeyi almaya değer bulunmak, kazanmak
hakeza :
ara. * ha (işaret nidası, bu, burası) + ke (gibi) + za (sahip olan, sahibi,
haiz) * aynı şekilde, bunun gibi, keza, böylece
haki :
far. * hak (toprak) * toprak gibi, toprak rengi, yeşile çalan renk
hakik :
ara. * hayk, haka (sarmak, çevrelemek, kuşatmak, kaplamak), hayk (sarma,
çevreleme, kuşatma, kaplamak) * sarılmış, kuşatılmış, çevrelenmiş
hakikat :
ara. * hakk (gerçek) + iki (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + at (durum eki)
* gerçeklik, doğruluk, öz, gerçek olan şey, doğruluk; bir şeyin özü, aslı,
değişmez niteliği
hakiki :
ara. * hakk (gerçek) + iki (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gerçek olan,
esaslı
hakiki kerteriz :
ara., gre. * hakk (gerçek, doğru) + iki (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) +
kartarizo, kartarizein (pusulanın 1/32'lik bir bölümlerine göre yön belirlemek)
(karta (çeyrek, kerte, pusula kadranının 1/16'lık dilimi) + rizein (fiil mastar
eki) ) * cismin yönü ile bir kişinin yüzünün dönük olduğu yön, bir teknenin
yönü veya kuzey olabilecek esas alınan yön arasındaki açı
hakim :
ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak,
bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek) * hükmeden, egemen, yargılayan,
yargıç
hakimane :
ara. * hakim (yargıç, karar veren, hüküm veren) (ara.) + ane (-ce, gibi olarak)
(far.) * bilgece, akıllıca, hikmetli bir biçimde, hakim olarak
hakimiyet :
ara. * hakim (yargıç, karar veren, hüküm veren) (ara.) + iyet (isim yapım ve
durum eki) * egemenlik, yönetim, kontrol, bir şeyin üzerinde tam söz sahibi
olma durumu
hakimiyet-i milliye :
ara. * hakim (yargıç, karar veren, hüküm veren) (ara.) + iyet (isim yapım ve
durum eki) + i (tamlama eki) + milli (ulusal) + iye isim yapım eki) * milli
hakimiyet, ulusal egemenlik
hakir :
ara. * hakkara (küçük düşürmek, saygısızlık etmek, aşağılamak, onur kırıcı söz
söylemek veya davranışta bulunmak) * aşağılık, küçük, değersiz
hakk :
ara. * hakka (gerçekleşmek, doğru olmak; ayırmak, kesmek) * kazımak, oymak,
kesmek, ayırmak, gerçek (kertek (kertü (doğru, kesen) + çek (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) (doğruluk, gerçek) (hack (kesmek, ayırmak) (ing.), hachis
(kıyma, kesme) (fra.), Hexe (kesici, büyücü, frekans kesici) (alm.) )
hakka :
ara. * hakk (gerçek, doğru; ayırmak, kesmek) + a (durum eki) * gerçekleşen;
Kur'an'ın 69. suresi
hakkak :
ara. * hakk (oymak, kertmek, kesmek, ayırmak) * hak işleri yapan sanatçı,
oymacı
hakkal yakin :
ara. * hakk (gerçek, doğru) + el (ön ek, artikel) + yakin (kesin, net, doğru) *
kesin gerçek, kesin doğru
hakkaniyet :
ara. * hakk (gerçek, doğru) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + iyet
(isim yapım ve durum eki) * adil olma, hakkını verme, adaletli olma, adil olma
hakkari :
ara. * hakr (hor görmek), hakkar (hor gören) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yer alan, plaka kodu 30
olan bir il olup kuzeyinde Van, batısında Şırnak, doğusunda İran, güneyinde ise
Irak ile sınırı olan ili
hakketmek :
ara. * hakk (oymak, kertmek, kesmek, ayırmak) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek,
işlemek) (tür.) * maden, ağaç veya taş üzerine elle yazı veya şekil kazımak,
kertmek, oymak
hakkıhıyar :
ara. * hakk (gerçek, doğru) + i (tamlama eki) + hiyar (seçim, seçme, tercih) *
seçme hakkı; alış verişlerde ortaya çıkan yeni durum ve şartlar sebebiyle bir
sözleşmeyi bozma, bir anlaşmadan vazgeçme hakkı; borçlunun, borcunu ödemek
üzere birden fazla şekil içinden birini seçerek ödeme yapma hakkı
hakkıhuzur :
ara. * hakk (gerçek, doğru) + i (tamlama eki) + huzur (hazır olma, bulunma,
varlık, mevcudiyet, yakınlık, rahatlık) * anonim veya limited şirketlerde
yönetim kurulu üyeleri, şirket ortakları veya müdür statüsünde görev alan
kişilere, toplantılara ayırdıkları süre ve stratejik sorumlulukları
karşılığında ödenen düzenli ücret
hakkısükut :
ara. * hakk (gerçek, doğru) + i (tamlama eki) + sukut (susma, konuşmama) *
susma hakkı
haklamak :
ara. * hakka (kesmek, ayırmak; gerçek olmak, doğru olmak, sabit olmak,
gerçekleşmek), hakk (gerçek, doğru, pay, hak; kesmek, ayırmak) + la (etken fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kimseye hakkı olan şeyi vermek veya mecazen
birini sert biçimde eleştirerek payına düşeni vermek; bozguna uğratmak, yenmek;
kırıp dökmek, bozmak, layığını vermek
hakperest :
ara. * hakka (kesmek, ayırmak; gerçek olmak, doğru olmak, sabit olmak,
gerçekleşmek), hakk (gerçek, doğru) + perest (düşkün, tutkun, hayran, tapan,
hizmet eden) * hak ve adalete düşkün, hakka bağlı olan, doğruluk ve adaleti
seven kimse
hakşinas :
ara. * hakka (kesmek, ayırmak; gerçek olmak, doğru olmak, sabit olmak,
gerçekleşmek), hakk (gerçek, doğru) + şinas (bilen, tanıyan) * doğruyu, hakkı
bilen; adalete ve haklara duyarlı olan, hakka vakıf kişi
hakuran :
tür. * hakuran (kumru kuşu, üveyik
(Streptopelia) ) * güvercingiller familyasından olan, güvercine benzemekle birlikte ondan
daha küçük yapılı, genellikle boz ve gri tüylere sahip, evcil olmayan kumru
veya üveyik kuşu
hal :
ara. * hal (ben, leke,
işaret") * dayı, anne tarafından erkek akraba (eski Arap kültüründe dayının, anne soyunun koruyucusu
ve ailedeki belirgin bir "işaret/nişane" olarak görülmesinden)
hal :
ara. * havala, hala (dönmek,
değişmek, bir durumdan başka bir duruma geçmek), hal (durum, vaziyet,
koşul, şart) *
durum, vaziyet, koşul, şart
hal :
fra. * halle (borsa, alım satım yapılan yer) * sebze, meyve ve bakliyatın
toptan satışının yapıldığı yer
halaç :
tür. * hal (sürmek, ehlileştirmek) + aç (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * at
yetiştiriciliği ve atları ehlileştirme işiyle uğraşan kimse; İran’ın güneyinde
toplu olarak yaşayan, Türk soyundan, sayıca az bir halk; bu halkın soyundan
olan kimse
halah :
ara. * halat (babanın kız
kardeşi) (hal (annenin erkek kardeşi, dayı) + at (dişil eki) ) *
teyze, anne tarafından kadın akraba
halaif :
ara. * half, halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek;
ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek,
sonradan gelmek, halef olmak), halife (bir kişinin yerine geçen, ardından
gelen, temsil eden kimse; İslam’da Peygamber’in siyasi ve dini vekili olan
yönetici, kalfa, öncekinin yerine geçen, ikame eden, sonra gelen, sonraki) *
halifeler
halaik :
ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek) * mahlukat,
yaratıklar, yaratılmışlar; huylar, tabiatlar
halail :
ara. * hullet (dostluk, arkadaşlık, samimiyet), halil (samimi dost) + e (dişil
eki) * nikahlı kadınlar, zevceler, karılar
halak :
ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek), halik
(yaratıcı) * yaratış, yaratılış, toplum; nasip, kısmet, pay
halal :
ara. * halil (samimi dost) * dostluk, ahbaplık; lki şey arasında açıklık olma,
hilal
halas :
ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan
kurtulmak, öz hale gelmek) * arınma, azat olma, kurtulma, kurtuluş, selamet,
uzaklaşma
halaskar :
ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan
kurtulmak, öz hale gelmek) + kar (-cı, yapan, işleyen) * kurtarıcı
halat :
tür. * halat (ip, halat, kalın ve sağlam iplik) * kenevirden yapılmış,
bağlamak, çekmek veya sabitlemek için kullanılan çok kalın ve sağlam ip
halavet :
ara. * hala (tatlı, hoş) + vet (durum eki) * tatlılık, lezzet, hoşluk;
yumuşaklık, sevecenlik, sevimlilik, şirinlik
halay :
far , tür. * hal (topluluk, düzen) (far.) + ay (isim yapım eki) (tür.) *
topluca oynanan, düzenli adım ve ritimle yapılan Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da
yaygın geleneksel halk oyunu
halayık :
ara. * halk (yaratmak), halika (yaratılmış kadın, oluşturulmuş kadın), halaik
(yaratılmışlar, oluşturulmuşlar, mahlukat) * hane halkı, hizmetçiler ve
bağımlılar, ev işlerinde çalıştırılan kadın köleler; kadın hizmetçiler,
cariyeler
halaza :
far., gre. * halaza (bağırsak kıvrımı, döl yatağı, yumurtalık zarı) (far.);
khalaza (düğüm, sert yumru; botanikte tohum taslağında besi dokusunu ana
gövdeye bağlayan damarlaşmış bağlanma noktası; zoolojide ise kuş yumurtasında
sarıyı ortada sabit tutan burulmuş ipliksi yapı * iç organları (özellikle
bağırsak veya üreme organları) saran zar veya yumurtalık bölgesindeki zar
yapısı; ekinler biçilirken tarlaya dökülen tanelerden ertesi yıl kendiliğinden
yetişen ekin
halbuki :
ara., tür. * hal (durum, vaziyet, koşul) (ara.) + bu (yakını için işaret
zamiri) + ki (baglaç) (tür.) * oysa ki, durum böyleyken; önceki duruma zıt veya
beklenmeyen bir durumu ifade eden bağlaç
haldun :
ara. * halede (ebedi olmak, kalıcı olmak, daimi okmak, baki olmak), halid
(ebedi, sonsuz, daimi, devamlı) + un (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
ebedi, sonsuz, sürekli, daimi, devamlı
hale :
gre. * halos (hal (çember, yuvarlak hat, daire) + os (son ek) ) * hale, hol,
boşluk, ayla, daire, çember, ay ve güneşin yüzü, aziz tasvirlerinde görülen
çember (hallow (boşluk), hall (boş geçiş alanı, geniş alan), hole (delik)
(ing., fra.), Halle (hol, geçiş yeri) (alm.) )
haleakala :
haw. * hale (ev) + akala (güneş) * güneşin evi; Hawaii'deki Maui Adası'nda
bulunan volkanın adı
halebi :
ara. * halebe (sağmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer); haleb (Suriye'nin
başkenti; ismini Hz. İbrahim'in bu bölgede insanlara koyun sağıp süt
dağıtmasından almıştır.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * genellikle
kumaş ölçmekte kullanılan, uzunluğu 50-70 cm arasında olan ölçü birimi; Halep
ile ilgili
halecan : ara.
* halc, halaca (hareket etmek, titremek, sarsılmak; atmak, savurmak, pamuk
kabartmak) + an (isim yapım eki) * heyecan, titreme, sarsılma, çarpıntı
halef :
ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından
gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan
gelmek, halef olmak) * yerine geçen kimse, halefi; bir makam, görev veya
pozisyonu devralan kişi, varis, ardıl
halel :
ara. * halla (zarar vermek, bozmak, hasar vermek, aksatmak, eksiltmek, kayıba
uğratmak, bozulmak, aksamak; bir yere inmek, yerleşmek, içine girmek, bir yeri
tutmak), ihtilal (bozulma, bozgun, fesad, kargaşa, karışıklık; devrim, altüst
oluş), halel (zarar, eksiklik, kusur, bozukluk) * zarar, kusur, zarar verme
durumu; özellikle bir şeyin bütünlüğünü, doğruluğunu, sağlamlığını bozma
haleldar :
ara., far. * halel (zarar, eksiklik, kusur, bozukluk) (ara.) + dar (gibi olan,
ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * bir düzeni,
yapıyı veya durumu bozan, zarar veren veya kusur meydana getiren; mecazen
güveni veya bütünlüğü zedeleyen, zarar vereb, bozan
haleluya :
gre., ara. * allelouia (övgü Tanrı'ya) (alle (övgü) + lou (size) + ia (Tanrı,
Yehva, Yehova) (gre.); halil (dost, sevgili) + iye (gibi olma); halil (dost,
sevgili) + ya (ey) + hu, huve (o) (ara.) * Tanrı'ya övgüler olsun; samimi
dostluk ve kardeşlik, haliliye (dostluk, ahbaplık, sevgililik)
halen :
ara. * hal (durum, vaziyet, koşul) + en (zarf eki; olarak) * şu anda,
halihazırda, mevcut durumda
halenur :
gre., ara. * halos (çember, yuvarlak hat, daire) (gre.) + nur (aydınlık, ışık,
parlaklık, parıltı, ışıltı) (ara.) * güneşin ve ayın çevresinde görülen ışıklı
daire
halep :
ara. * halebe (sağmak,
süt sağmak),
haleb (süt, sağılmış süt) * Suriye'nin başkenti (ismini Hz.
İbrahim'in bu bölgede insanlara koyun sağıp süt dağıtmasından almıştır.)
halesia :
lat. * Hales (İngiliz doğa bilimci Stephen Hales) + ia (isim yapım eki) * adını
bir bilim insanından alan, çan biçimli çiçekleri olan, Styracaceae familyasından
bir bitki cinsi
halet-i ruhiye :
ara. * hal (durum, vaziyet, koşul) + et (durum eki) + i (tamlama eki) + ruh
(maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes,
can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) + iye (isim yapım eki) * ruh
hali, psikolojik durum
half :
ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından
gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan
gelmek, halef olmak) * zıt, karşıt, zıtlık, karşıtlık, ikilik; ard, arka,
sonrası, hulf (half (yarı), halb (yarı) (alm.) )
half :
ara. * halafa (yemin etmek, ant içmek, söz vermek) * yemin, ant, söz, yemin
etme, and içme, kasem etme
halfa :
ara. * halfa (keskin kokulu veya
sert yapraklı bir tür çayır otu) * buğdaygiller (Poaceae) familyasından, özellikle Akdeniz Havzası ve Kuzey Afrika'nın kurak
bölgelerinde yetişen, lifleri, hasır, sepet, ip, çuval ve kaliteli kağıt
yapımında hammadde olarak kullanılan, sert yapraklı ve lifli bir bitki
halfeti :
ara. * hilfet (ittifak, birleşme, ortaklık, dostluk kurma) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * Şanlıurfa'nın bir ilçesi
half-time :
ing. * half (yarı, yarım) + time (zaman, vakit, süre) * yarım zaman, yarı
zaman, devre arası
halhal :
ara. * halhala (şangır şungur etmek) * ayak bileğine takılan halka biçimli
kadın süsü; metal bilezik, ayak bileziği
halı :
far. * kali (dokunmuş kalın yaygı) * düğümlü dokuma, yer yaygısı; zemin üzerine
serilen, genellikle desenli ve dokumalı yer örtüsü; yün, ipek veya sentetik ipliklerle
dokunmuş süs ve kullanım eşyası, kilim, keçe
halı bombardımanı :
far., gre., fra., tür. * kali (dokunmuş kalın yaygı) (far.) + bombos (gürleme,
uğultu) (gre.); bombe (bomba; kabrıklık, şişiklik) + arder (fiil mastar eki) +
ment (isim yapım eki) (fra.) + ı (iyelik eki) (tür.) * hedefteki bir arazinin
her noktasına zarar vermek için kademeli olarak yapılan geniş bir alan
bombardımanı, carpet bombing
haliaetus :
gre. * thalassa (deniz), thalias (denizle ilgili, denize ait) + aetos (kartal)
* Kuzey Amerika’da yaşayan kel kartal, deniz kartalı
halib :
ara. * halaba (sağmak) * taze sağılmış süt; paketli veya taze inek/keçi sütü
haliç :
ara. * halc, halaca (çekmek, hareket etmek; kıvranmak, eğilmek, bükülmek),
halic (çekinti, nehirden çekilen kanal, deniz kıyısındaki lagun, deniz
kıyısında girinti yapan, körfez, koy) * denizin kara içine doğru sokulduğu,
genellikle büyük ve derin kıyı girintisi; doğal liman veya körfez
halid :
ara. * halada (kalıcı olmak, devam etmek, yok olmamak, daim olmak, ebedi olmak),
huld (ebediyet, sonsuzluk) * ebedi, daimi, devamlı, sürekli, sonsuz; erkek ismi
(hold (tutmak, daimi olarak sabit kalmak) (ing.), halten (tutmak, daimi olarak
sabit kalmak) (alm.) )
halide :
ara. * huld (ebediyet, sonsuzluk), halid (ebedi, daimi, devamlı, sürekli,
sonsuz) + e (dişil eki) * ebedi, daimi, devamlı, sürekli, sonsuz kadın; kadın
ismi
halife :
ara. * half, halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek;
ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek,
sonradan gelmek, halef olmak), half (sonra, arka, art, sonraki, arkası, ardı) *
bir kişinin yerine geçen, ardından gelen, temsil eden kimse; İslam’da
Peygamber’in siyasi ve dini vekili olan yönetici, kalfa, öncekinin yerine
geçen, ikame eden, sonra gelen, sonraki
halihazır :
ara. * hal (durum, vaziyet, koşul) + i (tamlama eki) + hadir, hazir (şimdi ve
burada olan, huzurda bulunan, mevcut, amade) * mevcut durumda bulunan, hali
hazırda olan, şu anki
halik :
ara. * halak, halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek) *
yaratan, yaratıcı, oluşturan, meydana getiren (halk (toplum, insan kitlesi)
(ara., tür.), hulk (yaratık) (ing.) )
halikarnas :
gre. * halikarnassos (thalassa, halias, halios (denizle ilgili; tuzla ilgili) +
karnas, karnos (boynuz; nesil, soy) + os (son ek) * Muğla'nın Bodrum ilçesinde
bulunan, Karya dönemine ait antik yerleşim birimi ve liman şehri
halil :
ara. * halla (içten nüfuz etmek, içinden geçmek, araya girmek, samimi olmak),
hullet (dostluk, arkadaşlık, samimiyet), hilal (ara, aralık) * çok yakın dost,
sıcak dost, samimi arkadaş, içten dost, sevgili
halile :
ara. * halil (çok yakın dost, sıcak dost, samimi arkadaş, içten dost, sevgili)
+ e (son ek) * birbirine vurularak çalınan iki dairesel metal plakadan oluşan
zilden büyük ritim saz; Terminalia cinsinden bir bitki; nikahlı kadınlar
haliliye :
ara. * halil (çok yakın dost, samimi arkadaş, içten dost, sevgili) + iye (durum
eki) * Şanlıurfa'nın bir ilçesi
haliliyye :
ara. * halil (çok yakın dost, samimi arkadaş, içten dost, sevgili) + ya (ey) +
hu (huve) (o) * haleluya, samimi dostluk ve kardeşlik, ahbaplık, sevgililik
halim :
ara. * halim (yumuşak huylu, sabırlı, hoşgörülü) * sakin, anlayışlı, kolay
kızmayan, affedici kimse; erkek ismi
halime :
ara. * halim (yumuşak huylu, sabırlı, hoşgörülü) + e (dişilik eki) * sakin,
anlayışlı, kolay kızmayan, affedici kadın; kadın ismi
halimodendron :
gre. * halimos (tuzlu yerlerde yetişen bitki, tuzcul çalı) + dendron (ağaç) *
tuzcul ağaç, tuzcul çalı; tuzlu veya alkali topraklarda yetişen çalı formundaki
bitkileri kapsayan bitki cinsi
haliotidae :
gre. * halios (denizle ilgili; tuzla ilgili) (hals (deniz, tuz) + ios (ile
ilgili, -a ait) ) + aetos (kartal) + idae (-giller, hayvan familyası eki) *
deniz kartallarını kapsamak için geçmişte bazı kaynaklarda kullanılmış familya
halis :
ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan
kurtulmak, öz hale gelmek), ihlas (arındırma, saflaştırma) * öz, saf, arı,
katışık olmayan, katışıksız, katıksız; temiz, içten, sahici, özlü, içten,
samimi
halisane :
ara., far. * halis (saf, katıksız, arı, içten, samimi, öz) + ane (-ca, -cesine,
tarzında, olarak, gibi) * içtenlikle, samimiyetle, saf bir şekilde
halise :
ara., far. * halis (saf, katıksız, arı, içten, samimi, öz) + e (dişilik eki) *
içten, samimi kadın; kadın ismi
halisüddem :
ara. * halis (saf, katıksız, arı, içten, samimi, öz) + el (ön ek, artikel) +
dem (kan) * saf kan, katışıksız kan
halit :
ara. * halada (kalıcı olmak, devam etmek, yok olmamak, daim olmak, ebedi
olmak), huld (ebediyet, sonsuzluk) * ebedi, daimi, devamlı, sürekli, sonsuz;
erkek ismi (hold (tutmak, daimi olarak sabit kalmak) (ing.), halten (tutmak,
daimi olarak sabit kalmak) (alm.) )
halita :
ara. * halt, halata (karıştırmak) * alaşım, karışım
halitozis :
lat., gre. * halitus (nefes, soluk) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun,
hastalık eki) (gre.) * ağız kokusu hastalığı, kötü ağız kokusu durumu
halk :
ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek) * yaratış,
toplum
halka :
ara. * halk (boğaz, daire şekli) + a (ek) * çember, daire şeklinde nesne
halkavi :
ara. * halk (halka, çember) + avi (gibi, ile igili) * halka biçiminde olan,
dairesel, çembersel
halkiyat :
ara. * halk (halk, toplum) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) * halkla ilgili
konular, halk bilgisi, folklor
halla :
ara. * halla’a (paniklemek, telaşlanmak, çabuk korkmak; şikayet etmek,
sızlanmak) * çabuk telaşlanan, panikleyen, aceleci, korkak, çabuk, helu’
hallaç :
ara. * halc, halaca (atmak, savurmak, pamuk kabartmak; çekmek, hareket etmek;
pamuğu temizlemek, havalandırmak ve kabartmak için yay ile atmak) * pamuk atan,
pamuğu didik didik eden; pamukları yumuşatan ve kullanıma hazır hale getiren
kişi, hallac
hallak :
ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana
getirmek) * yaratıcı, yaratan, oluşturan, meydana getiren
halletmek :
ara., tür. * hal (çözüm, çözülme), halla (elle yoğurmak, karıştırmak) (ara.) +
etmek (yapmak, eylemek, işlemek)
(tür.)
* bir sorunu çözmek, açığa kavuşturmak, hal yoluna koymak
halley :
ing. * Halley (İngiliz gökbilimci Edmond Halley'in soyadı) * dünyadan çıplak
gözle görülebilen, Güneş etrafındaki turunu her 75-76 yılda bir tamamlayan en
bilinen periyodik kuyruklu yıldız (Dünyanın yakınından en son 1986 yılında
geçmiştir; bir sonraki geçişinin 2061 yılında olması beklenmektedir.)
hallice :
ara., tür. * hal (durum, vaziyet, koşul) (ara.) + li (ile, birlikte) + ce
(gibi, benzer, ile ilgili) (tür.) * fena olmayan, orta halli, idare eder
durumda olan
hallihamur :
ara., far. * hal (çözüm, çözülme), halla (elle yoğurmak, karıştırmak) + i
(tamlama eki) (ara.) + hamur (ham (çiğ, pişmemiş) + avardan (getirmek,
hazırlamak) ), hamir (mayalı, yoğrulmuş ham madde) (far.) * bir şeyin içinde
eriyip onunla kaynaşma, içinde bulunduğu koşullara uyum gösterme, uyum sağlama;
elle yoğrulmuş hamur, özellikle köylerde yapılan el emeği hamuru
hall-petch ilişkisi :
ing., tür. * Hall (İngiliz metalurji mühendisi Edgar Owen Hall'ın soyadı) +
Petch (İngiliz metalurji mühendisi Norman John Petch'in soyadı) (ing.) + ilişki
(bağ, bağlantı, alaka) + si (iyelik eki) (tür.) * bir malzemenin tane boyutu
küçüldükçe akma dayanımı ve sertliğinin arttığını yani kristal tane boyutu ile
malzemenin akma dayanımı arasındaki ters orantıyı ifade eden yasa
halluks :
lat. * hallus (ayak başparmağı) * insan ve bazı hayvanlarda ayak başparmağı;
özellikle yürüyüşte dengeyi sağlayan parmak
halluks valgus :
lat. * hallus (ayak başparmağı) + valgus (dışa doğru eğik, yana doğru meyilli)
* ayak başparmağının kökündeki eklemin açısının bozularak başparmağın diğer
parmaklara doğru dönmesi
hallüsinasyon :
gre., lat. * alussein (huzursuz veya perişan olmak) (gre.); hallucinatio
(yanılsama, hayal görme) (hallucinari (dolaşmak, hayal görmek, sanı içinde
olmak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * zihinsel veya sinirsel sebeplerle
gerçekte var olmayan bir görüntünün, sesin, kokunun, tadın veya dokunma
hissinin kişi tarafından gerçek gibi algılanması olgusu; yanılsamalı algısal ve
nörofizyolojik süreçlerin sonucu olarak ortaya çıkan duyusal algı bozukluğu,
hayal görme durumu
hallwachs etkisi :
alm. * gallwachs (Alman fizikçi Wilhelm Hallwachs'ın soyadından) (alm.) + etki
(bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik eki) (tür.) *
morötesi ışığın metal yüzeyden elektron koparmasıyla ortaya çıkan fotoelektrik
olay; ultraviyole radyasyonun bir metal levha üzerine düşmesi durumunda elektronların yüzeyden
dışarı atılması fenomeni
halo :
gre. * halos (yuvarlak disk; harman
yeri) *
güneş veya ay gibi parlak bir gök
cisminin etrafında, ışığın atmosferdeki buz kristalleri tarafından kırılması ve
yansımasıyla oluşan parlak, dairesel ışık halkası, hale, ayla; kutsal
varlıkların başı etrafında tasvir edilen nurani çember
halo efekt :
gre., lat. * halos (daire, halka, çevre, güneş veya ay çevresindeki ışık
halkası, hale) (gre.) + effectus (gerçekleştirme, gerçelleme, sonuç, etki,
tesir) (lat.) * bir kişinin bir özelliğinin veya yansıttığı olumlu bir
izleniminin, o kişinin diğer özellikleri hakkında da genel olarak olumlu
yargılar oluşturmasına neden olan bilişsel önyargı durumu (örneğin güzelse
akıllı sanmak)
halofit :
gre. * hals (tuz; deniz) + phyton, phytos (bitki, büyüyen şey) (phyo, phyein
(doğmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek, gelişmek,
şişmek, kabarmak) + ton, tos (sıfat yapım eki) ) * tuzlu ortamlarda yaşayabilen
ve gelişebilen bitki, tuzcul bitki.
halojen :
gre. * halogenes (halojen, tuz oluşturan; halojen; özellikle flor, klor gibi
elementleri içeren) (hals (tuz) + on (parçacık/tanecik eki) + genes (doğuran,
ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) ) *
tuz üreten, tuz oluşturan elementler grubu (flor, klor, brom, iyot, astat)
halojenür :
gre., lat. * halogenes (halojen, tuz oluşturan; halojen; özellikle flor, klor
gibi elementleri içeren) (hals (tuz) + on (parçacık/tanecik eki) + genes
(doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan,
kaynaklanan) ) (gre.) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon
temelli tuz eki) (lat.) * halojen elementleri içeren bileşikler; özellikle
halojen atomu (flor, klor, brom, iyot) içeren iyonik veya kovalent bileşikler;
genellikle metal + halojen bileşikleri
haloklin :
gre. * halos (tuzla ilgili; denizle ilgili) + klinein (eğilmek, yana yatmak,
eğim vermek, eğim yapmak, meyletmek, meyil vermek, katmanlamak) * okyanus veya
göl sularında tuzluluk farkının keskin bir şekilde değiştiği katman
halonat :
gre. * halogenes (halojen, tuz oluşturan; halojen; özellikle flor, klor gibi
elementleri içeren) (hals (tuz) + on (parçacık/tanecik eki) + genes (doğuran,
ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) )
(gre.) + atum, ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) ) (lat.) *
halojen içeren bir bileşikten türetilmiş tuz, ester veya kimyasal türevi
haloperidol :
gre. * halogenes (halojen, tuz oluşturan; halojen; özellikle flor, klor gibi
elementleri içeren) (hals (tuz) + on (parçacık/tanecik eki) + genes (doğuran,
ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) ) +
peri- (çevre, etraf) + dol (kimyasal bileşik eki) * dopamin reseptörlerini
baskılayan, şizofreni, Tourette sendromu tikleri, bipolar bozuklukta mani,
bulantı, kusma, deliryum, ajitasyon, akut psikoz ve alkol yoksunluğunda
halüsinasyon gibi durumların tedavisinde kullanılan antipsikotik ve nöroleptik
ilacın etken maddesi (C21H23ClFNO2)
haloperidol dekaonat :
gre. * halogenes (halojen, tuz oluşturan; halojen; özellikle flor, klor gibi
elementleri içeren) (hals (tuz) + on (parçacık/tanecik eki) + genes (doğuran,
ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) ) +
peri (çevre, etraf) + dol (kimyasal bileşik eki) + deka (on) + onate (asit tuzu
veya esteri eki) * haloperidolün uzun etkili, yağda çözünebilen ester formu;
enjeksiyonla uygulanan ve antipsikotik etkisi haftalarca süren bir nöroleptik
preparat ( (C31H41ClFNO3) )
haloprogin :
gre. * halogenes (halojen, tuz oluşturan; halojen; özellikle flor, klor gibi
elementleri içeren) (hals (tuz) + on (parçacık/tanecik eki) + genes (doğuran,
ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) ) +
pro (propil grubundan, kimyasal yapı öğesi) + gin (kimyasal bileşik eki) *
atlet ayağı ve cilt mantarları tedavisinde kullanılan antifungal (mantar
önleyici) etkili, topikal olarak kullanılan halojenli sentetik bir ilacın etken
maddesi (C9H4Cl3IO)
haloragaceae :
gre., lat. * hals (tuz; deniz) + rhagis (üzüm salkımı, tane kümesi) ) + -aceae
(bitki familyası eki) * Haloragis cinsini ve akraba bitkileri kapsayan çiçekli
bitki familyası.
haloragis :
gre. * hals (tuz; deniz) + rhaxis (üzüm salkımı) * nemli ve su kenarı
habitatlarında yetişen, Haloragaceae familyasından bir bitki cinsi
halotan :
gre. * halogenes (halojen, tuz oluşturan; halojen; özellikle flor, klor gibi
elementleri içeren) (hals (tuz) + on (parçacık/tanecik eki) + genes (doğuran,
ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) ) +
thane (ethane eki) * uçucu halojenli bir anestezik; genel anestezide
kullanılan, solunum yoluyla verilen ve merkezi sinir sistemini baskılayan güçlü
bir inhalasyon anestezi ilacı
halphas : ibr. * halaf (yer değiştirmek, geçmek, yenilenmek/keskinleşmek)
*
Hz. Süleyman'ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis'te
maji ile ilgili olan ve 72 cinden bahsedilen Ars Goetia (Hükmetme Sanatı)
bölümünde yer alan, kuleler
inşa eden, savaşçılara mühimmat sağlayan ve düşmanları cezalandıran, leylek
veya güvercin formunda tezahür eden 38. cin, malthas, malthus
halt :
ara. * halt, halata, ihtalata (karışmak, karıştırmak) * karıştırmak; bir şeyi
bir başka şeye katarak karıştırma; teklifsiz (senlibenli) konuşmada hoşa
gitmeyen, uygunsuz iş veya söz
halter :
alm. * halten (tutmak, kaldırmak) + er (araç eki) * güç ve kondisyon
antrenmanlarında ağırlık kaldırmak için kullanılan, iki ucunda ağırlık bulunan
uzun demir çubuk
haluk :
ara. * huluk (ahlak) * iyi huylu, iyi ahlaklı, temiz; erkek ismi
halükar :
ara. * hal (durum, vaziyet) + u (tamlama eki) + kar (yapma, etme, eyleme, iş,
çalışma) * işlerin durumu, işlerin hali, koşul
halüsinasyon :
gre., lat. * alussein (huzursuz veya perişan olmak) (gre.); hallucinatio
(yanılsama, hayal görme) (hallucinari (dolaşmak, hayal görmek, sanı içinde
olmak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * zihinsel veya sinirsel sebeplerle
gerçekte var olmayan bir görüntünün, sesin, kokunun, tadın veya dokunma
hissinin kişi tarafından gerçek gibi algılanması olgusu; yanılsamalı algısal ve
nörofizyolojik süreçlerin sonucu olarak ortaya çıkan duyusal algı bozukluğu,
hayal görme durumu
halüsinojen :
gre., lat. * alussein (huzursuz veya perişan olmak) (gre.); hallucinatio
(yanılsama, hayal görme) (hallucinari (dolaşmak, hayal görmek, sanı içinde
olmak) (lat.) + gennein (doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak), genos (gen,
yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba,
tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) (gre.) * halüsinasyona neden olan madde;
gerçek olmayan algılar oluşturan psikoaktif kimyasal
halüsinojenik :
gre., lat. * alussein (huzursuz veya perişan olmak) (gre.); hallucinari
(dolaşmak, hayal görmek, sanı içinde olmak) (lat.) + gennein (doğurmak,
üretmek, yaratmak, oluşturmak), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan,
üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) (gre.) * halüsinasyona neden olan
halvet :
ara. * hala, halv (yalnız kalmak, tek başına olmak, inzivaya çekilmek) + et (isim yapım ve durum eki) * yalnız kalma, tecrit, tenha bir yere çekilme, yalnızlık,
tek başına olma, inziva;
tasavvufta kulun kalbini her türlü dünyevi bağdan arındırıp yalnızca Allah ile
baş başa kalması amacıyla belirli bir süre (genellikle kırk gün) karanlık ve
dar bir hücrede ibadet ve zikirle meşgul olması
halvetgah :
ara., far. * halvet (yalnız kalma,
tecrit, tenha bir yere çekilme, yalnızlık, tek başına olma,
inziva) (hala, halv (yalnız kalmak, tek başına olmak,
inzivaya çekilmek) + et (isim
yapım ve durum eki) )
(ara.) +
gah (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut) (far.) * tekkelerde dervişlerin dış dünyadan tamamen
soyutlanarak nefis terbiyesi, ibadet ve zikir amacıyla belirli bir süre
kapandıkları, başkalarının girmesinin yasak olduğu gizli, tenha ve mahrem
mekanı ya da genel anlamıyla baş başa kalınıp gizlice konuşulan ıssız yer
halvethane :
ara., far. * halvet (yalnız kalma,
tecrit, tenha bir yere çekilme, yalnızlık, tek başına olma,
inziva) (hala, halv (yalnız kalmak, tek başına olmak,
inzivaya çekilmek) + et (isim
yapım ve durum eki) )
(ara.) +
hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * Osmanlı döneminde saraylarda (özellikle Topkapı
Sarayı Harem dairesinde) padişahın ya da üst düzey saray mensuplarının tek
başlarına veya çok özel misafirleriyle birlikte vakit geçirdikleri, yıkanıp
dinlendikleri ve dış dünyadan tamamen yalıtılmış olan son derece korunaklı,
lüks ve özel hamam veya özel oda bölümlerden her biri
halvetilik :
ara. * halvet (yalnız kalma,
tecrit, tenha bir yere çekilme, yalnızlık, tek başına olma,
inziva) (hala, halv (yalnız kalmak, tek başına olmak,
inzivaya çekilmek) + et (isim
yapım ve durum eki) ) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (durum eki) * cehri zikir adı verilen
ve ilahi isimlerin yüksek sesle tekrar edilmesi anlamına gelen zikir yöntemini
kullanan bir tarikat
halvetnişin :
ara., far. * halvet (yalnız kalma,
tecrit, tenha bir yere çekilme, yalnızlık, tek başına olma,
inziva) (hala, halv (yalnız kalmak, tek başına olmak,
inzivaya çekilmek) + et (isim
yapım ve durum eki) )
(ara.) + nişesten (oturmak), nişin (oturan, yerleşen, oturmuş, bir yere
yerleşmiş) (far.) * yalnız oturan, halvete çekilmiş olan, inzivaya çekilmiş
olan
halyard : fra., ing *
haler (çekmek) (fra.); halier (çeken/yukarı kaldıran) (ing.) * yelkenli
teknelerde yelkenleri, bayrakları veya işaret sancaklarını direğe çekmek ve
yukarıda tutmak için kullanılan halat veya donanım, mandar
ham :
far. * ham (pişmemiş, çiğ, olgunlaşmamış; işlenmemiş, doğal) * pişmemiş, çiğ, olgunlaşmamış;
işlenmemiş, doğal, olgunlaşmamış; hammadde
ham petrol :
far., gre. * ham (pişmemiş, çiğ, olgunlaşmamış; işlenmemiş, doğal) (far.) +
petra (taş, kaya) + elaia (zeytin, zeytin ağacı), elaion (zeytin yağı, yağ) (gre.);
oliva (zeytin), oleum (yağ, zeytin yağı) (lat.) * yer altından çıkarılan,
genellikle hidrokarbonlardan oluşan, sudan yoğun kıvamda, koyu renkli,
arıtılmamış, kendisine özgü kokusu olan, enerji üretimi ve sanayide kullanılan
doğal yanıcı niteliği olan sıvı fosil yakıt, mineral yağı, neft, yer yağı, kaya
yağı
hamail :
ara. * himale (kılıç bağı, kılıç kayışı), hamail (kılıç bağları, kılıç
kayışları) * üçgen biçiminde dürülüp bir beze konulan ve giysisine takanı,
üzerinde taşıyanı veya sahip olanı zararlı etkilerden koruyup, iyilik
getirdiğine veya hastalıktan vb. kurtardığına inanılan, içinde dinsel ve
büyüsel bir gücün saklı olduğu sanılan, Arap yazısıyla yazılı bulunan kağıt,
hamaylı, muska; üçgen biçiminde katlanmış olan şey
hamak :
fra. * hamac (tropik bir ağaç ismi) * iki ağaç arasına gerilen salıncaklı yatak
hamakat :
ara. * hamaka (aptal olmak, aptallaşmak) * ahmaklık, aptallık, bönlük,
budalalık
hamal :
ara. * haml, hamala (taşımak, yüklenmek) * yük taşıyan kimse, taşıyıcı
hamaliye :
ara. * haml, hamala (taşımak, yüklenmek), hamal (yük taşıyan kimse, taşıyıcı) +
iye (-lık, olma durumu) * taşıma işi, yük taşıyanların çalıştığı alan veya
meslek; yük taşıma faaliyeti
hamam :
ara. * hamma, hamama (sıcak olmak, kaynamak, ısıtmak, hararet vermek; yakın
olmak, samimi olmak) * banyo, sıcak su ve buharla temizlik yapılan yer
hamamböceği :
ara., tür. * hamam (banyo, sıcak su ve buharla temizlik yapılan yer) (ara.) +
böcek (eklembacaklı, kanatlı veya kanatsız küçük hayvan) + i (iyelik eki)
(tür.) * Polyneoptera üsttakımına bağlı olan, temiz tutulmayan yerlerde üreyen
zararlı bir böcek, blattodea
hamamelidaceae :
gre., lat. * hama (birlikte, aynı anda) + melon (elma, meyve ağacı) ) + aceae
(-giller, bitki familyası eki) * cadı fındığı ve akrabalarını kapsayan
Saxifragales (Taşdelenler) takımına bağlı, aralarında odunsu çalı ve ağaç
türlerinin bulunduğu çiçekli bir bitki familyası, cadıfındığıgiller,
günlükgiller
hamamelis :
gre. * hama (birlikte) + melon (meyve) * aynı dalda çiçek ve meyveyi birlikte
taşıyabilen, Hamamelidaceae familyasından bir bitki cinsi
hamamözü :
ara., tür. * hamam (banyo, sıcak su ve buharla temizlik yapılan yer) (ara.) +
öz (esas, ilke, temel, asıl) + ü (iyelik eki) (tür.) * Amasya'nın bir ilçesi
haman :
ara. * hama (korumak, sakınmak, gözetmek, muhafaza etmek) * koruyan, koruyucu;
Mısır sarayında Firavun'un yardımcısının ünvanı, veziri
hamarat :
ara. * hamr, hamara (çalışmak, çabalamak, gayret göstermek; kırmızı) *
çalışkan, becerikli kadın
hamartom :
gre. * harmartia (hata, kusur) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur;
kanser; toplanma, oluşum) * geliştiği organda normal olarak mevcut bulunan
oluşturucu unsurlarla anormal bir karışımdan oluşan tümör görünümlü bir doku
malformasyonu
hamartomöz :
gre. * harmartia (hata, kusur) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur;
kanser; toplanma, oluşum) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) * büyüdüğü
bölgedeki normal dokuların ve hücrelerin anormal bir karışımından meydana gelen
(iyi huylu) kanserli olmayan bir tümör
hamas :
ara. * hams, hamasa (coşmak, gayret göstermek, cesaret göstermek) * kuvvet,
kudret, yiğitlik, kahramanlık, bahadırlık, cesaret, şecaet
hamaset :
ara. * hamase (cesaret etmek, cesur olmak, şeci (şecaatli) ve tavizsiz olmak) +
et (isim yapım eki) * yaratılıştan olan cesaret, bahadırlık, cesurluk,
kahramanlık, yiğitlik
hamasi :
ara. * hamase (cesaret etmek, cesur olmak, şeci (şecaatli) ve tavizsiz olmak) +
i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hamasetli olan, cesaretli, cesur,
kahraman, yiğit
hamatum :
lat. * hamus (kanca) + atus, atum (sıfat yapım eki) * el bileğinde kapitatum,
triquetrum, lunatum ve dördüncü ve beşinci metakarp kemikleriyle eklem yapan,
kanca biçimli çıkıntısı bulunan karpal kemik
hamaylı :
ara. * himale (kılıç bağı, kılıç kayışı), hamail (kılıç bağları, kılıç
kayışları) * askısı bir omuzdan koltuk altına doğru çapraz geçirilen muska,
muska; bir omuzdan çapraz olarak koltuk altına doğru asılan kılıç kayışı
hambeles :
gür., laz. * hambel (çalılık, fundalık; bodur bitki örtüsü) + es (yer ve durum
eki) * Karadeniz yöresi ağızlarında murt (mersin) ve benzeri çalı formundaki
bitkilerin oluşturduğu fundalık alan
hambeli :
ara. * hanbel (hadis alimi, fakih ve müçtehit Ahmed bin Hanbel'in soyadından) +
i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Ahmed bin Hanbel’in görüşlerine dayanan
ve Hanbeli mezhebine bağlı tasavvufi anlayışın takipçisi olan
hamburger :
alm. * Hamburg (Almanya’nın bir şehri) + er (-lu, yapan, eden eki) * Hamburg
şehrinden veya Hamburg usulü hazırlanan, genellikle kıymadan yapılan sandviç
veya köfte türü yiyecek
hamd :
ara. * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek) * övgü, medh; övmek,
medhetmek
hamdi :
ara * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, medh;
övmek, medhetmek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * öven, övücü;
hamdedici, hamdeden
hamdiye :
ara * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, medh;
övmek, medhetmek) + iye (isim yapım eki) * öven, övücü; hamdedici, hamdeden
kadın
hamdüsena :
ara. * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, övme,
medhetme) + u (tamlama eki) + sena (övgü, övme, medhetme) * övme ve yüceltme
hame :
ara. * hame (bataklık, balçık,
ıslak toprak veya nehir yataklarında biriken killi, yumuşak ve yapışkan çamur
tabakası) * uzun müddet su ile yumuşayıp değişmiş cıvık ve kokar
çamur, kil, balçık
hamel :
ara. * hamala (taşımak, yüklenmek) * yük taşıyan kimse, taşıyıcı
hamhalat :
far. * ham (pişmemiş, çiğ, olgunlaşmamış; işlenmemiş, doğal) + ahlat
(gülgillerden, doğada kendiliğinden yetişen bir ağaç ve armuda benzeyen
meyvesi, yabanarmudu) * incelikten uzak, görgüsüz, kaba saba; verimsiz, çorak,
kuru
hamız :
ara. * hamada, hamaza
(ekşimek), hamid, hamiz (ekşi, ekşimiş; asit) * suya karıştırıldığında hidrojen iyonları veren, mavi
turnusolü kırmızıya çevirme özelliğinde olan ve bileşimindeki hidrojenin yerine
maden alarak tuz oluşturan hidrojenli bileşik, asit
hami :
ara. * hama (korumak, sakınmak, muhafaza etmek, himaye etmek; sıcaklanmak,
kızarmak, ısınmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * koruyan, kavrayan,
içine alan (home (ev, koruyan yer) (ing.), Heim (ev, koruyan yer) (alm.) )
hamid :
ara. * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, medhetme)
* övülesi; erkek ismi
hamid :
ara. * hamada (sönmek, durmak, etkinliğini yitirmek) * sönmüş, hareketsiz,
durgun
hamil :
ara. * hamala (taşımak, yüklenmek) * taşıyan, yüklenen
hamile :
ara. * hamala (taşımak, yüklenmek) * taşıyan, yüklenen kadın, gebe
hamilton :
ing. * hamel (künt, düz tepeli) + dune (tepe) * Bermuda'nın başkenti
hamilton mekaniği :
ing., tür. * William Rowan Hamilton (İrlandalı matematikçi ve fizikçi William
Rowan Hamilton’un soyadından) (ing.) + mekhanikos (mekanik) (gre.) + i (iyelik
eki) (tür.) * klasik mekaniğin formülasyonlarından biri olan, sistemlerin
zamanla nasıl evrildiğini, enerji fonksiyonları ve diferansiyel denklemler
aracılığıyla tanımlayan teori
hamilton-jacobi denklemi :
ing., alm. * Hamilton (İrlandalı matematikçi ve fizikçi William Rowan
Hamilton'ın soyadı) (ing.) + Jacobi (Alman matematikçi Carl Gustav Jacob
Jacobi'nin soyadı) (alm.) + denklem (eşitlik, denklik) + i (iyelik eki) (tür.)
* klasik mekaniğin parçacık hareketlerini bir dalga olarak göstermesini
sağlayan birinci dereceden bir kısmi diferansiyel denklem (Klasik mekaniği
kuantum mekaniğine ve dalga teorisine bağlayan önemli bir köprüdür.)
hamiltonyen operatörü :
ing., lat. * Hamilton (İrlandalı-İskoç matematikçi ve fizikçi William Rowan
Hamilton'ın soyadı) + ianus (ile ilgili, -a ait) (lat.) + operator
(çalıştırıcı, işletici, işleyişi sağlayan) (opus (iş, eser, çalışma) + r
(bağlaç, ulama eki) + are (fiil mastar eki) + tor (-cı, yapan, eden eki) )
(lat.); opérateur (fra.) * fizik ve kuantum mekaniğinde bir sistemin toplam
enerjisine (kinetik ve potansiyel enerji toplamı) karşılık gelen temel
matematiksel işlemci
hamim :
ara. * hamma, hamama (sıcak olmak, kaynamak, ısıtmak, hararet vermek; yakın
olmak, samimi olmak) * sıcak; samimi, yakın, içten; Kur’an’da samimi dost ve
cehennem teşbihinde (sembolizm) yakıcı, kavurucu sıcak su, kaynar su anlamında
yer alır.
hamingja :
isk. * hamingja (talih, baht, sans, mutluluk, koruyucu güç) (hamr (ruh, antite,
biçim, varlık) + ing (ilgi ve aidiyet eki) + ja (isim yapım eki) ) * eski
İskandinav miolojisinde kişiye doğumla birlikte verilen ve onun kaderini,
şansını, başarısını etkileyen koruyucu ruhunu temsil eden, soyla veya aileyle
aktarılabilen, kişinin yaşamındaki mutluluk ve başarının kaynağı olarak görülen
manevi varlık
haminne :
ara * hama (korumak, sakınmak, muhafaza etmek, himaye etmek; sıcaklanmak,
kızarmak, ısınmak) + inne (isim yapım eki) * ailedeki saygın yaşlı kadınlara
verilen san
hamir :
ara. * hamir (eşek), himar (ç.) * atgillerden (Equidae), attan küçük, irice başlı,
uzun kulaklı, anırma sesiyle bilinen yük ve binek hayvanı
hamis :
ara. * hamse (beş) * beşinci; hamis günü, Perşembe günü
hamiş :
ara. * hamiş (kenar, dipnot, sayfa kenarı) * yazılı metinlerde ana metnin
dışında, kenara yazılan açıklama veya not; mektup yazılıp bittikten sonra
altına konulan kısa not
hamit :
ara. * hamata (çürümek, bozulmak, küflenmek) * çürümüş, bozulmuş, küflenmiş;
yanmış ve pörsümüş süt
hamiyet :
ara. * hama (korumak, sakınmak, muhafaza etmek, himaye etmek; sıcaklanmak,
kızarmak, ısınmak), hami (koruyan, sakınan; sıcak) + iyet (isim yapım ve durum
eki) * koruma, kollama, sakınma; sıcaklık, kızgınlık; vatanseverlik (Heimat
(vatanseverlik, milletin haklarını koruma duygusu) (alm.) )
hamiyetperver :
ara., far * hamiyet (koruma, kollama, sakınma) + parvar, perver (besleyen,
büyüten, yetiştiren, koruyan, seven, sever) * korumacı, sakınan, kollayan,
muhafaza eden
hamla :
ara. * hamala (yüklenmek, taşımak), haml, hamla (yükleniş, atılım, saldırı) *
filikalarda, sandallarda, yol almak için küreklerin suya daldırılıp üzerlerine
abanılarak sudan çıkarılması eyleminin her bir kezine verilen isim; filikanın,
sandalın bu biçimde aldığı yol
hamlaç :
ara. * hamlaca (bükmek, eğmek) * kuyumcuların maden eritmek amacıyla ateşi
üflemekte kullandıkları ince boru, üfleç
hamle :
ara. * hamala (yüklenmek, taşımak), haml, hamla (yükleniş, atılım, saldırı) *
ileri atılma, atılım, saldırı
hammadde :
far. * ham (pişmemiş, çiğ, olgunlaşmamış; işlenmemiş, doğal) + madde (kütlesi,
ağırlığı ve hacmi olan ve uzayda yer kaplayan varlık, cisim, cismani olan) *
doğadan elde edilen ve sanayide işlenen, bir ürün, bir mal üretmekte kullanılan
ana gereçlerin, maddelerin işlenmeden önceki doğal durumu
hammal :
ara. * hamala (yüklenmek, taşımak) * ücret karşılığında eliyle veya sırtıyla
yük taşıyan adam
hammond-leffler postulatı :
ing., lat. * Hammond (Amerikalı kimyager George S. Hammond'un soyadı) + Leffler
(Amerikalı kimyager John E. Leffler'in soyadı) (ing.) + postulatum (istenen
şey, varsayım) (postulare (istemek, talep etmek, ileri sürmek) + tum (isim
yapım eki) ) (lat.) * bir kimyasal tepkimenin geçiş durumu yapısının, en yakın
kararlı ara ürün veya ürün yapısına benzediğini öne süren organik kimya ilkesi
hammurabi :
aka. * ammu (baba tarafından akraba, amca; akraba, soy, aile) + rapium (büyük,
yüce; şifacı) * soyu yüce, akraba şifacı; MÖ 18. yüzyılda Babil’de hüküm
sürmüş, hazırlattığı Hammurabi Kanunları ile yazılı hukuk tarihinin en eski ve
en kapsamlı metinlerinden birini oluşturarak devlet yönetimi ve adalet
anlayışında kalıcı bir etki bırakmış Babil kralı; Babil şehir devleti Amori
Birinci Hanedanı'nın kralı
hamparsum :
erm. * hamparsum (bestekar ve müzik hocası Hamparsum Limonciyan'ın isminden) *
ney'in üç oktavlık ses hacmini kapsayan nota sistemi
hamr :
ara. * hamira, hamara (örtmek, kapatmak; kabarmak, mayalanmak, sarhoş etmek
(aklı kaplamak, aklı örtmek anlamından), hamur (su ile yoğurulmuş ve macun
kıvamına getirilmiş un), mahmur (sarhoşluğun etkisi altında, sersem) *
mayalanmış, mayalanmış içki, alkollü, şarap
hamra :
ara. * ahmer (kırmızı) * koyu kırmızı, kızıl; yüzü kızarmış olan
hamse :
ara. * hamse (beş) * bes, 5
hamsi :
gre. * kamptein (döndürmek, geri döndürmek, eğmek, bükmek, kıvırmak), hampsi
(eğrilik, düşük alan) * küçük kıvrık balık; Karadeniz’e özgü küçük gümüş renkli
balık
hamsi kuşu :
gre., tür. * champsi (gre) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak
kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu
hayvanların ortak ismi) + u (iyelik eki) (tür.) * fileto haline getirilen
hamsilerin, içerisine sebzeli harç eklendikten sonra tavada kızartılmalarıyla
hazırlanan bir yemek
hamsin :
ara. * hamse (beş) + in (on katı anlamı veren ek) * elli, 50; erbainden sonra
gelen, 31 Ocaktan başlayan ve elli gün süren kış dönemi; elli
hamster :
alm. * hamstern (stoklamak, biriktirmek, yığmak) * yanak torbalarına yiyecek
stoklayabilen, evcil ve laboratuvar hayvanı olarak yaygın kullanılan kemirgen
hayvan türü
hamstring kasları :
ing., tür. * hamm (diz boşluğu veya kıvrımı) + string (ligaman, tendon) (ing.)
+ kas (sıkmak, germek) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * uyluk
bölümünün arka kısmında bulunan semitendinosus, semimembranosus ve biceps
femoris kaslarını oluşturan alan
hamsun :
ara. * hamse (beş) + un (çoğul eki) * elli, 50 sayısı
hamt :
ara. * hamata (çürümek, değişmek, dönüşmek, başkalaşmak) * şiddetli ve zahmetli
olma; çürüme; mütegayyer olma, değişme, dönüşme, başkalaşma
hamule :
ara. * hamala (yüklenmek, taşımak) * taşıt, araba, hayvan vb.nin taşıdığı
şeylerin tümü, yük
hamur :
ara., far. * hamira, hamara (örtmek, kapatmak; kabarmak, mayalanmak, sarhoş
etmek (aklı kaplamak, aklı örtmek anlamından) * unun su ve maya ile yoğrulup
mayalanması sonucu elde edilen, ekmek ve benzeri yiyeceklerin temelini
oluşturan, biçim verilebilir, işlenmeye hazır yarı katı gıda maddesi;
pişirilmemiş ekmek malzemesi; Ağrı'nın bir ilçesi
hamursuz bayramı :
ara., far., tür. * hamur (unun su ve maya ile yoğrulup mayalanması sonucu elde
edilen, ekmek ve benzeri yiyeceklerin temelini oluşturan madde) + suz (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (ara.) + bayram (şenlik, kutlama) (far.) + ı
(iyelik eki) * Yahudilerin, soylarının Mısır’dan çıkışlarını anmak amacıyla her
yıl kutladıkları ve ana teması tüm tahıl ürünlerinin yasaklanması, bunların
yerine "mayasız ekmek", matza ve matza unundan yapılan makarnanın
yenmesi olan bayram
hamuş :
far. * hamuşidan (susmak, sessiz olmak, sessiz hale gelmek), hamuş (susmuş,
sessiz, dingin) * sessiz, suskun, susmuş, dingin; dünyevi hırslardan, gereksiz
konuşmalardan ve nefsin fuzuli beyanlarından sıyrılarak sükut etmiş, sessizliğe
gömülmüş ve susmuş kişi
hamuşan :
far. * hamuşidan (susmak, sessiz olmak, sessiz hale gelmek), hamuş (sessiz,
suskun, susmuş) + an (çoğul eki) * sessizler, suskunlar, susmuş olanlar, uykuda
olanlar; Konya'da Mevlana'nın türbesi haricinde ve kıble yönündeki büyük
mezarlığa verilen isim
hamut :
bul. * hamut (halka) * atları arabaya koşarken boyunlarından geçirilen, üzeri
meşin kaplı ağaç halka veya içi saman, kıtık vb. dolu meşin halka
hamza :
ara. * hamza (kesme sesi, glottal stop) * Arap alfabesinde kelimenin başında
veya ortasında sessiz harf gibi yazılan ama aslında bir sesli harf girişini
belirten özel bir işaret; güçlü, yiğit erkek; İslam’da Hz. Muhammed’in amcası
ve sütkardeşinin ismi
han :
far. * han (konaklama yeri) * uzun yollarda yol üzerinde, kentlerde,
kasabalarda yolcuların hayvanlarıyla birlikte konaklamalarına yarayan yapı;
konak, konut, ev; Eskişehir’in bir ilçesi
han :
tür. * han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) *
kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen; Türk, Moğol
ve Altay devletlerinde en yüksek siyasi ve askeri otoriteyi elinde bulunduran,
egemenliğinin tanrısal bir kaynağa (kut) dayandığına inanılan en üst düzey
hükümdar, imparator veya devlet başkanı ünvanı
hanacır :
ara. * hancere (soluk borusunun üst bölümü, gırtlak, hançere) * gırtlaklar,
hançereler
hanak :
gür. * kanak, kanık, hanaki (yer, düzlük, ova; bir Oğuz Boyu ismi) * Ardahan’ın
bir ilçesi
hanay :
gre. * anoi (yukarı kat, üst kat) * iki veya daha çok katı bulunan ev; büyük
oda, sofa, hol
hanazir :
ara. * hınzır (domuz) * domuzlar
hanbeli :
ara. * hanbel (hadis alimi, fakih ve müçtehit Ahmed bin Hanbel'in soyadından) +
i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Ahmed bin Hanbel’in görüşlerine dayanan
ve Hanbeli mezhebine bağlı tasavvufi anlayışın takipçisi olan
hanbury brown-twiss etkisi :
ing. * Hanbury Brown (İngiliz astronom Robert Hanbury Brown'un soyadı) + Twiss
(İngiliz fizikçi Richard Q. Twiss'in soyadı) (ing.) + etki (bir olgunun veya
olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik eki) (tür.) * iki farklı dedektör
tarafından alınan ışık veya parçacık demetlerinin yoğunlukları arasındaki
korelasyonu (ilişkiyi) inceleyen, yıldızların açısal çapını ölçmek ve kuantum
optiğinde foton istatistiklerini anlamak, ışığın veya parçacıkların korelasyon
ölçümleriyle istatistiksel özelliklerini ortaya çıkarmak için kullanılan
fiziksel bir olgu, HBT Etkisi
hançer :
ara. * hancer (kısa savunma bıçağı) (gırtlağa yani “hancer”e benzemesinden) *
kamaya benzer, silah olarak kullanılan, ucu eğri ve sivri, büyükçe ve katlanmaz
bir tür bıçak
hançere :
ara. * hancere (gırtlak) * soluk borusunun üst kısmında yer alan, ses telleri
ile kıkırdaklardan oluşan ve temel işlevi hem ses üretmek hem de yutkunma
sırasında solunum yollarını korumak olan ve boğazı kapatan kas, gırtlak
hand pollination :
ing., lat. * hand (el) (ing.) + pollen (toz, un gibi ince parçacık, ince toz) +
atio (isim yapım eki) (lat.) * bitkilerde polenin (çiçek tozunun), rüzgar veya
arı gibi doğal yollar yerine insan eliyle, fırça veya pamuk yardımıyla dişi
organa taşınması işlemi, elle tozlaşma, yapay döllenme
handan :
far. * handidan, (gülmek) * gülen, gülümseyen, gülücü
handbook :
ing. * hand (el) + book (kitap) * el kitabı, kitapçık
hande :
far. * handidan, (gülmek), handan (gülen, gülümseyen, gülücü) * gülme, gülüş,
gülücük
handikap :
ing. * hand (el) + in (içinde) + cap (şapka) * 17. yüzyılda İngiltere’de ortaya
çıkan eşitlik sağlamak için yapılan yarışmalarda avantaj veya dezavantaj verme
uygulaması; engel, mani, önleyici unsur
handiyse :
tür. * kanda, kayda (nerede) + ise (durum eki) * az kalsın, neredeyse, hemen
hemen, yakın zamanda, şu sıralarda
hane :
far. * hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * ev, yer, mekan,
mesken, konak, konut, yuva
hanedan :
far. * hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) + dan (ile ilgili,
sahip olan, barındıran) * aynı soydan gelen bireylerin bir devleti veya
egemenliği kuşaklar boyunca sürdürdüğü, iktidarı miras yoluyla devralan hükümdar
ailesi; soy, sülale, hanlık ailesi, hükümdar ailesi
hanefi :
ara. * hanefe (dönmek, yönelmek, meyletmek, eğmek, saptırmak) * dönen, yönelen;
bu Hanife'nin kurduğu mezhep ile ilgili olan, bu mezhepten olan
hanek :
tür. * hanek (damak, öene altı) * söz, laf, dedikodu, sohbet, konuşma, lakırdı;
sözlü şaka, alay, şakalaşma
hanende :
far. * hvan (okumak, şarkı söylemek) + andeh (şarkı söyleyen, ozan, yorumcu) *
şarkı söylemeyi meslek edinmiş kimse, müzik icra eden; şarkı okuyan, şarkıcı
hangar :
hol. * hangaar (depo, ambar) * uçak, gemi veya büyük araçların konulduğu kapalı
barınak veya depo binası
hangi :
tür. * kangı (hangisi, ne) * seçenekler arasında belirli birini sormaya yönelik
soru zamiri
hanım :
tür. * kanım (efendi, saygıdeğer kadın) * saygı ifadesi olarak kullanılan kadın
unvanı; evli veya olgun kadınlara hitap şekli
hanım evladı :
tür., ara. * kanım (efendi, saygıdeğer kadın) (tür.) + veled (çocuk), evlad
(çocuklar) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * aşırı nazik, kırılgan veya hassas
davranışlar sergileyen kimse; fiziksel zorluklara dayanıksız erkek kişi
hanımanne :
tür. * kanım (efendi, saygıdeğer kadın) + anne (çocuk sahibi kadın, ana,
valide, yaşlı kadın) * yaşlı, saygıdeğer kadın; genellikle aile büyükleri için
sevgi ve hürmet ifade eden hitap
hanımefendi :
tür. * kanım (efendi, saygıdeğer kadın) + efendi (reis, amir, hükümdar) (gre.)
* nezaket ve hürmetle hitap edilen kadın; kibar, görgülü ve saygın kadın
hanımeli :
tür. * kanım (efendi, saygıdeğer kadın) + el (kolun uç kısmında, bilekten sonra
bulunan, tutma ve kavrama işlevi gören organ) + i (iyelik eki) * hoş kokulu,
sarmaşık türü süs bitkisi, lonicera; kadın eli değmiş, zarif veya özenli iş;
bazı yerlerde kadınların el emeği ürünlerini sattığı pazar veya mekan ismi
hanımgöbeği :
tür. * hanım (saygıdeğer kadın) + göbek (karın bölgesi) + i (iyelik eki) * halk
arasında göbek deliği anlamında kullanılır; halk arasında bazı bitkilerin veya
meyvelerin adı olarak da geçer; mecaz anlamda şişmanlık veya belirgin karın
bölgesi
hanımnine :
tür. * hanım (saygıdeğer kadın) + nine (büyük anne, yaşlı kadın) * yaşlı,
saygıdeğer kadın; genellikle aile büyükleri için sevgi ve hürmet ifadesi
hanımparmağı :
tür. * hanım (saygıdeğer kadın) + parmak (el ayasından kök alan beş adet
eklemli kemik çıkıntısından her biri) (parm (uç, ince uzantı) + ak (isim yapım
eki) ) + ı (iyelik eki) * abelmoschus cinsi ve malvaceae familyasına ait
çiçekli bir bitki, bamya
hani :
tür. * hani (nerede, ya, hatırlarsan) * sorgulama veya hatırlatma amacıyla
kullanılan ifade; beklenti veya sabırsızlık bildiren kelime
hani :
zaz. * heni (çeşme) * Diyarbakır’ın bir ilçesi
hani balığı :
lat. * serranidae (bir tür küçük balık adı) (serranus (serra (testere) + anus
(ile ilgili gibi) ) (lat.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae
(-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * Percoidei alttakımına bağlı bir balık
familyasından olan, Karadeniz ve çevresinde bulunan küçük, lezzetli bir balık
türü, serranidae
hanif :
ara. * hanefe (dönmek, yönelmek, meyletmek, eğmek, saptırmak) * dönen, yönelen,
meyleden
hanife :
ara. * hanif (dönen, yönelen, meyleden) + e (dişil eki) * dönen, yönelen,
meyleden kadın
hanis :
ara. * hanasa (yemini bozmak, ahdi bozmak, sözünü çiğnemek, ihanet etmek,
sapmak; geri çekilmek, saklanmak, görünmez olmak, sinsice geri durmak,
uzaklaşmak; günah işlemek) * ettiği yemini yerine getirmeyen, yeminini bozan
haniz :
ara. * hanz, hanaza (kızartmak, kebap yapmak) * kızarmış, kebap olmuş
hank :
ara. * hanaka (boğmak, nefesini kesmek, bastırmak) * boğma, boğazını sıkıp
öldürme, boğazı sıkılıp boğulma
hankah :
far. * han (kervansaray, ev, sofra, eyvan, mabed, sultan) + gah (yer, mekan,
konum, mevki, makam, lokasyon) * sufi dervişlerinin sohbet ve zikir için
toplandıkları, bir süre ikamet ettikleri, bazan inzivaya çekildikleri mekanlar
için kullanılan terim
hannak :
ara. * hanaka (boğmak, nefesini kesmek, bastırmak) * boğan, boğucu
hannan :
ara. * hanna (acımak, merhamet etmek, lütfetmek) * acıyan, merhamet eden,
lütfeden
hannas :
ara. * hanasa (yemini bozmak, ahdi bozmak, sözünü çiğnemek, ihanet etmek,
sapmak; geri çekilmek, saklanmak, görünmez olmak, sinsice geri durmak,
uzaklaşmak; günah işlemek) * gizli şekilde iş çeviren, kötü niyetini açığa
vurmadan faaliyette bulunan, sinsi
hanoi :
çin., vie. * ha (nehir, ırmak, akarsu) + noi (iç, iç taraf) * nehirlerin
içindeki şehir, akarsular ile çevrili şehir; Vietnam’ın başkenti
hanönü :
tür. * han (uzun yollarda yol üzerinde, kentlerde, kasabalarda yolcuların
hayvanlarıyla birlikte konaklamalarına yarayan yapı; konak, konut, ev) + ön
(ileri taraf, karşı, başlangıç noktası, cephe) + ü (iyelik eki) * Kastamonu’nun
bir ilçesi
hansenizm :
nor. * hansen (Norveçli hekim Gerhard Armauer Hansen’in soyadından) (nor.) +
ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.) * mycobacterium
leprae bakterisinin neden olduğu, cilt, sinir ve mukozalarda lezyonlarla
kendini gösteren, cildi pul pul yapan, deri hücrelerinde kalınlaşma ve duyusal
kayıp ile karakterize edilen ve tıbbi literatürde Hansen hastalığı olarak
bilinen kronik bulaşıcı hastalık, cüzzam, lepra
hanta virüs :
kor., lat. * Hantan (Güney Kore’de bir nehir adı) (kor.) + virus (virüs, zehir,
toksin, zararlı sıvı, bulaşıcı etken) (lat.) * fare, sıçan vb. gibi kemirgen
hayvanların idrarı, dışkısı veya salyasının kuruyup havaya karışmasıyla
bulaşan, insandan insana bulaşı nadir olan, ateş, kas ağrısı,, halsizlik, baş
ağrısı, mide bulantısı, nefes darlığı, öksürük, akciğerde sıvı birikmesi ile
karakterize olan yalnızca canlı hücrelerin içinde çoğalabilen, genetik materyalini
konak hücreye aktararak enfeksiyon oluşturan virüs
hantal :
ara. * hantal (acı meyvesi müshil ve çocuk düşürücü olarak kullanılan bir
bitki, ebucehil karpuzu, it hıyarı, colocynthis, ebucehil karpuzu) * kaba saba,
iri yarı; ağır iş yapan, ağır hareket eden
hanuman :
san. * han (açmak, genişletmek) + man (çene) * açık çene, nüyük çene; Hint
mitolojisinde Rama'ya (Vişnu'nun avatarlarından biri) karısı Sita'yı
kurtarmasında yardım eden bir vanara, Şiva'nın bir avatarı
hanut :
ara. * hanut (dükkan, meyhane, içki içilen yer, ticarethane) * dükkan, meyhane,
içki içilen yer; özellikle turizm sektöründe, turist rehberlerinin veya
şoförlerin turistleri alışveriş yapmaları için belirli dükkanlara götürmesi
karşılığında bu işletmelerden aldığı gizli komisyon veya pay
hanya :
gre., ara. * kydonia (ünlü yer, şöhretli yer) (kudos, kydos, kydon (şan,
şöhret, onur, görkem) + ia (yer eki) ) (gre.); el aniya (mahalle) (ara.) *
Girit'in kuzeybatı kıyısında yer alan, Tunç Çağı'na (Minos ve Miken
medeniyetlerine) uzanan tarihiyle adanın en önemli antik liman kentlerinden
biri olup, adını kurucusu kabul edilen mitolojik kahraman Kydon'dan alan ve
bugünkü Hanya (Chania) şehrinin üzerine kurulu olduğu stratejik yerleşim
bölgesi (“Hanya’yı Konya’yı anlamak” deyiminde mecazen “bir şeyin farkına geç
varmak” anlamında geçer.) (ayva meyvesinin bolluğu ve kalitesiyle ünlendiği
için, meyvenin adı bu şehirden yola çıkılarak "Kydonia elması"
(Kydōnon mēlon) olarak anılmıştır.)
hanzo :
alm. * Hans (Almanya’da en yaygın erkek ismi olan “Hans” kelimesine istinaden,
kaba Alman turist yaklaşımından) + o (son ek) * kaba, görgüsüz, taşralı, toplum
kurallarına uymayan kişi; özellikle şehir yaşamına uyum sağlayamayan
davranışları olan kimse için aşağılayıcı argo kelime
hap :
ara. * habb (tohum, tane, çekirdek) * yutularak alınan, genellikle yuvarlak
veya oval biçimli sıkıştırılmış ilaç kapsülü, hapax legomenon
hapalemuridae :
gre., lat. * hapalemur (hapalos (yumuşak, narin) (gre.) + lemures (ölü ruhlar,
hayaletler) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Madagaskar'a
özgü, genellikle bambu yiyerek beslenen küçük ve sevimli bir görünüşe sahip
olan ve bambudaki siyanüre karşı yüksek direnciyle bilinen bambu lemurlarını
(hapalemur (yarım lemur) ) kapsayan primat familyası
hapalidae : gre.,
lat. * hapalemur (hapalos (yumuşak, narin) (gre.) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) (lat.) * ipeksi tüylü küçük Yeni Dünya maymunlarını (özellikle
marmosetleri) kapsamak için eski sınıflandırmalarda kullanılmış primat
familyası
hapaz :
far. * ap (avuç, avuç içi, avuç dolusu) + az (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* tutam, avuç, avuç dolusu
hapi :
mıs. * hapi (taşkın su) * Mısır mitolojisinde Nil taşkınlarının, sellerin ve
bereketin tanrısı
hapis :
ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men
etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek,
tutmak), habs (tutuklama, alıkoyma, salmama, zaptetme, tutma, engelleme) *
özgürlüğün kısıtlanması, mahkumiyet; cezaevi, tutukluluk hali
hapishane : ara.,
far. * habase (tutuklamak, alıkoymak, salnamak, zaptetmek, tutmak), habs
(tutuklama, alıkoyma, salmama, zaptetme, tutma) + hane (ev, yer, mekan, mesken,
konak, konut, yuva) * tutukluların konulduğu cezaevi, mahkûm edilenlerin
kaldığı yer, cezaevi, mahpushane
haploid :
gre. * haploos (tek, tekil, tekli) (ha (tek) + ploos (kat, katlanmış) ) +
oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) * tek kromozom setli
hücre, haploit (diploitin zıttı (insanda 23 kromozom çifti yani toplam 46
kromozom bulunmakta olup, bu kromozom yapısı haploid değil diploiddir.) )
haploloji :
gre. * haploos (tek, tekil, tekli) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem)
(logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)
) * sözcüğün orta hecesinde bulunan vurgusuz ünlülerin düşmesi olayı, orta hece
yutumu (örneğin “omuzun”un “omzun”)
haplostemon :
gre. * haploos (tek, tekil, tekli) + stemon (çözgü, çözgü ipliği, iplik, dik
duran ip, dokuma tezgahındaki dik ip; çubuk, filament, erkek organ, erkeklik
organı, stamen) * (bir çiçek) erkek organları (stamenleri) tek bir halka (dizi)
oluşturan ve sayıca taç yaprakların (petallerin) sayısına eşit olan, tek erkek
organ halkalı, haplostemon
haplotip :
gre. * haploos (tek, tekil, tekli) + typos (iz, işaret, damga, biçim, şekil,
kalıp, baskı, model, tip) * bir bireyin tek bir kromozom setinde birlikte
aktarılan DNA dizisi kombinasyonu, tekli kromozom yapısı tipi, çiftli olmayan
kromozom yapısı tipi
hapşırmak :
tür. * hapş (ses yansımalı onomatopeik kelime) + ır (edilgen fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * burun içinin uyarılması sonucu ani, refleksif ve sesli
şekilde ağız ve burundan hava çıkarma eylemi
hapt etmek :
tür. * hapt (onomatopeik kelime) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) * bir
tartışmada karşısındakini susturmak veya yanıt veremez bir duruma getirmek
anlamındaki hapt etmek ve bir tartışmada yanıt veremeyecek duruma düşmek
haptik :
gre. * haptesthai, haptein (kavramak, hissetmek, algılamak, dokunmak, temas
etmek, bağlamak, tutturmak) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * dokunma duyusu
ile ilgili, dokunsal geri bildirim ile ilgili, dokunsal algıyla ilgili
haptofobi :
gre. * haptein (kavramak, hissetmek, algılamak, dokunmak, temas etmek,
bağlamak, tutturmak), haphe, hapto (dokunuş, temas) + phobia (korkma, korkulu
olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * dokunulma
korkusu
haptoglobin :
gre., lat. * haptein (kavramak, hissetmek, algılamak, dokunmak, temas etmek,
bağlamak, tutturmak), haphe, hapto (dokunuş, temas) + globus (küre, top) + ine
(organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * serbest hemoglobini bağlayarak
onu taşıyan ve böbrekleri koruyan, hemolitik anemileri tespit etmek,
değerlendirmek ve diğer sebeplere baglı anemilerden ayırt etmek için kullanılan
ve karaciğerde sentezlenen bir plazma proteini
har :
ara. * har (sıcaklık,
ateş) * sıcaklık,
ateş
har : far. * har (eşek) * atgillerden
(Equidae), attan küçük, irice başlı, uzun kulaklı, yük ve binek hayvanı
hara :
tür. * hara (geniş düzlük, açık arazi) * hayvancılıkta kullanılan geniş, açık
ve çalılıksız otlak veya düzlük arazi, geniş mera alanı
harab :
ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak) * yıkık, yıkılmış,
mahvolmuş, viran, perişan
harabat :
ara. * harab (yıkık, yıkılmış, mahvolmuş, viran, perişan) + at (çoğul eki) *
yıkılmış yerler, yıkıntılar, harabeler, viraneler; (Divan Edebiyatı’nda) içkili
eğlence yeri, içkievi, meyhane
harabati :
ara * harab (yıkık, yıkılmış, mahvolmuş, viran, perişan) + at (çoğul eki) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dünya değerlerine, maddi şeylere önem
vermediği için üstüne başına özen göstermeyen, dağınık (kimse); zamanını
içkievinde geçiren (kimse)
harabe :
ara. * harab (yıkık, yıkılmış, mahvolmuş, viran, perişan) + e (yer, isim veya
durum eki) * eski çağlardan kalmış kent veya yapı kalıntısı; yıkılan bir
yapıdan arta kalan şey veya yıkılmaya yüz tutmuş yapı, yıkıntı
harabiyet :
ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak), harab (yıkık, yıkılmış,
mahvolmuş, viran, perişan) + iyet (isim yapım ve durum eki) * harap olma,
yıkılma; yıkılış
harac :
ara. * haraca (daralmak, sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak; çıkmak, dışarı
çıkarmak, tüketmek, masraf etmek) * zorlama; eskiden müslüman olmayan
vatandaşlardan alınan verginin ismi
haraç :
gre., ara. * horigia (olağan dışı kamu giderlerini karşılamak için salınan
vergi; genelde kamu gideri, masraf) (gre.); harac (darlık, zorluk, sıkıntı;
ödeme, vergi) (ara.) * bir kimseden veya bir yerden zorla, zorbalıkla alınan
para; Osmanlı döneminde, genel olarak, toprak sahiplerinden devletçe alınan
vergi
harakiri :
jap. * hara (göbek, karın) + kiri (kesme) * Japon kültüründe, onurunu korumak
veya sevilen birinin ölümü durumunda başvurulan, karnını bıçakla yatay olarak
deşerek kendini öldürme biçimi
harala gürele :
tür. * haral, harıl (nefes nefese yürüme sesi (onomatopeik kelime) ) + a (-a
doğru, yönelim; durum eki) + gürel (gürültü bağlamında onomatopeik kelime) +
(-a doğru, yönelim; durum eki) * çok telaşlı bir biçimde, telaş içinde, bin bir
telaşla
haram :
ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak,
dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer
vermek) * yasak, tabu, yapılmaması gereken, dokunulması yasak olan; zararlı
olan; Kur’an’da yapılmaması istenen; zararlı (harm (zarar, zarar vermek),
harmful (zararlı) (ing.) )
harami :
ara. * haram (yasak, tabu, yapılmaması gereken, dokunulması yasak olan; zararlı
olan; Kur’an’da yapılmaması istenen) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
zarar veren, zararlı; yol kesen kimse, haydut
haramzade :
ara., far. * haram (yasak, tabu, yapılmaması gereken, dokunulması yasak olan;
zararlı olan; Kur’an’da yapılmaması istenen) + zade (-den doğmuş, evlat, oğul,
kız, soyundan) (far.) * nikahsız birleşmelerden doğan çocuk, piç; haram yiyen
(kimse)
harap :
ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak) * yıkık, yıkılmış,
mahvolmuş, viran, perişan
harar :
ara. * girar (çuval) * çok büyük çuval
harare :
şon., ara. * harara (sıcak olmak, ısınmak, yanmak) * sıcak yer, sıcak su
kaynağı; Zimbabve'nin başkenti
hararet :
ara. * harr (sıcak), harara (sıcak olmak, ısınmak, yanmak) + et (durum eki) *
ısı; sıcaklık
haraşo :
rus. * horoşo (iyi; güzel) * bir tür yün örgüsü; Rus kadını
haraza :
tür. * haraz (kırık, parçalı, pürüzlü) * kavga, gürültü, karışıklık; öfke,
sinir; sığırın öd kesesinden çıkan ve sarılığı iyileştirdiğine inanılan taş
harbi :
ara. * harb (savaş, çatışma, muharebe) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
harple ilgili, savaşçı, savaşkan, mücadeleci, asker; ateşli silahların içini
temizlemekte kullanılan demir çubuk; doğru, yalansız, hilesiz, mert, temiz,
güvenilir (kişi, söz, nesne)
harbiye :
ara. * harb (savaş, çatışma, muharebe) + iye (yer ve durum eki) * savaş işleri;
savaşla ilgili yer, askeri okul veya eğitim kurumu; orduya ait alan veya kurum
harcamak :
ara., tür. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak,
sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), harc (çıkma, gider, ödeme, harcanan
para, masraf, resmi işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi; yapı işlerinde
taş, tuğla veya benzeri malzemeleri birbirine bağlamak ya da yüzeyleri kaplamak
için kullanılan kum, çimento, kireç ve su gibi maddelerin karışımı, karışım,
yapı malzemesi) (ara.) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * bir iş yaptırmak veya
bir şey satın almak için parayı elden çıkarmak, mal veya hizmet karşılığında
para ödemek, para sarfetmek
harcıalem :
ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak,
sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), harc (çıkma, gider, ödeme, harcanan
para, masraf, resmi işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi; yapı işlerinde
taş, tuğla veya benzeri malzemeleri birbirine bağlamak ya da yüzeyleri kaplamak
için kullanılan kum, çimento, kireç ve su gibi maddelerin karışımı, karışım,
yapı malzemesi) + i (tamlama eki) + alem (dünya) * herkesin alabileceği,
kullanabileceği, yapabileceği, sıradan; hiçbir ayırt edici, farklı özelliği
bulunmayan, yeniliği olmayan, sıradan, basmakalıp
harcırah :
ara., far. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak,
sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), harc (çıkma, gider, ödeme, harcanan
para, masraf, resmi işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi; yapı işlerinde
taş, tuğla veya benzeri malzemeleri birbirine bağlamak ya da yüzeyleri kaplamak
için kullanılan kum, çimento, kireç ve su gibi maddelerin karışımı, karışım,
yapı malzemesi) + i (tamlama eki) (ara) + rah (yol) (far.) * görevle bir yere
gönderilen kimseye yol masraflarına karşılık verilen para, yolluk, yol parası
harç :
ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak,
sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), harc (çıkma, gider, ödeme, harcanan
para, masraf, resmi işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi; yapı işlerinde
taş, tuğla veya benzeri malzemeleri birbirine bağlamak ya da yüzeyleri kaplamak
için kullanılan kum, çimento, kireç ve su gibi maddelerin karışımı, karışım,
yapı malzemesi) * çıkma, gider, ödeme, harcanan para, masraf, resmi işlerde
devlet veznesine ödenen para, vergi; yapı işlerinde taş, tuğla veya benzeri
malzemeleri birbirine bağlamak ya da yüzeyleri kaplamak için kullanılan kum,
çimento, kireç ve su gibi maddelerin karışımı, karışım, yapı malzemesi
harçlık :
ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak,
sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), harc (çıkma, gider, ödeme, harcanan
para, masraf, resmi işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi; yapı işlerinde
taş, tuğla veya benzeri malzemeleri birbirine bağlamak ya da yüzeyleri kaplamak
için kullanılan kum, çimento, kireç ve su gibi maddelerin karışımı, karışım,
yapı malzemesi) + lık (isim yapım eki) * küçük miktarda harcamalar için ayrılan
para
hard :
ara. * harada (kızmak, öfkelenmek, hiddetlenmek, gazaplanmak, sertleşmek,
katılaşmak, zorlamak) * hiddet, şiddet, ölümcül durum, kızgınlık, sertlik,
katılık
hardal :
gre., ara. * khardon (khard (acı, yakıcı tat) + on (isim yapım eki) (gre.);
hardal (ara.) * turpgillerden, gövdesi tüycüklü, boyu bir buçuk metreyi
bulabilen, almaşık yapraklı, sarı çiçekler açan, içinde kara tohumlar bulunan
meyvesi kısa keçiboynuzu biçiminde, deriyi yakıcı özelliği bulunan ve acı bir
tadı olan tohumu hekimlikte kullanılan bir bitki ve bu bitkinin tohumunun toz
durumuna getirilmiş hali veya bu tozun sirkeyle karıştırılarak yapılmış macunu
hardaliye :
gre., ara. * khardon (khard (acı, yakıcı tat) + on (isim yapım eki) (gre.);
hardal (ara.) + iye (isim yapım eki) * Kırklareli ve çevresinde papazkarası
cinsi olgunlaşmış yaş üzüm, vişne ve ayva yaprağı, kırılmış siyah hardal
tohumundan yapılan alkolsüz bir içecek türü
hardan :
ara. * harada (kızmak, öfkelenmek, hiddetlenmek, gazaplanmak, sertleşmek,
katılaşmak, zorlamak) * kızgın, öfkeli, hiddetli, gadaplı
hardcopy :
ing., gre. * hard (sert, katı) (ing.) + copiare (çoğaltmak, artırmak, bolca
sağlamak), copia (bolluk, çokluk, yeterlilik, çoğaltma) (lat.) * dijital
olmayan biçimde fiziksel olarak üretilmiş ve elle tutulabilir basılı belge, bir
yazının veya görselin kağıda basılmış hali
hardware :
ing. * hard (sert, katı) + ware (mal, eşya) * bilgisayar ve makinelerde
kullanılan fiziksel parçalar; dayanıklı, somut malzeme veya donanım
hardy teoremi :
ing., gre., tür. * Hardy (İngiliz matematikçi Godfrey Harold Hardy’nin
soyadından) (ing.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir
matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki)
(tür.) * analizde ve sayı kuramında çeşitli şekilleri bulunan, özellikle
Hardy-Littlewood eşitsizlikleri ve Hardy’nin fonksiyonlara dair sonuçlarını
kapsayan teorem veya teoremler bütünü
hardy-littlewood
eşitsizlikleri : ing. * Godfrey Harold Hardy (İngiliz
matematikçi Godfrey Harold Hardy’nin soyadından) + John Edensor Littlewood
(İngiliz matematikçi John Edensor Littlewood’un soyadından) + eşitsizlik (denksizlik,
değer olarak aynı seviyede olmama) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki) * analiz
ve sayı kuramında, özellikle integraller ve serilerle ilgili önemli
sınırlandırmalar ve tahminler sunan matematiksel eşitsizlikler dizisi
hare :
far. * hara (dalgalı çizgi, eğri büğrü olan; mermer; mermer gibi dalgalı ipek
kumaş) * bazı nesnelerde, canlılarda, göz ve benzeri şeylerde görünen parlak
çizgiler; üzerinde dalgalı çizgiler bulunan kumaş
hare krişna :
san. * hare (efendim, rabbim; illüzyonu gideren) + krishna (siyah, kara,
karanlık) * on altı kelimeden oluşan bir Vaişnava mantrası, Maha-mantra
harekat :
ara. * haraka (hareket etmek, yer değiştirmek, kımıldamak, devinmek; yarmak,
yırtmak) + at (isim yapım eki) * hareket etme, yer değiştirme, kımıldama,
kıpırdama; askeri operasyon
hareke :
ara. * haraka (hareket etmek, yer değiştirmek, kımıldamak, devinmek; yarmak,
yırtmak) (harflerin seslendirilmesini değiştirmesinden) * Arap alfabesindeki
ünsüz harflere ünlü özelliği kazandırmak için kullanılan ek işaretlerin genel
ismi
hareket :
ara. * haraka (hareket etmek, yer değiştirmek, kımıldamak, devinmek; yarmak,
yırtmak) + et (isim yapım eki) * kımıldama, kıpırdama, yer değiştirme (chariot
(araba), car (araba), char (tank, araba, araç) (fra.) )
hareki :
ara. * haraka (hareket etmek, yer değiştirmek, kımıldamak, devinmek; yarmak,
yırtmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hareket durumunda, devinim
durumunda olan, devinimsel
harem :
ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak, dokunulmaz
kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer vermek),
mahrum (yasaklanmış, engellenmiş) * mahrem, korunan yer; erkeklerin girmesi
yasak olan kadınlara ayrılmış özel alan; Osmanlı saraylarında padişahın
ailesinin yaşadığı bölüm
hares :
ara. * harasa (korumak, gözetmek, bekçilik yapmak), haris (bekçi, muhafız,
koruyucu) * bekçiler, muhafızlar, koruyucular
harese :
ara. * haris (hırslı) * devenin çok sevdiği dikenli bir bitki (yerken ağzı
kanayan deve, kanın tadının hoşuna gitmesi nedeniyle yedikçe kanar, kanadıkça
yer ve müdahale edilmezse ölebilir.)
harezmi :
far. * harizmi (Harizm’li) * matematik, coğrafya, astronomi ve tarih
alanlarında çalışma yapmış Harizm’li (İran) bilim insanı El Harezmi'nin ismi
(bir sürecin akış diyagramı anlamına gelen “algoritma” kelimesinin kökenidir.)
harf :
ara. * harf (kıyı, kenar, uç, sınır, sınır hattı) * yazı sisteminde anlam
taşıyan en küçük birim; alfabenin her bir işareti, ses sembolü; ucundan
kıyısından, gönülsüz
harfendaz :
ara., far. * harf (kıyı, kenar, uç, sınır, çizgi, sınır hattı; kelimeleri
oluşturan karakterlerden her biri) (ara.) + andaz (atan, savuran, fırlatan;
yerleştiren) (far.) * harfleri yerleştiren veya dizen kimse; matbaacılıkta
dizgi yapan kişi, harf dizicisi; onur kırıcı söz söyleyen
harfiyen :
ara. * harf (kıyı, kenar, uç, sınır, çizgi, sınır hattı; kelimeleri oluşturan
karakterlerden her biri) (ara.) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait) + en (gibi,
olarak) * hiçbir değişiklik yapmadan, olduğu gibi, eksiksiz, noksansız, tastamam,
harfi harfine
hargeisa :
som. * hargesia (su başındaki kamp, nehir kenarındaki konak yeri) (har (su
kaynağı, nehir) + geisa (yayla, kamp, konak yeri) ) * Somali'nin
kuzeybatısında, Somaliland bölgesinin başkenti;
harharyas :
gre. * karkharos (keskin, sivri) + rhis, rhis, rhinos (burun, gaga, hortum) *
keskin burunlu köpekbalığı; harharyasgillerden, boyu 2 metreyi bulan tehlikeli
bir köpek balığı cinsi (carcharhinus lamia) (lat.)
harıl harıl :
tür. * harıl (nefes nefese yürüme sesini yansıtan onomatopeik kelime) + harıl *
hiç ara vermeksizin, aralıksız bir biçimde, var gücüyle, durup dinlenmeksizin,
durmadan, sürekli
harib :
ara. * haraba (kaçmak, firar etmek, hızlıca uzaklaşmak, kurtulmak), harab
(kaçış, firar, hızla uzaklaşma, kaçma) * kaçan, firar eden, hızla uzaklaşan
haricen :
ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkmak), haric (dış, dışarıda) + en (zarf eki;
olarak) * dışarıdan, dıştan
harici :
ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkmak), haric (dış, dışarıda) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * dış, dışarıda olan
haricinde :
ara., tür. * haric (dış, dışarıda) + in (ek) + de (yer ve durum eki) * dışında,
dışarısında
hariciye :
ara. * haric (dış, dışarıda, dışında) + iye (yer ve durum eki) * bir devletin
öteki devletlerle olan işleri, ilişkileri, dışişleri; ameliyat gerektiren veya
vücudun dışıyla ilgili hastalıklarla ilgilenen hekimlik dalı
hariç :
ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkmak) * dış, dışarıda, dışında, dışarısında
harid :
ara. * harada (kızmak, öfkelenmek, hiddetlenmek, gazaplanmak, sertleşmek,
katılaşmak, zorlamak) * kızgın, öfkeli, hidetli, gazaplı, sert, katı
harik :
ara. * haraka (yakmak, ateşe vermek, kavurmak; yırtmak, yarmak, delmek) *
yangın, ateş; yakıcı; yaran, yırtan, delen (harrow, Harke (tırmık) (ing., alm.)
)
harika :
ara. * haraka (yakmak, ateşe vermek, kavurmak; yırtmak, yarmak, delmek) *
yaratılışın ve olanakların üstünde olan nitelikleriyle insanda hayranlık
uyandıran (şey); olağanüstü güzellikte olan, çok güzel (şey); ateşli olan
harikulade :
ara. * harik (yangın, ateş; yakıcı; yaran, yırtan, delen) + el (ön ek, artikel)
+ ade (alışılagelen, alışılmış, adet olduğu üzere, olağan) * eşi benzeri
bulunmayan, bir benzeri olmayan, olağanüstü
harim :
ara. * haram (yasak, menedilmiş; zararlı; hürmet duyulan) * kutsal tutulan yer,
yabancının girmesi yasak olan yer
harir :
ara. * harra (latif olmak, incelmek, yumuşak olmak, akmak, serbestçe hareket
etmek; sıcak olmak, ısınmak, yanmak) * yanan, yanar; ipek
haris :
ara. * hırs (yoğun, güçlü ve aşırı arzu, tamah, şiddetli arzu, aşırı istek
(çoğunlukla mal, makam veya başarıya yönelik olarak) * şiddetli arzu duyan,
aşırı isteği olan, hırslı
hariş :
ara. * harş (aşındırmak) * kalın, engebeli, tahriş edden, aşındıran (harsh
(kaba, haşin, sert) (ing.) )
harita :
gre. * hartis (kağıt, rulo halinde evrak, pafta) * yeryüzünün veya bir
parçasının coğrafya, tarih, dil, nüfus, doğa vb. olgularının dağılımını,
durumunu vb. göstermek üzere, belli bir orana, ölçeğe göre küçültülerek
kuşbakışı görünüşüyle düzlem üzerine çizilmiş biçimi, bir tür plan (card,
carte, Karte (kart) (ing., fra., alm.) )
hark :
ara. * haraka (yakmak, tutuşturmak, ateşe vermek) * yakma, yanma, yangın, ateş
hark :
ara. * hark, haraka (yarmak, yırtmak, delmek; su akan yarık) * yarma, yırtme,
delme; tahrik (delme, yarma işi); su yolu; bahçede veya tarlada içine fide veya
fidan dikmek için, yüzeysel olarak ve uzunlamasına kazılan çukur; yol ve tarla
kenarlarına açılan hendek (harrow, rake (tırmık) (ing.), houe (çapa, tırmık)
(fra.), Harke (tırmık) (alm.) )
harkıt :
tür. * karımak (yaşlanmak), karı (ihtiyar) + kıt (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * eski, çürük, yıkık, bozuk, kırık, eğri büğrü; çirkin, umacı; damlarda
dolaşan ve bacadan torba sarkıtması ile bilinen çocukları korkutmak için ismi
kullanılan yaratık
harlamak :
ara. * harra (ateş yakmak; yanmak; ateş, sıcaklık, ısı) + la (etken fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * (ateş için) daha canlı bir duruma gelerek yanmak, harlı
bir biçimde yanmak, güçlenmek
harman :
far., ara. * harm (savmak, savurma, salmak) (far.) + an (-cı,.yapan, eden eki)
(ara) * savurma, ekini kepeğinden ayırmak için savurma, salma (hormon, hormone,
Hormon (harekete geçiren, devindiren, sevk eden, savuran, salan, salgılayan; iç
salgı, vücut içinde savrulan salınan atılan kimyasal maddeler, hormon) (gre.,
ing., fra., alm.) )
harmancık :
far., tür. * harman (savurma, ekini kepeğinden ayırmak için savurma, salma)
(far., ara.) + cık (küçültme eki) (tür.) * Bursa'nın bir ilçesi
harmandalı :
far., tür. * harman (savurma, ekini kepeğinden ayırmak için savurma, salma)
(far., ara.) + dal (ağacın gövdesindeki uzantılardan her biri; soy, nesil,
filiz (mecazi) ) + ı (iyelik eki) (tür.) * Türkiye’nin Ege Bölgesi’ne özgü,
yalnız erkekler tarafından ve yiğitçe, kabadayıca oynanan bir zeybek oyunu
harmaniye :
far., ara. * harman + iye (durum eki) * bütün vücudu örten, kolsuz ve kimileri
kukuletalı bir çeşit üst giysisi
harmomegati :
gre. * harmos (birleşme, eklem, bağlantı) + mega, megas (büyük, ulu, yüce,
uzun) + eia (isim yapım ve durum eki) * polen tanelerinin su kaybettiğinde
(kuruduğunda) büzülmesini, hacim küçülmesini ve zarar görmeden katlanmasını
sağlayan uyum mekanizması (palinoloji terimi)
harmoni :
gre. * harmonia (birleşme, uyum, anlaşma, uygunluk, düzen) (harmos, harmon
(eklem, birleşme yeri) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * türlü sesler
arasında sağlanan, kulağa hoş gelen uyum; konusu, birlikte çıkan sesleri
uyuşturmak olan müzik dizgesi; şiirde dizeyi, düzyazıda cümleyi oluşturan
sözcüklerin sıralanışından, birbiriyle bağıntısından doğan ve kulağa hoş gelen
sessel düzen
harmonia :
gre. * harmonia (birleşme, uyum, anlaşma, uygunluk, düzen) (harmos, harmon
(eklem, birleşme yeri) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * Yunan
mitolojisinde çift soylu karakter olan uyum tanrıçası (ilk efsanede Afrodit ve
Ares'in, ikincisindeyse Zeus ve Elektra'nın kızıdır.)
harmonik :
gre. * harmonia (birleşme, uyum, anlaşma, uygunluk, düzen) (harmos, harmon
(eklem, birleşme yeri) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * uyumlu, ahenkli
harmonik dizi :
gre., tür. * harmonia (birleşme, uyum, anlaşma, uygunluk, düzen) (harmos,
harmon (eklem, birleşme yeri) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + diz (sıralamak, düzenlemek, hizalamak)
+ i (tür.) * özellikle hız, oran ve yoğunluk gibi büyüklüklerin ortalamasını
hesaplarken kullanılan, değerlerin terslerinin aritmetik ortalamasının tersi
alınarak bulunan ve küçük değerleri daha fazla ağırlıklandıran matematiksel bir
ortalama türü; bir aritmetik dizinin terimlerinin çarpıma göre terslerinin
oluşturduğu dizi
harmonik ortalama :
gre., tür. * harmonia (birleşme, uyum, anlaşma, uygunluk, düzen) (harmos,
harmon (eklem, birleşme yeri) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + orta + la + ma (tür.) * pozitif a,
b sayıları için 1/m = 1/2(1/a + 1/b) eşitliğini sağlayan sayı, yani tersi, a ve
b’nin terslerinin aritmetik ortalaması olan 2ab/(a+b) sayısı; sıfırdan farklı
a1, a2 ,..., an sayıları için a = [1/a1 + 1/a2 + ... + 1/an] olmak üzere n/a
sayısı.
harmonyum :
gre., lat. * harmos, harmon, (eklem, birleşme yeri, birleşme, bir araya gelme,
anlaşma, uyum) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * ayakla yönetilen
iki körükle bir depoya doldurulan havanın, parmakların tuşlara dokunmasıyla
boşalarak lamlarda titreşimler yapması sonucu sesler çıkaran bir çalgı, küçük
org, armonyum
harname :
far. * har (eşek) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben
yazılmış yazı) (nam (isim) + e (-a, ile ilgili, hitaben) ) * eşeğe hitaben
yazı, eşekname; toplumun kötü yönlerini hicvetmek üzere şair Şeyhi tarafından
yazılmış 126 beyitlik mesnevi
harnup :
ibr. * harrub, harnub (kerubim, kerub (İncil’de Tanrı'ya hizmet eden kanatlı
melek, keruv) (ke (gibi) + rub, rubim (çocuk) ) (İncil’de, Keruvların tekerlek
gibi kavisli şekille tasvir edilmelerine dayanmaktadır.) * baklagiller
(fabaceae) familyasına ait, Akdeniz ikliminde yetişen, sert kabuklu, koyu
kahverengi ve tatlı baklaları hem doğrudan tüketilen hem de pekmez yapımında
kullanılan, halk arasında keçiboynuzu olarak da bilinen herdem yeşil bir ağaç
türü ve bu ağacın meyvesi, keçiboynuzu, harub
harp :
ara. * haraba (savaşmak, çatışmak, muharebe etmek), muharebe (harb, savaş,
çatışma) * savaş, çatışma, mücadele
harpacticoida :
gre., lat. * harpaktikos (yakalamaya, ele geçirmeye yatkın) (harpazein (kapmak,
yakalamak, ele geçirmek, zorla almak), harpaktes (kapan, yağmalayan, ele
geçiren, zorla alan) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) + oeides (gibi, ile
ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) + a (isim yapım ve çoğul eki) (lat.) *
Copepoda (kürekayaklılar) sınıfına bağlı, çoğunlukla denizlerin ve tatlı
suların dip kısımlarında (sediment, kum veya yosun aralarında) yaşayan
mikroskobik boyutlu kopepodları kapsayan bir kabuklu (Crustacea) hayvan takımı
harput :
erm. * har (taş) + put (kale) * Elazığ'da bulunan antik bir şehir; eski ismi
Carcathiocerta (carcath (şehir) + certa (kale) )
harr :
ara. * harra (ateş yakmak; yanmak; ateş, sıcaklık, ısı) * sıcak, hararet,
sıcaklık; sıcak, hararetli, kızgın, çok sıcak, yakıcı
harr :
ara. * harra (düşmek, devrilmek, serbest bırakmak; araştırmak, aramak) * düşme,
devrilme, yüksekten aşağı düşme, hurur; araştırma, arama
harr :
ara. * harra (kaçmak, firar etmek, korkuyla uzaklaşmak) * kaçan, firar eden,
korkak; yarmak
harran :
süm, aka., ara., far. * haranu (seyahat, kervan) (süm., aka.); harr (hararet,
sıcaklık, sıcak) + an (isim yapım eki) (ara.); har (eşek) + an (çoğul eki)
(far.) * Şanlıurfa'nın bir ilçesi; Türk musikisinde, karar perdesi genellikle
rast veya neva olan, hicaz ve kürdi dizileriyle zenginleştirilen, iniş
çıkışları belirgin, melankolik ve akıcı seyirli, tasavvuf ve duygusal eserlerde
tercih edilen bir makam
harrangürra :
tür. * harran (gür ses, bağırış anlamında ünlem) + gürra (yüksek sesle, bağıra
çağıra) * bağırarak konuşma biçimi; yüksek sesle, haşin ve dağınık konuşma
tarzı; kargaşa içindeki gürültülü söylem; gürültüyle ve özensiz bir biçimde,
karışıklık ve düzensizlik içinde
harras :
ara. * harrasa (gözetlemek, dikkat etmek, korumak), muharras (gözetlenen,
dikkatle korunan, uyanık) * gözcü, koruyucu; yalancı, hilekar
harras :
ara. * hars (tohum, ekin; tohum ekmek) * ekinci, ziraatçi, çiftçi
harrik :
ara. * harake (kımıldamak, hareket etmek, kıpırdamak, devinmek) * yürü, anca
gidersin, kımılda, depreş, oyna, hareket et
harrup :
tür. * har (içmek eylemini çağrıştıran ses yansımalı kök) + rup (fiilimsileşmiş
veya taklit unsuru taşıyan son ek) * bir yudumda veya hızla içmek, içileni şıp
diye yutmak anlamında ses taklidi fiil; güçlü bir içme eylemi
hars :
ara. * harasa (toprağı altüst edip ekime hazırlamak ve mahsul elde etmek,
toprağı sürmek, ekin ekmek, tarım yapmak) * ekin, tohum
harshad sayısı :
san. * harşa (sevinç) + da (veren) (san.) + sayı (nicelik, miktar, rakamla
ifade edilen değer) + sı (iyelik eki) (tür.) * Kanadalı-Amerikalı matematikçi
Ivan Morton Niven tarafından yaygınlaştırılmış kavram; rakamlarının toplamına
tam olarak bölünebilen sayı (1729 ... 1+7+2+9 = 19 ... 1729/19 = 91)
harta :
gre. * harta (geniş, yayvan, kaba hatlı; kontrolsüz hareket eden yapı) *
görgüsüzce, hoyratça, saygısız ve kaba sab davranan, sıra saygı bilmez
davranışlarda bulunan, nerede nasıl davranacağını bilmeyen, hırbo, terbiyesiz
("hartası hurtası olmamak" deyiminde geçer.)
hartle-hawking durumu :
ing., tür. * Hartle (Amerikalı fizikçi James B. Hartle'ın soyadı) + Hawking
(İngiliz fizikçi Stephen Hawking'in soyadı) (ing.) + durum (hal, vaziyet) + u
(iyelik eki) (tür.) * kuantum kozmolojisinde evrenin başlangıç koşullarını
açıklamak için önerilen, evrenin bir başlangıç anı olmadığını ve zamanın
başlangıçta uzay gibi davrandığını savunan, "sınır-yok" (no-boundary)
önerisiyle ilişkili olan teorik bir fizik önerisi, kuantum durum
hartuç :
lat., fra. * charta (kağıt, yazı levhası, belge, doküman, papirüs yaprağı, yazı
levhası, kart) (lat.); cartouche (cephane kapsülü; yazıt çerçevesi) (fra.) *
silahlarda kullanılan mermi kovanı; Antik Mısır yazıtlarında hükümdar adlarını
çevreleyen oval şekilli çerçeve; mimaride ve sanat eserlerinde kullanılan
süslemeli yazı alanı; nargile şişesini temizlemekte kullanılan bir çeşit fırça;
kartuş
hartum :
ara. * hurtum (hortum; burun, çıkıntı) * Nil nehirlerinin birleştiği yerde,
çıkıntılı kara parçası anlamında verilmiş yer ismi; Sudan'ın başkenti
harun :
mıs., ibr. * aharw savaşan aslan) (aha (savaşmak, dövüşmek) + rw (aslan) )
(mıs.); aharon (ibr.); harun (ara.) * dağ aslanı; güç, cesaret, kararlılık;
dağlık, yüksek dağ; dağ adamı; Hz. Musa'nın kardeşi
harup :
ibr. * harrub, harnub (kerubim, kerub (İncil’de Tanrı'ya hizmet eden kanatlı
melek, keruv) (ke (gibi) + rub, rubim (çocuk) ) (İncil’de, Keruvların tekerlek
gibi kavisli şekille tasvir edilmelerine dayanmaktadır.) * baklagiller
(fabaceae) familyasına ait, Akdeniz ikliminde yetişen, sert kabuklu, koyu
kahverengi ve tatlı baklaları hem doğrudan tüketilen hem de pekmez yapımında
kullanılan, halk arasında keçiboynuzu olarak da bilinen herdem yeşil bir ağaç
türü ve bu ağacın meyvesi, keçiboynuzu, harub
harur :
ara. * harra (ateş yakmak; yanmak; ateş, sıcaklık, ısı) * sıcaklık, ısı,
hararet; Güneşin kızgınlığı; gece esen sıcak rüzgar
harur :
ara. * harra (düşmek, devrilmek, serbest bırakmak, salmak) * yüksekten düşme,
derilme
harut :
ave. * haurvatat (bütünlük, sağlık, afiyet) (ave.); harut (ara.) * İslam
mitolojisinde büyü ile sınanan ve Babil’e indirilen iki melekten (Harut ve
Marut) biri olarak anılan varlık
harv :
ara. * hara (koşmak, hızla gitmek, acele etmek) * koşu, hızlı hareket, aceleci hareket
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder