27 Eylül 2026 Pazar

günberi - harv

günberi : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + beri (yakın) * Yer’in, kendi yörüngesinde devinimi sırasında, Güneş’e en yakın bulunduğu nokta

günce : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + ce (isim yapım eki) * günlük, her gün yaşanan olayların yazılı veya sözlü kaydı; güne ilişkin, günlük

güncel : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + cel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * içinde bulunulan zamana uygun olan, çağın koşullarını yansıtan, geçerliliğini ve önemini sürdüren; eskimiş olmayan bilgi, durum veya olgu; günün konusu olan, bugünlerde veya bugün olan, şimdiki, yeni, bugünkü haber, olay vb., aktüel

güncellemek : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + cel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * güncel hale getirmek

güncelleştirmek : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + cel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + leş (dönüştürme eki) + tir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * güncel hale getirmek

gündaş : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + daş (karşılıklı ilgili olma, aynı olma, uyumlu olma, işteşlik anlamı veren son ek; eş, denk, benzer, aynı eki) * aynı günde doğan

gündelik : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + de (ek) + lik (isim yapım eki) * bir güne ilişkin, bir gün için olan; her güne ilişkin olan, her günlük

gündelikçi : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + de (ek) + lik (isim yapım eki) + çi (yapan, eden eki) * bir günlük ücret karşılığı bir gün süreyle çalışan

gündem : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + dem (isim yapım eki) * görüşülecek konuların tümü ve bunların sıra listesi; günün öne çıkan konusu veya konuları

günden güne : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + den (zarf/belirteç eki) + gün + e (-a doğru, yönelim, yan, yakın) * her gün biraz daha, gün geçtikçe, gün günden, gitgide, gittikçe, giderek, aşamalı olarak, kademeli olarak, azar azar, adım adım

gündeş : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + deş (eş, denk, benzer, aynı) * aynı günlerde yaşayan veya olan; son günlerde yaşayan veya olan

gündoğmuş : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + doğ (ortaya çıkmak, belirmek, oluşmak, meydana gelmek) + muş (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * Antalya'nın bir ilçesi

gündoğusu : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + doğ (ortaya çıkmak, belirmek, oluşmak, meydana gelmek) + u (isim yapım eki) + su (iyelik eki) * Güneşin doğduğu yön; sabahın başladığı, ışığın yükseldiği taraf

gündöndü : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + dön (dönmek, döndürmek, çevirmek) + dü (geçmiş zaman eki) * Güneşe yönelen, onun hareketine göre dönen, daire şeklinde ve sarı yaprakları olan, tohumları kabuklu çekirdek olarak yenebilen bitki; ayçiçeği

gündönümü : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + dön (dönmek, döndürmek, çevirmek) + üm (isim yapım eki) + ü (iyelik eki) * güneşin yıl içindeki hareketine bağlı olarak gece ve gündüz sürelerinin en uzun veya en kısa olduğu dönüş noktası

gündüz : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + düz (isim yapım eki) * Güneşin doğuşundan batışına kadar geçe aydınlık zaman dilimi

günebakan : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + e (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + bak (görmek amacıyla gözle yönelmek; dikkat etmek, ilgi göstermek) * güneşe yönelen, onun hareketine göre dönen, daire şeklinde ve sarı yaprakları olan, tohumları kabuklu çekirdek olarak yenebilen bitki; ayçiçeği

güneç : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + eç (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çok güneş alan yer

güneğik : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + eğ (bükmek, kıvırmak; bir yöne meyletmek, bir doğrultuya yönelmek, doğrultmak, düzeltmek) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bileşikgillerden/papatyagillerden (Asteraceae), kumsal ve taşlık, nemli yerlerde kendiliğinden yetişen, kimi türleri sebze olarak da yetiştirilen, dar ve uzun yapraklı, kömeç durumunda bileşik mavi çiçekli, yaprakları salata olarak kullanılabilen, çok yıllık otsu bir bitki, hindiba

güneş : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + eş (isim yapım eki) * dünyaya ışık ve ısı veren, Güneş Sistemi’nin merkezi olan, dünyaya uzaklığı 147 milyon km olan yıldız

güneş dil : tür. * güneş (dünyaya ışık ve ısı veren, Güneş Sistemi’nin merkezi olan, dünyaya uzaklığı 147 milyon km olan yıldız) + dil (lisan) * Türkçenin dünya tarihindeki ilk dillerden biri olduğunu savunan teori

güneş sistemi : tür., gre. * güneş (dünyaya ışık ve ısı veren, Güneş Sistemi’nin merkezi olan, dünyaya uzaklığı 147 milyon km olan yıldız) (tür.) + sustema, systema (bir araya konmuş parçalar bütünü, düzen, nizam) (gre.) + i (iyelik (eki) (tür.) * Güneş ile onun çevresinde dolanan gezegenler, uydular, asteroitler, kuyrukluyıldızlar ve diğer gökcisimlerinin oluşturduğu sistem

güney : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + ey (isim yapım eki) * Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri; Denizli’nin bir ilçesi

güney afrika cumhuriyeti : tür., gre., ara. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri) (tür.) + aphrike (açık, güneşli) (gre.); ferak (ayırma, ayırış) (ara.) + cumhuriyet (halkın kendisini yönetmesi şekli) + i (iyelik eki) (tür.) * Afrika kıtasının güneyinde yer alan, Namibya, Botsvana, Zimbabve, Mozambik ve Esvatini ile komşu olan, güneydoğusunda Hint Okyanusu, güney ve güneybatısında Atlas Okyanusu bulunan ülke

güney fransız toprakları : tür., fra. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri) (tür.) + français (fransız) (fra.) + toprak (saha, alan, arazi, yer) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) * Fransa’ya bağlı, Güney Okyanusu ve Antarktika çevresinde yer alan denizaşırı bölge ve adalar grubu (terres australes et antarctiques françaises)

güney georgia ve güney sandwich adaları : tür., gre. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri) (tür.) + georgia (georgos (çiftçi, tarımcı) + eia (yer eki) ) (gre.) + ve (ile) + güney + sandwich (sand (kum) + wich (yerleşim yeri) ) (ing.) + ada (her tarafı su ile çevrili kara parçası) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * Atlantik Okyanusu’nda bulunan, Birleşik Krallık’a bağlı, subantarktik adalar grubu

güney kore cumhuriyeti : tür., moğ. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri) (tür.) + goryeo, koryo (yüksek ve görkemli, görkemli krallık) (moğ.) + cumhuriyet (halkın kendisini yönetmesi şekli) + i (iyelik eki) (tür.) * Kore Doğu Asya’da Kore Yarımadası’nın güneyinde yer alan bağımsız devlet

güney osetya : tür., ose., gre. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri) (tür.) + oset (kökeni antik “As” halkına dayanan İrani kökenli halk) (ose.) + eia (yer, mekan, ülke eki) (gre.) * Kafkaslar’da, Gürcistan sınırları içinde yer alan ve bağımsızlığını kısmen ilan etmiş bölge ve siyasi oluşum

güney sudan : tür., ara. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri) (tür.) + sud (siyah, kara), sudan (siyahlar, karalar) (ara.) * yukarı Nil havzasında denize kıyısı olmayan, doğuda Etiyopya, kuzeyde Sudan, batıda Orta Afrika Cumhuriyeti, güneybatıda Kongo Demokratik Cumhuriyeti, güneyde Uganda ve güneydoğuda Kenya ile komşu olan bir Doğu Afrika ülkesi

güney tarava : tür., kib. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri) (tür.) + tarava (mercanada) (kib.) * Pasifik Okyanusu’nda yer alan ve Kiribati Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan bir adalar grubu

güneybalığı : tür. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri) + balık (suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki) * güney yarımkürede bir takımyıldız (Piscis Austrinus)

güneybatı : tür. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri) + batı (güneşin battığı yön) * güney ile batı ana yönleri arasında kalan, pusulada 225° doğrultusuna karşılık gelen ve haritalarda ara yönlerden biri olarak gösterilen coğrafi yön.; haritada alt-sol köşeye denk gelen yön

güneydoğu : tür. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri) + doğu (güneşin doğduğu yön) * güney ile doğu ana yönleri arasında kalan, pusulada 135° doğrultusuna karşılık gelen ve haritalarda ara yönlerden biri olarak gösterilen coğrafi yön.; haritada alt-sağ köşeye denk gelen yön

güneysınır : tür. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri) + sınır (hudut, limit) * Konya'nın bir ilçesi

güneysu : tür. * güney (Güneşin gökyüzünde en yüksek konuma ulaştığı yön olarak kabul edilen, haritalarda genellikle alt tarafta gösterilen, dört ana yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri) + su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) * Rize’nin bir ilçesi

güngören : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + en (isim yapım eki) * İstanbul’un bir ilçesi

güngörmüş : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + müş (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * hayat tecrübesi edinmiş, çok şey görüp geçirmiş, olgun ve deneyimli kimse

günhan : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + han (hükümdar, sah, padişah, kral, reis) * Türk ve Altay mitolojisinde Güneş Kağanı; erkek ismi

günlük : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + lük (isim/sıfat yapım eki) * bir güne ilişkin; bir kişinin yaşadığı olayları, duygu, düşünce ve izlenimlerini o günün tarihini atarak günü gününe anlattığı kısa yazı türü ve bu yazıları içeren defter

günöte : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + öte (diğer, ileri, sonraki, öbür, başka) * bir gezegenin, güneş çevresindeki yörüngesinde güneşe en uzak olduğu nokta (afelyum (aphelium) (lat.) )

günseli : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + sel (bol, coşkulu, akıcı) + i (iyelik eki) * güneş ışığı gibi bol, coşkulu ve parlak; güneş gibi akıp gelen güzellik

günsüler : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + sü (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ler (çoğul eki) * kökbacaklılardan, ışın biçimindeki yalancı bacaklarıyla devinen tek hücreli hayvanlar takımı, güneş hayvancıkları

güntün : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + tün (gece) * güneş ışınlarının Ekvator'a dik vurması sonucunda aydınlanma çemberinin kutuplardan geçtiği an ve gündüz ile gecenin eşit olması durumu, ekinoks

günyüzü : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + yüz (çehre, surat, cephe, ön taraf) + ü (iyelik eki) * Eskişehir’in bir ilçesi

güpegündüz : tür. * güpe (büsbütün, tamamen anlamında pekiştirme öneki) + kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + düz (isim yapım eki) * tam gün ortasında, göz göre göre; açık seçik

güpür : lat., fra. * vibura (dantel veya işlemeli kumaş) (lat.); guipure (fra.) * motifli ve kabartmalı süsleme amacıyla kullanılan, iplikten veya ipekten olan, geniş ilmeklerden oluşan bir tür dantel, oya işi

gür : tür. * kü (zorlamak, güç sahibi olmak), kür (güçlü, kuvvetli, mağrur, yiğit, cesur, mağrur, galip), gür (bolluk, bol, yoğun, sık biten, güçlü çıkan) * yoğun, sık, kuvvetli, bol, sağlıklı, güçlü

gürbüz : tür. * kü (zorlamak, güç sahibi olmak), kür (güçlü, kuvvetli, mağrur, yiğit, cesur, mağrur, galip), gür (yoğun, sık, kuvvetli, bol, sağlıklı, güçlü) + büz (sağlam, güçlü, diri) * sağlıklı, güçlü, dayanıklı ve canlı (özellikle gençler veya beden yapısı için kullanılır.)

gürcistan : gre., far. * georgos (çiftçi, tarımcı) (ge (yeryüzü, yer, dünya) + ergos, ergon (iş, çalışma) ) (gre.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.), georgia (georgos (çiftçi, tarımcı) + eia (yer, mekan eki) ) (gre.) * Karadeniz'in doğu kıyısında, Güney Kafkasya'da yer alan, doğusunda Azerbaycan, güneyinde Ermenistan ve güneybatısında Türkiye bulunan, eski Sovyet cumhuriyetlerinden biri olan ülke

gürcü : gre. * georgos (çiftçi, tarımcı) (ge (yeryüzü, yer, dünya) + ergos, ergon (iş, çalışma) ) * Gürcistan vatandaşı olan; Gürcistan ile ilgili

güre : tür. * kür (güçlü, kuvvetli, mağrur, yiğit, cesur, mağrur, galip) * çiftleşme dönemine girmiş dişi at (kısrak) veya dişi eşek; bir yaşından üç yaşına değin olan tay; kuvvetli, dinç; ürkek

güreş : tür. * kür, gür (güçlü, kuvvetli, mağrur, yiğit, cesur, mağrur, galip) + eş (işteşlik eki, karşılıklı olma hali) * boy ölçüşme, karşılıklı güç gösterme, karşılıklı meydan okuma, birbiriyle mücadele etmek, yiğitlenme, kafa tutma; iki kişinin, belli kurallar içinde, güç kullanarak ve türlü oyunlarla birbirinin sırtını yere getirme hedefine dayanan ve rakibinin sırtını yere getirenin yenmiş sayılmasıyla sonuçlanan bir spor dalı (courage (cesaret, cesurluk, yiğitlik) (ing., fra.) )

gürgen : tür. * gür (yoğun, sık, güçlü) + gen (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kayıngiller familyasından, sık ve dayanıklı odunu olan bir ağaç türü (carpinus betulus)

gürgentepe : tür. * gürgen (kayıngiller familyasından, sık ve dayanıklı odunu olan bir ağaç türü (carpinus betulus) ) + tepe (yükseklik, en yüksek nokta) * Ordu’nun bir ilçesi

gürhan : tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, güçlü) + han (hükümdar, kral, şah, padişah, kağan, reis) * güçlü lider, gür ve kuvvetli hükümdar, yiğit bey

gürizgah : far. * güriz (kaçış, firar) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * edebi ve özellikle klasik şiir terminolojisinde, şairin asıl konuya geçmeden önce yaptığı ustalıklı ve dolaylı girişi ifade eden; mecazen “konuya geçiş yolu” anlamı taşıyan anlatım bölümü, girizgah

gürkan : tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, sık, güçlü) + kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) * güçlü soylu, yiğit ve kuvvetli kök, cesur nesil

gürlek : tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, sık, güçlü) + lek (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir akarsuyun, çok yüksek olmayan bir yerden çağıltıyla, köpürerek döküldüğü yer ve böyle dökülen su, çağlayan

gürlemek : tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, sık, güçlü) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * güçlü, yüksek sesle bağırmak veya çıkmak; gök gürültüsü çıkarmak, kuvvetli sesle çıkmak

gürleşmek : tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, sık, güçlü) + leş (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * yoğunlaşmak, bollaşmak, sıklaşmak

güroymak : tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, sık, güçlü) + oymak (büyük kabilenin veya aşiretin alt grubu, boy, klan; yerleşik topluluk) * Bitlis’in bir ilçesi

gürpınar : tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, sık, güçlü) + pınar (doğal su kaynağı, su çıkışı, çeşme, kaynak, menba) * Van’ın bir ilçesi

gürsu : tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, kuvvetli, yoğun, sık, güçlü, kuvvetli) + su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) * Bursa'nın bir ilçesi

güruh : far. * guroh (grup, topluluk, bölük, kitle) * grup, topluluk, bölük, kitle, kalabalık, küme, insan topluluğu, cemaat

gürültü : tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, yoğun, sıkı, güçlü, kuvvetli) + ül (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + tü (isim yapım eki) * yüksek, yoğun ve güçlü ses; rahatsız edici ses, yaygın olarak çevreden gelen gürültü, ses karmaşası

gürün : tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, yoğun, sıkı, güçlü, kuvvetli) + ün (isim yapım eki) * Sivas’ın bir ilçesi

gürz : tür. * kür, gür (yiğit, mağrur, mücadeleci, yoğun, sıkı, güçlü, kuvvetli) + z (isim yapım eki) * topuz, tokmak, ağır savaş aleti; genellikle saplı ve ağır başlı, dövüşte kullanılan silah

güselkumab : lat. * gusel (ön ek) + ku (bağlanma grubu belirteci) + mab (monoclonal antibody (monoklonal antikor) ) * sedef hastalığı (psoriasis) ve psoriatik artrit ve ülseratif kolit tedavisinde kullanılan interlökin-23'e karşı monoklonal bir antikor (C6402H9864N1676O1994S42)

güşa : far. * guşadan (açmak, çözmek) * açan, açıcı, çözücü

gütaperka : lat., mal., por. * gutta (damla, reçine) (lat.) + percha (ağaç türü, doğal kauçuk benzeri madde) (mal., por.) * doğal kauçuk, lateks benzeri olan, kanal tedavisi sonrasında dişi doldurmak için veya elektrik izolasyonunda kullanılan reçine

gütmek : tür. * güd, güt (yönlendirmek, rehberlik etmek, yönetmek, sevk etmek, sürmek) + mek (fiil mastar eki) * yönlendirmek, rehberlik etmek, yönetmek, sevk etmek, sürmek (guide (yönlendirmek) (ing.), guider (yönlendirmek) (fra.) )

güve : tür. * küge, küye (pamuk) * kelebek olmayan lepidoptera takımından küçük kanatlı böcek; özellikle kıyafet veya tahıl zararlısı olarak bilinen kelebek türü

güveç : tür. * küveç (küçük toprak kap, çömlek) * pişmiş topraktan veya çamurdan yapılan, içinde yemek pişirilen, kapaklı veya kapaksız pişirme kabı/tenceresi; genellikle içi sırlanmamış toprak kaplarda, et, sebze veya balık gibi malzemelerin kendi suyuyla ağır ağır pişirilmesiyle yapılan geleneksel bir yemek türünü ve bu yemeğin pişirildiği yayvan toprak kabı

güvela : tür. * küge, küye (pamuk) + la (isim yapım eki) * açık yeşil, maviye çalan göz rengi; yumuşak, kalın yapraklı bir tür pamuk bitkisi; pamuk cinsi

güvelek : tür. * küge, küye (pamuk) + lek (isim yapım eki) * her mevsimde yapraklı olan ve ağaçlar üzerinde yaşayan yarı asalak bir bitki, ökse otu, gevele, gövelek, purç, çekem

güven : tür. * güv (güç, kuvvet, sağlamlık, dayanıklılık) + en (isim yapım eki) * emniyet, itimat, sadakat; kişi veya şeye duyulan sağlamlık ve dayanıklılık hissi

güvenoyu : tür. * güven (emniyet, itimat) + oy (seçim, tercih) + u (iyelik eki) * bir kişiye duyulan itimat nedeniyle ve o kişiye destek vermek amacıyla o kişiden yana yapılan tercih, o kişiyi seçme; parlamenter sistemde yönetimde olan hükûmetin göreve yeni başlama aşamasında veya daha sonraları ise belli çoğunluktaki parlamenterin isteği ile hükûmetin yönetip yönetemeyeceği konusunda diğer parlamenterler tarafından güvenilip güvenilmediği ölçen bir çeşit parlamento oylaması

güvercin : tür. * göğer (mavileşmek, gök rengine bürünmek) (gök (yeryüzünü öreten atmosfer tabakası; mavi) + er (fiil mastar eki) ) + cin (isim veya sıfat yapım eki) * Columbidae (Güvercingiller) familyasından olan, evcil ve yabani türleri bulunan, genellikle gri, beyaz veya karışık tüylü, şehirlerde ve kırsal alanlarda yaşayan, barış ve haberleşme simgesi olarak da kullanılan kuş türü, columba livia domestica

güvercingiller : tür. * göğer (mavileşmek, gök rengine bürünmek) (gök (yeryüzünü öreten atmosfer tabakası; mavi) + er (fiil mastar eki) ) + cin (isim veya sıfat yapım eki) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) * güvercinleri ve kumruları kapsayan, kısa gagalı, küçük başlı ve güçlü uçuş yeteneğine sahip kuşlar familyası, Columbiformes takımına ait kuşlar grubu

güverte : lat. * copertus (örtü, kaplama, kapama, gemilerde ambar üstü tabanı) (cooperire (örtmek, kaplamak; gizlemek) (co, con (ile, birlikte, beraber) + operire (örtmek, kaplamak) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * gemide yolcuların veya yüklerin bulunduğu üst açık alan

güvey : tür. * küdegü (düğün sahibi, sponsor) (küd (beklemek) + egü (-ci, yapan, eden eki) ) * evlilikte damat, kına gecesi ve düğünlerde gelinin yanında bulunan erkek, gelinin kocası olan erkek, damat

güveyfeneri : tür. * güvey (damat, evlenmiş erkek) + fener (ışık veren araç) + i (iyelik eki) * Solanaceae familyasına bağlı, 30-60 cm kadar boylanabilen, yumuşak odunumsu gövdeli, çok yıllık bir bitki cinsi, physalis pubescens

güvez : tür. * kök, gök, göğ (gökyüzü, dünanyı saran boşluk uzay) + ez (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * koyu ve mora yakın kırmızı

güya : far. * guye (söylemek, demek), guya (sözde, söylemde, sözel, söylemsel) * sanırsın ki, sanki, sözde, sözümona

güz : tür. * küz (sonbahar) * yılın dört mevsiminden biri olan sonbahar mevsimini, yani sene ortasından sonraki yaprak dökümü ve havaların soğuma dönemini ifade eden, Türk halk kültüründe ve edebiyatında hüznün, hasadın ve doğanın dinlenme evresinin sembolü olan yılın üçüncü mevsimi

güzaf : far. * guzaf (boş, anlamsız, temelsiz söz) * gerçeklikten ve mantıktan yoksun, ciddiye alınmaya değmeyen, uydurma veya saçma söz veya iddia, boş, bihude, beyhude, lüzumsuz; gerçek olmayan, asılsız, yalan, uydurma söz veya bilgi

güzar : far. * gudastan, guzastan (geçmek, geçirmek, yerine getirmek, becermek, yapmak, halletmek) * geçiş, geçme; yerine getiren, beceren, halleden, yapan (örneğin "işgüzar")

güzel : tür. * güz (güçlü, hoş, çekici) + el (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hoş, estetik olarak tatmin edici, çekici, beğenilen, iyi

güzelavrat otu : tür. * güzel (güçlü, hoş, çekici) + avrat (kadın, hanım, karı) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) * patlıcangiller familyasına ait, halüsinojenik özellikleri olan oldukça zehirli yemişleri olan ve yapraklrından atropin maddesinin elde edildiği çok yıllık otsu bir bitki, atropa bella-donna

güzelbahçe : tür. * güzel (güçlü, hoş, çekici) + bahçe (bitkilerin, çiçeklerin veya ağaçların belli bir düzen içinde dikilip yetiştirildiği, genellikle çevresi belirli sınırlarla çevrili açık alan) * İzmir’in bir ilçesi

güzelyurt : tür. * güzel (güçlü, hoş, çekici) + yurt (çadır, oba; konut, mesken, menzil, yer) * Aksaray’ın bir ilçesi

güzergah : far. * gudastan, guzastan (geçmek, geçirmek, yerine getirmek, becermek, yapmak, halletmek), gudar (geçen, geçiren) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * geçiş yeri, geçit, yol

güzeşt : far. * gudastan, guzastan (geçmek, geçirmek, yerine getirmek, becermek, yapmak, halletmek) + eşt (-cı, yapan, eden eki) * geçme, geçiş, geçen (örneğin "sergüzeşt" (nastan geçen, olay, macera, hikaye) )

güzey : tür. * güz (sonbahar) + ey (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * az güneş alan, gölgeli yer

güzide : far. * guzidan (seçmek, ayıklamak, tercih etmek) * seçilmiş, seçkin, tercih edilmiş, guzin

güzidegan : far. * guzide (seçilmiş, seçkin, tercih edilmiş) + gan (çoğul eki) * seçkinler, beğenilmişler, seçilmiş olanlar, tercih edilmiş olanlar, güzideler

güzin : far. * guzidan (seçmek, ayıklamak, tercih etmek) * seçilmiş, seçkin, tercih edilmiş, guzide

güzlek : tür. * güz (yılın dört mevsiminden biri olan sonbahar mevsimi) + lek (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * genellikle dağlık yerleşim yerlerinde veya göçerlerde güz mevsiminin geçirildiği yer; güzün oturulan yapı veya bağ evi

güzün : tür. * güz (yılın dört mevsiminden biri olan sonbahar mevsimi) + ün (zaman eki) * güz olduğunda, güz zamanı, sonbaharda, sonbahar zamanı

gymnarchidae : gre., lat. * gymnos (çıplak) + arkhos (şef, başkan, reis, yönetici, lider, önder, baş, hükümdar) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * kemikli balıklar üst sınıfına ait, tatlı su balıklarını barındıran, tek temsilcisi, Afrika'da yaşayan Gymnarchus niloticus (aba balığı) olan Osteoglossoidei (kemikli dilgiller) alttakımından bir hayvan familyası

gymnocladus : gre. * gymnos (çıplak) + klados (dal, sürgün, dallanmış yapı) * baklagiller (Fabaceae) familyasından olan, yapraksız dönemde belirgin çıplak dallarıyla tanınan, en bilinen türü, halk arasında Kentucky kahve ağacı olarak adlandırılan Gymnocladus dioicus olan küçük bir ağaç cinsi

gymnophiona : gre. * gymnos (çıplak) + ophis (yılan) + ia (isim yapım eki) * genellikle sıcak bölgelerin toprak altında veya su içinde gizli yaşam süren, iki yaşamlılar (amfibiler) sınıfına ait, bacakları olmayan ve solucana benzeyen bir hayvan takımı, ayaksızlar, kör kurbağalar

gymnophthalmidae : gre. * gymnos (çıplak) + ophthalmos (göz, göz çukuru) (oph, ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) + thalamos (iç oda, odacık) ) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * yaygın olarak gözlüklü kertenkeleler veya mikroteiidler olarak bilinen, ince pullu sürüngenler takımına ait küçük gövdeli bir kertenkele familyası, çıplak gözlü kertenkeleler

gymnosperm : gre. * gymnos (çıplak) + sperma, spermat, spermatos (sperma (tohum, çekirdek, döl, bel, meni, sperm) (speirein (ekmek, saçmak, dikmek) + ma, mat (isim yapım eki) ) * tohumları meyve veya kapalı bir yumurtalık içinde değil, genellikle kozalak yapraklarının üzerinde çıplak olarak (açıkta) bulunduran odunsu bitki, açık tohumlu bitki

gynaeceum : gre. * gynaikeion (kadınlar bölümü, kadınlar dairesi) (gyne (dişi organ, dişi, kadın) + oikos (ev, ikametgah, yerleşim, konut, mekan, yuva, yaşam alanı, çevre) + on (yer eki) (gre.); ium (yer eki) (lat.) * Antik Yunan evlerinde kadınlara ayrılan özel bölüm; çiçeğin dişi üreme organlarının (karpellerin) tümü

gynobasic : gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * botanikte dişi organın (ovaryumun) tabanından (pistil) veya yumurtalığın (over) ortasından/dult tabandan çıkan veya tabana bağlı olan (tepecik veya boyuncuk yapısı (stil) ); Ballıbabagiller (Lamiaceae) gibi bitki ailelerinde dişi organ boyuncuğunun yumurtalık lobları arasından yükseldiği durum

gynodioecious : gre., lat. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + di (iki, ikili, çift) + oikos (ev, ikametgah, yerleşim, konut, mekan, yuva, yaşam alanı, çevre) (gre.) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * aynı popülasyonda hem yalnızca dişi bireylerin hem de erselik (hermafrodit) bireylerin birlikte bulunduğu (üreme sistemi)

gynoecium : gre., lat. * gynaikeion (kadınlar bölümü, kadınlar dairesi) (gyne (dişi organ, dişi, kadın) + oikos (ev, ikametgah, yerleşim, konut, mekan, yuva, yaşam alanı, çevre) + on (yer eki) (gre.); ium (yer eki) (lat.) * Antik Yunan evlerinde kadınlara ayrılan özel bölüm; çiçeğin dişi üreme organlarının (karpellerin) tümü

gynomonoecious : gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + monos (tek, yek, yegane) + oikos (ev, ikametgah, yerleşim, konut, mekan, yuva, yaşam alanı, çevre) (gre.) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * aynı birey üzerinde hem yalnızca dişi çiçeklerin hem de erselik çiçeklerin birlikte bulunduğu (üreme sistemi)

gynophore : gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + pherein (taşımak, getirmek, götürmek), phoros (taşıyan, getiren; taşıma, getiren) * çiçekteki dişi üreme organını ( pistili) çiçek tablasından yukarı kaldıran sap veya uzantı

gynostegium : gre. * gyne (dişi organ, dişi, kadın) + tege (çatı, örtü) (gre.) + ium (isim ve yer eki) (lat.) * erkek ve dişi üreme organlarının kaynaşmasıyla oluşan, özellikle Apocynaceae familyasında görülen birleşik üreme yapısı

gyrus : lat. * gyrus (dönemeç, kıvrım) * beyin korteksinde bulunan kıvrımlar veya dönemeçler; beynin yüzeyindeki çıkıntılar

ğ : tür. * ğ, Ğ * Türkçe alfabedeki dokuzuncu harf ("G"den sonra, "H"den önce)

ğayn : ara. * ğayn (غ) * Arapça alfabenin yirmi sekizinci ve son harfi

ğulf : ara. * galf, galafa (örtmek, kaplamak) * içine alan, içine girilen, kapsayan; genellikle kılıcı, silahı, kalemi veya benzeri nesneleri korumak veya taşımak için kullanılan, içine sokulan ve koruyan kap, örtü veya kovan; ayrıca giysi ve eşya örtüsü, kılıf; kabuk (gulf, golfe, Golfe (körfez), golf, Golf (topu deliğe, kılıfa sokma oyunu) (ing., fra., alm.) )

ğummet : ara. * gamm (üzüntü, tasa, keder, acı, ıstırap) + et (isim yapım ve durum eki) * gamlı olma, üzüntülü olma, tasalanma, kederli olma, acılı olma, ıstıraplı olma durumu (Kummer (tasa) (alm.) )

ğurabey : ara. * ğurabey (karga) * kargagiller (Corvidae) familyasından, iri yapılı, genellikle siyah tüylü, zeki ve ses çıkarışıyla tanınan, hem şehir hem doğa ortamında yaşayan ötücü kuş türü

ğussat : ara. * ğuss (yemek) + at (isim yapım eki) * lokma, yeme (gustus (tat, lezzet, tat alma, duyusal zevk) (lat.) gusto (ita.) )

H : gre. * hydrogenium (hydor, hydros (su, sıvı) + genes (oluşturan, meydana getiren) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 1 olan, periyodik tablonun 1. grubunda bulunan, evrende en bol bulunan, renksiz, kokusuz ve çok hafif olan, yakıt hücrelerinde, amonyak üretiminde, enerji depolamada ve kimyasal endüstride kullanılan bir ametal gaz element

h : tür. * h, H * Türkçe alfabedeki onuncu harf ("Ğ"den sonra, "I"dan önce)

ha : ara. * ha (ح) * Arapça alfabenin sekizinci harfi

ha : ara. * ha (üçüncü tekil dişil şahıs zamiri, o) * üçüncü tekil dişil şahıs zamiri, o

ha bire : tür. * ha (aniden olma bildiren ünlem kelimesi) + bir (tek, yek, yegane, 1) + e (-a doğru, yönelim, yan, yakın) * sürekli, durmadan, aralıksız

HAARP : ing. * high (yüksek) + frequency (frekans) + active (aktif, etkin) + aurora (kutup ışıkları; şafak) + research (araştırma) + program (program) * ABD’de Alaska’da bulunan, iyonosferi incelemek ve radyo dalgalarının atmosfer üzerindeki etkilerini araştırmak amacıyla kurulmuş, yüksek frekanslı radyo dalgalarıyla iyonosferi uyarabilen bilimsel araştırma tesisinin kısaltması; Yüksek Frekanslı Etkin Kutup Işıkları Araştırma Programı;ştırma Programı

hab : ara. * habb (tane, tohum, bitki tanesi) * tohum tanesi, göbek noktası

hab : far. * hab (uyku, uyuma, rüya) * uyku, uyuma, rüya

habail : ara. * habal (ağ, kement, bağ, ip, halat) * ipler, halatlar, bağlayıcılar, bağlar, tuzaklar, kementler

habais : ara. * habis (kötü, fena; pis), habise (kötü, fena; pis (dişi için) ) * kötüler, kötü olanlar, kötü olan kadınlar; kadın şeytanlar

habala : ara. * habala (bozmak, düzensizleştirmek, karıştırmak; üzmek, sıkıntı vermek) * bozulma, düzensizlik, karma karışıklık; sıkıntı, hüzün, keder, üzüntü

habanera : tai., isp. * Habana (bölgeyi yöneten Taino reisi Habaguanex'in isminden) + era (ile ilgili, -a ait) * Küba adasındaki İspanyollar tarafından kurulan ve Pánfilo de Narváez tarafından San Cristóbal de la Habana olarak adlandırılan altıncı kasaba; Küba’ya Afrika’dan geldiği belirtilen, çok kıvrak bir Afro-Küba halk dansı

habaset : ara. * habis (kötü, fena; pis) + et (durum eki) * kötülük, fenalık, kötü huy, ahlaksızlık

habb : ara. * haba (günah işlemek, haksızlık etmek, birine zarar vermek, kötülük etmek), hube (günah, suç, haksızlık, kusur, zarar verici eylem) * aldatıcı, kurnaz, hileci, hilekar; denizin kabarması, denizde dalga olması

habb : ara. * habba (küçük tanecikler oluşturmak, tohumlanmak), habbah, habbat * tohum, tane, çekirdek, hububat (ç.); yuvarlak olarak hazırlanmış ilaç; buğday tanesi veya buna benzer tohum

habbaz : ara. * hubz (ekmek) * ekmekçi, ekmek tedarik eden, ekmek getiren

habbe : ara. * habba (küçük tanecikler oluşturmak, tohumlanmak), habbah, habbat * tohum, tane, çekirdek, hububat (ç.)

habenaria : lat. * habena (kayış, dizgin) * dar ve şerit biçimli çiçek parçalarıyla ayırt edilen, Orchidaceae familyasından bir bitki cinsi

haber : ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak, tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek, bilmek) * bilgi, bildirim, duyuru, ilim, malumat, havadis, iletilen mesaj, olay

haber-bosch süreci : alm., tür. * haber-bosch (Alman kimyagerler Fritz Haber ve Carl Bosch’un soyadlarından) + süreç (sonuca doğru gidilen zaman dilimi) (süre (zaman, vakit, devam etme) + eç *isim yapım eki) ) + i (iyelik eki) (tür.)

haberdar : ara., far. * haber (bilgi, bildirim, duyuru, ilim, malumat, havadis) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * haberli, haberi olan

habeş : ara. * habeş (siyah) * Doğu Afrika’da, günümüzde Etiyopya ve Eritre’yi kapsayan bölgeyi ve burada yaşayan halkı tanımlayan isim, Habeşistanlı, Habeşistan vatandaşı

habeşistan : ara., far. * habeş (siyah) (ara.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) * Doğu Afrika’da, Kızıldeniz’in güneybatısında yer alan, kuzeyde Eritre, doğuda Cibuti ve Somali, güneyde Kenya, güneybatıda Sudan ile sınırı olan ülke

habıt : ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * yukarıdan aşağıya inen, inici; düşen, hübut eden

habib : ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevgi, bağlanma, arzulama) * sevgili, sevilen

habibe : ara. * habib (sevgili, sevilen) + e (dişi eki) * sevgili, sevilen kadın

habike : ara. * habaka (dokumak, örmek) * kehkeşan, samanyolu; çizgi; dikkat ve itina ile, sağlam ve sanatlı dokunmuş, yol yol hareli güzel kumaş, hubuk (ç.)

habil : ara. * ahil (yiğit, bahadır, cesur, kahraman; genç, delikanlı; sahip, kabiliyetli, becerikli) * yetenekli, kabiliyetli, hünerli, becerikli kimse (habile (becerikli, hünerli, yetenekli) (fra.) )

habip : ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevgi, bağlanma, arzulama) * sevgili, sevilen

habir : ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak, tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek, bilmek) * bilen, bilgili, bilge, haberdar, haberli

habire : ara. * habir (bilen, bilgili, bilge, haberdar, haberli) + e (dişilik eki) * bilen, bilgili, bilge, haberdar, haberli kadın

habis : ara. * habs (murdar, pis, çirkin; ayıp, günah) * çirkin, kötü, pis, kötü niyetli, kötü huylu

habit : ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * yukarıdan aşağıya inen, inici; düşen, hübut eden(inhabit (oturmak, yaşamak) (ing.), habiter (oturmak, yaşamak) (fra.) )

habitat : lat. * habitatus (habitare (ikamet etmek, yaşamak, barınmak, alışmak) + tus (geçmiş zaman ve isim yapım eki) ) * ikametgah, alışılan yer, mekan; bir canlının doğal olarak yaşadığı veya yerleştiği çevre, alan veya yaşam ortamı, yaşam alanı (habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) (ara.) )

habitus : lat. * habitare (ikamet etmek, yaşamak, barınmak, alışmak), habitus (hal, durum, alışkanlık, tutum, görünüş) * bir kişinin veya canlının karakteristik hali, tutumu, dış görünüşü veya alışkanlıkları

habitüasyon : lat., fra. * habitare (ikamet etmek, yaşamak, barınmak, alışmak) (habitus (hal, durum, alışkanlık, tutum, görünüş) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.); habituation (fra.) * alışma, uyum sağlama süreci; tekrarlanan uyaranlara karşı duyarsızlaşma

habitüel : lat., fra. * habitus (hal, durum, alışkanlık, tutum, görünüş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.); habituel (fra.) * alışılmış, sürekli, düzenli olarak yapılan, alışkanlık haline gelmiş

habitüel abortus : lat. * habitus (hal, durum, alışkanlık, tutum, görünüş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + abortus (düşük, çocuk düşürme, gebelik sonlanması) * tekrarlayan düşük; bir kadının ardışık olarak üç veya daha fazla gebeliğini ilk trimesterde kaybetmesi durumu

habk : ara. * habaka (dokumak, örmek, sıkıca bağlamak; bükmek; sağlam yapmak) * doku, örgü, örülmüş yapı; sağlam yapı

habl : ara. * habl (ip, bağ, kordon, kablo) * ip, bağ, kordon, kablo, urgan; damar, sebep, araç, vasıta

hablullah : ara. * habl (ip, bağ, kordon, kablo) + Allah * Allah’ın ipi; Kur’an’da geçen ve “Allah’a ve O'nun ilmine bağlılık” kavramı kapsamında kullanılmış müteşabih ifade

habname : far. * hab (uyku, uyuma, rüya) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * bir olayı, düşünceyi veya kişiyi sanki rüyada görmüş gibi anlatarak yazılan eser

habr : ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak, tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek, bilmek) * bilen, bilgili, bilge, haberdar, haberli

habs : ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek, tutmak) * engelleme, mani olma, hapis, alıkoyma, bir yere kapatıp dışarı çıkarmama, salıvermeme, zaptetme, tutma

habt : ara. * habita (geçersiz olmak, boşa çıkmak, etkisizleşmek, iptal edilmek, başarısız olmak) * boşa çıkma, geçersizlik, başarısızlık, etkisiz olma durumu; kısıtlama, geçersiz kılma, engelleme, mani olma (inhibit (engellemek) (ing.) )

hac : ara. * hacc (kastetmek, yönelmek, niyet etmek, ziyaret etmek, tartışmak, mücadele etmek) * Müslümanların dini görev olarak, Hicri takvime göre 12. ve sonuncu ay olan Zilhicce ayında Mekke’deki Kabe’ye yaptıkları kutsal ziyaret; Kur'an'ın 22. suresi (hagias (kutsal) (gre.) )

hacamat : ara. * hacm (doluluk, büyüklük, cüsse, cismin kapladığı yer; cismin üç boyutlu ölçüsü, fiziksel alan, kabartı, tümsek), hacama (meme emmek, cildini emerek tümsek hale getirmek) + at (isim yapım eki) * vücuttan toksinlerin atılmasını ve kan dolaşımının iyileştirilmesini hedefleyen, vücudun belirli bölgelerindeki kanı veya durgun sıvıyı küçük kesikler veya vakum yöntemiyle dışarıya alarak uygulanan, geleneksel ve tamamlayıcı tıp yöntemi

hacd : ara. * haccada (bir haktan, maldan, hak iddiasından veya istekten feragat etmek, vazgeçmek, bırakmak), muhaccid (feragat eden, hak veya talepten vazgeçmiş olan, el çeken, vazgeçen) * feragat, vazgeçme, hak veya istekten el çekme

hacegan : far. * hace (hoca, muallim, reis, efendi, öğretmen, sahib) + gan (-lar, -ler; çoğul eki) * hocalar, öğretmenler, efendiler, sahibler; yüzbaşıya muadil sivil rütbe

hacer : ara. * hacara (katılaşmak, sertleşmek, yasaklamak, engellemek, sınır koymak, men etmek, mani olmak, etrafını çevirip sınırlamak), hacer (sert, katı), hicr (yasak, engel, men, sınır koyma, kısıtlama) * taş; katı, sert ve yoğun mineral madde

hacerül esved : ara. * hacer (taş) + el (ön ek, artikel) + esved (siyah) * siyah taş; Kabe'nin güneydoğu köşesine tavafın başlangıç noktasını belirlemek amacıyla yerleştirilmiş siyah renkli parlak taş

hacet : ara. * hace (gerekmek, lazım olmak, ihtiyaç duyulmak) * ihtiyaç, lüzum, gereksinim, muhtaçlık

hacı : ara. * hacc (Müslümanların dini görev olarak, Hicri takvime göre 12. ve sonuncu ay olan Zilhicce ayında Mekke’deki Kabe’ye yaptıkları kutsal ziyaret) + i (-cı, yapan, eden eki) * hacceden kişi, hacca hiden kişi

hacı yağı : ara., tür. * hacı (hacca gitmiş kimse) (ara.) + yağ (hayvan dokularında bulunan veya çeşitli bitkilerden elde edilen, suda çözünmeyen, kayganlık veren, hücrelerin enerji ihtiyacını karşılayan ve sanayiden yemek kültürüne kadar geniş bir alanda kullanılan organik lipit bileşiği; iç yağı) + ı (iyelik eki) (tür.) * gül yağından çıkarılan ve bilhassa hacılar tarafından kullanılan keskin ve ağır koku

hacıağa : ara., tür. * hacı (hacca gitmiş kimse) + ağa (büyük, büyük erkek kardeş) * saygıdeğer, varlıklı, hac görevini yerine getirmiş erkek; nüfuzlu ve muhterem kişi

hacıbektaş : ara., far. * hacı (hacca gitmiş kimse) (ara.) + bektaş (talih arkadaşı, kader dostu) (far.) * Nevşehir’in bir ilçesi

hacılar : ara., tür. * hacı (hacca gitmiş kimse) (ara.) + lar (çoğul eki) (tür.) * Kayseri’nin bir ilçesi

hacıyatmaz : ara., tür. * hacı (hacca gitmiş kimse) + yat (yere paralel konumda uzanmak) + maz (olumsuz geniş zaman eki) * üst yanı hokkabaz, kadın veya bebek biçiminde yapılan, dibinde bulunan ağırlık nedeniyle, yere nasıl bırakılırsa bırakılsın hep dik bir durum alan oyuncak; güç durumlarda, çıkarları uğruna kişiliğinden özveride bulunarak kendini çabucak toparlamayı beceren kimse

hacıyolu : ara., tür. * hacı (hacca gitmiş kişi) (ara.) + yol (yol (bir yerden bir yere gitmek için iz, geçit, ilerleme hattı, güzergah) + u (iyelik eki) (tür.) * açık gecelerde gökyüzünde boydan boya görülen, güneş sisteminin de dahil olduğu, milyonlarca yıldızdan ve gaz bulutundan oluşmuş, donuk ışıklı, uzun yıldız kümesi, samanyolu

haci : ara. * hicv (alay etmek, yermek, iğnelemek, eleştirmek) * hiciv yazan, hicveden, yeren, alaycı şekilde eleştiren, iğneleyen

hacib : ara. * hacaba (araya girmek, mani olmak, birinin bir yere girmesini engellemek; örtmek, perdelemek, gizlemek, saklamak), hicab (örtü, perde, gizleme) * merasimlerde devlet erkanının ve saray teşkilatı mensuplarının hükümdarın huzurunda nasıl duracağını ve nasıl hareket edeceğini tayin eden görevli

hacim : ara. * hacama (kaplamak, sığdırmak, ölçmek, doldurmak) * doluluk, büyüklük, kapladığı yer; bir cismin veya boşluğun kapladığı alan, büyüklük veya miktar; cismin üç boyutlu ölçüsü, fiziksel alan

hacir : ara. * hacara (göç etmek, terk etmek, çıkmak; özellikle dini veya siyasi sebeplerle bir yerden ayrılıp başka bir yere gitmek) * hicret eden, bir yerden başka bir yere göçen

hacivat : ara. * hacı (hacca gitmiş kimse) (ara.) + ivaz (bedel verme, yerine bir şey koyma; bir şeyin veya birinin yerine geçen, bedel, tazminat; bedel, fiyat) * Türkçe "Satılmış" isminin muadili; Hacivat-Karagöz oyununda Karagöz'ün zıttı olan, öğrenimli, kibar, konuşkan kimseyi temsil eden karakter

haciz : ara. * hacz (men etmek, alıkoymak, zapt etmek, engellemek, mani olmak) * alacak karşılığı malın veya paranın zapt işlemi yoluyla borçlunun malına veya parasına hukuken el konulması

hacmen : ara. * hacama (kaplamak, sığdırmak, ölçmek, doldurmak), hacm, hacim (doluluk, büyüklük, kapladığı yer; bir cismin veya boşluğun kapladığı alan, büyüklük veya miktar; cismin üç boyutlu ölçüsü, fiziksel alan) + en (edat eki) * hacim olarak, gacim bakımından; büyüklükçe

haç : erm. * haç (direk, kazık; çarmıh) * Hıristiyanlığın simgesi olan ve birbirini dik olarak kesen iki doğru parçasından oluşan şekil

had : ara. * hada (yönlendirmek, rehberlik etmek liderlik etmek; dalıp gitmek, zihnen uzaklaşmak) * yönlendirici, yönlendiren; sınır, limit (head (baş, son nokta), hedge (çit, sınır, hudut) (ing.) )

hadamard üç çember teoremi : fra., far., gre., tür. * Hadamard (Fransız matematikçi Jacques Hadamard’ın soyadından) + üç (sayı ismi) (fra.) + çember (daire, halka) (far.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * kompleks analizde, bir holomorf fonksiyonun değer büyüklüğünün, tanımlı olduğu üç iç içe geçmiş çember üzerindeki maksimum değerlerine bağlı olarak sınırlandırılmasını ifade eden ve maksimum mod prensibi ile ilişkili olan teorem

hadd : ara. * hadda (sınır koymak, sınırlamak, limit belirlemek, belirlemek, keskinleştirmek; karşı gelmek, meydan okumak, itiraz etmek) * hudut, sınır; kenar, çizgi; keskin. sivri; sert, gergin

haddas : ara. * hadasa (sezmek, tahmin etmek, içgüdüyle kavramak) * anlayışlı, zeki, çabuk kavrayan

hadde : ara. * hadda (keskinleşmek, incelmek, sivrilmek, sınır koymak, sertleştirmek; kesmek), hadd (sınır, kenar, çizgi), haddat (keskinlik, bilenme (özellikle kılıç, çelik), bileylenebilirlik), hadid (keskin, kesici; demir) * metal veya başka bir malzemeyi, özellikle demiri, sıcak veya soğuk halde iki silindir arasında şekillendirmeye yarayan araç ve bu işlemle biçim verme tekniği; yanak

hadd-i zatında : ara. * hadd (sınır, uç, son) + i (ek) + zat (öz, esas) + ında (ile ilgili olarak) * kendi özü ve gerçek niteliği bakımından, özünde, aslında, esasen, esasında

hadean : gre. * Hades (Yunan mitolojisinde yeraltı tanrısı) + an (ile ilgili, -a ait) * Dünya tarihinin 4,6 milyar yıl önceki oluşumuyla başlayıp 4 milyar yıl önce sona eren, yeryüzünün tamamen eriyik halde, volkanik bir bataklık niteliğinde olduğu ilk jeolojik üst zaman, eon

hadeb : ara. * hadeb (tepe, tümsek, yükselti, çıkıntı) * tepe, tümsek, yükselti, çıkıntı, kambur olma, kamburluk

hademe : ara. * hadama (hizmet etmek), hadima (kadın hizmetçi), hadam (hizmetçiler) * okul, cami, hastane gibi kurumlarda temizlik, düzen ve yardımcı işlerle görevli personel; hizmetli

hades : gre. * Hades (yeraltı tanrısı; ölüler diyarı) (aidein (görünmeyen, gözle görülmeyen) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + idein (görmek) ) * Yunan mitolojisinde yeraltı dünyasının ve ölülerin hâkimi olan tanrı ve ölülerin yaşadığı yeraltı alemi

hadım : ara. * hadama (kesmek, budamak, koparmak, ezmek) * cinsel organları alınarak kısırlaştırılmış erkek, iğdiş edilmiş; eski çağlarda ve Osmanlı döneminde sarayda, devlet görevlerinde kullanılan kısırlaştırılmış erkek köle veya görevli

hadım ağası : ara., tür. * hadama (kesmek, budamak, koparmak, ezmek) (ara.) + ağa (büyük, büyük erkek kardeş) + sı (iyelik eki) (tür.) * Osmanlı saray teşkilatında, özellikle harem ve Enderun gibi mahrem alanların güvenliği ve düzeninden sorumlu olan, görevleri gereği hadım edilmiş erkekler arasından seçilen yüksek rütbeli saray görevlisi

hadi : ara. * hada (aldatmak, kandırmak, yanıltmak, yanlış yönlendirmek) * aldatan, hile yapan (Heide (pagan, putperest, aldatıcı inanışta olan) (alm.) )

hadi : ara. * hada (yönlendirmek, hidayete yöneltmek, rehberlik etmek) * yönlendiren, doğru yolu gösteren, rehberlik eden, başı çeken, önde giden, liderlik eden, yol gösteren; aldatan, kandıran, yanıltan (head (baş) (ing.), haupt (baştaki, esas) (alm.) )

hadid : ara. * hadid (demir; keskin) * simgesi Fe, atom sayısı 26, atom ağırlığı 55.847, yoğunluğu 7.8 olan, 1510 santigrat derecede eriyen, mavimtırak esmer renkte, sanayide çelik, döküm ve alaşımlar durumunda kullanılan element, demir, ferrum (lat.); Kur’an’ın 57. suresi

hadii : ara. * hada (küçümsemek, hor görmek, değersiz saymak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * değersiz, hor görülen, aşağılık, hor, hakir

hadim : ara. * hadama (kesmek, budamak, koparmak, ezmek) * cinsel organları alınarak kısırlaştırılmış erkek, iğdiş edilmiş; eski çağlarda ve Osmanlı döneminde sarayda, devlet görevlerinde kullanılan kısırlaştırılmış erkek köle veya görevli; Konya'nın bir ilçesi

hadim ağası : ara. * hadama (kesmek, budamak, koparmak, ezmek) (ara.) + ağa (büyük, büyük erkek kardeş) + sı (iyelik eki) (tür.) * Osmanlı saray teşkilatında, özellikle harem ve Enderun gibi mahrem alanların güvenliği ve düzeninden sorumlu olan, görevleri gereği hadım edilmiş erkekler arasından seçilen yüksek rütbeli saray görevlisi

hadime : ara. * hadama (hizmet etmek), hadima (kadın hizmetçi), hadam (hizmetçiler) * okul, cami, hastane gibi kurumlarda temizlik, düzen ve yardımcı işlerle görevli kadın personel; kadın hizmetli

hadir : ara. * hazara, hadara (elverişli olmak, uygun olmak, tamam olmak; mevcut olmak, bulunmak, hazır olmak) * hazır

hadis : ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak, anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek) * olay, söz, haber, anlatı, bildiri, rivayet; İslam peygamberi Hz. Muhammed’in, dini, ahlaki ve hukuki rehberlik sağlayan sözlerinden, fiillerinden ve onaylarından oluşan rivayetler bütünü

hadise : ara. * hadasa (yeni olmak, meydana gelmek, cereyan etmek, vuku bulmak, anlatmak, söylemek, rivayet etmek, nakletmek, bildirmek) * olay, vaka, durum, beklenmedik veya önemli bir olay, durum veya gelişme; özellikle hayatı etkileyen veya dikkat çeken herhangi bir vaka, havadis (ç.)

hadisene : ara., tür. * haydi gelsene (hay, hey, hayya, heyya (gelmek) + te (ikinci tekil şahıs fiil çekim eki) + sene (ikinci tekil şahıs emir kipi eki) * çabuk olsana, acele etsene

hadra : ara. * hadra, hazra (varlık, hazır bulunma, mevcut olma, topluluk) * sufi tarikatlarda toplu şekilde yapılan dini bir tören; Türk musikisinde bir makam

hadravat : ara. * hidr (yeşil) * yeşillikler, yeşillik

hadron : gre. * hadros, hadron (kalın, cüsseli, kütleli, iri, ağır) * parçacık fiziğinde kuarklardan oluşan ve güçlü nükleer kuvvetle etkileşen temel parçacık grubu, proton, nötron

hafakan : ara. * hafaka (titremek, tekrarlı ve hızlı çarpmak, kalbi hızlı atmak) * kalp çarpıntısı, çarpıntı, sıkıntı, boğuntu

hafat : ara. * hafata (birbirine yaklaşmak, kaynaşmak, yoğunlaşmak; kısmak, azalatmak) * yakınlaşma, kaynaşma, sıkılaşma; ses kısma, azaltma

hafazan : ara. * hafaza (korumak, muhafaza etmek, sakınmak), hifz (koruma, sakınma, muhafaza) * koruyan, gözeten, muhafaza eden; bir şeyi zarar görmekten sakınan

haffaf : ara. * haffa (hafif olmak, ağırlığı hafiflemek), huff (abdest alırken üzerine doğrudan meshedilebilen, ayağı topuklarla birlikte örten, ince deriden yapılmış hafif ve topuksuz bir tür çizme veya mest) * her türlü ayakkabı, terlik, mesh ve pabuç gibi ayak giysilerini imal eden ya da bunları hazır olarak satan zanaatkar ve esnaf, kavaf, ayakkabıcı, kunduracı

hafız : ara. * hafaza (korumak, muhafaza etmek, sakınmak), hifz (koruma, sakınma, muhafaza) * koruyan, gözeten, muhafaza eden; bir şeyi zarar görmekten sakınan

hafıza : ara. * hafaza (korumak, muhafaza etmek, sakınmak), hifz (koruma, sakınma, muhafaza) * bellek, zihin; bilgileri akılda tutma ve hatırlama yetisi; ezber yeteneği

hafızıkütüp : ara. * hafiz (koruyan, muhafaza eden, sakınan) + i (tamlama eki) + kutub (kitaplar, yazılar) * kitapları koruyan veya ezberleyen kimse; özellikle medrese geleneğinde kitaplara vakıf, bilgili kişi

hafi : ara. * hafa (korumak, saklamak, gizlemek, muhafaza etmek; zorlamak, baskı yapmak, sıkıştırmak) * koruyan, muhafaza eden, saklayan, gizleyen; zorlayan, baskı yapan, sıkıştıran; gizli olan, saklı duran; açıkça belli olmayan, sezilmesi veya fark edilmesi zor olan

hafid : ara. * hafd, hafada (alçaltmak, indirmek) * alçaltan, indiren; evlat, oğul, torun

hafid : ara. * hafida (korumak, muhafaza etmek, soy sürdürmek; soyunu devam ettirmek) * torun, evlat, soyundan gelen kişi

hafide : ara. * hafida (korumak, muhafaza etmek, soy sürdürmek; soyunu devam ettirmek) * kız torun

hafif : ara. * haffa (hafif olmak, hafiflemek, ağırlığı azalmak, incelmek ağırlığı hafiflemek) * az ağırlığı olan, kolay taşınan veya kaldırılan; yoğunluğu düşük

hafifmeşrep : ara. * hafif (az ağırlığı olan, kolay taşınan veya kaldırılan; yoğunluğu düşük) + meşreb (içki içilen yer, meyhane; karakter, huy, mizaç, eğilim) * hafif, önemsiz, ciddiyetsiz mizaç veya davranış; rahat, gevşek, ciddi olmayan tavır ve huy

hafifül hezec : ara. * hafif (az ağırlıkta) + el (ön ek, artikel) + hezec (gürültü, yaygara, kargaşa; güzel sesle şarkı söylemek) * hafif gürültü, az sesli yaygara veya kargaşa; önemsiz veya küçük çaplı patırtı, kavga, yaygara

hafit : ara. * hafd, hafada (alçaltmak, indirmek) * alçaltan, indiren; evlat, oğul, torun

hafiy : ara. * hafiya (bağışlamak, ikram etmek, lütuf göstermek) * ikram eden, lütufkar, bağışlayan

hafiye : ara. * hafa (gizlemek, saklamak) + iye (isim yapım eki) * başkalarıyla ilgili bilgileri gizlice toplayan ve bunları ilgililere ileten görevli, gizli polis

hafniyum : lat. * hafnia (element, 1923 yılında Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da keşfedildiği için, Kopenhag şehrinin Yeni Latince adı olan "Hafnia" kelimesinden) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 72, atom ağırlığı 178,6, simgesi Hf olan, nükleer reaktörlerde kullanılan az rastlanır bir metalik element

hafriyat : ara. * hafara (kazmak) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) * kazı, kazı işleri, kazılar sonucu çıkarılan toprak veya moloz

hafsa : far. * hafs, hafasa (gözetmek, korumak, sakınmak), hafsa (aslan yavrusu) * gözeten koruyan

hafta : far. * haft, heft (yedi), hafte (yedili olan) (far.); hapta (yedi, yedili) (ave.), hepta (yedi) (gre.) * 365 günden oluşan bir yıl içindeki 7 günlük periyodlardan her biri

hagatna : kam. * hagatna (sığ deniz kıyısı, kıyıdaki küçük körfez) (hagat (kıyı, deniz kenarı, sığ deniz) + na (iyelik eki, belirtme eki) ) * Guam’ın başkenti

hagen-poiseuille yasası : alm., fra., tür. * Hagen (Alman mühendis ve fizikçi Gotthilf Heinrich Ludwig Hagen'in soyadı) (alm.) + Poiseuille (Fransız fizikçi Jean Léonard Marie Poiseuille'in soyadı) (fra.) + yasa (kural, kanun, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) (tür.) * silindirik bir borudan geçen viskoz bir akışkanın hacimsel akış hızını basınç farkı, boru yarıçapı, uzunluğu ve akışkanın viskozitesiyle ilişkilendiren akışkanlar mekaniği yasası

hagenti : alm., lat. * haage, hage (büyücü, cadı, sınırları aşan/çitin arkasındaki bilge kadın) (alm.) + ens, ent (ile ilgili, -a ait) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, çağrıldığında grifon kanatlı büyük bir boğa şeklinde görünen ancak istendiğinde insan formuna bürünerek insanlara bilgelik aşılayan, tüm metalleri altına dönüştürebilen ve suyu şaraba (ya da tersine) çevirme simya gücüne sahip olan 48. cin

hah : ara. * hah (nida sesi) * şaşkınlık, hayret, uyarı veya sevinç nidası

haham : ibr. * hakam, hakem (bilge, bilen kişi, hikmet ehli, hakim, hüküm veren, karar veren, yargıda bulunan) (ibr.); hakem (maç yöneten kişi), hakim (yargıç) (ara.) * Yahudi dini lider, rabbi

hahambaşı : ibr., tür. * hakam, hakem (bilge, bilen kişi, hikmet sahibi, hakim, hüküm veren) (ibr.) + baş (kafa, tepe, önde olan, reis) + ı (iyelik eki) (tür.) * Yahudi dini liderlerin başı; Osmanlı Devleti ve Türkiye’de Yahudi cemaatinin dini ve idari işlerinden sorumlu olan, cemaatin en yüksek dini otoritesi ve resmi temsilcisi konumundaki ruhani lider; Yahudi din görevlisi

hahnyum : lat. * hahn (nükleer fisyonu keşfeden ünlü Alman fizikçi ve kimyager Otto Hahn'ın soyadından) (alm.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 105, simgesi Ha olan, kaliforniyum atomlarının azot çekirdekleriyle bombardımanından elde edilmiş yapay bir element

hahuna : ara. * ha (işaret ön eki) + huna (burası, burada) * burada, tam bu noktada, şu anki durum/konum

hail : ara. * hevl (korkutmak, korku vermek, paniğe sürüklemek) * korku veren, dehşet uyandıran

haile : ara. * hail (korkutan, dehşete düşüren) + e (isim yapım eki) * sonu facia ile biten tiyatro oyunu, trajedi, dram

hain : ara. * hane (ihanet etmek), hiyanet (ihanet, güveni istismar eden) * güveni kötüye kullanan, ihanet eden kimse; sadakatsiz, vefasız kişi (heinous (iğrenç, çirkin, kötü) (ing.), haine (nefret) (fra.) )

hair on end pattern : ing. * hair (saç) + on (üstünde, üzerinde) + end (son) + patern (kalıp) * kronik hemolitik anemilerde görülen kemik yapısında yeni kemik oluşumu sonucu ortaya çıkan dikine çizgisel görünüm; diploik boşluk genişledikçe trabeküllerin kalınlaşması sonucu oluşan kafatası tonozunun diploik boşluğunun radyografik görünümü, fırça görünümü, tüylerin diken diken olması

haiti : tai. * ayiti (dağlar ülkesi) (aya (dağ) + iti (küçük, yer, ülke) ) * Küba'nın doğusunda yer alan Hispaniola adasını Dominik Cumhuriyeti ile paylaşan, Amerika'da Karayip Denizi'nde bir ada ülkesi

haiz : ara. * haza (sahip olmak, elde etmek) * sahip olan, elde tutan

haje : ara. * hayye (yılan) * Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da bulunan büyük, zehirli kobra yılanı türü (naja haje)

hak : ara. * hakka (kesmek, ayırmak; gerçek olmak, doğru olmak, sabit olmak, gerçekleşmek) * gerçek, doğru (hack (kesmek, heklemek) (ing.), hachage, hachis, Hack, Hackfleisch (kıyma) (fra., alm.) )

hak ile yeksan : far. * hak (toprak, yer) + ile (birlikte, beraber) + yek (tek, bir) + san (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yerle bir, toprakla bir

haka dansı : mao., alm., tür. * haka (dans, hareketle ifade, performans, jestli ifade) + danson (sallanmak, zıplamak) (alm.) + ı (iyelik eki) (tür.) * Yeni Zelanda'nın yerli halkı olan Maoriler tarafından gerçekleştirilen, toplu olarak yapılan, ritmik hareketler ve güçlü seslerle icra edilen, düşmanı korkutmak, birlik göstermek veya bir olayı onurlandırmak amacıyla yapılan dans

hakaik : ara. * hakk (gerçek, doğru) + aik (çoğul eki) * gerçekler, hakikatler

hakan : tür. * hakan (en tepedeki lider, en büyük hükümdar, hanların hanı) * hükümdar, hanların hanı, Türk ve Moğol geleneklerinde en yüksek hükümdar ünvanı

hakaret : ara. * hakir (aşağılık, küçük, değersiz), hakkara (küçük düşürmek, saygısızlık etmek, aşağılamak, onur kırıcı söz söylemek veya davranışta bulunmak) + et (isim yapım eki) * bir kişiyi veya grubu küçük düşürme, onurunu zedeleme, saygısızlık etme

hakaretamiz : ara., far. * hakaret (hakir görme, aşağılama) (ara.) + amiz (içeren, taşıyan;karışan, karıştıran) (far.) * hakaret içeren, hakaret dolu

hakas : çin. * hagass (Kırgız (Yenisey Kırgızları) boyları) * günümüzde Rusya Federasyonu'na bağlı Hakasya Cumhuriyeti'nde yaşayan, Türk dil ailesinin Kuzey-Doğu (Sibirya) grubuna ait Hakasça dilini konuşan ve zengin bir destan kültürü ile şamanizm geleneklerine sahip olan Sibirya kökenli, Yenisey Kırgızları ile akraba olan bir Türk halkı ve bu halkın soyundan olan kişi

hakem : ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak, bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek) * hüküm veren kimse, yargıda bulunan kişi; taraflar arasında karar veren kişi, yargılayıcı, yargıç; spor karşılaşmalarında kurallara göre karar veren görevli

haketmek : ara., tür. * hakk (gerçek, doğru; adalet, layıklık, değer) (ara.) + etmek * bir şeye layık olmak, bir şeyi almaya değer bulunmak, kazanmak

hakeza : ara. * ha (işaret nidası, bu, burası) + ke (gibi) + za (sahip olan, sahibi, haiz) * aynı şekilde, bunun gibi, keza, böylece

haki : far. * hak (toprak) * toprak gibi, toprak rengi, yeşile çalan renk

hakik : ara. * hayk, haka (sarmak, çevrelemek, kuşatmak, kaplamak), hayk (sarma, çevreleme, kuşatma, kaplamak) * sarılmış, kuşatılmış, çevrelenmiş

hakikat : ara. * hakk (gerçek) + iki (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + at (durum eki) * gerçeklik, doğruluk, öz, gerçek olan şey, doğruluk; bir şeyin özü, aslı, değişmez niteliği

hakiki : ara. * hakk (gerçek) + iki (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gerçek olan, esaslı

hakiki kerteriz : ara., gre. * hakk (gerçek, doğru) + iki (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + kartarizo, kartarizein (pusulanın 1/32'lik bir bölümlerine göre yön belirlemek) (karta (çeyrek, kerte, pusula kadranının 1/16'lık dilimi) + rizein (fiil mastar eki) ) * cismin yönü ile bir kişinin yüzünün dönük olduğu yön, bir teknenin yönü veya kuzey olabilecek esas alınan yön arasındaki açı

hakim : ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak, bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek) * hükmeden, egemen, yargılayan, yargıç

hakimane : ara. * hakim (yargıç, karar veren, hüküm veren) (ara.) + ane (-ce, gibi olarak) (far.) * bilgece, akıllıca, hikmetli bir biçimde, hakim olarak

hakimiyet : ara. * hakim (yargıç, karar veren, hüküm veren) (ara.) + iyet (isim yapım ve durum eki) * egemenlik, yönetim, kontrol, bir şeyin üzerinde tam söz sahibi olma durumu

hakimiyet-i milliye : ara. * hakim (yargıç, karar veren, hüküm veren) (ara.) + iyet (isim yapım ve durum eki) + i (tamlama eki) + milli (ulusal) + iye isim yapım eki) * milli hakimiyet, ulusal egemenlik

hakir : ara. * hakkara (küçük düşürmek, saygısızlık etmek, aşağılamak, onur kırıcı söz söylemek veya davranışta bulunmak) * aşağılık, küçük, değersiz

hakk : ara. * hakka (gerçekleşmek, doğru olmak; ayırmak, kesmek) * kazımak, oymak, kesmek, ayırmak, gerçek (kertek (kertü (doğru, kesen) + çek (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (doğruluk, gerçek) (hack (kesmek, ayırmak) (ing.), hachis (kıyma, kesme) (fra.), Hexe (kesici, büyücü, frekans kesici) (alm.) )

hakka : ara. * hakk (gerçek, doğru; ayırmak, kesmek) + a (durum eki) * gerçekleşen; Kur'an'ın 69. suresi

hakkak : ara. * hakk (oymak, kertmek, kesmek, ayırmak) * hak işleri yapan sanatçı, oymacı

hakkal yakin : ara. * hakk (gerçek, doğru) + el (ön ek, artikel) + yakin (kesin, net, doğru) * kesin gerçek, kesin doğru

hakkaniyet : ara. * hakk (gerçek, doğru) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + iyet (isim yapım ve durum eki) * adil olma, hakkını verme, adaletli olma, adil olma

hakkari : ara. * hakr (hor görmek), hakkar (hor gören) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yer alan, plaka kodu 30 olan bir il olup kuzeyinde Van, batısında Şırnak, doğusunda İran, güneyinde ise Irak ile sınırı olan ili

hakketmek : ara. * hakk (oymak, kertmek, kesmek, ayırmak) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * maden, ağaç veya taş üzerine elle yazı veya şekil kazımak, kertmek, oymak

hakkıhıyar : ara. * hakk (gerçek, doğru) + i (tamlama eki) + hiyar (seçim, seçme, tercih) * seçme hakkı; alış verişlerde ortaya çıkan yeni durum ve şartlar sebebiyle bir sözleşmeyi bozma, bir anlaşmadan vazgeçme hakkı; borçlunun, borcunu ödemek üzere birden fazla şekil içinden birini seçerek ödeme yapma hakkı

hakkıhuzur : ara. * hakk (gerçek, doğru) + i (tamlama eki) + huzur (hazır olma, bulunma, varlık, mevcudiyet, yakınlık, rahatlık) * anonim veya limited şirketlerde yönetim kurulu üyeleri, şirket ortakları veya müdür statüsünde görev alan kişilere, toplantılara ayırdıkları süre ve stratejik sorumlulukları karşılığında ödenen düzenli ücret

hakkısükut : ara. * hakk (gerçek, doğru) + i (tamlama eki) + sukut (susma, konuşmama) * susma hakkı

haklamak : ara. * hakka (kesmek, ayırmak; gerçek olmak, doğru olmak, sabit olmak, gerçekleşmek), hakk (gerçek, doğru, pay, hak; kesmek, ayırmak) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kimseye hakkı olan şeyi vermek veya mecazen birini sert biçimde eleştirerek payına düşeni vermek; bozguna uğratmak, yenmek; kırıp dökmek, bozmak, layığını vermek

hakperest : ara. * hakka (kesmek, ayırmak; gerçek olmak, doğru olmak, sabit olmak, gerçekleşmek), hakk (gerçek, doğru) + perest (düşkün, tutkun, hayran, tapan, hizmet eden) * hak ve adalete düşkün, hakka bağlı olan, doğruluk ve adaleti seven kimse

hakşinas : ara. * hakka (kesmek, ayırmak; gerçek olmak, doğru olmak, sabit olmak, gerçekleşmek), hakk (gerçek, doğru) + şinas (bilen, tanıyan) * doğruyu, hakkı bilen; adalete ve haklara duyarlı olan, hakka vakıf kişi

hakuran : tür. * hakuran (kumru kuşu, üveyik (Streptopelia) ) * güvercingiller familyasından olan, güvercine benzemekle birlikte ondan daha küçük yapılı, genellikle boz ve gri tüylere sahip, evcil olmayan kumru veya üveyik kuşu

hal : ara. * hal (ben, leke, işaret") * dayı, anne tarafından erkek akraba (eski Arap kültüründe dayının, anne soyunun koruyucusu ve ailedeki belirgin bir "işaret/nişane" olarak görülmesinden)

hal : ara. * havala, hala (dönmek, değişmek, bir durumdan başka bir duruma geçmek), hal (durum, vaziyet, koşul, şart) * durum, vaziyet, koşul, şart

hal : fra. * halle (borsa, alım satım yapılan yer) * sebze, meyve ve bakliyatın toptan satışının yapıldığı yer

halaç : tür. * hal (sürmek, ehlileştirmek) + aç (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * at yetiştiriciliği ve atları ehlileştirme işiyle uğraşan kimse; İran’ın güneyinde toplu olarak yaşayan, Türk soyundan, sayıca az bir halk; bu halkın soyundan olan kimse

halah : ara. * halat (babanın kız kardeşi) (hal (annenin erkek kardeşi, dayı) + at (dişil eki) ) * teyze, anne tarafından kadın akraba

halaif : ara. * half, halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek, halef olmak), halife (bir kişinin yerine geçen, ardından gelen, temsil eden kimse; İslam’da Peygamber’in siyasi ve dini vekili olan yönetici, kalfa, öncekinin yerine geçen, ikame eden, sonra gelen, sonraki) * halifeler

halaik : ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek) * mahlukat, yaratıklar, yaratılmışlar; huylar, tabiatlar

halail : ara. * hullet (dostluk, arkadaşlık, samimiyet), halil (samimi dost) + e (dişil eki) * nikahlı kadınlar, zevceler, karılar

halak : ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek), halik (yaratıcı) * yaratış, yaratılış, toplum; nasip, kısmet, pay

halal : ara. * halil (samimi dost) * dostluk, ahbaplık; lki şey arasında açıklık olma, hilal

halas : ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek) * arınma, azat olma, kurtulma, kurtuluş, selamet, uzaklaşma

halaskar : ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek) + kar (-cı, yapan, işleyen) * kurtarıcı

halat : tür. * halat (ip, halat, kalın ve sağlam iplik) * kenevirden yapılmış, bağlamak, çekmek veya sabitlemek için kullanılan çok kalın ve sağlam ip

halavet : ara. * hala (tatlı, hoş) + vet (durum eki) * tatlılık, lezzet, hoşluk; yumuşaklık, sevecenlik, sevimlilik, şirinlik

halay : far , tür. * hal (topluluk, düzen) (far.) + ay (isim yapım eki) (tür.) * topluca oynanan, düzenli adım ve ritimle yapılan Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaygın geleneksel halk oyunu

halayık : ara. * halk (yaratmak), halika (yaratılmış kadın, oluşturulmuş kadın), halaik (yaratılmışlar, oluşturulmuşlar, mahlukat) * hane halkı, hizmetçiler ve bağımlılar, ev işlerinde çalıştırılan kadın köleler; kadın hizmetçiler, cariyeler

halaza : far., gre. * halaza (bağırsak kıvrımı, döl yatağı, yumurtalık zarı) (far.); khalaza (düğüm, sert yumru; botanikte tohum taslağında besi dokusunu ana gövdeye bağlayan damarlaşmış bağlanma noktası; zoolojide ise kuş yumurtasında sarıyı ortada sabit tutan burulmuş ipliksi yapı * iç organları (özellikle bağırsak veya üreme organları) saran zar veya yumurtalık bölgesindeki zar yapısı; ekinler biçilirken tarlaya dökülen tanelerden ertesi yıl kendiliğinden yetişen ekin

halbuki : ara., tür. * hal (durum, vaziyet, koşul) (ara.) + bu (yakını için işaret zamiri) + ki (baglaç) (tür.) * oysa ki, durum böyleyken; önceki duruma zıt veya beklenmeyen bir durumu ifade eden bağlaç

haldun : ara. * halede (ebedi olmak, kalıcı olmak, daimi okmak, baki olmak), halid (ebedi, sonsuz, daimi, devamlı) + un (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ebedi, sonsuz, sürekli, daimi, devamlı

hale : gre. * halos (hal (çember, yuvarlak hat, daire) + os (son ek) ) * hale, hol, boşluk, ayla, daire, çember, ay ve güneşin yüzü, aziz tasvirlerinde görülen çember (hallow (boşluk), hall (boş geçiş alanı, geniş alan), hole (delik) (ing., fra.), Halle (hol, geçiş yeri) (alm.) )

haleakala : haw. * hale (ev) + akala (güneş) * güneşin evi; Hawaii'deki Maui Adası'nda bulunan volkanın adı

halebi : ara. * halebe (sağmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer); haleb (Suriye'nin başkenti; ismini Hz. İbrahim'in bu bölgede insanlara koyun sağıp süt dağıtmasından almıştır.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * genellikle kumaş ölçmekte kullanılan, uzunluğu 50-70 cm arasında olan ölçü birimi; Halep ile ilgili

halecan : ara. * halc, halaca (hareket etmek, titremek, sarsılmak; atmak, savurmak, pamuk kabartmak) + an (isim yapım eki) * heyecan, titreme, sarsılma, çarpıntı

halef : ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek, halef olmak) * yerine geçen kimse, halefi; bir makam, görev veya pozisyonu devralan kişi, varis, ardıl

halel : ara. * halla (zarar vermek, bozmak, hasar vermek, aksatmak, eksiltmek, kayıba uğratmak, bozulmak, aksamak; bir yere inmek, yerleşmek, içine girmek, bir yeri tutmak), ihtilal (bozulma, bozgun, fesad, kargaşa, karışıklık; devrim, altüst oluş), halel (zarar, eksiklik, kusur, bozukluk) * zarar, kusur, zarar verme durumu; özellikle bir şeyin bütünlüğünü, doğruluğunu, sağlamlığını bozma

haleldar : ara., far. * halel (zarar, eksiklik, kusur, bozukluk) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * bir düzeni, yapıyı veya durumu bozan, zarar veren veya kusur meydana getiren; mecazen güveni veya bütünlüğü zedeleyen, zarar vereb, bozan

haleluya : gre., ara. * allelouia (övgü Tanrı'ya) (alle (övgü) + lou (size) + ia (Tanrı, Yehva, Yehova) (gre.); halil (dost, sevgili) + iye (gibi olma); halil (dost, sevgili) + ya (ey) + hu, huve (o) (ara.) * Tanrı'ya övgüler olsun; samimi dostluk ve kardeşlik, haliliye (dostluk, ahbaplık, sevgililik)

halen : ara. * hal (durum, vaziyet, koşul) + en (zarf eki; olarak) * şu anda, halihazırda, mevcut durumda

halenur : gre., ara. * halos (çember, yuvarlak hat, daire) (gre.) + nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) (ara.) * güneşin ve ayın çevresinde görülen ışıklı daire

halep : ara. * halebe (sağmak, süt sağmak), haleb (süt, sağılmış süt) * Suriye'nin başkenti (ismini Hz. İbrahim'in bu bölgede insanlara koyun sağıp süt dağıtmasından almıştır.)

halesia : lat. * Hales (İngiliz doğa bilimci Stephen Hales) + ia (isim yapım eki) * adını bir bilim insanından alan, çan biçimli çiçekleri olan, Styracaceae familyasından bir bitki cinsi

halet-i ruhiye : ara. * hal (durum, vaziyet, koşul) + et (durum eki) + i (tamlama eki) + ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) + iye (isim yapım eki) * ruh hali, psikolojik durum

half : ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek, halef olmak) * zıt, karşıt, zıtlık, karşıtlık, ikilik; ard, arka, sonrası, hulf (half (yarı), halb (yarı) (alm.) )

half : ara. * halafa (yemin etmek, ant içmek, söz vermek) * yemin, ant, söz, yemin etme, and içme, kasem etme

halfa : ara. * halfa (keskin kokulu veya sert yapraklı bir tür çayır otu) * buğdaygiller (Poaceae) familyasından, özellikle Akdeniz Havzası ve Kuzey Afrika'nın kurak bölgelerinde yetişen, lifleri, hasır, sepet, ip, çuval ve kaliteli kağıt yapımında hammadde olarak kullanılan, sert yapraklı ve lifli bir bitki

halfeti : ara. * hilfet (ittifak, birleşme, ortaklık, dostluk kurma) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Şanlıurfa'nın bir ilçesi

half-time : ing. * half (yarı, yarım) + time (zaman, vakit, süre) * yarım zaman, yarı zaman, devre arası

halhal : ara. * halhala (şangır şungur etmek) * ayak bileğine takılan halka biçimli kadın süsü; metal bilezik, ayak bileziği

halı : far. * kali (dokunmuş kalın yaygı) * düğümlü dokuma, yer yaygısı; zemin üzerine serilen, genellikle desenli ve dokumalı yer örtüsü; yün, ipek veya sentetik ipliklerle dokunmuş süs ve kullanım eşyası, kilim, keçe

halı bombardımanı : far., gre., fra., tür. * kali (dokunmuş kalın yaygı) (far.) + bombos (gürleme, uğultu) (gre.); bombe (bomba; kabrıklık, şişiklik) + arder (fiil mastar eki) + ment (isim yapım eki) (fra.) + ı (iyelik eki) (tür.) * hedefteki bir arazinin her noktasına zarar vermek için kademeli olarak yapılan geniş bir alan bombardımanı, carpet bombing

haliaetus : gre. * thalassa (deniz), thalias (denizle ilgili, denize ait) + aetos (kartal) * Kuzey Amerika’da yaşayan kel kartal, deniz kartalı

halib : ara. * halaba (sağmak) * taze sağılmış süt; paketli veya taze inek/keçi sütü

haliç : ara. * halc, halaca (çekmek, hareket etmek; kıvranmak, eğilmek, bükülmek), halic (çekinti, nehirden çekilen kanal, deniz kıyısındaki lagun, deniz kıyısında girinti yapan, körfez, koy) * denizin kara içine doğru sokulduğu, genellikle büyük ve derin kıyı girintisi; doğal liman veya körfez

halid : ara. * halada (kalıcı olmak, devam etmek, yok olmamak, daim olmak, ebedi olmak), huld (ebediyet, sonsuzluk) * ebedi, daimi, devamlı, sürekli, sonsuz; erkek ismi (hold (tutmak, daimi olarak sabit kalmak) (ing.), halten (tutmak, daimi olarak sabit kalmak) (alm.) )

halide : ara. * huld (ebediyet, sonsuzluk), halid (ebedi, daimi, devamlı, sürekli, sonsuz) + e (dişil eki) * ebedi, daimi, devamlı, sürekli, sonsuz kadın; kadın ismi

halife : ara. * half, halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek, halef olmak), half (sonra, arka, art, sonraki, arkası, ardı) * bir kişinin yerine geçen, ardından gelen, temsil eden kimse; İslam’da Peygamber’in siyasi ve dini vekili olan yönetici, kalfa, öncekinin yerine geçen, ikame eden, sonra gelen, sonraki

halihazır : ara. * hal (durum, vaziyet, koşul) + i (tamlama eki) + hadir, hazir (şimdi ve burada olan, huzurda bulunan, mevcut, amade) * mevcut durumda bulunan, hali hazırda olan, şu anki

halik : ara. * halak, halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek) * yaratan, yaratıcı, oluşturan, meydana getiren (halk (toplum, insan kitlesi) (ara., tür.), hulk (yaratık) (ing.) )

halikarnas : gre. * halikarnassos (thalassa, halias, halios (denizle ilgili; tuzla ilgili) + karnas, karnos (boynuz; nesil, soy) + os (son ek) * Muğla'nın Bodrum ilçesinde bulunan, Karya dönemine ait antik yerleşim birimi ve liman şehri

halil : ara. * halla (içten nüfuz etmek, içinden geçmek, araya girmek, samimi olmak), hullet (dostluk, arkadaşlık, samimiyet), hilal (ara, aralık) * çok yakın dost, sıcak dost, samimi arkadaş, içten dost, sevgili

halile : ara. * halil (çok yakın dost, sıcak dost, samimi arkadaş, içten dost, sevgili) + e (son ek) * birbirine vurularak çalınan iki dairesel metal plakadan oluşan zilden büyük ritim saz; Terminalia cinsinden bir bitki; nikahlı kadınlar

haliliye : ara. * halil (çok yakın dost, samimi arkadaş, içten dost, sevgili) + iye (durum eki) * Şanlıurfa'nın bir ilçesi

haliliyye : ara. * halil (çok yakın dost, samimi arkadaş, içten dost, sevgili) + ya (ey) + hu (huve) (o) * haleluya, samimi dostluk ve kardeşlik, ahbaplık, sevgililik

halim : ara. * halim (yumuşak huylu, sabırlı, hoşgörülü) * sakin, anlayışlı, kolay kızmayan, affedici kimse; erkek ismi

halime : ara. * halim (yumuşak huylu, sabırlı, hoşgörülü) + e (dişilik eki) * sakin, anlayışlı, kolay kızmayan, affedici kadın; kadın ismi

halimodendron : gre. * halimos (tuzlu yerlerde yetişen bitki, tuzcul çalı) + dendron (ağaç) * tuzcul ağaç, tuzcul çalı; tuzlu veya alkali topraklarda yetişen çalı formundaki bitkileri kapsayan bitki cinsi

haliotidae : gre. * halios (denizle ilgili; tuzla ilgili) (hals (deniz, tuz) + ios (ile ilgili, -a ait) ) + aetos (kartal) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * deniz kartallarını kapsamak için geçmişte bazı kaynaklarda kullanılmış familya

halis : ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek), ihlas (arındırma, saflaştırma) * öz, saf, arı, katışık olmayan, katışıksız, katıksız; temiz, içten, sahici, özlü, içten, samimi

halisane : ara., far. * halis (saf, katıksız, arı, içten, samimi, öz) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) * içtenlikle, samimiyetle, saf bir şekilde

halise : ara., far. * halis (saf, katıksız, arı, içten, samimi, öz) + e (dişilik eki) * içten, samimi kadın; kadın ismi

halisüddem : ara. * halis (saf, katıksız, arı, içten, samimi, öz) + el (ön ek, artikel) + dem (kan) * saf kan, katışıksız kan

halit : ara. * halada (kalıcı olmak, devam etmek, yok olmamak, daim olmak, ebedi olmak), huld (ebediyet, sonsuzluk) * ebedi, daimi, devamlı, sürekli, sonsuz; erkek ismi (hold (tutmak, daimi olarak sabit kalmak) (ing.), halten (tutmak, daimi olarak sabit kalmak) (alm.) )

halita : ara. * halt, halata (karıştırmak) * alaşım, karışım

halitozis : lat., gre. * halitus (nefes, soluk) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * ağız kokusu hastalığı, kötü ağız kokusu durumu

halk : ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek) * yaratış, toplum

halka : ara. * halk (boğaz, daire şekli) + a (ek) * çember, daire şeklinde nesne

halkavi : ara. * halk (halka, çember) + avi (gibi, ile igili) * halka biçiminde olan, dairesel, çembersel

halkiyat : ara. * halk (halk, toplum) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) * halkla ilgili konular, halk bilgisi, folklor

halla : ara. * halla’a (paniklemek, telaşlanmak, çabuk korkmak; şikayet etmek, sızlanmak) * çabuk telaşlanan, panikleyen, aceleci, korkak, çabuk, helu’

hallaç : ara. * halc, halaca (atmak, savurmak, pamuk kabartmak; çekmek, hareket etmek; pamuğu temizlemek, havalandırmak ve kabartmak için yay ile atmak) * pamuk atan, pamuğu didik didik eden; pamukları yumuşatan ve kullanıma hazır hale getiren kişi, hallac

hallak : ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek) * yaratıcı, yaratan, oluşturan, meydana getiren

halletmek : ara., tür. * hal (çözüm, çözülme), halla (elle yoğurmak, karıştırmak) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir sorunu çözmek, açığa kavuşturmak, hal yoluna koymak

halley : ing. * Halley (İngiliz gökbilimci Edmond Halley'in soyadı) * dünyadan çıplak gözle görülebilen, Güneş etrafındaki turunu her 75-76 yılda bir tamamlayan en bilinen periyodik kuyruklu yıldız (Dünyanın yakınından en son 1986 yılında geçmiştir; bir sonraki geçişinin 2061 yılında olması beklenmektedir.)

hallice : ara., tür. * hal (durum, vaziyet, koşul) (ara.) + li (ile, birlikte) + ce (gibi, benzer, ile ilgili) (tür.) * fena olmayan, orta halli, idare eder durumda olan

hallihamur : ara., far. * hal (çözüm, çözülme), halla (elle yoğurmak, karıştırmak) + i (tamlama eki) (ara.) + hamur (ham (çiğ, pişmemiş) + avardan (getirmek, hazırlamak) ), hamir (mayalı, yoğrulmuş ham madde) (far.) * bir şeyin içinde eriyip onunla kaynaşma, içinde bulunduğu koşullara uyum gösterme, uyum sağlama; elle yoğrulmuş hamur, özellikle köylerde yapılan el emeği hamuru

hall-petch ilişkisi : ing., tür. * Hall (İngiliz metalurji mühendisi Edgar Owen Hall'ın soyadı) + Petch (İngiliz metalurji mühendisi Norman John Petch'in soyadı) (ing.) + ilişki (bağ, bağlantı, alaka) + si (iyelik eki) (tür.) * bir malzemenin tane boyutu küçüldükçe akma dayanımı ve sertliğinin arttığını yani kristal tane boyutu ile malzemenin akma dayanımı arasındaki ters orantıyı ifade eden yasa

halluks : lat. * hallus (ayak başparmağı) * insan ve bazı hayvanlarda ayak başparmağı; özellikle yürüyüşte dengeyi sağlayan parmak

halluks valgus : lat. * hallus (ayak başparmağı) + valgus (dışa doğru eğik, yana doğru meyilli) * ayak başparmağının kökündeki eklemin açısının bozularak başparmağın diğer parmaklara doğru dönmesi

hallüsinasyon : gre., lat. * alussein (huzursuz veya perişan olmak) (gre.); hallucinatio (yanılsama, hayal görme) (hallucinari (dolaşmak, hayal görmek, sanı içinde olmak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * zihinsel veya sinirsel sebeplerle gerçekte var olmayan bir görüntünün, sesin, kokunun, tadın veya dokunma hissinin kişi tarafından gerçek gibi algılanması olgusu; yanılsamalı algısal ve nörofizyolojik süreçlerin sonucu olarak ortaya çıkan duyusal algı bozukluğu, hayal görme durumu

hallwachs etkisi : alm. * gallwachs (Alman fizikçi Wilhelm Hallwachs'ın soyadından) (alm.) + etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik eki) (tür.) * morötesi ışığın metal yüzeyden elektron koparmasıyla ortaya çıkan fotoelektrik olay; ultraviyole radyasyonun bir metal levha üzerine düşmesi durumunda elektronların yüzeyden dışarı atılması fenomeni

halo : gre. * halos (yuvarlak disk; harman yeri) * güneş veya ay gibi parlak bir gök cisminin etrafında, ışığın atmosferdeki buz kristalleri tarafından kırılması ve yansımasıyla oluşan parlak, dairesel ışık halkası, hale, ayla; kutsal varlıkların başı etrafında tasvir edilen nurani çember

halo efekt : gre., lat. * halos (daire, halka, çevre, güneş veya ay çevresindeki ışık halkası, hale) (gre.) + effectus (gerçekleştirme, gerçelleme, sonuç, etki, tesir) (lat.) * bir kişinin bir özelliğinin veya yansıttığı olumlu bir izleniminin, o kişinin diğer özellikleri hakkında da genel olarak olumlu yargılar oluşturmasına neden olan bilişsel önyargı durumu (örneğin güzelse akıllı sanmak)

halofit : gre. * hals (tuz; deniz) + phyton, phytos (bitki, büyüyen şey) (phyo, phyein (doğmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek, gelişmek, şişmek, kabarmak) + ton, tos (sıfat yapım eki) ) * tuzlu ortamlarda yaşayabilen ve gelişebilen bitki, tuzcul bitki.

halojen : gre. * halogenes (halojen, tuz oluşturan; halojen; özellikle flor, klor gibi elementleri içeren) (hals (tuz) + on (parçacık/tanecik eki) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) ) * tuz üreten, tuz oluşturan elementler grubu (flor, klor, brom, iyot, astat)

halojenür : gre., lat. * halogenes (halojen, tuz oluşturan; halojen; özellikle flor, klor gibi elementleri içeren) (hals (tuz) + on (parçacık/tanecik eki) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) ) (gre.) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) (lat.) * halojen elementleri içeren bileşikler; özellikle halojen atomu (flor, klor, brom, iyot) içeren iyonik veya kovalent bileşikler; genellikle metal + halojen bileşikleri

haloklin : gre. * halos (tuzla ilgili; denizle ilgili) + klinein (eğilmek, yana yatmak, eğim vermek, eğim yapmak, meyletmek, meyil vermek, katmanlamak) * okyanus veya göl sularında tuzluluk farkının keskin bir şekilde değiştiği katman

halonat : gre. * halogenes (halojen, tuz oluşturan; halojen; özellikle flor, klor gibi elementleri içeren) (hals (tuz) + on (parçacık/tanecik eki) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) ) (gre.) + atum, ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) ) (lat.) * halojen içeren bir bileşikten türetilmiş tuz, ester veya kimyasal türevi

haloperidol : gre. * halogenes (halojen, tuz oluşturan; halojen; özellikle flor, klor gibi elementleri içeren) (hals (tuz) + on (parçacık/tanecik eki) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) ) + peri- (çevre, etraf) + dol (kimyasal bileşik eki) * dopamin reseptörlerini baskılayan, şizofreni, Tourette sendromu tikleri, bipolar bozuklukta mani, bulantı, kusma, deliryum, ajitasyon, akut psikoz ve alkol yoksunluğunda halüsinasyon gibi durumların tedavisinde kullanılan antipsikotik ve nöroleptik ilacın etken maddesi (C21H23ClFNO2)

haloperidol dekaonat : gre. * halogenes (halojen, tuz oluşturan; halojen; özellikle flor, klor gibi elementleri içeren) (hals (tuz) + on (parçacık/tanecik eki) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) ) + peri (çevre, etraf) + dol (kimyasal bileşik eki) + deka (on) + onate (asit tuzu veya esteri eki) * haloperidolün uzun etkili, yağda çözünebilen ester formu; enjeksiyonla uygulanan ve antipsikotik etkisi haftalarca süren bir nöroleptik preparat ( (C31H41ClFNO3) )

haloprogin : gre. * halogenes (halojen, tuz oluşturan; halojen; özellikle flor, klor gibi elementleri içeren) (hals (tuz) + on (parçacık/tanecik eki) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) ) + pro (propil grubundan, kimyasal yapı öğesi) + gin (kimyasal bileşik eki) * atlet ayağı ve cilt mantarları tedavisinde kullanılan antifungal (mantar önleyici) etkili, topikal olarak kullanılan halojenli sentetik bir ilacın etken maddesi (C9H4Cl3IO)

haloragaceae : gre., lat. * hals (tuz; deniz) + rhagis (üzüm salkımı, tane kümesi) ) + -aceae (bitki familyası eki) * Haloragis cinsini ve akraba bitkileri kapsayan çiçekli bitki familyası.

haloragis : gre. * hals (tuz; deniz) + rhaxis (üzüm salkımı) * nemli ve su kenarı habitatlarında yetişen, Haloragaceae familyasından bir bitki cinsi

halotan : gre. * halogenes (halojen, tuz oluşturan; halojen; özellikle flor, klor gibi elementleri içeren) (hals (tuz) + on (parçacık/tanecik eki) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) ) + thane (ethane eki) * uçucu halojenli bir anestezik; genel anestezide kullanılan, solunum yoluyla verilen ve merkezi sinir sistemini baskılayan güçlü bir inhalasyon anestezi ilacı

halphas : ibr. * halaf (yer değiştirmek, geçmek, yenilenmek/keskinleşmek) * Hz. Süleyman'ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis'te maji ile ilgili olan ve 72 cinden bahsedilen Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, kuleler inşa eden, savaşçılara mühimmat sağlayan ve düşmanları cezalandıran, leylek veya güvercin formunda tezahür eden 38. cin, malthas, malthus

halt : ara. * halt, halata, ihtalata (karışmak, karıştırmak) * karıştırmak; bir şeyi bir başka şeye katarak karıştırma; teklifsiz (senlibenli) konuşmada hoşa gitmeyen, uygunsuz iş veya söz

halter : alm. * halten (tutmak, kaldırmak) + er (araç eki) * güç ve kondisyon antrenmanlarında ağırlık kaldırmak için kullanılan, iki ucunda ağırlık bulunan uzun demir çubuk

haluk : ara. * huluk (ahlak) * iyi huylu, iyi ahlaklı, temiz; erkek ismi

halükar : ara. * hal (durum, vaziyet) + u (tamlama eki) + kar (yapma, etme, eyleme, iş, çalışma) * işlerin durumu, işlerin hali, koşul

halüsinasyon : gre., lat. * alussein (huzursuz veya perişan olmak) (gre.); hallucinatio (yanılsama, hayal görme) (hallucinari (dolaşmak, hayal görmek, sanı içinde olmak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * zihinsel veya sinirsel sebeplerle gerçekte var olmayan bir görüntünün, sesin, kokunun, tadın veya dokunma hissinin kişi tarafından gerçek gibi algılanması olgusu; yanılsamalı algısal ve nörofizyolojik süreçlerin sonucu olarak ortaya çıkan duyusal algı bozukluğu, hayal görme durumu

halüsinojen : gre., lat. * alussein (huzursuz veya perişan olmak) (gre.); hallucinatio (yanılsama, hayal görme) (hallucinari (dolaşmak, hayal görmek, sanı içinde olmak) (lat.) + gennein (doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak), genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) (gre.) * halüsinasyona neden olan madde; gerçek olmayan algılar oluşturan psikoaktif kimyasal

halüsinojenik : gre., lat. * alussein (huzursuz veya perişan olmak) (gre.); hallucinari (dolaşmak, hayal görmek, sanı içinde olmak) (lat.) + gennein (doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * halüsinasyona neden olan

halvet : ara. * hala, halv (yalnız kalmak, tek başına olmak, inzivaya çekilmek) + et (isim yapım ve durum eki) * yalnız kalma, tecrit, tenha bir yere çekilme, yalnızlık, tek başına olma, inziva; tasavvufta kulun kalbini her türlü dünyevi bağdan arındırıp yalnızca Allah ile baş başa kalması amacıyla belirli bir süre (genellikle kırk gün) karanlık ve dar bir hücrede ibadet ve zikirle meşgul olması

halvetgah : ara., far. * halvet (yalnız kalma, tecrit, tenha bir yere çekilme, yalnızlık, tek başına olma, inziva) (hala, halv (yalnız kalmak, tek başına olmak, inzivaya çekilmek) + et (isim yapım ve durum eki) ) (ara.) + gah (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut) (far.) * tekkelerde dervişlerin dış dünyadan tamamen soyutlanarak nefis terbiyesi, ibadet ve zikir amacıyla belirli bir süre kapandıkları, başkalarının girmesinin yasak olduğu gizli, tenha ve mahrem mekanı ya da genel anlamıyla baş başa kalınıp gizlice konuşulan ıssız yer

halvethane : ara., far. * halvet (yalnız kalma, tecrit, tenha bir yere çekilme, yalnızlık, tek başına olma, inziva) (hala, halv (yalnız kalmak, tek başına olmak, inzivaya çekilmek) + et (isim yapım ve durum eki) ) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * Osmanlı döneminde saraylarda (özellikle Topkapı Sarayı Harem dairesinde) padişahın ya da üst düzey saray mensuplarının tek başlarına veya çok özel misafirleriyle birlikte vakit geçirdikleri, yıkanıp dinlendikleri ve dış dünyadan tamamen yalıtılmış olan son derece korunaklı, lüks ve özel hamam veya özel oda bölümlerden her biri

halvetilik : ara. * halvet (yalnız kalma, tecrit, tenha bir yere çekilme, yalnızlık, tek başına olma, inziva) (hala, halv (yalnız kalmak, tek başına olmak, inzivaya çekilmek) + et (isim yapım ve durum eki) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (durum eki) * cehri zikir adı verilen ve ilahi isimlerin yüksek sesle tekrar edilmesi anlamına gelen zikir yöntemini kullanan bir tarikat

halvetnişin : ara., far. * halvet (yalnız kalma, tecrit, tenha bir yere çekilme, yalnızlık, tek başına olma, inziva) (hala, halv (yalnız kalmak, tek başına olmak, inzivaya çekilmek) + et (isim yapım ve durum eki) ) (ara.) + nişesten (oturmak), nişin (oturan, yerleşen, oturmuş, bir yere yerleşmiş) (far.) * yalnız oturan, halvete çekilmiş olan, inzivaya çekilmiş olan

halyard : fra., ing  * haler (çekmek) (fra.); halier (çeken/yukarı kaldıran) (ing.) * yelkenli teknelerde yelkenleri, bayrakları veya işaret sancaklarını direğe çekmek ve yukarıda tutmak için kullanılan halat veya donanım, mandar

ham : far. * ham (pişmemiş, çiğ, olgunlaşmamış; işlenmemiş, doğal) * pişmemiş, çiğ, olgunlaşmamış; işlenmemiş, doğal, olgunlaşmamış; hammadde

ham petrol : far., gre. * ham (pişmemiş, çiğ, olgunlaşmamış; işlenmemiş, doğal) (far.) + petra (taş, kaya) + elaia (zeytin, zeytin ağacı), elaion (zeytin yağı, yağ) (gre.); oliva (zeytin), oleum (yağ, zeytin yağı) (lat.) * yer altından çıkarılan, genellikle hidrokarbonlardan oluşan, sudan yoğun kıvamda, koyu renkli, arıtılmamış, kendisine özgü kokusu olan, enerji üretimi ve sanayide kullanılan doğal yanıcı niteliği olan sıvı fosil yakıt, mineral yağı, neft, yer yağı, kaya yağı

hamail : ara. * himale (kılıç bağı, kılıç kayışı), hamail (kılıç bağları, kılıç kayışları) * üçgen biçiminde dürülüp bir beze konulan ve giysisine takanı, üzerinde taşıyanı veya sahip olanı zararlı etkilerden koruyup, iyilik getirdiğine veya hastalıktan vb. kurtardığına inanılan, içinde dinsel ve büyüsel bir gücün saklı olduğu sanılan, Arap yazısıyla yazılı bulunan kağıt, hamaylı, muska; üçgen biçiminde katlanmış olan şey

hamak : fra. * hamac (tropik bir ağaç ismi) * iki ağaç arasına gerilen salıncaklı yatak

hamakat : ara. * hamaka (aptal olmak, aptallaşmak) * ahmaklık, aptallık, bönlük, budalalık

hamal : ara. * haml, hamala (taşımak, yüklenmek) * yük taşıyan kimse, taşıyıcı

hamaliye : ara. * haml, hamala (taşımak, yüklenmek), hamal (yük taşıyan kimse, taşıyıcı) + iye (-lık, olma durumu) * taşıma işi, yük taşıyanların çalıştığı alan veya meslek; yük taşıma faaliyeti

hamam : ara. * hamma, hamama (sıcak olmak, kaynamak, ısıtmak, hararet vermek; yakın olmak, samimi olmak) * banyo, sıcak su ve buharla temizlik yapılan yer

hamamböceği : ara., tür. * hamam (banyo, sıcak su ve buharla temizlik yapılan yer) (ara.) + böcek (eklembacaklı, kanatlı veya kanatsız küçük hayvan) + i (iyelik eki) (tür.) * Polyneoptera üsttakımına bağlı olan, temiz tutulmayan yerlerde üreyen zararlı bir böcek, blattodea

hamamelidaceae : gre., lat. * hama (birlikte, aynı anda) + melon (elma, meyve ağacı) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * cadı fındığı ve akrabalarını kapsayan Saxifragales (Taşdelenler) takımına bağlı, aralarında odunsu çalı ve ağaç türlerinin bulunduğu çiçekli bir bitki familyası, cadıfındığıgiller, günlükgiller

hamamelis : gre. * hama (birlikte) + melon (meyve) * aynı dalda çiçek ve meyveyi birlikte taşıyabilen, Hamamelidaceae familyasından bir bitki cinsi

hamamözü : ara., tür. * hamam (banyo, sıcak su ve buharla temizlik yapılan yer) (ara.) + öz (esas, ilke, temel, asıl) + ü (iyelik eki) (tür.) * Amasya'nın bir ilçesi

haman : ara. * hama (korumak, sakınmak, gözetmek, muhafaza etmek) * koruyan, koruyucu; Mısır sarayında Firavun'un yardımcısının ünvanı, veziri

hamarat : ara. * hamr, hamara (çalışmak, çabalamak, gayret göstermek; kırmızı) * çalışkan, becerikli kadın

hamartom : gre. * harmartia (hata, kusur) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * geliştiği organda normal olarak mevcut bulunan oluşturucu unsurlarla anormal bir karışımdan oluşan tümör görünümlü bir doku malformasyonu

hamartomöz : gre. * harmartia (hata, kusur) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) * büyüdüğü bölgedeki normal dokuların ve hücrelerin anormal bir karışımından meydana gelen (iyi huylu) kanserli olmayan bir tümör

hamas : ara. * hams, hamasa (coşmak, gayret göstermek, cesaret göstermek) * kuvvet, kudret, yiğitlik, kahramanlık, bahadırlık, cesaret, şecaet

hamaset : ara. * hamase (cesaret etmek, cesur olmak, şeci (şecaatli) ve tavizsiz olmak) + et (isim yapım eki) * yaratılıştan olan cesaret, bahadırlık, cesurluk, kahramanlık, yiğitlik

hamasi : ara. * hamase (cesaret etmek, cesur olmak, şeci (şecaatli) ve tavizsiz olmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hamasetli olan, cesaretli, cesur, kahraman, yiğit

hamatum : lat. * hamus (kanca) + atus, atum (sıfat yapım eki) * el bileğinde kapitatum, triquetrum, lunatum ve dördüncü ve beşinci metakarp kemikleriyle eklem yapan, kanca biçimli çıkıntısı bulunan karpal kemik

hamaylı : ara. * himale (kılıç bağı, kılıç kayışı), hamail (kılıç bağları, kılıç kayışları) * askısı bir omuzdan koltuk altına doğru çapraz geçirilen muska, muska; bir omuzdan çapraz olarak koltuk altına doğru asılan kılıç kayışı

hambeles : gür., laz. * hambel (çalılık, fundalık; bodur bitki örtüsü) + es (yer ve durum eki) * Karadeniz yöresi ağızlarında murt (mersin) ve benzeri çalı formundaki bitkilerin oluşturduğu fundalık alan

hambeli : ara. * hanbel (hadis alimi, fakih ve müçtehit Ahmed bin Hanbel'in soyadından) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Ahmed bin Hanbel’in görüşlerine dayanan ve Hanbeli mezhebine bağlı tasavvufi anlayışın takipçisi olan

hamburger : alm. * Hamburg (Almanya’nın bir şehri) + er (-lu, yapan, eden eki) * Hamburg şehrinden veya Hamburg usulü hazırlanan, genellikle kıymadan yapılan sandviç veya köfte türü yiyecek

hamd : ara. * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek) * övgü, medh; övmek, medhetmek

hamdi : ara * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, medh; övmek, medhetmek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * öven, övücü; hamdedici, hamdeden

hamdiye : ara * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, medh; övmek, medhetmek) + iye (isim yapım eki) * öven, övücü; hamdedici, hamdeden kadın

hamdüsena : ara. * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, övme, medhetme) + u (tamlama eki) + sena (övgü, övme, medhetme) * övme ve yüceltme

hame : ara. * hame (bataklık, balçık, ıslak toprak veya nehir yataklarında biriken killi, yumuşak ve yapışkan çamur tabakası) * uzun müddet su ile yumuşayıp değişmiş cıvık ve kokar çamur, kil, balçık

hamel : ara. * hamala (taşımak, yüklenmek) * yük taşıyan kimse, taşıyıcı

hamhalat : far. * ham (pişmemiş, çiğ, olgunlaşmamış; işlenmemiş, doğal) + ahlat (gülgillerden, doğada kendiliğinden yetişen bir ağaç ve armuda benzeyen meyvesi, yabanarmudu) * incelikten uzak, görgüsüz, kaba saba; verimsiz, çorak, kuru

hamız : ara. * hamada, hamaza (ekşimek), hamid, hamiz (ekşi, ekşimiş; asit) * suya karıştırıldığında hidrojen iyonları veren, mavi turnusolü kırmızıya çevirme özelliğinde olan ve bileşimindeki hidrojenin yerine maden alarak tuz oluşturan hidrojenli bileşik, asit

hami : ara. * hama (korumak, sakınmak, muhafaza etmek, himaye etmek; sıcaklanmak, kızarmak, ısınmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * koruyan, kavrayan, içine alan (home (ev, koruyan yer) (ing.), Heim (ev, koruyan yer) (alm.) )

hamid : ara. * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, medhetme) * övülesi; erkek ismi

hamid : ara. * hamada (sönmek, durmak, etkinliğini yitirmek) * sönmüş, hareketsiz, durgun

hamil : ara. * hamala (taşımak, yüklenmek) * taşıyan, yüklenen

hamile : ara. * hamala (taşımak, yüklenmek) * taşıyan, yüklenen kadın, gebe

hamilton : ing. * hamel (künt, düz tepeli) + dune (tepe) * Bermuda'nın başkenti

hamilton mekaniği : ing., tür. * William Rowan Hamilton (İrlandalı matematikçi ve fizikçi William Rowan Hamilton’un soyadından) (ing.) + mekhanikos (mekanik) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * klasik mekaniğin formülasyonlarından biri olan, sistemlerin zamanla nasıl evrildiğini, enerji fonksiyonları ve diferansiyel denklemler aracılığıyla tanımlayan teori

hamilton-jacobi denklemi : ing., alm. * Hamilton (İrlandalı matematikçi ve fizikçi William Rowan Hamilton'ın soyadı) (ing.) + Jacobi (Alman matematikçi Carl Gustav Jacob Jacobi'nin soyadı) (alm.) + denklem (eşitlik, denklik) + i (iyelik eki) (tür.) * klasik mekaniğin parçacık hareketlerini bir dalga olarak göstermesini sağlayan birinci dereceden bir kısmi diferansiyel denklem (Klasik mekaniği kuantum mekaniğine ve dalga teorisine bağlayan önemli bir köprüdür.)

hamiltonyen operatörü : ing., lat. * Hamilton (İrlandalı-İskoç matematikçi ve fizikçi William Rowan Hamilton'ın soyadı) + ianus (ile ilgili, -a ait) (lat.) + operator (çalıştırıcı, işletici, işleyişi sağlayan) (opus (iş, eser, çalışma) + r (bağlaç, ulama eki) + are (fiil mastar eki) + tor (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.); opérateur (fra.) * fizik ve kuantum mekaniğinde bir sistemin toplam enerjisine (kinetik ve potansiyel enerji toplamı) karşılık gelen temel matematiksel işlemci

hamim : ara. * hamma, hamama (sıcak olmak, kaynamak, ısıtmak, hararet vermek; yakın olmak, samimi olmak) * sıcak; samimi, yakın, içten; Kur’an’da samimi dost ve cehennem teşbihinde (sembolizm) yakıcı, kavurucu sıcak su, kaynar su anlamında yer alır.

hamingja : isk. * hamingja (talih, baht, sans, mutluluk, koruyucu güç) (hamr (ruh, antite, biçim, varlık) + ing (ilgi ve aidiyet eki) + ja (isim yapım eki) ) * eski İskandinav miolojisinde kişiye doğumla birlikte verilen ve onun kaderini, şansını, başarısını etkileyen koruyucu ruhunu temsil eden, soyla veya aileyle aktarılabilen, kişinin yaşamındaki mutluluk ve başarının kaynağı olarak görülen manevi varlık

haminne : ara * hama (korumak, sakınmak, muhafaza etmek, himaye etmek; sıcaklanmak, kızarmak, ısınmak) + inne (isim yapım eki) * ailedeki saygın yaşlı kadınlara verilen san

hamir : ara. * hamir (eşek), himar (ç.) * atgillerden (Equidae), attan küçük, irice başlı, uzun kulaklı, anırma sesiyle bilinen yük ve binek hayvanı

hamis : ara. * hamse (beş) * beşinci; hamis günü, Perşembe günü

hamiş : ara. * hamiş (kenar, dipnot, sayfa kenarı) * yazılı metinlerde ana metnin dışında, kenara yazılan açıklama veya not; mektup yazılıp bittikten sonra altına konulan kısa not

hamit : ara. * hamata (çürümek, bozulmak, küflenmek) * çürümüş, bozulmuş, küflenmiş; yanmış ve pörsümüş süt

hamiyet : ara. * hama (korumak, sakınmak, muhafaza etmek, himaye etmek; sıcaklanmak, kızarmak, ısınmak), hami (koruyan, sakınan; sıcak) + iyet (isim yapım ve durum eki) * koruma, kollama, sakınma; sıcaklık, kızgınlık; vatanseverlik (Heimat (vatanseverlik, milletin haklarını koruma duygusu) (alm.) )

hamiyetperver : ara., far * hamiyet (koruma, kollama, sakınma) + parvar, perver (besleyen, büyüten, yetiştiren, koruyan, seven, sever) * korumacı, sakınan, kollayan, muhafaza eden

hamla : ara. * hamala (yüklenmek, taşımak), haml, hamla (yükleniş, atılım, saldırı) * filikalarda, sandallarda, yol almak için küreklerin suya daldırılıp üzerlerine abanılarak sudan çıkarılması eyleminin her bir kezine verilen isim; filikanın, sandalın bu biçimde aldığı yol

hamlaç : ara. * hamlaca (bükmek, eğmek) * kuyumcuların maden eritmek amacıyla ateşi üflemekte kullandıkları ince boru, üfleç

hamle : ara. * hamala (yüklenmek, taşımak), haml, hamla (yükleniş, atılım, saldırı) * ileri atılma, atılım, saldırı

hammadde : far. * ham (pişmemiş, çiğ, olgunlaşmamış; işlenmemiş, doğal) + madde (kütlesi, ağırlığı ve hacmi olan ve uzayda yer kaplayan varlık, cisim, cismani olan) * doğadan elde edilen ve sanayide işlenen, bir ürün, bir mal üretmekte kullanılan ana gereçlerin, maddelerin işlenmeden önceki doğal durumu

hammal : ara. * hamala (yüklenmek, taşımak) * ücret karşılığında eliyle veya sırtıyla yük taşıyan adam

hammond-leffler postulatı : ing., lat. * Hammond (Amerikalı kimyager George S. Hammond'un soyadı) + Leffler (Amerikalı kimyager John E. Leffler'in soyadı) (ing.) + postulatum (istenen şey, varsayım) (postulare (istemek, talep etmek, ileri sürmek) + tum (isim yapım eki) ) (lat.) * bir kimyasal tepkimenin geçiş durumu yapısının, en yakın kararlı ara ürün veya ürün yapısına benzediğini öne süren organik kimya ilkesi

hammurabi : aka. * ammu (baba tarafından akraba, amca; akraba, soy, aile) + rapium (büyük, yüce; şifacı) * soyu yüce, akraba şifacı; MÖ 18. yüzyılda Babil’de hüküm sürmüş, hazırlattığı Hammurabi Kanunları ile yazılı hukuk tarihinin en eski ve en kapsamlı metinlerinden birini oluşturarak devlet yönetimi ve adalet anlayışında kalıcı bir etki bırakmış Babil kralı; Babil şehir devleti Amori Birinci Hanedanı'nın kralı

hamparsum : erm. * hamparsum (bestekar ve müzik hocası Hamparsum Limonciyan'ın isminden) * ney'in üç oktavlık ses hacmini kapsayan nota sistemi

hamr : ara. * hamira, hamara (örtmek, kapatmak; kabarmak, mayalanmak, sarhoş etmek (aklı kaplamak, aklı örtmek anlamından), hamur (su ile yoğurulmuş ve macun kıvamına getirilmiş un), mahmur (sarhoşluğun etkisi altında, sersem) * mayalanmış, mayalanmış içki, alkollü, şarap

hamra : ara. * ahmer (kırmızı) * koyu kırmızı, kızıl; yüzü kızarmış olan

hamse : ara. * hamse (beş) * bes, 5

hamsi : gre. * kamptein (döndürmek, geri döndürmek, eğmek, bükmek, kıvırmak), hampsi (eğrilik, düşük alan) * küçük kıvrık balık; Karadeniz’e özgü küçük gümüş renkli balık

hamsi kuşu : gre., tür. * champsi (gre) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) + u (iyelik eki) (tür.) * fileto haline getirilen hamsilerin, içerisine sebzeli harç eklendikten sonra tavada kızartılmalarıyla hazırlanan bir yemek

hamsin : ara. * hamse (beş) + in (on katı anlamı veren ek) * elli, 50; erbainden sonra gelen, 31 Ocaktan başlayan ve elli gün süren kış dönemi; elli

hamster : alm. * hamstern (stoklamak, biriktirmek, yığmak) * yanak torbalarına yiyecek stoklayabilen, evcil ve laboratuvar hayvanı olarak yaygın kullanılan kemirgen hayvan türü

hamstring kasları : ing., tür. * hamm (diz boşluğu veya kıvrımı) + string (ligaman, tendon) (ing.) + kas (sıkmak, germek) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * uyluk bölümünün arka kısmında bulunan semitendinosus, semimembranosus ve biceps femoris kaslarını oluşturan alan

hamsun : ara. * hamse (beş) + un (çoğul eki) * elli, 50 sayısı

hamt : ara. * hamata (çürümek, değişmek, dönüşmek, başkalaşmak) * şiddetli ve zahmetli olma; çürüme; mütegayyer olma, değişme, dönüşme, başkalaşma

hamule : ara. * hamala (yüklenmek, taşımak) * taşıt, araba, hayvan vb.nin taşıdığı şeylerin tümü, yük

hamur : ara., far. * hamira, hamara (örtmek, kapatmak; kabarmak, mayalanmak, sarhoş etmek (aklı kaplamak, aklı örtmek anlamından) * unun su ve maya ile yoğrulup mayalanması sonucu elde edilen, ekmek ve benzeri yiyeceklerin temelini oluşturan, biçim verilebilir, işlenmeye hazır yarı katı gıda maddesi; pişirilmemiş ekmek malzemesi; Ağrı'nın bir ilçesi

hamursuz bayramı : ara., far., tür. * hamur (unun su ve maya ile yoğrulup mayalanması sonucu elde edilen, ekmek ve benzeri yiyeceklerin temelini oluşturan madde) + suz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (ara.) + bayram (şenlik, kutlama) (far.) + ı (iyelik eki) * Yahudilerin, soylarının Mısır’dan çıkışlarını anmak amacıyla her yıl kutladıkları ve ana teması tüm tahıl ürünlerinin yasaklanması, bunların yerine "mayasız ekmek", matza ve matza unundan yapılan makarnanın yenmesi olan bayram

hamuş : far. * hamuşidan (susmak, sessiz olmak, sessiz hale gelmek), hamuş (susmuş, sessiz, dingin) * sessiz, suskun, susmuş, dingin; dünyevi hırslardan, gereksiz konuşmalardan ve nefsin fuzuli beyanlarından sıyrılarak sükut etmiş, sessizliğe gömülmüş ve susmuş kişi

hamuşan : far. * hamuşidan (susmak, sessiz olmak, sessiz hale gelmek), hamuş (sessiz, suskun, susmuş) + an (çoğul eki) * sessizler, suskunlar, susmuş olanlar, uykuda olanlar; Konya'da Mevlana'nın türbesi haricinde ve kıble yönündeki büyük mezarlığa verilen isim

hamut : bul. * hamut (halka) * atları arabaya koşarken boyunlarından geçirilen, üzeri meşin kaplı ağaç halka veya içi saman, kıtık vb. dolu meşin halka

hamza : ara. * hamza (kesme sesi, glottal stop) * Arap alfabesinde kelimenin başında veya ortasında sessiz harf gibi yazılan ama aslında bir sesli harf girişini belirten özel bir işaret; güçlü, yiğit erkek; İslam’da Hz. Muhammed’in amcası ve sütkardeşinin ismi

han : far. * han (konaklama yeri) * uzun yollarda yol üzerinde, kentlerde, kasabalarda yolcuların hayvanlarıyla birlikte konaklamalarına yarayan yapı; konak, konut, ev; Eskişehir’in bir ilçesi

han : tür. * han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen; Türk, Moğol ve Altay devletlerinde en yüksek siyasi ve askeri otoriteyi elinde bulunduran, egemenliğinin tanrısal bir kaynağa (kut) dayandığına inanılan en üst düzey hükümdar, imparator veya devlet başkanı ünvanı

hanacır : ara. * hancere (soluk borusunun üst bölümü, gırtlak, hançere) * gırtlaklar, hançereler

hanak : gür. * kanak, kanık, hanaki (yer, düzlük, ova; bir Oğuz Boyu ismi) * Ardahan’ın bir ilçesi

hanay : gre. * anoi (yukarı kat, üst kat) * iki veya daha çok katı bulunan ev; büyük oda, sofa, hol

hanazir : ara. * hınzır (domuz) * domuzlar

hanbeli : ara. * hanbel (hadis alimi, fakih ve müçtehit Ahmed bin Hanbel'in soyadından) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Ahmed bin Hanbel’in görüşlerine dayanan ve Hanbeli mezhebine bağlı tasavvufi anlayışın takipçisi olan

hanbury brown-twiss etkisi : ing. * Hanbury Brown (İngiliz astronom Robert Hanbury Brown'un soyadı) + Twiss (İngiliz fizikçi Richard Q. Twiss'in soyadı) (ing.) + etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik eki) (tür.) * iki farklı dedektör tarafından alınan ışık veya parçacık demetlerinin yoğunlukları arasındaki korelasyonu (ilişkiyi) inceleyen, yıldızların açısal çapını ölçmek ve kuantum optiğinde foton istatistiklerini anlamak, ışığın veya parçacıkların korelasyon ölçümleriyle istatistiksel özelliklerini ortaya çıkarmak için kullanılan fiziksel bir olgu, HBT Etkisi

hançer : ara. * hancer (kısa savunma bıçağı) (gırtlağa yani “hancer”e benzemesinden) * kamaya benzer, silah olarak kullanılan, ucu eğri ve sivri, büyükçe ve katlanmaz bir tür bıçak

hançere : ara. * hancere (gırtlak) * soluk borusunun üst kısmında yer alan, ses telleri ile kıkırdaklardan oluşan ve temel işlevi hem ses üretmek hem de yutkunma sırasında solunum yollarını korumak olan ve boğazı kapatan kas, gırtlak

hand pollination : ing., lat. * hand (el) (ing.) + pollen (toz, un gibi ince parçacık, ince toz) + atio (isim yapım eki) (lat.) * bitkilerde polenin (çiçek tozunun), rüzgar veya arı gibi doğal yollar yerine insan eliyle, fırça veya pamuk yardımıyla dişi organa taşınması işlemi, elle tozlaşma, yapay döllenme

handan : far. * handidan, (gülmek) * gülen, gülümseyen, gülücü

handbook : ing. * hand (el) + book (kitap) * el kitabı, kitapçık

hande : far. * handidan, (gülmek), handan (gülen, gülümseyen, gülücü) * gülme, gülüş, gülücük

handikap : ing. * hand (el) + in (içinde) + cap (şapka) * 17. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıkan eşitlik sağlamak için yapılan yarışmalarda avantaj veya dezavantaj verme uygulaması; engel, mani, önleyici unsur

handiyse : tür. * kanda, kayda (nerede) + ise (durum eki) * az kalsın, neredeyse, hemen hemen, yakın zamanda, şu sıralarda

hane : far. * hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva

hanedan : far. * hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) + dan (ile ilgili, sahip olan, barındıran) * aynı soydan gelen bireylerin bir devleti veya egemenliği kuşaklar boyunca sürdürdüğü, iktidarı miras yoluyla devralan hükümdar ailesi; soy, sülale, hanlık ailesi, hükümdar ailesi

hanefi : ara. * hanefe (dönmek, yönelmek, meyletmek, eğmek, saptırmak) * dönen, yönelen; bu Hanife'nin kurduğu mezhep ile ilgili olan, bu mezhepten olan

hanek : tür. * hanek (damak, öene altı) * söz, laf, dedikodu, sohbet, konuşma, lakırdı; sözlü şaka, alay, şakalaşma

hanende : far. * hvan (okumak, şarkı söylemek) + andeh (şarkı söyleyen, ozan, yorumcu) * şarkı söylemeyi meslek edinmiş kimse, müzik icra eden; şarkı okuyan, şarkıcı

hangar : hol. * hangaar (depo, ambar) * uçak, gemi veya büyük araçların konulduğu kapalı barınak veya depo binası

hangi : tür. * kangı (hangisi, ne) * seçenekler arasında belirli birini sormaya yönelik soru zamiri

hanım : tür. * kanım (efendi, saygıdeğer kadın) * saygı ifadesi olarak kullanılan kadın unvanı; evli veya olgun kadınlara hitap şekli

hanım evladı : tür., ara. * kanım (efendi, saygıdeğer kadın) (tür.) + veled (çocuk), evlad (çocuklar) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * aşırı nazik, kırılgan veya hassas davranışlar sergileyen kimse; fiziksel zorluklara dayanıksız erkek kişi

hanımanne : tür. * kanım (efendi, saygıdeğer kadın) + anne (çocuk sahibi kadın, ana, valide, yaşlı kadın) * yaşlı, saygıdeğer kadın; genellikle aile büyükleri için sevgi ve hürmet ifade eden hitap

hanımefendi : tür. * kanım (efendi, saygıdeğer kadın) + efendi (reis, amir, hükümdar) (gre.) * nezaket ve hürmetle hitap edilen kadın; kibar, görgülü ve saygın kadın

hanımeli : tür. * kanım (efendi, saygıdeğer kadın) + el (kolun uç kısmında, bilekten sonra bulunan, tutma ve kavrama işlevi gören organ) + i (iyelik eki) * hoş kokulu, sarmaşık türü süs bitkisi, lonicera; kadın eli değmiş, zarif veya özenli iş; bazı yerlerde kadınların el emeği ürünlerini sattığı pazar veya mekan ismi

hanımgöbeği : tür. * hanım (saygıdeğer kadın) + göbek (karın bölgesi) + i (iyelik eki) * halk arasında göbek deliği anlamında kullanılır; halk arasında bazı bitkilerin veya meyvelerin adı olarak da geçer; mecaz anlamda şişmanlık veya belirgin karın bölgesi

hanımnine : tür. * hanım (saygıdeğer kadın) + nine (büyük anne, yaşlı kadın) * yaşlı, saygıdeğer kadın; genellikle aile büyükleri için sevgi ve hürmet ifadesi

hanımparmağı : tür. * hanım (saygıdeğer kadın) + parmak (el ayasından kök alan beş adet eklemli kemik çıkıntısından her biri) (parm (uç, ince uzantı) + ak (isim yapım eki) ) + ı (iyelik eki) * abelmoschus cinsi ve malvaceae familyasına ait çiçekli bir bitki, bamya

hani : tür. * hani (nerede, ya, hatırlarsan) * sorgulama veya hatırlatma amacıyla kullanılan ifade; beklenti veya sabırsızlık bildiren kelime

hani : zaz. * heni (çeşme) * Diyarbakır’ın bir ilçesi

hani balığı : lat. * serranidae (bir tür küçük balık adı) (serranus (serra (testere) + anus (ile ilgili gibi) ) (lat.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * Percoidei alttakımına bağlı bir balık familyasından olan, Karadeniz ve çevresinde bulunan küçük, lezzetli bir balık türü, serranidae

hanif : ara. * hanefe (dönmek, yönelmek, meyletmek, eğmek, saptırmak) * dönen, yönelen, meyleden

hanife : ara. * hanif (dönen, yönelen, meyleden) + e (dişil eki) * dönen, yönelen, meyleden kadın

hanis : ara. * hanasa (yemini bozmak, ahdi bozmak, sözünü çiğnemek, ihanet etmek, sapmak; geri çekilmek, saklanmak, görünmez olmak, sinsice geri durmak, uzaklaşmak; günah işlemek) * ettiği yemini yerine getirmeyen, yeminini bozan

haniz : ara. * hanz, hanaza (kızartmak, kebap yapmak) * kızarmış, kebap olmuş

hank : ara. * hanaka (boğmak, nefesini kesmek, bastırmak) * boğma, boğazını sıkıp öldürme, boğazı sıkılıp boğulma

hankah : far. * han (kervansaray, ev, sofra, eyvan, mabed, sultan) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * sufi dervişlerinin sohbet ve zikir için toplandıkları, bir süre ikamet ettikleri, bazan inzivaya çekildikleri mekanlar için kullanılan terim

hannak : ara. * hanaka (boğmak, nefesini kesmek, bastırmak) * boğan, boğucu

hannan : ara. * hanna (acımak, merhamet etmek, lütfetmek) * acıyan, merhamet eden, lütfeden

hannas : ara. * hanasa (yemini bozmak, ahdi bozmak, sözünü çiğnemek, ihanet etmek, sapmak; geri çekilmek, saklanmak, görünmez olmak, sinsice geri durmak, uzaklaşmak; günah işlemek) * gizli şekilde iş çeviren, kötü niyetini açığa vurmadan faaliyette bulunan, sinsi

hanoi : çin., vie. * ha (nehir, ırmak, akarsu) + noi (iç, iç taraf) * nehirlerin içindeki şehir, akarsular ile çevrili şehir; Vietnam’ın başkenti

hanönü : tür. * han (uzun yollarda yol üzerinde, kentlerde, kasabalarda yolcuların hayvanlarıyla birlikte konaklamalarına yarayan yapı; konak, konut, ev) + ön (ileri taraf, karşı, başlangıç noktası, cephe) + ü (iyelik eki) * Kastamonu’nun bir ilçesi

hansenizm : nor. * hansen (Norveçli hekim Gerhard Armauer Hansen’in soyadından) (nor.) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.) * mycobacterium leprae bakterisinin neden olduğu, cilt, sinir ve mukozalarda lezyonlarla kendini gösteren, cildi pul pul yapan, deri hücrelerinde kalınlaşma ve duyusal kayıp ile karakterize edilen ve tıbbi literatürde Hansen hastalığı olarak bilinen kronik bulaşıcı hastalık, cüzzam, lepra

hanta virüs : kor., lat. * Hantan (Güney Kore’de bir nehir adı) (kor.) + virus (virüs, zehir, toksin, zararlı sıvı, bulaşıcı etken) (lat.) * fare, sıçan vb. gibi kemirgen hayvanların idrarı, dışkısı veya salyasının kuruyup havaya karışmasıyla bulaşan, insandan insana bulaşı nadir olan, ateş, kas ağrısı,, halsizlik, baş ağrısı, mide bulantısı, nefes darlığı, öksürük, akciğerde sıvı birikmesi ile karakterize olan yalnızca canlı hücrelerin içinde çoğalabilen, genetik materyalini konak hücreye aktararak enfeksiyon oluşturan virüs

hantal : ara. * hantal (acı meyvesi müshil ve çocuk düşürücü olarak kullanılan bir bitki, ebucehil karpuzu, it hıyarı, colocynthis, ebucehil karpuzu) * kaba saba, iri yarı; ağır iş yapan, ağır hareket eden

hanuman : san. * han (açmak, genişletmek) + man (çene) * açık çene, nüyük çene; Hint mitolojisinde Rama'ya (Vişnu'nun avatarlarından biri) karısı Sita'yı kurtarmasında yardım eden bir vanara, Şiva'nın bir avatarı

hanut : ara. * hanut (dükkan, meyhane, içki içilen yer, ticarethane) * dükkan, meyhane, içki içilen yer; özellikle turizm sektöründe, turist rehberlerinin veya şoförlerin turistleri alışveriş yapmaları için belirli dükkanlara götürmesi karşılığında bu işletmelerden aldığı gizli komisyon veya pay

hanya : gre., ara. * kydonia (ünlü yer, şöhretli yer) (kudos, kydos, kydon (şan, şöhret, onur, görkem) + ia (yer eki) ) (gre.); el aniya (mahalle) (ara.) * Girit'in kuzeybatı kıyısında yer alan, Tunç Çağı'na (Minos ve Miken medeniyetlerine) uzanan tarihiyle adanın en önemli antik liman kentlerinden biri olup, adını kurucusu kabul edilen mitolojik kahraman Kydon'dan alan ve bugünkü Hanya (Chania) şehrinin üzerine kurulu olduğu stratejik yerleşim bölgesi (“Hanya’yı Konya’yı anlamak” deyiminde mecazen “bir şeyin farkına geç varmak” anlamında geçer.) (ayva meyvesinin bolluğu ve kalitesiyle ünlendiği için, meyvenin adı bu şehirden yola çıkılarak "Kydonia elması" (Kydōnon mēlon) olarak anılmıştır.)

hanzo : alm. * Hans (Almanya’da en yaygın erkek ismi olan “Hans” kelimesine istinaden, kaba Alman turist yaklaşımından) + o (son ek) * kaba, görgüsüz, taşralı, toplum kurallarına uymayan kişi; özellikle şehir yaşamına uyum sağlayamayan davranışları olan kimse için aşağılayıcı argo kelime

hap : ara. * habb (tohum, tane, çekirdek) * yutularak alınan, genellikle yuvarlak veya oval biçimli sıkıştırılmış ilaç kapsülü, hapax legomenon

hapalemuridae : gre., lat. * hapalemur (hapalos (yumuşak, narin) (gre.) + lemures (ölü ruhlar, hayaletler) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Madagaskar'a özgü, genellikle bambu yiyerek beslenen küçük ve sevimli bir görünüşe sahip olan ve bambudaki siyanüre karşı yüksek direnciyle bilinen bambu lemurlarını (hapalemur (yarım lemur) ) kapsayan primat familyası

hapalidae : gre., lat. * hapalemur (hapalos (yumuşak, narin) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * ipeksi tüylü küçük Yeni Dünya maymunlarını (özellikle marmosetleri) kapsamak için eski sınıflandırmalarda kullanılmış primat familyası

hapaz : far. * ap (avuç, avuç içi, avuç dolusu) + az (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tutam, avuç, avuç dolusu

hapi : mıs. * hapi (taşkın su) * Mısır mitolojisinde Nil taşkınlarının, sellerin ve bereketin tanrısı

hapis : ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek, tutmak), habs (tutuklama, alıkoyma, salmama, zaptetme, tutma, engelleme) * özgürlüğün kısıtlanması, mahkumiyet; cezaevi, tutukluluk hali

hapishane : ara., far. * habase (tutuklamak, alıkoymak, salnamak, zaptetmek, tutmak), habs (tutuklama, alıkoyma, salmama, zaptetme, tutma) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * tutukluların konulduğu cezaevi, mahkûm edilenlerin kaldığı yer, cezaevi, mahpushane

haploid : gre. * haploos (tek, tekil, tekli) (ha (tek) + ploos (kat, katlanmış) ) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) * tek kromozom setli hücre, haploit (diploitin zıttı (insanda 23 kromozom çifti yani toplam 46 kromozom bulunmakta olup, bu kromozom yapısı haploid değil diploiddir.) )

haploloji : gre. * haploos (tek, tekil, tekli) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * sözcüğün orta hecesinde bulunan vurgusuz ünlülerin düşmesi olayı, orta hece yutumu (örneğin “omuzun”un “omzun”)

haplostemon : gre. * haploos (tek, tekil, tekli) + stemon (çözgü, çözgü ipliği, iplik, dik duran ip, dokuma tezgahındaki dik ip; çubuk, filament, erkek organ, erkeklik organı, stamen) * (bir çiçek) erkek organları (stamenleri) tek bir halka (dizi) oluşturan ve sayıca taç yaprakların (petallerin) sayısına eşit olan, tek erkek organ halkalı, haplostemon

haplotip : gre. * haploos (tek, tekil, tekli) + typos (iz, işaret, damga, biçim, şekil, kalıp, baskı, model, tip) * bir bireyin tek bir kromozom setinde birlikte aktarılan DNA dizisi kombinasyonu, tekli kromozom yapısı tipi, çiftli olmayan kromozom yapısı tipi

hapşırmak : tür. * hapş (ses yansımalı onomatopeik kelime) + ır (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * burun içinin uyarılması sonucu ani, refleksif ve sesli şekilde ağız ve burundan hava çıkarma eylemi

hapt etmek : tür. * hapt (onomatopeik kelime) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) * bir tartışmada karşısındakini susturmak veya yanıt veremez bir duruma getirmek anlamındaki hapt etmek ve bir tartışmada yanıt veremeyecek duruma düşmek

haptik : gre. * haptesthai, haptein (kavramak, hissetmek, algılamak, dokunmak, temas etmek, bağlamak, tutturmak) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * dokunma duyusu ile ilgili, dokunsal geri bildirim ile ilgili, dokunsal algıyla ilgili

haptofobi : gre. * haptein (kavramak, hissetmek, algılamak, dokunmak, temas etmek, bağlamak, tutturmak), haphe, hapto (dokunuş, temas) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * dokunulma korkusu

haptoglobin : gre., lat. * haptein (kavramak, hissetmek, algılamak, dokunmak, temas etmek, bağlamak, tutturmak), haphe, hapto (dokunuş, temas) + globus (küre, top) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * serbest hemoglobini bağlayarak onu taşıyan ve böbrekleri koruyan, hemolitik anemileri tespit etmek, değerlendirmek ve diğer sebeplere baglı anemilerden ayırt etmek için kullanılan ve karaciğerde sentezlenen bir plazma proteini

har : ara. * har (sıcaklık, ateş) * sıcaklık, ateş

har : far. * har (eşek) * atgillerden (Equidae), attan küçük, irice başlı, uzun kulaklı, yük ve binek hayvanı

hara : tür. * hara (geniş düzlük, açık arazi) * hayvancılıkta kullanılan geniş, açık ve çalılıksız otlak veya düzlük arazi, geniş mera alanı

harab : ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak) * yıkık, yıkılmış, mahvolmuş, viran, perişan

harabat : ara. * harab (yıkık, yıkılmış, mahvolmuş, viran, perişan) + at (çoğul eki) * yıkılmış yerler, yıkıntılar, harabeler, viraneler; (Divan Edebiyatı’nda) içkili eğlence yeri, içkievi, meyhane

harabati : ara * harab (yıkık, yıkılmış, mahvolmuş, viran, perişan) + at (çoğul eki) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dünya değerlerine, maddi şeylere önem vermediği için üstüne başına özen göstermeyen, dağınık (kimse); zamanını içkievinde geçiren (kimse)

harabe : ara. * harab (yıkık, yıkılmış, mahvolmuş, viran, perişan) + e (yer, isim veya durum eki) * eski çağlardan kalmış kent veya yapı kalıntısı; yıkılan bir yapıdan arta kalan şey veya yıkılmaya yüz tutmuş yapı, yıkıntı

harabiyet : ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak), harab (yıkık, yıkılmış, mahvolmuş, viran, perişan) + iyet (isim yapım ve durum eki) * harap olma, yıkılma; yıkılış

harac : ara. * haraca (daralmak, sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak; çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek) * zorlama; eskiden müslüman olmayan vatandaşlardan alınan verginin ismi

haraç : gre., ara. * horigia (olağan dışı kamu giderlerini karşılamak için salınan vergi; genelde kamu gideri, masraf) (gre.); harac (darlık, zorluk, sıkıntı; ödeme, vergi) (ara.) * bir kimseden veya bir yerden zorla, zorbalıkla alınan para; Osmanlı döneminde, genel olarak, toprak sahiplerinden devletçe alınan vergi

harakiri : jap. * hara (göbek, karın) + kiri (kesme) * Japon kültüründe, onurunu korumak veya sevilen birinin ölümü durumunda başvurulan, karnını bıçakla yatay olarak deşerek kendini öldürme biçimi

harala gürele : tür. * haral, harıl (nefes nefese yürüme sesi (onomatopeik kelime) ) + a (-a doğru, yönelim; durum eki) + gürel (gürültü bağlamında onomatopeik kelime) + (-a doğru, yönelim; durum eki) * çok telaşlı bir biçimde, telaş içinde, bin bir telaşla

haram : ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak, dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer vermek) * yasak, tabu, yapılmaması gereken, dokunulması yasak olan; zararlı olan; Kur’an’da yapılmaması istenen; zararlı (harm (zarar, zarar vermek), harmful (zararlı) (ing.) )

harami : ara. * haram (yasak, tabu, yapılmaması gereken, dokunulması yasak olan; zararlı olan; Kur’an’da yapılmaması istenen) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * zarar veren, zararlı; yol kesen kimse, haydut

haramzade : ara., far. * haram (yasak, tabu, yapılmaması gereken, dokunulması yasak olan; zararlı olan; Kur’an’da yapılmaması istenen) + zade (-den doğmuş, evlat, oğul, kız, soyundan) (far.) * nikahsız birleşmelerden doğan çocuk, piç; haram yiyen (kimse)

harap : ara. * hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak) * yıkık, yıkılmış, mahvolmuş, viran, perişan

harar : ara. * girar (çuval) * çok büyük çuval

harare : şon., ara. * harara (sıcak olmak, ısınmak, yanmak) * sıcak yer, sıcak su kaynağı; Zimbabve'nin başkenti

hararet : ara. * harr (sıcak), harara (sıcak olmak, ısınmak, yanmak) + et (durum eki) * ısı; sıcaklık

haraşo : rus. * horoşo (iyi; güzel) * bir tür yün örgüsü; Rus kadını

haraza : tür. * haraz (kırık, parçalı, pürüzlü) * kavga, gürültü, karışıklık; öfke, sinir; sığırın öd kesesinden çıkan ve sarılığı iyileştirdiğine inanılan taş

harbi : ara. * harb (savaş, çatışma, muharebe) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * harple ilgili, savaşçı, savaşkan, mücadeleci, asker; ateşli silahların içini temizlemekte kullanılan demir çubuk; doğru, yalansız, hilesiz, mert, temiz, güvenilir (kişi, söz, nesne)

harbiye : ara. * harb (savaş, çatışma, muharebe) + iye (yer ve durum eki) * savaş işleri; savaşla ilgili yer, askeri okul veya eğitim kurumu; orduya ait alan veya kurum

harcamak : ara., tür. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak, sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), harc (çıkma, gider, ödeme, harcanan para, masraf, resmi işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi; yapı işlerinde taş, tuğla veya benzeri malzemeleri birbirine bağlamak ya da yüzeyleri kaplamak için kullanılan kum, çimento, kireç ve su gibi maddelerin karışımı, karışım, yapı malzemesi) (ara.) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * bir iş yaptırmak veya bir şey satın almak için parayı elden çıkarmak, mal veya hizmet karşılığında para ödemek, para sarfetmek

harcıalem : ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak, sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), harc (çıkma, gider, ödeme, harcanan para, masraf, resmi işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi; yapı işlerinde taş, tuğla veya benzeri malzemeleri birbirine bağlamak ya da yüzeyleri kaplamak için kullanılan kum, çimento, kireç ve su gibi maddelerin karışımı, karışım, yapı malzemesi) + i (tamlama eki) + alem (dünya) * herkesin alabileceği, kullanabileceği, yapabileceği, sıradan; hiçbir ayırt edici, farklı özelliği bulunmayan, yeniliği olmayan, sıradan, basmakalıp

harcırah : ara., far. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak, sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), harc (çıkma, gider, ödeme, harcanan para, masraf, resmi işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi; yapı işlerinde taş, tuğla veya benzeri malzemeleri birbirine bağlamak ya da yüzeyleri kaplamak için kullanılan kum, çimento, kireç ve su gibi maddelerin karışımı, karışım, yapı malzemesi) + i (tamlama eki) (ara) + rah (yol) (far.) * görevle bir yere gönderilen kimseye yol masraflarına karşılık verilen para, yolluk, yol parası

harç : ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak, sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), harc (çıkma, gider, ödeme, harcanan para, masraf, resmi işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi; yapı işlerinde taş, tuğla veya benzeri malzemeleri birbirine bağlamak ya da yüzeyleri kaplamak için kullanılan kum, çimento, kireç ve su gibi maddelerin karışımı, karışım, yapı malzemesi) * çıkma, gider, ödeme, harcanan para, masraf, resmi işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi; yapı işlerinde taş, tuğla veya benzeri malzemeleri birbirine bağlamak ya da yüzeyleri kaplamak için kullanılan kum, çimento, kireç ve su gibi maddelerin karışımı, karışım, yapı malzemesi

harçlık : ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak, sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), harc (çıkma, gider, ödeme, harcanan para, masraf, resmi işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi; yapı işlerinde taş, tuğla veya benzeri malzemeleri birbirine bağlamak ya da yüzeyleri kaplamak için kullanılan kum, çimento, kireç ve su gibi maddelerin karışımı, karışım, yapı malzemesi) + lık (isim yapım eki) * küçük miktarda harcamalar için ayrılan para

hard : ara. * harada (kızmak, öfkelenmek, hiddetlenmek, gazaplanmak, sertleşmek, katılaşmak, zorlamak) * hiddet, şiddet, ölümcül durum, kızgınlık, sertlik, katılık

hardal : gre., ara. * khardon (khard (acı, yakıcı tat) + on (isim yapım eki) (gre.); hardal (ara.) * turpgillerden, gövdesi tüycüklü, boyu bir buçuk metreyi bulabilen, almaşık yapraklı, sarı çiçekler açan, içinde kara tohumlar bulunan meyvesi kısa keçiboynuzu biçiminde, deriyi yakıcı özelliği bulunan ve acı bir tadı olan tohumu hekimlikte kullanılan bir bitki ve bu bitkinin tohumunun toz durumuna getirilmiş hali veya bu tozun sirkeyle karıştırılarak yapılmış macunu

hardaliye : gre., ara. * khardon (khard (acı, yakıcı tat) + on (isim yapım eki) (gre.); hardal (ara.) + iye (isim yapım eki) * Kırklareli ve çevresinde papazkarası cinsi olgunlaşmış yaş üzüm, vişne ve ayva yaprağı, kırılmış siyah hardal tohumundan yapılan alkolsüz bir içecek türü

hardan : ara. * harada (kızmak, öfkelenmek, hiddetlenmek, gazaplanmak, sertleşmek, katılaşmak, zorlamak) * kızgın, öfkeli, hiddetli, gadaplı

hardcopy : ing., gre. * hard (sert, katı) (ing.) + copiare (çoğaltmak, artırmak, bolca sağlamak), copia (bolluk, çokluk, yeterlilik, çoğaltma) (lat.) * dijital olmayan biçimde fiziksel olarak üretilmiş ve elle tutulabilir basılı belge, bir yazının veya görselin kağıda basılmış hali

hardware : ing. * hard (sert, katı) + ware (mal, eşya) * bilgisayar ve makinelerde kullanılan fiziksel parçalar; dayanıklı, somut malzeme veya donanım

hardy teoremi : ing., gre., tür. * Hardy (İngiliz matematikçi Godfrey Harold Hardy’nin soyadından) (ing.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * analizde ve sayı kuramında çeşitli şekilleri bulunan, özellikle Hardy-Littlewood eşitsizlikleri ve Hardy’nin fonksiyonlara dair sonuçlarını kapsayan teorem veya teoremler bütünü

hardy-littlewood eşitsizlikleri : ing. * Godfrey Harold Hardy (İngiliz matematikçi Godfrey Harold Hardy’nin soyadından) + John Edensor Littlewood (İngiliz matematikçi John Edensor Littlewood’un soyadından) + eşitsizlik (denksizlik, değer olarak aynı seviyede olmama) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki) * analiz ve sayı kuramında, özellikle integraller ve serilerle ilgili önemli sınırlandırmalar ve tahminler sunan matematiksel eşitsizlikler dizisi

hare : far. * hara (dalgalı çizgi, eğri büğrü olan; mermer; mermer gibi dalgalı ipek kumaş) * bazı nesnelerde, canlılarda, göz ve benzeri şeylerde görünen parlak çizgiler; üzerinde dalgalı çizgiler bulunan kumaş

hare krişna : san. * hare (efendim, rabbim; illüzyonu gideren) + krishna (siyah, kara, karanlık) * on altı kelimeden oluşan bir Vaişnava mantrası, Maha-mantra

harekat : ara. * haraka (hareket etmek, yer değiştirmek, kımıldamak, devinmek; yarmak, yırtmak) + at (isim yapım eki) * hareket etme, yer değiştirme, kımıldama, kıpırdama; askeri operasyon

hareke : ara. * haraka (hareket etmek, yer değiştirmek, kımıldamak, devinmek; yarmak, yırtmak) (harflerin seslendirilmesini değiştirmesinden) * Arap alfabesindeki ünsüz harflere ünlü özelliği kazandırmak için kullanılan ek işaretlerin genel ismi

hareket : ara. * haraka (hareket etmek, yer değiştirmek, kımıldamak, devinmek; yarmak, yırtmak) + et (isim yapım eki) * kımıldama, kıpırdama, yer değiştirme (chariot (araba), car (araba), char (tank, araba, araç) (fra.) )

hareki : ara. * haraka (hareket etmek, yer değiştirmek, kımıldamak, devinmek; yarmak, yırtmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hareket durumunda, devinim durumunda olan, devinimsel

harem : ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak, dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer vermek), mahrum (yasaklanmış, engellenmiş) * mahrem, korunan yer; erkeklerin girmesi yasak olan kadınlara ayrılmış özel alan; Osmanlı saraylarında padişahın ailesinin yaşadığı bölüm

hares : ara. * harasa (korumak, gözetmek, bekçilik yapmak), haris (bekçi, muhafız, koruyucu) * bekçiler, muhafızlar, koruyucular

harese : ara. * haris (hırslı) * devenin çok sevdiği dikenli bir bitki (yerken ağzı kanayan deve, kanın tadının hoşuna gitmesi nedeniyle yedikçe kanar, kanadıkça yer ve müdahale edilmezse ölebilir.)

harezmi : far. * harizmi (Harizm’li) * matematik, coğrafya, astronomi ve tarih alanlarında çalışma yapmış Harizm’li (İran) bilim insanı El Harezmi'nin ismi (bir sürecin akış diyagramı anlamına gelen “algoritma” kelimesinin kökenidir.)

harf : ara. * harf (kıyı, kenar, uç, sınır, sınır hattı) * yazı sisteminde anlam taşıyan en küçük birim; alfabenin her bir işareti, ses sembolü; ucundan kıyısından, gönülsüz

harfendaz : ara., far. * harf (kıyı, kenar, uç, sınır, çizgi, sınır hattı; kelimeleri oluşturan karakterlerden her biri) (ara.) + andaz (atan, savuran, fırlatan; yerleştiren) (far.) * harfleri yerleştiren veya dizen kimse; matbaacılıkta dizgi yapan kişi, harf dizicisi; onur kırıcı söz söyleyen

harfiyen : ara. * harf (kıyı, kenar, uç, sınır, çizgi, sınır hattı; kelimeleri oluşturan karakterlerden her biri) (ara.) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait) + en (gibi, olarak) * hiçbir değişiklik yapmadan, olduğu gibi, eksiksiz, noksansız, tastamam, harfi harfine

hargeisa : som. * hargesia (su başındaki kamp, nehir kenarındaki konak yeri) (har (su kaynağı, nehir) + geisa (yayla, kamp, konak yeri) ) * Somali'nin kuzeybatısında, Somaliland bölgesinin başkenti;

harharyas : gre. * karkharos (keskin, sivri) + rhis, rhis, rhinos (burun, gaga, hortum) * keskin burunlu köpekbalığı; harharyasgillerden, boyu 2 metreyi bulan tehlikeli bir köpek balığı cinsi (carcharhinus lamia) (lat.)

harıl harıl : tür. * harıl (nefes nefese yürüme sesini yansıtan onomatopeik kelime) + harıl * hiç ara vermeksizin, aralıksız bir biçimde, var gücüyle, durup dinlenmeksizin, durmadan, sürekli

harib : ara. * haraba (kaçmak, firar etmek, hızlıca uzaklaşmak, kurtulmak), harab (kaçış, firar, hızla uzaklaşma, kaçma) * kaçan, firar eden, hızla uzaklaşan

haricen : ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkmak), haric (dış, dışarıda) + en (zarf eki; olarak) * dışarıdan, dıştan

harici : ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkmak), haric (dış, dışarıda) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dış, dışarıda olan

haricinde : ara., tür. * haric (dış, dışarıda) + in (ek) + de (yer ve durum eki) * dışında, dışarısında

hariciye : ara. * haric (dış, dışarıda, dışında) + iye (yer ve durum eki) * bir devletin öteki devletlerle olan işleri, ilişkileri, dışişleri; ameliyat gerektiren veya vücudun dışıyla ilgili hastalıklarla ilgilenen hekimlik dalı

hariç : ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkmak) * dış, dışarıda, dışında, dışarısında

harid : ara. * harada (kızmak, öfkelenmek, hiddetlenmek, gazaplanmak, sertleşmek, katılaşmak, zorlamak) * kızgın, öfkeli, hidetli, gazaplı, sert, katı

harik : ara. * haraka (yakmak, ateşe vermek, kavurmak; yırtmak, yarmak, delmek) * yangın, ateş; yakıcı; yaran, yırtan, delen (harrow, Harke (tırmık) (ing., alm.) )

harika : ara. * haraka (yakmak, ateşe vermek, kavurmak; yırtmak, yarmak, delmek) * yaratılışın ve olanakların üstünde olan nitelikleriyle insanda hayranlık uyandıran (şey); olağanüstü güzellikte olan, çok güzel (şey); ateşli olan

harikulade : ara. * harik (yangın, ateş; yakıcı; yaran, yırtan, delen) + el (ön ek, artikel) + ade (alışılagelen, alışılmış, adet olduğu üzere, olağan) * eşi benzeri bulunmayan, bir benzeri olmayan, olağanüstü

harim : ara. * haram (yasak, menedilmiş; zararlı; hürmet duyulan) * kutsal tutulan yer, yabancının girmesi yasak olan yer

harir : ara. * harra (latif olmak, incelmek, yumuşak olmak, akmak, serbestçe hareket etmek; sıcak olmak, ısınmak, yanmak) * yanan, yanar; ipek

haris : ara. * hırs (yoğun, güçlü ve aşırı arzu, tamah, şiddetli arzu, aşırı istek (çoğunlukla mal, makam veya başarıya yönelik olarak) * şiddetli arzu duyan, aşırı isteği olan, hırslı

hariş : ara. * harş (aşındırmak) * kalın, engebeli, tahriş edden, aşındıran (harsh (kaba, haşin, sert) (ing.) )

harita : gre. * hartis (kağıt, rulo halinde evrak, pafta) * yeryüzünün veya bir parçasının coğrafya, tarih, dil, nüfus, doğa vb. olgularının dağılımını, durumunu vb. göstermek üzere, belli bir orana, ölçeğe göre küçültülerek kuşbakışı görünüşüyle düzlem üzerine çizilmiş biçimi, bir tür plan (card, carte, Karte (kart) (ing., fra., alm.) )

hark : ara. * haraka (yakmak, tutuşturmak, ateşe vermek) * yakma, yanma, yangın, ateş

hark : ara. * hark, haraka (yarmak, yırtmak, delmek; su akan yarık) * yarma, yırtme, delme; tahrik (delme, yarma işi); su yolu; bahçede veya tarlada içine fide veya fidan dikmek için, yüzeysel olarak ve uzunlamasına kazılan çukur; yol ve tarla kenarlarına açılan hendek (harrow, rake (tırmık) (ing.), houe (çapa, tırmık) (fra.), Harke (tırmık) (alm.) )

harkıt : tür. * karımak (yaşlanmak), karı (ihtiyar) + kıt (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * eski, çürük, yıkık, bozuk, kırık, eğri büğrü; çirkin, umacı; damlarda dolaşan ve bacadan torba sarkıtması ile bilinen çocukları korkutmak için ismi kullanılan yaratık

harlamak : ara. * harra (ateş yakmak; yanmak; ateş, sıcaklık, ısı) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * (ateş için) daha canlı bir duruma gelerek yanmak, harlı bir biçimde yanmak, güçlenmek

harman : far., ara. * harm (savmak, savurma, salmak) (far.) + an (-cı,.yapan, eden eki) (ara) * savurma, ekini kepeğinden ayırmak için savurma, salma (hormon, hormone, Hormon (harekete geçiren, devindiren, sevk eden, savuran, salan, salgılayan; iç salgı, vücut içinde savrulan salınan atılan kimyasal maddeler, hormon) (gre., ing., fra., alm.) )

harmancık : far., tür. * harman (savurma, ekini kepeğinden ayırmak için savurma, salma) (far., ara.) + cık (küçültme eki) (tür.) * Bursa'nın bir ilçesi

harmandalı : far., tür. * harman (savurma, ekini kepeğinden ayırmak için savurma, salma) (far., ara.) + dal (ağacın gövdesindeki uzantılardan her biri; soy, nesil, filiz (mecazi) ) + ı (iyelik eki) (tür.) * Türkiye’nin Ege Bölgesi’ne özgü, yalnız erkekler tarafından ve yiğitçe, kabadayıca oynanan bir zeybek oyunu

harmaniye : far., ara. * harman + iye (durum eki) * bütün vücudu örten, kolsuz ve kimileri kukuletalı bir çeşit üst giysisi

harmomegati : gre. * harmos (birleşme, eklem, bağlantı) + mega, megas (büyük, ulu, yüce, uzun) + eia (isim yapım ve durum eki) * polen tanelerinin su kaybettiğinde (kuruduğunda) büzülmesini, hacim küçülmesini ve zarar görmeden katlanmasını sağlayan uyum mekanizması (palinoloji terimi)

harmoni : gre. * harmonia (birleşme, uyum, anlaşma, uygunluk, düzen) (harmos, harmon (eklem, birleşme yeri) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * türlü sesler arasında sağlanan, kulağa hoş gelen uyum; konusu, birlikte çıkan sesleri uyuşturmak olan müzik dizgesi; şiirde dizeyi, düzyazıda cümleyi oluşturan sözcüklerin sıralanışından, birbiriyle bağıntısından doğan ve kulağa hoş gelen sessel düzen

harmonia : gre. * harmonia (birleşme, uyum, anlaşma, uygunluk, düzen) (harmos, harmon (eklem, birleşme yeri) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * Yunan mitolojisinde çift soylu karakter olan uyum tanrıçası (ilk efsanede Afrodit ve Ares'in, ikincisindeyse Zeus ve Elektra'nın kızıdır.)

harmonik : gre. * harmonia (birleşme, uyum, anlaşma, uygunluk, düzen) (harmos, harmon (eklem, birleşme yeri) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * uyumlu, ahenkli

harmonik dizi : gre., tür. * harmonia (birleşme, uyum, anlaşma, uygunluk, düzen) (harmos, harmon (eklem, birleşme yeri) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + diz (sıralamak, düzenlemek, hizalamak) + i (tür.) * özellikle hız, oran ve yoğunluk gibi büyüklüklerin ortalamasını hesaplarken kullanılan, değerlerin terslerinin aritmetik ortalamasının tersi alınarak bulunan ve küçük değerleri daha fazla ağırlıklandıran matematiksel bir ortalama türü; bir aritmetik dizinin terimlerinin çarpıma göre terslerinin oluşturduğu dizi

harmonik ortalama : gre., tür. * harmonia (birleşme, uyum, anlaşma, uygunluk, düzen) (harmos, harmon (eklem, birleşme yeri) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + orta + la + ma (tür.) * pozitif a, b sayıları için 1/m = 1/2(1/a + 1/b) eşitliğini sağlayan sayı, yani tersi, a ve b’nin terslerinin aritmetik ortalaması olan 2ab/(a+b) sayısı; sıfırdan farklı a1, a2 ,..., an sayıları için a = [1/a1 + 1/a2 + ... + 1/an] olmak üzere n/a sayısı.

harmonyum : gre., lat. * harmos, harmon, (eklem, birleşme yeri, birleşme, bir araya gelme, anlaşma, uyum) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * ayakla yönetilen iki körükle bir depoya doldurulan havanın, parmakların tuşlara dokunmasıyla boşalarak lamlarda titreşimler yapması sonucu sesler çıkaran bir çalgı, küçük org, armonyum

harname : far. * har (eşek) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (nam (isim) + e (-a, ile ilgili, hitaben) ) * eşeğe hitaben yazı, eşekname; toplumun kötü yönlerini hicvetmek üzere şair Şeyhi tarafından yazılmış 126 beyitlik mesnevi

harnup : ibr. * harrub, harnub (kerubim, kerub (İncil’de Tanrı'ya hizmet eden kanatlı melek, keruv) (ke (gibi) + rub, rubim (çocuk) ) (İncil’de, Keruvların tekerlek gibi kavisli şekille tasvir edilmelerine dayanmaktadır.) * baklagiller (fabaceae) familyasına ait, Akdeniz ikliminde yetişen, sert kabuklu, koyu kahverengi ve tatlı baklaları hem doğrudan tüketilen hem de pekmez yapımında kullanılan, halk arasında keçiboynuzu olarak da bilinen herdem yeşil bir ağaç türü ve bu ağacın meyvesi, keçiboynuzu, harub

harp : ara. * haraba (savaşmak, çatışmak, muharebe etmek), muharebe (harb, savaş, çatışma) * savaş, çatışma, mücadele

harpacticoida : gre., lat. * harpaktikos (yakalamaya, ele geçirmeye yatkın) (harpazein (kapmak, yakalamak, ele geçirmek, zorla almak), harpaktes (kapan, yağmalayan, ele geçiren, zorla alan) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) + a (isim yapım ve çoğul eki) (lat.) * Copepoda (kürekayaklılar) sınıfına bağlı, çoğunlukla denizlerin ve tatlı suların dip kısımlarında (sediment, kum veya yosun aralarında) yaşayan mikroskobik boyutlu kopepodları kapsayan bir kabuklu (Crustacea) hayvan takımı

harput : erm. * har (taş) + put (kale) * Elazığ'da bulunan antik bir şehir; eski ismi Carcathiocerta (carcath (şehir) + certa (kale) )

harr : ara. * harra (ateş yakmak; yanmak; ateş, sıcaklık, ısı) * sıcak, hararet, sıcaklık; sıcak, hararetli, kızgın, çok sıcak, yakıcı

harr : ara. * harra (düşmek, devrilmek, serbest bırakmak; araştırmak, aramak) * düşme, devrilme, yüksekten aşağı düşme, hurur; araştırma, arama

harr : ara. * harra (kaçmak, firar etmek, korkuyla uzaklaşmak) * kaçan, firar eden, korkak; yarmak

harran : süm, aka., ara., far. * haranu (seyahat, kervan) (süm., aka.); harr (hararet, sıcaklık, sıcak) + an (isim yapım eki) (ara.); har (eşek) + an (çoğul eki) (far.) * Şanlıurfa'nın bir ilçesi; Türk musikisinde, karar perdesi genellikle rast veya neva olan, hicaz ve kürdi dizileriyle zenginleştirilen, iniş çıkışları belirgin, melankolik ve akıcı seyirli, tasavvuf ve duygusal eserlerde tercih edilen bir makam

harrangürra : tür. * harran (gür ses, bağırış anlamında ünlem) + gürra (yüksek sesle, bağıra çağıra) * bağırarak konuşma biçimi; yüksek sesle, haşin ve dağınık konuşma tarzı; kargaşa içindeki gürültülü söylem; gürültüyle ve özensiz bir biçimde, karışıklık ve düzensizlik içinde

harras : ara. * harrasa (gözetlemek, dikkat etmek, korumak), muharras (gözetlenen, dikkatle korunan, uyanık) * gözcü, koruyucu; yalancı, hilekar

harras : ara. * hars (tohum, ekin; tohum ekmek) * ekinci, ziraatçi, çiftçi

harrik : ara. * harake (kımıldamak, hareket etmek, kıpırdamak, devinmek) * yürü, anca gidersin, kımılda, depreş, oyna, hareket et

harrup : tür. * har (içmek eylemini çağrıştıran ses yansımalı kök) + rup (fiilimsileşmiş veya taklit unsuru taşıyan son ek) * bir yudumda veya hızla içmek, içileni şıp diye yutmak anlamında ses taklidi fiil; güçlü bir içme eylemi

hars : ara. * harasa (toprağı altüst edip ekime hazırlamak ve mahsul elde etmek, toprağı sürmek, ekin ekmek, tarım yapmak) * ekin, tohum

harshad sayısı : san. * harşa (sevinç) + da (veren) (san.) + sayı (nicelik, miktar, rakamla ifade edilen değer) + sı (iyelik eki) (tür.) * Kanadalı-Amerikalı matematikçi Ivan Morton Niven tarafından yaygınlaştırılmış kavram; rakamlarının toplamına tam olarak bölünebilen sayı (1729 ... 1+7+2+9 = 19 ... 1729/19 = 91)

harta : gre. * harta (geniş, yayvan, kaba hatlı; kontrolsüz hareket eden yapı) * görgüsüzce, hoyratça, saygısız ve kaba sab davranan, sıra saygı bilmez davranışlarda bulunan, nerede nasıl davranacağını bilmeyen, hırbo, terbiyesiz ("hartası hurtası olmamak" deyiminde geçer.)

hartle-hawking durumu : ing., tür. * Hartle (Amerikalı fizikçi James B. Hartle'ın soyadı) + Hawking (İngiliz fizikçi Stephen Hawking'in soyadı) (ing.) + durum (hal, vaziyet) + u (iyelik eki) (tür.) * kuantum kozmolojisinde evrenin başlangıç koşullarını açıklamak için önerilen, evrenin bir başlangıç anı olmadığını ve zamanın başlangıçta uzay gibi davrandığını savunan, "sınır-yok" (no-boundary) önerisiyle ilişkili olan teorik bir fizik önerisi, kuantum durum

hartuç : lat., fra. * charta (kağıt, yazı levhası, belge, doküman, papirüs yaprağı, yazı levhası, kart) (lat.); cartouche (cephane kapsülü; yazıt çerçevesi) (fra.) * silahlarda kullanılan mermi kovanı; Antik Mısır yazıtlarında hükümdar adlarını çevreleyen oval şekilli çerçeve; mimaride ve sanat eserlerinde kullanılan süslemeli yazı alanı; nargile şişesini temizlemekte kullanılan bir çeşit fırça; kartuş

hartum : ara. * hurtum (hortum; burun, çıkıntı) * Nil nehirlerinin birleştiği yerde, çıkıntılı kara parçası anlamında verilmiş yer ismi; Sudan'ın başkenti

harun : mıs., ibr. * aharw savaşan aslan) (aha (savaşmak, dövüşmek) + rw (aslan) ) (mıs.); aharon (ibr.); harun (ara.) * dağ aslanı; güç, cesaret, kararlılık; dağlık, yüksek dağ; dağ adamı; Hz. Musa'nın kardeşi

harup : ibr. * harrub, harnub (kerubim, kerub (İncil’de Tanrı'ya hizmet eden kanatlı melek, keruv) (ke (gibi) + rub, rubim (çocuk) ) (İncil’de, Keruvların tekerlek gibi kavisli şekille tasvir edilmelerine dayanmaktadır.) * baklagiller (fabaceae) familyasına ait, Akdeniz ikliminde yetişen, sert kabuklu, koyu kahverengi ve tatlı baklaları hem doğrudan tüketilen hem de pekmez yapımında kullanılan, halk arasında keçiboynuzu olarak da bilinen herdem yeşil bir ağaç türü ve bu ağacın meyvesi, keçiboynuzu, harub

harur : ara. * harra (ateş yakmak; yanmak; ateş, sıcaklık, ısı) * sıcaklık, ısı, hararet; Güneşin kızgınlığı; gece esen sıcak rüzgar

harur : ara. * harra (düşmek, devrilmek, serbest bırakmak, salmak) * yüksekten düşme, derilme

harut : ave. * haurvatat (bütünlük, sağlık, afiyet) (ave.); harut (ara.) * İslam mitolojisinde büyü ile sınanan ve Babil’e indirilen iki melekten (Harut ve Marut) biri olarak anılan varlık

harv : ara. * hara (koşmak, hızla gitmek, acele etmek) * koşu, hızlı hareket, aceleci hareket

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...