27 Eylül 2026 Pazar

ağır bar - akuple

ağır bar : tür. * ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) + bar (güneydoğu Anadolu tarzı dans) * Kars dolaylarında, davul zurna, saz veya armonik, kırnata (klarnet) eşliğinde, 10-20 kişi tarafından oynanan sıra oyunu (diğerleri Alaca Bar (kadınlı erkekli oynanır), Hançer Barı, Hoşbilezik, Tanzara ve Temur Ağa

ağır sanayi : tür., ara. * ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) (tür.) + sanayi (yapılmış iş, üretim, zanaat; hammaddelerin, fabrikalar, atölyeler ve endüstriyel üretim alanlarında işlenerek ekonomik değeri olan ürünlere dönüştürüldüğü üretim ve imalat faaliyetlerinin tümü, üretim, endüstri) (sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) + i (ile ilgili, -a ait) ) (ara.) * makine, metal, demir-çelik, enerji, gemi yapımı gibi büyük miktarda ham madde ve sermaye gerektiren üretim kollarının bütünü

ağır semai : tür., ara. * ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) (tür.) + semai (dinleti), semia, sema (duymak, işitmek, dinlemek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Türk musikisinde, klasik fasılda yer alan sözlü, din dışı eserlerin büyüklerinden olan, fasıl içinde bestelerle yürük semai arasında icra edilen bir form

ağır siklet : tür., ara. * ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) (tür.) + sakala (ağır gelmek, ağır olmak), siklet (ölçü, ağırlık) (sikl (ağırlık, yük) + et (isim yapım eki) ) (ara.) * boks, güreş gibi sporlarda en yüksek veya yüksek ağırlık sınıfı; mecazen güçlü, iri yapılı kimse

ağır vasıta : tür., ara. * ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) (tür.) + vasıta (araç, taşıt) (ara.) * yük ve yolcu taşımacılığında kullanılan, ağırlığı ve taşıma kapasitesi yüksek motorlu taşıtların genel adı

ağır yallı : tür. * ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) + yal (ritim, adım, tempo) + lı (ile, birlikte, beraber) * yavaş, ritimli ve ağır adımlarla oynanan dans veya yürüyüş tarzı; Azerbaycan halk kültüründe yer alan Kars yöresinde de oynanan mitolojik bir sıra oyunu; ağır ritim eşliğinde ağır hareketler ile oynanan yallı

ağır zeybek : tür., ara. * ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) (tür.) + zibak (civa; Mısır halk destanlarında bir kahraman; ele avuca sığmayan kişi (mecazi) ) (ara.) * ağır ritim eşliğinde ağır hareketler ile oynanan zeybek

ağırbaşlı : tür. * ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + lı (sahibi, ile, birlikte) * tutum ve davranışları ölçülü, topluluk içinde davranmasını bilen, olgun kimse

ağırkanlı : tür. * ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) + kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + lı (ile, birlikte, beraber) * temkinli, duygularını hemen açığa vurmayan, kolay öfkelenmeyen kimse

ağırlamak : tür. * ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) + la (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * bir konuğu veya konuğa gelen kimseyi karşılayıp onunla ilgilenmek, konuk etmek; bir kimseyi bulunduğu yerde kabul etmek; hürmet göstermek, izzet ve ikram etmek, konuk etmek

ağırlaşmak : tür. * ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) + laş (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ağır hale gelmek, ağırlığı artmak; daha ağır bir duruma gelmek; işler, koşullar veya durum güçleşmek, ciddileşmek, yavaşlamak

ağırlık : tür. * ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) + lık (isim yapım ve durum eki) * bir cisme, konumunda etki eden çekim kuvveti (kg)

ağırlık merkezi : tür. * ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) + lık (durum eki) + merkez (orta nokta, odak) (rekz (saplayıp baskılayıp sabit kılmak, dikmek) ) + i (iyelik eki) * bir cisme etki eden kütleçekim kuvvetleri bileşkesinin uygulandığı kuramsal nokta

ağırlıklı : tür. * ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) + lık (durum eki) + lı (ile, birlikte) ) * bir değerlendirmede, herhangi bir konuya olağanın üzerinde önem vermek, anlam yüklemek ve etkisini belli bir oranda artırmak

ağırlıklı ortalama : tür. * ağırlıklı (miktar veya önem derecesine göre) (ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) + lık (durum eki) + lı (ile, birlikte) ) + ortalama (tüm değerlerin toplamının değer sayısına bölünmesiyle bulunan değer) (orta (merkez, ikiye eşit bölünme noktası, iki tarafa eşit mesafede olan konum) (or (kesmek) + ta (yeri, -de) + la (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) ) * bir sayısal dizideki her bir değerin, kendisiyle ilintili belirli bir kriter (ağırlık değeri) ile çarpılması sonrasında oluşan değerlerin toplamının kriterler toplamına bölünmesiyle elde edilen ortalama

ağırsamak : tür. * ağır (yoğun kütleli, yük olarak zorlayıcı; yavaş, zor) + sa (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * birine karşı soğuk davranarak sıkıntı verdiğini anlatmak; bir işi yavaş yapmak, önemsememek, ilgilenmemek; bir işi ağır bulmak, yük saymak, yüksünmek

ağırşak : tür., aram., sür. * ağır + sakil, şakul (ağır) * iplik eğirmeye yarayan iği ağırlaştırmak için alt ucuna takılan, tahta, kemik veya madenden yapılmış, ortası delik yarımküre biçimindeki ağırlık, yün eğirmede kullanılan sarkaç; yassı ve değirmi nesne

ağış : tür. * ağ (yükselmek, yukarıya çıkmak) + ış (isim yapım eki) * yerden yukarı yükseliş

ağıt : tür. * ağ, ığ, yığ (üzüntüden gözyaşı dökmek, ağlamak) + ıt (isim yapım eki) * ağlamak eylemi; ölen bir kimsenin ardından yazılan ezgi şiir

ağız : tür. * ağ (boşluk, giriş, açıklık) + ız, uz (ucu, sonu) * kafada burnun altında, çenenin üstünde bulunan ve girişi iki dudaktan oluşan konuşma, seslenme ve beslenme organı

ağız dalaşı : tür. * ağız (açıklık, boşluk, giriş) (ağ (boşluk, giriş, açıklık) + ız, uz (ucu, sonu) ) + dalaş (birbirine saldırma, kavga etme) (dala, tala (ısırmak, dişlemek) + ş (işteş fiil eki) ) + ı (iyelik eki) * iki veya daha çok kişinin birbirine sert, kırıcı veya sataşmalı sözler söyleyerek tartışması, sözlü kavga

ağız kuruluğu : tür. * ağız (açıklık, boşluk, giriş) (ağ (boşluk, giriş, açıklık) + ız, uz (ucu, sonu) ) + kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + luk (isim yapım ve durum eki) + u (iyelik eki) * ağızda tükürük azalması veya yetersizliği nedeniyle oluşan kuruluk durumu, kserostomi

ağızlık : tür. * ağız (açıklık, boşluk, giriş) + lık (araç, vasıta) * sigara içmekte kullanılan, bir ucuna sigara takılıp öteki ucundan nefes çekilen çubuk şeklindeki araç

ağızotu : tür. * ağız (açıklık, boşluk, giriş) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) * fişekte, mayında vb.de kullanılan, ateşlemeyi sağlayan parlayıcı madde

ağlama duvarı : tür., far. * ağ, ığ, yığ (üzüntüden gözyaşı dökmek) + la (bağlaç) + ma (isim yapım ki) (tür.) + duvar (sınırlayıcı, ayırıcı, engelleyici yapı, engel, yüksek yapı, perde, sed) (deya (kerpiç) + vare (yapı) ) (far.) + ı (iyelik eki) (tür.) * Kudüs’te yer alan ve Yahudilerin, önünde dua etmek, yas tutmak ve Kudüs’teki tapınaklarının yıkılışını anmak için ziyaret ettikleri ve kutsal saydıkları Batı Duvarı

ağlamak : tür. * ağ, ığ, yığ (üzüntüden gözyaşı dökmek) + la (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * üzüntü, sevinç, aşırı heyecanlanma nedeniyle sessizce, inleyerek, hıçkırarak, çığlık veya kahkaha atarak gözyaşı dökmek, gözlerinden yaş gelmek

ağlamaklı : tür. * ağ, ığ, yığ (üzüntüden gözyaşı dökmek) + lı (sıfat yapım eki) * ağlayacakmış gibi görünen, sesi veya yüzü ağlıyor izlenimi veren, üzgün ve duygulanmış bir görünüm taşıyan

ağlasun : gre. * sagalassos (sagalas (yarışmacı kız) + os (son ek) ) * Burdur’un bir ilçesi

ağlatı : tür. * ağ, ığ, yığ (üzüntüden gözyaşı dökmek) + la (bağlaç) + tı (isim yapım eki) * ağlama, ağlatma eylemi veya ağlamaya yol açan durum; acıklı, hüzün verici olay ya da anlatım; ölüm, kayıp, yas ve üzüntü üzerine yazılmış şiir veya edebi eser türü, ağıt, eleji

ağlı : tür. * ağu (zehir) + lu (ile ilgili, gibi, -a ait) * Kastamonu’nun bir ilçesi

ağma : tür. * ağmak (eğmek, eğilmek; aşağıya inmek, düşmek, yağmak) (ağ (eğmek, eğilmek, inmek, düşmek, yağmak) + mak (fiil mastar eki) ) * aşağıya inme, düşme, yağma; Güneş sistemine bağlı, belli bir yörüngesi olmayan, bu yüzden atmosferin üst katmanlarına girebilen ve burada bir ateş külçesine dönüşen küçük gökcismi, akanyıldız; yıldız, yıldız akması

ağmak : tür. * ağmak (eğmek, eğilmek; aşağıya inmek, düşmek, yağmak) (ağ (eğmek, eğilmek, inmek, düşmek, yağmak) + mak (fiil mastar eki) ) * aşağıya inmek, düşmek, yağmak; denge bozularak bir yanı ağır gelmek, bir yana eğilmek

ağnam : ara. * ganem, ğanem (koyun) * Osmanlı İmparatorluğu'nda koyun ve keçi gibi küçükbaş hayvanlardan alınan vergi

ağnamak : tür. * ağ (eğmek, eğilmek) + na (fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * at, eşek vb. toza toprağa yatıp yuvarlanmak, ters dönmek, ağınmak

ağraz : ara. * garez (arzu, amaç, istek; birine karşı kötülük etme isteği) * amaçlar, arzular, istekler

ağrı : asu. * ararat, urartu, uraştu (krallık; yüksek yer) (ara (yer) + rat (yüksek) * Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde Yukarı Murat-Van Bölümü'nde bulunan, doğudan İran İslam Cumhuriyeti (Maku İli, Bazargan İlçesi), batıdan Erzurum İli, kuzeyden Kars ve Iğdır illeri, güneyden Bitlis ve Van illeri, güneybatıdan ise Muş İli ile çevrili olan 4 plakalı ili

ağrı : tür. * ağrı (acı, sancı, acı, sızı, rahatsızlık hissi) (ağr (haykırmak, bağırmak, çığlık atmak; acı çekmek, hastalanmak) + ı (isim yapım eki) ) (tür.); algos, algesia (ağrı) (gre.) * psikolojik veya fizyolojik kaynaklı doku zararı sonucu oluşan rahatsız edici his

ağrı duyarlılığı : tür. * ağrı (acı, sancı, acı, sızı, rahatsızlık hissi) (ağr (haykırmak, bağırmak, çığlık atmak; acı çekmek, hastalanmak) + ı (isim yapım eki) ) + duyarlı (hassas, çabuk tepki veren) (duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + ar (geniş zaman eki) + lı (sıfat yapım eki) ) + lık (isim yapım eki) + ı (iyelik eki) * ağrıyı duyma ve algılama yeteneği, ağrının şiddetini hissetme ve algılama düzeyi

ağrı kesici : tür. * ağrı (acı, sancı, acı, sızı, rahatsızlık hissi) (ağr (haykırmak, bağırmak, çığlık atmak; acı çekmek, hastalanmak) + ı (isim yapım eki) ) + kes (ayırmak) + ici (yapan, eden eki) * ağrıyı ortadan kaldıran etken, ilaç, analjezik

ağrıkesici : tür. * ağrı (acı, sancı, acı, sızı, rahatsızlık hissi) (ağr (haykırmak, bağırmak, çığlık atmak; acı çekmek, hastalanmak) + ı (isim yapım eki) ) + kes (ayırmak) + ici (yapan, eden eki) * ağrıyı ortadan kaldıran etken, ilaç, analjezik

ağrımak : tür. * ağrı (acı, sancı, acı, sızı, rahatsızlık hissi) (ağr (haykırmak, bağırmak, çığlık atmak; acı çekmek, hastalanmak) + ı (isim yapım eki) ) + mak (fiil mastar eki) * bir yerinde ağrı veya sızı olmak, bedensel olarak acı vermek, sancımak

ağrotur ve dikelya : gre. * Akrotiri (burun, denize olan kara çıkıntısı) + kai (ve) + Dekelos (Tanrı armağanı) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * Birleşik Krallık’a bağlı Kıbrıs adasındaki bir askeri üs

ağtabaka : tür., ara. * ağ (gözenekli örgüsel yapı) (tür.) + tabaka (katman, kat) (ara.) * göz yuvarlarının iç yüzeyinde görme sinirinin yayılması ile beliren, ışığa duyarlı, ağımsı bölüm, retina

ağu : tür. * ağu, ağı (zehir, öldürücü madde) * zehir, özellikle canlıları zehirleyerek öldüren veya zarar veren madde

ağustos : lat. * augere (artırmak, çoğaltmak, büyütmek, yüceltmek, geliştirmek), augustus (görkemli, saygın, yüce, artırıcı) * yılın sekizinci ayı, Roma imparatoru ismi

ağustos böceği : lat. * ağustos (yılın sekizinci ayı, Roma imparatoru ismi) (augere (artırmak, çoğaltmak, büyütmek, yüceltmek, geliştirmek), augustus (görkemli, saygın, yüce, artırıcı) ) + böcek (eklembacaklı, kanatlı veya kanatsız küçük hayvan) + i (iyelik eki) * Hemiptera (yarımtakım) takımının ağustos böceğigiller (Cicadidae) familyasından, yaz aylarında, özellikle ağustos ayında ötüşüyle tanınan, sıcak bölgelerde yaşayan ve erkekleri yüksek sesli ötüş çıkaran böcek; ağustos böceği, cicada

ağyar : ara. * gayr (başka, diğer, öbür, dışarıdaki, harici, yabancı), mugayyer (aykırı, ayrı), tegayyur (halden hale geçmek, değişmek) * başkaları, diğerleri, hariciler, yabancılar

ağzı pek : tür. * ağız (açıklık, boşluk, giriş) + ı (iyelik eki) + pek (katı, sert, sıkı) * sır saklayan, duyduğu veya bildiği şeyleri başkalarına söylemeyen, ketum, güvenilir kimse, sır tutan, ağzı sıkı

ağzı sıkı : tür. * ağız (açıklık, boşluk, giriş) + ı (iyelik eki) + sıkı (dar, gevşek olmayan) * sır saklayan, duyduğu veya bildiği şeyleri başkalarına söylemeyen, ketum, güvenilir kimse, sır tutan, ağzı pek

ağzı sulanmak : tür. * ağız (açıklık, boşluk, giriş) + ı (iyelik eki) + su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * çok imrenmek, edinmeyi çok istemek, çok arzulamak, aşırı özenmek; yemeyi çok istemek

ah : ara. * ah (kardeş, birader; dost, ihvan (ç.) ) * kardeş, birader; dost, ihvan (ç.)

ah : far. * ah (acı, üzüntü, özlem, şaşkınlık veya hayıflanma bildiren ünlem, feryat nidası) * acı, üzüntü, özlem, yakınma, şaşkınlık veya hayıflanma gibi güçlü duyguları belirtmek için söylenen ünlem, feryat nidası

aha : tür. * ah, aha (hah, işte, burada, şurada, orada) * hah, işte, burada, şurada, orada; belirtme nidası, işaret etme nidası, bir yerin pek yakın olduğunu belirtme nidası

ahad : ara. * vahid (bir) * bir, tek, yegane; birler; birden dokuza kadar olan sayılar

ahali : ara. * ahala (bir şeye uygun hale getirmek, hak kazandırmak, bir yeri veya şeyi sahiplerine vermek; toplamak, bir araya getirmek, halk oluşturmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer), ehl (insan topluluğu, aile, ev halkı, kabile) (t) (ara.), whole (tüm, bütün, hepsi, toplu) (ing.) * halk, topluluk, herkes, tüm bulunanlar, umum, nas, bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar

ahar : ara. * ahara (yapmak, hazırlamak, karıştırmak; hazırlık, uygulama malzemesi) * hattatların kullandıkları, kağıda sürülen nişastalı yumurta; kahvaltı; bir çeşit çelik

ahar : ara. * ahir, uhra (diğer, başka, sair, öbür, öteki; son, sonraki) * başkası, başka, diğer, öbür, öteki, gayrı, üçüncü kişi

ahavat : ara. * uht (kız kardeş) * kızkardeşler; benzer şeyler

ahbab : ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevme, bağlanma, arzulama), habib (sevgili, sevilen, arzulanan), muhib (sevilen, arzulanan) * dost; sevilen dostlar; sevilenler, ehibba, muhibler

ahbap : ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevme, bağlanma, arzulama), habib (sevgili, sevilen, arzulanan), muhib (sevilen, arzulanan) * dost; sevilen dostlar; sevilenler, ehibba, muhibler

ahbar : ara. * haber (bilgi, bildirim, duyuru, ilim, malumat, havadis), habir (bilgili, haberdar), ihbar (haber verme, bilgilendirme) * alimler, din büyükleri, faziletli kimseler, haber almış kimseler, bilgilenmiş kimseler, haberdarlar, habirler; haberler

ahçı : tür. * aş (yemek, yiyecek, gıda, besin) + çı (yapan, eden, sağlayan) * yemek yapan, gıda hazırlayan

ahçıbaşı : tür. * aş (yemek, yiyecek, gıda, besin) + çı (yapan, eden, sağlayan) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) * şef aşçı, yönetici aşçı

ahçik : erm. * ağçig, ahçik (kız) * yabancı kadın, yabancı kız, güzel kız, Süryani kızı

ahd : ara. * ahd, akd (düğüm, bağlama, bağlanma) * söz, anlaşma, sözleşme, taahhüt, yemin, vefa, vaad, akit

ahde vefa : ara. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek, anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) + e (belirtili nesne eki) + vefa (sözünü tutma, borcuna sadık olma, görevini yerine getirme) (ifa (yapmak, yerine getirmek) fiilinin isim hali) * verilen sözü yerine getirme veya getirme gayreti

ahdetmek : ara. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek, anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * söz vermek, yemin etmek, taahhüd etmek, bir konuda kesin bir karara varıp buna bağlı kalacağını bildirmek

ahd-i atik : ara. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek, anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) + ı (tamlama eki) + atik (eski) * eski ahit, Tevrat, Hz. Musa’ya indirilen kitap

ahd-i cedid : ara. * ahd (söz, anlaşma, sözleşme, taahhüt, yemin, vefa, vaad, akit) + ı (tamlama eki) + cedid (yeni) * yeni ahit, İncil, Hz. İsa’ya indirilen kitap

ahd-name : ara., far. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek, anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * anlaşmanın şartlarını ve anlaşmayı yapanların imzalarını taşıyan kağıt, sözleşme belgesi

aheng-i-tarab : far. * ahang, aheng (vezin, ölçü, edep) + ı (tamlama eki) + tarab (sevinç, neşe, şadlık) * Türk musikisinde, rast veya hüseyni dizileri temel alınarak oluşturulan, karar perdesi genellikle rast (do) olan, melodi yapısında zengin süslemeler ve çeşitli geçkiler içeren, dinleyicide derin duygusal etki ve coşku uyandıran, özellikle gazel ve şarkı türlerinde tercih edilen, adeta “musiki ahengi” ve “tarab” (keyif, zevk) duygusunu yansıtan karakteristik bir makam

ahenk : far. * ahang, aheng (vezin, ölçü, edep) * uyum, harmoni, uzlaşma, uygunluk

ahenktar : far. * ahang, aheng (vezin, ölçü, edep) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * uyumlu, uygun, düzgün, ahenkli, makamlı

aheste : far. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + hasti (olmak, var olmak; uyumlu, yavaş) * yavaş, sessiz, uyumlu

ahfa : ara. * hafa (gizlemek, saklamak), hafiy (gizli, saklı) * çok gizli, pek gizli, en gizli

ahfad : ara. * hafid (evlat, oğul, torun) * torunlar, gelecek kuşaklar

ahfat : ara. * hafid (evlat, oğul, torun) * torunlar, gelecek kuşaklar

ahım şahım : ara., far., tür. * ah (kardeş, birader; dost) (ara.) + ım (iyelik eki) (tür.) + şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) (far.) + ım (iyelik eki) (tür.) * pek beğenilecek, çok hoşa gidecek, olağanüstü niteliği olan

ahır : far. * ahor (hayvanların barındırıldığı yer, hayvan evi) * at, sığır, koyun vb. hayvanların barındırıldığı kapalı yer, hayvan barınağı

ahırlı : tür. * ahır (at barınağı) + lı (ile, birlikte, beraber) * Selçuklular döneminde Bozkır’ ı ilk fetheden Bozkır Bey’ in at bakıcısının bu bölgede yerleşmiş olmasından dolayı lçenin Ahırlı olarak anılageldiği rivayet edilir.

ahıska : gür. * akhal (kale) + tsikhe (yeni) (yeni kale) * Posof ırmağı üzerinde, Gürcistan'ın güneyinde kurulmuş olan ve Türkiye sınırına 15 km. uzaklıkta olan bir şehir

ahi : ara. * ah (kardeş) + i (benim) * kardeşim

ahid : ara. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek, anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) * ahdeden, söz veren, vaad eden

ahilik : ara. * ah (kardeş) + i (-im; iyelik eki) + lik (durum eki) * Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Veli'nin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma teşkilatı, Ahiyân-ı Rum

ahilla : ara. * halil (sıcak, samimi dost) * sadık ve samimi arkadaşlar; en sadık dostlar, haliller

ahir : ara. * ahhara (ertelemek, ötelemek, geciktirmek, ileriye atmak; ötesine geçmek, sonraki safhaya geçmek), ahiret (sonraki, ötesi), uhra (sonra, diğer, başka, öte, öbür) (ara.), other, autre, ander (diğer, öteki, başka) (ing., fra. alm.) * sonraki, diğeri, öteki, öbür

ahir zaman : ara. * ahir (son, sonra, sonraki, diğer, başka, öte, öbür) + zaman (süre, vakit, çağ, devir) * Dünyanın son zamanı ve son devresi, Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.

ahiren : ara. * ahir (son, sonra, sonraki, diğer, başka, öte, öbür) + en (gibi, olarak) * en son, en son olarak; son zamanlarda, yakında

ahiret : ara. * ahhara (ertelemek, ötelemek, geciktirmek, ileriye atmak; ötesine geçmek, sonraki safhaya geçmek), ahir (son, sonra, sonraki, diğer, başka, öte, öbür) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + et (ile ilgili, gibi olma) * sonraki hal, ölüm sonrası hal

ahit : ara. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek, anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) * tanıma, yükümlülük, söz verme, yemin

ahitname : ara., far. * ahd, ahid (söz, anlaşma, sözleşme) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * İslam devletlerinde hükümdar tarafından yabancı gayrimüslim topluluklara verilen hakları ifade eden yazı; vasiyet yazısı, ısmarlama yazısı, yemin edip söz verme yazısı, eman verme ve zimmetine alma yazısı

ahiz : ara. * ahz (almak, yakalamak, tutmak, kavramak) * esir; alma, kabul etme

ahize : ara. * hazza, hazaza (sallamak, titreştirmek, ses iletmek), ihtizaz (titreşim) * titreşim yapan; telefon veya telsiz alıcısında, sesleri alan ve konuşma sırasında kulağa tutulan cihaz parçası

ahkab : ara. * hakaba (dönemleri kapsamak, zaman süresini geçirmek), hukb (uzun zaman dilimi, uzun zaman, uzun dönem, nesiller boyu, çağ) * uzun zamanlar, uzun dönemler, çağlar, nesiller; seksen yıl

ahkaf : ara. * hıkf (kum tepesi) * uzun, meyilli ve yüksekçe kum yığını, eğri büğrü kum tepeleri; Kur'an'ın 46. suresinin ismi

ahkam : ara. * hakama (karar vermek, hüküm vermek), hukm (karar, yargı, yargılama), hakim (yargıç), tahakküm (hüküm altına alma, kontrol altında tutma) * hükümler, yargılar, kararlar

ahkemil hakimin : ara. * ahkem (en iyi hüküm veren) + el (ön ek, artikel) + hakim (hüküm veren) + in (çoğul eki) * hakimlerin hakimi, hükümdarların hükümdarı, hakimlerin en hakimi, Cenab-ı Hak

ahla : ara. * hulv (tatlı, şirin) * en tatlı, en şirin, çok tatlı, pek tatlı, çok şirin, çok tatlı

ahlaf : ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek, halef olmak), halef (sonradan gelen, takip eden, yerine geçen), hilafet (halifelik, sonradan gelmelik, takipçilik) * sonradan gelenler, takip edenler, yerine geçenler

ahlak : ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek), halk (yaratış, oluşturma; toplum, yaratılmışlar), hulk (yaratılış), haluk (iyi ahlaklı) * yaratılışlar, huylar, değer yargıları; toplumda benimsenen iyi ve kötü davranış ilkeleri

ahlak bilimi : ara., tür. * ahlak (yaratılışlar, huylar, değer yargıları; toplumda benimsenen iyi ve kötü davranış ilkeleri) (ara.) + bilim (bilme, ilim, tanıma) + i (iyelik eki) (tür.) * hlakın ilke, değer, kural ve davranışlarını sistemli biçimde inceleyen bilim dalı, etik

ahlak zabıtası : ara. * ahlak (yaratılışlar, huylar, değer yargıları; toplumda benimsenen iyi ve kötü davranış ilkeleri) + dabata, zabata (düzenlemek, denetlemek, kurala bağlamak), dabit, zabit (düzenleyici, denetleyici) (ara.) + sı (iyelik eki) (tür.) * toplumun ahlaki davranış ve yaşam kurallarına uyulmasını denetlemekle görevli kolluk birimi veya görevliler bütünü

ahlaki : ara. * ahlak (yaratılışlar, huylar, değer yargıları; toplumda benimsenen iyi ve kötü davranış ilkeleri) + i, iy (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ahlak ile ilgili, etik

ahlakiyat : ara. * ahlak (yaratılışlar, huylar, değer yargıları; toplumda benimsenen iyi ve kötü davranış ilkeleri) + i, iy (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + at (çoğul eki) * ahlak ile ilgili hususlar, ahlaki meseleler

ahlaksız : ara., tür. * ahlak (yaratılışlar, huylar, değer yargıları; toplumda benimsenen iyi ve kötü davranış ilkeleri) (ara.) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (tür.) * ahlak kurallarına uymayan, ahlaki değerleri gözetmeyen, toplumca kötü veya uygunsuz kabul edilen davranışlarda bulunan

ahlaksızlık : ara., tür. * ahlak (yaratılışlar, huylar, değer yargıları; toplumda benimsenen iyi ve kötü davranış ilkeleri) (ara.) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + lık (isim yapım eki) (tür.) * ahlak kurallarına uymama, ahlaki değerleri gözetmeme durumu, ahlaka aykırı davranış veya tutum

ahlal : ara. * halil (sıcak, samimi dost) * samimi dostlar, yaranlar

ahlam : ara. * hulm (rüya, düş, görüm) * rüyalar, düşler, görümler

ahlas : ara. * galis (saf, temiz, özgün) * daga halis, en halis, en temiz, daha temiz

ahlat : ara. * halt (karıştırmak), ihtilat (karışmak, karışıp görüşmek) * çok karıştırılabilir, karıştırılmaya elverişli

ahlat : gre. * akhras (yaban armudu; dikenli ağaç), akladi (armut) * gülgiller familyasından kendi kendine yetişen, üzerine armut aşılanan, yemişi ancak iyice olgunlaştıktan sonra yenebilen yabani dağ armudu ağacı, pyrus amygdaliformis

ahlat : ura., ara. * halads (ura.), hil’at (yüksek makamdaki kişilerin, takdir ettikleri kişilere giydirdikleri elbise, kaftan) (ara.) * Bitlis’in bir ilçesi

ahlat-ı erbaa : ara. * ahlat (özsu, sıvı, öz) ) + ı (tamlama eki) + erbaa (dört) * Yunan bilim insanı Hipokrat tarafından ortaya konan ve klasik tıpta insan sağlığını ve mizacını etkilediği kabul edilen dört temel sıvıya (kan, balgam, sarı safra, siyah safra) verilen grup ismi

ahmad : ara. * hamada (övmek, takdir etmek, yüceltmek), hamid (övülesi, takdir edilesi, yüceltilesi) * daha çok övülmüş (hamdetmiş) ve herkesten daha çok övülmüş; övülesi, övülmeye layık, medhedilmeye layık, erkek ismi

ahmak : ara. * hamuka (aptallık etmek, bönlük etmek, salakça davranmak) * budala, salak, aptal, idraki zayıf

ahmed : ara. * hamada (övmek, takdir etmek, yüceltmek), hamid (övülesi, takdir edilesi, yüceltilesi) * daha çok övülmüş (hamdetmiş) ve herkesten daha çok övülmüş; övülesi, övülmeye layık, medhedilmeye layık; erkek ismi

ahmer : ara. * humr (kırmızı) * kırmızı, kızıl

ahmet : ara. * hamada (övmek, takdir etmek, yüceltmek), hamid (övülesi, takdir edilesi, yüceltilesi) * daha çok övülmüş (hamdetmiş) ve herkesten daha çok övülmüş; erkek ismi

ahmetcan : ara. * ahmed (daha çok övülmüş (hamdetmiş) ve herkesten daha çok övülmüş; övülesi, övülmeye layık, medhedilmeye layık; erkek ismi) + can (hayat, yaşam, dirilik, ruh) * erkek ismi

ahmetli : ara., tür. * ahmed ( (daha çok övülmüş (hamdetmiş) ve herkesten daha çok övülmüş; övülesi, övülmeye layık, medhedilmeye layık; erkek ismi) (ara.) + li (ile, birlikte, beraber) (tür.) * Manisa'nın bir ilçesi (Karaca Ahmet Bey’in isminden önce Seyit Ahmetli sonra Ahmetli ismi verilmiştir.)

ahnas : ara. * hanasa (yemini bozmak, ahdi bozmak, sözünü çiğnemek, ihanet etmek, sapmak; geri çekilmek, saklanmak, görünmez olmak, sinsice geri durmak, uzaklaşmak; günah işlemek), hıns, hins (inançtan veya doğrudan sapma, yüz çevirme; ahdi bozma, yeminden dönme, yalan yere yemin; günaha girme; döneklik veya ikiyüzlülük (mecazi); yemin; ağır yük) * inançtan veya doğrudan sapmalar, yüz çevirmeler; ahdi bozmalar, yeminden dönmeler, yalan yere yeminler; günaha girmeler; döneklik veya ikiyüzlülükler (mecazi); yeminler; ağır yükler

ahram : ara. * harrama (haram kılmak, men etmek, yasaklamak), mahrem (yasak, gizli, sakınılması gereken), harem (kadınların bulunduğu yer) * gizli yerler, gizli olup herkesin girmesi serbest olmayan yerler; kadınların bulunduğu yerler, haremler

ahrar : ara. * hur (özgür) * özgürler, hür olanlar

ahras : ara. * ahras (dilsiz) * dilsiz veya hem sağır hem dilsiz

ahraz : ara. * ahras (dilsiz) * dilsiz veya hem sağır hem dilsiz

ahreb : ara * harab (perişan, mahvolmuş, yıkık) kelimesinin pekiştirilmiş hali * çok harab, çok perişan, çok yıkık; rubi adlı dört mısralı manzumelerin mef'ulü ile başlayan türü

ahsen : ara. * hasen (güzel; güzellik), husn (güzellik; iyilik) * daha güzel, en güzel

ahsen-i takvim : ara. * ahsen (en güzel) + i (tamlama bağlacı) + kama, kavm (düzeltmek, düzenlemek, ayakta durmak, dikilmek), takvim (kıvama koyma, düzeltme, düzenleme, ayakta durma) * en güzel kıvama koyma, en güzel düzenleme

ahsenül hadis : ara. * ahsen (en güzel) + el (ön ek, artikel) + hadis (söz, söylem, kelam) * en güzel söz; Kur’an’da Allah kelamını niteleyen sıfat

ahsenül halikin : ara. * ahsen (en güzel) + el (ön ek, artikel) + halik (yaratıcı, yaratan) * en güzel yaratan, yaratıcıların en güzeli

ahsenül kasas : ara. * ahsen (en güzel) + el (ön ek, artikel) + kasas (hikayeler, anlatılar, kıssalar) * hikayelerin en güzeli, kıssaların en güzeli

ahşa : ara. * haşe (korkmak, ürkmek), haşi (korkan, ürken, sakınan), vahşi (korkunç, yabani, saldırgan) * korkunç, çok korkunç yer; mahalleler, bölgeler

ahşab : ara. * haşb (tahta, kereste, odun, tahta, ağaç gövdesi) * tahtalar, keresteler, odunlar, tahta malzemeler

ahşap : ara. * haşb (tahta, kereste, odun, tahta, ağaç gövdesi) * tahtalar, keresteler, odunlar, tahta malzemeler

ahtapot : gre. * okto (sekiz) + pous, podos (ayak) * sekiz bacaklı; yumuşak gövdeli, sekiz kollu, Octopoda takımında sınıflandırılan yumuşakçaların genel ismi

ahter : far. * aht (parlamak, ışımak) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.); aster, star, astre (yıldız) (gre., ing., fra.) * yıldız; baht, talih, şans

ahu : far. * ahu (ceylan, karaca) * çiftparmaklılar (Artiodactyla) takımının boynuzlugiller (Bovidae) familyasından, Arabistan ve Kuzey Afrika çöllerinde yaşayan, ince yapılı, ince bacaklı, çok zarif, çok hızlı koşan ve iri gözlü memeli hayvan, gazal, ceren, ceylan, karaca; güzel, ince, zarif kadın; hızlı, süratli; kadın ismi

ahududu : far. * ahu (ceylan, karaca) + dud (duman, koyu renk, karartı) * ceylan dudağı gibi kırmızı, koyu renkli meyve; gülgiller familyasından, çalı görünümünde ve dikenli bir bitkinin (Rubus idaeus) dutu andıran, kırmızı renkli, sulu ve kokulu yemişi, frambuaz (Rubus idaeus), dağ çileği

ahuzar etmek : far. * ah (acı, üzüntü, özlem, hayret, sevinç nidası (ünlemi) ) + u (bağlaç) + zar (ağlamak) + et (yapmak, eylemek) + mek (fiil mastar eki) * ağlayarak inlemek, ah etmek, ahlayıp vahlamak, ah çekmek, sızlanmak veya dert yanmak

ahva : ara. * hava (kararmak, koyulaşmak, siyahlaşmak), huvve (siyah, kararmış, koyu renkli) * siyahlaşmış, siyah, kararmış, koyu renkli

ahval : ara. * hal (durum, vaziyet) * haller, durumlar, vaziyetler

ahver : ara. * havara (beyazlaşmak, parlak olmak; yakın olmak, eşlik etmek, dönmek, çevresinde dolanmak, çevirmek, eksen etrafında hareket etmek, çevresinde dolanmak, yoldaşlık etmek), havra (beyaz, beyaz yüzlü, beyaz gözlü kadın) kelimesinin müzekkeri (erili) * akıllı; iri gözlü güzel; müşteri yıldızı. (Jüpiter); beyaz yüzlü, beyaz gözlü, güzel yüzlü adam (her iki cins için de çoğulu "huri" kelimesidir.)

ahya : ara. * hayy (diri, canlı, yaşayan, hayatta olan), ihya (canlandırma, diriltme, yaşatma) * diriler, canlılar, yaşayanlar, hayatta olanlar

ahyan : ara. * hiyn (zaman, vakit) * vakitler, zamanlar

ahyanen : ara. * hiyn (zaman, vakit), ahyan (vakitler, zamanlar) + en (gibi, olarak) * arasıra, bazen, bazı zamanlar, zaman zaman, kah kah, ara sıra meydana gelen veya görülen; belli periyotlarla tekrar eden

ahyar : ara. * hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk, fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet), hayyer (iyi, doğru, yararlı, faydalı, hayırlı) * hayırlılar, iyiler, hayırseverler, iyilik severler (zıttı “eşrar”)

ahz : ara. * ahaza (almak, tutmak, kapmak, yakalamak) * alma, tutma, yakalama, kapma; kabul etme; işkence etme

ahz u ita : ara. * ahaza (almak, tutmak, kapmak, yakalamak), ahz (alma, tutma, yakalama, kapma; kabul etme) + u (tamlama bağlacı) + ata (vemek, getirmek), ita (verme, veriş, getirme) * iki taraf arasında karşılıklı mal veya para mübadelesi, alışveriş

ahz u kabul : ara. * ahaza (almak, tutmak, kapmak, yakalamak), ahz (alma, tutma, yakalama, kapma; kabul etme) + u (tamlama bağlacı) + kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), kabul (yüzünü dönme, karşılama, alma) * alıp kabul etme

ahz u sirkat : ara. * ahz (almak, elde etmek) + u (bağlaç) + sirkat (hırsızlık, çalma) * başkasına ait bir söz veya şiiri sahiplenmek

ahz ü girift : ara. * ahaza (almak, tutmak, kapmak, yakalamak), ahz (alma, tutma, yakalama, kapma; kabul etme) + u (tamlama bağlacı) + gereften (yakalamak, tutmak, dolanmak), girift (karmaşık, iç içe geçmiş) * ele geçirme, yakalama; esir alma

ahz ü kabz : ara. * ahaza (almak, tutmak, kapmak, yakalamak), ahz (alma, tutma, yakalama, kapma; kabul etme) + u (tamlama bağlacı) + kabd, kabz, kabada, kabaza (belgelemek, tasdik etmek, sıkmak, daraltmak, kavramak, tutmak, yakalamak, almak, kabz etmek) * kendine mal etme; bedeli tahsil etme

ahzab : ara. * hazaba (taraftar olmak, birinin etrafında toplanmak, birlik olmak, birleşmek, gruplaşmak), hizb (ayrılıp gidenler, birlik, grup, güruh) * gruplar, birlikler, topluluklar, güruhlar; Kur’an’ın 33. suresinin ismi

ahzen : ara. * huzn (üzüntü, acı, keder) * en hüzünlü, pek hüzünlü, en üzüntülü

ahzetmek : ara. * ahaza (almak, tutmak, yakalamak) * almak, kabul etmek

AI : ing. * aortic (aort) + insufficiency (yetersizlik) * aort kapağının tam kapanmaması sonucu kanın geriye kaçması durumu

AI : ing. * artificial (yapay, suni) + intelligence (akıl, zeka) * insan zekasına benzer şekilde öğrenme, akıl yürütme, problem çözme ve karar verme işlemlerini gerçekleştirebilen bilgisayar sistemleri veya yazılımlar bütünü

aica : ing. * anterior (ön, öndeki) + inferior (alt) + cerebellar (serebral) + artery (arter) kelimelerinin akronimi * beyinciğe kan sağlayan üç çift arterden biri

aichryson : gre. * aeichryson (daima altın renkli) * yaprakları sarımsı-yeşil tonlarda ve etli olan, taşkıranagiller familyasına ait sukulent (sulu, suyu olan) bitkileri kapsayan bir bitki cinsi

aid : ara. * ad, ada (dönmek, geri gelmek) filinin sıfat hali * ait olmak, tanımlanmak

aidat : ara. * ada (dönmek, geri gelmek), iade (geri verme, döndürme), vaad (verilmesi, döndürülmesi, iade edilecek olan) (ara.), due (aidat, ödenek, vade, geri verilmesi beklenen, döndürülmesi beklenen) (ing.), ödemek (öd + mek) (karşılığını geri vermek) (tür.) * ödenek, yatırımdan geri gelen, iade olunan, geri gelen, geri alınan; kar, kazanç, fayda

aidiyet : ara. * ada (dönmek, geri gelmek), iade (geri verme, döndürme), vaad (verilmesi, döndürülmesi, iade edilecek olan), aid (dönen, geri gelen) + iyet (isim yapım eki) * bir şeye bağlı olma, ilişkilendirilme, mensup olma, ait olma, alakalılık, ilgililik; birine mahsus olma;

AIDS : gre. * acquired (edinilmiş) + immune (bağışıklık) + deficiency (yetersizliği) + syndrome (sendromu) * bağışıklık sistemini çökerten HIV virüsünün sebep olduğu sendromun akronim hali

aika : ara. * aika (mani olmak, engel olmak, alıkoymak) * alıkoymaya ve te'hire sebep olan şey, mani, engel, avaik (ç.)

ail : ara. * ala (sapmak, haksızlığa meyletmek, yüklenmek; geçindirmek (birini), bakmak (birine) ), a'le, iyal (hane halkı, bir evde yaşayan insan grubu) (ara.); ail (kötü durumda olan, yoksul, fakir), idle (boşta) (ing.) * ailesini geçindiren, idare eden; kalabalık ailesi olan; yoksul, fakir

aile : ara. * a'le, iyal (hane halkı, bir evde yaşayan insan grubu) * evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca, çocuklar, kardeşler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu en küçük toplum

aile planlaması : ara. * a'le, iyal (hane halkı, bir evde yaşayan insan grubu) (ara.) + planlama (tasarlama, düzenleme, önceden yol belirleme) (planus (düz, düzlem, yüzey, satıh, yassı, düz yüzeyli, seviyelenmiş, pürüzsüz, yayvan, yumuşak) (lat.); plan (fra.) + la (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) ) + sı (iyelik eki) (tür.) * çiftlerin çocuk sahibi olma zamanını ve çocuk sayısını bilinçli biçimde belirlemelerine yönelik uygulama ve yöntemlerin bütünü

aile reisi : ara. * a'le, iyal (hane halkı, bir evde yaşayan insan grubu) + ra’s (baş, kafa, tepe, uç, reis, temel, esas)i, reis (baş, önder, lider, yönetici, başkan, hükümdar) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * aile içinde yönetici veya sorumlu konumunda bulunan kişi, ailenin başı kabul edilen kimse

aileron : fra. * aile (kanat) + ron (küçültme ve sıfat yapım eki) * uçaklarda, kanatların arka kenarında bulunan ve uçağın yuvarlanma hareketini kontrol eden hareketli yüzey

ailevi : ara. * aile (aile) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * aileye ilişkin, ailesel

ailuridae : gre. * ailouros (kedi) (ail (hareketli, hızlı, çevik, hızlı hareket eden) + ouros (kuyruk) (hızlı kuyruk) ) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) * etçiller (Carnivora) takımına ait, günümüzde yalnızca kızıl panda (Ailurus fulgens) türünün temsil ettiği bir memeli hayvan familyası

ailurofil : gre. * ailurophilia (ailouros (kedi) (ail (hareketli, hızlı, çevik, hızlı hareket eden) + ouros (kuyruk) (hızlı kuyruk) ) + philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici) * kedi sever, kedi seven

ailurofili : gre. * ailurophilia (ailouros (kedi) (ail (hareketli, hızlı, çevik, hızlı hareket eden) + ouros (kuyruk) (hızlı kuyruk) ) + philia (sevme durumu, hoşlanma durumu) (philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kedi severlik, kedi sevgisi

ailurofobi : gre. * ailurophobia (ailouros (kedi) (ail (hareketli, hızlı, çevik, hızlı hareket eden) + ouros (kuyruk) (hızlı kuyruk) ) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kedi korkusu

ailuronyx : gre. * ailouros (kedi) (ail (hareketli, hızlı, çevik, hızlı hareket eden) + ouros (kuyruk) (hızlı kuyruk) ) + onyx (tırnak, pençe) * Gekkonidae familyasına ait, yalnızca Seyşeller Adaları'na özgü olan, dokunulduğunda kolayca deri döken, "bronz geko" veya "deri döken geko" olarak bilinen küçük bir kertenkele (geko) cinsi

ailuropoda : gre. * ailouros (kedi) (ail (hareketli, hızlı, çevik, hızlı hareket eden) + ouros (kuyruk) (hızlı kuyruk) ) + pous, podos (ayak) + a (çoğul eki) * etçiller (Carnivora) takımının ayıcıgiller (Ursidae) familyasına ait ayı benzeri bir memeli hayvan cinsi, dev panda, kedi ayaklı

aim : ibr. * am (ulus, millet, halk) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, yılan, insan ve kedi (veya buzağı) olmak üzere üç kafalı tasvir edilen ve kurbanlarına yaratıcılık ile kurnazlık verip şehirleri ateşe verme gücüne sahip olduğuna inanılan, cehennemin Büyük Dükü olan ve yirmi altı lejyonu yöneten 23. cin, Aini, Aym, Haborym

aiolos : gre. * aiolos (hareketli, hareket eden, hızlı, çevik) * Yunan mitolojisinde rüzgar tanrısı

air ball : ing. * air (hava) + ball (top) * hava topu; basketbolda potaya şut olarak atılan topun birbir şutun panyaya veya potaya değmemesi ve sayı olmaması

aira : gre. * aeira (hafiflik, esintiyle hareket eden) * ince saplı ve hafif başaklı yapısıyla rüzgarda kolayca sallanan, buğdaygiller familyasına ait çayır otlarını kapsayan bir bitki cinsi

airborn : gre., ing. * aer (hava) (gre); air (hava) + bear (taşımak), born (taşınan, taşınmış) (ing.) * hava vasıtasıyla taşınan

aişe : ara. * aʿaşa (yaşatmak, hayat vermek, geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek, yüz çevirmek (mecazi) ), maaş (geçimlik) * yaşayan, diri, hayat dolu, canlı; kadın ismi

ait : ara. * ad, ada (dönmek, geri gelmek, ait olmak, tanımlanmak) * ilişkin, ilgili, bir kimseye veya şeye bağlı olan

aizoaceae : gre., lat. * aeizoon (hep canlı, hep yaşayan, daima diri, ölümsüz) (aei (daima, her zaman, sürekli, devamlı) + zoon (canlı, hayvan) (gre.) + aceae (-giller, botanik familya eki) (lat.) * çoğunluğu kurak ve sıcak iklimlere adapte olmuş, yapraklarında ve gövdelerinde su depolayabilme yetenekleri sayesinde kurağa son derece dayanıklı olan, etli yapraklara (sukulent) sahip, papatyaya benzeyen gösterişli, renkli çiçekler açan iki çenekli çiçekli bitkiler familyası, buzçiçeğigiller, makasotugiller

ajan : lat. * agent (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek) + ent (- an, yapan eden anlamı veren son ek) ) * bir devlet veya bir kuruluşça görevlendirilip onun amacı için gizli olarak çalışan kimse; herhangi bir konuda işlev gören unsur

ajanda : lat. * agendum (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek) + ent (- an, yapan eden anlamı veren son ek) + dum (isim yapım eki) * gündem, yapılacak işler

ajania : lat. * Ajania (Orta Asya’da tarihsel bir bölge adı) + ia (isim yapım eki) * Orta Asya kökenli, papatyagiller (Asteraceae) familyasına ait aromatik ve çok yıllık otsu bitkileri kapsayan bir bitki cinsi

ajans : lat. * agentia (yapma, etme, eyleme), agent (yapan, eden, eyleyen) (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek) + ent (yapan eden anlamı veren son ek) + ia (-lık, isim yapım ve durum eki) ) * haber toplayıp yayma işiyle uğraşan kuruluş

ajda : ara. * acada (güçlü olmak, kudret göstermek, sağlam durmak), acd (güç, kudret, sağlamlık) * güçlü, kudretli, sağlam, acda

ajenez : gre. * agenesis (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + gignesthai (doğmak), genesis (oluşum, oluşma, doğum, yaratılış) (genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) * bir organın embriyonik büyüme ve gelişme sırasında primordial dokunun yokluğu nedeniyle gelişmemesi

ajitasyon : lat. * agere, agitare (hareket etmek, eylemde bulunmak, aktif olmak, yapmak) + tio, tionem (fiili isim yapan isim son ek) * kışkırtma, kışkırtı, provokasyon, çırpınma, debelenme, hareket etme

ajitatör : lat. * agere, agitare (hareket etmek, eylemde bulunmak, aktif olmak, yapmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) * kışkırtıcı, provoke eden kişi; özellikle politik veya toplumsal ortamda insanları harekete geçiren, provoke eden kimse, tahrik eden kimse, ajitasyon yapan, ajite eden

ajite : lat. * agitatus (agitare (sürmek, hareket ettirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); agiter (sallamak, çalkalamak; kışkırtmak, tahrik etmek), agité (sallanmış, çalkalanmış; kışkırtılmış, tahrik edilmiş) (fra.) * harekete geçirilmiş, kışkırtılmış, tahrik edilmiş; rahatsız, huzursuz, taşkınlık yapan

ajna : san. * a (üzerine, -a doğru) + jna (bilmek, tanımak, anlamak) * emir, buyruk, talimat; yoga ve Tantra geleneğinde insan bedenindeki yedi çakradan biri olan ve kaşların arasıyla ilişkilendirilen çakra, üçüncü göz çakrası

ajuga : lat. * abigo (uzaklaştırmak, kovmak), ajuga (bozucu ot) * yayılıcı gövdeleri ve mavi-mor çiçekleriyle bilinen, ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasına ait bitki cinsi

ajur : eski fra. * ajorer (açmak, delik açmak) * dantel ve nakış işinde delik, seyrek örgü, kafes örgüsü, gözenek; el işlerinde işleme, süs ve motif yapmaya yarayan teknik

ajüste : lat. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + justare (uygun hale getirmek, uydurmak, ayarlamak) (justus (hak, adil, doğru, uygun, düzgün) + are (fiil yapım eki) ) * ayarlanmış, düzeltilmiş, uygun hale getirilmiş, alıştırılmış, uydurulmuş; ölçü veya durumları optimize edilmiş

ak : tür. * ak (beyaz; su; akmak) * beyaz

ak ana : tür. * ak (beyaz; ağmak, akmak, beyazlamak, ışımak, yükselmek, yukarı çıkmak veya aşağı inmek, yaratmak) + ana (anne) * Türk, Tatar, Altay, Yakut, Çuvaş mitolojilerinde deniz tanrıçası; Ağ Ana, Ürüng Ene, Şura (Sura, Sor) Ene; Sagan (Sagağan, Saj) Ece (moğ.)

ak dügah : tür., far. * ak (beyaz; akmak) (tür.) + du, dü (iki) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) (far.) * Türk musikisinde, dügah perdesi temel alınarak oluşturulan, karar perdesi dügah (la), güçlü perdesi rast (do) olan; genellikle neşeli ve parlak bir karaktere sahip, hareketli geçkilerle zenginleştirilmiş, özellikle oyun havası ve hızlı şarkılarda kullanılan, melodik yapısı itibarıyla canlı ve ferah bir etki bırakan makam

aka : tür. * ak (yukarı kalkmak, çıkmak, yükselmek), aka (büyük) * büyük, büyük erkek kardeş

akab : ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli, gözetme eylemi), takib (ardından gelme, izleme, peşinden gitme), akab (ayak topuğu, iz, ard, peş, sonra), akib (sonradan gelip devam ettiren, sonuca eren, sonuçlanan), akibet (sonuç, netice), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), muakab (ardından gelen, takip eden ve zaman veya sıra bakımından sonrasında gerçekleşen; cezalandırılmış) * ayak topuğu, iz, ard, peş, sonra, izleme, peşinden gitme

akabe : ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli, gözetme eylemi), takib (ardından gelme, izleme, peşinden gitme), akab (ayak topuğu, iz, ard, peş, sonra), akib (sonradan gelip devam ettiren, sonuca eren, sonuçlanan), akibet (sonuç, netice), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), muakab (ardından gelen, takip eden ve zaman veya sıra bakımından sonrasında gerçekleşen; cezalandırılmış) * sarp geçit, dik ve aşılması zor yokuş

akabinde : ara., tür. * akab (ard, sonrası, peşi) (ara.) + i (iyelik eki) + nde (yerinde, olduğunda, zamanında) (tür) * ardından, sonrasında, sonucunda

akaç : tür. * ak (sıvının hareket eylemi) + aç (araç, vasıta, yol) * bir yerde birikip kalmış suyu veya bir sıvıyı dışarıya akıtmaya yarayan oluk, boru veya araç, su yolu

akad : süm. * agade (Akkad) * taht şeklinde yatak, özellikle Baal tapınağında bulunan taht, arş; M.Ö. 24.-22. yüzyıllarda, Mezopotamya'nın Güney Merkez kesiminde, Dicle ve Fırat nehirlerinin birbirlerine en çok yaklaştıkları yerde kurulmuş ilk büyük merkezi krallık

akademi : gre. * akademos, akademeia (akade (sakin, sessiz) + mos (yer, bölge, alan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (Platon’un felsefe okulunun bulunduğu Atina yakınlarında yer alan ve Thesus efsanesindeki mitolojik figür Akademos’un adıyla anılan Akademos Bahçesi’nden) * sessiz ve sakin yer ile ilgili olma; yüksekokul, yüksek seviyeli öğrenim, üniversite öğrenimi

akademik : gre. * akademeia (akademi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bilimsel, eğitimle ilgili, araştırma ve öğrenimle bağlantılı, akademi ile ilgili

akademisyen : gre., fra. * akademeia (akademi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + ien (kişi, yapan, eden) (fra.) * akademi ile ilgili çalışmalar yapan kişi; öğretim üyesi, bilim insanı, araştırmacı; akademi ile ilgili olan kişi, akademici

akademizm : gre. * akademeia (akademi) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * sanat veya edebiyat alanında, yaratıcı özgünlükten ziyade yerleşik kurallara, biçimsel ölçülere ve akademik otoritelere bağlı kalma anlayışı; kurallara aşırı bağlılık, akademicilik, akademi ile ilgili olma; Avrupa sanat akademilerinin etkisi altında üretilen, Neoklasizm ve Romantizm etkileşimli bir resim ve heykel tarzı

akağaç : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + ağaç (kalın gövdeli ve dallı bitki) * Gürgengillerden olan, kerestesinden yararlanılan beyaz kabuklu bir ağaç türü, Betula alba

akait : ara. * akide (inanç, iman; ilke, esas, prensip, kural) * inançlar, imanlar, esaslar, ilkeler, prensipler; İslam dininin temel esasları, inanılması zaruri hükümleri

akaju : lat. * acaju, caju (kendini üreten fındık) * tropik bir ağaç, bu ağaçtan elde edilen fıstık

akak : tür. * ak (sıvının ilerlemesi, dökülmek) + ak (vasıta, araç) * bir akarsuyun içinden aktığı yarıntı, yatak

akala : san. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + kala (parça, kısım, bölüm) (parçalar halinde olmayan, bütün, yekpare) * orta boylu, odunsu dalı az, gövdesi dik, yaprak ve kozaları orta büyüklükte olan, uzun lifli ve böceklenmeye dayanıklı, Amerikan tohumundan üretilen, bir pamuk türü

akalazya : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + khalasis (gevşeme, rahatlama, yumuşama) (khalan (gevşemek; yumuşamak, rahatlamak) + asis (isim yapım eki) ) * yemek borusunun, mideye geçişi sağlayan alt özefagus sfinkterinin gevşeme fonksiyonunu bozan ve yutma bozukluğuna sebep olan hastalık, aklazi

akalkuli : gre., lat. * aculculia (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + khalix (kireç taşı) (gre.); calculus (hesaplama, sayma; küçük taş) (calc, calx (çakıl taşı, kireç taşı) + culus, ulus (küçültme eki) ) + ia (durum eki) ) (lat.) * hesaplayamama, sayamama sendromu

akall : ara. * kalla (azalmak, eksilmek, küçülmek; bir şeyi azaltmak), kalil (az, eksik, küçük) * daha az, en az, pek az, en küçük

akalliyet : ara. * kalil (az, eksik, küçük), akall (daha az, en az, pek az, en küçük) + iyet (isim yapım eki) * azlık, azınlık; bir ülkede hakim unsurların haricinde olan ve çoğunluk olmatan insan kitlesi

akamber : tür., ara. * ak (beyaz, temiz, açık) (tür.) + anber (güzel koku; adabalığı ve kaşalot gibi büyük balıkların bağırsaklarında bulunan güzel kokulu madde; derisinden kalkan yapılan bir balık) (ara.) * ispermeçet balinalarının karnından çıkarılan güzel kokulu bir madde)

akamet : ara. * akim (kısır, verimsiz, ürün vermeyen), akama (kısırlaşmak, verimsizleşmek) + et (isim yapım eki) * kısırlık, verimsizlik

akamprosat : lat., gre. * a (yokluk ve olumsuzluk öneki) (lat.) + kampos (kavrama, tutunma, yakalama) + sat (tuz formunu belirten ek) (gre.) * alkol yoksunluğu nedeniyle bozulan beyindeki kimyasal sinyalleri stabilize etmek için kullanılan alkolizm tedavi ilacı, kalsiyum asetil homotaurinat (C5H11NO4S)

akamushi : jap. * aka (kırmızı) + mushi (böcek) * riketsiya tsutsugamushiyi ileten leptotrombidum türü, orman tifüsü, Kedani akarı

akaniaceae : gre., lat. * ake (çıkıntı, sivri uç, diken, sivri kısım, iğne, başak), akan (iğne uçlu, iğne şeklinde) (gre.) + aceae (-giller, botanik familya eki) (lat.) * Doğu Avustralya, Tayvan, Vietnam ve Çin’e özgü, rassicales (turpgiller) takımına ait, her biri yalnızca tek bir tür içeren Akania ve Bretschneidera cinslerinden oluşan, genellikle "şalgam ağacıgiller" olarak bilinen çiçekli bitki familyası

akantaria : gre., lat. * akantha, akanthos (diken, omurga; diken çiçeği) (ake (çıkıntı, sivri uç, diken, sivri kısım, iğne, başak), akan (iğne uçlu, iğne şeklinde) + anthos (çiçek) ) (gre.) + arius (isim/sıfat yapım eki) + a (çoğul eki) (lat.) * denizlerde yaşayan ve iskeletleri sölestin (stronsiyum sülfat) kristallerinden oluşan, genellikle fotosentez yapan tek hücreli canlılarla ortak yaşam (simbiyoz) kurabilen mikroskobik bir ışınlı tek hücreli (radyolaryen) canlı grubu

akanthostachys : gre. * akantha, akanthos (diken, omurga; diken çiçeği) (ake (çıkıntı, sivri uç, diken, sivri kısım, iğne, başak), akan (iğne uçlu, iğne şeklinde) + anthos (çiçek) ) + stakhys (başak, salkım) * çiçek veya yaprak yapıları dikenli başaklar oluşturan, palmiyegiller familyasına ait bir bitki cinsi

akantolizis : gre. * akantha, akanthos (diken, omurga; diken çiçeği) (ake (çıkıntı, sivri uç, diken, sivri kısım, iğne, başak), akan (iğne uçlu, iğne şeklinde) + anthos (çiçek) ) + lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım eki) ) * deri dokusu lezyonu; hücreler arası bağlantıların çözülmesi sonucu keratinositler arasındaki kohezyonun kaybolması ve bazen intraepidermal vezikül oluşumu

akantomoeba : gre. * akantha, akanthos (diken, omurga; diken çiçeği) (ake (çıkıntı, sivri uç, diken, sivri kısım, iğne, başak), akan (iğne uçlu, iğne şeklinde) + anthos (çiçek) ) + ameibein (değişmek, dönüşmek, yerine geçmek, değiştirmek), amoibe, amoeba (değişim, dönüşüm) * bakteriye benzeyen, acanthamoeba isimli bir amipten kapılabilecek nadir bir göz enfeksiyonu

akantosit : gre. * akantha, akanthos (diken, omurga; diken çiçeği) (ake (çıkıntı, sivri uç, diken, sivri kısım, iğne, başak), akan (iğne uçlu, iğne şeklinde) + anthos (çiçek) ) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) * hücre zarında düzensiz ve dikenimsi çıkıntılar bulunan, genellikle şiddetli karaciğer hastalıkları veya nadir görülen nörolojik ve kalıtsal bozuklukların bir belirtisi olarak ortaya çıkan anormal bir kırmızı kan hücresi

akantoz : gre. * akantha, akanthos (diken, omurga; diken çiçeği) (ake (çıkıntı, sivri uç, diken, sivri kısım, iğne, başak), akan (iğne uçlu, iğne şeklinde) + anthos (çiçek) ) + osis (durum, sorun, hastalık, enfeksiyon) * malpigi tabakasının (stratum bazale ve stratum spinozum) kalınlaşması anlamına gelen diffüz epidermal hiperplazi (derinin kalınlaşması)

akantozis : gre. * akantha, akanthos (diken, omurga; diken çiçeği) (ake (çıkıntı, sivri uç, diken, sivri kısım, iğne, başak), akan (iğne uçlu, iğne şeklinde) + anthos (çiçek) ) + osis (durum, sorun, hastalık, enfeksiyon) * malpigi tabakasının (stratum bazale ve stratum spinozum) kalınlaşması anlamına gelen diffüz epidermal hiperplazi (derinin kalınlaşması)

akantozis nigrikans : gre. * akantha, akanthos (diken, omurga; diken çiçeği) (ake (çıkıntı, sivri uç, diken, sivri kısım, iğne, başak), akan (iğne uçlu, iğne şeklinde) + anthos (çiçek) ) + osis (durum, sorun, hastalık, enfeksiyon) (gre.) + nigricans (siyahımsı, siyahi) (niger, nigr (siyah) + cans (-msı, gibi, benzer) ) (lat.) * cildin kadifemsi bir şekilde koyulaşmasına neden olan ve genellikle diyabete bağlı ortaya çıkan, diffüz epidermal hiperplazi olarak tanımlanan bir cilt hastalığı

akanyıldız : tür. * ak (sıvı ilerlemek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) * Güneş sistemine bağlı, belli bir yörüngesi olmayan ve atmosferin üst katmanlarına girerek bir ateş külçesine dönüşen küçük gökcismi, şahap.;

akapella : lat. * a, alla (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + capella (şapel, tapınak alanı) (cappa (pelerin, palto) + ella (küçültme eki) ) * müzik aleti kullanılmadan insan sesi ve doğal tonlar ile yapılan müzik türü

akapni : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık, olumsuzluk eki) + kapnos (duman) + eia (isim yapım ve durum eki) * dumansız, dumansız yanan veya duman çıkarmayan (madde, süreç ve tedavi yöntemi)

akar : ara. * akar (taşınmaz mal, gelir getiren mülk) * gelir getiren mülk, taşınmaz, bina

akar : gre. * akarina (akari (akar, böcekçik, zerre, ufak şey) + na (son ek) ), acarus (lat.) * Acarina, örümceğimsiler (Arachnida) alt sınıfından küçük eklembacaklıları kapsayan, parafiletik bir grup, mayt

akarat : ara. * akar (gelir getiren mülk, bina) + at (çoğul eki) * gelir getiren mülkler; İstanbul’daki Akaretler semtinin isminin kökeni

akarat-ı mevkufe : ara. * akarat (gelir getiren mülkler) + i (tamlama bağlacı) + mevkufe (durdurulmuş, tutulmuş, tutuklu, vakfedilmiş) (vakf (durdurmak, tutmak, tutuklamak) ) * vakfedilmiş gelir getiren mülkler

akarbaz : lat.; gre. * acarbose (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + carb (kömür) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * diyabet tedavisinde kullanılan, pankreatik alfa-amilaz ve alfa-glukozidazları engelleyen ve formülü C25H43NO18 olan antidiyabetik bir ilacın etken maddesi

akarca : tür. * ak (dökülmek, gitmek) + ar (geniş zaman eki) + ca (isim yapım eki) * kemik veremi; iyileşmeyen, sürekli işleyen çıban

akaret : ara. * akar (gelir getiren mülk, bina) + at (çoğul eki) * gelir getiren mülkler; İstanbul’daki Akaretler semtinin isminin kökeni

akaret : ara. * akir (kısır) + et (durum eki) * doğurganlık veya doğurtganlık niteliği olmama durumu, kısırlık

akariform : gre., lat. * akari (akar, böcekçik, zerre, ufak şey) (gre.) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * akar görünümünde veya akarları biçim ve yapı bakımından andıran, akar şeklinde, akara benzer

akarisit : gre., lat. * akari (akar, böcekçik, zerre, ufak şey) (gre.) + caede, cide, cidium (kesme, yarma, parçalama, doğrama, vurma, çarpma, öldürme) (caedere, cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek) + ium (isim yapım eki) ) (lat.) * akarların kontrolünde kullanılan kimyasal ilaçlara verilen isim

akaroloji : gre. * akari (akar, böcekçik, zerre, ufak şey) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * akarları inceleyen bilim dalı, akarbilim

akarsu : tür. * akar (akmakta olan) (ak (akmak, sıvı ilerlemek) + ar (isim yapım eki) ) + su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) * nehir, ırmak

akaryakıt : tür. * akar (akmakta olan) (ak (akmak, sıvı ilerlemek) + ar (isim yapım eki) ) + yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa maruz bırakmak) + ıt (isim yapım eki) * motorlu taşıtlarda veya makinelerde kullanılan, akışkan (sıvı) formdaki petrol türevi yanıcı madde (gazyağı, mazot, benzin; fuel oil vb.)

akaryakıt istasyonu : tür. * akaryakıt (motorlu taşıtlarda veya makinelerde kullanılan, akışkan (sıvı) formdaki petrol türevi yanıcı madde (gazyağı, mazot, benzin; fuel oil vb.) ) (akar (akmakta olan) (ak (akmak, sıvı ilerlemek) + ar (isim yapım eki) ) + yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa maruz bırakmak) + ıt (isim yapım eki) ) (tür.) + statio (durma, bekleme yeri, karargah) (stare (durmak, dikilmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) + nu (iyelik eki) (tür.) * motorlu taşıtlara benzin, motorin ve benzeri sıvı yakıtların satıldığı ve taşıtlara yakıt doldurulan tesis

akaryosit : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + karyo (ceviz, çekirdek) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) * hücre çekirdeği olmayan, protoplazma içinde organelleri sınırlı olan hücre

akaryotik : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + karyo (ceviz, çekirdek) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hücresi içinde çekirdek bulunmayan

akasma : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + asma (bir yere takılarak aşağı sarkıtma) * düğünçiçeğigillerden, ak çiçekler açan, bahçelerde süs çiçeği olarak yetiştirilen sarılgan, tırmanıcı bir bitki

akasya : gre. * akakia (aka (keskin) + kia (nokta, uç) ) * baklagiller (Fabaceae) familyasından, sıcak ve ılıman iklimlerde yetişen, genellikle dikenli ve güzel kokulu çiçekler açan bir ağaç veya ağaççık türü, acacia arabica

akaşa : san. * akasha (uzay, gökyüzü, eter, evrensel alan) * esir, eter, gök, atmosfer

akaşa kayıtları : san., ara., tür. * akasha (esir, eter, gök, atmosfer) (san.) + kaide (esas; temel), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) (ara.) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * yaratılış içerisinde, geçmiş, şimdiki veya gelecek zamanda tezahür eden tüm olgu ve olayların kayıtlı (yazılı) olduğu düşünülen göksel (esiri) kaynak, akaşik kayıtlar

akaşik : san., gre. * akasha (esir, eter, gök, atmosfer) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * esiri, eterik, göksel

akatizi : gre. * akathisia (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + kathizein (oturmak) + eia (isim yapım eki) * fiziksel olarak hareketsiz kalamama

akbaba : gre. * ukba (kartal) (ara.), okypteros (oky (sivri) + opteros (kanat) ), accipitridae (acci (sivri) + pitriade (kanat) ) (yırtıcı alıcı kuş) (gre., lat.); accipiter (kısa, geniş kanatları ve nispeten uzun bacaklarıyla ayırt edilen, ormanlık arazide hızlı uçmaya uyarlanmış şahin türü) (lat., ing.) * yırtıcı alıcıkuş

akbakla : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + bakl (sebze), bakila (yenebilir her türlü bakla) * kuru fasulye

akbalık : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + bal (su, sulu toprak, çamurlu) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait) * sazangiller (cyprinidae) familyasına ait bir balık türü, tatlısu kefali, ak kefal, kepenez, kasn, leuciscus cephalus

akbasma : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + bas (üzerine yüklenmek) + mak (fiil mastar eki) * ak leke inerek görme yetisini yitirme, boz inme, perde inme, katarakt

akbaş : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) * yazın kutuplarda yaşayan, kışın ılık yerlere göçen, ince ve kısa gagalı, kara bacaklı yabanıl bir kuş

akber : ara. * kibr (büyüklük, büyüklenme, ululanma), kebir (büyük, ulu) * daha büyük, en büyük, daha ulu, en ulu

akberi : ara. * akber (daha büyük, en büyük, daha ulu, en ulu) + i (ile ilgili, gibi) * Türk musikisinde, rast dizisi temelinde, karar perdesi rast (do) ve güçlü perdesi neva (sol) olan, seyri yumuşak iniş çıkışlı, hem neşeli hem de melankolik hisler barındıran; özellikle şarkı ve ilahi türlerinde kullanılan, duygusal derinliği ve zarafetiyle bilinen özgün bir makam

akbuğday : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + but (bacak; bitki sapı, ağaç dalı) + gay (ile ilgili, gibi, -a ait) * Türkiye'nin Trakya bölgesinde ve Anadolu’nun bazı yerlerinde ekilen, kabuğu ak, yumuşak bir buğday türü

akburçak : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + bur (kıvırmak, burmak) + çak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından, boyu bir metreye ulaşabilen, burçağa çok yakın bir bitki

akciğer : far. * ak (beyaz, temiz, açık) + cagar, cigar (yakar, çakar, ateşe veren) (far.), cigar, cigare, Zigarre (puro) (ing., fra., alm.) * oksijeni alıp içeride üretilen karbondioksiti dışarı vermek üzere pompa gibi çalışan organ

akça : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + ça (gibi, yakın) * renk olarak aka yakın, oldukça ak

akçaabat : tür., far. * akçe (Osmanlı dönemine ait gümüş para) + abad (mamur, imar edilmiş, şen, çok dolu, bol) (parası bol, zengin) * Trabzon’un bir ilçesi

akçaağaç : lat. * acer (keskin) + ağaç (kalın gövdeli ve dallı bitki) * akçaağaçgillerden, süs ağacı olarak da yetiştirilen sağlam bir ağaç

akçadağ : luv. * arga (yukarı, yüksek, sınır, ışıldayan, parıldayan, ışıltı, parıltı, parlak, ak, gümüş) + tağ, dağ (yüksek arazi, tepe) * Malatya'nın bir ilçesi

akçakale : ara. * ak (beyaz, temiz, açık) + ça (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + kale (savunma yapısı, şehir suru, hisar, korugan) * Şanlıurfa'nın bir ilçesi (önce “tel ebyad” (beyaz tepe) (tel (tepe) + ebyad (beyaz) ) olan isim sonra "akçakale" olmuştur.)

akçakavak : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + ça (gibi, yakın) + kavak (kof, içi boş) (kav (çukur, oyuk, kofluk) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * söğütgillerden, düz ve ak kabuklu, yapraklarının alt yüzü ak tüylü, üstü parlak olan bir kavak türü, akkavak

akçakent : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + ça (gibi, yakın) + kent (şehir, il), akçe (Osmanlı’da gümüş para) + kent (şehir, il) * Kırşehir’in bir ilçesi

akçakoca : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + ça (gibi, yakın) + koca (büyük adam, kahraman, yaşlı veya saygın kişi) * Düzce’nin bir ilçesi (eski ismi Grekçe “Diapolis” (dia (ışık, parıltı) + polis (şehir, il, kent) ) olup, daha sonra “Akçaşehir” (Beyaz Şehir) ve sonra da “Akçakoca” olmuştur. “Işık” kelimesi, niteliği itibarıyla “Beyaz” kelimesiyle ilintilendirilmektedir.)

akçalı : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + ça (gibi, yakın) + lı (sahibi, ile, birlikte, beraber) * çit yapılan bir tür çalı

akçe : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + ça, çe (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Osmanlı Devleti'nin ilk zamanlarından itibaren bastırılan ve kullanılan küçük gümüş para, sikke

akçıl : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + çıl (ile ilgili, gibi, -a ait) * içinde ak renk bulunan, ağarmış, aklaşmış (saç, sakal)

akd : ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak, sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek) * anlaşma, sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid, akide (ç.)

akda : ara. * kad, kada (hüküm vermek, karar vermek) * kadılıkta (hüküm vermede) ve fıkıh ilminde daha ileri, daha bilgili

akdağmadeni : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + dağ (yüksek arazi, tepe) + maden (doğal metal veya mineral) + i (iyelik eki) * Yozgat’ın bir ilçesi (maden işçilerinin yoğunluğu nedeniyle önce “Maden”, sonra da “Akdağ” eteklerinde kurulu bir ilçe olduğu için “Akdağmadeni” ismi verilmiştir.)

akdam : ara. * kadem (adım, ayak, basamak, safha) * ayaklar, adımlar, basamaklar, kademler

akdarı : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + tarı (ekin ekmek, tohum saçmak) + ıg (ile ilgili, gibi, -a ait) * buğdaygillerden, bir yıl veya daha uzun ömürlü, otsu bir bitki

akdem : ara. * kadem (adım, ayak, basamak, safha) * ayaklar, adımlar, basamaklar, kademler; daha ileri, daha mühim, ileri seviye

akdeniz : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + deniz (yeryüzünün büyük çukurluklarını kaplayan, birbirleriyle bağlantılı tuzlu su kütlesi; okyanus, körfez veya büyük göl; eski Türklerde “mavi” rengin doğunun, “ak” rengin batının, “kırmızı” rengin güneyin ve “kara” rengin kuzeyin sembolü olarak kullanılmıştır.) * Akdeniz, Atlas Okyanusu'na bağlı, kuzeyinde Avrupa, güneyinde Afrika, doğusunda Asya kıtaları bulunan deniz; Mersin’in bir ilçesi

akder : ara. * kadara (güç, kudret, yetki sahibi olmak, gücü yetmek), kadr (güç, kuvvet, kudret, yetki, iktidar), kadir (güçlü, kuvvetli, yetkili, kudretli) * en güçlü, en kuvvetli, en kudretli; kısa boylu

akdetmek : ara., tür. * akd (düğümleme, bağlama; anlaşma, sözleşme) + et (yapmak) + mek (fiil mastar eki) * anlaşma yapmak, karşılıklı sözleşmek

akdiken : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + dik (doğru, ekili) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hünnapgiller familyasından, 1-3 m boyunda küçük veya çalı görünümünde bir ağaç

akdoğan : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + toğan, tuğan (toğ, tuğ, doğ (yükselmek, çıkmak, oluşmak, yaratılmak, meydana çıkmak, türemek, üremek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * kartalgillerden yırtıcı bir kuş

akd-u hall : ara. * akd (düğümleme, bağlama) + u (bağlaç) + hall (çözme, çözüm, çözülme) * manzum bir yazıyı nesir, bir nesri de manzum olarak yazma

akdut : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + tut (moraceae familyasındaki çiçekli bitkilerin bir cinsi) * beyaz renkte olan dut, akduman

akemi : jap. * ake (parlak, aydınlık) + mi (güzellik) * granit, mermer, karo, seramik, traverten ve fayans gibi yapay ve doğal taşların birleştirilmesinde ve onarılmasında kullanılan yapıştırıcıların genel ismi

akermanit : isv., gre. * akerman (İsveçli mineralog Anders Richard Åkerman’ın soyadından) (isv.) + ites (element, kayaç ve mineral eki) (gre.) * kalsiyum ve magnezyum açısından zengin, açık gri-yeşilimsi renkte, genellikle yüksek sıcaklıkta oluşmuş kireçtaşı skarnlarında ve bazı volkanik kayaçlarda bulunan, melilit grubundan sorosilikat (Ca2MgSi2O7)

akerra : lat. * acer (akçağaç) * antik Roma’da ölünün ayakucuna yerleştirilen ve içine buhurların konulduğu küçük kutu, tütsü kabı

akgünlük : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + lük (için, ile ilgili) * boswellia serrata ağacından elde edilen ve kurutulduktan sonra tütsü olarak yakılan bir nevi sakız, ardıç zamkı, ardıç reçinesi

akhardal : tür., ara. * ak (beyaz, temiz, açık) + hardal (tohumu hekimlikte kullanılan turpgillerden, acı tadı olan bitki, sinapis alba * brassicaceae familyasına ait olan, hardal sosu yapımında, yem bitkisi olarak veya yeşil gübre olarak kullanılan yıllık bitki

akhisar : gre., tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur, korugan) * Manisa'nın bir ilçesi (eski ismi Aspro Kastro (aspro (beyaz) + kastro (hisar, kale) )

akı : tür. * ak (dökülmek, gitmek, geçmek) + ı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * herhangi bir güç alanında, belli bir düzlemin belli bir bölümünden geçtiği varsayılan güç çizgisi

akıbet : ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli gözetme eylemi), takib (ardından gelme, izleme, peşinden gitme), akab (ayak topuğu, iz, ard, peş, sonra), akib (sonradan gelip devam ettiren, sonuca eren, sonuçlanan) + et (isim yapım eki) * bir olayın, işin veya durumun sonunda ortaya çıkan sonuç, son durum, sonucun niteliği, sonuç, ard, son, sonrası

akıcı : tür. * ak (sıvı ilerlemek, dökülmek) + ıcı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kolay ve hızlı akan, kesintisiz akma özelliği olan

akıl : ara. * akila (akıl etmek, idrak etmek, kavramak, anlamak), akala (bağlamak, kuşatmak, engellemek, zaptetmek, tutmak, kilitlemek, kontrol etmek, gem vurmak, mani olmak, men etmek, dizginlemek, korumak, akletmek) (aklın, yanlıştan uzak tutma, yanlışı engelleme niteliğinden) * düşünme, kavrama ve anlama yetisi, zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri alma

akıl hastanesi : ara., tür. * akl (düşünme, kavrama ve anlama yetisi, zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri alma) (ara.) + hastane (hastaların tedavi edildiği sağlık kuruluşu) (hastan (yaralamak, yaralanmak) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) ) + si (iyelik eki) (tür.) * ruhsal ve zihinsel hastalıkları bulunan kişilerin tanı, tedavi, bakım ve gözetiminin yapıldığı sağlık kuruluşu

akıl hastası : ara., far., tür. * akl (düşünme, kavrama ve anlama yetisi, zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri alma) (ara.) + hastan (yaralamak, yaralanmak), hasta (yaralı; sağlığı bozulmuş kimse) (far.) + sı (iyelik eki) (tür.) * ruhsal veya zihinsel bir hastalığı bulunan kimse, algılama, anlama, kavrama, idrak etme, yorumlama, sonuç çıkarma yeteneğini yani akıl sağlığını yitirmiş kimse

akıl hocası : ara., far., tür. * akl (düşünme, kavrama ve anlama yetisi, zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri alma) (ara.) + hoca (efendi, saygıdeğer kimse, saygın kişi, üstat, usta, öğretmen, muallim) (far.) + sı (iyelik eki) (tür.) * bir konuda deneyimi ve bilgisiyle başkasına yol gösteren, öğüt veren ve karar vermesine yardımcı olan kimse

akılcılık : ara., tür. * akl (düşünme, kavrama ve anlama yetisi, zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri alma) (ara.) + cı (yapan, eden, yandaş, destekçi eki) + lık (isim yapım eki) (tür.) * akla, mantığa ve düşünsel çıkarımlara dayanmayı temel alan düşünce ve yaklaşım, rasyonalizm

akıllanmak : ara., tür. * akl (düşünme, kavrama ve anlama yetisi, zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri alma) (ara.) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * daha bilinçli, ölçülü ve sağduyulu davranmaya başlamak, yaptığı yanlışlardan ders çıkararak uslanmak

akıllı : ara., tür. * akl (düşünme, kavrama ve anlama yetisi, zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri alma) (ara.) + lı (sıfat yapım eki) (tür.) * akıl ve sağduyu sahibi olan, doğru ve yerinde düşünebilen, anlayışlı, tedbirli ve kavrayışlı kimse, uslu

akıllıca : ara., tür. * akl (düşünme, kavrama ve anlama yetisi, zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri alma) (ara.) + lı (sıfat yapım eki) + ca (denklik, eşitlik, benzerlik eki) (tür.) * akla ve sağduyuya uygun biçimde, düşünerek, yerinde ve ölçülü bir şekilde

akılsal : ara., tür. * akl (düşünme, kavrama ve anlama yetisi, zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri alma) (ara.) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) (tür.) * akılla, düşünme ve kavrama yetisiyle ilgili olan, zihinsel ve düşünsel nitelik taşıyan

akılsız : ara., tür. * akl (düşünme, kavrama ve anlama yetisi, zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri alma) (ara.) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (tür.) * algılama, anlama, kavrama, idrak etme, yorumlama, sonuç çıkarma yeteneği yani aklı ve sağduyusu yeterince gelişmemiş olan, düşüncesiz, anlayışsız veya mantıksız davranan kimse

akım : tür. * ak (beyazlamak, ışımak, yükselmek, yukarı çıkmak veya aşağı inmek, yaratmak; beyaz, su; sıvı hareketi, sıvı yer değiştirmesi) + ım (isim yapım eki) * sıvının hareket ederek ilerlemesi, dökülerek ilerleme, akma, akış

akım ölçer : tür. * ak (sıvı ilerlemek, dökülmek) + ım (isim yapım eki) + ölç (sayısal değerini tespit etmek, ölçmek) + er (yapan, eden eki) * bir elektrik devresinden geçen elektrik akımının şiddetini ölçen cihaz, ampermetre

akım toplar : tür. * akım (sıvı, gaz veya elektrik yüklerinin belirli bir yönde hareket etmesi, akma, akış) + top (bir araya getirmek, biriktirmek) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * elektrik enerjisini, gerektiğinde kullanılmak üzere kimyasal enerji olarak depolayan cihaz

akımölçer : tür. * ak (sıvı ilerlemek, dökülmek) + ım (isim yapım eki) + ölç (sayısal değerini tespit etmek, ölçmek) + er (yapan, eden eki) * bir elektrik devresinden geçen elektrik akımının şiddetini ölçen cihaz, ampermetre

akımtoplar : tür. * akım (sıvı, gaz veya elektrik yüklerinin belirli bir yönde hareket etmesi, akma, akış) + top (bir araya getirmek, biriktirmek) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * elektrik enerjisini, gerektiğinde kullanılmak üzere kimyasal enerji olarak depolayan cihaz

akın : tür. * ak (beyazlamak, ışımak, yükselmek, yukarı çıkmak veya aşağı inmek, yaratmak; beyaz, su; sıvı hareketi, sıvı yer değiştirmesi) + ın (isim yapım eki) * saldırı, hücum

akın etmek : tür. * akın (saldırı, hücum) (ak (beyazlamak, ışımak, yükselmek, yukarı çıkmak veya aşağı inmek, yaratmak; beyaz, su; sıvı hareketi, sıvı yer değiştirmesi) + ın (isim yapım eki) ) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) * bir yere topluca ve yoğun biçimde yönelmek, saldırmak veya baskın yapmak, bir topluluk bir yere hızla ve kalabalık halde ilerlemek

akınay : tür. * ak (beyaz; su) + ın (gibi, ile ilgili) + ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi, Ay) * Türkistan'da kadın ozanlara verilen isim

akıncı : tür. * akın (saldırı, hücum) + cı (yapan, eden eki) * akın eden; Osmanlı İmparatorluğu döneminde düşman ülkelerine baskınlar düzenleyen hafif süvari birliklerine verilen isim

akıncılar : tür. * akın (saldırı, hücum) + cı (yapan, eden eki) + lar (çoğul eki) * Sivas’ın bir ilçesi (mahsul azlığı nedeniyle önce Ezbider (ez, az + biter) ismini sonra da Akıncılar ismini almıştır.)

akındırık : tür. * ak (sıvı ilerlemek) + ın (dönüşlü fiil eki) + dırık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çamsakızı, reçine veya genellikle meyve ağaçlarının gövde ve dallarından akan zamk

akınkayası : tür. * akın (saldırı, hücum) + kaya (sert, yoğun ve büyük taş kütlesi) + sı (iyelik eki) * kemikli balıklardan, kaya balığıgiller (Gobiidae) familyasından, boyu 8 cm olabilen, denizlerde yaşayan demersal bir tür, dört benekli kaya balığı, deltentosteus quadrimaculatus

akıntı : tür. * ak (beyaz, su; sıvı ilerlemek, dökülmek) + ıntı (isim yapım eki) * akma durumu, akış hali

akıntı çağanozu : tür., gre. * akıntı (akma durumu, akış hali) (tür.) + tsaganos (kabukluların onayaklılar alttakımından bir yengeç türü) (gre.) * akıntıda yüzebilen bir tür yengeç; vücudunda göze çarpacak denli bir çarpıklık bulunan kimse

akış : tür. * ak (sıvı ilerlemek, dökülmek) + ış (isim yapım eki) * akma durumu, sıvının ilerleyerek hareket etme durumu

akışbilim : tür. * akış (akma durumu, sıvının ilerleyerek hareket etme durumu ) (ak (sıvı ilerlemek, dökülmek) + ış (isim yapım eki) ) + bilim (bilme, ilim, tanıma) * sıvıların ve gazların akışını, hareketini, basınç ve hız gibi özelliklerini inceleyen bilim dalı, akışkanlar mekaniği

akışkan : tür. * ak (sıvı ilerlemek, dökülmek) + ış (isim yapım eki) + kan (gibi olan) * akıcı olan

akışkanlar dinamiği : tür., gre. * akışkan (akıcı olan, akarak ilerleyen) (ak (sıvı ilerlemek, dökülmek) + ış (isim yapım eki) + kan (gibi olan) ) + lar (çoğul eki) (tür.) + dynamikos (dunamis, dynamis (kuvvet, kudret, güç, potansiyel, iktidar) (dun, dyn (güçlü olmak, mümkün olmak) + amis (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * akışkanların hareketini, hızını, basınç dağılımını ve hareket sırasında üzerlerinde etkili olan kuvvetleri inceleyen akışkanlar mekaniği dalı

akışkanlar mekaniği : tür., gre. * akışkan (akıcı olan, akarak ilerleyen) (ak (sıvı ilerlemek, dökülmek) + ış (isim yapım eki) + kan (gibi olan) ) + lar (çoğul eki) (tür.) + mikhani, mekhane (cihaz, alet, araç, makine) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + ği (iyelik eki) (tür.) * sıvı ve gazların durgunluk ve hareket hallerini, basınç, yoğunluk, hız ve kuvvet gibi özelliklerini inceleyen fizik ve mühendislik dalı

akışkanlık : tür. * akışkan (akıcı olan, akarak ilerleyen) (ak (sıvı ilerlemek, dökülmek) + ış (isim yapım eki) + kan (gibi olan) ) + lık (durum eki) * akma özelliği, akabilme yeteneği

akıtmak : tür. * ak (sıvı ilerlemek, dökülmek) + ıt (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * akmasını sağlamak, bir sıvının veya gazın akmasını sağlamak, bir şeyi akış halinde boşaltmak, dökmek, sıvıyı bir yerden başka bir yere geçirmek

akib : ara. * akib (ayak ökçesi, ayak arkası, topuk) * ayak ökçesi, ayak arkası, topuk

akibet : ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli gözetme eylemi), takib (ardından gelme, izleme, peşinden gitme), akab (ayak topuğu, iz, ard, peş, sonra), akib (sonradan gelip devam ettiren, sonuca eren, sonuçlanan) + et (isim yapım eki) * bir olayın, işin veya durumun sonunda ortaya çıkan sonuç, son durum, sonucun niteliği, sonuç, ard, son, sonrası

akid : ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak, sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma, sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid, akide (ç.) ) * anlaşma, sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akit, akide (ç.)

akide : ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak, sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma, sözleşme, mutabakat, karşılıklı olarak bağlayıcı söz) * bağ, bağlanma, düğümlenme; gönülde bağlanmış inanç; bir dinin veya inanç sisteminin temel kabul ve esaslarını oluşturan, doğruluğuna kesin olarak inanılan ve bağlılık gösterilen inançlar bütünü, itikad sistemi ve iman öğretisi; şekerin yoğunlaştırılıp katılaştırılmasıyla hazırlanan geleneksel sert şekerleme türü

akif : ara. * akafa (bir şeye yönelmek, sarılmak, kendini adamak, sebat etmek), ka'f (ayağı yere sert basmak, sağlam basmak) * adayan, kendini veren, sebatkar, düşkün, bağlı, inançta sebatkar

akifer : lat. * aqua (su) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek), fer (taşıyan, getiren, götüren, yüklenen) * yer altında suyu depolayan, ileten ve kuyular, kaynaklar veya drenaj yoluyla kullanılabilir miktarda su sağlayabilen, gözenekli veya çatlaklı kayaçlardan, kum ve çakıl tabakalarından oluşan jeolojik su taşıyıcı tabaka, yer altı su haznesi, su taşıyan kaya birimi

akik : ara. * akik (yarık) * kalseduan kuvarsının bir türü olan, yüzük taşı, mühür gibi şeyler yapmakta kullanılan, çok sert, yarı saydam, parlak ve değerli bir taş

akika kurbanı : ara., tür. * akika (yeni doğan çocuğun başındaki saç) + kurban (yakınlaşan, yakın olan) (karib (yakın) ) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * İslam'a göre, yeni doğan çocuk için kesilmesi müstehab olan kurban, nesike

akil : ara. * akala, ekele (yemek, yemek yemek, tüketmek) * ekl eden, yiyen, yiyici

akil : ara. * akila (akıl etmek, idrak etmek, kavramak, anlamak), akala (bağlamak, kuşatmak, engellemek, zaptetmek, tutmak, kilitlemek, kontrol etmek, gem vurmak, mani olmak, men etmek, dizginlemek, korumak, akletmek) (aklın, yanlıştan uzak tutma, yanlışı engelleme niteliğinden) * akıllı, mantıklı, anlayışlı, kavrayışlı, idrakli

akil baliğ : ara. * akil (akıllı, idrakli, düşünebilen) + balağa (ulaştırmak, eriştirmek), baliğ (erişmiş, ulaşmış, varmış) * aklı başında, aklı selim, idraki yerinde

akilane : ara. * akil (akıllı, idrakli) + ane (gibi, ile ilgili, olarak) * akıllıya yaraşır biçimde

akim : ara. * akama (kısırlaşmak, verimsizleşmek), akamet (kısırlık, verimsizlik) * kısır, verimsiz, ürün vermeyen, doğurma veya doğurtma özelliği olmayan

akinetik : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * hareketsiz

akinetik mutizm : gre., lat. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) + mutus (konuşamayan, dilsiz) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * (lat.)

akinetopsi : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + opsis, opsia (görüş, görme, bakış, görünüş) * hareketin görsel olarak algılanamadığı, nesnelerin veya kişilerin yalnızca sabit görüntüler halinde görüldüğü nörolojik bir görme bozukluğu, hareket körlüğü

akinezi : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinesia (hareket etme) (kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * istemli kas hareketlerinin yapılamadığı veya ciddi şekilde azaldığı, genellikle Parkinson hastalığı gibi nörolojik bozukluklarda görülen hareket yitimi durumu

akir : ara. * akara (kesmek; boğazlamak, yaralamak) * yaralı, yaralanmış, kesilmiş; doğurtamayan veya doğuramayan, kısır

akira : jap. * akira (berrak, aydınlık, parlak) * parlak, açık, berrak, aydınlık; akıllı, zeki; güneş, güneş ışığı; erkek ismi

akire : ara. * akira (ses yükseltmek, bağırmak) * ses, seda, savt

akis : ara. * akasa (tersine çevirmek, aksine çevirmek, yansıtmak, iletmek, aktarmak) (ara.); axle (mil), axis, axe, Achse (aks, aktarıcı, yansıtıcı mil, dingil) (ing., fra., alm.) * bir yüzeye çarpan ışık, ses veya görüntünün geri dönmesi olayı; yansıma, yansıtma veya karşılık verme durumu

akit : ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak, sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma, sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid, akide (ç.) ) * anlaşma, sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid, akide (ç.)

akiz : lat. * acquirere (ek olarak elde etmek, ilaveten edinmek) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + quaerere (aramak) ) * doğuştan (konjenital) olmayıp sonradan kazanılan hastalık veya belirti

akizis : gre. * akysis (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + kysthos (kese; mesane, sidik torbası) + osis (durum, sorun, hastalık, enfeksiyon eki) ) * akysidae familyasının siluriformes grubuna ait en büyük yayın balığı cinsi

akkal : ara. * akala, ekele (yemek, yemek yemek, tüketmek) * çok yiyen, obur; etrafındaki etleri çürütüp mahveden (yara)

akkan : tür. * ak (beyazlamak, ışımak, yükselmek, yukarı çıkmak veya aşağı inmek, yaratmak; beyaz, su; sıvı hareketi, sıvı yer değiştirmesi) + kan (plazma, alyuvar ve akyuvarlardan oluşmuş, kırmızı renkli, yaşamsal sıvı) * lenf damarlarında dolaşan kanla doku öğeleri arasında aracı görevi yapan, kan plazması ve lenfositten oluşan saydam, sarı bir sıvı

akkaraman : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + karaman (Karaman ili; Karamanoğulları hanedanının yöneticilerinden Karaman Bey'in isminden) * Orta Anadolu'da yetiştirilen bir koyun cinsi

akkarınca : tür., lat., ita. * ak (beyaz, temiz, açık) (tür.) + carruca (pulluk; araba) (lat.); carusiello (araba) (carus (araba) + iello (küçültme eki) ); carrozza (carro (at arabası) + zza (küçültme eki) ) (ita.) * düzkanatlılar ailesinden, sıcak, ılıman ülkelerde yaşayan, bitkilere çok zarar veren bir böcek

akkavak : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + kav (çukur, oyuk, boşluk) + ak (gibi olan, ilgili olan), kavak (kof, içi boş; çınar ağacı; söğütgillerden, sulak yerlerde yetişen, çeliklemeyle üretilen, değişik türleri bulunan, genellikle boyları uzun olmakla birlikte kimi türlerinin boyu 30-40 metreyi bulabilen, kerestesinden yararlanılan bir ağaç * söğütgillerden, düz ve ak kabuklu, yapraklarının alt yüzü ak tüylü, üstü parlak olan bir kavak türü

akkefal : tür., gre. * ak (beyaz, temiz, açık) + kephale, kephalos (baş, kafa) * sazangillerden, gri renkli bir tatlı su balığı

akkışla : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + kışla (asker barınağı, garnizon, askeri tesis, ordugah) * Kayseri’nin bir ilçesi (önce “Conalı” iken “Kuzu güdenli” olarak değişen ilçenin ismi daha sonra, kurulduğu yer itibariyle kuzeyindeki kayaların beyazlığından ''Ak'' ve kış aylarında hayvanların dışarıda kışlamasına müsait olması nedeni ile “Kışla'' kelimesinin birleşmesi ile Akkışla adını almıştır.)

akkirpani : tür., san., ara. * ak (beyaz, temiz, açık) (tür.) + kirpana (Sihlerin dini ibadetleri sırasında kullandıkları bir bıçak; kılıç, hançer, kurban bıçağı) (san.) + i (gibi) (ara.) * beyaz fakat kirli; akkor akkorluk; ışık saçacak beyazlığa varıncaya kadar ısıtılmış olan; akkuş akkuyruk

akkiz : lat. * acquisitus (acquis (edinilmiş, edinsel) (acquirere (elde etmek, edinmek, ek olarak elde etmek, ilaveten edinmek) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + quaerere (aramak) ) + is (geçmiş zaman eki) ) + itus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * doğuştan (konjenital) olmayıp sonradan edinilen hastalık veya belirti

akkiz immünite : lat. * acquis (edinilmiş, edinsel) (acquirere (ek olarak elde etmek, ilaveten edinmek) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + quaerere (aramak) ) + is (geçmiş zaman eki) ) + immunitas (in (yok, değil, zıt, karşıt) + munis (hizmet etme, hizmete hazır) + itas (isim yapım ve durum eki) ) * doğuştan (konjenital) olmayıp sonradan edinilen bağışıklık

akkor : tür. * ak (beyazlamak, ışımak, yükselmek, yukarı çıkmak veya aşağı inmek, yaratmak; beyaz, su; sıvı hareketi, sıvı yer değiştirmesi) + kor (her yeri iyice yanarak ateş durumuna gelmiş kömür veya odun parçası, köz, cemre) * ışık saçacak bir aklığa varıncaya kadar ısıtılmış olan

akkubitum : lat. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + cubitum (dirsek, ön kol, arşın) * antik Roma İmparatorluk döneminde yemek odasında (triclinium) kullanılan bir tür divan

akkuş : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) * Ordu’nun bir ilçesi (önce Karakuş olan isim sonra Akkuş olarak değiştirlmiştir.)

akkuyruk : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) (kud, kuy (akıtmak, dökmek) + ruk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * lezzet vermek için çay harmanına katılan bir çay türü; tavuk yiyen bir kuş

akl : ara. * akala, ekele (yemek, yemek yemek, tüketmek) * yemek, yemiş, besin, gıda

akl : ara. * akila (akıl etmek, idrak etmek, kavramak, anlamak), akala (kontrol etmek, gem vurmak, mani olmak, men etmek, dizginlemek, engellemek, korumak, bağlamak, akletmek) (aklın, yanlıştan uzak tutma, yanlışı engelleme niteliğinden), akil (akıllı, idrakli, anlayışlı) * düşünme, kavrama ve anlama yetisi, zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri alma

aklamak : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * temize çıkarmak, suçu ve günahı olmadığını ispat etmek

aklamasyon : lat. * ad (-a doğru, yönelim eki) + clamare (bağırmak, seslenmek veya alkışlamak) + tio (isim yapım eki) * bir toplulukta veya oylamada gizli ya da sayımlı oylama yapılmaksızın, üyelerin hep birlikte alkışlaması, olumlu bağrışması veya oybirliğiyle onaylaması yoluyla alınan açık karar

aklan : tür. * ak (akmak, akarsu kökü) + lan (yer, alan eki) * akarsuların getirdiği alüvyonlarla dolmuş, taşkın sularıyla düzleşmiş ova veya düzlük; coğrafyada akarsu birikim alanı; akarsularını aynı göle veya denize gönderen bölge; bir sıradağın yamaçlarından her biri

aklanmak : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + lan (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * temizlenmek, beyazlaşmak, mecazen bir suç veya kusurdan kurtulmak, suçsuzluğu ortaya çıkmak

aklazi : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + khalein (gevşemek; yumuşamak, rahatlamak), khalasis (gevşeme, yumuşama) * yemek borusunun, mideye geçişi sağlayan alt özefagus sfinkterinin gevşeme fonksiyonunu bozan ve yutma bozukluğuna sebep olan hastalık, akalazya

aklen : ara. * akl (akıl, idrak, anlayış, düşünce, zeka) + en (olarak, ile ilgili) * akılca, akla yönelik

aklevrek : tür., gre. * ak (beyaz, temiz, açık) + labraks, lavraks, lavraki (levrek) * tatlı su levreği

akl-ı baliğ : ara. * akl (akıl, idrak, anlayış, düşünce, zeka) + ı (tamlama bağlacı) + baliğ (erişmiş, ulaşmış, yetişmiş) * zihnen olgunluk ve olgun akıl; erginlik çağına ulaşmış, sağduyulu ve sorumluluk sahibi akıl seviyesi, ergenlik hali

akl-ı selim : ara. * akl (akıl, idrak, anlayış, düşünce, zeka) + i (tamlama bağlacı) + selim (salīm (salim, sağlam, sağlıklı, bozulmamış) * doğru, sağduyulu ve akılcı düşünme yeteneği; doğru karar verebilen, dengeli ve mantıklı akıl

aklı sıra : ara., tür. * akl (akıl, idrak, anlayış, düşünce, zeka) (ara.) + ı (iyelik eki) + sıra (dizi, seri, dizilme, ardışıklık, düzen) (tür.) * düşüncesine göre, sandığınca, aklınca

aklıselim : ara. * akl (akıl, idrak, anlayış, düşünce, zeka) + ı (tamlama bağlacı) + selim (salīm (salim, sağlam, sağlıklı, bozulmamış) * doğru, sağduyulu ve akılcı düşünme yeteneği; doğru karar verebilen, dengeli ve mantıklı akıl, akıl sağlığı yerinde, aklı sağlam

akli : ara. * akl (akıl, idrak, anlayış, düşünce, zeka) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * akıl ile ilgili

aklidinyum : lat., gre. * a (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (gre.) + klidion (küçük anahtar; kilitleyici yapı çağrışımı) (gre.) + inium (kuaterner amonyum tuzlarını ifade eden kimyasal adlandırma eki) (lat.) * solunum yollarındaki muskarinik asetilkolin reseptörlerini bloke ederek bronş düz kaslarında gevşeme sağlayan, kronik obstrüktif akciğer hastalığında kullanılan uzun etkili antikolinerjik bir ilacın etken maddesi (C26H36ClNO4)

aklimasyon : lat., gre. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) (lat.) + klinein (eğilmek, yana yatmak, eğim vermek, eğim yapmak, meyletmek, meyil vermek, katmanlamak), klima (eğim, bölge) (gre.); acclimare (uyum sağlamak) + tio (isim yapım ve durum eki) (lat.) * bir organizmanın yeni iklim, çevre veya yaşama koşullarına uyum sağlama süreci; özellikle bitki, hayvan veya insanın çevresel değişikliklere adaptasyonu

aklimatizasyon : lat., gre. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + klima (eğim, bölge) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.); acclimare (uyum sağlamak) + tus (geçmş zaman ve sıfat yapım eki) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım ve durum eki) * bir organizmanın iklim, çevre veya yeni yaşam koşullarına uyum sağlama durumu; çevresel değişikliklere adaptasyon süreci

akliyat : ara. * akl (akıl, idrak, anlayış, düşünce, zeka) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) * incelemeye, gözleme, deneye bağlı olmayan sadece akledilen şeyler, teorik hususlar

akliye : ara. * akl (akıl, idrak, anlayış, düşünce, zeka) + iye (yer ve durum eki) * akılcılık, akıl ile anlaşılan ve bulunan

akluofobi : gre. * akhlus (sis, buğu, pus, karartı; karanlık) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * karanlık korkusu

akm : ara. * akama (kısırlaşmak, verimsizleşmek), akim (kısır, verimsiz) * doğurganlık özelliği olmama durumu, kısırlık, verimsizlik

akmak : lat., tür. * ak (beyaz, su; sıvı ilerlemek, dökülmek) + mak (fiil mastar eki) * sıvının bir yerden bir yerden hareketi

akmantar : tür., gre. * ak (beyaz, temiz, açık) (tür.) + manitari (mantar) (gre.) * genellikle beyaz renkli, yenilebilir, lezzetli, besleyici veya zehirli olabilen mantar çeşidi, agaricus campestris

akne : gre. * akme, aknas (en yüksek nokta, zirve, doruk; yüzdeki iltihaplanma) * pilosebase yapıların kronik, iltihabi ve çok faktörlü bir deri hastalığı, sivilce veya ergenlik sivilcesi

akneiform erüpsiyon : gre., lat. * akme (en yüksek nokta, tepe, zirve, yüz döküntüsü) (gre.) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) + eruptio (püskürme, fışkırma) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + rumpere (patlamak; kırmak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * sivilceye benzeyen, genellikle iltihaplı küçük deri lezyonlarının ortaya çıktığı deri döküntüsü; akne benzeri cilt erüpsiyonu

akolat : lat. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + collare (birleştirmek, tutturmak, yapıştırmak, yan yana koymak, bağlamak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * müzikte, iki farklı partinin (satırın) birleştirilmesine, çift satır oluşturmaya yarayan bağ

akolik : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + khole (safra; sarı) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * safranın duodenuma dökülememesi nedeniyle bağırsaklarda safranın bulunmaması ve dışkının sarı-beyaz renkte olması durumu

akolit : gre. * akolouthein (takip etmek, eşlik etmek) (a (birlikte, peşinden) + kolouthos (takip eden, peşinden giden) + ein (fiil mastar eki) ) * dini bir ayin veya törende ayin görevlisinin peşinden giden, ona yardım ve refakat eden takipçi

akomodasyon : lat. * accomodare (bir şeyi diğerine uydurmak, ayarlamak, uygun hale getirmek) (accomodatio) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + commodare (uygun hale getirmek) (commodus (uydurma, uygun hale getirme), accommodat (uygun hale getirilmiş) (co, com (birlikte, beraber, ile) + modus, modo (ölçü, kapsam, nicelik; uygun ölçü, ritim, şarkı; bir yol, tavır, tarz, stil, şekil, biçim) ) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) ) * uygun koşulların oluşturulması; konaklama; gözün bir cisme odaklanmak için kendini ayarlaması; uygun koşulların sağlanması

akomodatif : lat. * accomodare (bir şeyi diğerine uydurmak, ayarlamak, uygun hale getirmek) (accomodatio) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + commodare (uygun hale getirmek) (commodus (uydurma, uygun hale getirme), accommodat (uygun hale getirilmiş) (co, com (birlikte, beraber, ile) + modus, modo (ölçü, kapsam, nicelik; uygun ölçü, ritim, şarkı; bir yol, tavır, tarz, stil, şekil, biçim) ) + are (fiil mastar eki) ) + ivus (sıfat yapım eki; ile ilgili, -a ait) ) * uyum sağlayan, uzlaştırıcı, uyum sağlayıcı; gözün farklı uzaklıktaki nesneleri net görebilmek için mercek kırırıcılığını ayarlaması ile ilgili, odaklanma yeteneğiyle ilgili

akompanyatör : lat. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + compaignon (bir başkasıyla birlikte ekmek bölüşen kimse) (com (birlikte, beraber) + panis (ekmek) + on (durum eki) + tor (-cı, yapan, eden eki) * bir müzik eseri çalındığı esnada ses veya bir aletle ona katılan kimse, eşlik eden

akondroplazi : gre. * akhondroplasia (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + khondros (kıkırdak, tane, tanecik, granül, kürecik) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasis (şekillenme, şekil verme, biçimlenme, oluşma, büyüme) * kol ve bacaklardaki uzun kemikler olan kıkırdağın kemiğe dönüşmesini önleyen kemik büyümesi bozukluğu; bir tür cücelik sendromu

akonik : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık, olumsuzluk eki) + eikon (görüntü, tasvir, imge) + ikos (ile ilgili, -a ait) * çevreye ve bağlama uyum sağlayan, gösterişten uzak, işlevselliği ve sürdürülebilirliği ön plana çıkaran (yapı veya tasarım), ikonik olmayan

akonitin : gre. * akonitos, akoniton (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + konitos (toz, pislik) (pisliği olmayan, temiz) * kurtboğan ve keşiş otu isimleriyle bilinen Aconitum cinsine ait çeşitli bitki türleri tarafından üretilen alkaloid bir toksin

akoniton : gre. * akonitos, akoniton (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + konitos (toz, pislik) (pisliği olmayan, temiz) * tüm bitkisi zehirli olan ranunkulaceae familyasına ait uzun boylu, morumsu mavi, yaprakları ve kökleri olan zehirli bitki, dağ yılanı, çoban çiçeği, zehirli çiğdem

akont : lat., fra. * acomputare (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + com (birlikte) + putare (hesap kapatmak, hesap yapmak) ); acompte (fra.) * alacağa sayılmak ve hesabı sonradan yapılmak üzere kısmen ödenen para, taksit akor

akor : lat. * accordare (kalbe uygun hale getirmek, kalpleri birleştirmek) (ad (-a doğru, yönelim) + cordis (kalp, yürek) + are (fiil mastar eki) ) (lat.); accord (uyum, ahenk, anlaşma, birleşme, eklenme) (fra.) * uzlaşma, anlaşma, birleşme, görüş birliği, aynı düşünceyi kabul; müzik enstrümanlarına doğru ses tonunu vermeleri için yapılan ayar; müzikte en az üç sesin aynı anda çalınması

akord : lat. * accordare (kalbe uygun hale getirmek, kalpleri birleştirmek) (ad (-a doğru, yönelim) + cordis (kalp, yürek) + are (fiil mastar eki) ) (lat.); accord (uyum, ahenk, anlaşma, birleşme, eklenme) (fra.) * uzlaşma, anlaşma, birleşme, görüş birliği, aynı düşünceyi kabul; müzik enstrümanlarına doğru ses tonunu vermeleri için yapılan ayar

akordeon : lat. * accordare (kalbe uygun hale getirmek, kalpleri birleştirmek) (ad (-a doğru, yönelim) + cordis (kalp, yürek) + are (fiil mastar eki) ) + eon (son ek) ) (uyumlanma, kalp birliği, uzlaşma) * kemerleriyle omuza asılarak, üstündeki sıra sıra düğmelere veya tuşlara basıp içindeki metal dilcikleri titretip ses çıkartmak yoluyla çalınan, körüklü bir müzik aracı

akordiyon : lat. * accordare (kalbe uygun hale getirmek, kalpleri birleştirmek) (ad (-a doğru, yönelim) + cordis (kalp, yürek) + are (fiil mastar eki) ) + eon (son ek) ) (uyumlanma, kalp birliği, uzlaşma) * kemerleriyle omuza asılarak, üstündeki sıra sıra düğmelere veya tuşlara basıp içindeki metal dilcikleri titretip ses çıkartmak yoluyla çalınan, körüklü bir müzik aracı

akort : lat. * accordare (kalbe uygun hale getirmek, kalpleri birleştirmek) (ad (-a doğru, yönelim) + cordis (kalp, yürek) + are (fiil mastar eki) ) (lat.); accord (uyum, ahenk, anlaşma, birleşme, eklenme) (fra.) * uzlaşma, anlaşma, birleşme, görüş birliği, aynı düşünceyi kabul; müzik enstrümanlarına doğru ses tonunu vermeleri için yapılan ayar

akort etmek : lat., tür. * accordare (kalbe uygun hale getirmek, kalpleri birleştirmek) (ad (-a doğru, yönelim) + cordis (kalp, yürek) + are (fiil mastar eki) ) (lat.); accord (uyum, ahenk, anlaşma, birleşme, eklenme) (fra.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir müzik aletinin seslerini belirli bir perde ve ses düzenine göre birbirine uygun duruma getirmek, çalgının tellerini veya ses sistemini doğru ses yüksekliğine ayarlamak

akotiyamid : gre., lat. * akos (çare, tedavi) (gre.) + thio (kükürt) (gre.) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) (lat.) * asetilkolinesteraz aktivitesini inhibe ederek asetilkolin düzeylerini artıran ve mide boşalmasını düzenleyerek fonksiyonel dispepsi semptomlarının tedavisinde kullanılan prokinetik etkili bir ilacın etken maddesi (C21H30N4O5S)

akören : tür., far. * ak (beyaz, temiz, açık) + viran (ıssız, boş, tenha, harap) (far.) * Konya'nın bir ilçesi (önce, ormanlık olması ve çok av hayvanı barındırması nedeniyle "Av vuran" ile "Av veren" veya "Ağaç evreni" anlamına gelen ve "Avren" olarak isimlendirilmiş, daha sonra çevresindeki 7 viraneden (yıkılmış yer, harab olmuş yer) gelen halkın bugünkü yerleşim yerinde toplanmasıyla "Akviran", “Akören” olarak anılagelmiştir.)

aköz : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + öz (esas, asıl, cevher) * sürekli olarak üretilerek gözün temizlenmesini, göz ve göz kapağı hareketlerinin rahatlıkla yapılabilmesini sağlayan göz sıvısı

akpınar : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + pınar (su kaynağı, kaynak, su menbası) * Kırşehir’in bir ilçesi

akra : akaca * accra, nkran (karıncalar) * Gana'nın başkenti

akraba : ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek), karraba (yakınlaştırmak, yaklaştırmak, yakına getirmek), kurb, karib (yakın), kurban (yakınlaşan, yakınlaştıran) * kan bağı evlilik veya soy ilişkisi nedeniyle birbirine yakın sayılan kişi topluluğu, yakınlar, kan bağı olanlar, akriba; düşünce duygu veya yapı bakımından birbirine benzer olan kimseler (mecazi)

akrabalık : ara., tür. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek), karraba (yakınlaştırmak, yaklaştırmak, yakına getirmek), kurb, karib (yakın), kurban (yakınlaşan, yakınlaştıran), akraba (kan bağı evlilik veya soy ilişkisi nedeniyle birbirine yakın sayılan kişi topluluğu, yakınlar, kan bağı olanlar, akriba; düşünce duygu veya yapı bakımından birbirine benzer olan kimseler (mecazi) ) (ara.) + lık (isim yapım eki) (tür.) * kan, evlilik veya evlat edinme gibi yollarla oluşan yakınlık ve bağlılık ilişkisi, akraba olma durumu, soy ve aile bağlantısı

akral : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * ayak, kulak, parmak gibi vücudun çevresel bölümlerini etkileyen herhangi bir etki, hastalık veya patolojik değişim

akran : ara. * karana (eşleşmek, çift koşulmak, beraber olmak, birleşmek, eşlik etmek, yan yana gelmek; yaklaşmak, yakınlaşmak), karn (eş, çiftin teki, iki rakip veya yaşıtın her biri) * yaşıtlar, eşleşenler

akran zorbalığı : ara. * karana (eşleşmek, çift koşulmak, beraber olmak, birleşmek, eşlik etmek, yan yana gelmek; yaklaşmak, yakınlaşmak), karn (eş, çiftin teki, iki rakip veya yaşıtın her biri), akran (yaşıtlar, eşleşenler) (ara.) + zorba (gücünü veya üstünlüğünü başkalarına baskı yapmak ve zarar vermek için kullanan kimse) + lık (isim yapım eki) * aynı yaş veya gelişim dönemindeki kişiler arasında bir kimsenin diğerine karşı fiziksel, sözlü, psikolojik veya sosyal yollarla tekrarlanan biçimde baskı, tehdit, dışlama veya zarar verici davranışlarda bulunması durumu

akreditasyon : lat. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + credere (inanmak, güvenmek) + tio, tion (isim yapım eki) (inandırıcı kılma, kredi verme), creditum (inanç, güven, itimat, kredi) * bir kurumun veya kuruluşun belirli standartları karşıladığının yetkili bir kuruluş tarafından resmen tanınması ve onaylanması.

akredite : lat., fra. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + credere (inanmak, güvenmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki), creditum (inanç, güven, itimat, kredi) (lat.); accrédité (güvenilir olmuş) (fra.) * yetkili bir kurum tarafından resmen tanınmış, yeterliliği onaylanmış, kabul edilmiş

akreditif : lat. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + credere (inanmak, güvenmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir bankanın, kendi şubelerinden birinde veya bir başka bankada, bir kimse için kendi yükümlülüğü altında açtırdığı miktarı belirli kredi hesabı

akrep : ara. * akara (ısırmak, sokmak, delmek), akrab (sivri uçlu çengel) * sıcak ve nemli bölgelerde yaşayan zehirli bir eklembacaklı türü; saatin, saati gösteren ve yelkovana eşlik eden ibresi

akrep burcu : ara., gre., tür. * akara (ısırmak, sokmak, delmek), akrab (sivri uçlu çengel) (ara.) + pyrgos (kule, bir yapının en yüksek noktası) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * 23 Ekim - 21 Kasım tarihleri arasında doğanları temsil eden, tutkulu, derin düşünen ve gizemli yönleriyle tanınan zodyak burcu

akresyon : lat. * accretio (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + crescere (artmak, büyümek, çoğalmak, genişlemek, gelişmek) + tio (isim yapım eki) ) * normalde ayrı olarak bulunan iki kısımın yapışması, birleşme, kaynaşma; organizmada bir boşlukta yabancı maddeler toplanması, birikme; evrendeki küçük parçacıkların (meteorid, asteroid) çarpışıp birleşerek gezegenimsi cisimler (planetesimal) oluşturması

akridin : alm. * acer, acr (keskin, buruk, ekşi) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) * kömür katranından elde edilen, keskin kokulu ve heterosiklik yapıya sahip olup boya, antiseptik ve antimikrobiyal özellikleri nedeniyle kimya ve tıpta kullanılan renksiz ve kristalli aromatik organik bileşik sınıfı (C17H19N3), (C13H9N)

akridinium : lat. * acer, acr (keskin, buruk, ekşi) + idine (ile ilgili; kimyasal madde eki) + ium (element son eki) * Akridindeki azot atomu üzerine bir protonun bağlanması sonucunda oluşan ve bu bazın oluşturduğu tuzlarda rastlanan katyon (C13H10N)

akrilamid : lat., gre. * acryl (akril; keskinlik çağrışımlı kimyasal kök) (acer (keskin, sivri) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki) ) (lat.) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) (gre.) * polimerizasyon özelliği bulunan ve biyomedikal ile endüstriyel uygulamalarda kullanılan, nörotoksik potansiyeli nedeniyle farmakolojik ve toksikolojik açıdan önem taşıyan bir kimyasal maddenin etken maddesi (C3H5NO)

akrilat : lat., gre. * acryl (akril; keskinlik çağrışımlı karbon zinciri kimyasal kökü) (acer (keskin, sivri) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki) (gre.) ) + ate (tuz veya ester eki) (lat.) * keskin kokulu olan; akrilik asidin bir tuzu veya esteri

akrilik : lat., gre. * acer, acri (sivri, keskin, keskin kokuku) (lat.) + elaia (zeytin, zeytin ağacı), elaion (zeytin yağı, yağ) (gre.); oleum (yağ, zeytin yağı) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * orlon, görünüşü ipeğe benzeyen ısıyı çok iyi yalıtan sentetik elyaf; pleksi, renkli ve renksiz çeşidi bulunan plastik cam; yağlı boya kıvamında, suluboya parlaklığında su bazlı bir boya türü

akrilonitril : lat. * acryl (akril; keskinlik çağrışımlı karbon zinciri kimyasal kökü) (acer (keskin, sivri) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki) ) (lat.) + nitrile (nitron (karbonat; potasyum nitrat, güherçile KNO3) + ile (son ek) ) (gre.) * organik kimyada CH₂=CH-CN formülüne sahip, keskin kokulu, uçucu ve toksik bir monomer olup sentetik lifler, plastikler ve özellikle kopolimerlerin (ör. ABS) üretiminde temel hammadde olarak kullanılan kimyasal bileşik

akrivastin : lat. * akriva (ön ek) + stin (kolestrerol azaltıcı ilaç grubu olan statini belirten ek) * ikinci nesil H1 reseptör antagonisti bir antihistamin olan ve alerji ve saman nezlesi tedavisinde kullanılan bir ilacı etken maddesi (C22H24N2O2)

akrobasi : gre. * akrobatikotita (akros, akron (uç, burun, tepe, baş, yüksek) + bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), batos, bates (yürüyen, basan, adım atan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * uçta yürüme, tepede yürüme, yüksekte yürüme; cambazlık

akrobat : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), batos, bates (yürüyen, basan, adım atan) * uçta yürüyen, tepede yürüyen, yüksekte yürüyen, cambaz

akrodini : gre. * akrodynia (akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + odyni (acı, acı verici) ) * ellerde ve ayaklarda görülen, yanma, karıncalanma, ağrı, hassasiyet ve kızarıklık gibi belirtilerle karakterize bir durum

akrofobi : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * yükseklik korkusu

akrofoni : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + phonein (ses çıkarmak, konuşmak veya ses vermek), phonia (ses çıkarma) (phonos, phone (ses) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * alfabe sistemlerinin evriminde bir nesneyi temsil eden resimsel sembolün (logogram/hiyeroglif) zamanla o nesnenin adındaki ilk ses veya heceyi belirten fonetik bir harfe dönüşmesi ya da bir harfe verilen ismin doğrudan o harfin kendi sesiyle başlaması esası

akrolit : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + lithos (taş, kaya) * Klasik Antik Çağ'da yekpare olarak taştan yapılmayan ve farklı malzemelerin birlikte kullanıldığı heykellere verilen isim

akromatik : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + khroma, khromat (renk) (renksiz, renk oluşturmayan) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * ak ışığı ayrıştırmadan geçiren; renk bulunmayan, renksiz; optikte, renk sapması (aberasyon) göstermeyen mercek veya ışık sistemi; tıpta, renkten yoksun hücre veya doku

akromatin : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + khroma, khromat (renk) + tin (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hücre çekirdeği içinde bulunan ince iplikçiklerden oluşmuş olan ve kromatinle boyanmamış bulunan kromozomları oluşturan bölüm

akromatizm : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + khromat (renk) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * sanat yapıtlarında renk kullanmadan, malzemenin renk ve dokusunun dogal halde bırakılması anlayışı

akromatopsi : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + khromat (renk) + opsia (görme, görüş) (ops (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * renk körlüğü, kısmen veya tamamen renkli görme eksikliği

akromegali : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * hipofiz bezinin aşırı büyüme hormonu salgılaması sonucunda el, ayak, yüz gibi vücut uçlarının anormal büyümesiyle karakterize endokrin hastalık

akromelik : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + melos (uzuv, organ, kol - bacak) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir bacağın veya eklemli bir organın ucuna ait olan

akromiyoklavikuler : gre., lat. * acromioclavicularis (akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + omos, omia (omuz, omuzlar) (gre.) + clave (anahtar) + cula, culus, culum (küçük) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) * köprücük kemiği ile kürek kemiğinin tam ortasında kalan bölüm

akromiyon : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + omos, omia (omuz, omuzlar) + on (son ek) * kürek kemiğinin (skapula) omuz kısmında yer alan ve köprücük kemiğiyle eklem yapan çıkıntı; omuz ucunu oluşturan anatomik yapı

akromiyotoni : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + myos, mys (kas, adale) + teinein, teino (germek, uzatmak), tonia (kudret, kuvvetlilik, güçlülük) (tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ücudun el ve ayak gibi uç (periferik) bölgelerindeki kasların kasıldıktan sonra normal sürede gevşeyememesi nedeniyle bu uzuvlarda geçici spazmlara, şekil bozukluklarına ve hareket kısıtlılığına yol açan nadir bir nöromüsküler bozukluk

akronim : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + onoma, onuma, onyma, onomos, nimo (isim, ad) * iki veya daha fazla sözcüğün baş harflerinden oluşturulmuş kelime, kısaltma isim

akroparestezi : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + para (yanında, dışında, ötesinde, yanında duran; arasından, vasıtasıyla, sayesinde, boyunca arasında; zıt, karşıt, engel; ayrı, farklı) + aisthesis (his, duyu), aisthesia (hislenme, duyumsama) * uyanma anında, nedeni bilinmeyen veya uyku sırasında sinirlerin sıkışması sonucu oluşan, ekstremitelerde yanma, karıncalanma, iğnelenme hissi

akropetal : gre., lat. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) (gre.) + petalis (arzulayan, yönelen, giden, isteyen, saldıran) petere (arzulamak, yönelmek, gitmek, istemek, saldırmak) + alis (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * bitki organlarında, madde taşınımında veya gelişim sürecinde tabandan uca (tepeye) doğru gerçekleşen yönelim, hareket veya büyüme biçimini ifade eden (zıttı “basipetal”)

akropodyum : gre., lat. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) (gre.) + pous, podos (ayak) + ion (yer ve durum eki); podium (lat.) * antik çağda heykelleri destekleyip taşıyan kaide

akropol : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + polis (şehir, il, kent) (şehrin tepesi) * eski Yunan kent devletlerinde, genellikle bir tepe üzerinde bulunan, çevresi surla çevrili, içinde sarayın, önemli yapıların ve tapınakların yer aldığı iç kale

akrosefali : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + kephale, kephalos (baş, kafa) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * kafatasını oluşturan kemikler arasındaki kranial sütürlerin erken kapanması nedeniyle başın sivri bir form alması durumu

akrosefalik : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + kephale, kephalos (baş, kafa) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * akrosefali durumu arzeden

akrosefalopolisindaktili : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + kephale, kephalos (baş, kafa) + polys (çok, fazla, çoklu) + syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + daktylos (parmak) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * kafatası, el ve ayak kemiklerinin kaynaşmasına neden olan genetik bir bozukluk, Apert sendromu

akrosiyanoz : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + cyanos (mavi) * ayaklarda ve yüzün distal kısımlarında veya ellerde ortaya çıkan, ekstremitelerin kalıcı mavi veya siyanotik renk değişikliği

akrostiş : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + stikhos (sıra, dizi, satır, mısra) * dizelerinin ilk harfleri yukarıdan aşağıya doğru okunduğu zaman ortaya bir söz çıkacak biçimde yazılmış şiir

akrozom : gre. * akros, akron (uç, üst, burun, tepe, baş, yüksek, yukarı) + soma (vücut, gövde, cisim, beden, nesne, yapı; topluluk, toplum veya cemiyet) * spermin yumurtayı çevreleyen zona tabakasına bağlanmasını ve içerdiği eritici enzimler sayesinde bu tabakayı geçerek spermin yumurtaya girişini sağlayan yapı

aks : gre., lat. * axon (eksen, mihver, dingil) (gre.); axis (lat.); akis (yankı), aksi (ters) (ara.) * akis, eksen, aktarıcı, yansıtıcı, dingil, mihver, yansıma, yansıyan, tersine olan

aksa : ara. * kasa (uzak olmak, uzağa gitmek, uzaklaşmak), kasiy (uzak) * en uzak, en son, en ırak, kusva

aksak : tür. * aksa (topallamak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.), ax, axe, Axt (balta) (ing., alm.) * düzgün işlemeyen, takılan, tökezleyen, topallayan, iyi gitmeyen, iyi işlemeyen, kesintiye uğrayan

aksak semai : tür., ara. * aksak (düzgün işlemeyen, takılan, tökezleyen, topallayan) + semai (dinleti) (sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde 10 zamanlı 6 vuruşlu, 10/8 (Aksak semai) ve 10/4 (Ağır aksak semai) mertebeleri olan bir küçük usül

aksak semai evferi : ara., tür. * aksak (düzgün işlemeyen, takılan, tökezleyen, topallayan) + semai (dinleti) + evfer (en çok, en bol) ("vafir" (çok, bol) ) + i (iyelik eki) (tür.) * Türk musikisinde on adet birim zamanlı ve altı darblı usül

aksakal : moğ., tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + saglaga (püskül), sagsay (kabarmak, tüylenmek) * köyün veya mahallenin ihtiyar heyetinde olan yaşlı kimse

aksaklık : tür. * aksa (topallamak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lık (isim yapım eki) * aksak olma durumu, bir işin veya düzenin düzgün ve sürekli yürümemesine yol açan kusur, eksiklik veya düzensizlik

aksam : ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim etmek, üleştirmek), kısm (bölüm, parça), taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma) * bir mekanizmayı oluşturan parçalar

aksamak : tür. * aksa (topallamak; engellemek, terse olmak, yansıtmak, reddetmek, geri döndürmek) + a (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * kesilmek, kesintiye uğramak, engelle karşılaşmak

aksan : lat. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + canere (şarkı söylemek, ses çıkarmak) (lat.); accentuate, accentuer (vurgulamak) (ing., fra.) * bir dile özgü ses perdesi değişiklikleri, vurgulama özelliği

aksaray : gre., far. * archelais (arche (taht, makam, yüksek mekan) + lais (halk) (halk idaresi) ) (gre.) + saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, köşk, hükümdar evi, hükümdar konağı) (far.); garsaura (fışkıran, akan) (gre.) * Türkiye’nin, doğusunda Nevşehir, güneydoğusunda Niğde, batısında Konya, kuzeyinde Ankara, kuzeydoğusunda Kırşehir ile komşu olan 68 plakalı ili

aksaray malaklısı : tür. * aksaray (il ismi) + malak (dudak) + lı (sahibi) + sı (iyelik eki) * Türkiye'nin Aksaray ili ve çevresinde görülen, bacakları ve ayakları kalın, kafası büyük, dudağı sarkıkiri bir köpek cinsi

aksata : ara. * ahaza (almak, tutmak, kavramak, yakalamak, kapmak, edinmek), ahz (alma, alım, tutma, kavrama, yakalama, kapma, edinme) + u (tamlama eki) + ata (vermek, bahşetmek, bağışlamak, ödemek), ita (verme, bahşetme, bağışlama, ödeme) * malların veya paranın karşılıklı olarak devredilmesi, alışveriş, alım satım ya da alıp verme

aksatmak : tür. * aksa (topallamak; engellemek, terse olmak, yansıtmak, reddetmek, geri döndürmek) + t (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * işleyen bir sürecin dengesini, düzenini, ritmini bozmak

akse : lat. * accedere (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + cedere (gitmek, ilerlemek, yol almak, uzaklaşmak, çekilmek) ), accessus (gidiş, giriş, girişim, atak, kriz) (lat.); accès (fra.) * hastalık nöbeti, kriz

aksedir : tür., ara. * ak (beyaz, temiz, açık) + şadr, sadr, sedr (göğüs; bir şeyin ön veya ileri kısmı, baş köşe, misafir oturtulan yer) * öz odunu kahverengi olan, kaplaması mobilya yapımında kullanılan bir ağaç

akseki : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + sekü (kaldırmak, yükseltmek); sekil, seki (at ayağındaki beyazlık) * Antalya'nın bir ilçesi; eski ismi Marla (Yüksek Ulemalar Diyarı)

aksel : lat., ing. * axis (lat.); axle (ing.) * akis, eksen, aktarıcı, yansıtıcı, dingil, yansıma, yansıyan, tersine olan; dönen bir çarkın veya dişlinin (bir arabadaki gibi) merkezi şaftı, aks

akselerasyon : lat. * acceleratio (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + celerare (hızlanmak, acele etmek, hızlı hareket etmek, ivmelenmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.); acele (hızlı hareket etmek, telaşlanmak), acil (hızlı, telaşlı, çabuk) (ara.) * hızlanma, ivmelenme

akseleratör : lat. * accelerare (hızlanmak, acele etmek, hızlı hareket etmek, ivmelenmek) + tor (-cı, yapan) * hızlandırıcı, ivmelendirici

akselere : lat. * acceleratus (accelerare (hızlanmak, acele etmek, hızlı hareket etmek, ivmelenmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * hızlanmış, hızlandırılmış, ivmelenmiş, ivmelendirilmiş

akselerograf : lat., gre. * accelerare (hızlanmak, acele etmek, hızlı hareket etmek, ivmelenmek) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) * ivmeyi, titreşimi veya hareket değişimlerini zamana bağlı olarak kaydeden ölçüm cihazı ivme kayıt cihazı, ivmeyazar

akselerografi : lat., gre. * accelerare (hızlanmak, acele etmek, hızlı hareket etmek, ivmelenmek) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ivme, titreşim ve hareket değişimlerinin zaman içinde kaydedilmesi ve analiz edilmesini konu alan ölçüm ve kayıt yöntemi, ivme kayıt bilimi

akselerometre : gre. * accelerare (hızlanmak, acele etmek, hızlı hareket etmek, ivmelenmek) + metron, metros (ölçü) * hızlanmayı veya ivmeyi ölçen cihaz; bir cismin hareketindeki hız değişimlerini nicel olarak belirleyen ölçüm aracı, ivmeölçer

akseptans : lat. * acceptare (kabul etmek, almak) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + capere (almak, içine almak, tutmak, kapmak, kavramak, yakalamak, sezmek) ) + entia (isim yapım eki); acceptance (fra.) * kabul; öğrenimini yabancı bir ülkede yapacak öğrenciye okulun gönderdiği ve resmi işlem için gerekli olan kabul belgesi

akseptör : lat. * acceptare (kabul etmek, almak) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + capere (almak, içine almak, tutmak, kapmak, kavramak, yakalamak, sezmek) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) * kabul eden; bir donörden (verici) bir elektron, proton veya elektron çifti alan bir atom veya molekül

akses : lat. * accedere (yaklaşmak) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + cedere (gitmek, ilerlemek, yol almak, uzaklaşmak, çekilmek) ), cessus (gitme, çekilme eylemi, gidilme, uzaklaşma) (lat.) * accès (fra.), access (ing.)

aksesibilite : lat. * accedere (yaklaşmak) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + cedere (gitmek, ilerlemek, yol almak, uzaklaşmak, çekilmek) ), cessus (gitme, çekilme eylemi, gidilme, uzaklaşma) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) + itas (isim yapım ve durum eki); accessibility, accessibilité (ing., fra.) * erişilebilirlik, girilebilirlik

aksesibl : lat. * accedere (yaklaşmak) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + cedere (gitmek, ilerlemek, yol almak, uzaklaşmak, çekilmek) ), cessus (gitme, çekilme eylemi, gidilme, uzaklaşma) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) * erişilebilir, girilebilir

aksesuar : lat. * accessorius (accedere (artmak, artırmak) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + cedere (gitmek, ilerlemek, yol almak, uzaklaşmak, çekilmek) ), cessus (gitme, çekilme eylemi, gidilme, uzaklaşma) + orius (ile ilgili olan) * ilave unsur, tamamlayıcı unsur

aksetil : lat., gre. * ac (asetil grubu, CH3CO-) (lat.) + ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) (gre.) * yarı sentetik antibakteriyel sefalosporin ve beta-lactam antibiyotik

aksetmek : ara., tür. * aks (yansıma, aktarılma) + et (yapmak) + mek (fiil mastar eki), axle (mil), axis, axe, Achse (aks, aktarıcı, yansıtıcı mil, dingil) (ing., fra., alm.) * yansımak, sonucu olmak

aksırık : tür. * öks, aks + ür, ır (hapşırmak) + ük, ık (isim yapım eki) * hapşırık, hapşırma

aksırmak : tür. * ösk, öks, ask, aks (şiddetli, kesik ve sesli şekilde nefesi dışarı atma, dışarı, dışarı verme, şişirme) + ür, ır (bağlaç ek) + mek, mak (fiil mastar eki) * şiddetli, kesik ve sesli şekilde nefesi dışarı atma, dışarı atmak, hapşırmak

aksi : ara. * aks (yansımak, aktarılmak, ters olmak, zıt olmak, karşıt olmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yansıyan, ters olan, ters, zıt, karşıt

aks-i seda : ara. * aks (yansıma, aktarılma) + ı (tamlama eki) + seda (ses) * yankı, ses yansıması

aksi seda : ara. * aks (yansıma, aktarılma) + ı (tamlama eki) + seda (ses) * yankı, ses yansıması

aksidental : lat. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + cadere (düşmek, çökmek, yere yığılmak) + ent (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tesadüfi, kazaren, rastlantı sonucu

aksilik : ara. * aks (yansımak, aktarılmak, ters olmak, zıt olmak, karşıt olmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (ism yapım eki) * terslik, zıtlık, karşıtlık, işlerin beklenmedik biçimde kötü veya olumsuz gitmesi, can sıkıcı veya istenmeyen durum, talihsizlik

aksilla : lat. * ala (kanat), axilla (kanatçık, koltuk altı) * kol ile gövdenin birleşme bölgesi, koltuk altı

aksiller : lat. * axilla (kanatçık, koltuk altı) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kolun omuzla birleştiği yerin altındaki çukurluk

aksine : ara., tür. * aks (yansımak, aktarılmak, ters olmak, zıt olmak, karşıt olmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + ne (yönelim eki) (tür.) * tersine, zıttına, karşıt olarak, önceki veya beklenen durumun tam karşıtı biçimde

aksino : gre., lat. * axion, axios (değerli, değer, layık, liyakat, gerçek, hak) (gre.) + ino (küçük parçacık, fermiyon eki) (lat.) * süpersimetri kuramlarında aksiyon parçacığının fermiyonik süpersimetrik partneri olarak öngörülen, zayıf etkileşen ve karanlık madde adayları arasında değerlendirilen varsayımsal temel parçacık

aksitinib : lat. * axi (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + tin (kimyasal madde, bağlayıcı veya türev eki) + ib (inhibitör sınıfı) * kanser tedavisinde kullanılan, özellikle tümör büyümesini ve vaskülarizasyonunu engelleyen tirozin kinaz inhibitörü sınıfına ait sentetik ilacın etken maddesi (C22H18N4OS)

aksiyal : lat. * axialis (axis (aks, eksen) + ialis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * vücudu alt ve üst olarak iki parçaya bölen eksen, kesit (diğerleri “sajital”, “proksimal”, "koronal")

aksiyal vektör : lat. * axialis (axis (aks, eksen) + ialis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + vehere (iletmek, aktarmak, nakletmek, taşımak, götürmek), vector (iletici, nakledici, taşıyıcı) * uygun bir rotasyon altında bir vektör gibi dönüşen, ancak üç boyutta, yansıma gibi uygunsuz bir rotasyon altında ek bir işaret çevirmesi kazanan bir nicelik, psödovektör

aksiyalizasyon : lat. * axialis (axis (aks, eksen) + ialis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + izare (dönüştürmek) + tio isim yapım ve durum eki) * bir yapı, organ, bölüm veya oluşumu eksen doğrultusunda düzenleme, eksensel özellik kazandırma veya merkezi bir eksen çevresinde konumlandırma, biçimlendirme veya gelişim göstermesi; genellikle embriyolojide ve gelişim biyolojisinde embriyonun veya bir canlının temel vücut eksenlerinin (ön-arka, sırt-karın, sağ-sol) oluşmasını sağlayan gelişimsel süreci

aksiyoloji : gre. * axiein, axioo (gerekli görmek, doğru kabul etmek, gerçek addetmek), axios (değerli, değer, layık, liyakat, gerçek, hak) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * felsefede, değerlerin, etik ve estetik normların doğası, türleri ve ölçütleri üzerine yapılan sistematik çalışma veya bilim dalı

aksiyom : gre. * axiein, axioo (gerekli görmek, doğru kabul etmek, gerçek addetmek), axioma (değerli, layık görülen, apaçık gerçek) (axios (değerli, değer, layık, liyakat, gerçek, hak) + ma (isim yapım eki) ) * diğer önermelerin temeli ve ön dayanağı niteliğindeki önerme, belit, postulat

aksiyometrik : gre. * axiein, axioo (gerekli görmek, doğru kabul etmek, gerçek addetmek), axios (değerli, değer, layık, liyakat, gerçek, hak) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait) * kanıtlanmaya gerek duyulmayan, apaçık temel doğrulara (aksiyomlara) dayandırılan; bir sistemin, teorinin veya önermeler bütününün doğruluğu kanıtlanmaya gerek duyulmayan, apaçık temel doğrulara (aksiyomlara) dayandırılarak yapılandırılması, ölçülmesi veya değerlendirilmesi yöntemi

aksiyon : lat. * agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actio (yapma, eyleme, etme) * eylem, harekete geçme

aksoğan : tür., san. * ak (beyaz, temiz, açık) + soğan (su (iyi) + kandah (yumru, kök yumrusu) ) * zambakgillerden, çiçekleri beyaz olan, süs veya şifa amaçlı kullanılan soğanlı bitki, leucojum aestivum, adasoğanı

aksolemma : gre. * axon (bir cismi iki eşit parçaya bölen gerçek veya sanal çizgi, doğru parçası, eksen, aks, uzantı) + lemma (örtü, kılıf, zar, membran, cidar) * beyindeki sinir hücrelerinin (nöronlar), uzun ve silindir biçimindeki elektriksel sinyal taşıyan ince, uzun çıkıntılarından her biri olan aksonu çevreleyen ve akson potansiyellerinin üretildiği iyon kanallarını içeren zar

akson : gre. * axon (bir cismi iki eşit parçaya bölen gerçek veya sanal çizgi, doğru parçası, eksen, aks, uzantı) * beyindeki sinir hücrelerinin (nöronlar), uzun ve silindir biçimindeki elektriksel sinyal taşıyan ince, uzun çıkıntılarından her biri

aksona : gre. * axon (bir cismi iki eşit parçaya bölen gerçek veya sanal çizgi, doğru parçası, eksen, aks, uzantı) * dalgıçların belli bir derinliğe daldıktan sonra yukarı çıkarken vurgun yememek için yine belli derinliklere yükselip kanlarında oluşan azotun yok olması için bekleme yaptıkları emniyet duraklardan her biri

aksonem : gre. * axon (bir cismi iki eşit parçaya bölen gerçek veya sanal çizgi, doğru parçası, eksen, aks, uzantı) + nema (ip, iplik) * sperm kamçısında bulunan, mikrotübüllerden oluşan ve 9+2 mikrotübül düzenine sahip, dynein motor proteinleri aracılığıyla hareketi kamçı ve siliaların hareketini sağlayan eksen ipliği

aksonometri : gre. * axon (bir cismi iki eşit parçaya bölen gerçek veya sanal çizgi, doğru parçası, eksen, aks, uzantı) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * eksen ölçümü; üç boyutlu bir nesneyi iki boyutlu bir yüzey üzerinde gösterebilmek için kullanılan çizim yöntemi

aksonometrik : gre. * axon (bir cismi iki eşit parçaya bölen gerçek veya sanal çizgi, doğru parçası, eksen, aks, uzantı) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait) * aksonometriyle ilgili olan, üç boyutlu bir cismin eksenler ve ölçüler esas alınarak düzlem üzerinde gösterilmesini sağlayan paralel izdüşüm yöntemine ait

aksoplazmik taşıma : gre., tür. * axon (bir cismi iki eşit parçaya bölen gerçek veya sanal çizgi, doğru parçası, eksen, aks, uzantı) + plasma (şekillenmiş, biçimlenmiş şey) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + taşıma (iletme, nakletme, götürme) * proteinlerin ve diğer organellerin hücre gövdesinden aksonun distal ucuna ve tam tersi şekilde taşınmasını ifade eden, nöron aksonunun içindeki maddelerin dinamik akışı

aksöğüt : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + söğüt (yakacak, odun) (söğül (yanmak, yakmak) + t (ile ilgili olan) ) * salicaceae (söğütgiller) familyasına ait, 25-30 m. boylarında, dere kenarlarında, çayırlarda ve sulak alanlarda görülen bir söğüt türü

aksu : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) * Antalya'nın bir ilçesi, Aksu Çayı’nın eski ismi olan “Kestros” (Silah) kelimesinden; Isparta'nın bir ilçesi; eski ismi “Anamas”

aksungur : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + sungur (doğana benzer bir yırtıcı kuş, şahbaz, falco gyrfalco) * doğangiller (Falconidae) familyasından Doğan (Falco) cinsinin, çok büyük, iri ve geniş gövdeli yırtıcı bir kuş türü, falco rusticolus

aksülamel : ara. * aks (yansıma, aktarılma) + el (ön ek, artikel) + amel (iş, çaışma) * bir duruma, bir işe, bir eyleme veya söze karşılık olarak verilen tepki

aksülümen : tür., lat. * ak (beyaz, temiz, açık) + sublimatum (süblime edilmiş madde) (sublimare (yükseğe çıkarmak, süblimleştirmek) + atum (isim yapım eki) + corrosivum (yakıcı, aşındırıcı) * cıva ile klorun birleşimi olan, bağırsak kurtlarının tedavisinde kullanılan, zehirli, beyaz toz halindeki civa klorür, süblime

akşam : san., soğ. * şama (karanlık, kararma, karartı) (san.); hşam (akşam, gün batımı zamanı, akşam yemeği) (soğ.); Schemen (siluet, gölge, karartı, bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle tek renk olarak beliren görüntüsü) (alm.), şaman (kahin, büyücü, ruhban, hayaletlerle iletişim kuran, gölgeler ile temas kuran) (tun.) * gece, güneş battıktan sonraki zaman

akşam namazı : san., soğ. * şama (karanlık, kararma, karartı) (san.); hşam (akşam, gün batımı zamanı, akşam yemeği) (soğ.); Schemen (siluet, gölge, karartı, bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle tek renk olarak beliren görüntüsü) (alm.), şaman (kahin, büyücü, ruhban, hayaletlerle iletişim kuran, gölgeler ile temas kuran) (tun.) + namaste (saygı ile eğilme, boyun eğme) (san.), namaz (saygı ile eğilme, boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua) (far.) + ı (iyelik eki) (tür.) * güneş battıktan sonra kılınan, beş vakit namazın dördüncüsü

akşam sefası : san., soğ., ara., tür. * şama (karanlık, kararma, karartı) (san.); hşam (akşam, gün batımı zamanı, akşam yemeği) (soğ.); Schemen (siluet, gölge, karartı, bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle tek renk olarak beliren görüntüsü) (alm.), şaman (kahin, büyücü, ruhban, hayaletlerle iletişim kuran, gölgeler ile temas kuran) (tun.) + sefa (buğday başının kılçığı; orak; kuyu içinden çıkan toprak; kaygısız ve sakin olma, gönül rahatlığı, rahatlık, huzur, keyif, eğlence, neşe) (ara.) + sı (iyelik eki) (tür.) * akşamsefasıgiller familyasından, çabuk gelişen ve 1 m'ye kadar boylanabilen çok yıllık bir süs bitkisi türü

akşam üzeri : san., soğ., tür. * şama (karanlık, kararma, karartı) (san.); hşam (akşam, gün batımı zamanı, akşam yemeği) (soğ.); Schemen (siluet, gölge, karartı, bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle tek renk olarak beliren görüntüsü) (alm.), şaman (kahin, büyücü, ruhban, hayaletlerle iletişim kuran, gölgeler ile temas kuran) (tun.) + üzeri (üstü, yukarı, tepe, bir şeyin üstündeki bölüm) + ü (iyelik eki) * Güneş’in batmakta olduğu saatlere doğru veya o saatlerde

akşam yıldızı : san., soğ., tür. * şama (karanlık, kararma, karartı) (san.); hşam (akşam, gün batımı zamanı, akşam yemeği) (soğ.); Schemen (siluet, gölge, karartı, bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle tek renk olarak beliren görüntüsü) (alm.), şaman (kahin, büyücü, ruhban, hayaletlerle iletişim kuran, gölgeler ile temas kuran) (tun.) + yıldız (uzayda kendi ışığıyla parlayan gök cismi; ışık noktası) + ı (iyelik eki) (tür.) * akşamları güneş battıktan sonra gökyüzünde parlak biçimde görülen Venüs gezegeni

akşamcı : san., soğ., ara., tür. * şama (karanlık, kararma, karartı) (san.); hşam (akşam, gün batımı zamanı, akşam yemeği) (soğ.); Schemen (siluet, gölge, karartı, bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle tek renk olarak beliren görüntüsü) (alm.), şaman (kahin, büyücü, ruhban, hayaletlerle iletişim kuran, gölgeler ile temas kuran) (tun.) + cı (ile ilgili, -a ait, yapan, eden eki) (tür.) * işlerini veya etkinliklerini daha çok akşam saatlerinde yapan kimse, gece yaşamına ve akşam eğlencelerine düşkün kişi; akşam saatlerinde keyif için bir iki kadeh içki içme alışkanlığı olan kimse

akşamsefası : san., soğ., ara., tür. * şama (karanlık, kararma, karartı) (san.); hşam (akşam, gün batımı zamanı, akşam yemeği) (soğ.); Schemen (siluet, gölge, karartı, bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle tek renk olarak beliren görüntüsü) (alm.), şaman (kahin, büyücü, ruhban, hayaletlerle iletişim kuran, gölgeler ile temas kuran) (tun.) + sefa (buğday başının kılçığı; orak; kuyu içinden çıkan toprak; kaygısız ve sakin olma, gönül rahatlığı, rahatlık, huzur, keyif, eğlence, neşe) (ara.) + sı (iyelik eki) (tür.) * akşamsefasıgiller familyasından, çabuk gelişen ve 1 m'ye kadar boylanabilen çok yıllık bir süs bitkisi türü

akşamüstü : san., soğ., tür. * şama (karanlık, kararma, karartı) (san.); hşam (akşam, gün batımı zamanı, akşam yemeği) (soğ.); Schemen (siluet, gölge, karartı, bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle tek renk olarak beliren görüntüsü) (alm.), şaman (kahin, büyücü, ruhban, hayaletlerle iletişim kuran, gölgeler ile temas kuran) (tun.) + üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + ü (iyelik eki) (tür.) * Güneş’in batmakta olduğu saatlere doğru veya o saatlerde

akşamüzeri : san., soğ., tür. * şama (karanlık, kararma, karartı) (san.); hşam (akşam, gün batımı zamanı, akşam yemeği) (soğ.); Schemen (siluet, gölge, karartı, bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle tek renk olarak beliren görüntüsü) (alm.), şaman (kahin, büyücü, ruhban, hayaletlerle iletişim kuran, gölgeler ile temas kuran) (tun.) + üzeri (üstü, yukarısı) (tür.) * Güneş’in batmakta olduğu saatlere doğru veya o saatlerde

akşehir : tür., far. * ak (beyaz, temiz, açık) (tür.) + şahr, şehr (yerleşim birimi, vilayet, memleket, belde, kent, il) (far.) * Konya'nın bir ilçesi (eski ismi Philomelion (philo (seven) + melion (kavun) )

akşın : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + şın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gözlerinde, kıllarında ve derisinde doğuştan pigment (boya maddesi) bulunmadığı için her yanı beyaz (ak) olan insan, albino; az beyaz olan, beyazımsı; erkek veya kız ismi

aktar : ara. * ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans, parfüm, güzel rayiha), ıtriyat (parfümeri, kokular) * kurutulmuş çeşitli bitkiler, çiçekler ve buna benzer ev ilacı gereçleri ve baharat satan, attar

aktar : ara. * kutr (daire veya küre gibi bir geometrik şeklin merkezinden geçen ve iki kenarını birleştiren doğru parçası; ayrıca, bir şeyin eni, genişliği veya kapsamı, çap) * çaplar

aktariye : ara. * ıtr (koku, güzel koku, aroma, esans, parfüm, güzel rayiha), attar (kokular) + iye (isim yapım eki) * attar olan kişinin sattığı ürünler

aktarmak : tür. * aktar (devirmek, altını üstüne çevirmek) + mak (fiil mastar eki) * bir yerden bir yere hareket ettirmek, iletmek

aktavşan : tür. * ak (beyaz, temiz, açık) + tavşan (tavşangillerden, yaklaşık 70 cm. uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan, eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) * çok iri bir cins çöl sıçanı

aktif : lat. * activus (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * eylemsel, hareket halinde, devinen, durağan olmayan, pasif olmayan

aktif immünite : lat. * activus (aktif, eylemsel) + immunis (in (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + munis (hizmet etme, hizmete hazır) ) + itas (isim yapım ve durum eki) (hizmet dışı olma, muaf olma) * hastalık yapan mikrop vücuda girdikten sonra vücudun bu mikroplara karşı bağışıklık kazanması, aktif bağışıklık

aktif immünizasyon : lat. * activus (aktif, eylemsel) + immunizare (bağışık kılmak) (immunis (korunmuş, bağışık, hizmet dışı, muaf) + izare (dönüştürmek) ) + tio isim yapım ve durum eki) * aktif bağışık hale getirme

aktif transport : lat. * activus (aktif, eylemsel) + transportus (taşıma, nakil, transfer) (trans (geçerek, geçiş, ötesi, öteye gidiş) + portare (taşımak, götürmek) + tus (geçmiş zaman eki) ) * küçük moleküllerin, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama ATP harcanarak geçişi

aktif varlıklar : lat., tür. * activus (aktif, eylemsel) + varlık (olgu, var olan, mevcud) (var (mevcut olmak) + lık (isim yapım eki) ) + lar (çoğul eki) * bir şirketin bilançosundaki kasa, banka, alacaklar, mal stok, demirbaşlar, marka, patent, copyright, peştemallık vb. değerlerini ifade eden kavram

aktin : gre. * aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) * hücrelerde, özellikle kas hücrelerinde bulunan, hücre iskeletini oluşturan ve kas kasılmasını sağlayan ipliksi yapıdaki temel protein (mikroskop altında aktin filamentlerinin ışınsal, ince ve uzun yapısına atfen)

aktinfilament : gre. * aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) (gre.) + filamentum (filo, filum (iplik), filare (döndürmek, çevirmek) + mentum (isim yapım eki) ) (lat.) * ökaryotik hücrelerin iskeletini (sitoskeleton) oluşturan, mikrofilament olarak da bilinen, aktin proteinlerinin polimerleşmesiyle, G-aktin adı verilen küresel monomerlerin (tekil yapıtaşlarının) uca eklenmesiyle oluşan zincirlerin birbirine dolanmasıyla meydana gelen, hücreye mekanik destek sağlayan, şeklinin korunmasında, hareketinde, kas kasılmasında, hücre bölünmesinde ve hücre içi madde taşınmasında görev alan ince protein iplikçiği

aktinik prurigo : gre., lat. * aktinos (aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) ) (gre.) + pruire (kaşıntı, kaşınma) (lat.) * güneş ışığına karşı anormal bir reaksiyon (fotosensitivite) nedeniyle oluşan yoğun kaşıntılı bir cilt rahatsızlığı

aktinit : gre. * aktinos (aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) ) + oeides (gibi , ile ilgili, benzer) * periyodik tabloda yedinci sırada yer alan metalik radyoaktif ışınetkin elementler

aktinodrom : gre. * aktinos (aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) ) + dramein (koşmak), dromos (koşu, koşma; yön, rota, yol, pist, sokak) ) * yaprakta ana damarların yaprak sapının birleştiği taban kısmından veya tabana çok yakın bir noktadan tekerlek parmakları gibi ışınsal biçimde çıkarak çevreye doğru yayılmasıyla belirlenen avuç içi şeklindeki damarlanma düzeni, palmat damarlanma tipi

aktinofilament : gre. * aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) (gre.) + filamentum (filo, filum (iplik), filare (döndürmek, çevirmek) + mentum (isim yapım eki) ) (lat.) * ökaryotik hücrelerin iskeletini (sitoskeleton) oluşturan, mikrofilament olarak da bilinen, aktin proteinlerinin polimerleşmesiyle, G-aktin adı verilen küresel monomerlerin (tekil yapıtaşlarının) uca eklenmesiyle oluşan zincirlerin birbirine dolanmasıyla meydana gelen, hücreye mekanik destek sağlayan, şeklinin korunmasında, hareketinde, kas kasılmasında, hücre bölünmesinde ve hücre içi madde taşınmasında görev alan ince protein iplikçiği

aktinolit : gre. * aktinos (aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) ) + lythos (taş, kaya) * lifsi kristal yapısının ışınsal biçimde dizilmesi nedeniyle bu adla adlandırılan, amfibol grubuna ait, genellikle koyu yeşil renkli, iğnemsi veya lifsi kristal yapılara sahip kalsiyum, magnezyum ve demir içeren silikat minerali, yeşil amfibol minerali (Ca2(Mg,Fe)5Si8O22(OH)2)

aktinoloji : gre. * aktinos (aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) ) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * güneş ışınlarının insan ve bütün canlılar üzerindeki etkisini inceleyen bilim dalı

aktinometre : gre. * aktinos (aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) ) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) * özellikle güneş radyasyonunun veya genel olarak ışığın ve diğer elektromanyetik dalgaların kimyasal etkilerini, yoğunluğunu ve ışınım gücünü ölçmek için kullanılan cihaz

aktinometri : gre. * aktinos (aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) ) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * güneş veya diğer ışık kaynaklarından yayılan radyasyonun (özellikle morötesi ve görünür ışığın) ısıtma ve kimyasal etkilerini ölçen meteoroloji ve fizik dalı

aktinomikoz : gre. * aktinos (aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) ) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) * ışınsal görünümlü bakteri kolonileri oluşturan Actinomyces türlerinin (özellikle Actinomyces israelii) neden olduğu, en sık ağız, çene, boyun, göğüs, karın ve pelvis bölgelerinde kronik iltihap, apse, sert doku kitlesi ve fistül gelişimiyle seyreden enfeksiyon hastalığı

aktinomikozis : gre. * aktinos (aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) ) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) * ışınsal görünümlü bakteri kolonileri oluşturan Actinomyces türlerinin (özellikle Actinomyces israelii) neden olduğu, en sık ağız, çene, boyun, göğüs, karın ve pelvis bölgelerinde kronik iltihap, apse, sert doku kitlesi ve fistül gelişimiyle seyreden enfeksiyon hastalığı

aktinomiset : gre. * aktinos (aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) ) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) + es (ile ilgili, - a ait) * genellikle toprakta bulunan, bakteri olmalarına rağmen mantarlar gibi dallanan ipliksi (hif benzeri) yapılar oluşturan ve antibiyotiklerin büyük bir kısmının üretiminde rol oynayan tek hücreli, gram-pozitif bir mikroorganizma grubu

aktinomisin : gre., lat. * aktinos (aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) ) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * streptomyces parvulus bakterisinden elde edilen, tek başına veya diğer ilaçlarla birlikte, Ewing sarkomu, gestasyonel trofoblastik tümör, rabdomiyosarkom, Wilms tümörü veya belirli tipte testis kanserinin, ve belirli tipte solid tümörlerin tedavisinde kullanılan bir ilacın etken maddesi (C62H86N12O16)

aktinomorf : gre. * aktinos (aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) ) + morphe, morphos (şekil, biçim, form, kalıp) * bir çiçeğin merkezinden geçen herhangi bir dikey düzlemle kesildiğinde birbiriyle özdeş, simetrik ve birbirinin aynısı olan iki parçaya ayrılabilen ışınsal (radyal) simetrik çiçek yapısı

aktinomorfik : gre. * aktinos (aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) ) + morphe, morphos (şekil, biçim, form, kalıp) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * bir çiçeğin merkezinden geçen birden fazla eksenle birbirine eşit veya benzer simetrik parçalara ayrılabilmesini, ışınsal düzen gösteren çiçek yapısını ifade eden, radyal simetrili çiçeklere ait

aktinosit : gre. * aktinos (aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) ) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) * aktin proteinini içeren veya aktin iplikçikleri bakımından tanımlanan hücre, özellikle hücre iskeletinde aktin filamentlerinin belirgin rol oynadığı hücresel yapılara verilen ad, aktinle ilişkili hücre tipi;

aktinyum : gre., lat. * aktinos (aktis (zerre, ışın, ışık huzmesi) + inos (kimyasal madde eki) ) (gre.) + ium (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * yumuşak, gümüşi beyaz renkli, atom numarası 89, simgesi Ac olan bir radyoaktif metal

aktivasyon : lat. * activare (aktifleştirmek, aktif hale getimek, etkinleştirmek) (activus (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + are (fiil mastar eki) ) + tio (son ek) * eylemsel hale gelme, harekete geçme, işlevsel hale gelme, aktif olma

aktivatör : lat. * activus (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + are (fiil mastar eki) + or (-ci, yapan, eden, eyleyen) * aktive edici, eylemsel hale getirici, işlevsel kılıcı

aktive : lat. * activatus (activus (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + are (fiil mastar eki) + tus (geçmiş zaman eki) ); activé (fra.) * aktifleşmiş, etkinleşmiş, faal olmuş, işlevsel hale gelmiş

aktivin : lat. * activus (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * er bezinde (testiste) granüloza ve Leydig hücrelerinden salgılanan, FSH salgılanmasını artıran, ovaryumda, granülositlerin aktivitelerine yönelik olarak primer oosit tarafından üretilen sinyal molekülü bir polipeptit (C27H34O3)

aktivite : lat. * activus (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + itas (isim yapım eki, olma durumu) * faaliyet, yapma, eyleme, çalışma

aktivizm : lat. * activus (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * eylemcilik, insan yaşamının ve düşüncesinin temel gerçekliğinin eylem olduğunu öne süren öğreti

aktör : lat. * agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) * yapan, eden, eyleyen, icracı, icra eden, fail, tiyatro oyuncusu

aktör ağ teorisi : lat., tür., gre. * agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.) + ağ (gözenekli, boşluklu örgü) (tür.) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (theoros (gözlemci, seyirci, izleyici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * insan olan ve insan olmayan tüm unsurların (nesneler, teknolojiler, kurumlar, fikirler) birbirleriyle eşit derecede etkileşime girerek toplumsal süreçleri ve ağları sürekli olarak birlikte inşa ettiğini, şekillendirdiğini savunan sosyolojik bir yaklaşım

aktris : lat. * agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek) + trix (yapan, eden (dişil) ) * yapan, eden, eyleyen, icracı, fail, tiyatro oyuncusu (kadın için)

aktuatör : lat. * agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actuare (harekete geçirmek, etkin duruma getirmek) (actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + are (fiil mastar eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * bir sistemde elektriksel, hidrolik, pnömatik veya başka bir enerji türünü mekanik harekete dönüştürerek bir parçanın konumunu, hareketini veya kuvvetini kontrol eden, otomasyon, robotik, makine ve kontrol sistemlerinde kullanılan hareket ettirici düzenek, eyleyici

aktüalite : lat. * agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + itas (isim yapım ve durum eki) * güncellik, gerçeklik, gerçekleşmiş olma durumu, mevcut olay veya hal

aktüalizm : lat. * agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * varlığın ve gerçeğin etkinlik, eylem olduğunu, her şeyin eylemde bulunduğunu öne süren öğreti, etkincilik

aktüatör : lat. * agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + tor (-cı, yapan, eden eki) * bir mekanizmayı veya sistemi kontrol eden veya hareket ettiren bir tür motor

aktüatör : lat. * agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş, işlenmiş), actuare (harekete geçirmek, işletmek) + tor (yapan, eden eki) * bir makine veya sistemde kontrol sinyallerini mekanik harekete dönüştüren ve valf, motor veya benzeri bileşenleri çalıştıran cihaz veya mekanizma

aktüel : lat. * actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * güncel, gerçekleşmiş

aktüer : lat. * actuarius (muhasebeci), (actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek) + tus (isim eki) ) + arius (-ci, yapan eden anlamı veren son ek) * sigorta, finans ve istatistik alanlarında risk hesapları, olasılıklar ve prim değerlemeleri yapan uzman kişi, sigorta uzmanı

akuakültür : lat. * aqua (su) + cultura (işleme, tarım, bakım, yetiştirme) (cultus (işlenmiş, bakımı yapılmış; tapınma) + ura (isim yapım eki) ) * ekonomik değeri olan balık, kabuklu, yumuşakça ve su bitkileri gibi deniz ile tatlı su canlılarının yapay veya kontrollü koşullar altında üretilmesi, yetiştirilmesi ve hasat edilmesi faaliyeti

akuaponik : lat., gre. * aqua (su) (lat.) + ponos (emek, zahmet, çaba; sıkıntı, yorgunluk; çalışma) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * balık yetiştiriciliği ile bitki yetiştirmenin aynı sistemde birleştirildiği topraksız tarım yöntemi (akuakültür (akuatik canlılardan olan balık, kerevit, karides vb. üretimi) ve hidroponik (topraksız tarım/bitkilerin su ve besin eriyikleri ile beslenmesi) kelimelerinin birleşiminden)

akuoduktoplasti : lat., gre. * aqueductus (kemerli köprü, su kemeri (aqua (su) + ductus (yönlendirme, yönlendirilmiş; kanal, boru, kemer, kiriş) (ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) + tus (isim yapım eki) ) (lat.) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * izole edilmiş dördüncü ventrikülün tedavisi için stent takma prosedürü; kulak kanalının veya işitme yolunun cerrahi olarak yeniden şekillendirilmesi veya genişletilmesi işlemi

akuple : fra. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + copulatus (çift, ikili) (co, con (ile, birlikte, beraber) + pulare (bağlamak, iliştirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ); accouplé (fra.) * çiftleşmiş, çiftleştirilmiş; ısıtma ve soğutma tesisatlarında, su içinde bulunan pislikleri, eriyik haldeki hava ve gazları tahliye etmek için kullanılan sistem

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...