26 Eylül 2026 Cumartesi

yalelli - yeşilay

yalelli : ara. * ya (ey, hey) + leyl (gece) + i (benim) * ey gecem, ey benim inci tanem/sevgilim; uzun ve tekrarlardan oluşan şarkı

yalgın : tür. * yal (alevlenmek, ışıldamak, parıldamak) + gın (isim/sıfat yapım eki) * genellikle çöllerde veya sıcak havalarda uzakta su yüzeyi var gibi görünen, aslında ışık yansımasından/kırılmasından ibaret olan yanıltıcı optik olay, serap, ılgım, pusarık

yalı : gre. * yiali, yalos (deniz kenarı, sahil, kıyı) * deniz, göl veya akarsu kıyısına doğrudan temas eden, arada hiçbir yol veya engel bulunmayan (suya sıfır) görkemli yapı, sahilhane

yalı ağası : gre., tür. * yiali, yalos (deniz kenarı, sahil, kıyı) (gre.) + ağa (büyük, büyük erkek kardeş) + sı (iyelik eki) (tür.) * Osmanlı döneminde kıyıları ve sahilleri korumakla görevli olan askeri komutan veya sahil muhafızı

yalı boyu : gre., tür. * yiali, yalos (deniz kenarı, sahil, kıyı) (gre.) + boy (uzunluk, yükseklik) + u (iyelik eki) (tür.) * su kıyısı, deniz, göl veya nehir kenarı boyunca uzanan düz ve açık arazi

yalı bülbülü : gre., far., tür. * yiali, yalos (deniz kenarı, sahil, kıyı) (gre.) + pouli (kuş) (gre.); bulbul (karatavukgillerden ötücü bir kuş) (far.); balbala (ara.), poule, poulet (tavuk) (fra.) + ü (iyelik eki) (tür.) * çok konuşan, geveze ve dilinden düşmeyen kimseleri tanımlamak için kullanılan bir tabir

yalı uşağı : gre., tür. * yiali, yalos (deniz kenarı, sahil, kıyı) (gre.) + uşak (çocuk; hizmetçi, yaver) (uvış (küçük şey, ufak olan, ufalanmış nesne) + ak (isim yapım eki) + ı (iyelik eki) ) (tür.) * deniz kıyısında doğup büyümüş kimse

yalıçapkını : gre., tür. * yiali, yalos (deniz kenarı, sahil, kıyı) (gre.) + çapkın (sürekli karşı cinsin peşinden koşan, sürekli karşı cins ile ilişki kurmak isteyen ) (çapğun (çap (hızlı koşmak, akmak, saldırmak, vurmak, kesmek) + ğun (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ı (iyelik eki) (tür.) * akarsu, göl veya deniz kıyılarında yaşayan, balık ve diğer küçük su hayvanlarıyla beslenen, Alcedo atthis türündeki küçük, renkli kuş

yalıçapkınıgiller : gre., tür. * yiali, yalos (deniz kenarı, sahil, kıyı) (gre.) + çapkın (sürekli karşı cinsin peşinden koşan, sürekli karşı cins ile ilişki kurmak isteyen ) (çapğun (çap (hızlı koşmak, akmak, saldırmak, vurmak, kesmek) + ğun (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ı (iyelik eki) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) (tür.) * gökkuzgunumsu kuşlar takımından, yalıçapkını ve benzeri türleri içeren bir kuş familyası, Alcedinidae

yalıhüyük : gre., tür. * yiali, yalos (deniz kenarı, sahil, kıyı) (gre.) + höyük (yığma tepe, tümsek, yüksek yer; insan yerleşimlerinin yüzyıllar boyunca üst üste kurulmasıyla oluşan, içinde arkeolojik kalıntılar barındıran yapay toprak tepecik ) (höy (yüksek, yükselme, yığılma, kabarma) + ük (isim yapım eki) ) (tür.) * Konya'nın bir ilçesi

yalım : tür. * yal (alevlenmek, ışıldamak, parıldamak) + ım (isim yapım eki) * alev, kılıç, bıçak gibi kesici aletlerin keskin yüzü; erkek ismi

yalın : tür. * yal (soyunmak, soyulmak; yalnız bırakmak, tek bırakmak, soyutlamak, ayırmak, dış etkilerden korumak) + ın (ile ilgili, gibi, -a ait) * çıplak, soyunuk; gösterişsiz, saf, sade, basit, süssüz

yalınayak : tür. * yalın (soyunmak, soyulmak) + ayak (bacağın bilekten aşağıda bulunan, yere basmaya ve yürümeye yarayan bölümü ) (ad (ayırmak, ayrı olmak, ileri fırlatmak, öne savurmak) + ak (isim yapım eki) ) * ayakkabısız veya çorapsız, çıplak ayakla

yalıtım : tür. * yal (yalnız bırakmak, tek bırakmak, soyutlamak, ayırmak, dış etkilerden korumak) + ıt (etken fiil eki) + ım (isim yapım eki) * bir nesneyi, yapıyı veya ortamı dış etkilerden (ısı, ses, su, nem ve elektrik) korumak için araya uygun malzemeler koyarak ilişkiyi kesme işlemi, izolasyon

yalıtkan : tür. * yal (yalnız bırakmak, tek bırakmak, soyutlamak, ayırmak, dış etkilerden korumak) + ıt (etken fiil eki) + kan (sıfat yapım eki) * elektrik akımını iletmeyen veya çok zayıf ileten, akıma karşı yüksek direnç gösteren madde, izolatör

yalıtmak : tür. * yal (yalnız bırakmak, tek bırakmak, soyutlamak, ayırmak, dış etkilerden korumak) + ıt (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir nesneyi veya ortamı ısı, ses, su, elektrik gibi dış etkenlerden veya akımlardan korumak için gerekli teknik donanımı, koşulları ve ortamı sağlamak, izole etmek

yalıyar : gre., tür. * yiali, yalos (deniz kenarı, sahil, kıyı) (gre.) + yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek; uçurum; kesilmiş, bölünmüş) (tür.) * deniz kıyısında dalgaların kayaları dövmesiyle oluşan dik, sarp ve yüksek kıyı, falez

yallah : ara. * ya (ey, hey) + Allah (el (ön ek, artikel) + ilah (tanrı, tapılan, yönelinen, yüce varlık) ) * ey Allah, ya Allah; haydi, yürü, kalk, git, hadi ikile (argo)

yallı : tür. * yallı (halay) * Genellikle Azerbaycan ve Kars, Ağrı gibi Doğu Anadolu yörelerinde bilinen, düğünlerde ve toplu eğlencelerde el ele tutuşularak veya omuz omuza verilerek çember veya sıra şeklinde oynanan coşkulu geleneksel bir sıra/halay oyunu

yalman : tür. * yal (alevlenmek, ışıldamak, parıldamak) + man (isim yapım eki) * sarp, dik, eğik; bıçak, kılıç veya iğne gibi araçların sivri ucu, keskin ağzı, keskin kenarı; kılıçlarda ön taraftaki yükselti veya sahte kenar

yalnız : tür. * yalın (çıplak, soyunuk; gösterişsiz, saf, sade, basit, süssüz ) (yal (soyunmak, soyulmak; yalnız bırakmak, tek bırakmak, soyutlamak, ayırmak, dış etkilerden korumak) + ın (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + ız (sıfat yapım eki) * yanında veya etrafında başkası bulunmayan, tek başına olan; sadece, ama, fakat, ancak

yalova : gre. * pylopythia (pylai (kapılar) + pythia (zayıflık) ), python (dev yılan) (Yunan mitolojisinde Tanrı Apollon’un Parnassos dağında öldürdüğü yılan) * Türkiye’nin Marmara Bölgesi’nin güneydoğusunda yer alan, kuzeyinde ve batısında Marmara Denizi, doğusunda Kocaeli, güneyinde Bursa bulunan 77 plakalı il

yalpa : far. * yal (boyun; omuz) + pa (ayak) * rüzgar veya dalgaların etkisiyle bir geminin ya da teknenin iki yana (sancak ve iskele yönüne) sallanarak yatıp kalkması

yalpak : tür. * yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + pak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çıkarları için başkalarına yaranmaya çalışan, övgüde aşırıya kaçan ve samimiyetsiz davranan, yalaka, dalkavuk; derin olmayan kaplar, düz veya az çukur yer, sığ, yayvan

yalpalamak : far., tür. * yalpa (rüzgar veya dalgaların etkisiyle bir geminin ya da teknenin iki yana (sancak ve iskele yönüne) sallanarak yatıp kalkması) (yal (boyun; omuz) + pa (ayak) ) + la (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yürürken, araç kullanırken veya bir nesne hareket ederken dengesini kaybedip sağa sola savrulmak, dengesi bozulup bir sağa bir sola eğilmek veya sallanmak

yalpık : tür. * yal, yalp (düz, geniş, yassı, yayvan, kaygan) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * derinliği az ve geniş olan, düz, geniş, yassı, yayvan

yaltak : tür. * yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + tak (-cı, yapan, eden eki) * çıkar sağlamak veya yaranmak için başkalarına aşırı derecede ve ikiyüzlü bir şekilde iyi davranan kimse, dalkavuk, yalaka

yaltaklanmak : tür. * yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + tak (-cı, yapan, eden eki) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birine hoş görünmek veya birinden çıkar sağlamak, menfaat elde etmek için onursuzca ve aşırı bir şekilde iyi davranmak, aşırı ilgi göstermek, dalkavukluk etmek, yalakalık yapmak

yalvaç : tür. * yalğ, yalığ (dil) + vaç (isim yapım ve araç eki) * elçi, haberci, peygamber; Isparta'nın bir ilçesi

yalvarmak : tür. * yalğ, yalığ (dil) + var (geniş zaman eki) + mak (fiil mastar eki) * karşı tarafa kendini acındırarak, saygılı ve ısrarcı bir dille ve hatta bazen inleyerek ya da yakararak bir arzunun gerçekleşmesini istemek; birinden bir şeyi ısrarla, acınacak ve çaresiz bir halde, çok rica ederek istemek

yama : tür. * yamağ, yama (eklemek, ilave etmek, iliştirmek, yanına gelmek, yanına getirmek) * delik veya yırtık bir şeyi uygun bir parça ile onarma işlemi ya da bu amaçla kullanılan parça; kumaş, çadır veya giysi gibi eşyalardaki yırtıkları kapatmak için sonradan dikilen ya da yapıştırılan parça; Ciltte görülen geniş leke veya alerjen tespiti için yapılan yama testi, patch test; bilgisayar programlarında veya oyunlarda hataları düzeltmek için yayınlanan güncelleme, patch

yamaç : tür. * yamağ, yama, yanağ, yana (eklemek, ilave etmek, iliştirmek, yanına gelmek, yanına getirmek) + aç (isim yapım eki) * bir dağın veya tepenin düzlüğe doğru inen veya herhangi bir eğimli yanı; ön, yan, yakın veya karşı taraf

yamak : tür. * yamağ, yama, yanağ, yana (eklemek, ilave etmek, iliştirmek, yanına gelmek, yanına getirmek) + ak (isim yapım eki) * bir işte yardımcı olarak çalışan kimse, çırak, asistan

yamamak : tür. * yamağ, yama, yanağ, yana (eklemek, ilave etmek, iliştirmek, yanına gelmek, yanına getirmek) + mak (fiil mastar eki) * bir kumaşı, giysiyi veya eşyayı yama kullanarak dikmek, onarmak; istenmeyen, sıkıntı yaratan bir işi, sorumluluğu ya da kişiyi başkasına yıkmak, zorla başkasının üstünde, iletişiminde bırakmak

yaman : tür. * yaman (güçlü, kuvvetli, kudretli, cesur, yiğit, becerikli; kötü, korkunç) * güç, etki, kudret veya beceri bakımından alışılmışın üzerinde olan, gözü pek, cesur, korkusuz ve yiğit, kolay kolay pes etmeyen, mücadeleci ve azimli; kötü, korkunç

yamanmak : tür. * yamağ, yama (eklemek, ilave etmek, iliştirmek, yanına gelmek, yanına getirmek) + an (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir yere, kimseye veya topluluğa çıkar sağlamak ya da destek görmek amacıyla yanaşmak, kendini kabul ettirmeye çalışmak, bir şeye veya kimseye sonradan eklenmek, yapışmak

yamoussoukro : bao. * yamousso (Fransız sömürge döneminde (özellikle 1900'lerin başında) bölgedeki N'Gokro köyünü yöneten, Baoulé kabilesine mensup Kraliçe (veya şef) Yamousso'nun adı) + kro (köy, kasaba) * Fildişi Sahili’nin başkenti

yampiri : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + puri (ile ilgili, -a ait) * eğri büğrü, yan yan, düzgün olmayan veya çarpık bir şekilde giden/duran

yamru yumru : tür. * yamru (fonetik uyum kelimesi) + yumur (toparlamak, top şekline getirmek, şişirmek) (yum (kapatmak, top yapmak, bir araya getirmek) + ur (fiil mastar eki) ) * yüzeyi düzgün olmayan, eğri büğrü, çarpık, tümsekli veya yumrulu, eğri büğrü, engebeli, pürtüklü veya düzensiz çıkıntılı

yamuk : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + uk (sıfat yapım eki) * yalnızca iki kenarı birbirine paralel olan dörtgen türü; düzgün olmayan, bir yana doğru eğik, bükük veya kaymış

yamulmak : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + ul (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * düzgün veya doğru duruşunu kaybederek yamuk bir duruma gelmek, eğilmek, bükülmek

yamuna : san. * yama (ikiz, çift, paralel) + una (isim yapım eki) * Hindistan'ın kuzeyinde yer alan ve Ganj Nehri'ni besleyen en büyük, en kutsal akarsu; Hint mitolojisinde nehirlerin ve şifanın tanrıçası

yamyam : din. * niam niam (Orta Afrika'da Sudan'ın güneyinde ve Nil nehrinin güneyinde yaşadığı rivayet edilen Niam-Niam (veya Azande) adlı bir kabilenin adı) * insan eti yiyen kimse veya kendi türünün etini tüketen canlı, kanibal; açgözlü, başkalarının haklarını ya da mallarını acımasızca sömüren, saldırgan veya vahşi davranan (mecazi)

yamyassı : tür. * yam (pekiştirme ön eki) + yas (yaymak, açmak, sermek) + sı (sıfat yapım eki) * yüksekliği az, tabanı geniş ve düz olan, yayvan

yan : erm. * yan (oğlu, -gil) * o soya, aileye veya kökene mensup olan, oğlu, -gil (örnek

yan : tür. * yan (yön, taraf, canib; yakınında, ötesinde; yakınına gelmek, ötesine gelmek) * bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf

yan bakmak : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + bakmak (görmek için başı veya gözleri belirli bir yöne çevirmek – doğrultmak) (bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya gözleri çevirmek) + mak (fiil mastar eki) ) * bir kişiye beğenmeyerek, kötü niyetle veya düşmanca bir tavırla bakmak; birine karşı olumsuz bir duygu beslemek, onu küçümsemek veya tehditkar bir biçimde süzmek

yan çizmek : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + çiz (yüzeyde hat oluşturmak, yarmak, iz ve yarık oluşturmak) + çizmek (kalem veya keskin bir araçla üzerinden geçerek iz veya yarık oluşturmak) (çiz (yüzeyde hat oluşturmak, yarmak, iz ve yarık oluşturmak) + mek (fiil mastar eki) ) * bir işten, görevden veya verilen sözden son anda vazgeçip kaçmak, son anda caymak, son anda vazgeçmek

yan etki : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + et (yapmak, eylemek) + ki (isim yapım eki) * bir ilacın veya tedavi yönteminin asıl (terapötik) amacının dışında ortaya çıkan, genellikle istenmeyen ikincil etki

yan hakem : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak, bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), hakem (hüküm veren kimse, yargıda bulunan kişi; taraflar arasında karar veren kişi, yargılayıcı, yargıç; spor karşılaşmalarında kurallara göre karar veren görevli) * futbol ve benzeri sporlarda sahanın yan çizgileri boyunca hareket ederek orta hakeme yardım eden resmi görevli, yani yardımcı hakem

yan tümce : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + tümce (cümle) tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + ce (isim yapım eki) ) * birleşik cümlelerde ana cümlenin anlamını tamamlayan, onu şart, sebep veya zaman gibi yönlerden destekleyen yardımcı yargı bildiren söz öbeği, yardımcı cümle

yan yana : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + a (-a doğru, yönelim ve konum eki) * bir şeyin ya da bir kimsenin sağında veya solunda, diğeriyle bitişik veya yakın bir konumda bulunma

yanak : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + ak (isim yapım eki) * insan yüzünün göz, kulak, burun ve çene arasında kalan sağ ve sol deri yüzeylerinden her biri

yanal : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + al (sıfat yapım eki) * bir şeyin merkezine veya ana yönüne göre yanda bulunan, kenarda kalan, yanda olan, yana düşen; iki renkten oluşan, karışık renkli, alaca, iki renkli

yanal yüzey : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + al (sıfat yapım eki) + yüz (dış taraf, dış satıh, görünüm, surat, çehre, vech) + ey (isim/sıfat yapım eki) * bir cismi uzaydan veya çevresinden ayıran dış, yaygın bölüm, satıh, yüz, dış alan

yanarca : tür. * yan (ateşte kavrulmak, ateş almak, ateşlenmek, ısılanmak, tutuşmak) * ışıma, alev kaynağı, ışık kaynağı, ışıldak, kandil, çıra; aydınlık vermesi için hazırlanmış, ucunda uzun süre yanabilecek durumda ve alev çıkararak yanan bir madde bulunan değnek, meşale

yanardağ : tür. * yan (ateşte kavrulmak, ateş almak, ateşlenmek, ısılanmak, tutuşmak) + ar (üçüncü tekil şahıs geniş zaman fiil eki) + tağ, dağ (yüksek arazi, tepe) * yer altındaki erimiş kayaçların (magma), gazların ve lavların yeryüzüne çıktığı, baca ve kraterden oluşan yükselti formundaki coğrafi yer şekli

yanardöner : tür. * yan (ateşte kavrulmak, ateş almak, ateşlenmek, ısılanmak, tutuşmak) + ar (üçüncü tekil şahıs geniş zaman fiil eki) + dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + er (geniş zaman fiil eki) * hareket ettikçe veya ışık aldıkça farklı renklerde parlayan kumaş; çabuk fikir değiştiren, güven vermeyen kişi, hercai (mecazi)

yanaşmak : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + aş (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yakınına gelmek

yanay : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + ay (isim yapım eki) * bir şeyin yanına veya yan tarafına doğru olan yön, yana doğru (“yatay”ın zıttı); bir cismin düşey (dikey, dikine) kesiti, profil

yancı : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + cı (yapan, eden eki) * kahvehanelerde oyun oynamadığı halde masada oturan ve başkalarının hesabından bedavaya yiyip içen kimse; ilerleyen askeri bir birliğin, yanlardan gelebilecek olası düşman baskınlarını önlemek ve güvenliği sağlamak amacıyla oluşturduğu emniyet birliği

yandan : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + dan (kaynak eki) * bir nesnenin, kişinin veya olayın yan kısmından, yan yönünden yapılan veya gelen

yandaş : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + daş (eş, denk, benzer, aynı eki) * bir kişiden, gruptan, görüşten veya düşünceden yana olan, onu destekleyen

yane yane : tür. * yan (ateşte kavrulmak, ateş almak, ateşlenmek, ısılanmak, tutuşmak) + a (zarf/belirteç eki) + yan (ateşte kavrulmak, ateş almak, ateşlenmek, ısılanmak, tutuşmak) + a (zarf/belirteç eki) * yanarak, ateş çekerek, duygu ve aşk acısıyla kavrularak, yana yana

yanesun : gre. * anethon (dereotu; rezene) * Osmanlı döneminde tıp, baharatçılık ve halk dilinde maydanozgiller (Apiaceae) familyasından, tatlımsı kokulu ve aromatik tohumları olan anason bitkisinin karşılığı

yangaz : tür. * yangur (gürültü etmek, çınlamak) + az (sıfat yapım eki) * yaramaz, haylaz, yalancı, düzenci veya her türlü kurnazlığı/numarayı yapan kimse

yangı : tür. * yan (ateşte kavrulmak, ateş almak, ateşlenmek, ısılanmak, tutuşmak) + gı (isim yapım eki) * vücudun doku hasarına veya zararlı etkenlere karşı gösterdiği doğal savunma ve iyileşme tepkisi, enflamasyon, inflamasyon

yangın : tür. * yan (ateşte kavrulmak, ateş almak, ateşlenmek, ısılanmak, tutuşmak) + gın (isim yapım eki) * kontrol dışına çıkan, büyüyen ve çevreye yayılan yanma olayı

yangın merdiveni : tür., far. * yan (ateşte kavrulmak, ateş almak, ateşlenmek, ısılanmak, tutuşmak) + gın (isim yapım eki) (tür.) + merdiven (basamak, basamaklar dizisi; bir yere çıkmayı veya inmeyi sağlayan yapı) (narduban, marduban, marduvan (nard, mard (tabla, tahta) + u (bağlaç) + ban, van (tutan, koruyan; dam, çatı) ) (far.) * yangın sırasında binadan güvenli biçimde dışarı çıkmayı sağlayan, acil kaçış amacıyla kullanılan merdiven

yangın söndürücü : tür. * yan (ateşte kavrulmak, ateş almak, ateşlenmek, ısılanmak, tutuşmak) + gın (isim yapım eki) + sön (ateş veya ışık etkisini kaybetmek) + dür (etken fiil eki) + ücü (araç eki) * başlangıç aşamasındaki küçük çaplı yangınları büyümeden kontrol altına almak veya söndürmek için kullanılan, içerisinde köpük, kuru kimyevi toz, karbondioksit (CO2) veya su gibi söndürücü maddeler barındıran, taşınabilir ya da tekerlekli, basınçlı güvenlik cihazı

yang-mills kuramı : çin., ing. * yang (Çin asıllı Amerikalı fizikçi Chen-Ning Yang’ın soyadından) (çin.) + mills (Amerikalı fizikçi Robert L. Mills’in soyadından) (ing.) + kuram (belirli bir olguyu açıklamak için oluşturulan düşünce sistemi; teori, nazariye) + ı (iyelik eki) (tür.) * parçacık fiziğinde elektromanyetik, zayıf ve güçlü etkileşimlerin temelindeki ayar (gauge) simetrilerini ve bunlara karşılık gelen alanları açıklayan kuantum alan teorisi

yangramak : tür. * yangur (gürültü etmek, çınlamak) + mak (fiil mastar eki) * gereksiz yere çok konuşmak, dırdır etmek, sızlanmak, mızmızlanmak, şikayet etmek

yanı başında : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + ı (iyelik eki) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) + nda (yer, konum, durum eki) * bir şeyin veya bir kimsenin çok yakınında, hemen yanında veya dibinde

yanı sıra : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + ı (iyelik eki) + sıra (dizi, seri, dizilme, ardışıklık, düzen) * birlikte, yanında, beraberinde, ek olarak, ayrıca, öte yandan

yanıcı : tür. * yan (ateşte kavrulmak, ateş almak, ateşlenmek, ısılanmak, tutuşmak) + ıcı (sıfat yapım eki) * olayca tutuşabilen ve yanmayı sürdürebilen madde veya malzeme; ateşle veya yüksek sıcaklıkla karşılaştığında yanma özelliği gösteren

yanık : tür. * yan (ateşte kavrulmak, ateş almak, ateşlenmek, ısılanmak, tutuşmak) + ık (isim yapım eki) * ateş, sıcaklık, kimyasal madde veya başka bir etkenden dolayı yanmış, yakılmış olan, yanmış, kavrulmuş, yakılmış, zarar görmüş olan

yanılgı : x tür. * yan (yanlış yapmak, doğru olmayanı yapmak, hataya düşmek) + ıl (dönüşlü fiil eki) + gı (isim yapım eki) * doğru olmayan bir düşünceye, kanıya veya sonuca varma, gerçeği yanlış değerlendirme, hata yapma, hataya düşme

yanılmak : tür. * yan (yanlış yapmak, doğru olmayanı yapmak, hataya düşmek) + ıl (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * doğru olmayan bir düşünceye, kanıya veya sonuca varmak, gerçeği yanlış değerlendirmek, hata yapmak, hataya düşmek

yanılsama : tür. * yan (yanlış yapmak, doğru olmayanı yapmak, hataya düşmek) + ıl (dönüşlü fiil eki) + sa (dönüşlü fiil eki) + ma (isim yapım eki) * gerçeğin yanlış veya farklı algılanması sonucu ortaya çıkan aldatıcı görünüş, yanlış algı veya gerçekte olmayan bir şeyi varmış gibi değerlendirme durumu

yanıltıcı : tür. * yan (yanlış yapmak, doğru olmayanı yapmak, hataya düşmek) + ıl (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) + cı (sıfat yapı eki; yapan, eden eki) * doğru olmayan bir düşünceye, kanıya veya sonuca varmaya sevkeden, gerçeği yanlış değerlendirten, hata yaptıran, hataya düşmeye sebep olan

yanıltmak : tür. * yan (yanlış yapmak, doğru olmayanı yapmak, hataya düşmek) + ıl (dönüşlü fiil eki) + t (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * doğru olmayan bir düşünceye, kanıya veya sonuca varmaya sevketmek, gerçeği yanlış değerlendirtmek, hata yaptırmak, hataya düşülmesine sebep olmak, hataya düşürmek

yanıt : tür. * yan (cevap vermek, karşılık vermek) + ıt (isim yapım eki) * bir soruya, isteğe veya söze karşı verilen cevap ya da karşılık

yanıtlamak : tür. * yan (cevap vermek, karşılık vermek) + ıt (isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir soruya, isteğe veya söze karşılık vermek, cevap vermek

yani : ara. * ana (demek, anlamına gelmek), mana (anlam) * anlamına geliyor ki, bundan maksat, demek, demek isteniyor ki

yankesici : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + kes (kesmek, bölmek, ayırmak, koparmak) + ici (yapan, eden eki) * başkasının cebinden veya çantasından habersizce para, cüzdan ve benzeri değerli eşyaları çalan kimse

yankı : tür. * yan (yansımak, geri dönmek, geri gelmek, aksetmek) + kı (isim yapım eki) * bir sesin bir yüzeye çarpıp yansıması sonucunda, ilk sesten kısa bir süre sonra ikinci kez yeniden duyulması, ses yansıması, eko

yankı bilimi : tür. * yankı (bir sesin bir yüzeye çarpıp yansıması sonucunda, ilk sesten kısa bir süre sonra ikinci kez yeniden duyulması, ses yansıması, eko) (yan (yansımak, geri dönmek, geri gelmek, aksetmek) + kı (isim yapım eki) ) + bilim (bilme, ilim, tanıma) + i (iyelik eki) * ses olaylarını ve sesin yayılmasını inceleyen fizik dalı, akustik

yanki : hol., ing. * Janke (kü.ük John, küçük Jan) (Jan (Yahya, John, Johannes) + ke (küçültme eki) ) (hol.); yankee (ing.) * Amerikan İç Savaşı sırasında güneyli askerler tarafından kuzeyli askerleri tanımlamak için kullanılmış olan ve halen Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzey eyaletlerinde yaşayanlara veya genel olarak Amerikalılara verilen bir lakap

yanlamasına : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + la (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) + sı (iyelik eki) + na (zarf/belirteç eki) * bir şeyin yan tarafına doğru, yan biçimde veya uzunlamasına değil de yana doğru

yanlı : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + lı (sıfat yapım eki) * bir kimseden, gruptan veya düşünceden yana olan, onu destekleyen, taraflı, yandaş

yanlış : tür. * yan (yanlış yapmak, doğru olmayanı yapmak, hataya düşmek) + lış (sıfat yapım eki) * bir kurala, gerçeğe, ilkeye, akla uygun olmayan, hata, hatalı, yanılgı, doğru olmayan

yanmak : tür. * yan (ateşte kavrulmak, ateş almak, ateşlenmek, ısılanmak, tutuşmak) + mak (fiil mastar eki) * (mastar eki) (Tür.)

yanmaz : tür. * yan (ateşte kavrulmak, ateş almak, ateşlenmek, ısılanmak, tutuşmak) + maz (geniş zaman olumsuz fiil eki) * ateş veya yüksek ısı etkisiyle tutuşmayan, yanma özelliği bulunmayan, kolayca yanmayan

yansı : tür. * yan (yansımak, geri dönmek, geri gelmek, aksetmek) + sı (isim yapım eki) * bir ışık kaynağının ışığının bir yüzeye çarpıp geri dönmesiyle oluşan görüntü, akis, yankı; saydam veya slayt gibi materyallerin bir perdeye yansıtılmasıyla ortaya çıkan şekil

yansımak : tür. * yan (yansımak, geri dönmek, geri gelmek, aksetmek) + sı (isim yapım eki) + mak (fiil mastar eki) * ışık, ses veya görüntünün bir yüzeye çarptıktan sonra geri dönmesi veya yön değiştirmesi; bir durumun, etkinin veya özelliğin başka bir yerde görünür veya hissedilir hale gelmesi.

yansıtaç : tür. * yan (yansımak, geri dönmek, geri gelmek, aksetmek) + sı (isim yapım eki) + t (etken fiil eki) + aç (araç eki) * ışık, ses, görüntü veya başka bir fiziksel etkiyi bir yüzeye ya da belirli bir yöne aksettiren araç veya düzenek, reflektör

yansıtıcı : tür. * yan (yansımak, geri dönmek, geri gelmek, aksetmek) + sı (isim yapım eki) + t (etken fiil eki) + ıcı (araç eki) * ışık, ses, görüntü veya başka bir fiziksel etkiyi bir yüzeye ya da belirli bir yöne aksettiren araç veya düzenek, reflektör

yansıtmak : tür. * yan (yansımak, geri dönmek, geri gelmek, aksetmek) + sı (isim yapım eki) + t (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ışık, ses, görüntü veya bir etkiyi bir yüzeye çarptırarak geri göndermek; bir şeyi başka bir yerde veya kişide göstermek, ortaya çıkarmak; bir durumu, duyguyu veya düşünceyi belli etmek, ortaya koymak

yansız : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * bir tarafı veya görüşü tutmayan, tarafsız, herhangi bir düşünce, kişi ya da topluluğa karşı eğilim göstermeyen, nesnel davranan, tarafsız

yanyana : tür. * yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + yan (bir şeyin ön, arka, alt ve üst dışında kalan bölümü; sağ ile solun ortak adı, yön, taraf) + a (yönelim eki) * birbirine bitişik veya çok yakın durumda, aynı doğrultuda ve yan tarafları birbirine gelecek biçimde

yaoundé : ban. * ewondo (yer fıstığı; bölgede yaşayan Bantu kökenli Beti-Pahuin halk grubunun ismi) * Kamerun’un başkenti

yapağı : tür. * yap (eğrilmemiş yün; çarpmak, vurmak, keçe dövmek) + agu (isim yapım eki) * ilkbahar mevsiminde koyunların kırkılmasıyla elde edilen ham tüy ve yün örtüsü; dokunmamış kaba yün, keçe, yapak

yapak : tür. * yap (eğrilmemiş yün; çarpmak, vurmak, keçe dövmek) + agu (isim yapım eki) * ilkbahar mevsiminde koyunların kırkılmasıyla elde edilen ham tüy ve yün örtüsü; dokunmamış kaba yün, keçe, yapağı, yapahu

yapay : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ay (sıfat yapım eki) * doğada kendiliğinden bulunmayan, Allah’ın doğrudan yaratışı olmayan, insan eliyle üretilen veya yapılan, suni

yapay zeka : tür., ara. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ay (sıfat yapım eki) (tür.) + daka, zeka (anlama, kavrayış, idrak, akıl) (ara.) * bilgisayarların, robotların veya programlanabilir aygıtların insana benzer biçimde algılama, öğrenme, fikir yürütme, karar verme, sorun çözme ve iletişim kurma gibi zihinsel işlevleri gerçekleştirebilmesini sağlayan yazılım, donanım, sistem ve teknolojilerin bütünü

yapayalnız : tür. * yapa (pekiştirme ön eki) + yalın (çıplak, soyunuk; gösterişsiz, saf, sade, basit, süssüz ) (yal (soyunmak, soyulmak; yalnız bırakmak, tek bırakmak, soyutlamak, ayırmak, dış etkilerden korumak) + ın (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + ız (sıfat yapım eki) * yanında veya etrafında başka hiç kimse bulunmayan, tamamen ve sürekli tek başına olan

yapboz : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + boz (kötüleştirmek, düzensizleştirmek) * kesilmiş resim parçalarını birbirine uygun şekilde birleştirerek bütün bir resmi ortaya çıkarma amacına dayanan bir tür zeka ve bulmaca oyunu

yapı : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ı (isim yapım eki) * oluşum, üretim, inşa, kurulum, oluşturulan, bünye, strüktür

yapı elemanı : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ı (isim yapım eki) (tür.) + alimentum, elementum (besin, gıda; yaratılış için gerekli temel maddeler, unsurlar, ilkeler) (elere (beslemek, büyütmek) + mens, mentum (isim yapım eki) ) (lat.) + ı (iyelik eki) * bir yapının bütünü içinde yer alan ve özel bir görev üstlenen duvar, çatı, doğrama, kolon, kiriş ve benzeri yapı ögelerinin her biri

yapı taşı : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ı (isim yapım eki) + taş (sert mineral, kaya) + ı (iyelik eki) * binanın ağırlığını taşıyan esas taş; bir oluşumun (yapının) meydana gelmesinde temel oluşturan unsur

yapıcı : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ı (isim yapım eki) + cı (sıfat yapım eki; yapan, eden eki) * yapan, oluşturan, ortaya çıkaran; önemli ve yararlı işler yapan, olumlu nitelikte olan, olumlu katkı veren; yapı ustası

yapılabilir : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ıl (edilgen fiil eki) + a (bağlaç) + bilir (mümkün olma anlamı veren sıfat eki) * yapılması mümkün ve uygun olan

yapılı : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + lı (sıfat yapım eki) * vücudu gelişmiş, iri veya yapısı herhangi bir nitelikte olan; yapılmış, edilmiş, eylenmiş, oluşturulmuş olan

yapım : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ım (isim yapım eki) * bir şeyi ortaya çıkarma, inşa etme, üretme, oluşturma

yapımcı : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ım (isim yapım eki) + cı (yapan, eden eki) * yapımdan sorumlu olan kişi; bir film, dizi, televizyon programı, müzik albümü veya tiyatro oyununun ortaya çıkması için gereken finansmanı, organizasyonu ve yönetim sürecini sağlayan ana sorumlu, prodüktör

yapıncak : tür. * yapın (örtünmek, örtünmek için hazırlanmak) + cak (isim yapım ve küçültme eki) * soğuk havada açıkta bırakılan atlara örtülen uzun tüylü kebe/örtü; seyrek taneli, kırmızı benekli bir tür üzüm, kınalı yapıncak

yapısal : tür. * yapı (oluşum, üretim, inşa, kurulum, oluşturulan, bünye, strüktür ) (yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ı (isim yapım eki) ) + sal (ile ilgili, gibi, benzer, -msı) * yapı ile, yapılış ile veya kuruluş ile ilgili, strüktürel, konstrüktif

yapış : tür. * yapı (oluşum, üretim, inşa, kurulum, oluşturulan, bünye, strüktür ) (yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ı (isim yapım eki) ) + ış (isim yapım eki) * yapma, etme, eyleme, işleme, üretme, oluşturma, icra etme

yapışık : tür. * yapış (birbirine tutunmak, bitişmek) + ık (sıfat yapım eki) * bir yere tutunmuş veya bitişmiş durumda bulunan, fizyolojik olarak birbirine bağlı doğan, sürekli bir arada bulunan, birbirine değen, bitişik olan

yapışkan : tür. * yapış (birbirine tutunmak, bitişmek) + kan (sıfat yapım eki) * bir şeye tutunma, bağlanma, ilişme özelliği olan; birinin yanından ayrılmayan, insanı bıktıracak kadar ısrarcı veya rahatsız edici şekilde birine orantısız yakın duran

yapışmak : tür. * yapış (birbirine tutunmak, bitişmek) + mak (fiil mastar eki) * bir şeye tutunmak, bağlanmak, ilişmek

yapıştırıcı : tür. * yapış (birbirine tutunmak, bitişmek) + tır (ikinci tekil şahıs emir kipi eki) + ıcı (yapan, eden ve araç eki) * yapıştırma özelliği olan, yapıştırmaya yarayan veya filmlerin yapıştırılması işinde kullanılan nesne, tutkal, zamk

yapıt : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ıt (isim yapım eki) * bir emek sonucunda ortaya konulan ürün, eser, özellikle sanat, edebiyat veya düşünce alanında meydana getirilen çalışma, yayın veya kitap

yapıtaşı : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ı (isim yapım eki) + taş (sert mineral, kaya) + ı (iyelik eki) * binanın ağırlığını taşıyan esas taş; bir oluşumun (yapının) meydana gelmesinde temel oluşturan unsur

yapma : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ma (isim yapım eki) * yapma eylemi, bir şeyi gerçekleştirme veya meydana getirme işi, doğal olmayan yollarla üretilmiş ya da oluşturulmuş olma durumu

yapmacık : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ma (isim yapım eki) + cık (sıfat yapım eki) * içten olmayan tavır, davranış veya duygu gösteren, yapma, yapay, düzme, sahte ve doğallıktan uzak olan

yapmak : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) * bir şeyi ortaya koymak, oluşturmak, meydana getirmek, gerçekleştirmek, inşa etmek, hazırlamak, üretmek, bir işi gerçekleştirmek, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek

yaprak : tür. * yapur (örtmek, kaplamak, sarmak) + ak (isim yapım eki) * bitkilerde solunum, fotosentez ve terleme gibi olayların gerçekleştiği, çoğunlukla yeşil renkli, klorofilli ve çeşitli şekillerde olabilen organ; sarma yapımında kullanılan asma yaprağı; kitap ve defterlerdeki birbine bağlı kağıt tabakalarından her biri; kat kat ayrılabilen ince bölüm

yapraklı : tür. * yapur (örtmek, kaplamak, sarmak) + ak (isim yapım eki) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Çankırı'nın bir ilçesi

yaptırım : tür. * yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + tır (ikinci tekil şahıs emir kipi eki) + ım (isim yapım eki) * kanun, ahlak veya benzeri kuralların buyruklarının yerine getirilmesini sağlamak amacıyla uygulanan zorlama veya aykırı davranışlara karşı verilen ceza, müeyyide

yapyalnız : tür. * yapa (pekiştirme ön eki) + yalın (çıplak, soyunuk; gösterişsiz, saf, sade, basit, süssüz ) (yal (soyunmak, soyulmak; yalnız bırakmak, tek bırakmak, soyutlamak, ayırmak, dış etkilerden korumak) + ın (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + ız (sıfat yapım eki) * yanında veya etrafında başka hiç kimse bulunmayan, tamamen ve sürekli tek başına olan

yar : far. * yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip, arkadaş, yardımcı, destekçi) * sevgili, dost, yoldaş, yardımcı

yar : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) * uçurum; kesilmiş, bölünmüş

yara : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + a (isim yapım eki) * kesik, yarılmış olma; fiziksel veya kimyasal bir etken yüzünden vücut dokularının bütünlüğünün bozulmasıyla oluşan dokusal durum

yarabbi : ara. * ya (ey, hey) + rab (eğitmen, öğretmen, yetiştirici) + i (benim) * Ey Rabbim, Ey Allah'ım, Tanrım

yaradan : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + a (bağlaç) + dan (-cı, yepan, eden eki) * her şeyi var eden, yoktan yaratan, ilahi güç, yaratıcı, Allah, Tanrı

yaradılış : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + at (etken fiil eki) + ıl (edilgen fiil eki) + ış (isim yapım eki) * evrenin, canlıların veya bir varlığın yoktan var edilmesi, meydana getirilme, oluşturulma; bir kişye ait doğuştan gelen tabiat, huy, mizaç, hilkat, fıtrat

yarak : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + ak (-cı, araç eki) * erkeklik organı, fallus, penis (argo)

yaralamak : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + a (isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir canlının doku bütünlüğünü silah, bıçak veya benzeri bir araçla fiziksel olarak bozmak, bir canlının doku bütünlüğüne zarar vermek

yaramak : tür. * yar (desteklemek, katkı vermek, kolaylık sağlamak, faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak; destekçi, dost, yoldaş) + a (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * faydalı olmak, uygun olmak, birinin işine gelmek, kullanılabilir olmak

yaramaz : tür. * yar (desteklemek, katkı vermek, kolaylık sağlamak, faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak; destekçi, dost, yoldaş) + a (bağlaç) + maz (olumsuzluk fiil eki) * uygun ve yararlı olmayan, bir işe yaramayan, fayda sağlamayan, uygun olmayan, birinin işine gelmeyen, kullanılabilir olmayan, kullanılamaz; söz dinlemeyen, uslu durmayan, haşarı çocuk

yaran : far. * yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip, arkadaş, yardımcı, destekçi) + an (-lar; çoğul eki) * dostlar; sevgililer

yaranmak : tür. * yar (desteklemek, katkı vermek, kolaylık sağlamak, faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak; destekçi, dost, yoldaş) + an (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir davranışla birini memnun etmek, birinin hoşnutluğunu veya beğenisini kazanmaya çalışmak, özellikle içten, samimi olmayan davranışlarla birinin gözüne girmeye çalışmak veya yaltaklanmak

yarar : tür. * yar (desteklemek, katkı vermek, kolaylık sağlamak, faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak; destekçi, dost, yoldaş) + ar (üçüncü tekil şahıs emir kipi eki) * bir işten elde edilen iyi sonuç, bir iş için uygun ve elverişli olma durumu, fayda, çıkar, avantaj, menfaat

yararlı : tür. * yar (desteklemek, katkı vermek, kolaylık sağlamak, faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak; destekçi, dost, yoldaş) + ar (üçüncü tekil şahıs emir kipi eki) + lı (sıfat yapım eki) * yarar sağlayan, fayda veren, bir işin görülmesine veya bir amacın gerçekleşmesine katkıda bulunan, kullanışlı, faydalı menfaat sağlayan

yarasa : tür. * yarisa, yersgü (yari (ince, deri, cilt, ten; çıplak, tüysüz) + sa (isim/sıfat yapım eki) * kanat şeklinde gelişmiş ön ayaklarındaki uzun parmakların arasına gerilen ince bir zar (patagium) sayesinde havada uçabilen ve çok rahat manevra yapabilen tek memeli hayvan takımı, chiroptera (elkanatlılar)

yaraşmak : tür. * yar (faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak, uyuşmak) + aş (dönüşlü veya işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kimseye veya bir şeye uygun düşmek, yakışmak, uygun olmak; karşılıklı uyum sağlamak, birbirine uymak, uyuşmak

yaratan : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + a (bağlaç) + dan (-cı, yepan, eden eki) * her şeyi var eden, yoktan yaratan, ilahi güç, yaratıcı, Allah, Tanrı

yaratıcı : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + at (etken fiil eki) + ıcı (yapan, eden eki) * meydana getiren, oluşturan, var eden, halk eden

yaratıcılık : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + at (etken fiil eki) + ıcı (yapan, eden eki) + lık (isim yapım eki) * zeka, sezgi ve hayal gücünden yararlanarak daha önce görülmemiş yeni bir şey ortaya koyma, yeni ve özgün düşünce, ürün veya çözümler oluşturma yeteneği, meydana getirme, oluşturma, var etme, halk etme kabiliyeti/yeteneği

yaratık : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + at (etken fiil eki) + ık (isim yapım eki) * varlık, yaratılmış olan varlık, meydana getirilmiş olan, var edilmiş olan, oluşturulmuş olan, olgu, mahluk

yaratılış : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + at (etken fiil eki) + ıl (edilgen fiil eki) + ış (isim yapım eki) * evrenin, canlıların veya bir varlığın yoktan var edilmesi, meydana getirilme, oluşturulma; bir kişye ait doğuştan gelen tabiat, huy, mizaç, hilkat, fıtrat

yaratış : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + at (etken fiil eki) + ış (isim yapım eki) * meydana getirme, var etme, oluşturma, halk etme, yaratma

yaratmak : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + at (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * meydana getirmek, var etmek, oluşturmak, halk etmek

yarbay : tür. * yar (desteklemek, katkı vermek, kolaylık sağlamak, faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak; destekçi, dost, yoldaş) + bay (bey, erkek için saygı kelimesi, efendi, şef, lider) * orduda binbaşı ile albay rütbeleri arasında olan üstsubay rütbesi, yardımcı albay (eski askeri kullanımda kaymakam)

yarda : ing. * geard, yard (çitli çevre, bahçe, avlu) * 91,4 santimetreye (0,9144 metre) eşit olan bir İngiliz uzunluk ölçüsü birimi (1 yarda, 3 fite (kademeye) veya 36 inçe eşittir.)

yardak : tür. * yar (faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak, uyuşmak) + dak (sıfat yapım eki) * yardım, yardımcı, yardım eden kimse

yardakçı : tür. * yar (faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak, uyuşmak) + dak (sıfat yapım eki) + çı (yapan, eden eki) * bir kimsenin yanında bulunup ona yardımcı olan, özellikle kötü veya uygunsuz işlerinde destekçilik eden kimse, dalkavuk veya işbirlikçi

yardım : tür. * yar (faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak, uyuşmak) + dım (isim yapım eki) * kendi gücünü ve imkanlarını başka birinin iyiliği için kullanma, destek olma, bir işin gerçekleştirilmesine katkıda bulunma, katkı, destek, bir işin yapılması sürecinde o işin tamamlanması amacıyla fayda sağlama, yarar sağlama

yardımcı : tür. * yar (faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak, uyuşmak) + dım (isim yapım eki) + cı (isim/sıfat yapım eki) * yardım eden, fayda sağlayan, yarar sağlayan, destek olan

yardımcı fiil : tür., ara. * yar (faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak, uyuşmak) + dım (isim yapım eki) + cı (isim/sıfat yapım eki) (tür.) + fiil (eylem, iş yapma, faaliyette bulunma, faal olma) (ara.) * ad soylu kelimelerin veya bazı fiilimsilerin fiil gibi kullanılmasını sağlayan, asıl fiile yeterlik, tezlik, süreklilik veya yaklaşma gibi anlamlar katan fiiler (imek, etmek, eylemek, olmak, kılmak, vermek, durmak, kalmak, yazmak gibi fiiller)

yardımsever : tür. * yar (faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak, uyuşmak) + dım (isim yapım eki) + sev (ilgilenmek, yönelmek, değer vermek) + er (yapan, eden eki) * yardım etmekten hoşlanan, başkalarına iyilik ve yardım etmeyi seven, hayırsever

yaren : far. * yar (faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak, uyuşmak) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sevgili, dost, yoldaş gibi olan

yarga : bul. * yarka (piliç, genç tavuk) * yumurta tavuklarının yumurtlama dönemine başlamadan önceki hali

yargı : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + gı (isim yapım eki) * hüküm, karar

yargı çevresi : tür., far. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + gı (isim yapım eki) (tür.) + çevre, cevre (kapsama, etrafını kaplama; bir alanın etrafını saran kısım, sınır veya hat; bir nesnenin, topluluğun veya olayın etrafı ) (cevr (kaplamak, etrafını dönmek) + e (isim yapım eki) ) (far.) + si (iyelik eki) (tür.) * bir olay, durum veya kişi hakkında değerlendirme ve inceleme sonucunda verilen hüküm veya karar; mahkemedeki duruşma esnasında hakimler kurulu veya hakim tarafından yasaya göre verilen karar; hukuk alanında yargılama yetkisi

yargı erki : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + gı (isim yapım eki) + erk (güç, kuvvet, kudret, iş yapabilme gücü, iktidar, nüfuz) + i (iyelik eki) * devletin temel üç erkinden (kuvvetinden) (yasama, yürütme, yargı) biri olan yargı gücünü ve bu gücü kullanan bağımsız mahkemeler düzeni

yargıç : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + gı (isim yapım eki) + ç (yapan, eden eki) * millet adına yargı yetkisini kullanarak yasaya aykırı durumları ve uyuşmazlıkları mahkeme duruşmalarında hukuka göre karara bağlayan, adaleti gerçekleştirmekle görevli kimse, hakim

yargılamak : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + gı (isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yargıç, bir davanın sonucuna varabilmek için davacı ve davalıyı dinleyerek karar vermek, muhakeme etmek; bir kimse, olay, durum veya konu hakkında olumlu ya da olumsuz görüş, düşünce, eleştiri bildirmek; birinin davranışlarını veya yaşam tarzını kendi doğrularına göre eleştirmek ya da suçlamak

yargıtay : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + gı (isim yapım eki) + tay (isim yapım ve yer, makam eki) * adli yargı alanındaki ilk derece ve istinaf mahkemelerince verilen kararların temyiz incelemesini yapan son yüksek yargı organı, yüksek mahkeme

yarı : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) * bir bütünün iki eşit parçasından her biri, bir şeyin tam olmayan veya eksik bölümü, bir bütüne göre yarım olan miktar, yarım, iki eşit parçadan biri

yarı açık cezaevi : tür. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) ) + açık (aralık olan, hiçbir engeli bulunmayan, geçişe uygun, kapalı olmayan, gizli olmayan) (aç (aralamak, aralık yapmak; aralık, boşluk; kapalı olanın kapalı olma halini sonlandırmak) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + cezaevi (suç işlediği mahkeme kararıyla kesinleşen ve mahkeme kanalıyla hüküm giyen (mahkum edilen) kişilerin cezalarını çekmeleri ve topluma yeniden kazandırılmaları için kapatıldıkları resmi infaz kurumu) (ceza (karşılık, karşılıklandırma) (ara.) + ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + i (iyelik eki) ) (tür.) *

yarı buçuk : tür. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) ) + buçuk (iki eşit parçadan her biri, yarı, yarım ) (buç, bıç, biç (kesmek, kırpmak) + uk (isim yapım eki) ) * tam olmayan, yarım yamalak, üstünkörü veya baştan savma yapılan

yarı final : tür., lat. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) ) (tür.) + finalis (finis (son, bitim, nihayet, sınır) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.); final (fra.) * bir spor organizasyonunda veya yarışmada, dört takımın ikişerli gruplar halinde birbirleriyle karşılaşacakları, finalden önceki son aşama, dömifinal (finalde, yarı final aşamasında galip gelen iki takım karşılaşır.)

yarı geçirgen : tür. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) ) + geçirgen (sıvı, gaz, elektrik veya ışığın içinden geçmesine izin veren, geçirici; geçirgenlik özelliğine sahip olan (madde veya yüzey) (geç (ilerlemek, aşmak) + ir (dönüşlü fiil eki) + gen (sıfat eki) ) * bazı küçük moleküllerin veya çözücülerin geçişine izin veren, ancak daha büyük moleküllerin ya da erimiş maddelerin geçişini engelleyen zar veya çeper; aynı eritici içindeki iki eriyiği birbirinden ayıran ve eriticiyi geçirdiği halde erimiş cisimleri geçirmeyen, ozmoz ve difüzyon süreçlerinde kritik rol oyna çeper veya zar, yarı geçirgen membran

yarı iletken : tür. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) ) + iletken (elektrik, ısı veya diğer enerji türlerini kolaylıkla geçiren madde veya özellik) (ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + ken (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * elektrik iletkenliği bakımından iletkenler ile yalıtkanlar arasında yer alan, saf haldeyken (mutlak sıfır sıcaklığında) elektriği iletmeyen yani yalıtkan olan ancak ısı, ışık, gerilim veya içine yabancı atomlar eklenmesi (katkılanma) durumunda serbest elektron kazanarak elektrik akımını iletmeye başlayan ve bu özelliğiyle elektrik akımının yönünü ve miktarını hassas bir şekilde kontrol etmeyi sağlayan yarı yalıtkan madde

yarı kübik : tür., gre. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) ) (tür.) + kybikos (küp şeklinde olan) (kybos (altı yüzlü geometrik şekil, küp) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.); cubus (altı kare yüzü olan üç boyutlu geometrik şekil, küp) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.); kabe (ara.) * matematik ve geometride y^2 = a^2x^3 denklemi ile ifade edilen özel bir cebirsel düzlem eğrisi, parabol, sivri uçlu parabol eğrisi

yarı mamul : tür., ara. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) ) (tür.) + mamul (imal edilmiş, işlenmiş, yapılmış, üretilmiş, ürün, mal) (ara.) * bir üretim sürecinde ham maddeden işlenerek belirli aşamalardan geçip şekillenmiş ancak henüz son kullanıcıya satılacak veya kullanılacak nihai (tam) ürün haline gelmemiş ara ürün, ara mal

yarı saydam : tür. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) ) + saydam (ışığı geçiren, arkasındaki nesneleri bulanık da olsa gösterebilen, yarı geçirgen veya şeffafa yakın özellikte olan (madde), opak olmayan, transparan) (say (saf, som, bir tür şeffaf mermer) + dam (ile ilgili, -a ait) ) * ışığın bir kısmını geçiren ancak arkasındaki nesnelerin net olarak görülmesine izin vermeyen, görüntüyü bulanık veya dağınık gösteren madde, yarı transparan

yarı yarıya : tür. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) ) + yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) ) + ya (zarf/belirteç eki) * eşit olarak iki eşit parçaya bölünecek şekilde, bir bütünden iki adet yarım parça oluşacak şekilde

yarıçap : tür. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) ) + çap (vurmak, kesmek, bölmek, ayırmak; ölçü, kapasite, ortadan kesen, kesici, yarıcı; dairenin merkezinden geçerek daireyi iki eşit parçaya ayıran doğru parçası, diameter) (tür.); chop, couper (kesmek) (ing., fra.) * bir çember veya kürenin merkezinden çevresindeki veya yüzeyindeki herhangi bir noktaya uzanan doğru parçasının kendisi veya bu uzunluk

yarık : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ık (isim/sıfat yapım eki) * bir şeyin yarılarak açılmasıyla oluşan geniş çatlak, çentik veya ince uzun açıklık, yırtık, aralık

yarıküre : tür., ara. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) ) (tür.) + kura (top, yuvarlak cisim, sfer; ocak; durağan bir noktadan eşit uzaklıkta bulunan noktaların oluşturduğu yüzeyle sınırlı cisim) (ara.); küre (tür.) * bir kürenin ya da Dünya'nın ortadan ikiye bölündüğü varsayıldığında ortaya çıkan iki yarıdan her birine verilen isim, yarımküre (Dünya'nın yarımküreleri ekvator veya meridyen çizgileriyle dörde ayrılır (Kuzey Yarımküre (Ekvator'un kuzeyinde kalan kısım), Güney Yarımküre (Ekvator'un güneyinde kalan kısım), Doğu Yarımküre (Greenwich'ten geçen 0° meridyeninin doğusunda kalan kısım), Batı Yarımküre (0° meridyeninin batısında kalan kısım) )

yarılamak : tür. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) ) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyin yarısına gelmek, yarısını bitirmek veya ortasına varmak

yarılanma süresi : tür. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) ) + lan (edilgen fiil eki) + ma (isim yapım eki) + süre (bir olayın başlangıcı ile bitişi arasında geçen zaman aralığı; zamanın ölçülebilen kesiti veya devamlılık durumu, zaman, vakit) (sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, uzaklaştırmak) + e (isim yapım eki) ) + si (iyelik eki) * radyoaktif bir elementin ya da herhangi bir maddenin miktarının veya derişiminin (konsantrasyonunun), ilk değerinin yarısına düşmesi için geçen zaman (T 1/2); radyoaktif bir atomun çekirdeğinin bozunarak başka bir elemente dönüşmesi veya ışıma yapması süreci (maddenin yarısının parçalanması için geçen süre sabit olup, maddenin türüne göre saniyelerden milyarlarca yıla kadar değişebilir.); alınan bir ilacın kandaki miktarının veya etkili konsantrasyonunun vücut tarafından metabolize edilerek veya atılarak yarı yarıya inmesi için geçen ve ilacın günde kaç kez alınacağını belirlemede kritik rol oynayan süre

yarım : tür. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ım (isim/sıfat yapım eki) * bir bütünün ayrıldığı iki eşit parçadan her biri, dömi; tam olmayan, eksik

yarım ay : tür. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ım (isim/sıfat yapım eki) + ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi, Ay) * Ay'ın Dünya'dan bakıldığında tam yarısının aydınlık, diğer yarısının karanlık görüldüğü ana evresi, ilk dördün, son dördün

yarım küre : tür., ara. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ım (isim/sıfat yapım eki) + kura (top, yuvarlak cisim, sfer; ocak; durağan bir noktadan eşit uzaklıkta bulunan noktaların oluşturduğu yüzeyle sınırlı cisim) (ara.); küre (tür.) * bir kürenin ya da Dünya'nın ortadan ikiye bölündüğü varsayıldığında ortaya çıkan iki yarıdan her birine verilen isim, yarımküre (Dünya'nın yarımküreleri ekvator veya meridyen çizgileriyle dörde ayrılır (Kuzey Yarımküre (Ekvator'un kuzeyinde kalan kısım), Güney Yarımküre (Ekvator'un güneyinde kalan kısım), Doğu Yarımküre (Greenwich'ten geçen 0° meridyeninin doğusunda kalan kısım), Batı Yarımküre (0° meridyeninin batısında kalan kısım) )

yarım pansiyon : tür., lat. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ım (isim/sıfat yapım eki) (tür.) + pensio (genellikle aileler tarafından işletilen, ev ortamı sıcaklığında, sınırlı sayıda odaya sahip, otellere göre daha ekonomik, yatak ve kahvaltı (B&B) veya tam pansiyon (3 öğün) şeklinde konaklama hizmeti sunan tesisler; kahvaltı dahil veya yarım pansiyon (kahvaltı+akşam yemeği) hizmet veren, samimi, küçük ölçekli konaklama yer) (pendere (asmak, sarkıtmak, tartmak, ödeme yapmak) + sio (isim yapım eki) ) (lat.) * otellerde, konaklama ücretine sabah kahvaltısı ve genellikle akşam yemeğinin dahil olduğu bir müşteri ağırlama konsepti

yarım porsiyon : tür., lat. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ım (isim/sıfat yapım eki) (tür.) + portio (pay, hisse, bölüm, kısım; bir öğünde tüketilen yiyecek veya içeceğin ölçülü miktarı, bir bütünün parçası veya servis edilen bir tabak yemek) (partiri (bölmek, kısımlara ayırmak, bölümlere ayırmak, pay etmek, paylaştırmak, bölüştürmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.); portion (fra.) * bir yemeğin standart miktarının veya ölçüsünün tam yarısı kadar servis edilmesi, normal bir tabağın veya porsiyonun yarı miktarı

yarım saat : tür., tür. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ım (isim/sıfat yapım eki) (tür.) + saat (zaman; 60 dakikalık zaman birimi) (ara.) * otuz dakikalık zaman dilimi

yarım yamalak : tür. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ım (isim/sıfat yapım eki) + yamağ, yama (eklemek, ilave etmek, iliştirmek, yanına gelmek, yanına getirmek; delik veya yırtık bir şeyi uygun bir parça ile onarma işlemi ya da bu amaçla kullanılan parça) + lak (sıfat yapım eki) * eksik, kusurlu, baştan savma, üstünkörü, özensizce

yarımada : tür. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ım (isim/sıfat yapım eki) + ada (çevresi suyla kaplı kara parçası) * üç tarafı suyla çevrili olan ve yalnızca bir tarafından ana karaya bağlı bulunan kara parçası, peninsüla

yarın : tür. * yaru (ışımak, aydınlanmak, gün ağarmak) + n (zarf yapım eki) * ışığın geldiği vakit; bugünden sonra gelecek olan ilk gün; gelecekteki zaman (genel ifade)

yarış : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + ış (isim yapım eki) * iki veya daha çok kişinin ya da topluluğun belirli bir üstünlük elde etmek amacıyla birbirini geçmeye çalışması, bu amaçla yapılan rekabet veya müsabaka, konkur

yarış atı : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + ış (isim yapım eki) + at (binek hayvanı olarak kullanılan, arabaya, çifte koşulan, gücünden yararlanılan toynaklı memeli hayvan) + ı iyelik eki) * at yarışları için özel olarak yetiştirilen ve eğitilen, genetik olarak kaslı bir vücuda, yüksek dayanıklılığa ve hızlı koşma yeteneğine sahip olan, özel çiftliklerde (hara) antrenörler eşliğinde sıkı bir diyet ve antrenman programıyla hazırlan at cinsi (Dünyada ve Türkiye'de en yaygın yarış atı ırkları hız ve dayanıklılıkları ile bilinen İngiliz (Thoroughbred) ve Arap atlarıdır.)

yarışçı : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + ış (isim yapım eki) + çı (yapan, eden eki) * yarışlara katılan, bir yarışta mücadele eden kimse, yarışmacı

yarışma : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + ış (isim yapım eki) + ma (isim yapım eki) * iki veya daha fazla kişi ya da grubun bir alanda birbirini geçerek üstünlük kurmaya çalıştığı etkinlik veya durum

yarışmacı : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + ış (isim yapım eki) + ma (isim yapım eki) + cı (yapan, eden eki) * herhangi bir yarışmaya, oyuna veya spor müsabakasına katılan kişi, yarışan kişi

yarışmak : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + ış (isim yapım eki) + mak (fiil mastar eki) * bir ödülü kazanmak, başarı elde etmek veya başkalarından üstün gelmek için rekabet etmek veya bir müsabakaya katılmak

yarıyıl : tür. * yarı (yarım, iki eşit parçadan biri) (yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek, sübjektif olarak gerçek ile batılı ayırmak) + ı (isim/sıfat yapım eki) ) + yıl (Dünya’nın Güneş etrafındaki bir tam turu olan 365 günlük (12 aylık) zaman dilimi, sene) * bir öğretim veya akademik yılın ayrıldığı iki dönemden her biri, sömestr

yarka : bul. * yarka (piliç, genç tavuk) * yumurta tavuklarının yumurtlama dönemine başlamadan önceki hali

yarkurul : tür. * yar (desteklemek, katkı vermek, kolaylık sağlamak, faydalı olmak, menfaat imkanı vermek, uygun olmak; destekçi, dost, yoldaş) * büyük bir meclis, kurul veya kurultay içinde belirli bir konuyu görüşmek ya da incelemek için oluşturulan küçük alt birim, alt kurul, komisyon, komite, encümen

yarmak : tür. * yar (keserek ikiye ayırmak, kesmek, ayırmak, bölmek; düşüncesini ayrıştırıp sonuca varmak, karar vermek) + mak (fiil mastar eki) * delip veya kesip ikiye ayırmak, keserek bölmek

yarmend : far. * yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip, arkadaş, yardımcı, destekçi) + mend (-cı, yapan, eden kimse; ile ilgili, -a ait) * dost, yardımcı, destekçi

yarpuz : tür. * yerbız (güzel kokulu bir ot, kır nanesi, bir tür nane, merjoran (mercanköşk) ) (yal, yer (ot ve çimen ismi kökü) + bız, puz (bitki ismi son eki) ) * Ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından (nane ailesinden), keskin ve güçlü kokulu, su kenarları ile nemli çayırlarda kendiliğinden yetişen, kısa saplı, az veya çok tüylü, güzel kokulu, çok yıllık otsu bir bitki, Mentha pulegium; güzel kokulu bir ot, kır nanesi, bir tür nane, merjoran (mercanköşk)

yarsımak : tür. * yarsı (murdar bulmak, tiksinmek, iğrenmek; benimsemek, bağlanmak, beğenmek, hoşlanmak, imrenmek, canı çekmek, özenmek) + mak (fiil mastar eki) * murdar bulmak, iğrenmek; benimsemek, bağlanmak, beğenmek, hoşlanmak, imrenmek, istemek, çok sevmek, özlemek veya bir şeyi yapmaya heveslenmek, canı çekmek, özenmek, kendisinin de o şeyi hak ettiğini düşünmek; denemek

yas : tür. * yas (hüsran, üzüntü, acı, hüzün, keder, zarar, ziyan, kayıp) * ölüm, büyük bir kayıp, sevilen birinin veya değer verilen bir varlığın yitirilmesi üzerine veya felaket sonrasında duyulan derin acı, keder, matem

yasa : moğ. * yasag (kanun, kural, ilke, prensip, düzen, nizam, emir) * kural, ilke, kanun, prensip; devletin yetkili organı olan yasama meclisi (Türkiye'de TBMM) tarafından anayasaya uygun olarak çıkarılan, uyulması zorunlu genel, soyut ve yazılı hukuk kuralları

yasa dışı : moğ., tür. * yasag (kanun, kural, ilke, prensip, düzen, nizam, emir) (moğ.) + dış (içeride olmayan, iç ile ilgili olmayan, içe ait olmayan, harici) + ı (iyelik eki) (tür.) * yasalara ve hukuk kurallarına uygun olmayan, kanunsuz, illegal

yasa tasarısı : moğ., tür. * yasag (kanun, kural, ilke, prensip, düzen, nizam, emir) (moğ.) + tasarı (planlama, dizayn etme, düzenleme, zihinde şekillendirme) (tasar (planlamak, dizayn etmek, düzenlemek, zihinde şekillendirmek) (tas (düşüncede düzenlemek, sıralamak, çıkarım yapmak) + ar (etken fiil eki) ) + ı (isim yapım eki) ) + sı (iyelik eki) (tür.) * parlamenter sistemlerde yürütme organı (hükümet / Bakanlar Kurulu) tarafından hazırlanıp meclise sunulan yasa önerisi (Milletvekillerinin meclise sunduğu yasa önerilerine kanun teklifi, hükümetin sunduklarına ise kanun tasarısı denir.)

yasak : moğ. * casa (düzenlemek, nizam vermek, kanun yapmak) + k (isim/sıfat yapım eki); yasag (kanun, kural, ilke, prensip, düzen, nizam, emir) (moğ.) * bir işin veya eylemin yapılmasına karşı konulan yasal (kanuni), kuralsal veya ahlaki engel, memnuiyet; yapılması istenmemiş olan, izin verilmeyen, memnu, haram, caiz olmayan

yasaklamak : moğ., tür. * casa (düzenlemek, nizam vermek, kanun yapmak) + k (isim/sıfat yapım eki); yasag (kanun, kural, ilke, prensip, düzen, nizam, emir) (moğ.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * bir şeyin yapılmamasını buyurmak, istemek, menetmek; kural, yasa veya yetkili bir makam kararıyla bir eylemin gerçekleştirilmesini engellemek veya ortadan kaldırmak

yasal : moğ., tür. * casa (düzenlemek, nizam vermek, kanun yapmak); yasag (kanun, kural, ilke, prensip, düzen, nizam, emir) (moğ.) + al (sıfat yapım eki) (tür.) * kanunlara, hukuk kurallarına, yürürlükteki yasalara ve kamu vicdanına uygun olan, kanuni, legal, meşru

yasama : moğ., tür. * casa (düzenlemek, nizam vermek, kanun yapmak); yasag (kanun, kural, ilke, prensip, düzen, nizam, emir) (moğ.) + ma (isim yapım eki) (tür.) * , bir devletin kanunlarını yapma, değiştirme veya kaldırma yetki ve süreci; ülke genelinde geçerli olacak kuralları belirleyen hukuki ve siyasi güç

yasamak : moğ., tür. * casa (düzenlemek, nizam vermek, kanun yapmak); yasag (kanun, kural, ilke, prensip, düzen, nizam, emir) (moğ.) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * genel, soyut, objektif ve sürekli nitelikte hukuk kuralları (kanunlar) koymak, bunları değiştirmek veya yürürlükten kaldırmak

yasemen : far. * jasminum (güzel kokulu çiçekleri olan bitki) * Zeytingiller (Oleaceae) familyasından, beyaz, sarı veya kırmızı renkli, hoş kokulu çiçekler açan tırmanıcı bir süs bitkisi (ağaççık)

yasemin : far. * jasminum (güzel kokulu çiçekleri olan bitki) * Zeytingiller (Oleaceae) familyasından, beyaz, sarı veya kırmızı renkli, hoş kokulu çiçekler açan tırmanıcı bir süs bitkisi (ağaççık)

yaser : ara. * yesr (kolaylık, kolay olma, refah, bolluk, bereket) * bolluk, zenginlik, bereket, rahatlık, kolaylık, refah; erkek ismi

yasin : ara. * ya (ey, hey; Arapça alfabenin 10. harfi) + sin (insan, adam; Arapça alfabenin 15. harfi) * ey insan; Kur’an’ın 35. suresinin ismi

yaslamak : tür. * yası (yassı, düz, yayvan, geniş) (yas (yaymak, açmak, düzleştirmek, genişletmek) + ı (sıfat yapım eki) ) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yassılatmak, yaymak; bir şeyi başka bir nesneye veya yere dayamak, dokunur durumda tutmak veya desteklemek

yassı : tür. * yası (yassı, düz, yayvan, geniş) (yas (yaymak, açmak, düzleştirmek, genişletmek) + ı (sıfat yapım eki) ) * kalınlığına göre genişliği fazla olan, düz ve basık biçimli, yayvan, düz, geniş, basık

yassı balıklar : tür. * yası (yassı, düz, yayvan, geniş) (yas (yaymak, açmak, düzleştirmek, genişletmek) + ı (sıfat yapım eki) ) + balık (suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + lar (çoğul eki) * vücutları yanlardan basık ve genellikle iki gözü başın aynı tarafında bulunan, deniz tabanında yan yatarak yaşayan balıkların oluşturduğu, dil balığı, pisi balığı, kalkan balığı gibi türleri kapsayan kemikli balıklar (Pleuronectiformes) takımı

yassı solucanlar : tür. * yası (yassı, düz, yayvan, geniş) (yas (yaymak, açmak, düzleştirmek, genişletmek) + ı (sıfat yapım eki) ) + suvilgan, suvişgan (ıslak olan, ıslanmışolan) (suviş (ıslanmak) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + lar (çoğul eki) * vücutları alttan ve üstten basık, şerit veya yaprak şeklinde olan, parazit veya serbest yaşayan türleri bulunan, tenya ve planarya gibi canlıları kapsayan omurgasız bir hayvanlar şubesi, Platyhelminthes

yassı solungaçlılar : tür. * yası (yassı, düz, yayvan, geniş) (yas (yaymak, açmak, düzleştirmek, genişletmek) + ı (sıfat yapım eki) ) + solungaç (balık ve bazı su canlılarında, sudaki çözünmüş oksijeni alıp karbondioksiti dışarı vermeye yarayan solunum organı ) (sol (esmek, üflemek) + un (dönüşlü fiil eki + gaç (araç eki) ) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + lar (çoğul eki) * Yumuşakçalar (Mollusca) takımında yer alan, midye, istiridye ve deniz tarağı gibi kabukları iki parçalı (iki çenekli) olan ve çoğunlukla yenebilen yumuşakçalar sınıfı, Lamellibranchiata familyası

yassı yuvarlak : tür. * yası (yassı, düz, yayvan, geniş) (yas (yaymak, açmak, düzleştirmek, genişletmek) + ı (sıfat yapım eki) ) + yuvarlak (dairesel şekilli olan) (yuv (oval, dairesel) + ar (bağlaç) + lak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * kalınlığı az olan, enine kesiti veya genel görünümü daire şeklinde ama basık, yayvan veya düzleştirilmiş olan

yastağaç : tür. * yası (yassı, düz, yayvan, geniş) (yas (yaymak, açmak, düzleştirmek, genişletmek) + ı (sıfat yapım eki) ) + yıgaç (ağaç) * üzerinde hamur açılan veya yemek yenilen, genellikle yuvarlak ve kısa ayaklı tahta sofra, hamur tahtası, senit, yer sofrası

yastamak : tür. * yasta (dayamak, desteklemek, yastık dayamak, destek koymak, yaslanmak) (yası (yassı, düz, yayvan, geniş) (yas (yaymak, açmak, düzleştirmek, genişletmek) + ı (sıfat yapım eki) ) + ta (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi desteklemek, dayamak veya yastık gibi bir nesneyle destek oluşturmak, bir şeyi başka bir şeye dayamak, yaslamak, destek olacak biçimde yerleştirmek

yastık : tür. * yasta (dayamak, desteklemek, yastık dayamak, destek koymak, yaslanmak) (yası (yassı, düz, yayvan, geniş) (yas (yaymak, açmak, düzleştirmek, genişletmek) + ı (sıfat yapım eki) ) + ta (etken fiil eki) + ık (isim yapım ve araç eki) * yassılaştırılmış şey, bir çeşit sikke; yatarken başı desteklemek veya otururken rahat etmek için kullanılan, içi pamuk, yün, elyaf veya tüy gibi yumuşak maddelerle doldurulan bir ev eşyası, minder

yaş : tür. * yaş (taze, genç, yeşil, nemli, ıslak, gözyaşı; herhangi bir an itibarıyla doğumdan o ana kadar yaşanılan yıl bazında süre) * bir kimsenin veya canlı varlığın doğumundan ya da var oluşundan itibaren geçen yılların sayısı, hayatın belirli bir dönemi; ıslak; taze; gözyaşı

yaş günü : tür. * yaş (taze, genç, yeşil, nemli, ıslak, gözyaşı; herhangi bir an itibarıyla doğumdan o ana kadar yaşanılan yıl bazında süre) + kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + ü (iyelik eki) * birinin doğduğu günün her yıl yinelenen yıl dönümü, doğum günü

yaş haddi : tür. * yaş (taze, genç, yeşil, nemli, ıslak, gözyaşı; herhangi bir an itibarıyla doğumdan o ana kadar yaşanılan yıl bazında süre) + hadd (sınır, limit) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * bir görevlinin görevinde kalmasına yasanın izin verdiği en ileri yaş, yaş sınırı

yaş üzüm : tür. * yaş (taze, genç, yeşil, nemli, ıslak, gözyaşı; herhangi bir an itibarıyla doğumdan o ana kadar yaşanılan yıl bazında süre) + üzüm (vitis adı verilen yaprak döken asma yapraklarının meyvesi) * kurutulmamış, dalından koparıldığı gibi taze olarak tüketilen üzüm

yaşa : tür. * yaş (hayatta olmak, var olmak, canlı olmak) + a (emir kipi) * hayat bul, hayat sür

yaşam : tür. * yaş (hayatta olmak, var olmak, canlı olmak) + am (isim yapım eki) * cansız maddelerden farklı olarak organizmaların büyüme, üreme, enerji kullanma ve çevreye uyum sağlama gibi biyolojik süreçleri gerçekleştirdiği varlık durumu, canlı olma durumu, bir canlının varlığını sürdürme süreci, ömür, hayat, dirim, canlılık, yaşıyor olma, hayatta olma

yaşamak : tür., ara. * yaş (hayatta olmak, var olmak, canlı olmak) + a (ek) + mak (fiil mastar eki) * hayatını sürdürmek, canlılığını devam ettirmek, belirli bir yerde oturmak veya bulunmak, bir durumu geçirmek, tecrübe etmek ya da herhangi bir biçimde hayat sürmek

yaşamsal : tür. * yaş (hayatta olmak, var olmak, canlı olmak) + am (isim yapım eki) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) * hayatla ilgili olan, yaşam için gerekli bulunan, hayati önem taşıyan, hayati

yaşantı : tür. * yaş (hayatta olmak, var olmak, canlı olmak) + antı (isim yapım eki) * bir kişinin hayat tarzı veya yaşadığı olaylardan, deneyimlerden sonra kendisinde kalan izlerin ve tecrübelerin bütünü

yaşar : tür. * yaş (hayatta olmak, var olmak, canlı olmak) + ar (üçüncü tekil şahıs geniş zaman fiil eki) * yaşamakta olan, yaşayan, yaşam süren hayatta olan, hayat süren; erkek ismi

yaşarmak : tür. * yaş (taze, genç, yeşil, nemli, ıslak, gözyaşı; herhangi bir an itibarıyla doğumdan o ana kadar yaşanılan yıl bazında süre) + ar (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * göz veya başka bir şey nemlenip sulanmak, ıslak hale gelmek, nemlenmek

yaşartıcı : tür. * yaş (taze, genç, yeşil, nemli, ıslak, gözyaşı; herhangi bir an itibarıyla doğumdan o ana kadar yaşanılan yıl bazında süre) + ar (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) + cı (yapan, eden eki) * gözün yaşarmasına yol açan, sulandıran, sulandırıcı

yaşartmak : tür. * yaş (taze, genç, yeşil, nemli, ıslak, gözyaşı; herhangi bir an itibarıyla doğumdan o ana kadar yaşanılan yıl bazında süre) + ar (dönüşlü fiil eki) + t (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyin, özellikle gözün yaşarmasına yol açmak veya gözü yaşla doldurmak

yaşasın : tür. * yaş (hayatta olmak, var olmak, canlı olmak) + asın (üçüncü tekil şahıs emir kipi) * sevinç, coşku veya bir kimseye, topluluğa ya da düşünceye destek bildiren ünlem, bir şeyin devam etmesini veya başarılı olmasını dileme sözü

yaşıt : tür. * yaş (taze, genç, yeşil, nemli, ıslak, gözyaşı; herhangi bir an itibarıyla doğumdan o ana kadar yaşanılan yıl bazında süre) + ıt (sıfat yapım eki) * aynı yaşta olan kimselerden her biri, akran

yaşlanmak : tür. * yaş (taze, genç, yeşil, nemli, ıslak, gözyaşı; herhangi bir an itibarıyla doğumdan o ana kadar yaşanılan yıl bazında süre) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * zamanın ilerlemesiyle birlikte canlı organizmalarda moleküler, hücresel, doku ve organ düzeyinde geriye dönüşü olmayan yapısal ve işlevsel gerileme ve yıpranma ortaya çıkmak

yaşlı : tür. * yaş (taze, genç, yeşil, nemli, ıslak, gözyaşı; herhangi bir an itibarıyla doğumdan o ana kadar yaşanılan yıl bazında süre) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) * yaşı ilerlemiş, ileri yaşta olan, ihtiyar kimse; gözü yaşla dolmuş, nemli

yaşmak : tür. * yaş (gizlemek, örtmek, kapamak) + mak (-cı, araç eki) * Osmanlı İmparatorluğu döneminde Müslüman kadınların ferace ile birlikte giydiği, başla birlikte yüzü ve ağzı kapatan, yalnızca gözleri açıkta bırakan ince kumaştan iki parçalı yüz ve başörtüsü

yat : hol. * jacht (avcı; takip eden, iz süren) * motor gücüyle çalışanlar motoryat, rüzgar gücüyle çalışanlar yelkenli yat olarak anılmak üzere iki temel gruba ayrılan, genellikle kamaralı (yatak odalı), mutfaklı ve yaşam alanına sahip olan, boyutları birkaç metreden başlayıp, "mega yat" veya "süper yat" olarak adlandırılan devasa boyutlara kadar ulaşabilen gezi, eğlence, spor veya dinlenme amacıyla kullanılan konforlu deniz taşıtı

yatağan : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ağan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Osmanlı döneminde kullanılan, belde taşınan, namlusu eğmeçli, uzun ve ağır, iki yanı da keskin kavisli pala; Muğla'nın bir ilçesi

yatak : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ak (araç eki) * uyumak ve dinlenmek için kullanılan şilte, döşek, karyola niteliğinde mobilya; bir akarsuyun (ırmak, dere) içinde aktığı çukur alan, mecra; yer altındaki maden veya kömür tabakaları arasındaki damar ya da katmanlaşmış madde yığını; makinelerde hareketli parçaları destekleyen sabit veya hareketli yuva

yatakhane : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ak (araç eki) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * okul, fabrika, kışla veya yurt gibi toplu yaşanan yerlerde, birçok kişinin uyuması için ayrılan büyük oda veya bina

yataklı vagon : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ak (araç eki) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + vagon (demir yolu taşıtlarında yolcu, yük veya çeşitli malzemelerin taşınması için lokomotife bağlanan, kendi tekerlekleri üzerinde hareket eden demir yolu aracı) (vagere (dolaşmak, gezinmek, uzanmak), vagus (dolaşan, gezen, gezinen, gezgin, uzanan) (lat.) + on (isim yapım eki) (fra.) ) * yolculara gece seyahatlerinde rahat bir uyku ve konaklama imkanı sunan, içinde yatak barındıran 1 veya 2 kişilik özel kilitlenebilir odalardan (kompartman) oluşan özel bir tren

yataklık : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ak (araç eki) + lık (isim yapım eki) * bir kimseyi veya bir durumu barındırma, koruma ve destekleme

yatalak : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + alak (sıfat yapım eki) * felç, ağır hastalık veya sakatlık gibi nedenlerle sürekli olarak yataktan kalkamayacak durumda olan, temel ihtiyaçlarını (beslenme, hareket etme, tuvalet, öz bakım) yatakta geçirmek veya başkasının yardımıyla karşılamak zorunda olan, yatağa bağımlı hale gelmiş kimse

yatay : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ay (sıfat yapım eki) * durgun bir su yüzeyine veya zemine paralel, düşey doğrultuya ise dikey olan, yer çekimi doğrultusuna dik, ufuk düzlemine paralel olan, ufki

yatay asimptot : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ay (sıfat yapım eki) (tür.) + asimptot (belirli bir A eğrisine istenildiği kadar yaklaşabilen, A üzerinde ilerledikçe arasındaki mesafe azalan ve sıfıra yaklaşan ikinci bir B eğrisi, sonuşmaz) (asumptotos, asymptotos (birlikte düşmeyen) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ptotos, ptosis (düşme, düşüş, sarkma) (piptein (düşmek) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) * gerçel değerli f fonksiyonu için x değişkeni artı sonsuza veya eksi sonsuza giderken f(x) in limitinin a olması durumunda yaklaştığı y = a doğrusu

yatay atış : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ay (sıfat yapım eki) + atış (ileri savuruş, ileri fırlatış) (at (açmak, ileriye koymak; fırlatmak, savurmak) + ış (isim yapım eki) ) * bir cismin yüksek bir yerden yatay doğrultuda ilk hızla fırlatıldığı ve cismin hem yatayda hem de düşeyde aynı anda yol aldığı, yatay doğrultuda etki eden bir kuvvet olmadığı için yatay hızın sabit kaldığı, düşey doğrultuda ise yerçekimi etkisi ile serbest düşüşün gerçekleştiği iki boyutlu hareket türü

yatık : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ık (sıfat yapım eki) * dik olmayan, eğik veya bir tarafa yatırılmış durumda olan, gövdesi yerle 90 dereceden daha az bir açıya sahip olacak şekilde yer üzerinde duran

yatılı : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ı (isim yapım eki) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) * yatakhaneleri olan ve kişilere geceleri de kalma imkanı veren okul veya benzeri kurum (örneğin yatılı okul); gece evine gitmeyip okulda veya konuk olduğu yerde kalıp yatan öğrenci veya misafir

yatır : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ır (ikinci tekil şahıs emir kipi eki) * doğaüstü bir gücü bulunduğuna ve insanlara yardım ettiğine inanılan ermiş veya evliya bir kişinin, halk arasında kutsal kabul edilen, dua edilen veya dilekte bulunulan yatay veya türbe şeklindeki kabiri, mezarı, türbesi

yatırım : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ır (ikinci tekil şahıs emir kipi eki) + ım (isim yapım eki) * ileride elde edilecek maddi bir fayda harcama yapmak; mevcut para veya kaynakların gelecekte gelir elde etmek ya da sermayeyi büyütmek amacıyla değerlendirilmesi süreci

yatırımcı : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ır (ikinci tekil şahıs emir kipi eki) + ım (isim yapım eki) + cı (yapan, eden eki) * parasını veya birikimini değerlendirerek gelir elde etmek, kar payı almak ya da sermayesini büyütmek amacıyla finansal piyasalara veya projelere yönlendiren kişi, yatırım yapan kişi

yatırmak : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birini veya bir şeyi yatırmak, uzanır duruma getirmek, bir kimseyi yatırıp dinlenmesini veya uyumasını sağlamak; parayı bir yere vermek veya bir hesaba koymak

yatışmak : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ış (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şey hızı, etkisi veya şiddeti azalarak sakinleşmek, durulmak veya aşırılığını yitirmek

yatıştırıcı : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ış (dönüşlü fiil eki) + tır (etken fil eki) + ıcı (yapan, eden eki, araç eki) * öfke, korku, heyecan, ağrı veya başka bir rahatsızlığı azaltan, sakinleştiren, teskin edici nitelikte olan, sakinleştirici, müsekkin, sedatif

yatıştırmak : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + ış (dönüşlü fiil eki) + tır (etken fil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi veya bir kişiyi sakinleştirmek, öfkeyi veya gerginliği azaltmak, sakinleştirmek, durultmak, durulmasını sağlamak, şiddetini azaltmak

yatkın : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + kın (sıfat yapım eki) * bir işte yeteneği veya becerisi olan, bir duruma, alışkanlığa ya da eğilime sahip olan (kimse veya durum)

yatkınlık : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + kın (sıfat yapım eki) + lık (isim yapım eki) * bir kimsenin veya bir şeyin belirli bir işe, duruma ya da davranışa doğal olarak eğilimli, yetenekli, becerili ve elverişli olması, alışkanlıktan doğan beceri veya yeti

yatmak : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + mak (fiil mastar eki) * bir yere veya bir şeyin üzerine boylu boyunca uzanmak, uyumak veya dinlenmek için yatağa girmek; yatay ya da yataya yakın bir duruma gelmek; bir yerde gecelemek, bir süre beklemek veya kalmak; düzleşmek; bir düşünceyi kabul etmek (mecazi)

yatsı : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + sı (sıfat yapım eki) * güneşin batışından yaklaşık 1,5 ila 2 saat sonra başlayan gece vakti ve bu vakitte kılınan namaz

yatuğan : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + uğan (sıfat yapım eki) * kanun ve santur gibi kucağa veya bir masaya yatırılarak çalınan telli çalgıların ortak adı

yatuk : tür. * yat (yaymak, sermek, uzanmak, eğilmek, yere paralel olmak) + uk (sıfat yapım eki) * göçebe hayattan vazgeçip yerleşik hayata geçen Türk; tembel, hantal kimse

yavan : tür. * yavğan (tatsız, katıksız, kaba, kötü) (yab, yav (kötüleşmek, kötü olmak) + ğan, gan (sıfat yapım eki) ) * tadı tuzu yerinde olmayan, yağı az, katıksız, lezzetsiz olup insanı tatmin etmeyen yiyecek; tatmin etmeyen, hoşa gitmeyen durum

yavaş : tür. * yava (uslanmak, akıllanmak, ağırbaşlı olmak) + aş (sıfat yapım eki) * iyi huylu, mülayim, yumuşak başlı, sakin, uslu, halim; hızı gerekenden az olan, hızlı olmayan veya acele etmeyen, aheste, ağır

yavaşlamak : tür. * yava (uslanmak, akıllanmak, ağırbaşlı olmak) + aş (sıfat yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hareket veya iş hızı azalmak, daha ağır ya da sakin bir duruma gelmek

yave : far. * yab (abes, boş, faydasız) + e (son ek) * anlamsız, yersiz, saçma sapan söz

yaver : far. * yarvar, yavar (yardımcı, yardım eden, destek olan) (yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip, arkadaş, yardımcı, destekçi) + bar, var (getiren, taşıyan) ) * yardımcı, emir subayı

yavru : tür. * yavr (zayıflamak, güçten düşmek, kötüleşmek) + u (isim yapım eki) * yeni doğmuş hayvan veya insan, çocuk, evlat

yavrukurt : tür. * yavru (yeni doğmuş hayvan veya insan, çocuk, evlat) (yavr (zayıflamak, güçten düşmek, kötüleşmek) + u (isim yapım eki) ) + kurt (canidae familyasından, canis lupus türü yabani etobur memeli) * 7-11 yaş arasındaki en küçük izci grubunda (küme) yer alan çocuk, izci çocuk

yavrulamak : tür. * yavru (yeni doğmuş hayvan veya insan, çocuk, evlat) (yavr (zayıflamak, güçten düşmek, kötüleşmek) + u (isim yapım eki) ) + la (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yavru doğurmak, yavruları olmak, yavru sahibi olmak, çoğalarak yeni bireyler meydana getirmek

yavşak : tür. * yanşa (konuşmak, gürültü etmek, yerli yersiz konuşmak) + ak (sıfat yapım eki) * bit yavrusu; boş boğaz, yılışık insan, geveze; sözünde durmayan, ikiyüzlü, yılışık, yalaka, çıkarcı, dönek

yavşan : tür. * yapış, yavış (yapışmak, bir yere veya bir maddeye tutunmak) + an (sıfat yapım eki) * papatyagiller (Asteraceae) veya ballıbabagiller (Lamiaceae) gibi farklı familyalardan gelen, bozkırlarda veya kurak alanlarda yetişen, genellikle mavi, mor veya beyaz renkli çiçekler açan, kurutularak çay şeklinde tüketilen, sindirim sorunlarına ve bazı yaralara iyi geldiğine inanılan, acı tadı ve kokulu yapısıyla bilinen şifalı bir otsu bitki türü

yavuklu : tür. * yaku, yagu (aradaki mesafeyi azaltmak, yaklaşmak, yakınlaşmak, yakın olmak) + uk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) * yakın, akraba, komşu, sözlü, nişanlı, sevgili

yavuz : tür. * yabız (fena, zayıf, kötü) * güçlü, sert, çetin, iyi, gürbüz, usta, güzel; kötü, fena (Orhun Yazıtları ve Divanü Lügati't-Türk'te ilk olarak "kötü" anlamıyla yer almıştır. Zamanla anlam değiştirerek olumlu bir niteliğe bürünmüştür.)

yavuzhan : tür. * yabız, yavuz (güçlü, sert, çetin, iyi, gürbüz, usta, güzel; kötü, fena) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * güçlü hükümdar, sert, cesur hakan, yiğit kağan

yay : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) * ok atmak için kullanılan, bükgen ve esnek çubuk; esneklik özelliği sayesinde sıkıştırıldığında veya gerildiğinde eski haline dönen sarmal tel (örneğin yataklarda veya araba süspansiyonlarında bulunur); keman, çello gibi telli çalgılardan ses çıkarmakta kullanılan, kılı telli çubuk (arp veya keman yayı), şönil, tüylü telli çubuk, arşe; çember üzerinde herhangi iki nokta arasındaki eğri parça; Zodyak'ta (astrolojide) Akrep ile Oğlak burçları arasında yer alan Yay burcu / takımyıldızı

yay burcu : tür., gre. * yay (gerilmiş ok atma aracı) + pyrgos (kule, bir yapının en yüksek noktası) (gre.); burc (yıldız kümesi) (ara.) + u (iyelik eki) (tür.) * 22 Kasım - 21 Aralık tarihleri arasında doğanları temsil eden, özgür ruhlu, maceracı, felsefi ve iyimser karakterli olan zodyak burcu

yay sarkacı : tür. * yay (gerilmiş ok atma aracı) + sark (asılı olmak, salınmak, sallanmak, boş ve gevşek kalmak) + aç (isim yapım eki) + ı (iyelik eki) * serbest durumdaki esnek bir yayın ucuna bir kütle (ağırlık) asılmasıyla veya bağlanmasıyla oluşan ve denge konumu etrafında basit harmonik hareket yapan fiziksel bir sistem

yaya : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + ağ (isim/sıfat yapım eki) * yürüyerek giden kimse, piyade, atlı olmayan kimse; Osmanlılarda Yeniçeri Ocağından önceki dönemlerde Türklerden oluşturulan piyade askeri teşkilatı ve bu teşkilata mensup asker

yaya geçidi : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + ağ (isim/sıfat yapım eki) + geçit (geçiş yolu, yol) + i (iyelik eki) * caddelerde yayaların karşıya güvenli biçimde geçmeleri için ayrılmış ve genellikle birbirine paralel beyaz ve kalın çizgilerle işaretlenmiş bölüm

yaya kaldırımı : tür., gre. * yad (yaymak, açmak, sermek) + ağ (isim/sıfat yapım eki) + kaldırım (yaya yolu, taş döşeli yol) (kal (yükseğe çıkmak, yukarıya yönelmek) + dır (ettirgen fiil eki) + ım (isim yapım eki) ) (tür.); kallidromos (iyi yol) (kalli (iyi) + dramein (koşmak), dromos (koşu, koşma; yön, rota, yol, pist, sokak) (gre.) * sokak ve caddelerde yayaların yürümeleri için taşıt yolunun yanında ayrılmış ve genellikle taşıt yolundan yüksekçe yapılmış bölüm

yayan : tür., gre. * yad (yaymak, açmak, sermek) + ağ (isim/sıfat yapım eki) + an (sıfat yapım eki) * yaya olarak, yürüyerek, ayak ile

yaygara : tür. * yanur, yanra (gürültü etmek, çınlamak, çınlatmak, ses çıkarmak) + a (isim yapım eki) * gereksiz olarak yüksek sesle bağırıp çağırma, gürültü, şamata ve velvele; şikayet, sızlanma

yaygı : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + gı (isim yapım eki) * oturmak, yatmak veya eşya koymak için yere veya döşeme üzerine serilen her türlü minder, örtü, kilim, halı veya benzeri yayık eşya

yaygı balığı : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + gı (isim yapım eki) + balık (suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki) * Siluriformes (Yayın balıkları) takımının Siluridae (yayın balığıgiller) familyasından olan, serin ve ılık sularda yaşayan, geniş, yassı bir kafası, büyük bir ağzı ve kedi balığına (catfish) benzemesini sağlayan bıyık benzeri antenleri (dudaklarda 2 uzun, çenede 4 kısa) olan beyaz etli bir balık türü, silurus glanis

yaygın : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + gın (sıfat yapım eki) * kapladığı alanı veya sınırı genişlemiş olan, yayılmış olan; çok sık rastlanan; çok fazla kişi tarafından bilinen, kullanılan, benimsenen veya bir bölgede çok fazla görülen

yayık : tür. * yayı (çalkalamak, sallamak, karıştırmak, yaymak, akmak) + ık (isim/sıfat yapım eki) * süt veya yoğurttan tereyağı ve ayran elde etmek için kullanılan, tahtaların su sızdırmayacak şekilde bir araya getirilmesiyle yapılan, “bişek" adı verilen, ucunda topuz bulunan bir sopayla ya da tavan iplerle asılarak sallanıp çalkalan silindirik ahşap kap (güncel durumda elektrikli pervanelerle çalışan silindirik kazan şeklindeki makineler kullanılmaktadır.)

yayık han : tür. * yayı (çalkalamak, sallamak, karıştırmak, yaymak, akmak) + ık (isim/sıfat yapım eki) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * Türk ve Altay mitolojisinde suların, ırmakların ve göllerin koruyucusu olan Irmak Tanrısı, Cayık Han, Tayık Han veya Dayık Han

yayılım : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + ıl (dönüşlü fiil eki) + ım (isim yapım eki) * bir şeyin kapladığı alanın genişlemesi; bir şeyin bir yerden çevreye doğru dağılması, yayılması; bir düşüncenin, inancın veya kültürün belli bir noktadan çıkarak başka birçok alana ve insan grubuna dağılması, difüzyon; dalgaların, ışığın veya enerjinin bir kaynaktan çıkarak çeşitli yönlere doğru ilerlemesi ve dağılması, yayılma, propagasyon

yayılmacı : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + ıl (dönüşlü fiil eki) + ma (isim yapım eki) + cı (yapan, eden eki, destekçi, yandaş) * kendi sınırlarını veya etki alanını başka ülkeler ya da bölgeler aleyhine genişletmek isteyen (kimse veya politik strateji); ekonomik ya da siyasi yollarla başka toprakları ele geçirme veya kontrol altına alma eğilimi olan (devlet), emperyalist, sömürgeci

yayılmak : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + ıl (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kapsama alanı genişlemek, kapsama alanını genişletmek; bir şey bir yerden çevreye doğru genişlemek, dağılmak veya duyulmak

yayım : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + ım (isim yapım eki) * bir şeyi duyurma veya ortalığa yayma; kitap, gazete ve dergi gibi basılı eserlerin basılıp dağıtılması; radyo ve televizyon aracılığıyla bir eserin, programın dinleyiciye ve seyirciye ulaştırılması süreci, neşr, neşir

yayımcı : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + ım (isim yapım eki) + cı (yapan, eden eki) * kitap, dergi, gazete veya başka yayınları hazırlayan, yayımlayan ya da yayımlanmasını sağlayan kişi veya kuruluş

yayımlamak : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + ım (isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kitap, gazete ve dergi gibi basılı eserleri basıp dağıtmak; radyo ve televizyon aracılığıyla bir eseri, programı dinleyiciye ve seyirciye ulaştırmak

yayın : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + ın (isim yapım eki) * basılı eserler ile radyo, televizyon ve internet üzerinden halka sunulan her türlü yazılı, sözlü, görsel veya işitsel eser ve programların genel adı (matbaada basılarak çoğaltılan ve satışa çıkarılan kitap, gazete, dergi, ansiklopedi gibi yazılı kaynaklar; radyo, televizyon ve internet platformları aracılığıyla kitlelere ulaştırılan program, dizi, film ve canlı aktarımlar), neşriyat

yayın balığı : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + gın (isim/sıfat yapım eki) + balık (suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki) * Siluriformes (Yayın balıkları) takımının Siluridae (yayın balığıgiller) familyasından olan, serin ve ılık sularda yaşayan, geniş, yassı bir kafası, büyük bir ağzı ve kedi balığına (catfish) benzemesini sağlayan bıyık benzeri antenleri (dudaklarda 2 uzun, çenede 4 kısa) olan beyaz etli bir balık türü, silurus glanis

yayıncı : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + ın (isim yapım eki) + cı (yapan, eden eki) * bir eseri, kitabı veya medyayı çoğaltıp dağıtan kişi ya da kuruluş, neşreden, naşir

yayınevi : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + ın (isim yapım eki) + ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + i (iyelik eki) * metinleri editörlük, düzelti (tashih), mizanpaj ve kapak tasarımı süreçlerinden geçirerek basıma hazır hale getiren, kitap, dergi ve benzeri yazılı eserleri basan, çoğaltan, yayımlayan ve satışını yapan ticari kuruluş

yayla : tür. * yaylamak (yazı geçirmek) (yay (yaz) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) ) * deniz düzeyinden yüksek, yüksek vadilerle derince yarılıp parçalanmış, üzerinde düzlüklerin bulunduğu yeryüzü parçası; dağlık, yüksek yerlerde, kışları yaşam koşulları zor olduğu için genellikle boş kalan, yazları havası serin ve güzel, suyu, otu bol olduğu için geçici olarak bir süre oturulan yer

yaylanmak : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir nesnenin veya bedenin yay gibi esneyip aşağı yukarı hareket etmesi; çekip gitmek, bulunduğu yeri terk etmek, uzaklaşmak, defolup gitmek.

yaylı çalgı : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + çal (elle dokunmak, dövmek, vurmak, darbetmek, götürmek; yenmek) + gı (fiili isim yapım eki, araç) * tellerin üzerine at kılından yapılmış bir yayın (arşenin) sürülmesi ve telin titreştirilmesi yoluyla ses çıkaran müzik aleti, sürtmeli çalgı

yaylı saz : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + saz (su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince kamış, hasırotu, kofa gibi bitkilerin ortak ismi ve bu bitkilerden yapılmış olan nesne; müzik aleti) * telleri üzerine özel bir yay (at kılından yapılan parça) sürterek titreşim yoluyla ses çıkaran müzik aleti, yaylı çalgı

yaylı tambur : tür., fra. * yad (yaymak, açmak, sermek) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + tambour (iki yüzüne deri gerilmiş silindirik vurmalı çalgı; ayrıca mimarlık ve teknikte silindir biçimli bölüm; davul) (fra.) * Türk müziğinde kullanılan, geleneksel mızraplı tamburun gövde yapısının büyütülüp tellerine yay sürtülerek çalınacak şekilde uyarlanmış perdeli ve yaylı bir çalgı

yaylım : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + lım (isim yapım eki) * yayılma, dağılma; otlak, yaylak

yaylım ateşi : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + lım (isim yapım eki) + ateş (yanma sonucu oluşan ısı ve ışık) + i (iyelik eki) * birden fazla ateşli silahın bir komut üzerine belirli bir hedefe yönelik olarak, aynı anda veya hızla art arda ateşlenmesiyle oluşan yoğun atış düzeni

yaymak : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi açarak sermek, çevreye dağıtmak, duyurmak, bir kapsama alanını genişletmek

yayvan : tür. * yad (yaymak, açmak, sermek) + van (sıfat yapım eki) * eni boyundan ve derinliğinden fazla olan, düz, basık ve geniş olan

yaz : tür. * ya, yas, yaz (yayılmak, açmak, açılmak, çözülmek) * dört mevsimden biri olan, sıcaklıkların arttığı, doğanın olgunlaştığı, genellikle haziran, temmuz ve ağustos aylarını kapsayan dönem

yazar : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ar (üçüncü tekil şahıs genişzaman fiil kipi eki; isim/sıfat yapım eki) * düşüncelerini, duygularını, bilgilerini veya kurgusal olayları yazılı kelimeler kullanarak ifade eden ve kitap, makale, roman ve öykü gibi eserler üreten kişi

yazar kasa : tür., lat., ita. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ar (üçüncü tekil şahıs genişzaman fiil kipi eki; isim/sıfat yapım eki) (tür.) + capere (almak, içine almak, tutmak, kapmak, kavramak, yakalamak, sezmek), capsa (kap, hazne, mahfaza) (lat.); cassa (sandık, kutu, kap, hazne, mahfaza; para veya değerli eşya saklamaya yarayan çelik dolap; muhasebede nakit paranın toplandığı hesabın ismi) (ita.) * işletmelerde yapılan satış işlemlerini kaydeden ve yasal olarak fiş veya fatura basan ve satışların resmi kurumlarca (Gelir İdaresi Başkanlığı) denetlenmesine ve vergilendirilmesine olanak tanıyan ödeme kaydedici cihaz

yazboz : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + boz (kötüleştirmek, düzensizleştirmek) * okey, iskambil (batak, pişti vb.) ve tavla gibi oyunlarda oyuncuların skorlarını, puanlarını veya cezalarını kaydetmek için kullanılan kağıt veya bloknot

yazgı : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + gı (isim yapım eki) * yaşanılacak tüm olayların önceden belirlendiği ve kayda geçildiği ilahi kayıt, kader, alın yazısı, mukadderat, ezeli takdir, baht, takdiriilahi

yazı : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ı (isim yapım eki) * düşüncenin belli işaretler, semboller ve harflerle tespit edilmesi; düşüncelerin, duyguların veya bilgilerin belirli işaretler, simgeler ve harfler kullanılarak kalıcı hale getirilmesi veya bu yolla oluşturulmuş eser

yazı bilimi : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ı (isim yapım eki) + bilim (bilme, ilim, tanıma) + i (iyelik eki) * bir kişinin el yazısından hareketle o bireyin karakterini, ruh halini ve kimlik özelliklerini inceleyip analiz eden bilim dalı, paleografi

yazı tura : tür., moğ. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ı (isim yapım eki) + tuğra, tura (Türk İslam ve özellikle Osmanlı devletlerinde padişahın adı, babasının adı ve unvanlarını içeren, hat sanatıyla özel ve süslü bir biçimde yazılan resmi imza veya mühür; madeni paranın kabartma portre içeren yüzü) (tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + ra (son ek) ) * havaya atılan bir madeni paranın yere düştüğünde hangi yüzünün üstte kalacağını tahmin etmeye dayalı bir şans oyunu (paranın bir yüzü "yazı" (genellikle sayı veya yazıların bulunduğu taraf), diğer yüzü ise "tura" (tarihsel olarak Osmanlı tuğrasından gelen, günümüzde ise çoğunlukla devlet arması veya amblemi bulunan taraf) olarak adlandırılır.)

yazıcı : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ı (isim yapım eki) + cı (yapan, eden eki, araç eki) * resmi kurumlarda, adliyelerde veya özel sektörde yazışmaları düzenleyen, tutanakları tutan ve evrak akışını yöneten görevli kişi, katip; bilgisayar veya telefon gibi elektronik cihazlardaki metin, resim ve grafikleri kağıda veya fiziksel bir ortama aktaran çıktı alma cihazı

yazıhan : tür., far. * yazı (düzlük, ova, plato) (tür.) + han (konaklama yeri) (far.) * Malatya'nın bir ilçesi

yazıhane : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ı (isim yapım eki) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * yazı ve danışma işlerinin yürütüldüğü, kayıtların tutulduğu, kabul işlemlerinin yapıldığ iş yeri, büro, ofis

yazık : tür. * yaz (yoldan sapmak, hata etmek, yanılmak veya günah işlemek) + ık (isim yapım eki) * günah, suç, hata, kabahat; üzüntü, acıma, kınama bildiren veya herkesi üzebilecek bir durumu ifade eden nida kelimesi

yazılı : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ı (isim yapım eki) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) * yazılmış olan, sözlü karşıtı, üzerinde yazı bulunan; okullarda veya kurumlarda kağıt üzerinde yapılan yazılı yoklama

yazılım : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ıl (dönüşlü fiil eki) + ım (isim yapım eki) * bilgisayar sistemlerinde donanıma işlev kazandıran ve bilgi işlemde kullanılan komutların, programların, programlama dillerinin ve belgeleme unsurlarının kodlardan oluşan bütünü

yazılmak : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ıl (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yazma işine konu olmak; bir kuruma, organizasyona, derneğe, partiye vb. kayıt yaptırmak; hoşlanılan kişiye yakınlaşmaya çalışmak (argo)

yazım : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ım (isim yapım eki) * yazma eylemi; bir dilin belirli kurallara uygun olarak yazıya geçirilmesi, kelimelerin nasıl yazılması gerektiğini belirleyen kurallar bütünü, imla

yazımsal : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ım (isim yapım eki) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) * yazıyla, yazılı anlatımla veya yazılı metinlerle ilgili olan, sözlü ya da görsel anlatımın karşıtı olarak yazıya dayanan

yazın : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek); ya, yas, yaz (yayılmak, açmak, açılmak, çözülmek; dört mevsimden biri olan, sıcaklıkların arttığı, doğanın olgunlaştığı, genellikle haziran, temmuz ve ağustos aylarını kapsayan dönem) + ın (isim yapım eki) * olay, düşünce ve duyguların dil aracılığıyla sanat değeri taşıyacak biçimde yazılması; “yaz döneminde”, “yaz zamanı” anlamı veren zaman zarfı

yazışma : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ış (işteş fiil eki) + ma (isim yapım eki) * mektup, elektronik ileti veya başka yazılı yollarla karşılıklı iletişim kurma işi, birbirine yazma eylemi, yazılı iletişim süreci, korespondans

yazışmak : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ış (işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * mektupla, elektronik iletiyle veya başka yazılı yollarla karşılıklı iletişim kurmak, birbirine yazmak

yazıt : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ıt (isim yapım eki) * bir kişiyi ya da olayı anmak ve gelecek nesillere aktarmak amacıyla sert bir yüzey (genellikle taş, mermer, kaya, metal veya ahşap gibi kolay bozulmayan dayanıklı malzemeler) üzerine kazınan yazı, kitabe, epigraf

yazıt bilimi : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ıt (isim yapım eki) + bilim (bilme, ilim, tanıma) + i (iyelik eki) * aş, maden, mermer veya tunç gibi dayanıklı nesneler ya da anıt, mezar taşı, tablet, cami, kilise, tapınak, şato gibi tarihi yapılar üzerine kazılmış veya yazılmış eski yazıları (kitabeleri) inceleyen bilim dalı, epigrafi

yazlık : tür. * ya, yas, yaz (yayılmak, açmak, açılmak, çözülmek; dört mevsimden biri olan, sıcaklıkların arttığı, doğanın olgunlaştığı, genellikle haziran, temmuz ve ağustos aylarını kapsayan dönem) + lık (isim yapım eki) * genellikle deniz kenarında, tatil beldelerinde veya şehir dışında bulunan, yılın sadece yaz döneminde veya tatillerde dinlenme amaçlı kullanılan ev; yaz dönemine ilişkin giysi

yazma : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + ma (isim yapım eki) * duygu, düşünce, bilgi veya hayallerin işaretler, harfler ve simgeler kullanılarak bir kağıt ya da dijital ortama aktarılması; ğzerine tahta kalıplarla veya boyayla desenler işlenmiş, genellikle kadınların başörtüsü veya yemeni olarak kullandığı ince pamuklu kumaş türü

yazmak : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + mak (fiil mastar eki) * düşünce, duygu veya bilgileri harf ve özel işaretler kullanarak kağıda ya da dijital bir ortama aktarmak

yazman : tür. * yaz (çizmek, kazımak, işaretlemek) + man (-cı, yapan, eden eki) * yazışmaları ve haberleşmeyi yürüten görevli, yazıcı, katip, sekreter

Yb : isv., lat. * ytterbium (Ytterby (İsveç'te nadir toprak elementlerinin keşfiyle bilinen yerleşim yeri) (isv.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 70 olan, lantanitler serisinde bulunan, yumuşak, gümüş beyazı renkli, lazerlerde, alaşımlarda, atom saatlerinde ve elektronik uygulamalarda kullanılan nadir toprak elementi

yebes : ara. * yabisa (kurumak, nemini yitirmek), yabis (kuru, nemsiz, ıslak olmayan) * önce ıslak olup sonradan kuruyan yer

yecuc : ara. * acca, ecc (alevlenmek, parlamak, kaynamak, şiddetlenmek, karışıklık çıkarmak, karışmak, kargaşaya dönüşmek, taşmak, azmak, hızlı koşmak, düşmana ateşle saldırmak) * Kur’an’ın Kehf (94-98) ve Enbiya (96) kodlu ayetlerinde, tepelerden inerek (farklı boyuttan gelerek) yerde bozgun yaptıklarından bahsedilen iki varlıktan/ırktan/topluluktan (Ye’cuc ve Me’cuc) biri (Bunların gelişinin engellenmesi için halk, Zülkarneyn’den demirden bir sed yapmasını ister.)

yed : ara. * yed (el) * el; güç, kudret, mülkiyet, hakimiyet, vasıta, yardım ve destek

yedek : tür. * yet (destekleyici unsur olarak almak, yanında götürmek, öekmek, yularından çekmek) + ek (isim/sıfat yapım eki) * destekleyici, itici; bir şeyin aslı bozulduğunda, kaybolduğunda veya yetersiz kaldığında kullanılmak üzere fazladan hazır bulundurulan nesne veya kişi; bir sınav, yurt (örneğin KYK yurtları) veya iş başvurusunda asil adayların hakkını kaybetmesi durumunda sıranın gelebileceği listeyi tanımlayan kelime

yedek lastik : tür., gre., fra. * yetek (bir şeyin aslı bozulduğunda, kaybolduğunda veya yetersiz kaldığında kullanılmak üzere fazladan hazır bulundurulan nesne veya kişi) (yet (destekleyici unsur olarak almak, yanında götürmek, öekmek, yularından çekmek) + ek (isim/sıfat yapım eki) ) + elaunein (germek, uzatmak), elastikos (esnek, gerilebilir, uzayabilir) (gre.); élastique (fra.) * araçların lastiklerinden biri patladığında, delindiğinde veya zarar gördüğünde yola güvenle devam edebilmek için bagajda veya aracın altında taşınan yedek tekerlek, stepne

yedek parça : tür., far. * yetek (bir şeyin aslı bozulduğunda, kaybolduğunda veya yetersiz kaldığında kullanılmak üzere fazladan hazır bulundurulan nesne veya kişi) (yet (destekleyici unsur olarak almak, yanında götürmek, öekmek, yularından çekmek) + ek (isim/sıfat yapım eki) ) + parça (bölüm, kısım, bileşen) (pare (kısım, bölüm) + ça (küçük anlamı veren ek) ) (far.) * bir cihazın, makinenin veya aracın arızalanan, aşınan ya da hasar gören orijinal bileşenlerinin yerine takılan değiştirilebilir bileşen

yedek subay : tür. * yetek (bir şeyin aslı bozulduğunda, kaybolduğunda veya yetersiz kaldığında kullanılmak üzere fazladan hazır bulundurulan nesne veya kişi) (yet (destekleyici unsur olarak almak, yanında götürmek, öekmek, yularından çekmek) + ek (isim/sıfat yapım eki) ) + subay (askeri yapılarda assubayın üzerinde bir rütbeye ve eğitim seviyesine sahip olan, askeri birliklerin yönetimi, sevk ve idaresinden sorumlu görevli kişi ) (su (asker) + bay (bey, erkek için saygı kelimesi, efendi, şef, lider) ) * en az dört yıllık üniversite mezunu olan erkek yükümlülerin, askerlik hizmetini asteğmen rütbesiyle ve maaşlı olarak yerine getirdiği 12 aylık askerlik statüsü

yedeyn : ara. * yed (el) + eyn (iki) * iki el

yedi : tür. * yet (ulaşmak, erişmek, varmak, yetişmek, kafi gelmek; tamamlanmak, sonlanmak, sona ermek, bitmek, nihayete ermek), yeti, yetti (tamamlandı, sonlandı, bitti, ulaştı, erişti, vardı, yetişti, kafi geldi; varış, bitiş, sonlanma, nihayet, tamam, son) * sayı sisteminde altı (6) ile sekiz (8) arasındaki sayı, 7

yed-i emin : ara. * yed (el) + emin (güvenilir, itimat edilir) * hukuki uyuşmazlık, haciz veya rehin işlemlerinde bir malın güvenli bir yerde korunması ve saklanması sorumluluğunu üstlenen güvenilir kişi veya kurum

yedi kardeş : tür. * yedi (7) (yet (ulaşmak, erişmek, varmak, yetişmek, kafi gelmek; tamamlanmak, sonlanmak, sona ermek, bitmek, nihayete ermek), yeti, yetti (tamamlandı, sonlandı, bitti, ulaştı, erişti, vardı, yetişti, kafi geldi; varış, bitiş, sonlanma, nihayet, tamam, son) ) + kardeş (aynı anne babadan doğmuş kişilerin birbirlerine göre durumlarını veya mecazen aynı kökten, soydan veya yakın bağdan gelen kişiyi ifade eden akrabalık adı) (karın (anne, ana rahmi, doğurganlık; omurgalı hayvanlarda kaburga kemiklerinden kasıklara ve pelvise kadar olan kısım) + daş, deş (ortaklık, birliktelik, benzerlik, aynılık eki) ) *     Büyük Ayı takımyıldızını oluşturan yedi parlak yıldız için halk arasında kullanılan bir tabir

yedi kardeş kanı : tür. * yedi (7) (yet (ulaşmak, erişmek, varmak, yetişmek, kafi gelmek; tamamlanmak, sonlanmak, sona ermek, bitmek, nihayete ermek), yeti, yetti (tamamlandı, sonlandı, bitti, ulaştı, erişti, vardı, yetişti, kafi geldi; varış, bitiş, sonlanma, nihayet, tamam, son) ) + kardeş (aynı anne babadan doğmuş kişilerin birbirlerine göre durumlarını veya mecazen aynı kökten, soydan veya yakın bağdan gelen kişiyi ifade eden akrabalık adı) (karın (anne, ana rahmi, doğurganlık; omurgalı hayvanlarda kaburga kemiklerinden kasıklara ve pelvise kadar olan kısım) + daş, deş (ortaklık, birliktelik, benzerlik, aynılık eki) ) + kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + ı (iyelik eki) * ejderağacı (Dracaena) türlerinin gövdesinden sızan koyu kırmızı renkli reçine, ejder kanı; deniz mercanı

yedigen : tür., gre. * yedi (7) (yet (ulaşmak, erişmek, varmak, yetişmek, kafi gelmek; tamamlanmak, sonlanmak, sona ermek, bitmek, nihayete ermek), yeti, yetti (tamamlandı, sonlandı, bitti, ulaştı, erişti, vardı, yetişti, kafi geldi; varış, bitiş, sonlanma, nihayet, tamam, son) ) (tür.) + gone, gonia (köşe, açı, dik açı, gönye; kenar, genişlemiş hat) (gre.) * yedi kenarı ve yedi açısı olan iki boyutlu geometrik çokgen

yedili : tür. * yedi (7) (yet (ulaşmak, erişmek, varmak, yetişmek, kafi gelmek; tamamlanmak, sonlanmak, sona ermek, bitmek, nihayete ermek), yeti, yetti (tamamlandı, sonlandı, bitti, ulaştı, erişti, vardı, yetişti, kafi geldi; varış, bitiş, sonlanma, nihayet, tamam, son) ) * yedi bileşenden, yedi üyeden oluşan grup

yedinci : tür. * yedi (7) (yet (ulaşmak, erişmek, varmak, yetişmek, kafi gelmek; tamamlanmak, sonlanmak, sona ermek, bitmek, nihayete ermek), yeti, yetti (tamamlandı, sonlandı, bitti, ulaştı, erişti, vardı, yetişti, kafi geldi; varış, bitiş, sonlanma, nihayet, tamam, son) ) + nci (sıra sayı sıfatı eki) * bir dizi içinde sırası yedi olan

yedirmek : tür. * ye (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koymak, ağız yoluyla besin almak, yemek) + dir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * birinin yemesini sağlamak; bir maddeyi/şeyi başka bir maddenin/şeyin içine karıştırıp görünmez hale getirmek

yedisu : tür. * yedi (7) (yet (ulaşmak, erişmek, varmak, yetişmek, kafi gelmek; tamamlanmak, sonlanmak, sona ermek, bitmek, nihayete ermek), yeti, yetti (tamamlandı, sonlandı, bitti, ulaştı, erişti, vardı, yetişti, kafi geldi; varış, bitiş, sonlanma, nihayet, tamam, son) ) + su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) * Bingöl’ün bir ilçesi

yedişer : tür. * yedi (7) (yet (ulaşmak, erişmek, varmak, yetişmek, kafi gelmek; tamamlanmak, sonlanmak, sona ermek, bitmek, nihayete ermek), yeti, yetti (tamamlandı, sonlandı, bitti, ulaştı, erişti, vardı, yetişti, kafi geldi; varış, bitiş, sonlanma, nihayet, tamam, son) ) + şer (üleştirme, bölüştürme, paylaştırma eki) * yedili gruplar halinde

yediveren : tür. * yedi (7) (yet (ulaşmak, erişmek, varmak, yetişmek, kafi gelmek; tamamlanmak, sonlanmak, sona ermek, bitmek, nihayete ermek), yeti, yetti (tamamlandı, sonlandı, bitti, ulaştı, erişti, vardı, yetişti, kafi geldi; varış, bitiş, sonlanma, nihayet, tamam, son) ) + veren (ileten, aktaran, sunan, takdim eden) * bitkinin uygun iklim koşullarında, bir mevsimde veya yılda birden çok kez ürün verebildiğini belirten sıfat

yediz : tür. * yedi (7) (yet (ulaşmak, erişmek, varmak, yetişmek, kafi gelmek; tamamlanmak, sonlanmak, sona ermek, bitmek, nihayete ermek), yeti, yetti (tamamlandı, sonlandı, bitti, ulaştı, erişti, vardı, yetişti, kafi geldi; varış, bitiş, sonlanma, nihayet, tamam, son) ) + iz (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir doğumda dünyaya gelen yedi kardeşten her biri, yedisi bir arada doğan çocuklardan her biri

yedmek : ara., tür. * yed (el) + mek (fiil mastar eki) (yetmek) * götürmek, çekmek, el ile itmek, yakalamak, güç vermek

yedullah : ara. * yed (el; destek, yardım) + Allah (el (ön ek, artikel) + ilah (tanrı, tapılan, yönelinen, yüce varlık) ) * Allah'ın eli; Allah’ın kudreti, Allah’ın yardımı, Allah’ın desteği

yegah : far. * yek (bir, tek) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * birinci yer, ilk makam; Türk musikisinde kalın re notasının karşılığı sayılan bir birleşik makam

yegane : far. * yek (bir, tek) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) * tek, bir, biricik, eşsiz, eşi benzeri olmayan

yeğ : tür. * yeğ, yiğ (iyi, daha iyi, hayırlı, üstün; artırmak, üstün gelmek, yüceltmek) * iyi, daha iyi, hayırlı, üstün

yeğen : tür. * yegen (kız kardeşin çocuğu) * bir kişinin kardeşinin veya eşinin kardeşinin çocuğu

yeğin : tür. * yeğ, yiğ (iyi, daha iyi, hayırlı, üstün; artırmak, üstün gelmek, yüceltmek), yeg (zorlu, katı, şiddetli, baskın, üstün, iyi) + in (ile ilgili olan) * aşırı, güçlü, hızlı, zorlu, şiddetli, üstün, baskın

yeğlemek : tür. * yeğ, yiğ (iyi, daha iyi, hayırlı, üstün; artırmak, üstün gelmek, yüceltmek) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi başka bir şeye göre daha üstün veya değerli bulmak, tercih etmek, seçmek

yeğuse : ara. * gavasa (yardım etmek), gavs (yardım eden); gays (yağmur yağdıran) * Kur’an’da geçen bir put ismi

yehmum : ara. * hamma (ısınmak, sıcak olmak), hamim (sıcak) * kömür gibi simsiyah olan şey, zifir, kara duman ve Osmanlı dönemi tasavvufi/edebi dilinde cehennem ahalisini kuşatan perde

yehova : ibr. * havah (olmak), yahvah (olan, var olan, yaşayan, hayy olan; ilah, tanrı) * olan, var olan, yaşayan, hayy olan; olduran; tanrı; Ahd-i Atik'te (Yeni Ahit, Tevrat) Tanrı'nın özel adı olarak geçen İbranice kelime

yehud : ibr. * hudah (övmek, şükretmek, minnettarlığını bildirmek, şükran duymak), yudah, yahuda, yehudah (öven, şükreden); ioudas (gre.); iudas, judas (lat.) * İncil’de Hz. İsa’nın havarilerinden birinin ve Hz. Yakup’un oğullarından birinin ismi olan ve Yahudi kelimesinin kökeni olan kelime, Judas; erkek ismi

yehuda : ibr. * hudah (övmek, şükretmek, minnettarlığını bildirmek, şükran duymak), yudah, yahuda, yehudah (öven, şükreden); ioudas (gre.); iudas, judas (lat.) * İncil’de Hz. İsa’nın havarilerinden birinin ve Hz. Yakup’un oğullarından birinin ismi olan ve Yahudi kelimesinin kökeni olan kelime, Judas; erkek ismi

yehudu : ibr. * hudah (övmek, şükretmek, minnettarlığını bildirmek, şükran duymak), yudah, yahuda, yehudah (öven, şükreden); ioudas (gre.); iudas, judas (lat.) * ismini, sonradan İsrail ismini alan Yakub peygamberin oğlu Yehud’un isminden alan etno dini bir millet; İsrailoğulları ifadesinin bir yansıması (kelimenin anlamına Tevrat'ın Tekvin suresinin 29-35 kodlu ayetinde işaret edilir.)

yeis : ara. * ya’sa, ye’se (umudunu yitirmek, umutsuzluğa kapılmak, ümidini yitirmek, ümitsizliğe kapılmak) * umutsuzluk, karamsarlık ve ümit kesme

yek : far. * yek (bir, tek) * bir, tek, 1

yek ahenk : far. * yek (bir, tek) + ahang, aheng (vezin, ölçü, edep; uyum, harmoni, uzlaşma, uygunluk) * tek bir uyumda, tek bir havada, tek uyum, uyum birliği; Divan edebiyatında bütün beyitlerinde aynı konunun veya temanın işlendiği gazel

yek avaz : far. * yek (bir, tek) + vac, vaz (seslenmek, söylemek), avaz (yüksek ses, insan sesi, bağırtı ) * bir ses, tek ses; bütün beyitleri aynı güç ve güzellikte söylenmiş olan gazel

yekayek : far. * yek (bir, tek) + a (bağlaç) + yek (bir, tek) * birer birer, tek tek; ansızın

yekbar : far. * yek (bir, tek) + bar, bare (kere, defa, sefer) * bir defa, bir kere, bir kerede

yekcar : far. * yek (bir, tek) + u (ve) + çar (dört) * 1 ve 4; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 1, diğerinin 4 gelmesi

yekdane : far. * yek (bir, tek) + dane (tohum, çekirdek, granül, tane) * eşi benzeri olmayan, tek ve eşsiz

yekdem : far. * yek (bir, tek) + dem (nefes, soluk, an, zaman) * bir an, bir nefes, tek nefes, çok kısa bir zaman

yekdest : far. * yek (bir, tek) + dest (el) * tek elli; aynı cinsten olan

yekdiğer : far. * yek (bir, tek) + diğer (başka, öbür, öteki) * bir başkası, bir diğeri, ötekisi

yekdü : far. * yek (bir, tek) + u (ve) + do (iki) * 1 ve 2; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 1, diğerinin 2 gelmesi

yekinmek : tür. * yekin (hareket etmek, eyleme geçmek, aksiyon almak, kımıldamak, kıpırdamak) + mek (fiil mastar eki) * bir eyleme girişmek için harekete geçmek, olduğu yerden fırlamak, ayağa kalkmak, aksiyon almak, kımıldamak, kıpırdamak

yeknesak : far. * yek (bir, tek) + nesak (dizin, düzen, nizam, tertip, sıra) * hep aynı şekilde, değişmeden devam eden, tekdüze, monoton

yekpa : far. * yek (bir, tek) + pa (ayak) * tek ayaklı, tek bacaklı, topal

yekpare : far. * yek (bir, tek) + pare (parça, kısım, bölüm, dilim) * tek parçadan oluşan, bütün halinde, eklemesiz ve parçasız olan

yekpenc : far. * yek (bir, tek) + u (ve) + penc (beş) * 1 ve 5; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 1, diğerinin 5 gelmesi

yekruz : far. * yek (bir, tek) + ruz (gün, gündüz) * tek günlük, günübirlik, geçici, muvakkat

yeksan : far. * yek (bir, tek) + san (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * bir gibi, eşit, düz veya aynı seviyede

yekse : far. * yek (bir, tek) + u (ve) + se (üç) * 1 ve 3; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 1, diğerinin 3 gelmesi

yekser : far. * yek (bir, tek) + ser (baş, kafa, yüz, çehre) * baştan başa, tamamen, bir baştan bir başa, hep beraber

yekşeb : far. * yek (bir, tek) + şenbe (gün; cumartesi) * Pazar günü, haftanın birinci günü

yekşeş : far. * yek (bir, tek) + u (ve) + şeş (altı, 6) * 1 ve 6; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 1, diğerinin 6 gelmesi

yekta : far. * yek (bir, tek) + ta (sıfat yapım eki) * tek, yegane, eşsiz ve benzersiz

yekten : far., tür. * yek (bir, tek) (far.) + den (kaynak, köken eki) (tür.) * birden, birdenbire, ansızın, durup dururken, aniden

yekun : ara. * kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek), kun (ol) * olur; toplama işleminin sonucu, toplam, tutar, yekün

yekün : ara. * kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek), kun (ol) * olur; toplama işleminin sonucu, toplam, tutar, yekun

yekvücud : far., ara. * yek (bir, tek) (far.) + vecede (bulmak, oluşturmak, var etmek, vücuda getirmek, var olmak), vucud (bulunma, olma, var olma; insan veya hayvanın baş, gövde ve uzuvlardan oluşan fiziksel bütünü, beden, gövde, ceset, cism, varlık) (ara.) * tek vüct, tek beden; birlik içinde, hep birlikte, tek bir beden gibi

yekvücut : far., ara. * yek (bir, tek) (far.) + vecede (bulmak, oluşturmak, var etmek, vücuda getirmek, var olmak), vucud (bulunma, olma, var olma; insan veya hayvanın baş, gövde ve uzuvlardan oluşan fiziksel bütünü, beden, gövde, ceset, cism, varlık) (ara.) * tek vüct, tek beden; birlik içinde, hep birlikte, tek bir beden gibi

yekyek : far. * yek (bir, tek) + u (ve) + yek (bir, tek) * 1 ve 1; tavla oyununda atılan zarların ikisinin de 1 gelmesi

yekzeban : far. * yek (bir, tek) + zeban (dil, lisan) * tek dil; aynı dili konuşan, söz birliği, ağız birliği etmiş

yel : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) * havanın yer değiştirmesiyle oluşan rüzgar veya hafif esinti

yel ana : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + ana (anne, valide) * Türk, Altay, Tatar ve Macar mitolojilerinde rüzgârı yöneten tanrıça veya rüzgar iyesi (ruhu)

yel iyesi : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + edi, idi, iye (sahip, malik, efendi, koruyucu, hükümdar; ruh) + si (iyelik eki) * Türk, Tatar ve Altay mitolojisinde rüzgarın koruyucu ruhu veya sahibi olarak bilinen doğa merkezli bir varlık

yelalim : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + alim (istek kipi eki (“yapalım, edelim” gibi) * ivedilikle, aceleyle, koşa koşa, çabucak, koşarak, telaşla, çok hızlı bir şekilde

yelan : tür., far. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) (tür.) + an (çoğul eki) * şampiyonlar, pehlivanlar, yiğitler

yelda : aram, sür., ara. * yelda (doğdu, doğum, milad) (aram., sür., ara.) * uzun ve siyah

yeldirmek : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + dir (dönüşlü diil eki) + mek (fiil mastar eki) * aceleyle koşturmak, telaşla hareket etmek

yele : tür. * yele (atın boyun ve ense bölgesindeki uzun kıllar; saç, kıl demeti) * at ve aslan gibi bazı hayvanların ensesinde ya da boynunda bulunan uzun kıllar

yeleç : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + eç (sıfat yapım eki) * hava akımına açık ve bu nedenle havası bol, serin veya ferah olan, havadar, esintili ve yel alan

yelek : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + ek (isim yapım eki) * rüzgara karşı korumalık giysi; kolları ve çoğunlukla yakası bulunmayan, gömlek veya başka bir giysi üzerine giyilen, gövdenin ön ve arka bölümünü örten kısa üst giysisi

yeliz : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + iz (sıfat yapım eki) * rüzgarlı, esintili, hava akımının hissedildiği, serin ve açık hava etkisi veren, aydınlık, güzel, ferah, havadar; kadın ismi

yelken : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + ken (isim/sıfat yapım eki) * tekneyi rüzgarın itme gücüyle hareket ettirmek için direklere takılan sert ve kalın kumaş

yelkenli : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + ken (isim/sıfat yapım eki) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) * yelkeni bulunan, hareket etmek veya yol almak için yelkenden yararlanan deniz taşıtı, yelkenle hareket eden tekne

yelkesen : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + kesen (biçen, ayıran, bölen) (kes (kesmek, biçmek, ayırmak, bölmek) + en (sıfat yapım eki) ) * spor yarışlarında rüzgarın etkisinden korunmak amacıyla öne takılan siperlik, rüzgarlık, yelkıran

yelkıran : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + kıran (kesen, ayıran, bölen, engelleyen) * spor yarışlarında rüzgarın etkisinden korunmak amacıyla öne takılan siperlik, rüzgarlık, yelkıran

yelkovan : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + kov (uzaklaştırmak, savmak, defetmek) + an (sıfat yapım eki) * saatin dakikaları gösteren, akrepten daha uzun ve hızlı hareket eden ince kolu; Fırtınakuşugillerden (Hydrobatidae), su üstünde hızlıca uçan göçmen deniz kuşu

yelkovangiller : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + kov (uzaklaştırmak, savmak, defetmek) + an (sıfat yapım eki) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) * fırtına kuşları takımında yer alan, açık denizlerde yaşayan ve su yüzeyine yakın uçuşlarıyla tanınan küçük deniz kuşlarını kapsayan familya, Procellariidae, Puffinidae

yellemek : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * körük, yelpaze veya benzer bir araç kullanarak hava akımı veya rüzgar yaratmak, üflemek ya da serinletmek

yellenmek : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + len (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * körük veya yelpaze gibi araçların yarattığı rüzgardan etkilenmek; kalın bağırsaktaki gazı dışarı çıkarmak, gaz çıkarmak, osurmak

yellim : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + alim (istek kipi eki “yapalım, edelim” gibi) * ivedilikle, aceleyle, koşa koşa, çabucak, koşarak, telaşla, çok hızlı bir şekilde

yelloz : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + loz (sıfat yapım eki) * ahlaksız, hafifmeşrep, huysuz, güvenilmeyen kadın

yelmek : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + mek (fiil mastar eki) * aceleyle, telaşlı bir biçimde koşmak, yel gibi hızlı gitmek

yelölçer : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + ölçer (hesaplayan, sayan, miktar belirleyen, ölçen araç) * rüzgarın hızını ve gücünü ölçmeye yarayan alet, anemometre

yelpaze : tür, far. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk), yelpi (kesik ve düzensiz şekilde esmek) (tür.) + bad (rüzgar, yel, esinti), bezan (vuran, estiren) (far.) * hava akımı sağlayarak serinlemek veya ateşi harlamak amacıyla kullanılan el gereci; geniş çeşitlilik bildiren kelime (“ürün yelpazesi” gibi)

yelpik : tür, far. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk), yelpi (kesik ve düzensiz şekilde esmek) + k (isim/sıfat yapım eki) * nefes darlığı, solunum sıkıntısı, astım benzeri durum

yeltenmek : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + ten (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeye niyet etmek, gücünün yetmeyeceği veya başaramayacağı bir işe kalkışmak, heves etmek, özenmek, kalkışmak, teşebbüs etmek

yelve : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + ve (isim yapım eki) * Ötücü kuşlar (Passeriformes) takımının İspinozgiller (Fringillidae) familyasından, yeşilimsi sarı tüylü, ağaçlık ve fundalık alanlarda yaşayan, güzel ötüşlü küçük kuş türü (Chloris chloris)

yelvegiller : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + ve (isim yapım eki) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) * turnamsılar (Gruiformes) takımına bağlı, çoğunlukla bataklık ve sulak alanlarda yaşayan, yandan basık gagaları, kısa kanat ve kuyruk yapıları ile uzun parmakları olan, en bilinen türleri su tavuğu, sakarmeke ve su kılavuzu olan, küçük ve orta boyutlu kuşlardan oluşan bir familya, rallidae

yelyutan : tür. * yel (koşmak, acele etmek, uçuşmak, esmek; rüzgar, hafif hava akımı, esinti, nefes, soluk) + yut (ağızda bulunan bir şeyi yutağa geçirmek; içine almak, içine dahil etmek) + an (sıfat yapım eki) * atlarda havanın yutulmasıyla ortaya çıkan, hayvanın hava yutma ve geğirme davranışı göstermesiyle belirginleşen bir hastalık

yem : tür. * ye (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koymak, ağız yoluyla besin almak, yemek) + m (isim yapım eki) * yenecek şey, yiyecek, gıda, besin; evcil ya da çiftlik hayvanlarına verilen yiyecek; balık, kuş gibi canlıları avlamak ya da oltaya çekmek için kullanılan aldatıcı yiyecek (yummy (lezzetli, yemesi hoş) (ing.) )

yemek : tür. * ye (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koymak, ağız yoluyla besin almak, yemek) + mek (fiil mastar eki) * karnını doyurmak, ağzına yiyecek koyup çiğnemek ve yutmak; yiyecek (yummy (lezzetli, yemesi hoş) (ing.) )

yemek borusu : tür. * yemek (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koyup çiğnemek ve yutmak; yiyecek ) (ye (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koymak) + mek (fiil mastar eki) ) + burgu, boru (içi boş, uzun ve silindirik geçit; boynuz şeklinde üfleme çalgısı) + su (iyelik eki) * ağız ve yutaktan alınan besinleri yutakla mide arasında taşıyan, kaslardan oluşan kaslı sindirim kanalı bileşeni

yemekhane : tür., far. * yemek (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koyup çiğnemek ve yutmak; yiyecek ) (ye (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koymak) + mek (fiil mastar eki) ) (tür.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * okul, fabrika, hastane veya kamu kurumları gibi yerlerde toplu halde yemek yenilen büyük salon veya tesis

yemen : ara. * yemen, yemin (sağ taraf, sağ el; güney) * Arap Yarımadası'nın güneyinde ve Asya'nın güneybatısında yer alan, kuzeyinde Suudi Arabistan, doğusunda Umman, güney ve batısında ise Aden Körfezi ve Kızıldeniz bulunan ülke

yemeni : ara. * yemen, yemin (sağ taraf, sağ el; güney) + i (ile ilgili, -a ait) * hafif ve topuksuz bir el yapımı ayakkabı türü; kadınların başına bağladığı basma/tülbent benzeri baş örtüsü, yazma

yemin : ara. * yemen, yemin (sağ taraf, sağ el; güney) * kişinin, bir işi yapacağına veya yapmayacağına dair kararlı olduğunu göstermeye yönelik, genellikle kutsal bir varlığın adını anarak verdiği kesin ve ciddi söz (batı mahkemelerindeki duruşmalarda tanık veya sanığın ifade vermeden önce sağ elini kaldırıp yemin etmesi “yemin” kelimesiyle bağlantılıdır.)

yeminli mali müşavir : ara. * yemen, yemin (sağ taraf, sağ el; güney) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) + mali (parasal, finansal) + müşavir (danışman) * defter tutma yetkisi olmamakla birlikte, şirketlerin mali tablolarını, mali işlemlerini, belgelerini ve vergi beyannamelerini, devlet adına, yasalara uygunluk yönünden inceleme, denetleme ve tasdik etme yetkisine sahip uzman

yemiş : tür. * yemek (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koyup çiğnemek ve yutmak; yiyecek ) (ye (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koymak) + mek (fiil mastar eki) ) + iş (isim yapım eki) * bitkilerde döllenme sonrasında oluşan, tohumu taşıyan ve yenebilir olan kısım, meyve

yemm : ara. * yemm (derya, bahir, umman, çok derin ve uçsuz bucaksız deniz) * deniz, okyanus, derya, umman, büyük su kütlesi

yemyeşil : tür. * yem (pekiştirme ön eki) + yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il (sıfat yapım eki) ) * tamamen yeşil, tümden yeşil renge bürünmüş olan

yen : ara. * yena’a (olgunlaşmak, olgun hale gelmek, meyve vermek, yemiş vermek), yani (olgun, olgunlaşmış, yetişmiş, tatlı hale gelmiş) * meyvenin, yemişin olgunlaşması, olgunluk, meyvenin olgun hali

yen : çin, jap. * yüan (daire, yuvarlak) (çin); en (daire, yuvarlak) (jap.) * Japonya'nın resmi para birimi

yenge : tür. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) + ge (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer); yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) + eke (kız kardeş, abla) * bir kimsenin kardeşinin, amcasının veya dayısının karısı

yengeç : tür. * yan, yen (geri gelmek, dönmek, aksetmek) + gaç, geç (isim yapım ve araç eki) * On ayaklılar (Decapoda) takımının Brachyura (kısa kuyruklular) infra alt takımını oluşturan, genellikle suda yaşayan, ilk çift ayağı kıskaç biçiminde olan on ayaklı, eti yenebilen kabuklu bir deniz hayvanı

yengeç burcu : tür., gre.* yengeç (kabuklu deniz canlısı) (tür.) + pyrgos (kule, bir yapının en yüksek noktası) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * 22 Haziran - 22 Temmuz tarihleri arasında doğanları temsil eden, duygusal, koruyucu, içe dönük ve sezgisel özellikleri baskın olan zodyak burcu

yengi : tür. * yen (üstün gelmek, galip olmak, muzaffer olmak, zafer kazanmak) + gi (isim yapım eki) * yenme, zafer, galibiyet, utku

yeni : tür. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) * taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan (juvenis, young, jeune, jung (genç) (lat., ing., fra., alm.) )

yeni delhi : san., tür. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) (tür.); nava (yeni) + dhilli (eşik, eşik taşı) (san.) * Hindistan’ın başkenti

yeni kaledonya : tür. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) (tür.) + caledonia (İskoçya) (Caledon (Britanya'nın kuzeyinde yaşayan eski bir halkın adı, Kaledonlar) + ia (yer, ülke eki) (lat.) * Büyük Okyanus'un güneybatısında, Avustralya'nın doğusunda yer alan, ana ada Grande Terre ile çevresindeki adalardan oluşan Fransız denizaşırı toprağı

yeni yetme : tür. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) + yet (ulaşmak, erişmek, varmak, yetişmek, kafi gelmek; tamamlanmak, sonlanmak, sona ermek, bitmek, nihayete ermek) + me (isim yapım eki) * yaşça küçük veya henüz yeterli deneyim ve olgunluğa ulaşmamış kimse, özellikle ergenlik çağındaki genç kişi

yeni yıl : tür. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) + yıl (Dünya’nın Güneş etrafındaki bir tam turu olan 365 günlük (12 aylık) zaman dilimi, sene) * bir yılın sona ermesinden sonra başlayan ve yeni yılın ilk gününden itibaren devam eden yıllık zaman dönemi, özellikle 1 Ocak günü ve bu gün çevresindeki dönem

yeni zelanda : tür., fle. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) (tür.) + zeeland (deniz ülkesi) (zee (deniz) + land (ülke) ) (fle.) * Büyük Okyanus'un güneybatısında ve Avustralya'nın güneydoğusunda yer alan, batısında Avustralya, kuzeyinde Yeni Kaledonya, kuzeydoğusunda Tonga ve Fiji bulunan, diğer yönleri Büyük Okyanus ile çevrili olan ada ülkesi

yenibahar : tür., far. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) (tür.) + bahar (koku; güzel kokulu bir bitki, buphthalmum; çölde yağmurdan sonra açan bitkilerin genel ismi; kış ile yaz arasındaki geçiş mevsimi) (far.) * Orta Amerika ve Meksika kökenli Pimenta dioica adlı bitkinin kurutulmuş meyvelerinden elde edilen, tarçın, karanfil ve muskat aromalarını birlikte andıran tek başına saf bir baharat

yenice : tür. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) + ce (gibi, yaklaşık anlamı veren sıfat yapım eki) * Çanakkale’nin bir ilçesi; Karabük’ün bir ilçesi

yeniçağa : tür. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) + çaka (Bölge 11. yüzyılda Türkler tarafından fethedildiğinde, bu toprakları Bizans'tan alan komutan Çaka Bey'in adından) * Bolu’nun bir ilçesi

yeniçeri : tür. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) + çeri (asker, ordu, topluluk, toplanan) * Osmanlı Devleti'nde 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar padişaha bağlı kapıkulu askerlerinin piyade sınıfını oluşturan, devşirme sistemiyle yetiştirilen ve doğrudan merkez ordusunda görev yapan seçkin asker

yeniden : tür. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) + den (kaynak, köken eki) * tekrar, gene, bir daha, yenilenmiş olarak

yenidünya : tür., ara. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) (tür.) + dünya (en yakın, en aşağı, en alçak, aşağı, alçak) (ara.) * gülgiller (Rosaceae) familyasından sarı-turuncu renkli ve tatlı-ekşi lezzetli bir meyve türü (Eriobotrya japonica), malta eriği

yenifakılı : tür. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) (tür.) + fakaha (yorumlamak, kavramak, bilmek, anlamak, idrak etmek, hüküm vermek), fıkh, fikh (anlayış, kavrayış, idrak, akıl yürütme; derin bilgi; İslam hukuku, fıkıh), fakih (bilgin, bilge, fıkıh ilmini bilen, islam hukukçusu; zeki, anlayışlı kimse) (ara.) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) * Yozgat’ın bir ilçesi

yenik : tür. * ye, yen (üstün gelmek, zafer kazanmak, basmak) + ik (sıfat yapım eki) * yenilmiş olan, mağlup

yenilebilir : tür. * yemek (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koyup çiğnemek ve yutmak; yiyecek ) (ye (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koymak) + mek (fiil mastar eki) ) + nil (edilgen fiil eki) + ebilir (mümkün olma, muhtemel olma eki) * yenmesi mümkün olan, insan veya hayvan tarafından besin olarak tüketilebilen, tüketilmeye uygun olan

yenilemek : tür. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi eski veya bozuk durumundan kurtarıp yeniden kullanılabilir, taze ya da yeni bir hale getirmek, eski bir şeyi veya durumu ortadan kaldırıp yeni bir şey veya durum oluşturmak

yenilgi : tür. * ye, yen (üstün gelmek, zafer kazanmak, basmak) + il (edilgen fiil eki) + gi (isim yapım eki) * kaybetme, mağlubiyet, hezimet

yenilik : tür. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) + lik (isim yapım eki) * yeni olma durumu, eskimiş bir şeyin değiştirilmesi veya alışılmışın dışında yeni bir fikir, yöntem ya da nesnenin ortaya konması

yenilir : tür. * ye (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koymak, ağız yoluyla besin almak, yemek) + nil (edilgen fiil eki) + ir (sıfat yapım eki) * ağız yoluyla tüketilmeye, beslenmeye uygun olan, zehirli veya zararlı olmayan, gıda (besin) olarak tüketilebilir

yenilmek : tür. * ye, yen (üstün gelmek, zafer kazanmak, basmak) + il (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir yarışmada veya savaşta kaybetmek, mağlup olmak, üstün gelememek

yenimahalle : tür., ara. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) (tür.) + mahalle (konaklama yeri, konak, durak; bir kentin, bir kasabanın, büyükçe bir köyün yönetim bakımından bölündüğü, resmi işleri bir muhtarca görülen parçalardan her biri) (ara.) * Ankara'nın bir ilçesi

yenipazar : tür., far. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) (tür.) + bazar (ürün ve hizmet alış-satış yeri, çarşı, market) (far.) * Aydın’ın bir ilçesi, Bilecik’in bir ilçesi

yenir : tür. * yemek (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koyup çiğnemek ve yutmak; yiyecek ) (ye (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koymak) + mek (fiil mastar eki) ) + n (edilgen fiil eki) + ir (geniş zaman fiil eki ve mümkün olma, muhtemel olma eki) * yenmesi mümkün olan, insan veya hayvan tarafından besin olarak tüketilebilen, tüketilmeye uygun olan

yenişarbademli : tür., far. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) (tür.) + şehr, şar, şahar (şehir, il, kent) + badam, bayam, badem (gülgiller familyasının Prunoideae alt familyasından meyvesi yenebilen küçük bir ağaç türü ve meyvesi) (far.) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Isparta'nın bir ilçesi

yenişehir : tür., far. * yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) (tür.) + şehr (şehir, il, kent) (far.) * Bursa'nın bir ilçesi, Diyarbakır’ın bir ilçesi, Mersin’in bir ilçesi

yenmek : tür. * ye, yen (üstün gelmek, zafer kazanmak, basmak) + mek (fiil mastar eki) * bir savaşta veya yarışmada kazanmak, üstün gelmek, galip gelmek, zafer kazanmak

yepyeni : tür. * yep (pekiştirme ön eki) + yeni (taze, ilk kez ortaya çıkan, eski olmayan, daha önce olmayan) * hiç kullanılmamış, çok yeni, taptaze, tamamen yeni

yer : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) * bir kimsenin veya nesnenin bulunduğu, kapladığı ya da belirli bir iş için ayrılmış alan; yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki, bölge

yer elması : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + almila, elma (gülgillerden, humusça zengin ve nemli topraklarda, bol güneş alan yerlerde yetişen, kenarları dişli oval yaprakları olan, açık pembe veya beyaz çiçekler açan, dayanıklı bir ağaç ve meyvesi) + sı (iyelik eki) * papatyagiller (Asteraceae) familyasından olan, toprak altında gelişen yumruları sebze olarak tüketilen Helianthus tuberosus

yer fıstığı : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + fustuk (botanik açıdan farklı olan çeşitli bitkilerin çerez olarak yenen meyvelerine verilen isim; kabuklu yenilebilir yemiş, çam veya antepfıstığı türü) (ara.), pistakion (gre.) + ı (iyelik eki) (tür.) * baklagiller (Fabaceae) familyasından, çiçekleri döllendikten sonra toprağa gömülerek meyve veren ve teknik olarak kuruyemiş değil bir baklagil türü olan tarım bitkisi, araşit

yer merkezli : tür., ara. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) (tür.) + rakaza, rekeze (odaklamak, yoğunlaştırmak, saplayıp baskılayıp sabit kılmak, dikmek, mıhlamak, saplamak, bir noktaya yerleştirmek), merkez (orta nokta, odak) (ara.) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) * merkezinde Dünya'nın bulunduğu kabul edilen, gök cisimlerinin ve gök hareketlerinin Dünya'ya göre konum ve hareketlerini temel alan, jeosantrik

yer sarsıntısı : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + sarsıntı (sallanma, titreme, dengeyi bozan şiddetli hareket) + sı (iyelik eki) * yer kabuğundaki kırılma, kayma veya volkanik hareketler sonucunda yeryüzünün kısa süreli ve sarsıcı biçimde titreşmesi, deprem, zelzele

yeraltı : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + alt (aşağı, düşük) + ı (iyelik eki) * yeryüzünün altında bulunan bölüm, yüzeyin altında kalan alan veya bu alanda yer alan (yapı ve oluşum)

yerbilim : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + bilim (bilme, ilim, tanıma) * yer kabuğunun yapısını, oluşumunu, bileşimini, tarihsel gelişimini ve yüzey şekillerini inceleyen bilim dalı, jeoloji

yerçekimi : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + çekim (kendine doğru yaklaştırma, kendine çekme, sürükleme veya yönlendirme) + i (iyelik eki) * Dünya'nın veya herhangi bir gökcisminin kütlesi nedeniyle cisimleri merkezine doğru çeken kuvvet, kütleçekim kuvveti (ivmesi g = 9.81 m/s^2; sabiti G = 6.674x10^-11)

yerçekimi ivmesi : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + çekim (kendine doğru yaklaştırma, kendine çekme, sürükleme veya yönlendirme) + i (iyelik eki) + ivme (hızlanma, hızın zamana göre değişim oranı) * bir cismin yalnızca yerçekimi etkisi altında hareket ederken kazandığı, Dünya yüzeyine yakın bölgelerde yaklaşık 9,81 m/s^2 olan ve simgesi “g” olan ivme

yerçekimi sabiti : tür., ara. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + çekim (kendine doğru yaklaştırma, kendine çekme, sürükleme veya yönlendirme) + i (iyelik eki) + sabit (durağan, hareketsiz, değişmeyen, yerinden oynamayan) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * iki cismin arasındaki kütleçekim kuvvetini, kütleleri ve aralarındaki uzaklıkla ilişkilendiren evrensel fizik sabiti (G = 6.674x10^-11)

yerekan : ara. * yeraka (sararmak) + an (isim/sıfat yapım eki) * kandaki bilirubin düzeyinin yükselmesi sonucunda deri, göz akı ve mukozaların sarı renk almasıyla belirginleşen hastalık, sarılık; bitkilerde ise ekinlerde sararma ve kuruma oluşturan hastalık

yerel : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + el (ile ilgili, -a ait, gibi) * belirli bir yere, bölgeye veya yöreye ait olan, o yerin özelliklerini taşıyan, yöresel, lokal

yergi : tür. * yer (ayıplamak, kınamak, kötülemek, aleyhinde konuşmak, eleştirmek, hakkında olumsuz konuşmak) + gi (isim yapım eki) * bir kişiyi, toplumu, düşünceyi veya durumu eleştirmek, kusurlarını ortaya koymak amacıyla yazılan yazı veya söylenmiş söz, olumsuz yönde eleştiri, hiciv, hicviye

yerhamükümullah : ara. * yerham (merhamet etsin, şefkat göstersin, rahmet eylesin, acısın) + kum (siz, size) + Allah (el (ön ek, artikel) + ilah (tanrı, tapılan, yönelinen, yüce varlık) ) * Allah size merhamet etsin, Allah size rahmet eylesin, Allah siez şefkat göstersin

yerinmek : tür. * yer (üzüntü, pişmanlık, hayıflanma konusu olan durum) + in (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir durumdan veya davranıştan dolayı içten içe sıkıntı duymak, üzülmek, gücenmek, hayıflanmak, pişmanlık, yakınma duymak

yerköy : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + köy (kasabadan küçük yerleşim birimi) * Yozgat’ın bir ilçesi

yerküre : tür., ara. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) (tür.) + kura (top, yuvarlak cisim, sfer; ocak) (ara.) * Güneş Sistemi'nin üçüncü gezegeni olan Dünya isimli gök cismi

yerleşik : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + leş (dönüşlü fiil eki) + ik (sıfat yapım eki) * belli bir yere sürekli olarak yerleşmiş, orada yaşayan veya bulunan, geçici olmayan, sürekli ve düzenli bir biçimde varlığını sürdüren

yerleşim : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + leş (dönüşlü fiil eki) + im (isim yapım eki) * yerleşme işi; insanların yaşamak, çalışmak veya çeşitli faaliyetlerde bulunmak amacıyla bir bölgede oluşturduğu konut ve yapı topluluğu, iskan yeri, yerleşke

yerleşke : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + leş (dönüşlü fiil eki) + ke (isim yapım eki) * bir kurumun veya kuruluşun yapılarını, çalışma alanlarını ve bunlara bağlı çeşitli birimleri bir arada bulunduran geniş alan, kampüs

yerleşmek : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + leş (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir yere yer edinmek, orada yaşamaya veya kalıcı olarak bulunmaya başlamak, bir yere düzenli ve uygun biçimde konumlanmak, yerli hale gelmek, konumlanmak

yerli : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) * doğduğu, yetiştiği veya üretildiği yer bakımından belirli bir ülke, bölge ya da yöreye ait olan, o yerde üretilen veya yetiştirilen, yerel nitelikteki

yermek : tür. * yer (ayıplamak, kınamak, kötülemek, aleyhinde konuşmak, eleştirmek, hakkında olumsuz konuşmak) + mek (fiil mastar eki) * bir kimsenin veya bir şeyin kusur ve eksiklerini eleştirerek kötülemek, kınamak, beğenmediğini belirtmek, olumsuz yönde eleştirmek

yermerkezli : tür., ara. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) (tür.) + rakaza, rekeze (odaklamak, yoğunlaştırmak, saplayıp baskılayıp sabit kılmak, dikmek, mıhlamak, saplamak, bir noktaya yerleştirmek), merkez (orta nokta, odak) (ara.) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) * merkezinde Dünya'nın bulunduğu kabul edilen, gök cisimlerinin ve gök hareketlerinin Dünya'ya göre konum ve hareketlerini temel alan, jeosantrik

yersel : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + sel (gibi, ile ilgili) * Dünya'ya, yeryüzüne veya belirli bir yere ilişkin olan, yeryüzündeki konum ya da olaylarla ilgili

yersinia enterokolitika : lat., gre. * Yersinia (İsviçreli-Fransız bakteriyolog Alexandre-Émile-John Yersin'in soyadından) (lat.) + enteron (ince bağırsak; kiriş, şerit, geçit) (en (iç, içe, içine) + teron (bağırsak, iç organ) ) + kolon (kalın bağırsak) + ikos (ile ilgili, -a ait) * insanlarda ve çeşitli hayvanlarda özellikle bağırsak ve kalın bağırsak enfeksiyonlarına, enterokolit ve yersiniyozis adı verilen hastalığa yol açabilen, Yersiniaceae familyasından Gram-negatif bakteri türü

yersinia pestis : lat., gre. * Yersinia (İsviçreli-Fransız bakteriyolog Alexandre-Émile-John Yersin'in soyadından) (lat.) + pestis (veba) * Yersiniaceae familyasından, başlıca kemirgenlerde bulunan ve enfekte pirelerin ısırmasıyla insanlara bulaşarak vebaya yol açabilen Gram-negatif bakteri türü

yersinia psödotüberkülozis : lat., gre. * Yersinia (İsviçreli-Fransız bakteriyolog Alexandre-Émile-John Yersin'in soyadından) (lat.) + pseudos (yalan, yalancı, yanlış, aldatma, sahte, gerçek olmayan) (gre.) + tuberculosis (tuberculum (küçük yumru, nodül) (tuber (yumru, çıkıntı, kabartı, kabarıklık, şişlik) + culum (küçültme eki) ) (lat.) + osis (durum, sorun, hastalık ve isim yapım eki) (gre.) * Yersiniaceae familyasından, insanlarda özellikle ateş, karın ağrısı ve ishalle seyreden psödotüberküloz enfeksiyonuna yol açabilen, Gram-negatif bakteri türü

yersiniaceae : lat. * Yersinia (İsviçreli-Fransız bakteriyolog Alexandre-Émile-John Yersin'in soyadından) + aceae (-giller, bitki/bakteri familyası eki) * Yersinia cinsini ve yakın akraba bakteri cinslerini kapsayan, aralarında veba ve çeşitli bağırsak enfeksiyonlarına neden olan türlerin bulunduğu Gram-negatif bakteri familyası

yersiz : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + siz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * bulunduğu yere, duruma veya konuya uygun olmayan, gereksiz ya da uygunsuz nitelikteki

yeryüzü : tür. * yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) + yüz (surat, çehre, vech, sima; ön, cephe) + ü (iyelik eki) * Dünya'nın dıştan görülen ve üzerinde kara ve denizlerin bulunduğu yüzeyi, yer kürenin dış bölümü

ye's : ara. * ya’sa, ye’se (umudunu yitirmek, umutsuzluğa kapılmak, ümidini yitirmek, ümitsizliğe kapılmak) * umutsuzluk, karamsarlık ve ümit kesme

yesevi : ara. * Yesevi (Ahmed Yesevi'nin adıyla ilişkili; Yeseviye tarikatına mensup) (Yesi (bir Türkistan şehri) + evi (ile ilgili, -a ait) ) * Ahmed Yesevi’nin düşünce ve öğretisiyle, onun kurduğu Yesevilik tasavvuf geleneğiyle veya bu geleneğe mensup kişi ve kurumlarla ilgili olan

yesir : ara. * yesr (kolaylık, hafiflik), yesere (kolay olmak, kolaylaştırmak, hafifletmek) * güçlük çekmeden yapılabilen veya gerçekleştirilebilen; az miktarda olan, önemsiz sayılabilecek ölçüde bulunan, kolay, hafif, az

yesrib : ara. * serebe (zarar vermek, bozmak, karıştırmak, kötülemek) * İslam öncesinde Medine şehrinin adı olarak kullanılan, Kur’an’da da bir kez geçen tarihi yer adı

yesur : ara. * yasara, yesere (kolay olmak, kolaylaşmak, kolaylaştırmak, rahatlamak), yusr (kolaylık, zahmetsiz kazanım, emeksiz elde etme), meysir (kolaylık; kolay kazanç, kumar) * kumar oynayan, kumarbaz

yeşaya : ibr. * yeşa (kurtarmak, esenliğe kavuşturmak; kurtuluş; kurtarır) + yahu (Yehova, Yahveh) * Yahve kurtarır; Tanah'ta Yeşaya ismiyle bahsolunan bir peygamber

yeşermek : tür. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il (sıfat yapım eki) ) + er (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bitkinin yapraklanıp yeşil duruma gelmesi, yeşil renk alması; mecaz olarak canlılık kazanmak, yeniden ortaya çıkmak

yeşil : tür. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il (sıfat yapım eki) ) * yaş, taze bitki rengi

yeşil biber : tür. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il (sıfat yapım eki) ) (tür.) + peperi, piperi (pep, pip (boru) + eri (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.) * Patlıcangiller (Solanaceae) familyasından, tam olgunlaşmadan (genellikle yeşil aşamadayken) toplanan, tatlı veya acı türleri bulunan, C vitamini ve besin değeri yüksek olan, özellikle Capsicum annuum türünün henüz olgunlaşmamış, yeşil renkli ve sebze olarak tüketilen meyvesi

yeşil burun adaları : tür. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il (sıfat yapım eki) ) + burun (yüzde, başın ön kısmında bulunan, öne doğru çıkıntılı olan ve solunum ile koku alma işlevlerini gören organ; bir kara parçasının denize doğru çıkıntı yapan kısmı) + ada (çevresi suyla kaplı kara parçası) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) * Atlas Okyanusu’nun doğusunda, Afrika’nın batı kıyılarının yaklaşık 500 km açığında yer alan, kuzeyinde Kanarya Adaları, güneyinde Gine Körfezi, doğusunda Batı Afrika kıyıları ve batısında Atlas Okyanusu bulunab bir ada ülkesi

yeşilay : tür. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il (sıfat yapım eki) ) + ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi, Ay) * Türkiye’de madde (alkol, sigara, uyuşturucu vb.) bağımlılığı ile mücadele, bağımlılığı önleme ve sağlıklı yaşamı destekleme amacıyla faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...