26 Eylül 2026 Cumartesi

veznedar - yaldızlı hap

veznedar : ara., far. * vezene (tartmak, ölçmek, ağırlık bakımından değerlendirmek, hesaplamak) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * bir kurumun veznesinde para alma, ödeme yapma, tahsilat ve benzeri para işlerini yürüten görevli

VGA : ing. * video (görüntü) + graphics (grafik) + array (dizi) * eski nesil analog görüntü aktarım standardı

vıcık : tür. * vıcık (ıslak, yumuşak ve akışkan, cıvık) * suyu fazla olduğu için gevşemiş, yumuşamış ve akışkan hale gelmiş olan

vıkr : ara. * vakara (ağır olmak, ağırbaşlı davranmak) * kulakta meydana gelen ve işitmeyi engelleyen ağırlık veya tıkanıklık, kulak ağırlığı, sağırlık, işitme güçlüğü

vıne : lat. * vinea (bağ, asma, üzüm) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği bilme, gizli şeyleri açığa çıkarma, cadıları ile büyücüleri tespit etme ve fırtınalar koparıp duvarları yıkma, yıkım, inşa, geleceği görme güçlerine sahip, aslan kafalı ve elinde bir engerek yılanı tutarak siyah bir ata binmiş şekilde tasvir edilen 45. cin (demonik varlık)

vınlamak : tür. * vın (ince, sürekli ve titreşimli ses (ses yansımalı kelime) ) + la (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * arı, sinek, motor veya benzeri bir şey ince, sürekli ve titreşimli bir ses çıkarmak

VITRIOL : lat. * Visita (ziyaret et) + Interiora (içini) + Terrae (yerin) + Rectificando (doğrultarak, arınarak) + Invenies (keşfedersin) + Occultum (gizli) + Lapidem (taşı) (dünyanın içini ziyaret et, arınırken gizli taşı bulacaksın) * hayatın gizli kodunu simgeleyen felsefe taşına işaret eden akronimik ve masonik deyiş

VITRIOL : lat. * Visita Interiora Terrae Rectificando Invenies Occultum Lapidem (Düzelterek (Arıtarak) Toprağın İçini Ziyaret Et Gizli Taşı Bulacaksın) * Hermetik ve masonik sembolizmde kişinin kendi iç dünyasına yönelerek kendini arındırması ve içsel bilgeliğe ulaşması düşüncesini ifade eden simgesel ifade ve masonik kod

vız : tür. * vız (sinek, arı gibi uçan böceklerin kanat sesi) * arı gibi uçan böceklerin veya hızla geçen nesnelerin çıkardığı sesleri belirten yansımalı keime

vızıldamak : tür. * vız (sinek, arı gibi uçan böceklerin kanat sesi) + ıl (dönüşlü fiil eki) + da (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * “vız" sesi çıkarmak veya rahatsız edici bir şekilde sızlanmak

via : ara. * via, (kap, damar, içine bir şey konulabilen zarf, kanal, eviye (ç.) ) * kap, hazne, mahfaza, zarf, damar

via : lat. * via (yol, geçit, sefer yolu, vasıta, cadde, sokak, güzergah, patika) * yol, cadde, sokak; aracılığıyla, sayesinde, yoluyla, üzerinden, vasıtasıyla

viabilite : lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vitas (hayat, yaşam, dirim, ömür) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) + itas (isim yapım ve durum eki) * yaşama, sürdürülebilme, başarıyla uygulanabilme yeteneği; bir girişimin veya projenin finansal ve operasyonel olarak kendi kendini döndürebilmesi

viabl : lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vitas (hayat, yaşam, dirim, ömür) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) * uygulanabilir, yapılabilir, yaşayabilir, sürdürülebilir; başarıya ulaşma şansı olan; finansal ve operasyonel olarak kendi kendini döndürebilen (iş modeli)

viagra : lat. * vigor (güç, kuvvet, kudret, canlılık) + Niagara (Kuzey Amerika'da ABD ile Kanada sınırında yer alan ünlü şelale ve nehrin adı; çağrışım yoluyla) (iro.) * erkeklerde görülen sertleşme sorununu (erektil disfonksiyon) tedavi etmek amacıyla kullanılan, sildenafil sitrat adındaki etken maddesi sayesinde, vücuttaki kan damarlarını gevşeterek penise giden kan akışını artıran ve cinsel uyarı gerçekleştiğinde sağlıklı bir ereksiyonun sağlanmasına yardımcı olan ilacın markası (sildenafil sitratın kimyasal formülü C22H30N6O4S ⋅ C6H8O7 (sitrat tuzu ile birlikte toplam moleküler formülü ise C28H38N6O11S)

vial : gra. * phiala (kase, kap, şişe, flakon) (gre.); fiola (küçük şişe) (lat.); vial (ing.) * ilaç, kimyasal madde veya başka bir sıvıyı saklamak için kullanılan küçük cam veya plastik şişe, flakon

vibrafon : lat., gre. * vibrare (titremek, sallanmak, titreşmek) (lat.) + phone (ses) (gre.) * metal plakaların tokmaklarla vurulmasıyla çalınan ve plakaların altında bulunan rezonatörler sayesinde titreşimli, yankılı bir ses üreten klavyeli vurmalı çalgı

vibrasyon : lat. * vibrare (titremek, sallanmak, titreşmek) + tio (isim yapım eki) * bir cismin veya sistemin denge konumu çevresinde düzenli veya düzensiz biçimde ileri geri hareket etmesi, titreşim

vibrasyonal : lat. * vibrare (titremek, sallanmak, titreşmek) + tio (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * titreşimle ilgili olan, titreşime ilişkin bulunan

vibrato : lat. * vibrare (titremek, sallanmak, titreşmek) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.); vibrato (ita.) * müzikte bir sesin perdesinin çok küçük aralıklarla ve hızlı biçimde aşağı yukarı değiştirilmesiyle oluşturulan, sese titreşimli ve dalgalı bir nitelik kazandıran teknik

vibratör : lat. * vibrare (titremek, sallanmak, titreşmek) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) + or (-cı, yapan, eden eki) * titreşim oluşturan veya bir şeyi titreştiren aygıt; mekanik, tıbbi ve başka teknik alanlarda titreşim sağlamak amacıyla kullanılan cihaz; genital bölgeye ve erojen bölgelere titreşim yoluyla uyarı vererek cinsel haz sağlayan bir yetişkin cihazı

vibrissa : lat. * vibrare (titremek, sallanmak, titreşmek) + issa (isim yapım eki) * özellikle memelilerde burun ve yüz çevresinde bulunan, dokunma ve titreşimleri algılamaya yarayan duyusal kıl, bıyık kılı

vibriyon : lat. * vibrare (titremek, sallanmak, titreşmek) + ius, io (isim yaım eki) * virgül veya hafif kıvrık çubuk biçiminde olan, Vibrio cholerae gibi insanlarda hastalık oluşturabilen bakterileri kapsayan tek hücreli bakteriler grubu

viburnum : lat. * viburnum (huş veya gürgen benzeri odunsu çalı, küçük ağaç, gürcüfındık benzeri ağaç) * Adoxaceae (gürgenagiller) familyasından, yaprak döken, çalı veya küçük ağaç formunda olan, kartopu, gilaburu ve benzeri çalıları kapsayan, gösterişli meyve ve çiçekleri olan tür

vicdan : ara. * vecede (bulmak, bilmek, akıla getirmek) + an (isim yapım eki) * insanın, düşüncelerinin, söylemlerinin ve eylemlerinin niteliğini düşünmesini, değerlendirmesini, analiz etmesini ve yargılamasını sağlayan akli unsur; kalp (mecazi)

vicdan azabı : ara. * vicdan (insanın, düşüncelerinin, söylemlerinin ve eylemlerinin niteliğini düşünmesini, değerlendirmesini, analiz etmesini ve yargılamasını sağlayan akli unsur; kalp (mecazi) ) (vecede (bulmak, bilmek, akıla getirmek) + an (isim yapım eki) ) + azab (ruhsal veya bedensel büyük acı, büyük sıkıntı, eziyet) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * kişinin yaptığı veya yapmadığı bir davranış nedeniyle içinde duyduğu güçlü pişmanlık, suçluluk, üzüntü ve huzursuzluk duygusu

vice versa : lat. * vicis (değişim, sıra, yerini alma, karşılık) + versa, versus, vertus (dönmüş, döndürülmüş, çevrilmiş, yönelmiş; dönüştürme, düzenleme, düzen) (versare (dönmek, döndürmek, çevirmek, değiştirmek, bükmek), vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * bir durumun, ilişkinin veya ifadenin karşılıklı olarak tersinin de geçerli olduğunu belirten ifade, tersi de geçerli, karşılıklı olarak

vicia : lat. * vicia (bakla, bezelye benzeri) * Fabaceae (baklagiller) familyasından, sarmaşık formunda büyüyen, başta Vicia sativa olmak üzere bazı türleri yem bitkisi olarak yetiştirilen sarılıcı veya tırmanıcı nitelikli otsu bitki türü

victor : lat. * vincere (yenmek, galip gelmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) * bir yarışma, mücadele veya savaşta üstün gelen, kazanan kişi, yenen, gelip gelen, zafer kazanan, muzaffer

victoria : lat. * vincere (yenmek, galip gelmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) + ia (yer ve dişil eki) * Roma mitolojisinde zaferi simgeleyen tanrıça; Seyşeller’in başkenti

vida : lat., isp. * vitis (asma, asma filizi, helezon, spiral) (lat.); vida (isp., por.) * iki parçayı birbirine tutturmak veya sabitlemek için kullanılan, çevresinde helisel dişler bulunan silindirik metal bağlantı elemanı

vidanjör : lat., fra. * vacare (boş olmak, boş kalmak, boşaltmak, tahliye etmek), vacuus (boş), vacuum (boşluk, vakum) (lat.); vidanger (boşaltmak) + eur (-cı, yapan, eden eki) * boşaltma/tahliye işi yapan kişi veya araç; kanalizasyon hatlarında ve foseptik çukurlarında biriken sıvı veya çamurlu atıkları güçlü bir vakum sistemiyle çekerek bünyesindeki tankere depolayan ve güvenli bir şekilde taşıyan özel altyapı aracı

vidd : ara. * vedde (sevmek, istemek, arzulamak) * muhabbet, dostluk, sevgi, arzu, istek

videalaparoskopi : lat., gre. * videre (görmek), video (görüyorum, görmekteyim) (lat.) + lapara (karın, yan boşluk) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * karın boşluğunun küçük bir kamera (video) ile görüntülenmesini ve laparoskop aracılığıyla incelenmesini sağlayan cerrahi yöntem

video : lat. * videre (görmek), video (görüyorum, görmekteyim) * elektronik ortamlarda kaydedilen, saklanan veya iletilen hareketli ve genellikle sesli görüntüler dizisi

video bant : lat. * videre (görmek), video (görüyorum, görmekteyim) (lat.) + band (bağ, kuşak, şerit; grup, topluluk), binden (bağlamak, tutturmak), Band (bağ, birleştirici; bir arada olan, çete) (alm.), bande (fra.) * televizyon yayınlarının ve görüntülerin kaydedildiği, bir kasete sarılı manyetik şerit veya bant

video kamera : lat. * videre (görmek), video (görüyorum, görmekteyim) (lat.) + kamer (Ay) (ara.), kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan, dairesel olan; kubbeli oda, kubbe, kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak, dairesel) + ara (isim yapım eki) ) (gre.); camera (oda, hücre, kubbe, tavan) (lat.) * mercekten giren ışığı görüntü sensörü aracılığıyla elektrik sinyallerine ve dijital verilere dönüştürmek suretiyle hareketli görüntüleri ve sesleri elektronik ortamda kaydeden veya canlı olarak aktaran, optik bir cihaz

video kaset : lat., ara. * videre (görmek), video (görüyorum, görmekteyim) (lat.) + kasa (örtmek, kaplamak, katılaşmak, sertleşmek) + t (geçmiş zaman eki) (ara.) * üzerinde görüntü ve ses kaydı bulunan ve video oynatıcılar (VCR) aracılığıyla televizyon ekranına yansıtılabilen manyetik bant içeren plastik kutu

video teyp : lat., ing. * videre (görmek), video (görüyorum, görmekteyim) (lat.) + tape (tap (tıkamak, kapatmak, örtmek; şerit/kaplama anlamına giden kullanım gelişiminden) (ing.) * hem görüntü hem de ses kaydedebilen, daha önce bir kaset içine kaydedilmiş olan görüntü ve sesleri televizyon veya ekran gibi cihazlara yansıtarak oynatabilen elektronik aygıt

vido : lat. * videre (görmek), video (görüyorum, görmekteyim) * tavla ve bezik gibi bazı geleneksel oyunlarda kazanılacak puanı veya parayı iki katına çıkarma hamlesi veya bahsi

vientiane : lao. * wiang (şehir, kent, il, surlarla çevrili yer) + chan (sandal ağacı; ay) * Laos’un başkenti

vietnam : vie. * viet (halk, insan topluluğu; Kinh (düzlük, ova) etnik grubunun ismi) + nam (güney) * Cong hoa Xa hoi chu nghia Viet Nam (Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti); Güneydoğu Asya’da, uzun ve dar bir kıyı şeridine sahip olan, batıda Laos ve Kamboçya, kuzeyde Çin ile komşudur ve doğusu ve güneyi Güney Çin Denizi ile çevrili olan ülke

vifak : ara. * vafaka (uymak, denk gelmek, uyuşmak, uygun olmak, örtüşmek, mutabık kalmak, uzlaşmak, anlaşmak), vefk (uygun olma, uygunluk, uyma, muvafık olma), tevfik (uygun şartların bir araya gelmesiyle başarıya ulaşma) * iki veya daha fazla kişi veya tarafın düşünce, amaç veya tutum bakımından uyuşması, uyum, anlaşma, uyuşma, uzlaşma

vigabatrin : lat. * vinyl (iki karbonlu doymamış hidrokarbon grubu) (vinum (şarap) + yl (etenil grubu; CH2=CH–) + gama-aminobütirik Asit C4H9NO2) (gamma (Grek alfabesindeki üçüncü harf, müzikal notasyon başlangıcı) (gre.) + amino (-NH2 içeren grup, ammonium; azotlu bileşik) + butyricus acidum (bütirik asit) (butyrum (tereyağı) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum, acidus (ekşi, asit) ) ) + tr (transaminase (trans (geçiş, geçme, ötesi, karşıdan karşıya, öteye) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) (ammonia (ammon, ammoniakos (gizli, örtülü, güvende, emin) + ine (gibi olan, ile ilgili, kimyasal madde eki) ) + ase (enzim eki) ) + ine (kimyasal madde eki) *    epilepsiden (saradan) kaynaklanan nöbetleri ve bebeklerde görülen ani kasılmaları (infantil spazm) durdurmak için kullanılan güçlü bir nöbet önleyici (antikonvülsan/antiepileptik) ilacın etken maddesi (C6H11NO2)

vigilans : lat. * vigilantia (uyanık olma, tayakkuz) (vigilare (uyanık olmak, teyakkuzda olmak, tetikte olmak) (vigil (uyanık, teyakkuz halinde, tetikte, dikkatli, gözeten) + are (fiil mastar eki) ) + entia (durum eki) ) (lat.) * uyanık olma, teyakkuzda olma, tetikte olma, dikkatli olma

vigla : lat. * vigilia (nöbet, gece nöbeti, uyanıklık) (vigilare (uyanık olmak, teyakkuzda olmak, tetikte olmak) (vigil (uyanık, teyakkuz halinde, tetikte, dikkatli, gözeten) + are (fiil mastar eki) ) + ia (yer ve durum eki) ) * gece nöbeti, gözetleme görevi; nöbet yeri; denizcilikte ve balıkçılıkta gözcülerin nöbet tutması veya çevreyi izlemesi için yapılan yüksek gözetleme yeri

vigna : lat. * Vigna (üzüm bağı, bağ; İtalyan botanikçi ve bahçıvan Domenico Vigna’nın soyadından) * Fabaceae (baklagiller) familyasından, Börülce (Vigna unguiculata) ve halk arasında İzmir sarmaşığı veya selluka olarak bilinen salyangoz çiçeğini (Vigna caracalla) kapsayan tropikal baklagil cinsi

vigor : lat. * vigere (güçlü olmak, kuvvetli olmak, kudretli olmak, canlı olmak, diri olmak, gelişmek) + or (-cı, yapan, eden eki) * güç, kuvvet, kudret, canlılık, enerji, etkinlik, yoğunluk derecesi

vijil : lat. * vigilare (uyanık olmak, teyakkuzda olmak, tetikte olmak) (vigil (uyanık, teyakkuz halinde, tetikte, dikkatli, gözeten) + are (fiil mastar eki) ) * uyanık, teyakkuz halinde, tetikte, dikkatli, gözeten

vijilans : lat. * vigilantia (uyanık olma, tayakkuz) (vigilare (uyanık olmak, teyakkuzda olmak, tetikte olmak) (vigil (uyanık, teyakkuz halinde, tetikte, dikkatli, gözeten) + are (fiil mastar eki) ) + entia (durum eki) ) (lat.) * uyanık olma, teyakkuzda olma, tetikte olma, dikkatli olma

vika : alm. * wis, wit (yaratıcı düşünme ve hızlı anlama kapasitesi; keskin zeka; büyü, sihir) (alm.); weik (bükmek, döndürmek, şekillendirmek) (Hint Avrupa dil kökü); wicce, wicca (büyücü, cadı, kahin; gerçekliği veya enerjiyi bükerek değiştiren kişi) (ing.) * duoteistik Tanrı ve Tanrıça inancı olarak tanımlanan ve kendi içinde çeşitli kollara ayrılan, doğaya, mevsimsel döngülere ve yaşam enerjisine saygı duyan modern bir pagan dini

vikaryus : lat. * vices (değişim, sıra, nöbet veya birinin yerini alma), vicarius (yerine geçen, vekil, temsilci, yedek) * asıl görevlinin yetkilerine sahip olarak onun yerine bakan, bir makama veya göreve vekalet eden yardımcı, vekil, temsilci veya aracı

vikaye : ara. * vaka (korumak, sakınmak) + iye (isim yapım eki) * koruma, gözetme, sakınma, himaye etme

vikont : lat. * vice (yardımcı, vekil) + comes (birlikte olan, beraber olan, refakat eden, refakatçi; kont, yoldaş, kralın adamı) (lat.); vicomte (konttan bir derece aşağı olan, barondan ise yüksek olan soyluluk ünvanı) (fra.) * Batı Avrupa'daki feodal sistemde baron ile kont arasında yer alan bir soyluluk ünvanı

vikontes : lat. * vice (yardımcı, vekil) + comes (birlikte olan, beraber olan, refakat eden, refakatçi; kont, yoldaş, kralın adamı) (lat.); vicomte (konttan bir derece aşağı olan, barondan ise yüksek olan soyluluk ünvanı) + esse (dişil eki) (fra.) * Batı Avrupa'daki feodal sistemde baron ile kont arasında yer alan bir soyluluk ünvanı (kadın için)

vikr : ara. * vakara (ağır olmak, ağırbaşlı davranmak) * kulakta meydana gelen ve işitmeyi engelleyen ağırlık veya tıkanıklık, kulak ağırlığı, sağırlık, işitme güçlüğü

viktuar : lat. * victor (bir yarışma, mücadele veya savaşta üstün gelen, kazanan kişi, yenen, gelip gelen, zafer kazanan, muzaffer) (vincere (yenmek, galip gelmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) ) + ium (isim yapım eki) (lat.); victoire (fra.) * bir mücadele, savaş, yarışma veya rekabette üstün gelme, kazanma durumu, zafer, zafer kazanma, muzafferiyet

vilad : ara. * velede (doğurmak, dünyaya getirmek) * doğurma, dünyaya getirme

viladet : ara. * velede (doğurmak, dünyaya getirmek) + et (isim yapım eki) * doğurma, dünyaya getirme

vilanterol : lat. * vilan (farmasötik ön ek) + terol (fenetilamin türevi bronkodilatörü (özellikle beta-2 agonisti) belirteci) * akciğerlerdeki hava yollarını genişleterek nefes almayı kolaylaştıran uzun etkili bir bronkodilatör (nefes açıcı) ilacın etken maddesi (C24H33Cl2NO5)

vilayet : ara. * veliya (yakın olmak, dost olmak, korumak, yönetmek, üstlenmek) + et (iim yapım eki) * yönetim, idare, velayet, hükümranlık; idari bölge; bir ülkenin veya devletin idar, bölümlerinden her biri; Osmanlı Devleti'nde eyaletin yerine kullanılan büyük idari bölge

vildagliptin : lat. * vilda (farmasötik ön ek) + gliptin (DPP-4 inhibitörü grubuna ait ilaç sınıfı) (glykys (tatlı, şekerli) + peptine (peptein (sindirmek, hazmetmek), peptos (sindirilmiş, hazmedilmiş) + ine (protein ve kimyasal madde eki) ) ) * tip 2 diyabet (şeker hastalığı) tedavisinde kullanılan ağız yoluyla alınan bir antidiyabetik (kan şekerini düşürücü) ilacın etken maddesi (C17H25N3O2)

vildan : ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak, ortaya çıkarmak), veled (çocuk, evlat, doğan, erkek çocuk) + an (çoğul eki) * yeni doğmuş çocuklar, bebekler; gençler; cennet çocukları veya cennetteki hizmetçiler (Kur’an bağlamında)

villa : lat. * villa (tarımsal yerleşim, çiftlik ve kır evi) (vicus (köy, yerleşim birimi) + ellus, illa (küçültme eki) ) * genellikle şehir dışında veya yazlık bölgelerde yer alan, kendine ait bahçesi ve çoğu zaman havuzu bulunan, lüks ve müstakil konut tipi

villösülöz : lat. * villus (kıl, tüy, püskül, ince çıkıntı) + ulus, ula (küçültme eki) + osus (ile ilgili, -a ait) * küçük veya ince tüylerle kaplı olan

villöz : lat. * villus (kıl, tüy, püskül, ince çıkıntı) + osus (ile ilgili, -a ait) * küçük veya ince tüylerle kaplı olan

villus : lat. * villus (kıl, tüy, püskül, ince çıkıntı) * ince, tüye benzeyen doku çıkıntısı, özellikle bağırsaklarda ve plasentada yüzey alanını artıran yapılardan her biri

vilnius : lit. * vilnis (dalga), vilna (sulak, bataklık yer) * Litvanya'nın başkenti

vimentin : lat. * vimentum (hasır, kafes, örgü) (vieo (örmek, bükmek, bağlamak) + mentum (isim yapım eki) ) + ine (kimyasal madde eki) * hücre iskeletini oluşturan ara filament (intermediate filament) ailesine ait, aktin mikrofilamanları ve mikrotübüllerle birlikte hücrenin yapısal bütünlüğünü destekleten yaklaşık 57 kDa ağırlığında, 466 amino asitten oluşan büyük bir protein tip III protein molekülü

vin : far. * vin (siyah üzüm, üzüm, asma) * asmanın salkımlarında yetişen, ince kabuklu ve etli yapısıyla taze veya kurutulmuş olarak tüketilen, farklı renk ve büyüklüklerde olabilen, Vitis cinsi bitkilerin yenilebilir küçük ve yuvarlak meyvesi

vina : far. * vin (siyah üzüm, üzüm, asma) * asmanın salkımlarında yetişen, ince kabuklu ve etli yapısıyla taze veya kurutulmuş olarak tüketilen, farklı renk ve büyüklüklerde olabilen, Vitis cinsi bitkilerin yenilebilir küçük ve yuvarlak meyvesi

vina : san. * vina (telli çalgı, lir, saz türü enstrüman) * Hint altkıtasında çalınan, lavta, zither ve arp gibi birçok varyasyona dönüşen eski bir müzik enstrümanı

vinblastin : lat., gre. * vincire (bağlamak, sarmak, kuşatmak), vinca (Cezayir menekşesi) (lat.) + blastos (tohum, tomurcuk, filiz, sürgün, germ hücresi, ilk evre hücre, embriyonik hücre) (gre.) + ine (kimyasal madde eki) (lat.) * Vinca rosea (Catharanthus roseus) bitkisinden elde edilen, özellikle lösemi ve lenfoma gibi bazı kanserlerin tedavisinde kullanılan vinka alkaloidi kemoterapi ilacının etken maddesi (C46H58N4O9)

vincetoxicum : lat., gre. * vincere (yenmek, galip gelmek) (lat.) + toxikon, toksikos (zehir) toxon (yay); toxikon, toxikos (yaya takılan, ok, yay; zehir) (toxon, toxa (yay; ok) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.), toxicum (zehir) (lat.) * Vincetoxicum, Apocynaceae (sütleğengiller) familyasından, zehirli ve sarmaşık formunda, küçük çiçekli otsu bitki türü

vinç : alm., fra. * winden (sarmak, döndürmek, kaldırmak) (alm.); guinche (vinç, halat sarma düzeneği), guindas, guinchier (çekmek, kaldırmak) (fra.) * ağır yükleri kaldırmaya, çekmeye veya taşımaya yarayan mekanik düzenek

vinflunin : lat. * vincire (bağlamak, sarmak, kuşatmak), vinca (Cezayir menekşesi) + fluor (akışkan, flor elementi) + nine (kimyasal madde eki) * ileri evre veya diğer tedavilere (özellikle platin bazlı kemoterapiye) yanıt vermemiş ürotelyal mesane kanseri tedavisinde kullanılan florlu bir vinka alkaloidi türü kemoterapi ilacının etken maddesi (C45H54F2N4O8)

vinka : lat. * vincire (bağlamak, sarmak, kuşatmak), vinca (Cezayir menekşesi) * Apocynaceae (zakkumgiller) familyasına ait, yaz kış yeşil kalan, mor veya mavi renkli çiçekler açan, özellikle Vinca minor ve Vinca major türlerini kapsayan bitki cinsi

vinkristin : lat. * vincire (bağlamak, sarmak, kuşatmak), vinca (Cezayir menekşesi) + crista (tepe, sorguç, yaprak kümesi) + ine (kimyasal madde eki) * Madagaskar cüce menekşesi (Catharanthus roseus) eski adıyla Vinca rosea bitkisinden elde edilen, lösemi ve bazı kanserlerin tedavisinde kullanılan vinka alkaloidi (C46H56N4O10)

vinorelbin : lat. * vinca (Cezayir menekşesi (Catharanthus roseus) ) + orelbin (vinblastin ve vinkristin türevi belirteci) * kanser tedavisinde kullanılan Madagaskar cüce menekşesi (Catharanthus roseus) eski adıyla Vinca rosea bitkisinden elde edilen, yarı sentetik bir vinka alkaloidi olan antineoplastik kemoterapi ilacının etken maddesi (C45H54N4O8) 

vinyet : lat. * vinea (asma, üzüm, bağ), vinum (şarap) (lat.); vignette (küçük bağ, küçük süs resmi, kitap süslemesi) (vigne (üzüm bağı) + ette (küçültme eki) ) (fra.) * küçük asma, üzüm yaprağı motifi; kitaplarda, belgelerde ve basılı eserlerde kullanılan küçük süs resmi veya kenar süslemesi

viola : lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) * Violaceae (menekşegiller) familyasından, genellikle mor veya sarı çiçek açan küçük otsu bitki türü; görünüşü kemana çok benzer, ancak gövdesi kemandan biraz daha büyük ve sesi daha kalın/pes olan yaylı bir çalgı

violaceae : lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * çoğunlukla otsu bitkiler ve çalıları kapsayan, başlıca temsilcisi Viola (menekşe) olan bitki familyası

violaeformis : lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * Violaceae (menekşegiller) familyasından, menekşe benzeri çiçekleri olan, dekoratif küçük otsu bitki türü

violin : lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + inus (küçültme eki) * dört telli, yayla çalınan, viyol ailesinin en küçük ve en tiz sesli çalgısı, keman

viper : lat. * vipera (engerek, zehirli yılan) (vivus (canlı, diri, yaşayan, hayatta olan) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ürermek, öne getirmek, başarmak; görünmek, belirmek, ortaya çıkmak) ) * Engerek yılanıgiller (Viperidae) familyasına ait, genellikle zehirli ve tehlikeli yılan cinsi

vipera : lat. * vipera (engerek, zehirli yılan) (vivus (canlı, diri, yaşayan, hayatta olan) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ürermek, öne getirmek, başarmak; görünmek, belirmek, ortaya çıkmak) ) * Engerek yılanıgiller (Viperidae) familyasına ait, genellikle zehirli ve tehlikeli yılan cinsi

viperidae : lat. * vipera (engerek, zehirli yılan) (vivus (canlı, diri, yaşayan, hayatta olan) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ürermek, öne getirmek, başarmak; görünmek, belirmek, ortaya çıkmak) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * pullu sürüngenler takımına ait neredeyse tümü zehirli olan, üst çenelerinin önünde uzun, içi boş ve hareketli zehir dişleri bulunan büyük bir yılan familyası, engerekgiller

vipoma : ing., gre. * VIP (Vasoactive (vazoaktif) + Intestinal (bağırsak ile ilgili) + Peptide (peptit) (ing.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) ) (gre.) * pankreasın veya nadiren başka dokuların VIP (vazoaktif intestinal peptit) salgılayan nöroendokrin tümörü

vira : lat., ita. * virare (dönmek, döndürmek, yön değiştirmek, çevirmek) (lat.); vira (çevir, döndür) (ita.) * gemicilikte manivelayı çevirme emri; aralıksız bir biçimde, hiç durmaksızın, sürekli olarak

vira vira : lat., ita. * virare (dönmek, döndürmek, yön değiştirmek, çevirmek) (lat.); vira (çevir, döndür) (ita.) * sürekli, aralıksız; denizcilerin motoru çalıştırıp denize açılmak için dümeni ilk kırdıklarında, kazasız belasız bir seyir için söyledikleri motto

viraj : lat. * virare (dönmek, döndürmek, yön değiştirmek, çevirmek) + agium (isim yapım eki) (lat.); virage (fra.) * yolun, aracın veya hareketin yön değiştirdiği kıvrımlı bölüm; keskin dönüş

viral : lat. * virus (zehir, salgı, zararlı madde; virüs) + alis (ile ilgili, -a ait) * virüsle ilgili; yayılan, dağılan, atılan

viral vektör : lat. * virus (zehir, salgı, zararlı madde; virüs) + alis (ile ilgili, -a ait) + vector (taşıyan, götüren; ileten) (vehere (iletmek, aktarmak, nakletmek, taşımak, götürmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) ) * genetik materyali bir hücreye taşımak için kullanılan, değiştirilmiş veya doğal kökenli virüslerden elde edilen taşıyıcı sistem

viran : far. * viran kardan (harap etmek, yıkmak) (viran (harap, yıkık, mahvolmuş, ıssız kalmış) + kardan (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) ) * yıkık, harap, bozulmuş, ıssız, yıkılmış, yıkılıp dökülmüş, bakımsız kalmış, harabe, ören yeri

virane : far. * virane kardan (harap etmek, yıkmak) (virane (harap, yıkık, mahvolmuş, ıssız kalmış) + kardan (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) ) * yıkık, harap, bozulmuş, ıssız, yıkılmış, yıkılıp dökülmüş, bakımsız kalmış, harabe, ören yeri

viranşehir : far. * viran (yıkık, harap, bozulmuş, ıssız, yıkılmış, yıkılıp dökülmüş, bakımsız kalmış, harabe, ören yeri) + şahr, şehr (yerleşim birimi, vilayet, memleket, belde, kent, il) * Şanlıurfa'nın bir ilçesi

virase : ara. * irs (miras, kalıt, soy yoluyla geçen), varasa (miras bırakmak, varis olmak, devralmak, miras almak) * bir şeyin bir kişiden veya topluluktan diğerine geçmesi, başkasından kalan mal veya servetin intikali

virchow nodülü : alm., lat. * virchow (Alman patolog Rudolf Virchow’un soyadından) (alm.) + nodus (düğüm, yumak, yumru, boğum, nod) (lat.) + ulus, ula (küçültme eki) (lat) + ü (iyelik eki) (tür.) * bir kanserin metastaz yaptığını işaret eden, çoğunlukla sol köprücük kemiği üstündeki sol supraklaviküler lenf düğümünde metastatik büyüme ve özellikle abdominal malignitelerin lenfatik yayılımıyla ilişkilendirilen klinik bulgu

virchow triadı : alm., gre. * virchow (Alman patolog Rudolf Virchow’un soyadından) (alm.) + trias (üçlü, üçlü grup) (treis, tria (üç) + as (grup eki) ) (gre.) + ı (iyelik eki) (tür.) * tromboz oluşumunu kolaylaştıran üç temel etkenin klasik sınıflandırması (kan akımının bozulması (staz), damar duvarı/endotel hasarı ve kanın pıhtılaşmaya yatkınlığının artması (hiperkoagülabilite) )

vird : ara. * verada (gelmek, varmak, yetmek, erişmek, ulaşmak), vurud (geliş, gelme, varış, varma, erişme, erişim, ulaşma, ulaşım) * varış yeri, ulaşım yeri, erişim noktası

vird : ara. * verada (gelmek, varmak, yetmek, erişmek, ulaşmak), vurud (geliş, gelme, varış, varma, erişme, erişim, ulaşma, ulaşım), vird (varış yeri, ulaşım yeri, erişim noktası) * düzenli okunan dua, zikir, tekrar edilen söz, her gün veya düzenli olarak okunması adet edinilmiş dua, zikir veya Kur’an bölümü; manevi olarak sürdürülen düzenli ibadet (word, Worter (kelime, söz) (ing., alm) )

vird-i zeban : ara., far. * düzenli okunan dua, zikir, tekrar edilen söz) + i (tamlama eki) (ara.) + zeban (dil, lisan) (far.) * bir kimsenin dilinden düşürmediği, sürekli tekrarladığı söz veya dua, zikir

virgat : lat. * virga (yeşil sürgün, ince dal, çubuk, değnek; makam asası, ölçü çubuğu veya otorite değneği) + atus (sıfat yapım eki) * çubuk veya değnek biçiminde olan, ince, çubuk gibi uzamış olan

virgin adaları : lat., tür. * virgo, virginis (genç kız, bakire) (lat.) + ada (çevresi suyla kaplı kara parçası) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * Karayip Denizi’nin doğusunda, Porto Riko’nun doğusunda, Anguilla ve Saint Martin’in batısında, Dominik Cumhuriyeti’nin güneydoğusunda ve Antigua ve Barbuda’nın batısında yer alan, Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlı adalar topluluğu

virginal : lat. * virgo, virginis (genç kız, bakire) + alis (ile ilgili, -a ait) * 6. ve 17. yüzyıllarda (Rönesans ve erken Barok döneminde) oldukça popüler olan, çembaloya (klavsen) benzeyen, ayakları olmayan ve kucağa, diz üstüne veya bir masa üstüne konularak çalınan küçük bir klavyeli çalgı, klavsen

virgo : lat. * virgo, virginis (genç kız, bakire) * bakire, kız; ergenliğe girmiş ama cinsel ilişki yaşamamış dişi insan, kız; saf, el değmemiş

virgül : lat. * virga (yeşil sürgün, ince dal, çubuk, değnek; makam asası, ölçü çubuğu veya otorite değneği) + ulus, ula (küçültme eki) * bir cümledeki kelimeleri birbirinden ayırmak için kullanılan noktalama işareti

viridans : lat. * virere (yeşil olmak, yeşermek), viridis (yeşil, taze, canlı) + entia (isim yapım ve durum eki) * yeliş, yeşillenen, yeşilimsi

viridiauratus : lat. * virere (yeşil olmak, yeşermek), viridis (yeşil, taze, canlı) + aurum (altın) + atus (sıfat yapım eki) * yeşil ve altın renkli

viridiplantae : lat. * virere (yeşil olmak, yeşermek), viridis (yeşil, taze, canlı) + plantare (dikmek, ekmek, yerleştirmek), planta (dikilen şey, bitki, fidan, sürgün, filiz, taban, ayak tabanı) + ae (taksonomik çoğul ek) * yeşil algleri ve kara bitkilerini kapsayan büyük ökaryot grubu, yeşil bitkiler

viril : lat. * vir (erkek, er kişi) + ilis (ile ilgili, -a ait) * erkek cinsiyetine veya erkeklik özelliklerine ilişkin, güçlü, erkeksi, erkeğe özgü, erkeklik ile ilgili, erkekçe

virilite : lat. * vir (erkek, er kişi) + ilis (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum eki) * erkeklik özelliklerinin bütünü, cinsel açıdan erkeklik gücü, erkeklik niteliği, erkeklik, erkeklik gücü; cinsel güç

virilizan : lat. * vir (erkek, er kişi) + ilis (ile ilgili, -a ait) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + ens, ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dişide veya çocukta erkek tipi ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişmesine yol açan, erkekleştirici, erkeklik özellikleri oluşturan

virilizasyon : lat. * vir (erkek, er kişi) + ilis (ile ilgili, -a ait) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) * özellikle kadınlarda veya çocuklarda androjen etkisiyle ses kalınlaşması, kıllanma artışı, kaslanma veya klitoral büyüme gibi erkek tipi ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişmesi süreci, erkeksileşme, erkek tipi özelliklerin gelişmesi, erkekleştirme, erkekleşme

virilizm : lat. * vir (erkek, er kişi) + ilis (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * özellikle kadında androjenlerin aşırı etkisi sonucunda erkek tipi ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişmesi, virilizasyon durumu, erkekleşme, erkek tipi özelliklerin ortaya çıkması

virion : lat. * virus (zehir) + ion (parçacık/tanecik eki) * konak hücre dışında bulunan, enfeksiyon ve bulaş oluşturabilecek durumdaki tam ve olgun virüs parçacığı

virjin : lat. * virgo, virginis (genç kız, bakire) * bakire, kız; ergenliğe girmiş ama cinsel ilişki yaşamamış dişi insan, kız; saf, el değmemiş

virjin adaları : lat., tür. * virgo, virginis (genç kız, bakire) (lat.) + ada (çevresi suyla kaplı kara parçası) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * Karayip Denizi’nin doğusunda, Porto Riko’nun doğusunda, Anguilla ve Saint Martin’in batısında, Dominik Cumhuriyeti’nin güneydoğusunda ve Antigua ve Barbuda’nın batısında yer alan, Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlı adalar topluluğu

virman : lat., fra. * virare (dönmek, döndürmek, yön değiştirmek, çevirmek) + mentum (isim yapım eki) (lat.); virement (virer (döndürmek, çevirmek, aktarmak) + ment (isim yapım eki) ) (fra.) * bir banka hesabındaki paranın başka bir banka hesabına, genellikle nakit kullanılmadan aktarılması

virolog : lat., gre. * virus (zehir) (lat.) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) (gre.) * virüsleri ve virüslerin yapısını, çoğalmasını, hastalık oluşturma mekanizmalarını inceleyen tıp uzmanı

viroloji : lat., gre. * virus (zehir) (lat.) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * virüsleri, yapılarını, çoğalmalarını, genetik özelliklerini ve canlılarla etkileşimlerini inceleyen bilim dalı

virt : ara. * verada (gelmek, varmak, yetmek, erişmek, ulaşmak), vurud (geliş, gelme, varış, varma, erişme, erişim, ulaşma, ulaşım), vird (varış yeri, ulaşım yeri, erişim noktası) * düzenli okunan dua, zikir, tekrar edilen söz, her gün veya düzenli olarak okunması adet edinilmiş dua, zikir veya Kur’an bölümü; manevi olarak sürdürülen düzenli ibadet (word, Worter (kelime, söz) (ing., alm) )

virtus : lat. * vir (erkek, güç, yiğit) + tus (isim yapım eki) * erdem, fazilet, yiğitlik, kuvvet, kudret, güç; ahlaki üstünlük ve cesaret; Roma mitolojisinde ahlaki erdem, askeri yiğitlik ve cesaret tanrıçası

virtüel : lat. * virtus (erdem, fazilet, yiğitlik, kuvvet, kudret, güç; ahlaki üstünlük ve cesaret; Roma mitolojisinde ahlaki erdem, askeri yiğitlik ve cesaret tanrıçası ) (vir (erkek, güç, yiğit) + tus (isim yapım eki) ) + ialis (ile ilgili, -a ait) (lat.); virtuel (fra.); virtual (ing.) * fiziksel olarak fiilen gerçekleşmemiş olsa da etkisi, potansiyeli veya simülasyonu bakımından gerçekmiş gibi işleyen; dijital ortamda gerçek olmayan ama işlevsel olarak var olan

virtüöz : lat. * virtus (erdem, fazilet, yiğitlik, kuvvet, kudret, güç; ahlaki üstünlük ve cesaret; Roma mitolojisinde ahlaki erdem, askeri yiğitlik ve cesaret tanrıçası ) (vir (erkek, güç, yiğit) + tus (isim yapım eki) ) + osus (ile ilgili, -a ait) * herhangi bir müzik aletini veya sanat dalını olağanüstü bir teknik beceri ve ustalıkla icra eden kimse

virülan : lat. * virus (zehir, hastalık etkeni; virüs) + ulentus (çokluk, bolluk eki) * enfekte etme, dokulara zarar verme, enfeksiyon ve hastalık oluşturma yeteneği olan

virülans : lat. * virus (zehir, hastalık etkeni; virüs) + ulentus (çokluk, bolluk eki) + entia (isim yaım eki) * bir mikrobik organizmanın veya patojenin (bakteri, virüs vb.), konağı enfekte etme, dokulara zarar verme, enfeksiyon ve hastalık oluşturma yeteneğinin derecesi

virüs : lat. * virus (virus (zehir, enfeksiyon ve hastalık etkeni) * kendi başına çoğalamayan, mitokondrisi olmadığı için bakteri gibi enerji üretemeyen, dolayısıyla başka bir canlı organizmaya bağımlı olmadan yaşayamayan, yalnızca canlı bir hücrenin içine girerek aktif hale gelen ve çoğalan küçük enfeksiyon etkeni organizma

virütik : lat. * virus (virus (zehir, enfeksiyon ve hastalık etkeni) + icus (ile ilgili, -a ait) * virüsle ilgili, virüse bağlı, virüs kaynaklı

visadenişin : ara., far. * visadet (yastık, minder, şilte, döşek, taht, üzerinde oturulan makam, sedir) (ara.) + nişesten (oturmak), nişin (oturan, yerleşen, oturmuş, bir yere yerleşmiş) (far.) * döşekte oturan, tahtta oturan, yastığa yaslanıp oturan; “tahta çıkan padişahın şerefine/anısına” anlamında bir Osmanlı deyişi

visak : ara. * vasaka (bağlamak, sağlamlaştırmak, güven altına almak), vesika (bağ, bağlılık, vesika; güvence, delil, hukuken geçerli belge), misak (sağlam bağ, ahit, kesin sözleşme) * kuvvetli, kalın bağ, yeminle verilen söz, antlaşma, muahede, peyman

visal : ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek, kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek, bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma, bir araya gelme, kavuşma) * birleşme, buluşma, bir araya gelme, kavuşma

visamiral : lat., ara. * vice (yardımcı, vekil) (lat.) + amir (emreden, buyuran, üst yetkili) + el (ön ek, artikel) + bahr (deniz) (ara.) * deniz kuvvetlerinde amiralden bir rütbe küçük olan veya amirallikten bir önceki rütbede bulunan deniz subayı, koramiral

visaye : ara. * vassa, vasy (tavsiye etmek, vasiyet etmek, emretmek, öğüt vermek, emanet etmek, bir işi birine bırakmak, eklemek, bitişmek, birine iş yüklemek veya sorumluluk vermek) + yet (isim yapım eki) * bir kişinin, özellikle kendi işlerini yönetemeyen birinin işlerinin başkası tarafından gözetilip yönetilmesi

viseral : lat. * viscus, visceris (iç organ, iç doku, etli iç kısım), viscera (iç organlar, bağırsaklar) + alis (ile ilgili, -a ait) * göğüs ve karın boşluğundaki organlarla ilgili olan, iç organlara ait, iç organlarla ilgili

viseral periton : lat., gre. * viscus, visceris (iç organ, iç doku, etli iç kısım), viscera (iç organlar, bağırsaklar) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + peritoneon (karın zarı, karın boşluğunu kaplayan zar) (peri (çevresinde, etrafında) + teinein (germek, çekmek, uzatmak) ) + eon (isim yapım eki) (gre.) * karın ve pelvisteki organların dış yüzünü örten periton tabakası

viseromegali : lat. * viscus, visceris (iç organ, iç doku, etli iç kısım), viscera (iç organlar, bağırsaklar) (lat.) + megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) (gre.) * iç organların normalden fazla büyümesi, iç organ fazla büyüme anomalisi

viseroptoz : lat. * viscus, visceris (iç organ, iç doku, etli iç kısım), viscera (iç organlar, bağırsaklar) (lat.) + ptosis (düşme, düşüş, sarkma) (piptein (düşmek) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) (gre.) * karın içindeki iç organların normal konumlarından aşağı doğru yer değiştirmesi veya sarkması, iç organ sarkması

vishnu : san. * vishnu (kuşatan, saran, çevreleyen, kaplayan, örten) (vish (örtmek, kuşatmak, sarmak, kaplamak, yayılmak; girmek, içine nüfuz etmek, yaslanmak, dayanmak, yatmak, uyumak) + nu (kişi, kimse, şahıs, karakter) ) * Hinduizmde evreni ve dharmayı koruyan, Trimurti’nin koruyucu unsurunu temsil eden, çeşitli avatarlarla dünyaya indiğine inanılan başlıca tanrı

vishuddha : san. * vi (ayrıca, ayrı, özel olarak, bütünüyle) + suddha (temiz, arınmış, saf) * bütünüyle temiz, tamamen arınmış, saf; yoga ve Tantra geleneğinde insan bedenindeki yedi çakradan biri olan ve boğaz bölgesiyle ilişkilendirilen çakra, boğaz çakrası

vishwakarma : san. * vishva (bütün, tüm, evrensel) + karman (iş, eylem, eser, oluşum, yapım, meydana getirme) (kar (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, meydana getirmek, oluşturmak) + man (isim yapım eki) ) * Hindu mitolojisinde tanrıların ilahi mimarı ve zanaatkarı olarak kabul edilen, evreni ve tanrıların silah, araç ve saraylarını yarattığına inanılan ilahi varlık

vishwarupa : san. * vishva (bütün, tüm, evrensel) + rupa (biçim, şekil, görünüş) * Hindu mitolojisinde özellikle Vishnu’nun avatarı Krishna’nın Bhagavad Gita’da Arjuna’ya gösterdiği, evrenin bütününü ve tüm varlıkları içinde barındıran kozmik biçim veya ilahi görünüş

visid : lat. * viscum (ökse otundan yapılmış yapışkan, kuş kireci; ökseotu) + idus (sıfat yapım eki) * yapışkan, yoğun ve akışkanlığı az olan, yüzeye kolayca tutunan

visidyum : lat. * viscum (ökse otundan yapılmış yapışkan, kuş kireci; ökseotu) + idus (sıfat yapım eki) + ium (isim yapım eki) * orkidegillerde polenyumun taşıyıcı böceğe yapışmasını sağlayan yapışkan disk veya salgı yapısı, yapışkan salgı, yapışkan disk

viski : gal. * uisge-beatha (hayat suyu) (uisge (su) + beatha (hayat) ) * özellikle arpa, mısır, çavdar veya buğday gibi tahılların mayalanıp damıtılmasıyla elde edilen damıtılmış, alkollü içki

viskometre : lat., gre. * viscum (ökse otundan yapılmış yapışkan, macun, kuş kireci; ökseotu) (lat.) + metron, metros (ölçü) (gre.) * bir sıvının akmaya karşı gösterdiği direnci, yani viskozitesini ölçen alet

viskon : lat. * viscosus (yapışkan, ağdalı) (vis (eritmek, akıtmak), viscum (ökse otundan yapılmış yapışkan, macun, kuş kireci; ökseotu) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * yapay ipek üretmek amacıyla odun selülozunun kimyasal işlemlerle sıvılaştırılması (vizkoz hale getirilmesi) sonucu elde edilen, yüksek nem emme kapasitesine, yumuşak dokuya ve dökümlü bir yapıya sahip yarı sentetik (rejenerasyon yöntemiyle üretilen) bir elyaf türü

viskonsül : lat. * vice (yardımcı, vekil) + consul (konsül, devlet görevlisi), consulere (danışmak, görüş almak, düşünmek, yönetmek için öngörülü davranmak) (co, con (birlikte, beraber, ile) + salire, saltare (atlamak, zıplamak, sıçramak) ) * bir konsolosun yardımcısı veya onun bulunmadığı durumlarda görevlerini vekaleten yerine getiren diplomatik görevli, konsolos yardımcısı

viskoz : lat. * viscosus (yapışkan, ağdalı) (vis (eritmek, akıtmak), viscum (ökse otundan yapılmış yapışkan, macun, kuş kireci; ökseotu) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * akışkanlığı az olan, akışkanlığa karşı direnci olan sıvı; sentetik elyaf yapımında kullanılan yapışkan organik madde

viskozite : lat. * viscosus (yapışkan, ağdalı) (vis (eritmek, akıtmak), viscum (ökse otundan yapılmış yapışkan, kuş kireci; ökseotu) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + itas (isim yapım ve durum eki) * bir sıvının akmaya karşı gösterdiği iç direnç (akışkanlık derecesinin tersi)

viskus : lat. * viscus, visceris (iç organ, iç doku, etli iç kısım), * vücut içindeki organlar veya dokular için kullanılan tıbbi terim (göğüs veya karın boşluğunda yer alan kalp, karaciğer, mide, bağırsak gibi iç organların her birine verilen tıbbi ad)

vismodegib : lat. * vismo (Smoothened proteinini hedefleyen farmasötik ön ek) + degib (Hedgehog sinyal yolağı inhibitörleri (Hedgehog pathway inhibitors) belirteci) (Hedgehog geninin adının bir kirpi mutantının dikenli görünümünden esinlenilmiştir.) * ileri veya metastatik bazal hücreli karsinom gibi bazı kanserlerin tedavisinde kullanılan, Hedgehog (kirpi) sinyal yolundaki Smoothened proteinini inhibe eden antineoplastik ilacın etken maddesi (C19H14Cl2N2O3S)

vişah : ara. * vaşaha (kuşakla süslemek, üzerine kuşak veya süs takmak, kuşanmak, süslenmek, süslemek), vişah (uşak, şal, boyuna çapraz takılan süslü gerdanlık veya bez parçası) * kadınların boyunlarından omuzlarına ve koltuk altlarına doğru çapraz bağladıkları, çoğu zaman mücevher veya işlemelerle süslü kuşak, şal veya gerdanlık

vişnap : rus., far. * vishnya (vişne) (rus.) + ab (su, meşrubat, şurup) (far.) * vişne ile kirazın karışımı/aşılanması ile elde edilen, görüntüsü kiraza benzeyen ancak tadı ekşimsi/vişne aromalı olan bir meyve türü, bu meyveyi veren ağaç veya bu meyveden yapılan içecek, vişneden yapılan içecek, vişne şurubu

vişne : rus. * vishnya (vişne) * gülgiller (Rosaceae) familyasından olan ve kiraza benzeyen ağacın ekşimtırak/mayhoş tada sahip kırmızı meyvesi

vişneçürüğü : rus., tür. * vishnya (vişne) (rus.) + çürük (bozulmuş, zayıf veya sağlamlığını yitirmiş olan; dayanaksız, geçersiz veya işe yaramaz olan ) (çuri (ekşimek, bozularak köpüklenmek) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ü (iyelik eki) (tür.) * çürümüş vişnenin koyu kırmızı, mora çalan rengini ifade eden renk

vişnu : san. * vishnu (kuşatan, saran, çevreleyen, kaplayan, örten) (vish (örtmek, kuşatmak, sarmak, kaplamak, yayılmak; girmek, içine nüfuz etmek, yaslanmak, dayanmak, yatmak, uyumak) + nu (kişi, kimse, şahıs, karakter) ) * Hinduizmde evreni ve dharmayı koruyan, Trimurti’nin koruyucu unsurunu temsil eden, çeşitli avatarlarla dünyaya indiğine inanılan başlıca tanrı

vitaceae : lat. * vitis (asma, üzüm) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * üzüm (Vitis vinifera) asmasını ve onun yakın akrabalarını kapsayan bitki familyası

vital : lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vitas (hayat, yaşam, dirim, ömür) (vivus (canlı, diri, yaşayan, hayatta olan) + itas (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) * yaşam için gerekli olan, hayati önem taşıyan veya canlılığın sürdürülmesiyle ilgili olan, yaşamsal, hayatla ilgili, canlı, hayati

vitalite : lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vitas (hayat, yaşam, dirim, ömür) (vivus (canlı, diri, yaşayan, hayatta olan) + itas (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum eki) * canlılık, dirilik, hayatta olma, hayatiyet, yaşam gücü, yaşama enerjisi.

vitamin : lat., gre. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vitas (hayat, yaşam, dirim, ömür) (vivus (canlı, diri, yaşayan, hayatta olan) + itas (isim yapım ve durum eki) ) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) (ammonia (ammon, ammoniakos (gizli, örtülü, güvende, emin) (gre.) + ine (gibi olan, ile ilgili, kimyasal madde eki) ) * vücudun normal büyüme, gelişme ve metabolik işlevleri için az miktarda gerekli olan, yağda çözünen (A, D, E ve K grubu) ve suda çözünen (B, C grubu) olarak ikiye ayrılan organik besin maddesi

vitellin : lat. * vitellus (küçük inek, küçük sığır; yumurtanın embriyoya besin sağlayan sarı kısmı, yumurta sarısı, sarı) (vitulus (buzağı, genç inek, genç sığır) + ellus (küçültme eki) ) + inus, ine (ile ilgili, -a ait, kimyasal madde eki) * yumurta sarısına veya embriyoyu besleyen yumurta sarısı maddesine (vitellus) ilişkin, yumurta sarısına ait, vitellusa ilişkin

vitello-intestinal : lat. * vitellus (küçük inek, küçük sığır; yumurtanın embriyoya besin sağlayan sarı kısmı, yumurta sarısı, sarı) (vitulus (buzağı, genç inek, genç sığır) + ellus (küçültme eki) ) + intestinus (içte olan, bağırsak) (intus (iç, içeri, içinde) + inus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + alis (ile ilgili, -a ait) * embriyoda yumurta sarısı kesesini ilkel bağırsağa bağlayan yapı veya kanal ile ilgili olan, yumurta sarısı ile bağırsak arasındaki yapıya ilişkin

vitellüs : lat. * vitellus (küçük inek, küçük sığır; yumurtanın embriyoya besin sağlayan sarı kısmı, yumurta sarısı, sarı) (vitulus (buzağı, genç inek, genç sığır) + ellus (küçültme eki) ) * yumurtanın embriyoya besin sağlayan sarı kısmı, yumurta sarısı (eski çağlarda yumurta sarısının renk ve büyüklüğüne benzetilmiş olabilir)

vites : lat., fra. * vicitas (hızlılık, çabukluk, hız, sürat; hız kademesi) (vistus (hızlı, çabuk, ivedi) + itas (isim yapım ve durum eki) ) (lat.); vitesse (hızlılık, çabukluk, hız, sürat; hız kademesi) (vite (hızlı, çabuk, ivedi, süratli) + esse (isim yapım ve durum eki) ) (fra.) * hızlılık, sürat, hız, çabukluk, ivedilik; motorlu taşıtlarda veya makinelerde güç ile hız oranını çalışma koşullarına göre değiştirmeye yarayan dişli mekanizması ve bu düzenin her bir aktarma kademesi

vites kolu : lat., fra. * vicitas (hızlılık, çabukluk, hız, sürat; hız kademesi) (vistus (hızlı, çabuk, ivedi) + itas (isim yapım ve durum eki) ) (lat.); vitesse (hızlılık, çabukluk, hız, sürat; hız kademesi) (vite (hızlı, çabuk, ivedi, süratli) + esse (isim yapım ve durum eki) ) (fra.) + kol (vücudun omuz ile el bileği arasındaki organı; yan, dal, çıkıntı; branş, şube, kısım) + u (iyelik eki) (tür.) * motorlu taşıtlarda şanzıman dişlilerini birbirine geçerek aracın hızını ve gücünü ayarlamayı sağlayan mekanik veya elektronik kol

vites kutusu : lat., fra. * vicitas (hızlılık, çabukluk, hız, sürat; hız kademesi) (vistus (hızlı, çabuk, ivedi) + itas (isim yapım ve durum eki) ) (lat.); vitesse (hızlılık, çabukluk, hız, sürat; hız kademesi) (vite (hızlı, çabuk, ivedi, süratli) + esse (isim yapım ve durum eki) ) (fra.) + kutu (kuti (kapanabilir küçük sandık, hazne, kap) ) (gre.) + su (iyelik eki) (tür.) * motorun ürettiği dönme hareketini ve gücü tekerleklere ileten, aracın hızını ve çekiş gücünü (torkunu) ayarlayan mekanik sistem, şanzıman

vitiligo : lat. * vitium (kusur, bozukluk, leke, hata, suçluluk) + ligo (isim yapım ve durum eki) * deride pigment kaybına bağlı olarak düzensiz, beyaz renkli lekelerin oluşmasıyla karakterize bir cilt hastalığı, temriye

vitir : ara. * vetr (tek, tek sayı, eşsiz, yegane), vetara (tek olmak, yalnız olmak, eşsiz kılmak) * tek olan, çiftin (şef'i) karşıtı olan sayı veya bir şeyin eşi ve benzeri bulunmayan hali, tek, yegane; gece kılınan namazların sonuncusu

vitis : lat. * vitis (asma, üzüm) * Vitaceae (asmağiller) familyasından, üzüm üretiminde kullanılan sarmaşık formunda otsu veya odunsu bitki türü

vitr : ara. * vetr (tek, tek sayı, eşsiz, yegane), vetara (tek olmak, yalnız olmak, eşsiz kılmak) * tek olan, çiftin (şef'i) karşıtı olan sayı veya bir şeyin eşi ve benzeri bulunmayan hali, tek, yegane; gece kılınan namazların sonuncusu

vitray : lat. * vitrum (cam) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.); vitraille (fra.) * renkli cam parçalarının kurşun veya başka bir bağlayıcıyla birleştirilerek oluşturduğu süsleme veya pencere

vitrektomi : lat., gre. * vitreum (cam ile ilgili, camsı, cama ait) (vitrum (cam) + eum (sıfat yapım eki) ) (lat.) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * gözün içini dolduran camsı cismin (vitreus/corpus viteum) cerrahi olarak çıkarılması işlemi

vitreoretinopati : lat. * vitreum (cam ile ilgili, camsı, cama ait) (vitrum (cam) + eum (sıfat yapım eki) ) + retina (gözün arka kısmında yer alan, ışığı algılayıp sinirsel uyarılara dönüştüren ve ağsı sinir hücreleri yapısıyla görme işlevinin gerçekleşmesini sağlayan ince tabaka) (rete (ağ, şebeke) ina (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (lat.) + patheia (sorun, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * gözün camsı cismi (vitreum/corpus vitreus) ve retinasında ortaya çıkan hastalıkların genel adı

vitreum : lat. * vitrum (cam) + eum (sıfat yapım eki) * cam ile ilgili, camsı, cama ait, camdan yapılmış, cama benzeyen

vitreus : lat. * vitrum (cam) + eus (sıfat yapım eki) * gözün ön kısmı ile retina arasında bulunan, saydam, jel kıvamında bir sıvı-doku karışımı, göz içi jel

vitrifikasyon : lat. * vitrificare (vitrum (cam) + eus (sıfat yapım eki) + ficatio (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, oluşturmak) + tio (isim yapım eki) ) * bir maddenin çok hızlı soğutularak kristal oluşumu olmadan cam benzeri amorf bir yapıya dönüştürülmesi; özellikle cam üretimi, seramik, biyoloji ve kriyoprezervasyon alanlarında maddelerin camsı hale getirilmesi süreci

vitrifiye : lat. * vitrificatus (vitrificare (vitrum (cam) + eus (sıfat yapım eki) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, oluşturmak) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); vitrifié (fra.) * camlaştırılmış, camsı hale getirilmiş; özellikle yüksek sıcaklıkta pişirilerek yüzeyi cam benzeri sert ve geçirimsiz bir yapıya dönüşmüş olan (seramik, porselen veya benzeri malzeme)

vitrin : lat. * vitrum (cam) + inus (sıfat yapım eki) * ürünlerin, sanat eserlerinin veya değerli nesnelerin sergilenmesi için kullanılan camlı bölme, dolap veya mağaza önündeki camlı sergi alanı

vitriol : lat. * vitrium, vitreolus (camımsı, cam gibi, cam ile ilgili) (vitrum (cam) + ium, eolus, eolum (ile ilgili, -a ait) ) * sülfat tuzu, özellikle demir sülfat; eski kimyada özellikle demir, bakır ve çinko sülfatları için kullanılan ad; günümüzde daha çok sülfürik asit ve aşındırıcı maddelerle ilişkili kimyasal adlandırma terimi (demir sülfat FeSO4•7H2O)

vitröz : lat. * vitrum (cam) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.); vitreuse (fra.) * camdan yapılmış, cama benzeyen, cam ile ilgili; cam gibi saydam ve jel kıvamında olan; tıpta özellikle gözün lens ile retina arasındaki boşluğunu dolduran saydam jelimsi yapı olan vitröz cisim (corpus vitreum) için kullanılan sıfat

vitröz sıvı : lat. * vitrum (cam) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.); vitreuse (fra.) + sıvı (akan, akıcı olan) (tür.) * göz küresinde lens ile retina arasındaki boşluğu dolduran, gözün şeklini koruyan ve ışığın retinaya iletilmesine yardımcı olan saydam ve jel kıvamındaki bağ dokusu benzeri saydam madde (corpus vitreum, vitreus humor)

vitta : at. * vitta (kurdele, bant, şerit) * başa takılan kurdele veya bant, süsleme amacıyla kullanılan şerit; botanikte bazı bitkilerin meyve kabuğunda bulunan, uçucu yağ taşıyan ince şerit biçimli salgı kanalı yapısı (özellikle Apiaceae (maydanozgiller) familyasında)

vittaria : lat. * vitta (bant, şerit, kurdela) + arius (ile ilgili, -a ait) * Pteridaceae (eğreltiotugiller) familyasından, uzun, dar, ince ve şerit biçimli yaprakları olan eğrelti otu türü

vivarium : lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vivus (canlı, diri, yaşayan, hayatta olan) + arium (yer ve durum eki) * canlı hayvanların doğal yaşam ortamlarına benzer koşullarda barındırıldığı, gözlemlendiği ve yetiştirildiği özel alan; zooloji, ekoloji ve araştırmalarda kontrollü yaşam ortamı olarak kullanılan kafes, tank veya kapalı sistem alanı

vivas : lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vivax (canlı, uzun ömürlü) * canlı, diri, yaşayan, hayat dolu, neşeli, hareketli; müzikte canlı, hızlı ve enerjik çalınması gerektiğini belirten tempo terimi

viverridae : lat. * viverra (gelincik benzeri küçük etçil hayvan, misk kedisi) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * misk kedileri, genetler, linsanglar, binturong ve benzeri etçil memelileri kapsayan hayvan familyası

vivid : lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak) + idus (ile ilgili, -a ait) * canlı, hayat dolu, güçlü, parlak, çok canlı, gerçeğe yakın

vivipar : lat. * vivus (yaşayan, hayatta olan, canlı olan, diri olan) (vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak) + eus (sıfat yapım eki) ) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ürermek, öne getirmek, başarmak; görünmek, belirmek, ortaya çıkmak), parus (ortaya çıkaran, doğuran, üreten, yaratan, oluşturan, meydana getiren) * yumurtadan çıkmadan önce embriyosunu ana rahminde geliştirip canlı yavru doğuran (hayvan veya bitki)

vivo : lat. * vivus (yaşayan, hayatta olan, canlı olan, diri olan) (vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak) + eus (sıfat yapım eki) ) * canlı, yaşayan, hayatta olan, diri olan

viya : lat. * via (yol, geçit, sefer yolu, vasıta, cadde, sokak, güzergah, patika) * yol, cadde, sokak; aracılığıyla, sayesinde, yoluyla, üzerinden, vasıtasıyla

viyabilite : lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vitas (hayat, yaşam, dirim, ömür) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) + itas (isim yapım ve durum eki) * yaşama, sürdürülebilme, başarıyla uygulanabilme yeteneği; bir girişimin veya projenin finansal ve operasyonel olarak kendi kendini döndürebilmesi

viyabl : lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vitas (hayat, yaşam, dirim, ömür) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) * uygulanabilir, yapılabilir, yaşayabilir, sürdürülebilir; başarıya ulaşma şansı olan; finansal ve operasyonel olarak kendi kendini döndürebilen (iş modeli)

viyadük : lat. * via (yol, geçit, sefer yolu, vasıta, cadde, sokak, güzergah, patika) + ductia (iletme, bağlama, yönlendirme, birleştirme) (ductus (yönlendirilmiş, çekilmiş, sürülmüş, yol gösterilmiş, götürülmüş) (ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, çekmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapı eki) ) + ia (isim yapım eki) * bir vadinin, bir ırmağın üstünden bir karayolunun veya demiryolunun geçişini sağlayan, ayaklar üzerine oturtulmuş, yüksek ve uzun köprü

viyaklamak : tür. * viyak (bağırma, çığlık atma, inleme sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + la (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * (ince ve tiz sesle ağlamak, sızlanmak; bebek, yavru hayvan veya küçük bir canlı ince ve tiz bir ses çıkararak ağlamak veya sürekli sızlanmak

viyal : gre. * phiale (geniş ve sığ tas, kap, çanak, kase, amfora) * genellikle cam veya ısıya dayanıklı plastikten yapılmış, sıvı veya toz numunelerin, ilaçların ve aşıların saklandığı küçük silindirik şişe veya tüp

viyana : kel. * vindos (beyaz) + bona (yer, temel, yerleşim) (kel.); Wien (alm.) * Avusturya’nın başkenti

viyola : lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) * Violaceae (menekşegiller) familyasından, genellikle mor veya sarı çiçek açan küçük otsu bitki türü; görünüşü kemana çok benzer, ancak gövdesi kemandan biraz daha büyük ve sesi daha kalın/pes olan yaylı bir çalgı

viyolon : lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + on (son ek) * dört telli, yayla çalınan ve viyol ailesinden gelişmiş yaylı çalgı

viyolonist : lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + on (son ek) + ista (-cı, yapan, eden eki) * keman çalan, keman icra eden müzisyen

viyolonsel : lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + on (son ek) + cellus (küçültme eki) (lat.); cello (küçültme eki) (ita.) * yaylı çalgılar ailesinde yer alan, keman ve viyoladan daha büyük, viyolondan daha küçük olan, çellist tarafından oturarak çalınan, bas ve tenor aralığında ses veren çalgı

viyolonselist : lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + on (son ek) + cellus (küçültme eki) (lat.); cello (küçültme eki) (ita.) + ista (-cı, yapan, eden eki) (lat.) * viyolonsel (çello) çalan müzisyen

vize : gre. * byzia (su perisi, kaynak/pınar perisi (nymphe) ) (byza (meme, göğüz) + ia (yer eki) ) * Kırklareli’nin bir ilçesi (Vize ve çevresinin tarih boyunca su kaynakları ve antik su kemerleriyle ünlü olmasından)

vize : lat. * videre (görmek), visa (görülmüş, incelenmiş, onaylanmış) * bir yabancının başka bir ülkeye girmesine, o ülkeden geçmesine veya belirli bir süre kalmasına izin veren resmi belge veya pasaport üzerindeki resmi onay

vizibilite : lat. * videre (görmek) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) + itas (isim yapım ve durum eki) * görülebilirlik, görünürlük

vizibl : lat. * videre (görmek) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) * görülebilir, görünür

vizigot : alm. * westan (batı), wisi (iyi, seçkin, asil, bilge) + gießen (dökmek, sulamak, akıtmak), goss (dökülmüş, sulanmış, akıtılmış), Goth (Got halkı) (“nehir çıkışlarında/ağızlarında yaşayan insanlar” anlamı bağlamında) * Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ve Erken Orta Çağ’da Avrupa’da yaşayan Doğu Cermen kökenli Germen topluluğuna mensup kimse

vizing : ing. * wheeze (hırıltılı solumak, hırıltı çıkarmak) + ing (isim yapım eki) * n nefes alıp verirken özellikle daralmış hava yollarından geçen havanın oluşturduğu ıslık benzeri, tiz ve hırıltılı solunum sesi, hırıltılı soluma, hırıltılı nefes alma

vizit : lat. * videre (görmek), visitare (ziyaret etmek, sık sık görmeye gitmek) (visere (görmeye gitmek, incelemek) + itas (isim yapım ve durum eki) + are (fiil mastar eki) ) (lat.); visite (fra.) * ziyaret, uğrama, görmeye gitme, görmek için bir yere gelme

vizite : lat. * videre (görmek), visitus (ziyaret, görmeye gitme) (visitare (ziyaret etmek, sık sık görmeye gitmek) (visere (görmeye gitmek, incelemek) + itas (isim yapım ve durum eki) + are (fiil mastar eki) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * hekimin hastasını görmek, muayene etmek ve durumunu değerlendirmek için yaptığı ziyaret ve bu ziyaret sırasında yapılan muayene

viziyer : lat. * videre (görmek), visus (görme, görüş) + arius (araç eki) (lat.); visière (fra.) * şapka veya başlığın güneşten korumak için öne doğru uzanan bölümü, siperlik, başlığın yüzü koruyan bölümü

vizkoz : lat. * viscosus (yapışkan, ağdalı) (vis (eritmek, akıtmak), viscum (ökse otundan yapılmış yapışkan, kuş kireci; ökseotu) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * akışkanlığı az olan, akışkanlığa karşı direnci olan sıvı; sentetik elyaf yapımında kullanılan yapışkan organik madde

vizon : lat. * viso (vizon) (lat.); vison (fra.) * sansargillerden, değerli kürkü için yetiştirilen veya avlanan, gelinciğe benzeyen küçük etçil memeli

vizör : lat. * videre (görmek), visus (görme, görüş) + or (-cı, yapan, eden eki, araç eki) (lat.); viseur (gösterge, nişangah, görüntüleyici) (viser (nişan almak, hedeflemek) + eur (-cı, araç eki) ) * gösterge, nişangâh, görüntüleyici; fotoğraf makinesi, kamera, dürbün, kask veya benzeri araçlarda görüntüyü görmeyi ve kadrajı veya hedefi belirlemeyi sağlayan bölüm

vizr : ara. * vizare, vezara (yüklenmek, yük taşımak, sorumluluk almak, destek olmak) * yük, sorumluluk, günah, suç

vizüalizasyon : lat. * videre (görmek), visus (görme, görüş) + alis (ile ilgili, -a ait) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım ve durum eki) (lat.); visualisation (fra.) * bir şeyi görsel biçimde sunma, görünür hale getirme veya zihinde bir görüntü olarak canlandırma işlemi, görselleştirme, zihinde canlandırma)

vizüel : lat. * visualis (görsel, görme ile ilgili) (videre (görmek), visus (görme, görüş) + alis (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); visuel (fra.) * görme duyusuyla veya görme yoluyla ilgili olan, görsel

vizyon : lat. * visio (görme, görme yetisi, görünüş) (videre (görmek), visus (görme, görüş) + tio (isim yapım eki) ) (lat.); vision (fra.) * görme duyusu, görme yetisi, görme, görüş, görsel algı

VLAN : ing. * virtual (sanal) + local (yerel) + area (alan) + network (ağ, şebeke) * fiziksel ağ altyapısı üzerinde mantıksal olarak ayrılmış sanal ağ yapısı

VM : ing. * virtual (sanal) + machine (makine) * fiziksel bir bilgisayar üzerinde yazılımsal olarak oluşturulan ve bağımsız bir bilgisayar gibi çalışan sanal sistem

voce : lat., ita. * vocare (seslenmek, (çağırmak, ad vermek) (vox, voce, vocis (ses) + are (fiil mastar eki) ) (lat.); voce (sesle, ses aracılığıyla) (ita.) * ses, söz, sesle ilgili, ses aracılığıyla

vodvil : fra. * vaudeville (müzkli hafif güldürü tiyatrosu) (vau (vadi) + de (iyelik bağlacı) + Vire (Fransa’nın Normandiya bölgesinde, Vire Nehri çevresinde yer alan vadinin ismi) ) * şarkı, dans, diyalog ve güldürü unsurlarını bir araya getiren, özellikle 19. yüzyıl Fransa’sında gelişmiş hafif nitelikli tiyatro türü

voges-proskauer testi : alm., lat. * voges (Alman bakteriyolog Johann Gustav Voges’in soyadından) + prokauer (Alman kimyager ve bakteriyolog Bernhard Proskauer’in soyadından) (alm.) + testa, testum, testus (kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı; test, deneme, sınav, tecrübe) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * bakterilerin glikoz fermantasyonu sırasında asetoin üretip üretmediğini belirlemek ve bir bakteriyel et suyu kültüründe asetoini saptamak için yapılan, özellikle Enterobacterales ayrımında yararlanılan biyokimyasal test

vokabüler : lat. * vocare (seslenmek, (çağırmak, ad vermek) (vox, voce, vocis (ses) + are (fiil mastar eki) ) + bulum (isim yapım eki) + arium (yer ve durum eki) * bir dildeki kelime hazinesi; kişinin bildiği ve kullandığı sözcükler bütünü, sözcük dağarcığı, kelime hazinesi

vokal : lat. * vocare (seslenmek, (çağırmak, ad vermek) (vox, voce, vocis (ses) + are (fiil mastar eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) * insan sesiyle veya ses ile ilgili olan; müzikte insan sesiyle icra edilen; sesle, ses organlarıyla veya şarkı söylemeyle ilgili

vokal kord : lat., gre. * vocare (seslenmek, (çağırmak, ad vermek) (vox, voce, vocis (ses) + are (fiil mastar eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + korde (ip, tel, kiriş, bant) (gre.) * gırtlakta ses oluşumunu sağlayan, titreşerek ses üreten iki elastik doku kıvrımından her biri, ses teli

vokalist : lat., gre. * vocare (seslenmek, (çağırmak, ad vermek) (vox, voce, vocis (ses) + are (fiil mastar eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) + ista (-cı, yapan, eden eki) * bir müzik topluluğunda şarkı söyleyen, insan sesiyle müzik icra eden sanatçı, şarkıcı, vokal icracı

voksilaprevir : lat. * voxila (farmasötik ön ek) + pre (Hepatit C virüsü NS3/4A proteaz inhibitörü belirteci) + vir (virus (zehir, enfeksiyon sebebi organizma) ) * kronik Hepatit C (HCV) virüsü enfeksiyonunun tedavisinde kullanılan, hepatit C virüsünün NS3/4A proteazını inhibe ederek viral çoğalmayı engelleyen doğrudan etkili antiviral ilacın etken maddesi (C49H67F3N10O9)

volan : lat. * volare (uçmak) + ens, ent (-cı, yapan, eden eki) (lat.); volant (fra.) * içten yanmalı motorlarda krank miline bağlı olarak dönen, dönme enerjisini depolayan, debriyajın motordan aldığı hareketi aktarmasına olanak sağlayan ve marş motoru aracılığıyla motorun çalıştırılmasını sağlayan büyük ve ağır disk biçimli parça

volatil : lat. * volatus (uçuş, uçma) (volare (uçmak) + atus (geçmiş zaman ve isim yapım eki) ) + alis (sıfat yapım eki) * kolayca buharlaşan veya gaz haline geçen, uçucu, hızla buharlaşan; hızla değişebilen, istikrarsız, değişken, geçici; fiyatların çok hızlı, sert ve tahmin edilemeyen bir şekilde inip çıktığı piyasa ortamını niteleyen sıfat

volatilite : lat. * volatus (uçuş, uçma) (volare (uçmak) + atus (geçmiş zaman ve isim yapım eki) ) + alis (sıfat yapım eki) + itas (isim yapım ve durum eki) * (durum, nitelik bildiren ek) (Lat.)

vole : lat. * volatus (uçuş, uçma) (volare (uçmak) + atus (geçmiş zaman ve isim yapım eki) ) (lat.); volée (uçuş, uçma) (fra.) * futbolda, voleybolda veya teniste topa, top yere değmeden havadayken vurma; kürek sporunda tek bir hamlede çekilen kürek sayısı

voleybol : lat. * volatus (uçuş, uçma) (volare (uçmak) + atus (geçmiş zaman ve isim yapım eki) ) (lat.); volée (uçuş, uçma) (fra.) + balluz (top, yuvarlak nesne) (alm.); ball (top) (ing.) * altışar kişilik iki takımın ellerini ve kollarını kullanarak topu, sahanın ortasına gerilmiş bir filenin üzerinden karşı sahaya geçirmeye ve rakibin sahasının zeminine düşürmeye çalıştığı bir takım sporu

volfram : alm. * wolf (kurt) + hraban (kuzgun) * atom numarası 74, sembolü W olan, çok yüksek erime noktasına sahip sert ve ağır metal

voli : lat. * volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek), volta (dönüş, çevrim, dönme hareketi, dönüş hareketi, kez, sefer, tur) * balıkçılıkta, balık sürüsünü çevreleyip kuşatacak biçimde atılan ağla yapılan avlama

volkan : lat. * vulcanus (ateş yayan, alev yayan, parlayan) (fulgare (parlamak, ışık tutmak, aydınlatmak, çakmak) + anus (ile ilgili, gibi olan, yapan, eden) ) * yer altındaki eriyik madenlerden oluşan magmanın yeryüzünden dışarı püskürerek çıktığı coğrafi yer şekilleri; eski Roma'da ateş, demircilik ve yanardağlar tanrısı

volkanik : lat. * vulcanus (ateş yayan, alev yayan, parlayan) (fulgare (parlamak, ışık tutmak, aydınlatmak, çakmak) + anus (ile ilgili, gibi olan, yapan, eden) ) + icus (ile ilgili, -a ait) * yanardağlarla, yanardağlardan çıkan maddelerle veya bunların oluşturduğu jeolojik süreçlerle ilgili olan

volkanizasyon : lat. * vulcanus (ateş yayan, alev yayan, parlayan) (fulgare (parlamak, ışık tutmak, aydınlatmak, çakmak) + anus (ile ilgili, gibi olan, yapan, eden) ) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım ve durum eki) * kauçuğun veya benzer polimerlerin, kükürt veya diğer eşdeğer kükürtleyicilerin ilavesiyle, yüksek ısıda daha dayanıklı malzemelere dönüştürülmesi işlemi, kükürtleme, pişirme

volontarizm : lat. * voluntas (istek, arzu, irade) (volere (istemek, arzulamak) + untas (isim yapım eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * iradeyi, istemeyi veya özgür seçimi düşünce ve eylemin temel belirleyici unsuru olarak gören felsefi görüş, iradeciliğe dayanan yaklaşım, iradecilik, gönüllülük

volonter : lat. * voluntas (istek, arzu, irade) (volere (istemek, arzulamak) + untas (isim yapım eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * istekli, arzulu, iradeli, gönüllü

volt : ita. * volt (Italyan fizikçi Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio Volta'nın soyadından) * bir ohm direnç üzerinden bir amperlik akım geçtiğinde oluşan potansiyel farkına (gerilim) eşit SI birimi (bir ohm'luk bir direnç üzerinden, bir amper şiddetinde elektrik akımı geçmesi halinde direncin iki ucu arasındaki potansiyel farkı (gerilim) bir volttur.)

volta : ita. * volt (Italyan fizikçi Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio Volta'nın soyadından) * bir ohm direnç üzerinden bir amperlik akım geçtiğinde oluşan potansiyel farkına (gerilim) eşit SI birimi (bir ohm'luk bir direnç üzerinden, bir amper şiddetinde elektrik akımı geçmesi halinde direncin iki ucu arasındaki potansiyel farkı (gerilim) bir volttur.)

voltaj : ita., fra. * volt (Italyan fizikçi Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio Volta'nın soyadından) (ita.) + age (isim yapım eki) (fra.) * iki nokta arasındaki elektriksel potansiyel farkını (gerilim) ifade eden ve elektrik devresinde elektrik yüklerinin hareketini sağlayan fiziksel büyüklük (V)

voltametre : ita., gre. * volt (Italyan fizikçi Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio Volta'nın soyadından) (ita.) + metron, metros (ölçü) (gre.) * elektrik yükü miktarını ölçmek için kullanılan, bir elektroliz hücresinden geçirilen elektrik miktarını elektroliz sonucu oluşan madde miktarından belirleyen ölçüm aracı

voltametri : ita., gre. * volt (Italyan fizikçi Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio Volta'nın soyadından) (ita.) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * bir çözeltideki kimyasal türlerin derişimini ve elektrokimyasal davranışını elektrot potansiyelini kontrollü biçimde değiştirerek oluşan akımı ölçme yoluyla belirleyen elektrokimyasal analiz yöntemi

voltamper : ita., fra. * volt (Italyan fizikçi Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio Volta'nın soyadından) (ita.) + amper (ombh (su, su yolu, akım hattı) (hin.), ambra (lat.); ampère (Fransız fizikçi ve matematikçi André-Marie Ampère’in soyadından) (fra.) * alternatif akım devrelerinde görünür gücü ifade etmek için kullanılan ve volt ile amperin çarpımına eşit olan elektriksel güç birimi (VA)s

volti subito : lat., ita. * volutare (döndürmek, çevirmek) + subitus (ani, beklenmedik, derhal, hemen) (lat.); volti subito (hemen çevir) (volti (çevir) + subito (hemen, derhal) ) * müzik notalarında sayfayı hemen çevirme talimatı olarak kullanılan ve özellikle sayfa çeviren kişiye, “hemen çevir” anlamında verilen İtalyanca yönerge

voltmetre : ita., gre. * volt (Italyan fizikçi Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio Volta'nın soyadından) (ita.) + metron, metros (ölçü) (gre.) * elektrik yükü miktarını ölçmek için kullanılan, bir elektroliz hücresinden geçirilen elektrik miktarını elektroliz sonucu oluşan madde miktarından belirleyen ölçüm aracı

volüm : lat. * volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek), volumen (rulo, top, silindir, tomar, dürüm) * bir nesnenin, cismin bütün boyutlarıyla birlikte uzayda veya bir kap içinde doldurduğu, kapladığı yer, hacim, oylum

volvulus : lat. * volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek) + ulus (küçültme eki) * bir bağırsak bölümünün kendi ekseni veya mezenteri etrafında dönerek bağırsak tıkanıklığına ve kan akımının bozulmasına yol açtığı tıbbi durum, bağırsak düğümlenmesi, bağırsakların kendi çevresinde dönmesi

vombat : dar., eor. * wombat (keseli memeli hayvan) * Vombatidae familyasından olan, yalnızca Avustralya ve çevresindeki adalarda yaşayan, kısa bacaklı, ağır ve güçlü gövdeli, otçul bir keseli memeli hayvan türü

vombatidae : dar., eor., lat. * wombat (keseli memeli hayvan) (dar., eor.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Avustralya'ya özgü kısa bacaklı, kaslı ve otçul keseli hayvanlar olan vombatlar familyası, vombatgiller

vomit : lat. * vomere (kusmak, püskürtmek) + itus (isim/sıfat yapım eki) * mide içeriğinin ağız yoluyla istemsiz olarak dışarı atılması, kusma; kusma sonucunda ağızdan dışarı çıkarılan mide içeriği, kusmuk

von willebrand hastalığı : ger. * von willebrand (Alman doktor Erik von Willebrand’ın soyadından) + hastalık (sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, bozukluk) + ı (iyelik eki) (tür.) * kanın pıhtılaşmasında görev alan von Willebrand faktörünün eksikliği veya işlev bozukluğu nedeniyle kolay kanama ve uzamış kanama eğilimiyle ortaya çıkan kalıtsal kanama bozukluğu

vorikonazol : lat. * vori (farmasötik ön ek) + conazol (azole halkası taşıyan antifungal bileşik son eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) * mantar hücre zarının temel bileşenlerinden ergosterolün sentezini engelleyerek mantarların çoğalmasını durduran triazol grubu antifungal ilaç etken maddesi (C16H14F3N5O)

vorspiel : alm. * vor (önce, önden, önde) + spiel (oyun) * müzikli oyunlarda yapıtın başlamasından önce çalınan orkestra parçası

vorteks : lat. * vortex, vorticis (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek), vorta (dönme, çevirme) + icis (isim/sıfat yapım eki) ) * merkezkaç veya merkezcil kuvvetlerin etkisiyle kendi ekseni etrafında hızla dönen ve ortasında bir boşluk ya da çekim alanı oluşturan akışkan kütlesi, girdap

vortioksetin : lat. * vorti (farmasötik ön ek) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) (ammonia (ammon, ammoniakos (gizli, örtülü, güvende, emin) + ine (gibi olan, ile ilgili, kimyasal madde eki) ) * depresyon tedavisinde kullanılan, serotonin geri alımını inhibe eden ve çeşitli serotonin reseptörleri üzerinde etkili olan antidepresan ilacın etken maddesi (C18H22N2S)

vortisite : lat. * vortex (girdap, dönerek oluşan akış) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) + ex (isim yapım eki) ) + itas (isim yapım ve durum eki) * akışkanlar mekaniğinde ve meteorolojide bir akışkan veya hava parselinin kendi ekseni etrafındaki dönme hareketinin (açısal hızının) ölçüsü; bir akışkanın bir nokta çevresinde dönme eğilimini ifade eden ve akışın yerel dönme hareketini ölçen fiziksel büyüklük

vosoritid : lat. * voso (farmasötik ön ek) + ritide (vücuttaki tuz ve su dengesini düzenleyen veya damar genişletici özelliklere sahip natriüretik peptit belirteci) * halk arasında cücelik olarak bilinen akondroplazi (orantısız kısa boyluluk) hastalığının tedavisinde kullanılan, natriüretik peptit reseptörü B'yi aktive ederek kemik büyümesini düzenleyen sentetik bir peptit ilacın etken maddesi (C190H300N56O58)

votka : rus. * voda (su) + ka (küçültme ve sevimlilik eki) * küçük su, sucuk; tahıl, patates veya başka nişastalı veya şekerli hammaddelerin fermantasyon ve damıtılmasıyla elde edilen, yüksek alkollü, renksiz damıtık içki

voxilaprevir : lat. * voxi (farmasötik ön ek) + previr (proteaz inhibitörü eki) (protease (proteion (protein, birincil madde) + ase (enzim belirtme eki) ) + inhibere (engellemek, önlemek) ) * kronik hepatit C tedavisinde kullanılan, hepatit C virüsünün NS3/4A serin proteazını inhibe ederek viral çoğalmayı engelleyen doğrudan etkili antiviral ilacın etken maddesi (C40H52F4N6O9S)

voyager : lat. * via (yol, geçit, sefer yolu, vasıta, cadde, sokak, güzergah, patika) + agium (isim yapım eki) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.); voyager (ing.) * yolculuk yapan, gezen, seyahat eden kişi, gezgin; uzay araştırmalarında NASA'nın 1977'de fırlattığı uzay araçları serisinin ismi

voyör : lat., fra. * videre (görmek) (lat.); voir (görmek, gözetlemek) + eur (-cı, yapan, eden eki) (fra.) * başkalarını özellikle mahrem veya cinsel davranışları sırasında gizlice izleyerek bundan haz alan kimse, dikizci

voyörizm : lat., fra. * videre (görmek) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.); voir (görmek, gözetlemek) + eur (-cı, yapan, eden eki) + isme (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (fra.) * başkalarını özellikle mahrem veya cinsel davranışları sırasında gizlice izlemekten haz alma eğilimi

voyvoda : sla. * voi (savaş) + vodya (lider) * Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Eflak ve Buğdan beylerine verilen ünvan; Eflak prensi, Rumen komutanı; savaş ağası, savaş komutanı 

vörkşop : ing. * workshop (atölye) (work (iş, çalışma, amel; çalışmak, işlemek) + scoppa (ahır, kulübe), shop (dükkan) ) * zanaat veya üretim işlerinin yapıldığı mekan, atölye; belirli bir konuda uygulamalı çalışma ve eğitim amacıyla düzenlenen toplantı veya etkinlik

vörkup : ing. * work (iş, çalışma, amel; çalışmak, işlemek) + up (yukarı, üst, üzerine) * bir şeyi aşamalı olarak geliştirmek, artırmak veya belirli bir düzeye getirmek; özellikle bir duygu veya fiziksel etkinlik söz konusu olduğunda giderek yoğunlaşmak

VPN : ing. * virtual (sanal) + private (özel) + network (ağ, şebeke) * internet üzerinden güvenli ve şifreli özel ağ bağlantısı sağlayan teknoloji

VSEPR : ing. * valence (değerlik) + shell (kabuk) + electron (elektron) + pair (çift) + repulsion (itme, uzaklaştırma, geri tepme) * değerlik elektron kabuğundaki elektron çiftlerinin birbirini itmesi nedeniyle bu çiftlerin merkez atom çevresinde birbirlerinden mümkün olduğunca uzak konumlanacağını öngören ve moleküllerin geometrisini açıklamakta kullanılan “Değerlik Kabuğu Elektron Çifti İtmesi Kuramı”

vual : lat., ibr. * velem (örtü, peçe) (lat.); gamal (deve) (ibr.) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, insanlara kadınların sevgisini kazandırdığı, geçmiş, şimdi ve gelecekle ilgili bilgiler verdiği anlatılan ve büyük bir deve biçiminde tasvir edilen 47. sıradaki prens rütbeli cin (demonik varlık)

vual : lat., fra. * velum (yelken, perde, örtü) (lat.); voile (örtü, yelken, tül, ince kumaş) (fra.) * yüzde yüz pamuktan üretilen tekstil hammaddesi, tül veya ince, yarı saydam kumaş; yelken olarak kullanılan bez veya ince kumaş

vudu : hai. * voodoo (ruh, tanrı, ilah, kutsal güç, yüce varlık) * Haiti ve Batı Afrika kökenli dini inanç ve bu inanç kapsamındaki ruh köleleştirmeye dayalı büyü ve ritüel uygulamaları bütünü

vuku : ara. * vakaa (düşmek, yerleşmek, konumlanmak, sokmak, isabet etmek, rastlamak, meydana gelmek, gerçekleşmek) * düşme, yerleşme, isabet etme, rastlama, sokma; olma, cereyan etme, vaki olma, gerçekleşme, meydana gelme

vukuat : ara. * vakaa (düşmek, yerleşmek, konumlanmak, sokmak, isabet etmek, rastlamak, meydana gelmek, gerçekleşmek), vuku (düşme, yerleşme, isabet etme, rastlama, sokma; olma, cereyan etme, vaki olma, gerçekleşme, meydana gelme) + at (isim yapım ve çoğul eki) * meydana gelen olaylar, vakalar

vukud : ara. * vakada (yakmak, ateşlemek, tutuşturmak), vekud (yakıt, odun) * ateş yakma, yanma; yanmayı sağlayan madde, yakıt

vulcanus : lat. * vulcanus (ateş yayan, alev yayan, parlayan) (fulgare (parlamak, ışık tutmak, aydınlatmak, çakmak) + anus (ile ilgili, gibi olan, yapan, eden) ) * Roma mitolojisinde ateşin, yanardağların, metal işçiliğinin ve demirciliğin tanrısı (Yunan mitolojisindeki Hephaistos)

vulgar : lat. * vulgus (halk, kalabalık, sıradan insanlar) + aris (ile ilgili, -a ait) * halka ait, halk arasında yaygın, sıradan; kaba, bayağı, görgüsüz

vulgaris : lat. * vulgus (halk, kalabalık, sıradan insanlar) + aris (ile ilgili, -a ait) * halka ait, halk arasında yaygın, sıradan; kaba, bayağı, görgüsüz

vulkanizasyon : lat. * vulcanus (ateş yayan, alev yayan, parlayan) (fulgare (parlamak, ışık tutmak, aydınlatmak, çakmak) + anus (ile ilgili, gibi olan, yapan, eden) ) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım ve durum eki) * kauçuğun veya benzer polimerlerin, kükürt veya diğer eşdeğer kükürtleyicilerin ilavesiyle, yüksek ısıda daha dayanıklı malzemelere dönüştürülmesi işlemi (1839 yılında Charles Goodyear tarafından keşfedilen bu yöntem, kauçuk molekülleri arasında güçlü kimyasal bağlar (çapraz bağlar) oluşturur.)

vulkanoid : lat., gre. * vulcanus (ateş yayan, alev yayan, parlayan) (fulgare (parlamak, ışık tutmak, aydınlatmak, çakmak) + anus (ile ilgili, gibi olan, yapan, eden) ) (lat.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) * volkanik özellikler gösteren veya görünüşü bir volkana benzeyen

vulpes : lat. * vulpes, vulpis (tilki) * Canidae (köpekgiller) familyasından, sivri burunlu, uzun ve tüylü kuyruklu, genellikle kızıl-kahverengi postlu, küçük ve orta büyüklükte etçil memelilerin genel adı, özellikle Vulpes vulpes türü

vulva : lat. * volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek), volva, vulva (örtü, kılıf; dişi üreme organı, rahim) * kadın üreme sisteminin vücudun dışında kalan ve dışarıdan gözle görülebilen tüm dış genital organları

vulvar furşet : lat. * vulvaris (vulva ile ilgili) (volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek), volva, vulva (örtü, kılıf; dişi üreme organı, rahim) + aris (ile ilgili, -a ait) + furcettus (küçük çatal, dirgen; çatallı küçük yapı) (furca (çatal, çatallı çubuk, dirgen, çatal biçimli alet) + ettus (küçültme eki) ) (lat.), fourchette (fra.) * labia minoraların arka uçta birleştiği ve vajinal girişin arka sınırını oluşturan kadın dış genital bölgesindeki kıvrımlı anatomik yapı

vulvektomi : lat., gre. * vulvaris (vulva ile ilgili) (volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek), volva, vulva (örtü, kılıf; dişi üreme organı, rahim) (lat.) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * vulvanın bir bölümünün veya tamamının cerrahi olarak çıkarılması işlemi

vulvit : lat., gre. * vulvaris (vulva ile ilgili) (volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek), volva, vulva (örtü, kılıf; dişi üreme organı, rahim) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * vulvanın iltihaplanmasıyla ortaya çıkan ve kızarıklık, kaşıntı, yanma veya ağrıya yol açabilen iltihabi (enfeksiyonel) durum

vulvorektal : lat., gre. * vulvaris (vulva ile ilgili) (volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek), volva, vulva (örtü, kılıf; dişi üreme organı, rahim) + rectum (doğru, düz) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * vulva ve rektum ile ilgiliolan

vulvovajinit : lat., gre. * vulvaris (vulva ile ilgili) (volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek), volva, vulva (örtü, kılıf; dişi üreme organı, rahim) + vagina (kılıf, kın, kanal, hazne, kaplama, örtme, koruma) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * vulva ile vajinanın birlikte iltihaplanmasıyla ortaya çıkan iltihabi durum

vuraç : tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + aç (araç eki) * tenis, masa tenisi veya badminton gibi sporlarda topa vurmak için kullanılan raket

vural : tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + al (almak, elde etmek, edinmek, tutmak, kapmak, yakalamak) * vurup alan, hedefine ulaşıp alan, cesur ve savaşçı; erkek ismi

vurdumduymaz : tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + dum (birinci tekil şahıs –di’li geçmiş zaman eki) + duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + maz (üçüncü tekil şahıs geniş zaman fiil eki) * çevresinde olup bitenlere, insanların duygularına veya kendisine yöneltilen eleştirilere karşı ilgisiz ve duyarsız davranan ve umursamayan kimse

vurgu : tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + gu (isim yapım eki) * bir kelimedeki hecelerden birinin diğerlerine göre daha belirgin söylenmesi veya bir cümledeki belirli bir kelimenin anlam bakımından özellikle öne çıkarılması

vurgulamak : tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + gu (isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kelimedeki hecelerden birinin diğerlerine göre daha belirgin söylemek veya bir cümledeki belirli bir kelimenin anlam bakımından özellikle öne çıkarmak

vurgun : tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + gun (isim yapım eki) * bir kimsenin aşırı hayranlık veya sevgi nedeniyle güçlü biçimde etkilenmiş olması; scuba dalış sırasında, genellikle dipten ani yukarı çıkışa bağlı oluşan basınç değişiminden kaynaklanan dekompresyon hastalığı; haksız, kolay ve genellikle yasadışı yollardan elde edilen büyük kazanç, soygun

vurmak : tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) * bir şeyi başka bir şeye kuvvetle çarptırmak veya dokundurmak, darbe uygulamak; hedef almak, etkilemek veya bir eylemi gerçekleştirmek

vurmalı sazlar : tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + ma (isim yapım eki) + lı (sıfat yapım eki) + saz (su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince kamış, hasırotu, kofa gibi bitkilerin ortak ismi ve bu bitkilerden yapılmış olan nesne; müzik aleti) + lar (çoğul eki) * çalınırken tellere parmakla dokunmak yerine bir çubuk, tokmak veya benzeri araçla vurularak ses çıkarılan telli çalgılar

vuruntu : tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + un (dönüşlü fiil eki) + tu (isim yapım eki) * bir şeyin başka bir şeye çarpmasıyla ortaya çıkan darbe veya çarpma etkisi; içten yanmalı motorlarda, genellikle motora uygun oktan veya setan sayısına sahip akaryakıtın kullanılmaması nedeniyle akaryakıtın silindir içinde tam yanmaması, kısmi ve patlamalı yanması sonucunda motorda oluşan tekleme ve darbeleme durumu

vuska : ara. * vasaka (bağlamak, sağlamlaştırmak, güven altına almak), misak (sağlam bağ, ahit, kesin sözleşme), vesika (bağ, bağlılık, vesika; güvence, delil, hukuken geçerli belge), vusuk (sağlamlık, dayanıklılık, sağlam inanma, güvenme, itimad etme) * sağlam, sıkı, dayanıklı

vuslat : ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek, kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek, bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma, bir araya gelme, kavuşma), vasıl, vasil (kavuşmuş, ulaşmış) * kavuşma, ulaşma, erişme, vasıl olma, birleşme, buluşma, varma, bitişme, visal

vusta : ara. * vasat (orta, merkez, iki şeyin ortasında olan, arada olan) * orta, ortada bulunan, merkezi

vusul : ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek, kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek, bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma, bir araya gelme, kavuşma), vasıl, vasil (kavuşmuş, ulaşmış) * kavuşma, ulaşma, erişme, vasıl olma, birleşme, buluşma, varma, bitişme, visal

vuvuzela : zul. * vumvuza (duş almak); vuvu (aletin çıkardığı sesten ses yansımalı onomatopeik kelime) + zela (araç eki) * özellikle Güney Afrika’da futbol maçlarında ve toplu etkinliklerde kullanılan, yüksek ve sürekli ses çıkaran uzun plastik üflemeli çalgı

vücub : ara. * vacaba (gerekli olmak, lazım olmak, gerekmek, zorunlu hale gelmek, icab etmek, vacib olmak, haketmek; kabul etmek, yanıtlamak, cevap vermek), icab (lazım olma, gereklilik, zorunluluk, gereksinim, lüzum; uygun olma), vacib (yapılması veya yerine getirilmesi gerekli ve zorunlu olan, gerekli, zorunlu, icab eden, lüzumlu) * gerekli olma, gereklilik, zaruri olma, mecburi olma

vücud : ara. * vecede (bulmak, oluşturmak, var etmek, vücuda getirmek, var olmak), vacid (vücuda getiren, oluşturan, var eden), mevcud (bulunan, var olan, oluşmuş olan, vücuda gelmiş olan) * bulunma, olma, var olma; insan veya hayvanın baş, gövde ve uzuvlardan oluşan fiziksel bütünü, beden, gövde, ceset, cism, varlık

vücuh : ara. * vecehe (yönelmek, yüzünü çevirmek), vech (yüz, çehre, surat, sima; görünüş, yön, taraf, cihet, biçim, şekil) * yüzler, çehreler, suratlar, simalar, görünüşler, görünümler, yönler, taraflar, cihetler, biçimler, şekiller

vücut : ara. * vecede (bulmak, oluşturmak, var etmek, vücuda getirmek, var olmak), vacid (vücuda getiren, oluşturan, var eden), mevcud (bulunan, var olan, oluşmuş olan, vücuda gelmiş olan) * bulunma, olma, var olma; insan veya hayvanın baş, gövde ve uzuvlardan oluşan fiziksel bütünü, beden, gövde, ceset, cism, varlık

vücut dili : ara., tür. * vücud (bulunma, olma, var olma; insan veya hayvanın baş, gövde ve uzuvlardan oluşan fiziksel bütünü, beden, gövde, ceset, cism, varlık) (ara.) + dil (ağızda bulunan konuşma ve tat alma organı) + i (iyelik eki) (tür.) * kişinin duygu, düşünce ve tutumlarını beden hareketleri, yüz ifadeleri, duruşu ve diğer sözsüz davranışları aracılığıyla ifade etme biçimi, beden dili

vülgarize : lat. * vulgus (halk, kalabalık, sıradan insanlar) + aris (ile ilgili, -a ait) + izatus (dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); vulgarisé (fra.) * uzmanlık düzeyindeki özgün niteliğini kaybederek aşırı basitleştirilmiş, sıradanlaştırılmış veya halkın kolayca anlayabileceği bir biçime dönüştürülmüş (düşünce, bilgi veya anlatım)

vüsat : ara. * vasia (genişlemek, geniş olmak, içine almak), vasi (geniş) * genişlik

vüska : ara. * vasaka (bağlamak, sağlamlaştırmak, güven altına almak), misak (sağlam bağ, ahit, kesin sözleşme), vesika (bağ, bağlılık, vesika; güvence, delil, hukuken geçerli belge), vusuk (sağlamlık, dayanıklılık, sağlam inanma, güvenme, itimad etme) * sağlam, sıkı, dayanıklı

vüsuk : ara. * vasaka (bağlamak, sağlamlaştırmak, güven altına almak), misak (sağlam bağ, ahit, kesin sözleşme), vesika (bağ, bağlılık, vesika; güvence, delil, hukuken geçerli belge), vuska (sağlam, sıkı, dayanıklı) * sağlamlık, dayanıklılık, sağlam inanma, güvenme, itimad etme

vüşul : ara. * vaşala (azalmak, sızmak, damla damla akmak, su çekilmek, az bir su kalmak) * bir malın telef olması, değerini kaybetmesi veya hukuken elden çıkma riskinin bulunması, mal zayıflığı

vüzera : ara. * vezr, vizr (yük), vizare, vezara (yüklenmek, yük taşımak, sorumluluk almak, destek olmak), vezir (yardımcı, danışman; yük taşıyan; hükümdarın veya devlet başkanının yönetimdeki baş yardımcısı, yüksek dereceli devlet görevlisi) * yardımcılar, danışmanlar; yük taşıyanlar; hükümdarın veya devlet başkanının yönetimdeki baş yardımcılar, yüksek dereceli devlet görevlileri, vezirler

W : alm., lat. * wolf (kurt) + hraban (kuzgun) (alm.) + ium (element eki) (lat.) * atom numarası 74, sembolü W olan, periyodik tablonun 6. grubunda bulunan, en yüksek erime noktasına sahip metallerden biri olan, çok sert ve yoğun olan, ampul tellerinde, kesici takımlarda, ağır alaşımlarda ve yüksek sıcaklık uygulamalarında kullanılan geçiş metali element

w : lat. * w, W * Latin alfabesinin 23. harfi) 

wadjet : mıs. * uajet (yeşil, yeşil olan) * Eski Mısır mitolojisinde özellikle Aşağı Mısır’ın koruyucu tanrıçası olarak kabul edilen, çoğunlukla kobra biçiminde tasvir edilen ve firavunun koruyuculuğuyla ilişkilendirilen tanrıça

waffle : fle., hol. * wafel (bal peteği) * üzerine genellikle bal, çikolata, meyve veya krema eklenerek servis edilen, özel gözenekli bir kalıpta pişirilmiş, dışı çıtır içi yumuşak, hamur işi tabanlı popüler bir tatlı

wahlenbergia : isv., lat. * Wahlenberg (İsveçli botanikçi Göran Wahlenberg) (isv.) + ia (isim yapım eki) * Campanulaceae (çan çiçeğigiller) familyasından, küçük çiçekli ve dekoratif otsu bitki türü

wake adası : ing., tür. * wake (İngiliz din adamı ve Canterbury Başpiskoposu William Wake’in soyadından) (ing.) + ada (her tarafı su ile çevrili toprak parçası) + sı (iyelik eki) (tür.) * Büyük Okyanus’un kuzeybatı kesiminde, Mikronezya’da yer alan, kuzeyinde Japonya, batısında Kuzey Mariana Adaları, güneyinde Marshall Adaları ve doğusunda Hawaii bulunan ABD’ye bağlı bir mercan adası bölgesi

wallis ve futuna : ing., poli. * wallis (İngiliz denizci Samuel Wallis’in soyadından) (ing.) + ve (ile, birlikte, beraber) (ara.) + furuna (ekmek ağacı meyvesiyle ilgili/ekmek ağacı bulunan yer) (futu (ekmek ağacı meyvesi) + na (ile ilgili, -a ait; yer eki) ) * Güney Pasifik Okyanusu’nda, Polinezya’da yer alan, kuzeybatısında Tuvalu, batısında Fiji, güneybatısında Vanuatu, güneydoğusunda Tonga ve doğusunda Samoa bulunan Fransa’ya bağlı bir denizaşırı adalar topluluğu

WAN : ing. * wide (geniş) + area (alan, saha) + network (ağ, şebeke) * geniş coğrafi alanlara yayılmış bilgisayar ağları

watt : ing. * watt (İskoç mühendis James Watt'ın soyadından) * enerji transfer hızı birimi; bir saniyede bir joule miktarında iş üreten yani enerji tüketimi sağlayan güç (güç (P) birimi olan watt, voltaj (V) ve akım şiddetinin (I) çarpımıyla veya joule (iş, W) bölü zaman (t) olarak hesaplanır.)

WC : ing. * water (su) + closet (küçük oda, özel oda, hücre) * tuvalet veya tuvalet bulunan küçük oda, tuvalet, yüz numara

web : ing. * web (ağ, doku, örgü, örüntü) * ipliklerin veya liflerin birbirine örülmesiyle oluşan ağ biçimli yapı; özellikle örümceklerin av yakalamak için oluşturduğu ince ağ; internet üzerinde birbirine bağlı bilgi ve hizmetlerin oluşturduğu sistem

well done : ing. * wel (iyi, güzel) + done (yapılmış, tamamlanmış) * bir işin veya eylemin başarıyla ve iyi biçimde gerçekleştirildiğini belirtmek için kullanılan övgü ve takdir ifadesi; etin iyi pişmiş halini tanımlayan gastronomi terimi

wellbeing : ing. * wel (iyi, güzel) + being (olma, oluş) * fiziksel, zihinsel ve sosyal açıdan sağlıklı, dengeli ve iyi durumda olma hali; refah

wellington : ing. * wellington (İngiliz asker ve devlet adamı Arthur Wellesley, 1st Duke of Wellington’un soyadından) (ing.) * Yeni Zelanda’nın başkenti

wernicke ensefalopatisi : alm., gre. * wernicke (Alman nörolog Carl Wernicke’nin soyadından) (alm.) + encephalopathia (beyin hastalığı) (gre.) * tiamin eksikliğine bağlı, konfüzyon, ataksi ve oftalmopleji ile karakterize nörolojik sendrom

wernicke-korsakoff sendromu : alm., rus., gre. * wernicke (Alman nörolog Carl Wernicke’nin soyadından) (alm.) + korsakoff (Rus nöropsikiyatrist Sergei Korsakoff’un soyadından) (rus.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * özellikle tiamin (B1 vitamini) eksikliğiyle ilişkili olarak ortaya çıkan, Wernicke ensefalopatisi ile Korsakoff sendromunun aynı klinik süreç içinde görülebildiği ve belirgin bellek bozukluğu ile seyreden nörolojik durum

wet lease : ing., lat. * wet (ıslak) + laxare (gevşetmek, yumuşatmak, serbest bırakmak, salmak), lais (serbest bırakılmış, salınmış; kiralanmış mal, kira sözleşmesi) (lat.); lease (kira, kiralama) (ing.) * bir uçağın mürettebatı ile birlikte kiralanarak, kiraya veren kuruluşun işletme ruhsatı kapsamında işletildiği kira anlaşması

weywot : tong. * weywot (bilge olan, ilk insan; gökyüzü tanrısı, ilk atalar figürü) * Luiseno halkının mitolojisinde gökyüzü ve yaratılışla ilişkilendirilen bazı anlatılarda Nokul adlı yaratıcı varlığın oğlu olan tanrı; Neptün ötesi cüce gezegen adayı Quaoar'ın yörüngesinde dönen ve 2006 yılında keşfedilen bilinen tek doğal uydusu

wheatstone köprüsü : ing. * wheatstone (İngiliz fizikçi Sir Charles Wheatstone’un soyadından) (ing.) + köprü (kara yolu, su yolu veya vadiler gibi doğal veya yapay engellerin üzerinden geçmeyi sağlayan yapı) + sü (iyelik eki) (tür.) * dört dirençten oluşan bir elektrik devresinde, bilinmeyen bir direnci, bilinen dirençlerle karşılaştırarak ölçmeye yarayan ve denge durumunda ölçüm yapılmasını sağlayan elektriksel ölçüm devresi

wheeler-dewitt denklemi : ing. * wheeler (Amerikalı fizikçi John Archibald Wheeler’in soyadından) + dewitt (Amerikalı fizikçi Bryce DeWitt’in soyadından) (ing.) + denklem (eşitlik) + i (iyelik eki) (tür.) * genel görelilik ile kuantum mekaniğini birleştirmeye yönelik kuantum kütleçekim yaklaşımlarında evrenin kuantum durumunu tanımlamak için kullanılan temel denklem

wheeler-feynman soğurucu teorisi : ing. * wheeler (Amerikalı fizikçi John Archibald Wheeler’in soyadından) + feynman (Amerikalı fizikçi Richard Phillips Feynman’ın soyadından) (ing.) + soğrucu (gaz, sıvı veya enerjiyi emici, içine alıcı; fiziksel olarak bir şeyi absorbe edici) (soğ (uzaklaşmak, ayrılmak, kopmak, geri çekilmek) + ur (etken fiil eki) + ucu (araç eki) ) (tür.) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (theoros (gözlemci, seyirci, izleyici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * elektromanyetik etkileşimleri, yayılan elektromanyetik dalgaların hem ileri hem de zamanda geriye doğru yayılan çözümleri ve çevredeki madde tarafından soğurulması üzerinden açıklamaya çalışan kuram

wheezing : ing. * wheeze (hırıltılı solumak, hırıltı çıkarmak) + ing (isim yapım eki) * n nefes alıp verirken özellikle daralmış hava yollarından geçen havanın oluşturduğu ıslık benzeri, tiz ve hırıltılı solunum sesi, hırıltılı soluma, hırıltılı nefes alma

whey : alm. * hwaigg (peyniraltı suyu) (proto cermen); whey (ing.) * sütün pıhtılaştırılmasıyla peynir yapımı sırasında kazein ve yağın ayrılmasından sonra geriye kalan, su, laktoz, proteinler ve mineraller içeren sıvı, peyniraltı suyu

whirlpool : ing. * whirl (dönmek, girdap oluşturmak) + pool (su birikintisi, havuz) * suyun kendi çevresinde dönerek çukur biçimli bir akıntı oluşturduğu durum, girdap; karmaşa veya güçlü bir çekim merkezi (mecazi)

whitehead : ing. * white (beyaz, ak) + head (baş, tepe, ön) * yağ bezlerinin gözeneklerinde biriken sebum ve ölü deri hücrelerinin gözenek ağzını kapatmasıyla oluşan, yüzeyinde beyaz bir baş bulunan kapalı komedon

WHO : ing. * world (dünya) + health (sağlık) + organization (örgüt, kuruluş, kurum) * uluslararası halk sağlığını geliştirmek, sağlıkla ilgili küresel çalışmaları koordine etmek ve sağlık acil durumlarına karşı ülkeler arasındaki iş birliğini desteklemek amacıyla kurulmuş Birleşmiş Milletler kuruluşu, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)

wi-fi : ing., lat. * wireless (telsiz, kablosuz) (wire (tel, kablo) + less (-sız, yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (ing.) + fidelitas (güven, doğruluk, sadakat) (fides (sadakat, güven, doğruluk) + itas (isim yapım ve durum eki) ) (lat.); fidelity (ing.) * radyo dalgaları üzerinden kablosuz olarak veri iletimi yapabilen ve cihazların internet veya yerel ağlara bağlanmasını sağlayan iletişim teknolojisi

wilms tümörü : alm., lat. * wilms (Alman cerrah Max Wilms’in soyadından) (alm.) + tumor (şişme, şişiklik, şişkinlik, kabarıklık, yumru, kütle, külçe) (tumere (şişmek, kabarmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) + ü (iyelik eki) (tür.) * çoğunlukla çocuklarda böbrekte gelişen ve böbreğin embriyonik dokularından köken alan kötü huylu tümör

wilson hastalığı : ing. * wilson (İngiliz hekim Samuel Alexander Kinnier Wilson’ın soyadından) + hastalık (sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, bozukluk) + ı (iyelik eki) (tür.) * vücutta bakırın anormal biçimde birikmesine yol açan ve özellikle karaciğer, beyin, sinir sistemi ve gözleri etkileyebilen kalıtsal (genetik) bir metabolizma hastalığı

windhoek : alm. fle. * wind (rüzgar) (alm.) + hoek (köşe, bucak) (fle., afr.) * Namibya’nın başkenti

wireless : ing. * wire (tel, kablo) + less (-sız, yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * kablosuz; iki veya daha fazla nokta arasında kablolu iletken olmadan, elektromanyetik dalgalarla veri aktarımı

wirsung kanalı : alm., lat. * wirsung (Alman anatomist Johann Georg Wirsung’un soyadından) (alm.) + canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) (canna (kamış, su yolu) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) * pankreasın salgısını onikiparmak bağırsağına taşıyan ve ana pankreas kanalı olarak da adlandırılan anatomik kanal

wisteria : ing., lat. * Wister (Amerikalı botanikçi Caspar Wistar’ın soyadından) (ing.) + ia (isim yapım eki) * Fabaceae (baklagiller) familyasından, sarmaşık formunda ve mor-sarı çiçek açan süs bitkisi türü, mor salkım

wolff kanalı : alm., lat. * wolff (Alman fizyolog ve anatomist Caspar Friedrich Wolff’un soyadından) (alm.) + canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) (canna (kamış, su yolu) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) * embriyonik gelişim sırasında hem erkek hem dişi bireylerde bulunan ve erkek embriyoda erkek iç üreme sisteminin bazı yapılarına, dişi embriyoda ise büyük ölçüde gerileyen mezonefrik kanal; anne karnındaki embriyo gelişim döneminde erkek üreme organlarının oluşmasını sağlayan çift kanallı embriyonik bir yapı

wolframium : alm., lat. * wolf (kurt) + hraban (kuzgun) (alm.) + ium (element eki) (lat.) * atom numarası 74, sembolü W olan, periyodik tablonun 6. grubunda bulunan, en yüksek erime noktasına sahip metallerden biri olan, çok sert ve yoğun olan, ampul tellerinde, kesici takımlarda, ağır alaşımlarda ve yüksek sıcaklık uygulamalarında kullanılan geçiş metali element

wolf-rayet : fra. * wolf (Fransız astronom Charles Joseph Étienne Wolf’un soyadından) + rayet (Fransız astronom Georges-Antoine-Pons Rayet’in soyadından) (fra.) * yüzey sıcaklıkları çok yüksek, güçlü yıldız rüzgarlarıyla dış katmanlarını hızla kaybederek uzaya savuran ve tayflarında geniş emisyon çizgileri görülen, büyük kütleli yıldızların oluşturduğu yıldız sınıfı

wood ışığı : ing. * wood (Amerikalı fizikçi Robert Williams Wood’un soyadından) (ing.) + ışık (parıltı, aydınlık, belirti) (yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme) + k (gibi olma) ) + ı (iyelik eki) (tür.) * morötesi ışınımın uzun dalga boylu bölgesini kullanarak bazı maddelerin floresansını görünür hale getiren ve dermatolojik incelemelerde ciltteki bazı değişikliklerin belirginleştirilmesine yardımcı olan özel ışık kaynağı

word salad : ing. * word (kelime, sözcük) + salad (salata) * bir konuşma veya yazıda sözcüklerin dilbilgisel ya da anlamsal bir bütünlük oluşturmadan rastgele, karmaşık veya anlamsız biçimde birbirine yığılması durumu, laf salatası

work up : ing. * work (iş, çalışma, amel; çalışmak, işlemek) + up (yukarı, üst, üstüne, üzeri) * bir modeli, sistemi veya veri kümesini sıfırdan geliştirmek, hazırlamak veya detaylandırmak; bir şeyi aşamalı olarak geliştirmek, artırmak veya belirli bir düzeye getirmek; bir duygu, heyecan ya da fiziksel etkinliğin giderek yoğunlaşmasını sağlamak

workshop : ing. * workshop (atölye) (work (iş, çalışma, amel; çalışmak, işlemek) + scoppa (ahır, kulübe), shop (dükkan) ) * zanaat veya üretim işlerinin yapıldığı mekan, atölye; belirli bir konuda uygulamalı çalışma ve eğitim amacıyla düzenlenen toplantı veya etkinlik

workstation : ing. * work (iş, çalışma, amel; çalışmak, işlemek) + station (durak, istasyon) * belirli bir işi, özellikle bilgisayar destekli mesleki veya teknik çalışmaları yürütmek için düzenlenmiş çalışma yeri veya bilgisayar sistemi

worldline : ing. * world (dünya) + line (çizgi, hat) * fizik ve görelilikte bir parçacığın uzay-zamanda izlediği süreklilik gösteren yol veya çizgi

wu deneyi : çin. * wu (Çin asıllı Amerikalı fizikçi Chien-Shiung Wu’nun soyadından) (çin.) + deney (deneme, tecrübe) + i (iyelik eki) (tür.) * Çin asıllı Amerikalı fizikçi Chien-Shiung Wu tarafından gerçekleştirilen, zayıf nükleer etkileşimlerde parite korunumu ilkesinin geçerli olmadığını gösteren deney

WWW : ing * world (dünya) + wide (genel) + web (ağ) * internet üzerinde birbirine bağlantılı web sayfalarından oluşan bilgi sistemi

x : lat. * x, X * Latin alfabesinin 24. harfi (kökeninde Fenike alfabesindeki “samekh” işaretine dayanan, Yunancada “khi” (Χ) harfine ve oradan Latin X harfine geçen harf; Türkçe’de “ks” sesi ile telaffuz edilir.)

xanthium : gre., lat. * xanthos (sarı) (gre.) + ium (isim yapım eki) (lat.) * Xanthium, Asteraceae (papatyagiller) familyasından, dikenli meyveleri ve sarımsı çiçekleri olan otsu bitki türü

xanthoceras : gre., lat. * xanthos (sarı) (gre.) + ceras (kiraz) (lat.) * Sapindaceae (sabuniyegiller, akçaağaçgiller, sabun ağacıgiller) familyasından, sarımsı çiçek açan ve meyveleri kiraz benzeri odunsu bitki türü

xantusiidae : ing. * xantus (Macar asıllı Amerikalı doğa bilimci ve kaşif John Xantus de Vesey’in soyadından) (ing.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Kuzey ve Orta Amerika’da yaşayan, gece etkinliği gösteren küçük kertenkeleleri kapsayan sürüngenler familyası

Xe : gre. * xenon (xenos (yabancı, garip) + on (soy gaz adı eki) ) * atom numarası 54 olan, periyodik tablonun 18. grubunda bulunan, renksiz, ağır ve kimyasal olarak kararlı bir soy gaz olan, yüksek yoğunluklu lambalarda, iyon iticilerinde, lazerlerde ve tıbbi uygulamalarda kullanılan element

Xe : lat. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) * periyodik tablonun soygazlar grubunda bulunan, atom numarası 54, sembolü Xe olan renksiz, kokusuz ve inert (pasif) bir asal gaz elementi

xenarthra : gre. * xenos (yabancı) + arthron (eklem) * eklem yapıları alışılmadık olan memelileri (tembel hayvanlar, karıncayiyenler ve armadillolar) kapsayan üst takım

xenopeltidae : gre. * xenos (yabancı) (gre.) + pelte (küçük kalkan) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Güneydoğu Asya’da yaşayan gökkuşağı yılanlarını (Xenopeltis) kapsayan yılan familyası

xenopus : gre. * xenos (yabancı) (gre.) + pous, podos (ayak) (lat.) * Pipidae (pençeli kurbağagiller) familyasındaki pençesiz su kurbağalarını kapsayan cins

xerophyllum : gre., lat. * xeros (kuru) + phyllon (yaprak) (gre.), phyllum (lat.) * Xerophyllum, Melanthiaceae (melanthigiller) familyasından, kuru topraklara uyumlu, uzun ve ince yapraklı otsu bitki türü

x-ışını : lat. * X (Latin alfabesinin 24. harfi) + radius (çizgi, çubuk; yarı çap; dar ve doğrusal biçimde yayılan ışık demeti; bir kaynaktan çıkan ve belirli bir doğrultuda ilerleyen ışık dalgası veya ışık parçası, ışın, ışık hüzmesi) (lat.); ray (ing.) * maddeden geçebilme özelliği sayesinde özellikle tıpta görüntüleme ve çeşitli bilimsel incelemelerde kullanılan ve “X” sembolü ışının niteliği başlangıçta bilinmediği için Alman fizikçi Wilhelm Conrad Röntgen tarafından “bilinmeyen” kelimesini simgeleyecek “X” işaretiyle ifade edilen yüksek enerjili elektromanyetik ışınım türü

xiangliu : çin. * xiang (birbirine, karşılıklı) + liu (söğüt) * Çin mitolojisinde insan başlı dokuz yılan gövdesiyle tasvir edilen, zehirli kanı toprağı çoraklaştıran ve Büyük Tufan anlatılarında Gonggong ile ilişkilendirilen dokuz başlı yılan canavarı

ximelagatran : lat. * xi (farmasötik ön ek) + mela (farmasötik ön ek) + gatran (trombin inhibitörü belirteci) * kan pıhtılaşmasını önlemek (antikoagülan) amacıyla geliştirilmiş ancak karaciğer üzerindeki yan etkileri nedeniyle daha sonra piyasadan çekilmiş olan, oral (ağızdan) alınabilen direkt trombin inhibitörü sentetik antikoagülan ilacın etken maddesi (C24H35N5O5)

xiphias gladius : gre., lat. * xiphias (kılıç balığı) (xiphos (kılıç) (gre.) + gladius (kılıç) (lat.) * uzun, kılıca benzeyen üst çenesi ve hızlı yüzme yeteneğiyle tanınan, Xiphiidae (kılıçbalığıgiller) familyasındaki kılıç balığı

xiphiidae : gre., lat. * xiphias (kılıç balığı) (xiphos (kılıç) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * uzun, kılıca benzeyen üst çenesiyle tanınan Xiphias cinsindeki kılıç balığını (Xiphias gladius) kapsayan tek türün yer aldığı balık familyası

xlinked : ing. * X (X kromozomu) + linked (bağlı, bağlanmış) (link (bağ; bağlamak) + ed (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * bir genin veya kalıtsal özelliğin X kromozomu üzerinde bulunan bir gene bağlı olarak aktarılmasını ifade eden genetik terim

XML : ing. * extensible (genişletilebilir) + markup (işaretleme) + language (dil) * yapılandırılmış veriyi taşımak ve tanımlamak için kullanılan, verilerin yapısını kullanıcı tanımlı etiketlerle açıklayan genişletilebilir işaretleme dili

x-ray : lat. * X (Latin alfabesinin 24. harfi) + radius (çizgi, çubuk; yarı çap; dar ve doğrusal biçimde yayılan ışık demeti; bir kaynaktan çıkan ve belirli bir doğrultuda ilerleyen ışık dalgası veya ışık parçası, ışın, ışık hüzmesi) (lat.); ray (ing.) * maddeden geçebilme özelliği sayesinde özellikle tıpta görüntüleme ve çeşitli bilimsel incelemelerde kullanılan ve “X” sembolü ışının niteliği başlangıçta bilinmediği için Alman fizikçi Wilhelm Conrad Röntgen tarafından “bilinmeyen” kelimesini simgeleyecek “X” işaretiyle ifade edilen yüksek enerjili elektromanyetik ışınım türü

XTE : ing. * X-ray (X ışını) + Timing ( Zamanlama) + Explorer (Kaşif) * 1995–2012 yılları arasında X-ışını kaynaklarının zaman değişimlerini ve tayfsal özelliklerini incelemek üzere NASA tarafından işletilen Rossi X-ray Timing Explorer adlı uzay gözlemevinin kısaltması

XVII : lat. * X (10) + V (5) + I (1) + I (1) * 17

XVIII : lat. * X (10) + V (5) + I (1) + I (1) + I (1) * 18

xylophagidae : gre., lat. * xylo (ağaç, odun, ahşap) + phagein (yemek, yutmak, tüketmek) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * odun yiyerek beslenen ve özellikle denizlerde batmış veya su altında kalmış odunları delerek yaşayan Xylophaga cinsindeki deniz yumuşakçalarını kapsayan familya, odunyiyengiller

xylophilus : gre., lat. * xylo (ağaç, odun, ahşap) + philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici) * odunla ilişkili yaşayan veya odunu tercih eden, odunsever (organizma)

xylophone : gre. * xylophone (xylo (ağaç, odun, ahşap) + phone (ses) * farklı uzunlukta tahta plaketlerden oluşan vurmalı çalgı, ksilofon

xylosma : gre. * xylon, xylos (tahta, odun) + osma (kokulu) * Xylosma, Salicaceae (şalgamgiller) familyasından, aromatik yapraklı ve çalı formunda tropikal bitki türü

Y : isk., lat. * yttrium (Ytterby (İsveç'te nadir toprak elementlerinin keşfiyle bilinen yerleşim yeri) (isk.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 39 olan, periyodik tablonun 3. grubunda bulunan, gümüş beyazı renkli olan, LED fosforlarında, lazer kristallerinde, seramiklerde, süperiletken malzemelerde ve alaşımlarda kullanılan geçiş metali element

y : tür. * y, Y * Türkçe alfabenin 28. harfi (V’den sonra, Z’den önce)

ya : ara. * ya (ي) * Arapça alfabenin onuncu harfi

ya : ara. * ya (ey) * “hey”, “ey” kelimelerine karşılık gelen nida/ünlem kelimesi

ya : tür. * ya (veya, yahut) * iki veya daha fazla seçenekten birini belirtmek için kullanılan bağlaç

ya da : tür. * ya (veya, yahut) + da (dahi eki, ayrıca) * iki veya daha fazla seçenekten birinin tercih edilebileceğini belirtmek için kullanılan bağlaç

ya leyte : ara. * ya (ey, hey) + leyte (keşke, ne olurdu) * ey keşke, ey ne olurdu

yaba : tür. * yaba (harman çatalı) * harman savurmak, kuru ot veya samanları taşımak ve toplamak için kullanılan, çatal biçiminde tahtadan yapılmış geleneksel bir tarım aleti

yaban : far. * viyapan (ıssız yer, sahra, çöl) * insan eli değmemiş doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil olmayan (japan (Japon) (ing, fra., alm.) )

yaban arısı : far., tür. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil olmayan) (far.) + arı, ari (saf, temiz, pak; temizlemek, saflaştırmak; zar kanatlılar (himenoptera) takımına ait Apoidea familyasını oluşturan böcek türü) + sı (iyelik eki) (tür.) * bal arısından farklı olarak çoğunlukla koloni halinde yaşamayan ve iğnesi bulunan çeşitli arı türlerini kapsayan genel ad

yaban domuzu : far., tür. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil olmayan) (far.) + tom, dom, ton (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı; şişmek, kabarmak) + uz (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) * evcil domuzun atası sayılan, ormanlık ve çalılık alanlarda yaşayan, iri gövdeli, kalın kıllı ve erkeklerinde belirgin köpek dişleri bulunan Sus scrofa türünün genel adı

yaban gülü : far. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil olmayan) + gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) (far.) + ü (iyeik eki) (tür.) * doğada kendiliğinden yetişen, genellikle Rosa cinsine bağlı dikenli çalıların ve bunların çiçeklerinin genel adı

yaban kazı : far., tür. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil olmayan) (far.) + kaz (kuğu ve ördeğe benzeyen, geniş gagalı, kısa bacaklı, suyu ve karayı seven, evcilleştirilebilen iri yapılı kümes kuşu (onomatopeik kelime) ) (tür.) * wild goose; oie sauvage, oie cendrée, anser la; Wildgans

yaban mersini : far., ara., lat. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil olmayan) (far.) + mersa (liman, gemilerin demir atıp barındığı yer) + in (yer ve isim eki) (ara.), myrtia, myrsinos (gre.); myrtus communis (lat.) * ericaceae (ayıdikenigiller) familyasına ait olan, çalı veya küçük çalı biçiminde yetişen, küçük, yuvarlak, genellikle mavi veya mor renkli ve yenilebilir meyveler veren çeşitli Vaccinium türlerinin genel adı, vaccinium myrtillus

yaban ördeği : far., tür. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil olmayan) (far.) + ötrek (su kuşu, kazgillerden bir tür, ördek) (öt (ses çıkartak, ötmek) + rek (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (tür.) * evcil ördeklerden farklı olarak doğada yaşayan ve özellikle Anatidae familyasındaki yabani ördek türleri

yabancı : far., tür. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil olmayan) (far.) + cı (ile ilgili, yapan, eden eki) (tür.) * başka bir ülkeye, millete veya topluluğa ait olan, bir kimse, topluluk veya şeyle ilişkisi bulunmayan veya tanınmayan kimse

yabanıl : far., tür. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil olmayan) (far.) + ıl (ile ilgili, -a ait) (tür.) * evcilleştirilmemiş, insan etkisinden uzak doğal ortamda yaşayan veya yetişen, doğal ve işlenmemiş özellikler taşıyan

yabani : far., tür. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil olmayan) (far.) + i (ile ilgili, -a ait) (tür.) * evcilleştirilmemiş, insan etkisinden uzak doğal ortamda yaşayan veya yetişen, doğal ve işlenmemiş özellikler taşıyan

yabgu : tür. * yabğu (hükümdarın yardımcısı, ikinci hükümdar) * Eski Türk devletlerinde, kağandan sonra gelen ve genellikle devletin batı kanadını yöneten yüksek dereceli hükümdar veya devlet görevlisi

yabis : ara. * yabisa (kurumak, nemini yitirmek) * susuz, sudan yoksun, ıslak olmayan, nemsiz, kuru, az yağış alan

yad : far. * yad (hatırlama, anma, akla getirme; hatıra, anı) * bir kimseyi veya bir şeyi hatırlama, anma, hatıra getirme, akla getirme

yad etmek : far., tür. * yad (hatırlama, anma, akla getirme; hatıra, anı) (far.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir kimseyi veya bir şeyi hatırlamak, anmak, sözünü etmek, hakkında konuşmak, ondan bahsetmek

yadımlamak : tür. * yadım (yıkım, katabolizma) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * canlı protoplazmayı yapan büyük ve karmaşık yapılı moleküllerin enerji çıkararak yanmasını ve daha küçük parçalara ayrılmasını sağlayan biyolojik yıkım sürecini gerçekleştirmek

yadırgamak : tür. * yadır (yabancı görmek, garipsemek, tuhaf karşılamak, benimseyememek) (yad (yabancı, başka) + ır (geniş zaman fiil eki) ) + ga (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * alışılmadık veya yabancı gelen bir şeyi garip karşılamak, benimsemekte güçlük çekmek veya ona alışamamak

yadigar : far. * yad (hatırlama, anma, akla getirme; hatıra, anı) + kar, gar (-cı, yapan, eden eki) * bir kimseyi veya bir olayı hatırlatan, ondan kalan ve hatıra değeri taşıyan şey veya kimse

yadsımak : tür. * yad (yabancı, başka) + sı (benzemek, saymak, kabul etmek anlamı veren fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi veya bir kimseyi kabul etmemek, benimsememek veya varlığını ve gerçekliğini inkar etmek

yafa : sam. * yafo, yaffa, yapu (güzel, güzellik) * Doğu Akdeniz kıyısında yer alan, Kudüs'ün tarihi limanı olarak bilinen tarihi ve antik bir liman şehri

yafe : far. * yafe (herze, hezeyan) * saçma sapan, boş ve manasız söz

yafes : ibr. * yafet, yafes (genişleyen, genişletilmiş) * Tevrat ve İslami gelenekte Nuh’un üç oğlundan biri olarak kabul edilen ve geleneksel soy anlatılarında çeşitli kuzey kavimlerinin atası sayılan kişi

yafta : far. * yaftan (bulmak, elde etmek, edinmek) * bir malın, eşyanın veya ürünün üzerine adını, fiyatını, niteliğini ya da başka bir bilgisini belirtmek amacıyla yapıştırılan veya iliştirilen küçük kağıt ya da etiket

yafur : ara. * yağfur, ya’fur (geyik, genç geyik; ceylan yavrusu veya tüyleri toprak renginde olan ceylan) * geyik, genç geyik; ceylan yavrusu veya tüyleri toprak renginde olan ceylan

yağ : tür. * yayı (çalkalamak, sallamak) * bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla kullanılan madde; insan vücudunda enerji depolayan, ısı yalıtımı sağlayan, iç organları mekanik etkilere karşı koruyan ve başlıca yağ dokusunda bulunan lipidlerin genel adı; ham petrolün rafine edilmesiyle elde edilen, motor ve makine parçaları arasındaki sürtünmeyi ve aşınmayı azaltmak, hareketli parçaları yağlamak ve çalışma sırasında oluşan ısıyı uzaklaştırmak amacıyla kullanılan mineral esaslı akışkan madde

yağ bezesi : tür. * yayı (çalkalamak, sallamak), yağ (insan vücudunda enerji depolayan, ısı yalıtımı sağlayan, iç organları mekanik etkilere karşı koruyan ve başlıca yağ dokusunda bulunan lipidlerin genel adı) + beze, bazz (yara izi, ciltte kabarcık, ur; yumru, topak; doku veya hücre kümesi, dokusal yumru) * cilt altında yağ dokusundan oluşan, çoğunlukla iyi huylu (benign) ve yavaş büyüyen kitle

yağ çubuğu : tür., far. * yağ (ham petrolün rafine edilmesiyle elde edilen, motor ve makine parçaları arasındaki sürtünmeyi ve aşınmayı azaltmak, hareketli parçaları yağlamak ve çalışma sırasında oluşan ısıyı uzaklaştırmak amacıyla kullanılan mineral esaslı akışkan madde) + çubuk (ince, uzun, yuvarlak ve sert nesne, sopa, değnek, çomak, dal) (çöp, çub (çöp, dal parçası) (far.) + uk (ile ilgili, gibi, -a ait) (tür.) ) + u (iyelik eki) * motor veya başka bir makinedeki yağ seviyesini ölçmek için yağ haznesine daldırılan, üzerinde seviye işaretleri bulunan ince ve uzun çubuk biçimli ölçüm aracı.

yağ doku : tür. * yağ (insan vücudunda enerji depolayan, ısı yalıtımı sağlayan, iç organları mekanik etkilere karşı koruyan ve başlıca yağ dokusunda bulunan lipidlerin genel adı) + doku (ağ yapı, organizmaların ve organların yapı öğelerinden olan benzer gözeler bütünü) (dok, tok (dövmek, vurmak, değmek, bıçak çalmak, taşa yazı yazmak, yazmak) + u (isim yapım eki) ) * yağ hücrelerinin, yani adipositlerin, bir araya gelmesiyle oluşan ve enerji depolama, ısı yalıtımı, mekanik koruma ve hormon üretimi gibi işlevler üstlenen bağ dokusu türü

yağ hücresi : tür., ara. * yağ (insan vücudunda enerji depolayan, ısı yalıtımı sağlayan, iç organları mekanik etkilere karşı koruyan ve başlıca yağ dokusunda bulunan lipidlerin genel adı) (tür.) + hucra (oda, odacık, göze, hücre) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * yağ depolayan, enerji metabolizmasında görev alan ve yağ dokusunun temel hücresel birimini oluşturan adiposit

yağ segmanı : tür., lat. * yağ (ham petrolün rafine edilmesiyle elde edilen, motor ve makine parçaları arasındaki sürtünmeyi ve aşınmayı azaltmak, hareketli parçaları yağlamak ve çalışma sırasında oluşan ısıyı uzaklaştırmak amacıyla kullanılan mineral esaslı akışkan madde) (tür.) + segmentum (secare (kesmek, ayırmak, bölmek) + mentum (isim yapım eki) ) (lat.) + ı (iyelik eki) (tür.) * piston ile silindir duvarı arasındaki boşluktan motor yağının yanma odasına geçmesini sınırlayan, silindir duvarındaki fazla yağı sıyırarak yağ karterine geri gönderen ve piston ile silindir arasındaki sızdırmazlığa katkıda bulunan halka biçimli motor parçası

yağ şalgamı : tür. * yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla kullanılan madde) + şalgam (turp benzeri kök sebze) + ı (iyelik eki) * çiçekli bitkiler, haçlı çiçekliler ve turpgiller ailesinden olan, Brassica napus türünün yağ elde etmek amacıyla yetiştirilen, tohumlarından kolza yağı çıkarılan çeşidi (Brassica rapa ssp. oleifera)

yağ tulumu : tür. * yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla kullanılan madde) + tulum (alt ve üst kısmı birleşik olan, kollu veya askılı tek parça kıyafet; genellikle keçi veya oğlak derisinin bütün olarak çıkarılmasıyla hazırlanan deri kap) (tul (şişmek, kabarmak) + um (isim yapım eki) ) + u (iyelik eki) * yağ, tereyağı veya başka yağlı maddeleri saklamak ya da taşımak için kullanılan deri veya benzeri malzemeden yapılmış kap

yağcı : tür. * yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla kullanılan madde; insan vücudunda enerji depolayan, ısı yalıtımı sağlayan, iç organları mekanik etkilere karşı koruyan ve başlıca yağ dokusunda bulunan lipidlerin genel adı; ham petrolün rafine edilmesiyle elde edilen, motor ve makine parçaları arasındaki sürtünmeyi ve aşınmayı azaltmak, hareketli parçaları yağlamak ve çalışma sırasında oluşan ısıyı uzaklaştırmak amacıyla kullanılan mineral esaslı akışkan madde) + cı (yapan, eden eki) * yağ satan, üreten veya yağlama işi yapan kimse; çıkar sağlamak amacıyla bir kimseyi aşırı derecede öven, ona yaranmaya çalışan ve dalkavukluk eden kimse

yağdanlık : tür. * yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla kullanılan madde; insan vücudunda enerji depolayan, ısı yalıtımı sağlayan, iç organları mekanik etkilere karşı koruyan ve başlıca yağ dokusunda bulunan lipidlerin genel adı; ham petrolün rafine edilmesiyle elde edilen, motor ve makine parçaları arasındaki sürtünmeyi ve aşınmayı azaltmak, hareketli parçaları yağlamak ve çalışma sırasında oluşan ısıyı uzaklaştırmak amacıyla kullanılan mineral esaslı akışkan madde) + dan (kaynak, köken eki) + lık (isim yapım ve araç eki) * yağ koymaya, saklamaya veya kullanıma sunmaya yarayan kap, özellikle sofrada yağ bulundurmak için kullanılan kap

yağfirullah : ara. * yağfir (affeder, bağışlar) + Allah (el (ön ek, artikel) + ilah (tanrı, tapılan, yönelinen, yüce varlık) ) * Allah bağışlasın, Allah affetsin; Allah affeder

yağış : tür. * yağ (yukarıdan akmak, gökten dökülmek, aşağıya akmak) + ış (isim yapım eki) * atmosferdeki su buharının yoğunlaşması sonucunda su ve buz parçacıklarının yağmur, kar, dolu veya benzeri biçimlerde yeryüzüne düşmesi durumu

yağız : tür. * yağız (kara, koyu tenli, esmer, toprak rengi) * koyu esmer veya kara renkli olan, özellikle atın ya da kişinin görünüşünü niteleyen sıfat

yağlı boya : tür. * yağ (kuruyan bitkisel yağ, keten yağı) + lı (ile, birlikte, beraber) + boduğ, boya (yakı, kına, renkli madde) * pigmentlerin özellikle keten yağı gibi kuruyan bir yağ içinde dağıtılmasıyla elde edilen ve yağın kuruyarak pigmentleri yüzeye bağladığı boya türü

yağlı güreş : tür. * yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla kullanılan madde) + lı (ile, beraber, birlikte, sahibi) + güreş (boğuşma, fiziki mücadele etme) * alt kısımlarına kispet giyen güreşçilerin, çıplak olan üst vücutlarına yağ sürerek birbirleriyle karşılaştıkları, özellikle Türkiye'de geleneksel olarak açık havada ve çim üzerinde yapılan güreş türü

yağlı harç : tür., ara. * yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla kullanılan madde) + lı (ile, beraber, birlikte, sahibi) (tür.) + haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak, sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), harc (çıkma, gider, ödeme, harcanan para, masraf, resmi işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi; yapı işlerinde taş, tuğla veya benzeri malzemeleri birbirine bağlamak ya da yüzeyleri kaplamak için kullanılan kum, çimento, kireç ve su gibi maddelerin karışımı, karışım, yapı malzemesi) (ara.) * bağlayıcı olarak çimento veya kireç yerine ya da bunlarla birlikte yağ esaslı bir madde içeren, yapı yüzeylerini kaplama, sıvama veya koruma amacıyla kullanılan harç türü

yağlı kağıt : tür., far. * yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla kullanılan madde) + lı (ile, beraber, birlikte, sahibi) (tür.) + kağad (yazı yazılan ince levha, yazı yazmaya yarayan, ağaçtan, deriden, taştan veya metalden yapılan ince, düz malzeme) (far.) * yüzeyine yağ veya yağa dayanıklı bir madde emdirilerek ya da kaplanarak su ve yağın geçişini büyük ölçüde engelleyen, özellikle yiyecekleri sarmak, pişirme sırasında yüzeye yapışmasını önlemek amacıyla ve çeşitli ambalajlama işlerinde kullanılan kağıt türü

yağlı kara : tür. * yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla kullanılan madde) + lı (ile, beraber, birlikte, sahibi) + kara (siyah, koyu renkli, karanlık) * mutfakta kuzunun sırt bölgesinden elde edilen özel bir et kesimi; is ve yağ karışımından oluşan tencere dibi kiri durumu

yağma : tür. * yağma (talan etmek, zorla almak, gasp etmek) * bir yerin veya topluluğun mal ve değerli eşyalarının zor kullanılarak, saldırı veya kargaşa sırasında topluca alınması, talan

yağmak : tür. * yağ (yukarıdan akmak, gökten dökülmek, aşağıya akmak) + mak (fiil mastar eki) * atmosferdeki su buharının yoğunlaşması sonucunda su ve buz parçacıkları yağmur, kar, dolu veya benzeri biçimlerde yeryüzüne düşmek

yağmalamak : tür. * yağma (talan etmek, zorla almak, gasp etmek) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * (mastar eki) (Tür.)

yağmur : tür. * yağ (yukarıdan akmak, gökten dökülmek, aşağıya akmak) + mur (isim yapım eki) * atmosferdeki su buharının yoğunlaşmasıyla oluşan ve yeryüzüne sıvı su damlacıkları biçiminde düşen yağış

yağmur kuşu : tür. * yağ (yukarıdan akmak, gökten dökülmek, aşağıya akmak) + mur (isim yapım eki) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) + u (iyelik eki) * Charadriidae (yağmurkuşugiller) familyasından, bataklıklar ve su kenarlarında yaşayan, kısa boyunlu, kabarık ve kısa gagalı küçük bir göçmen kuş türü

yağmurluk : tür. * yağ (yukarıdan akmak, gökten dökülmek, aşağıya akmak) + mur (isim yapım eki) + luk (araç eki) * yağmurdan korunmak amacıyla giyilen, su geçirmeyen veya su geçirmeye dayanıklı kumaştan yapılan üst giysisi

yahey : tür. * ya (ey, hey, seslenme nidası) + hey (seslenme nidası) * sevinç ve coşma anlatan bir ünlem kelimesi

yahmum : ara. * hamma (siyahlık, koyu renk) * kapkara, çok siyah

yahni : far. * yahni (et yemeği, haşlanmış et) * etin soğan, sebze veya çeşitli baharatlarla birlikte su içinde pişirilmesiyle hazırlanan sulu yemek, et yemeği, haşlanmış et

yahpare : far. * yah (buz) + pare (parça, kısım, bölüm, dilim) * buz parçası

yahşi : tür. * yakşı (yakış (güzel olmak, uymak) + ı (gibi olan) ) * pek güzel, çok güzel, iyi, güzel, yakışıklı, uyumlu

yahu : ara. * ya (ey, hey) + hu, huve (o) * şaşkınlık, sitem, kızgınlık, çağrı veya yakınma gibi duyguları belirtmek için kullanılan ünlem

yahudi : ibr. * hudah (övmek, şükretmek, minnettarlığını bildirmek, şükran duymak), yudah, yahuda, yehudah (öven, şükreden); ioudas (gre.); iudas, judas (lat.) * ismini, sonradan İsrail ismini alan Yakub peygamberin oğlu Yehud’un isminden alan etno dini bir millet; İsrailoğulları ifadesinin bir yansıması (kelimenin anlamına Tevrat'ın Tekvin suresinin 29-35 kodlu ayetinde işaret edilir.)

yahut : far. * yahod (ya (ya, veya, seçenek bildiren bağlaç) + hod (kendi, kendisi) ) * iki veya daha fazla seçenekten birinin tercih edilebileceğini belirtmek için kullanılan bağlaç, veya, ya da

yahya : ara. * hayat (doğumdan ölüme değin geçen süre, ömür, yaşam, dirim, canlılık, dirilik) (hayy (yaşamak, hayatta olmak, canlı olmak, diri olmak, gerçek olmak) + at (isim yapım eki) ) * yaşayacak, hayatta olacak; Kur’an’da adı geçen peygamberlerden biri ve Zekeriya’nın oğlu olarak anılan ve İncil’de Hz. İsa’yı vaftiz ettiği yazılı olan kişi

yak : tib. * gyag (sığır türü) * Himalaya ve Tibet Platosu çevresinde yaşayan, uzun ve yoğun kıllı, hörgüçlü ve soğuğa dayanıklı Bos grunniens türündeki büyükbaş hayvan

yaka : tür. * yak (yanaşmak, yanına gelmek) + a (isim yapım eki) * yan, kıyı, sınır, kenar, taraf; giysinin boyun çevresini saran veya boyun kısmını oluşturan bölümü, bir giysinin boyun çevresindeki kenarı

yakacak : tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa maruz bırakmak) + acak (isim yapım ve araç eki; üçüncü tekil şahıs gelecek zaman fiil eki) * ısınmak, pişirmek veya enerji elde etmek amacıyla yakılan odun, kömür, doğal gaz, petrol ve benzeri maddelerin genel adı, yakıt

yakakent : tür. * yaka (yan, kıyı, sınır, kenar, taraf; giysinin boyun çevresini saran veya boyun kısmını oluşturan bölümü, bir giysinin boyun çevresindeki kenarı) + kent (il, şehir, köy ve kasabadan büyük yerleşim yeri) * Samsun’un bir ilçesi

yakalamak : tür. * yaka (tutmak, ele geçirmek, kapmak, kavramak) + la (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kaçan, hareket eden veya ulaşılması güç olan bir kimseyi ya da şeyi ele geçirmek, tutmak veya bulunduğu yere erişmek; tutmak, ele geçirmek, kapmak, kavramak

yakalı kamçılılar : tür. * yaka (yan, kıyı, sınır, kenar, taraf; giysinin boyun çevresini saran veya boyun kısmını oluşturan bölümü, bir giysinin boyun çevresindeki kenarı) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + kamçı (kırbaç) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + lar (çoğul eki) * hücrelerinin çevresinde kamçı tabanını kuşatan huni biçimli bir sitoplazma yakası bulunan ve tek hücreli ya da koloni hâlinde yaşayan, Choanoflagellata grubunu oluşturan ökaryot mikroorganizmalar

yakamoz : gre. * diakaios, diakaiein (içinden yanmak, içinden parıldamak), diakamos (içinden yanma, içinden parıldama) (dia (arasından, içinden, boyunca; sayesinde, vasıtasıyla, yoluyla, aracılığıyla; yüzünden, baştan başa; iki, ikiye ayrım, ikiye bölünme) + kaios, kaiein (yanmak) + mos (isim yapım eki) ) * uyarıldığında ışık saçan tek hücreli bir deniz canlısı; geceleri denizde, balıkların veya sandal küreklerinin kımıldanışıyla su içinde oluşan ışıltı

yakarca : tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa maruz bırakmak) + ar (geniş zaman fiil eki) + ca (isim yapım ve benzerlik eki) * insanı ısırdığında yakıcı ve kaşıntılı bir duygu oluşturan, özellikle Phlebotomus cinsindeki küçük kan emici sineklerin genel adı

yakarış : tür. * yak (yalvarmak, dua etmek, çaresizce dilemek) + ar (geniş zaman fiil eki) + ış (isim yapım eki) * bir şeyi elde etmek veya bir dileğin gerçekleşmesini sağlamak amacıyla içtenlikle ve ısrarla birine yalvarma, birinden dilekte bulunma, yakarma

yakarmak : tür. * yak (yalvarmak, dua etmek, çaresizce dilemek) + ar (geniş zaman fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi elde etmek veya bir dileğin gerçekleşmesini sağlamak amacıyla içtenlikle ve ısrarla birine yalvarmak, birinden dilekte bulunmak

yakaza : ara. * yakaza (uyanmak), teyakkuz (uyanma, uyanıklık) * uyanık olma, uyanma; tasavvufta (sufizm) gafletten uyanma, cehaletten arınma

yakı : tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa maruz bırakmak; sürmek, sürtmek) + ı (isim yapım eki) * ateşi düşürmek ve hastalığı iyileştirmek amacıyla bir bez üzerine yayılıp vücudun bazı yerlerine sarılan koyuca lapa veya özel olarak yapılmış ilaçlı parça; vücuttaki kas ve eklem ağrılarını hafifletmek, kan dolaşımını artırmak ve gerginliği azaltmak amacıyla cilde yapıştırılan, genellikle kırmızı biber özü (kapsaisin) veya benzeri ısıtıcı maddeler içeren ilaçlı bir bant veya bez

yakıcı : tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa maruz bırakmak) + ıcı (yapan, eden eki) * ısı, acı veya keskin bir etki vererek yakma duygusu oluşturan

yakın : tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım eki) * aralarında az bir uzaklık bulunan, mesafe bakımından birbirine az uzak olan, zaman bakımından kısa bir süre sonra gerçekleşecek veya duygusal ve sosyal bakımdan sıkı ilişki içinde bulunan

yakınlaşmak : tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım eki) + laş (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir noktaya olan mesafesi azalmak

yakınmak : tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa maruz bırakmak; şikayet etmek, sızlanmak, dövünmek) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir durumdan duyduğu rahatsızlığı, hoşnutsuzluğu veya üzüntüyü dile getirmek, şikayet etmek, sızlanmak

yakınsak : tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım eki) + sak (sıfat yapım eki) * belirli bir değere veya noktaya giderek yaklaşan, matematikte bir dizinin veya serinin terimleri belirli bir limite yaklaşma özelliği gösteren; üzerine gelen paralel ışınları kırarak bir noktaya doğru yaklaştıran veya odakta toplayan (mercek, lens)

yakınsak dizi : tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım eki) + sak (sıfat yapım eki) + dizi (ardışık veya sıralı şekilde yan yana gelen öğeler bütünü, seri, sıra) * terimleri belirli bir sayıya yaklaştıkça bu sayıya giderek yaklaşan ve terimlerinin sonsuzdaki limit değeri sonlu bir sayı olan sayı dizisi

yakınsak seri : tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım eki) + sak (sıfat yapım eki) + seri (ardışık veya sıralı şekilde yan yana gelen öğeler bütünü, dizi, sıra) * terimleri belirli bir sayıya yaklaştıkça bu sayıya giderek yaklaşan ve terimlerinin sonsuzdaki limit değeri sonlu bir sayı olan sayı dizisi (serisi)

yakınsamak : tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım eki) + sa (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birbirine yaklaşmak, aralarındaki fark azalmak, düşünce, görüş, değer veya sonuç bakımından benzerlik ve uyum göstermeye başlamak

yakıotu : tür. * yakı (yaraya veya ağrıyan yere konulan ilaçlı madde) (yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa maruz bırakmak) + ı (isim yapım eki) ) + ot (bitki) + u (iyelik eki) * yaprakları veya başka kısımları halk hekimliğinde yaraların ve ağrıyan yerlerin üzerine yakı olarak kullanılan çeşitli bitkilerin genel adı

yakışık : tür. * yak (uymak, uygun olmak, orantılı olmak) + ış (dönüşlü fiil eki) + ık (sıfat yapım eki) * uygunluk, yakışma, bir kimseye veya şeye görünüş, davranış ya da nitelik bakımından uygun düşme durumu

yakışıklı : tür. * yak (uymak, uygun olmak, orantılı olmak) + ış (dönüşlü fiil eki) + ık (sıfat yapım eki) + lı (sıfat yapım eki) * yüzü, görünüşü veya genel görünümü beğenilecek derecede güzel ve çekici olan erkek

yakışmak : tür. * yak (uymak, uygun olmak, orantılı olmak) + ış (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kimseye, nesneye veya duruma görünüş, biçim, renk, davranış ya da nitelik bakımından uygun düşmek, güzel görünmek, birbirine uygun olmak

yakıt : tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa maruz bırakmak) + ıt (isim yapım eki) * yakılarak ısı, ışık veya başka bir enerji biçimi elde edilmesinde kullanılan kömür, petrol, doğal gaz, odun ve benzeri katı ve sıvı yanıcı maddelerin genel adı

yakız : ara. * yakaza (uyanmak) * uyanık, hüşyar, akıllı, aymış, gözü açık

yakin : ara. * yakin (şüphe barındırmayan, kesin, net, bariz, apaçık ve sarsılmaz bilgi) * şüphe barındırmayan, kesin, net, bariz, apaçık ve sarsılmaz bilgi

yakinen : ara. * yakin (şüphe barındırmayan, kesin, apaçık ve sarsılmaz bilgi) + en (sıfat yapım eki) * kesin olarak, şüphesiz olarak, net bir şekilde

yaklaşık : tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım eki) + laş (dönüşlü fiil eki) + ık (sıfat yapım eki) * t veya kesin olmayan, aşağı yukarı bir değerlendirmeyle bulunan, az fazla ya da eksik miktarı ifade eden

yaklaşım : tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım eki) + laş (dönüşlü fiil eki) + ım (isim yapım eki) * bir konuyu ele alma, değerlendirme veya bir soruna bakış biçimi

yaklaşmak : tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım eki) + laş (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir noktaya olan mesafesi azalmak

yakmak : tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa maruz bırakmak) + mak (fiil mastar eki) * ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa maruz bırakmak

yakmalık : tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa maruz bırakmak) + ma (isim yapım eki) + lık (araç eki) * yakmaya ayrılmış olan, yakılacak olan

yaksheshwara : san. * yakṣa (yarı ilahi koruyucu varlık) + isvara (efendi, ilah, tanrı, hükümdar) * Hint mitolojisinde (Hinduizm, Budizm ve Jainizm) doğayı, ormanları, hazineleri ve su kaynaklarını koruyan yarı tanrısal doğa ruhlarının efendisi, hükümdarı

yakşi : tür. * yak (uymak, uygun olmak, orantılı olmak) + ış (dönüşlü fiil eki) + i (ile ilgili, -a ait) * iyi, güzel, hoşa giden

yaktin : ara. * yaktin (kabak cinsi bitki) * geniş yapraklı, yerde sürünen, gövdesi odunsulaşmayan ve iri meyveler veren kabakgiller familyasından bitki, bal kabağı, helvacı kabağı

yakub : ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), akab (arkadan gelen, takip eden, izleyen; topuk) * takip eden, peşinden gelen; topuğu tutan; İbrahimi dinlerde (İslam, Yahudilik ve Hristiyanlık) büyük bir öneme sahip olan, Hz. İshak'ın oğlu ve Hz. İbrahim'in torunu olan bir peygamber (Tevratt’ta ismi ile ilgili ayet “1-Genesis-25-26 Sonra kardeşi doğdu. Eliyle Esav'ın topuğunu tutuyordu. Bu yüzden İshak ona Yakup adını verdi....”); erkek ismi

yakup : ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), akab (arkadan gelen, takip eden, izleyen; topuk) * takip eden, peşinden gelen; topuğu tutan; İbrahimi dinlerde (İslam, Yahudilik ve Hristiyanlık) büyük bir öneme sahip olan, Hz. İshak'ın oğlu ve Hz. İbrahim'in torunu olan bir peygamber (Tevratt’ta ismi ile ilgili ayet “1-Genesis-25-26 Sonra kardeşi doğdu. Eliyle Esav'ın topuğunu tutuyordu. Bu yüzden İshak ona Yakup adını verdi....”); erkek ismi

yakut : gre., ara. * iakinthos (sümbül; değerli taş) (gre.); yakut (değerli taş) (ara.) * kırmızının çeşitli tonlarında, saydam ve elmastan sonra en sert ikinci doğal taş olan, korindon türü çok kıymetli bir değerli ışıltılı taş (özellikle kırmızı yakut, alüminyum oksit (Al₂O₃) yapısındadır.)

yakutistan : gre., ara., far. * iakinthos (sümbül; değerli taş) (gre.); yakut (değerli taş) (ara.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) * Rusya’nın kuzeydoğusunda, Sibirya’nın doğusunda yer alan, batısında Krasnoyarsk Krayı, kuzeyinde Arktik Okyanusu, doğusunda Çukotka Özerk Okrugu ve Habarovsk Krayı, güneyinde Amur Oblastı ve Zabaykal Krayı bulunan ülke

yakutiye : gre., ara. * iakinthos (sümbül; değerli taş) (gre.); yakut (değerli taş) + iye (isim yapım ve yer eki) (ara.) * yakut yeri; Erzurum’un bir ilçesi

yakuza : jap. * ya (sekiz) + ku (dokuz) + sa (üç) * Japonya’da hanafuda isimli oyun kağıtlarında en değersiz ve kaybettiren sayı kombinasyonu olan 8-9-3’ten türeyen, zamanla toplum dışı sayılan kişilerden oluşan organize suç örgütlerini ve bu örgütlerin üyelerini ifade eden kelime

yakza : ara. * yakaza (uyanmak), teyakkuz (uyanma, uyanıklık) * uyanık olma, uyanma; tasavvufta (sufizm) gafletten uyanma, cehaletten arınma

yal : tür. * yal (hayvan yemi) * köpeklere veya ineklere yedirmek için hazırlanan, unla kepek karışımı suluca yiyecek

yalab : tür. * yal (parlamak, ışık saçmak, ışıldamak) + ab (sıfat yapım eki) * parlayan, parlak, ışıldayan, ışık saçan

yalabık : tür. * yal (parlamak, ışık saçmak, ışıldamak) + ab (sıfat yapım eki) + ık (sıfat yapım eki) * parlak, parıltılı, ışıltılı parlayan, ışıldayan, ışık saçan

yalak : tür. * yal, yul (dere, çeşme, pınar) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hayvanların su içtikleri taştan veya ağaçtan oyma kap veya oluk

yalaka : tür. * yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + ga, ka (ile ilgili olan) * söz götürüp getiren, söz taşıyarak arabozan, dedikoducu, boşboğaz, sırnaşık, ikiyüzlü, dalkavuk, arsız, onursuz, sürtük

yalama : tür. * yal, yala (yanmak, alevlenmek; yalamak) + ma (isim yapım eki) * aşınmış, düzleşmiş, tutmaz olmuş; yanmış, yanık, yara; dişleri aşınarak düzleşmiş ve tutmaz duruma gelmiş (vida, somun veya civata)

yalamak : tür. * yalğ, yalığ (dil) + mak (fiil mastar eki) * dili bir şeye sürtmek, bir yüzeye dilini değdirmek/sürtmek

yalamuk : tür. * yalğ, yalığ (dil), yala (dili bir şeye sürtmek, bir yüzeye dilini değdirmek/sürtmek, yalamak) + muk (isim yapım eki) * çam, köknar gibi ağaçların dış sert kabuğu ile odunsu gövdesi arasında yer alan, ilkbahar aylarında ağaca su yürüdüğünde oluşan şeffaf, sulu ve tatlımsı canlı tabaka, soymuk

yalan : tür. * yalgan, yalagan (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) * gerçek dışı söylem, iftira

yalancı akasya : tür., gre. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) (tür.) + akakia (baklagiller (Fabaceae) familyasından, sıcak ve ılıman iklimlerde yetişen, genellikle dikenli ve güzel kokulu çiçekler açan bir ağaç veya ağaççık türü) (aka (keskin) + kia (nokta, uç) ) (gre.) * baklagiller familyasından, Kuzey Amerika ve Kuzey Meksika’ya özgü olan, salkım şeklinde beyaz, sarı veya pembe çiçekler açan, en yaygın türü Robinia pseudoacacia olan dikenli ve odunsu bir ağaç türü

yalancı ayak : tür. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) + ayak (bacağın bilekten aşağıda bulunan, yere basmaya ve yürümeye yarayan bölümü) (ad (ayırmak, ayrı olmak, ileri fırlatmak, öne savurmak) + ak (isim yapım eki) ) * bir hücrenin hareket etmesini veya besin yakalamasını sağlayan geçici sitoplazma çıkıntısı, psödopod

yalancı biber : tür., gre. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) (tür.) + peperi, piperi (pep, pip (boru) + eri (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.) * Akdeniz ülkelerinde süs bitkisi olarak yetiştirilen, 5-10 metre boyunda bir ağaç türü

yalancı cep : tür., ara. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) + ceb, ceyb (yarık, oyuk, kucak, hazne, kap; genellikle ufak eşyalar taşımak için giysilerin içine veya dışına eklenen astarlı parça) (ara.) * ceket, yelek, pantolon veya palto gibi kıyafetlerde cebin olması gereken yerde bulunan, içi boş olmayan veya sadece kapak/süs şeklinde tasarlanmış sahte cep

yalancı dolma : tür. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) + toi tod, tol, dol (kaplamak, kaplanmış olmak, içindek boşluk yok olmak, kabarmak) + ma (isim yapım eki) * Türk mutfağında et kullanılmadan, pirinç ve zeytinyağı ile hazırlanan dolma ve sarma

yalancı dünya : tür., ara. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) (tür.) + dunya (alçak, altta, aşağı, aşağıda; en yakın, en aşağı, en alçak; Güneş Sistemi'nde, Güneş’e yakınlık olarak dördüncü sırada yer alan, üzerinde yaşam ve sıvı su barındıran tek gezegen) (dana (aşağıda olmak, altında olmak, düşük seviyede bulunmak, altında kalmak, yakın olmak, yaklaşmak, alçalmak, küçülmek; haricinde, dışında, yerine; değersiz veya ikincil konumda) + ya (durum eki) ) (ara.) * insanın dünyadaki varlığının kalıcı olmadığını, her şeyin son bulacağını ifade eden deyiş, geçici ve ölümlü hayat

yalancı inci : tür., çin. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) + chen chu (gerçek değerli taş, gerçek inci; denizlerde ve denizlerdeki kabuklu hayvanların (midye, istiridye, deniz tarağı) kabuklarının içinde bulunan parlak, yuvarlak, genellikle beyaz renkli süs taşı) (chen (gerçek, hakiki, doğru) + chu (inci, değerli taş) ) (çin.) * genellikle cam, plastik veya sedef kaplama gibi yapay malzemelerden üretilerek gerçeğe benzetilen süs eşyalarını ve takıları

yalancı meyve : tür., far. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) + miva, meve (ürün; sonuç, verim) (far.) * etli kısmının yalnızca çiçek yumurtalığından değil, çiçek tablası, hipantium veya çanak yapraklar gibi yumurtalık dışındaki dokulardan da geliştiği meyve türü

yalancı öd : tür., ara. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) (tür.) + ud (odun, çubuk, sopa, sert kereste) (ara.) * Hint denizinde yetişen, öd cinsinden hoş kokulu, sarı keresteli bir cins kokulu sandal ağacı, kalembek

yalancı pehlivan : tür., far. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) (tür.) + pahlavan (kahraman, bahadır, yiğit, savaşçı, güçlü güreşçi) (pahlav (güç, soyluluk ideali; Pehlav / Part halkı) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (far.) * yapamayacağı bir işi yapabilecekmiş gibi gösteren, kendisini olduğundan çok daha güçlü veya yetenekli tanıtan, palavracı kimse; gerçekte gücü veya bilgisi olmadığı halde boş laflarla büyük işler başaracağını iddia eden kimse; dışarıdan bakıldığında cesur veya yetenekli görünen, ancak zor bir durumla karşılaşıldığında hiçbir şey yapamayacağı anlaşılan kimse

yalancı safran : tür., far., ara. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) (tür.) + zafaran (zar (sarı; altın) + paran (diken, tüylü parça, kanat; uçan; kanatlı, havalanan, hareket eden) ) (far.); safr (sarı) + an (ile ilgili, -a ait) (ara.) * safrana benzeyen rengi nedeniyle gıda ve boya sektöründe ucuz bir alternatif olarak kullanılan bir bitki, Aspir (Carthamus tinctorius)

yalancı şahit : tür., ara. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) (tür.) + şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak), şahid (bir olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden, tanık) (ara.) * mahkemede veya resmi makamlar önünde sanığı veya başka birini korumak amacıyla gerçeğe aykırı ifade veren, bilerek yalan tanıklık (şahitlik) yapan kişi

yalancı tanık : tür. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) + tanık (bir olayı, durumu veya kişiyi doğrudan görmüş, yaşamış veya bilen ve gerektiğinde bunu doğrulayabilen kimse, şahit) (tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak) + ık (sıfat yapım eki) ) * mahkemede veya resmi makamlar önünde sanığı veya başka birini korumak amacıyla gerçeğe aykırı ifade veren, bilerek yalan tanıklık (şahitlik) yapan kişi

yalancı taş : tür. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) + taş (sert mineral, kaya) * görünüş olarak elmas, yakut veya zümrüt gibi değerli taşlara benzeyen ancak camdan üretildiği için gerçek olmayan süs eşyası

yalandan : tür. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + dan (kaynak, köken ve nitelik eki) * gerçek olmayarak, yapmacık bir biçimde, özen göstermeden veya gösteriş olsun diye üstünkörü yapılan

yalanlamak : tür. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir sözün, haberin veya iddianın gerçek olmadığını, doğru olmadığını bildirmek ve yalan olduğunu açıklamak, tekzip etmek

yalapşap : tür. * yal (parlamak, ışık saçmak, ışıldamak) + ab (sıfat yapım eki) + şap (vurma, çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * bir işin üstünkörü, gelişigüzel, özenilmeden ve hızlıca baştan savma yapıldığı anlatan bir zarf

yalavaç : tür. * yalğ, yalığ (dil) + vaç (isim yapım ve araç eki) * elçi, haberci, peygamber

yalaz : tür. * yal (parlamak, ışık saçmak, ışıldamak), yalğ, yalığ (dil) + az (isim yapım eki) * ateşin dilli uzantısı, parıltı, alev, ateş, yangın

yalçın : tür. * yalt (sert, kaba) + çın (sıfat yapım eki) * tırmanılması güç, yüksek ve dik olan, sarp, düz ve kaygan; erkek ismi

yaldabaoth : ibr. * yeled (çocuk, oğul) + baoth (ordular, kaos, güçler) * orduların oğlu, kaosun çocuğu; gnostik kozmolojide madde alemini yaratan ancak ruhsal gerçeklikten kopuk olan, kendini “tek Tanrı” sanan ancak gerçek pleroma’dan (ilahi alem) dışlanmış olan sahte ve kibirli tanrısal varlık, Demiurgos

yaldırak : tür. * yal (alevlenmek, ışıldamak, parıldamak) + dır (ikinci tekil şahıs emir kipi eki) + ak (sıfat yapım eki) * parlak, ışıltılı, cilalı

yaldız : tür. * yal (alevlenmek, ışıldamak, parıldamak) + tız, dız (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * parlayan, yanan; eşyalara altın veya gümüş görünümü vermek için kullanılan sıvı, toz ya da yaprak halindeki madde ve bu maddeyle yapılan süsleme (yellow (sarı, ateş rengi, parlayan) (ing.), yıldırım (tür.) )

yaldızlı hap : tür., ara. * yaldız (parlayan, yanan; eşyalara altın veya gümüş görünümü vermek için kullanılan sıvı, toz ya da yaprak halindeki madde ve bu maddeyle yapılan süsleme ) (yal (alevlenmek, ışıldamak, parıldamak) + tız, dız (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + lı (ile, birlikte, beraber) (tür.) + habb (tohum, tane, çekirdek; yutularak alınan, genellikle yuvarlak veya oval biçimli sıkıştırılmış ilaç kapsülü) (ara.) * kötülüğü, acı bir gerçeği veya olumsuz bir durumu güzel, çekici ve parıltılı bir görünüme büründürerek gizleme veya süsleme

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...