veznedar :
ara., far. * vezene (tartmak, ölçmek, ağırlık bakımından değerlendirmek,
hesaplamak) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve
malik olan, taşıyan) (far.) * bir kurumun veznesinde para alma, ödeme yapma,
tahsilat ve benzeri para işlerini yürüten görevli
VGA :
ing. * video (görüntü) + graphics (grafik) + array (dizi) * eski nesil analog
görüntü aktarım standardı
vıcık :
tür. * vıcık (ıslak, yumuşak ve akışkan, cıvık) * suyu fazla olduğu için
gevşemiş, yumuşamış ve akışkan hale gelmiş olan
vıkr :
ara. * vakara (ağır olmak, ağırbaşlı davranmak) * kulakta meydana gelen ve
işitmeyi engelleyen ağırlık veya tıkanıklık, kulak ağırlığı, sağırlık, işitme
güçlüğü
vıne :
lat. * vinea (bağ, asma, üzüm) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan
Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan
Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, geçmişi, şimdiki zamanı ve
geleceği bilme, gizli şeyleri açığa çıkarma, cadıları ile büyücüleri tespit
etme ve fırtınalar koparıp duvarları yıkma, yıkım, inşa, geleceği görme güçlerine
sahip, aslan kafalı ve elinde bir engerek yılanı tutarak siyah bir ata binmiş
şekilde tasvir edilen 45. cin (demonik varlık)
vınlamak :
tür. * vın (ince, sürekli ve titreşimli ses (ses yansımalı kelime) ) + la
(dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * arı, sinek, motor veya benzeri bir
şey ince, sürekli ve titreşimli bir ses çıkarmak
VITRIOL :
lat. * Visita (ziyaret et) + Interiora (içini) + Terrae (yerin) + Rectificando
(doğrultarak, arınarak) + Invenies (keşfedersin) + Occultum (gizli) + Lapidem
(taşı) (dünyanın içini ziyaret et, arınırken gizli taşı bulacaksın) * hayatın
gizli kodunu simgeleyen felsefe taşına işaret eden akronimik ve masonik deyiş
VITRIOL :
lat. * Visita Interiora Terrae Rectificando Invenies Occultum Lapidem
(Düzelterek (Arıtarak) Toprağın İçini Ziyaret Et Gizli Taşı Bulacaksın) *
Hermetik ve masonik sembolizmde kişinin kendi iç dünyasına yönelerek kendini
arındırması ve içsel bilgeliğe ulaşması düşüncesini ifade eden simgesel ifade
ve masonik kod
vız :
tür. * vız (sinek, arı gibi uçan böceklerin kanat sesi) * arı gibi uçan
böceklerin veya hızla geçen nesnelerin çıkardığı sesleri belirten yansımalı
keime
vızıldamak :
tür. * vız (sinek, arı gibi uçan böceklerin kanat sesi) + ıl (dönüşlü fiil eki)
+ da (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * “vız" sesi çıkarmak veya
rahatsız edici bir şekilde sızlanmak
via :
ara. * via, (kap, damar, içine bir şey konulabilen zarf, kanal, eviye (ç.) ) *
kap, hazne, mahfaza, zarf, damar
via :
lat. * via (yol, geçit, sefer yolu, vasıta, cadde, sokak, güzergah, patika) *
yol, cadde, sokak; aracılığıyla, sayesinde, yoluyla, üzerinden, vasıtasıyla
viabilite :
lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vitas (hayat,
yaşam, dirim, ömür) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) + itas (isim
yapım ve durum eki) * yaşama, sürdürülebilme, başarıyla uygulanabilme yeteneği;
bir girişimin veya projenin finansal ve operasyonel olarak kendi kendini
döndürebilmesi
viabl :
lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vitas (hayat,
yaşam, dirim, ömür) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) *
uygulanabilir, yapılabilir, yaşayabilir, sürdürülebilir; başarıya ulaşma şansı
olan; finansal ve operasyonel olarak kendi kendini döndürebilen (iş modeli)
viagra :
lat. * vigor (güç, kuvvet, kudret, canlılık) + Niagara (Kuzey Amerika'da ABD
ile Kanada sınırında yer alan ünlü şelale ve nehrin adı; çağrışım yoluyla)
(iro.) * erkeklerde görülen sertleşme sorununu (erektil disfonksiyon) tedavi
etmek amacıyla kullanılan, sildenafil sitrat adındaki etken maddesi sayesinde,
vücuttaki kan damarlarını gevşeterek penise giden kan akışını artıran ve cinsel
uyarı gerçekleştiğinde sağlıklı bir ereksiyonun sağlanmasına yardımcı olan
ilacın markası (sildenafil sitratın kimyasal formülü C22H30N6O4S ⋅ C6H8O7 (sitrat tuzu ile
birlikte toplam moleküler formülü ise C28H38N6O11S)
vial :
gra. * phiala (kase, kap, şişe, flakon) (gre.); fiola (küçük şişe) (lat.); vial
(ing.) * ilaç, kimyasal madde veya başka bir sıvıyı saklamak için kullanılan
küçük cam veya plastik şişe, flakon
vibrafon :
lat., gre. * vibrare (titremek, sallanmak, titreşmek) (lat.) + phone (ses)
(gre.) * metal plakaların tokmaklarla vurulmasıyla çalınan ve plakaların
altında bulunan rezonatörler sayesinde titreşimli, yankılı bir ses üreten
klavyeli vurmalı çalgı
vibrasyon :
lat. * vibrare (titremek, sallanmak, titreşmek) + tio (isim yapım eki) * bir
cismin veya sistemin denge konumu çevresinde düzenli veya düzensiz biçimde
ileri geri hareket etmesi, titreşim
vibrasyonal :
lat. * vibrare (titremek, sallanmak, titreşmek) + tio (isim yapım eki) + alis
(ile ilgili, -a ait) * titreşimle ilgili olan, titreşime ilişkin bulunan
vibrato :
lat. * vibrare (titremek, sallanmak, titreşmek) + atus (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) (lat.); vibrato (ita.) * müzikte bir sesin perdesinin çok küçük
aralıklarla ve hızlı biçimde aşağı yukarı değiştirilmesiyle oluşturulan, sese
titreşimli ve dalgalı bir nitelik kazandıran teknik
vibratör :
lat. * vibrare (titremek, sallanmak, titreşmek) + atus (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) + or (-cı, yapan, eden eki) * titreşim oluşturan veya bir şeyi
titreştiren aygıt; mekanik, tıbbi ve başka teknik alanlarda titreşim sağlamak
amacıyla kullanılan cihaz; genital bölgeye ve erojen bölgelere titreşim yoluyla
uyarı vererek cinsel haz sağlayan bir yetişkin cihazı
vibrissa :
lat. * vibrare (titremek, sallanmak, titreşmek) + issa (isim yapım eki) *
özellikle memelilerde burun ve yüz çevresinde bulunan, dokunma ve titreşimleri
algılamaya yarayan duyusal kıl, bıyık kılı
vibriyon :
lat. * vibrare (titremek, sallanmak, titreşmek) + ius, io (isim yaım eki) *
virgül veya hafif kıvrık çubuk biçiminde olan, Vibrio cholerae gibi insanlarda
hastalık oluşturabilen bakterileri kapsayan tek hücreli bakteriler grubu
viburnum :
lat. * viburnum (huş veya gürgen benzeri odunsu çalı, küçük ağaç, gürcüfındık
benzeri ağaç) * Adoxaceae (gürgenagiller) familyasından, yaprak döken, çalı
veya küçük ağaç formunda olan, kartopu, gilaburu ve benzeri çalıları kapsayan,
gösterişli meyve ve çiçekleri olan tür
vicdan :
ara. * vecede (bulmak, bilmek, akıla getirmek) + an (isim yapım eki) * insanın,
düşüncelerinin, söylemlerinin ve eylemlerinin niteliğini düşünmesini,
değerlendirmesini, analiz etmesini ve yargılamasını sağlayan akli unsur; kalp
(mecazi)
vicdan azabı :
ara. * vicdan (insanın, düşüncelerinin, söylemlerinin ve eylemlerinin
niteliğini düşünmesini, değerlendirmesini, analiz etmesini ve yargılamasını
sağlayan akli unsur; kalp (mecazi) ) (vecede (bulmak, bilmek, akıla getirmek) +
an (isim yapım eki) ) + azab (ruhsal veya bedensel büyük acı, büyük sıkıntı,
eziyet) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * kişinin yaptığı veya yapmadığı bir
davranış nedeniyle içinde duyduğu güçlü pişmanlık, suçluluk, üzüntü ve
huzursuzluk duygusu
vice versa :
lat. * vicis (değişim, sıra, yerini alma, karşılık) + versa, versus, vertus
(dönmüş, döndürülmüş, çevrilmiş, yönelmiş; dönüştürme, düzenleme, düzen)
(versare (dönmek, döndürmek, çevirmek, değiştirmek, bükmek), vertere (dönmek,
çevirmek, döndürmek, yönelmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * bir
durumun, ilişkinin veya ifadenin karşılıklı olarak tersinin de geçerli olduğunu
belirten ifade, tersi de geçerli, karşılıklı olarak
vicia :
lat. * vicia (bakla, bezelye benzeri) * Fabaceae (baklagiller) familyasından,
sarmaşık formunda büyüyen, başta Vicia sativa olmak üzere bazı türleri yem
bitkisi olarak yetiştirilen sarılıcı veya tırmanıcı nitelikli otsu bitki türü
victor :
lat. * vincere (yenmek, galip gelmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) * bir
yarışma, mücadele veya savaşta üstün gelen, kazanan kişi, yenen, gelip gelen,
zafer kazanan, muzaffer
victoria :
lat. * vincere (yenmek, galip gelmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) + ia (yer ve
dişil eki) * Roma mitolojisinde zaferi simgeleyen tanrıça; Seyşeller’in
başkenti
vida :
lat., isp. * vitis (asma, asma filizi, helezon, spiral) (lat.); vida (isp.,
por.) * iki parçayı birbirine tutturmak veya sabitlemek için kullanılan,
çevresinde helisel dişler bulunan silindirik metal bağlantı elemanı
vidanjör :
lat., fra. * vacare (boş olmak, boş kalmak, boşaltmak, tahliye etmek), vacuus
(boş), vacuum (boşluk, vakum) (lat.); vidanger (boşaltmak) + eur (-cı, yapan,
eden eki) * boşaltma/tahliye işi yapan kişi veya araç; kanalizasyon hatlarında
ve foseptik çukurlarında biriken sıvı veya çamurlu atıkları güçlü bir vakum
sistemiyle çekerek bünyesindeki tankere depolayan ve güvenli bir şekilde
taşıyan özel altyapı aracı
vidd :
ara. * vedde (sevmek, istemek, arzulamak) * muhabbet, dostluk, sevgi, arzu,
istek
videalaparoskopi :
lat., gre. * videre (görmek), video (görüyorum, görmekteyim) (lat.) + lapara
(karın, yan boşluk) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek), skopia (görüş,
hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem,
görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * karın boşluğunun küçük bir kamera
(video) ile görüntülenmesini ve laparoskop aracılığıyla incelenmesini sağlayan
cerrahi yöntem
video :
lat. * videre (görmek), video (görüyorum, görmekteyim) * elektronik ortamlarda
kaydedilen, saklanan veya iletilen hareketli ve genellikle sesli görüntüler
dizisi
video bant :
lat. * videre (görmek), video (görüyorum, görmekteyim) (lat.) + band (bağ,
kuşak, şerit; grup, topluluk), binden (bağlamak, tutturmak), Band (bağ,
birleştirici; bir arada olan, çete) (alm.), bande (fra.) * televizyon
yayınlarının ve görüntülerin kaydedildiği, bir kasete sarılı manyetik şerit
veya bant
video kamera :
lat. * videre (görmek), video (görüyorum, görmekteyim) (lat.) + kamer (Ay)
(ara.), kamara (kavis, kemer, yuvarlak olan, dairesel olan; kubbeli oda, kubbe,
kemer) (kam (kavis, kemer, yuvarlak, dairesel) + ara (isim yapım eki) ) (gre.);
camera (oda, hücre, kubbe, tavan) (lat.) * mercekten giren ışığı görüntü
sensörü aracılığıyla elektrik sinyallerine ve dijital verilere dönüştürmek
suretiyle hareketli görüntüleri ve sesleri elektronik ortamda kaydeden veya
canlı olarak aktaran, optik bir cihaz
video kaset :
lat., ara. * videre (görmek), video (görüyorum, görmekteyim) (lat.) + kasa
(örtmek, kaplamak, katılaşmak, sertleşmek) + t (geçmiş zaman eki) (ara.) *
üzerinde görüntü ve ses kaydı bulunan ve video oynatıcılar (VCR) aracılığıyla
televizyon ekranına yansıtılabilen manyetik bant içeren plastik kutu
video teyp :
lat., ing. * videre (görmek), video (görüyorum, görmekteyim) (lat.) + tape (tap
(tıkamak, kapatmak, örtmek; şerit/kaplama anlamına giden kullanım gelişiminden)
(ing.) * hem görüntü hem de ses kaydedebilen, daha önce bir kaset içine
kaydedilmiş olan görüntü ve sesleri televizyon veya ekran gibi cihazlara
yansıtarak oynatabilen elektronik aygıt
vido :
lat. * videre (görmek), video (görüyorum, görmekteyim) * tavla ve bezik gibi
bazı geleneksel oyunlarda kazanılacak puanı veya parayı iki katına çıkarma
hamlesi veya bahsi
vientiane :
lao. * wiang (şehir, kent, il, surlarla çevrili yer) + chan (sandal ağacı; ay)
* Laos’un başkenti
vietnam :
vie. * viet (halk, insan topluluğu; Kinh (düzlük, ova) etnik grubunun ismi) +
nam (güney) * Cong hoa Xa hoi chu nghia Viet Nam (Vietnam Sosyalist
Cumhuriyeti); Güneydoğu Asya’da, uzun ve dar bir kıyı şeridine sahip olan,
batıda Laos ve Kamboçya, kuzeyde Çin ile komşudur ve doğusu ve güneyi Güney Çin
Denizi ile çevrili olan ülke
vifak :
ara. * vafaka (uymak, denk gelmek, uyuşmak, uygun olmak, örtüşmek, mutabık
kalmak, uzlaşmak, anlaşmak), vefk (uygun olma, uygunluk, uyma, muvafık olma),
tevfik (uygun şartların bir araya gelmesiyle başarıya ulaşma) * iki veya daha
fazla kişi veya tarafın düşünce, amaç veya tutum bakımından uyuşması, uyum,
anlaşma, uyuşma, uzlaşma
vigabatrin :
lat. * vinyl (iki karbonlu doymamış hidrokarbon grubu) (vinum (şarap) + yl
(etenil grubu; CH2=CH–) + gama-aminobütirik Asit C4H9NO2) (gamma (Grek
alfabesindeki üçüncü harf, müzikal notasyon başlangıcı) (gre.) + amino (-NH2
içeren grup, ammonium; azotlu bileşik) + butyricus acidum (bütirik asit)
(butyrum (tereyağı) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum, acidus (ekşi, asit) )
) + tr (transaminase (trans (geçiş, geçme, ötesi, karşıdan karşıya, öteye) + amine
(amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) (ammonia (ammon, ammoniakos
(gizli, örtülü, güvende, emin) + ine (gibi olan, ile ilgili, kimyasal madde
eki) ) + ase (enzim eki) ) + ine (kimyasal madde eki) * epilepsiden (saradan) kaynaklanan nöbetleri
ve bebeklerde görülen ani kasılmaları (infantil spazm) durdurmak için
kullanılan güçlü bir nöbet önleyici (antikonvülsan/antiepileptik) ilacın etken
maddesi (C6H11NO2)
vigilans :
lat. * vigilantia (uyanık olma, tayakkuz) (vigilare (uyanık olmak, teyakkuzda
olmak, tetikte olmak) (vigil (uyanık, teyakkuz halinde, tetikte, dikkatli,
gözeten) + are (fiil mastar eki) ) + entia (durum eki) ) (lat.) * uyanık olma,
teyakkuzda olma, tetikte olma, dikkatli olma
vigla :
lat. * vigilia (nöbet, gece nöbeti, uyanıklık) (vigilare (uyanık olmak,
teyakkuzda olmak, tetikte olmak) (vigil (uyanık, teyakkuz halinde, tetikte,
dikkatli, gözeten) + are (fiil mastar eki) ) + ia (yer ve durum eki) ) * gece
nöbeti, gözetleme görevi; nöbet yeri; denizcilikte ve balıkçılıkta gözcülerin
nöbet tutması veya çevreyi izlemesi için yapılan yüksek gözetleme yeri
vigna :
lat. * Vigna (üzüm bağı, bağ; İtalyan botanikçi ve bahçıvan Domenico Vigna’nın
soyadından) * Fabaceae (baklagiller) familyasından, Börülce (Vigna unguiculata)
ve halk arasında İzmir sarmaşığı veya selluka olarak bilinen salyangoz çiçeğini
(Vigna caracalla) kapsayan tropikal baklagil cinsi
vigor :
lat. * vigere (güçlü olmak, kuvvetli olmak, kudretli olmak, canlı olmak, diri
olmak, gelişmek) + or (-cı, yapan, eden eki) * güç, kuvvet, kudret, canlılık,
enerji, etkinlik, yoğunluk derecesi
vijil :
lat. * vigilare (uyanık olmak, teyakkuzda olmak, tetikte olmak) (vigil (uyanık,
teyakkuz halinde, tetikte, dikkatli, gözeten) + are (fiil mastar eki) ) *
uyanık, teyakkuz halinde, tetikte, dikkatli, gözeten
vijilans :
lat. * vigilantia (uyanık olma, tayakkuz) (vigilare (uyanık olmak, teyakkuzda
olmak, tetikte olmak) (vigil (uyanık, teyakkuz halinde, tetikte, dikkatli,
gözeten) + are (fiil mastar eki) ) + entia (durum eki) ) (lat.) * uyanık olma,
teyakkuzda olma, tetikte olma, dikkatli olma
vika :
alm. * wis, wit (yaratıcı düşünme ve hızlı anlama kapasitesi; keskin zeka;
büyü, sihir) (alm.); weik (bükmek, döndürmek, şekillendirmek) (Hint Avrupa dil
kökü); wicce, wicca (büyücü, cadı, kahin; gerçekliği veya enerjiyi bükerek
değiştiren kişi) (ing.) * duoteistik Tanrı ve Tanrıça inancı olarak tanımlanan
ve kendi içinde çeşitli kollara ayrılan, doğaya, mevsimsel döngülere ve yaşam
enerjisine saygı duyan modern bir pagan dini
vikaryus : lat. * vices (değişim, sıra, nöbet veya birinin
yerini alma), vicarius (yerine geçen, vekil, temsilci, yedek) * asıl görevlinin
yetkilerine sahip olarak onun yerine bakan, bir makama veya göreve vekalet eden
yardımcı, vekil, temsilci veya aracı
vikaye : ara.
* vaka (korumak, sakınmak) + iye (isim yapım eki) * koruma, gözetme, sakınma,
himaye etme
vikont :
lat. * vice (yardımcı, vekil) + comes (birlikte olan, beraber olan, refakat
eden, refakatçi; kont, yoldaş, kralın adamı) (lat.); vicomte (konttan bir derece
aşağı olan, barondan ise yüksek olan soyluluk ünvanı) (fra.) * Batı Avrupa'daki
feodal sistemde baron ile kont arasında yer alan bir soyluluk ünvanı
vikontes :
lat. * vice (yardımcı, vekil) + comes (birlikte olan, beraber olan, refakat
eden, refakatçi; kont, yoldaş, kralın adamı) (lat.); vicomte (konttan bir
derece aşağı olan, barondan ise yüksek olan soyluluk ünvanı) + esse (dişil eki)
(fra.) * Batı Avrupa'daki feodal sistemde baron ile kont arasında yer alan bir
soyluluk ünvanı (kadın için)
vikr : ara.
* vakara (ağır olmak, ağırbaşlı davranmak) * kulakta meydana gelen ve işitmeyi
engelleyen ağırlık veya tıkanıklık, kulak ağırlığı, sağırlık, işitme güçlüğü
viktuar :
lat. * victor (bir yarışma, mücadele veya savaşta üstün gelen, kazanan kişi,
yenen, gelip gelen, zafer kazanan, muzaffer) (vincere (yenmek, galip gelmek) +
tor (-cı, yapan, eden eki) ) + ium (isim yapım eki) (lat.); victoire (fra.) *
bir mücadele, savaş, yarışma veya rekabette üstün gelme, kazanma durumu, zafer,
zafer kazanma, muzafferiyet
vilad :
ara. * velede (doğurmak, dünyaya getirmek) * doğurma, dünyaya getirme
viladet :
ara. * velede (doğurmak, dünyaya getirmek) + et (isim yapım eki) * doğurma,
dünyaya getirme
vilanterol :
lat. * vilan (farmasötik ön ek) + terol (fenetilamin türevi bronkodilatörü
(özellikle beta-2 agonisti) belirteci) * akciğerlerdeki hava yollarını
genişleterek nefes almayı kolaylaştıran uzun etkili bir bronkodilatör (nefes
açıcı) ilacın etken maddesi (C24H33Cl2NO5)
vilayet :
ara. * veliya (yakın olmak, dost olmak, korumak, yönetmek, üstlenmek) + et (iim
yapım eki) * yönetim, idare, velayet, hükümranlık; idari bölge; bir ülkenin
veya devletin idar, bölümlerinden her biri; Osmanlı Devleti'nde eyaletin yerine
kullanılan büyük idari bölge
vildagliptin :
lat. * vilda (farmasötik ön ek) + gliptin (DPP-4 inhibitörü grubuna ait ilaç
sınıfı) (glykys (tatlı, şekerli) + peptine (peptein (sindirmek, hazmetmek),
peptos (sindirilmiş, hazmedilmiş) + ine (protein ve kimyasal madde eki) ) ) *
tip 2 diyabet (şeker hastalığı) tedavisinde kullanılan ağız yoluyla alınan bir
antidiyabetik (kan şekerini düşürücü) ilacın etken maddesi (C17H25N3O2)
vildan :
ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak,
ortaya çıkarmak), veled (çocuk, evlat, doğan, erkek çocuk) + an (çoğul eki) *
yeni doğmuş çocuklar, bebekler; gençler; cennet çocukları veya cennetteki
hizmetçiler (Kur’an bağlamında)
villa :
lat. * villa (tarımsal yerleşim, çiftlik ve kır evi) (vicus (köy, yerleşim
birimi) + ellus, illa (küçültme eki) ) * genellikle şehir dışında veya yazlık
bölgelerde yer alan, kendine ait bahçesi ve çoğu zaman havuzu bulunan, lüks ve
müstakil konut tipi
villösülöz :
lat. * villus (kıl, tüy, püskül, ince çıkıntı) + ulus, ula (küçültme eki) +
osus (ile ilgili, -a ait) * küçük veya ince tüylerle kaplı olan
villöz :
lat. * villus (kıl, tüy, püskül, ince çıkıntı) + osus (ile ilgili, -a ait) *
küçük veya ince tüylerle kaplı olan
villus :
lat. * villus (kıl, tüy, püskül, ince çıkıntı) * ince, tüye benzeyen doku
çıkıntısı, özellikle bağırsaklarda ve plasentada yüzey alanını artıran
yapılardan her biri
vilnius :
lit. * vilnis (dalga), vilna (sulak, bataklık yer) * Litvanya'nın başkenti
vimentin :
lat. * vimentum (hasır, kafes, örgü) (vieo (örmek, bükmek, bağlamak) + mentum
(isim yapım eki) ) + ine (kimyasal madde eki) * hücre iskeletini oluşturan ara
filament (intermediate filament) ailesine ait, aktin mikrofilamanları ve
mikrotübüllerle birlikte hücrenin yapısal bütünlüğünü destekleten yaklaşık 57
kDa ağırlığında, 466 amino asitten oluşan büyük bir protein tip III protein
molekülü
vin :
far. * vin (siyah üzüm, üzüm, asma) * asmanın salkımlarında yetişen, ince
kabuklu ve etli yapısıyla taze veya kurutulmuş olarak tüketilen, farklı renk ve
büyüklüklerde olabilen, Vitis cinsi bitkilerin yenilebilir küçük ve yuvarlak
meyvesi
vina :
far. * vin (siyah üzüm, üzüm, asma) * asmanın salkımlarında yetişen, ince
kabuklu ve etli yapısıyla taze veya kurutulmuş olarak tüketilen, farklı renk ve
büyüklüklerde olabilen, Vitis cinsi bitkilerin yenilebilir küçük ve yuvarlak
meyvesi
vina :
san. * vina (telli çalgı, lir, saz türü enstrüman) * Hint altkıtasında çalınan,
lavta, zither ve arp gibi birçok varyasyona dönüşen eski bir müzik enstrümanı
vinblastin :
lat., gre. * vincire (bağlamak, sarmak, kuşatmak), vinca (Cezayir menekşesi)
(lat.) + blastos (tohum, tomurcuk, filiz, sürgün, germ hücresi, ilk evre hücre,
embriyonik hücre) (gre.) + ine (kimyasal madde eki) (lat.) * Vinca rosea
(Catharanthus roseus) bitkisinden elde edilen, özellikle lösemi ve lenfoma gibi
bazı kanserlerin tedavisinde kullanılan vinka alkaloidi kemoterapi ilacının
etken maddesi (C46H58N4O9)
vincetoxicum :
lat., gre. * vincere (yenmek, galip gelmek) (lat.) + toxikon, toksikos (zehir)
toxon (yay); toxikon, toxikos (yaya takılan, ok, yay; zehir) (toxon, toxa (yay;
ok) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.), toxicum (zehir) (lat.)
* Vincetoxicum, Apocynaceae (sütleğengiller) familyasından, zehirli ve sarmaşık
formunda, küçük çiçekli otsu bitki türü
vinç :
alm., fra. * winden (sarmak, döndürmek, kaldırmak) (alm.); guinche (vinç, halat
sarma düzeneği), guindas, guinchier (çekmek, kaldırmak) (fra.) * ağır yükleri
kaldırmaya, çekmeye veya taşımaya yarayan mekanik düzenek
vinflunin :
lat. * vincire (bağlamak, sarmak, kuşatmak), vinca (Cezayir menekşesi) + fluor
(akışkan, flor elementi) + nine (kimyasal madde eki) * ileri evre veya diğer
tedavilere (özellikle platin bazlı kemoterapiye) yanıt vermemiş ürotelyal
mesane kanseri tedavisinde kullanılan florlu bir vinka alkaloidi türü kemoterapi
ilacının etken maddesi (C45H54F2N4O8)
vinka :
lat. * vincire (bağlamak, sarmak, kuşatmak), vinca (Cezayir menekşesi) *
Apocynaceae (zakkumgiller) familyasına ait, yaz kış yeşil kalan, mor veya mavi
renkli çiçekler açan, özellikle Vinca minor ve Vinca major türlerini kapsayan
bitki cinsi
vinkristin :
lat. * vincire (bağlamak, sarmak, kuşatmak), vinca (Cezayir menekşesi) + crista
(tepe, sorguç, yaprak kümesi) + ine (kimyasal madde eki) * Madagaskar cüce
menekşesi (Catharanthus roseus) eski adıyla Vinca rosea bitkisinden elde
edilen, lösemi ve bazı kanserlerin tedavisinde kullanılan vinka alkaloidi
(C46H56N4O10)
vinorelbin :
lat. * vinca (Cezayir menekşesi (Catharanthus roseus) ) + orelbin (vinblastin
ve vinkristin türevi belirteci) * kanser tedavisinde kullanılan Madagaskar cüce
menekşesi (Catharanthus roseus) eski adıyla Vinca rosea bitkisinden elde
edilen, yarı sentetik bir vinka alkaloidi olan antineoplastik kemoterapi
ilacının etken maddesi (C45H54N4O8)
vinyet :
lat. * vinea (asma, üzüm, bağ), vinum (şarap) (lat.); vignette (küçük bağ,
küçük süs resmi, kitap süslemesi) (vigne (üzüm bağı) + ette (küçültme eki) )
(fra.) * küçük asma, üzüm yaprağı motifi; kitaplarda, belgelerde ve basılı
eserlerde kullanılan küçük süs resmi veya kenar süslemesi
viola :
lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) * Violaceae (menekşegiller)
familyasından, genellikle mor veya sarı çiçek açan küçük otsu bitki türü;
görünüşü kemana çok benzer, ancak gövdesi kemandan biraz daha büyük ve sesi
daha kalın/pes olan yaylı bir çalgı
violaceae :
lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + aceae (-giller, bitki familyası
eki) * çoğunlukla otsu bitkiler ve çalıları kapsayan, başlıca temsilcisi Viola
(menekşe) olan bitki familyası
violaeformis :
lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + formis (şekilli, biçimli) (forma
(şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * Violaceae (menekşegiller)
familyasından, menekşe benzeri çiçekleri olan, dekoratif küçük otsu bitki türü
violin :
lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + inus (küçültme eki) * dört telli,
yayla çalınan, viyol ailesinin en küçük ve en tiz sesli çalgısı, keman
viper :
lat. * vipera (engerek, zehirli yılan) (vivus (canlı, diri, yaşayan, hayatta
olan) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak,
meydana getirmek, ürermek, öne getirmek, başarmak; görünmek, belirmek, ortaya
çıkmak) ) * Engerek yılanıgiller (Viperidae) familyasına ait, genellikle
zehirli ve tehlikeli yılan cinsi
vipera :
lat. * vipera (engerek, zehirli yılan) (vivus (canlı, diri, yaşayan, hayatta
olan) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak,
meydana getirmek, ürermek, öne getirmek, başarmak; görünmek, belirmek, ortaya
çıkmak) ) * Engerek yılanıgiller (Viperidae) familyasına ait, genellikle
zehirli ve tehlikeli yılan cinsi
viperidae :
lat. * vipera (engerek, zehirli yılan) (vivus (canlı, diri, yaşayan, hayatta
olan) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak,
meydana getirmek, ürermek, öne getirmek, başarmak; görünmek, belirmek, ortaya
çıkmak) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * pullu sürüngenler takımına
ait neredeyse tümü zehirli olan, üst çenelerinin önünde uzun, içi boş ve
hareketli zehir dişleri bulunan büyük bir yılan familyası, engerekgiller
vipoma :
ing., gre. * VIP (Vasoactive (vazoaktif) + Intestinal (bağırsak ile ilgili) +
Peptide (peptit) (ing.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser;
toplanma, oluşum) ) (gre.) * pankreasın veya nadiren başka dokuların VIP
(vazoaktif intestinal peptit) salgılayan nöroendokrin tümörü
vira :
lat., ita. * virare (dönmek, döndürmek, yön değiştirmek, çevirmek) (lat.); vira
(çevir, döndür) (ita.) * gemicilikte manivelayı çevirme emri; aralıksız bir
biçimde, hiç durmaksızın, sürekli olarak
vira vira :
lat., ita. * virare (dönmek, döndürmek, yön değiştirmek, çevirmek) (lat.); vira
(çevir, döndür) (ita.) * sürekli, aralıksız; denizcilerin motoru çalıştırıp
denize açılmak için dümeni ilk kırdıklarında, kazasız belasız bir seyir için
söyledikleri motto
viraj :
lat. * virare (dönmek, döndürmek, yön değiştirmek, çevirmek) + agium (isim
yapım eki) (lat.); virage (fra.) * yolun, aracın veya hareketin yön
değiştirdiği kıvrımlı bölüm; keskin dönüş
viral :
lat. * virus (zehir, salgı, zararlı madde; virüs) + alis (ile ilgili, -a ait) *
virüsle ilgili; yayılan, dağılan, atılan
viral vektör :
lat. * virus (zehir, salgı, zararlı madde; virüs) + alis (ile ilgili, -a ait) +
vector (taşıyan, götüren; ileten) (vehere (iletmek, aktarmak, nakletmek,
taşımak, götürmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) ) * genetik materyali bir
hücreye taşımak için kullanılan, değiştirilmiş veya doğal kökenli virüslerden
elde edilen taşıyıcı sistem
viran :
far. * viran kardan (harap etmek, yıkmak) (viran (harap, yıkık, mahvolmuş,
ıssız kalmış) + kardan (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) ) * yıkık, harap,
bozulmuş, ıssız, yıkılmış, yıkılıp dökülmüş, bakımsız kalmış, harabe, ören yeri
virane :
far. * virane kardan (harap etmek, yıkmak) (virane (harap, yıkık, mahvolmuş,
ıssız kalmış) + kardan (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) ) * yıkık, harap,
bozulmuş, ıssız, yıkılmış, yıkılıp dökülmüş, bakımsız kalmış, harabe, ören yeri
viranşehir :
far. * viran (yıkık, harap, bozulmuş, ıssız, yıkılmış, yıkılıp dökülmüş,
bakımsız kalmış, harabe, ören yeri) + şahr, şehr (yerleşim birimi, vilayet,
memleket, belde, kent, il) * Şanlıurfa'nın bir ilçesi
virase :
ara. * irs (miras, kalıt, soy yoluyla geçen), varasa (miras bırakmak, varis
olmak, devralmak, miras almak) * bir şeyin bir kişiden veya topluluktan
diğerine geçmesi, başkasından kalan mal veya servetin intikali
virchow nodülü :
alm., lat. * virchow (Alman patolog Rudolf Virchow’un soyadından) (alm.) +
nodus (düğüm, yumak, yumru, boğum, nod) (lat.) + ulus, ula (küçültme eki) (lat)
+ ü (iyelik eki) (tür.) * bir kanserin metastaz yaptığını işaret eden,
çoğunlukla sol köprücük kemiği üstündeki sol supraklaviküler lenf düğümünde
metastatik büyüme ve özellikle abdominal malignitelerin lenfatik yayılımıyla
ilişkilendirilen klinik bulgu
virchow triadı :
alm., gre. * virchow (Alman patolog Rudolf Virchow’un soyadından) (alm.) +
trias (üçlü, üçlü grup) (treis, tria (üç) + as (grup eki) ) (gre.) + ı (iyelik
eki) (tür.) * tromboz oluşumunu kolaylaştıran üç temel etkenin klasik
sınıflandırması (kan akımının bozulması (staz), damar duvarı/endotel hasarı ve
kanın pıhtılaşmaya yatkınlığının artması (hiperkoagülabilite) )
vird :
ara. * verada (gelmek, varmak, yetmek, erişmek, ulaşmak), vurud (geliş, gelme,
varış, varma, erişme, erişim, ulaşma, ulaşım) * varış yeri, ulaşım yeri, erişim
noktası
vird :
ara. * verada (gelmek, varmak, yetmek, erişmek, ulaşmak), vurud (geliş, gelme,
varış, varma, erişme, erişim, ulaşma, ulaşım), vird (varış yeri, ulaşım yeri,
erişim noktası) * düzenli okunan dua, zikir, tekrar edilen söz, her gün veya
düzenli olarak okunması adet edinilmiş dua, zikir veya Kur’an bölümü; manevi
olarak sürdürülen düzenli ibadet (word, Worter (kelime, söz) (ing., alm) )
vird-i zeban :
ara., far. * düzenli okunan dua, zikir, tekrar edilen söz) + i (tamlama eki)
(ara.) + zeban (dil, lisan) (far.) * bir kimsenin dilinden düşürmediği, sürekli
tekrarladığı söz veya dua, zikir
virgat :
lat. * virga (yeşil sürgün, ince dal, çubuk, değnek; makam asası, ölçü çubuğu
veya otorite değneği) + atus (sıfat yapım eki) * çubuk veya değnek biçiminde
olan, ince, çubuk gibi uzamış olan
virgin adaları :
lat., tür. * virgo, virginis (genç kız, bakire) (lat.) + ada (çevresi suyla
kaplı kara parçası) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * Karayip
Denizi’nin doğusunda, Porto Riko’nun doğusunda, Anguilla ve Saint Martin’in
batısında, Dominik Cumhuriyeti’nin güneydoğusunda ve Antigua ve Barbuda’nın
batısında yer alan, Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlı adalar topluluğu
virginal :
lat. * virgo, virginis (genç kız, bakire) + alis (ile ilgili, -a ait) * 6. ve
17. yüzyıllarda (Rönesans ve erken Barok döneminde) oldukça popüler olan,
çembaloya (klavsen) benzeyen, ayakları olmayan ve kucağa, diz üstüne veya bir
masa üstüne konularak çalınan küçük bir klavyeli çalgı, klavsen
virgo :
lat. * virgo, virginis (genç kız, bakire) * bakire, kız; ergenliğe girmiş ama
cinsel ilişki yaşamamış dişi insan, kız; saf, el değmemiş
virgül :
lat. * virga (yeşil sürgün, ince dal, çubuk, değnek; makam asası, ölçü çubuğu
veya otorite değneği) + ulus, ula (küçültme eki) * bir cümledeki kelimeleri
birbirinden ayırmak için kullanılan noktalama işareti
viridans :
lat. * virere (yeşil olmak, yeşermek), viridis (yeşil, taze, canlı) + entia
(isim yapım ve durum eki) * yeliş, yeşillenen, yeşilimsi
viridiauratus :
lat. * virere (yeşil olmak, yeşermek), viridis (yeşil, taze, canlı) + aurum
(altın) + atus (sıfat yapım eki) * yeşil ve altın renkli
viridiplantae :
lat. * virere (yeşil olmak, yeşermek), viridis (yeşil, taze, canlı) + plantare
(dikmek, ekmek, yerleştirmek), planta (dikilen şey, bitki, fidan, sürgün,
filiz, taban, ayak tabanı) + ae (taksonomik çoğul ek) * yeşil algleri ve kara
bitkilerini kapsayan büyük ökaryot grubu, yeşil bitkiler
viril :
lat. * vir (erkek, er kişi) + ilis (ile ilgili, -a ait) * erkek cinsiyetine
veya erkeklik özelliklerine ilişkin, güçlü, erkeksi, erkeğe özgü, erkeklik ile
ilgili, erkekçe
virilite :
lat. * vir (erkek, er kişi) + ilis (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve
durum eki) * erkeklik özelliklerinin bütünü, cinsel açıdan erkeklik gücü,
erkeklik niteliği, erkeklik, erkeklik gücü; cinsel güç
virilizan :
lat. * vir (erkek, er kişi) + ilis (ile ilgili, -a ait) + izare (dönüştürmek,
kılmak, hale getirmek) + ens, ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dişide
veya çocukta erkek tipi ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişmesine yol açan,
erkekleştirici, erkeklik özellikleri oluşturan
virilizasyon :
lat. * vir (erkek, er kişi) + ilis (ile ilgili, -a ait) + izare (dönüştürmek,
kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) * özellikle kadınlarda veya
çocuklarda androjen etkisiyle ses kalınlaşması, kıllanma artışı, kaslanma veya
klitoral büyüme gibi erkek tipi ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişmesi
süreci, erkeksileşme, erkek tipi özelliklerin gelişmesi, erkekleştirme,
erkekleşme
virilizm :
lat. * vir (erkek, er kişi) + ilis (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım,
durum, akım, öğreti, doktrin eki) * özellikle kadında androjenlerin aşırı
etkisi sonucunda erkek tipi ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişmesi,
virilizasyon durumu, erkekleşme, erkek tipi özelliklerin ortaya çıkması
virion :
lat. * virus (zehir) + ion (parçacık/tanecik eki) * konak hücre dışında
bulunan, enfeksiyon ve bulaş oluşturabilecek durumdaki tam ve olgun virüs
parçacığı
virjin :
lat. * virgo, virginis (genç kız, bakire) * bakire, kız; ergenliğe girmiş ama
cinsel ilişki yaşamamış dişi insan, kız; saf, el değmemiş
virjin adaları :
lat., tür. * virgo, virginis (genç kız, bakire) (lat.) + ada (çevresi suyla
kaplı kara parçası) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * Karayip
Denizi’nin doğusunda, Porto Riko’nun doğusunda, Anguilla ve Saint Martin’in
batısında, Dominik Cumhuriyeti’nin güneydoğusunda ve Antigua ve Barbuda’nın
batısında yer alan, Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlı adalar topluluğu
virman :
lat., fra. * virare (dönmek, döndürmek, yön değiştirmek, çevirmek) + mentum
(isim yapım eki) (lat.); virement (virer (döndürmek, çevirmek, aktarmak) + ment
(isim yapım eki) ) (fra.) * bir banka hesabındaki paranın başka bir banka
hesabına, genellikle nakit kullanılmadan aktarılması
virolog :
lat., gre. * virus (zehir) (lat.) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl)
(gre.) * virüsleri ve virüslerin yapısını, çoğalmasını, hastalık oluşturma
mekanizmalarını inceleyen tıp uzmanı
viroloji :
lat., gre. * virus (zehir) (lat.) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem)
(logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)
) (gre.) * virüsleri, yapılarını, çoğalmalarını, genetik özelliklerini ve
canlılarla etkileşimlerini inceleyen bilim dalı
virt :
ara. * verada (gelmek, varmak, yetmek, erişmek, ulaşmak), vurud (geliş, gelme,
varış, varma, erişme, erişim, ulaşma, ulaşım), vird (varış yeri, ulaşım yeri,
erişim noktası) * düzenli okunan dua, zikir, tekrar edilen söz, her gün veya
düzenli olarak okunması adet edinilmiş dua, zikir veya Kur’an bölümü; manevi
olarak sürdürülen düzenli ibadet (word, Worter (kelime, söz) (ing., alm) )
virtus :
lat. * vir (erkek, güç, yiğit) + tus (isim yapım eki) * erdem, fazilet,
yiğitlik, kuvvet, kudret, güç; ahlaki üstünlük ve cesaret; Roma mitolojisinde
ahlaki erdem, askeri yiğitlik ve cesaret tanrıçası
virtüel :
lat. * virtus (erdem, fazilet, yiğitlik, kuvvet, kudret, güç; ahlaki üstünlük
ve cesaret; Roma mitolojisinde ahlaki erdem, askeri yiğitlik ve cesaret
tanrıçası ) (vir (erkek, güç, yiğit) + tus (isim yapım eki) ) + ialis (ile
ilgili, -a ait) (lat.); virtuel (fra.); virtual (ing.) * fiziksel olarak fiilen
gerçekleşmemiş olsa da etkisi, potansiyeli veya simülasyonu bakımından
gerçekmiş gibi işleyen; dijital ortamda gerçek olmayan ama işlevsel olarak var
olan
virtüöz :
lat. * virtus (erdem, fazilet, yiğitlik, kuvvet, kudret, güç; ahlaki üstünlük
ve cesaret; Roma mitolojisinde ahlaki erdem, askeri yiğitlik ve cesaret
tanrıçası ) (vir (erkek, güç, yiğit) + tus (isim yapım eki) ) + osus (ile
ilgili, -a ait) * herhangi bir müzik aletini veya sanat dalını olağanüstü bir
teknik beceri ve ustalıkla icra eden kimse
virülan :
lat. * virus (zehir, hastalık etkeni; virüs) + ulentus (çokluk, bolluk eki) *
enfekte etme, dokulara zarar verme, enfeksiyon ve hastalık oluşturma yeteneği
olan
virülans :
lat. * virus (zehir, hastalık etkeni; virüs) + ulentus (çokluk, bolluk eki) +
entia (isim yaım eki) * bir mikrobik organizmanın veya patojenin (bakteri,
virüs vb.), konağı enfekte etme, dokulara zarar verme, enfeksiyon ve hastalık
oluşturma yeteneğinin derecesi
virüs :
lat. * virus (virus (zehir, enfeksiyon ve hastalık etkeni) * kendi başına
çoğalamayan, mitokondrisi olmadığı için bakteri gibi enerji üretemeyen,
dolayısıyla başka bir canlı organizmaya bağımlı olmadan yaşayamayan, yalnızca
canlı bir hücrenin içine girerek aktif hale gelen ve çoğalan küçük enfeksiyon
etkeni organizma
virütik :
lat. * virus (virus (zehir, enfeksiyon ve hastalık etkeni) + icus (ile ilgili,
-a ait) * virüsle ilgili, virüse bağlı, virüs kaynaklı
visadenişin :
ara., far. * visadet (yastık, minder, şilte, döşek, taht, üzerinde oturulan
makam, sedir) (ara.) + nişesten (oturmak), nişin (oturan, yerleşen, oturmuş,
bir yere yerleşmiş) (far.) * döşekte oturan, tahtta oturan, yastığa yaslanıp oturan;
“tahta çıkan padişahın şerefine/anısına” anlamında bir Osmanlı deyişi
visak :
ara. * vasaka (bağlamak, sağlamlaştırmak, güven altına almak), vesika (bağ,
bağlılık, vesika; güvence, delil, hukuken geçerli belge), misak (sağlam bağ,
ahit, kesin sözleşme) * kuvvetli, kalın bağ, yeminle verilen söz, antlaşma,
muahede, peyman
visal :
ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek,
kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek,
bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma,
bir araya gelme, kavuşma) * birleşme, buluşma, bir araya gelme, kavuşma
visamiral :
lat., ara. * vice (yardımcı, vekil) (lat.) + amir (emreden, buyuran, üst
yetkili) + el (ön ek, artikel) + bahr (deniz) (ara.) * deniz kuvvetlerinde
amiralden bir rütbe küçük olan veya amirallikten bir önceki rütbede bulunan
deniz subayı, koramiral
visaye :
ara. * vassa, vasy (tavsiye etmek, vasiyet etmek, emretmek, öğüt vermek, emanet
etmek, bir işi birine bırakmak, eklemek, bitişmek, birine iş yüklemek veya
sorumluluk vermek) + yet (isim yapım eki) * bir kişinin, özellikle kendi
işlerini yönetemeyen birinin işlerinin başkası tarafından gözetilip yönetilmesi
viseral :
lat. * viscus, visceris (iç organ, iç doku, etli iç kısım), viscera (iç
organlar, bağırsaklar) + alis (ile ilgili, -a ait) * göğüs ve karın
boşluğundaki organlarla ilgili olan, iç organlara ait, iç organlarla ilgili
viseral periton :
lat., gre. * viscus, visceris (iç organ, iç doku, etli iç kısım), viscera (iç
organlar, bağırsaklar) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + peritoneon (karın
zarı, karın boşluğunu kaplayan zar) (peri (çevresinde, etrafında) + teinein
(germek, çekmek, uzatmak) ) + eon (isim yapım eki) (gre.) * karın ve pelvisteki
organların dış yüzünü örten periton tabakası
viseromegali :
lat. * viscus, visceris (iç organ, iç doku, etli iç kısım), viscera (iç
organlar, bağırsaklar) (lat.) + megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş)
(megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) (gre.) * iç organların normalden fazla büyümesi, iç
organ fazla büyüme anomalisi
viseroptoz :
lat. * viscus, visceris (iç organ, iç doku, etli iç kısım), viscera (iç
organlar, bağırsaklar) (lat.) + ptosis (düşme, düşüş, sarkma) (piptein (düşmek)
+ osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) (gre.) * karın içindeki iç
organların normal konumlarından aşağı doğru yer değiştirmesi veya sarkması, iç
organ sarkması
vishnu :
san. * vishnu (kuşatan, saran, çevreleyen, kaplayan, örten) (vish (örtmek,
kuşatmak, sarmak, kaplamak, yayılmak; girmek, içine nüfuz etmek, yaslanmak,
dayanmak, yatmak, uyumak) + nu (kişi, kimse, şahıs, karakter) ) * Hinduizmde
evreni ve dharmayı koruyan, Trimurti’nin koruyucu unsurunu temsil eden, çeşitli
avatarlarla dünyaya indiğine inanılan başlıca tanrı
vishuddha :
san. * vi (ayrıca, ayrı, özel olarak, bütünüyle) + suddha (temiz, arınmış, saf)
* bütünüyle temiz, tamamen arınmış, saf; yoga ve Tantra geleneğinde insan
bedenindeki yedi çakradan biri olan ve boğaz bölgesiyle ilişkilendirilen çakra,
boğaz çakrası
vishwakarma :
san. * vishva (bütün, tüm, evrensel) + karman (iş, eylem, eser, oluşum, yapım,
meydana getirme) (kar (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, meydana getirmek,
oluşturmak) + man (isim yapım eki) ) * Hindu mitolojisinde tanrıların ilahi
mimarı ve zanaatkarı olarak kabul edilen, evreni ve tanrıların silah, araç ve
saraylarını yarattığına inanılan ilahi varlık
vishwarupa :
san. * vishva (bütün, tüm, evrensel) + rupa (biçim, şekil, görünüş) * Hindu
mitolojisinde özellikle Vishnu’nun avatarı Krishna’nın Bhagavad Gita’da
Arjuna’ya gösterdiği, evrenin bütününü ve tüm varlıkları içinde barındıran
kozmik biçim veya ilahi görünüş
visid :
lat. * viscum (ökse otundan yapılmış yapışkan, kuş kireci; ökseotu) + idus
(sıfat yapım eki) * yapışkan, yoğun ve akışkanlığı az olan, yüzeye kolayca
tutunan
visidyum :
lat. * viscum (ökse otundan yapılmış yapışkan, kuş kireci; ökseotu) + idus
(sıfat yapım eki) + ium (isim yapım eki) * orkidegillerde polenyumun taşıyıcı
böceğe yapışmasını sağlayan yapışkan disk veya salgı yapısı, yapışkan salgı,
yapışkan disk
viski :
gal. * uisge-beatha (hayat suyu) (uisge (su) + beatha (hayat) ) * özellikle
arpa, mısır, çavdar veya buğday gibi tahılların mayalanıp damıtılmasıyla elde
edilen damıtılmış, alkollü içki
viskometre :
lat., gre. * viscum (ökse otundan yapılmış yapışkan, macun, kuş kireci; ökseotu) (lat.)
+ metron, metros (ölçü) (gre.) * bir sıvının akmaya karşı gösterdiği direnci,
yani viskozitesini ölçen alet
viskon : lat. * viscosus (yapışkan, ağdalı)
(vis (eritmek, akıtmak), viscum (ökse otundan yapılmış yapışkan, macun, kuş kireci; ökseotu) + osus
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * yapay ipek üretmek amacıyla odun selülozunun kimyasal işlemlerle
sıvılaştırılması (vizkoz hale getirilmesi) sonucu elde edilen, yüksek nem emme
kapasitesine, yumuşak dokuya ve dökümlü bir yapıya sahip yarı sentetik
(rejenerasyon yöntemiyle üretilen) bir elyaf türü
viskonsül :
lat. * vice (yardımcı, vekil) + consul (konsül, devlet görevlisi), consulere
(danışmak, görüş almak, düşünmek, yönetmek için öngörülü davranmak) (co, con
(birlikte, beraber, ile) + salire, saltare (atlamak, zıplamak, sıçramak) ) *
bir konsolosun yardımcısı veya onun bulunmadığı durumlarda görevlerini
vekaleten yerine getiren diplomatik görevli, konsolos yardımcısı
viskoz :
lat. * viscosus (yapışkan, ağdalı) (vis (eritmek, akıtmak), viscum (ökse
otundan yapılmış yapışkan, macun,
kuş
kireci; ökseotu) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * akışkanlığı az
olan, akışkanlığa karşı direnci olan sıvı; sentetik elyaf yapımında kullanılan
yapışkan organik madde
viskozite :
lat. * viscosus (yapışkan, ağdalı) (vis (eritmek, akıtmak), viscum (ökse
otundan yapılmış yapışkan, kuş kireci; ökseotu) + osus (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) + itas (isim yapım ve durum eki) * bir sıvının akmaya karşı
gösterdiği iç direnç (akışkanlık derecesinin tersi)
viskus :
lat. * viscus, visceris (iç organ, iç doku, etli iç kısım), * vücut içindeki
organlar veya dokular için kullanılan tıbbi terim (göğüs veya karın boşluğunda
yer alan kalp, karaciğer, mide, bağırsak gibi iç organların her birine verilen
tıbbi ad)
vismodegib :
lat. * vismo (Smoothened proteinini hedefleyen farmasötik ön ek) + degib
(Hedgehog sinyal yolağı inhibitörleri (Hedgehog pathway inhibitors) belirteci)
(Hedgehog geninin adının bir kirpi mutantının dikenli görünümünden
esinlenilmiştir.) * ileri veya metastatik bazal hücreli karsinom gibi bazı
kanserlerin tedavisinde kullanılan, Hedgehog (kirpi) sinyal yolundaki Smoothened
proteinini inhibe eden antineoplastik ilacın etken maddesi (C19H14Cl2N2O3S)
vişah :
ara. * vaşaha (kuşakla süslemek, üzerine kuşak veya süs takmak, kuşanmak,
süslenmek, süslemek), vişah (uşak, şal, boyuna çapraz takılan süslü gerdanlık
veya bez parçası) * kadınların boyunlarından omuzlarına ve koltuk altlarına
doğru çapraz bağladıkları, çoğu zaman mücevher veya işlemelerle süslü kuşak,
şal veya gerdanlık
vişnap :
rus., far. * vishnya (vişne) (rus.) + ab (su, meşrubat, şurup) (far.) * vişne
ile kirazın karışımı/aşılanması ile elde edilen, görüntüsü kiraza benzeyen
ancak tadı ekşimsi/vişne aromalı olan bir meyve türü, bu meyveyi veren ağaç
veya bu meyveden yapılan içecek, vişneden yapılan içecek, vişne şurubu
vişne :
rus. * vishnya (vişne) * gülgiller (Rosaceae) familyasından olan ve kiraza
benzeyen ağacın ekşimtırak/mayhoş tada sahip kırmızı meyvesi
vişneçürüğü :
rus., tür. * vishnya (vişne) (rus.) + çürük (bozulmuş, zayıf veya sağlamlığını
yitirmiş olan; dayanaksız, geçersiz veya işe yaramaz olan ) (çuri (ekşimek,
bozularak köpüklenmek) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ü (iyelik
eki) (tür.) * çürümüş vişnenin koyu kırmızı, mora çalan rengini ifade eden renk
vişnu :
san. * vishnu (kuşatan, saran, çevreleyen, kaplayan, örten) (vish (örtmek, kuşatmak,
sarmak, kaplamak, yayılmak; girmek, içine nüfuz etmek, yaslanmak, dayanmak,
yatmak, uyumak) + nu (kişi, kimse, şahıs, karakter) ) * Hinduizmde evreni ve
dharmayı koruyan, Trimurti’nin koruyucu unsurunu temsil eden, çeşitli
avatarlarla dünyaya indiğine inanılan başlıca tanrı
vitaceae :
lat. * vitis (asma, üzüm) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * üzüm (Vitis
vinifera) asmasını ve onun yakın akrabalarını kapsayan bitki familyası
vital :
lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vitas (hayat,
yaşam, dirim, ömür) (vivus (canlı, diri, yaşayan, hayatta olan) + itas (isim
yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) * yaşam için gerekli olan,
hayati önem taşıyan veya canlılığın sürdürülmesiyle ilgili olan, yaşamsal, hayatla
ilgili, canlı, hayati
vitalite :
lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vitas (hayat,
yaşam, dirim, ömür) (vivus (canlı, diri, yaşayan, hayatta olan) + itas (isim
yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum
eki) * canlılık, dirilik, hayatta olma, hayatiyet, yaşam gücü, yaşama enerjisi.
vitamin :
lat., gre. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vitas
(hayat, yaşam, dirim, ömür) (vivus (canlı, diri, yaşayan, hayatta olan) + itas
(isim yapım ve durum eki) ) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup
(-NH2) eki) (ammonia (ammon, ammoniakos (gizli, örtülü, güvende, emin) (gre.) +
ine (gibi olan, ile ilgili, kimyasal madde eki) ) * vücudun normal büyüme,
gelişme ve metabolik işlevleri için az miktarda gerekli olan, yağda çözünen (A,
D, E ve K grubu) ve suda çözünen (B, C grubu) olarak ikiye ayrılan organik
besin maddesi
vitellin :
lat. * vitellus (küçük inek, küçük sığır; yumurtanın embriyoya besin sağlayan
sarı kısmı, yumurta sarısı, sarı) (vitulus (buzağı, genç inek, genç sığır) +
ellus (küçültme eki) ) + inus, ine (ile ilgili, -a ait, kimyasal madde eki) *
yumurta sarısına veya embriyoyu besleyen yumurta sarısı maddesine (vitellus)
ilişkin, yumurta sarısına ait, vitellusa ilişkin
vitello-intestinal :
lat. * vitellus (küçük inek, küçük sığır; yumurtanın embriyoya besin sağlayan
sarı kısmı, yumurta sarısı, sarı) (vitulus (buzağı, genç inek, genç sığır) +
ellus (küçültme eki) ) + intestinus (içte olan, bağırsak) (intus (iç, içeri,
içinde) + inus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + alis (ile ilgili, -a ait) *
embriyoda yumurta sarısı kesesini ilkel bağırsağa bağlayan yapı veya kanal ile
ilgili olan, yumurta sarısı ile bağırsak arasındaki yapıya ilişkin
vitellüs :
lat. * vitellus (küçük inek, küçük sığır; yumurtanın embriyoya besin sağlayan
sarı kısmı, yumurta sarısı, sarı) (vitulus (buzağı, genç inek, genç sığır) +
ellus (küçültme eki) ) * yumurtanın embriyoya besin sağlayan sarı kısmı,
yumurta sarısı (eski çağlarda yumurta sarısının renk ve büyüklüğüne benzetilmiş
olabilir)
vites :
lat., fra. * vicitas (hızlılık, çabukluk, hız, sürat; hız kademesi) (vistus
(hızlı, çabuk, ivedi) + itas (isim yapım ve durum eki) ) (lat.); vitesse
(hızlılık, çabukluk, hız, sürat; hız kademesi) (vite (hızlı, çabuk, ivedi,
süratli) + esse (isim yapım ve durum eki) ) (fra.) * hızlılık, sürat, hız,
çabukluk, ivedilik; motorlu taşıtlarda veya makinelerde güç ile hız oranını
çalışma koşullarına göre değiştirmeye yarayan dişli mekanizması ve bu düzenin
her bir aktarma kademesi
vites kolu :
lat., fra. * vicitas (hızlılık, çabukluk, hız, sürat; hız kademesi) (vistus
(hızlı, çabuk, ivedi) + itas (isim yapım ve durum eki) ) (lat.); vitesse
(hızlılık, çabukluk, hız, sürat; hız kademesi) (vite (hızlı, çabuk, ivedi, süratli)
+ esse (isim yapım ve durum eki) ) (fra.) + kol (vücudun omuz ile el bileği
arasındaki organı; yan, dal, çıkıntı; branş, şube, kısım) + u (iyelik eki)
(tür.) * motorlu taşıtlarda şanzıman dişlilerini birbirine geçerek aracın
hızını ve gücünü ayarlamayı sağlayan mekanik veya elektronik kol
vites kutusu :
lat., fra. * vicitas (hızlılık, çabukluk, hız, sürat; hız kademesi) (vistus
(hızlı, çabuk, ivedi) + itas (isim yapım ve durum eki) ) (lat.); vitesse
(hızlılık, çabukluk, hız, sürat; hız kademesi) (vite (hızlı, çabuk, ivedi,
süratli) + esse (isim yapım ve durum eki) ) (fra.) + kutu (kuti (kapanabilir
küçük sandık, hazne, kap) ) (gre.) + su (iyelik eki) (tür.) * motorun ürettiği
dönme hareketini ve gücü tekerleklere ileten, aracın hızını ve çekiş gücünü (torkunu)
ayarlayan mekanik sistem, şanzıman
vitiligo :
lat. * vitium (kusur, bozukluk, leke, hata, suçluluk) + ligo (isim yapım ve
durum eki) * deride pigment kaybına bağlı olarak düzensiz, beyaz renkli
lekelerin oluşmasıyla karakterize bir cilt hastalığı, temriye
vitir :
ara. * vetr (tek, tek sayı, eşsiz, yegane), vetara (tek olmak, yalnız olmak,
eşsiz kılmak) * tek olan, çiftin (şef'i) karşıtı olan sayı veya bir şeyin eşi
ve benzeri bulunmayan hali, tek, yegane; gece kılınan namazların sonuncusu
vitis :
lat. * vitis (asma, üzüm) * Vitaceae (asmağiller) familyasından, üzüm
üretiminde kullanılan sarmaşık formunda otsu veya odunsu bitki türü
vitr :
ara. * vetr (tek, tek sayı, eşsiz, yegane), vetara (tek olmak, yalnız olmak,
eşsiz kılmak) * tek olan, çiftin (şef'i) karşıtı olan sayı veya bir şeyin eşi
ve benzeri bulunmayan hali, tek, yegane; gece kılınan namazların sonuncusu
vitray :
lat. * vitrum (cam) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.); vitraille (fra.) *
renkli cam parçalarının kurşun veya başka bir bağlayıcıyla birleştirilerek
oluşturduğu süsleme veya pencere
vitrektomi :
lat., gre. * vitreum (cam ile ilgili, camsı, cama ait) (vitrum (cam) + eum
(sıfat yapım eki) ) (lat.) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici)
+ temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * gözün içini dolduran camsı cismin
(vitreus/corpus viteum) cerrahi olarak çıkarılması işlemi
vitreoretinopati :
lat. * vitreum (cam ile ilgili, camsı, cama ait) (vitrum (cam) + eum (sıfat
yapım eki) ) + retina (gözün arka kısmında yer alan, ışığı algılayıp sinirsel
uyarılara dönüştüren ve ağsı sinir hücreleri yapısıyla görme işlevinin
gerçekleşmesini sağlayan ince tabaka) (rete (ağ, şebeke) ina (ile ilgili, gibi,
-a ait) ) (lat.) + patheia (sorun, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu)
(pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) ) (gre.) * gözün camsı cismi (vitreum/corpus vitreus) ve
retinasında ortaya çıkan hastalıkların genel adı
vitreum :
lat. * vitrum (cam) + eum (sıfat yapım eki) * cam ile ilgili, camsı, cama ait,
camdan yapılmış, cama benzeyen
vitreus :
lat. * vitrum (cam) + eus (sıfat yapım eki) * gözün ön kısmı ile retina
arasında bulunan, saydam, jel kıvamında bir sıvı-doku karışımı, göz içi jel
vitrifikasyon :
lat. * vitrificare (vitrum (cam) + eus (sıfat yapım eki) + ficatio (facere,
ficere (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, oluşturmak) + tio (isim yapım eki)
) * bir maddenin çok hızlı soğutularak kristal oluşumu olmadan cam benzeri
amorf bir yapıya dönüştürülmesi; özellikle cam üretimi, seramik, biyoloji ve
kriyoprezervasyon alanlarında maddelerin camsı hale getirilmesi süreci
vitrifiye :
lat. * vitrificatus (vitrificare (vitrum (cam) + eus (sıfat yapım eki) +
facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, oluşturmak) ) + atus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); vitrifié (fra.) * camlaştırılmış,
camsı hale getirilmiş; özellikle yüksek sıcaklıkta pişirilerek yüzeyi cam
benzeri sert ve geçirimsiz bir yapıya dönüşmüş olan (seramik, porselen veya
benzeri malzeme)
vitrin :
lat. * vitrum (cam) + inus (sıfat yapım eki) * ürünlerin, sanat eserlerinin
veya değerli nesnelerin sergilenmesi için kullanılan camlı bölme, dolap veya
mağaza önündeki camlı sergi alanı
vitriol :
lat. * vitrium, vitreolus (camımsı, cam gibi, cam ile ilgili) (vitrum (cam) +
ium, eolus, eolum (ile ilgili, -a ait) ) * sülfat tuzu, özellikle demir sülfat;
eski kimyada özellikle demir, bakır ve çinko sülfatları için kullanılan ad;
günümüzde daha çok sülfürik asit ve aşındırıcı maddelerle ilişkili kimyasal
adlandırma terimi (demir sülfat FeSO4•7H2O)
vitröz :
lat. * vitrum (cam) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.); vitreuse (fra.) *
camdan yapılmış, cama benzeyen, cam ile ilgili; cam gibi saydam ve jel
kıvamında olan; tıpta özellikle gözün lens ile retina arasındaki boşluğunu
dolduran saydam jelimsi yapı olan vitröz cisim (corpus vitreum) için kullanılan
sıfat
vitröz sıvı :
lat. * vitrum (cam) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.); vitreuse (fra.) + sıvı
(akan, akıcı olan) (tür.) * göz küresinde lens ile retina arasındaki boşluğu
dolduran, gözün şeklini koruyan ve ışığın retinaya iletilmesine yardımcı olan
saydam ve jel kıvamındaki bağ dokusu benzeri saydam madde (corpus vitreum,
vitreus humor)
vitta :
at. * vitta (kurdele, bant, şerit) * başa takılan kurdele veya bant, süsleme
amacıyla kullanılan şerit; botanikte bazı bitkilerin meyve kabuğunda bulunan,
uçucu yağ taşıyan ince şerit biçimli salgı kanalı yapısı (özellikle Apiaceae
(maydanozgiller) familyasında)
vittaria :
lat. * vitta (bant, şerit, kurdela) + arius (ile ilgili, -a ait) * Pteridaceae
(eğreltiotugiller) familyasından, uzun, dar, ince ve şerit biçimli yaprakları
olan eğrelti otu türü
vivarium :
lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vivus (canlı,
diri, yaşayan, hayatta olan) + arium (yer ve durum eki) * canlı hayvanların
doğal yaşam ortamlarına benzer koşullarda barındırıldığı, gözlemlendiği ve
yetiştirildiği özel alan; zooloji, ekoloji ve araştırmalarda kontrollü yaşam
ortamı olarak kullanılan kafes, tank veya kapalı sistem alanı
vivas :
lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vivax (canlı,
uzun ömürlü) * canlı, diri, yaşayan, hayat dolu, neşeli, hareketli; müzikte canlı,
hızlı ve enerjik çalınması gerektiğini belirten tempo terimi
viverridae :
lat. * viverra (gelincik benzeri küçük etçil hayvan, misk kedisi) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) * misk kedileri, genetler, linsanglar,
binturong ve benzeri etçil memelileri kapsayan hayvan familyası
vivid :
lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak) + idus (ile
ilgili, -a ait) * canlı, hayat dolu, güçlü, parlak, çok canlı, gerçeğe yakın
vivipar :
lat. * vivus (yaşayan, hayatta olan, canlı olan, diri olan) (vivere (yaşamak,
hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak) + eus (sıfat yapım eki) ) + parere
(ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek,
ürermek, öne getirmek, başarmak; görünmek, belirmek, ortaya çıkmak), parus (ortaya
çıkaran, doğuran, üreten, yaratan, oluşturan, meydana getiren) * yumurtadan
çıkmadan önce embriyosunu ana rahminde geliştirip canlı yavru doğuran (hayvan
veya bitki)
vivo :
lat. * vivus (yaşayan, hayatta olan, canlı olan, diri olan) (vivere (yaşamak,
hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak) + eus (sıfat yapım eki) ) * canlı,
yaşayan, hayatta olan, diri olan
viya :
lat. * via (yol, geçit, sefer yolu, vasıta, cadde, sokak, güzergah, patika) *
yol, cadde, sokak; aracılığıyla, sayesinde, yoluyla, üzerinden, vasıtasıyla
viyabilite :
lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vitas (hayat,
yaşam, dirim, ömür) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) + itas (isim
yapım ve durum eki) * yaşama, sürdürülebilme, başarıyla uygulanabilme yeteneği;
bir girişimin veya projenin finansal ve operasyonel olarak kendi kendini
döndürebilmesi
viyabl :
lat. * vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak), vitas (hayat,
yaşam, dirim, ömür) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) * uygulanabilir,
yapılabilir, yaşayabilir, sürdürülebilir; başarıya ulaşma şansı olan; finansal
ve operasyonel olarak kendi kendini döndürebilen (iş modeli)
viyadük :
lat. * via (yol, geçit, sefer yolu, vasıta, cadde, sokak, güzergah, patika) +
ductia (iletme, bağlama, yönlendirme, birleştirme) (ductus (yönlendirilmiş,
çekilmiş, sürülmüş, yol gösterilmiş, götürülmüş) (ducere (yönlendirmek,
liderlik etmek, çekmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapı eki) ) + ia (isim yapım eki) * bir vadinin, bir
ırmağın üstünden bir karayolunun veya demiryolunun geçişini sağlayan, ayaklar
üzerine oturtulmuş, yüksek ve uzun köprü
viyaklamak :
tür. * viyak (bağırma, çığlık atma, inleme sesinden ses yansımalı onomatopeik
kelime) + la (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * (ince ve tiz sesle
ağlamak, sızlanmak; bebek, yavru hayvan veya küçük bir canlı ince ve tiz bir
ses çıkararak ağlamak veya sürekli sızlanmak
viyal :
gre. * phiale (geniş ve sığ tas, kap, çanak, kase, amfora) * genellikle cam
veya ısıya dayanıklı plastikten yapılmış, sıvı veya toz numunelerin, ilaçların
ve aşıların saklandığı küçük silindirik şişe veya tüp
viyana :
kel. * vindos (beyaz) + bona (yer, temel, yerleşim) (kel.); Wien (alm.) *
Avusturya’nın başkenti
viyola :
lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) * Violaceae (menekşegiller)
familyasından, genellikle mor veya sarı çiçek açan küçük otsu bitki türü;
görünüşü kemana çok benzer, ancak gövdesi kemandan biraz daha büyük ve sesi
daha kalın/pes olan yaylı bir çalgı
viyolon :
lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + on (son ek) * dört telli, yayla
çalınan ve viyol ailesinden gelişmiş yaylı çalgı
viyolonist :
lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + on (son ek) + ista (-cı, yapan,
eden eki) * keman çalan, keman icra eden müzisyen
viyolonsel :
lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + on (son ek) + cellus (küçültme eki)
(lat.); cello (küçültme eki) (ita.) * yaylı çalgılar ailesinde yer alan, keman
ve viyoladan daha büyük, viyolondan daha küçük olan, çellist tarafından
oturarak çalınan, bas ve tenor aralığında ses veren çalgı
viyolonselist :
lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + on (son ek) + cellus (küçültme eki)
(lat.); cello (küçültme eki) (ita.) + ista (-cı, yapan, eden eki) (lat.) *
viyolonsel (çello) çalan müzisyen
vize :
gre. * byzia (su perisi, kaynak/pınar perisi (nymphe) ) (byza (meme, göğüz) +
ia (yer eki) ) * Kırklareli’nin bir ilçesi (Vize ve çevresinin tarih boyunca su
kaynakları ve antik su kemerleriyle ünlü olmasından)
vize :
lat. * videre (görmek), visa (görülmüş, incelenmiş, onaylanmış) * bir
yabancının başka bir ülkeye girmesine, o ülkeden geçmesine veya belirli bir
süre kalmasına izin veren resmi belge veya pasaport üzerindeki resmi onay
vizibilite :
lat. * videre (görmek) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) + itas
(isim yapım ve durum eki) * görülebilirlik, görünürlük
vizibl :
lat. * videre (görmek) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) *
görülebilir, görünür
vizigot :
alm. * westan (batı), wisi (iyi, seçkin, asil, bilge) + gießen (dökmek,
sulamak, akıtmak), goss (dökülmüş, sulanmış, akıtılmış), Goth (Got halkı)
(“nehir çıkışlarında/ağızlarında yaşayan insanlar” anlamı bağlamında) * Roma
İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ve Erken Orta Çağ’da Avrupa’da yaşayan Doğu
Cermen kökenli Germen topluluğuna mensup kimse
vizing :
ing. * wheeze (hırıltılı solumak, hırıltı çıkarmak) + ing (isim yapım eki) * n
nefes alıp verirken özellikle daralmış hava yollarından geçen havanın
oluşturduğu ıslık benzeri, tiz ve hırıltılı solunum sesi, hırıltılı soluma,
hırıltılı nefes alma
vizit :
lat. * videre (görmek), visitare (ziyaret etmek, sık sık görmeye gitmek)
(visere (görmeye gitmek, incelemek) + itas (isim yapım ve durum eki) + are
(fiil mastar eki) ) (lat.); visite (fra.) * ziyaret, uğrama, görmeye gitme,
görmek için bir yere gelme
vizite :
lat. * videre (görmek), visitus (ziyaret, görmeye gitme) (visitare (ziyaret
etmek, sık sık görmeye gitmek) (visere (görmeye gitmek, incelemek) + itas (isim
yapım ve durum eki) + are (fiil mastar eki) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) ) * hekimin hastasını görmek, muayene etmek ve durumunu
değerlendirmek için yaptığı ziyaret ve bu ziyaret sırasında yapılan muayene
viziyer :
lat. * videre (görmek), visus (görme, görüş) + arius (araç eki) (lat.); visière
(fra.) * şapka veya başlığın güneşten korumak için öne doğru uzanan bölümü,
siperlik, başlığın yüzü koruyan bölümü
vizkoz :
lat. * viscosus (yapışkan, ağdalı) (vis (eritmek, akıtmak), viscum (ökse
otundan yapılmış yapışkan, kuş kireci; ökseotu) + osus (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) * akışkanlığı az olan, akışkanlığa karşı direnci olan sıvı;
sentetik elyaf yapımında kullanılan yapışkan organik madde
vizon :
lat. * viso (vizon) (lat.); vison (fra.) * sansargillerden, değerli kürkü için
yetiştirilen veya avlanan, gelinciğe benzeyen küçük etçil memeli
vizör :
lat. * videre (görmek), visus (görme, görüş) + or (-cı, yapan, eden eki, araç
eki) (lat.); viseur (gösterge, nişangah, görüntüleyici) (viser (nişan almak,
hedeflemek) + eur (-cı, araç eki) ) * gösterge, nişangâh, görüntüleyici;
fotoğraf makinesi, kamera, dürbün, kask veya benzeri araçlarda görüntüyü
görmeyi ve kadrajı veya hedefi belirlemeyi sağlayan bölüm
vizr :
ara. * vizare, vezara (yüklenmek, yük taşımak, sorumluluk almak, destek olmak)
* yük, sorumluluk, günah, suç
vizüalizasyon :
lat. * videre (görmek), visus (görme, görüş) + alis (ile ilgili, -a ait) +
izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım ve durum eki)
(lat.); visualisation (fra.) * bir şeyi görsel biçimde sunma, görünür hale
getirme veya zihinde bir görüntü olarak canlandırma işlemi, görselleştirme,
zihinde canlandırma)
vizüel :
lat. * visualis (görsel, görme ile ilgili) (videre (görmek), visus (görme,
görüş) + alis (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); visuel (fra.) * görme duyusuyla
veya görme yoluyla ilgili olan, görsel
vizyon :
lat. * visio (görme, görme yetisi, görünüş) (videre (görmek), visus (görme,
görüş) + tio (isim yapım eki) ) (lat.); vision (fra.) * görme duyusu, görme
yetisi, görme, görüş, görsel algı
VLAN :
ing. * virtual (sanal) + local (yerel) + area (alan) + network (ağ, şebeke) *
fiziksel ağ altyapısı üzerinde mantıksal olarak ayrılmış sanal ağ yapısı
VM :
ing. * virtual (sanal) + machine (makine) * fiziksel bir bilgisayar üzerinde yazılımsal
olarak oluşturulan ve bağımsız bir bilgisayar gibi çalışan sanal sistem
voce :
lat., ita. * vocare (seslenmek, (çağırmak, ad vermek) (vox, voce, vocis (ses) +
are (fiil mastar eki) ) (lat.); voce (sesle, ses aracılığıyla) (ita.) * ses,
söz, sesle ilgili, ses aracılığıyla
vodvil :
fra. * vaudeville (müzkli hafif güldürü tiyatrosu) (vau (vadi) + de (iyelik
bağlacı) + Vire (Fransa’nın Normandiya bölgesinde, Vire Nehri çevresinde yer
alan vadinin ismi) ) * şarkı, dans, diyalog ve güldürü unsurlarını bir araya
getiren, özellikle 19. yüzyıl Fransa’sında gelişmiş hafif nitelikli tiyatro
türü
voges-proskauer testi :
alm., lat. * voges (Alman bakteriyolog Johann Gustav Voges’in soyadından) +
prokauer (Alman kimyager ve bakteriyolog Bernhard Proskauer’in soyadından)
(alm.) + testa, testum, testus (kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı; test,
deneme, sınav, tecrübe) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * bakterilerin glikoz
fermantasyonu sırasında asetoin üretip üretmediğini belirlemek ve bir
bakteriyel et suyu kültüründe asetoini saptamak için yapılan, özellikle
Enterobacterales ayrımında yararlanılan biyokimyasal test
vokabüler :
lat. * vocare (seslenmek, (çağırmak, ad vermek) (vox, voce, vocis (ses) + are
(fiil mastar eki) ) + bulum (isim yapım eki) + arium (yer ve durum eki) * bir
dildeki kelime hazinesi; kişinin bildiği ve kullandığı sözcükler bütünü, sözcük
dağarcığı, kelime hazinesi
vokal :
lat. * vocare (seslenmek, (çağırmak, ad vermek) (vox, voce, vocis (ses) + are
(fiil mastar eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) * insan sesiyle veya ses ile
ilgili olan; müzikte insan sesiyle icra edilen; sesle, ses organlarıyla veya
şarkı söylemeyle ilgili
vokal kord :
lat., gre. * vocare (seslenmek, (çağırmak, ad vermek) (vox, voce, vocis (ses) +
are (fiil mastar eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + korde (ip, tel,
kiriş, bant) (gre.) * gırtlakta ses oluşumunu sağlayan, titreşerek ses üreten
iki elastik doku kıvrımından her biri, ses teli
vokalist :
lat., gre. * vocare (seslenmek, (çağırmak, ad vermek) (vox, voce, vocis (ses) +
are (fiil mastar eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) + ista (-cı, yapan, eden
eki) * bir müzik topluluğunda şarkı söyleyen, insan sesiyle müzik icra eden
sanatçı, şarkıcı, vokal icracı
voksilaprevir :
lat. * voxila (farmasötik ön ek) + pre (Hepatit C virüsü NS3/4A proteaz
inhibitörü belirteci) + vir (virus (zehir, enfeksiyon sebebi organizma) ) *
kronik Hepatit C (HCV) virüsü enfeksiyonunun tedavisinde kullanılan, hepatit C
virüsünün NS3/4A proteazını inhibe ederek viral çoğalmayı engelleyen doğrudan
etkili antiviral ilacın etken maddesi (C49H67F3N10O9)
volan :
lat. * volare (uçmak) + ens, ent (-cı, yapan, eden eki) (lat.); volant (fra.) *
içten yanmalı motorlarda krank miline bağlı olarak dönen, dönme enerjisini
depolayan, debriyajın motordan aldığı hareketi aktarmasına olanak sağlayan ve
marş motoru aracılığıyla motorun çalıştırılmasını sağlayan büyük ve ağır disk
biçimli parça
volatil :
lat. * volatus (uçuş, uçma) (volare (uçmak) + atus (geçmiş zaman ve isim yapım
eki) ) + alis (sıfat yapım eki) * kolayca buharlaşan veya gaz haline geçen,
uçucu, hızla buharlaşan; hızla değişebilen, istikrarsız, değişken, geçici;
fiyatların çok hızlı, sert ve tahmin edilemeyen bir şekilde inip çıktığı piyasa
ortamını niteleyen sıfat
volatilite :
lat. * volatus (uçuş, uçma) (volare (uçmak) + atus (geçmiş zaman ve isim yapım
eki) ) + alis (sıfat yapım eki) + itas (isim yapım ve durum eki) * (durum,
nitelik bildiren ek) (Lat.)
vole :
lat. * volatus (uçuş, uçma) (volare (uçmak) + atus (geçmiş zaman ve isim yapım
eki) ) (lat.); volée (uçuş, uçma) (fra.) * futbolda, voleybolda veya teniste
topa, top yere değmeden havadayken vurma; kürek sporunda tek bir hamlede
çekilen kürek sayısı
voleybol :
lat. * volatus (uçuş, uçma) (volare (uçmak) + atus (geçmiş zaman ve isim yapım
eki) ) (lat.); volée (uçuş, uçma) (fra.) + balluz (top, yuvarlak nesne) (alm.);
ball (top) (ing.) * altışar kişilik iki takımın ellerini ve kollarını
kullanarak topu, sahanın ortasına gerilmiş bir filenin üzerinden karşı sahaya
geçirmeye ve rakibin sahasının zeminine düşürmeye çalıştığı bir takım sporu
volfram :
alm. * wolf (kurt) + hraban (kuzgun) * atom numarası 74, sembolü W olan, çok
yüksek erime noktasına sahip sert ve ağır metal
voli :
lat. * volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek),
volta (dönüş, çevrim, dönme hareketi, dönüş hareketi, kez, sefer, tur) *
balıkçılıkta, balık sürüsünü çevreleyip kuşatacak biçimde atılan ağla yapılan
avlama
volkan :
lat. * vulcanus (ateş yayan, alev yayan, parlayan) (fulgare (parlamak, ışık
tutmak, aydınlatmak, çakmak) + anus (ile ilgili, gibi olan, yapan, eden) ) *
yer altındaki eriyik madenlerden oluşan magmanın yeryüzünden dışarı püskürerek
çıktığı coğrafi yer şekilleri; eski Roma'da ateş, demircilik ve yanardağlar
tanrısı
volkanik :
lat. * vulcanus (ateş yayan, alev yayan, parlayan) (fulgare (parlamak, ışık
tutmak, aydınlatmak, çakmak) + anus (ile ilgili, gibi olan, yapan, eden) ) +
icus (ile ilgili, -a ait) * yanardağlarla, yanardağlardan çıkan maddelerle veya
bunların oluşturduğu jeolojik süreçlerle ilgili olan
volkanizasyon :
lat. * vulcanus (ateş yayan, alev yayan, parlayan) (fulgare (parlamak, ışık
tutmak, aydınlatmak, çakmak) + anus (ile ilgili, gibi olan, yapan, eden) ) +
izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım ve durum eki) *
kauçuğun veya benzer polimerlerin, kükürt veya diğer eşdeğer kükürtleyicilerin
ilavesiyle, yüksek ısıda daha dayanıklı malzemelere dönüştürülmesi işlemi,
kükürtleme, pişirme
volontarizm :
lat. * voluntas (istek, arzu, irade) (volere (istemek, arzulamak) + untas (isim
yapım eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım, durum, akım,
öğreti, doktrin eki) * iradeyi, istemeyi veya özgür seçimi düşünce ve eylemin
temel belirleyici unsuru olarak gören felsefi görüş, iradeciliğe dayanan
yaklaşım, iradecilik, gönüllülük
volonter :
lat. * voluntas (istek, arzu, irade) (volere (istemek, arzulamak) + untas (isim
yapım eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * istekli, arzulu, iradeli, gönüllü
volt :
ita. * volt (Italyan fizikçi Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio Volta'nın
soyadından) * bir ohm direnç üzerinden bir amperlik akım geçtiğinde oluşan
potansiyel farkına (gerilim) eşit SI birimi (bir ohm'luk bir direnç üzerinden,
bir amper şiddetinde elektrik akımı geçmesi halinde direncin iki ucu arasındaki
potansiyel farkı (gerilim) bir volttur.)
volta :
ita. * volt (Italyan fizikçi Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio Volta'nın
soyadından) * bir ohm direnç üzerinden bir amperlik akım geçtiğinde oluşan
potansiyel farkına (gerilim) eşit SI birimi (bir ohm'luk bir direnç üzerinden,
bir amper şiddetinde elektrik akımı geçmesi halinde direncin iki ucu arasındaki
potansiyel farkı (gerilim) bir volttur.)
voltaj :
ita., fra. * volt (Italyan fizikçi Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio
Volta'nın soyadından) (ita.) + age (isim yapım eki) (fra.) * iki nokta
arasındaki elektriksel potansiyel farkını (gerilim) ifade eden ve elektrik
devresinde elektrik yüklerinin hareketini sağlayan fiziksel büyüklük (V)
voltametre :
ita., gre. * volt (Italyan fizikçi Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio
Volta'nın soyadından) (ita.) + metron, metros (ölçü) (gre.) * elektrik yükü
miktarını ölçmek için kullanılan, bir elektroliz hücresinden geçirilen elektrik
miktarını elektroliz sonucu oluşan madde miktarından belirleyen ölçüm aracı
voltametri :
ita., gre. * volt (Italyan fizikçi Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio
Volta'nın soyadından) (ita.) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * bir çözeltideki kimyasal türlerin
derişimini ve elektrokimyasal davranışını elektrot potansiyelini kontrollü
biçimde değiştirerek oluşan akımı ölçme yoluyla belirleyen elektrokimyasal
analiz yöntemi
voltamper :
ita., fra. * volt (Italyan fizikçi Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio Volta'nın
soyadından) (ita.) + amper (ombh (su, su yolu, akım hattı) (hin.), ambra
(lat.); ampère (Fransız fizikçi ve matematikçi André-Marie Ampère’in
soyadından) (fra.) * alternatif akım devrelerinde görünür gücü ifade etmek için
kullanılan ve volt ile amperin çarpımına eşit olan elektriksel güç birimi (VA)s
volti subito :
lat., ita. * volutare (döndürmek, çevirmek) + subitus (ani, beklenmedik,
derhal, hemen) (lat.); volti subito (hemen çevir) (volti (çevir) + subito
(hemen, derhal) ) * müzik notalarında sayfayı hemen çevirme talimatı olarak
kullanılan ve özellikle sayfa çeviren kişiye, “hemen çevir” anlamında verilen
İtalyanca yönerge
voltmetre :
ita., gre. * volt (Italyan fizikçi Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio
Volta'nın soyadından) (ita.) + metron, metros (ölçü) (gre.) * elektrik yükü
miktarını ölçmek için kullanılan, bir elektroliz hücresinden geçirilen elektrik
miktarını elektroliz sonucu oluşan madde miktarından belirleyen ölçüm aracı
volüm :
lat. * volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek),
volumen (rulo, top, silindir, tomar, dürüm) * bir nesnenin, cismin bütün
boyutlarıyla birlikte uzayda veya bir kap içinde doldurduğu, kapladığı yer,
hacim, oylum
volvulus :
lat. * volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek) +
ulus (küçültme eki) * bir bağırsak bölümünün kendi ekseni veya mezenteri
etrafında dönerek bağırsak tıkanıklığına ve kan akımının bozulmasına yol açtığı
tıbbi durum, bağırsak düğümlenmesi, bağırsakların kendi çevresinde dönmesi
vombat :
dar., eor. * wombat (keseli memeli hayvan) * Vombatidae familyasından olan,
yalnızca Avustralya ve çevresindeki adalarda yaşayan, kısa bacaklı, ağır ve
güçlü gövdeli, otçul bir keseli memeli hayvan türü
vombatidae :
dar., eor., lat. * wombat (keseli memeli hayvan) (dar., eor.) + idae (-giller,
hayvan familyası eki) (lat.) * Avustralya'ya özgü kısa bacaklı, kaslı ve otçul
keseli hayvanlar olan vombatlar familyası, vombatgiller
vomit :
lat. * vomere (kusmak, püskürtmek) + itus (isim/sıfat yapım eki) * mide
içeriğinin ağız yoluyla istemsiz olarak dışarı atılması, kusma; kusma sonucunda
ağızdan dışarı çıkarılan mide içeriği, kusmuk
von willebrand hastalığı :
ger. * von willebrand (Alman doktor Erik von Willebrand’ın soyadından) +
hastalık (sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, bozukluk) + ı (iyelik eki)
(tür.) * kanın pıhtılaşmasında görev alan von Willebrand faktörünün eksikliği
veya işlev bozukluğu nedeniyle kolay kanama ve uzamış kanama eğilimiyle ortaya
çıkan kalıtsal kanama bozukluğu
vorikonazol :
lat. * vori (farmasötik ön ek) + conazol (azole halkası taşıyan antifungal
bileşik son eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) + azole (mantar önleyici
ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir
halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos
(yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) * mantar
hücre zarının temel bileşenlerinden ergosterolün sentezini engelleyerek
mantarların çoğalmasını durduran triazol grubu antifungal ilaç etken maddesi
(C16H14F3N5O)
vorspiel :
alm. * vor (önce, önden, önde) + spiel (oyun) * müzikli oyunlarda yapıtın
başlamasından önce çalınan orkestra parçası
vorteks :
lat. * vortex, vorticis (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek), vorta
(dönme, çevirme) + icis (isim/sıfat yapım eki) ) * merkezkaç veya merkezcil
kuvvetlerin etkisiyle kendi ekseni etrafında hızla dönen ve ortasında bir
boşluk ya da çekim alanı oluşturan akışkan kütlesi, girdap
vortioksetin :
lat. * vorti (farmasötik ön ek) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli)
+ ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup
(-NH2) eki) (ammonia (ammon, ammoniakos (gizli, örtülü, güvende, emin) + ine
(gibi olan, ile ilgili, kimyasal madde eki) ) * depresyon tedavisinde
kullanılan, serotonin geri alımını inhibe eden ve çeşitli serotonin
reseptörleri üzerinde etkili olan antidepresan ilacın etken maddesi (C18H22N2S)
vortisite :
lat. * vortex (girdap, dönerek oluşan akış) (vertere (dönmek, çevirmek,
döndürmek, yönelmek) + ex (isim yapım eki) ) + itas (isim yapım ve durum eki) *
akışkanlar mekaniğinde ve meteorolojide bir akışkan veya hava parselinin kendi
ekseni etrafındaki dönme hareketinin (açısal hızının) ölçüsü; bir akışkanın bir
nokta çevresinde dönme eğilimini ifade eden ve akışın yerel dönme hareketini
ölçen fiziksel büyüklük
vosoritid :
lat. * voso (farmasötik ön ek) + ritide (vücuttaki tuz ve su dengesini
düzenleyen veya damar genişletici özelliklere sahip natriüretik peptit
belirteci) * halk arasında cücelik olarak bilinen akondroplazi (orantısız kısa
boyluluk) hastalığının tedavisinde kullanılan, natriüretik peptit reseptörü
B'yi aktive ederek kemik büyümesini düzenleyen sentetik bir peptit ilacın etken
maddesi (C190H300N56O58)
votka :
rus. * voda (su) + ka (küçültme ve sevimlilik eki) * küçük su, sucuk; tahıl,
patates veya başka nişastalı veya şekerli hammaddelerin fermantasyon ve
damıtılmasıyla elde edilen, yüksek alkollü, renksiz damıtık içki
voxilaprevir :
lat. * voxi (farmasötik ön ek) + previr (proteaz inhibitörü eki) (protease
(proteion (protein, birincil madde) + ase (enzim belirtme eki) ) + inhibere
(engellemek, önlemek) ) * kronik hepatit C tedavisinde kullanılan, hepatit C
virüsünün NS3/4A serin proteazını inhibe ederek viral çoğalmayı engelleyen
doğrudan etkili antiviral ilacın etken maddesi (C40H52F4N6O9S)
voyager :
lat. * via (yol, geçit, sefer yolu, vasıta, cadde, sokak, güzergah, patika) +
agium (isim yapım eki) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.); voyager (ing.) *
yolculuk yapan, gezen, seyahat eden kişi, gezgin; uzay araştırmalarında
NASA'nın 1977'de fırlattığı uzay araçları serisinin ismi
voyör :
lat., fra. * videre (görmek) (lat.); voir (görmek, gözetlemek) + eur (-cı,
yapan, eden eki) (fra.) * başkalarını özellikle mahrem veya cinsel davranışları
sırasında gizlice izleyerek bundan haz alan kimse, dikizci
voyörizm :
lat., fra. * videre (görmek) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin
eki) (lat.); voir (görmek, gözetlemek) + eur (-cı, yapan, eden eki) + isme (isim
yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (fra.) * başkalarını özellikle mahrem
veya cinsel davranışları sırasında gizlice izlemekten haz alma eğilimi
voyvoda :
sla. * voi (savaş) + vodya (lider) * Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Eflak ve
Buğdan beylerine verilen ünvan; Eflak prensi, Rumen komutanı; savaş ağası,
savaş komutanı
vörkşop :
ing. * workshop (atölye) (work (iş, çalışma, amel; çalışmak, işlemek) + scoppa
(ahır, kulübe), shop (dükkan) ) * zanaat veya üretim işlerinin yapıldığı mekan,
atölye; belirli bir konuda uygulamalı çalışma ve eğitim amacıyla düzenlenen
toplantı veya etkinlik
vörkup :
ing. * work (iş, çalışma, amel; çalışmak, işlemek) + up (yukarı, üst, üzerine)
* bir şeyi aşamalı olarak geliştirmek, artırmak veya belirli bir düzeye getirmek;
özellikle bir duygu veya fiziksel etkinlik söz konusu olduğunda giderek
yoğunlaşmak
VPN :
ing. * virtual (sanal) + private (özel) + network (ağ, şebeke) * internet
üzerinden güvenli ve şifreli özel ağ bağlantısı sağlayan teknoloji
VSEPR :
ing. * valence (değerlik) + shell (kabuk) + electron (elektron) + pair (çift) +
repulsion (itme, uzaklaştırma, geri tepme) * değerlik elektron kabuğundaki
elektron çiftlerinin birbirini itmesi nedeniyle bu çiftlerin merkez atom
çevresinde birbirlerinden mümkün olduğunca uzak konumlanacağını öngören ve
moleküllerin geometrisini açıklamakta kullanılan “Değerlik Kabuğu Elektron
Çifti İtmesi Kuramı”
vual :
lat., ibr. * velem (örtü, peçe) (lat.); gamal (deve) (ibr.) * Hz. Süleyman’ın
(Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili
olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan,
insanlara kadınların sevgisini kazandırdığı, geçmiş, şimdi ve gelecekle ilgili
bilgiler verdiği anlatılan ve büyük bir deve biçiminde tasvir edilen 47.
sıradaki prens rütbeli cin (demonik varlık)
vual :
lat., fra. * velum (yelken, perde, örtü) (lat.); voile (örtü, yelken, tül, ince
kumaş) (fra.) * yüzde yüz pamuktan üretilen tekstil hammaddesi, tül veya ince,
yarı saydam kumaş; yelken olarak kullanılan bez veya ince kumaş
vudu :
hai. * voodoo (ruh, tanrı, ilah, kutsal güç, yüce varlık) * Haiti ve Batı
Afrika kökenli dini inanç ve bu inanç kapsamındaki ruh köleleştirmeye dayalı
büyü ve ritüel uygulamaları bütünü
vuku :
ara. * vakaa (düşmek, yerleşmek, konumlanmak, sokmak, isabet etmek, rastlamak,
meydana gelmek, gerçekleşmek) * düşme, yerleşme, isabet etme, rastlama, sokma;
olma, cereyan etme, vaki olma, gerçekleşme, meydana gelme
vukuat :
ara. * vakaa (düşmek, yerleşmek, konumlanmak, sokmak, isabet etmek, rastlamak,
meydana gelmek, gerçekleşmek), vuku (düşme, yerleşme, isabet etme, rastlama,
sokma; olma, cereyan etme, vaki olma, gerçekleşme, meydana gelme) + at (isim
yapım ve çoğul eki) * meydana gelen olaylar, vakalar
vukud :
ara. * vakada (yakmak, ateşlemek, tutuşturmak), vekud (yakıt, odun) * ateş
yakma, yanma; yanmayı sağlayan madde, yakıt
vulcanus :
lat. * vulcanus (ateş yayan, alev yayan, parlayan) (fulgare (parlamak, ışık
tutmak, aydınlatmak, çakmak) + anus (ile ilgili, gibi olan, yapan, eden) ) *
Roma mitolojisinde ateşin, yanardağların, metal işçiliğinin ve demirciliğin
tanrısı (Yunan mitolojisindeki Hephaistos)
vulgar :
lat. * vulgus (halk, kalabalık, sıradan insanlar) + aris (ile ilgili, -a ait) *
halka ait, halk arasında yaygın, sıradan; kaba, bayağı, görgüsüz
vulgaris :
lat. * vulgus (halk, kalabalık, sıradan insanlar) + aris (ile ilgili, -a ait) *
halka ait, halk arasında yaygın, sıradan; kaba, bayağı, görgüsüz
vulkanizasyon :
lat. * vulcanus (ateş yayan, alev yayan, parlayan) (fulgare (parlamak, ışık
tutmak, aydınlatmak, çakmak) + anus (ile ilgili, gibi olan, yapan, eden) ) +
izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım ve durum eki) *
kauçuğun veya benzer polimerlerin, kükürt veya diğer eşdeğer kükürtleyicilerin
ilavesiyle, yüksek ısıda daha dayanıklı malzemelere dönüştürülmesi işlemi (1839
yılında Charles Goodyear tarafından keşfedilen bu yöntem, kauçuk molekülleri
arasında güçlü kimyasal bağlar (çapraz bağlar) oluşturur.)
vulkanoid :
lat., gre. * vulcanus (ateş yayan, alev yayan, parlayan) (fulgare (parlamak,
ışık tutmak, aydınlatmak, çakmak) + anus (ile ilgili, gibi olan, yapan, eden) )
(lat.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) * volkanik
özellikler gösteren veya görünüşü bir volkana benzeyen
vulpes :
lat. * vulpes, vulpis (tilki) * Canidae (köpekgiller) familyasından, sivri
burunlu, uzun ve tüylü kuyruklu, genellikle kızıl-kahverengi postlu, küçük ve
orta büyüklükte etçil memelilerin genel adı, özellikle Vulpes vulpes türü
vulva : lat.
* volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek),
volva, vulva (örtü, kılıf; dişi üreme organı, rahim) * kadın üreme sisteminin
vücudun dışında kalan ve dışarıdan gözle görülebilen tüm dış genital organları
vulvar furşet :
lat. * vulvaris (vulva ile ilgili) (volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo
yapmak, döndürmek, çevirmek), volva, vulva (örtü, kılıf; dişi üreme organı,
rahim) + aris (ile ilgili, -a ait) + furcettus (küçük çatal, dirgen; çatallı
küçük yapı) (furca (çatal, çatallı çubuk, dirgen, çatal biçimli alet) + ettus
(küçültme eki) ) (lat.), fourchette (fra.) * labia minoraların arka uçta
birleştiği ve vajinal girişin arka sınırını oluşturan kadın dış genital
bölgesindeki kıvrımlı anatomik yapı
vulvektomi :
lat., gre. * vulvaris (vulva ile ilgili) (volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak,
rulo yapmak, döndürmek, çevirmek), volva, vulva (örtü, kılıf; dişi üreme
organı, rahim) (lat.) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) +
temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * vulvanın bir bölümünün veya tamamının
cerrahi olarak çıkarılması işlemi
vulvit :
lat., gre. * vulvaris (vulva ile ilgili) (volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak,
rulo yapmak, döndürmek, çevirmek), volva, vulva (örtü, kılıf; dişi üreme
organı, rahim) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun,
hastalık eki) (gre.) * vulvanın iltihaplanmasıyla ortaya çıkan ve kızarıklık,
kaşıntı, yanma veya ağrıya yol açabilen iltihabi (enfeksiyonel) durum
vulvorektal :
lat., gre. * vulvaris (vulva ile ilgili) (volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak,
rulo yapmak, döndürmek, çevirmek), volva, vulva (örtü, kılıf; dişi üreme
organı, rahim) + rectum (doğru, düz) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* vulva ve rektum ile ilgiliolan
vulvovajinit :
lat., gre. * vulvaris (vulva ile ilgili) (volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak,
rulo yapmak, döndürmek, çevirmek), volva, vulva (örtü, kılıf; dişi üreme
organı, rahim) + vagina (kılıf, kın, kanal, hazne, kaplama, örtme, koruma)
(lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki)
(gre.) * vulva ile vajinanın birlikte iltihaplanmasıyla ortaya çıkan iltihabi
durum
vuraç :
tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + aç (araç eki) * tenis, masa tenisi
veya badminton gibi sporlarda topa vurmak için kullanılan raket
vural :
tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + al (almak, elde etmek, edinmek,
tutmak, kapmak, yakalamak) * vurup alan, hedefine ulaşıp alan, cesur ve savaşçı;
erkek ismi
vurdumduymaz :
tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + dum (birinci tekil şahıs –di’li
geçmiş zaman eki) + duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek,
işitmek) + maz (üçüncü tekil şahıs geniş zaman fiil eki) * çevresinde olup bitenlere,
insanların duygularına veya kendisine yöneltilen eleştirilere karşı ilgisiz ve
duyarsız davranan ve umursamayan kimse
vurgu :
tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + gu (isim yapım eki) * bir kelimedeki
hecelerden birinin diğerlerine göre daha belirgin söylenmesi veya bir cümledeki
belirli bir kelimenin anlam bakımından özellikle öne çıkarılması
vurgulamak :
tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + gu (isim yapım eki) + la (etken fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kelimedeki hecelerden birinin diğerlerine
göre daha belirgin söylemek veya bir cümledeki belirli bir kelimenin anlam
bakımından özellikle öne çıkarmak
vurgun :
tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + gun (isim yapım eki) * bir kimsenin
aşırı hayranlık veya sevgi nedeniyle güçlü biçimde etkilenmiş olması; scuba
dalış sırasında, genellikle dipten ani yukarı çıkışa bağlı oluşan basınç
değişiminden kaynaklanan dekompresyon hastalığı; haksız, kolay ve genellikle
yasadışı yollardan elde edilen büyük kazanç, soygun
vurmak :
tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) * bir şeyi başka bir şeye kuvvetle
çarptırmak veya dokundurmak, darbe uygulamak; hedef almak, etkilemek veya bir
eylemi gerçekleştirmek
vurmalı sazlar :
tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + ma (isim yapım eki) + lı (sıfat
yapım eki) + saz (su kıyılarında, bataklık yerlerde yetişen ince kamış,
hasırotu, kofa gibi bitkilerin ortak ismi ve bu bitkilerden yapılmış olan
nesne; müzik aleti) + lar (çoğul eki) * çalınırken tellere parmakla dokunmak
yerine bir çubuk, tokmak veya benzeri araçla vurularak ses çıkarılan telli
çalgılar
vuruntu :
tür. * vur (vurmak, darbelemek, çarpmak) + un (dönüşlü fiil eki) + tu (isim
yapım eki) * bir şeyin başka bir şeye çarpmasıyla ortaya çıkan darbe veya
çarpma etkisi; içten yanmalı motorlarda, genellikle motora uygun oktan veya
setan sayısına sahip akaryakıtın kullanılmaması nedeniyle akaryakıtın silindir
içinde tam yanmaması, kısmi ve patlamalı yanması sonucunda motorda oluşan
tekleme ve darbeleme durumu
vuska :
ara. * vasaka (bağlamak, sağlamlaştırmak, güven altına almak), misak (sağlam
bağ, ahit, kesin sözleşme), vesika (bağ, bağlılık, vesika; güvence, delil,
hukuken geçerli belge), vusuk (sağlamlık, dayanıklılık, sağlam inanma, güvenme,
itimad etme) * sağlam, sıkı, dayanıklı
vuslat :
ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek,
kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek,
bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma,
bir araya gelme, kavuşma), vasıl, vasil (kavuşmuş, ulaşmış) * kavuşma, ulaşma,
erişme, vasıl olma, birleşme, buluşma, varma, bitişme, visal
vusta :
ara. * vasat (orta, merkez, iki şeyin ortasında olan, arada olan) * orta,
ortada bulunan, merkezi
vusul :
ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek,
kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek,
bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma,
bir araya gelme, kavuşma), vasıl, vasil (kavuşmuş, ulaşmış) * kavuşma, ulaşma,
erişme, vasıl olma, birleşme, buluşma, varma, bitişme, visal
vuvuzela :
zul. * vumvuza (duş almak); vuvu (aletin çıkardığı sesten ses yansımalı
onomatopeik kelime) + zela (araç eki) * özellikle Güney Afrika’da futbol
maçlarında ve toplu etkinliklerde kullanılan, yüksek ve sürekli ses çıkaran
uzun plastik üflemeli çalgı
vücub :
ara. * vacaba (gerekli olmak, lazım olmak, gerekmek, zorunlu hale gelmek, icab
etmek, vacib olmak, haketmek; kabul etmek, yanıtlamak, cevap vermek), icab
(lazım olma, gereklilik, zorunluluk, gereksinim, lüzum; uygun olma), vacib
(yapılması veya yerine getirilmesi gerekli ve zorunlu olan, gerekli, zorunlu,
icab eden, lüzumlu) * gerekli olma, gereklilik, zaruri olma, mecburi olma
vücud :
ara. * vecede (bulmak, oluşturmak, var etmek, vücuda getirmek, var olmak),
vacid (vücuda getiren, oluşturan, var eden), mevcud (bulunan, var olan, oluşmuş
olan, vücuda gelmiş olan) * bulunma, olma, var olma; insan veya hayvanın baş,
gövde ve uzuvlardan oluşan fiziksel bütünü, beden, gövde, ceset, cism, varlık
vücuh :
ara. * vecehe (yönelmek, yüzünü çevirmek), vech (yüz, çehre, surat, sima;
görünüş, yön, taraf, cihet, biçim, şekil) * yüzler, çehreler, suratlar,
simalar, görünüşler, görünümler, yönler, taraflar, cihetler, biçimler, şekiller
vücut :
ara. * vecede (bulmak, oluşturmak, var etmek, vücuda getirmek, var olmak),
vacid (vücuda getiren, oluşturan, var eden), mevcud (bulunan, var olan, oluşmuş
olan, vücuda gelmiş olan) * bulunma, olma, var olma; insan veya hayvanın baş,
gövde ve uzuvlardan oluşan fiziksel bütünü, beden, gövde, ceset, cism, varlık
vücut dili :
ara., tür. * vücud (bulunma, olma, var olma; insan veya hayvanın baş, gövde ve
uzuvlardan oluşan fiziksel bütünü, beden, gövde, ceset, cism, varlık) (ara.) +
dil (ağızda bulunan konuşma ve tat alma organı) + i (iyelik eki) (tür.) *
kişinin duygu, düşünce ve tutumlarını beden hareketleri, yüz ifadeleri, duruşu
ve diğer sözsüz davranışları aracılığıyla ifade etme biçimi, beden dili
vülgarize :
lat. * vulgus (halk, kalabalık, sıradan insanlar) + aris (ile ilgili, -a ait) +
izatus (dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş) (izare (dönüştürmek,
kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.);
vulgarisé (fra.) * uzmanlık düzeyindeki özgün niteliğini kaybederek aşırı
basitleştirilmiş, sıradanlaştırılmış veya halkın kolayca anlayabileceği bir
biçime dönüştürülmüş (düşünce, bilgi veya anlatım)
vüsat :
ara. * vasia (genişlemek, geniş olmak, içine almak), vasi (geniş) * genişlik
vüska :
ara. * vasaka (bağlamak, sağlamlaştırmak, güven altına almak), misak (sağlam
bağ, ahit, kesin sözleşme), vesika (bağ, bağlılık, vesika; güvence, delil,
hukuken geçerli belge), vusuk (sağlamlık, dayanıklılık, sağlam inanma, güvenme,
itimad etme) * sağlam, sıkı, dayanıklı
vüsuk :
ara. * vasaka (bağlamak, sağlamlaştırmak, güven altına almak), misak (sağlam
bağ, ahit, kesin sözleşme), vesika (bağ, bağlılık, vesika; güvence, delil,
hukuken geçerli belge), vuska (sağlam, sıkı, dayanıklı) * sağlamlık,
dayanıklılık, sağlam inanma, güvenme, itimad etme
vüşul :
ara. * vaşala (azalmak, sızmak, damla damla akmak, su çekilmek, az bir su
kalmak) * bir malın telef olması, değerini kaybetmesi veya hukuken elden çıkma
riskinin bulunması, mal zayıflığı
vüzera :
ara. * vezr, vizr (yük), vizare, vezara (yüklenmek, yük taşımak, sorumluluk
almak, destek olmak), vezir (yardımcı, danışman; yük taşıyan; hükümdarın veya
devlet başkanının yönetimdeki baş yardımcısı, yüksek dereceli devlet görevlisi)
* yardımcılar, danışmanlar; yük taşıyanlar; hükümdarın veya devlet başkanının
yönetimdeki baş yardımcılar, yüksek dereceli devlet görevlileri, vezirler
W :
alm., lat. * wolf (kurt) + hraban (kuzgun) (alm.) + ium (element eki) (lat.) *
atom numarası 74, sembolü W olan, periyodik tablonun 6. grubunda bulunan, en
yüksek erime noktasına sahip metallerden biri olan, çok sert ve yoğun olan,
ampul tellerinde, kesici takımlarda, ağır alaşımlarda ve yüksek sıcaklık
uygulamalarında kullanılan geçiş metali element
w :
lat. * w, W * Latin alfabesinin 23. harfi)
wadjet :
mıs. * uajet (yeşil, yeşil olan) * Eski Mısır mitolojisinde özellikle Aşağı
Mısır’ın koruyucu tanrıçası olarak kabul edilen, çoğunlukla kobra biçiminde
tasvir edilen ve firavunun koruyuculuğuyla ilişkilendirilen tanrıça
waffle :
fle., hol. * wafel (bal peteği) * üzerine genellikle bal, çikolata, meyve veya
krema eklenerek servis edilen, özel gözenekli bir kalıpta pişirilmiş, dışı
çıtır içi yumuşak, hamur işi tabanlı popüler bir tatlı
wahlenbergia :
isv., lat. * Wahlenberg (İsveçli botanikçi Göran Wahlenberg) (isv.) + ia (isim
yapım eki) * Campanulaceae (çan çiçeğigiller) familyasından, küçük çiçekli ve
dekoratif otsu bitki türü
wake adası :
ing., tür. * wake (İngiliz din adamı ve Canterbury Başpiskoposu William Wake’in
soyadından) (ing.) + ada (her tarafı su ile çevrili toprak parçası) + sı
(iyelik eki) (tür.) * Büyük Okyanus’un kuzeybatı kesiminde, Mikronezya’da yer
alan, kuzeyinde Japonya, batısında Kuzey Mariana Adaları, güneyinde Marshall
Adaları ve doğusunda Hawaii bulunan ABD’ye bağlı bir mercan adası bölgesi
wallis ve futuna :
ing., poli. * wallis (İngiliz denizci Samuel Wallis’in soyadından) (ing.) + ve
(ile, birlikte, beraber) (ara.) + furuna (ekmek ağacı meyvesiyle ilgili/ekmek
ağacı bulunan yer) (futu (ekmek ağacı meyvesi) + na (ile ilgili, -a ait; yer
eki) ) * Güney Pasifik Okyanusu’nda, Polinezya’da yer alan, kuzeybatısında
Tuvalu, batısında Fiji, güneybatısında Vanuatu, güneydoğusunda Tonga ve
doğusunda Samoa bulunan Fransa’ya bağlı bir denizaşırı adalar topluluğu
WAN :
ing. * wide (geniş) + area (alan, saha) + network (ağ, şebeke) * geniş coğrafi
alanlara yayılmış bilgisayar ağları
watt :
ing. * watt (İskoç mühendis James Watt'ın soyadından) * enerji transfer hızı
birimi; bir saniyede bir joule miktarında iş üreten yani enerji tüketimi sağlayan
güç (güç (P) birimi olan watt, voltaj (V) ve akım şiddetinin (I) çarpımıyla
veya joule (iş, W) bölü zaman (t) olarak hesaplanır.)
WC :
ing. * water (su) + closet (küçük oda, özel oda, hücre) * tuvalet veya tuvalet
bulunan küçük oda, tuvalet, yüz numara
web :
ing. * web (ağ, doku, örgü, örüntü) * ipliklerin veya liflerin birbirine
örülmesiyle oluşan ağ biçimli yapı; özellikle örümceklerin av yakalamak için
oluşturduğu ince ağ; internet üzerinde birbirine bağlı bilgi ve hizmetlerin
oluşturduğu sistem
well done :
ing. * wel (iyi, güzel) + done (yapılmış, tamamlanmış) * bir işin veya eylemin
başarıyla ve iyi biçimde gerçekleştirildiğini belirtmek için kullanılan övgü ve
takdir ifadesi; etin iyi pişmiş halini tanımlayan gastronomi terimi
wellbeing :
ing. * wel (iyi, güzel) + being (olma, oluş) * fiziksel, zihinsel ve sosyal
açıdan sağlıklı, dengeli ve iyi durumda olma hali; refah
wellington :
ing. * wellington (İngiliz asker ve devlet adamı Arthur Wellesley, 1st Duke of
Wellington’un soyadından) (ing.) * Yeni Zelanda’nın başkenti
wernicke ensefalopatisi :
alm., gre. * wernicke (Alman nörolog Carl Wernicke’nin soyadından) (alm.) +
encephalopathia (beyin hastalığı) (gre.) * tiamin eksikliğine bağlı, konfüzyon,
ataksi ve oftalmopleji ile karakterize nörolojik sendrom
wernicke-korsakoff sendromu :
alm., rus., gre. * wernicke (Alman nörolog Carl Wernicke’nin soyadından) (alm.)
+ korsakoff (Rus nöropsikiyatrist Sergei Korsakoff’un soyadından) (rus.) +
syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik
eki) (tür.) * özellikle tiamin (B1 vitamini) eksikliğiyle ilişkili olarak
ortaya çıkan, Wernicke ensefalopatisi ile Korsakoff sendromunun aynı klinik
süreç içinde görülebildiği ve belirgin bellek bozukluğu ile seyreden nörolojik
durum
wet lease :
ing., lat. * wet (ıslak) + laxare (gevşetmek, yumuşatmak, serbest bırakmak,
salmak), lais (serbest bırakılmış, salınmış; kiralanmış mal, kira sözleşmesi)
(lat.); lease (kira, kiralama) (ing.) * bir uçağın mürettebatı ile birlikte
kiralanarak, kiraya veren kuruluşun işletme ruhsatı kapsamında işletildiği kira
anlaşması
weywot :
tong. * weywot (bilge olan, ilk insan; gökyüzü tanrısı, ilk atalar figürü) *
Luiseno halkının mitolojisinde gökyüzü ve yaratılışla ilişkilendirilen bazı
anlatılarda Nokul adlı yaratıcı varlığın oğlu olan tanrı; Neptün ötesi cüce
gezegen adayı Quaoar'ın yörüngesinde dönen ve 2006 yılında keşfedilen bilinen
tek doğal uydusu
wheatstone köprüsü :
ing. * wheatstone (İngiliz fizikçi Sir Charles Wheatstone’un soyadından) (ing.)
+ köprü (kara yolu, su yolu veya vadiler gibi doğal veya yapay engellerin
üzerinden geçmeyi sağlayan yapı) + sü (iyelik eki) (tür.) * dört dirençten
oluşan bir elektrik devresinde, bilinmeyen bir direnci, bilinen dirençlerle
karşılaştırarak ölçmeye yarayan ve denge durumunda ölçüm yapılmasını sağlayan
elektriksel ölçüm devresi
wheeler-dewitt denklemi :
ing. * wheeler (Amerikalı fizikçi John Archibald Wheeler’in soyadından) +
dewitt (Amerikalı fizikçi Bryce DeWitt’in soyadından) (ing.) + denklem
(eşitlik) + i (iyelik eki) (tür.) * genel görelilik ile kuantum mekaniğini
birleştirmeye yönelik kuantum kütleçekim yaklaşımlarında evrenin kuantum
durumunu tanımlamak için kullanılan temel denklem
wheeler-feynman soğurucu
teorisi : ing. * wheeler (Amerikalı fizikçi John Archibald
Wheeler’in soyadından) + feynman (Amerikalı fizikçi Richard Phillips Feynman’ın
soyadından) (ing.) + soğrucu (gaz, sıvı veya enerjiyi emici, içine alıcı;
fiziksel olarak bir şeyi absorbe edici) (soğ (uzaklaşmak, ayrılmak, kopmak,
geri çekilmek) + ur (etken fiil eki) + ucu (araç eki) ) (tür.) + theoria
(gözlem, bakış, düşünce, kuram) (theoros (gözlemci, seyirci, izleyici) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) *
elektromanyetik etkileşimleri, yayılan elektromanyetik dalgaların hem ileri hem
de zamanda geriye doğru yayılan çözümleri ve çevredeki madde tarafından
soğurulması üzerinden açıklamaya çalışan kuram
wheezing :
ing. * wheeze (hırıltılı solumak, hırıltı çıkarmak) + ing (isim yapım eki) * n
nefes alıp verirken özellikle daralmış hava yollarından geçen havanın
oluşturduğu ıslık benzeri, tiz ve hırıltılı solunum sesi, hırıltılı soluma,
hırıltılı nefes alma
whey :
alm. * hwaigg (peyniraltı suyu) (proto cermen); whey (ing.) * sütün
pıhtılaştırılmasıyla peynir yapımı sırasında kazein ve yağın ayrılmasından
sonra geriye kalan, su, laktoz, proteinler ve mineraller içeren sıvı,
peyniraltı suyu
whirlpool :
ing. * whirl (dönmek, girdap oluşturmak) + pool (su birikintisi, havuz) * suyun
kendi çevresinde dönerek çukur biçimli bir akıntı oluşturduğu durum, girdap;
karmaşa veya güçlü bir çekim merkezi (mecazi)
whitehead :
ing. * white (beyaz, ak) + head (baş, tepe, ön) * yağ bezlerinin gözeneklerinde
biriken sebum ve ölü deri hücrelerinin gözenek ağzını kapatmasıyla oluşan,
yüzeyinde beyaz bir baş bulunan kapalı komedon
WHO :
ing. * world (dünya) + health (sağlık) + organization (örgüt, kuruluş, kurum) *
uluslararası halk sağlığını geliştirmek, sağlıkla ilgili küresel çalışmaları
koordine etmek ve sağlık acil durumlarına karşı ülkeler arasındaki iş birliğini
desteklemek amacıyla kurulmuş Birleşmiş Milletler kuruluşu, Dünya Sağlık Örgütü
(DSÖ)
wi-fi :
ing., lat. * wireless (telsiz, kablosuz) (wire (tel, kablo) + less (-sız,
yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (ing.) + fidelitas (güven, doğruluk,
sadakat) (fides (sadakat, güven, doğruluk) + itas (isim yapım ve durum eki) )
(lat.); fidelity (ing.) * radyo dalgaları üzerinden kablosuz olarak veri
iletimi yapabilen ve cihazların internet veya yerel ağlara bağlanmasını sağlayan
iletişim teknolojisi
wilms tümörü :
alm., lat. * wilms (Alman cerrah Max Wilms’in soyadından) (alm.) + tumor
(şişme, şişiklik, şişkinlik, kabarıklık, yumru, kütle, külçe) (tumere (şişmek,
kabarmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) + ü (iyelik eki) (tür.) *
çoğunlukla çocuklarda böbrekte gelişen ve böbreğin embriyonik dokularından
köken alan kötü huylu tümör
wilson hastalığı :
ing. * wilson (İngiliz hekim Samuel Alexander Kinnier Wilson’ın soyadından) +
hastalık (sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, bozukluk) + ı (iyelik eki)
(tür.) * vücutta bakırın anormal biçimde birikmesine yol açan ve özellikle
karaciğer, beyin, sinir sistemi ve gözleri etkileyebilen kalıtsal (genetik) bir
metabolizma hastalığı
windhoek :
alm. fle. * wind (rüzgar) (alm.) + hoek (köşe, bucak) (fle., afr.) *
Namibya’nın başkenti
wireless :
ing. * wire (tel, kablo) + less (-sız, yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk
eki) * kablosuz; iki veya daha fazla nokta arasında kablolu iletken olmadan,
elektromanyetik dalgalarla veri aktarımı
wirsung kanalı :
alm., lat. * wirsung (Alman anatomist Johann Georg Wirsung’un soyadından)
(alm.) + canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) (canna (kamış, su yolu) +
alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) * pankreasın salgısını onikiparmak
bağırsağına taşıyan ve ana pankreas kanalı olarak da adlandırılan anatomik
kanal
wisteria :
ing., lat. * Wister (Amerikalı botanikçi Caspar Wistar’ın soyadından) (ing.) +
ia (isim yapım eki) * Fabaceae (baklagiller) familyasından, sarmaşık formunda ve
mor-sarı çiçek açan süs bitkisi türü, mor salkım
wolff kanalı :
alm., lat. * wolff (Alman fizyolog ve anatomist Caspar Friedrich Wolff’un
soyadından) (alm.) + canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) (canna (kamış,
su yolu) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) * embriyonik
gelişim sırasında hem erkek hem dişi bireylerde bulunan ve erkek embriyoda
erkek iç üreme sisteminin bazı yapılarına, dişi embriyoda ise büyük ölçüde
gerileyen mezonefrik kanal; anne karnındaki embriyo gelişim döneminde erkek
üreme organlarının oluşmasını sağlayan çift kanallı embriyonik bir yapı
wolframium :
alm., lat. * wolf (kurt) + hraban (kuzgun) (alm.) + ium (element eki) (lat.) *
atom numarası 74, sembolü W olan, periyodik tablonun 6. grubunda bulunan, en
yüksek erime noktasına sahip metallerden biri olan, çok sert ve yoğun olan,
ampul tellerinde, kesici takımlarda, ağır alaşımlarda ve yüksek sıcaklık
uygulamalarında kullanılan geçiş metali element
wolf-rayet :
fra. * wolf (Fransız astronom Charles Joseph Étienne Wolf’un soyadından) +
rayet (Fransız astronom Georges-Antoine-Pons Rayet’in soyadından) (fra.) *
yüzey sıcaklıkları çok yüksek, güçlü yıldız rüzgarlarıyla dış katmanlarını
hızla kaybederek uzaya savuran ve tayflarında geniş emisyon çizgileri görülen,
büyük kütleli yıldızların oluşturduğu yıldız sınıfı
wood ışığı :
ing. * wood (Amerikalı fizikçi Robert Williams Wood’un soyadından) (ing.) +
ışık (parıltı, aydınlık, belirti) (yaşu (parıldama, aydınlanma, belirme) + k
(gibi olma) ) + ı (iyelik eki) (tür.) * morötesi ışınımın uzun dalga boylu
bölgesini kullanarak bazı maddelerin floresansını görünür hale getiren ve
dermatolojik incelemelerde ciltteki bazı değişikliklerin belirginleştirilmesine
yardımcı olan özel ışık kaynağı
word salad :
ing. * word (kelime, sözcük) + salad (salata) * bir konuşma veya yazıda
sözcüklerin dilbilgisel ya da anlamsal bir bütünlük oluşturmadan rastgele,
karmaşık veya anlamsız biçimde birbirine yığılması durumu, laf salatası
work up :
ing. * work (iş, çalışma, amel; çalışmak, işlemek) + up (yukarı, üst, üstüne,
üzeri) * bir modeli, sistemi veya veri kümesini sıfırdan geliştirmek,
hazırlamak veya detaylandırmak; bir şeyi aşamalı olarak geliştirmek, artırmak
veya belirli bir düzeye getirmek; bir duygu, heyecan ya da fiziksel etkinliğin
giderek yoğunlaşmasını sağlamak
workshop :
ing. * workshop (atölye) (work (iş, çalışma, amel; çalışmak, işlemek) + scoppa
(ahır, kulübe), shop (dükkan) ) * zanaat veya üretim işlerinin yapıldığı mekan,
atölye; belirli bir konuda uygulamalı çalışma ve eğitim amacıyla düzenlenen
toplantı veya etkinlik
workstation :
ing. * work (iş, çalışma, amel; çalışmak, işlemek) + station (durak, istasyon)
* belirli bir işi, özellikle bilgisayar destekli mesleki veya teknik
çalışmaları yürütmek için düzenlenmiş çalışma yeri veya bilgisayar sistemi
worldline :
ing. * world (dünya) + line (çizgi, hat) * fizik ve görelilikte bir parçacığın
uzay-zamanda izlediği süreklilik gösteren yol veya çizgi
wu deneyi :
çin. * wu (Çin asıllı Amerikalı fizikçi Chien-Shiung Wu’nun soyadından) (çin.)
+ deney (deneme, tecrübe) + i (iyelik eki) (tür.) * Çin asıllı Amerikalı
fizikçi Chien-Shiung Wu tarafından gerçekleştirilen, zayıf nükleer
etkileşimlerde parite korunumu ilkesinin geçerli olmadığını gösteren deney
WWW :
ing * world (dünya) + wide (genel) + web (ağ) * internet üzerinde birbirine
bağlantılı web sayfalarından oluşan bilgi sistemi
x :
lat. * x, X * Latin alfabesinin 24. harfi (kökeninde Fenike alfabesindeki
“samekh” işaretine dayanan, Yunancada “khi” (Χ) harfine ve oradan Latin X
harfine geçen harf; Türkçe’de “ks” sesi ile telaffuz edilir.)
xanthium :
gre., lat. * xanthos (sarı) (gre.) + ium (isim yapım eki) (lat.) * Xanthium,
Asteraceae (papatyagiller) familyasından, dikenli meyveleri ve sarımsı
çiçekleri olan otsu bitki türü
xanthoceras :
gre., lat. * xanthos (sarı) (gre.) + ceras (kiraz) (lat.) * Sapindaceae
(sabuniyegiller, akçaağaçgiller, sabun ağacıgiller) familyasından, sarımsı
çiçek açan ve meyveleri kiraz benzeri odunsu bitki türü
xantusiidae :
ing. * xantus (Macar asıllı Amerikalı doğa bilimci ve kaşif John Xantus de
Vesey’in soyadından) (ing.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) *
Kuzey ve Orta Amerika’da yaşayan, gece etkinliği gösteren küçük kertenkeleleri
kapsayan sürüngenler familyası
Xe :
gre. * xenon (xenos (yabancı, garip) + on (soy gaz adı eki) ) * atom numarası
54 olan, periyodik tablonun 18. grubunda bulunan, renksiz, ağır ve kimyasal
olarak kararlı bir soy gaz olan, yüksek yoğunluklu lambalarda, iyon
iticilerinde, lazerlerde ve tıbbi uygulamalarda kullanılan element
Xe :
lat. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) *
periyodik tablonun soygazlar grubunda bulunan, atom numarası 54, sembolü Xe
olan renksiz, kokusuz ve inert (pasif) bir asal gaz elementi
xenarthra : gre.
* xenos (yabancı) + arthron (eklem) * eklem yapıları alışılmadık olan
memelileri (tembel hayvanlar, karıncayiyenler ve armadillolar) kapsayan üst
takım
xenopeltidae :
gre. * xenos (yabancı) (gre.) + pelte (küçük kalkan) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) (lat.) * Güneydoğu Asya’da yaşayan gökkuşağı yılanlarını
(Xenopeltis) kapsayan yılan familyası
xenopus :
gre. * xenos (yabancı) (gre.) + pous, podos (ayak) (lat.) * Pipidae (pençeli
kurbağagiller) familyasındaki pençesiz su kurbağalarını kapsayan cins
xerophyllum :
gre., lat. * xeros (kuru) + phyllon (yaprak) (gre.), phyllum (lat.) *
Xerophyllum, Melanthiaceae (melanthigiller) familyasından, kuru topraklara
uyumlu, uzun ve ince yapraklı otsu bitki türü
x-ışını :
lat. * X (Latin alfabesinin 24. harfi) + radius (çizgi, çubuk; yarı çap; dar ve
doğrusal biçimde yayılan ışık demeti; bir kaynaktan çıkan ve belirli bir
doğrultuda ilerleyen ışık dalgası veya ışık parçası, ışın, ışık hüzmesi)
(lat.); ray (ing.) * maddeden geçebilme özelliği sayesinde özellikle tıpta
görüntüleme ve çeşitli bilimsel incelemelerde kullanılan ve “X” sembolü ışının
niteliği başlangıçta bilinmediği için Alman fizikçi Wilhelm Conrad Röntgen
tarafından “bilinmeyen” kelimesini simgeleyecek “X” işaretiyle ifade edilen
yüksek enerjili elektromanyetik ışınım türü
xiangliu :
çin. * xiang (birbirine, karşılıklı) + liu (söğüt) * Çin mitolojisinde insan
başlı dokuz yılan gövdesiyle tasvir edilen, zehirli kanı toprağı çoraklaştıran
ve Büyük Tufan anlatılarında Gonggong ile ilişkilendirilen dokuz başlı yılan
canavarı
ximelagatran :
lat. * xi (farmasötik ön ek) + mela (farmasötik ön ek) + gatran (trombin
inhibitörü belirteci) * kan pıhtılaşmasını önlemek (antikoagülan) amacıyla
geliştirilmiş ancak karaciğer üzerindeki yan etkileri nedeniyle daha sonra
piyasadan çekilmiş olan, oral (ağızdan) alınabilen direkt trombin inhibitörü
sentetik antikoagülan ilacın etken maddesi (C24H35N5O5)
xiphias gladius :
gre., lat. * xiphias (kılıç balığı) (xiphos (kılıç) (gre.) + gladius (kılıç)
(lat.) * uzun, kılıca benzeyen üst çenesi ve hızlı yüzme yeteneğiyle tanınan,
Xiphiidae (kılıçbalığıgiller) familyasındaki kılıç balığı
xiphiidae :
gre., lat. * xiphias (kılıç balığı) (xiphos (kılıç) (gre.) + idae (-giller,
hayvan familyası eki) (lat.) * uzun, kılıca benzeyen üst çenesiyle tanınan
Xiphias cinsindeki kılıç balığını (Xiphias gladius) kapsayan tek türün yer
aldığı balık familyası
xlinked :
ing. * X (X kromozomu) + linked (bağlı, bağlanmış) (link (bağ; bağlamak) + ed
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * bir genin veya kalıtsal özelliğin X
kromozomu üzerinde bulunan bir gene bağlı olarak aktarılmasını ifade eden
genetik terim
XML :
ing. * extensible (genişletilebilir) + markup (işaretleme) + language (dil) *
yapılandırılmış veriyi taşımak ve tanımlamak için kullanılan, verilerin
yapısını kullanıcı tanımlı etiketlerle açıklayan genişletilebilir işaretleme
dili
x-ray :
lat. * X (Latin alfabesinin 24. harfi) + radius (çizgi, çubuk; yarı çap; dar ve
doğrusal biçimde yayılan ışık demeti; bir kaynaktan çıkan ve belirli bir
doğrultuda ilerleyen ışık dalgası veya ışık parçası, ışın, ışık hüzmesi)
(lat.); ray (ing.) * maddeden geçebilme özelliği sayesinde özellikle tıpta
görüntüleme ve çeşitli bilimsel incelemelerde kullanılan ve “X” sembolü ışının
niteliği başlangıçta bilinmediği için Alman fizikçi Wilhelm Conrad Röntgen
tarafından “bilinmeyen” kelimesini simgeleyecek “X” işaretiyle ifade edilen
yüksek enerjili elektromanyetik ışınım türü
XTE :
ing. * X-ray (X ışını) + Timing ( Zamanlama) + Explorer (Kaşif) * 1995–2012
yılları arasında X-ışını kaynaklarının zaman değişimlerini ve tayfsal
özelliklerini incelemek üzere NASA tarafından işletilen Rossi X-ray Timing
Explorer adlı uzay gözlemevinin kısaltması
XVII :
lat. * X (10) + V (5) + I (1) + I (1) * 17
XVIII :
lat. * X (10) + V (5) + I (1) + I (1) + I (1) * 18
xylophagidae :
gre., lat. * xylo (ağaç, odun, ahşap) + phagein (yemek, yutmak, tüketmek)
(gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * odun yiyerek beslenen ve
özellikle denizlerde batmış veya su altında kalmış odunları delerek yaşayan
Xylophaga cinsindeki deniz yumuşakçalarını kapsayan familya, odunyiyengiller
xylophilus :
gre., lat. * xylo (ağaç, odun, ahşap) + philein (sevmek), philos (seven, sever,
sevici) * odunla ilişkili yaşayan veya odunu tercih eden, odunsever (organizma)
xylophone :
gre. * xylophone (xylo (ağaç, odun, ahşap) + phone (ses) * farklı uzunlukta
tahta plaketlerden oluşan vurmalı çalgı, ksilofon
xylosma :
gre. * xylon, xylos (tahta, odun) + osma (kokulu) * Xylosma, Salicaceae (şalgamgiller)
familyasından, aromatik yapraklı ve çalı formunda tropikal bitki türü
Y :
isk., lat. * yttrium (Ytterby (İsveç'te nadir toprak elementlerinin keşfiyle
bilinen yerleşim yeri) (isk.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom
numarası 39 olan, periyodik tablonun 3. grubunda bulunan, gümüş beyazı renkli
olan, LED fosforlarında, lazer kristallerinde, seramiklerde, süperiletken
malzemelerde ve alaşımlarda kullanılan geçiş metali element
y :
tür. * y, Y * Türkçe alfabenin 28. harfi (V’den sonra, Z’den önce)
ya :
ara. * ya (ي) * Arapça alfabenin onuncu harfi
ya :
ara. * ya (ey) * “hey”, “ey” kelimelerine karşılık gelen nida/ünlem kelimesi
ya :
tür. * ya (veya, yahut) * iki veya daha fazla seçenekten birini belirtmek için
kullanılan bağlaç
ya da : tür.
* ya (veya, yahut) + da (dahi eki, ayrıca) * iki veya daha fazla seçenekten
birinin tercih edilebileceğini belirtmek için kullanılan bağlaç
ya leyte :
ara. * ya (ey, hey) + leyte (keşke, ne olurdu) * ey keşke, ey ne olurdu
yaba :
tür. * yaba (harman çatalı) * harman savurmak, kuru ot veya samanları taşımak
ve toplamak için kullanılan, çatal biçiminde tahtadan yapılmış geleneksel bir
tarım aleti
yaban :
far. * viyapan (ıssız yer, sahra, çöl) * insan eli değmemiş doğa, tanıdık
olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil olmayan (japan
(Japon) (ing, fra., alm.) )
yaban arısı :
far., tür. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş
doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil
olmayan) (far.) + arı, ari (saf, temiz, pak; temizlemek, saflaştırmak; zar
kanatlılar (himenoptera) takımına ait Apoidea familyasını oluşturan böcek türü)
+ sı (iyelik eki) (tür.) * bal arısından farklı olarak çoğunlukla koloni
halinde yaşamayan ve iğnesi bulunan çeşitli arı türlerini kapsayan genel ad
yaban domuzu :
far., tür. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş
doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil
olmayan) (far.) + tom, dom, ton (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak, kubbe, oval
çıkıntı; şişmek, kabarmak) + uz (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) *
evcil domuzun atası sayılan, ormanlık ve çalılık alanlarda yaşayan, iri
gövdeli, kalın kıllı ve erkeklerinde belirgin köpek dişleri bulunan Sus scrofa
türünün genel adı
yaban gülü :
far. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş doğa,
tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil olmayan) +
gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek,
güş çiçeği) (far.) + ü (iyeik eki) (tür.) * doğada kendiliğinden yetişen,
genellikle Rosa cinsine bağlı dikenli çalıların ve bunların çiçeklerinin genel
adı
yaban kazı :
far., tür. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş
doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil
olmayan) (far.) + kaz (kuğu ve ördeğe benzeyen, geniş gagalı, kısa bacaklı,
suyu ve karayı seven, evcilleştirilebilen iri yapılı kümes kuşu (onomatopeik
kelime) ) (tür.) * wild goose; oie sauvage, oie cendrée, anser la; Wildgans
yaban mersini :
far., ara., lat. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli
değmemiş doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan,
evcil olmayan) (far.) + mersa (liman, gemilerin demir atıp barındığı yer) + in
(yer ve isim eki) (ara.), myrtia, myrsinos (gre.); myrtus communis (lat.) *
ericaceae (ayıdikenigiller) familyasına ait olan, çalı veya küçük çalı
biçiminde yetişen, küçük, yuvarlak, genellikle mavi veya mor renkli ve
yenilebilir meyveler veren çeşitli Vaccinium türlerinin genel adı, vaccinium
myrtillus
yaban ördeği :
far., tür. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş
doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil
olmayan) (far.) + ötrek (su kuşu, kazgillerden bir tür, ördek) (öt (ses
çıkartak, ötmek) + rek (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (tür.) * evcil
ördeklerden farklı olarak doğada yaşayan ve özellikle Anatidae familyasındaki
yabani ördek türleri
yabancı :
far., tür. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş
doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil
olmayan) (far.) + cı (ile ilgili, yapan, eden eki) (tür.) * başka bir ülkeye, millete
veya topluluğa ait olan, bir kimse, topluluk veya şeyle ilişkisi bulunmayan
veya tanınmayan kimse
yabanıl :
far., tür. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş
doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil
olmayan) (far.) + ıl (ile ilgili, -a ait) (tür.) * evcilleştirilmemiş, insan
etkisinden uzak doğal ortamda yaşayan veya yetişen, doğal ve işlenmemiş
özellikler taşıyan
yabani :
far., tür. * viyapan, biyaban, yaban (ıssız yer, sahra, çöl; insan eli değmemiş
doğa, tanıdık olmayan, uzakta olan, çöl, yabancı olan, ehli olmayan, evcil
olmayan) (far.) + i (ile ilgili, -a ait) (tür.) * evcilleştirilmemiş, insan
etkisinden uzak doğal ortamda yaşayan veya yetişen, doğal ve işlenmemiş
özellikler taşıyan
yabgu :
tür. * yabğu (hükümdarın yardımcısı, ikinci hükümdar) * Eski Türk
devletlerinde, kağandan sonra gelen ve genellikle devletin batı kanadını
yöneten yüksek dereceli hükümdar veya devlet görevlisi
yabis :
ara. * yabisa (kurumak, nemini yitirmek) * susuz, sudan yoksun, ıslak olmayan,
nemsiz, kuru, az yağış alan
yad :
far. * yad (hatırlama, anma, akla getirme; hatıra, anı) * bir kimseyi veya bir
şeyi hatırlama, anma, hatıra getirme, akla getirme
yad etmek :
far., tür. * yad (hatırlama, anma, akla getirme; hatıra, anı) (far.) + etmek
(yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir kimseyi veya bir şeyi hatırlamak,
anmak, sözünü etmek, hakkında konuşmak, ondan bahsetmek
yadımlamak :
tür. * yadım (yıkım, katabolizma) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki)
* canlı protoplazmayı yapan büyük ve karmaşık yapılı moleküllerin enerji
çıkararak yanmasını ve daha küçük parçalara ayrılmasını sağlayan biyolojik
yıkım sürecini gerçekleştirmek
yadırgamak :
tür. * yadır (yabancı görmek, garipsemek, tuhaf karşılamak, benimseyememek)
(yad (yabancı, başka) + ır (geniş zaman fiil eki) ) + ga (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * alışılmadık veya yabancı gelen bir şeyi garip karşılamak,
benimsemekte güçlük çekmek veya ona alışamamak
yadigar :
far. * yad (hatırlama, anma, akla getirme; hatıra, anı) + kar, gar (-cı, yapan,
eden eki) * bir kimseyi veya bir olayı hatırlatan, ondan kalan ve hatıra değeri
taşıyan şey veya kimse
yadsımak :
tür. * yad (yabancı, başka) + sı (benzemek, saymak, kabul etmek anlamı veren
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi veya bir kimseyi kabul etmemek,
benimsememek veya varlığını ve gerçekliğini inkar etmek
yafa :
sam. * yafo, yaffa, yapu (güzel, güzellik) * Doğu Akdeniz kıyısında yer alan,
Kudüs'ün tarihi limanı olarak bilinen tarihi ve antik bir liman şehri
yafe :
far. * yafe (herze, hezeyan) * saçma sapan, boş ve manasız söz
yafes :
ibr. * yafet, yafes (genişleyen, genişletilmiş) * Tevrat ve İslami gelenekte
Nuh’un üç oğlundan biri olarak kabul edilen ve geleneksel soy anlatılarında
çeşitli kuzey kavimlerinin atası sayılan kişi
yafta :
far. * yaftan (bulmak, elde etmek, edinmek) * bir malın, eşyanın veya ürünün
üzerine adını, fiyatını, niteliğini ya da başka bir bilgisini belirtmek
amacıyla yapıştırılan veya iliştirilen küçük kağıt ya da etiket
yafur :
ara. * yağfur, ya’fur (geyik, genç geyik; ceylan yavrusu veya tüyleri toprak
renginde olan ceylan) * geyik, genç geyik; ceylan yavrusu veya tüyleri toprak
renginde olan ceylan
yağ :
tür. * yayı (çalkalamak, sallamak) * bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı,
suda çözünmeyen ve çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt
veya başka amaçlarla kullanılan madde; insan vücudunda enerji depolayan, ısı
yalıtımı sağlayan, iç organları mekanik etkilere karşı koruyan ve başlıca yağ
dokusunda bulunan lipidlerin genel adı; ham petrolün rafine edilmesiyle elde
edilen, motor ve makine parçaları arasındaki sürtünmeyi ve aşınmayı azaltmak,
hareketli parçaları yağlamak ve çalışma sırasında oluşan ısıyı uzaklaştırmak
amacıyla kullanılan mineral esaslı akışkan madde
yağ bezesi :
tür. * yayı (çalkalamak, sallamak), yağ (insan vücudunda enerji depolayan, ısı
yalıtımı sağlayan, iç organları mekanik etkilere karşı koruyan ve başlıca yağ
dokusunda bulunan lipidlerin genel adı) + beze, bazz (yara izi, ciltte
kabarcık, ur; yumru, topak; doku veya hücre kümesi, dokusal yumru) * cilt
altında yağ dokusundan oluşan, çoğunlukla iyi huylu (benign) ve yavaş büyüyen
kitle
yağ çubuğu :
tür., far. * yağ (ham petrolün rafine edilmesiyle elde edilen, motor ve makine
parçaları arasındaki sürtünmeyi ve aşınmayı azaltmak, hareketli parçaları
yağlamak ve çalışma sırasında oluşan ısıyı uzaklaştırmak amacıyla kullanılan
mineral esaslı akışkan madde) + çubuk (ince, uzun, yuvarlak ve sert nesne,
sopa, değnek, çomak, dal) (çöp, çub (çöp, dal parçası) (far.) + uk (ile ilgili,
gibi, -a ait) (tür.) ) + u (iyelik eki) * motor veya başka bir makinedeki yağ
seviyesini ölçmek için yağ haznesine daldırılan, üzerinde seviye işaretleri
bulunan ince ve uzun çubuk biçimli ölçüm aracı.
yağ doku :
tür. * yağ (insan vücudunda enerji depolayan, ısı yalıtımı sağlayan, iç
organları mekanik etkilere karşı koruyan ve başlıca yağ dokusunda bulunan
lipidlerin genel adı) + doku (ağ yapı, organizmaların ve organların yapı
öğelerinden olan benzer gözeler bütünü) (dok, tok (dövmek, vurmak, değmek,
bıçak çalmak, taşa yazı yazmak, yazmak) + u (isim yapım eki) ) * yağ
hücrelerinin, yani adipositlerin, bir araya gelmesiyle oluşan ve enerji
depolama, ısı yalıtımı, mekanik koruma ve hormon üretimi gibi işlevler üstlenen
bağ dokusu türü
yağ hücresi :
tür., ara. * yağ (insan vücudunda enerji depolayan, ısı yalıtımı sağlayan, iç
organları mekanik etkilere karşı koruyan ve başlıca yağ dokusunda bulunan
lipidlerin genel adı) (tür.) + hucra (oda, odacık, göze, hücre) (ara.) + si
(iyelik eki) (tür.) * yağ depolayan, enerji metabolizmasında görev alan ve yağ
dokusunun temel hücresel birimini oluşturan adiposit
yağ segmanı :
tür., lat. * yağ (ham petrolün rafine edilmesiyle elde edilen, motor ve makine
parçaları arasındaki sürtünmeyi ve aşınmayı azaltmak, hareketli parçaları
yağlamak ve çalışma sırasında oluşan ısıyı uzaklaştırmak amacıyla kullanılan
mineral esaslı akışkan madde) (tür.) + segmentum (secare (kesmek, ayırmak,
bölmek) + mentum (isim yapım eki) ) (lat.) + ı (iyelik eki) (tür.) * piston ile
silindir duvarı arasındaki boşluktan motor yağının yanma odasına geçmesini
sınırlayan, silindir duvarındaki fazla yağı sıyırarak yağ karterine geri
gönderen ve piston ile silindir arasındaki sızdırmazlığa katkıda bulunan halka
biçimli motor parçası
yağ şalgamı :
tür. * yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve
çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla
kullanılan madde) + şalgam (turp benzeri kök sebze) + ı (iyelik eki) * çiçekli
bitkiler, haçlı çiçekliler ve turpgiller ailesinden olan, Brassica napus
türünün yağ elde etmek amacıyla yetiştirilen, tohumlarından kolza yağı
çıkarılan çeşidi (Brassica rapa ssp. oleifera)
yağ tulumu :
tür. * yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve
çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla
kullanılan madde) + tulum (alt ve üst kısmı birleşik olan, kollu veya askılı
tek parça kıyafet; genellikle keçi veya oğlak derisinin bütün olarak
çıkarılmasıyla hazırlanan deri kap) (tul (şişmek, kabarmak) + um (isim yapım
eki) ) + u (iyelik eki) * yağ, tereyağı veya başka yağlı maddeleri saklamak ya
da taşımak için kullanılan deri veya benzeri malzemeden yapılmış kap
yağcı : tür.
* yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve çeşitli
organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla
kullanılan madde; insan vücudunda enerji depolayan, ısı yalıtımı sağlayan, iç
organları mekanik etkilere karşı koruyan ve başlıca yağ dokusunda bulunan
lipidlerin genel adı; ham petrolün rafine edilmesiyle elde edilen, motor ve
makine parçaları arasındaki sürtünmeyi ve aşınmayı azaltmak, hareketli
parçaları yağlamak ve çalışma sırasında oluşan ısıyı uzaklaştırmak amacıyla
kullanılan mineral esaslı akışkan madde) + cı (yapan, eden eki) * yağ satan,
üreten veya yağlama işi yapan kimse; çıkar sağlamak amacıyla bir kimseyi aşırı
derecede öven, ona yaranmaya çalışan ve dalkavukluk eden kimse
yağdanlık :
tür. * yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve
çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla
kullanılan madde; insan vücudunda enerji depolayan, ısı yalıtımı sağlayan, iç
organları mekanik etkilere karşı koruyan ve başlıca yağ dokusunda bulunan
lipidlerin genel adı; ham petrolün rafine edilmesiyle elde edilen, motor ve
makine parçaları arasındaki sürtünmeyi ve aşınmayı azaltmak, hareketli
parçaları yağlamak ve çalışma sırasında oluşan ısıyı uzaklaştırmak amacıyla
kullanılan mineral esaslı akışkan madde) + dan (kaynak, köken eki) + lık (isim
yapım ve araç eki) * yağ koymaya, saklamaya veya kullanıma sunmaya yarayan kap,
özellikle sofrada yağ bulundurmak için kullanılan kap
yağfirullah :
ara. * yağfir (affeder, bağışlar) + Allah (el (ön ek, artikel) + ilah (tanrı,
tapılan, yönelinen, yüce varlık) ) * Allah bağışlasın, Allah affetsin; Allah
affeder
yağış :
tür. * yağ (yukarıdan akmak, gökten dökülmek, aşağıya akmak) + ış (isim yapım
eki) * atmosferdeki su buharının yoğunlaşması sonucunda su ve buz
parçacıklarının yağmur, kar, dolu veya benzeri biçimlerde yeryüzüne düşmesi
durumu
yağız :
tür. * yağız (kara, koyu tenli, esmer, toprak rengi) * koyu esmer veya kara
renkli olan, özellikle atın ya da kişinin görünüşünü niteleyen sıfat
yağlı boya :
tür. * yağ (kuruyan bitkisel yağ, keten yağı) + lı (ile, birlikte, beraber) +
boduğ, boya (yakı, kına, renkli madde) * pigmentlerin özellikle keten yağı gibi
kuruyan bir yağ içinde dağıtılmasıyla elde edilen ve yağın kuruyarak
pigmentleri yüzeye bağladığı boya türü
yağlı güreş :
tür. * yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve
çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla
kullanılan madde) + lı (ile, beraber, birlikte, sahibi) + güreş (boğuşma,
fiziki mücadele etme) * alt kısımlarına kispet giyen güreşçilerin, çıplak olan
üst vücutlarına yağ sürerek birbirleriyle karşılaştıkları, özellikle Türkiye'de
geleneksel olarak açık havada ve çim üzerinde yapılan güreş türü
yağlı harç :
tür., ara. * yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve
çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla
kullanılan madde) + lı (ile, beraber, birlikte, sahibi) (tür.) + haraca
(çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak, sıkılmak, bunalmak,
zor durumda kalmak), harc (çıkma, gider, ödeme, harcanan para, masraf, resmi
işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi; yapı işlerinde taş, tuğla veya
benzeri malzemeleri birbirine bağlamak ya da yüzeyleri kaplamak için kullanılan
kum, çimento, kireç ve su gibi maddelerin karışımı, karışım, yapı malzemesi)
(ara.) * bağlayıcı olarak çimento veya kireç yerine ya da bunlarla birlikte yağ
esaslı bir madde içeren, yapı yüzeylerini kaplama, sıvama veya koruma amacıyla
kullanılan harç türü
yağlı kağıt :
tür., far. * yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve
çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla
kullanılan madde) + lı (ile, beraber, birlikte, sahibi) (tür.) + kağad (yazı
yazılan ince levha, yazı yazmaya yarayan, ağaçtan, deriden, taştan veya
metalden yapılan ince, düz malzeme) (far.) * yüzeyine yağ veya yağa dayanıklı
bir madde emdirilerek ya da kaplanarak su ve yağın geçişini büyük ölçüde
engelleyen, özellikle yiyecekleri sarmak, pişirme sırasında yüzeye yapışmasını
önlemek amacıyla ve çeşitli ambalajlama işlerinde kullanılan kağıt türü
yağlı kara :
tür. * yağ (bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı, suda çözünmeyen ve
çeşitli organik maddelerden oluşan, yemek, sanayi, yakıt veya başka amaçlarla
kullanılan madde) + lı (ile, beraber, birlikte, sahibi) + kara (siyah, koyu
renkli, karanlık) * mutfakta kuzunun sırt bölgesinden elde edilen özel bir et
kesimi; is ve yağ karışımından oluşan tencere dibi kiri durumu
yağma :
tür. * yağma (talan etmek, zorla almak, gasp etmek) * bir yerin veya topluluğun
mal ve değerli eşyalarının zor kullanılarak, saldırı veya kargaşa sırasında
topluca alınması, talan
yağmak :
tür. * yağ (yukarıdan akmak, gökten dökülmek, aşağıya akmak) + mak (fiil mastar
eki) * atmosferdeki su buharının yoğunlaşması sonucunda su ve buz parçacıkları
yağmur, kar, dolu veya benzeri biçimlerde yeryüzüne düşmek
yağmalamak :
tür. * yağma (talan etmek, zorla almak, gasp etmek) + la (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * (mastar eki) (Tür.)
yağmur :
tür. * yağ (yukarıdan akmak, gökten dökülmek, aşağıya akmak) + mur (isim yapım
eki) * atmosferdeki su buharının yoğunlaşmasıyla oluşan ve yeryüzüne sıvı su
damlacıkları biçiminde düşen yağış
yağmur kuşu :
tür. * yağ (yukarıdan akmak, gökten dökülmek, aşağıya akmak) + mur (isim yapım
eki) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle
örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) + u (iyelik
eki) * Charadriidae (yağmurkuşugiller) familyasından, bataklıklar ve su
kenarlarında yaşayan, kısa boyunlu, kabarık ve kısa gagalı küçük bir göçmen kuş
türü
yağmurluk :
tür. * yağ (yukarıdan akmak, gökten dökülmek, aşağıya akmak) + mur (isim yapım eki)
+ luk (araç eki) * yağmurdan korunmak amacıyla giyilen, su geçirmeyen veya su
geçirmeye dayanıklı kumaştan yapılan üst giysisi
yahey :
tür. * ya (ey, hey, seslenme nidası) + hey (seslenme nidası) * sevinç ve coşma
anlatan bir ünlem kelimesi
yahmum :
ara. * hamma (siyahlık, koyu renk) * kapkara, çok siyah
yahni :
far. * yahni (et yemeği, haşlanmış et) * etin soğan, sebze veya çeşitli
baharatlarla birlikte su içinde pişirilmesiyle hazırlanan sulu yemek, et
yemeği, haşlanmış et
yahpare :
far. * yah (buz) + pare (parça, kısım, bölüm, dilim) * buz parçası
yahşi :
tür. * yakşı (yakış (güzel olmak, uymak) + ı (gibi olan) ) * pek güzel, çok
güzel, iyi, güzel, yakışıklı, uyumlu
yahu :
ara. * ya (ey, hey) + hu, huve (o) * şaşkınlık, sitem, kızgınlık, çağrı veya
yakınma gibi duyguları belirtmek için kullanılan ünlem
yahudi :
ibr. * hudah (övmek, şükretmek, minnettarlığını bildirmek, şükran duymak),
yudah, yahuda, yehudah (öven, şükreden); ioudas (gre.); iudas, judas (lat.) *
ismini, sonradan İsrail ismini alan Yakub peygamberin oğlu Yehud’un isminden
alan etno dini bir millet; İsrailoğulları ifadesinin bir yansıması (kelimenin
anlamına Tevrat'ın Tekvin suresinin 29-35 kodlu ayetinde işaret edilir.)
yahut :
far. * yahod (ya (ya, veya, seçenek bildiren bağlaç) + hod (kendi, kendisi) ) *
iki veya daha fazla seçenekten birinin tercih edilebileceğini belirtmek için
kullanılan bağlaç, veya, ya da
yahya :
ara. * hayat (doğumdan ölüme değin geçen süre, ömür, yaşam, dirim, canlılık,
dirilik) (hayy (yaşamak, hayatta olmak, canlı olmak, diri olmak, gerçek olmak)
+ at (isim yapım eki) ) * yaşayacak, hayatta olacak; Kur’an’da adı geçen
peygamberlerden biri ve Zekeriya’nın oğlu olarak anılan ve İncil’de Hz. İsa’yı
vaftiz ettiği yazılı olan kişi
yak :
tib. * gyag (sığır türü) * Himalaya ve Tibet Platosu çevresinde yaşayan, uzun
ve yoğun kıllı, hörgüçlü ve soğuğa dayanıklı Bos grunniens türündeki büyükbaş
hayvan
yaka :
tür. * yak (yanaşmak, yanına gelmek) + a (isim yapım eki) * yan, kıyı, sınır,
kenar, taraf; giysinin boyun çevresini saran veya boyun kısmını oluşturan
bölümü, bir giysinin boyun çevresindeki kenarı
yakacak :
tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa
maruz bırakmak) + acak (isim yapım ve araç eki; üçüncü tekil şahıs gelecek
zaman fiil eki) * ısınmak, pişirmek veya enerji elde etmek amacıyla yakılan
odun, kömür, doğal gaz, petrol ve benzeri maddelerin genel adı, yakıt
yakakent :
tür. * yaka (yan, kıyı, sınır, kenar, taraf; giysinin boyun çevresini saran
veya boyun kısmını oluşturan bölümü, bir giysinin boyun çevresindeki kenarı) +
kent (il, şehir, köy ve kasabadan büyük yerleşim yeri) * Samsun’un bir ilçesi
yakalamak :
tür. * yaka (tutmak, ele geçirmek, kapmak, kavramak) + la (dönüşlü fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * kaçan, hareket eden veya ulaşılması güç olan bir
kimseyi ya da şeyi ele geçirmek, tutmak veya bulunduğu yere erişmek; tutmak,
ele geçirmek, kapmak, kavramak
yakalı kamçılılar :
tür. * yaka (yan, kıyı, sınır, kenar, taraf; giysinin boyun çevresini saran
veya boyun kısmını oluşturan bölümü, bir giysinin boyun çevresindeki kenarı) +
lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + kamçı (kırbaç) + lı (ile, birlikte,
beraber, sahibi) + lar (çoğul eki) * hücrelerinin çevresinde kamçı tabanını
kuşatan huni biçimli bir sitoplazma yakası bulunan ve tek hücreli ya da koloni
hâlinde yaşayan, Choanoflagellata grubunu oluşturan ökaryot mikroorganizmalar
yakamoz :
gre. * diakaios, diakaiein (içinden yanmak, içinden parıldamak), diakamos
(içinden yanma, içinden parıldama) (dia (arasından, içinden, boyunca;
sayesinde, vasıtasıyla, yoluyla, aracılığıyla; yüzünden, baştan başa; iki,
ikiye ayrım, ikiye bölünme) + kaios, kaiein (yanmak) + mos (isim yapım eki) ) *
uyarıldığında ışık saçan tek hücreli bir deniz canlısı; geceleri denizde, balıkların
veya sandal küreklerinin kımıldanışıyla su içinde oluşan ışıltı
yakarca :
tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa
maruz bırakmak) + ar (geniş zaman fiil eki) + ca (isim yapım ve benzerlik eki)
* insanı ısırdığında yakıcı ve kaşıntılı bir duygu oluşturan, özellikle
Phlebotomus cinsindeki küçük kan emici sineklerin genel adı
yakarış :
tür. * yak (yalvarmak, dua etmek, çaresizce dilemek) + ar (geniş zaman fiil
eki) + ış (isim yapım eki) * bir şeyi elde etmek veya bir dileğin
gerçekleşmesini sağlamak amacıyla içtenlikle ve ısrarla birine yalvarma,
birinden dilekte bulunma, yakarma
yakarmak :
tür. * yak (yalvarmak, dua etmek, çaresizce dilemek) + ar (geniş zaman fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi elde etmek veya bir dileğin
gerçekleşmesini sağlamak amacıyla içtenlikle ve ısrarla birine yalvarmak,
birinden dilekte bulunmak
yakaza :
ara. * yakaza (uyanmak), teyakkuz (uyanma, uyanıklık) * uyanık olma, uyanma;
tasavvufta (sufizm) gafletten uyanma, cehaletten arınma
yakı :
tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa
maruz bırakmak; sürmek, sürtmek) + ı (isim yapım eki) * ateşi düşürmek ve
hastalığı iyileştirmek amacıyla bir bez üzerine yayılıp vücudun bazı yerlerine
sarılan koyuca lapa veya özel olarak yapılmış ilaçlı parça; vücuttaki kas ve
eklem ağrılarını hafifletmek, kan dolaşımını artırmak ve gerginliği azaltmak
amacıyla cilde yapıştırılan, genellikle kırmızı biber özü (kapsaisin) veya
benzeri ısıtıcı maddeler içeren ilaçlı bir bant veya bez
yakıcı :
tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa
maruz bırakmak) + ıcı (yapan, eden eki) * ısı, acı veya keskin bir etki vererek
yakma duygusu oluşturan
yakın :
tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım
eki) * aralarında az bir uzaklık bulunan, mesafe bakımından birbirine az uzak
olan, zaman bakımından kısa bir süre sonra gerçekleşecek veya duygusal ve
sosyal bakımdan sıkı ilişki içinde bulunan
yakınlaşmak : tür.
* yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım eki) +
laş (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir noktaya olan mesafesi
azalmak
yakınmak :
tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa
maruz bırakmak; şikayet etmek, sızlanmak, dövünmek) + ın (dönüşlü fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * bir durumdan duyduğu rahatsızlığı, hoşnutsuzluğu veya
üzüntüyü dile getirmek, şikayet etmek, sızlanmak
yakınsak :
tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım
eki) + sak (sıfat yapım eki) * belirli bir değere veya noktaya giderek
yaklaşan, matematikte bir dizinin veya serinin terimleri belirli bir limite
yaklaşma özelliği gösteren; üzerine gelen paralel ışınları kırarak bir noktaya
doğru yaklaştıran veya odakta toplayan (mercek, lens)
yakınsak dizi :
tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım
eki) + sak (sıfat yapım eki) + dizi (ardışık veya sıralı şekilde yan yana gelen
öğeler bütünü, seri, sıra) * terimleri belirli bir sayıya yaklaştıkça bu sayıya
giderek yaklaşan ve terimlerinin sonsuzdaki limit değeri sonlu bir sayı olan
sayı dizisi
yakınsak seri :
tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım
eki) + sak (sıfat yapım eki) + seri (ardışık veya sıralı şekilde yan yana gelen
öğeler bütünü, dizi, sıra) * terimleri belirli bir sayıya yaklaştıkça bu sayıya
giderek yaklaşan ve terimlerinin sonsuzdaki limit değeri sonlu bir sayı olan
sayı dizisi (serisi)
yakınsamak :
tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım
eki) + sa (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birbirine yaklaşmak,
aralarındaki fark azalmak, düşünce, görüş, değer veya sonuç bakımından
benzerlik ve uyum göstermeye başlamak
yakıotu :
tür. * yakı (yaraya veya ağrıyan yere konulan ilaçlı madde) (yak (yakmak, ateş
oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa maruz bırakmak) + ı (isim
yapım eki) ) + ot (bitki) + u (iyelik eki) * yaprakları veya başka kısımları halk
hekimliğinde yaraların ve ağrıyan yerlerin üzerine yakı olarak kullanılan
çeşitli bitkilerin genel adı
yakışık :
tür. * yak (uymak, uygun olmak, orantılı olmak) + ış (dönüşlü fiil eki) + ık
(sıfat yapım eki) * uygunluk, yakışma, bir kimseye veya şeye görünüş, davranış
ya da nitelik bakımından uygun düşme durumu
yakışıklı :
tür. * yak (uymak, uygun olmak, orantılı olmak) + ış (dönüşlü fiil eki) + ık
(sıfat yapım eki) + lı (sıfat yapım eki) * yüzü, görünüşü veya genel görünümü
beğenilecek derecede güzel ve çekici olan erkek
yakışmak :
tür. * yak (uymak, uygun olmak, orantılı olmak) + ış (dönüşlü fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * bir kimseye, nesneye veya duruma görünüş, biçim, renk,
davranış ya da nitelik bakımından uygun düşmek, güzel görünmek, birbirine uygun
olmak
yakıt :
tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa
maruz bırakmak) + ıt (isim yapım eki) * yakılarak ısı, ışık veya başka bir
enerji biçimi elde edilmesinde kullanılan kömür, petrol, doğal gaz, odun ve benzeri
katı ve sıvı yanıcı maddelerin genel adı
yakız :
ara. * yakaza (uyanmak) * uyanık, hüşyar, akıllı, aymış, gözü açık
yakin :
ara. * yakin (şüphe barındırmayan, kesin, net, bariz, apaçık ve sarsılmaz
bilgi) * şüphe barındırmayan, kesin, net, bariz, apaçık ve sarsılmaz bilgi
yakinen :
ara. * yakin (şüphe barındırmayan, kesin, apaçık ve sarsılmaz bilgi) + en
(sıfat yapım eki) * kesin olarak, şüphesiz olarak, net bir şekilde
yaklaşık :
tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım
eki) + laş (dönüşlü fiil eki) + ık (sıfat yapım eki) * t veya kesin olmayan,
aşağı yukarı bir değerlendirmeyle bulunan, az fazla ya da eksik miktarı ifade
eden
yaklaşım :
tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım
eki) + laş (dönüşlü fiil eki) + ım (isim yapım eki) * bir konuyu ele alma,
değerlendirme veya bir soruna bakış biçimi
yaklaşmak :
tür. * yak (bir noktaya olan mesafesi az olmak, yaklaşmak) + ın (sıfat yapım
eki) + laş (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir noktaya olan
mesafesi azalmak
yakmak :
tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa
maruz bırakmak) + mak (fiil mastar eki) * ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma
duygusu vermek, sıcağa maruz bırakmak
yakmalık :
tür. * yak (yakmak, ateş oluşturmak, tutuşturmak, yanma duygusu vermek, sıcağa
maruz bırakmak) + ma (isim yapım eki) + lık (araç eki) * yakmaya ayrılmış olan,
yakılacak olan
yaksheshwara :
san. * yakṣa (yarı ilahi koruyucu varlık) + isvara (efendi, ilah, tanrı,
hükümdar) * Hint mitolojisinde (Hinduizm, Budizm ve Jainizm) doğayı, ormanları,
hazineleri ve su kaynaklarını koruyan yarı tanrısal doğa ruhlarının efendisi,
hükümdarı
yakşi :
tür. * yak (uymak, uygun olmak, orantılı olmak) + ış (dönüşlü fiil eki) + i
(ile ilgili, -a ait) * iyi, güzel, hoşa giden
yaktin :
ara. * yaktin (kabak cinsi bitki) * geniş yapraklı, yerde sürünen, gövdesi
odunsulaşmayan ve iri meyveler veren kabakgiller familyasından bitki, bal
kabağı, helvacı kabağı
yakub :
ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından
gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), akab (arkadan gelen, takip eden,
izleyen; topuk) * takip eden, peşinden gelen; topuğu tutan; İbrahimi dinlerde
(İslam, Yahudilik ve Hristiyanlık) büyük bir öneme sahip olan, Hz. İshak'ın
oğlu ve Hz. İbrahim'in torunu olan bir peygamber (Tevratt’ta ismi ile ilgili
ayet “1-Genesis-25-26 Sonra kardeşi doğdu. Eliyle Esav'ın topuğunu tutuyordu.
Bu yüzden İshak ona Yakup adını verdi....”); erkek ismi
yakup :
ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından
gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), akab (arkadan gelen, takip eden,
izleyen; topuk) * takip eden, peşinden gelen; topuğu tutan; İbrahimi dinlerde
(İslam, Yahudilik ve Hristiyanlık) büyük bir öneme sahip olan, Hz. İshak'ın
oğlu ve Hz. İbrahim'in torunu olan bir peygamber (Tevratt’ta ismi ile ilgili
ayet “1-Genesis-25-26 Sonra kardeşi doğdu. Eliyle Esav'ın topuğunu tutuyordu.
Bu yüzden İshak ona Yakup adını verdi....”); erkek ismi
yakut :
gre., ara. * iakinthos (sümbül; değerli taş) (gre.); yakut (değerli taş) (ara.)
* kırmızının çeşitli tonlarında, saydam ve elmastan sonra en sert ikinci doğal
taş olan, korindon türü çok kıymetli bir değerli ışıltılı taş (özellikle
kırmızı yakut, alüminyum oksit (Al₂O₃) yapısındadır.)
yakutistan :
gre., ara., far. * iakinthos (sümbül; değerli taş) (gre.); yakut (değerli taş)
(ara.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) * Rusya’nın
kuzeydoğusunda, Sibirya’nın doğusunda yer alan, batısında Krasnoyarsk Krayı,
kuzeyinde Arktik Okyanusu, doğusunda Çukotka Özerk Okrugu ve Habarovsk Krayı,
güneyinde Amur Oblastı ve Zabaykal Krayı bulunan ülke
yakutiye :
gre., ara. * iakinthos (sümbül; değerli taş) (gre.); yakut (değerli taş) + iye
(isim yapım ve yer eki) (ara.) * yakut yeri; Erzurum’un bir ilçesi
yakuza :
jap. * ya (sekiz) + ku (dokuz) + sa (üç) * Japonya’da hanafuda isimli oyun
kağıtlarında en değersiz ve kaybettiren sayı kombinasyonu olan 8-9-3’ten
türeyen, zamanla toplum dışı sayılan kişilerden oluşan organize suç örgütlerini
ve bu örgütlerin üyelerini ifade eden kelime
yakza :
ara. * yakaza (uyanmak), teyakkuz (uyanma, uyanıklık) * uyanık olma, uyanma;
tasavvufta (sufizm) gafletten uyanma, cehaletten arınma
yal : tür.
* yal (hayvan yemi) * köpeklere veya ineklere yedirmek için hazırlanan, unla
kepek karışımı suluca yiyecek
yalab :
tür. * yal (parlamak, ışık saçmak, ışıldamak) + ab (sıfat yapım eki) *
parlayan, parlak, ışıldayan, ışık saçan
yalabık :
tür. * yal (parlamak, ışık saçmak, ışıldamak) + ab (sıfat yapım eki) + ık
(sıfat yapım eki) * parlak, parıltılı, ışıltılı parlayan, ışıldayan, ışık saçan
yalak :
tür. * yal, yul (dere, çeşme, pınar) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
hayvanların su içtikleri taştan veya ağaçtan oyma kap veya oluk
yalaka :
tür. * yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız
suçlamak, töhmet altında bırakmak) + ga, ka (ile ilgili olan) * söz götürüp
getiren, söz taşıyarak arabozan, dedikoducu, boşboğaz, sırnaşık, ikiyüzlü,
dalkavuk, arsız, onursuz, sürtük
yalama :
tür. * yal, yala (yanmak, alevlenmek; yalamak) + ma (isim yapım eki) * aşınmış,
düzleşmiş, tutmaz olmuş; yanmış, yanık, yara; dişleri aşınarak düzleşmiş ve
tutmaz duruma gelmiş (vida, somun veya civata)
yalamak :
tür. * yalğ, yalığ (dil) + mak (fiil mastar eki) * dili bir şeye sürtmek, bir
yüzeye dilini değdirmek/sürtmek
yalamuk :
tür. * yalğ, yalığ (dil), yala (dili bir şeye sürtmek, bir yüzeye dilini
değdirmek/sürtmek, yalamak) + muk (isim yapım eki) * çam, köknar gibi ağaçların
dış sert kabuğu ile odunsu gövdesi arasında yer alan, ilkbahar aylarında ağaca
su yürüdüğünde oluşan şeffaf, sulu ve tatlımsı canlı tabaka, soymuk
yalan :
tür. * yalgan, yalagan (yal, yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak,
aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) *
gerçek dışı söylem, iftira
yalancı akasya :
tür., gre. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala
(iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet
altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) (tür.) +
akakia (baklagiller (Fabaceae) familyasından, sıcak ve ılıman iklimlerde
yetişen, genellikle dikenli ve güzel kokulu çiçekler açan bir ağaç veya ağaççık
türü) (aka (keskin) + kia (nokta, uç) ) (gre.) * baklagiller familyasından,
Kuzey Amerika ve Kuzey Meksika’ya özgü olan, salkım şeklinde beyaz, sarı veya
pembe çiçekler açan, en yaygın türü Robinia pseudoacacia olan dikenli ve odunsu
bir ağaç türü
yalancı ayak :
tür. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira
etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında
bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) + ayak (bacağın
bilekten aşağıda bulunan, yere basmaya ve yürümeye yarayan bölümü) (ad
(ayırmak, ayrı olmak, ileri fırlatmak, öne savurmak) + ak (isim yapım eki) ) *
bir hücrenin hareket etmesini veya besin yakalamasını sağlayan geçici
sitoplazma çıkıntısı, psödopod
yalancı biber :
tür., gre. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala
(iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet
altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) (tür.) +
peperi, piperi (pep, pip (boru) + eri (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) )
(gre.) * Akdeniz ülkelerinde süs bitkisi olarak yetiştirilen, 5-10 metre
boyunda bir ağaç türü
yalancı cep :
tür., ara. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala
(iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet
altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) + ceb, ceyb
(yarık, oyuk, kucak, hazne, kap; genellikle ufak eşyalar taşımak için
giysilerin içine veya dışına eklenen astarlı parça) (ara.) * ceket, yelek,
pantolon veya palto gibi kıyafetlerde cebin olması gereken yerde bulunan, içi
boş olmayan veya sadece kapak/süs şeklinde tasarlanmış sahte cep
yalancı dolma :
tür. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira
etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında
bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) + toi tod, tol, dol
(kaplamak, kaplanmış olmak, içindek boşluk yok olmak, kabarmak) + ma (isim
yapım eki) * Türk mutfağında et kullanılmadan, pirinç ve zeytinyağı ile
hazırlanan dolma ve sarma
yalancı dünya :
tür., ara. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala
(iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet
altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) (tür.) +
dunya (alçak, altta, aşağı, aşağıda; en yakın, en aşağı, en alçak; Güneş
Sistemi'nde, Güneş’e yakınlık olarak dördüncü sırada yer alan, üzerinde yaşam
ve sıvı su barındıran tek gezegen) (dana (aşağıda olmak, altında olmak, düşük
seviyede bulunmak, altında kalmak, yakın olmak, yaklaşmak, alçalmak, küçülmek;
haricinde, dışında, yerine; değersiz veya ikincil konumda) + ya (durum eki) )
(ara.) * insanın dünyadaki varlığının kalıcı olmadığını, her şeyin son
bulacağını ifade eden deyiş, geçici ve ölümlü hayat
yalancı inci :
tür., çin. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala
(iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet
altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) + chen chu
(gerçek değerli taş, gerçek inci; denizlerde ve denizlerdeki kabuklu
hayvanların (midye, istiridye, deniz tarağı) kabuklarının içinde bulunan
parlak, yuvarlak, genellikle beyaz renkli süs taşı) (chen (gerçek, hakiki,
doğru) + chu (inci, değerli taş) ) (çin.) * genellikle cam, plastik veya sedef
kaplama gibi yapay malzemelerden üretilerek gerçeğe benzetilen süs eşyalarını
ve takıları
yalancı meyve :
tür., far. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala
(iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet
altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) + miva, meve
(ürün; sonuç, verim) (far.) * etli kısmının yalnızca çiçek yumurtalığından
değil, çiçek tablası, hipantium veya çanak yapraklar gibi yumurtalık dışındaki
dokulardan da geliştiği meyve türü
yalancı öd :
tür., ara. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala
(iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet
altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) (tür.) + ud
(odun, çubuk, sopa, sert kereste) (ara.) * Hint denizinde yetişen, öd cinsinden
hoş kokulu, sarı keresteli bir cins kokulu sandal ağacı, kalembek
yalancı pehlivan :
tür., far. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala
(iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet
altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) (tür.) +
pahlavan (kahraman, bahadır, yiğit, savaşçı, güçlü güreşçi) (pahlav (güç,
soyluluk ideali; Pehlav / Part halkı) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) )
(far.) * yapamayacağı bir işi yapabilecekmiş gibi gösteren, kendisini
olduğundan çok daha güçlü veya yetenekli tanıtan, palavracı kimse; gerçekte
gücü veya bilgisi olmadığı halde boş laflarla büyük işler başaracağını iddia
eden kimse; dışarıdan bakıldığında cesur veya yetenekli görünen, ancak zor bir
durumla karşılaşıldığında hiçbir şey yapamayacağı anlaşılan kimse
yalancı safran :
tür., far., ara. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal,
yala (iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak,
töhmet altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) (tür.)
+ zafaran (zar (sarı; altın) + paran (diken, tüylü parça, kanat; uçan; kanatlı,
havalanan, hareket eden) ) (far.); safr (sarı) + an (ile ilgili, -a ait) (ara.)
* safrana benzeyen rengi nedeniyle gıda ve boya sektöründe ucuz bir alternatif
olarak kullanılan bir bitki, Aspir (Carthamus tinctorius)
yalancı şahit :
tür., ara. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala
(iftira etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet
altında bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) (tür.) + şahada
(görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak), şahid (bir
olayın gerçekleştiğini bizzat gören kişi, gören, tanıklık eden, tanık) (ara.) *
mahkemede veya resmi makamlar önünde sanığı veya başka birini korumak amacıyla
gerçeğe aykırı ifade veren, bilerek yalan tanıklık (şahitlik) yapan kişi
yalancı tanık :
tür. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira
etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında
bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) + tanık (bir olayı,
durumu veya kişiyi doğrudan görmüş, yaşamış veya bilen ve gerektiğinde bunu
doğrulayabilen kimse, şahit) (tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak)
+ ık (sıfat yapım eki) ) * mahkemede veya resmi makamlar önünde sanığı veya
başka birini korumak amacıyla gerçeğe aykırı ifade veren, bilerek yalan
tanıklık (şahitlik) yapan kişi
yalancı taş :
tür. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira
etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında
bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + cı (yapan, eden eki) + taş (sert mineral,
kaya) * görünüş olarak elmas, yakut veya zümrüt gibi değerli taşlara benzeyen
ancak camdan üretildiği için gerçek olmayan süs eşyası
yalandan :
tür. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira
etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında
bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + dan (kaynak, köken ve nitelik eki) *
gerçek olmayarak, yapmacık bir biçimde, özen göstermeden veya gösteriş olsun
diye üstünkörü yapılan
yalanlamak :
tür. * yalgan, yalagan, yalan (gerçek dışı söylem, iftira) (yal, yala (iftira
etmek, dil uzatmak, söz taşımak, aldatmak, asılsız suçlamak, töhmet altında
bırakmak) + gan (isim yapım eki) ) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) * bir sözün, haberin veya iddianın gerçek olmadığını, doğru olmadığını
bildirmek ve yalan olduğunu açıklamak, tekzip etmek
yalapşap :
tür. * yal (parlamak, ışık saçmak, ışıldamak) + ab (sıfat yapım eki) + şap
(vurma, çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * bir işin üstünkörü,
gelişigüzel, özenilmeden ve hızlıca baştan savma yapıldığı anlatan bir zarf
yalavaç :
tür. * yalğ, yalığ (dil) + vaç (isim yapım ve araç eki) * elçi, haberci,
peygamber
yalaz :
tür. * yal (parlamak, ışık saçmak, ışıldamak), yalğ, yalığ (dil) + az (isim
yapım eki) * ateşin dilli uzantısı, parıltı, alev, ateş, yangın
yalçın :
tür. * yalt (sert, kaba) + çın (sıfat yapım eki) * tırmanılması güç, yüksek ve
dik olan, sarp, düz ve kaygan; erkek ismi
yaldabaoth :
ibr. * yeled (çocuk, oğul) + baoth (ordular, kaos, güçler) * orduların oğlu,
kaosun çocuğu; gnostik kozmolojide madde alemini yaratan ancak ruhsal
gerçeklikten kopuk olan, kendini “tek Tanrı” sanan ancak gerçek pleroma’dan
(ilahi alem) dışlanmış olan sahte ve kibirli tanrısal varlık, Demiurgos
yaldırak :
tür. * yal (alevlenmek, ışıldamak, parıldamak) + dır (ikinci tekil şahıs emir
kipi eki) + ak (sıfat yapım eki) * parlak, ışıltılı, cilalı
yaldız :
tür. * yal (alevlenmek, ışıldamak, parıldamak) + tız, dız (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * parlayan, yanan; eşyalara altın veya gümüş görünümü vermek için
kullanılan sıvı, toz ya da yaprak halindeki madde ve bu maddeyle yapılan
süsleme (yellow (sarı, ateş rengi, parlayan) (ing.), yıldırım (tür.) )
yaldızlı hap :
tür., ara. * yaldız (parlayan, yanan; eşyalara altın veya gümüş görünümü vermek
için kullanılan sıvı, toz ya da yaprak halindeki madde ve bu maddeyle yapılan
süsleme ) (yal (alevlenmek, ışıldamak, parıldamak) + tız, dız (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) + lı (ile, birlikte, beraber) (tür.) + habb (tohum,
tane, çekirdek; yutularak alınan, genellikle yuvarlak veya oval biçimli
sıkıştırılmış ilaç kapsülü) (ara.) * kötülüğü, acı bir gerçeği veya olumsuz bir
durumu güzel, çekici ve parıltılı bir görünüme büründürerek gizleme veya
süsleme
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder