müstakbel :
ara. * istikbal (ati, gelecek zaman) (iste (istemek, arzulamak, dilemek) +
ikbal (refah, baht açıklığı, talih) ) * ilerideki, gelecek, karşılanacak olan,
istikbal eden
müstakil :
ara. * kalil (az, küçük), killet (azlık, küçüklük), ekalliyet (azlık,
küçüklük), istiklal (küçümseme, saymama, hiçe sayma; hükümdarı hiçe sayma,
isyan, bağımsızlık) * kendi başına, kendi kendine, tek başına, bağımsız;
istiklal sahibi, mutlak yetkili
müstakim :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), ikamet (oturma,
bulunma, durma, kalma), istikamet (doğruluk, düzgünlük, doğrultu, doğru yol,
doğru yön, doğru olma, istikrar; yol ve davranışta sapmadan devam etme) *
doğruluk, dürüstlük ve adalet doğrultusunda hareket eden, doğru yol üzerinde
olan
müstamel :
ara. * amala (iş yapmak, çalışmak, yapmak, işlemek), amel (iş, çalışma, yapma,
etme, eyleme, işleme) * daha önce kullanılmış, iş görmüş ve ilk halindeki
yenilik vasfını kaybetmiş, kullanılmış; elden düşmüş, esk
müstantik :
ara. * nataka (konuşmak, söylemek) * konuşturmayı isteyen, sorguya çeken ve
ifade almaya yetkili, soru sorup bir kimseyi konuşturmak isteyen; sorgu hakimi
müstean :
ara. * ana (yardım etmek, desteklemek), avni (yardımcı, destekçi) * kendisinden
yardım istenen, yardımına başvurulan
müstear :
ara. * ara (sakat ve kusurlu olmak, geçici olmak, eğreti olmak), ariyet (geri
verilmek üzere alınan, geçici, eğreti) * kendi malı olmayan, geçici (iğreti)
alınmış, emaneten alınmış olan; kendini belli etmemek için kullanılan takma
isim, eğreti, takma; Türk musikisinde bir makambazı şairlerin ve yazarların,
gerçek isimlerinin dışında, eserlerinde imza olarak kullandıkları isim; Türk
musikisinde bir eser içinde ana makamdan kısa süreli sapmalarla farklı bir
makamın ezgisel havasına geçilmesi ve ardından tekrar ana makama dönülmesi
durumu
müstear ad :
ara. * mustear (ödünç alınmış, emanet, takma) + ad (isim, nam, ünvan) *
kişinin, kimliğini gizlemek veya farklı bir isimle tanınmak amacıyla gerçek
adının yerine kullandığı takma isim
müstearek :
ara. * mustear (ödünç alınmış, emanet, takma) (ara.) + ek (ile ilgili, -a ait)
(tür.) * Türk musikisinde bir makamın geçici olarak başka bir makamın
özelliklerini ödünç alarak renk değiştirmesi durumu
müstebad :
ara. * istibada (uzaklaştırmak, dışlamak) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) +
bada (uzaklaştırmak, dışlamak) ) * uzak görülen, akla yakıştırılmayan, olacağı
sanılmayan; bir yerden veya durumdan uzaklaştırılmış, dışarıda bırakılmış veya
geçersiz sayılmış olan
müsteban :
ara. * istibana (aık ve anlaşılır olmak) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) +
bana, beyyene (açıklamak, açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak, bildirmek, duyurmak,
belirtmek, meydana çıkarmak, ifşa etmek; ispatlamak) ) * açıkça ortaya konmuş
olan, şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlaşılan, açık, aşikar, vazıh
müstebid :
ara. * istibdad (tek başına olma; bir işi kendi başına, danışmadan yapma;
mutlak otoriteyle hareket etme, despotluk, zorbalık, zorlama, zulümle tahakküm;
başına buyrukluk, kural tanımazlık, bağımsızlık, yalnız olma) (iste (istemek,
dilemek, arzulamak) + badda (tek başına yapmak, münferit olarak yapmak;
ayırmak, saçmak, dağıtmak, ayrıştırmak) ) * başına buyruk yönetici, despot,
tiran
müstecab :
ara. * isticaba (icab etmek, gerekmek, lazım olmak) (iste (istemek, dilemek,
arzulamak) + caba (cevap vermek, yanıtlamak, kabul etmek) ) * kabul edilmiş,
cevaplanmış, icabet edilmiş, yanıtlanmış; bir duanın veya isteğin kabul edilmiş
olduğu, karşılık bulduğu durum
müstecib :
ara. * isticaba (icab etmek, gerekmek, lazım olmak) (iste (istemek, dilemek,
arzulamak) + caba (cevap vermek, yanıtlamak, kabul etmek) ) * bir duaya,
çağrıya veya isteğe karşılık veren, icabet eden; bir şeyin yapılmasını isteyen,
talep eden
müstecir :
ara. * istecara (kiralamak, kira ile tutmak) * bir malı, taşınmazı veya hakkı
kira yoluyla kullanan kimse, kiracı, kiralayan tarafın karşısındaki kira
ilişkisi bulunan kişi, kiralık kullanan, kiracı
müstedrek :
ara. * istidrak (bir şeyin devamını yapmak, ona zeyil yazmak, tetimme meydana
getirmek) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + deraka (anlamak, kavramak;
yetişmek, varmak, erişmek, ulaşmak), idrak (anlama, kavrama; yetişme, varma,
erişme, ulaşma) ) * bir eserdeki eksik veya dışarıda kalmış bilgileri
tamamlamak amacıyla hazırlanan ek çalışma veya bölüm
müstefad :
ara. * istifade (yararlanma, faydalanma) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) +
faida (yarar, kazanç, getiri) ) * yararlanılmış, fayda elde edilmiş
müstefid :
ara. * istifade (yararlanma, faydalanma) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) +
faida (yarar, kazanç, getiri) ) * yararlanan, faydalanan, istifâde eden
müstehab :
ara. * hub (sevmek) * sevilen, beğenilen
müstehase :
ara. * istihas (taşlaşma, taş haline gelme; fosilleşme) (iste (istemek,
dilemek, arzulamak) + hase (çakıl, küçük taş; taşlaşmış, taş haline gelmiş şey)
) * fosil, taşıl, taşlaşmış canlı kalıntısı
müstehcen :
ara. * istihcan (çirkin, uygunsuz bulma) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) +
hacana (çirkin görmek, uygun bulmamak) ) * ahlaka, edebe veya genel toplumsal
kabule aykırı görülen; cinsel veya kaba içerik nedeniyle uygunsuz sayılan
müstehil :
ara. * hala (değişmek, dönüşmek), istihala (imkansız olmak, mümkün olmamak),
muhal (imkansız) * olması, gerçekleşmesi mümkün olmayan, imkansız
müstehlek :
ara. * istihlak (yok etme, tüketme) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) +
ehleke (helak etmek, yok etmek, tüketmek) ) * yiyip içilmek veya sarfedilmek
suretiyle tüketilen, tüketilmiş, helak edilmiş
müstehlik :
ara. * istihlak (yok etme, tüketme, mahvetme, helak etme) (iste (istemek,
dilemek, arzulamak) + ehleke (helak etmek, yok etmek, tüketmek) ) * bir malı
veya hizmeti kullanan, tüketen, tüketici; hela eden, helak edici, yok eden, yok
edici, mahvedici
müstehzi :
ara. * haza (alay etmek, eğlenmek), huzuv (alay, küçük görerek eğlenme),
istihza (alaya alma, alay etme, küçümseyerek eğlenme, bir kişiyi veya durumu
küçültücü şekilde alaya alma) (iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek)
+ haza (alay etmek, eğlenmek) ) * alay eden, alaya alan
müstekreh :
ara. * kerih (iğrenç, tiksindirici, pis, çirkin, fena), istikrah (zorlanma,
hoşlanmama, tiksinme, iğrenme) (iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm
vermek) + kerh, ikrah (zorlanma, hoşlanmama, tiksinme, iğrenme) ) * tiksinti
uyandıran, hoş olmayan, iğrenç, tiksindirici
müstelzim :
ara. * lezeme (gerekmek, gerekli olmak, ihtiyaç duyulmak, gerektirmek), luzum
(ihtiyaç, gereksinim), lazım (gerek, gerekli, ihtiyaç duyulan) * gerektiren,
zorunlu kılan, lazım kılan
müstemir :
ara. * istimrar (devam, devamlılık, süreklilik) (iste (istemek, dilemek,
arzulamak, hüküm vermek) + merra (geçmek, uğramak, üzerinden geçmek; kere,
sefer, defa), murur (bir yerden veya durumdan geçme, zamanın akıp gitmesi veya
bir noktadan diğerine uğrayarak ilerleme, geçme, geçiş) ) * kesintisiz biçimde
devam eden, süreklilik gösteren, devamlı olan, daim olan, süren
müstemleke :
ara. * malaka, meleke (yetki vermek, hükmetmek, el koymak, malik olmak, sahip
olmak, haiz olmak, görevlendirmek, egemenlik kurmak), istimlak (sahip olma,
mülkiyetine sahip olma) (iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) +
imlak (sahip olma, mük sahibi olma, mülkiyete haiz olma) ) * malik olunmuş,
yönetimi ele geçirilmiş; bir başka devletin yönetimi altına alınmış ülke veya
bölge; sömürge
müstenid :
ara. * istinad (bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme) (iste (istemek,
dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak,
dayanmak, desteklemek, yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), isnad
(dayanma, yaslanma) ) * bir şeye dayanarak var olan, dayanağını bir başka
şeyden alan, dayanan, yaslanan, isnad eden
müstenit :
ara. * istinad (bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme) (iste (istemek,
dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak,
dayanmak, desteklemek, yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), isnad
(dayanma, yaslanma) ) * bir şeye dayanarak var olan, dayanağını bir başka
şeyden alan, dayanan, yaslanan, isnad eden
müstenkif :
ara. * kanafa (geri durma, kaçınma, çekinme, uzaklaşma), istinkaf (çekinme,
kaçınma, uzak durma) (iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + inkaf
(kaçınma, çekinme, uzak durma) ) * bir işten veya karardan çekinen, özellikle
oy kullanmaktan veya görüş bildirmekten kaçınan, çekinen, kaçınan, uzak duran
müstensih : ara.
* istinsah (kopyalama, nusha çıkarma, suretini çıkarma, kaydetme ) (iste
(istemek, arzulamak) + nasaha (kopyalamak, temize çekmek, suret çıkarmak,
nakletmek, silip yerine geçirmek), insah (kopyalama, oluşturma, yazıya
geçirme), nusha (kopya, suret) ) * bir metni elle veya başka bir yolla
kopyalayarak çoğaltan, kopyalayan
müsterham :
ara. * istirham (merhamet dileme, acıma isteme; nazik rica ve yalvarma ) (iste
(istemek, dilemek, arzulamak) + rahm (acıma, koruma, esirgeme, şefkat etme,
merhamet; hısımlık, akrabalık) ) * merhamet dilenen, acınan, acınacak durumda
olan
müsterih :
ara. * istirahat (dinlenme, soluklanma, rahatlama ) (iste (istemek, dilemek,
arzulamak) + ravaha (dinlenmek, rahatlamak, mola vermek, gevşemek), rahat
(dinlenme, mola verme) ) * sıkıntıdan kurtulup rahatlamış, iç huzuruna
kavuşmuş, rahatlamış, huzur bulmuş müstesna
müsteşar :
ara. * şara, şavara (danışmak, öğüt almak, görüş sormak, fikir almak), muşavir
(danışman, öğüt veren) * dabışılan kişi; devlet kurumlarında üst düzey yöneticiye
danışmanlık yapan ve idari konularda görüş bildiren yüksek dereceli görevli
müsteşrik :
ara. * şark (doğu) * doğu kültürlerini ve doğu toplumlarını bilimsel olarak
inceleyen kişi, doğubilimci
müstetab :
ara. * tib (hoş, güzel), istitabe (hoş bulmak, beğenmek) * arzu edilen, hoş ve
beğenilen, hoşlanılan
müstevi :
ara. * sava, sevy (eşitlenmek, dengelenmek, denk olmak, mutedil, düzgün ve eşit
olmak; karar kılmak, oturup yerleşmek; yönelmek, yukarı çıkmak; hakim olmak,
tahta oturmak), istiva (eşitlenme, dengelenme, denk olma, mutedil, düz, düzgün
ve eşit olma; karar kılma, oturup yerleşme; yönelme, yukarı çıkma; hakim olma,
tahta oturma) * yüzeyi düzgün, eğimi veya çıkıntısı olmayan, eşit durumda
bulunan
müstevli :
ara. * istila (üstün olma; güç kullanarak ele geçirme, zapt etme; yayılma ve
hakimiyet kurma, hükmetme) (iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) +
ala (üstün olmak, üstünde olmak, yüksekte olmak, yukarıda olmak, tepesinde
olmak) ), vala (sahip olmak, idare etmek, yönetmek) * bir yeri zorla veya
hakimiyet kurarak ele geçiren, istila eden, istilacı
müstezat :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak,
fazlalaştırmak) * aruz ölçüsüne bağlı şiirde ana dizelere eklenen kısa
dizelerle oluşturulan edebi biçim
müsvedde :
ara * sevd, sud (kara, kararmış, karalanmış, siyah, siyahlaşmış), esved (çok
siyah, en siyah) * bir yazının, üstünde düzeltmeler yapılan, temize çekilmemiş
taslağı, karalama
müşabehet :
ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek),
teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen), iştibah (benzeme, benzerlik) *
iki varlık veya durum arasında şekil, nitelik veya özellik bakımından benzerlik
bulunması hali, benzerlik, benzeşlik
müşabih :
ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek)
* benzer, benzeyen
müşahede :
ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak),
şahid (gören, tanık) * gözlemleyerek tanıklık etme ve gözlemler yoluyla bilgi
edinme, gözlemleme
müşahha :
ara. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta,
seçkin, önde gelen), şaha (kavga etmek, çekişmek, çatışmak) * kavga etme,
çekişme, çatışma, niza etme
müşahhas :
ara. * şahs (işaret tutulan, belirten; ferd, kişi, kimse) * nev'i, cinsi
anlaşılmış; şahıs haline girmiş, şahsiyeti belli olmuş, şahıslanmış, teşhis
edilmiş
müşahit :
ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak),
şahid (gören, tanık), müşahede (gözlemleyerek tanıklık etme ve gözlemler
yoluyla bilgi edinme, gözlemleme) * gözlemleyen ve tanıklık eden
müşareket :
ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak
etmek), şirk (ortak koşma) * ortak olma, ortaklık
müşarünileyh :
ara. * aşara (göstermek, belirtmek), işaret (gösterme, sinyal, iz, nişan,
alamet, ipucu, belirti, simge, gösterge), muşar (gösterilen, belirtilen, işaret
edilen) + u (bağlaç) + ileyh (ona) (ila, iley (-a doğru, yönelim) + h (o) ) *
hakkında söz edilen veya işaret edilerek belirtilen
müşavere :
ara. * şara, şavara (danışmak, öğüt almak, görüş sormak, fikir almak), muşavir
(danışman, öğüt veren) * danışma ve fikir alışverişi
müşavir :
ara. * şara, şavara (danışmak, öğüt almak, görüş sormak, fikir almak), müşavere
(danışma ve fikir alışverişi) * danışman, görüş veren, öğüt veren
müşebbeh :
ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek),
teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen), iştibah (benzeme, benzerlik) *
benzetilen; teşbih sanatında kendisine benzetme yapılan, özellikleri başka bir
şeye benzetilen
müşekkel :
ara. * şekl (biçim, form) * biçim verilmiş, belirli bir yapıya veya düzene
sokulmuş, şekillendirilmiş
müşemmes :
ara. * şems (güneş) * güneşte kurutulmuş, güneş etkisiyle kurumuş
müşerref :
ara. * şeref (onur, saygınlık, haysiyet), şerif (onurlu, saygın, seçkin, soylu,
elit, değerli), eşref (çok şerefli, çok saygın, çok onurlu, çok seçkin) * saygı
ve onur kazanmış, şereflenmiş, saygınlaşmış
müşevveş :
ara. * şavaşa (karışmak, dağılmak), teşevvüş (karışıklık, kargaşa, karmaşıklık)
* karışık, dağınık, düzensiz ve anlaşılması zor bir halde bulunan
müşevvik :
ara. * şavaka (motive etmek, gayrete getirmek, heveslendirmek, coşturmak,
cesaretlendirmek) * motive eden, şevk ve gayrete getiren, arzusunu, isteğini
artıran; teşvik eden, fenalığa sevk eden, ayartan, kışkırtan, önayak olan
müşfik :
ara. * şafaka (korkmak, ürkmek, ürpermek, çekinmek; merhamet etmek, acımak),
şefkat (acıma, merhamet), işfak (korkma, ürkme, ürperme, çekinme; acıyarak
sakınma, şefkat ve inayet etme) * merhametli, şefkatli, acıyan; erkek ismi
müşir :
ara. * aşara (göstermek, belirtmek), işaret (gösterme, sinyal, iz, nişan,
alamet, ipucu, belirti, simge, gösterge) * gösteren, belirten, işaret eden;
askerlikte en yüksek aşama, en büyük rütbe, mareşal
müşkilat :
ara. * şakala (zor olmak, düğüm olmak), işkal (güçlük, güçleştirme, zorluk,
zorlaştırma), müşkil (zor, problem) + at (çoğul eki) * çözülmesi veya aşılması
zor olan durumlar, zorluklar, güçlükler, sorunlar, problemler
müşkül :
ara. * şakala (zor olmak, düğüm olmak), işkal (güçlük, güçleştirme, zorluk,
zorlaştırma) * çözülmesi veya anlaşılması zor olan, güçlük çıkaran, problem
olan
müşkülat :
ara. * şakala (zor olmak, düğüm olmak), işkal (güçlük, güçleştirme, zorluk,
zorlaştırma), müşkil (zor, problem) + at (çoğul eki) * çözülmesi veya aşılması
zor olan durumlar, zorluklar, güçlükler, sorunlar, problemler
müşkülpesent :
ara., far. * işkal (güçlük, güçleştirme, zorluk, zorlaştırma), müşkül (güç,
zor, çetin) + pesent (beğenen, beğenmiş; esmerleşmiş; altın, mat altın) * zor
beğenen, her şeyden kolay memnun olmayan ve ayrıntılara fazla takılan
müşküye :
ara. * şakaya (yakınmak, memnuniyetsizlik bildirmek), şikayet (yakınma,
memnuniyetsizlik bildirme) * şikayetle veya sorunla ilgili olan durum; Türk
musikisinde belirli bir makam adıyla ifade edilen ve şikâyet duygusunu
çağrıştıran müzikal yapı (segah aşiran)
müşrif :
ara * şerefe (yükseğe çıkmak, yüksekten bakmak; kontrol etmek, gözetlemek),
işraf (yükseğe çıkma, yüksekten bakma; kontrol etme) * denetleyen, gözetim
altında tutan; Anadolu Selçuklularda askeri ve adli işler dışındaki idari ve
mali teşkilatın işleyişini kontrol eden ve denetimini yapan kurumun başkanı
müşrik :
ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak
etmek), şirk (ortak koşma) * İslam inancına göre Allah’a ortak koşan, tevhid
inancına aykırı şekilde başka varlıkları ilah kabul eden, ortak koşan
müştak :
ara. * aştaka (türetmek), iştikak (türetme) * iştikak olunan, türemiş, türev
müştebeh :
ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek),
teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen), iştibah (benzeme, benzerlik),
şubhe (kesin kanaate varamama ve doğruluğundan emin olamama hali) * ne olduğu
kesin bilinmeyen, benzerlik veya karışıklık nedeniyle şüpheli durumda bulunan
müştebih :
ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek),
teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen), iştibah (benzeme, benzerlik),
şubhe (kesin kanaate varamama ve doğruluğundan emin olamama hali) * ne olduğu
kesin bilinmeyen, benzerlik veya karışıklık nedeniyle şüpheli durumda bulunan
müştebik :
ara. * şebeke (birbirine geçmek) * birbirine geçmiş, iç içe girmiş veya
birbirine dolaşmış durumda olan
müştehi :
ara. * şahava (arzu etmek, arzulamak, istemek, şiddetle arzulamak, çok
istemek), şehvet (arzu, istek, şiddetle isteme, cinsel istek, arzu), iştiha
(arzulama, arzu, istek), iştah (yemek yeme isteği veya bir şeye karşı duyulan
güçlü arzu ve istek hali, arzu, istek; yemek yeme isteği) * bir şeye karşı
istek duyan, onu arzulayan
müşteki :
ara * şakaya (yakınmak, memnuniyetsizlik bildirmek), şikayet (yakınma,
memnuniyetsizlik bildirme) * bir durumdan dolayı şikayette bulunan veya hukuken
hak arayan kimse
müştemilat :
ara. * şamala (kuşatmak, çevrelemek, içine almak, sarmak, kapsamak, kaplamak),
iştimal (kuşatma, içine alma, kaplama, kapsama, sarma, çevirme, çevreleme,
ihata etme, şamil olma) * yapıya bağlı ek binalar ve yardımcı bölümlerin tamamı
müşterek :
ara. * şaraka, şerika (ortak olmak, paylaşmak), şirk (ortak koşma, ortak olma),
şirket (ortaklık), iştirak (ortak olma, ortak alma, ortaklık) * birden fazla
kişi veya şeye ait olan, ortak şekilde paylaşılan veya birlikte bulunan,
ortaklaşa, ortak olarak
müştereken :
ara. * şaraka, şerika (ortak olmak, paylaşmak), şirk (ortak koşma, ortak olma),
şirket (ortaklık), iştirak (ortak olma, ortak alma, ortaklık), müşterek (birden
fazla kişi veya şeye ait olan, ortak şekilde paylaşılan veya birlikte bulunan)
+ en (gibi, olarak) * ortak şekilde, birlikte ve paylaşılarak yapılan veya
gerçekleşen, ortaklaşa, ortak olarak
müşteri :
ara. * şara (satın almak, mübaya etmek), iştira (satın alma, satın alım) *
iştira eden, karşılığını verip alan, karşılığıyla değiştiren
müt’a nikahı :
ara * meta (fayda, yarar, kazanç), metaa (yararlanmak, faydalanmak, geçici
olarak zevk almak), mut'a (faydalanma, yararlanma) + nikah (evlenme, evlilik)
(ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * İslam hukukunda belli bir süre için yapılan ve
süre bitiminde kendiliğinden sona eren geçici evlilik sözleşmesi
müt'a :
ara * meta (fayda, yarar, kazanç), metaa (yararlanmak, faydalanmak, geçici
olarak zevk almak) * faydalanma, yararlanma
mütacere :
ara. * cara (akmak, çekmek, sürüklemek; yanında oturmak, komşu olmak, yakınlık
göstermek; korumak, himaye etmek, desteklemek, yanında olmak), cari, cariye
(koruyan, himaye eden, destekleyen, yardım eden, hizmet sağlayan), ticaret (mal
veya hizmet alım satımı yoluyla kazanç elde etme ve ekonomik değişim sağlama) *
ticaret yapma
mütalaa :
ara. * talaa (incelemek, değerlendirmek) * bir konu üzerinde düşünerek görüş
bildirme veya inceleme yoluyla fikir ortaya koyma
mütareke :
ara. * teraka (bırakmak, terk etmek) * savaşan tarafların çatışmayı geçici
olarak durdurması için yaptıkları anlaşma ve ateşkes.
müteaddi :
ara. * ada (aşmak, geçmek, sınırı ihlal etmek), te’adda (sınırı aşma, öteye
geçme) + i (ile ilgili, -a ait) * taaddi eden, zulmeden; saldıran, azan, sınırı
aşan, haddi aşan; özne tarafından yapılan işin etkisi nesneye geçen, yani nesne
alarak kullanılan fiil; Türk musikisinde bir makam
müteaddid :
ara. * adda (saymak), teʿaddud (çoğalma, çoğullaşma, artma, fazlalaşma, çokluk,
sayıca artma) * sayıca birden fazla, çok sayıda, birçok
müteaffin :
ara. * afine (kokuşmak, çürümek), teʿaffun (kokuşma, çürüme, bozulma) *
kokuşmuş, çürümüş, bozulmuş
müteahhit :
ara. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek,
anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) +
taahhud (üstlenme, yüklenme, söz verme) * bir işi yapmayı veya yaptırmayı
üstlenen, sözleşme ile yükümlülük altına giren kişi, bir işi yapma, bir görevi
yerine getirme sorumluluğunu yüklenen kişi, yüklenici
müteakiben :
ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından
gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), takib (ardından gelme, izleme, art
arda gelme), muteakib (bir şeyin arkasından gelen, onu izleyen, sonraki) + en
(gibi, olarak) * bir şeyin arkasından gelen olarak, onu izleyen olarak, sonraki
olarak, muteakib olarak
müteakip :
ara. * akab (ayak topuğu, iz, ard, peş, sonra), akib (sonradan gelip devam
ettiren, sonuca eren, sonuçlanan), akibet (sonuç, netice), akaba (takip etmek,
izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek,
arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), ukbe (nöbet,
değişimli, ardından gelmeli, gözetme eylemi), takib (ardından gelme, izleme,
peşinden gitme, art arda gelme), muakab (ardından gelen, takip eden ve zaman
veya sıra bakımından sonrasında gerçekleşen; cezalandırılmış) * bir şeyin
arkasından gelen, onu izleyen, sonraki, ardından gelen, takip eden
mütealiye :
ara. * ala (yükselmek, yüce olmak, ululaşmak), teali (yükselme, yücelme,
ululaşma), teala (yüksek, yüce, ulu), muteal (yüksek, yüce, yücelmiş,
ululaşmış, ulu) + iye (isi yapım ve durum eki) * yücelik ve aşkınlık niteliği
taşıma, yüce ve aşkın olana ilişkin olma, deneyüstücülük
müteallik :
ara. * alika, alaka, allaka (asılmak, ilişmek, yapışmak, bağlanmak, asılmak,
ilintilenmek, ilişmek, ilgili olmak), alaka (ilgi, ilişki, ilinti, bağlantı,
bağ), taalluk (ilişki, bağlılık, bağlanma) * bir şeye ilişkin, onunla ilgili,
ilintili, ilişik, bağlı, alakalı
müteammim :
ara. * amma (genel olmak, genelleşmek) + taammum (genelleme) * bir hükmü veya
durumu genelleştiren, kapsamı genişleten, genel hale getiren
mütearife :
ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek), arif (bilen, tanıyan), taaruf
(karşılıklı tanıma, bilinir olma) * herkesçe bilinen, üzerinde uzlaşılmış ve
açıklamaya gerek duyulmayan önerme veya kural; bilinirlik ve kabul görmüşlük
anlamı taşıyan
müteassif :
ara. * asifa (üzülmek, hüzünlenmek, kederlenmek), teessuf (üzüntü, hüzünlenme)
* üzgün, pişmanlık duyan, bir durumdan dolayı keder hisseden, acınan, üzülen,
yerinen
mütebahhir :
ara. * bahr (deniz) + tabahhur (denize dalma, derinleşme) * geniş ve derin
bilgi sahibi olan, ilimlerde derinleşmiş kişi veya nitelik sahibi olan (“denize
dalar gibi bilgiye dalmış” teşbihinden), geniş malumat sahibi, allame
mütebaki :
ara. * baka (kalmak, geriye kalmak, geride kalmak) * bütünden arta kalmış,
geride bulunan, baki kalan, bakiye kalmış
mütebasbıs :
ara. * basbasa (yalvarmak, sürünmek; köpek gibi kuyruk sallayarak sokulmak) +
tebasbus (yalvarma, yağcılık, sürünme hâli) * yalvarıp yakaran, aşırı yağcılık
yapan, kendini küçük düşürerek sokulan kişi veya davranış
mütebeddil :
ara. * badala (değişmek), beddele (değiştirmek, mübadele etmek), mübadele
(değişim, değiş tokuş), tebeddul (değişme) * bir durumda, bir kararda sabit
kalmayan, değişen, başkasıyla yer değiştiren, dönüşmüş olan kişi veya durum
mütebessim :
ara. * besseme (gülümsemek), tebessum (gülümseme) * gülümseyen, yüzünde hafif
bir sevinç veya hoşnutluk ifadesi bulunan
mütecanis :
ara. * cins (tür, çeşit), cenese (ayırmak, sınıflandırmak, türünü belirlemek),
tecanus (aynı cinsten olma, türdeş olma) * tecanus eden, aynı türden olan, aynı
cinsten olan, türdeş
mütecasir :
ara. * casara (atak olmak, göze almak, çekinmeden atılım yapmak, korkusuzca
hamle yapmak, cüret etmek), cesaret (yüreklilik, korkusuzluk, tehlike
karşısında gözü pek olma) * cüret eden, cüretkar, cesaret eden; haddini aşan,
mütecaviz :
ara. * cavaza (aşmak, geçmek, sınırı geçmek, haddi aşmak), tecavuz (aşma,
geçme, sınırı aşma) * başkasının hakkına veya alanına saldıran, sınırı aşan,
saldırgan, saldırıcı
mütecessim :
ara. * cesseme (somutlaştırmak, vücuda getirmek, bedenlendirmek, bedene
büründürmek; şekillendirmek, şekil vermek, biçimlendirmek), cesim (büyük, iri,
cüsseli), cesamet (irilik, büyüklük, büyük olma), tecessum (cisimleşme,
somutlaşma, vücuda gelme, bedenlenme) * cisimleşmiş, maddi bir şekil almış,
somut hale gelmiş, somutlaşmış, vücuda gelmiş, bedenlenmiş
mütecessis :
ara. * cassasa (gizlice araştırmak, gizlice bilgi toplamak, casusluk yapmak,
haber toplamak, araştırmak, tahkik etmek, soruşturmak; el ile yoklamak), casus
(asıl şahsiyetini gizleyip, gizli yollarla bir devletin askeri, siyasi ve mali
durumlarına ilişkin bilgileri başka bir devletin menfaati için toplayan ve
bildiren kimse, gizli sırları haber veren, hafiye) * başkalarının işine merakla
ve gizlice karışan, olup biteni öğrenmeye çalışan, casusluk yapan
mütedair :
ara. * daara (dönmek, çevresinde dönmek, hareket etmek, çevirmek, yuvarlamak),
dairat (döngü, dönüş, çember, halka), devr (devir, döngü, dönem, çağ, epok,
periyod), daire (bir merkezi noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın
360 derece döndürülmesiyle oluşan şekil; çember, halka, çevrim, döngü, devir,
dönem, çağ) * bir şeye dair, onunla ilgili, ait, için, dolayı, üzerine, ile
ilgili
mütedavil :
ara. * davala (dönmek, dolaşmak), tedavul (dönme, dolaşma, dolaşım) * dolaşımda
bulunan, elden ele dolaşan, dolaşım halinde olan, elden ele geçen, kullanımda
bulunan
mütedeyyin :
ara. * deyn (borç, din), tedeyyene (borçlu olmak, borçlanmak, dindar olmak) *
dinine bağlı olan, inanç ve ibadet konusunda duyarlı, dindar
müteessif :
ara. * asifa (üzülmek, hüzünlenmek, kederlenmek), teessuf (üzüntü, hüzünlenme)
* üzgün, pişmanlık duyan, bir durumdan dolayı keder hisseden, acınan, üzülen,
yerinen
müteessir :
ara. * asar, eser (iz, işaret, nişan, sembol), asara (etkilenmek), assara (
etkilemek, iz bırakmak, tesir etmek), teessur (etkilenme) * bir olaydan
duygusal olarak etkilenen, üzülmüş veya sarsılmış, etkilenmiş, tesir altında
kalmış, duygulanmış
mütefekkir :
ara. * fekkere (düşünmek, akıl yürütmek), tefekkür (düşünme, akıl yürütme),
fikr (düşünce) * derin düşünen, fikir üreten, üzerinde yoğun şekilde fikir
yürüten, düşünen, akıl yürüten
mütefennin :
ara. * fann (sanat, bilim), tafannun (sanatta ustalaşma, bilimde uzmanlaşma) *
fen ve sanatlarda bilgili, çeşitli alanlarda maharet sahibi olan
müteferric :
ara. * faraca (yarmak, açmak, ayırmak, aralamak, yarık bırakmak), farraca
(yarılmak, açılmak), ferc (yarık, açıklık, aralık, çatlak; korkulacak yer; ud
yeri; kadın cinsel organı), tefric (açma, yarma), tefrice (aralık, yırtmaç,
yarık), teferruc (ferahlama, gezinti) * derdini sıkıntısını gezerek atan,
yürüyerek rahatlayan, dolaşarak sıkıntısından kurtulan, ferahlayan, sıkıntıdan
kurtulan, açılıp rahatlayan; gezen, gezgin, gezinen, dolaşan (ferocious, féroce
(yırtıcı, yırtıcı hayvan) (ing., fra) )
müteferrik :
ara. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak,
fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), tefrik (ayırma,
ayrışım), firkat (ayrılma, ayrılık) * dağınık, birbirinden ayrı duran, çeşitli
parçalar halinde olan, ayrılmış, dağınık
müteferrika :
ara. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak,
fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), tefrik (ayırma,
ayrışım), firkat (ayrılma, ayrılık) * çeşitli işler gören; padişahın,
vezirlerin veya sadrazamın emirlerini götüren kimse; muhtelif masraflar ve
bunlara karşı verilen para, ücret, küçük giderler için ayrılan para;
karakollarda, sanıkların ilgili yerlere gönderilmek üzere, geçici olarak
konuldukları kapalı yer
mütefevviz :
ara. * favvaza (havale etmek, yetki vermek), tefviz (yetki verme, havale etme,
devretme) * bir işi başkasına havale eden, yetki devreden veya işi başkasına
bırakan; gayrimenkul malları tasarruf,sahip olma,kullanma hakkını satın alan
mütegallibe :
ara. * galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek), galib (üstün, muzaffer,
yenmiş, mağlup etmiş), tagallub (zorbalık, baskı kurma) * orbalıkla hükmeden,
başkalarına baskı kurarak üstünlük sağlayan, kahr ile hüküm süren, zorba;
üstünlük taslayan
mütehakkim :
ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak,
bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), tahakkum (zorbalıkla hükmetme,
başkaları üzerinde baskı kurma, keyfî otorite kullanma) * başkalarına baskı
kuran, zorla hükmeden, otoritesini aşırı kullanan, hakim olan, hükmeden;
hükmünü zor kullanarak yürüten, tahakküm altında tutan, zorbalık eden
mütehammil :
ara. * hamala (taşımak, yüklenmek), hamil (taşıyan, yüklenen), tahammul
(yüklenme, taşıma, katlanma, dayanma) * yük ve sıkıntıya dayanabilen, sabırlı
ve katlanabilir olan, dayanıklı
müteharrik :
ara. * haraka (hareket etmek, yer değiştirmek, kımıldamak, devinmek; yarmak,
yırtmak), hareket (kıpırdama, kımıldama, devinim) * hareket eden, yer
değiştiren, devinen
mütehassıs :
ara. * hassasa (araştırmak, incelemek, dikkatle ayırmak), tahsis (tahsis etme,
ayırma, uzmanlık alanını belirleme), muhassas (ayrılmış, tahsis edilmiş,
araştırılmış) * uzmanlaşmış, belirli alana tahsis edilmiş, uzman kişi, uzman,
bir konuda uzmanlaşmış kişi
mütehassis :
ara. * hassis (hisseden, duyan), his (duygu), hassa (hissetmek, fark etmek,
algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak,
ayırmak, tahsis etmek) * hislenmiş, duygulanmış
mütehavvil :
ara. * havala (dönmek, dönüşmek, değişmek, başkalaşmak, bir durumdan başka bir
duruma geçmek), havvala (çevirmek, dönüştürmek; çevirmek, çevrelemek, kuşatmak,
örtmek, sarmak; denemek) * bir durumdan başka bir duruma dönüşmüş, biçim veya
nitelik değiştirerek farklı bir hal almış; değişken, kararsız
mütehayyir :
ara. * hara (şaşırmak, hayret etmek, aklı başından gitmek), hayran (şaşkın,
aklı başında olmayan) * şaşkınlık içinde kalan, bir durum karşısında
kararsızlığa düşen ve ne yapacağını bilemeyecek derecede zihinsel tereddüt
yaşayan
mütehevvir :
ara. * hevere (hevr (ölçüsüz atılmak, düşüncesizce davranmak) * düşünmeden, sonucu
hesaplamadan ve çoğu zaman tehlikeyi göze alarak atılgan veya fevri biçimde
davranan, öfkeli, kızgın
müteheyyiç :
ara. * heyece (coşmak, galeyana gelmek, harekete geçmek) * bir etkiyle galeyana
gelmiş, duygusal veya fiziksel olarak coşup harekete geçmiş ve içsel bir
taşkınlık haline kapılmış
mütekabil :
ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), mukabil (bir şeyin karşısında bulunan,
ona denk veya ona karşılık teşkil eden, karşılık olan) * karşılıklı, yüz yüze
mütekabiliyet :
ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), mutekabil (karşılıklı, yüz yüze) + iyet
(isim yapım ve durum eki) * iki tarafın birbirine aynı şekilde davranması
esasına dayanma, hak ve yükümlülüklerin karşılıklı olarak denk biçimde
uygulanması, karşılıklılık ilkesi
mütekait :
ara. * kaada (oturmak, yerinde kalmak), tekaud (oturma; kişinin çalışma
hayatından çekilerek emeklilik statüsüne geçmesi ve geçimini emekli haklarıyla
sürdürmesi) * oturan; görevinden ayrılarak çalışmayı bırakmış, hizmet süresini
tamamladıktan sonra kenara çekilip geçimini emeklilik hakkıyla sürdüren
mütekamil :
ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz
hale getirmek), kamula (tam olmak, tamamlanmak, eksiksiz olmak, olgunlaşmak),
kemal (olgunlaşma, tamamlanma, mükemmellik, olgunluk), kamil (eksiksiz, tam,
tamamlanmış, olgunlaşmış, olgun, erdemli) * olgunlaşarak eksikleri giderilmiş,
bütünlüğe ve tamlığa ulaşmış, olgunlaşmış, tamanlanmış
mütekarib :
ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak), akraba (yakınlar, aileden olanlar) *
aralarında mesafe, anlam veya ilişki bakımından yakınlık bulunan, birbirine
yaklaşmış veya benzerlik gösteren
mütekasif : ara.
* kasafa (yoğunlaşmak, kalabalıklaşmak, koyulaşmak, ağdalaşmak, sıkışmak),
kassafa (yoğunlaştırmak, kalabalıklaştırmak, koyulaştırmak, ağdalaştırmak,
sıkıştırmak), kesif (yoğun, ağdalı, sıkı) * yoğunlaşmış, sıklaşmış veya daha
katı hale gelmiş
mütekebbir :
ara. * kabara (büyümek, irileşmek, iri olmak, önemli olmak), kibr (büyüklük,
ululuk, yücelik), kebir (büyük, iri, önemli, "kabar”mış) * kendini
başkalarından üstün gören, büyüklük taslayan, kibirli davranışlar sergileyen,
kibirlenen
mütekellim :
ara. * kalama (kesmek, kesip ayırmak, ayırmak, darbelemek, yaralamak, tesir
etmek, etkilemek), kelime (sözcük), kelam (söylem), tekellum (konuşma, söyleme,
kelam etme) * söyleyen, konuşan, nutuk veren
mütelezziz :
ara. * lazza (zevk almak, hoşlanmak, tadına bakmak, lezzet almak, tat ve haz
duymak, hoşlanmak, tatlı olmak, hoş olmak, keyif vermek), leziz (tadı hoş,
lezzetli veya ağızda hoş bir tat bırakan; yemek, içecek veya genel olarak
duyusal haz ve zevk veren) (lezz (tatlı, hoş, keyif veren, lezzetli) + iz (sıfat
yapım eki, ile ilgili, gibi) ) * haz duyan, zevk alan, lezzet alan
mütemadi :
ara. * mada (geçmek, gitmek, sona ermek, ilerlemek), madi (süren, devam eden;
geçip gideb, geçmişte kalan) * sürekli, aralıksız biçimde devam eden
mütemadiyen :
ara. * mutemadi (sürekli, aralıksız biçimde devam eden) + en (gibi, olarak) *
sürekli olarak, aralıksız biçimde, devamlı şekilde
mütemayil :
ara. * mala (eğilmek, meyletmek, yana yatmak, yönelmek), temayul (meyletme,
eğilme, yönelme), meyl (yana yatma, yönelme, eğilim, yüz tutma, bir şeye eğilim
gösterme, bir yöne meyletme; eğim, eğiklik; gönül verme, sevme), mayil
(eğilimli, meyilli) * bir şeye karşı eğilim gösteren, meyli olan veya yönelimi
bulunan
mütemayiz :
ara. * mayaza (ayırt etmek, ayrılmak), mayiz (ayırt eden, ayrıştıran, ayrılan)
* başkalarından ayrılan, seçkin veya üstün nitelikleriyle öne çıkan
mütemeddin :
ara. * medine (şehir), medin, meden (şehirli) * şehir kültürüne sahip, uygarlık
düzeyine erişmiş
mütemekkin :
ara. * mekan (yer, konum, mevki), mekken (yerleşmiş, mekan sahibi) * bir yerde
yerleşmiş, karar kılmış veya belli bir duruma iyice alışmış
mütemerkiz :
ara * merkez (odak, yoğunlaşma noktası) * merkeze yönelen, merkezi hale gelmiş
mütemerrid :
ara. * merid (inatçı, direnen, direten, asi, isyankar), temerrud (inat,
direnme, isyan; yapılması gereken bir şeyi yapmamakta direnme) * temerrüde
düşen kişi; yapması gereken bir şeyi yapmamakta direnen; borcunu zamanında
ödemeyen kişi
mütemmim :
ara. * temme (tamamlamak, bütünlemek, tümlemek) * tamamlayan, bütünleyen,
tümleyen
mütemmim cüz :
ara. * mutemmim (tamamlayan, bütünleyen, tümleyen) + cuz (parça, kısım, bölüm)
* bir bütünün ayrılmaz parçası olup o bütünü tamamlayan temel unsur
mütenakıs :
ara. * nakasa (eksiltmek, azaltmak, bozmak, karşı koymak, ters düşmek), naks
(azalma, eksilme, bozulma), nakis (eksilen, azalan) * azalan, eksilen veya
birbirini tutmayan yönleri bulunan
mütenakız :
ara. * nakaza (çelişmek, tutarsız olmak), tenakuz (çelişme, tutarsızlık) *
birbiriyle çelişen, tutarsız
mütenasil :
ara. * nasala (doğmak, nesil vermek, üremek, soylanmak, çoğalmak) nesl (soy,
sop, zürriyet, döl, kuşak, jenerasyon; inme) * ardışık, zincirleme, birbirini
takip eden
mütenasip :
ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak,
uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek,
yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak,
belirlemek, tayin etmek, konum vermek), munasib (uygun, yerinde, elverişli,
nisbetli) * birbiriyle orantılı, birbiriyle uyumlu, birbirine uygun, karşılıklı
uyumlu, karşılıklı uygun
mütenavip :
ara. * navaba (karşılıklı nöbetleşmek, sırayla yapmak), navib (nöbetleşen,
dönüşümlü) * dönüşümlü, nöbetleşe şekilde meydana gelen
mütenazır :
ara. * nazara (baknak), nazir (bakan), tenazur (karşılıklı bakma, benzerlik) *
birbirine karşılık gelen, benzer veya paralel durumda bulunan
mütenebbih :
ara. * nabaha (uyanmak, aymak, ayılmak, uyanık olmak, dikkat kesilmek, farkına
varmak, dalgınlıktan kurtulmak, farkında olmak, uyuşukluğu gitmek), nabbaha
(uyandırmak, ayıltmak, uyanık olmak, farkına vardırmak), tenbih (uyandırma,
dalgınlıktan kurtarma, farkındalık sağlama, uyuşukluğu giderme) * dikkat
kesilmiş, uyanık durumda
müteneffir :
ara. * nafara (ürkmek, kaçmak, irkilmek, tiksinmek, birden uzaklaşmak, yerinden
fırlamak, ani hareketle çıkmak), nefir (ürken, kaçan, irkilen, tiksinen),
nefret (ürkme, tiksinme, sinirleri bozulma) * tiksinti duyan veya bir şeye
karşı hoşnutsuzluk gösteren
mütenekkir :
ara. * nakara (tanımamak, bilmemek, inkar etmek), inkar (tanımama, bilmeme) *
kendisine yapılan iyiliği inkar eden, nankörlük eden, kadir bilmez
mütenevvi :
ara. * nevi (tür, çeşit, cins, tip) * çeşitli türlerden oluşan, çeşitlilik
gösteren, muhtelif özellikler barındıran
müteradif :
ara * radifa (ardına gelmek, peş peşe olmak, ardarda olmak), teraduf (ardarda
gelme, birbirini izleme) * ardarda gelen, birbirini izleyen; anlamları aynı
veya çok yakın olan, eş anlamlı (kelimeler için)
müterakim :
ara. * rakama (birikmek, yığılmak, üstüste binmek, toplanmak, üst üste yığmak,
biriktirmek, toplamak) * üst üste birikmiş, yığılmış veya toplanarak çoğalmış,
birikmiş, toplanmış
müterakki :
ara. * raky (yükselmek, yukarı çıkmak, ilerlemek), terakki (yükseliş, ilerleme)
* ilerleyen, yükselen, gelişme gösteren, terakki eden
mütercem :
ara. * receme (tercüme etmek, bir dili başka dile çevirmek) * bir dilden başka
bir dile çevrilmiş, tercüme edilmiş
mütercim :
ara. * receme (tercüme etmek, bir dili başka dile çevirmek) * bir dilden başka
bir dile çeviren, çevirmen, tercüman
mütereddi :
ara. * rady (düşmek, yuvarlanmak; kötüleşmek, bozulmak) * düşen, aşağı
yuvarlanan; kötüleşen, gerileyen, bozulmuş durumda olan
mütereddit :
ara. * redde (tereddüt etmek, geri durmak; kesin karar verememek; geri
çevirmek, geri vermek, geri döndürmek, kabul etmemek, reddetmek, dönmek, iade
etmek) * kararsız kalan, karar veremeyen, çekimser davranan, bir konuda net
tutum alamayan
mütesanit :
ara. * senede (dayanmak, desteklemek, dayandırmak, yaslamak, baz almak) *
birbirine destek olan, dayanışma gösteren, karşılıklı yardım ve dayanışma
içinde bulunan
mütesebbib :
ara. * sebebe (sebep olmak, bir şeyin nedeni olmak) * bir olayın
gerçekleşmesine sebep olan, o sonucu doğuran, neden olan
müteselli :
ara. * salu (avunmak, rahatlamak) * teselli bulan, avunan, acıyı, kederi unutur
gibi olan, avunan
müteselsil :
ara. * sals (zincir, sıra), silsile (birbirine bağlı halkalar veya olaylar
dizisi, zincir halinde devam eden yapı) * birbirini takip eden, zincirleme şekilde
oluşan, ardışık ve bağlantılı biçimde devam eden
müteselsilen sorumlu :
ara. * muteselsil (birbirini takip eden, zincirleme şekilde oluşan, ardışık ve
bağlantılı biçimde devam eden, zincirleme) + en (gibi, olarak) (ara.) + sorumlu
(mesul, yükümlü) (tür.) * (birden fazla kişinin veya taraf) aynı borç veya
yükümlülükten birlikte ve ardışık olarak sorumlu, hep birlikte ve zincirleme
olarak sorumlu
müteşabih :
ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek),
teşbih (benzetme, aynısı gibi yapma) * benzer, benzeyen, aynısı gibi olan
müteşair :
ara. * şaara (sezmek, farkına varmak, kavramak, algılamak; şiir söylemek, şiir
yazmak, şairlik yapmak), şair (şiir yazan) * kendini şair gibi gösteren fakat
gerçek anlamda şair olmayan, şair taslağı kişi
müteşebbis :
ara. * şebbese (teşebbüs etmek, girişimde bulunmak, kalkışmak, işe başlamak) *
bir işi gerçekleştirmek üzere girişimde bulunan, risk alan ve iş kuran kişi,
girişimci
müteşekkil :
ara. * şekl (şekil, biçim, form), şakala (oluşmak, biçimlenmek, şekillenmek,
meydana gelmek), teşekkul (oluşum, biçimlenme, şekillenme, meydana gelme) * bir
şeyden oluşmuş, meydana gelmiş; teşekkül etmiş, oluşumunu tamamlamış
müteşekkir :
ara. * şakara (şükretmek, teşekkür etmek) * kendisine yapılan iyilikten dolayı
minnet duyan, teşekkür eden, şükrab duyan
mütetebbi :
ara. * taba (takip etmek, izlemek, tabi olmak) * bir konuyu araştırıp izleyen,
derinlemesine inceleyen veya peşine düşen, arkasına düşüp araştıran, tetebbu
eden
mütevakkıf :
ara. * vakafa (durmak, durdurmak, tutmak, tutuklamak) * bir şeye bağlı olan, o
şeye dayanan; gerçekleşmesi başka bir şarta bağlı bulunan
mütevali :
ara. * tavala (peş peşe gelmek, ardı ardına gelmek) * birbirini izleyen, art
arda gelen, ardışık şekilde devam eden
mütevazı :
ara. * vada, vaza (koymak, aşağı indirmek; alçalmak, kendini küçük görmek; söz
söylemek, öğüt vermek, vaaz vermek, yumuşatıcı söz söylemek) * söz dinleyen,
vaaz dinleyen, söze uyan; gösterişten uzak, alçakgönüllü ve sade davranan,
alçak gönüllü
mütevazi :
ara. * vada, vaza (koymak, aşağı indirmek; alçalmak, kendini küçük görmek; söz
söylemek, öğüt vermek, vaaz vermek, yumuşatıcı söz söylemek) * söz dinleyen,
vaaz dinleyen, söze uyan; gösterişten uzak, alçakgönüllü ve sade davranan,
alçak gönüllü
mütevazin :
ara. * vezn (tartı, ölçü, denge), vezene (tartmak, ölçmek, ağırlık bakımından
değerlendirmek, hesaplamak), mizan (ölçü, tartı, terazi) * dengeli olan, denge
halinde bulunan, ölçülü, uyumlu
müteveccih :
ara. * vech (yüz, çehre, surat; suret; yön, taraf) * yönelmiş, yüz çevirmiş,
bir tarafa yönelen, ilgisini veya yüzünü bir şeye çeviren
müteveffa :
ara. * vefa (vefat etmek, tamamlamak, sona ermek, bitirmek, yerine getirmek) *
vefat etmiş, hayatı sona ermiş, ömrü tükenmiş
mütevehhim : ara.
* vahama (şiddetli olmak, korkutmak, ağırlaşmak; yanılmak, hayal etmek,
şüphelenmek, vehmetmek, kuruntuya kapılmak, aklı başka yere kaymak), vehm
(mübhem ve anlamsız, sebepsiz korku; belirsiz fikir ve düşünce; şiddet,
ağırlık, korkutuculuk; korku, kaygı, hayali tehlike; şüphe, zan ve kuruntu),
evham (korkular, kaygılar, hayali tehlikeler; şüphe, zan ve kuruntu), vahim
(korkutucu, tehlikeli, kritik, riskli, zarar verme potansiyelli), vahamet
(şiddetli olma, korkutucu olma, ağır olma) * kuruntuya kapılan, gerçek olmayan
bir şeyi var sanan, yanlış zan içinde olan
mütevekkil :
ara. * vekkele (güvenmek, dayanmak, işin yapılmasını başkasına bırakmak, temsil
yetkisi vermek, vekil tayin etmek, temsilci belirlemek), vekil (başkası adına
hareket etme, karar alma veya bir işi yürütme yetkisi verilen kişi, temsilci,
başkası adına yetki kullanan), tevekkul (bir işi yaparken sonucu Allah’a veya
güvenilen bir güce bırakıp gereken çabayı gösterdikten sonra kaygı duymamak;
teslimiyet ve güven halinde olmak) * işini Allah’a veya bir vekile havale eden,
tevekkül eden kişi; güven duyan
mütevelli :
ara. * vely (yakın olmak, himaye etmek, idare etmek, yönetmek, korumak) *
sorumluluk yüklenen, veli kılınan; bir vakfı veya malı idare etmekle görevli
olan, yönetici veya güvenilir temsilci (vakıf yönetici)
mütevellit :
ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak,
ortaya çıkarmak), tevellud (doğma, meydana gelme, oluşma, ortaya çıkma) * bir
şeyden doğmuş, o sebepten kaynaklanmış, sonucunda ortaya çıkmış, tevellüt eden,
doğan, doğmuş, kaynaklanan
müteverri :
ara. * very (sakınmak, çekinmek) * günah veya şüpheli şeylerden sakınan, takva
sahibi olup ihtiyatlı davranan, sakınan, çekinen
müteverrim :
ara. * vereme (şişmek), verem (şişlik, şişkinlik, ur, tümör, kanser) * şişmiş,
kabarmış veya iltihap nedeniyle hacmi artmış; herhangi bir organa, daha çok da
akciğerlere yerleşen Koch basilinin yol açtığı ateşli ve bulaşıcı bir hastalık
müteyakkız :
ara. * yakaza (uyanık olmak), teyakkuz (uyanık olma, alert durumda olma) *
uyanık, dikkatli ve tetikte olan; olup bitene karşı farkındalığı yüksek
müteyemmin :
ara. * yemin (sağ, sağ taraf) * sağ tarafa yönelen; sağ tarafla ilgili olan
veya sağdan gelen
mütezayit :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak,
fazlalaştırmak), ziyade (artma, çoğalma) * artan, çoğalan veya miktarı yükselen
müthiş :
ara. * dahşa (korkutmak), idhaş (korkutma), dehşet (korku, korkma) * korkuya
düşüren, korku verici, korkunç; çok şaşırtıcı, hayranlık veya korku uyandıran
derecede büyük, etkileyici veya olağanüstü
mütilasyon :
lat. * mutilare (sakatlamak, uzvu kesmek) (mutilus (eksik, sakat, noksan) + are
(fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım ve durum eki) * bir insanın veya canlının
beden bütünlüğünü bozacak şekilde uzuvlarının kasten kesilmesi, koparılması
veya kalıcı biçimde sakatlanması
mütref :
ara. * tarafa (bolluk, refah içinde yaşamak) * bolluk ve rahat içinde yaşayan,
lüks ve refah nedeniyle şımarık hale gelmiş, refah şımarığı
müttaki :
ara. * vaky (sakınmak, korunmak) * günah ve kötülükten sakınan, Allah’a karşı
sorumluluk bilinciyle yaşayan
müttefik :
ara. * vafaka (uymak, denk gelmek, uyuşmak, uygun olmak, örtüşmek, mutabık
kalmak, uzlaşmak, anlaşmak), vefk (uygun olma, uygunluk, uyma, muvafık olma),
tevfik (uygun şartların bir araya gelmesiyle başarıya ulaşma), ittifak (uyma,
denk gelme, uyuşma, uzlaşma, anlaşma) * ortak amaç için birleşmiş, anlaşma
yapmış ve birlikte hareket eden taraf, uyan, ittifak eden
müttefikan :
ara. * muttefik (ortak amaç için birleşmiş, anlaşma yapmış ve birlikte hareket
eden taraf, uyan, ittifak eden) * müttefik olarak
müttehem :
ara. * vehm (hata etmek, yanılmak), ittiham (suçlanma, töhmet altında olma,
itham edilme) * kendisinden şüphe duyulan, ittiham olunan, töhmetli, suçlu veya
günahkar olduğu zannedilen, bir suç veya kusur sebebiyle zan ve töhmet altında
kalan, şüpheli
müttehid :
ara. * ehad, vahid (bir, tek), vahada (birleşen), ittihad (birleşme, birlik) *
birlik olan, birleşik
müttehim :
ara. * itham (suçlama) * birisine zan ile suç isnad eden
müttehit :
ara. * ehad, vahid (bir, tek), vahada (birleşen), ittihad (birleşme, birlik) *
birlik olan, birleşik
müveddet :
ara. * vedde (sevmek, istemek, arzulamak) * sevgi, aşk, dostluk hali;
karşılıklı muhabbet ve yakınlık
müvekkil :
ara. * vekkele (güvenmek, dayanmak, işin yapılmasını başkasına bırakmak, temsil
yetkisi vermek, vekil tayin etmek, temsilci belirlemek), vekil (başkası adına
hareket etme, karar alma veya bir işi yürütme yetkisi verilen kişi, temsilci, başkası
adına yetki kullanan), tevekkul (bir işi yaparken sonucu Allah’a veya güvenilen
bir güce bırakıp gereken çabayı gösterdikten sonra kaygı duymama; teslimiyet ve
güven halinde olma) * vekalet veren, birini, kendisini temsil etmesi için vekil
tayin eden kişi
müvella :
ara. * vely (yakın olmak, himaye etmek, idare etmek, yönetmek, korumak), veli
(koruyan, sahip çıkan, himaye eden, yakın dost veya yönetici) * yönetimi veya
idaresi birine verilmiş olan; idareye bırakılmış
müvellidülhumuza :
ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak,
ortaya çıkarmak), muvellid (doğuran, meydana getiren, oluşturan) + el (ön ek,
artikel) + humuza (asit) * asit oluşturan veya asit meydana getiren (madde)
müvellidülma :
ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak,
ortaya çıkarmak), muvellid (doğuran, meydana getiren, olusmşturan) + el (ön ek,
artikel) + ma (su) * su üreten veya suyu meydana getiren (madde)
müverrih :
ara. * arh (zaman, tarih) * tarih bilimiyle uğraşan, tarihle ilgili
araştırmalar yapan, kitaplar yazan kimse, tarihçi; tarih dersi okutan öğretmen,
tarih öğretmeni
müvesvis :
ara. * vesvese (fısıldamak, gizlice telkin etmek, kuşku vermek, kuruntu
vermek), vesvese (kuruntu, gizli telkin, saplantı, kuşku, iç fısıltı) * vesvese
veren, insanı kuşkuya ve kararsızlığa sürükleyen
müveşşah :
ara. * vaşaha (süslemek, bezemek, donatmak, dekore etmek), vişah (çift
süslemeli gerdanlık; omuzdan koltuk altına kadar uzanan ve iki parçadan oluşan
süslü kemer) * süslenmiş, bezenmiş; çok kıtalı ve nakaratlı, Endülüs kökenli
bir şiir türü
müvezzi :
ara. * vaza (dağıtmak, tevzi etmek, paylaştırmak), tevzi (dağıtım) * dağıtan,
tevzi eden, paylaştıran; posta veya dağıtım işi yapan
müyesser :
ara. * yesr (kolaylık, kolay olma, rahatlık), yesir (kolay), yessere
(kolaylaştırmak) * kolaylaşmış, mümkün hale gelmiş; gerçekleşmesi kolay olan;
nasipli, kısmetli, kolaylığa sahip olan, kolay gelen, rast gelen; bahtlı,
talihli
müz :
gre. * mousa (ilham, esin) * Yunan mitolojisinde bilim ve sanat ile
ilintilendirilen dokuz adet periden, tanrıçadan her biri
müzabene :
ara * zabana (bir şeyi karşılıkla değiştirmek, tartarak değil tahminle alıp
vermek; eşitsiz değiş tokuş yapmak) * İslam hukukunda özellikle ticaret
bağlamında kullanılan ve ölçü veya tartı ile belirlenmesi gereken malların,
belirsizlik ve haksızlık doğuracak şekilde tahmine dayalı olarak başka bir
malla değiştirilmesi
müzaheret :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * yardım etme,
destek olma, arka çıkma; bir kimseye arka çıkıp onun işini veya durumunu
kolaylaştırma
müzahir :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * zahir olan,
destekleyen, arka çıkan, yardım eden, taraftar olan, yandaş olan
müzahrefat :
ara. * zahrafa (süslemek, bezemek, donatmak), zuhruf (süs, zinet) * süslemeler,
bezekler; bir şeyi güzelleştirmek amacıyla eklenen dekoratif unsurlar
müzakerat :
ara. * muzakere (bir konuyu karşılıklı olarak ele alıp konuşma, görüş
alışverişinde bulunma; danışarak tartışma süreci) + at (çoğul eki) * bir
konuyla ilgili görüşmeler, danışmalar, tartışmalar, müzakereler
müzakere :
ara * zekere (anmak, hatırlamak, gündeme getirmek) * bir konuyu karşılıklı
olarak ele alıp konuşma, görüş alışverişinde bulunma; danışarak tartışma süreci
müzaraa :
ara. * zera, zara (atmak, fırlatmak, savurmak, saçmak, tohum atmak) * ziraat
ile ilgili işler, ekincilik işleri; toprak sahibinin tarlasını, üründen pay
almak üzere bir başkasına ekip biçtirmesi esasına dayanan ortakçılık usulü
müzayaka :
ara. * daka, zaka (daralmak, daraltmak, sıkmak, sıkışmak, zorlamak), dayk
(daralma, sıkışma, zorlanma) * sıkıntı, darlık; para veya geçim bakımından zor
durumda olma hali
müzayede :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak,
fazlalaştırmak), mezad (artırma, çoğaltma), ziyade (artma, artış, fazlalaşma,
çoğalma) * bir malın, alıcıların fiyat artırması esasına göre en yüksek teklifi
verene satılması; açık artırma usulü
müzdecir :
ara. * zacara (azarlamak, men etmek, engellemek, sakındırmak; kabul ettirmek,
zorla kabul ettirmek, itaat ettirmek, vazgeçirmek), muzdecer (azarlayan, men
eden, engelleyen, sakındıran; kabul ettiren, zorla kabul ettiren, itaat
ettiren, vazgeçiren), izdicar (kabul ettirme, zorla kabul ettirme, itaat
ettirme, vazgeçirme; kişinin kendi iradesiyle bir davranıştan vazgeçmesi, geri
durması ve kendini o fiilden alıkoyması) * kendisine tebliğ edilen ya da
yöneltilen bir yasağı, engeli veya uyarıyı tam bir teslimiyetle kabul edip
hayatına uygulayan, aynı zamanda başkalarını da kötülükten meneden, sakındıran,
vazgeçiren (kişi)
müze :
gre. * mouseion (mousa (esin perisi, ilham tanrıçası; Yunan mitolojisinde şiir,
müzik, tarih ve sanat dallarına ilham verdiğine inanılan tanrıçaların her biri)
+ eion (yer eki) ) * tarihi, sanatsal, bilimsel veya kültürel değeri olan eserlerin
toplanıp sergilendiği kurum veya yapı.
müzebzep :
ara. * zezebe, zebzebe
(dalgalanmak, sallanmak, bir o yana bir bu yana hareket etmek, kararsız
kalmak) * kararsız,
darmadağın, çalkantılı, bir o yana bir bu yana meyleden; tutarsız ve
istikrarsız durumda olan, muzebzeb
müzehhep :
ara. * zeheb (altın) * altınla kaplanmış, yaldızlanmış veya altınla süslenmiş
olan
müzehher :
ara. * zehr, zehra, zehre (çiçek) * çiçeklerle bezenmiş, çiçeklenmiş, çiçek
açmış, çiçekli
müzekker :
ara. * zekr (erkeklik, erkek), zeker (erkek, adam, yiğit, kahraman, cesur,
mert, rütbesiz asker, asker; olgunlaşmak, yetişmek) * erkek cinsini ifade eden;
dil bilgisi bakımından eril olan (isim); eril, maskülen
müzekkere :
ara. * zekere (anmak, hatırlamak) * bir konuyu hatırlatmak, bilgi vermek veya
görüş bildirmek amacıyla yazılmış resmi yazı veya nota
müzekkin :
ara. * zeka (temizlemek, paklamak, saflaştırmak, arıtmak, arındırmak, tezkiye
etmek; temizlenmek, arınmak, gelişmek), zeki (temiz, arınmış, gelişmiş) * bir
şeyi manevi veya hukuki bakımdan temizleyen, arındıran veya doğrulayıp
güvenilirliğini tasdik eden
müzekkir :
ara. * zekere (anmak, hatırlamak), zekkere (hatırlatmak) * hatırlatan, öğüt
veren, dikkati bir konuya çeken
müzemmil :
ara. * zemele (örtünmek, sarınmak, bürünmek), zemmele (örtmek, sarmak, bürümek)
* örtüsüne sarınmış, üstünü örtüp bürünmüş
müzevir :
ara. * zevvere (değiştirmek, çarpıtmak, sahtelemek, tahrif etmek) * belgeyi,
yazıyı veya gerçeği değiştirip sahte hale getiren, sahteleyen, tahrif eden
müzeyyen :
ara. * zeyyene (süslemek) * süslü, süslenmiş, donatılmış
müziç :
ara. * az'aca (rahatsız etmek, huzursuz etmek) * rahatsız eden, tedirgin eden,
huzur kaçıran, rahatsızlık veren, sıkıntı uyandıran, muz'ic
müzik :
gre. * mousike (Musalara ait sanat, müzik) (Mousa (Yunan mitolojisinde esin
perisi, Musa) + ike (ile ilgili, -a ait) (dişil), ikos (ile ilgili, -a ait,
gibi) (eril) * seslerin ritim, melodi ve uyum içinde düzenlenmesiyle oluşan
sanat
müzikal :
gre., lat. * mousike (Musalara ait sanat, müzik) (Mousa (Yunan mitolojisinde
esin perisi, Musa) + ike (ile ilgili, -a ait) (dişil), ikos (ile ilgili, -a
ait, gibi) (eril) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * müzik ile ilgili;
müzikle ilgili olan sanat eseri veya gösteri türü
müzikalite :
gre., lat. * mousike (Musalara ait sanat, müzik) (Mousa (Yunan mitolojisinde
esin perisi, Musa) + ike (ile ilgili, -a ait) (dişil), ikos (ile ilgili, -a
ait, gibi) (eril) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım eki)
(lat.) * müzikle ilgili olma niteliği
müzikhol :
gre., ing. * mousike (Musalara ait sanat, müzik) (Mousa (Yunan mitolojisinde
esin perisi, Musa) + ike (ile ilgili, -a ait) (dişil), ikos (ile ilgili, -a
ait, gibi) (eril) (gre.) + hall (salon, büyük giriş alanı) (ing.) * müzik ve
gösterilerin icra edildiği veya sahne gösterilerinin yapıldığı eğlence amaçlı
salon
müzikolog :
gre. * mousike (Musalara ait sanat, müzik) (Mousa (Yunan mitolojisinde esin
perisi, Musa) + ike (ile ilgili, -a ait) (dişil), ikos (ile ilgili, -a ait,
gibi) (eril) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * müzik bilimiyle
uğraşan ve müziği bilimsel olarak inceleyen uzman kişi
müzikoloji :
gre. * mousike (Musalara ait sanat, müzik) (Mousa (Yunan mitolojisinde esin
perisi, Musa) + ike (ile ilgili, -a ait) (dişil), ikos (ile ilgili, -a ait,
gibi) (eril) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi,
söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * müziği bilimsel
olarak inceleyen ve yapısını, tarihini, toplumsal işlevini araştıran disiplin
müzisyen :
gre. * mousike (Musalara ait sanat, müzik) (Mousa (Yunan mitolojisinde esin
perisi, Musa) + ike (ile ilgili, -a ait) (dişil), ikos (ile ilgili, -a ait,
gibi) (eril) + ianos (yapan, eden eki) * müzik icra eden, çalan, söyleyen veya
müzikle profesyonel olarak uğraşan kişi
müzlika : ara. * zalaka (kaymak, ayağı kayıp sürçmek), zelaka
(konuşmadaki akıcılık, hitabet kolaylığı, dil inceliği, sözün pürüzsüz, akıcı
ve güzel çıkması, fasahat, nutkun çabukluğu; tecvid ilminde dudak veya dil
ucundan kolayca salınarak keskin bir biçimde çıkarılan hafif harf) * nefes ve
dil yardımıyla üflenerek ya da hava çekilerek çalınan, içindeki küçük metal
dilciklerin hava akımıyla titreşmesi sonucu ses üreten, taşınabilir ve küçük
bir nefesli çalgı
müzmin :
ara. * zaman (süre, vakit, çağ, devir), muzmin (süreğen, devamlı, daimi,
kronik) * uzun süre devam eden, geçmeyen ve genellikle alışkanlık veya hastalık
gibi durumlar için kullanılan sürekli
MVP :
ing * minimum (asgari) + viable (kullanılabilir) + product (ürün) * girişimlerin
veya yazılım ekiplerinin, bir ürünün tamamını geliştirmek için büyük bütçeler
ve zaman harcamadan önce o ürünün pazarda tutunup tutunamayacağını test
etmesini sağlayan temel özellikleriyle kullanılabilir durumda geliştirilmiş
olan ilk ürün sürümü
MVP :
ing. * most (en) + valuable (değerli) + player (oyuncu) * en değerli oyuncu;
takım sporlarında bir müsabakada, lig sürecinde veya bir turnuva boyunca
takımına sayı, asist, savunma vb. kategorilerinde en çok katkıyı sağlayarak öne
çıkan sporcuya veya oyuncuya verilen ünvan
myanmar :
bir. * myanma, mranma (myan, mran (hızlı, çabuk, çevik, süratli) + mar (güçlü,
kuvvetli, sağlam, sert, dayanıklı) ) * Güneydoğu Asya’da bulunan, kuzeyde Çin,
batıda Hindistan ve Bangladeş, doğuda ise Laos ile Tayland’a komşu ülke ve bu
ülkenin en büyük etnik grubu Bamarlar (Burmalılar)
myastenia gravis :
gre., lat. * myos, mys (kas, adale) + asthenia (güçsüzlük, takatsizlik) (a
(-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + sthenia (iktidar, kuvvetli olma)
(sthenos (kuvvet, kudret, güç) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) +
gravis (ağır, ciddi) (lat.) * tekrarlayan kas kasılmalarında hızla yorulma ve
günlük aktiviteleri kısıtlayan, kaslarda ciddi ve ilerleyici güçsüzlük ile
karakterize nöromüsküler hastalık
mycetophilidae :
gre., lat. * mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) (gre.) + philos
(seven, sever, sevici) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) *
çift kanatlılar (Diptera) takımına bağlı olan, mantar sivrisineklerini ve yakın
akraba küçük sinekleri kapsayan, larvaları çoğunlukla mantarlar üzerinde
yaşayan çift kanatlılar familyası
myliobatidae :
gre., lat. * mylios (değirmen taşı, değirmene ait) + bainein (yürümek, adım
atmak, gitmek, ilerlemek), bates (yürüyen, adım atan, giden, ilerleyen) (gre.)
+ idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * kartal vatozlarını ve yakın
akraba deniz vatozlarını kapsayan, geniş kanat biçimli göğüs yüzgeçleri ve
yassı gövdeleriyle tanınan kıkırdaklı balıklar familyası, kartal
vatozlarıgiller, folya balıklarıgiller
myliobatiformes :
gre., lat. * mylios (değirmen taşı, değirmene ait) + batis (vatoz, vatoz
balığı) (gre.) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is
(ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * kartal vatozları, iğneli vatozlar ve yakın akraba
kıkırdaklı balıkları kapsayan, yassı vücutları, kanat gibi geniş göğüs
yüzgeçleri olan ve bazılarının kuyruğunda zehirli diken bulunan vatozlar takımı
myricaceae :
gre., lat. * myrike (tütsü ağacı, kokulu çalı) (gre.); myrica (mersin ağacı
cinsi) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * kayıngiller (Fagales)
takımında yer alan, güzel kokulu (aromatik) yapraklara sahip olan, Myrica cinsi
ve yakın akraba bitkileri kapsayan, çoğunlukla çalı veya küçük ağaçlardan
oluşan, aromatik yapılı yaprakları ve mumsu meyveleriyle tanınan balmumu
mersini familyası
myristicaceae :
gre., lat. * myristikos (mür veya hoş kokulu maddeye ait) (myrike (tütsü ağacı,
kokulu çalı) (gre.); myrica (mersin ağacı cinsi) (lat.) ) + ikos (ile ilgili,
-a ait, gibi) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * küçük
hindistan cevizi ağacını ve yakın akraba tropikal ağaçları kapsayan, çoğunlukla
aromatik tohumları bulunan, en bilinen üyesi, mutfaklarda baharat olarak
kullanılan muskat (Myristica fragrans) bitkisi olan çiçekli bitkiler familyası
myrmecodia :
gre. * myrmex (karınca) + odia (taksonomik çoğul eki) * Rubiaceae familyasına
ait, karıncalarla simbiyotik yaşayan, gövdesinde karıncaların yuva yapması için
özel odacıklar bulunduran bu bitki, karıncalardan koruma sağlarken onlara
barınak sunan yumrulu epifitik bitki cinsi
myrmecophagidae :
gre., lat. * myrmex (karınca) + phagein (yemek, yutmak, tüketmek) (gre.) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * karıncayiyenleri ve yakın akraba
türleri kapsayan, uzun burunları ve böceklerle beslenmeye uyarlanmış
yapılarıyla tanınan memeliler familyası
myrmecophilidae :
gre. * myrmex (karınca) + philos (seven, sever, sevici) (gre.) + idae (-giller,
hayvan familyası eki) (lat.) * karıncalarla ortak yaşam ilişkisi kuran veya
karınca yuvalarıyla ilişkili bulunan, karınca yuvalarında yaşayan, kanatsız,
çok küçük ve yumurta biçimli cırcır böceklerini ve küçük hamam böceklerini
kapsayan böcekler familyası
myrmicinae :
gre. * myrmex (karınca) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki)
(lat.) * Myrmica cinsi ve yakın akraba karınca gruplarını kapsayan, genellikle
küçük yapılı ve sosyal yaşam gösteren karıncalardan oluşan karıncalar
(Formicidae) familyasının alt familyası
myrrhis :
gre., lat. * myrrha (mür, hoş kokulu reçine) + i (isim yapım eki) *
maydanozgiller (Apiaceae) familyasından, anason veya meyan kökü gibi kokan,
beyaz çiçekli ve yumuşak yapraklara ve meyvelere sahip çok yıllık otsu bitki
cinsi, tatlı anason kokulu bitki grubu
myrsinaceae :
gre., lat. * myrtos, myrsine (mersin ağacı) (gre.) + aceae (-giller, bitki
familyası eki) (lat.) * Myrsine cinsi ve yakın akraba bitkileri kapsayan,
çoğunlukla tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen çalı ve ağaçlardan oluşan
bitki familyası
myrtaceae :
gre., lat. * myrtos, myrsine (mersin ağacı) (gre.) + aceae (-giller, bitki
familyası eki) (lat.) * Myrtales takımına bağlı, mersin, okaliptüs, karanfil
ağacı ve yakın akraba bitkileri kapsayan, her dem yeşil, odunsu ağaç ve çalı
formunda olan, çoğunlukla aromatik yapraklı ve uçucu yağ taşıyan çiçekli
bitkiler familyası
myrtus :
gre., lat. * myrtos, myrsine (mersin ağacı) (gre.); myrtus (lat.) * Myrtaceae
familyasına ait, mersin bitkilerini kapsayan herdemyeşil çalı cinsi
mytilidae :
gre., lat. * mytilos (midye) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki)
(lat.) * deniz midyelerini ve yakın akraba türleri kapsayan, iki kabuklu
yumuşakçalar içinde yer alan, genellikle kayalara tutunarak yaşayan çift
kabuklular familyası
myxini :
gre., lat. * myxa (sümük, mukus, balçık) (gre.) + inus (ile ilgili, -a ait),
ini (ile ilgililer, -a ait olanlar) (lat.) * mukus salgılayan, çenesiz, pulları
olmayan, yılan balığına benzeyen, iskeleti kıkırdak yapılı olan deniz
omurgalılarını kapsayan balıklar grubu
myxiniformes :
gre., lat. * myxa (sümük, mukus, balçık) (gre.) + inus (ile ilgili, -a ait),
ini (ile ilgililer, -a ait olanlar) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil,
biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * Myxini grubunda yer alan,
mukus salgılayan ve çenesiz yapılarıyla tanınan hagfishleri kapsayan
omurgalılar takımı, balık yılanları, miksinoitler
N :
gre., lat. * nitrogenium (nitron (doğal soda, güherçile ile ilişkili madde) +
genes (oluşturan, meydana getiren) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) )
* atom numarası 7 olan, periyodik tablonun 15. grubunda bulunan, atmosferin
büyük bölümünü oluşturan, renksiz ve kokusuz olan, gübre üretiminde, amonyak
sentezinde, kimya endüstrisinde ve koruyucu atmosfer uygulamalarında kullanılan
bir ametal gaz element
n :
tür. * n, N * Türkçe alfabedeki 17. harf (M'den sonra, O'dan önce)
na :
ara. * na (biz, bize, bizi) * birinci çoğul şahıs zamiri, biz, bize, bizi
(örneğin "unzurna (bize bak)")
na :
far. * na (-sız, yok, değil, karşıt, zıt, yokluk) * -sız, yok, değil, karşıt,
zıt, yokluk
Na :
lat. * natrium (natron (doğal soda minerali) + ium (kimyasal element eki) ) *
atom numarası 11 olan, periyodik tablonun 1. grubunda bulunan, yumuşak, gümüş
beyazı renkli ve oldukça reaktif olan, tuz bileşiklerinde, kimyasal üretimde,
metalurjide ve biyolojik sistemlerde kullanılan bir alkali metal element
na'al :
ara. * na'le (nalın, nal) * nalbant, nalın yapan
naam :
ara. * naam, neam (evet, olur; pek iyi, aferin) * evet, olur; pek iyi, aferin;
dört ayaklı hayvan, enam (ç.)
naaş :
ara. * na'ş (cenaze tahtası) * ölü beden, cansız vücut
naat :
ara. * na'ta (vasiyye etmek, nitelendirmek, vasıflandırmak, sıfatını söylemek,
sıfatlandırmak, övmek) * vasıflarını gösterme, yaratılış özelliklerini
tanımlama, niteleme, sıfatlandırma
nabalus :
lat. * nabel (özel isim) + us (son ek) * Asteraceae familyasına ait, Kuzey
Amerika kökenli otsu bitki cinsi
nabekar :
far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + bekar (işe
yaramaz, faydasız kişi) * işsiz, işe yaramaz, beceriksiz veya toplumda değersiz
görülen kimse
naberius :
gre., lat. * kerberos (Yunan mitolojisindeki üç başlı cehennem köpeği) (keros
(ölüm; karanlık) + barbarizein (vahşi veya yabancı biçimde davranmak, tahrip
etmek), berbos (vahşi, korkutucu, parçalanmış) ) (gre.); cerberus (lat.) * Hz.
Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji
ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia
(Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, genellikle üç başlı bir turna veya köpek
(bazen Cerberus ile bağdaştırılan) şeklinde tasvir edilen, hitabet ile fen
bilimlerini öğretme, kayıp onurları geri kazandırma ve cehennemin markisi olma
özelliklerine sahip olan 24. cin
nabız :
ara. * nebeze (atmak, ayırmak, vurmak), nabd, nabz (atma, atım, vurma) * kalp atışı,
atardamarın vuruşu, şahdamarının kan pompalaması
nabi :
ara. * naba (su çıkmak, fışkırmak, akmak), menba (su kaynağı, pınar) * yerden
fışkıran, kaynayan, akan
nabi :
ara. * nebe (haber) * haber veren, nebi
nabidae :
gre., lat. * nabis (soyguncu, yağmacı; Sparta Kralı Nabis) (gre.) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * yarım kanatlılar (Hemiptera) takımına
ait, genellikle bitkiler üzerinde yaşayan böcekleri ve diğer küçük böcekleri
avlayan yırtıcı (predatör) kara böceklerini, yırtıcı tahtakurularını kapsayan
bir hayvan familyası
nabilon :
lat. * nabilone (farmasötik ilaç adı) * kemoterapiye bağlı bulantı ve kusmanın
tedavisinde kullanılan sentetik kannabinoid türevi ilaçların etken maddesi
(C24H36O3)
nabit :
ara. * nabata (büyümek, filizlenmek, yeşermek, bitmek), nebat (bitki, ot,
yeşeren, filizlenen) * büyüyen, filizlenen, yeşeren, biten
nabiz :
ara. * nebeze (atmak, ayırmak, vurmak), nabd, nabz (atma, atım, vurma) *
savaşçı, muharip, savaşan
nabud :
far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + bud (mevcut,
bulunan, var olan) * madum, yok olan, bulunmayan, mevcut olmayan
na'büdü :
ara. * na (biz) + a'bede (ibadet etnek, kulluk etmek) * biz ibadet ederiz, biz
kulluk ederiz
nabz :
ara. * nebeze (atmak, ayırmak, vurmak), nabd, nabz (atma, atım, vurma) * kalp
atışı, atardamarın vuruşu, şahdamarının kan pompalaması
nacak :
far. * nacah, nacak (balta, ucu çatallı mızrak) * kütük keserek odun yapmaya,
odun kırmaya yarayan, sapı kısa, keskin yanı geniş, arkası tokmak biçiminde küçük
balta, odun baltası
na'cat :
ara. * na’ce (dişi koyun) * dişi koyunlar
na'ce :
ara. * na’ca (durgun olmak, uysal olmak, sakin olmak) * erginlik çağına ulaşmış
veya doğurganlık evresindeki dişi koyun, dişi koyun; dişi sülün; kadına iltifat
kelimesi
nacht musik :
alm. * nacht (gece) + musik (müzik) * gece müziği
naci :
ara. * naca (kurtulmak, selamete ermek, özgür olmak, serbest kalmak) *
kurtulmuş, selamete ermiş, özgürleşmiş, serbest kalmış; erkek ismi
nacil :
ara. * nacala (doğurtmak, nesil yetiştirmek, soy üretmek) * nesli kerim,
şerefli olan, soyu temiz, soyu sopu temiz olan kimse; iyi, hayırlı soy
yetiştiren baba/ata
naçar :
ara. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + çar (çare, çözüm,
çıkış, kurtuluş) * çaresiz, elinden iş gelmeyeyen, mecbur kalmış olan
naçiz :
far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + çiz (şey) * önemli
olmayan, değersiz, önemsiz
naçizane :
far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + çiz (şey) + ane
(-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) * önemli olmayan şekilde, değersizce,
önemsizce
nadan :
far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + dan (bilen) *
bilgisiz, cahil; görgüsüz, kaba, haddini bilmez, nobran (kimse)
nadas :
gre. * neos (yeni, taze, ilk), neaein (yenilemek) * tarlanın, zararlı otlardan
temizlemek, verimini artırmak amacıyla sürüp ekim yapılmadan dinlenmeye
bırakılması, toprağı dinlendirme, ekimsiz bırakma
naddahatan :
ara. * naddaha (şiddetle fışkırtmak, bolca akıtmak, püskürtmek) + ani (tesniye
eki, iki) * iki tane güçlü biçimde fışkıran veya bol su akıtan (kaynak, pınar),
püsküren çifte pınarlar
nadh :
ara. * nadaha (fışkırmak, püskürmek, akmak) * fışkırma, püskürme; su serpme,
sulama
nadi :
ara. * nada (seslenmek, çağırmak, istek bildirmek, haykırmak, bağırmak) *
seslenen, çağıran, bağıran
nadic :
ara. * nadaca (olgunlaşmak, kıvama gelmek) * olgunlaşmış, olmuş, kıvama gelmiş;
olgun meyve; iyi pişmiş et
nadid :
ara. * nadada (dizmek, üst üste koymak, istif etmek, birbirine girmek, üstüste yığılmak)
* dizilmiş, üst üste sıralanmış veya muntazam biçimde istif edilmiş; salkımları
sık olan üzüm veya muz; içi doldurulmuş yastık, minder, şilte gibi şeyler
nadide :
far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + dide (görülmüş) *
az bulunur, pek görülmemiş olduğu için değerli ve seçkin
nadifloksasin :
lat. * nadi (özel kimyasal ad kökü) + fluoro (flor, akışkan) + oxys (keskin,
oksijen) + cine (kinolon eki) * topikal olarak kullanılan, florokinolon grubu
sentetik geniş spektrumlu bir antibiyotik etken maddesi (C19H21FN2O4)
nadim :
ara. * nadama (pişman olmak, yaptığından dolayı üzüntü duymak), nedamet
(pişmanlık) * yaptığı bir davranıştan pişman olan (kimse)
nadir :
ara. * nadara (az bulunmak, seyrek olmak) * az bulunan, seyrek olan
nadire :
ara. * nadir (az bulunan, seyrek olan) + e (dişil eki) * az bulunan, seyrek
olan (kadın, dişi)
nadiren :
ara. * nadara (az bulunmak, seyrek olmak), nadir (az bulunan, seyrek olan) + en
(gibi, olarak) * az bulunan şekilde, seyrek olarak
nadiret :
ara. * nadara (parlamak) * parlaklık, güzellik
nadolol :
lat. * nado (naftalin halkası) + ol (izopropanolamin veya hidroksil, alkol
grubu OH) + ol (farmasötik son ek) * yüksek tansiyon (hipertansiyon), göğüs
ağrısı (anjina) ve ritim bozukluklarının tedavisinde kullanılan, seçici olmayan
bir beta-bloker ilacın etken maddesi (C17H27NO4)
nafaka :
ara. * nafaka (tükenmek, bitmek, harcanmak), anfaka (harcamak, tüketmek,
bitirmek, nafaka vermek), nifak (harcama) * harcama, masraf; geçim için yapılan
harcama; bir kimsenin bakımı veya ihtiyaçları için verilen para veya mal
nafi :
ara. * nafa (fayda vermek, yarar sağlamak) * fayda sağlayan, yararlı, faydalı,
menfaatli; erkek ismi
nafih :
ara. * nefh (üflemek) * üfleyen
nafile :
ara. * nafala (fazla vermek, fazladan yapmak, gereksiz veya fazladan olmak) *
boşuna, faydasız veya sonuçsuz olan, gereksiz
nafileten :
ara. * nafala (fazla vermek, fazladan yapmak, gereksiz veya fazladan olmak),
nafilet (boşuna, faydasız veya sonuçsuz olan, gereksiz) + en (olrak) * nafile
olarak, zorunlu olmayarak, fazladan olarak
nafir :
ara. * nafara (sevmemek, tiksinmek, ürkmek, korkmak, nefret etmek) * sevmeyen,
tiksinen, ürken, korkan, nefret eden
nafis :
ara. * nefese (üflemek, solumak, nefes vermek, solunum yapmak) * üfleyen, soluyan,
nefes veren; açan ve ferahlandıran
nafiz :
ara. * nafaza (geçmek, içe işlemek), nufuz (geçme, içe işleme) * geçen, içe
işleyen, nüfuzlu, etkili, etkisini hissettiren; sözü geçerli, sözü geçen
nafize :
ara. * nafaza (geçmek, içe işlemek), nufuz (geçme, içe işleme), nafiz (geçen,
içe işleyen, nüfuzlu) + e (dişil eki) * geçen, içe işleyen, nüfuzlu, etkili,
etkisini hissettiren; sözü geçerli, sözü geçen (kadın); kadın ismi
nafsilin :
lat. * nafc (kimyasal özel kök) + cillin (penisilin grubu antibiyotik) *
penisilinaza dirençli stafilokok enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan
beta-laktam antibiyotik (C21H22N2O5S; sodyum tuzu formu kullanıldığında formül
NaC21H21N2O5S)
nafta :
gre. * naphtha (petrol, yanıcı petrol türevi) (gre.); naft, neft (far.) * petrolün
damıtılmasıyla elde edilen, solvent ve kimyasal hammadde olarak kullanılan
hafif hidrokarbon karışımı (C5-C12 arası çeşitli alkan, sikloalkan ve aromatik
hidrokarbonlar içerir)
naftalin :
gre. * naphtha (petrol, yanıcı petrol türevi) + line (kimyasal madde eki) *
güve kovucu olarak kullanılan, keskin kokulu kristal yapılı aromatik
hidrokarbon (C10H8)
naften :
gre * naphtha (petrol, yanıcı petrol türevi) + ene (çift bağ içeren doymamış
hidrokarbon molekülü eki) * petrol içinde bulunan, doymuş halka yapılı
hidrokarbonları ifade eden genel terim
naftidrofil :
gre * naphtha (petrol, yanıcı petrol türevi) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı)
+ philos (seven, sever, sevici) * suyu sevmeyen, yağ ve petrol türevlerini
tercih eden özellikte olan (madde veya yapı)
naftifin :
gre * naphtha (petrol, yanıcı petrol türevi) + iphine (antifungal etken madde
eki) * dermatofit enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan topikal antifungal
etken madde (C21H21N)
naftil :
gre * naphtha (petrol, yanıcı petrol türevi) + yl (karbon zinciri, radikal eki)
* naftalin molekülünden bir hidrojen atomunun ayrılmasıyla oluşan, karmaşık
organik bileşiklerin ve kimyasal yapıların sentezinde ara grup olarak görev
yapan tek değerlikli kök veya aril grubu (C10H7-)
nafur :
ara. * nafur (fıskiye, suyu yukarı fışkırtan düzenek) * suyu fışkırtarak yukarı
atan çeşme veya süs havuzu düzeni
nagah :
far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + gah (zaman, vakit,
süre) * zamansız, ansızın, hemen, birdenbire (nageh, nagehan, nagehane,
nagehani)
nagam :
ara. * nağm (melodi) + at (çoğul eki) * melodi, ahenk veya müziksel ezgi
nagamat :
ara. * nağm (melodi) + at (çoğul eki) * melodiler, ahenkler veya müziksel
ezgiler, nağmeler
nagehan :
far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + gah (zaman, vakit,
süre) + an (zaman eki) * ansızın, birdenbire, aniden, beklenmedik bir anda, ani
ve önceden haber verilmemiş şekilde gerçekleşen; kadın ismi
nağme :
ara. * nağm (söz, söylem, konuşma, gizli kelam, gizli söz; melodi, tını) + e
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kulağa hoş gelen düzenli ses dizisi, ezgi,
melodi; konuşmada veya okumada sesin aldığı ahenkli ton, güzel ve uyumlu ses
nah :
gre. * na (işte, bak) * “işte, tam orada, bu kadar” anlamlarında uzaklık,
ıraklık, nicelik belirteci; argoda asla erişemezlik ifadesi olan ve el hareketi
ile de temsil olunan kavram (Manus Ficus (manus (el) + ficus (incir) ) (incir
el) (lat.) veya Syko Cheri (syko (incir) + cheri (el) ) (incir el) (gre.) (el
ile yapılan ve kötü gözden koruduğuna inanılan vulva (vajina) sembolizmi), nach
(-a doğru, yönelme) (alm.), nah (yakın) (alm.) )
nahak :
far., ara. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) (far.) + hakk
(gerçek, doğru) (ara.) * gerçek olmayan; haksız yere, sebepsiz ve adaletsiz
biçimde; beyhude, boş
nahbe :
ara. * nahaba (adamak, kurban etmek), nahb (adak, adanmış şey) * bir amaç için
adanmış söz veya kurban, adak
nahçıvan :
far. * nah, nax (ilk, başlangıç) + çı,çi (yer eki) + van (yer, şehir) *
Azerbaycan’ın güneybatısında yer alan, kuzey ve doğuda Ermenistan, güney ve
batıda İran ve kuzeybatıda küçük bir sınırla Türkiye ile komşu olan ve esklav
niteliği yaşıyan özerk bir bölge
nahhas :
ara. * nahhas (bakırcı, bakır işleyen usta) * bakırla uğraşan veya bakır eşya
yapan zanaatkar; esirci, esir ticareti yapan kimse; hayvan alıp satan kişi
nahhat :
ara. * nahata (oymak, yontmak, şekillendirmek) * marangoz, doğramacı, ağaç
oymacısı, taş yontucusu, yontucu, heykeltıraş
nahır :
tür. * nahır (süt için beslenen sığır sürüsü) * süt üretimi amacıyla bir arada
bulundurulan inek ve sığır topluluğu
nahi :
ara. * naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek,
vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek,
nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek),
nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme) *
engelleyen, önleyen, yasak eden, meneden
nahib :
ara. * nahaba (yağmalamak, talan etmek), nehb (yağma, talan) * yağmalayan,
talan eden
nahide : per.
* Anahid (Fars mitolojisinde verimlilik, doğurganlık Tanrısı ve Venüs ) * yeni
yetişmiş kız; Zühre yıldızı anlamında kullanılan kadın adı
nahif :
ara. * nahf (zayıflık, saflık) * zayıf, saf, toy (naïve (saf, toy) (ing.), naif
(saf, toy) (fra.), naiv (saf, toy) (alm.) )
nahik :
ara. * nahaka (anırmak) * eşek gibi anıran, eşek sesli
nahit :
ara. * nahid (Pers mitolojisinde su, bereket ve saflık tanrıçası Anahita ile
ilişkilendirilen kadın adı) * yeni yetişen, genç, taze, erginliğe erişmiş,
doğru yolda olan; Venüs gezegeni, Zühre yıldızı
nahiv :
ara. * naha (kastetmek, yönelmek, yol gitmek), nahv (taraf, yön, usul, metod;
Arapça dilbilgisinde sözdizimi, sentaks) * Arapça gramerinin söz dizimi
kuralları ile i'rab bölümünü kapsayan ilim (nach (-a, -a, göre, yönünde) (alm.)
)
nahiye :
ara. * naha (yönelmek, bir tarafa gitmek) + iye (-len, gibi olan) * çevredeki
yakın yer (neighbour (komşu, yakında olan) (ing.), Nah (yakın) (alm.) )
nahl :
ara. * nahl (bal arısı) * çiçeklerden topladığı nektar ve poleni kovana
taşıyarak bal, balmumu, arı sütü, propolis ve benzeri ürünleri üreten,
bitkilerin tozlaşmasında önemli rol oynayan, topluluk hâlinde yaşayan Apis
cinsine bağlı sosyal böcek, bal arısı; hurma; Kur’an’ın 16. suresinin ismi
nahnu :
ara. * nahnu (biz, bizler) * ikinci çoğul şahıs zamiri, biz, bizler (nous (biz)
(fra.) )
nahoş :
far. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + hoş (iyi, güzel, tatlı;
tuhaf, garip) * iyi olmayan, güzel olmayan
nahr :
ara. * nahara (kesmek, boğazlamak) * boğazlama, kesme
nahs :
ara. * nahasa (bakır gibi kızarmak, duman ve alevle karışık ateş olmak, hava
aşırı derecede tozlanıp kızarmak) * uğursuzluk, talihsizlik, şanssızlık,
bahtsızlık
naht :
ara. * nahata (oymak, yontmak) * oyma, yontma; ağacı yontarak kabartma şekiller
yapma sanatı
nahuatl :
azt., nah. * nahuatl (net, güzel, temiz, kulağa hoş gelen ses) * Meksika ve El
Salvador'da Nahualar (Azteklerin ve Pipillerin dahil olduğu etnik grup)
tarafından konuşulan bir dil
nahv :
ara. * nahv (yön, cihet, istikamet; Arapça dil bilgisi kurallarını inceleyen
ilim) * kelimelerin cümledeki ilişkilerini ve kullanım kurallarını açıklayan
dil bilgisi dalı
nahvet :
ara. * naha (yönelmek, bir tarafa eğilmek, meyletmek) * kibir, gurur,
büyüklenme, ululanma
naiad :
gre. * Nais (su perisi, su tanrıçası) * Yunan mitolojisinde tatlı su
kaynaklarını, nehirleri, gölleri veya çeşmeleri koruyan, genellikle genç kadın
biçiminde tasvir edilen su perisi veya su tanrıçası
naib :
ara. * na’aba (vekalet etmek, yerine geçmek, temsil etmek) * vekalet eden,
yerine geçen, temsil eden, birinin adına yetki kullanan kimse, vekil
naif :
lat. * nativus (doğuştan olan, yerli) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek)
natus (doğmuş) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); naïf (fra.) * tecrübesiz
veya dünyayı olduğu gibi kabul eden, iyi niyetli ve saf davranışlı
naif resim :
fra., ara. * naïf (saf, deneyimsiz) (fra.) + rasama (çizmek, işaretlemek, şekil
oluşturmak, şekil vermek), resm (şekil, biçim, form, tasvir, desen; usül,
üslup, tarz) (ara.) * akademik kurallardan uzak, çocukça saflığı ve basitliği
öne çıkaran resim tarzı
nail :
ara. * naala (erişmek, ulaşmak, varmak) * erişen, ulaşan, varan
naim :
ara. * na’ama (nimetlendirmek, nimet vermek), ni‘ma (lütuf, iyilik) *
nimetlendiren, nimet veren
naim :
ara. * nama (uyumak, dinlenmek), nevm (uyku; dinlenme; uyuşma) * uyuyan, uyku
halinde olan, uyuklayan
naime :
ara. * na’ama (nimetlendirmek, nimet vermek), ni‘ma (lütuf, iyilik), naim
(nimetlendiren, nimet veren) + e (dişil eki) * rahat, mutlu olan kadın,
nimetlenmiş kadın, na’ima; kadın ismi
naip :
ara. * na’aba (vekalet etmek, yerine geçmek, temsil etmek) * vekalet eden,
yerine geçen, temsil eden, birinin adına yetki kullanan kimse, vekil
nairobi :
maa. * nairo (serin) + bi (yer) * Kenya’nın başkenti
naiv :
lat. * nativus (doğuştan olan, yerli) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek)
natus (doğmuş) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); naïf (fra.) * tecrübesiz
veya dünyayı olduğu gibi kabul eden, iyi niyetli ve saf davranışlı
naja :
gre., lat. * naias (Yunan mitolojisinde su perisi) * kobraları kapsayan,
zehirli dişleri ve boyun bölgesini genişletebilme özelliğiyle tanınan kobra
cinsi yılan grubu,
najas :
gre., lat. * naias (Yunan mitolojisinde su perisi) * Hydrocharitaceae
familyasına ait, tatlı veya tuzlu sularda yaşayan, akvaryumlarda yaygın olarak
lepistes otu (Najas guadalupensis) ismiyle bilinen ve balıklar için iyi bir
saklanma alanı sağlayan ince gövdeli ve çok dallı su bitkilerini kapsayan bir
botanik cinsi
na'k :
ara. * na’aka (bağırmak, ötmek) * bağırma, ötme; karga avazı; çobanın koyuna
haykırıp çağırması
nak'a :
ara. * nak’a (toz, ince parçacık, ufak zerre) * havada veya yüzeylerde bulunan,
çok küçük katı parçacıklardan oluşan madde, çeşitli kökenlerden gelen ince
tanecikli oluşum, ufak parçacıklar, toz
naka :
ara. * naka (çıkıntı yapmak, sivrilmek, uç nokta oluşturmak) * yüksek bir yerin
en uç, sivri ve dik doruk noktası, doruk, zirve, kumdan meydana gelmiş tepe,
enka (ç.); temiz olma; dişi deve; bir yıldız ismi; sivilce
nakais : ara.
* nakasa (eksiltmek, azaltmak, bozmak, karşı koymak, ters düşmek), naks
(eksiklik, eksilme, azalma) * eksiklikler, noksanlar
nakarat :
ara. * nakr (tekrar etmek, yinelemek) * tekrar edilen bölüm; şarkıda her
kıtadan sonra yinelenen, aynı söz ve ezgiyi taşıyan bölüm
nakare :
far. * nakara (vurmak, çarpmak) * davul, kös, dümbelek
nakat :
ara. * nakat (dişi deve) * dişi deve
nakavt :
ing. * knock (vurmak, çarpmak, darbelemek) + out (dış, dışarı) * boks veya
benzeri karşılaşmalarda sporcunun yere düşüp sayılmasıyla yenik ilan edilmesi
nakb :
ara. * nakaba (delmek, delik açmak) * delme, delik açma; dağ içindeki yol
nakd :
ara. * nakada, nakaza (yıkmak, bozmak, dağıtmak, çözmek, ortadan kaldırmak,
hükümsüz kılmak, geçersiz kılmak, ihlal etmek), nakid (bozan, geçersiz kılan,
ihlal eden) * bozma, bozulma, ihlal, geçersizlik
nakd :
ara. * nakada (gagalamak, iğnelemek, sivri bir nesneyle tıklatmak, çentik
atmak, ayırt etmek) * hazır para, madeni para, nukud (ç.) (nokta (tür.) )
nakden :
ara. * nakada (gagalamak, iğnelemek, sivri bir nesneyle tıklatmak, çentik
atmak, ayırt etmek), nakd (hazır para, madeni para, nukud; peşin para, nakit
ödeme) + en (gibi, olarak) * ödemenin veya işlemin para olarak, peşin biçimde
yapılması
nakdi :
ara. * nakada, nakaza (yıkmak, bozmak, dağıtmak, çözmek, ortadan kaldırmak,
hükümsüz kılmak, geçersiz kılmak) * yıkma, bozma, dağıtma, çözme, ortadan
kaldırma, hükümsüz kılma, geçersiz kılma, dönme
nakdi :
ara. * nakd (madeni para, nukud; peşin para, nakit ödeme) + i (ile ilgili, -a
ait) * parayla ilgili olan, para cinsinden yapılan veya ödenen
nakıs :
ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak), naks (eksiklik,
eksilme, azalma) * eksilmiş, eksik, azalmış, az, yeterli olmayan
nakış :
ara. * nakaşa (süslemek, desen yapmak), nakkaş (süsleyen, desen yapan, nakış
yapan) * kumaş üzerine iplikle yapılan süsleme deseni veya motif
nakız :
ara. * nakada, nakaza (yıkmak, bozmak, dağıtmak, çözmek, ortadan kaldırmak,
hükümsüz kılmak, geçersiz kılmak) * bozulmuş, yıkılmış, sağlamlığını yitirmiş
veya eksik
naki :
ara. * naka (temiz olmak, saflaşmak, arınmak; temizlemek, arıtmak,
saflaştırmak) * temiz, saf, arınmış
nakib :
ara. * nakaba (delmek, delik açmak, kazmak, incelemek, araştırmak, ortaya
çıkarmak) * erkek temsilci, topluluk reisi, vekil; bir topluluğun temsilcisi
veya reisi olarak görev yapan kişi; bazı geleneklerde derviş topluluğu
müfettişi
nakid :
ara. * nakada (gagalamak, iğnelemek, sivri bir nesneyle tıklatmak, çentik
atmak, ayırt etmek) * hazır para, madeni para, nukud (ç.) (nokta (tür.) )
nakih :
ara. * nakaha (hastalıktan iyileşmek, iyileşme sürecine girmek, nekahet
dönemine girmek), nekahat (iyileşme süreci) * hastalıktan yeni kurtulmuş olup
henüz zayıf ve toparlanma döneminde bulunan
nakih :
ara. * nekaha (evlenmek) * evlenen, nikahlanan
nakihe :
ara. * nekaha (evlenmek) * evlenen kadın, nikahlanan kadın, eş
nakil :
ara. * nakala (taşımak, aktarmak) * bir şeyi başka yere aktarma, taşıma veya
bir kaynaktan alıp olduğu gibi aktarma, taiıyıp götürme
nakip : ara.
* nakaba (delmek, delik açmak, kazmak, incelemek, araştırmak, ortaya çıkarmak)
* erkek temsilci, topluluk reisi, vekil; bir topluluğun temsilcisi veya reisi
olarak görev yapan kişi; bazı geleneklerde derviş topluluğu müfettişi
nakir :
ara. * nakara (reddetmek, inkar etmek, tanımamak, bilmemek, yadırgamak) *
reddeden, inkar eden, tanımayan; İslam inanç terminolojisinde kabirde sorgu
yapan meleklerden biri
nakir :
ara. * nakara (oymak, delmek, boşaltmak) * oyuk, çukur, boşluk, delik
oluşturan; çekirdek, hurma çekirdeği, hurma çekirdeğinin üzerindeki çok küçük
çukur
nakis :
ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak) naks (eksiklik,
eksilme, azalma) * eksilmiş, eksik, azalmış, az, yeterli olmayan
nakise :
ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak) naks (eksiklik,
eksilme, azalma), nakis(eksilmiş, eksik, azalmış, az, yeterli olmayan) * kusur,
ayıp, eksiklik, kabahat, noksanlık, gıybet
nakit :
ara. * nakd (madeni para, akçe, nukud (ç.) * madeni para, nukud (ç.); peşin
para, hazır para, hazır ödeme, alışverişte kullanılan ve hemen ödeme değeri
olan para
nakit akışı :
ara. * nakd (madeni para, akçe, nukud (ç.); peşin para, hazır para, hazır
ödeme, alışverişte kullanılan ve hemen ödeme değeri olan para) (ara.) + akış
(akma işi) (tür.) * bir işletmenin belirli bir dönemde kasasına giren ve çıkan
nakit paranın hareketini gösteren finansal akış
nakit oranı :
ara., tür. * nakd (madeni para, akçe, nukud (ç.); peşin para, hazır para, hazır
ödeme, alışverişte kullanılan ve hemen ödeme değeri olan para) + oran (or
(kesmek) + an (isim yapım eki) ) + ı (iyelik eki) * nakitlerin cari borçlara
oranı (kasa + banka + menkul kıymetler / kısa vadeli borçlar, ödenecek
hesaplar, ertelenmiş gelir, tahakkuk eden gelir ve faiz gideri)
nakkab : ara.
* nakaba (delmek, delik açmak) * delici, delik açıcı
nakkad :
ara. * nakada (ayıklamak, ayırt etmek, eleştirmek, değerlendirmek; para,
paranın gerçeğini sahtesinden ayırmak), nakd (ayıklama, ayırt etme, eleştirme;
paranın gerçekliğini sınama), tenkid (eleştirme, inceleme, ayıklama, ayırt
etme; madeni para, akçe, nukud (ç.); peşin para, hazır ödeme, alışverişte
kullanılan ve hemen ödeme değeri olan para) * nakd eden, paranın kalbını,
sağlamını ayıran; eleştirmen, tenkidci, bir şeyin iyisini kötüsünü ayıran
nakkal :
ara. * nakala (geçmek, taşımak, aktarmak, sevk etmek, iletmek, götürmek, yer
değiştirmek) * nakledici, iletici, aktarıcı; hikayeci, hikaye anlatan
nakkare :
ara. * nakara (vurmak, çarpmak) * ritim vermek için kullanılan küçük vurmalı
çalgı, dümbelek türü, davul, küçük kös
nakkaş :
ara. * nakaşa (süslemek, desen yapmak), nakış (kumaş üzerine iplikle yapılan
süsleme deseni veya motif) * süsleyen, desen yapan, nakış yapan
nakl :
ara. * nakala (geçmek, taşımak, aktarmak, sevk etmek, iletmek, götürmek, yer
değiştirmek), nakl (bir şeyi başka bir yere götürme, taşıma, aktarma, yer
değiştirme; anlatma, duyduğu bir şeyi başkasına hikaye etme, rivayet etme; bir
dilden başka dile çevirme, terceme etme) + en (gibi, olarak) * bir bilgiyi,
yayını veya olayı kaynağından olduğu gibi aktararak sunma
naklen :
ara. * nakala (geçmek, taşımak, aktarmak, sevk etmek, iletmek, götürmek, yer
değiştirmek) * bir şeyi başka bir yere götürmek, taşıma, yer değiştirme;
anlatma, duyduğu bir şeyi başkasına hikaye etme, rivayet etme; bir dilden başka
dile çevirme, terceme etme
nakliyat :
ara. * nakala (geçmek, taşımak, aktarmak, sevk etmek, iletmek, götürmek, yer
değiştirmek), nakl (bir şeyi başka bir yere götürme, taşıma, aktarma, yer
değiştirme; anlatma, duyduğu bir şeyi başkasına hikaye etme, rivayet etme; bir
dilden başka dile çevirme, terceme etme) + iy (ile ilgili, -a ait) + at (isim
yapım eki) * aktarma, taşıma, götürme işleri; eşya veya yüklerin bir yerden
başka yere taşınması işi, taşımacılık
nakliye :
ara. * nakala (geçmek, taşımak, aktarmak, sevk etmek, iletmek, götürmek, yer
değiştirmek), nakl (bir şeyi başka bir yere götürme, taşıma, aktarma, yer
değiştirme; anlatma, duyduğu bir şeyi başkasına hikaye etme, rivayet etme; bir
dilden başka dile çevirme, terceme etme) + iy (ile ilgili, -a ait) + at (isim
yapım eki) * aktarma, taşıma, götürme işleri; eşya veya yüklerin bir yerden
başka yere taşınması işi, taşımacılık
nakm :
ara. * nekama (öç almak, cezalandırmak, kendisine yapılan bir kötülüğün
karşılığını vermek, öç almak) * uğradığı zararın veya haksızlığın karşılığını
verme, öç alma, cezalandırma, eza vererek cezalandırma
nakr :
ara. * nakara (oymak, hakketmek, kazmak) * oyma, kazma, taş oyma; vurma
nakre :
ara. * nakara (oymak, hakketmek, kazmak) * bir yüzeyi oyarak veya kabartarak
yapılan süsleme veya motif
naks :
ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak) * eksiklik,
eksilme, azalma, noksan, kusur; azaltma, eksiltme; bozma, ifsad
nakş :
ara. * nakaşa (oymak, kazımak, bezemek, iz bırakmak, işlemek) * desen, oyma,
bir yüzey üzerine işlenen desen, oyma veya süsleme
nakş-bend :
ara., far. * nakş (desen, oyma, bir yüzey üzerine işlenen desen, oyma veya
süsleme) (ara.) + band, bend (bağlamak, tutmak) (far.) * kumaşların nakışlarını
bağlayarak ipek tellerle tezgahı hazırlayan, nakış işleyen; ressam
nakşibendi :
ara., far. * nakş (desen, oyma, bir yüzey üzerine işlenen desen, oyma veya
süsleme) (ara.) + band, bend (bağlamak, tutmak) + i (ile ilgili, -a ait) * 14.
yüzyılda Orta Asya'da Buhara çevresinde gelişen ve adını kurucusu sufi alim
Bahaeddin Nakşibend'den alan tasavvuf tarikatı
nakur :
ara. * nakara (vurmak, çarpmak), nakkare (davul, kös, dümbelek) * kıyamet günü
üflenen boru veya trompeti ifade eden kelime
nakus :
ara. * nakus (çan) * çan veya gong türünde, ses vermek için kullanılan vurmalı
araç; kiliselerde asılı bir vaziyette durup belirli vakitlerde çalınan çan,
kilisenin büyük çanı
nakz :
ara. * nakada, nakaza (yıkmak, bozmak, dağıtmak, çözmek, ortadan kaldırmak,
hükümsüz kılmak, geçersiz kılmak) * bozma, çözme, kırma; yok sayma; kiriş;
palan, deri
nakz :
ara. * nakaza (kurtarmak, halas etmek) * halas olmak, kurtulmak
nakzeyn :
ara. * nakada, nakaza (yıkmak, bozmak, dağıtmak, çözmek, ortadan kaldırmak,
hükümsüz kılmak, geçersiz kılmak), nakz (bozma, çözme, kırma; yok sayma) + eyn
(iki) * iki zıt, zıtlar, birbirine muhalif iki şey
nakz-ı ahd :
ara. * nakz (bozma, çözme, kırma; yok sayma) + i (tamlama eki) + ahd (söz,
anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa) * Anlaşmayı bozma, muahede hükümlerini
bozma. Verilen sözde durmama. (Nebz-i ahd da denir);
nal :
far. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, sandalet, ayakkabı tabanı, topuk,
pençe, hayvanların toynağına çakılan demir) *
ayağa giyilen tahta ayakkabı, ayakkabı tabanı, pençe, hayvanların toynağına
çakılan demir
nalan :
far. * nal (kamış, düdük; inlemek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
inleyen, feryad eden
nalbant :
far. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, sandalet, ayakkabı tabanı, topuk,
pençe, hayvanların toynağına çakılan demir) + band, bend (bağlamak, tutturmak,
iliştirmek) * atların nalını yapan ve onları nallayan kişi
nalbur :
far. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, sandalet, ayakkabı tabanı, topuk,
pençe, hayvanların toynağına çakılan demir) + bur (satan, ticaret yapan) * nal,
çivi ve benzeri hırdavat ürünlerini satan kişi veya dükkan
nalça :
far. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, sandalet, ayakkabı tabanı, topuk,
pençe, hayvanların toynağına çakılan demir) + çe (küçültme eki) * ayakkabı
topuklarının aşınmalarını önlemek için topuk altlarına çakılan U biçiminde
demir parçası; katır, eşek, sığır gibi toynaklı hizmet hayvanlarının tırnakları
altına çakılan nal biçiminde küçük demir parçası
naldöken :
far., tür. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, sandalet, ayakkabı tabanı, topuk,
pençe, hayvanların toynağına çakılan demir) (far.) + döken (çıkarab, atan,
akıtan) (tür.) * at nalını söküp çıkaran kimse veya bu işlemin yapıldığı yer
nale :
far. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, sandalet, ayakkabı tabanı, topuk,
pençe, hayvanların toynağına çakılan demir) *
ayağa giyilen tahta ayakkabı, ayakkabı tabanı, pençe, hayvanların toynağına
çakılan demir
nalın :
far. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, sandalet, ayakkabı tabanı, topuk,
pençe, hayvanların toynağına çakılan demir) (far.) + ın (isim eki) (tür.) *
hamamlarda veya ıslak zeminlerde giyilen, tahta tabanlı ayakkabı
nalidiksik asit :
lat. * nalidix (kimyasal kök) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum (asit, ekşi)
* idrar yolu enfeksiyonlarında kullanılan, bakterilere karşı etkili
antibakteriyel ilacın etken maddesi (C12H12N2O3)
nallıhan :
far., tür. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, ayakkabı tabanı, pençe,
hayvanların toynağına çakılan demir) (far.) + lı (ile, birlikte, sahibi) + han
(yolcuların konaklaması, hayvanların barınması ve ticaret yapılması için
kullanılan eski yol üstü konaklama yapısı) * Ankara'nın bir ilçesi (Osmanlı
döneminde bölgede bulunan bir hanın girişinde nal motifleri bulunmasından ve
bölgede at yetiştiriciliğinin ve nal üretiminin yaygın olmasından)
nalmefen :
lat. * nal (opioid antagonisti kimyasal kök) + mefen (kimyasal ek) * alkol
bağımlılığında alkol tüketimini azaltmak için kullanılan opioid reseptör
antagonisti ilacın etken maddesi (C21H25NO3)
nalokson :
lat. * nalox (opioid antagonisti kök) + one (oksijenli bileşik, keton (C=O)
türevi, karbonil grubu) * opioid aşırı dozunu tersine çevirmek için kullanılan,
opioid reseptörlerini bloke eden ilacın etken maddesi (C19H21NO4)
naltrekson :
lat. * naltrex (opioid antagonisti kök) + one (oksijenli bileşik, keton (C=O)
türevi, karbonil grubu) * opioid ve alkol bağımlılığının tedavisinde
kullanılan, opioid reseptörlerini bloke eden ilacın etken maddesi (C20H23NO4)
nam :
far. * nam (isim, ad, ünvan) * isim; ün, nam, şöhret
namağlup :
far., ara. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) (far.) + mağlub
(yenilmiş) (ara.) * hiç yenilmemiş, yenilgi almamış
namahdud :
far., ara. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) (far.) + mahdud
(sınırlı, kısıtlı) (ara.) * hudutsuz, sınırsız, sonsuz
namahrem :
far., ara. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) (far.) + mahrem
(yasak, gizli, sakınılması gereken) (ara.) * el, yabancı; dinen evlenilmesi
mümkün olan ve bu nedenle mahrem sayılmayan kimse; aralarında evlenmeye mani
olacak kadar yakınlık bulunmayan, evlenmelerinde din ve yasa yönünden sakınca
bulunmayan (kadın veya erkek)
namaka :
san. * namaka (tuz, tuzlu madde; tuzla ilgili olan) (namak (tuz) + a
(isim/sıfat yapım eki) ) * tuz veya tuzlu madde, kimyada tuz niteliğindeki
bileşik veya madde adı
namaste :
san. * namas (boyun eğiyorum) + te (sana) * boyun eğerek saygı gösterme,
selamlama, temenna etme; bir kişiyi veya grubu saygıyla selamlamak ve
onurlandırmak için kullanılan kelime, namaskar ve namaskaram
namaz :
san., far. * namaste (saygı ile eğilme, boyun eğme) (san.), namaz (far.) *
saygı ile eğilme, boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua
namazgah :
far. * namaz (saygı ile eğilme, boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere
kapanma, dua) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * açık havada
namaz kılmak için ayrılmış ibadet yeri
namazgüzar :
far. * namaz (saygı ile eğilme, boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere
kapanma, dua) + güzar (geçip gitme, geçiş) * namazlarını kılan, namazlarını eda
eden
namberdar :
far. * nam (ad, isim, ün) + bar (taşıyan, getiren) + dar (gibi olan, ile
ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * adı duyulmuş, ün
kazanmış, şanlı, ünlü, ad salmış, nam salmış, meşhur
name :
far. * nam (isim) + e (-a, ile ilgili) * birinin ismine hitaben yazılan yazı,
yazılı belge, mektup
nameber :
far. * name (mektup) + bar (taşıyan, getiren) * mektup götüren, nameaver
namert :
far. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + mard (yiğit, erkek) *
yiğit olmayan, korkak veya alçak kimse
namevcut :
far., ara. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) (ara.) + vecede
(bulmak), mevcud (var olan, bulunan) (ara.) * var olmayan, bulunmayan
namık :
ara. * namaka (yazmak, yazıyı süslemek, hat sanatıyla işlemek) *
yazıcı, yazar, yazan, katip,
mektup veya kitap kaleme alan kimse
namına :
far., tür. * nam (isim, ad, ünvan) (far ) + ı (iyelik eki) + na (-a doğru,
yönelim) * birinin adına, hesabına veya onun adına temsil ederek yapılan
nami :
ara. * nama (büyümek, gelişmek) * büyüyen, gelişen; erkek ismi
namibya :
nam. * namib (geniş, uçsuz bucaksız alan) + ia (yer eki) * Güneybatı Afrika’da,
Atlas Okyanusu kıyısında bulunan, batısında Atlas Okyanusu, kuzeyinde Angola,
kuzeydoğusunda Zambiya, doğusunda Botsvana ve güneyinde Güney Afrika
Cumhuriyeti ile komşu bir ülke (Namib Çölü ile bilinir.)
namlu :
gre. * lamna, lamneion (kılıç veya bıçak ağzı, ok temreni), laimos (boğaz,
gırtlak, boyun, gerdan) * top, tüfek, tabanca gibi ateşli silahların, demirden
yapılmış, uzun, boru biçiminde olan ve merminin geçişini sağlayan parçası;
kılıç, kasatura, bıçak gibi şeylerin kesici ve dürtücü bölümü
namus :
gre., ara. * nomos (yasa, kural, kanun, düzen, ilke, prensip, düzen, düzenleme,
ayarlama; adet, gelenek) (gre.); namus (onur, haysiyet, itibar, ahlak değeri)
(ara.) * ahlaki saygınlık, şeref, haysiyet
namünasip :
far., ara. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) (far.) + nasaba
(ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak;
bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak,
münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin
etmek, konum vermek), munasib (ilgili, alakalı, uygun, uyumlu, orantılı,
yakışır) (ara.) * uygun olmayan, elverişsiz yani bir duruma, yere veya koşula
yakışmayan veya uygun düşmeyen
namüsait :
far., ara. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) (far.) + saada
(yardım etmek, kolaylaştırmak), musaid (müsaade edilmiş, kolaylaşmış, kolaylık
gösterilmiş, uygun, elverişli) (ara.) * uygun olmayan, elverişsiz yani bir
durum, yer veya koşula elverişli olmayan
namütenahi :
far., ara. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) (far.) + naha, neha
(yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek, vazgeçirmek;
sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek, nihayetlendirmek,
bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek), nehy (yasaklama,
engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme), mutenahi (sonlu, bitimli),
nihayet (son, bitim) * sonsuz, sınırı bulunmayan, bitimi olmayan, nihayetsiz
namzet :
far. * nam (ad, isim, ünvan) + zad (doğmuş) * bir görev veya makama seçilmesi
için önerilen, aday
nan :
far. * nan (ekmek) * özellikle İran ve Orta Asya mutfağında yaygın olan,
genellikle tandırda pişirilen yassı ekmek türü
nanay :
çing. * nan (yok, değil) + ay (-dir son eki) * yoktur, değildir
nandidae :
san., lat. * nandus (Hint balığı cinsi) (nanda (sevinç, hoşluk, mutluluk, neşe,
memnuniyet, keyif) (san.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) *
nandusları ve yakın akraba tatlı su balıklarını kapsayan, dikenli yüzgeçli
balıklar arasında sınıflandırılan balıklar familyası
nandina :
lat. * nanten (Japonca yerel ad) * Berberidaceae familyasına ait, bambuya
benzer görünümlü süs çalısı cinsi
nandiniidae :
lat. * nandinia (Afrika palmiye misk kedisi (Nandinia binotata) cinsi) + -idae
(-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * etçiller takımından, tek bir türü
barındıran (monotipik) ve Orta ile Sahra Altı Afrika ormanlarında yaşayan Afrika
palmiye misk kedisini (Nandinia binotata) içine alan biatlon/biyolojik bir
familya
nane :
far. * nane (hoş kokulu bitki) * ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından, hoş
kokulu uçucu yağlar içeren yaprakları yemeklerde, çaylarda ve tıpta kullanılan,
serinletici aromasıyla bilinen, ferahlatıcı etki gösteren otsu bitki türü
nanemolla :
far., ara. * nane (nane bitkisi) (far.) + molla (Müslüman din bilgini, medrese
hocası) (ara.) * hastalığını veya güçsüzlüğünü abartarak nazlanan, en küçük
zorlukta sızlanan; beceriksiz, işe yaramaz, ağır hareketli
nanik :
tür. * anik (başparmağı dişlerin arasına koyup diğer parmakları sallayarak
yapılan alaycı el hareketi) * birini küçümsemek veya alay etmek için başparmağı
dişler arasına koyup parmakları oynatarak yapılan hareket
nanizm :
gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + ismos (isim yapım, durum, akım,
öğreti, doktrin eki) * bireyin boyunun genetik veya hormonal nedenlerle normal
gelişimin belirgin biçimde altında kalması durumu, cücelik sendromu
nankör : far.
* nan (ekmek) + hor (yiyen) * ekmek yiyici; kendisine yapılan iyiliği unutan,
yapılan iyiliğe karşı minnet göstermeyen kişi
nannostomus :
gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + stoma (ağız, açıklık,
giriş) (gre.) + us (isim yapım eki) (lat.) * Güney Amerika tatlı sularında
yaşayan, genellikle ince, uzun vücutlu ve küçük ağızlı tatlı su akvaryum
balıkları, kalem balığı
nano :
gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) * çok küçük boyutları ifade eden,
özellikle metrik sistemde 10⁻⁹
katını belirten ön ek, milyarda bir ölçeği gösteren ölçü birimi ön eki
nanobiyoteknoloji :
gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + bios (yaşam, hayat, dirim,
canlılık, oluşum, yaratılış) + tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat,
beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül) + legein, lego (söylemek, konuşmak),
logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz,
akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * nanometre ölçeğindeki yapı ve
malzemelerin biyolojik sistemlerle birlikte kullanılması, canlı sistemlerin
veya biyolojik moleküllerin çok küçük ölçekli teknolojilerde uygulanmasını
inceleyen bilim ve teknoloji alanı
nanoçubuk :
gre., far., tür. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + çöpik, çubuk
(değnek, sopa, dal) (far., tür.) * iki boyutu 1 ile 100 nanometre arasında
değişen, üçüncü boyutu yani uzunluğu ise bundan biraz daha büyük olan
mikroskobik boyuttaki çubuk şekilli bir nanomalzeme; nanometre ölçeğinde,
genellikle çapı birkaç nanometre mertebesinde olan ve uzunluğu çapından daha
büyük, çubuk biçimli yapı veya parçacık
nanodolgu :
gre., tür. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + dolgu (doldurma, içine
yükleme) (tür.) * nanometre ölçeğindeki parçacıkların veya yapıların bir
malzemenin özelliklerini geliştirmek amacıyla dolgu maddesi olarak
kullanılması, nanoölçekli katkı maddesiyle güçlendirilmiş dolgu uygulaması
nanoelektromekanik :
gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + elektron (kehribar, koyu sarı,
parlak, akkor; elektrikle ilgili) + mikhani, mekhane (alet, makine) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * nanometre ölçeğinde elektriksel ve mekanik
bileşenlerin birlikte çalışmasını inceleyen, nanoelektromekanik sistemleri
(NEMS) kapsayan teknoloji ve bilim alanı
nanoelektronik :
gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + elektron (kehribar, koyu sarı,
parlak, akkor; elektrikle ilgili) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
nanometre ölçeğinde elektronik devrelerin, bileşenlerin ve elektronik olayların
incelenmesi ve uygulanmasıyla ilgilenen teknoloji ve bilim alanı
nanoelmas :
gre., tür. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + almas (sert taş,
sert metal, çelik) (far.), elmeşu (değerli metal; parlak, parıldayan, tanrılara
özgü sıfat); adamas (yenilmez, sert, boyun eğmez) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve
olumsuzluk ön eki) + damaein (evcilleştirmek, boyun eğdirmek) ), adamas,
diamanti (gre.) * nanometre ölçeğinde kristal elmas parçacıkları veya elmas
yapılı karbon nanomalzemeler, özellikle nanoteknoloji ve malzeme biliminde kullanılan
küçük boyutlu elmas yapıları
nanoenkapsülasyon :
gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + en (iç, içeri,
içinde, içinde, içine) + capsula (capsa (kutu, sandık, muhafaza, kılıf, kabuk,
kap, konteyner) + ulus, ula (küçültme eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) *
bir maddenin, etkin bileşiğin veya biyolojik molekülün nanometre ölçeğindeki
kapsülleyici taşıyıcı yapılar içine alınması işlemi; kontrollü salım ve korunma
amacıyla kullanılan nanoölçekli kapsülleme yöntemi
nanofarmakoloji :
gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + pharmakon (ilaç, tedavi edici
madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem)
(logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)
) * nanometre ölçeğindeki ilaçların, ilaç taşıyıcı sistemlerin ve etkin
maddelerin biyolojik sistemlerle etkileşimini inceleyen farmakoloji dalı
nanofiber :
gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + fibra (lif,
filaman, bağırsak) (lat.) * nanometre ölçeğinde çapa sahip, çok ince lif
biçimli yapı veya malzeme
nanofotonik :
gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + phos (ışık, aydınlık), photos
(ışıkla ilgili) + on (parçacık/tanecik eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) *
nanometre ölçeğinde ışığın ve ışıkla madde etkileşiminin incelenmesi,
nanoölçekli optik yapılar ve aygıtlarla ilgilenen bilim ve teknoloji alanı
nanogözenek :
gre., tür. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + gözenek (delikli
bir nesnenin deliklerinden her biri, küçük delik; cilt, taş veya başka bir
yüzeyde bulunan küçük delik veya boşluk; bitkilerde, solunum ve fotosentez için
gerekli oksijen ve karbondioksit alışverişine, suyun buhar olarak dışarı
atılmasına yarayan, yaprakların alt yüzeyinde ve çok sayıda bulunan, gözeler
arasındaki mikroskopik deliklerden her biri) (tür.) * nanometre ölçeğinde çapa
sahip küçük boşluk veya delik yapısı; malzemelerde gaz, sıvı veya moleküllerin
geçişine izin veren nanoölçekli gözenek
nanoindentasyon :
gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + in (iç, içeri,
içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + dentare (dişlemek) (dens,
dent (sert ve çıkıntılı yüzeylerde oluşan küçük çukur veya çöküntü, çentik;
diş) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * malzemelerin
yüzey sertliği, elastik özellikleri ve mekanik davranışlarının nanometre
ölçeğinde bir uçla bastırılarak ölçülmesi yöntemi
nanoiyonik :
gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + ienai (gitmek), ion (giden;
elektrik yüklü atom veya grup) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
nanometre ölçeğinde iyonların hareketini, taşınmasını ve iyonik iletkenlik
gösteren nanoölçekli malzemelerdeki davranışlarını inceleyen alan
nanokaplama :
gre., tür. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + kap (içine almak,
kavramak, kaplamak, kapsamak, örtmek, sarmak) + la (etken fiil eki) + ma (isim
yapım eki) (tür.) * bir yüzeyin özelliklerini geliştirmek amacıyla nanometre
ölçeğinde çok ince bir malzeme tabakasıyla kaplanması işlemi veya bu tür
kaplama teknolojisi
nanokapsül :
gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + capsula (capsa
(kutu, sandık, muhafaza, kılıf, kabuk, kap, konteyner) + ulus, ula (küçültme
eki) ) (lat.) * nanometre ölçeğinde, bir etkin maddeyi veya molekülü içine
alarak koruyan, taşıyan ve kontrollü salım sağlayabilen küçük kapsül yapısı
nanokimya :
gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + khymeia (karışım sanatı,
dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek)
+ eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.); kimya (maddenin yapısını, hallerini
ve etkileşimlerini inceleyen bilim dalı) (ara.) * nanometre ölçeğindeki
maddelerin yapılarını, özelliklerini, tepkimelerini ve sentez yöntemlerini
inceleyen kimya dalı
nanokompozit :
gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + compositus
(birleşmiş, bir araya getirilmiş, bileşik) (co, com (birlikte, beraber, ile) +
positus (konmuş, yerleştirilmiş, konumlanmış) (ponere (koymak, yerleştirmek,
konumlamak) + situs (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.) * nanoölçekli
parçacıkların veya yapıların bir ana malzeme içinde dağıtılmasıyla oluşturulan,
gelişmiş mekanik, elektriksel, ısıl veya optik özelliklere sahip bileşik
malzeme
nanoküme :
gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + kyomat (yığın, öbek,
toplanma, gruplaşma, grup, birikme, küme) (kyo (şişmek, kabarmak, top gibi
olmak) + mat (ile ilgili olma) (gre.); cum, cumus (birlikte, beraber, topanmış,
birikmiş, bir araya gelmiş, yığılmış, istiflenmiş, yoğunlaşmış) (lat.); kavm (toplanma,
topluluk, toplum, yığın; millet), kumat (yığın, yığılma, toplanma) (ara.) *
birkaç atomdan birkaç bin atoma kadar oluşan, nanometre ölçeğinde bir arada
bulunan atom veya molekül topluluğu, nanoölçekli atomik topluluk
nanomalzeme :
gre., ara. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + malzeme (lazım olan
şey, madde, materyel, gereç) (ara.) * en az bir boyutu nanometre ölçeğinde
olan, özel fiziksel, kimyasal veya biyolojik özellikler gösterebilen madde veya
malzeme türü; en az bir boyutu veya iç yapısı 1 ile 100 nanometre arasında
değişen çok küçük madde
nanomateryal :
gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + material (madde,
malzeme, öz, esas, temel; önemli, esaslı şey) (mater (anne, ana, valide, öz,
esas, kaynak) + ialis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) * en az bir
boyutu nanometre ölçeğinde olan, özel fiziksel, kimyasal veya biyolojik
özellikler gösterebilen madde veya malzeme türü; en az bir boyutu veya iç
yapısı 1 ile 100 nanometre arasında değişen çok küçük madde
nanometre :
gre. * nanos (cüce) + metron, metros (ölçü) * bir metrenin milyarda birine eşit
olan uzunluk birimi, 10⁻⁹
metre değerindeki ölçü birimi
nanometroloji :
gre. * nanos (cüce) + metron, metros (ölçü) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı,
söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * nanometre ölçeğindeki uzunluk, boyut, şekil, yüzey ve fiziksel
özelliklerin hassas ölçümünü inceleyen ölçüm bilimi dalı
nanomürekkep :
gre., ara. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + murekkeb
(birleştirilmiş, karıştırılmış, bindirilmiş, binilmiş; çeşitli renk ve kimyasal
maddelerin bir araya getirilip karıştırılmasıyla elde edilen, yazı veya çizim
yapmak için kullanılan sıvı boya) (ara.) * nanometre boyutundaki parçacıkları
veya nanoölçekli malzemeleri içeren, elektronik devre, sensör, baskı ve
nanoteknoloji uygulamalarında kullanılan özel mürekkep türü
nanoobje :
gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + objectum (atılmış,
yöneltilmiş şey) (ob (üzerine, karşı, ters, karşıt) + jacere (atmak, fırlatmak,
savurmak) + tum (isim yapım eki) (lat.) * en az bir boyutu nanometre ölçeğinde
olan, nanoölçekte incelenen veya kullanılan nesne, yapı veya parçacık
nanoonion :
gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + onion, unio (soğan, inci)
(lat.) * iç içe geçmiş çok katmanlı küresel karbon tabakalarından oluşan, soğan
kabuğuna benzer yapıya sahip nanoölçekli karbon yapısı, karbon nano-soğanı
nanopartikül :
gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + pars, partis
(parça, kısım, bölüm, hisse, pay, kesim, porsiyon) + culus, cula (küçültme eki)
(lat.) * en az bir boyutu nanometre ölçeğinde olan, çok küçük katı veya sıvı
madde parçacığı
nanoporöz :
gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + poros (boru, boğaz,
gözenek, delik, kanal, geçit, giriş) (gre.) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.)
* nanometre ölçeğinde gözeneklere sahip olan, çok küçük boşluk veya kanalcıklar
içeren yapı veya malzeme
nanoreaktör :
gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + re (tekrar,
yeniden, karşı, geri) + agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak), actus
(yapım, edim, eylem) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.) * nanometre ölçeğinde
kimyasal veya biyolojik tepkimelerin gerçekleştirildiği, maddelerin sentezi
veya dönüşümü için kullanılan küçük hacimli reaktör sistemi
nanorobot :
gre., çek. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + robota (zorla
çalışşırılmak, zorunlu çalışmak, angaryaya maruz kalmak) (çek.) * nanometre
ölçeğinde tasarlanan, çevresini algılayabilen, hareket edebilen veya belirli
görevleri yerine getirebilen çok küçük robotik sistem veya aygıt
nanorod :
gre., ing. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + rod (çubuk, sopa,
değnek, aks, eksen, mil, direk; uzun ve ince silindirik katı cisim) (ing.) *
nanometre ölçeğinde çubuk biçimli yapı veya parçacık, uzunluğu çapından büyük
olan nanoölçekli yapı
nanoseramik :
gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + keramos (çömlekçi kili, pişmiş
toprak, pişmiş topraktan çömlek) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
nanometre ölçeğinde kristal veya tanelere sahip olan, gelişmiş mekanik, ısıl,
elektriksel veya optik özellikler gösterebilen seramik malzeme türü
nanoskalada :
gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + scala (merdiven, basamak)
+ da (ile ilgili, -a ait, bulunan) (lat.) * nanometre düzeyindeki ölçekte,
yaklaşık 1–100 nanometre boyut aralığında bulunan veya gerçekleşen
nanotabaka :
gre., ara. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + tabaka (katman,
seviye, kat, düz yüzey, satıh; tabak, üstü açık, yayvan kap) (ara.) * nanometre
ölçeğinde kalınlığa sahip olan, çok ince katman veya kaplama biçimindeki yapı,
nanoölçekli ince tabaka
nanoteknoloji :
gre. * nanos (cüce, milyarda bir) + tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat,
zanaat, beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül) + logos (kelime, bilgi,
söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım ve durum eki) * maddenin atom ve molekül
düzeyinde işlenmesiyle yeni malzemeler, yapılar ve sistemler geliştirmeyi
amaçlayan bilim ve teknoloji alanı
nanotel :
gre., far. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + tel (iplik, lif,
saç) (far.) * nanometre ölçeğinde çapa sahip, uzunluğu çapına göre çok büyük
olan, iletken veya yarı iletken özellik gösterebilen ince tel biçimli nano yapı
nanotel-grid :
gre., far. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + tel (iplik, lif,
saç) (far.) + grid (ızgara, şebeke, kafes) (ing.) * nanotel yapıların düzenli
bir ağ veya ızgara biçiminde bir araya getirilmesiyle oluşan, elektronik,
sensör, enerji depolama ve optoelektronik uygulamalarda kullanılan nanoölçekli
tel ağı yapısı
nanotoz :
gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + toz (çok küçük ve hafif
parçacıklara bölünmüş çok ince toprak, kurum veya benzer madde) (tür.) *
nanometre boyutundaki katı parçacıklardan oluşan, yüzey alanı yüksek ince toz
malzeme veya nanoölçekli parçacık topluluğu
nanotriboloji :
gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + tribe (sürtünme, aşınma) + logos
(kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım ve durum eki) * nanometre
ölçeğinde yüzeyler arasındaki sürtünme, aşınma, yapışma ve mekanik
etkileşimleri inceleyen triboloji dalı
nanotüp :
gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + tubus (boru, tüp)
(lat.) * nanometre ölçeğinde çapa sahip, silindir veya boru biçimli nano yapı;
özellikle karbon nanotüp olarak bilinen, karbon atomlarından oluşan tüp biçimli
nanomalzeme
nanowhisker :
gre., ing. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + whisker (bıyık,
ince kıl; uzantı biçimli kristal yapı) (ing.) * nanometre ölçeğinde çapı
bulunan, uzunluğu çapından büyük olan tek kristalli ince lif veya iğne biçimli
nano yapı
nanoyapı :
gre., tür. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + yapı (oluşum,
kurulum, bünye) (tür.) * en az bir boyutu nanometre ölçeğinde olan, nanoölçekte
düzenlenmiş veya oluşturulmuş yapı veya malzeme biçimi
nansuk :
tür. * nansuk (ince ve sık dokunmuş patiska türü) * iç çamaşırı yapımında ve
işlemelerde kullanılan, ince ve sık dokunmuş bir patiska türü
napalm :
gre. * naphthenikos (petro kimyasal asit) (naphtha (petrol, yanıcı petrol
türevi, bitümen) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) +
ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) + palmiticus (palma (avuç, palmiye) + ticus
(ile ilgili, -a ait) ) * askeri amaçlarla kullanılan, yanıcı jel kıvamında
olan, yangın bombalarının doldurulmasında kullanılan, alüminyum veya sodyum
palmitatla kendine özgü bir kıvama getirilmiş yakıt ve silah maddesi
napellus :
lat. * napus (şalgam, turp) + ellus (küçültme eki) * özellikle dağlık
bölgelerde yetişen, zehirli özellikleriyle bilinen akonit (Aconitum napellus)
türü bitki
naproksen :
lat. * naphtha (petrol, yanıcı petrol türevi, bitümen) + oxy (keskin; oksijen
içeren grup) + en (kimyada doymamışlık eki) * ağrı, iltihap ve ateşi azaltmak
için kullanılan non-steroid antiinflamatuar ilaın etken maddesi (C14H14O3)
nar : far. * enar (çekirdekli meyve) * nargiller familyasından, içinde küçük ve kırmızı
renkli çok sayıda ekşi ya da tatlı çekirdekli taneler barındıran, sert kabuklu,
ılıman iklimlerde yetişen çok yıllık ve çalı formundaki bir ağacın sağlığa
oldukça faydalı, şifalı meyvesi
nar :
far. * nara (ışık vermek,
parlamak), nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) * ateş,
ışık, aydınlık; yakıcı
nara :
ara. * na’ra (yüksek sesle uzun uzun bağırmak) * yüksek sesle uzun uzun bağırma
narada :
san. * narada (Hindu mitolojisinde tanrılar arasında haber taşıyan bilge) *
Hindu mitolojisinde tanrılar ve insanlar arasında haber taşıyan, bilgelik ve
müzikle ilişkilendirilen mitolojik figür
narasimha :
san. * nara (insan) + simha (aslan) * Hindu mitolojisinde Vişnu’nun yarı insan
yarı aslan biçimindeki avatarı
narasyon :
lat. * narrare (anlatmak, hikaye etmek) + tio (isim yapım eki) * bir olayı,
hikayeyi veya bilgiyi sözlü veya yazılı biçimde anlatma
naratör :
lat. * narrare (anlatmak, hikaye etmek) + tor (yapan, eden eki) * bir hikayeyi,
olayı veya bilgiyi anlatan kişi, anlatıcı
naratriptan :
lat. * nara (farmasötik ön ek) + triptan (serotonin 5-HT1B/1D agonisti eki) *
migren ataklarının tedavisinde kullanılan, serotonin 5-HT₁B/5-HT₁D reseptör agonisti
özellikteki triptan grubu ilaç etkin maddesi (C17H25N3O2S)
narbac :
far. * nar (içi çok sayıda kırmızı ve sulu tanelerle dolu, yenilebilir ve
genellikle tatlı-ekşi tadıyla bilinen meyve ) + bac (ek) * nargillerden,
yaprakları karşılıklı, çiçekleri büyük, koyu kırmızı renkte, küçük bir ağaç
(Punica granatum), nar aşı, aşılanmış nar ağacı
narcissus :
gre. * Narkissos (Yunan mitolojisinde genç erkek adı) (narke (uyuşturma,
hissizlik, sersemlik) + issos (isim yapım eki) ) * Amaryllidaceae familyasına
ait, nergisleri kapsayan soğanlı bitki cinsi
nardugan :
ara., moğ. * nar (ateş, alev, Güneş) (ara., moğ.) + dogan (oluşan, yükselen,
meydana çıkan) (moğ.) * Güneşe doğan, Güneşle doğan; yeniden doğan (21 Aralık
"kış gündönümü" başlangıcına atfen)
narefte :
far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız), reftan (gitmek),
reft (gitti) * gitmemiş, ayrılmamış; gidilmemiş, geçilmemiş; kimsenin gidip
geçmediği yer
narenc : san., far. * naranga (portakal ağacı; ejder ağacı) (san.); narenc
(far.) *
turunçgiller (narenciye)
familyasına ait, kalın ve pürüzlü kabuklu, ekşi veya acımsı meyvesiyle bilinen,
Akdeniz ikliminde yetişen ağaç ve meyvesi, portakal, turunç; turuncu
narenciye : san., far., ara. * naranga (portakal ağacı; ejder ağacı) (san.); narenc
(far.) +
iye (isim yapım ve durum eki) (ara.) *
sedefotugillerin turunç, portakal, mandalina, limon ve benzerlerini içine alan
bir alt familyası,
turunçgiller
nargile :
far. * nargil (hindistancevizi; nargile gövdesi olarak kullanılan kabuk) + e
(isim eki) * tütünü su üzerinden süzerek içmeye yarayan, dumanı soğutan ve
filtreleyen içim aracı
narh :
far. * nirh (değer, kıymet, fiyat) * açık kamu yararı gereği, temel
gereksinimleri karşılayan mal ve hizmetlerin piyasa fiyatlarına, onları
oluşturan etkenlere dokunulmadan, doğrudan müdahale edilerek belirli sınırları
aşmasının önlenmesi amacıyla resmi tavan fiyat belirlenmesi
narıbeyza : ara.
* nar (ateş) (ara.) + i (tamlama eki) + beyza (beyaz) * beyaz ateş, akkor;
gözde oluşan beyaz leke veya akıntı
narin :
ara., far. * nar (ateş) + in (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer); nur (aydınlık,
ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) * ateş gibi; ince, zayıf, hassas, kırılgan
narkoanaliz :
gre. * narke (uyuşukluk), narkoun (uyuşturmak) + analusis, analysis (çözümleme,
analiz) (ana (tekrar, yeniden, yukarı doğru, yukarıya, yükseğe, üste, geri,
arkaya, baş, önce, evvel) + lusis, lysis (gevşeme, çözülme, çözünme,
parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak,
gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) * uyuşturucu
etkilerinin veya kullanımının bilimsel olarak incelenip çözümlenmesi
narkolepsi :
gre. * narke (uyuşukluk), narkoun (uyuşturmak) + epi (üstünde, üst, üzeri,
yukarı, tepe) + lambanein (ele geçirmek, ele almak, kapmak, tutmak, almak,
kavramak, yakalamak), lepsia (ele geçirme, ele alma, kapma, tutma, alma,
kavrama, yakalama) * beynin uyku-uyanıklık döngülerini kontrol etme yeteneğini
etkileyen kronik nörolojik bozukluk
narkomani :
gre. * narke (uyuşukluk), narkoun (uyuşturmak) + mania (delilik, çılgınlık,
aşırı tutkunluk, aşırı heves, aşırılık, coşku) (mainesthein (delirmek,
çıldırmak), man (çılgın, taşkın duygulu, aşırı tutkulu, aşırı hevesli) + eia
(durum ve isim yapım eki) ) * uyuşturucu maddelere karşı patolojik bağımlılık
ve bu bağımlılığın oluşturduğu zihinsel-davranışsal durum
narkotik :
gre. * narke (uyuşukluk), narkoun (uyuşturmak) + tikos (ile ilgili, -e ait) *
uyuşturucu etki gösteren veya uyuşturucu maddelerle ilgili
narkotizm :
gre. * narke (uyuşukluk), narkoun (uyuşturmak) + tikos (ile ilgili, -e ait) +
ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * uyuşturucu kullanımına
bağlı bağımlılık ve bunun bireysel ile toplumsal etkilerini ifade eden durum
narkoz :
gre. * narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk) + osis (isim yapım, durum, sorun,
hastalık eki) * geçici bilinç kaybı ile birlikte duyu fonksiyonlarının ortadan
kalktığı uyku hali, uyuşma, anestezi ile bilinç kaybı durumu
narkozitör :
gre., lat. * narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk) + osis (isim yapım, durum,
sorun, hastalık eki) (gre.) + tor (yapan, eden eki) (lat.) * tıbbi işlemler
sırasında hastaya narkoz veren veya anestezi uygulayan kişi veya cihaz
narlıdere :
far., tür. * nar (nar meyvesi) (far ) + lı (sahiplik eki) + dere (akarsu
yatağı) (tür.) * İzmir’in bir ilçesi
narmada :
san. * narma (neşe, sevinç) + da (veren) * Hindu geleneğinde kutsal kabul
edilen ve “neşe veren” anlamına gelen, Hindistan’ın merkezinden geçen büyük bir
nehir
narman :
far. * nar (nar meyvesi) + man (yer, mekan) * narların bulunduğu yer, nar
bahçeleri olan bölge; Doğu Anadolu’da Erzurum iline bağlı, doğal güzellikleri
ve kırmızı peri bacalarıyla bilinen bir ilçe
narsisist :
gre. * narkissos (narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk; Antik Yunan mitolojisinde
kendine hayran genç) + issos (isim yapım eki) + tes -cı, yapan, eden eki)
(gre.); ist (lat.) * kendi benliğine aşırı hayranlık duyan, başkalarına empati
göstermekte zorlanan ve genellikle kendini üstün görme eğiliminde olan (kişi)
narsisistik :
gre. * narkissos (narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk; Antik Yunan mitolojisinde
kendine hayran genç) + issos (isim yapım eki) + tes -cı, yapan, eden eki) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * narsisist gibi olan, narsisizmle
ilgili, kendine hayranlık eğilimli, aşırı kendine hayranlık gösteren özellik
veya durum
narsisizm :
gre. * narkissos (narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk; Antik Yunan mitolojisinde
kendine hayran genç) + issos (isim yapım eki) (gre.) + ismos (isim yapım,
durum, akım, öğreti, doktrin eki) * kişinin kendisini diğer insanlardan daha
önemli, değerli, üstün veya ayrıcalıklı görmesine, kendi benliğine aşırı
hayranlık duymasına, kendi ihtiyaç ve arzularını başkalarınınkinden öncelikli
kabul etmesine, sürekli takdir ve hayranlık beklemesine, eleştiriye karşı aşırı
duyarlılık göstermesine, başkalarının duygu ve ihtiyaçlarına karşı yeterli
empati kuramamasına ve ilişkileri çoğu zaman kendi benlik algısını
destekleyecek şekilde değerlendirmesine dayanan kişilik özelliği veya
psikolojik eğilim
narsisizm :
gre. * narkissos (narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk; Antik Yunan mitolojisinde
kendine hayran genç) + issos (isim yapım eki) ) + ismos (isim yapım, durum,
akım, öğreti, doktrin eki) * kendi benliğine aşırı hayranlık duyma, başkalarına
empati göstermekte zorlanma ve genellikle kendini üstün görme eğilimi
narsist :
gre. * narkissos (narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk; Antik Yunan mitolojisinde
kendine hayran genç) + issos (isim yapım eki) ) + istes (-cı, yapan, eden eki)
(gre.); ista (lat.) * kendi benliğine aşırı hayranlık duyan, başkalarına empati
göstermekte zorlanan ve genellikle kendini üstün görme eğiliminde olan (kişi)
narsistik sayı :
gre., tür. * narkissos (narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk; Antik Yunan
mitolojisinde kendine hayran genç) + issos (isim yapım eki) ) + istes (-cı,
yapan, eden eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) + sayı (nicelik,
miktar, rakamla ifade edilen değer) (tür.) * n basamaklı olan ve her bir
basamağındaki rakamlarının n. kuvvetlerinin toplamı yine kendisine eşit olan
pozitif tam sayı, Armstrong sayısı (153, 370, 371, 407, 1634, 8208, 9474 ......
)
narsizm :
gre. * narkissos (narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk; Antik Yunan mitolojisinde
kendine hayran genç) + issos (isim yapım eki) (gre.) + ismos (isim yapım,
durum, akım, öğreti, doktrin eki) * kişinin kendisini diğer insanlardan daha
önemli, değerli, üstün veya ayrıcalıklı görmesine, kendi benliğine aşırı
hayranlık duymasına, kendi ihtiyaç ve arzularını başkalarınınkinden öncelikli
kabul etmesine, sürekli takdir ve hayranlık beklemesine, eleştiriye karşı aşırı
duyarlılık göstermesine, başkalarının duygu ve ihtiyaçlarına karşı yeterli
empati kuramamasına ve ilişkileri çoğu zaman kendi benlik algısını
destekleyecek şekilde değerlendirmesine dayanan kişilik özelliği veya
psikolojik eğilim
narval :
nor. * nar (ceset, ölü beden) + hvalr (balina) * Kuzey Kutbu’nda yaşayan, dişli
balina olarak da bilinen ancak ağzında dişi bulunmayan, uzun diş benzeri
çıkıntısıyla bilinen bir balina türü
narven :
lat. * narva (kökeni belirsiz bitki adı) + en (aitlik eki) * botanikte yerel
olarak kullanılan, belirli bir bitki türü, karaağaç
nas :
ara. * insan (adam) * insanlar; Kur’an’ın 76. suresinin ismi
NAS :
ing. * network (ağ, şebeke) + attached (bağlı, ilişik) + storage (depolama) *
ağ üzerinden erişilebilen merkezi dosya depolama sistemi
nasab :
ara. * nasaba (yorulmak, zahmet çekmek, meşakkat içinde olmak) * yorgunluk,
zahmet, meşakkat, dert
nasara :
ara. * nasr (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi), Nasıra
(İsa’nın büyüdüğü kabul edilen, Filistin’in Celile Bölgesinde yer alan tarihi
ve dini öneme sahip şehir) * Hz. İsa'nın Nasıralı olmasına dayanılarak, O'nun
takipçilerine verilen isim, Hristiyan
nasb :
ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak,
uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek,
yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak,
belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * bir şeyi dikme, yerleştirme veya
ayakta duracak şekilde kurma
nascio :
lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş, oluşmuş, meydana
gelmiş) * Roma mitolojisinde doğum tanrıçası, bebeklerin koruyucusu, doğum
sürecini denetlemede Lucina'ya (Juno veya Diana için kullanılan bir ünvan)
yardım eden karakter
nasfet :
ara. * nasafa (adaletli olmak, adil davranmak, hakkaniyetli olmak) * adalet ve
hak duygusu
nasıf :
ara. * nisf (yarı, yarısı, yarım) * açıyı iki eşit parçaya bölen doğru,
açıortay
nasıh :
ara. * nasaha (çoğalmak, çoğaltmak, filizlenmek, büyümek, kopyalamak, yayılmak,
genişlemek, alan kazanmak; hükümsüz bırakmak, battal etmek, vatıl kılmak),
nash, nesh (çoğalma, çoğaltma, filizlenme, büyüme, kopyalama, yayılma,
genişleme, alan kazanma; hükümsüz bırakma, battal etme, vatıl kılma), nusha
(çoğaltılmış, filizlenmiş, gelişmiş, kopyalanmış, yazılı belgeden çıkarılan
suret) * çoğaltmak, artırmak, kopyalamak; battal eden, batıl kılan, hükümsüz
bırakan
nasıl :
tür. * ne (nesne, şey, olgu) + asl (esas, öz) * ne şekilde, hangi yolla
nasır :
ara. * nasara (et koprarmak), nasur (kopmuş et) * ülser, onulmaz yara, cüzam;
ellerde ve ayaklarda görülen, el ve ayağın sürekli olarak bir yerlere sürtünen
noktalarında üstderinin kalınlaşması ve sertleşmesiyle oluşan deri
nasır :
ara. * nasara (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi) *
yardımcı, destekçi, destekleyici
nasıra :
ara. * nasara (yardım etmek, destek vermek), nasir (yardımcı, destekçi) * Hz.
İsa’nın büyüdüğü kabul edilen, Filistin’in Celile Bölgesinde yer alan tarihi ve
dini öneme sahip şehir (Hz. İsa'nın Nasıralı olmasına dayanılarak, O'nun
takipçilerine Nasıralı veya Nasrani denir.)
nasıralı :
ara. * nasara (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi) + lı
(ile, birlikte, sahibi) * Hz. İsa'nın Nasıralı olmasına dayanılarak, O'nun
takipçilerine verilen isim, Hristiyan
nasırin :
ara * nasara (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi) * yardım
edenler, yardımcılar
nasi :
ara. * nesiye (unutmak) + i (ile ilgili, -a ait) * unutan
nasib :
ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak,
uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek,
yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak,
belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * nasbeden, bir şeyi bir şeye veya yere
diken
nasib :
ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak,
uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek,
yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak,
belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * pay, hisse, kısmet, nasip
nasic :
ara. * nesece, nasaca (dokumak), mensucat (dokumalar, dokuma yoluyla elde
edilen kumaş ve tekstil ürünleri) * dokuyan, nesceden; düzenleyen, tertip eden,
dizen, sıralayan
nasif :
ara. * nasafa (ikiye bölmek,
yarıya indirmek), nısf (yarı, yarım) * kadınların başlarını örtmek için
kullandıkları örtü, baş örtüsü (örtünün
saçın veya yüzün bir kısmını kapatıp "ortadan ikiye ayırması" ve
kadını dış dünyadan "yarı yarıya" izole etmesinden)
nasih :
ara. * nasaha (öğüt vermek, nasihat vermek; samimi olmak; doğruyu göstermek),
nasihat, nush (öğüt, ihtar, tavsiye, ibret verici ders) * öğüt veren, nasihat
veren
nasihat :
ara. * nasaha (öğüt vermek, nasihat vermek; samimi olmak; doğruyu göstermek) *
öğüt, samimiyetle doğru yolu gösterme
nasik :
ara. * nasaka (dizmek, düzenlemek, sıralamak) * düzenleyen, tertib eden,
sıralayan, dizen
nasik :
ara. * nasaka (yönelmek, adamak, bağlanmak, kaynaklanmak), mensek (ibadet
usülü, ibadet yeri) * Allah yolunda ibadet eden, dine bağlı, adanmış,,
bağlanmış, zahid
nasip :
ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak,
uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek,
yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak,
belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * nasbeden, bir şeyi bir şeye veya yere
diken
nasir :
ara. * nasara (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi) *
yardımcı, destekçi, destekleyici
nasiy :
ara. * nasa'a (ertelemek, ileri almak, ötelemek) * erteleme, geciktirme, ileri
alma, öteleme
nasiye :
ara. * nasiye (alın, perçem; alnın üst kısmı ) * çehrenin gösterişi, alın, yüz
nasr :
ara. * nasara (yardım etmek, destek olmak; üstün olmak, galip gelmek) * yardım,
destek; Kur’an’ın 110. suresinin ismi
nasrani :
ara. * nasara (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi) + ani
(ile ilgili, -a ait) * Hz. İsa'nın Nasıralı olmasına dayanılarak, O'nun
takipçilerine verilen isim, Nasıralı, Hristiyan
nasraniyet :
ara. * nasara (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi) + ani
(ile ilgili, -a ait) + yet (isim yapı ve durum eki) * Hz. İsa takipçiliği,
Nasıralılık, Hristiyanlık
nasreddin :
ara. * nasara (yardım etmek, destek olmak; üstün olmak, galip gelmek), nasr
(yardım, destek; zafer, başarı) + el (ön ek, artikel) + deyn (borç, din) *
dinin yardımı, dinin zaferi; erkek ismi; Türk halk mizahında yer alan, bilgece
ve nükteli hikayeleriyle ve toplum eleştirisini mizahla birleştiren
fıkralarıyla bilinen ve tanınan efsanevi karakterin Nasreddin Hoca’nı ismi
nasrettin :
ara. * nasara (yardım etmek, destek olmak; üstün olmak, galip gelmek), nasr
(yardım, destek; zafer, başarı) + el (ön ek, artikel) + deyn (borç, din) *
dinin yardımı, dinin zaferi; erkek ismi; Türk halk mizahında yer alan, bilgece
ve nükteli hikayeleriyle ve toplum eleştirisini mizahla birleştiren
fıkralarıyla bilinen ve tanınan efsanevi karakterin Nasreddin Hoca’nı ismi
nasri :
ara. * nasara (yardım etmek, destek olmak; üstün olmak, galip gelmek), nasr
(yardım, destek; zafer, başarı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
yardımla ilgili, zaferle ilgili
nasrullah :
ara. * nasara (yardım etmek, destek olmak; üstün olmak, galip gelmek), nasr
(yardım, destek; zafer, başarı) + u (tamlama eki) + Allah (Allah) * Allah'ın
yardımı
nass :
ara. * nassa (bir şeyi açıkça ortaya koymak, belirlemek, belirgin
kılmak, bir konunun son sınırına ulaşmak, kesinleşmek, kat'ileşmek) *
kat'ilik, kesinlik, açıklık, yorum gerektirmeyen söz veya delil
nassac :
ara. * nasaca (dokumak, örmek) * dikiş diken, terzi, hayyat
nassau :
alm. * Nassau (Alman soylu hanedanı) * Bahamalar’ın başkenti
nassiye :
ara. * nass (kat'ilik, kesinlik, açıklık, yorum gerektirmeyen söz veya delil;
metin, dini hüküm) + iye (durum eki) * bir görüşün veya bilginin doğruluğuna, o
görüş veya bilgi hakkında herhangi bir araştırma veya sorgulama yapmadan
doğrudan inanma ve itibar etme hali, dogmatizm
nast :
tür. * nassa (bir şeyi açıkça ortaya koymak, belirlemek, belirgin
kılmak, bir konunun son sınırına ulaşmak, kesinleşmek, kat'ileşmek) *
sükut, konuşurken dinlemek için susmak, sessizliğe gömülmek, susmak
nasti :
gre. * nastos (sıkıştırılmış, yoğun, sıkı, kapalı, bastırılmış) + is (isim
yapım eki) * bitkilerde dış uyaranın yönüne bağlı olmadan gerçekleşen ırganım,
tepki, büyüme veya turgor değişikliklerine bağlı hareket biçimi
nasturtium :
lat. * nasus (burun) + tortus (bükülmüş) + ium (isim yapım eki) * Brassicaceae
familyasına ait, keskin kokulu ve aromatik bitki cinsi
nasuh :
ara. * nasaha (öğüt vermek, nasihat vermek; samimi olmak; doğruyu göstermek),
nasihat, nush (öğüt, ihtar, tavsiye, ibret verici ders) * samimi, içten
davranan; tövbesinde ve öğüdünde dürüst olan kişi
nasuhan :
ara. * nasuh (samimi, içten davranan; tövbesinde ve öğüdünde dürüst olan ) + an
(ile ilgili, -a ait) * içten, samimi, doğru şekilde
nasuhi :
ara. * nasuh (samimi, içten davranan; tövbesinde ve öğüdünde dürüst olan ) + i
(ile ilgili, -a ait) * samimiyetle davranan, doğruyu öğütleyen; tövbe eden
nasus :
lat. * nasus (burun) *
yüzde, başın ön kısmında bulunan, öne doğru çıkıntılı olan ve solunum ile koku
alma işlevlerini gören organ; kıyıdan denize doğru uzanan dar çıkıntı, burun
nasut :
ara. * nas (insanlar) + ut (isim yapım eki) * insanlık, insanlar, insanlar ile
ilgili olanlar
nasyonal :
lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş, oluşmuş, meydana
gelmiş), natio, nation (doğum, halk, millet) + alis (ile ilgili, -a ait) * bir
millete ait olan, ulusa ilişkin; ülkeye özgü
nasyonalist :
lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş, oluşmuş, meydana
gelmiş), natio, nation (doğum, halk, millet) + alis (ile ilgili, -a ait) + ista
(-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) * ulusalcı, milliyetçi
nasyonalizm :
lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş, oluşmuş, meydana
gelmiş), natio, nation (doğum, halk, millet) + alis (ile ilgili, -a ait) + ismus
(isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * ulusalcılık, milliyetçilik
naşi :
ara. * naşa (meydana gelmek, ortaya çıkmak, oluşmak; büyümek, yetişmek,
gelişmek) + i (ile ilgili, -a ait) * yeni yetişen, yeni yetme, genç; ortaya
çıkan
naşid :
ara. * naşada (okumak, sesle söylemek, çağırmak; ilahi veya şiir okumak) * şiir
söyleyen, şiir okuyan, şiir yazan
naşiete :
ara. * naşaa (kalkmak, yükselmek; ortaya çıkmak) * kalkış, yükselme veya bir
şeyin ortaya çıkma
naşir :
ara. * naşara (diriltmek, canlandırmak; ölüyü diriltmek; yaymak, saçmak,
dağıtmak, ilan etmek), nuşur (dirilme, diriltme, canlanma, canlandırma; ölüyü
diriltme; yayma, dağıtma, saçma, ilan etme), neşr (yayma, dağıtma) * neşreden,
yayan, dağıtan
naşit :
ara. * naşata (çekip çıkarmak, bir şeyi yerinden almak) * çekip çıkaran,
yerinden alan, koparan, bir şeyi bulunduğu yerden çıkaran veya koparan
na't :
ara. * na'ta (vasiyye etmek, nitelendirmek, vasıflandırmak, sıfatını söylemek,
sıfatlandırmak, övmek) * vasıflarını gösterme, yaratılış özelliklerini
tanımlama, niteleme, sıfatlandırma; kasidede peygamberin üstün özelliklerinden
bahis; zahir
olma, görünme, doğma
NAT :
ing. * network (ağ, şebeke) + address (adres) + translation (çevirme, çeviri) *
bilgisayar sistemlerinde özel ağ adreslerini genel IP adreslerine dönüştürerek
birden fazla cihazın ortak IP kullanmassını ve internet erişimini sağlayan ağ
tekniği
natal :
lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natalis (doğumla ilgili) (natus
(doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + alis (ile ilgili, -a ait) ) * doğuma ait,
doğumla ilgili; ayrıca Güney Afrika’da bir bölge adı olarak kullanılan terim
natali :
lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natalis (doğumla ilgili) (natus
(doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + domini
(efendi, reis, lord) * doğumla ilgili, Noel’de doğan, Noel günü doğan; kadın
ismi
natalia :
lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natalis (doğumla ilgili) (natus
(doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + ia (isim
yapım eki) * doğuşla ilgili, doğan; Hristiyan Latin geleneğinde özellikle
Noel'de doğan veya İsa'nın doğumu ile ilişkili
natalite :
lat., fra. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natalis (doğumla ilgili)
(natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + itas
(isim yapım ve durum eki) (lat.); natalité (doğum oranı) (fra.) * bir toplumda
belirli bir dönemde gerçekleşen doğum adedinin o yılki toplam nüfusa bölünmesi
veya 1000 kişi başına doğum sayısı hesaplaması ile ifade edilen oranı
natalizumab :
lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natalis (doğumla ilgili) (natus
(doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + zu
(insanlaştırılmış) + mab (monoklonal antikor eki, (humanized monoclonal antibody)
) * bağışıklık sistemini düzenleyen, bazı otoimmün hastalıklarda kullanılan
monoklonal antikor türü (C6428H9976N1724O2010S42)
natamam :
far., ara. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + tamam
(olgunlaşmış, bitmiş, sonlanmış, eksiksiz) (ara.) * eksik, tamamlanmamış, yarım
kalmış
natamisin :
lat., gre. * natalis (doğumla ilgili) (lat.) + mykes (fungus, mantar,
mikrobiyal organizma) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.)
* göz çevresindeki mantar enfeksiyonlarını tedavi etmek için ve gıda koruyucu
olarak da kullanılan antifungal ilacın etkin maddesi (C33H47NO13)
nataraja :
san. * nata (dans) + raja (kral) * Hint mitolojisinde evrenin yaratılış,
sürdürülüş ve yok oluş döngüsünü sembolize eden, Şiva’nın kozmik dans eden
formu
natasyon :
lat. * natare (yüzmek) + tio (isim yapım eki) * su içinde vücudunu belirli
tekniklerle hareket ettirerek ilerleme, yüzme
nataşa :
lat., rus. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natalis (doğumla ilgili)
(natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + dies
(gün) * doğum günüyle ilgili, doğuşla ilgili; Natalia adından türeyen kadın
ismi (Noel günü doğan anlamıyla ilişkilendirilir.)
nateglinid :
lat. * nate (farmasötik ön ek) + glinid (meglitinid türevi nonsülfonilüre
insülin salgılatıcıları (repaglinid, nateglinid, mitiglinid) için Dünya Sağlık
Örgütü (DSÖ) tarafından belirlenen ortak son ek) * tip 2 diyabette kan şekeri
kontrolü için kullanılan, pankreas β hücrelerinden insülin salgılanmasını
artıran, meglitinid grubu oral antidiyabetik ilacın etken maddesi (C19H27NO3)
natglinit :
lat. * nate (farmasötik ön ek) + glinid (meglitinid türevi nonsülfonilüre
insülin salgılatıcıları (repaglinid, nateglinid, mitiglinid) için Dünya Sağlık
Örgütü (DSÖ) tarafından belirlenen ortak son ek) * tip 2 diyabette kan şekeri
kontrolüne yardımcı olan, insülin salınımını artıran ilacın etken maddesi
(C13H19NO3)
natıh :
ara. * nataha (vurmak) * boynuzuyla vuran, süsen hayvan; keder, sıkıntı, elem,
mihnet
natık :
ara * nataka (konuşmak) * konuşan, söz eden, söyleyen, beyan eden, idrak eden,
bildiren; konuşturab, söyleten
natır :
tür. * natır (hamamda kadınlara hizmet eden görevli) * kadınlar hamamında
hizmet eden ve müşterileri yıkayan kadın, hamam hizmetlisi
naticidae :
lat. * natica (küçük tekne, kayıkçık, sandalcık) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) (lat.) * genellikle küre şeklinde pürüzsüz kabuklara sahip, kum
içinde yaşayan ve diğer yumuşakçalarla beslenen etçil ve yırtıcı deniz
salyangozlarını kapsayan büyük bir yumuşakça familyası, ay salyangozları
natih :
ara. * nataha (boynuzla vurmak, tos vurmak) * boynuzla vuran, tos vuran, karşı
gelen, itaat etmeyen hayvan; şiddetli emir
natiha :
ara. * nataha (boynuzla vurmak, tos vurmak) * başka bir davar tarafından
boynuzlanıp öldürülmüş olan davar
natik :
ara * nataka (konuşmak) * konuşan, söz eden, söyleyen, beyan eden, idrak eden,
bildiren; konuşturab, söyleten
natiş :
ara. * nataşa (kuvvetle çekmek, koparmak veya güçlü bir hareketle bir şeyi
yerinden oynatmak, kuvvetli hareket etmek) * kuvvet ve hareket, şiddetli
hareket
nativ :
lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş, oluşmuş, meydana
gelmiş) + ivus (ile ilgili, -a ait) * bir yere doğumuyla bağlı olan, o yerden
gelen veya o yerin yerli unsuru olan kişi veya şey, yerli
nativizm :
lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş, oluşmuş, meydana
gelmiş) + ivus (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti,
doktrin eki) * yabancı etkilerine karşı yerli değerleri ve yerli halkın
çıkarlarını savunan düşünce
nato :
ing. * North (kuzey) + Atlantic (Atlas Okyanusu) + Treaty (antlaşma) +
Organization (örgüt) * Kuzey Atlantik Antlaşması temelinde kurulmuş askerî ve
siyasi uluslararası savunma örgütü
nato kafa nato mermer : gre
* na (işte, al sana) + to (demektir) + kephale, kephalos (kafa, baş) + na
(işte, al sana) + to (demektir) + marmari (mermer) * işte kafa, işte mermer;
anlatılanları bir türlü anlamayan, inatçı, kapalı fikirli ve söz dinlemeyen,
duyarsız, soğuk, anlayışsız, söz anlamaz, söz dinlemez, taş kafa, kalın kafalı
natrit :
ara., gre., lat. * natrun (Eski Mısır’da doğal sodyum karbonat karışımına
verilen isim) (ara.); nitron (doğal soda, sodyum karbonat; soda tuzu) (gre.);
natrium (sodyum) (natron (sodyum) + ium (element eki) ) (lat.) + ites (element,
kayaç ve mineral eki) * kimyada sodyum karbonat minerali veya onunla ilgili
olan mineral türü (Na2CO3)
natrium :
ara., gre., lat. * natrun (Eski Mısır’da doğal sodyum karbonat karışımına
verilen isim) (ara.); nitron (doğal soda, sodyum karbonat; soda tuzu) (gre.);
natrium (sodyum) (natron (sodyum) + ium (element eki) ) (lat.) * atom numarası
11, simgesi Na olan, çok reaktif bir alkali metal, sodyum elementi
natriüretik :
ara., gre., lat. * natrun (Eski Mısır’da doğal sodyum karbonat karışımına
verilen isim) (ara.); nitron (doğal soda, sodyum karbonat; soda tuzu) (gre.);
natrium (sodyum) (natron (sodyum) + ium (element eki) ) (lat.) + ourein (idrar
yapmak, işemek) (ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ein (fiil mastar eki) ) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * böbrekler üzerinden sodyumun
(Na⁺) ve buna bağlı olarak suyun
idrarla atılmasını artıran ve vücutta sıvı hacmini ve kan basıncını düşürücü
etki gösteren (biyolojik hormon veya peptit (örneğin atriyal natriüretik peptit
ve B-tipi natriüretik peptit) )
natron :
ara., gre., lat. * natrun (Eski Mısır’da doğal sodyum karbonat karışımına
verilen isim) (ara.); nitron (doğal soda, sodyum karbonat; soda tuzu) (gre.);
natrium (sodyum) (natron (sodyum) + ium (element eki) ) (lat.) * doğal olarak
bulunan sodyum karbonat ve sodyum bikarbonat karışımı olan mineral tuz
natş :
ara. * nataşa (çekip koparmak, kuvvetle çekmek; şiddetli hareket) * kuvvetli
çekme veya ani ve güçlü hareket anlamı taşıyan güç, şiddet, güç, kuvvet
natuk :
ara. * nataka (konuşmak, söz söylemek) * konuşan, söz söyleyen veya söz söyleme
yeteneğine sahip olan kimse
natura :
lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş, oluşmuş, meydana
gelmiş) + ura (isim yapım ve durum eki) * doğa, tabiat; varlıkların doğuştan
gelen yapısı ve kendiliğinden oluşan düzeni
naturel :
lat. * natura (doğa, tabiat) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek), natus
(doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) ) *
doğaya ait olan, yapay olmayan; kendiliğinden oluşmuş veya insan müdahalesi
olmayan şey, doğal, tabii
natür :
lat. * natura (doğum, oluşum, meydana gelme) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana
gelmek), natus (doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) * doğa, tabiat
natüralist :
lat. * natura (doğum, oluşum, meydana gelme) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana
gelmek), natus (doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili,
-a ait) + ista (yapan, eden eki) * doğayı ve doğal olguları temel gerçeklik
olarak kabul eden, sanatta ve edebiyatta gerçeği olduğu gibi yansıtmaya çalışan
akım veya bu anlayışı benimseyen kişi
natüralizm :
lat. * natura (doğum, oluşum, meydana gelme) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana
gelmek), natus (doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili,
-a ait) + ismus (isim yapı ve durum eki) * sanat ve edebiyatta gerçeği olduğu
gibi, idealize etmeden ve toplumsal-psikolojik koşullarıyla birlikte yansıtmayı
amaçlayan düşünce ve estetik akım
natürel :
lat. * natura (doğa, tabiat) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek), natus
(doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) ) *
doğaya ait olan, yapay olmayan; kendiliğinden oluşmuş veya insan müdahalesi
olmayan şey, doğal, tabii
natürist :
lat. * natura (doğa, tabiat) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek), natus
(doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + ista (yapan, eden eki) * doğallığı
savunan, yapay olandan uzak durmayı tercih eden veya doğaya dönüşü benimseyen
natürizm :
lat. * natura (doğa, tabiat) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek), natus
(doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + ismus (isim yapı ve durum eki) *
doğallığı, yapaylıktan uzak yaşamı ve insanın doğal durumuna dönmesini savunan
düşünce veya yaşam felsefesi
natürmort :
lat. * natura (doğa, tabiat) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek), natus
(doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + morte (ölü) * ölü doğa; cansız
nesnelerin, çiçeklerin veya meyvelerin düzenlenerek çizildiği veya resmedildiği
sanat türü
natüvan :
far. * na (olumsuzluk, yok) + tavan (güç, kudret) * güçsüz, takatsiz veya
çaresiz durumda olan.
nauru :
nau. * nauruan (sahile gidiyorum) (nao (sahil, plaj) + ero (gitmek, gidiyorum)
) * Güney Pasifik Okyanusu’nda yer alan, en yakın komşuları doğuda Kiribati’nin
Banaba Adası ve güneybatıda Solomon Islands bölgesi olan küçük bir ada ülkesi
naus :
gre. * naos (tapınak, kutsal yapı) * manastır veya kilise gibi ibadet amacıyla
kullanılan kutsal yapı
nausea :
gre. * nausia (deniz tutması, mide bulantısı) (naus (gemi) + eia (isim yapım
eki) ) * mide bulantısı, kusma isteği veya deniz tutmasıyla ortaya çıkan
rahatsızlık hissi
nautilus : gre., lat. * nautilos (denizci, gemici) (naus
(gemi) + ilos (ile ilgili, -a ait) ) (gre.) + us (isim yapım eki) (lat.) *
kafadan bacaklılar sınıfına ait, spiral şeklinde bölmeli ve sert bir dış kabuğa
sahip olan, denizlerin derinliklerinde yaşayan ve içi gazla dolu odacıkları
sayesinde batıp çıkabilen yaşayan fosil niteliğindeki bir deniz canlısıd
nav :
gre., lat. * naus (gemi) (gre.), navis (gemi) (lat.) * küçük gemi
navagrahas :
san. * nava (dokuz) + graha (tutan, yakalayan; gök cismi) * Hindu
astrolojisinde dokuz gezegen veya göksel etki
naval :
gre., lat. * naus (gemi) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * denizle,
gemilerle veya donanmayla ilgili
navassa adası :
lat. * nava (düz, çayırlık yer, ova) + assa (son eki) (lat.) + ada (her tarafı
su ile çevrili toprak parçası) + sı (iyelik eki) (tür.) * Karayip Denizi’nde
Haiti’nin batısında ve Jamaika’nın kuzeydoğusunda yer alan, doğusunda Haiti,
güneyinde Jamaika, batısında ise açık Karayip suları bulunan ve ABD yönetiminde
olan küçük ve ıssız bir ada
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder