27 Eylül 2026 Pazar

müstakbel - navassa adası

müstakbel : ara. * istikbal (ati, gelecek zaman) (iste (istemek, arzulamak, dilemek) + ikbal (refah, baht açıklığı, talih) ) * ilerideki, gelecek, karşılanacak olan, istikbal eden

müstakil : ara. * kalil (az, küçük), killet (azlık, küçüklük), ekalliyet (azlık, küçüklük), istiklal (küçümseme, saymama, hiçe sayma; hükümdarı hiçe sayma, isyan, bağımsızlık) * kendi başına, kendi kendine, tek başına, bağımsız; istiklal sahibi, mutlak yetkili

müstakim : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), ikamet (oturma, bulunma, durma, kalma), istikamet (doğruluk, düzgünlük, doğrultu, doğru yol, doğru yön, doğru olma, istikrar; yol ve davranışta sapmadan devam etme) * doğruluk, dürüstlük ve adalet doğrultusunda hareket eden, doğru yol üzerinde olan

müstamel : ara. * amala (iş yapmak, çalışmak, yapmak, işlemek), amel (iş, çalışma, yapma, etme, eyleme, işleme) * daha önce kullanılmış, iş görmüş ve ilk halindeki yenilik vasfını kaybetmiş, kullanılmış; elden düşmüş, esk

müstantik : ara. * nataka (konuşmak, söylemek) * konuşturmayı isteyen, sorguya çeken ve ifade almaya yetkili, soru sorup bir kimseyi konuşturmak isteyen; sorgu hakimi

müstean : ara. * ana (yardım etmek, desteklemek), avni (yardımcı, destekçi) * kendisinden yardım istenen, yardımına başvurulan

müstear : ara. * ara (sakat ve kusurlu olmak, geçici olmak, eğreti olmak), ariyet (geri verilmek üzere alınan, geçici, eğreti) * kendi malı olmayan, geçici (iğreti) alınmış, emaneten alınmış olan; kendini belli etmemek için kullanılan takma isim, eğreti, takma; Türk musikisinde bir makambazı şairlerin ve yazarların, gerçek isimlerinin dışında, eserlerinde imza olarak kullandıkları isim; Türk musikisinde bir eser içinde ana makamdan kısa süreli sapmalarla farklı bir makamın ezgisel havasına geçilmesi ve ardından tekrar ana makama dönülmesi durumu

müstear ad : ara. * mustear (ödünç alınmış, emanet, takma) + ad (isim, nam, ünvan) * kişinin, kimliğini gizlemek veya farklı bir isimle tanınmak amacıyla gerçek adının yerine kullandığı takma isim

müstearek : ara. * mustear (ödünç alınmış, emanet, takma) (ara.) + ek (ile ilgili, -a ait) (tür.) * Türk musikisinde bir makamın geçici olarak başka bir makamın özelliklerini ödünç alarak renk değiştirmesi durumu

müstebad : ara. * istibada (uzaklaştırmak, dışlamak) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + bada (uzaklaştırmak, dışlamak) ) * uzak görülen, akla yakıştırılmayan, olacağı sanılmayan; bir yerden veya durumdan uzaklaştırılmış, dışarıda bırakılmış veya geçersiz sayılmış olan

müsteban : ara. * istibana (aık ve anlaşılır olmak) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + bana, beyyene (açıklamak, açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak, bildirmek, duyurmak, belirtmek, meydana çıkarmak, ifşa etmek; ispatlamak) ) * açıkça ortaya konmuş olan, şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlaşılan, açık, aşikar, vazıh

müstebid : ara. * istibdad (tek başına olma; bir işi kendi başına, danışmadan yapma; mutlak otoriteyle hareket etme, despotluk, zorbalık, zorlama, zulümle tahakküm; başına buyrukluk, kural tanımazlık, bağımsızlık, yalnız olma) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + badda (tek başına yapmak, münferit olarak yapmak; ayırmak, saçmak, dağıtmak, ayrıştırmak) ) * başına buyruk yönetici, despot, tiran

müstecab : ara. * isticaba (icab etmek, gerekmek, lazım olmak) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + caba (cevap vermek, yanıtlamak, kabul etmek) ) * kabul edilmiş, cevaplanmış, icabet edilmiş, yanıtlanmış; bir duanın veya isteğin kabul edilmiş olduğu, karşılık bulduğu durum

müstecib : ara. * isticaba (icab etmek, gerekmek, lazım olmak) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + caba (cevap vermek, yanıtlamak, kabul etmek) ) * bir duaya, çağrıya veya isteğe karşılık veren, icabet eden; bir şeyin yapılmasını isteyen, talep eden

müstecir : ara. * istecara (kiralamak, kira ile tutmak) * bir malı, taşınmazı veya hakkı kira yoluyla kullanan kimse, kiracı, kiralayan tarafın karşısındaki kira ilişkisi bulunan kişi, kiralık kullanan, kiracı

müstedrek : ara. * istidrak (bir şeyin devamını yapmak, ona zeyil yazmak, tetimme meydana getirmek) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + deraka (anlamak, kavramak; yetişmek, varmak, erişmek, ulaşmak), idrak (anlama, kavrama; yetişme, varma, erişme, ulaşma) ) * bir eserdeki eksik veya dışarıda kalmış bilgileri tamamlamak amacıyla hazırlanan ek çalışma veya bölüm

müstefad : ara. * istifade (yararlanma, faydalanma) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + faida (yarar, kazanç, getiri) ) * yararlanılmış, fayda elde edilmiş

müstefid : ara. * istifade (yararlanma, faydalanma) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + faida (yarar, kazanç, getiri) ) * yararlanan, faydalanan, istifâde eden

müstehab : ara. * hub (sevmek) * sevilen, beğenilen

müstehase : ara. * istihas (taşlaşma, taş haline gelme; fosilleşme) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hase (çakıl, küçük taş; taşlaşmış, taş haline gelmiş şey) ) * fosil, taşıl, taşlaşmış canlı kalıntısı

müstehcen : ara. * istihcan (çirkin, uygunsuz bulma) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hacana (çirkin görmek, uygun bulmamak) ) * ahlaka, edebe veya genel toplumsal kabule aykırı görülen; cinsel veya kaba içerik nedeniyle uygunsuz sayılan

müstehil : ara. * hala (değişmek, dönüşmek), istihala (imkansız olmak, mümkün olmamak), muhal (imkansız) * olması, gerçekleşmesi mümkün olmayan, imkansız

müstehlek : ara. * istihlak (yok etme, tüketme) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ehleke (helak etmek, yok etmek, tüketmek) ) * yiyip içilmek veya sarfedilmek suretiyle tüketilen, tüketilmiş, helak edilmiş

müstehlik : ara. * istihlak (yok etme, tüketme, mahvetme, helak etme) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ehleke (helak etmek, yok etmek, tüketmek) ) * bir malı veya hizmeti kullanan, tüketen, tüketici; hela eden, helak edici, yok eden, yok edici, mahvedici

müstehzi : ara. * haza (alay etmek, eğlenmek), huzuv (alay, küçük görerek eğlenme), istihza (alaya alma, alay etme, küçümseyerek eğlenme, bir kişiyi veya durumu küçültücü şekilde alaya alma) (iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + haza (alay etmek, eğlenmek) ) * alay eden, alaya alan

müstekreh : ara. * kerih (iğrenç, tiksindirici, pis, çirkin, fena), istikrah (zorlanma, hoşlanmama, tiksinme, iğrenme) (iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kerh, ikrah (zorlanma, hoşlanmama, tiksinme, iğrenme) ) * tiksinti uyandıran, hoş olmayan, iğrenç, tiksindirici

müstelzim : ara. * lezeme (gerekmek, gerekli olmak, ihtiyaç duyulmak, gerektirmek), luzum (ihtiyaç, gereksinim), lazım (gerek, gerekli, ihtiyaç duyulan) * gerektiren, zorunlu kılan, lazım kılan

müstemir : ara. * istimrar (devam, devamlılık, süreklilik) (iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + merra (geçmek, uğramak, üzerinden geçmek; kere, sefer, defa), murur (bir yerden veya durumdan geçme, zamanın akıp gitmesi veya bir noktadan diğerine uğrayarak ilerleme, geçme, geçiş) ) * kesintisiz biçimde devam eden, süreklilik gösteren, devamlı olan, daim olan, süren

müstemleke : ara. * malaka, meleke (yetki vermek, hükmetmek, el koymak, malik olmak, sahip olmak, haiz olmak, görevlendirmek, egemenlik kurmak), istimlak (sahip olma, mülkiyetine sahip olma) (iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + imlak (sahip olma, mük sahibi olma, mülkiyete haiz olma) ) * malik olunmuş, yönetimi ele geçirilmiş; bir başka devletin yönetimi altına alınmış ülke veya bölge; sömürge

müstenid : ara. * istinad (bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme) (iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek, yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), isnad (dayanma, yaslanma) ) * bir şeye dayanarak var olan, dayanağını bir başka şeyden alan, dayanan, yaslanan, isnad eden

müstenit : ara. * istinad (bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme) (iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek, yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), isnad (dayanma, yaslanma) ) * bir şeye dayanarak var olan, dayanağını bir başka şeyden alan, dayanan, yaslanan, isnad eden

müstenkif : ara. * kanafa (geri durma, kaçınma, çekinme, uzaklaşma), istinkaf (çekinme, kaçınma, uzak durma) (iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + inkaf (kaçınma, çekinme, uzak durma) ) * bir işten veya karardan çekinen, özellikle oy kullanmaktan veya görüş bildirmekten kaçınan, çekinen, kaçınan, uzak duran

müstensih : ara. * istinsah (kopyalama, nusha çıkarma, suretini çıkarma, kaydetme ) (iste (istemek, arzulamak) + nasaha (kopyalamak, temize çekmek, suret çıkarmak, nakletmek, silip yerine geçirmek), insah (kopyalama, oluşturma, yazıya geçirme), nusha (kopya, suret) ) * bir metni elle veya başka bir yolla kopyalayarak çoğaltan, kopyalayan

müsterham : ara. * istirham (merhamet dileme, acıma isteme; nazik rica ve yalvarma ) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + rahm (acıma, koruma, esirgeme, şefkat etme, merhamet; hısımlık, akrabalık) ) * merhamet dilenen, acınan, acınacak durumda olan

müsterih : ara. * istirahat (dinlenme, soluklanma, rahatlama ) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ravaha (dinlenmek, rahatlamak, mola vermek, gevşemek), rahat (dinlenme, mola verme) ) * sıkıntıdan kurtulup rahatlamış, iç huzuruna kavuşmuş, rahatlamış, huzur bulmuş müstesna

müsteşar : ara. * şara, şavara (danışmak, öğüt almak, görüş sormak, fikir almak), muşavir (danışman, öğüt veren) * dabışılan kişi; devlet kurumlarında üst düzey yöneticiye danışmanlık yapan ve idari konularda görüş bildiren yüksek dereceli görevli

müsteşrik : ara. * şark (doğu) * doğu kültürlerini ve doğu toplumlarını bilimsel olarak inceleyen kişi, doğubilimci

müstetab : ara. * tib (hoş, güzel), istitabe (hoş bulmak, beğenmek) * arzu edilen, hoş ve beğenilen, hoşlanılan

müstevi : ara. * sava, sevy (eşitlenmek, dengelenmek, denk olmak, mutedil, düzgün ve eşit olmak; karar kılmak, oturup yerleşmek; yönelmek, yukarı çıkmak; hakim olmak, tahta oturmak), istiva (eşitlenme, dengelenme, denk olma, mutedil, düz, düzgün ve eşit olma; karar kılma, oturup yerleşme; yönelme, yukarı çıkma; hakim olma, tahta oturma) * yüzeyi düzgün, eğimi veya çıkıntısı olmayan, eşit durumda bulunan

müstevli : ara. * istila (üstün olma; güç kullanarak ele geçirme, zapt etme; yayılma ve hakimiyet kurma, hükmetme) (iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + ala (üstün olmak, üstünde olmak, yüksekte olmak, yukarıda olmak, tepesinde olmak) ), vala (sahip olmak, idare etmek, yönetmek) * bir yeri zorla veya hakimiyet kurarak ele geçiren, istila eden, istilacı

müstezat : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak) * aruz ölçüsüne bağlı şiirde ana dizelere eklenen kısa dizelerle oluşturulan edebi biçim

müsvedde : ara * sevd, sud (kara, kararmış, karalanmış, siyah, siyahlaşmış), esved (çok siyah, en siyah) * bir yazının, üstünde düzeltmeler yapılan, temize çekilmemiş taslağı, karalama

müşabehet : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek), teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen), iştibah (benzeme, benzerlik) * iki varlık veya durum arasında şekil, nitelik veya özellik bakımından benzerlik bulunması hali, benzerlik, benzeşlik

müşabih : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek) * benzer, benzeyen

müşahede : ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak), şahid (gören, tanık) * gözlemleyerek tanıklık etme ve gözlemler yoluyla bilgi edinme, gözlemleme

müşahha : ara. * şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen), şaha (kavga etmek, çekişmek, çatışmak) * kavga etme, çekişme, çatışma, niza etme

müşahhas : ara. * şahs (işaret tutulan, belirten; ferd, kişi, kimse) * nev'i, cinsi anlaşılmış; şahıs haline girmiş, şahsiyeti belli olmuş, şahıslanmış, teşhis edilmiş

müşahit : ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak), şahid (gören, tanık), müşahede (gözlemleyerek tanıklık etme ve gözlemler yoluyla bilgi edinme, gözlemleme) * gözlemleyen ve tanıklık eden

müşareket : ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak etmek), şirk (ortak koşma) * ortak olma, ortaklık

müşarünileyh : ara. * aşara (göstermek, belirtmek), işaret (gösterme, sinyal, iz, nişan, alamet, ipucu, belirti, simge, gösterge), muşar (gösterilen, belirtilen, işaret edilen) + u (bağlaç) + ileyh (ona) (ila, iley (-a doğru, yönelim) + h (o) ) * hakkında söz edilen veya işaret edilerek belirtilen

müşavere : ara. * şara, şavara (danışmak, öğüt almak, görüş sormak, fikir almak), muşavir (danışman, öğüt veren) * danışma ve fikir alışverişi

müşavir : ara. * şara, şavara (danışmak, öğüt almak, görüş sormak, fikir almak), müşavere (danışma ve fikir alışverişi) * danışman, görüş veren, öğüt veren

müşebbeh : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek), teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen), iştibah (benzeme, benzerlik) * benzetilen; teşbih sanatında kendisine benzetme yapılan, özellikleri başka bir şeye benzetilen

müşekkel : ara. * şekl (biçim, form) * biçim verilmiş, belirli bir yapıya veya düzene sokulmuş, şekillendirilmiş

müşemmes : ara. * şems (güneş) * güneşte kurutulmuş, güneş etkisiyle kurumuş

müşerref : ara. * şeref (onur, saygınlık, haysiyet), şerif (onurlu, saygın, seçkin, soylu, elit, değerli), eşref (çok şerefli, çok saygın, çok onurlu, çok seçkin) * saygı ve onur kazanmış, şereflenmiş, saygınlaşmış

müşevveş : ara. * şavaşa (karışmak, dağılmak), teşevvüş (karışıklık, kargaşa, karmaşıklık) * karışık, dağınık, düzensiz ve anlaşılması zor bir halde bulunan

müşevvik : ara. * şavaka (motive etmek, gayrete getirmek, heveslendirmek, coşturmak, cesaretlendirmek) * motive eden, şevk ve gayrete getiren, arzusunu, isteğini artıran; teşvik eden, fenalığa sevk eden, ayartan, kışkırtan, önayak olan

müşfik : ara. * şafaka (korkmak, ürkmek, ürpermek, çekinmek; merhamet etmek, acımak), şefkat (acıma, merhamet), işfak (korkma, ürkme, ürperme, çekinme; acıyarak sakınma, şefkat ve inayet etme) * merhametli, şefkatli, acıyan; erkek ismi

müşir : ara. * aşara (göstermek, belirtmek), işaret (gösterme, sinyal, iz, nişan, alamet, ipucu, belirti, simge, gösterge) * gösteren, belirten, işaret eden; askerlikte en yüksek aşama, en büyük rütbe, mareşal

müşkilat : ara. * şakala (zor olmak, düğüm olmak), işkal (güçlük, güçleştirme, zorluk, zorlaştırma), müşkil (zor, problem) + at (çoğul eki) * çözülmesi veya aşılması zor olan durumlar, zorluklar, güçlükler, sorunlar, problemler

müşkül : ara. * şakala (zor olmak, düğüm olmak), işkal (güçlük, güçleştirme, zorluk, zorlaştırma) * çözülmesi veya anlaşılması zor olan, güçlük çıkaran, problem olan

müşkülat : ara. * şakala (zor olmak, düğüm olmak), işkal (güçlük, güçleştirme, zorluk, zorlaştırma), müşkil (zor, problem) + at (çoğul eki) * çözülmesi veya aşılması zor olan durumlar, zorluklar, güçlükler, sorunlar, problemler

müşkülpesent : ara., far. * işkal (güçlük, güçleştirme, zorluk, zorlaştırma), müşkül (güç, zor, çetin) + pesent (beğenen, beğenmiş; esmerleşmiş; altın, mat altın) * zor beğenen, her şeyden kolay memnun olmayan ve ayrıntılara fazla takılan

müşküye : ara. * şakaya (yakınmak, memnuniyetsizlik bildirmek), şikayet (yakınma, memnuniyetsizlik bildirme) * şikayetle veya sorunla ilgili olan durum; Türk musikisinde belirli bir makam adıyla ifade edilen ve şikâyet duygusunu çağrıştıran müzikal yapı (segah aşiran)

müşrif : ara * şerefe (yükseğe çıkmak, yüksekten bakmak; kontrol etmek, gözetlemek), işraf (yükseğe çıkma, yüksekten bakma; kontrol etme) * denetleyen, gözetim altında tutan; Anadolu Selçuklularda askeri ve adli işler dışındaki idari ve mali teşkilatın işleyişini kontrol eden ve denetimini yapan kurumun başkanı

müşrik : ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak etmek), şirk (ortak koşma) * İslam inancına göre Allah’a ortak koşan, tevhid inancına aykırı şekilde başka varlıkları ilah kabul eden, ortak koşan

müştak : ara. * aştaka (türetmek), iştikak (türetme) * iştikak olunan, türemiş, türev

müştebeh : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek), teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen), iştibah (benzeme, benzerlik), şubhe (kesin kanaate varamama ve doğruluğundan emin olamama hali) * ne olduğu kesin bilinmeyen, benzerlik veya karışıklık nedeniyle şüpheli durumda bulunan

müştebih : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek), teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen), iştibah (benzeme, benzerlik), şubhe (kesin kanaate varamama ve doğruluğundan emin olamama hali) * ne olduğu kesin bilinmeyen, benzerlik veya karışıklık nedeniyle şüpheli durumda bulunan

müştebik : ara. * şebeke (birbirine geçmek) * birbirine geçmiş, iç içe girmiş veya birbirine dolaşmış durumda olan

müştehi : ara. * şahava (arzu etmek, arzulamak, istemek, şiddetle arzulamak, çok istemek), şehvet (arzu, istek, şiddetle isteme, cinsel istek, arzu), iştiha (arzulama, arzu, istek), iştah (yemek yeme isteği veya bir şeye karşı duyulan güçlü arzu ve istek hali, arzu, istek; yemek yeme isteği) * bir şeye karşı istek duyan, onu arzulayan

müşteki : ara * şakaya (yakınmak, memnuniyetsizlik bildirmek), şikayet (yakınma, memnuniyetsizlik bildirme) * bir durumdan dolayı şikayette bulunan veya hukuken hak arayan kimse

müştemilat : ara. * şamala (kuşatmak, çevrelemek, içine almak, sarmak, kapsamak, kaplamak), iştimal (kuşatma, içine alma, kaplama, kapsama, sarma, çevirme, çevreleme, ihata etme, şamil olma) * yapıya bağlı ek binalar ve yardımcı bölümlerin tamamı

müşterek : ara. * şaraka, şerika (ortak olmak, paylaşmak), şirk (ortak koşma, ortak olma), şirket (ortaklık), iştirak (ortak olma, ortak alma, ortaklık) * birden fazla kişi veya şeye ait olan, ortak şekilde paylaşılan veya birlikte bulunan, ortaklaşa, ortak olarak

müştereken : ara. * şaraka, şerika (ortak olmak, paylaşmak), şirk (ortak koşma, ortak olma), şirket (ortaklık), iştirak (ortak olma, ortak alma, ortaklık), müşterek (birden fazla kişi veya şeye ait olan, ortak şekilde paylaşılan veya birlikte bulunan) + en (gibi, olarak) * ortak şekilde, birlikte ve paylaşılarak yapılan veya gerçekleşen, ortaklaşa, ortak olarak

müşteri : ara. * şara (satın almak, mübaya etmek), iştira (satın alma, satın alım) * iştira eden, karşılığını verip alan, karşılığıyla değiştiren

müt’a nikahı : ara * meta (fayda, yarar, kazanç), metaa (yararlanmak, faydalanmak, geçici olarak zevk almak), mut'a (faydalanma, yararlanma) + nikah (evlenme, evlilik) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * İslam hukukunda belli bir süre için yapılan ve süre bitiminde kendiliğinden sona eren geçici evlilik sözleşmesi

müt'a : ara * meta (fayda, yarar, kazanç), metaa (yararlanmak, faydalanmak, geçici olarak zevk almak) * faydalanma, yararlanma

mütacere : ara. * cara (akmak, çekmek, sürüklemek; yanında oturmak, komşu olmak, yakınlık göstermek; korumak, himaye etmek, desteklemek, yanında olmak), cari, cariye (koruyan, himaye eden, destekleyen, yardım eden, hizmet sağlayan), ticaret (mal veya hizmet alım satımı yoluyla kazanç elde etme ve ekonomik değişim sağlama) * ticaret yapma

mütalaa : ara. * talaa (incelemek, değerlendirmek) * bir konu üzerinde düşünerek görüş bildirme veya inceleme yoluyla fikir ortaya koyma

mütareke : ara. * teraka (bırakmak, terk etmek) * savaşan tarafların çatışmayı geçici olarak durdurması için yaptıkları anlaşma ve ateşkes.

müteaddi : ara. * ada (aşmak, geçmek, sınırı ihlal etmek), te’adda (sınırı aşma, öteye geçme) + i (ile ilgili, -a ait) * taaddi eden, zulmeden; saldıran, azan, sınırı aşan, haddi aşan; özne tarafından yapılan işin etkisi nesneye geçen, yani nesne alarak kullanılan fiil; Türk musikisinde bir makam

müteaddid : ara. * adda (saymak), teʿaddud (çoğalma, çoğullaşma, artma, fazlalaşma, çokluk, sayıca artma) * sayıca birden fazla, çok sayıda, birçok

müteaffin : ara. * afine (kokuşmak, çürümek), teʿaffun (kokuşma, çürüme, bozulma) * kokuşmuş, çürümüş, bozulmuş

müteahhit : ara. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek, anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) + taahhud (üstlenme, yüklenme, söz verme) * bir işi yapmayı veya yaptırmayı üstlenen, sözleşme ile yükümlülük altına giren kişi, bir işi yapma, bir görevi yerine getirme sorumluluğunu yüklenen kişi, yüklenici

müteakiben : ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), takib (ardından gelme, izleme, art arda gelme), muteakib (bir şeyin arkasından gelen, onu izleyen, sonraki) + en (gibi, olarak) * bir şeyin arkasından gelen olarak, onu izleyen olarak, sonraki olarak, muteakib olarak

müteakip : ara. * akab (ayak topuğu, iz, ard, peş, sonra), akib (sonradan gelip devam ettiren, sonuca eren, sonuçlanan), akibet (sonuç, netice), akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli, gözetme eylemi), takib (ardından gelme, izleme, peşinden gitme, art arda gelme), muakab (ardından gelen, takip eden ve zaman veya sıra bakımından sonrasında gerçekleşen; cezalandırılmış) * bir şeyin arkasından gelen, onu izleyen, sonraki, ardından gelen, takip eden

mütealiye : ara. * ala (yükselmek, yüce olmak, ululaşmak), teali (yükselme, yücelme, ululaşma), teala (yüksek, yüce, ulu), muteal (yüksek, yüce, yücelmiş, ululaşmış, ulu) + iye (isi yapım ve durum eki) * yücelik ve aşkınlık niteliği taşıma, yüce ve aşkın olana ilişkin olma, deneyüstücülük

müteallik : ara. * alika, alaka, allaka (asılmak, ilişmek, yapışmak, bağlanmak, asılmak, ilintilenmek, ilişmek, ilgili olmak), alaka (ilgi, ilişki, ilinti, bağlantı, bağ), taalluk (ilişki, bağlılık, bağlanma) * bir şeye ilişkin, onunla ilgili, ilintili, ilişik, bağlı, alakalı

müteammim : ara. * amma (genel olmak, genelleşmek) + taammum (genelleme) * bir hükmü veya durumu genelleştiren, kapsamı genişleten, genel hale getiren

mütearife : ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek), arif (bilen, tanıyan), taaruf (karşılıklı tanıma, bilinir olma) * herkesçe bilinen, üzerinde uzlaşılmış ve açıklamaya gerek duyulmayan önerme veya kural; bilinirlik ve kabul görmüşlük anlamı taşıyan

müteassif : ara. * asifa (üzülmek, hüzünlenmek, kederlenmek), teessuf (üzüntü, hüzünlenme) * üzgün, pişmanlık duyan, bir durumdan dolayı keder hisseden, acınan, üzülen, yerinen

mütebahhir : ara. * bahr (deniz) + tabahhur (denize dalma, derinleşme) * geniş ve derin bilgi sahibi olan, ilimlerde derinleşmiş kişi veya nitelik sahibi olan (“denize dalar gibi bilgiye dalmış” teşbihinden), geniş malumat sahibi, allame

mütebaki : ara. * baka (kalmak, geriye kalmak, geride kalmak) * bütünden arta kalmış, geride bulunan, baki kalan, bakiye kalmış

mütebasbıs : ara. * basbasa (yalvarmak, sürünmek; köpek gibi kuyruk sallayarak sokulmak) + tebasbus (yalvarma, yağcılık, sürünme hâli) * yalvarıp yakaran, aşırı yağcılık yapan, kendini küçük düşürerek sokulan kişi veya davranış

mütebeddil : ara. * badala (değişmek), beddele (değiştirmek, mübadele etmek), mübadele (değişim, değiş tokuş), tebeddul (değişme) * bir durumda, bir kararda sabit kalmayan, değişen, başkasıyla yer değiştiren, dönüşmüş olan kişi veya durum

mütebessim : ara. * besseme (gülümsemek), tebessum (gülümseme) * gülümseyen, yüzünde hafif bir sevinç veya hoşnutluk ifadesi bulunan

mütecanis : ara. * cins (tür, çeşit), cenese (ayırmak, sınıflandırmak, türünü belirlemek), tecanus (aynı cinsten olma, türdeş olma) * tecanus eden, aynı türden olan, aynı cinsten olan, türdeş

mütecasir : ara. * casara (atak olmak, göze almak, çekinmeden atılım yapmak, korkusuzca hamle yapmak, cüret etmek), cesaret (yüreklilik, korkusuzluk, tehlike karşısında gözü pek olma) * cüret eden, cüretkar, cesaret eden; haddini aşan,

mütecaviz : ara. * cavaza (aşmak, geçmek, sınırı geçmek, haddi aşmak), tecavuz (aşma, geçme, sınırı aşma) * başkasının hakkına veya alanına saldıran, sınırı aşan, saldırgan, saldırıcı

mütecessim : ara. * cesseme (somutlaştırmak, vücuda getirmek, bedenlendirmek, bedene büründürmek; şekillendirmek, şekil vermek, biçimlendirmek), cesim (büyük, iri, cüsseli), cesamet (irilik, büyüklük, büyük olma), tecessum (cisimleşme, somutlaşma, vücuda gelme, bedenlenme) * cisimleşmiş, maddi bir şekil almış, somut hale gelmiş, somutlaşmış, vücuda gelmiş, bedenlenmiş

mütecessis : ara. * cassasa (gizlice araştırmak, gizlice bilgi toplamak, casusluk yapmak, haber toplamak, araştırmak, tahkik etmek, soruşturmak; el ile yoklamak), casus (asıl şahsiyetini gizleyip, gizli yollarla bir devletin askeri, siyasi ve mali durumlarına ilişkin bilgileri başka bir devletin menfaati için toplayan ve bildiren kimse, gizli sırları haber veren, hafiye) * başkalarının işine merakla ve gizlice karışan, olup biteni öğrenmeye çalışan, casusluk yapan

mütedair : ara. * daara (dönmek, çevresinde dönmek, hareket etmek, çevirmek, yuvarlamak), dairat (döngü, dönüş, çember, halka), devr (devir, döngü, dönem, çağ, epok, periyod), daire (bir merkezi noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın 360 derece döndürülmesiyle oluşan şekil; çember, halka, çevrim, döngü, devir, dönem, çağ) * bir şeye dair, onunla ilgili, ait, için, dolayı, üzerine, ile ilgili

mütedavil : ara. * davala (dönmek, dolaşmak), tedavul (dönme, dolaşma, dolaşım) * dolaşımda bulunan, elden ele dolaşan, dolaşım halinde olan, elden ele geçen, kullanımda bulunan

mütedeyyin : ara. * deyn (borç, din), tedeyyene (borçlu olmak, borçlanmak, dindar olmak) * dinine bağlı olan, inanç ve ibadet konusunda duyarlı, dindar

müteessif : ara. * asifa (üzülmek, hüzünlenmek, kederlenmek), teessuf (üzüntü, hüzünlenme) * üzgün, pişmanlık duyan, bir durumdan dolayı keder hisseden, acınan, üzülen, yerinen

müteessir : ara. * asar, eser (iz, işaret, nişan, sembol), asara (etkilenmek), assara ( etkilemek, iz bırakmak, tesir etmek), teessur (etkilenme) * bir olaydan duygusal olarak etkilenen, üzülmüş veya sarsılmış, etkilenmiş, tesir altında kalmış, duygulanmış

mütefekkir : ara. * fekkere (düşünmek, akıl yürütmek), tefekkür (düşünme, akıl yürütme), fikr (düşünce) * derin düşünen, fikir üreten, üzerinde yoğun şekilde fikir yürüten, düşünen, akıl yürüten

mütefennin : ara. * fann (sanat, bilim), tafannun (sanatta ustalaşma, bilimde uzmanlaşma) * fen ve sanatlarda bilgili, çeşitli alanlarda maharet sahibi olan

müteferric : ara. * faraca (yarmak, açmak, ayırmak, aralamak, yarık bırakmak), farraca (yarılmak, açılmak), ferc (yarık, açıklık, aralık, çatlak; korkulacak yer; ud yeri; kadın cinsel organı), tefric (açma, yarma), tefrice (aralık, yırtmaç, yarık), teferruc (ferahlama, gezinti) * derdini sıkıntısını gezerek atan, yürüyerek rahatlayan, dolaşarak sıkıntısından kurtulan, ferahlayan, sıkıntıdan kurtulan, açılıp rahatlayan; gezen, gezgin, gezinen, dolaşan (ferocious, féroce (yırtıcı, yırtıcı hayvan) (ing., fra) )

müteferrik : ara. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak, fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), tefrik (ayırma, ayrışım), firkat (ayrılma, ayrılık) * dağınık, birbirinden ayrı duran, çeşitli parçalar halinde olan, ayrılmış, dağınık

müteferrika : ara. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak, fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), tefrik (ayırma, ayrışım), firkat (ayrılma, ayrılık) * çeşitli işler gören; padişahın, vezirlerin veya sadrazamın emirlerini götüren kimse; muhtelif masraflar ve bunlara karşı verilen para, ücret, küçük giderler için ayrılan para; karakollarda, sanıkların ilgili yerlere gönderilmek üzere, geçici olarak konuldukları kapalı yer

mütefevviz : ara. * favvaza (havale etmek, yetki vermek), tefviz (yetki verme, havale etme, devretme) * bir işi başkasına havale eden, yetki devreden veya işi başkasına bırakan; gayrimenkul malları tasarruf,sahip olma,kullanma hakkını satın alan

mütegallibe : ara. * galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek), galib (üstün, muzaffer, yenmiş, mağlup etmiş), tagallub (zorbalık, baskı kurma) * orbalıkla hükmeden, başkalarına baskı kurarak üstünlük sağlayan, kahr ile hüküm süren, zorba; üstünlük taslayan

mütehakkim : ara. * hakeme (hükmetmek, hüküm vermek, karar vermek, yargıda bulunmak, bilgelik etmek; sağlamlaştırmak, güçlendirmek), tahakkum (zorbalıkla hükmetme, başkaları üzerinde baskı kurma, keyfî otorite kullanma) * başkalarına baskı kuran, zorla hükmeden, otoritesini aşırı kullanan, hakim olan, hükmeden; hükmünü zor kullanarak yürüten, tahakküm altında tutan, zorbalık eden

mütehammil : ara. * hamala (taşımak, yüklenmek), hamil (taşıyan, yüklenen), tahammul (yüklenme, taşıma, katlanma, dayanma) * yük ve sıkıntıya dayanabilen, sabırlı ve katlanabilir olan, dayanıklı

müteharrik : ara. * haraka (hareket etmek, yer değiştirmek, kımıldamak, devinmek; yarmak, yırtmak), hareket (kıpırdama, kımıldama, devinim) * hareket eden, yer değiştiren, devinen

mütehassıs : ara. * hassasa (araştırmak, incelemek, dikkatle ayırmak), tahsis (tahsis etme, ayırma, uzmanlık alanını belirleme), muhassas (ayrılmış, tahsis edilmiş, araştırılmış) * uzmanlaşmış, belirli alana tahsis edilmiş, uzman kişi, uzman, bir konuda uzmanlaşmış kişi

mütehassis : ara. * hassis (hisseden, duyan), his (duygu), hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek) * hislenmiş, duygulanmış

mütehavvil : ara. * havala (dönmek, dönüşmek, değişmek, başkalaşmak, bir durumdan başka bir duruma geçmek), havvala (çevirmek, dönüştürmek; çevirmek, çevrelemek, kuşatmak, örtmek, sarmak; denemek) * bir durumdan başka bir duruma dönüşmüş, biçim veya nitelik değiştirerek farklı bir hal almış; değişken, kararsız

mütehayyir : ara. * hara (şaşırmak, hayret etmek, aklı başından gitmek), hayran (şaşkın, aklı başında olmayan) * şaşkınlık içinde kalan, bir durum karşısında kararsızlığa düşen ve ne yapacağını bilemeyecek derecede zihinsel tereddüt yaşayan

mütehevvir : ara. * hevere (hevr (ölçüsüz atılmak, düşüncesizce davranmak) * düşünmeden, sonucu hesaplamadan ve çoğu zaman tehlikeyi göze alarak atılgan veya fevri biçimde davranan, öfkeli, kızgın

müteheyyiç : ara. * heyece (coşmak, galeyana gelmek, harekete geçmek) * bir etkiyle galeyana gelmiş, duygusal veya fiziksel olarak coşup harekete geçmiş ve içsel bir taşkınlık haline kapılmış

mütekabil : ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), mukabil (bir şeyin karşısında bulunan, ona denk veya ona karşılık teşkil eden, karşılık olan) * karşılıklı, yüz yüze

mütekabiliyet : ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), mutekabil (karşılıklı, yüz yüze) + iyet (isim yapım ve durum eki) * iki tarafın birbirine aynı şekilde davranması esasına dayanma, hak ve yükümlülüklerin karşılıklı olarak denk biçimde uygulanması, karşılıklılık ilkesi

mütekait : ara. * kaada (oturmak, yerinde kalmak), tekaud (oturma; kişinin çalışma hayatından çekilerek emeklilik statüsüne geçmesi ve geçimini emekli haklarıyla sürdürmesi) * oturan; görevinden ayrılarak çalışmayı bırakmış, hizmet süresini tamamladıktan sonra kenara çekilip geçimini emeklilik hakkıyla sürdüren

mütekamil : ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz hale getirmek), kamula (tam olmak, tamamlanmak, eksiksiz olmak, olgunlaşmak), kemal (olgunlaşma, tamamlanma, mükemmellik, olgunluk), kamil (eksiksiz, tam, tamamlanmış, olgunlaşmış, olgun, erdemli) * olgunlaşarak eksikleri giderilmiş, bütünlüğe ve tamlığa ulaşmış, olgunlaşmış, tamanlanmış

mütekarib : ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak), akraba (yakınlar, aileden olanlar) * aralarında mesafe, anlam veya ilişki bakımından yakınlık bulunan, birbirine yaklaşmış veya benzerlik gösteren

mütekasif : ara. * kasafa (yoğunlaşmak, kalabalıklaşmak, koyulaşmak, ağdalaşmak, sıkışmak), kassafa (yoğunlaştırmak, kalabalıklaştırmak, koyulaştırmak, ağdalaştırmak, sıkıştırmak), kesif (yoğun, ağdalı, sıkı) * yoğunlaşmış, sıklaşmış veya daha katı hale gelmiş

mütekebbir : ara. * kabara (büyümek, irileşmek, iri olmak, önemli olmak), kibr (büyüklük, ululuk, yücelik), kebir (büyük, iri, önemli, "kabar”mış) * kendini başkalarından üstün gören, büyüklük taslayan, kibirli davranışlar sergileyen, kibirlenen

mütekellim : ara. * kalama (kesmek, kesip ayırmak, ayırmak, darbelemek, yaralamak, tesir etmek, etkilemek), kelime (sözcük), kelam (söylem), tekellum (konuşma, söyleme, kelam etme) * söyleyen, konuşan, nutuk veren

mütelezziz : ara. * lazza (zevk almak, hoşlanmak, tadına bakmak, lezzet almak, tat ve haz duymak, hoşlanmak, tatlı olmak, hoş olmak, keyif vermek), leziz (tadı hoş, lezzetli veya ağızda hoş bir tat bırakan; yemek, içecek veya genel olarak duyusal haz ve zevk veren) (lezz (tatlı, hoş, keyif veren, lezzetli) + iz (sıfat yapım eki, ile ilgili, gibi) ) * haz duyan, zevk alan, lezzet alan

mütemadi : ara. * mada (geçmek, gitmek, sona ermek, ilerlemek), madi (süren, devam eden; geçip gideb, geçmişte kalan) * sürekli, aralıksız biçimde devam eden

mütemadiyen : ara. * mutemadi (sürekli, aralıksız biçimde devam eden) + en (gibi, olarak) * sürekli olarak, aralıksız biçimde, devamlı şekilde

mütemayil : ara. * mala (eğilmek, meyletmek, yana yatmak, yönelmek), temayul (meyletme, eğilme, yönelme), meyl (yana yatma, yönelme, eğilim, yüz tutma, bir şeye eğilim gösterme, bir yöne meyletme; eğim, eğiklik; gönül verme, sevme), mayil (eğilimli, meyilli) * bir şeye karşı eğilim gösteren, meyli olan veya yönelimi bulunan

mütemayiz : ara. * mayaza (ayırt etmek, ayrılmak), mayiz (ayırt eden, ayrıştıran, ayrılan) * başkalarından ayrılan, seçkin veya üstün nitelikleriyle öne çıkan

mütemeddin : ara. * medine (şehir), medin, meden (şehirli) * şehir kültürüne sahip, uygarlık düzeyine erişmiş

mütemekkin : ara. * mekan (yer, konum, mevki), mekken (yerleşmiş, mekan sahibi) * bir yerde yerleşmiş, karar kılmış veya belli bir duruma iyice alışmış

mütemerkiz : ara * merkez (odak, yoğunlaşma noktası) * merkeze yönelen, merkezi hale gelmiş

mütemerrid : ara. * merid (inatçı, direnen, direten, asi, isyankar), temerrud (inat, direnme, isyan; yapılması gereken bir şeyi yapmamakta direnme) * temerrüde düşen kişi; yapması gereken bir şeyi yapmamakta direnen; borcunu zamanında ödemeyen kişi

mütemmim : ara. * temme (tamamlamak, bütünlemek, tümlemek) * tamamlayan, bütünleyen, tümleyen

mütemmim cüz : ara. * mutemmim (tamamlayan, bütünleyen, tümleyen) + cuz (parça, kısım, bölüm) * bir bütünün ayrılmaz parçası olup o bütünü tamamlayan temel unsur

mütenakıs : ara. * nakasa (eksiltmek, azaltmak, bozmak, karşı koymak, ters düşmek), naks (azalma, eksilme, bozulma), nakis (eksilen, azalan) * azalan, eksilen veya birbirini tutmayan yönleri bulunan

mütenakız : ara. * nakaza (çelişmek, tutarsız olmak), tenakuz (çelişme, tutarsızlık) * birbiriyle çelişen, tutarsız

mütenasil : ara. * nasala (doğmak, nesil vermek, üremek, soylanmak, çoğalmak) nesl (soy, sop, zürriyet, döl, kuşak, jenerasyon; inme) * ardışık, zincirleme, birbirini takip eden

mütenasip : ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek), munasib (uygun, yerinde, elverişli, nisbetli) * birbiriyle orantılı, birbiriyle uyumlu, birbirine uygun, karşılıklı uyumlu, karşılıklı uygun

mütenavip : ara. * navaba (karşılıklı nöbetleşmek, sırayla yapmak), navib (nöbetleşen, dönüşümlü) * dönüşümlü, nöbetleşe şekilde meydana gelen

mütenazır : ara. * nazara (baknak), nazir (bakan), tenazur (karşılıklı bakma, benzerlik) * birbirine karşılık gelen, benzer veya paralel durumda bulunan

mütenebbih : ara. * nabaha (uyanmak, aymak, ayılmak, uyanık olmak, dikkat kesilmek, farkına varmak, dalgınlıktan kurtulmak, farkında olmak, uyuşukluğu gitmek), nabbaha (uyandırmak, ayıltmak, uyanık olmak, farkına vardırmak), tenbih (uyandırma, dalgınlıktan kurtarma, farkındalık sağlama, uyuşukluğu giderme) * dikkat kesilmiş, uyanık durumda

müteneffir : ara. * nafara (ürkmek, kaçmak, irkilmek, tiksinmek, birden uzaklaşmak, yerinden fırlamak, ani hareketle çıkmak), nefir (ürken, kaçan, irkilen, tiksinen), nefret (ürkme, tiksinme, sinirleri bozulma) * tiksinti duyan veya bir şeye karşı hoşnutsuzluk gösteren

mütenekkir : ara. * nakara (tanımamak, bilmemek, inkar etmek), inkar (tanımama, bilmeme) * kendisine yapılan iyiliği inkar eden, nankörlük eden, kadir bilmez

mütenevvi : ara. * nevi (tür, çeşit, cins, tip) * çeşitli türlerden oluşan, çeşitlilik gösteren, muhtelif özellikler barındıran

müteradif : ara * radifa (ardına gelmek, peş peşe olmak, ardarda olmak), teraduf (ardarda gelme, birbirini izleme) * ardarda gelen, birbirini izleyen; anlamları aynı veya çok yakın olan, eş anlamlı (kelimeler için)

müterakim : ara. * rakama (birikmek, yığılmak, üstüste binmek, toplanmak, üst üste yığmak, biriktirmek, toplamak) * üst üste birikmiş, yığılmış veya toplanarak çoğalmış, birikmiş, toplanmış

müterakki : ara. * raky (yükselmek, yukarı çıkmak, ilerlemek), terakki (yükseliş, ilerleme) * ilerleyen, yükselen, gelişme gösteren, terakki eden

mütercem : ara. * receme (tercüme etmek, bir dili başka dile çevirmek) * bir dilden başka bir dile çevrilmiş, tercüme edilmiş

mütercim : ara. * receme (tercüme etmek, bir dili başka dile çevirmek) * bir dilden başka bir dile çeviren, çevirmen, tercüman

mütereddi : ara. * rady (düşmek, yuvarlanmak; kötüleşmek, bozulmak) * düşen, aşağı yuvarlanan; kötüleşen, gerileyen, bozulmuş durumda olan

mütereddit : ara. * redde (tereddüt etmek, geri durmak; kesin karar verememek; geri çevirmek, geri vermek, geri döndürmek, kabul etmemek, reddetmek, dönmek, iade etmek) * kararsız kalan, karar veremeyen, çekimser davranan, bir konuda net tutum alamayan

mütesanit : ara. * senede (dayanmak, desteklemek, dayandırmak, yaslamak, baz almak) * birbirine destek olan, dayanışma gösteren, karşılıklı yardım ve dayanışma içinde bulunan

mütesebbib : ara. * sebebe (sebep olmak, bir şeyin nedeni olmak) * bir olayın gerçekleşmesine sebep olan, o sonucu doğuran, neden olan

müteselli : ara. * salu (avunmak, rahatlamak) * teselli bulan, avunan, acıyı, kederi unutur gibi olan, avunan

müteselsil : ara. * sals (zincir, sıra), silsile (birbirine bağlı halkalar veya olaylar dizisi, zincir halinde devam eden yapı) * birbirini takip eden, zincirleme şekilde oluşan, ardışık ve bağlantılı biçimde devam eden

müteselsilen sorumlu : ara. * muteselsil (birbirini takip eden, zincirleme şekilde oluşan, ardışık ve bağlantılı biçimde devam eden, zincirleme) + en (gibi, olarak) (ara.) + sorumlu (mesul, yükümlü) (tür.) * (birden fazla kişinin veya taraf) aynı borç veya yükümlülükten birlikte ve ardışık olarak sorumlu, hep birlikte ve zincirleme olarak sorumlu

müteşabih : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek), teşbih (benzetme, aynısı gibi yapma) * benzer, benzeyen, aynısı gibi olan

müteşair : ara. * şaara (sezmek, farkına varmak, kavramak, algılamak; şiir söylemek, şiir yazmak, şairlik yapmak), şair (şiir yazan) * kendini şair gibi gösteren fakat gerçek anlamda şair olmayan, şair taslağı kişi

müteşebbis : ara. * şebbese (teşebbüs etmek, girişimde bulunmak, kalkışmak, işe başlamak) * bir işi gerçekleştirmek üzere girişimde bulunan, risk alan ve iş kuran kişi, girişimci

müteşekkil : ara. * şekl (şekil, biçim, form), şakala (oluşmak, biçimlenmek, şekillenmek, meydana gelmek), teşekkul (oluşum, biçimlenme, şekillenme, meydana gelme) * bir şeyden oluşmuş, meydana gelmiş; teşekkül etmiş, oluşumunu tamamlamış

müteşekkir : ara. * şakara (şükretmek, teşekkür etmek) * kendisine yapılan iyilikten dolayı minnet duyan, teşekkür eden, şükrab duyan

mütetebbi : ara. * taba (takip etmek, izlemek, tabi olmak) * bir konuyu araştırıp izleyen, derinlemesine inceleyen veya peşine düşen, arkasına düşüp araştıran, tetebbu eden

mütevakkıf : ara. * vakafa (durmak, durdurmak, tutmak, tutuklamak) * bir şeye bağlı olan, o şeye dayanan; gerçekleşmesi başka bir şarta bağlı bulunan

mütevali : ara. * tavala (peş peşe gelmek, ardı ardına gelmek) * birbirini izleyen, art arda gelen, ardışık şekilde devam eden

mütevazı : ara. * vada, vaza (koymak, aşağı indirmek; alçalmak, kendini küçük görmek; söz söylemek, öğüt vermek, vaaz vermek, yumuşatıcı söz söylemek) * söz dinleyen, vaaz dinleyen, söze uyan; gösterişten uzak, alçakgönüllü ve sade davranan, alçak gönüllü

mütevazi : ara. * vada, vaza (koymak, aşağı indirmek; alçalmak, kendini küçük görmek; söz söylemek, öğüt vermek, vaaz vermek, yumuşatıcı söz söylemek) * söz dinleyen, vaaz dinleyen, söze uyan; gösterişten uzak, alçakgönüllü ve sade davranan, alçak gönüllü

mütevazin : ara. * vezn (tartı, ölçü, denge), vezene (tartmak, ölçmek, ağırlık bakımından değerlendirmek, hesaplamak), mizan (ölçü, tartı, terazi) * dengeli olan, denge halinde bulunan, ölçülü, uyumlu

müteveccih : ara. * vech (yüz, çehre, surat; suret; yön, taraf) * yönelmiş, yüz çevirmiş, bir tarafa yönelen, ilgisini veya yüzünü bir şeye çeviren

müteveffa : ara. * vefa (vefat etmek, tamamlamak, sona ermek, bitirmek, yerine getirmek) * vefat etmiş, hayatı sona ermiş, ömrü tükenmiş

mütevehhim : ara. * vahama (şiddetli olmak, korkutmak, ağırlaşmak; yanılmak, hayal etmek, şüphelenmek, vehmetmek, kuruntuya kapılmak, aklı başka yere kaymak), vehm (mübhem ve anlamsız, sebepsiz korku; belirsiz fikir ve düşünce; şiddet, ağırlık, korkutuculuk; korku, kaygı, hayali tehlike; şüphe, zan ve kuruntu), evham (korkular, kaygılar, hayali tehlikeler; şüphe, zan ve kuruntu), vahim (korkutucu, tehlikeli, kritik, riskli, zarar verme potansiyelli), vahamet (şiddetli olma, korkutucu olma, ağır olma) * kuruntuya kapılan, gerçek olmayan bir şeyi var sanan, yanlış zan içinde olan

mütevekkil : ara. * vekkele (güvenmek, dayanmak, işin yapılmasını başkasına bırakmak, temsil yetkisi vermek, vekil tayin etmek, temsilci belirlemek), vekil (başkası adına hareket etme, karar alma veya bir işi yürütme yetkisi verilen kişi, temsilci, başkası adına yetki kullanan), tevekkul (bir işi yaparken sonucu Allah’a veya güvenilen bir güce bırakıp gereken çabayı gösterdikten sonra kaygı duymamak; teslimiyet ve güven halinde olmak) * işini Allah’a veya bir vekile havale eden, tevekkül eden kişi; güven duyan

mütevelli : ara. * vely (yakın olmak, himaye etmek, idare etmek, yönetmek, korumak) * sorumluluk yüklenen, veli kılınan; bir vakfı veya malı idare etmekle görevli olan, yönetici veya güvenilir temsilci (vakıf yönetici)

mütevellit : ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak, ortaya çıkarmak), tevellud (doğma, meydana gelme, oluşma, ortaya çıkma) * bir şeyden doğmuş, o sebepten kaynaklanmış, sonucunda ortaya çıkmış, tevellüt eden, doğan, doğmuş, kaynaklanan

müteverri : ara. * very (sakınmak, çekinmek) * günah veya şüpheli şeylerden sakınan, takva sahibi olup ihtiyatlı davranan, sakınan, çekinen

müteverrim : ara. * vereme (şişmek), verem (şişlik, şişkinlik, ur, tümör, kanser) * şişmiş, kabarmış veya iltihap nedeniyle hacmi artmış; herhangi bir organa, daha çok da akciğerlere yerleşen Koch basilinin yol açtığı ateşli ve bulaşıcı bir hastalık

müteyakkız : ara. * yakaza (uyanık olmak), teyakkuz (uyanık olma, alert durumda olma) * uyanık, dikkatli ve tetikte olan; olup bitene karşı farkındalığı yüksek

müteyemmin : ara. * yemin (sağ, sağ taraf) * sağ tarafa yönelen; sağ tarafla ilgili olan veya sağdan gelen

mütezayit : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak), ziyade (artma, çoğalma) * artan, çoğalan veya miktarı yükselen

müthiş : ara. * dahşa (korkutmak), idhaş (korkutma), dehşet (korku, korkma) * korkuya düşüren, korku verici, korkunç; çok şaşırtıcı, hayranlık veya korku uyandıran derecede büyük, etkileyici veya olağanüstü

mütilasyon : lat. * mutilare (sakatlamak, uzvu kesmek) (mutilus (eksik, sakat, noksan) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım ve durum eki) * bir insanın veya canlının beden bütünlüğünü bozacak şekilde uzuvlarının kasten kesilmesi, koparılması veya kalıcı biçimde sakatlanması

mütref : ara. * tarafa (bolluk, refah içinde yaşamak) * bolluk ve rahat içinde yaşayan, lüks ve refah nedeniyle şımarık hale gelmiş, refah şımarığı

müttaki : ara. * vaky (sakınmak, korunmak) * günah ve kötülükten sakınan, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayan

müttefik : ara. * vafaka (uymak, denk gelmek, uyuşmak, uygun olmak, örtüşmek, mutabık kalmak, uzlaşmak, anlaşmak), vefk (uygun olma, uygunluk, uyma, muvafık olma), tevfik (uygun şartların bir araya gelmesiyle başarıya ulaşma), ittifak (uyma, denk gelme, uyuşma, uzlaşma, anlaşma) * ortak amaç için birleşmiş, anlaşma yapmış ve birlikte hareket eden taraf, uyan, ittifak eden

müttefikan : ara. * muttefik (ortak amaç için birleşmiş, anlaşma yapmış ve birlikte hareket eden taraf, uyan, ittifak eden) * müttefik olarak

müttehem : ara. * vehm (hata etmek, yanılmak), ittiham (suçlanma, töhmet altında olma, itham edilme) * kendisinden şüphe duyulan, ittiham olunan, töhmetli, suçlu veya günahkar olduğu zannedilen, bir suç veya kusur sebebiyle zan ve töhmet altında kalan, şüpheli

müttehid : ara. * ehad, vahid (bir, tek), vahada (birleşen), ittihad (birleşme, birlik) * birlik olan, birleşik

müttehim : ara. * itham (suçlama) * birisine zan ile suç isnad eden

müttehit : ara. * ehad, vahid (bir, tek), vahada (birleşen), ittihad (birleşme, birlik) * birlik olan, birleşik

müveddet : ara. * vedde (sevmek, istemek, arzulamak) * sevgi, aşk, dostluk hali; karşılıklı muhabbet ve yakınlık

müvekkil : ara. * vekkele (güvenmek, dayanmak, işin yapılmasını başkasına bırakmak, temsil yetkisi vermek, vekil tayin etmek, temsilci belirlemek), vekil (başkası adına hareket etme, karar alma veya bir işi yürütme yetkisi verilen kişi, temsilci, başkası adına yetki kullanan), tevekkul (bir işi yaparken sonucu Allah’a veya güvenilen bir güce bırakıp gereken çabayı gösterdikten sonra kaygı duymama; teslimiyet ve güven halinde olma) * vekalet veren, birini, kendisini temsil etmesi için vekil tayin eden kişi

müvella : ara. * vely (yakın olmak, himaye etmek, idare etmek, yönetmek, korumak), veli (koruyan, sahip çıkan, himaye eden, yakın dost veya yönetici) * yönetimi veya idaresi birine verilmiş olan; idareye bırakılmış

müvellidülhumuza : ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak, ortaya çıkarmak), muvellid (doğuran, meydana getiren, oluşturan) + el (ön ek, artikel) + humuza (asit) * asit oluşturan veya asit meydana getiren (madde)

müvellidülma : ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak, ortaya çıkarmak), muvellid (doğuran, meydana getiren, olusmşturan) + el (ön ek, artikel) + ma (su) * su üreten veya suyu meydana getiren (madde)

müverrih : ara. * arh (zaman, tarih) * tarih bilimiyle uğraşan, tarihle ilgili araştırmalar yapan, kitaplar yazan kimse, tarihçi; tarih dersi okutan öğretmen, tarih öğretmeni

müvesvis : ara. * vesvese (fısıldamak, gizlice telkin etmek, kuşku vermek, kuruntu vermek), vesvese (kuruntu, gizli telkin, saplantı, kuşku, iç fısıltı) * vesvese veren, insanı kuşkuya ve kararsızlığa sürükleyen

müveşşah : ara. * vaşaha (süslemek, bezemek, donatmak, dekore etmek), vişah (çift süslemeli gerdanlık; omuzdan koltuk altına kadar uzanan ve iki parçadan oluşan süslü kemer) * süslenmiş, bezenmiş; çok kıtalı ve nakaratlı, Endülüs kökenli bir şiir türü

müvezzi : ara. * vaza (dağıtmak, tevzi etmek, paylaştırmak), tevzi (dağıtım) * dağıtan, tevzi eden, paylaştıran; posta veya dağıtım işi yapan

müyesser : ara. * yesr (kolaylık, kolay olma, rahatlık), yesir (kolay), yessere (kolaylaştırmak) * kolaylaşmış, mümkün hale gelmiş; gerçekleşmesi kolay olan; nasipli, kısmetli, kolaylığa sahip olan, kolay gelen, rast gelen; bahtlı, talihli

müz : gre. * mousa (ilham, esin) * Yunan mitolojisinde bilim ve sanat ile ilintilendirilen dokuz adet periden, tanrıçadan her biri

müzabene : ara * zabana (bir şeyi karşılıkla değiştirmek, tartarak değil tahminle alıp vermek; eşitsiz değiş tokuş yapmak) * İslam hukukunda özellikle ticaret bağlamında kullanılan ve ölçü veya tartı ile belirlenmesi gereken malların, belirsizlik ve haksızlık doğuracak şekilde tahmine dayalı olarak başka bir malla değiştirilmesi

müzaheret : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * yardım etme, destek olma, arka çıkma; bir kimseye arka çıkıp onun işini veya durumunu kolaylaştırma

müzahir : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * zahir olan, destekleyen, arka çıkan, yardım eden, taraftar olan, yandaş olan

müzahrefat : ara. * zahrafa (süslemek, bezemek, donatmak), zuhruf (süs, zinet) * süslemeler, bezekler; bir şeyi güzelleştirmek amacıyla eklenen dekoratif unsurlar

müzakerat : ara. * muzakere (bir konuyu karşılıklı olarak ele alıp konuşma, görüş alışverişinde bulunma; danışarak tartışma süreci) + at (çoğul eki) * bir konuyla ilgili görüşmeler, danışmalar, tartışmalar, müzakereler

müzakere : ara * zekere (anmak, hatırlamak, gündeme getirmek) * bir konuyu karşılıklı olarak ele alıp konuşma, görüş alışverişinde bulunma; danışarak tartışma süreci

müzaraa : ara. * zera, zara (atmak, fırlatmak, savurmak, saçmak, tohum atmak) * ziraat ile ilgili işler, ekincilik işleri; toprak sahibinin tarlasını, üründen pay almak üzere bir başkasına ekip biçtirmesi esasına dayanan ortakçılık usulü

müzayaka : ara. * daka, zaka (daralmak, daraltmak, sıkmak, sıkışmak, zorlamak), dayk (daralma, sıkışma, zorlanma) * sıkıntı, darlık; para veya geçim bakımından zor durumda olma hali

müzayede : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak), mezad (artırma, çoğaltma), ziyade (artma, artış, fazlalaşma, çoğalma) * bir malın, alıcıların fiyat artırması esasına göre en yüksek teklifi verene satılması; açık artırma usulü

müzdecir : ara. * zacara (azarlamak, men etmek, engellemek, sakındırmak; kabul ettirmek, zorla kabul ettirmek, itaat ettirmek, vazgeçirmek), muzdecer (azarlayan, men eden, engelleyen, sakındıran; kabul ettiren, zorla kabul ettiren, itaat ettiren, vazgeçiren), izdicar (kabul ettirme, zorla kabul ettirme, itaat ettirme, vazgeçirme; kişinin kendi iradesiyle bir davranıştan vazgeçmesi, geri durması ve kendini o fiilden alıkoyması) * kendisine tebliğ edilen ya da yöneltilen bir yasağı, engeli veya uyarıyı tam bir teslimiyetle kabul edip hayatına uygulayan, aynı zamanda başkalarını da kötülükten meneden, sakındıran, vazgeçiren (kişi)

müze : gre. * mouseion (mousa (esin perisi, ilham tanrıçası; Yunan mitolojisinde şiir, müzik, tarih ve sanat dallarına ilham verdiğine inanılan tanrıçaların her biri) + eion (yer eki) ) * tarihi, sanatsal, bilimsel veya kültürel değeri olan eserlerin toplanıp sergilendiği kurum veya yapı.

müzebzep : ara. * zezebe, zebzebe (dalgalanmak, sallanmak, bir o yana bir bu yana hareket etmek, kararsız kalmak) * kararsız, darmadağın, çalkantılı, bir o yana bir bu yana meyleden; tutarsız ve istikrarsız durumda olan, muzebzeb

müzehhep : ara. * zeheb (altın) * altınla kaplanmış, yaldızlanmış veya altınla süslenmiş olan

müzehher : ara. * zehr, zehra, zehre (çiçek) * çiçeklerle bezenmiş, çiçeklenmiş, çiçek açmış, çiçekli

müzekker : ara. * zekr (erkeklik, erkek), zeker (erkek, adam, yiğit, kahraman, cesur, mert, rütbesiz asker, asker; olgunlaşmak, yetişmek) * erkek cinsini ifade eden; dil bilgisi bakımından eril olan (isim); eril, maskülen

müzekkere : ara. * zekere (anmak, hatırlamak) * bir konuyu hatırlatmak, bilgi vermek veya görüş bildirmek amacıyla yazılmış resmi yazı veya nota

müzekkin : ara. * zeka (temizlemek, paklamak, saflaştırmak, arıtmak, arındırmak, tezkiye etmek; temizlenmek, arınmak, gelişmek), zeki (temiz, arınmış, gelişmiş) * bir şeyi manevi veya hukuki bakımdan temizleyen, arındıran veya doğrulayıp güvenilirliğini tasdik eden

müzekkir : ara. * zekere (anmak, hatırlamak), zekkere (hatırlatmak) * hatırlatan, öğüt veren, dikkati bir konuya çeken

müzemmil : ara. * zemele (örtünmek, sarınmak, bürünmek), zemmele (örtmek, sarmak, bürümek) * örtüsüne sarınmış, üstünü örtüp bürünmüş

müzevir : ara. * zevvere (değiştirmek, çarpıtmak, sahtelemek, tahrif etmek) * belgeyi, yazıyı veya gerçeği değiştirip sahte hale getiren, sahteleyen, tahrif eden

müzeyyen : ara. * zeyyene (süslemek) * süslü, süslenmiş, donatılmış

müziç : ara. * az'aca (rahatsız etmek, huzursuz etmek) * rahatsız eden, tedirgin eden, huzur kaçıran, rahatsızlık veren, sıkıntı uyandıran, muz'ic

müzik : gre. * mousike (Musalara ait sanat, müzik) (Mousa (Yunan mitolojisinde esin perisi, Musa) + ike (ile ilgili, -a ait) (dişil), ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (eril) * seslerin ritim, melodi ve uyum içinde düzenlenmesiyle oluşan sanat

müzikal : gre., lat. * mousike (Musalara ait sanat, müzik) (Mousa (Yunan mitolojisinde esin perisi, Musa) + ike (ile ilgili, -a ait) (dişil), ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (eril) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * müzik ile ilgili; müzikle ilgili olan sanat eseri veya gösteri türü

müzikalite : gre., lat. * mousike (Musalara ait sanat, müzik) (Mousa (Yunan mitolojisinde esin perisi, Musa) + ike (ile ilgili, -a ait) (dişil), ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (eril) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım eki) (lat.) * müzikle ilgili olma niteliği

müzikhol : gre., ing. * mousike (Musalara ait sanat, müzik) (Mousa (Yunan mitolojisinde esin perisi, Musa) + ike (ile ilgili, -a ait) (dişil), ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (eril) (gre.) + hall (salon, büyük giriş alanı) (ing.) * müzik ve gösterilerin icra edildiği veya sahne gösterilerinin yapıldığı eğlence amaçlı salon

müzikolog : gre. * mousike (Musalara ait sanat, müzik) (Mousa (Yunan mitolojisinde esin perisi, Musa) + ike (ile ilgili, -a ait) (dişil), ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (eril) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * müzik bilimiyle uğraşan ve müziği bilimsel olarak inceleyen uzman kişi

müzikoloji : gre. * mousike (Musalara ait sanat, müzik) (Mousa (Yunan mitolojisinde esin perisi, Musa) + ike (ile ilgili, -a ait) (dişil), ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (eril) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * müziği bilimsel olarak inceleyen ve yapısını, tarihini, toplumsal işlevini araştıran disiplin

müzisyen : gre. * mousike (Musalara ait sanat, müzik) (Mousa (Yunan mitolojisinde esin perisi, Musa) + ike (ile ilgili, -a ait) (dişil), ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (eril) + ianos (yapan, eden eki) * müzik icra eden, çalan, söyleyen veya müzikle profesyonel olarak uğraşan kişi

müzlika : ara. * zalaka (kaymak, ayağı kayıp sürçmek), zelaka (konuşmadaki akıcılık, hitabet kolaylığı, dil inceliği, sözün pürüzsüz, akıcı ve güzel çıkması, fasahat, nutkun çabukluğu; tecvid ilminde dudak veya dil ucundan kolayca salınarak keskin bir biçimde çıkarılan hafif harf) * nefes ve dil yardımıyla üflenerek ya da hava çekilerek çalınan, içindeki küçük metal dilciklerin hava akımıyla titreşmesi sonucu ses üreten, taşınabilir ve küçük bir nefesli çalgı

müzmin : ara. * zaman (süre, vakit, çağ, devir), muzmin (süreğen, devamlı, daimi, kronik) * uzun süre devam eden, geçmeyen ve genellikle alışkanlık veya hastalık gibi durumlar için kullanılan sürekli

MVP : ing * minimum (asgari) + viable (kullanılabilir) + product (ürün) * girişimlerin veya yazılım ekiplerinin, bir ürünün tamamını geliştirmek için büyük bütçeler ve zaman harcamadan önce o ürünün pazarda tutunup tutunamayacağını test etmesini sağlayan temel özellikleriyle kullanılabilir durumda geliştirilmiş olan ilk ürün sürümü

MVP : ing. * most (en) + valuable (değerli) + player (oyuncu) * en değerli oyuncu; takım sporlarında bir müsabakada, lig sürecinde veya bir turnuva boyunca takımına sayı, asist, savunma vb. kategorilerinde en çok katkıyı sağlayarak öne çıkan sporcuya veya oyuncuya verilen ünvan

myanmar : bir. * myanma, mranma (myan, mran (hızlı, çabuk, çevik, süratli) + mar (güçlü, kuvvetli, sağlam, sert, dayanıklı) ) * Güneydoğu Asya’da bulunan, kuzeyde Çin, batıda Hindistan ve Bangladeş, doğuda ise Laos ile Tayland’a komşu ülke ve bu ülkenin en büyük etnik grubu Bamarlar (Burmalılar)

myastenia gravis : gre., lat. * myos, mys (kas, adale) + asthenia (güçsüzlük, takatsizlik) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + sthenia (iktidar, kuvvetli olma) (sthenos (kuvvet, kudret, güç) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + gravis (ağır, ciddi) (lat.) * tekrarlayan kas kasılmalarında hızla yorulma ve günlük aktiviteleri kısıtlayan, kaslarda ciddi ve ilerleyici güçsüzlük ile karakterize nöromüsküler hastalık

mycetophilidae : gre., lat. * mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) (gre.) + philos (seven, sever, sevici) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * çift kanatlılar (Diptera) takımına bağlı olan, mantar sivrisineklerini ve yakın akraba küçük sinekleri kapsayan, larvaları çoğunlukla mantarlar üzerinde yaşayan çift kanatlılar familyası

myliobatidae : gre., lat. * mylios (değirmen taşı, değirmene ait) + bainein (yürümek, adım atmak, gitmek, ilerlemek), bates (yürüyen, adım atan, giden, ilerleyen) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * kartal vatozlarını ve yakın akraba deniz vatozlarını kapsayan, geniş kanat biçimli göğüs yüzgeçleri ve yassı gövdeleriyle tanınan kıkırdaklı balıklar familyası, kartal vatozlarıgiller, folya balıklarıgiller

myliobatiformes : gre., lat. * mylios (değirmen taşı, değirmene ait) + batis (vatoz, vatoz balığı) (gre.) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * kartal vatozları, iğneli vatozlar ve yakın akraba kıkırdaklı balıkları kapsayan, yassı vücutları, kanat gibi geniş göğüs yüzgeçleri olan ve bazılarının kuyruğunda zehirli diken bulunan vatozlar takımı

myricaceae : gre., lat. * myrike (tütsü ağacı, kokulu çalı) (gre.); myrica (mersin ağacı cinsi) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * kayıngiller (Fagales) takımında yer alan, güzel kokulu (aromatik) yapraklara sahip olan, Myrica cinsi ve yakın akraba bitkileri kapsayan, çoğunlukla çalı veya küçük ağaçlardan oluşan, aromatik yapılı yaprakları ve mumsu meyveleriyle tanınan balmumu mersini familyası

myristicaceae : gre., lat. * myristikos (mür veya hoş kokulu maddeye ait) (myrike (tütsü ağacı, kokulu çalı) (gre.); myrica (mersin ağacı cinsi) (lat.) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * küçük hindistan cevizi ağacını ve yakın akraba tropikal ağaçları kapsayan, çoğunlukla aromatik tohumları bulunan, en bilinen üyesi, mutfaklarda baharat olarak kullanılan muskat (Myristica fragrans) bitkisi olan çiçekli bitkiler familyası

myrmecodia : gre. * myrmex (karınca) + odia (taksonomik çoğul eki) * Rubiaceae familyasına ait, karıncalarla simbiyotik yaşayan, gövdesinde karıncaların yuva yapması için özel odacıklar bulunduran bu bitki, karıncalardan koruma sağlarken onlara barınak sunan yumrulu epifitik bitki cinsi

myrmecophagidae : gre., lat. * myrmex (karınca) + phagein (yemek, yutmak, tüketmek) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * karıncayiyenleri ve yakın akraba türleri kapsayan, uzun burunları ve böceklerle beslenmeye uyarlanmış yapılarıyla tanınan memeliler familyası

myrmecophilidae : gre. * myrmex (karınca) + philos (seven, sever, sevici) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * karıncalarla ortak yaşam ilişkisi kuran veya karınca yuvalarıyla ilişkili bulunan, karınca yuvalarında yaşayan, kanatsız, çok küçük ve yumurta biçimli cırcır böceklerini ve küçük hamam böceklerini kapsayan böcekler familyası

myrmicinae : gre. * myrmex (karınca) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) * Myrmica cinsi ve yakın akraba karınca gruplarını kapsayan, genellikle küçük yapılı ve sosyal yaşam gösteren karıncalardan oluşan karıncalar (Formicidae) familyasının alt familyası

myrrhis : gre., lat. * myrrha (mür, hoş kokulu reçine) + i (isim yapım eki) * maydanozgiller (Apiaceae) familyasından, anason veya meyan kökü gibi kokan, beyaz çiçekli ve yumuşak yapraklara ve meyvelere sahip çok yıllık otsu bitki cinsi, tatlı anason kokulu bitki grubu

myrsinaceae : gre., lat. * myrtos, myrsine (mersin ağacı) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * Myrsine cinsi ve yakın akraba bitkileri kapsayan, çoğunlukla tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen çalı ve ağaçlardan oluşan bitki familyası

myrtaceae : gre., lat. * myrtos, myrsine (mersin ağacı) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * Myrtales takımına bağlı, mersin, okaliptüs, karanfil ağacı ve yakın akraba bitkileri kapsayan, her dem yeşil, odunsu ağaç ve çalı formunda olan, çoğunlukla aromatik yapraklı ve uçucu yağ taşıyan çiçekli bitkiler familyası

myrtus : gre., lat. * myrtos, myrsine (mersin ağacı) (gre.); myrtus (lat.) * Myrtaceae familyasına ait, mersin bitkilerini kapsayan herdemyeşil çalı cinsi

mytilidae : gre., lat. * mytilos (midye) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * deniz midyelerini ve yakın akraba türleri kapsayan, iki kabuklu yumuşakçalar içinde yer alan, genellikle kayalara tutunarak yaşayan çift kabuklular familyası

myxini : gre., lat. * myxa (sümük, mukus, balçık) (gre.) + inus (ile ilgili, -a ait), ini (ile ilgililer, -a ait olanlar) (lat.) * mukus salgılayan, çenesiz, pulları olmayan, yılan balığına benzeyen, iskeleti kıkırdak yapılı olan deniz omurgalılarını kapsayan balıklar grubu

myxiniformes : gre., lat. * myxa (sümük, mukus, balçık) (gre.) + inus (ile ilgili, -a ait), ini (ile ilgililer, -a ait olanlar) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * Myxini grubunda yer alan, mukus salgılayan ve çenesiz yapılarıyla tanınan hagfishleri kapsayan omurgalılar takımı, balık yılanları, miksinoitler

N : gre., lat. * nitrogenium (nitron (doğal soda, güherçile ile ilişkili madde) + genes (oluşturan, meydana getiren) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 7 olan, periyodik tablonun 15. grubunda bulunan, atmosferin büyük bölümünü oluşturan, renksiz ve kokusuz olan, gübre üretiminde, amonyak sentezinde, kimya endüstrisinde ve koruyucu atmosfer uygulamalarında kullanılan bir ametal gaz element

n : tür. * n, N * Türkçe alfabedeki 17. harf (M'den sonra, O'dan önce)

na : ara. * na (biz, bize, bizi) * birinci çoğul şahıs zamiri, biz, bize, bizi (örneğin "unzurna (bize bak)")

na : far. * na (-sız, yok, değil, karşıt, zıt, yokluk) * -sız, yok, değil, karşıt, zıt, yokluk

Na : lat. * natrium (natron (doğal soda minerali) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 11 olan, periyodik tablonun 1. grubunda bulunan, yumuşak, gümüş beyazı renkli ve oldukça reaktif olan, tuz bileşiklerinde, kimyasal üretimde, metalurjide ve biyolojik sistemlerde kullanılan bir alkali metal element

na'al : ara. * na'le (nalın, nal) * nalbant, nalın yapan

naam : ara. * naam, neam (evet, olur; pek iyi, aferin) * evet, olur; pek iyi, aferin; dört ayaklı hayvan, enam (ç.)

naaş : ara. * na'ş (cenaze tahtası) * ölü beden, cansız vücut

naat : ara. * na'ta (vasiyye etmek, nitelendirmek, vasıflandırmak, sıfatını söylemek, sıfatlandırmak, övmek) * vasıflarını gösterme, yaratılış özelliklerini tanımlama, niteleme, sıfatlandırma

nabalus : lat. * nabel (özel isim) + us (son ek) * Asteraceae familyasına ait, Kuzey Amerika kökenli otsu bitki cinsi

nabekar : far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + bekar (işe yaramaz, faydasız kişi) * işsiz, işe yaramaz, beceriksiz veya toplumda değersiz görülen kimse

naberius : gre., lat. * kerberos (Yunan mitolojisindeki üç başlı cehennem köpeği) (keros (ölüm; karanlık) + barbarizein (vahşi veya yabancı biçimde davranmak, tahrip etmek), berbos (vahşi, korkutucu, parçalanmış) ) (gre.); cerberus (lat.) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, genellikle üç başlı bir turna veya köpek (bazen Cerberus ile bağdaştırılan) şeklinde tasvir edilen, hitabet ile fen bilimlerini öğretme, kayıp onurları geri kazandırma ve cehennemin markisi olma özelliklerine sahip olan 24. cin

nabız : ara. * nebeze (atmak, ayırmak, vurmak), nabd, nabz (atma, atım, vurma) * kalp atışı, atardamarın vuruşu, şahdamarının kan pompalaması

nabi : ara. * naba (su çıkmak, fışkırmak, akmak), menba (su kaynağı, pınar) * yerden fışkıran, kaynayan, akan

nabi : ara. * nebe (haber) * haber veren, nebi

nabidae : gre., lat. * nabis (soyguncu, yağmacı; Sparta Kralı Nabis) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * yarım kanatlılar (Hemiptera) takımına ait, genellikle bitkiler üzerinde yaşayan böcekleri ve diğer küçük böcekleri avlayan yırtıcı (predatör) kara böceklerini, yırtıcı tahtakurularını kapsayan bir hayvan familyası

nabilon : lat. * nabilone (farmasötik ilaç adı) * kemoterapiye bağlı bulantı ve kusmanın tedavisinde kullanılan sentetik kannabinoid türevi ilaçların etken maddesi (C24H36O3)

nabit : ara. * nabata (büyümek, filizlenmek, yeşermek, bitmek), nebat (bitki, ot, yeşeren, filizlenen) * büyüyen, filizlenen, yeşeren, biten

nabiz : ara. * nebeze (atmak, ayırmak, vurmak), nabd, nabz (atma, atım, vurma) * savaşçı, muharip, savaşan

nabud : far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + bud (mevcut, bulunan, var olan) * madum, yok olan, bulunmayan, mevcut olmayan

na'büdü : ara. * na (biz) + a'bede (ibadet etnek, kulluk etmek) * biz ibadet ederiz, biz kulluk ederiz

nabz : ara. * nebeze (atmak, ayırmak, vurmak), nabd, nabz (atma, atım, vurma) * kalp atışı, atardamarın vuruşu, şahdamarının kan pompalaması

nacak : far. * nacah, nacak (balta, ucu çatallı mızrak) * kütük keserek odun yapmaya, odun kırmaya yarayan, sapı kısa, keskin yanı geniş, arkası tokmak biçiminde küçük balta, odun baltası

na'cat : ara. * na’ce (dişi koyun) * dişi koyunlar

na'ce : ara. * na’ca (durgun olmak, uysal olmak, sakin olmak) * erginlik çağına ulaşmış veya doğurganlık evresindeki dişi koyun, dişi koyun; dişi sülün; kadına iltifat kelimesi

nacht musik : alm. * nacht (gece) + musik (müzik) * gece müziği

naci : ara. * naca (kurtulmak, selamete ermek, özgür olmak, serbest kalmak) * kurtulmuş, selamete ermiş, özgürleşmiş, serbest kalmış; erkek ismi

nacil : ara. * nacala (doğurtmak, nesil yetiştirmek, soy üretmek) * nesli kerim, şerefli olan, soyu temiz, soyu sopu temiz olan kimse; iyi, hayırlı soy yetiştiren baba/ata

naçar : ara. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + çar (çare, çözüm, çıkış, kurtuluş) * çaresiz, elinden iş gelmeyeyen, mecbur kalmış olan

naçiz : far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + çiz (şey) * önemli olmayan, değersiz, önemsiz

naçizane : far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + çiz (şey) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) * önemli olmayan şekilde, değersizce, önemsizce

nadan : far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + dan (bilen) * bilgisiz, cahil; görgüsüz, kaba, haddini bilmez, nobran (kimse)

nadas : gre. * neos (yeni, taze, ilk), neaein (yenilemek) * tarlanın, zararlı otlardan temizlemek, verimini artırmak amacıyla sürüp ekim yapılmadan dinlenmeye bırakılması, toprağı dinlendirme, ekimsiz bırakma

naddahatan : ara. * naddaha (şiddetle fışkırtmak, bolca akıtmak, püskürtmek) + ani (tesniye eki, iki) * iki tane güçlü biçimde fışkıran veya bol su akıtan (kaynak, pınar), püsküren çifte pınarlar

nadh : ara. * nadaha (fışkırmak, püskürmek, akmak) * fışkırma, püskürme; su serpme, sulama

nadi : ara. * nada (seslenmek, çağırmak, istek bildirmek, haykırmak, bağırmak) * seslenen, çağıran, bağıran

nadic : ara. * nadaca (olgunlaşmak, kıvama gelmek) * olgunlaşmış, olmuş, kıvama gelmiş; olgun meyve; iyi pişmiş et

nadid : ara. * nadada (dizmek, üst üste koymak, istif etmek, birbirine girmek, üstüste yığılmak) * dizilmiş, üst üste sıralanmış veya muntazam biçimde istif edilmiş; salkımları sık olan üzüm veya muz; içi doldurulmuş yastık, minder, şilte gibi şeyler

nadide : far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + dide (görülmüş) * az bulunur, pek görülmemiş olduğu için değerli ve seçkin

nadifloksasin : lat. * nadi (özel kimyasal ad kökü) + fluoro (flor, akışkan) + oxys (keskin, oksijen) + cine (kinolon eki) * topikal olarak kullanılan, florokinolon grubu sentetik geniş spektrumlu bir antibiyotik etken maddesi (C19H21FN2O4)

nadim : ara. * nadama (pişman olmak, yaptığından dolayı üzüntü duymak), nedamet (pişmanlık) * yaptığı bir davranıştan pişman olan (kimse)

nadir : ara. * nadara (az bulunmak, seyrek olmak) * az bulunan, seyrek olan

nadire : ara. * nadir (az bulunan, seyrek olan) + e (dişil eki) * az bulunan, seyrek olan (kadın, dişi)

nadiren : ara. * nadara (az bulunmak, seyrek olmak), nadir (az bulunan, seyrek olan) + en (gibi, olarak) * az bulunan şekilde, seyrek olarak

nadiret : ara. * nadara (parlamak) * parlaklık, güzellik

nadolol : lat. * nado (naftalin halkası) + ol (izopropanolamin veya hidroksil, alkol grubu OH) + ol (farmasötik son ek) * yüksek tansiyon (hipertansiyon), göğüs ağrısı (anjina) ve ritim bozukluklarının tedavisinde kullanılan, seçici olmayan bir beta-bloker ilacın etken maddesi (C17H27NO4)

nafaka : ara. * nafaka (tükenmek, bitmek, harcanmak), anfaka (harcamak, tüketmek, bitirmek, nafaka vermek), nifak (harcama) * harcama, masraf; geçim için yapılan harcama; bir kimsenin bakımı veya ihtiyaçları için verilen para veya mal

nafi : ara. * nafa (fayda vermek, yarar sağlamak) * fayda sağlayan, yararlı, faydalı, menfaatli; erkek ismi

nafih : ara. * nefh (üflemek) * üfleyen

nafile : ara. * nafala (fazla vermek, fazladan yapmak, gereksiz veya fazladan olmak) * boşuna, faydasız veya sonuçsuz olan, gereksiz

nafileten : ara. * nafala (fazla vermek, fazladan yapmak, gereksiz veya fazladan olmak), nafilet (boşuna, faydasız veya sonuçsuz olan, gereksiz) + en (olrak) * nafile olarak, zorunlu olmayarak, fazladan olarak

nafir : ara. * nafara (sevmemek, tiksinmek, ürkmek, korkmak, nefret etmek) * sevmeyen, tiksinen, ürken, korkan, nefret eden

nafis : ara. * nefese (üflemek, solumak, nefes vermek, solunum yapmak) * üfleyen, soluyan, nefes veren; açan ve ferahlandıran

nafiz : ara. * nafaza (geçmek, içe işlemek), nufuz (geçme, içe işleme) * geçen, içe işleyen, nüfuzlu, etkili, etkisini hissettiren; sözü geçerli, sözü geçen

nafize : ara. * nafaza (geçmek, içe işlemek), nufuz (geçme, içe işleme), nafiz (geçen, içe işleyen, nüfuzlu) + e (dişil eki) * geçen, içe işleyen, nüfuzlu, etkili, etkisini hissettiren; sözü geçerli, sözü geçen (kadın); kadın ismi

nafsilin : lat. * nafc (kimyasal özel kök) + cillin (penisilin grubu antibiyotik) * penisilinaza dirençli stafilokok enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan beta-laktam antibiyotik (C21H22N2O5S; sodyum tuzu formu kullanıldığında formül NaC21H21N2O5S)

nafta : gre. * naphtha (petrol, yanıcı petrol türevi) (gre.); naft, neft (far.) * petrolün damıtılmasıyla elde edilen, solvent ve kimyasal hammadde olarak kullanılan hafif hidrokarbon karışımı (C5-C12 arası çeşitli alkan, sikloalkan ve aromatik hidrokarbonlar içerir)

naftalin : gre. * naphtha (petrol, yanıcı petrol türevi) + line (kimyasal madde eki) * güve kovucu olarak kullanılan, keskin kokulu kristal yapılı aromatik hidrokarbon (C10H8)

naften : gre * naphtha (petrol, yanıcı petrol türevi) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) * petrol içinde bulunan, doymuş halka yapılı hidrokarbonları ifade eden genel terim

naftidrofil : gre * naphtha (petrol, yanıcı petrol türevi) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + philos (seven, sever, sevici) * suyu sevmeyen, yağ ve petrol türevlerini tercih eden özellikte olan (madde veya yapı)

naftifin : gre * naphtha (petrol, yanıcı petrol türevi) + iphine (antifungal etken madde eki) * dermatofit enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan topikal antifungal etken madde (C21H21N)

naftil : gre * naphtha (petrol, yanıcı petrol türevi) + yl (karbon zinciri, radikal eki) * naftalin molekülünden bir hidrojen atomunun ayrılmasıyla oluşan, karmaşık organik bileşiklerin ve kimyasal yapıların sentezinde ara grup olarak görev yapan tek değerlikli kök veya aril grubu (C10H7-)

nafur : ara. * nafur (fıskiye, suyu yukarı fışkırtan düzenek) * suyu fışkırtarak yukarı atan çeşme veya süs havuzu düzeni

nagah : far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + gah (zaman, vakit, süre) * zamansız, ansızın, hemen, birdenbire (nageh, nagehan, nagehane, nagehani)

nagam : ara. * nağm (melodi) + at (çoğul eki) * melodi, ahenk veya müziksel ezgi

nagamat : ara. * nağm (melodi) + at (çoğul eki) * melodiler, ahenkler veya müziksel ezgiler, nağmeler

nagehan : far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + gah (zaman, vakit, süre) + an (zaman eki) * ansızın, birdenbire, aniden, beklenmedik bir anda, ani ve önceden haber verilmemiş şekilde gerçekleşen; kadın ismi

nağme : ara. * nağm (söz, söylem, konuşma, gizli kelam, gizli söz; melodi, tını) + e (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kulağa hoş gelen düzenli ses dizisi, ezgi, melodi; konuşmada veya okumada sesin aldığı ahenkli ton, güzel ve uyumlu ses

nah : gre. * na (işte, bak) * “işte, tam orada, bu kadar” anlamlarında uzaklık, ıraklık, nicelik belirteci; argoda asla erişemezlik ifadesi olan ve el hareketi ile de temsil olunan kavram (Manus Ficus (manus (el) + ficus (incir) ) (incir el) (lat.) veya Syko Cheri (syko (incir) + cheri (el) ) (incir el) (gre.) (el ile yapılan ve kötü gözden koruduğuna inanılan vulva (vajina) sembolizmi), nach (-a doğru, yönelme) (alm.), nah (yakın) (alm.) )

nahak : far., ara. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) (far.) + hakk (gerçek, doğru) (ara.) * gerçek olmayan; haksız yere, sebepsiz ve adaletsiz biçimde; beyhude, boş

nahbe : ara. * nahaba (adamak, kurban etmek), nahb (adak, adanmış şey) * bir amaç için adanmış söz veya kurban, adak

nahçıvan : far. * nah, nax (ilk, başlangıç) + çı,çi (yer eki) + van (yer, şehir) * Azerbaycan’ın güneybatısında yer alan, kuzey ve doğuda Ermenistan, güney ve batıda İran ve kuzeybatıda küçük bir sınırla Türkiye ile komşu olan ve esklav niteliği yaşıyan özerk bir bölge

nahhas : ara. * nahhas (bakırcı, bakır işleyen usta) * bakırla uğraşan veya bakır eşya yapan zanaatkar; esirci, esir ticareti yapan kimse; hayvan alıp satan kişi

nahhat : ara. * nahata (oymak, yontmak, şekillendirmek) * marangoz, doğramacı, ağaç oymacısı, taş yontucusu, yontucu, heykeltıraş

nahır : tür. * nahır (süt için beslenen sığır sürüsü) * süt üretimi amacıyla bir arada bulundurulan inek ve sığır topluluğu

nahi : ara. * naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek, vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek, nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek), nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme) * engelleyen, önleyen, yasak eden, meneden

nahib : ara. * nahaba (yağmalamak, talan etmek), nehb (yağma, talan) * yağmalayan, talan eden

nahide : per. * Anahid (Fars mitolojisinde verimlilik, doğurganlık Tanrısı ve Venüs ) * yeni yetişmiş kız; Zühre yıldızı anlamında kullanılan kadın adı

nahif : ara. * nahf (zayıflık, saflık) * zayıf, saf, toy (naïve (saf, toy) (ing.), naif (saf, toy) (fra.), naiv (saf, toy) (alm.) )

nahik : ara. * nahaka (anırmak) * eşek gibi anıran, eşek sesli

nahit : ara. * nahid (Pers mitolojisinde su, bereket ve saflık tanrıçası Anahita ile ilişkilendirilen kadın adı) * yeni yetişen, genç, taze, erginliğe erişmiş, doğru yolda olan; Venüs gezegeni, Zühre yıldızı

nahiv : ara. * naha (kastetmek, yönelmek, yol gitmek), nahv (taraf, yön, usul, metod; Arapça dilbilgisinde sözdizimi, sentaks) * Arapça gramerinin söz dizimi kuralları ile i'rab bölümünü kapsayan ilim (nach (-a, -a, göre, yönünde) (alm.) )

nahiye : ara. * naha (yönelmek, bir tarafa gitmek) + iye (-len, gibi olan) * çevredeki yakın yer (neighbour (komşu, yakında olan) (ing.), Nah (yakın) (alm.) )

nahl : ara. * nahl (bal arısı) * çiçeklerden topladığı nektar ve poleni kovana taşıyarak bal, balmumu, arı sütü, propolis ve benzeri ürünleri üreten, bitkilerin tozlaşmasında önemli rol oynayan, topluluk hâlinde yaşayan Apis cinsine bağlı sosyal böcek, bal arısı; hurma; Kur’an’ın 16. suresinin ismi

nahnu : ara. * nahnu (biz, bizler) * ikinci çoğul şahıs zamiri, biz, bizler (nous (biz) (fra.) )

nahoş : far. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + hoş (iyi, güzel, tatlı; tuhaf, garip) * iyi olmayan, güzel olmayan

nahr : ara. * nahara (kesmek, boğazlamak) * boğazlama, kesme

nahs : ara. * nahasa (bakır gibi kızarmak, duman ve alevle karışık ateş olmak, hava aşırı derecede tozlanıp kızarmak) * uğursuzluk, talihsizlik, şanssızlık, bahtsızlık

naht : ara. * nahata (oymak, yontmak) * oyma, yontma; ağacı yontarak kabartma şekiller yapma sanatı

nahuatl : azt., nah. * nahuatl (net, güzel, temiz, kulağa hoş gelen ses) * Meksika ve El Salvador'da Nahualar (Azteklerin ve Pipillerin dahil olduğu etnik grup) tarafından konuşulan bir dil

nahv : ara. * nahv (yön, cihet, istikamet; Arapça dil bilgisi kurallarını inceleyen ilim) * kelimelerin cümledeki ilişkilerini ve kullanım kurallarını açıklayan dil bilgisi dalı

nahvet : ara. * naha (yönelmek, bir tarafa eğilmek, meyletmek) * kibir, gurur, büyüklenme, ululanma

naiad : gre. * Nais (su perisi, su tanrıçası) * Yunan mitolojisinde tatlı su kaynaklarını, nehirleri, gölleri veya çeşmeleri koruyan, genellikle genç kadın biçiminde tasvir edilen su perisi veya su tanrıçası

naib : ara. * na’aba (vekalet etmek, yerine geçmek, temsil etmek) * vekalet eden, yerine geçen, temsil eden, birinin adına yetki kullanan kimse, vekil

naif : lat. * nativus (doğuştan olan, yerli) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek) natus (doğmuş) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); naïf (fra.) * tecrübesiz veya dünyayı olduğu gibi kabul eden, iyi niyetli ve saf davranışlı

naif resim : fra., ara. * naïf (saf, deneyimsiz) (fra.) + rasama (çizmek, işaretlemek, şekil oluşturmak, şekil vermek), resm (şekil, biçim, form, tasvir, desen; usül, üslup, tarz) (ara.) * akademik kurallardan uzak, çocukça saflığı ve basitliği öne çıkaran resim tarzı

nail : ara. * naala (erişmek, ulaşmak, varmak) * erişen, ulaşan, varan

naim : ara. * na’ama (nimetlendirmek, nimet vermek), ni‘ma (lütuf, iyilik) * nimetlendiren, nimet veren

naim : ara. * nama (uyumak, dinlenmek), nevm (uyku; dinlenme; uyuşma) * uyuyan, uyku halinde olan, uyuklayan

naime : ara. * na’ama (nimetlendirmek, nimet vermek), ni‘ma (lütuf, iyilik), naim (nimetlendiren, nimet veren) + e (dişil eki) * rahat, mutlu olan kadın, nimetlenmiş kadın, na’ima; kadın ismi

naip : ara. * na’aba (vekalet etmek, yerine geçmek, temsil etmek) * vekalet eden, yerine geçen, temsil eden, birinin adına yetki kullanan kimse, vekil

nairobi : maa. * nairo (serin) + bi (yer) * Kenya’nın başkenti

naiv : lat. * nativus (doğuştan olan, yerli) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek) natus (doğmuş) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); naïf (fra.) * tecrübesiz veya dünyayı olduğu gibi kabul eden, iyi niyetli ve saf davranışlı

naja : gre., lat. * naias (Yunan mitolojisinde su perisi) * kobraları kapsayan, zehirli dişleri ve boyun bölgesini genişletebilme özelliğiyle tanınan kobra cinsi yılan grubu,

najas : gre., lat. * naias (Yunan mitolojisinde su perisi) * Hydrocharitaceae familyasına ait, tatlı veya tuzlu sularda yaşayan, akvaryumlarda yaygın olarak lepistes otu (Najas guadalupensis) ismiyle bilinen ve balıklar için iyi bir saklanma alanı sağlayan ince gövdeli ve çok dallı su bitkilerini kapsayan bir botanik cinsi

na'k : ara. * na’aka (bağırmak, ötmek) * bağırma, ötme; karga avazı; çobanın koyuna haykırıp çağırması

nak'a : ara. * nak’a (toz, ince parçacık, ufak zerre) * havada veya yüzeylerde bulunan, çok küçük katı parçacıklardan oluşan madde, çeşitli kökenlerden gelen ince tanecikli oluşum, ufak parçacıklar, toz

naka : ara. * naka (çıkıntı yapmak, sivrilmek, uç nokta oluşturmak) * yüksek bir yerin en uç, sivri ve dik doruk noktası, doruk, zirve, kumdan meydana gelmiş tepe, enka (ç.); temiz olma; dişi deve; bir yıldız ismi; sivilce

nakais : ara. * nakasa (eksiltmek, azaltmak, bozmak, karşı koymak, ters düşmek), naks (eksiklik, eksilme, azalma) * eksiklikler, noksanlar

nakarat : ara. * nakr (tekrar etmek, yinelemek) * tekrar edilen bölüm; şarkıda her kıtadan sonra yinelenen, aynı söz ve ezgiyi taşıyan bölüm

nakare : far. * nakara (vurmak, çarpmak) * davul, kös, dümbelek

nakat : ara. * nakat (dişi deve) * dişi deve

nakavt : ing. * knock (vurmak, çarpmak, darbelemek) + out (dış, dışarı) * boks veya benzeri karşılaşmalarda sporcunun yere düşüp sayılmasıyla yenik ilan edilmesi

nakb : ara. * nakaba (delmek, delik açmak) * delme, delik açma; dağ içindeki yol

nakd : ara. * nakada, nakaza (yıkmak, bozmak, dağıtmak, çözmek, ortadan kaldırmak, hükümsüz kılmak, geçersiz kılmak, ihlal etmek), nakid (bozan, geçersiz kılan, ihlal eden) * bozma, bozulma, ihlal, geçersizlik

nakd : ara. * nakada (gagalamak, iğnelemek, sivri bir nesneyle tıklatmak, çentik atmak, ayırt etmek) * hazır para, madeni para, nukud (ç.) (nokta (tür.) )

nakden : ara. * nakada (gagalamak, iğnelemek, sivri bir nesneyle tıklatmak, çentik atmak, ayırt etmek), nakd (hazır para, madeni para, nukud; peşin para, nakit ödeme) + en (gibi, olarak) * ödemenin veya işlemin para olarak, peşin biçimde yapılması

nakdi : ara. * nakada, nakaza (yıkmak, bozmak, dağıtmak, çözmek, ortadan kaldırmak, hükümsüz kılmak, geçersiz kılmak) * yıkma, bozma, dağıtma, çözme, ortadan kaldırma, hükümsüz kılma, geçersiz kılma, dönme

nakdi : ara. * nakd (madeni para, nukud; peşin para, nakit ödeme) + i (ile ilgili, -a ait) * parayla ilgili olan, para cinsinden yapılan veya ödenen

nakıs : ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak), naks (eksiklik, eksilme, azalma) * eksilmiş, eksik, azalmış, az, yeterli olmayan

nakış : ara. * nakaşa (süslemek, desen yapmak), nakkaş (süsleyen, desen yapan, nakış yapan) * kumaş üzerine iplikle yapılan süsleme deseni veya motif

nakız : ara. * nakada, nakaza (yıkmak, bozmak, dağıtmak, çözmek, ortadan kaldırmak, hükümsüz kılmak, geçersiz kılmak) * bozulmuş, yıkılmış, sağlamlığını yitirmiş veya eksik

naki : ara. * naka (temiz olmak, saflaşmak, arınmak; temizlemek, arıtmak, saflaştırmak) * temiz, saf, arınmış

nakib : ara. * nakaba (delmek, delik açmak, kazmak, incelemek, araştırmak, ortaya çıkarmak) * erkek temsilci, topluluk reisi, vekil; bir topluluğun temsilcisi veya reisi olarak görev yapan kişi; bazı geleneklerde derviş topluluğu müfettişi

nakid : ara. * nakada (gagalamak, iğnelemek, sivri bir nesneyle tıklatmak, çentik atmak, ayırt etmek) * hazır para, madeni para, nukud (ç.) (nokta (tür.) )

nakih : ara. * nakaha (hastalıktan iyileşmek, iyileşme sürecine girmek, nekahet dönemine girmek), nekahat (iyileşme süreci) * hastalıktan yeni kurtulmuş olup henüz zayıf ve toparlanma döneminde bulunan

nakih : ara. * nekaha (evlenmek) * evlenen, nikahlanan

nakihe : ara. * nekaha (evlenmek) * evlenen kadın, nikahlanan kadın, eş

nakil : ara. * nakala (taşımak, aktarmak) * bir şeyi başka yere aktarma, taşıma veya bir kaynaktan alıp olduğu gibi aktarma, taiıyıp götürme

nakip : ara. * nakaba (delmek, delik açmak, kazmak, incelemek, araştırmak, ortaya çıkarmak) * erkek temsilci, topluluk reisi, vekil; bir topluluğun temsilcisi veya reisi olarak görev yapan kişi; bazı geleneklerde derviş topluluğu müfettişi

nakir : ara. * nakara (reddetmek, inkar etmek, tanımamak, bilmemek, yadırgamak) * reddeden, inkar eden, tanımayan; İslam inanç terminolojisinde kabirde sorgu yapan meleklerden biri

nakir : ara. * nakara (oymak, delmek, boşaltmak) * oyuk, çukur, boşluk, delik oluşturan; çekirdek, hurma çekirdeği, hurma çekirdeğinin üzerindeki çok küçük çukur

nakis : ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak) naks (eksiklik, eksilme, azalma) * eksilmiş, eksik, azalmış, az, yeterli olmayan

nakise : ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak) naks (eksiklik, eksilme, azalma), nakis(eksilmiş, eksik, azalmış, az, yeterli olmayan) * kusur, ayıp, eksiklik, kabahat, noksanlık, gıybet

nakit : ara. * nakd (madeni para, akçe, nukud (ç.) * madeni para, nukud (ç.); peşin para, hazır para, hazır ödeme, alışverişte kullanılan ve hemen ödeme değeri olan para

nakit akışı : ara. * nakd (madeni para, akçe, nukud (ç.); peşin para, hazır para, hazır ödeme, alışverişte kullanılan ve hemen ödeme değeri olan para) (ara.) + akış (akma işi) (tür.) * bir işletmenin belirli bir dönemde kasasına giren ve çıkan nakit paranın hareketini gösteren finansal akış

nakit oranı : ara., tür. * nakd (madeni para, akçe, nukud (ç.); peşin para, hazır para, hazır ödeme, alışverişte kullanılan ve hemen ödeme değeri olan para) + oran (or (kesmek) + an (isim yapım eki) ) + ı (iyelik eki) * nakitlerin cari borçlara oranı (kasa + banka + menkul kıymetler / kısa vadeli borçlar, ödenecek hesaplar, ertelenmiş gelir, tahakkuk eden gelir ve faiz gideri)

nakkab : ara. * nakaba (delmek, delik açmak) * delici, delik açıcı

nakkad : ara. * nakada (ayıklamak, ayırt etmek, eleştirmek, değerlendirmek; para, paranın gerçeğini sahtesinden ayırmak), nakd (ayıklama, ayırt etme, eleştirme; paranın gerçekliğini sınama), tenkid (eleştirme, inceleme, ayıklama, ayırt etme; madeni para, akçe, nukud (ç.); peşin para, hazır ödeme, alışverişte kullanılan ve hemen ödeme değeri olan para) * nakd eden, paranın kalbını, sağlamını ayıran; eleştirmen, tenkidci, bir şeyin iyisini kötüsünü ayıran

nakkal : ara. * nakala (geçmek, taşımak, aktarmak, sevk etmek, iletmek, götürmek, yer değiştirmek) * nakledici, iletici, aktarıcı; hikayeci, hikaye anlatan

nakkare : ara. * nakara (vurmak, çarpmak) * ritim vermek için kullanılan küçük vurmalı çalgı, dümbelek türü, davul, küçük kös

nakkaş : ara. * nakaşa (süslemek, desen yapmak), nakış (kumaş üzerine iplikle yapılan süsleme deseni veya motif) * süsleyen, desen yapan, nakış yapan

nakl : ara. * nakala (geçmek, taşımak, aktarmak, sevk etmek, iletmek, götürmek, yer değiştirmek), nakl (bir şeyi başka bir yere götürme, taşıma, aktarma, yer değiştirme; anlatma, duyduğu bir şeyi başkasına hikaye etme, rivayet etme; bir dilden başka dile çevirme, terceme etme) + en (gibi, olarak) * bir bilgiyi, yayını veya olayı kaynağından olduğu gibi aktararak sunma

naklen : ara. * nakala (geçmek, taşımak, aktarmak, sevk etmek, iletmek, götürmek, yer değiştirmek) * bir şeyi başka bir yere götürmek, taşıma, yer değiştirme; anlatma, duyduğu bir şeyi başkasına hikaye etme, rivayet etme; bir dilden başka dile çevirme, terceme etme

nakliyat : ara. * nakala (geçmek, taşımak, aktarmak, sevk etmek, iletmek, götürmek, yer değiştirmek), nakl (bir şeyi başka bir yere götürme, taşıma, aktarma, yer değiştirme; anlatma, duyduğu bir şeyi başkasına hikaye etme, rivayet etme; bir dilden başka dile çevirme, terceme etme) + iy (ile ilgili, -a ait) + at (isim yapım eki) * aktarma, taşıma, götürme işleri; eşya veya yüklerin bir yerden başka yere taşınması işi, taşımacılık

nakliye : ara. * nakala (geçmek, taşımak, aktarmak, sevk etmek, iletmek, götürmek, yer değiştirmek), nakl (bir şeyi başka bir yere götürme, taşıma, aktarma, yer değiştirme; anlatma, duyduğu bir şeyi başkasına hikaye etme, rivayet etme; bir dilden başka dile çevirme, terceme etme) + iy (ile ilgili, -a ait) + at (isim yapım eki) * aktarma, taşıma, götürme işleri; eşya veya yüklerin bir yerden başka yere taşınması işi, taşımacılık

nakm : ara. * nekama (öç almak, cezalandırmak, kendisine yapılan bir kötülüğün karşılığını vermek, öç almak) * uğradığı zararın veya haksızlığın karşılığını verme, öç alma, cezalandırma, eza vererek cezalandırma

nakr : ara. * nakara (oymak, hakketmek, kazmak) * oyma, kazma, taş oyma; vurma

nakre : ara. * nakara (oymak, hakketmek, kazmak) * bir yüzeyi oyarak veya kabartarak yapılan süsleme veya motif

naks : ara. * nakasa (eksiltmek, noksanlaştırmak, azaltmak; bozmak) * eksiklik, eksilme, azalma, noksan, kusur; azaltma, eksiltme; bozma, ifsad

nakş : ara. * nakaşa (oymak, kazımak, bezemek, iz bırakmak, işlemek) * desen, oyma, bir yüzey üzerine işlenen desen, oyma veya süsleme

nakş-bend : ara., far. * nakş (desen, oyma, bir yüzey üzerine işlenen desen, oyma veya süsleme) (ara.) + band, bend (bağlamak, tutmak) (far.) * kumaşların nakışlarını bağlayarak ipek tellerle tezgahı hazırlayan, nakış işleyen; ressam

nakşibendi : ara., far. * nakş (desen, oyma, bir yüzey üzerine işlenen desen, oyma veya süsleme) (ara.) + band, bend (bağlamak, tutmak) + i (ile ilgili, -a ait) * 14. yüzyılda Orta Asya'da Buhara çevresinde gelişen ve adını kurucusu sufi alim Bahaeddin Nakşibend'den alan tasavvuf tarikatı

nakur : ara. * nakara (vurmak, çarpmak), nakkare (davul, kös, dümbelek) * kıyamet günü üflenen boru veya trompeti ifade eden kelime

nakus : ara. * nakus (çan) * çan veya gong türünde, ses vermek için kullanılan vurmalı araç; kiliselerde asılı bir vaziyette durup belirli vakitlerde çalınan çan, kilisenin büyük çanı

nakz : ara. * nakada, nakaza (yıkmak, bozmak, dağıtmak, çözmek, ortadan kaldırmak, hükümsüz kılmak, geçersiz kılmak) * bozma, çözme, kırma; yok sayma; kiriş; palan, deri

nakz : ara. * nakaza (kurtarmak, halas etmek) * halas olmak, kurtulmak

nakzeyn : ara. * nakada, nakaza (yıkmak, bozmak, dağıtmak, çözmek, ortadan kaldırmak, hükümsüz kılmak, geçersiz kılmak), nakz (bozma, çözme, kırma; yok sayma) + eyn (iki) * iki zıt, zıtlar, birbirine muhalif iki şey

nakz-ı ahd : ara. * nakz (bozma, çözme, kırma; yok sayma) + i (tamlama eki) + ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa) * Anlaşmayı bozma, muahede hükümlerini bozma. Verilen sözde durmama. (Nebz-i ahd da denir);

nal : far. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, sandalet, ayakkabı tabanı, topuk, pençe, hayvanların toynağına çakılan demir) * ayağa giyilen tahta ayakkabı, ayakkabı tabanı, pençe, hayvanların toynağına çakılan demir

nalan : far. * nal (kamış, düdük; inlemek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * inleyen, feryad eden

nalbant : far. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, sandalet, ayakkabı tabanı, topuk, pençe, hayvanların toynağına çakılan demir) + band, bend (bağlamak, tutturmak, iliştirmek) * atların nalını yapan ve onları nallayan kişi

nalbur : far. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, sandalet, ayakkabı tabanı, topuk, pençe, hayvanların toynağına çakılan demir) + bur (satan, ticaret yapan) * nal, çivi ve benzeri hırdavat ürünlerini satan kişi veya dükkan

nalça : far. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, sandalet, ayakkabı tabanı, topuk, pençe, hayvanların toynağına çakılan demir) + çe (küçültme eki) * ayakkabı topuklarının aşınmalarını önlemek için topuk altlarına çakılan U biçiminde demir parçası; katır, eşek, sığır gibi toynaklı hizmet hayvanlarının tırnakları altına çakılan nal biçiminde küçük demir parçası

naldöken : far., tür. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, sandalet, ayakkabı tabanı, topuk, pençe, hayvanların toynağına çakılan demir) (far.) + döken (çıkarab, atan, akıtan) (tür.) * at nalını söküp çıkaran kimse veya bu işlemin yapıldığı yer

nale : far. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, sandalet, ayakkabı tabanı, topuk, pençe, hayvanların toynağına çakılan demir) * ayağa giyilen tahta ayakkabı, ayakkabı tabanı, pençe, hayvanların toynağına çakılan demir

nalın : far. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, sandalet, ayakkabı tabanı, topuk, pençe, hayvanların toynağına çakılan demir) (far.) + ın (isim eki) (tür.) * hamamlarda veya ıslak zeminlerde giyilen, tahta tabanlı ayakkabı

nalidiksik asit : lat. * nalidix (kimyasal kök) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum (asit, ekşi) * idrar yolu enfeksiyonlarında kullanılan, bakterilere karşı etkili antibakteriyel ilacın etken maddesi (C12H12N2O3)

nallıhan : far., tür. * na'l (ayağa giyilen tahta ayakkabı, ayakkabı tabanı, pençe, hayvanların toynağına çakılan demir) (far.) + lı (ile, birlikte, sahibi) + han (yolcuların konaklaması, hayvanların barınması ve ticaret yapılması için kullanılan eski yol üstü konaklama yapısı) * Ankara'nın bir ilçesi (Osmanlı döneminde bölgede bulunan bir hanın girişinde nal motifleri bulunmasından ve bölgede at yetiştiriciliğinin ve nal üretiminin yaygın olmasından)

nalmefen : lat. * nal (opioid antagonisti kimyasal kök) + mefen (kimyasal ek) * alkol bağımlılığında alkol tüketimini azaltmak için kullanılan opioid reseptör antagonisti ilacın etken maddesi (C21H25NO3)

nalokson : lat. * nalox (opioid antagonisti kök) + one (oksijenli bileşik, keton (C=O) türevi, karbonil grubu) * opioid aşırı dozunu tersine çevirmek için kullanılan, opioid reseptörlerini bloke eden ilacın etken maddesi (C19H21NO4)

naltrekson : lat. * naltrex (opioid antagonisti kök) + one (oksijenli bileşik, keton (C=O) türevi, karbonil grubu) * opioid ve alkol bağımlılığının tedavisinde kullanılan, opioid reseptörlerini bloke eden ilacın etken maddesi (C20H23NO4)

nam : far. * nam (isim, ad, ünvan) * isim; ün, nam, şöhret

namağlup : far., ara. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) (far.) + mağlub (yenilmiş) (ara.) * hiç yenilmemiş, yenilgi almamış

namahdud : far., ara. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) (far.) + mahdud (sınırlı, kısıtlı) (ara.) * hudutsuz, sınırsız, sonsuz

namahrem : far., ara. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) (far.) + mahrem (yasak, gizli, sakınılması gereken) (ara.) * el, yabancı; dinen evlenilmesi mümkün olan ve bu nedenle mahrem sayılmayan kimse; aralarında evlenmeye mani olacak kadar yakınlık bulunmayan, evlenmelerinde din ve yasa yönünden sakınca bulunmayan (kadın veya erkek)

namaka : san. * namaka (tuz, tuzlu madde; tuzla ilgili olan) (namak (tuz) + a (isim/sıfat yapım eki) ) * tuz veya tuzlu madde, kimyada tuz niteliğindeki bileşik veya madde adı

namaste : san. * namas (boyun eğiyorum) + te (sana) * boyun eğerek saygı gösterme, selamlama, temenna etme; bir kişiyi veya grubu saygıyla selamlamak ve onurlandırmak için kullanılan kelime, namaskar ve namaskaram

namaz : san., far. * namaste (saygı ile eğilme, boyun eğme) (san.), namaz (far.) * saygı ile eğilme, boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua

namazgah : far. * namaz (saygı ile eğilme, boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * açık havada namaz kılmak için ayrılmış ibadet yeri

namazgüzar : far. * namaz (saygı ile eğilme, boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua) + güzar (geçip gitme, geçiş) * namazlarını kılan, namazlarını eda eden

namberdar : far. * nam (ad, isim, ün) + bar (taşıyan, getiren) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * adı duyulmuş, ün kazanmış, şanlı, ünlü, ad salmış, nam salmış, meşhur

name : far. * nam (isim) + e (-a, ile ilgili) * birinin ismine hitaben yazılan yazı, yazılı belge, mektup

nameber : far. * name (mektup) + bar (taşıyan, getiren) * mektup götüren, nameaver

namert : far. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + mard (yiğit, erkek) * yiğit olmayan, korkak veya alçak kimse

namevcut : far., ara. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) (ara.) + vecede (bulmak), mevcud (var olan, bulunan) (ara.) * var olmayan, bulunmayan

namık : ara. * namaka (yazmak, yazıyı süslemek, hat sanatıyla işlemek) * yazıcı, yazar, yazan, katip, mektup veya kitap kaleme alan kimse

namına : far., tür. * nam (isim, ad, ünvan) (far ) + ı (iyelik eki) + na (-a doğru, yönelim) * birinin adına, hesabına veya onun adına temsil ederek yapılan

nami : ara. * nama (büyümek, gelişmek) * büyüyen, gelişen; erkek ismi

namibya : nam. * namib (geniş, uçsuz bucaksız alan) + ia (yer eki) * Güneybatı Afrika’da, Atlas Okyanusu kıyısında bulunan, batısında Atlas Okyanusu, kuzeyinde Angola, kuzeydoğusunda Zambiya, doğusunda Botsvana ve güneyinde Güney Afrika Cumhuriyeti ile komşu bir ülke (Namib Çölü ile bilinir.)

namlu : gre. * lamna, lamneion (kılıç veya bıçak ağzı, ok temreni), laimos (boğaz, gırtlak, boyun, gerdan) * top, tüfek, tabanca gibi ateşli silahların, demirden yapılmış, uzun, boru biçiminde olan ve merminin geçişini sağlayan parçası; kılıç, kasatura, bıçak gibi şeylerin kesici ve dürtücü bölümü

namus : gre., ara. * nomos (yasa, kural, kanun, düzen, ilke, prensip, düzen, düzenleme, ayarlama; adet, gelenek) (gre.); namus (onur, haysiyet, itibar, ahlak değeri) (ara.) * ahlaki saygınlık, şeref, haysiyet

namünasip : far., ara. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) (far.) + nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek), munasib (ilgili, alakalı, uygun, uyumlu, orantılı, yakışır) (ara.) * uygun olmayan, elverişsiz yani bir duruma, yere veya koşula yakışmayan veya uygun düşmeyen

namüsait : far., ara. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) (far.) + saada (yardım etmek, kolaylaştırmak), musaid (müsaade edilmiş, kolaylaşmış, kolaylık gösterilmiş, uygun, elverişli) (ara.) * uygun olmayan, elverişsiz yani bir durum, yer veya koşula elverişli olmayan

namütenahi : far., ara. * na (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) (far.) + naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek, vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek, nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek), nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme), mutenahi (sonlu, bitimli), nihayet (son, bitim) * sonsuz, sınırı bulunmayan, bitimi olmayan, nihayetsiz

namzet : far. * nam (ad, isim, ünvan) + zad (doğmuş) * bir görev veya makama seçilmesi için önerilen, aday

nan : far. * nan (ekmek) * özellikle İran ve Orta Asya mutfağında yaygın olan, genellikle tandırda pişirilen yassı ekmek türü

nanay : çing. * nan (yok, değil) + ay (-dir son eki) * yoktur, değildir

nandidae : san., lat. * nandus (Hint balığı cinsi) (nanda (sevinç, hoşluk, mutluluk, neşe, memnuniyet, keyif) (san.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * nandusları ve yakın akraba tatlı su balıklarını kapsayan, dikenli yüzgeçli balıklar arasında sınıflandırılan balıklar familyası

nandina : lat. * nanten (Japonca yerel ad) * Berberidaceae familyasına ait, bambuya benzer görünümlü süs çalısı cinsi

nandiniidae : lat. * nandinia (Afrika palmiye misk kedisi (Nandinia binotata) cinsi) + -idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * etçiller takımından, tek bir türü barındıran (monotipik) ve Orta ile Sahra Altı Afrika ormanlarında yaşayan Afrika palmiye misk kedisini (Nandinia binotata) içine alan biatlon/biyolojik bir familya

nane : far. * nane (hoş kokulu bitki) * ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından, hoş kokulu uçucu yağlar içeren yaprakları yemeklerde, çaylarda ve tıpta kullanılan, serinletici aromasıyla bilinen, ferahlatıcı etki gösteren otsu bitki türü

nanemolla : far., ara. * nane (nane bitkisi) (far.) + molla (Müslüman din bilgini, medrese hocası) (ara.) * hastalığını veya güçsüzlüğünü abartarak nazlanan, en küçük zorlukta sızlanan; beceriksiz, işe yaramaz, ağır hareketli

nanik : tür. * anik (başparmağı dişlerin arasına koyup diğer parmakları sallayarak yapılan alaycı el hareketi) * birini küçümsemek veya alay etmek için başparmağı dişler arasına koyup parmakları oynatarak yapılan hareket

nanizm : gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * bireyin boyunun genetik veya hormonal nedenlerle normal gelişimin belirgin biçimde altında kalması durumu, cücelik sendromu

nankör : far. * nan (ekmek) + hor (yiyen) * ekmek yiyici; kendisine yapılan iyiliği unutan, yapılan iyiliğe karşı minnet göstermeyen kişi

nannostomus : gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + stoma (ağız, açıklık, giriş) (gre.) + us (isim yapım eki) (lat.) * Güney Amerika tatlı sularında yaşayan, genellikle ince, uzun vücutlu ve küçük ağızlı tatlı su akvaryum balıkları, kalem balığı

nano : gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) * çok küçük boyutları ifade eden, özellikle metrik sistemde 10⁻⁹ katını belirten ön ek, milyarda bir ölçeği gösteren ölçü birimi ön eki

nanobiyoteknoloji : gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + bios (yaşam, hayat, dirim, canlılık, oluşum, yaratılış) + tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül) + legein, lego (söylemek, konuşmak), logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * nanometre ölçeğindeki yapı ve malzemelerin biyolojik sistemlerle birlikte kullanılması, canlı sistemlerin veya biyolojik moleküllerin çok küçük ölçekli teknolojilerde uygulanmasını inceleyen bilim ve teknoloji alanı

nanoçubuk : gre., far., tür. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + çöpik, çubuk (değnek, sopa, dal) (far., tür.) * iki boyutu 1 ile 100 nanometre arasında değişen, üçüncü boyutu yani uzunluğu ise bundan biraz daha büyük olan mikroskobik boyuttaki çubuk şekilli bir nanomalzeme; nanometre ölçeğinde, genellikle çapı birkaç nanometre mertebesinde olan ve uzunluğu çapından daha büyük, çubuk biçimli yapı veya parçacık

nanodolgu : gre., tür. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + dolgu (doldurma, içine yükleme) (tür.) * nanometre ölçeğindeki parçacıkların veya yapıların bir malzemenin özelliklerini geliştirmek amacıyla dolgu maddesi olarak kullanılması, nanoölçekli katkı maddesiyle güçlendirilmiş dolgu uygulaması

nanoelektromekanik : gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + elektron (kehribar, koyu sarı, parlak, akkor; elektrikle ilgili) + mikhani, mekhane (alet, makine) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * nanometre ölçeğinde elektriksel ve mekanik bileşenlerin birlikte çalışmasını inceleyen, nanoelektromekanik sistemleri (NEMS) kapsayan teknoloji ve bilim alanı

nanoelektronik : gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + elektron (kehribar, koyu sarı, parlak, akkor; elektrikle ilgili) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * nanometre ölçeğinde elektronik devrelerin, bileşenlerin ve elektronik olayların incelenmesi ve uygulanmasıyla ilgilenen teknoloji ve bilim alanı

nanoelmas : gre., tür. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + almas (sert taş, sert metal, çelik) (far.), elmeşu (değerli metal; parlak, parıldayan, tanrılara özgü sıfat); adamas (yenilmez, sert, boyun eğmez) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + damaein (evcilleştirmek, boyun eğdirmek) ), adamas, diamanti (gre.) * nanometre ölçeğinde kristal elmas parçacıkları veya elmas yapılı karbon nanomalzemeler, özellikle nanoteknoloji ve malzeme biliminde kullanılan küçük boyutlu elmas yapıları

nanoenkapsülasyon : gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + en (iç, içeri, içinde, içinde, içine) + capsula (capsa (kutu, sandık, muhafaza, kılıf, kabuk, kap, konteyner) + ulus, ula (küçültme eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * bir maddenin, etkin bileşiğin veya biyolojik molekülün nanometre ölçeğindeki kapsülleyici taşıyıcı yapılar içine alınması işlemi; kontrollü salım ve korunma amacıyla kullanılan nanoölçekli kapsülleme yöntemi

nanofarmakoloji : gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * nanometre ölçeğindeki ilaçların, ilaç taşıyıcı sistemlerin ve etkin maddelerin biyolojik sistemlerle etkileşimini inceleyen farmakoloji dalı

nanofiber : gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + fibra (lif, filaman, bağırsak) (lat.) * nanometre ölçeğinde çapa sahip, çok ince lif biçimli yapı veya malzeme

nanofotonik : gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + phos (ışık, aydınlık), photos (ışıkla ilgili) + on (parçacık/tanecik eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * nanometre ölçeğinde ışığın ve ışıkla madde etkileşiminin incelenmesi, nanoölçekli optik yapılar ve aygıtlarla ilgilenen bilim ve teknoloji alanı

nanogözenek : gre., tür. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + gözenek (delikli bir nesnenin deliklerinden her biri, küçük delik; cilt, taş veya başka bir yüzeyde bulunan küçük delik veya boşluk; bitkilerde, solunum ve fotosentez için gerekli oksijen ve karbondioksit alışverişine, suyun buhar olarak dışarı atılmasına yarayan, yaprakların alt yüzeyinde ve çok sayıda bulunan, gözeler arasındaki mikroskopik deliklerden her biri) (tür.) * nanometre ölçeğinde çapa sahip küçük boşluk veya delik yapısı; malzemelerde gaz, sıvı veya moleküllerin geçişine izin veren nanoölçekli gözenek

nanoindentasyon : gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + dentare (dişlemek) (dens, dent (sert ve çıkıntılı yüzeylerde oluşan küçük çukur veya çöküntü, çentik; diş) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * malzemelerin yüzey sertliği, elastik özellikleri ve mekanik davranışlarının nanometre ölçeğinde bir uçla bastırılarak ölçülmesi yöntemi

nanoiyonik : gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + ienai (gitmek), ion (giden; elektrik yüklü atom veya grup) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * nanometre ölçeğinde iyonların hareketini, taşınmasını ve iyonik iletkenlik gösteren nanoölçekli malzemelerdeki davranışlarını inceleyen alan

nanokaplama : gre., tür. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + kap (içine almak, kavramak, kaplamak, kapsamak, örtmek, sarmak) + la (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) (tür.) * bir yüzeyin özelliklerini geliştirmek amacıyla nanometre ölçeğinde çok ince bir malzeme tabakasıyla kaplanması işlemi veya bu tür kaplama teknolojisi

nanokapsül : gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + capsula (capsa (kutu, sandık, muhafaza, kılıf, kabuk, kap, konteyner) + ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.) * nanometre ölçeğinde, bir etkin maddeyi veya molekülü içine alarak koruyan, taşıyan ve kontrollü salım sağlayabilen küçük kapsül yapısı

nanokimya : gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.); kimya (maddenin yapısını, hallerini ve etkileşimlerini inceleyen bilim dalı) (ara.) * nanometre ölçeğindeki maddelerin yapılarını, özelliklerini, tepkimelerini ve sentez yöntemlerini inceleyen kimya dalı

nanokompozit : gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + compositus (birleşmiş, bir araya getirilmiş, bileşik) (co, com (birlikte, beraber, ile) + positus (konmuş, yerleştirilmiş, konumlanmış) (ponere (koymak, yerleştirmek, konumlamak) + situs (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.) * nanoölçekli parçacıkların veya yapıların bir ana malzeme içinde dağıtılmasıyla oluşturulan, gelişmiş mekanik, elektriksel, ısıl veya optik özelliklere sahip bileşik malzeme

nanoküme : gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + kyomat (yığın, öbek, toplanma, gruplaşma, grup, birikme, küme) (kyo (şişmek, kabarmak, top gibi olmak) + mat (ile ilgili olma) (gre.); cum, cumus (birlikte, beraber, topanmış, birikmiş, bir araya gelmiş, yığılmış, istiflenmiş, yoğunlaşmış) (lat.); kavm (toplanma, topluluk, toplum, yığın; millet), kumat (yığın, yığılma, toplanma) (ara.) * birkaç atomdan birkaç bin atoma kadar oluşan, nanometre ölçeğinde bir arada bulunan atom veya molekül topluluğu, nanoölçekli atomik topluluk

nanomalzeme : gre., ara. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + malzeme (lazım olan şey, madde, materyel, gereç) (ara.) * en az bir boyutu nanometre ölçeğinde olan, özel fiziksel, kimyasal veya biyolojik özellikler gösterebilen madde veya malzeme türü; en az bir boyutu veya iç yapısı 1 ile 100 nanometre arasında değişen çok küçük madde

nanomateryal : gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + material (madde, malzeme, öz, esas, temel; önemli, esaslı şey) (mater (anne, ana, valide, öz, esas, kaynak) + ialis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) * en az bir boyutu nanometre ölçeğinde olan, özel fiziksel, kimyasal veya biyolojik özellikler gösterebilen madde veya malzeme türü; en az bir boyutu veya iç yapısı 1 ile 100 nanometre arasında değişen çok küçük madde

nanometre : gre. * nanos (cüce) + metron, metros (ölçü) * bir metrenin milyarda birine eşit olan uzunluk birimi, 10⁻⁹ metre değerindeki ölçü birimi

nanometroloji : gre. * nanos (cüce) + metron, metros (ölçü) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * nanometre ölçeğindeki uzunluk, boyut, şekil, yüzey ve fiziksel özelliklerin hassas ölçümünü inceleyen ölçüm bilimi dalı

nanomürekkep : gre., ara. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + murekkeb (birleştirilmiş, karıştırılmış, bindirilmiş, binilmiş; çeşitli renk ve kimyasal maddelerin bir araya getirilip karıştırılmasıyla elde edilen, yazı veya çizim yapmak için kullanılan sıvı boya) (ara.) * nanometre boyutundaki parçacıkları veya nanoölçekli malzemeleri içeren, elektronik devre, sensör, baskı ve nanoteknoloji uygulamalarında kullanılan özel mürekkep türü

nanoobje : gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + objectum (atılmış, yöneltilmiş şey) (ob (üzerine, karşı, ters, karşıt) + jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + tum (isim yapım eki) (lat.) * en az bir boyutu nanometre ölçeğinde olan, nanoölçekte incelenen veya kullanılan nesne, yapı veya parçacık

nanoonion : gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + onion, unio (soğan, inci) (lat.) * iç içe geçmiş çok katmanlı küresel karbon tabakalarından oluşan, soğan kabuğuna benzer yapıya sahip nanoölçekli karbon yapısı, karbon nano-soğanı

nanopartikül : gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + pars, partis (parça, kısım, bölüm, hisse, pay, kesim, porsiyon) + culus, cula (küçültme eki) (lat.) * en az bir boyutu nanometre ölçeğinde olan, çok küçük katı veya sıvı madde parçacığı

nanoporöz : gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + poros (boru, boğaz, gözenek, delik, kanal, geçit, giriş) (gre.) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * nanometre ölçeğinde gözeneklere sahip olan, çok küçük boşluk veya kanalcıklar içeren yapı veya malzeme

nanoreaktör : gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + re (tekrar, yeniden, karşı, geri) + agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak), actus (yapım, edim, eylem) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.) * nanometre ölçeğinde kimyasal veya biyolojik tepkimelerin gerçekleştirildiği, maddelerin sentezi veya dönüşümü için kullanılan küçük hacimli reaktör sistemi

nanorobot : gre., çek. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + robota (zorla çalışşırılmak, zorunlu çalışmak, angaryaya maruz kalmak) (çek.) * nanometre ölçeğinde tasarlanan, çevresini algılayabilen, hareket edebilen veya belirli görevleri yerine getirebilen çok küçük robotik sistem veya aygıt

nanorod : gre., ing. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + rod (çubuk, sopa, değnek, aks, eksen, mil, direk; uzun ve ince silindirik katı cisim) (ing.) * nanometre ölçeğinde çubuk biçimli yapı veya parçacık, uzunluğu çapından büyük olan nanoölçekli yapı

nanoseramik : gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + keramos (çömlekçi kili, pişmiş toprak, pişmiş topraktan çömlek) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * nanometre ölçeğinde kristal veya tanelere sahip olan, gelişmiş mekanik, ısıl, elektriksel veya optik özellikler gösterebilen seramik malzeme türü

nanoskalada : gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + scala (merdiven, basamak) + da (ile ilgili, -a ait, bulunan) (lat.) * nanometre düzeyindeki ölçekte, yaklaşık 1–100 nanometre boyut aralığında bulunan veya gerçekleşen

nanotabaka : gre., ara. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + tabaka (katman, seviye, kat, düz yüzey, satıh; tabak, üstü açık, yayvan kap) (ara.) * nanometre ölçeğinde kalınlığa sahip olan, çok ince katman veya kaplama biçimindeki yapı, nanoölçekli ince tabaka

nanoteknoloji : gre. * nanos (cüce, milyarda bir) + tekhne (ustalık, sanat, maharet, sanat, zanaat, beceri, yapım, iş, teknik, yöntem, usül) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım ve durum eki) * maddenin atom ve molekül düzeyinde işlenmesiyle yeni malzemeler, yapılar ve sistemler geliştirmeyi amaçlayan bilim ve teknoloji alanı

nanotel : gre., far. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + tel (iplik, lif, saç) (far.) * nanometre ölçeğinde çapa sahip, uzunluğu çapına göre çok büyük olan, iletken veya yarı iletken özellik gösterebilen ince tel biçimli nano yapı

nanotel-grid : gre., far. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + tel (iplik, lif, saç) (far.) + grid (ızgara, şebeke, kafes) (ing.) * nanotel yapıların düzenli bir ağ veya ızgara biçiminde bir araya getirilmesiyle oluşan, elektronik, sensör, enerji depolama ve optoelektronik uygulamalarda kullanılan nanoölçekli tel ağı yapısı

nanotoz : gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + toz (çok küçük ve hafif parçacıklara bölünmüş çok ince toprak, kurum veya benzer madde) (tür.) * nanometre boyutundaki katı parçacıklardan oluşan, yüzey alanı yüksek ince toz malzeme veya nanoölçekli parçacık topluluğu

nanotriboloji : gre. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) + tribe (sürtünme, aşınma) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım ve durum eki) * nanometre ölçeğinde yüzeyler arasındaki sürtünme, aşınma, yapışma ve mekanik etkileşimleri inceleyen triboloji dalı

nanotüp : gre., lat. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + tubus (boru, tüp) (lat.) * nanometre ölçeğinde çapa sahip, silindir veya boru biçimli nano yapı; özellikle karbon nanotüp olarak bilinen, karbon atomlarından oluşan tüp biçimli nanomalzeme

nanowhisker : gre., ing. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + whisker (bıyık, ince kıl; uzantı biçimli kristal yapı) (ing.) * nanometre ölçeğinde çapı bulunan, uzunluğu çapından büyük olan tek kristalli ince lif veya iğne biçimli nano yapı

nanoyapı : gre., tür. * nanos (cüce, çok küçük, milyarda bir) (gre.) + yapı (oluşum, kurulum, bünye) (tür.) * en az bir boyutu nanometre ölçeğinde olan, nanoölçekte düzenlenmiş veya oluşturulmuş yapı veya malzeme biçimi

nansuk : tür. * nansuk (ince ve sık dokunmuş patiska türü) * iç çamaşırı yapımında ve işlemelerde kullanılan, ince ve sık dokunmuş bir patiska türü

napalm : gre. * naphthenikos (petro kimyasal asit) (naphtha (petrol, yanıcı petrol türevi, bitümen) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) + palmiticus (palma (avuç, palmiye) + ticus (ile ilgili, -a ait) ) * askeri amaçlarla kullanılan, yanıcı jel kıvamında olan, yangın bombalarının doldurulmasında kullanılan, alüminyum veya sodyum palmitatla kendine özgü bir kıvama getirilmiş yakıt ve silah maddesi

napellus : lat. * napus (şalgam, turp) + ellus (küçültme eki) * özellikle dağlık bölgelerde yetişen, zehirli özellikleriyle bilinen akonit (Aconitum napellus) türü bitki

naproksen : lat. * naphtha (petrol, yanıcı petrol türevi, bitümen) + oxy (keskin; oksijen içeren grup) + en (kimyada doymamışlık eki) * ağrı, iltihap ve ateşi azaltmak için kullanılan non-steroid antiinflamatuar ilaın etken maddesi (C14H14O3)

nar : far. * enar (çekirdekli meyve) * nargiller familyasından, içinde küçük ve kırmızı renkli çok sayıda ekşi ya da tatlı çekirdekli taneler barındıran, sert kabuklu, ılıman iklimlerde yetişen çok yıllık ve çalı formundaki bir ağacın sağlığa oldukça faydalı, şifalı meyvesi

nar : far. * nara (ışık vermek, parlamak), nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) * ateş, ışık, aydınlık; yakıcı

nara : ara. * na’ra (yüksek sesle uzun uzun bağırmak) * yüksek sesle uzun uzun bağırma

narada : san. * narada (Hindu mitolojisinde tanrılar arasında haber taşıyan bilge) * Hindu mitolojisinde tanrılar ve insanlar arasında haber taşıyan, bilgelik ve müzikle ilişkilendirilen mitolojik figür

narasimha : san. * nara (insan) + simha (aslan) * Hindu mitolojisinde Vişnu’nun yarı insan yarı aslan biçimindeki avatarı

narasyon : lat. * narrare (anlatmak, hikaye etmek) + tio (isim yapım eki) * bir olayı, hikayeyi veya bilgiyi sözlü veya yazılı biçimde anlatma

naratör : lat. * narrare (anlatmak, hikaye etmek) + tor (yapan, eden eki) * bir hikayeyi, olayı veya bilgiyi anlatan kişi, anlatıcı

naratriptan : lat. * nara (farmasötik ön ek) + triptan (serotonin 5-HT1B/1D agonisti eki) * migren ataklarının tedavisinde kullanılan, serotonin 5-HT₁B/5-HT₁D reseptör agonisti özellikteki triptan grubu ilaç etkin maddesi (C17H25N3O2S)

narbac : far. * nar (içi çok sayıda kırmızı ve sulu tanelerle dolu, yenilebilir ve genellikle tatlı-ekşi tadıyla bilinen meyve ) + bac (ek) * nargillerden, yaprakları karşılıklı, çiçekleri büyük, koyu kırmızı renkte, küçük bir ağaç (Punica granatum), nar aşı, aşılanmış nar ağacı

narcissus : gre. * Narkissos (Yunan mitolojisinde genç erkek adı) (narke (uyuşturma, hissizlik, sersemlik) + issos (isim yapım eki) ) * Amaryllidaceae familyasına ait, nergisleri kapsayan soğanlı bitki cinsi

nardugan : ara., moğ. * nar (ateş, alev, Güneş) (ara., moğ.) + dogan (oluşan, yükselen, meydana çıkan) (moğ.) * Güneşe doğan, Güneşle doğan; yeniden doğan (21 Aralık "kış gündönümü" başlangıcına atfen)

narefte : far. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız), reftan (gitmek), reft (gitti) * gitmemiş, ayrılmamış; gidilmemiş, geçilmemiş; kimsenin gidip geçmediği yer

narenc : san., far. * naranga (portakal ağacı; ejder ağacı) (san.); narenc (far.) * turunçgiller (narenciye) familyasına ait, kalın ve pürüzlü kabuklu, ekşi veya acımsı meyvesiyle bilinen, Akdeniz ikliminde yetişen ağaç ve meyvesi, portakal, turunç; turuncu

narenciye : san., far., ara. * naranga (portakal ağacı; ejder ağacı) (san.); narenc (far.) + iye (isim yapım ve durum eki) (ara.) * sedefotugillerin turunç, portakal, mandalina, limon ve benzerlerini içine alan bir alt familyası, turunçgiller

nargile : far. * nargil (hindistancevizi; nargile gövdesi olarak kullanılan kabuk) + e (isim eki) * tütünü su üzerinden süzerek içmeye yarayan, dumanı soğutan ve filtreleyen içim aracı

narh : far. * nirh (değer, kıymet, fiyat) * açık kamu yararı gereği, temel gereksinimleri karşılayan mal ve hizmetlerin piyasa fiyatlarına, onları oluşturan etkenlere dokunulmadan, doğrudan müdahale edilerek belirli sınırları aşmasının önlenmesi amacıyla resmi tavan fiyat belirlenmesi

narıbeyza : ara. * nar (ateş) (ara.) + i (tamlama eki) + beyza (beyaz) * beyaz ateş, akkor; gözde oluşan beyaz leke veya akıntı

narin : ara., far. * nar (ateş) + in (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer); nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) * ateş gibi; ince, zayıf, hassas, kırılgan

narkoanaliz : gre. * narke (uyuşukluk), narkoun (uyuşturmak) + analusis, analysis (çözümleme, analiz) (ana (tekrar, yeniden, yukarı doğru, yukarıya, yükseğe, üste, geri, arkaya, baş, önce, evvel) + lusis, lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) * uyuşturucu etkilerinin veya kullanımının bilimsel olarak incelenip çözümlenmesi

narkolepsi : gre. * narke (uyuşukluk), narkoun (uyuşturmak) + epi (üstünde, üst, üzeri, yukarı, tepe) + lambanein (ele geçirmek, ele almak, kapmak, tutmak, almak, kavramak, yakalamak), lepsia (ele geçirme, ele alma, kapma, tutma, alma, kavrama, yakalama) * beynin uyku-uyanıklık döngülerini kontrol etme yeteneğini etkileyen kronik nörolojik bozukluk

narkomani : gre. * narke (uyuşukluk), narkoun (uyuşturmak) + mania (delilik, çılgınlık, aşırı tutkunluk, aşırı heves, aşırılık, coşku) (mainesthein (delirmek, çıldırmak), man (çılgın, taşkın duygulu, aşırı tutkulu, aşırı hevesli) + eia (durum ve isim yapım eki) ) * uyuşturucu maddelere karşı patolojik bağımlılık ve bu bağımlılığın oluşturduğu zihinsel-davranışsal durum

narkotik : gre. * narke (uyuşukluk), narkoun (uyuşturmak) + tikos (ile ilgili, -e ait) * uyuşturucu etki gösteren veya uyuşturucu maddelerle ilgili

narkotizm : gre. * narke (uyuşukluk), narkoun (uyuşturmak) + tikos (ile ilgili, -e ait) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * uyuşturucu kullanımına bağlı bağımlılık ve bunun bireysel ile toplumsal etkilerini ifade eden durum

narkoz : gre. * narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * geçici bilinç kaybı ile birlikte duyu fonksiyonlarının ortadan kalktığı uyku hali, uyuşma, anestezi ile bilinç kaybı durumu

narkozitör : gre., lat. * narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) + tor (yapan, eden eki) (lat.) * tıbbi işlemler sırasında hastaya narkoz veren veya anestezi uygulayan kişi veya cihaz

narlıdere : far., tür. * nar (nar meyvesi) (far ) + lı (sahiplik eki) + dere (akarsu yatağı) (tür.) * İzmir’in bir ilçesi

narmada : san. * narma (neşe, sevinç) + da (veren) * Hindu geleneğinde kutsal kabul edilen ve “neşe veren” anlamına gelen, Hindistan’ın merkezinden geçen büyük bir nehir

narman : far. * nar (nar meyvesi) + man (yer, mekan) * narların bulunduğu yer, nar bahçeleri olan bölge; Doğu Anadolu’da Erzurum iline bağlı, doğal güzellikleri ve kırmızı peri bacalarıyla bilinen bir ilçe

narsisist : gre. * narkissos (narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk; Antik Yunan mitolojisinde kendine hayran genç) + issos (isim yapım eki) + tes -cı, yapan, eden eki) (gre.); ist (lat.) * kendi benliğine aşırı hayranlık duyan, başkalarına empati göstermekte zorlanan ve genellikle kendini üstün görme eğiliminde olan (kişi)

narsisistik : gre. * narkissos (narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk; Antik Yunan mitolojisinde kendine hayran genç) + issos (isim yapım eki) + tes -cı, yapan, eden eki) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * narsisist gibi olan, narsisizmle ilgili, kendine hayranlık eğilimli, aşırı kendine hayranlık gösteren özellik veya durum

narsisizm : gre. * narkissos (narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk; Antik Yunan mitolojisinde kendine hayran genç) + issos (isim yapım eki) (gre.) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * kişinin kendisini diğer insanlardan daha önemli, değerli, üstün veya ayrıcalıklı görmesine, kendi benliğine aşırı hayranlık duymasına, kendi ihtiyaç ve arzularını başkalarınınkinden öncelikli kabul etmesine, sürekli takdir ve hayranlık beklemesine, eleştiriye karşı aşırı duyarlılık göstermesine, başkalarının duygu ve ihtiyaçlarına karşı yeterli empati kuramamasına ve ilişkileri çoğu zaman kendi benlik algısını destekleyecek şekilde değerlendirmesine dayanan kişilik özelliği veya psikolojik eğilim

narsisizm : gre. * narkissos (narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk; Antik Yunan mitolojisinde kendine hayran genç) + issos (isim yapım eki) ) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * kendi benliğine aşırı hayranlık duyma, başkalarına empati göstermekte zorlanma ve genellikle kendini üstün görme eğilimi

narsist : gre. * narkissos (narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk; Antik Yunan mitolojisinde kendine hayran genç) + issos (isim yapım eki) ) + istes (-cı, yapan, eden eki) (gre.); ista (lat.) * kendi benliğine aşırı hayranlık duyan, başkalarına empati göstermekte zorlanan ve genellikle kendini üstün görme eğiliminde olan (kişi)

narsistik sayı : gre., tür. * narkissos (narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk; Antik Yunan mitolojisinde kendine hayran genç) + issos (isim yapım eki) ) + istes (-cı, yapan, eden eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) + sayı (nicelik, miktar, rakamla ifade edilen değer) (tür.) * n basamaklı olan ve her bir basamağındaki rakamlarının n. kuvvetlerinin toplamı yine kendisine eşit olan pozitif tam sayı, Armstrong sayısı (153, 370, 371, 407, 1634, 8208, 9474 ...... )

narsizm : gre. * narkissos (narke (uyku, sersemlik, uyuşukluk; Antik Yunan mitolojisinde kendine hayran genç) + issos (isim yapım eki) (gre.) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * kişinin kendisini diğer insanlardan daha önemli, değerli, üstün veya ayrıcalıklı görmesine, kendi benliğine aşırı hayranlık duymasına, kendi ihtiyaç ve arzularını başkalarınınkinden öncelikli kabul etmesine, sürekli takdir ve hayranlık beklemesine, eleştiriye karşı aşırı duyarlılık göstermesine, başkalarının duygu ve ihtiyaçlarına karşı yeterli empati kuramamasına ve ilişkileri çoğu zaman kendi benlik algısını destekleyecek şekilde değerlendirmesine dayanan kişilik özelliği veya psikolojik eğilim

narval : nor. * nar (ceset, ölü beden) + hvalr (balina) * Kuzey Kutbu’nda yaşayan, dişli balina olarak da bilinen ancak ağzında dişi bulunmayan, uzun diş benzeri çıkıntısıyla bilinen bir balina türü

narven : lat. * narva (kökeni belirsiz bitki adı) + en (aitlik eki) * botanikte yerel olarak kullanılan, belirli bir bitki türü, karaağaç

nas : ara. * insan (adam) * insanlar; Kur’an’ın 76. suresinin ismi

NAS : ing. * network (ağ, şebeke) + attached (bağlı, ilişik) + storage (depolama) * ağ üzerinden erişilebilen merkezi dosya depolama sistemi

nasab : ara. * nasaba (yorulmak, zahmet çekmek, meşakkat içinde olmak) * yorgunluk, zahmet, meşakkat, dert

nasara : ara. * nasr (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi), Nasıra (İsa’nın büyüdüğü kabul edilen, Filistin’in Celile Bölgesinde yer alan tarihi ve dini öneme sahip şehir) * Hz. İsa'nın Nasıralı olmasına dayanılarak, O'nun takipçilerine verilen isim, Hristiyan

nasb : ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * bir şeyi dikme, yerleştirme veya ayakta duracak şekilde kurma

nascio : lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) * Roma mitolojisinde doğum tanrıçası, bebeklerin koruyucusu, doğum sürecini denetlemede Lucina'ya (Juno veya Diana için kullanılan bir ünvan) yardım eden karakter

nasfet : ara. * nasafa (adaletli olmak, adil davranmak, hakkaniyetli olmak) * adalet ve hak duygusu

nasıf : ara. * nisf (yarı, yarısı, yarım) * açıyı iki eşit parçaya bölen doğru, açıortay

nasıh : ara. * nasaha (çoğalmak, çoğaltmak, filizlenmek, büyümek, kopyalamak, yayılmak, genişlemek, alan kazanmak; hükümsüz bırakmak, battal etmek, vatıl kılmak), nash, nesh (çoğalma, çoğaltma, filizlenme, büyüme, kopyalama, yayılma, genişleme, alan kazanma; hükümsüz bırakma, battal etme, vatıl kılma), nusha (çoğaltılmış, filizlenmiş, gelişmiş, kopyalanmış, yazılı belgeden çıkarılan suret) * çoğaltmak, artırmak, kopyalamak; battal eden, batıl kılan, hükümsüz bırakan

nasıl : tür. * ne (nesne, şey, olgu) + asl (esas, öz) * ne şekilde, hangi yolla

nasır : ara. * nasara (et koprarmak), nasur (kopmuş et) * ülser, onulmaz yara, cüzam; ellerde ve ayaklarda görülen, el ve ayağın sürekli olarak bir yerlere sürtünen noktalarında üstderinin kalınlaşması ve sertleşmesiyle oluşan deri

nasır : ara. * nasara (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi) * yardımcı, destekçi, destekleyici

nasıra : ara. * nasara (yardım etmek, destek vermek), nasir (yardımcı, destekçi) * Hz. İsa’nın büyüdüğü kabul edilen, Filistin’in Celile Bölgesinde yer alan tarihi ve dini öneme sahip şehir (Hz. İsa'nın Nasıralı olmasına dayanılarak, O'nun takipçilerine Nasıralı veya Nasrani denir.)

nasıralı : ara. * nasara (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi) + lı (ile, birlikte, sahibi) * Hz. İsa'nın Nasıralı olmasına dayanılarak, O'nun takipçilerine verilen isim, Hristiyan

nasırin : ara * nasara (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi) * yardım edenler, yardımcılar

nasi : ara. * nesiye (unutmak) + i (ile ilgili, -a ait) * unutan

nasib : ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * nasbeden, bir şeyi bir şeye veya yere diken

nasib : ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * pay, hisse, kısmet, nasip

nasic : ara. * nesece, nasaca (dokumak), mensucat (dokumalar, dokuma yoluyla elde edilen kumaş ve tekstil ürünleri) * dokuyan, nesceden; düzenleyen, tertip eden, dizen, sıralayan

nasif : ara. * nasafa (ikiye bölmek, yarıya indirmek), nısf (yarı, yarım) * kadınların başlarını örtmek için kullandıkları örtü, baş örtüsü (örtünün saçın veya yüzün bir kısmını kapatıp "ortadan ikiye ayırması" ve kadını dış dünyadan "yarı yarıya" izole etmesinden)

nasih : ara. * nasaha (öğüt vermek, nasihat vermek; samimi olmak; doğruyu göstermek), nasihat, nush (öğüt, ihtar, tavsiye, ibret verici ders) * öğüt veren, nasihat veren

nasihat : ara. * nasaha (öğüt vermek, nasihat vermek; samimi olmak; doğruyu göstermek) * öğüt, samimiyetle doğru yolu gösterme

nasik : ara. * nasaka (dizmek, düzenlemek, sıralamak) * düzenleyen, tertib eden, sıralayan, dizen

nasik : ara. * nasaka (yönelmek, adamak, bağlanmak, kaynaklanmak), mensek (ibadet usülü, ibadet yeri) * Allah yolunda ibadet eden, dine bağlı, adanmış,, bağlanmış, zahid

nasip : ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * nasbeden, bir şeyi bir şeye veya yere diken

nasir : ara. * nasara (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi) * yardımcı, destekçi, destekleyici

nasiy : ara. * nasa'a (ertelemek, ileri almak, ötelemek) * erteleme, geciktirme, ileri alma, öteleme

nasiye : ara. * nasiye (alın, perçem; alnın üst kısmı ) * çehrenin gösterişi, alın, yüz

nasr : ara. * nasara (yardım etmek, destek olmak; üstün olmak, galip gelmek) * yardım, destek; Kur’an’ın 110. suresinin ismi

nasrani : ara. * nasara (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi) + ani (ile ilgili, -a ait) * Hz. İsa'nın Nasıralı olmasına dayanılarak, O'nun takipçilerine verilen isim, Nasıralı, Hristiyan

nasraniyet : ara. * nasara (yardım etmek, destek vermek) nasir (yardımcı, destekçi) + ani (ile ilgili, -a ait) + yet (isim yapı ve durum eki) * Hz. İsa takipçiliği, Nasıralılık, Hristiyanlık

nasreddin : ara. * nasara (yardım etmek, destek olmak; üstün olmak, galip gelmek), nasr (yardım, destek; zafer, başarı) + el (ön ek, artikel) + deyn (borç, din) * dinin yardımı, dinin zaferi; erkek ismi; Türk halk mizahında yer alan, bilgece ve nükteli hikayeleriyle ve toplum eleştirisini mizahla birleştiren fıkralarıyla bilinen ve tanınan efsanevi karakterin Nasreddin Hoca’nı ismi

nasrettin : ara. * nasara (yardım etmek, destek olmak; üstün olmak, galip gelmek), nasr (yardım, destek; zafer, başarı) + el (ön ek, artikel) + deyn (borç, din) * dinin yardımı, dinin zaferi; erkek ismi; Türk halk mizahında yer alan, bilgece ve nükteli hikayeleriyle ve toplum eleştirisini mizahla birleştiren fıkralarıyla bilinen ve tanınan efsanevi karakterin Nasreddin Hoca’nı ismi

nasri : ara. * nasara (yardım etmek, destek olmak; üstün olmak, galip gelmek), nasr (yardım, destek; zafer, başarı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yardımla ilgili, zaferle ilgili

nasrullah : ara. * nasara (yardım etmek, destek olmak; üstün olmak, galip gelmek), nasr (yardım, destek; zafer, başarı) + u (tamlama eki) + Allah (Allah) * Allah'ın yardımı

nass : ara. * nassa (bir şeyi açıkça ortaya koymak, belirlemek, belirgin kılmak, bir konunun son sınırına ulaşmak, kesinleşmek, kat'ileşmek) * kat'ilik, kesinlik, açıklık, yorum gerektirmeyen söz veya delil

nassac : ara. * nasaca (dokumak, örmek) * dikiş diken, terzi, hayyat

nassau : alm. * Nassau (Alman soylu hanedanı) * Bahamalar’ın başkenti

nassiye : ara. * nass (kat'ilik, kesinlik, açıklık, yorum gerektirmeyen söz veya delil; metin, dini hüküm) + iye (durum eki) * bir görüşün veya bilginin doğruluğuna, o görüş veya bilgi hakkında herhangi bir araştırma veya sorgulama yapmadan doğrudan inanma ve itibar etme hali, dogmatizm

nast : tür. * nassa (bir şeyi açıkça ortaya koymak, belirlemek, belirgin kılmak, bir konunun son sınırına ulaşmak, kesinleşmek, kat'ileşmek) * sükut, konuşurken dinlemek için susmak, sessizliğe gömülmek, susmak

nasti : gre. * nastos (sıkıştırılmış, yoğun, sıkı, kapalı, bastırılmış) + is (isim yapım eki) * bitkilerde dış uyaranın yönüne bağlı olmadan gerçekleşen ırganım, tepki, büyüme veya turgor değişikliklerine bağlı hareket biçimi

nasturtium : lat. * nasus (burun) + tortus (bükülmüş) + ium (isim yapım eki) * Brassicaceae familyasına ait, keskin kokulu ve aromatik bitki cinsi

nasuh : ara. * nasaha (öğüt vermek, nasihat vermek; samimi olmak; doğruyu göstermek), nasihat, nush (öğüt, ihtar, tavsiye, ibret verici ders) * samimi, içten davranan; tövbesinde ve öğüdünde dürüst olan kişi

nasuhan : ara. * nasuh (samimi, içten davranan; tövbesinde ve öğüdünde dürüst olan ) + an (ile ilgili, -a ait) * içten, samimi, doğru şekilde

nasuhi : ara. * nasuh (samimi, içten davranan; tövbesinde ve öğüdünde dürüst olan ) + i (ile ilgili, -a ait) * samimiyetle davranan, doğruyu öğütleyen; tövbe eden

nasus : lat. * nasus (burun) * yüzde, başın ön kısmında bulunan, öne doğru çıkıntılı olan ve solunum ile koku alma işlevlerini gören organ; kıyıdan denize doğru uzanan dar çıkıntı, burun

nasut : ara. * nas (insanlar) + ut (isim yapım eki) * insanlık, insanlar, insanlar ile ilgili olanlar

nasyonal : lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş), natio, nation (doğum, halk, millet) + alis (ile ilgili, -a ait) * bir millete ait olan, ulusa ilişkin; ülkeye özgü

nasyonalist : lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş), natio, nation (doğum, halk, millet) + alis (ile ilgili, -a ait) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) * ulusalcı, milliyetçi

nasyonalizm : lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş), natio, nation (doğum, halk, millet) + alis (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * ulusalcılık, milliyetçilik

naşi : ara. * naşa (meydana gelmek, ortaya çıkmak, oluşmak; büyümek, yetişmek, gelişmek) + i (ile ilgili, -a ait) * yeni yetişen, yeni yetme, genç; ortaya çıkan

naşid : ara. * naşada (okumak, sesle söylemek, çağırmak; ilahi veya şiir okumak) * şiir söyleyen, şiir okuyan, şiir yazan

naşiete : ara. * naşaa (kalkmak, yükselmek; ortaya çıkmak) * kalkış, yükselme veya bir şeyin ortaya çıkma

naşir : ara. * naşara (diriltmek, canlandırmak; ölüyü diriltmek; yaymak, saçmak, dağıtmak, ilan etmek), nuşur (dirilme, diriltme, canlanma, canlandırma; ölüyü diriltme; yayma, dağıtma, saçma, ilan etme), neşr (yayma, dağıtma) * neşreden, yayan, dağıtan

naşit : ara. * naşata (çekip çıkarmak, bir şeyi yerinden almak) * çekip çıkaran, yerinden alan, koparan, bir şeyi bulunduğu yerden çıkaran veya koparan

na't : ara. * na'ta (vasiyye etmek, nitelendirmek, vasıflandırmak, sıfatını söylemek, sıfatlandırmak, övmek) * vasıflarını gösterme, yaratılış özelliklerini tanımlama, niteleme, sıfatlandırma; kasidede peygamberin üstün özelliklerinden bahis; zahir olma, görünme, doğma

NAT : ing. * network (ağ, şebeke) + address (adres) + translation (çevirme, çeviri) * bilgisayar sistemlerinde özel ağ adreslerini genel IP adreslerine dönüştürerek birden fazla cihazın ortak IP kullanmassını ve internet erişimini sağlayan ağ tekniği

natal : lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natalis (doğumla ilgili) (natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + alis (ile ilgili, -a ait) ) * doğuma ait, doğumla ilgili; ayrıca Güney Afrika’da bir bölge adı olarak kullanılan terim

natali : lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natalis (doğumla ilgili) (natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + domini (efendi, reis, lord) * doğumla ilgili, Noel’de doğan, Noel günü doğan; kadın ismi

natalia : lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natalis (doğumla ilgili) (natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + ia (isim yapım eki) * doğuşla ilgili, doğan; Hristiyan Latin geleneğinde özellikle Noel'de doğan veya İsa'nın doğumu ile ilişkili

natalite : lat., fra. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natalis (doğumla ilgili) (natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.); natalité (doğum oranı) (fra.) * bir toplumda belirli bir dönemde gerçekleşen doğum adedinin o yılki toplam nüfusa bölünmesi veya 1000 kişi başına doğum sayısı hesaplaması ile ifade edilen oranı

natalizumab : lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natalis (doğumla ilgili) (natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + zu (insanlaştırılmış) + mab (monoklonal antikor eki, (humanized monoclonal antibody) ) * bağışıklık sistemini düzenleyen, bazı otoimmün hastalıklarda kullanılan monoklonal antikor türü (C6428H9976N1724O2010S42)

natamam : far., ara. * na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + tamam (olgunlaşmış, bitmiş, sonlanmış, eksiksiz) (ara.) * eksik, tamamlanmamış, yarım kalmış

natamisin : lat., gre. * natalis (doğumla ilgili) (lat.) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * göz çevresindeki mantar enfeksiyonlarını tedavi etmek için ve gıda koruyucu olarak da kullanılan antifungal ilacın etkin maddesi (C33H47NO13)

nataraja : san. * nata (dans) + raja (kral) * Hint mitolojisinde evrenin yaratılış, sürdürülüş ve yok oluş döngüsünü sembolize eden, Şiva’nın kozmik dans eden formu

natasyon : lat. * natare (yüzmek) + tio (isim yapım eki) * su içinde vücudunu belirli tekniklerle hareket ettirerek ilerleme, yüzme

nataşa : lat., rus. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natalis (doğumla ilgili) (natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + dies (gün) * doğum günüyle ilgili, doğuşla ilgili; Natalia adından türeyen kadın ismi (Noel günü doğan anlamıyla ilişkilendirilir.)

nateglinid : lat. * nate (farmasötik ön ek) + glinid (meglitinid türevi nonsülfonilüre insülin salgılatıcıları (repaglinid, nateglinid, mitiglinid) için Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından belirlenen ortak son ek) * tip 2 diyabette kan şekeri kontrolü için kullanılan, pankreas β hücrelerinden insülin salgılanmasını artıran, meglitinid grubu oral antidiyabetik ilacın etken maddesi (C19H27NO3)

natglinit : lat. * nate (farmasötik ön ek) + glinid (meglitinid türevi nonsülfonilüre insülin salgılatıcıları (repaglinid, nateglinid, mitiglinid) için Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından belirlenen ortak son ek) * tip 2 diyabette kan şekeri kontrolüne yardımcı olan, insülin salınımını artıran ilacın etken maddesi (C13H19NO3)

natıh : ara. * nataha (vurmak) * boynuzuyla vuran, süsen hayvan; keder, sıkıntı, elem, mihnet

natık : ara * nataka (konuşmak) * konuşan, söz eden, söyleyen, beyan eden, idrak eden, bildiren; konuşturab, söyleten

natır : tür. * natır (hamamda kadınlara hizmet eden görevli) * kadınlar hamamında hizmet eden ve müşterileri yıkayan kadın, hamam hizmetlisi

naticidae : lat. * natica (küçük tekne, kayıkçık, sandalcık) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * genellikle küre şeklinde pürüzsüz kabuklara sahip, kum içinde yaşayan ve diğer yumuşakçalarla beslenen etçil ve yırtıcı deniz salyangozlarını kapsayan büyük bir yumuşakça familyası, ay salyangozları

natih : ara. * nataha (boynuzla vurmak, tos vurmak) * boynuzla vuran, tos vuran, karşı gelen, itaat etmeyen hayvan; şiddetli emir

natiha : ara. * nataha (boynuzla vurmak, tos vurmak) * başka bir davar tarafından boynuzlanıp öldürülmüş olan davar

natik : ara * nataka (konuşmak) * konuşan, söz eden, söyleyen, beyan eden, idrak eden, bildiren; konuşturab, söyleten

natiş : ara. * nataşa (kuvvetle çekmek, koparmak veya güçlü bir hareketle bir şeyi yerinden oynatmak, kuvvetli hareket etmek) * kuvvet ve hareket, şiddetli hareket

nativ : lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + ivus (ile ilgili, -a ait) * bir yere doğumuyla bağlı olan, o yerden gelen veya o yerin yerli unsuru olan kişi veya şey, yerli

nativizm : lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + ivus (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * yabancı etkilerine karşı yerli değerleri ve yerli halkın çıkarlarını savunan düşünce

nato : ing. * North (kuzey) + Atlantic (Atlas Okyanusu) + Treaty (antlaşma) + Organization (örgüt) * Kuzey Atlantik Antlaşması temelinde kurulmuş askerî ve siyasi uluslararası savunma örgütü

nato kafa nato mermer : gre * na (işte, al sana) + to (demektir) + kephale, kephalos (kafa, baş) + na (işte, al sana) + to (demektir) + marmari (mermer) * işte kafa, işte mermer; anlatılanları bir türlü anlamayan, inatçı, kapalı fikirli ve söz dinlemeyen, duyarsız, soğuk, anlayışsız, söz anlamaz, söz dinlemez, taş kafa, kalın kafalı

natrit : ara., gre., lat. * natrun (Eski Mısır’da doğal sodyum karbonat karışımına verilen isim) (ara.); nitron (doğal soda, sodyum karbonat; soda tuzu) (gre.); natrium (sodyum) (natron (sodyum) + ium (element eki) ) (lat.) + ites (element, kayaç ve mineral eki) * kimyada sodyum karbonat minerali veya onunla ilgili olan mineral türü (Na2CO3)

natrium : ara., gre., lat. * natrun (Eski Mısır’da doğal sodyum karbonat karışımına verilen isim) (ara.); nitron (doğal soda, sodyum karbonat; soda tuzu) (gre.); natrium (sodyum) (natron (sodyum) + ium (element eki) ) (lat.) * atom numarası 11, simgesi Na olan, çok reaktif bir alkali metal, sodyum elementi

natriüretik : ara., gre., lat. * natrun (Eski Mısır’da doğal sodyum karbonat karışımına verilen isim) (ara.); nitron (doğal soda, sodyum karbonat; soda tuzu) (gre.); natrium (sodyum) (natron (sodyum) + ium (element eki) ) (lat.) + ourein (idrar yapmak, işemek) (ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ein (fiil mastar eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * böbrekler üzerinden sodyumun (Na⁺) ve buna bağlı olarak suyun idrarla atılmasını artıran ve vücutta sıvı hacmini ve kan basıncını düşürücü etki gösteren (biyolojik hormon veya peptit (örneğin atriyal natriüretik peptit ve B-tipi natriüretik peptit) )

natron : ara., gre., lat. * natrun (Eski Mısır’da doğal sodyum karbonat karışımına verilen isim) (ara.); nitron (doğal soda, sodyum karbonat; soda tuzu) (gre.); natrium (sodyum) (natron (sodyum) + ium (element eki) ) (lat.) * doğal olarak bulunan sodyum karbonat ve sodyum bikarbonat karışımı olan mineral tuz

natş : ara. * nataşa (çekip koparmak, kuvvetle çekmek; şiddetli hareket) * kuvvetli çekme veya ani ve güçlü hareket anlamı taşıyan güç, şiddet, güç, kuvvet

natuk : ara. * nataka (konuşmak, söz söylemek) * konuşan, söz söyleyen veya söz söyleme yeteneğine sahip olan kimse

natura : lat. * nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + ura (isim yapım ve durum eki) * doğa, tabiat; varlıkların doğuştan gelen yapısı ve kendiliğinden oluşan düzeni

naturel : lat. * natura (doğa, tabiat) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek), natus (doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) ) * doğaya ait olan, yapay olmayan; kendiliğinden oluşmuş veya insan müdahalesi olmayan şey, doğal, tabii

natür : lat. * natura (doğum, oluşum, meydana gelme) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek), natus (doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) * doğa, tabiat

natüralist : lat. * natura (doğum, oluşum, meydana gelme) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek), natus (doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) + ista (yapan, eden eki) * doğayı ve doğal olguları temel gerçeklik olarak kabul eden, sanatta ve edebiyatta gerçeği olduğu gibi yansıtmaya çalışan akım veya bu anlayışı benimseyen kişi

natüralizm : lat. * natura (doğum, oluşum, meydana gelme) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek), natus (doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapı ve durum eki) * sanat ve edebiyatta gerçeği olduğu gibi, idealize etmeden ve toplumsal-psikolojik koşullarıyla birlikte yansıtmayı amaçlayan düşünce ve estetik akım

natürel : lat. * natura (doğa, tabiat) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek), natus (doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) ) * doğaya ait olan, yapay olmayan; kendiliğinden oluşmuş veya insan müdahalesi olmayan şey, doğal, tabii

natürist : lat. * natura (doğa, tabiat) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek), natus (doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + ista (yapan, eden eki) * doğallığı savunan, yapay olandan uzak durmayı tercih eden veya doğaya dönüşü benimseyen

natürizm : lat. * natura (doğa, tabiat) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek), natus (doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + ismus (isim yapı ve durum eki) * doğallığı, yapaylıktan uzak yaşamı ve insanın doğal durumuna dönmesini savunan düşünce veya yaşam felsefesi

natürmort : lat. * natura (doğa, tabiat) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek), natus (doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + morte (ölü) * ölü doğa; cansız nesnelerin, çiçeklerin veya meyvelerin düzenlenerek çizildiği veya resmedildiği sanat türü

natüvan : far. * na (olumsuzluk, yok) + tavan (güç, kudret) * güçsüz, takatsiz veya çaresiz durumda olan.

nauru : nau. * nauruan (sahile gidiyorum) (nao (sahil, plaj) + ero (gitmek, gidiyorum) ) * Güney Pasifik Okyanusu’nda yer alan, en yakın komşuları doğuda Kiribati’nin Banaba Adası ve güneybatıda Solomon Islands bölgesi olan küçük bir ada ülkesi

naus : gre. * naos (tapınak, kutsal yapı) * manastır veya kilise gibi ibadet amacıyla kullanılan kutsal yapı

nausea : gre. * nausia (deniz tutması, mide bulantısı) (naus (gemi) + eia (isim yapım eki) ) * mide bulantısı, kusma isteği veya deniz tutmasıyla ortaya çıkan rahatsızlık hissi

nautilus : gre., lat. * nautilos (denizci, gemici) (naus (gemi) + ilos (ile ilgili, -a ait) ) (gre.) + us (isim yapım eki) (lat.) * kafadan bacaklılar sınıfına ait, spiral şeklinde bölmeli ve sert bir dış kabuğa sahip olan, denizlerin derinliklerinde yaşayan ve içi gazla dolu odacıkları sayesinde batıp çıkabilen yaşayan fosil niteliğindeki bir deniz canlısıd

nav : gre., lat. * naus (gemi) (gre.), navis (gemi) (lat.) * küçük gemi

navagrahas : san. * nava (dokuz) + graha (tutan, yakalayan; gök cismi) * Hindu astrolojisinde dokuz gezegen veya göksel etki

naval : gre., lat. * naus (gemi) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * denizle, gemilerle veya donanmayla ilgili

navassa adası : lat. * nava (düz, çayırlık yer, ova) + assa (son eki) (lat.) + ada (her tarafı su ile çevrili toprak parçası) + sı (iyelik eki) (tür.) * Karayip Denizi’nde Haiti’nin batısında ve Jamaika’nın kuzeydoğusunda yer alan, doğusunda Haiti, güneyinde Jamaika, batısında ise açık Karayip suları bulunan ve ABD yönetiminde olan küçük ve ıssız bir ada

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...