27 Eylül 2026 Pazar

irreversibilite - itap

irreversibilite : lat. * in (yokluk veya olumsuzluk eki) + re (tekrar, yeniden, karşı, geri) + versus (dönmüş, çevrilmiş, yönelmiş; dönüştürme, düzenleme, düzen) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) + itas (isim yapım ve durum eki) * geri dönülemez olma, geri döndürülememe, önceki duruma getirilemez olma durumu

irreversibl : lat. * in (yokluk veya olumsuzluk eki) + re (tekrar, yeniden, karşı, geri) + versus (dönmüş, çevrilmiş, yönelmiş; dönüştürme, düzenleme, düzen) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) * geri dönülemez, geri döndürülemeyen, önceki duruma getirilemeyen

irrigasyon : lat. * irrigare (sulamak, su vermek, ıslatmak) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + rigare (sulamak, su vermek, ıslatmak) ) + tio (isim yapım eki) * tarımda bitkilerin büyümesi için yapay olarak su verilmesi işlemi; toprağın nemlendirilmesi amacıyla kanallar, borular veya diğer sistemlerle su sağlanması, sulama

irrige : lat. * irrigatus (sulanmış, ıslanmış, ıslatılmış) (irrigare (sulamak, su vermek, ıslatmak) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + rigare (sulamak, su vermek, ıslatmak) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * sulanmış olma, ıslatılmış olma

irritabilite : lat. * irritare (rahatsız etmek, huzursuz etmek, sinirlendirmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + ritare (tahrik etmek, uyarmak) ) + ibilis (yapılabilirlik, olabilirlik, mümkün olma eki) + itas (isim yapım ve durum eki) * kolayca sinirlenme, çabuk rahatsız olma veya tahammül edememe; sinirlilik ve huzursuzluk eğilimi gösterme; fizyolojik veya psikolojik tepki oluşturma, tahriş edilebilirlik

irritabl : lat. * irritare (rahatsız etmek, huzursuz etmek, sinirlendirmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + ritare (tahrik etmek, uyarmak) ) + ibilis (yapılabilirlik, olabilirlik, mümkün olma eki) * kolayca sinirlenen, çabuk rahatsız olan veya tahammül edemeyen; sinirlilik ve huzursuzluk eğilimi gösteren kişi veya durum; fizyolojik veya psikolojik tepki oluşturan, tahriş eden

irritabl bağırsak sendromu : lat. * irritabilis (rahatsız, huzursuz, tahammülsüz) (lat.) + bağırsak (sindirim kanalı olan iç organ) (tür.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * bağırsakların aşırı duyarlılığına bağlı olarak karın ağrısı, şişkinlik ve dışkılama düzensizlikleriyle kendini gösteren, yapısal bir bozukluk olmaksızın ortaya çıkan işlevsel sindirim sistemi hastalığı

irritan : lat. * irritare (rahatsız etmek, huzursuz etmek, sinirlendirmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + ritare (tahrik etmek, uyarmak) ) + ent (ile ilgili, gibi) * tahrişe veya uyarıya neden olan madde veya etken; vücutta veya duygularda rahatsızlık uyandıran, huzursuz eden

irritasyon : lat. * irritare (rahatsız etmek, huzursuz etmek, sinirlendirmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + ritare (tahrik etmek, uyarmak) ) + tio (isim yapım eki) * dokularda veya zihinde rahatsızlık, tahriş, kızarıklık veya sinirlenme durumu; tıbbi ve mecazi anlamda, fiziksel veya psikolojik uyarılmaya bağlı oluşan tepki, tahriş olma

irritatif : lat. * irritatus (rahatsız olmuş, huzursuz olmuş, sinirlenmiş) (irritare (rahatsız etmek, huzursuz etmek, sinirlendirmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + ritare (tahrik etmek, uyarmak) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tahriş edici, uyarıcı veya sinirlendirici etki yapan; fiziksel veya duygusal olarak hassasiyete neden olan

irrite : lat. * irritatus (rahatsız olmuş, huzursuz olmuş, sinirlenmiş) (irritare (rahatsız etmek, huzursuz etmek, sinirlendirmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + ritare (tahrik etmek, uyarmak) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * tahrik olmuş, tahriş olmuş, rahatsız olmuş, huzursuz olmuş

irs : ara. * varasa (miras bırakmak, varis olmak, devralmak, miras almak), irs (miras, kalıt, kalıtım, başkasına bırakılan mal veya şey) * ölen bir kimseden geriye kalan malın, hak sahiplerine şer‘i kurallara göre intikal etmesi, miras; nesilden nesile aktarılan genetik kod

irsa : ara. * rasa (sabitlemek, demir atmak, yerleştirmek) * sağlamlaştırma, sabit kılma; geminin demir atması; payidar olmak

irsad : ara. * rasada (gözetlemek, gözlemek) * gözetme, gözleme

irsah : ara. * rasaha (tutmak, durdurmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak), rasih (sağlam, sabit) * tutma, durdurma, sabitleme, sağlamlaştırma

irsal : ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), irsaliye (mal veya evrakın bir yerden bir yere gönderildiğini belgeleyen, taşıma veya sevk işlemini resmi olarak kayıt altına alan evrak veya belge) * gönderme, yollama, sevketme, salma

irsalat : ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), irsal (gönderme, yollama, sevk, salma) + at (çoğul veya isim yapım eki) * gönderme işlemleri, gönderiler, sevkiyatlar, iletiler, iletimler

irsal-i mesel : ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), irsal (gönderme, yollama, sevk, salma) + i (tamlama eki) + mesel (örnek, misal, husus, özdeyiş, atasözü) * şiirde anlamı pekiştirmek, anlaşılır kılmak için yazıya konuyla ilgili atasözü ekleme; bir düşünceyi desteklemek veya süslemek amacıyla atasözü veya vecize kullanma sanatı; klasik belagat terimi olarak, yerinde ve etkili bir şekilde atasözü aktarma yöntem

irsaliye : ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), irsal (gönderme, yollama, sevk, salma) + iye (ilsim yapım eki) * gönderilen mal veya eşyanın miktarını, cinsini ve gönderildiği yeri belirten resmi belge, sevk pusulası

irsan : ara. * rasana (sağlamlaştırmak, muhkem kılmak) * muhkem ve sağlam kılma, rasanet verme

irsas : ara. * rassa (eskitmek, yıpratmak) * eskitme, yıpratma, eskitilme, yıpratılma

irsen : ara. * varasa (miras bırakmak, varis olmak, devralmak, miras almak), irs (miras, kalıt, kalıtım, başkasına bırakılan mal veya şey) + en (gibi, olarak) * kalıtım yoluyla, kalıtımsal olarak

irsi : ara. * varasa (miras bırakmak, varis olmak, devralmak, miras almak), irs (miras, kalıt, kalıtım, başkasına bırakılan mal veya şey) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kalıtım ile ilgili, kalıtımsal

irsiyet : ara. * varasa (miras bırakmak, varis olmak, devralmak, miras almak), irs (miras, kalıt, kalıtım, başkasına bırakılan mal veya şey) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + et (durum eki) * kalıtımsal olma durumu; miras yoluyla geçme özelliği; genetik veya kültürel olarak kuşaktan kuşağa aktarılan özelliklerin bütünü, kalıtsallık

irşa : ara. * raşva (ödeme yapmak, ikramda bulunmak, çıkar sağlamak, rüşvet vermek), ruşvet (ödeme, ikram, çıkar sağlama) * rüşvet verme

irşad : ara. * raşada (doğru yolu göstermek, doğruya yönlendirmek, rehberlik etmek) * doğru yolu gösterme, yönlendirme ve aydınlatma; özellikle dini veya ahlaki konularda rehberlik etme

irşat : ara. * raşada (doğru yolu göstermek, doğruya yönlendirmek, rehberlik etmek) * doğru yolu gösterme, yönlendirme ve aydınlatma; özellikle dini veya ahlaki konularda rehberlik etme

irtada : ara. * rada (razı olmak, hoşnut olmak, memnun olmak), radi, razi (hoşnut, memnun) * razı olma, hoşnutluk, memnuniyet

irtia : ara. * ra’y (sıçramak, zıplamak, otlakta özgürce dolaşmak) * sıçrama, zıplama, özgürce dolaşma; otlatma

irtiab : ara. * ra'ba (korkmak, ürkmek) * korkma, ürkme

irtibah : ara. * rabaha (yükselmek, yükseğe çıkmak) * yükselme, yükseğe çıkma

irtibat : ara. * rabata (bağlamak, birleştirmek, bir araya getirmek, iliştirmek, ilişkilendirmek), rabita (bağ, bağlantı, ilişki, bağlama) + at (çoğul veya isim yapım eki) * kişiler, kurumlar veya olaylar arasındaki bağlantı, ilişki, ilinti veya temas durumu

irtica : ara. * racaa (dönmek, geriye dönmek), rucu (geri dönüş, iade) * eskiye, geriye dönüş; özellikle sosyal, kültürel veya siyasi alanda modernlikten veya ilerlemeden geriye doğru hareket, muhafazakarlık veya reaksiyon, gericilik

irticaf : ara. * racafa (titremek, sarsılmak, çalkalanmak, depreşmek, ürpermek), raccafa (titretmek, sarsmak, çalkalamak, depreştirmek, ürpertmek), racfe (sarsıntı) * sarsma, sarsıntı, çalkalama, tahrik

irticai : ara. * racaa (dönmek, geriye dönmek), rucu (geri dönüş, iade), irtica (gericilik, geriye dönüş) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * geriye dönüşle ilgili, gerici veya muhafazakar nitelikte olan, gericilikle ilgili

irtical : ara. * racala (yükselmek, ortaya çıkmak, ilerlemek), ricl (ayak; şiirde vezin birimi, ayak) * ilerleme, yükselme, ortaya çıkma; doğaçlama şiir okuma, hazırlıksız şiir söyleme

irticalen : ara. * irtical (doğaçlama şiir okuma, hazırlıksız şiir söyleme) + en (gibi, olarak) * ilerleme, yükselme, ortaya çıkma; doğaçlama, hazırlanmaksızın, içe doğduğu gibi, içinden geldiği gibi

irtida : ara. * radda (dönmek, geri dönmek, iade etmek, reddetmek, geri gitmek) * geri durma; yasak ve zararlı olanı yapmama, imtina etme

irtida : ara. * raza, radaa (emzirmek, meme vermek, süt vermek), irda (meme verme, süt verme, emzirme) * süt emme, irtiza

irtidad : ara. * radda (dönmek, geri dönmek, iade etmek, reddetmek, geri gitmek), murted (geri dönen; inancını, fikrini veya bağlı bulunduğu dini/kültürel sistemi terk eden, ondan sapan) * dönme, dönüş; vazgeçme; bir müslümanın İslam dininden çıkması anlamında fıkıh terimi

irtidaf : ara. * radafa (ardından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek; eklemek, sıraya koymak), redif (şiirde mısra sonunda anlam veya ses bakımından tekrar edilen kelime veya ek; sona ekleme, dizme) * ardından gitme, ardına düşme, peşinden koşma, takip etme,

irtidat : ara. * radda (dönmek, geri dönmek, iade etmek, reddetmek, geri gitmek), murted (geri dönen; inancını, fikrini veya bağlı bulunduğu dini/kültürel sistemi terk eden, ondan sapan) * dönme, dönüş; vazgeçme; bir müslümanın İslam dininden çıkması anlamında fıkıh terimi

irtifa : ara. * rafa'a (yükselmek, kalkmak, yukarı çıkmak) * yükselme, yükseliş, yükseklik, yukarı kaldırma

irtifa : ara. * rafa'a (yükselmek, yükseğe çıkmak) * yükseklik; yukarı kalkma, terakki

irtifad : ara * rafada (yardım etmek, destek vermek, bağışta bulunmak, hediye etmek), irfad (yardım etme, bağışta bulunma, hediye verme) * kazanma, kesbetme, kazanıp kar etme

irtifak : ara. * rafaka (eşlik etmek, yoldaş olmak, yanında olmak, birlikte olmak), refakat (eşlik etme, yanında olma, beraber olma) * dayanma, destek; gereksinim nedeniyle isteme, yararlanmak isteme; başkalarıyla yardımlaşma, dayanışma içinde olma; hukukta, bir taşınmazın diğerine sağladığı geçiş, su kullanma gibi faydalanma hakkı (irtifak hakkı)

irtifak hakkı : ara. * rafaka (eşlik etmek, yoldaş olmak, yanında olmak, birlikte olmak), refakat (eşlik etme, yanında olma, beraber olma), irtifak (eşlik etme, destek olma, dayanma, dayanışma) + hakk (gerçek, doğru) (ara.) + ı (iyelik eki) * bir taşınmazın, başka bir taşınmaz lehine sunduğu su kullanma, geçit, yapı yasağı gibi sınırlı ve sürekli yararlanma yetkisinden oluşan ve taşınmaz lehine kurulan ayni hak; başkasının arsa, bahçe, yol gibi bir taşınmaz malından belirli kurallar içinde yararlanma hakkı; bir gayrimenkul sahibine başka bir gayrimenkul üzerinde sınırlı kullanım hakkı sağlanması

irtigab : ara. * ragaba (talep etmek, istemek, aramak, arzulamak, yönelmek, rağbet etmek; acıkmak, aç olmak), rağbet (isteme, arzulama, talep etme, yönelme, beğenme, tercih etme; aç olma, açlık), irgab (isteme, arzulama, talep etme, yönelme, beğenme, tercih etme, rağbet etme, rağbet ettirme) * istetme, arzu ettirme, talep ettirme, heveslendirme, isteklendirme, rağbet ettirme

irtihal : ara. * rahala (göç etmek, yolculuk etmek, sefere çıkmak, gitmek), rahl (göç, yolculuk, sefer), merhale (yolculuk, bir günlük yol; aşama, safha, evre, mertebe) * bir yerden başka bir yere göç etme, ayrılma veya hareket etme; (öteki dünyaya) göçme, ölme (mecazi)

irtihan : ara. * rahana (teminat vermek, bağlamak), rehin (borca karşı teminat gösterme), irhan (rehin verme, rehin verilme) * rehin alma, rehin alınma

irtika : ara. * raky (yükselmek, tırmanmak, yukarı çıkmak, merdiven veya basamaklarla çıkmak), raki (yükseltgenmiş, damıtılmış içki), terakki (yükselme, ilerleme) * yükselme, tırmanma, yukarı çıkma; daha yüksek yerlere ve mevkilere erişme, yüksek derecelere ulaşma

irtikab : ara. * rakaba, rakiba (binmek, üstüne binmek, üzerine çıkmak, sürmek; gözetlemek, gözetmek, denetlemek, sorumluluk üstlenmek, beklemek; birleştirmek, karıştırmak, bağlamak), merkeb (binek) * binme, sürme; gözetleme, gözetme, denetleme, teftiş etme, bekleme; (ağır bir şeyi) üstüne alma, (suç) işleme veya üstlenme, (tavır) gösterme; kötü veya suç teşkil eden bir işe bilerek girişme, kötü fiil işleme; özellikle hukuki ve ahlaki açıdan yanlış bir eylemi gerçekleştirme

irtikam : ara. * rakama (yığmak, yığılmak, üstüste birikmek) * yığılma, üstüste birikme

irtikap : ara. * rakaba, rakiba (binmek, üstüne binmek, üzerine çıkmak, sürmek; gözetlemek, gözetmek, denetlemek, sorumluluk üstlenmek, beklemek; birleştirmek, karıştırmak, bağlamak), rikab (boyunduruk, esaret), rekabet (gözetme, yarışma, üstün olma gayreti) * binme, sürme; gözetleme, gözetme, denetleme, teftiş etme, bekleme; (ağır bir şeyi) üstüne alma, (suç) işleme, yapna, girişme, üstlenme, (tavır) gösterme; kötü veya suç teşkil eden bir işe bilerek girişme, kötü fiil işleme; özellikle hukuki ve ahlaki açıdan yanlış bir eylemi gerçekleştirme

irtisam : ara. * rasama (çizmek, işaretlemek, şekil oluşturmak, şekil vermek), resm (şekil, biçim, form, tasvir, desen; usül, üslup, tarz) * resmi çizilme, resmi çıkma; izdüşüm; şekillenme, biçim alma, yansıma; zihinde veya dış dünyada bir şeyin iz düşümünün veya görüntüsünün oluşması

irtişa : ara. * raşa, raşva (ödeme yapmak, ikramda bulunmak, çıkar sağlamak, rüşvet vermek), ruşvet, rişa (ödeme, ikram, çıkar sağlama), irşa (rüşvet verme), murteşi (rüşvet alan) * rüşvetçilik, rüşvet alma; menfaat karşılığında görevini kötüye kullanma; bir kimsenin, kendisine sağlanan yasa dışı çıkar karşılığında yetkisini suistimal etmesi

irtiyah : ara. * ravh, raha (rahatlamak, ferahlamak; dinlenmek, rahatlatmak, dinlendirmek, huzur sağlamak, açıklığa kavuşmak, gevşetmek, yumuşatmak), rahat (gevşek, yumuşak), irha (rahatlama, dinlenme, huzur bulma, gevşeme, yumuşama), rih (rüzgar) * genişleme, ferahlama, feraha erme, rahatlama; rüzgarlanıp rahatlama

irtiyaz : ara. * rayada (çalışmak, gayret göstermek, çabalamak, azmetmek, disipline etmek), riyazet (çalışma, gayret gösterme, çabalama, azmetme, disipline etme; beden veya ruh eğitimi amacıyla yapılan disiplinli çalışma, alıştırma veya gayret gösterme) * çalışma, gayret gösterme, çabalama, azmetme, disipline etme; beden veya ruh eğitimi amacıyla yapılan disiplinli çalışma, alıştırma veya gayret gösterme, riyazet yapma, nefsine eziyet etme

irtiza : ara * radaa (emzirmek, meme vermek, süt vermek), irda (meme verme, süt verme, emzirme) * memeden süt emme

irtiza : ara. * rada (hoşnut olmak, memnun olmak, kabullenmek, razı olmak), rida (hoşnutluk, memnuniyet, kabul, rıza) * hoşnut olma, razı olma, rıza gösterme, uygun ve münasib bulma, kabul etme, beğenme, seçme

irtizak : ara. * razaka (vermek, nasip etmek, geçindirmek, rızıklandırmak, maddi veya manevi her türlü geçim kaynağı sağlamak), rizk (maddi veya manevi her türlü geçim kaynağı, pay ve imkanı, nasip, pay, geçimlik) * rızık alma, rızıklanma

irza : ara. * rada (hoşnut olmak, memnun olmak, kabullenmek, razı olmak), rida (hoşnutluk, memnuniyet, kabul, rıza), irtiza (hoşnut olma, razı olma, rıza gösterme, uygun ve münasib bulma, kabul etme, beğenme, seçme) * razı etme, gönlünü yapma, kandırma, kabul ettirme

irza : ara. * radaa (emzirmek, meme vermek, süt vermek) * meme verme, süt verme, emzirme

irzak : ara. * razaka (vermek, nasip etmek, geçindirmek, rızıklandırmak, maddi veya manevi her türlü geçim kaynağı sağlamak), rizk (maddi veya manevi her türlü geçim kaynağı, pay ve imkanı, nasip, pay, geçimlik), irtizak (rızık alma, rızıklanma) * rızıklandırma, maddi veya manevi ihtiyacını giderme

is : tür. * is (kara duman, kara leke) * yanma sonucunda oluşan siyahımsı duman veya kurum; özellikle tam yanmamış maddelerin bıraktığı tortu veya havadaki ince siyah parçacıklar, duman, kurum

isa : ara. * vasa (genişlemek, yayılmak, kapsamak, içine almak, gücü yetmek), ivsa (genişletmek, yaymak), seat (genişlik) * genişletme, genişletilme; zenginleştirne, zenginleştirilme

isa : ibr., gre., lat. * yeh (olan, var olan, yaşayan, hayy olan; tanrı) + şua (kurtarır; kurtarış; kurtuluş) (ibr.); iesous (gre.); ieus, jesus (lat.) * tanrı kurtarır, tanrının kurtarışı, tanrı kurtuluştur; kendisine İnci isimli kutsal kitap indirilen peygamberin ismi, İys, İsa (je suis (ben varım, benim) (fra.) iyş (yaşam) (ara.) )

isaac : ibr. * yitzhak (gülecek, neşe duyacak) * erkek ismi (Kutsal kitaplarda Hz. İbrahim ve eşi Sara'nın ileri yaşlardayken bir çocuk sahibi olacakları bildirildiğinde Sara'nın güldüğü anlatılır. Bu gülme nedeniyle çocuğa Yitzhak (İshak) adı verilmiştir.)

isabet : ara. * asaba (tutmak, yerini bulmak, ulaşmak, rast gelmek, denk düşmek, temas etmek, doğru vurmak) * hedefe doğru isabet etme, tam yerini bulma; bir işin doğru, tam ve başarılı şekilde gerçekleşmesi, yerini bulma, rast gelme

is'ad : ara. * sa'ada (mutlu etmek, mesud etmek), mes'ud (mutlu) * mutlu etme, mes'ud etme

is'ad : ara. * sa'ada (yükseltmek, yukarı çıkarmak), su'udi (yükselmiş, yukarı çıkmış) * yükseltme, yukarı çıkarma

isaet : ara. * sa'a (kötülük yapmak), su' (kötülük) * kötü iş yapma, kötülük yapma

isaf : ara. * sa’fa (birinin ihtiyacını gidermek, bir isteği yerine getirmek) * (bir isteği) yerine getirme, bir ihtiyacı giderme

isaga : ara. * saga (kalına dökmek, dökmek; yutmak) * kalıba dökme veya dökülme; yutulma

isaka : ara. * saka (akıtmak, dökmek, sulamak) * akıtma, dökme, sulama; arkadan sürme; sevk etme

isal : ara. * asala (göndermek, iletmek, ulaştırmak, eriştirmek) * gönderme, iletme, ulaştırma, eriştirme

isale : ara. * sala (akmak, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek) * suyu bir kaynaktan bir başka konuma iletme, akıtma, iletme

isam : ara. * asama (günah işlemek) * günaha sokmak, günaha sokulmak

isam : ara. * ism (günah, suç) * ceza, bir günahın, suçun gerektirdiği netice, karşılık

isar : ara. * asara (tercih etmek, üstün tutmak, öğretmek, aktarmak) * tercih etme, üstün tutma; öğretme, aktarma

isare : ara. * asara (esir etmek, yakalamak, bağlamak; koparmak, kaldırmak) * esir etme; bağ, bend; koparma, kaldırma, tozu havaya kaldırma

is'at : ara. * saʿa (yaymak, dağıtmak, genişletmek), saat, seat (genişlik) * yayma, dağıtma, geniş kitlelere ulaştırma eylemi; özellikle haberin, bilginin, sesin veya ışığın yayılması

isatuximab : lat. * isa (hedef protein CD38’i tanıyan antikor) + tu (insanlaştırılmış antikorun yapısını belirten bağlantı hecesi) + ximab (moniclonal antibody - monoklonal antikor, kimerik yapı) * çoklu miyelom (kemik iliği kanseri) gibi bazı hematolojik kanser türlerinin tedavisinde kullanılan, bağışıklık sistemi aracılığıyla kanser hücrelerinin yok edilmesini amaçlayan CD38 adlı hücre yüzeyi proteinini hedef alan insanlaştırılmış monoklonal antikor nitelikli biyolojik ilacın etken maddesi (C6456H9932N1700O2026S44)

isave : ara. * esved (siyah) * gammazlık, ağız karalığı

isbağ : ara. * sabağa (bol miktarda vermek, genişletmek, yaymak, kapsamak; boyamak), sibğa (boya) * bol verme, genişletme, yayma, kapsama; boyama

isbah : ara. * sabaha (yüzmek) * yüzdürme, suda yüzdürülme

isbal : ara. * sabala (yollamak, göndermek), sebil (yol) * yollama, gönderme, gönderilme

isbat : ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) * bir şeyin doğruluğunu, gerçekliğini veya varlığını kanıtlama, delille ortaya koyma, ispat, kanıtlama, delillendirme

iscehisar : tür., ara. * isce (Karahan boyundan gelen Türklerin ismi) (tür.) + hisar (kale, korugan) (ara.) * Afyonkarahisar’ın bir ilçesi

ise : tür. * ise (olmak, olması durumunda) * olmak, olması durumunda, halinde (is (-dır, -dir, olmak), est (-dır, -dir, olmak) (fra.), ist (-dır, -dir, olmak) (alm.) )

isepamisin : gre., lat. * ise (kimyasal varyant kökü) + pa (ön ek) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) (lat.) * aminoglikozid sınıfına ait gentamisin türevi olan, dirençli bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılan, Gram-negatif bakterilere karşı güçlü etkili bir yarı sentetik antibiyotik (C22H45N5O16S)

isevi : ara. * isa (mesih İsa) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Hz. İsa'ya tabi olan, O'na inanan ve O'nun yolundan giden; Hıristiyanlara özgü olan, Hıristiyanlarla ilgili olan (şey)

iseviyyet : ara. * isa (mesih İsa) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + et (isim yapım eki) * İsa'cılık, hristiyanlık

isfahan : far. * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri); spahan (atların yeri, atların bulunduğu bölge) (asp (at) + dan (yer, alan, bölge) ) * İran’ın merkezi bölgesinde yer alan, Safavi dönemi mimarisi, sanat ve kültür merkezi olarak bilinen tarihi ve kültürel önemi büyük bir şehir; Türk musikisinde, hüzünlü ve derin bir duygu taşıyan, özgün melodik yapısı içinde rast ve hüseyni perdelerinin karışımıyla oluşturulan; genellikle 8/8 veya 10/8 gibi hareketli usullerle icra edilen, duygusal ifadesiyle bilinen bir makam

isfahan ruy-i neva : far * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) + ruy (yüz) + ı (tamlama eki) + neva (ahenk, ses, güzel sada, nağme, avaz) * Türk musikisinde, İsfahan makamının modal yapısını Neva perdesinin temel alındığı Rûy-i Neva dizisiyle birleştirerek, duygusal yoğunluğu koruyan ve melodik süslemelerle zenginleştirilen bir makam

isfahan-buselik : far., ara. * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) (far.) + ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) (ara.) * Türk musikisinde, İsfahan makamının temel yapısında Buselik dizisinin (Re, Mi, Fa, Sol, La, Si, Do) perde dizilimi ve karakteristik özelliklerini barındıran, duygusal ve hüzünlü tonlara sahip özgün bir makam varyantı

isfahanek : far. * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) + ek (ile ilgili, gibi, -a ait) * Türk musikisinde, İsfahan makamının yapısal özelliklerini koruyarak, daha küçük aralıklar ve özgün süslemelerle zenginleştirilmiş, duygusal yoğunluğu artıran bir makam

isfahanek-i atiyk : far., ara. * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) + ek (ile ilgili, gibi, -a ait) (far.) + i (tamlama eki) + atiyk (saf, temiz, arı; çabuk, çevik) (ara.) * Türk musikisinde, Isfahanek makamının eski (atıyk) versiyonu olup, geleneksel perde dizileri ve motifleriyle daha saf ve klasik melodik yapı sunan bir makam

isfahanek-i cedid : far., ara. * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) + ek (ile ilgili, gibi, -a ait) (far.) + i (tamlama eki) + cedid (yeni) (ara.) * Türk musikisinde, Isfahanek makamının modernize edilmiş versiyonu olup, yenilikçi melodik süslemeler ve perdelerle zenginleştirilmiş bir makam

isfahan-gerdaniye : far., ara. * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) + gardan (boynun ön kısmı, ense ile göğüs arası; dönmek, döndürmek, çevirmek, çevrilmek) (far.) + iye (yer ve durum eki) (ara.) * Türk musikisinde, İsfahan makamının temel motiflerini içeren, Gerdaniye dizisiyle zenginleştirilen ve genellikle melankolik, hüzünlü bir ifade taşıyan, geçiş ve süslemelerde tercih edilen özgün bir makam varyantı

isfahan-geveşt : far. * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) + gevah (ferahlık, açıklık) + eşt (isim yapım eki) * Türk musikisinde, İsfahan makamının temel motiflerine dayanan, Geveşt dizisiyle süslenmiş ve daha hareketli, dolaylı geçişlerle zenginleştirilmiş; duygusal derinliği koruyarak canlılık kazandıran bir makam varyantı

isfahan-ı cedid : far., ara. * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) (spadan, aspadan (ıslak yer, su kenarı) (far.) + i (tamlama eki) + cedid (yeni) (ara.) * klasik İsfahan makamının daha modern, yenilikçi düzenlemeler ve melodik varyasyonlarla zenginleştirilmiş versiyonu; geleneksel motiflere ek olarak özgün süslemeler ve geçişlerle karakterize edilen bir makam çeşidi; Türk musikisinde, İran kökenli İsfahan makamının yenilenmiş versiyonu olup, genellikle Re (D) veya La (A) perdesinden başlayarak İsfahan temel dizisiyle birlikte yeni ara perdeler ve süzgeçlerle zenginleştirilmiş; melankolik ve içli bir ifade taşıyan; usul olarak semâi veya aksak usullerinde icra edilen; melodik yapısında küçük ve büyük aralıkların dengeli kullanıldığı, akıcı ve yumuşak geçişlere olanak tanıyan; teşrifatlarda esnek ve özgün motiflerle kendine özgü karakteristik ifadeler barındıran bir makam

isfahan-ı ırak : far., tür. * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) (far.) + i (tamlama eki) (ara.) + ırak (uzak) (tür.) * İsfahan makamının Irak makamının modal özellikleri ve perdeleriyle harmanlandığı, genellikle hüzünlü ve derin duygular taşıyan, hem geçiş hem de ana tema olarak kullanılan makam varyantı

isfahan-ı sultani : far., ara. * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) (far.) + i (tamlama eki) (ara.) + sultan (hükümdar, padişah, şah, kağan, han; kudret, güç, kuvvet, iktidar; delil) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Türk musikisinde, İsfahan makamının Sultani makamının güçlü ve etkileyici modal özellikleriyle birleştiği, genellikle ağır, ihtişamlı ve derin bir duygu taşıyan, hem ana tema hem de süsleme amacıyla kullanılan makam varyantı

isfahani : far. * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) (far.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait) (ara.) * isfahan (İsfahan) kökenli, özellikle İran'ın İsfahan şehrine ait veya buraya özgü olan

isfahan-maye : far * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) + i (tamlama eki) + maye (asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde, maya) * Türk musikisinde, İsfahan makamının Maye dizisi (genellikle Rast perdesi) temel alınarak icra edilen, hüzünlü ve duygusal karakteri ön planda olan bir makam

isfahan-nevruz : far * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) + nevruz (yeni gün) (nev (yeni, taze) + roz, ruz (gün) ) * Türk musikisinde, İsfahan makamının Nevruz usulü ve karakteristik perde yapısıyla birleşerek, genellikle neşeli ve hareketli ritmik yapıya sahip, aynı zamanda makamın melankolik tonlarını koruyan bir makam

isfahan-selmek : far., ara. * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) (far.) + selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (tür.) * Türk musikisinde, İsfahan makamının temel melodik yapısını Selmek makamının karakteristik perde ve geçiş motifleriyle harmanlayarak, genellikle hüzünlü ve derin bir duygu taşıyan bir makam

isfahan-şehnaz : far. * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) + şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şeh (padişah, hükümdar, kral) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) * Türk musikisinde, İsfahan makamının melodik yapısını Şehnaz makamının belirgin perde dizisi ve süslemeleriyle birleştirerek, hem duygusal derinlik hem de canlılık kazandıran bir makam

isfahan-zemzeme : far. * isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) + zemzeme (nağme, hoş ses; geniz ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak; belirsiz ses, yüksek olamayan ses, titreme, vızıltı, fısıltı, mırıldanma) * Türk musikisinde, İsfahan makamının temel melodik yapısını Zemzeme makamının karakteristik perde dizisi ve süslemeleriyle harmanlayarak, ince ve naif tınılara sahip bir makam

isfar : ara. * esfera (aydınlatmak, ışıklandırmak, açığa çıkarmak, ortaya çıkaramak) * aydınlanma, aydınlatma, ışıklandırma, açığa çıkarma, ortaya çıkarma, sabahın aydınlanması; sabah namazının ortalık aydınlanırken kılınışı

isfenc : sla., gre. * zupan (mahalli feodal bey) (sla.); spongos (sünger) (gre.) * Osmanlı Devleti’nde tarımla uğraşan yetişkin gayrimüslim erkeklerden (reayadan) çift resmi yerine yıllık olarak alınan 25 akçelik bir tür kişisel maktu vergi

isfendan : far. * isfend (üzerlik tohumu; şarap) + an (çoğul eki) * akçaağaçgillerden, süs ağacı olarak da yetiştirilen, kerestesi hafif ve sağlam bir ağaç, akçağaç; geleneksel olarak nazara karşı yakılan, tütsü ve tılsım amaçlı kullanılan üzerlik bitkisi ve onun tohumu

isfendiyar : far. * isfand (ispand, koruyucu bitki tohumu) + yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip, arkadaş, yardımcı, destekçi) * İran mitolojisinde ve edebiyatındaki Şehname’de önemli bir destan kahramanı olarak geçen kahramanlık, cesaret ve yiğitlik simgesi karakter

isfenks : gre. * sphingein (sıkmak, boğmak), sphinx (sıkan, boğan) * antik Yunan ve Mısır mitolojilerinde, aslan gövdesi, kartal kanatları ve insan başı şeklinde tasvir edilen, bilmece soran ve çözülmediğinde cezalandıran sembolik figür ve gizemli ve efsanevi yaratık

ishak : ibr. * sahak (gülmek) * gülüş, tebessüm, gülen; Hz. İbrahim'in oğlu (diğer oğulları İsmail, Zimran, Yokşan, Medan, Midyan, Yişbak, Şu); erkek ismi

ishal : ara. * sahala (yumuşamak, gevşemek, akıcı hale gelmek), mushil (yumuşatıcı, gevşetici, akıtıcı) * dışkının sulu ve hızlı şekilde bağırsaktan dışarı atılması durumu, diyare

ishan : ara. * eshana, sahana (güçsüz kılmak, zayıf düşürmek, zedelemek, yenmek) * güçsüz kılma, zayıf düşürme, zedeleme, yenme; ısıtma, ısıtılma; kızdırma veya kızdırılma

ishar : ara. * sahara (uyanık olmak, gece uyanık kalmak, görünür hale gelmek) * uyanık olma; uyandırma, uyutmayıp, uyanık durdurma

ishat : ara. * sahata (darılmak, gücenmek, darıltmak, gücendirmek) * darıltma, gücendirme

isilik : tür. * isig (sıcak, hararetli, yüksek ısılı) + lik (durum eki) * sıcaklık, hararet; özellikle sıcak havalarda ter bezlerinin tıkanmasıyla oluşan, ince kırmızı döküntülerle kendini gösteren cilt rahatsızlığı (halk arasında "ter döküntüsü" olarak da bilinir.)

isim : ara. * sama (yükselmek, yücelmek), ism (ad, ünvan) * ad, ünvan

isis : mıs. * eset, aset (taht, oturak, yerleşim) * Mısır mitolojisinde Osiris’in eşi, Horus’un annesi olan, büyü, annelik, bereket, koruyuculuk ve doğurganlık tanrıçası

iska : ara * saka (akıtmak, dökmek, sulamak) * su vermek, sulamak

iskal : ara. * sakala (ağır gelmek, sıkmak, bıktırmak), siklet (ağırlık), miskal (ağırlık ölçüsü, ölçü, ölçek) * ağır bir şey yükleme

iskalarya : lat. * scalaria (merdiven gibi sıralanmış) (scala (merdiven, basamak, mertebe, merhale) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ia (isim yapım ve durum eki) * çarmıhların halattan yapılmış basamakları; deniz salyangozu familyasından, kabuğu helezonik biçimde merdiven basamaklarını andıran, dekoratif kabuk yapısıyla bilinen bir deniz canlısı türü

iskambil : far., ara. * eskam (oyun, zar) (far.) + bil (bilezik, oyuncak, nesne) (ara.) * oyun eşyası, ouun aracı; kağıtla oynanan oyunlar için kullanılan kart destesi

iskan : ara. * sekene (yerleşmek, oturmak), sakin (oturan, yerleşmiş olan), meskun (yerleşilmiş, oturulmuş) * yerleştirmek, binmek, bindirmek, oturtmak (scan (üzerine çıkmak, yerleştirmek, binmek) (lat., ing.) )

iskandil : lat. * scandaculum (scandere (tırmanmak) + culus, culum (araç, alet yapım ve küçültme eki) * tırmanmaya yarayan küçük araç veya basamak; deniz derinliği ölçmeye mahsus düğümlü ip, ölçek

iskandinav : alm. * skadi (kış ve av tanrıçası) + awjo (ada) (alm.) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) * Skadi'nin yeri, Skadi'nin adası, Skadi'nin ülkesi ile ilgili; Kuzey Avrupa’da İsveç, Norveç, Danimarka (bazen İzlanda ve Finlandiya’yı da içeren) kültürel ve coğrafi bölgeyle ilgili, İskandinavya ile ilgili

iskandinavya : alm. * skadi (kış ve av tanrıçası) + awjo (ada) (alm.) + ia (yer veya durum eki) (lat.) * Skadi'nin yeri, Skadi'nin adası, Skadi'nin ülkesi; Kuzey Avrupa’da İsveç, Norveç ve Danimarka’yı kapsayan coğrafi ve kültürel bölge

iskar : ara. * sakara (sarhoş etmek), sekr, sekrat (sarhoşluk) * sekir verme, sarhoş etme

iskarlat : lat. * scarlatum (parlak kırmızı kumaş ve boya) * canlı, yoğun ve dikkat çekici kırmızı renk, kıpkırmızı; Venedik mensucatından, boyası has ve kumaşı dayanıklı bir nevi çuha

iskarmoz : lat. * scarmus (kalkan, koruyucu yüzey, koruma, kaplama) * gemi yapımında borda kaplama tahtalarını yerleştirmek için kullanılan ve postalarla (omurgadan yukarı doğru çıkan dikmeler) birlikte çalışan uzunlamasına taşıyıcı yapı parçası; geminin kaburgasını oluşturan eğri ağaç; kayık, sandal gibi kürekle çekilen deniz aracının yan kenarlarına dikine yerleştirilmiş, kürek kayışını takmaya yarayan ağaç çubuk

iskarpela : lat., ita. * scapula (kürek kemiği) (lat.); scarpello (oyma kalemi, keski) (ita.) * marangozluk, taş işçiliği ve heykeltıraşlıkta kullanılan, ahşap veya taş yüzeyleri oymaya yarayan metal alet

iskarpin : lat., fra. * scalpare (kesmek, yontmak) (lat.); escarpin (ince ayakkabı, terlik) (escarpé (dik, sarp, keskin) + in (küçültme eki) ) (fra.) * topuklu veya düz, bağcıksız, ince ve genellikle kadınlar tarafından giyilen klasik ayakkabı türü

iskarto : lat. * excartare, scartare (ayıklamak, çıkarıp atmak, ayırmak, seçip atmak , eleyip atmak) (ex (dış, dısarıya) + quartare (dört parçaya bölmek, kenara ayırmak, ayırmak) (quattuor (dört) + are (fiil mastar eki) ) * kart oyunlarında elde kalan veya elden çıkarılan kart; elenmiş, işe yaramaz, faydasız, elverişsiz, kullanılamaz nesne veya kişi (discard (atmak, elemek) (ing.), écarter (atmak, elemek) (fra.) )

iskat : ara. * sakata (düşmek, düşürmek) * ölen bir kimsenin, yaşamında kılamamış olduğu namazlar ve tutamamış olduğu oruçlar için verilen sadaka

iskele : lat. * scala (ölçek, merdiven) * bir şeyin üzerine çıkmayı sağlayan platform, ağırlık taşıyan yapı

iskelet : gre. * skeletos (kurumuş, etleri alınmış) (skellein (kurutmak, etinden sıyırmak) + tos (geçmiş zaan ve sıfat yapım eki) ) (gre.); skeleton (vücudu oluşturan kemik yapısı, iskelet) (ing.) * kurumuş olan, omurgalıların kemik yapısı; kas ve dokulardan arındırılmış, yalnız kemiklerden oluşan yapı; bir yapıyı taşıyan, bir yapının ağırlığını yüklenen

iskemi : gre. * iskhemia (iskhein (tutmak, engellemek, alıkoymak) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * genellikle damar tıkanıklığı sonucu ortaya çıkan ve oksijen yetersizliğine yol açan, bir dokuya veya organa giden kan akışının kısmen veya tamamen azalması durumu, kan dolaşımında duraklama, lokal anemi (bölgesel kansızlık)

iskemik : gre. * iskhemia (lokal anemi) (iskhein (tutmak, engellemek, alıkoymak) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iskemi ile ilgili, iskemi niteliği arzeden

iskemle : gre., lat. * skamni (arkalıksız sandalye, oturak, tabure) (gre), scabellum, scabillum (scabere (yontmak) + ilum (isim yapım eki) ) (lat.) * sandalye, oturak

iskender : gre. * alexandros (alexein (korumak, savunmak) + aner, andros (erkek, adam) ) * adamları koruyan, savunan; özellikle Büyük İskender (M.Ö. 4. yüzyıl Makedon kralı) adıyla bilinen, yaygın erkek ismi; ayrıca bu isimden türeyen Türk mutfağında dönerle yapılan meşhur yemek ismi

iskenderi : gre., ara. * alexandros (alexein (korumak, savunmak) + aner, andros (erkek, adam) ) (gre.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Irak Türkmenleri arasında yaygın bir hoyrat türü

iskenderun : gre. * alexandros (alexein (korumak, savunmak) + aner, andros (erkek, adam) ) + etta (küçültme eki) * Hatay'ın bir ilçesi

iskerlet : lat., ara. * scarlatum (parlak kırmızı renk, kıpkırmızı), sikalat (parlak kırmızı kumaş) (ara.) * karındanbacaklılar sınıfından, tropik ve ılık denizlerde yaşayan, kabuğu üzerinde birçok diken bulunan bir yumuşakça, dikenli salyangoz

iskete : gre. * skathi (kalkan) * bir tür ötücü kuş, carduelis spinus

iskilip : gre. * asklepios (iyileştiren, ustalıkla tedavi eden) (asklein (kesmek, yarmak; cerrahi müdahalede bulunmak, işlemek, ustalıkla yapmak) + epios (yumuşak, nazik, iyileştirici) ) * Antik Yunan mitolojisinde tıbbın ve şifa sanatının tanrısı; tıbbın sembolü olan yılanlı değnek (Asklepios’un asası); Çorum’un bir ilçesi

iskiokavernöz : gre., lat. * iskhion (kalça kemiği) (gre.); ischium (kalça kemiği, oturga) + caverna (mağara, boşluk) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * pelvik (leğen) bölgedeki kas yapılarından biriyle ilişkili, özellikle penisin veya klitorisin sertleşmesinde görev alan, kalça kemiğinden başlayarak kavernöz (kanla dolabilen süngerimsi) yapılarla bağlantılı kas veya anatomik oluşum

iskit : far., gre. * skudra (far.), skythai (gre.); skuda (ok atmak, yay kullanmak) (far.) + thai (halklar, insanlar) (gre.) * ok atan halk, yay kullanan göçebeler; MÖ 8.-3. yüzyıllar arasında Karadeniz’in kuzeyinde yaşamış, göçebe savaşçı bir halkın adı

iskiyal : gre., lat. * iskhion (kalça kemiği) (gre.) + ischium (kalça kemiği, oturga) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * kalça kemiğiyle ilgili veya kalça kemiğine ait olan (anatomi terimi olarak "ischial" şeklinde geçen, ischium (oturga kemiği) ile ilgili yapıları tanımlamak için kullanılır.)

iskiyorektal : gre., lat. * iskhion (kalça kemiği) (gre.) + ischium (kalça kemiği, oturga) + rectum (doğru, düz; kolonu yani kalın bağırsağı anüse bağlayan son bölümü, göden) (lat.) * kalça kemiği (ischium) ile rektum (makat (anüs) öncesi bağırsak kısmı) arasında yer alan anatomik boşluk veya bölgeyi ifade eden terim; tıpta "iskiyorektal boşluk" (ischiorectal fossa) olarak geçen ve perine bölgesinde bulunan önemli bir anatomik alan

iskoç : ing. * scocchen (kesmek, yaralamak), scotch (İskoçya’ya özgü; İskoç viskisi; İskoç İngilizcesi; engellemek, durdurmak); scot (İskoçyalı) + ish (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * İskoçya’ya at, İskoçya ile ilgili, İskoçya vatandaşı

iskoçya : ing. * scocchen (kesmek, yaralamak), scotch (İskoçya’ya özgü; İskoç viskisi; İskoç İngilizcesi; engellemek, durdurmak); scot (İskoçyalı) + land (toprak, yer, arazi, ülke) * Birleşik Krallık’a bağlı, Britanya adasının kuzeyinde yer alan tarihi ve coğrafi bölge

iskolastik : lat. * schole (boş zaman, öğrenmeye ayrılan zaman, okul) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.); scholasticus (öğrenme ile ilgili, okul ile ilgili, okula ait, okul insanı) (lat.) * Orta Çağ’da özellikle üniversitelerde Aristotelesçi mantık yöntemleriyle yapılan, otorite metinlerine dayalı sistemli ve biçimsel düşünme ve öğretim tarzı

iskona : ita. * scoona (direkli yelkenli) * buharlı gemilerin icadından evvel, özellikle 18-19. yüzyıllarda kullanılan, bir veya daha fazla direğe sahip, hızlı manevra yapabilen, askeri veya ticari amaçlara hizmet eden yelkenli savaş ve hizmet gemisi

iskonto : lat. * scontare (indirim yapmak, mahsup etmek), excomputare (hesaptan düşmek, mahsup etmek) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + computare (hesaplamak, saymak) (con (ile, birlikte, beraber, tamamen) + putare (hesaplamak, düşünmek) ); escompte (fra.) * bir borcun vadesinden önce ödenmesi durumunda toplam tutardan yapılan indirim veya bir malın veya hizmetin satış fiyatında yapılan indirim, faiz veya bedel indirimi

iskorbüt : hol., lat. * scheurbuik (şişkin karın, yarılmış göbek, guruldayan göbek) (scheuren (yırtmak, çatlamak) + buik (karın) ) (hol.); scorbutus (diş eti hastalığı, C vitamini eksikliğine bağlı iskorbüt) (lat.) * uzun deniz yolculuklarında taze meyve ve sebze tüketilememesi nedeniyle ortaya çıkan C vitamini eksikliğine bağlı olarak ortaya çıkan, diş eti kanaması, halsizlik ve bağ dokusu zayıflığı ile karakterize beslenme kaynaklı bir hastalık

iskorçina : lat. * scortea (deriden yapılmış, kabuk gibi şey; ağaç kabuğu, meyve kabuğu; dış yüzey; sert mizaç veya görünüş (mecazi) ), scorteus (deriden) (scortum (hayvan derisi, deri parçası) + eus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Türk mutfağında ve geleneksel eczacılıkta kullanılan, turunçgil kabuklarının kurutulmuş ve şekerlenmiş hali (örneğin özellikle acı portakal kabuğu şekeri); birleşikgillerden, lezzetli kökleri sebze olarak kullanılan, akdeniz bölgesinde çok yetiştirilen bir bitki (scorzonera)

iskorpit : gre., lat. * skorpaina (skorpios (akrep) + aina (ile ilgili, gibi) (gre.); scorpaena (zehirli dikenleri olan bir balık türü) (lat.) * Doğu Akdeniz ve Ege’de yaşayan, sırt yüzgecinde zehirli dikenler taşıyan, kırmızımsı renkli dikenli deniz balığı

iskota : lat. * scottare (çekmek, hızla çekmek; yakmak), excoctatus (excoctare (kaynatmak, ısıtmak; yoğunlaştırmak) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + coquere, coctare (pişirmek) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * yelkenli gemilerde yelkenin yönünü ayarlamak için kullanılan halat

isla : ara. * sala (avutmak, teselli etmek) * teselli verme, avutma

islab : ara. * salaba (soymak, almak, çekip götürmek, gidermek) * giderme, selbetme, kapıp götürme

islac : ara. * selc (kar), sellece (kar yağmak) * kara tutulma, karlı olma

islah : ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), salih (iyi, doğru, düzgün, dürüst) * bir şeyin, bir kişinin veya bir topluluğun durumunu iyi hale getirme, düzeltme, iyileştirme, düzeltme

islahiye : ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), salih (iyi, doğru, düzgün, dürüst), islah (iyileştirme) + iye (yer, mekan ve durum eki) * Gaziantep’in bir ilçesi

islak : ara. * salaka (yol tutmak, yola girmek, yol almak, izlemek, takip etmek; geçmek; seçmek), silk (yol tutma, yola girme, düzenleme, sıraya koyma), meslek (yol, iz, takip edilen yöntem) * yol tutma, yola girme, düzenleme, sıraya koyma; mesleğe sokma, sokulma

islam : ara. * sallama (vermek, devretmek, bırakmak), esleme (teslim olmak, boyun eğmek, direnişi bırakmak; barışa girmek, güvende olmak), teslim (verme, devretme, bırakma; boyun eğme, direnmeyip uyum sağlama), muslim (teslim olmuş, boyun eğmiş, barışa girmiş) * teslimiyet, boyun eğme, direnişi bırakma, kurtuluş, güvende olma

islamabad : ara. * islam (teslimiyet, boyun eğme, direnişi bırakma, kurtuluş, güvende olma) + abad (yerleşim, şehir, kurulan yer; imar, bakım, güzelleştirme; bayındır, şen, mamur, iyi ve güzel olan gelişim, sonsuz zamanlar, ebedler ve rahatlık; genişlik) * Pakistan’ın başkenti; “İslam’ın şehri” anlamında birleşik yer adı

islami : ara. * islam (teslimiyet, boyun eğme, direnişi bırakma, kurtuluş, güvende olma) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * İslam dinine mensub, İslam ile ilgili

islamiyet : ara. * islam (teslimiyet, boyun eğme, direnişi bırakma, kurutuluş, güvende olma) + iyet (isim yapım ve durum eki) * İslam dini, Müslümanlığın inanç ve uygulamalar bütünü, teslimiyet ve itaat anlamına gelen “İslam”ın isimleşmiş hali

islas : ara. * selase (üç) * üçe bölme, üç adet yapma

islav : ara. * salava (bağlamak, birleştirmek; düzeltmek, düzenlemek, doğru hale getirmek) * bağlama, birleştirme; düzeltme, düzenleme

islav : sla. * slavu (halk, köylü, Slav halkı) * Slavlara ait, Slav kökenli veya Slav halkıyla ilgili olan; Slav etnik kimliği

islemek : tür. * is (yanan bir maddeden çıkan kara duman ve bu dumanın değdiği bir şey üzerinde bıraktığı kara leke) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * ise tutarak karartmak, tütsülemek; isli duruma getirmek, islenmesini sağlamak

islet cell : lat. * insula (ada) + etta (küçültme eki) + cella (oda, depo, hücre) * pankreasta yer alan ve hormon salgılayan hücre grupları; Langerhans adacığı hücresi

islim : tür. * is (kara duman, kara leke) + lim (isim yapım eki) * közde veya tavada pişirilip sarılarak hazırlanan geleneksel Türk yemeği; özellikle patlıcan dilimlerinin etle sarılmasıyla yapılan bir tür sarma yemeği; bir iş gördürmek amacıyla elde edilen buhar; (buharla işleyen araçlar için) kalkmaya hazır duruma gelmek; hemen gidecek durumda bulunmak (mecazi)

ism : ara. * ism (isim, ad, nam, ünvan) * bir varlığı, kavramı veya kişiyi tanımlamaya, ayırt etmeye yarayan sözcük; dilbilgisinde fiil ve edattan farklı olarak ad bildiren kelime türü, simge, eser, alamet, iz, işaret, anlam ifade eden, benzeyeni, temsil edeni (semantic, sémantique, semantisch (işaretsel, anlamsal), simulation, Simulation (benzetme) (ing., fra., alm.), similar, similaire (benzer) (ig., fra.), same (aynı), symbol, symbole, Symbol (sembol) (ing., fra., alm.) )

isma : ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek), sem'i (duyan, işiten) * işittirme, sesini duyurma, bir sözü istenilen yere ulaştırma

ismah : ara. * samaha (cömert olmak, eli açık olmak, hoşgörmek, bağışlamak), semih (cömert, eli açık, hoşgörülü, bağışlayıcı), semahat (cömertlik, hoşgörü, eli açıklık) * cömert olma, eli açık olma, hoşgörülü olma, bağışlayıcı olma, semh

ismail : ibr., ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek), isma (duydu, işitti) + el (tanrı, ilah) * “Tanrı (duamı) duydu” anlamında erkek ismi; peygamber Hz. İbrahim’in Hacer’den olan ve adak verme rüyasına konu olan ilk oğlu

ismam : ara. * samma (sonlandırmak, bitirmek, tamamlamak) * sona erdirme, sonlandırma, bitirme, tamamlama

ismar : ara. * samara (meyve vermek, fayda vermek, ürün vermek; mıhlamak, çivilemek), semer (meyve, fayda, ürün) * meyve verme, semere verme, fayda verme; mıhlama, çivileme

ismen : ara. * ism (isim, ad, nam, ünvan) * en (gibi, olarak)

ismet : ara. * asama (korumak, muhafaza etmek, sakınmak), asim (koruyan, muhafaza eden, sakınan) * günahtan korunmuş olma, saflık, günahsızlık, korunma, sakınma

ismirar : ara. * samura (esmer olmak, koyu renge çalmak), semra (esmer, buğday tenli kadın), esmer (buğday tenli, koyu renkli) * koyulaşma, kararma, kara olma, esmerleşme

isna : ara. * sena, sana (yükseltmek, yüceltmek, yukarı kaldırmak) * yükseltme, yüceltme, yukarı kaldırma

isnad : ara. * sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek, yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), istinad (bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme) * bir rivayetin veya hadisin kaynağını oluşturan ravi zinciri; bir bilginin kime dayandığını belirtme, kaynak gösterme, dayandırma, dayanma

isnan : ara. * isnaan (iki) * iki; Pazartesi

isnat : ara. * sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek, yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), istinad (bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme) * bir rivayetin veya hadisin kaynağını oluşturan ravi zinciri; bir bilginin kime dayandığını belirtme, kaynak gösterme, dayandırma, dayanma

isnatan : ara. * isnaan (iki), sana (ikilemek, iki yapmak, katlamak) * iki, dişil ikil

isnevi : ara. * isnaan (iki) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iki ile ilgili; Pazartesi günü ile ilgili; her Pazartesi günü oruç tutan kimse

isneyn : ara. * isnaan (iki) * iki; Pazartesi günü

isobifasiyal : gre., lat. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + bi (iki, ikili) + facies (yüz, yüzey, görünüm, görünüş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * iki yüzü de birbirine benzeyen, iki yüzü de eş olan; hem üst hem de alt yüzeyi morfolojik ve anatomik olarak birbirine benzeyen, genellikle her iki yüzde de palizat parankiması ve benzer yoğunlukta stomalar bulunduran (yaprak)

isoetaceae : gre. * isos (eş, eşit, denk, aynı, benzer) + etos (yıl, sene, süre) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * su kenarlarında veya su içinde yaşayan, soğan benzeri gövdelere ve ince, uzun yapraklara sahip otsu bir sporlu bitki familyası, çimeğreltisigiller

isolepis : gre., lat. * isos (eş, eşit, denk, aynı, benzer) + lepis (pul, küçük pul) * Cyperaceae familyasina ait, ince gövdeli, saz benzeri ve sulak alanlarda yetişen bitki cinsi

isoniazid : gre. * isos (eş, eşit, denk, aynı, benzer) + nicotinic acid (nikotinik asit) (nicotin (patlıcangiller (Solanaceae) bitki familyasında (tütün bitkisi gibi) bulunan güçlü bir uyarıcı ve alkaloid (C10H14N2) ) (nicolas (Portekiz’deki Fransız büyükelçisi Jean Nicolas (Nicot)’un soyadından) + tine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + acidum (ekşi) + hydrazide (kimyasal türev) * nikotinik asit türevi olan ve tüberküloz (verem) tedavisinde kullanılan bir antibakteriyel ilaç, izonikotinohidrazid (C6H7N3O)

isopoda : gre. * isos (eş, eşit, denk, aynı, benzer) + pous, podos (ayak) (gre.) + a (taksonik çoğul eki) (lat.) * bacakları birbirine benzer yapıda olan kabuklular takımı

isopsefi : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + psephos (çakıl taşı, oy, sayı değeri verilen işaret) + eia (durum eki) * harflerin sayısal değerleri esas alınarak kelime veya ifadelerin toplam değerlerinin eşitliğine dayanan, Antik Yunan’da metinler, isimler ve semboller arasında gizli anlam ve denklikler kurmayı amaçlayan numerolojik yorum yöntemi

isosorbid : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) + sorbus (üvez ağacı; ilk kez üvez meyvesinden elde edildiği için verilen cins adı) + itol (çoklu hidroksil grubu taşıyan şeker alkoller belirteci) + ide (kimyasal bileşik eki) * kalp hastalıklarında damarları genişletmek, genellikle göğüs ağrısı (anjina pektoris) ataklarını önlemek ve kalp yetmezliğini tedavi etmek amacıyla kullanılan organik bir nitrat türü (C6H10O4)

isosorbid dinitrat : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + sorbitol (şeker alkolü) (sorbus (muşmula ağacı) + ol (alkol grubu (-OH) eki) ) + ide (ikili bileşik, anyon eki) ) + di (iki, ikili, çift) + nitrat (NO3⁻ iyonu içeren bileşik) (nitrum (azot kökü, güherçile) + ate (asit tuzu veya esteri eki) ) (lat.) * sorbitolden türetilmiş ve iki nitrat grubu içeren, damar genişletici (vazodilatör) etkili, özellikle anjina pektoris (göğüs ağrısı) ataklarını tedavi etmek ve önlemek için kullanılan, kan damarlarını gevşetip genişleterek kalbe giden kan akışını ve oksijen miktarını artıran, kardiyovasküler ilacın etken maddesi (C6H8N2O8)

isosorbid mononitrat : gre. * isos, iso (eş, eşit, aynı, denk, benzer) (gre.) + sorbitol (şeker alkolü) (sorbus (muşmula ağacı) + ol (alkol grubu (-OH) eki) ) + ide (ikili bileşik, anyon eki) ) + mono (tek, yek, yegane) + nitrat (NO3⁻ iyonu içeren bileşik) (nitrum (azot kökü, güherçile) + ate (asit tuzu veya esteri eki) ) (lat.) * koroner arter hastalığına bağlı göğüs ağrısını (anjina pektoris) önlemek ve tedavi etmek için kullanılan, kan damarlarını genişletici (vazodilatör) özellikli bir ilacın etken maddesi (C6H9NO6)

isospora : gre., lat. * isos (eş, eşit, denk, aynı, benzer) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) (gre.) + a (taksonomik çoğul eki) (lat.) * özellikle kedi ve köpeklerin bağırsak sistemini etkileyen, şiddetli ishale, kilo kaybına ve sindirim sorunlarına (koksidiyoz hastalığına) yol açabilen koksidiyen grubuna ait mikroskobik, tek hücreli bir protozoan (parazit) türü

isosporiasis : gre. * isos (eş, eşit, denk, aynı, benzer) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) + iasis (iltihap, enfeksiyon, durum, sorun, hastalik eki) * isospora cinsine ait parazitin neden olduğu bağirsak enfeksiyonu

isot : ara. * esved (siyah, kara, koyu renkli) * Gaziantep ve çevresinde yetişen, yemeklerde baharat ve tat verici olarak kullanılan küçük, acı kırmızı biber türü, yöresel adıyla kırmızı toz biber

isotretinoin : gre. * isos (eş, eşit, denk, aynı, benzer) + retinoicus acidum (retina (gözün arka kısmında bulunan, ışığı algılayan ve görsel sinyallere dönüştüren sinir ağı tabakası) (rete (ağ) + inus, ina (ile ilgili, -a ait) ) + acidum, acidus (ekşi, asit) ) + oin (kimyasal madde eki) * şiddetli, kistik ve iltihaplı aknelerin tedavisinde kullanılan A vitamini (retinoik asit) türevi olan bir retinoid ve sistemik ilacın etken maddesi (C20H28O2)

ispah : far. * sepah, sipah (ordu mensubu, asker, er; ordu) * asker, er, leşker, nefer; ordu

ispalya : fra. * espalier (dalları bir duvara veya tel bölmeye bağlanmış meyve ağaçları sırası) * asma, fasulye gibi sarılgan bitkilerin tutunması için yanlarına dikilen sırık veya dik tutmak için taze fidanların bağlandığı değnek, herek; ağaçları veya bitkileri duvara veya kafes sistemine paralel olarak terbiye etme yöntemi; tarımda ve bahçecilikte kullanılan budama ve yönlendirme tekniği

ispanya : gre. * hispania (hispan (yaban faresi, tavşan) + ia (yeri) ) * Avrupa'nın güneybatısında, İber Yarımadası'nda yer alan, güneyde ve doğuda Akdeniz'e, kuzeyde ise Atlantik Okyanusu'na kıyısı olan, batıda Portekiz, kuzeyde Fransa, Andorra ve güneyde Birleşik Krallık ile komşu olan ülke

ispanyol : gre., lat. * hispania (hispan (yaban faresi, tavşan) + ia (yeri) ) (gre.) + olus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * İspanya ile ilgili, İspanya vatandaşı, İspanya halkından olan

ispanyolet : gre., lat. * hispania (hispan (yaban faresi, tavşan) + ia (yeri) ) (gre.) + olus (ile ilgili, -a ait) + etta (küçültme eki) (lat.) * küçük İspanyol veya İspanyol tarzında küçük, ince detaylı aksesuar veya süsleme; küçük İspanyol tarzı şey

ispari : gre. * sparos, spari (mızrak, cirit; karagöze benzer bir balık) * kemikli balıklar takımının Sparidae (İzmaritgiller/Mercangiller) familyasına ait, boyu ortalama 22 santimetreye kadar ulaşabilen, gümüşi kurşun renginde, kuyruk kökündeki belirgin siyah halkası veya lekesiyle tanınan ve Akdeniz ile Türkiye'nin tüm denizlerindeki kayalık-yosunluk alanlarda sürüler halinde yaşayan ekonomik değeri düşük bir deniz balığı türü, sparus annularis

isparoz : gre. * sparos (mızrak, cirit; çipura türü balık, sparid) * sparidae familyasından bir deniz balığı, küçük çipura, diplodus annularis

ispat : ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) * bir şeyin doğruluğunu, gerçekliğini veya varlığını kanıtlama, delille ortaya koyma, isbat, kanıtlama, delillendirme

ispati : gre. * spathi (kürek, iskambilde sinek) * iskambil kartlarındaki dört türden biri olan ve üzerinde yonca biçiminde siyah simge bulunan kart (spatula, ispatula (geniş, düz ve esnek bir bıçak) (gre., tür.) )

ispazmoz : gre. * spasmos (kasılma, çekilme, gerilme) (spaein, spao (çekmek, germek, kasmak) + mos (isim yapım eki) * ani, istemsiz kas kasılması; kramp; aşırı kasılma, titreyerek kasılma, çırpınma, titreme

ispenç : sla. * zupan (mahalli feodal bey) * Osmanlı Devleti’nde tarımla uğraşan yetişkin gayrimüslim erkeklerden (reayadan) çift resmi yerine yıllık olarak alınan 25 akçelik bir tür kişisel maktu vergi

ispenç tavuğu : sla., tür. * zupan (mahalli feodal bey) (sla.) + takagu (kuş, kümes kuşu) + u (iyelik eki) (tür.) * Osmanlı döneminden beri Türkiye'de yetiştirilen, küçük (minyatür/bantam) cüssesi, gül ibiği, çene altındaki yoğun sakal tüyleri, her bir ayağında fazladan bir parmak barındıran beş parmaklı yapısı ve ayak bileklerini tamamen örten yoğun paçaları ile ayırt edilen, uysal karakterli yerli bir süs tavuğu ırkı, bodur bir cins horoz veya tavuk

ispençiyari : lat. * specialis (belirli bir amaca, kişiye veya duruma özgü olan; genel olmayan, özel nitelikli) (species (görünüm, görünüş, cins, çeşit, tür) (specere, spectare (bakmak, görmek, gözetlemek, gözlemek, gözlemlemek, seyretmek, dikkat etmek) + ies (isim yapım eki) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ilaç yapımında kullanılan maddeleri tanıyan ve satan kişi; aktar veya eski eczacı

ispendek : tür. * pindos, pindaki (küçük balık) * levrek balığının (Dicentrarchus labrax) henüz tam erginliğe ulaşmamış, genellikle 20 ila 30 santimetreden küçük ya da bir kilogramdan daha hafif olan yavru ve küçük boydaki hali, levreğin küçüğü

isper : far. * spara (korumak, örtmek, savunmak) * kalkan, koruyucu örtü; düşman ateşinden veya dış etkilerden korunmak için oluşturulan örtü, set, hendek veya korunaklı savunma hattı; korunma, gözetlenme veya gizlenme amacıyla alınan tedbir (mecazi)

ispermeçet : lat., gre. * sperma (tohum, çekirdek, döl, bel, meni, sperm) (gre.) + cetus (balina) (lat.) * Physeteroidea familyasından olan, tüm okyanuslarda yaygın bulunan, ismini kafasında bulunan ve sesi odaklamasını sağlayan mumsu madde spermacetiden alan, Kaşalot da denilen balina türü

ispinoz : gre. * spinos (kuşun ötüş sesinin yansıması olan onomatopeik kelime) * ötücü kuşlar familyasından, küçük yapılı, renkli tüyleri olan, genellikle doğada yaşayan bir kuş türü

ispir : gre. * spirein (ekmek, yaymak), spiros (ekme, yayma) * sarmal, vida, helezon biçiminde yapı; Erzurum’un bir ilçesi

ispiralya : gre., lat. * spiralis (helezoni, sarmal, burgulu) (speirein (sarmak, dönmek, çevresinde dolanmak), speira (sarmal, dönen ip, burgu, halka, helezon, dönel yapı) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) ) * gemi kamaralarına güneş ışığı gelmesi için üst güverteler üzerinde açılan, camlı, yuvarlak yer

ispirtizma : lat. * spirare (nefes almak, üflemek, nefes vermek, solumak), spiritus (ruh, nefes, can, yaşam gücü) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * ruhların varlığına ve onların insanlar veya fiziksel dünya ile iletişim kurabileceğine inanan, özellikle 19. yüzyılda ortaya çıkan dini-felsefi ve metafizik akım ve ilgili uygulamalar bütünü, ruhçuluk

ispirto : lat. * spirare (nefes almak, üflemek, solumak), spiritus (nefes, üflenmiş olan, buhar, ruh, nefes, can, yaşam gücü) * yanıcı ve uçucu özellikte olan, genellikle etil alkolden oluşan sıvı

ispit : gre. * speira (sarmal, dönen ip, burgu, halka, helezon, dönel yapı) * taşıtlarda, lastiklerin takıldığı, tekerleğin çember biçimindeki çelik bölümü, jant

ispiyon : lat. * specere, spectare (bakmak, görmek, gözetlemek, gözlemek, gözlemlemek, seyretmek, dikkat etmek) + io (isim yapım eki) * gizlice bilgi toplama, casusluk etme; gizlice başkalarının kusurunu veya durumlarını bildirme, ihbar etme, ispiyonlama

ispritizma : lat. * spirare (nefes almak, üflemek, nefes vermek, solumak), spiritus (ruh, nefes, can, yaşam gücü) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * ruhların varlığına ve onların insanlar veya fiziksel dünya ile iletişim kurabileceğine inanan, özellikle 19. yüzyılda ortaya çıkan dini-felsefi ve metafizik akım ve ilgili uygulamalar bütünü, ruhçuluk

isr : ara. * esere (bağlamak, hapsetmek, sıkıştırmak veya iki şeyi birbirine tutturmak) * ağırlık, yükümlülük, sorumluluk, taşınması güç manevi ağırlık/sorumluluk

isra : ara. * saraa (geçmek, seyretmek, ilerlemek; hızlı gitmek), sirayet (geçiş, bulaşma), sur'at (hız, çabukluk) * seyretme, ilerleme, gitme, geçip gitme; gece yolculuğu yapma, gizlice gitme; hızlanma, hızlı gitme; Kur'an'ın 17. suresi

isradipin : lat. * isra (ön ek) + dipinum (dihidropiridin türevi) * kan damarlarını genişletici kalsiyum kanal blokeri olarak kullanılan bir antihipertansif ilacın etken maddesi (C19H21N3O5)

israf : ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek, dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak, kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak; gözardı etmek, ihmal etmek, gözden kaçırmak, harcamak) * azıtma, taşırma, haddini aşma, harcama, boşa harcama

israfil : ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek, dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak, kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak; üflemek, çağırmak) + il (tanrı, ilah) * İslam inancında sura üflemekle görevli melek; kıyamet meleği

israil : ibr. * yisra'el (ilah mücadele eder, ilah uğraşır, ilah savaşır) (sara (mücadele etmek, uğraşmak, çekişmek, dövüşmek, savaşmak), yisra (mücadele eder, uğraşır, çekişir, dövüşür, savaşır) + el (tanrı, ilah) ) * ismini, İbranilerin atalarından sayılan Hz.Yakub'a sonradan verilen isimden alan, Hz. Musa'nın, habercisi olduğu kavim; İsrail kelimesinin anlamına Tevrat'ın Tekvin suresinin 32-28 kodlu ayetinde işaret edilmektedir

israr : ara. * sarra (gıcırdamak, cırcır böceği gibi ötmek) * bir eylemden vazgeçmeyip o eyleme devam etme

israr : ara. * sirra (gizlemek, saklamak), sirr (gizlenen, saklanan) * sır saklama, gizleme

istaat : ara. * sataa (gücü yetmek, yapabilmek, mümkün kılmak) * yapabilme, yapabilirlik, yetenek, imkan, güç, olanak

istaka : ara., lat. * istaka (düzeltmek, doğrultmak), istikamet (doğrultu); sticca (ince tahta parçası, sopa, değnek) (lat.) * bilardo veya iskambil oyunlarında kullanılan, isabetli vuruş yapmak için kullanılan uzun, ince, düz sopa (stecca (sopa, değnek, çubuk) (ita.), stick, Stock (sopa, değnek, çubuk) (ing., alm.) )

istala : ara. * salay (yanmak, ateşe maruz kalmak, ateşe yaklaşmak, ısınmak) * ateşle ısınmak, ateşten faydalanmak

istanbul : gre. * eis (-a doğru, iç, içe, içine) + tin (ön ek) + polis (şehir, il, kent) * Türkiye’nin Marmara Bölgesi’nde bulunan en büyük ili; şehire doğru

istanbulin : gre. * eis (-a doğru, iç, içe, içine) + tin (ön ek) + polis (şehir, il, kent) + in (ile ilgili, gibi, -a ait) * Osmanlılar’da tanzimat döneminden meşrutiyet dönemine kadar kullanılan, yakası kapalı bir redingot türü

istar : ara. * satr (hikaye, masal, satır satır yazılmış), esatir (hikayeler, masallar, satır satır yazılmış olanlar) * yazı yazma, satırlama, satır, hikaye, masal, hikaye, masal, satır satır yazılmış

istare : alm., lat., far. * stern (yıldız), stella (lat.); sitare (far.) * yıldız

istare : ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek), sitra (örtü, perde) * örtü, perde, zar, membran

istasyon : lat. * statio (durma, bekleme yeri, karargah) (stare (durmak, dikilmek) + tio (isim yapım eki) ) * belirli bir amaçla durulan veya hizmet verilen yer; istasyon, karakol, görev noktası

istatistik : lat. * status (durum, hal, konum) (stare (durmak, dikilmek) + tus (geçmiş zaman ve isim yapım eki) ) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) * bir olgunun veya olayın sayısal açıdan analiz edilmesini sağlayan sayısal veriler bütünü; sayısal verilerin toplanması, analizi ve yorumlanmasıyla ilgili bilim dalı veya yöntem

istavrit : gre. * savridion (küçük bir balık türü, trachurus) (sauros, sauris, saura, savris (kertenkele; bir tür büyük deniz balığı) + dion (küçültme eki) ) * uskumrugillerden küçük bir deniz balığı türü ve Carangidae familyasından Trachurus cinsini oluşturan balık türlerinin genel ismi

istavroz : gre. * stauros, stavros (kazık, direk; çapraz, haç, çarmıh) * Hıristiyanlığın simgesi olan ve birbirini dik olarak kesen iki doğrunun oluşturduğu biçim, haç

istebrak : far. * stabra, stabrak (kaba, kalın kumaş; parlak, parıldayan şey) * atlastan daha kalın, parlak, ipek ve sırma ile dokunmuş lüks ve ağır bir ipek kumaş, diba

istek : tür. * iste (taleb etmek, arzulamak, dilemek, iştahlanmak, şevk duymak, hırslanmak, rağbet etmek, meyletmek) + k (isim yapım eki) * talep, arzu, iştah, şevk, hırs, rağbet, meyil

isteka : ara., lat. * istaka (düzeltmek, doğrultmak), istikamet (doğrultu); sticca (ince tahta parçası, sopa, değnek) (lat.) * bilardo veya iskambil oyunlarında kullanılan, isabetli vuruş yapmak için kullanılan uzun, ince, düz sopa (stecca (sopa, değnek, çubuk) (ita.), stick, Stock (sopa, değnek, çubuk) (ing., alm.) )

istem : tür. * iste (taleb etmek, arzulamak, dilemek, iştahlanmak, şevk duymak, hırslanmak, rağbet etmek, meyletmek) + m (isim yapım eki) * talep, arzu, iştah, şevk, hırs, rağbet, meyil

istemek : tür. * iste (taleb etmek, arzulamak, dilemek, iştahlanmak, şevk duymak, hırslanmak, rağbet etmek, meyletmek) + mek (fiil mastar eki) * talep etmek, arzulamak, dilemek, iştahlanmak, şevk duymak, hırslanmak, rağbet etmek, meyletmek

istenç : tür. * iste (taleb etmek, arzulamak, dilemek, iştahlanmak, şevk duymak, hırslanmak, rağbet etmek, meyletmek) + enç (isim yapım eki) * talep, arzu, dilek, iştah, şevk, hırs, rağbet, meyil

isteri : gre. * hustera, hystera (rahim, dölyatağı) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * kişinin aşırı duygusal, dramatik ve dikkat çekmeye, ilgi odağı olmaya yönelik abartılı tutumu ve davranışı ile karakterize psikolojik hastalık; aşırı duygusal, kontrolsüz heyecan veya panik hali, genellikle psikolojide aniden ortaya çıkan yoğun duygusal tepki

isterik : gre. * hustera, hystera (rahim, dölyatağı) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * histeri ile ilgili

istıksar : ara. * iste (taleb etmek, arzulamak, dilemek) + kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak, ayırmak) * azaltmayı isteme, eksiltmeyi isteme, kısmayı isteme, kısaltılmayı isteme

istıksas : ara. * kasasa (kesmek, eşitlemek, misliyle karşılık vermek), kısas (karşılık verme, misilleme, denkleştirme), takas (karşılık verme, değiş tokuş) * bir suçlunun suç işleyerek sebep olduğu maddi-manevi zarara istinaden suçu işleyenin birebir karşılığa maruz kalmasını isteme, kısas isteme

istıktab : ara. * kutb (çizgi, eksen, mihver, aks, dingil, kazık) * kutuplaşma, bir kutubun etrafında toplanma, bir kutuba bağlanma

istırab : ara. * daraba (vurmak, çarpmak), idtirab (çarpışma, iç çatışma, sıkıntı içinde olma) * çarpışma; iç çatışma ve sıkıntı içinde olma; fiziksel veya ruhsal büyük acı, sıkıntı ve dayanılmaz elem

istıslah : ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), salih (iyi, doğru, düzgün, dürüst), islah (bir şeyin, bir kişinin veya bir topluluğun durumunu iyi hale getirme, düzeltme, iyileştirme, düzeltme) * bir şeyi iyi olarak görmek isteme, bir şeyin iyi olmasını isteme

istiab : ara. * va’b, a’b (tümünü almak, sığdırmak, içine almak, içermek) * içine alma, içine sığma, kapsama, içerme

istiab haddi : ara., tür. * istiab (içine alma, içine sığma, kapsama, içerme) + hadd (sınır, limit) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * bir aracın güvenli ve yasal olarak taşıyabileceği azami yük veya yolcu kapasitesi, taşıma sınırı, taşıma kapasitesi

istiane : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ana (yardım etmek), iane (yardım etme, muavenet) * yardım istemek

istiap : ara. * va’b, a’b (tümünü almak, sığdırmak, içine almak, içermek * içine alma, içine sığma, kapsama, içerme

istiare : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + arat, ariyet (ödünç, ödünç alma, geçici kullanım için isteme) * bir kelimeyi kendi anlamı dışında kullanarak, bir şeyi benzediği başka varlığının ismiyle anma sanatı

istiaze : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + avz, eaze (sığınmak, korunmak) * sığınma, korunma, sığınma isteme

istibahat : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + abaha (izin vermek, serbest bırakmak), mubah (izinli, yasak olmayan, serbest) * izin verme, mübah kılma, serbest bırakma

istibak : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + baka (kalmak, sürmek, devam etmek) * önde olma, öncelik kazanma, yarış etme, yarışma; zaman veya süreç açısından bir işin, görevin veya sürecin öncelikle, erkenden veya avantajlı bir konumda başlatılması veya tamamlanması

istibat : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + abata (olmayacağını öngörmek, mümkün görmemek) * (bir şeyin) gerçekleşmesini uzak görme, gerçekleşmeyeceğini sanma, olmasını uzak görme, imkan vermeme, uzaksama, ıraksama

istibda : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + bada (ayırmak, uzak etmek, uzaklaştırmak, gidermek) * ayırma, uzak etme, uzaklaştırma, giderme

istibdad : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + badda (tek başına yapmak, münferit olarak yapmak; ayırmak, saçmak, dağıtmak, ayrıştırmak) * tek başına olma; bir işi kendi başına, danışmadan yapma; mutlak otoriteyle hareket etme, despotluk, zorbalık, zorlama, zulümle tahakküm; başına buyrukluk, kural tanımazlık, bağımsızlık, yalnız olma

istibdal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + bedele (değiştirmek, başkalaştırmak), ibdal (değiştirme, değişiklik, başkalaşma) * değiştirme, başkalaştırma, mübadele etme

istibdat : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + badda (tek başına yapmak, münferit olarak yapmak; ayırmak, saçmak, dağıtmak, ayrıştırmak) * tek başına olma; bir işi kendi başına, danışmadan yapma; mutlak otoriteyle hareket etme, despotluk, zorbalık, zorlama, zulümle tahakküm; başına buyrukluk, kural tanımazlık, bağımsızlık, yalnız olma

istibhac : ara. * bahica (gülmek, sevinmek, neşelenmek, mutlu olmak), behcet (gülme, sevinme, neşelenme, mutlu olma, mesrur olma) * gülme, sevinme, neşelenme, mutlu olma, mesrur olma

istibhar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + bahr (deniz) * çok geniş bilgiye sahib olma (engin deniz anlamı bağlamında)

istibka : ara * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + baka, beka (sürekli olmak, devamlı olmak, kalmak, baki olmak; ağlamak) * devamlı olmasını istemek, sürekli kılmak; ağlatmak istemek

istibra : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + baraa (temize çıkmak, aklanmak, uzak olmak, arınmak), barraa (temize çıkarmak, beri kılmak, aklamak) * erkeklerde cinsel ilişki sonrası vücudun temizlenmesi veya boşalmasının sağlanması amacıyla yapılan arınma

istibraz : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + beraza (ortaya çıkmak, belirmek, belirginleşmek, meydana çıkmak) * kendini gösterme, öne çıkarma, kendini sunma, ortaya koyma; mecazen üstünlük veya yetenek sergileme

istibsar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + basara (görmek) * basiretli olma, görüş sahibi olma, düşünceli, hesaplı ve dikkatli iş yapma, dikkatli hareket etme

istibşar : ara. * başara (müjdelemek, iyi haber vermek, sevindirici haber vermek), bişar, buşra (müjde, iyi haber, sevindirici haber); beşr (eski fetva metinlerinde erkeği temsil eden isimlerden her biri), mübaşir (davalıları ve şahitleri mahkeme salonuna çağıran görevli; müjdeci), beşir (müjdeci, iyi haber veren, sevindirici haber veren; erkek ismi) * müjde alma, müjdelenme, iyi haber alma, hayırlı haber alma

istibvar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + bavara (hırslanmak, hiddetlenmek, kızmak, öfkelenmek) * hırslanma, hiddetlenme, kızma, öfkelenme

istibyan : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + bana, beyyene (açıklamak, açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak, bildirmek, duyurmak, belirtmek, meydana çıkarmak, ifşa etmek; ispatlamak), beyan (açığa çıkma, açığa çıkarma, ortaya çıkma, ortaya çıkarma, oluşum, oluşturma, aydınlanma, bildirme, bildiri, açıklama, izahat, anons, duyuru, ilan) * açıklama yapma, beyan etme

isticab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + vacaba (gerekli olmak, lazım olmak, gerekmek, zorunlu hale gelmek, icab etmek, vacib olmak, haketmek; kabul etmek, yanıtlamak, cevap vermek), vacib (lüzumlu, gerekli, icab eden), cevab (yanıt) * vacib olma, icab etme, lazım olma, gerekme, haketme; kabul etme, kabul olunma, duanın Allah tarafından kabul edilmesi

isti'cab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak)+ acebe (şaşırmak, hayret etmek, hayran olmak), acib (şaşırtıcı, tuhaf, garip), i'cab (şaşırtma, hayran etme, hayrete düşürme) * şaşma, şaşırma, taaccüb etme, hayret etme, hayrette kalma

istical : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + acala (hızlı olmak, hızlı hareket etmek, çabuk olmak, süratli olmak, telaş etmek, çabuk olmak, ivedi olmak), acel (hız, sürat, çabukluk, ivedilik) * hiç bekletilmeden, hiç zaman yitirilmeden yapılma gerekliği, aciliyet, ivedilik; acele olmasını isteme, acele etme, acil talep etme

isticar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ecir (ücret, ödül, mükafat), acara (karşılık vermek, ücret vermek, ücret ödemek, ödüllendirmek, mükafatlandırmak; kiraya vermek, kiralamak, kiraya vermek) * kiralama, kiraya verme; kiralama isteme, ücret karşılığında bir şeyi (özellikle mal veya hizmet) geçici olarak edinme talebinde bulunma

isticare : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + cara (yardım etmek, destek vermek), cevr (yardım, destek), cariye (yardımcı, hizmetçi) * yardım, destek ve korunma isteme; sığınak isteme

isticaze : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + cevveze (caiz görmek, izin vermek, uygun bulmak), caza (geçmek, aşmak, izin vermek, müsaade etmek, geçerli olmak, mümkün olmak, karşılıklandırmak, karşılığını vermek, uygun olmak, uymak), caiz (uygun, geçerli, izin verilmiş), cevaz (onay, izin, müsaade, geçiş hakkı, serbestlik, uygunluk, caiz olma) * izin ve cevaz isteme; sunulan bir manzume için caize, yani para isteme

isticbar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + cabara (zorlamak, baskı yapmak, mecbur etmek), cebr (zorlama, baskı yapma, mecbur etme) * zorlama, baskı yapma, mecbur etme, cebretme

isticdad : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + cedede (yenilemek), cedid (yeni) * yenileme, yeniden yapma

istichal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + cahil (bilgisiz), cehl, cehalet (bilgisizlik) * cahil sayma

isticlab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + calaba (çekmek, götürmek, getirmek, toplamak, çağırmak, taşımak, nakletmek), celeb (kasaba kesilecek hayvan götüren kişi), celb (çağrı; mahkemeye veya askere çağrı yazısı * çekme, celbetme, çekmeye vaya getirmeye sebep olma

isticvab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + cevab (yanıt), caba, cabe (yanıtlamak, talebe veya soruya karşılık vermek), icabet (çağrıyı karşılama, talebe karşılık verme), mucib (cevap veren, yanıtlayan) * cevap isteme, sorguya çekme; mahkemede şahitlerin ifadelerini alma, söyletme

isticvap : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + cevab (yanıt), caba, cabe (yanıtlamak, talebe veya soruya karşılık vermek), icabet (çağrıyı karşılama, talebe karşılık verme), mucib (cevap veren, yanıtlayan) * cevap isteme, sorguya çekme; mahkemede şahitlerin ifadelerini alma, söyletme

istida : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + dea (çağırmak, dua etmek) * çağırma, çağrı, dua

istidad : ara. * istada (avlamak, tuzak kurmak, yakalamak, peşinden gitmek) * av, avlanma, yakalama, peşinden gitme, tuzakla yakalama

istidad : ara. * iste (istemek, arzulamak, dilemek) + adda (saymak, hesaplamak, hazırlamak, yerine getirmek, ifa etmek, sunmak, ödemek), idad (hazırlık, donanım, sayıca ve nitelikçe yeterlilik) * hazırlık, eğilim, yetenek, kabiliyet, yatkınlık, istidat

istidaf : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + da'fa (zayıflatmak, güçsüzleştirmek) * zayıf düşürme, güçsüzleştirme

istidame : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + idame (devam ettirme, devamlı olma) * bir halin devamını isteme, bir şeyin devamını arzu etme

istidaname : ara. * iste (istemek, arzulamak, dilemek) + dea (çağırmak, dua etmek) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * resmi bir makama yazılan dilekçe yazısı

istidane : ara. * iste (istemek, arzulamak, dilemek) + dana (borçlanmak), deyn (borç, alacak-borç yükümlülüğü; din) * borç alma, borçlanma, ödünç alma

istidare : ara. * iste (istemek, arzulamak, dilemek) + dara (dönmek, döndürmek, çevirmek, yuvarlanmak), devr (döngü, devir, çevrim) * dönme, çevrilme, dolaşma; daire biçimine girme, yuvarlak olma

istidat : ara. * iste (istemek, arzulamak, dilemek) + adda (saymak, hesaplamak, hazırlamak, yerine getirmek, ifa etmek, sunmak, ödemek), idad (hazırlık, donanım, sayıca ve nitelikçe yeterlilik) * hazırlık, eğilim, yetenek, kabiliyet, yatkınlık, istidad

istidbar : ara. * iste (istemek, arzulamak, dilemek) + idbar (geri dönme, geriye gitme, sırt çevirme, uzaklaşma) * arka dönme, sırt çevirme veya yönünü bilerek arka tarafa doğru çevirme; bir kimsenin peşinden gitmek;

istidhak : ara. * iste (istemek, arzulamak, dilemek) + dahika (gülmek), dihk (gülmek; alay etmek, eğlenmek) * gülme, alaya alma, eğlenme

istidkak : ara. * iste (istemek, arzulamak, dilemek) + dakk (incelemek, dikkatle araştırmak, ayrıntıya inmek) * inceleme, ayrıntılı araştırma, dakik olma

istidlal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak) * rehberlik isteme, yönlendirme isteme, yol sorma; mantıki çıkarım yapma, delil sayma, delillendirme

istidrac : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + derece (aşama, basamak, kademe, yükseliş, yükselme) * derece derece yükselmeyi isteyiş; bir kimsenin, hakkı ve hakiki değeri olmadığı halde, kabiliyetsizliğine rağmen çok nimete erişir durumda olması ve buna bağlı olarak küfür, isyan ve zulme devam etmesi ile helake yakınlaşması

istidrak : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + deraka (varmak, erişmek, ulaşmak, anlamak, kavramak), idrak (anlama, kavrama; yetişme, varma, erişme, ulaşma) * nail olma, ulaşma, erişme, varma, anlama, kavrama; düzeltme, telafi etme, hatayı tamir etme, kusuru örtme; bir şeyin devamını yapma, ona zeyil yazma, tetimme meydana getirme

istif : gre. * steibein (basmak, çiğnemek, sıkıştırmak), stivi, stivos (sıra, dizi, yığın, iz) * biriktirme, yığma, depolama, stoklama, gemi ambarı

istifa : ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak, arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), istafa (seçmek, tercih etmek, ayıklamak, saf olanı ayırmak; üstün tutmak, seçkin kılmak); iste (istemek, dilemek, arzulamak) + afa (silmek, yok etmek, affetmek, hatasını silmek, bağışlamak) * seçme, tercih etme; af isteme, af dileme; görevinden, işinden kendi isteğiyle çekilme, ayrılma

istifade : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + fada (yararlanmak, faydalanmak) * faydalanma, faydalanmaya çalışma, yararlanma

istifaname : ara. * istifa (af isteme, af dileme; görevinden, işinden kendi isteğiyle çekilme, ayrılma) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + afa (silmek, yok etmek, affetmek, hatasını silmek, bağışlamak) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * işinden, görevinden ayrılmak isteğini bildiren dilekçe

istifaza : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + fayda, fayza (taşmak, dolup yayılmak, bolluk halinde gelmek, su taşıp çıkmak, saçılmak, yayılmak, ortaya çıkmak, bol olmak, çok olmak; bolluk, bereket, cömertlik; içindeki düşüncesini izhar etmek, açığa çıkarmak, görünür kılmak) * bilgi, hikmet, ilham veya manevi etkinin bir kaynaktan kendiliğinden ve bereketli biçimde aktarılması sonucu oluşan zihinsel veya ruhsal kazanıma nail olma, feyz alma, feyz bulma, feyizlenme; ilim, irfan ve manevi zenginlik kazanma

istifham : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + fehime (anlamak, kavramak, idrak etmek), fehm (anlayış, kavrayış, idrak) * bir şey öğrenmek için birine yöneltilen ve yanıt gerektiren söz veya yazı, soru, sual

istifkad : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + fakada (kaybetmek, yitirmek, bulamamak; elden çıkarmak; incelemek, araştırmak, kaybolanı aramak, denetlemek), fakd (kaybetme, kayıp, yitirme, zarar görme, bulunmama, bulamama, belirsiz olma; taleb etme, isteme; elden çıkarmak; inceleme, kaybolanı arama, denetleme) * kaybolmuş olan bir şeyi araştırıp soruşturma

istiflah : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + felah (rahatlık, refah, ferahlama, huzur, selamet, kurtuluş, iyileşme, iyi duruma gelme, rahata erme, rahatlama, rahatlık, düzelme; saadet, mutluluk) * felah bulma, rahatlama, iyileşme, kurtulma

istiflemek : gre. * stivi (yığma, depolama, stoklama, gemi ambarı) (gre.) + le (eken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * yığmak, depolamak, stoklamak

istifna : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + fena (sonlanma, yokluk, yok olma, zail olma, kararma; sonlu, sonu olan, geçici; kötü, iyi olmayan) * fenaya gitme, kötüleşme. yok olma

istifrad : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ferd (birey, şahıs, kişi, tek, tekil, bir, yekta, yalnız; bir topluluğu oluşturan her bir kişi) * ayırma, tek tek yapma; yalnız ollma, tek başına olma

istifrag : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + faraga (boşaltmak, dökmek) * boşaltma, dökme; kusma; tüketme, sarfetme, harcama

istifrağ : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + farağa (boşaltmak, dökmek) * boşaltma, dökme; kusma; tüketme, sarfetme, harcama

istifrak : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak, fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek) * farkettirme, ayırt etmeyi isteme

istifrar : ara. * firar (kaçış, tüyme, uzaklaşma, kurtulma) * firar etme, gizlice kaçma, savuşma, sıvışma, tüyme

istifraz : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ferd (birey, tek, bir, yekta, yalnız; bir topluluğu oluşturan her bir kişi) * ayırma, tek tek yapma; yalnız ollma, tek başına olma

istifsad : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + fesad (bozukluk, bozulma, bozgunculuk, kötülük) * bir şeyin bozulmasını arzulama, fesadını isteme

istifsar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + fasara (açıklamak, izah etmek, yorumlamak, kapalı olanı açığa çıkarmak) * açıklama isteme, ifade isteme, sorma, sorgu, sorgulama, sorup anlama

istifta : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + fetva (bilgi verme, bilgilendirme) * bilgilendirilmeyi isteme, fetva isteme

istiftah : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + fataha (açmak, genişletmek), feth (açma, açılış, genişletme, zaptetme, ele geçirme, yol gösterme, hüküm verme, galibiyet ve zafere ulaştırma) * açılış isteme, siftah, başlama, açma

istifzal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + fadlat, fazlat (çok, ölçüyü aşan şey, artık, ekstra) * artırma, çoğaltma, fazlalaştırma, ziyadeleştirme

istigas : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + gavs (yardım, destek), gasa (yardım etmek, destek olmak) * birinden yardım talep etme, yardım isteme, imdad isteme

istigbar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + gabara (toz, kir, toz bulutu, tozlanma, ince toz tabakası, kir tabakası), gubar (toz) * tozlaşma

istiglal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + galle (gelir) * kirası veya mahsulü borca mukabil verilmek üzere bir mülkün rehine verilmesi

istiglaz : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + galiz (kaba, sert, kalın, yoğun) * kaba ve sert addetme

istigmam : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + gamama (örtmek, kaplamak) * sarmak, örtmek, kaplamak; sarılmak, örtülmek, kaplanmak

istigna : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + gana (fayda vermek, fayda sağlamak, yetmek, bolluk vermek, çoklamak, zengin kılmak), gani (çok, fazla, bol, aşırı), gina (zenginlik, bolluk, fazlalık, ihtiyaçsızlık, başkasına muhtaç olmama) * maddi veya manevi bakımdan başkasına ihtiyaç duymayacak ancak sadece Allah'tan niyaz edecek bir yeterlilik ve bağımsızlık haline ulaşma, doygunluk

istignam : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ganima (kazanmak, elde etmek, özellikle savaş yoluyla mal edinmek) * ganimet araştırma, ganimet isteklisi olma

istigrab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + garaba (uzaklaşmak) * şaşırma, garip bulma, taaccüb etme, tahayyür

istigrak : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + garika (boğulmak), gark (boğulma, boğulmuş) * gark olma, dalma, dalgınlık

istigşa : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + gaşa (örtmek, bürümek, kaplamak) * bürünme, örtünme, kaplanma

istigzab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gazab, gadab (öfke, kızgınlık, hiddet, gazab) * öfkelendirme, kızdırma, gazaba getirme, hiddet ettirme

istiğas : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + gavs (yardım, destek), gasa (yardım etmek, destek olmak) * birinden yardım talep etme, yardım isteme, imdad isteme

istiğfar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + gafara (merhamet etmek, affetmek, mağfiret eylemek, hatasını bağışlamak) * hataların, günahların, suçların bağışlanmasını dileme, tövbe

istiğlaz : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + galiz (kaba, sert, kalın, yoğun) * kaba ve sert addetme

istiğna : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + gana (fayda vermek, fayda sağlamak, yetmek, bolluk vermek, çoklamak, zengin kılmak), gani (çok, fazla, bol, aşırı), gina (zenginlik, bolluk, fazlalık, ihtiyaçsızlık, başkasına muhtaç olmama) * maddi veya manevi bakımdan başkasına ihtiyaç duymayacak ancak sadece Allah'tan niyaz edecek bir yeterlilik ve bağımsızlık haline ulaşma, doygunluk

istiğrak : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + garika (suya dalmak, batmak, boğulmak) * boğulma, suya veya düşüncelere dalma, batma, dalgınlık

istiğsa : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + gavs (yardım, destek), gasa (yardım etmek, destek olmak) * birinden yardım talep etme, yardım isteme, imdad isteme

istihab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hebe (hibe etmek, bağışlamak, karşılıksız vermek) * hibe ve hediye olarak isteme, bağış olarak arzulama; sevmeyi isteme

istihaf : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + haffa (hafiflemek, ağırlığı azalmak, incelmek; hafif görmek, önemsiz saymak, küçümsemek, değersiz saymak) * küçümseme, hafife alma, önemsememe; bir kişiyi veya şeyi değersiz, önemsiz görerek alay etme veya itibarsızlaştırma

istihak : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hakk (gerçek, doğru) * hukuken veya fiilen bir şeyi hak etme, ona layık olma ve o pay üzerinde meşru talep sahibi olma; işleme, yapma, gerçekleştirme

istihal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ehl (liyakat, yeterlilik, bir işe uygunluk) * bir kimsenin bir işi yapabilecek yeterliliğe, liyakate ve ehliyete sahip hale gelmesi

istihal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hal (durum, vaziyet, şekil), hala (değişmek, dönüşmek, duruma girmek) * bir şeyin özelliğini ve mahiyetini değiştirerek başka bir duruma dönüşmesi veya bir durumun gerçekleşmesinin imkansız hale gelmesi, değişme, başkalaşma; dönüşüm isteme veya dönüşüm gerçekleşmesi (özellikle köklü ve niteliksel değişim)

istiham : ara. * sahm (ok, fal), sahama (ok ile fal bakmak) * ok ile fala bakma

istihare : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hayr (hayır, iyilik, en uygun olan) * hayırlı olanı isteme, hayır dileme; bir işe başlamadan önce Allah’tan o işin hayırlı olup olmadığını bildirmesini isteme; özel dua ve namazla yapılan hayır talebi

istihase : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hasa (çakıl taşı, taşlaşmış madde) * zaman içinde mineral ve jeotermal etkiler altında kalam organik bir varlığın, şeklini muhafaza ederek taşlaşması ve fosil haline dönüşmesi, fosilleşme

istihbab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevgi, bağlanma, arzulama) * bir şeyi veya fiili iyi ve güzel addetme

istihbar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + haber (bilgi, bildirim, duyuru, ilim, malumat, havadis), habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak, tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek, bilmek) * bilgi veya haber isteme, bir konuda malumat edinme talebi; istihbarat edinme

istihbarat : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + haber (bilgi, bildirim, duyuru, ilim, malumat, havadis), habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak, tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek, bilmek) + at (isim yapım eki) * bilgi edinme, haber alma faaliyetleri; çeşitli yollarla bilgi ve haber toplama faaliyetleri; özellikle devletlerin askeri, siyasi, güvenlik ve diplomatik amaçlarla yürüttüğü gizli veya açık bilgi edinme çalışmaları

istihda : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hada (yönlendirmek, rehberlik etmek liderlik etmek, yol göstermek, doğru yola iletmek; dalıp gitmek, zihnen uzaklaşmak), huda (yönlendirme, doğru yolu gösterme) * doğru yolu bulmak, rehberlik kazanmak veya manevi anlamda yönlendirilmek için hidayet talebinde bulunma

istihdaf : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hadafa (nişan almak, hedeflemek, öne koymak, amaçlamak), hedef (amaç, gaye, nişan, kast, maksad) * bir şeyi hedef olarak belirleme, amaç edinme; özellikle saldırı, eleştiri veya stratejik planlama açısından bir noktayı hedef seçme

istihdam : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hadama (hizmet etmek, birine veya bir topluluğa fayda sağlamak, onların yararına iş yapmak) * birini işe alma, görevlendirme; hizmette kullanma, çalıştırma; emek gücünden yararlanma, hizmete alma, çalıştırma eylemi

istihdar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hazara, hadara (elverişli olmak, uygun olmak, tamam olmak; mevcut olmak, bulunmak, hazır olmak) * hazırlama, uygun hale getirme

istihdas : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hadasa (sonradan meydana gelmek, yeni olmak) * daha önce mevcut olmayan bir şeyi ortaya koyma, yeni bir uygulama, kurum veya yöntemi oluşturma ve ihdas etme

istihfa : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hafa (gizlemek, saklamak) * gizlenme, saklanma

istihfaf : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + haffa (hafiflemek, ağırlığı azalmak, incelmek; hafif görmek, önemsiz saymak, küçümsemek, değersiz saymak) * küçümseme, hafife alma, önemsememe; bir kişiyi veya şeyi değersiz, önemsiz görerek alay etme veya itibarsızlaştırma

istihfaz : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hafaza (korumak, sakınmak, saklamak) * hıfzetme, koruma, muhafaza etme

istihkak : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hakk (gerçek, doğruluk, adalet), * bir şeyi hak etme, hak kazanma; bir kimsenin bir mal, unvan, makam veya ödül üzerinde yasal veya ahlaki hakkı bulunması durumu

istihkam : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hakeme (sağlam olmak, güçlenmek, hükmetmek, karar vermek) * sağlamlaştırma, tahkim etme; özellikle askeri bağlamda savunma amaçlı tahkimat yapma, siper veya kale gibi savunma yapıları inşa etme

istihkar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + hakara (küçük görmek, hor görmek, aşağılamak) * bir kişiyi veya şeyi küçümseme, değersiz veya aşağı görme; hakir ve önemsiz sayma, küçük görme, küçümseme, aşağılama

istihlaf : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek, halef olmak), hilaf (zıtlık, karşıtlık, terslik; ardından gelme, takip etme) * birinin yerine başkasını bırakma, birinin yerine başkasını geçirme, ardıl tayin etme; halef kılma veya vekil olarak görevlendirme

istihlak : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + halaka (yok olmak, helak olmak, mahvolmak) * tüketme, harcama, yok etme; bir şeyin kullanılarak azalması veya bitmesi, ekonomik veya fiziksel kaynakların tükenmesi

istihlal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + halla (çözülmek, ayrışmak, serbest kalmak, izin verilmek, helal olmak), hallele (çözmek, serbest bırakmak, izin vermek, açmak, helal kılmak), helal (uygun, dini kurallar ile uyumlu, izin verilmiş, caiz) * helal olduğuna hüküm verme

istihlal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + hilal (ara, aralık, görünme yeri; Ay’ın ilk görünmesi, yeni Ay) * başlama, yeni ayın görünmesi

istihlas : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek), ihlas (halislik, saflık, samimiyet, dostluk, içtenlik) * bir şeyin içinden saf olanı ayırıp çıkarma, özü elde etme, bir durumu arındırarak kurtuluşa erdirme, kurtarma, kurtarılma

istihma : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + hama (korumak, sakınmak, gözetmek, muhafaza etmek) * himaye isteme, korunma arzulama

istihmal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + hamala (taşımak, yüklenmek) * havale etme, havale edilme; yükleme, yükletme, taşıma, taşıtma

istihmam : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + hamm (kaygı, tasa, sıkıntı, dert); hamma (ısınmak, sıcak olmak), hamim (sıcak), hammam (sıcak suyla yıkanılan yer, hamam) * zihinsel veya ruhsal olarak kaygı, tasa ve bunaltı içine girerek sıkıntıya düşme; yıkanmak, temizlenmek veya bedeni rahatlatmak amacıyla hamama girme veya sıcak suyla banyo yapma

istihrab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + hariba, haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak), harab (yıkık, yıkılmış, mahvolmuş, viran, perişan, zarar görmüş) * bir musibet sebebi ile perişan olma, mahrum olma

istihrac : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + haraca (dışarı çıkartmak, çıkarmak, dışarı gitmek) * çıkarma, elde etme, dışarı alma; özellikle maden, bilgi, belge veya sonuç gibi unsurların içinden çıkarılması, elde edilmesi

istihraç : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + haraca (dışarı çıkartmak, çıkarmak, dışarı gitmek) * çıkarma, elde etme, dışarı alma; özellikle maden, bilgi, belge veya sonuç gibi unsurların içinden çıkarılması, elde edilmesi

istihsad : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + hasada (biçmek, kesmek, hasad etmek), hasad (biçme, kesme) * ekinlerin hasad (biçilme) zamanı gelme

istihsal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + hasala (elde etmek, edinmek, hasıl etmek) * üretme, elde etme, edinme, kazanma; özellikle tarım, sanayi veya mali alanda ürün veya gelir sağlama

istihsan : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + ihsan (güzellik yapma, iyilik etme, karşılıksız verme, hediye) * beğenme, güzel bulma; bir şeyin iyi olduğu kanaatında bulunma

istihsar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + hasara (sıkıştırmak, kuşatmak, daraltmak, mahsur bırakmak) ) * fiziksel, zihinsel veya durumsal olarak kuşatılıp daralmaya uğrama, çaresiz kalma, sıkışıp çıkış yolu bulamaz hale gelme; usanma, fütur getirme, bıkma, yorulma

istihya : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + hayya, haya, hayiya (utanmak, çekinmek, geri durmak; diriltmek, canlandırmak, yaşatmak, hayat vermek), haya (utanma, edep, ar duygusu) * çekinme, utangaçlık gösterme, arlanma, utanma, sıkılma; bir davranıştan veya durumdan dolayı mahcubiyet duyma; haya duygusuyla hareket etme, çekinme, çekingenlik, çekimserlik; diriltme, yaşatma, hayat verme

istihza : ara. * huzuv (alay, küçük görerek eğlenme), iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + haza (alay etmek, eğlenmek) * alay etme, alaya alma, küçümseyerek eğlenme, bir kişiyi veya durumu küçültücü şekilde alaya alma

istihzar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + hadara, hazara (hazır bulunmak, getirmek, mevcut kılmak) * huzura getirme, çağırma, hazır duruma getirme, hazırlama; zihinde canlandırma, anımsama veya bir kişiyi bir yere resmi veya zihinsel olarak getirme

istika : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + saka, saky (sulamak, akıtmak, dökmek) * su isteme, iİçmek için su alma; kendini zorlayarak, yapay olarak kusma; bir şey olacak veya vuku bulacak diye endişelenme

istikad : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kada (yakmak, tutuşturmak) * yakma, ateşi tutuşturma

istikamet : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), ikamet (oturma, bulunma, durma, kalma) * doğruluk, düzgünlük, doğrultu, doğru yol, doğru yön, doğru olma, istikrar; yol ve davranışta sapmadan devam etme

istikan : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + yakana (kesin olarak bilmek, emin olmak, inanmak), yakin (kesin, doğru) * kesin bilme, emin olma

istikaz : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + yakaza (uyanmak) * uykudan uyanma

istikbah : ara. * kabaha (çirkinlik yapmak, çirkin olmak, kötülük yapmak), kabih (çirkin, kötü), kubh (çirkinlik, kötülük, hoş olmayan durum) * çirkin görme, ayıplama, kötü sayma

istikbal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) * karşılama, geleceğe doğru yönelme; gelecekte beklenen, umulan olaylar, zaman veya dönem

istikbar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kabara (büyümek), kibr (büyüklük, ululuk), kebir (büyük, ulu) * kibirlenme, kendini büyük görme, böbürlenme, övünme, önemseme, ehemmiyet verme

istikdam : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kadama (ayak basmak, öne almak, sunmak), kademe (basamak, aşama, merhale, mertebe, seviye) * öne alma, ileride olma, önde bulunma, öne geçme

istikfaf : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kaffa (yetmek, yeterli olmak), kifaf (yetme, yeterli olma) * kanaat etme, yeterli bulma, az şeyi yeter bulup razı olma; yetme, yeterli olma, yetişme

istikfal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kafala (kilitlemek), kufl (kilit) * kilitli bulundurma

istikfal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kafala, keffele (bakmak, teminat vermek, sorumluluk üstlenmek, desteklemek; güvence vermek, sorumluluğu üstlenmek, taahhüt etmek), kafalet (teminat, sorumluluk, himaye, destek) * kefil olma, kefilliği kabul etme

istiklal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + iklal (azaltma, miktarını indirme; ayrı ve bağımsız olma), kille (yalnız kalmak, azalmak), kalil (az) * yalnızlık, yalnız kalma; bağımsızlık

istiklal marşı : ara., lat., fra. * istiklal (bağımsızlık) (ara.) + marchare (yürümek, hareket etmek) (lat.); marche (yürüyüş, marş; askeri veya resmi geçitlerde çalınan müzik türü veya ritmik yürüyüş) (fra.) + ı (iyelik eki) (tür.) * güftesi Mehmet Akif Ersoy'a, bestesi Osman Zeki Üngör'e ait olan Türkiye Cumhuriyeti'nin milli marşı

istikmal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + ikmal (tamamlama, bütünleme, olgunlaştırma, eksik veya tamamlanmamış bir şeyi bütünüyle tamamlama, tam ve eksiksiz hale getirme) * eksik kalan yönleri gidererek tamamlanmış, olgun ve yeterli hale getirme veya bu hale ulaşma süreci, ikmal etme

istiknah : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kunh (öz, mahiyet, esas, iç yüz, en iç gerçeklik) * bir şeyin özünü, esasını, gerçeğini, mahiyetini, en derin hakikatini kavramaya çalışma

istiknan : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kanna (örtmek, gizlemek, saklamak), iknan (örtme, gizleme, saklama) * gizleme, saklama veya üstünü örterek görünmez kılma; gizlenme, saklanma

istikra : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + karaa (okumak) * akıl yürütmede, tekilden çoğula, olaydan yasaya, etkiden etkene, özelden genele geçme, olgu veya olaylardan sonuçlar çıkarma, tümevarım

istikra : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kira (malik olunan bir menkul veya gayrımenkul malı para karşılığında belirli bir süre bir başkasına kullandırma) * kiralama, kiraya verme

istikrab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + karaba (yaklaşnak, yakınlaşmak) * yaklaştırma, yakınlaştırma; akraba olma

istikrah : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + karaha (hoşlanmamak, istememek, zorlanmak, zorla yapmak, zorla yaptırmak), karh, kerh (hoşlanmama, istememe, zorlanma, zorla yaptırma) * istemeye istemeye yaptırma, zorlama, baskı altında birini bir şeye mecbur bırakma; hukukta iradeyi geçersiz kılarak birini istemediği bir şeyi yapmaya zorlama, baskı uygulama, fiili veya psikolojik zorlama

istikram : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma) * kerem ve lütuf isteme, ikram isteme, faydalandırılmayı isteme

istikrar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + karrara (kararlaştırmak, sabit olmak, durmak, yerleşmek, kalmak, oturmak; tekrar etmek, tekrarlamak), karar (durma, durak, duruş, sabit olma, yerleşme, kalma, istikrar, kesin görüş, tercih, yargı, hüküm), ikrar (karar verme) * kararlılık, denge, huzur, süreklilik; yerleşip sabitlenme, kararlılık ve dengeye ulaşma; siyasal, ekonomik ve ruhsal anlamda huzur ve süreklilik durumu

istikraz : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kard, karz (ödünç vermek, borç vermek), ikrad, ikraz (ödünç verme, borç verme) * borç isteme veya alma, krediyle para temin etme

istiksab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kasaba (kazanmak), kesb (kazanma, kazanım) * kazanma, kazanım, kesbetme

istiksam : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kasem (yemin); kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim etmek, üleştirmek) * yemin isteme; bölüşme, taksim etme, paylaşma

istiksar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kesra (çokluk, fazlalık) * çok görme, çok görünme, çoğumsama, çoğumsanma; çokluğu isteme; çok etme, artırma, yoldan çıkarma

istikşaf : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + keşefe (açmak, ortaya çıkarmak, meydana çıkarmak, açığa çıkarmak), keşf (açma, ortaya çıkarma, meydana çıkarma, açığa çıkarma) * keşif yapma, araştırarak ortaya çıkarma; gözlemleme, inceleme, ön yoklama veya bilgi edinme amacıyla yapılan keşif ve gözlem

istiktab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + kitab (yazı) * yazdırma, yazdırmayı isteme

istiktal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + katl (öldürme) * ölümden korkmayarak kendini tehlikeye atma, tehlikeli işlere yiğitçe atılma

istiktam : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + katama (gizlemek, saklamak) * gizlemeye çalışma, saklamak için uğraşma

istila : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + ala (üstün olmak, üstünde olmak, yüksekte olmak, yukarıda olmak, tepesinde olmak), vala (sahip olmak, idare etmek, yönetmek) * üstün olma; güç kullanarak ele geçirme, zapt etme; yayılma ve hakimiyet kurma, hükmetme

istilah : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), salih (iyi, doğru, düzgün, dürüst), islah (iyileştirme), sulh (barış, iyi olma, uygun ve yararlı olma, uyma, geçerli olma) * iyi sayma, uygun bulma; belli bir alan içinde özel ve teknik anlam taşıyan terim, kavramsal söz, terminoloji, konvansiyon, teknik terim, terim, özel anlamda kullanılan, herkesin anlayamayacağı söz

istilzam : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + lazama (gerekli olmak, gerekmek, ihtiyaç duyulmak, lazım olmak, ayrılmamak, bağlı kalmak), ilzam (gereklilik, lazım olma durumu) * zorunlu kılma, gerekli olma, mantıken veya hukuken sonuç doğurma, lüzumlu olma, gerektirme

istim : ing. * steam (buhar, buğu) * buharla çalışan makine, gemi veya trenlerin kazanlarında mekanik güç elde etmek amacıyla biriktirilen yüksek basınçlı su buharı, buğu, buhar

istima : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek) * duyma, işitme, dinleme, kulak verme

istimal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + amala (çalışmak, uygulamak, yapmak) * bir şeyi kullanma, uygulama, işe yarar hale getirme, kullanma, faydalanma

istimalet : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + male (eğilmek, meyilli olmak, eğilimi olmak, bir tarafa geçmek, meyletmek) + et (isim yapım eki) * meylettirme, cezbetme, gönül alma; halkı ve özellikle gayri müslim tebaayı gözetme, onlara karşı hoşgörülü olma anlamında kullanılmıştır.

istimar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + amara (canlandırmak, şenlendirmek, bayındır kılmak, inşa etmek, yapılandırmak, bina etmek, yapı kurmak, imar etmek, onarmak, yapıp düzeltmek) * sömürgeleştirme, bir toprağı kendi çıkarı için işgal edip yönetme; yerleşme, yerleştirme görünümünde başka bir topluluğun topraklarını denetim altına alma; değerlendirme, ölçme; bir kabın oylumunu veya alabileceği miktarı hesaplama

istimar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + ammara (ömür vermek, yaşatmak; uzun süre yaşamasını sağlamak) * ömür vermeyi isteme, daim olma

istimator : lat. * aestimare (değer biçmek, kıymetlendirmek, takdir etmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) (lat ); estimateur (fra.) * gümrüklere gelen mallara değer biçen görevli

istimbat : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + nabata (bitmek, yeşermek, ortaya çıkmak), nebat (bitki, bitme, ortaya çıkma) * açıkça söylenmemiş veya doğrudan belirtilmemiş bir bilgiyi delil, işaret veya metinlerden zihinsel çabayla çıkarma ve sonuca ulaşma, ortaya çıkarma, açığa çıkarma sonuç çıkarma, gerçeğini araştırma, bir sözden, bir işten bir anlam çıkarma, dolaylı anlama

istimbot : ing. * steam (buhar, buğu) + boat (tekne, gemi) * buharla çalışan küçük tekne, buharlı tekne

istimdad : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + madda, medde (uzatmak, desteklemek, destek olmak, yardım etmek), imdad (destek, yardım) * yardım isteme, destek isteme

istimdat : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + madda, medde (uzatmak, desteklemek, destek olmak, yardım etmek), imdad (destek, yardım) * yardım isteme, destek isteme

istimhal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + mahala (zaman vermek, süre vermek), mehl (zaman, süre) * zaman isteme, süre isteme, mühlet isteme

istimla : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + imla (yazma, dikte etme; kelimelerin doğru yazılış kurallarına uygun yazılması ve yazım kurallarının tümü) * bir şey yazılmasını isteme, birisine birşey yazdırma

istimlak : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + malaka (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek, edinmek, yetkisi olmak, egemenlik kurmak), mulk (sahiplik, sahip olma, haiz olma), malik (sahip, haiz olan), imlak (sahip olma, edinme) * bir malın, özellikle taşınmazın, kamu yararı gözetilerek devlet tarafından mülkiyetinin ele geçirilmesi; kamulaştırma

istimlal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + melal (usanç, bıkkınlık, sıkılma) * sıkılma, bıkma, usanma, melal getirme

istimna : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + mana (akıtmak, salgılamak, boşaltmak, atmak), mina, mani, meniy (semen, sperm, meni, bel, döl) * el ile meniyi boşaltma, meni boşaltma, el ile meni çekme, masturbasyon

istimnan : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + menne, manna (vermek, lütfetmek, nimetlendirmek, bahşetmek) * ihsan isteme, nimet niyaz etme

istimrar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + marra (sürmek, devam etmek, geçmek), imrar (geçirme, mürur ettirme) * süreklilik, devamlılık, sürme, kesintisiz devam etme durumu

istimsak : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + imsak (tutma) * tutunma; nefsine hakim olma, kendini tutma

istimsal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + misal (örnek, benzetme) * misal edinme, örnek tutma

istimta : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + meta (fayda, yarar) * faydalanma, yararlanma, menfaati olma

istimtar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + imtar (yağdırma, yağdırılma) * yağmur dileme

istimzac : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + mizac (karışım, birleşim, kompozisyon; eski tıpta insan bünyesini oluşturan dört ögenin karışımı, karakter; bir kişinin doğuştan sahip olduğu ruhsal ve duygusal özellikler ile davranış eğilimlerini belirleyen kişilik niteliği, içsel eğilimlerin, niteliklerin tümü, doğa, huy, tabiat, yaratılış, karakter), mazaca (karıştırmak) * mezcetme, karışma, kaynaşma, uyumlu birleşme, birleşim uyuşma, birbirine karışma; birisinin mizacını, huyunu öğrenmeye çalışma

istimzaç : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + mizac (karışım, birleşim, kompozisyon; eski tıpta insan bünyesini oluşturan dört ögenin karışımı, karakter; bir kişinin doğuştan sahip olduğu ruhsal ve duygusal özellikler ile davranış eğilimlerini belirleyen kişilik niteliği, içsel eğilimlerin, niteliklerin tümü, doğa, huy, tabiat, yaratılış, karakter), mazaca (karıştırmak) * mezcetme, karışma, kaynaşma, uyumlu birleşme, birleşim uyuşma, birbirine karışma; birisinin mizacını, huyunu öğrenmeye çalışma

istina : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) * kendi gayretiyle yapma, üretme, icat etme, bir şey ortaya koyma, sanat (üretim, yapım), kendi çabasıyla, planlayarak veya bilinçli olarak bir şey yapma, üretme, tasarlama

istinabe : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + naba (yerine geçmek), nevb (yakınlık, vekillik, yerine geçme), naib (vekil), niyabe (vekillik, naiblik, yerine geçme) * bir davanın görülmekte olduğu mahkemeye gönderilmek üzere, başka bir yerde bulunan tanığın ifadesinin bulunduğu yerdeki mahkemece alınması

istinad : ara. * istinad (bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme) (iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek, yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), isnad (dayanma, yaslanma) ) * bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme

istinaden : ara. * istinad (bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme) + en (gibi, olarak) * dayanarak, isnad ederek

istinadgah : ara., far. * istinad (bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme) (ara.) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) (far.) * dayanılacak yer, yaslanılacak nokta, güvenilecek destek, dayanılan yer, dayanak noktas

istinaf : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + nafa (yeniden başlamak, baştan almak; vazgeçirmeye çalısmak, vazgeçirmek), anif (önce, önde, baş, başta, evvel, önceki, deminki, önde giden), nefy (olmadığını iddia etme, mevcudiyetini reddetme) * yeniden başlama, tekrarlama, baştan alma, önceye dönme; ilk derece mahkemesi kararlarına karşı ikinci derece olarak başvurulan bir kanun yolu, kararın yeniden incelenmesi, temyiz (novus, novum, new, neuf, nouveau, neu (yeni) (lat., ing., fra., alm.) )

istinas : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + nas (alışma, ünsiyet, dostluk) * sohbet etme, isteme; yadırgamaz olma, alışma, ısınma, yakınlık duyma, yabancılığın kalkması (kişiye, yere veya Tanrı’ya karşı)

istinat : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek, yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), isnad (dayanma, yaslanma) * bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme

istinat duvarı : ara., tür. * istinad (dayanma, yaslanma) (ara.) + deya (kerpiç) + vare (yapı) (far.) * toprağın kaymasını önlemek veya bir yapıya destek sağlamak amacıyla inşa edilen, dayanma amaçlı yapı elemanı

istinatgah : ara. * istinad (dayanma, yaslanma) (ara.) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) (far.) * dayanılacak, destek alınacak şey, dayanma yeri, dayanak noktası

istinba : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + nebe (haber) * sual etme, haber isteme

istinbat : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + nabata (bitmek, yeşermek, ortaya çıkmak), nebat (bitki, bitme, ortaya çıkma) * açıkça söylenmemiş veya doğrudan belirtilmemiş bir bilgiyi delil, işaret veya metinlerden zihinsel çabayla çıkarma ve sonuca ulaşma, ortaya çıkarma, açığa çıkarma sonuç çıkarma, gerçeğini araştırma, bir sözden, bir işten bir anlam çıkarma, dolaylı anlama

istincas : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + nacasa (pis olmak, pislenmek, kirlenmek), necs (pislik, murdar olma) * bulaşma, bulaştırma, pisletme

istinfad : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + nafada (tükenmek, bitmek, sonlanmak) * tüketme, harcama; bıkma, usanma

istinfak : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak, hüküm vermek) + infak (harcama, bağışlama, bahşetme, sadaka verme) * malı harcayarak tüketme

istinfar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + nafara, nefara (emir doğrultusunda fırlayıp ileri atılmak, harekete geçmek), infar (ürkütme; harekete geçirme) * kaçma; nefer olma, sefere çağırma, halkı cihada davet ve tahrik etme

istinga : lat. * stringere (germek, sıkı çekmek, sıkmak, sıkıştırmak, bağlamak, zincirlemek, prangalamak), strictus (gergin, sıkı, sıkılmış), stringa (sicim, ip, tel, bağ, kordon, halat) * yelkenleri toplamaya yarayan halat (strong, Streng (güçlü, kuvvetli, sıkı) (ing., alm.) )

istinhac : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + nahaca (yol tutmak, yola girmek, yolu takip etmek), nahc (yol, usül, doğru yol) * bir konuda takip edilecek yolu veya yöntemi delil, örnek ve ilkelerden hareketle belirleme ve sistemli bir usul ortaya koyma

istinkaf : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + nakafa (küçümsemek, reddetmek) * utanarak veya küçümseyerek bir şeyden yüz çevirme, kaçınma, reddetme; korkup çekinme, geri durma, sakınma

istinkah : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + nikah (evlilik; evlilik akdi; meşru birliktelik, cinsel birleşme) * bir kadını nikahla alma, nikahlamak isteme

istinkar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + inkar (gerçeği kabul etmeme, bir eylemi icra etmiş olmasına rağmen icra ettiğini reddetme) * bilmemezlikten gelme; gerçeği kabul etmeme, bir eylemi icra etmiş olmasına rağmen icra ettiğini reddetme

istinkas : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + nakasa (eksiltmek, azaltmak, bozmak, karşı koymak, ters düşmek), naks (azalma, eksilme) * azaltma, eksiltme; bir şeyin fiatını düşürmeye çalışma, ucuzlatmaya uğraşma

istinsah : ara. * iste (istemek, arzulamak) + nasaha (kopyalamak, temize çekmek, siret çıkrmak, nakletmek, silip yerine geçirmek), nusha (kopya, suret) * kopyalama, nusha çıkarma, suretini çıkarma, kaydetme

istinsar : ara. * iste (istemek, arzulamak) + nasr (yardım, destek) * yardım isteme

istintaç : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + netece (meydana gelmek, sonuca ulaşmak, sonuçlanmak, sonuç vermek, ürün çıkmak, oluşmak), intac (neticelenme, sonuçlanma; meydana gelme, oluşma) * bir şeyden sonuç çıkarma, neticeye ulaşma

istintak : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + nataka (konuşmak, ses çıkarmak, ifade etmek), intak (konuşma, söyleme, dile getirme) * konuşturma, sorguya çekme, ifade aldırma

istinye : gre. * saos, sos (güvenli) + sthenion (güçlü) * güçlü tanrıça Athena'nın güvenli koyu; İstanbul'un Sarıyer ilçesine bağlı, İstanbul Boğazı'nın Rumeli yakasında yer alan, Antik Çağ'daki ismi Leosthenion olan bir sahil semti

istinzal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + nuzul (iniş, inme, indirme) * tenzil etme, indirme, inmesini isteme

istirahat : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ravaha (dinlenmek, rahatlamak, mola vermek, gevşemek), rahat (dinlenme, mola verme) * dinlenme, soluklanma, rahatlama

istirak : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + saraka (çalmak, hırsızlık yapmak, araklamak) * sirkat etme, çalma, hırsızlık yapma, araklama

istirbah : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ribh (kar, kazanç, gelir, fayda, yarar) * kar ve kazanç elde etmeyi amaçlama; faize para yatırma, fazla faizle verme

istirca : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + raca'a (dönmek, geri dönmek) * geri dönme, dönmeyi arzulama

istirca : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + rica (yalvarma, dileme; umut etme) * yalvarma, dileme, rica etme

istirda : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + radaa (emzirmek, meme vermek, süt vermek), irda (meme verme, süt verme, emzirme) * çocuk emzirtme, süt verme

istirdad : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + radda (dönmek, geri dönmek, iade etmek, reddetmek, geri gitmek) * geri alma, geri almayı isteme, geri dönüşünü sağlama, iadesini isteme, iade ettirme, tekrar elde etme; (bir yeri) yeniden ele geçirme, geri alma, kurtarma; hukuk ve ticarette mal, para veya hakkın geri istenmesi

istirdaf : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + radafa (ardından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek; eklemek, sıraya koymak) * bir kimseyi kendine yardımcı, destekçi veya artçı olarak yanına alma, ona eşlik ettirme veya destek talep etmeberaber olmayı isteme, beraber gitmeyi arzu etmek

istirdat : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + radda (dönmek, geri dönmek, iade etmek, reddetmek, geri gitmek) * geri alma, geri almayı isteme, geri dönüşünü sağlama, iadesini isteme, iade ettirme, tekrar elde etme; (bir yeri) yeniden ele geçirme, geri alma, kurtarma; hukuk ve ticarette mal, para veya hakkın geri istenmesi

istirfa : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + raf'a (yükseltmek, yukarı kaldırmak) * yükseltilmesini, yukarı kaldırılmasını isteme

istirfad : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + rifd (yardım, destek, fayda sağlama) * yardım isteme

istirfah : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + refah (rahatlık, bolluk) * refah, rahatlık ve bolluk isteme; rahatlık ve bolluk içinde bulunma

istirha : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + raha (rahatlamak, ferahlamak; dinlenmek, rahatlatmak, dinlendirmek, huzur sağlamak, açıklığa kavuşmak, gevşetmek, yumuşatmak) * rahatlama, gevşeme, uyuşma, tembelleşme, rehavet gelme

istirhab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + rahiba (korkutmak, ürkütmek) * korkutma, korkutulma, ürkütme, ürkütülme; şaşırtma

istirham : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + rahm (acıma, koruma, esirgeme, şefkat etme, merhamet; hısımlık, akrabalık) * merhamet dileme, acıma isteme; nazik rica ve yalvarma

istirhan : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + rehn (alma, tutma, alıkoyma) * rehin alma, tutma, rehin alınma

istiridye : gre. * ostreon (kabuklu deniz hayvanı, istiridye, midye) (ostr (kabuk) + eon (-lu, ile ilgili) * kabuğu sert, içinde inci oluşabilen, yemek ve süs eşyası kaynağı olarak bilinen deniz yumuşakçası

istirkab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + rakaba, rakiba (binmek, üstüne binmek, sürmek; gözetlemek, gözetmek, denetlemek, sorumluluk üstlenmek, beklemek; rakip olmak, karşı karşıya olmak) * karşı karşıya gelme, yarışma ve rekabet içine girme

istirkak : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + rakk (kölelik, esaret, boyunduruk altına girme) * bir kimseyi zorla veya fiilen özgürlüğünden yoksun bırakarak köle haline getirme veya bir topluluğu esaret altına alma, esir alma, köle edinme, bir kimseyi kendine köle olarak alma

istirşa : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ruşva (maddi çıkar sağlama, maddi menfaat elde etme) * bir yetkiliyi veya kişiyi, hakkı veya doğruyu saptırması için maddi çıkar veya menfaat karşılığında etkileme, rüşvet verme veya alma

istirşad : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ruşd (doğru yolu bulma, olgunluk, akıl erdirme, erginlik), raşada (doğru yola gitmek, doğruya yönlenmek, doğru yolda olmak, olgunlaşmak) * doğruyu bulmayı isteme

istirvah : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ravh, rih (ferahlık, rahatlama, iç açılması) * rahatlama, ferahlama, istirahat etme

istirzak : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + rizk (maddi veya manevi her türlü geçim kaynağı, pay ve imkanı, nasip, pay, geçimlik) * rızk elde etmek için çalışma

istirzal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + rezil (çok utandırıcı durumda olan, yüz kızartıcı, perişan halde) * rezil sayma, kepaze, bayağı ve aşağılık görme

istiska : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + saka, saky (sulamak, akıtmak, dökmek) * su isteme, susama; yağmur duasına çıkma; vücudun bazı yerlerinde su toplanması hastalığı

istiskal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + sakala (ağır gelmek, sıkmak, bıktırmak), iskal (ağırlık yükleme) * bir şeyin ağır, itici gelmesi; hoşlanmama, tiksinme, rahatsızlık duyma

istislaf : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + selef (yerine geçen, ikame eden, sonradan gelen) * birinin yerine geçme, selef olma

istislah : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), islah (iyileştirme) * iyileştirme, fayda gözetme, kamu yararını öncelik sayma; İslam hukukunda maslahat (kamu yararı) ilkesine dayalı hüküm çıkarma yöntemi

istismar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + samara (ürün almak, meyve vermek, fayda sağlamak), ismar (meyve verme, fayda verme) * faydalanma, yararlanma; bir şeyi kötüye kullanma, sömürme, çıkar amacıyla kullanma (mecazi)

istisna : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + sena, sana (yükseltmek, yüceltmek, yukarı kaldırmak) * hariç tutma, ayrı tutma, kapsam dışında bırakma, ayrıcalık, ayrıcalık tanıma, ayrıklık

istisnai : ara. * istisna (hariç tutma, ayrı tutma, kapsam dışında bırakma, ayrıcalık, ayrıcalık tanıma, ayrıklık) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * istisna ile ilgili, istisna olarak

istisnan : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + sinin (seneler, yıllar) * ihtiyarlama, yaşı ilerleme, yaşlanma

istisra : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + esra'a (hızlandırmak). * süratlendirme, hızlandırma, çabuklaştırma

istişare : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + şara, şavara (danışmak, öğüt almak, görüş sormak, fikir almak), muşavir (danışman, öğüt veren) * danışma, görüş sorma, fikir alma

istişfa : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + şifa (iyileşme, tedavi) * şifa isteme, tedavi isteme, iyileşmeyi isteme, hastalıktan kurtulup iyi olmayı arzulamak

istişhad : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak) * birisinin şahitliğini isteme, şahit gösterme, delil olarak ileri sürme; şehid olma

istişhar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + şahara (ünlenmek, nam salmak, şöhret olmak) * şöhret sahibi olma, şöhret kazanma

istişkal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + şakala (zorlaştırmak, güçleştirmek, müşkülat vermek) * zorlaştırma, güçleştirme, müşkülat verme

istişmam : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + şemma (koklamak, koku almak) * koklama, kokusunu alma

istişra : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + şara (satın almak, mübaya etmek) * satın alma, satın almayı isteme

istişrab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + şaraba, şariba (içmek) * içmek isteme

isti'ta : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ata (vermek, bahşetmek, bağışlamak, ödemek), atiye (hediye, vergi, bahş, bağış) * bahşiş isteme, atiyye isteme

istitab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + taba (hoşnut etmek, memnun etmek; tevbe etmek) * hoşnut etme, memnun etme; özürü istenme, tevbesi istenme

istit'am : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ta'am (yemek, besin, gıda) * yemek isteme

istitan : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + vatana (yerleşmek, mesken tutmak), vatan (yerleşilen yer, yurt, mesken) * vatan edinme, bir yerde yerleşme, yurt edinme, vatan sayma, yurt kabul etme

istitar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek) * kapanma, örtünme; gizlenme, saklanma

istitar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + satara (yazmak, çizmek, satırlamak) * yazma

istitba : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + tabaa, tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek, uymak, peşinden gitmek) * tabi olmayı isteme, peşinden sürükleme

istitbab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + tıbb (tıp, medikasyon) * doktora başvurma, kendini hekime gösterme; tedavi arama

istitmam : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + tamma (tamamlamak, eksiksiz hale getirmek, sonlandırmak, bitirmek) * tamamlama, tamamlamaya çalışma, tamamlamasını isteme, bitirmek için uğraşma

istitrad : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + tarada (uzaklaştırmak, sürmek, kovmak, dışlamak, reddetmek, sürmek; kesintisiz devam etmek), tard (uzaklaştırma, sürme, kovma) * bir konudan saparak başka konuya geçme; konudan kısa süreli ayrılma, parantez içi açıklama, konu dışına çıkma; söz arasında, sırası gelmişken

istitrat : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + tarada (uzaklaştırmak, sürmek, kovmak, dışlamak, reddetmek, sürmek; kesintisiz devam etmek), tard (uzaklaştırma, sürme, kovma) * bir konudan saparak başka konuya geçme; konudan kısa süreli ayrılma, parantez içi açıklama, konu dışına çıkma; söz arasında, sırası gelmişken

istiva : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + sava, sevy (eşitlenmek, dengelenmek, denk olmak, mutedil, düzgün ve eşit olmak; karar kılmak, oturup yerleşmek; yönelmek, yukarı çıkmak; hakim olmak, tahta oturmak) * eşitlenme, dengelenme, denk olma, mutedil, düzgün ve eşit olma; karar kılma, oturup yerleşme; yönelme, yukarı çıkma; hakim olma, tahta oturma

istivda : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + veda, vada (koymak, bırakmak, yerleştirmek, emanet etmek, teslim etmek) * koyma, emanet etme

istivfa : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + vefa (tamlık, eksiksiz yerine getirme) * vefa isteme

istivkad : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + vakada (yakmak, ateşlemek, tutuşturmak) * yakma, ateşleme, tutuşturma

istiya : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + sa'a (kötülük etmek) * kötü davranma, kötü muamelede bulunma

istiyas : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ye's (ümitsizlik, umutsuzluk) * ümitsizlenme, umudunu yitirme

isti'zab : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + azb (tatlı) * bir şeyi tatlı bulma, tatlı sayma, tatlı su isteme

istizade : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak) * ziyade olmasını isteme, arttırılmasını arzulama, çoğaltılmasını isteme

istizae : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + za'a (ışıklandırmak, parlamak, ışık saçmak, aydınlatmak) * ışıklanma, aydınlanma, ziyalanma, nurlanma

istiz'af : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + da'fa, za'fa (zayıflatmak, güçsüzleştirmek) * zayıf ve adi görme, küçümseme

istizah : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + zaha (aydınlanmak, parlamak, ışık yaymak), izah (aydınlanma, parlama, ışık yayma, açıklama) * izahat isteme, açıklama isteme, soruşturma, aydınlanmayı isteme

istizale : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + zala (yok etmek, ortadan kaldırmak; kaydırmak) * yok edilme, izale olma; kaydırmayı isteme

isti'zam : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + azima, azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak, büyütmek, yüceltmek, saygı göstermek, değer vermek) * büyük addetme, yüceltme

istizan : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + ezene (izin vermek, müsaade etmek), izn (izin, müsaade) * bir şeyi yapmak için izin alma, izin isteme, yetki isteme

isti'zar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + azara (mazur görmek, bağışlamak, affetmek, mazeret kabul etmek), uzr (mazeret, özür, af, bağışlanma gerekçesi) * Özür ve afv dileme;

istizare : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + zara (ziyaret etmek) * ziyaretine gelinmesini isteme, ziyarete gelmesi istenilme

istizhar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * dayanma, güvenme, arka verme, destek alma; yardım isteme, zahir isteme; açığa çıkarma, görünür kılma, aşikar etme

istizkar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + zekere (hatırlamak, anmak, akla getirmek) * hatıra getirme, hatırlama, tahattur etme, anma, akla getirme

istizlal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + zalla (aşağılamak, hakir görmek, zelil görmek) * aşağılık ve zelil görme; bayağı ve adi görülme

istizlal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + zalla (gölgelendirmek), zill (gölge) * gölgelenme, gölge altına girme, gölgede oturma; sığınma, himayesine girme

istizlal : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + zalla (kaydırmak) * ayağını kaydırmak isteme

istizmam : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + zemme, zamma (kötülemek, yermek, ayıplamak) * zemmetme, yerme, tenkid etme, kötüleme

istizmar : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + zamara (gizlemek, saklamak), zamir (gizli, saklı, içte gizli olan, gönülde saklı niyet, vicdan) * düşüncelerini öğrenme, fikrini yoklama, maksat ve niyetini anlamaya çalışma

istizraf : ara. * iste (istemek, dilemek, arzulamak) + zarafa (ince olmak, incelik göstermek, zarif olmak, zerafete sahip olmak) * zarif görünme, incelik gösterme, zerafet gösterme

istmik spondilolistezis : gre. * isthmos (dar geçit) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + spondylos (omur, omur, omurga kemiği) + olisthanein (kaymak, kayarak yer değiştirmek, kayıp düşmek), olisthesis (kayma, kayarak yer değiştirme) * bel omurgasında (L5-S1) sık görülen bir yapısal bozukluğu ifade eden, pars interartikülaristeki bir defekt nedeniyle bir vertebra gövdesinin bitişik alt vertebra gövdesinin önüne yerleşmesiyle karakterize yaygın bir yetişkin omurga rahatsızlığı; omurlar arası dar kemik bağlantının (pars interartikülaris) kırığı sonucu, bir omurun alttaki omur üzerine öne doğru kayması durumu

istmus : gre. * isthmos (dar geçit, iki bölgeyi birbirine bağlayan ince yapı) * tıpta iki anatomik yapıyı birbirine bağlayan ince veya dar doku parçasını tanımlar (örn. tiroid isthmusu, fallop tüpü isthmusu, beyin isthmusu)

istop : ing. * stop (hareketi, akışı veya süreci kesmek, sonlandırmak, durmak, durdurmak) * topu havaya atıp kaçışırken topu yakalayan ebenin istop demesiyle herkesin durmasına ve duranların tutulan bu topla vurulmasına dayanan bir çocuk oyunu

istralya : lat., ita. * stringere (germek, sıkı çekmek, sıkmak, sıkıştırmak, bağlamak, zincirlemek, prangalamak) (lat.); straglio (ip, kablo, kordon, halat; yay, mancınık) (ita.) * gemi halatlarının veya halat geçişlerinin (blokların, makaraların) üzerinden geçtiği ve gemi halatlarının sürtünmesini azaltan metal veya ahşap parçalar; gemide ana direk ve çubuklarını baş tarafından tutan donanımlar; geminin kaburgalarını birbirine bağlayan demir kuşak

istrongilos : gre. * strongylos (yuvarlak; izmarite benzer bir balık, spicara flexuosa) * İzmarit balığıgiller, Spicara smaris (picarel)

isveç : alm. * sweon, svea (İsveç, tarihi bir halk ismi) + land (toprak, arazi, saha, ülke) * Kuzey Avrupa'daki İskandinavya yarımadasında yer alan, batısında ve kuzeyinde Norveç, doğsunda Finlandiya bulunan bir ülke

isviçre : alm. * Schweiz (Schwyz kantonu) + land (toprak, arazi, saha, ülke) * Batı, Orta ve Güney Avrupa'nın kesişme noktasında bulunan, batısında Fransa, doğusunda Avusturya ve Lihtenştayn, kuzeyinde Almanya ve güneyinde İtalya yer alan bir ülke

isvidad : ara. * esved (siyah) * kararma, kara olma, siyahlanma, esmerleşme

isyan : ara. * asa (itaatsizlik etmek, karşı gelmek, başkaldırmak) * başkaldırı, itaatsizlik, ayaklanma, karşı durma, karşı gelme

isyankar : ara., far. * isyan (başkaldırı, itaatsizlik, ayaklanma, karşı gelme) (ara.) + kar (-cı, yapan, eden eki; gibi, ile ilgili) (far.) * isyancı, isyan eden, karşı gelen, başkaldıran

iş : tür. * iş (yapmak, uğraşmak) * yapılan şey, görev, çalışma, icraat, faaliyet, emek

i'şa : ara. * a'şa (akşam yemeği yemek) * akşam yemeği yeme (aş (yemek) (tür.) )

işa : ara. * aşa (gece karanlığı, gecenin ilk üçte biri, akşam yemeği) * yatsı zamanı, akşam ile yatsı namazı arasındaki vakit; Güneş batmasından ertesi günü şafak vaktine (gün doğumuna) kadar olan zaman

işaat : ara. * işaa (haber yaymak) * haber yaymalar

iş'al : ara. * şa'la, şeale (yanmak, tutuşmak, alevlenmek, alev almak), şule (alevl) * şulelendirme, alevlendirme, tutuşturma, parlatma

iş'ar : ara. * aş’ara (haber vermek, duyurmak, bilgilendirmek, fark ettirmek, bildirmek, göstermek, belirtmek) * haber verme, duyurma, bilgilendirme, fark ettirme, bildiri, gösterme, belirtme

işar : ara. * aşara (birlikte geçinmek, muaşeret etmek) * birlikte geçinme, muaşeret etme, hoş geçinme

işaret : ara. * aşara (göstermek, belirtmek) * gösterme, sinyal, iz, nişan, alamet, ipucu, belirti, simge, gösterge

iş'ari : ara. * iş’ar (haber verme, duyurma, bilgilendirme, fark ettirme, bildiri, gösterme, belirtme) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * işaretle ilgili, göstergeye ait, sembolik, işaret eden

işaru : ara. * aşr (on, 10), işar (onlar, 10’lar) * gebelik süresinin onuncu ayını doldurmuş ve doğumuna az kalmış, bu yüzden karnı iyice büyüyerek yükünü almış kıymetli develer, yüklü develer (develerin gebelik süresinin yaklaşık 12 ay olmasından yola çıkılarak, gebeliğinde 10. aya (aşr) ulaşmış ve doğumu yaklaşmış develeri tanımlamak için kullanılır.); kıymetli mallar

işaya : ibr. * yesha, yeşa (kurtuluş; kurtarır) + yahu (Yehova, Yahveh) * Yahve kurtarır; Tanah'ta Yeşaya ismiyle bahsedilen bir peygamber

işba : ara. * şaba (doymak, doyurmak, doygunluğa ulaşmak, açlığı gidermek) * bir hava kütlesinin belirli bir sıcaklıkta su buharıyla doygun halde bulunması, havanın daha fazla nem alamayacağı noktaya ulaşması; çiy noktası sıcaklığına eşdeğer durum; bir sıvının içinde belirli bir cisimden eriyebilecek maksimum miktarın bulunması

işbirliği : tür. * iş (yapmak, uğraşmak) + bir (tek, yek) + lik (ile ilgili olma) + i (iyelik eki) * bir amaca ulaşmak üzere birden çok kişinin, kurumun veya tarafın uyum içinde çalışması, ortak hareket etmesi; dayanışma, ortaklık, kolektif çaba

işbu : tür. * iş (yapmak, uğraşmak) + bu (işaret zamiri) * (hukuk ve resmi dil) şu anda bahsi geçen, söz konusu olan; elinizdeki, elde bulunan; bu belge, bu yazı

işçi : tür. * iş (yapmak, uğraşmak) + çi (yapan, eden eki) * ücret karşılığı çalışan kimse; bir işte emek veren, ücretli çalışan, çaba sağlayan

işemek : tür. * iş (idrar, çiş) + e (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * idrar yapmak, çiş yapmak; sıvı atmak suretiyle vücuttan sıvı boşaltmak

işfak : ara. * şafaka (korkmak, ürkmek, ürpermek, çekinmek; merhamet etmek, acımak), şefkat (acıma, merhamet), muşfik (merhametli, şefkatli) * korkma, ürkme, ürperme, çekinme; acıyarak sakınma, şefkat ve inayet etme

işgal : ara. * şagale (uğraştırmak, oyalamak, zaptetmek, ele geçirmek), meşgul (uğraşan, oyalanan) * meşgul etme, oyalama, zaptetme, ele geçirme; bir yerin, bölgenin veya mülkün zorla ve genellikle askerî güçle ele geçirilmesi, zapt edilmesi; kontrol altına alınması

işgaliye : ara. * işgal (meşgul etme, oyalama, zaptetme, ele geçirme) + iye (durum eki) * askeri veya resmi makamlarca bir yerin işgali sırasında veya sonrasında, işgal süresince alınan harcamalar, masraflar; özellikle işgal altındaki bölgede yapılan giderler veya tahsil edilen harçlar, ücretler

işgücü : tür. * iş (yapmak, uğraşmak) + güç (kuvvet, zor, zorlayıcı etki, şiddet) + ü (iyelik eki) * bir kişinin veya topluluğun belli bir işi yapabilme kapasitesi, emeği, çalışabilirliği; üretimde kullanılan insan emeği

işgüder : tür. * iş (yapmak, uğraşmak) + güd, güt (yönlendirmek, rehberlik etmek, yönetmek, sevk etmek, sürmek) + er (-cı, yapan, eden eki) * bir işi yöneten, iş yürüten, işin sevk ve idaresini yapan kimse; işveren veya işveren adına çalışan yetkili kişi

işgüzar : tür., far. * iş (yapmak, uğraşmak) (tür.) + guzar (geçiş, geçme, gitme, yaşama, yol alma, zaman geçirme) (far.) * gereğinden fazla inisiyatif alan, aşırı gayret gösteren, bazen haddini aşan şekilde iş yapan kişi; işgüzar, gayretli ama bazen uygunsuz hareket eden kimse

işhad : ara. * şahada (görmek, tanıklık etmek, şahit olmak, tanık olmak, şehid olmak), şahid (tanık, gören) * delil getirme, delil olarak gösterme, şehadet ettirme, şahit gösterme, tanık gösterme, şehit olma

işhar : ara. * şahr, şahara (sesini yükseltmek; ün salmak, çok tanınmak, şöhret olmak) * ün alma, nam salma, meşhur olma, şöhret kazanma

işitmek : tür. * iş (duymak) + it (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * kulağa gelen sesleri algılamak, duymak

işitsel : tür. * işit (duyma) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait) * işitmeyle ilgili, işitme duyusuna ait; kulağa ilişkin, duyulara yönelik olan

işka : ara. * şaka (sıkıntı çekmek, şikayet etmek; şikayet ettirmek, rahatsız ve mutsuz etmek, sıkıntı vermek, gücendirmek), şekve (rahatsız olma, mutsuz olma, sıkıntı çekme, gücenme, şikayet), meşakkat (zorluk, sıkıntı), muşteki (şikayet eden, yakınan) * şaki ve bedbaht etme; şikayet ettirme; darıltma, gücendirme

işkal : ara. * şakala (meşgul etmek, engellemek, zorlaştırmak, ket vurmak) fiilimden türeme isim * bir işin veya sürecin önünde duran engel, güçlük, aksama, çetinleştirme, güçleştirme, zorlaştırma, güçlük, zorluk

işkampaviya : ita. * scampa (kaçmak, kurtulmak) + via (yol, geçit, sefer yolu, vasıta, cadde, sokak, güzergah, patika) * yaklaşık olarak 12 metre uzunluğunda, katranla kaplanmış gövdesi bulunan ve özellikle insan taşımacılığında kullanılan küçük deniz taşıtı

işkembe : far. * şikam, şikamb (karın, mide) * sığır veya koyun gibi hayvanların midesinin iştah açıcı ve sindirici kısmı; özellikle üçüncü mide (şirden), mide bağırsağı

işkence : far. * şikastan (kırmak, ezmek), işkance (ezgi, ezme, mekanik pres; eziyet, zahmet) * zorla acı çektirme, eziyet etme, sıkıntı verme; fiziksel veya ruhsal ıstırap verme

işkeste : far. * şikestan (kırmak, kırılmak) * kırık, bitik, kırılmış; fiziksel olarak kırılmış, çatlamış veya mecazi anlamda gücünü, direncini ve bütünlüğünü kaybetmiş olan

işkil : ara. * şakala (meşgul etmek, engellemek, zorlaştırmak, ket vurmak), şakl (engel, belirsizlik, anlaşılmazlık, zorluk), işkal (engel, güçlük, aksama, çetinleştirme, güçleştirme, zorlaştırma, güçlük, zorluk) * kötü bir durumla karşılaşılacağı sanısı, kuşkusu, kuruntu

işkillenmek : ara., tür. * işkil (kötü bir durumla karşılaşılacağı sanısı, kuşkusu, kuruntu) (ara.) + len (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * bir durumdan veya kişiden kuşkulanmak, şüphelenmek; içine bir kuşku veya endişe düşmek

işküfe : far. * şukuf (açılmak, tomurcuklanmak, çiçek açmak) + e (isim yapım eki) * henüz tam açılmamış çiçek tomurcuğu; bir şeyin en taze, en parlak ve gelişme aşamasındaki hali; çiçek, zühre, tomurcuk

işlek : tür. * iş (yapmak, uğraşmak) + lek (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sık kullanılan, yoğun olarak kullanılan; canlı, hareketli, çalışan, işleyen (örneğin işlek cadde (çok fazla araç veya insanın geçtiği cadde) )

işlem : tür. * iş (yapmak, uğraşmak) + lem (isim yapım eki) * belli bir amaç için yapılan ardışık faaliyetler bütünü; prosedür, faaliyet; matematikte sayılar üzerinde yapılan hesaplama

işlemci : tür. * iş (yapmak, uğraşmak) + lem (isim yapım eki) + ci (yapan, eden eki) * belirli işlemleri yapan kişi veya cihaz; bilgisayar ve elektronik alanında verileri işleyen, seri hesaplama yapan donanım veya yazılım bileşeni

işlemek : tür. * iş (yapmak, uğraşmak) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir işi yapmak, yürütmek veya bir maddeyi şekillendirmek, işlemden geçirmek, prosese tabi tutmak

işletme : tür. * iş (yapmak, uğraşmak) + let (etken fiil eki) + me (isim yapım eki) * bir işin, fabrikanın, kurumun veya mekanın yürütülmesi, yönetilmesi, faaliyet halinde tutulması

işletmek : tür. * iş (yapmak, uğraşmak) + let (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi yönetmek, çalıştırmak, faaliyette bulundurmak; özellikle makine, iş yeri veya organizasyonu idare etmek

işlev : tür. * iş (yapmak, uğraşmak) + lev (isim yapım eki) * bir şeyin yaptığı görev, fonksiyon, rol

işleyiş : tür. * iş (yapmak, uğraşmak) + le (etken fiil eki) + yiş (isim yapım eki) * bir işin, sistemin veya sürecin çalışma şekli, yürüyüşü, iş yapış tarzı, mekanizma

işmam : ara. * şemme (koklamak, koku almak) * koklama, koku alma; Kur’an kıraati ve tecvit ilminde, bir kelimenin sonunda damme ile sükun arasında, dudakların yuvarlatılmasıyla yapılan, sesi çıkarılmayan işareti bir telaffuz hareketi

işmar : erm. * işmar (işaret, simge, alamet, iz, nişan) * el, göz, kaş veya başla yapılan ve bir şey anlatmaya çalışan işaret

işporta : lat. * sporta (ağaç yongasından örülen kulplu büyük sepet; ince tahta yongasından örülen yayvan ve iki kulplu sepet) * sokaklarda veya açık alanlarda küçük tezgah veya sehpa üzerinde yapılan seyyar satış, sokak satıcılığı; satılan küçük eşyalar, tezgah

işrab : ara. * şaraba, şariba (içmek), şirb (içiş, içme) * içirme, içirilme

işrak : ara. * şaraka (doğmak, parlamak, ışık saçmak), şerika (ortak koşmak) * sabahki güneş doğuşu parlaklığı, Güneş doğma, ışıklandırma, parlatma; Güneşin doğup etrafı aydınlatması anlamından hareketle, maddi veya manevi bir aydınlanma, nuranileşme ve içsel açıklık hali; Allah'a ortak koşma

işret : ara. * aşara (birlik olmak, beraber olmak) * birlikte yiyip içme, birliktelik, yoldaşlık; içinde alkol bulunan, içeni sarhoş eden içecek; içki içme işi

işrun : ara. * aşere (on) + un (on katı anlamı veren ek) * yirmi, 20

iştah : ara. * şahava (arzu etmek, arzulamak, istemek, şiddetle arzulamak, çok istemek), şehvet (arzu, istek, şiddetle isteme, cinsel istek, arzu), iştiha (arzulama, arzu, istek), muştehi (bir şeye karşı istek duyan, onu arzulayan) * yemek yeme isteği veya bir şeye karşı duyulan güçlü arzu ve istek hali, arzu, istek; yemek yeme isteği

iştar : gre. * astarte (asteri (yıldız) + t (dişilik eki) ) * antik Orta Doğu'nun baştan çıkarıcı tanrıçası, Babil Fahişesi, Astarte, şehvetin sembolü Venüs gezegeni ile de temsil edilir

iştat : ara. * şatta (zulmetmek, haksızlık etmek, adaletsizlik yapmak; dağıtmak, dağınık hale getirmek) * adaletsizlik edip hükümde zulmetme; dağıtma, dağıtılma

işte : tür. * iş (eylem, durum, olay, olgu, çalışma) + te (gösterme edatı) * dikkat çekmek, vurgulamak veya mevcut durumu belirtmek için kullanılan, “bak”, “budur”, “şu”, “meğer ki” anlamlarında işaret ve gösterme sözü

işteş : tür. * iş (eylem, durum, olay, olgu, çalışma) + teş (birliktelik, ortaklık, benzerlik eki) * bir fiilin iki veya daha fazla özne tarafından karşılıklı olarak yapılmasını ifade eden dilbilgisel terim (örneğin “dövüşmek”, “konuşmak” gibi karşılıklı yapılan eylemler)

iştial : ara. * şeale (yanmak, tutuşmak, alevlenmek, alev almak) * tutuşma, parlama, alevlenme, ateşlenme, yanma

iştibah : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek), teşbih (benzetme), muteşabih (benzer, benzeyen) * benzeme, benzerlik

iştibak : ara. * şabaka (örmek, örgülemek, ağ oluşturmak, birbirine geçmek), şebeke (ağ, network) * örülmek, örgülenmek, karşılıklı birbirine geçmek;

iştidad : ara * şedda (şiddetlenmek, sertleşmek, katılaşmak, güçlenmek), şiddet (sertlik, katılık) * şiddetlenme, sertleşme, katılaşma; büyüme, artma, çoğalma, ziyadeleşme

iştifa : ara. * şafaa (iyileşmek, sağlık bulmak), şifa (iyileşme, sağlık bulma) * iyi olma, iyileşme, şifa bulma

iştigal : ara. * şagale (uğraştırmak, oyalamak, zaptetmek, ele geçirmek), şugl (uğraş, oyalanma), meşgul (uğraşan, oyalanan) * uğraşma, oyalanma, meşgul olma

iştiha : ara. * şaha (şiddetle arzulamak, çok istemek), şehvet (şiddetle isteme, cinsel istek, arzu), iştah (arzu, istek; yemek yeme isteği) * arzulama, isteme, arzu, istek

iştihab : ara. * şehebe (alevlenmek, tutuşmak, parlamak, beyazlanmak) * alevlenme, tutuşma, yanma; ağarma, beyazlama, kırlaşma

iştihar : ara. * şahr, şahara (sesini yükseltmek; ün salmak, nam salmak, çok tanınmak, şöhret olmak) * meşhur olma, ünü yayılma, nam salma, tanınma, şöhret olma, şöhret, nam

iştika : ara. * şeka (acı çekmek, sıkıntı duymak, zorluk çekmek, yakınmak, şikayet etmek, yakınmak), şekva (şikayet etme, yakınma), meşakkat (zorluk, sıkıntı), muşteki (şikayet eden, yakınan) * şikayet etme, şekvada bulunma, yakınma

iştikak : ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak, çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma) * yarılma, ikiye bölünme, yarılma; bir kelimeden başka kelime türetme, köken tespiti, etimoloji

iştimal : ara. * şamala (kuşatmak, çevrelemek, içine almak, sarmak, kapsamak, kaplamak) * kuşatma, içine alma, kaplama, kapsama, sarma, çevirme, çevreleme, ihata etme, şamil olma

iştimam : ara. * şemme (koklamak, koku almak) * koklama, koku alma, işmam

iştira : ara. * şara, şira (satın almak), muşteri (iştira eden, satın alan) * satın alma, alma işlemi; ticarette mal veya hizmeti para karşılığında edinme, satın alma, satın alım

iştirak : ara. * şaraka, şerika (ortak olmak, paylaşmak), şirk (ortak koşma, ortak olma), şirket (ortaklık) * ortak olma, ortak alma, ortaklık

iştirat : ara. * şarata (seçmek, belirlemek, koşula bağlamak, şart koşmak) * şarta bağlama, şartlaşma, koşul koyma

iştitat : ara. * şatta (zulmetmek, haksızlık etmek, adaletsizlik yapmak; dağıtmak, dağınık hale getirmek) * adaletsizlik edip hükümde zulmetme, iştat; dağıtma, dağıtılma

iştiva : ara. * şava (ateşte kızartmak, kavurmak, ızgara etmek) * kızarma, kavrulma, ızgarada pişme, pişip yenecek duruma gelme

iştiyak : ara. * şaka (istemek, arzulamak) * güçlü arzu, özlem, hasret; bir şeye karşı duyulan derin istek veya heyecan, arzulama, isteme, istek

işve : far. * işve, şive (naz, eda, jest, tarz, gönül alıcı tavır, cilve) * kadınların güzelliklerini, cazibelerini göstererek süslenip çekici görünme hali; cilve, naz, albeni

işvebaz : far. * işve, şive (naz, eda, jest, tarz, gönül alıcı tavır, cilve) + baz (-cı, yapan, eden kişi; oynayan, iştigal eden, uğraşan) * naz edici, eda yapan, cilve yapan, cilveli, şiveli

işveren : tür. * iş (yapmak, uğraşmak) + ver (vermek, bir şeyi bir başkasına birisine eriştirmek, ulaştırmak, vardırmak, iletmek, aktarmak, sunmak, teslim etmek, uzatmak, bağışlamak, bırakmak) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir işyeri sahibi olan ve iş sözleşmesine dayanarak işçi çalıştıran gerçek veya tüzelkişi.

işyar : tür., far. * iş (yapmak, uğraşmak) + yar (yapan, eden, ile ilgili, ilişkili) * çalışan, iş yapan, görevli, memur

it : tür. * it (köpek) * köpekgiller (Canidae) familyasından evcil hayvan, evcilleştirilmiş köpek,

it dirseği : tür. * it (köpek) + tir, tiz, tirs (diz, eklem, bükülen) + ek, gek (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + i (iyelik eki) * göz kapaklarında bulunan ve uçları kirpik diplerine açılan yağ bezlerinin tam tıkanması ve içinde biriken yağ salgısının iltihaplanmasıyla (enfeksiyon) oluşan sivilce, şalazyon, arpacık

it üzümü : tür. * it (köpek) + üzüm (vitis adı verilen yaprak döken asma yapraklarının meyvesi) + ü (iyelik eki) * genellikle yenmeyen, zehirli veya yabani özellikler gösteren, Solanum nigrum gibi itüzümgiller familyasındaki küçük siyah meyveli yabani tür

ita : ara. * ata (vermek, bahşetmek, bağışlamak; ödemek) * ödeme, verme, bahşetme, bağışlama, ihsan etme

ita amiri : ara., tür. * ita (ödeme, verme) + amir (yetkili, buyuran, buyurucu, emir veren) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * devlet hizmetlerine ilişkin giderlerin geçici veya kesin olarak ödenmesi hakkında saymanlara yazılı emir ve izin veren devlet memuru

itaat : ara. * taa (boyun eğmek, uymak, tabi olmak, tav olmak) * boyun eğme, tabi olma, tav olma, uyma

itaatkar : ara., far. * itaat (boyun eğme, tabi olma, tav olma, uyma) (ara.) + kar (-cı, yapan, eden eki; gibi, ile ilgili) * verilen emir veya kurallara uyma eğiliminde olan, itaat gösteren kişi veya davranış

itaf : ara. * atafa (eğmek, bükmek, katlamak, yönelmek, şefkat göstermek), itaf (omuza giyilen giysi, atkı, pelerin, hırka) * omuz, boyun veya iki omuz arasındaki bölge, başın omuza birleştiği yer, omuzbaşı, ıtaf

itale : ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), tatvil (uzatma, genişletme), tavil (uzun) * uzatma; sözü uzun tutma

italik : gre. * italiakos, italoikos (ital (boğa; sığır) + ia (isim, yer ve durum eki) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * sağa doğru eğik olan (Pizza kulesinin eğik durumundan)

italya : gre. * ital (boğa, sığır) + ia, oi (yer) * Akdeniz'in en büyük iki adası Sicilya ve Sardinya'yı da içine alan, kuzeyde Alpler bölgesinde Fransa, İsviçre, Avusturya ve Slovenya'yla komşu olan Güney Avrupa ülkesi

italyan : gre. * ital (boğa, sığır) + ia, oi (yer) + ano (ile ilgili, gibi, -a ait) * İtalya ile ilgili, İtalya vatandaşı

it'am : ara. * taam (yemek), taama (yemek yedirmek) * yemek yedirme, doyurma

itan : ara. * vatana (yerleşmek, mesken tutmak), vatan (yerleşilen yer, yurt, mesken) * vatan edinme, bir yerde yerleşme, yurt edinme, vatan sayma, yurt kabul etme

itap : ara. * taba (hoş olmak, iyi olmak) * bir kimsenin hatasını veya kusurunu dile getirerek onu uyarması, kınaması, azarlama, paylama, sitem, uyarı (dillerde bazı kelimeler, kök anlamlarının tersine veya farklı anlamlar kazanabilmektedirler.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...