tubular :
lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus
(küçütme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) * tüp biçiminde olan veya bir tüple,
boruyla veya borucuk biçimindeki yapıyla ilgili olan
tubulidentata :
lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus
(küçütme eki) + dens, dentis (diş) + atus (sıfat yapım eki) + a (çoğul eki) *
dişlerinin tüp biçimindeki çok sayıdaki ince dentin silindirlerinden
oluşmasıyla tanınan memeli takımı, borulu dişliler (bu takımın yaşayan türü
Afrika'da yaşayan ve halk arasında yerdomuzu veya Afrika karıncayiyeni olarak
bilinen Orycteropus afer, arrdvark)
tufa :
lat. * tofus (tüf, gözenekli taş) (lat.); tufo (tüf, gözenekli volkanik kayaç)
(ita.) * volkanik kül ve parçaların sıkışıp taşlaşmasıyla oluşan, gözenekli ve
hafif volkanik kayaç, sünger dokulu kayaç, tüf
tufan :
ara. * tufan (büyük sel, taşkın, Nuh tufanı) * çok büyük ve yıkıcı sel veya su
baskını
tufanbeyli :
ara., tür. * tufan (büyük sel, taşkın, Nuh tufanı) (ara.) + beg, bey (bay,
kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde
imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu,
muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi)
(tür.) * Adana'nın bir ilçesi
tufeyli :
ara. * tifl (yavru, yumru) * sülük, parazit, asalak; başkalarının sırtından
geçinen
tuffah :
ara. * tuffah (elma) * gülgillerden olan ve türlü renkte, hoş kokulu, ekşi veya
tatlı, sert veya gevrek dokulu meyve veren ağaç ve meyvesi (toffy (şekerleme)
(ing.) )
tugay :
moğ. * tug (sancak, bayrak) + ay (isim yapım eki) * alaydan büyük, tümen veya
tümenden küçük olan, 3000 – 5000 askerin bir araya gelmesiyle oluşan,
genellikle birkaç taburdan meydana gelen ve tuğgeneral komutasında olan büyük
birlik; sancak, bayrak veya kendi sancağı olan askeri birlik
tuğ :
moğ. * tuğ (sancak, bayrak) * hükümdarlık, komutanlık veya askeri otoriteyi
simgeleyen, üzerinde at kılı veya başka süsler bulunan geleneksel sancak
tuğamiral :
moğ., ara. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + amir (emreden, buyuran, üst yetkili)
+ el (ön ek, artikel) + bahr (deniz) (ara.); * admiral, admirale, Admiral
(amiral) (ing., fra., alm.)
tuğba :
aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); tababa
(hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi
hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) (ara.) *
İslam inancına göre kökleri yukarıda, dalları aşağıda ve cennette olduğuna
inanılan kutsal ağaç; güzellik, iyilik, hoşluk, mutluluk
tuğbay :
moğ., tür. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis,
amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek
için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk
sahibi) (tür.) * eski Türk askeri teşkilatında tuğ taşıyan veya bir tuğun
başında bulunan komutan
tuğberk :
moğ., tür. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + berk (sağlam, güçlü, kuvvetli, sert,
dayanıklı) (tür.) * güçlü sancak; erkek ismi
tuğcu :
moğ., tür. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + cu (yapan, eden eki) (tür.) * tuğ
taşıyan, tuğ hazırlayan veya tuğlarla ilgilenen kimse
tuğçe :
moğ., tür. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + çe (küçültme ve sevimlilik eki)
(tür.) * küçük tuğ, sevimli tuğ; kadın ismi
tuğgeneral :
moğ., gre., lat. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + generare (doğurmak, üretmek,
yaratmak, oluşturmak) (genos (yaratılış, türeyiş, oluşum, doğum, ırk, döl, soy,
nesil, aile, akraba, tür, cins, sınıf, kategori) (gre.) + are (fiil mastar eki)
+ alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * kara ve hava kuvvetlerinde
albay ile tümgeneral arasında yer alan ve tugay komutanlığı görevini yürüten
ilk general rütbesi (Deniz kuvvetlerindeki karşılığı “tuğamiral”)
tuğla :
lat. * tegula (çatıcık, küçük çatı, kiremit) (tegere (örtmek, kaplamak) + ulus,
ula (küçültme eki) ) * kil ağırlıklı toprağın kalıplanıp yüksek sıcaklıkta
fırınlarda pişirilmesiyle yapılan, harç yardımıyla birbirine bağlanarak ev, iş
yeri ve duvar yapımında kullanılan, ısı yalıtımı, ses yalıtımı ve yangına
dayanıklılık sağlayan temel bir yapı malzemesi
tuğper :
moğ., far. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + bar (yüklenen, taşıyan, götüren,
getiren) (far.) * sancak taşıyan
tuğra :
moğ. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + ra (son ek) (tür.) * Tuğra, Türk İslam ve
özellikle Osmanlı devletlerinde padişahın adı, babasının adı ve unvanlarını
içeren, hat sanatıyla özel ve süslü bir biçimde yazılan resmi imza veya mühür
tuğrik :
moğ. * tuğ (sancak, bayrak) + rik (isim veya sıfat yapım eki) * Asya ülkesi
Moğolistan'da kullanılan resmi para birimi
tuğrul :
tür. * doğ, toğ, tuğ, doğ (yükselmek, çıkmak, oluşmak, yaratılmak, meydana
çıkmak, doğmak, türemek, üremek) + rul (fiili isim yapım eki, gibi, ile ilgili)
* çil kuşuna benzer bir tür avcı veya yırtıcı kuş, çakırdoğan, doğan ve şahin
gibi yırtıcı, büyük bir avcı kuş türü
tuğsem :
moğ. * tuğ (sancak, bayrak) + sem (son ek) * baş tacı; kadın ismi
tuğyan :
ara. * tağa (azmak, sınırı aşmak, taşmak), tağut (azgın; şeytan) * aşırılık,
taşkınlık, azgınlık; ölçüyü, sınırı ve dengeyi aşan davranış, güç veya
duyguların kontrolsüz biçimde artarak zorbalık, azgınlık veya taşkınlık haline
gelmesi
tuh :
tür. * tuh (tükürme sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * pişmanlık,
üzüntü, hayal kırıklığı, acıma bildiren ünlem, tüh, vah vah, yazıklar olsun
tuhaf :
ara. * tuhfe (nadir, değerli ve hoşa giden hediye), turafa (tuhaf şeyler, nadir
ve ilginç şeyler) * az bulunan, nadir, şaşırtıcı, garip
tuhafiye :
ara. * tuhfe (nadir, değerli ve hoşa giden hediye), turafa (tuhaf şeyler, nadir
ve ilginç şeyler) + iye (-cılık, isim yapım eki) * giyim ve süs eşyaları, dikiş
malzemeleri ve benzeri küçük eşyaların satıldığı dükkan veya bu eşyaların
ticareti
tukan :
tup. * tukana (kuşun çıkardığı sesten ses yansımalı onomatopeik kelime) *
tropikal Amerika'da yaşayan, çok büyük ve renkli gagasıyla tanınan, papağanı
andıran bir kuş türü
tuksedo : len.* p'tuck-sepo (eğri/kıvrımlı nehir) + p'tuksit
(kurt veya ayı yuvası) * genellikle siyah veya gece mavisi tonlarında
tasarlanan, ceket yakası ile pantolon yan şeritlerinde saten gibi parlak kumaş
detayları barındıran ve özellikle düğün, gala ya da "black-tie"
(siyah kravat/papyon) davetleri gibi üst düzey resmi etkinliklerde erkekler
tarafından giyilen lüks, geleneksel bir gece takım elbisesi
tul :
ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek,
zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), tavil (uzun)
* uzunluk, boy, yer seviyesinden dikey olarak yükseklik veya yatay olarak
genişlik
tulani :
ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek,
zuhur etmek), tul (uzunluk, boy, yer seviyesinden dikey olarak yükseklik veya
yatay olarak genişlik) + ani (sıfat yapım eki) * uzunlamasına, uzunluğuna veya
boyuna
tularemi :
ing., gre. * Tulare (ABD California'daki Tulare County (yer adı) ) (ing.) +
emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * Francisella tularensis bakterisinin neden
olduğu, kırsal kesimlerde görülen, kontamine sular, enfekte olmuş kene/sinek,
yabani tavşan, kemirgen gibi hayvanların ısırmaları veya temaslarıyla bulaşan
ateşli ve bakteriyel bir enfeksiyon hastalığı, tavşan ateşi
tulen :
ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek,
zuhur etmek), tul (uzunluk, boy, yer seviyesinden dikey olarak yükseklik veya
yatay olarak genişlik) + en (sıfat yapım eki) * uzunluk olarak, uzunlukça,
boyca
tulet sendromu :
fra. * Tourette (Fransız nörolojist Gilles de la Tourette'in soyadından) (fra.)
+ syndrome (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + dramein (koşmak),
drome (koşma) ) (gre.) * istemsiz motor ve vokal tiklerle karakterize, genetik
ve nörobiyolojik temelli kronik nörolojik bozukluk
tulipa :
lat. * tulipa (türban, lale) * Zambakgiller (Liliaceae) familyasından,
dekoratif, kırmızı, sarı, beyaz, mor renkli çiçek açan soğanlı ve çok yıllık
otsu bitki
tulipifera :
lat. * tulipa (türban, lale) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) *
lale ağacı
tulu :
ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek,
zuhur etmek) * doğma, doğuş, yükseliş, uzama, ortaya çıkma, belirme, zuhur,
tezahür
tuluat :
ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek,
zuhur etmek), tulu (doğma, doğuş, yükseliş, uzama, ortaya çıkma, belirme,
zuhur, tezahür) + at (çoğul eki) * belirmeler, ortaya çıkışlar, yükselişler,
doğuşlar, içine doğuşlar, doğaçlama yapma
tuluğ :
ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek,
zuhur etmek), tulu (doğma, doğuş, yükseliş, uzama, ortaya çıkma, belirme,
zuhur, tezahür) * doğma, doğuş, yükseliş, uzama, ortaya çıkma, belirme, zuhur,
tezahür; güneşin doğması, güneşin yükselmesi
tuluk :
tür. * tulkuk (şişirilmiş deri kap, tulum) (tul (şişmek, kabarmak) + uk (isim
veya sıfat yapım eki) ) * koyun, keçi veya sığır derisinin bütün olarak
çıkarılmasıyla yapılan, su, pekmez, peynir veya yağ gibi yiyecek ve içecekleri
saklamaya yarayan deri kap
tulum :
tür. * tul (şişmek, kabarmak) + um (isim yapım eki) * alt ve üst kısmı birleşik
olan, kollu veya askılı tek parça kıyafet; genellikle keçi veya oğlak derisinin
bütün olarak çıkarılmasıyla hazırlanan deri kap; oğlak veya koyun derisinden
yapılan tulumun içine basılarak olgunlaştırılan yöresel peynir türü (tulum
peyniri)
tulum peyniri :
tür., far. * tul (şişmek, kabarmak) + um (isim yapım eki) (tür.) + panir (süt
ürünlerinin mayalanarak katılaşması) (payah (süt) + nir (isim yapım eki) )
(far.) * hayvan derisinden yapılan tulum içine basılarak olgunlaştırılan,
genellikle koyun veya keçi sütünden üretilen, sert yapılı ve keskin lezzetli
geleneksel bir Türk peyniri
tulumba :
gre , ita. * thrombos, thrombein (çekme, çekmek , yığma, yığmak) (gre.); tromba
(boru; av borusu, hortum; gemilerde kullanılan su çekme borusu) (ita.) *
sıvıları kuyudan, alçak yerlerden çekmeye veya yüksek yerlere çıkarmaya,
basmaya yarayan araç
tulumbacı :
gre., ita. * thrombos (tulumba) + ci (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
Osmanlı Devleti'nde yangınlara "tulumba" ile müdahale eden yangın
söndürme ekiplerinin üyelerinden her biri; tulumba yapan, satan veya onaran
kimse; külhanbeyi
tulumsular :
tür. * tul (şişmek, kabarmak) + um (isim yapım eki) + su (gibi, benzer) + lar
(çoğul eki) * vücutları tulum veya kese biçiminde olan, denizlerde yaşayan
Tunicata grubu
tulup :
ing. * toe (ayak parmağı) + loop (döngü, halka, dönüş, ilmik, ilmek) * artistik
patende, patencinin bir ayağının ön ucunu buza saplayarak destek alıp sıçradığı
ve havada bir veya en fazla dört kere döndükten sonra zemine iniş yaptığı bir
atlayış türü
tulyum :
lat. * thule (İskandinavya'nın antik mitolojideki efsanevi kuzey sınırı olan
kara parçası (genellikle İzlanda, Norveç veya Grönland olarak yorumlanır) *
atom numarası 69, simgesi Tm olan, lantanitler grubunda yer alan kimyasal
element (İsveçli kimyager Per Teodor Cleve tarafından, efsanevi “Thule”
bölgesine atfedilerek adlandırılmıştır.)
tumağı :
tür. * tum (soğuk) + ağı (isim/sıfat eki) * üst solunum yolu enfeksiyonu
sebebiyle oluşan hafif soğuk algınlığı durumu, nezle, ıngın, dumağı, ingin,
nevazil
tuman :
far. * tunban (kısa pantolon, don, külot) * don, içlik, şalvar, iç giyimde
kullanılan bol alt giysi, güreşçilerin giydiği kıspet
tumay :
tür. * tum, tüm (tam, bütün, hepsi) + ay (Dünya’nın uydusu; 30 günlük süre) *
atın tam daire olarak göründüğü evresi, dolunay, bütün ay, tam ay
tumba :
gre., lat. * tymbos (tümülüs, mezar höyüğü) (gre.); tumba (lat.); tombeau
(fra.) * ellerle vurularak çalınan, davul benzeri tek derili bir ritim çalgısı
tumbadız :
gre., tür. * tymbos (tümülüs, mezar höyüğü) (gre.) + dız (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) (tür.) * kısa boylu, şişman, biçimsiz vücut yapısına sahip kimse,
kısa, tıknaz
tump :
erm. * tump (tümsek, yığın, set, baraj veya sıra) * toprak parçası, toprak seti
veya yığını
tumşuk :
tür. * tumsuk (gaga, burun) * papağan veya kartal gibi kuşların eğri ve kemerli
gagası
tumturak :
far. * tumturak (ihtişam, debdebe, gösteriş) * gösteriş, debdebe, ihtişam;
özden ziyade biçime önem veren, ses tonu yüksek, süslü ve abartılı ifadeler
seçme durumu; gereksiz yere kulağa hoş gelen, gösterişli, tantanalı ve iddialı
kelimeler kullanarak konuşma veya yazma hali
tumuh :
ara. * tamaha (yükselmek, göz dikmek, hırslı olmak, açgözlü olmak, şiddetle
istemek, aşırı arzulamak, tamah etmek) * yüksekteki bir şeye göz dikme, gözünü
yukarıya dikip bakma, yüksek bir amaca yönelme
tun :
tür. * tun, tün (gece, karanlık) * gizli yer, köşe bucak, saklanacak yer; gün
batımını geçince, gün batımından sonrası, gece
tuna :
kel. * danowyos, danu (akmak, hareket etmek) (kel.); danubius (lat.) *
Almanya'dan doğup birçok ülkeden geçerek Karadeniz'e dökülen, Volga'dan sonra
Avrupa'nın en uzun ikinci nehri; kadın ismi
tunca :
tra., gre. * tevd (itmek, vurmak), tundyo (iten, vuran, güçlü akıntılı) (tra.);
tonzos (gre.) * Bulgaristan'dan doğup Edirne yakınlarında, Balkan Yarımadası'nda
yer alan Meriç Nehri ile birleşen ve Meriç’in önemli kollarından biri olan
akarsu
tuncay :
tür. * tunç (bronz, bronz renkli) + ay (Dünya’nın uydusu; 30 günlük süre) *
tunç renginde ay, tunç gibi sağlam, ay gibi parlak
tunceli :
tür., far. * Tunçeli (tunç (bakır, çinko ve kalay alaşımı, bronz) + eli
(yaşanılan yer) ) (tunç gibi sağlam kişilerin yaşadığı yer anlamında), Dersim
(der (kapı) + sim (gümüş) ) (gümüş kapı) * Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nin
Yukarı Fırat Bölümü'nde yer alan, doğuda Bingöl ve Elazığ, güneyde Elazığ, batı
ve kuzeyde Erzincan ile komşu olan 62 plakalı il, Dersim
tunç :
tür. * tunç (bronz, bakır alaşımı) * bakır (Cu) ve kalayın (stannum) (Sn)
başlıca bileşenlerini oluşturduğu alaşım; bronz
tundra :
rus., saa. * tundra (ağaçsız, soğuk kuzey bozkırı) (rus.); tundar (ağaçsız
yüksek yer, dağlık alan) (saa.) * kutuplara yakın veya yüksek dağlarda,
ağaçların yetişemediği, yosun, liken, ot ve bodur çalılardan oluşan soğuk iklim
bitki örtüsü ve bu bölge
tunga :
tür. * tunga (pars, leopar, kaplan) * pars, leopar veya kaplan gibi büyük ve
yırtıcı bir yaban kedisi (Türk mitolojisinde ve tarihindeki ünlü efsanevi
hükümdar Alp Er Tunga’nın isminde de yer alır.)
tungsten :
isv. * tung (ağır) + sten (taş) * atom numarası 74, simgesi W olan, çok yüksek
erime noktasına sahip ağır metal, Wolframium
tunguz :
rus. * tungus (halk ismi) * Doğu Sibirya ve Uzak Doğu'da yaşayan, avcılık,
balıkçılık ve hayvancılıkla uğraşan yarı göçebe bir halkı (Mançular, Evenkiler
ve Sibolar) ve bu halkın ait olduğu Ural-Altay kökenli dil grubu
tunik :
lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf,
tabaka) * genellikle pantolon üzerine giyilen, çok bol ve uzun kadın gömleği
tunika adventitia :
lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf,
tabaka) + adventitia (dış, eklenmiş, ilave edilmiş, bağlayıcı) (ad (-a doğru,
yönelim, yan, yakın) + venio, venire (gelmek), vent, ventis (gelmiş) + ia
(isim, yer ve durum eki) ) * kan damarlarının dış tabakası
tunika albuginea :
lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf,
tabaka) + alphos (beyaz, beyazımsı) (gre.); albus (beyaz, ak) + ginea (zarla,
kılıfla ilgili olan) * testis ve bazı diğer organları çevreleyen, beyazımsı
renkli yoğun bağ dokusundan oluşan kapsül veya örtü
tunika eksterna :
lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf,
tabaka) + externalis (dış, dışta bulunan) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk,
olmama) + ternus (yer, yön belirtici bir ek) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * bir damar veya içi boş organın duvarındaki en dış tabaka; özellikle
damar duvarında bağ dokusundan oluşan dış katman
tunika intima :
lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf,
tabaka) + intima (en içte bulunan, en iç) (in (iç, içeri, içeride, içeriye,
içinde, içine, üzerine, üstüne) + timus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * an
damarlarının, özellikle arter ve venlerin lümenini döşeyen en iç tabaka; damar
duvarının iç tabakas
tunika media :
lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf,
tabaka) + medius, medium (orta, arada, vasat) + a (çoğul eki) * özellikle
arterlerde düz kas ve elastik liflerden zengin olan damar duvarının orta
tabakası, orta katmanı
tunika vaginalis :
lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf,
tabaka) + vagina (kılıf, kın, kanal, hazne, kaplama, örtme, koruma) + alis (ile
ilgili, -a ait) * erkeklerde, embriyonik gelişim sırasında karın boşluğundan skrotuma
(testis torbasına) inen karın zarı (periton) uzantısının kalıntısı olarak
oluşan, testisin dış yüzeyini çevreleyen ince, çift katmanlı seröz zar
tunikat :
lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf,
tabaka) + atus (sıfat sapım eki) * vücutları "tunik" adı verilen sert
veya esnek koruyucu bir dış örtüyle kaplı, denizlerde yaşayan omurgasız bir
hayvan grubu
tunikata :
lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf,
tabaka) + atus (sıfat yapım eki) + a (çoğul eki) * vücutları dıştan tunisin adı
verilen selüloz benzeri bir madde içeren örtüyle kaplı denizel kordalılar
grubu, tulumlular
tunus :
ber. * tunus (gecelemek, kamp kurmak, dinlenmek, oturmak) * Kuzey Afrika'da,
Akdeniz'in güney kıyısında yer alan, batı ve güneybatısında Cezayir, güneydoğu
ve doğusunda Libya, kuzey ve kuzeydoğusunda Akdeniz bulunan ülke
tur :
ara. * tur (kule, dağ) * yüksek dağ; özellikle dini metinlerde Hz. Mûsâ'nın
vahiy aldığı kabul edilen Sina Dağı (Ṭur-i Sina) için kullanılan ad; Kur’an’ın
52. suresinin ismi (tower, tour, Turm (kule) (ing., fra., alm.), door, Tör, Tür
(kapı) (ing., alm.) )
tura :
moğ. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + ra (son ek) (tür.) * Türk İslam ve
özellikle Osmanlı devletlerinde padişahın adı, babasının adı ve unvanlarını
içeren, hat sanatıyla özel ve süslü bir biçimde yazılan resmi imza veya mühür,
tuğra; madeni paranın kabartma portre içeren yüzü
turab :
ara. * tariba (toprak olmak, toprağa bulanmak), turab (toprak, toz) * toprak,
yeryüzü, toz
turabi :
ara. * turab (toprak, toz) + i (gibi) * toprak gibi; erkek ismi
turaç :
far. * turac (sülün veya çil kekliği benzeri bir av kuşu) * sülüngiller
(Phasianidae) familyasından, kekliğe benzeyen, boyu yaklaşık 35 santimetre
olan, Akdeniz ve Güneybatı Asya'da yaşayan, özellikle erkekleri belirgin renkli
olan bir av kuşu, Francolinus francolinus, dürrac, çil kuşu
turak :
tür. * tur (durmak, ayakta olmak, dikilmek) + ak (yer, araç eki) * durulan,
konaklanan veya bir aracın durduğu yer
turan :
far. * tur (yüksek, kule, dağ; daire, devir) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) *
Türklerin eski yurdu ilan Orta Asya’da İran'ın kuzeydoğusundaki bölgeye
İranlıların verdiği isim
turan çıkıntısı :
far., tür. * tur (yüksek, kule, dağ; daire, devir) + an (ile ilgili, gibi, -a
ait) (far.) + çıkıntı (ileri doğru konumlanmış olan; yüzeyden veya çevreden öne
çıkan kısım, parça veya unsur) + sı (iyelik eki) (tür.) * kafatasının en arka
kısmındaki oksipital kemik üzerinde bulunan normal bir anatomik varyasyon veya
kemikleşme
turancılık :
far., tür. * turan (Türklerin eski yurdu ilan Orta Asya’da İran'ın
kuzeydoğusundaki bölgeye İranlıların verdiği isim) (tur (yüksek, kule, dağ;
daire, devir) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (far.) + cı (ile ilgili, yapan,
eden eki, yandaş eki) + lık (isim yapım eki) (tür.) * dünyadaki tüm Ural-Altay
halklarının (Finler, Macarlar, Moğollar ve Türkler vb.) dil, kültür ve siyaset
birliğini veya dayanışmasını savunan bir fikir akımı, pan turanizm; tüm Türk
halklarının tek bir çatı altında birleşmesini savunan düşünce akımı
turani :
far., ara. * turan (Türklerin eski yurdu ilan Orta Asya’da İran'ın
kuzeydoğusundaki bölgeye İranlıların verdiği isim) (tur (yüksek, kule, dağ;
daire, devir) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (far.) + i (ile ilgili, -a ait)
(ara.) * Türklerin ve akraba olan Ural-Altay kökenli halkların tarihi anavatanı
kabul edilen Turan bölgesiyle ilgili veya o bölgeden olan kimse
turba :
alm., lat., fra. * turb (çim) (alm.); turba (kalabalık, karışıklık, kargaşa,
yığın, kitle) (lat.); tourbe (yakıt veya gübre olarak kullanılan çürümüş
çim/bataklık kömürü) (fra.) * bataklık ve sulak alanlarda biriken bitki ve
yosun artıklarının su altında kalarak zamanla kısmen çürümesi ve
kömürleşmesiyle oluşan, diğer adı torf olan gevşek yapılı organik bir madde
turbidit :
lat., gre. * turbidus (bulanık, çamurlu, çalkantılı veya kafası karışmış)
(turba (kalabalık, karışıklık, kargaşa, yığın, kitle) + idus (sıfat yapım eki)
) (lat.) + ites (element, kayaç ve mineral eki) (gre.) * su altında, yoğunluğu
çevresindeki sudan fazla olan bulanık tortu akıntılarının çökelmesiyle oluşan
tabakalı tortul kayaç
turbo :
lat. * turbo, turbin (dönen top, fırıldak) * içten yanmalı motorlarda,
silindirin içine daha fazla yakıtı yakmak için ihtiyaç duyulan havayı göndererek
motorun normal haliyle emebildiğinden daha fazla havayı emmesini sağlayan
türbinli mekanizma
turdidae :
lat. * turdus (ardıç kuşu, karatavuk; ötücü kuş) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) * karatavuk, ardıç kuşları ve benzeri ötücü kuşları kapsayan kuş
familyası, karatavukgiller, ardıç kuşugiller
turfa :
ara. * tarif (nadir, az bulunur, hoş, ilginç, yeni, görülmemiş, şaşırtıcı),
tarafa (yeni olmak, alışılmadık olmak, nadir olmak; hoş/ilginç olmak) * az
bulunur, nadir, değeri düşük, işe yaramaz, acayip, nadir, görülmemiş, şaşırtıcı
şey; yenilik
turfanda :
ara., far. * tarif (nadir, az bulunur, hoş, ilginç, yeni, görülmemiş,
şaşırtıcı), tarafa (yeni olmak, alışılmadık olmak, nadir olmak; hoş/ilginç
olmak), turfa (az bulunur, nadir, değeri düşük, işe yaramaz, acayip, nadir, az
bulunur, görülmemiş, şaşırtıcı şey; yenilik) (ara.) + anda (isim/sıfat yapım
eki) (far.) * mevsiminden önce yetişen veya piyasaya çıkan (sebze, meyve);
özellikle ilk çıkan taze meyve ve sebze
turfe :
ara. * tarif (nadir, az bulunur, hoş, ilginç, yeni, görülmemiş, şaşırtıcı),
tarafa (yeni olmak, alışılmadık olmak, nadir olmak; hoş/ilginç olmak) * az
bulunur, nadir, değeri düşük, işe yaramaz, acayip, nadir, görülmemiş, şaşırtıcı
şey; yenilik
turgay :
tür. * turiga, toriga (serçeden büyük bir kuş, tarlakuşu (Alauda arvensis),
çayır kuşu) * Alaudidae (tarlakuşları veya toygargiller) familyasından,
özellikle Alauda arvensis (tarla kuşu/toygar) cinsi kuş, çayır kuşu, toygar;
erkek ismi
turgor :
lat. * turgere (şişmek, kabarmak, dolgun olmak) + or (isim yapım ve durum eki)
* hücre veya dokuların su alarak veya iç sıvının oluşturduğu basınç nedeniyle
gergin, şişkin ve dolgun durumda olması; özellikle bitki hücresinde suyun hücre
duvarına karşı oluşturduğu turgor basıncı ile ilişkili durum
turgul :
tür. * doğ, toğ, tuğ, doğ (yükselmek, çıkmak, oluşmak, yaratılmak, meydana
çıkmak, doğmak, türemek, üremek) + rul (fiili isim yapım eki, gibi, ile ilgili)
* çil kuşuna benzer bir tür avcı veya yırtıcı kuş, çakırdoğan, doğan ve şahin
gibi yırtıcı, büyük bir avcı kuş türü
turgut :
tür. * tur (durmak, ayakta olmak, dikilmek) + gut (isim/sıfat yapım eki) *
duran, var olan, kalıcı; konut, oturulacak yer, mesken, durulan yer, yaşanılan,
oturulan yer
turgutlu :
tür. * tur (durmak, ayakta olmak, dikilmek) + gut (isim/sıfat yapım eki) + lu
(ile, birlikte, beraber, sahibi) * Manisa'nın bir ilçesi
turhal :
gre., lat. * trittys (üç erkek hayvanın kurban edilmesini kapsayan dini bir
gelenek) (tria (üç) + tys (hayvan) ), tauralia (boğa kurbanıyla ilgili
şenlikler, boğa oyunları) (tauros (boğa) (gre.); taurus + alis (ile ilgili, -a
ait) + eia (isim yapım, durum ve yer eki) ) (lat.) * Tokat’ın bir ilçesi
turhan :
tür. * tur (durmak, ayakta olmak, dikilmek) + + han (kağan, hükümdar, sultan,
reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * soylu, seçkin, saygın; eski
Türklerde vergi vermeyen, hükümdarın huzuruna izinsiz çıkabilen imtiyazlı
kimse; erkek ismi
turing makinesi :
ing. * turing (İngiliz matematikçi Alan Turing'in soyadından) (ing.) + mekhane
(mekhos (düzenek, kurgu, yapı) + ane (ile ilgili, -a ait, gibi) ) (gre.) + si
(iyelik eki) (tür.) * Alan Turing tarafından 1936'da tanımlanan, hesaplama ve
algoritma kavramlarının matematiksel olarak modellenmesini sağlayan soyut
hesaplama modeli
turist :
gre., lat., fra. * tornos (pergel, tornacı aleti, dönme hareketi, dönüş,
dairesel hareket) (gre.); tornus (torna, döner hareket; dönüş) + ista (-cı,
yapan, eden eki) (lat.); touriste (tour (gezi, dolaşma, dolanma, dönme) + iste
(-cı, yapan, eden eki) (fra.) * gezmek, dinlenmek, görmek veya başka bir amaçla
sürekli yaşadığı yerden başka bir yere seyahat eden kişi
turistik :
gre., lat., fra. * tornos (pergel, tornacı aleti, dönme hareketi, dönüş,
dairesel hareket) + ikos (ile ilgili, -a ait) (gre.); tornus (torna, döner
hareket; dönüş) + ista (-cı, yapan, eden eki) + icus (ile ilgili, -a ait)
(lat.); touriste (tour (gezi, dolaşma, dolanma, dönme) + iste (-cı, yapan, eden
eki) + ique (ile ilgili, -a ait) (fra.) * turistlerin ilgisini çeken veya
turistlere yönelik olan, turizmle ilgili olan
turizm :
gre., lat., fra. * tornos (pergel, tornacı aleti, dönme hareketi, dönüş,
dairesel hareket) + ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki)
(gre.); tornus (torna, döner hareket; dönüş) + ismus (isim yapım, durum, öğreti,
doktrin, akım eki) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.); touriste (tour (gezi,
dolaşma, dolanma, dönme) + isme (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki)
+ ique (ile ilgili, -a ait) (fra.) * (akım, faaliyet, durum bildiren ek)
turks ve caicos adaları :
luk. * Turks (Türkler, Yükselenler) + ve (ile, birlikte, beraber) + Caicos
(takımada, adalar dizisi) (caya (ada) + hico (dizi, sıra) ) * Karayipler'de,
Atlas Okyanusu'nun batı kesiminde, Bahamalar'ın güneydoğusunda yer alan ve
Birleşik Krallık'a bağlı olan, kuzey ve doğusunda Atlas Okyanusu, batı ve
güneybatısında Bahamalar, güneyinde Haiti ve Dominik Cumhuriyeti'nin bulunduğu
Hispanyola Adası yer alan denizaşırı bölge
turkuaz :
tür., fra. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya
çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki,
gibi olan) ) (tür.) + oise (sıfat yapım eki) (fra.) * bakır ve alüminyum
fosfatından oluşan, mavi-yeşil renkli değerli veya süs taşı
(CuAl6(PO4)4(OH)8·4H2O); bu taşın karakteristik rengi olan maviye çalan yeşil
renk
turmalin :
singa. * turmali (çeşitli renklerde değerli taş; özellikle sarı taş) * bor
içeren, karmaşık yapılı, kristalleri genellikle uzun prizmatik biçimli olan,
siyah, yeşil, pembe, kırmızı ve başka renklerde bulunabilen değerli bir silikat
minerali grubu
turn around :
ing. * turn (dönmek, döndürmek, çevirmek) + around (çevresinde, etrafında,
civarında) * dönmek, yönünü değiştirmek, ters yöne dönmek; mecaz olarak bir
durumu tersine çevirmek veya iyileştirmek
turna :
tür. * turna (turna kuşu) * Gruidae (turnagiller) familyasından, uzun bacaklı
ve uzun boyunlu göçmen kuş; özellikle Grus grus (adi turna) türü
turna ayağı :
tür. * turna (turna kuşu) + ayak (bacağın bilekten aşağıda bulunan ve yere
basmaya yarayan bölümü) + ı (iyelik eki) * düğün çiçeği (Ranunculus) bitkisi
turna balığı :
tür. * turna (turna kuşu; uzun ve sivri biçimle ilişkilendirilen ad) + balık
(suda yaşayan omurgalı hayvan) * Esocidae familyasından, özellikle Esox lucius
türünü içeren uzun gövdeli, iri ağızlı, yırtıcı tatlı su balığı cinsi
turna gagası :
tür. * turna (turna kuşu; uzun ve sivri biçimle ilişkilendirilen ad) + gaga
(kuşların dudaklarını ve ağzını oluşturan kemiksi yapı) + sı (iyelik eki) *
meyve veya başka bir yapının turna kuşunun gagasına benzeyen biçimi; özellikle
Geraniaceae (turnagagasıgiller) familyasındaki bitki cinsi
turnageçidi :
tür. * turna (turna kuşu; uzun ve sivri biçimle ilişkilendirilen ad) + geçit
(geçiş yolu, yol) + i (iyelik eki) * bahar mevsiminde esen sert rüzgarlı
belirli bir fırtına türü
turnagiller :
tür. * turna (turna kuşu; uzun ve sivri biçimle ilişkilendirilen ad) + gil
(familya eki) + ler (çoğul eki) * turna ve telli turna gibi kuşları içine alan,
uzun bacaklı ve uzun boyunlu büyük göçmen kuş türlerini barındıran bilimsel bir
kuş familyası, gruidae familyası
turnagözü :
tür. * turna (turna kuşu; uzun ve sivri biçimle ilişkilendirilen ad) + göz
(görme organı) + ü (iyelik eki) * berrak ve parlak sarı renk veya bu renkte
olan şey
turne :
gre., lat., fra. * tornos (dönme, dairesel hareket; tornacı aleti, pergel,
torna, daire çizme aracı) (gre.); tornus (lat.); tourner (dönmek, çevirmek; bir
şeyi döndürmek) (fra.) * tiyatro, müzik veya dans sanatçılarının, kendi
şehirleri veya sahneleri dışında başka yerlerde, illerde veya ülkelerde gösteri
veya konser yapmak amacıyla çıktıkları seyahat dizisi
turner sendromu :
eng. * turner (Amerikalı doktor Henry Turner’in soyadından) + syndromon
(sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.)
* X kromozom eksikliği sonucu kısa boy, infertilite ve kalp anomalileri ile
karakterize genetik durum
turnike :
gre., lat., fra. * tornos (dönme, dairesel hareket; tornacı aleti, pergel,
torna, daire çizme aracı) (gre.); tornus (lat.); tourner (dönmek, çevirmek; bir
şeyi döndürmek), tourniquet (döner kapı; döner düzenek, döner çubuk) (fra.) *
geçişleri denetlemek amacıyla bir kişinin aynı anda yalnızca bir yönde veya
sınırlı sayıda geçmesine izin veren, kol, çubuk veya kolların dönmesiyle
çalışan mekanik geçiş düzeneği; özellikle kol veya bacaklardaki yaşamı tehdit
eden şiddetli kanamalarda, bir uzvun ana damarlarına dıştan basınç uygulayarak
kan akımını geçici olarak durdurmak amacıyla kullanılan sıkıştırıcı sargı veya
bu sargının uygulanması
turno : gre.,
lat., ita. * tornos (dönme, dairesel hareket; tornacı aleti, pergel, torna,
daire çizme aracı) (gre.); tornus (lat.); turno (turno (sıra; nöbet; vardiya;
dönüş, sıra) (ita.) * belirli bir işin, görevin veya hizmetin sırayla farklı
kişiler tarafından yerine getirilmesiyle oluşan nöbet veya çalışma süresi,
vardiya
turnover :
ing. * turn (dönmek, çevirmek) + over (üzerine, öteye; karşı tarafa) * bir
işletmede çalışanların, müşterilerin, stokların veya sermayenin belirli bir
dönem içinde el değiştirmesi, yenilenmesi veya devrinin gerçekleşmesi, personel
değişim oranı, stok devir hızı veya ticari ciro, devir hızı
turnusol :
gre., lat., fra. * tornos (dönme, dairesel hareket; tornacı aleti, pergel,
torna, daire çizme aracı) (gre.); tornus (lat.); tourner (dönmek, çevirmek; bir
şeyi döndürmek) + soleil (güneş) (fra.) * likenlerden elde edilen ve asit-baz
ortamına göre kırmızı ile mavi arasında renk değiştirerek bir çözeltinin
asitlik veya bazlık özelliğini belirlemeye yarayan ve çözeltilerin pH
niteliğini yaklaşık olarak saptamak için kullanılan doğal boya maddesi
turnuva :
gre., lat., fra. * tornos (dönme, dairesel hareket; tornacı aleti, pergel,
torna, daire çizme aracı) (gre.); tornus (lat.); tourner (dönmek, çevirmek; bir
şeyi döndürmek), tournoyer (at üstünde daireler çizerek manevra yapmak),
tournoi (sporda dönüşümlü yarışmalar/karşılaşmalar dizisi) * belirli bir spor
dalında veya yarışma alanında birden çok oyuncu veya takımın, önceden
belirlenmiş kurallar ve eşleşme sistemi çerçevesinde birinciliği belirlemek
üzere art arda karşılaşmalara katılmasıyla gerçekleştirilen yarışma
organizasyonu
turp :
ara. * turb (turp; turp kökü) * Brassicaceae (Turpgiller) familyasından
Raphanus cinsine bağlı, kökü etli ve şişkin olan, genellikle beyaz, kırmızı
veya mor renkli, yumrulu kökü sebze olarak tüketilen, keskin ve kendine özgü
aroması bulunan otsu bitki
turpgiller :
ara., tür. * turb (turp; turp kökü) (ara.) + gil (familya eki) + ler (çoğul
eki) (tür.) * çoğunlukla otsu bitkilerden oluşan, çiçekleri dört taç yapraklı
ve meyveleri kapsül biçiminde olan, turp, lahana, brokoli, hardal ve şalgam
gibi tarımsal ve ekonomik öneme sahip bitkileri kapsayan Brassicaceae familyası
turs :
ara. * turs (kalkan, gövde) * savaşta ok, mızrak, kılıç ve benzeri saldırıları
karşılamak amacıyla elde taşınan, ahşap veya demirden yapılmış, geniş yüzeyli
koruyucu savunma aracı; koruyan veya siper olan şey (mecazi) (thyrsos, thyrsus,
torso, thorax, torse (asa, sopa, değnek; gövde, göğüs, göğüs kafesi) (gre, lat,
ita, ing., fra.) )
tursiops :
lat. * tursio (yunus balığı) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) *
Delphinidae (Yunusgiller) familyasında yer alan, özellikle şişe burunlu
yunusları kapsayan, vücutları iğ biçimli, burunları belirgin biçimde uzamış,
yüksek bilişsel yetenekleri ve karmaşık sosyal davranışlarıyla tanınan yunus
cinsi
turşu :
far. * turşi (ekşi, ekşitilmiş) * sebze, meyve veya bazı hayvansal besinlerin
tuzlu su, sirke veya ekşime yoluyla asitliği artırılmış bir ortamda belirli
süre bekletilerek dayanıklılığı artırılan, kendine özgü ekşi ve tuzlu tat
kazanan salamura gıda hazırlaması
turta :
lat. * torquere (burmak, bükmek, kıvırmak, eğmek, döndürmek, çarpıtmak), torta
(yuvarlak, bükülmüş veya kıvrılmış hamur işi, turta, börek, pasta) * genellikle
un, yağ ve yumurta ile hazırlanan hamurun üzerine veya arasına meyve, krema,
çikolata, reçel veya başka tatlı veya tuzlu bir iç konularak fırında pişirilen,
çoğunlukla yuvarlak biçimli hamur işi
turuk :
ara. * tarik (yol) * yollar
turuncu :
far. * turunj (turunç, turunç meyvesi) * sarı ile kırmızı arasında yer alan,
turunç meyvesinin kabuğunun ve olgun meyvesinin karakteristik rengine benzeyen,
parlak ve sıcak tonlu renk
turunç :
far. * turunj (turunç, turunç meyvesi) * Rutaceae (Turunçgiller) familyasından
Citrus aurantium türünün, acımsı ve ekşimsi aromalı, kabuğu hoş kokulu,
yuvarlak ve turuncu renkli meyvesi; reçel, marmelat, şurup, aroma verici
ürünler ve geleneksel tıpta kullanılan turunçgil meyvesi
turunçgil :
far., tür. * turunj (turunç, turunç meyvesi, citrus vulgaris) (far.) + gil
(familya, soy, aile, ait olunan) (tür.) * Rutaceae (Turunçgiller) familyasının
Citrus ve yakın akraba cinslerinde yer alan, genellikle sıcak ve subtropikal
bölgelerde yetişen, yapraklarında uçucu yağ bezeleri bulunan, çiçekleri çoğunlukla
beyaz ve hoş kokulu, meyveleri etli ve sulu olup limon, portakal, mandalina,
greyfurt ve turunç gibi ekonomik açıdan önemli türleri kapsayan bitki grubu
turuz :
tür. * turuz (doğru, dürüst) * ala boyaya (alaca renge) meyil eden bir boya
veya renk tonu; doğru, dürüst
tusok :
ing. * tusk, tuft (tutam, perçem, püskül, demet, öbek), tussock * Güney
Yarımküre'nin tamamı, bitki örtüsüne engebeli bir görünüm veren, keçeleşmiş
gövdelerden oluşan kaideler geliştiren saz veya demet otlarının hakim olduğu
sazlıklı çayırlar
tussilago :
lat. * tussilago (öksürük giderici, öksürük otu) (tussis (öksürük) + agere, ago
(yapmak, etmek, eylemek, işlemek) ) * Asteraceae (Papatyagiller) familyasından
Tussilago cinsinin, özellikle Tussilago farfara türüyle temsil edilen,
geleneksel olarak öksürük ve solunum yolu rahatsızlıklarının giderilmesinde
kullanılan, ilkbaharda yapraklarından önce sarı çiçekler açan otsu bitki cinsi,
öksürük otu
tussis :
lat. * tussis (öksürük; öksürme) * solunum yollarının tahriş veya iltihaplanması,
yabancı maddelerin uzaklaştırılması veya çeşitli hastalıklar sonucunda
akciğerlerden havanın ani ve güçlü biçimde dışarı atılmasıyla ortaya çıkan
refleksif solunum hareketi
tuş :
fra. * toucher (dokunmak, değmek, temas etmek), touche (tuş, buton; dokunma,
dokunuş, temas; anahtar) * bir mekanizma, aygıt veya elektronik cihaz üzerinde
basıldığında veya dokunulduğunda belirli bir işlevi çalıştıran, komut veren
veya bir işlem gerçekleştiren düğme, klavye elemanı veya kumanda parçası;
güreşte rakibin iki omzunu minder üzerinde aynı anda belirli süre boyunca yere
bastırarak karşılaşmayı kesin biçimde kazanma sonucu, rakibin sırtının minderle
temas ettirilmesiyle elde edilen kesin galibiyet
tuşba :
ura. * teşup, tuşpa (Hurri ve Urartu mitolojisindeki baş tanrının ismi) *
Van’ın bir ilçesi
tuşe :
fra. * toucher (dokunmak, değmek, temas etmek), touche (tuş, buton; dokunma,
dokunuş, temas; anahtar), touché (dokunulmuş; değmiş; isabet etmiş; etkilenmiş)
* eskrimde rakibin vücudunun geçerli bir bölgesine silahın ucuyla veya kesici
kenarıyla yapılan ve sayı kazandıran başarılı vuruş, temas sonucu elde edilen
puan; bir organın, dokunun veya vücut bölgesinin fiziksel özelliklerini el veya
parmaklarla doğrudan yoklayarak değerlendirme yöntemi; rektal, vajinal veya
abdominal muayenelerde ağrı, hassasiyet, sertlik, kitle, büyüklük ve kıvam gibi
bulguların belirlenmesine yönelik elle yapılan muayene
tuşlamak :
fra., tür. * toucher (dokunmak, değmek, temas etmek), touche (tuş, buton;
dokunma, dokunuş, temas; anahtar) (fra.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) (tür.) * bir klavye, telefon, kumanda veya benzeri aygıtta bulunan
bir tuşa parmakla basarak belirli bir komutun, karakterin veya işlevin
etkinleştirilmesini sağlamak
tut :
erm. * tut (dut; dut ağacı) * Adıyaman’ın bir ilçesi
tutacak :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
acak (araç eki) * bir nesnenin elle kavranmasını, çekilmesini, kaldırılmasını
veya yerinde sabitlenmesini kolaylaştırmak amacıyla nesneye eklenen, elle
tutulmaya uygun biçimde yapılmış çıkıntı, sap veya kavrama bölümü
tutaç :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
aç (araç eki) * bir şeyi tutmaya, kavramaya, sıkıştırmaya veya sabitlemeye
yarayan, kullanım amacına göre farklı biçimlerde yapılabilen araç veya düzenek;
özellikle kâğıt, kumaş veya benzeri nesneleri yerinde tutmak için kullanılan
kavrayıcı gereç
tutak :
kür. * du (iki) + tax (mahalle, yerleşim yeri) * Ağrı'nın bir ilçesi
tutak :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
ak (araç eki) * bir nesneyi tutabilmek yarayan, nesne üzerindeki uzantı veya
girinti
tutam :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
am (isim yapım eki) * bir elin parmakları arasında tutulabilecek miktarda olan
şeylerin ölçüsü; özellikle avuç içine veya parmakların arasına sığacak kadar az
miktardaki nesne veya madde topluluğu
tutamaç :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
am (isim yapım eki) + aç (araç eki) * bir nesnenin elle kavranmasını,
çekilmesini, kaldırılmasını veya yerinden oynatılmasını kolaylaştırmak amacıyla
nesneye eklenen, elde tutulmaya uygun sap, kulp, kol veya kavrama bölümü
tutanak :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
anak (isim yapım eki) * bir olayın, işlemin, toplantının, kararın veya tespitin
oluş biçimini, tarihini, ilgili kişilerini ve ayrıntılarını resmi nitelikte
yazılı olarak kayda geçirmek amacıyla düzenlenen belge, kayıt metni
tutankhamun :
mıs. * tutankhamun (Amun'un yaşayan imajı (sureti, görüntüsü) (tutankh
(yaşayan) + Amun (gizli, saklı, emin, güvende, güvenli) ) * Mısır tarihinin
Yeni Krallığı sırasında 18. hanedanlığın sonunda, kraliyet ailesinin sonuncu
lideri olan ve MÖ 1332 - MÖ 1323 yılları arasında hüküm sürmüş Mısır firavunu
tutar :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
ar (üçüncü tekil şahıs geniş zaman fiil eki) * bir şeyin para, ölçü, miktar
veya değer bakımından ifade edilen niceliği; özellikle bir mal veya hizmet
alımı, borç alma, ödeme veya parasal işlemin karşılığı olan miktar, bedel,
maliyet
tutarlı :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
ar (üçüncü tekil şahıs geniş zaman fiil eki) + lı (ile, birlikte, beraber,
sahibi) * düşünce, söz, davranış, açıklama veya veriler arasında çelişki
bulunmayan, kendi içinde mantıksal bütünlük ve uyum gösteren, önceki kabuller
veya ortaya konulan bilgilerle bağdaşan
tutarsız :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
ar (üçüncü tekil şahıs geniş zaman fiil eki) + sız (yokluk, zıtlık, olumsuzluk
eki) * düşünce, söz, davranış, açıklama veya veriler arasında mantıksal uyum ve
bütünlük bulunmayan, kendi içinde veya önceki kabullerle çelişen, değişkenlik
veya çelişki gösteren
tuti :
san., far., san. * suka (papağan) (san.); tuti (dudu kuşu, papağan) (far.) *
Psittaciformes (Papağansılar) takımından, özellikle yeşil renkli tüyleri ve
insan seslerini taklit edebilme yeteneğiyle tanınan papağan
tutkal :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek, birikmek,
yoğunlaşmak) * kâğıt, karton, ahşap, kumaş, deri, metal ve benzeri yüzeyleri
birbirine yapıştırarak bir arada tutmaya yarayan, doğal veya sentetik kökenli
yapışkan madde, yapıştırıcı
tutku :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
ku (isim yapım eki) * bir şeye veya bir kişiye karşı yoğun ve sürekli istek
duyma veya bağlılık hissetme
tutkun :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
kun (sıfat yapım eki) * bir şeye veya bir kişiye karşı güçlü ve yoğun bir bağlılık
veya düşkünlük gösteren, kendisini bütünüyle o şeye veya kişiye vermiş olan
kişi veya kimse
tutmaç :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
maç (isim yapım ve araç eki) * un ve suyla hazırlanan hamurun küçük parçalar
hâlinde kesilip pişirilmesiyle yapılan, çoğunlukla yoğurt, ayran veya et
suyuyla hazırlanan geleneksel bir Türk yemeği; bazı yörelerde erişteye veya
kesme hamur çorbasına benzeyen biçimleri bulunan hamur yemeği
tutmak :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
mak (fiil mastar eki) * el, ayak veya diş ile kavrayarak sabitlemek
tutor :
lat. * tutor (koruyucu, vasi, gözetici, rehber; eğitici kişi, veli) (tueri
(korumak, gözetmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) ) * özellikle bir öğrencinin
belirli bir konuda öğrenmesini destekleyen, derslerini izleyen, eksiklerini
gidermesine yardımcı olan ve gerektiğinde bireysel eğitim veya akademik
rehberlik sağlayan öğretmen veya danışman
tutsak :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
sak (isim yapım eki) * avaş, çatışma, baskı, zor kullanma veya başka bir
nedenle özgürlüğü kısıtlanarak bulunduğu yerden ayrılmasına veya kendi
iradesine göre hareket etmesine izin verilmeyen kimse, esir veya mahpus
tutti :
lat. * totus (bütün, tüm, hep, tamamı, hepsi) (lat.); tutti (ita.) * müzikte
bir eserin veya bölümünün bütün çalgıcılar veya ses topluluğu tarafından aynı
anda icra edilmesini belirten, solo veya küçük topluluk bölümlerinin karşıtı
olarak kullanılan terim
tutu :
fra. * tutu (bale eteği) * balerinlerin bale gösterilerinde giydiği, kat kat,
tüllü ve kabarık olan kısa veya uzun etekli
tutuk :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
uk (sıfat yapım eki) * akıcı ve rahat konuşamayan, davranışlarında çekingen
olan veya eskisi gibi rahat hareket edemeyen, işlevini tam olarak göremeyen,
takılan, duraksayan, aksayan
tutuklamak :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
uk (sıfat yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hakkında
suç işlediğine dair kuvvetli şüphe bulunan bir kişinin, yargılama süreci
tamamlanmadan ve suçluluğu kesinleşmeden önce, delillerin karartılmasını veya
kişinin kaçmasını önlemek amacıyla, hakim veya mahkeme kararıyla özgürlüğünün
geçici olarak kısıtlanmasını sağlamak üzere tutukevine konması
tutuklu :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
uk (sıfat yapım eki) + lu (sıfat yapım eki) * hakkında verilen tutuklama kararı
nedeniyle özgürlüğü geçici olarak kısıtlanmış, yargılama süreci devam ederken
tutukevinde veya ceza infaz kurumunda tutulan kimse
tutulum :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
ul (dönüşlü fiil eki) + um (isim yapım eki) * tutma işi, sahip olma veya bir
şeyi benimseme; tıbbi görüntülemede, verilen bir maddenin (radyoaktif madde
veya ilaç) vücudun veya bir organın belirli bir bölgesinde toplanması,
tutulması veya birikmesi
tutum :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
um (isim yapım eki) * kişinin belirli bir duruma ilişkin duygu, düşünce,
yaklaşım, değerlendirme, tepki ve davranış eğilimlerinin bütünü
tutumlu :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
um (isim yapım eki) + lu (sıfat yapım eki) * para, zaman, enerji, malzeme veya
başka kaynakları gereksiz yere tüketmeyen, harcamalarını ve kullanımını ölçülü
biçimde düzenleyerek elindeki olanakları verimli ve ekonomik şekilde
değerlendiren, müsrif olmayan
tutuşmak :
tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) +
uş (dönüşlü ve işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birden fazla kişi el
ele veya birbirine sıkıca bağlanarak birlikte hareket etmek; nesneler birbirine
bağlanıp kenetlenmek; ateş, alev veya yanıcı bir madde yanmaya başlamak,
alevlenmek
tutya :
far., ita. * tutiya (tutya; göz taşı, çinko oksit) (far.); tuttia (tutya, çinko
oksit) (ita.) * çinko esaslı, deniz suyunda veya toprak altında bulunan daha
değerli metal parçaları paslanma ve çürümeden korumak için kullanılan, zamanla
kendisi eriyen koruyucu bir metal anot, galvanik anot (göz hastalıklarında
kullanılan preparatların bileşiminde de yer alır.)
tuva :
ara. * tuva (mukaddes vadi, övülmüş yer) * Hz. Musa'ya ilk vahyin indirildiği,
Kur’an’da Allah tarafından "mukaddes / kutsal" olarak nitelendirilen
mübarek bir vadi
tuva :
çin. * tupo, dubo (toplum, yerleşimci) * Asya'nın orta kesiminde ve Güney
Sibirya bölgesinde yer alan, güneyinde Moğolistan, batısında Altay Cumhuriyeti,
kuzeyinde Hakasya ve Krasnoyarsk, doğusunda Buryatya bulunan özerk bir Türk
cumhuriyeti
tuval :
lat., fra. * tela (dokuma, kumaş, perde; ağ, örgü) (lat.); toile (bez, kumaş,
teksitl ürünü) (fra.) * özellikle resim sanatında üzerine yağlıboya resim
yapmakta kullanılan gerilmiş keten veya benzeri dokuma yüzey; ayrıca kumaş, bez
veya ince dokunmuş tekstil
tuvalet :
lat., fra. * tela (dokuma, kumaş, perde; ağ, örgü) + ettus (küçültme eki)
(lat.); toile (bez, kumaş, teksitl ürünü) + ette (küçültme eki) (fra.) * küçük
bez, küçük kumaş, bezcik, kumaşçık; idrar ve dışkı gibi vücut atıklarını yapmak
için kullanılan yer veya bu iş için yapılan özel oda; insanın dış görünüşünü
düzenlemek, temizlenmek ve kişisel bakımını yapmak için gerçekleştirdiği
işlemlerin bütünü
tuyuğ :
tür. * tuyuğ (duygu, sezgi; buluş) (tuyu (sezmek, anlamak, hissetmek, kavramak)
+ ğ (isim yapım eki) * Türk divan edebiyatında özellikle Çağatay ve Osmanlı
sahasında kullanılan, genellikle dört mısradan oluşan, kafiye düzeni ve vezni
bakımından rubaiye benzeyen, çoğunlukla cinaslı kafiyelerle söylenen nazım
biçimi
tuz :
lat., alm. * salis (sodyum klorür; tuz) (lat.); Salz (alm.) * suda çözünebilen,
gıda lezzetini artırmak, besinleri korumak, pH ve elektrolit dengesini sağlamak
için kullanılan beyaz kristal mineral madde, sodyum klorür (NaCl) )
tuz ruhu :
lat., alm., ara. * salis (sodyum klorür; tuz) (lat.); Salz (alm.) + ruh (nefes,
can, hayat veren ilke, tin; öz, uçucu madde; kimyasal öz) (ara.) + u (iyelik
eki) (tür.) * hidrojen klorür gazının suda çözünmesiyle oluşan, güçlü asidik
özellik gösteren ve özellikle metal yüzeylerin temizlenmesi, kireç ve mineral
birikintilerinin giderilmesi gibi işlemlerde kullanılan hidroklorik asit
çözeltisi (HCL)
tuzak :
tür. * tuz (yakalamak, aldatmak, kandırmak) + ak (araç eki) * bir insanı veya
hayvanı kandırarak, yönlendirerek veya fiziksel bir düzenek kullanarak
yakalamak, alıkoymak ve zarara uğratmak amacıyla önceden hazırlanmış düzenek,
yöntem veya aldatıcı plan, komplo
tuzla :
lat., alm., tür. * salis (sodyum klorür; tuz) (lat.); Salz (alm.) + la (isim
yapım ve yer eki) (tür.) * tuz üretmek, tuzlu suyu buharlaştırarak tuz elde
etmek veya tuz depolamak amacıyla kullanılan yer; ayrıca Türkiye’de deniz, göl
veya tuzlu su kaynaklarından tuz üretimi yapılan alan; İstanbul’un bir ilçesi
tuzluca :
lat., alm., tür. * salis (sodyum klorür; tuz) (lat.); Salz (alm.) + lu (sıfat
yapım eki) + ca (gibi, -msi, -trak) (tür.) * tuzlumsu, tuzlu gibi, hafif tuzlu;
Iğdır’ın bir ilçesi
tuzluk :
lat., alm., tür. * salis (sodyum klorür; tuz) (lat.); Salz (alm.) + luk (araç
eki) * içine tuz konan delikli kapaklı küçük kap veya hazne
tuzlukçu :
lat., alm., tür. * salis (sodyum klorür; tuz) (lat.); Salz (alm.) + luk (araç
eki) + çu (-cı, yapan, eden eki) * Konya'nın bir ilçesi
tüba :
aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); taba (iyi,
hoş, güzel olmak), tababa (hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi
etmek veya sağlık/tıbbi hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme,
hekimlik bilgisi) (ara.) * İslam inancına göre kökleri yukarıda, dalları
aşağıda ve cennette olduğuna inanılan kutsal ağaç; güzellik, iyilik, hoşluk,
mutluluk
tübba :
aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); taba (iyi,
hoş, güzel olmak), tabba, tababa (hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak,
tedavi etmek veya sağlık/tıbbi hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme,
hekimlik bilgisi) (ara.); Tubba (Tübba, Himyeri hükümdarlarına verilen ünvan) *
doktorlar, hekimler
tübba :
ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek,
uymak, peşinden gitmek) * İslam öncesi dönemde Yemen'de hüküm süren ve Himyeri
Krallığı'nın başında bulunan, geniş fütuhata imza atmış mutlak güç sahibi
hükümdarlara verilen ünvan
tüber :
lat. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuber (yumru, şişkinlik,
kabarıklık) * anatomi ve botanikte yumru, kabartı veya şişkin yapı
tüberkül :
lat. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuberculum (küçük yumru,
şişkinlik, kabarıklık ) (tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + culus, culum
(küçültme eki) ) * anatomi ve patolojide küçük yuvarlak çıkıntı, kabartı veya
yumrumsu yapı; kemik üzerindeki küçük çıkıntılardan her biri
tüberkülat :
lat. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuberculum (küçük yumru,
şişkinlik, kabarıklık ) (tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + culus, culum
(küçültme eki) ) + atus (sıfat yapım eki) * üzerinde küçük yumru, kabartı veya
tüberküller bulunan, yumrulu, kabartılı
tüberkülin :
lat. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuberculum (küçük yumru,
şişkinlik, kabarıklık ) (tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + culus, culum
(küçültme eki) ) + ine (kimyasal madde eki) * Mycobacterium tuberculosis ve
ilişkili mikobakterilerin kültürlerinden elde edilen protein içerikli preparat;
tüberküloza karşı gelişmiş bağışıklık yanıtını değerlendirmede kullanılan madde
tüberküloz :
lat., gre. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuberculum (küçük yumru,
şişkinlik, kabarıklık ) (tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + culus, culum
(küçültme eki) ) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.)
* çoğunlukla Mycobacterium tuberculosis bakterisinin neden olduğu, başta
akciğerleri olmak üzere lenf düğümleri, kemikler, böbrekler ve beyin gibi
çeşitli organları tutabilen, bulaşıcı ve kronik seyirli enfeksiyon hastalığı,
verem
tüberkülozis :
lat., gre. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuberculum (küçük yumru,
şişkinlik, kabarıklık ) (tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + culus, culum
(küçültme eki) ) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.)
* çoğunlukla Mycobacterium tuberculosis bakterisinin neden olduğu, başta
akciğerleri olmak üzere lenf düğümleri, kemikler, böbrekler ve beyin gibi çeşitli
organları tutabilen, bulaşıcı ve kronik seyirli enfeksiyon hastalığı, verem
tüberkülozis kutis
kollikuativa : lat., gre. * tumeo (şişmek, kabarmak,
kabarık olmak), tuberculum (küçük yumru, şişkinlik, kabarıklık ) (tuber (yumru,
şişkinlik, kabarıklık) + culus, culum (küçültme eki) ) (lat.) + osis (isim
yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) + cutis (cilt, deri, ten) +
colliquativus (erimeye, sıvılaşmaya yol açan) (colliquescere (erimek,
sıvılaşmak) (co (ile, birlikte, beraber) + liquescere (sıvılaşmaya başlamak,
sıvılaşmak, erimek) (liquere (sıvı halde olmak, sıvılaşmak, akmak), liquidus
(sıvı, akışkan) ) + escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek,
dönüşmek, bir sürece girmek) ) + tivus (ile ilgili, - ait) * derinin tüberküloz
enfeksiyonuna bağlı olarak iltihaplı nodüller ve apseler oluşturduğu, zamanla
dokunun sıvılaşıp erimesiyle ülser ve akıntılı lezyonlara dönüşebildiği kronik
deri tüberkülozu biçimi, skrofuloderma
tüberkülozis ülseroza :
lat., gre. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuberculum (küçük yumru,
şişkinlik, kabarıklık ) (tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + culus, culum
(küçültme eki) ) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.)
+ ulcerosus (ülserli, ülser oluşturan) (ulcus (yara, ülser) + osus (ile ilgili,
-a ait) ) (lat.) * tüberküloz enfeksiyonunun dokularda ülserleşmiş yaralar ve
doku kaybı oluşturan biçimi; özellikle deri veya mukozalarda ülserli
lezyonlarla seyreden tüberküloz tablosu
tüberositas :
lat., gre. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuber (yumru, şişkinlik,
kabarıklık) + osus (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum eki) *
yumrulu, kabarık, şişkin veya çıkıntılı olma durumu
tüberoz :
lat., gre. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık)
+ osus (ile ilgili, -a ait) * yumrulu, kabarık, şişkin, çıkıntılı
tüberöz :
lat., gre. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuber (yumru, şişkinlik,
kabarıklık) + osus (ile ilgili, -a ait) * yumrulu, kabarık, şişkin, çıkıntılı
tüberrek :
ara. * baraka (bereket vermek, mübarek kılmak, kutsamak) * kutlu kılınmış,
kutsanmış, bereketlendirilmiş, mübarek kılınmış
tübles :
lat., ing. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu)
(lat.); tube + less (-sız, yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (ing.) *
iç lastiği bulunmayan, havanın doğrudan lastik ile jant arasındaki haznede
tutulduğu sistem veya lastik türü
tübül :
lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus
(küçültme eki) * küçük boru, küçük kanal; içinden sıvı, gaz veya başka
maddelerin geçtiği küçük boru biçimli yapı; anatomi ve histolojide özellikle
böbrek, bezler ve çeşitli organlardaki mikroskobik kanal veya borucuklar
tübülarize :
lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus
(küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) + izatus (dönüştürülmüş, halini
almış, kılınmış, olmuş) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.), tubularisé (fra.) * tüp, borucuk veya
kanal biçiminde form kazanmış (doku, organ, yapı)
tübülasyon :
lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus
(küçültme eki) + atio (isim yapım eki) * bir doku, organ veya yapının tüp,
borucuk veya kanal biçiminde yapı kazanması veya tüpler halinde düzenlenmesi
süreci; hücre veya dokuların tübüler yapılar oluşturması
tübüler :
lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus
(küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) * tüp, borucuk veya kanal biçiminde
olan
tübülovillöz :
lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus
(küçültme eki) + villus (kıl, tüy, püskül, ince çıkıntı) + osus (ile ilgili, -a
ait) * hem tübüler (borucuk biçimli) hem de villöz (ince, parmak veya kıl
benzeri çıkıntılar taşıyan (doku, organ, yapı) (bağırsak ve bazı tümörlerde
görülür.)
tübülüs :
lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus
(küçültme eki) * küçük boru, küçük kanal; içinden sıvı, gaz veya başka maddelerin
geçtiği küçük boru biçimli yapı; anatomi ve histolojide özellikle böbrek,
bezler ve çeşitli organlardaki mikroskobik kanal veya borucuklar
tüccar :
ara. * ticara, tacara (alım-satım yapmak; alışveriş etmek), ticaret (mal veya
hizmet alım-satımı), tacir (mal veya hizmet alıp satarak kazanç sağlayan kişi;
ticaretle uğraşan, ürün ve hizmetlerin alım-satımını yapan kimse) * ticaretle
uğraşan, mal veya ürünleri alıp satarak kazanç sağlayan kişi, tacir, esnaf
tüf :
lat. * tofus (tüf, gözenekli taş) (lat.); tufo (tüf, gözenekli volkanik kayaç)
(ita.) * volkanik kül ve parçaların sıkışıp taşlaşmasıyla oluşan, gözenekli ve
hafif volkanik kayaç, sünger dokulu kayaç, tüf
tüfek :
far. * tufang (tüfek, ateşli silah) * barutun ateşlenmesiyle mermi veya saçma
atan, özellikle piyade tarafından kullanılan uzun namlulu ateşli silah
tüffah :
ara. * tuffah (elma) * gülgillerden olan ve türlü renkte, hoş kokulu, ekşi veya
tatlı, sert veya gevrek dokulu meyve veren ağaç ve meyvesi (toffy (şekerleme)
(ing.) )
tüh :
tür. * tuh (tükürme sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * pişmanlık,
üzüntü, hayal kırıklığı, acıma bildiren ünlem, tüh, vah vah, yazıklar olsun
tükah :
far. * tekye (tekke, dayanılan yer) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam,
lokasyon) * dayanılacak yer, sığınılacak makam, mesned, tekke, dergah
tükel :
tür. * düke, tüke (bitmek, tamamlanmak) + l (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* tam, tamamlanmış, bütün, salim
tükenmek :
tür. * tüke (sona ermek, sonlanmak, bitmek) + n (dönüşlü ve edilgen fiil eki) +
mek (fiil mastar eki) * bir şeyin tamamen bitmesi, sona ermesi veya
kullanılacak, yapılacak veya var olacak bir şey kalmaması
tükenmezkalem :
tür., ara. * tüke (sona ermek, sonlanmak, bitmek) + n (dönüşlü ve edilgen fiil
eki) + mez (üçüncü tekil şahıs olumsuz fiil eki) (tür.) + kalem (yazı yazmak
için kullanılan, kurşun, tükenmez veya dolma olarak kategorize edilen, ucu
sivriltilmiş ince uzun alet) * mürekkep yerine, haznesindeki yağ kıvamlı veya
benzeri yazı mürekkebini küçük bir bilye aracılığıyla kağıda aktaran, mürekkebi
geleneksel dolma kalemlere göre uzun süre kullanılabilen yazı aracı, bilyeli
kalem
tükenmişlik :
tür. * tüke (sona ermek, sonlanmak, bitmek) + n (dönüşlü ve edilgen fiil eki) +
miş (geöiş zaman ve sıfat yapım eki) + lik (isim yapım eki) * uzun süreli ve
yoğun stres, aşırı iş yükü veya sürekli duygusal çaba sonucunda kişinin
enerjisinin, motivasyonunun ve işe veya sorumluluklarına yönelik ilgisinin
belirgin biçimde azalması durumu/sendromu
tüketici :
tür. * tüke (sona ermek, sonlanmak, bitmek) + t (etken fiil eki) + ici (yapan,
eden eki) * mal veya hizmetleri kişisel, toplumsal veya ekonomik ihtiyaçlarını
karşılamak amacıyla kullanan veya satın alan kişi; ekonomi ve hukukta, bir mal
veya hizmeti ticari veya mesleki olmayan amaçlarla edinen veya kullanan gerçek
veya tüzel kişi
tüketim :
tür. * tüke (sona ermek, sonlanmak, bitmek) + t (etken fiil eki) + im (isim
yapım eki) * üretilen mal ve hizmetlerin insanların ihtiyaçlarını ve
isteklerini karşılamak için kullanılması, harcanması veya yok edilmesi
tüketmek :
tür. * tüke (sona ermek, sonlanmak, bitmek) + t (etken fiil eki) + mek (fiil
mastar eki) * üretilen mal ve hizmetleri kullanarak harcamak, bitirmek, yok
etmek veya yiyip içmek
tüklan :
ara. * vekkele (güvenmek, dayanmak, işin yapılmasını başkasına bırakmak, temsil
yetkisi vermek, vekil tayin etmek, temsilci belirlemek), vekil (başkası adına
hareket etme, karar alma veya bir işi yürütme yetkisi verilen kişi, temsilci,
başkası adına yetki kullanan) * tevekkül etme, gerekli çabayı gösterdikten
sonra işin sonucunu Allah'a bırakma, O'na güvenme ve dayanma
tükürmek :
tür. * tükür (ağızdaki salyayı veya başka bir maddeyi dışarı atmak) + mek (fiil
mastar eki) * ağızda biriken tükürüğü veya ağız içindeki başka bir sıvı veya
maddeyi dili veya dudakları kullanarak ağız yoluyla dışarı atmak
tükürük :
tür. * tükür (ağızdaki salyayı veya başka bir maddeyi dışarı atmak) + ük (isim
yapım eki) * ağız boşluğunda bulunan tükürük bezleri tarafından salgılanan, su,
elektrolitler, enzimler, proteinler ve glikoproteinlerden oluşan, sindirimin
başlamasına yardımcı olan, ağız içini nemlendiren ve yiyeceklerin yutulmasını
kolaylaştıran sıvı, salya
tükürük bezi :
tür. * tükür (ağızdaki salyayı veya başka bir maddeyi dışarı atmak) + ük (isim
yapım eki) + bazz (bez), beze (doku veya hücre kümesi, dokusal yumru) + i
(iyelik eki) (tür.) * başlıca kulakaltı (parotis), çenealtı (submandibular) ve
dilaltı (sublingual) bezleri ile çok sayıdaki küçük tükürük bezini kapsayan,
ağız boşluğuna veya çevresine tükürük salgılayan, sindirimin başlamasına
yardımcı olan, ağız içini nemlendiren ve besinlerin çiğnenip yutulmasını
kolaylaştıran tükürüğü üreten ekzokrin bezlerin genel adı
tül :
fra. * Tulle (Fransa'daki Tulle şehrinin adı; ince iplikli ağ gibi kumaşın
üretildiği yer) * ince ipliklerden, aralıklı ve ağ biçimli dokunmuş, perde,
duvak, giysi ve süsleme gibi alanlarda kullanılan hafif ve saydam kumaş türü
tülani :
ara. * tul (uzunluk, yükseklik, boy, mesafe) + ani (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * uzunlamasına olan, boyuna uzanan; uzun ve ince yapılı; gemi ve deniz
araçlarının yapımında kullanılan, baş-kıç (boy) yönünde uzanan ve geminin ana
iskeletinin mukavemetini (dayanıklılığını) sağlayan, genellikle çift dip
tanklarının iç ve dış sacları arasında bulunur ve dip yüklerini karşılayan
kritik yapı elemanlarından biri
tülay :
fra., tür. * Tulle (Fransa'daki Tulle şehrinin adı; ince iplikli ağ gibi
kumaşın üretildiği yer) (fra.) + ay (Dünya’nın uydusu; 30 günlük süre) (tür.) *
Ay gibi zarif ve ince, Ay kadar güzel ve narin; kadın ismi
tülbent :
far. * dul, dol (kova) + band (bağ, sargı) * pamuktan veya ketenden ince ve
seyrek dokunmuş, hafif ve yumuşak bez ve bu bezden yapılmış başörtüsü, sarık,
başlık
tülyum :
lat. * thule (İskandinavya'nın antik mitolojideki efsanevi kuzey sınırı olan
kara parçası (genellikle İzlanda, Norveç veya Grönland olarak yorumlanır) *
atom numarası 69, simgesi Tm olan, lantanitler grubunda yer alan kimyasal
element (İsveçli kimyager Per Teodor Cleve tarafından, efsanevi “Thule”
bölgesine atfedilerek adlandırılmıştır.)
tüm :
tür. * tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) * bir şeyin bütünü, tamamı
veya parçalarının hepsi
tümamiral :
tür., ara. * tümen (çok sayıda, onbin) (tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz,
her şey) + en (isim/sıfat yapım eki) ) (tür.) + amir (emreden, buyuran, üst
yetkili) + el (ön ek, artikel) + bahr (deniz) (ara.) * deniz kuvvetlerinde
tuğamiral ile oramiral arasında olan, NATO kodlamasında genel olarak OF-7
seviyesine karşılık gelen yüksek rütbeli amiral sınıfı
tümay :
tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + ay (Dünya’nın
uydusu; 30 günlük süre) * atın tam daire olarak göründüğü evresi, dolunay,
bütün ay, tam ay
tümbek :
tür. * tum, tüm (kabarmak, şişkinleşmek, şişmek, yumrulaşmak, tepecik olmak,
yuvarlak form almak) + bek (isim yapım eki) * özellikle İran, Orta Doğu ve
çevre kültürlerinde kullanılan, kadeh biçimli gövdeye ve tek bir deri yüzeye
sahip, elle vurularak çalınan geleneksel vurmalı çalgı, tombak
tümce :
tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + ce (isim yapım eki)
* bir düşünceyi, yargıyı veya anlam bütünlüğünü tam ve düzenli biçimde ifade
eden, bir veya birden fazla kelimeden oluşabilen ve çekimli fiil ile biten dil
birimi, cümle
tümdengelim :
tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + den (köken/kaynak
belirteci) + gel (yaklaşmak, varmak, ulaşmak, erişmek, intikal etmek) + im
(isim yapım eki) * genel bir önermeden veya ilkeden hareket ederek özel bir
sonuca ulaşma yöntemi; öncüllerde verilen genel bilgiden, mantıksal çıkarım
yoluyla tekil veya özel bir sonucun elde edilmesini sağlayan akıl yürütme
biçimi; dedüksiyon
tümel :
tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + el (ile ilgili,
gibi, -a ait) * var olan her şeyi kapsayan, bütün varlıkları ve düşünülen
şeyleri içine alan önerme
tümen :
tür., moğ. * tümen (çok sayıda, onbin) (tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz,
her şey) + en (isim/sıfat yapım eki) ) * büyük küme, yığın, öbek; tugayla
kolordu arasında yer alan, onbin, onbeşbin askerden oluşan askeri birlik
tümesan :
lat. * tumere (şişmek, kabarmak) + escere (başlamak, bir sürece girmek anlamı
veren ek) + ens, et (sıfat yapım eki) * sıvı enjekte edilerek hacimli, şişkin,
gergin ve sert bir hal almış olan (doku)
tümesans :
lat. * tumere (şişmek, kabarmak) + escere (başlamak, bir sürece girmek anlamı
veren ek) + entia (isim yapım eki) * penis içinde yer alan ve kavernozal doku
olarak adlandırılan damarsal yapı ve sinirler aracılığıyla oluşan penisin
genişleme (ereksiyon) hali
tümevarım :
tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + e (-a doğru,
yönelim, yakın) + var (bir yere ulaşmak, erişmek, intikal etmek) + ım (isim
yapım eki) * tek tek gözlem, deney veya özel durumlardan hareket ederek genel
bir sonuca veya ilkeye ulaşma ve gözlenen örneklerden ortak özellikleri çıkarıp
bunları daha genel bir önermede birleştirerek akıl yürütme şekli, endüksiyon
tümgeneral :
tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + generare (doğurmak,
üretmek, yaratmak, oluşturmak) (genos (yaratılış, türeyiş, oluşum, doğum, ırk,
döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, sınıf, kategori) (gre.) + are (fiil
mastar eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * kara ve hava
kuvvetlerinde tuğgeneral ile korgeneral arasında olan, general rütbelerinin
ikinci basamağında yer alan ve NATO kodlamasında genel olarak OF-7 seviyesine
karşılık gelen rütbe
tümleç :
tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + leç (araç eki) *
bir tümcede yüklemin anlamını tamamlayan veya belirginleştiren, özne ve yüklem
dışındaki, nesne, dolaylı tümleç, zarf tümleci gibi ögeleri ifade eden
dilbilgisi terimi
tümlemek :
tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + le (etken fiil eki)
+ mek (fiil mastar eki) * eksik olan bir bölümü ekleyerek bir bütünü
tamamlamak, bütünlemek veya eksiksiz duruma getirmek
tümler :
tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + le (etken fiil eki)
+ er (üçüncü tekil şahıs geniş zaman fiil eki) * tamamlar, bütünler;
matematikte tümler açı, ölçüleri toplamı 90° olan iki açının her biri
tümlev :
tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + le (etken fiil eki)
+ ev (isim yapım eki) * tamamlayıcı, bütünleyici; bir fonksiyonun altında kalan
alanı hesaplayan, sonsuz küçük parçaların toplamı yoluyla tanımlanan ve değişim
hızlarının tersini ifade eden temel kavram
tümör :
lat. * tumor (şişme, şişiklik, şişkinlik, kabarıklık, yumru, kütle, külçe)
(tumere (şişmek, kabarmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) * bir doku veya
organdaki hücrelerin normal büyüme ve çoğalma düzeninin bozulmasıyla ortaya
çıkan, çevresindeki dokulardan farklı özellik gösteren, iyi huylu veya kötü
huylu olan ve kötü huylu türlerinde çevre dokulara ve uzak organlara
yayılabilen anormal doku kitlesi
tümöral :
lat. * tumor (şişme, şişiklik, şişkinlik, kabarıklık, yumru, kütle, külçe)
(tumere (şişmek, kabarmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) + alis (ile ilgili, -a
ait) * tümörle ilgili olan, tümöre ait veya tümör niteliği taşıyan
tümsek :
tür. * tum, tüm (kabarmak, şişkinleşmek, şişmek, yumrulaşmak, tepecik olmak,
yuvarlak form almak) + sek (sıfat yapım eki) * çevresine göre hafifçe yükselen,
yuvarlak veya bombeli biçimli küçük yükselti; yol, arazi veya başka bir yüzey
üzerinde belirgin bir çıkıntı oluşturan kabarık bölüm
tümülüs :
lat. * tumulus (toprak yığını, höyük, tepecik, mezar höyüğü) (tumere (şişmek,
kabarmak) + ulus (isim yapım ve küçültme eki) ) * eski çağlarda ölüleri gömmek
için yapılan toprak yığını veya höyük; arkeolojide antik mezar yapısı olarak kullanılan,
genellikle taş veya toprakla çevrili mezar tepeciği
tün :
tür. * tun, tün (gece, karanlık) * gizli yer, köşe bucak, saklanacak yer; gün
batımını geçince, gün batımından sonrası, gece
tünaydın :
tür. * tun, tün (gece, karanlık) + aydın (ay (Dünya’nın uydusu; ışıklandırma,
ışık verme, açığa çıkarma, tanımlama) + dın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
) * iyi sabahlar, gününüz aydın olsun
tünek :
tür. * tün (konmak, bir yere oturmak, yerleşmek) + ek (isim yapım ve araç eki)
* kuşların özellikle gecelemek veya dinlenmek için konduğu dal, sırık, çatı
kenarı veya benzeri yüksek ve uygun yer
tünel :
lat. * tunna (fıçı, büyük kap) + ellus (küçültme eki) * yer altından, bir dağın
veya başka bir engelin içinden geçiş sağlamak amacıyla açılmış, genellikle iki
ucu birbirine bağlı olan, kara yolu, demir yolu, yaya ulaşımı, su veya çeşitli
altyapı hatlarının geçirilmesinde kullanılan uzun ve dar geçit
tünemek :
tür. * tün (konmak, bir yere oturmak, yerleşmek) + e (dönüşlü fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * (kuşlar ve kümes hayvanları için) geceyi geçirmek, uyumak
için bir sırığa veya dala konmak
tünik :
lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf,
tabaka) * genellikle pantolon üzerine giyilen, çok bol ve uzun kadın gömleği
tünika :
lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf,
tabaka) * genellikle pantolon üzerine giyilen, çok bol ve uzun kadın gömleği
tünika adventisya :
lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf,
tabaka) + adventitia (dış, eklenmiş, ilave edilmiş, bağlayıcı) (ad (-a doğru,
yönelim, yan, yakın) + venio, venire (gelmek), vent, ventis (gelmiş) + ia
(isim, yer ve durum eki) ) * kan damarlarının dış tabakası
tünmek :
tür. * tün (konmak, bir yere oturmak, yerleşmek) + mek (fiil mastar eki) *
(kuşlar ve kümes hayvanları için) geceyi geçirmek, uyumak için bir sırığa veya
dala konmak
tüp :
lat. * tubus (tüp, boru, kapalı kanal) * içi boş, genellikle silindirik biçimde
olan ve sıvı, gaz veya başka maddelerin geçirilmesi, taşınması veya saklanması
amacıyla kullanılan boru biçimli nesne; tıp ve biyolojide doğal veya yapay boru
biçimli yapı; kimyada belirli maddeleri içeren kaplar ve günlük kullanımda gaz
tüpü gibi basınçlı kap
tüp bebek :
lat., tür. * tubus (tüp, boru, kapalı kanal) (lat.) + bebek (çok küçük insan
yavrusu) (bapay, bebey, be be (hecelemeli çocuk dilinden ses yansımalı
onomatopeik kelime) (be - be) + k (isim yapım eki) ) * döllenmenin (yumurtanın
içine sperm hücresinin yerleşmesinin) kadın vücudu dışında, laboratuvar
ortamında gerçekleştirildiği ve oluşan embriyonun daha sonra rahme
yerleştirildiği yardımcı üreme yöntemiyle dünyaya gelen bebek, in vitro
fertilizasyon (IVF)
tüp geçit :
lat., tür. * tubus (tüp, boru, kapalı kanal) (lat.) + geçit (geçiş yolu, yol)
(tür ) * kara yolu, demir yolu, yaya yolu veya başka bir ulaşım hattının su,
deniz, dağ, yol veya başka bir engelin altından veya içinden kapalı ve tüp
biçimli bir yapı aracılığıyla geçirilmesini sağlayan geçiş yapısı
tüp ligasyonu :
lat. * tubus (tüp, boru, kapalı kanal) + ligatio (bağlama, bağlanma,
birleştirme) (ligare (bağlamak, birleştirmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) +
nu (iyelik eki) (tür.) * kadınlarda fallop tüplerinin cerrahi olarak
bağlanması, kesilmesi veya kapatılması yoluyla yumurta ile spermin
karşılaşmasını ve döllenmeyi engelleyen kalıcı doğum kontrol yöntemi; tüplerin
bağlanması, tubal sterilizasyon
tür :
tür. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit,
cins, biçim) * ortak özellikler taşıyan varlıkların oluşturduğu sınıf, cins,
kategori
tür resmi :
tür., ara. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek;
çeşit, cins, biçim) (tür.) + resm (çizim, tasvir, şekil, görüntü) (ara.) + i
(iyelik eki) (tür.) * ressamların belli bir daldaki veya türdeki konuları
özellikle de günlük yaşamdan kareleri çizdikleri resimler, janr resmi
türap :
ara. * tariba (toprak olmak, toprağa bulanmak), turab (toprak, toz) * toprak,
yeryüzü, toz
türas :
ara. * varisa (miras almak, mirasçı olmak) * bir kişiden ölümünden sonra kalan
mal, mülk ve diğer maddi varlıklar, miras kalan mal veya mülk; geçmiş
kuşaklardan kalan kültürel, tarihî veya düşünsel değerlerin bütünü
türban :
far. * dul, dol (kova) + band (bağ, sargı) * pamuktan veya ketenden ince ve
seyrek dokunmuş, hafif ve yumuşak bez ve bu bezden yapılmış başörtüsü, sarık,
başlık
türbe :
ara. * tariba (toprak olmak, toprağa bulanmak), turab (toprak, toz) *
genellikle önemli veya saygın bir kişinin mezarının bulunduğu, çoğunlukla
kubbeli ve kapalı biçimde yapılmış mezar yapısı, anıt mezar; toprak, mezar,
mezarlık
türbid :
lat. * turbare (bulandırmak, karıştırmak) (turba (karışıklık, kalabalık,
kargaşa, bulanıklık) + are (fiil mastar eki) ) + idus (sıfat yapım eki) * sıvı
içinde asılı hâlde bulunan çok küçük katı parçacıkların ışığın geçişini
engellemesi nedeniyle bulanık veya berraklığını yitirmiş görünümde olan; berrak
olmayan (sıvı veya çözelti)
türbidite :
lat. * turbare (bulandırmak, karıştırmak) (turba (karışıklık, kalabalık,
kargaşa, bulanıklık) + are (fiil mastar eki) ) + idus (sıfat yapım eki) + itas
(isim yapım ve durum eki) * bir sıvı veya su kütlesinin içinde asılı bulunan
ince katı parçacıkların ışığı saçması ve geçişini azaltması sonucunda oluşan
bulanıklık derecesi; sudaki kil, mil, organik madde, mikroorganizmalar ve
benzeri askıdaki maddelerin miktarıyla ilişkili fiziksel ölçüt
türbin :
lat. * turbo (topaç, dönme hareketi), turbinem (dönen cisim, topaç) * akış
halindeki su, buhar, gaz veya başka bir akışkanın enerjisini dönme hareketine
ve mekanik enerjiye dönüştüren, hidroelektrik santrallerde, buhar ve gaz
türbinlerinde olduğu gibi akışkanın hareketinden yararlanarak jeneratör veya
başka makineleri çalıştıran, kanatlı çark ve ona bağlı mil sisteminden oluşan
enerji dönüştürücü makine
türbinat :
lat. * turbo (topaç, dönme hareketi), turbinem (dönen cisim, topaç) + atus
(sıfat yapım eki) * topaç veya koni biçiminde olan, ekseni çevresinde
dönüyormuş izlenimi veren; biyoloji ve anatomide kıvrımlı, konik veya helezonik
biçimli yapı
türbülans :
lat. * turbulentia (turbare (bulandırmak, karıştırmak) (turba (karışıklık,
kalabalık, kargaşa, bulanıklık) + are (fiil mastar eki) ) + ulentus (dolu, çok,
bol miktarda) + ia (isim, yer ve durum eki) ) * bir akışkanın düzenli ve
tabakalı hareketinin bozulmasıyla hız, yön ve basınç bakımından düzensiz ve
girdaplı hareketlerin ortaya çıkması, hava, su veya başka akışkanlarda görülen
düzensiz akış olgusu, hava veya su burgacı
türdeş :
tür. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit,
cins, biçim) + deş (aynılık, eşlik eki) * aynı türden, aynı nitelikleri veya
özellikleri taşıyan, birbirine benzer özellikte olan
türemek :
tür. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit,
cins, biçim) + e (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir kökten,
kaynaktan veya önceki bir varlıktan ortaya çıkmak, meydana gelmek veya çoğalmak
türev :
tür. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit,
cins, biçim) + ev (-ma, eylem eki) * türemiş, türetilmiş, bir şeyden
çıkarılarak oluşturulmuş
türeyiş :
tür. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit,
cins, biçim) + eyiş (isim yapım eki) * ortaya çıkma, meydana gelme, oluşma,
oluşum, yaratılış
türk : tür.
* türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak,
meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan)
) * Orta Asya kökenli olup tarih boyunca farklı devletler ve topluluklar
kurmuş, bugün başta Türkiye olmak üzere Orta Asya, Kafkasya, Balkanlar ve başka
bölgelerde yaşayan Türk halklarına mensup kimse; Türk halklarıyla, Türk
diliyle, Türk kültürüyle veya Türkiye ile ilgili olan
türkan :
tür. * terken (hükümdar ailesinden kadın, hükümdar eşi veya soylu kadın) * eski
Türk ve özellikle Karahanlı, Harezm ve Selçuklu dönemlerinde hükümdarın eşi,
annesi, kızı veya hanedan mensubu yüksek statülü kadınlara verilen, katun/hatun
ile yakın anlamda kullanılan soyluluk ve hanedanlık ünvanı
türkçe :
tür. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak,
meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan)
) + çe (dil eki) * Türklerin konuştuğu dil
türkeli :
tür. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak,
meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan)
) + el, il (ülke, memleket, halk topluluğu, yurt, devlet) + i (iyelik eki) *
Sinop'nın bir ilçesi
türker :
tür. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak,
meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan)
) + er (erkek, adam, yiğit, kahraman, cesur, mert, rütbesiz asker, asker;
olgunlaşmak, yetişmek) *
türki :
tür. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak,
meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan)
) + i (ile ilgili, -a ait) * Türklerle, Türk diliyle, Türk kültürüyle veya Türk
ülkeleriyle ilgili olan, Türk'e özgü
türkistan :
tür., far. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya
çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki,
gibi olan) ) (tür.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) *
Orta Asya'da yer alan, batısında Hazar Denizi, kuzeyinde Rusya, doğusunda Çin,
güneyinde Afganistan, İran ve Pakistan bulunan, tarihsel olarak Türk
halklarının yoğun biçimde yaşadığı bölge
türkiyat :
tür., ara. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya
çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki,
gibi olan) ) (tür.) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) (ara.) * Türklerin dilini,
edebiyatını, tarihini, kültürünü, sanatını, folklorunu ve diğer maddi ve manevi
varlıklarını inceleyen bilim ve araştırma alanı, Türkoloji
türkiye :
tür., ara. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya
çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki,
gibi olan) ) (tür.) + iye (isim yapım ve yer eki) (ara.) * Anadolu'nun büyük
bölümü ile Trakya'nın doğu kesiminde yer alan, kuzeyinde Karadeniz, doğusunda
Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve İran, güneyinde Irak, Suriye ve Akdeniz,
batısında Ege Denizi, Yunanistan ve Bulgaristan bulunan, topraklarının bir
bölümü Asya'da, küçük bir bölümü Avrupa'da yer alan ve başkenti Ankara olan
ülke
türkiye cumhuriyeti :
tür., ara. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya
çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki,
gibi olan) ) (tür.) + iye (isim yapım ve yer eki) + cumhur (halk, topluluk) +
iyet (isim yapım ve durum eki) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * Anadolu ve
Trakya toprakları üzerinde kurulmuş, başkenti Ankara olan ve egemenliğin
millete ait olduğu yönetim biçimini benimseyen, 29 Ekim 1923'te ilan edilen
cumhuriyet rejimi ile yönetilen Türkiye devletinin resmi adı
türkkari :
tür., far. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya
çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki,
gibi olan) ) + kari, kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden
eki) * Türklere özgü, Türk tarzında veya Türk usulünde olan; Türk sanatına,
kültürüne, zevkine veya geleneklerine özgü biçim ve özellikleri taşıyan
türkmen :
tür. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak,
meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan)
) + men (sıfat yapım eki) * Oğuz boylarına mensup Türk topluluğu, Oğuz Türkü
türkmenistan :
tür., far. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya
çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki,
gibi olan) ) + men (sıfat yapım eki) (tür.) + istan (durulan yer, bulunulan
yer, mekan, ülke) (far.) * Orta Asya'nın güneybatısında yer alan, batısında
Hazar Denizi, kuzeyinde Kazakistan, kuzeydoğusunda Özbekistan, güneyinde İran
ve güneydoğusunda Afganistan bulunan, başkenti Aşkabat olan bağımsız Türk
cumhuriyeti
türkoğlu :
tür. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak,
meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan)
) + men (sıfat yapım eki) + ol, oğl (var hale gelmek, vücuda gelmek, tezahür
etmek, olmak), oğul (erkek insan yavrusu, erkek evlat, erkek çocuk) + u (tamlama
eki) ) * Kahramanmaraş’ın bir ilçesi
türkolog :
tür., gre. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya
çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki,
gibi olan) ) (tür.) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) (gre.) * Türk
dilleri, Türk halklarının tarihi, edebiyatı, kültürü ve toplumları üzerine
uzmanlaşan bilim insanı; Türkoloji alanında araştırma yapan uzman
türkoloji :
tür., gre. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya
çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki,
gibi olan) ) (tür.) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime,
bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * Türk
dilleri, Türk halklarının tarihi, edebiyatı, kültürü, folkloru ve diğer maddi
ve manevi unsurlarını bilimsel yöntemlerle inceleyen araştırma ve bilim alanı,
Türk bilimi
türkuaz :
tür., fra. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya
çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki,
gibi olan) ) (tür.) + oise (sıfat yapım eki) (fra.) * bakır ve alüminyum
fosfatından oluşan, mavi-yeşil renkli değerli veya süs taşı
(CuAl6(PO4)4(OH)8·4H2O); bu taşın karakteristik rengi olan maviye çalan yeşil
renk
türkü :
tür. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak,
meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan)
) + ü (isim yapım eki) * halkın duygu, düşünce, özlem, sevgi, acı ve günlük
yaşamını ezgi ve sözlerle ifade eden, anonim veya belirli bir kişiye ait
olabilen geleneksel Türk halk şarkısı; Türk halk müziğinin sözlü ve ezgili
başlıca türlerinden biri
türlü :
tür. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit,
cins, biçim) + lü (ile, birlite, eraber, sahibi) * çeşitli, farklı tür veya
biçimlerde olan, birden çok çeşidi, biçimi veya niteliği bulunan; çeşitli
sebzelerin, genellikle etle birlikte, doğranıp aynı tencerede pişirilmesiyle
hazırlanan geleneksel bir yemek
türs :
ara. * turs (kalkan) * savaşta ok, mızrak ve kılıç darbelerininden korunmak
amacıyla elde taşınan, genellikle yuvarlak veya oval biçimli, metalden yapılmış
plaka
türşi :
far. * turşi (ekşi, ekşitilmiş) * sebze, meyve veya bazı hayvansal besinlerin
tuzlu su, sirke veya ekşime yoluyla asitliği artırılmış bir ortamda belirli
süre bekletilerek dayanıklılığı artırılan, kendine özgü ekşi ve tuzlu tat
kazanan salamura gıda hazırlaması
türt :
tür. * türt (dokundurmak, değdirmek, temas ettirmek, sürmek) * bir şeyi başka
bir şeyin üzerine hafifçe değdirmek, dokundurmak veya sürmek
türüm :
tür. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit,
cins, biçim) + üm (isim yapım eki) * felsefede ve dini inanışlarda varlıkların
bir ilk kaynaktan veya Tanrı'dan, O'ndan hiçbir şey eksilmeden aşama aşama
zorunlu olarak çıkması ve türemesi
tütmek :
tür. * tüt (duman çıkarmak, tütsü vermek) + mek (fiil mastar eki) * bir şey
yanma sonucunda duman veya buhar çıkarmak, duman salmak
tütoryal :
lat. * tutor (koruyucu, vasi, gözetici, rehber; eğitici kişi, veli) (tueri
(korumak, gözetmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) ) + ialis (ile ilgili, -a ait)
* bir konunun, yöntemin veya uygulamanın nasıl yapılacağını adım adım açıklayan
öğretici içerik ve eğitim materyali (özellikle bilgisayar, yazılım ve çevrim
içi eğitim alanlarında uygulamalı anlatım)
tütsü :
tür. * tüt (duman çıkarmak, duman çıkmak) + üz, sü (ile ilgili, gibi, -a ait) *
büyü yapmak, ilaç yapmak veya ayinlerde (ritüellerde) çevrenin güzel kokmasını
sağlamak için yakılan kokulu madde
tütün :
tür. * tüt (duman çıkarmak, duman çıkmak) + ün (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * patlıcangillerden, Amerika kökenli olan, boyu bir metreyi, yaprakları
kırk santimetreyi bulabilen, bileşiminde nikotin bulunan ve sigara yapımında
kullanılan otsu bir bitki
tüvana :
far. * tuvan (güç, kuvvet, kudret, yapabilme yetisi), tuvana (güçlü, kuvvetli,
dinç, canlı, güç yetiren, kadir, kudretli, becerikli, dinç) * güçlü, kuvvetli,
muktedir, dinç, canlı
tüvanger :
far. * tuvan (güç, kuvvet, kudret, yapabilme yetisi), tuvana (güçlü, kuvvetli,
dinç, canlı, güç yetiren, kadir, kudretli, becerikli, dinç) + ger (-cı, yapan,
eden, kimse) * güçlü, kudretli ve varlıklı olan; zengin, malı ve mülkü çok olan
kimse; Türk musikisinde XV. yüzyıl dolaylarında kullanılan, sonraları terk
edilen tarihi bir makam
tüveyç :
ara. * tac (başlık, hükümdarlık simgesi), tuveyc (taççık, küçük tac) * çiçeğin
çanak yaprakların içinde yer alan, genellikle renkli ve dikkat çekici taç yapraklarının
tamamı, çiçek tacı, corolla
tüvit :
İng. * tweed (tüvit) * yün veya yün karışımlı ipliklerden, genellikle kalın ve
kaba dokulu olarak dokunan, özellikle ceket, palto, etek ve takım elbise gibi
giysilerin yapımında kullanılan, çoğunlukla benekli veya karışık renkli kumaş
tüy :
tür. * tüy (kıl, kuşların vücudunu örten ince ve hafif örtü) * insanların ve
bazı hayvanların derisinde bulunan ince kıl; özellikle kuşların vücudunu örten,
gövdesi ve dallanmış ince uzantılarıyla karakteristik olan hafif keratin yapılı
örtü organı; ayrıca bu yapıdan elde edilen ince ve yumuşak lif
tüy siklet :
tür., ara. * tüy (kıl, kuşların vücudunu örten ince ve hafif örtü) (tür.) +
sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sikl (ağırlık, yük) + et (isim yapım eki)
(ara.) * boksta ve bazı diğer dövüş sporlarında sporcuların belirli bir ağırlık
aralığına göre sınıflandırıldığı, üst sınırı 57 kg civarı olan hafif
sıkletlerden biri
tüymek :
tür. * tüy (kaçmak, uzaklaşmak, firar etmek, fıymak) + mek (fiil mastar eki) *
kaçmak, sıvışmak, fıymak, firar etmek, bulunduğu yerden gizlice veya hızla
uzaklaşmak
tüyo :
fra. * tuyau (boru, mecazen ipucu, bilgi) * bir işin nasıl yapılacağı, bir
sınavın nasıl geçileceği veya bir yarışma sonucunun ne olacağı konusunda
gizlice verilen bilgi, ipucu veya ön bilgi
tüzel :
tür. * tüz (düzen, nizam, kural, yasa, ilke, prensip, hukuk) + el (ile ilgili,
-a ait) * hukuk kurallarınca gerçek kişilerden ayrı bir varlık ve hak sahibi
olarak kabul edilen, belirli bir amaç doğrultusunda oluşturulmuş kişi veya mal
topluluğuna ilişkin, hükmi
tüzel kişi :
tür. * tüz (düzen, nizam, kural, yasa, ilke, prensip, hukuk) + el (ile ilgili,
-a ait) + kişi (şahıs, kimse, birey, insan) * hukuk düzeni tarafından gerçek
kişiden bağımsız bir kişi olarak tanınan, haklara ve borçlara sahip olabilen ve
hukuki işlemlerde taraf olabilen kişi, dernek, vakıf, şirket ve kamu kurumları
gibi kuruluşlar veya mal topluluğu
tüzük :
tür. * tüz (düzen, nizam, kural, yasa, ilke, prensip, hukuk) + ük (isim yapım
eki) * bir kurumun, kuruluşun veya topluluğun çalışma düzenini, görevlerini,
yetkilerini, işleyişini ve uyacağı kuralları belirleyen kural ve hükümler
bütünü niteliğindeki yazılı düzenleme
tvist :
ing. * twist (bükmek, burmak; kıvırmak; bükülme, dönüş; iki katlı iplik, iplik
bükümü) * bir şeyi burmak, bükmek, kıvırmak veya kendi ekseni çevresinde
döndürmek; dönme, bükülme, kıvrılma, kıvrım; sinema ve edebiyatta olayların
beklenmedik biçimde yön değiştirmesi, şaşırtıcı olay dönüşü
twin :
ing. * twin (ikiz) * ikisi eşzamanlı olarak doğmuş olanlardan her biri;
birbirine tıpatıp benzeyen iki şeyden her biri
twistor teorisi :
ing., lat. * twist (bükmek, burmak; kıvırmak; bükülme, dönüş; iki katlı iplik,
iplik bükümü) (ing.) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.) + theoria (gözlem,
bakış, düşünce, kuram) (theoros (gözlemci, seyirci, izleyici) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * İngiliz
matematiksel fizikçi, matematikçi ve bilim felsefecisi Roger Penrose tarafından
1960'larda geliştirilen, kuantum mekaniği ile genel göreliliği (kütleçekimini)
birleştirmeyi amaçlayan, geleneksel uzay-zaman noktaları yerine ışık
ışınlarının izlediği yolları ve nedensel ilişkileri temel alan alternatif bir
matematiksel fizik teorisi
twitch :
ing. * twitch (seğirmek, sıçramak, ani hareket etmek; seğirme, ani hareket) *
bir kasın veya vücut bölümünün istem dışı, kısa süreli ve ani biçimde hareket
etmesi
twotino :
ing. * two (iki) + -tino (Neptün ötesi cisimlerin yörünge rezonansını belirten
adlandırma unsuru) * astronomide Neptün ile 1
tyche :
gre. * tykhe (talih, şans, kader; rastlantı; Yunan mitolojisinde talih, şans ve
kaderi kişileştiren, kentlerin ve insanların kaderini belirleyen tanrıça, Roma
mitolojisindeki Fortuna'nın karşılığı) * astronomide, Güneş Sistemi'nin dış bölgelerinde
bulunduğu öne sürülen varsayımsal bir gezegen
tympanum :
gre. * tympanon (davul, tef; gerilmiş yüzey) (gre.); tympanum (lat ) *
mimarlıkta kemerli kapı veya pencerelerde kemer eğrisi ile kapı açıklığı
lentosu arasında kalan doldurulmuş kesim, alınlık tablası
tyndall etkisi :
ing., tür. * Tyndall (İrlandalı fizikçi John Tyndall'ın soyadından) (ing.) +
etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik eki)
(tür.) * bir ışık huzmesinin , bir odadaki duman veya toz gibi asılı küçük
parçacıklar içeren bir ortamda saçılması ve pencereye giren ışık huzmesini
görünür hale getirmesi
typha :
lat. * typha (saz, kamışi hasır otu cinsi) * Typhaceae (kamışgiller)
familyasından, sulak alanlarda, göl ve gölet kıyılarında yetişen, uzun saplı, uzun
ve şerit biçimli yapraklara ve kahverengi, silindirik, yoğun çiçeklere sahip
olan otsu bitki türü
typhaceae :
lat. * typha (saz, kamışi hasır otu cinsi) + aceae (-giller, bitki familyası
eki) * Typha cinsini ve ona yakın cinsleri kapsayan, sulak alanlarda yetişen,
uzun ve şerit biçimli yapraklara ve yoğun başak biçimli çiçek durumlarına sahip
otsu bitkilerden oluşan bitki familyası, sazgiller
typhlonectidae :
gre., lat. * typhlonektes (gözsüz yüzücü) (typhlos (kör, görme yetisini
yitirmiş, gözsüz) + nektes (yüzücü, yüzen) ) (gre.) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) (lat.) * Güney Amerika'da yaşayan, bacaksız, solucanımsı gövdeli
ve suda yaşamaya uyum sağlamış kör yılan semenderlerini kapsayan amfibiler
familyası
typhon :
gre. * typhon (kasırga, fırtına; duman, buhar; Yunan mitolojisindeki dev ve
canavar) * Yunan mitolojisinde Gaia ile Tartaros'un oğlu olduğu kabul edilen,
yılan biçimli uzuvları ve çok sayıda başı bulunan, Zeus'a karşı savaşan ve
fırtına, kasırga gibi yıkıcı doğa güçleriyle ilişkilendirilen devasa canavar
niteliğindeki mitolojik varlık
tyrannidae :
lt. * tyrannus (tiran, zorba, zalim, diktatör, despot) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) * çoğunlukla Amerika kıtasında yaşayan, böceklerle beslenen,
küçük ve orta büyüklükte kuşları kapsayan böcek familyası, tiran sinekkapanlar
tytonidae :
lat. * tyto (peçeli baykuş cinsi) + idae (-giller, hayvan familyası eki) *
başlıca peçeli baykuşları (Tyto) kapsayan, yüzlerinin kalp biçimli olması,
güçlü pençeleri ve çoğunlukla gececil yaşamlarıyla tanınan baykuşgiller
familyası
tzitzit :
ibr. * tzitzit (saç kıvrımı, saç tutamı) * antik çağda İsrailoğulları
tarafından, bugün ise dindar Yahudiler ve Samiriyeliler tarafından giyilen
talitlerin, özel olarak düğümlenmiş ritüel saçakları veya püskülleri
U :
lat. * uranium (Uranus (Güneş Sistemi gezegeni ve Roma mitolojisinde gökyüzü
tanrısı Uranüs) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 92 olan,
aktinitler serisinde bulunan, ağır, yoğun ve radyoaktif olan, nükleer enerji
üretiminde, nükleer yakıtlarda, araştırma reaktörlerinde ve askeri nükleer
teknolojilerde kullanılan metal element
u :
tür. * u, U * Türkçe alfabenin 25. harfi (T’den sonra, Ü’den önce)
ubeyd :
ara. * abada (hizmet etmek, kulluk etmek, yardım etmek, bendelik etmek), ubud (kulluk,
kölelik, hizmetçilik, bendelik), abd (kul, köle, hizmetçi, bende) * kulcuk,
kölecik, kulcağız, küçük köle, küçük kul; erkek ismi
ubud :
ara. * abada (hizmet etmek, kulluk etmek, kölelik etmek, yardım etmek), abd
(kul, köle, hizmetli, hizmetçi, yardımcı, bende) * kulluk, kölelik,
hizmetçilik, bendelik
ubudiyet :
ara. * abada (hizmet etmek, kulluk etmek, kölelik etmek, yardım etmek), abd
(kul, köle, hizmetli, hizmetçi, yardımcı, bende), ubud (kulluk, kölelik,
hizmetçilik, bendelik) + iyet (isim yapım eki) * kulluk etme, kölelik etme,
hizmet etme, bendelik etme
ubuntu :
xho., zul. * ubu (-lık, olma) + ntu (kişi, insan) * insan olma, insanlık,
insaniyet, insanca davranma; kişinin insanlığını başkalarıyla olan ilişkileri
ve topluluk içindeki karşılıklı bağlılık üzerinden tanımlayan Güney Afrika
kökenli etik ve felsefi anlayış
ubur :
ara. * ubur (geçmek, atlamak) * geçiş, diğer tarafa geçiş, diğer yere gidiş
ubuset :
ara. * abs, abasa (yüz ifadesiyle hoşnutsuzluk belirtmek, surat asmak, yüz
ekşitmek, çehresini çatmak, somurtmak), abese (surat asma, somurtma, çehre
çatma; Kur’an’ın sekseninci suresi), ubus (surat asma, somurtma, çehre çatma) +
et (isim yapım eki) * somurtkanlık, asık suratlılık, yüzünü ekşitme ve
hoşnutsuzluk gösterme hali
uca :
tür. * uc (uç, son, sınır, limit, kenar) + a (sıat yapım eki) * yüksek, yüce,
ulu, erişilmesi güç veya göğe doğru yükselen; kuyruk sokumu
ucab :
ara. * acebe (şaşırmak, hayret etmek, hayran olmak), acib (şaşırtıcı, tuhaf,
garip), i'cab (şaşırtma, hayran etme, hayrete düşürme), acaba (şaşırtıcı, merak
uyandıran, tuhaf, garip) * şaşılacak, hayret uyandıracak derecede olağanüstü
veya görülmemiş olan şey, hayret ve şaşkınlık veren durum
ucac :
ara. * ucac (tuzlu ve acı su) * tuzluluğu ve acılığı belirgin olan, içilmeye
elverişli olmayan su
ucbe :
ara. * acebe (şaşırmak, hayret etmek, hayran olmak), acib (şaşırtıcı, tuhaf,
garip), i'cab (şaşırtma, hayran etme, hayrete düşürme), acaba (şaşırtıcı, merak
uyandıran, tuhaf, garip), ucab (şaşılacak, hayret uyandıracak derecede
olağanüstü veya görülmemiş olan şey, hayret ve şaşkınlık veren durum) *
şaşılacak şey, acaip şey, hayret verici şey
ucube :
ara. * acebe (şaşırmak, hayret etmek, hayran olmak), acib (şaşırtıcı, tuhaf,
garip), i'cab (şaşırtma, hayran etme, hayrete düşürme), acaba (şaşırtıcı, merak
uyandıran, tuhaf, garip), ucab (şaşılacak, hayret uyandıracak derecede
olağanüstü veya görülmemiş olan şey, hayret ve şaşkınlık veren durum), ucbe
(şaşılacak şey, acaip şey, hayret verici şey) * şaşılacak, hayret verilecek şey,
alışılmadık, biçimsiz veya çirkin görünüşte olan kimse veya şey, görünüşü veya
yapısı olağandışı olduğu için yadırganan varlık
ucuz :
ara. * ucuz (değersiz, bayağı, düşük nitelikli) * fiyatı düşük, iyatı yüksek
olmayan, az para gerektiren; nitelik, değer veya itibar bakımından düşük ve
basit olan, değersiz, bayağı
uç :
tür. * uç (en son nokta, tepe, baş, son, sınır, had, limit, serhad) * en üst,
en tepe, sınır noktası, sınır hattı (edge (uç, sınır, kenar) (ing.) )
uç uç böceği :
tür. * uç (uçmak, havada hareket etmek) + uç (uçmak, havada hareket etmek) +
böcek (eklembacaklı, kanatlı veya kanatsız küçük hayvan) * Coccinellidae (uğur
böceğigiller) familyasına bağlı olan, kanatlarını açarak uçabilen, çoğunlukla
kırmızı veya turuncu renkli ve siyah benekli, küçük böceklerin genel adı, uğur
böceği
uçak :
tür. * uç (uçmak, havada hareket etmek) + ak (isim yapım ve araç eki) * havada
uçmak ve bir yerden başka bir yere insan veya yük taşımak amacıyla yapılmış,
motor gücüyle hareket eden ve kanatları sayesinde havada tutunarak ilerleyen
hava taşıtı
uçaksavar :
tür. * uçak (havada uçmak ve bir yerden başka bir yere insan veya yük taşımak
amacıyla yapılmış, motor gücüyle hareket eden ve kanatları sayesinde havada
tutunarak ilerleyen hava taşıtı ) (uç (uçmak, havada hareket etmek) + ak (isim
yapım ve araç eki) ) + sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek,
atmak, fırlatmak, mücadele etmek, korumak) + ar (geniş zaman ve yapan, eden
eki) * uçaklara karşı kullanılan, özellikle onları etkisiz hale getirmek veya
düşürmek amacıyla tasarlanmış ağır makineli tüfek veya top şeklinde olan silah
veya silah sistemi
uçandaire :
tür., ara. * uç (uçmak, havada hareket etmek) + an (sıfat yapım eki) (tür.) +
daire (bir merkezi noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın 360 derece
döndürülmesiyle oluşan şekil; çember, halka, çevrim, döngü, devir, dönem, çağ)
(ara.) * dünya dışı uygarlıklara ait olduğu ileri sürülen, kimliği veya kökeni
açıklanamayan disk biçimli hava aracı veya UFO (Unidentified Flying Object/Tanımlanamayan
Uçan Cisim)
uçarı :
tür. * uç (uçmak, havada hareket etmek) + ar (üçüncü tekil şahıs geniş zaman
fiil eki) + ı (sıfat yapım eki) * yerinde durmayan, hareketli, canlı ve atak
olan, özgür ruhlu, serbest davranan, maceraya ve eğlenceye düşkün
uçbeyi :
tür. * uç (en son nokta, tepe, baş, son, sınır, had, limit, serhad) + beg, bey
(bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici,
sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil,
soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + i (iyelik eki) * Selçuklu ve
Osmanlı dönemlerinde devletin sınır bölgelerinde askerî ve idari yetkiye sahip
olan bey; sınır boylarının savunulmasını ve yönetimini üstlenen yerel hükümdar
veya kumandan
uçkur :
tür. * uç (en son nokta, tepe, baş, son, sınır, had, limit, serhad) + kur-
(bağlamak, bağlamak için yerleştirmek) * şalvar, don, pijama ve benzeri
giysilerin beline geçirilen, giysiyi sıkıca tutmaya yarayan bağ veya kuşak;
uçları bağlanarak kullanılan ip, şerit veya kumaş parçası
uçmak :
tür. * uç (uçmak, havada hareket etmek) + mak (fiil mastar eki) * kanat, hava
akımı veya motor gibi başka bir itici güç yardımıyla havada ilerlemek; kuş,
böcek ve hava taşıtları havada hareket etmek
uçsuz bucaksız :
tür. * uç (en son nokta, tepe, baş, son, sınır, had, limit, serhad) + suz
(yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + bucak (kenar, köşe, kıyı, yer) +
sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * sonu, sınırı veya kenarı
görünmeyen, çok geniş ve sonsuzmuş gibi görünen, genişliği veya uzanımı göz
alabildiğine devam eden
uçucu :
tür. * uç (yerden havalanmak ve havada hareket etmek) + ucu (sıfat yapım eki) *
belirli sıcaklık ve basınç koşullarında yüksek buhar basıncına sahip olup
kolayca buharlaşarak gaz haline geçen; havada uçabilen veya uçma özelliği
bulunan
uçuk :
tür. * uç (en son nokta, tepe, baş, son, sınır, had, limit, serhad); uç (yerden
havalanmak ve havada hareket etmek) + uk (sıfat yapım eki) * genellikle Herpes
Simpleks Virüsü (HSV) nedeniyle oluşan, başta dudak ve ağız çevresi olmak üzere
ciltte içi su dolu, ağrılı ve kaşıntılı kabarcıklarla kendini gösteren, vücuda
bir kez girdikten sonra sinir hücrelerinde ömür boyu gizli kalan virüs,
bağışıklık zayıfladığında yeniden aktive olabilen viral bir enfeksiyon; rengi
soluk, canlılığını yitirmiş; aşırı, ölçüsüz veya gerçeklikten uzak olan
uçurtma :
tür. * uç (yerden havalanmak ve havada hareket etmek) + urt (etken fiil eki) +
ma (isim yapım eki) * rüzgârın etkisiyle havada yükselmesi ve uçması sağlanan,
genellikle kağıt veya hafif malzemeden yapılan ve bir ipe bağlanarak yerden
kontrol edilen oyuncak
uçurum :
tür. * uç (yerden havalanmak ve havada hareket etmek) + ur (geniş zaman fiil
eki) + um (isim yapım eki) * dik ve yüksek bir yerin kenarından aşağıya doğru
uzanan derin, sarp boşluk veya yar; iki kişi, topluluk veya durum arasındaki
aşılması güç büyük ayrılık veya fark (mecazi)
uçuş :
tür. * uç (yerden havalanmak ve havada hareket etmek) + uş (isim yapım eki) *
yerden havalanıp havada hareket etme, uçma eylemi, uçma işi
uçuşmak :
tür. * uç (yerden havalanmak ve havada hareket etmek) + uş (dönüşlü ve işteş
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birden çok varlık havada birlikte veya
farklı yönlere doğru hareket etmek; kuşlar, böcekler veya hafif nesneler havada
dağınık biçimde hareket etmek
ud :
ara. * ud (ağaç, odun; ud çalgısı) * gövdesi armut biçiminde, kısa saplı ve
genellikle on bir veya on iki telli, mızrapla çalınan, Türk ve Arap musikisinin
başlıca telli çalgılarından biri
udat :
ara. * ada (düşmanlık yapmak, karşı gelmek, hasımlık etmek), aduv (düşman,
hasım), adi (düşman, hasım, saldırgan) * düşmanlar, düşman topluluğu veya karşı
tarafta bulunan kimseler
udhiye :
ara. * dahha (kesmek, kurban etmek, adak vermek) * Allah'a yaklaşmak amacıyla
kurban edilen hayvan; özellikle Kurban Bayramı'nda dini kurallara uygun olarak
kesilen kurbanlık hayvan
udhuke :
ara. * dahika (gülmek, sevinç göstermek) * gülünecek şey, gülünç durum,
komiklik, maskaralık, komedi
udhukeperdaz :
ara., far. * dahika (gülmek, sevinç göstermek), udhuke (gülünecek şey, gülünç
durum, komiklik, maskaralık, komedi) (ara.) + perdahten (yapmak, ödemek, çaba
göstermek veya süslemek), perdaz (yapan, düzenleyen, çaba gösteren) (far.) *
güldürücü, komik, komedyen, gülünç şeyler ortaya koyan, güldürü üreten kimse
udi :
ara. * ud (ağaç, odun; ud çalgısı) + i (-cı, yapan, eden, ile ilgili, -a ait) *
ud çalan kimse, udçu
UDP :
ing. * user (kullanıcı) + datagram (veri paketi) + protocol (iletişim kuralı,
protokol) * hızlı fakat güvenilirlik garantisi olmayan veri iletimi sağlayan
taşıma protokolü
udul :
ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek,
kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola
saptırmak), dalal (sapıklık, sapma, yönelme) * doğru yoldan ayrılma, bir
tutumdan veya karardan vazgeçme, geri dönme, yoldan sapma, dönme, vazgeçme, bir
kalıptan başka bir kalıba geçme
udvan :
ara. * ada (düşmanlık yapmak, karşı gelmek, hasımlık etmek), aduv (düşman,
hasım), adi (düşman, hasım, saldırgan) * düşmanlık, zulüm, haksızlık, zorbalık
udvet :
ara. * udva (vadi yamacı, vadinin kıyısı veya kenarı) * vadi kenarı, vadi
yamacı; özellikle bir vadinin iki yanındaki yüksekçe eğimli bölüm
UEFI :
ing. * unified (birleşik) + extensible (genişletilebilir) + firmware (donanım yazılımı)
+ interface (arayüz) * BIOS’un yerini alan modern sistem başlatma arayüzü
uf :
tür. * uf (bezginlik, bıkkınlık, sıkıntı veya küçümseme bildiren ünlem; nefes
verme sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * usanma, sıkılma, bıkkınlık,
yakınma veya hoşnutsuzluk anlatmak için söylenen ünlem; “uf!”
ufacık :
tür. * ufak (küçük, az) + cık (küçültme eki) * çok küçük, küçücük; boyutu veya
miktarı olağandan çok daha az olan
ufak :
tür. * ufak (küçük, az) * boyutu, miktarı veya kapsamı büyük olmayan, küçük
ufaklık :
tür. * ufak (küçük, az) + lık (isim yapım ve durum eki) * ufak olma durumu,
küçüklük; özellikle yaşça küçük olma veya küçük çocukluk dönemi; küçük çocuk
ufalamak :
tür. * ufak (küçük, az) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir
şeyi ufak parçalara ayırmak, küçültmek veya küçük parçalar haline getirmek;
özellikle yiyecekleri veya başka maddeleri küçük parçalara bölmek
uff :
ara. * uff (ses yansımalı onomatopeik kelime) * of, olumsuz nida, sıkıntı
belirten nida (off (iptal, dışında, olumsuz olan) (ing.) )
ufki :
ara. * ufk (göğün yerle (denizle veya karayla) buluştuğu çizgi hattı) + i (ile
ilgili, -a ait) * ufukla ilgili, ufka ait; yatay doğrultuda veya yatay düzlemde
bulunan; yatay, yatayla ilgili
UFO :
ing. * Unidentified (Tanımlanamayan) + Flying (Uçan) + Objedt (Cisim) * kimliği
veya kökeni gözlem sırasında belirlenemeyen uçan nesne; gözlemci tarafından ne
olduğu açıklanamayan hava olayı veya cisim
ufuk :
ara. * ufk (göğün yerle (denizle veya karayla) buluştuğu çizgi hattı) *
gökyüzünün yeryüzü veya denizle birleşiyor gibi göründüğü uzak sınır çizgisi;
mecazen bir kişinin bilgi, düşünce veya görüş alanının sınırı
ufunet :
ara. * afn, afana (çürümek, pis kokmak, bozulmak), afen (çürüme, bozulma) *
çürüme, bozulma, pis kokma
uganda :
sva. * Buganda (Ganda halkının ülkesi) * Doğu Afrika'da yer alan, kuzeyinde
Güney Sudan, doğusunda Kenya, güneyinde Tanzanya, güneybatısında Ruanda,
batısında Demokratik Kongo Cumhuriyeti bulunan, başkenti Kampala olan ve denize
kıyısı bulunmayan ülke
ugniye :
ara. * gana (şarkı söylemek), teganni (şarkı söyleme), agniye (şarkı) *
şarkılar, ilahiler, teganni edilen sözler
uğrak :
tür. * uğra (bir yere yönelmek, bir yerde bulunmak; rastlamak) + k (isim yapım
eki) * sık sık ziyaret edilen, yol üzerinde bulunması nedeniyle uğranılan yer;
yolcuların veya insanların geçerken kısa süreliğine durduğu yer, uğrama yeri
uğramak :
tür. * uğra (bir yere yönelmek, bir yerde bulunmak; rastlamak) + mak (fiil
mastar eki) * bir yere kısa süreliğine gitmek, bir yerden geçerken oraya girmek
veya bir yere yönelip bulunmak; bir durum, olay veya etkenle karşılaşmak, onun
etkisine maruz kalmak
uğraş :
tür. * uğra (bir işle meşgul olmak, çalışmak) + ş (isim yapım eki) * bir işi
yapmak, gerçekleştirmek veya bir sonuç elde etmek için harcanan emek ve çaba,
meşguliyet, çalışma, gayret
uğraşmak :
tür. * uğra (bir işle meşgul olmak, çalışmak) + ş (dönüşlü ve işteş fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * bir işle, konuyla veya kimseyle ilgilenmek, onu yapmaya
çalışmak veya zaman ve emek harcamak; bir işi gerçekleştirmek için çaba
göstermek, meşgul olmak
uğrunda :
tür. * uğur (yol, yön, amaç, gaye, hedef, niyet, ülkü) + u (iyelik eki) + nda
(yer ve durum eki) * bir amaç, kişi veya değer için, onun yolunda, onun adına,
onun davası için
uğu bayanay :
moğ. * uğu (su kenarı; bolluk, çokluk) + bayanay (kutsal, yüce, aziz; Türk
mitolojisinde bereket, doğa ve geçim tanrıçası, Bayana, Payana, Payna) (bay,
pay, may (geçim, zenginlik, rızık ve kutsal) + an (gibi olan) + ai, ay (ile
ilgili, gibi, -a ait) ) * akıl, düşünce, anlayış ve zihinsel kavrayış; Türk
mitolojisinde (özellikle Yakut/Sakha kültüründe) Balıkçıları koruyan, suya ve
ava bereket veren mitolojik varlık
uğuldamak :
tür. * uğ (boğuk ve kalın ses; musibet, isabet etmek, çarpmak, vurmak; ses
yansımalı onomatopeik kelime) + ul (dönüşlü fiil eki) + da (etken fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * derinden ve sürekli bir ses çıkarmak; rüzgar, su,
kalabalık veya benzeri bir kaynak boğuk ve yankılı sesi çıkarmak
uğultu :
tür. * uğ (boğuk ve kalın ses; musibet, isabet etmek, çarpmak, vurmak; ses
yansımalı onomatopeik kelime) + ul (dönüşlü fiil eki) + tu (isim yapım eki) *
rüzgar, su, kalabalık veya başka bir kaynağın çıkardığı sürekli, boğuk ve
yankılı ses; derinden gelen, tekdüze ve yoğun ses
uğunmak :
tür. * uğ (boğuk ve kalın ses; musibet, isabet etmek, çarpmak, vurmak; ses
yansımalı onomatopeik kelime) + n (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) *
hastalanıp kendinden geçmek, bayılmak, üzüntü veya acıdan kıvranmak, soluğu
tıkanmak, ağlaya ağlaya bayılmak
uğur :
tür. * uğur (yol, yön, amaç, gaye, hedef, niyet, ülkü; iyilik, talih, baht) *
yol, yön, amaç, gaye, hedef, niyet, ülkü; iyilik, talih, baht; iyilik
getirdiğine veya bir işin olumlu sonuçlanmasına yardımcı olduğuna inanılan şey,
durum veya belirti
uğur böceği :
tür. * uğur (yol, yön, amaç, gaye, hedef, niyet, ülkü; iyilik, talih, baht) +
böcek (eklembacaklı, kanatlı veya kanatsız küçük hayvan) + i (iyelik eki) *
Coccinellidae (uğur böceğigiller) familyasına bağlı, çoğunlukla yuvarlak ve
küçük gövdeli, kırmızı veya turuncu renkli ve siyah benekli böceklerin genel
adı; halk inanışında uğur getirdiğine inanılan böcek
uğurlamak :
tür. * uğur (yol, yön, amaç, gaye, hedef, niyet, ülkü; iyilik, talih, baht) +
la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kimsenin gidişinde yanında
bulunmak, onu yolcu etmek, ayrılan bir kimseye iyi dileklerde bulunarak yolcu
etmek
uğurludağ :
tür. * uğur (yol, yön, amaç, gaye, hedef, niyet, ülkü; iyilik, talih, baht) +
lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) + tağ, dağ (yüksek arazi, tepe) * Çorum’un
bir ilçesi
uğut :
tür. * uğut (tatlı cinsi) * hiç ilave şeker veya tatlandırıcı kullanılmadan,
yalnızca buğdayın çimlendirilmesi, filizlendirilip öğütülmesi ve öz suyunun
unla kaynatılmasıyla yapılan, Sakarya'nın Taraklı ilçesi ve Bolu (Göynük)
yöreleriyle özdeşleşmiş olan geleneksel bir Türk tatlısı
uhde :
ara. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek,
anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) *
bir kimsenin üzerine aldığı görev, sorumluluk veya yerine getirmekle yükümlü
olduğu iş
uhdud :
ara. * uhdud (hendek, çukur, yarık) * uzunlamasına kazılmış derin hendek veya
çukur; özellikle ateş yakmak amacıyla açılmış hendek
uhra :
ara. * ahhara (ertelemek, ötelemek, geciktirmek, ileriye atmak; ötesine geçmek,
sonraki safhaya geçmek), ahir (sonuncu, son, sonraki, öteki, öbürü, diğeri),
ahiret (sonraki, ötesi), uhra (sonra, diğer, başka, öte, öbür) * başka, diğer,
öteki, öbürü
uhrevi :
ara. * ahhara (ertelemek, ötelemek, geciktirmek, ileriye atmak; ötesine geçmek,
sonraki safhaya geçmek), ahir (sonuncu, son, sonraki, öteki, öbürü, diğeri),
ahiret (sonraki, ötesi), uhra (sonra, diğer, başka, öte, öbür) + vi (ile
ilgili, -a ait) * ahiretle ilgili, ahirete ilişkin, öteki dünyaya ait, dünya
hayatının karşıtı olarak ölümden sonraki hayatla ilgili olan
uht :
ara. * uht (kız kardeş, hemşire) * kız kardeş, hemşire
uhud :
ara. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek,
anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) *
ahdler, yeminler, sözler, sözleşmeler, anlaşmalar, akidler, taahhütler,
yükümlülükler
uhulet :
ara. * uhl (yumuşak, sakin, yavaş) + et (isim yapım eki) * yumuşaklık,
sakinlik, yavaşlık; kolaylık; davranış ve hareketlerdeki yumuşaklık, sakinlik
ve ölçülülük, nazik ve ağırbaşlı tutum
UI :
ing. * user (kullanıcı) + interface (arayüz) * bilgisayar sistemlerinde
kullanıcının bir yazılım veya sistemle etkileşim kurduğu görsel veya işlevsel
katman
ukad :
ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak,
sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma,
sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid) * anlaşmalar, sözleşmeler,
akidler
ukala : ara.
* akila (akıl etmek, idrak etmek, kavramak, anlamak), akala (bağlamak,
kuşatmak, engellemek, zaptetmek, tutmak, kilitlemek, kontrol etmek, gem vurmak,
mani olmak, men etmek, dizginlemek, korumak, akletmek) (aklın, yanlıştan uzak
tutma, yanlışı engelleme niteliğinden), akl (düşünme, kavrama ve anlama yetisi,
zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri
alma) * akıllılar, akıl sahibi kimseler; kendini akıllı ve bilgili sanan,
bilgiçlik taslayan (mecazi)
ukba :
ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından
gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza,
sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli, gözetme eylemi), takib
(ardından gelme, izleme, peşinden gitme), akab (ayak topuğu, iz, ard, peş,
sonra), akib (sonradan gelip devam ettiren, sonuca eren, sonuçlanan), akibet
(sonuç, netice), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), muakab (ardından
gelen, takip eden ve zaman veya sıra bakımından sonrasında gerçekleşen;
cezalandırılmış), akibet (son, nihayet, sonuç, netice) * son, sonuç, nihayet;
öte alem, ahiret, baki alem
ukd :
ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak,
sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma,
sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid) * düğüm, bağ, dolaşıklık;
çözülmesi güç sorun, içinden çıkılması zor durum veya psikolojik engel, iç
sıkıntısı veya takıntı
ukde :
ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak,
sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma,
sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid) * düğüm, bağ, dolaşıklık;
çözülmesi güç sorun, içinden çıkılması zor durum veya psikolojik engel, iç
sıkıntısı veya takıntı
ukm :
ara. * akama (kısırlaşmak, verimsizleşmek), akamet (kısırlık, verimsizlik),
akim (kısır, verimsiz, ürün vermeyen, doğurma veya doğurtma özelliği olmayan) *
kısırlık, verimsizlik, ürün vermeme, doğurmama veya doğurtma özelliği olmama
uknum :
ara. * uknum (öz, temel unsur, esas, ilke; bir bütünü oluşturan ana parçalardan
her biri) * asıl, esas, temel, unsur, temel ilke; kendi başına var olan
töz/gerçeklik, hipostaz
ukr :
ara. * akara (kesmek; boğazlamak, yaralamak), akir (yaralı, yaralanmış, kesilmiş;
doğurtamayan veya doğuramayan, kısır) * çocuk doğuramama hali, kısırlık
ukrayna :
sla. * u (içinde, yanında, yakınında) + kraj (kenar, sınır, bölge, ülke) + ina
(yer eki) * Doğu Avrupa'da yer alan, kuzeyinde Belarus, doğusunda ve
kuzeydoğusunda Rusya, batısında Polonya, Slovakya ve Macaristan, güneybatısında
Romanya ve Moldova, güneyinde ise Karadeniz bulunan ülke
ukre :
ara. * akara (kesmek; boğazlamak, yaralamak), akir (yaralı, yaralanmış,
kesilmiş; doğurtamayan veya doğuramayan, kısır), ukr (çocuk doğuramama hali,
kısırlık) + e (sıfat yapım eki) * doğuramayan kadın, kısır kadın
ukub :
ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından
gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza,
sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli, gözetme eylemi), takib
(ardından gelme, izleme, peşinden gitme), akab (ayak topuğu, iz, ard, peş,
sonra), akib (sonradan gelip devam ettiren, sonuca eren, sonuçlanan), akibet
(sonuç, netice), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), muakab (ardından
gelen, takip eden ve zaman veya sıra bakımından sonrasında gerçekleşen;
cezalandırılmış), akibet (son, nihayet, sonuç, netice), * bir şeyin arkası,
sonu, akıbet, her nesnenin bitiş noktası, her nesnenin sonu
ukubet :
ara. * ukba (son, sonuç, nihayet; öte alem, ahiret, baki alem), ukub (bir şeyin
arkası, sonu, akıbet, her nesnenin bitiş noktası, her nesnenin sonu) + et (isim
yapım eki) * işlenen bir suç veya kabahatin karşılığı olarak uygulanan ceza,
yaptırım; suçun ardından gelen ve kişiyi cezalandırma amacı taşıyan hukukî veya
dini yaptırım
ukud :
ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak,
sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma,
sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid, akide (ç.) ), akd, akid
(anlaşma, sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma) * anlaşmalar,
sözleşmeler, bağlanmalar, akitler
ukulan :
tür., moğ. * uk (köken, öz, asıl, esas, kaynak) (tür.); ukagah (yıkamak,
arındırmak, saflaştırmak, temizlemek) (moğ.) + lağan (sıfat yapım eki) (tür.) *
Türk, Altay ve Yakut mitolojisinde Ukulan (veya Ukulan Toyon), nehirlerin,
pınarların ve suların koruyucu tanrısı veya iyesi olarak bilinen kutsal bir
figür
ukzube :
ara. * kezebe (gerçek olmayanı söylemek, doğru olmayanı söylemek, yalan
söylemek), kezzebe (yalanlamak, yalan olduğu öne sürmek), kezzab (gerçek
olmayanı söyleyen, doğruyu söylemeyen, yalancı) * yalan söz, uydurma söz, batıl
söz
ula :
ara. * evvel (önce, ilk) * öncekiler, evveller, ilkler
ula :
gre. * oulais (arpa taneleri) * Muğla'nın bir ilçesi
ulaç :
tür. * ul (varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek, bağlanmak; yol) + ç
(isim yapım ve araç eki) * fiilleri birbirine bağlayan, cümle içinde zaman,
neden, koşul, amaç vb. ilişkiler kuran bağ-fiil (zarf-fiil) olarak da bilinen
ek veya kelime (örneğin -ken, -ince, -ip)
ulah :
kel. * walhaz (yabancı) * Romanya, Yunanistan, Kuzey Makedonya, Arnavutluk ve
Bulgaristan coğrafyasında yaşayan, Romen diline yakın bir dil konuşan etnik bir
topluluk; Osmanlı döneminde Romanya’nın yerli halkına ve Balkanlar'da yaşayan
Latin kökenli göçebe/çoban halklara verilen isim
ulaike :
ara. * ulaike (işte onlar, şunlar) * Uzaktaki veya bahsedilen bir grup
insanı/varlığı işaret etmek için kullanılan, meallerde genellikle "işte
onlar" şeklinde çevrilen işaret zamiri
ulak :
tür. * ul (varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek, bağlanmak; yol) + k
(-an, -en, yapan, eden) * ulaştıran, eriştiren, yetiştiren, vardıran,
birleştiren (lackey (ulaştıran) (ing.) )
ulale :
ara. * ulale (süt bakiyesi; her nesnenin bakiyyesi, artığı) * gündüz vakti
devede kalan süt artığı, herhangi bir nesnenin geriye kalan kısıntısı veya
artığı
ulamak :
tür. * ul (varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek, bağlanmak; yol) + mak
(fiil mastar eki) * bir şeyi başka bir şeye bağlamak, eklemek veya birbirine
geçirmek, iki veya daha fazla şeyi birbirine bağlayarak bir bütün haline
getirmek
ulan :
tür. * oğlan, lan (genç çocuk, oğul, erkek çocuk) (oğul (erkek çocuk) + an
(küçültme eki) ) * bir kişiye seslenmek, dikkat çekmek veya şaşkınlık, öfke,
samimiyet belirtmek için kullanılan argo bir hitap sözü
ulan batur :
moğ. * ulaγan (kırmızı) + baγatur (kahraman, cesur, bahadır, yiğit) *
Moğolistan’ın başkenti
ulaş :
tür. * ul (varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek, bağlanmak; yol) + mak
(fiil mastar eki) ), ul (yol, giden yol) + aş (dönüşlü fiil eki) * Sivas’ın bir
ilçesi
ulaşım :
tür. * ul (varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek, bağlanmak; yol) + aş
(dönüşlü ve işteş fiil eki) + ım (isim yapım eki) * bir yere veya hedefe varma,
erişme, aktarım, götürülme; insan, eşya veya bilginin bir yerden başka bir yere
götürülmesi veya aktarılması süreci
ulaşmak :
tür. * ul (varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek, bağlanmak; yol) + aş
(dönüşlü ve işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * varmak, erişmek, nail
olmak, intikal etmek
ulayıcı :
tür. * ul (varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek, bağlanmak; yol) +
a(bağlaç) + yıcı (yapan, eden eki) * bağlayan, ekleyen, birleştiren, ulayan
ulcus : lat.
* ulcus (yara, aşınma, tahriş olma) * deride veya bir organın yüzeyinde oluşan,
iyileşmesi güç açık yara
ulema :
ara. * aleme (bilmek, tanımak), alim (bilen, tanıyan, bilgin) * alimler,
bilenler, tanıyanlar, bilginler; dinî ve hukuki ilimlerde uzmanlaşmış bilginler
topluluğu; özellikle İslam toplumlarında din bilgini ve hukukçular sınıfı
ulex :
lat. * ulex (dikenli çalı, deşme, funda) * Fabaceae (baklagiller)
familyasından, dikenli çalı formunda ve sarı çiçek açan bitki türü
uli :
ara. * uli (sahibi, ehli, maliki) * sahip olan, haiz olan, sahibi, ehil olan,
maliki olan
ulipristal :
lat. * uli (farmasötik ön ek) + prist (progesteron reseptörü belirteci) + al
(kimyasal madde eki) * seçici progesteron reseptör modülatörü olan ve
korunmasız cinsel ilişki veya doğum kontrol yöntemi hatası sonrasında gebeliği
önlemek için kullanılan sentetik steroid yapılı ilacın etken maddesi
(C30H38NO4)
ulkus :
lat. * ulcus (yara, aşınma, tahriş olma) * deride veya bir organın yüzeyinde
oluşan, iyileşmesi güç açık yara
ulkus molle :
lat. * ulcus (yara, aşınma, tahriş olma; deride veya bir organın yüzeyinde
oluşan, iyileşmesi güç açık yara) + molle (yumuşak) * yumuşak yara, yumuşak
ülser; frengi dışındaki bir cinsel yolla bulaşan enfeksiyon olan şankroidin
(chancroid) neden olduğu, ağrılı ve yumuşak tabanlı genital ülser
ulmaceae :
lat. * ulmus (ıhlamur benzeri ağaç, karaağaç) + aceae (-giller, bitki familyası
eki) * ağaç veya çalı formundaki odunsu bitkileri kapsayan karaağaçgiller
ulmus :
lat. * ulmus (ıhlamur benzeri ağaç, karaağaç) * Ulmus, Ulmaceae (ıhlamurgiller)
familyasından, geniş yapraklı, dekoratif ve dayanıklı ağaç türü
ulna :
lat. * ulna (dirsekten bileğe uzanan önkol kemiği; dirsek, önkol; antik uzunluk
ölçüsü) * insan vücudunda dirsek ile el bileği arasında, ön kolun iç kısmında
yer alan uzun kemik, önkolun serçe parmağı tarafında bulunan kemik, dirsek
kemiği
ulnar :
lat. * ulna (dirsekten bileğe uzanan önkol kemiği; dirsek, önkol; antik uzunluk
ölçüsü) + aris (ile ilgili, -a ait) * önkolun serçe parmağı tarafıyla ilgili
olan, ulna ile ilgili, dirsek kemiği ile ilgili
ultra :
lat. * ulter (öteki, ileri, karşı taraftaki) + a (sıfat yapım eki) * aşırı,
aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine
ultradispers :
lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + dispersus
(parçalanmış, ayrışmış, saçılmış, yayılmış, dağılmış ) (dis, de (yokluk,
zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, ikiye ayrılma, -dan eki) + spargere
(saçmak, yaymak, serpmek, dağıtmak, parçalara ayırmak, ayrıştırmak, çözmek) +
us (sıfat yapım eki) ) * son derece dağılmış, çok ince ve geniş ölçüde
yayılmış, parçacıkları çok küçük boyutta ve yüksek derecede dağılmış (sistem
veya yapı)
ultrafiltrasyon :
lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + fitratio
(süzme, filtreleme, eleme) (filtrare (süzmek, filtre etmek) (filtrum (keçe,
süzgeç, elek) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) ) * çok küçük
gözenekli bir zar veya filtreden geçirilerek, özellikle kolloid ve
makromoleküllerin daha küçük taneciklerden ayrılması işlemi; yüksek basınç
farkıyla gerçekleştirilen bir membran süzme yöntemi
ultrafiltrat :
lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + fitratus
(süzülmüş, filtrelenmiş, elenmiş) (filtrare (süzmek, filtre etmek) (filtrum
(keçe, süzgeç, elek) + are (fiil mastar eki) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) * yarı geçirgen bir zardan (membrandan) yüksek basınç yardımıyla
süzülerek geçen, içindeki büyük moleküller (proteinler ve kan hücreleri gibi)
tutulurken su, tuz ve küçük moleküllerin geçmesine izin veren sıvı süzüntüsü
ultramafik :
lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + maf
(magnesium ve ferrum; magnezyum ve demir bakımından zengin, açık renkli
olmayan) + icus (sıfat yapım eki) * çok yüksek oranda magnezyum ve demir
içeren, silikalar (silisyum ve alkali elementler) bakımından fakir olan (koyu
renkli kayaç)
ultrametrik :
lat., gre. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) (lat.)
+ metron, metros (ölçü) + ikos (ile ilgili) (gre.) * ölçüm sınırlarının
ötesinde bulunan veya olağan ölçülerin üzerinde olan; normal uzaklık (metrik)
kurallarının daha katı ve özel bir kural ile değiştirildiği, üçgen
eşitsizliğinin güçlendirilmiş bir versiyonu
ultramodern :
lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + modernus
(güncel, çağdaş, yenilikçi) (modo (şimdi, bu anda, bu zaman; sadece, yalnızca)
+ ernus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * son derece modern; modernliğin
en ileri veya aşırı biçimini temsil eden
ultrasantrifüj :
lat., gre. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) (lat.)
+ kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu,
sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centrum (merkez)
+ refugium (re (yeniden, tekrar, geri) + fugere (kaçmak; sıvışmak, uzaklaşmak)
+ ium (isim yapım eki) ) (lat.); centrefuge (fra.) * çok yüksek hızlarda
döndürülerek, özellikle moleküllerin, virüslerin, organellerin ve diğer çok
küçük parçacıkların ayrılmasını sağlayan santrifüj cihazı ve bu cihazla
gerçekleştirilen işlem
ultrason :
lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + sonus
(ses) * insan kulağının işitme sınırının üzerindeki frekanslarda bulunan ses
dalgaları, ses ötesi
ultrasonik :
lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + sonus
(ses) + icus (ile ilgili, -a ait) * insan kulağının işitme sınırının üzerindeki
frekanslarla ilgili olan; ultrasonla veya ultrason dalgalarıyla ilgili, 20
kHz'in üzerindeki sesler ile ilgili
ultrasonografi :
lat., gre. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) +
sonus (ses) (lat.) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia
(yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * ultrason (ses ötesi) dalgalarının
dokulardan yansımasını kaydederek görüntü oluşturan tıbbi görüntüleme ve
inceleme yöntemi
ultrastrüktür :
lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + structura
(struere (yapmak, yapılandırmak, inşa etmek, oluşturmak, üst üste koyarak
yığmak, düzenlemek), structus (yapılandırılmış, dizilmiş, kurulmuş, inşa
edilmiş, oluşturulmuş) + ura (isim yapım eki) ) * bir yapının çıplak gözle veya
sıradan mikroskopla görülemeyen, ancak elektron mikroskobu gibi yüksek
çözünürlüklü yöntemlerle ortaya konabilen çok ince ve ayrıntılı yapısı;
özellikle hücre ve dokuların mikroskobik alt yapısı; normal ışık mikroskobuyla
görülemeyen, yalnızca elektron mikroskobu gibi çok güçlü araçlarla
incelenebilen hücre veya doku içi ince detayların tamamı
ultraviyole :
lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + viola
(menekşe) * görünür ışığın mor ucunun ötesinde bulunan, dalga boyu yaklaşık
10–400 nm arasında olan elektromanyetik ışınımı, morötesi
ulu :
tür. * ulu (büyük, yüksek, yüce, azametli, aziz) * yüce, büyük, yüksek,
azametli, aziz, değerli, saygıdeğer
ulubey :
tür. * ulu (büyük, yüksek, yüce, azametli, aziz) + beg, bey (bay, kişi; ağa,
efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip
olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın,
zengin, mal mülk sahibi) * Ordu’nun bir ilçesi; Uşak’ın bir ilçesi
uluborlu :
tür. * ulu (büyük, yüksek, yüce, azametli, aziz) + bor (bağ, üzüm bağı,
bahçelik; kale, burç) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Isparta'nın bir
ilçesi
uludere :
tür., far. * ulu (büyük, yüksek, yüce, azametli, aziz) + dere (küçük akarsu)
(dare (vadi, iki dağ arasındaki geçit) (far.) * Şırnak’ın bir ilçesi
uluf :
ara. * elf (bin) * binler; Osmanlı döneminde Ulufe şeklinde kullanılan,
kapıkulu askerlerine ve devlet görevlilerine üç ayda bir verilen maaş
uluhiyet :
ara. * aliha (tapmak, yönelmek, sığınmak, ibadet etmek; hayrete düşmek), ilah
(insanlar tarafından kutsal kabul edilen, tapılan veya yüceltilen varlık;
yönelinen, tapılan, tanrı) * tanrılık, ilahlık, tanrısallık, Tanrı'ya özgü olma
hali, Tanrısal nitelikler bütünü
ulukışla :
tür. * ulu (büyük, yüksek, yüce, azametli, aziz) + kışla (asker barınağı,
garnizon, askeri tesis, ordugah) * Niğde’nin bir ilçesi
ulum :
ara. * aleme (bilmek, tanımak), ilm (bilgi, bilim) * bilgiler, bilimler
ulumak :
san., tür. * ulu (uzun havlama sesi) + mak (fiil mastar eki) * havlamak,
köpeğin veya kurtun çıkardığı ses
uluorta :
tür. * ulu (büyük, yüksek, yüce, azametli, aziz) + orta (meydan, açık alan,
açık) * düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa, herkesin içinde,
genele (umuma) açık şekilde
ulus :
tür. * ulus (millet, halk, topluluk) * aynı topraklar üzerinde yaşayan, ortak
bir tarih, kültür veya siyasal bağlarla birbirine bağlı insan topluluğu;
millet; Bartın’ın bir ilçesi
ulusal :
tür. * ulus (millet, halk, topluluk) + al (ile ilgili, -a ait) * ulusla,
millete veya bir millete özgü olan, milli
uluv :
ara. * ala (yüce, yüksek) * yücelik, yükseklik, ululuk
ulü :
ara. * uli (sahibi, ehli, maliki) * sahip olanlar, haiz olanlar, sahipler, ehil
olanlar, maliki olanlar
ulü-l ebsar :
ara. * ulu (sahip olanlar, haiz olanlar, sahipler, ehil olanlar, maliki
olanlar) + el (ön ek, artikel) + besar (göz), ebsar (gözler) * göz sahipleri,
görüş sahipleri, basiret sahibleri
ulü-l elbab :
ara. * ulu (sahip olanlar, haiz olanlar, sahipler, ehil olanlar, maliki
olanlar) + el (ön ek, artikel) + elbab (akıllar) * akıl sahipleri, aklı
olanlar, akıllılar
ulü-l emr :
ara. * ulu (sahip olanlar, haiz olanlar, sahipler, ehil olanlar, maliki
olanlar) + el (ön ek, artikel) + emr (iş, emir, komut, buyruk, talimat) * emir
sahipleri, iş başına gelenler, yetki sahibi kimseler
ulü-n nüha :
ara. * ulu (sahip olanlar, haiz olanlar, sahipler, ehil olanlar, maliki
olanlar) + el (ön ek, artikel) + nuha (akıllar) * akıl sahipleri, aklı olanlar,
akıllılar
ulüvv :
ara. * ala (yüce, yüksek) * yücelik, yükseklik, ululuk
ulvalesaceae :
lat. * ulva (deniz marulu, bir alg cinsi) + ales (takım adı eki) + aceae
(-giller, bitki familyası eki) * yeşil algler (Chlorophyta) grubuna ait, deniz
kıyılarında ve sığ sularda yaygın olarak bulunan, aralarında halk arasında
deniz marulu olarak bilinen Ulva cinsinin de yer aldığı, yaprak gibi yassı veya
tüpsü bir gövdeye (tallusa) sahip olan bir deniz yosunu familyası
ulvi :
ara. * ala (yüce, yüksek), uluv (yücelik, yükseklik, ululuk) + i (ile ilgili,
-a ait) * yüksek, yüce, ulu, göğe ait
ulviyet :
ara. * ala (yüce, yüksek), uluv (yücelik, yükseklik, ululuk) + i (ile ilgili,
-a ait), ulvi (yüksek, yüce, göğe ait) + iyet (isim yapım eki) * yüksek, yüce,
ulu, göğe ait olma durumu
ulya :
ara. * ala (yüce, yüksek), uluv (yücelik, yükseklik, ululuk) + iya (sıfat yapım
eki) * en yüksek, çok yüksek, pek yüce, en ulu
umacı :
tür. * uma (korkutma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + cı (yapan,
eden eki) * çocukları korkutmak için anlatılan, biçimi ve niteliği belirsiz hayali
yaratık, öcü, korkunç yaratık
umami :
jap. * umami (hoşa giden tat) (umai (lezzetli) + mi (tat) ) * tatlı, ekşi,
bitter ve tuzlu ile birlikte beş temel tattan biri
umar :
tür. * um (ümit etmek, beklemek) + ar (gneiş zaman fiil eki) * bir işin gerçekleşeceğine
veya iyi bir sonuca ulaşılacağına dair beslenen güven ve beklenti, ümit, umut;
çare, çıkar yol
umarsız :
tür. * um (ümit etmek, beklemek) + ar (gneiş zaman fiil eki) + sız (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * ümitsiz, beklentisi kalmamış, umudunu
yitirmiş, çaresiz, çıkar yolu olmayan ve çare bulma imkanı bulunmayan
umay :
tür. * um (anne, ana) + ay (isim yapım eki) * Türk mitolojisinde ve Tengrizimde
çocukları, hamile kadınları ve hayvan yavrularını koruyan, bereket ve şans
getiren ana tanrıça, doğurganlık tanrıçası
umbel :
lat. * umbella, umbellus (şemsiye, gölgelik) (umbra (gölge, gölgelik) + ellus
(küçültme eki) ) * çiçeklerin ortak bir noktadan çıkarak şemsiye şekli
oluşturduğu bir çiçeklenme (sayvan) türü, şemsiye çiçek durumu, sayvan
umbelliferae :
lat. * umbella, umbellus (şemsiye, gölgelik) (umbra (gölge, gölgelik) + ellus
(küçültme eki) ) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) + ae
(taksonomik çoğul eki) * çiçekleri şemsiye biçiminde dizilen bitkileri kapsayan
familya adı; günümüzde Apiaceae (maydanozgiller) familyasının eski ve
alternatif adı
umbellularia :
lat. * umbella, umbellus (şemsiye, gölgelik) (umbra (gölge, gölgelik) + ellus
(küçültme eki) ) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) + ia
(taksonomik çoğul eki) * Lauraceae (defnegiller) familyasından olan, şemsiye
biçimli çiçek açan, aromatik yaprakları olan ve özellikle Umbellularia
californica (Kaliforniya defnesi) türünü kapsayan ağaç türü
umbilik :
lat. * umbilicus (göbek, göbek çukuru, merkez) (umbo (çıkıntı, tümsek,
kabarıklık, yumru, şişkinlik, yükselti) + alis (ile ilgili, -a ait) + icus (ile
ilgili, -a ait) ) * göbek, göbek deliği; anatomi ve tıpta karın ön duvarındaki
göbek bölgesi
umbilikal :
lat. * umbilicus (göbek, göbek çukuru, merkez) (umbo (çıkıntı, tümsek,
kabarıklık, yumru, şişkinlik, yükselti) + alis (ile ilgili, -a ait) + icus (ile
ilgili, -a ait) ) + alis (ile ilgili, -a ait) * göbek ile ilgili, göbek deliği
ile ilgili; anatomi ve tıpta karın ön duvarındaki göbek bölgesi ile ilgili
umbilikal herni :
lat. * umbilicus (göbek, göbek çukuru, merkez) (umbo (çıkıntı, tümsek,
kabarıklık, yumru, şişkinlik, yükselti) + alis (ile ilgili, -a ait) + icus (ile
ilgili, -a ait) ) + alis (ile ilgili, -a ait) + hernia (yırtık, ayrılma, ayrışma,
çıkıntı, çıkma, fıtık) * karın içindeki organ veya dokuların göbek deliği
çevresindeki zayıf bölgeden dışarı doğru çıkmasıyla oluşan göbek fıtığı
umbilikal kord :
lat., gre. * umbilicus (göbek, göbek çukuru, merkez) (umbo (çıkıntı, tümsek,
kabarıklık, yumru, şişkinlik, yükselti) + alis (ile ilgili, -a ait) + icus (ile
ilgili, -a ait) ) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + korde (ip, tel, kiriş,
bant) (gre.) * anne ile fetüs arasında bağlantı sağlayan, fetüsün göbeğini
plasentaya bağlayan ve kan damarları aracılığıyla oksijen ile besin
maddelerinin taşınmasını ve atık maddelerin uzaklaştırılmasını sağlayan yapı,
göbek kordonu, göbek bağı
umbilikus :
lat., gre. * umbilicus (göbek, göbek çukuru, merkez) (umbo (çıkıntı, tümsek,
kabarıklık, yumru, şişkinlik, yükselti) + alis (ile ilgili, -a ait) + icus (ile
ilgili, -a ait) ) * göbek, göbek deliği; anatomi ve tıpta karın ön duvarındaki
göbek bölgesi
umbo :
lat. * umbo (çıkıntı, tümsek, kabarıklık, yumru, şişkinlik, yükselti) * anatomi
ve zoolojide kemik, zar veya başka bir yapının belirgin çıkıntılı bölümü,
tümsek; Kulak zarının dış yüzeyindeki merkezî çöküntü veya çıkıntı alanı; çekiç
kemikçiğinin kulak zarına tutunduğu nokta
umbonat :
lat. * umbo (çıkıntı, tümsek, kabarıklık, yumru, şişkinlik, yükselti) + atus
(sıfat yapım eki) * ortasında belirgin bir çıkıntı, yumru, düğme veya kambur
bulunan (yapı)
umbra :
lat. * umbra (gölge, gölgelik) * güneş ışınları ile yer arasında duran bir
cismin yerde oluşturduğu karaltı niteliğindeki izi, gölge
umbriel :
lat. * umbra (gölge, gölgelik) + ialis (ile ilgili, -a ait) * gölgeyle ilgili,
gölgeye ait
umde :
ara. * amada (dayanmak, yönelmek, amaçlamak), umdat (ilke, prensip, yasa) *
dayanak, temel, ilke, prensip, yasa, ileri gelen kişi
umeclidinium :
lat. * um (farmasötik ön ek) + clidinium (antimuskarinik / antikolinerjik ilaç
sınıfı belirteci) * kronik obstrüktif akciğer hastalığının (KOAH) idame
tedavisinde kullanılan, uzun etkili bir muskarinik reseptör antagonisti olan
bronkodilatör ilacın etken maddesi (C29H34Cl2N2O2)
umem :
ara. * umma (ümmet, topluluk, millet) * milletler, topluluklar, ümmetler
umk :
ara. * amika (derin olmak), amik (derin, dibi çok aşağıda olan) * bir şeyin
yüzeyden içeriye veya üstten alta doğru olan uzaklığı, derinlik; bir konunun iç
yüzü, kapsamı
umm :
ara. * umm (anne, ana, valide) * anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası,
kaynağı, temeli, başlıca unsuru (Amme (bakıcı) (alm.) )
ummak :
tür. * um (ümit etmek, beklemek) + mak (fiil mastar eki) * ümit etmek, beklemek
umman :
ara. * umm (anne, ana, valide) + an (ile ilgili, -a ait) * çok büyük deniz,
okyanus; Güneydoğu Arap Yarımadası'nda yer alan, kuzeybatısında Birleşik Arap
Emirlikleri, batısında Suudi Arabistan, güneybatısında Yemen, kuzeyinde Umman
Körfezi, doğusunda ve güneyinde ise Arap Denizi bulunan ülke
umme :
ara. * umme (anne, ana, valide) * anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası,
kaynağı, temeli, başlıca unsuru (Amme (bakıcı) (alm.) )
ummet :
ara. * umm (anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası, kaynağı, temeli, başlıca
unsuru) + et (isim yapım eki) * aynı din veya inanç etrafında birleşen
topluluk, millet, halk, topluluk
umoristik :
lat. * humor (sıvı, nem; vücut sıvısı, mizaç) + ista (-cı, yapan, eden eki) +
icus (ile ilgili, -a ait) (lat); umorismo (mizah, güldürü, komedi) (umore (ruh
hali, mizaç, humor) + ismo (isim yapım ve durum eki) ), umoristico (mizahi,
güldürücü) * mizahla, güldürüyle veya komik anlatımla ilgili, mizahi, güldürücü
umran :
ara. * amara (canlandırmak, şenlendirmek, bayındır kılmak, inşa etmek, yapılandırmak,
bina etmek, yapı kurmak, imar etmek, onarmak, yapıp düzeltmek), imar (yapma,
inşa etme, yapılandırma; bir bölgenin veya yerleşim alanının düzenlenmesi,
yapılandırılması, yapı inşası ve geliştirilmesi süreci) + an (ile ilgili, -a
ait) * bayındırlık, mamurluk, şehirleşme ve uygarlık; bir toplumun yerleşik
hayat, ekonomik faaliyet ve kültürel gelişme bakımından ulaştığı durum
umre :
ara. * umr (ömür, kalış, kalma süresi, ziyaret) * dostluk amacıyla birini
ziyaret etme; hac mevsimi dışında yapılan Kabe ziyareti
umum :
ara. * amma (kapsamak, içermek, yayılmak) * kapsama, içerme, yayılma; bütün,
herkes, genel topluluk, bir şeyin tamamını veya herkesi kapsayan durum,
genellik, bütünlük
umumhane :
ara., far. * umum (bütün, herkes, genel topluluk, bir şeyin tamamını veya
herkesi kapsayan durum, genellik, bütünlük) (ara.) + hane (ev, yer, mekan,
mesken, konak, konut, yuva) (far.) * herkese açık yer; kadınların para
karşılığında erkeklerle cinsel ilişkiye girdikleri mekan, genelev
umumi :
ara. * amma (kapsamak, içermek, yayılmak), umum (kapsama, içerme, yayılma;
bütün, herkes, genel topluluk, bir şeyin tamamını veya herkesi kapsayan durum,
genellik, bütünlük) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * genel, bütüne veya
herkese ait, özel olmayan, bütün toplumu veya topluluğu ilgilendiren, genel,
kapsayan, içeren
umumiyet :
ara. * amma (kapsamak, içermek, yayılmak), umum (kapsama, içerme, yayılma;
bütün, herkes, genel topluluk, bir şeyin tamamını veya herkesi kapsayan durum,
genellik, bütünlük) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (isim yapım
eki) * genellik, umumi olma durumu, bütün için geçerli olma, herkesi kapsama
niteliği
umur :
ara. * emr (iş, emir, komut, buyruk, talimat) * işler, emirler, komutlar,
buyruklar, talimatlar
umursamak :
ara., tür. * emr (iş, emir, komut, buyruk, talimat), umur (işler, emirler,
komutlar, buyruklar, talimatlar) (ara.) + sa (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) (tür.) * önemsemek, saymak, dikkate almak, üzerinde durmak, bir
şeyi kendisi için mesele addetmek
umut :
tür. * um (ümit etmek, beklemek) + ut (isim yapım eki) * bir şeyin
gerçekleşmesini bekleme ve gerçekleşeceğine inanma duygusu, ümit, beklenti
un :
tür. * un (öğütülmüş tahıl ürünü, toz haline getirilmiş tahıl) * tahıl
tanelerinin öğütülmesiyle elde edilen, özellikle ekmek ve hamur işlerinin
üretiminde kullanılan ince toz
una corda :
lat., gre., ita. * unus (bir, tek, yek) (lat.) + korde (ip, tel, kiriş, bant)
(gre.); una (Bir) + corda (tel) (ita.) * piyanonun tuş mekanizmasının bir teli
daha az vuracak şekilde çalıştırılmasıyla elde edilen yumuşak, daha ince tını;
piyanoda en solda yer alan sol pedalın (yumuşak pedalın) müzikal terimi
unca :
lat. * uncia (on ikide bir; ons, küçük ölçü birimi) (unus (bir, tek, yek) + cia
(son ek) ) * Roma ağırlık sisteminde librenin 1/12'si olan ölçü birimi, ons
uncinia :
lat. * uncinus (kancalı, kanca şekilli, kancamsı, çengelli, çengel gibi,
çengelimsi) (uncus (kanca, çengel) + inus (ile ilgili, -a ait) ) + ia (isim
yapım ve taksonomik çoğul eki) * sazgiller (Cyperaceae) familyasına ait,
tohumlarında veya meyvelerinde kancaya benzer yapılar bulunduran bir çiçekli
bitki cinsi
undekenoik asit :
lat. * undec (on bir) (unus (bir, tek, yek) + decem (on) ) + yl (alkil eki;
kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki) + ene (çift bağ içeren doymamış
hidrokarbon molekülü eki) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum (ekşi, asit) *
mantar enfeksiyonlarını tedavi etmek için kullanılan organik bir yağ asidi
(C11H20O2)
undesilenik asit :
gre., lat. * ena (bir, tek, yek) + deka (on) (gre.); undec (on bir) (unus (bir,
tek, yek) + decem (on) ) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya
türev eki) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) + icus
(ile ilgili, -a ait) + acidum (ekşi, asit) * mantar enfeksiyonlarını tedavi
etmek için kullanılan organik bir yağ asidi (C11H20O2)
unguis :
gre., lat. * onyx (tırnak, pençe) (gre.); unguis (tırnak, pençe) (lat.) * el
veya ayak tırnağı; hayvanların pençesi; pençe biçimli yapı
uni :
lat. * unus, uni (tek, bir, yek) * tek, bir, yek
unicorn :
lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + cornu (boynuz, çıkıntı) * tek boynuzlu;
alnının ortasında tek bir boynuzu olan at şeklindeki masalsı, efsanevi yaratık
uniform :
lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil,
biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * tek şekilli, tek biçimli, tek
biçimli, aynı görünüşte veya özellikte olan; çeşitlilik göstermeyen, biçimi
değişmeyen, her yeri aynı olan, değişmeyen, tek tip, aynı, bir örnek, değişmez
unilateral :
lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + lateralis (iki tarafa da ait, yan, yanal)
(latere (yan tarafında olmak) (latus (taraf, yan) + are (fiil mastar eki) ) +
alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * tek taraflı, yalnızca bir tarafı
ilgilendiren, bir yönde veya tek taraf üzerinde gerçekleşen
unio mystica :
lat., gre. * unus (bir, teki yek) + mystikos (gizli, gizemli, sırlarla ilgili,
sırlı) (myein (ağzı kapamak, gözleri kapamak, sırrı saklamak, gizlemek), mystes
(inisiyasyonla sırra ermiş kişi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) )
(gre.); mysticus (lat) * mistik birlik, gizemli birlik; insanın Tanrı veya
mutlak varlıkla ruhsal bir birleşme yaşaması, insanın ruhunun yaratıcı veya
sonsuz olan yüce bir güçle bütünleşmesi, aradaki sınırların kalkması hali
unipolar :
lat. * unus (bir, teki yek) (lat.) + polos (kutup, eksen, aks, mil, gök kutbu,
dönme ekseni) (gre.); polus + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) *
tek kutuplu; yalnızca bir kutbu veya tek bir kutupsal yönü bulunan
unisex :
lat. * unus (bir, teki yek) + secere (kesmek, ayırmak, bölmek), sectus, sexus
(cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) * ek cinsiyetli; kadın ve
erkek için ortak veya her iki cinsiyete yönelik olan
unisono :
lat. * unus (bir, teki yek) + sonus (ses) (lat.); sono (ita.) * tek sesli, aynı
sesle, aynı perdeden; müzikte birden fazla sesin veya çalgının aynı anda aynı
perdeden (aynı notadan) veya oktav farkıyla birlikte seslendirilmesi
unk :
ara. * unk (boyun, ense, gerdanlık, gerdan) * gövdenin omuz ile baş arasındaki
bölümü, boyun, ense, gerdanlık, gerdan
unkud :
ara. * unkud (salkım, üzüm salkımı veya bir sap üzerinde bir araya gelmiş
meyveler, taneler) * salkım; özellikle üzüm gibi küçük meyvelerin veya
tanelerin bir sap üzerinde topluca bulunduğu küme
unkus :
lat. * uncus (kanca, çengel) * kanca, çengel
unlu mamuller :
tür. * un (öğütülmüş tahıl ürünü, toz haline getirilmiş tahıl) + lu (ile,
birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + amale (işlemek, yapmak, çalışmak, iş
yapmak, üretmek), imal (işletme, işe koşma, işler hale getirme, iş yapma,
üretme, meydana getirme), mamul (imal edilmiş, işlenmiş, yapılmış, mal) (ara.)
+ ler (çoğul eki) (tür.) * undan veya un temelli hamurdan üretilen ekmek,
çörek, pasta, bisküvi, kek ve benzeri gıda ürünlerinin genel adı
unmak :
tür. * on, un (sağ, doğru, hayırlı, iyi, bereketli taraf) + mak (fiil mastar
eki) ) * daha iyi bir biçime girmek, iyileşmek, düzelmek; eksiği kalmayıp
tekamüle ermek; bir yara veya hastalık iyileşmek, kişi şifa bulmak, rahata ve
mutluluğa ermek
unsatüre :
ing., lat., fra. * un (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (ing.) +
saturatus (doymuş, doldurulmuş) (saturare (doyurmak, doldurmak; fazlasıyla
beslemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); saturé (fra.) *
doymamış, doygunluğa ulaşmamış; kimyada, karbon-karbon çift veya üçlü bağı
içeren ve hidrojenle tamamen doyurulmamış (bileşik veya yağ asidi)
unsinat :
lat. * uncinus (kancalı, kanca şekilli, kancamsı, çengelli, çengel gibi,
çengelimsi) (uncus (kanca, çengel) + inus (ile ilgili, -a ait) ) + atus (sıfat
yapım eki) * kanca şeklinde, kancamsı, çengel şeklinde, çengelimsi; anatomi ve
botanikte kanca şeklinde kıvrılmış veya kanca benzeri çıkıntısı bulunan
unstabil :
ing., lat. * un (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (ing.) + stabilis
(ayakta duran, sabit olan, dikilen, dik duran, kararlı olan, devam eden, daim
olan, değişmeyen, varlığını sürdüren) (stare (durmak, ayakta durmak, dikilmek,
dik durmak, kararlı olmak, sabit kalmak, değişmemek, varlığını sürdürmek, devam
etmek, daim olmak) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) (lat.) *
istikrarsız, kararsız, dengesiz, sabit olmayan; kolayca değişen veya bozulan
unstabil angina pektoris :
ing., lat. * un (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (ing.) + stabilis
(ayakta duran, sabit olan, dikilen, dik duran, kararlı olan, devam eden, daim
olan, değişmeyen, varlığını sürdüren) (stare (durmak, ayakta durmak, dikilmek,
dik durmak, kararlı olmak, sabit kalmak, değişmemek, varlığını sürdürmek, devam
etmek, daim olmak) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) + angere
(bastırmak, sıkmak) + ina (isim yapım eki) + pectus (göğüs) + aris (ile ilgili,
-a ait) (lat.) * kararsız angina pektoris; kalp kasına giden kan akımının
yetersizliğine bağlı olarak yeni başlayan, giderek sıklaşan/şiddetlenen veya
istirahatte ortaya çıkabilen göğüs ağrısı tablosu
unsur :
ara. * unsur (öz, asıl, esas, temel, köken, soy) * bir bütünü oluşturan temel
parça, öge
unuk :
ara. * unuk, anak (ç.) * boyun
unus :
lat. * unus (bir, tek) * bir sayısını ve tekliği ifade eden Latince sayı
sıfatı; birçok bilimsel ve teknik terimin oluşumunda "bir, tek"
anlamı veren öge
unutkan :
tür. * un (hatırdan çıkarmak, anımsayamamak, hatırlayamamak, unutmak) + ut
(dönüşlü fiil eki) + kan (sıfat yapım eki) * sık sık unutan, kolayca hatırdan
çıkaran; unutma eğilimi olan, hatırlayamayan
unutma beni :
tür. * un (hatırdan çıkarmak, anımsayamamak, unutmak) + ut (dönüşlü fiil eki) +
ma (olumsuzluk eki) + ben (birinci tekil şahıs zamiri) + i (işaret eki) * mavi
renkli minik çiçekleriyle bilinen Unutmabeni çiçeği, myosotis
unutmak :
tür. * un (hatırdan çıkarmak, anımsayamamak, unutmak) + ut (dönüşlü fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * hatırdan çıkarmak, anımsayamamak, hatırlayamamak
unvan :
ara. * unvan (başlık, titr, ad, işaret) * bir kimsenin adı, sıfatı veya
göreviyle ilgili kullanılan adlandırma; özellikle kişinin makamını, mesleğini
veya toplumsal konumunu belirten ad veya sıfat
unzile :
ara. * enzele (indirmek) fiilinin geçmiş zaman hali * indirildi, indirilmiş;
kadın ismi
unzur : ara.
* nazara (bakmak, görmek, incelemek, gözetmek) * “bak” anlamında fiil
unzurna :
ara. * nazara (bakmak, görmek, incelemek, gözetmek), unzur (bak) + na (bize) *
bize bak!; kullarının Rab'be yakarış usülünün nasıl olması gerektiğinin
bildirildiği Bakara suresinin 204 ayetindeki "... la tekulu raina ve kul
unzurna ... " ("bizi gör" demeyin, "bize bak"
deyin." cümlesindeki ifade
uomo :
lat. * homo (insan, erkek, adam, kişi, kimse) (lat.); uomo (ita.) * insan,
erkek, adam, kişi, kimse; başroldeki erkek şarkıcı
up regülasyon :
ing., lat. * up (yukarı, yukarısı, üst, üste, üzeri, üzerine) (ing.) + regere
(doğrultmak, yönlendirmek, yönetmek, rehberlik etmek, gütmek, hükmetmek),
regula (düz çizgi, doğru çizgi, doğru, çubuk, cetvel, doğrultu; kural, ilke,
yasa, düzen, ölçü), regulare (ayarlamak, düzenlemek, kontrol etmek) + tio (isim
yapım eki) (lat.) * yukarı düzenleme; hücrelerin veya vücudun ortamdaki uyarıcı
(hormon, ilaç veya sinyal molekülü) miktarının az olmasına tepki olarak hedef
reseptör sayılarını veya hassasiyetlerini artırması işlemi (böylelikle hücre,
az olan uyarıcıyı daha kolay yakalar ve tepki vermeye devam eder.)
upadasitinib :
lat., gre. * upa (farmasötik ön ek) + ci (son ek) + tinib (tyrosine kinase
(tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine
(ile ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani
olan) (lat.) ) * romatoid artrit, psöriyatik artrit, atopik dermatit ve bazı
diğer inflamatuvar hastalıkların tedavisinde kullanılan seçici bir JAK
inhibitörü (C17H19F3N6O)
update :
ing. * up (yukarı, yukarısı, üst, üste, üzeri, üzerine) (ing.) + data (verilmiş
olanlar, belirlenmişler) (dare (vermek, belirlemek) + atus (geçmiş zaman ve
sıfat yapım eki) + a (çoğul eki) (lat.); date (tarih) (ing.) * güncelleme,
güncellemek; mevcut bir olguyu yeni bilgiler, veriler veya gelişmeler
doğrultusunda yenilemek veya güncel hale getirmek
upsilon :
gre. * ypsilon (çıplak u) (ý (u) + psilos (çıplak, yalın) ) * Yunan alfabesinin
20. harfi olan υ; adı “çıplak u” anlamındadır ve Latin alfabesindeki y harfinin
tarihsel kaynağı
uptake :
ing. * up (yukarı, yukarısı, üst, üste, üzeri, üzerine) + take (almak) *
kavrama; vücuda oksijen alma
upuzun :
tür. * up (pekiştirme ön eki) + uzun (boyu veya süresi fazla) * çok uzun, son
derece uzun; uzunluk bakımından olağan ölçünün çok üzerinde olan
ur :
tür. * ur (kabarmak, şişmek; vurmak, yerleştirmek, kazımak; yuvarlak olan,
şişkinlik, şişlik, yumru, kabarıklık, tümör) * hücrelerin bozulup büyümesi
sonucunda vücudun herhangi bir yerinde oluşan anormal doku büyümesi veya kitle,
tümör, şişlik
uragut :
tür. * ur (su dökmek, atmak, saçmak; döl serpmek, tohum saçmak), urug (atılmış,
saçılmış; tohum, döl) + ut (ile ilgili, gibi, -a ait) * kadın, dişi; eş, karı,
zevce
urağan :
tai. * huracan (kasırga, fırtına, tayfun) (tai.); ouragan (fra.) * beraberinde
yağmur getirmeyen şiddetli tropikal fırtına, tayfun
urakal :
lat. * urachus (idrar kanalı; göbek ile mesane arasındaki embriyonik kanal) +
alis (ile ilgili, -a ait) * anne karnındaki bebekte mesane ile göbek deliği
arasında yer alan ve normalde doğumdan önce kapanması gereken urakus kanalına
ait veya bu kanalla ilgili
ural :
tür., fin. * ural (kuşak, kemer; aydınlık gece) * Avrupa ile Asya arasında
doğal sınır oluşturan Ural Dağları ve bu bölgeyle ilgili olan
ural-altay :
tür. * Ural (kuşak, kemer; aydınlık gece; Ural Dağları ve Ural bölgesi) + Altay
(ışıldayan, parıldayan yer, değerli olan yer; Altay Dağları ve Altay bölgesi)
(alt (ışıldamak, parıldamak, değerli olmak) + ay (yer) ) * Ural ve Altay
bölgeleriyle ilişkilendirilen; özellikle eski dil sınıflandırmalarında Türkçe,
Moğolca, Tunguzca, Fin-Ugor dilleri gibi diller arasında varsayılan bir
akrabalık ilişkisini ifade etmek için kullanılan “Ural-Altay dil teorisi”
teriminde geçen adlandırma
uranos :
gre. * ouranos (gök, gökyüzü) * gök, gökyüzü; Yunan mitolojisinde Gaia’nın (Yeryüzü)
eşi ve Titanların babası olan göğün kişileştirilmiş tanrısı
uranüs :
gre. * ouranos (gök, gökyüzü; Yunan mitolojisinde Gaia’nın (Yeryüzü) eşi ve
Titanların babası olan göğün kişileştirilmiş tanrısı) * Güneş Sistemi’nde
bulunan ve Güneş’e uzaklıkta yedinci sırada olan gezegen
uranüs trojanı :
gre. * ouranos (gök, gökyüzü; Yunan mitolojisinde Gaia’nın (Yeryüzü) eşi ve
Titanların babası olan göğün kişileştirilmiş tanrısı; Güneş Sistemi’nde bulunan
ve Güneş’e uzaklıkta yedinci sırada olan gezegen) + Troia (antik Truva kenti)
(Tros (mitolojik olarak kentin efsanevi kurucusu olan kral Tros’un isminden) +
eia (yer eki) ) + anos (ile ilgili, -a ait) * Uranüs’ün yörüngesinde olan ve
gezegenle, Güneş'in etrafındaki yörüngesini paylaşan, Lagrange noktaları çevresinde
dengeli biçimde bulunan küçük gök cismi; Uranüs’ün Truva asteroidi
uranyen astroloji :
gre. * ouranos (gök, gökyüzü; Yunan mitolojisinde Gaia’nın (Yeryüzü) eşi ve
Titanların babası olan göğün kişileştirilmiş tanrısı; Güneş Sistemi’nde bulunan
ve Güneş’e uzaklıkta yedinci sırada olan gezegen) + ianos (ile ilgili, -a ait)
+ aster, astron (yıldız, parlayan, ışıldayan) + logia (bilme, bilim) (logos
(kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
özellikle Alman astrolog Alfred Witte’nin geliştirdiği, geleneksel
astrolojideki noktaların yanı sıra varsayımsal gezegenleri ve matematiksel orta
noktaları (midpoint) kullanan astroloji yaklaşımı
uranyum :
gre., lat. * ouranos (gök, gökyüzü; Yunan mitolojisinde Gaia’nın (Yeryüzü) eşi
ve Titanların babası olan göğün kişileştirilmiş tanrısı; Güneş Sistemi’nde
bulunan ve Güneş’e uzaklıkta yedinci sırada olan gezegen) (gre.) + ium
(kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 92, sembolü U olan, ağır ve
radyoaktif bir kimyasal element
urasil :
gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) (gre.) + aceticus (asetik,
sirkesel) (acetum (sirke, ekşi, asetik asit) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile
ilgili olan) ) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki)
(lat.) * RNA'nın yapısında bulunan, kalıtsal bilginin taşınmasında rol oynayan
ve timinin RNA'daki karşılığı olan azotlu organik pirimidin bazlarından biri
uray :
tür. * uray (belediye) (ur (şehir, yerleşim alanı) + ay (isim yapım eki ve
yönetim anlamı) * bir yerleşim yerinin yerel hizmetlerini yürüten ve yöneten
kamu kuruluşu; yerel yönetim kurumu, il veya ilçe yönetimi
urba :
fra. * robe (elbise, giysi, kıyafet, cüppe) * giysi, kıyafet, uzun etekli giysi
urban :
lat. * urbanus (şehre ait, şehirle ilgili, şehirli, kentsel) (urbs (şehir,
kent, il) + anus (ile ilgili, -a ait) ) * şehre, kente veya şehir yaşamına ait
olan, şehir ile ilgili, kentsel, şehirli
urcun :
ara. * araca (eğrilmek, bükülmek, kıvrılmak) * hurma salkımının meyveler
döküldükten sonra kalan kuru, kıvrık sapı; eğri ve kavisli dal veya sap
urdat :
ara. * arada (arşısına çıkmak, sunmak, ortaya koymak, arz etmek) * hedef, hedef
alınan veya karşılaşılan şey; bir kimsenin maruz kaldığı durum veya engel
urdu :
tür. * urdu, ordu (askeri birlik, askeri topluluk, askeri kuvvet, karargah) *
Güney Asya'da özellikle Pakistan ve Hindistan'da kullanılan bir dil
ureaplasma :
gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + plasma (şekillenmiş, biçimlenmiş şey;
katı, sıvı ve gazdan sonra maddenin dördüncü hali olarak bilinen, yüksek
enerjili, iyonize olmuş (elektronlarından arınmış) gaz benzeri bir yapı)
(plassein (kalıp vermek, şekillendirmek, biçimlendirmek, form vermek), plasis
(şekillenme, biçimlenme, oluşum) + ma (isim yapım eki) ) (gre.); ureaplasma
(lat.) * insan idrar ve üreme yollarında doğal olarak yaşayabilen, genellikle
zararsız olup belirti vermeyen ancak aşırı çoğaldığında cinsel yolla bulaşan
bir enfeksiyona dönüşebilen, idrar yollarında yanma veya akıntı gibi sorunlar
yaratabilen, hücre duvarı olmayan çok küçük bir bakteri türü
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder