26 Eylül 2026 Cumartesi

tubular - ureaplasma

tubular : lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus (küçütme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) * tüp biçiminde olan veya bir tüple, boruyla veya borucuk biçimindeki yapıyla ilgili olan

tubulidentata : lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus (küçütme eki) + dens, dentis (diş) + atus (sıfat yapım eki) + a (çoğul eki) * dişlerinin tüp biçimindeki çok sayıdaki ince dentin silindirlerinden oluşmasıyla tanınan memeli takımı, borulu dişliler (bu takımın yaşayan türü Afrika'da yaşayan ve halk arasında yerdomuzu veya Afrika karıncayiyeni olarak bilinen Orycteropus afer, arrdvark)

tufa : lat. * tofus (tüf, gözenekli taş) (lat.); tufo (tüf, gözenekli volkanik kayaç) (ita.) * volkanik kül ve parçaların sıkışıp taşlaşmasıyla oluşan, gözenekli ve hafif volkanik kayaç, sünger dokulu kayaç, tüf

tufan : ara. * tufan (büyük sel, taşkın, Nuh tufanı) * çok büyük ve yıkıcı sel veya su baskını

tufanbeyli : ara., tür. * tufan (büyük sel, taşkın, Nuh tufanı) (ara.) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) * Adana'nın bir ilçesi

tufeyli : ara. * tifl (yavru, yumru) * sülük, parazit, asalak; başkalarının sırtından geçinen

tuffah : ara. * tuffah (elma) * gülgillerden olan ve türlü renkte, hoş kokulu, ekşi veya tatlı, sert veya gevrek dokulu meyve veren ağaç ve meyvesi (toffy (şekerleme) (ing.) )

tugay : moğ. * tug (sancak, bayrak) + ay (isim yapım eki) * alaydan büyük, tümen veya tümenden küçük olan, 3000 – 5000 askerin bir araya gelmesiyle oluşan, genellikle birkaç taburdan meydana gelen ve tuğgeneral komutasında olan büyük birlik; sancak, bayrak veya kendi sancağı olan askeri birlik

tuğ : moğ. * tuğ (sancak, bayrak) * hükümdarlık, komutanlık veya askeri otoriteyi simgeleyen, üzerinde at kılı veya başka süsler bulunan geleneksel sancak

tuğamiral : moğ., ara. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + amir (emreden, buyuran, üst yetkili) + el (ön ek, artikel) + bahr (deniz) (ara.); * admiral, admirale, Admiral (amiral) (ing., fra., alm.)

tuğba : aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); tababa (hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) (ara.) * İslam inancına göre kökleri yukarıda, dalları aşağıda ve cennette olduğuna inanılan kutsal ağaç; güzellik, iyilik, hoşluk, mutluluk

tuğbay : moğ., tür. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) (tür.) * eski Türk askeri teşkilatında tuğ taşıyan veya bir tuğun başında bulunan komutan

tuğberk : moğ., tür. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + berk (sağlam, güçlü, kuvvetli, sert, dayanıklı) (tür.) * güçlü sancak; erkek ismi

tuğcu : moğ., tür. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + cu (yapan, eden eki) (tür.) * tuğ taşıyan, tuğ hazırlayan veya tuğlarla ilgilenen kimse

tuğçe : moğ., tür. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + çe (küçültme ve sevimlilik eki) (tür.) * küçük tuğ, sevimli tuğ; kadın ismi

tuğgeneral : moğ., gre., lat. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + generare (doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak) (genos (yaratılış, türeyiş, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, sınıf, kategori) (gre.) + are (fiil mastar eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * kara ve hava kuvvetlerinde albay ile tümgeneral arasında yer alan ve tugay komutanlığı görevini yürüten ilk general rütbesi (Deniz kuvvetlerindeki karşılığı “tuğamiral”)

tuğla : lat. * tegula (çatıcık, küçük çatı, kiremit) (tegere (örtmek, kaplamak) + ulus, ula (küçültme eki) ) * kil ağırlıklı toprağın kalıplanıp yüksek sıcaklıkta fırınlarda pişirilmesiyle yapılan, harç yardımıyla birbirine bağlanarak ev, iş yeri ve duvar yapımında kullanılan, ısı yalıtımı, ses yalıtımı ve yangına dayanıklılık sağlayan temel bir yapı malzemesi

tuğper : moğ., far. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + bar (yüklenen, taşıyan, götüren, getiren) (far.) * sancak taşıyan

tuğra : moğ. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + ra (son ek) (tür.) * Tuğra, Türk İslam ve özellikle Osmanlı devletlerinde padişahın adı, babasının adı ve unvanlarını içeren, hat sanatıyla özel ve süslü bir biçimde yazılan resmi imza veya mühür

tuğrik : moğ. * tuğ (sancak, bayrak) + rik (isim veya sıfat yapım eki) * Asya ülkesi Moğolistan'da kullanılan resmi para birimi

tuğrul : tür. * doğ, toğ, tuğ, doğ (yükselmek, çıkmak, oluşmak, yaratılmak, meydana çıkmak, doğmak, türemek, üremek) + rul (fiili isim yapım eki, gibi, ile ilgili) * çil kuşuna benzer bir tür avcı veya yırtıcı kuş, çakırdoğan, doğan ve şahin gibi yırtıcı, büyük bir avcı kuş türü

tuğsem : moğ. * tuğ (sancak, bayrak) + sem (son ek) * baş tacı; kadın ismi

tuğyan : ara. * tağa (azmak, sınırı aşmak, taşmak), tağut (azgın; şeytan) * aşırılık, taşkınlık, azgınlık; ölçüyü, sınırı ve dengeyi aşan davranış, güç veya duyguların kontrolsüz biçimde artarak zorbalık, azgınlık veya taşkınlık haline gelmesi

tuh : tür. * tuh (tükürme sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * pişmanlık, üzüntü, hayal kırıklığı, acıma bildiren ünlem, tüh, vah vah, yazıklar olsun

tuhaf : ara. * tuhfe (nadir, değerli ve hoşa giden hediye), turafa (tuhaf şeyler, nadir ve ilginç şeyler) * az bulunan, nadir, şaşırtıcı, garip

tuhafiye : ara. * tuhfe (nadir, değerli ve hoşa giden hediye), turafa (tuhaf şeyler, nadir ve ilginç şeyler) + iye (-cılık, isim yapım eki) * giyim ve süs eşyaları, dikiş malzemeleri ve benzeri küçük eşyaların satıldığı dükkan veya bu eşyaların ticareti

tukan : tup. * tukana (kuşun çıkardığı sesten ses yansımalı onomatopeik kelime) * tropikal Amerika'da yaşayan, çok büyük ve renkli gagasıyla tanınan, papağanı andıran bir kuş türü

tuksedo : len.* p'tuck-sepo (eğri/kıvrımlı nehir) + p'tuksit (kurt veya ayı yuvası) * genellikle siyah veya gece mavisi tonlarında tasarlanan, ceket yakası ile pantolon yan şeritlerinde saten gibi parlak kumaş detayları barındıran ve özellikle düğün, gala ya da "black-tie" (siyah kravat/papyon) davetleri gibi üst düzey resmi etkinliklerde erkekler tarafından giyilen lüks, geleneksel bir gece takım elbisesi

tul : ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), tavil (uzun) * uzunluk, boy, yer seviyesinden dikey olarak yükseklik veya yatay olarak genişlik

tulani : ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tul (uzunluk, boy, yer seviyesinden dikey olarak yükseklik veya yatay olarak genişlik) + ani (sıfat yapım eki) * uzunlamasına, uzunluğuna veya boyuna

tularemi : ing., gre. * Tulare (ABD California'daki Tulare County (yer adı) ) (ing.) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * Francisella tularensis bakterisinin neden olduğu, kırsal kesimlerde görülen, kontamine sular, enfekte olmuş kene/sinek, yabani tavşan, kemirgen gibi hayvanların ısırmaları veya temaslarıyla bulaşan ateşli ve bakteriyel bir enfeksiyon hastalığı, tavşan ateşi

tulen : ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tul (uzunluk, boy, yer seviyesinden dikey olarak yükseklik veya yatay olarak genişlik) + en (sıfat yapım eki) * uzunluk olarak, uzunlukça, boyca

tulet sendromu : fra. * Tourette (Fransız nörolojist Gilles de la Tourette'in soyadından) (fra.) + syndrome (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + dramein (koşmak), drome (koşma) ) (gre.) * istemsiz motor ve vokal tiklerle karakterize, genetik ve nörobiyolojik temelli kronik nörolojik bozukluk

tulipa : lat. * tulipa (türban, lale) * Zambakgiller (Liliaceae) familyasından, dekoratif, kırmızı, sarı, beyaz, mor renkli çiçek açan soğanlı ve çok yıllık otsu bitki

tulipifera : lat. * tulipa (türban, lale) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) * lale ağacı

tulu : ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek) * doğma, doğuş, yükseliş, uzama, ortaya çıkma, belirme, zuhur, tezahür

tuluat : ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tulu (doğma, doğuş, yükseliş, uzama, ortaya çıkma, belirme, zuhur, tezahür) + at (çoğul eki) * belirmeler, ortaya çıkışlar, yükselişler, doğuşlar, içine doğuşlar, doğaçlama yapma

tuluğ : ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tulu (doğma, doğuş, yükseliş, uzama, ortaya çıkma, belirme, zuhur, tezahür) * doğma, doğuş, yükseliş, uzama, ortaya çıkma, belirme, zuhur, tezahür; güneşin doğması, güneşin yükselmesi

tuluk : tür. * tulkuk (şişirilmiş deri kap, tulum) (tul (şişmek, kabarmak) + uk (isim veya sıfat yapım eki) ) * koyun, keçi veya sığır derisinin bütün olarak çıkarılmasıyla yapılan, su, pekmez, peynir veya yağ gibi yiyecek ve içecekleri saklamaya yarayan deri kap

tulum : tür. * tul (şişmek, kabarmak) + um (isim yapım eki) * alt ve üst kısmı birleşik olan, kollu veya askılı tek parça kıyafet; genellikle keçi veya oğlak derisinin bütün olarak çıkarılmasıyla hazırlanan deri kap; oğlak veya koyun derisinden yapılan tulumun içine basılarak olgunlaştırılan yöresel peynir türü (tulum peyniri)

tulum peyniri : tür., far. * tul (şişmek, kabarmak) + um (isim yapım eki) (tür.) + panir (süt ürünlerinin mayalanarak katılaşması) (payah (süt) + nir (isim yapım eki) ) (far.) * hayvan derisinden yapılan tulum içine basılarak olgunlaştırılan, genellikle koyun veya keçi sütünden üretilen, sert yapılı ve keskin lezzetli geleneksel bir Türk peyniri

tulumba : gre , ita. * thrombos, thrombein (çekme, çekmek , yığma, yığmak) (gre.); tromba (boru; av borusu, hortum; gemilerde kullanılan su çekme borusu) (ita.) * sıvıları kuyudan, alçak yerlerden çekmeye veya yüksek yerlere çıkarmaya, basmaya yarayan araç

tulumbacı : gre., ita. * thrombos (tulumba) + ci (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Osmanlı Devleti'nde yangınlara "tulumba" ile müdahale eden yangın söndürme ekiplerinin üyelerinden her biri; tulumba yapan, satan veya onaran kimse; külhanbeyi

tulumsular : tür. * tul (şişmek, kabarmak) + um (isim yapım eki) + su (gibi, benzer) + lar (çoğul eki) * vücutları tulum veya kese biçiminde olan, denizlerde yaşayan Tunicata grubu

tulup : ing. * toe (ayak parmağı) + loop (döngü, halka, dönüş, ilmik, ilmek) * artistik patende, patencinin bir ayağının ön ucunu buza saplayarak destek alıp sıçradığı ve havada bir veya en fazla dört kere döndükten sonra zemine iniş yaptığı bir atlayış türü

tulyum : lat. * thule (İskandinavya'nın antik mitolojideki efsanevi kuzey sınırı olan kara parçası (genellikle İzlanda, Norveç veya Grönland olarak yorumlanır) * atom numarası 69, simgesi Tm olan, lantanitler grubunda yer alan kimyasal element (İsveçli kimyager Per Teodor Cleve tarafından, efsanevi “Thule” bölgesine atfedilerek adlandırılmıştır.)

tumağı : tür. * tum (soğuk) + ağı (isim/sıfat eki) * üst solunum yolu enfeksiyonu sebebiyle oluşan hafif soğuk algınlığı durumu, nezle, ıngın, dumağı, ingin, nevazil

tuman : far. * tunban (kısa pantolon, don, külot) * don, içlik, şalvar, iç giyimde kullanılan bol alt giysi, güreşçilerin giydiği kıspet

tumay : tür. * tum, tüm (tam, bütün, hepsi) + ay (Dünya’nın uydusu; 30 günlük süre) * atın tam daire olarak göründüğü evresi, dolunay, bütün ay, tam ay

tumba : gre., lat. * tymbos (tümülüs, mezar höyüğü) (gre.); tumba (lat.); tombeau (fra.) * ellerle vurularak çalınan, davul benzeri tek derili bir ritim çalgısı

tumbadız : gre., tür. * tymbos (tümülüs, mezar höyüğü) (gre.) + dız (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) * kısa boylu, şişman, biçimsiz vücut yapısına sahip kimse, kısa, tıknaz

tump : erm. * tump (tümsek, yığın, set, baraj veya sıra) * toprak parçası, toprak seti veya yığını

tumşuk : tür. * tumsuk (gaga, burun) * papağan veya kartal gibi kuşların eğri ve kemerli gagası

tumturak : far. * tumturak (ihtişam, debdebe, gösteriş) * gösteriş, debdebe, ihtişam; özden ziyade biçime önem veren, ses tonu yüksek, süslü ve abartılı ifadeler seçme durumu; gereksiz yere kulağa hoş gelen, gösterişli, tantanalı ve iddialı kelimeler kullanarak konuşma veya yazma hali

tumuh : ara. * tamaha (yükselmek, göz dikmek, hırslı olmak, açgözlü olmak, şiddetle istemek, aşırı arzulamak, tamah etmek) * yüksekteki bir şeye göz dikme, gözünü yukarıya dikip bakma, yüksek bir amaca yönelme

tun : tür. * tun, tün (gece, karanlık) * gizli yer, köşe bucak, saklanacak yer; gün batımını geçince, gün batımından sonrası, gece

tuna : kel. * danowyos, danu (akmak, hareket etmek) (kel.); danubius (lat.) * Almanya'dan doğup birçok ülkeden geçerek Karadeniz'e dökülen, Volga'dan sonra Avrupa'nın en uzun ikinci nehri; kadın ismi

tunca : tra., gre. * tevd (itmek, vurmak), tundyo (iten, vuran, güçlü akıntılı) (tra.); tonzos (gre.) * Bulgaristan'dan doğup Edirne yakınlarında, Balkan Yarımadası'nda yer alan Meriç Nehri ile birleşen ve Meriç’in önemli kollarından biri olan akarsu

tuncay : tür. * tunç (bronz, bronz renkli) + ay (Dünya’nın uydusu; 30 günlük süre) * tunç renginde ay, tunç gibi sağlam, ay gibi parlak

tunceli : tür., far. * Tunçeli (tunç (bakır, çinko ve kalay alaşımı, bronz) + eli (yaşanılan yer) ) (tunç gibi sağlam kişilerin yaşadığı yer anlamında), Dersim (der (kapı) + sim (gümüş) ) (gümüş kapı) * Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Fırat Bölümü'nde yer alan, doğuda Bingöl ve Elazığ, güneyde Elazığ, batı ve kuzeyde Erzincan ile komşu olan 62 plakalı il, Dersim

tunç : tür. * tunç (bronz, bakır alaşımı) * bakır (Cu) ve kalayın (stannum) (Sn) başlıca bileşenlerini oluşturduğu alaşım; bronz

tundra : rus., saa. * tundra (ağaçsız, soğuk kuzey bozkırı) (rus.); tundar (ağaçsız yüksek yer, dağlık alan) (saa.) * kutuplara yakın veya yüksek dağlarda, ağaçların yetişemediği, yosun, liken, ot ve bodur çalılardan oluşan soğuk iklim bitki örtüsü ve bu bölge

tunga : tür. * tunga (pars, leopar, kaplan) * pars, leopar veya kaplan gibi büyük ve yırtıcı bir yaban kedisi (Türk mitolojisinde ve tarihindeki ünlü efsanevi hükümdar Alp Er Tunga’nın isminde de yer alır.)

tungsten : isv. * tung (ağır) + sten (taş) * atom numarası 74, simgesi W olan, çok yüksek erime noktasına sahip ağır metal, Wolframium

tunguz : rus. * tungus (halk ismi) * Doğu Sibirya ve Uzak Doğu'da yaşayan, avcılık, balıkçılık ve hayvancılıkla uğraşan yarı göçebe bir halkı (Mançular, Evenkiler ve Sibolar) ve bu halkın ait olduğu Ural-Altay kökenli dil grubu

tunik : lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf, tabaka) * genellikle pantolon üzerine giyilen, çok bol ve uzun kadın gömleği

tunika adventitia : lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf, tabaka) + adventitia (dış, eklenmiş, ilave edilmiş, bağlayıcı) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + venio, venire (gelmek), vent, ventis (gelmiş) + ia (isim, yer ve durum eki) ) * kan damarlarının dış tabakası

tunika albuginea : lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf, tabaka) + alphos (beyaz, beyazımsı) (gre.); albus (beyaz, ak) + ginea (zarla, kılıfla ilgili olan) * testis ve bazı diğer organları çevreleyen, beyazımsı renkli yoğun bağ dokusundan oluşan kapsül veya örtü

tunika eksterna : lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf, tabaka) + externalis (dış, dışta bulunan) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + ternus (yer, yön belirtici bir ek) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * bir damar veya içi boş organın duvarındaki en dış tabaka; özellikle damar duvarında bağ dokusundan oluşan dış katman

tunika intima : lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf, tabaka) + intima (en içte bulunan, en iç) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + timus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * an damarlarının, özellikle arter ve venlerin lümenini döşeyen en iç tabaka; damar duvarının iç tabakas

tunika media : lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf, tabaka) + medius, medium (orta, arada, vasat) + a (çoğul eki) * özellikle arterlerde düz kas ve elastik liflerden zengin olan damar duvarının orta tabakası, orta katmanı

tunika vaginalis : lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf, tabaka) + vagina (kılıf, kın, kanal, hazne, kaplama, örtme, koruma) + alis (ile ilgili, -a ait) * erkeklerde, embriyonik gelişim sırasında karın boşluğundan skrotuma (testis torbasına) inen karın zarı (periton) uzantısının kalıntısı olarak oluşan, testisin dış yüzeyini çevreleyen ince, çift katmanlı seröz zar

tunikat : lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf, tabaka) + atus (sıfat sapım eki) * vücutları "tunik" adı verilen sert veya esnek koruyucu bir dış örtüyle kaplı, denizlerde yaşayan omurgasız bir hayvan grubu

tunikata : lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf, tabaka) + atus (sıfat yapım eki) + a (çoğul eki) * vücutları dıştan tunisin adı verilen selüloz benzeri bir madde içeren örtüyle kaplı denizel kordalılar grubu, tulumlular

tunus : ber. * tunus (gecelemek, kamp kurmak, dinlenmek, oturmak) * Kuzey Afrika'da, Akdeniz'in güney kıyısında yer alan, batı ve güneybatısında Cezayir, güneydoğu ve doğusunda Libya, kuzey ve kuzeydoğusunda Akdeniz bulunan ülke

tur : ara. * tur (kule, dağ) * yüksek dağ; özellikle dini metinlerde Hz. Mûsâ'nın vahiy aldığı kabul edilen Sina Dağı (Ṭur-i Sina) için kullanılan ad; Kur’an’ın 52. suresinin ismi (tower, tour, Turm (kule) (ing., fra., alm.), door, Tör, Tür (kapı) (ing., alm.) )

tura : moğ. * tuğ (sancak, bayrak) (moğ.) + ra (son ek) (tür.) * Türk İslam ve özellikle Osmanlı devletlerinde padişahın adı, babasının adı ve unvanlarını içeren, hat sanatıyla özel ve süslü bir biçimde yazılan resmi imza veya mühür, tuğra; madeni paranın kabartma portre içeren yüzü

turab : ara. * tariba (toprak olmak, toprağa bulanmak), turab (toprak, toz) * toprak, yeryüzü, toz

turabi : ara. * turab (toprak, toz) + i (gibi) * toprak gibi; erkek ismi

turaç : far. * turac (sülün veya çil kekliği benzeri bir av kuşu) * sülüngiller (Phasianidae) familyasından, kekliğe benzeyen, boyu yaklaşık 35 santimetre olan, Akdeniz ve Güneybatı Asya'da yaşayan, özellikle erkekleri belirgin renkli olan bir av kuşu, Francolinus francolinus, dürrac, çil kuşu

turak : tür. * tur (durmak, ayakta olmak, dikilmek) + ak (yer, araç eki) * durulan, konaklanan veya bir aracın durduğu yer

turan : far. * tur (yüksek, kule, dağ; daire, devir) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) * Türklerin eski yurdu ilan Orta Asya’da İran'ın kuzeydoğusundaki bölgeye İranlıların verdiği isim

turan çıkıntısı : far., tür. * tur (yüksek, kule, dağ; daire, devir) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) (far.) + çıkıntı (ileri doğru konumlanmış olan; yüzeyden veya çevreden öne çıkan kısım, parça veya unsur) + sı (iyelik eki) (tür.) * kafatasının en arka kısmındaki oksipital kemik üzerinde bulunan normal bir anatomik varyasyon veya kemikleşme

turancılık : far., tür. * turan (Türklerin eski yurdu ilan Orta Asya’da İran'ın kuzeydoğusundaki bölgeye İranlıların verdiği isim) (tur (yüksek, kule, dağ; daire, devir) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (far.) + cı (ile ilgili, yapan, eden eki, yandaş eki) + lık (isim yapım eki) (tür.) * dünyadaki tüm Ural-Altay halklarının (Finler, Macarlar, Moğollar ve Türkler vb.) dil, kültür ve siyaset birliğini veya dayanışmasını savunan bir fikir akımı, pan turanizm; tüm Türk halklarının tek bir çatı altında birleşmesini savunan düşünce akımı

turani : far., ara. * turan (Türklerin eski yurdu ilan Orta Asya’da İran'ın kuzeydoğusundaki bölgeye İranlıların verdiği isim) (tur (yüksek, kule, dağ; daire, devir) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (far.) + i (ile ilgili, -a ait) (ara.) * Türklerin ve akraba olan Ural-Altay kökenli halkların tarihi anavatanı kabul edilen Turan bölgesiyle ilgili veya o bölgeden olan kimse

turba : alm., lat., fra. * turb (çim) (alm.); turba (kalabalık, karışıklık, kargaşa, yığın, kitle) (lat.); tourbe (yakıt veya gübre olarak kullanılan çürümüş çim/bataklık kömürü) (fra.) * bataklık ve sulak alanlarda biriken bitki ve yosun artıklarının su altında kalarak zamanla kısmen çürümesi ve kömürleşmesiyle oluşan, diğer adı torf olan gevşek yapılı organik bir madde

turbidit : lat., gre. * turbidus (bulanık, çamurlu, çalkantılı veya kafası karışmış) (turba (kalabalık, karışıklık, kargaşa, yığın, kitle) + idus (sıfat yapım eki) ) (lat.) + ites (element, kayaç ve mineral eki) (gre.) * su altında, yoğunluğu çevresindeki sudan fazla olan bulanık tortu akıntılarının çökelmesiyle oluşan tabakalı tortul kayaç

turbo : lat. * turbo, turbin (dönen top, fırıldak) * içten yanmalı motorlarda, silindirin içine daha fazla yakıtı yakmak için ihtiyaç duyulan­ havayı göndererek motorun normal haliyle emebildiğinden daha fazla havayı emmesini sağlayan türbinli mekanizma

turdidae : lat. * turdus (ardıç kuşu, karatavuk; ötücü kuş) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * karatavuk, ardıç kuşları ve benzeri ötücü kuşları kapsayan kuş familyası, karatavukgiller, ardıç kuşugiller

turfa : ara. * tarif (nadir, az bulunur, hoş, ilginç, yeni, görülmemiş, şaşırtıcı), tarafa (yeni olmak, alışılmadık olmak, nadir olmak; hoş/ilginç olmak) * az bulunur, nadir, değeri düşük, işe yaramaz, acayip, nadir, görülmemiş, şaşırtıcı şey; yenilik

turfanda : ara., far. * tarif (nadir, az bulunur, hoş, ilginç, yeni, görülmemiş, şaşırtıcı), tarafa (yeni olmak, alışılmadık olmak, nadir olmak; hoş/ilginç olmak), turfa (az bulunur, nadir, değeri düşük, işe yaramaz, acayip, nadir, az bulunur, görülmemiş, şaşırtıcı şey; yenilik) (ara.) + anda (isim/sıfat yapım eki) (far.) * mevsiminden önce yetişen veya piyasaya çıkan (sebze, meyve); özellikle ilk çıkan taze meyve ve sebze

turfe : ara. * tarif (nadir, az bulunur, hoş, ilginç, yeni, görülmemiş, şaşırtıcı), tarafa (yeni olmak, alışılmadık olmak, nadir olmak; hoş/ilginç olmak) * az bulunur, nadir, değeri düşük, işe yaramaz, acayip, nadir, görülmemiş, şaşırtıcı şey; yenilik

turgay : tür. * turiga, toriga (serçeden büyük bir kuş, tarlakuşu (Alauda arvensis), çayır kuşu) * Alaudidae (tarlakuşları veya toygargiller) familyasından, özellikle Alauda arvensis (tarla kuşu/toygar) cinsi kuş, çayır kuşu, toygar; erkek ismi

turgor : lat. * turgere (şişmek, kabarmak, dolgun olmak) + or (isim yapım ve durum eki) * hücre veya dokuların su alarak veya iç sıvının oluşturduğu basınç nedeniyle gergin, şişkin ve dolgun durumda olması; özellikle bitki hücresinde suyun hücre duvarına karşı oluşturduğu turgor basıncı ile ilişkili durum

turgul : tür. * doğ, toğ, tuğ, doğ (yükselmek, çıkmak, oluşmak, yaratılmak, meydana çıkmak, doğmak, türemek, üremek) + rul (fiili isim yapım eki, gibi, ile ilgili) * çil kuşuna benzer bir tür avcı veya yırtıcı kuş, çakırdoğan, doğan ve şahin gibi yırtıcı, büyük bir avcı kuş türü

turgut : tür. * tur (durmak, ayakta olmak, dikilmek) + gut (isim/sıfat yapım eki) * duran, var olan, kalıcı; konut, oturulacak yer, mesken, durulan yer, yaşanılan, oturulan yer

turgutlu : tür. * tur (durmak, ayakta olmak, dikilmek) + gut (isim/sıfat yapım eki) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Manisa'nın bir ilçesi

turhal : gre., lat. * trittys (üç erkek hayvanın kurban edilmesini kapsayan dini bir gelenek) (tria (üç) + tys (hayvan) ), tauralia (boğa kurbanıyla ilgili şenlikler, boğa oyunları) (tauros (boğa) (gre.); taurus + alis (ile ilgili, -a ait) + eia (isim yapım, durum ve yer eki) ) (lat.) * Tokat’ın bir ilçesi

turhan : tür. * tur (durmak, ayakta olmak, dikilmek) + + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * soylu, seçkin, saygın; eski Türklerde vergi vermeyen, hükümdarın huzuruna izinsiz çıkabilen imtiyazlı kimse; erkek ismi

turing makinesi : ing. * turing (İngiliz matematikçi Alan Turing'in soyadından) (ing.) + mekhane (mekhos (düzenek, kurgu, yapı) + ane (ile ilgili, -a ait, gibi) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * Alan Turing tarafından 1936'da tanımlanan, hesaplama ve algoritma kavramlarının matematiksel olarak modellenmesini sağlayan soyut hesaplama modeli

turist : gre., lat., fra. * tornos (pergel, tornacı aleti, dönme hareketi, dönüş, dairesel hareket) (gre.); tornus (torna, döner hareket; dönüş) + ista (-cı, yapan, eden eki) (lat.); touriste (tour (gezi, dolaşma, dolanma, dönme) + iste (-cı, yapan, eden eki) (fra.) * gezmek, dinlenmek, görmek veya başka bir amaçla sürekli yaşadığı yerden başka bir yere seyahat eden kişi

turistik : gre., lat., fra. * tornos (pergel, tornacı aleti, dönme hareketi, dönüş, dairesel hareket) + ikos (ile ilgili, -a ait) (gre.); tornus (torna, döner hareket; dönüş) + ista (-cı, yapan, eden eki) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.); touriste (tour (gezi, dolaşma, dolanma, dönme) + iste (-cı, yapan, eden eki) + ique (ile ilgili, -a ait) (fra.) * turistlerin ilgisini çeken veya turistlere yönelik olan, turizmle ilgili olan

turizm : gre., lat., fra. * tornos (pergel, tornacı aleti, dönme hareketi, dönüş, dairesel hareket) + ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) (gre.); tornus (torna, döner hareket; dönüş) + ismus (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.); touriste (tour (gezi, dolaşma, dolanma, dönme) + isme (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) + ique (ile ilgili, -a ait) (fra.) * (akım, faaliyet, durum bildiren ek)

turks ve caicos adaları : luk. * Turks (Türkler, Yükselenler) + ve (ile, birlikte, beraber) + Caicos (takımada, adalar dizisi) (caya (ada) + hico (dizi, sıra) ) * Karayipler'de, Atlas Okyanusu'nun batı kesiminde, Bahamalar'ın güneydoğusunda yer alan ve Birleşik Krallık'a bağlı olan, kuzey ve doğusunda Atlas Okyanusu, batı ve güneybatısında Bahamalar, güneyinde Haiti ve Dominik Cumhuriyeti'nin bulunduğu Hispanyola Adası yer alan denizaşırı bölge

turkuaz : tür., fra. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) (tür.) + oise (sıfat yapım eki) (fra.) * bakır ve alüminyum fosfatından oluşan, mavi-yeşil renkli değerli veya süs taşı (CuAl6(PO4)4(OH)8·4H2O); bu taşın karakteristik rengi olan maviye çalan yeşil renk

turmalin : singa. * turmali (çeşitli renklerde değerli taş; özellikle sarı taş) * bor içeren, karmaşık yapılı, kristalleri genellikle uzun prizmatik biçimli olan, siyah, yeşil, pembe, kırmızı ve başka renklerde bulunabilen değerli bir silikat minerali grubu

turn around : ing. * turn (dönmek, döndürmek, çevirmek) + around (çevresinde, etrafında, civarında) * dönmek, yönünü değiştirmek, ters yöne dönmek; mecaz olarak bir durumu tersine çevirmek veya iyileştirmek

turna : tür. * turna (turna kuşu) * Gruidae (turnagiller) familyasından, uzun bacaklı ve uzun boyunlu göçmen kuş; özellikle Grus grus (adi turna) türü

turna ayağı : tür. * turna (turna kuşu) + ayak (bacağın bilekten aşağıda bulunan ve yere basmaya yarayan bölümü) + ı (iyelik eki) * düğün çiçeği (Ranunculus) bitkisi

turna balığı : tür. * turna (turna kuşu; uzun ve sivri biçimle ilişkilendirilen ad) + balık (suda yaşayan omurgalı hayvan) * Esocidae familyasından, özellikle Esox lucius türünü içeren uzun gövdeli, iri ağızlı, yırtıcı tatlı su balığı cinsi

turna gagası : tür. * turna (turna kuşu; uzun ve sivri biçimle ilişkilendirilen ad) + gaga (kuşların dudaklarını ve ağzını oluşturan kemiksi yapı) + sı (iyelik eki) * meyve veya başka bir yapının turna kuşunun gagasına benzeyen biçimi; özellikle Geraniaceae (turnagagasıgiller) familyasındaki bitki cinsi

turnageçidi : tür. * turna (turna kuşu; uzun ve sivri biçimle ilişkilendirilen ad) + geçit (geçiş yolu, yol) + i (iyelik eki) * bahar mevsiminde esen sert rüzgarlı belirli bir fırtına türü

turnagiller : tür. * turna (turna kuşu; uzun ve sivri biçimle ilişkilendirilen ad) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) * turna ve telli turna gibi kuşları içine alan, uzun bacaklı ve uzun boyunlu büyük göçmen kuş türlerini barındıran bilimsel bir kuş familyası, gruidae familyası

turnagözü : tür. * turna (turna kuşu; uzun ve sivri biçimle ilişkilendirilen ad) + göz (görme organı) + ü (iyelik eki) * berrak ve parlak sarı renk veya bu renkte olan şey

turne : gre., lat., fra. * tornos (dönme, dairesel hareket; tornacı aleti, pergel, torna, daire çizme aracı) (gre.); tornus (lat.); tourner (dönmek, çevirmek; bir şeyi döndürmek) (fra.) * tiyatro, müzik veya dans sanatçılarının, kendi şehirleri veya sahneleri dışında başka yerlerde, illerde veya ülkelerde gösteri veya konser yapmak amacıyla çıktıkları seyahat dizisi

turner sendromu : eng. * turner (Amerikalı doktor Henry Turner’in soyadından) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * X kromozom eksikliği sonucu kısa boy, infertilite ve kalp anomalileri ile karakterize genetik durum

turnike : gre., lat., fra. * tornos (dönme, dairesel hareket; tornacı aleti, pergel, torna, daire çizme aracı) (gre.); tornus (lat.); tourner (dönmek, çevirmek; bir şeyi döndürmek), tourniquet (döner kapı; döner düzenek, döner çubuk) (fra.) * geçişleri denetlemek amacıyla bir kişinin aynı anda yalnızca bir yönde veya sınırlı sayıda geçmesine izin veren, kol, çubuk veya kolların dönmesiyle çalışan mekanik geçiş düzeneği; özellikle kol veya bacaklardaki yaşamı tehdit eden şiddetli kanamalarda, bir uzvun ana damarlarına dıştan basınç uygulayarak kan akımını geçici olarak durdurmak amacıyla kullanılan sıkıştırıcı sargı veya bu sargının uygulanması

turno : gre., lat., ita. * tornos (dönme, dairesel hareket; tornacı aleti, pergel, torna, daire çizme aracı) (gre.); tornus (lat.); turno (turno (sıra; nöbet; vardiya; dönüş, sıra) (ita.) * belirli bir işin, görevin veya hizmetin sırayla farklı kişiler tarafından yerine getirilmesiyle oluşan nöbet veya çalışma süresi, vardiya

turnover : ing. * turn (dönmek, çevirmek) + over (üzerine, öteye; karşı tarafa) * bir işletmede çalışanların, müşterilerin, stokların veya sermayenin belirli bir dönem içinde el değiştirmesi, yenilenmesi veya devrinin gerçekleşmesi, personel değişim oranı, stok devir hızı veya ticari ciro, devir hızı

turnusol : gre., lat., fra. * tornos (dönme, dairesel hareket; tornacı aleti, pergel, torna, daire çizme aracı) (gre.); tornus (lat.); tourner (dönmek, çevirmek; bir şeyi döndürmek) + soleil (güneş) (fra.) * likenlerden elde edilen ve asit-baz ortamına göre kırmızı ile mavi arasında renk değiştirerek bir çözeltinin asitlik veya bazlık özelliğini belirlemeye yarayan ve çözeltilerin pH niteliğini yaklaşık olarak saptamak için kullanılan doğal boya maddesi

turnuva : gre., lat., fra. * tornos (dönme, dairesel hareket; tornacı aleti, pergel, torna, daire çizme aracı) (gre.); tornus (lat.); tourner (dönmek, çevirmek; bir şeyi döndürmek), tournoyer (at üstünde daireler çizerek manevra yapmak), tournoi (sporda dönüşümlü yarışmalar/karşılaşmalar dizisi) * belirli bir spor dalında veya yarışma alanında birden çok oyuncu veya takımın, önceden belirlenmiş kurallar ve eşleşme sistemi çerçevesinde birinciliği belirlemek üzere art arda karşılaşmalara katılmasıyla gerçekleştirilen yarışma organizasyonu

turp : ara. * turb (turp; turp kökü) * Brassicaceae (Turpgiller) familyasından Raphanus cinsine bağlı, kökü etli ve şişkin olan, genellikle beyaz, kırmızı veya mor renkli, yumrulu kökü sebze olarak tüketilen, keskin ve kendine özgü aroması bulunan otsu bitki

turpgiller : ara., tür. * turb (turp; turp kökü) (ara.) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) (tür.) * çoğunlukla otsu bitkilerden oluşan, çiçekleri dört taç yapraklı ve meyveleri kapsül biçiminde olan, turp, lahana, brokoli, hardal ve şalgam gibi tarımsal ve ekonomik öneme sahip bitkileri kapsayan Brassicaceae familyası

turs : ara. * turs (kalkan, gövde) * savaşta ok, mızrak, kılıç ve benzeri saldırıları karşılamak amacıyla elde taşınan, ahşap veya demirden yapılmış, geniş yüzeyli koruyucu savunma aracı; koruyan veya siper olan şey (mecazi) (thyrsos, thyrsus, torso, thorax, torse (asa, sopa, değnek; gövde, göğüs, göğüs kafesi) (gre, lat, ita, ing., fra.) )

tursiops : lat. * tursio (yunus balığı) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) * Delphinidae (Yunusgiller) familyasında yer alan, özellikle şişe burunlu yunusları kapsayan, vücutları iğ biçimli, burunları belirgin biçimde uzamış, yüksek bilişsel yetenekleri ve karmaşık sosyal davranışlarıyla tanınan yunus cinsi

turşu : far. * turşi (ekşi, ekşitilmiş) * sebze, meyve veya bazı hayvansal besinlerin tuzlu su, sirke veya ekşime yoluyla asitliği artırılmış bir ortamda belirli süre bekletilerek dayanıklılığı artırılan, kendine özgü ekşi ve tuzlu tat kazanan salamura gıda hazırlaması

turta : lat. * torquere (burmak, bükmek, kıvırmak, eğmek, döndürmek, çarpıtmak), torta (yuvarlak, bükülmüş veya kıvrılmış hamur işi, turta, börek, pasta) * genellikle un, yağ ve yumurta ile hazırlanan hamurun üzerine veya arasına meyve, krema, çikolata, reçel veya başka tatlı veya tuzlu bir iç konularak fırında pişirilen, çoğunlukla yuvarlak biçimli hamur işi

turuk : ara. * tarik (yol) * yollar

turuncu : far. * turunj (turunç, turunç meyvesi) * sarı ile kırmızı arasında yer alan, turunç meyvesinin kabuğunun ve olgun meyvesinin karakteristik rengine benzeyen, parlak ve sıcak tonlu renk

turunç : far. * turunj (turunç, turunç meyvesi) * Rutaceae (Turunçgiller) familyasından Citrus aurantium türünün, acımsı ve ekşimsi aromalı, kabuğu hoş kokulu, yuvarlak ve turuncu renkli meyvesi; reçel, marmelat, şurup, aroma verici ürünler ve geleneksel tıpta kullanılan turunçgil meyvesi

turunçgil : far., tür. * turunj (turunç, turunç meyvesi, citrus vulgaris) (far.) + gil (familya, soy, aile, ait olunan) (tür.) * Rutaceae (Turunçgiller) familyasının Citrus ve yakın akraba cinslerinde yer alan, genellikle sıcak ve subtropikal bölgelerde yetişen, yapraklarında uçucu yağ bezeleri bulunan, çiçekleri çoğunlukla beyaz ve hoş kokulu, meyveleri etli ve sulu olup limon, portakal, mandalina, greyfurt ve turunç gibi ekonomik açıdan önemli türleri kapsayan bitki grubu

turuz : tür. * turuz (doğru, dürüst) * ala boyaya (alaca renge) meyil eden bir boya veya renk tonu; doğru, dürüst

tusok : ing. * tusk, tuft (tutam, perçem, püskül, demet, öbek), tussock * Güney Yarımküre'nin tamamı, bitki örtüsüne engebeli bir görünüm veren, keçeleşmiş gövdelerden oluşan kaideler geliştiren saz veya demet otlarının hakim olduğu sazlıklı çayırlar

tussilago : lat. * tussilago (öksürük giderici, öksürük otu) (tussis (öksürük) + agere, ago (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) ) * Asteraceae (Papatyagiller) familyasından Tussilago cinsinin, özellikle Tussilago farfara türüyle temsil edilen, geleneksel olarak öksürük ve solunum yolu rahatsızlıklarının giderilmesinde kullanılan, ilkbaharda yapraklarından önce sarı çiçekler açan otsu bitki cinsi, öksürük otu

tussis : lat. * tussis (öksürük; öksürme) * solunum yollarının tahriş veya iltihaplanması, yabancı maddelerin uzaklaştırılması veya çeşitli hastalıklar sonucunda akciğerlerden havanın ani ve güçlü biçimde dışarı atılmasıyla ortaya çıkan refleksif solunum hareketi

tuş : fra. * toucher (dokunmak, değmek, temas etmek), touche (tuş, buton; dokunma, dokunuş, temas; anahtar) * bir mekanizma, aygıt veya elektronik cihaz üzerinde basıldığında veya dokunulduğunda belirli bir işlevi çalıştıran, komut veren veya bir işlem gerçekleştiren düğme, klavye elemanı veya kumanda parçası; güreşte rakibin iki omzunu minder üzerinde aynı anda belirli süre boyunca yere bastırarak karşılaşmayı kesin biçimde kazanma sonucu, rakibin sırtının minderle temas ettirilmesiyle elde edilen kesin galibiyet

tuşba : ura. * teşup, tuşpa (Hurri ve Urartu mitolojisindeki baş tanrının ismi) * Van’ın bir ilçesi

tuşe : fra. * toucher (dokunmak, değmek, temas etmek), touche (tuş, buton; dokunma, dokunuş, temas; anahtar), touché (dokunulmuş; değmiş; isabet etmiş; etkilenmiş) * eskrimde rakibin vücudunun geçerli bir bölgesine silahın ucuyla veya kesici kenarıyla yapılan ve sayı kazandıran başarılı vuruş, temas sonucu elde edilen puan; bir organın, dokunun veya vücut bölgesinin fiziksel özelliklerini el veya parmaklarla doğrudan yoklayarak değerlendirme yöntemi; rektal, vajinal veya abdominal muayenelerde ağrı, hassasiyet, sertlik, kitle, büyüklük ve kıvam gibi bulguların belirlenmesine yönelik elle yapılan muayene

tuşlamak : fra., tür. * toucher (dokunmak, değmek, temas etmek), touche (tuş, buton; dokunma, dokunuş, temas; anahtar) (fra.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * bir klavye, telefon, kumanda veya benzeri aygıtta bulunan bir tuşa parmakla basarak belirli bir komutun, karakterin veya işlevin etkinleştirilmesini sağlamak

tut : erm. * tut (dut; dut ağacı) * Adıyaman’ın bir ilçesi

tutacak : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + acak (araç eki) * bir nesnenin elle kavranmasını, çekilmesini, kaldırılmasını veya yerinde sabitlenmesini kolaylaştırmak amacıyla nesneye eklenen, elle tutulmaya uygun biçimde yapılmış çıkıntı, sap veya kavrama bölümü

tutaç : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + aç (araç eki) * bir şeyi tutmaya, kavramaya, sıkıştırmaya veya sabitlemeye yarayan, kullanım amacına göre farklı biçimlerde yapılabilen araç veya düzenek; özellikle kâğıt, kumaş veya benzeri nesneleri yerinde tutmak için kullanılan kavrayıcı gereç

tutak : kür. * du (iki) + tax (mahalle, yerleşim yeri) * Ağrı'nın bir ilçesi

tutak : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + ak (araç eki) * bir nesneyi tutabilmek yarayan, nesne üzerindeki uzantı veya girinti

tutam : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + am (isim yapım eki) * bir elin parmakları arasında tutulabilecek miktarda olan şeylerin ölçüsü; özellikle avuç içine veya parmakların arasına sığacak kadar az miktardaki nesne veya madde topluluğu

tutamaç : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + am (isim yapım eki) + aç (araç eki) * bir nesnenin elle kavranmasını, çekilmesini, kaldırılmasını veya yerinden oynatılmasını kolaylaştırmak amacıyla nesneye eklenen, elde tutulmaya uygun sap, kulp, kol veya kavrama bölümü

tutanak : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + anak (isim yapım eki) * bir olayın, işlemin, toplantının, kararın veya tespitin oluş biçimini, tarihini, ilgili kişilerini ve ayrıntılarını resmi nitelikte yazılı olarak kayda geçirmek amacıyla düzenlenen belge, kayıt metni

tutankhamun : mıs. * tutankhamun (Amun'un yaşayan imajı (sureti, görüntüsü) (tutankh (yaşayan) + Amun (gizli, saklı, emin, güvende, güvenli) ) * Mısır tarihinin Yeni Krallığı sırasında 18. hanedanlığın sonunda, kraliyet ailesinin sonuncu lideri olan ve MÖ 1332 - MÖ 1323 yılları arasında hüküm sürmüş Mısır firavunu

tutar : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + ar (üçüncü tekil şahıs geniş zaman fiil eki) * bir şeyin para, ölçü, miktar veya değer bakımından ifade edilen niceliği; özellikle bir mal veya hizmet alımı, borç alma, ödeme veya parasal işlemin karşılığı olan miktar, bedel, maliyet

tutarlı : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + ar (üçüncü tekil şahıs geniş zaman fiil eki) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) * düşünce, söz, davranış, açıklama veya veriler arasında çelişki bulunmayan, kendi içinde mantıksal bütünlük ve uyum gösteren, önceki kabuller veya ortaya konulan bilgilerle bağdaşan

tutarsız : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + ar (üçüncü tekil şahıs geniş zaman fiil eki) + sız (yokluk, zıtlık, olumsuzluk eki) * düşünce, söz, davranış, açıklama veya veriler arasında mantıksal uyum ve bütünlük bulunmayan, kendi içinde veya önceki kabullerle çelişen, değişkenlik veya çelişki gösteren

tuti : san., far., san. * suka (papağan) (san.); tuti (dudu kuşu, papağan) (far.) * Psittaciformes (Papağansılar) takımından, özellikle yeşil renkli tüyleri ve insan seslerini taklit edebilme yeteneğiyle tanınan papağan

tutkal : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + kal (durmak, bir yerde bulunmaya veya bir durumda olmaya devam etmek, birikmek, yoğunlaşmak) * kâğıt, karton, ahşap, kumaş, deri, metal ve benzeri yüzeyleri birbirine yapıştırarak bir arada tutmaya yarayan, doğal veya sentetik kökenli yapışkan madde, yapıştırıcı

tutku : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + ku (isim yapım eki) * bir şeye veya bir kişiye karşı yoğun ve sürekli istek duyma veya bağlılık hissetme

tutkun : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + kun (sıfat yapım eki) * bir şeye veya bir kişiye karşı güçlü ve yoğun bir bağlılık veya düşkünlük gösteren, kendisini bütünüyle o şeye veya kişiye vermiş olan kişi veya kimse

tutmaç : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + maç (isim yapım ve araç eki) * un ve suyla hazırlanan hamurun küçük parçalar hâlinde kesilip pişirilmesiyle yapılan, çoğunlukla yoğurt, ayran veya et suyuyla hazırlanan geleneksel bir Türk yemeği; bazı yörelerde erişteye veya kesme hamur çorbasına benzeyen biçimleri bulunan hamur yemeği

tutmak : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + mak (fiil mastar eki) * el, ayak veya diş ile kavrayarak sabitlemek

tutor : lat. * tutor (koruyucu, vasi, gözetici, rehber; eğitici kişi, veli) (tueri (korumak, gözetmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) ) * özellikle bir öğrencinin belirli bir konuda öğrenmesini destekleyen, derslerini izleyen, eksiklerini gidermesine yardımcı olan ve gerektiğinde bireysel eğitim veya akademik rehberlik sağlayan öğretmen veya danışman

tutsak : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + sak (isim yapım eki) * avaş, çatışma, baskı, zor kullanma veya başka bir nedenle özgürlüğü kısıtlanarak bulunduğu yerden ayrılmasına veya kendi iradesine göre hareket etmesine izin verilmeyen kimse, esir veya mahpus

tutti : lat. * totus (bütün, tüm, hep, tamamı, hepsi) (lat.); tutti (ita.) * müzikte bir eserin veya bölümünün bütün çalgıcılar veya ses topluluğu tarafından aynı anda icra edilmesini belirten, solo veya küçük topluluk bölümlerinin karşıtı olarak kullanılan terim

tutu : fra. * tutu (bale eteği) * balerinlerin bale gösterilerinde giydiği, kat kat, tüllü ve kabarık olan kısa veya uzun etekli

tutuk : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + uk (sıfat yapım eki) * akıcı ve rahat konuşamayan, davranışlarında çekingen olan veya eskisi gibi rahat hareket edemeyen, işlevini tam olarak göremeyen, takılan, duraksayan, aksayan

tutuklamak : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + uk (sıfat yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hakkında suç işlediğine dair kuvvetli şüphe bulunan bir kişinin, yargılama süreci tamamlanmadan ve suçluluğu kesinleşmeden önce, delillerin karartılmasını veya kişinin kaçmasını önlemek amacıyla, hakim veya mahkeme kararıyla özgürlüğünün geçici olarak kısıtlanmasını sağlamak üzere tutukevine konması

tutuklu : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + uk (sıfat yapım eki) + lu (sıfat yapım eki) * hakkında verilen tutuklama kararı nedeniyle özgürlüğü geçici olarak kısıtlanmış, yargılama süreci devam ederken tutukevinde veya ceza infaz kurumunda tutulan kimse

tutulum : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + ul (dönüşlü fiil eki) + um (isim yapım eki) * tutma işi, sahip olma veya bir şeyi benimseme; tıbbi görüntülemede, verilen bir maddenin (radyoaktif madde veya ilaç) vücudun veya bir organın belirli bir bölgesinde toplanması, tutulması veya birikmesi

tutum : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + um (isim yapım eki) * kişinin belirli bir duruma ilişkin duygu, düşünce, yaklaşım, değerlendirme, tepki ve davranış eğilimlerinin bütünü

tutumlu : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + um (isim yapım eki) + lu (sıfat yapım eki) * para, zaman, enerji, malzeme veya başka kaynakları gereksiz yere tüketmeyen, harcamalarını ve kullanımını ölçülü biçimde düzenleyerek elindeki olanakları verimli ve ekonomik şekilde değerlendiren, müsrif olmayan

tutuşmak : tür. * tut (elde bulundurmak, kavramak, sabitlemek, yakalamak, sahip olmak) + uş (dönüşlü ve işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birden fazla kişi el ele veya birbirine sıkıca bağlanarak birlikte hareket etmek; nesneler birbirine bağlanıp kenetlenmek; ateş, alev veya yanıcı bir madde yanmaya başlamak, alevlenmek

tutya : far., ita. * tutiya (tutya; göz taşı, çinko oksit) (far.); tuttia (tutya, çinko oksit) (ita.) * çinko esaslı, deniz suyunda veya toprak altında bulunan daha değerli metal parçaları paslanma ve çürümeden korumak için kullanılan, zamanla kendisi eriyen koruyucu bir metal anot, galvanik anot (göz hastalıklarında kullanılan preparatların bileşiminde de yer alır.)

tuva : ara. * tuva (mukaddes vadi, övülmüş yer) * Hz. Musa'ya ilk vahyin indirildiği, Kur’an’da Allah tarafından "mukaddes / kutsal" olarak nitelendirilen mübarek bir vadi

tuva : çin. * tupo, dubo (toplum, yerleşimci) * Asya'nın orta kesiminde ve Güney Sibirya bölgesinde yer alan, güneyinde Moğolistan, batısında Altay Cumhuriyeti, kuzeyinde Hakasya ve Krasnoyarsk, doğusunda Buryatya bulunan özerk bir Türk cumhuriyeti

tuval : lat., fra. * tela (dokuma, kumaş, perde; ağ, örgü) (lat.); toile (bez, kumaş, teksitl ürünü) (fra.) * özellikle resim sanatında üzerine yağlıboya resim yapmakta kullanılan gerilmiş keten veya benzeri dokuma yüzey; ayrıca kumaş, bez veya ince dokunmuş tekstil

tuvalet : lat., fra. * tela (dokuma, kumaş, perde; ağ, örgü) + ettus (küçültme eki) (lat.); toile (bez, kumaş, teksitl ürünü) + ette (küçültme eki) (fra.) * küçük bez, küçük kumaş, bezcik, kumaşçık; idrar ve dışkı gibi vücut atıklarını yapmak için kullanılan yer veya bu iş için yapılan özel oda; insanın dış görünüşünü düzenlemek, temizlenmek ve kişisel bakımını yapmak için gerçekleştirdiği işlemlerin bütünü

tuyuğ : tür. * tuyuğ (duygu, sezgi; buluş) (tuyu (sezmek, anlamak, hissetmek, kavramak) + ğ (isim yapım eki) * Türk divan edebiyatında özellikle Çağatay ve Osmanlı sahasında kullanılan, genellikle dört mısradan oluşan, kafiye düzeni ve vezni bakımından rubaiye benzeyen, çoğunlukla cinaslı kafiyelerle söylenen nazım biçimi

tuz : lat., alm. * salis (sodyum klorür; tuz) (lat.); Salz (alm.) * suda çözünebilen, gıda lezzetini artırmak, besinleri korumak, pH ve elektrolit dengesini sağlamak için kullanılan beyaz kristal mineral madde, sodyum klorür (NaCl) )

tuz ruhu : lat., alm., ara. * salis (sodyum klorür; tuz) (lat.); Salz (alm.) + ruh (nefes, can, hayat veren ilke, tin; öz, uçucu madde; kimyasal öz) (ara.) + u (iyelik eki) (tür.) * hidrojen klorür gazının suda çözünmesiyle oluşan, güçlü asidik özellik gösteren ve özellikle metal yüzeylerin temizlenmesi, kireç ve mineral birikintilerinin giderilmesi gibi işlemlerde kullanılan hidroklorik asit çözeltisi (HCL)

tuzak : tür. * tuz (yakalamak, aldatmak, kandırmak) + ak (araç eki) * bir insanı veya hayvanı kandırarak, yönlendirerek veya fiziksel bir düzenek kullanarak yakalamak, alıkoymak ve zarara uğratmak amacıyla önceden hazırlanmış düzenek, yöntem veya aldatıcı plan, komplo

tuzla : lat., alm., tür. * salis (sodyum klorür; tuz) (lat.); Salz (alm.) + la (isim yapım ve yer eki) (tür.) * tuz üretmek, tuzlu suyu buharlaştırarak tuz elde etmek veya tuz depolamak amacıyla kullanılan yer; ayrıca Türkiye’de deniz, göl veya tuzlu su kaynaklarından tuz üretimi yapılan alan; İstanbul’un bir ilçesi

tuzluca : lat., alm., tür. * salis (sodyum klorür; tuz) (lat.); Salz (alm.) + lu (sıfat yapım eki) + ca (gibi, -msi, -trak) (tür.) * tuzlumsu, tuzlu gibi, hafif tuzlu; Iğdır’ın bir ilçesi

tuzluk : lat., alm., tür. * salis (sodyum klorür; tuz) (lat.); Salz (alm.) + luk (araç eki) * içine tuz konan delikli kapaklı küçük kap veya hazne

tuzlukçu : lat., alm., tür. * salis (sodyum klorür; tuz) (lat.); Salz (alm.) + luk (araç eki) + çu (-cı, yapan, eden eki) * Konya'nın bir ilçesi

tüba : aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); taba (iyi, hoş, güzel olmak), tababa (hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) (ara.) * İslam inancına göre kökleri yukarıda, dalları aşağıda ve cennette olduğuna inanılan kutsal ağaç; güzellik, iyilik, hoşluk, mutluluk

tübba : aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); taba (iyi, hoş, güzel olmak), tabba, tababa (hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) (ara.); Tubba (Tübba, Himyeri hükümdarlarına verilen ünvan) * doktorlar, hekimler

tübba : ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek, uymak, peşinden gitmek) * İslam öncesi dönemde Yemen'de hüküm süren ve Himyeri Krallığı'nın başında bulunan, geniş fütuhata imza atmış mutlak güç sahibi hükümdarlara verilen ünvan

tüber : lat. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) * anatomi ve botanikte yumru, kabartı veya şişkin yapı

tüberkül : lat. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuberculum (küçük yumru, şişkinlik, kabarıklık ) (tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + culus, culum (küçültme eki) ) * anatomi ve patolojide küçük yuvarlak çıkıntı, kabartı veya yumrumsu yapı; kemik üzerindeki küçük çıkıntılardan her biri

tüberkülat : lat. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuberculum (küçük yumru, şişkinlik, kabarıklık ) (tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + culus, culum (küçültme eki) ) + atus (sıfat yapım eki) * üzerinde küçük yumru, kabartı veya tüberküller bulunan, yumrulu, kabartılı

tüberkülin : lat. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuberculum (küçük yumru, şişkinlik, kabarıklık ) (tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + culus, culum (küçültme eki) ) + ine (kimyasal madde eki) * Mycobacterium tuberculosis ve ilişkili mikobakterilerin kültürlerinden elde edilen protein içerikli preparat; tüberküloza karşı gelişmiş bağışıklık yanıtını değerlendirmede kullanılan madde

tüberküloz : lat., gre. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuberculum (küçük yumru, şişkinlik, kabarıklık ) (tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + culus, culum (küçültme eki) ) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * çoğunlukla Mycobacterium tuberculosis bakterisinin neden olduğu, başta akciğerleri olmak üzere lenf düğümleri, kemikler, böbrekler ve beyin gibi çeşitli organları tutabilen, bulaşıcı ve kronik seyirli enfeksiyon hastalığı, verem

tüberkülozis : lat., gre. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuberculum (küçük yumru, şişkinlik, kabarıklık ) (tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + culus, culum (küçültme eki) ) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * çoğunlukla Mycobacterium tuberculosis bakterisinin neden olduğu, başta akciğerleri olmak üzere lenf düğümleri, kemikler, böbrekler ve beyin gibi çeşitli organları tutabilen, bulaşıcı ve kronik seyirli enfeksiyon hastalığı, verem

tüberkülozis kutis kollikuativa : lat., gre. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuberculum (küçük yumru, şişkinlik, kabarıklık ) (tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + culus, culum (küçültme eki) ) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) + cutis (cilt, deri, ten) + colliquativus (erimeye, sıvılaşmaya yol açan) (colliquescere (erimek, sıvılaşmak) (co (ile, birlikte, beraber) + liquescere (sıvılaşmaya başlamak, sıvılaşmak, erimek) (liquere (sıvı halde olmak, sıvılaşmak, akmak), liquidus (sıvı, akışkan) ) + escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) ) + tivus (ile ilgili, - ait) * derinin tüberküloz enfeksiyonuna bağlı olarak iltihaplı nodüller ve apseler oluşturduğu, zamanla dokunun sıvılaşıp erimesiyle ülser ve akıntılı lezyonlara dönüşebildiği kronik deri tüberkülozu biçimi, skrofuloderma

tüberkülozis ülseroza : lat., gre. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuberculum (küçük yumru, şişkinlik, kabarıklık ) (tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + culus, culum (küçültme eki) ) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) + ulcerosus (ülserli, ülser oluşturan) (ulcus (yara, ülser) + osus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * tüberküloz enfeksiyonunun dokularda ülserleşmiş yaralar ve doku kaybı oluşturan biçimi; özellikle deri veya mukozalarda ülserli lezyonlarla seyreden tüberküloz tablosu

tüberositas : lat., gre. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + osus (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum eki) * yumrulu, kabarık, şişkin veya çıkıntılı olma durumu

tüberoz : lat., gre. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + osus (ile ilgili, -a ait) * yumrulu, kabarık, şişkin, çıkıntılı

tüberöz : lat., gre. * tumeo (şişmek, kabarmak, kabarık olmak), tuber (yumru, şişkinlik, kabarıklık) + osus (ile ilgili, -a ait) * yumrulu, kabarık, şişkin, çıkıntılı

tüberrek : ara. * baraka (bereket vermek, mübarek kılmak, kutsamak) * kutlu kılınmış, kutsanmış, bereketlendirilmiş, mübarek kılınmış

tübles : lat., ing. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) (lat.); tube + less (-sız, yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (ing.) * iç lastiği bulunmayan, havanın doğrudan lastik ile jant arasındaki haznede tutulduğu sistem veya lastik türü

tübül : lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus (küçültme eki) * küçük boru, küçük kanal; içinden sıvı, gaz veya başka maddelerin geçtiği küçük boru biçimli yapı; anatomi ve histolojide özellikle böbrek, bezler ve çeşitli organlardaki mikroskobik kanal veya borucuklar

tübülarize : lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) + izatus (dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.), tubularisé (fra.) * tüp, borucuk veya kanal biçiminde form kazanmış (doku, organ, yapı)

tübülasyon : lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus (küçültme eki) + atio (isim yapım eki) * bir doku, organ veya yapının tüp, borucuk veya kanal biçiminde yapı kazanması veya tüpler halinde düzenlenmesi süreci; hücre veya dokuların tübüler yapılar oluşturması

tübüler : lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) * tüp, borucuk veya kanal biçiminde olan

tübülovillöz : lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus (küçültme eki) + villus (kıl, tüy, püskül, ince çıkıntı) + osus (ile ilgili, -a ait) * hem tübüler (borucuk biçimli) hem de villöz (ince, parmak veya kıl benzeri çıkıntılar taşıyan (doku, organ, yapı) (bağırsak ve bazı tümörlerde görülür.)

tübülüs : lat. * tubus, tuba (boru, tüp, kanal; borazan, trompet, savaş borusu) + ulus (küçültme eki) * küçük boru, küçük kanal; içinden sıvı, gaz veya başka maddelerin geçtiği küçük boru biçimli yapı; anatomi ve histolojide özellikle böbrek, bezler ve çeşitli organlardaki mikroskobik kanal veya borucuklar

tüccar : ara. * ticara, tacara (alım-satım yapmak; alışveriş etmek), ticaret (mal veya hizmet alım-satımı), tacir (mal veya hizmet alıp satarak kazanç sağlayan kişi; ticaretle uğraşan, ürün ve hizmetlerin alım-satımını yapan kimse) * ticaretle uğraşan, mal veya ürünleri alıp satarak kazanç sağlayan kişi, tacir, esnaf

tüf : lat. * tofus (tüf, gözenekli taş) (lat.); tufo (tüf, gözenekli volkanik kayaç) (ita.) * volkanik kül ve parçaların sıkışıp taşlaşmasıyla oluşan, gözenekli ve hafif volkanik kayaç, sünger dokulu kayaç, tüf

tüfek : far. * tufang (tüfek, ateşli silah) * barutun ateşlenmesiyle mermi veya saçma atan, özellikle piyade tarafından kullanılan uzun namlulu ateşli silah

tüffah : ara. * tuffah (elma) * gülgillerden olan ve türlü renkte, hoş kokulu, ekşi veya tatlı, sert veya gevrek dokulu meyve veren ağaç ve meyvesi (toffy (şekerleme) (ing.) )

tüh : tür. * tuh (tükürme sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * pişmanlık, üzüntü, hayal kırıklığı, acıma bildiren ünlem, tüh, vah vah, yazıklar olsun

tükah : far. * tekye (tekke, dayanılan yer) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * dayanılacak yer, sığınılacak makam, mesned, tekke, dergah

tükel : tür. * düke, tüke (bitmek, tamamlanmak) + l (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tam, tamamlanmış, bütün, salim

tükenmek : tür. * tüke (sona ermek, sonlanmak, bitmek) + n (dönüşlü ve edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyin tamamen bitmesi, sona ermesi veya kullanılacak, yapılacak veya var olacak bir şey kalmaması

tükenmezkalem : tür., ara. * tüke (sona ermek, sonlanmak, bitmek) + n (dönüşlü ve edilgen fiil eki) + mez (üçüncü tekil şahıs olumsuz fiil eki) (tür.) + kalem (yazı yazmak için kullanılan, kurşun, tükenmez veya dolma olarak kategorize edilen, ucu sivriltilmiş ince uzun alet) * mürekkep yerine, haznesindeki yağ kıvamlı veya benzeri yazı mürekkebini küçük bir bilye aracılığıyla kağıda aktaran, mürekkebi geleneksel dolma kalemlere göre uzun süre kullanılabilen yazı aracı, bilyeli kalem

tükenmişlik : tür. * tüke (sona ermek, sonlanmak, bitmek) + n (dönüşlü ve edilgen fiil eki) + miş (geöiş zaman ve sıfat yapım eki) + lik (isim yapım eki) * uzun süreli ve yoğun stres, aşırı iş yükü veya sürekli duygusal çaba sonucunda kişinin enerjisinin, motivasyonunun ve işe veya sorumluluklarına yönelik ilgisinin belirgin biçimde azalması durumu/sendromu

tüketici : tür. * tüke (sona ermek, sonlanmak, bitmek) + t (etken fiil eki) + ici (yapan, eden eki) * mal veya hizmetleri kişisel, toplumsal veya ekonomik ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kullanan veya satın alan kişi; ekonomi ve hukukta, bir mal veya hizmeti ticari veya mesleki olmayan amaçlarla edinen veya kullanan gerçek veya tüzel kişi

tüketim : tür. * tüke (sona ermek, sonlanmak, bitmek) + t (etken fiil eki) + im (isim yapım eki) * üretilen mal ve hizmetlerin insanların ihtiyaçlarını ve isteklerini karşılamak için kullanılması, harcanması veya yok edilmesi

tüketmek : tür. * tüke (sona ermek, sonlanmak, bitmek) + t (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * üretilen mal ve hizmetleri kullanarak harcamak, bitirmek, yok etmek veya yiyip içmek

tüklan : ara. * vekkele (güvenmek, dayanmak, işin yapılmasını başkasına bırakmak, temsil yetkisi vermek, vekil tayin etmek, temsilci belirlemek), vekil (başkası adına hareket etme, karar alma veya bir işi yürütme yetkisi verilen kişi, temsilci, başkası adına yetki kullanan) * tevekkül etme, gerekli çabayı gösterdikten sonra işin sonucunu Allah'a bırakma, O'na güvenme ve dayanma

tükürmek : tür. * tükür (ağızdaki salyayı veya başka bir maddeyi dışarı atmak) + mek (fiil mastar eki) * ağızda biriken tükürüğü veya ağız içindeki başka bir sıvı veya maddeyi dili veya dudakları kullanarak ağız yoluyla dışarı atmak

tükürük : tür. * tükür (ağızdaki salyayı veya başka bir maddeyi dışarı atmak) + ük (isim yapım eki) * ağız boşluğunda bulunan tükürük bezleri tarafından salgılanan, su, elektrolitler, enzimler, proteinler ve glikoproteinlerden oluşan, sindirimin başlamasına yardımcı olan, ağız içini nemlendiren ve yiyeceklerin yutulmasını kolaylaştıran sıvı, salya

tükürük bezi : tür. * tükür (ağızdaki salyayı veya başka bir maddeyi dışarı atmak) + ük (isim yapım eki) + bazz (bez), beze (doku veya hücre kümesi, dokusal yumru) + i (iyelik eki) (tür.) * başlıca kulakaltı (parotis), çenealtı (submandibular) ve dilaltı (sublingual) bezleri ile çok sayıdaki küçük tükürük bezini kapsayan, ağız boşluğuna veya çevresine tükürük salgılayan, sindirimin başlamasına yardımcı olan, ağız içini nemlendiren ve besinlerin çiğnenip yutulmasını kolaylaştıran tükürüğü üreten ekzokrin bezlerin genel adı

tül : fra. * Tulle (Fransa'daki Tulle şehrinin adı; ince iplikli ağ gibi kumaşın üretildiği yer) * ince ipliklerden, aralıklı ve ağ biçimli dokunmuş, perde, duvak, giysi ve süsleme gibi alanlarda kullanılan hafif ve saydam kumaş türü

tülani : ara. * tul (uzunluk, yükseklik, boy, mesafe) + ani (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * uzunlamasına olan, boyuna uzanan; uzun ve ince yapılı; gemi ve deniz araçlarının yapımında kullanılan, baş-kıç (boy) yönünde uzanan ve geminin ana iskeletinin mukavemetini (dayanıklılığını) sağlayan, genellikle çift dip tanklarının iç ve dış sacları arasında bulunur ve dip yüklerini karşılayan kritik yapı elemanlarından biri

tülay : fra., tür. * Tulle (Fransa'daki Tulle şehrinin adı; ince iplikli ağ gibi kumaşın üretildiği yer) (fra.) + ay (Dünya’nın uydusu; 30 günlük süre) (tür.) * Ay gibi zarif ve ince, Ay kadar güzel ve narin; kadın ismi

tülbent : far. * dul, dol (kova) + band (bağ, sargı) * pamuktan veya ketenden ince ve seyrek dokunmuş, hafif ve yumuşak bez ve bu bezden yapılmış başörtüsü, sarık, başlık

tülyum : lat. * thule (İskandinavya'nın antik mitolojideki efsanevi kuzey sınırı olan kara parçası (genellikle İzlanda, Norveç veya Grönland olarak yorumlanır) * atom numarası 69, simgesi Tm olan, lantanitler grubunda yer alan kimyasal element (İsveçli kimyager Per Teodor Cleve tarafından, efsanevi “Thule” bölgesine atfedilerek adlandırılmıştır.)

tüm : tür. * tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) * bir şeyin bütünü, tamamı veya parçalarının hepsi

tümamiral : tür., ara. * tümen (çok sayıda, onbin) (tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + en (isim/sıfat yapım eki) ) (tür.) + amir (emreden, buyuran, üst yetkili) + el (ön ek, artikel) + bahr (deniz) (ara.) * deniz kuvvetlerinde tuğamiral ile oramiral arasında olan, NATO kodlamasında genel olarak OF-7 seviyesine karşılık gelen yüksek rütbeli amiral sınıfı

tümay : tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + ay (Dünya’nın uydusu; 30 günlük süre) * atın tam daire olarak göründüğü evresi, dolunay, bütün ay, tam ay

tümbek : tür. * tum, tüm (kabarmak, şişkinleşmek, şişmek, yumrulaşmak, tepecik olmak, yuvarlak form almak) + bek (isim yapım eki) * özellikle İran, Orta Doğu ve çevre kültürlerinde kullanılan, kadeh biçimli gövdeye ve tek bir deri yüzeye sahip, elle vurularak çalınan geleneksel vurmalı çalgı, tombak

tümce : tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + ce (isim yapım eki) * bir düşünceyi, yargıyı veya anlam bütünlüğünü tam ve düzenli biçimde ifade eden, bir veya birden fazla kelimeden oluşabilen ve çekimli fiil ile biten dil birimi, cümle

tümdengelim : tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + den (köken/kaynak belirteci) + gel (yaklaşmak, varmak, ulaşmak, erişmek, intikal etmek) + im (isim yapım eki) * genel bir önermeden veya ilkeden hareket ederek özel bir sonuca ulaşma yöntemi; öncüllerde verilen genel bilgiden, mantıksal çıkarım yoluyla tekil veya özel bir sonucun elde edilmesini sağlayan akıl yürütme biçimi; dedüksiyon

tümel : tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + el (ile ilgili, gibi, -a ait) * var olan her şeyi kapsayan, bütün varlıkları ve düşünülen şeyleri içine alan önerme

tümen : tür., moğ. * tümen (çok sayıda, onbin) (tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + en (isim/sıfat yapım eki) ) * büyük küme, yığın, öbek; tugayla kolordu arasında yer alan, onbin, onbeşbin askerden oluşan askeri birlik

tümesan : lat. * tumere (şişmek, kabarmak) + escere (başlamak, bir sürece girmek anlamı veren ek) + ens, et (sıfat yapım eki) * sıvı enjekte edilerek hacimli, şişkin, gergin ve sert bir hal almış olan (doku)

tümesans : lat. * tumere (şişmek, kabarmak) + escere (başlamak, bir sürece girmek anlamı veren ek) + entia (isim yapım eki) * penis içinde yer alan ve kavernozal doku olarak adlandırılan damarsal yapı ve sinirler aracılığıyla oluşan penisin genişleme (ereksiyon) hali

tümevarım : tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + e (-a doğru, yönelim, yakın) + var (bir yere ulaşmak, erişmek, intikal etmek) + ım (isim yapım eki) * tek tek gözlem, deney veya özel durumlardan hareket ederek genel bir sonuca veya ilkeye ulaşma ve gözlenen örneklerden ortak özellikleri çıkarıp bunları daha genel bir önermede birleştirerek akıl yürütme şekli, endüksiyon

tümgeneral : tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + generare (doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak) (genos (yaratılış, türeyiş, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, sınıf, kategori) (gre.) + are (fiil mastar eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * kara ve hava kuvvetlerinde tuğgeneral ile korgeneral arasında olan, general rütbelerinin ikinci basamağında yer alan ve NATO kodlamasında genel olarak OF-7 seviyesine karşılık gelen rütbe

tümleç : tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + leç (araç eki) * bir tümcede yüklemin anlamını tamamlayan veya belirginleştiren, özne ve yüklem dışındaki, nesne, dolaylı tümleç, zarf tümleci gibi ögeleri ifade eden dilbilgisi terimi

tümlemek : tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * eksik olan bir bölümü ekleyerek bir bütünü tamamlamak, bütünlemek veya eksiksiz duruma getirmek

tümler : tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + le (etken fiil eki) + er (üçüncü tekil şahıs geniş zaman fiil eki) * tamamlar, bütünler; matematikte tümler açı, ölçüleri toplamı 90° olan iki açının her biri

tümlev : tür. * tum, tüm (bütün, hepsi, tamamı, eksiksiz, her şey) + le (etken fiil eki) + ev (isim yapım eki) * tamamlayıcı, bütünleyici; bir fonksiyonun altında kalan alanı hesaplayan, sonsuz küçük parçaların toplamı yoluyla tanımlanan ve değişim hızlarının tersini ifade eden temel kavram

tümör : lat. * tumor (şişme, şişiklik, şişkinlik, kabarıklık, yumru, kütle, külçe) (tumere (şişmek, kabarmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) * bir doku veya organdaki hücrelerin normal büyüme ve çoğalma düzeninin bozulmasıyla ortaya çıkan, çevresindeki dokulardan farklı özellik gösteren, iyi huylu veya kötü huylu olan ve kötü huylu türlerinde çevre dokulara ve uzak organlara yayılabilen anormal doku kitlesi

tümöral : lat. * tumor (şişme, şişiklik, şişkinlik, kabarıklık, yumru, kütle, külçe) (tumere (şişmek, kabarmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) * tümörle ilgili olan, tümöre ait veya tümör niteliği taşıyan

tümsek : tür. * tum, tüm (kabarmak, şişkinleşmek, şişmek, yumrulaşmak, tepecik olmak, yuvarlak form almak) + sek (sıfat yapım eki) * çevresine göre hafifçe yükselen, yuvarlak veya bombeli biçimli küçük yükselti; yol, arazi veya başka bir yüzey üzerinde belirgin bir çıkıntı oluşturan kabarık bölüm

tümülüs : lat. * tumulus (toprak yığını, höyük, tepecik, mezar höyüğü) (tumere (şişmek, kabarmak) + ulus (isim yapım ve küçültme eki) ) * eski çağlarda ölüleri gömmek için yapılan toprak yığını veya höyük; arkeolojide antik mezar yapısı olarak kullanılan, genellikle taş veya toprakla çevrili mezar tepeciği

tün : tür. * tun, tün (gece, karanlık) * gizli yer, köşe bucak, saklanacak yer; gün batımını geçince, gün batımından sonrası, gece

tünaydın : tür. * tun, tün (gece, karanlık) + aydın (ay (Dünya’nın uydusu; ışıklandırma, ışık verme, açığa çıkarma, tanımlama) + dın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * iyi sabahlar, gününüz aydın olsun

tünek : tür. * tün (konmak, bir yere oturmak, yerleşmek) + ek (isim yapım ve araç eki) * kuşların özellikle gecelemek veya dinlenmek için konduğu dal, sırık, çatı kenarı veya benzeri yüksek ve uygun yer

tünel : lat. * tunna (fıçı, büyük kap) + ellus (küçültme eki) * yer altından, bir dağın veya başka bir engelin içinden geçiş sağlamak amacıyla açılmış, genellikle iki ucu birbirine bağlı olan, kara yolu, demir yolu, yaya ulaşımı, su veya çeşitli altyapı hatlarının geçirilmesinde kullanılan uzun ve dar geçit

tünemek : tür. * tün (konmak, bir yere oturmak, yerleşmek) + e (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * (kuşlar ve kümes hayvanları için) geceyi geçirmek, uyumak için bir sırığa veya dala konmak

tünik : lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf, tabaka) * genellikle pantolon üzerine giyilen, çok bol ve uzun kadın gömleği

tünika : lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf, tabaka) * genellikle pantolon üzerine giyilen, çok bol ve uzun kadın gömleği

tünika adventisya : lat. * tunica (membran, bir yapıyı dış etkenlerden koruyan örtü, kat, kılıf, tabaka) + adventitia (dış, eklenmiş, ilave edilmiş, bağlayıcı) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + venio, venire (gelmek), vent, ventis (gelmiş) + ia (isim, yer ve durum eki) ) * kan damarlarının dış tabakası

tünmek : tür. * tün (konmak, bir yere oturmak, yerleşmek) + mek (fiil mastar eki) * (kuşlar ve kümes hayvanları için) geceyi geçirmek, uyumak için bir sırığa veya dala konmak

tüp : lat. * tubus (tüp, boru, kapalı kanal) * içi boş, genellikle silindirik biçimde olan ve sıvı, gaz veya başka maddelerin geçirilmesi, taşınması veya saklanması amacıyla kullanılan boru biçimli nesne; tıp ve biyolojide doğal veya yapay boru biçimli yapı; kimyada belirli maddeleri içeren kaplar ve günlük kullanımda gaz tüpü gibi basınçlı kap

tüp bebek : lat., tür. * tubus (tüp, boru, kapalı kanal) (lat.) + bebek (çok küçük insan yavrusu) (bapay, bebey, be be (hecelemeli çocuk dilinden ses yansımalı onomatopeik kelime) (be - be) + k (isim yapım eki) ) * döllenmenin (yumurtanın içine sperm hücresinin yerleşmesinin) kadın vücudu dışında, laboratuvar ortamında gerçekleştirildiği ve oluşan embriyonun daha sonra rahme yerleştirildiği yardımcı üreme yöntemiyle dünyaya gelen bebek, in vitro fertilizasyon (IVF)

tüp geçit : lat., tür. * tubus (tüp, boru, kapalı kanal) (lat.) + geçit (geçiş yolu, yol) (tür ) * kara yolu, demir yolu, yaya yolu veya başka bir ulaşım hattının su, deniz, dağ, yol veya başka bir engelin altından veya içinden kapalı ve tüp biçimli bir yapı aracılığıyla geçirilmesini sağlayan geçiş yapısı

tüp ligasyonu : lat. * tubus (tüp, boru, kapalı kanal) + ligatio (bağlama, bağlanma, birleştirme) (ligare (bağlamak, birleştirmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) + nu (iyelik eki) (tür.) * kadınlarda fallop tüplerinin cerrahi olarak bağlanması, kesilmesi veya kapatılması yoluyla yumurta ile spermin karşılaşmasını ve döllenmeyi engelleyen kalıcı doğum kontrol yöntemi; tüplerin bağlanması, tubal sterilizasyon

tür : tür. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) * ortak özellikler taşıyan varlıkların oluşturduğu sınıf, cins, kategori

tür resmi : tür., ara. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) (tür.) + resm (çizim, tasvir, şekil, görüntü) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * ressamların belli bir daldaki veya türdeki konuları özellikle de günlük yaşamdan kareleri çizdikleri resimler, janr resmi

türap : ara. * tariba (toprak olmak, toprağa bulanmak), turab (toprak, toz) * toprak, yeryüzü, toz

türas : ara. * varisa (miras almak, mirasçı olmak) * bir kişiden ölümünden sonra kalan mal, mülk ve diğer maddi varlıklar, miras kalan mal veya mülk; geçmiş kuşaklardan kalan kültürel, tarihî veya düşünsel değerlerin bütünü

türban : far. * dul, dol (kova) + band (bağ, sargı) * pamuktan veya ketenden ince ve seyrek dokunmuş, hafif ve yumuşak bez ve bu bezden yapılmış başörtüsü, sarık, başlık

türbe : ara. * tariba (toprak olmak, toprağa bulanmak), turab (toprak, toz) * genellikle önemli veya saygın bir kişinin mezarının bulunduğu, çoğunlukla kubbeli ve kapalı biçimde yapılmış mezar yapısı, anıt mezar; toprak, mezar, mezarlık

türbid : lat. * turbare (bulandırmak, karıştırmak) (turba (karışıklık, kalabalık, kargaşa, bulanıklık) + are (fiil mastar eki) ) + idus (sıfat yapım eki) * sıvı içinde asılı hâlde bulunan çok küçük katı parçacıkların ışığın geçişini engellemesi nedeniyle bulanık veya berraklığını yitirmiş görünümde olan; berrak olmayan (sıvı veya çözelti)

türbidite : lat. * turbare (bulandırmak, karıştırmak) (turba (karışıklık, kalabalık, kargaşa, bulanıklık) + are (fiil mastar eki) ) + idus (sıfat yapım eki) + itas (isim yapım ve durum eki) * bir sıvı veya su kütlesinin içinde asılı bulunan ince katı parçacıkların ışığı saçması ve geçişini azaltması sonucunda oluşan bulanıklık derecesi; sudaki kil, mil, organik madde, mikroorganizmalar ve benzeri askıdaki maddelerin miktarıyla ilişkili fiziksel ölçüt

türbin : lat. * turbo (topaç, dönme hareketi), turbinem (dönen cisim, topaç) * akış halindeki su, buhar, gaz veya başka bir akışkanın enerjisini dönme hareketine ve mekanik enerjiye dönüştüren, hidroelektrik santrallerde, buhar ve gaz türbinlerinde olduğu gibi akışkanın hareketinden yararlanarak jeneratör veya başka makineleri çalıştıran, kanatlı çark ve ona bağlı mil sisteminden oluşan enerji dönüştürücü makine

türbinat : lat. * turbo (topaç, dönme hareketi), turbinem (dönen cisim, topaç) + atus (sıfat yapım eki) * topaç veya koni biçiminde olan, ekseni çevresinde dönüyormuş izlenimi veren; biyoloji ve anatomide kıvrımlı, konik veya helezonik biçimli yapı

türbülans : lat. * turbulentia (turbare (bulandırmak, karıştırmak) (turba (karışıklık, kalabalık, kargaşa, bulanıklık) + are (fiil mastar eki) ) + ulentus (dolu, çok, bol miktarda) + ia (isim, yer ve durum eki) ) * bir akışkanın düzenli ve tabakalı hareketinin bozulmasıyla hız, yön ve basınç bakımından düzensiz ve girdaplı hareketlerin ortaya çıkması, hava, su veya başka akışkanlarda görülen düzensiz akış olgusu, hava veya su burgacı

türdeş : tür. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + deş (aynılık, eşlik eki) * aynı türden, aynı nitelikleri veya özellikleri taşıyan, birbirine benzer özellikte olan

türemek : tür. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + e (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir kökten, kaynaktan veya önceki bir varlıktan ortaya çıkmak, meydana gelmek veya çoğalmak

türev : tür. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + ev (-ma, eylem eki) * türemiş, türetilmiş, bir şeyden çıkarılarak oluşturulmuş

türeyiş : tür. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + eyiş (isim yapım eki) * ortaya çıkma, meydana gelme, oluşma, oluşum, yaratılış

türk : tür. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) * Orta Asya kökenli olup tarih boyunca farklı devletler ve topluluklar kurmuş, bugün başta Türkiye olmak üzere Orta Asya, Kafkasya, Balkanlar ve başka bölgelerde yaşayan Türk halklarına mensup kimse; Türk halklarıyla, Türk diliyle, Türk kültürüyle veya Türkiye ile ilgili olan

türkan : tür. * terken (hükümdar ailesinden kadın, hükümdar eşi veya soylu kadın) * eski Türk ve özellikle Karahanlı, Harezm ve Selçuklu dönemlerinde hükümdarın eşi, annesi, kızı veya hanedan mensubu yüksek statülü kadınlara verilen, katun/hatun ile yakın anlamda kullanılan soyluluk ve hanedanlık ünvanı

türkçe : tür. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) + çe (dil eki) * Türklerin konuştuğu dil

türkeli : tür. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) + el, il (ülke, memleket, halk topluluğu, yurt, devlet) + i (iyelik eki) * Sinop'nın bir ilçesi

türker : tür. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) + er (erkek, adam, yiğit, kahraman, cesur, mert, rütbesiz asker, asker; olgunlaşmak, yetişmek) *

türki : tür. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) + i (ile ilgili, -a ait) * Türklerle, Türk diliyle, Türk kültürüyle veya Türk ülkeleriyle ilgili olan, Türk'e özgü

türkistan : tür., far. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) (tür.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) * Orta Asya'da yer alan, batısında Hazar Denizi, kuzeyinde Rusya, doğusunda Çin, güneyinde Afganistan, İran ve Pakistan bulunan, tarihsel olarak Türk halklarının yoğun biçimde yaşadığı bölge

türkiyat : tür., ara. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) (tür.) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) (ara.) * Türklerin dilini, edebiyatını, tarihini, kültürünü, sanatını, folklorunu ve diğer maddi ve manevi varlıklarını inceleyen bilim ve araştırma alanı, Türkoloji

türkiye : tür., ara. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) (tür.) + iye (isim yapım ve yer eki) (ara.) * Anadolu'nun büyük bölümü ile Trakya'nın doğu kesiminde yer alan, kuzeyinde Karadeniz, doğusunda Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve İran, güneyinde Irak, Suriye ve Akdeniz, batısında Ege Denizi, Yunanistan ve Bulgaristan bulunan, topraklarının bir bölümü Asya'da, küçük bir bölümü Avrupa'da yer alan ve başkenti Ankara olan ülke

türkiye cumhuriyeti : tür., ara. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) (tür.) + iye (isim yapım ve yer eki) + cumhur (halk, topluluk) + iyet (isim yapım ve durum eki) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * Anadolu ve Trakya toprakları üzerinde kurulmuş, başkenti Ankara olan ve egemenliğin millete ait olduğu yönetim biçimini benimseyen, 29 Ekim 1923'te ilan edilen cumhuriyet rejimi ile yönetilen Türkiye devletinin resmi adı

türkkari : tür., far. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) + kari, kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) * Türklere özgü, Türk tarzında veya Türk usulünde olan; Türk sanatına, kültürüne, zevkine veya geleneklerine özgü biçim ve özellikleri taşıyan

türkmen : tür. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) + men (sıfat yapım eki) * Oğuz boylarına mensup Türk topluluğu, Oğuz Türkü

türkmenistan : tür., far. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) + men (sıfat yapım eki) (tür.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) * Orta Asya'nın güneybatısında yer alan, batısında Hazar Denizi, kuzeyinde Kazakistan, kuzeydoğusunda Özbekistan, güneyinde İran ve güneydoğusunda Afganistan bulunan, başkenti Aşkabat olan bağımsız Türk cumhuriyeti

türkoğlu : tür. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) + men (sıfat yapım eki) + ol, oğl (var hale gelmek, vücuda gelmek, tezahür etmek, olmak), oğul (erkek insan yavrusu, erkek evlat, erkek çocuk) + u (tamlama eki) ) * Kahramanmaraş’ın bir ilçesi

türkolog : tür., gre. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) (tür.) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) (gre.) * Türk dilleri, Türk halklarının tarihi, edebiyatı, kültürü ve toplumları üzerine uzmanlaşan bilim insanı; Türkoloji alanında araştırma yapan uzman

türkoloji : tür., gre. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) (tür.) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * Türk dilleri, Türk halklarının tarihi, edebiyatı, kültürü, folkloru ve diğer maddi ve manevi unsurlarını bilimsel yöntemlerle inceleyen araştırma ve bilim alanı, Türk bilimi

türkuaz : tür., fra. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) (tür.) + oise (sıfat yapım eki) (fra.) * bakır ve alüminyum fosfatından oluşan, mavi-yeşil renkli değerli veya süs taşı (CuAl6(PO4)4(OH)8·4H2O); bu taşın karakteristik rengi olan maviye çalan yeşil renk

türkü : tür. * türk (türeyen, oluşan, yükselen) (tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + k (sıfat yapım eki, gibi olan) ) + ü (isim yapım eki) * halkın duygu, düşünce, özlem, sevgi, acı ve günlük yaşamını ezgi ve sözlerle ifade eden, anonim veya belirli bir kişiye ait olabilen geleneksel Türk halk şarkısı; Türk halk müziğinin sözlü ve ezgili başlıca türlerinden biri

türlü : tür. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + lü (ile, birlite, eraber, sahibi) * çeşitli, farklı tür veya biçimlerde olan, birden çok çeşidi, biçimi veya niteliği bulunan; çeşitli sebzelerin, genellikle etle birlikte, doğranıp aynı tencerede pişirilmesiyle hazırlanan geleneksel bir yemek

türs : ara. * turs (kalkan) * savaşta ok, mızrak ve kılıç darbelerininden korunmak amacıyla elde taşınan, genellikle yuvarlak veya oval biçimli, metalden yapılmış plaka

türşi : far. * turşi (ekşi, ekşitilmiş) * sebze, meyve veya bazı hayvansal besinlerin tuzlu su, sirke veya ekşime yoluyla asitliği artırılmış bir ortamda belirli süre bekletilerek dayanıklılığı artırılan, kendine özgü ekşi ve tuzlu tat kazanan salamura gıda hazırlaması

türt : tür. * türt (dokundurmak, değdirmek, temas ettirmek, sürmek) * bir şeyi başka bir şeyin üzerine hafifçe değdirmek, dokundurmak veya sürmek

türüm : tür. * tür (çıkmak, oluşmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, yükselmek; çeşit, cins, biçim) + üm (isim yapım eki) * felsefede ve dini inanışlarda varlıkların bir ilk kaynaktan veya Tanrı'dan, O'ndan hiçbir şey eksilmeden aşama aşama zorunlu olarak çıkması ve türemesi

tütmek : tür. * tüt (duman çıkarmak, tütsü vermek) + mek (fiil mastar eki) * bir şey yanma sonucunda duman veya buhar çıkarmak, duman salmak

tütoryal : lat. * tutor (koruyucu, vasi, gözetici, rehber; eğitici kişi, veli) (tueri (korumak, gözetmek) + tor (-cı, yapan, eden eki) ) + ialis (ile ilgili, -a ait) * bir konunun, yöntemin veya uygulamanın nasıl yapılacağını adım adım açıklayan öğretici içerik ve eğitim materyali (özellikle bilgisayar, yazılım ve çevrim içi eğitim alanlarında uygulamalı anlatım)

tütsü : tür. * tüt (duman çıkarmak, duman çıkmak) + üz, sü (ile ilgili, gibi, -a ait) * büyü yapmak, ilaç yapmak veya ayinlerde (ritüellerde) çevrenin güzel kokmasını sağlamak için yakılan kokulu madde

tütün : tür. * tüt (duman çıkarmak, duman çıkmak) + ün (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * patlıcangillerden, Amerika kökenli olan, boyu bir metreyi, yaprakları kırk santimetreyi bulabilen, bileşiminde nikotin bulunan ve sigara yapımında kullanılan otsu bir bitki

tüvana : far. * tuvan (güç, kuvvet, kudret, yapabilme yetisi), tuvana (güçlü, kuvvetli, dinç, canlı, güç yetiren, kadir, kudretli, becerikli, dinç) * güçlü, kuvvetli, muktedir, dinç, canlı

tüvanger : far. * tuvan (güç, kuvvet, kudret, yapabilme yetisi), tuvana (güçlü, kuvvetli, dinç, canlı, güç yetiren, kadir, kudretli, becerikli, dinç) + ger (-cı, yapan, eden, kimse) * güçlü, kudretli ve varlıklı olan; zengin, malı ve mülkü çok olan kimse; Türk musikisinde XV. yüzyıl dolaylarında kullanılan, sonraları terk edilen tarihi bir makam

tüveyç : ara. * tac (başlık, hükümdarlık simgesi), tuveyc (taççık, küçük tac) * çiçeğin çanak yaprakların içinde yer alan, genellikle renkli ve dikkat çekici taç yapraklarının tamamı, çiçek tacı, corolla

tüvit : İng. * tweed (tüvit) * yün veya yün karışımlı ipliklerden, genellikle kalın ve kaba dokulu olarak dokunan, özellikle ceket, palto, etek ve takım elbise gibi giysilerin yapımında kullanılan, çoğunlukla benekli veya karışık renkli kumaş

tüy : tür. * tüy (kıl, kuşların vücudunu örten ince ve hafif örtü) * insanların ve bazı hayvanların derisinde bulunan ince kıl; özellikle kuşların vücudunu örten, gövdesi ve dallanmış ince uzantılarıyla karakteristik olan hafif keratin yapılı örtü organı; ayrıca bu yapıdan elde edilen ince ve yumuşak lif

tüy siklet : tür., ara. * tüy (kıl, kuşların vücudunu örten ince ve hafif örtü) (tür.) + sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sikl (ağırlık, yük) + et (isim yapım eki) (ara.) * boksta ve bazı diğer dövüş sporlarında sporcuların belirli bir ağırlık aralığına göre sınıflandırıldığı, üst sınırı 57 kg civarı olan hafif sıkletlerden biri

tüymek : tür. * tüy (kaçmak, uzaklaşmak, firar etmek, fıymak) + mek (fiil mastar eki) * kaçmak, sıvışmak, fıymak, firar etmek, bulunduğu yerden gizlice veya hızla uzaklaşmak

tüyo : fra. * tuyau (boru, mecazen ipucu, bilgi) * bir işin nasıl yapılacağı, bir sınavın nasıl geçileceği veya bir yarışma sonucunun ne olacağı konusunda gizlice verilen bilgi, ipucu veya ön bilgi

tüzel : tür. * tüz (düzen, nizam, kural, yasa, ilke, prensip, hukuk) + el (ile ilgili, -a ait) * hukuk kurallarınca gerçek kişilerden ayrı bir varlık ve hak sahibi olarak kabul edilen, belirli bir amaç doğrultusunda oluşturulmuş kişi veya mal topluluğuna ilişkin, hükmi

tüzel kişi : tür. * tüz (düzen, nizam, kural, yasa, ilke, prensip, hukuk) + el (ile ilgili, -a ait) + kişi (şahıs, kimse, birey, insan) * hukuk düzeni tarafından gerçek kişiden bağımsız bir kişi olarak tanınan, haklara ve borçlara sahip olabilen ve hukuki işlemlerde taraf olabilen kişi, dernek, vakıf, şirket ve kamu kurumları gibi kuruluşlar veya mal topluluğu

tüzük : tür. * tüz (düzen, nizam, kural, yasa, ilke, prensip, hukuk) + ük (isim yapım eki) * bir kurumun, kuruluşun veya topluluğun çalışma düzenini, görevlerini, yetkilerini, işleyişini ve uyacağı kuralları belirleyen kural ve hükümler bütünü niteliğindeki yazılı düzenleme

tvist : ing. * twist (bükmek, burmak; kıvırmak; bükülme, dönüş; iki katlı iplik, iplik bükümü) * bir şeyi burmak, bükmek, kıvırmak veya kendi ekseni çevresinde döndürmek; dönme, bükülme, kıvrılma, kıvrım; sinema ve edebiyatta olayların beklenmedik biçimde yön değiştirmesi, şaşırtıcı olay dönüşü

twin : ing. * twin (ikiz) * ikisi eşzamanlı olarak doğmuş olanlardan her biri; birbirine tıpatıp benzeyen iki şeyden her biri

twistor teorisi : ing., lat. * twist (bükmek, burmak; kıvırmak; bükülme, dönüş; iki katlı iplik, iplik bükümü) (ing.) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (theoros (gözlemci, seyirci, izleyici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * İngiliz matematiksel fizikçi, matematikçi ve bilim felsefecisi Roger Penrose tarafından 1960'larda geliştirilen, kuantum mekaniği ile genel göreliliği (kütleçekimini) birleştirmeyi amaçlayan, geleneksel uzay-zaman noktaları yerine ışık ışınlarının izlediği yolları ve nedensel ilişkileri temel alan alternatif bir matematiksel fizik teorisi

twitch : ing. * twitch (seğirmek, sıçramak, ani hareket etmek; seğirme, ani hareket) * bir kasın veya vücut bölümünün istem dışı, kısa süreli ve ani biçimde hareket etmesi

twotino : ing. * two (iki) + -tino (Neptün ötesi cisimlerin yörünge rezonansını belirten adlandırma unsuru) * astronomide Neptün ile 1

tyche : gre. * tykhe (talih, şans, kader; rastlantı; Yunan mitolojisinde talih, şans ve kaderi kişileştiren, kentlerin ve insanların kaderini belirleyen tanrıça, Roma mitolojisindeki Fortuna'nın karşılığı) * astronomide, Güneş Sistemi'nin dış bölgelerinde bulunduğu öne sürülen varsayımsal bir gezegen

tympanum : gre. * tympanon (davul, tef; gerilmiş yüzey) (gre.); tympanum (lat ) * mimarlıkta kemerli kapı veya pencerelerde kemer eğrisi ile kapı açıklığı lentosu arasında kalan doldurulmuş kesim, alınlık tablası

tyndall etkisi : ing., tür. * Tyndall (İrlandalı fizikçi John Tyndall'ın soyadından) (ing.) + etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik eki) (tür.) * bir ışık huzmesinin , bir odadaki duman veya toz gibi asılı küçük parçacıklar içeren bir ortamda saçılması ve pencereye giren ışık huzmesini görünür hale getirmesi

typha : lat. * typha (saz, kamışi hasır otu cinsi) * Typhaceae (kamışgiller) familyasından, sulak alanlarda, göl ve gölet kıyılarında yetişen, uzun saplı, uzun ve şerit biçimli yapraklara ve kahverengi, silindirik, yoğun çiçeklere sahip olan otsu bitki türü

typhaceae : lat. * typha (saz, kamışi hasır otu cinsi) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Typha cinsini ve ona yakın cinsleri kapsayan, sulak alanlarda yetişen, uzun ve şerit biçimli yapraklara ve yoğun başak biçimli çiçek durumlarına sahip otsu bitkilerden oluşan bitki familyası, sazgiller

typhlonectidae : gre., lat. * typhlonektes (gözsüz yüzücü) (typhlos (kör, görme yetisini yitirmiş, gözsüz) + nektes (yüzücü, yüzen) ) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Güney Amerika'da yaşayan, bacaksız, solucanımsı gövdeli ve suda yaşamaya uyum sağlamış kör yılan semenderlerini kapsayan amfibiler familyası

typhon : gre. * typhon (kasırga, fırtına; duman, buhar; Yunan mitolojisindeki dev ve canavar) * Yunan mitolojisinde Gaia ile Tartaros'un oğlu olduğu kabul edilen, yılan biçimli uzuvları ve çok sayıda başı bulunan, Zeus'a karşı savaşan ve fırtına, kasırga gibi yıkıcı doğa güçleriyle ilişkilendirilen devasa canavar niteliğindeki mitolojik varlık

tyrannidae : lt. * tyrannus (tiran, zorba, zalim, diktatör, despot) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * çoğunlukla Amerika kıtasında yaşayan, böceklerle beslenen, küçük ve orta büyüklükte kuşları kapsayan böcek familyası, tiran sinekkapanlar

tytonidae : lat. * tyto (peçeli baykuş cinsi) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * başlıca peçeli baykuşları (Tyto) kapsayan, yüzlerinin kalp biçimli olması, güçlü pençeleri ve çoğunlukla gececil yaşamlarıyla tanınan baykuşgiller familyası

tzitzit : ibr. * tzitzit (saç kıvrımı, saç tutamı) * antik çağda İsrailoğulları tarafından, bugün ise dindar Yahudiler ve Samiriyeliler tarafından giyilen talitlerin, özel olarak düğümlenmiş ritüel saçakları veya püskülleri

U : lat. * uranium (Uranus (Güneş Sistemi gezegeni ve Roma mitolojisinde gökyüzü tanrısı Uranüs) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 92 olan, aktinitler serisinde bulunan, ağır, yoğun ve radyoaktif olan, nükleer enerji üretiminde, nükleer yakıtlarda, araştırma reaktörlerinde ve askeri nükleer teknolojilerde kullanılan metal element

u : tür. * u, U * Türkçe alfabenin 25. harfi (T’den sonra, Ü’den önce)

ubeyd : ara. * abada (hizmet etmek, kulluk etmek, yardım etmek, bendelik etmek), ubud (kulluk, kölelik, hizmetçilik, bendelik), abd (kul, köle, hizmetçi, bende) * kulcuk, kölecik, kulcağız, küçük köle, küçük kul; erkek ismi

ubud : ara. * abada (hizmet etmek, kulluk etmek, kölelik etmek, yardım etmek), abd (kul, köle, hizmetli, hizmetçi, yardımcı, bende) * kulluk, kölelik, hizmetçilik, bendelik

ubudiyet : ara. * abada (hizmet etmek, kulluk etmek, kölelik etmek, yardım etmek), abd (kul, köle, hizmetli, hizmetçi, yardımcı, bende), ubud (kulluk, kölelik, hizmetçilik, bendelik) + iyet (isim yapım eki) * kulluk etme, kölelik etme, hizmet etme, bendelik etme

ubuntu : xho., zul. * ubu (-lık, olma) + ntu (kişi, insan) * insan olma, insanlık, insaniyet, insanca davranma; kişinin insanlığını başkalarıyla olan ilişkileri ve topluluk içindeki karşılıklı bağlılık üzerinden tanımlayan Güney Afrika kökenli etik ve felsefi anlayış

ubur : ara. * ubur (geçmek, atlamak) * geçiş, diğer tarafa geçiş, diğer yere gidiş

ubuset : ara. * abs, abasa (yüz ifadesiyle hoşnutsuzluk belirtmek, surat asmak, yüz ekşitmek, çehresini çatmak, somurtmak), abese (surat asma, somurtma, çehre çatma; Kur’an’ın sekseninci suresi), ubus (surat asma, somurtma, çehre çatma) + et (isim yapım eki) * somurtkanlık, asık suratlılık, yüzünü ekşitme ve hoşnutsuzluk gösterme hali

uca : tür. * uc (uç, son, sınır, limit, kenar) + a (sıat yapım eki) * yüksek, yüce, ulu, erişilmesi güç veya göğe doğru yükselen; kuyruk sokumu

ucab : ara. * acebe (şaşırmak, hayret etmek, hayran olmak), acib (şaşırtıcı, tuhaf, garip), i'cab (şaşırtma, hayran etme, hayrete düşürme), acaba (şaşırtıcı, merak uyandıran, tuhaf, garip) * şaşılacak, hayret uyandıracak derecede olağanüstü veya görülmemiş olan şey, hayret ve şaşkınlık veren durum

ucac : ara. * ucac (tuzlu ve acı su) * tuzluluğu ve acılığı belirgin olan, içilmeye elverişli olmayan su

ucbe : ara. * acebe (şaşırmak, hayret etmek, hayran olmak), acib (şaşırtıcı, tuhaf, garip), i'cab (şaşırtma, hayran etme, hayrete düşürme), acaba (şaşırtıcı, merak uyandıran, tuhaf, garip), ucab (şaşılacak, hayret uyandıracak derecede olağanüstü veya görülmemiş olan şey, hayret ve şaşkınlık veren durum) * şaşılacak şey, acaip şey, hayret verici şey

ucube : ara. * acebe (şaşırmak, hayret etmek, hayran olmak), acib (şaşırtıcı, tuhaf, garip), i'cab (şaşırtma, hayran etme, hayrete düşürme), acaba (şaşırtıcı, merak uyandıran, tuhaf, garip), ucab (şaşılacak, hayret uyandıracak derecede olağanüstü veya görülmemiş olan şey, hayret ve şaşkınlık veren durum), ucbe (şaşılacak şey, acaip şey, hayret verici şey) * şaşılacak, hayret verilecek şey, alışılmadık, biçimsiz veya çirkin görünüşte olan kimse veya şey, görünüşü veya yapısı olağandışı olduğu için yadırganan varlık

ucuz : ara. * ucuz (değersiz, bayağı, düşük nitelikli) * fiyatı düşük, iyatı yüksek olmayan, az para gerektiren; nitelik, değer veya itibar bakımından düşük ve basit olan, değersiz, bayağı

uç : tür. * uç (en son nokta, tepe, baş, son, sınır, had, limit, serhad) * en üst, en tepe, sınır noktası, sınır hattı (edge (uç, sınır, kenar) (ing.) )

uç uç böceği : tür. * uç (uçmak, havada hareket etmek) + uç (uçmak, havada hareket etmek) + böcek (eklembacaklı, kanatlı veya kanatsız küçük hayvan) * Coccinellidae (uğur böceğigiller) familyasına bağlı olan, kanatlarını açarak uçabilen, çoğunlukla kırmızı veya turuncu renkli ve siyah benekli, küçük böceklerin genel adı, uğur böceği

uçak : tür. * uç (uçmak, havada hareket etmek) + ak (isim yapım ve araç eki) * havada uçmak ve bir yerden başka bir yere insan veya yük taşımak amacıyla yapılmış, motor gücüyle hareket eden ve kanatları sayesinde havada tutunarak ilerleyen hava taşıtı

uçaksavar : tür. * uçak (havada uçmak ve bir yerden başka bir yere insan veya yük taşımak amacıyla yapılmış, motor gücüyle hareket eden ve kanatları sayesinde havada tutunarak ilerleyen hava taşıtı ) (uç (uçmak, havada hareket etmek) + ak (isim yapım ve araç eki) ) + sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak, mücadele etmek, korumak) + ar (geniş zaman ve yapan, eden eki) * uçaklara karşı kullanılan, özellikle onları etkisiz hale getirmek veya düşürmek amacıyla tasarlanmış ağır makineli tüfek veya top şeklinde olan silah veya silah sistemi

uçandaire : tür., ara. * uç (uçmak, havada hareket etmek) + an (sıfat yapım eki) (tür.) + daire (bir merkezi noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın 360 derece döndürülmesiyle oluşan şekil; çember, halka, çevrim, döngü, devir, dönem, çağ) (ara.) * dünya dışı uygarlıklara ait olduğu ileri sürülen, kimliği veya kökeni açıklanamayan disk biçimli hava aracı veya UFO (Unidentified Flying Object/Tanımlanamayan Uçan Cisim)

uçarı : tür. * uç (uçmak, havada hareket etmek) + ar (üçüncü tekil şahıs geniş zaman fiil eki) + ı (sıfat yapım eki) * yerinde durmayan, hareketli, canlı ve atak olan, özgür ruhlu, serbest davranan, maceraya ve eğlenceye düşkün

uçbeyi : tür. * uç (en son nokta, tepe, baş, son, sınır, had, limit, serhad) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + i (iyelik eki) * Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde devletin sınır bölgelerinde askerî ve idari yetkiye sahip olan bey; sınır boylarının savunulmasını ve yönetimini üstlenen yerel hükümdar veya kumandan

uçkur : tür. * uç (en son nokta, tepe, baş, son, sınır, had, limit, serhad) + kur- (bağlamak, bağlamak için yerleştirmek) * şalvar, don, pijama ve benzeri giysilerin beline geçirilen, giysiyi sıkıca tutmaya yarayan bağ veya kuşak; uçları bağlanarak kullanılan ip, şerit veya kumaş parçası

uçmak : tür. * uç (uçmak, havada hareket etmek) + mak (fiil mastar eki) * kanat, hava akımı veya motor gibi başka bir itici güç yardımıyla havada ilerlemek; kuş, böcek ve hava taşıtları havada hareket etmek

uçsuz bucaksız : tür. * uç (en son nokta, tepe, baş, son, sınır, had, limit, serhad) + suz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + bucak (kenar, köşe, kıyı, yer) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * sonu, sınırı veya kenarı görünmeyen, çok geniş ve sonsuzmuş gibi görünen, genişliği veya uzanımı göz alabildiğine devam eden

uçucu : tür. * uç (yerden havalanmak ve havada hareket etmek) + ucu (sıfat yapım eki) * belirli sıcaklık ve basınç koşullarında yüksek buhar basıncına sahip olup kolayca buharlaşarak gaz haline geçen; havada uçabilen veya uçma özelliği bulunan

uçuk : tür. * uç (en son nokta, tepe, baş, son, sınır, had, limit, serhad); uç (yerden havalanmak ve havada hareket etmek) + uk (sıfat yapım eki) * genellikle Herpes Simpleks Virüsü (HSV) nedeniyle oluşan, başta dudak ve ağız çevresi olmak üzere ciltte içi su dolu, ağrılı ve kaşıntılı kabarcıklarla kendini gösteren, vücuda bir kez girdikten sonra sinir hücrelerinde ömür boyu gizli kalan virüs, bağışıklık zayıfladığında yeniden aktive olabilen viral bir enfeksiyon; rengi soluk, canlılığını yitirmiş; aşırı, ölçüsüz veya gerçeklikten uzak olan

uçurtma : tür. * uç (yerden havalanmak ve havada hareket etmek) + urt (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) * rüzgârın etkisiyle havada yükselmesi ve uçması sağlanan, genellikle kağıt veya hafif malzemeden yapılan ve bir ipe bağlanarak yerden kontrol edilen oyuncak

uçurum : tür. * uç (yerden havalanmak ve havada hareket etmek) + ur (geniş zaman fiil eki) + um (isim yapım eki) * dik ve yüksek bir yerin kenarından aşağıya doğru uzanan derin, sarp boşluk veya yar; iki kişi, topluluk veya durum arasındaki aşılması güç büyük ayrılık veya fark (mecazi)

uçuş : tür. * uç (yerden havalanmak ve havada hareket etmek) + uş (isim yapım eki) * yerden havalanıp havada hareket etme, uçma eylemi, uçma işi

uçuşmak : tür. * uç (yerden havalanmak ve havada hareket etmek) + uş (dönüşlü ve işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birden çok varlık havada birlikte veya farklı yönlere doğru hareket etmek; kuşlar, böcekler veya hafif nesneler havada dağınık biçimde hareket etmek

ud : ara. * ud (ağaç, odun; ud çalgısı) * gövdesi armut biçiminde, kısa saplı ve genellikle on bir veya on iki telli, mızrapla çalınan, Türk ve Arap musikisinin başlıca telli çalgılarından biri

udat : ara. * ada (düşmanlık yapmak, karşı gelmek, hasımlık etmek), aduv (düşman, hasım), adi (düşman, hasım, saldırgan) * düşmanlar, düşman topluluğu veya karşı tarafta bulunan kimseler

udhiye : ara. * dahha (kesmek, kurban etmek, adak vermek) * Allah'a yaklaşmak amacıyla kurban edilen hayvan; özellikle Kurban Bayramı'nda dini kurallara uygun olarak kesilen kurbanlık hayvan

udhuke : ara. * dahika (gülmek, sevinç göstermek) * gülünecek şey, gülünç durum, komiklik, maskaralık, komedi

udhukeperdaz : ara., far. * dahika (gülmek, sevinç göstermek), udhuke (gülünecek şey, gülünç durum, komiklik, maskaralık, komedi) (ara.) + perdahten (yapmak, ödemek, çaba göstermek veya süslemek), perdaz (yapan, düzenleyen, çaba gösteren) (far.) * güldürücü, komik, komedyen, gülünç şeyler ortaya koyan, güldürü üreten kimse

udi : ara. * ud (ağaç, odun; ud çalgısı) + i (-cı, yapan, eden, ile ilgili, -a ait) * ud çalan kimse, udçu

UDP : ing. * user (kullanıcı) + datagram (veri paketi) + protocol (iletişim kuralı, protokol) * hızlı fakat güvenilirlik garantisi olmayan veri iletimi sağlayan taşıma protokolü

udul : ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak), dalal (sapıklık, sapma, yönelme) * doğru yoldan ayrılma, bir tutumdan veya karardan vazgeçme, geri dönme, yoldan sapma, dönme, vazgeçme, bir kalıptan başka bir kalıba geçme

udvan : ara. * ada (düşmanlık yapmak, karşı gelmek, hasımlık etmek), aduv (düşman, hasım), adi (düşman, hasım, saldırgan) * düşmanlık, zulüm, haksızlık, zorbalık

udvet : ara. * udva (vadi yamacı, vadinin kıyısı veya kenarı) * vadi kenarı, vadi yamacı; özellikle bir vadinin iki yanındaki yüksekçe eğimli bölüm

UEFI : ing. * unified (birleşik) + extensible (genişletilebilir) + firmware (donanım yazılımı) + interface (arayüz) * BIOS’un yerini alan modern sistem başlatma arayüzü

uf : tür. * uf (bezginlik, bıkkınlık, sıkıntı veya küçümseme bildiren ünlem; nefes verme sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * usanma, sıkılma, bıkkınlık, yakınma veya hoşnutsuzluk anlatmak için söylenen ünlem; “uf!”

ufacık : tür. * ufak (küçük, az) + cık (küçültme eki) * çok küçük, küçücük; boyutu veya miktarı olağandan çok daha az olan

ufak : tür. * ufak (küçük, az) * boyutu, miktarı veya kapsamı büyük olmayan, küçük

ufaklık : tür. * ufak (küçük, az) + lık (isim yapım ve durum eki) * ufak olma durumu, küçüklük; özellikle yaşça küçük olma veya küçük çocukluk dönemi; küçük çocuk

ufalamak : tür. * ufak (küçük, az) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi ufak parçalara ayırmak, küçültmek veya küçük parçalar haline getirmek; özellikle yiyecekleri veya başka maddeleri küçük parçalara bölmek

uff : ara. * uff (ses yansımalı onomatopeik kelime) * of, olumsuz nida, sıkıntı belirten nida (off (iptal, dışında, olumsuz olan) (ing.) )

ufki : ara. * ufk (göğün yerle (denizle veya karayla) buluştuğu çizgi hattı) + i (ile ilgili, -a ait) * ufukla ilgili, ufka ait; yatay doğrultuda veya yatay düzlemde bulunan; yatay, yatayla ilgili

UFO : ing. * Unidentified (Tanımlanamayan) + Flying (Uçan) + Objedt (Cisim) * kimliği veya kökeni gözlem sırasında belirlenemeyen uçan nesne; gözlemci tarafından ne olduğu açıklanamayan hava olayı veya cisim

ufuk : ara. * ufk (göğün yerle (denizle veya karayla) buluştuğu çizgi hattı) * gökyüzünün yeryüzü veya denizle birleşiyor gibi göründüğü uzak sınır çizgisi; mecazen bir kişinin bilgi, düşünce veya görüş alanının sınırı

ufunet : ara. * afn, afana (çürümek, pis kokmak, bozulmak), afen (çürüme, bozulma) * çürüme, bozulma, pis kokma

uganda : sva. * Buganda (Ganda halkının ülkesi) * Doğu Afrika'da yer alan, kuzeyinde Güney Sudan, doğusunda Kenya, güneyinde Tanzanya, güneybatısında Ruanda, batısında Demokratik Kongo Cumhuriyeti bulunan, başkenti Kampala olan ve denize kıyısı bulunmayan ülke

ugniye : ara. * gana (şarkı söylemek), teganni (şarkı söyleme), agniye (şarkı) * şarkılar, ilahiler, teganni edilen sözler

uğrak : tür. * uğra (bir yere yönelmek, bir yerde bulunmak; rastlamak) + k (isim yapım eki) * sık sık ziyaret edilen, yol üzerinde bulunması nedeniyle uğranılan yer; yolcuların veya insanların geçerken kısa süreliğine durduğu yer, uğrama yeri

uğramak : tür. * uğra (bir yere yönelmek, bir yerde bulunmak; rastlamak) + mak (fiil mastar eki) * bir yere kısa süreliğine gitmek, bir yerden geçerken oraya girmek veya bir yere yönelip bulunmak; bir durum, olay veya etkenle karşılaşmak, onun etkisine maruz kalmak

uğraş : tür. * uğra (bir işle meşgul olmak, çalışmak) + ş (isim yapım eki) * bir işi yapmak, gerçekleştirmek veya bir sonuç elde etmek için harcanan emek ve çaba, meşguliyet, çalışma, gayret

uğraşmak : tür. * uğra (bir işle meşgul olmak, çalışmak) + ş (dönüşlü ve işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir işle, konuyla veya kimseyle ilgilenmek, onu yapmaya çalışmak veya zaman ve emek harcamak; bir işi gerçekleştirmek için çaba göstermek, meşgul olmak

uğrunda : tür. * uğur (yol, yön, amaç, gaye, hedef, niyet, ülkü) + u (iyelik eki) + nda (yer ve durum eki) * bir amaç, kişi veya değer için, onun yolunda, onun adına, onun davası için

uğu bayanay : moğ. * uğu (su kenarı; bolluk, çokluk) + bayanay (kutsal, yüce, aziz; Türk mitolojisinde bereket, doğa ve geçim tanrıçası, Bayana, Payana, Payna) (bay, pay, may (geçim, zenginlik, rızık ve kutsal) + an (gibi olan) + ai, ay (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * akıl, düşünce, anlayış ve zihinsel kavrayış; Türk mitolojisinde (özellikle Yakut/Sakha kültüründe) Balıkçıları koruyan, suya ve ava bereket veren mitolojik varlık

uğuldamak : tür. * uğ (boğuk ve kalın ses; musibet, isabet etmek, çarpmak, vurmak; ses yansımalı onomatopeik kelime) + ul (dönüşlü fiil eki) + da (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * derinden ve sürekli bir ses çıkarmak; rüzgar, su, kalabalık veya benzeri bir kaynak boğuk ve yankılı sesi çıkarmak

uğultu : tür. * uğ (boğuk ve kalın ses; musibet, isabet etmek, çarpmak, vurmak; ses yansımalı onomatopeik kelime) + ul (dönüşlü fiil eki) + tu (isim yapım eki) * rüzgar, su, kalabalık veya başka bir kaynağın çıkardığı sürekli, boğuk ve yankılı ses; derinden gelen, tekdüze ve yoğun ses

uğunmak : tür. * uğ (boğuk ve kalın ses; musibet, isabet etmek, çarpmak, vurmak; ses yansımalı onomatopeik kelime) + n (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hastalanıp kendinden geçmek, bayılmak, üzüntü veya acıdan kıvranmak, soluğu tıkanmak, ağlaya ağlaya bayılmak

uğur : tür. * uğur (yol, yön, amaç, gaye, hedef, niyet, ülkü; iyilik, talih, baht) * yol, yön, amaç, gaye, hedef, niyet, ülkü; iyilik, talih, baht; iyilik getirdiğine veya bir işin olumlu sonuçlanmasına yardımcı olduğuna inanılan şey, durum veya belirti

uğur böceği : tür. * uğur (yol, yön, amaç, gaye, hedef, niyet, ülkü; iyilik, talih, baht) + böcek (eklembacaklı, kanatlı veya kanatsız küçük hayvan) + i (iyelik eki) * Coccinellidae (uğur böceğigiller) familyasına bağlı, çoğunlukla yuvarlak ve küçük gövdeli, kırmızı veya turuncu renkli ve siyah benekli böceklerin genel adı; halk inanışında uğur getirdiğine inanılan böcek

uğurlamak : tür. * uğur (yol, yön, amaç, gaye, hedef, niyet, ülkü; iyilik, talih, baht) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kimsenin gidişinde yanında bulunmak, onu yolcu etmek, ayrılan bir kimseye iyi dileklerde bulunarak yolcu etmek

uğurludağ : tür. * uğur (yol, yön, amaç, gaye, hedef, niyet, ülkü; iyilik, talih, baht) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) + tağ, dağ (yüksek arazi, tepe) * Çorum’un bir ilçesi

uğut : tür. * uğut (tatlı cinsi) * hiç ilave şeker veya tatlandırıcı kullanılmadan, yalnızca buğdayın çimlendirilmesi, filizlendirilip öğütülmesi ve öz suyunun unla kaynatılmasıyla yapılan, Sakarya'nın Taraklı ilçesi ve Bolu (Göynük) yöreleriyle özdeşleşmiş olan geleneksel bir Türk tatlısı

uhde : ara. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek, anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) * bir kimsenin üzerine aldığı görev, sorumluluk veya yerine getirmekle yükümlü olduğu iş

uhdud : ara. * uhdud (hendek, çukur, yarık) * uzunlamasına kazılmış derin hendek veya çukur; özellikle ateş yakmak amacıyla açılmış hendek

uhra : ara. * ahhara (ertelemek, ötelemek, geciktirmek, ileriye atmak; ötesine geçmek, sonraki safhaya geçmek), ahir (sonuncu, son, sonraki, öteki, öbürü, diğeri), ahiret (sonraki, ötesi), uhra (sonra, diğer, başka, öte, öbür) * başka, diğer, öteki, öbürü

uhrevi : ara. * ahhara (ertelemek, ötelemek, geciktirmek, ileriye atmak; ötesine geçmek, sonraki safhaya geçmek), ahir (sonuncu, son, sonraki, öteki, öbürü, diğeri), ahiret (sonraki, ötesi), uhra (sonra, diğer, başka, öte, öbür) + vi (ile ilgili, -a ait) * ahiretle ilgili, ahirete ilişkin, öteki dünyaya ait, dünya hayatının karşıtı olarak ölümden sonraki hayatla ilgili olan

uht : ara. * uht (kız kardeş, hemşire) * kız kardeş, hemşire

uhud : ara. * ahide (söz vermek, taahhüd etmek, yükümlülük altına girmek, sözleşmek, anlaşmak), ahd (söz, anlaşma, sözleşme, akd, akit, yemin, vefa, yükümlülük) * ahdler, yeminler, sözler, sözleşmeler, anlaşmalar, akidler, taahhütler, yükümlülükler

uhulet : ara. * uhl (yumuşak, sakin, yavaş) + et (isim yapım eki) * yumuşaklık, sakinlik, yavaşlık; kolaylık; davranış ve hareketlerdeki yumuşaklık, sakinlik ve ölçülülük, nazik ve ağırbaşlı tutum

UI : ing. * user (kullanıcı) + interface (arayüz) * bilgisayar sistemlerinde kullanıcının bir yazılım veya sistemle etkileşim kurduğu görsel veya işlevsel katman

ukad : ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak, sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma, sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid) * anlaşmalar, sözleşmeler, akidler

ukala : ara. * akila (akıl etmek, idrak etmek, kavramak, anlamak), akala (bağlamak, kuşatmak, engellemek, zaptetmek, tutmak, kilitlemek, kontrol etmek, gem vurmak, mani olmak, men etmek, dizginlemek, korumak, akletmek) (aklın, yanlıştan uzak tutma, yanlışı engelleme niteliğinden), akl (düşünme, kavrama ve anlama yetisi, zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri alma) * akıllılar, akıl sahibi kimseler; kendini akıllı ve bilgili sanan, bilgiçlik taslayan (mecazi)

ukba : ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli, gözetme eylemi), takib (ardından gelme, izleme, peşinden gitme), akab (ayak topuğu, iz, ard, peş, sonra), akib (sonradan gelip devam ettiren, sonuca eren, sonuçlanan), akibet (sonuç, netice), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), muakab (ardından gelen, takip eden ve zaman veya sıra bakımından sonrasında gerçekleşen; cezalandırılmış), akibet (son, nihayet, sonuç, netice) * son, sonuç, nihayet; öte alem, ahiret, baki alem

ukd : ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak, sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma, sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid) * düğüm, bağ, dolaşıklık; çözülmesi güç sorun, içinden çıkılması zor durum veya psikolojik engel, iç sıkıntısı veya takıntı

ukde : ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak, sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma, sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid) * düğüm, bağ, dolaşıklık; çözülmesi güç sorun, içinden çıkılması zor durum veya psikolojik engel, iç sıkıntısı veya takıntı

ukm : ara. * akama (kısırlaşmak, verimsizleşmek), akamet (kısırlık, verimsizlik), akim (kısır, verimsiz, ürün vermeyen, doğurma veya doğurtma özelliği olmayan) * kısırlık, verimsizlik, ürün vermeme, doğurmama veya doğurtma özelliği olmama

uknum : ara. * uknum (öz, temel unsur, esas, ilke; bir bütünü oluşturan ana parçalardan her biri) * asıl, esas, temel, unsur, temel ilke; kendi başına var olan töz/gerçeklik, hipostaz

ukr : ara. * akara (kesmek; boğazlamak, yaralamak), akir (yaralı, yaralanmış, kesilmiş; doğurtamayan veya doğuramayan, kısır) * çocuk doğuramama hali, kısırlık

ukrayna : sla. * u (içinde, yanında, yakınında) + kraj (kenar, sınır, bölge, ülke) + ina (yer eki) * Doğu Avrupa'da yer alan, kuzeyinde Belarus, doğusunda ve kuzeydoğusunda Rusya, batısında Polonya, Slovakya ve Macaristan, güneybatısında Romanya ve Moldova, güneyinde ise Karadeniz bulunan ülke

ukre : ara. * akara (kesmek; boğazlamak, yaralamak), akir (yaralı, yaralanmış, kesilmiş; doğurtamayan veya doğuramayan, kısır), ukr (çocuk doğuramama hali, kısırlık) + e (sıfat yapım eki) * doğuramayan kadın, kısır kadın

ukub : ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli, gözetme eylemi), takib (ardından gelme, izleme, peşinden gitme), akab (ayak topuğu, iz, ard, peş, sonra), akib (sonradan gelip devam ettiren, sonuca eren, sonuçlanan), akibet (sonuç, netice), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), muakab (ardından gelen, takip eden ve zaman veya sıra bakımından sonrasında gerçekleşen; cezalandırılmış), akibet (son, nihayet, sonuç, netice), * bir şeyin arkası, sonu, akıbet, her nesnenin bitiş noktası, her nesnenin sonu

ukubet : ara. * ukba (son, sonuç, nihayet; öte alem, ahiret, baki alem), ukub (bir şeyin arkası, sonu, akıbet, her nesnenin bitiş noktası, her nesnenin sonu) + et (isim yapım eki) * işlenen bir suç veya kabahatin karşılığı olarak uygulanan ceza, yaptırım; suçun ardından gelen ve kişiyi cezalandırma amacı taşıyan hukukî veya dini yaptırım

ukud : ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak, sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma, sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid, akide (ç.) ), akd, akid (anlaşma, sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma) * anlaşmalar, sözleşmeler, bağlanmalar, akitler

ukulan : tür., moğ. * uk (köken, öz, asıl, esas, kaynak) (tür.); ukagah (yıkamak, arındırmak, saflaştırmak, temizlemek) (moğ.) + lağan (sıfat yapım eki) (tür.) * Türk, Altay ve Yakut mitolojisinde Ukulan (veya Ukulan Toyon), nehirlerin, pınarların ve suların koruyucu tanrısı veya iyesi olarak bilinen kutsal bir figür

ukzube : ara. * kezebe (gerçek olmayanı söylemek, doğru olmayanı söylemek, yalan söylemek), kezzebe (yalanlamak, yalan olduğu öne sürmek), kezzab (gerçek olmayanı söyleyen, doğruyu söylemeyen, yalancı) * yalan söz, uydurma söz, batıl söz

ula : ara. * evvel (önce, ilk) * öncekiler, evveller, ilkler

ula : gre. * oulais (arpa taneleri) * Muğla'nın bir ilçesi

ulaç : tür. * ul (varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek, bağlanmak; yol) + ç (isim yapım ve araç eki) * fiilleri birbirine bağlayan, cümle içinde zaman, neden, koşul, amaç vb. ilişkiler kuran bağ-fiil (zarf-fiil) olarak da bilinen ek veya kelime (örneğin -ken, -ince, -ip)

ulah : kel. * walhaz (yabancı) * Romanya, Yunanistan, Kuzey Makedonya, Arnavutluk ve Bulgaristan coğrafyasında yaşayan, Romen diline yakın bir dil konuşan etnik bir topluluk; Osmanlı döneminde Romanya’nın yerli halkına ve Balkanlar'da yaşayan Latin kökenli göçebe/çoban halklara verilen isim

ulaike : ara. * ulaike (işte onlar, şunlar) * Uzaktaki veya bahsedilen bir grup insanı/varlığı işaret etmek için kullanılan, meallerde genellikle "işte onlar" şeklinde çevrilen işaret zamiri

ulak : tür. * ul (varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek, bağlanmak; yol) + k (-an, -en, yapan, eden) * ulaştıran, eriştiren, yetiştiren, vardıran, birleştiren (lackey (ulaştıran) (ing.) )

ulale : ara. * ulale (süt bakiyesi; her nesnenin bakiyyesi, artığı) * gündüz vakti devede kalan süt artığı, herhangi bir nesnenin geriye kalan kısıntısı veya artığı

ulamak : tür. * ul (varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek, bağlanmak; yol) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi başka bir şeye bağlamak, eklemek veya birbirine geçirmek, iki veya daha fazla şeyi birbirine bağlayarak bir bütün haline getirmek

ulan : tür. * oğlan, lan (genç çocuk, oğul, erkek çocuk) (oğul (erkek çocuk) + an (küçültme eki) ) * bir kişiye seslenmek, dikkat çekmek veya şaşkınlık, öfke, samimiyet belirtmek için kullanılan argo bir hitap sözü

ulan batur : moğ. * ulaγan (kırmızı) + baγatur (kahraman, cesur, bahadır, yiğit) * Moğolistan’ın başkenti

ulaş : tür. * ul (varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek, bağlanmak; yol) + mak (fiil mastar eki) ), ul (yol, giden yol) + aş (dönüşlü fiil eki) * Sivas’ın bir ilçesi

ulaşım : tür. * ul (varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek, bağlanmak; yol) + aş (dönüşlü ve işteş fiil eki) + ım (isim yapım eki) * bir yere veya hedefe varma, erişme, aktarım, götürülme; insan, eşya veya bilginin bir yerden başka bir yere götürülmesi veya aktarılması süreci

ulaşmak : tür. * ul (varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek, bağlanmak; yol) + aş (dönüşlü ve işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek

ulayıcı : tür. * ul (varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek, bağlanmak; yol) + a(bağlaç) + yıcı (yapan, eden eki) * bağlayan, ekleyen, birleştiren, ulayan

ulcus : lat. * ulcus (yara, aşınma, tahriş olma) * deride veya bir organın yüzeyinde oluşan, iyileşmesi güç açık yara

ulema : ara. * aleme (bilmek, tanımak), alim (bilen, tanıyan, bilgin) * alimler, bilenler, tanıyanlar, bilginler; dinî ve hukuki ilimlerde uzmanlaşmış bilginler topluluğu; özellikle İslam toplumlarında din bilgini ve hukukçular sınıfı

ulex : lat. * ulex (dikenli çalı, deşme, funda) * Fabaceae (baklagiller) familyasından, dikenli çalı formunda ve sarı çiçek açan bitki türü

uli : ara. * uli (sahibi, ehli, maliki) * sahip olan, haiz olan, sahibi, ehil olan, maliki olan

ulipristal : lat. * uli (farmasötik ön ek) + prist (progesteron reseptörü belirteci) + al (kimyasal madde eki) * seçici progesteron reseptör modülatörü olan ve korunmasız cinsel ilişki veya doğum kontrol yöntemi hatası sonrasında gebeliği önlemek için kullanılan sentetik steroid yapılı ilacın etken maddesi (C30H38NO4)

ulkus : lat. * ulcus (yara, aşınma, tahriş olma) * deride veya bir organın yüzeyinde oluşan, iyileşmesi güç açık yara

ulkus molle : lat. * ulcus (yara, aşınma, tahriş olma; deride veya bir organın yüzeyinde oluşan, iyileşmesi güç açık yara) + molle (yumuşak) * yumuşak yara, yumuşak ülser; frengi dışındaki bir cinsel yolla bulaşan enfeksiyon olan şankroidin (chancroid) neden olduğu, ağrılı ve yumuşak tabanlı genital ülser

ulmaceae : lat. * ulmus (ıhlamur benzeri ağaç, karaağaç) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * ağaç veya çalı formundaki odunsu bitkileri kapsayan karaağaçgiller

ulmus : lat. * ulmus (ıhlamur benzeri ağaç, karaağaç) * Ulmus, Ulmaceae (ıhlamurgiller) familyasından, geniş yapraklı, dekoratif ve dayanıklı ağaç türü

ulna : lat. * ulna (dirsekten bileğe uzanan önkol kemiği; dirsek, önkol; antik uzunluk ölçüsü) * insan vücudunda dirsek ile el bileği arasında, ön kolun iç kısmında yer alan uzun kemik, önkolun serçe parmağı tarafında bulunan kemik, dirsek kemiği

ulnar : lat. * ulna (dirsekten bileğe uzanan önkol kemiği; dirsek, önkol; antik uzunluk ölçüsü) + aris (ile ilgili, -a ait) * önkolun serçe parmağı tarafıyla ilgili olan, ulna ile ilgili, dirsek kemiği ile ilgili

ultra : lat. * ulter (öteki, ileri, karşı taraftaki) + a (sıfat yapım eki) * aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine

ultradispers : lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + dispersus (parçalanmış, ayrışmış, saçılmış, yayılmış, dağılmış ) (dis, de (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, ikiye ayrılma, -dan eki) + spargere (saçmak, yaymak, serpmek, dağıtmak, parçalara ayırmak, ayrıştırmak, çözmek) + us (sıfat yapım eki) ) * son derece dağılmış, çok ince ve geniş ölçüde yayılmış, parçacıkları çok küçük boyutta ve yüksek derecede dağılmış (sistem veya yapı)

ultrafiltrasyon : lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + fitratio (süzme, filtreleme, eleme) (filtrare (süzmek, filtre etmek) (filtrum (keçe, süzgeç, elek) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) ) * çok küçük gözenekli bir zar veya filtreden geçirilerek, özellikle kolloid ve makromoleküllerin daha küçük taneciklerden ayrılması işlemi; yüksek basınç farkıyla gerçekleştirilen bir membran süzme yöntemi

ultrafiltrat : lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + fitratus (süzülmüş, filtrelenmiş, elenmiş) (filtrare (süzmek, filtre etmek) (filtrum (keçe, süzgeç, elek) + are (fiil mastar eki) ) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * yarı geçirgen bir zardan (membrandan) yüksek basınç yardımıyla süzülerek geçen, içindeki büyük moleküller (proteinler ve kan hücreleri gibi) tutulurken su, tuz ve küçük moleküllerin geçmesine izin veren sıvı süzüntüsü

ultramafik : lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + maf (magnesium ve ferrum; magnezyum ve demir bakımından zengin, açık renkli olmayan) + icus (sıfat yapım eki) * çok yüksek oranda magnezyum ve demir içeren, silikalar (silisyum ve alkali elementler) bakımından fakir olan (koyu renkli kayaç)

ultrametrik : lat., gre. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) (lat.) + metron, metros (ölçü) + ikos (ile ilgili) (gre.) * ölçüm sınırlarının ötesinde bulunan veya olağan ölçülerin üzerinde olan; normal uzaklık (metrik) kurallarının daha katı ve özel bir kural ile değiştirildiği, üçgen eşitsizliğinin güçlendirilmiş bir versiyonu

ultramodern : lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + modernus (güncel, çağdaş, yenilikçi) (modo (şimdi, bu anda, bu zaman; sadece, yalnızca) + ernus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * son derece modern; modernliğin en ileri veya aşırı biçimini temsil eden

ultrasantrifüj : lat., gre. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) (lat.) + kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centrum (merkez) + refugium (re (yeniden, tekrar, geri) + fugere (kaçmak; sıvışmak, uzaklaşmak) + ium (isim yapım eki) ) (lat.); centrefuge (fra.) * çok yüksek hızlarda döndürülerek, özellikle moleküllerin, virüslerin, organellerin ve diğer çok küçük parçacıkların ayrılmasını sağlayan santrifüj cihazı ve bu cihazla gerçekleştirilen işlem

ultrason : lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + sonus (ses) * insan kulağının işitme sınırının üzerindeki frekanslarda bulunan ses dalgaları, ses ötesi

ultrasonik : lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + sonus (ses) + icus (ile ilgili, -a ait) * insan kulağının işitme sınırının üzerindeki frekanslarla ilgili olan; ultrasonla veya ultrason dalgalarıyla ilgili, 20 kHz'in üzerindeki sesler ile ilgili

ultrasonografi : lat., gre. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + sonus (ses) (lat.) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * ultrason (ses ötesi) dalgalarının dokulardan yansımasını kaydederek görüntü oluşturan tıbbi görüntüleme ve inceleme yöntemi

ultrastrüktür : lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + structura (struere (yapmak, yapılandırmak, inşa etmek, oluşturmak, üst üste koyarak yığmak, düzenlemek), structus (yapılandırılmış, dizilmiş, kurulmuş, inşa edilmiş, oluşturulmuş) + ura (isim yapım eki) ) * bir yapının çıplak gözle veya sıradan mikroskopla görülemeyen, ancak elektron mikroskobu gibi yüksek çözünürlüklü yöntemlerle ortaya konabilen çok ince ve ayrıntılı yapısı; özellikle hücre ve dokuların mikroskobik alt yapısı; normal ışık mikroskobuyla görülemeyen, yalnızca elektron mikroskobu gibi çok güçlü araçlarla incelenebilen hücre veya doku içi ince detayların tamamı

ultraviyole : lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + viola (menekşe) * görünür ışığın mor ucunun ötesinde bulunan, dalga boyu yaklaşık 10–400 nm arasında olan elektromanyetik ışınımı, morötesi

ulu : tür. * ulu (büyük, yüksek, yüce, azametli, aziz) * yüce, büyük, yüksek, azametli, aziz, değerli, saygıdeğer

ulubey : tür. * ulu (büyük, yüksek, yüce, azametli, aziz) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) * Ordu’nun bir ilçesi; Uşak’ın bir ilçesi

uluborlu : tür. * ulu (büyük, yüksek, yüce, azametli, aziz) + bor (bağ, üzüm bağı, bahçelik; kale, burç) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Isparta'nın bir ilçesi

uludere : tür., far. * ulu (büyük, yüksek, yüce, azametli, aziz) + dere (küçük akarsu) (dare (vadi, iki dağ arasındaki geçit) (far.) * Şırnak’ın bir ilçesi

uluf : ara. * elf (bin) * binler; Osmanlı döneminde Ulufe şeklinde kullanılan, kapıkulu askerlerine ve devlet görevlilerine üç ayda bir verilen maaş

uluhiyet : ara. * aliha (tapmak, yönelmek, sığınmak, ibadet etmek; hayrete düşmek), ilah (insanlar tarafından kutsal kabul edilen, tapılan veya yüceltilen varlık; yönelinen, tapılan, tanrı) * tanrılık, ilahlık, tanrısallık, Tanrı'ya özgü olma hali, Tanrısal nitelikler bütünü

ulukışla : tür. * ulu (büyük, yüksek, yüce, azametli, aziz) + kışla (asker barınağı, garnizon, askeri tesis, ordugah) * Niğde’nin bir ilçesi

ulum : ara. * aleme (bilmek, tanımak), ilm (bilgi, bilim) * bilgiler, bilimler

ulumak : san., tür. * ulu (uzun havlama sesi) + mak (fiil mastar eki) * havlamak, köpeğin veya kurtun çıkardığı ses

uluorta : tür. * ulu (büyük, yüksek, yüce, azametli, aziz) + orta (meydan, açık alan, açık) * düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa, herkesin içinde, genele (umuma) açık şekilde

ulus : tür. * ulus (millet, halk, topluluk) * aynı topraklar üzerinde yaşayan, ortak bir tarih, kültür veya siyasal bağlarla birbirine bağlı insan topluluğu; millet; Bartın’ın bir ilçesi

ulusal : tür. * ulus (millet, halk, topluluk) + al (ile ilgili, -a ait) * ulusla, millete veya bir millete özgü olan, milli

uluv : ara. * ala (yüce, yüksek) * yücelik, yükseklik, ululuk

ulü : ara. * uli (sahibi, ehli, maliki) * sahip olanlar, haiz olanlar, sahipler, ehil olanlar, maliki olanlar

ulü-l ebsar : ara. * ulu (sahip olanlar, haiz olanlar, sahipler, ehil olanlar, maliki olanlar) + el (ön ek, artikel) + besar (göz), ebsar (gözler) * göz sahipleri, görüş sahipleri, basiret sahibleri

ulü-l elbab : ara. * ulu (sahip olanlar, haiz olanlar, sahipler, ehil olanlar, maliki olanlar) + el (ön ek, artikel) + elbab (akıllar) * akıl sahipleri, aklı olanlar, akıllılar

ulü-l emr : ara. * ulu (sahip olanlar, haiz olanlar, sahipler, ehil olanlar, maliki olanlar) + el (ön ek, artikel) + emr (iş, emir, komut, buyruk, talimat) * emir sahipleri, iş başına gelenler, yetki sahibi kimseler

ulü-n nüha : ara. * ulu (sahip olanlar, haiz olanlar, sahipler, ehil olanlar, maliki olanlar) + el (ön ek, artikel) + nuha (akıllar) * akıl sahipleri, aklı olanlar, akıllılar

ulüvv : ara. * ala (yüce, yüksek) * yücelik, yükseklik, ululuk

ulvalesaceae : lat. * ulva (deniz marulu, bir alg cinsi) + ales (takım adı eki) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * yeşil algler (Chlorophyta) grubuna ait, deniz kıyılarında ve sığ sularda yaygın olarak bulunan, aralarında halk arasında deniz marulu olarak bilinen Ulva cinsinin de yer aldığı, yaprak gibi yassı veya tüpsü bir gövdeye (tallusa) sahip olan bir deniz yosunu familyası

ulvi : ara. * ala (yüce, yüksek), uluv (yücelik, yükseklik, ululuk) + i (ile ilgili, -a ait) * yüksek, yüce, ulu, göğe ait

ulviyet : ara. * ala (yüce, yüksek), uluv (yücelik, yükseklik, ululuk) + i (ile ilgili, -a ait), ulvi (yüksek, yüce, göğe ait) + iyet (isim yapım eki) * yüksek, yüce, ulu, göğe ait olma durumu

ulya : ara. * ala (yüce, yüksek), uluv (yücelik, yükseklik, ululuk) + iya (sıfat yapım eki) * en yüksek, çok yüksek, pek yüce, en ulu

umacı : tür. * uma (korkutma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + cı (yapan, eden eki) * çocukları korkutmak için anlatılan, biçimi ve niteliği belirsiz hayali yaratık, öcü, korkunç yaratık

umami : jap. * umami (hoşa giden tat) (umai (lezzetli) + mi (tat) ) * tatlı, ekşi, bitter ve tuzlu ile birlikte beş temel tattan biri

umar : tür. * um (ümit etmek, beklemek) + ar (gneiş zaman fiil eki) * bir işin gerçekleşeceğine veya iyi bir sonuca ulaşılacağına dair beslenen güven ve beklenti, ümit, umut; çare, çıkar yol

umarsız : tür. * um (ümit etmek, beklemek) + ar (gneiş zaman fiil eki) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * ümitsiz, beklentisi kalmamış, umudunu yitirmiş, çaresiz, çıkar yolu olmayan ve çare bulma imkanı bulunmayan

umay : tür. * um (anne, ana) + ay (isim yapım eki) * Türk mitolojisinde ve Tengrizimde çocukları, hamile kadınları ve hayvan yavrularını koruyan, bereket ve şans getiren ana tanrıça, doğurganlık tanrıçası

umbel : lat. * umbella, umbellus (şemsiye, gölgelik) (umbra (gölge, gölgelik) + ellus (küçültme eki) ) * çiçeklerin ortak bir noktadan çıkarak şemsiye şekli oluşturduğu bir çiçeklenme (sayvan) türü, şemsiye çiçek durumu, sayvan

umbelliferae : lat. * umbella, umbellus (şemsiye, gölgelik) (umbra (gölge, gölgelik) + ellus (küçültme eki) ) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) + ae (taksonomik çoğul eki) * çiçekleri şemsiye biçiminde dizilen bitkileri kapsayan familya adı; günümüzde Apiaceae (maydanozgiller) familyasının eski ve alternatif adı

umbellularia : lat. * umbella, umbellus (şemsiye, gölgelik) (umbra (gölge, gölgelik) + ellus (küçültme eki) ) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) + ia (taksonomik çoğul eki) * Lauraceae (defnegiller) familyasından olan, şemsiye biçimli çiçek açan, aromatik yaprakları olan ve özellikle Umbellularia californica (Kaliforniya defnesi) türünü kapsayan ağaç türü

umbilik : lat. * umbilicus (göbek, göbek çukuru, merkez) (umbo (çıkıntı, tümsek, kabarıklık, yumru, şişkinlik, yükselti) + alis (ile ilgili, -a ait) + icus (ile ilgili, -a ait) ) * göbek, göbek deliği; anatomi ve tıpta karın ön duvarındaki göbek bölgesi

umbilikal : lat. * umbilicus (göbek, göbek çukuru, merkez) (umbo (çıkıntı, tümsek, kabarıklık, yumru, şişkinlik, yükselti) + alis (ile ilgili, -a ait) + icus (ile ilgili, -a ait) ) + alis (ile ilgili, -a ait) * göbek ile ilgili, göbek deliği ile ilgili; anatomi ve tıpta karın ön duvarındaki göbek bölgesi ile ilgili

umbilikal herni : lat. * umbilicus (göbek, göbek çukuru, merkez) (umbo (çıkıntı, tümsek, kabarıklık, yumru, şişkinlik, yükselti) + alis (ile ilgili, -a ait) + icus (ile ilgili, -a ait) ) + alis (ile ilgili, -a ait) + hernia (yırtık, ayrılma, ayrışma, çıkıntı, çıkma, fıtık) * karın içindeki organ veya dokuların göbek deliği çevresindeki zayıf bölgeden dışarı doğru çıkmasıyla oluşan göbek fıtığı

umbilikal kord : lat., gre. * umbilicus (göbek, göbek çukuru, merkez) (umbo (çıkıntı, tümsek, kabarıklık, yumru, şişkinlik, yükselti) + alis (ile ilgili, -a ait) + icus (ile ilgili, -a ait) ) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + korde (ip, tel, kiriş, bant) (gre.) * anne ile fetüs arasında bağlantı sağlayan, fetüsün göbeğini plasentaya bağlayan ve kan damarları aracılığıyla oksijen ile besin maddelerinin taşınmasını ve atık maddelerin uzaklaştırılmasını sağlayan yapı, göbek kordonu, göbek bağı

umbilikus : lat., gre. * umbilicus (göbek, göbek çukuru, merkez) (umbo (çıkıntı, tümsek, kabarıklık, yumru, şişkinlik, yükselti) + alis (ile ilgili, -a ait) + icus (ile ilgili, -a ait) ) * göbek, göbek deliği; anatomi ve tıpta karın ön duvarındaki göbek bölgesi

umbo : lat. * umbo (çıkıntı, tümsek, kabarıklık, yumru, şişkinlik, yükselti) * anatomi ve zoolojide kemik, zar veya başka bir yapının belirgin çıkıntılı bölümü, tümsek; Kulak zarının dış yüzeyindeki merkezî çöküntü veya çıkıntı alanı; çekiç kemikçiğinin kulak zarına tutunduğu nokta

umbonat : lat. * umbo (çıkıntı, tümsek, kabarıklık, yumru, şişkinlik, yükselti) + atus (sıfat yapım eki) * ortasında belirgin bir çıkıntı, yumru, düğme veya kambur bulunan (yapı)

umbra : lat. * umbra (gölge, gölgelik) * güneş ışınları ile yer arasında duran bir cismin yerde oluşturduğu karaltı niteliğindeki izi, gölge

umbriel : lat. * umbra (gölge, gölgelik) + ialis (ile ilgili, -a ait) * gölgeyle ilgili, gölgeye ait

umde : ara. * amada (dayanmak, yönelmek, amaçlamak), umdat (ilke, prensip, yasa) * dayanak, temel, ilke, prensip, yasa, ileri gelen kişi

umeclidinium : lat. * um (farmasötik ön ek) + clidinium (antimuskarinik / antikolinerjik ilaç sınıfı belirteci) * kronik obstrüktif akciğer hastalığının (KOAH) idame tedavisinde kullanılan, uzun etkili bir muskarinik reseptör antagonisti olan bronkodilatör ilacın etken maddesi (C29H34Cl2N2O2)

umem : ara. * umma (ümmet, topluluk, millet) * milletler, topluluklar, ümmetler

umk : ara. * amika (derin olmak), amik (derin, dibi çok aşağıda olan) * bir şeyin yüzeyden içeriye veya üstten alta doğru olan uzaklığı, derinlik; bir konunun iç yüzü, kapsamı

umm : ara. * umm (anne, ana, valide) * anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası, kaynağı, temeli, başlıca unsuru (Amme (bakıcı) (alm.) )

ummak : tür. * um (ümit etmek, beklemek) + mak (fiil mastar eki) * ümit etmek, beklemek

umman : ara. * umm (anne, ana, valide) + an (ile ilgili, -a ait) * çok büyük deniz, okyanus; Güneydoğu Arap Yarımadası'nda yer alan, kuzeybatısında Birleşik Arap Emirlikleri, batısında Suudi Arabistan, güneybatısında Yemen, kuzeyinde Umman Körfezi, doğusunda ve güneyinde ise Arap Denizi bulunan ülke

umme : ara. * umme (anne, ana, valide) * anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası, kaynağı, temeli, başlıca unsuru (Amme (bakıcı) (alm.) )

ummet : ara. * umm (anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası, kaynağı, temeli, başlıca unsuru) + et (isim yapım eki) * aynı din veya inanç etrafında birleşen topluluk, millet, halk, topluluk

umoristik : lat. * humor (sıvı, nem; vücut sıvısı, mizaç) + ista (-cı, yapan, eden eki) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat); umorismo (mizah, güldürü, komedi) (umore (ruh hali, mizaç, humor) + ismo (isim yapım ve durum eki) ), umoristico (mizahi, güldürücü) * mizahla, güldürüyle veya komik anlatımla ilgili, mizahi, güldürücü

umran : ara. * amara (canlandırmak, şenlendirmek, bayındır kılmak, inşa etmek, yapılandırmak, bina etmek, yapı kurmak, imar etmek, onarmak, yapıp düzeltmek), imar (yapma, inşa etme, yapılandırma; bir bölgenin veya yerleşim alanının düzenlenmesi, yapılandırılması, yapı inşası ve geliştirilmesi süreci) + an (ile ilgili, -a ait) * bayındırlık, mamurluk, şehirleşme ve uygarlık; bir toplumun yerleşik hayat, ekonomik faaliyet ve kültürel gelişme bakımından ulaştığı durum

umre : ara. * umr (ömür, kalış, kalma süresi, ziyaret) * dostluk amacıyla birini ziyaret etme; hac mevsimi dışında yapılan Kabe ziyareti

umum : ara. * amma (kapsamak, içermek, yayılmak) * kapsama, içerme, yayılma; bütün, herkes, genel topluluk, bir şeyin tamamını veya herkesi kapsayan durum, genellik, bütünlük

umumhane : ara., far. * umum (bütün, herkes, genel topluluk, bir şeyin tamamını veya herkesi kapsayan durum, genellik, bütünlük) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * herkese açık yer; kadınların para karşılığında erkeklerle cinsel ilişkiye girdikleri mekan, genelev

umumi : ara. * amma (kapsamak, içermek, yayılmak), umum (kapsama, içerme, yayılma; bütün, herkes, genel topluluk, bir şeyin tamamını veya herkesi kapsayan durum, genellik, bütünlük) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * genel, bütüne veya herkese ait, özel olmayan, bütün toplumu veya topluluğu ilgilendiren, genel, kapsayan, içeren

umumiyet : ara. * amma (kapsamak, içermek, yayılmak), umum (kapsama, içerme, yayılma; bütün, herkes, genel topluluk, bir şeyin tamamını veya herkesi kapsayan durum, genellik, bütünlük) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (isim yapım eki) * genellik, umumi olma durumu, bütün için geçerli olma, herkesi kapsama niteliği

umur : ara. * emr (iş, emir, komut, buyruk, talimat) * işler, emirler, komutlar, buyruklar, talimatlar

umursamak : ara., tür. * emr (iş, emir, komut, buyruk, talimat), umur (işler, emirler, komutlar, buyruklar, talimatlar) (ara.) + sa (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * önemsemek, saymak, dikkate almak, üzerinde durmak, bir şeyi kendisi için mesele addetmek

umut : tür. * um (ümit etmek, beklemek) + ut (isim yapım eki) * bir şeyin gerçekleşmesini bekleme ve gerçekleşeceğine inanma duygusu, ümit, beklenti

un : tür. * un (öğütülmüş tahıl ürünü, toz haline getirilmiş tahıl) * tahıl tanelerinin öğütülmesiyle elde edilen, özellikle ekmek ve hamur işlerinin üretiminde kullanılan ince toz

una corda : lat., gre., ita. * unus (bir, tek, yek) (lat.) + korde (ip, tel, kiriş, bant) (gre.); una (Bir) + corda (tel) (ita.) * piyanonun tuş mekanizmasının bir teli daha az vuracak şekilde çalıştırılmasıyla elde edilen yumuşak, daha ince tını; piyanoda en solda yer alan sol pedalın (yumuşak pedalın) müzikal terimi

unca : lat. * uncia (on ikide bir; ons, küçük ölçü birimi) (unus (bir, tek, yek) + cia (son ek) ) * Roma ağırlık sisteminde librenin 1/12'si olan ölçü birimi, ons

uncinia : lat. * uncinus (kancalı, kanca şekilli, kancamsı, çengelli, çengel gibi, çengelimsi) (uncus (kanca, çengel) + inus (ile ilgili, -a ait) ) + ia (isim yapım ve taksonomik çoğul eki) * sazgiller (Cyperaceae) familyasına ait, tohumlarında veya meyvelerinde kancaya benzer yapılar bulunduran bir çiçekli bitki cinsi

undekenoik asit : lat. * undec (on bir) (unus (bir, tek, yek) + decem (on) ) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum (ekşi, asit) * mantar enfeksiyonlarını tedavi etmek için kullanılan organik bir yağ asidi (C11H20O2)

undesilenik asit : gre., lat. * ena (bir, tek, yek) + deka (on) (gre.); undec (on bir) (unus (bir, tek, yek) + decem (on) ) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum (ekşi, asit) * mantar enfeksiyonlarını tedavi etmek için kullanılan organik bir yağ asidi (C11H20O2)

unguis : gre., lat. * onyx (tırnak, pençe) (gre.); unguis (tırnak, pençe) (lat.) * el veya ayak tırnağı; hayvanların pençesi; pençe biçimli yapı

uni : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) * tek, bir, yek

unicorn : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + cornu (boynuz, çıkıntı) * tek boynuzlu; alnının ortasında tek bir boynuzu olan at şeklindeki masalsı, efsanevi yaratık

uniform : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * tek şekilli, tek biçimli, tek biçimli, aynı görünüşte veya özellikte olan; çeşitlilik göstermeyen, biçimi değişmeyen, her yeri aynı olan, değişmeyen, tek tip, aynı, bir örnek, değişmez

unilateral : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + lateralis (iki tarafa da ait, yan, yanal) (latere (yan tarafında olmak) (latus (taraf, yan) + are (fiil mastar eki) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * tek taraflı, yalnızca bir tarafı ilgilendiren, bir yönde veya tek taraf üzerinde gerçekleşen

unio mystica : lat., gre. * unus (bir, teki yek) + mystikos (gizli, gizemli, sırlarla ilgili, sırlı) (myein (ağzı kapamak, gözleri kapamak, sırrı saklamak, gizlemek), mystes (inisiyasyonla sırra ermiş kişi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.); mysticus (lat) * mistik birlik, gizemli birlik; insanın Tanrı veya mutlak varlıkla ruhsal bir birleşme yaşaması, insanın ruhunun yaratıcı veya sonsuz olan yüce bir güçle bütünleşmesi, aradaki sınırların kalkması hali

unipolar : lat. * unus (bir, teki yek) (lat.) + polos (kutup, eksen, aks, mil, gök kutbu, dönme ekseni) (gre.); polus + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * tek kutuplu; yalnızca bir kutbu veya tek bir kutupsal yönü bulunan

unisex : lat. * unus (bir, teki yek) + secere (kesmek, ayırmak, bölmek), sectus, sexus (cins, cinsiyet, ayrım, ayrışım, kesim, bölünme) * ek cinsiyetli; kadın ve erkek için ortak veya her iki cinsiyete yönelik olan

unisono : lat. * unus (bir, teki yek) + sonus (ses) (lat.); sono (ita.) * tek sesli, aynı sesle, aynı perdeden; müzikte birden fazla sesin veya çalgının aynı anda aynı perdeden (aynı notadan) veya oktav farkıyla birlikte seslendirilmesi

unk : ara. * unk (boyun, ense, gerdanlık, gerdan) * gövdenin omuz ile baş arasındaki bölümü, boyun, ense, gerdanlık, gerdan

unkud : ara. * unkud (salkım, üzüm salkımı veya bir sap üzerinde bir araya gelmiş meyveler, taneler) * salkım; özellikle üzüm gibi küçük meyvelerin veya tanelerin bir sap üzerinde topluca bulunduğu küme

unkus : lat. * uncus (kanca, çengel) * kanca, çengel

unlu mamuller : tür. * un (öğütülmüş tahıl ürünü, toz haline getirilmiş tahıl) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + amale (işlemek, yapmak, çalışmak, iş yapmak, üretmek), imal (işletme, işe koşma, işler hale getirme, iş yapma, üretme, meydana getirme), mamul (imal edilmiş, işlenmiş, yapılmış, mal) (ara.) + ler (çoğul eki) (tür.) * undan veya un temelli hamurdan üretilen ekmek, çörek, pasta, bisküvi, kek ve benzeri gıda ürünlerinin genel adı

unmak : tür. * on, un (sağ, doğru, hayırlı, iyi, bereketli taraf) + mak (fiil mastar eki) ) * daha iyi bir biçime girmek, iyileşmek, düzelmek; eksiği kalmayıp tekamüle ermek; bir yara veya hastalık iyileşmek, kişi şifa bulmak, rahata ve mutluluğa ermek

unsatüre : ing., lat., fra. * un (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (ing.) + saturatus (doymuş, doldurulmuş) (saturare (doyurmak, doldurmak; fazlasıyla beslemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); saturé (fra.) * doymamış, doygunluğa ulaşmamış; kimyada, karbon-karbon çift veya üçlü bağı içeren ve hidrojenle tamamen doyurulmamış (bileşik veya yağ asidi)

unsinat : lat. * uncinus (kancalı, kanca şekilli, kancamsı, çengelli, çengel gibi, çengelimsi) (uncus (kanca, çengel) + inus (ile ilgili, -a ait) ) + atus (sıfat yapım eki) * kanca şeklinde, kancamsı, çengel şeklinde, çengelimsi; anatomi ve botanikte kanca şeklinde kıvrılmış veya kanca benzeri çıkıntısı bulunan

unstabil : ing., lat. * un (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (ing.) + stabilis (ayakta duran, sabit olan, dikilen, dik duran, kararlı olan, devam eden, daim olan, değişmeyen, varlığını sürdüren) (stare (durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, kararlı olmak, sabit kalmak, değişmemek, varlığını sürdürmek, devam etmek, daim olmak) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) (lat.) * istikrarsız, kararsız, dengesiz, sabit olmayan; kolayca değişen veya bozulan

unstabil angina pektoris : ing., lat. * un (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (ing.) + stabilis (ayakta duran, sabit olan, dikilen, dik duran, kararlı olan, devam eden, daim olan, değişmeyen, varlığını sürdüren) (stare (durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, kararlı olmak, sabit kalmak, değişmemek, varlığını sürdürmek, devam etmek, daim olmak) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) + angere (bastırmak, sıkmak) + ina (isim yapım eki) + pectus (göğüs) + aris (ile ilgili, -a ait) (lat.) * kararsız angina pektoris; kalp kasına giden kan akımının yetersizliğine bağlı olarak yeni başlayan, giderek sıklaşan/şiddetlenen veya istirahatte ortaya çıkabilen göğüs ağrısı tablosu

unsur : ara. * unsur (öz, asıl, esas, temel, köken, soy) * bir bütünü oluşturan temel parça, öge

unuk : ara. * unuk, anak (ç.) * boyun

unus : lat. * unus (bir, tek) * bir sayısını ve tekliği ifade eden Latince sayı sıfatı; birçok bilimsel ve teknik terimin oluşumunda "bir, tek" anlamı veren öge

unutkan : tür. * un (hatırdan çıkarmak, anımsayamamak, hatırlayamamak, unutmak) + ut (dönüşlü fiil eki) + kan (sıfat yapım eki) * sık sık unutan, kolayca hatırdan çıkaran; unutma eğilimi olan, hatırlayamayan

unutma beni : tür. * un (hatırdan çıkarmak, anımsayamamak, unutmak) + ut (dönüşlü fiil eki) + ma (olumsuzluk eki) + ben (birinci tekil şahıs zamiri) + i (işaret eki) * mavi renkli minik çiçekleriyle bilinen Unutmabeni çiçeği, myosotis

unutmak : tür. * un (hatırdan çıkarmak, anımsayamamak, unutmak) + ut (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hatırdan çıkarmak, anımsayamamak, hatırlayamamak

unvan : ara. * unvan (başlık, titr, ad, işaret) * bir kimsenin adı, sıfatı veya göreviyle ilgili kullanılan adlandırma; özellikle kişinin makamını, mesleğini veya toplumsal konumunu belirten ad veya sıfat

unzile : ara. * enzele (indirmek) fiilinin geçmiş zaman hali * indirildi, indirilmiş; kadın ismi

unzur : ara. * nazara (bakmak, görmek, incelemek, gözetmek) * “bak” anlamında fiil

unzurna : ara. * nazara (bakmak, görmek, incelemek, gözetmek), unzur (bak) + na (bize) * bize bak!; kullarının Rab'be yakarış usülünün nasıl olması gerektiğinin bildirildiği Bakara suresinin 204 ayetindeki "... la tekulu raina ve kul unzurna ... " ("bizi gör" demeyin, "bize bak" deyin." cümlesindeki ifade

uomo : lat. * homo (insan, erkek, adam, kişi, kimse) (lat.); uomo (ita.) * insan, erkek, adam, kişi, kimse; başroldeki erkek şarkıcı

up regülasyon : ing., lat. * up (yukarı, yukarısı, üst, üste, üzeri, üzerine) (ing.) + regere (doğrultmak, yönlendirmek, yönetmek, rehberlik etmek, gütmek, hükmetmek), regula (düz çizgi, doğru çizgi, doğru, çubuk, cetvel, doğrultu; kural, ilke, yasa, düzen, ölçü), regulare (ayarlamak, düzenlemek, kontrol etmek) + tio (isim yapım eki) (lat.) * yukarı düzenleme; hücrelerin veya vücudun ortamdaki uyarıcı (hormon, ilaç veya sinyal molekülü) miktarının az olmasına tepki olarak hedef reseptör sayılarını veya hassasiyetlerini artırması işlemi (böylelikle hücre, az olan uyarıcıyı daha kolay yakalar ve tepki vermeye devam eder.)

upadasitinib : lat., gre. * upa (farmasötik ön ek) + ci (son ek) + tinib (tyrosine kinase (tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani olan) (lat.) ) * romatoid artrit, psöriyatik artrit, atopik dermatit ve bazı diğer inflamatuvar hastalıkların tedavisinde kullanılan seçici bir JAK inhibitörü (C17H19F3N6O)

update : ing. * up (yukarı, yukarısı, üst, üste, üzeri, üzerine) (ing.) + data (verilmiş olanlar, belirlenmişler) (dare (vermek, belirlemek) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) + a (çoğul eki) (lat.); date (tarih) (ing.) * güncelleme, güncellemek; mevcut bir olguyu yeni bilgiler, veriler veya gelişmeler doğrultusunda yenilemek veya güncel hale getirmek

upsilon : gre. * ypsilon (çıplak u) (ý (u) + psilos (çıplak, yalın) ) * Yunan alfabesinin 20. harfi olan υ; adı “çıplak u” anlamındadır ve Latin alfabesindeki y harfinin tarihsel kaynağı

uptake : ing. * up (yukarı, yukarısı, üst, üste, üzeri, üzerine) + take (almak) * kavrama; vücuda oksijen alma

upuzun : tür. * up (pekiştirme ön eki) + uzun (boyu veya süresi fazla) * çok uzun, son derece uzun; uzunluk bakımından olağan ölçünün çok üzerinde olan

ur : tür. * ur (kabarmak, şişmek; vurmak, yerleştirmek, kazımak; yuvarlak olan, şişkinlik, şişlik, yumru, kabarıklık, tümör) * hücrelerin bozulup büyümesi sonucunda vücudun herhangi bir yerinde oluşan anormal doku büyümesi veya kitle, tümör, şişlik

uragut : tür. * ur (su dökmek, atmak, saçmak; döl serpmek, tohum saçmak), urug (atılmış, saçılmış; tohum, döl) + ut (ile ilgili, gibi, -a ait) * kadın, dişi; eş, karı, zevce

urağan : tai. * huracan (kasırga, fırtına, tayfun) (tai.); ouragan (fra.) * beraberinde yağmur getirmeyen şiddetli tropikal fırtına, tayfun

urakal : lat. * urachus (idrar kanalı; göbek ile mesane arasındaki embriyonik kanal) + alis (ile ilgili, -a ait) * anne karnındaki bebekte mesane ile göbek deliği arasında yer alan ve normalde doğumdan önce kapanması gereken urakus kanalına ait veya bu kanalla ilgili

ural : tür., fin. * ural (kuşak, kemer; aydınlık gece) * Avrupa ile Asya arasında doğal sınır oluşturan Ural Dağları ve bu bölgeyle ilgili olan

ural-altay : tür. * Ural (kuşak, kemer; aydınlık gece; Ural Dağları ve Ural bölgesi) + Altay (ışıldayan, parıldayan yer, değerli olan yer; Altay Dağları ve Altay bölgesi) (alt (ışıldamak, parıldamak, değerli olmak) + ay (yer) ) * Ural ve Altay bölgeleriyle ilişkilendirilen; özellikle eski dil sınıflandırmalarında Türkçe, Moğolca, Tunguzca, Fin-Ugor dilleri gibi diller arasında varsayılan bir akrabalık ilişkisini ifade etmek için kullanılan “Ural-Altay dil teorisi” teriminde geçen adlandırma

uranos : gre. * ouranos (gök, gökyüzü) * gök, gökyüzü; Yunan mitolojisinde Gaia’nın (Yeryüzü) eşi ve Titanların babası olan göğün kişileştirilmiş tanrısı

uranüs : gre. * ouranos (gök, gökyüzü; Yunan mitolojisinde Gaia’nın (Yeryüzü) eşi ve Titanların babası olan göğün kişileştirilmiş tanrısı) * Güneş Sistemi’nde bulunan ve Güneş’e uzaklıkta yedinci sırada olan gezegen

uranüs trojanı : gre. * ouranos (gök, gökyüzü; Yunan mitolojisinde Gaia’nın (Yeryüzü) eşi ve Titanların babası olan göğün kişileştirilmiş tanrısı; Güneş Sistemi’nde bulunan ve Güneş’e uzaklıkta yedinci sırada olan gezegen) + Troia (antik Truva kenti) (Tros (mitolojik olarak kentin efsanevi kurucusu olan kral Tros’un isminden) + eia (yer eki) ) + anos (ile ilgili, -a ait) * Uranüs’ün yörüngesinde olan ve gezegenle, Güneş'in etrafındaki yörüngesini paylaşan, Lagrange noktaları çevresinde dengeli biçimde bulunan küçük gök cismi; Uranüs’ün Truva asteroidi

uranyen astroloji : gre. * ouranos (gök, gökyüzü; Yunan mitolojisinde Gaia’nın (Yeryüzü) eşi ve Titanların babası olan göğün kişileştirilmiş tanrısı; Güneş Sistemi’nde bulunan ve Güneş’e uzaklıkta yedinci sırada olan gezegen) + ianos (ile ilgili, -a ait) + aster, astron (yıldız, parlayan, ışıldayan) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * özellikle Alman astrolog Alfred Witte’nin geliştirdiği, geleneksel astrolojideki noktaların yanı sıra varsayımsal gezegenleri ve matematiksel orta noktaları (midpoint) kullanan astroloji yaklaşımı

uranyum : gre., lat. * ouranos (gök, gökyüzü; Yunan mitolojisinde Gaia’nın (Yeryüzü) eşi ve Titanların babası olan göğün kişileştirilmiş tanrısı; Güneş Sistemi’nde bulunan ve Güneş’e uzaklıkta yedinci sırada olan gezegen) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 92, sembolü U olan, ağır ve radyoaktif bir kimyasal element

urasil : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) (gre.) + aceticus (asetik, sirkesel) (acetum (sirke, ekşi, asetik asit) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki) (lat.) * RNA'nın yapısında bulunan, kalıtsal bilginin taşınmasında rol oynayan ve timinin RNA'daki karşılığı olan azotlu organik pirimidin bazlarından biri

uray : tür. * uray (belediye) (ur (şehir, yerleşim alanı) + ay (isim yapım eki ve yönetim anlamı) * bir yerleşim yerinin yerel hizmetlerini yürüten ve yöneten kamu kuruluşu; yerel yönetim kurumu, il veya ilçe yönetimi

urba : fra. * robe (elbise, giysi, kıyafet, cüppe) * giysi, kıyafet, uzun etekli giysi

urban : lat. * urbanus (şehre ait, şehirle ilgili, şehirli, kentsel) (urbs (şehir, kent, il) + anus (ile ilgili, -a ait) ) * şehre, kente veya şehir yaşamına ait olan, şehir ile ilgili, kentsel, şehirli

urcun : ara. * araca (eğrilmek, bükülmek, kıvrılmak) * hurma salkımının meyveler döküldükten sonra kalan kuru, kıvrık sapı; eğri ve kavisli dal veya sap

urdat : ara. * arada (arşısına çıkmak, sunmak, ortaya koymak, arz etmek) * hedef, hedef alınan veya karşılaşılan şey; bir kimsenin maruz kaldığı durum veya engel

urdu : tür. * urdu, ordu (askeri birlik, askeri topluluk, askeri kuvvet, karargah) * Güney Asya'da özellikle Pakistan ve Hindistan'da kullanılan bir dil

ureaplasma : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + plasma (şekillenmiş, biçimlenmiş şey; katı, sıvı ve gazdan sonra maddenin dördüncü hali olarak bilinen, yüksek enerjili, iyonize olmuş (elektronlarından arınmış) gaz benzeri bir yapı) (plassein (kalıp vermek, şekillendirmek, biçimlendirmek, form vermek), plasis (şekillenme, biçimlenme, oluşum) + ma (isim yapım eki) ) (gre.); ureaplasma (lat.) * insan idrar ve üreme yollarında doğal olarak yaşayabilen, genellikle zararsız olup belirti vermeyen ancak aşırı çoğaldığında cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyona dönüşebilen, idrar yollarında yanma veya akıntı gibi sorunlar yaratabilen, hücre duvarı olmayan çok küçük bir bakteri türü

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...