iade-i ziyaret :
ara. * iade (döndürme, geri verme) + i (tamlama eki) + ziyaret (gitme, uğrama,
görmek için gitme) (zara (gitmek, uğramak, görmek için gitmek) + et (isim yapım
eki) ) * birinin, kendisini görmek için gelmiş bir kişiye, karşılık olarak
ziyarette bulunması, onu görmeye gtmesi, karşılık olarak uğrama, görmeye gitme
iadeten :
ara. * ada (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak), muid (geri döndüren, yeniden
yapan), iadet (geri verme, geri döndürme, döndürme) + en (gibi, olarak) * geri
vermek üzere, iade edilmek üzere
iale :
ara. * ala (bakmak, sorumluluk üstlenmek, temin etmek) * geçindirme, geçimini
üstlenme, çoluk çocuğun nafakasını temin etme, evlad u iyalin maişetini tedarik
etme; iyali çoğalma, çoluk çocuğu artma
iane :
ara. * avn, ana (yardım etmek, destek olmak), avni (yardımcı, destekçi) * yardımcı
olma, bağışta bulunma, maddi veya manevi destek sağlama; yardım; birine yardım
etmek için toplanan para
ianet :
ara. * avn, ana (yardım etmek, destek olmak), avni (yardımcı, destekçi) *
yardımcı olma, bağışta bulunma, maddi veya manevi destek sağlama; yardım;
birine yardım etmek için toplanan para
iapetus :
gre. * iapetos (delici, mızrak) * Yunan mitolojisinde Uranüs ile Gaia'nın oğlu,
Prometheus, Atlas ve Epimetheus'un babası olan, ölümlülüğün ve insan ömrünün
simgesi olan yaşlı kușak bir Titan tanrısı); Satürn'ün iki renkli ve en büyük
üçüncü uydusunun ismi
iare :
ara. * ara (ödünç vermek, geçici olarak birine bir şey vermek) * geçici süre
ile kullanılmak üzere verilen mal, emaneten verilenmal, ödünç verilen şey
iaşe :
ara. * aşa (yaşamak, hayat sürmek, geçinmek; yaşatmak, hayat vermek,
geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek, yüz çevirmek (mecazi) ), maaş
(geçimlik) * bir kimsenin yiyecek, içecek gibi temel ihtiyaçlarını karşılayarak
onun yaşamını sürdürmesini sağlama veya bu iş için temin edilen gıda ve
malzemeler, bakıp besleme, yedirip içirme, yaşamını sağlama, geçimini saplama,
geçindirme (yaşamak (hayat sürmek, canlı olmak, diri olmak) (tür.), Jashua,
Jesus, İys (İsa) (ibr., lat., ara.) )
iatrojenik :
gre. * iatros (tedavi, iyileştirme, doktor) + gennaein (doğurmak, üretmek,
oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran,
yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ikos (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * tıbbi müdahale, tedavi veya doktor hatası sonucu
doğrudan ortaya çıkan hastalık, komplikasyon veya olumsuz sağlık durumu
iaze :
ara. * aza, aaza (korunmak, sığınmak, kendini emniyete almak), ma’azah
(sığınak, barınak, korunma, sığınma, barınma, emniyet) * koruma, sığındırma,
muhafaza etme; iltica
iba :
ara. * aba (reddetmek, kabul etmemek, inat etmek , direnmek, diretmek), abiy
(reddeden, kabu etmeyen, inat eden, direnen, direten; kısmet, nasib) *
reddetme, kabul etmeme, inat etme, direnme, diretme; çekinme, tiksinme, razı
olmama; daha doymadan yemekten çekilme
ibad :
ara. * abada (ibadet etmek kulluk etmek, hizmet etmek, tapmak), abd (kul, köle,
hizmetçi) * kullar, köleler, hizmetçiler, abdlar
ibadet :
ara. * abd (kul, köle, hizmetçi), abada (ibadet etmek kulluk etmek, hizmet
etmek, tapmak) + et (isim yapım eki) * Tanrı'ya yönelik saygı, bağlılık ve
teslimiyet içinde yapılan dua, secde, namaz, oruç, iyilik, yardım, doğruluk,
adalet gibi dini görevleri yerine getirme, Allah’a kulluk etme
ibadetgah :
ara., far. * abd (kul, köle, hizmetçi), abada (kulluk etmek, hizmet etmek,
kölelik etmek, tapmak) + et (isim yapım eki) (ara.) + gah (yer, mekan, konum,
mevki, makam, lokasyon) (far.) * ibadet yeri, ibadet mekanı
ibadethane :
ara., far. * abd (kul, köle, hizmetçi), abada (kulluk etmek, hizmet etmek,
kölelik etmek, tapmak) + et (isim yapım eki) (ara.) + hane (ev, yer, mekan,
mesken, konak, konut, yuva) (far.) * ibadet yeri, ibadet mekanı
ibadullah :
ara. * abd (kul, köle, hizmetçi), ibad (kullar, köleler, hizmetçiler) + Allah
(Allah) * Allah’ın kulları
ibaha :
ara. * ibaha (izin vermek, mübah saymak) * yasak ve haram olmaktan çıkma, izin
verilme, mübah ve helal kılma; bir şeyi izhar etme
ibandronat :
ing., lat. * iba (laboratuvar kod eki) + andro, aner, andros (adam, erkek,
insan) (gre.) + ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) ) (lat.) *
menopoz sonrası kadınlarda kemik erimesini (osteoporoz) önlemek veya tedavi
etmek amacıyla kullanılan, kemik yıkımını yavaşlatan ve kemik kütlesini
artırarak kemikleri güçlendiren bifosfonat grubu ilacın etken maddesi
(C9H23NO7P2)
ibandronik asit :
ing., lat. * iba (laboratuvar kod eki) + andro, aner, andros (adam, erkek,
insan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + acidum, acidus (ekşi
olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) (lat.) * osteoporoz
tedavisinde kullanılan, kemik erimesini önleyici etkisi olan ve kemiklerdeki
yıkımı durdurarak yoğunluğu artıran bifosfonat türevi bir organofosfor bileşiği
(C9H23NO7P2)
ibane :
ara. * bana (uzaklaştırmak, ayırmak, yasaklamak, engellemek) * ırak etme,
uzaklaştırma, ayırma; izhar etme, gösterme (ban (yasaklamak) (ing.) )
ibare :
ara. * bara (ifade etmek, anlatmak; yaratmak, oluşturmak, ortaya çıkarmak,
meydana getirmek) * bir düşünceyi, durumu veya kavramı anlatmak için
kullanılan, belirli bir anlam taşıyan kelime veya kelime öbeğinden oluşan
dilsel ifade, söz, ifade, anlatım, kapsam, kapsama
ibaret :
ara. * bara (ifade etmek, anlatmak; yaratmak, oluşturmak, ortaya çıkarmak,
meydana getirmek), ibare (bir düşünceyi, durumu veya kavramı anlatmak için
kullanılan, belirli bir anlam taşıyan kelime veya kelime öbeğinden oluşan
dilsel ifade, söz, ifade, anlatım, kapsam, kapsama) + et (isim yapım ve durum
eki) * yaratılma, ortaya çıkma, oluşma; ifade edilme (aperio (açmak) (lat.);
april, avril, April (nisan (nesa), sonradan gelen, Rumi takvimindeki ikinci ay,
ortaya çıkan, açılan, beliren, meydana çıkan) (ing., fra., alm.), appear,
apparaitre (belirmek, ortaya çıkmak) (ing., fra.), après (sonra, ardından
ortaya çıkan) (fra.) )
ib'as :
ara. * ba’sa (yaratmak, göndermek) * yaratmak, göndermek, hayat vermek
ibate :
ara. * ibata (kalmak, durmak, daim olmak) * sürekli kalma, bir yerde uzun süre
durma; barındırma
ibate ve iaşe :
ara. * ibate (sürekli kalma, bir yerde uzun süre durma; barındırma) + ve (ve,
ile) + iaşe (bir kimsenin yiyecek, içecek gibi temel ihtiyaçlarını karşılayarak
onun yaşamını sürdürmesini sağlama veya bu iş için temin edilen gıda ve
malzemeler, bakıp besleme, yedirip içirme, yaşamını sağlama, geçimini saplama,
geçindirme) * barındırma ve besleme
ibavet :
ara. * aba (baba), ibaa (babalık etmek) * yabancı bir adamın bir çocuğa baba
gibi olması, babalık yapması
ibda :
ara. * bada (başlamak; yaratmak, oluşturmak, ortaya koymak) * başlangıç,
başlama; yeni bir şey ortaya koyma, yaratma veya icat etme
ibdad :
ara. * ba’ada (uzaklaştırmak, mesafe koymak), ba’d (harici, dışında, uzak;
başka, diğer, öbür) * uzaklaştırma, teb'id; uzatma
ibdai :
ara. * bada (başlamak; yaratmak, oluşturmak, ortaya koymak), ibda (başlama,
ortaya koyma, yaratma, icad etme) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
başlangıç, ilk, temel olan, bir şeyin en ilkel veya en basit haliyle ilgili,
özgün
ibdal :
ara. * bedele (değiştirmek, mübadele etmek, tebdil etmek), tebdil (değiştirme)
* değiştirme, tebdil
ibham :
ara. * behm (siyah şey, kara), beheme (belirsiz bırakmak), mubhem (belirsiz
olan, açık olmayan, kapalı olan, karanlıkta kalmış olan) * kapalı bırakma,
belirsiz olma, açık olmama, muayyen olmama; anlamın net olarak ortaya
konmaması, kapalı veya muğlak olması; el veya ayak baş parmağı
ibhar :
ara. * bahr (deniz) * deniz yolculuğu
ibibik :
tür. * ibib (kuşun doğada çıkardığı "up-up" veya "ib-ib"
şeklindeki ritmik ötüş sesinden ses yansımalı kelime) + ik (isim/sıfat yapım
eki) (tür.) * çavuşkuşugillerden/ibibikgillerden (Upupidae), sıcak ve ılıman
bölgelerde yaşayan, başında iri bir sorguç bulunan, uzun kıvrık yay şeklinde
gagası olan, kısa kanatlı, böceklerle beslenen, turuncu-kahverengi tüyleri ve
tehlike anında ya da heyecanlandığında yelpaze gibi açılan belirgin sorgucuyla
(tacıyla) tanınan, baharın gelişini müjdeleyen göçmen bir kuş türü, çavuşkuşu,
hüthüt
ibik :
ara. * ibi (kuş) + k (isim yapım eki) * kümes hayvanlarında başın üzerinde
bulunan, çoğunlukla kırmızı renkteki etimsi parça
ibil :
ara. * ibil (deve topluluğu, deve cinsi bütünü) * deve topluluğu, deve cinsi
bütünü (cemel (erkek deve), naka (dişi deve) )
ibis :
gre. * ibis (kuş ismi) * leyleksilerden, Afrika’nın ve Batı Asya’nın sulak
yerlerinde yaşayan, oldukça büyük boyda, uzun ve eğri gagalı bir kuş
ibiş :
tür. * ibiş (İbrahim kelimesinin küçültme ve sevimlilik eki almış hali) * Türk
halk tiyatrosunda (özellikle orta oyunu ve kukla sanatında) kurnaz, hazırcevap,
saf görünüşlü ama aslında cin fikirli olan, efendisiyle sürekli çatışarak
izleyiciyi güldüren, kılık değiştiren veya maskot gibi davranan komik ve
oyunbaz sadık hizmetkar tipi; bu tipten yola çıkarak halk arasında "bön,
aptal, şaşkın veya gülünç" durumdaki kişileri tanımlayan bir ifade
ibk :
ara. * abaka (kaçmak, firar etmek, tüymek, sızmak) * kaçış, firar
ibka :
ara. * baka (ağlamak) * ağlatma
ibka :
ara. * baka (baki olmak, kalmak, devam etmek, varlığını sürdürmek, daim olmak,
devamlı olmak, sonsuz olmak, kalıcı olmak), bakaya (kalanlar, artıklar, geride
kalanlar), baki (ebedi, sonsuz, kalıcı) * Bakileştirmek. Devamlı etmek.
Azletmeyip yerinde bırakmak. Yerinde devamlı etmek; Tayinleri her sene, bir
sene müddetle yapılan memurlardan bu müddet bitmeden evvel hizmetleri
beğenilenlerin yeniden bir sene için yerlerinde kalmalarına müsaade edilmesi;
Mc Sınıfta bırakmak.(... Madem her şey elimizden çıkacak, fani olup kaybolacak.
Acaba bakiye tebdil edip ibka etmek çaresi yok mu? deyip, düşünürken birden
semavi sada-yı Kur'an işitiliyor... S.);
ibla :
ara. * bala (yutmak, emmek, yutkunmak, içine almak, kapsamak) * yutma, içine
alma, içine çekme, emme, yutkunma, kapsama, yutturma, emdirme
iblağ :
ara. * belağa (ulaşmak, varmak, erişmek; ulaştırmak, eriştirmek, yetiştirmek,
bildirmek) * bir yere varma, ulaşma veya bir duruma erişme; bildirme, haberdar
etme
iblis :
gre., ara. * diabolos (dia (arasından, içinden, boyunca; sayesinde,
vasıtasıyla, yoluyla, aracılığıyla; yüzünden, baştan başa; iki, ikiye ayrım,
ikiye bölünme) + bolos (bölen) ) (ikiye ayıran, bölen) (gre.); balasa (ümidini
yitirmek, umutsuzluğa düşmek; ümit yitirtmek, umudunu kırmak), mublis (ümidini
yitirmiş, umutsuzluğa kapılmış), iblis (ümit yitirten, umutsuzluğa düşüren)
(ara.) * ilk insan olan Adem’i aldatarak cennetten çıkmasına sebep olan cin
şeytanı
iblisane :
ara., far. * eblese (ümidini yitirmek), iblis (ümit yitirten, umutsuzluğa
düşüren) (ara.) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) * İblis’e
özgü tarzda, kötücül ve hilekar bir şekilde yapılan veya davranılan
ibn :
ara. * bana (doğmak, çocuk sahibi olmak, inşa etmek, bina etmek), bina (inşa,
oluşturma) * oğul, erkek çocuk, oğlan
ibne :
ara. * bana (doğmak, çocuk sahibi olmak, inşa etmek, bina etmek), bina (inşa,
oluşturma) * oğul, erkek çocuk, oğlan; eşcinsel erkek
ibn-ül zina :
ara. * ibn (oğul, erkek çocuk, oğlan) + el (ön ek, artikel) + zina (evlilik
dışı gayrı meşru cinsel ilişki) * zina sonucu meydana gelen çocuk, piç
ibra :
ara. * baraa, beraa (temize çıkarmak, beraat ettirmek), beraat (temize çıkarma,
temize çıkma, aklanma, masumiyeti belli olma) * bir kişiyi borçtan, suçtan veya
sorumluluktan resmi veya hukuki olarak temize çıkarma, aklama, masumiyetini
belli etme
ibradı :
ara. * berd (soğuk, soğukluk), ibrad (soğuk) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * Antalya'nın bir ilçesi
ibrah :
ara. * baraha (ayrılmak, terk etmek, serbest kalmak) * ayrılma, serbest
bırakma, terk etme
ibrahim :
ara. * aba, eb (baba) + rahim (merhametli, şefkatli) * şefkatli baba; bir İslam
peygamberinin ismi; erkek ismi
ibram :
ara. * barama, abrama (kararlaştırmak, kesinleştirmek, sabitlemek, anlaşmak,
tasdik etmek) * kararlaştırma, anlaşma, tasdik, kesinleşirme, sabitleme, muhkem
kılma; ısrarla rica etme, usandırıncaya kadar üzerine düşme; usandırma,
yıldırma; ipi sağlam bükme
ibraname :
ara. * ibra (bir kişiyi borçtan, suçtan veya sorumluluktan resmi veya hukuki
olarak temize çıkarma, aklama, masumiyetini belli etme) + name (kitapçık,
mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * bir kimsenin,
borç, hak veya sorumlulukla ilgili olarak başka birini tamamen temiz,
yükümlülüğü ve sorumluluğu olmayan, borçsuz addettiğini yani kendisinden
herhangi bir hak iddia etmeyeceğini belgeleyen resmi yazı veya belge
ibranca :
ibr. * abar (geçmek, karşıya geçmek) + ni (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) +
ca (ile ilgili, gibi, -a ait) * İbrani halkına mensup olan veya İbranice
diliyle ilgili olan
ibrani :
ibr. * abar (geçmek, karşıya geçmek) + ni (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
İbrani halkına mensup olan veya İbranice diliyle ilgili olan
ibranice :
ibr., tür. * abar (geçmek, karşıya geçmek) + ni (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) (ibr.) + ce (ile ilgili, gibi, -a ait) (tür.) * İbrani halkına mensup
olan veya İbranice diliyle ilgili olan
ibrar :
ara. * barra (doğru olduğunu göstermek, doğrulamak, tasdik etmek) * doğrulama,
tasdik; yapılan yeminin doğru olduğu tasdik edilme
ibraz :
ara. * baraza (göstermek, ortaya koymak, meydana çıkarmak, belirtmek, açığa
çıkarmak, sunmak) * gösterme, sunma, belirtme, meydana çıkarma, açığa çıkarma,
ortaya çıkarma veya bir şeyi açık şekilde sunma (belge, delil veya nesnenin göz
önüne konulması)
ibre :
ara. * bara (yönelmek, dönmek) * yön gösteren veya dönebilen gösterge;
özellikle pusula, ölçüm aleti gibi araçlarda yönü veya durumu gösteren ince
çubuk veya ok
ibret :
ara. * abara (geçmek, yol aşmak, düşünmek, incelemek, ders almak) * yaşanan
veya şahit olunan olaylardan çıkarılan ders, alınan mesaj; uyarıcı ve öğretici
anlam taşıyan durum veya örnek, ders, öğüt, uyarı
ibretamiz :
ara., far. * ibret (uyarıcı ve öğretici anlam taşıyan durum veya örnek, ders,
öğüt, uyarı) (ara.) + amiz (etkileyici, duygulandırıcı, taşıyan) (far.) * ders
verici nitelikte, etkileyici ve uyarıcı özellik taşıyan; insana öğüt ve dikkat
sağlayan nitelikte olan
ibretialem :
ara. * ibret (uyarıcı ve öğretici anlam taşıyan durum veya örnek, ders, öğüt,
uyarı) + i (tamlama eki) + alem (dünya) * herkesin görebileceği ve ders
alabileceği nitelikte olay veya ceza; başkalarına örnek ve uyarı olması için
yapılan gösterişli yaptırım veya durum
ibrik :
far. * abrik (ab (su) + rektan (akıtmak, dökmek), rik (dökücü) ) * içine su ve
benzeri sıvılar doldurulan kulplu ve emzikli ve uzun boyunlu sürahi
ibriktar :
far. * abrik (ab (su) + rektan (akıtmak, dökmek), rik (dökücü) ) + dar, tar
(tutan, alan, taşıyan, koruyan, sahip olan, edinen) * saray veya konaklarda
özellikle hükümdara veya ileri gelenlere su sunmakla görevli kimse; su
taşıyıcısı veya dökücüsü
ibrişim :
ave., far. * upa (üzerine, yakınına, ek olarak, altında) + reş (bükmek,
eğirmek, dolamak) + ma (isim yapım eki) (ave.), abrişum, ebrişem (ipek, bükme
ipekten yapılan dokuma) (far.) * ipek böceği kozalarından çekilen kesiksiz
elyafların birkaç telinin bir araya getirilip katlı olarak kalınca bükülmesiyle
elde edilen, el işlerinde ve dikişte kullanılan son derece parlak ve dayanıklı
ipek iplik
ibrutinib :
lat. * ibru (laboratuvar kod kökü, özgün kimyasal seri adı) + tinib (tyrosine
kinase (tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir)
+ ine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani
olan) (lat.) ) * tirozin kinaz enzimlerini baskılayarak kanserli hücrelerin büyümesini
durduran, özellikle kronik lenfositik lösemi (CLL) ve bazı lenfoma türlerinin
tedavisinde kullanılan hedefe yönelik bir kanser ilacı olan tirozin kinaz
inhibitörü (C25H24N6O2)
ibsal :
ara. * basala (yerleştirmek, sabitlemek, emir vermek, sipariş etmek) * sipariş
etme; men etme, yasaklama
ibşar :
ara. * başara (müjdelemek, iyi haber vermek, sevindirici haber vermek), buşr
(müjde, iyi haber) * müjdeleme, tebşir etme, iyi haber verme, sevinçli bir
haber bildirme
ibtal :
ara. * batala (geçersiz kılmak, hükümsüz bırakmak, çürütmek, battal etmek,
iptal etmek) * geçersiz kılma, hükümsüz bırakma, çürütme, battal etme, iptal
etme
ibtias :
ara. * ba's, ba'sa, bats, batasa (göndermek, yollamak, iletmek, sevketmek,
emanet etmek) * gönderme, yollama, iletme, sevketme, ba's etme
ibtida :
ara. * beda, bada (başlamak), ibda (başlama) * baş taraf, başlama, başlangıç,
evvel, ilk, en önce, en başta; bir işin veya sürecin ilk aşaması; bir şeyin
ortaya çıkmaya veya yapılmaya başladığı an
ibtidad :
ara. * batada (tutmak, kavramak) * iki kişinin bir şeyi bir tarafından tutup
kavraması
ibtidai :
ara. * beda, bada (başlamak), ibda (başlama); ibtida (baş taraf, başlama,
başlangıç, evvel, ilk, en önce, en başta; bir işin veya sürecin ilk aşaması;
bir şeyin ortaya çıkmaya veya yapılmaya başladığı an) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * ilkel, öncel, başlangıç ile ilgili, başlangıca ait
ibtika :
ara. * baka (ağlamak) * ağlama, göz yaşı dökme
ibtila :
ara. * bala (sınamak, denemek, test etmek, zorlukla imtihan etmek), bela
(sınav, deneme, test, imtihan), mubtela (sınanmış, musibete uğramış, olumsuz
bir duruma maruz kalmış, tutulmuş, yakalanmış, düşkün olmuş, bağımlı olmuş) *
(bir şeye) düşkünlük, tutkunluk, alışkanlık, tiryakilik; sınanma, denenme, test
edilme, imtihan edilme
ibtiya :
ara. * baya (satın almak), mubaya (satın alma) * satın alma, mübayaa etme
ibtizal :
ara. * bazala (aşağılık davranmak, bayağılık göstermek), bezl (aşağılıklık,
bayağılık) * değersizleşme, bayağılaşma veya seviyesiz bir hale gelme durumu,
aşağılık olma; edebi veya ahlaki düzeyde düşüklük
ibuprofen :
lat. * ibu (izobütil) + pro (propiyonik asit) + phen (phenyl (fenil) halkası) *
baş ağrısı, kas ağrısı, adet sancısı ve romatizmal hastalıklarda kullanılan,
kimyasal bileşenlerinden adını alan, ağrı kesici, ateş düşürücü ve iltihap
giderici etkileri olan, non-steroid anti-inflamatuar (NSAİİ) bir ilacın etken
maddesi (C13H18O2)
ibutilid :
lat. * ibutyl (iso (eş şekil, dallanmış) + butyl (dört karbonlu alkil zinciri
(C4H9) eki) ) + ide (ikili bileşik, anyon eki) * kalp ritim bozukluklarının
(özellikle atriyal fibrilasyon ve atriyal flatter) tedavisinde kullanılan,
sınıf III antiaritmik etkiye sahip sentetik bir ilacın etken maddesi
(C20H36N2O3S)
ibyizaz :
ara. * beyad, beyaz (ak) * beyazlama, ağarma
ibzal :
ara. * bazala (bolca vermek, çok vermek, esirgememek), bezl (bolca verme, çok
verme, esirgememe) * bolca verme, çok verme, esirgememe
ica :
ara. * caa (varmak, gelmek, ulaşmak, erişmek, yetmek; zorlamak, mecbur etmek) *
gelme, geliş, varma, varış, ulaşma, ulaşım, erişme, erişim; zorlama, mecbur
etme
icaa :
ara. * cu (açlık) * yemek içmek için hiçbir şey vermiyerek aç bırakma
icab :
ara. * vacaba (gerekli olmak, lazım olmak, gerekmek, zorunlu hale gelmek, icab
etmek, vacib olmak, haketmek; kabul etmek, yanıtlamak, cevap vermek) * lazım
olma, gereklilik, zorunluluk, gereksinim, lüzum; uygun olma
icabet :
ara. * acaba (yanıtlamak, cevap vermek, talebe veya soruya karşılık vermek),
mucib (cevap veren, yanıtlayan) * yanıt, soruya karşı verilen açıklama, çağrıyı
karşılama, talebe karşılık verme, cevap verme, yanıtlama, kabul
icad :
ara. * acada (bulmak, keşfetmek, yeni şey yapmak, yeni bir şey yapmak,
yaratmak, ortaya koymak), vucud (yaratım, yaratış, beden, gövde) * yeni bir
şeyin bulunması, yaratılması veya geliştirilmesi; özellikle teknik, bilimsel
veya sanatsal alanda ortaya konan yenilik veya buluş
icaf :
ara. * acafa (hızlı hareket etmek, çabuk gitmek, koşmak, süratle gitmek,
sürmek, hızla yürütmek; kalbi çarpmak), mucif (hızlı giden, acele eden) *
sürme, hızlı hareket ettirme, çabuk ilerleme
icale :
ara. * cala (dönmek, dolanmak, dolaşmak), cevelan (dönme, dolaşma, dolanma) *
dolaştırma, döndürme, cevelan ettirme
icap :
ara. * vacaba (gerekli olmak, lazım olmak, gerekmek, zorunlu hale gelmek, icab
etmek, vacib olmak, haketmek; kabul etmek, yanıtlamak, cevap vermek) * lazım
olma, gereklilik, zorunluluk, gereksinim, lüzum; uygun olma
icar :
ara. * ecir (ücret, hizmet karşılığı ödül), acara (karşılık vermek, ücret
vermek, ücret ödemek, ödüllendirmek, mükafatlandırmak; kiraya vermek,
kiralamak, kiraya vermek) * kiralama, kiraya verme; kira parası; bir toprak
sahibinin bir işletmeciye belirli bir kira karşılığında toprağı kendi hesabına
işletme hakkını verdiği tarımsal işletme tarzı
icare :
ara. * ecir (ücret, hizmet karşılığı ödül), acara (karşılık vermek, ücret
vermek, ücret ödemek, ödüllendirmek, mükafatlandırmak; kiraya vermek,
kiralamak, kiraya vermek) * kira, gelir, irad, ücret; belli bir faydayı belirli
bir fiyat ile satma
icaret :
ara. * ecir (ücret, hizmet karşılığı ödül), cariye (yardımcı), acara (karşılık
vermek, ücret vermek, ücret ödemek, ödüllendirmek, mükafatlandırmak; kiraya
vermek, kiralamak, kiraya vermek); kurtarmak, yardım etmek) + et (isim yapım
eki) * kira, gelir, icar, irad, ücret; belli bir faydayı belirli bir fiyat ile
satma; kurtarma, yardım etme
icarus :
gre. * ikaros (Yunan mitolojisinde Daidalos'un oğlu) * Yunan mitolojisinde
balmumu ile tutturulmuş kanatlarla uçarken Güneş'e fazla yaklaşması sonucu
denize düşerek ölen genç
icas :
ara. * casa (kalpte bir duygu beslemek, gizli öfke veya kin taşımak, kalpte
gizli bir duygu duymak, içinden bir şey geçmek, hissetmek, sezmek) * kalbine
korku düşürme, hissetme, duygu duyma, içine korku doğma, gizliden korkma
icat :
ara. * acada (bulmak, keşfetmek, yeni şey yapmak, yeni bir şey yapmak,
yaratmak, ortaya koymak), vucud (yaratım, yaratış, beden, gövde) * yeni bir
şeyin bulunması, yaratılması veya geliştirilmesi; özellikle teknik, bilimsel
veya sanatsal alanda ortaya konan yenilik veya buluş
i'caz :
ara. * a’ceze (güçsüz olmak, yetersiz kalmak, aciz kalmak, yapamamak, zayıf
düşmek, çaresiz olmak), acz (zaafiyet, güçsüzlük, düşkünlük, yetersizlik,
çaresizlik), aciz (zayıf, yetersiz, çaresiz) * aciz bırakma, acze düşürme,
şaşırtma
icaz :
ara. * cevveze (caiz görmek, izin vermek, uygun bulmak), caza (geçmek, aşmak,
izin vermek, müsaade etmek, geçerli olmak, mümkün olmak, karşılıklandırmak,
karşılığını vermek, uygun olmak, uymak), caiz (uygun, geçerli, izin verilmiş),
cevaz (onay, izin, müsaade, geçiş hakkı, serbestlik, uygunluk, caiz olma) *
resmi izin, yetki veya onay verme durumu; yetkilendirme veya yetki belgesi
icazet :
ara. * cevveze (caiz görmek, izin vermek, uygun bulmak), caza (geçmek, aşmak,
izin vermek, müsaade etmek, geçerli olmak, mümkün olmak, karşılıklandırmak,
karşılığını vermek, uygun olmak, uymak), caiz (uygun, geçerli, izin verilmiş),
cevaz (onay, izin, müsaade, geçiş hakkı, serbestlik, uygunluk, caiz olma),
tecavüz (haddini aşmak, haddini geçmek, başkasının özgürlük ve hak alanına
geçmek, ırza geçmek) * geçerlik, uygunluk, yetki, onay
icazetname :
ara., far. * icazet (geçerlik, uygunluk, yetki, onay) (ara.) + name (kitapçık,
mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * resmi izin
veya yetki belgesini içeren yazılı doküman; özellikle bir kişinin eğitim,
meslek veya sanat alanında yetkilendirildiğini gösteren belge
icbar :
ara. * acbara (zorlamak, mecbur etmek, baskı yapmak), cebr (zorlayıcı güç,
zorlama) * zorlama, baskı veya mecbur bırakma; bir şeyi istemeden veya güç
kullanarak yaptırma
ichar :
ara. * cahara (açıkça göstermek, ortaya koymak, sesli veya görünür halde
yapmak; görünmek, zahir olmak) * sesle okuma; ortaya çıkarma, zuhur ettirme,
meydana çıkarma, açıklama
icl :
ara. * icl (sığır yavrusu, buzağı, dana dana) * sığır yavrusu, buzağı, dana
dana
icla :
ara. * cala (sümek, nefyetmek, sürgün etmek; cilalamak, parlatmak) * sürme,
nefyetme, sürgün etme, evinden barkından ayırma; cilalama, parlatma
iclab :
ara. * calaba, celb (çekmek, götürmek, getirmek, toplamak, çağırmak, taşımak,
nakletmek), celeb (kasaba kesilecek hayvan götüren kişi) * cem'etme, toplama,
çağırma; yoldaşlık etme
iclal :
ara. * celle (yüce olmak, büyük olmak, azametli olmak; saygıdeğer olmak), celal
(büyüklük, azamet, görkem) * ağırlama, ikram, tekrim eyleme; yüceltme, yücelik;
büyüklüğünü kabul edip hürmet etme; yücelik, azamet, büyüklük; saygı ve
hayranlık uyandıran görkemli durum veya nitelik
iclas :
ara. * calasa (oturmak, yerleşmek), celse (oturum), meclis (oturma yeri,
toplanma yeri) * oturtma; tahta çıkartma, padişahı tahta oturtma
icle :
ara. * icl (sığır yavrusu, buzağı, dana dana) + e (dişil eki) * dişi dana, dişi
buzağı, düve
icma :
ara. * camaa (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek) * toplama, toplanma,
bir araya getirme, bir araya gelme
icmad :
ara. * cemmede (dondurmak, sabitlemek) * dondurma, sabitleme, camidleştirme
icmal :
ara. * cemule (tam ve eksiksiz kılmak) * bütünleme, tamamlama
icosahedral kapsid :
gre., lat. * eikosi (yirmi) + hedra (yüz, taban, oturma yeri) (gre.) + alis
(ile ilgil, -a ait) (lat.) + kapsa (kutu, muhafaza) + eidos (şekil, biçim,
form, görünüş) (gre.) * 20 adet eşkenar üçgen yüzeyden ve 12 köşe noktasından
oluşan, genetik materyali (DNA veya RNA) dış etkenlerden koruyan, küresel bir
görünüm sergilese de matematiksel olarak çokgen bir yapıda olan yirmi yüzlü
(ikosahedron) geometrik simetriye sahip viral protein kılıf
icra :
ara. * cera, cara (yürümek, akmak, cereyan etmek, oluşmak, meydana gelmek) *
bir işi fiilen yerine getirme, uygulama; özellikle hukuki, idari veya sanatsal
alanlarda görev veya kararın hayata geçirilmesi
icra iflas hukuku :
ara. * icra (uygulama, yapma, yerine getirme, yürütme, akma) + iflas (malı
tükenmek, parasız kalmak, finansal olarak batmak) + hukuk (haklar) (ara.) + u
(iyelik eki) (tür.) * alacakların tahsil edilmesi ve borçlunun mallarına el
konulması sürecini düzenleyen, borçlunun malvarlığı ile ilgili tasfiye ve
paylaşım işlemlerini kapsayan özel hukuk dalı
icraat :
ara. * icra (uygulama, yapma, yerine getirme, yürütme, akma) + at (çoğul eki;
isim yapım eki) * bir kişinin veya kurumun, idari, siyasi veya sosyal alanlarda
gerçekleştirdiği uygulamalar, eylemler veya faaliyetler
icram :
ara. * carama (suç işlemek), curum (suç, kabahat, kusur, günah) * suç işleme,
kusur etme, kabahat yapma, cürüm işleme
icsa :
ara. * casa (diz çökmek) * dizüstü getirme, diz çöktürme, çökertme
ictalurus :
gre., lat. * ictalurus (kedigiller yayın balığı cinsi) (iktalos (yayın balığı)
+ oura (kuyruk) + us (isim yapım eki) * Kuzey Amerika'da yaşayan tatlı su yayın
balığı (kedi balığı) cinsi, kedigiller yayın balığı cinsi
ictiba :
ara. * ictaba (seçmek, ayırmak, tercih etmek) * seçme, ayırma, tercih etme,
ihtiyar ve intihab etme
ictihad :
ara. * cahada (güç harcamak, kuvvet sarfetmek, gayret etmek, çabalamak), cehd
(güç harcama, kuvvet sarfetme, gayret, çaba) * kudret ve kuvvetini tam
kullanarak çalışma, gayret etme, çabalama, çalışma; anlayış; kanaat
ictihar :
ara. * cahara (açıkça göstermek, ortaya koymak, sesli veya görünür halde
yapmak; görünmek, zahir olmak) * zuhur ettirme, meydana çıkarma, meydanda ve
gözükür olma, aşikar olma; açıklama
ictilab :
ara. * calaba, celb (çekmek, götürmek, getirmek, toplamak, çağırmak, taşımak,
nakletmek), celeb (kasaba kesilecek hayvan götüren kişi) * celbetmek, çekme
ictima :
ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir
araya getirme, birleşme) * toplanma, toplantı, bir araya gelme
ictinab :
ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak,
yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek;
çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), cenb (yan taraf) *
yabancılama, çekinme, kaçınma, sakınma
ictinah :
ara. * cenah (yan, taraf, yön; kanat), canaha (meyletmek, eğilmek, yönelmek) *
bir yana eğilme, meyletme; bir tarafa meyilli koşma (hayvan)
ictinan :
ara. * cenne (örtmek, kaplamak, saklamak, gizlemek) * örtünme, gizlenme,
saklanna
ictira :
ara. * car'a (yeltenmek, cesaret etmek, kalkışmak, atılmak), cur'et (yeltenme,
kalkışma, atılma) * cesaret etme, cür'et etme, yeltenme, kalkışma, atılma
ictirah :
ara. * caraha (açmak, ortaya atmak) * işleme, ortaya çıkma; el emeği ile
kazanılan para ile geçinme
ictiram :
ara. * carama (suç işlemek), curum (suç, kabahat, kusur, günah) * suç işleme,
kusur etme, kabahat yapma, cürüm işleme
ictizab :
ara. * cezebe, cazaba (çekmek, kendine doğru çekmek) * çekip uzatma; etrafına
toplanma
iç :
tür. * iç (bir şeyin özü, soyut veya somut bir olgunun kendi derinliği) *
ruhsal derinlik, öz
iç çamaşırı :
tür., far. * iç (nesnenin veya bedenin derinliği, özü) (tür.) + çamaşır
(giyilen, yıkanabilir giysi) (came (giysi, kıyafet) + şustan (yıkamak), şur
(yıkayan) ) (far.) * vücudun doğrudan üzerine giyilen, genellikle üst
giysilerin altında kalan ve hijyen amaçlı kullanılan külot, atlet, sütyen gibi
hafif, ince giysi
iç çekmek :
tür. * iç (gönül, ruh, duygusal derinlik, öz) + çekmek (nefes almak, için için
üzülmek) * üzgünlük, özlem, pişmanlık veya derin düşünce nedeniyle fark edilir
biçimde derin nefes almak; genellikle sessizce ve duygusal bir tepkid
iç deniz :
tür. * iç (kapalı, dar alan, kara ile çevrili, nesnenin veya bedenin derinliği)
+ deniz (karalar arasındaki geniş su kütlesi) * karalarla büyük ölçüde çevrili,
okyanuslarla sınırlı bağlantısı olan ve genellikle daha sakin, sığ ve kapalı
nitelikteki deniz (örneğin Akdeniz veya Hazar Denizi)
iç döllenme :
tür. * iç (öz, derinlik) + töl, döl (soy, nesil, yavru) + len (dönüşlü fiil
eki) + me (isim yapım eki) * erkek gametin dişi bireyin üreme sistemi içinde
yumurtayla birleşerek zigotu oluşturduğu döllenme biçimi
iç evlilik :
tür. * iç (öz, derinlik) + evlilik (iki kişi arasında yasal ve sosyal
birliktelik) * akraba veya yakın topluluk üyeleri arasında, genellikle genetik,
sosyal veya kültürel bağları güçlendiren evlilik türü
iç göç :
tür. * iç (öz, derinlik) + göç (yer değiştirme, taşınma) * bir ülke içinde,
ekonomik, sosyal veya çevresel nedenlerle kırsal alanlardan kentsel alanlara
veya bir bölgeden başka bir bölgeye yapılan nüfus hareketi
iç güvey :
tür. * iç (öz, derinlik) + güvey (damat) * aynı aile veya yakın çevre içinde
gerçekleşen evlilikteki erkek eş, damat
iç hastalıkları :
tür. * iç (öz, derinlik) + hastalık (sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık,
bozukluk) + lar (çoğul eki) + ı (tamlama eki) * vücudun iç organlarını (örneğin
kalp, karaciğer, böbrek, mide, bağırsaklar) etkileyen hastalıklarla ilgilenen
tıp dalı, dahiliye
iç içe :
tür. * iç (öz, derinlik) + iç (öz, derinlik) + e (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * birbirinin içine geçmiş durumda olan
iç kulak :
tür. * iç (öz, derinlik) + kulak (işitme organı) * işitme ve denge organlarının
bulunduğu, orta kulağın iç tarafında yer alan; koklea, vestibül ve yarım daire
kanallarından oluşan, ses titreşimlerini sinirsel uyarılara dönüştüren ve
vücudun denge duyusunu sağlayan anatomik bölüm
iç lastik :
tür., lat. * iç (öz, derinlik) (tür.) + elasticus (esnek, elastik; kauçuktan
yapılmış taşıyıcı parça) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + latus
(yan, taraf, geniş, yayvan, taşınmış, getirilmiş) + icus (ile ilgili, gibi, -a
ait) ) (lat.) * taşıtların tekerlekleri içinde yer alan, dış lastiğin içinde
bulunan ve sürüş konforu ile taşıma işlevini destekleyen, hava ile şişirilerek
basınç sağlayan esnek kauçuk torba
iç mimar :
tür., ara. * iç (öz, derinlik) (tür.) + amara (canlandırmak, şenlendirmek,
bayındır kılmak, inşa etmek, yapılandırmak, bina etmek, yapı kurmak, imar
etmek, onarmak, yapıp düzeltmek), mimar (yapı kuran, imar eden) * yapıların iç
kısımlarını, mobilya, renk, ışık, hacim ve malzeme gibi ögeleri bir bütün
olarak ele alarak, işlevsel, estetik ve kullanıcı odaklı biçimde düzenleyen ve
tasarlayan uzman kişi
iç oğlanı :
tür. * iç (öz, derinlik) + oğlan (oğul (erkek çocuk) + an (küçültme eki) ) *
saray hizmetine alınıp devletin çeşitli makamlarına aday olarak yetiştirilen
gençlerden her biri; (Yıldırım Bayezid zamanında yeni teşekküle başlayan saray
hizmetlerinde bulunmak üzere yeniçerilik için toplanan devşirmelerden ayrılmak
suretiyle meydana getirilmiş ve bu usul sonradan yapılan kanunla devam edip
gitmiştir.)
iç ters açı :
tür. * iç (öz, derinlik) (tür.) + ters (karşıt, zıt) + açı (bir noktada uçları
birbirine değern iki doğru arasındaki açıklık) * paralel iki doğruyu kesen bir
üçüncü doğru (kesen) tarafından oluşturulan, kesenin zıt taraflarında ama aynı
iç bölgede yer alan, eşit ölçülere sahip, geometrik eşlik (kongruens) özelliği
gösteren açılar
iç tüzük :
tür. * iç (öz, derinlik) + tüz (dizmek, düzenlemek, sıralamak, yasa oluşturmak)
+ ük (isim yapım eki) * bir kurumun, özellikle yasama organlarının kendi iç
işleyişini, çalışma düzenini ve usullerini belirleyen resmi kurallar bütünü
iç verim oranı :
tür. * iç (öz, derinlik) + verim (sağlama, sunma) + oran (karşılaştırmalı ölçü,
ayar) + ı (iyelik eki) * bir yatırımın veya projenin gelecekte sağlayacağı
gelirlerin, bugünkü maliyetiyle karşılaştırılarak hesaplanan ve yatırımın
karlılığını gösteren yüzde değeri; net bugünkü değer sıfır olduğunda elde
edilen iskonto oranı
iç yağı :
tür. * iç (öz, derinlik) + yağ (hayvan dokularında bulunan veya çeşitli
bitkilerden elde edilen, suda çözünmeyen, kayganlık veren, hücrelerin enerji
ihtiyacını karşılayan ve sanayiden yemek kültürüne kadar geniş bir alanda
kullanılan organik lipit bileşiği; iç yağı) + ı (iyelik eki) * hayvanların iç
organlarında veya vücut içinde bulunan, etli yemeklere özellikle kebaba lezzet
katması için kullanılan yağ türü
içbükey :
tür. * iç (öz, derinlik) + bükey (kavisli, eğimli, içe doğru kıvrımlı) (buk,
buka, bük (boğmak, sıkıştırmak, eğmek; engel, tıkaç, set; boğa) + ey (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir yüzeyin veya şeklin, ortadan içe doğru
kavisli veya çukur şeklinde olması durumu
içecek :
tür. * iç (öz, derinlik) + ecek (isim yapım eki) * ağız yoluyla tüketim amaçlı
hazırlanmış sıvı
içedönük :
tür. * iç (öz, derinlik) + e (yönelme eki) + dönük (dönmüş, yönelmiş) (dön
(etrafında dolaşmak, çevresini turlamak, geriye gitmek) + ük (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) ) * bir kişinin veya bir şeyin kendine kapanık, dışa açılmayan,
içe yönelmiş olması durumu
içeri :
tür. * iç (öz, derinlik) + eri (yön bildiren ek) * iç kısıma doğru
içerik :
tür. * iç (öz, derinlik) + eri (yön bildiren ek) + k (isim yapım eki) * içinde
bulunanlar, kapsam
içerlek :
tür. * iç (öz, derinlik) + eri (yön bildiren ek) + lek (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * dip, kuytu, çıkmaz; geride, daha içeride
içerlemek :
tür. * iç (öz, derinlik) + er (edilgen fiil eki) + le (etken fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * kırgınlık veya dargınlık duymak, içine kapanarak üzüntü
veya kızgınlık hissetmek, alınmak, darılmak, gücenmek
içermek :
tür. * iç (öz, derinlik) + er (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) *
içine almış olmak, kapsamak
içgüdü :
tür. * iç (öz, derinlik) + güd, güt (yönlendirmek, rehberlik etmek, yönetmek,
sevk etmek, sürmek) + ü (isim yapım eki) * canlıları, araya akıl ve düşünce,
bilinç girmeksizin, kendilerine yararlı veya gerekli birtakım eylemlere
yönelten doğal duygu; bir hayvan türünün bütün bireylerine kalıtım yoluyla geçen
ve yaşamın korunmasına yarayan bilinçsiz eylem ve davranış biçimi
içgüvey :
tür. * iç (öz, derinlik) + güvey (damat) * aynı aile veya yakın çevre içinde
gerçekleşen evlilikteki erkek eş, damat
içim :
tür. * iç (öz, derinlik) + im (isim yapım eki) * içme eylemi
için :
tür. * iç (öz, derinlik) + in (yönelme, amaç eki) * bir amaca yönelik, sebep,
amaç, gaye, maksat belirten edat veya bağlaç işlevi gören kelime
içinde :
tür. * iç (öz, derinlik) + in (yönelme, amaç eki) + de (yer belirten ek) * iç
tarafında, derinliğinde
içişleri :
tür. * iç (öz, derinlik) + iş (çalışma, görev, meslek) + ler (çoğul eki) + i
(iyelik eki) * bir ülkenin veya bölgenin sınırları içindeki yönetim ve düzeni
sağlayan kurum veya faaliyetler bütünü
içişleri bakanı :
tür. * iç (öz, derinlik) + iş (çalışma, görev, meslek) + ler (çoğul eki) + i
(iyelik eki) + bakan (görevli, yönetici) (bak (görmek için başı veya gözleri
çevirmek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ı (iyelik eki) * devletin
iç işlerinden sorumlu, kamu düzeni, güvenlik ve yerel yönetimlerle ilgili
işleri yöneten bakan
içki :
tür. * iç (öz, derinlik) + ki (isim yapım eki) * ağız yoluyla tüketim amaçlı
hazırlanmış genellikle alkollü sıvı
içlem :
tür. * iç (öz, derinlik) + lem (isim yapım eki) * içerik, kapsam, öz
içli :
tür. * iç (öz, derinlik) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * içi dolu;
çabuk müteessir olan, hassas duygulu; kin tutan, haset eden
içli dışlı :
tür. * iç (öz, derinlik) + li (ile ilgili, sahibi) + dış (içeride olmayan, iç
ile ilgili olmayan, içe ait olmayan, harici) + lı (ile ilgili, sahibi) *
birbirine çok yakın, samimi veya sıkı ilişkisi olan
içselleştirmek :
tür. * iç (öz, derinlik) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + leş
(dönüşme eki) + tir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir bilgiyi,
davranışı veya düşünceyi kendi iç dünyasına alıp benimsemek, özümsemek ve yaşam
biçimi haline getirmek
içten :
tür. * iç (öz, derinlik) + ten (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir şeyin
veya kişinin iç kısmıyla ilgili olan; samimi, dürüst
içten yanmalı motor :
tür., lat. * iç (öz, derinlik) + ten (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yan
(ateş almak, ateşlenmek, ısılanmak, tutuşmak) + ma (isim yapım eki) + lı
(birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + motor (hareket ettiren) (movere (hareket
etmek, devinmek, kımıldamak, kıpırdamak) + tor (tapan, eden) (lat.) * sıvı
yakıtın motorun içinde yanmasıyla çalışan ve hareket enerjisi üreten makine
türü
içtepi :
tür. * iç (öz, derinlik) + tep (vurmak, itmek, çarpmak) + i (isim yapım eki) *
bir şey yapmak için duyulan, karşı gelinemez, önüne geçilemez istek
içtihad :
ara. * cahada (güç harcamak, kuvvet sarfetmek, gayret etmek, çabalamak), cehd
(güç harcama, kuvvet sarfetme, gayret, çaba) * kudret ve kuvvetini tam
kullanarak çalışma, gayret etme, çabalama, çalışma; anlayış; kanaat
içtihat :
ara. * cahada (güç harcamak, kuvvet sarfetmek, gayret etmek, çabalamak), cehd
(güç harcama, kuvvet sarfetme, gayret, çaba) * kudret ve kuvvetini tam
kullanarak çalışma, gayret etme, çabalama, çalışma; anlayış; kanaat
içtima :
ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir
araya getirme, birleşme) * toplanma, toplantı, bir araya gelme
içtinab :
ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak,
yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek;
çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), cenb (yan taraf) *
yabancılama, çekinme, kaçınma, sakınma
içyüz :
tür. * iç (öz, derinlik) + yüz (dış taraf, dış satıh, görünüm, surat, çehre,
vech) * bir olayın, durumun veya kişinin dışarıdan görülmeyen, herkesçe
bilinmeyen, gizli veya gerçek yönü, gerçek yüzü, gerçek durumu, gerçek niteliği
id :
lat. * id (o, kendilik, nefsaniyet; doğuştan gelen içgüdüsel dürtülerin ve
birincil süreçlerin ortaya çıktığı zihin bölümü) * Freud’un psişik yapısal
kuramında “ego” ve “süperego” ile birlikte üçlü yapının bir parçası olan ve
insanın, kendisini yalnızca ihtiyaçlara göre ayarlayan, eleştiri kabul etmeyen,
güdüsel, durdurulamayan, doyumsuz yönü (örneğin cinsellik, saldırganlık, açlık,
kin vb.)
id el adha :
ara. * id (bayram, festival) + el (ön ek, artikel) + dahiya (kurban, adha
(kurbanlar) ) * kurban bayramı
ida :
ara. * ida (uzuv, parça, üye) * uzuv, üye, parça, kısım, bölüm
idad :
ara. * adda (saymak, hesaplamak, hazırlamak, yerine getirmek, hazırlamak, ifa
etmek, sunmak, ödemek) * sayma, hesaplama, hazırlama; sayı; hesab etme; ölüm
vakti; fark; vergi; bahşiş
idadi :
ara. * adda (saymak, hesaplamak, hazırlamak, yerine getirmek, hazırlamak, ifa
etmek, sunmak, ödemek), idad (hazırlama, sayma, hesaplama) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * Osmanlı eğitim sisteminde rüşdiyeden sonra gelen, lise
seviyesindeki hazırlık okulu; hazırlıkla ilgili, hazırlayıcı olan
idadiye :
ara. * idad (hazırlama) + iye (durum veya yer eki) * Osmanlı döneminde,
rüşdiyeden sonra gelen ve yüksek öğretime hazırlık sağlayan orta dereceli okul;
idadi okulu
idam :
ara. * adima, adama (yok olmak, helak olmak) * yok etme, yok oluş (damn
(lanetlemek), demolish (mahvetmek) (ing.), damné (lanetlenmiş) (fra.), Verdamnt
(lanetlenmiş) (alm.) )
idame :
ara. * dama (sürmek, devam etmek, daim olmak), devam (sürme), daim (süren) *
sürüp gitmesini sağlama, sürdürme, devam ettirme, daim kılma
idane :
ara. * deyn (borç, ödünç, yükümlülük) * borç verme, ödünç verme, ikraz
idaneten :
ara. * idanet (borç verme, ödünç verme, ikraz) + en (gibi, olarak) * borç
olarak, ödünç olarak, idane suretiyle
idantifikasyon :
gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.);
identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) + ficatio (yapma, etme,
eyleme) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tio (isim yapım
eki) ) (lat.); identification (fra.) * bir şeyi veya kişiyi tanıma, kimliğini
saptama, niteliğini belirleme veya bir nesneyi başka bir nesneyle aynı kabul
etme, eşleştirme (etimolojik olarak “aynı yapma” veya “aynı şey olduğunu
belirleme”); tanıma, tanımlama, kimliğini belirleme; bir şeyi veya bir kişiyi
diğerlerinden ayırt ederek belirtme, tanımlama, belirleme, kimliklendirme
idantifikasyon :
lat. * idem (aynı, benzer, eş) + ficatio (yapma, etme, eyleme) (facere, ficere
(yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tio (isim yapım eki) ) * bir şeyi veya
kişiyi tanıma, kimliğini saptama, niteliğini belirleme veya bir nesneyi başka
bir nesneyle aynı kabul etme, eşleştirme (etimolojik olarak “aynı yapma” veya
“aynı şey olduğunu belirleme”); tanıma, tanımlama, kimliğini belirleme; bir
şeyi veya bir kişiyi diğerlerinden ayırt ederek belirtme, tanımlama, belirleme,
kimliklendirme
idantifiye :
gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.);
identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) + ficatus (yapılmış,
edilmiş, eylenmiş) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tus
(geçmiş zaman eki) ) (lat.); identifié (fra.) * tanımlanmış, kimliklendirilmiş
idantik :
lat. * idem (aynı, benzer, eş) + ticus (ile ilgili, gibi, -a ait) * özdeş,
benzer, aynı
idantite :
gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.);
identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) ) (lat.); identité
(fra.) * bir olguyu diğerlerinden ayıran özellikleri, benliği veya özdeşliği
ifade eden kavram, tanımlama, kimlik
idare :
ara. * dara (dönmek, çevrilmek, döndürmek, çevirmek, dolaştırmak) * döndürme,
çevirme; yönetme, yönetim
idare-i maslahat :
ara. * idare (döndürme, çevirme; yönetme, yönetim) + i (tamlama eki) + salaha
(iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek,
hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), maslahat (çıkar, uygunluk,
menfaat) * bir işi, gerektiği gibi değil de günün şartlarına göre yapma; bir
durumu veya bir problemi esaslı biçimde çözmek yerine, geçici ve yüzeysel
önlemlerle sürdürme, mevcut durumu devam ettirme ve idare etme, günü kurtarma
anlayışı; Osmanlı'nın son dönemine hakim olan siyasi zihniyet
idareten :
ara. * idaret (döndürme, çevirme; yönetme, yönetim) + en (gibi, olarak) * idare
için; kanun ile değil, işin gelişine göre yaparak, idare yoluyla, işi idare
ederek
idari :
ara. * idare (döndürme, çevirme; yönetme, yönetim) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * idare ile ilgili
idari mahkeme :
ara. * idare (döndürme, çevirme; yönetme, yönetim) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) + mahkeme (hukuki kararların verildiği yer, adaletin sağlandığı
kurum; hükmetme, karar verme, yargılama) (hakeme (karar vermek, hüküm vermek,
yargılamak) ) * yönetimle ilgili konuları karara bağlayan, idari işlemlerden
doğan uyuşmazlıkları inceleyen ve hüküm veren mahkeme türü
idarubisin :
lat. * ida (ön ek) + rubi (yakut, kırmızı taş) + cine (ilaç son eki) * kanser
tedavisinde DNA’ya bağlanarak tümör hücrelerinin çoğalmasını engelleyen,
antrasiklin grubundan antibiyotik yapıda kemoterapi ilacın etken maddesi
(C26H27NO9)
idbar :
ara. * dabara (arka olmak, geride kalmak; arkaya dönmek, geri, dönmek, sırt
çevirmek; kaçmak, uzaklaşmak, yönünü çevirmek), dubur (arka, geri) * geri
dönme, geriye gitme, sırt çevirme, uzaklaşma; işlerin ters gitmesi;
talihsizlik; bir gezegenin diğer oniki burcun düzenine zıt olarak hareketi
(asıl düzene göre gitmesine de “ikbal” denir.)
idd :
ara. * edde (normal sınırların dışına çıkmak, azmak, şiddetlenmek, ağır ve
katlanılmaz bir hal almak) * tuhaf, garip, acayip şey (odd (acayip, tuhaf)
(ing.) )
iddet :
ara. * adda (saymak, hesaplamak) * belirli bir olaydan sonra geçmesi gereken,
sayılarak ve hesaplanarak belirlenen süre, bekleme müddeti
iddia :
ara. * da’a (çağırmak, çağrı yapmak; istemek, arzulamak, yalvarmak), dava
(çağrı, çağırma; isteme, arzulama, yalvarma) * bir dava ileri sürme, kendini
öne sürme, bir sorun üzerine fikir öne sürme, sav, tez
iddianame :
ara. * iddia (sav, tez) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine
hitaben yazılmış yazı) * hukuki süreçte, savcının suç isnadını ve talep ettiği
cezayı yazılı olarak bildirdiği resmi belge
iddihal :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma), duhul (giriş, içeri girme, dahil olma, sokulma, nüfuz) * girme,
içeri geçme, duhul etme, dahil olma
iddirak :
ara. * daraka (akıl etmek, kavramak, anlamak, yakalamak, kapmak, idrak etmek,
erişmek, yetişmek; yönlenmek, ulaşmak, erişmek, yürümek, ayak basmak,
adımlamak; en aşağı kat, her şeyin dibi, aşağı inen basamak) * akıl etme,
kavrama, idrak etme, anlama, fehmetme, erişme, yetişme
iddisar :
ara. * dasara (bürünmek, örtünmek, bir şey ile kendi üstünü örtmek, kaplamak),
muddesir (örtünen, bürünen) * bir şey ile kendi üstünü örtme, bürünme, örtünme,
örtme, kaplama
iddiyan :
ara. * deyn (borç, ödünç, yükümlülük) * borçlanma, borca girme, yükümlülüğü
bulunma
ide :
ara. * ide (vaad etmek, söz vermek) * vaad, vadetme, söz verme, bir şeyi
yapmayı öngörme (idea, idée, Idee (düşünce) (gre., ing., fra., alm.)
idea :
gre. * idein (görmek), idea (görülebilir form, zihinsel görüntü) * fikir,
düşünce, kavram tasarımı
ideal :
gre., lat. * idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) (gre.) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (lat.) * düşünsel, düşünceyle ilgili; gerçekte tam olarak
bulunmasa da zihinde mükemmel ve ulaşılması hedeflenen ölçü, örnek veya en
yetkin durum olarak tasarlanan şey; mükemmel, ulaşılması istenen ölçü,
olabilecek en iyi durum, değer, ölçü, standart veya model
ideal gaz sabiti :
gre., lat., ara., tür. * ideal (gerçekte tam olarak bulunmasa da zihinde
mükemmel ve ulaşılması hedeflenen ölçü, örnek veya en yetkin durum olarak
tasarlanan şey) (idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) (gre.) + alis (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) ) + khaos (boşluk; maddenin uçucu hali,
gaz) (gre.) + sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) (ara.) +
i (iyelik eki) (tür.) * ideal gazların davranışlarını tanımlayan, sabit
sıcaklık ve basınçta tüm ideal gazlar için aynı değere sahip olan temel sabit
sayı; evrensel gaz sabiti olarak da bilinen R, ideal gazların basınç, hacim ve
sıcaklık ilişkisini veren denklemin (PV = nRT) sabiti (yaklaşık değeri 8.314
joule/(mol•K) )
idealist :
gre., lat. * ideal (gerçekte tam olarak bulunmasa da zihinde mükemmel ve
ulaşılması hedeflenen ölçü, örnek veya en yetkin durum olarak tasarlanan şey)
(idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) (lat.) + istas (-ci, yapan, eden eki, yandaş, destekçi) (lat.) *
gerçeklikten ziyade ideal olana, mükemmel olana önem veren veya bu doğrultuda
hareket eden kişi
idealize :
gre., lat. * idealizare (ideal (gerçekte tam olarak bulunmasa da zihinde
mükemmel ve ulaşılması hedeflenen ölçü, örnek veya en yetkin durum olarak
tasarlanan şey) (idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) (gre.) + alis (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) ) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale
getirmek) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat) * mükemmel, kusursuz
veya ideal hale getirilmiş-getirilen veya öyle algılanmış-algılanan
idealizm :
gre., lat. * ideal (gerçekte tam olarak bulunmasa da zihinde mükemmel ve
ulaşılması hedeflenen ölçü, örnek veya en yetkin durum olarak tasarlanan şey)
(idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) (lat.) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki)
(lat.) * gerçekliğin temelinin madde değil düşünce, bilinç veya zihinsel
tasarımlar olduğunu savunan, ideaları asıl ve belirleyici kabul eden felsefi
öğreti
idebenon :
lat. * ide (ön ek) + benon (kinon yapısına referans, benzoquinone) * sentetik
bir kinon türevi olan, antioksidan özelliklere sahip ve mitokondriyal enerji
üretimini desteklemek amacıyla kullanılan nöroprotektif ilacın etken maddesi
(C19H30O5)
idefiks :
gre., lat., fra. * idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) (gre.) + figere
(tutturmak, sabitlemek, bağlamak, bitiştirmek, yapıştırmak; şekillendirmek,
biçimlendirmek, oluşturmak, hayal etmek, uydurmak), fixus (tutturulmuş,
sabitlenmiş, bağlanmış) ) (lat.); idée (fikir, düşünce) + fixe (sabit) (sabit,
değişmez) (fra.) * sabit fikir, değişmeyen düşünce, saplantı
idempotent eleman :
gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.);
idem (aynı, özdeş) + potens, potent (güçlü, kuvvetli, kudretli, muktedir) +
alimentum, elementum (besin, gıda; yaratılış için gerekli temel maddeler,
unsurlar, ilkeler) (elere (beslemek, büyütmek) + mens, mentum (isim yapım eki)
) * matematikte, bir işleve veya elemana uygulandığında sonucu kendisi olan
eleman (örneğin x×x=x)
idempotent matris :
gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.);
idem (aynı, özdeş) + potens, potent (güçlü, kuvvetli, kudretli, muktedir) +
mater (anne, ana, valide, öz, esas, kaynak), matrix (kaynak, ana, temel yapı;
doğuran dişi; rahim; matematikte sayıların veya cebirsel ifadelerin satır-sütun
düzeninde oluşturduğu düzenli sayı dizisi formundaki tablo; kalıp, kaynak yapı)
(lat.) * kendisinin karesi kendisine eşit olan, yani A^2=A koşulunu sağlayan
matris türü
identifikasyon :
gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.);
identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) + ficatio (yapma, etme,
eyleme) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tio (isim yapım
eki) ) (lat.); identification (fra.) * bir şeyi veya kişiyi tanıma, kimliğini
saptama, niteliğini belirleme veya bir nesneyi başka bir nesneyle aynı kabul
etme, eşleştirme (etimolojik olarak “aynı yapma” veya “aynı şey olduğunu
belirleme”); tanıma, tanımlama, kimliğini belirleme; bir şeyi veya bir kişiyi
diğerlerinden ayırt ederek belirtme, tanımlama, belirleme, kimliklendirme
identifiye :
gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.);
identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) + ficatus (yapılmış,
edilmiş, eylenmiş) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tus
(geçmiş zaman ve isim yapım eki) ) (lat.); identifié (fra.) * tanımlanmış,
kimliklendirilmiş
identik :
gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.);
identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) ) + icus (ile ilgili,
gibi, -a ait) (lat.); identique (fra.) * aynı olanla ilgili, tümüyle aynı,
nitelik ve yapı bakımından tamamen aynı olan, özdeş
identite :
gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine
özgü) (gre.); identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) ) (lat.);
identité (fra.) * bir olguyu diğerlerinden ayıran özellikleri, benliği veya
özdeşliği ifade eden kavram, tanımlama, kimlik
ideoloji :
gre. * idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) + logia (bilim, bilme; söz,
anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) ) * bir toplumsal sınıfın, grubun veya bireyin dünya
görüşünü, değerler sistemini ve toplumsal düzen tasarımını oluşturan düşünce
sistemi
ideolojik :
gre. * idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) + logia (bilim, bilme; söz,
anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ideoloji ile
ilgili
idgam :
ara. * dagm (örtmek, kaplamak) * önceki sakin sonraki harekeli iki harfin
birbirine katılarak şeddeli okunması
idhad :
ara. * dahada (çürütmek, reddetmek, aksini ispat etmek, ortadan kaldırmak,
batıl kılmak) * iptal etme, hükümsüz bırakma, çürütme, reddetme, ortadan
kaldırma, batıl kılma
idhal :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma), duhul (giriş, içeri girme, dahil olma, sokulma, nüfuz) * girme,
içeri girme, dahil etme, sokma, içine alma, nüfuz, tesir; kar, gelir, irad
idhalat :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma), duhul (giriş, içeri girme, dahil olma, sokulma, nüfuz), idhal
(girme, içeri girme, dahil etme, sokma, içine alma, nüfuz, tesir; kar, gelir,
irad) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir ticari malın, ürünün, yurt içinde
satılması amacıyla başka bir ülkeden taşınarak ülke içine sokulması, dışarıdan
getirilmesi işlemi
idhan :
ara. * dahana (tütmek, dumanı çıkmak), duhan (duman) * tütme, yanarak dumanı
çıkma
idhar :
ara. * dahara (aşağılamak, hakir görmek), dahir (alçak, aşağılık, hakir) *
aşağılama, hakir görme, tahkir etme, hor görme
idhaş :
ara. * dahaşa (korkutmak, ürkütmek), dehşet (korku, korkma) * korkutma, dehşet
verme, dehşetlendirme
idi :
tür. * i (olmak fiil kökü) + di (-di'li geçmiş zaman eki) * oldu
id-i adha :
ara. * id (bayram, festival) + ei (tamlama eki) + dahiya (kurban, adha
(kurbanlar) ) * kurban bayramı
idil :
fra. * idy (kır, çayır, geniş ve boş otlak alan) + lle (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * kır yaşamının güzelliğini ve çobanıl aşkı konu alan kısa aşk
şiiri, temiz sevgi; şairin kısaca doğaya karşı duyduğu duygularını tek başına
ele alarak anlattığı pastoral şiir, eglog; Şırnak’ın bir ilçesi, Beth-Zabdai,
Hezex
idin :
ara. * ida (parça, kısım, bölüm) + in (çoğul eki) * parçalar, kısımlar,
bölümler
idioblast :
gre. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine özgü) + blastos
(tohum, tomurcuk, filiz, sürgün, germ hücresi, ilk evre hücre, embriyonik
hücre) * çevresindeki hücrelerden yapı, içerik veya işlev bakımından belirgin
biçimde farklılaşmış bitki hücresi
idiokrasi :
gre * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine özgü) + kratia
(kudret, güç, iktidar, güçlülük, kuvvetlilik; yönetim) (kratos (güç, kudret,
kuvvet, sağlamlık) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * toplumun en aptal,
cahil veya yetersiz bireyleri tarafından yönetildiği kurgusal veya eleştirel
bir yönetim şekli
idiom :
gre * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine özgü) + oma
(sonuç, ortaya çıkan biçim) * anlamı kendisini oluşturan kelimelerin tek tek
anlamlarından çıkarılamayan, bir dile veya topluluğa özgü kalıplaşmış anlatım,
deyim, özel ifade
idiomatisite :
gre. * idioma (deyim, özel ifade) (idios (öz, özel, kendine ait, bireysel,
kişisel, kendine özgü) + oma (sonuç, ortaya çıkan biçim) + tikos (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (gre.) + itas (olma duruumu) (lat.) * bir dilde ifade
veya deyimlerin kendine özgü olması ve başka dillere kelimesi kelimesine
çevrilemeyecek nitelikte olması özelliği
idiopati :
gre. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine özgü) + patheia
(sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı,
hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
nedeni bilinmeyen, özgün veya bireysel bir nedenden kaynaklanan tıbbi durum
veya hastalık
idiopatik :
gre. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine özgü) + patheia
(sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı,
hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * idiopati ile ilgili
idiosenkrazi :
gre. * idiosyncrasis (idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine
özgü) + sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + krasis (karışım) ) *
bireye özgü davranış veya düşünce şekli, özgün davranış, özgün düşünce
idiot :
gre. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine özgü) + tes
(kişi, kimse) * kamusal işlere katılmayan sıradan birey; eğitimden, bilgiden
veya toplumsal bilinçten yoksun, cahil veya zihinsel engelli kişi anlamında
kullanılan aşağılayıcı terim
idlal :
ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek,
kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola
saptırmak), izlal (sapma, saptırma) * sapma, saptırma
idma :
ara. * dem (kan) * kan alma; kanatma
idmac :
ara. * damaca (gizlemek, gizlenmek, içine koymak, içine konmak), dumuc (bir
şeyin içine girip gizlenme) * bir şeyi diğer bir şeyin içine sokup gizleme, bir
şeyi giysi içine sokup dürme ve saklama; bir şeyi, bir şeyin içine koyma,
sıkıştırma
idman :
ara. * damana (bir şeye devam etmek, alışmak, ısrarla sürdürmek), daim
(sürekli, devamlı) * bir işi sürekli ve düzenli yapma, alıştırma, antrenman
idna :
ara. * dana (sarkmak, yakınlaşmak, alçalmak) * yakın etmek, yakınlaştırmak,
yaklaştırmak, alçaltmak
idol :
gre. * eidos (şekil, biçim, form, görünüş) + olon (isim yapım ve küçültme eki)
* put, şekil, biçim, form
idolatr :
gre., lat., fra. * eidolon (görüntü, heykel; sahte tanrı tasviri) + latreuein
(ibadet etmek, tapınmak) (gre.); idolum (put, görüntü; sahte tanrı) + latria
(ibadet, tapınma) (lat.); idolâtre (fra.) * puta tapan, putperest
idra :
ara. * daraa (def etmek, savmak, uzaklaştırmak; bildirmek) * def etme, savma,
uzaklaştırma; bildirme, bildirilme
idrac :
ara. * daraca, derece (yürümek, adım adım gitmek, aşama kaydetmek; sokmak,
yerleştirmek), derc (dökme, katma, içine veya araya sokma, içine alma, kapsama,
alma, toplama; yazma, kaydetme) * dercetme, bir yazıyı bir yere koydurma,
katma, içine veya araya sokma
idrak :
ara. * daraka (akıl etmek, kavramak, anlamak, yakalamak, kapmak, idrak etmek,
erişmek, yetişmek; yönlenmek, ulaşmak, erişmek, yürümek, ayak basmak,
adımlamak; en aşağı kat, her şeyin dibi, aşağı inen basamak), tedarik
(eriştirme, ulaştırma) * anlama, yönlenme, erişme, kavrama, yakalama, kapma;
yetişme, ulaşma, bir şeyin ulaşılabilen en derin noktası; sorumluluk, terettüp
eden netice (direct, diriger, dirigieren (yönlendirmek) (ing., fra., alm.) )
idrar :
ara. * darra (akmak, sızmak, sürekli olarak gelmek, akıtmak) * çokça akıtma,
devamlı vermek akıtma, akma; böbrekler tarafından kandaki artık maddelerin
süzülmesiyle oluşan, üreterler aracılığıyla mesanede biriktirilen ve idrar yolu
üzerinden dışarı atılan sıvı atık, çiş, sidik, bevl, ürin, akıtılmış olan, su
akıntısı (drain (akıtmak, tahliye etmek) (ing.), drainage (akıtma, kanalizasyon)
(fra.) )
idrar kesesi :
ara., far. * idrar (çiş, sidik) (ara.) + kise (torba) + sı (iyelik eki) (tür.)
* sidik torbası
idrar söktürücü :
ara., tür. * idrar (çiş, sidik) (ara.) + sök (yerinden çıkarmak, ayırmak,
koparmak) + tür (etken fiil eki) + ücü (yapan, eden eki) * vücuttaki idrarın
atılımını artıran, idrar üretimini ve boşalımını kolaylaştıran ilaç veya madde,
diüretik
idrar yolu :
ara., tür. * idrar (çiş, sidik) (ara.) + yol (geçit, gidilen yer, rota) + u
(iyelik eki) (tür.) * vücuttan idrarın dışarı atıldığı, böbreklerden mesaneye
ve oradan dışa açılan kanallar sistemi, üretra
idris :
ara. * derasa (öğretmek) * öğretme, ders verme, vaaz verme; elbise içinde olan,
örtülmüş olan; bir İslam peygamberi ismi; erkek ismi (dress (elbise, giymek) (ing.)
)
idropiyonefroz :
gre. * hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + pyon (irin, iltihap) + nephros
(böbrek) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * idrar yolları
tıkanıklığı sonucu böbrekte hem idrar hem de irin birikmesiyle oluşan iltihaplı
genişleme durumu
idtirar :
ara. * darra, zarra (sıkmak, sıkıntı vermek, daraltmak, zorlamak, zarar
vermek), darar (zarar, zorlanma, sıkıntı, darlık, daralma), mudtarr (zorlanan,
mecbur kalan, baskı altında olan, daralan) * zorlama, mecbur etme, çaresiz
brakma, darlık verme, sıkma; mecburiyet, baskı altında olma; mecbur olma,
çaresiz olma
iemanja :
yor. * yeye (anne) + omo (çocuk) + eja (balık) * balıkların anası; Yoruba
kökenli dinlerde su, deniz, annelik ve doğurganlıkla ilişkilendirilen orisha
(tanrısal varlık) adı olan, Brezilya Candomblé ve Umbanda gibi Afro-Brezilya
dini geleneklerinde deniz tanrıçası
ifa :
ara. * vafa, vefa (tam yapmak, eksiksiz yerine getirmek) * yerine getirme,
görevini yapma, borcunu ödeme
ifade :
ara. * fada (akmak, taşmak, fazlalık vermek, anlam çıkarmak; fayda oluşmak,
yarar oluşmak), fayd, feyd, feyz (bereketlendirme, feyz verme, bol bol dağıtma,
akıtma, taşıp yayılma) * bir düşünceyi, duyguyu veya bilgiyi sözle, yazıyla
veya başka bir anlatım yolu ile açıkça ortaya koyma ve karşı tarafa aktarma;
faydalandırma, birine bir şeyi kullanması için verme, faydalı bir söz söyleme
ifade etmek :
ara., tür. * ifade (bir düşünceyi, duyguyu veya bilgiyi sözle, yazıyla veya
başka bir anlatım yolu ile açıkça ortaya koyma ve karşı tarafa aktarma;
faydalandırma, birine bir şeyi kullanması için verme, faydalı bir söz söyleme)
(ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * duygu, düşünce, bilgi veya
durumu söz, yazı, jest, mimik veya başka bir yolla açık ve anlaşılır biçimde
dile getirmek veya ortaya koymak
ifade vermek :
ara., tür. * ifade (bir düşünceyi, duyguyu veya bilgiyi sözle, yazıyla veya
başka bir anlatım yolu ile açıkça ortaya koyma ve karşı tarafa aktarma;
faydalandırma, birine bir şeyi kullanması için verme, faydalı bir söz söyleme)
(ara.) + ver (vermek, bir şeyi bir başkasına birisine eriştirmek, ulaştırmak,
vardırmak, iletmek, aktarmak, sunmak, teslim etmek, uzatmak, bağışlamak,
bırakmak) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * hukuki veya resmi durumlarda kişinin
bildiklerini, gördüklerini, hissettiklerini sözlü veya yazılı olarak
yetkililere anlatması, açıklaması
ifakat :
ara. * afaka (ayılmak, kendine gelmek, bilinci yerine gelmek) * baygınlık,
sarhoşluk, hastalık veya şaşkınlık halinden çıkıp yeniden bilince, sağlığa ve
normale dönme durumu; iyileşme, hastalıktan kalkma, hastayken iyileşip ayağa
kalkma, hastalıktan kurtulup tamamen iyileşinceye kadar aradan geçen zaman;
kadın ismi
ifate :
ara. * fata (kaybetmek, yitirmek), fevt (kaybetme, yitirme) * kaybetme,
yitirme, kaçırma, elden çıkarma
ifaza :
ara. * fada (akmak, taşmak, fazlalık vermek, anlam çıkarmak; fayda oluşmak,
yarar oluşmak), fayd, feyd, feyz (bereketlendirme, feyz verme, bol bol dağıtma,
akıtma, taşıp yayılma) * bir şeyin bollukla akıp yayılması; özellikle ilim,
nur, bereket veya manevi faydanın başkasına aktarılması ve feyz vermesi
ifaze :
ara. * faza (kazanmak, başarıya ulaşmak, muradına ermek; kurtulmak), fevz
(kazanma, başarma; kurtulma, kurtuluş) * kazanma, başarma, maksada erdirme,
merama kavuşma; kurtulma
ifcar :
ara. * fecr (şafak vakti, tan yeri ağarması, gün doğumu) * şafak vaktine girme,
fecir vaktine girme; bir kimseyi facir (sapık, günahkar, kötülük yapan) sayma
ifdal :
ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadl
(üstünlük, fazlalık) * bir kimseyi veya şeyi başkasına üstün kılma, fazilet ve
tercih bakımından öne çıkarma; imtiyaz tanıma, lütuf, bağış, ihsan
iffet :
ara. * affa (kendini korumak, haramdan uzak durmak, nefsini dizginlemek), iffah
(namus, iffet, haya, haysiyet) * özellikle cinsellik, davranış ve genel ahlak
alanında ölçülü, temiz ve kendini kontrol eden bir yaşam sürme hali, nefsani
arzulara kapılmama, ahlaki saflık ve edep hali
ifham :
ara. * fahima (anlamak, kavramak, idrak etmek), fehm (anlama, anlayış, kavrama,
kavrayış; ululuk, yücelik) * bildirme, anlatma, kavratma
ifhar :
ara. * fehara (övünmek, kibirlenmek, gururlanmak, böbürlenmek, fahirlenmek),
fahir (övünen, kibirlenen, gururlanan, böbürlenen), fehur (övünen, kibirlenen,
gururlanan, böbürlenen) * şereflendirme, şeref verme, fahirlendirme,
gururlandırma
ifhaş :
ara. * fahaşa (kabalaşmak, çirkin söz söylemek, hayasızlaşmak, edepsizleşnek,
ahlaksızlaşmak), fuhş (kabalık, çirkinlik, hayasızlık, edepsizlik, ahlaksızlık)
* sözde veya davranışta edep dışına çıkma, kaba, çirkin ve hayasızca konuşma,
açık saçık davranışta bulunma, ölçüyü aşarak edepsiz, kaba, müstehcen veya
ahlaken rahatsız edici bir hal sergileme; kötü söz söyleme, hayasız davranma,
ahlaksızca davranma
ifil :
ara. * afʿal (fiil) * Arapçada fiil anlamına gelen ve dilbilgisinde eylemi
ifade eden temel sözcük; dilbilgisinde hareket veya oluş bildiren kelime türü
ifildemek :
tür. * ifil (ses yansımalı kelime) + de (etken fiil eki) + mek (fiil mastar
eki) * hafifçe titremek, ürpermek
ifk :
ara. * afaka (yalan söylemek, inkar etmek, iftira etmek, suç isnad etmek), afik
(iftiracı, yalancı) * iftira, yalan uydurma, suç isnad etme, bühtan
ifkad :
ara. * fakada (kaybetmek, yitirmek, bulamamak; elden çıkarmak; incelemek,
araştırmak, kaybolanı aramak, denetlemek), fakd (kaybetme, kayıp, yitirme,
zarar görme, bulunmama, bulamama, belirsiz olma; taleb etme, isteme; elden
çıkarmak; inceleme, kaybolanı arama, denetleme) * kaybettirme, yitirtme,
kazandırmama
ifkah :
ara. * fakaha (yorumlamak, kavramak, bilmek, anlamak, idrak etmek, hüküm
vermek), fıkh, fikh (anlayış, kavrayış, idrak, akıl yürütme; derin bilgi; İslam
hukuku, fıkıh), fakih (bilgin, bilge, fıkıh ilmini bilen, islam hukukçusu;
zeki, anlayışlı kimse) * öğretme, kavratma, idrak ettirme, anlatma, bildirme
ifkan :
ara. * afaka (yolundan saptırmak, yanlış yönlendirmek; çevirip saptırmak,
gerçeği tersine döndürmek) * bir kimseyi bilerek yanıltma, aldatma ve hakikati
çarpıtarak yanlış bir kanaate sevk etme, aldatma, saptırma, döndürme, yönünü
değiştirme
ifkar :
ara. * fakr (yoksunluk, yoksulluk, mahrumiyet), fakir (yoksun, yoksul, mahrum)
* fakir düşürme, fakirleştirme
iflah :
ara. * falaha (kurtulmak, rahatlamak, iyi duruma gelmek, iyileşmek, rahata
ermek, düzelmek; başarılı olmak, gelişmek, tarım yapmak, ziraat yapmak, çift
sürmek, toprağı işlemek), felah, falah (rahatlık, refah, huzur, kurtuluş,
iyileşme) * iyi duruma gelme, rahata erme, rahatlama düzelme, kurtulma,
kurtuluş, başarı, tarım, ziraat, refah, ferahlama, iyileşme
iflal :
ara. * afala (batmak, sönmek, söndürmek, azalmak) * batma, sönme, azalma;
giderme; yağmur gelmeyen yere yetişme
iflas :
ara. * falasa (parasız kalmak, yoksullaşmak), fals (en küçük bakır para birimi,
pul, metelik) * borcunu ödeyememek, mali gücünü kaybederek ödeme aczine düşme
durumu, meteliksiz kalma, ekonomik çöküş (false, fausse, falsch (yanlış,
hatalı) (ing., fra., alm.), faillite (iflas) (fra.), falsification (yanıltma,
aldatma, sahtekarlık) (ing., fra.) )
ifna :
ara. * fana (yok olmak, sönmek), fani (yok olan, sonlu) * yok etme
ifosfamid :
lat., gre. * i (ön ek) + phosphoros (fosfor elementi) + amide (amonyaktan bir
hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen,
R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) * kanser tedavisinde kullanılan,
DNA üzerinde çapraz bağlar oluşturarak hücre çoğalmasını engelleyen,
alkilleyici etkiye sahip bir kemoterapi ilacın etken maddesi (C7H15Cl2N2O2P)
ifrac :
ara. * faraca (yarmak, açmak, ayırmak, aralamak, yarık bırakmak), ferc (yarık,
açıklık, aralık, çatlak; korkulacak yer; ud yeri; kadın cinsel organı) *
açılma, yarılma, ayrılma; genişletme; açma
ifrad :
ara. * faraza, farada (ayırmak, ayrıştırmak) * ayırma, ayrıştırma, ayrıcalık
tanıma, ayrışma, ifraz (örnek “tapu ifrazı”)
ifrag :
ara. * faraga (dökmek, akıtmak) * dökme, akıtma, boşaltmak; bir halden başka
bir hale sokma; kalıba dökme, boşaltma, şekil verme
ifrağ :
ara. * farağa (dökmek, akıtmak) * dökme, akıtma, boşaltmak; bir halden başka
bir hale sokma; kalıba dökme, boşaltma, şekil verme
ifrah : ara.
* feraha (rahatlatmak, huzur bulmak; gönlü açık olmak, sevinmek, şenlenmek),
ferah (geniş olan, bol, geniş; iç açıcı, aydınlık, havadar) * ferahlandırma,
rahatlatma, huzur verme, memnun etme
ifrar :
ara. * farra (kaçmak, hızla uzaklaşmak, tüymek, sıvışmak), firar (kaçış, kaçma,
tüyme) * kaçırma, kaçırılma, firara mecbur etme
ifras :
ara. * farasa (fırsat yakalamak, imkan bulmak) * fırsat ele geçme, fırsat
yakalama
ifraş :
ara. * faraşa (sermek, döşemek, yaymak), feraş (yatak, döşek, serilmiş yer, döşeme),
mefruş (yayılmış, serilmiş, döşenmiş; yaygı, kilim, döşek) * serme, yayma,
döşetme; zemmetme, kötüleme, çekiştirme
ifrat :
ara. * farata (öncü olmak, ileri gitmek, haddi aşmak, aşırıya kaçmak, sınır
tanımamak, aşmak, abartmak; ihmal etmek, kusur etmek, eksik bırakmak), fart
(öncü olma, ileri gitme, haddi aşma, aşma, aşırıya kaçma, sınır tanımama,
abartma; ihmal etme, kusur etme, eksik bırakma) * makul olan sınırı aşma, azma,
abartma
ifrat ü tefrit :
ara. * farata (öncü olmak, ileri gitmek, haddi aşmak, aşırıya kaçmak, sınır
tanımamak, aşmak, abartmak; ihmal etmek, kusur etmek, eksik bırakmak), fart
(öncü olma, ileri gitme, haddi aşma, aşma, aşırıya kaçma, sınır tanımama,
abartma; ihmal etme, kusur etme, eksik bırakma), ifrat (makul olan sınırı aşma,
azma, abartma) + u (tamlama eki) + tefrit (ihmal, eksiklik, aşırılık, görev
veya sorumluluğu gerektiği gibi yapmama) * birbirine tamamıyla ters olan iki
uç; çok fazla ve çok az
ifraz :
ara. * faraza, farada (ayırmak, ayrıştırmak) * ayırma, ayrıştırma, ayrıcalık
tanıma, ayrışma, ifrad (örnek “tapu ifrazı”)
ifrazat :
ara. * ifraz (ayırma, ayrıştırma, ayrıcalık tanıma, ayrışma) + at (çoğul eki) *
balgam, irin, kan, ter, kusmuk, dışkı gibi, vücuttan dışarı atıan maddeler
ifrit :
far. * afrita (yaratık) * bir tür zararlı cin, bir cin şeytanı
ifsad :
ara. * fesada (bozulmak, kötüleşmek, karışmak), fesad (bozukluk, bozgunculuk,
kötülük) * bozma, kötüleştirme, bozgunculuk yapma, fesada uğratma, fitne salma,
karıştırma
ifsad-ı mi'de :
ara. * ifsad (bozma, kötüleştirme) + i (tamlama eki) + mi'de (karın
bölgesindeki sindirim organı, mide) * mideyi bozma
ifsah :
ara. * fasaha (açmak, yer açmak, genişletmek, boşluk bırakmak, ferahlatmak,
açıklık sağlamak, rahatlık sağlamak), fasih (açık, net, düzgün; açık ve düzgün anlatı;
açık ve düzgün konuşma yeteneği olan) * açma, genişletme
ifsat :
ara. * fesada (bozulmak, kötüleşmek, karışmak), fesad (bozukluk, bozgunculuk,
kötülük) * bozma, kötüleştirme, bozgunculuk yapma, fesada uğratma, fitne salma,
karıştırma
ifşa :
ara. * faşa (duyurmak, meydana çıkarmak, açığa çıkarmak) * duyurma, meydana
çıkarma, açığa çıkarma (affiche (duyuru, ilan, poster, afiş) (fra.) )
ifşaat :
ara. * ifşa (duyurma, meydana çıkarma, açığa çıkarma) + at (çoğul eki) * gizli
bir şeyi açığa vurmak, herkese duyurmak içim yapılan açıklamalar, ifşalar
ifta :
ara. * fata (görüş bildirmek, yorumlamak, tabir etmek) * fetva verme, hukuki
görüş bildirme
iftah :
ara. * fataha (açmak), feth (açma, açış), fatiha (açılış), fatih (açan,
fetheden) * açma, fethetme
iftan :
ara. * fatana (cezbetmek, büyülemek, etkilemek; baştan çıkarmak, kargaşa
çıkarmak, ayrılık çıkarmak, ayartmak, karıştırmak, sarsmak, kışkırtmak, ara
bozmak; kötülük yapmak; sınamak, denemek, imtihan etmek, test etmek), fatin
(büyüleyen, etkileyen, cezbeden, baştan çıkaran, kargaşa yaratan; sınayan,
deneyen, imtihan eden, test eden), meftun (büyülenmiş, etkilenmiş, cezbedilmiş,
gönül vermiş, tutulmuş; fitnelenmiş, belaya tutulmuş; aşık; mecnun), fitne
(deneme, sınama, sınav, imtihan, test, kargaşa çıkarma, bozma, arabozuculuk,
karıştırma, yoldan çıkarma, saptırma, baştan çıkarma, ayartma, kötülük yapma) *
fitneye düşürme, ayartma
iftar :
ara. * fatara (yarmak, kesmek; yaratmak, açmak, oluşturmak, icat etmek) *
yarma, açma; oruç açma, oruç bozma, kahvaltı etme
iftariye :
ara. * iftar (yarma, açma; oruç açma, oruç bozma, kahvaltı etme) + iye (isim
yapım eki) * oruç açmak için hazırlanmış olan yiyecek, iftarlık
iftial :
ara. * faala (yapnak, etmek, eylemek, icra etmek) * bir şeyi iş edinmek,
kendiliğinden yapmak
iftial :
ara. * fala (fala bakmak) * fal tutma, fala bakma
iftida :
ara. * fada (fidye ile kurtarmak, bedel ödeyerek serbest bırakmak, feda etmek)
* fidye, kurtarma bedeli; fidye vererek esirlikten kurtulma
iftidah :
ara. * fadaha (rezil etmek, utandırmak, açığa çıkarmak) * kırma, kırıp ufalama;
maskara olma, rezil olma, utanç verici duruma düşme
iftiham :
ara. * fahima (anlamak, kavramak, idrak etmek), fahim (anlayışlı, kavrayışlı,
akıllı, yüksek idrakli, vakur, ciddi, itibar ve nüfuz sahibi olan, büyük zat),
fehm (anlayış, kavrayış, akıl, idrak) * kavrama, anlama, akletme
iftihar :
ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük
ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fehur, fahir (övünen,
iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) * övme, yüceltme;
övünme, gurur duyma, kibirlenme, gururlanma, böbürlenme
iftihas :
ara. * fahasa (araştırmak, incelemek, yoklamak) * bir konuyu veya durumu
ayrıntılı biçimde araştırma, inceleme, tahkik etme ve gerçeğini ortaya
çıkarmaya çalışma; bir olayın gerçeğini dikkatle araştırma, içyüzünü iyice
tetkik etme; imtihan etme, deneme
iftikad :
ara. * fakada (kaybetmek, yitirmek, bulamamak; elden çıkarmak; incelemek,
araştırmak, kaybolanı aramak, denetlemek), fakd (kaybetme, kayıp, yitirme,
zarar görme, bulunmama, bulamama, belirsiz olma; taleb etme, isteme; elden
çıkarmak; inceleme, kaybolanı arama, denetleme) * kaybolma, kaybetme; arayıp
sorma
iftikak :
ara. * fataka (yarmak, ayırmak, açmak, sökmek), fakka (çözmek, açmak, bağını
koparmak, ayırmak), fekk (bağlı, düğümlü, kilitli veya kapalı olan bir şeyi
çözerek açma; mecazen de bir bağı, yükümlülüğü veya esareti ortadan kaldırma) *
kapalı veya bitişik olan bir şeyi zorlayarak açma, yarıp ayırma veya mühürlü-kilitli
bir şeyi sökerek serbest hale getirme; rehinden kurtarma, rehinden çıkarma
iftikar :
ara. * fakara (yoksul olmak, muhtaç olmak, güçsüz olmak; kötü muamele görmek),
fakr (yoksulluk, eksiklik, muhtaçlık, ihtiyaç, yoksunluk), fakir (yoksul, yoksun,
mahrum, muhtaç) * yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurma; çok ihtiyacı olma
iftira :
ara. * fara (yarmak, kesmek, yaratmak, uydurmak; yırtmak, suçlamak) * yalan
yere suç isnat etme
iftirak :
ara. * ferraka (ayırmak), tefrik (ayrışma, ayrılma, bölünme) * ayrılma,
ayrışma, dağılma, hicran; perişan olma
iftiras :
ara. * farasa (yırtmak, delmek, parçalamak), firsat (müsait an, elverişli
durum, uygun zaman, ilk uygun zaman, delik, gedik) * yırtma, parcalama; fırsat
gözleme, fırsatı ganimet sayma
iftiraz : ara.
* farada, faraza (farz etmek, yüklemek, emretmek, zorlamak, zorunlu kılmak
mecbur tutmak, tahsis etmek), farz (zorunluluk, yükümlülük, zorunlu kabul,
yasa, varsayım; tanrısal buyruk, tanrı buyruğu; kişinin yapmak zorunda
bulunduğu görev) * farz kılma, zorunlu kılma, vacib kılma
iftisal :
ara. * fasala (ayırmak, bölmek, kesmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak,
ayrıntılandırmak, detaylandırmak), fasl (ayrışma, ayrılma), fasil (ayıran,
bölen, ayrıntılandıran) * sütten kesilme, memeden ayrılma; fidanı çıkarıp başka
yere dikme
iftitah :
ara. * fataha (açmak, genişletmek; zaptetmek, ele geçirmek), feth (açılış,
genişletme; zaptetme, ele geçirme) * açma, başlama, fethetme, zaptetme
iftitan :
ara. * fatana (cezbetmek, büyülemek, etkilemek; baştan çıkarmak, kargaşa
çıkarmak, ayrılık çıkarmak, ayartmak, karıştırmak, sarsmak, kışkırtmak, ara
bozmak; kötülük yapmak; sınamak, denemek, imtihan etmek, test etmek), fitne
(deneme, sınama, sınav, imtihan, test, kargaşa çıkarma, bozma, arabozuculuk,
karıştırma, yoldan çıkarma, saptırma, baştan çıkarma, ayartma, kötülük yapma;
karışıklık, sarsıntı; çekicilik veya baştan çıkarıcılık) * baştan çıkarma,
ayartma, saptirma, fitneye uğrama; aldatma; Azdırmak;
iftizah :
ara. * fazaha (rezil etmek, utandırmak, açığa çıkarmak) * kırma, kırıp ufalama;
maskara olma, rezil olma, utanç verici duruma düşme
ifza :
ara. * faza (korkutmak, ürkütmek) * korkutma, ürkütme; güç olma
ifzah :
ara. * fazaha (açığa vurmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak, aşikar kılmak),
fazih (açığa vuran, meydana çıkaran, ortaya koyan, aşikar kılan) * açığa vurma,
meydana çıkarma, ortaya koyma, aşikar kılma; kusuru, kötülüğü, ayıbı açığa
vurma; kusuru, kötülüğü, ayıbı açığa vurma
igase :
ara. * gasa (yardım etmek, imdad etmek) * imdada yetişmek, yardım etmek
igaza :
ara. * gaza (kızdırmak, darıltmak) * kızdırma, darıltma
igdab :
ara. * gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gadab (öfke,
kızgınlık, hiddet, gazab) * gadablandırma, kızdırma, öfkelendirme
igfal :
ara. * gafala (habersiz olmak, bilgisiz olmak), gaflet (habersizlik,
bilgisizlik), gafil (habersiz, bilgisiz, aymaz, bilinçsiz, farkında olmayan;
dalgın, dikkatsiz; dünyaya dalmış, uyarılara kulak asmayan kişi) * habersiz
kılma, bilgisiz kılma, dikkatsizlikle terkettirme; gaflette bırakmak; kandırma,
aldatma, gafil kılma, baştan çıkarma, aldatma, kandırma, ayartma; bir kadını
aldatarak ırzına geçme
iglaf :
ara. * gulf (kılıf, kın) * kınına sokma, kılıfa koyma
iglak :
ara. * galaka (karıştırmak, muğlak yapmak, belirsizleştirmek, anlaşılmaz hale
koymak; kapamak, kilitlemek) * karıştırmak muğlak yapma, belirsizleştirme,
anlaşılmaz hale koyma; kapama, kilitleme
iglat :
ara. * galata (yanılmak, yanlış yapmak, hata etmek), galat (yanlış, yanlışlık,
hata) * yanlışa götürme, hataya sevketme
iglaz :
ara. * galaza (kaba, sert, kalın olmak), galiz (kaba, sert, kalın, yoğun) *
kaba, sert ve kötü söz söyleme, sert davranma
iglo :
inu. * iglu, iclo (ev, yapı, inşaat) * sıkıştırılmış kardan yapılmış ev
igna :
ara. * gana (çoklaşmak, artmak, fazlalaşmak), gani (çok, fazla, bol, aşırı),
gina (zenginlik, bolluk, fazlalık) * çoklama, fazlalaştırma, artırma,
ganileştirme, zengin etme
igneus :
lat. * ignis (ateş) + eus (ile ilgili, -a ait) * ateşle ilgili, ateşten
oluşmuş, ateş gibi görünen; jeolojide magmanın veya lavın soğumasıyla oluşan
kayaç
ignisyon :
lat. * ignire (yakmak, tutuşturmak, ateşlemek) + tio (isim yapım eki) * içten
yanmalı motorlarda yakıt-hava karışımının tutuşturulması, ateşleme
ignoramus :
lat. * ignorare (bilmemek, habersiz olmak) + -mus (birinci çoğul şahıs eki;
biz, -uz) * bilgisiziz, bilmiyoruz; cahil, bilgisiz kimse
igrak :
ara. * garaka (boğmak, batırmak) * suya batırma, boğma
igram :
ara. * garima (borçlanmak, yükümlü olmak), gurm (borç, maddi yükümlülük),
mugram (borçlu, yükümlü) * borç ödetme
igtilaf :
ara. * gulf (kılıf, kın) * kılıf içine girme, gılaflanma
igtimam :
ara. * ğamma (örtmek, kaplamak, bastırmak; kederlenmek, üzülmek, hüzünlenmek,
tasalanmak), gam (üzüntü, hüzün, keder, tasa, sıkıntı) * üzülme, hüzünlenme, tasalanma,
kederlenme, sıkılma
igtimaz :
ara. * gamze (işaret; gizli işaret, kaş-göz işareti), gameze (işaret etmek,
ihbar etmek), gammaz (birini gizlice ihbar eden, jurnalci, ispiyoncu kimse) *
birini işaret etme, ihbar etme, çekiştirme, bir kimsenin aleyhinde bulunma
igtina :
ara. * gana (çoklaşmak, artmak, fazlalaşmak), gani (çok, fazla, bol, aşırı),
gina (zenginlik, bolluk, fazlalık), igna (çoklama, fazlalaştırma, artırma,
ganileştirme, zengin etme) * çoka sahip olma, zenginleşme, zengin olma
igtinam :
ara. * ganima (fırsatı değerlendirmek, faydalanmak, yararkanmak), ganimet (ele
geçirilen, yağmalanan, elde edilen mal veya kazanç) * mevcut fırsatı, zamanı
veya imkanı iyi değerlendirip faydalı bir şekilde kullanma, faydalanma,
yararlanma, yağmalama
igtirab :
ara. * garb (uzak; batı), garaba (uzaklaşmak; batmak, kaybolmak), gurbet (ayrı
ve uzak olma, yabancı yerde olma; yabancılık, sürgün) * uzaklaşma, batma; göz
önünden kaybolma
igtiraf :
ara. * garafa (su almak, su çekmek; kepçe ile almak, toplamak) * su çekme,
kepçe ile alma; avuçla su içme, eliyle su alma
igtirak :
ara. * garaka (boğmak, batırmak), igrak(suya batırma, boğma) * suya batma, gark
olma, suda boğulma; soluğu kuvvetle içe çekme
igtiram :
ara. * garima (borçlanmak, yükümlü olmak), gurm (borç, maddi yükümlülük),
mugram (borçlu, yükümlü), igram (borç ödetme) * borç ödeme, diyet veya cerime
verme
igtirar :
ara. * garra (aldatmak, kandırmak), garur (aldatan, kandıran), gurur
(böbürlenme, aşırı onur duygusu, kibir, kendini üstün görme, kendini beğenme;
aldanma, kanma) * aldanma, iğfal olunma; gururlanma. kibirlenme, böbürlenme.
güvenilmeyecek şeye güvenme; gaflette olma, gafil bulunma
igtisab :
ara. * gasaba (zorla almak, el koymak) * gasb etme, el koyma, başkasının malını
zorla elinden alma
igtisal :
ara. * gasala (yıkamak), gassal (yıkayıcı), gasl (yıkama, gusül) * yıkanma,
gusletme
igtiyab :
ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak,
bilinmez olmak), gayb (yok olan, mevcut olmayan, görünmeyen, bilinmeyen) * birinin
arkasından konuşma, ortamda mevcut olmayan birinin hakkında konuşma, gıybet
etme, zemmetme, yerme
igtiyaz :
ara. * gada (öfkelendirmek, kızdırmak, taşırmak, hiddetlendirmek), gaid, gaiz
(öfkeli, kinli, hiddetli, hışımlı), gayz (öfke, kin, hiddet, hışım, taşkınlık)
* gazaba gelme, kızma, öfkelenme, hiddetlenme
igtiza :
ara. * gida, giza (besin, gıda) * beslenme, gıdalanma
igtizab :
ara. * gazaba, gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gazab, gadab
(öfke, kızgınlık, hiddet, gazab) * gücenme, kızma, öfkelenme, hiddetlenme,
gazaba gelme, darılma
iguana :
tai., arav. * iguana (büyük kertenkele türü) * tropikal Amerika’da yaşayan,
uzun kuyruklu, otçul ve ağaçlarda yaşayan büyük kertenkele türü
iguanidae :
tai., arav., lat. * iguana (büyük kertenkele türü) (tai., arav.) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * ağırlıklı olarak tropikal ve
subtropikal bölgelerde yaşayan büyük kertenkeleleri kapsayan bir sürüngen
familyası, iguanagiller
igza :
ara. * gaza (akın etmek, sefer düzenlemek, yağmalamak, talan etmek, öldürmek,
yok etmek, parçalamak, dövmek, ezmek, vurmak; kavga etmek, mücadele etmek,
savaşmak; gezmek, gitmek) * savaştırma, gaza ettirme, muharebeye gönderme
igzab :
ara. * gazaba, gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gazab, gadab
(öfke, kızgınlık, hiddet) * gazaba getirme, hiddetlendirme, kızdırma,
öfkelendirme
iğ :
tür. * yig, iyig (eğirmek, bükmek) * ağaçtan yapılmış, pamuk, yün ve benzeri
şeyleri eğirmekte kullanılan, ortası şişkin, iki ucu sivri çubuk şeklinde bir
araç; iplik fabrikalarında yün, ipek, pamuk vb.den iplik üretmekte kullanılan,
eğiren araç, ince, sivri çubuk
iğ ağacı :
tür. * yig, iyig (eğirmek, bükmek), iğ (ağaçtan yapılmış, pamuk, yün ve benzeri
şeyleri eğirmekte kullanılan, ortası şişkin, iki ucu sivri çubuk şeklinde bir
araç; iplik fabrikalarında yün, ipek, pamuk vb.den iplik üretmekte kullanılan,
eğiren araç, ince, sivri çubuk) + ağaç (kalın gövdeli ve dallı bitki) + ı
(iyelik eki) * İğağacıgiller (Celastraceae) ailesine bağlı İğağacı (Euonymus)
cinsinden, boyu 6 metreye kadar ulaşabilen, kışın yapraklarını döken, çalı veya
ağaççık formlu odunsu bir bitki, euonymus latifolius
iğ iplik :
tür. * yig, iyig (eğirmek, bükmek), iğ (ağaçtan yapılmış, pamuk, yün ve benzeri
şeyleri eğirmekte kullanılan, ortası şişkin, iki ucu sivri çubuk şeklinde bir
araç; iplik fabrikalarında yün, ipek, pamuk vb.den iplik üretmekte kullanılan,
eğiren araç, ince, sivri çubuk) + iplik (liflerden bükülerek yapılan ince, uzun
nesne) * mitoz bölünme sırasında oluşan iğ biçimindeki uzantı, İğ
iğbirar :
ara. * ğabere (gücenmek, darılmak, bozulmak, onuru kırılmak) * kırılma,
gücenme, bozulma; toz ile paslanma; boz benizli olma
iğde :
tür. * yigde (zeytin benzeri oval meyve) * Elaeagnus cinsinden, güneydoğu
Avrupa ve Asya kökenli, kuraklığa dayanıklı, gümüşi renkli yaprakları ve kokulu
sarı çiçekleri olan çalı veya ağaç şeklindeki hoş kokulu bitki ve bu bitkinin
dışı ince kabuklu, içi unlu, sarımsı-kahverengi, yenilebilen zeytin benzeri
oval meyvesi
iğdemir :
tür. * iğ (ince, sivri çubuk) + temür, demir (metal grubundan element Fe) *
marangozlukta ağaç delmekte kullanılan, çelikten yapılmış bir araç
iğdir :
tür. * iğdir, yiğdir (iyi, büyük, ulu, yiğit, şerefli, muktedir, asil, büyük) *
Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri olan Üçok koluna mensup Denizhan
soyundan gelen kişi
iğdiş :
tür. * igid (hayvan veya köle beslemek, terbiye etmek) + iş (isim yapım eki) *
besleme, halayık, köle; erkeklik bezleri burularak veya çıkarılarak
dölleyemeyecek, erkeklik işlevini yerine getiremeyecek duruma getirilmiş
hayvan; bir cerrahi veya kimyasal uygulama ile erkek insanın veya hayvanın
cinsel fonksiyonlarını devre dışı bırakma işlemi (eğitmek (tür.) )
iğfal :
ara. * gafala (habersiz olmak, bilgisiz olmak), gaflet (habersizlik,
bilgisizlik), gafil (habersiz, bilgisiz, aymaz, bilinçsiz, farkında olmayan;
dalgın, dikkatsiz; dünyaya dalmış, uyarılara kulak asmayan kişi) * habersiz
kılma, bilgisiz kılma, dikkatsizlikle terkettirme; gaflette bırakmak; kandırma,
aldatma, gafil kılma, baştan çıkarma, aldatma, kandırma, ayartma; bir kadını
aldatarak ırzına geçme
iğma :
ara. * ğama (bayılmak, bilincini kaybetmek, kendinden geçmek) * bayılma,
bilincini kaybetme, kendinden geçme
iğmek :
tür. * eğ, iğ (bükmek, kıvırmak; bir yöne meyletmek, bir doğrultuya yönelmek,
doğrultmak, düzeltmek) + mek (fiil mastar eki) * düz, doğru veya dik olan bir
şeyi eğik duruma getirmek, eğmek; sert bir şeyi kıvırıp yay biçimine sokmak,
eğri bir duruma getirmek, bükmek
iğne :
tür. * iğ (ince, sivri çubuk; delmek, geçmek) + ne (isim yapım eki) * dikiş
dikmeye yarayan sivri uçlu ince çubuk veya vücuda enjeksiyon yapmaya yarayan
sivri uçlu ince boru; dikiş dikmeye, iş işlemeye vb. yarayan, ince, bir ucu
sivri, öteki ucunda iplik geçirilecek deliği bulunan çelik araç; iki şeyi birbirine
tutturmakta kullanılan, ince ve uzun, ucu sivri, delmeye yarayan metal araç;
tıpta deri altına kimyasal madde enjeksiyonunda kullanılan ince boru
iğnelemek :
tür. * iğne (dikiş dikmeye yarayan sivri uçlu ince çubuk veya vücuda enjeksiyon
yapmaya yarayan sivri uçlu ince boru) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar
eki) * iğneyle tutturmak veya iğne batırmak; üstü örtülü ve bazen alaycı bir
tarzla gücendirici, kırıcı, üzücü, yerici, elestrel sözler söylemek
iğrenç :
tür. * iğr (tiksinmek, nefret etmek) + enç (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
hoş olmayan, tiksindirici, insanın isteksizliğine ve tiksinmesine yol açan,
mide bulandıran
iğrenmek :
tür. * iğr (tiksinmek, nefret etmek) + en (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar
eki) * iğrenç bulmak, tiksinmek
iğreti :
ara. * ariyet (ara (sakatlamak, kusurlu kılmak, ödünç olmak, eğreti olmak) +
iyet (isim yapım eki) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ödünç olarak,
geçici, emaneten, muvakkat, belirli bir süre için
iğri :
tür. * eğ (bükmek, kıvırmak, döndürmek; bir yöne meyletmek, bir doğrultuya
yönelmek, doğrultmak, düzeltmek) + ri (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
doğru, düz veya dikey olmayan, bir noktasında yön değiştiren, çarpıklığı olan;
yay biçimli
iğtinam :
ara. * ganima (fırsatı değerlendirmek, faydalanmak, yararkanmak), ganimet (ele
geçirilen, yağmalanan, elde edilen mal veya kazanç) * mevcut fırsatı, zamanı
veya imkanı iyi değerlendirip faydalı bir şekilde kullanma, faydalanma,
yararlanma, yağmalama
iğtişaşat :
ara. * gaşa (örtmek, kaplamak, karışmak, karıştırmak, düzeni bozmak) *
toplumsal veya kamusal düzenin birden fazla olayla bozulması, karışıklıklar,
kargaşalar ve düzensizlikler bütünü, karışıklıklar, kargaşalar,
iğtita :
ara. * ğata (örtmek, bürümek, kaplamak) * örtünme, bürünme, bir şeye sarınma
iğtizal :
ara. * gazala (iplik eğirmek) * iplik eğirme
iğva :
ara. * gava (azdırmak, kandırmak, yoldan çıkarmak, saptırmak) * azdırma,
kandırma, yoldan çıkarma, saptırma
ihafe :
ara. * hafa (korkutmak, ürkitmek), havf (korku) * korkutmak, ürkütmek
ihale :
ara. * ahala, havala (devretmek, teslim etmek, birine vermek, aktarmak,
iletmek, vekalet vermek) * bir malın, işin veya hizmetin yapımı, tedariki veya
alım-satımını, teklif usulüyle başkasına devretme veya verme işlemi; devletin
veya özel kuruluşların bir işi yapacak kişi veya firmayı seçmek için
düzenlediği teklif alma ve değerlendirme süreci
iham :
ara. * hama (vehmetmek, sanmak, kuruntu yapmak, kuşkulanmak) * kuruntuya
düşürme, vehimlendirme, kuşkuya sevketme; iki anlamlı bir sözcüğü iki anlamını
da içerecek, iki anlamını da düşündürecek bir biçimde kullanma sanatı (örneğin
kimine ağla demişler, kimine gül sözünde gül iki anlamını da düşündürecek
biçimde kullanılmıştır.)
ihame :
ara. * hayme (çadır), hayyam (çadır kuran) * çadır kurma
ihan :
ara. * ahana (zayıflamak, kuvvetsizleşmek), vehn (zayıflık, güçsüzlük) * bir
kimseyi zayıf, kuvvetsiz bırakma, güçsüzlendirme; hor görme, tahkir etme
ihan :
ara. * ihana (kızmak, öfkelenmek, hiddetlenmek), ihnet (kızma, öfkelenme, hiddetlenme)
* kızgınlıklar, öfkeler, hiddetlenmeler, gazablar, dargınlıklar
ihanet :
ara. * hana (hile yapmak, hainlik etmek, ihanet etmek, sadakatsizlik etmek,
güveni bozmak), hain (ihanet eden, sadakatsiz, güvenilmez), muhin (aşağılayıcı,
onursuz, hor görülen, küçük düşürücü; hor, hakir, aşağılık kılan) *
sadakatsizlik etme, sözde durmama, ahde vefa etmeme, hıyanet etme, güveni
kötüye kullanma, aldatma, güveni bozma, kötüye kullanma, hainlik
ihata :
ara. * hata (çevirmek, çevrelemek, sarmak, etrafını sarmak, kuşatmak), muhit
(çevre, etraf) * etrafını çevirme, sarma, kuşatma
ihbab :
ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevgi, bağlanma, arzulama),
muhabbet (karşılıklı sevgi), habib (sevgili, sevilen) * muhabbet etme,
sevgisini gösterme
ihbal : ara.
* habal (gebelik, hamilelik), habala (gebe kalmak, hamile kalmak), mehbel
(vajina, döl yolu) * gebe bırakma, hamile bırakma; çiçekler dökülüp meyve tutma
ihbar :
ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak,
tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek,
bilmek) * haber verme, bildirme
ihbariye :
ara. * ihbar (haber verme, bildirme) + iye (ile ilgili olan) * haber verme
belgesi
ihbarname :
ara. * ihbar (haber verme, bildirme) + name (kitapçık, mektup, risale, belge,
yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * resmi veya hukuki bir durumun, kararın,
tebligatın, bildirimin karşı tarafa yazılı olarak iletilmesini sağlayan belge
ihbas :
ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men
etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek,
tutmak), habs (tutuklama, alıkoyma, salmama, zaptetme, tutma, engelleme) *
birinin hakkını yeme, alıkoyma, zaptetme
ihbat :
ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa
gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * battal kılma, geçersiz kılma, boşa
gitme
ihda :
ara. * ehad (bir, biri (dişi için) ) * bir, ehad
ihda :
ara. * hada (yönlendirmek, rehberlik etmek liderlik etmek; dalıp gitmek, zihnen
uzaklaşmak) * yönlendirme, doğru yolu gösterme
ihda aşer :
ara. * ihda (bir) + aşer (on) * onbir
ihdar :
ara. * hadara (iptal etmek, geçersiz kılmak, battal kılmak, hükümsüz bırakmak,
boşa harcamak, ziyan etmek), heder (boşa gitme, ziyan olma, bir işe yaramama,
karşılığını alamama) * iptal etme, battal etme, hükümsüz bırakma, boşa harcama
ihdas :
ara. * hadasa (oluşmak, meydana çıkmak, belirmek, kurulmak; yenilemek,
tazelemek, haber vermek, geliştirmek), hadise (oluşum, olay, vukuat) * ortaya
çıkarma, meydana çıkarma, ortaya koyma, kurma, meydana getirme, oluşturma
ihfa :
ara. * hafa (saklamak, gizlemek) * saklama, gizleme
ihfaf :
ara. * haffa (hafiflemek, kaldırmak, taşımak) * hafifletme
ihkak :
ara. * hakka (gerçek, hak) * hakkı yerine getirme, gerçelleme
ihkam :
ara. * hakama (sağlam yapmak, hükmetmek, yerli yerine koymak), muhkem (sağlam,
dayanıklı) * sağlamlaştırma, kusursuz ve dayanıklı hale getirme, düzenini ve
gücünü kesinleştirme
ihkar :
ara. * hakir (aşağılık, alçak, hor, zelil, rezil) * hakir kılma, aşağılık
kılma, rezil ve rüsvay etme, zelil etme
ihla :
ara. * hala (boşaltmak) * boş bırakma, boşaltma, hali kılma
ihla :
ara.* hala (tatlılandırmak), hulv (tatlılık, hoş tat) * tatlılandırma
ihlaf :
ara. * halafa (yemin etmek, kasem etmek) * yemin etme, kasem etme
ihlak :
ara. * halaka (yok etmek, mahvetmek, perişan etmek), helak (yok olma, mahvolma,
perişan olma) * harcama, tüketme, bitirme; yok etme, helak etme, öldürme
ihlal :
ara. * hala (çözmek, bağını koparmak, gevşetmek; zarar vermek, bozmak,
eksiltmek, kayıba uğratmak) * çözme, gevşetme; bozma, halel getirme; bir
kuralı, hakkı veya düzeni bilerek veya fiilen bozma, geçersiz hale getirme ve
bağlayıcılığını ortadan kaldırma
ihlas :
ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan
kurtulmak, öz hale gelmek), hulus, ihlas (halislik, saflık, samimiyet, dostluk,
içtenlik), halis (saf, duru, arı), muhlis (samimi, içten) * içtenlik,
samimiyet, katıksızlık, riyasız sevgi; Kur’an’ın 112. suresi
ihmal :
ara. * ahmala (ahmala (ihmal etmek, boşlamak, bakımsız bırakmak, ilgilenmemek,
önemsememek) * kendi haline bırakma, boş verme, ilgilenmeme, önemsememe
ihmalkar :
ara. * ihmal (kendi haline bırakma, boş verme, ilgilenmeme, önemsememe) (ara.)
+ kar (-cı, yapan, eden eki) (far.) * ihmal eden, önemsemeyen, ilgilenmeyen
kimse
ihmirar :
ara. * humr (kırmızı), ahmer (kızıl) * kızarma, kızıllık; kızıl hastalığı
ihn :
ara. * ihn (boyalı veya renkli yün, tüy) * boyalı sof kumaş; renkli yün
ihna :
ara. * hana (acımak, merhamet etmek, şefkat göstermek) * acıma, merhamet etme,
şefkat etme
ihnak :
ara. * hunk, hank (boğmak, boğazı sıkmak) * boğma, nefessiz bırakma; kin
bağlama, gazaplandırma
ihrab :
ara. * haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak) * harab etme, perişan etme, mahvetme
ihrab :
ara. * haraba (kaçmak, firar etmek, hızlıca uzaklaşmak, kurtulmak), harab
(kaçış, firar, hızla uzaklaşma, kaçma) * kaçmasına sebep olma, kaçırma, kaçma
zorunda bırakma; calışma, azmetme, didinme
ihrac :
ara. * haraca (dışarı çıkartmak, çıkarmak, dışarı gitmek) * çıkarma, dışarı
atma; yurt içinde üretilen malı yabancı ülkelere satma; bir kişinin bulunduğu
kurumdan çıkarılması, atılması; görevden uzaklaştırma
ihracat :
ara. * haraca (dışarı çıkartmak, çıkarmak, dışarı gitmek), ihrac (dışarı çıkarma)
+ at (çoğul eki) * bir ülkenin, ülke içinde ürettiği malları veya sağladığı
hizmetleri yabancı ülkelere satması işi, dışsatım
ihraç :
ara. * haraca (dışarı çıkartmak, çıkarmak, dışarı gitmek) * çıkarma, dışarı
atma; yurt içinde üretilen malı yabancı ülkelere satma; bir kişinin bulunduğu
kurumdan çıkarılması, atılması; görevden uzaklaştırma
ihrak :
ara. * haraka (yakmak), ihrak (yakma) * ateşe atma, yakma, yandırma
ihrakiye :
ara. * haraka (yakmak), ihrak (yakma) + iye (ile ilgili olan) * yakmalık, yakma
ile ilgili; gemilere ve uçaklara yakıt, erzak, teknik malzeme gibi temel
ihtiyaçların gümrük süreçlerine uygun şekilde temin edilmesi
ihram :
ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak,
dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer
vermek) * yasaklama; yasak yere veya hareme girme, özellikle hac esnasında
harem-i şerife girme, hac giysisi
ihraz :
ara. * haraza (korumak, toplamak, kazanmak, elde etmek; erişmek, nail olmak) *
kazanma, kesbetme, elde etme, erişme, nail olma
ihsa :
ara. * ahsa (saymak, hesaplamak) * sayma, sayım
ihsad :
ara. * hasada (biçmek, kesmek, hasad etmek), hasad (biçme, kesme) * ekin veya
ot biçme veya biçtirme, hasad etme
ihsaiyat :
ara. * ahsa (saymak, hesaplamak), ihsa (sayma, sayım) + iyat (isim yapım ve
çoğul eki) * istatistik, sayma ilmi
ihsan :
ara. * husn (güzellik, iyilik) * güzellik yapma, iyilik etme, karşılıksız
verme, hediye
ihsandide :
ara., far. * ihsan (iyilik, güzellik) (ara.) + dide (görme, bakış) (far.) *
iyilik görmüş, ihsan görmüş, bağış almış, lütuf görmüş, minnettar
ihsan-didegan :
ara., far. * ihsandide (iyilik görmüş, güzellik görmüş, bağış almış,
nimetlenmiş, lütuf görmüş) (ihsan (iyilik, güzellik) (ara.) + dide (görme,
bakış) ) + gan (sıfat yapım ve çoğul eki) (far.) * iyilik görmüş olanlar,
bahşiş almış kimseler, minnettar olanlar
ihsangazi :
ara. * ihsan (güzellik yapma, iyilik etme, karşılıksız verme, hediye, ödül) +
gaza (akın etmek, sefer düzenlemek, yağmalamak, talan etmek, öldürmek, yok
etmek, parçalamak, dövmek, ezmek, vurmak; kavga etmek, mücadele etmek,
savaşmak; gezmek, gitmek), gazi (akıncı, istilacı) * Kastamonu’nun bir ilçesi
ihsan-ı hümayun :
ara. * ihsan (güzellik yapma, iyilik etme, karşılıksız verme, hediye, ödül) + i
(tamlama eki) + humayun (yüce, ulu, büyük, kutsal, muhteşem, mübarek, padişaha
ait) * padişah tarafından yeteneği veya başarısı dolayısıyla birine verilen
görev, rütbe, ödül
ihsaniye :
ara. * ihsan (güzellik yapma, iyilik etme, karşılıksız verme, hediye, ödül) +
iye (yer ve durum eki) * Afyonkarahisar’ın bir ilçesi
ihsanperver :
ara. * ihsan (güzellik yapma, iyilik etme, karşılıksız verme, hediye, ödül)
(ara.) + parvar, perver (besleyen, büyüten, yetiştiren, koruyan, seven, sever)
(far.) * iyiliksever, hayırsever, ihsan edici
ihsas :
ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek,
özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), hiss (duyu,
duygu, algı, sezgi) * üstü örtülü olarak anlatma, sezdirme, hissettirme; duyum
ihtar :
ara. * hatara (hatırlamak, akla gelmek, zihinde belirmek, akla gelmek,
anımsamak, aymak) * uyarı, uyarma; hatırlatma, anımsatma
ihtarname :
ara., far. * ihtar (uyarı, uyarma; hatırlatma, anımsatma) (ara.) + name
(kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * bir
kişinin hukuksal boyutu olan her türlü durum için, muhatabı olduğu karşı tarafa
sözleşme, kanunlar, gelenek ve görenek ile doğan hak ve taleplerinin yazılı
olarak sunulması; resmi bir uyarının veya bildirimin yazılı olarak iletilmesini
sağlayan belge
ihtiba :
ara. * haba (gizlemek, saklamak) * gizleme, saklama
ihtibak :
ara. * habaka (dokumak, örmek), hibak (doku, örgü) * kumaş ve bez dokuma, hubuk
(ç.)
ihtibas :
ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men
etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek,
tutmak), habs (tutma, alıkoyma, tutuklama, zaptetme, engelleme) * tutulma,
tutukluluk; hapsolunma, hapsetme, zaptetme
ihticab :
ara. * hacaba (araya girmek, mani olmak, birinin bir yere girmesini engellemek;
örtmek, perdelemek, gizlemek, saklamak), hicab (örtü, perde; setreme, gizleme;
utanma, kendini kusurlu bilip insanlar arasından çekilme) * örtünme, saklanma,
gizlenme, perdelenme
ihticac :
ara. * hacca (kanıtlamak, ispat etmek, gerekçelendirmek), huccet (delil, ispat,
kanıt) * delil gösterme, kanıt sunma, ispat vasıtası sunma, vesika, şahit
gösterme
ihticam :
ara. * hacm (doluluk, büyüklük, cüsse, cismin kapladığı yer; cismin üç boyutlu
ölçüsü, fiziksel alan, kabartı, tümsek), hacama (meme emmek, cildini emerek
tümsek hale getirmek) + at (isim yapım eki) * kan aldırma, hacamat uygulaması,
vücuttan belirli bölgelerde kan çekme işlemi
ihtida :
ara. * hada (aldatmak, kandırmak, yanıltmak, yanlış yönlendirmek), hadi
(aldatan, kandıran) * aldatma, hile yapma, oyun etme, kandırma
ihtida :
ara. * hada (yönlendirmek, doğru yola sevketmek, hidayete yöneltmek, rehberlik
etmek) * yönlenme, doğru yolu bulma; yol gösterme, yönlendirme
ihtidad :
ara. * hadda (kesmek), hadd (sınır, kenar, çizgi), haddat (keskinlik, bilenme
(özellikle kılıç, çelik), bileylenebilirlik), hadid (keskin, kesici; demir) *
keskinleşme, kesici hale gelme; hızlanma; azma; hiddetlenme
ihtifa :
ara. * hafa (gizlenmek, saklanmak, gizlemek, saklamak) * gizlenme, saklanma
ihtifad :
ara. * hafada (acele yapmak, çabuk işlemek) * acele yapma, çabuk işleme
ihtifaf :
ara. * haffa (kuşatmak, sarmak, çevresini sarmak, çevrelemek) * kuşatma, sarma,
etrafını sarma, çevresini kuşatma
ihtifal :
ara. * hafala (toplanmak, kalabalık olmak) * ölmüş bir büyüğü anmak için
yapılan tören, anma töreni; toplu kutlama
ihtifar :
ara. * hafara (kazmak), hafriyat (kazma işi, Kazı işlemi sonucu çıkan toprak,
taş veya malzeme grubu) * kazma, kazılma
ihtifaz :
ara. * hafaza (korumak, sakınmak, muhafaza etmek) * koruma, sakınma, muhafaza
etme, güvence altına alma
ihtikak :
ara. * hakka (gerçek, hak) * hakkını isteme, hak iddia etme
ihtikan :
ara. * hakn, hakana (biriktirmek, yığmak, kümelemek) * kanın vücûdun bir yerinde
toplanıp birikmesi, konjesyon
ihtikar :
ara. * hakara (saklamak, stoklamak, elinde tutmak) * bir malı piyasadan çekip
saklayıp, stoklayarak kıtlık yaratmak ve fiyatı arttığında satarak haksız
kazanç elde etme amacıyla yapılan ticari eylem
ihtilaç : ara.
* halaca (kıvranmak, seğirmek, kasılmak) * kıvranma, seğirme, kasılma, spazm
ihtilaf :
ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından
gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan
gelmek, halef olmak) * zıtlık, karşıtlık, anlaşmazlık, uyuşmazlık
ihtilak :
ara. * halaka (yalan söylemek, uydurmak) * yalan, uydurma
ihtilak :
ara. * halaka (yok etmek, helak etmek; traş etmek,) * yok etme, helak etme;
traş etme
ihtilal :
ara. * halla (zarar vermek, bozmak, hasar vermek, aksatmak, eksiltmek, kayıba
uğratmak, bozulmak, aksamak; bir yere inmek, yerleşmek, içine girmek, bir yeri
tutmak) * bozulma, bozgun, fesad, kargaşa, karışıklık; devrim, altüst oluş;
mevcut siyasi düzeni veya yönetimi köklü ve genellikle zor kullanarak devirmeye
yönelik ani ve radikal değişim hareketi, ayaklanma, kalkışma
ihtilam :
ara. * hulm (rüya, düş), halama (rüya görmek, düş görmek; ergenlik çağına
ulaşmak) * ergenlik çağındaki bireylerde uykuda iken genellikle cinsel içerikli
rüyalarla birlikte meydana gelen istemsiz meninin dışarı atılması durumu,
rüyalanma, gece boşalması
ihtilas :
ara. * halasa (kapıp almak, çalmak, fırsatını kollayıp bir malı alıp kaçmak,
çekip almak, gizlice ele geçirmek) * başkasına ait bir şeyi gizlice ve
habersizce alarak haksız yere sahip olma, çalma, gizlice alma
ihtilat :
ara. * halata (karıştırmak, bileşmek, birleşmek), halt (karışım, bileşik,
birleşim) * farklı olguların bir araya gelmesi, iç içe geçmesi veya temas
etmesi durumu, karışma, bir araya gelme, karışım, bileşik
ihtima :
ara. * hama (korumak, sakınmak, muhafaza etmek, himaye etmek; sıcaklanmak,
kızarmak, ısınmak), hami (koruyan, sakınan, muhafaza eden, himaye eden) *
himaye etme, koruma, sakınma, esirgeme, muhafaza etme
ihtimal :
ara. * hamala (taşımak, götürmek, yüklenmek), hamal (taşıyan, götüren,
yüklenen) * götürme, taşıma, yüklenme; kabul edilebilirlik, olabilirlik,
olasılık, muhtemel olma
ihtimam :
ara. * hamma (kaygılanmak, önemsemek, özen göstermek, ilgi göstermek) * bir konuya
dikkat ve özen gösterme, gerekli ilgi ve dikkati verme durumu, önemseme, özen
gösterme
ihtimar :
ara. * hamira, hamara (örtmek, kapatmak; kabarmak, mayalanmak, sarhoş etmek
(aklı kaplamak, aklı örtmek anlamından), hamur (su ile yoğurulmuş ve macun kıvamına
getirilmiş un), mahmur (sarhoşluğun etkisi altında, sersem) * mayalanma,
ekşiyip mayalanma
ihtinac :
ara. * hanaca (yönelmek, eğilmek, meyletmek, eğilim göstermek) * yönelme,
eğilme, meyletme, eğilim gösterme
ihtinak :
ara. * hanaka (boğmak, boğazını sıkıp öldürmek, boğazı sıkılıp boğulmak;
sıkıştırmak, gem vurmak, kontrol altına almak, buyruğa almak, ele geçirmek) *
sıkıca kavrama, boğazlama, boğazın sıkılıp tıkanmasından dolayı nefes alamama,
boğulma; kontrol altına alma, buyruğa alma, ele geçirme
ihtinan :
ara. * hatana (sünnet olmak), hitan (sünnet olma) * sünnet olma
ihtira :
ara. * haraa (icat etmek, keşfetmek, bulmak, yaratmak, oluşturmak) * daha önce
olmayan bir şeyi düşünerek veya yaparak ortaya koyma, yeni bir şey keşfetme
veya yaratma, icat, buluş, keşif
ihtira beratı :
ara., tür. * ihtira (yaratma, icat, buluş, keşif) + bera, bara (izin, belge,
sözleşme, ahit) + at (isim yapım eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir icadın veya
buluşun resmi olarak tescil edildiğini ve sahibine haklar tanındığını gösteren
resmi belge
ihtirab :
ara. * haraba (savaşmak, çatışmak, muharebe etmek), muharebe (harb, savaş,
çatışma), harb (savaş, çatışma) * savaşma, çatışma, muharebe etme
ihtirak :
ara. * haraka (yanmak, yakmak, tutuşmak, ateş almak) * yanma, tutuşma, yangın,
yanıp kül olma; koz bir gezegenin güneşe yaklaşması
ihtiram :
ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak,
dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer
vermek), mahrem (yasak, men edilmiş, kutsal ile ilgili, gizli, haram) * hürmet
etme, saygı gösterme
ihtiras :
ara. * hirs (aşırı arzu, aşırı istek) * hırslı olma, şiddetle isteme, aşırı
arzulu olma
ihtiraz :
ara. * haraza (saklamak, sakınmak, korumak, korkmak) * kaçınma, sakınma,
korkma, kendini koruma
ihtisab :
ara. * hasaba (saymak, ölçmek, adetlendirmek, hesaplamak), hesab (sayma, ölçme,
adetlendirme) * hesap etme, sevap umma; hesab sorma, sorunluluk, mes'uliyet;
ceza; eskiden belediye işlerine bakan memurun işi ve dairesi
ihtisad :
ara. * hasada (biçmek, kesmek, hasad etmek) * biçme, hasad etme
ihtisam :
ara. * hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet etmek),
hasim (düşman, çatışan, muhalif, karşıt), muhtasim (çekişen, tartışan, çatışan,
karşı gelen, karşılıklı muhalefet eden), muhasame (tartışma, çekişme, çatışma,
karşıtlık, muhalefet; düşmanlık, husumet), hasm (düşman, muhalif, hukuki bir
işlemde karşı taraf) * tartışma, çekişme, karşı olma, muhalefet; düşmanlık,
husumet muhasame
ihtisap :
ara. * hesab (aritmetik, sayısal değer bulma, ölçme, sayma, adetlendirme) * bir
olhuyu veya olayı sayısal (miktarsal) olarak ölçümleme ve sonucu değerlendirme,
sayma, hesap alma, hesaba çekme, ölçme, sayısal değer bulma
ihtisar :
ara. * hasara (hasarlamak, zarar vermek, ziyana uğratmak, eksiltmek, azaltmak),
hasar (ziyan, zarar, kayıp, eksilme, azalma, kısalma), hasir (azalmış,
eksilmiş, kısalmış, zayıflamış; ziyana uğramış, zarar görmüş) * eksiltme,
azaltma, kısaltma, özetleme, sadeleştirme, basitleştirme, hasarlama
ihtisas :
ara. * hassasa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek,
özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek; araştırmak,
incelemek) * özellik, özelleşme, ayrılmışlık, ayrılmış olma, özgün olma, özel
olma, uzmanlaşma
ihtişad :
ara. * haşada (toplanmak, birikmek, yığılmak) * toplanma, birikme, yığılma
ihtişam :
ara. * haşama (saygın olmak, itibarlı olmak, yüksek olmak, yücelik göstermek,
azametli olmak, yüce olmak, azamet göstermek, büyüklük sergilemek; incitmek, gadaplandırmak,
hiddetlendirmek), haşmet (etkileyici yücelik ve heybet duygusu uyandıran
büyüklük; saygın olma, itibarlı olma, gözalıcı olma durumu, gösterişli olma
durumu, göz kamaştırıcılık, gözalıcılık, gösterişlilik, görkem, ihtişam,
heybet, büyüklük, azamet, yücelik, yükseklik) * etkileyici yücelik ve heybet
duygusu uyandıran büyüklük; saygın olma, itibarlı olma, gözalıcı olma durumu,
gösterişli olma durumu, göz kamaştırıcılık, gözalıcılık, gösterişlilik, görkem,
ihtişam, heybet, büyüklük, azamet, yücelik, yükseklik
ihtitab :
ara. * hatab (odun) * odun toplamak, odun kesmek
ihtitaf :
ara. * hatafa (göz kamaştırmak; kapmak, kapıp götürmek) * göz kamaştırma;
kapma, kapıp götürme
ihtitam :
ara. * hatama (sonlandırmak, bitirmek, nihayete erdirmek; mühür basmak; kırmak,
parçalamak, ezmek), hatem (mühür, son) * hitam bulma, sona erme, bitme,
nihayete erme, iş bitme
ihtitan :
ara. * hatana (sünnet olmak), hitan (sünnet olma), ihtinan (sünnet olma) *
sünnet ettirme
ihtitat :
ara. * hat (çizgi, sınır, hudut, ince uzun çizgi), hatta (çizmek, yazmak) *
sınırlandırma, hududlandırma, hat çekme; sakal bitme
ihtiva :
ara. * hava (kapsamak, içermek, kaplamak, içine almak), muhteva (kapsam,
içerik) * toplama, kapsama, içerme, içine alma
ihtiyac :
ara. * haca (gerekmek, lazım olmak, ihtiyaç duyulmak) * gereksinim, gereksinme,
lüzum
ihtiyaç :
ara. * haca (gerekmek, lazım olmak, ihtiyaç duyulmak) * gereksinim, gereksinme,
lüzum
ihtiyal :
ara. * hala (aldatmak, yön değiştirmek, bir şeyi olduğundan başka göstermek,
tuzak kurmak, düzen kurmak, kumpas kurmak, komplo kurmak, kurnazlık yapmak,
sahtekarlık yapmak), hile (bir amacı gerçekleştirmek için yapılan kurnazca,
yanıltıcı veya aldatıcı davranış, oyun, kumpas veya düzen, sahtekarlık,
aldatma, tuzak, kumpas, komplo, kurnazlık, düzenbazlık, sahtekarlık) * hile
yapma, aldatma, düzen, oyun etme, kumpas kurma
ihtiyan :
ara. * hana (hile yapmak, hainlik etmek, ihanet etmek, sadakatsizlik etmek,
güveni bozmak), ihanet (sadakatsizlik etme, sözde durmama, ahde vefa etmeme,
hıyanet etme, güveni kötüye kullanma, aldatma, güveni bozma, kötüye kullanma,
hainlik) * sadakatsizlik etme, sözde durmama, ahde vefa etmeme, hıyanet etme,
güveni kötüye kullanma, aldatma, güveni bozma, kötüye kullanma, hainlik
ihtiyar :
ara. * hara, hayyara (seçmek, tercih etmek, seçme hakkı vermek, tercih hakkı
vermek, muhayyer bırakmak) * seçme, seçim, tercih, seçme yeteneği, tercih etme,
özgür irade; seçkin, hayırlı
ihtiyari :
ara. * ihtiyar (seçme, seçim, tercih, seçme yeteneği, tercih etme, özgür irade;
seçkin, hayırlı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kişinin kendi
isteğiyle, zorunluluk olmadan tercih ettiği, tercihe dayalı, özgür seçime
dayalı, seçime bağlı
ihtiyat :
ara. * ehata (içermek, kapsamak, kuşatmak, çevrelemek, kavramak) * kuşanma, tedbirli
olma, önlem alma, temkinli olma
ihtiyaten :
ara. * ihtiyat (kuşanma, tedbirli olma, önlem alma) + en (gibi, olarak) * önlem
olarak, tedbir olarak
ihtiyati :
ara. * ihtiyat (kuşanma, tedbirli olma, önlem alma) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * önlemsel, tedbirsel
ihtiyatkar :
ara., far.* ihtiyat (kuşanma, tedbirli olma, önlem alma) (ara.) + kar (-cı,
yapan, eden eki; gibi, ile ilgili) * gelecekte karşılaşılabilecek olumsuz
durumları, riskleri veya tehlikeleri önceden düşünerek ölçülü, tedbirli ve
dikkatli davranan kimse, tedbirli
ihtiyozis :
gre. * ichthyosis (balık pulu hastalığı) (ichthys (balık) + osis (isim yapım,
durum, sorun, hastalık eki) * deride pullanma ve kuruluk ile karakterize olan
genetik kökenli kronik cilt hastalığı, balık pulu hastalığı
ihtiza :
ara. * vada, vaza (koymak, aşağı indirmek), tevazu (alçakta olmak,
alçakgönüllülük etmek, tevazu göstermek) * tevazu, alçakgönüllülük
ihtizar :
ara. * hadara, hazara (hazır bulunmak, getirmek, mevcut kılmak) * huzura çıkma,
hazır olma; can çekişme, hastanın ölüme hazır olması
ihtizar :
ara. * hazara (korunmak, sakınmak) * hazer etme, korunma, sakınma
ihtizaz :
ara. * hazaza (sarsmak, titretmek) * titreme, titreşme, titreşim, ürperme
ihvan :
ara. * ah (kardeş) * kardeşler
ihvan-ı safa :
ara. * ihvan (kardeşler) + i (tamlama eki) + safa (temizlik, bulanık olmama,
duruluk, berraklık, saflık, neşe, iç huzuru, mutluluk) * felsefi ve mistik
amaçlarla birlik oluşturan, bilgi ve erdem peşinde koşan, karşılıklı destek ve
saf niyetle bağlı olan kardeşler topluluğu; IV. (X.) yüzyılda Basra'da ortaya
çıkmış, dinî, felsefî, siyasi ve ilmi amaçları olan, faaliyetlerini gizli
olarak sürdürmüş organize bir topluluk
ihya :
ara. * hayy (canlı, diri, yaşayan, hayatta olan), ahya, ahya, hayaa (canlı olmak,
diri olmak, yaşamak, hayatta olmak) * can verme, diriltme, canlandırma, eski
bir durumu veya unutulmuş bir şeyi tekrar yaşatıp güçlendirme, iyi hale getirme
ihyanen :
ara. * hiyn (zaman, vakit), ahyan (vakitler, zamanlar) + en (gibi, olarak) *
arasıra, bazen, bazı zamanlar, zaman zaman, kah kah, ara sıra meydana gelen
veya görülen; belli periyotlarla tekrar eden
ihzal :
ara. * hazala (şaka yapmak), hezl (şaka) * şaka ve alay ile uğraşma, şaka
yapma, alay etme
ihzan :
ara. * hazana (üzülmek, kederlenmek, hüzünlenmek, tasalanmak), huzn (üzüntü,
tasa, keder, hüzün), mahzun (üzüntülü, hüzünlü, kederli, tasalı) * mahzun etme,
hüzünlendirme, üzme, kederlendirme, tasalandırma
ihzar :
ara. * hadara, hazara (hazırlamak, mevcut hale getirmek, hazır bulunmak, mevcut
olmak, şimdi ve burada olmak, getirmek), hudur, huzur (hazır bulunma, mevcut
olma, şimdi ve burada olma, getirme) * hazırlık, hazır etme, huzura getirme,
mevcut kılma, getirme
ihzari :
ara. * hadara, hazara (hazırlamak, mevcut hale getirmek, hazır bulunmak, mevcut
olmak, şimdi ve burada olmak, getirmek), ihzar (hazırlık, hazır etme, huzura
getirme, mevcut kılma) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hazırlık,
hazırlayıcı, getirici
ika :
ara. * aka (oldurmak, gerçekleştirmek, vuku buldurmak, cereyan ettirmek,
meydana getirmek; yapmak, etmek, eylemek) * oldurma, gerçekleştirme, vuku
buldurma, cereyan ettirme, meydana getirme, etme, eyleme, işleme, yapma,
yaptırma, meydana getirme, oluşturma
ikab :
ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından
gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza,
sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli gözetme eylemi), takib
(ardından gelme, izleme, peşinden gitme), akab (ayak topuğu, iz, ard, peş, sonra),
akib (sonradan gelip devam ettiren, sonuca eren, sonuçlanan), akibet (sonuç,
netice) * şiddetli azab, eziyet, ceza
i'kad :
ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak,
sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek) * düğümleme, bağlama,
sıkıca tutturma, bend etme
ik'ad :
ara. * kaada (oturmak, yerleşmek), makad (oturma yeri) * oturtma, yerleştirme;
bir hükümdarın tahta oturtulması
ikad :
ara. * kada (yakmak, tutuşturmak) * ateş yakma, tutuşturma
ikaf :
ara. * kaf (el çektirmek, durdurmak, tutuklamak, vazgeçirmek), tevkif
(tutuklama) * tutuklama, durdurma, vazgeçirme (handcuff (kelepçe) (ing.) )
ikai terennüm :
ara. * ika (etme, işleme, yapma, yaptırma, meydana getirme, oluşturma) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ranama (ezgiyle söylemek, melodik ifade),
terennum (ezgili söyleyiş, nağmeli okuma) * bir anlam ifade etmeyen sözcüklerin
şarkıda arka arkaya tekrarlanması; belirli bir usül ve ritim içerisinde melodik
ve ezgili biçimde şiir veya metin okuma veya söyleme tarzı
ikal :
ara. * akala (bağlamak, tutmak, bir araya getirmek veya kontrol altına almak,
engellemek), akl (akıl, idrak; nefsi kontrol ederek yanlış yapmayı engelleyen
içsel tesir) * ayak bağı, köstek, bağ, bend
ikam :
ara. * akama (kısırlaştırmak), akim (kısır) * kısırlar, akamete uğrayanlar
ikame :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * idame etme,
sürdürme; ortaya koyma, sabitleme; yerleşme, yerleştirme; yerine koyma, yerine
geçme, bir şeyi başka bir şeyin yerine geçirme
ikamet :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kaim (duran, dikilen,
daim olan), mukim (duran, ikamet eden) * belirli bir yerde sürekli veya uzun
süreli olarak kalma, oturma veya yerleşme durumu
ikametgah :
ara., far. * ikamet (belirli bir yerde sürekli veya uzun süreli olarak kalma,
oturma veya yerleşme durumu) (ara.) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam,
lokasyon) (far.) * bir kimsenin sürekli olarak oturduğu, yerleştiği resmi adres
veya konut
ikan :
ara. * yakin (kesin, net) * iyi ve yakinen bilme; sağlam bir iş; yakin hasıl
etme ve edilmek suretiyle bilme
ikatibant :
ing. * i (eş, benzer) + cati (katyonik kısaltması) + bant (bradikinin
antagonisti) * C1-esteraz inhibitörü eksikliği olan yetişkinlerde kalıtsal
anjiyoödemin akut ataklarının semptomatik tedavisinde kullanılan, bradikinin
etkisini bloke eden sentetik bir peptidomimetik ilacın etken maddesi
(C59H89N19O13S)
ikaz :
ara. * kaza, yakaza (uyanık olmak, uyumamak, uyandırmak) * uyandırma, uyarma,
uyarı
ikbad :
ara. * kabada (belgelemek, tasdik etmek, sıkmak, daraltmak, kavramak, almak,
tutmak, kabzetmek), kabd (sıkma, daraltma, kavrama; resmi tutanak, belge,
evrak) * sıkma, daraltma, kavrama, alma, tutma; belgeleme, tasdik etme
ikbah :
ara. * kabaha (suç işlemek, hata etmek, kusur etmek, kötülük yapmak), kabahat
(suç işleme, hata etme, kusur etme, kötülük yapma), kubh (suç, hata, kusur,
günah) * suç işleme, hata etme, kusur işleme, fenalık yapma, kötülük etme
ikbal :
ara. * akbala (yönelmek, ilerlemek, yüzünü çevirmek, kabul etmek), kabala
(yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün
olmak, yapabilmek) * ilerleme, öne gitme, refah, talih, yükselme, rağbet görme
ikbar :
ara. * kabara (gömmek; çukura koymak, mezara koymak, haznelemek, kabire koymak,
defnetmek), kabir (mezar, gömü yeri, defin yeri) * kabire koyma, mezara koyma
veya konulma
ikdam :
ara. * kadem (ayak, adım), kadama (ayak basmak, öne almak, sunmak), kademe
(basamak, aşama, merhale, mertebe, seviye), takdim (öne alma; öne getirme,
sunma) * gayretle çalışma, sürekli uğraşma, cesaret ve kararlılıkla bir işe
girişme veya adım atma durumu
ikdar :
ara. * kadr (güç, kuvvet, kudret), kadir (gücü yeten, muktedir), kader (ölçü),
takdir (ölçülendirme) * kudret verme, kuvvetlendirme, güçlendirme, güç
kazandırma
ikebana :
jap. * ikeru (canlandırmak, yaşatmak, yaşamak) + hana (çiçek) * Japon kökenli,
estetik ve felsefi anlayışla çiçekleri düzenleme sanatı ve uygulaması
iken :
tür. * erken (bir zaman diliminin başında olan, beklenen zamandan önce olan) *
vaktinde, vakitlice, henüz erken olma halinde; bir eylemin veya durumun başka
bir eylem veya durum devam ederken gerçekleştiğini belirten bağlaç veya zaman
zarfı
ikfa :
ara. * kafa, kafv (yetmek, yeterli olmak, tamamlamak, uymak, uyumlu olmak),
kafiye (uyak, uyum) * sesleri birbirine yakın olan harflerle kafiye yapmak
ikfa :
ara. * kafa, kafv (yetmek, yeterli olmak, tamamlamak, uymak, uyumlu olmak),
kafiye (uyak, uyumlu ses, tamamlayan ses) * sesleri, söylenişleri
(telaffuzları) birbirine yakın harflerle kafiye kurma
ikfal :
ara. * kefele (başkasının sorumluluğunu almak, başkasının sorumluluğunu
üstlenmek), kefil (başkasının borcunu veya sorumluluğunu üstlenen kişi; teminat
veren, garanti sağlayan.), tekeffül (bir şeyin sorumluluğunu üzerine alma,
üstlenme) * kefil gösterme, tekeffül ettirme
iki :
tür. * iki (çift, 2) * sayı sisteminde birden (1) sonra, üçten (3) önce gelen
sayı (2)
iki evcikli :
tür. * iki (çift, 2) + evcik (küçük ev) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) *
botanikte erkek ve dişi çiçekleri ayrı bireyler üzerinde bulunan, yani erkek ve
dişi bireyleri farklı bitkilerden oluşan (bitki), dioik
iki zamanlı motor :
tür., ara., lat. * iki (sayı sisteminde birden (1) sonra, üçten (3) önce gelen
sayı (2) ) (tür.) + zaman (süre, vakit, çağ, devir) (ara.) + lı (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (tür.) + motor (hareket ettiren) (movere (hareket etmek,
kımıldatmak) + tor (yapan, eden) ) (lat.) * emme, sıkıştırma, yanma ve egzoz
strokları (zamanları) esasına göre çalışan dört zamanlı motordan farklı olarak,
pistonun doğrusal hareketlerinde dört yerine iki stroka sahip olduğu yani emme
ve sıkıştırmanın birinci strokta, yanma ve egzozun ise ikinci strokta yapıldığı
motor türü
ikicilik :
tür. * iki (sayı sisteminde birden (1) sonra, üçten (3) önce gelen sayı (2) ) +
ci (yapan, eden, yandaş, destekçi eki) + lik (isim yapım eki) * yaratılışta her
şeyin zıttı ile anlam kazandığını ve var olduğunu tanımlayan düşünce sistemi,
düalizm
ikide bir : tür.
* iki (sayı sisteminde birden (1) sonra, üçten (3) önce gelen sayı (2) ) + de
(yer ve durum eki) + bir (0’dan sonraki sayı, 1) * sıksık, sürekli, devamlı
ikigai :
jap. * iki (yaşamak, hayat) + gai, kai (değer, yarar, anlam, uğruna çaba
gösterilen şey) * Yaşamın anlamı, yaşamaya değer kılan şey, kişinin hayatındaki
amaç ve değer
ikilem :
tür. * iki (2) + lem (isim yapım eki) * ki seçenek arasında kalınan durum; her
iki seçenek de eşit olarak olası veya sorunlu olan durum; sübjektif veya
objektif açıdan makul veya uygun olmayan iki seçenekten birini seçme
mecburiyetinde olma durumu
ikili :
tür. * iki (2) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iki öğeden oluşan
yapı, düal
ikili kod :
tür., lat. * iki (2) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + codex
(kod, bir anlamı, mesajı temsil eden şekil, işaret) (lat.) * iki farklı sembol
veya durumdan oluşan (örneğin 0 ve 1 sayıları) ve dijital sistemlerde,
bilgisayar yazılım teknolojisinde bilgi iletimi için kullanılan kodlama
sistemi, binary codes
ikilik :
tür. * iki (2) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (isim yapım ve
durum eki) * iki kısımdan meydana gelmiş; ayrılık, ihtilaf, ikiye bölünme, iki
taraf olma; düalite
ikinci :
tür. * iki (2) + inci (sıra eki) * sıra numarası iki olan
ikinci dereceden denklem :
tür. * iki (2) + inci (sıra eki) + derece (aşama, basamak, seviye, merhale,
mertebe) + denklem (eşitlik) * derecesi iki olan polinom denklemi, yani a,b,c
sabit ve x bilinmeyen olduğunda ax^2+bx+c=0 denklemi; kuvadratik denklem, kuadratik
denklem
ikincil :
tür. * iki (2) + inci (sıra eki) + derece (aşama, basamak, seviye, merhale,
mertebe) + il (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * birincilin ardından gelen,
daha az önemli veya ikinci derecede olan şeyleri ifade eden sıfat
ikindi : far.
* iki (2) (tür.) + ind (yan, nezd, taraf, -e göre, -e nazaran) (ara.) * öğle
ile akşam arasındaki zaman dilimi; günün öğleden sonraki zaman dilimi
ikircik :
tür. * ikir (ikilem, kararsızlık, tereddüt, duraksama) + cik (küçültme ve isim
yapım eki) * kararsızlık, tereddüt veya iki seçenek arasında gidip gelme
durumu; özellikle zihinsel çekingenlik veya içsel çelişki hissi
ikircim :
tür. * ikir (ikilem, kararsızlık, tereddüt, duraksama) + cim (isim yapım eki) *
kararsızlık, tereddüt veya iki seçenek arasında gidip gelme durumu; özellikle
zihinsel çekingenlik veya içsel çelişki hissi, ikircik
ikişer :
tür. * iki (2) + şer (üleştirme, bölüştürme, paylaştırma eki) * her birine iki;
iki iki, ikili olarak
ikiyüzlü :
tür. * iki (2) + yüz (çehre, surat, cephe) + lü (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * davranışlarında samimi olmayan, insanlara karşı çifte standart
uygulayan, farklı ortamlarda farklı söylem ve eylemlerde bulunan, menfaat
durumuna göre tutum ve davranış değiştiren
ikiz :
tür. * iki (2) + iz (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ikisi eşzamanlı olarak
doğmuş olanlardan her biri; birbirine tıpatıp benzeyen iki şeyden her biri
ikizce :
tür. * ikiz (ikisi eşzamanlı olarak doğmuş olan; birbirine tıpatıp benzeyen iki
şeyden her biri) + ce (yer ve durum eki) * Ordu’nun bir ilçesi (ismi, ilçenin
ortasından geçen derenin ilçeyi ikiye bölmesi veya ilçenin girişinde iki ucu
birleşen derenin ilçeyi ikiye bölmesindenkaynaklanır.)
ikizdere :
tür. * ikiz (ikisi eşzamanlı olarak doğmuş olan; birbirine tıpatıp benzeyen iki
şeyden her biri) + dere (küçük akarsu) * Rize’nin bir ilçesi
ikizkenar :
tür. * ikiz (ikisi eşzamanlı olarak doğmuş olan; birbirine tıpatıp benzeyen iki
şeyden her biri) + kenar (kıyı, çevre, yan hat, çizgi şekli oluşturan hat, yan,
taraf) * İki kenarı birbirine eşit uzunlukta olan geometrik şekil (üçgen vb.)
ikizler burcu :
tür. * ikiz (ikisi eşzamanlı olarak doğmuş olan; birbirine tıpatıp benzeyen iki
şeyden her biri) + ler (çoğul eki) + burç (kale duvarına yapılmış kule; hisar,
kale, küme; horoskoptaki oniki takımyıldızdan her biri) + u (iyelik eki) * 21
Mayıs - 21 Haziran tarihleri arasında doğanları temsil eden, çift karakteri ve
değişkenliğiyle tanınan zodyak burcu
iklab :
ara. * kalaba (dönmek, döndürmek, çevirmek, ters döndürmek, tersine çevirmek) *
tersine çevrilme, tersine çevirme, tersine döndürme
iklal :
ara. * kalla (azaltmak, eksiltmek, miktarı düşürmek, niceliği düşürmek,
terketmek, yalnız bırakmak), killet (eksilme, azalma, miktarı düşme, niceliği
düşme), kalil (az, eksik, miktarı düşük, niceliği düşük) * azaltma, miktarını
indirme, niceliğini düşürme; az bulma, az görme
iklil :
ara. * iklil (taç, çelenk) * başarı, onur veya kutlama amacıyla başa geçirilen
çelenk veya taç; saygı ve prestij sembolü; çiçeklerin taç kısmı; mushaf ve yazmaların
başına yapılan taç biçimindeki süsleme
iklim :
gre. * klima (güneş ışınlarının eğimi, kuşak) * eğim, güneş ışınlarının eğimi,
kuşak, hat, hava koşulu
ikmal :
ara. * kamala (tamamlamak, olgunlaştırmak, bütünlemek, bitirmek), kamil
(tamamlanmış, olgun, olgunlaşmış, kemale ermiş), kemal (tamamlanmışlık,
olgunlaşmışlık), tekamül (tamamlanma, olgunlaşma, gelişme) * eksik veya
tamamlanmamış bir şeyi bütünüyle tamamlama, tam ve eksiksiz hale getirme
ikna :
ara. * kanaa (doyurmak, yeterli addettirmek, inandırmak, yetindirmek), kanaat
(yetinme, yeterli addetme), kani (inanmış, yeterli addetmiş, ikna olmuş, kanaat
etmiş) * kani kılma, inandırma, doyurma, ayakta iki tarafa da bakmadan durma
iknan :
ara. * aknana (gizlemek, saklamak, örtmek), muknin (gizleyen, saklayan, örten,
örtücü) * gizleme, saklama, örtme; Örtme, saklama, gizleme;
ikon :
gre. * eikon (resim, suret, şekil, tasvir) * dini veya kültürel anlamda kutsal
sayılan, özellikle Hristiyanlıkta ibadet amacıyla kullanılan kutsal resim veya
tasvir, kutsal sembol, ikona (Konya ilinin isminin kökeni “İconium” (İkonya /
İkonlar diyarı)’dur.)
ikonik :
gre. * eikon (resim, suret, tasvir) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
ikon ile ilgili olan; belirli bir simgeyi, imajı veya kişiyi temsil eden, ona
özgü ve tanınabilir nitelikte olan
ikonografi :
gre. * eikon (resim, suret, tasvir) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek,
kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım,
çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * sanatta ve
kültürde, özellikle dini resimlerde kullanılan semboller, figürler ve temaların
incelenmesi ve yorumlanması bilimi
ikonoloji :
gre. * eikon (resim, suret, tasvir) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem)
(logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)
) * sanatta ve kültürde, özellikle dini resimlerde kullanılan semboller,
figürler ve temaların incelenmesi ve yorumlanması bilimi
ikozahedral :
gre., lat. * eikosi (yirmi) + hedra (yüz, surat, çehre) (gre.) + alis (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * yirmi eşkenar üçgen yüze ve on iki
köşeye sahip, üç boyutlu geometrik yapı
ikozahedron :
gre., lat. * eikosi (yirmi) + hedra (yüz, surat, çehre) + on (geometrik şekil
eki) * yirmi eşkenar üçgen yüzden oluşan geometrik cisim; düzgün yirmi yüzlü
ikozidigon :
gre. * eikosi (yirmi) + gon (kenar, açı, köşe) * yirmi kenarlı veya yirmi açılı
geometrik yapı
ikra :
ara. * karaa (okumak) * oku; okutma
ikrah :
ara. * kariha (iğrenmek, tiksinmek, zorlanmak, hoşlanmamak; zorlamak, sevmemek,
nefret etmek), kerh (hoşlanmama, istememe, sevmeme; tiksinme, nefret etme) *
zorlayarak ve rızası dışında iş yaptırma, baskı altında bırakma, mecbur etme,
baskı uygulama, zorlama; istememe, zorlanma, tiksinme
ikram :
ara. * karama (vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek),
kerem (yücelme, yücelik, cömertlik, asalet, şeref), kerim (yüce, cömert, asil,
şerefli değerli) * cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma
ikramiye :
ara. * ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma) + iye
(yer ve durum eki) * cömertlik veya ödül amacıyla verilen para veya değerli
hediye, ödül, mükafat, prim
ikrar :
ara. * karrara (kararlaştırmak, sabit olmak, durmak, yerleşmek, kalmak, oturmak;
tekrar etmek, tekrarlamak), karar (durma, durak, duruş, sabit olma, yerleşme,
kalma, istikrar, kesin görüş, tercih, yargı, hüküm) * kabul, onay, karar verme,
“evet” deme, onaylama, teyid etme, saklamayarak söyleme, açıkça söyleme,
gizlemeyip açıklama; bildirme
ikraz :
ara. * karrada (kesmek, makaslamak, parçalamak, ayırmak; borç vermek, taksitle
geri ödenmek üzere borç vermek, ödünç vermek), kard (borç, ödünç) *
karşılığında genellikle faiz veya getiri beklemek suretiyle birine belirli bir
süre için para veya mal verme, borç verme, ödünç verme, ikrad
iksa :
ara. * kasa (giymek), kisve (giysi, kıyafet) * giydirme, giyecek verme, kıyafet
verme
iksa :
ara. * kasva (sıkıntı vermek) * kasvet, sıkıntı verme, sıkıntı verilme
iksad :
ara. * kasada (kıt olmak, az olmak, yok olmak; durgun olmak), kesad (kıtlık,
azlık, yokluk; durgunluk) * kesada düşürme, kesatlandırma, azlaştırma,
kıtlaştırma, durgunlaştırma
iksam :
ara. * kasama (yemin etmek, and içmek), kasem (yemin, and) * kasem etme, yemin
etme, and içme
iksar :
ara. * kasara (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), kesir (çok, fazla), tekasur
(çoklama, artırma, çoğaltma, çokluk, fazlalık) * çoğaltma, fazlalaştırma,
arttırma
iksat :
ara. * kasata (adaletli olmak, doğru ölçüde davranmak, doğru olmak,
hakkaniyetli olmak, adil olmak dengelemek, bölmek, paylaştırmak), muksit (adil,
hakkaniyetli, doğru), taksit (bölme, paylaştırma) * doğruluk ve hakkaniyet
gösterme, adil olma
iksazomib :
lat. * ixa (2,5-diklorobenzoil ve glisin türevi belirteci) + zomib (proteazom
inhibitörleri (hücre içi protein yıkım komplekslerini engelleyen ilaç grubu)
(zoon (hayvan, canlı) + ib (inhibitor, engelleyici, önleyici) ) * multipl
miyelom adı verilen bir tür kemik iliği kanserinin tedavisinde kullanılan,
ağızdan (kapsül şeklinde) alınan hedefe yönelik bir akıllı ilacın etken maddesi
(C14H19BCl2N2O4)
iksir :
gre., ara. * eksairein (içinden çıkarmak, süzüp almak) (gre.); iksir (ara.) *
damıtılarak elde edilen öz; kimyada veya simyada, maddeleri dönüştürme veya
iyileştirme gücüne sahip olduğu düşünülen mucizevi karışım veya madde
ikşi'rar :
ara. * akşarra (ürpermek) * ürperme, ürkmeden dolayı tüylerin diken diken
kalkması ve derinin iğne iğne kabarması
iktab :
ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı, yazılım), katib (yazman, yazıcı), mektub
(yazılmış olan) * yazdırma, dikte ettirme
iktam :
ara.* katama (gizlemek, saklamak), ketum (gizleyen, saklayan; ağzı sıkı, sırrı
açığa vermeyen) * gizleme, saklama, açığa çıkarmama
iktan :
ara. * katana (yapıştırmak, tutturmak, iliştirmek) * yapıştırma; yapıştırılma
ikter :
gre. * kitrinos (sarı), ikteros (sarılık) (gre.); icterus (lat.) * safra
pigmenti olan bilirubin düzeyinin kanda artması sonucunda deri, göz ve
mukozaların sarı renk alması durumu
ikterik :
gre. * kitrinos (sarı), ikteros (sarılık) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * ikter ile ilgili
ikteros :
gre. * kitrinos (sarı), ikteros (sarılık) (gre.); icterus (lat.) * safra
pigmenti olan bilirubin düzeyinin kanda artması sonucunda deri, göz ve
mukozaların sarı renk alması durumu
ikterus neonatorum :
gre., lat. * ikteros (sarılık, sarı kuş) (gre.); icterus (sarılık, cilt ve göz
aklarının sararması) + neonatorum (yenidoğanların, yenidoğanlarla ilgili) (neo
(yeni) (gre.) + nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş,
oluşmuş, meydana gelmiş) + orum (çoğul genitif eki) ) (lat.) * yenidoğan
bebeklerde özellikle doğum sonrası ilk haftalarda görülen, kandaki bilirubin
seviyesinin yükselmesi sonucu cilt ve göz aklarının sararmasıyla karakterize
geçici bir durum, yenidoğan sarılığı
iktibas :
ara. * kabasa (ödünç almak, borç almak; aktarmak; kendisine ait olmayan bir
şeyi kendisinin addetmek ve öyleymiş gibi yansıtmak) * ödünç alma, borç alma,
benimseme, kendine maletme; bir söz veya yazıyı olduğu gibi veya kısaltarak
alma, aktarma
iktida :
ara. * kadva (izinden gitmek, uymak, tabi olmak, örnek almak, önder edinmek) *
örnek alma, uyma, tabi olma, ittiba etme, peşinden gitme, önder edinme, takip
etme
iktidar :
ara. * kadara (gücü yetmek, kudreti yetmek, kuvveti yetmek), kudret (güç, kuvvet),
kadir (gücü yeten) * kudretli olma, gücü yeter olma; yetki ve otoriteyi elinde
bulundurma; yönetme ve hükmetme kudreti
iktidarsız :
ara., tür. * iktidar (kudretli olma, gücü yeter olma) (ara.) + sız (yokluk,
eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (tür.) * güçsüz, kuvvetsiz, kudretsiz;
yetkisiz, bir işi yapma veya kontrol etme kapasitesi olmayan kişi; erkeklik
işlevini yerine getiremeyen, bir kadını dölleme yeteneği bulunmayan, ereksiyon
haline geçemeyen
iktifa :
ara. * kafa, kefa, kafv (yetmek, yeterli olmak, kafi gelmek, tamamlamak), kafi
(yeterli) * yetinme, kafi addetme
iktiham :
ara. * aktahama (tahammül etmek, katlanmak, göğüs germek; hücum etmek,
saldırmak) * tahammül etme, katlanma, göğüs germe; hücum, saldırı
iktinah :
ara. * kanaha (esasını anlamak, içyüzünü anlamak, gerçeği kavramak), kunh
(esasını anlama, içyüzünü anlama, gerçeği kavrama) * bir işin esasını, künhünü,
kökünü ve gerçeğini anlama, içyüzüne, derinliğine varma
iktinan :
ara. * katana (saklanmak, gizlenmek, örtünmek) * saklanma, gizlenme, örtünme
iktira :
ara. * kara (kiraya vermek, kiralamak ), kira (malik olunan bir menkul veya
gayrımenkul malı para karşılığında belirli bir süre bir başkasına kullandırma)
* kiralama, kira ile tutma
iktirab :
ara. * karaba (yaklaşmak, yakınlaşmak, yakına gelmek, yanaşmak, mesafesi veya
süresi azalmak), kurb (yakınlaşma, yakınlık, yakın olma) * yanaşma, yaklaşma,
yakınlaşma, takarrub
iktiraf :
ara. * aktarafa (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) * işleme, yapma, etme, eyleme
iktirah :
ara. * karaha (içe doğup söylemek, düşünmeden akla gelip söylemek) * aklına
gelip, içe doğup söyleyiverme, söylenilme
iktiran :
ara. * karana (eşleşmek, çift koşulmak, beraber olmak, birleşmek, eşlik etmek,
yan yana gelmek; yaklaşmak, yakınlaşmak), karn (eş, çiftin teki, iki rakip veya
yaşıtın her biri) * birlikte olma, eşleşme, eşlik etme, iki şeyin zaman veya
mekan bakımından yan yana gelmesi durumu; yaklaşma, yakınlaşma
iktiraz :
ara. * karaza, karada (kesmek, ayırmak, bölmek, borç almak, ödünç almak),
karrada (kesmek, makaslamak, parçalamak, ayırmak; borç vermek, taksitle geri
ödenmek üzere borç vermek, ödünç vermek), karz, kard (borç, ödünç) * borç alma,
ödünç alma
iktisa :
ara. * kasa (giymek), kisve (giysi, kıyafet) * giyinme
iktisab :
ara. * kasaba (kazanmak, elde etmek, edinmek) * kazanma, elde etme, edinme
iktisad :
ara. * kasada (hedeflemek, yönelmek, amaçlamak, ölçülülük göstermek, tutumlu
olmak, doğru yolda olmak, uygun olmak), kesad (kıtlık, eksiklik, azlık), kasd
(niyet, gaye, amaç, yönelme; ölçülü olma; yolu doğru olma, doğru), maksad
(amaç, hedef, gaye, niyet), muktesid (ölçülü davranan, tutumlu) * kaynakların
üretimi, dağıtımı ve tüketimiyle ilgilenen bilim dalı; birey veya toplumun
gelir ve giderlerinde dengeli ve ölçülü olma, ölçülülük, tasarruf, ekonomi
iktisaden :
ara. * kasd, kasada (hedeflemek, yönelmek, amaçlamak, ölçülülük göstermek,
tutumlu olmak, doğru yolda olmak, uygun olmak), kasd (niyet, gaye, amaç,
yönelme; ölçülü olma; yolu doğru olma, doğru), maksad (amaç, hedef, gaye,
niyet), muktesid (ölçülü davranan, tutumlu), iktisad (ölçülülük, tasarruf,
ekonomi) + en (gibi, olarak) * iktisat açısından, iktisat olarak, ekonomik
olarak, ekonomi açısından
iktisadi :
ara. * iktisad (ölçülülük, tasarruf, ekonomi) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * iktisat ile ilgili, ekonomik
iktisadiyat :
ara. * iktisad (ölçülülük, tasarruf, ekonomi) + iyat (durum eki) * ekonomi
bilgisi; bir devletin ekonomik durumu
iktisam :
ara. * kasama (bölmek, paylaştırmak), kısım (bölüm, parça, parti) * bölüşme,
paylaşma
iktisap :
ara. * kasaba (kazanmak, edinmek, elde etmek) * kazanım, edinim
iktisar :
ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak,
parçalamak, ayırmak), kasir (kısa tutan, kısaltan) * kısaltma; sözü kısa kesme,
kısaltma
iktisas :
ara. * kasasa (anlatmak), kıssa (hikaye, öykü, anlatı) * birinin izinden,
ardından gitme; hikayeyi veya bir haberi doğruca söyleme
iktisat :
ara. * kasd, kasada (hedeflemek, yönelmek, amaçlamak, ölçülülük göstermek,
tutumlu olmak, doğru yolda olmak, uygun olmak), kesad (kıtlık, eksiklik,
azlık), kasd (niyet, gaye, amaç, yönelme; ölçülü olma; yolu doğru olma, doğru),
maksad (amaç, hedef, gaye, niyet), muktesid (ölçülü davranan, tutumlu) *
kaynakların üretimi, dağıtımı ve tüketimiyle ilgilenen bilim dalı; birey veya
toplumun gelir ve giderlerinde dengeli ve ölçülü olma, ölçülülük, tasarruf,
ekonomi
iktita :
ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) * kesip alma, koparıp alma
iktitab :
ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı), katib (yazıcı, yazman), mektub (yazılmış
olan) * yazılmış olan bir şeyin kopyasını çıkarma, suretini alma
iktitaf :
ara. * katafa (bir şeyin yüzeyini sıyırmak, traşlamak; sütün kaymağını almak;
koparmak, derlemek, toplamak, devşirmek), kitf (salkım, koparılacak meyve,
dalındaki meyve) * sözün özünü alma; ağaçtan meyve toplama; toplanma, toplama;
bir uğraş sonucunda fayda elde etme
iktital :
ara. * katala (dövüşmek, savaşmak, çatışmak, vuruşmak, öldürmek, katletmek),
katl (dövme, savaşma, çatışma, vurma, öldürme), kital (dövüş, savaş, çatışma,
vuruşma, karşılıklı öldürme) * birbirini öldürme, vuruşma
iktitam :
ara. * keteme (saklamak, gizlemek), ketum (saklayan, gizleyen) * ketmetme,
gizleme, saklama
iktiva :
ara. * kava (güçlenmek, kuvvetlenmek, kudretlenmek), kuva (kuvvet, güç, kudret),
kuvvet (güç, kusret), kavi (güçlü, kuvvetli, kudretli) * kuvvetlenme, güçlenme,
kudretlenme
iktiyad :
ara. * kada (önden yürüyerek sevk etmek, idare etmek, sürmek, komuta etmek,
hüketmek) * birini veya bir şeyi zorlayarak veya yönlendirerek peşinden götürme,
sevk etme; iradesini ele alıp yönlendirme, hükmetme, komuta etme; tutup götürme
veya götürülme
iktiyal :
ara. * kile, keyle (Osmanlı ve çevresinde kullanılan, genellikle tahıl için
geçerli olan geleneksel ağırlık ve hacim ölçü birimi, ağırlık ölçeği, ölçek
(khilioi (bin) (gre.) ) * kile veya ölçek ile ölçme
iktiyas :
ara. * kasa (ölçmek, karşılaştırmak), kiyas (ölçme, karşılaştırma), mikyas
(ölçü, ölçek) * iki şey arasındaki benzerlik ve farkları ölçerek değerlendirme;
ölçme, karşılaştırma, benzerini bulma; ölçme, kıyas tutma; fıkıh ve mantıkta,
hakkında açık hüküm bulunan bir meseleye benzerliği esas alarak hükmü
bilinmeyen bir meseleye akıl yoluyla hüküm verme yöntemi
iktiyoziform :
gre., lat. * ichthyosis (balık pulu hastalığı) (ichthys (balık) + osis (isim
yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) + formis (şekilli, biçimli) (forma
(şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * balık pulu
görünümüne benzer deri yapısı sergileyen; iktiyozisi andıran cilt lezyonları
veya dermatolojik durumlar
iktiyozis :
gre. * ichthyosis (balık pulu hastalığı) (ichthys (balık) + osis (isim yapım,
durum, sorun, hastalık eki) * deride pullanma ve kuruluk ile karakterize olan
genetik kökenli kronik cilt hastalığı, balık pulu hastalığı
iktiza :
ara. * kaza, kada (gerektirmek, icap ettirmek, zorunlu kılmak; bitirmek, iş
bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm
vermek, hükmetmek), mukteza (gerekli olan, gereken, lazım olan, icab eden; bir
şey yapılırken gerekli işlemlerin tümü) * bir şeyin mantıken, hukuken veya
fiilen başka bir şeyi gerektirmesi; zorunluluk veya ihtiyaç doğurma durumu,
gerektirme, ihtiyaç duyma, zorunlu olma, gerekli kılma
iktizaz :
ara. * kazza (büzmek, sıkıştırmak, buruşturmak) * bir şeyin yapısının bozulup
sıkışarak kırışması, büzülmesi ve düzgünlüğünü kaybetmesiyle ortaya çıkan
fiziksel bozulma hali, bozulup buruşma
iktus :
lat. * ictus (vuruş, darbe, çarpış) * müzikte bir ölçünün vurgulu vuruşu veya
şiirde hecenin aksan aldığı yer; inme, felç
ikval : ara.
* kala (demek, söylemek), kavl (söz, söylem, kelam) * bir kimsenin, söylemediği
halde bir sözü söyledi diye iddia etme
il :
tür. * il (devlet, ülke, yurt; şehir) * eski Türkçede "devlet" veya
"halkla birlikte yönetilen toprak"; yeni Türkçede şehir, vilayet
ila :
ara. * ila (-a, -ya, üzerine, -e kadar, -e değin) * -a, -ya, üzerine, -e kadar,
-e değin
i'la :
ara. * i'la (yükseltmek, yüksek olmak, yukarısına çıkmak; yükseltmek, yukarısı
kılmak, yüce kılmak) * bir şeyi yukarı kaldırma, yüceltme, şerefini ve
mertebesini artırma veya değerini en üst seviyeye ulaştırma
ila :
ara. * ila (nimet, bahş, bağış, rızk, ihsan, lütuf) alai (ç.) * nimet, bahş,
bağış, rızk, ihsan, lütuf
ila nihaye :
ara. * ila (-a, -ya, üzerine, -e kadar, -e değin) + nihaye (son, bitim, bitiş,
uç, sınır) * sonsuza kadar, sonu gelmeyecek bir biçimde, bitimsizce veya
sürekli olarak (esas anlamı “sonuna kadar” olup, zamanla “sonsuza kadar”
anlamını kazanmıştır.)
ilac :
ara. * lacaa (içine girmek, sığınmak, iltica etmek), iltica (sığınma), melce
(sığınak, barınak, içine girilecek yer) * içeri sokma, idhal etme, duhul
ettirme, dahil etme, girdirme
ilac na-pezir :
ara., far. * alaca (tedavi etmek, uğraşmak, çözüm aramak), ilac (tedavi, çare,
çözüm) (ara.) + na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) +
paziraftan (kabul etmek, almak), pazir, pezir (kabul eden, alan, kabul
edilebilir) * tedavisi mümkün olmayan, ilaç kabul etmeyen; imkansız, çaresiz
ilac-pezir :
ara., far. * alaca (tedavi etmek, uğraşmak, çözüm aramak), ilac (tedavi, çare,
çözüm) (ara.) + paziraftan (kabul etmek, almak), pazir, pezir (kabul eden,
alan, kabul edilebilir) * tedavisi mümkün, tedavi edilebilen, ilaç kabul eden;
çaresi olan, çaresi bulunabilen
ilaç :
ara. * alaca (tedavi etmek, uğraşmak, çözüm aramak), ilac (tedavi, çare, çözüm)
* hastalıkları iyileştirmek, semptomları hafifletmek veya önlemek amacıyla
kullanılan kimyasal veya doğal madde
ilad :
ara. * alada, elede (doğurmak, çocuk dünyaya getirmek), veled (çocuk), tevlid
(doğurma) * doğurma, tevlid etme; doğurtma
ilaf :
ara. * alafa, alifa (alışmak, cana yakın olmak, dostluk kurmak, birleşmek),
allafa (birleştirmek, yakınlaştırmak, tanıştırmak, dost haline getirmek,
alıştırmak; bir araya getirmek, toplamak, derlemek, düzenlemek, yazmak), ulfet
(alışma, alışkanlık, uyum, ısınma, birleşme; ahbaplık, dostluk); elf (bin) *
birleştirme, ülfet etme, alıştırma, ülfet ettirme; bir adedi bine çıkarma
ilah :
ara. * aliha (tapmak, yönelmek, sığınmak, ibadet etmek; hayrete düşmek) *
insanlar tarafından kutsal kabul edilen, tapılan veya yüceltilen varlık;
yönelinen, tapılan, tanrı
ilahe :
ara. * ilah (tanrı, tapılan) + e (dişilik eki) * tanrıça
ilahi :
ara. * ilah (tanrı, tapılan, yönelinen, yüce varlık) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * tanrısal, tanrıya ait, tanrıdan gelen; tanrıyı konu alan dini
içerikli şiir veya ezgi
ilahiyat :
ara. * ilah (tanrı, tapılan, yönelinen, yüce varlık) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) + yat (isim yapım ve çoğul eki) * ilahlar, tanrılar; din ve inanç
sistemleri üzerine yapılan felsefi ve teolojik incelemeleri konu alan bilim
dalı, tanrıbilim, teoloji
ilam :
ara. * ilm (bilgi, bilme), alima (bilmek, öğrenmek, farkına varmak, idrak
etmek), alim (bilen, bilgili, bilge) * bildirme, bildiri; hukukta mahkeme
kararının yazılı ve resmi tebliği
ilamaşallah :
ara. * ila (dek, değin, kadar) + ma (ne, o) + şae (diler) + Allah (Allah) *
Allah'ın dilediği neyse ona kadar; sonu gelmeyecek bir vakte kadar
ilan :
ara. * alana (açığa çıkarmak, aşikar etmek, ifşa etmek, açıklamak, duyurmak,
açıklamak, meydana çıkarmak, ortada olmak, ortaya çıkmak), aleni (açıkça,
aşikar olarak) * duyuru, bildiri, bildirme, anons
ilane :
ara. * lana (yumuşamak, hafiflemek, nazikleşmek) * yumuşama, hafifleme,
nazikleşme; yumuşatma
ilanihaye :
ara. * ila (dek, değin, kadar) + el (ön ek, artikel) + nihaye (son, sona erme,
bitim) * sonuna kadar; sonu gelmeyecek bir zamana değin, sonsuza değin
ilarya :
lat. * hilarius (neşeli) (hilaris (neşeli, keyifli) + ius (isim veya sıfat
yapım eki) * neşeli, keyifli, şen; gümüş balığının küçüğü
ilave :
ara. * ala (yüksek olmak, üstün olmak, yukarıda, üzerinde olmak) * üste konan,
ek, artırılan
ilaveten :
ara. * ilave, ilavet (ek) + en (gibi, olarak) * ek olarak
ilay :
ara., tür. * ali (yüksek, yüce, ulu, büyük, üstün), ala (en yüksek, en yüce, en
ulu, en üstün) (ara.); il (memleket, kent, şehir, yurt) + ay (Dünya’nın uydusu
olan gök cismi, Ay) * yüce, yüksek, ulu, üstün; güzellik, prenslere layık, peri
kızı
ilayda :
tür., gre. * ilay (yüce, yüksek, ulu, üstün; güzellik, prenslere layık, peri
kızı) + da (isim yapım eki) (tür.); Iliad, İlyas (Ilion şiiri) (Ilion, Ilium,
Troy) + ad (şiir) ) (gre.) * yüce, yüksek, yüksek yerde olan; güzellik,
prenslere layık, su perisi, su kadar berrak, zarif ve güzel olan kız, peri kızı
ilbad :
ara. * labada (yapıştırmak, birleştirmek, kaplamak, yamamak) * yapıştırma,
birleştirme, kaplama, yamama, yırtıkları kapatma
ilbas :
ara. * labasa (örtmek, giydirmek), libas (giysi) * örtme, örtülme; giydirme,
giydirilme
ilbay :
tür. * il (devlet, ülke; şehir) + bay (adam, erkek kişi, efendi, bey) * eski
Türk toplumlarında “il” yani devlet veya bölge yöneticisi anlamında kullanılan
unvan; bölge beyliği yapan kişi, vali
ilca :
ara. * lacaa, lecaa (zorlamak, mecbur etmek) * zorlama, mecbur etme, zorunda
bırakma
ilçe :
tür. * il (devlet, ülke, yurt; şehir) + çe (küçültme eki) * bir ilin veya
bölgenin daha küçük yönetim birimi; il sınırları içinde yer alan alt bölge
ilçebay :
tür. * ilçe (ile ait alt yönetim birimi) + bay (adam, erkek kişi, efendi, bey)
* bir ilçenin yöneticisi veya bölge beyliği yapan kişi, kaymakam
ildiko :
alm. * kriem (maske, miğfer; acımasız, korkunç) + hild (savaş, mücadele) *
savaş, mücadele; savaşçı kadın; Hun imparatoru Attila'nın son kez evlendiği
Germen kadın (Attila, evlendiği gece ölmüştür!)
ile :
tür. * il (bağ) + e (isim yapım eki) * beraber, bağlı, ilintili, sahibi
ileektomi :
gre. * eilein (sarmak, sıkmak, kıvırmak, sarıp sarmalamak, çevrelemek,
kıvırmak, tıkamak), eileos (sıkışma, tıkanma, kıvrılma) (gre.); ileum (jejunumdan
sonra gelen ve kalın bağırsağa bağlanan, ince bağırsağın üçüncü ve son bölümü)
(lat.) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek),
tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer
ve durum eki) ) (gre.) * ince bağırsağın son bölümü olan ileumun cerrahi
yöntemle çıkarılması işlemi
ileitis :
gre. * eilein (sarmak, sıkmak, kıvırmak, sarıp sarmalamak, çevrelemek,
kıvırmak, tıkamak), eileos (sıkışma, tıkanma, kıvrılma) (gre.); ileum
(jejunumdan sonra gelen ve kalın bağırsağa bağlanan, ince bağırsağın üçüncü ve
son bölümü) (lat.) + itis (hastalık, sorun, enfeksiyon, iltihab) (gre) * ince
bağırsağın son kısmı olan ileumda meydana gelen iltihaplanma (genellikle Crohn
hastalığı gibi inflamatuvar bağırsak hastalıklarında görülür.)
ilel :
ara. * alla (hastalanmak, kusurlu olmak, aksamak, sakatlanmak), illet
(hastalık, sakatlık, kusur) * illetler, esaslar, temeller, sebebler;
sakatlıklar, hastalıklar, kusurlar
ilelebet :
ara. * ila (dek, değin, kadar) + el (ön ek, artikel) + ebed (çok uzun süre,
sonsuzluk, bitimsizlik, huld) * sonsuza kadar, ebediyete kadar
ilenç :
tür. * ilen (ayıplamak, sitem etmek, lanet etmek, beddua etmek) + ç (isim yapım
eki) * beddua ve lanetleme söylemi, ayıplama ve sitem ifadesi
ilenmek :
tür. * ilen (ayıplamak, sitem etmek, lanet etmek, beddua etmek) + mek (fiil
mastar eki) * birinin kötü duruma düşmesi için düşünsel veya söylemsel dilekte
bulunmak, beddua etmek, lanet etmek (leane (lanet etmek) (ara.) )
ileoçekal :
lat. * ileum (ince bağırsağın son bölümü) + caecum (çekum, kalın bağırsağın
başlangıç kısmı) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ince bağırsağın
ileum kısmı ile kalın bağırsağın çekum kısmı arasındaki bağlantı ile ilgili, bu
iki yapının birleşim bölgesi ile ilgili
ileostomi :
gre., lat. * ilion (yanlar, iç kısımlar) (gre.); ileum (ince bağırsağın son
bölümü) (lat.) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma (ağız, açıklık, açılış)
+ eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * ince bağırsağın son bölümü olan
ileumdan hasarlı bir parçanın çıkarıldığı ve kesilen ucun karın duvarındaki
yapay bir açıklığa yönlendirildiği bir cerrahi operasyon
ileotomi :
gre., lat. * ilion (yanlar, iç kısımlar) (gre.); ileum (ince bağırsağın son
bölümü) (lat.) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme,
kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * ileum adı verilen
ince bağırsağın son bölümünün cerrahi olarak kesilmesi veya açılması işlemi
ileri :
tür. * il (yol, mesafe) + er (sıfat-fiil yapım eki) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * zaman veya mekanda ön tarafı, öncesini veya daha uzak olan kısmı
ifade eden, gelişme veya aşama kaydetme anlamında sıfat ve zarf olarak
kullanılan kelime; ön tarafa, öne doğru, ön, önde olan
ileri görüşlü :
tür. * ileri (ön tarafa, öne doğru, ön, önde olan) + görüş (görme; düsünce,
fikir, zihniyet) + lü (iyelik eki) * geleceği öngörebilen, planlayabilen ve
olayları önceden sezme yeteneğine sahip kişi
ileri sürmek :
ileri (ön tarafa, öne doğru, ön, önde olan) + sürmek (itmek, öne koymak) * bir
düşünceyi, tezi veya iddiayı ortaya koymak, savunmak veya gündeme getirmek,
iddia etmek, vorgeben, beanspruchen
ilerici :
tür. * ileri (ön tarafa, öne doğru, ön, önde olan) + ci (sıfat yapım eki;
meslek veya özellik belirten ek) * toplumda yenilikçi, değişimi ve gelişmeyi
savunan, modernleşmeyi destekleyen kişi veya düşünce
ilerlemek :
tür. * ileri (ön tarafa, öne doğru, ön, önde olan) + le (etken fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * yol katetmek, hareket ederek bulunulan konumdan uzaklaşmak;
gelişmek veya bir aşamadan diğerine geçmek
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder