27 Eylül 2026 Pazar

iade-i ziyaret - ilerlemek

iade-i ziyaret : ara. * iade (döndürme, geri verme) + i (tamlama eki) + ziyaret (gitme, uğrama, görmek için gitme) (zara (gitmek, uğramak, görmek için gitmek) + et (isim yapım eki) ) * birinin, kendisini görmek için gelmiş bir kişiye, karşılık olarak ziyarette bulunması, onu görmeye gtmesi, karşılık olarak uğrama, görmeye gitme

iadeten : ara. * ada (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak), muid (geri döndüren, yeniden yapan), iadet (geri verme, geri döndürme, döndürme) + en (gibi, olarak) * geri vermek üzere, iade edilmek üzere

iale : ara. * ala (bakmak, sorumluluk üstlenmek, temin etmek) * geçindirme, geçimini üstlenme, çoluk çocuğun nafakasını temin etme, evlad u iyalin maişetini tedarik etme; iyali çoğalma, çoluk çocuğu artma

iane : ara. * avn, ana (yardım etmek, destek olmak), avni (yardımcı, destekçi) * yardımcı olma, bağışta bulunma, maddi veya manevi destek sağlama; yardım; birine yardım etmek için toplanan para

ianet : ara. * avn, ana (yardım etmek, destek olmak), avni (yardımcı, destekçi) * yardımcı olma, bağışta bulunma, maddi veya manevi destek sağlama; yardım; birine yardım etmek için toplanan para

iapetus : gre. * iapetos (delici, mızrak) * Yunan mitolojisinde Uranüs ile Gaia'nın oğlu, Prometheus, Atlas ve Epimetheus'un babası olan, ölümlülüğün ve insan ömrünün simgesi olan yaşlı kușak bir Titan tanrısı); Satürn'ün iki renkli ve en büyük üçüncü uydusunun ismi

iare : ara. * ara (ödünç vermek, geçici olarak birine bir şey vermek) * geçici süre ile kullanılmak üzere verilen mal, emaneten verilenmal, ödünç verilen şey

iaşe : ara. * aşa (yaşamak, hayat sürmek, geçinmek; yaşatmak, hayat vermek, geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek, yüz çevirmek (mecazi) ), maaş (geçimlik) * bir kimsenin yiyecek, içecek gibi temel ihtiyaçlarını karşılayarak onun yaşamını sürdürmesini sağlama veya bu iş için temin edilen gıda ve malzemeler, bakıp besleme, yedirip içirme, yaşamını sağlama, geçimini saplama, geçindirme (yaşamak (hayat sürmek, canlı olmak, diri olmak) (tür.), Jashua, Jesus, İys (İsa) (ibr., lat., ara.) )

iatrojenik : gre. * iatros (tedavi, iyileştirme, doktor) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tıbbi müdahale, tedavi veya doktor hatası sonucu doğrudan ortaya çıkan hastalık, komplikasyon veya olumsuz sağlık durumu

iaze : ara. * aza, aaza (korunmak, sığınmak, kendini emniyete almak), ma’azah (sığınak, barınak, korunma, sığınma, barınma, emniyet) * koruma, sığındırma, muhafaza etme; iltica

iba : ara. * aba (reddetmek, kabul etmemek, inat etmek , direnmek, diretmek), abiy (reddeden, kabu etmeyen, inat eden, direnen, direten; kısmet, nasib) * reddetme, kabul etmeme, inat etme, direnme, diretme; çekinme, tiksinme, razı olmama; daha doymadan yemekten çekilme

ibad : ara. * abada (ibadet etmek kulluk etmek, hizmet etmek, tapmak), abd (kul, köle, hizmetçi) * kullar, köleler, hizmetçiler, abdlar

ibadet : ara. * abd (kul, köle, hizmetçi), abada (ibadet etmek kulluk etmek, hizmet etmek, tapmak) + et (isim yapım eki) * Tanrı'ya yönelik saygı, bağlılık ve teslimiyet içinde yapılan dua, secde, namaz, oruç, iyilik, yardım, doğruluk, adalet gibi dini görevleri yerine getirme, Allah’a kulluk etme

ibadetgah : ara., far. * abd (kul, köle, hizmetçi), abada (kulluk etmek, hizmet etmek, kölelik etmek, tapmak) + et (isim yapım eki) (ara.) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) (far.) * ibadet yeri, ibadet mekanı

ibadethane : ara., far. * abd (kul, köle, hizmetçi), abada (kulluk etmek, hizmet etmek, kölelik etmek, tapmak) + et (isim yapım eki) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * ibadet yeri, ibadet mekanı

ibadullah : ara. * abd (kul, köle, hizmetçi), ibad (kullar, köleler, hizmetçiler) + Allah (Allah) * Allah’ın kulları

ibaha : ara. * ibaha (izin vermek, mübah saymak) * yasak ve haram olmaktan çıkma, izin verilme, mübah ve helal kılma; bir şeyi izhar etme

ibandronat : ing., lat. * iba (laboratuvar kod eki) + andro, aner, andros (adam, erkek, insan) (gre.) + ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) ) (lat.) * menopoz sonrası kadınlarda kemik erimesini (osteoporoz) önlemek veya tedavi etmek amacıyla kullanılan, kemik yıkımını yavaşlatan ve kemik kütlesini artırarak kemikleri güçlendiren bifosfonat grubu ilacın etken maddesi (C9H23NO7P2)

ibandronik asit : ing., lat. * iba (laboratuvar kod eki) + andro, aner, andros (adam, erkek, insan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) (lat.) * osteoporoz tedavisinde kullanılan, kemik erimesini önleyici etkisi olan ve kemiklerdeki yıkımı durdurarak yoğunluğu artıran bifosfonat türevi bir organofosfor bileşiği (C9H23NO7P2)

ibane : ara. * bana (uzaklaştırmak, ayırmak, yasaklamak, engellemek) * ırak etme, uzaklaştırma, ayırma; izhar etme, gösterme (ban (yasaklamak) (ing.) )

ibare : ara. * bara (ifade etmek, anlatmak; yaratmak, oluşturmak, ortaya çıkarmak, meydana getirmek) * bir düşünceyi, durumu veya kavramı anlatmak için kullanılan, belirli bir anlam taşıyan kelime veya kelime öbeğinden oluşan dilsel ifade, söz, ifade, anlatım, kapsam, kapsama

ibaret : ara. * bara (ifade etmek, anlatmak; yaratmak, oluşturmak, ortaya çıkarmak, meydana getirmek), ibare (bir düşünceyi, durumu veya kavramı anlatmak için kullanılan, belirli bir anlam taşıyan kelime veya kelime öbeğinden oluşan dilsel ifade, söz, ifade, anlatım, kapsam, kapsama) + et (isim yapım ve durum eki) * yaratılma, ortaya çıkma, oluşma; ifade edilme (aperio (açmak) (lat.); april, avril, April (nisan (nesa), sonradan gelen, Rumi takvimindeki ikinci ay, ortaya çıkan, açılan, beliren, meydana çıkan) (ing., fra., alm.), appear, apparaitre (belirmek, ortaya çıkmak) (ing., fra.), après (sonra, ardından ortaya çıkan) (fra.) )

ib'as : ara. * ba’sa (yaratmak, göndermek) * yaratmak, göndermek, hayat vermek

ibate : ara. * ibata (kalmak, durmak, daim olmak) * sürekli kalma, bir yerde uzun süre durma; barındırma

ibate ve iaşe : ara. * ibate (sürekli kalma, bir yerde uzun süre durma; barındırma) + ve (ve, ile) + iaşe (bir kimsenin yiyecek, içecek gibi temel ihtiyaçlarını karşılayarak onun yaşamını sürdürmesini sağlama veya bu iş için temin edilen gıda ve malzemeler, bakıp besleme, yedirip içirme, yaşamını sağlama, geçimini saplama, geçindirme) * barındırma ve besleme

ibavet : ara. * aba (baba), ibaa (babalık etmek) * yabancı bir adamın bir çocuğa baba gibi olması, babalık yapması

ibda : ara. * bada (başlamak; yaratmak, oluşturmak, ortaya koymak) * başlangıç, başlama; yeni bir şey ortaya koyma, yaratma veya icat etme

ibdad : ara. * ba’ada (uzaklaştırmak, mesafe koymak), ba’d (harici, dışında, uzak; başka, diğer, öbür) * uzaklaştırma, teb'id; uzatma

ibdai : ara. * bada (başlamak; yaratmak, oluşturmak, ortaya koymak), ibda (başlama, ortaya koyma, yaratma, icad etme) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * başlangıç, ilk, temel olan, bir şeyin en ilkel veya en basit haliyle ilgili, özgün

ibdal : ara. * bedele (değiştirmek, mübadele etmek, tebdil etmek), tebdil (değiştirme) * değiştirme, tebdil

ibham : ara. * behm (siyah şey, kara), beheme (belirsiz bırakmak), mubhem (belirsiz olan, açık olmayan, kapalı olan, karanlıkta kalmış olan) * kapalı bırakma, belirsiz olma, açık olmama, muayyen olmama; anlamın net olarak ortaya konmaması, kapalı veya muğlak olması; el veya ayak baş parmağı

ibhar : ara. * bahr (deniz) * deniz yolculuğu

ibibik : tür. * ibib (kuşun doğada çıkardığı "up-up" veya "ib-ib" şeklindeki ritmik ötüş sesinden ses yansımalı kelime) + ik (isim/sıfat yapım eki) (tür.) * çavuşkuşugillerden/ibibikgillerden (Upupidae), sıcak ve ılıman bölgelerde yaşayan, başında iri bir sorguç bulunan, uzun kıvrık yay şeklinde gagası olan, kısa kanatlı, böceklerle beslenen, turuncu-kahverengi tüyleri ve tehlike anında ya da heyecanlandığında yelpaze gibi açılan belirgin sorgucuyla (tacıyla) tanınan, baharın gelişini müjdeleyen göçmen bir kuş türü, çavuşkuşu, hüthüt

ibik : ara. * ibi (kuş) + k (isim yapım eki) * kümes hayvanlarında başın üzerinde bulunan, çoğunlukla kırmızı renkteki etimsi parça

ibil : ara. * ibil (deve topluluğu, deve cinsi bütünü) * deve topluluğu, deve cinsi bütünü (cemel (erkek deve), naka (dişi deve) )

ibis : gre. * ibis (kuş ismi) * leyleksilerden, Afrika’nın ve Batı Asya’nın sulak yerlerinde yaşayan, oldukça büyük boyda, uzun ve eğri gagalı bir kuş

ibiş : tür. * ibiş (İbrahim kelimesinin küçültme ve sevimlilik eki almış hali) * Türk halk tiyatrosunda (özellikle orta oyunu ve kukla sanatında) kurnaz, hazırcevap, saf görünüşlü ama aslında cin fikirli olan, efendisiyle sürekli çatışarak izleyiciyi güldüren, kılık değiştiren veya maskot gibi davranan komik ve oyunbaz sadık hizmetkar tipi; bu tipten yola çıkarak halk arasında "bön, aptal, şaşkın veya gülünç" durumdaki kişileri tanımlayan bir ifade

ibk : ara. * abaka (kaçmak, firar etmek, tüymek, sızmak) * kaçış, firar

ibka : ara. * baka (ağlamak) * ağlatma

ibka : ara. * baka (baki olmak, kalmak, devam etmek, varlığını sürdürmek, daim olmak, devamlı olmak, sonsuz olmak, kalıcı olmak), bakaya (kalanlar, artıklar, geride kalanlar), baki (ebedi, sonsuz, kalıcı) * Bakileştirmek. Devamlı etmek. Azletmeyip yerinde bırakmak. Yerinde devamlı etmek; Tayinleri her sene, bir sene müddetle yapılan memurlardan bu müddet bitmeden evvel hizmetleri beğenilenlerin yeniden bir sene için yerlerinde kalmalarına müsaade edilmesi; Mc Sınıfta bırakmak.(... Madem her şey elimizden çıkacak, fani olup kaybolacak. Acaba bakiye tebdil edip ibka etmek çaresi yok mu? deyip, düşünürken birden semavi sada-yı Kur'an işitiliyor... S.);

ibla : ara. * bala (yutmak, emmek, yutkunmak, içine almak, kapsamak) * yutma, içine alma, içine çekme, emme, yutkunma, kapsama, yutturma, emdirme

iblağ : ara. * belağa (ulaşmak, varmak, erişmek; ulaştırmak, eriştirmek, yetiştirmek, bildirmek) * bir yere varma, ulaşma veya bir duruma erişme; bildirme, haberdar etme

iblis : gre., ara. * diabolos (dia (arasından, içinden, boyunca; sayesinde, vasıtasıyla, yoluyla, aracılığıyla; yüzünden, baştan başa; iki, ikiye ayrım, ikiye bölünme) + bolos (bölen) ) (ikiye ayıran, bölen) (gre.); balasa (ümidini yitirmek, umutsuzluğa düşmek; ümit yitirtmek, umudunu kırmak), mublis (ümidini yitirmiş, umutsuzluğa kapılmış), iblis (ümit yitirten, umutsuzluğa düşüren) (ara.) * ilk insan olan Adem’i aldatarak cennetten çıkmasına sebep olan cin şeytanı

iblisane : ara., far. * eblese (ümidini yitirmek), iblis (ümit yitirten, umutsuzluğa düşüren) (ara.) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) * İblis’e özgü tarzda, kötücül ve hilekar bir şekilde yapılan veya davranılan

ibn : ara. * bana (doğmak, çocuk sahibi olmak, inşa etmek, bina etmek), bina (inşa, oluşturma) * oğul, erkek çocuk, oğlan

ibne : ara. * bana (doğmak, çocuk sahibi olmak, inşa etmek, bina etmek), bina (inşa, oluşturma) * oğul, erkek çocuk, oğlan; eşcinsel erkek

ibn-ül zina : ara. * ibn (oğul, erkek çocuk, oğlan) + el (ön ek, artikel) + zina (evlilik dışı gayrı meşru cinsel ilişki) * zina sonucu meydana gelen çocuk, piç

ibra : ara. * baraa, beraa (temize çıkarmak, beraat ettirmek), beraat (temize çıkarma, temize çıkma, aklanma, masumiyeti belli olma) * bir kişiyi borçtan, suçtan veya sorumluluktan resmi veya hukuki olarak temize çıkarma, aklama, masumiyetini belli etme

ibradı : ara. * berd (soğuk, soğukluk), ibrad (soğuk) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Antalya'nın bir ilçesi

ibrah : ara. * baraha (ayrılmak, terk etmek, serbest kalmak) * ayrılma, serbest bırakma, terk etme

ibrahim : ara. * aba, eb (baba) + rahim (merhametli, şefkatli) * şefkatli baba; bir İslam peygamberinin ismi; erkek ismi

ibram : ara. * barama, abrama (kararlaştırmak, kesinleştirmek, sabitlemek, anlaşmak, tasdik etmek) * kararlaştırma, anlaşma, tasdik, kesinleşirme, sabitleme, muhkem kılma; ısrarla rica etme, usandırıncaya kadar üzerine düşme; usandırma, yıldırma; ipi sağlam bükme

ibraname : ara. * ibra (bir kişiyi borçtan, suçtan veya sorumluluktan resmi veya hukuki olarak temize çıkarma, aklama, masumiyetini belli etme) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * bir kimsenin, borç, hak veya sorumlulukla ilgili olarak başka birini tamamen temiz, yükümlülüğü ve sorumluluğu olmayan, borçsuz addettiğini yani kendisinden herhangi bir hak iddia etmeyeceğini belgeleyen resmi yazı veya belge

ibranca : ibr. * abar (geçmek, karşıya geçmek) + ni (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ca (ile ilgili, gibi, -a ait) * İbrani halkına mensup olan veya İbranice diliyle ilgili olan

ibrani : ibr. * abar (geçmek, karşıya geçmek) + ni (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * İbrani halkına mensup olan veya İbranice diliyle ilgili olan

ibranice : ibr., tür. * abar (geçmek, karşıya geçmek) + ni (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ibr.) + ce (ile ilgili, gibi, -a ait) (tür.) * İbrani halkına mensup olan veya İbranice diliyle ilgili olan

ibrar : ara. * barra (doğru olduğunu göstermek, doğrulamak, tasdik etmek) * doğrulama, tasdik; yapılan yeminin doğru olduğu tasdik edilme

ibraz : ara. * baraza (göstermek, ortaya koymak, meydana çıkarmak, belirtmek, açığa çıkarmak, sunmak) * gösterme, sunma, belirtme, meydana çıkarma, açığa çıkarma, ortaya çıkarma veya bir şeyi açık şekilde sunma (belge, delil veya nesnenin göz önüne konulması)

ibre : ara. * bara (yönelmek, dönmek) * yön gösteren veya dönebilen gösterge; özellikle pusula, ölçüm aleti gibi araçlarda yönü veya durumu gösteren ince çubuk veya ok

ibret : ara. * abara (geçmek, yol aşmak, düşünmek, incelemek, ders almak) * yaşanan veya şahit olunan olaylardan çıkarılan ders, alınan mesaj; uyarıcı ve öğretici anlam taşıyan durum veya örnek, ders, öğüt, uyarı

ibretamiz : ara., far. * ibret (uyarıcı ve öğretici anlam taşıyan durum veya örnek, ders, öğüt, uyarı) (ara.) + amiz (etkileyici, duygulandırıcı, taşıyan) (far.) * ders verici nitelikte, etkileyici ve uyarıcı özellik taşıyan; insana öğüt ve dikkat sağlayan nitelikte olan

ibretialem : ara. * ibret (uyarıcı ve öğretici anlam taşıyan durum veya örnek, ders, öğüt, uyarı) + i (tamlama eki) + alem (dünya) * herkesin görebileceği ve ders alabileceği nitelikte olay veya ceza; başkalarına örnek ve uyarı olması için yapılan gösterişli yaptırım veya durum

ibrik : far. * abrik (ab (su) + rektan (akıtmak, dökmek), rik (dökücü) ) * içine su ve benzeri sıvılar doldurulan kulplu ve emzikli ve uzun boyunlu sürahi

ibriktar : far. * abrik (ab (su) + rektan (akıtmak, dökmek), rik (dökücü) ) + dar, tar (tutan, alan, taşıyan, koruyan, sahip olan, edinen) * saray veya konaklarda özellikle hükümdara veya ileri gelenlere su sunmakla görevli kimse; su taşıyıcısı veya dökücüsü

ibrişim : ave., far. * upa (üzerine, yakınına, ek olarak, altında) + reş (bükmek, eğirmek, dolamak) + ma (isim yapım eki) (ave.), abrişum, ebrişem (ipek, bükme ipekten yapılan dokuma) (far.) * ipek böceği kozalarından çekilen kesiksiz elyafların birkaç telinin bir araya getirilip katlı olarak kalınca bükülmesiyle elde edilen, el işlerinde ve dikişte kullanılan son derece parlak ve dayanıklı ipek iplik

ibrutinib : lat. * ibru (laboratuvar kod kökü, özgün kimyasal seri adı) + tinib (tyrosine kinase (tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani olan) (lat.) ) * tirozin kinaz enzimlerini baskılayarak kanserli hücrelerin büyümesini durduran, özellikle kronik lenfositik lösemi (CLL) ve bazı lenfoma türlerinin tedavisinde kullanılan hedefe yönelik bir kanser ilacı olan tirozin kinaz inhibitörü (C25H24N6O2)

ibsal : ara. * basala (yerleştirmek, sabitlemek, emir vermek, sipariş etmek) * sipariş etme; men etme, yasaklama

ibşar : ara. * başara (müjdelemek, iyi haber vermek, sevindirici haber vermek), buşr (müjde, iyi haber) * müjdeleme, tebşir etme, iyi haber verme, sevinçli bir haber bildirme

ibtal : ara. * batala (geçersiz kılmak, hükümsüz bırakmak, çürütmek, battal etmek, iptal etmek) * geçersiz kılma, hükümsüz bırakma, çürütme, battal etme, iptal etme

ibtias : ara. * ba's, ba'sa, bats, batasa (göndermek, yollamak, iletmek, sevketmek, emanet etmek) * gönderme, yollama, iletme, sevketme, ba's etme

ibtida : ara. * beda, bada (başlamak), ibda (başlama) * baş taraf, başlama, başlangıç, evvel, ilk, en önce, en başta; bir işin veya sürecin ilk aşaması; bir şeyin ortaya çıkmaya veya yapılmaya başladığı an

ibtidad : ara. * batada (tutmak, kavramak) * iki kişinin bir şeyi bir tarafından tutup kavraması

ibtidai : ara. * beda, bada (başlamak), ibda (başlama); ibtida (baş taraf, başlama, başlangıç, evvel, ilk, en önce, en başta; bir işin veya sürecin ilk aşaması; bir şeyin ortaya çıkmaya veya yapılmaya başladığı an) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ilkel, öncel, başlangıç ile ilgili, başlangıca ait

ibtika : ara. * baka (ağlamak) * ağlama, göz yaşı dökme

ibtila : ara. * bala (sınamak, denemek, test etmek, zorlukla imtihan etmek), bela (sınav, deneme, test, imtihan), mubtela (sınanmış, musibete uğramış, olumsuz bir duruma maruz kalmış, tutulmuş, yakalanmış, düşkün olmuş, bağımlı olmuş) * (bir şeye) düşkünlük, tutkunluk, alışkanlık, tiryakilik; sınanma, denenme, test edilme, imtihan edilme

ibtiya : ara. * baya (satın almak), mubaya (satın alma) * satın alma, mübayaa etme

ibtizal : ara. * bazala (aşağılık davranmak, bayağılık göstermek), bezl (aşağılıklık, bayağılık) * değersizleşme, bayağılaşma veya seviyesiz bir hale gelme durumu, aşağılık olma; edebi veya ahlaki düzeyde düşüklük

ibuprofen : lat. * ibu (izobütil) + pro (propiyonik asit) + phen (phenyl (fenil) halkası) * baş ağrısı, kas ağrısı, adet sancısı ve romatizmal hastalıklarda kullanılan, kimyasal bileşenlerinden adını alan, ağrı kesici, ateş düşürücü ve iltihap giderici etkileri olan, non-steroid anti-inflamatuar (NSAİİ) bir ilacın etken maddesi (C13H18O2)

ibutilid : lat. * ibutyl (iso (eş şekil, dallanmış) + butyl (dört karbonlu alkil zinciri (C4H9) eki) ) + ide (ikili bileşik, anyon eki) * kalp ritim bozukluklarının (özellikle atriyal fibrilasyon ve atriyal flatter) tedavisinde kullanılan, sınıf III antiaritmik etkiye sahip sentetik bir ilacın etken maddesi (C20H36N2O3S)

ibyizaz : ara. * beyad, beyaz (ak) * beyazlama, ağarma

ibzal : ara. * bazala (bolca vermek, çok vermek, esirgememek), bezl (bolca verme, çok verme, esirgememe) * bolca verme, çok verme, esirgememe

ica : ara. * caa (varmak, gelmek, ulaşmak, erişmek, yetmek; zorlamak, mecbur etmek) * gelme, geliş, varma, varış, ulaşma, ulaşım, erişme, erişim; zorlama, mecbur etme

icaa : ara. * cu (açlık) * yemek içmek için hiçbir şey vermiyerek aç bırakma

icab : ara. * vacaba (gerekli olmak, lazım olmak, gerekmek, zorunlu hale gelmek, icab etmek, vacib olmak, haketmek; kabul etmek, yanıtlamak, cevap vermek) * lazım olma, gereklilik, zorunluluk, gereksinim, lüzum; uygun olma

icabet : ara. * acaba (yanıtlamak, cevap vermek, talebe veya soruya karşılık vermek), mucib (cevap veren, yanıtlayan) * yanıt, soruya karşı verilen açıklama, çağrıyı karşılama, talebe karşılık verme, cevap verme, yanıtlama, kabul

icad : ara. * acada (bulmak, keşfetmek, yeni şey yapmak, yeni bir şey yapmak, yaratmak, ortaya koymak), vucud (yaratım, yaratış, beden, gövde) * yeni bir şeyin bulunması, yaratılması veya geliştirilmesi; özellikle teknik, bilimsel veya sanatsal alanda ortaya konan yenilik veya buluş

icaf : ara. * acafa (hızlı hareket etmek, çabuk gitmek, koşmak, süratle gitmek, sürmek, hızla yürütmek; kalbi çarpmak), mucif (hızlı giden, acele eden) * sürme, hızlı hareket ettirme, çabuk ilerleme

icale : ara. * cala (dönmek, dolanmak, dolaşmak), cevelan (dönme, dolaşma, dolanma) * dolaştırma, döndürme, cevelan ettirme

icap : ara. * vacaba (gerekli olmak, lazım olmak, gerekmek, zorunlu hale gelmek, icab etmek, vacib olmak, haketmek; kabul etmek, yanıtlamak, cevap vermek) * lazım olma, gereklilik, zorunluluk, gereksinim, lüzum; uygun olma

icar : ara. * ecir (ücret, hizmet karşılığı ödül), acara (karşılık vermek, ücret vermek, ücret ödemek, ödüllendirmek, mükafatlandırmak; kiraya vermek, kiralamak, kiraya vermek) * kiralama, kiraya verme; kira parası; bir toprak sahibinin bir işletmeciye belirli bir kira karşılığında toprağı kendi hesabına işletme hakkını verdiği tarımsal işletme tarzı

icare : ara. * ecir (ücret, hizmet karşılığı ödül), acara (karşılık vermek, ücret vermek, ücret ödemek, ödüllendirmek, mükafatlandırmak; kiraya vermek, kiralamak, kiraya vermek) * kira, gelir, irad, ücret; belli bir faydayı belirli bir fiyat ile satma

icaret : ara. * ecir (ücret, hizmet karşılığı ödül), cariye (yardımcı), acara (karşılık vermek, ücret vermek, ücret ödemek, ödüllendirmek, mükafatlandırmak; kiraya vermek, kiralamak, kiraya vermek); kurtarmak, yardım etmek) + et (isim yapım eki) * kira, gelir, icar, irad, ücret; belli bir faydayı belirli bir fiyat ile satma; kurtarma, yardım etme

icarus : gre. * ikaros (Yunan mitolojisinde Daidalos'un oğlu) * Yunan mitolojisinde balmumu ile tutturulmuş kanatlarla uçarken Güneş'e fazla yaklaşması sonucu denize düşerek ölen genç

icas : ara. * casa (kalpte bir duygu beslemek, gizli öfke veya kin taşımak, kalpte gizli bir duygu duymak, içinden bir şey geçmek, hissetmek, sezmek) * kalbine korku düşürme, hissetme, duygu duyma, içine korku doğma, gizliden korkma

icat : ara. * acada (bulmak, keşfetmek, yeni şey yapmak, yeni bir şey yapmak, yaratmak, ortaya koymak), vucud (yaratım, yaratış, beden, gövde) * yeni bir şeyin bulunması, yaratılması veya geliştirilmesi; özellikle teknik, bilimsel veya sanatsal alanda ortaya konan yenilik veya buluş

i'caz : ara. * a’ceze (güçsüz olmak, yetersiz kalmak, aciz kalmak, yapamamak, zayıf düşmek, çaresiz olmak), acz (zaafiyet, güçsüzlük, düşkünlük, yetersizlik, çaresizlik), aciz (zayıf, yetersiz, çaresiz) * aciz bırakma, acze düşürme, şaşırtma

icaz : ara. * cevveze (caiz görmek, izin vermek, uygun bulmak), caza (geçmek, aşmak, izin vermek, müsaade etmek, geçerli olmak, mümkün olmak, karşılıklandırmak, karşılığını vermek, uygun olmak, uymak), caiz (uygun, geçerli, izin verilmiş), cevaz (onay, izin, müsaade, geçiş hakkı, serbestlik, uygunluk, caiz olma) * resmi izin, yetki veya onay verme durumu; yetkilendirme veya yetki belgesi

icazet : ara. * cevveze (caiz görmek, izin vermek, uygun bulmak), caza (geçmek, aşmak, izin vermek, müsaade etmek, geçerli olmak, mümkün olmak, karşılıklandırmak, karşılığını vermek, uygun olmak, uymak), caiz (uygun, geçerli, izin verilmiş), cevaz (onay, izin, müsaade, geçiş hakkı, serbestlik, uygunluk, caiz olma), tecavüz (haddini aşmak, haddini geçmek, başkasının özgürlük ve hak alanına geçmek, ırza geçmek) * geçerlik, uygunluk, yetki, onay

icazetname : ara., far. * icazet (geçerlik, uygunluk, yetki, onay) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * resmi izin veya yetki belgesini içeren yazılı doküman; özellikle bir kişinin eğitim, meslek veya sanat alanında yetkilendirildiğini gösteren belge

icbar : ara. * acbara (zorlamak, mecbur etmek, baskı yapmak), cebr (zorlayıcı güç, zorlama) * zorlama, baskı veya mecbur bırakma; bir şeyi istemeden veya güç kullanarak yaptırma

ichar : ara. * cahara (açıkça göstermek, ortaya koymak, sesli veya görünür halde yapmak; görünmek, zahir olmak) * sesle okuma; ortaya çıkarma, zuhur ettirme, meydana çıkarma, açıklama

icl : ara. * icl (sığır yavrusu, buzağı, dana dana) * sığır yavrusu, buzağı, dana dana

icla : ara. * cala (sümek, nefyetmek, sürgün etmek; cilalamak, parlatmak) * sürme, nefyetme, sürgün etme, evinden barkından ayırma; cilalama, parlatma

iclab : ara. * calaba, celb (çekmek, götürmek, getirmek, toplamak, çağırmak, taşımak, nakletmek), celeb (kasaba kesilecek hayvan götüren kişi) * cem'etme, toplama, çağırma; yoldaşlık etme

iclal : ara. * celle (yüce olmak, büyük olmak, azametli olmak; saygıdeğer olmak), celal (büyüklük, azamet, görkem) * ağırlama, ikram, tekrim eyleme; yüceltme, yücelik; büyüklüğünü kabul edip hürmet etme; yücelik, azamet, büyüklük; saygı ve hayranlık uyandıran görkemli durum veya nitelik

iclas : ara. * calasa (oturmak, yerleşmek), celse (oturum), meclis (oturma yeri, toplanma yeri) * oturtma; tahta çıkartma, padişahı tahta oturtma

icle : ara. * icl (sığır yavrusu, buzağı, dana dana) + e (dişil eki) * dişi dana, dişi buzağı, düve

icma : ara. * camaa (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek) * toplama, toplanma, bir araya getirme, bir araya gelme

icmad : ara. * cemmede (dondurmak, sabitlemek) * dondurma, sabitleme, camidleştirme

icmal : ara. * cemule (tam ve eksiksiz kılmak) * bütünleme, tamamlama

icosahedral kapsid : gre., lat. * eikosi (yirmi) + hedra (yüz, taban, oturma yeri) (gre.) + alis (ile ilgil, -a ait) (lat.) + kapsa (kutu, muhafaza) + eidos (şekil, biçim, form, görünüş) (gre.) * 20 adet eşkenar üçgen yüzeyden ve 12 köşe noktasından oluşan, genetik materyali (DNA veya RNA) dış etkenlerden koruyan, küresel bir görünüm sergilese de matematiksel olarak çokgen bir yapıda olan yirmi yüzlü (ikosahedron) geometrik simetriye sahip viral protein kılıf

icra : ara. * cera, cara (yürümek, akmak, cereyan etmek, oluşmak, meydana gelmek) * bir işi fiilen yerine getirme, uygulama; özellikle hukuki, idari veya sanatsal alanlarda görev veya kararın hayata geçirilmesi

icra iflas hukuku : ara. * icra (uygulama, yapma, yerine getirme, yürütme, akma) + iflas (malı tükenmek, parasız kalmak, finansal olarak batmak) + hukuk (haklar) (ara.) + u (iyelik eki) (tür.) * alacakların tahsil edilmesi ve borçlunun mallarına el konulması sürecini düzenleyen, borçlunun malvarlığı ile ilgili tasfiye ve paylaşım işlemlerini kapsayan özel hukuk dalı

icraat : ara. * icra (uygulama, yapma, yerine getirme, yürütme, akma) + at (çoğul eki; isim yapım eki) * bir kişinin veya kurumun, idari, siyasi veya sosyal alanlarda gerçekleştirdiği uygulamalar, eylemler veya faaliyetler

icram : ara. * carama (suç işlemek), curum (suç, kabahat, kusur, günah) * suç işleme, kusur etme, kabahat yapma, cürüm işleme

icsa : ara. * casa (diz çökmek) * dizüstü getirme, diz çöktürme, çökertme

ictalurus : gre., lat. * ictalurus (kedigiller yayın balığı cinsi) (iktalos (yayın balığı) + oura (kuyruk) + us (isim yapım eki) * Kuzey Amerika'da yaşayan tatlı su yayın balığı (kedi balığı) cinsi, kedigiller yayın balığı cinsi

ictiba : ara. * ictaba (seçmek, ayırmak, tercih etmek) * seçme, ayırma, tercih etme, ihtiyar ve intihab etme

ictihad : ara. * cahada (güç harcamak, kuvvet sarfetmek, gayret etmek, çabalamak), cehd (güç harcama, kuvvet sarfetme, gayret, çaba) * kudret ve kuvvetini tam kullanarak çalışma, gayret etme, çabalama, çalışma; anlayış; kanaat

ictihar : ara. * cahara (açıkça göstermek, ortaya koymak, sesli veya görünür halde yapmak; görünmek, zahir olmak) * zuhur ettirme, meydana çıkarma, meydanda ve gözükür olma, aşikar olma; açıklama

ictilab : ara. * calaba, celb (çekmek, götürmek, getirmek, toplamak, çağırmak, taşımak, nakletmek), celeb (kasaba kesilecek hayvan götüren kişi) * celbetmek, çekme

ictima : ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir araya getirme, birleşme) * toplanma, toplantı, bir araya gelme

ictinab : ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak, yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek; çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), cenb (yan taraf) * yabancılama, çekinme, kaçınma, sakınma

ictinah : ara. * cenah (yan, taraf, yön; kanat), canaha (meyletmek, eğilmek, yönelmek) * bir yana eğilme, meyletme; bir tarafa meyilli koşma (hayvan)

ictinan : ara. * cenne (örtmek, kaplamak, saklamak, gizlemek) * örtünme, gizlenme, saklanna

ictira : ara. * car'a (yeltenmek, cesaret etmek, kalkışmak, atılmak), cur'et (yeltenme, kalkışma, atılma) * cesaret etme, cür'et etme, yeltenme, kalkışma, atılma

ictirah : ara. * caraha (açmak, ortaya atmak) * işleme, ortaya çıkma; el emeği ile kazanılan para ile geçinme

ictiram : ara. * carama (suç işlemek), curum (suç, kabahat, kusur, günah) * suç işleme, kusur etme, kabahat yapma, cürüm işleme

ictizab : ara. * cezebe, cazaba (çekmek, kendine doğru çekmek) * çekip uzatma; etrafına toplanma

iç : tür. * iç (bir şeyin özü, soyut veya somut bir olgunun kendi derinliği) * ruhsal derinlik, öz

iç çamaşırı : tür., far. * iç (nesnenin veya bedenin derinliği, özü) (tür.) + çamaşır (giyilen, yıkanabilir giysi) (came (giysi, kıyafet) + şustan (yıkamak), şur (yıkayan) ) (far.) * vücudun doğrudan üzerine giyilen, genellikle üst giysilerin altında kalan ve hijyen amaçlı kullanılan külot, atlet, sütyen gibi hafif, ince giysi

iç çekmek : tür. * iç (gönül, ruh, duygusal derinlik, öz) + çekmek (nefes almak, için için üzülmek) * üzgünlük, özlem, pişmanlık veya derin düşünce nedeniyle fark edilir biçimde derin nefes almak; genellikle sessizce ve duygusal bir tepkid

iç deniz : tür. * iç (kapalı, dar alan, kara ile çevrili, nesnenin veya bedenin derinliği) + deniz (karalar arasındaki geniş su kütlesi) * karalarla büyük ölçüde çevrili, okyanuslarla sınırlı bağlantısı olan ve genellikle daha sakin, sığ ve kapalı nitelikteki deniz (örneğin Akdeniz veya Hazar Denizi)

iç döllenme : tür. * iç (öz, derinlik) + töl, döl (soy, nesil, yavru) + len (dönüşlü fiil eki) + me (isim yapım eki) * erkek gametin dişi bireyin üreme sistemi içinde yumurtayla birleşerek zigotu oluşturduğu döllenme biçimi

iç evlilik : tür. * iç (öz, derinlik) + evlilik (iki kişi arasında yasal ve sosyal birliktelik) * akraba veya yakın topluluk üyeleri arasında, genellikle genetik, sosyal veya kültürel bağları güçlendiren evlilik türü

iç göç : tür. * iç (öz, derinlik) + göç (yer değiştirme, taşınma) * bir ülke içinde, ekonomik, sosyal veya çevresel nedenlerle kırsal alanlardan kentsel alanlara veya bir bölgeden başka bir bölgeye yapılan nüfus hareketi

iç güvey : tür. * iç (öz, derinlik) + güvey (damat) * aynı aile veya yakın çevre içinde gerçekleşen evlilikteki erkek eş, damat

iç hastalıkları : tür. * iç (öz, derinlik) + hastalık (sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, bozukluk) + lar (çoğul eki) + ı (tamlama eki) * vücudun iç organlarını (örneğin kalp, karaciğer, böbrek, mide, bağırsaklar) etkileyen hastalıklarla ilgilenen tıp dalı, dahiliye

iç içe : tür. * iç (öz, derinlik) + iç (öz, derinlik) + e (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * birbirinin içine geçmiş durumda olan

iç kulak : tür. * iç (öz, derinlik) + kulak (işitme organı) * işitme ve denge organlarının bulunduğu, orta kulağın iç tarafında yer alan; koklea, vestibül ve yarım daire kanallarından oluşan, ses titreşimlerini sinirsel uyarılara dönüştüren ve vücudun denge duyusunu sağlayan anatomik bölüm

iç lastik : tür., lat. * iç (öz, derinlik) (tür.) + elasticus (esnek, elastik; kauçuktan yapılmış taşıyıcı parça) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + latus (yan, taraf, geniş, yayvan, taşınmış, getirilmiş) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (lat.) * taşıtların tekerlekleri içinde yer alan, dış lastiğin içinde bulunan ve sürüş konforu ile taşıma işlevini destekleyen, hava ile şişirilerek basınç sağlayan esnek kauçuk torba

iç mimar : tür., ara. * iç (öz, derinlik) (tür.) + amara (canlandırmak, şenlendirmek, bayındır kılmak, inşa etmek, yapılandırmak, bina etmek, yapı kurmak, imar etmek, onarmak, yapıp düzeltmek), mimar (yapı kuran, imar eden) * yapıların iç kısımlarını, mobilya, renk, ışık, hacim ve malzeme gibi ögeleri bir bütün olarak ele alarak, işlevsel, estetik ve kullanıcı odaklı biçimde düzenleyen ve tasarlayan uzman kişi

iç oğlanı : tür. * iç (öz, derinlik) + oğlan (oğul (erkek çocuk) + an (küçültme eki) ) * saray hizmetine alınıp devletin çeşitli makamlarına aday olarak yetiştirilen gençlerden her biri; (Yıldırım Bayezid zamanında yeni teşekküle başlayan saray hizmetlerinde bulunmak üzere yeniçerilik için toplanan devşirmelerden ayrılmak suretiyle meydana getirilmiş ve bu usul sonradan yapılan kanunla devam edip gitmiştir.)

iç ters açı : tür. * iç (öz, derinlik) (tür.) + ters (karşıt, zıt) + açı (bir noktada uçları birbirine değern iki doğru arasındaki açıklık) * paralel iki doğruyu kesen bir üçüncü doğru (kesen) tarafından oluşturulan, kesenin zıt taraflarında ama aynı iç bölgede yer alan, eşit ölçülere sahip, geometrik eşlik (kongruens) özelliği gösteren açılar

iç tüzük : tür. * iç (öz, derinlik) + tüz (dizmek, düzenlemek, sıralamak, yasa oluşturmak) + ük (isim yapım eki) * bir kurumun, özellikle yasama organlarının kendi iç işleyişini, çalışma düzenini ve usullerini belirleyen resmi kurallar bütünü

iç verim oranı : tür. * iç (öz, derinlik) + verim (sağlama, sunma) + oran (karşılaştırmalı ölçü, ayar) + ı (iyelik eki) * bir yatırımın veya projenin gelecekte sağlayacağı gelirlerin, bugünkü maliyetiyle karşılaştırılarak hesaplanan ve yatırımın karlılığını gösteren yüzde değeri; net bugünkü değer sıfır olduğunda elde edilen iskonto oranı

iç yağı : tür. * iç (öz, derinlik) + yağ (hayvan dokularında bulunan veya çeşitli bitkilerden elde edilen, suda çözünmeyen, kayganlık veren, hücrelerin enerji ihtiyacını karşılayan ve sanayiden yemek kültürüne kadar geniş bir alanda kullanılan organik lipit bileşiği; iç yağı) + ı (iyelik eki) * hayvanların iç organlarında veya vücut içinde bulunan, etli yemeklere özellikle kebaba lezzet katması için kullanılan yağ türü

içbükey : tür. * iç (öz, derinlik) + bükey (kavisli, eğimli, içe doğru kıvrımlı) (buk, buka, bük (boğmak, sıkıştırmak, eğmek; engel, tıkaç, set; boğa) + ey (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir yüzeyin veya şeklin, ortadan içe doğru kavisli veya çukur şeklinde olması durumu

içecek : tür. * iç (öz, derinlik) + ecek (isim yapım eki) * ağız yoluyla tüketim amaçlı hazırlanmış sıvı

içedönük : tür. * iç (öz, derinlik) + e (yönelme eki) + dönük (dönmüş, yönelmiş) (dön (etrafında dolaşmak, çevresini turlamak, geriye gitmek) + ük (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * bir kişinin veya bir şeyin kendine kapanık, dışa açılmayan, içe yönelmiş olması durumu

içeri : tür. * iç (öz, derinlik) + eri (yön bildiren ek) * iç kısıma doğru

içerik : tür. * iç (öz, derinlik) + eri (yön bildiren ek) + k (isim yapım eki) * içinde bulunanlar, kapsam

içerlek : tür. * iç (öz, derinlik) + eri (yön bildiren ek) + lek (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dip, kuytu, çıkmaz; geride, daha içeride

içerlemek : tür. * iç (öz, derinlik) + er (edilgen fiil eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * kırgınlık veya dargınlık duymak, içine kapanarak üzüntü veya kızgınlık hissetmek, alınmak, darılmak, gücenmek

içermek : tür. * iç (öz, derinlik) + er (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * içine almış olmak, kapsamak

içgüdü : tür. * iç (öz, derinlik) + güd, güt (yönlendirmek, rehberlik etmek, yönetmek, sevk etmek, sürmek) + ü (isim yapım eki) * canlıları, araya akıl ve düşünce, bilinç girmeksizin, kendilerine yararlı veya gerekli birtakım eylemlere yönelten doğal duygu; bir hayvan türünün bütün bireylerine kalıtım yoluyla geçen ve yaşamın korunmasına yarayan bilinçsiz eylem ve davranış biçimi

içgüvey : tür. * iç (öz, derinlik) + güvey (damat) * aynı aile veya yakın çevre içinde gerçekleşen evlilikteki erkek eş, damat

içim : tür. * iç (öz, derinlik) + im (isim yapım eki) * içme eylemi

için : tür. * iç (öz, derinlik) + in (yönelme, amaç eki) * bir amaca yönelik, sebep, amaç, gaye, maksat belirten edat veya bağlaç işlevi gören kelime

içinde : tür. * iç (öz, derinlik) + in (yönelme, amaç eki) + de (yer belirten ek) * iç tarafında, derinliğinde

içişleri : tür. * iç (öz, derinlik) + iş (çalışma, görev, meslek) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki) * bir ülkenin veya bölgenin sınırları içindeki yönetim ve düzeni sağlayan kurum veya faaliyetler bütünü

içişleri bakanı : tür. * iç (öz, derinlik) + iş (çalışma, görev, meslek) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki) + bakan (görevli, yönetici) (bak (görmek için başı veya gözleri çevirmek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ı (iyelik eki) * devletin iç işlerinden sorumlu, kamu düzeni, güvenlik ve yerel yönetimlerle ilgili işleri yöneten bakan

içki : tür. * iç (öz, derinlik) + ki (isim yapım eki) * ağız yoluyla tüketim amaçlı hazırlanmış genellikle alkollü sıvı

içlem : tür. * iç (öz, derinlik) + lem (isim yapım eki) * içerik, kapsam, öz

içli : tür. * iç (öz, derinlik) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * içi dolu; çabuk müteessir olan, hassas duygulu; kin tutan, haset eden

içli dışlı : tür. * iç (öz, derinlik) + li (ile ilgili, sahibi) + dış (içeride olmayan, iç ile ilgili olmayan, içe ait olmayan, harici) + lı (ile ilgili, sahibi) * birbirine çok yakın, samimi veya sıkı ilişkisi olan

içselleştirmek : tür. * iç (öz, derinlik) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + leş (dönüşme eki) + tir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir bilgiyi, davranışı veya düşünceyi kendi iç dünyasına alıp benimsemek, özümsemek ve yaşam biçimi haline getirmek

içten : tür. * iç (öz, derinlik) + ten (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir şeyin veya kişinin iç kısmıyla ilgili olan; samimi, dürüst

içten yanmalı motor : tür., lat. * iç (öz, derinlik) + ten (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yan (ateş almak, ateşlenmek, ısılanmak, tutuşmak) + ma (isim yapım eki) + lı (birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + motor (hareket ettiren) (movere (hareket etmek, devinmek, kımıldamak, kıpırdamak) + tor (tapan, eden) (lat.) * sıvı yakıtın motorun içinde yanmasıyla çalışan ve hareket enerjisi üreten makine türü

içtepi : tür. * iç (öz, derinlik) + tep (vurmak, itmek, çarpmak) + i (isim yapım eki) * bir şey yapmak için duyulan, karşı gelinemez, önüne geçilemez istek

içtihad : ara. * cahada (güç harcamak, kuvvet sarfetmek, gayret etmek, çabalamak), cehd (güç harcama, kuvvet sarfetme, gayret, çaba) * kudret ve kuvvetini tam kullanarak çalışma, gayret etme, çabalama, çalışma; anlayış; kanaat

içtihat : ara. * cahada (güç harcamak, kuvvet sarfetmek, gayret etmek, çabalamak), cehd (güç harcama, kuvvet sarfetme, gayret, çaba) * kudret ve kuvvetini tam kullanarak çalışma, gayret etme, çabalama, çalışma; anlayış; kanaat

içtima : ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir araya getirme, birleşme) * toplanma, toplantı, bir araya gelme

içtinab : ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak, yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek; çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), cenb (yan taraf) * yabancılama, çekinme, kaçınma, sakınma

içyüz : tür. * iç (öz, derinlik) + yüz (dış taraf, dış satıh, görünüm, surat, çehre, vech) * bir olayın, durumun veya kişinin dışarıdan görülmeyen, herkesçe bilinmeyen, gizli veya gerçek yönü, gerçek yüzü, gerçek durumu, gerçek niteliği

id : lat. * id (o, kendilik, nefsaniyet; doğuştan gelen içgüdüsel dürtülerin ve birincil süreçlerin ortaya çıktığı zihin bölümü) * Freud’un psişik yapısal kuramında “ego” ve “süperego” ile birlikte üçlü yapının bir parçası olan ve insanın, kendisini yalnızca ihtiyaçlara göre ayarlayan, eleştiri kabul etmeyen, güdüsel, durdurulamayan, doyumsuz yönü (örneğin cinsellik, saldırganlık, açlık, kin vb.)

id el adha : ara. * id (bayram, festival) + el (ön ek, artikel) + dahiya (kurban, adha (kurbanlar) ) * kurban bayramı

ida : ara. * ida (uzuv, parça, üye) * uzuv, üye, parça, kısım, bölüm

idad : ara. * adda (saymak, hesaplamak, hazırlamak, yerine getirmek, hazırlamak, ifa etmek, sunmak, ödemek) * sayma, hesaplama, hazırlama; sayı; hesab etme; ölüm vakti; fark; vergi; bahşiş

idadi : ara. * adda (saymak, hesaplamak, hazırlamak, yerine getirmek, hazırlamak, ifa etmek, sunmak, ödemek), idad (hazırlama, sayma, hesaplama) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Osmanlı eğitim sisteminde rüşdiyeden sonra gelen, lise seviyesindeki hazırlık okulu; hazırlıkla ilgili, hazırlayıcı olan

idadiye : ara. * idad (hazırlama) + iye (durum veya yer eki) * Osmanlı döneminde, rüşdiyeden sonra gelen ve yüksek öğretime hazırlık sağlayan orta dereceli okul; idadi okulu

idam : ara. * adima, adama (yok olmak, helak olmak) * yok etme, yok oluş (damn (lanetlemek), demolish (mahvetmek) (ing.), damné (lanetlenmiş) (fra.), Verdamnt (lanetlenmiş) (alm.) )

idame : ara. * dama (sürmek, devam etmek, daim olmak), devam (sürme), daim (süren) * sürüp gitmesini sağlama, sürdürme, devam ettirme, daim kılma

idane : ara. * deyn (borç, ödünç, yükümlülük) * borç verme, ödünç verme, ikraz

idaneten : ara. * idanet (borç verme, ödünç verme, ikraz) + en (gibi, olarak) * borç olarak, ödünç olarak, idane suretiyle

idantifikasyon : gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.); identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) + ficatio (yapma, etme, eyleme) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.); identification (fra.) * bir şeyi veya kişiyi tanıma, kimliğini saptama, niteliğini belirleme veya bir nesneyi başka bir nesneyle aynı kabul etme, eşleştirme (etimolojik olarak “aynı yapma” veya “aynı şey olduğunu belirleme”); tanıma, tanımlama, kimliğini belirleme; bir şeyi veya bir kişiyi diğerlerinden ayırt ederek belirtme, tanımlama, belirleme, kimliklendirme

idantifikasyon : lat. * idem (aynı, benzer, eş) + ficatio (yapma, etme, eyleme) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tio (isim yapım eki) ) * bir şeyi veya kişiyi tanıma, kimliğini saptama, niteliğini belirleme veya bir nesneyi başka bir nesneyle aynı kabul etme, eşleştirme (etimolojik olarak “aynı yapma” veya “aynı şey olduğunu belirleme”); tanıma, tanımlama, kimliğini belirleme; bir şeyi veya bir kişiyi diğerlerinden ayırt ederek belirtme, tanımlama, belirleme, kimliklendirme

idantifiye : gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.); identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) + ficatus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tus (geçmiş zaman eki) ) (lat.); identifié (fra.) * tanımlanmış, kimliklendirilmiş

idantik : lat. * idem (aynı, benzer, eş) + ticus (ile ilgili, gibi, -a ait) * özdeş, benzer, aynı

idantite : gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.); identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) ) (lat.); identité (fra.) * bir olguyu diğerlerinden ayıran özellikleri, benliği veya özdeşliği ifade eden kavram, tanımlama, kimlik

idare : ara. * dara (dönmek, çevrilmek, döndürmek, çevirmek, dolaştırmak) * döndürme, çevirme; yönetme, yönetim

idare-i maslahat : ara. * idare (döndürme, çevirme; yönetme, yönetim) + i (tamlama eki) + salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), maslahat (çıkar, uygunluk, menfaat) * bir işi, gerektiği gibi değil de günün şartlarına göre yapma; bir durumu veya bir problemi esaslı biçimde çözmek yerine, geçici ve yüzeysel önlemlerle sürdürme, mevcut durumu devam ettirme ve idare etme, günü kurtarma anlayışı; Osmanlı'nın son dönemine hakim olan siyasi zihniyet

idareten : ara. * idaret (döndürme, çevirme; yönetme, yönetim) + en (gibi, olarak) * idare için; kanun ile değil, işin gelişine göre yaparak, idare yoluyla, işi idare ederek

idari : ara. * idare (döndürme, çevirme; yönetme, yönetim) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * idare ile ilgili

idari mahkeme : ara. * idare (döndürme, çevirme; yönetme, yönetim) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + mahkeme (hukuki kararların verildiği yer, adaletin sağlandığı kurum; hükmetme, karar verme, yargılama) (hakeme (karar vermek, hüküm vermek, yargılamak) ) * yönetimle ilgili konuları karara bağlayan, idari işlemlerden doğan uyuşmazlıkları inceleyen ve hüküm veren mahkeme türü

idarubisin : lat. * ida (ön ek) + rubi (yakut, kırmızı taş) + cine (ilaç son eki) * kanser tedavisinde DNA’ya bağlanarak tümör hücrelerinin çoğalmasını engelleyen, antrasiklin grubundan antibiyotik yapıda kemoterapi ilacın etken maddesi (C26H27NO9)

idbar : ara. * dabara (arka olmak, geride kalmak; arkaya dönmek, geri, dönmek, sırt çevirmek; kaçmak, uzaklaşmak, yönünü çevirmek), dubur (arka, geri) * geri dönme, geriye gitme, sırt çevirme, uzaklaşma; işlerin ters gitmesi; talihsizlik; bir gezegenin diğer oniki burcun düzenine zıt olarak hareketi (asıl düzene göre gitmesine de “ikbal” denir.)

idd : ara. * edde (normal sınırların dışına çıkmak, azmak, şiddetlenmek, ağır ve katlanılmaz bir hal almak) * tuhaf, garip, acayip şey (odd (acayip, tuhaf) (ing.) )

iddet : ara. * adda (saymak, hesaplamak) * belirli bir olaydan sonra geçmesi gereken, sayılarak ve hesaplanarak belirlenen süre, bekleme müddeti

iddia : ara. * da’a (çağırmak, çağrı yapmak; istemek, arzulamak, yalvarmak), dava (çağrı, çağırma; isteme, arzulama, yalvarma) * bir dava ileri sürme, kendini öne sürme, bir sorun üzerine fikir öne sürme, sav, tez

iddianame : ara. * iddia (sav, tez) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * hukuki süreçte, savcının suç isnadını ve talep ettiği cezayı yazılı olarak bildirdiği resmi belge

iddihal : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), duhul (giriş, içeri girme, dahil olma, sokulma, nüfuz) * girme, içeri geçme, duhul etme, dahil olma

iddirak : ara. * daraka (akıl etmek, kavramak, anlamak, yakalamak, kapmak, idrak etmek, erişmek, yetişmek; yönlenmek, ulaşmak, erişmek, yürümek, ayak basmak, adımlamak; en aşağı kat, her şeyin dibi, aşağı inen basamak) * akıl etme, kavrama, idrak etme, anlama, fehmetme, erişme, yetişme

iddisar : ara. * dasara (bürünmek, örtünmek, bir şey ile kendi üstünü örtmek, kaplamak), muddesir (örtünen, bürünen) * bir şey ile kendi üstünü örtme, bürünme, örtünme, örtme, kaplama

iddiyan : ara. * deyn (borç, ödünç, yükümlülük) * borçlanma, borca girme, yükümlülüğü bulunma

ide : ara. * ide (vaad etmek, söz vermek) * vaad, vadetme, söz verme, bir şeyi yapmayı öngörme (idea, idée, Idee (düşünce) (gre., ing., fra., alm.)

idea : gre. * idein (görmek), idea (görülebilir form, zihinsel görüntü) * fikir, düşünce, kavram tasarımı

ideal : gre., lat. * idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * düşünsel, düşünceyle ilgili; gerçekte tam olarak bulunmasa da zihinde mükemmel ve ulaşılması hedeflenen ölçü, örnek veya en yetkin durum olarak tasarlanan şey; mükemmel, ulaşılması istenen ölçü, olabilecek en iyi durum, değer, ölçü, standart veya model

ideal gaz sabiti : gre., lat., ara., tür. * ideal (gerçekte tam olarak bulunmasa da zihinde mükemmel ve ulaşılması hedeflenen ölçü, örnek veya en yetkin durum olarak tasarlanan şey) (idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) ) + khaos (boşluk; maddenin uçucu hali, gaz) (gre.) + sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * ideal gazların davranışlarını tanımlayan, sabit sıcaklık ve basınçta tüm ideal gazlar için aynı değere sahip olan temel sabit sayı; evrensel gaz sabiti olarak da bilinen R, ideal gazların basınç, hacim ve sıcaklık ilişkisini veren denklemin (PV = nRT) sabiti (yaklaşık değeri 8.314 joule/(mol•K) )

idealist : gre., lat. * ideal (gerçekte tam olarak bulunmasa da zihinde mükemmel ve ulaşılması hedeflenen ölçü, örnek veya en yetkin durum olarak tasarlanan şey) (idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) + istas (-ci, yapan, eden eki, yandaş, destekçi) (lat.) * gerçeklikten ziyade ideal olana, mükemmel olana önem veren veya bu doğrultuda hareket eden kişi

idealize : gre., lat. * idealizare (ideal (gerçekte tam olarak bulunmasa da zihinde mükemmel ve ulaşılması hedeflenen ölçü, örnek veya en yetkin durum olarak tasarlanan şey) (idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) ) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat) * mükemmel, kusursuz veya ideal hale getirilmiş-getirilen veya öyle algılanmış-algılanan

idealizm : gre., lat. * ideal (gerçekte tam olarak bulunmasa da zihinde mükemmel ve ulaşılması hedeflenen ölçü, örnek veya en yetkin durum olarak tasarlanan şey) (idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.) * gerçekliğin temelinin madde değil düşünce, bilinç veya zihinsel tasarımlar olduğunu savunan, ideaları asıl ve belirleyici kabul eden felsefi öğreti

idebenon : lat. * ide (ön ek) + benon (kinon yapısına referans, benzoquinone) * sentetik bir kinon türevi olan, antioksidan özelliklere sahip ve mitokondriyal enerji üretimini desteklemek amacıyla kullanılan nöroprotektif ilacın etken maddesi (C19H30O5)

idefiks : gre., lat., fra. * idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) (gre.) + figere (tutturmak, sabitlemek, bağlamak, bitiştirmek, yapıştırmak; şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, hayal etmek, uydurmak), fixus (tutturulmuş, sabitlenmiş, bağlanmış) ) (lat.); idée (fikir, düşünce) + fixe (sabit) (sabit, değişmez) (fra.) * sabit fikir, değişmeyen düşünce, saplantı

idempotent eleman : gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.); idem (aynı, özdeş) + potens, potent (güçlü, kuvvetli, kudretli, muktedir) + alimentum, elementum (besin, gıda; yaratılış için gerekli temel maddeler, unsurlar, ilkeler) (elere (beslemek, büyütmek) + mens, mentum (isim yapım eki) ) * matematikte, bir işleve veya elemana uygulandığında sonucu kendisi olan eleman (örneğin x×x=x)

idempotent matris : gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.); idem (aynı, özdeş) + potens, potent (güçlü, kuvvetli, kudretli, muktedir) + mater (anne, ana, valide, öz, esas, kaynak), matrix (kaynak, ana, temel yapı; doğuran dişi; rahim; matematikte sayıların veya cebirsel ifadelerin satır-sütun düzeninde oluşturduğu düzenli sayı dizisi formundaki tablo; kalıp, kaynak yapı) (lat.) * kendisinin karesi kendisine eşit olan, yani A^2=A koşulunu sağlayan matris türü

identifikasyon : gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.); identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) + ficatio (yapma, etme, eyleme) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.); identification (fra.) * bir şeyi veya kişiyi tanıma, kimliğini saptama, niteliğini belirleme veya bir nesneyi başka bir nesneyle aynı kabul etme, eşleştirme (etimolojik olarak “aynı yapma” veya “aynı şey olduğunu belirleme”); tanıma, tanımlama, kimliğini belirleme; bir şeyi veya bir kişiyi diğerlerinden ayırt ederek belirtme, tanımlama, belirleme, kimliklendirme

identifiye : gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.); identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) + ficatus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tus (geçmiş zaman ve isim yapım eki) ) (lat.); identifié (fra.) * tanımlanmış, kimliklendirilmiş

identik : gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel) (gre.); identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) ) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.); identique (fra.) * aynı olanla ilgili, tümüyle aynı, nitelik ve yapı bakımından tamamen aynı olan, özdeş

identite : gre., lat., fra. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine özgü) (gre.); identitas (idem (aynı) + itas (durum ve isim yapım eki) ) (lat.); identité (fra.) * bir olguyu diğerlerinden ayıran özellikleri, benliği veya özdeşliği ifade eden kavram, tanımlama, kimlik

ideoloji : gre. * idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * bir toplumsal sınıfın, grubun veya bireyin dünya görüşünü, değerler sistemini ve toplumsal düzen tasarımını oluşturan düşünce sistemi

ideolojik : gre. * idea (fikir, düşünce, kavram tasarımı) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ideoloji ile ilgili

idgam : ara. * dagm (örtmek, kaplamak) * önceki sakin sonraki harekeli iki harfin birbirine katılarak şeddeli okunması

idhad : ara. * dahada (çürütmek, reddetmek, aksini ispat etmek, ortadan kaldırmak, batıl kılmak) * iptal etme, hükümsüz bırakma, çürütme, reddetme, ortadan kaldırma, batıl kılma

idhal : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), duhul (giriş, içeri girme, dahil olma, sokulma, nüfuz) * girme, içeri girme, dahil etme, sokma, içine alma, nüfuz, tesir; kar, gelir, irad

idhalat : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), duhul (giriş, içeri girme, dahil olma, sokulma, nüfuz), idhal (girme, içeri girme, dahil etme, sokma, içine alma, nüfuz, tesir; kar, gelir, irad) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir ticari malın, ürünün, yurt içinde satılması amacıyla başka bir ülkeden taşınarak ülke içine sokulması, dışarıdan getirilmesi işlemi

idhan : ara. * dahana (tütmek, dumanı çıkmak), duhan (duman) * tütme, yanarak dumanı çıkma

idhar : ara. * dahara (aşağılamak, hakir görmek), dahir (alçak, aşağılık, hakir) * aşağılama, hakir görme, tahkir etme, hor görme

idhaş : ara. * dahaşa (korkutmak, ürkütmek), dehşet (korku, korkma) * korkutma, dehşet verme, dehşetlendirme

idi : tür. * i (olmak fiil kökü) + di (-di'li geçmiş zaman eki) * oldu

id-i adha : ara. * id (bayram, festival) + ei (tamlama eki) + dahiya (kurban, adha (kurbanlar) ) * kurban bayramı

idil : fra. * idy (kır, çayır, geniş ve boş otlak alan) + lle (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kır yaşamının güzelliğini ve çobanıl aşkı konu alan kısa aşk şiiri, temiz sevgi; şairin kısaca doğaya karşı duyduğu duygularını tek başına ele alarak anlattığı pastoral şiir, eglog; Şırnak’ın bir ilçesi, Beth-Zabdai, Hezex

idin : ara. * ida (parça, kısım, bölüm) + in (çoğul eki) * parçalar, kısımlar, bölümler

idioblast : gre. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine özgü) + blastos (tohum, tomurcuk, filiz, sürgün, germ hücresi, ilk evre hücre, embriyonik hücre) * çevresindeki hücrelerden yapı, içerik veya işlev bakımından belirgin biçimde farklılaşmış bitki hücresi

idiokrasi : gre * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine özgü) + kratia (kudret, güç, iktidar, güçlülük, kuvvetlilik; yönetim) (kratos (güç, kudret, kuvvet, sağlamlık) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * toplumun en aptal, cahil veya yetersiz bireyleri tarafından yönetildiği kurgusal veya eleştirel bir yönetim şekli

idiom : gre * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine özgü) + oma (sonuç, ortaya çıkan biçim) * anlamı kendisini oluşturan kelimelerin tek tek anlamlarından çıkarılamayan, bir dile veya topluluğa özgü kalıplaşmış anlatım, deyim, özel ifade

idiomatisite : gre. * idioma (deyim, özel ifade) (idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine özgü) + oma (sonuç, ortaya çıkan biçim) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + itas (olma duruumu) (lat.) * bir dilde ifade veya deyimlerin kendine özgü olması ve başka dillere kelimesi kelimesine çevrilemeyecek nitelikte olması özelliği

idiopati : gre. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine özgü) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * nedeni bilinmeyen, özgün veya bireysel bir nedenden kaynaklanan tıbbi durum veya hastalık

idiopatik : gre. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine özgü) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * idiopati ile ilgili

idiosenkrazi : gre. * idiosyncrasis (idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine özgü) + sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + krasis (karışım) ) * bireye özgü davranış veya düşünce şekli, özgün davranış, özgün düşünce

idiot : gre. * idios (öz, özel, kendine ait, bireysel, kişisel, kendine özgü) + tes (kişi, kimse) * kamusal işlere katılmayan sıradan birey; eğitimden, bilgiden veya toplumsal bilinçten yoksun, cahil veya zihinsel engelli kişi anlamında kullanılan aşağılayıcı terim

idlal : ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak), izlal (sapma, saptırma) * sapma, saptırma

idma : ara. * dem (kan) * kan alma; kanatma

idmac : ara. * damaca (gizlemek, gizlenmek, içine koymak, içine konmak), dumuc (bir şeyin içine girip gizlenme) * bir şeyi diğer bir şeyin içine sokup gizleme, bir şeyi giysi içine sokup dürme ve saklama; bir şeyi, bir şeyin içine koyma, sıkıştırma

idman : ara. * damana (bir şeye devam etmek, alışmak, ısrarla sürdürmek), daim (sürekli, devamlı) * bir işi sürekli ve düzenli yapma, alıştırma, antrenman

idna : ara. * dana (sarkmak, yakınlaşmak, alçalmak) * yakın etmek, yakınlaştırmak, yaklaştırmak, alçaltmak

idol : gre. * eidos (şekil, biçim, form, görünüş) + olon (isim yapım ve küçültme eki) * put, şekil, biçim, form

idolatr : gre., lat., fra. * eidolon (görüntü, heykel; sahte tanrı tasviri) + latreuein (ibadet etmek, tapınmak) (gre.); idolum (put, görüntü; sahte tanrı) + latria (ibadet, tapınma) (lat.); idolâtre (fra.) * puta tapan, putperest

idra : ara. * daraa (def etmek, savmak, uzaklaştırmak; bildirmek) * def etme, savma, uzaklaştırma; bildirme, bildirilme

idrac : ara. * daraca, derece (yürümek, adım adım gitmek, aşama kaydetmek; sokmak, yerleştirmek), derc (dökme, katma, içine veya araya sokma, içine alma, kapsama, alma, toplama; yazma, kaydetme) * dercetme, bir yazıyı bir yere koydurma, katma, içine veya araya sokma

idrak : ara. * daraka (akıl etmek, kavramak, anlamak, yakalamak, kapmak, idrak etmek, erişmek, yetişmek; yönlenmek, ulaşmak, erişmek, yürümek, ayak basmak, adımlamak; en aşağı kat, her şeyin dibi, aşağı inen basamak), tedarik (eriştirme, ulaştırma) * anlama, yönlenme, erişme, kavrama, yakalama, kapma; yetişme, ulaşma, bir şeyin ulaşılabilen en derin noktası; sorumluluk, terettüp eden netice (direct, diriger, dirigieren (yönlendirmek) (ing., fra., alm.) )

idrar : ara. * darra (akmak, sızmak, sürekli olarak gelmek, akıtmak) * çokça akıtma, devamlı vermek akıtma, akma; böbrekler tarafından kandaki artık maddelerin süzülmesiyle oluşan, üreterler aracılığıyla mesanede biriktirilen ve idrar yolu üzerinden dışarı atılan sıvı atık, çiş, sidik, bevl, ürin, akıtılmış olan, su akıntısı (drain (akıtmak, tahliye etmek) (ing.), drainage (akıtma, kanalizasyon) (fra.) )

idrar kesesi : ara., far. * idrar (çiş, sidik) (ara.) + kise (torba) + sı (iyelik eki) (tür.) * sidik torbası

idrar söktürücü : ara., tür. * idrar (çiş, sidik) (ara.) + sök (yerinden çıkarmak, ayırmak, koparmak) + tür (etken fiil eki) + ücü (yapan, eden eki) * vücuttaki idrarın atılımını artıran, idrar üretimini ve boşalımını kolaylaştıran ilaç veya madde, diüretik

idrar yolu : ara., tür. * idrar (çiş, sidik) (ara.) + yol (geçit, gidilen yer, rota) + u (iyelik eki) (tür.) * vücuttan idrarın dışarı atıldığı, böbreklerden mesaneye ve oradan dışa açılan kanallar sistemi, üretra

idris : ara. * derasa (öğretmek) * öğretme, ders verme, vaaz verme; elbise içinde olan, örtülmüş olan; bir İslam peygamberi ismi; erkek ismi (dress (elbise, giymek) (ing.) )

idropiyonefroz : gre. * hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + pyon (irin, iltihap) + nephros (böbrek) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * idrar yolları tıkanıklığı sonucu böbrekte hem idrar hem de irin birikmesiyle oluşan iltihaplı genişleme durumu

idtirar : ara. * darra, zarra (sıkmak, sıkıntı vermek, daraltmak, zorlamak, zarar vermek), darar (zarar, zorlanma, sıkıntı, darlık, daralma), mudtarr (zorlanan, mecbur kalan, baskı altında olan, daralan) * zorlama, mecbur etme, çaresiz brakma, darlık verme, sıkma; mecburiyet, baskı altında olma; mecbur olma, çaresiz olma

iemanja : yor. * yeye (anne) + omo (çocuk) + eja (balık) * balıkların anası; Yoruba kökenli dinlerde su, deniz, annelik ve doğurganlıkla ilişkilendirilen orisha (tanrısal varlık) adı olan, Brezilya Candomblé ve Umbanda gibi Afro-Brezilya dini geleneklerinde deniz tanrıçası

ifa : ara. * vafa, vefa (tam yapmak, eksiksiz yerine getirmek) * yerine getirme, görevini yapma, borcunu ödeme

ifade : ara. * fada (akmak, taşmak, fazlalık vermek, anlam çıkarmak; fayda oluşmak, yarar oluşmak), fayd, feyd, feyz (bereketlendirme, feyz verme, bol bol dağıtma, akıtma, taşıp yayılma) * bir düşünceyi, duyguyu veya bilgiyi sözle, yazıyla veya başka bir anlatım yolu ile açıkça ortaya koyma ve karşı tarafa aktarma; faydalandırma, birine bir şeyi kullanması için verme, faydalı bir söz söyleme

ifade etmek : ara., tür. * ifade (bir düşünceyi, duyguyu veya bilgiyi sözle, yazıyla veya başka bir anlatım yolu ile açıkça ortaya koyma ve karşı tarafa aktarma; faydalandırma, birine bir şeyi kullanması için verme, faydalı bir söz söyleme) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * duygu, düşünce, bilgi veya durumu söz, yazı, jest, mimik veya başka bir yolla açık ve anlaşılır biçimde dile getirmek veya ortaya koymak

ifade vermek : ara., tür. * ifade (bir düşünceyi, duyguyu veya bilgiyi sözle, yazıyla veya başka bir anlatım yolu ile açıkça ortaya koyma ve karşı tarafa aktarma; faydalandırma, birine bir şeyi kullanması için verme, faydalı bir söz söyleme) (ara.) + ver (vermek, bir şeyi bir başkasına birisine eriştirmek, ulaştırmak, vardırmak, iletmek, aktarmak, sunmak, teslim etmek, uzatmak, bağışlamak, bırakmak) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * hukuki veya resmi durumlarda kişinin bildiklerini, gördüklerini, hissettiklerini sözlü veya yazılı olarak yetkililere anlatması, açıklaması

ifakat : ara. * afaka (ayılmak, kendine gelmek, bilinci yerine gelmek) * baygınlık, sarhoşluk, hastalık veya şaşkınlık halinden çıkıp yeniden bilince, sağlığa ve normale dönme durumu; iyileşme, hastalıktan kalkma, hastayken iyileşip ayağa kalkma, hastalıktan kurtulup tamamen iyileşinceye kadar aradan geçen zaman; kadın ismi

ifate : ara. * fata (kaybetmek, yitirmek), fevt (kaybetme, yitirme) * kaybetme, yitirme, kaçırma, elden çıkarma

ifaza : ara. * fada (akmak, taşmak, fazlalık vermek, anlam çıkarmak; fayda oluşmak, yarar oluşmak), fayd, feyd, feyz (bereketlendirme, feyz verme, bol bol dağıtma, akıtma, taşıp yayılma) * bir şeyin bollukla akıp yayılması; özellikle ilim, nur, bereket veya manevi faydanın başkasına aktarılması ve feyz vermesi

ifaze : ara. * faza (kazanmak, başarıya ulaşmak, muradına ermek; kurtulmak), fevz (kazanma, başarma; kurtulma, kurtuluş) * kazanma, başarma, maksada erdirme, merama kavuşma; kurtulma

ifcar : ara. * fecr (şafak vakti, tan yeri ağarması, gün doğumu) * şafak vaktine girme, fecir vaktine girme; bir kimseyi facir (sapık, günahkar, kötülük yapan) sayma

ifdal : ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak), fadl (üstünlük, fazlalık) * bir kimseyi veya şeyi başkasına üstün kılma, fazilet ve tercih bakımından öne çıkarma; imtiyaz tanıma, lütuf, bağış, ihsan

iffet : ara. * affa (kendini korumak, haramdan uzak durmak, nefsini dizginlemek), iffah (namus, iffet, haya, haysiyet) * özellikle cinsellik, davranış ve genel ahlak alanında ölçülü, temiz ve kendini kontrol eden bir yaşam sürme hali, nefsani arzulara kapılmama, ahlaki saflık ve edep hali

ifham : ara. * fahima (anlamak, kavramak, idrak etmek), fehm (anlama, anlayış, kavrama, kavrayış; ululuk, yücelik) * bildirme, anlatma, kavratma

ifhar : ara. * fehara (övünmek, kibirlenmek, gururlanmak, böbürlenmek, fahirlenmek), fahir (övünen, kibirlenen, gururlanan, böbürlenen), fehur (övünen, kibirlenen, gururlanan, böbürlenen) * şereflendirme, şeref verme, fahirlendirme, gururlandırma

ifhaş : ara. * fahaşa (kabalaşmak, çirkin söz söylemek, hayasızlaşmak, edepsizleşnek, ahlaksızlaşmak), fuhş (kabalık, çirkinlik, hayasızlık, edepsizlik, ahlaksızlık) * sözde veya davranışta edep dışına çıkma, kaba, çirkin ve hayasızca konuşma, açık saçık davranışta bulunma, ölçüyü aşarak edepsiz, kaba, müstehcen veya ahlaken rahatsız edici bir hal sergileme; kötü söz söyleme, hayasız davranma, ahlaksızca davranma

ifil : ara. * afʿal (fiil) * Arapçada fiil anlamına gelen ve dilbilgisinde eylemi ifade eden temel sözcük; dilbilgisinde hareket veya oluş bildiren kelime türü

ifildemek : tür. * ifil (ses yansımalı kelime) + de (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * hafifçe titremek, ürpermek

ifk : ara. * afaka (yalan söylemek, inkar etmek, iftira etmek, suç isnad etmek), afik (iftiracı, yalancı) * iftira, yalan uydurma, suç isnad etme, bühtan

ifkad : ara. * fakada (kaybetmek, yitirmek, bulamamak; elden çıkarmak; incelemek, araştırmak, kaybolanı aramak, denetlemek), fakd (kaybetme, kayıp, yitirme, zarar görme, bulunmama, bulamama, belirsiz olma; taleb etme, isteme; elden çıkarmak; inceleme, kaybolanı arama, denetleme) * kaybettirme, yitirtme, kazandırmama

ifkah : ara. * fakaha (yorumlamak, kavramak, bilmek, anlamak, idrak etmek, hüküm vermek), fıkh, fikh (anlayış, kavrayış, idrak, akıl yürütme; derin bilgi; İslam hukuku, fıkıh), fakih (bilgin, bilge, fıkıh ilmini bilen, islam hukukçusu; zeki, anlayışlı kimse) * öğretme, kavratma, idrak ettirme, anlatma, bildirme

ifkan : ara. * afaka (yolundan saptırmak, yanlış yönlendirmek; çevirip saptırmak, gerçeği tersine döndürmek) * bir kimseyi bilerek yanıltma, aldatma ve hakikati çarpıtarak yanlış bir kanaate sevk etme, aldatma, saptırma, döndürme, yönünü değiştirme

ifkar : ara. * fakr (yoksunluk, yoksulluk, mahrumiyet), fakir (yoksun, yoksul, mahrum) * fakir düşürme, fakirleştirme

iflah : ara. * falaha (kurtulmak, rahatlamak, iyi duruma gelmek, iyileşmek, rahata ermek, düzelmek; başarılı olmak, gelişmek, tarım yapmak, ziraat yapmak, çift sürmek, toprağı işlemek), felah, falah (rahatlık, refah, huzur, kurtuluş, iyileşme) * iyi duruma gelme, rahata erme, rahatlama düzelme, kurtulma, kurtuluş, başarı, tarım, ziraat, refah, ferahlama, iyileşme

iflal : ara. * afala (batmak, sönmek, söndürmek, azalmak) * batma, sönme, azalma; giderme; yağmur gelmeyen yere yetişme

iflas : ara. * falasa (parasız kalmak, yoksullaşmak), fals (en küçük bakır para birimi, pul, metelik) * borcunu ödeyememek, mali gücünü kaybederek ödeme aczine düşme durumu, meteliksiz kalma, ekonomik çöküş (false, fausse, falsch (yanlış, hatalı) (ing., fra., alm.), faillite (iflas) (fra.), falsification (yanıltma, aldatma, sahtekarlık) (ing., fra.) )

ifna : ara. * fana (yok olmak, sönmek), fani (yok olan, sonlu) * yok etme

ifosfamid : lat., gre. * i (ön ek) + phosphoros (fosfor elementi) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) * kanser tedavisinde kullanılan, DNA üzerinde çapraz bağlar oluşturarak hücre çoğalmasını engelleyen, alkilleyici etkiye sahip bir kemoterapi ilacın etken maddesi (C7H15Cl2N2O2P)

ifrac : ara. * faraca (yarmak, açmak, ayırmak, aralamak, yarık bırakmak), ferc (yarık, açıklık, aralık, çatlak; korkulacak yer; ud yeri; kadın cinsel organı) * açılma, yarılma, ayrılma; genişletme; açma

ifrad : ara. * faraza, farada (ayırmak, ayrıştırmak) * ayırma, ayrıştırma, ayrıcalık tanıma, ayrışma, ifraz (örnek “tapu ifrazı”)

ifrag : ara. * faraga (dökmek, akıtmak) * dökme, akıtma, boşaltmak; bir halden başka bir hale sokma; kalıba dökme, boşaltma, şekil verme

ifrağ : ara. * farağa (dökmek, akıtmak) * dökme, akıtma, boşaltmak; bir halden başka bir hale sokma; kalıba dökme, boşaltma, şekil verme

ifrah : ara. * feraha (rahatlatmak, huzur bulmak; gönlü açık olmak, sevinmek, şenlenmek), ferah (geniş olan, bol, geniş; iç açıcı, aydınlık, havadar) * ferahlandırma, rahatlatma, huzur verme, memnun etme

ifrar : ara. * farra (kaçmak, hızla uzaklaşmak, tüymek, sıvışmak), firar (kaçış, kaçma, tüyme) * kaçırma, kaçırılma, firara mecbur etme

ifras : ara. * farasa (fırsat yakalamak, imkan bulmak) * fırsat ele geçme, fırsat yakalama

ifraş : ara. * faraşa (sermek, döşemek, yaymak), feraş (yatak, döşek, serilmiş yer, döşeme), mefruş (yayılmış, serilmiş, döşenmiş; yaygı, kilim, döşek) * serme, yayma, döşetme; zemmetme, kötüleme, çekiştirme

ifrat : ara. * farata (öncü olmak, ileri gitmek, haddi aşmak, aşırıya kaçmak, sınır tanımamak, aşmak, abartmak; ihmal etmek, kusur etmek, eksik bırakmak), fart (öncü olma, ileri gitme, haddi aşma, aşma, aşırıya kaçma, sınır tanımama, abartma; ihmal etme, kusur etme, eksik bırakma) * makul olan sınırı aşma, azma, abartma

ifrat ü tefrit : ara. * farata (öncü olmak, ileri gitmek, haddi aşmak, aşırıya kaçmak, sınır tanımamak, aşmak, abartmak; ihmal etmek, kusur etmek, eksik bırakmak), fart (öncü olma, ileri gitme, haddi aşma, aşma, aşırıya kaçma, sınır tanımama, abartma; ihmal etme, kusur etme, eksik bırakma), ifrat (makul olan sınırı aşma, azma, abartma) + u (tamlama eki) + tefrit (ihmal, eksiklik, aşırılık, görev veya sorumluluğu gerektiği gibi yapmama) * birbirine tamamıyla ters olan iki uç; çok fazla ve çok az

ifraz : ara. * faraza, farada (ayırmak, ayrıştırmak) * ayırma, ayrıştırma, ayrıcalık tanıma, ayrışma, ifrad (örnek “tapu ifrazı”)

ifrazat : ara. * ifraz (ayırma, ayrıştırma, ayrıcalık tanıma, ayrışma) + at (çoğul eki) * balgam, irin, kan, ter, kusmuk, dışkı gibi, vücuttan dışarı atıan maddeler

ifrit : far. * afrita (yaratık) * bir tür zararlı cin, bir cin şeytanı

ifsad : ara. * fesada (bozulmak, kötüleşmek, karışmak), fesad (bozukluk, bozgunculuk, kötülük) * bozma, kötüleştirme, bozgunculuk yapma, fesada uğratma, fitne salma, karıştırma

ifsad-ı mi'de : ara. * ifsad (bozma, kötüleştirme) + i (tamlama eki) + mi'de (karın bölgesindeki sindirim organı, mide) * mideyi bozma

ifsah : ara. * fasaha (açmak, yer açmak, genişletmek, boşluk bırakmak, ferahlatmak, açıklık sağlamak, rahatlık sağlamak), fasih (açık, net, düzgün; açık ve düzgün anlatı; açık ve düzgün konuşma yeteneği olan) * açma, genişletme

ifsat : ara. * fesada (bozulmak, kötüleşmek, karışmak), fesad (bozukluk, bozgunculuk, kötülük) * bozma, kötüleştirme, bozgunculuk yapma, fesada uğratma, fitne salma, karıştırma

ifşa : ara. * faşa (duyurmak, meydana çıkarmak, açığa çıkarmak) * duyurma, meydana çıkarma, açığa çıkarma (affiche (duyuru, ilan, poster, afiş) (fra.) )

ifşaat : ara. * ifşa (duyurma, meydana çıkarma, açığa çıkarma) + at (çoğul eki) * gizli bir şeyi açığa vurmak, herkese duyurmak içim yapılan açıklamalar, ifşalar

ifta : ara. * fata (görüş bildirmek, yorumlamak, tabir etmek) * fetva verme, hukuki görüş bildirme

iftah : ara. * fataha (açmak), feth (açma, açış), fatiha (açılış), fatih (açan, fetheden) * açma, fethetme

iftan : ara. * fatana (cezbetmek, büyülemek, etkilemek; baştan çıkarmak, kargaşa çıkarmak, ayrılık çıkarmak, ayartmak, karıştırmak, sarsmak, kışkırtmak, ara bozmak; kötülük yapmak; sınamak, denemek, imtihan etmek, test etmek), fatin (büyüleyen, etkileyen, cezbeden, baştan çıkaran, kargaşa yaratan; sınayan, deneyen, imtihan eden, test eden), meftun (büyülenmiş, etkilenmiş, cezbedilmiş, gönül vermiş, tutulmuş; fitnelenmiş, belaya tutulmuş; aşık; mecnun), fitne (deneme, sınama, sınav, imtihan, test, kargaşa çıkarma, bozma, arabozuculuk, karıştırma, yoldan çıkarma, saptırma, baştan çıkarma, ayartma, kötülük yapma) * fitneye düşürme, ayartma

iftar : ara. * fatara (yarmak, kesmek; yaratmak, açmak, oluşturmak, icat etmek) * yarma, açma; oruç açma, oruç bozma, kahvaltı etme

iftariye : ara. * iftar (yarma, açma; oruç açma, oruç bozma, kahvaltı etme) + iye (isim yapım eki) * oruç açmak için hazırlanmış olan yiyecek, iftarlık

iftial : ara. * faala (yapnak, etmek, eylemek, icra etmek) * bir şeyi iş edinmek, kendiliğinden yapmak

iftial : ara. * fala (fala bakmak) * fal tutma, fala bakma

iftida : ara. * fada (fidye ile kurtarmak, bedel ödeyerek serbest bırakmak, feda etmek) * fidye, kurtarma bedeli; fidye vererek esirlikten kurtulma

iftidah : ara. * fadaha (rezil etmek, utandırmak, açığa çıkarmak) * kırma, kırıp ufalama; maskara olma, rezil olma, utanç verici duruma düşme

iftiham : ara. * fahima (anlamak, kavramak, idrak etmek), fahim (anlayışlı, kavrayışlı, akıllı, yüksek idrakli, vakur, ciddi, itibar ve nüfuz sahibi olan, büyük zat), fehm (anlayış, kavrayış, akıl, idrak) * kavrama, anlama, akletme

iftihar : ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fehur, fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) * övme, yüceltme; övünme, gurur duyma, kibirlenme, gururlanma, böbürlenme

iftihas : ara. * fahasa (araştırmak, incelemek, yoklamak) * bir konuyu veya durumu ayrıntılı biçimde araştırma, inceleme, tahkik etme ve gerçeğini ortaya çıkarmaya çalışma; bir olayın gerçeğini dikkatle araştırma, içyüzünü iyice tetkik etme; imtihan etme, deneme

iftikad : ara. * fakada (kaybetmek, yitirmek, bulamamak; elden çıkarmak; incelemek, araştırmak, kaybolanı aramak, denetlemek), fakd (kaybetme, kayıp, yitirme, zarar görme, bulunmama, bulamama, belirsiz olma; taleb etme, isteme; elden çıkarmak; inceleme, kaybolanı arama, denetleme) * kaybolma, kaybetme; arayıp sorma

iftikak : ara. * fataka (yarmak, ayırmak, açmak, sökmek), fakka (çözmek, açmak, bağını koparmak, ayırmak), fekk (bağlı, düğümlü, kilitli veya kapalı olan bir şeyi çözerek açma; mecazen de bir bağı, yükümlülüğü veya esareti ortadan kaldırma) * kapalı veya bitişik olan bir şeyi zorlayarak açma, yarıp ayırma veya mühürlü-kilitli bir şeyi sökerek serbest hale getirme; rehinden kurtarma, rehinden çıkarma

iftikar : ara. * fakara (yoksul olmak, muhtaç olmak, güçsüz olmak; kötü muamele görmek), fakr (yoksulluk, eksiklik, muhtaçlık, ihtiyaç, yoksunluk), fakir (yoksul, yoksun, mahrum, muhtaç) * yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurma; çok ihtiyacı olma

iftira : ara. * fara (yarmak, kesmek, yaratmak, uydurmak; yırtmak, suçlamak) * yalan yere suç isnat etme

iftirak : ara. * ferraka (ayırmak), tefrik (ayrışma, ayrılma, bölünme) * ayrılma, ayrışma, dağılma, hicran; perişan olma

iftiras : ara. * farasa (yırtmak, delmek, parçalamak), firsat (müsait an, elverişli durum, uygun zaman, ilk uygun zaman, delik, gedik) * yırtma, parcalama; fırsat gözleme, fırsatı ganimet sayma

iftiraz : ara. * farada, faraza (farz etmek, yüklemek, emretmek, zorlamak, zorunlu kılmak mecbur tutmak, tahsis etmek), farz (zorunluluk, yükümlülük, zorunlu kabul, yasa, varsayım; tanrısal buyruk, tanrı buyruğu; kişinin yapmak zorunda bulunduğu görev) * farz kılma, zorunlu kılma, vacib kılma

iftisal : ara. * fasala (ayırmak, bölmek, kesmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak, ayrıntılandırmak, detaylandırmak), fasl (ayrışma, ayrılma), fasil (ayıran, bölen, ayrıntılandıran) * sütten kesilme, memeden ayrılma; fidanı çıkarıp başka yere dikme

iftitah : ara. * fataha (açmak, genişletmek; zaptetmek, ele geçirmek), feth (açılış, genişletme; zaptetme, ele geçirme) * açma, başlama, fethetme, zaptetme

iftitan : ara. * fatana (cezbetmek, büyülemek, etkilemek; baştan çıkarmak, kargaşa çıkarmak, ayrılık çıkarmak, ayartmak, karıştırmak, sarsmak, kışkırtmak, ara bozmak; kötülük yapmak; sınamak, denemek, imtihan etmek, test etmek), fitne (deneme, sınama, sınav, imtihan, test, kargaşa çıkarma, bozma, arabozuculuk, karıştırma, yoldan çıkarma, saptırma, baştan çıkarma, ayartma, kötülük yapma; karışıklık, sarsıntı; çekicilik veya baştan çıkarıcılık) * baştan çıkarma, ayartma, saptirma, fitneye uğrama; aldatma; Azdırmak;

iftizah : ara. * fazaha (rezil etmek, utandırmak, açığa çıkarmak) * kırma, kırıp ufalama; maskara olma, rezil olma, utanç verici duruma düşme

ifza : ara. * faza (korkutmak, ürkütmek) * korkutma, ürkütme; güç olma

ifzah : ara. * fazaha (açığa vurmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak, aşikar kılmak), fazih (açığa vuran, meydana çıkaran, ortaya koyan, aşikar kılan) * açığa vurma, meydana çıkarma, ortaya koyma, aşikar kılma; kusuru, kötülüğü, ayıbı açığa vurma; kusuru, kötülüğü, ayıbı açığa vurma

igase : ara. * gasa (yardım etmek, imdad etmek) * imdada yetişmek, yardım etmek

igaza : ara. * gaza (kızdırmak, darıltmak) * kızdırma, darıltma

igdab : ara. * gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gadab (öfke, kızgınlık, hiddet, gazab) * gadablandırma, kızdırma, öfkelendirme

igfal : ara. * gafala (habersiz olmak, bilgisiz olmak), gaflet (habersizlik, bilgisizlik), gafil (habersiz, bilgisiz, aymaz, bilinçsiz, farkında olmayan; dalgın, dikkatsiz; dünyaya dalmış, uyarılara kulak asmayan kişi) * habersiz kılma, bilgisiz kılma, dikkatsizlikle terkettirme; gaflette bırakmak; kandırma, aldatma, gafil kılma, baştan çıkarma, aldatma, kandırma, ayartma; bir kadını aldatarak ırzına geçme

iglaf : ara. * gulf (kılıf, kın) * kınına sokma, kılıfa koyma

iglak : ara. * galaka (karıştırmak, muğlak yapmak, belirsizleştirmek, anlaşılmaz hale koymak; kapamak, kilitlemek) * karıştırmak muğlak yapma, belirsizleştirme, anlaşılmaz hale koyma; kapama, kilitleme

iglat : ara. * galata (yanılmak, yanlış yapmak, hata etmek), galat (yanlış, yanlışlık, hata) * yanlışa götürme, hataya sevketme

iglaz : ara. * galaza (kaba, sert, kalın olmak), galiz (kaba, sert, kalın, yoğun) * kaba, sert ve kötü söz söyleme, sert davranma

iglo : inu. * iglu, iclo (ev, yapı, inşaat) * sıkıştırılmış kardan yapılmış ev

igna : ara. * gana (çoklaşmak, artmak, fazlalaşmak), gani (çok, fazla, bol, aşırı), gina (zenginlik, bolluk, fazlalık) * çoklama, fazlalaştırma, artırma, ganileştirme, zengin etme

igneus : lat. * ignis (ateş) + eus (ile ilgili, -a ait) * ateşle ilgili, ateşten oluşmuş, ateş gibi görünen; jeolojide magmanın veya lavın soğumasıyla oluşan kayaç

ignisyon : lat. * ignire (yakmak, tutuşturmak, ateşlemek) + tio (isim yapım eki) * içten yanmalı motorlarda yakıt-hava karışımının tutuşturulması, ateşleme

ignoramus : lat. * ignorare (bilmemek, habersiz olmak) + -mus (birinci çoğul şahıs eki; biz, -uz) * bilgisiziz, bilmiyoruz; cahil, bilgisiz kimse

igrak : ara. * garaka (boğmak, batırmak) * suya batırma, boğma

igram : ara. * garima (borçlanmak, yükümlü olmak), gurm (borç, maddi yükümlülük), mugram (borçlu, yükümlü) * borç ödetme

igtilaf : ara. * gulf (kılıf, kın) * kılıf içine girme, gılaflanma

igtimam : ara. * ğamma (örtmek, kaplamak, bastırmak; kederlenmek, üzülmek, hüzünlenmek, tasalanmak), gam (üzüntü, hüzün, keder, tasa, sıkıntı) * üzülme, hüzünlenme, tasalanma, kederlenme, sıkılma

igtimaz : ara. * gamze (işaret; gizli işaret, kaş-göz işareti), gameze (işaret etmek, ihbar etmek), gammaz (birini gizlice ihbar eden, jurnalci, ispiyoncu kimse) * birini işaret etme, ihbar etme, çekiştirme, bir kimsenin aleyhinde bulunma

igtina : ara. * gana (çoklaşmak, artmak, fazlalaşmak), gani (çok, fazla, bol, aşırı), gina (zenginlik, bolluk, fazlalık), igna (çoklama, fazlalaştırma, artırma, ganileştirme, zengin etme) * çoka sahip olma, zenginleşme, zengin olma

igtinam : ara. * ganima (fırsatı değerlendirmek, faydalanmak, yararkanmak), ganimet (ele geçirilen, yağmalanan, elde edilen mal veya kazanç) * mevcut fırsatı, zamanı veya imkanı iyi değerlendirip faydalı bir şekilde kullanma, faydalanma, yararlanma, yağmalama

igtirab : ara. * garb (uzak; batı), garaba (uzaklaşmak; batmak, kaybolmak), gurbet (ayrı ve uzak olma, yabancı yerde olma; yabancılık, sürgün) * uzaklaşma, batma; göz önünden kaybolma

igtiraf : ara. * garafa (su almak, su çekmek; kepçe ile almak, toplamak) * su çekme, kepçe ile alma; avuçla su içme, eliyle su alma

igtirak : ara. * garaka (boğmak, batırmak), igrak(suya batırma, boğma) * suya batma, gark olma, suda boğulma; soluğu kuvvetle içe çekme

igtiram : ara. * garima (borçlanmak, yükümlü olmak), gurm (borç, maddi yükümlülük), mugram (borçlu, yükümlü), igram (borç ödetme) * borç ödeme, diyet veya cerime verme

igtirar : ara. * garra (aldatmak, kandırmak), garur (aldatan, kandıran), gurur (böbürlenme, aşırı onur duygusu, kibir, kendini üstün görme, kendini beğenme; aldanma, kanma) * aldanma, iğfal olunma; gururlanma. kibirlenme, böbürlenme. güvenilmeyecek şeye güvenme; gaflette olma, gafil bulunma

igtisab : ara. * gasaba (zorla almak, el koymak) * gasb etme, el koyma, başkasının malını zorla elinden alma

igtisal : ara. * gasala (yıkamak), gassal (yıkayıcı), gasl (yıkama, gusül) * yıkanma, gusletme

igtiyab : ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak, bilinmez olmak), gayb (yok olan, mevcut olmayan, görünmeyen, bilinmeyen) * birinin arkasından konuşma, ortamda mevcut olmayan birinin hakkında konuşma, gıybet etme, zemmetme, yerme

igtiyaz : ara. * gada (öfkelendirmek, kızdırmak, taşırmak, hiddetlendirmek), gaid, gaiz (öfkeli, kinli, hiddetli, hışımlı), gayz (öfke, kin, hiddet, hışım, taşkınlık) * gazaba gelme, kızma, öfkelenme, hiddetlenme

igtiza : ara. * gida, giza (besin, gıda) * beslenme, gıdalanma

igtizab : ara. * gazaba, gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gazab, gadab (öfke, kızgınlık, hiddet, gazab) * gücenme, kızma, öfkelenme, hiddetlenme, gazaba gelme, darılma

iguana : tai., arav. * iguana (büyük kertenkele türü) * tropikal Amerika’da yaşayan, uzun kuyruklu, otçul ve ağaçlarda yaşayan büyük kertenkele türü

iguanidae : tai., arav., lat. * iguana (büyük kertenkele türü) (tai., arav.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * ağırlıklı olarak tropikal ve subtropikal bölgelerde yaşayan büyük kertenkeleleri kapsayan bir sürüngen familyası, iguanagiller

igza : ara. * gaza (akın etmek, sefer düzenlemek, yağmalamak, talan etmek, öldürmek, yok etmek, parçalamak, dövmek, ezmek, vurmak; kavga etmek, mücadele etmek, savaşmak; gezmek, gitmek) * savaştırma, gaza ettirme, muharebeye gönderme

igzab : ara. * gazaba, gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gazab, gadab (öfke, kızgınlık, hiddet) * gazaba getirme, hiddetlendirme, kızdırma, öfkelendirme

iğ : tür. * yig, iyig (eğirmek, bükmek) * ağaçtan yapılmış, pamuk, yün ve benzeri şeyleri eğirmekte kullanılan, ortası şişkin, iki ucu sivri çubuk şeklinde bir araç; iplik fabrikalarında yün, ipek, pamuk vb.den iplik üretmekte kullanılan, eğiren araç, ince, sivri çubuk

iğ ağacı : tür. * yig, iyig (eğirmek, bükmek), iğ (ağaçtan yapılmış, pamuk, yün ve benzeri şeyleri eğirmekte kullanılan, ortası şişkin, iki ucu sivri çubuk şeklinde bir araç; iplik fabrikalarında yün, ipek, pamuk vb.den iplik üretmekte kullanılan, eğiren araç, ince, sivri çubuk) + ağaç (kalın gövdeli ve dallı bitki) + ı (iyelik eki) * İğağacıgiller (Celastraceae) ailesine bağlı İğağacı (Euonymus) cinsinden, boyu 6 metreye kadar ulaşabilen, kışın yapraklarını döken, çalı veya ağaççık formlu odunsu bir bitki, euonymus latifolius

iğ iplik : tür. * yig, iyig (eğirmek, bükmek), iğ (ağaçtan yapılmış, pamuk, yün ve benzeri şeyleri eğirmekte kullanılan, ortası şişkin, iki ucu sivri çubuk şeklinde bir araç; iplik fabrikalarında yün, ipek, pamuk vb.den iplik üretmekte kullanılan, eğiren araç, ince, sivri çubuk) + iplik (liflerden bükülerek yapılan ince, uzun nesne) * mitoz bölünme sırasında oluşan iğ biçimindeki uzantı, İğ

iğbirar : ara. * ğabere (gücenmek, darılmak, bozulmak, onuru kırılmak) * kırılma, gücenme, bozulma; toz ile paslanma; boz benizli olma

iğde : tür. * yigde (zeytin benzeri oval meyve) * Elaeagnus cinsinden, güneydoğu Avrupa ve Asya kökenli, kuraklığa dayanıklı, gümüşi renkli yaprakları ve kokulu sarı çiçekleri olan çalı veya ağaç şeklindeki hoş kokulu bitki ve bu bitkinin dışı ince kabuklu, içi unlu, sarımsı-kahverengi, yenilebilen zeytin benzeri oval meyvesi

iğdemir : tür. * iğ (ince, sivri çubuk) + temür, demir (metal grubundan element Fe) * marangozlukta ağaç delmekte kullanılan, çelikten yapılmış bir araç

iğdir : tür. * iğdir, yiğdir (iyi, büyük, ulu, yiğit, şerefli, muktedir, asil, büyük) * Oğuz Türklerinin yirmi dört boyundan biri olan Üçok koluna mensup Denizhan soyundan gelen kişi

iğdiş : tür. * igid (hayvan veya köle beslemek, terbiye etmek) + iş (isim yapım eki) * besleme, halayık, köle; erkeklik bezleri burularak veya çıkarılarak dölleyemeyecek, erkeklik işlevini yerine getiremeyecek duruma getirilmiş hayvan; bir cerrahi veya kimyasal uygulama ile erkek insanın veya hayvanın cinsel fonksiyonlarını devre dışı bırakma işlemi (eğitmek (tür.) )

iğfal : ara. * gafala (habersiz olmak, bilgisiz olmak), gaflet (habersizlik, bilgisizlik), gafil (habersiz, bilgisiz, aymaz, bilinçsiz, farkında olmayan; dalgın, dikkatsiz; dünyaya dalmış, uyarılara kulak asmayan kişi) * habersiz kılma, bilgisiz kılma, dikkatsizlikle terkettirme; gaflette bırakmak; kandırma, aldatma, gafil kılma, baştan çıkarma, aldatma, kandırma, ayartma; bir kadını aldatarak ırzına geçme

iğma : ara. * ğama (bayılmak, bilincini kaybetmek, kendinden geçmek) * bayılma, bilincini kaybetme, kendinden geçme

iğmek : tür. * eğ, iğ (bükmek, kıvırmak; bir yöne meyletmek, bir doğrultuya yönelmek, doğrultmak, düzeltmek) + mek (fiil mastar eki) * düz, doğru veya dik olan bir şeyi eğik duruma getirmek, eğmek; sert bir şeyi kıvırıp yay biçimine sokmak, eğri bir duruma getirmek, bükmek

iğne : tür. * iğ (ince, sivri çubuk; delmek, geçmek) + ne (isim yapım eki) * dikiş dikmeye yarayan sivri uçlu ince çubuk veya vücuda enjeksiyon yapmaya yarayan sivri uçlu ince boru; dikiş dikmeye, iş işlemeye vb. yarayan, ince, bir ucu sivri, öteki ucunda iplik geçirilecek deliği bulunan çelik araç; iki şeyi birbirine tutturmakta kullanılan, ince ve uzun, ucu sivri, delmeye yarayan metal araç; tıpta deri altına kimyasal madde enjeksiyonunda kullanılan ince boru

iğnelemek : tür. * iğne (dikiş dikmeye yarayan sivri uçlu ince çubuk veya vücuda enjeksiyon yapmaya yarayan sivri uçlu ince boru) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * iğneyle tutturmak veya iğne batırmak; üstü örtülü ve bazen alaycı bir tarzla gücendirici, kırıcı, üzücü, yerici, elestrel sözler söylemek

iğrenç : tür. * iğr (tiksinmek, nefret etmek) + enç (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hoş olmayan, tiksindirici, insanın isteksizliğine ve tiksinmesine yol açan, mide bulandıran

iğrenmek : tür. * iğr (tiksinmek, nefret etmek) + en (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * iğrenç bulmak, tiksinmek

iğreti : ara. * ariyet (ara (sakatlamak, kusurlu kılmak, ödünç olmak, eğreti olmak) + iyet (isim yapım eki) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ödünç olarak, geçici, emaneten, muvakkat, belirli bir süre için

iğri : tür. * eğ (bükmek, kıvırmak, döndürmek; bir yöne meyletmek, bir doğrultuya yönelmek, doğrultmak, düzeltmek) + ri (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * doğru, düz veya dikey olmayan, bir noktasında yön değiştiren, çarpıklığı olan; yay biçimli

iğtinam : ara. * ganima (fırsatı değerlendirmek, faydalanmak, yararkanmak), ganimet (ele geçirilen, yağmalanan, elde edilen mal veya kazanç) * mevcut fırsatı, zamanı veya imkanı iyi değerlendirip faydalı bir şekilde kullanma, faydalanma, yararlanma, yağmalama

iğtişaşat : ara. * gaşa (örtmek, kaplamak, karışmak, karıştırmak, düzeni bozmak) * toplumsal veya kamusal düzenin birden fazla olayla bozulması, karışıklıklar, kargaşalar ve düzensizlikler bütünü, karışıklıklar, kargaşalar,

iğtita : ara. * ğata (örtmek, bürümek, kaplamak) * örtünme, bürünme, bir şeye sarınma

iğtizal : ara. * gazala (iplik eğirmek) * iplik eğirme

iğva : ara. * gava (azdırmak, kandırmak, yoldan çıkarmak, saptırmak) * azdırma, kandırma, yoldan çıkarma, saptırma

ihafe : ara. * hafa (korkutmak, ürkitmek), havf (korku) * korkutmak, ürkütmek

ihale : ara. * ahala, havala (devretmek, teslim etmek, birine vermek, aktarmak, iletmek, vekalet vermek) * bir malın, işin veya hizmetin yapımı, tedariki veya alım-satımını, teklif usulüyle başkasına devretme veya verme işlemi; devletin veya özel kuruluşların bir işi yapacak kişi veya firmayı seçmek için düzenlediği teklif alma ve değerlendirme süreci

iham : ara. * hama (vehmetmek, sanmak, kuruntu yapmak, kuşkulanmak) * kuruntuya düşürme, vehimlendirme, kuşkuya sevketme; iki anlamlı bir sözcüğü iki anlamını da içerecek, iki anlamını da düşündürecek bir biçimde kullanma sanatı (örneğin kimine ağla demişler, kimine gül sözünde gül iki anlamını da düşündürecek biçimde kullanılmıştır.)

ihame : ara. * hayme (çadır), hayyam (çadır kuran) * çadır kurma

ihan : ara. * ahana (zayıflamak, kuvvetsizleşmek), vehn (zayıflık, güçsüzlük) * bir kimseyi zayıf, kuvvetsiz bırakma, güçsüzlendirme; hor görme, tahkir etme

ihan : ara. * ihana (kızmak, öfkelenmek, hiddetlenmek), ihnet (kızma, öfkelenme, hiddetlenme) * kızgınlıklar, öfkeler, hiddetlenmeler, gazablar, dargınlıklar

ihanet : ara. * hana (hile yapmak, hainlik etmek, ihanet etmek, sadakatsizlik etmek, güveni bozmak), hain (ihanet eden, sadakatsiz, güvenilmez), muhin (aşağılayıcı, onursuz, hor görülen, küçük düşürücü; hor, hakir, aşağılık kılan) * sadakatsizlik etme, sözde durmama, ahde vefa etmeme, hıyanet etme, güveni kötüye kullanma, aldatma, güveni bozma, kötüye kullanma, hainlik

ihata : ara. * hata (çevirmek, çevrelemek, sarmak, etrafını sarmak, kuşatmak), muhit (çevre, etraf) * etrafını çevirme, sarma, kuşatma

ihbab : ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevgi, bağlanma, arzulama), muhabbet (karşılıklı sevgi), habib (sevgili, sevilen) * muhabbet etme, sevgisini gösterme

ihbal : ara. * habal (gebelik, hamilelik), habala (gebe kalmak, hamile kalmak), mehbel (vajina, döl yolu) * gebe bırakma, hamile bırakma; çiçekler dökülüp meyve tutma

ihbar : ara. * habara (bilmek, bilgisi olmak, ilmi olmak, malumatı olmak, haber almak, tecrübe etmek; bir şeyi deneyim yoluyla öğrenmek; bildirmek, haber vermek, bilmek) * haber verme, bildirme

ihbariye : ara. * ihbar (haber verme, bildirme) + iye (ile ilgili olan) * haber verme belgesi

ihbarname : ara. * ihbar (haber verme, bildirme) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * resmi veya hukuki bir durumun, kararın, tebligatın, bildirimin karşı tarafa yazılı olarak iletilmesini sağlayan belge

ihbas : ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek, tutmak), habs (tutuklama, alıkoyma, salmama, zaptetme, tutma, engelleme) * birinin hakkını yeme, alıkoyma, zaptetme

ihbat : ara. * habata (inmek, yukarıdan aşağı inmek, alçalmak, düşmek; yerleşmek; boşa gitmek, boşa çıkarmak, geçersiz kılmak) * battal kılma, geçersiz kılma, boşa gitme

ihda : ara. * ehad (bir, biri (dişi için) ) * bir, ehad

ihda : ara. * hada (yönlendirmek, rehberlik etmek liderlik etmek; dalıp gitmek, zihnen uzaklaşmak) * yönlendirme, doğru yolu gösterme

ihda aşer : ara. * ihda (bir) + aşer (on) * onbir

ihdar : ara. * hadara (iptal etmek, geçersiz kılmak, battal kılmak, hükümsüz bırakmak, boşa harcamak, ziyan etmek), heder (boşa gitme, ziyan olma, bir işe yaramama, karşılığını alamama) * iptal etme, battal etme, hükümsüz bırakma, boşa harcama

ihdas : ara. * hadasa (oluşmak, meydana çıkmak, belirmek, kurulmak; yenilemek, tazelemek, haber vermek, geliştirmek), hadise (oluşum, olay, vukuat) * ortaya çıkarma, meydana çıkarma, ortaya koyma, kurma, meydana getirme, oluşturma

ihfa : ara. * hafa (saklamak, gizlemek) * saklama, gizleme

ihfaf : ara. * haffa (hafiflemek, kaldırmak, taşımak) * hafifletme

ihkak : ara. * hakka (gerçek, hak) * hakkı yerine getirme, gerçelleme

ihkam : ara. * hakama (sağlam yapmak, hükmetmek, yerli yerine koymak), muhkem (sağlam, dayanıklı) * sağlamlaştırma, kusursuz ve dayanıklı hale getirme, düzenini ve gücünü kesinleştirme

ihkar : ara. * hakir (aşağılık, alçak, hor, zelil, rezil) * hakir kılma, aşağılık kılma, rezil ve rüsvay etme, zelil etme

ihla : ara. * hala (boşaltmak) * boş bırakma, boşaltma, hali kılma

ihla : ara.* hala (tatlılandırmak), hulv (tatlılık, hoş tat) * tatlılandırma

ihlaf : ara. * halafa (yemin etmek, kasem etmek) * yemin etme, kasem etme

ihlak : ara. * halaka (yok etmek, mahvetmek, perişan etmek), helak (yok olma, mahvolma, perişan olma) * harcama, tüketme, bitirme; yok etme, helak etme, öldürme

ihlal : ara. * hala (çözmek, bağını koparmak, gevşetmek; zarar vermek, bozmak, eksiltmek, kayıba uğratmak) * çözme, gevşetme; bozma, halel getirme; bir kuralı, hakkı veya düzeni bilerek veya fiilen bozma, geçersiz hale getirme ve bağlayıcılığını ortadan kaldırma

ihlas : ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek), hulus, ihlas (halislik, saflık, samimiyet, dostluk, içtenlik), halis (saf, duru, arı), muhlis (samimi, içten) * içtenlik, samimiyet, katıksızlık, riyasız sevgi; Kur’an’ın 112. suresi

ihmal : ara. * ahmala (ahmala (ihmal etmek, boşlamak, bakımsız bırakmak, ilgilenmemek, önemsememek) * kendi haline bırakma, boş verme, ilgilenmeme, önemsememe

ihmalkar : ara. * ihmal (kendi haline bırakma, boş verme, ilgilenmeme, önemsememe) (ara.) + kar (-cı, yapan, eden eki) (far.) * ihmal eden, önemsemeyen, ilgilenmeyen kimse

ihmirar : ara. * humr (kırmızı), ahmer (kızıl) * kızarma, kızıllık; kızıl hastalığı

ihn : ara. * ihn (boyalı veya renkli yün, tüy) * boyalı sof kumaş; renkli yün

ihna : ara. * hana (acımak, merhamet etmek, şefkat göstermek) * acıma, merhamet etme, şefkat etme

ihnak : ara. * hunk, hank (boğmak, boğazı sıkmak) * boğma, nefessiz bırakma; kin bağlama, gazaplandırma

ihrab : ara. * haraba (bozulmak, yıkılmak, mahvolmak) * harab etme, perişan etme, mahvetme

ihrab : ara. * haraba (kaçmak, firar etmek, hızlıca uzaklaşmak, kurtulmak), harab (kaçış, firar, hızla uzaklaşma, kaçma) * kaçmasına sebep olma, kaçırma, kaçma zorunda bırakma; calışma, azmetme, didinme

ihrac : ara. * haraca (dışarı çıkartmak, çıkarmak, dışarı gitmek) * çıkarma, dışarı atma; yurt içinde üretilen malı yabancı ülkelere satma; bir kişinin bulunduğu kurumdan çıkarılması, atılması; görevden uzaklaştırma

ihracat : ara. * haraca (dışarı çıkartmak, çıkarmak, dışarı gitmek), ihrac (dışarı çıkarma) + at (çoğul eki) * bir ülkenin, ülke içinde ürettiği malları veya sağladığı hizmetleri yabancı ülkelere satması işi, dışsatım

ihraç : ara. * haraca (dışarı çıkartmak, çıkarmak, dışarı gitmek) * çıkarma, dışarı atma; yurt içinde üretilen malı yabancı ülkelere satma; bir kişinin bulunduğu kurumdan çıkarılması, atılması; görevden uzaklaştırma

ihrak : ara. * haraka (yakmak), ihrak (yakma) * ateşe atma, yakma, yandırma

ihrakiye : ara. * haraka (yakmak), ihrak (yakma) + iye (ile ilgili olan) * yakmalık, yakma ile ilgili; gemilere ve uçaklara yakıt, erzak, teknik malzeme gibi temel ihtiyaçların gümrük süreçlerine uygun şekilde temin edilmesi

ihram : ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak, dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer vermek) * yasaklama; yasak yere veya hareme girme, özellikle hac esnasında harem-i şerife girme, hac giysisi

ihraz : ara. * haraza (korumak, toplamak, kazanmak, elde etmek; erişmek, nail olmak) * kazanma, kesbetme, elde etme, erişme, nail olma

ihsa : ara. * ahsa (saymak, hesaplamak) * sayma, sayım

ihsad : ara. * hasada (biçmek, kesmek, hasad etmek), hasad (biçme, kesme) * ekin veya ot biçme veya biçtirme, hasad etme

ihsaiyat : ara. * ahsa (saymak, hesaplamak), ihsa (sayma, sayım) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) * istatistik, sayma ilmi

ihsan : ara. * husn (güzellik, iyilik) * güzellik yapma, iyilik etme, karşılıksız verme, hediye

ihsandide : ara., far. * ihsan (iyilik, güzellik) (ara.) + dide (görme, bakış) (far.) * iyilik görmüş, ihsan görmüş, bağış almış, lütuf görmüş, minnettar

ihsan-didegan : ara., far. * ihsandide (iyilik görmüş, güzellik görmüş, bağış almış, nimetlenmiş, lütuf görmüş) (ihsan (iyilik, güzellik) (ara.) + dide (görme, bakış) ) + gan (sıfat yapım ve çoğul eki) (far.) * iyilik görmüş olanlar, bahşiş almış kimseler, minnettar olanlar

ihsangazi : ara. * ihsan (güzellik yapma, iyilik etme, karşılıksız verme, hediye, ödül) + gaza (akın etmek, sefer düzenlemek, yağmalamak, talan etmek, öldürmek, yok etmek, parçalamak, dövmek, ezmek, vurmak; kavga etmek, mücadele etmek, savaşmak; gezmek, gitmek), gazi (akıncı, istilacı) * Kastamonu’nun bir ilçesi

ihsan-ı hümayun : ara. * ihsan (güzellik yapma, iyilik etme, karşılıksız verme, hediye, ödül) + i (tamlama eki) + humayun (yüce, ulu, büyük, kutsal, muhteşem, mübarek, padişaha ait) * padişah tarafından yeteneği veya başarısı dolayısıyla birine verilen görev, rütbe, ödül

ihsaniye : ara. * ihsan (güzellik yapma, iyilik etme, karşılıksız verme, hediye, ödül) + iye (yer ve durum eki) * Afyonkarahisar’ın bir ilçesi

ihsanperver : ara. * ihsan (güzellik yapma, iyilik etme, karşılıksız verme, hediye, ödül) (ara.) + parvar, perver (besleyen, büyüten, yetiştiren, koruyan, seven, sever) (far.) * iyiliksever, hayırsever, ihsan edici

ihsas : ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), hiss (duyu, duygu, algı, sezgi) * üstü örtülü olarak anlatma, sezdirme, hissettirme; duyum

ihtar : ara. * hatara (hatırlamak, akla gelmek, zihinde belirmek, akla gelmek, anımsamak, aymak) * uyarı, uyarma; hatırlatma, anımsatma

ihtarname : ara., far. * ihtar (uyarı, uyarma; hatırlatma, anımsatma) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * bir kişinin hukuksal boyutu olan her türlü durum için, muhatabı olduğu karşı tarafa sözleşme, kanunlar, gelenek ve görenek ile doğan hak ve taleplerinin yazılı olarak sunulması; resmi bir uyarının veya bildirimin yazılı olarak iletilmesini sağlayan belge

ihtiba : ara. * haba (gizlemek, saklamak) * gizleme, saklama

ihtibak : ara. * habaka (dokumak, örmek), hibak (doku, örgü) * kumaş ve bez dokuma, hubuk (ç.)

ihtibas : ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek, tutmak), habs (tutma, alıkoyma, tutuklama, zaptetme, engelleme) * tutulma, tutukluluk; hapsolunma, hapsetme, zaptetme

ihticab : ara. * hacaba (araya girmek, mani olmak, birinin bir yere girmesini engellemek; örtmek, perdelemek, gizlemek, saklamak), hicab (örtü, perde; setreme, gizleme; utanma, kendini kusurlu bilip insanlar arasından çekilme) * örtünme, saklanma, gizlenme, perdelenme

ihticac : ara. * hacca (kanıtlamak, ispat etmek, gerekçelendirmek), huccet (delil, ispat, kanıt) * delil gösterme, kanıt sunma, ispat vasıtası sunma, vesika, şahit gösterme

ihticam : ara. * hacm (doluluk, büyüklük, cüsse, cismin kapladığı yer; cismin üç boyutlu ölçüsü, fiziksel alan, kabartı, tümsek), hacama (meme emmek, cildini emerek tümsek hale getirmek) + at (isim yapım eki) * kan aldırma, hacamat uygulaması, vücuttan belirli bölgelerde kan çekme işlemi

ihtida : ara. * hada (aldatmak, kandırmak, yanıltmak, yanlış yönlendirmek), hadi (aldatan, kandıran) * aldatma, hile yapma, oyun etme, kandırma

ihtida : ara. * hada (yönlendirmek, doğru yola sevketmek, hidayete yöneltmek, rehberlik etmek) * yönlenme, doğru yolu bulma; yol gösterme, yönlendirme

ihtidad : ara. * hadda (kesmek), hadd (sınır, kenar, çizgi), haddat (keskinlik, bilenme (özellikle kılıç, çelik), bileylenebilirlik), hadid (keskin, kesici; demir) * keskinleşme, kesici hale gelme; hızlanma; azma; hiddetlenme

ihtifa : ara. * hafa (gizlenmek, saklanmak, gizlemek, saklamak) * gizlenme, saklanma

ihtifad : ara. * hafada (acele yapmak, çabuk işlemek) * acele yapma, çabuk işleme

ihtifaf : ara. * haffa (kuşatmak, sarmak, çevresini sarmak, çevrelemek) * kuşatma, sarma, etrafını sarma, çevresini kuşatma

ihtifal : ara. * hafala (toplanmak, kalabalık olmak) * ölmüş bir büyüğü anmak için yapılan tören, anma töreni; toplu kutlama

ihtifar : ara. * hafara (kazmak), hafriyat (kazma işi, Kazı işlemi sonucu çıkan toprak, taş veya malzeme grubu) * kazma, kazılma

ihtifaz : ara. * hafaza (korumak, sakınmak, muhafaza etmek) * koruma, sakınma, muhafaza etme, güvence altına alma

ihtikak : ara. * hakka (gerçek, hak) * hakkını isteme, hak iddia etme

ihtikan : ara. * hakn, hakana (biriktirmek, yığmak, kümelemek) * kanın vücûdun bir yerinde toplanıp birikmesi, konjesyon

ihtikar : ara. * hakara (saklamak, stoklamak, elinde tutmak) * bir malı piyasadan çekip saklayıp, stoklayarak kıtlık yaratmak ve fiyatı arttığında satarak haksız kazanç elde etme amacıyla yapılan ticari eylem

ihtilaç : ara. * halaca (kıvranmak, seğirmek, kasılmak) * kıvranma, seğirme, kasılma, spazm

ihtilaf : ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek, halef olmak) * zıtlık, karşıtlık, anlaşmazlık, uyuşmazlık

ihtilak : ara. * halaka (yalan söylemek, uydurmak) * yalan, uydurma

ihtilak : ara. * halaka (yok etmek, helak etmek; traş etmek,) * yok etme, helak etme; traş etme

ihtilal : ara. * halla (zarar vermek, bozmak, hasar vermek, aksatmak, eksiltmek, kayıba uğratmak, bozulmak, aksamak; bir yere inmek, yerleşmek, içine girmek, bir yeri tutmak) * bozulma, bozgun, fesad, kargaşa, karışıklık; devrim, altüst oluş; mevcut siyasi düzeni veya yönetimi köklü ve genellikle zor kullanarak devirmeye yönelik ani ve radikal değişim hareketi, ayaklanma, kalkışma

ihtilam : ara. * hulm (rüya, düş), halama (rüya görmek, düş görmek; ergenlik çağına ulaşmak) * ergenlik çağındaki bireylerde uykuda iken genellikle cinsel içerikli rüyalarla birlikte meydana gelen istemsiz meninin dışarı atılması durumu, rüyalanma, gece boşalması

ihtilas : ara. * halasa (kapıp almak, çalmak, fırsatını kollayıp bir malı alıp kaçmak, çekip almak, gizlice ele geçirmek) * başkasına ait bir şeyi gizlice ve habersizce alarak haksız yere sahip olma, çalma, gizlice alma

ihtilat : ara. * halata (karıştırmak, bileşmek, birleşmek), halt (karışım, bileşik, birleşim) * farklı olguların bir araya gelmesi, iç içe geçmesi veya temas etmesi durumu, karışma, bir araya gelme, karışım, bileşik

ihtima : ara. * hama (korumak, sakınmak, muhafaza etmek, himaye etmek; sıcaklanmak, kızarmak, ısınmak), hami (koruyan, sakınan, muhafaza eden, himaye eden) * himaye etme, koruma, sakınma, esirgeme, muhafaza etme

ihtimal : ara. * hamala (taşımak, götürmek, yüklenmek), hamal (taşıyan, götüren, yüklenen) * götürme, taşıma, yüklenme; kabul edilebilirlik, olabilirlik, olasılık, muhtemel olma

ihtimam : ara. * hamma (kaygılanmak, önemsemek, özen göstermek, ilgi göstermek) * bir konuya dikkat ve özen gösterme, gerekli ilgi ve dikkati verme durumu, önemseme, özen gösterme

ihtimar : ara. * hamira, hamara (örtmek, kapatmak; kabarmak, mayalanmak, sarhoş etmek (aklı kaplamak, aklı örtmek anlamından), hamur (su ile yoğurulmuş ve macun kıvamına getirilmiş un), mahmur (sarhoşluğun etkisi altında, sersem) * mayalanma, ekşiyip mayalanma

ihtinac : ara. * hanaca (yönelmek, eğilmek, meyletmek, eğilim göstermek) * yönelme, eğilme, meyletme, eğilim gösterme

ihtinak : ara. * hanaka (boğmak, boğazını sıkıp öldürmek, boğazı sıkılıp boğulmak; sıkıştırmak, gem vurmak, kontrol altına almak, buyruğa almak, ele geçirmek) * sıkıca kavrama, boğazlama, boğazın sıkılıp tıkanmasından dolayı nefes alamama, boğulma; kontrol altına alma, buyruğa alma, ele geçirme

ihtinan : ara. * hatana (sünnet olmak), hitan (sünnet olma) * sünnet olma

ihtira : ara. * haraa (icat etmek, keşfetmek, bulmak, yaratmak, oluşturmak) * daha önce olmayan bir şeyi düşünerek veya yaparak ortaya koyma, yeni bir şey keşfetme veya yaratma, icat, buluş, keşif

ihtira beratı : ara., tür. * ihtira (yaratma, icat, buluş, keşif) + bera, bara (izin, belge, sözleşme, ahit) + at (isim yapım eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir icadın veya buluşun resmi olarak tescil edildiğini ve sahibine haklar tanındığını gösteren resmi belge

ihtirab : ara. * haraba (savaşmak, çatışmak, muharebe etmek), muharebe (harb, savaş, çatışma), harb (savaş, çatışma) * savaşma, çatışma, muharebe etme

ihtirak : ara. * haraka (yanmak, yakmak, tutuşmak, ateş almak) * yanma, tutuşma, yangın, yanıp kül olma; koz bir gezegenin güneşe yaklaşması

ihtiram : ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak, dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer vermek), mahrem (yasak, men edilmiş, kutsal ile ilgili, gizli, haram) * hürmet etme, saygı gösterme

ihtiras : ara. * hirs (aşırı arzu, aşırı istek) * hırslı olma, şiddetle isteme, aşırı arzulu olma

ihtiraz : ara. * haraza (saklamak, sakınmak, korumak, korkmak) * kaçınma, sakınma, korkma, kendini koruma

ihtisab : ara. * hasaba (saymak, ölçmek, adetlendirmek, hesaplamak), hesab (sayma, ölçme, adetlendirme) * hesap etme, sevap umma; hesab sorma, sorunluluk, mes'uliyet; ceza; eskiden belediye işlerine bakan memurun işi ve dairesi

ihtisad : ara. * hasada (biçmek, kesmek, hasad etmek) * biçme, hasad etme

ihtisam : ara. * hasama (tartışmak, çekişmek, çatışmak, karşılıklı muhalefet etmek), hasim (düşman, çatışan, muhalif, karşıt), muhtasim (çekişen, tartışan, çatışan, karşı gelen, karşılıklı muhalefet eden), muhasame (tartışma, çekişme, çatışma, karşıtlık, muhalefet; düşmanlık, husumet), hasm (düşman, muhalif, hukuki bir işlemde karşı taraf) * tartışma, çekişme, karşı olma, muhalefet; düşmanlık, husumet muhasame

ihtisap : ara. * hesab (aritmetik, sayısal değer bulma, ölçme, sayma, adetlendirme) * bir olhuyu veya olayı sayısal (miktarsal) olarak ölçümleme ve sonucu değerlendirme, sayma, hesap alma, hesaba çekme, ölçme, sayısal değer bulma

ihtisar : ara. * hasara (hasarlamak, zarar vermek, ziyana uğratmak, eksiltmek, azaltmak), hasar (ziyan, zarar, kayıp, eksilme, azalma, kısalma), hasir (azalmış, eksilmiş, kısalmış, zayıflamış; ziyana uğramış, zarar görmüş) * eksiltme, azaltma, kısaltma, özetleme, sadeleştirme, basitleştirme, hasarlama

ihtisas : ara. * hassasa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek; araştırmak, incelemek) * özellik, özelleşme, ayrılmışlık, ayrılmış olma, özgün olma, özel olma, uzmanlaşma

ihtişad : ara. * haşada (toplanmak, birikmek, yığılmak) * toplanma, birikme, yığılma

ihtişam : ara. * haşama (saygın olmak, itibarlı olmak, yüksek olmak, yücelik göstermek, azametli olmak, yüce olmak, azamet göstermek, büyüklük sergilemek; incitmek, gadaplandırmak, hiddetlendirmek), haşmet (etkileyici yücelik ve heybet duygusu uyandıran büyüklük; saygın olma, itibarlı olma, gözalıcı olma durumu, gösterişli olma durumu, göz kamaştırıcılık, gözalıcılık, gösterişlilik, görkem, ihtişam, heybet, büyüklük, azamet, yücelik, yükseklik) * etkileyici yücelik ve heybet duygusu uyandıran büyüklük; saygın olma, itibarlı olma, gözalıcı olma durumu, gösterişli olma durumu, göz kamaştırıcılık, gözalıcılık, gösterişlilik, görkem, ihtişam, heybet, büyüklük, azamet, yücelik, yükseklik

ihtitab : ara. * hatab (odun) * odun toplamak, odun kesmek

ihtitaf : ara. * hatafa (göz kamaştırmak; kapmak, kapıp götürmek) * göz kamaştırma; kapma, kapıp götürme

ihtitam : ara. * hatama (sonlandırmak, bitirmek, nihayete erdirmek; mühür basmak; kırmak, parçalamak, ezmek), hatem (mühür, son) * hitam bulma, sona erme, bitme, nihayete erme, iş bitme

ihtitan : ara. * hatana (sünnet olmak), hitan (sünnet olma), ihtinan (sünnet olma) * sünnet ettirme

ihtitat : ara. * hat (çizgi, sınır, hudut, ince uzun çizgi), hatta (çizmek, yazmak) * sınırlandırma, hududlandırma, hat çekme; sakal bitme

ihtiva : ara. * hava (kapsamak, içermek, kaplamak, içine almak), muhteva (kapsam, içerik) * toplama, kapsama, içerme, içine alma

ihtiyac : ara. * haca (gerekmek, lazım olmak, ihtiyaç duyulmak) * gereksinim, gereksinme, lüzum

ihtiyaç : ara. * haca (gerekmek, lazım olmak, ihtiyaç duyulmak) * gereksinim, gereksinme, lüzum

ihtiyal : ara. * hala (aldatmak, yön değiştirmek, bir şeyi olduğundan başka göstermek, tuzak kurmak, düzen kurmak, kumpas kurmak, komplo kurmak, kurnazlık yapmak, sahtekarlık yapmak), hile (bir amacı gerçekleştirmek için yapılan kurnazca, yanıltıcı veya aldatıcı davranış, oyun, kumpas veya düzen, sahtekarlık, aldatma, tuzak, kumpas, komplo, kurnazlık, düzenbazlık, sahtekarlık) * hile yapma, aldatma, düzen, oyun etme, kumpas kurma

ihtiyan : ara. * hana (hile yapmak, hainlik etmek, ihanet etmek, sadakatsizlik etmek, güveni bozmak), ihanet (sadakatsizlik etme, sözde durmama, ahde vefa etmeme, hıyanet etme, güveni kötüye kullanma, aldatma, güveni bozma, kötüye kullanma, hainlik) * sadakatsizlik etme, sözde durmama, ahde vefa etmeme, hıyanet etme, güveni kötüye kullanma, aldatma, güveni bozma, kötüye kullanma, hainlik

ihtiyar : ara. * hara, hayyara (seçmek, tercih etmek, seçme hakkı vermek, tercih hakkı vermek, muhayyer bırakmak) * seçme, seçim, tercih, seçme yeteneği, tercih etme, özgür irade; seçkin, hayırlı

ihtiyari : ara. * ihtiyar (seçme, seçim, tercih, seçme yeteneği, tercih etme, özgür irade; seçkin, hayırlı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kişinin kendi isteğiyle, zorunluluk olmadan tercih ettiği, tercihe dayalı, özgür seçime dayalı, seçime bağlı

ihtiyat : ara. * ehata (içermek, kapsamak, kuşatmak, çevrelemek, kavramak) * kuşanma, tedbirli olma, önlem alma, temkinli olma

ihtiyaten : ara. * ihtiyat (kuşanma, tedbirli olma, önlem alma) + en (gibi, olarak) * önlem olarak, tedbir olarak

ihtiyati : ara. * ihtiyat (kuşanma, tedbirli olma, önlem alma) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * önlemsel, tedbirsel

ihtiyatkar : ara., far.* ihtiyat (kuşanma, tedbirli olma, önlem alma) (ara.) + kar (-cı, yapan, eden eki; gibi, ile ilgili) * gelecekte karşılaşılabilecek olumsuz durumları, riskleri veya tehlikeleri önceden düşünerek ölçülü, tedbirli ve dikkatli davranan kimse, tedbirli

ihtiyozis : gre. * ichthyosis (balık pulu hastalığı) (ichthys (balık) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * deride pullanma ve kuruluk ile karakterize olan genetik kökenli kronik cilt hastalığı, balık pulu hastalığı

ihtiza : ara. * vada, vaza (koymak, aşağı indirmek), tevazu (alçakta olmak, alçakgönüllülük etmek, tevazu göstermek) * tevazu, alçakgönüllülük

ihtizar : ara. * hadara, hazara (hazır bulunmak, getirmek, mevcut kılmak) * huzura çıkma, hazır olma; can çekişme, hastanın ölüme hazır olması

ihtizar : ara. * hazara (korunmak, sakınmak) * hazer etme, korunma, sakınma

ihtizaz : ara. * hazaza (sarsmak, titretmek) * titreme, titreşme, titreşim, ürperme

ihvan : ara. * ah (kardeş) * kardeşler

ihvan-ı safa : ara. * ihvan (kardeşler) + i (tamlama eki) + safa (temizlik, bulanık olmama, duruluk, berraklık, saflık, neşe, iç huzuru, mutluluk) * felsefi ve mistik amaçlarla birlik oluşturan, bilgi ve erdem peşinde koşan, karşılıklı destek ve saf niyetle bağlı olan kardeşler topluluğu; IV. (X.) yüzyılda Basra'da ortaya çıkmış, dinî, felsefî, siyasi ve ilmi amaçları olan, faaliyetlerini gizli olarak sürdürmüş organize bir topluluk

ihya : ara. * hayy (canlı, diri, yaşayan, hayatta olan), ahya, ahya, hayaa (canlı olmak, diri olmak, yaşamak, hayatta olmak) * can verme, diriltme, canlandırma, eski bir durumu veya unutulmuş bir şeyi tekrar yaşatıp güçlendirme, iyi hale getirme

ihyanen : ara. * hiyn (zaman, vakit), ahyan (vakitler, zamanlar) + en (gibi, olarak) * arasıra, bazen, bazı zamanlar, zaman zaman, kah kah, ara sıra meydana gelen veya görülen; belli periyotlarla tekrar eden

ihzal : ara. * hazala (şaka yapmak), hezl (şaka) * şaka ve alay ile uğraşma, şaka yapma, alay etme

ihzan : ara. * hazana (üzülmek, kederlenmek, hüzünlenmek, tasalanmak), huzn (üzüntü, tasa, keder, hüzün), mahzun (üzüntülü, hüzünlü, kederli, tasalı) * mahzun etme, hüzünlendirme, üzme, kederlendirme, tasalandırma

ihzar : ara. * hadara, hazara (hazırlamak, mevcut hale getirmek, hazır bulunmak, mevcut olmak, şimdi ve burada olmak, getirmek), hudur, huzur (hazır bulunma, mevcut olma, şimdi ve burada olma, getirme) * hazırlık, hazır etme, huzura getirme, mevcut kılma, getirme

ihzari : ara. * hadara, hazara (hazırlamak, mevcut hale getirmek, hazır bulunmak, mevcut olmak, şimdi ve burada olmak, getirmek), ihzar (hazırlık, hazır etme, huzura getirme, mevcut kılma) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hazırlık, hazırlayıcı, getirici

ika : ara. * aka (oldurmak, gerçekleştirmek, vuku buldurmak, cereyan ettirmek, meydana getirmek; yapmak, etmek, eylemek) * oldurma, gerçekleştirme, vuku buldurma, cereyan ettirme, meydana getirme, etme, eyleme, işleme, yapma, yaptırma, meydana getirme, oluşturma

ikab : ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli gözetme eylemi), takib (ardından gelme, izleme, peşinden gitme), akab (ayak topuğu, iz, ard, peş, sonra), akib (sonradan gelip devam ettiren, sonuca eren, sonuçlanan), akibet (sonuç, netice) * şiddetli azab, eziyet, ceza

i'kad : ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak, sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek) * düğümleme, bağlama, sıkıca tutturma, bend etme

ik'ad : ara. * kaada (oturmak, yerleşmek), makad (oturma yeri) * oturtma, yerleştirme; bir hükümdarın tahta oturtulması

ikad : ara. * kada (yakmak, tutuşturmak) * ateş yakma, tutuşturma

ikaf : ara. * kaf (el çektirmek, durdurmak, tutuklamak, vazgeçirmek), tevkif (tutuklama) * tutuklama, durdurma, vazgeçirme (handcuff (kelepçe) (ing.) )

ikai terennüm : ara. * ika (etme, işleme, yapma, yaptırma, meydana getirme, oluşturma) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ranama (ezgiyle söylemek, melodik ifade), terennum (ezgili söyleyiş, nağmeli okuma) * bir anlam ifade etmeyen sözcüklerin şarkıda arka arkaya tekrarlanması; belirli bir usül ve ritim içerisinde melodik ve ezgili biçimde şiir veya metin okuma veya söyleme tarzı

ikal : ara. * akala (bağlamak, tutmak, bir araya getirmek veya kontrol altına almak, engellemek), akl (akıl, idrak; nefsi kontrol ederek yanlış yapmayı engelleyen içsel tesir) * ayak bağı, köstek, bağ, bend

ikam : ara. * akama (kısırlaştırmak), akim (kısır) * kısırlar, akamete uğrayanlar

ikame : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * idame etme, sürdürme; ortaya koyma, sabitleme; yerleşme, yerleştirme; yerine koyma, yerine geçme, bir şeyi başka bir şeyin yerine geçirme

ikamet : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kaim (duran, dikilen, daim olan), mukim (duran, ikamet eden) * belirli bir yerde sürekli veya uzun süreli olarak kalma, oturma veya yerleşme durumu

ikametgah : ara., far. * ikamet (belirli bir yerde sürekli veya uzun süreli olarak kalma, oturma veya yerleşme durumu) (ara.) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) (far.) * bir kimsenin sürekli olarak oturduğu, yerleştiği resmi adres veya konut

ikan : ara. * yakin (kesin, net) * iyi ve yakinen bilme; sağlam bir iş; yakin hasıl etme ve edilmek suretiyle bilme

ikatibant : ing. * i (eş, benzer) + cati (katyonik kısaltması) + bant (bradikinin antagonisti) * C1-esteraz inhibitörü eksikliği olan yetişkinlerde kalıtsal anjiyoödemin akut ataklarının semptomatik tedavisinde kullanılan, bradikinin etkisini bloke eden sentetik bir peptidomimetik ilacın etken maddesi (C59H89N19O13S)

ikaz : ara. * kaza, yakaza (uyanık olmak, uyumamak, uyandırmak) * uyandırma, uyarma, uyarı

ikbad : ara. * kabada (belgelemek, tasdik etmek, sıkmak, daraltmak, kavramak, almak, tutmak, kabzetmek), kabd (sıkma, daraltma, kavrama; resmi tutanak, belge, evrak) * sıkma, daraltma, kavrama, alma, tutma; belgeleme, tasdik etme

ikbah : ara. * kabaha (suç işlemek, hata etmek, kusur etmek, kötülük yapmak), kabahat (suç işleme, hata etme, kusur etme, kötülük yapma), kubh (suç, hata, kusur, günah) * suç işleme, hata etme, kusur işleme, fenalık yapma, kötülük etme

ikbal : ara. * akbala (yönelmek, ilerlemek, yüzünü çevirmek, kabul etmek), kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) * ilerleme, öne gitme, refah, talih, yükselme, rağbet görme

ikbar : ara. * kabara (gömmek; çukura koymak, mezara koymak, haznelemek, kabire koymak, defnetmek), kabir (mezar, gömü yeri, defin yeri) * kabire koyma, mezara koyma veya konulma

ikdam : ara. * kadem (ayak, adım), kadama (ayak basmak, öne almak, sunmak), kademe (basamak, aşama, merhale, mertebe, seviye), takdim (öne alma; öne getirme, sunma) * gayretle çalışma, sürekli uğraşma, cesaret ve kararlılıkla bir işe girişme veya adım atma durumu

ikdar : ara. * kadr (güç, kuvvet, kudret), kadir (gücü yeten, muktedir), kader (ölçü), takdir (ölçülendirme) * kudret verme, kuvvetlendirme, güçlendirme, güç kazandırma

ikebana : jap. * ikeru (canlandırmak, yaşatmak, yaşamak) + hana (çiçek) * Japon kökenli, estetik ve felsefi anlayışla çiçekleri düzenleme sanatı ve uygulaması

iken : tür. * erken (bir zaman diliminin başında olan, beklenen zamandan önce olan) * vaktinde, vakitlice, henüz erken olma halinde; bir eylemin veya durumun başka bir eylem veya durum devam ederken gerçekleştiğini belirten bağlaç veya zaman zarfı

ikfa : ara. * kafa, kafv (yetmek, yeterli olmak, tamamlamak, uymak, uyumlu olmak), kafiye (uyak, uyum) * sesleri birbirine yakın olan harflerle kafiye yapmak

ikfa : ara. * kafa, kafv (yetmek, yeterli olmak, tamamlamak, uymak, uyumlu olmak), kafiye (uyak, uyumlu ses, tamamlayan ses) * sesleri, söylenişleri (telaffuzları) birbirine yakın harflerle kafiye kurma

ikfal : ara. * kefele (başkasının sorumluluğunu almak, başkasının sorumluluğunu üstlenmek), kefil (başkasının borcunu veya sorumluluğunu üstlenen kişi; teminat veren, garanti sağlayan.), tekeffül (bir şeyin sorumluluğunu üzerine alma, üstlenme) * kefil gösterme, tekeffül ettirme

iki : tür. * iki (çift, 2) * sayı sisteminde birden (1) sonra, üçten (3) önce gelen sayı (2)

iki evcikli : tür. * iki (çift, 2) + evcik (küçük ev) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) * botanikte erkek ve dişi çiçekleri ayrı bireyler üzerinde bulunan, yani erkek ve dişi bireyleri farklı bitkilerden oluşan (bitki), dioik

iki zamanlı motor : tür., ara., lat. * iki (sayı sisteminde birden (1) sonra, üçten (3) önce gelen sayı (2) ) (tür.) + zaman (süre, vakit, çağ, devir) (ara.) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + motor (hareket ettiren) (movere (hareket etmek, kımıldatmak) + tor (yapan, eden) ) (lat.) * emme, sıkıştırma, yanma ve egzoz strokları (zamanları) esasına göre çalışan dört zamanlı motordan farklı olarak, pistonun doğrusal hareketlerinde dört yerine iki stroka sahip olduğu yani emme ve sıkıştırmanın birinci strokta, yanma ve egzozun ise ikinci strokta yapıldığı motor türü

ikicilik : tür. * iki (sayı sisteminde birden (1) sonra, üçten (3) önce gelen sayı (2) ) + ci (yapan, eden, yandaş, destekçi eki) + lik (isim yapım eki) * yaratılışta her şeyin zıttı ile anlam kazandığını ve var olduğunu tanımlayan düşünce sistemi, düalizm

ikide bir : tür. * iki (sayı sisteminde birden (1) sonra, üçten (3) önce gelen sayı (2) ) + de (yer ve durum eki) + bir (0’dan sonraki sayı, 1) * sıksık, sürekli, devamlı

ikigai : jap. * iki (yaşamak, hayat) + gai, kai (değer, yarar, anlam, uğruna çaba gösterilen şey) * Yaşamın anlamı, yaşamaya değer kılan şey, kişinin hayatındaki amaç ve değer

ikilem : tür. * iki (2) + lem (isim yapım eki) * ki seçenek arasında kalınan durum; her iki seçenek de eşit olarak olası veya sorunlu olan durum; sübjektif veya objektif açıdan makul veya uygun olmayan iki seçenekten birini seçme mecburiyetinde olma durumu

ikili : tür. * iki (2) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iki öğeden oluşan yapı, düal

ikili kod : tür., lat. * iki (2) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + codex (kod, bir anlamı, mesajı temsil eden şekil, işaret) (lat.) * iki farklı sembol veya durumdan oluşan (örneğin 0 ve 1 sayıları) ve dijital sistemlerde, bilgisayar yazılım teknolojisinde bilgi iletimi için kullanılan kodlama sistemi, binary codes

ikilik : tür. * iki (2) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (isim yapım ve durum eki) * iki kısımdan meydana gelmiş; ayrılık, ihtilaf, ikiye bölünme, iki taraf olma; düalite

ikinci : tür. * iki (2) + inci (sıra eki) * sıra numarası iki olan

ikinci dereceden denklem : tür. * iki (2) + inci (sıra eki) + derece (aşama, basamak, seviye, merhale, mertebe) + denklem (eşitlik) * derecesi iki olan polinom denklemi, yani a,b,c sabit ve x bilinmeyen olduğunda ax^2+bx+c=0 denklemi; kuvadratik denklem, kuadratik denklem

ikincil : tür. * iki (2) + inci (sıra eki) + derece (aşama, basamak, seviye, merhale, mertebe) + il (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * birincilin ardından gelen, daha az önemli veya ikinci derecede olan şeyleri ifade eden sıfat

ikindi : far. * iki (2) (tür.) + ind (yan, nezd, taraf, -e göre, -e nazaran) (ara.) * öğle ile akşam arasındaki zaman dilimi; günün öğleden sonraki zaman dilimi

ikircik : tür. * ikir (ikilem, kararsızlık, tereddüt, duraksama) + cik (küçültme ve isim yapım eki) * kararsızlık, tereddüt veya iki seçenek arasında gidip gelme durumu; özellikle zihinsel çekingenlik veya içsel çelişki hissi

ikircim : tür. * ikir (ikilem, kararsızlık, tereddüt, duraksama) + cim (isim yapım eki) * kararsızlık, tereddüt veya iki seçenek arasında gidip gelme durumu; özellikle zihinsel çekingenlik veya içsel çelişki hissi, ikircik

ikişer : tür. * iki (2) + şer (üleştirme, bölüştürme, paylaştırma eki) * her birine iki; iki iki, ikili olarak

ikiyüzlü : tür. * iki (2) + yüz (çehre, surat, cephe) + lü (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * davranışlarında samimi olmayan, insanlara karşı çifte standart uygulayan, farklı ortamlarda farklı söylem ve eylemlerde bulunan, menfaat durumuna göre tutum ve davranış değiştiren

ikiz : tür. * iki (2) + iz (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ikisi eşzamanlı olarak doğmuş olanlardan her biri; birbirine tıpatıp benzeyen iki şeyden her biri

ikizce : tür. * ikiz (ikisi eşzamanlı olarak doğmuş olan; birbirine tıpatıp benzeyen iki şeyden her biri) + ce (yer ve durum eki) * Ordu’nun bir ilçesi (ismi, ilçenin ortasından geçen derenin ilçeyi ikiye bölmesi veya ilçenin girişinde iki ucu birleşen derenin ilçeyi ikiye bölmesindenkaynaklanır.)

ikizdere : tür. * ikiz (ikisi eşzamanlı olarak doğmuş olan; birbirine tıpatıp benzeyen iki şeyden her biri) + dere (küçük akarsu) * Rize’nin bir ilçesi

ikizkenar : tür. * ikiz (ikisi eşzamanlı olarak doğmuş olan; birbirine tıpatıp benzeyen iki şeyden her biri) + kenar (kıyı, çevre, yan hat, çizgi şekli oluşturan hat, yan, taraf) * İki kenarı birbirine eşit uzunlukta olan geometrik şekil (üçgen vb.)

ikizler burcu : tür. * ikiz (ikisi eşzamanlı olarak doğmuş olan; birbirine tıpatıp benzeyen iki şeyden her biri) + ler (çoğul eki) + burç (kale duvarına yapılmış kule; hisar, kale, küme; horoskoptaki oniki takımyıldızdan her biri) + u (iyelik eki) * 21 Mayıs - 21 Haziran tarihleri arasında doğanları temsil eden, çift karakteri ve değişkenliğiyle tanınan zodyak burcu

iklab : ara. * kalaba (dönmek, döndürmek, çevirmek, ters döndürmek, tersine çevirmek) * tersine çevrilme, tersine çevirme, tersine döndürme

iklal : ara. * kalla (azaltmak, eksiltmek, miktarı düşürmek, niceliği düşürmek, terketmek, yalnız bırakmak), killet (eksilme, azalma, miktarı düşme, niceliği düşme), kalil (az, eksik, miktarı düşük, niceliği düşük) * azaltma, miktarını indirme, niceliğini düşürme; az bulma, az görme

iklil : ara. * iklil (taç, çelenk) * başarı, onur veya kutlama amacıyla başa geçirilen çelenk veya taç; saygı ve prestij sembolü; çiçeklerin taç kısmı; mushaf ve yazmaların başına yapılan taç biçimindeki süsleme

iklim : gre. * klima (güneş ışınlarının eğimi, kuşak) * eğim, güneş ışınlarının eğimi, kuşak, hat, hava koşulu

ikmal : ara. * kamala (tamamlamak, olgunlaştırmak, bütünlemek, bitirmek), kamil (tamamlanmış, olgun, olgunlaşmış, kemale ermiş), kemal (tamamlanmışlık, olgunlaşmışlık), tekamül (tamamlanma, olgunlaşma, gelişme) * eksik veya tamamlanmamış bir şeyi bütünüyle tamamlama, tam ve eksiksiz hale getirme

ikna : ara. * kanaa (doyurmak, yeterli addettirmek, inandırmak, yetindirmek), kanaat (yetinme, yeterli addetme), kani (inanmış, yeterli addetmiş, ikna olmuş, kanaat etmiş) * kani kılma, inandırma, doyurma, ayakta iki tarafa da bakmadan durma

iknan : ara. * aknana (gizlemek, saklamak, örtmek), muknin (gizleyen, saklayan, örten, örtücü) * gizleme, saklama, örtme; Örtme, saklama, gizleme;

ikon : gre. * eikon (resim, suret, şekil, tasvir) * dini veya kültürel anlamda kutsal sayılan, özellikle Hristiyanlıkta ibadet amacıyla kullanılan kutsal resim veya tasvir, kutsal sembol, ikona (Konya ilinin isminin kökeni “İconium” (İkonya / İkonlar diyarı)’dur.)

ikonik : gre. * eikon (resim, suret, tasvir) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ikon ile ilgili olan; belirli bir simgeyi, imajı veya kişiyi temsil eden, ona özgü ve tanınabilir nitelikte olan

ikonografi : gre. * eikon (resim, suret, tasvir) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * sanatta ve kültürde, özellikle dini resimlerde kullanılan semboller, figürler ve temaların incelenmesi ve yorumlanması bilimi

ikonoloji : gre. * eikon (resim, suret, tasvir) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * sanatta ve kültürde, özellikle dini resimlerde kullanılan semboller, figürler ve temaların incelenmesi ve yorumlanması bilimi

ikozahedral : gre., lat. * eikosi (yirmi) + hedra (yüz, surat, çehre) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * yirmi eşkenar üçgen yüze ve on iki köşeye sahip, üç boyutlu geometrik yapı

ikozahedron : gre., lat. * eikosi (yirmi) + hedra (yüz, surat, çehre) + on (geometrik şekil eki) * yirmi eşkenar üçgen yüzden oluşan geometrik cisim; düzgün yirmi yüzlü

ikozidigon : gre. * eikosi (yirmi) + gon (kenar, açı, köşe) * yirmi kenarlı veya yirmi açılı geometrik yapı

ikra : ara. * karaa (okumak) * oku; okutma

ikrah : ara. * kariha (iğrenmek, tiksinmek, zorlanmak, hoşlanmamak; zorlamak, sevmemek, nefret etmek), kerh (hoşlanmama, istememe, sevmeme; tiksinme, nefret etme) * zorlayarak ve rızası dışında iş yaptırma, baskı altında bırakma, mecbur etme, baskı uygulama, zorlama; istememe, zorlanma, tiksinme

ikram : ara. * karama (vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek), kerem (yücelme, yücelik, cömertlik, asalet, şeref), kerim (yüce, cömert, asil, şerefli değerli) * cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma

ikramiye : ara. * ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma) + iye (yer ve durum eki) * cömertlik veya ödül amacıyla verilen para veya değerli hediye, ödül, mükafat, prim

ikrar : ara. * karrara (kararlaştırmak, sabit olmak, durmak, yerleşmek, kalmak, oturmak; tekrar etmek, tekrarlamak), karar (durma, durak, duruş, sabit olma, yerleşme, kalma, istikrar, kesin görüş, tercih, yargı, hüküm) * kabul, onay, karar verme, “evet” deme, onaylama, teyid etme, saklamayarak söyleme, açıkça söyleme, gizlemeyip açıklama; bildirme

ikraz : ara. * karrada (kesmek, makaslamak, parçalamak, ayırmak; borç vermek, taksitle geri ödenmek üzere borç vermek, ödünç vermek), kard (borç, ödünç) * karşılığında genellikle faiz veya getiri beklemek suretiyle birine belirli bir süre için para veya mal verme, borç verme, ödünç verme, ikrad

iksa : ara. * kasa (giymek), kisve (giysi, kıyafet) * giydirme, giyecek verme, kıyafet verme

iksa : ara. * kasva (sıkıntı vermek) * kasvet, sıkıntı verme, sıkıntı verilme

iksad : ara. * kasada (kıt olmak, az olmak, yok olmak; durgun olmak), kesad (kıtlık, azlık, yokluk; durgunluk) * kesada düşürme, kesatlandırma, azlaştırma, kıtlaştırma, durgunlaştırma

iksam : ara. * kasama (yemin etmek, and içmek), kasem (yemin, and) * kasem etme, yemin etme, and içme

iksar : ara. * kasara (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), kesir (çok, fazla), tekasur (çoklama, artırma, çoğaltma, çokluk, fazlalık) * çoğaltma, fazlalaştırma, arttırma

iksat : ara. * kasata (adaletli olmak, doğru ölçüde davranmak, doğru olmak, hakkaniyetli olmak, adil olmak dengelemek, bölmek, paylaştırmak), muksit (adil, hakkaniyetli, doğru), taksit (bölme, paylaştırma) * doğruluk ve hakkaniyet gösterme, adil olma

iksazomib : lat. * ixa (2,5-diklorobenzoil ve glisin türevi belirteci) + zomib (proteazom inhibitörleri (hücre içi protein yıkım komplekslerini engelleyen ilaç grubu) (zoon (hayvan, canlı) + ib (inhibitor, engelleyici, önleyici) ) * multipl miyelom adı verilen bir tür kemik iliği kanserinin tedavisinde kullanılan, ağızdan (kapsül şeklinde) alınan hedefe yönelik bir akıllı ilacın etken maddesi (C14H19BCl2N2O4)

iksir : gre., ara. * eksairein (içinden çıkarmak, süzüp almak) (gre.); iksir (ara.) * damıtılarak elde edilen öz; kimyada veya simyada, maddeleri dönüştürme veya iyileştirme gücüne sahip olduğu düşünülen mucizevi karışım veya madde

ikşi'rar : ara. * akşarra (ürpermek) * ürperme, ürkmeden dolayı tüylerin diken diken kalkması ve derinin iğne iğne kabarması

iktab : ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı, yazılım), katib (yazman, yazıcı), mektub (yazılmış olan) * yazdırma, dikte ettirme

iktam : ara.* katama (gizlemek, saklamak), ketum (gizleyen, saklayan; ağzı sıkı, sırrı açığa vermeyen) * gizleme, saklama, açığa çıkarmama

iktan : ara. * katana (yapıştırmak, tutturmak, iliştirmek) * yapıştırma; yapıştırılma

ikter : gre. * kitrinos (sarı), ikteros (sarılık) (gre.); icterus (lat.) * safra pigmenti olan bilirubin düzeyinin kanda artması sonucunda deri, göz ve mukozaların sarı renk alması durumu

ikterik : gre. * kitrinos (sarı), ikteros (sarılık) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ikter ile ilgili

ikteros : gre. * kitrinos (sarı), ikteros (sarılık) (gre.); icterus (lat.) * safra pigmenti olan bilirubin düzeyinin kanda artması sonucunda deri, göz ve mukozaların sarı renk alması durumu

ikterus neonatorum : gre., lat. * ikteros (sarılık, sarı kuş) (gre.); icterus (sarılık, cilt ve göz aklarının sararması) + neonatorum (yenidoğanların, yenidoğanlarla ilgili) (neo (yeni) (gre.) + nasci (doğmak, oluşmak, meydana gelmek), natus (doğmuş, oluşmuş, meydana gelmiş) + orum (çoğul genitif eki) ) (lat.) * yenidoğan bebeklerde özellikle doğum sonrası ilk haftalarda görülen, kandaki bilirubin seviyesinin yükselmesi sonucu cilt ve göz aklarının sararmasıyla karakterize geçici bir durum, yenidoğan sarılığı

iktibas : ara. * kabasa (ödünç almak, borç almak; aktarmak; kendisine ait olmayan bir şeyi kendisinin addetmek ve öyleymiş gibi yansıtmak) * ödünç alma, borç alma, benimseme, kendine maletme; bir söz veya yazıyı olduğu gibi veya kısaltarak alma, aktarma

iktida : ara. * kadva (izinden gitmek, uymak, tabi olmak, örnek almak, önder edinmek) * örnek alma, uyma, tabi olma, ittiba etme, peşinden gitme, önder edinme, takip etme

iktidar : ara. * kadara (gücü yetmek, kudreti yetmek, kuvveti yetmek), kudret (güç, kuvvet), kadir (gücü yeten) * kudretli olma, gücü yeter olma; yetki ve otoriteyi elinde bulundurma; yönetme ve hükmetme kudreti

iktidarsız : ara., tür. * iktidar (kudretli olma, gücü yeter olma) (ara.) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (tür.) * güçsüz, kuvvetsiz, kudretsiz; yetkisiz, bir işi yapma veya kontrol etme kapasitesi olmayan kişi; erkeklik işlevini yerine getiremeyen, bir kadını dölleme yeteneği bulunmayan, ereksiyon haline geçemeyen

iktifa : ara. * kafa, kefa, kafv (yetmek, yeterli olmak, kafi gelmek, tamamlamak), kafi (yeterli) * yetinme, kafi addetme

iktiham : ara. * aktahama (tahammül etmek, katlanmak, göğüs germek; hücum etmek, saldırmak) * tahammül etme, katlanma, göğüs germe; hücum, saldırı

iktinah : ara. * kanaha (esasını anlamak, içyüzünü anlamak, gerçeği kavramak), kunh (esasını anlama, içyüzünü anlama, gerçeği kavrama) * bir işin esasını, künhünü, kökünü ve gerçeğini anlama, içyüzüne, derinliğine varma

iktinan : ara. * katana (saklanmak, gizlenmek, örtünmek) * saklanma, gizlenme, örtünme

iktira : ara. * kara (kiraya vermek, kiralamak ), kira (malik olunan bir menkul veya gayrımenkul malı para karşılığında belirli bir süre bir başkasına kullandırma) * kiralama, kira ile tutma

iktirab : ara. * karaba (yaklaşmak, yakınlaşmak, yakına gelmek, yanaşmak, mesafesi veya süresi azalmak), kurb (yakınlaşma, yakınlık, yakın olma) * yanaşma, yaklaşma, yakınlaşma, takarrub

iktiraf : ara. * aktarafa (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) * işleme, yapma, etme, eyleme

iktirah : ara. * karaha (içe doğup söylemek, düşünmeden akla gelip söylemek) * aklına gelip, içe doğup söyleyiverme, söylenilme

iktiran : ara. * karana (eşleşmek, çift koşulmak, beraber olmak, birleşmek, eşlik etmek, yan yana gelmek; yaklaşmak, yakınlaşmak), karn (eş, çiftin teki, iki rakip veya yaşıtın her biri) * birlikte olma, eşleşme, eşlik etme, iki şeyin zaman veya mekan bakımından yan yana gelmesi durumu; yaklaşma, yakınlaşma

iktiraz : ara. * karaza, karada (kesmek, ayırmak, bölmek, borç almak, ödünç almak), karrada (kesmek, makaslamak, parçalamak, ayırmak; borç vermek, taksitle geri ödenmek üzere borç vermek, ödünç vermek), karz, kard (borç, ödünç) * borç alma, ödünç alma

iktisa : ara. * kasa (giymek), kisve (giysi, kıyafet) * giyinme

iktisab : ara. * kasaba (kazanmak, elde etmek, edinmek) * kazanma, elde etme, edinme

iktisad : ara. * kasada (hedeflemek, yönelmek, amaçlamak, ölçülülük göstermek, tutumlu olmak, doğru yolda olmak, uygun olmak), kesad (kıtlık, eksiklik, azlık), kasd (niyet, gaye, amaç, yönelme; ölçülü olma; yolu doğru olma, doğru), maksad (amaç, hedef, gaye, niyet), muktesid (ölçülü davranan, tutumlu) * kaynakların üretimi, dağıtımı ve tüketimiyle ilgilenen bilim dalı; birey veya toplumun gelir ve giderlerinde dengeli ve ölçülü olma, ölçülülük, tasarruf, ekonomi

iktisaden : ara. * kasd, kasada (hedeflemek, yönelmek, amaçlamak, ölçülülük göstermek, tutumlu olmak, doğru yolda olmak, uygun olmak), kasd (niyet, gaye, amaç, yönelme; ölçülü olma; yolu doğru olma, doğru), maksad (amaç, hedef, gaye, niyet), muktesid (ölçülü davranan, tutumlu), iktisad (ölçülülük, tasarruf, ekonomi) + en (gibi, olarak) * iktisat açısından, iktisat olarak, ekonomik olarak, ekonomi açısından

iktisadi : ara. * iktisad (ölçülülük, tasarruf, ekonomi) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iktisat ile ilgili, ekonomik

iktisadiyat : ara. * iktisad (ölçülülük, tasarruf, ekonomi) + iyat (durum eki) * ekonomi bilgisi; bir devletin ekonomik durumu

iktisam : ara. * kasama (bölmek, paylaştırmak), kısım (bölüm, parça, parti) * bölüşme, paylaşma

iktisap : ara. * kasaba (kazanmak, edinmek, elde etmek) * kazanım, edinim

iktisar : ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak, ayırmak), kasir (kısa tutan, kısaltan) * kısaltma; sözü kısa kesme, kısaltma

iktisas : ara. * kasasa (anlatmak), kıssa (hikaye, öykü, anlatı) * birinin izinden, ardından gitme; hikayeyi veya bir haberi doğruca söyleme

iktisat : ara. * kasd, kasada (hedeflemek, yönelmek, amaçlamak, ölçülülük göstermek, tutumlu olmak, doğru yolda olmak, uygun olmak), kesad (kıtlık, eksiklik, azlık), kasd (niyet, gaye, amaç, yönelme; ölçülü olma; yolu doğru olma, doğru), maksad (amaç, hedef, gaye, niyet), muktesid (ölçülü davranan, tutumlu) * kaynakların üretimi, dağıtımı ve tüketimiyle ilgilenen bilim dalı; birey veya toplumun gelir ve giderlerinde dengeli ve ölçülü olma, ölçülülük, tasarruf, ekonomi

iktita : ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) * kesip alma, koparıp alma

iktitab : ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı), katib (yazıcı, yazman), mektub (yazılmış olan) * yazılmış olan bir şeyin kopyasını çıkarma, suretini alma

iktitaf : ara. * katafa (bir şeyin yüzeyini sıyırmak, traşlamak; sütün kaymağını almak; koparmak, derlemek, toplamak, devşirmek), kitf (salkım, koparılacak meyve, dalındaki meyve) * sözün özünü alma; ağaçtan meyve toplama; toplanma, toplama; bir uğraş sonucunda fayda elde etme

iktital : ara. * katala (dövüşmek, savaşmak, çatışmak, vuruşmak, öldürmek, katletmek), katl (dövme, savaşma, çatışma, vurma, öldürme), kital (dövüş, savaş, çatışma, vuruşma, karşılıklı öldürme) * birbirini öldürme, vuruşma

iktitam : ara. * keteme (saklamak, gizlemek), ketum (saklayan, gizleyen) * ketmetme, gizleme, saklama

iktiva : ara. * kava (güçlenmek, kuvvetlenmek, kudretlenmek), kuva (kuvvet, güç, kudret), kuvvet (güç, kusret), kavi (güçlü, kuvvetli, kudretli) * kuvvetlenme, güçlenme, kudretlenme

iktiyad : ara. * kada (önden yürüyerek sevk etmek, idare etmek, sürmek, komuta etmek, hüketmek) * birini veya bir şeyi zorlayarak veya yönlendirerek peşinden götürme, sevk etme; iradesini ele alıp yönlendirme, hükmetme, komuta etme; tutup götürme veya götürülme

iktiyal : ara. * kile, keyle (Osmanlı ve çevresinde kullanılan, genellikle tahıl için geçerli olan geleneksel ağırlık ve hacim ölçü birimi, ağırlık ölçeği, ölçek (khilioi (bin) (gre.) ) * kile veya ölçek ile ölçme

iktiyas : ara. * kasa (ölçmek, karşılaştırmak), kiyas (ölçme, karşılaştırma), mikyas (ölçü, ölçek) * iki şey arasındaki benzerlik ve farkları ölçerek değerlendirme; ölçme, karşılaştırma, benzerini bulma; ölçme, kıyas tutma; fıkıh ve mantıkta, hakkında açık hüküm bulunan bir meseleye benzerliği esas alarak hükmü bilinmeyen bir meseleye akıl yoluyla hüküm verme yöntemi

iktiyoziform : gre., lat. * ichthyosis (balık pulu hastalığı) (ichthys (balık) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * balık pulu görünümüne benzer deri yapısı sergileyen; iktiyozisi andıran cilt lezyonları veya dermatolojik durumlar

iktiyozis : gre. * ichthyosis (balık pulu hastalığı) (ichthys (balık) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * deride pullanma ve kuruluk ile karakterize olan genetik kökenli kronik cilt hastalığı, balık pulu hastalığı

iktiza : ara. * kaza, kada (gerektirmek, icap ettirmek, zorunlu kılmak; bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek), mukteza (gerekli olan, gereken, lazım olan, icab eden; bir şey yapılırken gerekli işlemlerin tümü) * bir şeyin mantıken, hukuken veya fiilen başka bir şeyi gerektirmesi; zorunluluk veya ihtiyaç doğurma durumu, gerektirme, ihtiyaç duyma, zorunlu olma, gerekli kılma

iktizaz : ara. * kazza (büzmek, sıkıştırmak, buruşturmak) * bir şeyin yapısının bozulup sıkışarak kırışması, büzülmesi ve düzgünlüğünü kaybetmesiyle ortaya çıkan fiziksel bozulma hali, bozulup buruşma

iktus : lat. * ictus (vuruş, darbe, çarpış) * müzikte bir ölçünün vurgulu vuruşu veya şiirde hecenin aksan aldığı yer; inme, felç

ikval : ara. * kala (demek, söylemek), kavl (söz, söylem, kelam) * bir kimsenin, söylemediği halde bir sözü söyledi diye iddia etme

il : tür. * il (devlet, ülke, yurt; şehir) * eski Türkçede "devlet" veya "halkla birlikte yönetilen toprak"; yeni Türkçede şehir, vilayet

ila : ara. * ila (-a, -ya, üzerine, -e kadar, -e değin) * -a, -ya, üzerine, -e kadar, -e değin

i'la : ara. * i'la (yükseltmek, yüksek olmak, yukarısına çıkmak; yükseltmek, yukarısı kılmak, yüce kılmak) * bir şeyi yukarı kaldırma, yüceltme, şerefini ve mertebesini artırma veya değerini en üst seviyeye ulaştırma

ila : ara. * ila (nimet, bahş, bağış, rızk, ihsan, lütuf) alai (ç.) * nimet, bahş, bağış, rızk, ihsan, lütuf

ila nihaye : ara. * ila (-a, -ya, üzerine, -e kadar, -e değin) + nihaye (son, bitim, bitiş, uç, sınır) * sonsuza kadar, sonu gelmeyecek bir biçimde, bitimsizce veya sürekli olarak (esas anlamı “sonuna kadar” olup, zamanla “sonsuza kadar” anlamını kazanmıştır.)

ilac : ara. * lacaa (içine girmek, sığınmak, iltica etmek), iltica (sığınma), melce (sığınak, barınak, içine girilecek yer) * içeri sokma, idhal etme, duhul ettirme, dahil etme, girdirme

ilac na-pezir : ara., far. * alaca (tedavi etmek, uğraşmak, çözüm aramak), ilac (tedavi, çare, çözüm) (ara.) + na (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki, -sız) + paziraftan (kabul etmek, almak), pazir, pezir (kabul eden, alan, kabul edilebilir) * tedavisi mümkün olmayan, ilaç kabul etmeyen; imkansız, çaresiz

ilac-pezir : ara., far. * alaca (tedavi etmek, uğraşmak, çözüm aramak), ilac (tedavi, çare, çözüm) (ara.) + paziraftan (kabul etmek, almak), pazir, pezir (kabul eden, alan, kabul edilebilir) * tedavisi mümkün, tedavi edilebilen, ilaç kabul eden; çaresi olan, çaresi bulunabilen

ilaç : ara. * alaca (tedavi etmek, uğraşmak, çözüm aramak), ilac (tedavi, çare, çözüm) * hastalıkları iyileştirmek, semptomları hafifletmek veya önlemek amacıyla kullanılan kimyasal veya doğal madde

ilad : ara. * alada, elede (doğurmak, çocuk dünyaya getirmek), veled (çocuk), tevlid (doğurma) * doğurma, tevlid etme; doğurtma

ilaf : ara. * alafa, alifa (alışmak, cana yakın olmak, dostluk kurmak, birleşmek), allafa (birleştirmek, yakınlaştırmak, tanıştırmak, dost haline getirmek, alıştırmak; bir araya getirmek, toplamak, derlemek, düzenlemek, yazmak), ulfet (alışma, alışkanlık, uyum, ısınma, birleşme; ahbaplık, dostluk); elf (bin) * birleştirme, ülfet etme, alıştırma, ülfet ettirme; bir adedi bine çıkarma

ilah : ara. * aliha (tapmak, yönelmek, sığınmak, ibadet etmek; hayrete düşmek) * insanlar tarafından kutsal kabul edilen, tapılan veya yüceltilen varlık; yönelinen, tapılan, tanrı

ilahe : ara. * ilah (tanrı, tapılan) + e (dişilik eki) * tanrıça

ilahi : ara. * ilah (tanrı, tapılan, yönelinen, yüce varlık) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tanrısal, tanrıya ait, tanrıdan gelen; tanrıyı konu alan dini içerikli şiir veya ezgi

ilahiyat : ara. * ilah (tanrı, tapılan, yönelinen, yüce varlık) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yat (isim yapım ve çoğul eki) * ilahlar, tanrılar; din ve inanç sistemleri üzerine yapılan felsefi ve teolojik incelemeleri konu alan bilim dalı, tanrıbilim, teoloji

ilam : ara. * ilm (bilgi, bilme), alima (bilmek, öğrenmek, farkına varmak, idrak etmek), alim (bilen, bilgili, bilge) * bildirme, bildiri; hukukta mahkeme kararının yazılı ve resmi tebliği

ilamaşallah : ara. * ila (dek, değin, kadar) + ma (ne, o) + şae (diler) + Allah (Allah) * Allah'ın dilediği neyse ona kadar; sonu gelmeyecek bir vakte kadar

ilan : ara. * alana (açığa çıkarmak, aşikar etmek, ifşa etmek, açıklamak, duyurmak, açıklamak, meydana çıkarmak, ortada olmak, ortaya çıkmak), aleni (açıkça, aşikar olarak) * duyuru, bildiri, bildirme, anons

ilane : ara. * lana (yumuşamak, hafiflemek, nazikleşmek) * yumuşama, hafifleme, nazikleşme; yumuşatma

ilanihaye : ara. * ila (dek, değin, kadar) + el (ön ek, artikel) + nihaye (son, sona erme, bitim) * sonuna kadar; sonu gelmeyecek bir zamana değin, sonsuza değin

ilarya : lat. * hilarius (neşeli) (hilaris (neşeli, keyifli) + ius (isim veya sıfat yapım eki) * neşeli, keyifli, şen; gümüş balığının küçüğü

ilave : ara. * ala (yüksek olmak, üstün olmak, yukarıda, üzerinde olmak) * üste konan, ek, artırılan

ilaveten : ara. * ilave, ilavet (ek) + en (gibi, olarak) * ek olarak

ilay : ara., tür. * ali (yüksek, yüce, ulu, büyük, üstün), ala (en yüksek, en yüce, en ulu, en üstün) (ara.); il (memleket, kent, şehir, yurt) + ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi, Ay) * yüce, yüksek, ulu, üstün; güzellik, prenslere layık, peri kızı

ilayda : tür., gre. * ilay (yüce, yüksek, ulu, üstün; güzellik, prenslere layık, peri kızı) + da (isim yapım eki) (tür.); Iliad, İlyas (Ilion şiiri) (Ilion, Ilium, Troy) + ad (şiir) ) (gre.) * yüce, yüksek, yüksek yerde olan; güzellik, prenslere layık, su perisi, su kadar berrak, zarif ve güzel olan kız, peri kızı

ilbad : ara. * labada (yapıştırmak, birleştirmek, kaplamak, yamamak) * yapıştırma, birleştirme, kaplama, yamama, yırtıkları kapatma

ilbas : ara. * labasa (örtmek, giydirmek), libas (giysi) * örtme, örtülme; giydirme, giydirilme

ilbay : tür. * il (devlet, ülke; şehir) + bay (adam, erkek kişi, efendi, bey) * eski Türk toplumlarında “il” yani devlet veya bölge yöneticisi anlamında kullanılan unvan; bölge beyliği yapan kişi, vali

ilca : ara. * lacaa, lecaa (zorlamak, mecbur etmek) * zorlama, mecbur etme, zorunda bırakma

ilçe : tür. * il (devlet, ülke, yurt; şehir) + çe (küçültme eki) * bir ilin veya bölgenin daha küçük yönetim birimi; il sınırları içinde yer alan alt bölge

ilçebay : tür. * ilçe (ile ait alt yönetim birimi) + bay (adam, erkek kişi, efendi, bey) * bir ilçenin yöneticisi veya bölge beyliği yapan kişi, kaymakam

ildiko : alm. * kriem (maske, miğfer; acımasız, korkunç) + hild (savaş, mücadele) * savaş, mücadele; savaşçı kadın; Hun imparatoru Attila'nın son kez evlendiği Germen kadın (Attila, evlendiği gece ölmüştür!)

ile : tür. * il (bağ) + e (isim yapım eki) * beraber, bağlı, ilintili, sahibi

ileektomi : gre. * eilein (sarmak, sıkmak, kıvırmak, sarıp sarmalamak, çevrelemek, kıvırmak, tıkamak), eileos (sıkışma, tıkanma, kıvrılma) (gre.); ileum (jejunumdan sonra gelen ve kalın bağırsağa bağlanan, ince bağırsağın üçüncü ve son bölümü) (lat.) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * ince bağırsağın son bölümü olan ileumun cerrahi yöntemle çıkarılması işlemi

ileitis : gre. * eilein (sarmak, sıkmak, kıvırmak, sarıp sarmalamak, çevrelemek, kıvırmak, tıkamak), eileos (sıkışma, tıkanma, kıvrılma) (gre.); ileum (jejunumdan sonra gelen ve kalın bağırsağa bağlanan, ince bağırsağın üçüncü ve son bölümü) (lat.) + itis (hastalık, sorun, enfeksiyon, iltihab) (gre) * ince bağırsağın son kısmı olan ileumda meydana gelen iltihaplanma (genellikle Crohn hastalığı gibi inflamatuvar bağırsak hastalıklarında görülür.)

ilel : ara. * alla (hastalanmak, kusurlu olmak, aksamak, sakatlanmak), illet (hastalık, sakatlık, kusur) * illetler, esaslar, temeller, sebebler; sakatlıklar, hastalıklar, kusurlar

ilelebet : ara. * ila (dek, değin, kadar) + el (ön ek, artikel) + ebed (çok uzun süre, sonsuzluk, bitimsizlik, huld) * sonsuza kadar, ebediyete kadar

ilenç : tür. * ilen (ayıplamak, sitem etmek, lanet etmek, beddua etmek) + ç (isim yapım eki) * beddua ve lanetleme söylemi, ayıplama ve sitem ifadesi

ilenmek : tür. * ilen (ayıplamak, sitem etmek, lanet etmek, beddua etmek) + mek (fiil mastar eki) * birinin kötü duruma düşmesi için düşünsel veya söylemsel dilekte bulunmak, beddua etmek, lanet etmek (leane (lanet etmek) (ara.) )

ileoçekal : lat. * ileum (ince bağırsağın son bölümü) + caecum (çekum, kalın bağırsağın başlangıç kısmı) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ince bağırsağın ileum kısmı ile kalın bağırsağın çekum kısmı arasındaki bağlantı ile ilgili, bu iki yapının birleşim bölgesi ile ilgili

ileostomi : gre., lat. * ilion (yanlar, iç kısımlar) (gre.); ileum (ince bağırsağın son bölümü) (lat.) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma (ağız, açıklık, açılış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * ince bağırsağın son bölümü olan ileumdan hasarlı bir parçanın çıkarıldığı ve kesilen ucun karın duvarındaki yapay bir açıklığa yönlendirildiği bir cerrahi operasyon

ileotomi : gre., lat. * ilion (yanlar, iç kısımlar) (gre.); ileum (ince bağırsağın son bölümü) (lat.) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * ileum adı verilen ince bağırsağın son bölümünün cerrahi olarak kesilmesi veya açılması işlemi

ileri : tür. * il (yol, mesafe) + er (sıfat-fiil yapım eki) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * zaman veya mekanda ön tarafı, öncesini veya daha uzak olan kısmı ifade eden, gelişme veya aşama kaydetme anlamında sıfat ve zarf olarak kullanılan kelime; ön tarafa, öne doğru, ön, önde olan

ileri görüşlü : tür. * ileri (ön tarafa, öne doğru, ön, önde olan) + görüş (görme; düsünce, fikir, zihniyet) + lü (iyelik eki) * geleceği öngörebilen, planlayabilen ve olayları önceden sezme yeteneğine sahip kişi

ileri sürmek : ileri (ön tarafa, öne doğru, ön, önde olan) + sürmek (itmek, öne koymak) * bir düşünceyi, tezi veya iddiayı ortaya koymak, savunmak veya gündeme getirmek, iddia etmek, vorgeben, beanspruchen

ilerici : tür. * ileri (ön tarafa, öne doğru, ön, önde olan) + ci (sıfat yapım eki; meslek veya özellik belirten ek) * toplumda yenilikçi, değişimi ve gelişmeyi savunan, modernleşmeyi destekleyen kişi veya düşünce

ilerlemek : tür. * ileri (ön tarafa, öne doğru, ön, önde olan) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * yol katetmek, hareket ederek bulunulan konumdan uzaklaşmak; gelişmek veya bir aşamadan diğerine geçmek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...