27 Eylül 2026 Pazar

dolum - eflornitin

dolum : tür. * toi tod, tol, dol (kaplamak, kaplanmış olmak, içindek boşluk yok olmak, kabarmak) + um (isim yapım eki) * dolma, doldurma işi; bir kabı, tankı veya başka bir alanı sıvı, gaz veya malzeme ile doldurma eylemi veya süreci

dolunay : tür. * tolun (dolu, tam, dönmüş) + Ay (Dünya'nın uydusu) * Ay’ın Dünya’dan tamamen görünen yüzünün aydınlanmış hali; Ay’ın tam evresi, tam Ay

dolutegravir : lat. * dol (ön ek) + tegravir (integraz inhibitörü eki) * HIV / AIDS (İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü) tedavisinde kullanılan integraz inhibitörleri sınıfına ait antiretroviral ilacın etken maddesi (C20H19F2N3O5)

dom : lat. * dem (inşa etmek, barınmak), domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt) * ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt; Antik Roma'da genellikle üst sınıflara ve asil ailelere ait olan, içinde geniş avlular (atrium ve peristylium) barındıran müstakil şehir evi

domain : lat., fra. * domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt), dominus (efendi, hükümdar, reis, usta, sahip), domanium, dominium (alan, çevre, muhit; mülk, emlak) (lat.); domain, domaine (alan, saha, çevre) (ing., fra.) * üzerinde hakimiyet bulunan alan, saha, bölge; faaliyet alanı, uzmanlık alanı; bir web sitesinin internetteki ismi ve adresi

domalan : tür. * tomal (şişinmek, top haline gelmek) (tom, ton (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı) + al (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) ) * asklı mantarlardan, toprağın on beş, yirmi santimetre altında yumru biçiminde yetişen, yenilebilen bir bitki, yermantarı; şekil veya yüzey olarak yuvarlak veya kubbe biçimi alan, kabaran, bombeli hale gelen, şişmiş olan, dolgun olan

domalmak : tür. * tomal (şişinmek, top haline gelmek) (tom, dom, ton (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı; şişmek, kabarmak) ) + al (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kubbe şeklini almak, şişmek, kabarmak, şekil veya yüzey olarak yuvarlak hale gelmek, kabarmak, bombeli hale gelmek (dome, dôme (kubbe) (ing., fra.) )

domaniç : tür. * tomaliç (küçük çıkıntılı tümsek, tepe, kambur) (tom (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı) + aliç (isim yapım eki) ) * Kütahya'nın bir ilçesi

domari : dom. * dom (göçebe veya yarı göçebe toplulukları ifade eden terim) + ari (ile ilgili, ait) * Orta Doğu ve Kuzey Afrika'ya dağılmış Dom halkı tarafından konuşulan tehlike altındaki bir Hint-Aryan dili

domates : azt., nah., tür. * tomatl (şişen meyve) (tom (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı) + atl (meyve) ) (azt., nah., tür.); tomates (gre.) * patlıcangiller (Solanaceae) familyasına ait, kırmızı veya farklı renklerde etli meyve veren kültür bitkisi ve onun yenilebilir meyvesi

domatia : lat. * domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt), domatium (küçük ev, evcik, yuvacık, barınak) + a (çoğul eki) * bitkilerde özellikle yaprakların damar koltuklarında veya alt yüzeylerinde bulunan, akarlar ve küçük canlılar için barınak görevi gören küçük oyuk, cep veya tüy yapılı yapılar; zoolojide bazı canlıların yaşaması için oluşturulmuş küçük barınak yapıları

dombay : tür. * tom (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı) + bay (kişi, kimse) * manda; kısa boylu ve şişman kimse

dombili : gre., tür. * tum, tumbos (şişmiş, kabarmış, yukarı veya yana doğru çıkıntı yapmış) (gre.); tom (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı) (tür.); tombul (top, tomb (yuvarlak, oval, kavisli ve geniş; genişleme, şişme, yuvarlaklaşma) + ul (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * etine dolgun, şişmanca; geniş ve yuvarlak olan, kabarık (şişik) ve tümsek olan, top gibi olan (tomb, tombeau (mezar) (ing., fra.) (zemin üzerindeki oval ve kabarık toprak yığınından), dome, dôme (kubbe) (fra.), thumbler (hacıyatmaz, altı tombul üstü ince tahta oyuncak) (ing.) )

dombra : tür. * dombra (alwtin çıkardığı sesten onomatopeik kelime) * Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan gibi Orta Asya ülkelerinde yaygın olarak kullanılan, gövdesi genellikle armut biçiminde olan, iki telli ve parmakla ya da mızrapla çalınan uzun boyunlu ve yaylı Türk çalgısı

domdom : san. * dumdum, domdom (Hindistan'ın Bengal bölgesindeki Dumdum şehrinden) * çekirdeğinin dışı çelikten, ucu haç biçiminde çentikli olan ve çarptığı yerde ucun açılıp genişleyerek kurşunu dağıtması nedeniyle büyük yaralar açan bir tüfek kurşunu

domen : lat., fra. * domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt), dominus (efendi, hükümdar, reis, usta, sahip), domanium, dominium (alan, çevre, muhit; mülk, emlak); domain, domaine (alan, saha, çevre) (ing., fra.) * üzerinde hakimiyet bulunan alan, saha, bölge; faaliyet alanı, uzmanlık alanı; bir web sitesinin internetteki ismi ve adresi

domestik : lat. * domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt) + ticus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iç, ülke içi; yerli, yerel; hizmetçi, uşak

domina : lat. * dominare (hükmetmek, egemen olmak, yönetmek), dominicus (dominium (hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme, idare etme) (dominus (efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt) + inus (isim yapım eki) ) + ium (durum eki) ) (lat.) * hanım, kadın efendi; antik Roma'da hane halkının kadın reisi, hanımefendi, yüksek statülü kadın yönetici; BDSM alt kültüründe "baskın kadın" veya "otorite figürü"

dominans : gre., lat. * dominare (hükmetmek, egemen olmak, yönetmek) (dominicus (dominium (hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme, idare etme) (dominus (efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt) + inus (isim yapım eki) ) + ium (durum eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + entia (isim yapım eki) ) (lat.); dominance (fra.) * bir kişi, grup veya gücün başkaları üzerinde egemenlik kurması, kontrol ve üstünlük sağlaması, başat olma, başta olma, hükmetme, tahakküm (dom, tom (çıkmak, öne çıkmak, çıkıntı, önde olmak, başta olmak) (tür.) )

dominant : lat. * dominare (hükmetmek, egemen olmak, yönetmek) (domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt) + inus (isim yapım eki) + are (fiil mastar eki) ) + ent (ile ilgili, -a ait, gibi olan) (lat.); dominant (fra.) * başat, başta olan, hükmeden, hakimiyet kuran

dominasyon : gre., lat. * dominare (hükmetmek, egemen olmak, yönetmek) (dominicus (dominium (hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme, idare etme) (dominus (efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt) + inus (isim yapım eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.); domination (fra.) * bir kişi, grup veya gücün başkaları üzerinde egemenlik kurması, kontrol ve üstünlük sağlaması, tahakküm

dominik cumhuriyeti : gre., lat. * dominicus (dominium (hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme, idare etme) (dominus (efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt) + inus (isim yapım eki) ) + ium (durum eki) ) + icus (ile ilgili, -a ait) ) * Porto Riko'nun batısında, Küba ve Jamaika'nın doğusunda yer alan Karayiplerdeki Hispanyola adasındaki ülke

dominika : gre., lat. * dominicus (dominium (hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme, idare etme) (dominus (efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt) + inus (isim yapım eki) ) + ium (durum eki) ) + icus (ile ilgili, -a ait) ) * Karayipler'de bir ada ülkesi

domino : lat. * dominicus (dominium (hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme, idare etme) (dominus (efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt) + inus (isim yapım eki) ) + ium (durum eki) ) * beyaz renkli ve üstünde siyah noktalar olan dikdörtgen biçimli yirmi sekiz taşla masa üzerinde, iki veya daha çok kişi arasında oynanan bir oyun

dominyon : lat. * dominium (hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme, idare etme) (dominus (efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt) + inus (isim yapım eki) ) + ium (durum eki) ) (lat.); domignon (fra.) * İngiliz Uluslar Topluluğu üyesi bağımsız ülkelere verilen isim; tahakküm, hakimiyet (dümen (idare, yönetim) (tür.) )

domisil : lat. * domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt) + cilium (yer; alet eki) (lat.); domicile (fra.) * konut, ikametgah, ev, mesken

domperidon : lat. * dom (ön ek) + perid (piperidin halkası eki) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) * mide bulantısı, kusma, hazımsızlık ve bazı gastroparezi türlerinde kullanılan, prolaktin hormonunu artırarak anne sütünü artırıcı etkisi de olan ilacın etken maddesi (C22H24ClN5O2)

domur : tür. * tom, dom, ton (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı; şişmek, kabarmak) + ur (isim yapım eki) * kabarcık, kabarık; tomurcuk

domuz : tür. * tom, dom, ton (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı; şişmek, kabarmak) + uz (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * şişen, kabaran; Suidae (Domuzgiller) familyasına ait, çift parmaklı toynaklılar arasında yer alan, iri ve tıknaz gövdeli, kısa boyunlu, burun ucunda kıkırdak yapılı bir disk bulunan, genellikle hepçil beslenen ve evcil, yabani veya yarı evcil türleri bulunan hayvanların genel adı (domus (ev, barınak, yuva) (gre., lat.), dome, dôme (kubbe) (ing., fra.) )

don : tür. * don (kılık, kıyafet, giysi) * vücudun belden aşağısına giyilen, uzun veya kısa iç giysisi

don : tür. * ton (donmak, soğuktan katılaşmak) * sıfırın altındaki sıcaklıkta maddenin katı hale geçmesi

don juan : lat., ibr., gre. * don (domus (ev, barınak, yuva), dominus (efendi, lord, reis) ) (lat.) + yehochannan (yeho (tanrı) + channan (merhametli) ) (ibr.), ioannes, johannes, johan (tanrı merhametlidir) (gre.) * çapkınlık ile özdeşleştirilmiş efsanevi karakter (hikayeye göre Don Juan soylu bir ailenin genç kızını baştan çıkararak kendisine aşık etmiş ve kızın babasını öldürmüştür.) (hannan (merhametli) (ara.) )

dona : lat. * donare (vermek, bağışlamak, bahşetmek, hediye etmek), donum (bağış, vergi, hediye, armağan) * bağışlar, vergiler, hediyeler, armağanlar

donanım : tür. * tonan, tonat (giyinmek, süslenmek, bezenmek) + ım (isim yapım eki) * bir sistemin, bir mekanizmanın veya yapının işlevsel hale gelmesi için gerekli olan araç, gereç ve bileşenlerin tümü

donanma : tür. * tonan, tonat (giyinmek, süslenmek, bezenmek) + ma (isim yapım eki) * bir devletin deniz kuvvetleri, savaş gemileri; donanmak; giyinip kuşanmak, bezenmek, süslenmek eylemi

donatı : tür. * tonan, tonat (giyinmek, süslenmek, bezenmek) + tı (isim yapım eki) * bezeme, süsleme, muhtelif olgularla destekleme (donate (bağışlamak, vermek) (ing.), donation (bağış, veriş) (ing., fra.), donner (vermek) (fra.) )

donatmak : tür. * tonan, tonat (giyinmek, süslenmek, bezenmek) + at (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * destekleyici unsurlar verme, giydirmek, bir şeye gösterişli ve destekleyici unsurlar vermek, tamamlayıcı ve güzelleştirici unsurlar eklemek, süslemek, bezemek (donate (bağışlamak, vermek) (ing.), donation (bağış, veriş) (ing., fra.), donner (vermek) (fra.) )

dondurma : tür. * ton (donmak, soğuktan katılaşmak) + dur (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) * dondurmak eylemi; şekerli sütün veya meyve sularının dondurulmasıyla elde edilen soğuk yiyecek

dondurmak : tür. * ton (donmak, soğuktan katılaşmak) + dur (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sıfırın altındaki sıcaklıkta maddeyi katı hale geçirmek

done : lat., fra. * donatus (verilmiş, bahşedilmiş, bağışlanmış) (donare (vermek, bağışlamak, bahşetmek, hediye etmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); donner (vermek), donnés (veri, bilgi) (fra.) * veri, bilgi, data

donepezil : lat. * done (ön ek) + pezil (asetilkolinesteraz inhibitörü eki) * beynin asetilkolin adlı nörotransmitterinin yıkımını engelleyerek beyin fonksiyonlarını iyileştiren ve Alzheimer tipi demansı tedavi etmek için kullanılan, asetilkolinesteraz inhibitörü sınıfına ait bir ilacın etken maddesi (C24H29NO3)

donkişot : lat. * don (ismin başına konan soyluluk, asillik ünvanı) + quixot (kalçayı kaplayan zırh parçası) * Don Kişot (Alonso Quijano), İspanyol şair ve romancı Miguel de Cervantes'in romanında yer alan, Şövalye serüvenleri okumaktan aklı karışmış yaşlı bir aristokrat karakter

donmak : tür. * ton, don (katılaşmak, kuruyup kalıplaşmak, donmak, soğuktan katılaşmak) + mak (fiil mastar eki) * sıfırın altındaki sıcaklıkta madde katı hale geçmek

donovanoz : ing., gre. * donovanosis (donovan (İrlandalı bir tıp subayı, parazitolog ve entomolog Charles Donovan'ın soyadından) (ing.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) ) * kasık bölgesinde oluşan, genellikle cinsel yolla bulaşan gram-negatif bakteri kaynaklı bakteriyel enfeksiyon sonucu ortaya çıkan, granül adı verilen küçük iltihaplı kitlelerden oluşan hastalık, granuloma inguinale

donör : lat., fra. * donare (vermek, bağışlamak, bahşetmek, hediye etmek) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.); donner (vermek, bağışlamak, bahşetmek, hediye etmek) + eur (-cı, yapan, eden eki) * organ veya kan bağışlayan kişi

donra : tür. * ton, don (katılaşmak, kuruyup kalıplaşmak, donmak, soğuktan katılaşmak) + ra (isim yapım eki) * saçta ve kaşta oluşan kepek, konak, baş konağı, saç kepeği; vücutta veya giysilerde birikerek kalın bir tabaka haline gelmiş kir

donuk : tür. * ton, don (katılaşmak, kuruyup kalıplaşmak, donmak, soğuktan katılaşmak) + uk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * donmuş, katılaşmış; hareketsiz; soğuk, canlılığı azalmış, mat veya sert halde olan; canlılık ve parlaklık açısından yetersiz veya hissiz

donyağı : tür. * ton, don (katılaşmak, kuruyup kalıplaşmak, donmak, soğuktan katılaşmak) (iç yağının oda sıcaklığında katı olmasından) + yağ (ağır hidrokarbon veya gliserin karışımından oluşan, genellikle kaygan ve yakıt olarak kullanılan sıvı madde ve akışkan mineral) + ı (iyelik eki) * içyağlarının eritilmesiyle elde edilen ve olağan sıcaklıkta katı durumda bulunan ve trigliseritten oluşan hayvansal yağ (C3H5(OCOR)3)

dopamin : ing. * dopamine (dope (daldırmak, karıştırmak) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) (ammonia (amonyak) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) * beyinde hipotalamus bölgesinden sentezlenen bir nörotransmitter çeşidi olan nöromodülatör bir molekül

dopaminerjik : lat., gre. * dopamine (dope (daldırmak, karıştırmak) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) (lat.) + en (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ergia (iş durumu, çalışma durumu, eylemsellik) (ergos, ergon (iş, çalışma, eylem) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * dopamin ile ilgili veya dopaminin etkilediği sistemlerle ilgili

doping : ing. * dope (daldırmak, karıştırmak) + ing (isim yapım eki) * fiziksel veya zihinsel kapasiteyi ve performansı artırmak amacıyla yasaklı madde kullanımı; tıbbi veya sportif performans artırıcı hile

doppler : alm. * doppler (Avusturyalı fizikçi Christian Andreas Doppler'in soyadından) * dalga kaynağı ile gözlemci arasındaki göreli hareketten ötürü dalga frekansında veya dalga boyunda meydana gelen değişim olayı

doppler etkisi : alm. * doppler (Avusturyalı fizikçi Christian Andreas Doppler'in soyadından) (alm.) + etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik eki) (tür.) * hareket halindeki bir nesnenin yaydığı ses dalgalarının frekansının, gözlemcinin pozisyonuna göre değişmesi

doppler ultrasonografi : alm., lat. * doppler (Avusturyalı fizikçi Christian Andreas Doppler'in soyadından) (alm.) + ultra (öte, ötesi, aşmış hali) + sonus (ses, gürültü, ton) (lat.) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * ses dalgalarını kullanarak vücutta kan akışını ve damarların durumunu incelemek için kullanılan bir tıbbi görüntüleme yöntemi

dora : gre. * theos (tanrı, ilah) + doron (hediye, armağan) * tanrının hediyesi; Yunan kadın ismi

doravarin : lat. * dora (türevsel farmasötik kök, yeniden türetilmiş) + variant (varyant, çeşit, çeşitlilik) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * HIV-1 tedavisinde kullanılan nükleozid olmayan, ters transkriptaz inhibitörü (NNRTI) olan, molekül ağırlığı 425,88 g/mol olan sentetik ve farmasötik antiviral bileşik (C17H11ClF3N5O3)

dore : lat., fra. * doratus (altınla kaplanmış, altın renkli) (dorare (yaldızlamak, altınla kaplamak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); doré (fra.) * altınla kaplanmış, yaldızlı, altın rengi

doriyen : gre., lat., fra. * Doris (merkezi Yunan’da bir bölge), dorios (antik Yunan’da dört ana etnik halk grubundan biri) (gre.) + ianus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.); ien (fra.) * doğal minör dizisine benzeyen, ancak farklı bir tınıya sahip olan, batı müziğinde modal sistem olan bir kilise makamı (Doriyen modu)

dormant : lat., fra. * dormire (uyumak) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.); dormir (uyumak), dormant (fra.) * uyuyan; uyurken, uyku halinde, uykuda, pasif, aktif olmayan

dornaz alfa : lat. * dornase (DNA ve deoksiribonükleaz belirteci) + alfa (Grek alfabesinin ilk harfi) * kistik fibrozu tedavi etmek için kullanılan enzim bazlı bir ilaç, deoksiribonükleaz (C1321H1999N339O396S9)

dorodango : jap. * doro (çamur) + dango (top, yuvarlak toplar) * çocuk oyununda veya hobi olarak yapılan, çamurdan parlatılarak yuvarlaklaştırılmış top

dorsal : lat. * dorsalis (dorsum (sırt, arka yüz) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * sırt ile ilgili

dorsal kordi : lat., gre. * dorsalis (dorsum (sırt, arka yüz) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) + khorde (ip, sicim, kiriş, bağ, kordon, lif, tel) (gre.); chorda (lat.) * duyusal bilgilerin iletildiği arka kökler (dorsal roots) ile ilişkili olan, omuriliğin sırt tarafında kalan bölge

dorsalis pedis : lat. * dorsalis (dorsum (sırt, arka yüz) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + pes, pedis (ayak) * ayak sırtı; ayak sırtında, başparmağın hemen yanında elle hissedilebilir bir nabız noktası olan atardamar

dorsalji : lat. * dorsum (sırt, arka yüz) + algia (acılı olma, ağrılı olma, ıstıraplı olma) (algos (acı, ağrı, sancı, sızı, ıstırap) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * sırt ağrısı

dorsifiks : lat. * dorsum (sırt, arka yüz) + figere (tutturmak, sabitlemek, bağlamak, bitiştirmek, yapıştırmak; şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, hayal etmek, uydurmak), fixus (tutturulmuş, sabitlenmiş, sabit) * sırt tarafından tutturulmuş, arka yüzünden bağlanmış; botanikte özellikle anterin (erkek organ başçığının) filamentine sırt kısmıyla bağlandığı durumu tanımlayan sıfat

dorsifleksiyon : lat. * dorsum (sırt, arka yüz) + flectio (eğme, bükme, çevirme, döndürme) (flectere (eğmek, bükmek, çevirmek, döndürmek, esnetmek, kıvırmak, kasmak) + tio (isim yapım eki) ) * vücudun bir ekleminin, özellikle ayak bileği veya el bileği gibi bölgelerde, dorsal (sırt) yöne doğru bükülmesi

dorsifleksör : lat. * dorsum (sırt, arka yüz) + flectere (eğmek, bükmek, çevirmek, döndürmek, esnetmek, kıvırmak, kasmak) + or (-cı, yapan, eden eki) * vücutta dorsifleksiyon (sırt yönüne bükülme) hareketini gerçekleştiren kasları tanımlayan kavram

dorsigera : lat. * dorsum (sırt, arka yüz) + gerere (getirmek, toplamak, biriktirmek, taşımak, yönetmek, yürütmek, yapmak, yüklemek, yığmak), gera (taşıyan, taşıyıcı) * hayvan anatomisinde sırtla bağlantılı olan yapıların genel ismi

dorsiventral : lat. * dorsum (sırt, arka yüz) + venter, ventris (karın) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sırt ve karın bölgesine benzeyen, birbirinden farklı iki alt ve üst yüzeye sahip olan; sırt ve karın yüzleri birbirinden farklı olan; üst (dorsal) ve alt (ventral) yüzleri yapısal veya biçimsel olarak farklılaşmış olan (yaprak)

dorsolateral : lat. * dorsum (sırt, arka yüz) + lateralis (iki tarafa da ait) (latus (taraf) + eralis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * bir yapının sırt tarafına ve yanına ait olan; anatomide özellikle beyin korteksinde frontal veya prefrontal bölgelerin sırt-yan kısımları

dorsolomber : lat. * dorsum (sırt, arka yüz) + lumbus (bel) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * vücudun sırt (dorsal) ve lomber (bel) bölgelerinin birleşimini vey arasını ifade eden terim

dorsum : lat. * dorsum (sırt, arka yüzey)* bir organizmanın, organın veya vücut parçasının sırt, arka veya üst yüzeyi (örneğin elin arkası, dilin üstü veya bir hayvanın sırtı)

doru : tür. * toruğ, torağı (doru, esmer, kızıl kahverengi at) * gövdesi kızıl kahverengi, yelesi, kuyruğu ve bacaklarının alt kısmı ise siyah olan at

doruk : tür. * toğur (kaldırmak, yükseltmek) + uk (isim yapım eki) * zirve, en yüksek nokta (tower, tour, Turm (kule) (ing., fra , alm.), door, Tör (kapı) (ing., alm.) )

dorylidae : gre. * dorylus (Formicidae (karıncalar) familyasında yer alan, özellikle Afrika ve tropik Asya’da yaşayan, büyük koloniler oluşturan ve göçebe yaşam gösteren ordu karıncalarını kapsayan böcek cinsi) (dory (mızrak, kargı) + lus (isim son eki) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Hymenoptera (zar kanatlılar) takımı içinde yer alan, çoğunlukla göçebe yaşam süren ve eski sınıflandırmalarda ordu karıncalarını kapsayan hayvan familyası

dorylinae : gre. * dorylus (Formicidae (karıncalar) familyasında yer alan, özellikle Afrika ve tropik Asya’da yaşayan, büyük koloniler oluşturan ve göçebe yaşam gösteren ordu karıncalarını kapsayan böcek cinsi) (dory (mızrak, kargı) + lus (isim son eki) ) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) * Formicidae (karıncalar) familyası içinde yer alan, özellikle ordu karıncaları ve bunlarla akraba grupları kapsayan karınca alt familyası

doryopteris : gre. * dory (mızrak) + pteris (eğrelti) * mızrak biçimli yapraklara sahip eğrelti türlerini içeren, Pteridaceae familyasından bir bitki cinsi

dorzolamid : lat. * dorzo (farmasötik ön ek) +ol (hidroksil, alkol grubu OH) + amid (amidum; azot içeren organik bileşik sınıfı (-CONH2 yapısı) ) * karbonik anhidraz enzimini inhibe ederek göz içi basıncını düşüren, glokom ve oküler hipertansiyon tedavisinde kullanılan göz damlası ilacının etken maddesi (C10H16N2O4S3)

DOS : ing. * disk (disk) + operating (işletim) + system (sistem) * erken dönem kişisel bilgisayarlarda kullanılan komut satırı temelli ve disk tabanlı işletim sistemi

dosetaksel : lat. * docet (farmasötik ön ek) + taxus (birçok taksanın bitki kaynağı olan porsuk ağacı) + axel (taksan içeren bileşik eki) * meme, akciğer, prostat ve mide kanseri gibi çeşitli kanser türlerinin tedavisinde kullanılan, mikrotübüllerin yıkımını engelleyerek hücre bölünmesini durduran, porsuk ağacının (Taxus) iğne yapraklarından elde edilen taksan grubu antineoplastik kemoterapi ilacının etken maddesi (C43H53NO14)

dost : far., ave. * dao (sevmek) (far.), zaosa, daosa (sevgili, aziz) (ave.) * aralarında büyük bir sevgi, güven, bağlılık ve anlayış bulunan, birbirinin iyiliğini isteyen, kötü gününde yanında olan ve çıkar ilişkisi gütmeyen yakın arkadaş veya gönüldaş, arkadaş, yar

dostane : far., ave. * dao (sevmek) (far.), zaosa, daosa (sevgili, aziz) (ave.) + ane (-ca, -casına, tarzında, olarak, gibi) (far.) * dostça, dostlukla

dost-gahi : far., ave. * dao (sevmek) (far.), zaosa, daosa (sevgili, aziz) (ave.) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (far.) * dost yeri, dostluk makamı; Türk musikisinde, karar perdesi Hüseyni (Re) olan, derin ve duygusal tınılara sahip, özellikle segah ve rast makamlarına yakın motifler içeren sufi ve mevlevi ayinlerine ilişkin bir makam

dosya : lat. * dorsier (dorsum (sırt, arka yüz) + ier (araç eki) ) (lat.); dos (sırt), dossier (fra.) * belirli bir konuya veya amaca göre bir araya getirilmiş belgeler, evraklar veya dijital verilerin toplandığı birim; döküman kitlesi; içine evrak konan hazne; arkasında etiket bulunan bir deste kağıt

dot : alm., ing. * dotto, dott (küçük bir parça, topak, pıhtı, küçük işaret, nokta) * küçük işaret, nokta

dot blot : alm., ing * dotto, dot (küçük işaret, nokta) + blot (bir sıvının bıraktığı leke, benek veya iz) * moleküler biyolojide, belirli nükleik asitleri (DNA veya RNA) veya proteinleri tespit etmek, izole etmek, konsantre ve denatüre ederek analiz etmek için kullanılan hibridizasyon tekniği

double bubble : lat., ing. * duplus (ikili, çift) (duo (iki) + plus (daha fazla, daha büyük, artmış, ilave) ) + bulla (yuvarlak nesne, kabarık nesne, şişik, kabarcık) (lat.); double bubble (ing.) * radyografilerde veya doğum öncesi ultrasonda görülen, karın içinde iki adet hava dolu kabarcığın görüldüğü, proksimal veya “yüksek” ince bağırsak tıkanıklığında iki bitişik olmayan bağırsak halkasını temsil eden pediatrik görüntülemenin bir özelliği, çift radylojide kabarcık işareti

doubleblind : lat., alm. * duplus (ikili, çift) (lat.); double (ing.) + blinda (algılanamaz, karartılmış, kör) (alm.); blind (ing.) * bir bilimsel deney sürecinde, objektifliği artırmak ve bütünsel, önyargısız sonuçlar elde etmek amacıyla hem deneklerin, hem de araştırmacıların belirli bilgileri bilmemelerinin sağlandığı durum

double-team : ing. * double (ikili, çift) + team (takım) * basketbolda elinde top olan rakip oyuncuyu iki adamla birden savunma, ikili sıkıştırma

down regülasyon : ing., lat. * down (aşağı) (ing.) + regulatio (regere (yönetmek, yönlendirmek, düzene koymak, doğrultmak), regula (düz çizgi, doğru çizgi, doğru, çubuk, cetvel, doğrultu; kural, ilke, yasa, düzen, ölçü) + tio (isim yapım eki) (lat.) * hücrelerin, orta veya yüksek konsantrasyonda bir ligandla (merkezi bir metale bağlanan bir atom, iyon veya molekül) karşılaşmaları halinde yüzey reseptörlerinin sayısının ve aktivitesinin azalması durumu

down sendromu : ing., gre., tür. * down (İngiliz fizyolog John Langdon Down’un soyadından) (ing.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * trisomi (21. kromozomun üç kopyası olması) kaynaklı olan ve zihinsel engel, gelişimsel gecikmeler, yüz ve vücut hatlarında bazı belirgin deformasyonlarla karakterize sendrom, mongolizm

download : ing. * down (aşağı, alt) + load (yüklemek) * internetten bilgisayara veri indirmek; on line ortamdan off line ortama veri aktarmak

downtown : ing. * down (aşağı, aşağıya) + town (kasaba, şehir) * bir şehrin merkezi iş, alışveriş ve eğlence bölgelerini ifade eden, genellikle şehir merkezine doğru olan alanı tanımlayan terim; basketbolda şut çekmek açısından potaya çok uzak mesafe (bu mesafelerden yapılan atışa "from downtown" denir.)

dowsing : ing. * dowse (su, maden veya nesne aramak (sarkaç, çubuk vb. ile); ıslatmak) * su, mineraller veya diğer yeraltı kaynaklarını bulmak için kullanılan, genellikle çubuk veya çubuk benzeri aletlerle yapılan kehanet veya yön bulma yöntemi

doygun : tür. * tod (doldurmak, tıkmak) + gun (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * doymuş, açlığı giderilmiş; dolmuş, tamamlanmış

doymak : tür. * tod (doldurmak, tıkmak) + mak (fiil mastar eki) * ihtiyacı tamamen giderip tstmin olmak; açlığı giderilmek

doymamış hidrokarbon : tür., gre., lat. * doymamış (ihtiyacını giderememiş, tatmin olmamış) (tür.) + hydros (su, sıvı) (gre.) + carbo, carbonis (kömür) (lat.) * yapısında karbon atomları arasında yalnızca tek bağ değil, en az bir çift bağ (C=C) veya üçlü bağ (C≡C) bulunan; bu nedenle hidrojen bakımından doymuş hidrokarbonlara göre daha az hidrojen taşıyan organik bileşik

doymuş hidrokarbon : tür., gre., lat. * doymuş (ihtiyacını gidermiş, tatmin olmuş) (tür.) + hydros (su, sıvı) (gre.) + carbo, carbonis (kömür) (lat.) * tekli (sigma) bağlar (C–C) içeren, karbon (C) ve hidrojen (H) atomlarından oluşan organik bileşik, alkan, satüre hidrokarbon

doyum : tür. * tod (doldurmak, tıkmak) + um (isim yapım eki) * ihtiyacı giderme, tatmin olma, doyma işi

doz : gre. * dosis (hediye, bağış, veri) (didonai, didonein (vermek, bahşetmek, bağışlamak), dosis (veri, verilen, vergi, bağış, hediye) ) * etken maddenin (ilaç, radyasyon, kimyasal vb.) maruz kalınan veya verilen miktarı; ilaç tüketim miktarı

dozaj : gre., fra. * dosis (veri, verilen, vergi, bağış, hediye) (didonai, didonein (vermek, bahşetmek, bağışlamak) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) (gre.) + age (isim yapım eki) (fra.) * ilaç tüketim miktarı ayarı; doz ayarlama işlemi

dozer : gre. * doser, dozer (verici) (dosis (veri, verilen, vergi, bağış, hediye) + er (-ci, yapan, eden eki) ) * toprak iten, düzelten ağır iş makinesi, yoldüzler

dozimetre : gre. * dosis (veri, verilen, vergi, bağış, hediye) + metron, metros (ölçü) * dozu, belirli bir ölçü birimine göre belirleyen cihaz; radyoloji, nükleer tıp ve endüstri gibi iyonlaştırıcı radyasyon kaynakları ile çalışılan ortamlarda, personelin maruz kaldığı radyasyon dozunu ölçen ve izleyen yasal zorunluluk kapsamında takılan kişisel ölçüm cihazı

dozimetri : gre. * dosis (veri, verilen, vergi, bağış, hediye) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * radyasyon, ilaç veya başka bir etkenin insan veya ortam üzerindeki etkisini ölçme ve dozunu belirleme bilimi

döğüşmek : tür. * tok, tog (vurmak, çarpmak, darbelemek, sertçe etkilemek) + üş (işteş fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * karşılıklı vuruşmak, karşılıklı darbelemek

dökmek : tür. * dök (aktarmak, akıtmak) + mek (fiil mastar eki) * aktarmak, akıtmak (document, Dokument (döküman, belge, bilgi dökümü) (ing., fra., alm.) )

döküm : tür. * dök (akıtmak, ulaştırmak, aktarmak) + üm (isim yapım eki) * dökme, akıtma, bilgiyi ulaştırma, aktarma, bilgiyi akıtma; şekil vermek için metali eritme (document, Dokument (belge) (ing., fra., alm.) )

döküman : lat., fra. * docere (öğretmek, bilgilendirmek, bilgi iletmek) + mentum (ile ilgili olma) * doküman, belge, bilgilendirici kaynak (döküm (bir kabın içindeki bir şeyi başka bir yere boşaltmak, akıtmak) (tür.) )

dökümantasyon : lat., fra. * documentum (docere (öğretmek, bilgilendirmek, bilgi iletmek) + mentum (ile ilgili olma) ) + tio (isim yapım ve durum eki); documentation (fra.) * bir konuya ilişkin açıklayıcı belgeler bütünü, belgeleme

dökümante : lat., fra. * documentatus (belgelenmiş) (documentum (docere (öğretmek, bilgilendirmek) + mentum (ile ilgili olma) ) + are (fiil mastar eki) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ); documenté (fra.) * belgelenmiş, yazılı deliller ve destekleyici bilgiler ile ortaya konmuş

dökümhane : tür., far. * dök (akıtmak, ulaştırmak, aktarmak) + üm (isim yapım eki) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * metal eritilen, demir dökülen yer

döküntü : tür. * dök (akıtmak, ulaştırmak, aktarmak) + ün (dönüşlü fiil eki) + tü (isim yapım eki) * deri yüzeyinde görülen, genellikle aniden ortaya çıkan, iltihaplı da olabilen kızarıklık, şişlik, püstül, şişlik, kabarcık gibi oluşumlar

döl : tür. * töl (soy, nesil, yavru) * canlıların üremesi sonucu ortaya çıkan varlık ve onun soyundan olan her bir varlık

döl değişimi : tür. * töl (soy, nesil, yavru) + değişimi (farklılaşması, başkalaşması, dönüşmesi) * bir canlı türünün yaşam döngüsünde eşeysiz üreyen evre ile eşeyli üreyen evrenin ard arda birbirini izlemesi olayı, metagenez, döl almaşı

döle : tür. * töl (yavru) + e (isim yapım eki) * bir hayvanın veya bitkinin ürünü veya yavrusu

dölek : tür. * töl (soy, nesil, yavru) + ek (isim yapım eki) * ağır davranışlı, ağırbaşlı, uslu kimse; uysal hayvan

döllemek : tür. * töl (soy, nesil, yavru) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir dişi hayvanın üreme sistemine, erkek hayvanın sperm hücrelerinin girmesi veya bir bitkinin erkek organının polenlerinin dişi organla birleşmesi (polinasyon)

dölüt : tür. * döl, töl (soy, nesil, yavru) + üt (isim yapım eki) * rahimdeki bebeğin tüm organları oluşmuş hali, cenin

dömifinal : lat., fra. * dimidium (yarı, yarım) (di (iki, ikili, çift) + midium (orta, merkez) ) (lat.); demi (yarım) (fra.) + finalis (finis (son, bitim, nihayet, sınır) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.); final (fra.) * yarı final; bir yarışma, turnuva veya eleme sürecinde, son dört takımın karşılaştığı süreç

dömivole : lat., fra. * dimidium (yarı, yarım) (di (iki, ikili, çift) + midium (orta, merkez) ) (lat.); demi (yarım) (fra.) + volatus (uçmuş) (volare (uçmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); volée (uçmuş) (fra.) * voleybolda topa havada yapılan vuruş; futboda, top yere vurup sektiği anda ayağın üst kısmı ile topa yapılan vuruş

dönbaba : tür. * dön (etrafında dolaşmak; geriye gitmek) + baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) * sardunyagillerden, kumlu topraklarda yetişen, yeşil yerleri tüylü, yaprakları güzel kokulu, türlü renklerde çiçekler açan, tohumlarının ucunda turnanın gagasına benzeyen ince uzun bir uç bulunan bir süs bitkisi, turnagagası, erodium

döndürmek : tür. * dön (etrafında dolaşmak; geriye gitmek) + dür (etken fiil eki) + mek (fil mastar eki) * çevirmek; geriye götürmek

dönem : tür. * dön (etrafında dolaşmak; geriye gitmek) + em (isim yapım eki) * periyod, döngü, devre, zaman aralığı, çağ

dönemeç : tür. * dön (etrafında dolaşmak; geriye gitmek) + em (isim yapım eki) + eç (araç eki) * bir yolun kıvrıldığı, yön değiştirdiği yer; bir işteki, durumdaki, eylemdeki, düşüncedeki vb. değişim ve dönüm noktası, belirgin ve yeni bir evre, aşama

dönence : tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + en (yapan, eden eki) + ce (isim yapım eki) * yeryüzü üzerinde, güneş ışınlarının yılda her birine bir kez dik açı ile geldiği, sıcak kuşağın kuzey ve güney sınırlarını oluşturan ve Ekvator'un 23° 27′ kuzey ve güneyinden geçtiği varsayılan iki enlemden her biri, tropika

döner : tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + er (geniş zaman fiil eki) * metal bir eksene geçirilmiş etlerin döndürülerek pişirilmesiyle yapılan kebap

döngel : tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + gel (yaklaşmak, varmak, ulaşmak, erişmek, intikal etmek) * mespilus germanica; gülgiller (rosaceae) familyasına ait, yemişi armuda benzeyen, ekşi-tatlı, sert kabuklu meyve, muşmula

döngü : tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + gü (isim yapım eki) * periyod, dönem, devre, siklus

dönme : tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + me (isim yapım eki) * dönmek işi; bir fikirden, bir düşünceden vazgeçmiş kimse, dönek; cinsiyetini değiştirmiş kimse, transseksüel

dönme dolap : tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + me (isim yapım eki) + dolap (çark) (dol (kova) + ab (isim yapım eki) ) * lunaparklarda bulunan, dik bir tekerlekten oluşan döner bir çark

dönmek : tür. * dön (etrafında dolaşmak, çevresini turlamak, geriye gitmek) + mek (fiil mastar eki) * kendisinin veya bir şeyin etrafında dolaşmak, tur atmak, dairesel hareket yapmak; bir şeyi yapmaktan vazgeçmek (turn, tourner, drehen (dönmek) (ing., fra., alm.) )

dönüm : tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + üm (isim yapım eki) * başka bir aşamaya geçme, kendi üzerine katlanma veya bir döngüyü tamamlama noktası, döngü; 1000 m2 alana eşit olan bir ölçü birimi

dönüşmek : tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + üş (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * halden hale geçmek, değişmek

döpiyes : fra. * deux (iki) + pièce (parça) * iki parçalı kadın elbisesi

dörder : tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + er (grup eki) * dörtlü gruplar halinde

dördül : tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + ül (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bütün kenarları birbirine eşit olan dikdörtgen

dördün : tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + ün (isim yapım eki) * Ay veya benzeri gökcisimlerinin çemberlerinin yarısının aydınlık olduğu evre

dördüncü : tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + ün (isim yapım eki) + cü (sıra eki) * bir dizi içinde sıra numarası dört olan

dördüz : tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + üz (sıat yapım eki) * dördü eşzamanlı olarak doğmuş olan

dört : tür. * dört (üçten (3) sonra, beşten (5) önceki sayı, 4) * üçten (3) sonra, beşten (5) önceki sayı, 4

dört renk teoremi : tür., gre. * dört (üçten sonraki, beşten önceki sayı) + renk (gözle algılanan ışığın dalga boyuna bağlı görsel izlenim; bir cismin veya ışığın algılanan ton, parlaklık ve doygunluk özellikleri) (tür.) + theorema (teorem, kanıtlanabilir önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * ilk kez 1852’de Cepe Colony’li matematikçi ve botanikçi Francis Guthrie tarafından ortaya atılan herhangi bir düzlem haritasının komşu bölgeleri aynı rengi almayacak şekilde en çok dört renkle boyanabileceğini ifade eden topoloji ve grafik kuramı teoremi

dörtcihar : tür., far. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) (tür.) + cihar (dört) (far.) * tavla oyununda atılan iki zarın da dört gelmesi durumu

dörtdivan : tür., ara. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) (tür.) + divan (idare meclisi; yüce olan, ulu olan) (far.) * Bolu’nun bir ilçesi (Sultan l. Alaaddin Keykubat'ın Bolu Beyi iken fethettiği dağlarda Divan kösü çaldırmasından (önce 7 adet iken 3'ünün kapatılıp 4'ünün kalmasından)

dörtgen : tür., gre. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + gone, gonia (köşe, açı, dik açı, gönye; kenar, genişlemiş hat) (gre.) * dört kenarlı

dörtlü : tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + lü (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dördü bir arada olan

dörtlük : tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + lük (isim yapım eki) * dört taneden oluşmuş veya dört tane alabilen; dört dizeden oluşan koşuk birimi

dörtnala : tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + nal (at, eşek veya benzeri hayvanların toynaklarına çakılan, genellikle demirden yapılmış koruyucu taban) + a (zarf/belirteç eki) * at için dört nal koşmak; çok hızlı koşmak

dörtyol : tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + yol (bir yerden bir yere gitmek için iz, geçit, ilerleme hattı, güzergah) * Hatay’ın bir ilçesi

döş : tür. * töş (göğüs) * bağır, göğüs

döşek : tür. * töş (göğüs, sedir, sadr) + ek (ile ilgili, gibi, -a ait) * yatak

döşeme : tür. * töş (göğüs, sedir; geniş alan, yayvan olan) + e (ek) + me (isim yapım eki) * yapılarda taban üzerine döşenen tahta ve benzeri kaplama

döşemealtı : tür. * döşeme (yapılarda taban üzerine döşenen tahta ve benzeri kaplama) + alt (aşağı) + ı (iyelik eki) * Antalya'nın bir ilçesi; Döşeme taşlardan oluşan, yörüklerin göç yolu olmasından

döşemek : tür. * töş (göğüs, sedir; geniş alan, yayvan olan) + e (ek) + mek (fiil mastar eki) * bir yerin tabanını muhtelif materyellerle kaplamak; bir şeyi bir alana yaymak, üzerine koymak (douche, Dusche (duş, damlalar halinde dökme) (ing., fra., alm.) )

döşgömü : tür. * töş (göğüs, sedir; geniş alan, yayvan olan) + göm (örtmek, kaplamak, sarmak, gizlemek) + ü (isim yapım eki) * pastırmanın filetodan yapılmış, yağsız ve sinirsiz, en iyi bölümü, kuşgömü

döterostomi : gre., lat. * deuteros (ikinci) + stoma (ağız, açıklık, boşluk) + eia (isim yapım ve durum eki) * Embryo gelişiminde blastoporun ilk olarak anüse dönüşmesi, gerçek ağzın ise daha sonra oluşmasıyla tanımlanan, Echinodermata (derisi dikenliler) ve Chordata (kordalılar) gibi büyük hayvan gruplarını kapsayan üst grup

döteryum : gre., lat. * deuterium (deuteros (ikinci) (gre.) + io, ium (kimyasal element eki) (lat.) * D simgesiyle gösterilen ve çekirdeğinde bir proton ve bir nötron bulunduran, hidrojen atomunun bir izotopu

döveç : tür. * tog, töğ, döğ, döv (vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek) + eç (isim yapım eki) * ağaçtan yapılmış havan ve tokmağı

döven : tür. * tog, töğ, döğ, döv (vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * harmanda ekinlerin tanelerini saptan ayırmak için kullanılan, önüne koşulan hayvanlarla çekilen, altında keskin çakmaktaşları çakılı bulunan, kızak biçiminde tarım aracı

döviz : lat. * dividere (bölmek), divis (bölünmüş) (lat.); devise (fra.) * ülkelerarası ödemelerde kullanılabilen para, çek ve poliçe gibi her türlü ödeme aracı; yabancı ülke parası

dövme : tür. * tog, töğ, döğ, döv (vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek) + me (isim yapım eki) * deri altına zerk edilen boya kanalıyla deri üzerinde geçici veya kalıcı işaret oluşturma, tatu

dövmek : tür. * tog, töğ, döğ, döv (vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek) + mak, mek (fiil mastar eki) * vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek

dpi : ing. * dots (noktalar) + per (başına, beher) + inch (2,54 cm.'ye eşit olan İngiliz uzunluk ölçü birimi) * inch başına nokta miktarı; baskı veya ekran çözünürlüğünü gösteren birim

draba : gre. * drabe (acı, yakıcı) * sert koşullara dayanıklı, küçük çiçekli dağ bitkileriyle bilinen, Brassicaceae familyasından bir bitki cinsi

dracaenaceae : gre., lat. * dracaena (bitki cinsi adı) (lat.); drakaina (drakon (ejderha, yılan biçimli yaratık) + aina (dişil eki) ) + -aceae (-giller, bitki familyası eki) * Asparagales takımı içinde yer alan, çoğunlukla tropik ve subtropik bölgelerde yaşayan, ağaççık veya çalı görünümlü, gövdesi odunsu ve yaprakları şerit biçimli olan Dracaena cinsini kapsayan bitki familyası

draconidae : gre., lat. * drakon (ejderha, yılan biçimli yaratık) + aina (dişil eki) ) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Squamata (pullular) takımı içinde yer alan, çoğunlukla Güneydoğu Asya’da yaşayan, ağaçlarda yaşayan ve kanat benzeri genişlemiş deri kıvrımlarıyla süzülebilen “uçan kertenkeleleri” kapsayan hayvan familyası

draft : alm., ing. * dragana (çekmek, sürüklemek) (alm.), draw (çekmek, sürüklemek, çizmek) (ing.) * çekme, çekiş, sürükleme; çekilip çıkarılmış, hazırlanmış ilk biçim, taslak, eskiz; alma

dragoman : ara. * tercuman (terceme (çevirmek, döndürmek, yorumlamak) + an (-cı, yapan, eden eki) ) (ara) * bir dildeki konuşmanın veya yazının başka bir dildeki karşılığını konuşan veya yazan, çevirmen, tercüman; farklı diller arasında sözlü çeviri yapan kişi; özellikle Osmanlı Devleti’nde ve Doğu Akdeniz’de elçiliklerde, konsolosluklarda veya devlet kurumlarında görev yapan resmî tercüman

dragon : gre. * drakon (ejderha, yılan biçimli yaratık) * ejder, ejderha, yılan (dracula, Drakula (küçük yılan, küçük ejder, ejder yavrusu; kazıklı Voyvoda olarak da bilinen Eflak prensi) (drakula (yılancık, ejdercik) (drakon (ejderha, yılan biçimli yaratık) + koulas (küçültme eki) ) (gre., ing., fra., alm.) )

dragonya : gre. * drakon (ejder, ejderha) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * bir tür zehirli balık, trachinus draco

drahmi : gre. * drachmi (kapılmış, tutulmuş, kavranmış, avuçlama, avuçlanmış, avuç dolusu) (1 drahmi 6 obolosa eşittir.) * Yunanistan’ın eski para birimi (dirhem (Osmanlı'da 1 dirhem ise 16 çekirdeğe eşitti. 33 karat ağırlıkta olan Osmanlı altını da 2 dirhem 1 çekirdek etmekte olduğundan, altın gibi parlak anlamında 2 dirhem 1 çekirdek ifadesi kullanılırdı.)

drahoma : gre. * trakhu (kaba, düz olmayan (madeni paraları içbükey yapısından), madeni para) + oma (kabarma, şişme, şişlik, yuvarlaklık eki) * Hıristiyanlarda ve Musevilerde, bir evlenmede, gelinin güveye verdiği para veya mal.

draje : gre. * dragea, tragema (kurutulmuş meyve; şekerleme) * üstü renkli, parlak ve şekerli bir maddeyle kaplanmış hap

drakaena : gre. * drakaina (dişi ejderha) * kırmızımsı reçinesi ve sert gövdesiyle tanınan, Asparagaceae familyasından bir bitki cinsi

drakula : gre. * drakon (yılan, ejderha; şeytan) + oulas (küçültme eki)(gre.); draco (yılan) + ula (dişil küçültme eki) (lat.) * küçük ejder, küçük ejderha, küçük yılan, ejderha yavrusu, yılan yavrusu; Vlad III (Vlad Tepes) veya kazıklı Voyvoda olarak da bilinen 15. yüzyıl Eflak prensi Dracula, Drakula

dram : gre. * dramatourgos (dran (yapmak, davranmak, hareket etmek, rol yapmak), drama, dramatos (yapma, hareket etme) + ergos (işçi) ) * içinde gerilim, çatışma, çeşitli olaylar ve karşıtlıklar bulunan, insanla ve insan ilişkileriyle gelişen yapıt veya olay

DRAM : ing. * dynamic (dinamik) + random (rastgele) + access (erişim) + memory (bellek) * veriyi korumak için sürekli yenilenmesi gereken, uçucu ana bellek türü

drama : gre. * dramatourgos (dran (yapmak, davranmak, hareket etmek, rol yapmak), drama, dramatos (yapma, hareket etme) * sahnede oynanabilmesi için yazılmış oyun; lider ve katılımcıların atölye ortamında rol oynama, doğaçlama gibi tiyatro tekniklerini kullanarak bir olayı, anıyı, kavramı, konuyu, düşünceyi canlandırması

dramatik : gre. * dramatikos (drama, dramatos (yapma, hareket etme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * drama ile ilgili olan, dramasal; içinde gerilim, çatışma, çeşitli olaylar ve karşıtlıklar bulunan, insanla ve insan ilişkileriyle gelişen yapıt veya olay ile ilgili

dramatize : gre., fra.* drama, dramatos (yapma, hareket etme) (gre.) + tisé (olmuş, hale getirilmiş, kılınmış) (fra.) * dram biçimine sokulmuş, oyunlaştırılmış veya oyun biçiminde olan

dramaturg : gre. * dran (yapmak, davranmak, hareket etmek, rol yapmak), drama, dramatos (yapma, hareket etme) + ergos (işçi) ) * tiyatro eserlerini inceleyen, sahneye konulması için uyarlayan ve yapım sürecini yöneten uzman; tiyatronun bilim ve sanat danışmanı

drape : lat., fra. * drappus (kumaş, örtü) (lat.); draper (kumaş dokumak, kumaşla örtmek), drap (kumaş, elbise, örtü) (fra.) * bir kumaşın veya giysinin bir yüzey üzerine gevşek, dökümlü ve zarif bir şekilde serilmesi, örtülmesi veya bu örtülüş şeklinin yarattığı estetik kıvrım ve duruş

dredge-up : İng. * dredge (dipten çıkarmak, taramak) + up (yukarı, dışarı doğru) * deniz, göl veya nehir dibinden bir şeyi kazıyıp çıkarmak; unutulmuş, hoş olmayan, utandırıcı veya kötü bir olayı, geçmişi veya bir sırrı yeniden gündeme getirmek, deşmek, ortaya çıkarmak

dren : lat. * draganare (sürüklemek, boşaltmak, süzmek), draganum (sürükleme, boşaltma, süzme) (lat.); drain (fra.) * ameliyat sonrası vücutta biriken kan, sıvı veya havayı dışarı atmak için kullanılan ince bir tüp

drenaj : lat. * draganare (sürüklemek, boşaltmak, süzmek), draganum (sürükleme, boşaltma, süzme) (lat.); drain (süzmek) + age (isim yapım eki) (fra.) * bir yerdeki sıvıyı boşaltma mekanizması, boşaltma eylemi, süzme

drene : lat. * draganare (sürüklemek, boşaltmak, süzmek), draganatus (sürüklenmiş, boşaltılmış, süzülmüş) (lat.); drainé (sürüklenmiş, boşaltılmış, süzülmüş) (fra.) * dren yerleştirmiş

drepane : gre. * drepane (orak, orak biçimli bıçak), drepanon (orak), drepein (koparmak, biçmek) * orak biçimli, kavisli veya hilal şeklinde olan

drepaniidae : gre., lat. * drepane (orak, orak biçimli bıçak), drepanon (orak), drepein (koparmak, biçmek) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Lepidoptera (pul kanatlılar) takımı içinde yer alan, kanatları çoğunlukla kavisli veya orak biçimli olan güveleri kapsayan hayvan familyası

dresuar : lat., fra. * directus (doğru, düzgün, düzenlenmiş) (lat.); dressoir (camekanlı dolap, büfe) (dresser (düzenlemek, tertip etmek, doğrultmak) + oir (-cı, yapan, eden eki) * küçük dolap veya çekmeceleri bulunan uzun ayaklı mobilya

dretnot : ing. * dreadnought (bu türden tamamlanmış ilk zırhlının ismi olan HMS Dreadnought'tan); dreadnought (hiçbir şeyden korkmayan) (dreaded (korkmuş) + naught, nought, nothing (hiçbir şey) ) * 20. yüzyılın başlarından ilk yarısına değin savaş donanmalarının belkemiği olan bir zırhlı tipi

drezin : alm., lat. * drais (Alman mucit Baron Karl Drais'in soyadından) (alm.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * demiryollarında, yol bakımı ve denetimi için kullanılan, mekanik olarak veya motorla yürütülen küçük vagon

dribbling : ing. * dribble (damlamak, dökülmek, azar azar akmak) + ing (isim yapım eki) * topu sektirerek veya yerde yuvarlayarak ilerletme ve yönlendirme

drift : ing. * drive (sürmek) * sürülmüş, sürüklenmiş, sürüklenme; kontrollü kayma, sürüklenme (araba)

dril : alm., ing. * drillen (delmek, döndürmek, bükmek); drill (ing.) * delmek, delik açmak, matkap ile delmek

dripling : ing. * dribble (damlamak, dökülmek, azar azar akmak) + ing (isim yapım eki) * topu sektirerek veya yerde yuvarlayarak ilerletme ve yönlendirme

drive through : ing. * drive (sürmek) + through (arasından, sayesinde, vasıtasıyla, aracılığıyla, boyunca, baştan başa) * araca binili halde durup inmeden hizmet alınan sistem (restoran, banka, eczane vb.).

driver : ing. * drive (sürmek, itmek, gütmek, güdülemek, yönlendirmek) + er (-cı, yapan, eden eki) * taşıt, araç veya at gibi bir varlığı süren veya yöneten kişi, sürücü; bir bilgisayar donanımını (hardware) kullanabilmek için gereken yazılım (software); bilgisayardaki harddisk, dvd player gibi bileşenlerden her biri; golfte topu uzun mesafeye vuran sopa

drog : ing. * dry vats (kuru fıçılar) (dry (kuru) + vats (fıçılar) ) * tedavide ilaç olarak kullanılan doğal, yarı-doğal ve sentetik hammaddelerin tümü (drug, drogue; Droge (ilaç, hap) (ing., fra., alm.) )

droid : gre. * aner, andros (adam, erkek, insan) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * insana benzeyen, insanı taklit eden

dromedary sign : gre.; lat. * dromein (koşmak), dromados, dromas (koşan) (gre.) + arius (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + signum (işaret, simge, belirti, pankart, sinyal) (lat.); dromedary sign (ing.) * böbreklerin ultrasonografik incelenmesi sırasında sol böbreğin kortikal bölgesinde gözlenen ve ön-orta kesime lokalize rölatif hipoekoik alanın ismi

dron : gre. * thronax (erkek bal arısı) * insansız hava aracı

dronabinol : lat. * dron (sentetik önek) + nabin (esrar bitkisinden elde edilen bileşikler olan cannabinol eki) + ol (alkol, hidroksil grubu (OH) eki) * kanser tedavisinin neden olduğu mide bulantısı ve kusmayı, AIDS teşhisi konan kişilerdeki düşük iştahı tedavi eden bir ilacın etken maddesi (C21H30O2)

dronedaron : lat. * drone (farmasötik ön ek) + darone (antiaritmik ilaç eki) * atriyal fibrilasyon gibi kalp ritim bozukluklarının tedavisinde kullanılan sınıf III antiaritmik ilacın etken maddesi (C31H44N2O5S)

droogmansia : lat. * Droogmans (Belçikalı botanikçi) + ia (ile ilgili, - a ait) * Afrika kökenli otsu türleri kapsayan, Fabaceae familyasından bir bitki cinsi

dropa : alm. * dropa, Tropfen (damla) * küçük, küresel bir sıvı kütlesi (drop (damla) (ing.)

droperidol : alm. * dropp (damla) + peridol (haloperidol eki) * anestezi sırasında veya mide bulantısını tedavi etmek için kullanılan antipsikotik ve antiemetik ilacın etken maddesi (C22H22FN3O2)

dropleton : ing. * droplet (küçük damla) (drop (damla, düşme) + let (küçültme eki) ) + on (parçacık adı eki) * çok küçük sıvı damlası veya damlacık; özellikle fizik ve kuantum fiziğinde, yarı parçacık (quasiparticle) olarak, elektron ve deliklerin (excitonların) kolektif davranışıyla oluşan kuantum damlacığı yapısı

drosel : alm. * throskela (ardıç kuşu), erdrosseln (boğmak, sıkmak) * Turdus cinsinden ötücü bir kuş türü; boğaz, gırtlak, nefes borusu; motorda gaz kelebeği

drosera : gre. * droseros (çiyli, sulu) (drosos (çiy, nem, su) + ros (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + a (taksonomik çoğul eki) * droseragillerden, topuz biçiminde yaprakları olan, yapraklarının üst yüzeyi çiy benzeri salgılarla böcek yakalayan yapışkan tüylerle örtülü, Droseraceae familyasından etçil bir bitki cinsi

droseraceae : gre., lat. * droseros (çiyli, sulu) (drosos (çiy, nem, su) + ros (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + a (taksonomik çoğul eki) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * Caryophyllales takımı içinde yer alan, böcekçil bitkileri kapsayan bitki familyası

drosophilidae : gre., lat. * droseros (çiyli, sulu) (drosos (çiy, nem, su) + philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Diptera (çift kanatlılar) takımı içinde yer alan, küçük meyve sineklerini kapsayan böcek familyası, sirke sinekleri, meyve sinekleri

drospirenon : lat. * dro (hidrojen yokluğu belirteci) + spir (spironolakton türevi belirteci) + en (çift bağ eki) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) * hamileliği önlemek için doğum kontrol haplarında ve menopozal hormon tedavisinde kullanılan sentetik bir progestin (progesteron) ve spironolakton türevi ilacın etken maddesi (C24H30O3)

drotaverin : lat. * dro (dihydro (dyo, di (iki, ikili, çift) + hydros (su) ) + averine (papaverin benzeri spazmolitik bileşik belirteci) * düz kas spazmlarını gideren, safra yolları, idrar yolları ve sindirim sistemi spazmlarının tedavisinde kullanılan spazmolitik ilacın etken maddesi (C24H31NO4)

druid : lat., gal. * druidae (büyücü, cadı) (lat.); druitid (kapı ile ilgili) (druit (kapı) + id (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (gal.) * Kelt rahibi

drupe : gre. * dryppe (olgunlaşmış zeytin, etli çekirdekli meyve, ağaç meyvesi) (gre.); druppa (lat.) * dış kısmı etli, içinde sertleşmiş bir çekirdek (endokarp) bulunan meyve tipi; sert çekirdekli meyve

drupelet : gre. * dryppe (olgunlaşmış zeytin, etli çekirdekli meyve, ağaç meyvesi) (gre.); druppa + lettus, letta (küçültme eki) (lat.) * küçük drupelere benzeyen, tek bir büyük meyve içinde bulunan küçük çekirdekli meyve birimi; özellikle böğürtlen, ahududu gibi toplu meyveleri (aggregate fruits) oluşturan küçük etli parçacıkların her biri

druse : alm. * drüse (şişlik, yumru, kabarcık, topak) * bir yüzey veya boşluk içinde çok sayıda küçük kristalin kümeleşerek oluşturduğu kristal topluluğu; retinanın altında biriken sarı/beyaz maddeyi (çoğul hali drusen), jeolojide iç yüzeyi kristalle kaplı kaya oyuğunu (jeot), botanikte kalsiyum oksalat kristali kümesi

dry lease : ing. * dry (kuru) + lease (kiralama) * bir hava aracının (uçaK, helikopter) mürettebatsız olarak kiralandığı ve kiracının işletme ruhsatı altında işletildiği kira anlaşması

drymocallis : gre. * drymos (ormanlık alan) + kallos (güzellik) * ormanlık ve serin bölgelerde yetişen, ince yapraklı ve zarif çiçekleriyle tanınan, Rosaceae familyasından bir bitki cinsi

dryopteridaceae : lat. * dryopteris (ağaç eğreltisi, meşe eğreltisi) (drys (meşe) + pteris (eğrelti otu) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Polypodiales takımı içinde yer alan, çoğunlukla çok yıllık eğrelti otlarını kapsayan bitki familyası

dryopteris : gre. * drys (meşe) + pteris (eğrelti otu) * meşe ormanlarında yaygın olarak görülen, tüylü yapraklı eğrelti türlerini içeren, Dryopteridaceae familyasından bir bitki cinsi, ağaç eğreltisi

DSP : ing. * digital (sayısal) + signal (sinyal) + processor (işlemci) * ses, görüntü ve sensör verileri gibi sinyalleri gerçek zamanlı işlemek için optimize edilmiş işlemci türü

du : far. * du (erkek baykuş) * erkek baykuş

dua : ara. * da’a (çağırmak, çağrı yapmak; istemek, arzulamak, yalvarmak), da’i (çağıran, davet eden, çağrı yapan), davet (çağrı) * çağrı, davet (due (vadesi dolmuş, zamanı gelmiş, çağırılmış) (ing.) )

duahan : ara., far. * dua (çağrı, yakarış) (ara.) + han (okuyan, söyleyen, şarkı söyleyen, çağıran) (far.) * dua okuyucu, duacı

dual : lat. * duo (iki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ikili, çiftli

dualist : lat. * duo (iki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) * birbirine karşı çıkan, zıtlık arzeden iki temel kavramın var olduğuna dair ahlaki veya ruhsal inanç

dualizm : lat. * duo (iki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * ruh ve madde, iyilik ve kötülük, yaratan ve yaratılan vb. gibi, her şeyde birbirinden bağımsız, genellikle de birbirine karşıt iki ilkenin var olduğunu öne süren görüş, ikicilik

duayen : gre., lat., fra. * deka (on) (gre.); decanus (onbaşı, on kişilik gruptan sorumlu kişi; kilisede bir rütbe, piskopos baş yardımcısı) (lat.); doyen (kilise ve üniversitede bir rütbe, dekan; bir topluluğun en yaşlı ve deneyimli üyesi) (fra.) * bir ülkedeki diplomatlar arasında kıdem yönünden en başta gelen diplomat

duba : lat., fra. * deponte (de (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, -dan eki) + ponte (köprü) ) (lat.); (dupont (köprüden) (du (-dan, -den, ayrı, uzak) + pont (köprü) ) (fra.) * su yüzünde yüzen ve halkalarına gemi bağlanan veya yan yana eklenerek üzerine köprü kurulan şamandıra

dubai : ara. * dabba (sürünmek, debelenmek), dabbe (debelenen) * Arap Yarımadası'nda Birleşik Arap Emirlikleri'ni oluşturan yedi emirlikten (Abu Dabi, Dubai, Acman, Füceyre, Resü'l-Hayme, Şârika ve Ümmü'l-Kayveyn) biri

dubar : ara. * dubr (arka, ard, arka taraf, sırt, kuyruk) * kefalgillerden, yaklaşık otuz santimetre olabilen, eti lezzetli bir balık, Mugil cephalus

dubara : far. * du (iki) + bara, bare (kez, defa) * iki iki, iki kere

dubin-johson sendromu : ing., gre., tür. * dubin (Amerikalı doktor Isadore Dubin'in soyadından) + johnson (Amerikalı doktor Frank Johnson'un soyadından) (ing.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * konjuge bilirubinin (doğrudan bilirubin) karaciğerden safra yollarına atılmasındaki bozukluk nedeniyle yüksek konjuge bilirubin düzeyine ve sarılığa neden olan genetik geçişli (otozomal resesif) bir karaciğer hastalığı

dublaj : lat., fra. * duo (iki), duplus (iki, ikili, çift) (lat.); doubler (ikilemek, çiftlemek) + age (isim yapım eki) (fra.) * yabancı film ve dizilerdeki konuşmaların, orijinal dillerinden farklı bir dile çevrilmesi ve filme montajı işlemi

duble : lat., fra. * duo (iki), duplus (iki, ikili, çift) (lat.); doublé (ikilenmiş, çiftlenmiş) (fra.) * ikili, çift

dubleks : lat. * duo (iki), duplus (iki, ikili, çift), duplex (duo (iki) + plicatus, plex (katlanmış) (plicare (katlamak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * çift katlı, iki katlı

dublin : gal. * dubh (siyah, kara) + linn (havuz) * İrlanda’nın başkenti (şehrin modern ismi Baile Áth Cliath (engellerin geçidinin kasabası)

dublör : fra. * duo (iki), duplus (iki, ikili, çift) (lat.); doubleur (doubler (ikilemek, çiftlemek) + eur (yapan, eden eki) ) * bir oyuncunun yerine oynayabilecek yedek oyuncu; ikileyici

dubniyum : lat. * dubnium (Rusya’daki Dubna kasabasından; dubna, dubyna (meşe ormanı, meşelik) (dub (meşe) + na (-lik) + ium (kimyasal element eki) ) * Db sembolü ile gösterilen ve atom numarası 105 olan sentetik ve radyoaktif kimyasal element

duchenne kas distrofisi : fra., gre. * duchenne (Fransız nörolog Guillaume-Benjamin Duchenne) (fra.) + kas (adele) (tür.) + dystrophia (kötü beslenme, gelişim bozukluğu) (gre.) * özellikle çocuklarda görülen, kasların ilerleyici zayıflaması ve dejenerasyonu ile karakterize kalıtsal bir kas hastalığı

duçar : far. * du (iki, ikili) + car, çar (dört) * iki dört; yüzyüze gelme, karşılaşma, uğrama, müptela olma; tutulmuş, uğramış, yakalanmış, çatmış, ulaşmış

duçem : far. * du (iki, ikili) + çeşm, çem (göz; pınar) * iki göz; hazırlanan çayın renk ve koku bakımından istenilen durumu; halk ağzında pişirilen yemeklerin yenecek kıvamda olması

dudak : tür. * tutak, dudak (tut (tutmak, yakalamak, kapmak, sahip olmak) + gak, ak (-cı, yapan, eden eki) ) * ağızın alt ve üst kenarlarından her biri

dudu : far. * tuti (papağan, dudu kuşu) * kadınlara verilen bir san, hanım; yaşlı Ermeni kadını (dadu (çocuk bakıcısı kadın, halayık) (far.), daddy (baba) (ing.), dede (babanın veya annenin babası; yaşlı erkek) (tür.) )

due diligence : lat., ing. * debere (borçlanmak), debitus (borç) + diligentia (diligere (dis (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, -dan eki) + legere (toplamak, derlemek, seçmek; okumak) + entia (isim yapım eki) ) (lat.); due (uygun, münasip, layık; yeterli; vadesi dolmuş, zamanı gelmiş) + diligence (gayret, çaba, çalışkanlık) (ing.) * gerekli özen, gereği gibi gayert gösterip çalışma

duellona : lat. * duellum (savaş) (duo (iki) + bellum, ellum (savaş) + lona (dişilik eki) * Roma mitolojisinde savaş tanrıçası

duetto : lat., ita. * duo (iki) + etta (küçültme eki) (lat.); etto (ita.) * iki ses veya iki enstrüman ile ilgili müzik bestesi veya performansı (icrası)

duha : ara. * dahv, daha (güneş doğmak, sabah olmak, aydınlanmak, ışık gelmek) * sabahın erken saatleri, kuşluk vakti; güneş

duhan : ara. * dahn, dahana (tütmek, tüttürmek, dumanı çıkmak, duman çıkarmak) * duman, tütsü, duman çıkarma

duhn : ara. * dahn, dahana (yağ sürmek, yağlamak, sıvı ile kaplamak; yumuşak davranmak (mecazi) ), dihan (yağ, vücuda sürülecek yağ) * yağlar, vücuda sürülecek yağlar; yumuşak davranma

duhter : far. * duht (kız, kerime) + er (isim yapım eki) * kız, kerime (daughter, Tochter (kız) (ing., alm.) )

duhul : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma) * giriş, içeri girme, dahil olma

duhuliye : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), duhul (giriş, dahil olma) + iye (isim yapım eki) * para verilerek girilebilen bir yere girmek isteyenlerden alınan para, girmelik, giriş; içeri girmelik; giriş ücreti

duka : lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), ductus (yönlendirme; kanal, boru, kemer, kiriş), dux (lider, önder; general) * dük ünvanının eskiden kullanılan hali; bir çeşit Venedik altın akçesine verilen isim

duktal : lat. * ductus (yönlendirme, kanal, boru, kemer, kiriş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kanal benzeri, kanal ile ilgili

duktografi : lat., gre. * ductus (yönlendirme, kanal, boru, kemer, kiriş) (lat.) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * el yazısı ile yapılan gizli yazıların, şifreli veya anlaşılması zor yazıların genel ismi

duktuler : lat. * ductus (yönlendirme, kanal, boru, kemer, kiriş) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * küçük kanal veya boru ile ilgili

duktuli : lat. * ductus (yönlendirme, kanal, boru, kemer, kiriş) + li (-lar, çoğul eki) * küçük kanallar veya borular

duktus : lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), dux, duc (lider, önder, yönlendirici) * yönlendirme, kanal, boru, kemer, kiriş

duktus arteriyozus : lat., gre. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), dux, duc (lider, önder, yönlendirici) (lat.) + arteria (atardamar) (gre.) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * fetüste, akciğer atardamarı (pulmoner arter) ile aort arasında geçiş sağlayan bir damar bağlantısı

duktus deferans : lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), dux, duc (lider, önder, yönlendirici) + deferentia (de, dis, de (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, ikiye ayrılma, -dan eki) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) + entia (isim yapım eki) ) * ejakülasyon esnasında spermi epididimden üretraya taşıyan tüp

dul : tür. * tul (eşi ölmüş kişi) * eşi ölmüş veya eşinden boşanmış ve henüz yeniden evlenmemiş kadın veya erkek

dulaglutit : lat. * dula (dual, ikili etki belirteci) + glutide (glükoz metabolizması hormonu GLP-1 reseptör agonisti) * diyet ve egzersiz ile birlikte tip 2 diyabet hastalığının tedavisinde kullanılan bir ilacın etken maddesi (C2646H4044N704O836S18)

dulaptal : tür. * dul (eşi ölmüş veya boşanmış kişi) + aptal (akılsız, budala, avanak, salak, bön) * dulaptalotugillerden yüksek yerlerde yetişen, meyveleri kırmızıya yakın, yaprakları açık yeşil olan ve 1,5 metreye kadar uzayabilen güzel kokulu bir ağaç

dulavrat : tür. * dul (eşi ölmüş veya boşanmış kişi) + avrat (kadın, dişi) * iki çenekliler sınıfından ve birleşikgillerden, geniş yapraklı, dallı, morumsu çiçekli, kök, yaprak ve tohumlarında idrar söktürücü, yumuşatıcı, terletici, kan temizleyici hassalar bulunan, haricen deri hastalıklarında kullanılan çok yıllık otsu bitki

dulcamara : lat. * dulcis (tatlı) + amara (acı) * solanum cinsine bağlı bir bitki türü, solanum dulcamara, yaban yasemini

dulda : moğ. * dalda (gizli, saklı, sinmiş, kuytu, gölgelik) * yağmur, güneş, rüzgar ve soğuğun etkisinden uzak, kuytu, korunaklı yer

dulichiaceae : lat. * dulichia (cins adı) (dulcis (tatlı, hoş, sevimli) + ia (isim yapım eki) ) + aceae (bitki familyası eki; burada botanik değil zoolojik familya adı yapımında kullanılmıştır) * Amphipoda (yan yüzücüler) takımında yer alan, küçük deniz kabuklularını kapsayan hayvan familyası

dulkadiroğlu : ara., tür. * zul kadr (kudret sahibi) (za, zi (sahibi) + el (ön ek, artikel) + kadr (kudret, güç, kuvvet) ) + ol, oğl (var hale gelmek, vücuda gelmek, tezahür etmek, olmak), oğul (erkek insan yavrusu, erkek evlat, erkek çocuk) + u (tamlama eki) ) * Kahramanmaraş’ın bir ilçesi

duloksetin : lat. * dulcis (tatlı) + xetine (serotonin ve norepinefrin geri alım inhibitörleri (SNRI'ler) eki) * majör depresif bozukluk, yaygın anksiyete bozukluğu, fibromiyalji ve nöropatik ağrıyı tedavi etmek için kullanılan bir ilacın etken maddesi (C18H19NOS)

dulong-petit yasası : fra., tür. * dulong (Fransız fizikçi Pierre Louis Dulong’un soyadından) + petit (Fransız fizikçi Alexis Thérèse Petit’nin soyadından) (fra.) + yasa (kural, kanun, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) (tür.) * oda sıcaklığında ve katı haldeki metal elementlerin atomik kütleleri ile özgül ısı kapasitelerinin çarpımının yaklaşık olarak sabit bir değere (3R ≈ 6 cal/mol.K) eşit olduğunu öne süren kimya ve fizik kuralı

dulsine : lat. * dulcis (tatlı, hoş, sevimli) + inea (isim yapım eki) * İspanyol edebiyatında, özellikle Cervantes’in Don Quijote eserinde geçen hayali sevgili figürü; “tatlı, hoş kadın” anlamında mecazi olarak idealize edilen sevgili

duluk : ara. * dalk, dalaka (ovmak, sürtmek, parlatmak, batmak (güneş için) ) * yüz; yüzün şakak ile çene arasındaki yanı, yanak; batma, güneş batması

duma : rus. * duma (şura, danışma, istişare, düşünce) * düşünmek; Çarlık Rusyası'nda yasama meclisi, güncel durumda ise Rusya parlamentosu

dumağı : tür. * tum (kapatmak, tıkamak, bloke etmek) + ağı (isim yapım eki) * kırgınlık, burun akıntısı ve aksırma ile kendini gösteren nezle veya soğuk algınlığı, ingin

duman : tür. * tuman (sis, bulut) (tun (kapanmak, hava bulutlanmak) + man (isim yapım eki) ) * yanmakta olan bir maddeden çıkan siyah, gri veya beyaz renkli gaz, sis benzeri görünür aerosol

dumbul : tür. * tum, dum (yuvarlak ve şişkin anlamını temsil eden ses yansımalı kelime) + bul (sıfat yapım eki) * erkekliği iyi giderilmemiş erkek koyun; Karadeniz bölgesinde “pipi” anlamında; genişlemek; şişmiş, genişlemiş, tombul; şişman, tombul, tıknaz ve sevimli kimse ya da çocuk

dumdum : san. * dumdum, domdom (Hindistan'ın Bengal bölgesindeki Dumdum şehrinden) * çekirdeğinin dışı çelikten, ucu haç biçiminde çentikli olan ve çarptığı yerde ucun açılıp genişleyerek kurşunu dağıtması nedeniyle büyük yaralar açan bir tüfek kurşunu

dumlupınar : tür. * dondu (buzlanarak katılaştı) + pınar (su kaynağı, menba) * Kütahya'nın bir ilçesi (bugünkü merkez camii bitişiğinde olan bir pınarın suyunun soğuk olmasından)

dumping : ing. * dump (düşürmek, atmak) + ing (isim yapım eki) * bir ürünün, dış pazarlarda yerel fiyatlardan daha düşük bir fiyatla satılması; bir ürünün, üretim maliyetinin altında bir fiyatla, başka bir ülkede satılması durumu

dumrul : tür. * dum (okun sivri ucu) + rul (isim yapım eki) * Türk ve Altay mitolojisinde metafizik varlık

dumur : ara. * dumr (zayıflama, büzüşme) * organ körelmesi, organdaki fonksiyon bozukluğu (damir (zayıf, ince) (ara.) )

du'mus : ara. * du'umus, deamis (ç.) ) * rengi siyaha benzer bir küçük su canavarı

dumuzi : süm., aka. * du (oğul) + muzi (güvenilir, yükselen) * Tammuz, güvenilir oğul, yükselen oğul, Mezopotamya Mitolojisinde Enki ailesine mensup Kinirsa kentinin koruyucu tanrıçası

dun : ara. * dan, dana (aşağıda olmak, altında olmak, düşük seviyede bulunmak, altında kalmak, yakın olmak, yaklaşmak, alçalmak, küçülmek; haricinde, dışında, yerine; değersiz veya ikincil konumda), dunya (alçak olan, aşağı olan, düşük olan) * altta, aşağıda olan, aşağı, aşağılık, alçak; hariç, dış

duni : ara. * dana (aşağıda olmak, altında olmak, düşük seviyede bulunmak, altında kalmak, yakın olmak, yaklaşmak, alçalmak, küçülmek; haricinde, dışında, yerine; değersiz veya ikincil konumda), dunya (alçak olan, aşağı olan, düşük olan) * dışında, haricinde, gayri, başka, diğer, öbür, öteki

dunk : ing. * dunk (daldırmak, batırmak, içine basmak, içine sokmak) * basketbolda topu potaya güç kullanarak ve eller çemberi kavrayacak şekilde sokma hareketi, smaç

dunning-kruger efekt : lat. * dunning-kruger (Amerikalı sosyal psikologlar David Dunning ve Justin Kruger'ın soyadlarından) (ing.) + effectus (gerçekleştirme, gerçelleme, sonuç, etki, tesir) (lat.) * yetersiz bilgi veya beceriye sahip kişilerin kendi yetkinliklerini olduğundan fazla, yüksek yetkinlik düzeyindeki bilgili kişilerin ise yeteneklerini az görme, hafife alma eğilimi, bilişsel önyargı

duo : lat. * duo (iki) * iki, iki bileşenden oluşan, ikili; genellikle müzik, sahne sanatları veya spor gibi alanlarda ortak bir amaçla bir araya gelmiş, birbiriyle uyum içinde çalışan iki kişiden oluşan grup veya ikili

duodenal : lat. * duodenum (oniki) (duodeni (her biri oniki olarak, onikili) (duo (iki) + deni, denium, denum (onlar, onluk, onlu) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * oniki parmak bağırsağı (duodenum) ile ilgili

duodenal atrezi : lat. * duodenum (oniki) (duodeni (her biri oniki olarak, onikili) (duo (iki) + deni, denium, denum (onlar, onluk, onlu) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + atresia (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + tresis (delik, açıklık) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * onikiparmak bağırsağının doğuştan kapalı veya gelişmemiş olmasıyla besin geçişinin engellendiği konjenital anomali

duodenit : lat. * duodenum (oniki) (duodeni (her biri oniki olarak, onikili) (duo (iki) + deni, denium, denum (onlar, onluk, onlu) ) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * duodenum astarındaki iltihaplanmanın neden olduğu bir bağırsak hastalığı

duodenum : lat. * duo (iki) + deni, denium, denum (onlar, onluk, onlu) (den (on) + ium (-lu, -luk, ile ilgili, gibi olan, olma durumu) ) * ince bağırsak ile midenin hemen yanında bulunan ve yemeğin parçalanıp sindirilmesinden sorumlu olan üst bölge, oniki parmak bağırsağı (uzunluğunun yaklaşık on iki parmak genişliğinde olması nedeniyle bu ad verilmiştir.)

duoterapi : lat., gre. * duo (iki) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) (gre.) * bir hastalığı tedavi etmek amacıyla iki farklı ilacın birlikte kullanılması

dupilumab : lat. * du (human) + pi (IL-4 reseptörü hedefi) + lu (immün modülatör) + mab (monoclonal antibody (antikor) ) * atopik dermatit, astım ve nazal polipler gibi kronik sinüzitle sonuçlanan alerjik hastalıklarda kullanılan, interlökin 4 ve interlökin 13 reseptör sinyalini bloke eden monoklonal bir antikor (C6512H10066K1730O2052S46)

dupin göstergesi : ing. * dupin (Amerikalı yazar Edgar Allan Poe’nun yarattığı C. Auguste Dupin isimli kurgusal bir karakterden) + gösterge (bir şeyin varlığını, niteliğini veya sonucunu bildiren bilgi, işaret, belirti, sembol, endikatör) + si (iyelik eki) * bir yüzeyin yerel şeklini karakterize etmek için kullanılan yöntem; üç boyutlu uzayda ele alınan bir yüzeyin bir noktasında, yüzeye o nokta civarında en çok benzeyen koni kesiti

duplikasyon : lat. * duplicare (ikilimek, iki kat yapmak, katlamak; çoğaltmak, tekrarlamak) (duplex, duplus (ikili, çift) (duo (iki) + plicare (katlanmak, kat kat artmak, daha fazla olmak, daha büyük olmak, artmak, ilave olmak) ) + tio (isim yapım eki) * ikileme, iki katına çıkarma; içinde bir gen bulunan bir DNA bölgesinin herhangi şekilde ikilenerek artması

duplike : lat. * duplicatus (duplicare (ikilimek, iki kat yapmak, katlamak; çoğaltmak, tekrarlamak) (duplex, duplus (ikili, çift) (duo (iki) + plicare (katlanmak, kat kat artmak, daha fazla olmak, daha büyük olmak, artmak, ilave olmak) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); dupliqué (fra.) * bir yapının aynı veya benzerinden iki tane olması, çift olmuş, ikiye katlanmış

dura mater : lat. * dura (sert; beyin dokusunu ve omuriliği çevreleyen beyin zarlarının en kalın ve en dıştaki katmanı) + mater (anne, ana, valide, öz, esas, kaynak) * kafatasının ve omurganın hemen altında bulunan dış, kalın, güçlü zar tabakası

duraç : tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + aç (araç eki) * yontu, sütun gibi şeylerin üstüne oturduğu ayak, taban

durağan : tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + a (ek) + ğan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sabit, sakin, hareketsiz; Sinop'un bir ilçesi

durak : tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + ak (isim yapım eki) * durma noktası, durma yeri; toplu taşıma aracı indirme bindirme yeri, yolcuların toplu taşıma aracı bekleme yeri

durak evferi : tür., ara. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + ak (isim yapım eki) + vafir (çok, bol, fazla), evfer (daha bol, daha çok, daha zengin, daha fazla) + i (iyelik eki) * Türk musikisinde belli düzümlerden yapılarak kalıp halinde tesbit edilen ölçülere verilen isim

duraklamak : tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + ak (isim yapım eki) + la (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hareket akışı içinde kısa süreli, geçici olarak hareketsiz, devinimsiz, değişimsiz kalmak

duraksamak : tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + ak (isim yapım eki) + sa (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hareket akışı içinde kısa süreli, geçici olarak hareketsiz, devinimsiz, değişimsiz kalmak; konuşma, düşünme, davranış veya hareket sırasında kararsızlık veya kesinti yaşayarak kısa süre durmak

dural : lat. * dura (sert, katı) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * beyin dokusunu ve omuriliği çevreleyen beyin zarlarının en kalın ve en dıştaki katmanı olan dura ile ilgili

durali : tür. * turalı (doğru olan, töresi, örfü olan) (tura (töre) + lı (-li) ) * erkek ismi

duran : tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sabit, hareketsiz ve kararlı olan; erkek ismi

duraplasti : lat. * dura (sert; beyin dokusunu ve omuriliği çevreleyen beyin zarlarının en kalın ve en dıştaki katmanı) (lat.) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * dura materin cerrahi onarımı veya yeniden yapılandırılması

durendiş : far. * dur (uzak) + endiş (düşünce, kaygı) * uzakları düşünen, ileri görüşlü, ileriyi hesap eden kişi; ileri görüşlülük, vizyonerlik

durga : san. * durga (geçilmesi zor yer, kale; koruyucu ve yıkılmaz güç) (du (uzak) + rga (geçit, yol) ) * Hint mitolojisinde kötülüğü ve şeytanları yok eden, savaşçı Tanrıça

durgu : tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + gu (isim yapım eki) * olmakta, işlemekte, akmakta, yolunca gitmekte olan bir şeyin ansızın kesilmesi

durgun : tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + gun (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sabit, sakin, hareketsiz, devinimsiz

durmak : tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + mak (fiil mastar eki) * sabit olmak, hareketsiz olmak, hareketi sonlandırmak; ayakta olmak, dikilmek; daim olmak, sürmek, devam etmek (durable, dauerhaft (dayanıklı, durumu bozulmadan durabilen) (ing., alm.), durability, durabilité (dayanıklılık, durumu bozulmadan durabilme), endurance (dayanıklılık), duration, durée (süre, devamlılık) (ing., fra.), durer, dauern (sürmek, devamlı olmak) (fra., alm.), tower, tour, Turm (kule, ayağa kalkmış gibi dikili duran yüksek yapı) (ing., fra., alm.) )

duromer : lat., gre. * durus (sert, katı) (lat.) + meros (parça, bölüm, kısım, birim) (gre.) * ısı ve basınç altında şekil verildikten sonra sertleşen ve tekrar ısıtıldığında yumuşamayan, geri dönüşü olmayan termoset plastik türü (diğer bir kelime "polimer" (çok parçalı) (gre.) )

durr : ara. * darra (inci gibi parlamak, ışıldamak, saf ve parlak olmak) * inci, sedef tanesi, parlak taş

dursunbey : tür. * dursun (devamlı olsun, kalıcı olsun) (dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + sun (üçüncü tekil şahıs emir kipi eki) ) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) * Balıkesir’in bir ilçesi; eski ismi Hadrianeia (Osmanlı Padişahı Orhan Gazi’nin, Emir Dursun'u buraya komutan olarak atamış olmasından)

duru : tür. * turuğ (berrak, saf, temiz, sakin, katışıksız) * açık, net, dingin, sakin, bulanık olmayan, pırıl pırıl, berrak, temiz, saf, pürüzsüz, aydınlık (true (gerçek) (ing.) )

durub-u emsal : ara. * darb (çarpma, vurma, beyan etme, bildirme), durub (çarpmalar, vurmalar, beyan etmeler, bildirmeler) + u (tamlama eki) + mesel (misal, örnek, söz, benzer, benzeyen), emsal (misaller, meseller, örnekler, sözler, benzerler, benzeyenler) * meşhur sözler, ata sözleri, örnek olan hikayeler ve sözler

durugörü : tür. * turuğ, duru (açık, net, dingin, sakin, bulanık olmayan, pırıl pırıl, temiz, aydınlık) + görü (görüş, gözle veya hisle algılama) * olgu veya olayların beş duyunun ötesindeki duyularla algılanması fenomeni, klervoyans

durulamak : tür. * turuğ, duru (açık, net, dingin, sakin, bulanık olmayan, pırıl pırıl, temiz, aydınlık) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yıkanmış bir şeyi duru sudan geçirmek

durum : tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + um (isim yapım eki) * hal, vaziyet; sabit olma, hareketsiz olma, hareketi sonlandırma; daim olma, sürme, devam etme

duruşma : tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + uş (işteş fiil eki) + ma (isim yapım eki) * mahkemede, yargılamanın belirli bir zamanda yapılması, tarafların ve tanıkların hazır bulunduğu oturum, mahkemede dava görülmesi, celse

durvalumab : lat. * dur (insan kaynaklı, fully human) + val (PD-L1 hedefi) + u (immün modülatör) + mab (monoclonal antibody (monoklonal antikor) ) * tümörü ameliyatla çıkarılamayan 3. evre küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisinde kemoterapi eşzamanlı radyoterapiden sonra hastalığı kötüleşmeyenlerde kullanılan bir monoklonal antikor ilacın etken maddesi (C6502H10018K1742O2024S42)

dusur : ara. * dasr, dasara (zorlamak, sıkıştırmak, güçleştirmek; çakmak, mıhlamak, perçinlemek), desr (mıh, çivi, perçin) * çiviler, perçinler, mıhlar, gemi tahtalarını birbirine bağlayan büyük demir

duş : lat. * ductus (yönlendirme, yönlendiren; önde olma, başta olma), docciare (su damlaları halinde dökmek), doccia (kanal, oluk, boru, su yolu, su fıskiyesi, hortum) (lat.); douche (fra.) * su dökerek yıkanma; su dökmeye, su fışkırtmaya yarayan alet

duşak : tür. * duş (bağlamak, sabitlemek) + ak (araç eki) * hayvanın, kaçmaması, uzaklaşmaması için, iki ayağını birbirine iple bağlama yoluyla yapılan köstek

duşakabin : lat., fra. * ductio (boru, kanal ile su iletme, su borusu, isale) (lat.); douche (fra.) + capanna (kulübe, tek odalı ilkel konut, küçük oda, gemi odası) (lat.); cabine (fra.) * duş yapmak için kullanılan, genellikle saydam cam veya plastik panellerle kaplanmış kapalı alan

duşanbe : far. * duşenbe (ikinci gün) (du (iki) + şenbe (gün) ) * Tacikistan’ın başkenti (pazarın kurulduğu haftanın ilk gününden sonraki günü yani ikinci günü temsilen)

dut : far. * tut (dutgillerden bir meyve cinsi) * moraceae (dutgiller) familyasındaki çiçekli bitkilerin bir cinsi; dutgillerden ılıman bölgelerde yetişen ağacın kara, ak, mor veya pembe renkte, tatlı ve sulu, yenilen, şurubu, reçeli yapılabilen meyvesi

dutar : tür. * du (iki) + tar (tel, kiriş, lif) * Orta Asya ve İran coğrafyasında Fars, Uygur, Özbek ve Türkmen halkları tarafından yaygın olarak kullanılan, genellikle dut ağacından yapılan, uzun saplı, iki telli, elle ve mızrapla çalınan geleneksel bir halk çalgısı

dutasterid : lat. * du (düşük doz, sentetik türev) + ta (5α-redüktaz inhibitörü hedefi) + sterid (5α-redüktaz inhibitörleri sınıfındaki sentetik steroid türevi) * iyi huylu prostat büyümesi (BPH) ve saç dökülmesi tedavisinde kullanılan, 5-alfa redüktaz enzimini inhibe ederek testosteronun dihidrotestosterona (DHT) dönüşmesini engelleyen ilacın etken maddesi (C27H30F6N2O2)

duvak : tür. * tuğ (kapak, örtü; sancak, alem) + ak (araç eki) * gelinin düğün, evlenme töreni sırasında kullandığı, başını ve bazen de başıyla birlikte yüzünü kapayan dantel veya tülden örtü, perde (duvar (sınırlayıcı, ayırıcı, engelleyici yapı, engel, yüksek yapı, perde, sed) (far.) )

duvar : far. * deya (kerpiç) + vare (yapı) * sınırlayıcı, ayırıcı, engelleyici yapı, engel, yüksek yapı, perde, sed (tower, tour, Turm (kule, yüksek sütun) (ing., fra., alm.) )

duvaz : far. * duvazdeh (oniki) * Alevi ve Bektaşi şiirinde görülen bir halk edebiyatı nazım şekli, duvaze, imam (douze (oniki) (fra.), dozen, douzaine, Dutzend (düzine) (ing., fra., alm.) )

duy : lat. * ductilis (oluk, su borusu, su kemeri) (ductus (yönlendirme, sürme, iletme, aktarma) + ilis (usim yapım eki) ) * elektrik ampulünün takıldığı, bakır veya pirinçten yapılmış, yivli araç; elektrik akımı aktarıcı

duyarga : tür. * duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + ar (geniş zaman eki) + ga (-cı, araç eki) * eklembacaklı hayvanların başlarının ön bölümünde bulunan, devingen, duyu alma organı, anten

duyarlı : tür. * duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + ar (geniş zaman eki) + lı (sıfat yapım eki) * hassas, çabuk tepki veren

duygan : tür. * duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * duyarlı, hassas, çabuk tepki veren

duygu : tür. * duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + gu (isim yapım eki) * his, içsel ve ruhsal algı

duygusal : tür. * duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + gu (isim yapım eki) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) * hisli, hisse yönelik, his ile ilgili, duygu ile ilgili, duygulu

duymak : tür. * duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + mak (fiil mastar eki) * işitmek, kulak boşluğundan içeri girmek; hissetmek (audio (duyma ile ilgili) (ing., fra.), douille (duy, su yolu, kolay iletilebilir olan, bir aletin boşluk olan bölümü) (fra.) )

duyum : tür. * duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + um (isim yapım eki) * duyma, duyu organlarıyla algılanan, hissedilen şey, algılayış; işitilen şey

dü : far. * du (iki) * tavla oyununda zarın iki gelmesi halinde söylenen kelime

düalist : lat. * duo (iki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ista (-ci, yapan, eden eki, destekçi, yandaş) * birbirine karşı çıkan, zıtlık arzeden iki temel kavramın var olduğuna dair ahlaki veya ruhsal inanç

düalite : lat. * duo (iki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + itas (isim yapım ve durum eki) * ikilik, çiftlik (du (iki) (far.) )

düalizm : lat. * duo (iki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * ruh ve madde, iyilik ve kötülük, yaratan ve yaratılan vb. gibi, her şeyde birbirinden bağımsız, genellikle de birbirine karşıt iki ilkenin var olduğunu öne süren görüş, ikicilik

dübb : ara. * dubb (ayı) * ayı, Suriye ayısı

dübbüasgar : ara. * dubb (ayı) + i (tamlama eki) + asgar (küçük) * Küçükayı; gökyüzünün Kuzey Kutbu bölgesinde yer alan, yedi yıldızdan oluşan, saplı bir tencereyi andıran ve sapının ucunda Kutup Yıldızı bulunan takımyıldız

dübbüekber : ara. * dubb (ayı) +i (tamlama eki) + ekber (en büyük) * Büyükayı; gökyüzünün Kuzey Kutbu bölgesinde yer alan, yedi yıldızdan oluşan, tencereye benzer şekilli bir takımyıldız

dübel : lat., alm. * tubus (tüp, boru, kapalı kanal) (lat.); tubili, dübel (mandal, zıvana, kama) (alm.) * vida veya cıvata için duvara, betona veya başka yüzeylere açılan deliğe yerleştirilen ve tutuculuk sağlayan silindirik tıpa

dübeş : far. * du (iki) + penc, pes, bes, beş (beş) * tavla oyununda atılan iki zarın da beş gelmesi

dübeyt : far., ara. * du (iki, ikili) + beyt (beyit, şiirde iki dizeden (mısradan) oluşan birim; ev) * dört mısralı nazım şekli

düblek : tür., far. * tablek, tebelek (davulcuk) (tabl, tebel (davul) + ek (küçültme eki) ) * ağzına deri gerilmiş dipsiz bir çömlek biçiminde, darbukaya benzeyen, alaturka müzikte tempo tutmaya yarayan, el ile vurularak çalınan bir çalgı, dümbelek

dübür : ara. * dabara (arkasından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek, yönetmek, idare etmek, planlamak) * sırt, geri, arka, arka taraf, peş, kıç, göt, makat; kök, son, nihayet, dübr

dücar : far. * dü (iki) + u (ve) + car (dört) * 2 ve 4; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 2, diğerinin 4 gelmesi

düçar : far. * du (iki) + car, çar (dört) * iki dört; yüzyüze gelme, karşılaşma, uğrama, müptela olma; tutulmuş, uğramış, yakalanmış, çatmış, ulaşmış

düden : far. * dendan (çukurluk) (den (çukur) + dan (-lık, -luk, isim yapım eki) ) * eriyebilen kayaçların, özellikle kireçtaşlarının yaygın olduğu bölgelerde görülen, değişik çap ve derinliği olabilen, çok kez çember biçiminde kapalı çukur, doğal kuyu (den (mağara, delik; batakhane) (ing.) )

düdü : far. * dü (iki) + u (ve) + dü (iki) * 2 ve 2; tavla oyununda atılan iki zarın da 2 gelmesi

düdük : erm. * düt, tüt (ses çıkarmak) + ek (-cı, araç eki) * üfleyince ses çıkaran araç (doodle (düdük) (ing.) )

düdüklemek : erm., tür. * düdük (üfleyince ses çıkaran araç) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * cinsel ilişkide bulunmak, düzmek; alışverişte, oyunda, kumarda) hileyle aldatmak, kandırmak

düello : lat. * duo (iki) + ellum (isim yapım eki) * iki kişi arasında, onuru korumak için tanıklar önünde ve belli kurallara göre yapılan silahlı dövüş, vuruşma

düet : lat. * duo (iki) + etta (küçültme eki) (lat.); etto (ita.) * iki kişi tarafından karşılıklı söylenen şarkı; iki ses veya iki çalgı için düzenlenmiş müzik parçası

dügah : far. * du, dü (iki, ikili) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * Şedaraban makamından Saba terkibine veya nev-eser'in yegah perdesindeki şeddinden birkaç sesin eklenmesinden oluşan bir Türk musikisi makamı; Türk musikisinde bir nota olarak portenin, sol anahtarına göre alttan ikinci boşluğunun içine yazılan la notası ve karar perdesi Dügah (La) olan, neşeli ve ferahlatıcı karakterde, rast dizisinin alt tetik tonlarıyla zenginleştirilmiş makam

dügah-buselik : far., ara. * du, dü (iki, ikili) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) + ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) (ara.) * karar perdesi Dügah (Re), güçlü perdesi Neva (Sol) olan, Türk musikisinde, karar perdesi Dügah (La) olan ve Buselik dizisinin özelliklerini taşıyan, genellikle hüzünlü ve duygusal ifadeye sahip, Türk sanat müziği ile tasavvuf müziğinde kullanılan geleneksel makam

dügah-ı acem : far. * du, dü (iki, ikili) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) + ı (tamlama eki) + acem (yabancı; Persli, İranlı) * karar perdesi Dügah (Re), güçlü perdesi Neva (Sol) olan, Türk musikisinde, karar perdesi Dügah (La) olan ve Acem makamının özelliklerini taşıyan, genellikle neşeli ve hareketli karakterde bir makam

dügah-ı hicaz : far. * du, dü (iki, ikili) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) + ı (tamlama eki) (far.) + hacz (engellemek, mani olmak), hicaz (engek, mani, bariyer) (ara.) * karar perdesi Dügah (Re), güçlü perdesi Neva (Sol) olan, Türk musikisinde, karar perdesi Dügah (La) olan ve Hicaz makamının melodik yapısını taşıyan, duygusal ve derin hüzün ifade eden geleneksel makam

dügah-ı kadim : far. * du, dü (iki, ikili) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) + ı (tamlama eki) (far.) + kadim (eski, geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte kalmış) (ara.) * karar perdesi Dügah (Re), güçlü perdesi Neva (Sol) olan, Türk musikisinde, karar perdesi Dügah (La) olan, melankolik ve derin ifadeye sahip, geleneksel yapı ve usûl özelliklerini koruyan eski (kadim) bir makam

dügah-maye : far. * du, dü (iki, ikili) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) + maye (asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde, maya) * Türk musikisinde, karar perdesi Dügah (La) olan ve Maye makamının karakteristik melodi yapısını taşıyan, hüzünlü ve duygusal ifade özelliklerine sahip makam

düğlek : tür. * düğlek, dülek, divlek, düvlek (ufak ve tatlı yuvarlak kavun çeşidi) * uzun ve kabuğu benekli kavun, altınbaş kavunu, acı kavun, ebucehil karpuzu; henüz tam olgunlaşmamış ham kavun, kelek

düğme : tür. * tüg (bağlamak, bir araya getirmek, birleştirmek) + me (isim yapım eki) * ilikleme aracı; bir makinenin fonksiyon tuşlarından her biri

düğüm : tür. * tüg (bağlamak, bir araya getirmek, birleştirmek) + üm (isim yapım eki) * iplik, ip, halat gibi bükülebilir şeyleri kıvırıp kendi üzerine veya birbirine dolayarak yapılan boğum

düğümlemek : tür. * tüg (bağlamak, bir araya getirmek, birleştirmek) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * düğüm atmak

düğün : tür. * tügün (bağ, akit, antlaşma) (tüg (bağlamak, bir araya getirmek, birleştirmek) + ün (isim yapım eki) ) * evlilik töreni; iki kişinin evlilik bağıyla birleşmesini kutlamak amacıyla yapılan toplu kutlama, evlilik seremonisi, evlenme töreni

düğürcük : tür. * tüg (bağlamak, bir araya getirmek, birleştirmek) + ür (etken fiil eki) + cük (küçültme eki) * çok ince bulgur

dük : lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), dux, duc (lider, önder, yönlendirici) * prensten sonra gelen en yüksek soyluluk ünvanı

dükalık : lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), ductus (yönlendirme; kanal, boru, kemer, kiriş), dux (lider, önder; general) (lat.) + lık (durum eki) (tür.) * bir dukanın (dük) yönetiminde bulunan ülke; duka olma durumu

dükel : tür. * tüke, düke (bitmek, tamamlanmak) + l (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tam, tamamlanmış, bütün, salim

dükkan : ara. * dekke (ufalanmak, pare pare olmak, vurmak, çarpmak, dövmek, düzlemek; seki, sofa) + an, en (isim yapım eki) * platform, seki, tezgah, satış yeri, perakende satış yeri

düksiyon : lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) + tio (isim yapım eki) * gözün dönme veya rotasyonel hareketi

düktil : lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), ductus (yönlendirilmiş, sürülmüş; yönlendirme; kanal, boru, kemer, kiriş) + ilis (ile ilgili, gibi) * çekilebilir, uzatılabilir, tel haline getirilebilir; çekme kuvveti altında kopmadan uzayabilen, esneyebilen

düktilite : lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), ductus (yönlendirilmiş, sürülmüş; yönlendirme; kanal, boru, kemer, kiriş) + ilis (ile ilgili, gibi) + itas (isim yapım ve durum eki) * bir malzemenin çekme kuvveti altında kopmadan uzayabilme kabiliyeti

düldül : ara. * duldul (kirpi) * oklu kirpi; yaşlı, yıpranmış, eski veya yavaş giden binek arabası veya taşıt; Hz. Ali'nin katırının ismi; kötü, zayıf eşek

dülger : far. * durudgar, durugar (durudan (biçmek, kesmek) + gar, kar (-cı, yapan, eden eki) ) * yapıların kaba ağaç işlerini yapan usta; marangoz, doğramacı

dülger balığı : far. * dülger (marangoz) + bal (su, sulu toprak, çamurlu) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait) + ı (iyelik eki) * gövdesinin birçok yerinde çiviy, keser, eğri, kerpeten, testere, eğe benzeri çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri olmasından

düluk : ara. * deleke (batmak) * batma, güneş batması

düluk-uş şems : ara. * duluk (batma, batış) + el (ön ek, artikel) + şems (güneş) * Güneşin batışı

dümbelek : tür., far. * tablek, tebelek (davulcuk) (tabl, tebel (davul) + ek (küçültme eki) ) * ağzına deri gerilmiş dipsiz bir çömlek biçiminde, darbukaya benzeyen, alaturka müzikte tempo tutmaya yarayan, el ile vurularak çalınan bir çalgı, düblek (tombul, tombalak (yuvarlak, yuvarlanan) (tür.) )

dümbük : far. * tambuk (davul, dümbelek, tulum (çalgı) ) * ahlaksız kadın erkek birleşmelerine aracılık eden, kadın satan veya karısının ve onun yakını kadınların başka erkeklerle yatmalarına göz yuman erkek, pezevenk (dımbık (işe yaramaz, içi boş, kof) (kür.) )

dümbül : tür. * dümb (göbek) + lü (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * göbekli; göbek atan, tombul, dombili, yuvarlanarak, düşe kalka (dembül dümbül) (dome, dôme (kubbe, kavisli çıkıntı) (ing., fra.) )

dümdar : far. * düm (göğüs) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * Osmanlı döneminde "başkomutan" veya "paşa" ünvanı muadili bir askeri rütbe

dümdüz : tür. * düm (pekiştirme eki) + tüz (sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) * tamamen düz, tam düzgün

dümen : gre. * timoni (idare, yönetim) * menteşelerle aracın kıç, kuyruk veya arka ucuna tutturulmuş olan ve yönlendirmeye yarayan düzlem veya malzeme levhası; idare, yönetim (dominium (hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme, idare etme) (lat.) )

dümen suyu : gre., tür. * timoni (idare, yönetim) (gre.) + su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) + yu (iyelik eki) (tür.) * geminin hareket ettiği yönün aksine pervanelerin su yüzeyine bıraktığı iz

dümtek : tür. * dümtek (darbuka sesinden onomatopeik (ses yansımalı) kelime) * Alaturka müzikte tempo

dün : tür. * tün, tüne (gece, karanlık) * bugünden bir önceki gün (tünemek (geceyi geçirmek, uyumak için bir sırığa veya dala konmak (kuşlar ve kümes hayvanları için) (tür.) )

dünit : ing. * dun (Yeni Zelanda'nın Güney Adası'nda bulunan bir dağ) + mountain (dağ) + ite (element veya mineral eki; kaya eki) * ana maddesi olivin olan, iri taneli, ultramafik (ultrabazik) bir kayaç

dünür : tür. * tügür, tüngür, tünür (bağlanmış olan, birleşmiş olan) (tüg (bağlamak, bir araya getirmek, birleştirmek) + ür (isim yapım eki) ) * evli kadın ve erkeğin babalarının ve annelerinin birbirlerine göre aldıkları isim; evlilik yoluyla oluşan akrabalık bağı

dünya : ara. * dana (aşağıda olmak, altında olmak, düşük seviyede bulunmak, altında kalmak, yakın olmak, yaklaşmak, alçalmak, küçülmek; haricinde, dışında, yerine; değersiz veya ikincil konumda) + ya (durum eki) * alçak, altta, aşağı, aşağıda; en yakın, en aşağı, en alçak; Güneş Sistemi'nde, Güneş’e yakınlık olarak dördüncü sırada yer alan, üzerinde yaşam ve sıvı su barındıran tek gezegen (down (aşağı, aşağıya, alt, altta), den (mağara, in, batakhane, yeraltı) (ing.) )

dünyevi : ara. * dunya (dan (aşağı, alçak) + ya (durum eki) ) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * alçak, aşağılık, dünya ile ilgili

düo : lat. * duo (iki) * iki, iki bileşenden oluşan, ikili; genellikle müzik, sahne sanatları veya spor gibi alanlarda ortak bir amaçla bir araya gelmiş, birbiriyle uyum içinde çalışan iki kişiden oluşan grup veya ikili

düpedüz : tür. * düpe (pekiştirme eki) + tüz (sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) * tamamen düz; açıkça, bariz olarak

düpenc : far. * dü (iki) + u (ve) + penc (beş) * 2 ve 5; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 2, diğerinin 5 gelmesi

dür : ara. * darra (inci gibi parlamak, ışıldamak, saf ve parlak olmak) * inci, sedef tanesi, parlak taş

dürabilite : lat. * durabilis (dayanıklı, sürebilir) (durare (sürmek, devam etmek, daim olmak, dayanmak) (dur (dayanıklı, sağlam) + are (fiil mastar eki) ) + abilis (mümkün olma, olabilirlik eki) ) + itas (isim yapım ve durum eki) * Bir şeyin zaman içinde bozulmadan, sağlam ve kullanılabilir şekilde kalabilme özelliği; dayanıklılık ve uzun ömürlülük niteliği

dürbün : far. * dur (uzak) + bin (gören) * uzaktaki cisimlerin görüntülerini yaklaştırarak onları seçik ve büyük olarak görmeye yarayan, objektif ve oküler adlı iki mercekten oluşan alet

dürdane : far. * dürr (inci) + dane (tane, tohum, çekirdek; kutşun gülle) * inci tanesi; çok güzel ve sevimli çocuk

düriye : far. * dürr (inci, inci tanesi) + iye (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * inci gibi parlayan, parlak; kadın ismi

dürmek : tür. * tür (top yapmak, kıvırmak, rulo yapmak) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi, silindir biçimini alacak biçimde kendi üzerine sarmak; yufka, kâğıt, bohça, mendil gibi şeyleri, uçlarını üst üste getirip katlamak

dürtmek : tür. * dürt (itelemek, ittirmek) + mek (fiil mastar eki) * itelemek, sürmek, ilerletmek, iletmek, vardırmak (drive (sürmek; dürtü) (ing.), Trieb (dürtü, motif) (alm.), dort (orada) (alm.), dart (mızrak, cirit) (fra.), zurt (dürtmek, itelemek, ilerletmek, vardırmak) (ara.) )

dürtü : tür. * dürt (itelemek, ittirmek) + ü (isim yapım eki) * iteleme, sürme (drive (sürmek; dürtü) (ing.), Trieb (dürtü, motif) (alm.) )

dürtüklemek : tür. * dürt (itelemek, ittirmek) + ük (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * üst üste olarak birkaç kez itmek, ittirip durmak, dürtmek, dürtüp durmak

dürülüş : tür. * tür (top yapmak, kıvırmak, rulo yapmak) + ül (edilgen fiil eki) + üş (isim yapım eki) * bir şeyin, silindir biçimini alacak biçimde kendi üzerine sarılması, dürülmek işi

dürüm : tür. * tür (top yapmak, kıvırmak, rulo yapmak) + üm (isim yapım eki) * silindir biçiminde kıvırma, dürme, dürülmüş olan; bir parça yufka ekmeğinin yiyecek olarak, içine peynir ve benzeri bir katık konularak sarılmış biçimi

dürüst : far. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + ust (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * doğru, düz, güvenilir (trust (güven) (ing.), trauen (güvenmek) (alm.) )

dürzi : far. * darzi (dikici, terzi) (derz, darz (dikiş, eklem, iki alanın birleşmesiyle oluşan hat) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Muhammed İsmail al Darzi tarafından kurulmuş olan, Suriye ve Lübnan'da mevcut bir tarikat

dürzü : far. * druz (cesur, sadık, güvenilir) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sünni türklerin sıkça ayaklanan dürzilere tepkisi sonucunda ortaya çıkmış olan ve “ahlaksız, karısını pazarlayan, ele veren” anlamında bir hakaret sıfatı

düse : far. * dü (iki) + se (üç) * 2 ve 3; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 2, diğerinin 3 gelmesi

düstur : ara., far. * dustur (yasa, kanun, kural, ilke, prensip) (ara.), dastur (izin, ferman; vezir) (far.) * genel kural, kanun, yasa, ilke, prensip; vezir

düş : tür. * tül, tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek; rüya, hayal; dinlenme, uyku) * rüya, hayal (touch, toucher (dokunmak, temas etmek, değmek, etkilemek, denk gelmek) (ing., fra.) )

düş kırıklığı : tür. * tül, tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek; rüya, hayal; dinlenme, uyku) + kırık (kesik, ayrık, bölük) + lık (isim yapım eki) + ı (iyelik eki) * arzu edilenin, beklentinin, hayalin gerçekleşmemesine dayalı oluşan psikolojik durum

düşes : lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), dux, duc (lider, önder, yönlendirici) + esse (dişilik eki) * dükün karısı; kadın için prensesten sonra gelen en yüksek soyluluk ünvanı

düşeş : far. * dü (iki) + şeş (altı, 6) * 2 ve 6; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 2, diğerinin 6 gelmesi

düşey : tür. * tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek) + ey (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yukarıdan aşağı yönlü olan

düşeyazmak : tür. * tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek) + e (-a doğru, yönelim eki) + yaz (uygulamak, işaretlemek, yerleştirmek) + mak (fiil mastar eki) * düşecek gibi olmak, az kalsın düşmek, neredeyse düşmek

düşkün : tür. * tül, tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek; azalmak, alçalmak, eksilmek) + kün (isim yapım eki) * zayıf, güçsüz, çaresiz, yoksul, zor durumda

düşlemek : tür. * tül, tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek; rüya, hayal; dinlenme, uyku) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * rüya görmek, hayal görmek

düşman : gre., far. * dysmenes (kötü zihniyetli, kötü niyetli) (dys, dus (kötü) + menos, menes (zihin, düşünce, niyet) ) (gre.); duj (kötü, bozuk, çirkin, murdar), duşt (çirkin) + man (kimse, gibi olan, ile ilgili) (far.) * kötü zihniyetli, kötü niyetli, kötülük isteyen, kötücül (eumenes (iyi zihniyetli, iyi niyetli) (eus (iyi) + (menos, menes (zihin, düşünce, niyet) ) (gre.); duşnam (sövmek), duşvar (müşkül) (far.) )

düşmek : tür. * tül, tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek; azalmak, alçalmak, eksilmek) + mek (fiil mastar eki) * aşağıya doğru yönelmek (touch, toucher (dokunmak, temas etmek, değmek, etkilemek, denk gelmek) (ing., fra.), douche, Dousche (duş, düşen su) (fra., alm.) )

düşük : tür. * tül, tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek; azalmak, alçalmak, eksilmek) + ük (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * düşmüş, aşağı, aşağıda, altta; az, yetersiz; ölü doğum

düşünce : far., tür. * düşin (zihinsel faaliyet, fikretme) (far.) + ce (isim yapım eki) (tür.) * fikir, zihinsel faaliyet

düşünmek : far., tür. * düşin (zihinsel faaliyet, fikretme) (far.) + mek (isim yapım eki) (tür.) * fikretmek, zihinsel faaliyette bulunmak

düşünsel : far., tür. * düşin (zihinsel faaliyet, fikretme) (far.) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait) (tür.) * düşünce ile ilgili

düşünür : far. , tür. * düşin (zihinsel faaliyet, fikretme) (far.) + ür (-cü, geniş zaman eki, yapan, eden eki) * düşünen kişi, fikreden kişi, felsefeyle uğraşan, düşünce üreten kimse, filozof

dütar : tür. * du (iki) + tar (tel, kiriş, lif) * Orta Asya ve İran coğrafyasında Fars, Uygur, Özbek ve Türkmen halkları tarafından yaygın olarak kullanılan, genellikle dut ağacından yapılan, uzun saplı, iki telli, elle ve mızrapla çalınan geleneksel bir halk çalgısı

düttürü : tür. * dattiri, düttürü (ses yansımalı onomatopeik kelime) * hoppa ve oynak kadın veya kız; kısa elbise

düvaz : far. * duvazdeh (oniki) * Alevi ve Bektaşi şiirinde görülen bir halk edebiyatı nazım şekli, duvaze, imam (douze (oniki) (fra.), dozen, douzaine, Dutzend (düzine) (ing., fra., alm.) )

düvaz-imam : far., ara. * duvazdeh (oniki) (ara.) + imam (önder, lider) (ara.) * Şiilikte, Hz. Ali'nin soyundan gelen ve dini lider kabul edilen oniki imam

düve : moğ. * tüge, döbe, dönen (geviş getiren hayvan yavrusu veya genç sığır; üç-dört yaşındaki hayvan) * henüz yavrulamamış (doğurmamış), yaklaşık 1-2 yaşlarındaki genç dişi sığır, buzağının büyüğü, buzağı doğurmamış genç inek, dana

düvel : ara. * devl (galip gelmek, üstün olmak; dönmek, nöbetleşe değişmek, güç ve talih el değiştirmek) * birinin diğerine galip, üstün olması; devletler

düven : tür. * tog, töğ, döğ, döv (vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek) + en (isim yapım eki) * harmanda ekinlerin tanelerini saptan ayırmak için kullanılan, önüne koşulan hayvanlarla çekilen, altında keskin çakmaktaşları çakılı bulunan, kızak biçiminde tarım aracı

düver : tür. * tog, töğ, döğ, döv (vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek) + er (araç eki) * yapılarda kullanılan kalın ağaç, direk, mertek

düvesimek : tür. * tog, töğ, döğ (vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek) + e (etken fiil eki) + si (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * dövüşmek, boğuşmak

düyek : far. * dü (iki) + yek (bir, tek) * Türk musikisinde en çok kullanılan usullerden biri olan, iki adet dört zamanın (sofya) birleşmesinden meydana gelen sekiz zamanlı ve beş vuruşlu bir küçük usül; 2 ve 1; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 2, diğerinin 1 gelmesi

düyun : ara. * deyn (borç, yükümlülük) * borçlar, yükümlülükler

düz : tür. * tüz (sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) * girintisi çıkıntısı, inişi çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden; doğru (dose, Dosis (düze) (ing., fra., alm.) )

düzayak : tür. * düz (girintisi çıkıntısı, inişi çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden; doğru) + ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme organından her biri) ) * topukların yere paralel olması, yani içeri veya dışarı basmadan normal ve düzgün bir şekilde yürüyebilme durumu; basamağı olmayan

düzce : sla. * dusae (nefes vermek) * Türkiye'nim Karadeniz Bölgesi'nin Batı Karadeniz Bölümü'nde yer alan, doğuda Zonguldak ili, güneydoğuda Yığılca ilçesi, güneyde Merkez ilçe ve Çilimli ilçesi, güneybatıda Cumayeri ilçesi, batıda Sakarya ili, kuzeyde de Karadeniz ile çevrili olan 81 plakalı il

düze : gre. * dosis (hediye, bağış, veri) (didonai, didonein (vermek), dosis (veri, verilen, vergi, hediye) ) * etken maddenin (ilaç, radyasyon, kimyasal vb.) maruz kalınan veya verilen miktarı; ilaç tüketim miktarı

düzeç : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + eç (araç eki) * bir yüzeyin eğimini, eğrilik derecesini anlamaya yarayan araç

düzelmek : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + el (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * doğru hale gelmek, düz hale gelmek; iyileşmek

düzeltmek : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + el (edilgen fiil eki) + t (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * doğru hale getirmek, düz hale getirmek, yanlışı gidermek; iyileştirmek

düzeltmen : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + el (edilgen fiil eki) + t (etken fiil eki) + men (yapan, eden eki) * düzeltici, düzeltme işini yapan; basımevinde dizilmekte olan bir yazının, bir yapıtın dizgi yanlışlarını provaları üzerinde düzelterek yazının, yapıtın yanlışsız basılmasını sağlamakla görevli kimse

düzem : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + em (isim yapım eki) * bir bileşiğe veya karışıma girecek madde miktarınının belirtilmesi

düzemek : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + e (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir karışımı istenilen orana göre hazırlamak, bir karışımın düzemini belirlemek

düzen : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + en (isim yapım eki) * doğru hal, doğru halde olma, tertip (design (tasarım, düzenleme), dose, Dosis (düze) (ing., fra., alm.), dizmek (sıralamak, hizalamak) (tür.) )

düzenbaz : tür., far. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + en (isim yapım eki) + baz (-cı, yapan, eden eki; oynayan, iştigal eden) * hile yapan kimse, dolandırıcı, sahtekar, hilekar, komplocu

düzenek : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + en (isim yapım eki) + ek (isim yapım eki) * işleyiş sistemi, sistem, kurgu, mekanizma

düzenlemek : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + en (isim yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * düzene koymak, düzen oluşturmak, organize etmek

düzey : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + ey (isim yapım eki) * seviye, derece, mertebe, yüzey

düzgü : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + gü (isim yapım eki) * kural olabilecek nitelikte ilke veya önerme, uyulması gereken kural, ölçüt

düzgün : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + gün (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * düzenli, doğru, pürüzsüz

düziçi : tür. * düz (girintisi çıkıntısı, inişi çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden; doğru) + iç (dahili, bir şeyin derinliği) + i (iyelik eki) * Osmaniye’nin bir ilçesi; eski ismi Şuguru Samiye

düziko : tür., gre. * düz (sade, doğal, serbest, katkısız) (tür.) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * fermente taze üzümün bakır imbiklerde damıtılmasıyla elde edilen bir içki, rakı

düzine : lat. * duodecum (duo (iki) + decum (on) ) * onikilik birim, oniki adet (douzaine (düzine) (fra.) )

düzköy : tür. * düz (girintisi çıkıntısı, inişi çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden; doğru) + köy (kasabadan küçük yerleşim birimi) * Trabzon’un bir ilçesi; eski ismi Haçka

düzlem : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + lem (isim yapım eki) * üzerinde girinti çıkıntı olmayan düz alan, yüzey, alan, iki boyutlu yüzey

düzlemek : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * doğru, engebesiz, pürüzsüz hale getirmek

düzlemsel : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + lem (isim yapım eki) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yüzey ile ilgili, düzlem ile ilgili

düzlük : tür. * düz (girintisi çıkıntısı, inişi çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden; doğru) + lük (isim yapım eki) * düz olan yer, engebesi ve pürüzü olmayan alan

düzmece : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + mece (isim ve sıfat yapım eki) * kurgu, hile; hileli, sahte, kurgusal

düzmek : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + mek (fiil mastar eki) * bir gereksinimi karşılaması için, birçok şeyi birbirini tamamlayacak biçimde bir araya getirmek; cinsel ilişkide bulunmak (argoda)

düztaban : tür., ara. * düz (girintisi çıkıntısı, inişi çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden; doğru) + taban (zemine temas eden alt yüzey) (tab (damga basmak, damgalamak, basmak) + an (yapan, eden, gibi olan) ) * ayak kemerlerinden birinin düzleşmesi veya ortadan kalkması ile oluşan ayak durumu

düztabanlık : tür. * düz (girintisi çıkıntısı, inişi çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden; doğru) + taban (zemine temas eden alt yüzey) (tab (damga basmak, damgalamak, basmak) + an (yapan, eden, gibi olan) ) + lık (isim yapım eki) * ayaktaki kemik ve eklem dokularının belirli bir düzen ve kaviste kalmasını sağlayan bağ, tendon ve kas yapılarının çeşitli etkenlere bağlı olarak zayıflaması sonucu ayak kavisinin kaybolması ve düzleşmesi, taban düşüklüğü, pes planus

düzyazı : tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + yaz (nakşetmek, işaretlemek, harf ve kelime işlemek) + ı (isim yapım eki) * ölçü ve uyak içermeyen, şiir

dvarfizm : alm., lat. * dweorg, dweorh (çok küçük, minnacık, cüce) (alm.) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * birinin ortalama büyüklükteki bir erkek veya kadından önemli ölçüde daha kısa olmasına neden olan tıbbi veya genetik bir durum, cücelik (dwarf (cüce) (ing.) )

DVD : ing. * digital (sayısal) + versatile (çok amaçlı) + disc (disk) * yüksek kapasiteli sayısal veri ve video depolamak için kullanılan optik disk formatı

DVI : ing. * digital (sayısal) + visual (görsel) + interface (arayüz) * monitör ve ekran kartı arasında sayısal görüntü aktarımı sağlayan bağlantı standardı

Dy : lat. * dysprosium (dysprositos (zor elde edilen, güç ulaşılır) (dis, dys (ayrı, uzak; yokluk, bozukluk ve olumsuzluk öneki) + prositos (ulaşılabilir, yaklaşılabilir, elde edilebilir) ) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 66 olan, lantanitler serisinde bulunan, yumuşak, gümüş beyazı renkli, manyetik özellikleri olan, kalıcı mıknatıslarda, nükleer reaktörlerde, lazer teknolojilerinde ve manyetik alaşımlarda kullanılan güçlü bir nadir toprak elementi

dydrogesteron : lat., gre. * dihydros (iki hidrojen eklenmiş, kısmen indirgenmiş) (di (iki, ikili, çift) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) ) (gre.) + gestare (taşımak, götürmek, yüklenmek, üstlenmek, gebeliği sürdürmek; kayıt altına almak), gestus (taşıma, getirme, götürme) + steron (steroid bileşik eki) (stereos (katı, sert, sağlam, üç boyutlu, hacimli) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) ) * hormon replasman tedavisinde ve çeşitli adet ve doğurganlık ile ilgili durumların tedavisinde kullanılan sentetik progestojen

dyn : gre. * dynamis (güç, kudret, kuvvet, enerji) kelimesinin kısaltılmışı * 1 gramlık bir cismin hızını saniyede 1 cm artırmak için gereken kuvvet veya 1 gramlık bir cismin ivmesini 1 cm/s² yapmak için gerekli kuvvet miktarı (1 dyne = 10−5 newton)

dytiscidae : gre. * dytikos (dalmaya, batmaya uygun; dalıcı) (dynein (dalmak, içine girmek, batmak) + ikos (ile ilgili,-a ait) ) (gre.) + idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * Coleoptera (kınkanatlılar) takımında yer alan, suda yaşayan dalıcı böcekleri (predaceous diving beetles) kapsayan böcek familyası

dytiscinae : gre. * dytikos (dalmaya, batmaya uygun; dalıcı) (dynein (dalmak, içine girmek, batmak) + ikos (ile ilgili,-a ait) ) (gre.) + inae (-giller, zoolojik alt familya eki) (lat.) * Dytiscidae familyası içinde yer alan, büyük dalıcı böcekleri kapsayan alt familya

dziewanna : leh. * dziewanna (genç kadın, kız; bakire) (leh.); diva (por., sla.) * Scrophulariaceae (sıracagiller, sahlepgiller) / Plantaginaceae (sürengiller) familyasındaki Verbascum (sığırkuyruğu, mullein) isimli bitki cinsi

e : tür. * e, E * Türkçe alfabedeki altıncı harf ("D"den sonra, "F"den önce)

eazzu : ara. * e (daha, en) + azz (aziz, değerli, muteber) * daha aziz (esteemed (değerli), estimé (değerli) (fra.) )

eb : ara. * eb (baba, ata) * manastır lideri, papaz, baba (abba (baba), abbey, abbé, Abtei (manastır görevlisi, papaz, baş papaz) (ing., fra., alm.) )

ebab : ara. * ebab ("ib" (kuş) ) * bir yere gitmek için hazır olmak, gitmek üzere olmak (above (üstünde), about (hakkında, üzere) (ing.) )

ebabil : gre., lat. * apodidae (ayaksız) (yokluk, zıtlık, ve olumsuzluk eki) + pous, podos (ayak) (gre.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * Apus apus, sağangiller (Apodidae) familyasından 16-17 cm boyunda, kırlangıç benzeri bir kuş türü

ebastin : lat. * e (ethyl grubu eki) + bast (kimyasal sınıf eki) + ine (alkaloid veya amin eki) * alerjik rinit (mevsimsel veya yıl boyu süren burun alerjileri), ürtiker (kurdeşen) gibi alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılan antihistaminik ilacın etken maddesi (C32H39NO2)

ebat : ara. * ba’d (uzaklık, mesafe, uzak olma, ayrı olma) “a’bad” * bir nesnenin genişlik, uzunluk, yükseklik değerleri bütünü, boyutlar, ölçüler

ebb : ara. * ebb (otlak, çayır, mera, kuru ot, taze ot) * otlak, çayır, mera, kuru ot, taze ot, abab (ç.)

ebced : ara. * elif (a) + be (b) + cim (c) + dal (de) * Arap alfabesi; alfabedeki harflerin sıra numaralarını temsil eden sayıların nümerolojik değerlerinin hesaplanmasına dayalı bir sayı sistemi

ebe : tür., ara. * epe, ebe (kadın, anne, nine, büyük anne) * hamile kadına doğum öncesi, sırası ve sonrasında yardımcı olan sağlık görevlisi; bir oyunda baş olan veya ötekilere karşı tek başına oynayan çocuk

ebebulguru : tür. * ebe (anne, büyük anne) + bargul, burgul, bulgur (buğdayın, kaynatılıp kurutulduktan ve kabuğu çıkarılıp kırıldıktan sonra aldığı hal) + u (iyelik eki) * sert ve bulgur taneleri durumunda yağan kar

ebed : ara. * abada (ebedi kılmak, sonsuz kılmak, daim kılmak, sürekli hale getirmek, yok olmamak) * sonsuzluk, bitimsizlik, süreklilik, daimilik, devamlılık

ebedi : ara. * abada (ebedi kılmak, sonsuz kılmak, daim kılmak, sürekli hale getirmek, yok olmamak), ebed (çok uzun süre, sonsuzluk, bitimsizlik) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sonsuz, bitmeyen, bitimsiz, ölümsüz

ebediyen : ara. * abada (ebedi kılmak, sonsuz kılmak, daim kılmak, sürekli hale getirmek, yok olmamak), ebed (çok uzun süre, sonsuzluk, bitimsizlik) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yen (zarf/belirteç eki) * sonsuza kadar, sonsuz olarak, bitmeden

ebediyet : ara. * abada (ebedi kılmak, sonsuz kılmak, daim kılmak, sürekli hale getirmek, yok olmamak), ebed (çok uzun süre, sonsuzluk, bitimsizlik) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (isim yapım eki) * sonsuz olma durumu, sonsuzluk, daimlik

ebegümeci : ara., tür. * ebemgömeci (ebe, aba (anne, baba, nine, dede) + m (birinci tekil şahıs iyelik eki) + gömeç (çörek, ekmek) + i (iyelik eki) * mor çiçekli, uzun yeşil tüylü sapları olan solunum ve sindirim sistemine fayda sağlayan bir bitki türü

ebelemek : ara., tür. * epe, ebe (kadın, anne, nine, büyük anne; baba, dede) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * çocuk oyununda birinin, bir diğerine dokunarak onun yakalayacak kişi yani ebe olmasını sağlamak

ebemkuşağı : tür * epe, ebe (kadın, yaşlı kadın, anne, nine, büyük anne; baba, dede) + m (birinci tekil şahıs iyelik eki) + kuşak (bele dolanıp bağlanan uzun ve enlice kumaş parçası, kemer, kayış, şerit, bant) + ı (üçüncü tekil şahıs iyelik eki) * genellikle yağmur sonrasında güneş ışınlarının su damlacıklarında kırılması ve yansımasıyla gökyüzünde oluşan yedi renkli, yay şeklindeki meteorolojik görünüm, gökkuşağı

ebenaceae : lat. * ebenum (abanoz ağacı) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * abanoz ağaçları ve hurma türlerini kapsayan bitki familyası

ebeveyn : ara. * aba (baba olmak, ebeveyn olmak), abb, aba (baba), abvan (ç.) * iki baba, ebeveyn, anne ve baba

ebhur : ara. * bahr (deniz) * denizler, bahrlar

ebitda : ing. * earnings (kazançlar) + before (önce) + interest (faiz) + tax (vergi) + depreciation (değer düşürme) + amortization (itfa, amortisman, aşınma payı) * bir şirketin faiz, vergi, amortisman, değer düşürme giderleri öncesindeki kazancı

ebka : ara. * bak (daim olmak, geriye kalmak, kalmak); baki (daim, kalan) sıfatının pekişmiş hali * en baki olan, en kalıcı olan

ebkem : ara. * bakama (dilsiz olnak, konuşamamak) * konuşamayan, dilsiz

ebleh : ara. * baliha (aptallık etmek) kelmesinden türeme sıfat * ahmak, bön, budala (abulia, aboulie, Abulie (irade kaybı, kayıtsızlık) (ing., fra., alm.) )

ebola : ngb. * legbala (beyaz su, saf su) * Ebola virüsü kaynaklı olan, ateş, boğaz ağrısı, kas ağrısı ve başağrısı ile karakterize bir hastalık (1976 salgınının gerçekleştiği yerin yakınında olan, Zaire'deki (Kongo) Ebola nehrinden)

ebonit : gre., lat. * evenos (siyah ağaç, abanoz) (gre.) + ite (element veya mineral eki; kaya eki) (lat.) * kauçukla kükürdün işlenmesinden elde edilen bir plastik madde

ebracteate : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + bractea (brakte, çiçek örtüsü yaprağı) + atus (sıfat eki) * çiçek, çiçek durumu veya kozalak gibi üreme organlarının hemen altında yer alan, normal yapraklardan farklılaşmış ve genellikle daha küçük veya farklı renkte olan özelleşmiş yaprak taşımayan, braktesiz; brakte taşımayan

ebrar : ara. * birr (iyilik, hayır), berr (sözüne sadık, iyi, hayırlı, erdemli, güzel huylu, faydalı; gerçeklik; iyilik eden; uzaklaştıran) * iyiler, iyi olanlar, hayırlar, hayırlılar, hayırlı kişiler; hayır sahibi kişi, iyi, dindar ve özü sözü bir; kadın ismi

ebras : ara. * ebras (alacalı, benekli, karışık renkli) * alacalı hastalığı, sürtünerek veya kaşınarak aşınmış yüzey (abrade (aşındırmak), abrasion, Abreibung (aşınma) (ing., fra., alm.), abraxas (üzerine yazı yazılmış taş) (gre.) )

ebren : tür. * abran, abrağan, awrağan, avrağa, evreğen, ewreğen, ebreğen, ebren, evren (ebir, evir (döndürmek, çevirmek, döngü oluşturmak) + en (isim yapım eki) ) * döngüsel olan, dönüştüren, değiştiren, eviren; evren, kainat; felek, talih (eski Türk topluluklarında ejderha, yeraltı canavarı, deniz yılanı anlamlarında kullanılmıştır.)

ebri : ara. * bar (yaratmak) * yaratırım (bari (yaratıcı) (ara.), bear, gebären (doğurmak) (ing., alm.), evren, ebren (yaratış olarak) (tür., ara.) )

ebru : far. * abri (bulut gibi, hareli, göz ve benzeri şeylerde görünen parlak çizgiler gibi) (abr (bulut, hare, parlak çizgi) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * kaş; kağıt süslemeciliğinde, kitre ve kola gibi yapıştırıcılarla yoğunlaştırılmış su üzerine neftyağıyla sıvılaştırılmış yağlıboya damlatılarak yapılan ve üzerine konulan kâğıda geçirilen süs

ebruli : far. * abr (bulut, hare, parlak çizgi) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * üzerinde değişik renkler bulunan kağıt veya kumaş

ebstein anomalisi : alm., gre., tür. * ebstein (Alman kardiyolog Heinrich von Ebstein’in soyadından) (alm.) + anomalia (bir şeyin normalden veya beklenenden farklı olma durumu, anormallik, sapaklık, sapma) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * sağ kulakçıktan sağ karıncığa kan geçişini kontrol eden, kalbin sağ kulakçığı (atriyum) ve sağ karıncığı arasındaki triküspit kapaktaki (sağ atrioventriküler kapak) konjenital (doğumsal) bozukluk

ebter : ara. * batara (kesmek, sonunu koparmak, sona erdirmek) * kuyruğu kesik hayvan; eksik, tamamlanmamış, olmamış; sonunda oğlu ve kızı kalmayan insan, soyu tükenmiş olan; ölümünden sonra adı hatırlanıp anılacak hayrı ve ihsanı kalmayan kişi

ebubekir : ara. * ebe, aba (baba) + u (tamlama eki) + bekir (ilk doğan, yeni doğan, yeni doğmuş, genç) * Bekir'in babası, ilk doğanın babası; İslam peygamberi Hz. Muhammed’in yakın arkadaşı

ebucehil : ara. * ebe, aba (baba) + u (tamlama eki) + cehil (bilgisizlik, anlamama) * cehilin babası, cahilliğin babası

eburnasyon : lat. * eburneus (fildişi) + tio (isim yapım eki) * fildişi işçiliği, fildişi sanatı

ebu-selik : ara. * ebe, aba (baba) + u (tamlama eki) + selik (yol, yön, gidişat, akış) * yol gösterici, rehber, yönetici, yönlendirici; Türk musikisinde, başlangıç notası Re olan, hüzünlü ve melankolik bir tasvir içeren bir makam

ebussuud : ara. * ebe, aba (baba) + u (tamlama eki) + el (ön ek, artikel) + sa’ada (mutlu olmak, başarılı olmak), suud (mutluluk, zafer, iyi olma, başarı) * mutluluğun babası, başarılı olan kişinin babası; Osmanlı döneminde İslam hukuku (fıkıh) ve ilmiye sınıfının önde gelen isimlerinden biri

ebülisyon : gre., lat. * evoulein (kaynatmak) (gre.); ebullire (kaynamak, kabarmak) + tio (isim yapım eki) (lat.) * vücutta aşırı sıcaklık, terleme veya ateş

ebülyometre : gre., lat. * evoulein (kaynatmak) (gre.); ebullire (kaynamak, kabarmak), ebullitio (kaynama, kabarma) (lat.) + metron, metros (ölçü) (gre.) * saf su ile çözelti arasındaki kaynama noktasındaki farkı belirleyerek su-alkol çözeltilerinin alkol içeriğini belirlemek için kullanılan bir araç

ebülyoskop : gre., lat. * evoulein (kaynatmak), evoulos (kaynatma) (gre.); ebullire (kaynamak, kabarmak), ebullitio (lat.) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) (gre.) * sıvıların kaynama noktasındaki değişimlerini gözlemleyerek özellikle çözeltilerin kaynama noktası yükselmesini inceleyen ve bu yolla çözünmüş madde miktarı hakkında bilgi elde etmeye yarayan bilimsel ölçüm/inceleme düzenek veya yöntemi

ECC : ing. * error (hata) + correction (düzeltme) + code (kod) * bellek hatalarını algılayıp düzeltebilen, özellikle sunucularda kullanılan RAM teknolojisi

ecdas : ara. * cadasa (kazmak, defnetmek, mezar kazmak, defin yapmak, gömmek, mezara koymak), cedes (mezar, kabir, defin yeri) * mezarlar, kabirler, gömü yerleri, defin yerleri

ecdat : ara * ecdad (cadd, cedd (ata, dede) * geçmişteki büyükler, atalar, babalar, dedeler

ece : tür. * eçe, eçi, eçü, ejey, ecey (abla; ata, dede, ağa, ağabey, saygın olan) * kraliçe, güzel kadın, güzellik kraliçesi; Türk ve Altay mitolojisinde yeryüzündeki ilk kadın (edge (uç, kenar, sınır, üstünlük) (ing.) )

eceabat : tür. * ece (abla; ata, dede, ağa, ağabey) + abad (mamur, imar eden) * imar eden kraliçe; Çanakkale’nin bir ilçesi; bölgeyi fetheden Ece Yakup Bey' den

ecehan : tür. * eçe, eçi, eçü, ejey, ecey (abla; ata, dede, ağa, ağabey, saygın olan) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * güzel han, güzel hükümdar, saygın hükümdar

ecel : ara. * eccele (geciktirmek, ertelemek, ötelemek, ertelemek, sonraya bırakmak, belirli bir süre tanımak, vade belirlemek), tecil (geciktirme, erteleme, öteleme) * biçilmiş süre, belirli süre, bekleme süresi, duraksama; ölüm zamanı, yaşamın sona erdiği vakit; vade, bitim zamanı

ECG : gre., ing. * electro (elektrik) + cardio (kalp) + gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) * kalbin elektriksel aktivitesini ölçmek ve ritim bozukluklarını tespit etmek için kullanılan test

echeneidae : gre., lat. * ekheneis (tutunan, sahip olan; gemiyi durduran, tekneye tutunan balık) (ekhein (tutmak, sahip olmak, edinmek, tutunmak) + naus (gemi, tekne) ) (gre.) + idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * Perciformes (levreksiler) içinde yer alan, başlarının üstündeki vantuz benzeri diskle büyük deniz hayvanlarına tutunabilen vantuzlu balıklar (remoralar) familyası

echeneinae : gre., lat. * ekheneis (tutunan, sahip olan; gemiyi durduran, tekneye tutunan balık) (ekhein (tutmak, sahip olmak, edinmek, tutunmak) + naus (gemi, tekne) ) (gre.) + inae (-giller, zoolojik alt familya eki) (lat.) * Echeneidae familyası içinde yer alan, gerçek remora (vantuzlu balık) cinslerini kapsayan alt familya

echeneis : gre. * ekheneis (tutunan, sahip olan; gemiyi durduran, tekneye tutunan balık) (ekhein (tutmak, sahip olmak, edinmek, tutunmak) + naus (gemi, tekne) ) * başındaki vantuz benzeri diskle büyük deniz canlılarına tutunabilen remora (vantuzlu balık) cinsi

echinacea : gre. * ekhinos (kirpi, dikenli) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * dikenli görünümlü çiçek tablası olan, papatyagiller (Asteraceae) familyasına ait ekinezya/kirpi çiçeği cinsi

echinata : gre. * ekhinos (kirpi, dikenli, diken, deniz kestanesi) (gre.); atus (sıfat yapım eki) + a (çoğul eki) (lat.) * kirpimsi, dikenli, dikenlerle kaplı; dikenli veya pürüzlü yüzeye sahip olanlar

echinidae : gre., lat. * ekhinos (kirpi, dikenli) (gre.) + idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * Echinoidea (denizkestaneleri) içinde yer alan bir denizkestanesi familyası, deniz kestanesigiller

echinocystis : gre. * ekhinos (kirpi, dikenli) + kystis (kist, kese, torba, kapsül, mesane, idrar torbası, sidik torbası) * dikenli ve şişkin meyveleri olan, sarılıcı gövde yapısına sahip, Cucurbitaceae (kabakgiller) familyasından dikenli hıyar / yabani salatalık cinsi

echinodermata : gre. * ekhinos (kirpi, dikenli) + derma (cilt, deri, ten, örtü, kabuk), dermatos (cilt, deri, ten ile ilgili) + a (taksonomik çoğul eki) * derileri üzerinde dikenler veya kireçli çıkıntılar bulunan deniz hayvanları şubesi, derisidikenliler

echinoidea : gre. * ekhinos (kirpi, dikenli) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); a (taksonik çoğul eki) (lat.) * dikenli deniz canlılarını, denizkestanelerini ve kalp denizkestanelerini kapsayan Echinodermata sınıfı

echinokaktus : gre. * ekhinos (kirpi, dikenli) + kaktos (dikenli bitki) * küresel ve yoğun dikenli gövdesiyle tanınan, kurak bölgelere uyumlu, Cactaceae (kaktüsgiller) familyasından bir bitki cinsi

echinokereus : gre. * ekhinos (kirpi, dikenli) (gre.) + cereus (balmumu gibi, mumsu) (cera (balmumu, mum) + eus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * silindirik gövdeli ve dikenli yapısıyla dikkat çeken, Cactaceae (kaktüsgiller) familyasından bir bitki cinsi

echinops : gre. * ekhinos (kirpi) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) * küresel ve dikenli çiçek başlarıyla ayırt edilen, kuraklığa dayanıklı, Asteraceae (papatyagiller) familyasından topuz dikeni / mavi topuz dikeni cinsi

echium : gre., lat. * ekhis, ekhion (engerek yılanı, özellikle küçük zehirli yılan) (gre.) + ium (isim yapım eki) (lat.) * yılan başını andıran çiçekleri ve pütürlü tohumlarıyla bilinen, Boraginaceae (hodangiller) familyasından bir bitki cinsi, engerek otu

ecinni : ara. * ecinnat (cinn (görünmeyen, örtülü) * cinler, görünmeyenler, örtülüler (can (kutu, hapishane; kapalı ve örtülü olan) (ing.) )

ecir : ara. * acara (karşılık vermek, ücret vermek, ücret ödemek, ödüllendirmek, mükafatlandırmak; kiraya vermek, kiralamak, kiraya vermek)”, ucret (ödeme, karşılık verme, ödüllendirme, mükafatlandırma), me’cur (karşılık almaya, mükafata hak kazanmış kimse; kiraya verilen) * ödül, armağan, mükafat, ücret, prim, ikramiye, karşılık

ecişbücüş : tür. * ece (korku veren çirkin cüce) + iş (gibi) + büc (pekiştirme eki) + üş (gibi) * düzgün tarafı olmayan, şekilsiz, biçimsiz, çarpık çurpuk, eğri büğrü, yamuk yumuk

ecnebi : ara. * ecneb (garip, yabancı; itaat etmeyen) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * başka devlet uyruğunda olan, başka devletin malı olan, yabancı, garip, başka milletten

ecram : ara. * cirm (vücut, beden, ten, cüsse, hacim, büyüklük; yıldız) * vücutlar, bedenler, tenler, cüsseler, hacimler, büyüklükler, büyük varlıklar; yıldızlar

ecrimisil : ara. * ecr (ödül, ücret, bedel, ödeme, değer) + i (tamlama eki) + masala (benzemek, eş olmak, aynı olmak), misl (benzer, eş, gibi, aynı, aynı türden olan, eşdeğer) * aynısının bedeli; bir gayrimenkulün, sahibinin izni olmaksızın kullanılması sonucu oluşan tazminat hakkı (missile (füze, mermi, atılan şey, karşılık olarak atılan) (ing., fra) )

ecrin : ara. * ecr (ödül, hediye, armağan, mükafat, ücret) + in (isim yapım eki) * değerli, hediye gibi, kıymetli

ectemnorhinidae : gre., lat. * ectemnorhinus (hortumu çentikli veya oyuklu hortumlu bir hortumlu böcek (weevil) cinsi) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + rhis, rhinos (burun, gaga, hortum) (gre.) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Coleoptera (kınkanatlılar) takımında yer alan, hortumu çentikli veya oyuklu hortumlu böcekleri kapsayan familya

ectemnorhininae : gre., lat. * ectemnorhinus (hortumu çentikli veya oyuklu hortumlu bir hortumlu böcek (weevil) cinsi) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + rhis, rhinos (burun, gaga, hortum) (gre.) ) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) * Ectemnorhinus cinsini temel alan böcek alt familyası

ectemnorhinus : gre., lat. * ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + rhis, rhinos (burun, gaga, hortum) (gre.) * hortumu çentikli veya oyuklu hortumlu bir hortumlu böcek (weevil) cinsi

eculizumab : lat. * e (insan kökenli, fully human) + culiz- (komplement proteini C5 hedefi) + zu (insanlaştırılmış) + mab (monoklonal antikor eki, (humanized monoclonal antibody) ) * paroksismal noktürnal hemoglobinüri, atipik hemolitik üremik sendrom, genelleştirilmiş miyastenia gravis ve nöromiyelitis optika tedavisinde kullanılan rekombinant hümanize monoklonal bir antikor

ecza : ara. * cuz (parça, birin, unsur), ecza (birimler, unsurlar, bileşenler) * ilaç yapımında kullanılan kimyasalların genel ismi

eczane : ara., far. * ecza (birimler, unsurlar, bileşenler) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * ilaç hazırlanan veya satılan yer

eçhel : ara. * cehl (bilgisizlik, bilmezlik) * çok cahil, çok bilgisiz

eda : ara., far. * ad, ed (yapmak, etmek) + a (isim yapım eki) * yapma, edim, ediş, ifa, yerine getirme, bir borcu ödeme; yapış biçimi, tarz, tavır, şive, durum alış, davranış; işve, naz (do (yapmak) (ing.), tun (yapmak) (alm.) )

EDA : ing * electronic (elektronik) + design (tasarım) + automation (otomasyon) * elektronik devre tasarımını otomatikleştiren yazılım araçları

edafik : gre. * edaphos (zemin, toprak, taban) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * toprağa ilişkin, toprağın özellikleriyle ilgili

edantulus : lat. * ex, e (dış, dısarı, hriç, harici) + dens, dent (diş) + ulus (isim yapım eki) * dişsizlik, dişlerin olmaması

edat : ara. * edat (alet) (ad, ed (yapmak, etmek) + at (isim yapım eki) ) * farklı tür ve görevdeki kelimeler ve kavramlar arasında anlam ilgisi kurmaya yarayan yardımcı kelime, ilgeç (ile (-la ve -le), gibi, için, diye, üzere, kadar, yalnız (bir, tek, sadece), ancak, -e doğru (doğru), -karşı (karşı), -den başka (başka), -den dolayı, -den ötürü, beri göre ...)

eddington limiti : ing., lat , tür. * eddington (İngiliz astronom ve astrofizikçi Arthur Stanley Eddington'un soyadından) (ing.) + limitis (sınır, hudut, ölçü) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * bir yıldızın, kara deliğin veya başka bir gökcisminin çekim kuvveti ile onu dışa doğru iten ışınım basıncı arasındaki denge yani gökcisminin çekim gücü ile dışarıya doğru iten radyasyon kuvvetinin eşitlendiği maksimum parlaklık (ışınım gücü) seviyesi; bir cismin kütlesine bağlı olarak, onun üzerine düşen gazın yıldızın veya kara deliğin ışınım basıncı tarafından dışarı atılmaya başlanacağı, dolayısıyla cismin daha fazla madde çekemeyeceği maksimum ışınım şiddeti, eddington ışınım sınırı

ede : tür. * edgü, ede (iyi, erdemli, faziletli) * ağabey, büyük erkek kardeş, büyük erkek

edeb : ara. * adaba (doğru davranmak, terbiyeli olmak, saygı göstermek) * adab, usül, terbiye, kültür, görgü, ahlak, nezaket; doğru davranış ve ahlaki kurallar bütünlüğü (adapt, adapter, adaptieren (uyarlamak) (ing. fra., alm.) )

edebi : ara. * adaba (doğru davranmak, terbiyeli olmak, saygı göstermek), adab (usül, terbiye, kültür, görgü, ahlak, nezaket; doğru davranış ve ahlaki kurallar bütünlüğü) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kelimelere farklı ve birden fazla anlam, ses, ima, çağrışım ve duygu değerleri yüklenmiş olan, ahlak ile ilgili, yazınsal

edeb-i kelam : ara. * adab (usül, terbiye, kültür, görgü, ahlak, nezaket; doğru davranış ve ahlaki kurallar bütünlüğü) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + keleme (konuşmak, söylemek), kelam (söz, söylem, kelime, konuşma) * söz usülü, söz asaleti, söz güzelliği; okunduğunda veya üzerinde taşındığında Allah’ın korumasına vasıta olacağına inanılan ayetler

edebiyat : ara. * adab, edeb (usül, terbiye, kültür, görgü, ahlak, nezaket; doğru davranış ve ahlaki kurallar bütünlüğü) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yat (isim yapım eki) * dil aracılığıyla; duygu, düşünce, hayal, olay, durum veya herhangi bir olgunun belirli bir tarzda ve etkili bir şekilde yazılı veya sözlü anlatımını gerçekleştiren; malzemesi söz ve ses; muhatabı insan olan bir sanat, yazın, literatür

edema : gre. * oidein (şişmek), oidema (şişen tümör) * kan sıvısının damar dışına çıkması ve hücreler arasındaki sıvının artışı fenomeni, ödem

eder : tür. * ed, et (yapmak, eylemek) * değer karşılığı

edevat : ara. * edat (alet) * aletler, takımlar, parçalar

edha : ara. * dahiya (kurnaz olmak, zeki olmak, tedbirli davranmak; musibete uğramak, bela gelmek) * daha kurnaz, daha zeki, daha tedbirli; daha kötü, daha feci, daha musibetli

edi ile büdü : tür. * edi (hayali karakter ismi) + ile (birlikte, beraber) + büdü (hayali karakter ismi) * birbirinden hiç ayrılmayan, hep birlikte gezen sevimli ve saf iki kafa dengi anlamında, böyle kimseler için şaka yollu söylenen ifade

edib : ara. * adab, edeb (usül, terbiye, kültür, görgü, ahlak, nezaket; doğru davranış ve ahlaki kurallar bütünlüğü) * yazınsal yapıtlar veren, yazınla uğraşan kimse

edibane : ara., far. * edib (yazınsal yapıtlar veren, yazınla uğraşan kimse) + ane (-ca, -casına, tarzında, olarak, gibi) * terbiyeli, nazik

edik : tür. * etük (ayakkabı) * özellikle Anadolu'da kullanılan, genellikle yumuşak deriden yapılan, köylülerin giydiği yemeni, ayakkabı veya kısa konçlu çizme

edilgen : tür. * ed, et (yapmak, eylemek) + il (edilgen fiil eki) + gen (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sözde özneyle kullanılan veya öznesi dolaylı olan eylem; eylemden etkilenen

edim : tür. * ed, et (yapmak, eylemek) + im (isim yapım eki) * gerçekleşmiş, olup bitmiş iş, yapılmış olan, eylem, icraat, faaliyet

edinç : tür. * ed, et (yapmak, eylemek) + inç (isim yapım eki) * uzun bir süreden beri edinilip elde tutulmuş şey veya şeyler

edinim : tür. * ed, et (yapmak, eylemek) + in (dönüşlü fiil eki) + im (isim yapım eki) * elde ediş, kendine bir şeyi sağlama, sahip olma, kazanma

edinmek : tür. * ed, et (yapmak, eylemek) + in (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * elde etmek, kendine bir şeyi sağlamak, sahip olmak, kazanmak

edinsel : tür. * ed, et (etmek, yapmak, eylemek) + in (dönüşlü fiil eki) + sel (gibi, benzer, ile ilgili) * doğuşta bulunmayan, sonradan ortaya çıkan, sonradan edinilen

edip : ara. * adab, edeb (usül, terbiye, kültür, görgü, ahlak, nezaket; doğru davranış ve ahlaki kurallar bütünlüğü) * yazınsal yapıtlar veren, yazınla uğraşan kimse

edirne : gre., lat. * adriatikos, adriatiki, adriaticum (sulu yer) (gre., lat.) * Roma imparatoru Hadrianus'un isminden (adrianos, hadrianus (sulu olan) ) (adria, hadria (su) + nos, nus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) )

edis : tür. * egiz, ediz, edis (yüksek, ulu, yüce, değerli veya mümtaz, seçkin) * erken gelen kış; yüksek, ulu, yüce, mümtaz, seçkin, değerli kimse

edisyon : lat. * edere (üretmek, yapmak, dışarı vermek, yayımlamak, ortaya çıkarmak) + tionem, tio (isim yapım eki) * bir eserin belirli bir zamanda basılmış veya yayımlanmış özel baskısını veya yayımlanma durumu, basım, üretim (edebiyat (yazın, literatür) (ara.) )

editör : lat. * editor (üretici, yayıncı) (edere (üretmek, yapmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) * basılacak kitapların veya benzer yayınların, basım öncesinde, belirli standartlara ve kurallara uygunluğunu denetleyen kimse, yayımcı

editöryal : lat. * editor (üretici, yayıncı) (edere (üretmek, yapmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) + ialis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir başyazı veya baş makale veya lider, bir gazete veya derginin üst düzey editörleri veya yayıncısı tarafından yazılan ve yazarın belirli bir konu veya konu hakkındaki görüşünü ifade eden, genellikle imzasız olan bir makale veya başka bir yazılı belged

ed'iya : ara. * da'a (çağırmak, davet etmek), da'iy (çağırılmış, davet edilmiş) * çağırılmışlar, davet edilmişler; evlatlıklar

ediz : tür. * egiz, ediz, edis (yüksek, ulu, yüce, değerli veya mümtaz, seçkin) * erken gelen kış; yüksek, ulu, yüce, mümtaz, seçkin, değerli kimse

edna : ara. * dan (alçalmak, aşağı inmek, sarkmak), dünya (en yakın, en aşağı, en alçak, aşağı, alçak) * pek aşağı, en alçak, en aşağı, pek az, pek cüz'i; çok yakın

edoksaban : lat. * edo (Tokyo'nun tarihi adından (Edo Dönemi) + xaban (Faktör Xa inhibitörü (antikoagülan / kan sulandırıcı) ilaç sınıfı belirteci) * "Faktör Xa" adlı pıhtılaşma proteinini bloke ederek damar içinde tehlikeli pıhtıların oluşmasını engelleyen ve doğrudan etkili oral antikoagülanlar (DOAK) olarak bilinen bir grup kan sulandırıcı ilacın etken maddesi (C24H30ClN7O4S)

edr : ara. * edere (idrak etmek, kavramak, aklı almak, aklına girmek, akletmek) * idrak etmek, kavramak, aklı almak, aklına girmek, akletmek

edremit : ibr., gre., lat. * adramytteion, adramyttium (görkemli ölüm, ölümün pelerini) (adar (görkemli, geniş) + mut (ölüm) ) * Balıkesir’in bir ilçesi; Van’ın bir ilçesi

edrofonyum : lat. * edro (etilendiamin türevleri veya quaternary amonyum yapıları ile ilişkili önek) + fon (kimyasal kök) + ium (yer, durum eki) * miyastenia gravis (şiddetli kas güçsüzlüğü) tanısına yardımcı olmak için kullanılan, nörotransmiter asetilkolinin parçalanmasını önleyen ve esas olarak nöromüsküler kavşakta asetilkolinesteraz enzimini rekabetçi bir şekilde inhibe eden bir asetilkolinesteraz inhibitörü (C10H16NO)

edusa : lat. * edere (yemek) + usa (-cı, yapan, eden eki) * Roma mitolojisinde ev, tarım, yeme, içme ve sindirme tanrıçası

edükasyon : lat. * education (educare (eğitmek, biçimlendirmek, şekillendirmek) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) (dux, duc (lider, önder, yönlendirici) ere (fiil mastar eki) ) + tionem, tio (isim yapım eki) ) * içindeki yeteneği dışarı çıkarma, geliştirmek için yönlendirme, yetiştirme, eğitme, eğitim

edvar : ara. * devr (döngü) * devirler, döngüler, daireler

edviye : ara. * edv (deva (çare, ilaç) + iye (yer ve durum eki) * Mezopotamya ve İran mutfağında kullanılan, zerdeçal, tarçın, kakule, karanfil, gül yaprakları veya gül tomurcukları, kimyon ve zencefilden oluşan bir baharat karışımı; ilaç hazırlama sanatı

edwardsiella : ing. * edward (Amerikalı mikrobiyolog Edward L. Smith'in isminden) + siella (bakteri eki) * genellikle yılan ve tatlı su balıklarının ve nadiren insan bağırsağında bulunan, hafniaceae familyasından gram negatif, fermentatif bir bakteri cinsi

edyan : ara. * deyn, din (borç, yükümlülük, alacak-verecek ilişkisi, haysiyet, azizlik, izzet, iyilik yolundaki faaliyetler bütünü; deyn) * dinler

EEPROM : ing. * electrically (elektriksel olarak) + erasable (silinebilir) + programmable (programlanabilir) + read-only (salt okunur) + memory (bellek) * elektrik sinyaliyle silinip yeniden yazılabilen kalıcı bellek türü

EF : ing. * ejection (pompalanma, fırlatma) + fraction (oran, kesir) * kalbin her kasılmasında (sistol) sol ventrikülden pompalanan kanın toplam dolum miktarına oranı, yani kalbin pompalama gücünü gösteren ölçü

efarit : ara. * ifrit (bir tür zararlı cin, bir cin şeytanı) * ifritler, ifrit gibiler, ifrite benzer adamlar; hilekarlar, kurnazlar, cüretliler; pek hain cinler; şeytanlar, iblisler

efavirenz : lat. * efa (ethanamine veya ethanolamine eki) + vir (virüs eki) + enz (enzim belirtme eki) * HIV/AIDS'i tedavi etmek ve önlemek için kullanılan bir antiretroviral ilacın etken maddesi (C14H9ClF3NO2)

efdal : ara. * fadl, fazl (üstünlük, hüner, fazlalık, çokluk) * ziyadeler, fazlalar, çoklar; ihsanlar, ikramlar, iyilikler, meziyetler, hünerler, üstünlükler

efe : gre. * efivos, efebos (baliğ, büluğa ermiş erkek, genç, delikanlı) * zeybek yiğidi, yiğit, zeybek; Anadolu’nun bazı yerlerinde ağabey anlanında

efedrin : gre. * ephedros, ephedra (üst mevki, tepede oturan, tepedeki mevki, yüksekteki yer) (epi (tepe, yüksek, üst) + hedra, hedros (oturma, koltuk, yer, mevki) ) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * anestezi sırasında düşük kan basıncını önlemek ve bronşiyal astım nedeniyle oluşan nefes darlığı, göğüs sıkışması ve hırıltıyı geçici olarak gidermek için kullanılan bir merkezi sinir sistemi (CNS) uyarıcısı (C10H15NO)

efekt : lat. * effectus (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + factus (yapma, yapım, etme, eyleme) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak) + tus (geçmiş zaman ve isim yapım eki) ) * etki, tesir, sonuç; gösteri sanatlarında akustik, optik ve mekanik yollarla yapay olarak oluşturulan görünüm ve sesler bütünü

efektif : lat. * effectivus (effectus (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tus (isim yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * etki doğuran, etkili, sonuç veren, fiilî, gerçek

efektor : lat. * effectus (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tus (isim yapım eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * sinir hücrelerinin bağlı olduğu ve sinir hücrelerinin bir uyarı karşısında madde oluşturan, aynı zamanda merkezi sinir sisteminde oluşan ipluslara verilmekte olan cevapları yerine getiren bir organ

efektör : lat. * effectus (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tus (isim yapım eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * sinir hücrelerinin bağlı olduğu ve sinir hücrelerinin bir uyarı karşısında madde oluşturan, aynı zamanda merkezi sinir sisteminde oluşan ipluslara verilmekte olan cevapları yerine getiren bir organ

efelek : tür. * efelemek (kabartmak, irileşmek, genişlemek) (efe (kaba, iri, büyük, ulu, geniş) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) ), efelek (efe (kaba, iri, büyük, ulu, geniş) + le (etken fiil eki) + k (sıfat yapım eki) ) * büyük, geniş, şişkin; Polygonaceae (Madımakgiller, Kuzukulağıgiller) familyasına bağlı, uzun kazık köklere ve iştah açıcı özelliğe sahip bir bitki cinsi, rumex, labada

efeler : gre. * efivos, efebos (baliğ, büluğa ermiş erkek, genç, delikanlı) + ler (çoğul eki) * Aydın’ın bir ilçesi

efemera : gre. * ephemeros (bir gün süren, geçici, kısa ömürlü) (epi (üst, üstünde, üzerinde, tepede, yukarıda) + hemera (gün, gündüz) + os (sıfat yapım eki) * kısa ömürlü veya geçici olan şey; özellikle zoolojide Ephemera cinsini oluşturan, ergin yaşamı çok kısa süren ve “birgün sinekleri” olarak bilinen sucul böcek cinsi; günlük yaşama ait kısa ömürlü, geçici ve küçük ölçekli, başlangıçta anlık kullanım için üretilip sonradan atılması beklenen ancak zamanla koleksiyon değeri kazanan basılı veya yazılı kağıt belge

efemeral : gre., lat. * ephemeros (bir gün süren, geçici, kısa ömürlü) (epi (üst, üstünde, üzerinde, tepede, yukarıda) + hemera (gün, gündüz) + os (sıfat yapım eki) (gre.) + alis (ile ilgili,-a ait) (lat.) * kısa süreli, geçici, çabuk sona eren; özellikle biyolojide yalnızca kısa bir dönem boyunca yaşayan veya etkinlik gösteren (organizma, yapı, olay)

efemeroptera : gre. * ephemeros (bir gün süren, geçici, kısa ömürlü) (epi (üst, üstünde, üzerinde, tepede, yukarıda) + hemera (gün, gündüz) + os (sıfat yapım eki) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) * ergin yaşamları genellikle çok kısa süren, kanatlı ve çoğunlukla tatlı sularda gelişen, “mayıs sinekleri” olarak bilinen böcekleri kapsayan Insecta sınıfına bağlı takım

efemine : lat. * effeminatus (effeminare (kadınsı yapmak) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + femina (kadın) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * kadınsı, kadınlara özgü nitelikler taşıyan

efendi : gre. * avthentikos, authentikos (baş, başkan, bey, üstad, asıl, esas, öz, gerçek, hakiki) (authentes (kendi yetkisiyle hareket eden, fail, hakim, hükümdar) (authos (kendi) + entes (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * reis, şef, amir, hükümdar, malik

eferan : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) + ens, ent, entis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir organ veya bölgeden merkezi sinir sistemine (beyin veya omurilik) doğru sinyal ileten ve organlardan (genellikle kaslar veya bezler gibi) merkezi sinir sistemine çıkan sinir yollarını niteleyen terim

efervesan : lat. * effervescent (effervescere (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + fervescere (kaynamaya başlamak, köpürmek, coşmak) (fervere (kaynamak, sıcak olmak) + escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) ) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * kabaran, kaynayan; gaz çıkararak köpüren, fokurdayan; suda hızla çözünerek kabarcık oluşturan (madde); suda çözünerek karbondioksit salan kimyasal madde

efes : gre. * ephoros (gözetmen, gözetici) (gre.); apasas (lat.) * Anadolu'nun batı kıyısında, bugünkü İzmir ilinin Selçuk ilçesinin üç kilometre güneybatısında yer alan antik bir Luvi şehri

effak : ara. * afaka (yalan söylemek, inkar etmek, iftira etmek, suç isnad etmek), ifk (iftira, yalan uydurma, suç isnad etme) * iftiracı, yalancı, inkarcı, başkasına suç isnad eden; ticaret için bütün dünyayı dolaşıp gezen tüccar adam

effektör : lat. * effectus (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tus (isim yapım eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * sinir hücrelerinin bağlı olduğu ve sinir hücrelerinin bir uyarı karşısında madde oluşturan, aynı zamanda merkezi sinir sisteminde oluşan ipluslara verilmekte olan cevapları yerine getiren bir organ

efflux : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + fluere (akmak, sıvı ilerleyerek hareket etmek), fluxus (akan, akış) * madde veya enerjinin bir ortamdan dışarıya doğru hareket etmesi; dışarı akış, akıntı, akma, sızma, sızıntı, akış

effüzyon : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + fundere (dökmek, akıtmak, yaymak), fusion (dökülme, akma, yayılma) * bir sıvının veya gazın bir yerden başka bir yere yayılması veya dışarıya çıkması; sıvının bir boşluğa, örneğin, plevra, periton, perikard gibi vücut boşluklarına (kaviteler) anormal bir şekilde birikerek ödem oluşturması

efgan : far. * figan (inleme, bağırma, feryat etme) * figanlar, bağırıp çağırmalar, inlemeler

efgar : far. * figar (yara, ceriha) * yaralı, kötürüm, sakat, cerih, mecruh

efikasite : lat. * efficax (etkin, verimli) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + factus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, oluşturmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + itas (isim yapım ve durum eki) * etkinlik, verimlilik; doz-cevap eğrisinden belirlenen bir agonistin maksimum cevabın %50'sini oluşturan ilaç dozu; Doza bakılmaksızın ilacın gösterdiği maksimum terapötik güç

efil efil : ara. * efil (esinti sesini temsilen ses yansımalı onomatopeik kelime) * hafif hafif, yavaş yavaş, yumuşak yumuşak, tatlı bir biçimde, tatlı tatlı; rüzgarın akış sesinden (flow, fließen (akmak) (ing., alm.) )

efkan : far. * figan (inleme, bağırma, feryat etme) * figanlar, bağırıp çağırmalar, inlemeler, efgan

efkar : ara. * fikr (düşünce, görüş, akıl) * düşünceler, fikirler; kaygı, tasa, üzüntü, sıkıntı

efkar-ı umumiye : ara. * efkar (fikr (düşünce, görüş, akıl) + ı (tamlama eki) + umum (genel) + iye (durum eki) * genel fikirler, genel görüşler, genel düşünceler; kamuoyu

efkaristo : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + haris (lütuf, iyilik, şükran) + tein; to (-mak, -mek, fiil mastar eki; -rim) * teşekkürler; teşekkür ederim

efl : ara. * efele (batmak, gurub etmek) * batma, gurub etme

eflak : ara. * felek (çark, çıkrık, çember, daire, döngü; yıldızların döndüğü yer, yıldızların döner küresi; talih, baht) * felekler, çarklar, döngüler

eflak : alm., ara. * walhaz (yabancı; Romalı) (alm.); felek (gök, gökyüzü, daire, devir, döngü), eflak (gökler, daireler, devirler, döngüler, felekler) * Osmanlı Dönemi'nde günümüz Romanya'sının güney kesimini (Wallachia) ifade eden coğrafi ve siyasi bir bölge ve Romence konuşan halkları tanımlamak için kullanılan bir terim

eflani : gre., ara. * pylomes, pylon (kapı) * bir kalenin iç tarafına geçişi sağlayan kapı

eflatun : gre., ara. * platon (düz, yassı, yayvan, geniş, enli) * Yunan filozofun ismi olan Grek kökenli Platon'un Arapça'daki karşılığı; mor renk (Grekçede "phonikilos") (plate, plateau, Platte (tepsi, levha, plaka) (ing., fra., alm.) )

efloraj : lat., fra. * ex (dış, dışarı) + floris (çiçek) (çiçeğe hafifçe dokunmak anlamından) (lat.); effleurer (hafifçe dokunmak, yüzeyine değmek, temas etmek) + age (isim yapım eki) * masajın başlangıcında ve sonunda uygulanan, kan dolaşımını hızlandırarak dokuları ısıtan, rahatlatan ve diğer derin masaj tekniklerine hazırlayan, deri yüzeyinde avuç içi veya parmaklarla yapılan nazik, ritmik ve kayıcı sıvazlama hareketleri

eflornitin : lat. * fluor (flor atomu) + ornithine (aminoasit çeşidi) (ornithos (kuş) + ine (amin grubu eki) ) * kıl gelişimini uyaran ornitin dekarboksilaz enzimini inhibe ederek (bloke ederek) yüz bölgesindeki aşırı kıllanmayı azaltmak ve Afrika uyku hastalığı (Afrika tripanozomiyazisi) gibi paraziter enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan ilacın etken maddesi (C6H12F2N2O2)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...