dolum :
tür. * toi tod, tol, dol (kaplamak, kaplanmış olmak, içindek boşluk yok olmak,
kabarmak) + um (isim yapım eki) * dolma, doldurma işi; bir kabı, tankı veya
başka bir alanı sıvı, gaz veya malzeme ile doldurma eylemi veya süreci
dolunay :
tür. * tolun (dolu, tam, dönmüş) + Ay (Dünya'nın uydusu) * Ay’ın Dünya’dan
tamamen görünen yüzünün aydınlanmış hali; Ay’ın tam evresi, tam Ay
dolutegravir :
lat. * dol (ön ek) + tegravir (integraz inhibitörü eki) * HIV / AIDS (İnsan
Bağışıklık Yetmezliği Virüsü) tedavisinde kullanılan integraz inhibitörleri
sınıfına ait antiretroviral ilacın etken maddesi (C20H19F2N3O5)
dom :
lat. * dem (inşa etmek, barınmak), domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt)
* ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt; Antik Roma'da genellikle üst sınıflara
ve asil ailelere ait olan, içinde geniş avlular (atrium ve peristylium)
barındıran müstakil şehir evi
domain :
lat., fra. * domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt), dominus (efendi,
hükümdar, reis, usta, sahip), domanium, dominium (alan, çevre, muhit; mülk,
emlak) (lat.); domain, domaine (alan, saha, çevre) (ing., fra.) * üzerinde hakimiyet
bulunan alan, saha, bölge; faaliyet alanı, uzmanlık alanı; bir web sitesinin
internetteki ismi ve adresi
domalan :
tür. * tomal (şişinmek, top haline gelmek) (tom, ton (dolu, dolgun, şişik,
yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı) + al (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki)
) * asklı mantarlardan, toprağın on beş, yirmi santimetre altında yumru
biçiminde yetişen, yenilebilen bir bitki, yermantarı; şekil veya yüzey olarak
yuvarlak veya kubbe biçimi alan, kabaran, bombeli hale gelen, şişmiş olan,
dolgun olan
domalmak :
tür. * tomal (şişinmek, top haline gelmek) (tom, dom, ton (dolu, dolgun, şişik,
yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı; şişmek, kabarmak) ) + al (edilgen fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * kubbe şeklini almak, şişmek, kabarmak, şekil veya yüzey
olarak yuvarlak hale gelmek, kabarmak, bombeli hale gelmek (dome, dôme (kubbe)
(ing., fra.) )
domaniç :
tür. * tomaliç (küçük çıkıntılı tümsek, tepe, kambur) (tom (dolu, dolgun,
şişik, yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı) + aliç (isim yapım eki) ) * Kütahya'nın
bir ilçesi
domari :
dom. * dom (göçebe veya yarı göçebe toplulukları ifade eden terim) + ari (ile
ilgili, ait) * Orta Doğu ve Kuzey Afrika'ya dağılmış Dom halkı tarafından
konuşulan tehlike altındaki bir Hint-Aryan dili
domates :
azt., nah., tür. * tomatl (şişen meyve) (tom (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak,
kubbe, oval çıkıntı) + atl (meyve) ) (azt., nah., tür.); tomates (gre.) *
patlıcangiller (Solanaceae) familyasına ait, kırmızı veya farklı renklerde etli
meyve veren kültür bitkisi ve onun yenilebilir meyvesi
domatia :
lat. * domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt), domatium (küçük ev, evcik,
yuvacık, barınak) + a (çoğul eki) * bitkilerde özellikle yaprakların damar
koltuklarında veya alt yüzeylerinde bulunan, akarlar ve küçük canlılar için
barınak görevi gören küçük oyuk, cep veya tüy yapılı yapılar; zoolojide bazı
canlıların yaşaması için oluşturulmuş küçük barınak yapıları
dombay :
tür. * tom (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı) + bay (kişi,
kimse) * manda; kısa boylu ve şişman kimse
dombili :
gre., tür. * tum, tumbos (şişmiş, kabarmış, yukarı veya yana doğru çıkıntı
yapmış) (gre.); tom (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı)
(tür.); tombul (top, tomb (yuvarlak, oval, kavisli ve geniş; genişleme, şişme,
yuvarlaklaşma) + ul (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * etine dolgun,
şişmanca; geniş ve yuvarlak olan, kabarık (şişik) ve tümsek olan, top gibi olan
(tomb, tombeau (mezar) (ing., fra.) (zemin üzerindeki oval ve kabarık toprak
yığınından), dome, dôme (kubbe) (fra.), thumbler (hacıyatmaz, altı tombul üstü
ince tahta oyuncak) (ing.) )
dombra :
tür. * dombra (alwtin çıkardığı
sesten onomatopeik kelime) * Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan
gibi Orta Asya ülkelerinde yaygın olarak kullanılan, gövdesi genellikle armut biçiminde olan, iki telli
ve parmakla ya da mızrapla çalınan uzun boyunlu ve yaylı Türk
çalgısı
domdom :
san. * dumdum, domdom (Hindistan'ın Bengal bölgesindeki Dumdum şehrinden) *
çekirdeğinin dışı çelikten, ucu haç biçiminde çentikli olan ve çarptığı yerde
ucun açılıp genişleyerek kurşunu dağıtması nedeniyle büyük yaralar açan bir
tüfek kurşunu
domen :
lat., fra. * domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt), dominus (efendi,
hükümdar, reis, usta, sahip), domanium, dominium (alan, çevre, muhit; mülk,
emlak); domain, domaine (alan, saha, çevre) (ing., fra.) * üzerinde hakimiyet
bulunan alan, saha, bölge; faaliyet alanı, uzmanlık alanı; bir web sitesinin
internetteki ismi ve adresi
domestik :
lat. * domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt) + ticus (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * iç, ülke içi; yerli, yerel; hizmetçi, uşak
domina :
lat. * dominare (hükmetmek, egemen olmak, yönetmek), dominicus (dominium
(hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme, idare etme) (dominus
(efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev, konut, hane, barınak, yuva,
yurt) + inus (isim yapım eki) ) + ium (durum eki) ) (lat.) * hanım, kadın
efendi; antik Roma'da hane halkının kadın reisi, hanımefendi, yüksek statülü
kadın yönetici; BDSM alt kültüründe "baskın kadın" veya "otorite
figürü"
dominans :
gre., lat. * dominare (hükmetmek, egemen olmak, yönetmek) (dominicus (dominium
(hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme, idare etme) (dominus
(efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev, konut, hane, barınak, yuva,
yurt) + inus (isim yapım eki) ) + ium (durum eki) ) + are (fiil mastar eki) ) +
entia (isim yapım eki) ) (lat.); dominance (fra.) * bir kişi, grup veya gücün
başkaları üzerinde egemenlik kurması, kontrol ve üstünlük sağlaması, başat
olma, başta olma, hükmetme, tahakküm (dom, tom (çıkmak, öne çıkmak, çıkıntı,
önde olmak, başta olmak) (tür.) )
dominant :
lat. * dominare (hükmetmek, egemen olmak, yönetmek) (domus (ev, konut, hane,
barınak, yuva, yurt) + inus (isim yapım eki) + are (fiil mastar eki) ) + ent (ile
ilgili, -a ait, gibi olan) (lat.); dominant (fra.) * başat, başta olan,
hükmeden, hakimiyet kuran
dominasyon :
gre., lat. * dominare (hükmetmek, egemen olmak, yönetmek) (dominicus (dominium
(hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme, idare etme) (dominus
(efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev, konut, hane, barınak, yuva,
yurt) + inus (isim yapım eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım
eki) (lat.); domination (fra.) * bir kişi, grup veya gücün başkaları üzerinde
egemenlik kurması, kontrol ve üstünlük sağlaması, tahakküm
dominik cumhuriyeti :
gre., lat. * dominicus (dominium (hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma,
yönetme, idare etme) (dominus (efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev,
konut, hane, barınak, yuva, yurt) + inus (isim yapım eki) ) + ium (durum eki) )
+ icus (ile ilgili, -a ait) ) * Porto Riko'nun batısında, Küba ve Jamaika'nın
doğusunda yer alan Karayiplerdeki Hispanyola adasındaki ülke
dominika :
gre., lat. * dominicus (dominium (hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma,
yönetme, idare etme) (dominus (efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev,
konut, hane, barınak, yuva, yurt) + inus (isim yapım eki) ) + ium (durum eki) )
+ icus (ile ilgili, -a ait) ) * Karayipler'de bir ada ülkesi
domino : lat.
* dominicus (dominium (hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme,
idare etme) (dominus (efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev, konut,
hane, barınak, yuva, yurt) + inus (isim yapım eki) ) + ium (durum eki) ) *
beyaz renkli ve üstünde siyah noktalar olan dikdörtgen biçimli yirmi sekiz
taşla masa üzerinde, iki veya daha çok kişi arasında oynanan bir oyun
dominyon :
lat. * dominium (hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme, idare
etme) (dominus (efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev, konut, hane,
barınak, yuva, yurt) + inus (isim yapım eki) ) + ium (durum eki) ) (lat.);
domignon (fra.) * İngiliz Uluslar Topluluğu üyesi bağımsız ülkelere verilen
isim; tahakküm, hakimiyet (dümen (idare, yönetim) (tür.) )
domisil :
lat. * domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt) + cilium (yer; alet eki)
(lat.); domicile (fra.) * konut, ikametgah, ev, mesken
domperidon :
lat. * dom (ön ek) + perid (piperidin halkası eki) + one (oksijenli bileşik,
keton grubu (C=O) ) * mide bulantısı, kusma, hazımsızlık ve bazı gastroparezi
türlerinde kullanılan, prolaktin hormonunu artırarak anne sütünü artırıcı
etkisi de olan ilacın etken maddesi (C22H24ClN5O2)
domur :
tür. * tom, dom, ton (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı;
şişmek, kabarmak) + ur (isim yapım eki) * kabarcık, kabarık; tomurcuk
domuz :
tür. * tom, dom, ton (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı;
şişmek, kabarmak) + uz (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * şişen, kabaran;
Suidae (Domuzgiller) familyasına ait, çift parmaklı toynaklılar arasında yer
alan, iri ve tıknaz gövdeli, kısa boyunlu, burun ucunda kıkırdak yapılı bir
disk bulunan, genellikle hepçil beslenen ve evcil, yabani veya yarı evcil
türleri bulunan hayvanların genel adı (domus (ev, barınak, yuva) (gre., lat.),
dome, dôme (kubbe) (ing., fra.) )
don :
tür. * don (kılık, kıyafet, giysi) * vücudun belden aşağısına giyilen, uzun
veya kısa iç giysisi
don :
tür. * ton (donmak, soğuktan katılaşmak) * sıfırın altındaki sıcaklıkta
maddenin katı hale geçmesi
don juan :
lat., ibr., gre. * don (domus (ev, barınak, yuva), dominus (efendi, lord, reis)
) (lat.) + yehochannan (yeho (tanrı) + channan (merhametli) ) (ibr.), ioannes,
johannes, johan (tanrı merhametlidir) (gre.) * çapkınlık ile özdeşleştirilmiş
efsanevi karakter (hikayeye göre Don Juan soylu bir ailenin genç kızını baştan
çıkararak kendisine aşık etmiş ve kızın babasını öldürmüştür.) (hannan
(merhametli) (ara.) )
dona :
lat. * donare (vermek, bağışlamak, bahşetmek, hediye etmek), donum (bağış, vergi,
hediye, armağan) * bağışlar, vergiler, hediyeler, armağanlar
donanım :
tür. * tonan, tonat (giyinmek, süslenmek, bezenmek) + ım (isim yapım eki) * bir
sistemin, bir mekanizmanın veya yapının işlevsel hale gelmesi için gerekli olan
araç, gereç ve bileşenlerin tümü
donanma :
tür. * tonan, tonat (giyinmek, süslenmek, bezenmek) + ma (isim yapım eki) * bir
devletin deniz kuvvetleri, savaş gemileri; donanmak; giyinip kuşanmak,
bezenmek, süslenmek eylemi
donatı :
tür. * tonan, tonat (giyinmek, süslenmek, bezenmek) + tı (isim yapım eki) *
bezeme, süsleme, muhtelif olgularla destekleme (donate (bağışlamak, vermek)
(ing.), donation (bağış, veriş) (ing., fra.), donner (vermek) (fra.) )
donatmak :
tür. * tonan, tonat (giyinmek, süslenmek, bezenmek) + at (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * destekleyici unsurlar verme, giydirmek, bir şeye gösterişli
ve destekleyici unsurlar vermek, tamamlayıcı ve güzelleştirici unsurlar
eklemek, süslemek, bezemek (donate (bağışlamak, vermek) (ing.), donation
(bağış, veriş) (ing., fra.), donner (vermek) (fra.) )
dondurma :
tür. * ton (donmak, soğuktan katılaşmak) + dur (etken fiil eki) + ma (isim
yapım eki) * dondurmak eylemi; şekerli sütün veya meyve sularının
dondurulmasıyla elde edilen soğuk yiyecek
dondurmak :
tür. * ton (donmak, soğuktan katılaşmak) + dur (etken fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * sıfırın altındaki sıcaklıkta maddeyi katı hale geçirmek
done :
lat., fra. * donatus (verilmiş, bahşedilmiş, bağışlanmış) (donare (vermek,
bağışlamak, bahşetmek, hediye etmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) )
(lat.); donner (vermek), donnés (veri, bilgi) (fra.) * veri, bilgi, data
donepezil :
lat. * done (ön ek) + pezil (asetilkolinesteraz inhibitörü eki) * beynin
asetilkolin adlı nörotransmitterinin yıkımını engelleyerek beyin
fonksiyonlarını iyileştiren ve Alzheimer tipi demansı tedavi etmek için
kullanılan, asetilkolinesteraz inhibitörü sınıfına ait bir ilacın etken maddesi
(C24H29NO3)
donkişot :
lat. * don (ismin başına konan soyluluk, asillik ünvanı) + quixot (kalçayı
kaplayan zırh parçası) * Don Kişot (Alonso Quijano), İspanyol şair ve romancı
Miguel de Cervantes'in romanında yer alan, Şövalye serüvenleri okumaktan aklı
karışmış yaşlı bir aristokrat karakter
donmak :
tür. * ton, don (katılaşmak, kuruyup kalıplaşmak, donmak, soğuktan katılaşmak)
+ mak (fiil mastar eki) * sıfırın altındaki sıcaklıkta madde katı hale geçmek
donovanoz :
ing., gre. * donovanosis (donovan (İrlandalı bir tıp subayı, parazitolog ve
entomolog Charles Donovan'ın soyadından) (ing.) + osis (isim yapım, durum,
sorun, hastalık eki) (gre.) ) * kasık bölgesinde oluşan, genellikle cinsel
yolla bulaşan gram-negatif bakteri kaynaklı bakteriyel enfeksiyon sonucu ortaya
çıkan, granül adı verilen küçük iltihaplı kitlelerden oluşan hastalık,
granuloma inguinale
donör :
lat., fra. * donare (vermek, bağışlamak, bahşetmek, hediye etmek) + or (-cı,
yapan, eden eki) (lat.); donner (vermek, bağışlamak, bahşetmek, hediye etmek) +
eur (-cı, yapan, eden eki) * organ veya kan bağışlayan kişi
donra :
tür. * ton, don (katılaşmak, kuruyup kalıplaşmak, donmak, soğuktan katılaşmak)
+ ra (isim yapım eki) * saçta ve kaşta oluşan kepek, konak, baş konağı, saç
kepeği; vücutta veya giysilerde birikerek kalın bir tabaka haline gelmiş kir
donuk :
tür. * ton, don (katılaşmak, kuruyup kalıplaşmak, donmak, soğuktan katılaşmak)
+ uk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * donmuş, katılaşmış; hareketsiz;
soğuk, canlılığı azalmış, mat veya sert halde olan; canlılık ve parlaklık
açısından yetersiz veya hissiz
donyağı :
tür. * ton, don (katılaşmak, kuruyup kalıplaşmak, donmak, soğuktan katılaşmak)
(iç yağının oda sıcaklığında katı olmasından) + yağ (ağır hidrokarbon veya
gliserin karışımından oluşan, genellikle kaygan ve yakıt olarak kullanılan sıvı
madde ve akışkan mineral) + ı (iyelik eki) * içyağlarının eritilmesiyle elde
edilen ve olağan sıcaklıkta katı durumda bulunan ve trigliseritten oluşan
hayvansal yağ (C3H5(OCOR)3)
dopamin :
ing. * dopamine (dope (daldırmak, karıştırmak) + amine (amonyak türevli bir
azot içeren grup (-NH2) eki) (ammonia (amonyak) + ine (organik bileşik/alkaloid
türevi eki) ) * beyinde hipotalamus bölgesinden sentezlenen bir nörotransmitter
çeşidi olan nöromodülatör bir molekül
dopaminerjik :
lat., gre. * dopamine (dope (daldırmak, karıştırmak) + amine (amonyak türevli
bir azot içeren grup (-NH2) eki) (lat.) + en (iç, içeri, içinde, içinde,
içeride) + ergia (iş durumu, çalışma durumu, eylemsellik) (ergos, ergon (iş,
çalışma, eylem) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (gre.) * dopamin ile ilgili veya dopaminin etkilediği
sistemlerle ilgili
doping :
ing. * dope (daldırmak, karıştırmak) + ing (isim yapım eki) * fiziksel veya
zihinsel kapasiteyi ve performansı artırmak amacıyla yasaklı madde kullanımı;
tıbbi veya sportif performans artırıcı hile
doppler :
alm. * doppler (Avusturyalı fizikçi Christian Andreas Doppler'in soyadından) *
dalga kaynağı ile gözlemci arasındaki göreli hareketten ötürü dalga frekansında
veya dalga boyunda meydana gelen değişim olayı
doppler etkisi :
alm. * doppler (Avusturyalı fizikçi Christian Andreas Doppler'in soyadından)
(alm.) + etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik
eki) (tür.) * hareket halindeki bir nesnenin yaydığı ses dalgalarının
frekansının, gözlemcinin pozisyonuna göre değişmesi
doppler ultrasonografi :
alm., lat. * doppler (Avusturyalı fizikçi Christian Andreas Doppler'in
soyadından) (alm.) + ultra (öte, ötesi, aşmış hali) + sonus (ses, gürültü, ton)
(lat.) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı
yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * ses dalgalarını kullanarak vücutta
kan akışını ve damarların durumunu incelemek için kullanılan bir tıbbi
görüntüleme yöntemi
dora :
gre. * theos (tanrı, ilah) + doron (hediye, armağan) * tanrının hediyesi; Yunan
kadın ismi
doravarin :
lat. * dora (türevsel farmasötik kök, yeniden türetilmiş) + variant (varyant,
çeşit, çeşitlilik) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * HIV-1
tedavisinde kullanılan nükleozid olmayan, ters transkriptaz inhibitörü (NNRTI)
olan, molekül ağırlığı 425,88 g/mol olan sentetik ve farmasötik antiviral
bileşik (C17H11ClF3N5O3)
dore :
lat., fra. * doratus (altınla kaplanmış, altın renkli) (dorare (yaldızlamak,
altınla kaplamak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); doré (fra.)
* altınla kaplanmış, yaldızlı, altın rengi
doriyen :
gre., lat., fra. * Doris (merkezi Yunan’da bir bölge), dorios (antik Yunan’da
dört ana etnik halk grubundan biri) (gre.) + ianus (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) (lat.); ien (fra.) * doğal minör dizisine benzeyen, ancak farklı bir
tınıya sahip olan, batı müziğinde modal sistem olan bir kilise makamı (Doriyen
modu)
dormant :
lat., fra. * dormire (uyumak) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.);
dormir (uyumak), dormant (fra.) * uyuyan; uyurken, uyku halinde, uykuda, pasif,
aktif olmayan
dornaz alfa :
lat. * dornase (DNA ve deoksiribonükleaz belirteci) + alfa (Grek alfabesinin
ilk harfi) * kistik fibrozu tedavi etmek için kullanılan enzim bazlı bir ilaç,
deoksiribonükleaz (C1321H1999N339O396S9)
dorodango :
jap. * doro (çamur) + dango (top, yuvarlak toplar) * çocuk oyununda veya hobi
olarak yapılan, çamurdan parlatılarak yuvarlaklaştırılmış top
dorsal :
lat. * dorsalis (dorsum (sırt, arka yüz) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * sırt ile ilgili
dorsal kordi :
lat., gre. * dorsalis (dorsum (sırt, arka yüz) + alis (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) (lat.) + khorde (ip, sicim, kiriş, bağ, kordon, lif, tel)
(gre.); chorda (lat.) * duyusal bilgilerin iletildiği arka kökler (dorsal
roots) ile ilişkili olan, omuriliğin sırt tarafında kalan bölge
dorsalis pedis :
lat. * dorsalis (dorsum (sırt, arka yüz) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) + pes, pedis (ayak) * ayak sırtı; ayak sırtında, başparmağın hemen
yanında elle hissedilebilir bir nabız noktası olan atardamar
dorsalji :
lat. * dorsum (sırt, arka yüz) + algia (acılı olma, ağrılı olma, ıstıraplı
olma) (algos (acı, ağrı, sancı, sızı, ıstırap) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) * sırt ağrısı
dorsifiks :
lat. * dorsum (sırt, arka yüz) + figere (tutturmak, sabitlemek, bağlamak,
bitiştirmek, yapıştırmak; şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, hayal
etmek, uydurmak), fixus (tutturulmuş, sabitlenmiş, sabit) * sırt tarafından
tutturulmuş, arka yüzünden bağlanmış; botanikte özellikle anterin (erkek organ
başçığının) filamentine sırt kısmıyla bağlandığı durumu tanımlayan sıfat
dorsifleksiyon :
lat. * dorsum (sırt, arka yüz) + flectio (eğme, bükme, çevirme, döndürme)
(flectere (eğmek, bükmek, çevirmek, döndürmek, esnetmek, kıvırmak, kasmak) +
tio (isim yapım eki) ) * vücudun bir ekleminin, özellikle ayak bileği veya el
bileği gibi bölgelerde, dorsal (sırt) yöne doğru bükülmesi
dorsifleksör :
lat. * dorsum (sırt, arka yüz) + flectere (eğmek, bükmek, çevirmek, döndürmek,
esnetmek, kıvırmak, kasmak) + or (-cı, yapan, eden eki) * vücutta
dorsifleksiyon (sırt yönüne bükülme) hareketini gerçekleştiren kasları
tanımlayan kavram
dorsigera : lat.
* dorsum (sırt, arka yüz) + gerere (getirmek, toplamak, biriktirmek, taşımak,
yönetmek, yürütmek, yapmak, yüklemek, yığmak), gera (taşıyan, taşıyıcı) *
hayvan anatomisinde sırtla bağlantılı olan yapıların genel ismi
dorsiventral :
lat. * dorsum (sırt, arka yüz) + venter, ventris (karın) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * sırt ve karın bölgesine benzeyen, birbirinden farklı
iki alt ve üst yüzeye sahip olan; sırt ve karın yüzleri birbirinden farklı
olan; üst (dorsal) ve alt (ventral) yüzleri yapısal veya biçimsel olarak
farklılaşmış olan (yaprak)
dorsolateral :
lat. * dorsum (sırt, arka yüz) + lateralis (iki tarafa da ait) (latus (taraf) +
eralis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * bir yapının sırt tarafına ve
yanına ait olan; anatomide özellikle beyin korteksinde frontal veya prefrontal
bölgelerin sırt-yan kısımları
dorsolomber :
lat. * dorsum (sırt, arka yüz) + lumbus (bel) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * vücudun sırt (dorsal) ve lomber (bel) bölgelerinin birleşimini vey
arasını ifade eden terim
dorsum :
lat. * dorsum (sırt, arka yüzey)* bir organizmanın, organın veya vücut
parçasının sırt, arka veya üst yüzeyi (örneğin elin arkası, dilin üstü veya bir
hayvanın sırtı)
doru :
tür. * toruğ, torağı (doru, esmer, kızıl kahverengi at) * gövdesi kızıl
kahverengi, yelesi, kuyruğu ve bacaklarının alt kısmı ise siyah olan at
doruk :
tür. * toğur (kaldırmak, yükseltmek) + uk (isim yapım eki) * zirve, en yüksek
nokta (tower, tour, Turm (kule) (ing., fra , alm.), door, Tör (kapı) (ing., alm.)
)
dorylidae :
gre. * dorylus (Formicidae (karıncalar) familyasında yer alan, özellikle Afrika
ve tropik Asya’da yaşayan, büyük koloniler oluşturan ve göçebe yaşam gösteren
ordu karıncalarını kapsayan böcek cinsi) (dory (mızrak, kargı) + lus (isim son
eki) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Hymenoptera (zar kanatlılar)
takımı içinde yer alan, çoğunlukla göçebe yaşam süren ve eski
sınıflandırmalarda ordu karıncalarını kapsayan hayvan familyası
dorylinae :
gre. * dorylus (Formicidae (karıncalar) familyasında yer alan, özellikle Afrika
ve tropik Asya’da yaşayan, büyük koloniler oluşturan ve göçebe yaşam gösteren
ordu karıncalarını kapsayan böcek cinsi) (dory (mızrak, kargı) + lus (isim son
eki) ) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) * Formicidae (karıncalar)
familyası içinde yer alan, özellikle ordu karıncaları ve bunlarla akraba
grupları kapsayan karınca alt familyası
doryopteris :
gre. * dory (mızrak) + pteris (eğrelti) * mızrak biçimli yapraklara sahip
eğrelti türlerini içeren, Pteridaceae familyasından bir bitki cinsi
dorzolamid :
lat. * dorzo (farmasötik ön ek) +ol (hidroksil, alkol grubu OH) + amid (amidum;
azot içeren organik bileşik sınıfı (-CONH2 yapısı) ) * karbonik anhidraz
enzimini inhibe ederek göz içi basıncını düşüren, glokom ve oküler
hipertansiyon tedavisinde kullanılan göz damlası ilacının etken maddesi
(C10H16N2O4S3)
DOS :
ing. * disk (disk) + operating (işletim) + system (sistem) * erken dönem
kişisel bilgisayarlarda kullanılan komut satırı temelli ve disk tabanlı işletim
sistemi
dosetaksel :
lat. * docet (farmasötik ön ek) + taxus (birçok taksanın bitki kaynağı olan
porsuk ağacı) + axel (taksan içeren bileşik eki) * meme, akciğer, prostat ve
mide kanseri gibi çeşitli kanser türlerinin tedavisinde kullanılan,
mikrotübüllerin yıkımını engelleyerek hücre bölünmesini durduran, porsuk
ağacının (Taxus) iğne yapraklarından elde edilen taksan grubu antineoplastik
kemoterapi ilacının etken maddesi (C43H53NO14)
dost :
far., ave. * dao (sevmek) (far.), zaosa, daosa (sevgili, aziz) (ave.) *
aralarında büyük bir sevgi, güven, bağlılık ve anlayış bulunan, birbirinin
iyiliğini isteyen, kötü gününde yanında olan ve çıkar ilişkisi gütmeyen yakın
arkadaş veya gönüldaş, arkadaş, yar
dostane :
far., ave. * dao (sevmek) (far.), zaosa, daosa (sevgili, aziz) (ave.) + ane
(-ca, -casına, tarzında, olarak, gibi) (far.) * dostça, dostlukla
dost-gahi :
far., ave. * dao (sevmek) (far.), zaosa, daosa (sevgili, aziz) (ave.) + gah
(yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) (far.) * dost yeri, dostluk makamı; Türk musikisinde, karar perdesi
Hüseyni (Re) olan, derin ve duygusal tınılara sahip, özellikle segah ve rast
makamlarına yakın motifler içeren sufi ve mevlevi ayinlerine ilişkin bir makam
dosya :
lat. * dorsier (dorsum (sırt, arka yüz) + ier (araç eki) ) (lat.); dos (sırt),
dossier (fra.) * belirli bir konuya veya amaca göre bir araya getirilmiş
belgeler, evraklar veya dijital verilerin toplandığı birim; döküman kitlesi;
içine evrak konan hazne; arkasında etiket bulunan bir deste kağıt
dot :
alm., ing. * dotto, dott (küçük bir parça, topak, pıhtı, küçük işaret, nokta) *
küçük işaret, nokta
dot blot :
alm., ing * dotto, dot (küçük işaret, nokta) + blot (bir sıvının bıraktığı
leke, benek veya iz) * moleküler biyolojide, belirli nükleik asitleri (DNA veya
RNA) veya proteinleri tespit etmek, izole etmek, konsantre ve denatüre ederek
analiz etmek için kullanılan hibridizasyon tekniği
double bubble :
lat., ing. * duplus (ikili, çift) (duo (iki) + plus (daha fazla, daha büyük,
artmış, ilave) ) + bulla (yuvarlak nesne, kabarık nesne, şişik, kabarcık)
(lat.); double bubble (ing.) * radyografilerde veya doğum öncesi ultrasonda
görülen, karın içinde iki adet hava dolu kabarcığın görüldüğü, proksimal veya
“yüksek” ince bağırsak tıkanıklığında iki bitişik olmayan bağırsak halkasını
temsil eden pediatrik görüntülemenin bir özelliği, çift radylojide kabarcık
işareti
doubleblind :
lat., alm. * duplus (ikili, çift) (lat.); double (ing.) + blinda (algılanamaz,
karartılmış, kör) (alm.); blind (ing.) * bir bilimsel deney sürecinde,
objektifliği artırmak ve bütünsel, önyargısız sonuçlar elde etmek amacıyla hem
deneklerin, hem de araştırmacıların belirli bilgileri bilmemelerinin sağlandığı
durum
double-team :
ing. * double (ikili, çift) + team (takım) * basketbolda elinde top olan rakip
oyuncuyu iki adamla birden savunma, ikili sıkıştırma
down regülasyon :
ing., lat. * down (aşağı) (ing.) + regulatio (regere (yönetmek, yönlendirmek,
düzene koymak, doğrultmak), regula (düz çizgi, doğru çizgi, doğru, çubuk,
cetvel, doğrultu; kural, ilke, yasa, düzen, ölçü) + tio (isim yapım eki) (lat.)
* hücrelerin, orta veya yüksek konsantrasyonda bir ligandla (merkezi bir metale
bağlanan bir atom, iyon veya molekül) karşılaşmaları halinde yüzey reseptörlerinin
sayısının ve aktivitesinin azalması durumu
down sendromu :
ing., gre., tür. * down (İngiliz fizyolog John Langdon Down’un soyadından)
(ing.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u
(iyelik eki) (tür.) * trisomi (21. kromozomun üç kopyası olması) kaynaklı olan
ve zihinsel engel, gelişimsel gecikmeler, yüz ve vücut hatlarında bazı belirgin
deformasyonlarla karakterize sendrom, mongolizm
download :
ing. * down (aşağı, alt) + load (yüklemek) * internetten bilgisayara veri
indirmek; on line ortamdan off line ortama veri aktarmak
downtown :
ing. * down (aşağı, aşağıya) + town (kasaba, şehir) * bir şehrin merkezi iş,
alışveriş ve eğlence bölgelerini ifade eden, genellikle şehir merkezine doğru
olan alanı tanımlayan terim; basketbolda şut çekmek açısından potaya çok uzak
mesafe (bu mesafelerden yapılan atışa "from downtown" denir.)
dowsing :
ing. * dowse (su, maden veya nesne aramak (sarkaç, çubuk vb. ile); ıslatmak) *
su, mineraller veya diğer yeraltı kaynaklarını bulmak için kullanılan,
genellikle çubuk veya çubuk benzeri aletlerle yapılan kehanet veya yön bulma
yöntemi
doygun :
tür. * tod (doldurmak, tıkmak) + gun (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
doymuş, açlığı giderilmiş; dolmuş, tamamlanmış
doymak :
tür. * tod (doldurmak, tıkmak) + mak (fiil mastar eki) * ihtiyacı tamamen
giderip tstmin olmak; açlığı giderilmek
doymamış hidrokarbon :
tür., gre., lat. * doymamış (ihtiyacını giderememiş, tatmin olmamış) (tür.) +
hydros (su, sıvı) (gre.) + carbo, carbonis (kömür) (lat.) * yapısında karbon
atomları arasında yalnızca tek bağ değil, en az bir çift bağ (C=C) veya üçlü
bağ (C≡C) bulunan; bu nedenle hidrojen bakımından doymuş hidrokarbonlara göre
daha az hidrojen taşıyan organik bileşik
doymuş hidrokarbon :
tür., gre., lat. * doymuş (ihtiyacını gidermiş, tatmin olmuş) (tür.) + hydros
(su, sıvı) (gre.) + carbo, carbonis (kömür) (lat.) * tekli (sigma) bağlar (C–C)
içeren, karbon (C) ve hidrojen (H) atomlarından oluşan organik bileşik, alkan,
satüre hidrokarbon
doyum :
tür. * tod (doldurmak, tıkmak) + um (isim yapım eki) * ihtiyacı giderme, tatmin
olma, doyma işi
doz :
gre. * dosis (hediye, bağış, veri) (didonai, didonein (vermek, bahşetmek,
bağışlamak), dosis (veri, verilen, vergi, bağış, hediye) ) * etken maddenin
(ilaç, radyasyon, kimyasal vb.) maruz kalınan veya verilen miktarı; ilaç
tüketim miktarı
dozaj :
gre., fra. * dosis (veri, verilen, vergi, bağış, hediye) (didonai, didonein
(vermek, bahşetmek, bağışlamak) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki)
) (gre.) + age (isim yapım eki) (fra.) * ilaç tüketim miktarı ayarı; doz
ayarlama işlemi
dozer :
gre. * doser, dozer (verici) (dosis (veri, verilen, vergi, bağış, hediye) + er
(-ci, yapan, eden eki) ) * toprak iten, düzelten ağır iş makinesi, yoldüzler
dozimetre :
gre. * dosis (veri, verilen, vergi, bağış, hediye) + metron, metros (ölçü) *
dozu, belirli bir ölçü birimine göre belirleyen cihaz; radyoloji, nükleer tıp
ve endüstri gibi iyonlaştırıcı radyasyon kaynakları ile çalışılan ortamlarda,
personelin maruz kaldığı radyasyon dozunu ölçen ve izleyen yasal zorunluluk
kapsamında takılan kişisel ölçüm cihazı
dozimetri :
gre. * dosis (veri, verilen, vergi, bağış, hediye) + metria (ölçüm, ölçme)
(metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * radyasyon, ilaç
veya başka bir etkenin insan veya ortam üzerindeki etkisini ölçme ve dozunu
belirleme bilimi
döğüşmek :
tür. * tok, tog (vurmak, çarpmak, darbelemek, sertçe etkilemek) + üş (işteş
fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * karşılıklı vuruşmak, karşılıklı darbelemek
dökmek :
tür. * dök (aktarmak, akıtmak) + mek (fiil mastar eki) * aktarmak, akıtmak
(document, Dokument (döküman, belge, bilgi dökümü) (ing., fra., alm.) )
döküm :
tür. * dök (akıtmak, ulaştırmak, aktarmak) + üm (isim yapım eki) * dökme, akıtma,
bilgiyi ulaştırma, aktarma, bilgiyi akıtma; şekil vermek için metali eritme
(document, Dokument (belge) (ing., fra., alm.) )
döküman :
lat., fra. * docere (öğretmek, bilgilendirmek, bilgi iletmek) + mentum (ile
ilgili olma) * doküman, belge, bilgilendirici kaynak (döküm (bir kabın içindeki
bir şeyi başka bir yere boşaltmak, akıtmak) (tür.) )
dökümantasyon :
lat., fra. * documentum (docere (öğretmek, bilgilendirmek, bilgi iletmek) +
mentum (ile ilgili olma) ) + tio (isim yapım ve durum eki); documentation
(fra.) * bir konuya ilişkin açıklayıcı belgeler bütünü, belgeleme
dökümante :
lat., fra. * documentatus (belgelenmiş) (documentum (docere (öğretmek,
bilgilendirmek) + mentum (ile ilgili olma) ) + are (fiil mastar eki) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ); documenté (fra.) * belgelenmiş, yazılı
deliller ve destekleyici bilgiler ile ortaya konmuş
dökümhane :
tür., far. * dök (akıtmak, ulaştırmak, aktarmak) + üm (isim yapım eki) + hane
(ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * metal eritilen, demir dökülen
yer
döküntü :
tür. * dök (akıtmak, ulaştırmak, aktarmak) + ün (dönüşlü fiil eki) + tü (isim
yapım eki) * deri yüzeyinde görülen, genellikle aniden ortaya çıkan, iltihaplı
da olabilen kızarıklık, şişlik, püstül, şişlik, kabarcık gibi oluşumlar
döl :
tür. * töl (soy, nesil, yavru) * canlıların üremesi sonucu ortaya çıkan varlık
ve onun soyundan olan her bir varlık
döl değişimi :
tür. * töl (soy, nesil, yavru) + değişimi (farklılaşması, başkalaşması,
dönüşmesi) * bir canlı türünün yaşam döngüsünde eşeysiz üreyen evre ile eşeyli
üreyen evrenin ard arda birbirini izlemesi olayı, metagenez, döl almaşı
döle :
tür. * töl (yavru) + e (isim yapım eki) * bir hayvanın veya bitkinin ürünü veya
yavrusu
dölek :
tür. * töl (soy, nesil, yavru) + ek (isim yapım eki) * ağır davranışlı,
ağırbaşlı, uslu kimse; uysal hayvan
döllemek :
tür. * töl (soy, nesil, yavru) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) *
bir dişi hayvanın üreme sistemine, erkek hayvanın sperm hücrelerinin girmesi
veya bir bitkinin erkek organının polenlerinin dişi organla birleşmesi
(polinasyon)
dölüt :
tür. * döl, töl (soy, nesil, yavru) + üt (isim yapım eki) * rahimdeki bebeğin
tüm organları oluşmuş hali, cenin
dömifinal :
lat., fra. * dimidium (yarı, yarım) (di (iki, ikili, çift) + midium (orta,
merkez) ) (lat.); demi (yarım) (fra.) + finalis (finis (son, bitim, nihayet,
sınır) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.); final (fra.) * yarı
final; bir yarışma, turnuva veya eleme sürecinde, son dört takımın karşılaştığı
süreç
dömivole :
lat., fra. * dimidium (yarı, yarım) (di (iki, ikili, çift) + midium (orta,
merkez) ) (lat.); demi (yarım) (fra.) + volatus (uçmuş) (volare (uçmak) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); volée (uçmuş) (fra.) * voleybolda
topa havada yapılan vuruş; futboda, top yere vurup sektiği anda ayağın üst
kısmı ile topa yapılan vuruş
dönbaba :
tür. * dön (etrafında dolaşmak; geriye gitmek) + baba (yaşlı ve saygın erkek,
oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) * sardunyagillerden, kumlu topraklarda
yetişen, yeşil yerleri tüylü, yaprakları güzel kokulu, türlü renklerde çiçekler
açan, tohumlarının ucunda turnanın gagasına benzeyen ince uzun bir uç bulunan
bir süs bitkisi, turnagagası, erodium
döndürmek :
tür. * dön (etrafında dolaşmak; geriye gitmek) + dür (etken fiil eki) + mek
(fil mastar eki) * çevirmek; geriye götürmek
dönem :
tür. * dön (etrafında dolaşmak; geriye gitmek) + em (isim yapım eki) * periyod,
döngü, devre, zaman aralığı, çağ
dönemeç :
tür. * dön (etrafında dolaşmak; geriye gitmek) + em (isim yapım eki) + eç (araç
eki) * bir yolun kıvrıldığı, yön değiştirdiği yer; bir işteki, durumdaki,
eylemdeki, düşüncedeki vb. değişim ve dönüm noktası, belirgin ve yeni bir evre,
aşama
dönence :
tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + en (yapan, eden eki) + ce
(isim yapım eki) * yeryüzü üzerinde, güneş ışınlarının yılda her birine bir kez
dik açı ile geldiği, sıcak kuşağın kuzey ve güney sınırlarını oluşturan ve
Ekvator'un 23° 27′ kuzey ve güneyinden geçtiği varsayılan iki enlemden her
biri, tropika
döner :
tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + er (geniş zaman fiil eki) *
metal bir eksene geçirilmiş etlerin döndürülerek pişirilmesiyle yapılan kebap
döngel :
tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + gel (yaklaşmak, varmak,
ulaşmak, erişmek, intikal etmek) * mespilus germanica; gülgiller (rosaceae)
familyasına ait, yemişi armuda benzeyen, ekşi-tatlı, sert kabuklu meyve,
muşmula
döngü :
tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + gü (isim yapım eki) * periyod,
dönem, devre, siklus
dönme :
tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + me (isim yapım eki) * dönmek
işi; bir fikirden, bir düşünceden vazgeçmiş kimse, dönek; cinsiyetini
değiştirmiş kimse, transseksüel
dönme dolap :
tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + me (isim yapım eki) + dolap
(çark) (dol (kova) + ab (isim yapım eki) ) * lunaparklarda bulunan, dik bir
tekerlekten oluşan döner bir çark
dönmek :
tür. * dön (etrafında dolaşmak, çevresini turlamak, geriye gitmek) + mek (fiil
mastar eki) * kendisinin veya bir şeyin etrafında dolaşmak, tur atmak, dairesel
hareket yapmak; bir şeyi yapmaktan vazgeçmek (turn, tourner, drehen (dönmek)
(ing., fra., alm.) )
dönüm :
tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + üm (isim yapım eki) * başka
bir aşamaya geçme, kendi üzerine katlanma veya bir döngüyü tamamlama noktası,
döngü; 1000 m2 alana eşit olan bir ölçü birimi
dönüşmek :
tür. * dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + üş (edilgen fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * halden hale geçmek, değişmek
döpiyes :
fra. * deux (iki) + pièce (parça) * iki parçalı kadın elbisesi
dörder :
tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + er (grup eki) * dörtlü gruplar
halinde
dördül :
tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + ül (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * bütün kenarları birbirine eşit olan dikdörtgen
dördün :
tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + ün (isim yapım eki) * Ay veya
benzeri gökcisimlerinin çemberlerinin yarısının aydınlık olduğu evre
dördüncü :
tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + ün (isim yapım eki) + cü (sıra
eki) * bir dizi içinde sıra numarası dört olan
dördüz :
tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + üz (sıat yapım eki) * dördü
eşzamanlı olarak doğmuş olan
dört :
tür. * dört (üçten (3) sonra, beşten (5) önceki sayı, 4) * üçten (3) sonra,
beşten (5) önceki sayı, 4
dört renk teoremi :
tür., gre. * dört (üçten sonraki, beşten önceki sayı) + renk (gözle algılanan
ışığın dalga boyuna bağlı görsel izlenim; bir cismin veya ışığın algılanan ton,
parlaklık ve doygunluk özellikleri) (tür.) + theorema (teorem, kanıtlanabilir
önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * ilk kez 1852’de Cepe Colony’li
matematikçi ve botanikçi Francis Guthrie tarafından ortaya atılan herhangi bir
düzlem haritasının komşu bölgeleri aynı rengi almayacak şekilde en çok dört
renkle boyanabileceğini ifade eden topoloji ve grafik kuramı teoremi
dörtcihar :
tür., far. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) (tür.) + cihar (dört)
(far.) * tavla oyununda atılan iki zarın da dört gelmesi durumu
dörtdivan :
tür., ara. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) (tür.) + divan (idare
meclisi; yüce olan, ulu olan) (far.) * Bolu’nun bir ilçesi (Sultan l. Alaaddin
Keykubat'ın Bolu Beyi iken fethettiği dağlarda Divan kösü çaldırmasından (önce
7 adet iken 3'ünün kapatılıp 4'ünün kalmasından)
dörtgen :
tür., gre. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + gone, gonia (köşe, açı,
dik açı, gönye; kenar, genişlemiş hat) (gre.) * dört kenarlı
dörtlü :
tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + lü (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * dördü bir arada olan
dörtlük :
tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + lük (isim yapım eki) * dört
taneden oluşmuş veya dört tane alabilen; dört dizeden oluşan koşuk birimi
dörtnala :
tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + nal (at, eşek veya benzeri
hayvanların toynaklarına çakılan, genellikle demirden yapılmış koruyucu taban)
+ a (zarf/belirteç eki) * at için dört nal koşmak; çok hızlı koşmak
dörtyol :
tür. * dört (üçten sonra, beşten önceki sayı) + yol (bir yerden bir yere gitmek
için iz, geçit, ilerleme hattı, güzergah) * Hatay’ın bir ilçesi
döş :
tür. * töş (göğüs) * bağır, göğüs
döşek :
tür. * töş (göğüs, sedir, sadr) + ek (ile ilgili, gibi, -a ait) * yatak
döşeme :
tür. * töş (göğüs, sedir; geniş alan, yayvan olan) + e (ek) + me (isim yapım
eki) * yapılarda taban üzerine döşenen tahta ve benzeri kaplama
döşemealtı :
tür. * döşeme (yapılarda taban üzerine döşenen tahta ve benzeri kaplama) + alt
(aşağı) + ı (iyelik eki) * Antalya'nın bir ilçesi; Döşeme taşlardan oluşan,
yörüklerin göç yolu olmasından
döşemek :
tür. * töş (göğüs, sedir; geniş alan, yayvan olan) + e (ek) + mek (fiil mastar
eki) * bir yerin tabanını muhtelif materyellerle kaplamak; bir şeyi bir alana
yaymak, üzerine koymak (douche, Dusche (duş, damlalar halinde dökme) (ing.,
fra., alm.) )
döşgömü :
tür. * töş (göğüs, sedir; geniş alan, yayvan olan) + göm (örtmek, kaplamak,
sarmak, gizlemek) + ü (isim yapım eki) * pastırmanın filetodan yapılmış, yağsız
ve sinirsiz, en iyi bölümü, kuşgömü
döterostomi :
gre., lat. * deuteros (ikinci) + stoma (ağız, açıklık, boşluk) + eia (isim
yapım ve durum eki) * Embryo gelişiminde blastoporun ilk olarak anüse
dönüşmesi, gerçek ağzın ise daha sonra oluşmasıyla tanımlanan, Echinodermata
(derisi dikenliler) ve Chordata (kordalılar) gibi büyük hayvan gruplarını
kapsayan üst grup
döteryum :
gre., lat. * deuterium (deuteros (ikinci) (gre.) + io, ium (kimyasal element
eki) (lat.) * D simgesiyle gösterilen ve çekirdeğinde bir proton ve bir nötron
bulunduran, hidrojen atomunun bir izotopu
döveç :
tür. * tog, töğ, döğ, döv (vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek) + eç (isim yapım
eki) * ağaçtan yapılmış havan ve tokmağı
döven :
tür. * tog, töğ, döğ, döv (vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek) + en (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * harmanda ekinlerin tanelerini saptan ayırmak için
kullanılan, önüne koşulan hayvanlarla çekilen, altında keskin çakmaktaşları
çakılı bulunan, kızak biçiminde tarım aracı
döviz :
lat. * dividere (bölmek), divis (bölünmüş) (lat.); devise (fra.) * ülkelerarası
ödemelerde kullanılabilen para, çek ve poliçe gibi her türlü ödeme aracı;
yabancı ülke parası
dövme :
tür. * tog, töğ, döğ, döv (vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek) + me (isim yapım
eki) * deri altına zerk edilen boya kanalıyla deri üzerinde geçici veya kalıcı
işaret oluşturma, tatu
dövmek :
tür. * tog, töğ, döğ, döv (vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek) + mak, mek (fiil
mastar eki) * vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek
dpi :
ing. * dots (noktalar) + per (başına, beher) + inch (2,54 cm.'ye eşit olan
İngiliz uzunluk ölçü birimi) * inch başına nokta miktarı; baskı veya ekran
çözünürlüğünü gösteren birim
draba :
gre. * drabe (acı, yakıcı) * sert koşullara dayanıklı, küçük çiçekli dağ
bitkileriyle bilinen, Brassicaceae familyasından bir bitki cinsi
dracaenaceae :
gre., lat. * dracaena (bitki cinsi adı) (lat.); drakaina (drakon (ejderha,
yılan biçimli yaratık) + aina (dişil eki) ) + -aceae (-giller, bitki familyası
eki) * Asparagales takımı içinde yer alan, çoğunlukla tropik ve subtropik
bölgelerde yaşayan, ağaççık veya çalı görünümlü, gövdesi odunsu ve yaprakları
şerit biçimli olan Dracaena cinsini kapsayan bitki familyası
draconidae :
gre., lat. * drakon (ejderha, yılan biçimli yaratık) + aina (dişil eki) )
(gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Squamata (pullular)
takımı içinde yer alan, çoğunlukla Güneydoğu Asya’da yaşayan, ağaçlarda yaşayan
ve kanat benzeri genişlemiş deri kıvrımlarıyla süzülebilen “uçan
kertenkeleleri” kapsayan hayvan familyası
draft :
alm., ing. * dragana (çekmek, sürüklemek) (alm.), draw (çekmek, sürüklemek,
çizmek) (ing.) * çekme, çekiş, sürükleme; çekilip çıkarılmış, hazırlanmış ilk
biçim, taslak, eskiz; alma
dragoman :
ara. * tercuman (terceme (çevirmek, döndürmek, yorumlamak) + an (-cı, yapan,
eden eki) ) (ara) * bir dildeki konuşmanın veya yazının başka bir dildeki
karşılığını konuşan veya yazan, çevirmen, tercüman; farklı diller arasında
sözlü çeviri yapan kişi; özellikle Osmanlı Devleti’nde ve Doğu Akdeniz’de
elçiliklerde, konsolosluklarda veya devlet kurumlarında görev yapan resmî
tercüman
dragon :
gre. * drakon (ejderha, yılan biçimli yaratık) * ejder, ejderha, yılan
(dracula, Drakula (küçük yılan, küçük ejder, ejder yavrusu; kazıklı Voyvoda
olarak da bilinen Eflak prensi) (drakula (yılancık, ejdercik) (drakon (ejderha,
yılan biçimli yaratık) + koulas (küçültme eki) ) (gre., ing., fra., alm.) )
dragonya :
gre. * drakon (ejder, ejderha) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * bir tür
zehirli balık, trachinus draco
drahmi :
gre. * drachmi (kapılmış, tutulmuş, kavranmış, avuçlama, avuçlanmış, avuç
dolusu) (1 drahmi 6 obolosa eşittir.) * Yunanistan’ın eski para birimi (dirhem
(Osmanlı'da 1 dirhem ise 16 çekirdeğe eşitti. 33 karat ağırlıkta olan Osmanlı
altını da 2 dirhem 1 çekirdek etmekte olduğundan, altın gibi parlak anlamında 2
dirhem 1 çekirdek ifadesi kullanılırdı.)
drahoma :
gre. * trakhu (kaba, düz olmayan (madeni paraları içbükey yapısından), madeni
para) + oma (kabarma, şişme, şişlik, yuvarlaklık eki) * Hıristiyanlarda ve
Musevilerde, bir evlenmede, gelinin güveye verdiği para veya mal.
draje :
gre. * dragea, tragema (kurutulmuş meyve; şekerleme) * üstü renkli, parlak ve
şekerli bir maddeyle kaplanmış hap
drakaena :
gre. * drakaina (dişi ejderha) * kırmızımsı reçinesi ve sert gövdesiyle tanınan,
Asparagaceae familyasından bir bitki cinsi
drakula :
gre. * drakon (yılan, ejderha; şeytan) + oulas (küçültme eki)(gre.); draco
(yılan) + ula (dişil küçültme eki) (lat.) * küçük ejder, küçük ejderha, küçük
yılan, ejderha yavrusu, yılan yavrusu; Vlad III (Vlad Tepes) veya kazıklı
Voyvoda olarak da bilinen 15. yüzyıl Eflak prensi Dracula, Drakula
dram :
gre. * dramatourgos (dran (yapmak, davranmak, hareket etmek, rol yapmak),
drama, dramatos (yapma, hareket etme) + ergos (işçi) ) * içinde gerilim, çatışma,
çeşitli olaylar ve karşıtlıklar bulunan, insanla ve insan ilişkileriyle gelişen
yapıt veya olay
DRAM :
ing. * dynamic (dinamik) + random (rastgele) + access (erişim) + memory
(bellek) * veriyi korumak için sürekli yenilenmesi gereken, uçucu ana bellek
türü
drama :
gre. * dramatourgos (dran (yapmak, davranmak, hareket etmek, rol yapmak),
drama, dramatos (yapma, hareket etme) * sahnede oynanabilmesi için yazılmış
oyun; lider ve katılımcıların atölye ortamında rol oynama, doğaçlama gibi
tiyatro tekniklerini kullanarak bir olayı, anıyı, kavramı, konuyu, düşünceyi
canlandırması
dramatik :
gre. * dramatikos (drama, dramatos (yapma, hareket etme) + ikos (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) * drama ile ilgili olan, dramasal; içinde gerilim,
çatışma, çeşitli olaylar ve karşıtlıklar bulunan, insanla ve insan
ilişkileriyle gelişen yapıt veya olay ile ilgili
dramatize :
gre., fra.* drama, dramatos (yapma, hareket etme) (gre.) + tisé (olmuş, hale
getirilmiş, kılınmış) (fra.) * dram biçimine sokulmuş, oyunlaştırılmış veya
oyun biçiminde olan
dramaturg :
gre. * dran (yapmak, davranmak, hareket etmek, rol yapmak), drama, dramatos
(yapma, hareket etme) + ergos (işçi) ) * tiyatro eserlerini inceleyen, sahneye
konulması için uyarlayan ve yapım sürecini yöneten uzman; tiyatronun bilim ve
sanat danışmanı
drape : lat., fra. * drappus (kumaş, örtü) (lat.); draper
(kumaş dokumak, kumaşla örtmek), drap (kumaş, elbise, örtü) (fra.) * bir
kumaşın veya giysinin bir yüzey üzerine gevşek, dökümlü ve zarif bir şekilde
serilmesi, örtülmesi veya bu örtülüş şeklinin yarattığı estetik kıvrım ve duruş
dredge-up :
İng. * dredge (dipten çıkarmak, taramak) + up (yukarı, dışarı doğru) * deniz,
göl veya nehir dibinden bir şeyi kazıyıp çıkarmak; unutulmuş, hoş olmayan,
utandırıcı veya kötü bir olayı, geçmişi veya bir sırrı yeniden gündeme
getirmek, deşmek, ortaya çıkarmak
dren :
lat. * draganare (sürüklemek, boşaltmak, süzmek), draganum (sürükleme,
boşaltma, süzme) (lat.); drain (fra.) * ameliyat sonrası vücutta biriken kan,
sıvı veya havayı dışarı atmak için kullanılan ince bir tüp
drenaj :
lat. * draganare (sürüklemek, boşaltmak, süzmek), draganum (sürükleme,
boşaltma, süzme) (lat.); drain (süzmek) + age (isim yapım eki) (fra.) * bir
yerdeki sıvıyı boşaltma mekanizması, boşaltma eylemi, süzme
drene :
lat. * draganare (sürüklemek, boşaltmak, süzmek), draganatus (sürüklenmiş,
boşaltılmış, süzülmüş) (lat.); drainé (sürüklenmiş, boşaltılmış, süzülmüş)
(fra.) * dren yerleştirmiş
drepane :
gre. * drepane (orak, orak biçimli bıçak), drepanon (orak), drepein (koparmak,
biçmek) * orak biçimli, kavisli veya hilal şeklinde olan
drepaniidae :
gre., lat. * drepane (orak, orak biçimli bıçak), drepanon (orak), drepein
(koparmak, biçmek) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) *
Lepidoptera (pul kanatlılar) takımı içinde yer alan, kanatları çoğunlukla
kavisli veya orak biçimli olan güveleri kapsayan hayvan familyası
dresuar :
lat., fra. * directus (doğru, düzgün, düzenlenmiş) (lat.); dressoir (camekanlı
dolap, büfe) (dresser (düzenlemek, tertip etmek, doğrultmak) + oir (-cı, yapan,
eden eki) * küçük dolap veya çekmeceleri bulunan uzun ayaklı mobilya
dretnot :
ing. * dreadnought (bu türden tamamlanmış ilk zırhlının ismi olan HMS
Dreadnought'tan); dreadnought (hiçbir şeyden korkmayan) (dreaded (korkmuş) +
naught, nought, nothing (hiçbir şey) ) * 20. yüzyılın başlarından ilk yarısına
değin savaş donanmalarının belkemiği olan bir zırhlı tipi
drezin :
alm., lat. * drais (Alman mucit Baron Karl Drais'in soyadından) (alm.) + ine
(organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * demiryollarında, yol bakımı ve
denetimi için kullanılan, mekanik olarak veya motorla yürütülen küçük vagon
dribbling :
ing. * dribble (damlamak, dökülmek, azar azar akmak) + ing (isim yapım eki) *
topu sektirerek veya yerde yuvarlayarak ilerletme ve yönlendirme
drift :
ing. * drive (sürmek) * sürülmüş, sürüklenmiş, sürüklenme; kontrollü kayma,
sürüklenme (araba)
dril :
alm., ing. * drillen (delmek, döndürmek, bükmek); drill (ing.) * delmek, delik
açmak, matkap ile delmek
dripling :
ing. * dribble (damlamak, dökülmek, azar azar akmak) + ing (isim yapım eki) *
topu sektirerek veya yerde yuvarlayarak ilerletme ve yönlendirme
drive through :
ing. * drive (sürmek) + through (arasından, sayesinde, vasıtasıyla,
aracılığıyla, boyunca, baştan başa) * araca binili halde durup inmeden hizmet
alınan sistem (restoran, banka, eczane vb.).
driver :
ing. * drive (sürmek, itmek, gütmek, güdülemek, yönlendirmek) + er (-cı, yapan,
eden eki) * taşıt, araç veya at gibi bir varlığı süren veya yöneten kişi,
sürücü; bir bilgisayar donanımını (hardware) kullanabilmek için gereken yazılım
(software); bilgisayardaki harddisk, dvd player gibi bileşenlerden her biri;
golfte topu uzun mesafeye vuran sopa
drog :
ing. * dry vats (kuru fıçılar) (dry (kuru) + vats (fıçılar) ) * tedavide ilaç
olarak kullanılan doğal, yarı-doğal ve sentetik hammaddelerin tümü (drug,
drogue; Droge (ilaç, hap) (ing., fra., alm.) )
droid :
gre. * aner, andros (adam, erkek, insan) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer,
şekilli, biçimli) * insana benzeyen, insanı taklit eden
dromedary sign :
gre.; lat. * dromein (koşmak), dromados, dromas (koşan) (gre.) + arius (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + signum (işaret, simge, belirti, pankart,
sinyal) (lat.); dromedary sign (ing.) * böbreklerin ultrasonografik incelenmesi
sırasında sol böbreğin kortikal bölgesinde gözlenen ve ön-orta kesime lokalize
rölatif hipoekoik alanın ismi
dron :
gre. * thronax (erkek bal arısı) * insansız hava aracı
dronabinol :
lat. * dron (sentetik önek) + nabin (esrar bitkisinden elde edilen bileşikler
olan cannabinol eki) + ol (alkol, hidroksil grubu (OH) eki) * kanser
tedavisinin neden olduğu mide bulantısı ve kusmayı, AIDS teşhisi konan
kişilerdeki düşük iştahı tedavi eden bir ilacın etken maddesi (C21H30O2)
dronedaron :
lat. * drone (farmasötik ön ek) + darone (antiaritmik ilaç eki) * atriyal
fibrilasyon gibi kalp ritim bozukluklarının tedavisinde kullanılan sınıf III
antiaritmik ilacın etken maddesi (C31H44N2O5S)
droogmansia :
lat. * Droogmans (Belçikalı botanikçi) + ia (ile ilgili, - a ait) * Afrika
kökenli otsu türleri kapsayan, Fabaceae familyasından bir bitki cinsi
dropa :
alm. * dropa, Tropfen (damla) * küçük, küresel bir sıvı kütlesi (drop (damla)
(ing.)
droperidol :
alm. * dropp (damla) + peridol (haloperidol eki) * anestezi sırasında veya mide
bulantısını tedavi etmek için kullanılan antipsikotik ve antiemetik ilacın
etken maddesi (C22H22FN3O2)
dropleton :
ing. * droplet (küçük damla) (drop (damla, düşme) + let (küçültme eki) ) + on
(parçacık adı eki) * çok küçük sıvı damlası veya damlacık; özellikle fizik ve
kuantum fiziğinde, yarı parçacık (quasiparticle) olarak, elektron ve deliklerin
(excitonların) kolektif davranışıyla oluşan kuantum damlacığı yapısı
drosel :
alm. * throskela (ardıç kuşu), erdrosseln (boğmak, sıkmak) * Turdus cinsinden
ötücü bir kuş türü; boğaz, gırtlak, nefes borusu; motorda gaz kelebeği
drosera :
gre. * droseros (çiyli, sulu) (drosos (çiy, nem, su) + ros (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) ) + a (taksonomik çoğul eki) * droseragillerden, topuz
biçiminde yaprakları olan, yapraklarının üst yüzeyi çiy benzeri salgılarla
böcek yakalayan yapışkan tüylerle örtülü, Droseraceae familyasından etçil bir
bitki cinsi
droseraceae :
gre., lat. * droseros (çiyli, sulu) (drosos (çiy, nem, su) + ros (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) + a (taksonomik çoğul eki) (gre.) + aceae (-giller,
bitki familyası eki) (lat.) * Caryophyllales takımı içinde yer alan, böcekçil
bitkileri kapsayan bitki familyası
drosophilidae :
gre., lat. * droseros (çiyli, sulu) (drosos (çiy, nem, su) + philein (sevmek),
philos (seven, sever, sevici) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki)
(lat.) * Diptera (çift kanatlılar) takımı içinde yer alan, küçük meyve
sineklerini kapsayan böcek familyası, sirke sinekleri, meyve sinekleri
drospirenon :
lat. * dro (hidrojen yokluğu belirteci) + spir (spironolakton türevi belirteci)
+ en (çift bağ eki) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) * hamileliği
önlemek için doğum kontrol haplarında ve menopozal hormon tedavisinde
kullanılan sentetik bir progestin (progesteron) ve spironolakton türevi ilacın
etken maddesi (C24H30O3)
drotaverin :
lat. * dro (dihydro (dyo, di (iki, ikili, çift) + hydros (su) ) + averine
(papaverin benzeri spazmolitik bileşik belirteci) * düz kas spazmlarını
gideren, safra yolları, idrar yolları ve sindirim sistemi spazmlarının
tedavisinde kullanılan spazmolitik ilacın etken maddesi (C24H31NO4)
druid :
lat., gal. * druidae (büyücü, cadı) (lat.); druitid (kapı ile ilgili) (druit
(kapı) + id (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (gal.) * Kelt rahibi
drupe :
gre. * dryppe (olgunlaşmış zeytin, etli çekirdekli meyve, ağaç meyvesi) (gre.);
druppa (lat.) * dış kısmı etli, içinde sertleşmiş bir çekirdek (endokarp)
bulunan meyve tipi; sert çekirdekli meyve
drupelet :
gre. * dryppe (olgunlaşmış zeytin, etli çekirdekli meyve, ağaç meyvesi) (gre.);
druppa + lettus, letta (küçültme eki) (lat.) * küçük drupelere benzeyen, tek
bir büyük meyve içinde bulunan küçük çekirdekli meyve birimi; özellikle
böğürtlen, ahududu gibi toplu meyveleri (aggregate fruits) oluşturan küçük etli
parçacıkların her biri
druse :
alm. * drüse (şişlik, yumru, kabarcık, topak) * bir yüzey veya boşluk içinde
çok sayıda küçük kristalin kümeleşerek oluşturduğu kristal topluluğu; retinanın
altında biriken sarı/beyaz maddeyi (çoğul hali drusen), jeolojide iç yüzeyi
kristalle kaplı kaya oyuğunu (jeot), botanikte kalsiyum oksalat kristali kümesi
dry lease :
ing. * dry (kuru) + lease (kiralama) * bir hava aracının (uçaK, helikopter)
mürettebatsız olarak kiralandığı ve kiracının işletme ruhsatı altında
işletildiği kira anlaşması
drymocallis :
gre. * drymos (ormanlık alan) + kallos (güzellik) * ormanlık ve serin
bölgelerde yetişen, ince yapraklı ve zarif çiçekleriyle tanınan, Rosaceae
familyasından bir bitki cinsi
dryopteridaceae :
lat. * dryopteris (ağaç eğreltisi, meşe eğreltisi) (drys (meşe) + pteris
(eğrelti otu) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Polypodiales takımı
içinde yer alan, çoğunlukla çok yıllık eğrelti otlarını kapsayan bitki familyası
dryopteris :
gre. * drys (meşe) + pteris (eğrelti otu) * meşe ormanlarında yaygın olarak
görülen, tüylü yapraklı eğrelti türlerini içeren, Dryopteridaceae familyasından
bir bitki cinsi, ağaç eğreltisi
DSP :
ing. * digital (sayısal) + signal (sinyal) + processor (işlemci) * ses, görüntü
ve sensör verileri gibi sinyalleri gerçek zamanlı işlemek için optimize edilmiş
işlemci türü
du :
far. * du (erkek baykuş) * erkek baykuş
dua :
ara. * da’a (çağırmak, çağrı yapmak; istemek, arzulamak, yalvarmak), da’i (çağıran,
davet eden, çağrı yapan), davet (çağrı) * çağrı, davet (due (vadesi dolmuş,
zamanı gelmiş, çağırılmış) (ing.) )
duahan :
ara., far. * dua (çağrı, yakarış) (ara.) + han (okuyan, söyleyen, şarkı
söyleyen, çağıran) (far.) * dua okuyucu, duacı
dual :
lat. * duo (iki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ikili, çiftli
dualist :
lat. * duo (iki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ista (-cı, yapan,
eden, destekleyen, yandaş eki) * birbirine karşı çıkan, zıtlık arzeden iki
temel kavramın var olduğuna dair ahlaki veya ruhsal inanç
dualizm :
lat. * duo (iki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ismus (isim yapım,
durum, akım, öğreti, doktrin eki) * ruh ve madde, iyilik ve kötülük, yaratan ve
yaratılan vb. gibi, her şeyde birbirinden bağımsız, genellikle de birbirine
karşıt iki ilkenin var olduğunu öne süren görüş, ikicilik
duayen :
gre., lat., fra. * deka (on) (gre.); decanus (onbaşı, on kişilik gruptan
sorumlu kişi; kilisede bir rütbe, piskopos baş yardımcısı) (lat.); doyen
(kilise ve üniversitede bir rütbe, dekan; bir topluluğun en yaşlı ve deneyimli
üyesi) (fra.) * bir ülkedeki diplomatlar arasında kıdem yönünden en başta gelen
diplomat
duba :
lat., fra. * deponte (de (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, -dan
eki) + ponte (köprü) ) (lat.); (dupont (köprüden) (du (-dan, -den, ayrı, uzak)
+ pont (köprü) ) (fra.) * su yüzünde yüzen ve halkalarına gemi bağlanan veya
yan yana eklenerek üzerine köprü kurulan şamandıra
dubai :
ara. * dabba (sürünmek, debelenmek), dabbe (debelenen) * Arap Yarımadası'nda
Birleşik Arap Emirlikleri'ni oluşturan yedi emirlikten (Abu Dabi, Dubai, Acman,
Füceyre, Resü'l-Hayme, Şârika ve Ümmü'l-Kayveyn) biri
dubar :
ara. * dubr (arka, ard, arka taraf, sırt, kuyruk) * kefalgillerden, yaklaşık
otuz santimetre olabilen, eti lezzetli bir balık, Mugil cephalus
dubara :
far. * du (iki) + bara, bare (kez, defa) * iki iki, iki kere
dubin-johson sendromu :
ing., gre., tür. * dubin (Amerikalı doktor Isadore Dubin'in soyadından) +
johnson (Amerikalı doktor Frank Johnson'un soyadından) (ing.) + syndromon
(sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki)
(tür.) * konjuge bilirubinin (doğrudan bilirubin) karaciğerden safra yollarına
atılmasındaki bozukluk nedeniyle yüksek konjuge bilirubin düzeyine ve sarılığa
neden olan genetik geçişli (otozomal resesif) bir karaciğer hastalığı
dublaj :
lat., fra. * duo (iki), duplus (iki, ikili, çift) (lat.); doubler (ikilemek,
çiftlemek) + age (isim yapım eki) (fra.) * yabancı film ve dizilerdeki konuşmaların,
orijinal dillerinden farklı bir dile çevrilmesi ve filme montajı işlemi
duble :
lat., fra. * duo (iki), duplus (iki, ikili, çift) (lat.); doublé (ikilenmiş,
çiftlenmiş) (fra.) * ikili, çift
dubleks :
lat. * duo (iki), duplus (iki, ikili, çift), duplex (duo (iki) + plicatus, plex
(katlanmış) (plicare (katlamak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) *
çift katlı, iki katlı
dublin :
gal. * dubh (siyah, kara) + linn (havuz) * İrlanda’nın başkenti (şehrin modern
ismi Baile Áth Cliath (engellerin geçidinin kasabası)
dublör :
fra. * duo (iki), duplus (iki, ikili, çift) (lat.); doubleur (doubler
(ikilemek, çiftlemek) + eur (yapan, eden eki) ) * bir oyuncunun yerine
oynayabilecek yedek oyuncu; ikileyici
dubniyum :
lat. * dubnium (Rusya’daki Dubna kasabasından; dubna, dubyna (meşe ormanı,
meşelik) (dub (meşe) + na (-lik) + ium (kimyasal element eki) ) * Db sembolü
ile gösterilen ve atom numarası 105 olan sentetik ve radyoaktif kimyasal
element
duchenne kas distrofisi :
fra., gre. * duchenne (Fransız nörolog Guillaume-Benjamin Duchenne) (fra.) +
kas (adele) (tür.) + dystrophia (kötü beslenme, gelişim bozukluğu) (gre.) *
özellikle çocuklarda görülen, kasların ilerleyici zayıflaması ve dejenerasyonu
ile karakterize kalıtsal bir kas hastalığı
duçar :
far. * du (iki, ikili) + car, çar (dört) * iki dört; yüzyüze gelme, karşılaşma,
uğrama, müptela olma; tutulmuş, uğramış, yakalanmış, çatmış, ulaşmış
duçem :
far. * du (iki, ikili) + çeşm, çem (göz; pınar) * iki göz; hazırlanan çayın
renk ve koku bakımından istenilen durumu; halk ağzında pişirilen yemeklerin
yenecek kıvamda olması
dudak :
tür. * tutak, dudak (tut (tutmak, yakalamak, kapmak, sahip olmak) + gak, ak
(-cı, yapan, eden eki) ) * ağızın alt ve üst kenarlarından her biri
dudu :
far. * tuti (papağan, dudu kuşu) * kadınlara verilen bir san, hanım; yaşlı
Ermeni kadını (dadu (çocuk bakıcısı kadın, halayık) (far.), daddy (baba)
(ing.), dede (babanın veya annenin babası; yaşlı erkek) (tür.) )
due diligence :
lat., ing. * debere (borçlanmak), debitus (borç) + diligentia (diligere (dis
(yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, -dan eki) + legere (toplamak,
derlemek, seçmek; okumak) + entia (isim yapım eki) ) (lat.); due (uygun,
münasip, layık; yeterli; vadesi dolmuş, zamanı gelmiş) + diligence (gayret, çaba,
çalışkanlık) (ing.) * gerekli özen, gereği gibi gayert gösterip çalışma
duellona :
lat. * duellum (savaş) (duo (iki) + bellum, ellum (savaş) + lona (dişilik eki)
* Roma mitolojisinde savaş tanrıçası
duetto :
lat., ita. * duo (iki) + etta (küçültme eki) (lat.); etto (ita.) * iki ses veya
iki enstrüman ile ilgili müzik bestesi veya performansı (icrası)
duha :
ara. * dahv, daha (güneş doğmak, sabah olmak, aydınlanmak, ışık gelmek) *
sabahın erken saatleri, kuşluk vakti; güneş
duhan :
ara. * dahn, dahana (tütmek, tüttürmek, dumanı çıkmak, duman çıkarmak) * duman,
tütsü, duman çıkarma
duhn :
ara. * dahn, dahana (yağ sürmek, yağlamak, sıvı ile kaplamak; yumuşak davranmak
(mecazi) ), dihan (yağ, vücuda sürülecek yağ) * yağlar, vücuda sürülecek
yağlar; yumuşak davranma
duhter :
far. * duht (kız, kerime) + er (isim yapım eki) * kız, kerime (daughter,
Tochter (kız) (ing., alm.) )
duhul :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma) * giriş, içeri girme, dahil olma
duhuliye :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma), duhul (giriş, dahil olma) + iye (isim yapım eki) * para verilerek
girilebilen bir yere girmek isteyenlerden alınan para, girmelik, giriş; içeri
girmelik; giriş ücreti
duka :
lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek,
tutmak, kapmak), ductus (yönlendirme; kanal, boru, kemer, kiriş), dux (lider,
önder; general) * dük ünvanının eskiden kullanılan hali; bir çeşit Venedik
altın akçesine verilen isim
duktal :
lat. * ductus (yönlendirme, kanal, boru, kemer, kiriş) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * kanal benzeri, kanal ile ilgili
duktografi :
lat., gre. * ductus (yönlendirme, kanal, boru, kemer, kiriş) (lat.) + graphein
(yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme,
çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * el yazısı ile yapılan gizli yazıların, şifreli veya anlaşılması
zor yazıların genel ismi
duktuler :
lat. * ductus (yönlendirme, kanal, boru, kemer, kiriş) + ulus, ula (küçültme
eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * küçük kanal veya boru ile
ilgili
duktuli :
lat. * ductus (yönlendirme, kanal, boru, kemer, kiriş) + li (-lar, çoğul eki) *
küçük kanallar veya borular
duktus :
lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek,
tutmak, kapmak), dux, duc (lider, önder, yönlendirici) * yönlendirme, kanal,
boru, kemer, kiriş
duktus arteriyozus :
lat., gre. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek,
götürmek, tutmak, kapmak), dux, duc (lider, önder, yönlendirici) (lat.) +
arteria (atardamar) (gre.) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * fetüste,
akciğer atardamarı (pulmoner arter) ile aort arasında geçiş sağlayan bir damar
bağlantısı
duktus deferans :
lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek,
tutmak, kapmak), dux, duc (lider, önder, yönlendirici) + deferentia (de, dis,
de (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, ikiye ayrılma, -dan eki) +
ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) + entia (isim yapım eki) ) *
ejakülasyon esnasında spermi epididimden üretraya taşıyan tüp
dul :
tür. * tul (eşi ölmüş kişi) * eşi ölmüş veya eşinden boşanmış ve henüz yeniden
evlenmemiş kadın veya erkek
dulaglutit :
lat. * dula (dual, ikili etki belirteci) + glutide (glükoz metabolizması
hormonu GLP-1 reseptör agonisti) * diyet ve egzersiz ile birlikte tip 2 diyabet
hastalığının tedavisinde kullanılan bir ilacın etken maddesi
(C2646H4044N704O836S18)
dulaptal :
tür. * dul (eşi ölmüş veya boşanmış kişi) + aptal (akılsız, budala, avanak,
salak, bön) * dulaptalotugillerden yüksek yerlerde yetişen, meyveleri kırmızıya
yakın, yaprakları açık yeşil olan ve 1,5 metreye kadar uzayabilen güzel kokulu
bir ağaç
dulavrat :
tür. * dul (eşi ölmüş veya boşanmış kişi) + avrat (kadın, dişi) * iki
çenekliler sınıfından ve birleşikgillerden, geniş yapraklı, dallı, morumsu
çiçekli, kök, yaprak ve tohumlarında idrar söktürücü, yumuşatıcı, terletici,
kan temizleyici hassalar bulunan, haricen deri hastalıklarında kullanılan çok
yıllık otsu bitki
dulcamara :
lat. * dulcis (tatlı) + amara (acı) * solanum cinsine bağlı bir bitki türü,
solanum dulcamara, yaban yasemini
dulda :
moğ. * dalda (gizli, saklı, sinmiş, kuytu, gölgelik) * yağmur, güneş, rüzgar ve
soğuğun etkisinden uzak, kuytu, korunaklı yer
dulichiaceae :
lat. * dulichia (cins adı) (dulcis (tatlı, hoş, sevimli) + ia (isim yapım eki)
) + aceae (bitki familyası eki; burada botanik değil zoolojik familya adı
yapımında kullanılmıştır) * Amphipoda (yan yüzücüler) takımında yer alan, küçük
deniz kabuklularını kapsayan hayvan familyası
dulkadiroğlu :
ara., tür. * zul kadr (kudret sahibi) (za, zi (sahibi) + el (ön ek, artikel) +
kadr (kudret, güç, kuvvet) ) + ol, oğl (var hale gelmek, vücuda gelmek, tezahür
etmek, olmak), oğul (erkek insan yavrusu, erkek evlat, erkek çocuk) + u
(tamlama eki) ) * Kahramanmaraş’ın bir ilçesi
duloksetin :
lat. * dulcis (tatlı) + xetine (serotonin ve norepinefrin geri alım
inhibitörleri (SNRI'ler) eki) * majör depresif bozukluk, yaygın anksiyete
bozukluğu, fibromiyalji ve nöropatik ağrıyı tedavi etmek için kullanılan bir
ilacın etken maddesi (C18H19NOS)
dulong-petit yasası :
fra., tür. * dulong (Fransız fizikçi Pierre Louis Dulong’un soyadından) + petit
(Fransız fizikçi Alexis Thérèse Petit’nin soyadından) (fra.) + yasa (kural,
kanun, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) (tür.) * oda sıcaklığında ve katı
haldeki metal elementlerin atomik kütleleri ile özgül ısı kapasitelerinin
çarpımının yaklaşık olarak sabit bir değere (3R ≈ 6 cal/mol.K) eşit olduğunu
öne süren kimya ve fizik kuralı
dulsine :
lat. * dulcis (tatlı, hoş, sevimli) + inea (isim yapım eki) * İspanyol
edebiyatında, özellikle Cervantes’in Don Quijote eserinde geçen hayali sevgili
figürü; “tatlı, hoş kadın” anlamında mecazi olarak idealize edilen sevgili
duluk :
ara. * dalk, dalaka (ovmak, sürtmek, parlatmak, batmak (güneş için) ) * yüz;
yüzün şakak ile çene arasındaki yanı, yanak; batma, güneş batması
duma :
rus. * duma (şura, danışma, istişare, düşünce) * düşünmek; Çarlık Rusyası'nda
yasama meclisi, güncel durumda ise Rusya parlamentosu
dumağı :
tür. * tum (kapatmak, tıkamak, bloke etmek) + ağı (isim yapım eki) * kırgınlık,
burun akıntısı ve aksırma ile kendini gösteren nezle veya soğuk algınlığı,
ingin
duman :
tür. * tuman (sis, bulut) (tun (kapanmak, hava bulutlanmak) + man (isim yapım
eki) ) * yanmakta olan bir maddeden çıkan siyah, gri veya beyaz renkli gaz, sis
benzeri görünür aerosol
dumbul :
tür. * tum, dum (yuvarlak ve şişkin anlamını temsil eden ses yansımalı kelime)
+ bul (sıfat yapım eki) * erkekliği iyi giderilmemiş erkek koyun; Karadeniz
bölgesinde “pipi” anlamında; genişlemek; şişmiş, genişlemiş, tombul; şişman,
tombul, tıknaz ve sevimli kimse ya da çocuk
dumdum :
san. * dumdum, domdom (Hindistan'ın Bengal bölgesindeki Dumdum şehrinden) *
çekirdeğinin dışı çelikten, ucu haç biçiminde çentikli olan ve çarptığı yerde
ucun açılıp genişleyerek kurşunu dağıtması nedeniyle büyük yaralar açan bir
tüfek kurşunu
dumlupınar :
tür. * dondu (buzlanarak katılaştı) + pınar (su kaynağı, menba) * Kütahya'nın
bir ilçesi (bugünkü merkez camii bitişiğinde olan bir pınarın suyunun soğuk
olmasından)
dumping :
ing. * dump (düşürmek, atmak) + ing (isim yapım eki) * bir ürünün, dış
pazarlarda yerel fiyatlardan daha düşük bir fiyatla satılması; bir ürünün,
üretim maliyetinin altında bir fiyatla, başka bir ülkede satılması durumu
dumrul :
tür. * dum (okun sivri ucu) + rul (isim yapım eki) * Türk ve Altay mitolojisinde
metafizik varlık
dumur :
ara. * dumr (zayıflama, büzüşme) * organ körelmesi, organdaki fonksiyon
bozukluğu (damir (zayıf, ince) (ara.) )
du'mus :
ara. * du'umus, deamis (ç.) ) * rengi siyaha benzer bir küçük su canavarı
dumuzi :
süm., aka. * du (oğul) + muzi (güvenilir, yükselen) * Tammuz, güvenilir oğul,
yükselen oğul, Mezopotamya Mitolojisinde Enki ailesine mensup Kinirsa kentinin
koruyucu tanrıçası
dun :
ara. * dan, dana (aşağıda olmak, altında olmak, düşük seviyede bulunmak,
altında kalmak, yakın olmak, yaklaşmak, alçalmak, küçülmek; haricinde, dışında,
yerine; değersiz veya ikincil konumda), dunya (alçak olan, aşağı olan, düşük
olan) * altta, aşağıda olan, aşağı, aşağılık, alçak; hariç, dış
duni :
ara. * dana (aşağıda olmak, altında olmak, düşük seviyede bulunmak, altında
kalmak, yakın olmak, yaklaşmak, alçalmak, küçülmek; haricinde, dışında, yerine;
değersiz veya ikincil konumda), dunya (alçak olan, aşağı olan, düşük olan) *
dışında, haricinde, gayri, başka, diğer, öbür, öteki
dunk :
ing. * dunk (daldırmak, batırmak, içine basmak, içine sokmak) * basketbolda
topu potaya güç kullanarak ve eller çemberi kavrayacak şekilde sokma hareketi,
smaç
dunning-kruger efekt :
lat. * dunning-kruger (Amerikalı sosyal psikologlar David Dunning ve Justin Kruger'ın
soyadlarından) (ing.) + effectus (gerçekleştirme, gerçelleme, sonuç, etki,
tesir) (lat.) * yetersiz bilgi veya beceriye sahip kişilerin kendi
yetkinliklerini olduğundan fazla, yüksek yetkinlik düzeyindeki bilgili
kişilerin ise yeteneklerini az görme, hafife alma eğilimi, bilişsel önyargı
duo :
lat. * duo (iki) * iki, iki bileşenden oluşan, ikili; genellikle müzik, sahne
sanatları veya spor gibi alanlarda ortak bir amaçla bir araya gelmiş,
birbiriyle uyum içinde çalışan iki kişiden oluşan grup veya ikili
duodenal :
lat. * duodenum (oniki) (duodeni (her biri oniki olarak, onikili) (duo (iki) +
deni, denium, denum (onlar, onluk, onlu) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * oniki parmak bağırsağı (duodenum) ile ilgili
duodenal atrezi :
lat. * duodenum (oniki) (duodeni (her biri oniki olarak, onikili) (duo (iki) +
deni, denium, denum (onlar, onluk, onlu) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) (lat.) + atresia (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) +
tresis (delik, açıklık) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) *
onikiparmak bağırsağının doğuştan kapalı veya gelişmemiş olmasıyla besin
geçişinin engellendiği konjenital anomali
duodenit :
lat. * duodenum (oniki) (duodeni (her biri oniki olarak, onikili) (duo (iki) +
deni, denium, denum (onlar, onluk, onlu) ) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı,
enflamasyon, sorun, hastalık eki) * duodenum astarındaki iltihaplanmanın neden
olduğu bir bağırsak hastalığı
duodenum :
lat. * duo (iki) + deni, denium, denum (onlar, onluk, onlu) (den (on) + ium
(-lu, -luk, ile ilgili, gibi olan, olma durumu) ) * ince bağırsak ile midenin
hemen yanında bulunan ve yemeğin parçalanıp sindirilmesinden sorumlu olan üst
bölge, oniki parmak bağırsağı (uzunluğunun yaklaşık on iki parmak genişliğinde
olması nedeniyle bu ad verilmiştir.)
duoterapi :
lat., gre. * duo (iki) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi
etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet,
tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek,
yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia
(isim yapım eki) ) (gre.) * bir hastalığı tedavi etmek amacıyla iki farklı
ilacın birlikte kullanılması
dupilumab :
lat. * du (human) + pi (IL-4 reseptörü hedefi) + lu (immün modülatör) + mab
(monoclonal antibody (antikor) ) * atopik dermatit, astım ve nazal polipler
gibi kronik sinüzitle sonuçlanan alerjik hastalıklarda kullanılan, interlökin 4
ve interlökin 13 reseptör sinyalini bloke eden monoklonal bir antikor (C6512H10066K1730O2052S46)
dupin göstergesi :
ing. * dupin (Amerikalı yazar Edgar Allan Poe’nun yarattığı C. Auguste Dupin
isimli kurgusal bir karakterden) + gösterge (bir şeyin varlığını, niteliğini
veya sonucunu bildiren bilgi, işaret, belirti, sembol, endikatör) + si (iyelik
eki) * bir yüzeyin yerel şeklini karakterize etmek için kullanılan yöntem; üç
boyutlu uzayda ele alınan bir yüzeyin bir noktasında, yüzeye o nokta civarında
en çok benzeyen koni kesiti
duplikasyon :
lat. * duplicare (ikilimek, iki kat yapmak, katlamak; çoğaltmak, tekrarlamak)
(duplex, duplus (ikili, çift) (duo (iki) + plicare (katlanmak, kat kat artmak,
daha fazla olmak, daha büyük olmak, artmak, ilave olmak) ) + tio (isim yapım
eki) * ikileme, iki katına çıkarma; içinde bir gen bulunan bir DNA bölgesinin
herhangi şekilde ikilenerek artması
duplike :
lat. * duplicatus (duplicare (ikilimek, iki kat yapmak, katlamak; çoğaltmak,
tekrarlamak) (duplex, duplus (ikili, çift) (duo (iki) + plicare (katlanmak, kat
kat artmak, daha fazla olmak, daha büyük olmak, artmak, ilave olmak) ) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); dupliqué (fra.) * bir yapının aynı
veya benzerinden iki tane olması, çift olmuş, ikiye katlanmış
dura mater :
lat. * dura (sert; beyin dokusunu ve omuriliği çevreleyen beyin zarlarının en
kalın ve en dıştaki katmanı) + mater (anne, ana, valide, öz, esas, kaynak) *
kafatasının ve omurganın hemen altında bulunan dış, kalın, güçlü zar tabakası
duraç :
tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket
etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + aç (araç
eki) * yontu, sütun gibi şeylerin üstüne oturduğu ayak, taban
durağan :
tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket
etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + a (ek) + ğan
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sabit, sakin, hareketsiz; Sinop'un bir
ilçesi
durak :
tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket
etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + ak (isim
yapım eki) * durma noktası, durma yeri; toplu taşıma aracı indirme bindirme
yeri, yolcuların toplu taşıma aracı bekleme yeri
durak evferi :
tür., ara. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket
etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + ak (isim
yapım eki) + vafir (çok, bol, fazla), evfer (daha bol, daha çok, daha zengin,
daha fazla) + i (iyelik eki) * Türk musikisinde belli düzümlerden yapılarak
kalıp halinde tesbit edilen ölçülere verilen isim
duraklamak :
tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket
etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + ak (isim
yapım eki) + la (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hareket akışı
içinde kısa süreli, geçici olarak hareketsiz, devinimsiz, değişimsiz kalmak
duraksamak :
tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket
etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + ak (isim yapım
eki) + sa (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hareket akışı içinde
kısa süreli, geçici olarak hareketsiz, devinimsiz, değişimsiz kalmak; konuşma,
düşünme, davranış veya hareket sırasında kararsızlık veya kesinti yaşayarak
kısa süre durmak
dural :
lat. * dura (sert, katı) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * beyin
dokusunu ve omuriliği çevreleyen beyin zarlarının en kalın ve en dıştaki
katmanı olan dura ile ilgili
durali :
tür. * turalı (doğru olan, töresi, örfü olan) (tura (töre) + lı (-li) ) * erkek
ismi
duran :
tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket
etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + an (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sabit, hareketsiz ve kararlı olan; erkek ismi
duraplasti :
lat. * dura (sert; beyin dokusunu ve omuriliği çevreleyen beyin zarlarının en
kalın ve en dıştaki katmanı) (lat.) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek,
oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme,
biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş,
biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) *
dura materin cerrahi onarımı veya yeniden yapılandırılması
durendiş :
far. * dur (uzak) + endiş (düşünce, kaygı) * uzakları düşünen, ileri görüşlü,
ileriyi hesap eden kişi; ileri görüşlülük, vizyonerlik
durga :
san. * durga (geçilmesi zor yer, kale; koruyucu ve yıkılmaz güç) (du (uzak) +
rga (geçit, yol) ) * Hint mitolojisinde kötülüğü ve şeytanları yok eden,
savaşçı Tanrıça
durgu :
tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket
etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + gu (isim
yapım eki) * olmakta, işlemekte, akmakta, yolunca gitmekte olan bir şeyin
ansızın kesilmesi
durgun :
tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket
etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + gun (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sabit, sakin, hareketsiz, devinimsiz
durmak :
tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket
etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + mak (fiil
mastar eki) * sabit olmak, hareketsiz olmak, hareketi sonlandırmak; ayakta
olmak, dikilmek; daim olmak, sürmek, devam etmek (durable, dauerhaft
(dayanıklı, durumu bozulmadan durabilen) (ing., alm.), durability, durabilité
(dayanıklılık, durumu bozulmadan durabilme), endurance (dayanıklılık),
duration, durée (süre, devamlılık) (ing., fra.), durer, dauern (sürmek, devamlı
olmak) (fra., alm.), tower, tour, Turm (kule, ayağa kalkmış gibi dikili duran
yüksek yapı) (ing., fra., alm.) )
duromer :
lat., gre. * durus (sert, katı) (lat.) + meros (parça, bölüm, kısım, birim)
(gre.) * ısı ve basınç altında şekil verildikten sonra sertleşen ve tekrar
ısıtıldığında yumuşamayan, geri dönüşü olmayan termoset plastik türü (diğer bir
kelime "polimer" (çok parçalı) (gre.) )
durr :
ara. * darra (inci gibi parlamak, ışıldamak, saf ve parlak olmak) * inci, sedef
tanesi, parlak taş
dursunbey :
tür. * dursun (devamlı olsun, kalıcı olsun) (dur, tur (daim olmak, devam etmek,
dayanmak; ayağa kalkmak; hareket etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak,
dikilmek, ayakta olmak) + sun (üçüncü tekil şahıs emir kipi eki) ) + beg, bey
(bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici,
sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil,
soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) * Balıkesir’in bir ilçesi;
eski ismi Hadrianeia (Osmanlı Padişahı Orhan Gazi’nin, Emir Dursun'u buraya
komutan olarak atamış olmasından)
duru :
tür. * turuğ (berrak, saf, temiz, sakin, katışıksız) * açık, net, dingin,
sakin, bulanık olmayan, pırıl pırıl, berrak, temiz, saf, pürüzsüz, aydınlık
(true (gerçek) (ing.) )
durub-u emsal : ara.
* darb (çarpma, vurma, beyan etme, bildirme), durub (çarpmalar, vurmalar, beyan
etmeler, bildirmeler) + u (tamlama eki) + mesel (misal, örnek, söz, benzer,
benzeyen), emsal (misaller, meseller, örnekler, sözler, benzerler, benzeyenler)
* meşhur sözler, ata sözleri, örnek olan hikayeler ve sözler
durugörü :
tür. * turuğ, duru (açık, net, dingin, sakin, bulanık olmayan, pırıl pırıl,
temiz, aydınlık) + görü (görüş, gözle veya hisle algılama) * olgu veya
olayların beş duyunun ötesindeki duyularla algılanması fenomeni, klervoyans
durulamak :
tür. * turuğ, duru (açık, net, dingin, sakin, bulanık olmayan, pırıl pırıl,
temiz, aydınlık) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yıkanmış bir
şeyi duru sudan geçirmek
durum :
tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket
etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + um (isim
yapım eki) * hal, vaziyet; sabit olma, hareketsiz olma, hareketi sonlandırma;
daim olma, sürme, devam etme
duruşma :
tür. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket
etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + uş (işteş
fiil eki) + ma (isim yapım eki) * mahkemede, yargılamanın belirli bir zamanda
yapılması, tarafların ve tanıkların hazır bulunduğu oturum, mahkemede dava
görülmesi, celse
durvalumab :
lat. * dur (insan kaynaklı, fully human) + val (PD-L1 hedefi) + u (immün
modülatör) + mab (monoclonal antibody (monoklonal antikor) ) * tümörü
ameliyatla çıkarılamayan 3. evre küçük hücreli olmayan akciğer kanseri
tedavisinde kemoterapi eşzamanlı radyoterapiden sonra hastalığı
kötüleşmeyenlerde kullanılan bir monoklonal antikor ilacın etken maddesi
(C6502H10018K1742O2024S42)
dusur :
ara. * dasr, dasara (zorlamak, sıkıştırmak, güçleştirmek; çakmak, mıhlamak,
perçinlemek), desr (mıh, çivi, perçin) * çiviler, perçinler, mıhlar, gemi
tahtalarını birbirine bağlayan büyük demir
duş :
lat. * ductus (yönlendirme, yönlendiren; önde olma, başta olma), docciare (su
damlaları halinde dökmek), doccia (kanal, oluk, boru, su yolu, su fıskiyesi,
hortum) (lat.); douche (fra.) * su dökerek yıkanma; su dökmeye, su fışkırtmaya
yarayan alet
duşak :
tür. * duş (bağlamak, sabitlemek) + ak (araç eki) * hayvanın, kaçmaması,
uzaklaşmaması için, iki ayağını birbirine iple bağlama yoluyla yapılan köstek
duşakabin :
lat., fra. * ductio (boru, kanal ile su iletme, su borusu, isale) (lat.);
douche (fra.) + capanna (kulübe, tek odalı ilkel konut, küçük oda, gemi odası)
(lat.); cabine (fra.) * duş yapmak için kullanılan, genellikle saydam cam veya
plastik panellerle kaplanmış kapalı alan
duşanbe :
far. * duşenbe (ikinci gün) (du (iki) + şenbe (gün) ) * Tacikistan’ın başkenti
(pazarın kurulduğu haftanın ilk gününden sonraki günü yani ikinci günü
temsilen)
dut :
far. * tut (dutgillerden bir meyve cinsi) * moraceae (dutgiller) familyasındaki
çiçekli bitkilerin bir cinsi; dutgillerden ılıman bölgelerde yetişen ağacın
kara, ak, mor veya pembe renkte, tatlı ve sulu, yenilen, şurubu, reçeli
yapılabilen meyvesi
dutar :
tür. * du (iki) + tar (tel, kiriş, lif) * Orta Asya ve İran coğrafyasında Fars,
Uygur, Özbek ve Türkmen halkları tarafından yaygın olarak kullanılan,
genellikle dut ağacından yapılan, uzun saplı, iki telli, elle ve mızrapla
çalınan geleneksel bir halk çalgısı
dutasterid :
lat. * du (düşük doz, sentetik türev) + ta (5α-redüktaz inhibitörü hedefi) +
sterid (5α-redüktaz inhibitörleri sınıfındaki sentetik steroid türevi) * iyi
huylu prostat büyümesi (BPH) ve saç dökülmesi tedavisinde kullanılan, 5-alfa
redüktaz enzimini inhibe ederek testosteronun dihidrotestosterona (DHT)
dönüşmesini engelleyen ilacın etken maddesi (C27H30F6N2O2)
duvak :
tür. * tuğ (kapak, örtü; sancak, alem) + ak (araç eki) * gelinin düğün, evlenme
töreni sırasında kullandığı, başını ve bazen de başıyla birlikte yüzünü kapayan
dantel veya tülden örtü, perde (duvar (sınırlayıcı, ayırıcı, engelleyici yapı,
engel, yüksek yapı, perde, sed) (far.) )
duvar :
far. * deya (kerpiç) + vare (yapı) * sınırlayıcı, ayırıcı, engelleyici yapı,
engel, yüksek yapı, perde, sed (tower, tour, Turm (kule, yüksek sütun) (ing.,
fra., alm.) )
duvaz :
far. * duvazdeh (oniki) * Alevi ve Bektaşi şiirinde görülen bir halk edebiyatı
nazım şekli, duvaze, imam (douze (oniki) (fra.), dozen, douzaine, Dutzend
(düzine) (ing., fra., alm.) )
duy :
lat. * ductilis (oluk, su borusu, su kemeri) (ductus (yönlendirme, sürme,
iletme, aktarma) + ilis (usim yapım eki) ) * elektrik ampulünün takıldığı,
bakır veya pirinçten yapılmış, yivli araç; elektrik akımı aktarıcı
duyarga :
tür. * duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + ar
(geniş zaman eki) + ga (-cı, araç eki) * eklembacaklı hayvanların başlarının ön
bölümünde bulunan, devingen, duyu alma organı, anten
duyarlı :
tür. * duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + ar
(geniş zaman eki) + lı (sıfat yapım eki) * hassas, çabuk tepki veren
duygan :
tür. * duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + gan (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * duyarlı, hassas, çabuk tepki veren
duygu :
tür. * duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + gu (isim
yapım eki) * his, içsel ve ruhsal algı
duygusal :
tür. * duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + gu (isim
yapım eki) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) * hisli, hisse
yönelik, his ile ilgili, duygu ile ilgili, duygulu
duymak :
tür. * duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + mak
(fiil mastar eki) * işitmek, kulak boşluğundan içeri girmek; hissetmek (audio
(duyma ile ilgili) (ing., fra.), douille (duy, su yolu, kolay iletilebilir
olan, bir aletin boşluk olan bölümü) (fra.) )
duyum :
tür. * duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + um (isim
yapım eki) * duyma, duyu organlarıyla algılanan, hissedilen şey, algılayış;
işitilen şey
dü :
far. * du (iki) * tavla oyununda zarın iki gelmesi halinde söylenen kelime
düalist :
lat. * duo (iki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ista (-ci, yapan,
eden eki, destekçi, yandaş) * birbirine karşı çıkan, zıtlık arzeden iki temel
kavramın var olduğuna dair ahlaki veya ruhsal inanç
düalite :
lat. * duo (iki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + itas (isim yapım
ve durum eki) * ikilik, çiftlik (du (iki) (far.) )
düalizm :
lat. * duo (iki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ismus (isim yapım,
durum, akım, öğreti, doktrin eki) * ruh ve madde, iyilik ve kötülük, yaratan ve
yaratılan vb. gibi, her şeyde birbirinden bağımsız, genellikle de birbirine
karşıt iki ilkenin var olduğunu öne süren görüş, ikicilik
dübb :
ara. * dubb (ayı) * ayı, Suriye ayısı
dübbüasgar :
ara. * dubb (ayı) + i (tamlama eki) + asgar (küçük) * Küçükayı; gökyüzünün
Kuzey Kutbu bölgesinde yer alan, yedi yıldızdan oluşan, saplı bir tencereyi
andıran ve sapının ucunda Kutup Yıldızı bulunan takımyıldız
dübbüekber :
ara. * dubb (ayı) +i (tamlama eki) + ekber (en büyük) * Büyükayı; gökyüzünün
Kuzey Kutbu bölgesinde yer alan, yedi yıldızdan oluşan, tencereye benzer
şekilli bir takımyıldız
dübel :
lat., alm. * tubus (tüp, boru, kapalı kanal) (lat.); tubili, dübel (mandal,
zıvana, kama) (alm.) * vida veya cıvata için duvara, betona veya başka
yüzeylere açılan deliğe yerleştirilen ve tutuculuk sağlayan silindirik tıpa
dübeş :
far. * du (iki) + penc, pes, bes, beş (beş) * tavla oyununda atılan iki zarın
da beş gelmesi
dübeyt :
far., ara. * du (iki, ikili) + beyt (beyit, şiirde iki dizeden (mısradan)
oluşan birim; ev) * dört mısralı nazım şekli
düblek :
tür., far. * tablek, tebelek (davulcuk) (tabl, tebel (davul) + ek (küçültme
eki) ) * ağzına deri gerilmiş dipsiz bir çömlek biçiminde, darbukaya benzeyen,
alaturka müzikte tempo tutmaya yarayan, el ile vurularak çalınan bir çalgı,
dümbelek
dübür :
ara. * dabara (arkasından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek, yönetmek, idare
etmek, planlamak) * sırt, geri, arka, arka taraf, peş, kıç, göt, makat; kök,
son, nihayet, dübr
dücar :
far. * dü (iki) + u (ve) + car (dört) * 2 ve 4; tavla oyununda atılan zarlardan
birinin 2, diğerinin 4 gelmesi
düçar :
far. * du (iki) + car, çar (dört) * iki dört; yüzyüze gelme, karşılaşma,
uğrama, müptela olma; tutulmuş, uğramış, yakalanmış, çatmış, ulaşmış
düden :
far. * dendan (çukurluk) (den (çukur) + dan (-lık, -luk, isim yapım eki) ) *
eriyebilen kayaçların, özellikle kireçtaşlarının yaygın olduğu bölgelerde görülen,
değişik çap ve derinliği olabilen, çok kez çember biçiminde kapalı çukur, doğal
kuyu (den (mağara, delik; batakhane) (ing.) )
düdü :
far. * dü (iki) + u (ve) + dü (iki) * 2 ve 2; tavla oyununda atılan iki zarın
da 2 gelmesi
düdük :
erm. * düt, tüt (ses çıkarmak) + ek (-cı, araç eki) * üfleyince ses çıkaran
araç (doodle (düdük) (ing.) )
düdüklemek :
erm., tür. * düdük (üfleyince ses çıkaran araç) + le (etken fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * cinsel ilişkide bulunmak, düzmek; alışverişte, oyunda, kumarda)
hileyle aldatmak, kandırmak
düello :
lat. * duo (iki) + ellum (isim yapım eki) * iki kişi arasında, onuru korumak
için tanıklar önünde ve belli kurallara göre yapılan silahlı dövüş, vuruşma
düet :
lat. * duo (iki) + etta (küçültme eki) (lat.); etto (ita.) * iki kişi
tarafından karşılıklı söylenen şarkı; iki ses veya iki çalgı için düzenlenmiş
müzik parçası
dügah :
far. * du, dü (iki, ikili) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) *
Şedaraban makamından Saba terkibine veya nev-eser'in yegah perdesindeki
şeddinden birkaç sesin eklenmesinden oluşan bir Türk musikisi makamı; Türk
musikisinde bir nota olarak portenin, sol anahtarına göre alttan ikinci
boşluğunun içine yazılan la notası ve karar perdesi Dügah (La) olan, neşeli ve
ferahlatıcı karakterde, rast dizisinin alt tetik tonlarıyla zenginleştirilmiş
makam
dügah-buselik :
far., ara. * du, dü (iki, ikili) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam,
lokasyon) + ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik,
salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) (ara.) *
karar perdesi Dügah (Re), güçlü perdesi Neva (Sol) olan, Türk musikisinde,
karar perdesi Dügah (La) olan ve Buselik dizisinin özelliklerini taşıyan,
genellikle hüzünlü ve duygusal ifadeye sahip, Türk sanat müziği ile tasavvuf
müziğinde kullanılan geleneksel makam
dügah-ı acem :
far. * du, dü (iki, ikili) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) +
ı (tamlama eki) + acem (yabancı; Persli, İranlı) * karar perdesi Dügah (Re),
güçlü perdesi Neva (Sol) olan, Türk musikisinde, karar perdesi Dügah (La) olan
ve Acem makamının özelliklerini taşıyan, genellikle neşeli ve hareketli
karakterde bir makam
dügah-ı hicaz :
far. * du, dü (iki, ikili) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) +
ı (tamlama eki) (far.) + hacz (engellemek, mani olmak), hicaz (engek, mani,
bariyer) (ara.) * karar perdesi Dügah (Re), güçlü perdesi Neva (Sol) olan, Türk
musikisinde, karar perdesi Dügah (La) olan ve Hicaz makamının melodik yapısını
taşıyan, duygusal ve derin hüzün ifade eden geleneksel makam
dügah-ı kadim :
far. * du, dü (iki, ikili) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) +
ı (tamlama eki) (far.) + kadim (eski, geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte kalmış)
(ara.) * karar perdesi Dügah (Re), güçlü perdesi Neva (Sol) olan, Türk
musikisinde, karar perdesi Dügah (La) olan, melankolik ve derin ifadeye sahip,
geleneksel yapı ve usûl özelliklerini koruyan eski (kadim) bir makam
dügah-maye :
far. * du, dü (iki, ikili) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) +
maye (asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde, maya) * Türk musikisinde,
karar perdesi Dügah (La) olan ve Maye makamının karakteristik melodi yapısını
taşıyan, hüzünlü ve duygusal ifade özelliklerine sahip makam
düğlek :
tür. * düğlek, dülek, divlek, düvlek (ufak ve tatlı yuvarlak kavun çeşidi) *
uzun ve kabuğu benekli kavun, altınbaş kavunu, acı kavun, ebucehil karpuzu;
henüz tam olgunlaşmamış ham kavun, kelek
düğme :
tür. * tüg (bağlamak, bir araya getirmek, birleştirmek) + me (isim yapım eki) *
ilikleme aracı; bir makinenin fonksiyon tuşlarından her biri
düğüm :
tür. * tüg (bağlamak, bir araya getirmek, birleştirmek) + üm (isim yapım eki) *
iplik, ip, halat gibi bükülebilir şeyleri kıvırıp kendi üzerine veya birbirine
dolayarak yapılan boğum
düğümlemek :
tür. * tüg (bağlamak, bir araya getirmek, birleştirmek) + le (etken fiil eki) +
mek (fiil mastar eki) * düğüm atmak
düğün :
tür. * tügün (bağ, akit, antlaşma) (tüg (bağlamak, bir araya getirmek,
birleştirmek) + ün (isim yapım eki) ) * evlilik töreni; iki kişinin evlilik
bağıyla birleşmesini kutlamak amacıyla yapılan toplu kutlama, evlilik
seremonisi, evlenme töreni
düğürcük :
tür. * tüg (bağlamak, bir araya getirmek, birleştirmek) + ür (etken fiil eki) +
cük (küçültme eki) * çok ince bulgur
dük :
lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek,
tutmak, kapmak), dux, duc (lider, önder, yönlendirici) * prensten sonra gelen
en yüksek soyluluk ünvanı
dükalık :
lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek,
tutmak, kapmak), ductus (yönlendirme; kanal, boru, kemer, kiriş), dux (lider,
önder; general) (lat.) + lık (durum eki) (tür.) * bir dukanın (dük) yönetiminde
bulunan ülke; duka olma durumu
dükel :
tür. * tüke, düke (bitmek, tamamlanmak) + l (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* tam, tamamlanmış, bütün, salim
dükkan :
ara. * dekke (ufalanmak, pare pare olmak, vurmak, çarpmak, dövmek, düzlemek;
seki, sofa) + an, en (isim yapım eki) * platform, seki, tezgah, satış yeri,
perakende satış yeri
düksiyon :
lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek,
tutmak, kapmak) + tio (isim yapım eki) * gözün dönme veya rotasyonel hareketi
düktil :
lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek,
tutmak, kapmak), ductus (yönlendirilmiş, sürülmüş; yönlendirme; kanal, boru,
kemer, kiriş) + ilis (ile ilgili, gibi) * çekilebilir, uzatılabilir, tel haline
getirilebilir; çekme kuvveti altında kopmadan uzayabilen, esneyebilen
düktilite :
lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek,
tutmak, kapmak), ductus (yönlendirilmiş, sürülmüş; yönlendirme; kanal, boru,
kemer, kiriş) + ilis (ile ilgili, gibi) + itas (isim yapım ve durum eki) * bir
malzemenin çekme kuvveti altında kopmadan uzayabilme kabiliyeti
düldül :
ara. * duldul (kirpi) * oklu kirpi; yaşlı, yıpranmış, eski veya yavaş giden
binek arabası veya taşıt; Hz. Ali'nin katırının ismi; kötü, zayıf eşek
dülger :
far. * durudgar, durugar (durudan (biçmek, kesmek) + gar, kar (-cı, yapan, eden
eki) ) * yapıların kaba ağaç işlerini yapan usta; marangoz, doğramacı
dülger balığı :
far. * dülger (marangoz) + bal (su, sulu toprak, çamurlu) + ık (ile ilgili,
gibi, -a ait) + ı (iyelik eki) * gövdesinin birçok yerinde çiviy, keser, eğri,
kerpeten, testere, eğe benzeri çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri
olmasından
düluk :
ara. * deleke (batmak) * batma, güneş batması
düluk-uş şems :
ara. * duluk (batma, batış) + el (ön ek, artikel) + şems (güneş) * Güneşin
batışı
dümbelek :
tür., far. * tablek, tebelek (davulcuk) (tabl, tebel (davul) + ek (küçültme
eki) ) * ağzına deri gerilmiş dipsiz bir çömlek biçiminde, darbukaya benzeyen,
alaturka müzikte tempo tutmaya yarayan, el ile vurularak çalınan bir çalgı,
düblek (tombul, tombalak (yuvarlak, yuvarlanan) (tür.) )
dümbük :
far. * tambuk (davul, dümbelek, tulum (çalgı) ) * ahlaksız kadın erkek
birleşmelerine aracılık eden, kadın satan veya karısının ve onun yakını
kadınların başka erkeklerle yatmalarına göz yuman erkek, pezevenk (dımbık (işe
yaramaz, içi boş, kof) (kür.) )
dümbül :
tür. * dümb (göbek) + lü (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * göbekli; göbek
atan, tombul, dombili, yuvarlanarak, düşe kalka (dembül dümbül) (dome, dôme
(kubbe, kavisli çıkıntı) (ing., fra.) )
dümdar : far.
* düm (göğüs) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve
malik olan, taşıyan) * Osmanlı döneminde "başkomutan" veya
"paşa" ünvanı muadili bir askeri rütbe
dümdüz :
tür. * düm (pekiştirme eki) + tüz (sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) * tamamen
düz, tam düzgün
dümen :
gre. * timoni (idare, yönetim) * menteşelerle aracın kıç, kuyruk veya arka
ucuna tutturulmuş olan ve yönlendirmeye yarayan düzlem veya malzeme levhası;
idare, yönetim (dominium (hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme,
idare etme) (lat.) )
dümen suyu :
gre., tür. * timoni (idare, yönetim) (gre.) + su (hidrojen ile oksijen
bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) + yu (iyelik eki)
(tür.) * geminin hareket ettiği yönün aksine pervanelerin su yüzeyine bıraktığı
iz
dümtek :
tür. * dümtek (darbuka sesinden onomatopeik (ses yansımalı) kelime) * Alaturka
müzikte tempo
dün :
tür. * tün, tüne (gece, karanlık) * bugünden bir önceki gün (tünemek (geceyi
geçirmek, uyumak için bir sırığa veya dala konmak (kuşlar ve kümes hayvanları
için) (tür.) )
dünit :
ing. * dun (Yeni Zelanda'nın Güney Adası'nda bulunan bir dağ) + mountain (dağ)
+ ite (element veya mineral eki; kaya eki) * ana maddesi olivin olan, iri
taneli, ultramafik (ultrabazik) bir kayaç
dünür : tür.
* tügür, tüngür, tünür (bağlanmış olan, birleşmiş olan) (tüg (bağlamak, bir
araya getirmek, birleştirmek) + ür (isim yapım eki) ) * evli kadın ve erkeğin
babalarının ve annelerinin birbirlerine göre aldıkları isim; evlilik yoluyla
oluşan akrabalık bağı
dünya :
ara. * dana (aşağıda olmak, altında olmak, düşük seviyede bulunmak, altında
kalmak, yakın olmak, yaklaşmak, alçalmak, küçülmek; haricinde, dışında, yerine;
değersiz veya ikincil konumda) + ya (durum eki) * alçak, altta, aşağı, aşağıda;
en yakın, en aşağı, en alçak; Güneş Sistemi'nde, Güneş’e yakınlık olarak
dördüncü sırada yer alan, üzerinde yaşam ve sıvı su barındıran tek gezegen
(down (aşağı, aşağıya, alt, altta), den (mağara, in, batakhane, yeraltı) (ing.)
)
dünyevi :
ara. * dunya (dan (aşağı, alçak) + ya (durum eki) ) + vi (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * alçak, aşağılık, dünya ile ilgili
düo :
lat. * duo (iki) * iki, iki bileşenden oluşan, ikili; genellikle müzik, sahne
sanatları veya spor gibi alanlarda ortak bir amaçla bir araya gelmiş,
birbiriyle uyum içinde çalışan iki kişiden oluşan grup veya ikili
düpedüz :
tür. * düpe (pekiştirme eki) + tüz (sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) *
tamamen düz; açıkça, bariz olarak
düpenc :
far. * dü (iki) + u (ve) + penc (beş) * 2 ve 5; tavla oyununda atılan zarlardan
birinin 2, diğerinin 5 gelmesi
dür :
ara. * darra (inci gibi parlamak, ışıldamak, saf ve parlak olmak) * inci, sedef
tanesi, parlak taş
dürabilite :
lat. * durabilis (dayanıklı, sürebilir) (durare (sürmek, devam etmek, daim
olmak, dayanmak) (dur (dayanıklı, sağlam) + are (fiil mastar eki) ) + abilis
(mümkün olma, olabilirlik eki) ) + itas (isim yapım ve durum eki) * Bir şeyin
zaman içinde bozulmadan, sağlam ve kullanılabilir şekilde kalabilme özelliği;
dayanıklılık ve uzun ömürlülük niteliği
dürbün :
far. * dur (uzak) + bin (gören) * uzaktaki cisimlerin görüntülerini
yaklaştırarak onları seçik ve büyük olarak görmeye yarayan, objektif ve oküler
adlı iki mercekten oluşan alet
dürdane :
far. * dürr (inci) + dane (tane, tohum, çekirdek; kutşun gülle) * inci tanesi;
çok güzel ve sevimli çocuk
düriye :
far. * dürr (inci, inci tanesi) + iye (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * inci
gibi parlayan, parlak; kadın ismi
dürmek :
tür. * tür (top yapmak, kıvırmak, rulo yapmak) + mek (fiil mastar eki) * bir
şeyi, silindir biçimini alacak biçimde kendi üzerine sarmak; yufka, kâğıt,
bohça, mendil gibi şeyleri, uçlarını üst üste getirip katlamak
dürtmek :
tür. * dürt (itelemek, ittirmek) + mek (fiil mastar eki) * itelemek, sürmek,
ilerletmek, iletmek, vardırmak (drive (sürmek; dürtü) (ing.), Trieb (dürtü,
motif) (alm.), dort (orada) (alm.), dart (mızrak, cirit) (fra.), zurt (dürtmek,
itelemek, ilerletmek, vardırmak) (ara.) )
dürtü :
tür. * dürt (itelemek, ittirmek) + ü (isim yapım eki) * iteleme, sürme (drive
(sürmek; dürtü) (ing.), Trieb (dürtü, motif) (alm.) )
dürtüklemek :
tür. * dürt (itelemek, ittirmek) + ük (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + le
(etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * üst üste olarak birkaç kez itmek,
ittirip durmak, dürtmek, dürtüp durmak
dürülüş :
tür. * tür (top yapmak, kıvırmak, rulo yapmak) + ül (edilgen fiil eki) + üş
(isim yapım eki) * bir şeyin, silindir biçimini alacak biçimde kendi üzerine
sarılması, dürülmek işi
dürüm :
tür. * tür (top yapmak, kıvırmak, rulo yapmak) + üm (isim yapım eki) * silindir
biçiminde kıvırma, dürme, dürülmüş olan; bir parça yufka ekmeğinin yiyecek
olarak, içine peynir ve benzeri bir katık konularak sarılmış biçimi
dürüst :
far. * dur, tur (daim olmak, devam etmek, dayanmak; ayağa kalkmak; hareket
etmemek, hareketsizleşmek, sabit kalmak, dikilmek, ayakta olmak) + ust (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * doğru, düz, güvenilir (trust (güven) (ing.),
trauen (güvenmek) (alm.) )
dürzi :
far. * darzi (dikici, terzi) (derz, darz (dikiş, eklem, iki alanın
birleşmesiyle oluşan hat) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Muhammed
İsmail al Darzi tarafından kurulmuş olan, Suriye ve Lübnan'da mevcut bir
tarikat
dürzü :
far. * druz (cesur, sadık, güvenilir) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
sünni türklerin sıkça ayaklanan dürzilere tepkisi sonucunda ortaya çıkmış olan
ve “ahlaksız, karısını pazarlayan, ele veren” anlamında bir hakaret sıfatı
düse :
far. * dü (iki) + se (üç) * 2 ve 3; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 2,
diğerinin 3 gelmesi
düstur :
ara., far. * dustur (yasa, kanun, kural, ilke, prensip) (ara.), dastur (izin,
ferman; vezir) (far.) * genel kural, kanun, yasa, ilke, prensip; vezir
düş :
tür. * tül, tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek; rüya,
hayal; dinlenme, uyku) * rüya, hayal (touch, toucher (dokunmak, temas etmek,
değmek, etkilemek, denk gelmek) (ing., fra.) )
düş kırıklığı :
tür. * tül, tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek; rüya,
hayal; dinlenme, uyku) + kırık (kesik, ayrık, bölük) + lık (isim yapım eki) + ı
(iyelik eki) * arzu edilenin, beklentinin, hayalin gerçekleşmemesine dayalı
oluşan psikolojik durum
düşes :
lat. * ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek,
tutmak, kapmak), dux, duc (lider, önder, yönlendirici) + esse (dişilik eki) *
dükün karısı; kadın için prensesten sonra gelen en yüksek soyluluk ünvanı
düşeş :
far. * dü (iki) + şeş (altı, 6) * 2 ve 6; tavla oyununda atılan zarlardan
birinin 2, diğerinin 6 gelmesi
düşey :
tür. * tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek) + ey (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yukarıdan aşağı yönlü olan
düşeyazmak :
tür. * tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek) + e (-a
doğru, yönelim eki) + yaz (uygulamak, işaretlemek, yerleştirmek) + mak (fiil
mastar eki) * düşecek gibi olmak, az kalsın düşmek, neredeyse düşmek
düşkün :
tür. * tül, tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek; azalmak,
alçalmak, eksilmek) + kün (isim yapım eki) * zayıf, güçsüz, çaresiz, yoksul,
zor durumda
düşlemek :
tür. * tül, tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek; rüya,
hayal; dinlenme, uyku) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * rüya
görmek, hayal görmek
düşman :
gre., far. * dysmenes (kötü zihniyetli, kötü niyetli) (dys, dus (kötü) + menos,
menes (zihin, düşünce, niyet) ) (gre.); duj (kötü, bozuk, çirkin, murdar), duşt
(çirkin) + man (kimse, gibi olan, ile ilgili) (far.) * kötü zihniyetli, kötü
niyetli, kötülük isteyen, kötücül (eumenes (iyi zihniyetli, iyi niyetli) (eus
(iyi) + (menos, menes (zihin, düşünce, niyet) ) (gre.); duşnam (sövmek), duşvar
(müşkül) (far.) )
düşmek :
tür. * tül, tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek; azalmak,
alçalmak, eksilmek) + mek (fiil mastar eki) * aşağıya doğru yönelmek (touch,
toucher (dokunmak, temas etmek, değmek, etkilemek, denk gelmek) (ing., fra.),
douche, Dousche (duş, düşen su) (fra., alm.) )
düşük :
tür. * tül, tüş, düş (inmek, durmak, konmak, denk gelmek, rast gelmek; azalmak,
alçalmak, eksilmek) + ük (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * düşmüş, aşağı,
aşağıda, altta; az, yetersiz; ölü doğum
düşünce :
far., tür. * düşin (zihinsel faaliyet, fikretme) (far.) + ce (isim yapım eki)
(tür.) * fikir, zihinsel faaliyet
düşünmek :
far., tür. * düşin (zihinsel faaliyet, fikretme) (far.) + mek (isim yapım eki)
(tür.) * fikretmek, zihinsel faaliyette bulunmak
düşünsel :
far., tür. * düşin (zihinsel faaliyet, fikretme) (far.) + sel (ile ilgili,
gibi, -a ait) (tür.) * düşünce ile ilgili
düşünür :
far. , tür. * düşin (zihinsel faaliyet, fikretme) (far.) + ür (-cü, geniş zaman
eki, yapan, eden eki) * düşünen kişi, fikreden kişi, felsefeyle uğraşan,
düşünce üreten kimse, filozof
dütar :
tür. * du (iki) + tar (tel, kiriş, lif) * Orta Asya ve İran coğrafyasında Fars,
Uygur, Özbek ve Türkmen halkları tarafından yaygın olarak kullanılan,
genellikle dut ağacından yapılan, uzun saplı, iki telli, elle ve mızrapla
çalınan geleneksel bir halk çalgısı
düttürü :
tür. * dattiri, düttürü (ses yansımalı onomatopeik kelime) * hoppa ve oynak
kadın veya kız; kısa elbise
düvaz :
far. * duvazdeh (oniki) * Alevi ve Bektaşi şiirinde görülen bir halk edebiyatı
nazım şekli, duvaze, imam (douze (oniki) (fra.), dozen, douzaine, Dutzend
(düzine) (ing., fra., alm.) )
düvaz-imam : far.,
ara. * duvazdeh (oniki) (ara.) + imam (önder, lider) (ara.) * Şiilikte, Hz.
Ali'nin soyundan gelen ve dini lider kabul edilen oniki imam
düve :
moğ. * tüge, döbe, dönen (geviş getiren hayvan yavrusu veya genç sığır; üç-dört
yaşındaki hayvan) * henüz yavrulamamış (doğurmamış), yaklaşık 1-2 yaşlarındaki
genç dişi sığır, buzağının büyüğü, buzağı doğurmamış genç inek, dana
düvel :
ara. * devl (galip gelmek, üstün olmak; dönmek, nöbetleşe değişmek, güç ve
talih el değiştirmek) * birinin diğerine galip, üstün olması; devletler
düven :
tür. * tog, töğ, döğ, döv (vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek) + en (isim yapım
eki) * harmanda ekinlerin tanelerini saptan ayırmak için kullanılan, önüne
koşulan hayvanlarla çekilen, altında keskin çakmaktaşları çakılı bulunan, kızak
biçiminde tarım aracı
düver :
tür. * tog, töğ, döğ, döv (vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek) + er (araç eki) *
yapılarda kullanılan kalın ağaç, direk, mertek
düvesimek :
tür. * tog, töğ, döğ (vurmak, çarpmak, darbetmek, ezmek) + e (etken fiil eki) +
si (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * dövüşmek, boğuşmak
düyek :
far. * dü (iki) + yek (bir, tek) * Türk musikisinde en çok kullanılan
usullerden biri olan, iki adet dört zamanın (sofya) birleşmesinden meydana
gelen sekiz zamanlı ve beş vuruşlu bir küçük usül; 2 ve 1; tavla oyununda
atılan zarlardan birinin 2, diğerinin 1 gelmesi
düyun :
ara. * deyn (borç, yükümlülük) * borçlar, yükümlülükler
düz :
tür. * tüz (sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) * girintisi çıkıntısı, inişi
çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden; doğru
(dose, Dosis (düze) (ing., fra., alm.) )
düzayak :
tür. * düz (girintisi çıkıntısı, inişi çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz
bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden; doğru) + ayak (bacakların ucunda yer
alan iki adet ayakta durma ve yürüme organından her biri) ) * topukların yere
paralel olması, yani içeri veya dışarı basmadan normal ve düzgün bir şekilde
yürüyebilme durumu; basamağı olmayan
düzce :
sla. * dusae (nefes vermek) * Türkiye'nim Karadeniz Bölgesi'nin Batı Karadeniz
Bölümü'nde yer alan, doğuda Zonguldak ili, güneydoğuda Yığılca ilçesi, güneyde
Merkez ilçe ve Çilimli ilçesi, güneybatıda Cumayeri ilçesi, batıda Sakarya ili,
kuzeyde de Karadeniz ile çevrili olan 81 plakalı il
düze :
gre. * dosis (hediye, bağış, veri) (didonai, didonein (vermek), dosis (veri,
verilen, vergi, hediye) ) * etken maddenin (ilaç, radyasyon, kimyasal vb.)
maruz kalınan veya verilen miktarı; ilaç tüketim miktarı
düzeç :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + eç (araç eki) * bir yüzeyin eğimini, eğrilik derecesini anlamaya
yarayan araç
düzelmek :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + el (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * doğru hale
gelmek, düz hale gelmek; iyileşmek
düzeltmek :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + el (edilgen fiil eki) + t (etken fiil eki) + mek (fiil mastar
eki) * doğru hale getirmek, düz hale getirmek, yanlışı gidermek; iyileştirmek
düzeltmen :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + el (edilgen fiil eki) + t (etken fiil eki) + men (yapan, eden
eki) * düzeltici, düzeltme işini yapan; basımevinde dizilmekte olan bir
yazının, bir yapıtın dizgi yanlışlarını provaları üzerinde düzelterek yazının,
yapıtın yanlışsız basılmasını sağlamakla görevli kimse
düzem :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + em (isim yapım eki) * bir bileşiğe veya karışıma girecek madde
miktarınının belirtilmesi
düzemek :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + e (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir karışımı istenilen
orana göre hazırlamak, bir karışımın düzemini belirlemek
düzen :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + en (isim yapım eki) * doğru hal, doğru halde olma, tertip (design
(tasarım, düzenleme), dose, Dosis (düze) (ing., fra., alm.), dizmek (sıralamak,
hizalamak) (tür.) )
düzenbaz :
tür., far. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak,
dizmek, düzenlemek) + en (isim yapım eki) + baz (-cı, yapan, eden eki; oynayan,
iştigal eden) * hile yapan kimse, dolandırıcı, sahtekar, hilekar, komplocu
düzenek :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + en (isim yapım eki) + ek (isim yapım eki) * işleyiş sistemi,
sistem, kurgu, mekanizma
düzenlemek :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + en (isim yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki)
* düzene koymak, düzen oluşturmak, organize etmek
düzey :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + ey (isim yapım eki) * seviye, derece, mertebe, yüzey
düzgü :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + gü (isim yapım eki) * kural olabilecek nitelikte ilke veya önerme,
uyulması gereken kural, ölçüt
düzgün :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + gün (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * düzenli, doğru, pürüzsüz
düziçi :
tür. * düz (girintisi çıkıntısı, inişi çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz
bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden; doğru) + iç (dahili, bir şeyin
derinliği) + i (iyelik eki) * Osmaniye’nin bir ilçesi; eski ismi Şuguru Samiye
düziko :
tür., gre. * düz (sade, doğal, serbest, katkısız) (tür.) + ikos (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (gre.) * fermente taze üzümün bakır imbiklerde
damıtılmasıyla elde edilen bir içki, rakı
düzine :
lat. * duodecum (duo (iki) + decum (on) ) * onikilik birim, oniki adet
(douzaine (düzine) (fra.) )
düzköy :
tür. * düz (girintisi çıkıntısı, inişi çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz
bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden; doğru) + köy (kasabadan küçük
yerleşim birimi) * Trabzon’un bir ilçesi; eski ismi Haçka
düzlem :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + lem (isim yapım eki) * üzerinde girinti çıkıntı olmayan düz alan,
yüzey, alan, iki boyutlu yüzey
düzlemek :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * doğru, engebesiz,
pürüzsüz hale getirmek
düzlemsel :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + lem (isim yapım eki) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
yüzey ile ilgili, düzlem ile ilgili
düzlük :
tür. * düz (girintisi çıkıntısı, inişi çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz
bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden; doğru) + lük (isim yapım eki) * düz
olan yer, engebesi ve pürüzü olmayan alan
düzmece :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + mece (isim ve sıfat yapım eki) * kurgu, hile; hileli, sahte,
kurgusal
düzmek :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + mek (fiil mastar eki) * bir gereksinimi karşılaması için, birçok
şeyi birbirini tamamlayacak biçimde bir araya getirmek; cinsel ilişkide
bulunmak (argoda)
düztaban :
tür., ara. * düz (girintisi çıkıntısı, inişi çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz
bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden; doğru) + taban (zemine temas eden alt
yüzey) (tab (damga basmak, damgalamak, basmak) + an (yapan, eden, gibi olan) )
* ayak kemerlerinden birinin düzleşmesi veya ortadan kalkması ile oluşan ayak
durumu
düztabanlık :
tür. * düz (girintisi çıkıntısı, inişi çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz
bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden; doğru) + taban (zemine temas eden alt
yüzey) (tab (damga basmak, damgalamak, basmak) + an (yapan, eden, gibi olan) )
+ lık (isim yapım eki) * ayaktaki kemik ve eklem dokularının belirli bir düzen
ve kaviste kalmasını sağlayan bağ, tendon ve kas yapılarının çeşitli etkenlere
bağlı olarak zayıflaması sonucu ayak kavisinin kaybolması ve düzleşmesi, taban
düşüklüğü, pes planus
düzyazı :
tür. * tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek,
düzenlemek) + yaz (nakşetmek, işaretlemek, harf ve kelime işlemek) + ı (isim
yapım eki) * ölçü ve uyak içermeyen, şiir
dvarfizm :
alm., lat. * dweorg, dweorh (çok küçük, minnacık, cüce) (alm.) + ismus (isim
yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * birinin ortalama büyüklükteki bir
erkek veya kadından önemli ölçüde daha kısa olmasına neden olan tıbbi veya
genetik bir durum, cücelik (dwarf (cüce) (ing.) )
DVD :
ing. * digital (sayısal) + versatile (çok amaçlı) + disc (disk) * yüksek
kapasiteli sayısal veri ve video depolamak için kullanılan optik disk formatı
DVI :
ing. * digital (sayısal) + visual (görsel) + interface (arayüz) * monitör ve
ekran kartı arasında sayısal görüntü aktarımı sağlayan bağlantı standardı
Dy :
lat. * dysprosium (dysprositos (zor elde edilen, güç ulaşılır) (dis, dys (ayrı,
uzak; yokluk, bozukluk ve olumsuzluk öneki) + prositos (ulaşılabilir,
yaklaşılabilir, elde edilebilir) ) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) )
* atom numarası 66 olan, lantanitler serisinde bulunan, yumuşak, gümüş beyazı
renkli, manyetik özellikleri olan, kalıcı mıknatıslarda, nükleer reaktörlerde,
lazer teknolojilerinde ve manyetik alaşımlarda kullanılan güçlü bir nadir
toprak elementi
dydrogesteron :
lat., gre. * dihydros (iki hidrojen eklenmiş, kısmen indirgenmiş) (di (iki,
ikili, çift) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) ) (gre.) + gestare (taşımak,
götürmek, yüklenmek, üstlenmek, gebeliği sürdürmek; kayıt altına almak), gestus
(taşıma, getirme, götürme) + steron (steroid bileşik eki) (stereos (katı, sert,
sağlam, üç boyutlu, hacimli) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) ) *
hormon replasman tedavisinde ve çeşitli adet ve doğurganlık ile ilgili
durumların tedavisinde kullanılan sentetik progestojen
dyn :
gre. * dynamis (güç, kudret, kuvvet, enerji) kelimesinin kısaltılmışı * 1
gramlık bir cismin hızını saniyede 1 cm artırmak için gereken kuvvet veya 1
gramlık bir cismin ivmesini 1 cm/s² yapmak için gerekli kuvvet miktarı (1 dyne
= 10−5 newton)
dytiscidae :
gre. * dytikos (dalmaya, batmaya uygun; dalıcı) (dynein (dalmak, içine girmek,
batmak) + ikos (ile ilgili,-a ait) ) (gre.) + idae (-giller, zoolojik familya
eki) (lat.) * Coleoptera (kınkanatlılar) takımında yer alan, suda yaşayan
dalıcı böcekleri (predaceous diving beetles) kapsayan böcek familyası
dytiscinae :
gre. * dytikos (dalmaya, batmaya uygun; dalıcı) (dynein (dalmak, içine girmek,
batmak) + ikos (ile ilgili,-a ait) ) (gre.) + inae (-giller, zoolojik alt
familya eki) (lat.) * Dytiscidae familyası içinde yer alan, büyük dalıcı böcekleri
kapsayan alt familya
dziewanna :
leh. * dziewanna (genç kadın, kız; bakire) (leh.); diva (por., sla.) *
Scrophulariaceae (sıracagiller, sahlepgiller) / Plantaginaceae (sürengiller)
familyasındaki Verbascum (sığırkuyruğu, mullein) isimli bitki cinsi
e :
tür. * e, E * Türkçe alfabedeki altıncı harf ("D"den sonra,
"F"den önce)
eazzu :
ara. * e (daha, en) + azz (aziz, değerli, muteber) * daha aziz (esteemed
(değerli), estimé (değerli) (fra.) )
eb :
ara. * eb (baba, ata) * manastır lideri, papaz, baba (abba (baba), abbey, abbé,
Abtei (manastır görevlisi, papaz, baş papaz) (ing., fra., alm.) )
ebab :
ara. * ebab ("ib" (kuş) ) * bir yere gitmek için hazır olmak, gitmek
üzere olmak (above (üstünde), about (hakkında, üzere) (ing.) )
ebabil :
gre., lat. * apodidae (ayaksız) (yokluk, zıtlık, ve olumsuzluk eki) + pous,
podos (ayak) (gre.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae
(-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * Apus apus, sağangiller (Apodidae)
familyasından 16-17 cm boyunda, kırlangıç benzeri bir kuş türü
ebastin :
lat. * e (ethyl grubu eki) + bast (kimyasal sınıf eki) + ine (alkaloid veya
amin eki) * alerjik rinit (mevsimsel veya yıl boyu süren burun alerjileri),
ürtiker (kurdeşen) gibi alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılan antihistaminik
ilacın etken maddesi (C32H39NO2)
ebat :
ara. * ba’d (uzaklık, mesafe, uzak olma, ayrı olma) “a’bad” * bir nesnenin
genişlik, uzunluk, yükseklik değerleri bütünü, boyutlar, ölçüler
ebb :
ara. * ebb (otlak, çayır, mera, kuru ot, taze ot) * otlak, çayır, mera, kuru
ot, taze ot, abab (ç.)
ebced :
ara. * elif (a) + be (b) + cim (c) + dal (de) * Arap alfabesi; alfabedeki
harflerin sıra numaralarını temsil eden sayıların nümerolojik değerlerinin
hesaplanmasına dayalı bir sayı sistemi
ebe :
tür., ara. * epe, ebe (kadın, anne, nine, büyük anne) * hamile kadına doğum
öncesi, sırası ve sonrasında yardımcı olan sağlık görevlisi; bir oyunda baş
olan veya ötekilere karşı tek başına oynayan çocuk
ebebulguru :
tür. * ebe (anne, büyük anne) + bargul, burgul, bulgur (buğdayın, kaynatılıp
kurutulduktan ve kabuğu çıkarılıp kırıldıktan sonra aldığı hal) + u (iyelik
eki) * sert ve bulgur taneleri durumunda yağan kar
ebed :
ara. * abada (ebedi kılmak, sonsuz kılmak, daim kılmak, sürekli hale getirmek,
yok olmamak) * sonsuzluk, bitimsizlik, süreklilik, daimilik, devamlılık
ebedi :
ara. * abada (ebedi kılmak, sonsuz kılmak, daim kılmak, sürekli hale getirmek,
yok olmamak), ebed (çok uzun süre, sonsuzluk, bitimsizlik) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * sonsuz, bitmeyen, bitimsiz, ölümsüz
ebediyen :
ara. * abada (ebedi kılmak, sonsuz kılmak, daim kılmak, sürekli hale getirmek,
yok olmamak), ebed (çok uzun süre, sonsuzluk, bitimsizlik) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + yen (zarf/belirteç eki) * sonsuza kadar, sonsuz olarak,
bitmeden
ebediyet :
ara. * abada (ebedi kılmak, sonsuz kılmak, daim kılmak, sürekli hale getirmek,
yok olmamak), ebed (çok uzun süre, sonsuzluk, bitimsizlik) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + yet (isim yapım eki) * sonsuz olma durumu, sonsuzluk,
daimlik
ebegümeci :
ara., tür. * ebemgömeci (ebe, aba (anne, baba, nine, dede) + m (birinci tekil
şahıs iyelik eki) + gömeç (çörek, ekmek) + i (iyelik eki) * mor çiçekli, uzun
yeşil tüylü sapları olan solunum ve sindirim sistemine fayda sağlayan bir bitki
türü
ebelemek :
ara., tür. * epe, ebe (kadın, anne, nine, büyük anne; baba, dede) + le (etken
fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * çocuk oyununda birinin, bir diğerine
dokunarak onun yakalayacak kişi yani ebe olmasını sağlamak
ebemkuşağı :
tür * epe, ebe (kadın, yaşlı kadın, anne, nine, büyük anne; baba, dede) + m
(birinci tekil şahıs iyelik eki) + kuşak (bele dolanıp bağlanan uzun ve enlice
kumaş parçası, kemer, kayış, şerit, bant) + ı (üçüncü tekil şahıs iyelik eki) *
genellikle yağmur sonrasında güneş ışınlarının su damlacıklarında kırılması ve
yansımasıyla gökyüzünde oluşan yedi renkli, yay şeklindeki meteorolojik
görünüm, gökkuşağı
ebenaceae :
lat. * ebenum (abanoz ağacı) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * abanoz
ağaçları ve hurma türlerini kapsayan bitki familyası
ebeveyn :
ara. * aba (baba olmak, ebeveyn olmak), abb, aba (baba), abvan (ç.) * iki baba,
ebeveyn, anne ve baba
ebhur :
ara. * bahr (deniz) * denizler, bahrlar
ebitda :
ing. * earnings (kazançlar) + before (önce) + interest (faiz) + tax (vergi) +
depreciation (değer düşürme) + amortization (itfa, amortisman, aşınma payı) *
bir şirketin faiz, vergi, amortisman, değer düşürme giderleri öncesindeki
kazancı
ebka :
ara. * bak (daim olmak, geriye kalmak, kalmak); baki (daim, kalan) sıfatının
pekişmiş hali * en baki olan, en kalıcı olan
ebkem :
ara. * bakama (dilsiz olnak, konuşamamak) * konuşamayan, dilsiz
ebleh :
ara. * baliha (aptallık etmek) kelmesinden türeme sıfat * ahmak, bön, budala
(abulia, aboulie, Abulie (irade kaybı, kayıtsızlık) (ing., fra., alm.) )
ebola :
ngb. * legbala (beyaz su, saf su) * Ebola virüsü kaynaklı olan, ateş, boğaz
ağrısı, kas ağrısı ve başağrısı ile karakterize bir hastalık (1976 salgınının
gerçekleştiği yerin yakınında olan, Zaire'deki (Kongo) Ebola nehrinden)
ebonit :
gre., lat. * evenos (siyah ağaç, abanoz) (gre.) + ite (element veya mineral
eki; kaya eki) (lat.) * kauçukla kükürdün işlenmesinden elde edilen bir plastik
madde
ebracteate :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + bractea (brakte, çiçek örtüsü
yaprağı) + atus (sıfat eki) * çiçek, çiçek durumu veya kozalak gibi üreme
organlarının hemen altında yer alan, normal yapraklardan farklılaşmış ve
genellikle daha küçük veya farklı renkte olan özelleşmiş yaprak taşımayan,
braktesiz; brakte taşımayan
ebrar :
ara. * birr (iyilik, hayır), berr (sözüne sadık, iyi, hayırlı, erdemli, güzel
huylu, faydalı; gerçeklik; iyilik eden; uzaklaştıran) * iyiler, iyi olanlar,
hayırlar, hayırlılar, hayırlı kişiler; hayır sahibi kişi, iyi, dindar ve özü
sözü bir; kadın ismi
ebras :
ara. * ebras (alacalı, benekli, karışık renkli) * alacalı hastalığı, sürtünerek
veya kaşınarak aşınmış yüzey (abrade (aşındırmak), abrasion, Abreibung (aşınma)
(ing., fra., alm.), abraxas (üzerine yazı yazılmış taş) (gre.) )
ebren :
tür. * abran, abrağan, awrağan, avrağa, evreğen, ewreğen, ebreğen, ebren, evren
(ebir, evir (döndürmek, çevirmek, döngü oluşturmak) + en (isim yapım eki) ) *
döngüsel olan, dönüştüren, değiştiren, eviren; evren, kainat; felek, talih
(eski Türk topluluklarında ejderha, yeraltı canavarı, deniz yılanı anlamlarında
kullanılmıştır.)
ebri :
ara. * bar (yaratmak) * yaratırım (bari (yaratıcı) (ara.), bear, gebären
(doğurmak) (ing., alm.), evren, ebren (yaratış olarak) (tür., ara.) )
ebru :
far. * abri (bulut gibi, hareli, göz ve benzeri şeylerde görünen parlak
çizgiler gibi) (abr (bulut, hare, parlak çizgi) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * kaş; kağıt süslemeciliğinde, kitre ve kola gibi yapıştırıcılarla
yoğunlaştırılmış su üzerine neftyağıyla sıvılaştırılmış yağlıboya damlatılarak
yapılan ve üzerine konulan kâğıda geçirilen süs
ebruli :
far. * abr (bulut, hare, parlak çizgi) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) +
li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * üzerinde değişik renkler bulunan kağıt veya
kumaş
ebstein anomalisi :
alm., gre., tür. * ebstein (Alman kardiyolog Heinrich von Ebstein’in
soyadından) (alm.) + anomalia (bir şeyin normalden veya beklenenden farklı olma
durumu, anormallik, sapaklık, sapma) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * sağ kulakçıktan
sağ karıncığa kan geçişini kontrol eden, kalbin sağ kulakçığı (atriyum) ve sağ
karıncığı arasındaki triküspit kapaktaki (sağ atrioventriküler kapak)
konjenital (doğumsal) bozukluk
ebter :
ara. * batara (kesmek, sonunu koparmak, sona erdirmek) * kuyruğu kesik hayvan;
eksik, tamamlanmamış, olmamış; sonunda oğlu ve kızı kalmayan insan, soyu
tükenmiş olan; ölümünden sonra adı hatırlanıp anılacak hayrı ve ihsanı kalmayan
kişi
ebubekir :
ara. * ebe, aba (baba) + u (tamlama eki) + bekir (ilk doğan, yeni doğan, yeni
doğmuş, genç) * Bekir'in babası, ilk doğanın babası; İslam peygamberi Hz.
Muhammed’in yakın arkadaşı
ebucehil :
ara. * ebe, aba (baba) + u (tamlama eki) + cehil (bilgisizlik, anlamama) *
cehilin babası, cahilliğin babası
eburnasyon :
lat. * eburneus (fildişi) + tio (isim yapım eki) * fildişi işçiliği, fildişi
sanatı
ebu-selik :
ara. * ebe, aba (baba) + u (tamlama eki) + selik (yol, yön, gidişat, akış) *
yol gösterici, rehber, yönetici, yönlendirici; Türk musikisinde, başlangıç
notası Re olan, hüzünlü ve melankolik bir tasvir içeren bir makam
ebussuud :
ara. * ebe, aba (baba) + u (tamlama eki) + el (ön ek, artikel) + sa’ada (mutlu
olmak, başarılı olmak), suud (mutluluk, zafer, iyi olma, başarı) * mutluluğun
babası, başarılı olan kişinin babası; Osmanlı döneminde İslam hukuku (fıkıh) ve
ilmiye sınıfının önde gelen isimlerinden biri
ebülisyon :
gre., lat. * evoulein (kaynatmak) (gre.); ebullire (kaynamak, kabarmak) + tio
(isim yapım eki) (lat.) * vücutta aşırı sıcaklık, terleme veya ateş
ebülyometre :
gre., lat. * evoulein (kaynatmak) (gre.); ebullire (kaynamak, kabarmak),
ebullitio (kaynama, kabarma) (lat.) + metron, metros (ölçü) (gre.) * saf su ile
çözelti arasındaki kaynama noktasındaki farkı belirleyerek su-alkol
çözeltilerinin alkol içeriğini belirlemek için kullanılan bir araç
ebülyoskop :
gre., lat. * evoulein (kaynatmak), evoulos (kaynatma) (gre.); ebullire
(kaynamak, kabarmak), ebullitio (lat.) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek,
gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç,
niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) (gre.) * sıvıların kaynama noktasındaki
değişimlerini gözlemleyerek özellikle çözeltilerin kaynama noktası yükselmesini
inceleyen ve bu yolla çözünmüş madde miktarı hakkında bilgi elde etmeye yarayan
bilimsel ölçüm/inceleme düzenek veya yöntemi
ECC :
ing. * error (hata) + correction (düzeltme) + code (kod) * bellek hatalarını
algılayıp düzeltebilen, özellikle sunucularda kullanılan RAM teknolojisi
ecdas :
ara. * cadasa (kazmak, defnetmek, mezar kazmak, defin yapmak, gömmek, mezara
koymak), cedes (mezar, kabir, defin yeri) * mezarlar, kabirler, gömü yerleri,
defin yerleri
ecdat :
ara * ecdad (cadd, cedd (ata, dede) * geçmişteki büyükler, atalar, babalar,
dedeler
ece :
tür. * eçe, eçi, eçü, ejey, ecey (abla; ata, dede, ağa, ağabey, saygın olan) *
kraliçe, güzel kadın, güzellik kraliçesi; Türk ve Altay mitolojisinde
yeryüzündeki ilk kadın (edge (uç, kenar, sınır, üstünlük) (ing.) )
eceabat :
tür. * ece (abla; ata, dede, ağa, ağabey) + abad (mamur, imar eden) * imar eden
kraliçe; Çanakkale’nin bir ilçesi; bölgeyi fetheden Ece Yakup Bey' den
ecehan :
tür. * eçe, eçi, eçü, ejey, ecey (abla; ata, dede, ağa, ağabey, saygın olan) +
han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * güzel
han, güzel hükümdar, saygın hükümdar
ecel :
ara. * eccele (geciktirmek, ertelemek, ötelemek, ertelemek, sonraya bırakmak,
belirli bir süre tanımak, vade belirlemek), tecil (geciktirme, erteleme,
öteleme) * biçilmiş süre, belirli süre, bekleme süresi, duraksama; ölüm zamanı,
yaşamın sona erdiği vakit; vade, bitim zamanı
ECG :
gre., ing. * electro (elektrik) + cardio (kalp) + gramma, gramme (çizgi, hat,
çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) * kalbin elektriksel aktivitesini
ölçmek ve ritim bozukluklarını tespit etmek için kullanılan test
echeneidae :
gre., lat. * ekheneis (tutunan, sahip olan; gemiyi durduran, tekneye tutunan
balık) (ekhein (tutmak, sahip olmak, edinmek, tutunmak) + naus (gemi, tekne) )
(gre.) + idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * Perciformes
(levreksiler) içinde yer alan, başlarının üstündeki vantuz benzeri diskle büyük
deniz hayvanlarına tutunabilen vantuzlu balıklar (remoralar) familyası
echeneinae :
gre., lat. * ekheneis (tutunan, sahip olan; gemiyi durduran, tekneye tutunan
balık) (ekhein (tutmak, sahip olmak, edinmek, tutunmak) + naus (gemi, tekne) )
(gre.) + inae (-giller, zoolojik alt familya eki) (lat.) * Echeneidae familyası
içinde yer alan, gerçek remora (vantuzlu balık) cinslerini kapsayan alt familya
echeneis :
gre. * ekheneis (tutunan, sahip olan; gemiyi durduran, tekneye tutunan balık)
(ekhein (tutmak, sahip olmak, edinmek, tutunmak) + naus (gemi, tekne) ) *
başındaki vantuz benzeri diskle büyük deniz canlılarına tutunabilen remora
(vantuzlu balık) cinsi
echinacea :
gre. * ekhinos (kirpi, dikenli) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki)
(lat.) * dikenli görünümlü çiçek tablası olan, papatyagiller (Asteraceae)
familyasına ait ekinezya/kirpi çiçeği cinsi
echinata :
gre. * ekhinos (kirpi, dikenli, diken, deniz kestanesi) (gre.); atus (sıfat
yapım eki) + a (çoğul eki) (lat.) * kirpimsi, dikenli, dikenlerle kaplı;
dikenli veya pürüzlü yüzeye sahip olanlar
echinidae :
gre., lat. * ekhinos (kirpi, dikenli) (gre.) + idae (-giller, zoolojik familya eki)
(lat.) * Echinoidea (denizkestaneleri) içinde yer alan bir denizkestanesi
familyası, deniz kestanesigiller
echinocystis :
gre. * ekhinos (kirpi, dikenli) + kystis (kist, kese, torba, kapsül, mesane,
idrar torbası, sidik torbası) * dikenli ve şişkin meyveleri olan, sarılıcı
gövde yapısına sahip, Cucurbitaceae (kabakgiller) familyasından dikenli hıyar /
yabani salatalık cinsi
echinodermata :
gre. * ekhinos (kirpi, dikenli) + derma (cilt, deri, ten, örtü, kabuk),
dermatos (cilt, deri, ten ile ilgili) + a (taksonomik çoğul eki) * derileri
üzerinde dikenler veya kireçli çıkıntılar bulunan deniz hayvanları şubesi,
derisidikenliler
echinoidea :
gre. * ekhinos (kirpi, dikenli) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); a
(taksonik çoğul eki) (lat.) * dikenli deniz canlılarını, denizkestanelerini ve
kalp denizkestanelerini kapsayan Echinodermata sınıfı
echinokaktus :
gre. * ekhinos (kirpi, dikenli) + kaktos (dikenli bitki) * küresel ve yoğun
dikenli gövdesiyle tanınan, kurak bölgelere uyumlu, Cactaceae (kaktüsgiller)
familyasından bir bitki cinsi
echinokereus :
gre. * ekhinos (kirpi, dikenli) (gre.) + cereus (balmumu gibi, mumsu) (cera
(balmumu, mum) + eus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * silindirik gövdeli ve
dikenli yapısıyla dikkat çeken, Cactaceae (kaktüsgiller) familyasından bir
bitki cinsi
echinops :
gre. * ekhinos (kirpi) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) *
küresel ve dikenli çiçek başlarıyla ayırt edilen, kuraklığa dayanıklı,
Asteraceae (papatyagiller) familyasından topuz dikeni / mavi topuz dikeni cinsi
echium :
gre., lat. * ekhis, ekhion (engerek yılanı, özellikle küçük zehirli yılan)
(gre.) + ium (isim yapım eki) (lat.) * yılan başını andıran çiçekleri ve
pütürlü tohumlarıyla bilinen, Boraginaceae (hodangiller) familyasından bir bitki
cinsi, engerek otu
ecinni :
ara. * ecinnat (cinn (görünmeyen, örtülü) * cinler, görünmeyenler, örtülüler
(can (kutu, hapishane; kapalı ve örtülü olan) (ing.) )
ecir :
ara. * acara (karşılık vermek, ücret vermek, ücret ödemek, ödüllendirmek,
mükafatlandırmak; kiraya vermek, kiralamak, kiraya vermek)”, ucret (ödeme,
karşılık verme, ödüllendirme, mükafatlandırma), me’cur (karşılık almaya,
mükafata hak kazanmış kimse; kiraya verilen) * ödül, armağan, mükafat, ücret,
prim, ikramiye, karşılık
ecişbücüş : tür.
* ece (korku veren çirkin cüce) + iş (gibi) + büc (pekiştirme eki) + üş (gibi)
* düzgün tarafı olmayan, şekilsiz, biçimsiz, çarpık çurpuk, eğri büğrü, yamuk
yumuk
ecnebi :
ara. * ecneb (garip, yabancı; itaat etmeyen) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* başka devlet uyruğunda olan, başka devletin malı olan, yabancı, garip, başka
milletten
ecram :
ara. * cirm (vücut, beden, ten, cüsse, hacim, büyüklük; yıldız) * vücutlar,
bedenler, tenler, cüsseler, hacimler, büyüklükler, büyük varlıklar; yıldızlar
ecrimisil :
ara. * ecr (ödül, ücret, bedel, ödeme, değer) + i (tamlama eki) + masala
(benzemek, eş olmak, aynı olmak), misl (benzer, eş, gibi, aynı, aynı türden
olan, eşdeğer) * aynısının bedeli; bir gayrimenkulün, sahibinin izni olmaksızın
kullanılması sonucu oluşan tazminat hakkı (missile (füze, mermi, atılan şey,
karşılık olarak atılan) (ing., fra) )
ecrin :
ara. * ecr (ödül, hediye, armağan, mükafat, ücret) + in (isim yapım eki) *
değerli, hediye gibi, kıymetli
ectemnorhinidae :
gre., lat. * ectemnorhinus (hortumu çentikli veya oyuklu hortumlu bir hortumlu
böcek (weevil) cinsi) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia
(kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) + rhis, rhinos (burun, gaga, hortum) (gre.) ) + idae (-giller,
hayvan familyası eki) (lat.) * Coleoptera (kınkanatlılar) takımında yer alan,
hortumu çentikli veya oyuklu hortumlu böcekleri kapsayan familya
ectemnorhininae :
gre., lat. * ectemnorhinus (hortumu çentikli veya oyuklu hortumlu bir hortumlu
böcek (weevil) cinsi) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia
(kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) + rhis, rhinos (burun, gaga, hortum) (gre.) ) + inae (-giller,
hayvan alt familyası eki) (lat.) * Ectemnorhinus cinsini temel alan böcek alt
familyası
ectemnorhinus :
gre., lat. * ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme)
(tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) +
rhis, rhinos (burun, gaga, hortum) (gre.) * hortumu çentikli veya oyuklu
hortumlu bir hortumlu böcek (weevil) cinsi
eculizumab :
lat. * e (insan kökenli, fully human) + culiz- (komplement proteini C5 hedefi)
+ zu (insanlaştırılmış) + mab (monoklonal antikor eki, (humanized monoclonal
antibody) ) * paroksismal noktürnal hemoglobinüri, atipik hemolitik üremik
sendrom, genelleştirilmiş miyastenia gravis ve nöromiyelitis optika tedavisinde
kullanılan rekombinant hümanize monoklonal bir antikor
ecza :
ara. * cuz (parça, birin, unsur), ecza (birimler, unsurlar, bileşenler) * ilaç
yapımında kullanılan kimyasalların genel ismi
eczane :
ara., far. * ecza (birimler, unsurlar, bileşenler) + hane (ev, yer, mekan,
mesken, konak, konut, yuva) * ilaç hazırlanan veya satılan yer
eçhel :
ara. * cehl (bilgisizlik, bilmezlik) * çok cahil, çok bilgisiz
eda :
ara., far. * ad, ed (yapmak, etmek) + a (isim yapım eki) * yapma, edim, ediş,
ifa, yerine getirme, bir borcu ödeme; yapış biçimi, tarz, tavır, şive, durum
alış, davranış; işve, naz (do (yapmak) (ing.), tun (yapmak) (alm.) )
EDA :
ing * electronic (elektronik) + design (tasarım) + automation (otomasyon) *
elektronik devre tasarımını otomatikleştiren yazılım araçları
edafik :
gre. * edaphos (zemin, toprak, taban) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) *
toprağa ilişkin, toprağın özellikleriyle ilgili
edantulus :
lat. * ex, e (dış, dısarı, hriç, harici) + dens, dent (diş) + ulus (isim yapım
eki) * dişsizlik, dişlerin olmaması
edat :
ara. * edat (alet) (ad, ed (yapmak, etmek) + at (isim yapım eki) ) * farklı tür
ve görevdeki kelimeler ve kavramlar arasında anlam ilgisi kurmaya yarayan
yardımcı kelime, ilgeç (ile (-la ve -le), gibi, için, diye, üzere, kadar,
yalnız (bir, tek, sadece), ancak, -e doğru (doğru), -karşı (karşı), -den başka
(başka), -den dolayı, -den ötürü, beri göre ...)
eddington limiti :
ing., lat , tür. * eddington (İngiliz astronom ve astrofizikçi Arthur Stanley
Eddington'un soyadından) (ing.) + limitis (sınır, hudut, ölçü) (lat.) + i
(iyelik eki) (tür.) * bir yıldızın, kara deliğin veya başka bir gökcisminin
çekim kuvveti ile onu dışa doğru iten ışınım basıncı arasındaki denge yani
gökcisminin çekim gücü ile dışarıya doğru iten radyasyon kuvvetinin eşitlendiği
maksimum parlaklık (ışınım gücü) seviyesi; bir cismin kütlesine bağlı olarak,
onun üzerine düşen gazın yıldızın veya kara deliğin ışınım basıncı tarafından
dışarı atılmaya başlanacağı, dolayısıyla cismin daha fazla madde çekemeyeceği
maksimum ışınım şiddeti, eddington ışınım sınırı
ede :
tür. * edgü, ede (iyi, erdemli, faziletli) * ağabey, büyük erkek kardeş, büyük
erkek
edeb :
ara. * adaba (doğru davranmak, terbiyeli olmak, saygı göstermek) * adab, usül,
terbiye, kültür, görgü, ahlak, nezaket; doğru davranış ve ahlaki kurallar
bütünlüğü (adapt, adapter, adaptieren (uyarlamak) (ing. fra., alm.) )
edebi :
ara. * adaba (doğru davranmak, terbiyeli olmak, saygı göstermek), adab (usül,
terbiye, kültür, görgü, ahlak, nezaket; doğru davranış ve ahlaki kurallar
bütünlüğü) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kelimelere farklı ve birden
fazla anlam, ses, ima, çağrışım ve duygu değerleri yüklenmiş olan, ahlak ile
ilgili, yazınsal
edeb-i kelam :
ara. * adab (usül, terbiye, kültür, görgü, ahlak, nezaket; doğru davranış ve
ahlaki kurallar bütünlüğü) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + keleme
(konuşmak, söylemek), kelam (söz, söylem, kelime, konuşma) * söz usülü, söz
asaleti, söz güzelliği; okunduğunda veya üzerinde taşındığında Allah’ın
korumasına vasıta olacağına inanılan ayetler
edebiyat :
ara. * adab, edeb (usül, terbiye, kültür, görgü, ahlak, nezaket; doğru davranış
ve ahlaki kurallar bütünlüğü) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yat
(isim yapım eki) * dil aracılığıyla; duygu, düşünce, hayal, olay, durum veya
herhangi bir olgunun belirli bir tarzda ve etkili bir şekilde yazılı veya sözlü
anlatımını gerçekleştiren; malzemesi söz ve ses; muhatabı insan olan bir sanat,
yazın, literatür
edema :
gre. * oidein (şişmek), oidema (şişen tümör) * kan sıvısının damar dışına
çıkması ve hücreler arasındaki sıvının artışı fenomeni, ödem
eder :
tür. * ed, et (yapmak, eylemek) * değer karşılığı
edevat :
ara. * edat (alet) * aletler, takımlar, parçalar
edha :
ara. * dahiya (kurnaz olmak, zeki olmak, tedbirli davranmak; musibete uğramak,
bela gelmek) * daha kurnaz, daha zeki, daha tedbirli; daha kötü, daha feci,
daha musibetli
edi ile büdü :
tür. * edi (hayali karakter ismi) + ile (birlikte, beraber) + büdü (hayali
karakter ismi) * birbirinden hiç ayrılmayan, hep birlikte gezen sevimli ve saf
iki kafa dengi anlamında, böyle kimseler için şaka yollu söylenen ifade
edib :
ara. * adab, edeb (usül, terbiye, kültür, görgü, ahlak, nezaket; doğru davranış
ve ahlaki kurallar bütünlüğü) * yazınsal yapıtlar veren, yazınla uğraşan kimse
edibane :
ara., far. * edib (yazınsal yapıtlar veren, yazınla uğraşan kimse) + ane (-ca,
-casına, tarzında, olarak, gibi) * terbiyeli, nazik
edik :
tür. * etük (ayakkabı) * özellikle Anadolu'da kullanılan, genellikle yumuşak
deriden yapılan, köylülerin giydiği yemeni, ayakkabı veya kısa konçlu çizme
edilgen :
tür. * ed, et (yapmak, eylemek) + il (edilgen fiil eki) + gen (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * sözde özneyle kullanılan veya öznesi dolaylı olan
eylem; eylemden etkilenen
edim :
tür. * ed, et (yapmak, eylemek) + im (isim yapım eki) * gerçekleşmiş, olup
bitmiş iş, yapılmış olan, eylem, icraat, faaliyet
edinç :
tür. * ed, et (yapmak, eylemek) + inç (isim yapım eki) * uzun bir süreden beri
edinilip elde tutulmuş şey veya şeyler
edinim :
tür. * ed, et (yapmak, eylemek) + in (dönüşlü fiil eki) + im (isim yapım eki) *
elde ediş, kendine bir şeyi sağlama, sahip olma, kazanma
edinmek :
tür. * ed, et (yapmak, eylemek) + in (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki)
* elde etmek, kendine bir şeyi sağlamak, sahip olmak, kazanmak
edinsel :
tür. * ed, et (etmek, yapmak, eylemek) + in (dönüşlü fiil eki) + sel (gibi,
benzer, ile ilgili) * doğuşta bulunmayan, sonradan ortaya çıkan, sonradan
edinilen
edip :
ara. * adab, edeb (usül, terbiye, kültür, görgü, ahlak, nezaket; doğru davranış
ve ahlaki kurallar bütünlüğü) * yazınsal yapıtlar veren, yazınla uğraşan kimse
edirne :
gre., lat. * adriatikos, adriatiki, adriaticum (sulu yer) (gre., lat.) * Roma
imparatoru Hadrianus'un isminden (adrianos, hadrianus (sulu olan) ) (adria,
hadria (su) + nos, nus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) )
edis :
tür. * egiz, ediz, edis (yüksek, ulu, yüce, değerli veya mümtaz, seçkin) *
erken gelen kış; yüksek, ulu, yüce, mümtaz, seçkin, değerli kimse
edisyon :
lat. * edere (üretmek, yapmak, dışarı vermek, yayımlamak, ortaya çıkarmak) +
tionem, tio (isim yapım eki) * bir eserin belirli bir zamanda basılmış veya
yayımlanmış özel baskısını veya yayımlanma durumu, basım, üretim (edebiyat
(yazın, literatür) (ara.) )
editör :
lat. * editor (üretici, yayıncı) (edere (üretmek, yapmak) + tor (-cı, yapan,
eden eki) ) (lat.) * basılacak kitapların veya benzer yayınların, basım
öncesinde, belirli standartlara ve kurallara uygunluğunu denetleyen kimse,
yayımcı
editöryal :
lat. * editor (üretici, yayıncı) (edere (üretmek, yapmak) + tor (-cı, yapan,
eden eki) + ialis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir başyazı veya baş
makale veya lider, bir gazete veya derginin üst düzey editörleri veya yayıncısı
tarafından yazılan ve yazarın belirli bir konu veya konu hakkındaki görüşünü
ifade eden, genellikle imzasız olan bir makale veya başka bir yazılı belged
ed'iya :
ara. * da'a (çağırmak, davet etmek), da'iy (çağırılmış, davet edilmiş) *
çağırılmışlar, davet edilmişler; evlatlıklar
ediz :
tür. * egiz, ediz, edis (yüksek, ulu, yüce, değerli veya mümtaz, seçkin) *
erken gelen kış; yüksek, ulu, yüce, mümtaz, seçkin, değerli kimse
edna :
ara. * dan (alçalmak, aşağı inmek, sarkmak), dünya (en yakın, en aşağı, en
alçak, aşağı, alçak) * pek aşağı, en alçak, en aşağı, pek az, pek cüz'i; çok
yakın
edoksaban : lat.
* edo (Tokyo'nun tarihi adından (Edo Dönemi) + xaban (Faktör Xa inhibitörü
(antikoagülan / kan sulandırıcı) ilaç sınıfı belirteci) * "Faktör Xa"
adlı pıhtılaşma proteinini bloke ederek damar içinde tehlikeli pıhtıların
oluşmasını engelleyen ve doğrudan etkili oral antikoagülanlar (DOAK) olarak
bilinen bir grup kan sulandırıcı ilacın etken maddesi (C24H30ClN7O4S)
edr :
ara. * edere (idrak etmek, kavramak, aklı almak, aklına girmek, akletmek) *
idrak etmek, kavramak, aklı almak, aklına girmek, akletmek
edremit :
ibr., gre., lat. * adramytteion, adramyttium (görkemli ölüm, ölümün pelerini)
(adar (görkemli, geniş) + mut (ölüm) ) * Balıkesir’in bir ilçesi; Van’ın bir
ilçesi
edrofonyum :
lat. * edro (etilendiamin türevleri veya quaternary amonyum yapıları ile
ilişkili önek) + fon (kimyasal kök) + ium (yer, durum eki) * miyastenia gravis
(şiddetli kas güçsüzlüğü) tanısına yardımcı olmak için kullanılan,
nörotransmiter asetilkolinin parçalanmasını önleyen ve esas olarak nöromüsküler
kavşakta asetilkolinesteraz enzimini rekabetçi bir şekilde inhibe eden bir
asetilkolinesteraz inhibitörü (C10H16NO)
edusa :
lat. * edere (yemek) + usa (-cı, yapan, eden eki) * Roma mitolojisinde ev,
tarım, yeme, içme ve sindirme tanrıçası
edükasyon :
lat. * education (educare (eğitmek, biçimlendirmek, şekillendirmek) (ex (dış,
dışarı, harici, yokluk, olmama) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek,
yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) (dux, duc (lider, önder, yönlendirici)
ere (fiil mastar eki) ) + tionem, tio (isim yapım eki) ) * içindeki yeteneği
dışarı çıkarma, geliştirmek için yönlendirme, yetiştirme, eğitme, eğitim
edvar :
ara. * devr (döngü) * devirler, döngüler, daireler
edviye :
ara. * edv (deva (çare, ilaç) + iye (yer ve durum eki) * Mezopotamya ve İran
mutfağında kullanılan, zerdeçal, tarçın, kakule, karanfil, gül yaprakları veya
gül tomurcukları, kimyon ve zencefilden oluşan bir baharat karışımı; ilaç
hazırlama sanatı
edwardsiella :
ing. * edward (Amerikalı mikrobiyolog Edward L. Smith'in isminden) + siella (bakteri
eki) * genellikle yılan ve tatlı su balıklarının ve nadiren insan bağırsağında
bulunan, hafniaceae familyasından gram negatif, fermentatif bir bakteri cinsi
edyan :
ara. * deyn, din (borç, yükümlülük, alacak-verecek ilişkisi, haysiyet, azizlik,
izzet, iyilik yolundaki faaliyetler bütünü; deyn) * dinler
EEPROM :
ing. * electrically (elektriksel olarak) + erasable (silinebilir) +
programmable (programlanabilir) + read-only (salt okunur) + memory (bellek) *
elektrik sinyaliyle silinip yeniden yazılabilen kalıcı bellek türü
EF :
ing. * ejection (pompalanma, fırlatma) + fraction (oran, kesir) * kalbin her
kasılmasında (sistol) sol ventrikülden pompalanan kanın toplam dolum miktarına
oranı, yani kalbin pompalama gücünü gösteren ölçü
efarit :
ara. * ifrit (bir tür zararlı cin, bir cin şeytanı) * ifritler, ifrit gibiler,
ifrite benzer adamlar; hilekarlar, kurnazlar, cüretliler; pek hain cinler;
şeytanlar, iblisler
efavirenz :
lat. * efa (ethanamine veya ethanolamine eki) + vir (virüs eki) + enz (enzim
belirtme eki) * HIV/AIDS'i tedavi etmek ve önlemek için kullanılan bir
antiretroviral ilacın etken maddesi (C14H9ClF3NO2)
efdal :
ara. * fadl, fazl (üstünlük, hüner, fazlalık, çokluk) * ziyadeler, fazlalar,
çoklar; ihsanlar, ikramlar, iyilikler, meziyetler, hünerler, üstünlükler
efe :
gre. * efivos, efebos (baliğ, büluğa ermiş erkek, genç, delikanlı) * zeybek
yiğidi, yiğit, zeybek; Anadolu’nun bazı yerlerinde ağabey anlanında
efedrin :
gre. * ephedros, ephedra (üst mevki, tepede oturan, tepedeki mevki, yüksekteki
yer) (epi (tepe, yüksek, üst) + hedra, hedros (oturma, koltuk, yer, mevki) ) +
ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * anestezi sırasında düşük kan
basıncını önlemek ve bronşiyal astım nedeniyle oluşan nefes darlığı, göğüs
sıkışması ve hırıltıyı geçici olarak gidermek için kullanılan bir merkezi sinir
sistemi (CNS) uyarıcısı (C10H15NO)
efekt :
lat. * effectus (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + factus (yapma,
yapım, etme, eyleme) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak) + tus
(geçmiş zaman ve isim yapım eki) ) * etki, tesir, sonuç; gösteri sanatlarında
akustik, optik ve mekanik yollarla yapay olarak oluşturulan görünüm ve sesler
bütünü
efektif :
lat. * effectivus (effectus (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + facere,
ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tus (isim
yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * etki doğuran,
etkili, sonuç veren, fiilî, gerçek
efektor :
lat. * effectus (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + facere, ficere
(yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tus (isim yapım
eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * sinir hücrelerinin bağlı olduğu ve sinir
hücrelerinin bir uyarı karşısında madde oluşturan, aynı zamanda merkezi sinir
sisteminde oluşan ipluslara verilmekte olan cevapları yerine getiren bir organ
efektör :
lat. * effectus (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + facere, ficere
(yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tus (isim yapım
eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * sinir hücrelerinin bağlı olduğu ve sinir
hücrelerinin bir uyarı karşısında madde oluşturan, aynı zamanda merkezi sinir
sisteminde oluşan ipluslara verilmekte olan cevapları yerine getiren bir organ
efelek :
tür. * efelemek (kabartmak, irileşmek, genişlemek) (efe (kaba, iri, büyük, ulu,
geniş) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) ), efelek (efe (kaba, iri,
büyük, ulu, geniş) + le (etken fiil eki) + k (sıfat yapım eki) ) * büyük,
geniş, şişkin; Polygonaceae (Madımakgiller, Kuzukulağıgiller) familyasına
bağlı, uzun kazık köklere ve iştah açıcı özelliğe sahip bir bitki cinsi, rumex,
labada
efeler :
gre. * efivos, efebos (baliğ, büluğa ermiş erkek, genç, delikanlı) + ler (çoğul
eki) * Aydın’ın bir ilçesi
efemera :
gre. * ephemeros (bir gün süren, geçici, kısa ömürlü) (epi (üst, üstünde,
üzerinde, tepede, yukarıda) + hemera (gün, gündüz) + os (sıfat yapım eki) *
kısa ömürlü veya geçici olan şey; özellikle zoolojide Ephemera cinsini
oluşturan, ergin yaşamı çok kısa süren ve “birgün sinekleri” olarak bilinen
sucul böcek cinsi; günlük yaşama ait kısa ömürlü, geçici ve küçük ölçekli,
başlangıçta anlık kullanım için üretilip sonradan atılması beklenen ancak
zamanla koleksiyon değeri kazanan basılı veya yazılı kağıt belge
efemeral :
gre., lat. * ephemeros (bir gün süren, geçici, kısa ömürlü) (epi (üst, üstünde,
üzerinde, tepede, yukarıda) + hemera (gün, gündüz) + os (sıfat yapım eki)
(gre.) + alis (ile ilgili,-a ait) (lat.) * kısa süreli, geçici, çabuk sona
eren; özellikle biyolojide yalnızca kısa bir dönem boyunca yaşayan veya
etkinlik gösteren (organizma, yapı, olay)
efemeroptera :
gre. * ephemeros (bir gün süren, geçici, kısa ömürlü) (epi (üst, üstünde,
üzerinde, tepede, yukarıda) + hemera (gün, gündüz) + os (sıfat yapım eki) +
pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) * ergin yaşamları genellikle
çok kısa süren, kanatlı ve çoğunlukla tatlı sularda gelişen, “mayıs sinekleri”
olarak bilinen böcekleri kapsayan Insecta sınıfına bağlı takım
efemine :
lat. * effeminatus (effeminare (kadınsı yapmak) (ex (dış, dışarı, harici,
yokluk, olmama) + femina (kadın) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman
ve sıfat yapım eki) ) * kadınsı, kadınlara özgü nitelikler taşıyan
efendi :
gre. * avthentikos, authentikos (baş, başkan, bey, üstad, asıl, esas, öz,
gerçek, hakiki) (authentes (kendi yetkisiyle hareket eden, fail, hakim,
hükümdar) (authos (kendi) + entes (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * reis,
şef, amir, hükümdar, malik
eferan :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + ferre (getirmek, taşımak,
götürmek, yüklenmek) + ens, ent, entis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir
organ veya bölgeden merkezi sinir sistemine (beyin veya omurilik) doğru sinyal
ileten ve organlardan (genellikle kaslar veya bezler gibi) merkezi sinir
sistemine çıkan sinir yollarını niteleyen terim
efervesan :
lat. * effervescent (effervescere (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) +
fervescere (kaynamaya başlamak, köpürmek, coşmak) (fervere (kaynamak, sıcak
olmak) + escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir
sürece girmek) ) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * kabaran,
kaynayan; gaz çıkararak köpüren, fokurdayan; suda hızla çözünerek kabarcık
oluşturan (madde); suda çözünerek karbondioksit salan kimyasal madde
efes :
gre. * ephoros (gözetmen, gözetici) (gre.); apasas (lat.) * Anadolu'nun batı
kıyısında, bugünkü İzmir ilinin Selçuk ilçesinin üç kilometre güneybatısında
yer alan antik bir Luvi şehri
effak :
ara. * afaka (yalan söylemek, inkar etmek, iftira etmek, suç isnad etmek), ifk
(iftira, yalan uydurma, suç isnad etme) * iftiracı, yalancı, inkarcı, başkasına
suç isnad eden; ticaret için bütün dünyayı dolaşıp gezen tüccar adam
effektör :
lat. * effectus (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + facere, ficere
(yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tus (isim yapım
eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * sinir hücrelerinin bağlı olduğu ve sinir
hücrelerinin bir uyarı karşısında madde oluşturan, aynı zamanda merkezi sinir
sisteminde oluşan ipluslara verilmekte olan cevapları yerine getiren bir organ
efflux :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + fluere (akmak, sıvı
ilerleyerek hareket etmek), fluxus (akan, akış) * madde veya enerjinin bir
ortamdan dışarıya doğru hareket etmesi; dışarı akış, akıntı, akma, sızma,
sızıntı, akış
effüzyon :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + fundere (dökmek, akıtmak,
yaymak), fusion (dökülme, akma, yayılma) * bir sıvının veya gazın bir yerden
başka bir yere yayılması veya dışarıya çıkması; sıvının bir boşluğa, örneğin,
plevra, periton, perikard gibi vücut boşluklarına (kaviteler) anormal bir
şekilde birikerek ödem oluşturması
efgan :
far. * figan (inleme, bağırma, feryat etme) * figanlar, bağırıp çağırmalar,
inlemeler
efgar :
far. * figar (yara, ceriha) * yaralı, kötürüm, sakat, cerih, mecruh
efikasite :
lat. * efficax (etkin, verimli) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) +
factus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek,
icra etmek, oluşturmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + itas (isim
yapım ve durum eki) * etkinlik, verimlilik; doz-cevap eğrisinden belirlenen bir
agonistin maksimum cevabın %50'sini oluşturan ilaç dozu; Doza bakılmaksızın
ilacın gösterdiği maksimum terapötik güç
efil efil :
ara. * efil (esinti sesini temsilen ses yansımalı onomatopeik kelime) * hafif
hafif, yavaş yavaş, yumuşak yumuşak, tatlı bir biçimde, tatlı tatlı; rüzgarın
akış sesinden (flow, fließen (akmak) (ing., alm.) )
efkan :
far. * figan (inleme, bağırma, feryat etme) * figanlar, bağırıp çağırmalar,
inlemeler, efgan
efkar :
ara. * fikr (düşünce, görüş, akıl) * düşünceler, fikirler; kaygı, tasa, üzüntü,
sıkıntı
efkar-ı umumiye :
ara. * efkar (fikr (düşünce, görüş, akıl) + ı (tamlama eki) + umum (genel) +
iye (durum eki) * genel fikirler, genel görüşler, genel düşünceler; kamuoyu
efkaristo :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + haris (lütuf,
iyilik, şükran) + tein; to (-mak, -mek, fiil mastar eki; -rim) * teşekkürler;
teşekkür ederim
efl :
ara. * efele (batmak, gurub etmek) * batma, gurub etme
eflak :
ara. * felek (çark, çıkrık, çember, daire, döngü; yıldızların döndüğü yer,
yıldızların döner küresi; talih, baht) * felekler, çarklar, döngüler
eflak :
alm., ara. * walhaz (yabancı; Romalı) (alm.); felek (gök, gökyüzü, daire,
devir, döngü), eflak (gökler, daireler, devirler, döngüler, felekler) * Osmanlı
Dönemi'nde günümüz Romanya'sının güney kesimini (Wallachia) ifade eden coğrafi
ve siyasi bir bölge ve Romence konuşan halkları tanımlamak için kullanılan bir
terim
eflani :
gre., ara. * pylomes, pylon (kapı) * bir kalenin iç tarafına geçişi sağlayan
kapı
eflatun :
gre., ara. * platon (düz, yassı, yayvan, geniş, enli) * Yunan filozofun ismi
olan Grek kökenli Platon'un Arapça'daki karşılığı; mor renk (Grekçede
"phonikilos") (plate, plateau, Platte (tepsi, levha, plaka) (ing.,
fra., alm.) )
efloraj :
lat., fra. * ex (dış, dışarı) + floris (çiçek) (çiçeğe hafifçe dokunmak
anlamından) (lat.); effleurer (hafifçe dokunmak, yüzeyine değmek, temas etmek)
+ age (isim yapım eki) * masajın başlangıcında ve sonunda uygulanan, kan
dolaşımını hızlandırarak dokuları ısıtan, rahatlatan ve diğer derin masaj
tekniklerine hazırlayan, deri yüzeyinde avuç içi veya parmaklarla yapılan
nazik, ritmik ve kayıcı sıvazlama hareketleri
eflornitin :
lat. * fluor (flor atomu) + ornithine (aminoasit çeşidi) (ornithos (kuş) + ine
(amin grubu eki) ) * kıl gelişimini uyaran ornitin dekarboksilaz enzimini
inhibe ederek (bloke ederek) yüz bölgesindeki aşırı kıllanmayı azaltmak ve
Afrika uyku hastalığı (Afrika tripanozomiyazisi) gibi paraziter enfeksiyonları
tedavi etmek için kullanılan ilacın etken maddesi (C6H12F2N2O2)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder