takeometre :
gre. * taxis (hız, hareket) + metros (ölçü, ölçme) * bir arazinin yüzölçümünü
bulup, planını oluşturmaya yarayan, saniye hassasiyetinde yatay veya dikey açı
ölçümleri ve mesafe ölçer sistemi sayesinde xyz koordinat ölçümü yapabilen
cihaz
takeometri :
gre. * taxis (hız, hareket) + metros (ölçü, ölçme) + eia (isim yapım ve durum
eki) * arazi ve harita ölçümünde uzaklık ve açıların birlikte ölçülmesi esasına
dayanan ölçüm yöntemi, özellikle topoğrafyada kullanılan teknik yöntem
takfil :
ara. * kafala (kilitlemek), kufl (kilit) * kilitleme, kilitlenme
takhir :
ara. * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek), kahr (zorlama,
cebir, ezme, mahvetme, mahv) * zorlama, cebr etme, mahvetme, ezme, üzme
takı :
tür. * tak (iliştirmek, geçirmek, tutturmak, bağlamak, asmak) + ı (-an, -en
şey) * asılan - iliştirilen nesne, üzerine alınan, üzerine bağlanan; süslenmek
amacıyla vücuda, giysiye veya eşyaya eklenen kolye, yüzük, küpe gibi süs
eşyaları; ayrıca bir şeyi bir yere iliştirme veya ekleme eylemi sonucu oluşan
nesne veya parça
takım :
tür. * tak (iliştirmek, geçirmek, tutturmak, bağlamak, asmak) + ım (isim yapım
eki) * bir araya getirilmiş, aynı amaç için kullanılan veya birlikte çalışan
parça, araç veya kişiler topluluğu; set, grup, ekip
takımada :
tür. * takım (bir araya getirilmiş, aynı amaç için kullanılan veya birlikte
çalışan parça, araç veya kişiler topluluğu; set, grup, ekip) + ada (çevresi
suyla kaplı kara parçası) * birbirine yakın, aynı bölgede bulunan ada
topluluğu, adalar grubu
takımyıldız :
tür. * takım (bir araya getirilmiş, aynı amaç için kullanılan veya birlikte
çalışan parça, araç veya kişiler topluluğu; set, grup, ekip) + yıldız (kendi
enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada
tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl
(ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim
yapım eki) ) * gökyüzünde belirli bir düzen içinde görünen yıldız topluluğu,
yıldız kümesi
takınak :
tür. * tak (iliştirmek, geçirmek, tutturmak, bağlamak, asmak) + ın (dönüşlü
fiil eki) + ak (isim yapım eki) * bilince takılarak korku veya bunalım yaratan,
kişinin kendi çabalarına rağmen zihninden atamadığı saplantılı düşünce,
takıntı, obsesyon
takıntı :
tür. * tak (iliştirmek, geçirmek, tutturmak, bağlamak, asmak) + ın (dönüşlü
fiil eki) + tı (isim yapım eki) * bir düşünceye, kişiye veya duruma zihinsel
olarak aşırı bağlanma; sürekli akılda kalan ve kurtulunamayan düşünce veya
alışkanlık durumu, obsesyon
takırdamak :
tür. * takır (çarpma, çıngırdama, sert temas sesinden ses yansımalı kelime) +
da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sert cisimlerin birbirine
çarparak ritmik ve kuru sesler çıkarması, tıkırtı şeklinde ses vermesi durumu
takıyye :
ara. * vakaa (korunmak, sakınmak; gizlenmek) * inanç, düşünce veya kimliği
zarar görme korkusuyla gizleme; gerektiğinde gerçek görüşünü saklayarak farklı
görünme durumu; kişinin baskı, zulüm veya tehlike anında canını, malını veya
inancını korumak amacıyla gerçek inancını veya düşüncesini gizleyip,
karşısındakileri memnun edecek şekilde farklı görünmesi veya davranması
takib :
ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından
gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza,
sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli gözetme eylemi), takib
(ardından gelme, izleme, peşinden gitme), akibet (sonuç, ard, son, sonrası) *
bir şeyi veya kimseyi ardınca izleme, peşine düşme; kontrol etme, iz sürme,
devamını gözleme
takibat :
ara. * takib (bir şeyi veya kimseyi ardınca izleme, peşine düşme; kontrol etme,
iz sürme, devamını gözleme) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir kimse veya
olay hakkında iz sürme, araştırma yapma; özellikle hukuk ve güvenlikte
soruşturma, izleme ve kovuşturma işlemleri
takiben :
ara. * takib (bir şeyi veya kimseyi ardınca izleme, peşine düşme; kontrol etme,
iz sürme, devamını gözleme) + en (zarf eki; olarak) * sonra olarak, ardından,
takip ederek, takip suretiyle
ta'kid :
ara. * kada (sevk etmek, yönlendirmek, dizginlemek, bağlamak, düğümlemek, hüküm
vermek) * bir şeyi güçlendirme, vurgulama, kesinleştirme; söz veya hükmü
pekiştirerek daha net ve bağlayıcı hale getirme durumu
takimetre :
gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) + metron, metros (ölçü) *
kronograf (kronometreli) saatlerin kadranında veya çerçevesinde yer alan ve
belirli bir mesafede hız veya zaman ölçümü yapmayı sağlayan bir ölçek (bir
mesafe boyunca (örneğin 1 kilometre) geçen süre baz alınarak saatteki ortalama
hız hesaplanabilmektedir.)
takip :
ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından
gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza,
sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli gözetme eylemi), takib
(ardından gelme, izleme, peşinden gitme), akibet (sonuç, ard, son, sonrası) *
bir şeyi veya kimseyi ardınca izleme, peşine düşme; kontrol etme, iz sürme,
devamını gözleme
takipçi :
ara., tür. * takib (bir şeyi veya kimseyi ardınca izleme, peşine düşme; kontrol
etme, iz sürme, devamını gözleme) (ara.) + çi (yapan, eden eki) (tür.) * birini
veya bir şeyi izleyen, peşinden giden kişi; sosyal medyada bir hesabı düzenli
olarak takip eden kullanıcı
takipne :
gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) pnoe, pnoia (solunum, soluma,
nefes alma; nefes, soluk) * solunum hızının normalin üstünde olması sonucu
hızlı nefes alma durumu
takipsizlik :
ara., tür. * takib (bir şeyi veya kimseyi ardınca izleme, peşine düşme; kontrol
etme, iz sürme, devamını gözleme) (ara.) + siz (yoksunluk, zıtlık ve olumsuzluk
eki) + lik (isim yapım eki) (tür.) * bir olayın, işin veya hukuki sürecin takip
edilmemesi, izlenmemesi durumu; özellikle hukukta soruşturmanın ilerletilmemesi
veya dava açılmaması
takiye :
ara. * vakaa (korunmak, sakınmak; gizlenmek) * inanç, düşünce veya kimliği
zarar görme korkusuyla gizleme; gerektiğinde gerçek görüşünü saklayarak farklı
görünme durumu; kişinin baskı, zulüm veya tehlike anında canını, malını veya
inancını korumak amacıyla gerçek inancını veya düşüncesini gizleyip,
karşısındakileri memnun edecek şekilde farklı görünmesi veya davranması
takizoit :
gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) + zoion (canlı, hayvan) + oides
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * özellikle Toxoplasma gondii (toksoplazma)
gibi tek hücreli parazitlerde enfeksiyonun akut (yeni başlayan ve aktif)
döneminde ortaya çıkan, vücuttaki hücreleri hızla istila ederek çoğalan, ve
enfekte hücrelerin parçalanarak vücuda hızla yayılmasına neden olan aktif hücre
formu
takkadak :
tür. * tak (sert temas, sert ve ani çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik
kelime) + dak (pekiştirme eki) * ani ve sert bir düşme, çarpma, vurma sesini
anlatan yansıma; birden bire, tak diye
takke :
ara. * vakaa (korunmak, sakınmak; gizlenmek), takiye (inanç, düşünce veya
kimliği zarar görme korkusuyla gizleme; gerektiğinde gerçek görüşünü saklayarak
farklı görünme durumu; kişinin baskı, zulüm veya tehlike anında canını, malını
veya inancını korumak amacıyla gerçek inancını veya düşüncesini gizleyip,
karşısındakileri memnun edecek şekilde farklı görünmesi veya davranması) * başa
giyilen küçük, yuvarlak veya yarım küre biçimli başlık; özellikle dini amaçla
kullanılan başlık türü
takla :
tür. * tak (dönmek, çevrilmek; ters dönme hareketi yapmak) + la (isim yapım
eki) * vücudun veya bir cismin havada öne veya yana doğru dönerek yaptığı ters
dönüş hareketi; araçların veya nesnelerin kendi ekseni etrafında dönerek
devrilmesi
taklavat :
tür., ara. * tak (iliştirmek, geçirmek, tutturmak, bağlamak, asmak) (tür.) + la
(bağlaç) + vat (çoğul eki) (ara.) * çeşitli küçük parça, alet ve aksesuarların
topluca adı; özellikle gündelik işlerde kullanılan ufak tefek eşya ve gereçler
bütünü
taklib :
ara. * kalaba (dönmek, döndürmek, ters döndürmek, tersine çevirmek) * çevirme,
tersine döndürme; değiştirip bozma
taklid :
ara. * kallada (boynuna takmak; örnek alarak aynısını yapmak) * bir kimsenin,
davranışın, sözün veya eserin benzerini yapma, örnek alarak aynen veya benzer
biçimde uygulama; öykünme
taklil :
ara. * kille (az olmak, azalmak), kalil (az) * fethada ve onu takip eden elifte
ortaya çıkan telaffuz değişikliği anlamında dil ve kıraat terimi
taklip :
ara. * kalaba (dönmek, döndürmek, ters döndürmek, tersine çevirmek) * çevirme,
tersine döndürme; değiştirip bozma
taklit :
ara. * kallada (boynuna takmak; örnek alarak aynısını yapmak) * bir kimsenin,
davranışın, sözün veya eserin benzerini yapma, örnek alarak aynen veya benzer
biçimde uygulama; öykünme
takmak :
tür. * tak (iliştirmek, geçirmek, tutturmak, bağlamak, asmak) + mak (fiil
mastar eki) * bir şeyi bir başka şeye uygun bir biçimde iliştirmek, geçirmek,
tutturmak, asmak, bağlamak (tag (elbiseye asılan nesne), take (almak) (ing.) )
takoklin :
gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi), takhos (hız), takhinos (hızlı) +
klinein (eğilmek, yana yatmak, eğim vermek, eğim yapmak, meyletmek, meyil
vermek, katmanlamak) * Güneş gibi yıldızlarda, içteki radyasyon bölgesi ile
dıştaki konveksiyon (ısı taşıma) bölgesi arasında yer alan, yıldızların iç
kısımlarının farklı hızlarda dönmesinden kaynaklanan büyük bir hız ve gerilim
farkı (kesme bölgesi) barındıran ince geçiş katmanı; jeolojide kayaç tabakalarının
veya yapısal katmanların hızlı bir biçimde eğilmesiyle oluşan kıvrım veya hızlı
eğim değişimiyle ilişkili olan
takometre :
gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) + metron, metros (ölçü) * dönme
hızını, özellikle motor veya mil devrini birim zamanda ölçen gösterge,
devirölçer
takoz :
gre. * thakeoiso (ağaçtan yapılma ayakkabı topuğu, takunya) * bir şeyi
sabitlemek için o şeyin altına yerleştirilen destek
takrib :
ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek), karraba (yakınlaştırmak,
yaklaştırmak, yakına getirmek), karraba (yakınlaştırmak, yaklaştırmak, yakına
getirmek), kurb, karib (yakın), kurban (yakınlaşan, yakınlaştıran) *
yaklaştırma, yakınlaştırma; bir şeyi yaklaşık olarak ifade etme, tahmini değer
verme
takriben :
ara. * takrib (yaklaştırma, yakınlaştırma; bir şeyi yaklaşık olarak ifade etme,
tahmini değer verme) + en (zarf eki; olarak) * yaklaşık olarak, aşağı yukarı,
tahminen, ortalama olarak
takribi :
ara. * takrib (yaklaştırma, yakınlaştırma; bir şeyi yaklaşık olarak ifade etme,
tahmini değer verme) + i (sıfat yapım eki) * yaklaşık, tahmini, kesin olmayan,
aşağı yukarı olan
takrid :
ara. * karaza, karada (kesmek, ayırmak, bölmek, makaslamak, borç almak, ödünç
almak), karrada (kesmek, makaslamak, parçalamak, ayırmak; borç vermek, taksitle
geri ödenmek üzere borç vermek, ödünç vermek) * kesme, bölme, makaslama,
ayırma; borç verme, ödünç verme
takrin :
ara. * karana (birleştirmek, eşleştirmek, yan yana getirmek) * bir şeyi başka
bir şeyle birleştirme, eşleştirme, birlikte anma veya aynı hükme bağlama durumu
takrin :
lat. * tetrahydroaminoacridine (tetrahidroaminoakridin) (tetra (dört) +
hydrogen (hidrojen H) + amin (-NH2 içeren grup, ammonium; azotlu bileşik) +
akridin (sıtma tedavisi ve antiseptik araştırmalar sırasında sentezlenen temel
azotlu heterosiklik organik bileşik) * Alzheimer hastalığının tedavisinde
kullanılmış, asetilkolinesteraz inhibitörü etkili ilacın etken maddesi
(C13H14N2)
takrip :
ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek), karraba (yakınlaştırmak,
yaklaştırmak, yakına getirmek), karraba (yakınlaştırmak, yaklaştırmak, yakına
getirmek), kurb, karib (yakın), kurban (yakınlaşan, yakınlaştıran) *
yaklaştırma, yakınlaştırma; bir şeyi yaklaşık olarak ifade etme, tahmini değer
verme
takrir :
ara. * karra (yerleşmek, sabit olmak, durmak), karrara (kararlaştırmak,
sabitlemek, kesinleştirmek, açıklamak; tekrar etmek), karar (durma, durak,
duruş, sabit olma, yerleşme, kalma, istikrar, kesin görüş, tercih, yargı,
hüküm) * karar kılma, belirleme, konfirme etme; yazılı veya sözlü olarak
açıklama, bildirme, rapor etme; resmî beyan veya rapor
takrirat :
ara. * karra (yerleşmek, sabit olmak, durmak), karrara (kararlaştırmak,
sabitlemek, kesinleştirmek, açıklamak; tekrar etmek), karar (durma, durak,
duruş, sabit olma, yerleşme, kalma, istikrar, kesin görüş, tercih, yargı,
hüküm) * raporlar, yazılı açıklamalar, tutanaklar; resmi olarak düzenlenmiş
bildiri ve yazıların bütünü
takris :
ara. * karasa (parmak ucuyla veya tırnakla ovmak, kazımak) * parmak ucuyla veya
tırnakla bir nesneyi ovma, kazıma veya sürterek temizleme işlemi
takris :
ara. * karasa (soğutmak, dondurmak, katılaştırmak) * soğutma, dondurma,
katılaştırma
takriz :
ara. * karaza, karada (kesmek, ayırmak, bölmek, makaslamak, borç almak, ödünç
almak), karrada (kesmek, makaslamak, parçalamak, ayırmak; borç vermek, taksitle
geri ödenmek üzere borç vermek, ödünç vermek) * kesme, bölme, makaslama,
ayırma; borç verme, ödünç verme
takrolimus :
lat. * Tsukuba (İlacı üreten Streptomyces tsukubaensis isimli toprak mantarının
keşfedildiği Japonya'daki Tsukuba bölgesinden) + acrol (macorlide sınıfı) +
imus (immunosuppressant/ immünsüpresör (bağışıklık baskılayıcı) belirteci) *
organ nakillerinde doku reddini önlemek ve bazı bağışıklık sistemi
hastalıklarını tedavi etmek için kullanılan immünosupresan ilacın etken maddesi
(C44H69NO12)
taksa :
lat. * taxare (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin
etmek; vergilendirmek, değer biçmek), taxa (belirlenmiş bedel, tarife, vergi,
resmi ücret) * belirlenmiş bedel, tarife, vergi, resmi ücret; canlıların
sınıflandırılmasında kullanılan sistematik birim; tür, cins, familya gibi
herhangi bir sınıflandırma basamağındaki topluluk; posta hizmetlerinde pulu
yapıştırılmadan veya eksik pul ile gönderilen mektup/gönderiler için alıcıdan
tahsil edilen cezalı posta ücreti
taksan :
lat. * taxane (porsuk ağacından elde edilen bileşik) * başta kanser tedavisinde
kullanılan, hücre bölünmesini, büyümesini ve çoğalmasını engelleyen
antineoplastik kemoterapi ilaç grubu (C20H)
taksi :
gre. * tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi
tayin etmek), taxis (düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme, sıra, diziliş,
hareket, yönelme, düzenli hareket) (gre); taxare (düzenlemek, sıralamak,
dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek; vergilendirmek, değer biçmek) (lat.)
* yolcu taşımak üzere ücret karşılığında çalışan otomobil ve bu hizmeti veren
taşıt sistemi; hava, havada olan, uçağın yerdeki hareketi
taksif :
ara. * kasafa (yoğunlaşmak, kalabalıklaşmak, koyulaşmak, ağdalaşmak, sıkışmak),
kassafa (yoğunlaştırmak, kalabalıklaştırmak, koyulaştırmak, ağdalaştırmak,
sıkıştırmak), kesif (yoğun, ağdalı, sıkı) * yoğunlaştırma, sıkıştırma; gazı
sıvı hale getirme, kesafetini artırma işlemi
taksim :
ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim
etmek, üleştirmek), kısm (bölüm, parça) * bölme, bölüştürme, paylaştırma,
ayırma, kısımlara ayırma, kısımlandırma, bölümlendirme, gruplandırma,
sınıflandırma (tax (kısım, vergi), taxonomy, taxonomie, Taxonomie (taksonomi,
gruplandırma, kategorizasyon) (ing., fra., alm.) )
taksimat :
ara. * taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma,
kısımlandırma, bölümlendirme, gruplandırma, sınıflandırma) + at (isim yapım ve
çoğul eki) * bölüştürme, paylaştırma, kısımlara ayırma; düzenleme ve dağıtma
işlemi
taksimetre :
gre. * tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi
tayin etmek), taxis (düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme) + metron, metros
(ölçü) * taksilerde gidilen mesafeye ve süreye göre ücreti hesaplayıp gösteren
ölçü cihazı
taksir :
ara. * kasr, kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak,
parçalamak, ayırmak; kısa olmak, kısa kesmek, eksiltmek; eksik ve hatalı olmak,
kusurlu olmak) * kırma, parçalama; eksiltme, hatalı olma, kusur etme, kusur
taksirat :
ara. * taksir (kusur etme, kusur) + at (çoğul eki) * kusurlar, suçlar, işlenen
günahlar
taksis :
gre. * tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi
tayin etmek), taxis (düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme) * çıkmış veya
yerinden oynamış bir kemiğin el yardımıyla tekrar yuvasına oturtulması;
biyolojide mikroorganizmaların bir uyarana (ışık, ısı, kimyasal madde vb.)
doğru veya aksi yönde gösterdiği yönelim hareketi
taksit :
ara. * kassata (bölmek, kesmek, parçalara ayırmak) * bir borcun veya ödemenin
belirli zaman aralıklarında ödenen bölümlerinden her biri; peyderpey ödeme payı
takson :
gre. * tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi
tayin etmek), taxis (düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme) + on (isim yapım
eki) * canlıların sınıflandırılmasında tür, cins, familya gibi herhangi bir
sistematik birim; sınıflandırma basamağı
taksonomi :
gre. * tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi
tayin etmek), taxon (canlıların sınıflandırılmasında tür, cins, familya gibi
herhangi bir sistematik birim; sınıflandırma basamağı) + nemoein, nemein
(ayarlamak, düzenlemek, dağıtmak, paylaştırmak, yönetmek), nomia (yönetim,
idare, düzenleme, yasama, ayarlama, düzenleme, sıralama, dizme) (nomos (kural,
kanun, yasa, düzenleme, ayarlama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
canlıları veya varlıkları belirli kurallara göre sınıflandırma ve adlandırma
bilimi, sınıflandırma sistemi
taksonomik :
gre. * tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi
tayin etmek), taxon (canlıların sınıflandırılmasında tür, cins, familya gibi
herhangi bir sistematik birim; sınıflandırma basamağı) + nemoein, nemein
(ayarlamak, düzenlemek, dağıtmak, paylaştırmak, yönetmek), nomia (yönetim,
idare, düzenleme, yasama, ayarlama, düzenleme, sıralama, dizme) (nomos (kural,
kanun, yasa, düzenleme, ayarlama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos
(ile ilgili, -a ait, gibi) * taksonomiye ilişkin, sınıflandırma ve adlandırma
bilimiyle ilgili
takt :
alm. * Takt (ölçü, ritim; düzenli vuruş, zamanlama, uyum, ahenk, harmoni) *
müzikte ölçü, ritmik zaman birimi; mecazen ölçülü ve yerinde davranma,
incelikli tutum
takti :
ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) * kesme, parçalara ayırma; aruz ölçülü
şiir yazımında bir dizeyi, hece ölçüsü kurallarına veya aruz kalıplarının
bölümlerine ayırma, dizeleri uzun ve kısa hecelere bölme
taktik :
gre. * tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi
tayin etmek), taktike (düzenleme sanatı, sevk ve idare etme, yöntem, plan veya
uygulama biçimi, kısa vadeli hareket planı) * belirli bir amaca ulaşmak için
izlenen yöntem, plan veya uygulama biçimi; savaşta veya herhangi bir alanda
kısa vadeli stratejik hareket tarzı
taktil :
lat. * tangere (değmek, dokunmak, temas etmek), tactilis (dokunma ile lgili,
temas ile ilgili, değme ile ilgili) (lat.); tactile (fra.) * ciltteki sinir
uçları aracılığıyla dokunma, basınç, titreşim ve sıcaklık gibi fiziksel
uyarıların algılanması ile ilgili, dokunma duyusu ile ilgili, dokunsal,
temassal
takunya :
ita. * taccone (tahta topuk, takoz) * altı kalın ahşaptan yapılmış, özellikle
hamam ve ıslak zeminlerde kullanılan nalın türü; tahta terlik, tahta nalın
takut :
ara. * kata (kuvvet vermek, desteklemek; beslemek, gıda vermek), kut (gıda,
azık, besin; insan veya hayvanın yaşamını sürdürmesi için gerekli yiyecek,
rızık * baht, tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet, mutluluk,
rızık)
takva :
ara. * vakaa (korunmak, sakınmak; gizlenmek) * korunma, sakınma; Allah'a karşı
saygı ve sorumluluk bilinciyle günahlardan sakınma, dini hassasiyet ve erdemli
davranma hali
takvil :
ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek), kavl (söz, söylem, söyleme,
deyiş, deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme), kavvele (birine
söylemediği sözü söyletmek, isnat etmek; söz yakıştırmak) * iftira atma, suç
yükleme, suç isnad etme, yalan söyleme
takvim :
ara.* kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kıvam (dayanıklılık,
sağlamlık, tutarlılık; bir maddenin veya nesnenin fiziksel olarak yoğunluk, yoğunluk
ve tutarlılık derecesi; özellikle sıvıların veya karışımların akışkanlık veya
sertlik özelliklerinin dengede olduğu durum) * belirli bir başlangıç noktasına
göre hazırlanmış, düzenli zaman ölçümü ve gün, ay, yıl gibi birimlerle organize
edilmiş tarih sistemi
takvir :
ara. * kavvara (bir şeyi yuvarlak/küre şeklinde yapmak, yuvarlamak, sarmak),
kura (top, yuvarlak cisim; ocak) * bir cismi yuvarlak kesmek, yuvarlaklaştırmak
takviye :
ara. * kuvvet (güç, kudret), kavva (güçlendirmek, kuvvetlendirmek,
sağlamlaştırmak), takviye (güçlendirme, kuvvetlendirme, sağlamlaştırma), kavi
(güçlü, sağlam, kuvvetli, kudretli) * güçlendirme, kuvvetlendirme, destekleme;
eksik olanı tamamlayarak daha sağlam veya yeterli hale getirme
takyid :
ara. * kayyada (bağlamak, kaydetmek, tayin etmek, görevlendirmek, sınırlamak,
belirlemek), mukayyed (bağlanmış, kaydedilmiş tayin edilmiş, görevlendirilmiş,
belirlenmiş), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir olayın, bilginin, belgenin veya
durumun yazılı, görsel veya dijital biçimde sabitlenerek saklanması işlemi veya
bu işlemin sonucu olan belge veya bilgi; bir şeyi bir yere yazma; deftere
geçirme; sınırlama; şart, koşul) * bağlama, kayıt, tayin etme, sınırlama,
belirleme, görevlendirme; bir durumu veya hakkı kayıt altına alma, belirli
kurallara bağlama, kısıtlama veya sınırlandırma (taşınmaz üzerindeki banka
ipoteği, haciz kararları, kira şerhleri ve intifa hakları gibi)
takyidat :
ara. * kayyada (bağlamak, kayıt altına almak), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir
olayın, bilginin, belgenin veya durumun yazılı, görsel veya dijital biçimde
sabitlenerek saklanması işlemi veya bu işlemin sonucu olan belge veya bilgi;
bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) * kayıtlar,
kısıtlamalar, sınırlayıcı hükümler; özellikle tapu, hukuk ve idari belgelerde
“konulmuş şerhler ve sınırlamalar”
takyit :
ara. * kayyada (bağlamak, kaydetmek, tayin etmek, görevlendirmek, sınırlamak,
belirlemek), mukayyed (bağlanmış, kaydedilmiş tayin edilmiş, görevlendirilmiş,
belirlenmiş), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir olayın, bilginin, belgenin veya
durumun yazılı, görsel veya dijital biçimde sabitlenerek saklanması işlemi veya
bu işlemin sonucu olan belge veya bilgi; bir şeyi bir yere yazma; deftere
geçirme; sınırlama; şart, koşul) * bağlama, kayıt, tayin etme, sınırlama,
belirleme, görevlendirme; bir durumu veya hakkı kayıt altına alma, belirli
kurallara bağlama, kısıtlama veya sınırlandırma (taşınmaz üzerindeki banka
ipoteği, haciz kararları, kira şerhleri ve intifa hakları gibi)
takyon :
gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) + on (isim yapım eki) * ışıktan
daha hızlı hareket ettiği varsayılan, varlığı teorik düzeyde kalan parçacık
türü; fizik kuramlarında “süperluminal parçacık” olarak geçen hipotetik varlık
takyon :
gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi), takhos (hız), takhinos (hızlı) + on
(parçacık/tanecik eki) * kuramsal olarak ışık hızından daha hızlı hareket
ettiği varsayılan parçacık, ışıküstü parçacık
takzib :
ara. * kezebe (gerçek olmayanı söylemek, doğru olmayanı söylemek, yalan
söylemek), kezzebe (yalanlamak, yalan olduğu öne sürmek), kezzab (gerçek
olmayanı söyleyen, doğruyu söylemeyen, yalancı) * yalanlama, doğru olmadığını
açıklama, tekzib
tal :
ara. * tal (çise, çiseleme, ince yağmur) * hafif ve ince yağan yağmur, çise;
çiy
tal :
far. * tal (ince metal levha, yaprak; düz metal plaka) * ince metal levha;
bakır, gümüş vb. metallerden yapılmış ince tabaka veya plaka
tala :
ara. * talaa (ortaya çıkmak, görünmek; yükselmek) * ortaya çıkma, görünme; bir
şeyin belirip belirmesi, zuhur etmesi
talak :
ara. * talaka, tallaka (boşamak, serbest bırakmak) * İslam hukukunda evliliğin
koca tarafından sona erdirilmesi, nikâh bağının çözülmesi, boşama, boşanma;
Kur’an’ın 65. suresinin ismi
talak-i selase :
ara. * talak (atmak, salmak, boşlamak) + ı (tamlama eki) + selase (üç) *
kocanın, karısına üç kez “boş ol” demek suretiyle karısını boşaması eylemi
talamokortikal :
gre., lat. * thalamos (iç oda, odacık) (gre.), thalamus (iç odacık, ara beyin
yapısı) (lat.) + cortex, corticis (kabuk, beyin kabuğu, ağaç kabuğu) + alis
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * talamus ile serebral korteks
arasındaki bağlantı ve etkileşime ilişkin
talamonal :
gre., lat. * thalamos (iç oda, odacık) (gre.), thalamus (iç odacık, ara beyin
yapısı) (lat.) + onal (ilaç eki) (lat.) * droperidol ve fentanil kombinasyonunu
içeren, sedasyon ve analjezi amacıyla kullanılan anestezik ilaç preparatı
(C22H22FN3O2)
talamus :
gre., lat. * thalamos (iç oda, odacık) (gre.), thalamus (iç odacık, ara beyin
yapısı) (lat.) * beynin ara bölümünde yer alan, duyusal bilgilerin büyük
kısmını kortekse ileten ve uyku-uyanıklık, dikkat gibi işlevlerde rol oynayan
önemli sinirsel aktarma merkezi
talan :
tür. * tala (yağmalamak, dağıtmak, ele geçirmek) + an (isim yapım eki) * bir
yerin zorla yağmalanması, mal ve eşyanın dağıtılıp götürülmesi; yıkıp yok
ederek ele geçirme, yağmalama
talar :
far. * talar (sütunlu açık salon, revaklı ön mekân; saray veya köşk önü kabul
alanı) * İran saray ve ev mimarisinde, genellikle binanın önünde yer alan,
sütunlarla desteklenen ve bir veya üç tarafı açık olan üstü kapalı sundurma
veya eyvan; taht salonui kabul salonu
talasemi :
gre. * thalassa (deniz) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu)
(haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * hemoglobin sentez
bozukluğu ile karakterize kalıtsal kan hastalığı
talaş :
tür. * tal (yontmak, parçalamak; ufalamak) * ağaç, tahta veya benzeri maddeler
işlenirken çıkan ince yonga ve kırıntılar; küçük parça ve döküntüler
talat :
ara. * tale (yüksek, uzun), talaa (belirmek, ortaya çıkmak, görünmek,
yükselmek), + at (gibi olan, gibi olma) * yüz, çehre; özellikle insanın yüz
ifadesi ve dış görünüşü
talay :
tür. * tal (dalmak, içine girmek, odaklanmak) * enginlik, derinlik, sonsuzluk
talaz : tür.
* talaz (dalga) * denizdeki büyük ve kabarık dalgalar; rüzgarın yerden
kaldırdığı toz, toprak ve yaprakların birbirine karışmasıyla oluşan küçük çaplı
kirli fırtına veya hortum benzeri rüzgar; ipekli kumaşların örselenmesi
(yıpranması veya katlanması) sonucunda yüzeyindeki tellerde oluşan dalgalanma
veya bozulma
talazoparib :
lat. * tala (benzimidazol türevi) + parib (Poli(ADP-riboz) polimeraz (PARP)
enzimlerini bloke eden ve kanser tedavisinde kullanılan ilaç grubu belirteci) *
PARP inhibitörleri grubuna ait, özellikle bazı meme kanseri türlerinin
tedavisinde kullanılan antineoplastik ilacın etken maddesi (C19H14F2N6O)
taleb :
ara. * talaba (istemek, talep etmek, dilemek, arzu etmek), talib (isteyen,
talep eden, dileyen), matlub (istenen, talep edilen, dilek) * istek, arzu,
dilek
talebe :
ara. * talaba (istemek, talep etmek, dilemek, arzu etmek), talib (isteyen,
talep eden, dileyen) * öğrenci; bir öğretmenden bilgi öğrenmek isteyen, eğitim
gören kişi
talebkar :
ara., far. * talaba (istemek, talep etmek, dilemek, arzu etmek), talib
(isteyen, talep eden, dileyen), taleb (istek, arzu, dilek) (ara.) + kar (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) (far.) * isteyen, talep
eden; bir şeyin verilmesini veya yapılmasını isteyen kişi
talep :
ara. * talaba (istemek, talep etmek, dilemek, arzu etmek), talib (isteyen,
talep eden, dileyen), matlub (istenen, talep edilen, dilek) * istek, arzu,
dilek
talepname :
ara., far. * talaba (istemek, talep etmek, dilemek, arzu etmek), taleb (istek,
arzu, dilek) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine
hitaben yazılmış yazı) (far.) * resm, veya yazılı başvuru, dilekçe; bir isteği
bildirmek için yazılan belge
tales teoremi :
gre. * Thales (Antik Yunan’ın ilk filozoflarından biri olan Miletli matematikçi
ve astronom Thales’in isminden) + theorema (seyredilen, incelenen şey,
kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i
(iyelik eki) (tür.) * geometride, bir üçgende bir kenara paralel çizilen
doğrunun diğer iki kenarı orantılı parçalara böldüğünü ifade eden temel oran
teoremi
talh :
ara. * talh (bir tür dikenli ağaç; akasya benzeri bitki) * muz ağacı; çöl
bölgelerinde yetişen dikenli ağaç türü; akasya benzeri sert, dayanıklı geniş
yapraklı bir ağaç türü
talha :
ara. * talha (zamk ağacı) * çöl bölgelerinde yetişen dikenli ağaç türü; akasya
benzeri sert, dayanıklı geniş yapraklı bir ağaç türü; Uhud Savaşı'nda Hz.
Muhammed'i korumak için vücudunu siper eden ve çolak kalan, islamı ilk kabul
eden sahabilerden biri; erkek ismi
tali :
ara. * tela (izlemek, ardından gelmek) * ikinci derecede olan, asıl olmayıp ona
bağlı bulunan; ikincil, yardımcı, fer'î
talia :
ibr., ara. * tal (çiğ; ince yağmur, çise) + yah (Tanrı) * Tanrı'nın çiğ
damlası, gökten düşen nazik çiy, çiseleme
talib :
ara. * talaba (istemek, talep etmek, dilemek, arzu etmek) * isteyen, talep
eden, dileyen
talidomid :
lat. * thalo (ftalik asit / phtalimide kökü) + imid (kimyada bir azot grubu) *
bağışıklık sistemini düzenleyici ve antikanser etkileri bulunan; geçmişte
gebelikte kullanımı ciddi doğumsal anomalilere yol açtığı anlaşılan ilacın
etken maddesi (C13H10N2O4)
taligluseraz alfa :
lat., gre. * tali (lacın bitki hücresi sisteminde (havuç kökü hücreleri)
üretilmesini ifade eden ön ek) + glukoserebrosid (glukus, glykys (tatlı,
şekerli; glukoserebrosid maddesi belirteci) (gre.) + cerebrum (beyin) (lat.) +
oside (glikozit veya glikosit niteliğindeki bileşikleri gösteren adlandırma
eki) ) + ase (enzim eki) + alpha (Yunan alfabesinin ilk harfi) * lizozomal enzim
eksikliği sonucu makrofajlarda lipid birikimi ile karakterize genetik bir
hastalık olan Gaucher hastalığı tedavisinde kullanılan, β-glukoserebrosidaz
enziminin rekombinant biçimini içeren enzim replasman tedavisi ilacın etken
maddesi (C2580H3918N680O727S17)
talih :
ara. * talaa (belirmek, ortaya çıkmak, görünmek, yükselmek), tali (beliren,
ortaya çıkan, görünen, yükselen) * kader, şans, baht; insanın hayatındaki iyi
veya kötü olayları belirlediğine inanılan yazgı
talil :
ara. * allele (sebep göstermek, gerekçelendirmek) * bir şeyi gerekçeye bağlama,
sebep bildirme; dil ve mantıkta bir hükmü veya olayı neden-sonuç ilişkisiyle
açıklama sebep gösterme, gerekçelendirme, nedenini açıklama; bir durumun,
eylemin veya kararın gerekçesini, dayanağını veya sebebini ortaya koyma
ta'lil ba'd-el-vuku :
ara. * talil (sebep gösterme, gerekçelendirme) + ba'd (sonra, ardından) + el
(ön ek, artikel) + vuku (olma, meydana gelme, vaki olma) * bir olay
gerçekleştikten sonra ona sonradan gerekçe üretme; sonradan yapılan açıklama
ile sebep uydurma veya mevcut olayı geriye dönük olarak nedenlendirme
talim :
ara. * alleme (öğretmek, bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek) * öğretme,
eğitim verme; bir bilgi, beceri veya yöntemi başkasına kazandırma
talimat :
ara. * alleme (öğretmek, bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek), talim
(öğretme, eğitim verme; bir bilgi, beceri veya yöntemi başkasına kazandırma) +
at (isim yapım ve çoğul eki) * bir işin, bir görevin nasıl yapılması, bir
sürecin nasıl yönetilmesi gerektiğini gösteren, yetkili makam veya kişiler
tarafından verilen emir, direktif veya yönerge
talimatname :
ara., far. * alleme (öğretmek, bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek),
talimat (bir işin, bir görevin nasıl yapılması, bir sürecin nasıl yönetilmesi
gerektiğini gösteren, yetkili makam veya kişiler tarafından verilen emir,
direktif veya yönerge) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı;
birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir işin nasıl yapılacağını ayrıntılı
olarak bildiren resmi yazı; yönerge, yönetmelik veya kurallar bütünü içeren
belge
talimgah :
ara., far. * alleme (öğretmek, bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek), talim
(öğretme, eğitim verme; bir bilgi, beceri veya yöntemi başkasına kazandırma)
(ara.) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) (far.) * askeri veya
teknik eğitim verilen yer; eğitim ve öğretim alanı, tatbikat yeri
talimhane :
ara., far. * alleme (öğretmek, bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek), talim
(öğretme, eğitim verme; bir bilgi, beceri veya yöntemi başkasına kazandırma)
(ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * eğitim ve
öğretim yapılan yer; özellikle askerî veya mesleki eğitim için kullanılan bina,
eğitim evi
talimname :
ara., far. * alleme (öğretmek, bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek), talim
(öğretme, eğitim verme; bir bilgi, beceri veya yöntemi başkasına kazandırma)
(ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış
yazı) (far.) * eğitim ve öğretim usullerini, çalışma yöntemlerini veya
uygulanacak kuralları bildiren resmi belge; yönerge, talimat kitabı
talin :
lat. * talin (protein türü) * hücre iskeletinde yer alan ve hücrelerin
birbirine tutunmasını sağlayan mekanosensitif bir protein
talip :
ara. * talaba (istemek, talep etmek, dilemek, arzu etmek) * isteyen, talep
eden, dileyen
talipes :
lat. * talus (ayak bileği) + pes (ayak) * yeni doğan bebeklerde görülen
doğuştan ayak şekil bozuklukları, çarpık ayak, yumru ayak, talipes ekinovarus
talit :
ibr., ara. * tall (örtü) + it (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * beyaz ipek
veya pamuklu kumaş üzerine mavi çizgilerden oluşan, Yahudilerin sabah duası
için giydikleri şal (Kişi, sabahleyin ışıksız ortamda mavi çizgileri
görebiliyorsa dua saati gelmiş demektir.) (şal (tür.), shawl, châle, Schal
(ing., fra., alm.) )
taliye :
ara * tala (okumak; ardı sıra gelmek, takip etmek), tali (okuyan; ardı sıra
gelen, takip eden) + ye (dişil eki) * sonradan gelen, bir şeyin arkası sıra
giden; okuyan, Kur'an okuyan; kadın ismi
talk :
ara. * talk (pudrası kurutucu olarak kullanılan bir mineral, magnezyum silikat)
* genellikle açık yeşil renkte, toz durumundayken beyaz ve yağlı görünüşlü,
nemi emme ve sürtünmeyi azaltma özelliği olan hidratlı doğal magnezyum silikat
(Mg3Si4O10(OH)2)
talk pudrası :
ara. * talk (pudrası kurutucu olarak kullanılan bir mineral, magnezyum silikat)
(ara.) + pulvis (toz, ince parçacık, pudra) (lat.); poudre (pudra, toz) (fra.)
+ sı (iyelik eki) (tür.) * ince öğütülmüş talk mineralinden elde edilen, ciltte
nemi azaltmak, sürtünmeyi düşürmek ve kayganlık sağlamak için kullanılan ve
özellikle bebek ve cilt pudralarında yaygın olarak kullanılan kozmetik ve tıbbi
toz
talkım :
tür. * talk (dallanmak, kümelenmek) + ım (isim yapım eki) * ana eksen olan
sapın bir çiçekle sonlandığı, büyümenin yan eksenlerce (saplar tarafından)
sürdürüldüğü çiçek durumu; simoz (belirli büyüme gösteren)
talkın :
ara. * lakkana (telkin etmek, öğretmek, ezberletmek, empoze etmek, zihne
yerleştirmek) * bir düşünceyi, inancı veya davranışı başkasının zihnine
yerleştirmeye çalışma; önerme, aşılama, empozisyon, sugestiyon; cenaze
defnedildikten sonra mezar başında imamın ölünün dini inançlarını hatırlatmak
ve sorgu meleklerine cevap vermesini kolaylaştırmak amacıyla söylediği dini
sözler
talkşov :
ing. * talk (konuşmak, söyleşmek) + show (gösteri, şov) * televizyon veya
radyoda bir sunucunun konuklarla veya izleyicilerle çeşitli konular üzerine
sohbet ettiği program türü
tallahi :
ara. * ta (yemin edatı) + allah (Allah) * Allah'a yemin olsun, Allah hakkı
için, Allah’a andolsun
tallinn :
est. * Taani (Danimarka, Danimarkalı) + linn (şehir, kent, il, kale, hisarlı
yerleşim) * “Danimarka şehri” anlamındaki yer adı; Estonya'nın başkenti
tallus :
gre., lat * thallos (yeşil sürgün, filiz, yeşeren dal) + us (isim yapım eki)
(lat.) * kök, gövde ve yaprak gibi ayrı kısımlara ayrışmamış, doku özelleşmesi
görülmeyen basit ve ilkel bitki benzeri organizma gövdesi (. Alglerde,
likenlerde, mantarlarda ve bazı karayosunlarında bu tek tip vücut yapısı
görülür.)
talmud :
ibr. * lamad (öğrenmek, öğretmek) * öğrenim, öğretim, öğreti, doktrin; Yahudi
dini geleneğinde Mişna ve Gemara'dan oluşan, ahlak ilkelerini, ibadet
kurallarını, din hukukunu, sözlü gelenekleri, hahamların yüzyıllar süren
tartışma ve yorumlarını içeren temel kutsal metinler bütünü
talonaviküler :
lat. * talus (ayak bileği kemiği) + navicula (küçük tekne) (navis (gemi) +
culum, cula (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * ayaktaki talus
kemiği ile naviküler (kayık) kemiği arasındaki eklemle ilgili olan
talpidae :
lat. * talpa (köstebek) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * toprak altında
tünel kazarak yaşayan gerçek köstebekleri, sivri burunlu köstebekleri ve sucul
desmanları kapsayan familya, köstebekgiller
taltif :
ara. * latafa (yumuşak olmak, nazik davranmak), lattafa (inceltmek, yumuşatmak;
nazik davranmak, lütufta bulunmak), latif (ince, zarif, yumuşak, nazik veya
kibar nitelik taşıyan; erkek ismi) * gönül alma, hoş söz söyleyerek
onurlandırma; ödüllendirme, lütufta bulunma, iltifat
taltih :
ara. * lataha (çamur sürmek, bulaştırmak, kirletmek) * çamur veya benzeri bir
maddeyle sıvama, bulaştırma; lekeleme, kötüleme, itibarsızlaştırma (mecazi)
talu :
tür. * talu (seçkin, seçilmiş, iyi, güzel) * üstün nitelikli, beğenilip öne
çıkarılmış, iyi, güzel, seçilmiş, seçkin, üstün; üniseks isim (erkek ve kadın
ismi)
talus :
lat. * talus (ayak bileği) * ayak bileğinde yer alan ve kaval kemiği ile
birleşerek vücut ağırlığını ayağa aktaran temel kemik, aşık kemiği; uçurum veya
dağ eteklerinde zamanla parçalanarak biriken döküntü ve kaya kütlelerine
verilen isim
talut :
ara. * talut (uzun boylu, uzun boy, yükseklik) (talaa (belirmek, ortaya çıkmak,
görünmek, yükselmek) + ut (isim yapım eki) ) * Kur'an'da İsrailoğullarına
hükümdar olarak seçilen kişi; Kitab-ı Mukaddes'teki Saul ile özdeş kabul edilen
hükümdar
taluy :
tür. * dal, tal (dalmak, içine girmek, odaklanmak) + uy (ile ilgili, gibi, -a
ait) * büyük ve derin deniz, okyanus
talveg :
alm. * Tal (vadi) + weg (yol) * vadi yolu; akarsu yataklarında veya bir vadide
tabanın en derin noktalarını birleştiren hayali çizgi
talya :
lat., ita. * talea (çubuk, değnek; özellikle çentik atılarak hesap tutulan
tahta çubuk), taleare (kesmek, budamak, ayırmak, bölmek) (lat.); taglia (kesik,
çentik; hesap çizgisi, puan işareti), tagliare (kesmek, budamak, ayırmak,
bölmek) * kesik, çentik; oyunlarda veya sayım işlerinde kullanılan puan, sayı
veya işaret; özellikle tavla ve bazı iskambil oyunlarında belirli sayıda
kazanmayı ifade eden sayı
talyum :
lat. * thallos (yeşil sürgün, filiz, yeşeren dal) (gre.) + ium (element eki)
(lat.) * atom numarası 81, sembolü Tl olan, mavimsi beyaz renkli, yumuşak ve
zehirli bir metal (elementin tayfında görülen parlak yeşil çizgi nedeniyle bu
isim verilmiştir.)
talziye :
ara. * lezza (tat almak, haz duymak) * lezzet verme, tatlandırma; haz ve zevk
sağlama
tam :
ara. * tamma (tamamlamak, bitirmek, eksiklerini gidermek, eksiksiz olmak), tamm
(bütün, eksiksiz, noksansız) * eksiksiz, noksansız, bütün; hiçbir eksiği
bulunmayan, tamamlanmış durumda olan
tam açı :
ara., tür. * tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + açı (iki doğru
parçasının birleştiği noktada doğrular arasında oluşan aralık ) (aç (aralamak,
aralık yapmak, kapalı, sıkışık veya örtülü bir şeyi serbest hale getirmek;
başlatmak; aralık, boşluk) + ı (-lı, gibi olan) ) (tür.) * bir nokta etrafında
tam bir dönüşü ifade eden, ölçüsü 360° (2π radyan) olan açı
tam kare özdeşliği :
ara., lat., fra., tür. * tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + quadratus
(dört köşeli, kare biçimli, düzgün) (lat.); carré (fra.) + özdeş (her türlü
nitelik, içerik ve yapı bakımından birbirinin aynısı olan, ayırt edilemeyecek
kadar benzer, eşdeğer, identik) + lik (isim yapım ve durum eki) (tür.) * iki
terimli bir ifadenin karesinin açılımını veren cebirsel özdeşlik ( (a+b)^2 = a^2
+ 2ab + b^2), (a-b)^2 = a^2 - 2ab + b^2) )
tam pansiyon :
ara., lat. * tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + pension (genellikle
aileler tarafından işletilen, ev ortamı sıcaklığında, sınırlı sayıda odaya
sahip, otellere göre daha ekonomik, yatak ve kahvaltı (B&B) veya tam
pansiyon (3 öğün) şeklinde konaklama hizmeti sunan tesisler; kahvaltı dahil
veya yarım pansiyon (kahvaltı+akşam yemeği) hizmet veren, samimi, küçük ölçekli
konaklama yer) (pendere (asmak, sarkıtmak, tartmak, ödeme yapmak) + sio (isim
yapım eki) ) (lat.) * konaklama ücretine kahvaltı, öğle ve akşam yemeklerinin
de dahil olduğu konaklama türü
tam sayı :
ara. * tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) + sayı (nicelik, miktar, rakamla ifade
edilen değer) * negatif ve pozitif doğal sayılar ile sıfırdan oluşan, kesirli
olmayan sayı kümesinin her bir elemanı
tama :
ara. * tami’a (açgözlü olmak, şiddetle istemek, aşırı arzulamak, tamah etmek) *
açgözlülük, hırs ve dünyevi malı aşırı derecede isteme
tamah :
ara. * tamaha (yükselmek, göz dikmek, hırslı olmak, açgözlü olmak, şiddetle
istemek, aşırı arzulamak, tamah etmek) * bir şeye göz dikerek hırsla bakma, bir
şeyi aşırı bir istek ve hırsla arzulama
tamahkar :
ara., far. * tami’a (açgözlü olmak, şiddetle istemek, aşırı arzulamak, tamah
etmek), tama (açgözlülük, hırs ve dünyevi malı aşırı derecede isteme) (ara.) +
kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) (far.) * tamah
eden, açgözlü; mal, makam veya çıkar elde etme hırsı olan, maddi ve dünyevi
unsurlara aşırı istekli olan (kişi)
tamakar :
ara., far. * tami’a (açgözlü olmak, şiddetle istemek, aşırı arzulamak, tamah
etmek), tama (açgözlülük, hırs ve dünyevi malı aşırı derecede isteme) (ara.) +
kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) (far.) * tamah
eden, açgözlü; mal, makam veya çıkar elde etme hırsı olan, maddi ve dünyevi
unsurlara aşırı istekli olan (kişi)
tamale :
azt. * tamalli (sarılarak paketlenmiş) * mısır unundan hazırlanan hamurun
içerisine et, peynir veya sebze gibi malzemelerin doldurulması ve bu karışımın
mısır veya muz yaprağına sarılarak buharda pişirilmesiyle yapılan, muz
yaprakları yenilmeyen ancak işirme ve servis için kullanılan, Meksika’ya özgü
mısır hamuru yemeği
tamam :
ara. * tamma (tamamlamak, bitirmek, eksiklerini gidermek, eksiksiz olmak), tamm
(bütün, eksiksiz, noksansız) * eksiksiz, noksansız, bütün; hiçbir eksiği
bulunmayan, tamamlanmış durumda olan
tamamen :
ara. * tamam (eksiksiz, noksansız, bütün; hiçbir eksiği bulunmayan, tamamlanmış
durumda olan) + en (olarak, itibarıyla) * bütünüyle, eksiksiz olarak, tümüyle
tamanit :
rus., lat. * taman (bileşiğin keşfedildiği Rusya'daki Taman Yarımadası'ndan)
(rus.) + ite (element, kayaç ve mineral eki) (gre.) * doğal olarak meydana
gelen bir kalsiyum ve demir fosfat bileşiği (Ca2Fe²⁺(PO4)2 ⋅ 4H2O)
tamara :
ibr. * tamar (hurma, hurma ağacı; palmiye) + a (isim yapım eki) * kadın ismi
tamaricaceae :
lat. * tamarix (ılgın ağacı) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * kurak
bölgelerde, tuzlu toprak ve çöllerde yetişen, ince dallı ve pul yapraklı çalı
veya küçük ağaç türlerini kapsayan bir bitki familyası, ılgıngiller
tamarisk :
lat. * tamarix (ılgın ağacı) * Tamaricaceae (ılgıngiller) familyasından, tuzlu
topraklarda ve nehir kenarlarında yetişen, ince yapraklı ve salkım çiçek açan
çalı veya ağaç türü
tamarix :
lat. * tamarix (ılgın ağacı) * Tamaricaceae (ılgıngiller) familyasından, tuzlu
topraklarda ve nehir kenarlarında yetişen, ince yapraklı ve salkım çiçek açan
çalı veya ağaç türü
tamat :
ara. * tamat (saçma, anlamsız, uygunsuz söz) * saçma sapan söz, anlamsız ve
uygunsuz laf, hurafe
tamatim :
azt., nah., gre., ara. * tomatl (şişen meyve) (tom (dolu, dolgun, şişik,
yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı) + atl (meyve) ) (azt., nah., tür.); tomates
(gre.), tamatim (ara.) * patlıcangiller (Solanaceae) familyasına ait, kırmızı
veya farklı renklerde etli meyve veren kültür bitkisi ve onun yenilebilir
meyvesi
tambur :
fra. * tambour (iki yüzüne deri gerilmiş silindirik vurmalı çalgı; ayrıca
mimarlık ve teknikte silindir biçimli bölüm; davul) * Kkökeni Sümerlere ve Orta
Asya'ya dayanan, yarım küre şeklinde bir tekneye ve uzun bir sapa sahip olan,
parmak, mızrap veya yay ile çalınan telli ve perdeli bir Türk müziği enstrümanı
tamele :
gre. * themeleion (temel, esas, asl, dip, alt, öz, kaide), themelios (temelle
ilgili) (themele (dip, alt, öz, temel, kaide, esas) + ios (sıfat yapım eki) ) *
dip çökeltisi, temel
tamer :
ara., tür. * tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + er (erkek, adam, yiğit,
kahraman, cesur, mert, rütbesiz asker, asker; olgunlaşmak, yetişmek) (tür.) *
tam, eksiksiz yiğit, mükemmel erkek; erkek ismi
tamh :
ara. * tamaha (göz dikmek, hırsla istemek, tamah etmek; yükselmek) * aşırı
istek, hırs; erişilmesi güç bir şeye göz dikme, tamah
tamik :
ara. * amik (derin) * derinleştirme
tamim :
ara. * tamma (tamamlamak, bitirmek, eksiklerini gidermek, eksiksiz olmak), tamm
(bütün, eksiksiz, noksansız) * tamamlayıcı, eksiksiz yapan; bütünleme,
tamamlama; kurumlarda yönetmeliklerin uygulanmasına yol göstermek, bilgi vermek
veya talimatları iletmek amacıyla alt kademelere gönderilen resmi yazı ve
duyuru
tamir :
ara. * amara (canlandırmak, şenlendirmek, bayındır kılmak, inşa etmek,
yapılandırmak, bina etmek, yapı kurmak, imar etmek, onarmak, yapıp düzeltmek) *
bozulmuş bir şeyi düzeltme, onarım, onarma; yeniden işler hale getirme,
düzeltme işlemi
tamirat :
ara. * tamir (bozulmuş bir şeyi düzeltme, onarım, onarma; yeniden işler hale
getirme, düzeltme işlemi) + at (isim yapım ve çoğul eki) * onarım işleri, tamir
etme faaliyetleri; bozulan şeylerin düzeltilmesi için yapılan işler bütünü
tamirhane :
ara., far. * amara (canlandırmak, şenlendirmek, bayındır kılmak, inşa etmek,
yapılandırmak, bina etmek, yapı kurmak, imar etmek, onarmak, yapıp düzeltmek),
tamir (bozulmuş bir şeyi düzeltme, onarım, onarma; yeniden işler hale getirme,
düzeltme işlemi) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva)
(far.) * onarım yapılan yer; tamir işlerinin yapıldığı atölye, servis veya iş
yeri
tamlama :
ara., tür. * tamma (tamamlamak, bitirmek, eksiklerini gidermek, eksiksiz
olmak), tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + la (etken fiil eki) + ma
(isim yapım eki) (tür.) * dilbilgisinde bir ismi anlam bakımından tamamlayan
başka bir kelime veya kelime grubu; ad tamlaması ve sıfat tamlaması gibi
yapılar için kullanılan terim
tamlanan :
ara., tür. * tamma (tamamlamak, bitirmek, eksiklerini gidermek, eksiksiz
olmak), tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + la (etken fiil eki) + nan
(edilgen fiil ve sıfat yapım eki) * isim tamlamasında kendisine açıklayıcı unsur
eklenen, “tamlayan” tarafından nitelendirilen veya belirtilen isim öğesi
tamlayan :
ara., tür. * tamma (tamamlamak, bitirmek, eksiklerini gidermek, eksiksiz
olmak), tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + la (etken fiil eki) + yan
(etken fiil ve sıfat yapım eki) * isim tamlamasında başka bir ismi niteleyen
veya belirten öğe; “tamlanan”ı açıklayan unsur (örneğin “evin kapısı”nda “evin”
tamlayandır.)
tamme :
ara. * tamma (tamamlamak, bitirmek, eksiklerini gidermek, eksiksiz olmak), tamm
(bütün, eksiksiz, noksansız) * eksiksiz, tam, bütün; tamamlanmış, noksansız
olan
tamoksifen :
lat., gre. * tamox (trifeniletilen türevi belirteci) (lat.) + phenyl (fenil,
C6H5 aromatik benzen halkası) (gre.) * östrojen reseptör modülatörü (SERM)
sınıfına ait, özellikle östrojen reseptör pozitif meme kanseri tedavisinde ve
nüksün önlenmesinde kullanılan ilacın etken maddesi (C26H29NO)
tampere :
lat., fra. * temperare (karıştırmak, ölçülü hale getirmek, ılımlı yapmak),
temperatus (karışmış, ölçülendirilmiş, ılımlı yapılmış) (lat.); tempéré (ılık;
ılımlı) (fra.) * ılımlı, yumuşatılmış, sertliği azaltılmış; müzikte eşit
aralıklı sistemle ayarlanmış; ılımlı, dengeli, mutedil
tampliye :
lat., fra. * templarius (tapınakla ilgili, tapınağa ait olan) (templum
(tapınak) + arius (sıfat yapım eki) ) (lat.); templier (fra.) * Orta Çağ’da
Kutsal Topraklar’da hacıları korumak için kurulmuş Hristiyan askeri-dini
tarikat üyesi, tapınak şövalyesi, tapınakçı
tampon :
fra. * taper (vurmak, çarpmak), tampon (tıpa, dolgu, yastık, tıpa, darbe emici
parça) * darbe emici dolgu, yastık veya koruyucu parça; iki yüzey arasına
konularak çarpma ve sürtünmeyi azaltan nesne; emici ped, bariyer; kadınların
menstruasyon (aybaşı) döneminde kullandıkları hijyenik ped
tamponad :
fra. * tampon (tıpa, dolgu, yastık, tıpa, darbe emici parça) + ade (isim yapım
ve araç eki) * kanama veya sızıntıyı durdurmak için bir boşluğun tamponla
doldurulması işlemi
tamponat :
fra. * tampon (tıpa, dolgu, yastık, tıpa, darbe emici parça) + ade (isim yapım
ve araç eki) * kanama veya sızıntıyı durdurmak için bir boşluğun tamponla
doldurulması işlemi
tams :
ara * tamasa (silmek, yok etmek, izini kaybettirmek) * silme, yok etme, izini
kaybettirme, belirsiz kılma
tamsulosin :
lat. * tam (farmasötik ön ek) + sul (sülfanomid belirteci) + ocine (alfa-1
adrenerjik reseptör antagonisti (blokeri) belirteci) * prostat ve idrar
yollarındaki α₁-adrenerjik
reseptörleri seçici olarak bloke ederek idrar akışını kolaylaştıran, özellikle
iyi huylu prostat büyümesine bağlı idrar yapma güçlüğü ve diğer alt üriner
sistem belirtilerinin tedavisinde kullanılan ilacın etken maddesi olan α₁-adrenerjik reseptör blokeri
(C20H28N2O5S)
tamsulosin :
lat. * tam (kök) + sulosin (sentetik farmasötik son ek (α1-bloker sınıfı) ) *
alfa-1 adrenerjik reseptör blokeri sınıfına ait olan, özellikle prostat
büyümesine bağlı idrar yapma güçlüğünün (BPH) tedavisinde kullanılan ilacın
etken maddesi (C20H28N2O5S)
tamtakır :
ara , tür. * tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + takır (boşluk sesi,
kuru ses yansıması) * tamamen boş, içinde hiçbir şey kalmamış; bütünüyle boş
tamtam :
tür. * tam (vurma, çaroma sesinden onomatopeik kelime) + tam * vurmalı çalgı;
Afrika kökenli, elle veya tokmakla vurularak çalınan davul türü;
tamu :
soğ. * tam (cehennem, ateş) * Türk ve Altay mitolojisinde yeraltı dünyası,
cehennem veya suçluların cezalandırıldığı yer ("uçmağ" (cennet)
kelimesinin tersi)
tamur :
tür. * tamur (vücuttaki kan kanallarından her biri, damar) * damar; kan; nefes
tamuray :
tür. * tamur (vücuttaki kan kanallarından her biri, damar) + ay (dünyanın
uydusu olan gök cismi) * erkek ismi
tamzara :
erm. * tamzara (parlak şafak) * adını Giresun'un Şebinkarahisar ilçesine bağlı
tarihi bir mahalleden (eski adıyla Tamzara köyü) alan, Doğu Anadolu başta olmak
üzere Kafkasya'dan Karadeniz'e kadar oldukça geniş bir coğrafyada (Türkler,
Ermeniler, Azerbaycan Türkleri, Süryaniler ve Rumlar tarafından) oynanan,
9/8'lik ritmiyle bilinen geleneksel bir halk oyunu
tan :
tür. * tan (Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu, şafak, ışık,
aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) * Güneş
doğmadan önceki alacakaranlık, sabahın ilk ışıkları; acayiplik, mucize,
şaşkınlık uyandıran olağanüstü durum veya olay (dawn (şafak) (ing.) )
tanacetum :
gre., lat. * athanasia (ölümsüzlük) (a (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk
eki) + thneiskein (ölmek), thanasis (ölümle ilgili, ölüme ait) (thanatos (ölüm)
+ osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) + eia (isim yapım ve durum
eki) ) (gre.); tanacetum (pireotu ve solucan otunu içeren bitki cinsi) (lat.) *
Asteraceae (papatyagiller) familyasından, aromatik ve tıbbi özellikleri olan
küçük sarı otsu bitki türü
tanakian kategori :
ibr., lat. * tanakh (Yahudi kutsal metni) (ibr.) + ianus (ile ilgili, -a ait)
(lat.) + kategoria (sınıflandirma, sınıf, bölüm) (gre.) * temel amacı,
geometrik ve cebirsel yapıların arkasındaki simetri gruplarını (Galois
grupları) temsil ettikleri kategorilerden yola çıkarak "yeniden inşa
etmeyi" sağlamak olan, cebirsel grupların veya diğer simetrilerin lineer
temsillerini genelleştiren soyut bir tensör kategorisi; matematikte, belirli
bir K cismi üzerinde tanımlanan cebirsel grupların doğrusal temsil teorisini
genelleştiren özel bir monoidal kategori türüd
tanal :
tür. * tan (şafak, ışık, aydınlık, gün doğumu) + al (ile ilgili, gibi, -a ait)
* aydın, bilge, yiğit
tanassur :
ara * nasara (yardım etmek, destek vermek), nasir (yardımcı, destekçi), Nasıra
(Hz. İsa’nın büyüdüğü kabul edilen, Filistin’in Celile Bölgesinde yer alan
tarihi ve dini öneme sahip şehir) * İslamiyet'i veya başka bir inancı bırakıp
Hristiyanlığı benimseme, hristiyanlaşma, hristiyan dinine girme
tanatofobi :
gre * thneiskein (ölmek), thanasis (ölümle ilgili, ölüme ait) (thanatos (ölüm)
+ phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) * ölüm korkusu; kişinin ölüm düşüncesine karşı yoğun ve sürekli kaygı
duymasıyla karakterize edilen fobik durum
tanatoforik displazi :
gre. * thneiskein (ölmek), thanasis (ölümle ilgili, ölüme ait) (thanatos (ölüm)
+ phoros (taşıyan, taşıyıcı, götüren, getiren) (pherein (taşımak, götürmek,
getirmek) + os (isim veya sıfat yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi)
+ dis, dys (ayrı, uzak; yokluk, bozukluk ve olumsuzluk öneki) + plassein
(şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasis (şekillenme,
şekil verme, biçimlenme, oluşma, büyüme) * kemiklerin ve göğüs kafesinin
normalden çok daha kısa kalmasına neden olan, doğumsal ve genellikle ölümcül
seyreden nadir bir genetik iskelet bozukluğu (anne karnındaki ultrasonlarda boy
kısalığı ve ciddi akciğer gelişimi geriliği ile teşhis edilebilir.)
tanatoloji :
gre. * thneiskein (ölmek), thanasis (ölümle ilgili, ölüme ait), thanatos (ölüm)
+ legein, lego (söylemek, konuşmak), logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem)
(logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)
) * ölümün tıbbi, psikolojik ve sosyolojik boyutlarını bilimsel bir yaklaşımla
inceleyen bilim dalı, ölüm bilimi
tanatos :
gre. * thneiskein (ölmek), thanasis (ölümle ilgili, ölüme ait), thanatos (ölüm)
* Yunan mitolojisinde ölümün tecessümü (vücut bulmuş hali), kişileştirilmiş
hali ve tanrısı (Roma mitolojisindeki Mors)
tanazzuc :
ara. * nadica (pişmek, olgunlaşmak, yetkinleşmek) * olgunlaşma, pişkinleşme;
mecazen gelişip yetkin duruma gelme
tandans :
lat., fra. * tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek) + entia
(isim yapım eki) (lat.); tendance (meyil, eğilim) (fra.) * bir yöne yönelme,
eğilim, meyletme; belirli bir gelişme doğrultusu veya düşünce akımı
tandem :
lat. * tandem (nihayet, sonunda; peş peşe, ard arda, ardısıra, birbirini takip
edecek şekilde) * art arda, arka arkaya; iki veya daha çok unsurun aynı
doğrultuda ve birlikte çalışacak biçimde sıralandığı düzen
tandır :
far. * tennur (fırın; kilden yapılan kuyu şeklinde fırın) * yere çukur
kazılarak yapılan bir tür küçük fırın; kışın ayakları ısıtmak için, alçak bir
masanın altına mangal konulup üstüne yorgan örtülerek yapılan ısıtma düzeni
tane :
far. * dane (tohum, çekirdek, granül, tane) * tek parça, adet; tohum, çekirdek
veya küçük yuvarlak parça; sayma sözü olarak bir nesnenin tekliğini bildiren
birim
tanecik :
far., tür. * dane (tohum, çekirdek, granül, tane) (far.) + cik (küçültme eki)
(tür.) * küçük tane; çok küçük parçacık veya granül; fizik, kimya ve biyolojide
maddenin küçük parçalarını ifade etmek için kullanılan kelime
tanef :
ara. * tanef (dağ burnu, saçak, sundurma) * kapı üstüne yapılan örtü veya duvar
üzerine yapılan saçak; dağ burnu veya dağın yumru şeklindeki yüksek kısımları
tanen :
fra. * tannin (meşe palamudundan elde edilen ve deri tabaklamada kullanılan
madde) (tan (deri tabaklama ve boyama işleminde kullanılan meşe
kabuğu/palamudu) + in (isim yapım eki) ) * bitkilerin kök, kabuk, yaprak ve
meyvelerinde, özellikle çay, kırmızı şarap, nar, ayva ve cevizde yoğun olarak
bulunan, ağızda kuruluk hissi uyandıran, şaraba, yiyecek ve içeceklere buruk,
kekremsi bir tat veren, deri tabaklamada aktif olarak kullanılan, koyu renge
sahip olan büzücü organik bir bileşik madde
taner :
tür. * tan (Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu, şafak, ışık,
aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) + er (erkek,
adam, yiğit, kahraman, cesur, mert, rütbesiz asker, asker; olgunlaşmak,
yetişmek) * aydın erkek, aydın kişi; şafak vakti doğan, aydınlık, güçlü ve
cesur kimse
tanfese :
ara. * tanfese (hurma lifi veya ince halı) * uzun saçaklı halı veya hurma
yaprağından dokunmuş hasır uzun saçaklı halı veya hurma yaprağından dokunmuş
hasır
tangırdamak :
tür. * tangır (metal, tahta veya sert cisimlerin birbirine vurmasıyla çıkan
sert ve sürekli sesten ses yansımalı kelime) + da (dönüşlü fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * metal, tahta veya sert cisimlerin birbirine vurmasıyla
çıkan sert ve sürekli sesleri çıkarmak; tangır tangır ses verme
tango :
lat., isp. * tangere (değmek, dokunmak, temas etmek) (lat.); tango (isp.) * 19.
yüzyılın sonlarında Arjantin (Buenos Aires) ve Uruguay (Montevideo)
limanlarında işçi sınıfının ve göçmenlerin kültürlerini harmanlamasıyla ortaya
çıkan, ezberlenmiş figürlerden ziyade partnerlerin birbirleriyle ve müzikle
olan iletişimine dayanan tutku, hüzün ve doğaçlama odaklı eşli bir dans türü
tangor :
fra., san. * tangerine (ince kabuklu, kolay soyulan bir mandalina çeşidi )
(tanger (Fas’taki Tangier limanı) + ine (sıfat yapım eki) ) + naranga
(turunçgiller familyasına ait, yuvarlak, sulu ve genellikle turuncu renkli
meyve, portakal ağacı, portakal) (san.) * mandalina (tangerine) ve portakal
(orange) meyvelerinin melezlenmesiyle elde edilen, kolay soyulabilen kabuğu,
iri yapısı, koyu turuncu rengi ve tatlı lezzeti ile bilinen narenciye
(turunçgil) türü
tanh :
lat. * tangere (değmek, dokunmak, temas etmek), tangent, tangens (değen,
dokunan, temas eden) + hyper (üzerinde, fazla, aşırı, yüksek, yukarıda, ötede)
+ bole (atış, fırlatma, savurma) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
hiperbolik sinüs (sinh) ve kosinüs (cosh) fonksiyonlarının birbirine oranıyla
elde edilen, genellikle -1 ile 1 arasında değerler üreten, yapay zeka ve makine
öğrenimi alanlarında aktivasyon fonksiyonu olarak sıklıkla tercih edilen temel
bir hiperbolik fonksiyon
tanı :
tür. * tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak) * bir kimseyi, nesneyi
veya durumu daha önceki bilgi veya deneyimine dayanarak ayırt etme, bilme; kim
olduğunu veya ne olduğunu anlama; tıpta bir hastalığın, rahatsızlığın veya
durumun belirti, bulgu ve testler aracılığıyla belirlenmesi süreci
tanıdık :
tür. * tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak) + dık (birinci çoğul
şahıs geçmiş zaman fiil eki ve sıfat yapım eki) * önceden tanınan, bilinen
(nesne, kimse, durum); aşina olunan, tanışıklık bulunan (nesne, kimse, durum)
tanık :
tür. * tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak) + ık (sıfat yapım eki)
* bir olayı, durumu veya kişiyi doğrudan görmüş, yaşamış veya bilen ve
gerektiğinde bunu doğrulayabilen kimse, şahit
tanım :
tür. * tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak) + m (isim yapım eki) *
bir kavramın, nesnenin veya olgunun ayırt edici özelliklerini belirterek ne
olduğunu açıklayan ifade, tarif, tarifname, definisyon
tanımak :
tür. * tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak) + mak (fiil mastar
eki) * bir kimseyi, nesneyi veya durumu önceden edinilmiş bilgi, deneyim veya
gözleme dayanarak bilmek, ayırt etmek; kim veya ne olduğunu anlamak
tanış :
tür. * tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak) + ış (isim veya sıfat
yapım eki) * birbirini tanıyan, aralarında tanışıklık bulunan kimse, bilinen,
aşina
tanıtım :
tür. * tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak) + tım (isim yapım eki)
* bir kimseyi, kurumu, ürünü veya düşünceyi başkalarına tanıtma işi; tanıtma
amacıyla yapılan bilgilendirme ve duyurma faaliyeti
tani :
ara. * tana (bükmek, eğmek, katlamak, ikiye katlamak; çevirmek; vazgeçmek,
gevşemek) * bükülmüş şey, eğilmiş şey, dönemeç, kat; vazgeçme, gevşeme
tanik asit :
fra. , lat. * tannin (meşe palamudundan elde edilen ve deri tabaklamada
kullanılan madde) (tan (deri tabaklama ve boyama işleminde kullanılan meşe
kabuğu/palamudu) + in (isim yapım eki) ) (fra.) + icus (ile ilgili, -a ait) +
acidum (ekşi, asit) (lat.) * bitkilerde özellikle kabuk, yaprak ve meyvelerde
bulunan, proteinlerle bağlanarak onları çöktürebilen ve burukluk veren
polifenolik bileşikler grubunun genel adı, tanen asidi (C76H52O46)
tanin :
fra. * tannin (meşe palamudundan elde edilen ve deri tabaklamada kullanılan
madde) (tan (deri tabaklama ve boyama işleminde kullanılan meşe
kabuğu/palamudu) + in (isim yapım eki) ) * bitkilerin kök, kabuk, yaprak ve
meyvelerinde, özellikle çay, kırmızı şarap, nar, ayva ve cevizde yoğun olarak
bulunan, ağızda kuruluk hissi uyandıran, şaraba, yiyecek ve içeceklere buruk,
kekremsi bir tat veren, deri tabaklamada aktif olarak kullanılan, koyu renge
sahip olan büzücü organik bir bileşik madde
tanin-endaz :
ara., far. * tanin (tınlama, çınlama, yankı, uğultu) (ara.) + andaz (atan,
yayan, saçan) (far.) * yankı uyandıran, ses getiren; ün salan, etkisi geniş
çevreye yayılan; ses getiren, yankı uyandıran, etkisi geniş olan, çevreye
yayılan; nam salan, şöhret uyandıran
tanini :
ara. * tanin (tınlama, çınlama, yankı, uğultu) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * iki tam ses arası dokuz komadan oluşan tam ses
tanjansiyel :
lat. * tangere (değmek, dokunmak, temas etmek), tangent, tangens (değen,
dokunan, temas eden) + ialis (ile ilgili, -a ait) * bir eğriye veya yüzeye
yalnızca bir noktada dokunan veya teğet doğrultusunda bulunan, teğetsel
tanjant :
lat. * tangere (değmek, dokunmak, temas etmek), tangent, tangens (değen,
dokunan, temas eden) * matematikte bir eğriye yalnızca bir noktada dokunan
doğru (teğet); trigonometride bir x açısının tanjantı (sinx/cosx) (sinx = karşı
kenar/hipotenüs; cosx = komşu kenar/hipotenüs; tan = sinx/cosx; cotan =
cox/sinx)
tanjant teoremi :
lat., gre. * tangere (değmek, dokunmak, temas etmek), tangent, tangens (değen,
dokunan, temas eden) (lat.) + theorema (seyredilen, incelenen şey,
kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i
(iyelik eki) (tür.) * herhangi bir üçgende iki kenarın uzunlukları ile bu
kenarları gören açıların tanjant değerleri arasındaki ilişkiyi kuran bir
trigonometri kuralı ( (a-b)/(a+b) = tan(1/2(α-β)/ tan(1/2(α+β) )
tanju :
tür. * tan, ten (yüksek, yüce, ulu, kuvvetli, kudretli, kadir, hakim; Güneş'in
doğuşu, yükselişi, gün doğumu) + ju, hu, gri (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* Göktürk Kağanlığı döneminde hükümdarlara verilen "Tanhu" veya
"Tengri Kağan" ünvanından türeme
tank :
hin., ing. * tankh (su havuzu, su deposu, sarnıç) (hin.); tank (ing.) * sıvı
veya gaz depolamaya yarayan büyük kap, hazne; paletler üzerinde hareket eden,
ağır zırhla korunan ve yüksek kalibreli top gibi silahlarla donatılmış bir kara
savaş aracı
tanker :
hin., ing. * tankh (su havuzu, su deposu, sarnıç) (hin.); tank + er (-cı,
yapan, eden eki) (ing.) * sıvı veya gaz taşımaya yarayan büyük taşıma aracı;
özellikle petrol, kimyasal madde veya sıvılaştırılmış gaz taşıyan gemi veya
kara taşıtı
tanksavar :
hin., ing. * tankh (su havuzu, su deposu, sarnıç; paletler üzerinde hareket
eden, ağır zırhla korunan ve yüksek kalibreli top gibi silahlarla donatılmış
bir kara savaş aracı) (hin.); tank (ing.) + sav (kovmak, defetmek,
uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak, mücadele etmek, korumak) + ar
(-cı, yapan, eden eki) (tür.) * tanklar başta olmak üzere ağır zırhlı kara
araçlarını ve tahkimatları etkisiz hale getirmek amacıyla geliştirilmiş olan,
omuzdan tek bir asker tarafından atılabilen hafif roketlerden, zırhlı araçlara
entegre edilmiş yüksek kalibreli silahlara ve lazer veya kızılötesi ile yönlendirilen
gelişmiş güdümlü füze sistemlerine (ATGM) kadar çok çeşitli tipleri bulunan,
zırhları delebilmek için genellikle "tandem" adı verilen çift aşamalı
harp başlıkları kullanan özel silah sistemlerine verilen genel ad
tankut :
tür. * tan (Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu, şafak, ışık,
aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) + kut (baht,
tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet, mutluluk, rızık) * şafak
gibi kutlu, aydınlık ve uğurlu; erkek ismi
tankutay :
tür. * tan (Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu, şafak, ışık,
aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) + kut (baht,
tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet, mutluluk, rızık) + ay
(dünyanın uydusu olan gök cismi) * şafak gibi kutlu ve ay gibi parlak; erkek
ismi
tanlak :
tür. * tan (Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu, şafak, ışık,
aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) + lak (ile
ilgili, gibi, -a ait) * sabahleyin, sabah vakti, şafak vakti, tan zamanı
tannan :
ara. * tanna (ses çıkarmak, tınlamak) + an (sıfat yapım eki) * tınlayan,
çınlayan, uğuldayan, ses çıkaran
tannaz :
ara. * tanaza (alaya almak, eğlenmek) * alaycı, alaya alan, müstehzi, herkesle
eğlenen
tanrı :
tür. * tan (gök, gökyüzü; Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu,
şafak, ışık, aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) +
rı (sıfat yapım eki) * her şeyin yaratıcısı olan tek ilah, tapınılan yüce
varlık
tanrıbilim : tür.
* tanrı (her şeyin yaratıcısı olan tek ilah, tapınılan yüce varlık) + bilim
(bilme, bilgi edinme süreci, öğrenilen, bilinen şey) * tanrı, din, vahiy ve
kutsal konuları sistemli biçimde inceleyen bilim dalı, ilahiyat, teoloji
tanrıça :
tür. * tanrı (her şeyin yaratıcısı olan tek ilah, tapınılan yüce varlık) + ça
(dişil eki) * kadın biçiminde tasarlanan veya düşünülen ilah; dişil tanrı;
çeşitli din ve mitolojilerde doğa, bereket, aşk, savaş gibi belirli alanlarla
ilişkilendirilen kutsal varlık; dişi tanrı; kadın ilah, tanrıların dişi olanı
tanrısal :
tür. * tanrı (her şeyin yaratıcısı olan tek ilah, tapınılan yüce varlık) + sal
(ile ilgili, -a ait) * tanrıya ait, tanrıyla ilgili veya tanrıdan
kaynaklandığına inanılan; ilahi nitelik taşıyan, kutsal ve aşkın özelliklere
sahip
tansal :
tür. * tan (gök, gökyüzü; Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu,
şafak, ışık, aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) +
sal (ile ilgili, -a ait) * şafakla, günün ilk aydınlığıyla veya tan vaktine
özgü niteliklerle ilgili; tan vaktini andıran, seher zamanına ait; erkek ismi
tansık :
tür. * tansuk (acayip, şaşırtıcı, hayret verici, harika, nefis) (tan (hayret,
şaşkınlık, şaşma) + suk (sıfat yapım eki) ) * insan aklının alamayacağı,
şaşırtıcı, olağanüstü olay veya mucize
tansib :
ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak,
uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek,
yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak,
belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * uygun bulma, münasip görme,
yaraştırma, uygun görerek kabul etme veya onaylama; bir kimseyi göreve atama,
görevlendirme
tansif :
ara. * nassafa (ikiye bölmek, yarıya indirmek) * iki eşit parçaya ayırma, ortadan
bölme veya yarıya indirme işlemi
tansiyometre :
lat., gre. * tentio (gerilim, germe, uzstma) (tendere (uzanmak, yönelmek,
germek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) + metron (ölçü) (gre.) * an basıncını
veya fiziksel sistemlerde gerilim ve basıncı ölçmeye yarayan ölçü aleti;
özellikle atardamar kan basıncını ölçen cihaz
tansiyon :
lat. * tentio (gerilim, germe, uzstma) (tendere (uzanmak, yönelmek, germek) +
tio (isim yapım eki) ) * gerilme, gerilim, gerginlik veya basınç durumu; tıpta
damar içindeki kanın damar duvarına uyguladığı basınç
tansiyon arteriyel :
lat. * tentio (gerilim, germe, uzatma) (tendere (uzanmak, yönelmek, germek) +
tio (isim yapım eki) ) + arteria (atardamar, soluk borusu) (aer (hava) + teria
(araç yapım eki) ) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.);
artériel (fra.) * atardamar içindeki kanın damar duvarına uyguladığı basınç;
tıpta sistolik ve diyastolik değerlerle ifade edilen arteriyel kan basıncı
tansör :
lat. * tentio (gerilim, germe, uzatma) (tendere (uzanmak, yönelmek, germek) +
tio (isim yapım eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.); tenseur (fra.) *
matematik ve fizikte çok boyutlu nicelikleri ve dönüşümleri temsil eden,
özellikle diferansiyel geometri ve genel görelilikte kullanılan çok bileşenli,
skaler ve vektörün genellemesi olan cebirsel yapı
tansu :
tür. * tan (gök, gökyüzü; Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu,
şafak, ışık, aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) +
su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı
(H2O) ) * şafak suyu, sabahın ilk aydınlığındaki su; erkek ve kadın ismi
tantal :
gre. * tantalos (Yunan mitolojisinde, tanrılar tarafından cezalandırılan,
sürekli açlık ve susuzluk içinde, ulaşamayacağı yiyecek ve suya uzanmaya mahkum
edilen Frigya Kralı Tantalos’tan) * atom numarası 73, simgesi Ta olan, sert,
gümüş grisi renkli ve çok dayanıklı olan, korozyona karşı çok dirençli ve çok
yüksek erime noktasına sahip olan, özellikle cep telefonları ve
bilgisayarlardaki kapasitörlerin (kondansatörlerin) yapımında yoğun olarak
kullanılan bir geçiş metali
tantana :
ara. * tanna (tınlamak, çınlamak) fiilinden türeme onomatope (ses yansımalı)
kelime * tınlama, çınlama, tambur sesi
tantra :
san. * tan (germek, uzatmak, yayılmak, yaymak), tantra (tezgah, prensip,
öğreti, doktrin) * teknik, yöntem, metod; cinselliği ilahi olana ulaşma yolu
olarak kullanmaya dayalı olan, Hinduizmin aktif dişil Tanrıça formu olan
Şakti'ye bağlı bir kolu
tantuni :
moğ., tür. * tamturi (azar azar yemek, atıştırmak) (tam (yemek) + turi (az) )
(moğ.); tan + tun (pide arasına konacak etin ince ince kıyılması, doğranması
esnasında bıçağın tezgaha çarparak çıkardığı "tan tun" sesinden) *
küçük küçük doğranmış etin soğan, maydanoz, sivribiber, domatesle birlikte
sacda pişirilmesi biçimindeki bir tür sac kavurma
tanzanya :
sva. * tanga (yelken) + nyika (düzlük, bozkır) * Doğu Afrika’da Hint Okyanusu
kıyısında yer alan, kuzeyinde Kenya ve Uganda, batısında Ruanda, Burundi ve
Demokratik Kongo Cumhuriyeti, güneybatısında Zambiya ve Malavi, güneyinde
Mozambik ile komşu olan devlet
tanzic :
ara. * nazaca (pişmek, yetişmek, olgunlaşmak), nazic (pişmiş, yetişmiş,
olgunlaşmış, kıvamına ermiş) * pişirme; yakma
tanzif :
ara. * nazafa (temizlemek, arındırmak, saflaştırmak, tanzif etmek), tanzif
(temizleme, arındırma, saflaştırma), nazif (temiz, pak, saf, arınmış), nezafet
(temizlik, düzenlilik, saflık, arılık; kibar, nazik ve estetik davranış veya
görünüş) * temizleme, temizlenme, arıtma, arınma, kiri giderme
tanzim :
ara * nazama (düzenlemek, tertip etmek, sıraya koymak, uyum sağlamak), nizam
(düzen, tertip, sistem), nizam (düzen, düzenlilik, tertip, uyum ve ahenk,
sistematik olma) * bir şeyi düzenleme, tertip etme, belli bir düzene sokma;
dağınık veya karışık olanı sistemli hale getirme işlemi (enzyme, Enzym
(düzenleyici, nazım) (ing., fra., alm.) )
tanzimat :
ara * nazama (düzenlemek, tertip etmek, sıraya koymak, uyum sağlamak), tanzim
(bir şeyi düzenleme, tertip etme, belli bir düzene sokma; dağınık veya karışık
olanı sistemli hale getirme işlemi) + at (isim yapım ve çoğul eki) *
düzenlemeler, reformlar; 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde modernleşme amacıyla
yapılan idarî, hukukî ve toplumsal düzenlemelerin tümü; özellikle 1839 Tanzimat
Fermanı ile başlayan reform dönemi
tanzir :
ara. * nazara (bakmak, görmek, incelemek, gözetmek), nazar (bakma, bakış,
gözetme), nazire (benzerlik, karşılık; bir şiire cevap veya karşılık olarak
aynı ölçü ve kafiyede yazılan şiir; edebiyatta örnek veya benzerlik yoluyla
verilen karşılık) * benzetme, benzerini yapma; edebiyatta Divan şiiri
geleneğinde bir şairin başka bir şairin yazdığı şiiri örnek alarak, aynı vezin,
kafiye ve ölçüyle benzer bir şiir yazması, nazire yazma
taoizm :
çin., lat. * dao (yol, ilke, kural, yasa) (çin.) + ismus (isim yapım, durum,
akım, öğreti, doktrin eki) (lat.) * evrenin doğal akışı olan “Dao (Yol)” ile
uyum içinde yaşamayı esas alan, doğallık, denge, müdahalesizlik (wu-wei) ve
içsel uyum kavramlarına dayalı Çin kökenli felsefe ve inanç sistemi
tapa :
ita. * tappo (tıpa, tıkaç; tıkanmayi temsil eden "tap, tıp" sesi den
ses yansımalı onomatopeik kelime) * şişe, boru veya varil gibi dar delikleri
kapatmaya yarayan tıkaç; akışı durdurmak için boruların açık uçlarını kapatan
parça, kör tapa
tapan :
tür. * tap (örtmek, bastırmak, kapamak) + an (isim yapım eki) * tohum ekilip
sürülmüş tarlayı düzleştirmek ve tohumların toprakla örtülmesini sağlamak için
gezdirilen, ağaçtan yapılmış, geniş bir tarım aracı
tapati :
san. * tap (yanmak, ısınmak, parlamak) + ati (sıfat yapım eki) * ısıtan, yakan,
parlayan; Hint mitolojisinde güneş tanrısı Surya’nın kızı olarak geçen nehir ve
tanrıça figürü
tapduk :
tür. * tap (kabul etmek, tanımak, bağlılık göstermek; ibadet etmek, hizmet
etmek, kulluk etmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + duk (-dili geçmiş zaman
fiil eki) * bulduk; inandık, kulluk ettik; Türk ve Altay mitolojisinde kötücül
varlıkları temizlemek için gökten yere indiğine inanılan efsane kahramanı,
Taptık, Taptuk; erkek ismi
tape :
fra. * taper (daktilo ile yazmak), tapé (daktilo ile yazılmış) * daktilo
edilmiş belge; hukuki dinlemeler sonucu elde edilen telefon görüşmelerinin
yazıya dökülmüş hali
tapı :
tür. * tap (kabul etmek, tanımak, bağlılık göstermek; ibadet etmek, hizmet
etmek, kulluk etmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + ı (isim yapım eki) *
kutsal addedilerek ibadet edilen şey, tapınılan şey
tapınak :
tür. * tap (kabul etmek, tanımak, bağlılık göstermek; ibadet etmek, hizmet
etmek, kulluk etmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + ı (isim yapım eki) + nak
(yer eki) * ibadet edilen, kutsal sayılan ve dinî törenlerin gerçekleştirildiği
yapı, mabet
tapınakçı :
tür. * tap (kabul etmek, tanımak, bağlılık göstermek; ibadet etmek, hizmet
etmek, kulluk etmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + ı (isim yapım eki) + nak
(yer eki) + çı (yapan, eden eki) * Tapınak Şövalyesi, Orta Çağ’da Hristiyan
askeri-dini tarikat üyesi; Orta Çağ’da Kudüs ve çevresinde Hristiyan hacıları
korumak amacıyla kurulmuş Tapınak Şövalyeleri tarikatına mensup olan kişi,
Templier üyesi
tapışlamak :
tür. * tap (örtmek, bastırmak, kapamak) + ış (isim yapım eki) + mak (fiil
mastar eki) * hamurun üzerini düzeltmek amacıyla hafif hafif vurarak veya
bastırarak elle sıvamak; birine sevgi, beğeni veya takdir göstermek için
sırtına hafifçe vurmak, sırtını sıvazlamak veya okşamak
tapi :
fra. * tapis (halı) * düz olma, eşit seviyede olma
tapir :
por., tup. * tapi’ira (kalın derili hayvan, Güney Amerika ormanlarında yaşayan
memeli) * Güney Amerika ve Güneydoğu Asya’da yaşayan, Perissodactyla (tek
toynaklılar / odd-toed ungulates) takımının Tapiridae familyasından, kısa
hortumlu, kalın derili, otçul büyük memeli hayvan
tapirgiller :
por., tup., lat. * tapi’ira (kalın derili hayvan, Güney Amerika ormanlarında
yaşayan memeli) (por., tup.) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür,
cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * tek toynaklılar (Perissodactyla)
takımına ait, tapir cinslerini kapsayan, kısa hortumlu ve kalın derili otçul
memeli hayvanları içeren zoolojik familya, tapiridae
tapiridae :
por., tup., lat. * tapi’ira (kalın derili hayvan, Güney Amerika ormanlarında
yaşayan memeli) + idae (çoğul ve familya eki) * tek toynaklılar
(Perissodactyla) takımına ait, tapir cinslerini kapsayan, kısa hortumlu ve
kalın derili otçul memeli hayvanları içeren zoolojik familya, tapirgiller
tapmak :
tür. * tap (kabul etmek, tanımak, bağlılık göstermek; ibadet etmek, hizmet
etmek, kulluk etmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + mak (fiil mastar eki) *
bir varlığı ilah addedip ona ibadet etmek, kullukta bulunmak
tapon :
erm. * tapel (dökmek), tapank (döküntü) * genellikle niteliği düşük, eski,
modası geçmiş, kalitesiz veya piyasada değeri olmayan ürün, eşya veya kimse;
eskimiş, elde kalmış, düşük nitelikli ve vasat ürün
taproot :
ing. * tap (ana, temel, esas, öz) + root (kök) * bitkilerde ana kökün belirgin
biçimde gelişerek dikey olarak toprağın derinliklerine uzandığı ve yan köklerin
bu ana kökten çıktığı kök sistemi, kazık kök, ana kök
taptaze :
far., tür. * tap (pekiştirme ön eki) (tür.) + taza (yeni, körpe, yakın zamanda
ortaya çıkmış, taze, canlı) (far.) * bozulmamış, bayatlamamış, özelliğini ve
canlılığını yitirmemiş olan, ilk niteliğini koruyan, yeni veya körpe durumda
bulunan; gerçekleşmesi sonrasında üzerinden fazla zaman geçmemiş, dinç,
yıpranmamış, yorulmamış
taptuk : tür.
* tap (kabul etmek, tanımak, bağlılık göstermek; ibadet etmek, hizmet etmek,
kulluk etmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + duk (-dili geçmiş zaman fiil
eki) * bulduk; inandık, kulluk ettik; Türk ve Altay mitolojisinde kötücül
varlıkları temizlemek için gökten yere indiğine inanılan efsane kahramanı,
Taptık, Taptuk; erkek ismi
tapu :
tür. * tap (kabul etmek, tanımak, bağlılık göstermek; ibadet etmek, hizmet
etmek, kulluk etmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + u (isim yapım eki) * bir
gayrimenkulün (arsa, arazi, konut vb.) kime ait olduğunu kanıtlayan,
yüzölçümünü, sınırlarını ve hukuki durumunu gösteren ve devlet tarafından resmi
olarak düzenlenen mülkiyet belgesi
tapyoka :
por., tup. * tapi'oka (çökelti, manyok nişastasının dibe çöken kısmı) (tipi (çökelti)
+ oka (ev, yer) ) * manyok kökünden elde edilen nişastanın granül, inci veya un
hâlindeki işlenmiş ürünü
tar :
far. * tar (tel) * İran ve Azerbaycan başta olmak üzere Kafkasya'da yaygın
olarak kullanılan, uzun saplı telli bir çalgı aleti
tar u mar :
far. * tar (dağınık, darmadağın; saç; iplik, tel) + u (ve) + mar (yıpranmış,
parçalanmış; kırılmış; yılan) * yılanlardan oluşan saç; bütünü bozulmuş,
dağıtılmış, dağılıp parçalanmış, perişan edilmiş, kullanılamaz duruma
getirilmiş, karmakarışık, dağınık, kaos halinde (turmoil (karışıklık, kargaşa)
(ing.) )
tara :
san. * tar (kurtarmak, karşıya geçirmek), tara (yıldız; kurtaran, kurtarıcı,
karşı kıyıya geçiren) * Hint mitolojisinde bilgeliği, şefkati ve koruyuculuğu
simgeleyen tanrıça, ayrıca bazı geleneklerde tanrı veya kahraman eşi olarak
geçen mitolojik kişi
tarab :
ara. * taraba (coşmak, duygulanmak, etkilenmek, heyecanlanmak) * müzik, şiir
veya güzel sözün etkisiyle ortaya çıkan derin estetik haz, etki, coşku ve
duygusal vecd durumu
taraça :
lat., ita. * terrazza (teras, yüksek düz platform) (terra (yer, toprak) (lat.)
+ azza isim yapım eki) (ita.) ) * bir yapının üstü açık ve yüksek düzlüğü veya
toprakla oluşturulup bir duvarla desteklenen yüksek düzlük; bir binanın çatı
katındaki veya zemin katında yer alan, etrafı açık ve genellikle geniş olan
bölüm, teras
taraf :
ara. * taraf (kenar, uç, sınır, yan, yön, cihet, doğrultu) * bir şeyin kenarı,
yanı, yönü veya bir ilişki, olay veya anlaşmada yer alan kişi veya topluluk
(thorough (etraflı, kapsamlı) (ing.) )
tarafgir :
ara., far. * taraf (kenar, uç, sınır, yan, yön, cihet, doğrultu) (ara.) +
giriftan (tutmak, almak, yakalamak, kavramak), gir (taşıyan, yapan, tutan,
alan, işlevi yerine getiren) (far.) * bir tarafı tutan, bir tarafı kayıran,
tarafsız olmayan ve olaylara objektif yaklaşmayan
taraftar :
ara., far. * taraf (kenar, uç, sınır, yan, yön, cihet, doğrultu) (ara.) + dar
(gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan)
(far.) * bir kişiyi, bir fikri veya bir topluluğu (özellikle spor takımlarını)
destekleyen, onların tarafını tutan kimse, yandaş
tarah :
ara. * taraha (atmak, bırakmak, ortaya koymak, öne sürmek) * bir şeyi ortaya
koyma, öne sürme, ortaya atma veya dışarı bırakma
tarahhum :
ara. * rahima (merhamet etmek, şefkat göstermek, acımak), rahm (merhamet,
şefkat, bağışlayıcılık, koruyuculuk) * acıma, merhamet etme, şefkat gösterme
tarak :
tür. * tara (saçı, yünü veya benzeri lifleri dişli bir araçla düzeltmek, açmak)
+ ak (isim yapım ve araç eki) * saç, kıl, yün ve benzeri lifleri düzeltmek,
açmak veya biçim vermek için dişli olarak yapılmış araç
taraklı :
tür. * tarak (saç, kıl, yün ve benzeri lifleri düzeltmek, açmak veya biçim
vermek için dişli olarak yapılmış araç ) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi)
* ayak tarak kemikleri normalden geniş veya yayvan olan; ayak ön kısmı geniş ve
kalın olan
taraklılar :
tür. * taraklı (tarak biçiminde sıralı yapılar taşıyan) + lar (çoğul eki) *
vücutlarında kirpikli hareket tarakları (ctenes) bulunan, ışık saçılmasıyla parıldayan
jelimsi deniz hayvanlarını kapsayan şube, Ctenophora
taramak :
tür. * tara (saçı, yünü veya benzeri lifleri dişli bir araçla düzeltmek, açmak)
+ mak (fiil mastar eki) * saçı, kılı, yünü veya benzeri lifleri dişli bir
araçla düzeltmek, ayırmak; düzenli biçimde üzerinden geçmek; bir yüzeyi veya
alanı düzenli biçimde baştan sona incelemek
tarancibin :
far. * tar (yaş, taze, akıcı) + angebin (bal, bal özü, tatlı nektar) * bazı
geven türleri üzerinde oluşan, doğal olarak salgılanan tatlı ve kristalleşebilir
madde, kudret helvası
taranga :
san. * taranga (dalga, su dalgası, titreşim, dalgalanma) * su yüzeyinde veya
herhangi bir ortamda yayılan dalga veya titreşim hareketi, Hint felsefesinde
enerji veya bilinç dalgalanmasını ifade eden kavram; tatlu su balığı, çapak
balığı, ringa balığı (kurutulmuş hali)
tarantella :
gre., lat., ita. * taras (Yunan mitolojisinde Güney İtalya'daki antik Taras
kentinin efsanevi kurucusu ve koruyucu kahramanı) (gre.); tarentum (lat.);
Taranto (İtalya'nın Taranto kenti) + ella (küçültme ve isim yapım eki) * Güney
İtalya'ya özgü, çok hızlı ve hareketli bir tempoyla icra edilen geleneksel bir
İtalyan halk dansı ve müziği
tarantı :
tür. * tara (saçı, yünü veya benzeri lifleri dişli bir araçla düzeltmek, açmak)
+ an (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) * tarama işlemi sonucunda ortaya
çıkan döküntü, çöp veya gereksiz maddeler
tarantula :
gre., lat. * taras (Yunan mitolojisinde Güney İtalya'daki antik Taras kentinin
efsanevi kurucusu ve koruyucu kahramanı) (gre.); tarentum (lat.) + ula (dişil
küçültme eki) (lat.) * Tarantulagiller (Theraphosidae) familyasından büyük,
tüylü ve zehirli örümcek
tarassud :
ara. * rasada (gözlemek, gözlemlemek) * bir kimseyi, yeri veya olayı dikkatle
gözleme, izleme, gözetim altında tutma, gözleme, gözlemleme
tarassut :
ara. * rasada (gözlemek, gözlemlemek) * bir kimseyi, yeri veya olayı dikkatle
gözleme, izleme, gözetim altında tutma, gözleme, gözlemleme
tarat :
ara. * tarat (bir kez, bir defa; bazen, arasıra) * bir kez, bir defa, bir sefer
tarator :
gre., ven. * tarazein, tarazo (karıştırmak, bulandırmak) (gre.); trattar
(işlemek, iş yapmak, konu edinmek, meslek edinmek), trattar (lokantacı, aşçı)
(ven.) * cacıktan esinlenilerek yapılan ve farklı katıklar (salatalık, ıstakoz,
balık vb.) içeren bir tür meze
taravet :
ara. * tari (taze, körpe, yumuşak) * tazelik, körpelik, canlılık, yumuşaklık
tarayıcı :
tür. * tara (saçı, yünü veya benzeri lifleri dişli bir araçla düzeltmek, açmak;
düzenli biçimde üzerinden geçmek; bir yüzeyi veya alanı düzenli biçimde baştan
sona incelemek) + yıcı (yapan, eden ve araç eki) * metin, görüntü veya başka
bir yüzeyi sistemli biçimde inceleyen, tarayan veya sayısal ortama aktaran kişi
veya aygıt, scanner
tarayyuh :
ara. * ravaha (dinlenmek, rahatlamak, mola vermek, gevşemek), rahat (dinlenme,
mola verme), ravh (rahatlık, rahmet, esen rüzgarın hissettirdiği serinlik ve
rahatlık; koklamak), teravih (soluklanma, nefeslenme, nefes alma, dinlenme) *
rahatlama, temiz hava alma durumu, istirahat etmek, soluklanma, bir şeyden
rahatlık duyma, ferahlama
taraz :
far. * tar (iplik, tel), taraz (bükülmemiş ipek ipliği veya tel) * düz ve
parlak kumaşların yüzeyindeki tel tel olmuş iplik veya pürüz; yıpranmış,
iplikleri çekilmiş veya tüylenmiş dokuma
tarazlamak :
far., tür. * tar (iplik, tel), taraz (bükülmemiş ipek ipliği veya tel) (far.) +
la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * dokuma tezgahından yeni
çıkmış yani dokuma işlemi bitemiş kumaşın kenarlarındaki, üzerindeki pürüzlü,
sarkan veya karışmış iplikleri (tarazları) ayıklayıp temizlemek
tarbuş :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + puş
(örtü, giysi) * genellikle koyu kırmızı renkli, kesik koni şeklinde olan, keçe
veya kumaştan yapılan düz tepeli ve kenarsız bir şapka, fes
tarçın :
far., san. * daru (odun, ağaç) (far.) + cin (Çin) (san.) * Çin ağacı; kabuğu
baharat olarak kullanılan, güzel kokulu tropik ağaç ve bu ağacın kurutulmuş
kabuğundan elde edilen baharat,
tard :
ara. * tarada (uzaklaştırmak, sürmek, kovmak, dışlamak, reddetmek, sürmek;
kesintisiz devam etmek) * uzaklaştırma, sürme, kovma, dışlama, reddetme (retard
(tehir etmek, ileri atmak, kovmak, geciktirmek), retarded (zeka engelli,
gerizekalı) (ing.), tard (geç), retard (gecikme) (fra.) )
tardetmek :
ara. * tarada (uzaklaştırmak, sürmek, kovmak, dışlamak, reddetmek, sürmek;
kesintisiz devam etmek), tard (uzaklaştırma, sürme, kovma, dışlama, reddetme)
(ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir kimseyi veya topluluğu
bulunduğu yerden zorla uzaklaştırmak, kovmak veya dışlamak
tardif :
lat. * tardivus (geç, geç kalan) (tardus (yavaş, ağır, geç) + ivus (ile ilgili,
-a ait) ) (lat.); tardif (fra.) * olağan zamandan sonra ortaya çıkan, gelişen
veya gerçekleşen, geç nitelikli, geç kalmış, gecikmiş, zamanını geçirmiş
tardigrad :
lat. * tardus (yavaş, ağır, geç) + gradus (adım, basamak, kademe, yürüyüş
aşaması) * çok yavaş hareket eden, vakum, radyasyon, kuraklık ve düşük sıcaklık koşullarında (-270 c)
hayatta kalabilen, sekiz bacaklı, mikroskopik omurgasız hayvanları
kapsayan şube, su ayısı
tardiv :
lat. * tardivus (geç, geç kalan) (tardus (yavaş, ağır, geç) + ivus (ile ilgili,
-a ait) ) (lat.); tardif (fra.) * olağan zamandan sonra ortaya çıkan, gelişen
veya gerçekleşen, geç nitelikli, geç kalmış, gecikmiş, zamanını geçirmiş
tardiv diskinezi :
lat., gre. * tardivus (geç, geç kalan) (tardus (yavaş, ağır, geç) + ivus (ile
ilgili, -a ait) ) (lat.) + dis, de (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı,
aşağı, ikiye ayrılma, -dan eki) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek,
kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak),
kinesia (hareket etme) (kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * uzun süreli dopamin reseptörü bloke
edici ilaç kullanımına bağlı olarak geç dönemde ortaya çıkan, istemsiz ve
yinelenen hareketlerle karakterize hareket bozukluğu
tardiye :
ara. * tarada (uzaklaştırmak, sürmek, kovmak, dışlamak, reddetmek, sürmek;
kesintisiz devam etmek), tard (uzaklaştırma, sürme, kovma, dışlama, reddetme) +
iye (isim yapım eki) * Divan edebiyatında beşer dizelik (mısralık) bentlerden
oluşan özel bir musammat (bentli şiir) türü
tard-u aks :
ara. * tard (uzaklaştırma, sürme, kovma, dışlama, reddetme) + u (tamlama eki) +
aks (yansıma, aktarılma) * divan şiirinde ve edebiyatta bir cümlenin veya
dizedeki kelime veya kelime gruplarının yerlerinin değiştirilerek ters
çevrilmesiyle yeni bir anlam veya ahenk oluşturma sanatı
tare :
ita. * tara (tartıda brüt ağırlıktan çıkarılan kap payı) * kabıyla birlikte
tartılan bir nesnenin kabının ağırlığı
taret :
ara. * tarat (bir kez, bir defa; bazen, arasıra) * bir kez, bir defa, bir sefer
tareyan :
ara. * taraya (ulaşmak, varmak, erişmek, intikal etmek nail olmak) * bir yere
varma, ulaşma, erişme, intikal etme, nail olma, bir durumun içerisine girme
veya bulaşma
tarf :
ara. * tarafa (uçta bulunmak, kenarda olmak, göz kapağını kırpmak) * bir şeyin
ucu, kenarı, yanı, sınırı; bakış, göz açıp kapama, göz kapağının bir defa
açılıp kapanması veya göz kırpma süresi, göz kapağı
tarfe :
ara. * tarafa (uçta bulunmak, kenarda olmak, göz kapağını kırpmak) * bir şeyin
ucu, kenarı, yanı, sınırı; bakış, göz açıp kapama, göz kapağının bir defa
açılıp kapanması veya göz kırpma süresi, göz kapağı
tarh :
ara. * taraha (atmak, bırakmak, yere koymak, ortaya koymak, öne sürmek) * bir
şeyi ortaya koyma, öne sürme, dışarı atma, çıkarma; matematikte çıkarma işlemi
tarhana :
far. * tarhana (fermente tahıl ve yoğurt karışımından yapılan yiyecek) (tar,
ter (ıslak, yaş) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) *
ıslak/yaş yemek, kurutulmuş yoğurt çorbası; yoğurt, un veya dövme ile çeşitli
sebze ve baharatların karıştırılıp mayalandıktan sonra kurutulmasıyla
hazırlanan geleneksel çorbalık gıda
tarhib :
ara. * rahhaba (korkutmak, ürkütmek, yıldırmak), rahiba (korkmak, çekinmek,
ürkmek, saygı ile karışık korku duymak), rahb (korku, saygı ile karışık
çekinme; huşu) * korkutma, ürkütme, gözdağı verme, sakındırma, caydırma
tarhun :
gre. * drakon (ejder, ejderha) * yaprakları baharat ve tıbbi amaçlarla
kullanılan, hoş kokulu çok yıllık otsu bitki, pelin cinsinden bir bitki türü
tarık :
ara. * taraka (vurmak, çarpmak, dövmek, darbelemek, çiğnemek, ayakla dövmek,
yolu çiğnemek; söylemek, emir vermek, gütmek) * bir yerden başka bir yere
ulaşmayı sağlayan geçit, yol, güzergah, iz (track, trace (iz) (ing., fra.) )
tarım :
tür. * tar (atmak, dağıtmak, saçmak, serpmek, ekmek, ziraat yapmak, toprağı
işlemek) + ım (ile ilgili, gibi yapma) * atma, dağıtma, ayırma, serpme, saçma,
ekme; toprağı işleyerek bitkisel ürün yetiştirme ve bunları üretme faaliyeti
tarid :
ara. * araza, arada (dolaylı anlatmak, üstü kapalı söylemek, ima etmek; bir
şeyi yan tarafından göstermek) * bir sözün görünürdeki anlamının tam tersinin
kastedildiği, genellikle iğneleme, alay veya eleştiri amacıyla kullanılan,
söylenen ifade övgü gibi görünse de asıl amacın durumu veya kişiyi yermek
olduğu bir söz sanatı)
tarif :
ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek), arif (bilen, tanıyan) * bir şeyi
özellikleriyle tanıtma, bildirme, açıklama ve başka şeylerden ayırt edilecek
biçimde belirtme
tarife :
ara., tür. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek), arif (bilen, tanıyan), tarif
(bir şeyi özellikleriyle tanıtma, bildirme, açıklama ve başka şeylerden ayırt
edilecek biçimde belirtme) + e (isim yapım eki) * mal, hizmet veya işlemler
için belirlenmiş ücret, fiyat veya oranları gösteren resmi liste veya cetvel
tarifeli :
ara., tür. * tarife (mal, hizmet veya işlemler için belirlenmiş ücret, fiyat
veya oranları gösteren resmi liste veya cetvel) (ara.) + li (ile, birlikte,
beraber, sahibi) * önceden belirlenmiş ücret, fiyat veya zaman çizelgesine göre
düzenlenmiş olan
tarifname :
ara., far. * tarif (bir şeyi özellikleriyle tanıtma, bildirme, açıklama ve
başka şeylerden ayırt edilecek biçimde belirtme) (ara.) + name (kitapçık,
mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir şeyin
özelliklerini, hazırlanışını, kullanımını veya uygulanışını açıklayan yazılı
metin, kılavuz, risale
tarih :
ara. * varaha (zaman belirlemek, tarih koymak, olayları zaman sırasına göre
kaydetmek) * zaman belirleme, tarih koyma, olayları zaman sırasına göre
kaydetme; geçmişte meydana gelen olayları zaman, yer ve neden-sonuç ilişkisi
içinde inceleyen bilim dalı veya bir olayın gerçekleştiği zaman, kronoloji,
tevarih (ç.)
tarihçe :
ara., tür. * tarih (tarih (geçmişte meydana gelen olayları zaman bakımından
kaydetme) (ara.) + çe (küçültme ve isim yapım eki) (tür.) * bir kişi, kurum,
yer veya olayın geçmişini ana çizgileriyle özetleyen kısa tarih yazısı veya
anlatımı
tarihnüvis :
ara., far. * tarih (tarih (geçmişte meydana gelen olayları zaman bakımından
kaydetme) (ara.) + nevestan (yazmak), nüvis (yazan, yazar) (far.) * tarih
olaylarını yazan, tarih eseri kaleme alan kimse, tarih yazıcısı, vakanüvis
tarik :
ara. * taraka (vurmak, çarpmak, dövmek, darbelemek, çiğnemek, ayakla dövmek,
yolu çiğnemek; söylemek, emir vermek, gütmek) * bir yerden başka bir yere
ulaşmayı sağlayan geçit, yol, güzergah, iz (track, trace (iz) (ing., fra.) )
tarikat : ara.
* taraka (vurmak, çarpmak, dövmek, darbelemek, çiğnemek, ayakla dövmek, yolu
çiğnemek; söylemek, emir vermek, gütmek), tarik (bir yerden başka bir yere
ulaşmayı sağlayan geçit, yol, güzergah, iz) + at (isim yapım ve çoğul eki) *
tasavvufta belirli bir usul ve silsileye bağlı olarak manevi eğitim ve
olgunlaşma yolunu benimseyen dinî topluluk ve öğreti sistemi
tariy :
ara. * tarava (taze ve yaş olmak) + iy (sıfat yapım eki) * taze, körpe,
yumuşak, nemli, canlı, su/nem oranı yüksek
tariz :
ara. * araza, arada (dolaylı anlatmak, üstü kapalı söylemek, ima etmek; bir
şeyi yan tarafından göstermek) * bir sözün görünürdeki anlamının tam tersinin
kastedildiği, genellikle iğneleme, alay veya eleştiri amacıyla kullanılan,
söylenen ifade övgü gibi görünse de asıl amacın durumu veya kişiyi yermek
olduğu bir söz sanatı)
tark :
ara. * taraka (vurmak, çarpmak, dövmek, darbelemek, çiğnemek, ayakla dövmek,
yolu çiğnemek; söylemek, emir vermek, gütmek) * vurma, çarpma, dövme,
darbeleme, çiğneme, ayakla dövme, yolu çiğneme; söyleme, emir verme, gütme
(torque (dönme momenti; güç, kuvvet) (ing., fra.) )
tarkan :
tür. * tarkan (komutan, büyük kağan) (tark (söylemek, emir vermek, dövmek,
vurmak, gütmek) + an (-ci, yapan, eden eki) ) * demirci, demir ustası; devlet
görevlisi, savaşçı, asker
tarla :
tür. * tarı (toprağı işlemek, ekip biçmek) + la (isim yapım ve yer eki) * ekim
ve dikim yapılmak üzere işlenen veya işlenmeye elverişli arazi parçası
tarlafaresi :
tür. * tarla (ekim ve dikim yapılmak üzere işlenen veya işlenmeye elverişli
arazi parçası) + fare (sıçangillerden, sıçandan ufak, küçük vücutlu, sivri
çeneli, uzun bıyıklı, uzun ve çıplak kulaklı, ufak ve kara gözlü, kemirgen bir
memeli hayvan, sıçan, küçük kemirgen) + si (iyelik eki) * ekili alanlarda
yaşayan, ürünlerle beslenen ve çoğunlukla Muridae familyasına bağlı küçük
kemirgen memeli
tarlakoz :
gre. * tarlakos (küçük balıkçı teknesi/kayık) * balıkçılıkta kıyıya yakın sığ
sularda avlanmak için kullanılan bir tür küçük manyat ağı ve bu ağın
kullanıldığı iki çift kürekli küçük balıkçı kayığı
tarlakuşu :
tür. * tarla (ekim ve dikim yapılmak üzere işlenen veya işlenmeye elverişli
arazi parçası) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı,
vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak
ismi) + u (iyelik eki) * açık tarım alanlarında ve çayırlarda yaşayan, ötüşüyle
tanınan Alaudidae (tarlakuşları veya toygargiller) familyasına ait küçük ötücü
kuş
tarlatan :
fra. * tarlatane (seyrek dokunmuş ince pamuklu kumaş) * kolalama, astarlama,
gelinlik ve kabarık abiyelerin eteklerine hacim verme, dik durmalarını sağlama
ve yürürken eteğin ayağa dolanmasını engelleme amacıyla kullanılan, genellikle
tül kumaş katları (farba) veya içerisine yerleştirilmiş esnek çelik/plastik
teller (balen) kullanılarak tasarlanan, seyrek dokunmuş ince ve sert pamuklu
yapıya sahip iç etek kumaşı
tarpan :
kaz., tür. * tarpan (vahşi at) * 18. yüzyıla kadar Avrasya bozkırlarında
yaşamış, ancak 20. yüzyılın başlarında (1909 yılı civarında) nesli tamamen
tükenmiş olan, genellikle fare grisi veya kahverengimsi gri tonlarında kürke,
dik bir yele yapısına ve sırtı boyunca uzanan koyu renkli bir çizgiye sahip
olan, evcil atlara göre oldukça küçük, çevik ve dayanıklı olan bir yaban atı
alt türü, Equus ferus ferus
tarsal :
gre., lat. * tarsos (ayak bileği, ayak tarağı; düz yüzey, hasır örme çerçevesi)
(gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * ayak bileği kemikleri (tarsus) ile
ilgili olan veya bu bölgeye ait olan; ayak bileği ile topuk arasındaki bölgeyi
veya bu bölgede bulunan
tarsal bez :
gre., lat., tür. * tarsos (ayak bileği, ayak tarağı; düz yüzey, hasır örme
çerçevesi) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + bazz, bez (organ, salgı
üreten doku) + i (iyelik eki) (tür.) * göz kapağındaki tarsus içinde bulunan ve
gözyaşı filminin lipid tabakasını oluşturan salgıyı üreten Meibomius bezi
tarsipedidae :
gre., lat. * tarsos (ayak tabanı, topuk, ayak bileği) (gre.) + pes, pedis
(ayak) + idae (-giller, hayvan familyası) (lat.) * Avustralya'nın
güneybatısında yaşayan, sadece çiçek nektarı ve polenle beslenen, yalnızca tek
bir türü (Tarsipes rostratus - bal keseli sıçanı) barındıran çok küçük, memeli
bir keseli hayvan familyası
tarsorafi :
gre. * tarsos (ayak bileği, ayak tarağı; düz yüzey, hasır örme çerçevesi; göz kapağındaki
tarsus) + rhapheia (dikiş, dikme, birleştirme, sütür) (rhaphein (dikmek, dikiş
atmak, birleştirmek) + eia (isim yapım eki) ) * göz kapaklarının kenarlarını
kısmen veya tamamen birbirine dikerek göz açıklığını daraltmaya yönelik cerrahi
işlem
tarsus :
gre. * tarsos (ayak bileği, ayak tarağı; düz yüzey, hasır örme çerçevesi)
(gre.) + tarsus (lat.) * ayakta ayak bileği ile orta ayak arasında bulunan
kemiklerden oluşan bölüm; göz kapağında bağ dokusundan oluşan destek plağı;
Türkiye'nin güneyinde, Akdeniz Bölgesi'nde yer alan Mersin ilinin en büyük ve
köklü ilçesi
tart :
lat., fra. * torta (yuvarlak ekmek/pasta) (lat.); tarte (meyveli veya kremalı
açık hamur işi) * tabanı hamurdan yapılan, üzeri meyve, krema veya çeşitli
malzemelerle kaplanan açık pasta türü
tartaklamak :
tür. * tartak (sarsma, hırpalama, kaba davranma) + la (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * bir kimseyi sert ve kaba biçimde sarsmak, itip kakmak veya
hırpalamak
tartan :
fra. * tiretaine (bir tür yünlü kumaş) * İskoç kültürüne özgü renkli yatay ve
dikey çizgilerin kesişmesiyle oluşan kareli bir kumaş veya desen; koşu ve
yürüyüş yollarında, atletizm pistlerinde kullanılan, esnek ve darbe emici
özelliğe sahip kauçuk zemin
tartar :
gre. * tartaron, tartaros (kalıntı, tortu) (gre.); tartarum (kalıntı, tortu,
şarap tortusu, mineral tortusu) (lat.); tatars (eski Türk ve Moğol
kaynaklarında yer alan, başta Volga Tatars olmak üzere Doğu Avrupa, İdil-Ural,
Kırım ve Sibirya'da yaşayan çeşitli Türk halklarını ifade eden etnik topluluk) (tür.),
tartare (çiğ et veya çiğ balıkla hazırlanan yemek; ayrıca sos adı) (fra.) * diş
yüzeylerinde biriken bakteri plağının tükürükteki minerallerle sertleşmesi
sonucu oluşan, diş eti hastalıklarına yol açabilen ve ancak bir diş hekimi
tarafından temizlenebilen sert kireç tortusu, diş taşı
tartar :
fra. * à la tartare (Tatar usülü) (à (--a doğru, yönelim eki) + la (ön ek,
artikel) + Tartare (Tatar, Türk-Moğol kavminden olan) (Tatarların seferler
sırasında atlarının eyerleri altında çiğ et saklayıp yumuşatarak yediklerine
dair yaygın inanıştan) * genellikle çiğ sığır eti veya somon, ton balığı gibi
balıkların incecik kıyılarak soğan, kapari, hardal ve yumurta sarısı gibi
malzemelerle harmanlanmasıyla hazırlanan, soğuk servis edilen gurme bir Fransız
mutfağı yemeği
tartarat :
greç, lat. * tartaron, tartaros (kalıntı, tortu) (gre.); tartarum (kalıntı,
tortu, şarap tortusu, mineral tortusu) + atum, ate (bir asidin esterini veya
tuzunu belirten ek) (lat.) * şarap fıçılarının çeperlerinde biriken tartar
kreminin (potasyum bitartarat) işlenmesiyle elde edilen, gıda endüstrisinde
asitlik düzenleyici ve antioksidan, kimyada ise analitik ayraç olarak
kullanılan tartarik asidin tuz veya ester formundaki kimyasal bileşiği (O⁻OC-CH(OH)-CH(OH)-COO⁻)
tartarik :
gre., lat. * tartaron, tartaros (kalıntı, tortu) (gre.); tartarum (kalıntı,
tortu, şarap tortusu, mineral tortusu) + icus (ile ilgili, -a ait) * şarap
tortusundan ilk kez elde edilen, organik nitelikli tartarik asit (C4H6O6) ile
ilgili olan
tartarik asit :
lat. * tartarum (kalıntı, tortu, şarap tortusu, mineral tortusu) + icus (ile
ilgili, -a ait) + acidum, acidus (ekşi, asit) * üzüm ve bazı meyvelerde doğal
olarak bulunan, ilk kez şarap tortusundan elde edilen organik asit (C4H6O6)
tartaros :
gre. * tartaron, tartaros (kalıntı, tortu) * Yunan mitolojisinde yeraltı
dünyasının, Hades'in bile çok altında yer alan, en derin ve en karanlık bölümü;
tanrıların düşmanlarını ve ağır suç işleyenleri cezalandırmak için
kullandıkları uçurum ve ceza yeri; evrenin kuruluşunda Kaos'tan sonra ortaya
çıkan ilk ilkel tanrılardan biri
tartı :
tür. * tart (ağırlığını ölçmek, dengelemek, çekmek) + ı (isim yapım eki) * bir
cismin ağırlığını belirleme işlemi veya bu işlem sonucunda elde edilen değer;
ağırlık ölçmeye yarayan düzenek, terazi
tartışmak :
tür. * tart (ağırlığını ölçmek, dengelemek, çekmek) + ış (işteş fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * bir konu üzerinde karşılıklı görüş ileri sürmek, fikir
alışverişinde bulunmak veya karşılıklı olarak değerlendirme yapmak
tartib :
ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale
getirmek) * tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme, düzen
tartil :
ara. * ratala, rattala (bir şeyi düzenli, tertipli ve tane tane dizmek;
harfleri yerli yerine koyarak düzgün bir şekilde okumak/konuşmak, ağır ağır,
tane tane, düzenli ve ölçülü okumak), retl (düzgün ve doğru okuma) * ağır ağır,
tane tane, düzenli, ölçülü, düzgün, doğru, kurallarına uygun olarak okuma;
acele etmeden, her bir harfin çıkış noktasına (mahreç) ve tecvid kurallarına
uyarak tane tane, ağır ağır ve manasını düşünerek okuma
tartmak :
tür. * tart (ağırlığını ölçmek, dengelemek, çekmek) + mak (fiil mastar eki) *
bir cismin ağırlığını ölçmek veya iki veya daha çok şeyi karşılaştırarak
değerlendirmek
tartufata :
ita * tartufo (trüf mantarı) + ata (bir malzemeyle hazırlanmış, o malzemeyi
içeren yiyecek veya sos bildiren ad yapım eki) * siyah veya beyaz trüf
mantarının zeytinyağı, mantar, baharat ve çeşitli yardımcı malzemelerle ezilip
işlenmesiyle hazırlanan, makarna, pizza, et, ekmek ve çeşitli yemeklere aroma
vermek amacıyla kullanılan yoğun kıvamlı trüf sosu veya trüf ezmesi
tarumar :
far. * tar (dağınık, darmadağın; saç; iplik, tel) + u (ve) + mar (yıpranmış,
parçalanmış; kırılmış; yılan) * yılanlardan oluşan saç; bütünü bozulmuş,
dağıtılmış, dağılıp parçalanmış, perişan edilmiş, kullanılamaz duruma
getirilmiş, karmakarışık, dağınık, kaos halinde (turmoil (karışıklık, kargaşa)
(ing.) )
tarz :
ara. * taraza (işlemek, nakış işlemek, kumaşı desenlemek, süslemek) * bir işin
yapılış biçimini, bir sanatçının veya düşüncenin kendine özgü anlatım ve
uygulama özelliklerini, görünüş ve ifade bakımından ayırt edici niteliklerini
belirleyen biçim, yöntem, usül, üslup, stil
tarz-ı bihin :
ara., far. * tarz (işleniş biçimi, usül, üslup, tarz, stil) + i (tamlama eki) +
bihin (en iyi, en güzel, en üstün) (far.) * en güzel üslup, en güzel tarz; Türk
musikisinde klasik Türk musikisinde inici-çıkıcı seyir gösteren, durağı Rast,
güçlüsü Neva olan, Rast makamı dizisi esas alınarak belirli geçki ve çeşnilerle
icra edilen birleşik makam
tarz-ı cedid :
ara. * tarz (işleniş biçimi, usül, üslup, tarz, stil) + i (tamlama eki) + cedid
(yeni) * yeni usül, yeni tarz; Türk musikisinde durağı Rast, güçlüsü Nevâ olan,
Rast makamı dizisi esas alınarak belirli seyir ve geçki özellikleriyle icra
edilen birleşik makam
tarz-ı nevin :
ara. * tarz (işleniş biçimi, usul, üslup, tarz, stil) + i (tamlama eki) + nevin
(yeni, taze, yepyeni) * yepyeni tarz, yepyeni usül; Türk musikisinde durağı
Rast, güçlüsü Neva olan, Rast makamı dizisi esas alınarak belirli seyir, geçki
ve çeşni özellikleriyle icra edilen birleşik makam
tarziye :
ara. * radiya (hoşnut olmak, razı olmak, memnun kalmak) * yapılan bir hata,
kusur veya kırıcı davranış dolayısıyla karşı tarafın gönlünü almak,
hoşnutluğunu yeniden kazanmak ve özrünü kabul ettirmek amacıyla
gerçekleştirilen özür dileme, gönül alma, teskin ve razı etme davranışı
tas :
(çanak, kase, metal kap) * su, yemek ve çeşitli sıvı veya katı maddeleri
koymak, taşımak veya sunmak için kullanılan, genellikle metal olmak üzere cam,
ahşap, seramik veya benzeri malzemelerden yapılan, ağzı geniş ve derince kap,
kase (tasse, Tasse (kap, kase) (fra., alm.) ) * pot, bowl, cup; pot le, bol le,
écuelle la, coupe la, tasse la, timbale la; Tasse e, Schale e, Gefäß s,
Schüssel e, Topf r
tasa :
tür. * tasa (kaygılanmak, endişelenmek, sıkıntı duymak) * olumsuz bir durum
sebebiyle duyulan sürekli kaygı, üzüntü, keder, endişe ve iç sıkıntısı
tasabbüb :
ara. * sebeb (sebep, neden, vasıta, bağ, illet, yol) * bir olayın, durumun veya
sonucun ortaya çıkmasına neden olma, yol açma, bir işin gerçekleşmesine etken
veya vasıta olma durumu
tasaddi :
ara. * sada (bir işe girişmek, üstlenmek, karşı koymak, kendini bir işe vermek)
* bir işi yapmaya yönelme, bir görevi üstlenme, bir işe girişme, teşebbüs etme,
cesaret etme veya bir meseleyle ilgilenip onu çözmeye koyulma durumu
tasadduk :
ara. * sidk (doğruluk), sadik (doğru), sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde
durmak, doğruluğunu göstermek; içtenlik göstermek), tasdik (doğrulama) * sadaka
verme, karşılıksız bağışta bulunma; Allah rızasını gözeterek ihtiyaç
sahiplerine mal veya para vermek, yani sadaka olarak bağışlamak
tasaddur :
ara. * sadr (her şeyin evveli ve başlangıcının en iyisi, öz, esas, baş, reis,
başkan; göğüs, ön, ilk sıra), sadara (başlamak, önde olmak, öne çıkmak, ileri
gelmek, kaynaklanmak) * başa geçme, öne geçme, baş köşeye oturma, liderlik
etme, en başta/önde oturma, makam veya mevki talep etme
tasadum :
ara. * sadama (çarpmak, vurmak, çarpışmak, tokuşmak, darp etmek), sadme (darbe,
vuruş) * çarpışma, tokuşma, iki şeyin birbirine çarpması
tasalanmak :
tür. * tasa (kaygılanmak, endişelenmek, sıkıntı duymak) + lan (dönüşlü fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * olumsuz bir durum sebebiyle sürekli kaygılanmak,
üzülmek, kederlenmek, endişe etmek ve iç sıkıntısına kapılmak
tasallub :
ara. * salaba (çekip almak, soyup çıkarmak, mahrum etmek) * bir kimsenin veya
şeyin sahip olduğu hak, yetki, güç, özellik veya varlığın elinden alınması,
ondan yoksun bırakılması veya mahrum edilmesi durumu, soyulma, çekilip alınma,
yoksun bırakılma
tasallut :
ara. * salata, sallata (hükmetmek, hakim olmak, tahakküm altına almak, yetki
sahibi olmak, egemen olmak), sultan (hükümdar, padişah, şah) * bir kimse veya
topluluk üzerinde haksız, zorlayıcı ve sürekli baskı kurma, zorbalık yapma,
hakimiyet kurma, tahakküm
tasallüf :
ara. * salafa (kibirlenmek, kendini olduğundan farklı ve üstün göstermek
(bilgiçlik taslamak), övünmek ve laf atmak) * kişinin kendi değerinden büyük
görünmeye çalışması, kendini övmesi, övünmesi ve başkalarına karşı büyüklük
taslaması, kendini övme, büyüklenme ve lütufta bulunuyormuş gibi yapma; yaşam
koşullarının zorlaşması, bolluğun azalması ve rızkın darlığı, maddi darlık
yaşama ve kıtlık çekme
tasallüp :
ara. * salaba (çekip almak, soyup çıkarmak, mahrum etmek) * bir kimsenin veya
şeyin sahip olduğu hak, yetki, güç, özellik veya varlığın elinden alınması,
ondan yoksun bırakılması veya mahrum edilmesi durumu, soyulma, çekilip alınma,
yoksun bırakılma
tasalsul :
ara. * salsala (zincirlemek, ardı ardına bağlamak), silsile (zincir) * zincir
halinde olma, zincirlenme, birbirine bağlanma; felsefe ve teolojide olayların,
nedenlerin veya varlıkların kesintisiz bir şekilde birbirine bağlanması
tasarı :
tür. * tasar (planlamak, dizayn etmek, düzenlemek, zihinde şekillendirmek) (tas
(düşüncede düzenlemek, sıralamak, çıkarım yapmak) + ar (etken fiil eki) ) + ı
(isim yapım eki) * planlama, dizayn etme, düzenleme, zihinde şekillendirme;
gerçekleştirilmesi amaçlanan bir iş, ürün, yapı, eser, düzenleme veya girişim
için önceden zihinde oluşturulan, temel özellikleri belirlenmiş plan, proje,
öneri veya taslak, ayrıca kanun ve benzeri resmî metinlerin görüşülmek üzere
hazırlanan ilk biçimi
tasarıgeometri :
tür., gre. * tasarı (planlama, dizayn etme, düzenleme, zihinde şekillendirme )
(tür.) + geometria (uzunluk, alan ve hacim gibi şekillerin ölçülmesi ve
özelliklerinin incelenmesi bilimi, şekil ölçüm bilimi, geometri) (ge, geos
(yer, yeryüzü, toprak) + metria (ölçüm, ölçme) (metros, metron (ölçü) + ia
(isim, yer ve durum eki) ) (gre.) * geometrik şekil, biçim, oran, konum ve
uzamsal ilişkilerin tasarım ilkeleri doğrultusunda oluşturulması, düzenlenmesi
ve uygulanmasını konu alan, mimarlık, mühendislik, endüstriyel tasarım, grafik
tasarım ve benzeri alanlarda tasarım sürecinin geometrik temelini oluşturan
yöntem ve bilgi alanı
tasarım :
tür. * tasar (planlamak, dizayn etmek, düzenlemek, zihinde şekillendirmek) (tas
(düşüncede düzenlemek, sıralamak, çıkarım yapmak) + ar (etken fiil eki) ) + ım
(isim yapım eki) * bir ürün, yapı, eser, sistem, süreç veya görsel düzenin
işlevsel, estetik ve teknik özelliklerini belirlemek amacıyla zihinde
kurgulanıp planlanması ve buna uygun biçimde oluşturulması işi, bu sürecin
sonunda ortaya çıkan plan, biçim veya düzenleme
tasarlamak :
tür. * tasar (planlamak, dizayn etmek, düzenlemek, zihinde şekillendirmek) (tas
(düşüncede düzenlemek, sıralamak, çıkarım yapmak) + ar (etken fiil eki) ) + la
(etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * planlamak, dizayn etmek, düzenlemek,
zihinde şekillendirmek; bir ürünün, yapının, eserin, sistemin, sürecin veya
düzenlemenin amaç, işlev, biçim ve ayrıntılarını önceden belirleyerek zihinde
kurgulamak, planlamak, geliştirmek ve uygulanacak duruma getirmek
tasarruf :
ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek,
dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak,
kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak) * bir
mal, hak, para veya yetki üzerinde kullanma, yönetme, harcama veya hukuki işlem
yapma yetkisi ve fiili; gereksiz harcamadan kaçınarak eldeki imkanları ölçülü
ve verimli kullanma davranışı
tasavvuf :
ara. * sufi (yünlü olan, yün giyen) (suf (yün, yapağı, ibrişim) + i (sıfat
yapım eki) ) (ara.) (mistiklerin dünyevi gösterişten uzak durmak ve tevazuyu
simgelemek için giydikleri kaba yün hırkalara (kepenek) atfen) * İslam'da nefsi
arındırma, dünya bağlarından uzaklaşma, ahlaki olgunluğa ve manevi yetkinliğe
erişme amacıyla zikir, riyazet, murakabe ve benzeri manevi uygulamaları esas
alan mistik düşünce ve yaşayış yolu; sufi olma, sufi gibi yaşama
tasavvur :
ara. * savvara (tasarlamak, biçimlendirmek, şekillendirmek, resmetmek, zihinde
şekil vermek, betimlemek, yapılandırmak) * bir nesneyi, olayı, durumu veya
düşünceyi zihinde şekillendirip canlandırma, onunla ilgili kavramsal veya
hayali bir görüntü oluşturma, zihinsel olarak tasarlama ve düşünme,
şekillendirme, oluşturma, betimleme, yapılandırma (“sure” kökünden) (savour,
saveur (lezzet, tat tasviri) (ing., fra.) )
tasaykul :
ara. * saykala, sakala (cilalanmak, parlatılmak, pürüzsüz duruma gelmek) * bir
yüzeyin sürtme, cilalama veya işleme yoluyla pürüzlerinden arındırılarak
düzgün, parlak ve düzgün görünümlü duruma getirilmesi, pürüzsüzlük, cilalanma
ve parlatılma durumu
tasayuh :
ara. * saha (haykırmak, çığlık atmak), sayha (çığlık, haykırış, bağırma, nara)
* haykırma, çığlık atma, bağırma; birbirini çağırma, karşılıklı bağırma
tasdik :
ara. * sidk (doğruluk), sadik (doğru), sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde
durmak, doğruluğunu göstermek; içtenlik göstermek) * doğru sayma, doğrulama,
onaylama, geçerli sayma
tasdikname :
ara., far. * sidk (doğruluk), sadik (doğru), sadaka (doğrulamak; doğru olmak,
sözünde durmak, doğruluğunu göstermek; içtenlik göstermek), tasdik (doğru
sayma, doğrulama, onaylama, geçerli sayma) (ara.) + name (kitapçık, mektup,
risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir kişi, kurum
veya makam tarafından bir durumun, belgenin, öğrenim veya hizmetin doğruluğunu
ve geçerliliğini onaylamak amacıyla düzenlenen resmi belge, onay belgesi,
doğrulama yazısı
tasdim :
ara. * sadama (çarpmak, vurmak, çarpışmak, tokuşmak, darp etmek), sadme (darbe,
vuruş), istidam (çarpışma, vuruşma, iki şeyin birbirine şiddetli çarpması) *
birbirine çarpmak, tokuşmak
tasdir :
ara. * sadr (her şeyin evveli ve başlangıcının en iyisi, öz, esas, baş, reis,
başkan; göğüs, ön, ilk sıra), sadara (başlamak, önde olmak, öne çıkmak, ileri
gelmek, kaynaklanmak) * başa koyma, başlatma, bir şeyle başlama, ortaya çıkarma
tasdiye :
ara. * sady, sadda (ses çıkarmak, yankılamak, ses vermek; alkışlamak, el
çırpmak, uğultu yapmak; vazgeçirmek, engellemek, mani olmak) * el çırpma,
alkış, alkışlama; vazgeçirme, engelleme, mani olma
tasfid :
ara. * saffada (bağlamak, zincire vurmak, kelepçelemek), safed (kelepçe,
pranga, bağ) * birini veya bir şeyi kelepçe, zincir veya pranga ile bağlama,
hareket etmesini engelleyecek biçimde kayıt altına alma
tasfif :
ara. * saffa, saffafa (sıralamak, dizmek, sıralı olarak düzenlemek, yan yana
koymak, saf haline getirmek) * kişi veya nesneleri belirli bir düzene göre yan
yana veya art arda dizme, sıralama, saf halinde düzenleme
tasfir :
ara. * safr (sarı), sufr (sarılaşmış) * sarartma, sarıya boyama
tasfiye :
ara. * saffa (arıtmak, saflaştırmak, temizlemek, ayıklamak), safa (arı, duru,
temiz olmak) * arıtma, saflaştırma, temizleme, ayıklama; bir işletmenin,
ortaklığın veya mal varlığının alacak ve borçları sonuçlandırılarak hukuken
sona erdirilmesi işlemi
tasğir :
ara. * sağir (küçük, ufak, minik), sağara (küçültmek, ufaltmak, alçaltmak) *
küçültme, ufaltma, azaltma; şefkat
tashif :
ara. * sahife (sayfa, kağıt yaprağı, yazılı metin), sahhafa (yazıyı yanlış
okumak veya yazmak, harflerin nokta ve şekillerini karıştırarak hata yapmak) *
bir metinde birbirine şekil veya okunuş olarak benzeyen harflerin noktalarının
veya şekillerinin karıştırılması sonucu yapılan yazım veya okuma hatası
tashih :
ara. * sahhaha (düzeltmek, doğrulamak, yanlışını gidermek) sahih (doğru,
sağlam, kusursuz) * bir metin, belge, yazı, hesap veya bilginin yanlışlarını
gidererek doğru ve eksiksiz duruma getirme, düzeltme, doğrulama ve yanlışları
giderme işlemi
tasım :
tür. * tas (düşüncede düzenlemek, sıralamak, çıkarım yapmak) + ım (isim yapım
eki) * mantıkta bilinen iki öncülden (veri veya kural) yola çıkarak zorunlu ve
yeni bir sonuç çıkaran akıl yürütme yöntemi; genelden özele veya bilinenlerden
hareketle mantıksal bir sonuca ulaşma işlemi, syllogism
tasi' :
ara. * tis’a (dokuz) * dokuzuncu, sıra değeri dokuz olan
ta'sir :
ara. * a’sara (suyunu çıkarmak, sıkıp suyunu çıkarmak) * sıkıp suyunu çıkarma
taslak :
tür. * tas (düşüncede düzenlemek, sıralamak, çıkarım yapmak) + lak (isim yapım
eki) * bir metin, plan, proje, çizim veya düzenlemenin henüz kesinleşmemiş,
üzerinde değişiklik yapılabilecek ilk biçimi, ana hatları belirlenmiş ön
çalışma metni veya kaba düzenleme, skeç, draft
taslamak :
tür. * tas (düşüncede düzenlemek, sıralamak, çıkarım yapmak) + la (etken fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * yapıyormuş gibi görünmek veya bir özelliğe
sahipmiş gibi davranmak
taslib :
ara. * salaba (sertleşmek, katılaşmak, sağlamlaşmak; dik durmak; asmak, bir
yere takıp aşağı sarkıtmak), salb (asma; darağacına çekme, çarmıha germe;
kemikten yağ çıkarma) * çarmıha germek, haça asmak
tasma :
gre. * desmos (bağ, bağlama, zincir; bağlayıcı şey, yular, kayış, hayvan
bağlama kayışı, hayvan yuları) * genellikle boyna veya bir nesneye takılan,
hayvanları kontrol etmek veya bir şeyi sabitlemek için kullanılan deri, kumaş
veya benzeri malzemeden yapılmış bağ, kayış, şerit; ayrıca sıkılaştırma, germe
ve bağlama amacıyla kullanılan araç veya düzenek
tasmanya :
hol., lat. * tasman (Hollandalı kaşif Abel Tasman'ın soyadından) (hol.) + ia (yer
eki) (lat.) * güney yarımkürede, Avustralya ana karasının güneyinde
Avustralya’nın bir eyaleti olarak yer alan, kuzeyinde Bass Boğazı ile
Avustralya’dan ayrılan, batısında ve güneyinde Büyük Okyanus’a açılan,
doğusunda Tasman Denizi ile çevrili ada bölgesi ve eyalet niteliğinde coğrafî
yerleşim
tasmim :
ara. * sammama (kesin olarak karar vermek, niyet etmek, azmetmek,
sağlamlaştırmak), samma (sağır olmak; kesinlik, değişmezlik (mecazi) ) * bir
şeyi önceden kesin olarak kararlaştırma, tasarlama veya kat'î olarak niyet etme
tasmit :
ara. * samata (susmak, ses çıkarmamak, sükut etmek), samit (susan, ses
çıkarmayan, sessiz, sükut eden; sessiz; sessiz harf) * sessizleştirme,
susturma, gürültüyü gidererek sükunet oluşturma
tasniat :
ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak),
suni (yapay, el yapımı; doğal olmayan şekilde insan eliyle üretilmiş, yapay,
taklit veya sentetik nitelik taşıyan) * gerçek olmayan, yapmacık, yapay, hakiki
olmayan yapmacık hareketler
tasnif :
ara. * sannafa (sınıflandırmak, türlere ayırmak, kategorize etmek, bölümlere
ayırmak), sinf (kategori, bölüm, kısım, grup, zümre, küme, sınıf) * gruplara,
türlere veya sınıflara ayırma, düzenleme ve sistemli hale getirme,
kümelendirme, sınıflandırma, kategorizasyon, taksonomi
tasrif :
ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek,
dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak,
kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak) * bir
unsurun farklı durum ve amaçlara göre dönüştürülmesi durumu, bir şeyi farklı
şekillere sokma, çeşitli biçimlerde kullanma, yönlendirme veya değiştirme;
dilbilgisinde kelimenin kökünden türetilerek farklı çekim ve kalıplara
sokulması (çekim, konjugasyon)
tasrih :
ara. * saraha (açıklamak, açığa çıkarmak, dile getirmek, seslenmek), sarih
(apaçık, açık, net, kesin, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade
edilmiş, anlaşılır), istiraha (yardım istemek, istimdat etmek, bir ricada
bulunmak), sarih (apaçık, açık, net, kesin, berrak, anlamı belirgin, belli,
açıkça ifade edilmiş, anlaşılır) * açıklığa kavuşturma, belirtme veya açıkça
ifade etme
tastamam :
tür. * tas (pekiştirme eki) + tamam (olgunlaşmış, bitmiş, sonlanmış, eksiksiz)
* eksiksiz, bütünüyle doğru, noksansız, hiçbir eksik, kusur veya fazlalık
olmadan bütünüyle doğru, tam ve yerli yerinde
tastir :
ara. * satara (yazmak, çizmek, satırlamak), satr (satır, yazı satırı, yazı
sırası, yazı hattı; sıra halinde dizilmiş çizgi) * yazı yazma, satırlar meydana
getirme veya satır dizme
tasvib :
ara. * savaba (isabet etmek, doğru hedefe ulaşmak, doğruyu bulmak; geri dönmek,
ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek), savvaba (doğrulamak, doğru
kabul etmek, isabet ettirmek, onaylamak), savab (doğruluk, dürüstlüj, isabet,
yanlış olmama) * doğrulama, doğru kabul etmek isabet ettirme, onaylama, onama,
uygun görme
tasvip :
ara. * savaba (isabet etmek, doğru hedefe ulaşmak, doğruyu bulmak; geri dönmek,
ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek), savvaba (doğrulamak, doğru
kabul etmek, isabet ettirmek, onaylamak), savab (doğruluk, dürüstlüj, isabet,
yanlış olmama) * doğrulama, doğru kabul etmek isabet ettirme, onaylama, onama,
uygun görme
tasvir :
ara. * savvara (tasarlamak, biçimlendirmek, şekillendirmek, resmetmek, zihinde
şekil vermek, betimlemek, yapılandırmak), suret (biçim, şekil, form, görüntü) *
betimleme, resmetme, şekillendirme, yapılandırma, canlandırma, görünür hale
getirme; bir şeyi zihinde veya sanatta temsil etme, resmetme ve şekillendirme
durumu
tasvit :
ara. * savt (ses), savata (ses çıkarmak) * seslendirme, seslenme, ses çıkarma
taş :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) * doğada bulunan,
genellikle sert, mineral yapılı, şekilsiz veya parçalanmış halde bulunan kaya
parçası; yer kabuğunu oluşturan sert madde ve bundan kopmuş küçük veya büyük
parçalardan her biri; maden tuzlarından ve oksitlerinden oluşan, katı, sert ve
sağlam madde
taş arabası :
tür., ave., far. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + araba
(tekerlekli taşıma aracı) * insan, yük veya eşya taşımak için kullanılan,
başlangıçta hayvan gücüyle çekilen, modern dönemde motor gücüyle çalışan
tekerlekli kara taşıtı; ayrıca tarihsel olarak öküz, at veya benzeri
hayvanlarla çekilen basit taşıma aracı) (rrha, ratha (tekerlek; ata koşulan
tören arabası) (ave., far.) )
taş bademi :
tür., far. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) (tür.) + badam,
bayam, badem (gülgiller familyasının Prunoideae alt familyasından meyvesi
yenebilen küçük bir ağaç türü ve meyvesi) (far.) * kabuğu çok kalın ve sert
olan, elle veya dişle kırılamadığı için genellikle bir çekiç veya taş
yardımıyla kırılması gereken geleneksel bir badem çeşidi
taş balığı :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + balık (suda yaşayan
omurgalı ve solungaçlı canlı) + ı (iyelik eki) * genellikle deniz ve
okyanuslarda kayalık zeminlerde yaşayan, çevresine mükemmel şekilde uyum
sağlayarak hareketsiz duran, zehirli dikenleri bulunan ve görünümü nedeniyle
taş parçası sanılabilen, avcılara karşı kamuflaj yeteneği gelişmiş Scorpaenidae
familyasına ait türler için kullanılan adlandırma, özellikle “stonefish” olarak
bilinen son derece zehirli balık türü
taş baskı :
tür. * taş (aşmak, dışarı çıkmak) + baskı (basma işi, bir şeyin üzerine kuvvet
uygulama eylemi; bir eserin matbaada çoğaltılması, yayın, edisyon) * yağlı bir
maddeyle özel bir kireç taşı üzerine çizilen desen veya yazının, kimyasal
işlemler ve su-yağ itme prensibi yardımıyla kağıda veya kumaşa aktarıldığı
geleneksel bir baskıresim tekniği
taş bebek :
tür. * taş (aşmak, dışarı çıkmak) + bebek (çok küçük insan yavrusu) *
genellikle alçı veya porselenden yapılan oyuncak bebek
taş devri :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) (tür.) + devr (devir,
döngü, dönem, çağ, epok, periyod) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * insanlık
tarihinin yazı öncesi dönemini kapsayan, insanların alet ve silah yapımında
temel olarak taş, kemik ve benzeri doğal malzemeleri kullandığı, Paleolitik,
Mezolitik ve Neolitik evreleri içeren en eski tarihsel çağ
taş küre :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + kura (top, yuvarlak
cisim, sfer; ocak) (ara.); küre (tür.) * Dünya’nın katı dış kısmını oluşturan,
üzerinde dağların, ovaların ve okyanus tabanlarının yer aldığı, çeşitli taş,
toprak ve kayaçlardan oluşan, yer kabuğu ile üst manto bölgesini kapsayan katı
jeosfer katmanı, litosfer
taş levreği :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + labraks, lavraks, lavraki
(levrek) (gre.) * genellikle kayalık deniz tabanlarında yaşayan, çevresine uyum
sağlayarak kendini gizleyebilen, bazı türleri zehirli dikenlere sahip olup
avını pusu kurarak yakalayan Scorpaenidae (iskorpitgiller) familyasına ait
deniz balığı
taş mantarı :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) (tür.) + mantar (fungus;
sporla üreyen canlılar grubu) (gre.) + ı (iyelik eki) (tür.) * genellikle
kayalık, taşlık veya sert yüzeyli doğal ortamlarda yetişen, yüzeye sıkıca
tutunan veya taşların çatlaklarında gelişen çeşitli mantar türlerinin genel
ismi, Steinpilz; sert görünümlü, kaya gibi zeminlerde görülen bazı liken ve
mantar benzeri organizmaların halk dilindeki ismi
taş nanesi :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) (tür.) + nane
(ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından, hoş kokulu uçucu yağlar içeren yaprakları
yemeklerde, çaylarda ve tıpta kullanılan, serinletici aromasıyla bilinen,
ferahlatıcı etki gösteren otsu bitki türü) (far.) + si (iyelik eki) (tür.) *
ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından, kayalık ve taşlık alanlarda
kendiliğinden yetişen, güçlü kokusu ve şifalı özellikleri olan, yoğun nane
aromalı, çok yıllık otsu bir bitki, Micromeria fruticosa
taş pamuğu :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + pambak, pambuk (pamuk
kozası; ebegümecigiller (Malvaceae) familyasından, ılıman bölgelerde yetişen
Gossypium cinsi bitkilerin tohumlarını çevreleyen, nefes alabilen yapısıyla
giyim ve ev tekstilinde tercih edilen, tekstil endüstrisinde iplik ve kumaş
yapımında kullanılan, %90'a yakın oranda selüloz içeren doğal, yumuşak ve
dayanıklı bir elyaf) (far.) + u (iyelik eki) * ısıya, aşınmaya ve kimyasal
maddelere karşı son derece dayanıklı, lifli yapıda kanserojen bir mineral olan
asbest maddesinin halk arasındaki adı
taş pudra :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + pulvis (toz, ince
parçacık, pudra; cilt üzerine ince tabaka halinde sürülen, genellikle talk veya
mineral bazlı olan, ciltteki parlaklığı azaltmak, nemi dengelemek veya estetik
görünüm sağlamak amacıyla kullanılan kozmetik toz formu) (lat.); poudre (pudra,
toz) (fra.) * makyajı sabitlemek veya cilde pürüzsüz, mat bir görünüm
kazandırmak amacıyla kullanılan, özel bir işlemle preslenip katı (sert) form
verilmiş bir tür makyaj pudrası
taş sarımsağı :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + sarmısak (zambakgiller
(Amaryllidaceae) familyasına ait, soğan ve pırasa ile akraba olan, içerdiği
allisin (C6H10OS) (kükürt bileşiği) sayesinde doğal bir antibiyotik ve
bağışıklık güçlendirici olan, hem taze hem de kuru olarak tüketilen kokulu ve
lezzetli bir kök sebzesi, Allium sativum) + ı (iyelik eki) * genellikle
Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinde yetişen, kendine has aroması, yüksek mineral
değeri (selenyum ve demir) ve keskin acılığıyla dünyaca ünlü yerli sarımsak
taş yuvarı :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + yuvar (dairesel veya
silindirik şekilde döndürmek, dönmek; dairesel olan) + ı (iyelik eki) *
Dünya’nın katı dış kısmını oluşturan, üzerinde dağların, ovaların ve okyanus
tabanlarının yer aldığı, çeşitli taş, toprak ve kayaçlardan oluşan, yer kabuğu
ile üst manto bölgesini kapsayan katı jeosfer katmanı, litosfer
taş yürekli :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + yürek (kanın dolaşımını
sağlayan, dört odacıklı, kaslı ve sürekli ritmik kasılmalarla kan pompalayan
temel organ, kalp) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) * merhamet, şefkat ve
duygusal hassasiyet göstermeyen; başkalarının acı, sıkıntı veya duygularına
karşı duyarsız, katı, acımasız veya sert tutumlu (kişi veya davranış)
taşak :
tür. * taş (aşmak, dışarı çıkmak) + ak (gibi olan); taş (küçük kaya parçası) +
ak (gibi olan) * sperm üreten, depolayan ve skrotum adı verilen bir deri kesesi
içinde penisin arkasında duran iki oval bez, er bezi, testis, husye
taşak geçmek :
ara., tür. * tadhak (gülme) (dahike (gülmek) ) (ara.) + geçmek (bir yerden
öteye varmak, aşmak) (tür.) * alay etmek, dalga geçmek, gülüp geçmek
taşçıl :
tür. * taş (aşmak, dışarı çıkmak) + çıl (ile ilgili, gibi, -a ait) * taşlık,
kayalık ve sert zeminlerde yaşamaya, bu tür ortamlara uyum sağlamaya veya bu
tür alanlarla ilişkili olmaya eğilimli olan; jeolojik veya ekolojik bağlamda
taş ve kaya ortamlarını karakterize eden
taşemen :
tür. * taş (aşmak, dışarı çıkmak) + emen (kendine çeken, içine çeken) *
taşemengiller (Petromyzontidae) familyasından olan, denizlerde ve bazı tatlı
sularda yaşayan, çenesizler sınıfına ait, yılan balığına benzeyen ilkel bir
omurgalı su hayvanı, Petromyzon
taşemengiller :
tür. * taş (aşmak, dışarı çıkmak) + emen (kendine çeken, içine çeken) + gil
(soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki)
(tür.) * diğer balıklara vantuz benzeri ağızlarıyla yapışarak asalak yaşayan
çenesiz balıkları (lampreyleri) kapsayan bir balık familyası, Petromyzontidae
taşeron :
fra. * tâcher (çalışmak, çabalamak; gayret etmek), tâcheron (gündelik işçi,
belirli bir işi ücret karşılığı üstlenen kişi) * bir işin tamamını üstlenen
asıl yükleniciden aldığı işi kendi adına veya kendi sorumluluğunda kısmen veya
tamamen yerine getiren kişi veya firma; özellikle inşaat, hizmet ve üretim
alanlarında ana işveren adına işin belirli bölümlerini yapan alt yüklenici
taşhidat :
ara. * haşada (bir araya toplamak, yığmak, yığınak yapmak, istiflemek) * yığma,
bir araya toplama, kuvvet veya kaynak biriktirme
taşıl :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + ıl (isim yapım eki) *
geçmiş jeolojik dönemlerde yaşamış canlıların kayaçlar içinde günümüze kadar
ulaşan kalıntı veya izleri, fosil
taşımak :
tür. * taşı (bir şeyi bir yerden başka bir yere götürmek, yüklenmek) + mak (fiil
mastar eki) * bir nesneyi, yükü, kişiyi veya bilgiyi bulunduğu yerden başka bir
yere aktarmak, nakletmek, sevketmek; bir anlamı, niteliği, sorumluluğu veya
duyguyu üzerinde bulundurmak, temsil etmek veya sürdürmek
taşınmaz :
tür. * taşı (bir şeyi bir yerden başka bir yere götürmek, yüklenmek) + ın
(dönüşlü fiil eki) + maz (yokluk, zıtlık, olumsuzluk son eki) * fiziksel olarak
yerinden sökülmesi veya başka bir yere nakledilmesi mümkün olmayan; arazi,
arsa, bina gibi sabit mülk veya mal varlığı, gayrımenkul
taşıt :
tür. * taşı (bir şeyi bir yerden başka bir yere götürmek, yüklenmek) + ıt (isim
yapım eki) * insan, yük veya eşya taşımak amacıyla kullanılan kara, hava veya
su ulaşım araçlarının genel adı; otomobil, otobüs, kamyon, tren, gemi ve uçak
gibi bir yerden başka bir yere nakil sağlayan motorlu veya motorsuz vasıtaların
tamamını kapsayan genel kavram
taşiaritmi :
gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) + a (-sız, yokluk, zıtlık ve
olumsuzluk ön eki) + ryhtmia (rhuthmos, rhythmos (ritm, akım, akış) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) * kalbin normal ritminin hızlanma ile birlikte
düzensizleşmesi durumu, kalp atımlarının hem hız hem düzen bakımından bozulduğu
klinik tablo
taşifilaksi :
gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) + phylaxis (koruma, gözetme,
sakınma, nöbet tutma) (phylassein (korumak, gözetmek, sakınmak, nöbet tutmak) +
axis (isim yapım eki) ) * bir ilaca veya uyarana karşı organizmanın kısa süre
içinde duyarlılığını hızla kaybetmesi, aynı dozun tekrarlanmasına rağmen
etkinin giderek azalması ve kısa sürede belirgin tolerans gelişmesi durumu,
hızlı gelişen farmakolojik direnç hali
taşikardi :
gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) + kardia (yürek, kalp) * hızlı
kalp atışı; kalbin normalden hızlı atması durumu; erişkinlerde genellikle
istirahatte kalp hızının dakikada 100 atımın üzerine çıkmasıyla karakterize
edilen ritim bozukluğu
taşiliği :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + ilik (kemiklerin iç
kısmındaki yumuşak doku; öz, çekirdek) + i (iyelik eki) * çok sert kayaçların
içinde katmanlar halinde (yaprak yaprak) yer alan, fosil veya mineral dolgu
niteliğinde olan yoğun iç yapı
taşipne :
gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) pnoe, pnoia (solunum, soluma,
nefes alma; nefes, soluk) * solunum hızının normalin üstünde olması sonucu
hızlı nefes alma durumu
taşkalpli :
tür., ara. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) (tür.) + kalb (kanın
dolaşımını sağlayan, dört odacıklı, kaslı ve sürekli ritmik kasılmalarla kan
pompalayan temel organ, yürek) (ara.) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi)
(tür.) * merhamet, şefkat ve duygusal incelikten yoksun; başkalarının acı ve
duygularına karşı duyarsız, katı, acımasız veya sert tutumlu (kişi)
taşkent :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + kent (il, şehir) *
Konya'nın bir ilçesi
taşkent :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + kent (il, şehir) *
Özbekistan'ın başkenti
taşkın :
tür. * taş (taşmak, sınırlarını aşmak, kabarmak) + kın (isim ve sıfat yapım
eki) * su, sıvı veya birikmiş bir şeyin bulunduğu sınırları aşarak dışarı
çıkması; bir su kütlesinin (nehir, göl veya deniz) çeşitli sebeplerle doğal
yatağından çıkarak çevredeki toprağı, yerleşim yerlerini veya tarım arazilerini
geçici olarak su altında bırakması durumu; ölçüsüz, aşırı, kontrolsüz, coşkun,
sınır tanımaz, aşırı hareketli (mecazi)
taşkıran :
tür. * taş (taşmak, sınırlarını aşmak, kabarmak) + kıran (kesen, ayıran, bölen,
engelleyen) * çoğunlukla kayalık ve dağlık bölgelerde yetişen, taşkırangiller
(Saxifragaceae) familyasından otsu bir bitki cinsi, Saxifraga
taşkırangiller :
tür. * taş (taşmak, sınırlarını aşmak, kabarmak) + kıran (kesen, ayıran, bölen,
engelleyen) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek)
+ ler (çoğul eki) * genellikle soğuk ve dağlık bölgelerde yetişen, taç
yaprakları birbirinden ayrı olan iki çenekli bitkiler familyası, Saxifragaceae
taşkömürü :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + kömür (organik maddelerin
uzun süreli basınç ve ısı etkisiyle yanıcı, siyah veya koyu kahverengi renkte,
enerji ve ısı kaynağı olarak kullanılan, karbon, hidrojen, oksijen, azot ve
kükürt elementlerinden oluşan fosil yakıta dönüşmüş hali) + ü (iyelik eki) *
yer kabuğunda yüksek basınç ve sıcaklık altında bitkisel kalıntıların milyonlarca
yıl içinde karbonlaşmasıyla oluşan, linyite göre daha sert, daha yüksek karbon
içeriğine ve daha yüksek ısıl değere sahip fosil yakıt türü, özellikle sanayi
ve enerji üretiminde kullanılan siyah renkli kömür
taşköprü :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + köprü (kara yolu, su yolu
veya vadiler gibi doğal veya yapay engellerin üzerinden geçmeyi sağlayan yapı)
* Kastamonu’nun bir ilçesi
taşlama :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + la (etken fiil eki) + ma
(isim yapım eki) * birine veya bir şeye taş atma, fırlatma eylemi; özellikle
edebiyat ve halk kültüründe kişileri, olayları veya toplumsal durumları alaycı,
eleştirel ve iğneleyici bir üslupla yeren şiir türü ve anlatım biçimi, hiciv;
yerme, eleştirme, iğneleme; sanayide metal yüzeyleri aşındırarak pürüzlerini
gidermeye yarayan mekanik yüzey işleme işlemi
taşlamak :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + la (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * birine veya bir şeye taş atmak, fırlatma; özellikle
edebiyat ve halk kültüründe kişileri, olayları veya toplumsal durumları alaycı,
eleştirel ve iğneleyici bir üslupla yermek, hicvetmek; yermek, eleştirmek,
iğnelemek; sanayide metal yüzeyleri aşındırarak pürüzlerini giderme amacıyla
mekanik olarak yüzey işlemek
taşlıçay :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + lı (ile, birlikte,
beraber, sahibi) + cey, çay (küçük akarsu) (far.) * Ağrı'nın bir ilçesi
taşmak :
tür. * taş (taşmak, sınırlarını aşmak, kabarmak) + mak (fiil mastar eki) *
sınırlarını aşmak, dışarı çıkmak, kabarmak; bir sıvı madde veya birikim
bulunduğu kabın veya sınırın dışına çıkmak; duygu, ses, kalabalık veya durumlar
ölçüyü aşarak yoğun biçimde dışa vurulmak, kontrol edilemez şekilde artmak veya
yayılmak
taşocağı :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + ocak (ateş yakılan yer)
(os, ot (ateş) + çak (isim yapım eki) ) + ı (iyelik eki) * doğal kayaçların
(kireçtaşı, granit, bazalt vb.) kırılarak, kesilerek veya patlatılarak
çıkarıldığı, inşaat ve sanayi için hammadde sağlayan açık işletme alanı, taş ve
agrega üretim sahası
taşova :
tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + ova (düz, geniş arazi,
yayla, yazı, düzlük) + sı (iyelik eki) * Amasya'nın bir ilçesi
taşra :
tür. * dışarı (dış (içte olmayan) + ari (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ),
taşmak (aşmak), taşımak (bulunduğu yerin dışına çıkarmak), taş (dışa çıkmak,
sınırı aşmak, belirli bir seviyenin üzerine çıkmak, kapasiteyi geçmek) + ra
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * şehirin dışındaki, şehir sınırına yakın
yerleşim alanları
taşut :
tür. * taş + ut (isim yapım eki) * elma gibi meyvelerin kurutulmuş hali
tat :
tür. * tat (lezzet; ağız ve dil vasıtasıyla algılanan duyusal kalite) * yiyecek
ve içeceklerin acı, tatlı, ekşi, tuzlu, umami gibi niteliklerini ifade eden
duyusal özellik, lezzet; bir şeyin estetik, zihinsel veya duygusal açıdan
bıraktığı hoşluk, beğeni ve zevk hissi (mecazi) (taste (lezzet, tatmak) (ing.)
)
tatahhur :
ara. * tahara, tahura (temizlenmek, kirini gidermek, arınmak, saflaşmak,
paklanmak), tahhara (temizlemek, kiri gidermek, arındırmak, arıtmak), tahir
(temiz, pak, kirli olmayan) * maddi veya manevi kirden arınma, temizlenme ve
saf hale gelme; özellikle İslam terminolojisinde abdest, gusül gibi
uygulamalarla bedeni temizlik ve günah/kirden arınma niyetiyle yapılan temizlik
ve arınma durumu
tatar :
tür. * tatar (diğer insanlar) * bir Moğol aşireti; Moğol hanedanı tarafından
yönetilen Kıpçak Türklerine verilen isim
tatarcık :
tür. * tata (sivrisinek benzeri küçük böcek) + cık (küçültme eki) * özellikle
kan emerek beslenen, sivrisineğe benzeyen çok küçük dipter böceklerin genel
ismi; Leishmania parazitini taşıyan Phlebotomus cinsi kum sineklerini içeren
vektör böcek grubu
tatarcık humması :
tür., ara. * tata (sivrisinek benzeri küçük böcek) + cık (küçültme eki) (tür.)
+ humma (ateş, yüksek sıcaklık; hastalık belirtisi olarak ateşlenme) (ara.) +
sı (iyelik eki) (tür.) * tatarcık sineklerinin taşıdığı virüsler (özellikle
phlebovirus grubu) yoluyla bulaşan, ani ateş, baş ağrısı, kas-eklem ağrısı ve
halsizlikle seyreden, genellikle yaz aylarında görülen, “sandfly fever” olarak
da bilinen akut viral enfeksiyon hastalığı
tataristan :
rus., far. * tatar (Tatar halkı) (rus.) + istan (durulan yer, bulunulan yer,
mekan, ülke) (far.) * kuzeyde Rusya Federasyonu’nun iç bölgeleri, batıda Nijniy
Novgorod ve Mari El Cumhuriyeti, güneyde Ulyanovsk ve Samara oblastları,
güneydoğuda Orenburg yönü, doğuda Udmurtya ve Başkurdistan Cumhuriyeti ile
çevrili, Volga ve Kama nehirleri arasında yer alan, Rusya Federasyonu’na bağlı
özerk cumhuriyet niteliğinde coğrafî ve idari bölge
tatava :
tür. * tatava (laf kalabalığı sesinden ses yansımalı kelime) * gereksiz, boş ve
uzun konuşma, laf kalabalığı, gevezelik, asıl konuya katkısı olmayan söz ve
anlatım, boş laf, lakırdı, gevezelik
tatavla :
gre. * ta (çoğul eki) + stavlon (ahır) (gre.); stabulum (lat.) * ahırlar;
Kurtuluş semtinin eski ismi (stable, étable, Stall (ahır) (ing., fra., alm.) )
tatavvül :
ara. * tul (uzunluk, yükseklik, boy, mesafe), tavvala (uzatmak, genişletmek,
süreyi artırmak) * büyüklenme, kibirlenme, ululanma; uzatma; genişletme, yayma,
uzatarak sürdürme; zaman, söz veya anlatımı uzatma, tafsilata girerek
genişletme
tatbik :
ara. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek,
örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek,
örtüştürmek), tabaka (tabaka, katman, seviye, kat, düz yüzey, satıh) * bir
kural, yöntem, ilke veya teoriyi pratikte uygulama, hayata geçirme; ayrıca bir
şeyi başka bir şeye uygun düşecek biçimde yerleştirme, uyarlama ve yürürlüğe
koyma işlemi
tatbikat :
ara. * tatbik (bir kural, yöntem, ilke veya teoriyi pratikte uygulama, hayata
geçirme; ayrıca bir şeyi başka bir şeye uygun düşecek biçimde yerleştirme,
uyarlama ve yürürlüğe koyma işlemi) + at (isim yapım ve çoğul eki) * belirli
bir kural, plan, yöntem veya teorinin pratikte uygulanmasını gösteren deneme,
eğitim veya prova amaçlı uygulamalar bütünü; özellikle askerî alanda planlı
hareketlerin, müdahalelerin veya operasyonların gerçek koşullara yakın şekilde
prova edilmesi durumu; uygulama
tatfif :
ara. * taffafa (eksik ölçmek, hile yapmak), muyaffifin (ölçü ve tartıda hile
yapan, eksik veren, adaletsiz davranan) * ölçüde ve tartıda hile yapma, eksik
verme, eksik tartma veya eksik ölçerek karşı tarafı aldatma
tathir :
ara. * tahara, tahura (temizlenmek, kirini gidermek, arınmak, saflaşmak,
paklanmak), tahhara (temizlemek, kiri gidermek, arındırmak, arıtmak), tahir
(temiz, pak, kirli olmayan) * temizleme, paklama, arıtma, tahir kılma
tatil :
ara. * atala (hareketsiz olmak, eylemsiz olmak, devinimsiz kalmak, başıboş
kalmak), atalet (atıl olma, devinimsizlik, eylemsizlik, tembellik, çalışmadan
oturma, gevşeklik, uyuşukluk, işsizlik, kullanım dışılık) * boş bırakma,
çalışmayı durdurma, işlevsiz hale getirme; bir işin, okulun veya resmi
faaliyetin belirli bir süre için durdurulması; dinlenme, izin veya ara verme
amacıyla çalışma ve yükümlülüklerden geçici olarak uzak kalma durumu
tatlı :
tür. * tat (lezzet; ağız ve dil vasıtasıyla algılanan duyusal kalite) + lı
(ile, birlikte, beraber, sahibi) * şeker veya benzeri maddeler nedeniyle ağızda
hoş ve şekerli bir tat bırakan; sevimli, hoş, yumuşak, gönül okşayıcı ve
incitmeyen (kimse); şekerli yiyecek, dessert
tatmak :
tür. * tat (lezzet; ağız ve dil vasıtasıyla algılanan duyusal kalite) + mak
(fiil mastar eki) * bir yiyecek veya içeceğin lezzetini dil aracılığıyla
algılamak; bir duygu, durum, olay veya yaşantıyı bizzat deneyimlemek, yaşamak
ve etkisini hissetmek (mecazi) (taste (lezzet, tatmak) (ing.) )
tatmin :
ara. * tama’na (gönlünü rahatlatmak, güven vermek, yatıştırmak), tama’n (huzur,
sükunet, güven içinde olma), ta’min (güvence altına alma, emniyet sağlama) *
bir kimsenin beklenti, istek veya ihtiyaçlarının karşılanması sonucu hoşnut ve
doyum içinde olması; ayrıca bir kişiyi kuşku, endişe veya kaygıdan
uzaklaştırarak güven verme ve gönlünü rahatlatma, doyuma ulaştırma, hoşnut etme
tatminkar :
ara., far. * tatmin (bir kimsenin beklenti, istek veya ihtiyaçlarının
karşılanması sonucu hoşnut ve doyum içinde olması; ayrıca bir kişiyi kuşku,
endişe veya kaygıdan uzaklaştırarak güven verme ve gönlünü rahatlatma, doyuma
ulaştırma, hoşnut etme) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı,
yapan, eden eki) (far.) * beklenti, ihtiyaç veya ölçütleri yeterli düzeyde
karşılayan, hoşnutluk ve doyum sağlayan, yeterli ve uygun bulunan, memnuniyet
verici
tatonman :
fra. * tâtonnement (tâtonner (el yordamıyla aramak, yoklamak) + ment (isim
yapım eki) ) * bir sonuca, doğru değere veya çözüme ulaşmak için kullanılan
deneme-yanılma (iterasyon) veya kademeli yaklaşım yöntemi
tatu :
poli. * tatau (vurmak, çarpmak; işaretlemek, damgalamak, mühürlemek) * deriye
iğne veya benzeri araçlarla boya vererek kalıcı işaretler oluşturma işlemine ve
bu işlem sonucu ortaya çıkan kalıcı vücut süsleme izleri
tatuaj :
poli., lat. * tatau (vurmak, çarpmak; işaretlemek, damgalamak, mühürlemek)
(poli.) + agium (isim yapım ve durum eki) (lat.); tatouer (dövme yapmak),
tatouage (dövme yapma, dövme) (fra.) * deri üzerine iğne veya benzeri araçlarla
boya maddesi işlenerek kalıcı desen, yazı veya şekil oluşturma işlemi; bu işlem
sonucunda deri üzerinde meydana gelen kalıcı işaret, dövme
tatula :
san., lat. * dhatura (patlıcangillerden bir bitki cinsi, tatula, şeytan elması,
boru çiçeği) (san.); datura (lat.) * patlıcangiller (Solanaceae) familyasından,
beyaz trompet şeklinde çiçekleri ve dikenli meyveleri olan, içerdiği güçlü
alkaloidler nedeniyle halüsinojenik, narkotik ve oldukça zehirli bir yapıya
sahip olan yabani bir bitki
tatvan :
ara., far. * taht (alt, alt kısım; koltuk, altlık; hükümdarlık makamı) + ı
(tamlama eki) + van (yer, arazi, sığınılacak mekan, melce, şehir) * Bitlis’in
bir ilçesi
tatvil :
ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek,
zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), itval
(uzatma, uzatılma) * uzatma, tafsilatlandırma, genişletme
tau :
gre. * tau (T) * Yunan alfabesinin 19. harfi
taun :
ara. * ta’ana (saplamak, delmek, batırmak) * tarih boyunca büyük salgınlara ve
kitlesel ölümlere yol açan, özellikle lenf bezlerinde ağrılı şişliklerle
(hıyarcıklarla) seyreden bulaşıcı veba hastalığı; mecazen hızla yayılan ve
büyük yıkıma neden olan felaket veya musibet
tav :
ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek,
uymak, peşinden gitmek), tab (uygunluk, elverişlilik, isteklilik, ısı etkisiyle
işlenmeye hazır olma) * bir şeyin ideal kıvama, en uygun duruma veya en iyi
olgunluk seviyesine gelmesi; maden, toprak, hamur ve deri gibi maddelerin uygun
sertlik, yumuşaklık veya nem derecesine gelmesi; bir kişinin bir duruma, fikre
veya kişiye ikna olması, hoşlanması, onu istemesi durumu (“tav olmak”, “tava
getirmek” kalıpları ile kullanılır.)
tava :
far. * tave, tabeh, taba (kızartma kabı, sığ metal pişirme kabı) * yiyecekleri
kızartmak, kavurmak veya pişirmek için kullanılan, genellikle metalden
yapılmış, saplı veya sapsız, tabanı geniş ve kenarları alçak mutfak gereci
tavaf :
ara. * tafa (dolaşmak, çevresinde dönmek, etrafını dolaşmak) * dönme, dolaşma,
çevresinde hareket etme; İslam dininde Kabe'nin etrafında ibadet amacıyla yedi
kez dönme ritüeli
tavan :
far. * tavan (üst örtü, dam, çatı; üst sınır, en yüksek düzey) * bir yapının iç
kısmını üstten örten, çatının altında kalan düz veya eğimli iç yüzey; bir
mekanın en üst iç bölümü, döşemenin (zeminin) karşıtı olan yapı öğesi (“taban”
(alt kısım, zemin) kelimesinin zıttı)
tav'an ev kerhen :
ara. * tab, tav (uygunluk, elverişlilik, isteklilik, ısı etkisiyle işlenmeye hazır
olma) + an (olarak) + ev (veya) + kerh (zorlanma, hoşlanmama, istememe) + en
(olarak) * ister istemez, isteyerek veya istemiyerek
tavan fiyat :
far., ara. * tavan (üst örtü, dam, çatı; üst sınır, en yüksek düzey) (far.) +
fiyat (bir mal veya hizmetten faydalanmak için ödenmesi gereken para cinsinden
bedel) (ara.) * bir mal, hizmet veya finansal varlık için kanun, idari karar
veya piyasa düzenlemeleriyle belirlenen veya fiilen uygulanmasına izin verilen
en yüksek satış veya işlem bedeli; bu sınırın üzerinde fiyat uygulanamayan
azami fiyat
tavanarası :
far., tür. * tavan (üst örtü, dam, çatı; üst sınır, en yüksek düzey) (far.) +
ara (iki şeyin birbirine olan mesafesi, iki şeyi birleştiren boşluk, iki şeyin
ortasında kalan boşluk, aralık, mesafe) + sı (iyelik eki) (tür.) * bir yapının
en üst kat tavanı ile çatı örtüsü arasında kalan, genellikle depolama, yalıtım
veya teknik amaçlarla kullanılan kapalı boşluk; çatı arası
tavas :
luv., fri. * taba (kaya, kayalık yer) * Denizli’nin bir ilçesi
tavasim :
ara. * tavasim (ta-sin, ta-sin-mim) * Kur’an’daki 78 adet hurufu mukatta
kapsamında olan “ta-sin, ta-sin-mim” hurufunu içeren ayetler
tavassul :
ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek,
kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek,
bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma,
bir araya gelme, kavuşma) * bir amaca ulaşmak için bir vesileye başvurma; İslam
tasavvuf ve dinî geleneğinde Allah’a dua ederken peygamber, evliya veya salih
kimseleri vesile kılarak aracılık isteme veya onların hürmetini anarak dua
etme, tevessül
tavassut :
ara. * vasata (araya girmek, aracılık yapmak, ortada olmak, iki şeyin arasına
girmek), vasat (orta, merkez, ara) * iki taraf arasında aracılık etme, bir
uyuşmazlığı veya anlaşmazlığı çözmek için araya girme; ayrıca iki şey arasında
orta bir konumda bulunma, aşırılıklardan uzak dengeli olma durumu
tavattun :
ara. * vattana (yerleştirmek, vatan edindirmek, iskan etmek), vatan (yer, yurt)
* bir yerde yerleşip orayı yurt edinme, kalıcı olarak ikamet etme, vatan
addetme
tavd :
ara. * tavd (dağ) * yüksek arazi, tepe
taverna :
lat. * taberna (kulübe, baraka, basit yapı, dükkan, küçük iş yeri) * içki ve
yemek servisi yapılan, özellikle müzik eşliğinde eğlence sunan meyhane veya
lokanta; Akdeniz kültüründe canlı müzik ve geleneksel yemekleriyle tanınan
eğlence yeri
tavhane :
far. * tab, tav (elverişli hal, uygun kıvam; ısıtılarak işlenebilir olma
durumu, demirin sıcak ve yumuşak hali, canlılık, kuvvet, ısı, sıcaklık,
hararet; metali ateşte yumuşatmak veya kıvama getirmek) + hane (ev, yer, mekan,
mesken, konak, konut, yuva) * Osmanlı döneminde, genellikle külliyelerin bir
parçası olarak inşa edilen, yolcular, yoksullar ve hastaneden yeni taburcu olup
iyileşme sürecinde olanlar için kurulmuş, ücretsiz konaklama ve yemek hizmeti
sunan hayır kurumu
tavır :
tür. * tara (seğirtmek, hamle yapmak, hareket etmek, dönmek, dolanmak), tavr
(hareket şekli, hal, durum, davranış, tarz, usül, üslup) * bir kimsenin davranış,
hareket veya konuşmalarında ortaya koyduğu duruş, tutum ve biçim; şekil, üslup,
hal, durum
tavil :
ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek,
zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), itval (uzatma,
uzatılma) * uzun, uzun süren, uzayan
tavile :
ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek,
zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), itval
(uzatma, uzatılma), tavil (uzun, uzun süren, uzayan) + e (isim yapım eki) *
masa, uzatılarak yayılmış olan (table (masa) (ing., fra.) )
taviz :
ara. * avaza, avada (bedel ödemek, karşılık ödemek), ivad, ivaz (bedel,
karşılık) * bir anlaşmazlıkta, müzakerelerde veya ilişkilerde uzlaşmaya varmak
amacıyla kendi hak, istek veya ilkelerinizden kısmen vazgeçme, ödün verme
tavl :
ara. * tul (uzunluk, yükseklik, boy, mesafe) * uzunluk, boy, genişlik veya bir
şeyin uçları arasındaki doğrusal mesafe; kudret, güç, imkan, üstünlük, bolluk,
zenginlik
tavla :
gre., lat. * tavli (tabla, tahta levha, yazı tahtası, masa, düz yüzey) (gre.);
tabula (tahta levha, yazı tahtası, liste) (tab (tahta, levha) + ulus, ula
(küçültme eki) ) (lat.) * ahır; tabla, tablo, tavla veya dama tahtası;
karşılıklı iki kişiyle, özel bir tahta üzerinde 15'er adet siyah ve beyaz pul
ile atılan iki zara dayalı olarak oynanan köklü bir strateji ve şans oyunu
tavlamak :
far. * tab, tav (elverişli hal, uygun kıvam; ısıtılarak işlenebilir olma
durumu, demirin sıcak ve yumuşak hali, canlılık, kuvvet, ısı, sıcaklık,
hararet; metali ateşte yumuşatmak veya kıvama getirmek) + la (etken fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * metali ateşte yumuşatmak veya kıvama getirmek; kandırıp
razı etmek
tavr :
tür. * tara (seğirtmek, hamle yapmak, hareket etmek, dönmek, dolanmak), tavr
(hareket şekli, hal, durum, davranış, tarz, usül, üslup) * bir kimsenin
davranış, hareket veya konuşmalarında ortaya koyduğu duruş, tutum ve biçim;
şekil, üslup, hal, durum
tavsamak :
far., tür. * tab, tav (elverişli hal, uygun kıvam; ısıtılarak işlenebilir olma
durumu, demirin sıcak ve yumuşak hali, canlılık, kuvvet, ısı, sıcaklık,
hararet; metali ateşte yumuşatmak veya kıvama getirmek) + sa (dönüşlü fiil eki)
+ mak (fiil mastar eki) * bir şey başlangıçtaki canlılığını, sertliğini veya
direncini kaybederek yumuşamak, gevşemek; bir kişi gücü, isteği veya dikkati
azalmak, gevşemek, çözülme eğilimi göstermek, eski gücünü, hızını yitirmek,
tavı geçmek, yavaşlamak, gevşemek
tavsif :
ara. * vasafa (betimlemek, nitelemek, tanımlamak, tasvir etmek, anlatmak),
sıfat (isimleri niteleyen, onların özelliklerini belirten kelime türü, nitelik,
vasıf) * niteleme, nitelendirme, sıfatlandırma, vasıflandırma, tanımlama, bir
şeyin özelliklerini belirtme
tavsil :
ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek,
kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek,
bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma,
bir araya gelme, kavuşma) * ulaştırma, vardırma, eriştirme, birleştirme, bir araya
getirme, kavuşturma
tavsiye :
ara. * vassa (öğüt vermek, salık vermek, vasiyet etmek), vasa (vasiyet, öğüt,
bir şeyi önemle bildirme) * yol göstermek, öneride bulunmak, yapılması veya
yapılmaması gereken bir şeyi salık verme, öneride bulunma, öğüt verme,
yönlendirme
tavşan :
tür. * tabış, tavış (devinmek, seğirtmek, koşturmak) + gan (-ci, -cu, yapan,
eden) * tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm. uzunluğunda,
kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön bacakları arka bacaklarına
göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan, eti ve postu için avlanan,
memeli bir kemirgen hayvan
tavşan ayağı :
tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm.
uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön
bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan,
eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + ayak (bacağın bilekten
aşağıda bulunan ve yere basmaya yarayan bölümü) + ı (iyelik eki) * dünya
çapında şans, bereket ve nazardan korunma getirdiğine inanılan, genellikle
anahtarlıklara takılarak muska gibi taşınan batıl bir inanç simgesi
(Tavşanların doğurganlığı ve hızlı hareket etmesi, bu hayvanı güç ve şans
simgesi yapmıştır.)
tavşan kanı :
tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm.
uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön
bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan,
eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + kan (damarlardaki,
alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli
hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + ı (iyelik eki) * tam kıvamında ve ideal
sürede demlenmiş, parlak ve koyu kırmızı renkteki çay
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder