26 Eylül 2026 Cumartesi

takeometre - tavşan kanı

takeometre : gre. * taxis (hız, hareket) + metros (ölçü, ölçme) * bir arazinin yüzölçümünü bulup, planını oluşturmaya yarayan, saniye hassasiyetinde yatay veya dikey açı ölçümleri ve mesafe ölçer sistemi sayesinde xyz koordinat ölçümü yapabilen cihaz

takeometri : gre. * taxis (hız, hareket) + metros (ölçü, ölçme) + eia (isim yapım ve durum eki) * arazi ve harita ölçümünde uzaklık ve açıların birlikte ölçülmesi esasına dayanan ölçüm yöntemi, özellikle topoğrafyada kullanılan teknik yöntem

takfil : ara. * kafala (kilitlemek), kufl (kilit) * kilitleme, kilitlenme

takhir : ara. * kahara (zorlamak, cebr eylemek, mahvetmek, ezmek, üzmek), kahr (zorlama, cebir, ezme, mahvetme, mahv) * zorlama, cebr etme, mahvetme, ezme, üzme

takı : tür. * tak (iliştirmek, geçirmek, tutturmak, bağlamak, asmak) + ı (-an, -en şey) * asılan - iliştirilen nesne, üzerine alınan, üzerine bağlanan; süslenmek amacıyla vücuda, giysiye veya eşyaya eklenen kolye, yüzük, küpe gibi süs eşyaları; ayrıca bir şeyi bir yere iliştirme veya ekleme eylemi sonucu oluşan nesne veya parça

takım : tür. * tak (iliştirmek, geçirmek, tutturmak, bağlamak, asmak) + ım (isim yapım eki) * bir araya getirilmiş, aynı amaç için kullanılan veya birlikte çalışan parça, araç veya kişiler topluluğu; set, grup, ekip

takımada : tür. * takım (bir araya getirilmiş, aynı amaç için kullanılan veya birlikte çalışan parça, araç veya kişiler topluluğu; set, grup, ekip) + ada (çevresi suyla kaplı kara parçası) * birbirine yakın, aynı bölgede bulunan ada topluluğu, adalar grubu

takımyıldız : tür. * takım (bir araya getirilmiş, aynı amaç için kullanılan veya birlikte çalışan parça, araç veya kişiler topluluğu; set, grup, ekip) + yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) * gökyüzünde belirli bir düzen içinde görünen yıldız topluluğu, yıldız kümesi

takınak : tür. * tak (iliştirmek, geçirmek, tutturmak, bağlamak, asmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + ak (isim yapım eki) * bilince takılarak korku veya bunalım yaratan, kişinin kendi çabalarına rağmen zihninden atamadığı saplantılı düşünce, takıntı, obsesyon

takıntı : tür. * tak (iliştirmek, geçirmek, tutturmak, bağlamak, asmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) * bir düşünceye, kişiye veya duruma zihinsel olarak aşırı bağlanma; sürekli akılda kalan ve kurtulunamayan düşünce veya alışkanlık durumu, obsesyon

takırdamak : tür. * takır (çarpma, çıngırdama, sert temas sesinden ses yansımalı kelime) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sert cisimlerin birbirine çarparak ritmik ve kuru sesler çıkarması, tıkırtı şeklinde ses vermesi durumu

takıyye : ara. * vakaa (korunmak, sakınmak; gizlenmek) * inanç, düşünce veya kimliği zarar görme korkusuyla gizleme; gerektiğinde gerçek görüşünü saklayarak farklı görünme durumu; kişinin baskı, zulüm veya tehlike anında canını, malını veya inancını korumak amacıyla gerçek inancını veya düşüncesini gizleyip, karşısındakileri memnun edecek şekilde farklı görünmesi veya davranması

takib : ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli gözetme eylemi), takib (ardından gelme, izleme, peşinden gitme), akibet (sonuç, ard, son, sonrası) * bir şeyi veya kimseyi ardınca izleme, peşine düşme; kontrol etme, iz sürme, devamını gözleme

takibat : ara. * takib (bir şeyi veya kimseyi ardınca izleme, peşine düşme; kontrol etme, iz sürme, devamını gözleme) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir kimse veya olay hakkında iz sürme, araştırma yapma; özellikle hukuk ve güvenlikte soruşturma, izleme ve kovuşturma işlemleri

takiben : ara. * takib (bir şeyi veya kimseyi ardınca izleme, peşine düşme; kontrol etme, iz sürme, devamını gözleme) + en (zarf eki; olarak) * sonra olarak, ardından, takip ederek, takip suretiyle

ta'kid : ara. * kada (sevk etmek, yönlendirmek, dizginlemek, bağlamak, düğümlemek, hüküm vermek) * bir şeyi güçlendirme, vurgulama, kesinleştirme; söz veya hükmü pekiştirerek daha net ve bağlayıcı hale getirme durumu

takimetre : gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) + metron, metros (ölçü) * kronograf (kronometreli) saatlerin kadranında veya çerçevesinde yer alan ve belirli bir mesafede hız veya zaman ölçümü yapmayı sağlayan bir ölçek (bir mesafe boyunca (örneğin 1 kilometre) geçen süre baz alınarak saatteki ortalama hız hesaplanabilmektedir.)

takip : ara. * akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli gözetme eylemi), takib (ardından gelme, izleme, peşinden gitme), akibet (sonuç, ard, son, sonrası) * bir şeyi veya kimseyi ardınca izleme, peşine düşme; kontrol etme, iz sürme, devamını gözleme

takipçi : ara., tür. * takib (bir şeyi veya kimseyi ardınca izleme, peşine düşme; kontrol etme, iz sürme, devamını gözleme) (ara.) + çi (yapan, eden eki) (tür.) * birini veya bir şeyi izleyen, peşinden giden kişi; sosyal medyada bir hesabı düzenli olarak takip eden kullanıcı

takipne : gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) pnoe, pnoia (solunum, soluma, nefes alma; nefes, soluk) * solunum hızının normalin üstünde olması sonucu hızlı nefes alma durumu

takipsizlik : ara., tür. * takib (bir şeyi veya kimseyi ardınca izleme, peşine düşme; kontrol etme, iz sürme, devamını gözleme) (ara.) + siz (yoksunluk, zıtlık ve olumsuzluk eki) + lik (isim yapım eki) (tür.) * bir olayın, işin veya hukuki sürecin takip edilmemesi, izlenmemesi durumu; özellikle hukukta soruşturmanın ilerletilmemesi veya dava açılmaması

takiye : ara. * vakaa (korunmak, sakınmak; gizlenmek) * inanç, düşünce veya kimliği zarar görme korkusuyla gizleme; gerektiğinde gerçek görüşünü saklayarak farklı görünme durumu; kişinin baskı, zulüm veya tehlike anında canını, malını veya inancını korumak amacıyla gerçek inancını veya düşüncesini gizleyip, karşısındakileri memnun edecek şekilde farklı görünmesi veya davranması

takizoit : gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) + zoion (canlı, hayvan) + oides (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * özellikle Toxoplasma gondii (toksoplazma) gibi tek hücreli parazitlerde enfeksiyonun akut (yeni başlayan ve aktif) döneminde ortaya çıkan, vücuttaki hücreleri hızla istila ederek çoğalan, ve enfekte hücrelerin parçalanarak vücuda hızla yayılmasına neden olan aktif hücre formu

takkadak : tür. * tak (sert temas, sert ve ani çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + dak (pekiştirme eki) * ani ve sert bir düşme, çarpma, vurma sesini anlatan yansıma; birden bire, tak diye

takke : ara. * vakaa (korunmak, sakınmak; gizlenmek), takiye (inanç, düşünce veya kimliği zarar görme korkusuyla gizleme; gerektiğinde gerçek görüşünü saklayarak farklı görünme durumu; kişinin baskı, zulüm veya tehlike anında canını, malını veya inancını korumak amacıyla gerçek inancını veya düşüncesini gizleyip, karşısındakileri memnun edecek şekilde farklı görünmesi veya davranması) * başa giyilen küçük, yuvarlak veya yarım küre biçimli başlık; özellikle dini amaçla kullanılan başlık türü

takla : tür. * tak (dönmek, çevrilmek; ters dönme hareketi yapmak) + la (isim yapım eki) * vücudun veya bir cismin havada öne veya yana doğru dönerek yaptığı ters dönüş hareketi; araçların veya nesnelerin kendi ekseni etrafında dönerek devrilmesi

taklavat : tür., ara. * tak (iliştirmek, geçirmek, tutturmak, bağlamak, asmak) (tür.) + la (bağlaç) + vat (çoğul eki) (ara.) * çeşitli küçük parça, alet ve aksesuarların topluca adı; özellikle gündelik işlerde kullanılan ufak tefek eşya ve gereçler bütünü

taklib : ara. * kalaba (dönmek, döndürmek, ters döndürmek, tersine çevirmek) * çevirme, tersine döndürme; değiştirip bozma

taklid : ara. * kallada (boynuna takmak; örnek alarak aynısını yapmak) * bir kimsenin, davranışın, sözün veya eserin benzerini yapma, örnek alarak aynen veya benzer biçimde uygulama; öykünme

taklil : ara. * kille (az olmak, azalmak), kalil (az) * fethada ve onu takip eden elifte ortaya çıkan telaffuz değişikliği anlamında dil ve kıraat terimi

taklip : ara. * kalaba (dönmek, döndürmek, ters döndürmek, tersine çevirmek) * çevirme, tersine döndürme; değiştirip bozma

taklit : ara. * kallada (boynuna takmak; örnek alarak aynısını yapmak) * bir kimsenin, davranışın, sözün veya eserin benzerini yapma, örnek alarak aynen veya benzer biçimde uygulama; öykünme

takmak : tür. * tak (iliştirmek, geçirmek, tutturmak, bağlamak, asmak) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi bir başka şeye uygun bir biçimde iliştirmek, geçirmek, tutturmak, asmak, bağlamak (tag (elbiseye asılan nesne), take (almak) (ing.) )

takoklin : gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi), takhos (hız), takhinos (hızlı) + klinein (eğilmek, yana yatmak, eğim vermek, eğim yapmak, meyletmek, meyil vermek, katmanlamak) * Güneş gibi yıldızlarda, içteki radyasyon bölgesi ile dıştaki konveksiyon (ısı taşıma) bölgesi arasında yer alan, yıldızların iç kısımlarının farklı hızlarda dönmesinden kaynaklanan büyük bir hız ve gerilim farkı (kesme bölgesi) barındıran ince geçiş katmanı; jeolojide kayaç tabakalarının veya yapısal katmanların hızlı bir biçimde eğilmesiyle oluşan kıvrım veya hızlı eğim değişimiyle ilişkili olan

takometre : gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) + metron, metros (ölçü) * dönme hızını, özellikle motor veya mil devrini birim zamanda ölçen gösterge, devirölçer

takoz : gre. * thakeoiso (ağaçtan yapılma ayakkabı topuğu, takunya) * bir şeyi sabitlemek için o şeyin altına yerleştirilen destek

takrib : ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek), karraba (yakınlaştırmak, yaklaştırmak, yakına getirmek), karraba (yakınlaştırmak, yaklaştırmak, yakına getirmek), kurb, karib (yakın), kurban (yakınlaşan, yakınlaştıran) * yaklaştırma, yakınlaştırma; bir şeyi yaklaşık olarak ifade etme, tahmini değer verme

takriben : ara. * takrib (yaklaştırma, yakınlaştırma; bir şeyi yaklaşık olarak ifade etme, tahmini değer verme) + en (zarf eki; olarak) * yaklaşık olarak, aşağı yukarı, tahminen, ortalama olarak

takribi : ara. * takrib (yaklaştırma, yakınlaştırma; bir şeyi yaklaşık olarak ifade etme, tahmini değer verme) + i (sıfat yapım eki) * yaklaşık, tahmini, kesin olmayan, aşağı yukarı olan

takrid : ara. * karaza, karada (kesmek, ayırmak, bölmek, makaslamak, borç almak, ödünç almak), karrada (kesmek, makaslamak, parçalamak, ayırmak; borç vermek, taksitle geri ödenmek üzere borç vermek, ödünç vermek) * kesme, bölme, makaslama, ayırma; borç verme, ödünç verme

takrin : ara. * karana (birleştirmek, eşleştirmek, yan yana getirmek) * bir şeyi başka bir şeyle birleştirme, eşleştirme, birlikte anma veya aynı hükme bağlama durumu

takrin : lat. * tetrahydroaminoacridine (tetrahidroaminoakridin) (tetra (dört) + hydrogen (hidrojen H) + amin (-NH2 içeren grup, ammonium; azotlu bileşik) + akridin (sıtma tedavisi ve antiseptik araştırmalar sırasında sentezlenen temel azotlu heterosiklik organik bileşik) * Alzheimer hastalığının tedavisinde kullanılmış, asetilkolinesteraz inhibitörü etkili ilacın etken maddesi (C13H14N2)

takrip : ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakına gelmek), karraba (yakınlaştırmak, yaklaştırmak, yakına getirmek), karraba (yakınlaştırmak, yaklaştırmak, yakına getirmek), kurb, karib (yakın), kurban (yakınlaşan, yakınlaştıran) * yaklaştırma, yakınlaştırma; bir şeyi yaklaşık olarak ifade etme, tahmini değer verme

takrir : ara. * karra (yerleşmek, sabit olmak, durmak), karrara (kararlaştırmak, sabitlemek, kesinleştirmek, açıklamak; tekrar etmek), karar (durma, durak, duruş, sabit olma, yerleşme, kalma, istikrar, kesin görüş, tercih, yargı, hüküm) * karar kılma, belirleme, konfirme etme; yazılı veya sözlü olarak açıklama, bildirme, rapor etme; resmî beyan veya rapor

takrirat : ara. * karra (yerleşmek, sabit olmak, durmak), karrara (kararlaştırmak, sabitlemek, kesinleştirmek, açıklamak; tekrar etmek), karar (durma, durak, duruş, sabit olma, yerleşme, kalma, istikrar, kesin görüş, tercih, yargı, hüküm) * raporlar, yazılı açıklamalar, tutanaklar; resmi olarak düzenlenmiş bildiri ve yazıların bütünü

takris : ara. * karasa (parmak ucuyla veya tırnakla ovmak, kazımak) * parmak ucuyla veya tırnakla bir nesneyi ovma, kazıma veya sürterek temizleme işlemi

takris : ara. * karasa (soğutmak, dondurmak, katılaştırmak) * soğutma, dondurma, katılaştırma

takriz : ara. * karaza, karada (kesmek, ayırmak, bölmek, makaslamak, borç almak, ödünç almak), karrada (kesmek, makaslamak, parçalamak, ayırmak; borç vermek, taksitle geri ödenmek üzere borç vermek, ödünç vermek) * kesme, bölme, makaslama, ayırma; borç verme, ödünç verme

takrolimus : lat. * Tsukuba (İlacı üreten Streptomyces tsukubaensis isimli toprak mantarının keşfedildiği Japonya'daki Tsukuba bölgesinden) + acrol (macorlide sınıfı) + imus (immunosuppressant/ immünsüpresör (bağışıklık baskılayıcı) belirteci) * organ nakillerinde doku reddini önlemek ve bazı bağışıklık sistemi hastalıklarını tedavi etmek için kullanılan immünosupresan ilacın etken maddesi (C44H69NO12)

taksa : lat. * taxare (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek; vergilendirmek, değer biçmek), taxa (belirlenmiş bedel, tarife, vergi, resmi ücret) * belirlenmiş bedel, tarife, vergi, resmi ücret; canlıların sınıflandırılmasında kullanılan sistematik birim; tür, cins, familya gibi herhangi bir sınıflandırma basamağındaki topluluk; posta hizmetlerinde pulu yapıştırılmadan veya eksik pul ile gönderilen mektup/gönderiler için alıcıdan tahsil edilen cezalı posta ücreti

taksan : lat. * taxane (porsuk ağacından elde edilen bileşik) * başta kanser tedavisinde kullanılan, hücre bölünmesini, büyümesini ve çoğalmasını engelleyen antineoplastik kemoterapi ilaç grubu (C20H)

taksi : gre. * tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek), taxis (düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme, sıra, diziliş, hareket, yönelme, düzenli hareket) (gre); taxare (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek; vergilendirmek, değer biçmek) (lat.) * yolcu taşımak üzere ücret karşılığında çalışan otomobil ve bu hizmeti veren taşıt sistemi; hava, havada olan, uçağın yerdeki hareketi

taksif : ara. * kasafa (yoğunlaşmak, kalabalıklaşmak, koyulaşmak, ağdalaşmak, sıkışmak), kassafa (yoğunlaştırmak, kalabalıklaştırmak, koyulaştırmak, ağdalaştırmak, sıkıştırmak), kesif (yoğun, ağdalı, sıkı) * yoğunlaştırma, sıkıştırma; gazı sıvı hale getirme, kesafetini artırma işlemi

taksim : ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim etmek, üleştirmek), kısm (bölüm, parça) * bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma, kısımlandırma, bölümlendirme, gruplandırma, sınıflandırma (tax (kısım, vergi), taxonomy, taxonomie, Taxonomie (taksonomi, gruplandırma, kategorizasyon) (ing., fra., alm.) )

taksimat : ara. * taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma, kısımlandırma, bölümlendirme, gruplandırma, sınıflandırma) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bölüştürme, paylaştırma, kısımlara ayırma; düzenleme ve dağıtma işlemi

taksimetre : gre. * tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek), taxis (düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme) + metron, metros (ölçü) * taksilerde gidilen mesafeye ve süreye göre ücreti hesaplayıp gösteren ölçü cihazı

taksir : ara. * kasr, kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak, ayırmak; kısa olmak, kısa kesmek, eksiltmek; eksik ve hatalı olmak, kusurlu olmak) * kırma, parçalama; eksiltme, hatalı olma, kusur etme, kusur

taksirat : ara. * taksir (kusur etme, kusur) + at (çoğul eki) * kusurlar, suçlar, işlenen günahlar

taksis : gre. * tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek), taxis (düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme) * çıkmış veya yerinden oynamış bir kemiğin el yardımıyla tekrar yuvasına oturtulması; biyolojide mikroorganizmaların bir uyarana (ışık, ısı, kimyasal madde vb.) doğru veya aksi yönde gösterdiği yönelim hareketi

taksit : ara. * kassata (bölmek, kesmek, parçalara ayırmak) * bir borcun veya ödemenin belirli zaman aralıklarında ödenen bölümlerinden her biri; peyderpey ödeme payı

takson : gre. * tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek), taxis (düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme) + on (isim yapım eki) * canlıların sınıflandırılmasında tür, cins, familya gibi herhangi bir sistematik birim; sınıflandırma basamağı

taksonomi : gre. * tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek), taxon (canlıların sınıflandırılmasında tür, cins, familya gibi herhangi bir sistematik birim; sınıflandırma basamağı) + nemoein, nemein (ayarlamak, düzenlemek, dağıtmak, paylaştırmak, yönetmek), nomia (yönetim, idare, düzenleme, yasama, ayarlama, düzenleme, sıralama, dizme) (nomos (kural, kanun, yasa, düzenleme, ayarlama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * canlıları veya varlıkları belirli kurallara göre sınıflandırma ve adlandırma bilimi, sınıflandırma sistemi

taksonomik : gre. * tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek), taxon (canlıların sınıflandırılmasında tür, cins, familya gibi herhangi bir sistematik birim; sınıflandırma basamağı) + nemoein, nemein (ayarlamak, düzenlemek, dağıtmak, paylaştırmak, yönetmek), nomia (yönetim, idare, düzenleme, yasama, ayarlama, düzenleme, sıralama, dizme) (nomos (kural, kanun, yasa, düzenleme, ayarlama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * taksonomiye ilişkin, sınıflandırma ve adlandırma bilimiyle ilgili

takt : alm. * Takt (ölçü, ritim; düzenli vuruş, zamanlama, uyum, ahenk, harmoni) * müzikte ölçü, ritmik zaman birimi; mecazen ölçülü ve yerinde davranma, incelikli tutum

takti : ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) * kesme, parçalara ayırma; aruz ölçülü şiir yazımında bir dizeyi, hece ölçüsü kurallarına veya aruz kalıplarının bölümlerine ayırma, dizeleri uzun ve kısa hecelere bölme

taktik : gre. * tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek), taktike (düzenleme sanatı, sevk ve idare etme, yöntem, plan veya uygulama biçimi, kısa vadeli hareket planı) * belirli bir amaca ulaşmak için izlenen yöntem, plan veya uygulama biçimi; savaşta veya herhangi bir alanda kısa vadeli stratejik hareket tarzı

taktil : lat. * tangere (değmek, dokunmak, temas etmek), tactilis (dokunma ile lgili, temas ile ilgili, değme ile ilgili) (lat.); tactile (fra.) * ciltteki sinir uçları aracılığıyla dokunma, basınç, titreşim ve sıcaklık gibi fiziksel uyarıların algılanması ile ilgili, dokunma duyusu ile ilgili, dokunsal, temassal

takunya : ita. * taccone (tahta topuk, takoz) * altı kalın ahşaptan yapılmış, özellikle hamam ve ıslak zeminlerde kullanılan nalın türü; tahta terlik, tahta nalın

takut : ara. * kata (kuvvet vermek, desteklemek; beslemek, gıda vermek), kut (gıda, azık, besin; insan veya hayvanın yaşamını sürdürmesi için gerekli yiyecek, rızık * baht, tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet, mutluluk, rızık)

takva : ara. * vakaa (korunmak, sakınmak; gizlenmek) * korunma, sakınma; Allah'a karşı saygı ve sorumluluk bilinciyle günahlardan sakınma, dini hassasiyet ve erdemli davranma hali

takvil : ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek), kavl (söz, söylem, söyleme, deyiş, deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme), kavvele (birine söylemediği sözü söyletmek, isnat etmek; söz yakıştırmak) * iftira atma, suç yükleme, suç isnad etme, yalan söyleme

takvim : ara.* kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kıvam (dayanıklılık, sağlamlık, tutarlılık; bir maddenin veya nesnenin fiziksel olarak yoğunluk, yoğunluk ve tutarlılık derecesi; özellikle sıvıların veya karışımların akışkanlık veya sertlik özelliklerinin dengede olduğu durum) * belirli bir başlangıç noktasına göre hazırlanmış, düzenli zaman ölçümü ve gün, ay, yıl gibi birimlerle organize edilmiş tarih sistemi

takvir : ara. * kavvara (bir şeyi yuvarlak/küre şeklinde yapmak, yuvarlamak, sarmak), kura (top, yuvarlak cisim; ocak) * bir cismi yuvarlak kesmek, yuvarlaklaştırmak

takviye : ara. * kuvvet (güç, kudret), kavva (güçlendirmek, kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak), takviye (güçlendirme, kuvvetlendirme, sağlamlaştırma), kavi (güçlü, sağlam, kuvvetli, kudretli) * güçlendirme, kuvvetlendirme, destekleme; eksik olanı tamamlayarak daha sağlam veya yeterli hale getirme

takyid : ara. * kayyada (bağlamak, kaydetmek, tayin etmek, görevlendirmek, sınırlamak, belirlemek), mukayyed (bağlanmış, kaydedilmiş tayin edilmiş, görevlendirilmiş, belirlenmiş), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir olayın, bilginin, belgenin veya durumun yazılı, görsel veya dijital biçimde sabitlenerek saklanması işlemi veya bu işlemin sonucu olan belge veya bilgi; bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) * bağlama, kayıt, tayin etme, sınırlama, belirleme, görevlendirme; bir durumu veya hakkı kayıt altına alma, belirli kurallara bağlama, kısıtlama veya sınırlandırma (taşınmaz üzerindeki banka ipoteği, haciz kararları, kira şerhleri ve intifa hakları gibi)

takyidat : ara. * kayyada (bağlamak, kayıt altına almak), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir olayın, bilginin, belgenin veya durumun yazılı, görsel veya dijital biçimde sabitlenerek saklanması işlemi veya bu işlemin sonucu olan belge veya bilgi; bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) * kayıtlar, kısıtlamalar, sınırlayıcı hükümler; özellikle tapu, hukuk ve idari belgelerde “konulmuş şerhler ve sınırlamalar”

takyit : ara. * kayyada (bağlamak, kaydetmek, tayin etmek, görevlendirmek, sınırlamak, belirlemek), mukayyed (bağlanmış, kaydedilmiş tayin edilmiş, görevlendirilmiş, belirlenmiş), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir olayın, bilginin, belgenin veya durumun yazılı, görsel veya dijital biçimde sabitlenerek saklanması işlemi veya bu işlemin sonucu olan belge veya bilgi; bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) * bağlama, kayıt, tayin etme, sınırlama, belirleme, görevlendirme; bir durumu veya hakkı kayıt altına alma, belirli kurallara bağlama, kısıtlama veya sınırlandırma (taşınmaz üzerindeki banka ipoteği, haciz kararları, kira şerhleri ve intifa hakları gibi)

takyon : gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) + on (isim yapım eki) * ışıktan daha hızlı hareket ettiği varsayılan, varlığı teorik düzeyde kalan parçacık türü; fizik kuramlarında “süperluminal parçacık” olarak geçen hipotetik varlık

takyon : gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi), takhos (hız), takhinos (hızlı) + on (parçacık/tanecik eki) * kuramsal olarak ışık hızından daha hızlı hareket ettiği varsayılan parçacık, ışıküstü parçacık

takzib : ara. * kezebe (gerçek olmayanı söylemek, doğru olmayanı söylemek, yalan söylemek), kezzebe (yalanlamak, yalan olduğu öne sürmek), kezzab (gerçek olmayanı söyleyen, doğruyu söylemeyen, yalancı) * yalanlama, doğru olmadığını açıklama, tekzib

tal : ara. * tal (çise, çiseleme, ince yağmur) * hafif ve ince yağan yağmur, çise; çiy

tal : far. * tal (ince metal levha, yaprak; düz metal plaka) * ince metal levha; bakır, gümüş vb. metallerden yapılmış ince tabaka veya plaka

tala : ara. * talaa (ortaya çıkmak, görünmek; yükselmek) * ortaya çıkma, görünme; bir şeyin belirip belirmesi, zuhur etmesi

talak : ara. * talaka, tallaka (boşamak, serbest bırakmak) * İslam hukukunda evliliğin koca tarafından sona erdirilmesi, nikâh bağının çözülmesi, boşama, boşanma; Kur’an’ın 65. suresinin ismi

talak-i selase : ara. * talak (atmak, salmak, boşlamak) + ı (tamlama eki) + selase (üç) * kocanın, karısına üç kez “boş ol” demek suretiyle karısını boşaması eylemi

talamokortikal : gre., lat. * thalamos (iç oda, odacık) (gre.), thalamus (iç odacık, ara beyin yapısı) (lat.) + cortex, corticis (kabuk, beyin kabuğu, ağaç kabuğu) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * talamus ile serebral korteks arasındaki bağlantı ve etkileşime ilişkin

talamonal : gre., lat. * thalamos (iç oda, odacık) (gre.), thalamus (iç odacık, ara beyin yapısı) (lat.) + onal (ilaç eki) (lat.) * droperidol ve fentanil kombinasyonunu içeren, sedasyon ve analjezi amacıyla kullanılan anestezik ilaç preparatı (C22H22FN3O2)

talamus : gre., lat. * thalamos (iç oda, odacık) (gre.), thalamus (iç odacık, ara beyin yapısı) (lat.) * beynin ara bölümünde yer alan, duyusal bilgilerin büyük kısmını kortekse ileten ve uyku-uyanıklık, dikkat gibi işlevlerde rol oynayan önemli sinirsel aktarma merkezi

talan : tür. * tala (yağmalamak, dağıtmak, ele geçirmek) + an (isim yapım eki) * bir yerin zorla yağmalanması, mal ve eşyanın dağıtılıp götürülmesi; yıkıp yok ederek ele geçirme, yağmalama

talar : far. * talar (sütunlu açık salon, revaklı ön mekân; saray veya köşk önü kabul alanı) * İran saray ve ev mimarisinde, genellikle binanın önünde yer alan, sütunlarla desteklenen ve bir veya üç tarafı açık olan üstü kapalı sundurma veya eyvan; taht salonui kabul salonu

talasemi : gre. * thalassa (deniz) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * hemoglobin sentez bozukluğu ile karakterize kalıtsal kan hastalığı

talaş : tür. * tal (yontmak, parçalamak; ufalamak) * ağaç, tahta veya benzeri maddeler işlenirken çıkan ince yonga ve kırıntılar; küçük parça ve döküntüler

talat : ara. * tale (yüksek, uzun), talaa (belirmek, ortaya çıkmak, görünmek, yükselmek), + at (gibi olan, gibi olma) * yüz, çehre; özellikle insanın yüz ifadesi ve dış görünüşü

talay : tür. * tal (dalmak, içine girmek, odaklanmak) * enginlik, derinlik, sonsuzluk

talaz : tür. * talaz (dalga) * denizdeki büyük ve kabarık dalgalar; rüzgarın yerden kaldırdığı toz, toprak ve yaprakların birbirine karışmasıyla oluşan küçük çaplı kirli fırtına veya hortum benzeri rüzgar; ipekli kumaşların örselenmesi (yıpranması veya katlanması) sonucunda yüzeyindeki tellerde oluşan dalgalanma veya bozulma

talazoparib : lat. * tala (benzimidazol türevi) + parib (Poli(ADP-riboz) polimeraz (PARP) enzimlerini bloke eden ve kanser tedavisinde kullanılan ilaç grubu belirteci) * PARP inhibitörleri grubuna ait, özellikle bazı meme kanseri türlerinin tedavisinde kullanılan antineoplastik ilacın etken maddesi (C19H14F2N6O)

taleb : ara. * talaba (istemek, talep etmek, dilemek, arzu etmek), talib (isteyen, talep eden, dileyen), matlub (istenen, talep edilen, dilek) * istek, arzu, dilek

talebe : ara. * talaba (istemek, talep etmek, dilemek, arzu etmek), talib (isteyen, talep eden, dileyen) * öğrenci; bir öğretmenden bilgi öğrenmek isteyen, eğitim gören kişi

talebkar : ara., far. * talaba (istemek, talep etmek, dilemek, arzu etmek), talib (isteyen, talep eden, dileyen), taleb (istek, arzu, dilek) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) (far.) * isteyen, talep eden; bir şeyin verilmesini veya yapılmasını isteyen kişi

talep : ara. * talaba (istemek, talep etmek, dilemek, arzu etmek), talib (isteyen, talep eden, dileyen), matlub (istenen, talep edilen, dilek) * istek, arzu, dilek

talepname : ara., far. * talaba (istemek, talep etmek, dilemek, arzu etmek), taleb (istek, arzu, dilek) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * resm, veya yazılı başvuru, dilekçe; bir isteği bildirmek için yazılan belge

tales teoremi : gre. * Thales (Antik Yunan’ın ilk filozoflarından biri olan Miletli matematikçi ve astronom Thales’in isminden) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * geometride, bir üçgende bir kenara paralel çizilen doğrunun diğer iki kenarı orantılı parçalara böldüğünü ifade eden temel oran teoremi

talh : ara. * talh (bir tür dikenli ağaç; akasya benzeri bitki) * muz ağacı; çöl bölgelerinde yetişen dikenli ağaç türü; akasya benzeri sert, dayanıklı geniş yapraklı bir ağaç türü

talha : ara. * talha (zamk ağacı) * çöl bölgelerinde yetişen dikenli ağaç türü; akasya benzeri sert, dayanıklı geniş yapraklı bir ağaç türü; Uhud Savaşı'nda Hz. Muhammed'i korumak için vücudunu siper eden ve çolak kalan, islamı ilk kabul eden sahabilerden biri; erkek ismi

tali : ara. * tela (izlemek, ardından gelmek) * ikinci derecede olan, asıl olmayıp ona bağlı bulunan; ikincil, yardımcı, fer'î

talia : ibr., ara. * tal (çiğ; ince yağmur, çise) + yah (Tanrı) * Tanrı'nın çiğ damlası, gökten düşen nazik çiy, çiseleme

talib : ara. * talaba (istemek, talep etmek, dilemek, arzu etmek) * isteyen, talep eden, dileyen

talidomid : lat. * thalo (ftalik asit / phtalimide kökü) + imid (kimyada bir azot grubu) * bağışıklık sistemini düzenleyici ve antikanser etkileri bulunan; geçmişte gebelikte kullanımı ciddi doğumsal anomalilere yol açtığı anlaşılan ilacın etken maddesi (C13H10N2O4)

taligluseraz alfa : lat., gre. * tali (lacın bitki hücresi sisteminde (havuç kökü hücreleri) üretilmesini ifade eden ön ek) + glukoserebrosid (glukus, glykys (tatlı, şekerli; glukoserebrosid maddesi belirteci) (gre.) + cerebrum (beyin) (lat.) + oside (glikozit veya glikosit niteliğindeki bileşikleri gösteren adlandırma eki) ) + ase (enzim eki) + alpha (Yunan alfabesinin ilk harfi) * lizozomal enzim eksikliği sonucu makrofajlarda lipid birikimi ile karakterize genetik bir hastalık olan Gaucher hastalığı tedavisinde kullanılan, β-glukoserebrosidaz enziminin rekombinant biçimini içeren enzim replasman tedavisi ilacın etken maddesi (C2580H3918N680O727S17)

talih : ara. * talaa (belirmek, ortaya çıkmak, görünmek, yükselmek), tali (beliren, ortaya çıkan, görünen, yükselen) * kader, şans, baht; insanın hayatındaki iyi veya kötü olayları belirlediğine inanılan yazgı

talil : ara. * allele (sebep göstermek, gerekçelendirmek) * bir şeyi gerekçeye bağlama, sebep bildirme; dil ve mantıkta bir hükmü veya olayı neden-sonuç ilişkisiyle açıklama sebep gösterme, gerekçelendirme, nedenini açıklama; bir durumun, eylemin veya kararın gerekçesini, dayanağını veya sebebini ortaya koyma

ta'lil ba'd-el-vuku : ara. * talil (sebep gösterme, gerekçelendirme) + ba'd (sonra, ardından) + el (ön ek, artikel) + vuku (olma, meydana gelme, vaki olma) * bir olay gerçekleştikten sonra ona sonradan gerekçe üretme; sonradan yapılan açıklama ile sebep uydurma veya mevcut olayı geriye dönük olarak nedenlendirme

talim : ara. * alleme (öğretmek, bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek) * öğretme, eğitim verme; bir bilgi, beceri veya yöntemi başkasına kazandırma

talimat : ara. * alleme (öğretmek, bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek), talim (öğretme, eğitim verme; bir bilgi, beceri veya yöntemi başkasına kazandırma) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir işin, bir görevin nasıl yapılması, bir sürecin nasıl yönetilmesi gerektiğini gösteren, yetkili makam veya kişiler tarafından verilen emir, direktif veya yönerge

talimatname : ara., far. * alleme (öğretmek, bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek), talimat (bir işin, bir görevin nasıl yapılması, bir sürecin nasıl yönetilmesi gerektiğini gösteren, yetkili makam veya kişiler tarafından verilen emir, direktif veya yönerge) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir işin nasıl yapılacağını ayrıntılı olarak bildiren resmi yazı; yönerge, yönetmelik veya kurallar bütünü içeren belge

talimgah : ara., far. * alleme (öğretmek, bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek), talim (öğretme, eğitim verme; bir bilgi, beceri veya yöntemi başkasına kazandırma) (ara.) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) (far.) * askeri veya teknik eğitim verilen yer; eğitim ve öğretim alanı, tatbikat yeri

talimhane : ara., far. * alleme (öğretmek, bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek), talim (öğretme, eğitim verme; bir bilgi, beceri veya yöntemi başkasına kazandırma) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * eğitim ve öğretim yapılan yer; özellikle askerî veya mesleki eğitim için kullanılan bina, eğitim evi

talimname : ara., far. * alleme (öğretmek, bilgilendirmek, bildirmek, işaret etmek), talim (öğretme, eğitim verme; bir bilgi, beceri veya yöntemi başkasına kazandırma) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * eğitim ve öğretim usullerini, çalışma yöntemlerini veya uygulanacak kuralları bildiren resmi belge; yönerge, talimat kitabı

talin : lat. * talin (protein türü) * hücre iskeletinde yer alan ve hücrelerin birbirine tutunmasını sağlayan mekanosensitif bir protein

talip : ara. * talaba (istemek, talep etmek, dilemek, arzu etmek) * isteyen, talep eden, dileyen

talipes : lat. * talus (ayak bileği) + pes (ayak) * yeni doğan bebeklerde görülen doğuştan ayak şekil bozuklukları, çarpık ayak, yumru ayak, talipes ekinovarus

talit : ibr., ara. * tall (örtü) + it (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * beyaz ipek veya pamuklu kumaş üzerine mavi çizgilerden oluşan, Yahudilerin sabah duası için giydikleri şal (Kişi, sabahleyin ışıksız ortamda mavi çizgileri görebiliyorsa dua saati gelmiş demektir.) (şal (tür.), shawl, châle, Schal (ing., fra., alm.) )

taliye : ara * tala (okumak; ardı sıra gelmek, takip etmek), tali (okuyan; ardı sıra gelen, takip eden) + ye (dişil eki) * sonradan gelen, bir şeyin arkası sıra giden; okuyan, Kur'an okuyan; kadın ismi

talk : ara. * talk (pudrası kurutucu olarak kullanılan bir mineral, magnezyum silikat) * genellikle açık yeşil renkte, toz durumundayken beyaz ve yağlı görünüşlü, nemi emme ve sürtünmeyi azaltma özelliği olan hidratlı doğal magnezyum silikat (Mg3Si4O10(OH)2)

talk pudrası : ara. * talk (pudrası kurutucu olarak kullanılan bir mineral, magnezyum silikat) (ara.) + pulvis (toz, ince parçacık, pudra) (lat.); poudre (pudra, toz) (fra.) + sı (iyelik eki) (tür.) * ince öğütülmüş talk mineralinden elde edilen, ciltte nemi azaltmak, sürtünmeyi düşürmek ve kayganlık sağlamak için kullanılan ve özellikle bebek ve cilt pudralarında yaygın olarak kullanılan kozmetik ve tıbbi toz

talkım : tür. * talk (dallanmak, kümelenmek) + ım (isim yapım eki) * ana eksen olan sapın bir çiçekle sonlandığı, büyümenin yan eksenlerce (saplar tarafından) sürdürüldüğü çiçek durumu; simoz (belirli büyüme gösteren)

talkın : ara. * lakkana (telkin etmek, öğretmek, ezberletmek, empoze etmek, zihne yerleştirmek) * bir düşünceyi, inancı veya davranışı başkasının zihnine yerleştirmeye çalışma; önerme, aşılama, empozisyon, sugestiyon; cenaze defnedildikten sonra mezar başında imamın ölünün dini inançlarını hatırlatmak ve sorgu meleklerine cevap vermesini kolaylaştırmak amacıyla söylediği dini sözler

talkşov : ing. * talk (konuşmak, söyleşmek) + show (gösteri, şov) * televizyon veya radyoda bir sunucunun konuklarla veya izleyicilerle çeşitli konular üzerine sohbet ettiği program türü

tallahi : ara. * ta (yemin edatı) + allah (Allah) * Allah'a yemin olsun, Allah hakkı için, Allah’a andolsun

tallinn : est. * Taani (Danimarka, Danimarkalı) + linn (şehir, kent, il, kale, hisarlı yerleşim) * “Danimarka şehri” anlamındaki yer adı; Estonya'nın başkenti

tallus : gre., lat * thallos (yeşil sürgün, filiz, yeşeren dal) + us (isim yapım eki) (lat.) * kök, gövde ve yaprak gibi ayrı kısımlara ayrışmamış, doku özelleşmesi görülmeyen basit ve ilkel bitki benzeri organizma gövdesi (. Alglerde, likenlerde, mantarlarda ve bazı karayosunlarında bu tek tip vücut yapısı görülür.)

talmud : ibr. * lamad (öğrenmek, öğretmek) * öğrenim, öğretim, öğreti, doktrin; Yahudi dini geleneğinde Mişna ve Gemara'dan oluşan, ahlak ilkelerini, ibadet kurallarını, din hukukunu, sözlü gelenekleri, hahamların yüzyıllar süren tartışma ve yorumlarını içeren temel kutsal metinler bütünü

talonaviküler : lat. * talus (ayak bileği kemiği) + navicula (küçük tekne) (navis (gemi) + culum, cula (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * ayaktaki talus kemiği ile naviküler (kayık) kemiği arasındaki eklemle ilgili olan

talpidae : lat. * talpa (köstebek) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * toprak altında tünel kazarak yaşayan gerçek köstebekleri, sivri burunlu köstebekleri ve sucul desmanları kapsayan familya, köstebekgiller

taltif : ara. * latafa (yumuşak olmak, nazik davranmak), lattafa (inceltmek, yumuşatmak; nazik davranmak, lütufta bulunmak), latif (ince, zarif, yumuşak, nazik veya kibar nitelik taşıyan; erkek ismi) * gönül alma, hoş söz söyleyerek onurlandırma; ödüllendirme, lütufta bulunma, iltifat

taltih : ara. * lataha (çamur sürmek, bulaştırmak, kirletmek) * çamur veya benzeri bir maddeyle sıvama, bulaştırma; lekeleme, kötüleme, itibarsızlaştırma (mecazi)

talu : tür. * talu (seçkin, seçilmiş, iyi, güzel) * üstün nitelikli, beğenilip öne çıkarılmış, iyi, güzel, seçilmiş, seçkin, üstün; üniseks isim (erkek ve kadın ismi)

talus : lat. * talus (ayak bileği) * ayak bileğinde yer alan ve kaval kemiği ile birleşerek vücut ağırlığını ayağa aktaran temel kemik, aşık kemiği; uçurum veya dağ eteklerinde zamanla parçalanarak biriken döküntü ve kaya kütlelerine verilen isim

talut : ara. * talut (uzun boylu, uzun boy, yükseklik) (talaa (belirmek, ortaya çıkmak, görünmek, yükselmek) + ut (isim yapım eki) ) * Kur'an'da İsrailoğullarına hükümdar olarak seçilen kişi; Kitab-ı Mukaddes'teki Saul ile özdeş kabul edilen hükümdar

taluy : tür. * dal, tal (dalmak, içine girmek, odaklanmak) + uy (ile ilgili, gibi, -a ait) * büyük ve derin deniz, okyanus

talveg : alm. * Tal (vadi) + weg (yol) * vadi yolu; akarsu yataklarında veya bir vadide tabanın en derin noktalarını birleştiren hayali çizgi

talya : lat., ita. * talea (çubuk, değnek; özellikle çentik atılarak hesap tutulan tahta çubuk), taleare (kesmek, budamak, ayırmak, bölmek) (lat.); taglia (kesik, çentik; hesap çizgisi, puan işareti), tagliare (kesmek, budamak, ayırmak, bölmek) * kesik, çentik; oyunlarda veya sayım işlerinde kullanılan puan, sayı veya işaret; özellikle tavla ve bazı iskambil oyunlarında belirli sayıda kazanmayı ifade eden sayı

talyum : lat. * thallos (yeşil sürgün, filiz, yeşeren dal) (gre.) + ium (element eki) (lat.) * atom numarası 81, sembolü Tl olan, mavimsi beyaz renkli, yumuşak ve zehirli bir metal (elementin tayfında görülen parlak yeşil çizgi nedeniyle bu isim verilmiştir.)

talziye : ara. * lezza (tat almak, haz duymak) * lezzet verme, tatlandırma; haz ve zevk sağlama

tam : ara. * tamma (tamamlamak, bitirmek, eksiklerini gidermek, eksiksiz olmak), tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) * eksiksiz, noksansız, bütün; hiçbir eksiği bulunmayan, tamamlanmış durumda olan

tam açı : ara., tür. * tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + açı (iki doğru parçasının birleştiği noktada doğrular arasında oluşan aralık ) (aç (aralamak, aralık yapmak, kapalı, sıkışık veya örtülü bir şeyi serbest hale getirmek; başlatmak; aralık, boşluk) + ı (-lı, gibi olan) ) (tür.) * bir nokta etrafında tam bir dönüşü ifade eden, ölçüsü 360° (2π radyan) olan açı

tam kare özdeşliği : ara., lat., fra., tür. * tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + quadratus (dört köşeli, kare biçimli, düzgün) (lat.); carré (fra.) + özdeş (her türlü nitelik, içerik ve yapı bakımından birbirinin aynısı olan, ayırt edilemeyecek kadar benzer, eşdeğer, identik) + lik (isim yapım ve durum eki) (tür.) * iki terimli bir ifadenin karesinin açılımını veren cebirsel özdeşlik ( (a+b)^2 = a^2 + 2ab + b^2), (a-b)^2 = a^2 - 2ab + b^2) )

tam pansiyon : ara., lat. * tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + pension (genellikle aileler tarafından işletilen, ev ortamı sıcaklığında, sınırlı sayıda odaya sahip, otellere göre daha ekonomik, yatak ve kahvaltı (B&B) veya tam pansiyon (3 öğün) şeklinde konaklama hizmeti sunan tesisler; kahvaltı dahil veya yarım pansiyon (kahvaltı+akşam yemeği) hizmet veren, samimi, küçük ölçekli konaklama yer) (pendere (asmak, sarkıtmak, tartmak, ödeme yapmak) + sio (isim yapım eki) ) (lat.) * konaklama ücretine kahvaltı, öğle ve akşam yemeklerinin de dahil olduğu konaklama türü

tam sayı : ara. * tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) + sayı (nicelik, miktar, rakamla ifade edilen değer) * negatif ve pozitif doğal sayılar ile sıfırdan oluşan, kesirli olmayan sayı kümesinin her bir elemanı

tama : ara. * tami’a (açgözlü olmak, şiddetle istemek, aşırı arzulamak, tamah etmek) * açgözlülük, hırs ve dünyevi malı aşırı derecede isteme

tamah : ara. * tamaha (yükselmek, göz dikmek, hırslı olmak, açgözlü olmak, şiddetle istemek, aşırı arzulamak, tamah etmek) * bir şeye göz dikerek hırsla bakma, bir şeyi aşırı bir istek ve hırsla arzulama

tamahkar : ara., far. * tami’a (açgözlü olmak, şiddetle istemek, aşırı arzulamak, tamah etmek), tama (açgözlülük, hırs ve dünyevi malı aşırı derecede isteme) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) (far.) * tamah eden, açgözlü; mal, makam veya çıkar elde etme hırsı olan, maddi ve dünyevi unsurlara aşırı istekli olan (kişi)

tamakar : ara., far. * tami’a (açgözlü olmak, şiddetle istemek, aşırı arzulamak, tamah etmek), tama (açgözlülük, hırs ve dünyevi malı aşırı derecede isteme) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) (far.) * tamah eden, açgözlü; mal, makam veya çıkar elde etme hırsı olan, maddi ve dünyevi unsurlara aşırı istekli olan (kişi)

tamale : azt. * tamalli (sarılarak paketlenmiş) * mısır unundan hazırlanan hamurun içerisine et, peynir veya sebze gibi malzemelerin doldurulması ve bu karışımın mısır veya muz yaprağına sarılarak buharda pişirilmesiyle yapılan, muz yaprakları yenilmeyen ancak işirme ve servis için kullanılan, Meksika’ya özgü mısır hamuru yemeği

tamam : ara. * tamma (tamamlamak, bitirmek, eksiklerini gidermek, eksiksiz olmak), tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) * eksiksiz, noksansız, bütün; hiçbir eksiği bulunmayan, tamamlanmış durumda olan

tamamen : ara. * tamam (eksiksiz, noksansız, bütün; hiçbir eksiği bulunmayan, tamamlanmış durumda olan) + en (olarak, itibarıyla) * bütünüyle, eksiksiz olarak, tümüyle

tamanit : rus., lat. * taman (bileşiğin keşfedildiği Rusya'daki Taman Yarımadası'ndan) (rus.) + ite (element, kayaç ve mineral eki) (gre.) * doğal olarak meydana gelen bir kalsiyum ve demir fosfat bileşiği (Ca2Fe²⁺(PO4)2 ⋅ 4H2O)

tamara : ibr. * tamar (hurma, hurma ağacı; palmiye) + a (isim yapım eki) * kadın ismi

tamaricaceae : lat. * tamarix (ılgın ağacı) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * kurak bölgelerde, tuzlu toprak ve çöllerde yetişen, ince dallı ve pul yapraklı çalı veya küçük ağaç türlerini kapsayan bir bitki familyası, ılgıngiller

tamarisk : lat. * tamarix (ılgın ağacı) * Tamaricaceae (ılgıngiller) familyasından, tuzlu topraklarda ve nehir kenarlarında yetişen, ince yapraklı ve salkım çiçek açan çalı veya ağaç türü

tamarix : lat. * tamarix (ılgın ağacı) * Tamaricaceae (ılgıngiller) familyasından, tuzlu topraklarda ve nehir kenarlarında yetişen, ince yapraklı ve salkım çiçek açan çalı veya ağaç türü

tamat : ara. * tamat (saçma, anlamsız, uygunsuz söz) * saçma sapan söz, anlamsız ve uygunsuz laf, hurafe

tamatim : azt., nah., gre., ara. * tomatl (şişen meyve) (tom (dolu, dolgun, şişik, yuvarlak, kubbe, oval çıkıntı) + atl (meyve) ) (azt., nah., tür.); tomates (gre.), tamatim (ara.) * patlıcangiller (Solanaceae) familyasına ait, kırmızı veya farklı renklerde etli meyve veren kültür bitkisi ve onun yenilebilir meyvesi

tambur : fra. * tambour (iki yüzüne deri gerilmiş silindirik vurmalı çalgı; ayrıca mimarlık ve teknikte silindir biçimli bölüm; davul) * Kkökeni Sümerlere ve Orta Asya'ya dayanan, yarım küre şeklinde bir tekneye ve uzun bir sapa sahip olan, parmak, mızrap veya yay ile çalınan telli ve perdeli bir Türk müziği enstrümanı

tamele : gre. * themeleion (temel, esas, asl, dip, alt, öz, kaide), themelios (temelle ilgili) (themele (dip, alt, öz, temel, kaide, esas) + ios (sıfat yapım eki) ) * dip çökeltisi, temel

tamer : ara., tür. * tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + er (erkek, adam, yiğit, kahraman, cesur, mert, rütbesiz asker, asker; olgunlaşmak, yetişmek) (tür.) * tam, eksiksiz yiğit, mükemmel erkek; erkek ismi

tamh : ara. * tamaha (göz dikmek, hırsla istemek, tamah etmek; yükselmek) * aşırı istek, hırs; erişilmesi güç bir şeye göz dikme, tamah

tamik : ara. * amik (derin) * derinleştirme

tamim : ara. * tamma (tamamlamak, bitirmek, eksiklerini gidermek, eksiksiz olmak), tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) * tamamlayıcı, eksiksiz yapan; bütünleme, tamamlama; kurumlarda yönetmeliklerin uygulanmasına yol göstermek, bilgi vermek veya talimatları iletmek amacıyla alt kademelere gönderilen resmi yazı ve duyuru

tamir : ara. * amara (canlandırmak, şenlendirmek, bayındır kılmak, inşa etmek, yapılandırmak, bina etmek, yapı kurmak, imar etmek, onarmak, yapıp düzeltmek) * bozulmuş bir şeyi düzeltme, onarım, onarma; yeniden işler hale getirme, düzeltme işlemi

tamirat : ara. * tamir (bozulmuş bir şeyi düzeltme, onarım, onarma; yeniden işler hale getirme, düzeltme işlemi) + at (isim yapım ve çoğul eki) * onarım işleri, tamir etme faaliyetleri; bozulan şeylerin düzeltilmesi için yapılan işler bütünü

tamirhane : ara., far. * amara (canlandırmak, şenlendirmek, bayındır kılmak, inşa etmek, yapılandırmak, bina etmek, yapı kurmak, imar etmek, onarmak, yapıp düzeltmek), tamir (bozulmuş bir şeyi düzeltme, onarım, onarma; yeniden işler hale getirme, düzeltme işlemi) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * onarım yapılan yer; tamir işlerinin yapıldığı atölye, servis veya iş yeri

tamlama : ara., tür. * tamma (tamamlamak, bitirmek, eksiklerini gidermek, eksiksiz olmak), tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + la (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) (tür.) * dilbilgisinde bir ismi anlam bakımından tamamlayan başka bir kelime veya kelime grubu; ad tamlaması ve sıfat tamlaması gibi yapılar için kullanılan terim

tamlanan : ara., tür. * tamma (tamamlamak, bitirmek, eksiklerini gidermek, eksiksiz olmak), tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + la (etken fiil eki) + nan (edilgen fiil ve sıfat yapım eki) * isim tamlamasında kendisine açıklayıcı unsur eklenen, “tamlayan” tarafından nitelendirilen veya belirtilen isim öğesi

tamlayan : ara., tür. * tamma (tamamlamak, bitirmek, eksiklerini gidermek, eksiksiz olmak), tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + la (etken fiil eki) + yan (etken fiil ve sıfat yapım eki) * isim tamlamasında başka bir ismi niteleyen veya belirten öğe; “tamlanan”ı açıklayan unsur (örneğin “evin kapısı”nda “evin” tamlayandır.)

tamme : ara. * tamma (tamamlamak, bitirmek, eksiklerini gidermek, eksiksiz olmak), tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) * eksiksiz, tam, bütün; tamamlanmış, noksansız olan

tamoksifen : lat., gre. * tamox (trifeniletilen türevi belirteci) (lat.) + phenyl (fenil, C6H5 aromatik benzen halkası) (gre.) * östrojen reseptör modülatörü (SERM) sınıfına ait, özellikle östrojen reseptör pozitif meme kanseri tedavisinde ve nüksün önlenmesinde kullanılan ilacın etken maddesi (C26H29NO)

tampere : lat., fra. * temperare (karıştırmak, ölçülü hale getirmek, ılımlı yapmak), temperatus (karışmış, ölçülendirilmiş, ılımlı yapılmış) (lat.); tempéré (ılık; ılımlı) (fra.) * ılımlı, yumuşatılmış, sertliği azaltılmış; müzikte eşit aralıklı sistemle ayarlanmış; ılımlı, dengeli, mutedil

tampliye : lat., fra. * templarius (tapınakla ilgili, tapınağa ait olan) (templum (tapınak) + arius (sıfat yapım eki) ) (lat.); templier (fra.) * Orta Çağ’da Kutsal Topraklar’da hacıları korumak için kurulmuş Hristiyan askeri-dini tarikat üyesi, tapınak şövalyesi, tapınakçı

tampon : fra. * taper (vurmak, çarpmak), tampon (tıpa, dolgu, yastık, tıpa, darbe emici parça) * darbe emici dolgu, yastık veya koruyucu parça; iki yüzey arasına konularak çarpma ve sürtünmeyi azaltan nesne; emici ped, bariyer; kadınların menstruasyon (aybaşı) döneminde kullandıkları hijyenik ped

tamponad : fra. * tampon (tıpa, dolgu, yastık, tıpa, darbe emici parça) + ade (isim yapım ve araç eki) * kanama veya sızıntıyı durdurmak için bir boşluğun tamponla doldurulması işlemi

tamponat : fra. * tampon (tıpa, dolgu, yastık, tıpa, darbe emici parça) + ade (isim yapım ve araç eki) * kanama veya sızıntıyı durdurmak için bir boşluğun tamponla doldurulması işlemi

tams : ara * tamasa (silmek, yok etmek, izini kaybettirmek) * silme, yok etme, izini kaybettirme, belirsiz kılma

tamsulosin : lat. * tam (farmasötik ön ek) + sul (sülfanomid belirteci) + ocine (alfa-1 adrenerjik reseptör antagonisti (blokeri) belirteci) * prostat ve idrar yollarındaki α₁-adrenerjik reseptörleri seçici olarak bloke ederek idrar akışını kolaylaştıran, özellikle iyi huylu prostat büyümesine bağlı idrar yapma güçlüğü ve diğer alt üriner sistem belirtilerinin tedavisinde kullanılan ilacın etken maddesi olan α₁-adrenerjik reseptör blokeri (C20H28N2O5S)

tamsulosin : lat. * tam (kök) + sulosin (sentetik farmasötik son ek (α1-bloker sınıfı) ) * alfa-1 adrenerjik reseptör blokeri sınıfına ait olan, özellikle prostat büyümesine bağlı idrar yapma güçlüğünün (BPH) tedavisinde kullanılan ilacın etken maddesi (C20H28N2O5S)

tamtakır : ara , tür. * tamm (bütün, eksiksiz, noksansız) (ara.) + takır (boşluk sesi, kuru ses yansıması) * tamamen boş, içinde hiçbir şey kalmamış; bütünüyle boş

tamtam : tür. * tam (vurma, çaroma sesinden onomatopeik kelime) + tam * vurmalı çalgı; Afrika kökenli, elle veya tokmakla vurularak çalınan davul türü;

tamu : soğ. * tam (cehennem, ateş) * Türk ve Altay mitolojisinde yeraltı dünyası, cehennem veya suçluların cezalandırıldığı yer ("uçmağ" (cennet) kelimesinin tersi)

tamur : tür. * tamur (vücuttaki kan kanallarından her biri, damar) * damar; kan; nefes

tamuray : tür. * tamur (vücuttaki kan kanallarından her biri, damar) + ay (dünyanın uydusu olan gök cismi) * erkek ismi

tamzara : erm. * tamzara (parlak şafak) * adını Giresun'un Şebinkarahisar ilçesine bağlı tarihi bir mahalleden (eski adıyla Tamzara köyü) alan, Doğu Anadolu başta olmak üzere Kafkasya'dan Karadeniz'e kadar oldukça geniş bir coğrafyada (Türkler, Ermeniler, Azerbaycan Türkleri, Süryaniler ve Rumlar tarafından) oynanan, 9/8'lik ritmiyle bilinen geleneksel bir halk oyunu

tan : tür. * tan (Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu, şafak, ışık, aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) * Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, sabahın ilk ışıkları; acayiplik, mucize, şaşkınlık uyandıran olağanüstü durum veya olay (dawn (şafak) (ing.) )

tanacetum : gre., lat. * athanasia (ölümsüzlük) (a (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + thneiskein (ölmek), thanasis (ölümle ilgili, ölüme ait) (thanatos (ölüm) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.); tanacetum (pireotu ve solucan otunu içeren bitki cinsi) (lat.) * Asteraceae (papatyagiller) familyasından, aromatik ve tıbbi özellikleri olan küçük sarı otsu bitki türü

tanakian kategori : ibr., lat. * tanakh (Yahudi kutsal metni) (ibr.) + ianus (ile ilgili, -a ait) (lat.) + kategoria (sınıflandirma, sınıf, bölüm) (gre.) * temel amacı, geometrik ve cebirsel yapıların arkasındaki simetri gruplarını (Galois grupları) temsil ettikleri kategorilerden yola çıkarak "yeniden inşa etmeyi" sağlamak olan, cebirsel grupların veya diğer simetrilerin lineer temsillerini genelleştiren soyut bir tensör kategorisi; matematikte, belirli bir K cismi üzerinde tanımlanan cebirsel grupların doğrusal temsil teorisini genelleştiren özel bir monoidal kategori türüd

tanal : tür. * tan (şafak, ışık, aydınlık, gün doğumu) + al (ile ilgili, gibi, -a ait) * aydın, bilge, yiğit

tanassur : ara * nasara (yardım etmek, destek vermek), nasir (yardımcı, destekçi), Nasıra (Hz. İsa’nın büyüdüğü kabul edilen, Filistin’in Celile Bölgesinde yer alan tarihi ve dini öneme sahip şehir) * İslamiyet'i veya başka bir inancı bırakıp Hristiyanlığı benimseme, hristiyanlaşma, hristiyan dinine girme

tanatofobi : gre * thneiskein (ölmek), thanasis (ölümle ilgili, ölüme ait) (thanatos (ölüm) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ölüm korkusu; kişinin ölüm düşüncesine karşı yoğun ve sürekli kaygı duymasıyla karakterize edilen fobik durum

tanatoforik displazi : gre. * thneiskein (ölmek), thanasis (ölümle ilgili, ölüme ait) (thanatos (ölüm) + phoros (taşıyan, taşıyıcı, götüren, getiren) (pherein (taşımak, götürmek, getirmek) + os (isim veya sıfat yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + dis, dys (ayrı, uzak; yokluk, bozukluk ve olumsuzluk öneki) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasis (şekillenme, şekil verme, biçimlenme, oluşma, büyüme) * kemiklerin ve göğüs kafesinin normalden çok daha kısa kalmasına neden olan, doğumsal ve genellikle ölümcül seyreden nadir bir genetik iskelet bozukluğu (anne karnındaki ultrasonlarda boy kısalığı ve ciddi akciğer gelişimi geriliği ile teşhis edilebilir.)

tanatoloji : gre. * thneiskein (ölmek), thanasis (ölümle ilgili, ölüme ait), thanatos (ölüm) + legein, lego (söylemek, konuşmak), logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ölümün tıbbi, psikolojik ve sosyolojik boyutlarını bilimsel bir yaklaşımla inceleyen bilim dalı, ölüm bilimi

tanatos : gre. * thneiskein (ölmek), thanasis (ölümle ilgili, ölüme ait), thanatos (ölüm) * Yunan mitolojisinde ölümün tecessümü (vücut bulmuş hali), kişileştirilmiş hali ve tanrısı (Roma mitolojisindeki Mors)

tanazzuc : ara. * nadica (pişmek, olgunlaşmak, yetkinleşmek) * olgunlaşma, pişkinleşme; mecazen gelişip yetkin duruma gelme

tandans : lat., fra. * tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek) + entia (isim yapım eki) (lat.); tendance (meyil, eğilim) (fra.) * bir yöne yönelme, eğilim, meyletme; belirli bir gelişme doğrultusu veya düşünce akımı

tandem : lat. * tandem (nihayet, sonunda; peş peşe, ard arda, ardısıra, birbirini takip edecek şekilde) * art arda, arka arkaya; iki veya daha çok unsurun aynı doğrultuda ve birlikte çalışacak biçimde sıralandığı düzen

tandır : far. * tennur (fırın; kilden yapılan kuyu şeklinde fırın) * yere çukur kazılarak yapılan bir tür küçük fırın; kışın ayakları ısıtmak için, alçak bir masanın altına mangal konulup üstüne yorgan örtülerek yapılan ısıtma düzeni

tane : far. * dane (tohum, çekirdek, granül, tane) * tek parça, adet; tohum, çekirdek veya küçük yuvarlak parça; sayma sözü olarak bir nesnenin tekliğini bildiren birim

tanecik : far., tür. * dane (tohum, çekirdek, granül, tane) (far.) + cik (küçültme eki) (tür.) * küçük tane; çok küçük parçacık veya granül; fizik, kimya ve biyolojide maddenin küçük parçalarını ifade etmek için kullanılan kelime

tanef : ara. * tanef (dağ burnu, saçak, sundurma) * kapı üstüne yapılan örtü veya duvar üzerine yapılan saçak; dağ burnu veya dağın yumru şeklindeki yüksek kısımları

tanen : fra. * tannin (meşe palamudundan elde edilen ve deri tabaklamada kullanılan madde) (tan (deri tabaklama ve boyama işleminde kullanılan meşe kabuğu/palamudu) + in (isim yapım eki) ) * bitkilerin kök, kabuk, yaprak ve meyvelerinde, özellikle çay, kırmızı şarap, nar, ayva ve cevizde yoğun olarak bulunan, ağızda kuruluk hissi uyandıran, şaraba, yiyecek ve içeceklere buruk, kekremsi bir tat veren, deri tabaklamada aktif olarak kullanılan, koyu renge sahip olan büzücü organik bir bileşik madde

taner : tür. * tan (Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu, şafak, ışık, aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) + er (erkek, adam, yiğit, kahraman, cesur, mert, rütbesiz asker, asker; olgunlaşmak, yetişmek) * aydın erkek, aydın kişi; şafak vakti doğan, aydınlık, güçlü ve cesur kimse

tanfese : ara. * tanfese (hurma lifi veya ince halı) * uzun saçaklı halı veya hurma yaprağından dokunmuş hasır uzun saçaklı halı veya hurma yaprağından dokunmuş hasır

tangırdamak : tür. * tangır (metal, tahta veya sert cisimlerin birbirine vurmasıyla çıkan sert ve sürekli sesten ses yansımalı kelime) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * metal, tahta veya sert cisimlerin birbirine vurmasıyla çıkan sert ve sürekli sesleri çıkarmak; tangır tangır ses verme

tango : lat., isp. * tangere (değmek, dokunmak, temas etmek) (lat.); tango (isp.) * 19. yüzyılın sonlarında Arjantin (Buenos Aires) ve Uruguay (Montevideo) limanlarında işçi sınıfının ve göçmenlerin kültürlerini harmanlamasıyla ortaya çıkan, ezberlenmiş figürlerden ziyade partnerlerin birbirleriyle ve müzikle olan iletişimine dayanan tutku, hüzün ve doğaçlama odaklı eşli bir dans türü

tangor : fra., san. * tangerine (ince kabuklu, kolay soyulan bir mandalina çeşidi ) (tanger (Fas’taki Tangier limanı) + ine (sıfat yapım eki) ) + naranga (turunçgiller familyasına ait, yuvarlak, sulu ve genellikle turuncu renkli meyve, portakal ağacı, portakal) (san.) * mandalina (tangerine) ve portakal (orange) meyvelerinin melezlenmesiyle elde edilen, kolay soyulabilen kabuğu, iri yapısı, koyu turuncu rengi ve tatlı lezzeti ile bilinen narenciye (turunçgil) türü

tanh : lat. * tangere (değmek, dokunmak, temas etmek), tangent, tangens (değen, dokunan, temas eden) + hyper (üzerinde, fazla, aşırı, yüksek, yukarıda, ötede) + bole (atış, fırlatma, savurma) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hiperbolik sinüs (sinh) ve kosinüs (cosh) fonksiyonlarının birbirine oranıyla elde edilen, genellikle -1 ile 1 arasında değerler üreten, yapay zeka ve makine öğrenimi alanlarında aktivasyon fonksiyonu olarak sıklıkla tercih edilen temel bir hiperbolik fonksiyon

tanı : tür. * tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak) * bir kimseyi, nesneyi veya durumu daha önceki bilgi veya deneyimine dayanarak ayırt etme, bilme; kim olduğunu veya ne olduğunu anlama; tıpta bir hastalığın, rahatsızlığın veya durumun belirti, bulgu ve testler aracılığıyla belirlenmesi süreci

tanıdık : tür. * tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak) + dık (birinci çoğul şahıs geçmiş zaman fiil eki ve sıfat yapım eki) * önceden tanınan, bilinen (nesne, kimse, durum); aşina olunan, tanışıklık bulunan (nesne, kimse, durum)

tanık : tür. * tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak) + ık (sıfat yapım eki) * bir olayı, durumu veya kişiyi doğrudan görmüş, yaşamış veya bilen ve gerektiğinde bunu doğrulayabilen kimse, şahit

tanım : tür. * tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak) + m (isim yapım eki) * bir kavramın, nesnenin veya olgunun ayırt edici özelliklerini belirterek ne olduğunu açıklayan ifade, tarif, tarifname, definisyon

tanımak : tür. * tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak) + mak (fiil mastar eki) * bir kimseyi, nesneyi veya durumu önceden edinilmiş bilgi, deneyim veya gözleme dayanarak bilmek, ayırt etmek; kim veya ne olduğunu anlamak

tanış : tür. * tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak) + ış (isim veya sıfat yapım eki) * birbirini tanıyan, aralarında tanışıklık bulunan kimse, bilinen, aşina

tanıtım : tür. * tanu (konuşmak; bilmek, ayırt etmek, aşina olmak) + tım (isim yapım eki) * bir kimseyi, kurumu, ürünü veya düşünceyi başkalarına tanıtma işi; tanıtma amacıyla yapılan bilgilendirme ve duyurma faaliyeti

tani : ara. * tana (bükmek, eğmek, katlamak, ikiye katlamak; çevirmek; vazgeçmek, gevşemek) * bükülmüş şey, eğilmiş şey, dönemeç, kat; vazgeçme, gevşeme

tanik asit : fra. , lat. * tannin (meşe palamudundan elde edilen ve deri tabaklamada kullanılan madde) (tan (deri tabaklama ve boyama işleminde kullanılan meşe kabuğu/palamudu) + in (isim yapım eki) ) (fra.) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum (ekşi, asit) (lat.) * bitkilerde özellikle kabuk, yaprak ve meyvelerde bulunan, proteinlerle bağlanarak onları çöktürebilen ve burukluk veren polifenolik bileşikler grubunun genel adı, tanen asidi (C76H52O46)

tanin : fra. * tannin (meşe palamudundan elde edilen ve deri tabaklamada kullanılan madde) (tan (deri tabaklama ve boyama işleminde kullanılan meşe kabuğu/palamudu) + in (isim yapım eki) ) * bitkilerin kök, kabuk, yaprak ve meyvelerinde, özellikle çay, kırmızı şarap, nar, ayva ve cevizde yoğun olarak bulunan, ağızda kuruluk hissi uyandıran, şaraba, yiyecek ve içeceklere buruk, kekremsi bir tat veren, deri tabaklamada aktif olarak kullanılan, koyu renge sahip olan büzücü organik bir bileşik madde

tanin-endaz : ara., far. * tanin (tınlama, çınlama, yankı, uğultu) (ara.) + andaz (atan, yayan, saçan) (far.) * yankı uyandıran, ses getiren; ün salan, etkisi geniş çevreye yayılan; ses getiren, yankı uyandıran, etkisi geniş olan, çevreye yayılan; nam salan, şöhret uyandıran

tanini : ara. * tanin (tınlama, çınlama, yankı, uğultu) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iki tam ses arası dokuz komadan oluşan tam ses

tanjansiyel : lat. * tangere (değmek, dokunmak, temas etmek), tangent, tangens (değen, dokunan, temas eden) + ialis (ile ilgili, -a ait) * bir eğriye veya yüzeye yalnızca bir noktada dokunan veya teğet doğrultusunda bulunan, teğetsel

tanjant : lat. * tangere (değmek, dokunmak, temas etmek), tangent, tangens (değen, dokunan, temas eden) * matematikte bir eğriye yalnızca bir noktada dokunan doğru (teğet); trigonometride bir x açısının tanjantı (sinx/cosx) (sinx = karşı kenar/hipotenüs; cosx = komşu kenar/hipotenüs; tan = sinx/cosx; cotan = cox/sinx)

tanjant teoremi : lat., gre. * tangere (değmek, dokunmak, temas etmek), tangent, tangens (değen, dokunan, temas eden) (lat.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * herhangi bir üçgende iki kenarın uzunlukları ile bu kenarları gören açıların tanjant değerleri arasındaki ilişkiyi kuran bir trigonometri kuralı ( (a-b)/(a+b) = tan(1/2(α-β)/ tan(1/2(α+β) )

tanju : tür. * tan, ten (yüksek, yüce, ulu, kuvvetli, kudretli, kadir, hakim; Güneş'in doğuşu, yükselişi, gün doğumu) + ju, hu, gri (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Göktürk Kağanlığı döneminde hükümdarlara verilen "Tanhu" veya "Tengri Kağan" ünvanından türeme

tank : hin., ing. * tankh (su havuzu, su deposu, sarnıç) (hin.); tank (ing.) * sıvı veya gaz depolamaya yarayan büyük kap, hazne; paletler üzerinde hareket eden, ağır zırhla korunan ve yüksek kalibreli top gibi silahlarla donatılmış bir kara savaş aracı

tanker : hin., ing. * tankh (su havuzu, su deposu, sarnıç) (hin.); tank + er (-cı, yapan, eden eki) (ing.) * sıvı veya gaz taşımaya yarayan büyük taşıma aracı; özellikle petrol, kimyasal madde veya sıvılaştırılmış gaz taşıyan gemi veya kara taşıtı

tanksavar : hin., ing. * tankh (su havuzu, su deposu, sarnıç; paletler üzerinde hareket eden, ağır zırhla korunan ve yüksek kalibreli top gibi silahlarla donatılmış bir kara savaş aracı) (hin.); tank (ing.) + sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak, mücadele etmek, korumak) + ar (-cı, yapan, eden eki) (tür.) * tanklar başta olmak üzere ağır zırhlı kara araçlarını ve tahkimatları etkisiz hale getirmek amacıyla geliştirilmiş olan, omuzdan tek bir asker tarafından atılabilen hafif roketlerden, zırhlı araçlara entegre edilmiş yüksek kalibreli silahlara ve lazer veya kızılötesi ile yönlendirilen gelişmiş güdümlü füze sistemlerine (ATGM) kadar çok çeşitli tipleri bulunan, zırhları delebilmek için genellikle "tandem" adı verilen çift aşamalı harp başlıkları kullanan özel silah sistemlerine verilen genel ad

tankut : tür. * tan (Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu, şafak, ışık, aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) + kut (baht, tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet, mutluluk, rızık) * şafak gibi kutlu, aydınlık ve uğurlu; erkek ismi

tankutay : tür. * tan (Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu, şafak, ışık, aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) + kut (baht, tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet, mutluluk, rızık) + ay (dünyanın uydusu olan gök cismi) * şafak gibi kutlu ve ay gibi parlak; erkek ismi

tanlak : tür. * tan (Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu, şafak, ışık, aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) + lak (ile ilgili, gibi, -a ait) * sabahleyin, sabah vakti, şafak vakti, tan zamanı

tannan : ara. * tanna (ses çıkarmak, tınlamak) + an (sıfat yapım eki) * tınlayan, çınlayan, uğuldayan, ses çıkaran

tannaz : ara. * tanaza (alaya almak, eğlenmek) * alaycı, alaya alan, müstehzi, herkesle eğlenen

tanrı : tür. * tan (gök, gökyüzü; Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu, şafak, ışık, aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) + rı (sıfat yapım eki) * her şeyin yaratıcısı olan tek ilah, tapınılan yüce varlık

tanrıbilim : tür. * tanrı (her şeyin yaratıcısı olan tek ilah, tapınılan yüce varlık) + bilim (bilme, bilgi edinme süreci, öğrenilen, bilinen şey) * tanrı, din, vahiy ve kutsal konuları sistemli biçimde inceleyen bilim dalı, ilahiyat, teoloji

tanrıça : tür. * tanrı (her şeyin yaratıcısı olan tek ilah, tapınılan yüce varlık) + ça (dişil eki) * kadın biçiminde tasarlanan veya düşünülen ilah; dişil tanrı; çeşitli din ve mitolojilerde doğa, bereket, aşk, savaş gibi belirli alanlarla ilişkilendirilen kutsal varlık; dişi tanrı; kadın ilah, tanrıların dişi olanı

tanrısal : tür. * tanrı (her şeyin yaratıcısı olan tek ilah, tapınılan yüce varlık) + sal (ile ilgili, -a ait) * tanrıya ait, tanrıyla ilgili veya tanrıdan kaynaklandığına inanılan; ilahi nitelik taşıyan, kutsal ve aşkın özelliklere sahip

tansal : tür. * tan (gök, gökyüzü; Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu, şafak, ışık, aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) + sal (ile ilgili, -a ait) * şafakla, günün ilk aydınlığıyla veya tan vaktine özgü niteliklerle ilgili; tan vaktini andıran, seher zamanına ait; erkek ismi

tansık : tür. * tansuk (acayip, şaşırtıcı, hayret verici, harika, nefis) (tan (hayret, şaşkınlık, şaşma) + suk (sıfat yapım eki) ) * insan aklının alamayacağı, şaşırtıcı, olağanüstü olay veya mucize

tansib : ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * uygun bulma, münasip görme, yaraştırma, uygun görerek kabul etme veya onaylama; bir kimseyi göreve atama, görevlendirme

tansif : ara. * nassafa (ikiye bölmek, yarıya indirmek) * iki eşit parçaya ayırma, ortadan bölme veya yarıya indirme işlemi

tansiyometre : lat., gre. * tentio (gerilim, germe, uzstma) (tendere (uzanmak, yönelmek, germek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) + metron (ölçü) (gre.) * an basıncını veya fiziksel sistemlerde gerilim ve basıncı ölçmeye yarayan ölçü aleti; özellikle atardamar kan basıncını ölçen cihaz

tansiyon : lat. * tentio (gerilim, germe, uzstma) (tendere (uzanmak, yönelmek, germek) + tio (isim yapım eki) ) * gerilme, gerilim, gerginlik veya basınç durumu; tıpta damar içindeki kanın damar duvarına uyguladığı basınç

tansiyon arteriyel : lat. * tentio (gerilim, germe, uzatma) (tendere (uzanmak, yönelmek, germek) + tio (isim yapım eki) ) + arteria (atardamar, soluk borusu) (aer (hava) + teria (araç yapım eki) ) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.); artériel (fra.) * atardamar içindeki kanın damar duvarına uyguladığı basınç; tıpta sistolik ve diyastolik değerlerle ifade edilen arteriyel kan basıncı

tansör : lat. * tentio (gerilim, germe, uzatma) (tendere (uzanmak, yönelmek, germek) + tio (isim yapım eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.); tenseur (fra.) * matematik ve fizikte çok boyutlu nicelikleri ve dönüşümleri temsil eden, özellikle diferansiyel geometri ve genel görelilikte kullanılan çok bileşenli, skaler ve vektörün genellemesi olan cebirsel yapı

tansu : tür. * tan (gök, gökyüzü; Güneş doğmadan önceki alacakaranlık, gün doğumu, şafak, ışık, aydınlık, gün doğumu, fecir vakti, güneşin doğuşu, gün ağarması) + su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) * şafak suyu, sabahın ilk aydınlığındaki su; erkek ve kadın ismi

tantal : gre. * tantalos (Yunan mitolojisinde, tanrılar tarafından cezalandırılan, sürekli açlık ve susuzluk içinde, ulaşamayacağı yiyecek ve suya uzanmaya mahkum edilen Frigya Kralı Tantalos’tan) * atom numarası 73, simgesi Ta olan, sert, gümüş grisi renkli ve çok dayanıklı olan, korozyona karşı çok dirençli ve çok yüksek erime noktasına sahip olan, özellikle cep telefonları ve bilgisayarlardaki kapasitörlerin (kondansatörlerin) yapımında yoğun olarak kullanılan bir geçiş metali

tantana : ara. * tanna (tınlamak, çınlamak) fiilinden türeme onomatope (ses yansımalı) kelime * tınlama, çınlama, tambur sesi

tantra : san. * tan (germek, uzatmak, yayılmak, yaymak), tantra (tezgah, prensip, öğreti, doktrin) * teknik, yöntem, metod; cinselliği ilahi olana ulaşma yolu olarak kullanmaya dayalı olan, Hinduizmin aktif dişil Tanrıça formu olan Şakti'ye bağlı bir kolu

tantuni : moğ., tür. * tamturi (azar azar yemek, atıştırmak) (tam (yemek) + turi (az) ) (moğ.); tan + tun (pide arasına konacak etin ince ince kıyılması, doğranması esnasında bıçağın tezgaha çarparak çıkardığı "tan tun" sesinden) * küçük küçük doğranmış etin soğan, maydanoz, sivribiber, domatesle birlikte sacda pişirilmesi biçimindeki bir tür sac kavurma

tanzanya : sva. * tanga (yelken) + nyika (düzlük, bozkır) * Doğu Afrika’da Hint Okyanusu kıyısında yer alan, kuzeyinde Kenya ve Uganda, batısında Ruanda, Burundi ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti, güneybatısında Zambiya ve Malavi, güneyinde Mozambik ile komşu olan devlet

tanzic : ara. * nazaca (pişmek, yetişmek, olgunlaşmak), nazic (pişmiş, yetişmiş, olgunlaşmış, kıvamına ermiş) * pişirme; yakma

tanzif : ara. * nazafa (temizlemek, arındırmak, saflaştırmak, tanzif etmek), tanzif (temizleme, arındırma, saflaştırma), nazif (temiz, pak, saf, arınmış), nezafet (temizlik, düzenlilik, saflık, arılık; kibar, nazik ve estetik davranış veya görünüş) * temizleme, temizlenme, arıtma, arınma, kiri giderme

tanzim : ara * nazama (düzenlemek, tertip etmek, sıraya koymak, uyum sağlamak), nizam (düzen, tertip, sistem), nizam (düzen, düzenlilik, tertip, uyum ve ahenk, sistematik olma) * bir şeyi düzenleme, tertip etme, belli bir düzene sokma; dağınık veya karışık olanı sistemli hale getirme işlemi (enzyme, Enzym (düzenleyici, nazım) (ing., fra., alm.) )

tanzimat : ara * nazama (düzenlemek, tertip etmek, sıraya koymak, uyum sağlamak), tanzim (bir şeyi düzenleme, tertip etme, belli bir düzene sokma; dağınık veya karışık olanı sistemli hale getirme işlemi) + at (isim yapım ve çoğul eki) * düzenlemeler, reformlar; 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde modernleşme amacıyla yapılan idarî, hukukî ve toplumsal düzenlemelerin tümü; özellikle 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayan reform dönemi

tanzir : ara. * nazara (bakmak, görmek, incelemek, gözetmek), nazar (bakma, bakış, gözetme), nazire (benzerlik, karşılık; bir şiire cevap veya karşılık olarak aynı ölçü ve kafiyede yazılan şiir; edebiyatta örnek veya benzerlik yoluyla verilen karşılık) * benzetme, benzerini yapma; edebiyatta Divan şiiri geleneğinde bir şairin başka bir şairin yazdığı şiiri örnek alarak, aynı vezin, kafiye ve ölçüyle benzer bir şiir yazması, nazire yazma

taoizm : çin., lat. * dao (yol, ilke, kural, yasa) (çin.) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.) * evrenin doğal akışı olan “Dao (Yol)” ile uyum içinde yaşamayı esas alan, doğallık, denge, müdahalesizlik (wu-wei) ve içsel uyum kavramlarına dayalı Çin kökenli felsefe ve inanç sistemi

tapa : ita. * tappo (tıpa, tıkaç; tıkanmayi temsil eden "tap, tıp" sesi den ses yansımalı onomatopeik kelime) * şişe, boru veya varil gibi dar delikleri kapatmaya yarayan tıkaç; akışı durdurmak için boruların açık uçlarını kapatan parça, kör tapa

tapan : tür. * tap (örtmek, bastırmak, kapamak) + an (isim yapım eki) * tohum ekilip sürülmüş tarlayı düzleştirmek ve tohumların toprakla örtülmesini sağlamak için gezdirilen, ağaçtan yapılmış, geniş bir tarım aracı

tapati : san. * tap (yanmak, ısınmak, parlamak) + ati (sıfat yapım eki) * ısıtan, yakan, parlayan; Hint mitolojisinde güneş tanrısı Surya’nın kızı olarak geçen nehir ve tanrıça figürü

tapduk : tür. * tap (kabul etmek, tanımak, bağlılık göstermek; ibadet etmek, hizmet etmek, kulluk etmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + duk (-dili geçmiş zaman fiil eki) * bulduk; inandık, kulluk ettik; Türk ve Altay mitolojisinde kötücül varlıkları temizlemek için gökten yere indiğine inanılan efsane kahramanı, Taptık, Taptuk; erkek ismi

tape : fra. * taper (daktilo ile yazmak), tapé (daktilo ile yazılmış) * daktilo edilmiş belge; hukuki dinlemeler sonucu elde edilen telefon görüşmelerinin yazıya dökülmüş hali

tapı : tür. * tap (kabul etmek, tanımak, bağlılık göstermek; ibadet etmek, hizmet etmek, kulluk etmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + ı (isim yapım eki) * kutsal addedilerek ibadet edilen şey, tapınılan şey

tapınak : tür. * tap (kabul etmek, tanımak, bağlılık göstermek; ibadet etmek, hizmet etmek, kulluk etmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + ı (isim yapım eki) + nak (yer eki) * ibadet edilen, kutsal sayılan ve dinî törenlerin gerçekleştirildiği yapı, mabet

tapınakçı : tür. * tap (kabul etmek, tanımak, bağlılık göstermek; ibadet etmek, hizmet etmek, kulluk etmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + ı (isim yapım eki) + nak (yer eki) + çı (yapan, eden eki) * Tapınak Şövalyesi, Orta Çağ’da Hristiyan askeri-dini tarikat üyesi; Orta Çağ’da Kudüs ve çevresinde Hristiyan hacıları korumak amacıyla kurulmuş Tapınak Şövalyeleri tarikatına mensup olan kişi, Templier üyesi

tapışlamak : tür. * tap (örtmek, bastırmak, kapamak) + ış (isim yapım eki) + mak (fiil mastar eki) * hamurun üzerini düzeltmek amacıyla hafif hafif vurarak veya bastırarak elle sıvamak; birine sevgi, beğeni veya takdir göstermek için sırtına hafifçe vurmak, sırtını sıvazlamak veya okşamak

tapi : fra. * tapis (halı) * düz olma, eşit seviyede olma

tapir : por., tup. * tapi’ira (kalın derili hayvan, Güney Amerika ormanlarında yaşayan memeli) * Güney Amerika ve Güneydoğu Asya’da yaşayan, Perissodactyla (tek toynaklılar / odd-toed ungulates) takımının Tapiridae familyasından, kısa hortumlu, kalın derili, otçul büyük memeli hayvan

tapirgiller : por., tup., lat. * tapi’ira (kalın derili hayvan, Güney Amerika ormanlarında yaşayan memeli) (por., tup.) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * tek toynaklılar (Perissodactyla) takımına ait, tapir cinslerini kapsayan, kısa hortumlu ve kalın derili otçul memeli hayvanları içeren zoolojik familya, tapiridae

tapiridae : por., tup., lat. * tapi’ira (kalın derili hayvan, Güney Amerika ormanlarında yaşayan memeli) + idae (çoğul ve familya eki) * tek toynaklılar (Perissodactyla) takımına ait, tapir cinslerini kapsayan, kısa hortumlu ve kalın derili otçul memeli hayvanları içeren zoolojik familya, tapirgiller

tapmak : tür. * tap (kabul etmek, tanımak, bağlılık göstermek; ibadet etmek, hizmet etmek, kulluk etmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + mak (fiil mastar eki) * bir varlığı ilah addedip ona ibadet etmek, kullukta bulunmak

tapon : erm. * tapel (dökmek), tapank (döküntü) * genellikle niteliği düşük, eski, modası geçmiş, kalitesiz veya piyasada değeri olmayan ürün, eşya veya kimse; eskimiş, elde kalmış, düşük nitelikli ve vasat ürün

taproot : ing. * tap (ana, temel, esas, öz) + root (kök) * bitkilerde ana kökün belirgin biçimde gelişerek dikey olarak toprağın derinliklerine uzandığı ve yan köklerin bu ana kökten çıktığı kök sistemi, kazık kök, ana kök

taptaze : far., tür. * tap (pekiştirme ön eki) (tür.) + taza (yeni, körpe, yakın zamanda ortaya çıkmış, taze, canlı) (far.) * bozulmamış, bayatlamamış, özelliğini ve canlılığını yitirmemiş olan, ilk niteliğini koruyan, yeni veya körpe durumda bulunan; gerçekleşmesi sonrasında üzerinden fazla zaman geçmemiş, dinç, yıpranmamış, yorulmamış

taptuk : tür. * tap (kabul etmek, tanımak, bağlılık göstermek; ibadet etmek, hizmet etmek, kulluk etmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + duk (-dili geçmiş zaman fiil eki) * bulduk; inandık, kulluk ettik; Türk ve Altay mitolojisinde kötücül varlıkları temizlemek için gökten yere indiğine inanılan efsane kahramanı, Taptık, Taptuk; erkek ismi

tapu : tür. * tap (kabul etmek, tanımak, bağlılık göstermek; ibadet etmek, hizmet etmek, kulluk etmek, saygı göstermek, hürmet etmek) + u (isim yapım eki) * bir gayrimenkulün (arsa, arazi, konut vb.) kime ait olduğunu kanıtlayan, yüzölçümünü, sınırlarını ve hukuki durumunu gösteren ve devlet tarafından resmi olarak düzenlenen mülkiyet belgesi

tapyoka : por., tup. * tapi'oka (çökelti, manyok nişastasının dibe çöken kısmı) (tipi (çökelti) + oka (ev, yer) ) * manyok kökünden elde edilen nişastanın granül, inci veya un hâlindeki işlenmiş ürünü

tar : far. * tar (tel) * İran ve Azerbaycan başta olmak üzere Kafkasya'da yaygın olarak kullanılan, uzun saplı telli bir çalgı aleti

tar u mar : far. * tar (dağınık, darmadağın; saç; iplik, tel) + u (ve) + mar (yıpranmış, parçalanmış; kırılmış; yılan) * yılanlardan oluşan saç; bütünü bozulmuş, dağıtılmış, dağılıp parçalanmış, perişan edilmiş, kullanılamaz duruma getirilmiş, karmakarışık, dağınık, kaos halinde (turmoil (karışıklık, kargaşa) (ing.) )

tara : san. * tar (kurtarmak, karşıya geçirmek), tara (yıldız; kurtaran, kurtarıcı, karşı kıyıya geçiren) * Hint mitolojisinde bilgeliği, şefkati ve koruyuculuğu simgeleyen tanrıça, ayrıca bazı geleneklerde tanrı veya kahraman eşi olarak geçen mitolojik kişi

tarab : ara. * taraba (coşmak, duygulanmak, etkilenmek, heyecanlanmak) * müzik, şiir veya güzel sözün etkisiyle ortaya çıkan derin estetik haz, etki, coşku ve duygusal vecd durumu

taraça : lat., ita. * terrazza (teras, yüksek düz platform) (terra (yer, toprak) (lat.) + azza isim yapım eki) (ita.) ) * bir yapının üstü açık ve yüksek düzlüğü veya toprakla oluşturulup bir duvarla desteklenen yüksek düzlük; bir binanın çatı katındaki veya zemin katında yer alan, etrafı açık ve genellikle geniş olan bölüm, teras

taraf : ara. * taraf (kenar, uç, sınır, yan, yön, cihet, doğrultu) * bir şeyin kenarı, yanı, yönü veya bir ilişki, olay veya anlaşmada yer alan kişi veya topluluk (thorough (etraflı, kapsamlı) (ing.) )

tarafgir : ara., far. * taraf (kenar, uç, sınır, yan, yön, cihet, doğrultu) (ara.) + giriftan (tutmak, almak, yakalamak, kavramak), gir (taşıyan, yapan, tutan, alan, işlevi yerine getiren) (far.) * bir tarafı tutan, bir tarafı kayıran, tarafsız olmayan ve olaylara objektif yaklaşmayan

taraftar : ara., far. * taraf (kenar, uç, sınır, yan, yön, cihet, doğrultu) (ara.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * bir kişiyi, bir fikri veya bir topluluğu (özellikle spor takımlarını) destekleyen, onların tarafını tutan kimse, yandaş

tarah : ara. * taraha (atmak, bırakmak, ortaya koymak, öne sürmek) * bir şeyi ortaya koyma, öne sürme, ortaya atma veya dışarı bırakma

tarahhum : ara. * rahima (merhamet etmek, şefkat göstermek, acımak), rahm (merhamet, şefkat, bağışlayıcılık, koruyuculuk) * acıma, merhamet etme, şefkat gösterme

tarak : tür. * tara (saçı, yünü veya benzeri lifleri dişli bir araçla düzeltmek, açmak) + ak (isim yapım ve araç eki) * saç, kıl, yün ve benzeri lifleri düzeltmek, açmak veya biçim vermek için dişli olarak yapılmış araç

taraklı : tür. * tarak (saç, kıl, yün ve benzeri lifleri düzeltmek, açmak veya biçim vermek için dişli olarak yapılmış araç ) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) * ayak tarak kemikleri normalden geniş veya yayvan olan; ayak ön kısmı geniş ve kalın olan

taraklılar : tür. * taraklı (tarak biçiminde sıralı yapılar taşıyan) + lar (çoğul eki) * vücutlarında kirpikli hareket tarakları (ctenes) bulunan, ışık saçılmasıyla parıldayan jelimsi deniz hayvanlarını kapsayan şube, Ctenophora

taramak : tür. * tara (saçı, yünü veya benzeri lifleri dişli bir araçla düzeltmek, açmak) + mak (fiil mastar eki) * saçı, kılı, yünü veya benzeri lifleri dişli bir araçla düzeltmek, ayırmak; düzenli biçimde üzerinden geçmek; bir yüzeyi veya alanı düzenli biçimde baştan sona incelemek

tarancibin : far. * tar (yaş, taze, akıcı) + angebin (bal, bal özü, tatlı nektar) * bazı geven türleri üzerinde oluşan, doğal olarak salgılanan tatlı ve kristalleşebilir madde, kudret helvası

taranga : san. * taranga (dalga, su dalgası, titreşim, dalgalanma) * su yüzeyinde veya herhangi bir ortamda yayılan dalga veya titreşim hareketi, Hint felsefesinde enerji veya bilinç dalgalanmasını ifade eden kavram; tatlu su balığı, çapak balığı, ringa balığı (kurutulmuş hali)

tarantella : gre., lat., ita. * taras (Yunan mitolojisinde Güney İtalya'daki antik Taras kentinin efsanevi kurucusu ve koruyucu kahramanı) (gre.); tarentum (lat.); Taranto (İtalya'nın Taranto kenti) + ella (küçültme ve isim yapım eki) * Güney İtalya'ya özgü, çok hızlı ve hareketli bir tempoyla icra edilen geleneksel bir İtalyan halk dansı ve müziği

tarantı : tür. * tara (saçı, yünü veya benzeri lifleri dişli bir araçla düzeltmek, açmak) + an (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) * tarama işlemi sonucunda ortaya çıkan döküntü, çöp veya gereksiz maddeler

tarantula : gre., lat. * taras (Yunan mitolojisinde Güney İtalya'daki antik Taras kentinin efsanevi kurucusu ve koruyucu kahramanı) (gre.); tarentum (lat.) + ula (dişil küçültme eki) (lat.) * Tarantulagiller (Theraphosidae) familyasından büyük, tüylü ve zehirli örümcek

tarassud : ara. * rasada (gözlemek, gözlemlemek) * bir kimseyi, yeri veya olayı dikkatle gözleme, izleme, gözetim altında tutma, gözleme, gözlemleme

tarassut : ara. * rasada (gözlemek, gözlemlemek) * bir kimseyi, yeri veya olayı dikkatle gözleme, izleme, gözetim altında tutma, gözleme, gözlemleme

tarat : ara. * tarat (bir kez, bir defa; bazen, arasıra) * bir kez, bir defa, bir sefer

tarator : gre., ven. * tarazein, tarazo (karıştırmak, bulandırmak) (gre.); trattar (işlemek, iş yapmak, konu edinmek, meslek edinmek), trattar (lokantacı, aşçı) (ven.) * cacıktan esinlenilerek yapılan ve farklı katıklar (salatalık, ıstakoz, balık vb.) içeren bir tür meze

taravet : ara. * tari (taze, körpe, yumuşak) * tazelik, körpelik, canlılık, yumuşaklık

tarayıcı : tür. * tara (saçı, yünü veya benzeri lifleri dişli bir araçla düzeltmek, açmak; düzenli biçimde üzerinden geçmek; bir yüzeyi veya alanı düzenli biçimde baştan sona incelemek) + yıcı (yapan, eden ve araç eki) * metin, görüntü veya başka bir yüzeyi sistemli biçimde inceleyen, tarayan veya sayısal ortama aktaran kişi veya aygıt, scanner

tarayyuh : ara. * ravaha (dinlenmek, rahatlamak, mola vermek, gevşemek), rahat (dinlenme, mola verme), ravh (rahatlık, rahmet, esen rüzgarın hissettirdiği serinlik ve rahatlık; koklamak), teravih (soluklanma, nefeslenme, nefes alma, dinlenme) * rahatlama, temiz hava alma durumu, istirahat etmek, soluklanma, bir şeyden rahatlık duyma, ferahlama

taraz : far. * tar (iplik, tel), taraz (bükülmemiş ipek ipliği veya tel) * düz ve parlak kumaşların yüzeyindeki tel tel olmuş iplik veya pürüz; yıpranmış, iplikleri çekilmiş veya tüylenmiş dokuma

tarazlamak : far., tür. * tar (iplik, tel), taraz (bükülmemiş ipek ipliği veya tel) (far.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * dokuma tezgahından yeni çıkmış yani dokuma işlemi bitemiş kumaşın kenarlarındaki, üzerindeki pürüzlü, sarkan veya karışmış iplikleri (tarazları) ayıklayıp temizlemek

tarbuş : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + puş (örtü, giysi) * genellikle koyu kırmızı renkli, kesik koni şeklinde olan, keçe veya kumaştan yapılan düz tepeli ve kenarsız bir şapka, fes

tarçın : far., san. * daru (odun, ağaç) (far.) + cin (Çin) (san.) * Çin ağacı; kabuğu baharat olarak kullanılan, güzel kokulu tropik ağaç ve bu ağacın kurutulmuş kabuğundan elde edilen baharat,

tard : ara. * tarada (uzaklaştırmak, sürmek, kovmak, dışlamak, reddetmek, sürmek; kesintisiz devam etmek) * uzaklaştırma, sürme, kovma, dışlama, reddetme (retard (tehir etmek, ileri atmak, kovmak, geciktirmek), retarded (zeka engelli, gerizekalı) (ing.), tard (geç), retard (gecikme) (fra.) )

tardetmek : ara. * tarada (uzaklaştırmak, sürmek, kovmak, dışlamak, reddetmek, sürmek; kesintisiz devam etmek), tard (uzaklaştırma, sürme, kovma, dışlama, reddetme) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir kimseyi veya topluluğu bulunduğu yerden zorla uzaklaştırmak, kovmak veya dışlamak

tardif : lat. * tardivus (geç, geç kalan) (tardus (yavaş, ağır, geç) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); tardif (fra.) * olağan zamandan sonra ortaya çıkan, gelişen veya gerçekleşen, geç nitelikli, geç kalmış, gecikmiş, zamanını geçirmiş

tardigrad : lat. * tardus (yavaş, ağır, geç) + gradus (adım, basamak, kademe, yürüyüş aşaması) * çok yavaş hareket eden, vakum, radyasyon, kuraklık ve düşük sıcaklık koşullarında (-270 c) hayatta kalabilen, sekiz bacaklı, mikroskopik omurgasız hayvanları kapsayan şube, su ayısı

tardiv : lat. * tardivus (geç, geç kalan) (tardus (yavaş, ağır, geç) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); tardif (fra.) * olağan zamandan sonra ortaya çıkan, gelişen veya gerçekleşen, geç nitelikli, geç kalmış, gecikmiş, zamanını geçirmiş

tardiv diskinezi : lat., gre. * tardivus (geç, geç kalan) (tardus (yavaş, ağır, geç) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) + dis, de (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, ikiye ayrılma, -dan eki) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinesia (hareket etme) (kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * uzun süreli dopamin reseptörü bloke edici ilaç kullanımına bağlı olarak geç dönemde ortaya çıkan, istemsiz ve yinelenen hareketlerle karakterize hareket bozukluğu

tardiye : ara. * tarada (uzaklaştırmak, sürmek, kovmak, dışlamak, reddetmek, sürmek; kesintisiz devam etmek), tard (uzaklaştırma, sürme, kovma, dışlama, reddetme) + iye (isim yapım eki) * Divan edebiyatında beşer dizelik (mısralık) bentlerden oluşan özel bir musammat (bentli şiir) türü

tard-u aks : ara. * tard (uzaklaştırma, sürme, kovma, dışlama, reddetme) + u (tamlama eki) + aks (yansıma, aktarılma) * divan şiirinde ve edebiyatta bir cümlenin veya dizedeki kelime veya kelime gruplarının yerlerinin değiştirilerek ters çevrilmesiyle yeni bir anlam veya ahenk oluşturma sanatı

tare : ita. * tara (tartıda brüt ağırlıktan çıkarılan kap payı) * kabıyla birlikte tartılan bir nesnenin kabının ağırlığı

taret : ara. * tarat (bir kez, bir defa; bazen, arasıra) * bir kez, bir defa, bir sefer

tareyan : ara. * taraya (ulaşmak, varmak, erişmek, intikal etmek nail olmak) * bir yere varma, ulaşma, erişme, intikal etme, nail olma, bir durumun içerisine girme veya bulaşma

tarf : ara. * tarafa (uçta bulunmak, kenarda olmak, göz kapağını kırpmak) * bir şeyin ucu, kenarı, yanı, sınırı; bakış, göz açıp kapama, göz kapağının bir defa açılıp kapanması veya göz kırpma süresi, göz kapağı

tarfe : ara. * tarafa (uçta bulunmak, kenarda olmak, göz kapağını kırpmak) * bir şeyin ucu, kenarı, yanı, sınırı; bakış, göz açıp kapama, göz kapağının bir defa açılıp kapanması veya göz kırpma süresi, göz kapağı

tarh : ara. * taraha (atmak, bırakmak, yere koymak, ortaya koymak, öne sürmek) * bir şeyi ortaya koyma, öne sürme, dışarı atma, çıkarma; matematikte çıkarma işlemi

tarhana : far. * tarhana (fermente tahıl ve yoğurt karışımından yapılan yiyecek) (tar, ter (ıslak, yaş) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * ıslak/yaş yemek, kurutulmuş yoğurt çorbası; yoğurt, un veya dövme ile çeşitli sebze ve baharatların karıştırılıp mayalandıktan sonra kurutulmasıyla hazırlanan geleneksel çorbalık gıda

tarhib : ara. * rahhaba (korkutmak, ürkütmek, yıldırmak), rahiba (korkmak, çekinmek, ürkmek, saygı ile karışık korku duymak), rahb (korku, saygı ile karışık çekinme; huşu) * korkutma, ürkütme, gözdağı verme, sakındırma, caydırma

tarhun : gre. * drakon (ejder, ejderha) * yaprakları baharat ve tıbbi amaçlarla kullanılan, hoş kokulu çok yıllık otsu bitki, pelin cinsinden bir bitki türü

tarık : ara. * taraka (vurmak, çarpmak, dövmek, darbelemek, çiğnemek, ayakla dövmek, yolu çiğnemek; söylemek, emir vermek, gütmek) * bir yerden başka bir yere ulaşmayı sağlayan geçit, yol, güzergah, iz (track, trace (iz) (ing., fra.) )

tarım : tür. * tar (atmak, dağıtmak, saçmak, serpmek, ekmek, ziraat yapmak, toprağı işlemek) + ım (ile ilgili, gibi yapma) * atma, dağıtma, ayırma, serpme, saçma, ekme; toprağı işleyerek bitkisel ürün yetiştirme ve bunları üretme faaliyeti

tarid : ara. * araza, arada (dolaylı anlatmak, üstü kapalı söylemek, ima etmek; bir şeyi yan tarafından göstermek) * bir sözün görünürdeki anlamının tam tersinin kastedildiği, genellikle iğneleme, alay veya eleştiri amacıyla kullanılan, söylenen ifade övgü gibi görünse de asıl amacın durumu veya kişiyi yermek olduğu bir söz sanatı)

tarif : ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek), arif (bilen, tanıyan) * bir şeyi özellikleriyle tanıtma, bildirme, açıklama ve başka şeylerden ayırt edilecek biçimde belirtme

tarife : ara., tür. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek), arif (bilen, tanıyan), tarif (bir şeyi özellikleriyle tanıtma, bildirme, açıklama ve başka şeylerden ayırt edilecek biçimde belirtme) + e (isim yapım eki) * mal, hizmet veya işlemler için belirlenmiş ücret, fiyat veya oranları gösteren resmi liste veya cetvel

tarifeli : ara., tür. * tarife (mal, hizmet veya işlemler için belirlenmiş ücret, fiyat veya oranları gösteren resmi liste veya cetvel) (ara.) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) * önceden belirlenmiş ücret, fiyat veya zaman çizelgesine göre düzenlenmiş olan

tarifname : ara., far. * tarif (bir şeyi özellikleriyle tanıtma, bildirme, açıklama ve başka şeylerden ayırt edilecek biçimde belirtme) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir şeyin özelliklerini, hazırlanışını, kullanımını veya uygulanışını açıklayan yazılı metin, kılavuz, risale

tarih : ara. * varaha (zaman belirlemek, tarih koymak, olayları zaman sırasına göre kaydetmek) * zaman belirleme, tarih koyma, olayları zaman sırasına göre kaydetme; geçmişte meydana gelen olayları zaman, yer ve neden-sonuç ilişkisi içinde inceleyen bilim dalı veya bir olayın gerçekleştiği zaman, kronoloji, tevarih (ç.)

tarihçe : ara., tür. * tarih (tarih (geçmişte meydana gelen olayları zaman bakımından kaydetme) (ara.) + çe (küçültme ve isim yapım eki) (tür.) * bir kişi, kurum, yer veya olayın geçmişini ana çizgileriyle özetleyen kısa tarih yazısı veya anlatımı

tarihnüvis : ara., far. * tarih (tarih (geçmişte meydana gelen olayları zaman bakımından kaydetme) (ara.) + nevestan (yazmak), nüvis (yazan, yazar) (far.) * tarih olaylarını yazan, tarih eseri kaleme alan kimse, tarih yazıcısı, vakanüvis

tarik : ara. * taraka (vurmak, çarpmak, dövmek, darbelemek, çiğnemek, ayakla dövmek, yolu çiğnemek; söylemek, emir vermek, gütmek) * bir yerden başka bir yere ulaşmayı sağlayan geçit, yol, güzergah, iz (track, trace (iz) (ing., fra.) )

tarikat : ara. * taraka (vurmak, çarpmak, dövmek, darbelemek, çiğnemek, ayakla dövmek, yolu çiğnemek; söylemek, emir vermek, gütmek), tarik (bir yerden başka bir yere ulaşmayı sağlayan geçit, yol, güzergah, iz) + at (isim yapım ve çoğul eki) * tasavvufta belirli bir usul ve silsileye bağlı olarak manevi eğitim ve olgunlaşma yolunu benimseyen dinî topluluk ve öğreti sistemi

tariy : ara. * tarava (taze ve yaş olmak) + iy (sıfat yapım eki) * taze, körpe, yumuşak, nemli, canlı, su/nem oranı yüksek

tariz : ara. * araza, arada (dolaylı anlatmak, üstü kapalı söylemek, ima etmek; bir şeyi yan tarafından göstermek) * bir sözün görünürdeki anlamının tam tersinin kastedildiği, genellikle iğneleme, alay veya eleştiri amacıyla kullanılan, söylenen ifade övgü gibi görünse de asıl amacın durumu veya kişiyi yermek olduğu bir söz sanatı)

tark : ara. * taraka (vurmak, çarpmak, dövmek, darbelemek, çiğnemek, ayakla dövmek, yolu çiğnemek; söylemek, emir vermek, gütmek) * vurma, çarpma, dövme, darbeleme, çiğneme, ayakla dövme, yolu çiğneme; söyleme, emir verme, gütme (torque (dönme momenti; güç, kuvvet) (ing., fra.) )

tarkan : tür. * tarkan (komutan, büyük kağan) (tark (söylemek, emir vermek, dövmek, vurmak, gütmek) + an (-ci, yapan, eden eki) ) * demirci, demir ustası; devlet görevlisi, savaşçı, asker

tarla : tür. * tarı (toprağı işlemek, ekip biçmek) + la (isim yapım ve yer eki) * ekim ve dikim yapılmak üzere işlenen veya işlenmeye elverişli arazi parçası

tarlafaresi : tür. * tarla (ekim ve dikim yapılmak üzere işlenen veya işlenmeye elverişli arazi parçası) + fare (sıçangillerden, sıçandan ufak, küçük vücutlu, sivri çeneli, uzun bıyıklı, uzun ve çıplak kulaklı, ufak ve kara gözlü, kemirgen bir memeli hayvan, sıçan, küçük kemirgen) + si (iyelik eki) * ekili alanlarda yaşayan, ürünlerle beslenen ve çoğunlukla Muridae familyasına bağlı küçük kemirgen memeli

tarlakoz : gre. * tarlakos (küçük balıkçı teknesi/kayık) * balıkçılıkta kıyıya yakın sığ sularda avlanmak için kullanılan bir tür küçük manyat ağı ve bu ağın kullanıldığı iki çift kürekli küçük balıkçı kayığı

tarlakuşu : tür. * tarla (ekim ve dikim yapılmak üzere işlenen veya işlenmeye elverişli arazi parçası) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) + u (iyelik eki) * açık tarım alanlarında ve çayırlarda yaşayan, ötüşüyle tanınan Alaudidae (tarlakuşları veya toygargiller) familyasına ait küçük ötücü kuş

tarlatan : fra. * tarlatane (seyrek dokunmuş ince pamuklu kumaş) * kolalama, astarlama, gelinlik ve kabarık abiyelerin eteklerine hacim verme, dik durmalarını sağlama ve yürürken eteğin ayağa dolanmasını engelleme amacıyla kullanılan, genellikle tül kumaş katları (farba) veya içerisine yerleştirilmiş esnek çelik/plastik teller (balen) kullanılarak tasarlanan, seyrek dokunmuş ince ve sert pamuklu yapıya sahip iç etek kumaşı

tarpan : kaz., tür. * tarpan (vahşi at) * 18. yüzyıla kadar Avrasya bozkırlarında yaşamış, ancak 20. yüzyılın başlarında (1909 yılı civarında) nesli tamamen tükenmiş olan, genellikle fare grisi veya kahverengimsi gri tonlarında kürke, dik bir yele yapısına ve sırtı boyunca uzanan koyu renkli bir çizgiye sahip olan, evcil atlara göre oldukça küçük, çevik ve dayanıklı olan bir yaban atı alt türü, Equus ferus ferus

tarsal : gre., lat. * tarsos (ayak bileği, ayak tarağı; düz yüzey, hasır örme çerçevesi) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * ayak bileği kemikleri (tarsus) ile ilgili olan veya bu bölgeye ait olan; ayak bileği ile topuk arasındaki bölgeyi veya bu bölgede bulunan

tarsal bez : gre., lat., tür. * tarsos (ayak bileği, ayak tarağı; düz yüzey, hasır örme çerçevesi) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + bazz, bez (organ, salgı üreten doku) + i (iyelik eki) (tür.) * göz kapağındaki tarsus içinde bulunan ve gözyaşı filminin lipid tabakasını oluşturan salgıyı üreten Meibomius bezi

tarsipedidae : gre., lat. * tarsos (ayak tabanı, topuk, ayak bileği) (gre.) + pes, pedis (ayak) + idae (-giller, hayvan familyası) (lat.) * Avustralya'nın güneybatısında yaşayan, sadece çiçek nektarı ve polenle beslenen, yalnızca tek bir türü (Tarsipes rostratus - bal keseli sıçanı) barındıran çok küçük, memeli bir keseli hayvan familyası

tarsorafi : gre. * tarsos (ayak bileği, ayak tarağı; düz yüzey, hasır örme çerçevesi; göz kapağındaki tarsus) + rhapheia (dikiş, dikme, birleştirme, sütür) (rhaphein (dikmek, dikiş atmak, birleştirmek) + eia (isim yapım eki) ) * göz kapaklarının kenarlarını kısmen veya tamamen birbirine dikerek göz açıklığını daraltmaya yönelik cerrahi işlem

tarsus : gre. * tarsos (ayak bileği, ayak tarağı; düz yüzey, hasır örme çerçevesi) (gre.) + tarsus (lat.) * ayakta ayak bileği ile orta ayak arasında bulunan kemiklerden oluşan bölüm; göz kapağında bağ dokusundan oluşan destek plağı; Türkiye'nin güneyinde, Akdeniz Bölgesi'nde yer alan Mersin ilinin en büyük ve köklü ilçesi

tart : lat., fra. * torta (yuvarlak ekmek/pasta) (lat.); tarte (meyveli veya kremalı açık hamur işi) * tabanı hamurdan yapılan, üzeri meyve, krema veya çeşitli malzemelerle kaplanan açık pasta türü

tartaklamak : tür. * tartak (sarsma, hırpalama, kaba davranma) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kimseyi sert ve kaba biçimde sarsmak, itip kakmak veya hırpalamak

tartan : fra. * tiretaine (bir tür yünlü kumaş) * İskoç kültürüne özgü renkli yatay ve dikey çizgilerin kesişmesiyle oluşan kareli bir kumaş veya desen; koşu ve yürüyüş yollarında, atletizm pistlerinde kullanılan, esnek ve darbe emici özelliğe sahip kauçuk zemin

tartar : gre. * tartaron, tartaros (kalıntı, tortu) (gre.); tartarum (kalıntı, tortu, şarap tortusu, mineral tortusu) (lat.); tatars (eski Türk ve Moğol kaynaklarında yer alan, başta Volga Tatars olmak üzere Doğu Avrupa, İdil-Ural, Kırım ve Sibirya'da yaşayan çeşitli Türk halklarını ifade eden etnik topluluk) (tür.), tartare (çiğ et veya çiğ balıkla hazırlanan yemek; ayrıca sos adı) (fra.) * diş yüzeylerinde biriken bakteri plağının tükürükteki minerallerle sertleşmesi sonucu oluşan, diş eti hastalıklarına yol açabilen ve ancak bir diş hekimi tarafından temizlenebilen sert kireç tortusu, diş taşı

tartar : fra. * à la tartare (Tatar usülü) (à (--a doğru, yönelim eki) + la (ön ek, artikel) + Tartare (Tatar, Türk-Moğol kavminden olan) (Tatarların seferler sırasında atlarının eyerleri altında çiğ et saklayıp yumuşatarak yediklerine dair yaygın inanıştan) * genellikle çiğ sığır eti veya somon, ton balığı gibi balıkların incecik kıyılarak soğan, kapari, hardal ve yumurta sarısı gibi malzemelerle harmanlanmasıyla hazırlanan, soğuk servis edilen gurme bir Fransız mutfağı yemeği

tartarat : greç, lat. * tartaron, tartaros (kalıntı, tortu) (gre.); tartarum (kalıntı, tortu, şarap tortusu, mineral tortusu) + atum, ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) * şarap fıçılarının çeperlerinde biriken tartar kreminin (potasyum bitartarat) işlenmesiyle elde edilen, gıda endüstrisinde asitlik düzenleyici ve antioksidan, kimyada ise analitik ayraç olarak kullanılan tartarik asidin tuz veya ester formundaki kimyasal bileşiği (O⁻OC-CH(OH)-CH(OH)-COO⁻)

tartarik : gre., lat. * tartaron, tartaros (kalıntı, tortu) (gre.); tartarum (kalıntı, tortu, şarap tortusu, mineral tortusu) + icus (ile ilgili, -a ait) * şarap tortusundan ilk kez elde edilen, organik nitelikli tartarik asit (C4H6O6) ile ilgili olan

tartarik asit : lat. * tartarum (kalıntı, tortu, şarap tortusu, mineral tortusu) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum, acidus (ekşi, asit) * üzüm ve bazı meyvelerde doğal olarak bulunan, ilk kez şarap tortusundan elde edilen organik asit (C4H6O6)

tartaros : gre. * tartaron, tartaros (kalıntı, tortu) * Yunan mitolojisinde yeraltı dünyasının, Hades'in bile çok altında yer alan, en derin ve en karanlık bölümü; tanrıların düşmanlarını ve ağır suç işleyenleri cezalandırmak için kullandıkları uçurum ve ceza yeri; evrenin kuruluşunda Kaos'tan sonra ortaya çıkan ilk ilkel tanrılardan biri

tartı : tür. * tart (ağırlığını ölçmek, dengelemek, çekmek) + ı (isim yapım eki) * bir cismin ağırlığını belirleme işlemi veya bu işlem sonucunda elde edilen değer; ağırlık ölçmeye yarayan düzenek, terazi

tartışmak : tür. * tart (ağırlığını ölçmek, dengelemek, çekmek) + ış (işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir konu üzerinde karşılıklı görüş ileri sürmek, fikir alışverişinde bulunmak veya karşılıklı olarak değerlendirme yapmak

tartib : ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale getirmek) * tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme, düzen

tartil : ara. * ratala, rattala (bir şeyi düzenli, tertipli ve tane tane dizmek; harfleri yerli yerine koyarak düzgün bir şekilde okumak/konuşmak, ağır ağır, tane tane, düzenli ve ölçülü okumak), retl (düzgün ve doğru okuma) * ağır ağır, tane tane, düzenli, ölçülü, düzgün, doğru, kurallarına uygun olarak okuma; acele etmeden, her bir harfin çıkış noktasına (mahreç) ve tecvid kurallarına uyarak tane tane, ağır ağır ve manasını düşünerek okuma

tartmak : tür. * tart (ağırlığını ölçmek, dengelemek, çekmek) + mak (fiil mastar eki) * bir cismin ağırlığını ölçmek veya iki veya daha çok şeyi karşılaştırarak değerlendirmek

tartufata : ita * tartufo (trüf mantarı) + ata (bir malzemeyle hazırlanmış, o malzemeyi içeren yiyecek veya sos bildiren ad yapım eki) * siyah veya beyaz trüf mantarının zeytinyağı, mantar, baharat ve çeşitli yardımcı malzemelerle ezilip işlenmesiyle hazırlanan, makarna, pizza, et, ekmek ve çeşitli yemeklere aroma vermek amacıyla kullanılan yoğun kıvamlı trüf sosu veya trüf ezmesi

tarumar : far. * tar (dağınık, darmadağın; saç; iplik, tel) + u (ve) + mar (yıpranmış, parçalanmış; kırılmış; yılan) * yılanlardan oluşan saç; bütünü bozulmuş, dağıtılmış, dağılıp parçalanmış, perişan edilmiş, kullanılamaz duruma getirilmiş, karmakarışık, dağınık, kaos halinde (turmoil (karışıklık, kargaşa) (ing.) )

tarz : ara. * taraza (işlemek, nakış işlemek, kumaşı desenlemek, süslemek) * bir işin yapılış biçimini, bir sanatçının veya düşüncenin kendine özgü anlatım ve uygulama özelliklerini, görünüş ve ifade bakımından ayırt edici niteliklerini belirleyen biçim, yöntem, usül, üslup, stil

tarz-ı bihin : ara., far. * tarz (işleniş biçimi, usül, üslup, tarz, stil) + i (tamlama eki) + bihin (en iyi, en güzel, en üstün) (far.) * en güzel üslup, en güzel tarz; Türk musikisinde klasik Türk musikisinde inici-çıkıcı seyir gösteren, durağı Rast, güçlüsü Neva olan, Rast makamı dizisi esas alınarak belirli geçki ve çeşnilerle icra edilen birleşik makam

tarz-ı cedid : ara. * tarz (işleniş biçimi, usül, üslup, tarz, stil) + i (tamlama eki) + cedid (yeni) * yeni usül, yeni tarz; Türk musikisinde durağı Rast, güçlüsü Nevâ olan, Rast makamı dizisi esas alınarak belirli seyir ve geçki özellikleriyle icra edilen birleşik makam

tarz-ı nevin : ara. * tarz (işleniş biçimi, usul, üslup, tarz, stil) + i (tamlama eki) + nevin (yeni, taze, yepyeni) * yepyeni tarz, yepyeni usül; Türk musikisinde durağı Rast, güçlüsü Neva olan, Rast makamı dizisi esas alınarak belirli seyir, geçki ve çeşni özellikleriyle icra edilen birleşik makam

tarziye : ara. * radiya (hoşnut olmak, razı olmak, memnun kalmak) * yapılan bir hata, kusur veya kırıcı davranış dolayısıyla karşı tarafın gönlünü almak, hoşnutluğunu yeniden kazanmak ve özrünü kabul ettirmek amacıyla gerçekleştirilen özür dileme, gönül alma, teskin ve razı etme davranışı

tas : (çanak, kase, metal kap) * su, yemek ve çeşitli sıvı veya katı maddeleri koymak, taşımak veya sunmak için kullanılan, genellikle metal olmak üzere cam, ahşap, seramik veya benzeri malzemelerden yapılan, ağzı geniş ve derince kap, kase (tasse, Tasse (kap, kase) (fra., alm.) ) * pot, bowl, cup; pot le, bol le, écuelle la, coupe la, tasse la, timbale la; Tasse e, Schale e, Gefäß s, Schüssel e, Topf r

tasa : tür. * tasa (kaygılanmak, endişelenmek, sıkıntı duymak) * olumsuz bir durum sebebiyle duyulan sürekli kaygı, üzüntü, keder, endişe ve iç sıkıntısı

tasabbüb : ara. * sebeb (sebep, neden, vasıta, bağ, illet, yol) * bir olayın, durumun veya sonucun ortaya çıkmasına neden olma, yol açma, bir işin gerçekleşmesine etken veya vasıta olma durumu

tasaddi : ara. * sada (bir işe girişmek, üstlenmek, karşı koymak, kendini bir işe vermek) * bir işi yapmaya yönelme, bir görevi üstlenme, bir işe girişme, teşebbüs etme, cesaret etme veya bir meseleyle ilgilenip onu çözmeye koyulma durumu

tasadduk : ara. * sidk (doğruluk), sadik (doğru), sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek; içtenlik göstermek), tasdik (doğrulama) * sadaka verme, karşılıksız bağışta bulunma; Allah rızasını gözeterek ihtiyaç sahiplerine mal veya para vermek, yani sadaka olarak bağışlamak

tasaddur : ara. * sadr (her şeyin evveli ve başlangıcının en iyisi, öz, esas, baş, reis, başkan; göğüs, ön, ilk sıra), sadara (başlamak, önde olmak, öne çıkmak, ileri gelmek, kaynaklanmak) * başa geçme, öne geçme, baş köşeye oturma, liderlik etme, en başta/önde oturma, makam veya mevki talep etme

tasadum : ara. * sadama (çarpmak, vurmak, çarpışmak, tokuşmak, darp etmek), sadme (darbe, vuruş) * çarpışma, tokuşma, iki şeyin birbirine çarpması

tasalanmak : tür. * tasa (kaygılanmak, endişelenmek, sıkıntı duymak) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * olumsuz bir durum sebebiyle sürekli kaygılanmak, üzülmek, kederlenmek, endişe etmek ve iç sıkıntısına kapılmak

tasallub : ara. * salaba (çekip almak, soyup çıkarmak, mahrum etmek) * bir kimsenin veya şeyin sahip olduğu hak, yetki, güç, özellik veya varlığın elinden alınması, ondan yoksun bırakılması veya mahrum edilmesi durumu, soyulma, çekilip alınma, yoksun bırakılma

tasallut : ara. * salata, sallata (hükmetmek, hakim olmak, tahakküm altına almak, yetki sahibi olmak, egemen olmak), sultan (hükümdar, padişah, şah) * bir kimse veya topluluk üzerinde haksız, zorlayıcı ve sürekli baskı kurma, zorbalık yapma, hakimiyet kurma, tahakküm

tasallüf : ara. * salafa (kibirlenmek, kendini olduğundan farklı ve üstün göstermek (bilgiçlik taslamak), övünmek ve laf atmak) * kişinin kendi değerinden büyük görünmeye çalışması, kendini övmesi, övünmesi ve başkalarına karşı büyüklük taslaması, kendini övme, büyüklenme ve lütufta bulunuyormuş gibi yapma; yaşam koşullarının zorlaşması, bolluğun azalması ve rızkın darlığı, maddi darlık yaşama ve kıtlık çekme

tasallüp : ara. * salaba (çekip almak, soyup çıkarmak, mahrum etmek) * bir kimsenin veya şeyin sahip olduğu hak, yetki, güç, özellik veya varlığın elinden alınması, ondan yoksun bırakılması veya mahrum edilmesi durumu, soyulma, çekilip alınma, yoksun bırakılma

tasalsul : ara. * salsala (zincirlemek, ardı ardına bağlamak), silsile (zincir) * zincir halinde olma, zincirlenme, birbirine bağlanma; felsefe ve teolojide olayların, nedenlerin veya varlıkların kesintisiz bir şekilde birbirine bağlanması

tasarı : tür. * tasar (planlamak, dizayn etmek, düzenlemek, zihinde şekillendirmek) (tas (düşüncede düzenlemek, sıralamak, çıkarım yapmak) + ar (etken fiil eki) ) + ı (isim yapım eki) * planlama, dizayn etme, düzenleme, zihinde şekillendirme; gerçekleştirilmesi amaçlanan bir iş, ürün, yapı, eser, düzenleme veya girişim için önceden zihinde oluşturulan, temel özellikleri belirlenmiş plan, proje, öneri veya taslak, ayrıca kanun ve benzeri resmî metinlerin görüşülmek üzere hazırlanan ilk biçimi

tasarıgeometri : tür., gre. * tasarı (planlama, dizayn etme, düzenleme, zihinde şekillendirme ) (tür.) + geometria (uzunluk, alan ve hacim gibi şekillerin ölçülmesi ve özelliklerinin incelenmesi bilimi, şekil ölçüm bilimi, geometri) (ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + metria (ölçüm, ölçme) (metros, metron (ölçü) + ia (isim, yer ve durum eki) ) (gre.) * geometrik şekil, biçim, oran, konum ve uzamsal ilişkilerin tasarım ilkeleri doğrultusunda oluşturulması, düzenlenmesi ve uygulanmasını konu alan, mimarlık, mühendislik, endüstriyel tasarım, grafik tasarım ve benzeri alanlarda tasarım sürecinin geometrik temelini oluşturan yöntem ve bilgi alanı

tasarım : tür. * tasar (planlamak, dizayn etmek, düzenlemek, zihinde şekillendirmek) (tas (düşüncede düzenlemek, sıralamak, çıkarım yapmak) + ar (etken fiil eki) ) + ım (isim yapım eki) * bir ürün, yapı, eser, sistem, süreç veya görsel düzenin işlevsel, estetik ve teknik özelliklerini belirlemek amacıyla zihinde kurgulanıp planlanması ve buna uygun biçimde oluşturulması işi, bu sürecin sonunda ortaya çıkan plan, biçim veya düzenleme

tasarlamak : tür. * tasar (planlamak, dizayn etmek, düzenlemek, zihinde şekillendirmek) (tas (düşüncede düzenlemek, sıralamak, çıkarım yapmak) + ar (etken fiil eki) ) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * planlamak, dizayn etmek, düzenlemek, zihinde şekillendirmek; bir ürünün, yapının, eserin, sistemin, sürecin veya düzenlemenin amaç, işlev, biçim ve ayrıntılarını önceden belirleyerek zihinde kurgulamak, planlamak, geliştirmek ve uygulanacak duruma getirmek

tasarruf : ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek, dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak, kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak) * bir mal, hak, para veya yetki üzerinde kullanma, yönetme, harcama veya hukuki işlem yapma yetkisi ve fiili; gereksiz harcamadan kaçınarak eldeki imkanları ölçülü ve verimli kullanma davranışı

tasavvuf : ara. * sufi (yünlü olan, yün giyen) (suf (yün, yapağı, ibrişim) + i (sıfat yapım eki) ) (ara.) (mistiklerin dünyevi gösterişten uzak durmak ve tevazuyu simgelemek için giydikleri kaba yün hırkalara (kepenek) atfen) * İslam'da nefsi arındırma, dünya bağlarından uzaklaşma, ahlaki olgunluğa ve manevi yetkinliğe erişme amacıyla zikir, riyazet, murakabe ve benzeri manevi uygulamaları esas alan mistik düşünce ve yaşayış yolu; sufi olma, sufi gibi yaşama

tasavvur : ara. * savvara (tasarlamak, biçimlendirmek, şekillendirmek, resmetmek, zihinde şekil vermek, betimlemek, yapılandırmak) * bir nesneyi, olayı, durumu veya düşünceyi zihinde şekillendirip canlandırma, onunla ilgili kavramsal veya hayali bir görüntü oluşturma, zihinsel olarak tasarlama ve düşünme, şekillendirme, oluşturma, betimleme, yapılandırma (“sure” kökünden) (savour, saveur (lezzet, tat tasviri) (ing., fra.) )

tasaykul : ara. * saykala, sakala (cilalanmak, parlatılmak, pürüzsüz duruma gelmek) * bir yüzeyin sürtme, cilalama veya işleme yoluyla pürüzlerinden arındırılarak düzgün, parlak ve düzgün görünümlü duruma getirilmesi, pürüzsüzlük, cilalanma ve parlatılma durumu

tasayuh : ara. * saha (haykırmak, çığlık atmak), sayha (çığlık, haykırış, bağırma, nara) * haykırma, çığlık atma, bağırma; birbirini çağırma, karşılıklı bağırma

tasdik : ara. * sidk (doğruluk), sadik (doğru), sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek; içtenlik göstermek) * doğru sayma, doğrulama, onaylama, geçerli sayma

tasdikname : ara., far. * sidk (doğruluk), sadik (doğru), sadaka (doğrulamak; doğru olmak, sözünde durmak, doğruluğunu göstermek; içtenlik göstermek), tasdik (doğru sayma, doğrulama, onaylama, geçerli sayma) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir kişi, kurum veya makam tarafından bir durumun, belgenin, öğrenim veya hizmetin doğruluğunu ve geçerliliğini onaylamak amacıyla düzenlenen resmi belge, onay belgesi, doğrulama yazısı

tasdim : ara. * sadama (çarpmak, vurmak, çarpışmak, tokuşmak, darp etmek), sadme (darbe, vuruş), istidam (çarpışma, vuruşma, iki şeyin birbirine şiddetli çarpması) * birbirine çarpmak, tokuşmak

tasdir : ara. * sadr (her şeyin evveli ve başlangıcının en iyisi, öz, esas, baş, reis, başkan; göğüs, ön, ilk sıra), sadara (başlamak, önde olmak, öne çıkmak, ileri gelmek, kaynaklanmak) * başa koyma, başlatma, bir şeyle başlama, ortaya çıkarma

tasdiye : ara. * sady, sadda (ses çıkarmak, yankılamak, ses vermek; alkışlamak, el çırpmak, uğultu yapmak; vazgeçirmek, engellemek, mani olmak) * el çırpma, alkış, alkışlama; vazgeçirme, engelleme, mani olma

tasfid : ara. * saffada (bağlamak, zincire vurmak, kelepçelemek), safed (kelepçe, pranga, bağ) * birini veya bir şeyi kelepçe, zincir veya pranga ile bağlama, hareket etmesini engelleyecek biçimde kayıt altına alma

tasfif : ara. * saffa, saffafa (sıralamak, dizmek, sıralı olarak düzenlemek, yan yana koymak, saf haline getirmek) * kişi veya nesneleri belirli bir düzene göre yan yana veya art arda dizme, sıralama, saf halinde düzenleme

tasfir : ara. * safr (sarı), sufr (sarılaşmış) * sarartma, sarıya boyama

tasfiye : ara. * saffa (arıtmak, saflaştırmak, temizlemek, ayıklamak), safa (arı, duru, temiz olmak) * arıtma, saflaştırma, temizleme, ayıklama; bir işletmenin, ortaklığın veya mal varlığının alacak ve borçları sonuçlandırılarak hukuken sona erdirilmesi işlemi

tasğir : ara. * sağir (küçük, ufak, minik), sağara (küçültmek, ufaltmak, alçaltmak) * küçültme, ufaltma, azaltma; şefkat

tashif : ara. * sahife (sayfa, kağıt yaprağı, yazılı metin), sahhafa (yazıyı yanlış okumak veya yazmak, harflerin nokta ve şekillerini karıştırarak hata yapmak) * bir metinde birbirine şekil veya okunuş olarak benzeyen harflerin noktalarının veya şekillerinin karıştırılması sonucu yapılan yazım veya okuma hatası

tashih : ara. * sahhaha (düzeltmek, doğrulamak, yanlışını gidermek) sahih (doğru, sağlam, kusursuz) * bir metin, belge, yazı, hesap veya bilginin yanlışlarını gidererek doğru ve eksiksiz duruma getirme, düzeltme, doğrulama ve yanlışları giderme işlemi

tasım : tür. * tas (düşüncede düzenlemek, sıralamak, çıkarım yapmak) + ım (isim yapım eki) * mantıkta bilinen iki öncülden (veri veya kural) yola çıkarak zorunlu ve yeni bir sonuç çıkaran akıl yürütme yöntemi; genelden özele veya bilinenlerden hareketle mantıksal bir sonuca ulaşma işlemi, syllogism

tasi' : ara. * tis’a (dokuz) * dokuzuncu, sıra değeri dokuz olan

ta'sir : ara. * a’sara (suyunu çıkarmak, sıkıp suyunu çıkarmak) * sıkıp suyunu çıkarma

taslak : tür. * tas (düşüncede düzenlemek, sıralamak, çıkarım yapmak) + lak (isim yapım eki) * bir metin, plan, proje, çizim veya düzenlemenin henüz kesinleşmemiş, üzerinde değişiklik yapılabilecek ilk biçimi, ana hatları belirlenmiş ön çalışma metni veya kaba düzenleme, skeç, draft

taslamak : tür. * tas (düşüncede düzenlemek, sıralamak, çıkarım yapmak) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yapıyormuş gibi görünmek veya bir özelliğe sahipmiş gibi davranmak

taslib : ara. * salaba (sertleşmek, katılaşmak, sağlamlaşmak; dik durmak; asmak, bir yere takıp aşağı sarkıtmak), salb (asma; darağacına çekme, çarmıha germe; kemikten yağ çıkarma) * çarmıha germek, haça asmak

tasma : gre. * desmos (bağ, bağlama, zincir; bağlayıcı şey, yular, kayış, hayvan bağlama kayışı, hayvan yuları) * genellikle boyna veya bir nesneye takılan, hayvanları kontrol etmek veya bir şeyi sabitlemek için kullanılan deri, kumaş veya benzeri malzemeden yapılmış bağ, kayış, şerit; ayrıca sıkılaştırma, germe ve bağlama amacıyla kullanılan araç veya düzenek

tasmanya : hol., lat. * tasman (Hollandalı kaşif Abel Tasman'ın soyadından) (hol.) + ia (yer eki) (lat.) * güney yarımkürede, Avustralya ana karasının güneyinde Avustralya’nın bir eyaleti olarak yer alan, kuzeyinde Bass Boğazı ile Avustralya’dan ayrılan, batısında ve güneyinde Büyük Okyanus’a açılan, doğusunda Tasman Denizi ile çevrili ada bölgesi ve eyalet niteliğinde coğrafî yerleşim

tasmim : ara. * sammama (kesin olarak karar vermek, niyet etmek, azmetmek, sağlamlaştırmak), samma (sağır olmak; kesinlik, değişmezlik (mecazi) ) * bir şeyi önceden kesin olarak kararlaştırma, tasarlama veya kat'î olarak niyet etme

tasmit : ara. * samata (susmak, ses çıkarmamak, sükut etmek), samit (susan, ses çıkarmayan, sessiz, sükut eden; sessiz; sessiz harf) * sessizleştirme, susturma, gürültüyü gidererek sükunet oluşturma

tasniat : ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak), suni (yapay, el yapımı; doğal olmayan şekilde insan eliyle üretilmiş, yapay, taklit veya sentetik nitelik taşıyan) * gerçek olmayan, yapmacık, yapay, hakiki olmayan yapmacık hareketler

tasnif : ara. * sannafa (sınıflandırmak, türlere ayırmak, kategorize etmek, bölümlere ayırmak), sinf (kategori, bölüm, kısım, grup, zümre, küme, sınıf) * gruplara, türlere veya sınıflara ayırma, düzenleme ve sistemli hale getirme, kümelendirme, sınıflandırma, kategorizasyon, taksonomi

tasrif : ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek, dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak, kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak) * bir unsurun farklı durum ve amaçlara göre dönüştürülmesi durumu, bir şeyi farklı şekillere sokma, çeşitli biçimlerde kullanma, yönlendirme veya değiştirme; dilbilgisinde kelimenin kökünden türetilerek farklı çekim ve kalıplara sokulması (çekim, konjugasyon)

tasrih : ara. * saraha (açıklamak, açığa çıkarmak, dile getirmek, seslenmek), sarih (apaçık, açık, net, kesin, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade edilmiş, anlaşılır), istiraha (yardım istemek, istimdat etmek, bir ricada bulunmak), sarih (apaçık, açık, net, kesin, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade edilmiş, anlaşılır) * açıklığa kavuşturma, belirtme veya açıkça ifade etme

tastamam : tür. * tas (pekiştirme eki) + tamam (olgunlaşmış, bitmiş, sonlanmış, eksiksiz) * eksiksiz, bütünüyle doğru, noksansız, hiçbir eksik, kusur veya fazlalık olmadan bütünüyle doğru, tam ve yerli yerinde

tastir : ara. * satara (yazmak, çizmek, satırlamak), satr (satır, yazı satırı, yazı sırası, yazı hattı; sıra halinde dizilmiş çizgi) * yazı yazma, satırlar meydana getirme veya satır dizme

tasvib : ara. * savaba (isabet etmek, doğru hedefe ulaşmak, doğruyu bulmak; geri dönmek, ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek), savvaba (doğrulamak, doğru kabul etmek, isabet ettirmek, onaylamak), savab (doğruluk, dürüstlüj, isabet, yanlış olmama) * doğrulama, doğru kabul etmek isabet ettirme, onaylama, onama, uygun görme

tasvip : ara. * savaba (isabet etmek, doğru hedefe ulaşmak, doğruyu bulmak; geri dönmek, ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek), savvaba (doğrulamak, doğru kabul etmek, isabet ettirmek, onaylamak), savab (doğruluk, dürüstlüj, isabet, yanlış olmama) * doğrulama, doğru kabul etmek isabet ettirme, onaylama, onama, uygun görme

tasvir : ara. * savvara (tasarlamak, biçimlendirmek, şekillendirmek, resmetmek, zihinde şekil vermek, betimlemek, yapılandırmak), suret (biçim, şekil, form, görüntü) * betimleme, resmetme, şekillendirme, yapılandırma, canlandırma, görünür hale getirme; bir şeyi zihinde veya sanatta temsil etme, resmetme ve şekillendirme durumu

tasvit : ara. * savt (ses), savata (ses çıkarmak) * seslendirme, seslenme, ses çıkarma

taş : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) * doğada bulunan, genellikle sert, mineral yapılı, şekilsiz veya parçalanmış halde bulunan kaya parçası; yer kabuğunu oluşturan sert madde ve bundan kopmuş küçük veya büyük parçalardan her biri; maden tuzlarından ve oksitlerinden oluşan, katı, sert ve sağlam madde

taş arabası : tür., ave., far. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + araba (tekerlekli taşıma aracı) * insan, yük veya eşya taşımak için kullanılan, başlangıçta hayvan gücüyle çekilen, modern dönemde motor gücüyle çalışan tekerlekli kara taşıtı; ayrıca tarihsel olarak öküz, at veya benzeri hayvanlarla çekilen basit taşıma aracı) (rrha, ratha (tekerlek; ata koşulan tören arabası) (ave., far.) )

taş bademi : tür., far. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) (tür.) + badam, bayam, badem (gülgiller familyasının Prunoideae alt familyasından meyvesi yenebilen küçük bir ağaç türü ve meyvesi) (far.) * kabuğu çok kalın ve sert olan, elle veya dişle kırılamadığı için genellikle bir çekiç veya taş yardımıyla kırılması gereken geleneksel bir badem çeşidi

taş balığı : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + balık (suda yaşayan omurgalı ve solungaçlı canlı) + ı (iyelik eki) * genellikle deniz ve okyanuslarda kayalık zeminlerde yaşayan, çevresine mükemmel şekilde uyum sağlayarak hareketsiz duran, zehirli dikenleri bulunan ve görünümü nedeniyle taş parçası sanılabilen, avcılara karşı kamuflaj yeteneği gelişmiş Scorpaenidae familyasına ait türler için kullanılan adlandırma, özellikle “stonefish” olarak bilinen son derece zehirli balık türü

taş baskı : tür. * taş (aşmak, dışarı çıkmak) + baskı (basma işi, bir şeyin üzerine kuvvet uygulama eylemi; bir eserin matbaada çoğaltılması, yayın, edisyon) * yağlı bir maddeyle özel bir kireç taşı üzerine çizilen desen veya yazının, kimyasal işlemler ve su-yağ itme prensibi yardımıyla kağıda veya kumaşa aktarıldığı geleneksel bir baskıresim tekniği

taş bebek : tür. * taş (aşmak, dışarı çıkmak) + bebek (çok küçük insan yavrusu) * genellikle alçı veya porselenden yapılan oyuncak bebek

taş devri : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) (tür.) + devr (devir, döngü, dönem, çağ, epok, periyod) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * insanlık tarihinin yazı öncesi dönemini kapsayan, insanların alet ve silah yapımında temel olarak taş, kemik ve benzeri doğal malzemeleri kullandığı, Paleolitik, Mezolitik ve Neolitik evreleri içeren en eski tarihsel çağ

taş küre : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + kura (top, yuvarlak cisim, sfer; ocak) (ara.); küre (tür.) * Dünya’nın katı dış kısmını oluşturan, üzerinde dağların, ovaların ve okyanus tabanlarının yer aldığı, çeşitli taş, toprak ve kayaçlardan oluşan, yer kabuğu ile üst manto bölgesini kapsayan katı jeosfer katmanı, litosfer

taş levreği : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + labraks, lavraks, lavraki (levrek) (gre.) * genellikle kayalık deniz tabanlarında yaşayan, çevresine uyum sağlayarak kendini gizleyebilen, bazı türleri zehirli dikenlere sahip olup avını pusu kurarak yakalayan Scorpaenidae (iskorpitgiller) familyasına ait deniz balığı

taş mantarı : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) (tür.) + mantar (fungus; sporla üreyen canlılar grubu) (gre.) + ı (iyelik eki) (tür.) * genellikle kayalık, taşlık veya sert yüzeyli doğal ortamlarda yetişen, yüzeye sıkıca tutunan veya taşların çatlaklarında gelişen çeşitli mantar türlerinin genel ismi, Steinpilz; sert görünümlü, kaya gibi zeminlerde görülen bazı liken ve mantar benzeri organizmaların halk dilindeki ismi

taş nanesi : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) (tür.) + nane (ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından, hoş kokulu uçucu yağlar içeren yaprakları yemeklerde, çaylarda ve tıpta kullanılan, serinletici aromasıyla bilinen, ferahlatıcı etki gösteren otsu bitki türü) (far.) + si (iyelik eki) (tür.) * ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından, kayalık ve taşlık alanlarda kendiliğinden yetişen, güçlü kokusu ve şifalı özellikleri olan, yoğun nane aromalı, çok yıllık otsu bir bitki, Micromeria fruticosa

taş pamuğu : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + pambak, pambuk (pamuk kozası; ebegümecigiller (Malvaceae) familyasından, ılıman bölgelerde yetişen Gossypium cinsi bitkilerin tohumlarını çevreleyen, nefes alabilen yapısıyla giyim ve ev tekstilinde tercih edilen, tekstil endüstrisinde iplik ve kumaş yapımında kullanılan, %90'a yakın oranda selüloz içeren doğal, yumuşak ve dayanıklı bir elyaf) (far.) + u (iyelik eki) * ısıya, aşınmaya ve kimyasal maddelere karşı son derece dayanıklı, lifli yapıda kanserojen bir mineral olan asbest maddesinin halk arasındaki adı

taş pudra : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + pulvis (toz, ince parçacık, pudra; cilt üzerine ince tabaka halinde sürülen, genellikle talk veya mineral bazlı olan, ciltteki parlaklığı azaltmak, nemi dengelemek veya estetik görünüm sağlamak amacıyla kullanılan kozmetik toz formu) (lat.); poudre (pudra, toz) (fra.) * makyajı sabitlemek veya cilde pürüzsüz, mat bir görünüm kazandırmak amacıyla kullanılan, özel bir işlemle preslenip katı (sert) form verilmiş bir tür makyaj pudrası

taş sarımsağı : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + sarmısak (zambakgiller (Amaryllidaceae) familyasına ait, soğan ve pırasa ile akraba olan, içerdiği allisin (C6H10OS) (kükürt bileşiği) sayesinde doğal bir antibiyotik ve bağışıklık güçlendirici olan, hem taze hem de kuru olarak tüketilen kokulu ve lezzetli bir kök sebzesi, Allium sativum) + ı (iyelik eki) * genellikle Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinde yetişen, kendine has aroması, yüksek mineral değeri (selenyum ve demir) ve keskin acılığıyla dünyaca ünlü yerli sarımsak

taş yuvarı : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + yuvar (dairesel veya silindirik şekilde döndürmek, dönmek; dairesel olan) + ı (iyelik eki) * Dünya’nın katı dış kısmını oluşturan, üzerinde dağların, ovaların ve okyanus tabanlarının yer aldığı, çeşitli taş, toprak ve kayaçlardan oluşan, yer kabuğu ile üst manto bölgesini kapsayan katı jeosfer katmanı, litosfer

taş yürekli : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + yürek (kanın dolaşımını sağlayan, dört odacıklı, kaslı ve sürekli ritmik kasılmalarla kan pompalayan temel organ, kalp) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) * merhamet, şefkat ve duygusal hassasiyet göstermeyen; başkalarının acı, sıkıntı veya duygularına karşı duyarsız, katı, acımasız veya sert tutumlu (kişi veya davranış)

taşak : tür. * taş (aşmak, dışarı çıkmak) + ak (gibi olan); taş (küçük kaya parçası) + ak (gibi olan) * sperm üreten, depolayan ve skrotum adı verilen bir deri kesesi içinde penisin arkasında duran iki oval bez, er bezi, testis, husye

taşak geçmek : ara., tür. * tadhak (gülme) (dahike (gülmek) ) (ara.) + geçmek (bir yerden öteye varmak, aşmak) (tür.) * alay etmek, dalga geçmek, gülüp geçmek

taşçıl : tür. * taş (aşmak, dışarı çıkmak) + çıl (ile ilgili, gibi, -a ait) * taşlık, kayalık ve sert zeminlerde yaşamaya, bu tür ortamlara uyum sağlamaya veya bu tür alanlarla ilişkili olmaya eğilimli olan; jeolojik veya ekolojik bağlamda taş ve kaya ortamlarını karakterize eden

taşemen : tür. * taş (aşmak, dışarı çıkmak) + emen (kendine çeken, içine çeken) * taşemengiller (Petromyzontidae) familyasından olan, denizlerde ve bazı tatlı sularda yaşayan, çenesizler sınıfına ait, yılan balığına benzeyen ilkel bir omurgalı su hayvanı, Petromyzon

taşemengiller : tür. * taş (aşmak, dışarı çıkmak) + emen (kendine çeken, içine çeken) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * diğer balıklara vantuz benzeri ağızlarıyla yapışarak asalak yaşayan çenesiz balıkları (lampreyleri) kapsayan bir balık familyası, Petromyzontidae

taşeron : fra. * tâcher (çalışmak, çabalamak; gayret etmek), tâcheron (gündelik işçi, belirli bir işi ücret karşılığı üstlenen kişi) * bir işin tamamını üstlenen asıl yükleniciden aldığı işi kendi adına veya kendi sorumluluğunda kısmen veya tamamen yerine getiren kişi veya firma; özellikle inşaat, hizmet ve üretim alanlarında ana işveren adına işin belirli bölümlerini yapan alt yüklenici

taşhidat : ara. * haşada (bir araya toplamak, yığmak, yığınak yapmak, istiflemek) * yığma, bir araya toplama, kuvvet veya kaynak biriktirme

taşıl : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + ıl (isim yapım eki) * geçmiş jeolojik dönemlerde yaşamış canlıların kayaçlar içinde günümüze kadar ulaşan kalıntı veya izleri, fosil

taşımak : tür. * taşı (bir şeyi bir yerden başka bir yere götürmek, yüklenmek) + mak (fiil mastar eki) * bir nesneyi, yükü, kişiyi veya bilgiyi bulunduğu yerden başka bir yere aktarmak, nakletmek, sevketmek; bir anlamı, niteliği, sorumluluğu veya duyguyu üzerinde bulundurmak, temsil etmek veya sürdürmek

taşınmaz : tür. * taşı (bir şeyi bir yerden başka bir yere götürmek, yüklenmek) + ın (dönüşlü fiil eki) + maz (yokluk, zıtlık, olumsuzluk son eki) * fiziksel olarak yerinden sökülmesi veya başka bir yere nakledilmesi mümkün olmayan; arazi, arsa, bina gibi sabit mülk veya mal varlığı, gayrımenkul

taşıt : tür. * taşı (bir şeyi bir yerden başka bir yere götürmek, yüklenmek) + ıt (isim yapım eki) * insan, yük veya eşya taşımak amacıyla kullanılan kara, hava veya su ulaşım araçlarının genel adı; otomobil, otobüs, kamyon, tren, gemi ve uçak gibi bir yerden başka bir yere nakil sağlayan motorlu veya motorsuz vasıtaların tamamını kapsayan genel kavram

taşiaritmi : gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) + a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + ryhtmia (rhuthmos, rhythmos (ritm, akım, akış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kalbin normal ritminin hızlanma ile birlikte düzensizleşmesi durumu, kalp atımlarının hem hız hem düzen bakımından bozulduğu klinik tablo

taşifilaksi : gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) + phylaxis (koruma, gözetme, sakınma, nöbet tutma) (phylassein (korumak, gözetmek, sakınmak, nöbet tutmak) + axis (isim yapım eki) ) * bir ilaca veya uyarana karşı organizmanın kısa süre içinde duyarlılığını hızla kaybetmesi, aynı dozun tekrarlanmasına rağmen etkinin giderek azalması ve kısa sürede belirgin tolerans gelişmesi durumu, hızlı gelişen farmakolojik direnç hali

taşikardi : gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) + kardia (yürek, kalp) * hızlı kalp atışı; kalbin normalden hızlı atması durumu; erişkinlerde genellikle istirahatte kalp hızının dakikada 100 atımın üzerine çıkmasıyla karakterize edilen ritim bozukluğu

taşiliği : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + ilik (kemiklerin iç kısmındaki yumuşak doku; öz, çekirdek) + i (iyelik eki) * çok sert kayaçların içinde katmanlar halinde (yaprak yaprak) yer alan, fosil veya mineral dolgu niteliğinde olan yoğun iç yapı

taşipne : gre. * takhys (hızlı, çabuk, süratli, ivedi) pnoe, pnoia (solunum, soluma, nefes alma; nefes, soluk) * solunum hızının normalin üstünde olması sonucu hızlı nefes alma durumu

taşkalpli : tür., ara. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) (tür.) + kalb (kanın dolaşımını sağlayan, dört odacıklı, kaslı ve sürekli ritmik kasılmalarla kan pompalayan temel organ, yürek) (ara.) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) * merhamet, şefkat ve duygusal incelikten yoksun; başkalarının acı ve duygularına karşı duyarsız, katı, acımasız veya sert tutumlu (kişi)

taşkent : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + kent (il, şehir) * Konya'nın bir ilçesi

taşkent : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + kent (il, şehir) * Özbekistan'ın başkenti

taşkın : tür. * taş (taşmak, sınırlarını aşmak, kabarmak) + kın (isim ve sıfat yapım eki) * su, sıvı veya birikmiş bir şeyin bulunduğu sınırları aşarak dışarı çıkması; bir su kütlesinin (nehir, göl veya deniz) çeşitli sebeplerle doğal yatağından çıkarak çevredeki toprağı, yerleşim yerlerini veya tarım arazilerini geçici olarak su altında bırakması durumu; ölçüsüz, aşırı, kontrolsüz, coşkun, sınır tanımaz, aşırı hareketli (mecazi)

taşkıran : tür. * taş (taşmak, sınırlarını aşmak, kabarmak) + kıran (kesen, ayıran, bölen, engelleyen) * çoğunlukla kayalık ve dağlık bölgelerde yetişen, taşkırangiller (Saxifragaceae) familyasından otsu bir bitki cinsi, Saxifraga

taşkırangiller : tür. * taş (taşmak, sınırlarını aşmak, kabarmak) + kıran (kesen, ayıran, bölen, engelleyen) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) * genellikle soğuk ve dağlık bölgelerde yetişen, taç yaprakları birbirinden ayrı olan iki çenekli bitkiler familyası, Saxifragaceae

taşkömürü : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + kömür (organik maddelerin uzun süreli basınç ve ısı etkisiyle yanıcı, siyah veya koyu kahverengi renkte, enerji ve ısı kaynağı olarak kullanılan, karbon, hidrojen, oksijen, azot ve kükürt elementlerinden oluşan fosil yakıta dönüşmüş hali) + ü (iyelik eki) * yer kabuğunda yüksek basınç ve sıcaklık altında bitkisel kalıntıların milyonlarca yıl içinde karbonlaşmasıyla oluşan, linyite göre daha sert, daha yüksek karbon içeriğine ve daha yüksek ısıl değere sahip fosil yakıt türü, özellikle sanayi ve enerji üretiminde kullanılan siyah renkli kömür

taşköprü : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + köprü (kara yolu, su yolu veya vadiler gibi doğal veya yapay engellerin üzerinden geçmeyi sağlayan yapı) * Kastamonu’nun bir ilçesi

taşlama : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + la (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) * birine veya bir şeye taş atma, fırlatma eylemi; özellikle edebiyat ve halk kültüründe kişileri, olayları veya toplumsal durumları alaycı, eleştirel ve iğneleyici bir üslupla yeren şiir türü ve anlatım biçimi, hiciv; yerme, eleştirme, iğneleme; sanayide metal yüzeyleri aşındırarak pürüzlerini gidermeye yarayan mekanik yüzey işleme işlemi

taşlamak : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birine veya bir şeye taş atmak, fırlatma; özellikle edebiyat ve halk kültüründe kişileri, olayları veya toplumsal durumları alaycı, eleştirel ve iğneleyici bir üslupla yermek, hicvetmek; yermek, eleştirmek, iğnelemek; sanayide metal yüzeyleri aşındırarak pürüzlerini giderme amacıyla mekanik olarak yüzey işlemek

taşlıçay : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + cey, çay (küçük akarsu) (far.) * Ağrı'nın bir ilçesi

taşmak : tür. * taş (taşmak, sınırlarını aşmak, kabarmak) + mak (fiil mastar eki) * sınırlarını aşmak, dışarı çıkmak, kabarmak; bir sıvı madde veya birikim bulunduğu kabın veya sınırın dışına çıkmak; duygu, ses, kalabalık veya durumlar ölçüyü aşarak yoğun biçimde dışa vurulmak, kontrol edilemez şekilde artmak veya yayılmak

taşocağı : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + ocak (ateş yakılan yer) (os, ot (ateş) + çak (isim yapım eki) ) + ı (iyelik eki) * doğal kayaçların (kireçtaşı, granit, bazalt vb.) kırılarak, kesilerek veya patlatılarak çıkarıldığı, inşaat ve sanayi için hammadde sağlayan açık işletme alanı, taş ve agrega üretim sahası

taşova : tür. * taş (küçük kaya parçası, sert mineral kütle) + ova (düz, geniş arazi, yayla, yazı, düzlük) + sı (iyelik eki) * Amasya'nın bir ilçesi

taşra : tür. * dışarı (dış (içte olmayan) + ari (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ), taşmak (aşmak), taşımak (bulunduğu yerin dışına çıkarmak), taş (dışa çıkmak, sınırı aşmak, belirli bir seviyenin üzerine çıkmak, kapasiteyi geçmek) + ra (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * şehirin dışındaki, şehir sınırına yakın yerleşim alanları

taşut : tür. * taş + ut (isim yapım eki) * elma gibi meyvelerin kurutulmuş hali

tat : tür. * tat (lezzet; ağız ve dil vasıtasıyla algılanan duyusal kalite) * yiyecek ve içeceklerin acı, tatlı, ekşi, tuzlu, umami gibi niteliklerini ifade eden duyusal özellik, lezzet; bir şeyin estetik, zihinsel veya duygusal açıdan bıraktığı hoşluk, beğeni ve zevk hissi (mecazi) (taste (lezzet, tatmak) (ing.) )

tatahhur : ara. * tahara, tahura (temizlenmek, kirini gidermek, arınmak, saflaşmak, paklanmak), tahhara (temizlemek, kiri gidermek, arındırmak, arıtmak), tahir (temiz, pak, kirli olmayan) * maddi veya manevi kirden arınma, temizlenme ve saf hale gelme; özellikle İslam terminolojisinde abdest, gusül gibi uygulamalarla bedeni temizlik ve günah/kirden arınma niyetiyle yapılan temizlik ve arınma durumu

tatar : tür. * tatar (diğer insanlar) * bir Moğol aşireti; Moğol hanedanı tarafından yönetilen Kıpçak Türklerine verilen isim

tatarcık : tür. * tata (sivrisinek benzeri küçük böcek) + cık (küçültme eki) * özellikle kan emerek beslenen, sivrisineğe benzeyen çok küçük dipter böceklerin genel ismi; Leishmania parazitini taşıyan Phlebotomus cinsi kum sineklerini içeren vektör böcek grubu

tatarcık humması : tür., ara. * tata (sivrisinek benzeri küçük böcek) + cık (küçültme eki) (tür.) + humma (ateş, yüksek sıcaklık; hastalık belirtisi olarak ateşlenme) (ara.) + sı (iyelik eki) (tür.) * tatarcık sineklerinin taşıdığı virüsler (özellikle phlebovirus grubu) yoluyla bulaşan, ani ateş, baş ağrısı, kas-eklem ağrısı ve halsizlikle seyreden, genellikle yaz aylarında görülen, “sandfly fever” olarak da bilinen akut viral enfeksiyon hastalığı

tataristan : rus., far. * tatar (Tatar halkı) (rus.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) * kuzeyde Rusya Federasyonu’nun iç bölgeleri, batıda Nijniy Novgorod ve Mari El Cumhuriyeti, güneyde Ulyanovsk ve Samara oblastları, güneydoğuda Orenburg yönü, doğuda Udmurtya ve Başkurdistan Cumhuriyeti ile çevrili, Volga ve Kama nehirleri arasında yer alan, Rusya Federasyonu’na bağlı özerk cumhuriyet niteliğinde coğrafî ve idari bölge

tatava : tür. * tatava (laf kalabalığı sesinden ses yansımalı kelime) * gereksiz, boş ve uzun konuşma, laf kalabalığı, gevezelik, asıl konuya katkısı olmayan söz ve anlatım, boş laf, lakırdı, gevezelik

tatavla : gre. * ta (çoğul eki) + stavlon (ahır) (gre.); stabulum (lat.) * ahırlar; Kurtuluş semtinin eski ismi (stable, étable, Stall (ahır) (ing., fra., alm.) )

tatavvül : ara. * tul (uzunluk, yükseklik, boy, mesafe), tavvala (uzatmak, genişletmek, süreyi artırmak) * büyüklenme, kibirlenme, ululanma; uzatma; genişletme, yayma, uzatarak sürdürme; zaman, söz veya anlatımı uzatma, tafsilata girerek genişletme

tatbik : ara. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek, örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek, örtüştürmek), tabaka (tabaka, katman, seviye, kat, düz yüzey, satıh) * bir kural, yöntem, ilke veya teoriyi pratikte uygulama, hayata geçirme; ayrıca bir şeyi başka bir şeye uygun düşecek biçimde yerleştirme, uyarlama ve yürürlüğe koyma işlemi

tatbikat : ara. * tatbik (bir kural, yöntem, ilke veya teoriyi pratikte uygulama, hayata geçirme; ayrıca bir şeyi başka bir şeye uygun düşecek biçimde yerleştirme, uyarlama ve yürürlüğe koyma işlemi) + at (isim yapım ve çoğul eki) * belirli bir kural, plan, yöntem veya teorinin pratikte uygulanmasını gösteren deneme, eğitim veya prova amaçlı uygulamalar bütünü; özellikle askerî alanda planlı hareketlerin, müdahalelerin veya operasyonların gerçek koşullara yakın şekilde prova edilmesi durumu; uygulama

tatfif : ara. * taffafa (eksik ölçmek, hile yapmak), muyaffifin (ölçü ve tartıda hile yapan, eksik veren, adaletsiz davranan) * ölçüde ve tartıda hile yapma, eksik verme, eksik tartma veya eksik ölçerek karşı tarafı aldatma

tathir : ara. * tahara, tahura (temizlenmek, kirini gidermek, arınmak, saflaşmak, paklanmak), tahhara (temizlemek, kiri gidermek, arındırmak, arıtmak), tahir (temiz, pak, kirli olmayan) * temizleme, paklama, arıtma, tahir kılma

tatil : ara. * atala (hareketsiz olmak, eylemsiz olmak, devinimsiz kalmak, başıboş kalmak), atalet (atıl olma, devinimsizlik, eylemsizlik, tembellik, çalışmadan oturma, gevşeklik, uyuşukluk, işsizlik, kullanım dışılık) * boş bırakma, çalışmayı durdurma, işlevsiz hale getirme; bir işin, okulun veya resmi faaliyetin belirli bir süre için durdurulması; dinlenme, izin veya ara verme amacıyla çalışma ve yükümlülüklerden geçici olarak uzak kalma durumu

tatlı : tür. * tat (lezzet; ağız ve dil vasıtasıyla algılanan duyusal kalite) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) * şeker veya benzeri maddeler nedeniyle ağızda hoş ve şekerli bir tat bırakan; sevimli, hoş, yumuşak, gönül okşayıcı ve incitmeyen (kimse); şekerli yiyecek, dessert

tatmak : tür. * tat (lezzet; ağız ve dil vasıtasıyla algılanan duyusal kalite) + mak (fiil mastar eki) * bir yiyecek veya içeceğin lezzetini dil aracılığıyla algılamak; bir duygu, durum, olay veya yaşantıyı bizzat deneyimlemek, yaşamak ve etkisini hissetmek (mecazi) (taste (lezzet, tatmak) (ing.) )

tatmin : ara. * tama’na (gönlünü rahatlatmak, güven vermek, yatıştırmak), tama’n (huzur, sükunet, güven içinde olma), ta’min (güvence altına alma, emniyet sağlama) * bir kimsenin beklenti, istek veya ihtiyaçlarının karşılanması sonucu hoşnut ve doyum içinde olması; ayrıca bir kişiyi kuşku, endişe veya kaygıdan uzaklaştırarak güven verme ve gönlünü rahatlatma, doyuma ulaştırma, hoşnut etme

tatminkar : ara., far. * tatmin (bir kimsenin beklenti, istek veya ihtiyaçlarının karşılanması sonucu hoşnut ve doyum içinde olması; ayrıca bir kişiyi kuşku, endişe veya kaygıdan uzaklaştırarak güven verme ve gönlünü rahatlatma, doyuma ulaştırma, hoşnut etme) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) (far.) * beklenti, ihtiyaç veya ölçütleri yeterli düzeyde karşılayan, hoşnutluk ve doyum sağlayan, yeterli ve uygun bulunan, memnuniyet verici

tatonman : fra. * tâtonnement (tâtonner (el yordamıyla aramak, yoklamak) + ment (isim yapım eki) ) * bir sonuca, doğru değere veya çözüme ulaşmak için kullanılan deneme-yanılma (iterasyon) veya kademeli yaklaşım yöntemi

tatu : poli. * tatau (vurmak, çarpmak; işaretlemek, damgalamak, mühürlemek) * deriye iğne veya benzeri araçlarla boya vererek kalıcı işaretler oluşturma işlemine ve bu işlem sonucu ortaya çıkan kalıcı vücut süsleme izleri

tatuaj : poli., lat. * tatau (vurmak, çarpmak; işaretlemek, damgalamak, mühürlemek) (poli.) + agium (isim yapım ve durum eki) (lat.); tatouer (dövme yapmak), tatouage (dövme yapma, dövme) (fra.) * deri üzerine iğne veya benzeri araçlarla boya maddesi işlenerek kalıcı desen, yazı veya şekil oluşturma işlemi; bu işlem sonucunda deri üzerinde meydana gelen kalıcı işaret, dövme

tatula : san., lat. * dhatura (patlıcangillerden bir bitki cinsi, tatula, şeytan elması, boru çiçeği) (san.); datura (lat.) * patlıcangiller (Solanaceae) familyasından, beyaz trompet şeklinde çiçekleri ve dikenli meyveleri olan, içerdiği güçlü alkaloidler nedeniyle halüsinojenik, narkotik ve oldukça zehirli bir yapıya sahip olan yabani bir bitki

tatvan : ara., far. * taht (alt, alt kısım; koltuk, altlık; hükümdarlık makamı) + ı (tamlama eki) + van (yer, arazi, sığınılacak mekan, melce, şehir) * Bitlis’in bir ilçesi

tatvil : ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), itval (uzatma, uzatılma) * uzatma, tafsilatlandırma, genişletme

tau : gre. * tau (T) * Yunan alfabesinin 19. harfi

taun : ara. * ta’ana (saplamak, delmek, batırmak) * tarih boyunca büyük salgınlara ve kitlesel ölümlere yol açan, özellikle lenf bezlerinde ağrılı şişliklerle (hıyarcıklarla) seyreden bulaşıcı veba hastalığı; mecazen hızla yayılan ve büyük yıkıma neden olan felaket veya musibet

tav : ara. * tabia (tabi olmak, itaat etmek, uymak, takip etmek, bağlanmak, izlemek, uymak, peşinden gitmek), tab (uygunluk, elverişlilik, isteklilik, ısı etkisiyle işlenmeye hazır olma) * bir şeyin ideal kıvama, en uygun duruma veya en iyi olgunluk seviyesine gelmesi; maden, toprak, hamur ve deri gibi maddelerin uygun sertlik, yumuşaklık veya nem derecesine gelmesi; bir kişinin bir duruma, fikre veya kişiye ikna olması, hoşlanması, onu istemesi durumu (“tav olmak”, “tava getirmek” kalıpları ile kullanılır.)

tava : far. * tave, tabeh, taba (kızartma kabı, sığ metal pişirme kabı) * yiyecekleri kızartmak, kavurmak veya pişirmek için kullanılan, genellikle metalden yapılmış, saplı veya sapsız, tabanı geniş ve kenarları alçak mutfak gereci

tavaf : ara. * tafa (dolaşmak, çevresinde dönmek, etrafını dolaşmak) * dönme, dolaşma, çevresinde hareket etme; İslam dininde Kabe'nin etrafında ibadet amacıyla yedi kez dönme ritüeli

tavan : far. * tavan (üst örtü, dam, çatı; üst sınır, en yüksek düzey) * bir yapının iç kısmını üstten örten, çatının altında kalan düz veya eğimli iç yüzey; bir mekanın en üst iç bölümü, döşemenin (zeminin) karşıtı olan yapı öğesi (“taban” (alt kısım, zemin) kelimesinin zıttı)

tav'an ev kerhen : ara. * tab, tav (uygunluk, elverişlilik, isteklilik, ısı etkisiyle işlenmeye hazır olma) + an (olarak) + ev (veya) + kerh (zorlanma, hoşlanmama, istememe) + en (olarak) * ister istemez, isteyerek veya istemiyerek

tavan fiyat : far., ara. * tavan (üst örtü, dam, çatı; üst sınır, en yüksek düzey) (far.) + fiyat (bir mal veya hizmetten faydalanmak için ödenmesi gereken para cinsinden bedel) (ara.) * bir mal, hizmet veya finansal varlık için kanun, idari karar veya piyasa düzenlemeleriyle belirlenen veya fiilen uygulanmasına izin verilen en yüksek satış veya işlem bedeli; bu sınırın üzerinde fiyat uygulanamayan azami fiyat

tavanarası : far., tür. * tavan (üst örtü, dam, çatı; üst sınır, en yüksek düzey) (far.) + ara (iki şeyin birbirine olan mesafesi, iki şeyi birleştiren boşluk, iki şeyin ortasında kalan boşluk, aralık, mesafe) + sı (iyelik eki) (tür.) * bir yapının en üst kat tavanı ile çatı örtüsü arasında kalan, genellikle depolama, yalıtım veya teknik amaçlarla kullanılan kapalı boşluk; çatı arası

tavas : luv., fri. * taba (kaya, kayalık yer) * Denizli’nin bir ilçesi

tavasim : ara. * tavasim (ta-sin, ta-sin-mim) * Kur’an’daki 78 adet hurufu mukatta kapsamında olan “ta-sin, ta-sin-mim” hurufunu içeren ayetler

tavassul : ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek, kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek, bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma, bir araya gelme, kavuşma) * bir amaca ulaşmak için bir vesileye başvurma; İslam tasavvuf ve dinî geleneğinde Allah’a dua ederken peygamber, evliya veya salih kimseleri vesile kılarak aracılık isteme veya onların hürmetini anarak dua etme, tevessül

tavassut : ara. * vasata (araya girmek, aracılık yapmak, ortada olmak, iki şeyin arasına girmek), vasat (orta, merkez, ara) * iki taraf arasında aracılık etme, bir uyuşmazlığı veya anlaşmazlığı çözmek için araya girme; ayrıca iki şey arasında orta bir konumda bulunma, aşırılıklardan uzak dengeli olma durumu

tavattun : ara. * vattana (yerleştirmek, vatan edindirmek, iskan etmek), vatan (yer, yurt) * bir yerde yerleşip orayı yurt edinme, kalıcı olarak ikamet etme, vatan addetme

tavd : ara. * tavd (dağ) * yüksek arazi, tepe

taverna : lat. * taberna (kulübe, baraka, basit yapı, dükkan, küçük iş yeri) * içki ve yemek servisi yapılan, özellikle müzik eşliğinde eğlence sunan meyhane veya lokanta; Akdeniz kültüründe canlı müzik ve geleneksel yemekleriyle tanınan eğlence yeri

tavhane : far. * tab, tav (elverişli hal, uygun kıvam; ısıtılarak işlenebilir olma durumu, demirin sıcak ve yumuşak hali, canlılık, kuvvet, ısı, sıcaklık, hararet; metali ateşte yumuşatmak veya kıvama getirmek) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * Osmanlı döneminde, genellikle külliyelerin bir parçası olarak inşa edilen, yolcular, yoksullar ve hastaneden yeni taburcu olup iyileşme sürecinde olanlar için kurulmuş, ücretsiz konaklama ve yemek hizmeti sunan hayır kurumu

tavır : tür. * tara (seğirtmek, hamle yapmak, hareket etmek, dönmek, dolanmak), tavr (hareket şekli, hal, durum, davranış, tarz, usül, üslup) * bir kimsenin davranış, hareket veya konuşmalarında ortaya koyduğu duruş, tutum ve biçim; şekil, üslup, hal, durum

tavil : ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), itval (uzatma, uzatılma) * uzun, uzun süren, uzayan

tavile : ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), itval (uzatma, uzatılma), tavil (uzun, uzun süren, uzayan) + e (isim yapım eki) * masa, uzatılarak yayılmış olan (table (masa) (ing., fra.) )

taviz : ara. * avaza, avada (bedel ödemek, karşılık ödemek), ivad, ivaz (bedel, karşılık) * bir anlaşmazlıkta, müzakerelerde veya ilişkilerde uzlaşmaya varmak amacıyla kendi hak, istek veya ilkelerinizden kısmen vazgeçme, ödün verme

tavl : ara. * tul (uzunluk, yükseklik, boy, mesafe) * uzunluk, boy, genişlik veya bir şeyin uçları arasındaki doğrusal mesafe; kudret, güç, imkan, üstünlük, bolluk, zenginlik

tavla : gre., lat. * tavli (tabla, tahta levha, yazı tahtası, masa, düz yüzey) (gre.); tabula (tahta levha, yazı tahtası, liste) (tab (tahta, levha) + ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.) * ahır; tabla, tablo, tavla veya dama tahtası; karşılıklı iki kişiyle, özel bir tahta üzerinde 15'er adet siyah ve beyaz pul ile atılan iki zara dayalı olarak oynanan köklü bir strateji ve şans oyunu

tavlamak : far. * tab, tav (elverişli hal, uygun kıvam; ısıtılarak işlenebilir olma durumu, demirin sıcak ve yumuşak hali, canlılık, kuvvet, ısı, sıcaklık, hararet; metali ateşte yumuşatmak veya kıvama getirmek) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * metali ateşte yumuşatmak veya kıvama getirmek; kandırıp razı etmek

tavr : tür. * tara (seğirtmek, hamle yapmak, hareket etmek, dönmek, dolanmak), tavr (hareket şekli, hal, durum, davranış, tarz, usül, üslup) * bir kimsenin davranış, hareket veya konuşmalarında ortaya koyduğu duruş, tutum ve biçim; şekil, üslup, hal, durum

tavsamak : far., tür. * tab, tav (elverişli hal, uygun kıvam; ısıtılarak işlenebilir olma durumu, demirin sıcak ve yumuşak hali, canlılık, kuvvet, ısı, sıcaklık, hararet; metali ateşte yumuşatmak veya kıvama getirmek) + sa (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şey başlangıçtaki canlılığını, sertliğini veya direncini kaybederek yumuşamak, gevşemek; bir kişi gücü, isteği veya dikkati azalmak, gevşemek, çözülme eğilimi göstermek, eski gücünü, hızını yitirmek, tavı geçmek, yavaşlamak, gevşemek

tavsif : ara. * vasafa (betimlemek, nitelemek, tanımlamak, tasvir etmek, anlatmak), sıfat (isimleri niteleyen, onların özelliklerini belirten kelime türü, nitelik, vasıf) * niteleme, nitelendirme, sıfatlandırma, vasıflandırma, tanımlama, bir şeyin özelliklerini belirtme

tavsil : ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek, kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek, bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma, bir araya gelme, kavuşma) * ulaştırma, vardırma, eriştirme, birleştirme, bir araya getirme, kavuşturma

tavsiye : ara. * vassa (öğüt vermek, salık vermek, vasiyet etmek), vasa (vasiyet, öğüt, bir şeyi önemle bildirme) * yol göstermek, öneride bulunmak, yapılması veya yapılmaması gereken bir şeyi salık verme, öneride bulunma, öğüt verme, yönlendirme

tavşan : tür. * tabış, tavış (devinmek, seğirtmek, koşturmak) + gan (-ci, -cu, yapan, eden) * tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm. uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan, eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan

tavşan ayağı : tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm. uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan, eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + ayak (bacağın bilekten aşağıda bulunan ve yere basmaya yarayan bölümü) + ı (iyelik eki) * dünya çapında şans, bereket ve nazardan korunma getirdiğine inanılan, genellikle anahtarlıklara takılarak muska gibi taşınan batıl bir inanç simgesi (Tavşanların doğurganlığı ve hızlı hareket etmesi, bu hayvanı güç ve şans simgesi yapmıştır.)

tavşan kanı : tür. * tavşan (tavşangiller (Leporidae) familyasından, yaklaşık 70 cm. uzunluğunda, kısa kuyruklu, uzun kulaklı, dudakları kalın ve yarık, ön bacakları arka bacaklarına göre kısa, çok hızlı, genellikle zıplayarak koşan, eti ve postu için avlanan, memeli bir kemirgen hayvan) + kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + ı (iyelik eki) * tam kıvamında ve ideal sürede demlenmiş, parlak ve koyu kırmızı renkteki çay

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...