termogravimetrik :
gre., lat. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + gravis (ağır, yüklü, yük altında)
(lat.) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * bir maddenin
sıcaklık değişimi sırasında kütlesindeki değişimleri ölçmeye dayanan analiz
yöntemiyle ilgili olan, termogravimetriye ait, TGA ile ilişkili
termokeratoplasti :
gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + keratos (boynuz, sert yapı) + plassein
(şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia
(oluşturma, şekillendirme, şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos
(oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) * ısı enerjisi kullanılarak gözün ön kısmında
bulunan, saydam ve kubbemsi yapıya sahip olan ve ışığı kırma işlevi gören dış
tabakanın ( korneanın) eğriliğini değiştirmeye yönelik cerrahi işlem
termokimya :
gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı,
metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım
ve durum eki) ) (gre.); kimya (maddenin yapısını, hallerini ve etkileşimlerini
inceleyen bilim dalı) (ara.) * kimyasal tepkimelerde açığa çıkan veya soğurulan
ısı değişimlerini inceleyen kimya dalı
termoklin : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + klinein
(eğilmek, yana yatmak, eğim vermek, eğim yapmak, meyletmek, meyil vermek,
katmanlamak), kline (yatak, eğim) * göl veya deniz gibi su kütlelerinde,
derinliğe bağlı olarak sıcaklığın en hızlı ve belirgin şekilde düştüğü geçiş
katmanı
termokoter :
gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + kauterion (kızgın demir, yakma aleti) * ısı
yoluyla doku yakma ve kanamayı durdurma amacıyla kullanılan koter cihazı
termokupl :
gre., lat., fra. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + copula (bağ, bağlantı)
(lat.); couple (çift, eşleşmiş iki şey) (fra.) * iki farklı metalin birleşim
noktasında oluşan termoelektrik gerilimden yararlanarak sıcaklık ölçen sıcaklık
sensörü, ısıl çift, termoelement
termoliz :
gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı
çözmek, salmak), lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest
kalma, yıkım) * kimyasal bir maddenin ısı etkisiyle daha basit bileşenlerine
veya elementlerine ayrışması süreci, ısıyla çözünme
termolüminesan :
gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + luminescent (ışık oluşturan; ısı, kimyasal
reaksiyon veya elektrik enerjisi olmadan kendi başına ışık yayabilen) (lumen,
luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + escens, escent (başlama, filizlenme,
olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek,
belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + ens, ent (sıfat yapım eki) ) * daha
önce enerji depolamış bazı kristal ve minerallerin ısıtıldığında bu enerjiyi
ışık olarak açığa çıkarması olayıyla ilgili
termometre :
gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + metron (ölçü) * sıcaklığı ölçmek için
kullanılan, cıvalı, alkollü, elektronik veya farklı sensör tabanlı ölçüm
sistemleriyle çalışan araç
termometrik :
gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* sıcaklığın ölçülmesiyle veya sıcaklık ölçüm yöntemleriyle ilgili olan,
termometreye veya termometriye ait, ısıl ölçümsel
termonükleer :
gre., lat. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + nucleus (çekirdek, tohum, tane)
(nux, nucis (sert kabuklu meyve, ceviz) + leus (ile ilgili, -a ait) ) + aris
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * çok yüksek sıcaklıklarda hafif atom
çekirdeklerinin birleşmesiyle gerçekleşen nükleer füzyon tepkimeleriyle veya bu
süreçle ilgili
termoplast :
gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş,
biçimlendirilmiş, kalıplanmış) (plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek,
oluşturmak, kalıp dökmek) + os (sıfat yapım eki) ) * ısıtıldığında yumuşayan,
soğutulduğunda sertleşen ve bu özellik sayesinde tekrar tekrar
şekillendirilebilen plastik malzeme
termoplastik :
gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + plassein (kalıplamak, kalıba dökmek, şekil
vermek, şekillendirmek) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) *
ısıtıldığında yumuşayan ve şekillendirilebilen, soğutulduğunda yeniden
sertleşen polimer malzeme
termoregülasyon :
gre., lat. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + regere (doğrultmak, yönlendirmek,
yönetmek, rehberlik etmek, gütmek, hükmetmek), regula (düz çizgi, doğru çizgi,
doğru, çubuk, cetvel, doğrultu; kural, ilke, yasa, düzen, ölçü), regulare
(ayarlamak, düzenlemek, kontrol etmek) + tio (isim yapım eki) (lat.) * canlı
organizmaların iç sıcaklığını dış çevre değişimlerine rağmen belirli bir
aralıkta korumak için ısı üretimi, ısı kaybı ve dolaşım gibi süreçleri
düzenleme mekanizması
termoregülatör :
gre., lat. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + regere (doğrultmak, yönlendirmek,
yönetmek, rehberlik etmek, gütmek, hükmetmek), regula (düz çizgi, doğru çizgi,
doğru, çubuk, cetvel, doğrultu; kural, ilke, yasa, düzen, ölçü), regulare
(ayarlamak, düzenlemek, kontrol etmek) +tor (-cı, yapan, eden eki) * sıcaklığı
belirli bir değerde veya aralıkta tutmak amacıyla ısıtma veya soğutma
sistemlerini otomatik olarak kontrol eden cihaz, düzenek veya mekanizma
termos :
gre., ing. * thermos (ısı, sıcaklık) * içindeki sıvının sıcaklığını uzun süre
korumak amacıyla çift cidarlı ve vakum yalıtımlı olarak yapılmış taşınabilir
kap
termoset :
gre., ing. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + set (yerleştirmek, sabitlemek;
sertleşmiş, yerleştirilmiş, sabitlenmiş) * ısı etkisiyle kalıcı biçimde
sertleşen ve tekrar ısıtıldığında eritilip yeniden şekillendirilemeyen polimer
malzeme, termoset plastik, ısıl sertleşen polimer
termosfer :
gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * atmosferin
yaklaşık 80-500 km yükseklikleri arasında yer alan, Güneş'ten gelen morötesi
(UV) ve X-ışını gibi yüksek enerjili ışınımları soğuran ve bu enerjinin alt
atmosfer katmanlarına doğrudan ulaşmasını egelleyerek miktarını azaltan,
Güneş'ten gelen yüksek enerjili ışınımlar nedeniyle gaz sıcaklığının çok
yükseldiği üst atmosfer katmanı
termosifon :
gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + siphon (boru, hortum, tüp, emici boru; sıvıyı
bir yerden başka bir yere aktaran kıvrımlı kanal) * sıvıların sıcaklık
farkından doğan yoğunluk değişimiyle kendiliğinden dolaşmasını sağlayan, pompa
kullanmadan ısı transferi yapan, özellikle sıcak su tesisatları ve ısıtma
düzeneklerinde kullanılan doğal dolaşım sistemi
termostat :
gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + statos (ayakta durma, durma, dikilme, sabit
olma, durağanlık, kararlılık istikrar) * bir ortamın veya cihazın sıcaklığını
önceden belirlenen değerde tutmak için ısıtma veya soğutma sistemini otomatik
olarak açıp kapatan düzenek
termostatik :
gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + statikos (duran, durağan, hareketsiz, dengeye
ilişkin) (stasis (durma, ayakta durma, dikilme, durgunluk, durum, denge, sabit
kalma, duruş veya kuvvetlerin karşı karşıya gelmesi, yer), statos (durmuş,
yerleştirilmiş, sabit kılınmış, duran, sabit duran, hareketsiz kalan) + ikos
(ile ilgili, gibi) ) * sıcaklığı belirli bir değerde veya aralıkta sabit tutma
veya sıcaklık değişimine bağlı olarak otomatik düzenleme özelliği gösteren
sistem veya mekanizma ile ilgili
termotaksi : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) +
tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin
etmek), taxis (düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme, sıra, diziliş,
hareket, yönelme, düzenli hareket) * canlıların veya hücrelerin sıcaklık
değişimlerine tepki olarak ısı kaynağına doğru ya da ısı kaynağından uzağa
hareket etmesi olayı
termoterapi :
gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme,
iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme;
bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek,
tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek,
öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) * ısı enerjisinin kontrollü biçimde
kullanılarak ağrı azaltma, kan dolaşımını artırma, kas gevşetme veya bazı
hastalıkların tedavisine destek olma amacıyla uygulandığı fizik tedavi yöntemi
ternat :
lat. * terni (üçer üçer, üçlü) (tres (üç) + atus (ile ilgili, -a ait) *
botanikte üçlü düzenlenmiş, üç parçalı veya üç bölüme ayrılmış (yapı), üçlü, üç
parçalı
terör :
lat. * terrere (korkutmak, ürkütmek) + or (isim yapım eki) (lat.); terreur
(fra.) * korkutma, dehşet saçma; toplumda korku ve dehşet oluşturmayı amaçlayan
şiddet, tehdit veya yıldırma eylemleri; yoğun korku ve panik durumu
terörist :
lat. * terrere (korkutmak, ürkütmek) + or (isim yapım eki) + ista (-cı, yapan,
eden eki) (lat.); terreuriste (fra.) * siyasi, ideolojik, dini veya başka
amaçlarla korku ve baskı oluşturmak için korkutma, saldırma, yaralama, öldürme
gibi terör eylemlerine başvuran veya bu eylemleri destekleyen kişi
terörize :
lat. * terrere (korkutmak, ürkütmek) + or (isim yapım eki) + izatus
(dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş) (izare (dönüştürmek, kılmak,
hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); terrorisé
(fra.) * yoğun korku, tehdit veya baskı etkisi altında kalarak psikolojik
olarak yıldırılmış, aşırı korkmuş veya sindirilmiş duruma gelmiş
terörizm :
lat. * terrere (korkutmak, ürkütmek) + or (isim yapım eki) + ismus (isim yapım,
durum, akım, öğreti, doktrin eki) * iyasal, ideolojik, dinî veya benzeri
amaçlara ulaşmak için toplumda korku ve güvensizlik oluşturmayı hedefleyen
sistemli şiddet, tehdit ve yıldırma yöntemleri bütünü
terpen :
gre. * terebinthine (terebinthos (reçine) + ine (kimyasal madde eki) ) *
bitkilerde özellikle uçucu yağların ana bileşenleri arasında bulunan, izopren
birimlerinden oluşan doymamış hidrokarbon bileşikleri sınıfı; kozalaklılardan
ve bazı ağaçlardan doğal olarak akan veya ağacın çizilmesi yoluyla akıtılan,
yağlı vernik yapımında, yağlıboya üretiminde ve boya inceltilmesinde
kullanılan, ince, renksiz, kokulu reçine, turpentin (C10H16)
terpenoid :
gre. * terebinthine (terebinthos (reçine) + ine (kimyasal madde eki) ) (gre.);
terpentin, terebinthus (Fas ve Portekiz'in batı bölgelerinden Yunanistan ve
batıya kadar Akdeniz bölgesine özgü, Pistacia cinsinden yaprak döken bir çalı
türü; menengiç, sakız ağacı, yabani fıstık ağacı) (lat.) + oeides (gibi, ile
ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) * izoprenoidler olarak da adlandırılan
terpenoidler, 5 karbonlu bileşik izopren ve terpenler adı verilen izopren
polimerlerden türetilen doğal olarak oluşan organik kimyasalların geniş ve
çeşitli bir sınıfı
terracotta :
lat. * terra (yer, toprak) + coquere (pişirmek, kaynatmak), cocta (pişirilmiş,
kaynatılmış) * kırmızımsı renk veren demir oksit içeren kilin yüksek sıcaklıkta
pişirilmesiyle elde edilen, özellikle heykel, seramik, mimari süsleme ve kap
yapımında kullanılan pişmiş toprak malzeme
terrakota :
lat. * terra (yer, toprak) + coquere (pişirmek, kaynatmak), cocta (pişirilmiş,
kaynatılmış) * kırmızımsı renk veren demir oksit içeren kilin yüksek sıcaklıkta
pişirilmesiyle elde edilen, özellikle heykel, seramik, mimari süsleme ve kap
yapımında kullanılan pişmiş toprak malzeme
terras :
ara. * turs (kalkan) * kalkan kullanan, kalkancı
terrestrial :
lat. * terrestris (karaya, yeryüzüne ait) (terra (toprak, yer) + estris (isim
yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * karada yaşayan veya gelişen, yeryüzüne
ait, karasal, yersel
ters :
far. * tars (karşı, aksi, ters, zıt, karşıt yön; arka yüz) * bir şeyin
alışılmış yönünün veya düzeninin karşı tarafında bulunan, düzün karşıtı olan;
beklenene aykırı, uygunsuz veya aksi, karşıt, zıt
ters bakışımlı matris :
far., tür., lat. * tars (karşı, aksi, ters, zıt, karşıt yön; arka yüz) (far.) +
bakışım (iki veya daha çok şey arasında konum, biçim ve belirli bir eksene göre
ölçü uygunluğu, bir eksenin iki bölgesinin yapı ve biçim benzerliği; eksen
olarak alınan bir doğrudan, benzer noktaları karşılıklı olarak eşit uzaklıkta
bulunan iki benzer parçanın birbirine göre durumu; simetri) (bak (gözle
incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya
gözleri çevirmek) + ış (isim yapım eki) + ım (isim yapım eki) ) + lı (ile,
birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + mater (anne, ana, valide, öz, esas,
kaynak), matrix (kaynak, ana, temel yapı; doğuran dişi; rahim; matematikte
sayıların veya cebirsel ifadelerin satır-sütun düzeninde oluşturduğu düzenli
sayı dizisi formundaki tablo; kalıp, kaynak yapı) (lat.) * transpozesinin
(devriğinin) eksi işaretlisi kendisine eşit olan, dolayısıyla matrisin ögeleri
arasında a(i,j)= - a(j,i) ilişkisi bulunan gerçel kare matris
ters orantı :
far., tür. * tars (karşı, aksi, ters, zıt, karşıt yön; arka yüz) (far.) +
orantı (iki veya daha fazla büyüklüğün birbirine göre ölçü veya miktar
bakımından olan ilişkisi; matematikte iki niceliğin birbirine bölünmesiyle elde
edilen oransal değer, nispet) (or (kesmek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + tı (isim yapım eki) ) * iki nicelikten birinin değeri artarken
diğerinin aynı oranda azalması ve çarpımlarının sabit kalmasıyla tanımlanan
matematiksel ilişki
ters perspektif :
far., lat. * tars (karşı, aksi, ters, zıt, karşıt yön; arka yüz) (far.) +
perspectivus (bir nesnenin, olayın veya mekânın bakış noktasına göre görünüşü;
görsel derinlik ve oranları doğru yansıtan çizim tekniği, bakış açısı, görüş ve
algılama biçim ) (per (içinden, boyunca, arasından, sayesinde, aracılığıyla, yoluyla,
vasıtasıyla, dolayısıyla, boyunca, tamamen, tümden; başına, beher) + specere,
spectare (bakmak, görmek, gözetlemek, gözlemek, gözlemlemek, seyretmek, dikkat
etmek), spectus (bakma, gözlem; bakılmış, görülmüş) + ivus (ile ilgili, -a ait)
) (lat.) * paralel çizgilerin ufukta tek bir kaçış noktasında birleşmesi yerine
izleyiciye doğru açılıyormuş gibi tasvir edildiği, özellikle Bizans ve Orta Çağ
ikonalarında görülen perspektif tekniği
tersa :
far. * tersidan (korkmak, ürkmek), tersa (korkan, ürken, korkak, ürkek) *
Hristiyan kimse, keşiş, ruhban sınıfından kişi, Hristiyan, İsevi (“rahib” ve
“ruhban” kelimelerinin kökünde “rahaba” (korkmak, ürkmek, çekinmek) fiilinin
bulunması ve “Tanrı’dan korkan” anlamı bağlamında)
tersabeçe :
fa. * tersa (Hristiyan kimse, keşiş, ruhban sınıfından kişi, Hristiyan, İsevi )
+ beçe (insan ve hayvan yavrusu, çocuk, evlat) * Hristiyan çocuğu, İsevi çocuğu
tersane :
ara. * dar (yer, mekan, yurt) + el (ön ek, artikel) + sanaa (yapmak, üretmek,
icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) * gemilerin inşa edildiği, bakım
ve onarımının yapıldığı, donatıldığı ve suya indirildiği tesis veya gemi yapım
merkezi
tersayan :
far. * tersidan (korkmak, ürkmek), tersa (korkan, ürken, korkak, ürkek) + yan
(çoğul eki) * Hristiyan kimseler, keşiş, ruhban sınıfından kişi, Hristiyanlar,
İseviler (“rahib” ve “ruhban” kelimelerinin kökünde “rahaba” (korkmak, ürkmek,
çekinmek) fiilinin bulunması ve “Tanrı’dan korkan” anlamı bağlamında)
tersim :
ara. * rasama (çizmek, işaretlemek, şekil oluşturmak, şekil vermek), resm
(şekil, biçim, form, tasvir, desen; usül, üslup, tarz) * resim yapma, çizme,
tasvir etme
tersinir :
far. * tars (karşı, aksi, ters, zıt, karşıt yön; arka yüz) (far.) + in (dönüşlü
fiil eki) + ir (geniş zaman fiil eki) * başlangıç koşullarına eksiksiz olarak
geri döndürülebilen, yönü değiştirildiğinde ilk durumunu yeniden kazanabilen;
özellikle fizik, kimya ve matematikte geriye çevrilebilir süreç, tepkime veya
işlem
tersiyer :
lat. * tertiarius (üçüncü sıra ile ilgili) (tertius (üçüncü) + arius (ile
ilgili, -a ait) ) * üçüncü sırada bulunan, üçüncü evreye veya üçüncü dereceye
ait olan; jeolojide eski sınıflandırmada Üçüncü Zaman; ekonomide hizmet
sektörü; tıpta bir hastalığın üçüncü evresi
terslemek :
far. * tars (karşı, aksi, ters, zıt, karşıt yön; arka yüz) (far.) + le (etken
fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * bir kimseye sert, kırıcı veya aksi
bir tavırla karşılık vermek, azarlamak, ters davranarak sözünü veya isteğini
geri çevirmek
terslik :
far. * tars (karşı, aksi, ters, zıt, karşıt yön; arka yüz) (far.) + lik (isim
yapım ve durum eki) (tür.) * bir işin beklenildiği gibi gitmemesi sonucu ortaya
çıkan aksilik veya olumsuz durum; ayrıca bir kimsenin aksi, huysuz veya kırıcı
davranış gösterme hali, aksilik, zıtlık, karşıtlık
tertemiz :
tür., ara. * ter (pekiştirme ön eki) (tür.) + mayyaza (ayırt etmek, seçmek,
farklı kılmak), maza (ayırmak, birbirinden ayıklamak), temyiz (benzerleri
arasından farkını ortaya koyarak ayırma, seçme, ayıklama, ayırt etme) (ara.) *
hiçbir kir, leke veya yabancı madde taşımayacak kadar çok temiz; bütünüyle saf,
kusursuz, lekesiz ve şaibeden uzak (mecazi)
tertib :
ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale
getirmek) * tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme
tertibat :
ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale
getirmek), tertib (tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme) + at
(isim yapım ve çoğul eki) * bir işin düzenli biçimde yürütülmesi için yapılan
hazırlık, düzenleme ve planlama; ayrıca belirli bir görevi yerine getirmek
üzere oluşturulmuş düzenek, donanım veya sistem
tertil :
ara. * ratala, rattala (bir şeyi düzenli, tertipli ve tane tane dizmek;
harfleri yerli yerine koyarak düzgün bir şekilde okumak/konuşmak, ağır ağır,
tane tane, düzenli ve ölçülü okumak), retl (ağır ağır, tane tane, düzenli,
ölçülü, düzgün, doğru, kurallarına uygun olarak okuma; acele etmeden, her bir
harfin çıkış noktasına (mahreç) ve tecvid kurallarına uyarak tane tane, ağır ağır
ve manasını düşünerek okuma) * ağır ağır, tane tane okuma; düzenli biçimde
sıralama; özellikle Kur'an'ın harflerin mahreç ve sıfatlarına, tecvit
kurallarına ve anlam bütünlüğüne uygun olarak yavaş, açık, ölçülü ve güzel bir
edayla okunması
tertip :
ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale
getirmek) * tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme
terütaze :
far. * tar (yaş, taze, akıcı; pekiştirme ön eki) + u (bağlaç) + taza (yeni,
körpe, yakın zamanda ortaya çıkmış, taze, canlı) * ilk günkü canlılığını ve
yeniliğini bütünüyle koruyan, son derece taze, yepyeni
tervic :
ara. * raca (yayılmak, rağbet görmek, geçerli olmak), ravvaca (yaymak, dolaşıma
sokmak, rağbet kazandırmak), revac (bir şeyin toplum içinde ilgi görmesi,
yaygınlık kazanması, değer ve talep bakımından artması ve tercih edilir hale
gelmesi) * bir mal, hizmet, düşünce veya haberin ilgi görmesini, benimsenmesini
veya yayılmasını sağlamak amacıyla tanıtma, yayma ve özendirme işi
terviç :
ara. * raca (yayılmak, rağbet görmek, geçerli olmak), ravvaca (yaymak, dolaşıma
sokmak, rağbet kazandırmak), revac (bir şeyin toplum içinde ilgi görmesi,
yaygınlık kazanması, değer ve talep bakımından artması ve tercih edilir hale
gelmesi) * bir mal, hizmet, düşünce veya haberin ilgi görmesini, benimsenmesini
veya yayılmasını sağlamak amacıyla tanıtma, yayma ve özendirme işi
tervih :
ara. * ravaha (dinlenmek, rahatlamak, mola vermek, gevşemek), rahat (dinlenme,
mola verme), ravh (rahatlık, rahmet, esen rüzgarın hissettirdiği serinlik ve
rahatlık; koklamak) * soluklanma, nefeslenme, nefes alma, dinlenme; Ramazan
gecelerinde kılınan bir namaz (rih, ruh (rüzgar, esinti, nefes) (çoğulu
"ervah"), rayiha (koku) (ara.), Ruhe (huzur) (alm.) )
terzarima :
lat. * tertius (üçüncü) + rima (uyak, kafiye) * üç dizelik bentlerden oluşan ve
uyak düzeni zincirleme biçimde (aba bcb cdc...) ilerleyen, son bendi genellikle
tek dize veya ikili uyakla tamamlanan İtalyan kökenli nazım biçimi
terzi :
far. * derz, darz (dikiş, dikiş yeri, eklem, iki alanın birleşmesiyle oluşan
hat) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kumaş ve benzeri dokuma
ürünlerini ölçüye göre kesip diken, giysi diken, onaran veya biçen kimse,
dikici, kumaştan elbise yapan
terzihane :
far. * derzi,darzi (kumaş ve benzeri dokuma ürünlerini ölçüye göre kesip diken,
giysi diken, onaran veya biçen kimse, dikici, kumaştan elbise yapan ) (derz,
darz (dikiş, dikiş yeri, eklem, iki alanın birleşmesiyle oluşan hat) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut,
yuva) * terzilerin çalıştığı, giysi dikimi, onarımı ve prova işlemlerinin
yapıldığı iş yeri, dikim evi
terzik :
ara. * razaka (vermek, nasip etmek, geçindirmek, rızıklandırmak, maddi veya
manevi her türlü geçim kaynağı sağlamak), rızk (maddi veya manevi her türlü
geçim kaynağı, pay ve imkanı, nasip, pay, geçimlik, rızık) * rızıklandırma,
geçindirme, geçim sağlama, nasip verme; rızık ve geçim kaynağı sağlama
terzil :
ara. * razala (alçaltmak, aşağılamak, küçük düşürmek, kepaze etmek, rezil
etmek, zelil etmek), rezil (utanç verici durumda olan, utanç verici derecede
kötü, küçük düşürücü veya aşağılanmaya neden olan; alçak, aşağılık, değersiz,
adi, kepaze, soysuz, hayasız) * aşağılama, değersiz veya itibarsız gösterme,
hor görme, rezil addetme, zelil addetme
tesabuk :
ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak,
hızlı olmak) * birbirini geçmeye çalışma, iki veya daha çok kimsenin veya
topluluğun birbirini geçmek amacıyla karşılıklı yarışması, yarışma, rekabet
tesadüf :
ara. * sadafa (karşılaşmak, rast gelmek, denk gelmek; bitiştirmek,
birleştirmek, bir araya getirmek) * önceden planlanmamış, beklenmeyen şekilde
olayların rastlantı sonucu meydana gelmesi veya iki durumun öngörüsüz biçimde
kesişmesi, rastlantı, rast gelme, denkleşme
tesadüm :
ara. * sadama (çarpmak, vurmak, çarpışmak, tokuşmak, darp etmek), sadme (darbe,
vuruş), istidam (çarpışma, vuruşma, iki şeyin birbirine şiddetli çarpması) *
vuruşma, çarpışma, tokuşma, darb edilme
tesagur :
ara. * sağir (küçük, ufak; aşağılık), asgari (en küçük, en aşağılık) * küçük
görünme, küçülme; kendini başkalarından küçük veya önemsiz görme; tevazu
göstermek amacıyla küçük gösterme, alçak gönüllü davranma
tesahhun :
ara. * sahana (ısıtmak, sıcak hale getirmek), sahn (ısı, sıcaklık, hararet),
suhunet (ısı, sıcak olma durumu, sıcaklık, hararet, sıcaklık derecesi) *
ısınma, sıcak hale gelme, hararetlenme; sıcaklık kazanma, ısınmış olma
tesahhur :
ara. * sahara (alay etmek, dalga geçmek, aşağılayarak eğlenmek) * zevklenip
alay etme, alay konusu olma, aleme gülünç olma, maskara olma
tesahhur :
ara. * sahara (uyanık olmak, geceyi uyanık geçirmek, sabaha kadar beklemek),
sahur (seher vakti yenen yemek), seher (sabahın çok erken vakti, gün doğumundan
önceki zaman dilimi, gün ağarması, tan vakti, şafak vakti, tan ağarması, şafak
sökmesi, gün doğumu; kadın ismi) * seher vaktinde kalkma; sahur yeme
tesahub :
ara. * sahaba (arkadaşlık etmek, yoldaşlık etmek, beraber bulunmak, eşlik
etmek), sahib (arkadaş, yoldaş, eşlik eden) * sahip çıkma, arkadaşlık etme,
benimseme; koruma
tesahup :
ara. * sahaba (arkadaşlık etmek, yoldaşlık etmek, beraber bulunmak, eşlik
etmek), sahib (arkadaş, yoldaş, eşlik eden) * sahip çıkma, arkadaşlık etme,
benimseme; koruma
tesahül :
ara. * sahula (kolay olmak, yumuşak ve uygun olmak), suhulet (kolaylık,
yumuşaklık, elverişlilik; güçlük ve engel içermeyen durum, kolaylık ve
rahatlıkla gerçekleştirilebilme niteliği, kolaylık) * yumuşak davranma,
hoşgörülü davranma, gevşeklik gösterme, kolaylık tanıma
tesakür :
ara. * sakara (bilinci bulanmak, sarhoş olmak), sekerat (bilinç (şuur)
bulanması, bilinç zayıflaması, sarhoşluk) * bilinç zayıflaması, sarhoş olma
tesanüd :
ara. * sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek,
yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), isnad (dayandırma, yaslama, baz
alma, dayanma, destekleme, yaslanma; bir şeyi ispatla güçlendirme), istinad
(bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme) * birbirine dayanma, karşılıklı
destek olma, karşılıklı birbirine isnad etme, dayanışma, solidarite
tesanüt :
ara. * sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek,
yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), isnad (dayandırma, yaslama, baz
alma, dayanma, destekleme, yaslanma; bir şeyi ispatla güçlendirme), istinad (bir
şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme) * birbirine dayanma, karşılıklı destek
olma, karşılıklı birbirine isnad etme, dayanışma, solidarite
tesaru :
ara. * saraa (yere sermek, devirmek, güreşte yenmek, güreşmek) * birbiriyle
güreşme, boğuşma, mücadele etme
tesbi :
ara. * seb’a (yedi) * yedileme, yedili hale getirme; edebiyatta bir beyitin her
mısraına beş mısra ekleyerek yedişer dizelik bentler oluşturma sanatı
tesbih :
ara. * sebbeha (övmek, yüceltmek; noksan sıfatlardan arındırmak), subhan
(üstün, yüce, daima en üstte olan) * övme, yüceltme, ululama, tazim; her türlü
eksiklik ve noksanlıktan uzak tutarak yüceltme, kutsallığını dile getirme;
Allah’ın esmasını zikir amacıyla kullanılan ve otuz üç adet kürecikten oluşan
ibadet zinciri
tesbil :
ara. * sebil (yol, güzergah) * bir malı veya mülkü Allah rızası için hayır
yoluna bağışlama, Allah yolunda vakfetme
tesbit :
ara. * sabbata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek,
kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek), sabata
(durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak),
sabit (durağan, yerleşik, değişmeyen, kalıcı, hareketsiz) * sağlamlaştırma,
sabitleme, doğrulama; bir şeyi inceleme veya araştırma sonucunda belirleyip
doğruluğunu ortaya koyma, kesinleştirme, kayıt altına alma, saptama
tescil :
ara. * secele (yazmak, kaydetmek, tespit etmek; kayıt altına alma), sicil
(resmi veya özel bir konuda kişilere, olaylara veya işlemlere dair bilgilerin
düzenli biçimde kaydedildiği defter, dosya veya kayıt sistemi; özellikle hukuk,
idare ve iş hayatında kişinin geçmiş durumunu, davranışlarını ve işlemlerini
gösteren kayıt bütünü; kayıt defteri, kağıt tomarı) * kaydetme, resmi olarak
yazma; bir hak, olay, işlem veya malı resmî sicile kaydederek hukukî geçerlilik
kazandırma veya kayıt altına alma işlemi
tescin :
ara. * secene (hapsetmek, zindana atmak, mahpus etmek), siccin (mahpushane,
hapishane, zindan) * hapsetme, zindana atma, mahpus etme
tesdis :
ara. * sitte (altı), sadis (altıncı) * altılama, altılı hale getirme;
edebiyatta bir beyitin her mısraına dört mısra ekleyerek altışar dizelik
bentler oluşturma sanatı
tesellüm :
ara. * sallama (vermek, devretmek, bırakmak), esleme (teslim olmak, boyun
eğmek, direnişi bırakmak; barışa girmek, güvende olmak), teslim (verme,
devretme, bırakma; boyun eğme, direnmeyip uyum sağlama) * teslim alma,
devralma; bir malı, belgeyi, parayı veya görevi usulüne uygun olarak teslim
alma, devralma veya kabul etme işlemi
teselsül :
ara. * silsile (zincir, dizi) * birbiri ardınca gelme, zincirleme sürme,
kesintisiz biçimde birbirine bağlı olarak art arda sıralanma, zincirleme
devamlılık
tesemmüm :
ara. * samma (içe işlemek, içe girmek, içe sızmak, nüfuz etmek, delmek,
zehirlemek), semum (içe işleyen zehir; içe işleyip kavurarak zehirleyip
mahveden, kavurucu sıcak rüzgar, zehirli çöl yeli; özellikle çöllerde görülen,
aşırı sıcak ve kuru niteliğiyle yakıcı etki oluşturan, insanı bunaltan ve zarar
verebilen kavurucu rüzgar türü) * içe işleme, içe girme, içe sızma, nüfuz etme,
delme; zehirlenme
tesemmün :
ara. * semen (yağ, tereyağı, sade yağ), semene (şişman olmak, yağlı olmak,
dolgunlaşmak), semin (besili, etli, şişman, yağlı, semiz) * şişmanlama,
semirme, yağlanma, dolgunlaşma
tesettür :
ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek), sitra (örtü,
perde) * örtünme, gizlenme, perdelenme; bedeni veya örtülmesi gereken uzuvları
elbise veya örtü ile kapatma; ayrıca bir şeyi gözlerden gizleme veya görünmez
hale getirme durumu
tesir :
ara. * eser (iz, eser, belirti, işaret, nişan), essere (etkilemek, iz bırakmak)
* etkileme, iz bırakma; bir kişi, olay, madde veya kuvvetin başka bir kişi veya
şey üzerinde meydana getirdiği değişiklik
tesis :
ara. * assasa (tesis etmek, kurmak, yapılandırmak, inşa etmek, oluşturmak),
muessese (yapı, kurum, kuruluş, tesis, oluşum) * kurma, oluşturma ve işler
duruma getirme, kurulum
tesisat :
ara. * assasa (tesis etmek, kurmak, yapılandırmak, inşa etmek, oluşturmak),
tesis (kurma, oluşturma ve işler duruma getirme, kurulum) + at (isim yapım ve
çoğul eki) * kurulum, kurgu; bir yapıda veya sistemde su, elektrik, ısıtma,
doğalgaz gibi işlevleri sağlayan boru, kablo ve bağlantı düzenlerinin tümü;
ayrıca bir yapının çalışmasını sağlayan kurulu teknik altyapı sistemi
tesisatçı :
ara., tür. * tesisat (kurulum, kurgu; bir yapıda veya sistemde su, elektrik,
ısıtma, doğalgaz gibi işlevleri sağlayan boru, kablo ve bağlantı düzenlerinin
tümü; ayrıca bir yapının çalışmasını sağlayan kurulu teknik altyapı sistemi)
(ara.) + çı (yapan, eden eki) (tür.) * su, gaz, kalorifer, havalandırma,
elektrik ve benzeri teknik tesisat sistemlerini kuran, bakımını yapan, onaran
veya yenileyen usta veya teknik eleman, tesisat işleri ile uğraşan
teskıye :
ara. * saka, saky (sulamak, su vermek) * su vermek, sulamak
teskil :
ara. * sakala (ağır gelmek, sıkmak, bıktırmak), siklet (ağırlık), miskal
(ağırlık ölçüsü, ölçü, ölçek) * ağırlaştırma, ağırlığını artırma
teskim :
ara. * sakama (hastalanmak, bozulmak), sekam (illet, hastalık, sakatlık, dert;
hata, yanlışlık, eksiklik, bozukluk; zille), sekim (bozuk, yanlış, eksik,
sakat, hasta, sağlığı bozulmuş) * hasta etme; bozuk ve yanlış sayma
teskin :
ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek,
oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek,
sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek,
sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak;
kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet
eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin) * yatıştırma, dindirme,
sakinleştirme; öfke, korku, acı, heyecan veya sıkıntıyı yatıştırma, dindirme ve
sükunete kavuşturma
teskir :
ara. * sakara (sarhoş etmek), sekr, sekrat (sarhoşluk) * sarhoş etme, aklı
örtecek derecede etkileme, aklı ve bilinci örtecek derecede içki veya başka bir
etkenle sarhoş duruma getirme
teskit :
ara. * sakata (susmak, durmak, kesilmek), sukut (susma, suskunluk, konuşmama,
sessiz kalma) * susturma, sessizleştirme, sükut ettirme
tesla :
sır. * tesla (Sırp asıllı ABD'li mucit Nikola Tesla’nın soyadından) * manyetik
akı yoğunluğunun SI birimi; bir metrekarelik yüzeyden bir weberlik manyetik
akının geçmesine karşılık gelen manyetik alan şiddeti birimi (1 T = 1 Wb/m^2)
teslih :
ara. * salaha (derisini yüzmek) * (derisini yüzüp çıkarma
teslih :
ara. * salaha (donatmak, kuşatmak, hazırlamak, silahlandırmak, teçhiz etmek),
silah (savaşta saldırı veya savunma amacıyla kullanılan kesici, delici, vurucu
veya ateşli araç; genel anlamda muharebe aracı, savaş gereci) * silahlandırma,
silah ile donatma
teslim :
ara. * sallama (vermek, devretmek, bırakmak), esleme (teslim olmak, boyun
eğmek, direnişi bırakmak; barışa girmek, güvende olmak), teslim (verme,
devretme, bırakma; boyun eğme, direnmeyip uyum sağlama) * bir şeyi sahibine
veya yetkili kimseye verme, devretme veya bırakma; ayrıca karşı koymaktan
vazgeçerek boyun eğme, kabullenme
teslimat :
ara. * sallama (vermek, devretmek, bırakmak), esleme (teslim olmak, boyun
eğmek, direnişi bırakmak; barışa girmek, güvende olmak), teslim (verme,
devretme, bırakma; boyun eğme, direnmeyip uyum sağlama) + at (isim yapım ve
çoğul eki) * bir malın, belgenin veya hizmetin alıcıya veya ilgili kişiye
ulaştırılması ve teslim edilmesi işlemi; teslim edilen şeyler bütünü
teslimiyet :
ara. * sallama (vermek, devretmek, bırakmak), esleme (teslim olmak, boyun
eğmek, direnişi bırakmak; barışa girmek, güvende olmak), teslim (verme,
devretme, bırakma; boyun eğme, direnmeyip uyum sağlama) + iyet (isim yapım eki)
* (teslim etme, boyun eğme; bir iradeyi veya sonucu daha üstün görülen bir güç,
kişi veya duruma bırakma, kabul etme ve boyun eğme durumu; özellikle dinî
bağlamda Allah'ın iradesine bağlanma hali
teslis :
ara. * selase (üç), salis (üçüncü) * üçleme, üçlü yapma, üçlü hale getirme;
özellikle Hristiyanlıkta Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un bir tek Tanrı'da üç unsur
olarak kabul edildiği Üçleme (Trinity) inancı
tesmiat :
ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek), semi (duyan işiten,
kulak veren) * işittirmeler, duyurmalar
tesmim :
ara. * samma (içe işlemek, içe girmek, içe sızmak, nüfuz etmek, delmek,
zehirlemek), semum (içe işleyen zehir; içe işleyip kavurarak zehirleyip
mahveden, kavurucu sıcak rüzgar, zehirli çöl yeli; özellikle çöllerde görülen,
aşırı sıcak ve kuru niteliğiyle yakıcı etki oluşturan, insanı bunaltan ve zarar
verebilen kavurucu rüzgar türü) * içe işleme, zehirleme, zehir katma;
zehirleyerek öldürme, zehir verme
tesmin :
ara. * semen (yağ, tereyağı, sade yağ), semene (şişman olmak, yağlı olmak, dolgunlaşmak),
semin (besili, etli, şişman, yağlı, semiz) * semizletme, şişmanlatma; besleyip
etlendirme, kilo aldırma
tesmin :
ara. * semaniye (sekiz) * sekizleme, sekizli hale getirme
tesmir :
ara. * semere (meyve vermek, ürün vermek, verimli olmak), semer, semere (meyve,
yemiş mahsul, verim, ürün) * meyve vermesini sağlama, ürünlendirme, verimli
kılma
tesmir :
ara. * simar (çivi, mıh), sammara (çivilemek, mıhlamak) * çivileme, mıhlama
tesmiye :
ara. * ism (ad, nam), samma (isim vermek, isimlendirmek, adlandırmak, ad
koymak) * ad koyma, isimlendirme
tesniye :
ara. * isnaan (iki), saniye (ikinci, sıra değeri iki olan) * iki kılma,
ikileme, ikili hale getirme; Arapça dil bilgisinde bir ismin veya sıfatın iki
varlığı göstermek üzere özel ikilik eki almış biçimi
tespih :
ara. * sebbeha (övmek, yüceltmek; noksan sıfatlardan arındırmak), subhan
(üstün, yüce, daima en üstte olan) * övme, yüceltme, ululama, tazim; her türlü
eksiklik ve noksanlıktan uzak tutarak yüceltme, kutsallığını dile getirme;
Allah’ın esmasını zikir amacıyla kullanılan ve otuz üç adet kürecikten oluşan
ibadet zinciri
tespih böceği :
ara., tür. * tesbih (övme, yüceltme, ululama, tazim; her türlü eksiklik ve
noksanlıktan uzak tutarak yüceltme, kutsallığını dile getirme; Allah’ın
esmasını zikir amacıyla kullanılan ve otuz üç adet kürecikten oluşan ibadet
zinciri) (ara.) + böcek (eklembacaklı, kanatlı veya kanatsız küçük hayvan) + i
(iyelik eki) (tür.) * uzun, boncuk dizisini andıran yumurtaları veya vücut
biçimi olan Oniscidea familyasına ait kabuklu böcek türü, bilye böceği,
Armadillidium vulgare
tespit :
ara. * sabbata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek,
kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek), sabata
(durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak),
sabit (durağan, yerleşik, değişmeyen, kalıcı, hareketsiz) * sağlamlaştırma,
sabitleme, doğrulama; bir şeyi inceleme veya araştırma sonucunda belirleyip
doğruluğunu ortaya koyma, kesinleştirme, kayıt altına alma, saptama
tesri :
ara. * seri (hızlı, çabuk, süratli) * hızlandırma. süratlendirme,
çabuklaştırma, acele ettirme
tesrir :
ara. * sara (sevinmek, neşelenmek, gülmek), surur (derin sevinç, iç huzuru ve
mutluluk, neşe, sevinç, gülme) * sevindirme, neşelendirme, mutlu etme; gönlünü
hoş etme, ferahlatma
tessellat :
lat. * tessella (küçük mozaik taşı), tessera (dört köşeli taş, zar biçimli
parça) + atus (sıfat yapım eki) * küçük kareler veya çokgen parçalarla mozaik
gibi döşenmiş, bölmeli, kafes biçimli.
test :
far., lat. * dast, dest (el) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (far.),
testa, testum (kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı) (lat.) * deneme, sınama,
tecrübe etme, ölçme, değerlendirme yöntemi (eski Roma’da metal veya seramik
kaplarda yapılan deney ve sınamalardan türemiştir.) (testi (kilden veya
seramikten yapılmış olan, sıvı saklama kabı) (tür.), testiculus (yumurtalık,
testis) (lat.) )
testa :
lat. * testa (kabuk, pişmiş toprak kap, kiremit parçası) * botanikte tohumun
dış koruyucu örtüsü, tohum kabuğu; zoolojide bazı omurgasızlarda sert dış kabuk
veya kılıf
testere :
far. * dast, dest (el) + arre, erre (keski, bıçkı, bıçak) * metal, taş veya
ahşap kesmek için kullanılan, sert dişli kenarlı sert bir bıçak, tel veya
zincirden oluşan bir alet
testerebalığı : far.,
tür. * testere (metal, taş veya ahşap kesmek için kullanılan, sert dişli
kenarlı sert bir bıçak, tel veya zincirden oluşan bir alet) (far.) + balık
(suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki)
(tür.) * başının ön kısmında iki yanında diş benzeri çıkıntılar bulunan uzun ve
yassı burnunu avını sersemletmek, savunmak ve dipteki besinleri ortaya çıkarmak
için kullanan, ışınkanatlı vatozlarla akraba olan, Pristidae (testere
balığıgiller) familyasına ait ışınkanatlı kıkırdaklı deniz balık deniz balık
testi :
far., lat. * dast, dest (el) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (far.),
testa, testum (kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı) (lat.) * kilden veya
seramikten yapılmış olan, dar boyunlu, geniş karınlı kulplu sıvı saklama kabı,
içi doldurulan (test, Test (test) (ing., fra. alm.), testicle, testicule
(yumurtalık, testis) (ing., fra.) )
testikül :
lat. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) + culus (küçültme eki) * erkek üreme
sisteminde sperm ve testosteron üreten, skrotum içinde bulunan çift üreme bezi,
yumurtalık
testiküler :
lat. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) + culus (küçültme eki) + aris (ile
ilgili, -a ait) * testislere ait, testislerle ilgili veya testisleri etkileyen
testir :
ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek), sitra (bir
şeyi örtmek, kapatmak veya gizlemek amacıyla kullanılan örtü, perde veya
kaplama; örtme, giyinme, giysi) * gizleme, saklama, setretme, örtme, kapama,
perdeleme
testis :
lat. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) * erkek üreme sisteminde sperm ve
testosteron üreten, skrotum içinde bulunan çift üreme bezi, yumurtalık
testolakton :
lat. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) + lactis (süt) + one (oksijenli
bileşik, keton grubu (C=O) ) * testosteron türevlerinden geliştirilen, aromataz
enzimini baskılayarak androjen ve östrojen metabolizmasını etkileyen sentetik
steroid yapılı ilacın etken maddesi (C19H24O3)
testosteron :
lat., gre. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) (lat.) + steron (steroid
bileşik eki) (stereos (katı, sert, sağlam, üç boyutlu, hacimli) + one
(oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) (gre.) * başlıca testislerde, daha az
miktarda yumurtalıklar ve böbreküstü bezlerinde üretilen; erkek cinsiyet
özelliklerinin gelişmesini, sperm üretimini ve kas-kemik gelişimini etkileyen
temel androjen hormonu (C19H28O2)
testosteron dekanoat :
lat., gre. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) (lat.) + stereos (katı, sert,
sağlam, üç boyutlu, hacimli) + on (keton belirteci) (gre.) + deka (on) (gre.);
decem (lat.) + ate (tuz veya ester eki) (gre.) * testosteronun dekanoik
(kaprik) asitle oluşturduğu ester; vücutta yavaş hidrolize olarak testosteronun
uzun süreli salınmasını sağlayan, androjen eksikliğinin tedavisinde kullanılan
uzun etkili testosteron preparatı; sustanon isimli testosteron ilacının etkin
maddesi
testosteron fenilpropiyonat :
lat., gre. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) (lat.) + stereos (katı, sert,
sağlam, üç boyutlu, hacimli) + on (keton belirteci) (gre.) + phenyl (fenil,
C6H5 aromatik benzen halkası) + pro, protos (ön, önde, önce, öncül, ilk, ileri,
öne doğru, için, lehine, içinde, gerektikçe) (lat.) + pion (yağ, yağ asidi
fraksiyonu; fermantasyon ürünleriyle ilişkili tarihsel adlandırma) + ate (tuz
veya ester eki) (gre.) * testosteronun fenilpropiyonik asitle oluşturduğu
ester; testosteronun vücutta orta süreli salınmasını sağlayan androjen
preparatı; sustanon isimli testosteron ilacının etkin maddesi (C28H36O3)
testosteron izokaproat :
lat., gre. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) (lat.) + stereos (katı, sert,
sağlam, üç boyutlu, hacimli) + on (keton belirteci) + iso, isos (eş, eşit,
denk) + caper keçi), caproicus acidum (kaproik asit) (lat.) + ate (tuz veya
ester eki) (gre.) * testosteronun izokaproik asitle oluşturduğu ester;
testosteronun vücutta orta süreli salınmasını sağlayan, androjen eksikliğinin
tedavisinde kullanılan ester biçimi, sustanon isimli testosteron ilacının etkin
maddesi (C25H38O3)
testosteron propiyonat :
lat., gre. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) (lat.) + stereos (katı, sert,
sağlam, üç boyutlu, hacimli) + on (keton belirteci) (gre.) + pro, protos (ön,
önde, önce, öncül, ilk, ileri, öne doğru, için, lehine, içinde, gerektikçe)
(lat.) + pion (yağ, yağ asidi fraksiyonu; fermantasyon ürünleriyle ilişkili
tarihsel adlandırma) + ate (tuz veya ester eki) (gre.) * testosteronun
propiyonik asitle oluşturduğu ester; kısa etkili testosteron preparatı olarak
androjen eksikliğinin tedavisinde kullanılan ester biçimi; sustanon isimli
testosteron ilacının etkin maddesi (C22H32O3)
testudines : lat.
* testudo, testudinis (kaplumbağa, kaplumbağa kabuğu; askeri kaplumbağa düzeni)
+ es (taksonomik çoğul eki) * kaplumbağaları ve kara kaplumbağalarını kapsayan
sürüngenler takımı, kaplumbağalar
testudinidae :
lat. * testudo, testudinis (kaplumbağa, kaplumbağa kabuğu; askeri kaplumbağa
düzeni) + es (taksonomik çoğul eki) + idae (-giller, hayvan familyası eki) *
kara kaplumbağalarını kapsayan sürüngen familyası, kaplumbağagiller
testudo hermanni :
lat. * testudo, testudinis (kaplumbağa, kaplumbağa kabuğu; askeri kaplumbağa
düzeni) + hermanni (Fransız doğa bilimci Jean Hermann'ın soyadından) (alm.) *
Avrupa'nın güney bölgelerinde yaşayan, küçük ve orta boylu bir kara
kaplumbağası türü, Hermann kaplumbağası, Trakya tosbağası
tesvib :
ara. * saba (geri dönmek, ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek),
savvaba (tekrar çağırmak, yeniden seslenmek; ödüllendirmek, geri döndürmek) *
geri döndürme, sevab verme, ödüllendirme,
tesvid :
ara. * sevd (kara olmak, siyah olmak, kararmak), sevda (kara safra, karamsarlık,
melankoli), esved (siyah, kara, çok siyah renkli olan) * karartma, karalama,
siyahlaştırma; taslak halinde yazma, müsvedde hazırlama
tesvif :
ara. * sevfe (ileride, yakında, gelecekte; gelecek zaman edatı) * yapılması
gereken bir işi sürekli ileri bir zamana bırakarak geciktirme, savsaklama,
erteleme, geciktirme, öteleme
tesvil :
ara. * sevvele (güzel göstermek, süslü göstermek) * kötü bir şeyi güzel
göstererek aldatma, tezyin etme, süsleme
tesvir :
ara. * sara (çevrelemek, kuşatmak, sarmak; dönmek, hal değiştirmek, dönüşmek),
savr (bilezik, bileğe takılan süs eşyası, esavir (ç.) ) * yüksek derecelere
çıkma, yüksek seviyeye ulaşma; bilezik yapma
tesvit :
ara. * savt (ses) * ses çıkarma, seslendirme; oy verme
tesviye :
ara. * sava (yerleşmek, bir yerde durmak; düz ve elverişli olmak; eşit olmak,
denk olmak; düz olmak, aynı seviyede bulunmak), savva (eşitlemek, düzlemek,
düzenlemek, dengelemek, düzgün hale getirmek), saviy (düzgün, eşit), seviye
(yükseklik, derece, kademe, basamak, düzey, mertebe) * eşitleme, düzleme,
düzenleme, dengeleme
tesyar :
ara. * sara (gitmek, yürümek, hareket etmek, sevk olmak), sayyara (yürütmek,
sevk etmek, dolaştırmak, hareket ettirmek, göndermek, yollamak), seyr (yürütme,
yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve
temaşa etme, hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş,
ilerleyiş, hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) * yürütme,
gönderme, sevk etme, dolaştırma, hareket ettirme, yollama, işletme
tesyil :
ara. * sala (akmak, akarak yayılmak, akıp gitmek, taşmak, dökülmek, akıtmak,
dökmek; iletmek, göndermek), isale (akıtma, dökme, taşırma) * akıtma, dökme,
akma haline getirme; su veya sıvı akıtma, akış sağlama
tesyir :
ara. * sara (gitmek, yürümek, hareket etmek, sevk olmak), sayyara (yürütmek,
sevk etmek, dolaştırmak, hareket ettirmek, göndermek, yollamak) * yürütme,
gönderme, sevk etme, dolaştırma, hareket ettirme, yollama, işletme
teşabüh :
ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek),
teşbih (benzetme, aynısı gibi yapma) * benzeşme, birbirine benzeme
teşabük :
ara. * şabaka (örgü yapmak, birbirine geçirmek, ağ örmek, örmek, kafes örmek),
şebeke (birbiriyle bağlantılı sistemler bütünü, yapısal ağ, örgüt; cep telefonu,
su, doğalgaz, elektrik gibi hizmetlerin hatlar bütünü, kapsama alanı ve
iletişim altyapısı) * birbirine geçmek, birbirine dolaşmak, kenetlenme, iç içe
geçme, giriftleşme, şebekelenme, ağ oluşturma
teşahhus :
ara. * şahasa (göze çarpmak, belirgin olmak, belirmek, yükselip görünmek), şahs
(birey, kişi, ferd, şahıs, belirgin varlık) * belirgin ve ayırt edilebilir hale
gelme, somutlaşma; bir kimliğin veya şahsiyetin ortaya çıkması, belirginleşme,
somutlaşma, şahsiyet kazanma
teşakkuk :
ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak,
çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma)
* çatlama, yarılma, çatlaklar oluşma, bölünme, ikiye bölünme, ikiye ayrılma
teşamuh :
ara. * şamaha (yükselmek, başını dik tutmak, ululanmak, yücelmek), şamiha
(yüce, yüksek, göğe doğru yükselen; kibirli, gururlu; yüksek yerler, tepeler,
yüksekler) * yükselme, ululanma, yücelme
teşanü :
ara. * şanaa, şanua (nefret etmek, düşmanlık beslemek, kin gütmek, çirkin
olmak, kötü olmak), şani (kin tutan, düşmanlık eden, nefret eden kişi, düşman,
hasım, adavet eden kimse, buğz eden kimse) * birbirine buğzetme, karşılıklı kin
besleme, karşılıklı nefret besleme
teşarük :
ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak
etmek), şerik (ortak) * ortak olma, ortaklık etme, birbirine ortak olma
teşaub :
ara. * şa'ba (ayırmak, bölmek, yarmak; ayrıkmak, dallanmak), şube (bölüm,
kısım, kol, dal, budak; bir kurumun ana yapısından ayrılarak farklı bir yerde
hizmet veren alt birimi) * dallanıp budaklanma, kollara ayrılma, kol ve şube
oluşturma; bir konunun, yolun veya işin birçok kola ayrılarak karmaşık hale
gelmesi
teşaür :
ara. * şaara (sezmek, farkına varmak, kavramak, algılamak; şiir söylemek, şiir
yazmak, şairlik yapmak), şiir (duygu, düşünce, sembol, imge, ritim, uyum içeren
ve düzyazıdan farklı niteliklere haiz yazın türü), şair (şiir yazan) * şairlik
taslama; karşılıklı şiir söyleşme
teşavür :
ara. * şara, şavara (danışmak, öğüt almak, görüş sormak, fikir almak), muşavir
(danışman, görüş veren, öğüt veren) * birbirine danışma, görüş alışverişinde
bulunma, karşılıklı danışma, görüş alışverişi yapma, müşavere etme
teşbib :
ara. * şabba (genç olmak, delikanlılığa erişmek, gençleşmek; kadınlardan
bahsetmek) * Divan edebiyatında genellikle kasidelerin başında yer alan, şairin
asıl konuya (methiyeye) geçmeden önce sanat gücünü sergilediği, genellikle
15-20 beyit uzunluğunda olup tabiat tasvirleri, bahar, bayram, av veya at gibi
konuları işleyen giriş bölümü
teşbih : ara.
* şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek) *
benzetme, aynısı gibi yapma
teşbih-i beliğ :
ara. * teşbih (benzetme, aynısı gibi yapma) + i (tamlama eki) + belağa (beyan
etmek, bildirmek, açıklamak, ilan etmek, duyurmak, ulaştırmak), beliğ (açık,
net, düzgün) * benzeyen ve kendisine benzetilen unsurların birlikte bulunup
benzetme edatı (gibi, kadar) ile benzetme yönünün söylenmediği, en kısa ve
etkili benzetme türü
teşbik :
ara. * şabaka (örgü yapmak, birbirine geçirmek, ağ örmek, örmek, kafes örmek),
şebeke (birbiriyle bağlantılı sistemler bütünü, yapısal ağ, örgüt; cep
telefonu, su, doğalgaz, elektrik gibi hizmetlerin hatlar bütünü, kapsama alanı
ve iletişim altyapısı) * şebekeleştirme, ağ oluşturma, ağ biçimine koyma, örme,
örgülü yapı oluşturma
teşdid :
ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak),
şiddet (sertlik, katılık, kuvvet ve yoğunluk; bir olayın, duygunun veya etkinin
çok güçlü derecede olması; zor kullanma, cebir) * şiddetlendirme,
sağlamlaştırma, güçlendirme, kuvvetlendirme, kuvvet verme; harfi şeddeli okuma
teşdit :
ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak),
şiddet (sertlik, katılık, kuvvet ve yoğunluk; bir olayın, duygunun veya etkinin
çok güçlü derecede olması; zor kullanma, cebir) * şiddetlendirme,
sağlamlaştırma, güçlendirme, kuvvetlendirme, kuvvet verme; harfi şeddeli okuma
teşebbüh :
ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek),
teşbih (benzetme, aynısı gibi yapma) * benzeme, müşabehet etme; benzemeye
çalışma
teşebbük :
ara. * şabaka (örgü yapmak, birbirine geçirmek, ağ örmek, örmek, kafes örmek),
şebeke (birbiriyle bağlantılı sistemler bütünü, yapısal ağ, örgüt; cep
telefonu, su, doğalgaz, elektrik gibi hizmetlerin hatlar bütünü, kapsama alanı
ve iletişim altyapısı) * örgülü yapıya dönüşme, ağ şeklini alma, şebekeleşme;
parmaklarını birbirine geçirme, kenetleme
teşebbüs :
ara. * şebbese (teşebbüs etmek, girişimde bulunmak, kalkışmak, işe başlamak),
müteşebbis (bir işi gerçekleştirmek üzere girişimde bulunan, risk alan ve iş
kuran kişi, girişimci) * işe başlama, girişme, girişimde bulunma, kalkışma
teşeccu :
ara. * şacua, şecea (yiğit olmak, mert olmak, cesaret etmek, cüret etmek),
şecaat (tehlikeli veya zor durumlar karşısında korkuya kapılmadan, doğru olanı
savunma iradesini ve kararlılığını gösterme durumu, cesaret, yiğitlik, gözü
peklik, kahramanlık, bahadırlık, mertlik, yüreklilik) * yiğitlik yapma, mertlik
gösterme, bahadırlık gösterme, kahramanlık yapma, cesaret gösterme
teşeddüd :
ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak),
şiddet (sertlik, katılık, kuvvet ve yoğunluk; bir olayın, duygunun veya etkinin
çok güçlü derecede olması; zor kullanma, cebir) * sertleşme, katılaşma,
kuvvetlenme, güçlenme
teşekkül :
ara. * şakala (oluşmak, biçimlenmek, şekillenmek, meydana gelmek), teşekkul
(oluşum, biçimlenme, şekillenme, meydana gelme), şekl (biçim, form) *
biçimlenme, biçimli olma, şekillenme, şekilli olma; oluşum
teşekkür :
ara. * şakara (teşekkür etmek, şükran duymak, övmek, minnettarlık belirtmek),
şukr (teşekkür, övgü, minnet; kendisine yapılan iyiliği veya verilen nimeti
fark edip bunu söz, davranış veya içsel bir kabul ile takdir etme, nimeti
vereni tanıma ve ona yönelme) * yapılan bir iyilik, yardım veya nezaket
karşısında duyulan minnettarlığı sözle veya davranışla ifade etme, minnettarlık
gösterme
teşennüc :
ara. * şanaca (germek, kasmak), şenc (gerilme, kasılma) * kasılma, gerilme,
spazm geçirme, büzülme, buruşma; adalelerin gerilip büzülmesi, kasılması
teşerrüf :
ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık,
itibar) * şeref duyma, şereflenme, onurlanma, saygı gösterme, hürmet etme
teşevvuk :
ara. * şavaka (motive etmek, gayrete getirmek, heveslendirmek, coşturmak,
cesaretlendirmek), teşvik (istek uyandırma, heveslendirme, arzu ettirme,
cesaretlendirme, motivasyon), şevk (arzu, istek, motivasyon, heves, coşku,
iştiyak) * şevklenme, istek gösterme, arzu etme, sevinme
teşevvüş : ara.
* şavşa (karıştırmak, dağıtmak, düzensiz hale getirmeki karmaşıklaştırmak) *
karışma, düzensizleşme, karışıklık, düzensizlik, kargaşa; zihnin bulanması,
düşüncelerin karışması, zihni bulanma
teşfiye :
ara. * şafa (iyileşmek, sağlık bulmak, şifa bulmak; iyileştirmek, sağlık
vetmek, şifa vermek), şifa (iyileşme, sağlık bulma), şafi (iyileştiren, sağlık
veren, sağlığına kavuşturan, şifa veren) * iyileştirme, sağlığına kavuşturma,
şifalandırma, şifa verme
teşhir :
ara. * şahara (açığa çıkmak, tanınmak), şahhara (herkese duyurmak, ününü
yaymak), şuhra (şöhret, ün, nam, tanınmışlık, repütasyon) * bir şeyi veya
kimseyi herkesin göreceği şekilde ortaya koyma, açığa çıkarma, sergileme;
ayrıca bir kimseyi kamuoyu önünde küçük düşürme, rezil etme
teşhis :
ara. * şahasa (göze çarpmak, belirgin olmak, belirmek, yükselip görünmek), şahs
(birey, kişi, ferd, şahıs, belirgin varlık) * belirginleştirme, ayırt etme;
şahıslaştırma, kişileştirme; kimliğini veya mahiyetini ortaya koyma; tıpta
hastalığın tanısını koyma, bir hastalığı tanıma
teşhis ve intak :
ara. * teşhis (şahıslaştırma, kişileştirme) + ve (ile, birlikte, beraber) +
intak (konuşturma; canlı veya cansız varlıklara konuşturma niteliği kazandırma
sanatı; özellikle edebiyatta hayvan, eşya veya soyut varlıkları insan gibi
konuşturarak anlatma tekniği) * edebiyatta insan olmayan, canlı veya cansız bir
varlığı kişileştirmek suretiyle konuşturmak
teşhiz :
ara. * şahaza (sivriltmek, keskinleştirmek, bilemek; gücünü, kuvvetini
artırmak) * sivriltme, keskinleştirme, bileme; gücünü, kuvvetini artırma
teş'ib :
ara. * şa'ba (ayırmak, bölmek, yarmak; ayrıkmak, dallanmak), şube (bölüm,
kısım, kol, dal, budak; bir kurumun ana yapısından ayrılarak farklı bir yerde
hizmet veren alt birimi) * şubelere ayırma, kollara ayırma, dallandırma,
bölümlendirme, kısımlandırma
teşkik :
ara. * şakka (şüphelenmek, kuşkulanmak), şekk (emin olmama hali, güvende
hissetmeme hali, kuşku, şüphe, zan, tereddüt, belirsizlik) * şüphede bırakmak,
şüphelendirmek, kuşkulandırmak, kuşkuya düşürmek
teşkil :
ara. * şakala (oluşmak, biçimlenmek, şekillenmek, meydana gelmek), şekl (biçim,
form, kalıp) * şekil verme, biçimlendirme, oluşturma, meydana getirme; bir
bütünü kurma ve düzenleme
teşkilat :
ara. * teşkil (şekil verme, biçimlendirme, oluşturma, meydana getirme; bir
bütünü kurma ve düzenleme) + at (isim yapım ve çoğul eki) * oluşturulmuş
yapılar, düzenlemeler; belirli bir amaç için kurulmuş ve örgütlenmiş kurum veya
örgüt; organizasyon
teşmil :
ara. * şamala (kuşatmak, çevrelemek, içine almak, sarmak, kapsamak, kaplamak) *
kapsamına alma, kapsama, çevreleme, kuşatma, içine katma, yayma; bir hükmü,
hakkı veya uygulamayı daha geniş bir alana veya daha çok kimseye uygulama
teşne :
far. * teşne (susamış) * susuz kalmış, suya ihtiyaç duyan, susamış; çok istekli,
hasret çeken, özlem duyan (mecazi)
teşrif :
ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık,
itibar) * şereflendirme, onurlandırma, yüceltme; nezaket ifadesi olarak bir
yere gelme, buyurma
teşrifat :
ara. * teşrif (şereflendirme, onurlandırma, yüceltme; nezaket ifadesi olarak
bir yere gelme, buyurma) + at (isim yapım ve çoğul eki) * şereflendirmeler,
onurlandırmalar; resmi törenlerde ve devlet işlerinde uygulanması gereken
kabul, karşılama, ağırlama ve protokol kuralları; protokol
teşrih :
ara. * şaraha, şeraha (genişletmek yaymak, açmak, açıklamak, yaymak, yarmak,
yarıp içini çıkarmak) * yarıp açma, açıklama; anatomi incelemesi için bir
cesedi veya organı kesip açma, disseksiyon; ayrıntılı açıklama ve tahlil
teşrik :
ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak
etmek), şerik (ortak) * ortak olma, paylaşma, bölme, yarma, ayırma
teşrik-i mesai :
ara. * teşrik (ortak olma, paylaşma, bölme, yarma, ayırma) + i (tamlama eki) +
mesai (zaman ve emek verme, çalışma, iş yapma, uğraş, çaba, emek, koşturma,
koşuşturma; koşma) * birlikte çalışma, işbirliği yapma, bir işi beraber yapma
teşrin :
aka., sür * taşritu (başlangıç, ilk ay; başlangıç dönemi) * eski Rumi ve Hicri
takvim sistemlerinde sonbahar aylarını (Ekim ve Kasım) adlandırmak için
kullanılan Akadca/Süryanice kökenli bir kelime
teşrin-i evvel :
ara. * teşrin (başlangıç, ilk dönem) + i (tamlama eki) + evvel (ilk, birinci,
önde olan) * birinci teşrin; miladi takvimdeki 10. ay olan Ekim ayı
teşrin-i sani :
ara. * teşrin (başlangıç, ilk dönem) + i (tamlama eki) + sani (ikinci) * ikinci
teşrin; miladi takvimdeki 11. ay olan Kasım ayı
teşt :
far. * taşt (çamaşır leğeni) * halk arasında genellikle çamaşır yıkamak, hamur
yoğurmak veya banyo yapmak amacıyla kullanılan, geniş, yayvan ve kenarları
yüksek leğen veya kap
teştit :
ara. * şetata (dağılmak, perakende ve dağılmış olmak) * dağıtma, dağıtılma;
perişan etme
teşvik :
ara. * gayrete getirmek, heveslendirmek, coşturmak, cesaretlendirmek), şevk (arzu,
istek, motivasyon, heves, coşku, iştiyak) * istek uyandırma, heveslendirme,
arzu ettirme, cesaretlendirme, motivasyon
teta :
gre. * theta (θ, Θ) * Yunanca alfabenin sekizinci harfi; açı göstergesi olarak
kullanılan bir değişken sembolü
tetabuk : ara.
* tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek, örtüşmek),
tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek, örtüştürmek),
tabaka (tabaka, katman, seviye, kat, düz yüzey, satıh), tıbk (aynısı, tıpkısı,
tam aslı, tam kendisi, özdeş) * iki farklı şey, durum veya düşünce boşluk
bırakmayacak şekilde birbiriyle tam olarak örtüşme, uyuşma, bağdaşma ve denk
düşme
tetafful :
ara. * tifl (çocuk, yavru, henüz gelişmemiş), tataffala (çocukluk etmek; asalak
gibi ilişmek, izinsiz bir işe karışmak, dalkavukluk etmek) tufl (dalkavuk) *
başkasına yük olma, davetsiz olarak bir işe veya topluluğa katılma;
dalkavukluk, yaltaklanma
tetahhul :
ara. * tihal (dalak) * dalağın şişmesi, büyümesi; splenomegali
tetahhur :
ara. * tahara, tahura (temizlenmek, kirini gidermek, arınmak, saflaşmak,
paklanmak), tahhara (temizlemek, kiri gidermek, arındırmak, arıtmak), tahir
(temizleyen) * temizlenme arınma, saflaşma, paklanma; günah işlemekten
uzaklaşma, günahlardan arınma
tetani :
gre. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tetanos
(gerilme, uzanma, kasılma; tetanoz hastalığı) + eia (isim yapım ve durum eki) *
istemsiz, sürekli veya tekrarlayan kas kasılmalarıyla seyreden durum
tetanik :
gre. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tetanos
(gerilme, uzanma, kasılma; tetanoz hastalığı) * istemsiz, ağrılı kasılmalara
yol açan tetani veya tetanoz hastalığıyla ilgili olan
tetanos :
gre. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tetanos
(gerilme, uzanma, kasılma; tetanoz hastalığı) * Clostridium tetani bakterisinin
toksiniyle oluşan, özellikle çene ve gövde kaslarında sertleşme ve kasılmalar
yapan hastalık
tetanoz :
gre. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tetanos
(gerilme, uzanma, kasılma; tetanoz hastalığı) * Clostridium tetani bakterisinin
toksiniyle oluşan, özellikle çene ve gövde kaslarında sertleşme ve kasılmalar
yapan hastalık
tetanoz toksoid :
gre * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tetanos (gerilme,
uzanma, kasılma; tetanoz hastalığı) + toxikon (ok zehiri) + oeides (gibi, ile
ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * Clostridium tetani bakterisinin ürettiği
zehrin (toksinin) hastalık yapma etkisinin kimyasal olarak giderildiği ancak
bağışıklık uyandırma özelliğinin korunmuş olduğu hal, tetanoz aşısının etken
maddesi
tetavül :
ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek,
zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), itval
(uzatma, uzatılma), tavil (uzun, uzun süren, uzayan) * uzun olma, uzama
tetavvu :
ara. * taa, tava (itaat etmek, uymak, boyun eğmek, istemek) * gönüllülük,
isteğe bağlı olarak yapılan iş; özellikle dinî kullanımda farz olmayan gönüllü
ibadet, farz veya vacip olmayan, kişinin kendi isteğiyle, sırf Allah rızasını
kazanmak için yaptığı nafile ibadet
tetbib :
ara. * tabba (helak olmak, yok olmak, ziyana uğramak, zarar görmek), tabbaba
(helak etmek, yok etmek, ziyana uğratmak, zarar vermek) * zarar, verme, ziyana
uğratma, helak etme
tetbir :
ara. * tabbara (paramparça etmek, helak etmek, mahvetmek, yok etmek) * helak
etme, mahvetme, perişan etme, yok etme
tetebbu :
ara. * tabe (tabi olmak, takip etmek, izlemek) * bir şeyi iyice araştırıp,
ayrıntlı olarak inceleme
tether :
ing. * tether (bağ, ip, zincir; bağlamak, sabitlemek) * bir şeyi belli bir
mesafede tutmak için bağlayan ip, halat veya kısıtlayıcı bağlantı; bağlamak,
hareket alanını sınırlamak
tethered cord :
ing. * tethered (bağlanmış, sabitlenmiş, gerilmiş) + cord (kordon, ip; burada
omurilik) * omuriliğin normalden fazla aşağıya doğru gerilerek sabitlenmesi
durumu gergin omurilik sendromu, bağlı omurilik sendromu
tethys :
gre. * tethe (büyükanne) + is, ys (isim yapım eki) * Yunan mitolojisinde
Okeanos'un eşi, nehirlerin, pınarların ve deniz sularının ana tanrıçası olan
titan tanrıça
tetik :
tür. * tet (hareket etmek, devinmek, kımıldamak, kıpırdamak; hareket ettirmek,
devindirmek, kımıldatmak, kıpırdatmak, dürtmek) + ik (-ci) (hareket ettirici) *
bir sistemi harekete geçiren parça, hareket ettirici; silahı ateşlemek için
parmakla hareket ettirilen (çekilen) küçük manivela; bir olayı veya süreci
başlatan ana etken; psikolojide travmatik bir anıyı canlandıran uyarıcı; çabuk
davranan, çevik, dikkatli (Tät (aksiyon, eylem, hareket) (alm.) )
tetik balığı :
tür. * tetik (bir sistemi harekete geçiren parça, hareket ettirici; silahı
ateşlemek için parmakla hareket ettirilen (çekilen) küçük manivela; bir olayı
veya süreci başlatan ana etken; psikolojide travmatik bir anıyı canlandıran
uyarıcı; çabuk davranan, çevik, dikkatli) (tet (hareket etmek) + ik (-ci) ) +
balık (suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik
eki) * balistidae familyasına ait olan, dünya genelinde tropikal ve ılıman
denizlerin sığ sularında, özellikle mercan kayalıklarında yaşayan, sırt
yüzgecindeki dikenleri bir tetik mekanizması gibi kilitleyebilen, renkli, sert
pullu ve hırçın yapılı balık grubu, triggerfish, domuz balığı, çütre (sırt
yüzgecindeki üç dikenden ilki dik konuma geldiğinde tetik gibi kurulmakta ve
kilitlenmekte olup, ikinci küçük diken ise bu tetiklenmeyi serbest bırakır.)
tetikçi :
tür. * tetik (bir sistemi harekete geçiren parça, hareket ettirici; silahı
ateşlemek için parmakla hareket ettirilen (çekilen) küçük manivela; bir olayı
veya süreci başlatan ana etken; psikolojide travmatik bir anıyı canlandıran
uyarıcı; çabuk davranan, çevik, dikkatli) + çi (yapan, eden eki) * tetik çeken
kimse; bir cinayeti veya suçu işlemek için başkaları tarafından para karşılığı
tutulan, silahı kullanan veya cinayeti bilfiil gerçekleştiren kişi
tetir :
tür. * tetir (cevizin yeşil dış kabuğu veya yaprağı, bitkilerin bıraktığı
kalıcı, zor çıkan boya lekesi) * cevizin yeşil dış kabuğu, yaprağı veya bu
kısımların bıraktığı kalıcı, kınamsı kahverengi/sarı renkli leke; eldeki
şekerli veya yapışkan kalıntı
tetis :
gre. * tethe (büyükanne) + is, ys (isim yapım eki) * Yunan mitolojisinde
Okeanos'un eşi, nehirlerin, pınarların ve deniz sularının ana tanrıçası olan
titan tanrıça
tetkik :
ara. * dakik (ince, hassas, narin), dakka (ufalamak, inceltmek,
ayrıntılandırmak, incelemek, inceltmek, dikkatle araştırmak; vurmak, yıkmak,
ezmek, ezip ufalamak, yerle bir etmek, düzlemek, dümdüz etmek), dakik (düzenli
işleyen, aksamayan, hassas) * bir konuyu bütün ayrıntılarıyla dikkatlice
inceleme, araştırma, gözden geçirme ve değerlendirme; ayrıntılı inceleme,
ayrıntısına kadar araştırma, tedkik
tetmim :
ara. * tamma (tamamlamak, eksiksiz hale getirmek, sonlandırmak, bitirmek) *
tamamlama, eksiksiz hale getirme, sonlandırma, bitirme
tetra :
ara. * tatra (peş peşe, ardı ardına, aralıklı olarak) * birbiri ardından
gelerek, sıra ile, art arda
tetra :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) * dört parçadan oluşan grup, dörtlü, dörtlü birlik
tetrabenazin :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + benazin (aromatik, altı karbonlu halkalı hidrokarbon olan
benzen halkası belirteci) * özellikle Huntington hastalığına bağlı istemsiz
hareketlerin ve bazı hiperkinetik hareket bozukluklarının tedavisinde
kullanılan, beyindeki monoamin taşıyıcılarını etkileyen VMAT2 inhibitörü ilacın
etken maddesi (C19H27NO3)
tetrad :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) * dört parçadan oluşan grup, dörtlü, dörtlü birlik
tetradium :
gre., lat. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı;
grup halinde dört şey) (gre.) + dion (küçültme eki) (gre.); odium (ile ilgili,
-a ait) (lat.) * Rutaceae (turungiller) familyasından, dört parçalı çiçek
kümelerine sahip, Asya kökenli ağaç türü
tetraetil :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) * genellikle kurşun ile
birleşerek tetraetil kurşun (Pb(C2H5)4) adıyla bilinen, eskiden benzinli
araçlarda motor vuruntusunu önlemek ve oktan sayısını artırmak için yakıta
katılan zehirli bir kimyasal bileşik
tetraetilenpentamin :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) + ene (çift bağ içeren
doymamış hidrokarbon molekülü eki) + penta (beş) (gre.) + amine (amonyak
türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) (lat.) * epoksi reçinelerde
sertleştirici (kürleme maddesi), motor yağı katkısı ve kauçuk üretiminde
hammadde olarak kullanılan, su ve polar çözücülerde çözünen sarı renkli ve
akıcı organik bir kimyasal bileşik (C8H23N5)
tetragon :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + gonia (kenar, açı, köşe durumu) (gonos (kenar, açı, köşe) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * dört köşeli şekil, dört kenarlı şekil,
dörtgen, quadrilateral
tetragonal :
gre., lat. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı;
grup halinde dört şey) + gonia (kenar, açı, köşe durumu) (gonos (kenar, açı,
köşe) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait)
(lat.) * dörtgen biçimli; kristalografide tetragonal sisteme ait olan (kare
tabanlı prizmatik kristal yapı)
tetragrammaton :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + gramma, grammat (harf) + os, on (gibi olan, ile ilgili
olan) * dört harften oluşan ifade; Yahudilerin kutsal kitabı Tanah’ta ve İbrani
kültüründe Tanrıyı ifade eden Yehovah kelimesinin YHVH olarak yazılışındaki
dört harfe atfen
tetrahedral :
gre., lat. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı;
grup halinde dört şey) + hedra (yüz, oturak, düzlem, yüzey, satıh, alan) (gre.)
+ alis (sıfat yapım eki) (lat.) * dört yüzeyli bir katı cisim (dörtyüzlü) ile
ilgili olan, dört yüzü bulunan, dört yüzlü olan
tetrahedron :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + hedra (yüz, oturak, düzlem, yüzey, satıh, alan) + os, on
(gibi olan, ile ilgili olan) * dört yüzlü geometrik cisim; dört üçgensel yüzden
oluşan çokyüzlü
tetrahidroaminakrin :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) (gre.) + amine (amonyak
türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) + acrine (acridine halkası) (lat.) *
hafif ve orta şiddetteki Alzheimer hastalığı demansının semptomatik tedavisinde
kullanılan, hafıza ve bilişsel işlev kapasitesinin artmasını sağlayan sentetik
ilacın etken maddesi (C13H14N2)
tetrahidrobiopterin :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + bios (yaşam, hayat,
dirim, canlılık, oluşum, yaratılış) + pterine (pteryx, pterygos, ptera, pteron
(kanat, yüzgeç) + ine (kimyasal madde eki) ) * özellikle fenilketonüri (PKU)
gibi hastalıkların tedavisinde ve nörolojik dengenin sağlanmasında önemli rol
oynayan, vücutta amino asit metabolizması, nörotransmiter üretimi ve nitrik
oksit sentezi için kritik olan doğal bir kofaktör
tetrahidrokannabinol :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + kannabinol ( kenevir
bitkisinde bulunan psikoaktif olmayan başlıca kanabinoidlerden biri (C21H26O2)
) (kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) (gre.) + ol (alkol OH grubu) (lat.)
) * Hint keneviri (Cannabis sativa ve Cannabis indica) bitkisinde doğal olarak
bulunan, esrarın veya otun insanlarda görülen kafa yapıcı, zihin değiştirici ve
öforik (coşku) etkilerinden sorumlu olan ana psikoaktif bileşen (C21H30O2)
tetrakord :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + khorde (tel, lif, kiriş) * müzikte dört sesten oluşan dizi;
özellikle Antik Yunan müziğinde dört telli/ dört notalı ses dizisi
tetrakuark :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + quark (Amerikalı fizikçi Murray Gell-Mann tarafından
üretilen kelime; bir araya gelerek hadronlar olarak bilinen bileşik
parçacıkları oluşturan bir tür temel parçacık ve maddenin temel bileşenlerinden
biri) * parçacık fiziğinde dört adet kuarktan (genellikle iki kuark ve iki
antikuarktan) oluşan hadronik ve egzotik bir alt-atomik parçacık, dört kuark
parçacığı
tetraloji :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime,
bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * dört bölümlü
eser veya dörtlemeden oluşan anlatı; özellikle edebiyatta dört yapıtlık seri
tetramerik :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + meros (parça, bölüm, kısım, birim) + ikos (ile ilgili, -a
ait, gibi) * dört alt birimden veya dört yapısal parçadan oluşan moleküler veya
biyolojik yapıya ait olan; dört alt birimli (yapı)
tetrameröz :
gre., lat. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı;
grup halinde dört şey) + meros (parça, bölüm, kısım, segment) (gre.) + osus
(ile ilgili, -a ait) (lat.) * çiçek parçalarının, özellikle çanak yaprak, taç
yaprak, erkek organ veya dişi organların dört parçalı veya dördün katları
hâlinde bulunduğu yapı, dört parçalı
tetramin :
gre., lat. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı;
grup halinde dört şey) (gre.) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup
(-NH2) eki) (lat.) * molekülünde veya koordinasyon yapısında dört amin grubu
veya dört amin ligandının bulunduğunu belirten kimyasal adlandırma unsuru
tetraodontidae :
gre., lat. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı;
grup halinde dört şey) + odous (diş), odontos (diş ile ilgili) (gre.) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * her çenede ikişer olmak üzere dört
güçlü diş plakası bulunan balıkları kapsayan familya, balonbalığıgiller
tetraodontiformes :
gre., lat. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı;
grup halinde dört şey) + odous (diş), odontos (diş ile ilgili) (gre.) + formis
(şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) )
(lat.) * diş yapıları ve gövde biçimleriyle ayırt edilen balonbalıkları,
kirpibalıkları, kutu balıkları ve yakın akrabalarını kapsayan ışın yüzgeçli
balıklar takımı, balonbalığımsılar
tetrapanax :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + panax (tam şifa, çare, ilaç, tedavi, tam iyileşme; ginseng,
şifa bitkisi) (pan (her, tüm, bütün, hepsi, tam, tamamen) + akos (şifa, çare,
ilaç, tedavi, tam iyileşme) ) * Araliaceae (arakgiller) familyasından, büyük
palmat yapraklı, tropikal süs bitkisi türü
tetrapleji :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + plegia (felç, inme, nuzul) (plegein (darbelemek, vurmak,
çarpmak) + eia (durum ve usim yapın eki) ) * dört uzvun (iki kol ve iki bacak)
felci, kuadripleji
tetraploid :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + ploos (kat, katlanmış) ) + oeides (gibi, ile ilgili,
benzer, şekilli, biçimli) * dört homolog kromozom takımı, yani 4n kromozom
sayısı taşıyan, dört kromozom takımlı
tetrasiklin :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus)
+ ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * dört halkalı kimyasal yapıya
sahip, bakterilerin protein sentezini engelleyerek etki gösteren geniş
spektrumlu antibiyotik grubu (C22H24N2O8)
tetraspor :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak),
spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos
(ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) * alglerde ve bazı sporlu bitkilerde
mayoz bölünme sonucunda oluşan ve genellikle dörtlü gruplar hâlinde bulunan
spor, tetraspore, dörtlü spor
tetrazoik :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (a (-sız,
yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim,
dirilik, oluşum, hayvan), zoos (canlı yaşam formu, yaşayan, hayvan) + tos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ikos (sıfat yapım eki) * yapısında dört adet
azot (azotlu grup veya atom) bulunduran (bileşik)
tetrazolium :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + azole (azot N grubu) + ium (isim yapım eki) * dört azot
atomu içeren, yükseltgenme-indirgenme tepkimelerinde renk değişimi gösteren ve
biyokimyasal testlerde hücresel canlılık/enzim aktivitesini belirlemek için
kullanılan heterosiklik bileşikler sınıfı (C1H2N4⁺)
tetre :
tür. * tetra (şifalı bitki, duman ağacı, tetere) * Anadolu'da duman ağacı veya
sumak olarak da bilinen, genellikle Trakya bölgesinde yetişen, yaprakları
antibakteriyel özellikler taşıyan, diş eti iltihapları, cilt yaraları ve
hemoroit gibi rahatsızlıklarda destekleyici tedavi olarak kullanılan şifalı bir
bitki
tetris :
rus. * tetris (dörtlü tenis) (tettares, tettores, tessares (dört), tetras
(dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + tenir (tutmak, yakalamak,
kavramak), tenez (tutunuz, yakalayınız, kavrayınız) (fra.); tennis (ing.) *
farklı şekillerdeki blokların (tetrominolar) yukarıdan aşağıya düşerken
döndürülüp hizalanarak kesintisiz yatay çizgiler oluşturmayı amaçlayan ikonik
bir bulmaca oyunu
tetrizolin :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + azole (azot N grubu) +
ine (kimyasal madde eki) * göz ve burun damarlarını büzerek kızarıklık ve
tıkanıklığı azaltmak amacıyla kullanılan, adrenerjik alfa reseptörleri uyarıcı
dekonjestan ilacın etken maddesi (C13H16N2)
tetroz :
gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup
halinde dört şey) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) * molekülünde
dört karbon atomu bulunan monosakkaritlerin genel adı (C4H8O4)
tettigoniidae :
gre., lat. * tettix, tettigos (çekirge, ağustosböceği) (gre.) + idae (-giller,
hayvan familyası eki) (lat.) * düz kanatlılar (Orthoptera) takımına ait, uzun
antenli, çoğunlukla bitkilerle beslenen ve birçok türü ses çıkaran çekirgeleri
kapsayan böcek familyası, çalı çekirgesigiller
tetvic :
ara * tac (başlık, hükümdarlık simgesi) * taç giydirme, taçlandırma
teucrium :
gre. * teukros (Truva'nın efsanevi ilk kralı veya kahramanı Teukros'un adından)
+ ion (ile ilgili, -a aiy) (gre.) + ium (isim yapım eki) (lat.) *
ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından gelen ve dilimizde genellikle
kısamahmut, mayasıl otu veya yer meşesi gibi isimlerle bilinen aromatik ve
şifalı otsu bitki türü
teürji :
gre. * theos (tanrı, ilah) + ergon (iş, eylem, çalışma) + eia (isim yapım, yer
ve durum eki) * tanrısal güçlerle ilişki kurarak onların etkisini çağırmayı,
ilahi varlıklarla birleşmeyi veya ruhsal dönüşüm sağlamayı amaçlayan
mistik-dini uygulama; özellikle Yeni Platoncu gelenekte ilahi aleme yükselme
yöntemi; kozmik veya doğaüstü güçlerin ve ilişkilerinin incelenmesi ve bu
güçlerin kullanılması olarak tanımlanan okültizm çalışma sahası
tevacüd :
ara. * vecede (bulmak, bilmek, akıla getirmek) * tasavvufta ilahi aşk ve coşku
hali olan vecd haline gelmiş gibi davranma veya vecd halini göstermeye çalışma;
bir yerde bulunma, hazır olma
tevacüh :
ara. * vech (yüz, çehre, surat; suret; yön, taraf) * yüz yüze olma, yüz yüze
gelme, karşı karşıya gelme
tevaffuk :
ara. * vefaka (uygun gelmek, uymak, uygun olmak, muvafık olmak), vefk (uygun
olma, uygunluk, uyma, muvafık olma) * muvaffak olma, başarma, başarılı olma,
uygun olma
tevafuk :
ara. * vefaka (uygun gelmek, uymak, uygun olmak, muvafık olmak), vefk (uygun
olma, uygunluk, uyma, muvafık olma), ittifak (birleşme, anlaşma, söz ve görüş
birliğinde olma) * birbirine uygunluk, muvafık olma, rast gelme hali,
nizamlanmış biçimde birbirine uygun olmak
tevahhuş :
ara * vahaşa (yalnız ve ıssız olmak; yabanileşmek), vahşi (yabani, ıssız yere
ait) * korkma, ürkme, yalnızlıktan çekinme ve yabanileşme
tevakkud :
ara. * vakada (yanmak, ateşlenmek, alev almak) * tutuşma, alevlenme, parlama;
bir duygu, heyecan veya düşüncenin güçlenip hararet kazanması
tevakkuf :
ara. * vakafa (durmak, ayakta durmak, beklemek) * durma, bekleme, bir yerde
kalma; durma, duraklama; bir işin ilerlemesinin geçici olarak kesilmesi; bir
şeyin başka bir şarta bağlı olması
tevali :
ara. * valiya (ardından gelmek, bitişmek, birbirini izlemek, takip etmek) *
birbiri ardınca gelme, art arda sıralanma, kesintisiz devam etme; ardışıklık,
süreklilik
tevalüd :
ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak,
ortaya çıkarmak), veled (doğan, çocuk), mevlid (doğum, doğum zamanı, doğum
yeri) * d
tevarüd :
ara. * varada (gelmek, ulaşmak, varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek,
getirmek) * iki veya daha çok kimsenin birbirinden etkilenmeden aynı düşünce,
söz veya buluşa bağımsız olarak ulaşması; aynı yere veya duruma art arda gelme
tevarüs :
ara. * varisa (miras almak, mirasçı olmak, varis olmak) * mirasın karşılıklı
veya kuşaktan kuşağa intikal etmesi; bir malın, hakkın, unvanın, geleneğin veya
özelliğin nesilden nesile geçmesi
tevassul :
ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek,
kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek, bitiştirmek,
kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma, bir araya
gelme, kavuşma) * bir amaca ulaşmak için bir vesileye başvurma; İslam tasavvuf
ve dinî geleneğinde Allah’a dua ederken peygamber, evliya veya salih kimseleri
vesile kılarak aracılık isteme veya onların hürmetini anarak dua etme, tevessül
tevasuk :
ara. * vasaka (bağlamak, sağlamlaştırmak, güven altına almak), misak (sağlam
bağ, ahit, kesin sözleşme), vesika (bağ, bağlılık, vesika; güvence, delil,
hukuken geçerli belge), vusuk (sağlamlık, dayanıklılık, sağlam inanma, güvenme,
itimad etme) * karşılıklı güvenme, birbirine güven duyma; taraflar sağlam bir
bağ, söz veya anlaşma ile birbirlerine bağlanma, karşılıklı güven ve mutabakat
içinde olma ara.
tevatür :
ara. * vatara (birbiri ardınca gelmek, kesintisiz sürmek, aralıksız devam
etmek) * ir haberin, olayın veya bilginin birbirinden bağımsız çok sayıda kişi
tarafından art arda nakledilmesi; kesintisiz ve yaygın biçimde aktarılması
sebebiyle doğruluğu konusunda güçlü kanaat oluşturan rivayet biçimi
tevazi :
ara. * vaza (paralel olmak, karşı karşıya gelmek, denk olmak), vezy (paralel
olma, karşı karşıya gelme, denk olma) * iki çizginin birbirine değmeden sonsuza
kadar yanyana uzaması, paralellik
tevazu :
ara. * vazaa, vadaa, ida (koymak, yerleştirmek, konumlandırmak, düzenlemek,
paylaştırmak, tayin etmek, indirmek, alçaltmak) * kendini olduğundan büyük
görmeme, büyüklük taslamama, alçak gönüllülük, gösterişten ve kibirden uzak,
ölçülü davranış, uysallık, yumuşaklık, boyun eğme
tevazün :
ara. * vazana (ağırlık koymak, tartmak, ölçmek), izan (ölçü, doğruyu takdir
etme, akıl ile değerlendirme) * ağırlık veya kuvvet bakımından denge hâlinde
bulunma; mecazen düşünce, davranış veya unsurlar arasında ölçülü ve dengeli
uyum
tevbe :
ara. * taba (dönmek, pişman olup vazgeçmek) * günah veya yanlıştan içtenlikle
pişmanlık duyarak vazgeçme ve bir daha yapmamaya karar verme; dini anlamda
Allah'a yönelerek bağışlanma dileme; Kur’an’ın 9. suresi
tevbekar :
ara., far. * taba (dönmek, pişman olup vazgeçmek), tevbe (günah veya yanlıştan
içtenlikle pişmanlık duyarak vazgeçme ve bir daha yapmamaya karar verme; dinî
anlamda Allah'a yönelerek bağışlanma dileme) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) * tevbe eden, yaptığına pişman olmuş olan
tevbih :
ara. * vabbaha (azarlamak, kınamak, paylamak, fırçalamak) * azarlama, kınama,
paylama, fırçalama, ayıplama ve ihtarda bulunma, tekdir
tevcib :
ara. * vaciba (gerekmek, zorunlu olmak, mecburi olmak, vacip olmak), vacib (gerekli,
zorunlu, mecburi) * gerekli veya zorunlu sayma; bir şeyi vacip kılma,
yapılmasını zorunlu hale getirme
tevcih :
ara. * vech (yüz, çehre, surat; suret; yön, taraf), veccehe (yöneltmek,
yönlendirmek, yön vermek, sevk etmek) * yöneltme, yönlendirme, yön verme, sevk
etme
tevdi :
ara. * vazaa, vadaa, ida (koymak, yerleştirmek, konumlandırmak, düzenlemek,
paylaştırmak, tayin etmek, indirmek, alçaltmak) * bir şeyi birine veya bir yere
emanet etme, verme, teslim etme
teveccu :
ara. * veca (sızı, ağrı, acı; sızlamak, ağrımak, acımak) * sızlama, ağrıma,
acıma
teveccüd :
ara. * vecede (bulmak, bilmek, akıla getirmek) * tasavvufta ilahi aşk ve coşku
hali olan vecd haline gelmiş gibi davranma veya vecd halini göstermeye çalışma;
bir yerde bulunma, hazır olma
teveccüh :
ara. * vech (yüz, çehre, surat; suret; yön, taraf), veccehe (yöneltmek,
yönlendirmek, yön vermek, sevk etmek) * yönelme, yönünü çevirme, ilgi, yakınlık
ve rağbet gösterme
teveffi :
ara. * teveffa (tamamen almak, eksiksiz teslim almak, ödüncünü veya hakkını
eksiksiz olarak tam almak; vefat etmek, ruhunu teslim etmek) * tamamen alma,
eksiksiz teslim alma, ödüncünü veya hakkını eksiksiz olarak tam alma; vefat
etme, ruhunu teslim etme, ölüm, vefat
tevehhüm :
ara. * vahima (yanılmak, kuruntuya kapılmak, yanlış sanmak) * gerçekte olmayan
bir şeyi var sanma veya bir durumu yanlış değerlendirme; kuruntuya kapılma,
asılsız zan ve yanlış kanaat oluşturma, vehamete kapılma
tevek :
tür. * tevek (asma dalı, üzüm dalı) * asma, kavun, karpuz ve kabak gibi bitkilerin
uzayan dallarına veya yapraklı sürgünleri; üzüm kütüğü (çotuk) veya asma
yaprağı
tevekkeli :
ara. * vekkele (güvenmek, dayanmak, işin yapılmasını başkasına bırakmak, temsil
yetkisi vermek, vekil tayin etmek, temsilci belirlemek), vekil (başkası adına
hareket etme, karar alma veya bir işi yürütme yetkisi verilen kişi, temsilci,
başkası adına yetki kullanan), tevekkul (bir işi başkasına bırakma, vekil tayin
etme, güvenme; elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah'a bırakıp O'na
güvenme ve dayanma) + i (sıfat yapı eki) * boşuna, sebepsiz yere, durduk yere,
neden olmadan
tevekkül :
ara. * vekkele (güvenmek, dayanmak, işin yapılmasını başkasına bırakmak, temsil
yetkisi vermek, vekil tayin etmek, temsilci belirlemek), vekil (başkası adına
hareket etme, karar alma veya bir işi yürütme yetkisi verilen kişi, temsilci,
başkası adına yetki kullanan) * bir işi başkasına bırakma, vekil tayin etme,
güvenme; elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah'a bırakıp O'na güvenme ve
dayanma
tevelli :
ara. * veliya (yakın olmak, dost olmak, korumak, yönetmek, üstlenmek), veli
(bir kimseye yakınlık gösteren, yakın olan, gözeten, koruyan, dost, koruyucu,
sahip çıkan, himaye eden kimse; Allah dostu; yöneten, idare eden, yetki sahibi
kimse, bir kişinin işlerini yürütme yetkisine sahip kimse, koruyucu, hami,
vasi, yönetici) * bir görevi, makamı veya sorumluluğu üzerine alma, üstlenme;
yönetimi devralma, idare etme; birine dostluk ve bağlılık gösterme
tevellüd :
ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak,
ortaya çıkarmak), veled (çocuk, doğmuş olan) * doğum, doğma, meydana gelme,
ortaya çıkma; bir şeyin başka bir şeyden kaynaklanması veya ondan türemesi
tevellüt :
ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak,
ortaya çıkarmak), veled (çocuk, doğmuş olan) * doğum, doğma, meydana gelme,
ortaya çıkma; bir şeyin başka bir şeyden kaynaklanması veya ondan türemesi
tevelvül :
ara. * velvele (feryat etmek, yüksek sesle ağlamak, gürültü yapmak, yaygara
koparmak; büyük gürültü, yaygara, telaş ve karışıklık; özellikle bağırış,
feryat ve kargaşa hali) * feryat etme, yüksek sesle ağlama, gürültü yapma,
yaygara koparma
teverrük :
ara. * verik (bacağın üst kısmı, kalça, uyluk, uyluk kemiği; sikkesiz, saf
gümüş, gümüş para) * namazda sol veya sağ kalça/uyluk üzerine oturma şekli
teverrüm :
ara. * varima (şişmek, kabarmak), verem (Mycobacterium tuberculosis adlı
bakterinin neden olduğu, hava yoluyla bulaşan ve tedavi edilmediğinde ölümcül
olabilen ciddi bir enfeksiyon hastalığı) * bir dokunun veya organın sıvı
birikmesi, iltihap veya başka bir nedenle normalden fazla büyüyüp şişmesi, ödem
veya şişlik oluşması; verem olma
teverrüs :
ara. * varasa (miras bırakmak, varis olmak, devralmak, miras almak), irs
(miras, kalıt, kalıtım, başkasına bırakılan mal veya şey), veraset (mirasçılık,
miras hakkı, varislik) * bir malın, hakkın, niteliğin veya özelliğin nesilden
nesile intikal etmesi, miras yoluyla geçme; mirasçı olma, varis olma, kalıtım
tevessul :
ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek,
kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek,
bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma,
bir araya gelme, kavuşma) * bir amaca ulaşmak için bir vesileye başvurma; İslam
tasavvuf ve dinî geleneğinde Allah’a dua ederken peygamber, evliya veya salih
kimseleri vesile kılarak aracılık isteme veya onların hürmetini anarak dua
etme, tavassul
tevessü :
ara. * vasia (genişlemek, geniş olmak, içine almak), vasi (geniş) * genişleme,
yayılma, kapsamın artması; bir alanın, etkinliğin, bilginin veya düşüncenin
sınırlarının genişlemesi
tevessül :
ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek,
kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek,
bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma,
bir araya gelme, kavuşma) * bir amaca ulaşmak için bir vesileye başvurma; İslam
tasavvuf ve dinî geleneğinde Allah’a dua ederken peygamber, evliya veya salih
kimseleri vesile kılarak aracılık isteme veya onların hürmetini anarak dua
etme, tavassul
tevessüm :
ara. * vasama (işaretlemek, damga vurmak, belirti bırakmak), vasm (işaret,
belirti), sima (yüz ifadesi, görünüş, alamet, belirti) * bir şeyin
görünüşünden, belirtilerinden veya işaretlerinden anlam çıkarma; sezme, anlayıp
kavrama, bir kimsenin veya şeyin niteliğini belirti ve alametlerinden tanıma
tevettür :
ara. * vatara (gerilmek, gergin olmak, kasılmak, uzamak) * gerilme,
gerginleşme; ruhi veya bedensel bakımdan stres, heyecan ve sıkıntı hali; tıpta
ve fizikte gerilim, tansiyon
tevfik :
ara. * vefaka (uygun gelmek, uymak, uygun olmak, muvafık olmak), vefk (uygun
olma, uygunluk, uyma, muvafık olma), ittifak (birleşme, anlaşma, söz ve görüş
birliğinde olma) * uygun düşürme, uydurma, uygun hale getirme, başarıya
ulaştırma, muvaffak olma; erkek ismi
tevhid :
ara. * vahid (bir, tek, yegane), vahhada (birlemek, tek kılmak) * birleme, tek
kılma, tek kabul etme; İslam inancında Allah’ın birliğini ve tekliğini kabul
etme, O’nu eşsiz ve ortaklardan uzak görme
tevhin :
ara. * vehhene (zayıflatmak, değersizleştirmek), vehn (zayıflık, gevşeklik) *
zayıf kılma, zafiyete duçar eyleme/edilme, zayıflatma, değersizleştirme
tevhiş :
ara. * vahhaşa (vahşileştirmek, korkutmak, ürkütmek) * vahşileştirme, korkutma,
ürkütme, kaçırma
tevhit :
ara. * vahid (bir, tek, yegane), vahhada (birlemek, tek kılmak) * birleme, tek
kılma, tek kabul etme; İslam inancında Allah’ın birliğini ve tekliğini kabul
etme, O’nu eşsiz ve ortaklardan uzak görme
tevil :
ara. * evvel (ilk, önce, asıl, başlangıç), evvele ((bir şeyi aslına döndürmek,
yorumlamak) * bir sözün veya metnin görünen anlamının ötesindeki asıl maksadını
ortaya çıkaracak biçimde yorumlanması; özellikle dini ve felsefî metinlerde
mecazi veya derin anlamını açıklama, yorumlama
tevkid :
ara. * vakada (yakmak, ateşlemek, tutuşturmak) * yakma, ateş yakma, ateşleme,
tutuşturma
tevkif :
ara. * vakafa (tutmak, kavramak, durdurmak, tutuklamak, alıkoymak, sabitlemek,
kımıldatmamak, hareket ettirmemek) * tutuklama, durdurma, alıkoyma
tevkil :
ara. * vekkele (güvenmek, dayanmak, işin yapılmasını başkasına bırakmak, temsil
yetkisi vermek, vekil tayin etmek, temsilci belirlemek), vekil (başkası adına
hareket etme, karar alma veya bir işi yürütme yetkisi verilen kişi, temsilci,
başkası adına yetki kullanan), tevekkul (bir işi başkasına bırakma, vekil tayin
etme, güvenme; elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah'a bırakıp O'na
güvenme ve dayanma) * bir kimseyi bir işi yapmaya yetkili kılma; bir görevi,
işlemi veya hukuki yetkiyi başkasına devretme, vekalet verme, vekil tayin etme,
vekil kılma, emanet etme
tevlid :
ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak,
ortaya çıkarmak), veled (doğan, çocuk), mevlid (doğum, doğum yeri veya zamanı)
* doğurma, meydana getirme, üretme, ortaya çıkarma, oluşturma
tevlit :
ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak,
ortaya çıkarmak), veled (doğan, çocuk), mevlid (doğum, doğum yeri veya zamanı)
* doğurma, meydana getirme, üretme, ortaya çıkarma, oluşturma
tevliyet :
ara. * veliya (yakın olmak, dost olmak, korumak, himaye etmek, idare etmek,
yönetmek, üstlenmek), veli (bir kimseye yakınlık gösteren, yakın olan, gözeten,
koruyan, dost, koruyucu, sahip çıkan, himaye eden kimse; Allah dostu; yöneten,
idare eden, yetki sahibi kimse, bir kişinin işlerini yürütme yetkisine sahip
kimse, koruyucu, hami, vasi, yönetici) * bir görevi, makamı veya yönetim
yetkisini bir kimseye verme; görevlendirme, idareyi teslim etme, bir işin
başına getirme
tevrat :
ibr. * yaraha (öğretmek, yönlendirmek, yön göstermek) * töre, öğreti; Hz.
Musa’ya verildiğine inanılan ilahî öğreti ve kanunlar bütünü; İslami
kaynaklarda da Musa’ya indirilen vahiy kitabı
tevris :
ara. * varasa (miras bırakmak, varis olmak, devralmak, miras almak), irs
(miras, kalıt, kalıtım, başkasına bırakılan mal veya şey), miras (kalıt,
bırakma, devretme) * birinin maliki olduğu malların onun ölümünden sonra bir
başkasına devredilmesi durumu, varis kılma, miras bırakma
tevriye :
ara. * vera (ard, öte, sırt, arka, geri), verra (gizlemek, saklamak, başka
anlamı öne çıkarmak) * örtüp gizleme, gerçeği açıklamayıp durumu farklı kılma,
amacını veya anlamını saklama, kapalı sözle ima etme (vary, varier
(değiştirmek), variance, Varianz (değişim) (ing., fra., alm.)
tevvab :
ara. * taba (dönmek, pişman olup vazgeçmek), tevbe (günah veya yanlıştan
içtenlikle pişmanlık duyarak vazgeçme ve bir daha yapmamaya karar verme) *
çokça tövbe eden veya çokça tövbeyi kabul eden; özellikle İslami kullanımda
Allah’ın esması içinde yer alan ve O’nun tövbeleri tekrar tekrar kabul ettiğini
belirten sıfat
tevzi :
ara. * vazaa (ayırmak, düzenlemek, engellemek), vazzaa (paylaştırmak, dağıtmak,
taksim etmek) * dağıtma, paylaştırma, bölüştürme, taksim etme
tevziat :
ara. * vazaa (ayırmak, düzenlemek, engellemek), vazzaa (paylaştırmak, dağıtmak,
taksim etmek), tevzi (dağıtma, paylaştırma, bölüştürme, taksim etme) + at (isim
yapım ve çoğul eki) * dağıtımlar, bölüştürmeler; bir şeyin kişi, yer veya gruplara
çeşitli paylar hâlinde dağıtılması işlemleri
tevzin :
ara. * vazana (ağırlık koymak, tartmak, ölçmek), izan (ölçü, doğruyu takdir
etme, akıl ile değerlendirme) * tartma, ağırlığını belirleme; bir şeyi ölçüp
değerlendirme, dengeleme işlemi
text : lat.
* texere (örmek, dokumak), textus (dokunmuş, örülmüş, dokuma, örgü, örülmüş
yapı; yazılı metin) * yazılı veya sözlü bir bütün oluşturan ifadeler dizisi;
bir eserin, belgenin veya konuşmanın anlamlı biçimde örgülenmiş içeriği, yazı,
metin
textbook :
lat., ing. * texere (örmek, dokumak), textus (dokunmuş, örülmüş, dokuma, örgü,
örülmüş yapı; yazılı metin) (lat.) + book (kitap) (ing.) * belirli bir konu
veya ders için temel bilgi ve açıklamaları sistemli biçimde sunan, eğitim
amacıyla hazırlanmış ders kitabı
teyakkun :
ara. * yakana (kesin olarak bilmek, emin olmak, inanmak), yakin (kesin, doğru)
* bir şeyin doğruluğundan hiçbir şüphe kalmayacak biçimde kesin bilgiye ulaşma;
tam kanaat ve kesin inanç sahibi olma
teyakkuz :
ara * yakaza (uyanmak, dikkat etmek, tetikte olmak) * uyanık olma, hazır,
dikkatli ve tetikte olma
teyebbüs :
ara. * yabisa (kurumak, kurulaşmak), yabis (kuru, suyu olmayan) * kuruma, kuru
olma
teyel :
tür. * teyel (dikmek, tutturmak) * dikişten önce kumaş parçalarını yerinde
tutmak amacıyla seyrek ve geçici olarak yapılan iri el dikişi ve bu dikişle
geçici olarak tutturma işlemi
teyemmüm :
ara. * emme (yönelmek, kastetmek, niyet etmek) * yönelme, kastetme, niyet etme;
su bulunmadığında veya suyun kullanılması mümkün olmadığında, dinî hükümlere
uygun olarak temiz toprak veya toprak cinsinden bir madde ile yapılan sembolik
abdest
teyemmün :
ara. * yemn (sağ taraf, uğur, bereket) * sağ tarafı veya sağ eli hayırlı ve
uğurlu sayma; bir işe hayırlı ve uğurlu olacağı inancıyla başlama, uğur ve
bereket dileme
teyessür :
ara. * yesir (kolay, basit), yessere (kolaylaştırmak, basitleştirmek), yusr
(kolaylık) * kolaylaşma, gerçekleşmesi veya elde edilmesi mümkün hale gelme;
bir işin güçlük çekmeden yapılabilir duruma gelmesi
teyid :
ara. * eyyede, ayyada (desteklemek, yardımcı olmak, güçlendirmek,
kuvvetlendirmek, onaylamak) * destekleme, yardımcı olma, güçlendirme,
kuvvetlendirme; doğrulama, doğru çıkarma
te'yis :
ara. * eyyese (ümidini kestirmek, ümitsizleştirmek, umudunu kırmak, umutsuzluğa
düşürmek,), ye’ise (ümidini kesmek, umutsuz olmak) * ümidini kestirme,
ümitsizleştirme, umudunu kırma, umutsuzluğa düşürme,
teyit :
ara. * eyyede, ayyada (desteklemek, yardımcı olmak, güçlendirmek,
kuvvetlendirmek, onaylamak) * destekleme, yardımcı olma, güçlendirme,
kuvvetlendirme; doğrulama, doğru çıkarma
teyp :
ing. * tape (şerit, bant) * ses, görüntü veya veriyi manyetik bant üzerine
kaydeden, depolayan veya bu banttan oynatan aygıt; ayrıca bu aygıtta kullanılan
manyetik bant
teysir :
ara. * yesir (kolay, basit), yessere (kolaylaştırmak, basitleştirmek), yusr
(kolaylık) * kolaylaştırma, kolaylaştırılma, basitleştirme, basitleştirilme
teyze :
tür. * dayı (annenin kardeşi) + eze, eçe (abla veya kadın akraba) * annenin kız
kardeşi; ana tarafından hala karşılığı olan kadın akraba
tez :
far. * tez (keskin, sivri; hızlı, çabuk, süratli) * çabuk, hızlı, süratli; kısa
sürede gerçekleşen veya yapılan
tez :
gre. * tithemi, tithenai (koymak, yerleştirmek, ortaya koymak), thesis
(yerleştirme, ortaya koyma, önerme) * bir düşünceyi, savı veya araştırma
sonucunu sistemli biçimde ortaya koyan bilimsel çalışma, sav, önerme
tezad :
ara. * didd, zidd (zıt, karşıt, aksi, ters), dadda, zadda (zıtlaşmak,
karşıtlaşmak, tesleşmek, çelişmek) * birbirine zıt olma, karşıtlık gösterme;
birbirine bütünüyle aykırı veya karşıt olma durumu; iki düşünce, nitelik veya
olgunun birbiriyle çelişmesi, zıtlık
tezahür :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zuhur (belirme,
belirginleşme, ortaya çıkma, açığa çıkma, görünme, baş gösterme, oluşma,
türeme, gösteriş, parlama) * görünür hale gelme, ortaya çıkma, belirme,
görünüş, görünme
tezahürat :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zuhur (belirme,
belirginleşme, ortaya çıkma, açığa çıkma, görünme, baş gösterme, oluşma,
türeme, gösteriş, parlama), tezahur (görünür hale gelme, ortaya çıkma, belirme,
görünüş, görünme) + at (çoğul eki) * bir topluluğun beğeni, destek, sevinç veya
protesto gibi duygularını topluca ses, alkış, slogan veya başka gösterilerle
dışa vurması, toplu gösteri, alkış ve sloganlar
tezakür :
ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr
(hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma) * birbirine hatırlatma, karşılıklı
hatırlama, bir konuyu birlikte anıp hatırlama, birbirini zikretme
tezat :
ara. * dadda, zadda (karşı olmak, zıtlaşmak, tersleşmek) * iki şey arasındaki
karşıtlık, birbirine zıt olma durumu, karşıtlık, zıtlık, tezad
tezavür :
ara. * zara (gitmek, uğramak, yönelmek, ziyaret etmek, görmek), ziyaret (gitme,
uğrama, görmek için gitme) * birbirini ziyaret etme, karşılıklı ziyaretleşme
tezayüd :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak,
fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * karşılıklı veya giderek artma,
çoğalma, artış
tezayüt :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak,
fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * karşılıklı veya giderek artma,
çoğalma, artış
tezbir :
ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek,
sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı
örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, kitap) * yazıya geçirme,
kaydetme, bir şeyi yazılı hale getirme
tezcanlı :
tür. * tez (çabuk, hızlı, süratli, ivedi) + can (hayat cevheri, yaşam, hayat,
ruh) + lı (sıfat yapım eki) * çabuk heyecanlanan, sabırsız davranan,
duygularını hızlı ve güçlü biçimde dışa vuran, aceleci ve sabırsız
tezebbüd :
ara. * zebed (köpük) * köpürme, köpüklenme; kaymaklanma, kaymak bağlama
tezebzüb :
ara. * zebzebe (gidip gelmek, sallanmak, kararsız kalmak) * bir durumdan başka
bir duruma gidip gelme, kararsızlık, istikrarsızlık, bocalama, dalgalanma
tezehhuk :
ara. * zahaka (öldürmek, yok etmek, mahvetmek, helak etmek) * öldürme, yok
etme, mahvetme, helak etme
tezek :
tür. * tezek (kurutulmuş hayvan gübresi, yakacak olarak kullanılan gübre) *
hayvan gübresinin kurutulmuş hali, özellikle yakıt olarak kullanılan kurutulmuş
gübre, hayvan dışkısı
tezekkür :
ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr
(hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma) * bir şeyi yeniden hatırlama, zihinde
canlandırma, hatırlayış, düşünerek anımsama
tezelluk :
ara. * zallaka (kaymak, sürçmek) * kayma, sürçme
tezellül :
ara. * zalla (boyun eğmek,
uysallaşmak, alçalmak, itaat etmek, zayıf ve aciz olmak) *
bir kimsenin karşısında aşırı derecede alçalarak kendini küçük düşürme,
dalkavukluk etme, aşırı boyun eğme
tezelzül :
ara. * zelzele (sarsılmak, sallanmak, titreşmek) * yerinden oynama, sarsılma,
titreşim, deprem hareketi, istikrarsızlık
tezemmül :
ara. * zamala (örtünmek, bürünmek, sarınmak, kaplanmış olmak) * bir örtüye veya
giysiye sarınma, örtünüp bürünme
tezene :
far. * taziyane, tezene (kırbaç, kamçı; saz çalmaya yarayan mızrap) (taz
(koşmak, yürümek) + iyane (-cı, yapan, eden eki) ) * bağlama, saz ve benzeri
telli çalgıları çalarken telleri çekmek veya vurmak için kullanılan küçük, ince
ve esnek araç, mızrap
tezevvuk :
ara. * zaka (tatmak), zevk (tadım) * bir yiyecek veya içeceğin tadına bakma,
tadını alma, tatma, tadım
tezevvüc :
ara. * zevc (eş), zevvece (eşleştirmek) * eşleştirme, eşleşme, evlenme,
izdivac, zevce olarak alma
tezevvüç :
ara. * zevc (eş), zevvece (eşleştirmek) * eşleştirme, eşleşme, evlenme,
izdivac, zevce olarak alma
tezevvüd :
ara. * zavvada (azık vermek, erzak sağlamak) * yolculuk veya ihtiyaç için
gerekli yiyecek, içecek ve diğer şeyleri edinme, azık edinme, hazırlık yapma
tezeyyüd :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak,
fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * kendini olduğundan daha önemli
veya değerli gösterme, abartma, yapmacık biçimde üstünlük taslama, gösteriş
yapma
tezeyyün :
ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek),
müzeyyen (süslenmiş, bezenmiş, güzelleşmiş, donanmış), ziynet (süs, bezek) *
süslenme, güzelleşme, bezeme, süslenip güzel görünme
tezgah :
far. * dest (el) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * üzerinde
iş yapılan, üretim veya çalışma amacıyla kullanılan düzenek veya masa, işleme
tezgâhı, çalışma düzeneği
tezhib :
ara. * zaheb (altın), zehebe (altın olmak, altınla süslemek) * yazma eserleri,
levhaları ve benzeri sanat eserlerini altın ve boya kullanarak süsleme sanatı,
altınla bezeme
tezhip :
ara. * zeheb
(altın), zehebe (altın olmak, altınla süslemek) * yazma eserleri, levhaları ve
benzeri sanat eserlerini altın ve boya kullanarak süsleme sanatı, altınla
bezeme
tezkere :
ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr
(hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma) * bir kimseye veya makama sunulmak veya
bir işi belgelemek amacıyla düzenlenen kısa yazılı belge, izin belgesi,
askerlik belgesi, askerlik terhis belgesi, resmi yazı
tezkir :
ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr
(hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma) * hatırlatma, anma, bir şeyi yeniden
hatıra getirme, öğüt verme
tezkire :
ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr
(hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma), tezkir (hatırlatma, anma, bir şeyi
yeniden hatıra getirme, öğüt verme) + e (isim yapım eki) * hatırlatıcı yazı,
kısa mektup veya not, bir kimsenin veya olayın hayatını ve eserlerini anlatan
edebi eser, resmi belge veya izin kağıdı
tezkiye :
ara. * zeka (temizlemek, paklamak, saflaştırmak, arıtmak, arındırmak, tezkiye etmek;
temizlenmek, arınmak, gelişmek), zeki (temiz, arınmış, gelişmiş) * bir kimsenin
iyi ve güvenilir olduğunu belirtme, hakkında olumlu tanıklık etme, temize
çıkarma, arındırma
tezmil :
ara. * zemele (örtünmek, sarınmak, bürünmek), zemmele (örtmek, sarmak,
bürümek), muzemmil (örtüsüne sarınmış, üstünü örtüp bürünmüş) * bir şeyi örtüye
veya giysiye sarma, büründürme, örtme
tezmim :
ara. * damma, zemme (kınamak, ayıplamak, yermek) * kınama, ayıplama, yerme,
zemmetme
tezpişti :
far., tür. * tez (keskin, sivri; hızlı, çabuk, süratli) (far.) + pişti (pişmek
fiilinin geçmiş zaman biçimi; pişmiş) (tür.) * Rumeli ve Balkan (özellikle
Arnavut ve Boşnak) mutfağına ait, şekerpare ve Kemalpaşa tatlısını andıran,
genellikle yumurta, sıvı yağ, süt veya tereyağı, ceviz içi, un ve kabartma tozu
ile hazırlanan yumuşak bir hamurun fırınlandıktan sonra üzerine soğuk şerbet
dökülmesiyle yapılan şerbetli bir tatlı çeşidi
tezriye :
ara. * zara (atmak, fırlatmak, savurmak, saçmak, tohum atmak) * zara (atmak,
fırlatmak, savurmak, saçmak, tohum atmak)
tezvic :
ara. * zevc (eş), zevvece (eşleştirmek) * evlendirme, nikâhlama, bir kimseyi
eşlendirme, evlendirme işlemi
tezvik :
ara. * zaka (tatmak, tadımlamak, lezzet duymak, zevk almak), zevk (tat alma,
lezzet duyma, keyif, hoşluk) * tattırma, bir şeyin tadını başkasına denettirme,
tatma duyusunu uyandırma
tezvir :
ara. * zur (eğrilik, hile, yalan, batıl ve güç/kuvvet), zura (eğrilmek, yalan
söylemek, gerçeği saptırmak) * yalan ve hileyle gerçeği değiştirme, sahtecilik,
uydurma, asılsız söz veya davranış üretme
tezvirat :
ara. * zur (eğrilik, hile, yalan, batıl ve güç/kuvvet), zura (eğrilmek, yalan
söylemek, gerçeği saptırmak), tezvir (yalan ve hileyle gerçeği değiştirme,
sahtecilik, uydurma, asılsız söz veya davranış üretme) + at (çoğul eki) *
yalanlar, uydurmalar, asılsız sözler, gerçeği çarpıtan anlatımlar
tezyid :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak,
fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * artırma, çoğaltma,
fazlalaştırma, ziyade kılma, bir şeyin miktarını veya derecesini yükseltme
tezyidat :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak,
fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış), tezyid (artırma, çoğaltma,
fazlalaştırma, ziyade kılma, bir şeyin miktarını veya derecesini yükseltme) +
at (çoğul eki) * artırmalar, çoğaltmalar, fazlalaştırmalar, bir şeyin miktarını
veya derecesini yükseltmeler, ziyade kılmalar
tezyif :
ara. * da’ufa (güçsüz olmak, takatsiz olmak, zayıf düşmek, zayıflamak), da’if
(fiziksel, zihinsel veya durum açısından yeterli güce sahip olmayan, dayanıksız
veya güçsüz olan, zayıf) * zayıflatma, güçsüzleştirme, değerini veya etkisini
azaltma, küçük düşürme
tezyil :
ara * zeyl (ek, ilave; kuyruk, etek, son kısım) * bir yazının veya eserin
sonuna ek açıklama, ek bölüm veya tamamlayıcı bilgi koyma, dipnot veya ekleme
yapma
tezyin :
ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek),
müzeyyen (süslenmiş, bezenmiş, güzelleşmiş, donanmış), ziynet (süs, bezek) *
süsleme, bezeme, güzelleştirme, bir şeyi güzel ve gösterişli hale getirme
tezyit :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak,
fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * artırma, çoğaltma,
fazlalaştırma, ziyade kılma, bir şeyin miktarını veya derecesini yükseltme
Th :
isk., lat. * thorium (Thor (İskandinav mitolojisinde gök gürültüsü tanrısı)
(isk.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 90 olan,
aktinitler serisinde bulunan, radyoaktif, gümüş beyazı renkli, nükleer yakıt
araştırmalarında, alaşımlarda, gaz lambası gömleklerinde ve bilimsel
çalışmalarda kullanılan metal element
thalassa :
gre. * thalassa (deniz) * Yunan mitolojisinde denizin kişileştirilmiş dişi
tanrıçası, ilkel deniz tanrısal varlığı, denizin özü ve simgesi
thalictrum :
gre., lat. * thalix (dal, salkım) (gre.) + trum (bitki eki) (lat.) *
Thalictrum, Ranunculaceae (cücegiller) familyasından, ince dallı, salkım
çiçekli otsu bitki türü
thallus :
gre. * thallos (yeşil sürgün, filiz, yeşeren dal) * alg, mantar, liken ve bazı
ilkel bitkilerde kök, gövde ve yaprak gibi farklılaşmış organlara ayrılmamış
bitkisel gövde
thanatos :
gre. * theneskein (ölmek), thanatos (ölüm) * Yunan mitolojisinde Gece tanrıçası
Nyx'in oğlu, uyku tanrısı Hypnos'un ikiz kardeşi olan ve ölüm ile
özdeşleştirilen karakter
thaumas :
gre. * thaumas (harika, şaşırtıcı şey) * Yunan mitolojisinde deniz tanrısı
Phorkys ile Keto'nun oğlu, İris ve Harpyaların babası olan deniz tanrısal
varlığı
the valley :
ing. * the (artikel, ön ek) + walley (vadi) * Anguilla’nın başkenti
theaceae :
gre., lat. * théa (çay) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * çay
bitkisini ve kamelyaları kapsayan çiçekli bitki familyası, çaygiller
theia :
gre. * theos (tanrı, ilah) + ia (sıfat yapım eki) * Yunan mitolojisinde Uranos
ile Gaia'nın kızı, Titanlardan biri; Güneş tanrısı Helios, Ay tanrıçası Selene
ve şafak tanrıçası Eos'un annesi
themis :
gre. * themis (yasa, kanun, ilahi nizam, tanrısal düzen, adalet) * Yunan
mitolojisinde Uranos ile Gaia'nın kızı, Titanlardan biri; ilahi düzen, yasa ve
adaletin kişileştirilmiş tanrıçası
theraphosidae :
gre., lat. * theraphosa (canavar, yabani yaratık) (ther (vahşi hayvan, yabani
yaratık) + aphros (köpük) ) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki)
(lat.) * tarantulaları kapsayan örümcek familyası, tarantulagiller
theravada :
pal. * thera (yaşlı, eski, büyük) + vada (öğreti, hitabe) * yaşlıların
öğretisi, eski öğreti; en eski Budist okul
theridiidae :
gre., lat. * theridion (küçük vahşi hayvan) (gre.) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) (lat.) * örümcekler (Araneae) takımına bağlı olan, düzensiz ağ
ören örümcekleri, özellikle karadullar ve akrabalarını kapsayan familya, tarak
ayaklı örümcekler, dolaşık ağ örümcekleri
thermopsis :
gre. * thermos (sıcak) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) *
Thermopsis, Fabaceae (baklagiller) familyasından, sarı çiçekli, sıcak iklim
bitkisi olan otsu tür
thesis :
gre. * tithemi, tithenai (koymak, yerleştirmek, ortaya koymak), thesis
(yerleştirme, ortaya koyma, önerme) * ileri sürülen düşünce veya sav, bir konu
üzerine ortaya konulan görüş, tez; unan mitolojisinde kozmik düzenin veya
varlıkların oluşumuyla ilişkilendirilen ilkel tanrısal kavram, yaratıcı
düzenleme ve kuruluş ilkesi
thimphu :
dzo. * thim (büyü, sihir) + phu (yüksek yer, tepe) * Bhutan’ın başkenti
think-tank :
ing. * think (düşünmek) + ank (depo, hazne; mecazda düşüncelerin toplandığı
yer) * kamu politikası, ekonomi, bilim, teknoloji, savunma veya toplumsal
konular üzerine araştırma ve analiz yapan uzman kuruluş, düşünce kuruluşu
thomson atom modeli :
ing. * thomson (İngiliz fizikçi Joseph John Thomson’un soyadından) (ing.) +
atom (elementin bütün özelliklerini taşıyan en küçük parçası) (a (-sız, yokluk,
zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + tomos (kesik, kesim) (temnein (kesmek) + os
(isim yapım eki) ) ) (gre.) + modulus (örnek, kalıp, ölçü) (modus (ölçü,
kapsam, nicelik; uygun ölçü, ritim, şarkı; yol, tavır, tarz, stil, şekil,
biçim, yöntem, kural, düzen, patern, kalıp, format; hal, durum) + ulus (küçültme
eki) ) (lat.) * atomu, pozitif yüklü bir küre içinde dağılmış negatif yüklü
elektronlardan oluşan bir yapı olarak açıklayan atom modeli, üzümlü kek modeli
thorne-hawking-preskill :
ing. * thorne (Amerikalı fizikçi Kip Thorne’un soyadından) + hawking (İngiliz
fizikçi Stephen Hawking’in soyadından) + preskill (Amerikalı teorik fizikçi
John Preskill’in soyadından) * kara deliklerde bilginin korunumu ve kuantum
bilgi paradoksu üzerine ortaya atılan düşünce deneyi ve bahis,
Thorne-Hawking-Preskill bahsi
thorne-żytkow cismi :
ing. * thorne (Amerikalı fizikçi Kip Thorne’un soyadından) (ing.) + zytkow
(Polonya asıllı Amerikalı astronom Anna Zytkow’un soyadından) (pol.) + cism
(uzunluğu, derinliği, genişliği olan varlık) (ara.) + i (iyelik eki) *
merkezinde bir nötron yıldızı barındıran, dış kısımları ise devasa boyutlardaki
bir kırmızı dev veya kırmızı süperdev yıldızdan oluşan teorik bir melez
(hibrit) yıldız türü
thoth :
mıs. * djehuty (ibis kuşu gibi olan, ibis olan) (djehut (ibis kuşu) + y (ile
ilgili, -a ait) ) * Mısır mitolojisinde bilgelik, yazı, ay, bilim, ölçüm ve
büyü tanrısı, ibis veya babun başlı tanrı
thread :
ing. * thread (iş parçacığı; iplik) * iplik; bir işlem içinde paralel olarak
çalışabilen en küçük yürütme birimi
threshold :
ing. * threshold (eşik, giriş, sınır), threscan (eşik, basamak) * eşik, sınır,
bir durumun başlamasına veya değişmesine yol açan kritik düzey, eşik değer
threskiornithidae :
gre. * threskion (ibis) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * ibisler ve
kaşıkçı kuşlarını kapsayan uzun bacaklı ve uzun gagalı büyük su kuşları
familyası, ibisgiller, aynakgiller, kaşıkçıgiller/kelaynakgiller
thrill :
ing. * thrill (heyecan, ürperti) * güçlü heyecan, coşku veya ürperti duygusu,
heyecan verici coşku
thylacinidae :
gre., lat. * thylakos (torba, kese) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası
eki) (lat.) * Tazmanya kaplanını ve yakın akrabalarını kapsayan, günümüzde soyu
tükenmiş keseliler familyası, thylacinidae familyası
thylacomyidae :
gre. * thylakos (torba, kese) (gre.) + mys (fare) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) (lat.) * Avustralya'ya özgü bilbyleri, yani tavşan kulaklı
bandikutları kapsayan keseliler familyası, tavşan kulaklı bandikutgiller
thymelaeaceae :
gre. * thymelaia (defneye benzeyen bitki) (thymela (defne) + ia (isim/sıfat
yapım eki) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * defnegiller familyasından
bazı bitkileri ve özellikle mezere türlerini kapsayan çiçekli bitki familyası,
mezeregiller, sıyırcıkgiller, keçisakalıgiller
thymus :
gre., lat. * thymos (kekik) (gre.), thymus (lat) * Thymus, Lamiaceae
(ballıbabagiller) familyasından, aromatik yapraklı, mutfak ve tıbbi amaçlı
kullanılan otsu bitki türü
thyrse :
gre. * thyrsos (asa, değnek; sarmaşık ve asma yapraklarıyla süslü değnek) *
Yunan ve Roma mitolojisinde Dionysos ve maiyetindeki satirler ile menadların
taşıdığı, sarmaşık veya asma yapraklarıyla süslü asa, tirsus
tı :
ara. * tı (ط) * Arapça alfabenin dokuzuncu harfi (Ta olarak fa telaffuz
edilir.)
TIA :
ing. * transient (geçici) + ischemic (iskemik) + attack (atak) * beyine geçici
kan akışı kesilmesi sonucu oluşan, felç öncüsü olabilen kısa süreli nörolojik
olay
tıb :
aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); tababa
(hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi
hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) (ara.) *
hastalıkların tanısı, tedavisi, hastalıkları önleme ve insan sağlığını koruma
üzerine çalışmaların yapıldığı bilim dalı, hekimlik, doktorluk, tabiblik
tıbak :
ara. * tabaka (üzerini tam kapatmak, örtmek, tamamen uyumlu hale getirmek,
kaplamak) * tam kapatma, örtme, uyumlu olma, uyma, uygunluk, kat, katman,
tabaka
tıbben :
aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); tababa
(hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi
hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) + en (olarak)
(ara.) * tıp açısından, tıp itibarıyla, tıp bilimine göre, tıbbi bakımdan,
hekimlik yönünden
tıbbi :
aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); tababa
(hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi
hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) + i (ile
ilgili, -a ait) (ara.) * tıpla ilgili, hekimliğe veya hastalıkların tanı ve
tedavisine ilişkin, medikal
tıbbi kömür :
aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); tababa
(hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi
hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) + i (ile
ilgili, -a ait) (ara.) + köm (kararmak, yanmak) + ür (isim yapım eki) *
zehirlenmelerde ve bazı sindirim sistemi rahatsızlıklarında ağız yoluyla
kullanılan, geniş yüzey alanı sayesinde mide ve bağırsaklardaki çeşitli toksik
maddeleri ve kimyasal bileşikleri adsorbe ederek bunların vücuda emilimini
azaltmaya yardımcı olan, özel olarak işlenmiş gözenekli kömür ürünü
tıbbiye :
aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); tababa
(hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi
hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) + i (ile
ilgili, -a ait) + iye (isim yapım eki) (ara.) * tıp öğretiminin yapıldığı okul,
tıp fakültesi; Osmanlı döneminde tıp eğitimi veren kurum, askerî tıp okulu
tıbk :
ara. * tabaka (üzerini tam kapatmak, örtmek, tamamen uyumlu hale getirmek,
kaplamak), tıbak (tam kapatma, örtme, uyumlu olma, uyma, uygunluk, kat, katman,
tabaka) * bir şeye uygunluk, denklik, aynı seviyede veya ölçüde olma; uygun,
denk, eş, aynı, aynısı
tıfıl :
ara. * tifl (küçük çocuk; cüz, parça; kıvılcım) * küçük çocuk; cüz, parça;
kıvılcım, tıfl
tıfliyyet :
ara. * tafala (çocuk olmak, küçük yaşta olmak), tifl (küçük çocuk; cüz, parça;
kıvılcım) + iyet (isim yapım eki) * çocukluk, çocukluk dönemi, çocukça
davranış, çocukluk hali, küçük çocuk hali
tıgala :
far. * tiğ (kesici alet, iğne, tığ) + ala (isim yapım eki) * Sütleğengiller
(Euphorbiaceae) familyasına ait bitkilerden elde edilen, eski tıp ve eczacılıkta
kullanılan, sütleğengiller ailesinden bazı bitkilerin salgıladığı reçinemsi
zamk ve öz su
tığ :
far. * tiğ (kesici alet, iğne, tığ) * dantel, yün örgü ve oyma işlerinde
kullanılan, farklı kalınlıklardaki iplerle ilmek çekerek kazak, patik, amigurumi
ve dantel gibi el işleri yapımını sağlayan, ucu çengelli küçük ve ince el aleti
tıhal :
ara. * tihal (dalak) * midenin arkasında, diyaframın altında, sol böbreğin
üstünde bulunan, bağışıklık sistemine destek veren, akyuvar üreten, kanı
filtreleyen ve yıpranmış alyuvarları toplayan lenfoid organ
tık :
tür. * tık (ses yansımalı onomatopeik kelime) * ince ve küçük bir nesnenin sert
bir yere vurmasıyla çıkan kısa ve keskin ses; . Günümüzde yaygın olarak
"biraz", "azıcık" veya "derece, kademe"
anlamlarında (örneğin "bir tık daha iyi") mecazi bir ölçü birimi
olarak kullanılan ifade
tıkabasa :
tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + a (bağlaç) + bas (aşağı
veya yukarı doğru itmek, üzerine baskı uygulamak, itmek) + a (sıfat yapım eki)
* hiç boş yer kalmayacak biçimde, bir şeyi çok fazla sıkıştırarak doldurmak
veya mideyi rahatsız edecek kadar çok yemek
tıkaç :
tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + aç (isim yapım ve araç
eki) * herhangi bir şeyin deliğini, açıklığını veya ağzını kapatmaya, tıkamaya
yarayan nesne, tapa veya tıpa
tıkamak :
tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + a (bağlaç) + mak (fiil
mastar eki) * doldurmak, akışı kesmek, girişi veya geçişi engellemek
tıkanık :
tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + a (bağlaç) + nık (sıfat
yapım eki) * tıkanmış, kapanmış, geçişe izin vermeyen
tıkınmak :
tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + ın (dönüşlü fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * gereğinden fazla ve hızlı yemek, ağzına tıka basa yiyecek
doldurmak, çokça yemek
tıkır :
tür. * tıkır (küçük ve düzenli vurma veya sürtünme sesi; ses yansımalı
onomatopeik kelime) * sert ve küçük nesnelerin birbirine vurmasıyla çıkan kuru
ve hafif ses; küçük ve düzenli vuruşlardan çıkan ses
tıkırdamak :
tür. * tıkır (küçük ve düzenli vurma veya sürtünme sesi; ses yansımalı
onomatopeik kelime) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * tıkır
tıkır ses çıkarmak, küçük ve düzenli vuruş veya sürtünme sesi çıkarmak
tıkırında :
tür. * tıkır (küçük ve düzenli vurma veya sürtünme sesi; ses yansımalı
onomatopeik kelime) + ın (iyelik eki) + da (zarf/belirteç eki) * yolunda,
düzgün, gerektiği gibi, olması gerektiği durumda
tıkırtı :
tür. * tıkır (küçük ve düzenli vurma veya sürtünme sesi; ses yansımalı onomatopeik
kelime) + tı (isim yapım eki) * tıkırdama sonucu çıkan küçük ve düzenli ses,
tıkır tıkır etme sesi
tıkış tıkış :
tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + ış (işteş fiil eki) + tık
(yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + ış (işteş fiil eki) * çok sıkışık,
birbirine iyice yaklaşmış veya dolmuş durumda, yer kalmayacak kadar sıkı
biçimde
tıkışık :
tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + ış (işteş fiil eki) + ık
(sıfat yapım eki) * sıkışmış, birbirine girmiş, aralarında boşluk kalmayacak
kadar dolmuş durumda
tıkışmak :
tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + ış (işteş fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * sıkışmış, birbirine girmiş, aralarında boşluk kalmayacak
kadar dolmuş durumda
tıkız :
tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + ız (sıfat yapım eki) *
dolgun, kalın, yağlı, tıknaz (kimse); çok sıkı doldurulmaktan veya çok
sıkıştırılmaktan katılaşmış, sertleşmiş olan
tıklamak :
tür. * tık (ses yansımalı onomatopeik kelime) + la (etken fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * hafifçe vurmak veya dokunmak; bilgisayar, telefon ve benzeri
cihazlarda bir düğmeye veya simgeye basmak, seçmek
tıklım tıklım :
tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + lım (sıfat yapım eki) +
tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + lım (sıfat yapım eki) * çok
dolu, ağzına kadar dolmuş, içinde hareket edecek yer kalmayacak kadar kalabalık
veya sıkışık
tıkmak :
tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + mak (fiil mastar eki) *
bir şeyi bir yere zorlayarak sokmak, zorla sığdırmak, doldurmak, sıkıştırmak;
bir deliği kapatmak, tıkamak
tıknaz :
tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + naz (sıfat yapım eki) *
kısa boylu, toplu ve etine dolgun, tombul yapılı (kişi)
tıknefes :
tür., ara. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) (tür.) + nefes
(soluk, yaşam, can, ümit (mecazi) ) (ara.) * nefesi daralmış, soluk almakta
güçlük çeken; mecazen sıkışık ve bunalmış durumda olan
tıksırık :
tür. * tıks (ses yansımalı onomatopeik kelime) + ır (geniş zaman fiil eki) + ık
(isim yapım eki) * hapşırmak ile öksürmek arasında, boğazdan veya burundan
kesik kesik çıkarılan ses
tıksırmak :
tür. * tıks (ses yansımalı onomatopeik kelime) + ır (geniş zaman fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * ağız kapalıyken hafifçe aksırmak; sesli ve bastırılmış
şekilde hapşırmak
tılsım :
gre. * telesma (kutsama töreni, ayin, ifa, ödeme) (telein (tamamlamak, ifa
etmek, ayin yapmak) + sma (isim yapım eki) ) * doğaüstü güçler barındırdığı,
insanları koruduğu, uğur getirdiği veya gizli kapıları/sırları açtığı söylenen
büyücü nesne, söz veya yöntem
tımah :
ara. * tamaha (yükselmek, göz dikmek, hırslı olmak, açgözlü olmak, şiddetle
istemek, aşırı arzulamak, tamah etmek) * bir şeye göz dikerek hırsla bakma, bir
şeyi aşırı bir istek ve hırsla arzulama
tımar :
far. * timar (bakım, özen, tedavi) * bakım, özen, özellikle hasta veya yaralıya
gösterilen bakım; Osmanlı Devleti'nde belirli bir gelir karşılığında asker
yetiştirme yükümlülüğüyle verilen dirlik türü, tımar sistemi
tımarhane : far.
* timar (bakım, özen, tedavi) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut,
yuva) * akıl hastalarının tedavi edildiği hastane, ruh ve sinir hastalıkları
hastanesi; eskiden akıl hastanesi
tın :
tür. * tın (ses çıkarmak, yankılanmak; ses yansımalı onomatopeik kelime) *
metal/sert bir cismin çıkardığı yankılı ses
tınaz :
gre. * tinos, thinos (dövülmüş ekin yığını, kum veya ekin tepesi) * dövülerek
harman edilmiş ve savrulmayı bekleyen ekin yığını veya genel olarak yığın;
harman yerinde samanın savrulmasıyla oluşan yığın, saman yığını
tıngırdamak :
tür. * tıngır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + da (dönüşlü fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * tıngır tıngır ses çıkarmak, çınlamak veya metalik bir ses
vermek
tıngırtı :
tür. * tıngır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + tı (isim yapım eki) *
tıngırdama sonucu çıkan ince, metalik veya sert ses
tını :
tür. * tın (ses çıkarmak, yankılanmak; ses yansımalı onomatopeik kelime) + ı
(isim yapım eki) *
tınlamak :
tür. * tın (ses çıkarmak, yankılanmak; ses yansımalı onomatopeik kelime) + la
(dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ses çıkarmak, yankılanmak,
belirgin bir ses vermek, çınlamak, titreşmek
tınmak :
tür. * tın (ses çıkarmak, yankılanmak; ses yansımalı onomatopeik kelime) + ak
(fiil mastar eki) * ses çıkarmak, yankılanmak, ses vermek; bir söz veya ifade
kulağa belirli bir anlam veya çağrışım uyandırmak
tınnet :
ara. * tanna (çınlamak, ses çıkarmak) + et (isim yapım eki) * kulakta çınlama,
uğultu, ses veya yankı duyma durumu, tınlama, çınlama, tını, tinitus (lat.)
tıp :
aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); tababa
(hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi
hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) (ara.) *
hastalıkların tanısı, tedavisi, hastalıkları önleme ve insan sağlığını koruma
üzerine çalışmaların yapıldığı bilim dalı, hekimlik, doktorluk, tabiblik
tıpa :
tür. * tıp (tıkamak, kapatmak) + a (isim yapım eki) * bir deliği veya açıklığı
kapatmaya yarayan parça, tapa, tıkaç, buşon
tıpatıp :
tür. * tıp (tıkamak, kapatmak) + a (bağlaç) + tür. * tıp (tıkamak, kapatmak)
tıpışlamak :
tür. * tıp (hafifçe vurma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + ış
(işteş fiil eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir bebeği
veya çocuğu uyutmak veya susturmak amacıyla sırtına veya bacağına hafifçe,
yavaşça vurmak (tapıklamak)
tıpıştıpış :
tür. * tıp (hafifçe vurma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + ış
(işteş fiil eki) + tıp (hafifçe vurma sesinden ses yansımalı onomatopeik
kelime) + ış (işteş fiil eki) * küçük, sık ve sevimli adımlarla yürüyerek;
isteksizce veya boyun eğmiş biçimde gitme anlamında kullanılan ikileme
tıpkı :
ara. * tabaka (üzerini tam kapatmak, örtmek, tamamen uyumlu hale getirmek, kaplamak),
tıbak (tam kapatma, örtme, uyumlu olma, uyma, uygunluk, kat, katman, tabaka) *
bir şeye uygunluk, denklik, aynı seviyede veya ölçüde olma; uygun, denk, eş,
aynı, aynısı
tıpkıbasım :
ara., tür. * tabaka (üzerini tam kapatmak, örtmek, tamamen uyumlu hale
getirmek, kaplamak), tıbak (tam kapatma, örtme, uyumlu olma, uyma, uygunluk,
kat, katman, tabaka), tıbkı (bir şeye uygunluk, denklik, aynı seviyede veya
ölçüde olma; uygun, denk, eş, aynı, aynısı) (ara.) + bas (üzerine yüklenmek,
yukarı veya aşağıya doğru itmek) + ım (isim yapım eki) (tür.) * bir eserin,
yazının veya belgenin aslına tamamen uygun biçimde yeniden basılması,
faksimile, aynen basım
tıpkıçekim :
ara., tür. * tabaka (üzerini tam kapatmak, örtmek, tamamen uyumlu hale
getirmek, kaplamak), tıbak (tam kapatma, örtme, uyumlu olma, uyma, uygunluk,
kat, katman, tabaka), tıbkı (bir şeye uygunluk, denklik, aynı seviyede veya
ölçüde olma; uygun, denk, eş, aynı, aynısı) (ara.) + çek (kendine sürmek,
kendine yönlendirmek; yük çekmek, katlanmak, tahammül etmek, tartmak,
ağırlığını ölçmek için kaldırmak) + im (isim yapım eki) (tür.) * bir eserin,
görüntünün veya belgenin aslına tamamen uygun biçimde çoğaltılması,
reprodüksiyon, faksimile çekim
TIR :
fra. * Transports (Taşımacılık, Nakliye) + Internationaux (Uluslararası)
Routiers (Karayolu) * uluslararası karayolu taşımacılığında kullanılan, gümrük
işlemlerini kolaylaştıran taşıma sistemi ve bu sisteme bağlı kamyon/treyler
aracı, TIR karnesi sistemiyle taşımacılık yapan araç
tırabzan :
lat. * trabs (kiriş, ağaç direk) (lat.); trabezzo (korkuluk, trabzan) (ita.) *
merdiven, balkon, teras veya köprü kenarlarında tutunmaya ve korunmaya yarayan
korkuluk
tırak :
tür. * tırak (yansıma ses; çatlama, kırılma veya kopma sesi) * çatlama, kırılma
veya sert bir cismin ani kopmasıyla çıkan ses; bu sesi anlatan ses yansımalı
(onomatopeik) kelime
tıraş :
far. * tıraşidan (kazımak, yontmak, kesmek, traş etmek) * kazıma, yontma,
kesme, kesip atma
tıraz :
far. * tiraz (süsleme, işleme, nakış) * kumaş, giysi veya eşya üzerindeki
süsleme, işleme, bezeme; Osmanlılarda özellikle hükümdar adına dokunan veya
işlenen değerli kumaş ve süslemeler.
tırıs :
tür. * tırıs (at yürüyüşlerinden birinin adı; ses yansımalı kök) * atın hızlı
fakat dörtnaldan daha yavaş yürüyüş biçimi, iki zamanlı koşu yürüyüşü; mecazen
aceleci ve seri hareket etme durumu
tırkaz :
tür. * tırkaz (sıkıca kapatılmış, sıkıştırılmış) (tırk (sıkıştırmak, bastırmak)
+ az (isim yapım eki) * sıkıştırma, tıkama; bir şeyi sıkıca kapatma veya
yerleştirme
tırmalamak : tür.
* tırm (çizmek, kazımak, yarmak) + a (bağlaç) + la (bağlaç) + mak (fiil mastar
eki); tırm + ık (-cı, yapma aleti) * yırtmak, yarmak, çizmek, kazımak
tırmanıcı :
tür. * tırm (çizmek, kazımak, yarmak) + an (dönüşlü fiil eki) + ıcı (sıfat
yapım eki) *
tırmanmak :
tür. * tırm (çizmek, kazımak, yarmak) + an (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * tırmanan kimse; dağ, kaya veya yüksek yerlere çıkmayı yapan kişi,
tırmanışçı, alpinist; gövdesiyle, sülükleriyle, sarılıcı organlarıyla veya
tutunma kökleriyle desteklere tutunarak yukarı doğru büyüyen bitki; sarılıcı,
sarmaşık özellikli bitki
tırmık :
tür. * tırm (çizmek, kazımak, yarmak) + ık (isim eki, -cı, yapma aleti) *
yırtıcı, yarıcı, çizici, kazıyıcı
tırnak :
tür. * tırm (çizmek, kazımak, yarmak) + nak (isim eki, -cı, yapan) * parmak
uçlarındaki kemiksi yüzey
tırnak işareti :
tür., ara. * tırm (çizmek, kazımak, yarmak) + nak (isim eki, -cı, yapan) (tür.)
+ işaret (belirti, alamet, ayet, iz, simge, sembol, nişan, kod, şekil) (ara.) +
i (iyelik eki) (tür.) * yazıda alıntıları, özel vurguları, eser adlarını veya
bir sözün belirli biçimde gösterilmesini sağlayan “ ” biçimindeki işaret
tırnakçı :
tür. * tırm (çizmek, kazımak, yarmak) + nak (isim eki, -cı, yapan) + çı (yapan,
eden eki) * el çabukluğuyla veya ustalıkla tezgahtan, kasadan para çalan veya
para üstü verirken hile yaparak eksik ödeme yapan ve dolandırıcılık
gerçekleştiren kimse
tırpan :
gre. * drepane (orak, orak biçimli bıçak), drepanon (orak), drepein (koparmak,
biçmek) * orak biçimli, kavisli veya hilal şeklinde olan; ot, tahıl veya
benzeri bitkileri biçmekte kullanılan, uzun saplı ve eğri ağızlı büyük kesici
tarım aleti
tırrek :
far., tür. * tersidan (korkmak, ürkmek), tersa (korkan, ürken, korkak, ürkek)
(far.) + ek (sıfat yapım eki) (tür.) * korkak, salak, ahmak,. güven vermeyen
tırs :
ara. * tırs (kağıt, sahife) * yazı yazılan yaprak, kağıt, sahife
tırsmak :
far., tür. * tersidan (korkmak, ürkmek), tersa (korkan, ürken, korkak, ürkek)
(far.) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * korkmak, ürkmek, çekinmek
tırtıklamak :
tür. * tırtık (küçük kesik, çentik, dişli kenar; yansımalı kök) + la (etken
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * küçük küçük koparmak, kemirmek, çentmek;
bir şeyin kenarını dişli veya pürüzlü hâle getirmek
tırtıklı :
tür. * tırtık (küçük kesik, çentik, dişli kenar; yansımalı kök) + lı (sıfat
yapım eki) * üzerinde küçük çentikler, dişler veya kesikler bulunan; kenarı
pürüzlü, dişli biçimde olan
tırtıl :
tür. * tırtıl (küçük, kıllı veya tüylü böcek larvası; ses yansımalı ad) * kelebek
ve güve gibi böceklerin yumurtadan çıktıktan sonraki solucan benzeri, yumuşak
ve genelde tüylü ilk larva hali; bir nesne üzetindeki çentik veya dişli form
tıs :
tür. * tıs (yılanın, gazın veya havanın çıkardığı ince sürtünme sesi; yansıma
kelime) * ince ve kesik bir ses; özellikle yılanın çıkardığı “tıslama” sesinin
adı, fısıltılı ses
tıslamak :
tür. * tıs (yılanın, gazın veya havanın çıkardığı ince sürtünme sesi; yansıma
kelime) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * tıs sesi çıkarmak; özellikle
yılan, kızgın bir insan veya basınçla çıkan hava ince, sürtünmeli ses vermek
tıyn :
ara. * tin (balçık, çamur) * balçık, kil, çamur; özellikle toprak ve su
karışımından oluşan yumuşak madde
tıynet :
ara. * tiyn, tin (kil, balçık, çamur, cıvık toprak), tina (çömlekçi kili,
balçık; hammadde)+ et (isim yapım eki) * yaratılış, huy, tabiat, maya, öz;
balçık, çamur
Ti :
gre. * titanium (Titan (Yunan mitolojisindeki Titanlar) (gre.) + ium (kimyasal
element eki) (lat.) ) * atom numarası 22 olan, periyodik tablonun 4. grubunda
bulunan, hafif, çok dayanıklı, korozyona dirençli ve biyouyumlu, havacılıkta,
tıbbi implantlarda, alaşımlarda, pigmentlerde ve kimyasal ekipmanlarda
kullanılan bir geçiş metali element
tiabendazol :
gre. * theion (kükürt S) + benz (benzen halkası) + imidazol (iki azot atomu
içeren beş üyelik aromatik heterosiklik organik bileşik) (imid (azot içeren
amid türevi organik kök; imidazol/imidazolidin türevi kök) + azole (mantar
önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5
üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos,
azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH)
(lat.) ) ) * benzimidazol grubu bir ilaç ve tarım fungisidi; parazit
solucanlara karşı kullanılan antelmintik ve bazı mantarlara karşı kullanılan
koruyucu madde (C10H7N3S)
tiamat :
aka. * tiamat (deniz, tuzlu deniz) * Mezopotamya mitolojisinde ilksel tuzlu su
denizi ve kaosun kişileştirilmiş tanrıçası; yaratılış mitlerinde tanrıların annesi
ve ilksel kozmik güç
tiamazol :
gre., lat. * theion (kükürt (S) ) + imidazol (imid (azot içeren amid türevi
organik kök; imidazol/imidazolidin türevi kök) + azole (mantar önleyici
ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir
halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos
(yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) *
tiroid bezinin aşırı çalışması durumunu (hipertiroidizm) ve zehirli guatr gibi
rahatsızlıkları tedavi etmek için kullanılan, tiroid bezinde hormon üretimini
yavaşlatarak kandaki yüksek hormon seviyelerini düşüren etkili bir tiyoamid
grubu antitiroid ilacın etken maddesi (C4H6N2S)
tiamilal :
gre. * theion (kükürt S) + amyl (amil, beş karbonlu alkil grubu) + al
(barbitürat türevi eki) * barbitürat grubundan tiyobarbitürat türevi olan kısa
etkili genel anestezik ilacın etken maddesi (C11H18N2O2S)
tiamin :
gre. * theion (kükürt S) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2)
eki) * karbonhidrat metabolizmasında görev alan, sinir sistemi ve enerji
üretimi için gerekli suda çözünen B1 vitamini (C12H17N4OS)
tianeptin :
gre. * theion (kükürt S), thieno (kükürtlü) + heptanoikos (heptanoik, yedi
karbonlu zincir) (hepta (yedi) + on (parçacık/tanecik eki) + ikos (ile ilgili,
-a ait, gibi) ) + ine (kimyasal madde eki) * majör depresyon ve kaygı
(anksiyete) bozukluklarının tedavisinde kullanılan, opioid reseptörleri
üzerinde etki gösteren, beyindeki glutamat salınımını düzenleyen ve serotonin
geri alımını artıran atipik bir trisiklik antidepresan ilacın etken maddesi
(C21H25ClN2O4S)
tiaprofenik asit :
gre., lat. * theion (kükürt (S) ) + profen (propiyonik asit (C3H6O2) türevi) +
acidum (ekşi, asit) (lat.) * eklem iltihabı, kas-eklem ağrıları ve adet
sancıları gibi durumların tedavisinde kullanılan, ağrı kesici ve iltihap
giderici özellikte steroid olmayan antiinflamatuar ilaçlar (NSAİİ) grubuna ait
ilacın etken maddesi (C14H12O3S)
tiarella :
lat. * tiare (taç) + ellus, ella (küçültme eki) * Tiarella, Saxifragaceae
(taşdikenigiller) familyasından, küçük, dekoratif yapraklı ve çiçek açan otsu
bitki türü
tiazid :
gre. * theion (kükürt) + azide (kimyasal madde eki, azelik asit C9H16O4 türevi)
(azo (azotu belirten önek) + ide (ikili bileşik, anyon eki) * yüksek tansiyon
ve ödem tedavisinde kullanılan, böbreklerde distal kıvrımlı tübülden sodyum ve
klorür geri emilimini azaltarak idrarla su ve elektrolit atılımını artıran
diüretik ilaçlar grubunun genel adı (temel bileşik olan benzotiyadiazid formülü
(C7H7N3O2S2)
tib :
ara. * tib (güzel koku, hoşluk) * güzel koku; güzel kokusu için sürülen veya
kullanılan güzel kokulu madde, koku verici, esans
tibet :
tür. * töpüt (tepelik, dağlık yer) * Orta Asya'nın güneyinde, Himalayaların
kuzeyinde yer alan, yüksek rakımlı platoları, sert iklimi ve özgün
kültürel-dini mirasıyla bilinen, tarihsel olarak Tibet halkının yaşadığı ve
günümüzde Çin'in Tibet Özerk Bölgesi başta olmak üzere çevre bölgeleri kapsayan
coğrafi ve kültürel bölge
tibia :
lat. * tibia (kaval kemiği; kemik, flüt) * insan bacağında diz eklemi ile ayak
bileği arasında uzanan, alt bacağın iç ve ön tarafında yer alan, fibuladan daha
kalın olan ve diz ile ayak bileği eklemlerinin oluşumuna katılarak vücut
ağırlığının büyük bölümünü ayaktan yukarıya ileten uzun kemik, kaval kemiği
tibial :
lat. * tibia (kaval kemiği; kemik, flüt) + alis (ile ilgili, -a ait) * kaval
kemiği ile ilgili, tibia ile ilgili
tibialis anterior :
lat. * tibia (kaval kemiği; kemik, flüt) + alis (ile ilgili, -a ait) + ante
(önce, önceye doğru, evvel, ön, öne, önde) + erus, erior (ile ilgili, gibi, -a
ait) * alt bacağın ön bölümünde tibianın dış yanından başlayıp ayak bileğinin
önünden geçerek ayağın iç kenarında sonlanan, ayağı yukarı ve içe doğru hareket
ettiren ön kaval kemiği kası
tibialis posterior :
lat. * tibia (kaval kemiği; kemik, flüt) + alis (ile ilgili, -a ait) + posterus
(arka, arkada bulunan; sonraki, daha sonra gelen) (post (sonra, ardından) +
erus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + or (-cı, yapan, eden eki) ) * alt bacağın
arka bölümünde yer alan, tibia ve fibulanın arka yüzlerinden başlayarak ayak
bileğinin iç tarafından geçen ve ayağın iç kısmına tutunarak ayağı aşağı ve içe
doğru hareket ettiren arka kaval kası
tibiofibular :
lat. * tibia (kaval kemiği; kemik, flüt) + figere (tutturmak, sabitlemek,
bağlamak, bitiştirmek, yapıştırmak; şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak,
hayal etmek, uydurmak), fibula (tutturucu iğne, toka, kopça, kıskaç) + aris
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tibia ve fibula kemikleri arasındaki
bağlantıyla ilgili olan
tibyan :
ara. * bana, beyyene (açıklamak, açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak, bildirmek,
duyurmak, belirtmek, meydana çıkarmak, ifşa etmek; ispatlamak), beyan (açığa
çıkma, açığa çıkarma, ortaya çıkma, ortaya çıkarma, oluşum, oluşturma, aydınlanma,
bildirme, duyuru, ilan) * bir şeyin açıklanması, açık ve anlaşılır hale
getirilmesi, açıklama ve izah ediş, beyan etme, duyurma
tic douloureux :
fra. * tic (tik, istemsiz kasılma) + douloureux (ağrılı, acı veren) (douleur
(ağrı, acı, sızı) + eux (sıfat yapım eki) ) * trigeminal sinir boyunca
tekrarlayan, kısa süreli ve şiddetli yüz ağrısı nöbetleriyle belirgin nevralji,
trigeminal nevralji
ticaret :
ara. * ticara, tacara (alım-satım yapmak; alışveriş etmek), ticaret (alışveriş,
alım satım; kazanç sağlama) * mal veya hizmetlerin alınıp satılması yoluyla
gerçekleştirilen ekonomik faaliyet, alım satım ve alışveriş işi
ticaret odası :
ara., tür.) * ticaret (mal veya hizmetlerin alınıp satılması yoluyla
gerçekleştirilen ekonomik faaliyet, alım satım ve alışveriş işi) (ara.) + oda
(kapalı mekan) + sı (iyelik eki) (tür.) * tüccar ve işletmelerin ticari
faaliyetlerini temsil eden, meslekî düzenleme ve destek hizmetleri sağlayan
kuruluş
ticaret sicil kaydı :
ara., tür. * ticaret (mal veya hizmetlerin alınıp satılması yoluyla
gerçekleştirilen ekonomik faaliyet, alım satım ve alışveriş işi) + sicill
(kayıt, defter; resmi kayıt) + kayd (kayıt, yazma) (ara.) + ı (iyelik eki)
(tür.) * şirketlerin ve tacirlerin yasal olarak kurulduğunu, unvanını,
adresini, sermayesini ve yetkililerini devlet denetiminde resmi kütüğe işleyen
yasal kayıt sistemi
ticarethane :
ara., far. * ticaret (mal veya hizmetlerin alınıp satılması yoluyla
gerçekleştirilen ekonomik faaliyet, alım satım ve alışveriş işi) + hane (ev,
yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * ticaret yapılan, mal veya hizmet alım
satımıyla uğraşılan işyeri, ticari işletme
ticari :
ara. * ticara, tacara (alım-satım yapmak; alışveriş etmek) + i (sıfat yapım
eki) * ticaretle, mal veya hizmet alım satımıyla ilgili olan
ticari ataşe :
ara., fra. * ticari (ticaretle, mal veya hizmet alım satımıyla ilgili olan)
(ara.) + attaché (bağlı, iliştirilmiş; bir diplomatik misyona bağlı görevli)
(fra.) * bir ülkenin dış temsilciliğinde ticari ilişkileri ve ekonomik
faaliyetleri takip eden diplomatik görevli
tidal :
ing., lat. * tide (gelgit, deniz kabarması ve çekilmesi) (ing.) + alis (ile
ilgili, -a ait) (lat.) * gelgit ile, deniz suyunun düzenli kabarma ve çekilme
hareketiyle ilgili olan
tietze sendromu :
alm., gre., tür. * tietze (Alman cerrah Alexander Tietze’nin soyadından) (alm.)
+ syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (sun, syn (ile,
birlikte, beraber, eş, tamamen) + dramein (koşmak), drome (koşma) ) (gre.) + u
(iyelik eki) (tür.) * iyi huylu, kendi kendini sınırlayan bir eklem iltihabı
hastalığı
tifdruk :
alm. * tief (derin, çukur) + Druck (baskı, basım) * oyulmuş metal kalıplardaki
çukurlara doldurulan mürekkebin kâğıda aktarılmasıyla yapılan baskı tekniği
tifilit :
gre. * typhlon (kör bağırsak, çekum; kör) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı,
enflamasyon, sorun, hastalık eki) * çekumun iltihaplanması, özellikle nötropeni
ve kemoterapiyle ilişkili görülen kör bağırsak yangısı, enterokolit
tiflen :
ara. * tifl (çocuk) + en (olarak) * çocuk olarak
tiflis :
gür. * tbilisi (ılık, sıcak) * Gürcistan'ın başkenti, Kura Nehri kıyısında yer
alan ve sıcak su kaynaklarıyla ilişkilendirilen tarihi kent
tiflitis :
gre. * typhlon (kör bağırsak, çekum; kör) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı,
enflamasyon, sorun, hastalık eki) * çekumun iltihaplanması, özellikle nötropeni
ve kemoterapiyle ilişkili görülen kör bağırsak yangısı, enterokolit
tifo :
gre. * typhos (duman, buhar; sersemlik, bilinç bulanıklığı) * Salmonella
bakterilerinin neden olduğu, yüksek ateş, baş ağrısı ve genel halsizlikle
seyreden, özellikle sindirim sistemi ve lenf dokularını etkileyen bulaşıcı
hastalık, tifo hastalığı
tifoid :
gre. * typhos (duman, buhar; sersemlik, bilinç bulanıklığı) + oeides (gibi, ile
ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * tifoya benzeyen veya tifo ile ilişkili
olan, tifo benzeri belirti ve özellikler gösteren
tiftik :
tür. * tiftik (Ankara keçisinin ince, uzun ve yumuşak kılı; bu kıldan elde
edilen lif) (tift (tiftiklemek, liflerine ayırmak, didiklemek) + ik (sıfat
yapım eki) ) * Ankara keçisinin uzun, ince ve yumuşak kıllarından elde edilen,
özellikle kumaş ve dokumacılıkta kullanılan değerli hayvansal lif, keçi kılı,
moher
tiftik keçisi :
tür. * tiftik (Ankara keçisinin ince, uzun ve yumuşak kılı; bu kıldan elde
edilen lif) (tift (tiftiklemek, liflerine ayırmak, didiklemek) + ik (sıfat
yapım eki) ) + keçi (geviş getiren, boynuzlu evcil hayvan) * ince, uzun ve
yumuşak tiftik lifi üretimi için yetiştirilen, özellikle Ankara yöresiyle
özdeşleşmiş evcil keçi
tiftmek :
tür. * tift (tiftiklemek, liflerine ayırmak, didiklemek) + mek (fiil mastar
eki) * bir şeyi liflerine ayırmak, didiklemek veya tiftik haline getirmek
tifüs :
gre. * typhos (duman, buhar; sersemlik, bilinç bulanıklığı) + us (isim yapım
eki) * Rickettsia bakterilerinin neden olduğu, yüksek ateş, baş ağrısı ve
döküntüyle seyreden bulaşıcı hastalıklar grubu, lekeli humma
tigesiklin :
lat. * ti (t-bütil (tert-bütil) belirteci) + ge (glisin türevi amino asit
belirteci) + cyclicus (döngüsel, devirsel, siklik) + ine (kimyasal madde eki) *
bakteriyel protein sentezini inhibe ederek çeşitli bakteriyel enfeksiyonların
tedavisinde kullanılan, glisilsiklin grubundan geniş spektrumlu antibiyotik
ilacın etken maddesi (C29H39N5O8)
tigmotropik : gre.
* thiggein (dokunmak, değmek, temas etmek), thigma (dokunma, temas) + trepein
(çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek),
tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen,
etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + ikos (ile ilgili, -a ait) * dokunma
ya da fiziksel bir temasa tepki olarak yön değiştirerek büyüyen veya hareket
eden (bitki) (bir desteğe dayanarak gelişen sarmaşık gibi)
tigmotropizm :
gre. * thiggein (dokunmak, değmek, temas etmek), thigma (dokunma, temas) +
trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek,
değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil;
yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + ismos (isim yapım,
durum, öğreti, doktrin, akım eki) * bitkilerin dokunma veya mekanik uyarıya
bağlı olarak büyüme yönlerini değiştirmesi olayı, dokunma yönelimi
tigre :
gre. * tigris (kaplan) (gre.);tigre (isp.); tigra (sivri, keskin; ok) (far.) *
kedigiller familyasından, sarımsı-kahverengi postu üzerinde siyah enine
çizgileri bulunan, büyük ve yırtıcı memeli hayvan, kaplan
tiğ :
far. * tiğ (kesici alet, iğne, tığ) * dantel, yün örgü ve oyma işlerinde
kullanılan, farklı kalınlıklardaki iplerle ilmek çekerek kazak, patik,
amigurumi ve dantel gibi el işleri yapımını sağlayan, ucu çengelli küçük ve
ince el aleti
tih :
tür. * tih (ses yansımalı onomatope kelime) * gülen kimsenin gülerken çıkardığı
ses
tik :
fra. * tic (istem dışı, ani ve tekrarlayıcı kas hareketi) * istemsiz ve
tekrarlayıcı biçimde ortaya çıkan, özellikle yüz veya göz çevresinde görülen
ani kas hareketi, istemsiz kasılma
tikagrelor :
lat. * tica (triazol ve siklopentan halkası) + grel (kan pıhtılaşmasını önleyen
(antiplatelet) -grel grubu ilaç belirteci) + or (ilaç son eki) * trombositlerin
birbirine yapışmasını engelleyerek kan pıhtısı oluşumunu azaltan, ağızdan
kullanılan antitrombosit ilacın etken maddesi (C23H28F2N6O4S)
tikarsilin :
gre., lat. * ti (tiyofen (thiophene) / tiyol grubu kükürt içeren halka eki) +
car (karboksi (carboxy) ) + cillin (penisilin türevi belirteci) * karbenisiline
benzer etki gösteren, özellikle gram-negatif bakterilere karşı kullanılan yarı
sentetik karboksipenisilin grubu antibiyotik, penisilin türevi etken madde
(C15H16N2O6S2)
tike :
tür. * tikü, tikkü (et, ekmek veya peynir gibi yiyeceklerin küçük parçası,
dilimi veya lokması, lokma, ufak parça) * halk ağzında et, ekmek veya peynir
gibi yiyeceklerin küçük parçası, lokması veya dilimi; şiş kebaplık doğranmış et
parçası (tike kebabı); Yunan mitolojisinde şans, talih, kader ve refah
tanrıçası (Roma mitolojisindeki karşılığı "Fortuna")
tikel :
tür. * tikü, tikkü (et, ekmek veya peynir gibi yiyeceklerin küçük parçası,
dilimi veya lokması, lokma, ufak parça) + el (ile ilgili, gibi, -a ait) * bir
bütünün bir tek parçasıyla ilgili olan; bir türün bütün bireylerine değil de
yalnızca bir veya birkaç bireyine ilişkin olan
tikhe :
gre. * tykhe (talih, şans, kader; rastlantı) * Yunan mitolojisinde talih, şans
ve kaderi kişileştiren, kentlerin ve insanların kaderini belirleyen tanrıça,
Roma mitolojisindeki Fortuna'nın karşılığı
tikhonov düzenlileştirmesi :
rus., tür. * Tikhonov (Sovyet matematikçi Andrey Nikolayevich Tikhonov’un
soyadından) (rus.) + düzen (dizme, tertip etme, sıra ve kural oluşturma) + li
(sıfat yapım eki) + leş (dönüştürme eki) + tir (etken fiil eki) + me (isim
yapım eki) + si (iyelik eki) (tür.) * eksik veya gürültülü verilerden kararlı
çözümler elde etmek için ters problemlerde çözüme bir düzenlileştirme terimi eklenmesine
dayanan matematiksel yöntem
tiksinmek :
tür. * tiks (iğrenmek, hoşlanmamak) + in (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar
eki) * bir kişi, nesne veya durumdan güçlü biçimde iğrenmek ve ona karşı
hoşnutsuzluk duymak
tiksinti :
tür. * tiks (iğrenmek, hoşlanmamak) + in (dönüşlü fiil eki) + ti (isim yapım
eki) * bir kişi, nesne veya durum karşısında duyulan güçlü iğrenme ve
hoşlanmama duygusu
tikveş :
sla * tikva (kabak, büyük meyve; yuvarlak şey, balkabağı) + eş (yer eki) *
Balkanlarda, Kuzey Makedonya'nın güneyindeki Kavadarci bölgesinde, Vardar
nehrinin her iki yakasında yer alan, sıradağları Yunan topraklarıyla doğal bir
sınır teşkil eden, çoğunlukla tarım arazileriyle kaplı olan, üzüm bağları,
şarap ve yoğurduyla meşhur bir ova
tilavet :
ara. * tela (okumak, ardından gitmek, izlemek; özellikle metni sesli okumak) +
vet (isim yapım eki) * okuma, takip ederek okuma; kutsal bir metni usulüne
uygun, sesli ve takip ederek okuma (Kur’an okuma anlamında özel kullanım) (tell
(söylemek), tale (hikaye) (ing.) )
tilbe :
tür. * tilbe, tilve (gözüpek, gözükara, korkusuz, pervasız, kahraman, yiğit,
cilasun, çılgın, deli, mecnun; aşık) * deli, mecnun, çılgın, aklını yitirmiş;
aşık; kadın ismi (delirium, délire, Delirium (hezeyan) (ing., fra., alm.) )
tilia :
lat. * tilia (ıhlamur ağacı; ıhlamur ağacı odunu) * Malvaceae (ebegümecigiller)
familyasından (veya ıhlamurgiller (Tiliaceae) ), kalp biçimli geniş yaprakları
ve hoş kokulu çiçekleri bulunan, genellikle süs ve gölge ağacı olarak
yetiştirilen ağaç cinsi, ıhlamur ağacı
tiliaceae :
lat. * tilia (ıhlamur ağacı; ıhlamur ağacı odunu) + aceae (-giller, bitki
familyası eki) * Malvaceae (ebegümecigiller) familyasının bazı eski
sınıflandırmalarda ayrı bir familya olarak kabul edilen, ıhlamur ve yakın
akraba cinsleri kapsayan bitki grubu, ıhlamurgiller
tilidin :
lat. * til (ethyl 2-(dimethylamino)-1-phenyl-3-cyclohexene-1-carboxylate
belirteci) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) * orta ve şiddetli
derecedeki akut veya kronik ağrıların tedavisinde kullanılan, merkezi sinir
sistemi üzerinden etki gösteren sentetik opioid analjezik etken madde
(C17H23NO2)
tilka :
ara. * tilka (şu, o; dişil tekil uzak işaret zamiri) * Arapçada dişil tekil bir
varlığı uzakta veya konuşma bağlamının dışında göstermek için kullanılan işaret
zamiri, “o, şu” anlamındaki kelime
tilke :
ara. * tilka (şu, o; dişil tekil uzak işaret zamiri) * Arapçada dişil tekil bir
varlığı uzakta veya konuşma bağlamının dışında göstermek için kullanılan işaret
zamiri, “o, şu” anlamındaki kelime
tilki :
tür. * tilkü (köpekgiller ailesinden, sivri burunlu, uzun ve tüylü kuyruklu,
sansardan büyük bir memeli hayvan; kurnaz, hilekar, uyanık (mecazi) ) * Canidae
(köpekgiller) familyasından, sivri burunlu, uzun ve tüylü kuyruklu, genellikle
kızıl-kahverengi postlu, küçük ve orta büyüklükte etçil memelilerin genel adı,
özellikle Vulpes vulpes türü
tilkikuyruğu :
tür. * tilkü (köpekgiller ailesinden, sivri burunlu, uzun ve tüylü kuyruklu,
sansardan büyük bir memeli hayvan; kurnaz, hilekar, uyanık (mecazi) ) + kuyruk
(hayvanların arka bölümünde yer alan ve omurlardan oluşan kemiksi uzantı) + u
(iyelik eki) * Poaceae (buğdaygiller) familyasından, başak veya salkım biçimli
çiçek durumunun tilki kuyruğunu andırması nedeniyle bu ad verilen, çoğunlukla
Alopecurus cinsindeki otsu bitkilerin genel adı, tilkikuyruğu otu
tillo :
sür., ara. * tillo (yüksek ruhlar, yüksek yer) * Siirt’in bir ilçesi
tilmiz :
ara. * tilmiz (öğrenci, çırak; ders alan kimse) * bir öğretmenden veya eğitim
kurumundan ders alan, öğrenim gören kimse, öğrenci, talebe
tilt :
ing. * tilt (eğmek, eğilmek; yana yatmak) * bir yüzeyin, nesnenin veya
görüntünün yatay veya dikey eksene göre eğilmesi; bilgisayar ve elektronik
oyunlarda ise kontrolün veya ekran görüntüsünün eğim hareketiyle
değiştirilmesi, eğim, yatıklık
tim :
ing. * team (takım, ekip) * belirli bir görev veya amaç doğrultusunda birlikte
çalışan kişi grubu, ekip, takım
timaliidae :
lat. * timalia (kuş cinsi) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * tropikal
bölgelerde, Güneydoğu Asya ile Hindistan’da yaşayan, genellikle yumuşak,
kabarık tüylere sahip olan, küçük ve orta büyüklükte ötücü kuşlardan oluşan,
imalia (kızıl kukuletalı geveze kuşu / Timalia pileata) cinsini ve yakın akraba
kuş cinslerini kapsayan, ötücü kuşlar içinde yer alan bir kuş familyası,
timalyagiller, geveze kuşlar, yedikardeşgiller
timar :
far. * timar (bakım, özen, tedavi) * bakım, özen, özellikle hasta veya yaralıya
gösterilen bakım; Osmanlı Devleti'nde belirli bir gelir karşılığında asker
yetiştirme yükümlülüğüyle verilen dirlik türü, tımar sistemi
timbal :
gre. * tympanon (davul, tef, vurmalı çalgı, çalınan çember biçimli çalgı; kulak
zarı, orta kulak boşluğu) (gre.); timbal (ing.) * vurmalı çalgılar ailesinden,
metal gövdeli ve genellikle bir çift hâlinde kullanılan, tokmaklarla çalınan
davul türü, timpani davulu
timektomi :
gre. * thumos, thymos (göğüs kemiği arkasında bulunan T hücresi içsalgı bezi,
timüs; duygu, ruh; kalp) (gre.); thymus (lat.) + ektomia (kesip çıkarma) (ek
(dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik,
kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * göğüs kafesi
içinde, iman kemiğinin (göğüs kemiği / sternum) arkasında bulunan timus bezinin
cerrahi yöntemle çıkarılması işlemi
timektomize :
gre., lat. * thumos, thymos (göğüs kemiği arkasında bulunan T hücresi içsalgı
bezi, timüs; duygu, ruh; kalp) (gre.); thymus (lat.) + ektomia (kesip çıkarma)
(ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome
(kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) +
izatus (dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş) (izare (dönüştürmek,
kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.) * timüs
bezi cerrahi olarak çıkarılmış olan, timektomi uygulanmış bulunan
timik :
gre. * thumos, thymos (göğüs kemiği arkasında bulunan T hücresi içsalgı bezi,
timüs; duygu, ruh; kalp) (gre.); thymus (lat.) + ikos (ile ilgili, -a ait,
gibi) * timüs beziyle veya timüs bezine ait yapılarla ilgili olan
timik karsinoma :
gre. * thumos, thymos (göğüs kemiği arkasında bulunan T hücresi içsalgı bezi,
timüs; duygu, ruh; kalp) (gre.); thymus (lat.) + ikos (ile ilgili, -a ait,
gibi) + karkinos (yengeç; tümör, kanser) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik,
ur; kanser; toplanma, oluşum) * timüs bezinin epitel hücrelerinden gelişen kötü
huylu tümör, timüs kanseri
timin :
gre. * thymine (timine; DNA'da bulunan azotlu organik baz) (thumos, thymos
(göğüs kemiği arkasında bulunan T hücresi içsalgı bezi, timüs; duygu, ruh;
kalp) (gre.); thymus (lat.) (gre.) + -ine (kimyasal madde eki) (lat.) * DNA'nın
yapısında bulunan dört temel nükleik asit bazından (adenin, timin, guanin,
sitozin) biri olan, DNA zincirinde yalnızca adenin (A) bazı ile eşleşen ve
aralarında iki zayıf hidrojen bağı bulunan, genetik bilginin depolanmasında rol
oynayan pirimidin bazlarından biri
timing :
ing. * time (zaman, vakit, süre) + ing (isim/sıfat yapım eki) * bir işin,
olayın veya hareketin gerçekleşeceği zamanı belirleme veya uygun zamanlamayı
ayarlama işi, zamanlama
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder