26 Eylül 2026 Cumartesi

termogravimetrik - timing

termogravimetrik : gre., lat. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + gravis (ağır, yüklü, yük altında) (lat.) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * bir maddenin sıcaklık değişimi sırasında kütlesindeki değişimleri ölçmeye dayanan analiz yöntemiyle ilgili olan, termogravimetriye ait, TGA ile ilişkili

termokeratoplasti : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + keratos (boynuz, sert yapı) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ısı enerjisi kullanılarak gözün ön kısmında bulunan, saydam ve kubbemsi yapıya sahip olan ve ışığı kırma işlevi gören dış tabakanın ( korneanın) eğriliğini değiştirmeye yönelik cerrahi işlem

termokimya : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.); kimya (maddenin yapısını, hallerini ve etkileşimlerini inceleyen bilim dalı) (ara.) * kimyasal tepkimelerde açığa çıkan veya soğurulan ısı değişimlerini inceleyen kimya dalı

termoklin : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + klinein (eğilmek, yana yatmak, eğim vermek, eğim yapmak, meyletmek, meyil vermek, katmanlamak), kline (yatak, eğim) * göl veya deniz gibi su kütlelerinde, derinliğe bağlı olarak sıcaklığın en hızlı ve belirgin şekilde düştüğü geçiş katmanı

termokoter : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + kauterion (kızgın demir, yakma aleti) * ısı yoluyla doku yakma ve kanamayı durdurma amacıyla kullanılan koter cihazı

termokupl : gre., lat., fra. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + copula (bağ, bağlantı) (lat.); couple (çift, eşleşmiş iki şey) (fra.) * iki farklı metalin birleşim noktasında oluşan termoelektrik gerilimden yararlanarak sıcaklık ölçen sıcaklık sensörü, ısıl çift, termoelement

termoliz : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak), lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) * kimyasal bir maddenin ısı etkisiyle daha basit bileşenlerine veya elementlerine ayrışması süreci, ısıyla çözünme

termolüminesan : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + luminescent (ışık oluşturan; ısı, kimyasal reaksiyon veya elektrik enerjisi olmadan kendi başına ışık yayabilen) (lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + escens, escent (başlama, filizlenme, olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + ens, ent (sıfat yapım eki) ) * daha önce enerji depolamış bazı kristal ve minerallerin ısıtıldığında bu enerjiyi ışık olarak açığa çıkarması olayıyla ilgili

termometre : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + metron (ölçü) * sıcaklığı ölçmek için kullanılan, cıvalı, alkollü, elektronik veya farklı sensör tabanlı ölçüm sistemleriyle çalışan araç

termometrik : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sıcaklığın ölçülmesiyle veya sıcaklık ölçüm yöntemleriyle ilgili olan, termometreye veya termometriye ait, ısıl ölçümsel

termonükleer : gre., lat. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + nucleus (çekirdek, tohum, tane) (nux, nucis (sert kabuklu meyve, ceviz) + leus (ile ilgili, -a ait) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * çok yüksek sıcaklıklarda hafif atom çekirdeklerinin birleşmesiyle gerçekleşen nükleer füzyon tepkimeleriyle veya bu süreçle ilgili

termoplast : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) (plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek) + os (sıfat yapım eki) ) * ısıtıldığında yumuşayan, soğutulduğunda sertleşen ve bu özellik sayesinde tekrar tekrar şekillendirilebilen plastik malzeme

termoplastik : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + plassein (kalıplamak, kalıba dökmek, şekil vermek, şekillendirmek) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ısıtıldığında yumuşayan ve şekillendirilebilen, soğutulduğunda yeniden sertleşen polimer malzeme

termoregülasyon : gre., lat. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + regere (doğrultmak, yönlendirmek, yönetmek, rehberlik etmek, gütmek, hükmetmek), regula (düz çizgi, doğru çizgi, doğru, çubuk, cetvel, doğrultu; kural, ilke, yasa, düzen, ölçü), regulare (ayarlamak, düzenlemek, kontrol etmek) + tio (isim yapım eki) (lat.) * canlı organizmaların iç sıcaklığını dış çevre değişimlerine rağmen belirli bir aralıkta korumak için ısı üretimi, ısı kaybı ve dolaşım gibi süreçleri düzenleme mekanizması

termoregülatör : gre., lat. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + regere (doğrultmak, yönlendirmek, yönetmek, rehberlik etmek, gütmek, hükmetmek), regula (düz çizgi, doğru çizgi, doğru, çubuk, cetvel, doğrultu; kural, ilke, yasa, düzen, ölçü), regulare (ayarlamak, düzenlemek, kontrol etmek) +tor (-cı, yapan, eden eki) * sıcaklığı belirli bir değerde veya aralıkta tutmak amacıyla ısıtma veya soğutma sistemlerini otomatik olarak kontrol eden cihaz, düzenek veya mekanizma

termos : gre., ing. * thermos (ısı, sıcaklık) * içindeki sıvının sıcaklığını uzun süre korumak amacıyla çift cidarlı ve vakum yalıtımlı olarak yapılmış taşınabilir kap

termoset : gre., ing. * thermos (ısı, sıcaklık) (gre.) + set (yerleştirmek, sabitlemek; sertleşmiş, yerleştirilmiş, sabitlenmiş) * ısı etkisiyle kalıcı biçimde sertleşen ve tekrar ısıtıldığında eritilip yeniden şekillendirilemeyen polimer malzeme, termoset plastik, ısıl sertleşen polimer

termosfer : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * atmosferin yaklaşık 80-500 km yükseklikleri arasında yer alan, Güneş'ten gelen morötesi (UV) ve X-ışını gibi yüksek enerjili ışınımları soğuran ve bu enerjinin alt atmosfer katmanlarına doğrudan ulaşmasını egelleyerek miktarını azaltan, Güneş'ten gelen yüksek enerjili ışınımlar nedeniyle gaz sıcaklığının çok yükseldiği üst atmosfer katmanı

termosifon : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + siphon (boru, hortum, tüp, emici boru; sıvıyı bir yerden başka bir yere aktaran kıvrımlı kanal) * sıvıların sıcaklık farkından doğan yoğunluk değişimiyle kendiliğinden dolaşmasını sağlayan, pompa kullanmadan ısı transferi yapan, özellikle sıcak su tesisatları ve ısıtma düzeneklerinde kullanılan doğal dolaşım sistemi

termostat : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + statos (ayakta durma, durma, dikilme, sabit olma, durağanlık, kararlılık istikrar) * bir ortamın veya cihazın sıcaklığını önceden belirlenen değerde tutmak için ısıtma veya soğutma sistemini otomatik olarak açıp kapatan düzenek

termostatik : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + statikos (duran, durağan, hareketsiz, dengeye ilişkin) (stasis (durma, ayakta durma, dikilme, durgunluk, durum, denge, sabit kalma, duruş veya kuvvetlerin karşı karşıya gelmesi, yer), statos (durmuş, yerleştirilmiş, sabit kılınmış, duran, sabit duran, hareketsiz kalan) + ikos (ile ilgili, gibi) ) * sıcaklığı belirli bir değerde veya aralıkta sabit tutma veya sıcaklık değişimine bağlı olarak otomatik düzenleme özelliği gösteren sistem veya mekanizma ile ilgili

termotaksi : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek), taxis (düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme, sıra, diziliş, hareket, yönelme, düzenli hareket) * canlıların veya hücrelerin sıcaklık değişimlerine tepki olarak ısı kaynağına doğru ya da ısı kaynağından uzağa hareket etmesi olayı

termoterapi : gre. * thermos (ısı, sıcaklık) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) * ısı enerjisinin kontrollü biçimde kullanılarak ağrı azaltma, kan dolaşımını artırma, kas gevşetme veya bazı hastalıkların tedavisine destek olma amacıyla uygulandığı fizik tedavi yöntemi

ternat : lat. * terni (üçer üçer, üçlü) (tres (üç) + atus (ile ilgili, -a ait) * botanikte üçlü düzenlenmiş, üç parçalı veya üç bölüme ayrılmış (yapı), üçlü, üç parçalı

terör : lat. * terrere (korkutmak, ürkütmek) + or (isim yapım eki) (lat.); terreur (fra.) * korkutma, dehşet saçma; toplumda korku ve dehşet oluşturmayı amaçlayan şiddet, tehdit veya yıldırma eylemleri; yoğun korku ve panik durumu

terörist : lat. * terrere (korkutmak, ürkütmek) + or (isim yapım eki) + ista (-cı, yapan, eden eki) (lat.); terreuriste (fra.) * siyasi, ideolojik, dini veya başka amaçlarla korku ve baskı oluşturmak için korkutma, saldırma, yaralama, öldürme gibi terör eylemlerine başvuran veya bu eylemleri destekleyen kişi

terörize : lat. * terrere (korkutmak, ürkütmek) + or (isim yapım eki) + izatus (dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); terrorisé (fra.) * yoğun korku, tehdit veya baskı etkisi altında kalarak psikolojik olarak yıldırılmış, aşırı korkmuş veya sindirilmiş duruma gelmiş

terörizm : lat. * terrere (korkutmak, ürkütmek) + or (isim yapım eki) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * iyasal, ideolojik, dinî veya benzeri amaçlara ulaşmak için toplumda korku ve güvensizlik oluşturmayı hedefleyen sistemli şiddet, tehdit ve yıldırma yöntemleri bütünü

terpen : gre. * terebinthine (terebinthos (reçine) + ine (kimyasal madde eki) ) * bitkilerde özellikle uçucu yağların ana bileşenleri arasında bulunan, izopren birimlerinden oluşan doymamış hidrokarbon bileşikleri sınıfı; kozalaklılardan ve bazı ağaçlardan doğal olarak akan veya ağacın çizilmesi yoluyla akıtılan, yağlı vernik yapımında, yağlıboya üretiminde ve boya inceltilmesinde kullanılan, ince, renksiz, kokulu reçine, turpentin (C10H16)

terpenoid : gre. * terebinthine (terebinthos (reçine) + ine (kimyasal madde eki) ) (gre.); terpentin, terebinthus (Fas ve Portekiz'in batı bölgelerinden Yunanistan ve batıya kadar Akdeniz bölgesine özgü, Pistacia cinsinden yaprak döken bir çalı türü; menengiç, sakız ağacı, yabani fıstık ağacı) (lat.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) * izoprenoidler olarak da adlandırılan terpenoidler, 5 karbonlu bileşik izopren ve terpenler adı verilen izopren polimerlerden türetilen doğal olarak oluşan organik kimyasalların geniş ve çeşitli bir sınıfı

terracotta : lat. * terra (yer, toprak) + coquere (pişirmek, kaynatmak), cocta (pişirilmiş, kaynatılmış) * kırmızımsı renk veren demir oksit içeren kilin yüksek sıcaklıkta pişirilmesiyle elde edilen, özellikle heykel, seramik, mimari süsleme ve kap yapımında kullanılan pişmiş toprak malzeme

terrakota : lat. * terra (yer, toprak) + coquere (pişirmek, kaynatmak), cocta (pişirilmiş, kaynatılmış) * kırmızımsı renk veren demir oksit içeren kilin yüksek sıcaklıkta pişirilmesiyle elde edilen, özellikle heykel, seramik, mimari süsleme ve kap yapımında kullanılan pişmiş toprak malzeme

terras : ara. * turs (kalkan) * kalkan kullanan, kalkancı

terrestrial : lat. * terrestris (karaya, yeryüzüne ait) (terra (toprak, yer) + estris (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * karada yaşayan veya gelişen, yeryüzüne ait, karasal, yersel

ters : far. * tars (karşı, aksi, ters, zıt, karşıt yön; arka yüz) * bir şeyin alışılmış yönünün veya düzeninin karşı tarafında bulunan, düzün karşıtı olan; beklenene aykırı, uygunsuz veya aksi, karşıt, zıt

ters bakışımlı matris : far., tür., lat. * tars (karşı, aksi, ters, zıt, karşıt yön; arka yüz) (far.) + bakışım (iki veya daha çok şey arasında konum, biçim ve belirli bir eksene göre ölçü uygunluğu, bir eksenin iki bölgesinin yapı ve biçim benzerliği; eksen olarak alınan bir doğrudan, benzer noktaları karşılıklı olarak eşit uzaklıkta bulunan iki benzer parçanın birbirine göre durumu; simetri) (bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya gözleri çevirmek) + ış (isim yapım eki) + ım (isim yapım eki) ) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + mater (anne, ana, valide, öz, esas, kaynak), matrix (kaynak, ana, temel yapı; doğuran dişi; rahim; matematikte sayıların veya cebirsel ifadelerin satır-sütun düzeninde oluşturduğu düzenli sayı dizisi formundaki tablo; kalıp, kaynak yapı) (lat.) * transpozesinin (devriğinin) eksi işaretlisi kendisine eşit olan, dolayısıyla matrisin ögeleri arasında a(i,j)= - a(j,i) ilişkisi bulunan gerçel kare matris

ters orantı : far., tür. * tars (karşı, aksi, ters, zıt, karşıt yön; arka yüz) (far.) + orantı (iki veya daha fazla büyüklüğün birbirine göre ölçü veya miktar bakımından olan ilişkisi; matematikte iki niceliğin birbirine bölünmesiyle elde edilen oransal değer, nispet) (or (kesmek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + tı (isim yapım eki) ) * iki nicelikten birinin değeri artarken diğerinin aynı oranda azalması ve çarpımlarının sabit kalmasıyla tanımlanan matematiksel ilişki

ters perspektif : far., lat. * tars (karşı, aksi, ters, zıt, karşıt yön; arka yüz) (far.) + perspectivus (bir nesnenin, olayın veya mekânın bakış noktasına göre görünüşü; görsel derinlik ve oranları doğru yansıtan çizim tekniği, bakış açısı, görüş ve algılama biçim ) (per (içinden, boyunca, arasından, sayesinde, aracılığıyla, yoluyla, vasıtasıyla, dolayısıyla, boyunca, tamamen, tümden; başına, beher) + specere, spectare (bakmak, görmek, gözetlemek, gözlemek, gözlemlemek, seyretmek, dikkat etmek), spectus (bakma, gözlem; bakılmış, görülmüş) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * paralel çizgilerin ufukta tek bir kaçış noktasında birleşmesi yerine izleyiciye doğru açılıyormuş gibi tasvir edildiği, özellikle Bizans ve Orta Çağ ikonalarında görülen perspektif tekniği

tersa : far. * tersidan (korkmak, ürkmek), tersa (korkan, ürken, korkak, ürkek) * Hristiyan kimse, keşiş, ruhban sınıfından kişi, Hristiyan, İsevi (“rahib” ve “ruhban” kelimelerinin kökünde “rahaba” (korkmak, ürkmek, çekinmek) fiilinin bulunması ve “Tanrı’dan korkan” anlamı bağlamında)

tersabeçe : fa. * tersa (Hristiyan kimse, keşiş, ruhban sınıfından kişi, Hristiyan, İsevi ) + beçe (insan ve hayvan yavrusu, çocuk, evlat) * Hristiyan çocuğu, İsevi çocuğu

tersane : ara. * dar (yer, mekan, yurt) + el (ön ek, artikel) + sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) * gemilerin inşa edildiği, bakım ve onarımının yapıldığı, donatıldığı ve suya indirildiği tesis veya gemi yapım merkezi

tersayan : far. * tersidan (korkmak, ürkmek), tersa (korkan, ürken, korkak, ürkek) + yan (çoğul eki) * Hristiyan kimseler, keşiş, ruhban sınıfından kişi, Hristiyanlar, İseviler (“rahib” ve “ruhban” kelimelerinin kökünde “rahaba” (korkmak, ürkmek, çekinmek) fiilinin bulunması ve “Tanrı’dan korkan” anlamı bağlamında)

tersim : ara. * rasama (çizmek, işaretlemek, şekil oluşturmak, şekil vermek), resm (şekil, biçim, form, tasvir, desen; usül, üslup, tarz) * resim yapma, çizme, tasvir etme

tersinir : far. * tars (karşı, aksi, ters, zıt, karşıt yön; arka yüz) (far.) + in (dönüşlü fiil eki) + ir (geniş zaman fiil eki) * başlangıç koşullarına eksiksiz olarak geri döndürülebilen, yönü değiştirildiğinde ilk durumunu yeniden kazanabilen; özellikle fizik, kimya ve matematikte geriye çevrilebilir süreç, tepkime veya işlem

tersiyer : lat. * tertiarius (üçüncü sıra ile ilgili) (tertius (üçüncü) + arius (ile ilgili, -a ait) ) * üçüncü sırada bulunan, üçüncü evreye veya üçüncü dereceye ait olan; jeolojide eski sınıflandırmada Üçüncü Zaman; ekonomide hizmet sektörü; tıpta bir hastalığın üçüncü evresi

terslemek : far. * tars (karşı, aksi, ters, zıt, karşıt yön; arka yüz) (far.) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * bir kimseye sert, kırıcı veya aksi bir tavırla karşılık vermek, azarlamak, ters davranarak sözünü veya isteğini geri çevirmek

terslik : far. * tars (karşı, aksi, ters, zıt, karşıt yön; arka yüz) (far.) + lik (isim yapım ve durum eki) (tür.) * bir işin beklenildiği gibi gitmemesi sonucu ortaya çıkan aksilik veya olumsuz durum; ayrıca bir kimsenin aksi, huysuz veya kırıcı davranış gösterme hali, aksilik, zıtlık, karşıtlık

tertemiz : tür., ara. * ter (pekiştirme ön eki) (tür.) + mayyaza (ayırt etmek, seçmek, farklı kılmak), maza (ayırmak, birbirinden ayıklamak), temyiz (benzerleri arasından farkını ortaya koyarak ayırma, seçme, ayıklama, ayırt etme) (ara.) * hiçbir kir, leke veya yabancı madde taşımayacak kadar çok temiz; bütünüyle saf, kusursuz, lekesiz ve şaibeden uzak (mecazi)

tertib : ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale getirmek) * tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme

tertibat : ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale getirmek), tertib (tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir işin düzenli biçimde yürütülmesi için yapılan hazırlık, düzenleme ve planlama; ayrıca belirli bir görevi yerine getirmek üzere oluşturulmuş düzenek, donanım veya sistem

tertil : ara. * ratala, rattala (bir şeyi düzenli, tertipli ve tane tane dizmek; harfleri yerli yerine koyarak düzgün bir şekilde okumak/konuşmak, ağır ağır, tane tane, düzenli ve ölçülü okumak), retl (ağır ağır, tane tane, düzenli, ölçülü, düzgün, doğru, kurallarına uygun olarak okuma; acele etmeden, her bir harfin çıkış noktasına (mahreç) ve tecvid kurallarına uyarak tane tane, ağır ağır ve manasını düşünerek okuma) * ağır ağır, tane tane okuma; düzenli biçimde sıralama; özellikle Kur'an'ın harflerin mahreç ve sıfatlarına, tecvit kurallarına ve anlam bütünlüğüne uygun olarak yavaş, açık, ölçülü ve güzel bir edayla okunması

tertip : ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale getirmek) * tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme

terütaze : far. * tar (yaş, taze, akıcı; pekiştirme ön eki) + u (bağlaç) + taza (yeni, körpe, yakın zamanda ortaya çıkmış, taze, canlı) * ilk günkü canlılığını ve yeniliğini bütünüyle koruyan, son derece taze, yepyeni

tervic : ara. * raca (yayılmak, rağbet görmek, geçerli olmak), ravvaca (yaymak, dolaşıma sokmak, rağbet kazandırmak), revac (bir şeyin toplum içinde ilgi görmesi, yaygınlık kazanması, değer ve talep bakımından artması ve tercih edilir hale gelmesi) * bir mal, hizmet, düşünce veya haberin ilgi görmesini, benimsenmesini veya yayılmasını sağlamak amacıyla tanıtma, yayma ve özendirme işi

terviç : ara. * raca (yayılmak, rağbet görmek, geçerli olmak), ravvaca (yaymak, dolaşıma sokmak, rağbet kazandırmak), revac (bir şeyin toplum içinde ilgi görmesi, yaygınlık kazanması, değer ve talep bakımından artması ve tercih edilir hale gelmesi) * bir mal, hizmet, düşünce veya haberin ilgi görmesini, benimsenmesini veya yayılmasını sağlamak amacıyla tanıtma, yayma ve özendirme işi

tervih : ara. * ravaha (dinlenmek, rahatlamak, mola vermek, gevşemek), rahat (dinlenme, mola verme), ravh (rahatlık, rahmet, esen rüzgarın hissettirdiği serinlik ve rahatlık; koklamak) * soluklanma, nefeslenme, nefes alma, dinlenme; Ramazan gecelerinde kılınan bir namaz (rih, ruh (rüzgar, esinti, nefes) (çoğulu "ervah"), rayiha (koku) (ara.), Ruhe (huzur) (alm.) )

terzarima : lat. * tertius (üçüncü) + rima (uyak, kafiye) * üç dizelik bentlerden oluşan ve uyak düzeni zincirleme biçimde (aba bcb cdc...) ilerleyen, son bendi genellikle tek dize veya ikili uyakla tamamlanan İtalyan kökenli nazım biçimi

terzi : far. * derz, darz (dikiş, dikiş yeri, eklem, iki alanın birleşmesiyle oluşan hat) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kumaş ve benzeri dokuma ürünlerini ölçüye göre kesip diken, giysi diken, onaran veya biçen kimse, dikici, kumaştan elbise yapan

terzihane : far. * derzi,darzi (kumaş ve benzeri dokuma ürünlerini ölçüye göre kesip diken, giysi diken, onaran veya biçen kimse, dikici, kumaştan elbise yapan ) (derz, darz (dikiş, dikiş yeri, eklem, iki alanın birleşmesiyle oluşan hat) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * terzilerin çalıştığı, giysi dikimi, onarımı ve prova işlemlerinin yapıldığı iş yeri, dikim evi

terzik : ara. * razaka (vermek, nasip etmek, geçindirmek, rızıklandırmak, maddi veya manevi her türlü geçim kaynağı sağlamak), rızk (maddi veya manevi her türlü geçim kaynağı, pay ve imkanı, nasip, pay, geçimlik, rızık) * rızıklandırma, geçindirme, geçim sağlama, nasip verme; rızık ve geçim kaynağı sağlama

terzil : ara. * razala (alçaltmak, aşağılamak, küçük düşürmek, kepaze etmek, rezil etmek, zelil etmek), rezil (utanç verici durumda olan, utanç verici derecede kötü, küçük düşürücü veya aşağılanmaya neden olan; alçak, aşağılık, değersiz, adi, kepaze, soysuz, hayasız) * aşağılama, değersiz veya itibarsız gösterme, hor görme, rezil addetme, zelil addetme

tesabuk : ara. * sabaka (geçmek, öne geçmek, önce olmak, yarışta önde gitmek, yarışmak, hızlı olmak) * birbirini geçmeye çalışma, iki veya daha çok kimsenin veya topluluğun birbirini geçmek amacıyla karşılıklı yarışması, yarışma, rekabet

tesadüf : ara. * sadafa (karşılaşmak, rast gelmek, denk gelmek; bitiştirmek, birleştirmek, bir araya getirmek) * önceden planlanmamış, beklenmeyen şekilde olayların rastlantı sonucu meydana gelmesi veya iki durumun öngörüsüz biçimde kesişmesi, rastlantı, rast gelme, denkleşme

tesadüm : ara. * sadama (çarpmak, vurmak, çarpışmak, tokuşmak, darp etmek), sadme (darbe, vuruş), istidam (çarpışma, vuruşma, iki şeyin birbirine şiddetli çarpması) * vuruşma, çarpışma, tokuşma, darb edilme

tesagur : ara. * sağir (küçük, ufak; aşağılık), asgari (en küçük, en aşağılık) * küçük görünme, küçülme; kendini başkalarından küçük veya önemsiz görme; tevazu göstermek amacıyla küçük gösterme, alçak gönüllü davranma

tesahhun : ara. * sahana (ısıtmak, sıcak hale getirmek), sahn (ısı, sıcaklık, hararet), suhunet (ısı, sıcak olma durumu, sıcaklık, hararet, sıcaklık derecesi) * ısınma, sıcak hale gelme, hararetlenme; sıcaklık kazanma, ısınmış olma

tesahhur : ara. * sahara (alay etmek, dalga geçmek, aşağılayarak eğlenmek) * zevklenip alay etme, alay konusu olma, aleme gülünç olma, maskara olma

tesahhur : ara. * sahara (uyanık olmak, geceyi uyanık geçirmek, sabaha kadar beklemek), sahur (seher vakti yenen yemek), seher (sabahın çok erken vakti, gün doğumundan önceki zaman dilimi, gün ağarması, tan vakti, şafak vakti, tan ağarması, şafak sökmesi, gün doğumu; kadın ismi) * seher vaktinde kalkma; sahur yeme

tesahub : ara. * sahaba (arkadaşlık etmek, yoldaşlık etmek, beraber bulunmak, eşlik etmek), sahib (arkadaş, yoldaş, eşlik eden) * sahip çıkma, arkadaşlık etme, benimseme; koruma

tesahup : ara. * sahaba (arkadaşlık etmek, yoldaşlık etmek, beraber bulunmak, eşlik etmek), sahib (arkadaş, yoldaş, eşlik eden) * sahip çıkma, arkadaşlık etme, benimseme; koruma

tesahül : ara. * sahula (kolay olmak, yumuşak ve uygun olmak), suhulet (kolaylık, yumuşaklık, elverişlilik; güçlük ve engel içermeyen durum, kolaylık ve rahatlıkla gerçekleştirilebilme niteliği, kolaylık) * yumuşak davranma, hoşgörülü davranma, gevşeklik gösterme, kolaylık tanıma

tesakür : ara. * sakara (bilinci bulanmak, sarhoş olmak), sekerat (bilinç (şuur) bulanması, bilinç zayıflaması, sarhoşluk) * bilinç zayıflaması, sarhoş olma

tesanüd : ara. * sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek, yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), isnad (dayandırma, yaslama, baz alma, dayanma, destekleme, yaslanma; bir şeyi ispatla güçlendirme), istinad (bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme) * birbirine dayanma, karşılıklı destek olma, karşılıklı birbirine isnad etme, dayanışma, solidarite

tesanüt : ara. * sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek, yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), isnad (dayandırma, yaslama, baz alma, dayanma, destekleme, yaslanma; bir şeyi ispatla güçlendirme), istinad (bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme) * birbirine dayanma, karşılıklı destek olma, karşılıklı birbirine isnad etme, dayanışma, solidarite

tesaru : ara. * saraa (yere sermek, devirmek, güreşte yenmek, güreşmek) * birbiriyle güreşme, boğuşma, mücadele etme

tesbi : ara. * seb’a (yedi) * yedileme, yedili hale getirme; edebiyatta bir beyitin her mısraına beş mısra ekleyerek yedişer dizelik bentler oluşturma sanatı

tesbih : ara. * sebbeha (övmek, yüceltmek; noksan sıfatlardan arındırmak), subhan (üstün, yüce, daima en üstte olan) * övme, yüceltme, ululama, tazim; her türlü eksiklik ve noksanlıktan uzak tutarak yüceltme, kutsallığını dile getirme; Allah’ın esmasını zikir amacıyla kullanılan ve otuz üç adet kürecikten oluşan ibadet zinciri

tesbil : ara. * sebil (yol, güzergah) * bir malı veya mülkü Allah rızası için hayır yoluna bağışlama, Allah yolunda vakfetme

tesbit : ara. * sabbata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek), sabata (durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (durağan, yerleşik, değişmeyen, kalıcı, hareketsiz) * sağlamlaştırma, sabitleme, doğrulama; bir şeyi inceleme veya araştırma sonucunda belirleyip doğruluğunu ortaya koyma, kesinleştirme, kayıt altına alma, saptama

tescil : ara. * secele (yazmak, kaydetmek, tespit etmek; kayıt altına alma), sicil (resmi veya özel bir konuda kişilere, olaylara veya işlemlere dair bilgilerin düzenli biçimde kaydedildiği defter, dosya veya kayıt sistemi; özellikle hukuk, idare ve iş hayatında kişinin geçmiş durumunu, davranışlarını ve işlemlerini gösteren kayıt bütünü; kayıt defteri, kağıt tomarı) * kaydetme, resmi olarak yazma; bir hak, olay, işlem veya malı resmî sicile kaydederek hukukî geçerlilik kazandırma veya kayıt altına alma işlemi

tescin : ara. * secene (hapsetmek, zindana atmak, mahpus etmek), siccin (mahpushane, hapishane, zindan) * hapsetme, zindana atma, mahpus etme

tesdis : ara. * sitte (altı), sadis (altıncı) * altılama, altılı hale getirme; edebiyatta bir beyitin her mısraına dört mısra ekleyerek altışar dizelik bentler oluşturma sanatı

tesellüm : ara. * sallama (vermek, devretmek, bırakmak), esleme (teslim olmak, boyun eğmek, direnişi bırakmak; barışa girmek, güvende olmak), teslim (verme, devretme, bırakma; boyun eğme, direnmeyip uyum sağlama) * teslim alma, devralma; bir malı, belgeyi, parayı veya görevi usulüne uygun olarak teslim alma, devralma veya kabul etme işlemi

teselsül : ara. * silsile (zincir, dizi) * birbiri ardınca gelme, zincirleme sürme, kesintisiz biçimde birbirine bağlı olarak art arda sıralanma, zincirleme devamlılık

tesemmüm : ara. * samma (içe işlemek, içe girmek, içe sızmak, nüfuz etmek, delmek, zehirlemek), semum (içe işleyen zehir; içe işleyip kavurarak zehirleyip mahveden, kavurucu sıcak rüzgar, zehirli çöl yeli; özellikle çöllerde görülen, aşırı sıcak ve kuru niteliğiyle yakıcı etki oluşturan, insanı bunaltan ve zarar verebilen kavurucu rüzgar türü) * içe işleme, içe girme, içe sızma, nüfuz etme, delme; zehirlenme

tesemmün : ara. * semen (yağ, tereyağı, sade yağ), semene (şişman olmak, yağlı olmak, dolgunlaşmak), semin (besili, etli, şişman, yağlı, semiz) * şişmanlama, semirme, yağlanma, dolgunlaşma

tesettür : ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek), sitra (örtü, perde) * örtünme, gizlenme, perdelenme; bedeni veya örtülmesi gereken uzuvları elbise veya örtü ile kapatma; ayrıca bir şeyi gözlerden gizleme veya görünmez hale getirme durumu

tesir : ara. * eser (iz, eser, belirti, işaret, nişan), essere (etkilemek, iz bırakmak) * etkileme, iz bırakma; bir kişi, olay, madde veya kuvvetin başka bir kişi veya şey üzerinde meydana getirdiği değişiklik

tesis : ara. * assasa (tesis etmek, kurmak, yapılandırmak, inşa etmek, oluşturmak), muessese (yapı, kurum, kuruluş, tesis, oluşum) * kurma, oluşturma ve işler duruma getirme, kurulum

tesisat : ara. * assasa (tesis etmek, kurmak, yapılandırmak, inşa etmek, oluşturmak), tesis (kurma, oluşturma ve işler duruma getirme, kurulum) + at (isim yapım ve çoğul eki) * kurulum, kurgu; bir yapıda veya sistemde su, elektrik, ısıtma, doğalgaz gibi işlevleri sağlayan boru, kablo ve bağlantı düzenlerinin tümü; ayrıca bir yapının çalışmasını sağlayan kurulu teknik altyapı sistemi

tesisatçı : ara., tür. * tesisat (kurulum, kurgu; bir yapıda veya sistemde su, elektrik, ısıtma, doğalgaz gibi işlevleri sağlayan boru, kablo ve bağlantı düzenlerinin tümü; ayrıca bir yapının çalışmasını sağlayan kurulu teknik altyapı sistemi) (ara.) + çı (yapan, eden eki) (tür.) * su, gaz, kalorifer, havalandırma, elektrik ve benzeri teknik tesisat sistemlerini kuran, bakımını yapan, onaran veya yenileyen usta veya teknik eleman, tesisat işleri ile uğraşan

teskıye : ara. * saka, saky (sulamak, su vermek) * su vermek, sulamak

teskil : ara. * sakala (ağır gelmek, sıkmak, bıktırmak), siklet (ağırlık), miskal (ağırlık ölçüsü, ölçü, ölçek) * ağırlaştırma, ağırlığını artırma

teskim : ara. * sakama (hastalanmak, bozulmak), sekam (illet, hastalık, sakatlık, dert; hata, yanlışlık, eksiklik, bozukluk; zille), sekim (bozuk, yanlış, eksik, sakat, hasta, sağlığı bozulmuş) * hasta etme; bozuk ve yanlış sayma

teskin : ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek, oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek, sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek, sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak; kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin) * yatıştırma, dindirme, sakinleştirme; öfke, korku, acı, heyecan veya sıkıntıyı yatıştırma, dindirme ve sükunete kavuşturma

teskir : ara. * sakara (sarhoş etmek), sekr, sekrat (sarhoşluk) * sarhoş etme, aklı örtecek derecede etkileme, aklı ve bilinci örtecek derecede içki veya başka bir etkenle sarhoş duruma getirme

teskit : ara. * sakata (susmak, durmak, kesilmek), sukut (susma, suskunluk, konuşmama, sessiz kalma) * susturma, sessizleştirme, sükut ettirme

tesla : sır. * tesla (Sırp asıllı ABD'li mucit Nikola Tesla’nın soyadından) * manyetik akı yoğunluğunun SI birimi; bir metrekarelik yüzeyden bir weberlik manyetik akının geçmesine karşılık gelen manyetik alan şiddeti birimi (1 T = 1 Wb/m^2)

teslih : ara. * salaha (derisini yüzmek) * (derisini yüzüp çıkarma

teslih : ara. * salaha (donatmak, kuşatmak, hazırlamak, silahlandırmak, teçhiz etmek), silah (savaşta saldırı veya savunma amacıyla kullanılan kesici, delici, vurucu veya ateşli araç; genel anlamda muharebe aracı, savaş gereci) * silahlandırma, silah ile donatma

teslim : ara. * sallama (vermek, devretmek, bırakmak), esleme (teslim olmak, boyun eğmek, direnişi bırakmak; barışa girmek, güvende olmak), teslim (verme, devretme, bırakma; boyun eğme, direnmeyip uyum sağlama) * bir şeyi sahibine veya yetkili kimseye verme, devretme veya bırakma; ayrıca karşı koymaktan vazgeçerek boyun eğme, kabullenme

teslimat : ara. * sallama (vermek, devretmek, bırakmak), esleme (teslim olmak, boyun eğmek, direnişi bırakmak; barışa girmek, güvende olmak), teslim (verme, devretme, bırakma; boyun eğme, direnmeyip uyum sağlama) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir malın, belgenin veya hizmetin alıcıya veya ilgili kişiye ulaştırılması ve teslim edilmesi işlemi; teslim edilen şeyler bütünü

teslimiyet : ara. * sallama (vermek, devretmek, bırakmak), esleme (teslim olmak, boyun eğmek, direnişi bırakmak; barışa girmek, güvende olmak), teslim (verme, devretme, bırakma; boyun eğme, direnmeyip uyum sağlama) + iyet (isim yapım eki) * (teslim etme, boyun eğme; bir iradeyi veya sonucu daha üstün görülen bir güç, kişi veya duruma bırakma, kabul etme ve boyun eğme durumu; özellikle dinî bağlamda Allah'ın iradesine bağlanma hali

teslis : ara. * selase (üç), salis (üçüncü) * üçleme, üçlü yapma, üçlü hale getirme; özellikle Hristiyanlıkta Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un bir tek Tanrı'da üç unsur olarak kabul edildiği Üçleme (Trinity) inancı

tesmiat : ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek), semi (duyan işiten, kulak veren) * işittirmeler, duyurmalar

tesmim : ara. * samma (içe işlemek, içe girmek, içe sızmak, nüfuz etmek, delmek, zehirlemek), semum (içe işleyen zehir; içe işleyip kavurarak zehirleyip mahveden, kavurucu sıcak rüzgar, zehirli çöl yeli; özellikle çöllerde görülen, aşırı sıcak ve kuru niteliğiyle yakıcı etki oluşturan, insanı bunaltan ve zarar verebilen kavurucu rüzgar türü) * içe işleme, zehirleme, zehir katma; zehirleyerek öldürme, zehir verme

tesmin : ara. * semen (yağ, tereyağı, sade yağ), semene (şişman olmak, yağlı olmak, dolgunlaşmak), semin (besili, etli, şişman, yağlı, semiz) * semizletme, şişmanlatma; besleyip etlendirme, kilo aldırma

tesmin : ara. * semaniye (sekiz) * sekizleme, sekizli hale getirme

tesmir : ara. * semere (meyve vermek, ürün vermek, verimli olmak), semer, semere (meyve, yemiş mahsul, verim, ürün) * meyve vermesini sağlama, ürünlendirme, verimli kılma

tesmir : ara. * simar (çivi, mıh), sammara (çivilemek, mıhlamak) * çivileme, mıhlama

tesmiye : ara. * ism (ad, nam), samma (isim vermek, isimlendirmek, adlandırmak, ad koymak) * ad koyma, isimlendirme

tesniye : ara. * isnaan (iki), saniye (ikinci, sıra değeri iki olan) * iki kılma, ikileme, ikili hale getirme; Arapça dil bilgisinde bir ismin veya sıfatın iki varlığı göstermek üzere özel ikilik eki almış biçimi

tespih : ara. * sebbeha (övmek, yüceltmek; noksan sıfatlardan arındırmak), subhan (üstün, yüce, daima en üstte olan) * övme, yüceltme, ululama, tazim; her türlü eksiklik ve noksanlıktan uzak tutarak yüceltme, kutsallığını dile getirme; Allah’ın esmasını zikir amacıyla kullanılan ve otuz üç adet kürecikten oluşan ibadet zinciri

tespih böceği : ara., tür. * tesbih (övme, yüceltme, ululama, tazim; her türlü eksiklik ve noksanlıktan uzak tutarak yüceltme, kutsallığını dile getirme; Allah’ın esmasını zikir amacıyla kullanılan ve otuz üç adet kürecikten oluşan ibadet zinciri) (ara.) + böcek (eklembacaklı, kanatlı veya kanatsız küçük hayvan) + i (iyelik eki) (tür.) * uzun, boncuk dizisini andıran yumurtaları veya vücut biçimi olan Oniscidea familyasına ait kabuklu böcek türü, bilye böceği, Armadillidium vulgare

tespit : ara. * sabbata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek), sabata (durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (durağan, yerleşik, değişmeyen, kalıcı, hareketsiz) * sağlamlaştırma, sabitleme, doğrulama; bir şeyi inceleme veya araştırma sonucunda belirleyip doğruluğunu ortaya koyma, kesinleştirme, kayıt altına alma, saptama

tesri : ara. * seri (hızlı, çabuk, süratli) * hızlandırma. süratlendirme, çabuklaştırma, acele ettirme

tesrir : ara. * sara (sevinmek, neşelenmek, gülmek), surur (derin sevinç, iç huzuru ve mutluluk, neşe, sevinç, gülme) * sevindirme, neşelendirme, mutlu etme; gönlünü hoş etme, ferahlatma

tessellat : lat. * tessella (küçük mozaik taşı), tessera (dört köşeli taş, zar biçimli parça) + atus (sıfat yapım eki) * küçük kareler veya çokgen parçalarla mozaik gibi döşenmiş, bölmeli, kafes biçimli.

test : far., lat. * dast, dest (el) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (far.), testa, testum (kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı) (lat.) * deneme, sınama, tecrübe etme, ölçme, değerlendirme yöntemi (eski Roma’da metal veya seramik kaplarda yapılan deney ve sınamalardan türemiştir.) (testi (kilden veya seramikten yapılmış olan, sıvı saklama kabı) (tür.), testiculus (yumurtalık, testis) (lat.) )

testa : lat. * testa (kabuk, pişmiş toprak kap, kiremit parçası) * botanikte tohumun dış koruyucu örtüsü, tohum kabuğu; zoolojide bazı omurgasızlarda sert dış kabuk veya kılıf

testere : far. * dast, dest (el) + arre, erre (keski, bıçkı, bıçak) * metal, taş veya ahşap kesmek için kullanılan, sert dişli kenarlı sert bir bıçak, tel veya zincirden oluşan bir alet

testerebalığı : far., tür. * testere (metal, taş veya ahşap kesmek için kullanılan, sert dişli kenarlı sert bir bıçak, tel veya zincirden oluşan bir alet) (far.) + balık (suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki) (tür.) * başının ön kısmında iki yanında diş benzeri çıkıntılar bulunan uzun ve yassı burnunu avını sersemletmek, savunmak ve dipteki besinleri ortaya çıkarmak için kullanan, ışınkanatlı vatozlarla akraba olan, Pristidae (testere balığıgiller) familyasına ait ışınkanatlı kıkırdaklı deniz balık deniz balık

testi : far., lat. * dast, dest (el) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (far.), testa, testum (kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı) (lat.) * kilden veya seramikten yapılmış olan, dar boyunlu, geniş karınlı kulplu sıvı saklama kabı, içi doldurulan (test, Test (test) (ing., fra. alm.), testicle, testicule (yumurtalık, testis) (ing., fra.) )

testikül : lat. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) + culus (küçültme eki) * erkek üreme sisteminde sperm ve testosteron üreten, skrotum içinde bulunan çift üreme bezi, yumurtalık

testiküler : lat. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) + culus (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) * testislere ait, testislerle ilgili veya testisleri etkileyen

testir : ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek), sitra (bir şeyi örtmek, kapatmak veya gizlemek amacıyla kullanılan örtü, perde veya kaplama; örtme, giyinme, giysi) * gizleme, saklama, setretme, örtme, kapama, perdeleme

testis : lat. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) * erkek üreme sisteminde sperm ve testosteron üreten, skrotum içinde bulunan çift üreme bezi, yumurtalık

testolakton : lat. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) + lactis (süt) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) * testosteron türevlerinden geliştirilen, aromataz enzimini baskılayarak androjen ve östrojen metabolizmasını etkileyen sentetik steroid yapılı ilacın etken maddesi (C19H24O3)

testosteron : lat., gre. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) (lat.) + steron (steroid bileşik eki) (stereos (katı, sert, sağlam, üç boyutlu, hacimli) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) (gre.) * başlıca testislerde, daha az miktarda yumurtalıklar ve böbreküstü bezlerinde üretilen; erkek cinsiyet özelliklerinin gelişmesini, sperm üretimini ve kas-kemik gelişimini etkileyen temel androjen hormonu (C19H28O2)

testosteron dekanoat : lat., gre. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) (lat.) + stereos (katı, sert, sağlam, üç boyutlu, hacimli) + on (keton belirteci) (gre.) + deka (on) (gre.); decem (lat.) + ate (tuz veya ester eki) (gre.) * testosteronun dekanoik (kaprik) asitle oluşturduğu ester; vücutta yavaş hidrolize olarak testosteronun uzun süreli salınmasını sağlayan, androjen eksikliğinin tedavisinde kullanılan uzun etkili testosteron preparatı; sustanon isimli testosteron ilacının etkin maddesi

testosteron fenilpropiyonat : lat., gre. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) (lat.) + stereos (katı, sert, sağlam, üç boyutlu, hacimli) + on (keton belirteci) (gre.) + phenyl (fenil, C6H5 aromatik benzen halkası) + pro, protos (ön, önde, önce, öncül, ilk, ileri, öne doğru, için, lehine, içinde, gerektikçe) (lat.) + pion (yağ, yağ asidi fraksiyonu; fermantasyon ürünleriyle ilişkili tarihsel adlandırma) + ate (tuz veya ester eki) (gre.) * testosteronun fenilpropiyonik asitle oluşturduğu ester; testosteronun vücutta orta süreli salınmasını sağlayan androjen preparatı; sustanon isimli testosteron ilacının etkin maddesi (C28H36O3)

testosteron izokaproat : lat., gre. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) (lat.) + stereos (katı, sert, sağlam, üç boyutlu, hacimli) + on (keton belirteci) + iso, isos (eş, eşit, denk) + caper keçi), caproicus acidum (kaproik asit) (lat.) + ate (tuz veya ester eki) (gre.) * testosteronun izokaproik asitle oluşturduğu ester; testosteronun vücutta orta süreli salınmasını sağlayan, androjen eksikliğinin tedavisinde kullanılan ester biçimi, sustanon isimli testosteron ilacının etkin maddesi (C25H38O3)

testosteron propiyonat : lat., gre. * testis (tanık; erbezi, yumurtalık) (lat.) + stereos (katı, sert, sağlam, üç boyutlu, hacimli) + on (keton belirteci) (gre.) + pro, protos (ön, önde, önce, öncül, ilk, ileri, öne doğru, için, lehine, içinde, gerektikçe) (lat.) + pion (yağ, yağ asidi fraksiyonu; fermantasyon ürünleriyle ilişkili tarihsel adlandırma) + ate (tuz veya ester eki) (gre.) * testosteronun propiyonik asitle oluşturduğu ester; kısa etkili testosteron preparatı olarak androjen eksikliğinin tedavisinde kullanılan ester biçimi; sustanon isimli testosteron ilacının etkin maddesi (C22H32O3)

testudines : lat. * testudo, testudinis (kaplumbağa, kaplumbağa kabuğu; askeri kaplumbağa düzeni) + es (taksonomik çoğul eki) * kaplumbağaları ve kara kaplumbağalarını kapsayan sürüngenler takımı, kaplumbağalar

testudinidae : lat. * testudo, testudinis (kaplumbağa, kaplumbağa kabuğu; askeri kaplumbağa düzeni) + es (taksonomik çoğul eki) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * kara kaplumbağalarını kapsayan sürüngen familyası, kaplumbağagiller

testudo hermanni : lat. * testudo, testudinis (kaplumbağa, kaplumbağa kabuğu; askeri kaplumbağa düzeni) + hermanni (Fransız doğa bilimci Jean Hermann'ın soyadından) (alm.) * Avrupa'nın güney bölgelerinde yaşayan, küçük ve orta boylu bir kara kaplumbağası türü, Hermann kaplumbağası, Trakya tosbağası

tesvib : ara. * saba (geri dönmek, ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek), savvaba (tekrar çağırmak, yeniden seslenmek; ödüllendirmek, geri döndürmek) * geri döndürme, sevab verme, ödüllendirme,

tesvid : ara. * sevd (kara olmak, siyah olmak, kararmak), sevda (kara safra, karamsarlık, melankoli), esved (siyah, kara, çok siyah renkli olan) * karartma, karalama, siyahlaştırma; taslak halinde yazma, müsvedde hazırlama

tesvif : ara. * sevfe (ileride, yakında, gelecekte; gelecek zaman edatı) * yapılması gereken bir işi sürekli ileri bir zamana bırakarak geciktirme, savsaklama, erteleme, geciktirme, öteleme

tesvil : ara. * sevvele (güzel göstermek, süslü göstermek) * kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma, tezyin etme, süsleme

tesvir : ara. * sara (çevrelemek, kuşatmak, sarmak; dönmek, hal değiştirmek, dönüşmek), savr (bilezik, bileğe takılan süs eşyası, esavir (ç.) ) * yüksek derecelere çıkma, yüksek seviyeye ulaşma; bilezik yapma

tesvit : ara. * savt (ses) * ses çıkarma, seslendirme; oy verme

tesviye : ara. * sava (yerleşmek, bir yerde durmak; düz ve elverişli olmak; eşit olmak, denk olmak; düz olmak, aynı seviyede bulunmak), savva (eşitlemek, düzlemek, düzenlemek, dengelemek, düzgün hale getirmek), saviy (düzgün, eşit), seviye (yükseklik, derece, kademe, basamak, düzey, mertebe) * eşitleme, düzleme, düzenleme, dengeleme

tesyar : ara. * sara (gitmek, yürümek, hareket etmek, sevk olmak), sayyara (yürütmek, sevk etmek, dolaştırmak, hareket ettirmek, göndermek, yollamak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme, hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş, hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) * yürütme, gönderme, sevk etme, dolaştırma, hareket ettirme, yollama, işletme

tesyil : ara. * sala (akmak, akarak yayılmak, akıp gitmek, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek), isale (akıtma, dökme, taşırma) * akıtma, dökme, akma haline getirme; su veya sıvı akıtma, akış sağlama

tesyir : ara. * sara (gitmek, yürümek, hareket etmek, sevk olmak), sayyara (yürütmek, sevk etmek, dolaştırmak, hareket ettirmek, göndermek, yollamak) * yürütme, gönderme, sevk etme, dolaştırma, hareket ettirme, yollama, işletme

teşabüh : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek), teşbih (benzetme, aynısı gibi yapma) * benzeşme, birbirine benzeme

teşabük : ara. * şabaka (örgü yapmak, birbirine geçirmek, ağ örmek, örmek, kafes örmek), şebeke (birbiriyle bağlantılı sistemler bütünü, yapısal ağ, örgüt; cep telefonu, su, doğalgaz, elektrik gibi hizmetlerin hatlar bütünü, kapsama alanı ve iletişim altyapısı) * birbirine geçmek, birbirine dolaşmak, kenetlenme, iç içe geçme, giriftleşme, şebekelenme, ağ oluşturma

teşahhus : ara. * şahasa (göze çarpmak, belirgin olmak, belirmek, yükselip görünmek), şahs (birey, kişi, ferd, şahıs, belirgin varlık) * belirgin ve ayırt edilebilir hale gelme, somutlaşma; bir kimliğin veya şahsiyetin ortaya çıkması, belirginleşme, somutlaşma, şahsiyet kazanma

teşakkuk : ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak, çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma) * çatlama, yarılma, çatlaklar oluşma, bölünme, ikiye bölünme, ikiye ayrılma

teşamuh : ara. * şamaha (yükselmek, başını dik tutmak, ululanmak, yücelmek), şamiha (yüce, yüksek, göğe doğru yükselen; kibirli, gururlu; yüksek yerler, tepeler, yüksekler) * yükselme, ululanma, yücelme

teşanü : ara. * şanaa, şanua (nefret etmek, düşmanlık beslemek, kin gütmek, çirkin olmak, kötü olmak), şani (kin tutan, düşmanlık eden, nefret eden kişi, düşman, hasım, adavet eden kimse, buğz eden kimse) * birbirine buğzetme, karşılıklı kin besleme, karşılıklı nefret besleme

teşarük : ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak etmek), şerik (ortak) * ortak olma, ortaklık etme, birbirine ortak olma

teşaub : ara. * şa'ba (ayırmak, bölmek, yarmak; ayrıkmak, dallanmak), şube (bölüm, kısım, kol, dal, budak; bir kurumun ana yapısından ayrılarak farklı bir yerde hizmet veren alt birimi) * dallanıp budaklanma, kollara ayrılma, kol ve şube oluşturma; bir konunun, yolun veya işin birçok kola ayrılarak karmaşık hale gelmesi

teşaür : ara. * şaara (sezmek, farkına varmak, kavramak, algılamak; şiir söylemek, şiir yazmak, şairlik yapmak), şiir (duygu, düşünce, sembol, imge, ritim, uyum içeren ve düzyazıdan farklı niteliklere haiz yazın türü), şair (şiir yazan) * şairlik taslama; karşılıklı şiir söyleşme

teşavür : ara. * şara, şavara (danışmak, öğüt almak, görüş sormak, fikir almak), muşavir (danışman, görüş veren, öğüt veren) * birbirine danışma, görüş alışverişinde bulunma, karşılıklı danışma, görüş alışverişi yapma, müşavere etme

teşbib : ara. * şabba (genç olmak, delikanlılığa erişmek, gençleşmek; kadınlardan bahsetmek) * Divan edebiyatında genellikle kasidelerin başında yer alan, şairin asıl konuya (methiyeye) geçmeden önce sanat gücünü sergilediği, genellikle 15-20 beyit uzunluğunda olup tabiat tasvirleri, bahar, bayram, av veya at gibi konuları işleyen giriş bölümü

teşbih : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek) * benzetme, aynısı gibi yapma

teşbih-i beliğ : ara. * teşbih (benzetme, aynısı gibi yapma) + i (tamlama eki) + belağa (beyan etmek, bildirmek, açıklamak, ilan etmek, duyurmak, ulaştırmak), beliğ (açık, net, düzgün) * benzeyen ve kendisine benzetilen unsurların birlikte bulunup benzetme edatı (gibi, kadar) ile benzetme yönünün söylenmediği, en kısa ve etkili benzetme türü

teşbik : ara. * şabaka (örgü yapmak, birbirine geçirmek, ağ örmek, örmek, kafes örmek), şebeke (birbiriyle bağlantılı sistemler bütünü, yapısal ağ, örgüt; cep telefonu, su, doğalgaz, elektrik gibi hizmetlerin hatlar bütünü, kapsama alanı ve iletişim altyapısı) * şebekeleştirme, ağ oluşturma, ağ biçimine koyma, örme, örgülü yapı oluşturma

teşdid : ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak), şiddet (sertlik, katılık, kuvvet ve yoğunluk; bir olayın, duygunun veya etkinin çok güçlü derecede olması; zor kullanma, cebir) * şiddetlendirme, sağlamlaştırma, güçlendirme, kuvvetlendirme, kuvvet verme; harfi şeddeli okuma

teşdit : ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak), şiddet (sertlik, katılık, kuvvet ve yoğunluk; bir olayın, duygunun veya etkinin çok güçlü derecede olması; zor kullanma, cebir) * şiddetlendirme, sağlamlaştırma, güçlendirme, kuvvetlendirme, kuvvet verme; harfi şeddeli okuma

teşebbüh : ara. * şabaha (benzemek, benzer görünmek, aynısı gibi olmak, ayırt edilememek), teşbih (benzetme, aynısı gibi yapma) * benzeme, müşabehet etme; benzemeye çalışma

teşebbük : ara. * şabaka (örgü yapmak, birbirine geçirmek, ağ örmek, örmek, kafes örmek), şebeke (birbiriyle bağlantılı sistemler bütünü, yapısal ağ, örgüt; cep telefonu, su, doğalgaz, elektrik gibi hizmetlerin hatlar bütünü, kapsama alanı ve iletişim altyapısı) * örgülü yapıya dönüşme, ağ şeklini alma, şebekeleşme; parmaklarını birbirine geçirme, kenetleme

teşebbüs : ara. * şebbese (teşebbüs etmek, girişimde bulunmak, kalkışmak, işe başlamak), müteşebbis (bir işi gerçekleştirmek üzere girişimde bulunan, risk alan ve iş kuran kişi, girişimci) * işe başlama, girişme, girişimde bulunma, kalkışma

teşeccu : ara. * şacua, şecea (yiğit olmak, mert olmak, cesaret etmek, cüret etmek), şecaat (tehlikeli veya zor durumlar karşısında korkuya kapılmadan, doğru olanı savunma iradesini ve kararlılığını gösterme durumu, cesaret, yiğitlik, gözü peklik, kahramanlık, bahadırlık, mertlik, yüreklilik) * yiğitlik yapma, mertlik gösterme, bahadırlık gösterme, kahramanlık yapma, cesaret gösterme

teşeddüd : ara. * şedde, şadda (bağlamak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek, sıkılaştırmak), şiddet (sertlik, katılık, kuvvet ve yoğunluk; bir olayın, duygunun veya etkinin çok güçlü derecede olması; zor kullanma, cebir) * sertleşme, katılaşma, kuvvetlenme, güçlenme

teşekkül : ara. * şakala (oluşmak, biçimlenmek, şekillenmek, meydana gelmek), teşekkul (oluşum, biçimlenme, şekillenme, meydana gelme), şekl (biçim, form) * biçimlenme, biçimli olma, şekillenme, şekilli olma; oluşum

teşekkür : ara. * şakara (teşekkür etmek, şükran duymak, övmek, minnettarlık belirtmek), şukr (teşekkür, övgü, minnet; kendisine yapılan iyiliği veya verilen nimeti fark edip bunu söz, davranış veya içsel bir kabul ile takdir etme, nimeti vereni tanıma ve ona yönelme) * yapılan bir iyilik, yardım veya nezaket karşısında duyulan minnettarlığı sözle veya davranışla ifade etme, minnettarlık gösterme

teşennüc : ara. * şanaca (germek, kasmak), şenc (gerilme, kasılma) * kasılma, gerilme, spazm geçirme, büzülme, buruşma; adalelerin gerilip büzülmesi, kasılması

teşerrüf : ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık, itibar) * şeref duyma, şereflenme, onurlanma, saygı gösterme, hürmet etme

teşevvuk : ara. * şavaka (motive etmek, gayrete getirmek, heveslendirmek, coşturmak, cesaretlendirmek), teşvik (istek uyandırma, heveslendirme, arzu ettirme, cesaretlendirme, motivasyon), şevk (arzu, istek, motivasyon, heves, coşku, iştiyak) * şevklenme, istek gösterme, arzu etme, sevinme

teşevvüş : ara. * şavşa (karıştırmak, dağıtmak, düzensiz hale getirmeki karmaşıklaştırmak) * karışma, düzensizleşme, karışıklık, düzensizlik, kargaşa; zihnin bulanması, düşüncelerin karışması, zihni bulanma

teşfiye : ara. * şafa (iyileşmek, sağlık bulmak, şifa bulmak; iyileştirmek, sağlık vetmek, şifa vermek), şifa (iyileşme, sağlık bulma), şafi (iyileştiren, sağlık veren, sağlığına kavuşturan, şifa veren) * iyileştirme, sağlığına kavuşturma, şifalandırma, şifa verme

teşhir : ara. * şahara (açığa çıkmak, tanınmak), şahhara (herkese duyurmak, ününü yaymak), şuhra (şöhret, ün, nam, tanınmışlık, repütasyon) * bir şeyi veya kimseyi herkesin göreceği şekilde ortaya koyma, açığa çıkarma, sergileme; ayrıca bir kimseyi kamuoyu önünde küçük düşürme, rezil etme

teşhis : ara. * şahasa (göze çarpmak, belirgin olmak, belirmek, yükselip görünmek), şahs (birey, kişi, ferd, şahıs, belirgin varlık) * belirginleştirme, ayırt etme; şahıslaştırma, kişileştirme; kimliğini veya mahiyetini ortaya koyma; tıpta hastalığın tanısını koyma, bir hastalığı tanıma

teşhis ve intak : ara. * teşhis (şahıslaştırma, kişileştirme) + ve (ile, birlikte, beraber) + intak (konuşturma; canlı veya cansız varlıklara konuşturma niteliği kazandırma sanatı; özellikle edebiyatta hayvan, eşya veya soyut varlıkları insan gibi konuşturarak anlatma tekniği) * edebiyatta insan olmayan, canlı veya cansız bir varlığı kişileştirmek suretiyle konuşturmak

teşhiz : ara. * şahaza (sivriltmek, keskinleştirmek, bilemek; gücünü, kuvvetini artırmak) * sivriltme, keskinleştirme, bileme; gücünü, kuvvetini artırma

teş'ib : ara. * şa'ba (ayırmak, bölmek, yarmak; ayrıkmak, dallanmak), şube (bölüm, kısım, kol, dal, budak; bir kurumun ana yapısından ayrılarak farklı bir yerde hizmet veren alt birimi) * şubelere ayırma, kollara ayırma, dallandırma, bölümlendirme, kısımlandırma

teşkik : ara. * şakka (şüphelenmek, kuşkulanmak), şekk (emin olmama hali, güvende hissetmeme hali, kuşku, şüphe, zan, tereddüt, belirsizlik) * şüphede bırakmak, şüphelendirmek, kuşkulandırmak, kuşkuya düşürmek

teşkil : ara. * şakala (oluşmak, biçimlenmek, şekillenmek, meydana gelmek), şekl (biçim, form, kalıp) * şekil verme, biçimlendirme, oluşturma, meydana getirme; bir bütünü kurma ve düzenleme

teşkilat : ara. * teşkil (şekil verme, biçimlendirme, oluşturma, meydana getirme; bir bütünü kurma ve düzenleme) + at (isim yapım ve çoğul eki) * oluşturulmuş yapılar, düzenlemeler; belirli bir amaç için kurulmuş ve örgütlenmiş kurum veya örgüt; organizasyon

teşmil : ara. * şamala (kuşatmak, çevrelemek, içine almak, sarmak, kapsamak, kaplamak) * kapsamına alma, kapsama, çevreleme, kuşatma, içine katma, yayma; bir hükmü, hakkı veya uygulamayı daha geniş bir alana veya daha çok kimseye uygulama

teşne : far. * teşne (susamış) * susuz kalmış, suya ihtiyaç duyan, susamış; çok istekli, hasret çeken, özlem duyan (mecazi)

teşrif : ara. * şeref (yükseklik, yücelik, soyluluk, asalet, onur, haysiyet, saygınlık, itibar) * şereflendirme, onurlandırma, yüceltme; nezaket ifadesi olarak bir yere gelme, buyurma

teşrifat : ara. * teşrif (şereflendirme, onurlandırma, yüceltme; nezaket ifadesi olarak bir yere gelme, buyurma) + at (isim yapım ve çoğul eki) * şereflendirmeler, onurlandırmalar; resmi törenlerde ve devlet işlerinde uygulanması gereken kabul, karşılama, ağırlama ve protokol kuralları; protokol

teşrih : ara. * şaraha, şeraha (genişletmek yaymak, açmak, açıklamak, yaymak, yarmak, yarıp içini çıkarmak) * yarıp açma, açıklama; anatomi incelemesi için bir cesedi veya organı kesip açma, disseksiyon; ayrıntılı açıklama ve tahlil

teşrik : ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak etmek), şerik (ortak) * ortak olma, paylaşma, bölme, yarma, ayırma

teşrik-i mesai : ara. * teşrik (ortak olma, paylaşma, bölme, yarma, ayırma) + i (tamlama eki) + mesai (zaman ve emek verme, çalışma, iş yapma, uğraş, çaba, emek, koşturma, koşuşturma; koşma) * birlikte çalışma, işbirliği yapma, bir işi beraber yapma

teşrin : aka., sür * taşritu (başlangıç, ilk ay; başlangıç dönemi) * eski Rumi ve Hicri takvim sistemlerinde sonbahar aylarını (Ekim ve Kasım) adlandırmak için kullanılan Akadca/Süryanice kökenli bir kelime

teşrin-i evvel : ara. * teşrin (başlangıç, ilk dönem) + i (tamlama eki) + evvel (ilk, birinci, önde olan) * birinci teşrin; miladi takvimdeki 10. ay olan Ekim ayı

teşrin-i sani : ara. * teşrin (başlangıç, ilk dönem) + i (tamlama eki) + sani (ikinci) * ikinci teşrin; miladi takvimdeki 11. ay olan Kasım ayı

teşt : far. * taşt (çamaşır leğeni) * halk arasında genellikle çamaşır yıkamak, hamur yoğurmak veya banyo yapmak amacıyla kullanılan, geniş, yayvan ve kenarları yüksek leğen veya kap

teştit : ara. * şetata (dağılmak, perakende ve dağılmış olmak) * dağıtma, dağıtılma; perişan etme

teşvik : ara. * gayrete getirmek, heveslendirmek, coşturmak, cesaretlendirmek), şevk (arzu, istek, motivasyon, heves, coşku, iştiyak) * istek uyandırma, heveslendirme, arzu ettirme, cesaretlendirme, motivasyon

teta : gre. * theta (θ, Θ) * Yunanca alfabenin sekizinci harfi; açı göstergesi olarak kullanılan bir değişken sembolü

tetabuk : ara. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek, örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek, örtüştürmek), tabaka (tabaka, katman, seviye, kat, düz yüzey, satıh), tıbk (aynısı, tıpkısı, tam aslı, tam kendisi, özdeş) * iki farklı şey, durum veya düşünce boşluk bırakmayacak şekilde birbiriyle tam olarak örtüşme, uyuşma, bağdaşma ve denk düşme

tetafful : ara. * tifl (çocuk, yavru, henüz gelişmemiş), tataffala (çocukluk etmek; asalak gibi ilişmek, izinsiz bir işe karışmak, dalkavukluk etmek) tufl (dalkavuk) * başkasına yük olma, davetsiz olarak bir işe veya topluluğa katılma; dalkavukluk, yaltaklanma

tetahhul : ara. * tihal (dalak) * dalağın şişmesi, büyümesi; splenomegali

tetahhur : ara. * tahara, tahura (temizlenmek, kirini gidermek, arınmak, saflaşmak, paklanmak), tahhara (temizlemek, kiri gidermek, arındırmak, arıtmak), tahir (temizleyen) * temizlenme arınma, saflaşma, paklanma; günah işlemekten uzaklaşma, günahlardan arınma

tetani : gre. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tetanos (gerilme, uzanma, kasılma; tetanoz hastalığı) + eia (isim yapım ve durum eki) * istemsiz, sürekli veya tekrarlayan kas kasılmalarıyla seyreden durum

tetanik : gre. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tetanos (gerilme, uzanma, kasılma; tetanoz hastalığı) * istemsiz, ağrılı kasılmalara yol açan tetani veya tetanoz hastalığıyla ilgili olan

tetanos : gre. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tetanos (gerilme, uzanma, kasılma; tetanoz hastalığı) * Clostridium tetani bakterisinin toksiniyle oluşan, özellikle çene ve gövde kaslarında sertleşme ve kasılmalar yapan hastalık

tetanoz : gre. * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tetanos (gerilme, uzanma, kasılma; tetanoz hastalığı) * Clostridium tetani bakterisinin toksiniyle oluşan, özellikle çene ve gövde kaslarında sertleşme ve kasılmalar yapan hastalık

tetanoz toksoid : gre * teinein (germek, uzatmak, germek için zorlamak, kasmak), tetanos (gerilme, uzanma, kasılma; tetanoz hastalığı) + toxikon (ok zehiri) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * Clostridium tetani bakterisinin ürettiği zehrin (toksinin) hastalık yapma etkisinin kimyasal olarak giderildiği ancak bağışıklık uyandırma özelliğinin korunmuş olduğu hal, tetanoz aşısının etken maddesi

tetavül : ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), itval (uzatma, uzatılma), tavil (uzun, uzun süren, uzayan) * uzun olma, uzama

tetavvu : ara. * taa, tava (itaat etmek, uymak, boyun eğmek, istemek) * gönüllülük, isteğe bağlı olarak yapılan iş; özellikle dinî kullanımda farz olmayan gönüllü ibadet, farz veya vacip olmayan, kişinin kendi isteğiyle, sırf Allah rızasını kazanmak için yaptığı nafile ibadet

tetbib : ara. * tabba (helak olmak, yok olmak, ziyana uğramak, zarar görmek), tabbaba (helak etmek, yok etmek, ziyana uğratmak, zarar vermek) * zarar, verme, ziyana uğratma, helak etme

tetbir : ara. * tabbara (paramparça etmek, helak etmek, mahvetmek, yok etmek) * helak etme, mahvetme, perişan etme, yok etme

tetebbu : ara. * tabe (tabi olmak, takip etmek, izlemek) * bir şeyi iyice araştırıp, ayrıntlı olarak inceleme

tether : ing. * tether (bağ, ip, zincir; bağlamak, sabitlemek) * bir şeyi belli bir mesafede tutmak için bağlayan ip, halat veya kısıtlayıcı bağlantı; bağlamak, hareket alanını sınırlamak

tethered cord : ing. * tethered (bağlanmış, sabitlenmiş, gerilmiş) + cord (kordon, ip; burada omurilik) * omuriliğin normalden fazla aşağıya doğru gerilerek sabitlenmesi durumu gergin omurilik sendromu, bağlı omurilik sendromu

tethys : gre. * tethe (büyükanne) + is, ys (isim yapım eki) * Yunan mitolojisinde Okeanos'un eşi, nehirlerin, pınarların ve deniz sularının ana tanrıçası olan titan tanrıça

tetik : tür. * tet (hareket etmek, devinmek, kımıldamak, kıpırdamak; hareket ettirmek, devindirmek, kımıldatmak, kıpırdatmak, dürtmek) + ik (-ci) (hareket ettirici) * bir sistemi harekete geçiren parça, hareket ettirici; silahı ateşlemek için parmakla hareket ettirilen (çekilen) küçük manivela; bir olayı veya süreci başlatan ana etken; psikolojide travmatik bir anıyı canlandıran uyarıcı; çabuk davranan, çevik, dikkatli (Tät (aksiyon, eylem, hareket) (alm.) )

tetik balığı : tür. * tetik (bir sistemi harekete geçiren parça, hareket ettirici; silahı ateşlemek için parmakla hareket ettirilen (çekilen) küçük manivela; bir olayı veya süreci başlatan ana etken; psikolojide travmatik bir anıyı canlandıran uyarıcı; çabuk davranan, çevik, dikkatli) (tet (hareket etmek) + ik (-ci) ) + balık (suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki) * balistidae familyasına ait olan, dünya genelinde tropikal ve ılıman denizlerin sığ sularında, özellikle mercan kayalıklarında yaşayan, sırt yüzgecindeki dikenleri bir tetik mekanizması gibi kilitleyebilen, renkli, sert pullu ve hırçın yapılı balık grubu, triggerfish, domuz balığı, çütre (sırt yüzgecindeki üç dikenden ilki dik konuma geldiğinde tetik gibi kurulmakta ve kilitlenmekte olup, ikinci küçük diken ise bu tetiklenmeyi serbest bırakır.)

tetikçi : tür. * tetik (bir sistemi harekete geçiren parça, hareket ettirici; silahı ateşlemek için parmakla hareket ettirilen (çekilen) küçük manivela; bir olayı veya süreci başlatan ana etken; psikolojide travmatik bir anıyı canlandıran uyarıcı; çabuk davranan, çevik, dikkatli) + çi (yapan, eden eki) * tetik çeken kimse; bir cinayeti veya suçu işlemek için başkaları tarafından para karşılığı tutulan, silahı kullanan veya cinayeti bilfiil gerçekleştiren kişi

tetir : tür. * tetir (cevizin yeşil dış kabuğu veya yaprağı, bitkilerin bıraktığı kalıcı, zor çıkan boya lekesi) * cevizin yeşil dış kabuğu, yaprağı veya bu kısımların bıraktığı kalıcı, kınamsı kahverengi/sarı renkli leke; eldeki şekerli veya yapışkan kalıntı

tetis : gre. * tethe (büyükanne) + is, ys (isim yapım eki) * Yunan mitolojisinde Okeanos'un eşi, nehirlerin, pınarların ve deniz sularının ana tanrıçası olan titan tanrıça

tetkik : ara. * dakik (ince, hassas, narin), dakka (ufalamak, inceltmek, ayrıntılandırmak, incelemek, inceltmek, dikkatle araştırmak; vurmak, yıkmak, ezmek, ezip ufalamak, yerle bir etmek, düzlemek, dümdüz etmek), dakik (düzenli işleyen, aksamayan, hassas) * bir konuyu bütün ayrıntılarıyla dikkatlice inceleme, araştırma, gözden geçirme ve değerlendirme; ayrıntılı inceleme, ayrıntısına kadar araştırma, tedkik

tetmim : ara. * tamma (tamamlamak, eksiksiz hale getirmek, sonlandırmak, bitirmek) * tamamlama, eksiksiz hale getirme, sonlandırma, bitirme

tetra : ara. * tatra (peş peşe, ardı ardına, aralıklı olarak) * birbiri ardından gelerek, sıra ile, art arda

tetra : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) * dört parçadan oluşan grup, dörtlü, dörtlü birlik

tetrabenazin : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + benazin (aromatik, altı karbonlu halkalı hidrokarbon olan benzen halkası belirteci) * özellikle Huntington hastalığına bağlı istemsiz hareketlerin ve bazı hiperkinetik hareket bozukluklarının tedavisinde kullanılan, beyindeki monoamin taşıyıcılarını etkileyen VMAT2 inhibitörü ilacın etken maddesi (C19H27NO3)

tetrad : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) * dört parçadan oluşan grup, dörtlü, dörtlü birlik

tetradium : gre., lat. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) (gre.) + dion (küçültme eki) (gre.); odium (ile ilgili, -a ait) (lat.) * Rutaceae (turungiller) familyasından, dört parçalı çiçek kümelerine sahip, Asya kökenli ağaç türü

tetraetil : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) * genellikle kurşun ile birleşerek tetraetil kurşun (Pb(C2H5)4) adıyla bilinen, eskiden benzinli araçlarda motor vuruntusunu önlemek ve oktan sayısını artırmak için yakıta katılan zehirli bir kimyasal bileşik

tetraetilenpentamin : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) + penta (beş) (gre.) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) (lat.) * epoksi reçinelerde sertleştirici (kürleme maddesi), motor yağı katkısı ve kauçuk üretiminde hammadde olarak kullanılan, su ve polar çözücülerde çözünen sarı renkli ve akıcı organik bir kimyasal bileşik (C8H23N5)

tetragon : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + gonia (kenar, açı, köşe durumu) (gonos (kenar, açı, köşe) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * dört köşeli şekil, dört kenarlı şekil, dörtgen, quadrilateral

tetragonal : gre., lat. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + gonia (kenar, açı, köşe durumu) (gonos (kenar, açı, köşe) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * dörtgen biçimli; kristalografide tetragonal sisteme ait olan (kare tabanlı prizmatik kristal yapı)

tetragrammaton : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + gramma, grammat (harf) + os, on (gibi olan, ile ilgili olan) * dört harften oluşan ifade; Yahudilerin kutsal kitabı Tanah’ta ve İbrani kültüründe Tanrıyı ifade eden Yehovah kelimesinin YHVH olarak yazılışındaki dört harfe atfen

tetrahedral : gre., lat. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + hedra (yüz, oturak, düzlem, yüzey, satıh, alan) (gre.) + alis (sıfat yapım eki) (lat.) * dört yüzeyli bir katı cisim (dörtyüzlü) ile ilgili olan, dört yüzü bulunan, dört yüzlü olan

tetrahedron : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + hedra (yüz, oturak, düzlem, yüzey, satıh, alan) + os, on (gibi olan, ile ilgili olan) * dört yüzlü geometrik cisim; dört üçgensel yüzden oluşan çokyüzlü

tetrahidroaminakrin : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) (gre.) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) + acrine (acridine halkası) (lat.) * hafif ve orta şiddetteki Alzheimer hastalığı demansının semptomatik tedavisinde kullanılan, hafıza ve bilişsel işlev kapasitesinin artmasını sağlayan sentetik ilacın etken maddesi (C13H14N2)

tetrahidrobiopterin : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + bios (yaşam, hayat, dirim, canlılık, oluşum, yaratılış) + pterine (pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) + ine (kimyasal madde eki) ) * özellikle fenilketonüri (PKU) gibi hastalıkların tedavisinde ve nörolojik dengenin sağlanmasında önemli rol oynayan, vücutta amino asit metabolizması, nörotransmiter üretimi ve nitrik oksit sentezi için kritik olan doğal bir kofaktör

tetrahidrokannabinol : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + kannabinol ( kenevir bitkisinde bulunan psikoaktif olmayan başlıca kanabinoidlerden biri (C21H26O2) ) (kannabis (keten tohumu bitkisi, kenevir) (gre.) + ol (alkol OH grubu) (lat.) ) * Hint keneviri (Cannabis sativa ve Cannabis indica) bitkisinde doğal olarak bulunan, esrarın veya otun insanlarda görülen kafa yapıcı, zihin değiştirici ve öforik (coşku) etkilerinden sorumlu olan ana psikoaktif bileşen (C21H30O2)

tetrakord : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + khorde (tel, lif, kiriş) * müzikte dört sesten oluşan dizi; özellikle Antik Yunan müziğinde dört telli/ dört notalı ses dizisi

tetrakuark : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + quark (Amerikalı fizikçi Murray Gell-Mann tarafından üretilen kelime; bir araya gelerek hadronlar olarak bilinen bileşik parçacıkları oluşturan bir tür temel parçacık ve maddenin temel bileşenlerinden biri) * parçacık fiziğinde dört adet kuarktan (genellikle iki kuark ve iki antikuarktan) oluşan hadronik ve egzotik bir alt-atomik parçacık, dört kuark parçacığı

tetraloji : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * dört bölümlü eser veya dörtlemeden oluşan anlatı; özellikle edebiyatta dört yapıtlık seri

tetramerik : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + meros (parça, bölüm, kısım, birim) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * dört alt birimden veya dört yapısal parçadan oluşan moleküler veya biyolojik yapıya ait olan; dört alt birimli (yapı)

tetrameröz : gre., lat. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + meros (parça, bölüm, kısım, segment) (gre.) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * çiçek parçalarının, özellikle çanak yaprak, taç yaprak, erkek organ veya dişi organların dört parçalı veya dördün katları hâlinde bulunduğu yapı, dört parçalı

tetramin : gre., lat. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) (gre.) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) (lat.) * molekülünde veya koordinasyon yapısında dört amin grubu veya dört amin ligandının bulunduğunu belirten kimyasal adlandırma unsuru

tetraodontidae : gre., lat. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + odous (diş), odontos (diş ile ilgili) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * her çenede ikişer olmak üzere dört güçlü diş plakası bulunan balıkları kapsayan familya, balonbalığıgiller

tetraodontiformes : gre., lat. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + odous (diş), odontos (diş ile ilgili) (gre.) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * diş yapıları ve gövde biçimleriyle ayırt edilen balonbalıkları, kirpibalıkları, kutu balıkları ve yakın akrabalarını kapsayan ışın yüzgeçli balıklar takımı, balonbalığımsılar

tetrapanax : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + panax (tam şifa, çare, ilaç, tedavi, tam iyileşme; ginseng, şifa bitkisi) (pan (her, tüm, bütün, hepsi, tam, tamamen) + akos (şifa, çare, ilaç, tedavi, tam iyileşme) ) * Araliaceae (arakgiller) familyasından, büyük palmat yapraklı, tropikal süs bitkisi türü

tetrapleji : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + plegia (felç, inme, nuzul) (plegein (darbelemek, vurmak, çarpmak) + eia (durum ve usim yapın eki) ) * dört uzvun (iki kol ve iki bacak) felci, kuadripleji

tetraploid : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + ploos (kat, katlanmış) ) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * dört homolog kromozom takımı, yani 4n kromozom sayısı taşıyan, dört kromozom takımlı

tetrasiklin : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * dört halkalı kimyasal yapıya sahip, bakterilerin protein sentezini engelleyerek etki gösteren geniş spektrumlu antibiyotik grubu (C22H24N2O8)

tetraspor : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) * alglerde ve bazı sporlu bitkilerde mayoz bölünme sonucunda oluşan ve genellikle dörtlü gruplar hâlinde bulunan spor, tetraspore, dörtlü spor

tetrazoik : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos (canlı yaşam formu, yaşayan, hayvan) + tos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ikos (sıfat yapım eki) * yapısında dört adet azot (azotlu grup veya atom) bulunduran (bileşik)

tetrazolium : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + azole (azot N grubu) + ium (isim yapım eki) * dört azot atomu içeren, yükseltgenme-indirgenme tepkimelerinde renk değişimi gösteren ve biyokimyasal testlerde hücresel canlılık/enzim aktivitesini belirlemek için kullanılan heterosiklik bileşikler sınıfı (C1H2N4⁺)

tetre : tür. * tetra (şifalı bitki, duman ağacı, tetere) * Anadolu'da duman ağacı veya sumak olarak da bilinen, genellikle Trakya bölgesinde yetişen, yaprakları antibakteriyel özellikler taşıyan, diş eti iltihapları, cilt yaraları ve hemoroit gibi rahatsızlıklarda destekleyici tedavi olarak kullanılan şifalı bir bitki

tetris : rus. * tetris (dörtlü tenis) (tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + tenir (tutmak, yakalamak, kavramak), tenez (tutunuz, yakalayınız, kavrayınız) (fra.); tennis (ing.) * farklı şekillerdeki blokların (tetrominolar) yukarıdan aşağıya düşerken döndürülüp hizalanarak kesintisiz yatay çizgiler oluşturmayı amaçlayan ikonik bir bulmaca oyunu

tetrizolin : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + azole (azot N grubu) + ine (kimyasal madde eki) * göz ve burun damarlarını büzerek kızarıklık ve tıkanıklığı azaltmak amacıyla kullanılan, adrenerjik alfa reseptörleri uyarıcı dekonjestan ilacın etken maddesi (C13H16N2)

tetroz : gre. * tettares, tettores, tessares (dört), tetras (dörtlü, dört sayısı; grup halinde dört şey) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) * molekülünde dört karbon atomu bulunan monosakkaritlerin genel adı (C4H8O4)

tettigoniidae : gre., lat. * tettix, tettigos (çekirge, ağustosböceği) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * düz kanatlılar (Orthoptera) takımına ait, uzun antenli, çoğunlukla bitkilerle beslenen ve birçok türü ses çıkaran çekirgeleri kapsayan böcek familyası, çalı çekirgesigiller

tetvic : ara * tac (başlık, hükümdarlık simgesi) * taç giydirme, taçlandırma

teucrium : gre. * teukros (Truva'nın efsanevi ilk kralı veya kahramanı Teukros'un adından) + ion (ile ilgili, -a aiy) (gre.) + ium (isim yapım eki) (lat.) * ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından gelen ve dilimizde genellikle kısamahmut, mayasıl otu veya yer meşesi gibi isimlerle bilinen aromatik ve şifalı otsu bitki türü

teürji : gre. * theos (tanrı, ilah) + ergon (iş, eylem, çalışma) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * tanrısal güçlerle ilişki kurarak onların etkisini çağırmayı, ilahi varlıklarla birleşmeyi veya ruhsal dönüşüm sağlamayı amaçlayan mistik-dini uygulama; özellikle Yeni Platoncu gelenekte ilahi aleme yükselme yöntemi; kozmik veya doğaüstü güçlerin ve ilişkilerinin incelenmesi ve bu güçlerin kullanılması olarak tanımlanan okültizm çalışma sahası

tevacüd : ara. * vecede (bulmak, bilmek, akıla getirmek) * tasavvufta ilahi aşk ve coşku hali olan vecd haline gelmiş gibi davranma veya vecd halini göstermeye çalışma; bir yerde bulunma, hazır olma

tevacüh : ara. * vech (yüz, çehre, surat; suret; yön, taraf) * yüz yüze olma, yüz yüze gelme, karşı karşıya gelme

tevaffuk : ara. * vefaka (uygun gelmek, uymak, uygun olmak, muvafık olmak), vefk (uygun olma, uygunluk, uyma, muvafık olma) * muvaffak olma, başarma, başarılı olma, uygun olma

tevafuk : ara. * vefaka (uygun gelmek, uymak, uygun olmak, muvafık olmak), vefk (uygun olma, uygunluk, uyma, muvafık olma), ittifak (birleşme, anlaşma, söz ve görüş birliğinde olma) * birbirine uygunluk, muvafık olma, rast gelme hali, nizamlanmış biçimde birbirine uygun olmak

tevahhuş : ara * vahaşa (yalnız ve ıssız olmak; yabanileşmek), vahşi (yabani, ıssız yere ait) * korkma, ürkme, yalnızlıktan çekinme ve yabanileşme

tevakkud : ara. * vakada (yanmak, ateşlenmek, alev almak) * tutuşma, alevlenme, parlama; bir duygu, heyecan veya düşüncenin güçlenip hararet kazanması

tevakkuf : ara. * vakafa (durmak, ayakta durmak, beklemek) * durma, bekleme, bir yerde kalma; durma, duraklama; bir işin ilerlemesinin geçici olarak kesilmesi; bir şeyin başka bir şarta bağlı olması

tevali : ara. * valiya (ardından gelmek, bitişmek, birbirini izlemek, takip etmek) * birbiri ardınca gelme, art arda sıralanma, kesintisiz devam etme; ardışıklık, süreklilik

tevalüd : ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak, ortaya çıkarmak), veled (doğan, çocuk), mevlid (doğum, doğum zamanı, doğum yeri) * d

tevarüd : ara. * varada (gelmek, ulaşmak, varmak, erişmek, nail olmak, intikal etmek, getirmek) * iki veya daha çok kimsenin birbirinden etkilenmeden aynı düşünce, söz veya buluşa bağımsız olarak ulaşması; aynı yere veya duruma art arda gelme

tevarüs : ara. * varisa (miras almak, mirasçı olmak, varis olmak) * mirasın karşılıklı veya kuşaktan kuşağa intikal etmesi; bir malın, hakkın, unvanın, geleneğin veya özelliğin nesilden nesile geçmesi

tevassul : ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek, kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek, bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma, bir araya gelme, kavuşma) * bir amaca ulaşmak için bir vesileye başvurma; İslam tasavvuf ve dinî geleneğinde Allah’a dua ederken peygamber, evliya veya salih kimseleri vesile kılarak aracılık isteme veya onların hürmetini anarak dua etme, tevessül

tevasuk : ara. * vasaka (bağlamak, sağlamlaştırmak, güven altına almak), misak (sağlam bağ, ahit, kesin sözleşme), vesika (bağ, bağlılık, vesika; güvence, delil, hukuken geçerli belge), vusuk (sağlamlık, dayanıklılık, sağlam inanma, güvenme, itimad etme) * karşılıklı güvenme, birbirine güven duyma; taraflar sağlam bir bağ, söz veya anlaşma ile birbirlerine bağlanma, karşılıklı güven ve mutabakat içinde olma ara.

tevatür : ara. * vatara (birbiri ardınca gelmek, kesintisiz sürmek, aralıksız devam etmek) * ir haberin, olayın veya bilginin birbirinden bağımsız çok sayıda kişi tarafından art arda nakledilmesi; kesintisiz ve yaygın biçimde aktarılması sebebiyle doğruluğu konusunda güçlü kanaat oluşturan rivayet biçimi

tevazi : ara. * vaza (paralel olmak, karşı karşıya gelmek, denk olmak), vezy (paralel olma, karşı karşıya gelme, denk olma) * iki çizginin birbirine değmeden sonsuza kadar yanyana uzaması, paralellik

tevazu : ara. * vazaa, vadaa, ida (koymak, yerleştirmek, konumlandırmak, düzenlemek, paylaştırmak, tayin etmek, indirmek, alçaltmak) * kendini olduğundan büyük görmeme, büyüklük taslamama, alçak gönüllülük, gösterişten ve kibirden uzak, ölçülü davranış, uysallık, yumuşaklık, boyun eğme

tevazün : ara. * vazana (ağırlık koymak, tartmak, ölçmek), izan (ölçü, doğruyu takdir etme, akıl ile değerlendirme) * ağırlık veya kuvvet bakımından denge hâlinde bulunma; mecazen düşünce, davranış veya unsurlar arasında ölçülü ve dengeli uyum

tevbe : ara. * taba (dönmek, pişman olup vazgeçmek) * günah veya yanlıştan içtenlikle pişmanlık duyarak vazgeçme ve bir daha yapmamaya karar verme; dini anlamda Allah'a yönelerek bağışlanma dileme; Kur’an’ın 9. suresi

tevbekar : ara., far. * taba (dönmek, pişman olup vazgeçmek), tevbe (günah veya yanlıştan içtenlikle pişmanlık duyarak vazgeçme ve bir daha yapmamaya karar verme; dinî anlamda Allah'a yönelerek bağışlanma dileme) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) * tevbe eden, yaptığına pişman olmuş olan

tevbih : ara. * vabbaha (azarlamak, kınamak, paylamak, fırçalamak) * azarlama, kınama, paylama, fırçalama, ayıplama ve ihtarda bulunma, tekdir

tevcib : ara. * vaciba (gerekmek, zorunlu olmak, mecburi olmak, vacip olmak), vacib (gerekli, zorunlu, mecburi) * gerekli veya zorunlu sayma; bir şeyi vacip kılma, yapılmasını zorunlu hale getirme

tevcih : ara. * vech (yüz, çehre, surat; suret; yön, taraf), veccehe (yöneltmek, yönlendirmek, yön vermek, sevk etmek) * yöneltme, yönlendirme, yön verme, sevk etme

tevdi : ara. * vazaa, vadaa, ida (koymak, yerleştirmek, konumlandırmak, düzenlemek, paylaştırmak, tayin etmek, indirmek, alçaltmak) * bir şeyi birine veya bir yere emanet etme, verme, teslim etme

teveccu : ara. * veca (sızı, ağrı, acı; sızlamak, ağrımak, acımak) * sızlama, ağrıma, acıma

teveccüd : ara. * vecede (bulmak, bilmek, akıla getirmek) * tasavvufta ilahi aşk ve coşku hali olan vecd haline gelmiş gibi davranma veya vecd halini göstermeye çalışma; bir yerde bulunma, hazır olma

teveccüh : ara. * vech (yüz, çehre, surat; suret; yön, taraf), veccehe (yöneltmek, yönlendirmek, yön vermek, sevk etmek) * yönelme, yönünü çevirme, ilgi, yakınlık ve rağbet gösterme

teveffi : ara. * teveffa (tamamen almak, eksiksiz teslim almak, ödüncünü veya hakkını eksiksiz olarak tam almak; vefat etmek, ruhunu teslim etmek) * tamamen alma, eksiksiz teslim alma, ödüncünü veya hakkını eksiksiz olarak tam alma; vefat etme, ruhunu teslim etme, ölüm, vefat

tevehhüm : ara. * vahima (yanılmak, kuruntuya kapılmak, yanlış sanmak) * gerçekte olmayan bir şeyi var sanma veya bir durumu yanlış değerlendirme; kuruntuya kapılma, asılsız zan ve yanlış kanaat oluşturma, vehamete kapılma

tevek : tür. * tevek (asma dalı, üzüm dalı) * asma, kavun, karpuz ve kabak gibi bitkilerin uzayan dallarına veya yapraklı sürgünleri; üzüm kütüğü (çotuk) veya asma yaprağı

tevekkeli : ara. * vekkele (güvenmek, dayanmak, işin yapılmasını başkasına bırakmak, temsil yetkisi vermek, vekil tayin etmek, temsilci belirlemek), vekil (başkası adına hareket etme, karar alma veya bir işi yürütme yetkisi verilen kişi, temsilci, başkası adına yetki kullanan), tevekkul (bir işi başkasına bırakma, vekil tayin etme, güvenme; elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah'a bırakıp O'na güvenme ve dayanma) + i (sıfat yapı eki) * boşuna, sebepsiz yere, durduk yere, neden olmadan

tevekkül : ara. * vekkele (güvenmek, dayanmak, işin yapılmasını başkasına bırakmak, temsil yetkisi vermek, vekil tayin etmek, temsilci belirlemek), vekil (başkası adına hareket etme, karar alma veya bir işi yürütme yetkisi verilen kişi, temsilci, başkası adına yetki kullanan) * bir işi başkasına bırakma, vekil tayin etme, güvenme; elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah'a bırakıp O'na güvenme ve dayanma

tevelli : ara. * veliya (yakın olmak, dost olmak, korumak, yönetmek, üstlenmek), veli (bir kimseye yakınlık gösteren, yakın olan, gözeten, koruyan, dost, koruyucu, sahip çıkan, himaye eden kimse; Allah dostu; yöneten, idare eden, yetki sahibi kimse, bir kişinin işlerini yürütme yetkisine sahip kimse, koruyucu, hami, vasi, yönetici) * bir görevi, makamı veya sorumluluğu üzerine alma, üstlenme; yönetimi devralma, idare etme; birine dostluk ve bağlılık gösterme

tevellüd : ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak, ortaya çıkarmak), veled (çocuk, doğmuş olan) * doğum, doğma, meydana gelme, ortaya çıkma; bir şeyin başka bir şeyden kaynaklanması veya ondan türemesi

tevellüt : ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak, ortaya çıkarmak), veled (çocuk, doğmuş olan) * doğum, doğma, meydana gelme, ortaya çıkma; bir şeyin başka bir şeyden kaynaklanması veya ondan türemesi

tevelvül : ara. * velvele (feryat etmek, yüksek sesle ağlamak, gürültü yapmak, yaygara koparmak; büyük gürültü, yaygara, telaş ve karışıklık; özellikle bağırış, feryat ve kargaşa hali) * feryat etme, yüksek sesle ağlama, gürültü yapma, yaygara koparma

teverrük : ara. * verik (bacağın üst kısmı, kalça, uyluk, uyluk kemiği; sikkesiz, saf gümüş, gümüş para) * namazda sol veya sağ kalça/uyluk üzerine oturma şekli

teverrüm : ara. * varima (şişmek, kabarmak), verem (Mycobacterium tuberculosis adlı bakterinin neden olduğu, hava yoluyla bulaşan ve tedavi edilmediğinde ölümcül olabilen ciddi bir enfeksiyon hastalığı) * bir dokunun veya organın sıvı birikmesi, iltihap veya başka bir nedenle normalden fazla büyüyüp şişmesi, ödem veya şişlik oluşması; verem olma

teverrüs : ara. * varasa (miras bırakmak, varis olmak, devralmak, miras almak), irs (miras, kalıt, kalıtım, başkasına bırakılan mal veya şey), veraset (mirasçılık, miras hakkı, varislik) * bir malın, hakkın, niteliğin veya özelliğin nesilden nesile intikal etmesi, miras yoluyla geçme; mirasçı olma, varis olma, kalıtım

tevessul : ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek, kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek, bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma, bir araya gelme, kavuşma) * bir amaca ulaşmak için bir vesileye başvurma; İslam tasavvuf ve dinî geleneğinde Allah’a dua ederken peygamber, evliya veya salih kimseleri vesile kılarak aracılık isteme veya onların hürmetini anarak dua etme, tavassul

tevessü : ara. * vasia (genişlemek, geniş olmak, içine almak), vasi (geniş) * genişleme, yayılma, kapsamın artması; bir alanın, etkinliğin, bilginin veya düşüncenin sınırlarının genişlemesi

tevessül : ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek, kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek, bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), sila, vuslat (birleşme, buluşma, bir araya gelme, kavuşma) * bir amaca ulaşmak için bir vesileye başvurma; İslam tasavvuf ve dinî geleneğinde Allah’a dua ederken peygamber, evliya veya salih kimseleri vesile kılarak aracılık isteme veya onların hürmetini anarak dua etme, tavassul

tevessüm : ara. * vasama (işaretlemek, damga vurmak, belirti bırakmak), vasm (işaret, belirti), sima (yüz ifadesi, görünüş, alamet, belirti) * bir şeyin görünüşünden, belirtilerinden veya işaretlerinden anlam çıkarma; sezme, anlayıp kavrama, bir kimsenin veya şeyin niteliğini belirti ve alametlerinden tanıma

tevettür : ara. * vatara (gerilmek, gergin olmak, kasılmak, uzamak) * gerilme, gerginleşme; ruhi veya bedensel bakımdan stres, heyecan ve sıkıntı hali; tıpta ve fizikte gerilim, tansiyon

tevfik : ara. * vefaka (uygun gelmek, uymak, uygun olmak, muvafık olmak), vefk (uygun olma, uygunluk, uyma, muvafık olma), ittifak (birleşme, anlaşma, söz ve görüş birliğinde olma) * uygun düşürme, uydurma, uygun hale getirme, başarıya ulaştırma, muvaffak olma; erkek ismi

tevhid : ara. * vahid (bir, tek, yegane), vahhada (birlemek, tek kılmak) * birleme, tek kılma, tek kabul etme; İslam inancında Allah’ın birliğini ve tekliğini kabul etme, O’nu eşsiz ve ortaklardan uzak görme

tevhin : ara. * vehhene (zayıflatmak, değersizleştirmek), vehn (zayıflık, gevşeklik) * zayıf kılma, zafiyete duçar eyleme/edilme, zayıflatma, değersizleştirme

tevhiş : ara. * vahhaşa (vahşileştirmek, korkutmak, ürkütmek) * vahşileştirme, korkutma, ürkütme, kaçırma

tevhit : ara. * vahid (bir, tek, yegane), vahhada (birlemek, tek kılmak) * birleme, tek kılma, tek kabul etme; İslam inancında Allah’ın birliğini ve tekliğini kabul etme, O’nu eşsiz ve ortaklardan uzak görme

tevil : ara. * evvel (ilk, önce, asıl, başlangıç), evvele ((bir şeyi aslına döndürmek, yorumlamak) * bir sözün veya metnin görünen anlamının ötesindeki asıl maksadını ortaya çıkaracak biçimde yorumlanması; özellikle dini ve felsefî metinlerde mecazi veya derin anlamını açıklama, yorumlama

tevkid : ara. * vakada (yakmak, ateşlemek, tutuşturmak) * yakma, ateş yakma, ateşleme, tutuşturma

tevkif : ara. * vakafa (tutmak, kavramak, durdurmak, tutuklamak, alıkoymak, sabitlemek, kımıldatmamak, hareket ettirmemek) * tutuklama, durdurma, alıkoyma

tevkil : ara. * vekkele (güvenmek, dayanmak, işin yapılmasını başkasına bırakmak, temsil yetkisi vermek, vekil tayin etmek, temsilci belirlemek), vekil (başkası adına hareket etme, karar alma veya bir işi yürütme yetkisi verilen kişi, temsilci, başkası adına yetki kullanan), tevekkul (bir işi başkasına bırakma, vekil tayin etme, güvenme; elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah'a bırakıp O'na güvenme ve dayanma) * bir kimseyi bir işi yapmaya yetkili kılma; bir görevi, işlemi veya hukuki yetkiyi başkasına devretme, vekalet verme, vekil tayin etme, vekil kılma, emanet etme

tevlid : ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak, ortaya çıkarmak), veled (doğan, çocuk), mevlid (doğum, doğum yeri veya zamanı) * doğurma, meydana getirme, üretme, ortaya çıkarma, oluşturma

tevlit : ara. * valada (doğurmak, meydana getirmek, oluşturmak, üretmek, yaratmak, ortaya çıkarmak), veled (doğan, çocuk), mevlid (doğum, doğum yeri veya zamanı) * doğurma, meydana getirme, üretme, ortaya çıkarma, oluşturma

tevliyet : ara. * veliya (yakın olmak, dost olmak, korumak, himaye etmek, idare etmek, yönetmek, üstlenmek), veli (bir kimseye yakınlık gösteren, yakın olan, gözeten, koruyan, dost, koruyucu, sahip çıkan, himaye eden kimse; Allah dostu; yöneten, idare eden, yetki sahibi kimse, bir kişinin işlerini yürütme yetkisine sahip kimse, koruyucu, hami, vasi, yönetici) * bir görevi, makamı veya yönetim yetkisini bir kimseye verme; görevlendirme, idareyi teslim etme, bir işin başına getirme

tevrat : ibr. * yaraha (öğretmek, yönlendirmek, yön göstermek) * töre, öğreti; Hz. Musa’ya verildiğine inanılan ilahî öğreti ve kanunlar bütünü; İslami kaynaklarda da Musa’ya indirilen vahiy kitabı

tevris : ara. * varasa (miras bırakmak, varis olmak, devralmak, miras almak), irs (miras, kalıt, kalıtım, başkasına bırakılan mal veya şey), miras (kalıt, bırakma, devretme) * birinin maliki olduğu malların onun ölümünden sonra bir başkasına devredilmesi durumu, varis kılma, miras bırakma

tevriye : ara. * vera (ard, öte, sırt, arka, geri), verra (gizlemek, saklamak, başka anlamı öne çıkarmak) * örtüp gizleme, gerçeği açıklamayıp durumu farklı kılma, amacını veya anlamını saklama, kapalı sözle ima etme (vary, varier (değiştirmek), variance, Varianz (değişim) (ing., fra., alm.)

tevvab : ara. * taba (dönmek, pişman olup vazgeçmek), tevbe (günah veya yanlıştan içtenlikle pişmanlık duyarak vazgeçme ve bir daha yapmamaya karar verme) * çokça tövbe eden veya çokça tövbeyi kabul eden; özellikle İslami kullanımda Allah’ın esması içinde yer alan ve O’nun tövbeleri tekrar tekrar kabul ettiğini belirten sıfat

tevzi : ara. * vazaa (ayırmak, düzenlemek, engellemek), vazzaa (paylaştırmak, dağıtmak, taksim etmek) * dağıtma, paylaştırma, bölüştürme, taksim etme

tevziat : ara. * vazaa (ayırmak, düzenlemek, engellemek), vazzaa (paylaştırmak, dağıtmak, taksim etmek), tevzi (dağıtma, paylaştırma, bölüştürme, taksim etme) + at (isim yapım ve çoğul eki) * dağıtımlar, bölüştürmeler; bir şeyin kişi, yer veya gruplara çeşitli paylar hâlinde dağıtılması işlemleri

tevzin : ara. * vazana (ağırlık koymak, tartmak, ölçmek), izan (ölçü, doğruyu takdir etme, akıl ile değerlendirme) * tartma, ağırlığını belirleme; bir şeyi ölçüp değerlendirme, dengeleme işlemi

text : lat. * texere (örmek, dokumak), textus (dokunmuş, örülmüş, dokuma, örgü, örülmüş yapı; yazılı metin) * yazılı veya sözlü bir bütün oluşturan ifadeler dizisi; bir eserin, belgenin veya konuşmanın anlamlı biçimde örgülenmiş içeriği, yazı, metin

textbook : lat., ing. * texere (örmek, dokumak), textus (dokunmuş, örülmüş, dokuma, örgü, örülmüş yapı; yazılı metin) (lat.) + book (kitap) (ing.) * belirli bir konu veya ders için temel bilgi ve açıklamaları sistemli biçimde sunan, eğitim amacıyla hazırlanmış ders kitabı

teyakkun : ara. * yakana (kesin olarak bilmek, emin olmak, inanmak), yakin (kesin, doğru) * bir şeyin doğruluğundan hiçbir şüphe kalmayacak biçimde kesin bilgiye ulaşma; tam kanaat ve kesin inanç sahibi olma

teyakkuz : ara * yakaza (uyanmak, dikkat etmek, tetikte olmak) * uyanık olma, hazır, dikkatli ve tetikte olma

teyebbüs : ara. * yabisa (kurumak, kurulaşmak), yabis (kuru, suyu olmayan) * kuruma, kuru olma

teyel : tür. * teyel (dikmek, tutturmak) * dikişten önce kumaş parçalarını yerinde tutmak amacıyla seyrek ve geçici olarak yapılan iri el dikişi ve bu dikişle geçici olarak tutturma işlemi

teyemmüm : ara. * emme (yönelmek, kastetmek, niyet etmek) * yönelme, kastetme, niyet etme; su bulunmadığında veya suyun kullanılması mümkün olmadığında, dinî hükümlere uygun olarak temiz toprak veya toprak cinsinden bir madde ile yapılan sembolik abdest

teyemmün : ara. * yemn (sağ taraf, uğur, bereket) * sağ tarafı veya sağ eli hayırlı ve uğurlu sayma; bir işe hayırlı ve uğurlu olacağı inancıyla başlama, uğur ve bereket dileme

teyessür : ara. * yesir (kolay, basit), yessere (kolaylaştırmak, basitleştirmek), yusr (kolaylık) * kolaylaşma, gerçekleşmesi veya elde edilmesi mümkün hale gelme; bir işin güçlük çekmeden yapılabilir duruma gelmesi

teyid : ara. * eyyede, ayyada (desteklemek, yardımcı olmak, güçlendirmek, kuvvetlendirmek, onaylamak) * destekleme, yardımcı olma, güçlendirme, kuvvetlendirme; doğrulama, doğru çıkarma

te'yis : ara. * eyyese (ümidini kestirmek, ümitsizleştirmek, umudunu kırmak, umutsuzluğa düşürmek,), ye’ise (ümidini kesmek, umutsuz olmak) * ümidini kestirme, ümitsizleştirme, umudunu kırma, umutsuzluğa düşürme,

teyit : ara. * eyyede, ayyada (desteklemek, yardımcı olmak, güçlendirmek, kuvvetlendirmek, onaylamak) * destekleme, yardımcı olma, güçlendirme, kuvvetlendirme; doğrulama, doğru çıkarma

teyp : ing. * tape (şerit, bant) * ses, görüntü veya veriyi manyetik bant üzerine kaydeden, depolayan veya bu banttan oynatan aygıt; ayrıca bu aygıtta kullanılan manyetik bant

teysir : ara. * yesir (kolay, basit), yessere (kolaylaştırmak, basitleştirmek), yusr (kolaylık) * kolaylaştırma, kolaylaştırılma, basitleştirme, basitleştirilme

teyze : tür. * dayı (annenin kardeşi) + eze, eçe (abla veya kadın akraba) * annenin kız kardeşi; ana tarafından hala karşılığı olan kadın akraba

tez : far. * tez (keskin, sivri; hızlı, çabuk, süratli) * çabuk, hızlı, süratli; kısa sürede gerçekleşen veya yapılan

tez : gre. * tithemi, tithenai (koymak, yerleştirmek, ortaya koymak), thesis (yerleştirme, ortaya koyma, önerme) * bir düşünceyi, savı veya araştırma sonucunu sistemli biçimde ortaya koyan bilimsel çalışma, sav, önerme

tezad : ara. * didd, zidd (zıt, karşıt, aksi, ters), dadda, zadda (zıtlaşmak, karşıtlaşmak, tesleşmek, çelişmek) * birbirine zıt olma, karşıtlık gösterme; birbirine bütünüyle aykırı veya karşıt olma durumu; iki düşünce, nitelik veya olgunun birbiriyle çelişmesi, zıtlık

tezahür : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zuhur (belirme, belirginleşme, ortaya çıkma, açığa çıkma, görünme, baş gösterme, oluşma, türeme, gösteriş, parlama) * görünür hale gelme, ortaya çıkma, belirme, görünüş, görünme

tezahürat : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zuhur (belirme, belirginleşme, ortaya çıkma, açığa çıkma, görünme, baş gösterme, oluşma, türeme, gösteriş, parlama), tezahur (görünür hale gelme, ortaya çıkma, belirme, görünüş, görünme) + at (çoğul eki) * bir topluluğun beğeni, destek, sevinç veya protesto gibi duygularını topluca ses, alkış, slogan veya başka gösterilerle dışa vurması, toplu gösteri, alkış ve sloganlar

tezakür : ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr (hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma) * birbirine hatırlatma, karşılıklı hatırlama, bir konuyu birlikte anıp hatırlama, birbirini zikretme

tezat : ara. * dadda, zadda (karşı olmak, zıtlaşmak, tersleşmek) * iki şey arasındaki karşıtlık, birbirine zıt olma durumu, karşıtlık, zıtlık, tezad

tezavür : ara. * zara (gitmek, uğramak, yönelmek, ziyaret etmek, görmek), ziyaret (gitme, uğrama, görmek için gitme) * birbirini ziyaret etme, karşılıklı ziyaretleşme

tezayüd : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * karşılıklı veya giderek artma, çoğalma, artış

tezayüt : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * karşılıklı veya giderek artma, çoğalma, artış

tezbir : ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek, sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, kitap) * yazıya geçirme, kaydetme, bir şeyi yazılı hale getirme

tezcanlı : tür. * tez (çabuk, hızlı, süratli, ivedi) + can (hayat cevheri, yaşam, hayat, ruh) + lı (sıfat yapım eki) * çabuk heyecanlanan, sabırsız davranan, duygularını hızlı ve güçlü biçimde dışa vuran, aceleci ve sabırsız

tezebbüd : ara. * zebed (köpük) * köpürme, köpüklenme; kaymaklanma, kaymak bağlama

tezebzüb : ara. * zebzebe (gidip gelmek, sallanmak, kararsız kalmak) * bir durumdan başka bir duruma gidip gelme, kararsızlık, istikrarsızlık, bocalama, dalgalanma

tezehhuk : ara. * zahaka (öldürmek, yok etmek, mahvetmek, helak etmek) * öldürme, yok etme, mahvetme, helak etme

tezek : tür. * tezek (kurutulmuş hayvan gübresi, yakacak olarak kullanılan gübre) * hayvan gübresinin kurutulmuş hali, özellikle yakıt olarak kullanılan kurutulmuş gübre, hayvan dışkısı

tezekkür : ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr (hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma) * bir şeyi yeniden hatırlama, zihinde canlandırma, hatırlayış, düşünerek anımsama

tezelluk : ara. * zallaka (kaymak, sürçmek) * kayma, sürçme

tezellül : ara. * zalla (boyun eğmek, uysallaşmak, alçalmak, itaat etmek, zayıf ve aciz olmak) * bir kimsenin karşısında aşırı derecede alçalarak kendini küçük düşürme, dalkavukluk etme, aşırı boyun eğme

tezelzül : ara. * zelzele (sarsılmak, sallanmak, titreşmek) * yerinden oynama, sarsılma, titreşim, deprem hareketi, istikrarsızlık

tezemmül : ara. * zamala (örtünmek, bürünmek, sarınmak, kaplanmış olmak) * bir örtüye veya giysiye sarınma, örtünüp bürünme

tezene : far. * taziyane, tezene (kırbaç, kamçı; saz çalmaya yarayan mızrap) (taz (koşmak, yürümek) + iyane (-cı, yapan, eden eki) ) * bağlama, saz ve benzeri telli çalgıları çalarken telleri çekmek veya vurmak için kullanılan küçük, ince ve esnek araç, mızrap

tezevvuk : ara. * zaka (tatmak), zevk (tadım) * bir yiyecek veya içeceğin tadına bakma, tadını alma, tatma, tadım

tezevvüc : ara. * zevc (eş), zevvece (eşleştirmek) * eşleştirme, eşleşme, evlenme, izdivac, zevce olarak alma

tezevvüç : ara. * zevc (eş), zevvece (eşleştirmek) * eşleştirme, eşleşme, evlenme, izdivac, zevce olarak alma

tezevvüd : ara. * zavvada (azık vermek, erzak sağlamak) * yolculuk veya ihtiyaç için gerekli yiyecek, içecek ve diğer şeyleri edinme, azık edinme, hazırlık yapma

tezeyyüd : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * kendini olduğundan daha önemli veya değerli gösterme, abartma, yapmacık biçimde üstünlük taslama, gösteriş yapma

tezeyyün : ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek), müzeyyen (süslenmiş, bezenmiş, güzelleşmiş, donanmış), ziynet (süs, bezek) * süslenme, güzelleşme, bezeme, süslenip güzel görünme

tezgah : far. * dest (el) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * üzerinde iş yapılan, üretim veya çalışma amacıyla kullanılan düzenek veya masa, işleme tezgâhı, çalışma düzeneği

tezhib : ara. * zaheb (altın), zehebe (altın olmak, altınla süslemek) * yazma eserleri, levhaları ve benzeri sanat eserlerini altın ve boya kullanarak süsleme sanatı, altınla bezeme

tezhip : ara. * zeheb (altın), zehebe (altın olmak, altınla süslemek) * yazma eserleri, levhaları ve benzeri sanat eserlerini altın ve boya kullanarak süsleme sanatı, altınla bezeme

tezkere : ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr (hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma) * bir kimseye veya makama sunulmak veya bir işi belgelemek amacıyla düzenlenen kısa yazılı belge, izin belgesi, askerlik belgesi, askerlik terhis belgesi, resmi yazı

tezkir : ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr (hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma) * hatırlatma, anma, bir şeyi yeniden hatıra getirme, öğüt verme

tezkire : ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr (hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma), tezkir (hatırlatma, anma, bir şeyi yeniden hatıra getirme, öğüt verme) + e (isim yapım eki) * hatırlatıcı yazı, kısa mektup veya not, bir kimsenin veya olayın hayatını ve eserlerini anlatan edebi eser, resmi belge veya izin kağıdı

tezkiye : ara. * zeka (temizlemek, paklamak, saflaştırmak, arıtmak, arındırmak, tezkiye etmek; temizlenmek, arınmak, gelişmek), zeki (temiz, arınmış, gelişmiş) * bir kimsenin iyi ve güvenilir olduğunu belirtme, hakkında olumlu tanıklık etme, temize çıkarma, arındırma

tezmil : ara. * zemele (örtünmek, sarınmak, bürünmek), zemmele (örtmek, sarmak, bürümek), muzemmil (örtüsüne sarınmış, üstünü örtüp bürünmüş) * bir şeyi örtüye veya giysiye sarma, büründürme, örtme

tezmim : ara. * damma, zemme (kınamak, ayıplamak, yermek) * kınama, ayıplama, yerme, zemmetme

tezpişti : far., tür. * tez (keskin, sivri; hızlı, çabuk, süratli) (far.) + pişti (pişmek fiilinin geçmiş zaman biçimi; pişmiş) (tür.) * Rumeli ve Balkan (özellikle Arnavut ve Boşnak) mutfağına ait, şekerpare ve Kemalpaşa tatlısını andıran, genellikle yumurta, sıvı yağ, süt veya tereyağı, ceviz içi, un ve kabartma tozu ile hazırlanan yumuşak bir hamurun fırınlandıktan sonra üzerine soğuk şerbet dökülmesiyle yapılan şerbetli bir tatlı çeşidi

tezriye : ara. * zara (atmak, fırlatmak, savurmak, saçmak, tohum atmak) * zara (atmak, fırlatmak, savurmak, saçmak, tohum atmak)

tezvic : ara. * zevc (eş), zevvece (eşleştirmek) * evlendirme, nikâhlama, bir kimseyi eşlendirme, evlendirme işlemi

tezvik : ara. * zaka (tatmak, tadımlamak, lezzet duymak, zevk almak), zevk (tat alma, lezzet duyma, keyif, hoşluk) * tattırma, bir şeyin tadını başkasına denettirme, tatma duyusunu uyandırma

tezvir : ara. * zur (eğrilik, hile, yalan, batıl ve güç/kuvvet), zura (eğrilmek, yalan söylemek, gerçeği saptırmak) * yalan ve hileyle gerçeği değiştirme, sahtecilik, uydurma, asılsız söz veya davranış üretme

tezvirat : ara. * zur (eğrilik, hile, yalan, batıl ve güç/kuvvet), zura (eğrilmek, yalan söylemek, gerçeği saptırmak), tezvir (yalan ve hileyle gerçeği değiştirme, sahtecilik, uydurma, asılsız söz veya davranış üretme) + at (çoğul eki) * yalanlar, uydurmalar, asılsız sözler, gerçeği çarpıtan anlatımlar

tezyid : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * artırma, çoğaltma, fazlalaştırma, ziyade kılma, bir şeyin miktarını veya derecesini yükseltme

tezyidat : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış), tezyid (artırma, çoğaltma, fazlalaştırma, ziyade kılma, bir şeyin miktarını veya derecesini yükseltme) + at (çoğul eki) * artırmalar, çoğaltmalar, fazlalaştırmalar, bir şeyin miktarını veya derecesini yükseltmeler, ziyade kılmalar

tezyif : ara. * da’ufa (güçsüz olmak, takatsiz olmak, zayıf düşmek, zayıflamak), da’if (fiziksel, zihinsel veya durum açısından yeterli güce sahip olmayan, dayanıksız veya güçsüz olan, zayıf) * zayıflatma, güçsüzleştirme, değerini veya etkisini azaltma, küçük düşürme

tezyil : ara * zeyl (ek, ilave; kuyruk, etek, son kısım) * bir yazının veya eserin sonuna ek açıklama, ek bölüm veya tamamlayıcı bilgi koyma, dipnot veya ekleme yapma

tezyin : ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek), müzeyyen (süslenmiş, bezenmiş, güzelleşmiş, donanmış), ziynet (süs, bezek) * süsleme, bezeme, güzelleştirme, bir şeyi güzel ve gösterişli hale getirme

tezyit : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * artırma, çoğaltma, fazlalaştırma, ziyade kılma, bir şeyin miktarını veya derecesini yükseltme

Th : isk., lat. * thorium (Thor (İskandinav mitolojisinde gök gürültüsü tanrısı) (isk.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 90 olan, aktinitler serisinde bulunan, radyoaktif, gümüş beyazı renkli, nükleer yakıt araştırmalarında, alaşımlarda, gaz lambası gömleklerinde ve bilimsel çalışmalarda kullanılan metal element

thalassa : gre. * thalassa (deniz) * Yunan mitolojisinde denizin kişileştirilmiş dişi tanrıçası, ilkel deniz tanrısal varlığı, denizin özü ve simgesi

thalictrum : gre., lat. * thalix (dal, salkım) (gre.) + trum (bitki eki) (lat.) * Thalictrum, Ranunculaceae (cücegiller) familyasından, ince dallı, salkım çiçekli otsu bitki türü

thallus : gre. * thallos (yeşil sürgün, filiz, yeşeren dal) * alg, mantar, liken ve bazı ilkel bitkilerde kök, gövde ve yaprak gibi farklılaşmış organlara ayrılmamış bitkisel gövde

thanatos : gre. * theneskein (ölmek), thanatos (ölüm) * Yunan mitolojisinde Gece tanrıçası Nyx'in oğlu, uyku tanrısı Hypnos'un ikiz kardeşi olan ve ölüm ile özdeşleştirilen karakter

thaumas : gre. * thaumas (harika, şaşırtıcı şey) * Yunan mitolojisinde deniz tanrısı Phorkys ile Keto'nun oğlu, İris ve Harpyaların babası olan deniz tanrısal varlığı

the valley : ing. * the (artikel, ön ek) + walley (vadi) * Anguilla’nın başkenti

theaceae : gre., lat. * théa (çay) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * çay bitkisini ve kamelyaları kapsayan çiçekli bitki familyası, çaygiller

theia : gre. * theos (tanrı, ilah) + ia (sıfat yapım eki) * Yunan mitolojisinde Uranos ile Gaia'nın kızı, Titanlardan biri; Güneş tanrısı Helios, Ay tanrıçası Selene ve şafak tanrıçası Eos'un annesi

themis : gre. * themis (yasa, kanun, ilahi nizam, tanrısal düzen, adalet) * Yunan mitolojisinde Uranos ile Gaia'nın kızı, Titanlardan biri; ilahi düzen, yasa ve adaletin kişileştirilmiş tanrıçası

theraphosidae : gre., lat. * theraphosa (canavar, yabani yaratık) (ther (vahşi hayvan, yabani yaratık) + aphros (köpük) ) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * tarantulaları kapsayan örümcek familyası, tarantulagiller

theravada : pal. * thera (yaşlı, eski, büyük) + vada (öğreti, hitabe) * yaşlıların öğretisi, eski öğreti; en eski Budist okul

theridiidae : gre., lat. * theridion (küçük vahşi hayvan) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * örümcekler (Araneae) takımına bağlı olan, düzensiz ağ ören örümcekleri, özellikle karadullar ve akrabalarını kapsayan familya, tarak ayaklı örümcekler, dolaşık ağ örümcekleri

thermopsis : gre. * thermos (sıcak) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) * Thermopsis, Fabaceae (baklagiller) familyasından, sarı çiçekli, sıcak iklim bitkisi olan otsu tür

thesis : gre. * tithemi, tithenai (koymak, yerleştirmek, ortaya koymak), thesis (yerleştirme, ortaya koyma, önerme) * ileri sürülen düşünce veya sav, bir konu üzerine ortaya konulan görüş, tez; unan mitolojisinde kozmik düzenin veya varlıkların oluşumuyla ilişkilendirilen ilkel tanrısal kavram, yaratıcı düzenleme ve kuruluş ilkesi

thimphu : dzo. * thim (büyü, sihir) + phu (yüksek yer, tepe) * Bhutan’ın başkenti

think-tank : ing. * think (düşünmek) + ank (depo, hazne; mecazda düşüncelerin toplandığı yer) * kamu politikası, ekonomi, bilim, teknoloji, savunma veya toplumsal konular üzerine araştırma ve analiz yapan uzman kuruluş, düşünce kuruluşu

thomson atom modeli : ing. * thomson (İngiliz fizikçi Joseph John Thomson’un soyadından) (ing.) + atom (elementin bütün özelliklerini taşıyan en küçük parçası) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + tomos (kesik, kesim) (temnein (kesmek) + os (isim yapım eki) ) ) (gre.) + modulus (örnek, kalıp, ölçü) (modus (ölçü, kapsam, nicelik; uygun ölçü, ritim, şarkı; yol, tavır, tarz, stil, şekil, biçim, yöntem, kural, düzen, patern, kalıp, format; hal, durum) + ulus (küçültme eki) ) (lat.) * atomu, pozitif yüklü bir küre içinde dağılmış negatif yüklü elektronlardan oluşan bir yapı olarak açıklayan atom modeli, üzümlü kek modeli

thorne-hawking-preskill : ing. * thorne (Amerikalı fizikçi Kip Thorne’un soyadından) + hawking (İngiliz fizikçi Stephen Hawking’in soyadından) + preskill (Amerikalı teorik fizikçi John Preskill’in soyadından) * kara deliklerde bilginin korunumu ve kuantum bilgi paradoksu üzerine ortaya atılan düşünce deneyi ve bahis, Thorne-Hawking-Preskill bahsi

thorne-żytkow cismi : ing. * thorne (Amerikalı fizikçi Kip Thorne’un soyadından) (ing.) + zytkow (Polonya asıllı Amerikalı astronom Anna Zytkow’un soyadından) (pol.) + cism (uzunluğu, derinliği, genişliği olan varlık) (ara.) + i (iyelik eki) * merkezinde bir nötron yıldızı barındıran, dış kısımları ise devasa boyutlardaki bir kırmızı dev veya kırmızı süperdev yıldızdan oluşan teorik bir melez (hibrit) yıldız türü

thoth : mıs. * djehuty (ibis kuşu gibi olan, ibis olan) (djehut (ibis kuşu) + y (ile ilgili, -a ait) ) * Mısır mitolojisinde bilgelik, yazı, ay, bilim, ölçüm ve büyü tanrısı, ibis veya babun başlı tanrı

thread : ing. * thread (iş parçacığı; iplik) * iplik; bir işlem içinde paralel olarak çalışabilen en küçük yürütme birimi

threshold : ing. * threshold (eşik, giriş, sınır), threscan (eşik, basamak) * eşik, sınır, bir durumun başlamasına veya değişmesine yol açan kritik düzey, eşik değer

threskiornithidae : gre. * threskion (ibis) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * ibisler ve kaşıkçı kuşlarını kapsayan uzun bacaklı ve uzun gagalı büyük su kuşları familyası, ibisgiller, aynakgiller, kaşıkçıgiller/kelaynakgiller

thrill : ing. * thrill (heyecan, ürperti) * güçlü heyecan, coşku veya ürperti duygusu, heyecan verici coşku

thylacinidae : gre., lat. * thylakos (torba, kese) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Tazmanya kaplanını ve yakın akrabalarını kapsayan, günümüzde soyu tükenmiş keseliler familyası, thylacinidae familyası

thylacomyidae : gre. * thylakos (torba, kese) (gre.) + mys (fare) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Avustralya'ya özgü bilbyleri, yani tavşan kulaklı bandikutları kapsayan keseliler familyası, tavşan kulaklı bandikutgiller

thymelaeaceae : gre. * thymelaia (defneye benzeyen bitki) (thymela (defne) + ia (isim/sıfat yapım eki) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * defnegiller familyasından bazı bitkileri ve özellikle mezere türlerini kapsayan çiçekli bitki familyası, mezeregiller, sıyırcıkgiller, keçisakalıgiller

thymus : gre., lat. * thymos (kekik) (gre.), thymus (lat) * Thymus, Lamiaceae (ballıbabagiller) familyasından, aromatik yapraklı, mutfak ve tıbbi amaçlı kullanılan otsu bitki türü

thyrse : gre. * thyrsos (asa, değnek; sarmaşık ve asma yapraklarıyla süslü değnek) * Yunan ve Roma mitolojisinde Dionysos ve maiyetindeki satirler ile menadların taşıdığı, sarmaşık veya asma yapraklarıyla süslü asa, tirsus

tı : ara. * tı (ط) * Arapça alfabenin dokuzuncu harfi (Ta olarak fa telaffuz edilir.)

TIA : ing. * transient (geçici) + ischemic (iskemik) + attack (atak) * beyine geçici kan akışı kesilmesi sonucu oluşan, felç öncüsü olabilen kısa süreli nörolojik olay

tıb : aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); tababa (hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) (ara.) * hastalıkların tanısı, tedavisi, hastalıkları önleme ve insan sağlığını koruma üzerine çalışmaların yapıldığı bilim dalı, hekimlik, doktorluk, tabiblik

tıbak : ara. * tabaka (üzerini tam kapatmak, örtmek, tamamen uyumlu hale getirmek, kaplamak) * tam kapatma, örtme, uyumlu olma, uyma, uygunluk, kat, katman, tabaka

tıbben : aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); tababa (hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) + en (olarak) (ara.) * tıp açısından, tıp itibarıyla, tıp bilimine göre, tıbbi bakımdan, hekimlik yönünden

tıbbi : aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); tababa (hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) + i (ile ilgili, -a ait) (ara.) * tıpla ilgili, hekimliğe veya hastalıkların tanı ve tedavisine ilişkin, medikal

tıbbi kömür : aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); tababa (hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) + i (ile ilgili, -a ait) (ara.) + köm (kararmak, yanmak) + ür (isim yapım eki) * zehirlenmelerde ve bazı sindirim sistemi rahatsızlıklarında ağız yoluyla kullanılan, geniş yüzey alanı sayesinde mide ve bağırsaklardaki çeşitli toksik maddeleri ve kimyasal bileşikleri adsorbe ederek bunların vücuda emilimini azaltmaya yardımcı olan, özel olarak işlenmiş gözenekli kömür ürünü

tıbbiye : aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); tababa (hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) + i (ile ilgili, -a ait) + iye (isim yapım eki) (ara.) * tıp öğretiminin yapıldığı okul, tıp fakültesi; Osmanlı döneminde tıp eğitimi veren kurum, askerî tıp okulu

tıbk : ara. * tabaka (üzerini tam kapatmak, örtmek, tamamen uyumlu hale getirmek, kaplamak), tıbak (tam kapatma, örtme, uyumlu olma, uyma, uygunluk, kat, katman, tabaka) * bir şeye uygunluk, denklik, aynı seviyede veya ölçüde olma; uygun, denk, eş, aynı, aynısı

tıfıl : ara. * tifl (küçük çocuk; cüz, parça; kıvılcım) * küçük çocuk; cüz, parça; kıvılcım, tıfl

tıfliyyet : ara. * tafala (çocuk olmak, küçük yaşta olmak), tifl (küçük çocuk; cüz, parça; kıvılcım) + iyet (isim yapım eki) * çocukluk, çocukluk dönemi, çocukça davranış, çocukluk hali, küçük çocuk hali

tıgala : far. * tiğ (kesici alet, iğne, tığ) + ala (isim yapım eki) * Sütleğengiller (Euphorbiaceae) familyasına ait bitkilerden elde edilen, eski tıp ve eczacılıkta kullanılan, sütleğengiller ailesinden bazı bitkilerin salgıladığı reçinemsi zamk ve öz su

tığ : far. * tiğ (kesici alet, iğne, tığ) * dantel, yün örgü ve oyma işlerinde kullanılan, farklı kalınlıklardaki iplerle ilmek çekerek kazak, patik, amigurumi ve dantel gibi el işleri yapımını sağlayan, ucu çengelli küçük ve ince el aleti

tıhal : ara. * tihal (dalak) * midenin arkasında, diyaframın altında, sol böbreğin üstünde bulunan, bağışıklık sistemine destek veren, akyuvar üreten, kanı filtreleyen ve yıpranmış alyuvarları toplayan lenfoid organ

tık : tür. * tık (ses yansımalı onomatopeik kelime) * ince ve küçük bir nesnenin sert bir yere vurmasıyla çıkan kısa ve keskin ses; . Günümüzde yaygın olarak "biraz", "azıcık" veya "derece, kademe" anlamlarında (örneğin "bir tık daha iyi") mecazi bir ölçü birimi olarak kullanılan ifade

tıkabasa : tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + a (bağlaç) + bas (aşağı veya yukarı doğru itmek, üzerine baskı uygulamak, itmek) + a (sıfat yapım eki) * hiç boş yer kalmayacak biçimde, bir şeyi çok fazla sıkıştırarak doldurmak veya mideyi rahatsız edecek kadar çok yemek

tıkaç : tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + aç (isim yapım ve araç eki) * herhangi bir şeyin deliğini, açıklığını veya ağzını kapatmaya, tıkamaya yarayan nesne, tapa veya tıpa

tıkamak : tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + a (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * doldurmak, akışı kesmek, girişi veya geçişi engellemek

tıkanık : tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + a (bağlaç) + nık (sıfat yapım eki) * tıkanmış, kapanmış, geçişe izin vermeyen

tıkınmak : tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * gereğinden fazla ve hızlı yemek, ağzına tıka basa yiyecek doldurmak, çokça yemek

tıkır : tür. * tıkır (küçük ve düzenli vurma veya sürtünme sesi; ses yansımalı onomatopeik kelime) * sert ve küçük nesnelerin birbirine vurmasıyla çıkan kuru ve hafif ses; küçük ve düzenli vuruşlardan çıkan ses

tıkırdamak : tür. * tıkır (küçük ve düzenli vurma veya sürtünme sesi; ses yansımalı onomatopeik kelime) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * tıkır tıkır ses çıkarmak, küçük ve düzenli vuruş veya sürtünme sesi çıkarmak

tıkırında : tür. * tıkır (küçük ve düzenli vurma veya sürtünme sesi; ses yansımalı onomatopeik kelime) + ın (iyelik eki) + da (zarf/belirteç eki) * yolunda, düzgün, gerektiği gibi, olması gerektiği durumda

tıkırtı : tür. * tıkır (küçük ve düzenli vurma veya sürtünme sesi; ses yansımalı onomatopeik kelime) + tı (isim yapım eki) * tıkırdama sonucu çıkan küçük ve düzenli ses, tıkır tıkır etme sesi

tıkış tıkış : tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + ış (işteş fiil eki) + tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + ış (işteş fiil eki) * çok sıkışık, birbirine iyice yaklaşmış veya dolmuş durumda, yer kalmayacak kadar sıkı biçimde

tıkışık : tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + ış (işteş fiil eki) + ık (sıfat yapım eki) * sıkışmış, birbirine girmiş, aralarında boşluk kalmayacak kadar dolmuş durumda

tıkışmak : tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + ış (işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sıkışmış, birbirine girmiş, aralarında boşluk kalmayacak kadar dolmuş durumda

tıkız : tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + ız (sıfat yapım eki) * dolgun, kalın, yağlı, tıknaz (kimse); çok sıkı doldurulmaktan veya çok sıkıştırılmaktan katılaşmış, sertleşmiş olan

tıklamak : tür. * tık (ses yansımalı onomatopeik kelime) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hafifçe vurmak veya dokunmak; bilgisayar, telefon ve benzeri cihazlarda bir düğmeye veya simgeye basmak, seçmek

tıklım tıklım : tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + lım (sıfat yapım eki) + tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + lım (sıfat yapım eki) * çok dolu, ağzına kadar dolmuş, içinde hareket edecek yer kalmayacak kadar kalabalık veya sıkışık

tıkmak : tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi bir yere zorlayarak sokmak, zorla sığdırmak, doldurmak, sıkıştırmak; bir deliği kapatmak, tıkamak

tıknaz : tür. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) + naz (sıfat yapım eki) * kısa boylu, toplu ve etine dolgun, tombul yapılı (kişi)

tıknefes : tür., ara. * tık (yığmak, kalınlaştırmak, yoğunlaştırmak) (tür.) + nefes (soluk, yaşam, can, ümit (mecazi) ) (ara.) * nefesi daralmış, soluk almakta güçlük çeken; mecazen sıkışık ve bunalmış durumda olan

tıksırık : tür. * tıks (ses yansımalı onomatopeik kelime) + ır (geniş zaman fiil eki) + ık (isim yapım eki) * hapşırmak ile öksürmek arasında, boğazdan veya burundan kesik kesik çıkarılan ses

tıksırmak : tür. * tıks (ses yansımalı onomatopeik kelime) + ır (geniş zaman fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ağız kapalıyken hafifçe aksırmak; sesli ve bastırılmış şekilde hapşırmak

tılsım : gre. * telesma (kutsama töreni, ayin, ifa, ödeme) (telein (tamamlamak, ifa etmek, ayin yapmak) + sma (isim yapım eki) ) * doğaüstü güçler barındırdığı, insanları koruduğu, uğur getirdiği veya gizli kapıları/sırları açtığı söylenen büyücü nesne, söz veya yöntem

tımah : ara. * tamaha (yükselmek, göz dikmek, hırslı olmak, açgözlü olmak, şiddetle istemek, aşırı arzulamak, tamah etmek) * bir şeye göz dikerek hırsla bakma, bir şeyi aşırı bir istek ve hırsla arzulama

tımar : far. * timar (bakım, özen, tedavi) * bakım, özen, özellikle hasta veya yaralıya gösterilen bakım; Osmanlı Devleti'nde belirli bir gelir karşılığında asker yetiştirme yükümlülüğüyle verilen dirlik türü, tımar sistemi

tımarhane : far. * timar (bakım, özen, tedavi) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * akıl hastalarının tedavi edildiği hastane, ruh ve sinir hastalıkları hastanesi; eskiden akıl hastanesi

tın : tür. * tın (ses çıkarmak, yankılanmak; ses yansımalı onomatopeik kelime) * metal/sert bir cismin çıkardığı yankılı ses

tınaz : gre. * tinos, thinos (dövülmüş ekin yığını, kum veya ekin tepesi) * dövülerek harman edilmiş ve savrulmayı bekleyen ekin yığını veya genel olarak yığın; harman yerinde samanın savrulmasıyla oluşan yığın, saman yığını

tıngırdamak : tür. * tıngır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * tıngır tıngır ses çıkarmak, çınlamak veya metalik bir ses vermek

tıngırtı : tür. * tıngır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + tı (isim yapım eki) * tıngırdama sonucu çıkan ince, metalik veya sert ses

tını : tür. * tın (ses çıkarmak, yankılanmak; ses yansımalı onomatopeik kelime) + ı (isim yapım eki) *

tınlamak : tür. * tın (ses çıkarmak, yankılanmak; ses yansımalı onomatopeik kelime) + la (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ses çıkarmak, yankılanmak, belirgin bir ses vermek, çınlamak, titreşmek

tınmak : tür. * tın (ses çıkarmak, yankılanmak; ses yansımalı onomatopeik kelime) + ak (fiil mastar eki) * ses çıkarmak, yankılanmak, ses vermek; bir söz veya ifade kulağa belirli bir anlam veya çağrışım uyandırmak

tınnet : ara. * tanna (çınlamak, ses çıkarmak) + et (isim yapım eki) * kulakta çınlama, uğultu, ses veya yankı duyma durumu, tınlama, çınlama, tını, tinitus (lat.)

tıp : aram., sür., ara. * tibba (bilgi, ilim, büyü, tababet) (aram. sür.); tababa (hoşluk yapmak, hoş kılmak; hekimlik yapmak, tedavi etmek veya sağlık/tıbbi hizmetler sunmak), tibb (hekimlik, tedavi etme, hekimlik bilgisi) (ara.) * hastalıkların tanısı, tedavisi, hastalıkları önleme ve insan sağlığını koruma üzerine çalışmaların yapıldığı bilim dalı, hekimlik, doktorluk, tabiblik

tıpa : tür. * tıp (tıkamak, kapatmak) + a (isim yapım eki) * bir deliği veya açıklığı kapatmaya yarayan parça, tapa, tıkaç, buşon

tıpatıp : tür. * tıp (tıkamak, kapatmak) + a (bağlaç) + tür. * tıp (tıkamak, kapatmak)

tıpışlamak : tür. * tıp (hafifçe vurma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + ış (işteş fiil eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir bebeği veya çocuğu uyutmak veya susturmak amacıyla sırtına veya bacağına hafifçe, yavaşça vurmak (tapıklamak)

tıpıştıpış : tür. * tıp (hafifçe vurma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + ış (işteş fiil eki) + tıp (hafifçe vurma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + ış (işteş fiil eki) * küçük, sık ve sevimli adımlarla yürüyerek; isteksizce veya boyun eğmiş biçimde gitme anlamında kullanılan ikileme

tıpkı : ara. * tabaka (üzerini tam kapatmak, örtmek, tamamen uyumlu hale getirmek, kaplamak), tıbak (tam kapatma, örtme, uyumlu olma, uyma, uygunluk, kat, katman, tabaka) * bir şeye uygunluk, denklik, aynı seviyede veya ölçüde olma; uygun, denk, eş, aynı, aynısı

tıpkıbasım : ara., tür. * tabaka (üzerini tam kapatmak, örtmek, tamamen uyumlu hale getirmek, kaplamak), tıbak (tam kapatma, örtme, uyumlu olma, uyma, uygunluk, kat, katman, tabaka), tıbkı (bir şeye uygunluk, denklik, aynı seviyede veya ölçüde olma; uygun, denk, eş, aynı, aynısı) (ara.) + bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + ım (isim yapım eki) (tür.) * bir eserin, yazının veya belgenin aslına tamamen uygun biçimde yeniden basılması, faksimile, aynen basım

tıpkıçekim : ara., tür. * tabaka (üzerini tam kapatmak, örtmek, tamamen uyumlu hale getirmek, kaplamak), tıbak (tam kapatma, örtme, uyumlu olma, uyma, uygunluk, kat, katman, tabaka), tıbkı (bir şeye uygunluk, denklik, aynı seviyede veya ölçüde olma; uygun, denk, eş, aynı, aynısı) (ara.) + çek (kendine sürmek, kendine yönlendirmek; yük çekmek, katlanmak, tahammül etmek, tartmak, ağırlığını ölçmek için kaldırmak) + im (isim yapım eki) (tür.) * bir eserin, görüntünün veya belgenin aslına tamamen uygun biçimde çoğaltılması, reprodüksiyon, faksimile çekim

TIR : fra. * Transports (Taşımacılık, Nakliye) + Internationaux (Uluslararası) Routiers (Karayolu) * uluslararası karayolu taşımacılığında kullanılan, gümrük işlemlerini kolaylaştıran taşıma sistemi ve bu sisteme bağlı kamyon/treyler aracı, TIR karnesi sistemiyle taşımacılık yapan araç

tırabzan : lat. * trabs (kiriş, ağaç direk) (lat.); trabezzo (korkuluk, trabzan) (ita.) * merdiven, balkon, teras veya köprü kenarlarında tutunmaya ve korunmaya yarayan korkuluk

tırak : tür. * tırak (yansıma ses; çatlama, kırılma veya kopma sesi) * çatlama, kırılma veya sert bir cismin ani kopmasıyla çıkan ses; bu sesi anlatan ses yansımalı (onomatopeik) kelime

tıraş : far. * tıraşidan (kazımak, yontmak, kesmek, traş etmek) * kazıma, yontma, kesme, kesip atma

tıraz : far. * tiraz (süsleme, işleme, nakış) * kumaş, giysi veya eşya üzerindeki süsleme, işleme, bezeme; Osmanlılarda özellikle hükümdar adına dokunan veya işlenen değerli kumaş ve süslemeler.

tırıs : tür. * tırıs (at yürüyüşlerinden birinin adı; ses yansımalı kök) * atın hızlı fakat dörtnaldan daha yavaş yürüyüş biçimi, iki zamanlı koşu yürüyüşü; mecazen aceleci ve seri hareket etme durumu

tırkaz : tür. * tırkaz (sıkıca kapatılmış, sıkıştırılmış) (tırk (sıkıştırmak, bastırmak) + az (isim yapım eki) * sıkıştırma, tıkama; bir şeyi sıkıca kapatma veya yerleştirme

tırmalamak : tür. * tırm (çizmek, kazımak, yarmak) + a (bağlaç) + la (bağlaç) + mak (fiil mastar eki); tırm + ık (-cı, yapma aleti) * yırtmak, yarmak, çizmek, kazımak

tırmanıcı : tür. * tırm (çizmek, kazımak, yarmak) + an (dönüşlü fiil eki) + ıcı (sıfat yapım eki) *

tırmanmak : tür. * tırm (çizmek, kazımak, yarmak) + an (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * tırmanan kimse; dağ, kaya veya yüksek yerlere çıkmayı yapan kişi, tırmanışçı, alpinist; gövdesiyle, sülükleriyle, sarılıcı organlarıyla veya tutunma kökleriyle desteklere tutunarak yukarı doğru büyüyen bitki; sarılıcı, sarmaşık özellikli bitki

tırmık : tür. * tırm (çizmek, kazımak, yarmak) + ık (isim eki, -cı, yapma aleti) * yırtıcı, yarıcı, çizici, kazıyıcı

tırnak : tür. * tırm (çizmek, kazımak, yarmak) + nak (isim eki, -cı, yapan) * parmak uçlarındaki kemiksi yüzey

tırnak işareti : tür., ara. * tırm (çizmek, kazımak, yarmak) + nak (isim eki, -cı, yapan) (tür.) + işaret (belirti, alamet, ayet, iz, simge, sembol, nişan, kod, şekil) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * yazıda alıntıları, özel vurguları, eser adlarını veya bir sözün belirli biçimde gösterilmesini sağlayan “ ” biçimindeki işaret

tırnakçı : tür. * tırm (çizmek, kazımak, yarmak) + nak (isim eki, -cı, yapan) + çı (yapan, eden eki) * el çabukluğuyla veya ustalıkla tezgahtan, kasadan para çalan veya para üstü verirken hile yaparak eksik ödeme yapan ve dolandırıcılık gerçekleştiren kimse

tırpan : gre. * drepane (orak, orak biçimli bıçak), drepanon (orak), drepein (koparmak, biçmek) * orak biçimli, kavisli veya hilal şeklinde olan; ot, tahıl veya benzeri bitkileri biçmekte kullanılan, uzun saplı ve eğri ağızlı büyük kesici tarım aleti

tırrek : far., tür. * tersidan (korkmak, ürkmek), tersa (korkan, ürken, korkak, ürkek) (far.) + ek (sıfat yapım eki) (tür.) * korkak, salak, ahmak,. güven vermeyen

tırs : ara. * tırs (kağıt, sahife) * yazı yazılan yaprak, kağıt, sahife

tırsmak : far., tür. * tersidan (korkmak, ürkmek), tersa (korkan, ürken, korkak, ürkek) (far.) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * korkmak, ürkmek, çekinmek

tırtıklamak : tür. * tırtık (küçük kesik, çentik, dişli kenar; yansımalı kök) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * küçük küçük koparmak, kemirmek, çentmek; bir şeyin kenarını dişli veya pürüzlü hâle getirmek

tırtıklı : tür. * tırtık (küçük kesik, çentik, dişli kenar; yansımalı kök) + lı (sıfat yapım eki) * üzerinde küçük çentikler, dişler veya kesikler bulunan; kenarı pürüzlü, dişli biçimde olan

tırtıl : tür. * tırtıl (küçük, kıllı veya tüylü böcek larvası; ses yansımalı ad) * kelebek ve güve gibi böceklerin yumurtadan çıktıktan sonraki solucan benzeri, yumuşak ve genelde tüylü ilk larva hali; bir nesne üzetindeki çentik veya dişli form

tıs : tür. * tıs (yılanın, gazın veya havanın çıkardığı ince sürtünme sesi; yansıma kelime) * ince ve kesik bir ses; özellikle yılanın çıkardığı “tıslama” sesinin adı, fısıltılı ses

tıslamak : tür. * tıs (yılanın, gazın veya havanın çıkardığı ince sürtünme sesi; yansıma kelime) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * tıs sesi çıkarmak; özellikle yılan, kızgın bir insan veya basınçla çıkan hava ince, sürtünmeli ses vermek

tıyn : ara. * tin (balçık, çamur) * balçık, kil, çamur; özellikle toprak ve su karışımından oluşan yumuşak madde

tıynet : ara. * tiyn, tin (kil, balçık, çamur, cıvık toprak), tina (çömlekçi kili, balçık; hammadde)+ et (isim yapım eki) * yaratılış, huy, tabiat, maya, öz; balçık, çamur

Ti : gre. * titanium (Titan (Yunan mitolojisindeki Titanlar) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 22 olan, periyodik tablonun 4. grubunda bulunan, hafif, çok dayanıklı, korozyona dirençli ve biyouyumlu, havacılıkta, tıbbi implantlarda, alaşımlarda, pigmentlerde ve kimyasal ekipmanlarda kullanılan bir geçiş metali element

tiabendazol : gre. * theion (kükürt S) + benz (benzen halkası) + imidazol (iki azot atomu içeren beş üyelik aromatik heterosiklik organik bileşik) (imid (azot içeren amid türevi organik kök; imidazol/imidazolidin türevi kök) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) ) * benzimidazol grubu bir ilaç ve tarım fungisidi; parazit solucanlara karşı kullanılan antelmintik ve bazı mantarlara karşı kullanılan koruyucu madde (C10H7N3S)

tiamat : aka. * tiamat (deniz, tuzlu deniz) * Mezopotamya mitolojisinde ilksel tuzlu su denizi ve kaosun kişileştirilmiş tanrıçası; yaratılış mitlerinde tanrıların annesi ve ilksel kozmik güç

tiamazol : gre., lat. * theion (kükürt (S) ) + imidazol (imid (azot içeren amid türevi organik kök; imidazol/imidazolidin türevi kök) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * tiroid bezinin aşırı çalışması durumunu (hipertiroidizm) ve zehirli guatr gibi rahatsızlıkları tedavi etmek için kullanılan, tiroid bezinde hormon üretimini yavaşlatarak kandaki yüksek hormon seviyelerini düşüren etkili bir tiyoamid grubu antitiroid ilacın etken maddesi (C4H6N2S)

tiamilal : gre. * theion (kükürt S) + amyl (amil, beş karbonlu alkil grubu) + al (barbitürat türevi eki) * barbitürat grubundan tiyobarbitürat türevi olan kısa etkili genel anestezik ilacın etken maddesi (C11H18N2O2S)

tiamin : gre. * theion (kükürt S) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) * karbonhidrat metabolizmasında görev alan, sinir sistemi ve enerji üretimi için gerekli suda çözünen B1 vitamini (C12H17N4OS)

tianeptin : gre. * theion (kükürt S), thieno (kükürtlü) + heptanoikos (heptanoik, yedi karbonlu zincir) (hepta (yedi) + on (parçacık/tanecik eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) + ine (kimyasal madde eki) * majör depresyon ve kaygı (anksiyete) bozukluklarının tedavisinde kullanılan, opioid reseptörleri üzerinde etki gösteren, beyindeki glutamat salınımını düzenleyen ve serotonin geri alımını artıran atipik bir trisiklik antidepresan ilacın etken maddesi (C21H25ClN2O4S)

tiaprofenik asit : gre., lat. * theion (kükürt (S) ) + profen (propiyonik asit (C3H6O2) türevi) + acidum (ekşi, asit) (lat.) * eklem iltihabı, kas-eklem ağrıları ve adet sancıları gibi durumların tedavisinde kullanılan, ağrı kesici ve iltihap giderici özellikte steroid olmayan antiinflamatuar ilaçlar (NSAİİ) grubuna ait ilacın etken maddesi (C14H12O3S)

tiarella : lat. * tiare (taç) + ellus, ella (küçültme eki) * Tiarella, Saxifragaceae (taşdikenigiller) familyasından, küçük, dekoratif yapraklı ve çiçek açan otsu bitki türü

tiazid : gre. * theion (kükürt) + azide (kimyasal madde eki, azelik asit C9H16O4 türevi) (azo (azotu belirten önek) + ide (ikili bileşik, anyon eki) * yüksek tansiyon ve ödem tedavisinde kullanılan, böbreklerde distal kıvrımlı tübülden sodyum ve klorür geri emilimini azaltarak idrarla su ve elektrolit atılımını artıran diüretik ilaçlar grubunun genel adı (temel bileşik olan benzotiyadiazid formülü (C7H7N3O2S2)

tib : ara. * tib (güzel koku, hoşluk) * güzel koku; güzel kokusu için sürülen veya kullanılan güzel kokulu madde, koku verici, esans

tibet : tür. * töpüt (tepelik, dağlık yer) * Orta Asya'nın güneyinde, Himalayaların kuzeyinde yer alan, yüksek rakımlı platoları, sert iklimi ve özgün kültürel-dini mirasıyla bilinen, tarihsel olarak Tibet halkının yaşadığı ve günümüzde Çin'in Tibet Özerk Bölgesi başta olmak üzere çevre bölgeleri kapsayan coğrafi ve kültürel bölge

tibia : lat. * tibia (kaval kemiği; kemik, flüt) * insan bacağında diz eklemi ile ayak bileği arasında uzanan, alt bacağın iç ve ön tarafında yer alan, fibuladan daha kalın olan ve diz ile ayak bileği eklemlerinin oluşumuna katılarak vücut ağırlığının büyük bölümünü ayaktan yukarıya ileten uzun kemik, kaval kemiği

tibial : lat. * tibia (kaval kemiği; kemik, flüt) + alis (ile ilgili, -a ait) * kaval kemiği ile ilgili, tibia ile ilgili

tibialis anterior : lat. * tibia (kaval kemiği; kemik, flüt) + alis (ile ilgili, -a ait) + ante (önce, önceye doğru, evvel, ön, öne, önde) + erus, erior (ile ilgili, gibi, -a ait) * alt bacağın ön bölümünde tibianın dış yanından başlayıp ayak bileğinin önünden geçerek ayağın iç kenarında sonlanan, ayağı yukarı ve içe doğru hareket ettiren ön kaval kemiği kası

tibialis posterior : lat. * tibia (kaval kemiği; kemik, flüt) + alis (ile ilgili, -a ait) + posterus (arka, arkada bulunan; sonraki, daha sonra gelen) (post (sonra, ardından) + erus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + or (-cı, yapan, eden eki) ) * alt bacağın arka bölümünde yer alan, tibia ve fibulanın arka yüzlerinden başlayarak ayak bileğinin iç tarafından geçen ve ayağın iç kısmına tutunarak ayağı aşağı ve içe doğru hareket ettiren arka kaval kası

tibiofibular : lat. * tibia (kaval kemiği; kemik, flüt) + figere (tutturmak, sabitlemek, bağlamak, bitiştirmek, yapıştırmak; şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, hayal etmek, uydurmak), fibula (tutturucu iğne, toka, kopça, kıskaç) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tibia ve fibula kemikleri arasındaki bağlantıyla ilgili olan

tibyan : ara. * bana, beyyene (açıklamak, açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak, bildirmek, duyurmak, belirtmek, meydana çıkarmak, ifşa etmek; ispatlamak), beyan (açığa çıkma, açığa çıkarma, ortaya çıkma, ortaya çıkarma, oluşum, oluşturma, aydınlanma, bildirme, duyuru, ilan) * bir şeyin açıklanması, açık ve anlaşılır hale getirilmesi, açıklama ve izah ediş, beyan etme, duyurma

tic douloureux : fra. * tic (tik, istemsiz kasılma) + douloureux (ağrılı, acı veren) (douleur (ağrı, acı, sızı) + eux (sıfat yapım eki) ) * trigeminal sinir boyunca tekrarlayan, kısa süreli ve şiddetli yüz ağrısı nöbetleriyle belirgin nevralji, trigeminal nevralji

ticaret : ara. * ticara, tacara (alım-satım yapmak; alışveriş etmek), ticaret (alışveriş, alım satım; kazanç sağlama) * mal veya hizmetlerin alınıp satılması yoluyla gerçekleştirilen ekonomik faaliyet, alım satım ve alışveriş işi

ticaret odası : ara., tür.) * ticaret (mal veya hizmetlerin alınıp satılması yoluyla gerçekleştirilen ekonomik faaliyet, alım satım ve alışveriş işi) (ara.) + oda (kapalı mekan) + sı (iyelik eki) (tür.) * tüccar ve işletmelerin ticari faaliyetlerini temsil eden, meslekî düzenleme ve destek hizmetleri sağlayan kuruluş

ticaret sicil kaydı : ara., tür. * ticaret (mal veya hizmetlerin alınıp satılması yoluyla gerçekleştirilen ekonomik faaliyet, alım satım ve alışveriş işi) + sicill (kayıt, defter; resmi kayıt) + kayd (kayıt, yazma) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * şirketlerin ve tacirlerin yasal olarak kurulduğunu, unvanını, adresini, sermayesini ve yetkililerini devlet denetiminde resmi kütüğe işleyen yasal kayıt sistemi

ticarethane : ara., far. * ticaret (mal veya hizmetlerin alınıp satılması yoluyla gerçekleştirilen ekonomik faaliyet, alım satım ve alışveriş işi) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * ticaret yapılan, mal veya hizmet alım satımıyla uğraşılan işyeri, ticari işletme

ticari : ara. * ticara, tacara (alım-satım yapmak; alışveriş etmek) + i (sıfat yapım eki) * ticaretle, mal veya hizmet alım satımıyla ilgili olan

ticari ataşe : ara., fra. * ticari (ticaretle, mal veya hizmet alım satımıyla ilgili olan) (ara.) + attaché (bağlı, iliştirilmiş; bir diplomatik misyona bağlı görevli) (fra.) * bir ülkenin dış temsilciliğinde ticari ilişkileri ve ekonomik faaliyetleri takip eden diplomatik görevli

tidal : ing., lat. * tide (gelgit, deniz kabarması ve çekilmesi) (ing.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * gelgit ile, deniz suyunun düzenli kabarma ve çekilme hareketiyle ilgili olan

tietze sendromu : alm., gre., tür. * tietze (Alman cerrah Alexander Tietze’nin soyadından) (alm.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + dramein (koşmak), drome (koşma) ) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * iyi huylu, kendi kendini sınırlayan bir eklem iltihabı hastalığı

tifdruk : alm. * tief (derin, çukur) + Druck (baskı, basım) * oyulmuş metal kalıplardaki çukurlara doldurulan mürekkebin kâğıda aktarılmasıyla yapılan baskı tekniği

tifilit : gre. * typhlon (kör bağırsak, çekum; kör) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * çekumun iltihaplanması, özellikle nötropeni ve kemoterapiyle ilişkili görülen kör bağırsak yangısı, enterokolit

tiflen : ara. * tifl (çocuk) + en (olarak) * çocuk olarak

tiflis : gür. * tbilisi (ılık, sıcak) * Gürcistan'ın başkenti, Kura Nehri kıyısında yer alan ve sıcak su kaynaklarıyla ilişkilendirilen tarihi kent

tiflitis : gre. * typhlon (kör bağırsak, çekum; kör) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * çekumun iltihaplanması, özellikle nötropeni ve kemoterapiyle ilişkili görülen kör bağırsak yangısı, enterokolit

tifo : gre. * typhos (duman, buhar; sersemlik, bilinç bulanıklığı) * Salmonella bakterilerinin neden olduğu, yüksek ateş, baş ağrısı ve genel halsizlikle seyreden, özellikle sindirim sistemi ve lenf dokularını etkileyen bulaşıcı hastalık, tifo hastalığı

tifoid : gre. * typhos (duman, buhar; sersemlik, bilinç bulanıklığı) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * tifoya benzeyen veya tifo ile ilişkili olan, tifo benzeri belirti ve özellikler gösteren

tiftik : tür. * tiftik (Ankara keçisinin ince, uzun ve yumuşak kılı; bu kıldan elde edilen lif) (tift (tiftiklemek, liflerine ayırmak, didiklemek) + ik (sıfat yapım eki) ) * Ankara keçisinin uzun, ince ve yumuşak kıllarından elde edilen, özellikle kumaş ve dokumacılıkta kullanılan değerli hayvansal lif, keçi kılı, moher

tiftik keçisi : tür. * tiftik (Ankara keçisinin ince, uzun ve yumuşak kılı; bu kıldan elde edilen lif) (tift (tiftiklemek, liflerine ayırmak, didiklemek) + ik (sıfat yapım eki) ) + keçi (geviş getiren, boynuzlu evcil hayvan) * ince, uzun ve yumuşak tiftik lifi üretimi için yetiştirilen, özellikle Ankara yöresiyle özdeşleşmiş evcil keçi

tiftmek : tür. * tift (tiftiklemek, liflerine ayırmak, didiklemek) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi liflerine ayırmak, didiklemek veya tiftik haline getirmek

tifüs : gre. * typhos (duman, buhar; sersemlik, bilinç bulanıklığı) + us (isim yapım eki) * Rickettsia bakterilerinin neden olduğu, yüksek ateş, baş ağrısı ve döküntüyle seyreden bulaşıcı hastalıklar grubu, lekeli humma

tigesiklin : lat. * ti (t-bütil (tert-bütil) belirteci) + ge (glisin türevi amino asit belirteci) + cyclicus (döngüsel, devirsel, siklik) + ine (kimyasal madde eki) * bakteriyel protein sentezini inhibe ederek çeşitli bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılan, glisilsiklin grubundan geniş spektrumlu antibiyotik ilacın etken maddesi (C29H39N5O8)

tigmotropik : gre. * thiggein (dokunmak, değmek, temas etmek), thigma (dokunma, temas) + trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + ikos (ile ilgili, -a ait) * dokunma ya da fiziksel bir temasa tepki olarak yön değiştirerek büyüyen veya hareket eden (bitki) (bir desteğe dayanarak gelişen sarmaşık gibi)

tigmotropizm : gre. * thiggein (dokunmak, değmek, temas etmek), thigma (dokunma, temas) + trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) * bitkilerin dokunma veya mekanik uyarıya bağlı olarak büyüme yönlerini değiştirmesi olayı, dokunma yönelimi

tigre : gre. * tigris (kaplan) (gre.);tigre (isp.); tigra (sivri, keskin; ok) (far.) * kedigiller familyasından, sarımsı-kahverengi postu üzerinde siyah enine çizgileri bulunan, büyük ve yırtıcı memeli hayvan, kaplan

tiğ : far. * tiğ (kesici alet, iğne, tığ) * dantel, yün örgü ve oyma işlerinde kullanılan, farklı kalınlıklardaki iplerle ilmek çekerek kazak, patik, amigurumi ve dantel gibi el işleri yapımını sağlayan, ucu çengelli küçük ve ince el aleti

tih : tür. * tih (ses yansımalı onomatope kelime) * gülen kimsenin gülerken çıkardığı ses

tik : fra. * tic (istem dışı, ani ve tekrarlayıcı kas hareketi) * istemsiz ve tekrarlayıcı biçimde ortaya çıkan, özellikle yüz veya göz çevresinde görülen ani kas hareketi, istemsiz kasılma

tikagrelor : lat. * tica (triazol ve siklopentan halkası) + grel (kan pıhtılaşmasını önleyen (antiplatelet) -grel grubu ilaç belirteci) + or (ilaç son eki) * trombositlerin birbirine yapışmasını engelleyerek kan pıhtısı oluşumunu azaltan, ağızdan kullanılan antitrombosit ilacın etken maddesi (C23H28F2N6O4S)

tikarsilin : gre., lat. * ti (tiyofen (thiophene) / tiyol grubu kükürt içeren halka eki) + car (karboksi (carboxy) ) + cillin (penisilin türevi belirteci) * karbenisiline benzer etki gösteren, özellikle gram-negatif bakterilere karşı kullanılan yarı sentetik karboksipenisilin grubu antibiyotik, penisilin türevi etken madde (C15H16N2O6S2)

tike : tür. * tikü, tikkü (et, ekmek veya peynir gibi yiyeceklerin küçük parçası, dilimi veya lokması, lokma, ufak parça) * halk ağzında et, ekmek veya peynir gibi yiyeceklerin küçük parçası, lokması veya dilimi; şiş kebaplık doğranmış et parçası (tike kebabı); Yunan mitolojisinde şans, talih, kader ve refah tanrıçası (Roma mitolojisindeki karşılığı "Fortuna")

tikel : tür. * tikü, tikkü (et, ekmek veya peynir gibi yiyeceklerin küçük parçası, dilimi veya lokması, lokma, ufak parça) + el (ile ilgili, gibi, -a ait) * bir bütünün bir tek parçasıyla ilgili olan; bir türün bütün bireylerine değil de yalnızca bir veya birkaç bireyine ilişkin olan

tikhe : gre. * tykhe (talih, şans, kader; rastlantı) * Yunan mitolojisinde talih, şans ve kaderi kişileştiren, kentlerin ve insanların kaderini belirleyen tanrıça, Roma mitolojisindeki Fortuna'nın karşılığı

tikhonov düzenlileştirmesi : rus., tür. * Tikhonov (Sovyet matematikçi Andrey Nikolayevich Tikhonov’un soyadından) (rus.) + düzen (dizme, tertip etme, sıra ve kural oluşturma) + li (sıfat yapım eki) + leş (dönüştürme eki) + tir (etken fiil eki) + me (isim yapım eki) + si (iyelik eki) (tür.) * eksik veya gürültülü verilerden kararlı çözümler elde etmek için ters problemlerde çözüme bir düzenlileştirme terimi eklenmesine dayanan matematiksel yöntem

tiksinmek : tür. * tiks (iğrenmek, hoşlanmamak) + in (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir kişi, nesne veya durumdan güçlü biçimde iğrenmek ve ona karşı hoşnutsuzluk duymak

tiksinti : tür. * tiks (iğrenmek, hoşlanmamak) + in (dönüşlü fiil eki) + ti (isim yapım eki) * bir kişi, nesne veya durum karşısında duyulan güçlü iğrenme ve hoşlanmama duygusu

tikveş : sla * tikva (kabak, büyük meyve; yuvarlak şey, balkabağı) + eş (yer eki) * Balkanlarda, Kuzey Makedonya'nın güneyindeki Kavadarci bölgesinde, Vardar nehrinin her iki yakasında yer alan, sıradağları Yunan topraklarıyla doğal bir sınır teşkil eden, çoğunlukla tarım arazileriyle kaplı olan, üzüm bağları, şarap ve yoğurduyla meşhur bir ova

tilavet : ara. * tela (okumak, ardından gitmek, izlemek; özellikle metni sesli okumak) + vet (isim yapım eki) * okuma, takip ederek okuma; kutsal bir metni usulüne uygun, sesli ve takip ederek okuma (Kur’an okuma anlamında özel kullanım) (tell (söylemek), tale (hikaye) (ing.) )

tilbe : tür. * tilbe, tilve (gözüpek, gözükara, korkusuz, pervasız, kahraman, yiğit, cilasun, çılgın, deli, mecnun; aşık) * deli, mecnun, çılgın, aklını yitirmiş; aşık; kadın ismi (delirium, délire, Delirium (hezeyan) (ing., fra., alm.) )

tilia : lat. * tilia (ıhlamur ağacı; ıhlamur ağacı odunu) * Malvaceae (ebegümecigiller) familyasından (veya ıhlamurgiller (Tiliaceae) ), kalp biçimli geniş yaprakları ve hoş kokulu çiçekleri bulunan, genellikle süs ve gölge ağacı olarak yetiştirilen ağaç cinsi, ıhlamur ağacı

tiliaceae : lat. * tilia (ıhlamur ağacı; ıhlamur ağacı odunu) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Malvaceae (ebegümecigiller) familyasının bazı eski sınıflandırmalarda ayrı bir familya olarak kabul edilen, ıhlamur ve yakın akraba cinsleri kapsayan bitki grubu, ıhlamurgiller

tilidin : lat. * til (ethyl 2-(dimethylamino)-1-phenyl-3-cyclohexene-1-carboxylate belirteci) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) * orta ve şiddetli derecedeki akut veya kronik ağrıların tedavisinde kullanılan, merkezi sinir sistemi üzerinden etki gösteren sentetik opioid analjezik etken madde (C17H23NO2)

tilka : ara. * tilka (şu, o; dişil tekil uzak işaret zamiri) * Arapçada dişil tekil bir varlığı uzakta veya konuşma bağlamının dışında göstermek için kullanılan işaret zamiri, “o, şu” anlamındaki kelime

tilke : ara. * tilka (şu, o; dişil tekil uzak işaret zamiri) * Arapçada dişil tekil bir varlığı uzakta veya konuşma bağlamının dışında göstermek için kullanılan işaret zamiri, “o, şu” anlamındaki kelime

tilki : tür. * tilkü (köpekgiller ailesinden, sivri burunlu, uzun ve tüylü kuyruklu, sansardan büyük bir memeli hayvan; kurnaz, hilekar, uyanık (mecazi) ) * Canidae (köpekgiller) familyasından, sivri burunlu, uzun ve tüylü kuyruklu, genellikle kızıl-kahverengi postlu, küçük ve orta büyüklükte etçil memelilerin genel adı, özellikle Vulpes vulpes türü

tilkikuyruğu : tür. * tilkü (köpekgiller ailesinden, sivri burunlu, uzun ve tüylü kuyruklu, sansardan büyük bir memeli hayvan; kurnaz, hilekar, uyanık (mecazi) ) + kuyruk (hayvanların arka bölümünde yer alan ve omurlardan oluşan kemiksi uzantı) + u (iyelik eki) * Poaceae (buğdaygiller) familyasından, başak veya salkım biçimli çiçek durumunun tilki kuyruğunu andırması nedeniyle bu ad verilen, çoğunlukla Alopecurus cinsindeki otsu bitkilerin genel adı, tilkikuyruğu otu

tillo : sür., ara. * tillo (yüksek ruhlar, yüksek yer) * Siirt’in bir ilçesi

tilmiz : ara. * tilmiz (öğrenci, çırak; ders alan kimse) * bir öğretmenden veya eğitim kurumundan ders alan, öğrenim gören kimse, öğrenci, talebe

tilt : ing. * tilt (eğmek, eğilmek; yana yatmak) * bir yüzeyin, nesnenin veya görüntünün yatay veya dikey eksene göre eğilmesi; bilgisayar ve elektronik oyunlarda ise kontrolün veya ekran görüntüsünün eğim hareketiyle değiştirilmesi, eğim, yatıklık

tim : ing. * team (takım, ekip) * belirli bir görev veya amaç doğrultusunda birlikte çalışan kişi grubu, ekip, takım

timaliidae : lat. * timalia (kuş cinsi) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * tropikal bölgelerde, Güneydoğu Asya ile Hindistan’da yaşayan, genellikle yumuşak, kabarık tüylere sahip olan, küçük ve orta büyüklükte ötücü kuşlardan oluşan, imalia (kızıl kukuletalı geveze kuşu / Timalia pileata) cinsini ve yakın akraba kuş cinslerini kapsayan, ötücü kuşlar içinde yer alan bir kuş familyası, timalyagiller, geveze kuşlar, yedikardeşgiller

timar : far. * timar (bakım, özen, tedavi) * bakım, özen, özellikle hasta veya yaralıya gösterilen bakım; Osmanlı Devleti'nde belirli bir gelir karşılığında asker yetiştirme yükümlülüğüyle verilen dirlik türü, tımar sistemi

timbal : gre. * tympanon (davul, tef, vurmalı çalgı, çalınan çember biçimli çalgı; kulak zarı, orta kulak boşluğu) (gre.); timbal (ing.) * vurmalı çalgılar ailesinden, metal gövdeli ve genellikle bir çift hâlinde kullanılan, tokmaklarla çalınan davul türü, timpani davulu

timektomi : gre. * thumos, thymos (göğüs kemiği arkasında bulunan T hücresi içsalgı bezi, timüs; duygu, ruh; kalp) (gre.); thymus (lat.) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * göğüs kafesi içinde, iman kemiğinin (göğüs kemiği / sternum) arkasında bulunan timus bezinin cerrahi yöntemle çıkarılması işlemi

timektomize : gre., lat. * thumos, thymos (göğüs kemiği arkasında bulunan T hücresi içsalgı bezi, timüs; duygu, ruh; kalp) (gre.); thymus (lat.) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + izatus (dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.) * timüs bezi cerrahi olarak çıkarılmış olan, timektomi uygulanmış bulunan

timik : gre. * thumos, thymos (göğüs kemiği arkasında bulunan T hücresi içsalgı bezi, timüs; duygu, ruh; kalp) (gre.); thymus (lat.) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * timüs beziyle veya timüs bezine ait yapılarla ilgili olan

timik karsinoma : gre. * thumos, thymos (göğüs kemiği arkasında bulunan T hücresi içsalgı bezi, timüs; duygu, ruh; kalp) (gre.); thymus (lat.) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + karkinos (yengeç; tümör, kanser) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * timüs bezinin epitel hücrelerinden gelişen kötü huylu tümör, timüs kanseri

timin : gre. * thymine (timine; DNA'da bulunan azotlu organik baz) (thumos, thymos (göğüs kemiği arkasında bulunan T hücresi içsalgı bezi, timüs; duygu, ruh; kalp) (gre.); thymus (lat.) (gre.) + -ine (kimyasal madde eki) (lat.) * DNA'nın yapısında bulunan dört temel nükleik asit bazından (adenin, timin, guanin, sitozin) biri olan, DNA zincirinde yalnızca adenin (A) bazı ile eşleşen ve aralarında iki zayıf hidrojen bağı bulunan, genetik bilginin depolanmasında rol oynayan pirimidin bazlarından biri

timing : ing. * time (zaman, vakit, süre) + ing (isim/sıfat yapım eki) * bir işin, olayın veya hareketin gerçekleşeceği zamanı belirleme veya uygun zamanlamayı ayarlama işi, zamanlama

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...