aversiyon :
lat. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + versio (dönme, dönüş,
rotasyon, dönüşüm, yönelim, çevrim) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek,
yönelmek) + tio (isim yapım eki) ) * uzaklaşma, tiksinti, nefret, hoşnutsuzluk
veya psikolojik soğukluk hissi
averrhoa :
lat. * Averrhoes (Arap hekim ve botanikçi Averroes) * tropikal meyve veren
ağaç, Oxalidaceae familyasından bir bitki
aves :
lat. * avis (kuş) + es (takson eki) * tüylerle kaplı vücutları, gagaya dönüşmüş
çeneleri, yumurtlayarak çoğalmaları ve ön üyelerin kanatlara dönüşmesiyle
karakterize edilen, modern kuşları ve onların ortak atalarından gelen tüm kuş
gruplarını kapsayan omurgalılar sınıfı
avet :
erm. * avet (kutlu, şanslı, mutlu, iyi) * nişan yahut düğünde getirilen hediye,
sevindirmelik, hediye, armağan
avgın :
erm. * avgin (bağlantılı, ilişkili) * lağım; suyun akmasını sağlayan doğal
eğim; duvarda suyun geçmesi için bırakılan delik veya üstü kapalı su yolu
aviasyon :
lat. * avis (kuş) + atio (ile ilgili olma) * uçma sanatı, havacılık, uçuş
faaliyetleri; kuşların uçuşundan esinlenerek adlandırılan, hava araçlarının
tasarımı, üretimi, işletilmesi, kullanımı ve hava taşımacılığı faaliyetlerinin
tümünü kapsayan havacılık alanı
avicenniaceae :
lat. * Avicennia (İranlı/Farslı hekim ve filozof İbn Sina'nın Latince adı
Avicenna'dan) + aceae (-giller, botanik familya eki) * mangrov ekosistemlerinde
yetişen Avicennia cinsini kapsayan bitki familyası
avidite :
lat. * avere (istemek, arzulamak, hasret çekmek), avidus (istekli, açgözlü,
arzulu) + itas (isim yapım ve durum eki) * açgözlülük, hırs
aviküler :
lat. * avis (kuş) + cula, culum (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * küçük kuşlar ile ilgili
aviofobi :
lat., gre. * avis (kuş) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * uçuş korkusu, uçma korkusu
avionik :
lat. * avis (kuş) + ianus (ile ilgili olan) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) *
uçak ve uzay araçlarının elektronik sistemlerini, kontrol ve iletişim
cihazlarını kapsayan teknoloji dalı
avisto :
lat. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + videre (görmek), visto (görülmüş) *
gösterildiği zaman ödenmesi gereken poliçelere yazılan, görünce anlamına gelen
bir terim
avitaminöz :
lat. * avitaminose (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + vitas
(hayat, yaşam, dirim, ömür) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup
(-NH2) eki) ) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) * vitamin yokluğuna bağlı,
vitamin eksikliğiyle ilgili, vitaminsiz
aviyasyon :
lat. * avis (kuş) + atio (ile ilgili olma) * uçma sanatı, havacılık, uçuş
faaliyetleri; kuşların uçuşundan esinlenerek adlandırılan, hava araçlarının
tasarımı, üretimi, işletilmesi, kullanımı ve hava taşımacılığı faaliyetlerinin
tümünü kapsayan havacılık alanı
aviyonik :
lat., gre. * avis (kuş) (lat.) + ilektronio, elektron (birleştirip karıştırma,
altının ve gümüş ile karıştırılması ile elde edilen metal; çamgiller
familyasından sarı-kızıl arası renge sahip hoş kokulu bir bitki, kehribar,
amber; koyu sarı, parlak, akkor; elektrikle ilgili) + ikos (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) (gre.) * uçak, uzay aracı ve diğer hava araçlarında kullanılan
haberleşme, seyrüsefer, uçuş kontrolü, algılama, bilgisayar, elektronik donanım
ve yazılım sistemlerinin tümünü ifade eden havacılık elektroniği alanı
aviz :
far. * avz (asmak) * asılan, asılı bulunan, çeken; Türk musikisinde, karar
perdesi rast olan, Hüseyni dizisine dayanan ve özgün melodik hareketlerle
karakterize edilen, derin hüzün ve içsel ifadeler barındıran, özellikle gazel
ve şarkı türlerinde kullanılan zengin süslemelerle dolu, duygusal ve teknik
açıdan karmaşık bir makam
avize :
far. * avz (asmak), aviz (asılı olan, asılan) + e (ile ilgili olan) * tavana
asılan camdan süslü aydınlatma aracı
avlak :
tür. * av (tutmak, kavramak, yakalamak) + lak (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * avı bol olan yer, av yapılan yer, av yeri
avlamak :
tür. * av (tutmak, kavramak, yakalamak) + la (etken fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * bir hayvanı kapan, olta veya silahla öldürmek
avlu :
tür., gre. * ağ (açık yer), aul (yerleşim, oba) (tür.), avli (çitle çevrili
alan, ağıl, avlu) (gre.) * yapılar arasında kalan üstü açık alan
avn :
ara. * ana (yardım etmek, destek olmak, güç vermek) * yardım etme, destek
verme, güç verme, yardım, imdad, meded, destek, koruma
avni :
ara. * ana (yardım etmek, destek olmak), taavana (birbirine yardım etmek,
birbirine destek olmak, birlikte çalışmak), avni (yardımcı, destekçi), muavenet
(yardım, yardımcılık, destek, teavun), teavun (karşılıklı yardımlaşma,
dayanışma ve iş birliği; ortak bir amaç için birbirine destek olma durumu,
birbirine yardım etme, birbirine destek olma), avn (yardım, destek) + i (sıfat
yapım eki) * yardımcı, yardım eden, destek veren, destekçi, yardakçı, koruyan,
yardımı seven kimse
avogadro :
lat. * advocatus (avukat) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + vocare
(seslenmek, hitap etmek) ) * bir elementin bir molündeki atom sayısı veya bir
bileşiğin bir molündeki molekül sayısını (Avogadro Sayısı) 6.022x10^23 olarak
tespit eden İtalyan kimyager
avogadro yasası :
ita., tür. * avogadro (İtalyan kimyager Amedeo Avogadro’nun soyadından) (ita.)
+ yasa (kural, kanun, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) (tür.) * sabit sıcaklık
ve basınç altında, eşit hacimlerdeki gazların eşit sayıda molekül içerdiğini
belirten ve moleküler yapı ve mol kavramlarının geliştirilmesinde temel
oluşturan temel gaz kanunu
avokado :
azt. * ahuacatl (testis, husye) (bereket meyvesi) * tropikal bölgelerde yetişen
bir bitki ve onun koyu yeşil kabuklu, tek çekirdekli, sert, armuda benzeyen
meyvesi
avolisyon :
lat. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + volo (istemek,
arzulamak, dilemek) + tio (isim yapım eki) * başlatma, motivasyon ve hedefe
yönelik davranışlarda önemli bir azalma ve düşünce içeriğinin yoksullaşması
veya istem yokluğu
AVR :
ing. * aortic (aort) + valve (kapak) + replacement (değişim) * aort kapağının
mekanik veya biyolojik olarak cerrahi değiştirilmesi işlemi
avrat :
ara. * avara (eksik olmak, çıplak olmak, kusurlu olmak), avr (açık, açıklık,
delik, gedik) + at (ile ilgili olma) (ara.), ouvert (açık) (fra.) * açık,
eksik, çıplak, mahrem, kusurlu, açığa çıkmaması gereken
avrat otu :
ara., tür. * avrat (açık, eksik, çıplak, mahrem, kusurlu, açığa çıkmaması
gereken; kadın) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) *
dallanmış, otsu, etli köke sahip ve çok yıllık bir bitki
avret :
ara. * avara (eksik olmak, çıplak olmak, kusurlu olmak), avr (açık, açıklık,
delik, gedik) + at (ile ilgili olma) (ara.), ouvert (açık) (fra.) * açık,
eksik, çıplak, mahrem, kusurlu, açığa çıkmaması gereken
avrita :
gre. * auros (parlayan, parlak, açık renkli), habros (iri, gösterişli) + itos
(son ek) * kefal; büyük boy has kefal, paçoz
avrupa :
ara. * ereb, ırib (güneşin battığı yön, batı) (mağrib (batı) ), europa (avrupa)
(eurys (geniş, yayvan, engin) + opia (görüş, görüm) (ops (göz, görme, görünüş,
görünüm, yüz) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) (“Asia” kelimesi de
“yukarı çıkmak, yükselmek, doğmak; doğu yönü” anlamına gelmektedir.) * kuzeyde
Arktik Okyanusu, batıda Atlantik Okyanusu, güneyde Akdeniz ve doğuda Asya ile
çevrili bir kıta; mitolojide Fenike kralı Agenar ile Telepassa'nın kızının adı
avrupai :
ara. * ereb, ırib (batı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Avrupaya
özgü, Avrupa ile ilgili
avşar :
tür. * afşar (işini çabuk yapan, çabuk, seri, hızlı; ters, karşıt, zıt; ucu
sivri bıçak) * Altıncı Oğuz Türkleri Boyundan olup bugün İran’ın kuzeyinde,
Anadolu’nun daha çok güney yörelerinde, Afganistan’ın kimi yerlerinde yaşayan
halk
avşin :
far. * afşin, avşin, pisin (zırh, silah, güç, koruyucu komutan; İslamiyet
öncesi ve erken dönem İslam tarihinde, Orta Asya'da (bugünkü Tacikistan ve
Özbekistan civarı) hüküm süren Aryen bir topluluk olan Soğdların ve Uşrusana
prenslerinin kullandığı saltanat üunvanı) * zırh, silah, güç, koruyucu komutan;
su mavisi; kekik otu
avuç :
tür. * av (tutmak, kavramak, yakalamak) + uç (isim yapım eki); adut, avut
(avuç) + ça (dolusu, gibi olan) * elin iç yanı, elin iç tarafı, parmakların
kavradığı iç yüzey; bir el dolusu miktar
avukat :
lat. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + vocatus (konuşulmuş, konuşmuş)
(vocare (konuşmak) +atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * hitap eden, birine
konuşan, vakayı inceleyen, savunan kişi
avunç :
ara., tür. * ava (korumak, barındırmak, sığındırmak, yardım etmek) (ara.); av,
avı (alışmak, uyumlu hale gelmek, zevk almak) (tür.) + unç (isim yapım eki)
(tür.) * acının, kederin bastırılması veya biraz unutulması, rahatlama,
teselli, sakinleşme avuntu
avunmak :
tür. * av, avı (alışmak, uyumlu hale gelmek, zevk almak) + un (dönüşlü fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * acısını dindirici, sıkıntısını giderici
vasıtalar ile oyalanmak
avurt :
tür. * abır (ağız sesi), avurd (lakırdı, çene çalma) * yanakların ağız
boşluğundaki, iç yanları
avurtlak :
tür. * avurt (yanak, çene kısmı) + lak (küçültme ve ilgi eki) * yanak
bölgesinde şişlik yapan veya yanak üzerine oturan küçük yumru, şişlik veya
tümsek; giysinin uygun gelmeyip kabarık kalması
avustralya :
lat. * auster (güney rüzgarı, güney yönü) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + ia (yer eki) * güneydeki yer; Güney Yarımkürede, Hint Okyanusu ile
Büyük Okyanus arasında yer alan bir kıta ülkesi
avusturya :
alm. * ostar (doğu) + richi (alem) * doğu alemi; Orta Avrupa'da denize kıyısı
olmayan, dokuz eyaletten oluşab, batısında Lihtenştayn ve İsviçre, güneyinde
İtalya ve Slovenya, doğusunda Macaristan ve Slovakya, kuzeyinde ise Almanya ve
Çekya yer alan ülke
avutmak :
ara., tür. * ava (korumak, barındırmak, sığındırmak, yardım etmek) (ara.); av,
avı (alışmak, uyumlu hale gelmek, zevk almak) + ut (etken fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) (tür.) * teselli etmek, birisinin acısının dinmesine yardımcı olmak
avülsiyon :
lat. * avellere (ab (-dan, -den, uzak) + vallere (koparmak, sökmek) ), avulsion
(koparma, sökme) * vücudun bir parçasının kazara kopması veya cerrahi olarak
kesilip alınması
axitinib :
lat. * axis (eksen, aks, dingil, mil, kutb) + tinib (tyrosine kinase (tirozin
kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine (ile
ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani
olan) (lat.) ) * ileri böbrek hücreli karsinomu tedavi etmek için tek başına
veya diğer ilaçlarla birlikte kullanılan ilacın etken maddesi (C22H18N4OS)
axolotl :
nah. * atl (su) + xolotl (hizmetkar, köle; Aztek’lerde akşam yıldızının
(Venüs'ün akşam görünümü) tanrısı, Şolotl) * Meksika'ya özgü, yaşamı boyunca
larva özelliklerini koruyan, dış solungaçlarıyla suda yaşayan ve kopan uzuvlar
ile bazı iç organlarını olağanüstü biçimde yenileyebilme yeteneği nedeniyle
gelişim biyolojisi ve rejenerasyon araştırmalarında yaygın olarak kullanılan
neotenik semender türü, Meksika yürüyen balığı
axolotlidae :
nah., lat. * atl (su) + xolotl (hizmetkar, köle; Aztek’lerde akşam yıldızının
(Venüs'ün akşam görünümü) tanrısı, Şolotl) (nah.) + eidos (görünüş, şekil,
biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * axolotl ve
yakın akrabalarını kapsayan, yaşam döngüsünde neoteniyi koruyabilen, dış
solungaçlı larva özelliklerini erişkin dönemde de sürdürebilen ve yüksek doku
yenileme yeteneğine sahip semenderlerden oluşan hayvan familyası
axyris :
gre. * a (olumsuz) + xyris (çim, saz) * otsu, kuru alanlarda yetişen,
Amaranthaceae familyasından bir bitki
ay :
ara. * ayiya (yorulmak, güçten düşmek, bitkin düşmek) * yorgunluk, bitkinlik, halsizlik
ay :
tür., ara. * ayn (göz; pınar, kaynak, menba) (ara.); eye, oeuil, Auge (göz)
(ing., fra., alm.) * Dünya’nın uydusu olan gök cismi (dünyaya uzaklığı 380.000
km); göz, pınar, “ayna”
ay ata :
tür. * ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi, Ay) + ata (baba, öncel, dede,
geçmişteki soy büyükleri, soy, nesil) * Türk mitolojisindeki Tengricilik
inancında göğün altıncı katında oturan ay tanrısı addedilen kutsal varlık, Ay
Dede
ay han :
tür. * ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi, Ay) + han (kağan, hükümdar, sultan,
reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * Türk ve Altay mitolojisinde Ay
Kağanı (Hükümdarı)
a'ya :
ara. * ayiya (yorulmak, güçten düşmek, bitkin düşmek) * en kudretsiz,
kuvvetsiz, kabiliyetsiz. iktidarsız
aya :
gre. * hagios (kutsal, aziz, mukaddes), hagia (kutsal, azize, mübarek kadın) *
kutsal, aziz, mukaddes (örneğin Ayasofya (hagia (kutsal) + sophia (bilgelik,
bilgililik) )
aya :
tür. * aya (kayırmak, korumak) + mak (fiil mastar eki) * elin iç tarafı; Türk
ve Altay mitolojisinde iyi ruh; yaratmak; ışık
a'yad :
ara. * id (bayram) * bayramlar
ayah :
mal. * ayah (baba) * Hintli çocuk bakıcısı; sömürge evlerinde çalışan Hintli
hizmetçi veya hemşire
ayak :
tür. * ad (ayırmak, ayrı olmak, ileri fırlatmak, öne savurmak) + ak (isim yapım
eki) * bacağın bilekten aşağıda bulunan, yere basmaya ve yürümeye yarayan
bölümü
ayak bastı :
tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme
organından her biri) + bas (üzerine yüklenmek, aşağı veya yukarı itmek) + tı
(geçmiş zaman ve isim yapım eki) * ülkeye gelen turistten alınan kişi başı
ücret
ayakaltı :
tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme
organından her biri) + alt (aşağı) + ı (iyelik eki) * gelip geçenlerin çok
olduğu yer
ayakçak :
tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme
organından her biri) + çak (araç eki) * yüksek bir yere ulaşmak için üzerine
basılan ayaklık, küçük seyyar merdiven; ayakla üzerine çıkılan basamaklı sırık
ayakçı :
tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme
organından her biri) + çi (yapan, eden eki) * getir götür işleri gibi fazla
tecrübe gerektirmeyen işlerde kullanılan kimse
ayakkabı :
tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme organından
her biri) + kap (hazne, kılıf, muhafaza, kapan kavrayan nesne) + ı (iyelik eki)
* deri ve benzeri bir şeyden, altı kösele, lastik gibi dayanıklı maddelerden
yapılan, özellikle sokakta, her türlü etkiden ayağı korumak için kullanılan
ayak giyeceği
ayaklanmak :
tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme
organından her biri) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * gitmek
üzere oturduğu yerden kalkmak; isyan etmek, başkaldırmak
ayaklı mani :
tür., ara. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme
organından her biri) + lı (ile, birlikte, beraber) + ma’na (anlam), ma’ani
(anlamlar, anlamlı sözler, vecizeler) * ilk dizesinde genellikle yalnız ayağı
(uyağı) söylenerek düzülen ve dize sayısı değişik (üç, dört, beş altı) olabilen
mani
ayaküstü :
tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme
organından her biri) + üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) +
ü (iyelik eki) * oturmadan, ayakta durarak; acele olarak, kısa sürede
ayakyolu :
tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme
organından her biri) + yol (bir yerden bir yere gitmek için iz, geçit, ilerleme
hattı, güzergah) + u (iyelik eki) * insanın dışkısını ve idrarını boşalttığı yer,
tuvalet
ayal :
ara. * ala (geçimini sağlamak, bakmak, himaye etmek) * bakmakla yükümlü olunan
kimseler, aile fertleri, ev halkı, iyal (ç.)
ayan beyan :
ara. * ayn (göz; pınar, kaynak, menba), ayan (göze açık, göze görünen, açıkça
görünen) + beyan (açığa çıkma, açığa çıkarma, ortaya çıkma, ortaya çıkarma,
oluşum, oluşturma, aydınlanma, bildirme, bildiri, açıklama, izahat, anons,
duyuru, ilan) * çok açık, açık seçik, apaçık, besbelli
ayancık :
ara. * ayan (Ayan tepesinden) + cık (küçültme eki) * Sinop'nın bir ilçesi
ayandon :
gre. * hagios (kutsal, aziz, mukaddes), hagia (kutsal, azize, mübarek kadın) +
Andonios, Anthonios (değerli, övülesi) (anthos (çiçek) + nios (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) * 28 Ocakta başlayan fırtına
ayar :
ara. * iyar (altın ve gümüşün saflık ölçüsü, saatin hassas ölçümü, ölçüt) * bir
mekanizmayı işleyiş düzenine sokma
ayarlamak :
ara. * iyar (altın ve gümüşün saflık ölçüsü, saatin hassas ölçümü, ölçüt) + la
(etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir ölçü birimini belli bir örneğe
uygun duruma getirmek; bir cihazı belli bir işi doğru, düzgün, gereği biçimde
yapabilecek düzene getirmek; hedeflenen bir durumu oluşturacak düzenlemeleri
yapmak
ayartmak :
tür. * adart (yoldan çıkarmak, tehlikeye atmak) (ad (atmak) + art (bağlaç) ) +
mak (fiil mastar eki) * doğru yoldan saptırmak, baştan çıkarmak, yolunu
şaşırtmak
ayas :
tür. * aya (berrak ve aydınlık olmak) + s (isim yapım eki) (tür.); ice, Eis
(buz) (ing., alm.) * berrak, aydınlık, ay ışığı, soğuk; ayaz
ayasofya :
gre. * hagios (kutsal, aziz, mukaddes), hagia (kutsal, azize, mübarek kadın) +
sophia (bilgi, bilgelik) * kutsal bilgi, kutsal bilgelik
ayastefanos :
gre. * hagios (kutsal, aziz, mukaddes) + stephein (taç takmak, çevrelemek,
sarmak), stephanos (taç, çelenk, halka) * İstanbul'daki Yeşilköy semtinin eski
adı
ayaş :
tür. * ayaş (parlak, aydınlık gece) (ay (ay) + aş (gibi olan, özdeş, aynı) )
(Ay’ın göründüğü gece anlamından) * Ankara'nın bir ilçesi
ayatori :
jap. * aya (tasarım; güzel; renkli; desen, motif, örgü, çapraz iplik; Japon
kadın ismi) + tori (almak, tutmak, yakalamak) * Asya ülkelerinde, ip veya
benzeri malzemelerle oynanan oyun
ayaz :
tür. * aya (berrak ve aydınlık olmak) + s (isim yapım eki) (tür.); ice, Eis
(buz) (ing., alm.) * berrak, aydınlık, ay ışığı, soğuk; ayaz
ayazma :
gre. * hagios (kutsal, aziz, mukaddes), hagia (kutsal, azize, mübarek kadın) +
ma (su) (kutsal su) * Rumların kutsal saydıkları kaynak, pınar veya kuyu
ayb :
ara. * aiba (kusur etmek, hata etmek, arıza yapmak, ayıplamak, eleştirmek,
yadırgamak) * kusur, hata, kabahat, yanlışlık, eksiklik, noksanlık, ahlak ve
töre kurallarına aykırı olan, utanç verici durum veya davranış
aybar :
tür., far. * ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi, Ay) (tür.) + bardan
(yüklenmek, taşımak, götürmek, getirmek, kaldırmak), bar (yüklenen, taşıyan,
götüren, getiren) (far.) * gösterişli, heybetli, görkemli; korku veren; bayrak
taşıyan
aybars :
tür. * oy, ay (ay; boz, koyu sarı) + bars (leopar) * boz leopar; ay gibi güzel
ve pars gibi yırtıcı; erkek ismi
aybastı :
tür. * ay (Dünya’nın uydusu) + bas (üzerine yüklenmek, aşağı veya yukarı itmek
ezmek) + tı (geçmiş zaman eki) * Ordu’nun bir ilçesi; Ay tutulmasından
aybaşı :
tür. * ay (Dünya’nın uydusu; 30 günlük süre) + baş (ilk, en önde, öncel, tepe)
+ ı (tamlama eki) * belirli bir düzeni sağlamak için konulan kural veya ölçü;
kadınlarda ve bazı diğer yüksek dişi primatlarda, üreme çağı boyunca rahim iç
yüzeyinde oluşan damar ve dokuların ve sperm tarafından döllenmemiş yumurtanın
kan ile birlikte vücuttan atılması şeklinde gerçekleşen kanama, aybaşı hali,
adet kanaması, adet döngüsü, kadınların doğurganlık dönemi, regl, menstruasyon;
hayız
aybeay :
tür. * ay (otuz günlük zaman dilimi) + ba, be (ile, beraber, yanında,
aracılığıyla anlamında edat) + ay (otuz günlük zaman dilimi) * aydan aya, ayda
bir
aybegüm :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir,
lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için
saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk
sahibi) + üm (birinci tekil şahıs iyelik sıfatı eki, bey+im, beg+im) * Ay gibi
güzel hanımefendi
ayben :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + beniz, meniz (görünüş, suret, çehre) * teni ay
kadar beyaz ve temiz olan; yüzünde benleri olan güzel, Ay benizli
aybüke :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + buk, buka (boğmak, sıkıştırmak, eğmek,
yamultmak, kıvırmak, bükmek), büke (ejderha; boğan, sıkıştıran, büken, bükücü,
eğici, eğen, kıvıran) * ay ejderhası, ay bükücü
aycan :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + can (yaşam, hayat, dirilik) * Ay ruhlu, Ay gibi
güzel; kadın veya erkek ismi
ayça :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + ça (gibi olan, andıran) * Ay’ın ilk görünmeye
başladığı günlerindeki durumu, ayın yarım daireden daha küçük görünüşü, ayın
ilk görünmeye başladığı günlerinde aldığı yay biçimi
ayçiçeği :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + çaçak, çeçeg, çiçek (çiç (tomurcuk açmak) + ek
(ile ilgili olan) ) + i (iyelik eki) * bileşikgillerden/papatyagillerden
(Asteraceae), yaprakları bütün ve dişli, çiçeği çok iri ve sarı renkli, otsu
bir bitki, günebakan, gündöndü
ayçöreği :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + çörek (pişirilmiş, közlenmiş, kavrulmuş şey,
fırın ürünü) + i (iyelik eki) * içine tarçın, ceviz, fındık, kakao ve kuru üzüm
konularak yapılan, hilal şeklindeki bir çörek çeşidi
ayda :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + da (gibi) * Ay gibi güzel; kadın ismi
aydan :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + dan (çıkma, ayrılma, köken eki) * aydan gelen;
ay gibi parlak, güzel, saf
aydemir :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + demir (sert metal; sağlamlık, dayanıklılık, güç
sembolü) * marangozlukta kullanılan, yüzü ay biçiminde bir çeşit keser
ayder :
erm. * ard (tarla, ot biçme ve çayırlık yeri), ayder (tarlalar) * tarla,
tarlalar; yardım eden, çare olan, fayda veren; Türkiye'nin Rize iline bağlı
Çamlıhemşin ilçesinde yer alan, Kaçkar Dağları'nın eteklerinde ladin ve kayın
ormanlarıyla çevrili, kaplıcaları ve şelaleleriyle ünlü dünyaca tanınan
turistik bir yayla
aydın :
tür. * ay (Dünya’nın uydusu; ışıklandırma, ışık verme, açığa çıkarma,
tanımlama) + dın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türkiye'nin Ege
Bölgesi'nde yer alan, kuzeyde İzmir, kuzeydoğuda Manisa, doğuda Denizli,
güneyde Muğla ile sınırı olan ve batıdan Ege Denizi kıyılarıyla çevrili olan 09
plakalı ili; erkek ismi
aydıncık :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu; ışıklandırma, ışık verme, açığa çıkarma,
tanımlama) + dın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + cık (küçültme eki) *
Yozgat’ın bir ilçesi; Mersin’in bir ilçesi; eski ismi Kelenderis (Takvim)
(kalendae (hesap kitabı, hesap defteri) ) (gre.)
aydınger :
alm. * eid (yemin; söz, taahhüt, vaad) + inger (ile ilgili, sahibi) * kaygan
yüzeyli, saydam, genellikle mimarlıkta çizim için kullanılan özel bir kağıt
aydınlanmak :
tür. * aydın (ışıklı, ışıklanmış; bilgili, kültürlü, görgülü) + lan (dönüşlü
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ışıklanmak; bir konuda bilgi sahibi hale
gelmek
aydınlatmak :
tür. * aydın (ışıklı, ışıklanmış; bilgili, kültürlü, görgülü) + lat (etken fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * ışıklandırmak; bir konuda bilgi sahibi hale
getirmek
aydınlık :
tür. * aydın (ışıklı, ışıklanmış; bilgili, kültürlü, görgülü) + lık (isim yapım
eki) * ışık alma, ışık verme, pırıltı, tan yeri, tanım, tanımlamak
aydınlıkölçer :
tür. * aydın (ışıklı, ışıklanmış; bilgili, kültürlü, görgülü) + lık (isim yapım
eki) + ölç (sayısal değerini tespit etmek, ölçmek) + er (yapan, eden eki) *
ışık miktarını ölçmeye yarayan cihaz, fotometre
aydıntepe :
tür. * aydın (ışıklı, ışıklanmış; bilgili, kültürlü, görgülü) + tepe
(yükseklik, en yüksek nokta) * Bayburt’un bir ilçesi
aydoğan :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + doğ (yükselmek, çıkmak, oluşmak, yaratılmak,
meydana çıkmak, türemek, üremek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
erkek ismi
aydost :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + dost (samimi arkadaş, yoldaş) * Kayı boylarında
bir karye; erkek ismi; Neşet Ertaş'ın babasını kaybettikten sonra yazdığı,
bestesi babası Muharrem Ertaş'a ait olan bozlak
ayet :
ara. * ayya (işaret etmek, göstermek, göze görünmek) + et (isim yapım eki) (ara.)
* işaret, görünme, görünen; işaret, iz, sinyal, nişan, kod (eye, oeuil, Auge
(göz) (ing., fra., alm.) )
aygın :
tür. * ay (bilinci açık olmak, kendinde olmak; uyanmak, kendine gelmek, farkına
varmak) + gın (ile ilgili, gibi) * gözü açık, uyanık, ayık; yarı kendinde, yarı
kendinden geçmiş, güçsüz, bitkin, gözü açık, uyanık, ayık
aygır :
tür. * ay (ayırmak, seçmek) + gır (ile ilgili, gibi, -a ait) * damızlık erkek
at
aygıt :
tür. * ay (ayırmak, seçmek) + gıt (isim yapım eki) * cihaz, alet
ayguçi :
tür. * ay (demek, söylemek, anlatmak) + guçi (-ci, yapan) * eski Türklerde,
hükümdardan sonra en yetkili kişi, başvezir, başdanışman, devlet müşaviri,
kağan vekili
aygün :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış
olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman
dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) * erkek ismi
ayhan :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah,
kral, padişah, egemen) * Ayın hükümdarı; erkek ismi
ayı :
tür. * adığ (ayı) * memelilerin etoburlar türünden çok iri gövdeli, kısa
kuyruklu, sivri burunlu, beş parmaklı, tabanlarına basarak yürüyen ve
gerektiğinde iki ayağı üzerinde durabilen, etçil ancak meyve ve bal da yiyen
yabanıl bir hayvan
ayıbacağı :
tür. * ayı (yırtıcı etobur memeli) + bacak (vücudun, kalça ile ayaklar
arasındaki iki adet yürüme veya destek organından her biri; alt uzuv) + ı
(iyelik eki) * geminin çift yan yelkenlerinin birini sancak, birini iskeleden
kullanarak pupadan alınan rüzgarla yapılan yol alma biçimi
ayıbalığı :
tür. * ayı (yırtıcı etobur memeli) + balık (suda yaşayan omurgalı, solungaçlı
ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki) * etçiller takımının fokgiller
familyasından, birkaç metre boyunda, gövdesi mekik biçiminde, başı yassıca, ön
ayakları kısa ve art ayakları yalnızca gövdenin ardında sürüklenici durumda
olan, postu kısa ve kadifemsi kıllarla kaplı ve çok değerli, memeli bir deniz
hayvanı, fok
ayıboğan :
tür. * ayı (yırtıcı etobur memeli) + boğ (sıkmak, daraltmak, sıkıştrmak,
bastırmak, tıkamak) + an (yapan, eden eki) * iriyarı ve kaba, anlayışsız kimse;
yenmesi zor, boğaz tıkayan bir tür armut
ayıgovan :
tür. * ayı (yırtıcı etobur memeli) + kov (uzaklaştırmak, savmak, defetmek) + an
(yapan, eden eki) * kaba, sert mizaçlı kimse
ayıgülü :
tür. * ayı (yırtıcı etobur memeli) + gül (kırmızı renkli bir çiçek türü) + ü
(iyelik eki) * ikiçenekliler sınıfının düğünçiçeğigiller familyasından bir
şakayık türü
ayık :
tür. * ay (bilinci açık olmak, kendinde olmak; uyanmak, kendine gelmek, farkına
varmak) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kendinde, kendine gelmiş,
bilinci yerinde
ayıklamak :
tür. * ad, ay (ayırmak, uzaklaştırmak, temizlemek) + ık (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ayırmak, seçmek,
seçip çıkarmak
ayıkmak :
tür. * ay (bilinci açık olmak, kendinde olmak; uyanmak, kendine gelmek, farkına
varmak) + ık (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * dalgınlıktan
kurtulmak, aklı başına gelmek, kendine gelmek, ayrımsamak, ayılmak; farkına
varmak
ayıkulağı :
tür. * ayı (yırtıcı etobur memeli) + kulak (işitme organı) + ı (iyelik eki) *
çuhaçiçeğigillerden bir bitki, çuhaçiçeğinin bir türü
ayılmak :
tür. * ay (bilinci açık olmak, kendinde olmak; uyanmak, kendine gelmek, farkına
varmak) + ıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kendine gelmek,
bilinci yerine gelmek
ayınga :
tür. * ay (bilinci açık olmak, kendinde olmak; uyanmak, kendine gelmek, farkına
varmak; açmak, belirginleştirmek) + ınga (engelleme, önleme eki) * gizli,
saklı, gizlilik içinde yapılan iş; tütün, kaçak tütün; kıyılmış kaçak tütün
ayıp :
ara. * aiba (kusur etmek, hata etmek, arıza yapmak, ayıplamak, eleştirmek,
yadırgamak), ayb (kusur, hata, kabahat, yanlışlık, eksiklik, noksanlık) * kusur,
hata, kabahat, ahlak ve töre kurallarına aykırı olan, utanç verici durum veya
davranış
ayıplamak :
ara. * aiba (kusur etmek, hata etmek, arıza yapmak, ayıplamak, eleştirmek,
yadırgamak), ayb (kusur, hata, kabahat, yanlışlık, eksiklik, noksanlık) + la (etken
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birisine kusurunu bildirip kınamak
ayıraç :
tür. * ad, ay (ayırmak, uzaklaştırmak, temizlemek) + ır (etken fiil eki) + aç
(-cı, alet, vasıta) * kimyasal reaksiyonlarda, oluşturduğu tepkimelerle
maddelerin bileşmesini veya ayrışmasını sağlayan madde
ayırım :
tür. * ad, ay (ayırmak, uzaklaştırmak, temizlemek) + ır (etken fiil eki) + ım
(isim yapım eki) * ayırmak işi
ayırmak :
tür. * ad, ay (ayırmak, uzaklaştırmak, temizlemek) + ır (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * seçip çıkarmak
ayıüzümü :
tür. * ayı (yırtıcı etobur memeli) + üzüm (vitis adı verilen yaprak döken asma
yapraklarının meyvesi) + ü (iyelik eki) * fundagillerden, çoğunlukla kayalık
yerlerde yetişen, küçük taneli yemişler veren, yaprakları tüylü bir bitki
ayib :
ara. * aba (geri dönmek, varmak), iyab (dönüş, geri dönüş, geri gelme, rücu,
varış, avdet) * dönüp çekilen, geri dönen, tövbe eden
ayin :
ara., far. * ayn (göz; kaynak, çeşme, pınar) * örf, adet, töre, tören, gelenek,
anane, merasim, ritüel
ayinhan :
tür. * ayin (örf, adet, töre, tören, gelenek, anane, merasim, ritüel) + han
(okuyan, söyleyen, şarkı söyleyen, çağıran) * Klasik Türk müziğinde Ayin
seslendirenlere verilen isim
ayin-i cem :
ara., far. * ayn (göz, görme, görüş), aden, ayin (örf, adet, töre, tören,
gelenek, anane, merasim, ritüel) + ı (tamlama eki) + cemea (toplamak, bir araya
getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir araya getirme, birleşme) *
Alevilerin, Bektaşilerin cemaatle birlikte yaptığı, belirli kurallara bağlanmış
toplantı
aykan :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan
oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök,
köken) * ay gibi parlak ve güçlü kan, asil kan
aykırı :
tür. * arka (ters gitmek, ardından gitmek, zıt gitmek) + uru (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * ters olan, uymayan, zıt, karşıt
aykut :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + kut (iyilik getiren, yaşatan rızık) * ayın
parlaklığı ve kutsallığını simgeleyen ifade, kutlu ay
ayl :
ara. * ala (sapmak, haksızlığa meyletmek, yüklenmek; geçindirmek (birini),
bakmak (birine) ), a'le, iyal (hane halkı, bir evde yaşayan insan grubu)
(ara.); ail (kötü durumda olan, yoksul, fakir), idle (boşta) (ing.) * ailesini
geçindiren, idare eden; kalabalık ailesi olan; yoksul, fakir, geçim sıkıntısı
çeken
ayla :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + ağ (beyaz) + ıl (gibi olan, sıfat eki) (tür.);
halos (çember, yuvarlak hat, daire) (gre.) * Ay’ın ve bazı yıldızların
çevresinde görülen ışık halkası, hale
aylak : tür.
* ayla (dönmek, dolaşmak, gezinmek) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(tür.), idle (boşta) (ing.) * işsiz, boş gezen, avare
ayle :
ara. * ail (kötü durumda olan, yoksul, fakir) * fakirlik, yoksulluk, geçim
sıkıntısı çekme
aylıtsel :
ing. * islet (adacık) + cell (hücre) * adacık gözesi, adacık hücresi
aylin :
tür. * ay (Dünya’nın uydusu) + ağ (beyaz) + ıl (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + in (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ay halesi, aya ait olan, ay
ile ilgili; kadın ismi
aymak :
tür. * ay (bilinci açık olmak, kendinde olmak; uyanmak, kendine gelmek, farkına
varmak) + mak (fiil mastar eki) * bayılma, sarhoşluk, uyku durumu gibi bir
durumdan kurtulup kendine gelmek, ayılmak; dalgınlıktan kurtulmak, kendine
gelmek, aldatıldığının farkına varmak, gerçeği anlamak
aymaz :
tür. * ay (bilinci açık olmak, kendinde olmak) + maz (olumsuz fiil üçüncü tekil
sahıs eki) * olup bitenlerin, olayların ayrımına varmayan, gerçekleri görmeyen,
sezmeyen
ayn :
ara. * ayn (ع) * Arapça alfabenin on altıncı harfi
ayn :
ara. * ayn (göz; kaynak, pınar; öz, esas, merkez) (ara.), eye, oeuil (göz)
(ing., fra.), aeon (kaynak, güç, sonsuzluk) (ing.) * göz; kaynak, çeşme, pınar
ayn el yakin :
ara. * ayn (göz) + el (ön ek, artikel) + yakin (kesin, kat'i, şüphesiz, sağlam)
* kesin olarak bilme, kesin bir görüş ile bilme, kesin bilgi
ayna :
ara. * ayn (göz; kaynak, çeşme, pınar) ) + a (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* nesnelerin görüntüsünü veren, ışığı yansıtan, cilalı ve arkası sır kaplı cam
aynabakar :
tür. * ayna (yansıtıcı yüzey; görüntüyü gösteren nesne; benzerlik) + bak (gözle
incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya
gözleri çevirmek) + ar (geniş zaman ve isim yapım eki) * çok iri, yumurta
biçimli, kırmızımsı mavi renkli bir erik türü
aynalı sazan :
ara , far., tür.* ayna (yansıtıcı yüzey; görüntüyü gösteren nesne; benzerlik)
(ara.) + lı (ile, birlikte, beraber) (tür.) + sari, saz (bataklık; soluk renk;
yılan, yılan balığı, ejderha) (far.) + ağan, ğan (ile ilgili, gibi, -a ait) (tür.)
* sazangiller familyasına ait olan, göllerde teleskop adı verilen bir olta
çeşidi ile yakalanabilen, fazla pulu olmayan lezzetli bir tatlı su balığı
aynalık :
ara., tür. * ayna (yansıtıcı yüzey; görüntüyü gösteren nesne; benzerlik) (ara.)
+ lık (isim yapım eki) * filikaların ve yelkenlilerin kıç bodoslamaları üzerine
bağlanan, dümenin üst iğneciğinin bağlı olduğu tahta
aynaroz :
gre. * hagios (kutsal, aziz, mukaddes), hagia (kutsal, azize, mübarek kadın) +
oros (dağ) * Balkanlar'da Yunanistan'ın Halkidiki yarımadasından Ege Denizi'ne
doğru uzanan üç dar ve uzun yarımadanın en doğuda olanı ve Doğu Ortodoks
manastırının önemli bir merkezi
aynasız :
tür. * ayna (yansıtıcı yüzey; görüntüyü gösteren nesne; benzerlik) (ara.) + sız
(yoksunluk, zıtlık ve olumsuzluk eki) * hoş olmayan, uygun gitmeyen, olumsuz,
düzensiz, kötü, aykırı, uygunsuz, biçimsiz, çirkin (mecazi); polis (70’li
yıllarda Renault marka polis arabalarının yan aynalarının olmayışından)
aynaz :
ara., far. * ayn (göz) (ara.) + az (-cı, -ci, ile ilgili kimse) (far.) * köy
seyirlik oyunlarını yöneten kimseye verilen isimlerden biri
ayn-el yakin :
ara. * ayn (göz) + el (ön ek, artikel) + yakin (kesin, kat'i) * kesin ve net
bir şekilde
aynen :
ara. * ayn (göz) + en (gibi olarak) * gözle görünür şekilde, ayna gibi, aynısı,
benzeri olarak
aynı :
ara. * ayn (göz) + ı, i (gibi) * tıpkısı, benzer, benzeri, öz, eş
ayni :
ara. * eyn (iki) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer); ayn (göz) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iki; öz, kendisi, aynı, özdeş, tıpatıp
birbirine eş; ikilik veya benzerlik ifade eden (eski hukuk ve ticaret
metinlerinde “eyni borç” (aynen ödenecek borç) ); gözle ilgili
ayni hak :
ara. * ayn (göz) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + hak (hak, gerçek) *
kişinin eşya üzerinde doğrudan doğruya hakimiyet ve tasarruf imkanı sağlayan
hukuki durum
ayniyat :
ara. * ayn (göz, bakış, görüş) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) * kullanılmaya
veya harcanmaya elverişli olup taşınabilen ve parasal değeri olan şeyler;
kurumlarda eşya ve araç gereç işlerine, demirbaşlara bakan bölüm
ayniyet :
ara. * ayn (göz, bakış, görüş) + iyet (isim yapım eki) * aynılık, tıpkılık
aynştaynyum :
alm. * einstein (Alman fizikçi Albert Einstein’ın soyadından) (ein (bir) +
Stein (kaya) ) + ium (kimyasal element eki) * atom numarası 99 olan, uranyumun
sürekli ısınmasıyla veya termonükleer tepkimeler sırasında oluşan yapay element
ayol :
tür. * ay, hay (aman) + oğul (erkek evlat) * genellikle kadınların kullandığı
bir seslenme sözcüğü, bir nida
ayperi :
tür., gre., far. * ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi; otuz günlük süre
birimi) (tür.) + pari, parri, peri (kanat; çevresinde olan, etrafında olan,
yanında duran; güzel ruh) (gre., far.); periphereia, periphery, périphérie
(çevre) (gre., ing., fra.) * ay gibi güzel peri, ayın perisi; çok güzel, parlak
ve zarif kadın
ayra :
tür. * adır, ayır (bölmek, ikiye bölmek, seçmek) + a (isim/sıfat eki) * açık
seçik ve net olan, bir şeyi diğerinden ayırmaya yarayan, sınır koyan veya ayırt
edici niteliği olan, yalanı olmayan, şeffaf ve doğru insan; erkek ve kadın ismi
ayraç :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + aç (-cı, yapma
vasıtası, aracı) * iki şeyi birbirinden ayıran nesne veya işaret; metinlerde
bölücü işaret, araç veya parçacı, ayırıcı
ayran :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + an -cı, yapan,
eden eki) ) (yoğurdun ekşiliğinin giderilmesi için yoğurda su katılmasıyla
oluşmuş içecek, ekşilik giderici, ekşilik ayırıcı) * sütten elde edilen içecek
ayrancı :
tür. * ayran (yoğurttan yapılan içecek) + ır (etken fiil eki) + cı (yapan, eden
eki) * Karaman’ın bir ilçesi; Ayran Dede hikayesinden (Tedarik ettiği ayranın
bir orduyu doyurmasından dolayı kutsal addedilmiş ve Türk komutan tarafından
ismi Ayran Dede olarak değiştirilmiş Hilmi Dede’den)
ayre spatulası :
gre., lat. * aer (hava) (gre.) + spatha (yemek pişirme veya tıbbi prosedürler
kapsamında kullanılan geniş, düz bir alet veya bıçak) + ulus, ula (küçültme
eki) (lat.) * pap smear toplamak için kullanılan, bir tarafında U şeklinde
açıklıklar ve diğer tarafında düz bir yüzey bulunan, geniş ucu vajinal örnek
toplama için, dar ucu ise servikal örnek toplama için kullanılan düz uçlu
karıştırma veya kazıma aracı
ayrı :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ı (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * bitişik olmayan, tek başına veya başka yerde olan;
farklı, benzemeyen, başka türlü olan, başka olan
ayrı çanak :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ı (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + çan (kadeh, kase, kap) + ak (ile ilgili, -a yarayan) *
çanak yaprakları birbirine bitişmiş olmayan bitki
ayrı taç :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ı (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + taç (başın üstüne konan süs veya krallık işareti;
üstünlük, iktidar veya onur simgesi) * taç yaprakları birbirinden ayrılmış olan
ayrıcalık :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ı (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + ca (olarak) + lık (durum eki) * başkalarından farklı ve
üstün tutulma durumu, üstünlük; bir kimseye veya şeye, başkalarından ayrı, ona
üstünlük veren özel bir işlemde bulunma
ayrıç :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ıç (-cı, yapan,
eden eki) * bir yolun iki yola ayrıldığı yer, yol kavşağı
ayrık :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ık (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * ayrılmış olan
ayrıkotu :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ık (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer).+ ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) *
buğdaygillerden, çabuk çoğalıp gelişen ve yayılan, tarıma zarar veren, kökünden
idrar söktürücü olarak yararlanılan, birkaç türü bulunan, çok yıllık yabanıl
bir bitki
ayrıksı ay : tür.
* ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ık (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + sı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ay (Dünya'nın
uydusu) * Ay’ın yörüngesindeki enberi noktasından birbiri ardınca iki geçişi
arasındaki süre farkı
ayrıksı yıl :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ık (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + sı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yıl (Dünya’nın
Güneş etrafındaki bir tam turu olan 365 günlük (12 aylık) zaman dilimi, sene) *
Yer’in kendi yörüngesindeki günberi noktasından birbiri ardınca iki geçişi
arasındaki süre farkı
ayrılık :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ı (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + lık (durum eki) * ayrı olma, ayrı kalma durumu
ayrılmak :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ıl (edilgen
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bulunduğu yerden uzaklaşmak
ayrım :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ım (isim yapım
eki) * farklılaştırma, benzetmeme, başka kılma
ayrıntı :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ın (dönüşlü
fiil eki) + tı (isim yapım eki) * bir bütünün küçük parçaları veya özel
unsurlarından her biri, detay, incelik, tafsilat
ayrışmak :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ış (işteş fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * birbirleri aralarında karşılıklı farklılaşmak,
bitişik veya birlikte olmamak
ayrışmış kimlik bozukluğu :
tür. * ayrışmış (seçilmiş, çıkarılmış) + kimlik (özlük, benlik, hüviyet) +
bozukluk (düzensizlik, kötü durum) + u (iyelik eki) * kişinin, kendi içinde
farklı kişiler (alter ego) olduğunu hissetmesi sendromu, Çoklu Kişilik / Kimlik
bozukluğu, Dissosiyatif Kişilik / Kimlik Bozukluğu
ayrıştırmak :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ış (işteş fiil eki) + tır (etken fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * birbirleri aralarında karşılıklı
farklılaştırmak, bitişik veya birlikte oldurmamak
ayrıt :
tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ıt (isim yapım eki) * bir katı cismin
düzlemsel iki yüzünün arakesit doğrusu; bir grafikte köşeleri veya boğum
noktalarını birleştiren doğru parçası.
aysar :
tür. * Ay (Dünya'nın uydusu) + sar (kavramak, dolanmak, çevresini kuşatmak) *
ayın evrelerinin insanın ruh hali üzerinde etkili olduğu bilgisi bağşamındaki
kelime; Ay’ın etkisiyle huyunun değiştiği sanılan kimse; değişken huylu,
kararsız, tuhaf kimse
aysberg :
alm. * eis (buz) + berg (dağ) * buzdağı, buzul
aysel :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) * ayın
suya yansımasının, özellikle de akan bir derenin yüzeyinde dans eden ay
ışığının güzelliğini simgeleyen kelime; kadın ismi
ayseli :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + seli, sili (ince, temiz, tatlı dilli, yakışıklı,
güzel) * ay gibi güzel; kadın ismi (Günseli, Nurseli)
ayser :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + ser (yaymak; sabretmek) * parlaklık ver,
aydınlık getir; kadın ismi
aysfild :
ing. * ice (buz) + field (saha, alan) * buz sahası, buzul alan
aysu :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + su * ayın ışığının ve suyun saflığının bir
ifadesi; kadın ismi
aysun :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + sun, suna (güzel, alımlı) * Ay gibi güzel; kadın
ismi
ayş :
ara. * aşa (yaşamak, hayat sürmek, geçinmek; yaşatmak, hayat vermek,
geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek, yüz çevirmek (mecazi) ), maaş
(geçimlik) * yaşama, hayat surme, geçinme
ayşe :
ara. * aşa (yaşamak, hayat sürmek, geçinmek; yaşatmak, hayat vermek,
geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek, yüz çevirmek (mecazi) ), maaş
(geçimlik) * yaşayan, hayatını idame ettiren; huzur içinde yaşayan; kadın ismi
ayşegül :
ara., far., tür. * ayşe (yaşayan, hayat dolu, hayatını idame ettiren; huzur
içinde yaşayan; kadın ismi) (ara.) + gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından
bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek) (far.); gül (neşe, sevinç, hoşnutluk
ifade den mimik eylemi olan “gülmek” fiilinin emir kipi) (tür.) * çiçekler
içinde yaşayan
ayşekadın :
ara. * ayşe (yaşayan, hayat dolu, hayatını idame ettiren; huzur içinde yaşayan;
kadın ismi) (ara.) + kadın (hatun, kraliçe, hakan eşi) (tür.) * 1930’lu
yıllarda İstanbul'un Sirkeci semtinde kuru fasulye yemeği ile ünlü olan
restoranın sahibi olan kadının ismi
ayşen :
ara. * ayşe (yaşayan, hayat dolu, hayatını idame ettiren; huzur içinde yaşayan;
kadın ismi) + en (ile ilgili olan) * yaşayan; kadın ismi
ayşenur :
ara. * ayşe (yaşayan, hayat dolu, hayatını idame ettiren; huzur içinde yaşayan;
kadın ismi) + nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) * aydınlık hayat
yaşayan; kadın ismi
ayşula :
ara. * ayşe (yaşayan, hayat dolu, hayatını idame ettiren; huzur içinde yaşayan;
kadın ismi) + ulus, ula (küçültme eki) * sevimli Ayşe, küçük Ayşe
aytaç :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + taç (hükümdarların başlarına taktıkları ve
soyluluğu simgeleyen dairesel başlık) * erkek ismi
ayten :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + ten (cilt, deri, beden, vücut, gövde) * ay gibi
beyaz ve güzel tenli; kadın ismi
aytışmak :
tür. * ayt (söylemek, ifade etmek) + ış (işteş fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) * karşılıklı olarak konuşmak, tartışmak, fikir alışverişinde bulunmak,
karşılıklı olarak söz kavgası yapmak, atışmak
aytuğ :
tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + tuğ (mızrak), tığ (dantel veya yün örmekte
kullanılan, ucu çengelli kısa şiş) * Ay gibi parlayan mızrak; erkek ismi
aytun :
tür., far. * ay (dünyanı uydusu olan gök cismi) (tür.) + tun (gece, gece vakti)
(far.) * ay gecesi, ayın olduğu gece, karanlığı aydınlatan ay; erkek ismi
ayuki :
tür. * ay (demek, söylemek) + uki (isim yapım eki) * eski Türk devletlerinde
hükümetin ismi, bakanlar kurulu
ayurnamat :
esk., inu. * ayur (yaşam, hayat, canlılık, dirim) + na (değişim, farklılaşma
belirteci) + mat (olmuşluk, durum, hal, sonuç) * kişinin kendi kontrolü veya
müdahalesi dışında gerçekleşen, asla değiştiremeyeceği durumlar ve olaylar karşısında
endişe duymasının tamamen yersiz olduğunu, bunun yerine sakin ve metanetli bir
kabullenişle yola devam edilmesi gerektiğini öğütleyen felsefi bir kelime;
değiştirilemeyecek olaylar için tedirginliğin anlamsız olması
ayurveda :
san. * ayur (yaşam, hayat, uzun ömür, yaşam süresi) + veda (bilgi, bilim,
hikmet, sır) * yaşam bilgisi, yaşam bilimi, uzun ömür bilgisi, yaşamı sırrı;
kökeni Hindistan'ın kadim Vedik kültürüne dayanan, yaklaşık 3000-5000 yıllık
bir geçmişe sahip olan, beden, zihin ve ruh dengesini doğal yöntemlerle
korumayı ve hastalıkları bütüncül yaklaşımla tedavi etmeyi amaçlayan kadim
sağlık öğretisi
ayva :
far. * abiya (sulu) (ab (su) + iya (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) *
gülgillerden olan ağacın armut biçiminde ama armuttan daha iri, sarı renkte,
ufak çekirdekli, üstü tüycüklü, sertçe, hoş kokulu, buruk ve mayhoş meyvesi
ayvacık :
far., tür. * ayva (cydonia oblonga türü sert kabuklu, sarımsı meyve) + cık
(küçültme eki) * Çanakkale’nin bir ilçesi; Samsun’un bir ilçesi
ayvadana :
ara. * ayva (cydonia oblonga türü sert kabuklu, sarımsı meyve) + dana (küçültme
veya tohum/çekirdek ile ilgili ek) * yabannanesi yaprağına benzer yapraklı,
sarı çiçekli, acı bir tadı olan çiçeğinden ilaç olarak yararlanılan bir yaban
otu
ayvalık :
ara., tür. * ayva (cydonia oblonga türü sert kabuklu, sarımsı meyve) (ara.) +
lık (yer ve durum eki) (tür.) * kydonie (ayva), ayvada (yabani ayva; beyaz
midye)
ayvan :
far. * eyvan (köşk, büyük salon, büyük sofa, divanhane) (eyv (geniş, yayılmış)
+ an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * balkon, sundurma; çok pencereli
veya bir yanı dışarıya açık üst kat odası
ayvaz :
ara. * ivad (birinin yerine geçen, yedek, satık) * eskiden büyük konaklarda
mutfak ve yemek hizmetleri gören erkek hizmetçi; erkek eş, koca
ayyapann :
tam. * ayyan (efendi, lider, önder, reis; ilah, tanrı) + appan (baba; ilah,
tanrı) * tanrı baba, ilah baba; Hint mitolojisinde (Hinduizm) boynunda bir çan
bulunan, genellikle yogik bir duruşla tasvir edilen, her zaman bekar olan bir
tanrı
ayyar :
ara. * ara (gezmek), ayyar (gezgin, serseri, arsız, hergele) * çok gezip
dolaşan, zeki, kurnaz, gözü pek ve atılgan kimse; zeki, kurnaz, hırsız.
hilekar, sahtekar, dolandırıcı, hilebaz, dessas
ayyaş :
ara. * aşa (yaşamak, hayat sürmek, geçinmek; yaşatmak, hayat vermek,
geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek, yüz çevirmek (mecazi) ) * iyi ve bolluk
içinde yaşayan; çok içki içen, içkiye düşkün, içici
ayyuk :
tür. * ay (pek fazla, çok) + yuk, yük (üste gelen şey) * en üstte; göğün en
yüksek noktası; göğün kuzey yarım küresinde bulunan bir takım yıldızın en
parlak yıldızı, keçi yıldızı, Capella (cap (keçi) + ella (küçültme eki) )
ayzıt :
tür. * Ay (Dünya'nın uydusu) + ığsıt (ile ilgili, gibi) * Türk ve Altay
mitolojilerinde güzellik tanrıçası
az :
moğ. * az (narin, küçük, eksik, yeterli olmayan) * eksik, yeterli olmayan
aza :
ara. * uzuv (organ) * üye, organlar, uzuvlar
azab :
ara. * azaba (uzaklaşmak, saklanmak, gizlenmek, terk etmek, vazgeçmek, men
etmek, engellemek; su bulanmak, su tatlılığını yitirmek), azzebe (üzmek, eziyet
etmek, ıstırap vermek, acı çektirmek) * cezalandırma, işkence ve eziyet
sonucunda oluşan ruhsal veya bedensel büyük acı, büyük sıkıntı, eziyet, derin
acı, üzüntü, elem, ızdırap ve büyük sıkıntı
azad :
far. * zay, azada (salıvermek, bırakmak, özgür kılmak, salmak, serbest
bırakmak) * serbest, özgür, salık; kölelikten veya bağlardan kurtulmuş
azade :
far. * zay, azad (salıvermek, bırakmak, özgür kılmak, salmak, serbest bırakmak)
+ e (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * başıboş, bağımsız, özgür, hür, salık,
serbest, erkin
azadirachta :
far. * azad (özgür) + diraht (ağaç) * Hindistan kökenli, yaprakları ve yağları
ile bilinen neem ağacı, Meliaceae familyasından bir bitki
azalea :
gre. * azaleos (kuru) * çiçekleri renkli, nemli ve asidik toprakları seven,
Ericaceae familyasından bir çalı
azalmak :
moğ., tür. * az (narin, küçük, eksik, yeterli olmayan) (moğ.) + al (edilgen
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * eksilmek, miktar olarak küçülmek; etkisi
gücünü kaybetmek
azam :
ara. * azima, azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak, büyütmek, yüceltmek,
saygı göstermek, değer vermek), azim (büyük, yüce, ulu) * en büyük, en yüce
azamet :
ara. * azima, azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak, büyütmek, yüceltmek,
saygı göstermek, değer vermek), tazim (büyütme, yüceltme, saygı gösterme)
kelimelerinden türeme, azim (büyük, ulu, yüce) + et (isim yapım eki) *
büyüklük, ululuk, yücelik
azami :
ara. * azima, azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak, büyütmek, yüceltmek,
saygı göstermek, değer vermek), azim (büyük, ulu, yüce) + i (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * olabilecek en yüksek değer, en fazla, maksimum
azan :
ara. * azn, azina (duymak, işitmek), uzn (kulak) * kulaklar
azap :
ara. * azaba (uzaklaşmak, saklanmak, gizlenmek, terk etmek, vazgeçmek, men
etmek, engellemek; su bulanmak, su tatlılığını yitirmek), azzebe (üzmek, eziyet
etmek, ıstırap vermek, acı çektirmek) * cezalandırma, işkence ve eziyet
sonucunda oluşan ruhsal veya bedensel büyük acı, büyük sıkıntı, eziyet, derin
acı, üzüntü, elem, ızdırap ve büyük sıkıntı
azapiron :
gre. * aza (azot, nitrojen belirten önek) + piron (oksijen içeren altı
bileşenli halka yapısını belirten son ek) * seçici serotonin geri alım
inhibitörleri (SSRI'lar) gibi diğer antidepresanların yanında destekleyici
olarak kullanılan anksiyolitik, antidepresan ve antipsikotik ilacın etken
maddesi (C21H31N5O2) (buspiron ile sentezlenir.)
azar azar :
tür. * az (küçük, ufak, fazla olmayan) + ar (gibi, ile ilgili) + az (küçük,
ufak, fazla olmayan) + ar (gibi, ile ilgili) * az az, az miktarlarda olmak
üzere, aşamalı olarak, kademeli olarak, küçük adımlarla
azara :
lat. * Azara (Şilili botanikçi Félix de Azara) * Güney Amerika kökenli, küçük
çiçekli çalı veya ağaç, Malvaceae familyasından bir bitki
azarlamak :
tür. * az (ezmek, üzmek, incitmek, acı vermek, ıstırap vermek) + ar (ek) + la
(etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birine, bir davranışından,
kusurundan dolayı sert sözler söylemek
azasitidin :
gre. * aza (azot, nitrojen belirten önek) + citidine (sitozin bazından ve riboz
şekerinden oluşan nükleozit belirten ek) (kytos (hücre, göze, odacık, boşluk,
oyuk, kap) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) * kanser hücrelerinin
büyümesini azaltan, bağışıklık sistemini baskılayan ve miyelodisplastik
sendrom, miyeloid lösemi ve jüvenil miyelomonositik lösemi tedavisinde
kullanılan bir ilacın etken maddesi (C8H12N4O5)
azat :
far. * zay (salmak, serbest bırakmak) * serbest, özgür, salık; kölelikten veya
bağlardan kurtulmuş
azatioprin :
gre. * aza (azot, nitrojen belirten önek) + thio (bir bileşikte oksijen
atomunun yerine kükürt atomunun varlığını belirten ek) + purine, prine
(bileşikte adenin ve guanin varlığını belirten ek) * Romatoid artrit,
polianjiitli granülomatoz, Crohn hastalığı, ülseratif kolit ve sistemik lupus
eritematozus ve böbrek nakillerinde reddedilmeyi önlemek için kullanılan,
bağışıklık sistemini baskılayan bir ilacın etken maddesi (C9H7N7O2S)
azaze :
ara. * a'azza (güçlendirmek, yüceltmek, değer vermek; saygı göstermek veya aziz
kılmak) * kuvvet, güç, kudret, şiddet, hiddet; azamet, büyüklük
azazil :
ara. * azaze (kuvvet, güç, kudret, şiddet, hiddet; azamet, büyüklük) + il
(ilah, tanrı) * cin şeytanı İblisin bir adı
azb :
ara. * azaba (tatlılaştırmak, hoş yapmak, arıtmak) * tatlı, latif, hoş, şirin; iyi,
lezzetli
azdavay :
erm. * asduadzamayr (ana tanrı, tanrı ana) (asduad (tanrı) + za (tamlama eki) +
mayr (anne) ) * Kastamonu’nun bir ilçesi
azdırmak :
ara., tür. * az (ayrılmak, sapmak, taşmak) + dır (etken fiil eki) + mak (fil
mastar eki) * sınırı aştırmak, artırmak, kabartmak, akıntısını artırmak,
taştırmak, coşturmak
azelaik asit :
gre., lat. * azo (azotu belirten önek) + elaia (zeytin, zeytin ağacı), elaion
(zeytin yağı, yağ) (gre.) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) +
acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) )
(lat.) * cilt gözeneklerini bakterilerden temizleyerek akne ataklarının
azaltılmasına yardımcı olan, rozasea tedavisinde topikal olarak kullanılan,
buğday, çavdar ve arpada bulunan asit (C9H16O4)
azelastin :
gre., lat. * azo (azotu belirten önek) + elaia (zeytin, zeytin ağacı), elaion
(zeytin yağı, yağ) (gre.) + stine (antihistamin, histamin antagonisti veya
bloker belirten ek) (lat.) * alerjik rinit (burun içi mukozası iltihabı)
tedavisinde burun spreyi ve alerjik konjonktivit için göz damlası olarak
kullanılan H1 reseptörü blokeri (C22H24ClN3O)
azelia :
lat. * azaleos (kuru) + ia (isim yapım eki) * dekoratif çiçekleri olan çalı,
Ericaceae familyasından bir bitki
azelnidipin :
lat. * azel (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + nid (bağlayıcı veya türev
eki) + ipine (dihidropiridin türevi; kimyasal madde eki, kalsiyum kanal blokeri
sınıfı) * hipertansiyon tedavisinde kullanılan, damarları genişleterek kan
basıncını düşüren sentetik kalsiyum kanal blokeri ilacın etken maddesi
(C33H34N4O6)
azelya :
gre. * azaleos (kuru) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * fundagillerden,
kuzey yarımkürede yetişen, bol ve gösterişli, değişik renklerde çiçekleri olan,
bahçelerde ve saksılarda yetiştirilen bir süs bitkisi, açelya
azeotrop :
gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zein (kaynatmak) +
trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek,
değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt;
yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) * oranları değiştirilemeyen
veya basit damıtma ile ayrılamayan iki veya daha fazla sıvı karışımı, eşkaynar
azer :
ave., far. * atar, azer (ateş, ışık, arınma) * ateş, ışık, arınma; Hz.
İbrahim'in babasının veya amcasının ismi
azerbaycan :
far. * azerpayegan (ateş muhafızları) azer (ateş) + payegan (muhafız) (paye
(değer, derece, aşama, önem, rütbe) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) )
* doğusunda Hazar Denizi, kuzeyinde Rusya, kuzeybatısında Gürcistan, batısında
Ermenistan ve güneyinde İran bulunan Güney Kafkasya’nın en büyük yüzölçümüne
sahip ülkesi
azeri :
far. * azer (ateş) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Azerbaycan’da ve
İran Azerbaycanı’nda yaşayan Türk soylu bir halk, Azerbaycanlı
azf :
ara. * azafa (yakınlaşmak, yaklaşmak; sınırına veya sonuna varmak) *
yakınlaşma, yaklaşma; sınırına veya sonuna varma
azgın :
tür. * az (ayrılmak, sapmak, taşmak, sınırı aşmak) + gın (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * aşmış, sınırı aşmış, abartmış
azı dişi :
tür. * az (ayrılmak, sapmak, taşmak, sınırı aşmak) + ığ (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) + diş (çıkıntı; ağızda yer alan ve çiğnemeye, ısırmaya, kesmeye
yarayan kemiksi çıkıntı) + i (iyelik eki) * köpek dişi, yırtıcı hayvan dişi
(dens molaris)
azıcık :
moğ. * az (narin, küçük, eksik, yeterli olmayan) + ı (tamlama eki) + cık
(küçültme eki) * çok az, çok küçük
azık :
tür. * azuk (tahıl) * yol için alınan yiyecek, erzak
azılı :
tür. * az (ayrılmak, sapmak, taşmak, sınırı aşmak) + ı (tamlama eki) + lı (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sert, inatçı, tehlikeli, azgın, azman
azımsamak :
moğ., tür. * az (narin, küçük, eksik, yeterli olmayan) + ım (edilgen fiil eki)
+ sa (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * daha az görüp bunu belirtmek,
az sayarak beğenmemek, az bulmak
azınlık :
moğ., tür. * az (narin, küçük, eksik, yeterli olmayan) + ın (bağlaç) + lık
(isim yapım eki) * miktarı çok olmayan, düşük olan kitle, sayıca az olma
durumu; bir toplulukta çoğunluğa karşı az sayıda olan grup veya kesim
azıtmak :
tür. * az (ayrılmak, sapmak, taşmak, sınırı aşmak) + ıt (edilgen fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * sınırı aşmak, abartmak, dizginlenememek, taşmak;
özellikle hayvan veya kişi kontrolünü kaybederek saldırgan veya taşkın
davranmak
azib :
ara. * azaba (yalnız kalmak, tek başına olmak, uzaklaşmak) * yalnız kalan, tek
başına olan, münzevi
azife :
ara. * azafa (yakınlaşmak, yaklaşmak; sınırına veya sonuna varmak) * yaklaşan,
yakınlaşan, yaklaşmakta olan
azigos :
gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zugos, zygos, ziygon
(çift, ikili; boyunduruk) * göğsün arkasının sağ tarafında bulunan, kanın
göğüsten ve karından kalbe taşınmasına yardımcı olan ve kalpte yeniden
oksijenlenen damar
azil :
ara. * azala (ayırmak, uzaklaştırmak), azl (ayırma, uzaklaştırma) * görevden
alma, uzaklaştırma (isolation (izolasyon, yalıtım) (lat., ing., fra.) )
azilhane :
far., ara. * azala (ayırmak, uzaklaştırmak), azl (ayırma, uzaklaştırma) (ara.)
+ hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.), asylum (sığınak)
(lat.) * bakımevi, bırakılanların, uzaklaştırılanların, kovulanların,
azledilenlerin yeri
azilsartan :
lat. * azil (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + sartan (angiotensin II
reseptör blokeri sınıfını gösteren kimyasal madde eki) * hipertansiyon
tedavisinde kullanılan, kan damarlarındaki tansiyonu düşürerek kalp ve damar
hastalıklarını önlemeye yardımcı olan sentetik antihipertansif ilacın etken
maddesi (C25H20N4O5)
azim :
ara. * azama (karar vermek, niyet etmek), azm (niyet, gayret, çaba) * bir
hususu gerçekleştirme konusunda kesin kararlı olma ve o yönde eylemde bulunma,
kararlılık, sebatkarlık
azim :
ara. * azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak, büyütmek, yüceltmek, saygı
göstermek, değer vermek), tazim (büyütme, yüceltme, saygı gösterme) * büyük,
yüce, ulu
azima :
lat. * azima (dikenli çalı) * Salvadoraceae familyasına ait, genellikle
tropikal bölgelerde yetişen küçük çalı veya otsu bitki türü
azimet :
ara. * azama (karar vermek, niyet etmek), azm (niyet, gayret, çaba) * ısrarla
isteme, kastetme, kesin karar verme
azimkarane :
ara., far. * azim (niyet, çaba, gayret, sebat) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak,
gibi) (far.) * azimli bir şekilde
azimut : ara.
* el sumut (yönler, yollar, semtler)
(el (ön ek) + samt (yön, yol), sumut
(semtler, yönler, yollar) )
* bir gök cisminin gözlemciye göre istikametinin ufuktaki kuzey veya güney
noktasından açısal uzaklık olarak ifadesi
azimut kuantum sayısı :
ara., lat., tür. * azimut (el sumut (yönler, yollar, semtler) (el (ön ek) + samt (yön, yol), sumut (semtler, yönler, yollar) ) (ara.) + quantum
(miktar, ölçü, birim, pay) (lat.) + sayı (nicelik, miktar, rakamla ifade edilen
değer) + sı (iyelik eki) (tür.) * bir atomdaki elektronun açısal momentumunu ve
elektronun bulunduğu orbitalin (alt kabuğun) şeklini belirten, 0 ile n-1
arasında değerler alan ikincil kuantum sayısı
azimutal :
ara., lat. * el sumut (yönler, semtler) (el (ön ek) + sumut (semtler, yönler) )
(ara.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * ufuk düzleminde bir referans
doğrultusuna göre ölçülen yatay açıya, azimuta veya azimut esasına göre yapılan
ölçüm, gösterim ve koordinat sistemlerine ilişkin
azit :
gre. * azotos (yaşamsız, hayatsız, cansız) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve
olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum,
hayvan) + tos (son ek) ) (gre.) + ide (ikili bileşik, anyon eki) * patlayıcı
olarak kullanılan, HN3 formülündeki azotür asidin, grup halinde üç azot atomu
içeren organik türevlerin ortak ismi
azitromisin :
gre., lat. * azotos (azot, nitrojen) + erythromycine (kırmızı renkli
(küf/bakteri) maddeden elde edilen antibiyotik) (erythros (kırmızı, al) + mykes
(fungus, mantar, mikrobiyal organizma) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid
türevi eki) ) (lat.) * orta kulak enfeksiyonları, streptokok farenjit, pnömoni,
yolcu ishali gibi bakteriyel bağırsak enfeksiyonlarında kullanılan antibiyotik
(C38H72N2O12•2H2O)
aziz :
ara. * azza (büyütmek, yüceltmek, büyüklemek, muteber görmek, desteklemek,
güçlendirmek, kuvvetlendirmek, izzet vermek, saygın kılmak), muazzez (güçlü,
yüce, soylu, egemen, eren, ermiş) * sayılan, kutsal, değerli, muhterem; sevgide
çok üstün tutulan, çok sevilen, sevgili; güçlü, yüce, soylu, egemen, eren, ermiş
azize :
ara. * aziz (sayılan, kutsal, değerli, muhterem; sevgide çok üstün tutulan, çok
sevilen, sevgili; güçlü, yüce, soylu, egemen, eren, ermiş) + e (dişilik eki) *
saygıdeğer, yüce, aziz kadın
aziziye :
ara. * aziz (sayılan, kutsal, değerli, muhterem; sevgide çok üstün tutulan, çok
sevilen, sevgili; güçlü, yüce, soylu, egemen, eren, ermiş) + iye (yer ve durum
eki) * Erzurum’un bir ilçesi; eski isimleri Ilıca, Karloi Karnak (karloi (özgür
adam) + karnak (temiz köy) (karn (köy) + naka (temiz) )
azl :
far., ara. * azala (ayırmak, uzaklaştırmak, görevden almak) * uzaklaştırma,
ayırma, kovma, görevden alma
azletmek :
far., ara., tür. * azl (ayırmak, uzaklaştırmak) + et (yapmak, eylemek) + mek
(fiil mastar eki) * uzaklaştırmak, ayırmak, kovmak; görevden almak
azm :
ara. * azm, izam (ç.) * kemik
azmak :
ara., tür. * az (ayrılmak, sapmak, taşmak, aşırı olmak) + mak (fil mastar eki)
* sınırı aşmak, artmak, kabarmak, akıntısı artmak, taşmak, coşmak
azman :
tür. * az (ayrılmak, sapmak, taşmak) + man (yapan kişi) * türünün normaline
göre vücutça çok gelişmiş, çok iri
azmetmek :
ara., tür. * azm (niyet, gayret) + etmek (yapmak) * gayret göstermek, bir
hususu gerçekleştirme konusunda kesin kararlı olmak ve o yönde eylemde
bulunmak, niyet etmek
azmettirmek : ara.,
tür. * azm (niyet, gayret) + et (yapmak, eylemek) + tir (etken fiil eki) + mek
(yapmak) * belli bir suçun işlenmesi hususunda henüz bir düşüncesi olmayan
kişide, bir başkası tarafından suç işleme motivasyonu oluşturmak
aznavur :
far. * azn (soy, nesil) + avar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iriyarı,
asık yüzlü, korku verici, sert kimse; soylu, asil
aznif :
erm. * aznif (asil, soylu) * beşer beşer sayı yazılan bir tür domino oyunu
azoik :
gre. * azoos (canlı yaşam formunun olmadığı) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve
olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum,
hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) * içinde fosil bulunmayan; yaşamın henüz başlamamış olduğu en
eski jeolojik zaman
azol :
gre. * azo (nitrojen içeren bileşiklerin genel ismi) (a (-sız, yokluk, zıtlık
ve olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum,
hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) ) + ole (heterosikller,
nitrojen içeren doymamış beş üyeli bir halka sistemini belirten ek) * bir
nitrojen atomu ve en az bir başka karbon olmayan atom içeren beş üyeli
heterosiklik bileşiklerin bir sınıfı
azolla :
lat. * azolla (küçük su yosunu) * tatlı su ekosistemlerinde yaşayan, yaprakları
küçük ve yüzen, Azollaceae familyasından bir bitki
azollaceae :
lat. * Azolla (muhtemelen Yun. azo "kuruluk" + olla
"öldürmek"ten; bataklık eğreltiotu cinsi adı) + aceae (-giller,
botanik familya eki) * su yüzeyinde yüzen küçük eğrelti otlarını kapsayan bitki
familyası
azonal :
gre, lat. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zone (kuşak, kemer,
şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün beş kuşağından her biri, bölge, alan)
(gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * herhangi bir bölgeye,
belirli bir enleme bağımlı olmadan gerçekleşen olay
azoredüktaz :
gre., lat. * azoos (canlı yaşam formunun olmadığı) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve
olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum,
hayvan), zoos (canlı yaşam formu, yaşayan, hayvan) (gre.) + reductus (reducere
(geri getirmek) (re (geri, tekrar) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek,
sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) (lat.) + ase (enzim belirtme eki) (lat.) * mikroorganizmalar ve
yüksek ökaryotlar arasında yaygın olarak bulunan çeşitli flavoenzimler
azospermi :
gre. * azospermia (azoos (canlı yaşam formunun olmadığı) (a (-sız, yokluk,
zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik,
oluşum, hayvan), zoos (canlı yaşam formu, yaşayan, hayvan) + sperma (tohum,
çekirdek, döl, bel, meni, sperm) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * meni
(ersuyu) içerisinde sperm bulunmaması
azot :
gre. * azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (a (-sız, yokluk, zıtlık
ve olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum,
hayvan), zoos (canlı yaşam formu, yaşayan, hayvan) + tos (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) (gre.); azotum (lat.) * simgesi N, atom sayısı 7, atom ağırlığı
14.01 olan, havanın beşte dördünü oluşturan, rengi, kokusu, tadı olmayan bir
element, nitrojen
azot protoksit :
gre. * azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) + protos (ilk, birinci,
baş, ön, önce, öncel, önde) + oxydio (oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik,
oksijenli) + idio (gibi, ile ilgili, benzer) ) * anestezide kullanılan,
güldürücü gaz olarak da bilinen gaz, nitröz oksit (N2O)
azotemi :
gre. * azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) + emia (kanla ilgili olma;
kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)
) * kanda anormal derecede yüksek düzeyde azot içeren bileşiklerin bulunması
durumu
azotometre :
gre. * azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) + metros, metron (ölçü,
ölçme) * azot miktarını ölçen cihaz, azotölçer
azr :
ara. * azara (destek olmak, desteklemek, arka çıkmak, dayanmak), ma’zur
(desteklenen, arkası olan) * arka, destek, dayanak
azra :
ara. * azra (dokunulmamış, el değmemiş, temiz, saf ve katıksız) * üzerine hiç
basılmamış kum tanesi; delinmemiş inci; bakire el değmemiş, hiç cinsel ilişkiye
girmemiş; iffetli, namuslu ve temiz kadın; ayak basılmamış, el değmemiş toprak;
Türk musikisinde bir makam; kadın ismi
azrail :
far. * azer (ateş) + el (ilah, tanrı, Allah) (Tanrı’nın ateşi) * Kur’an’da yer
almayan ancak ölüm meleğinin ismi olduğu kabul edilen kelime
azref :
ara. * zarif (ince yapılı, güzel, hoş; hoşa giden, beğenilen) * en zarif, en
hoş
aztreonam :
gre. * az (azot (nitrojen) içeren bileşik belirten ek) + threonine (threnos
(ağıt yakmak, yas ezgisi) + ine (aminoasit veya alkaloid belirten ek) ) + nam
(antibiyotik belirten ek) * pseudomonas aeruginosa gibi gram-negatif
bakterilerin neden olduğu enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan bir
antibiyotik (C13H17N5O8S2)
azur :
far., fra. * lazvard (lapis lazuli taşı) (far.), azur (fra.) * parlak mavi renk
azvay :
far. * azvay (Hindistan'dan getirilen bir ilaç) * zambakgillerden, tropikal
bölgelerde yetişen, sarı veya kırmızı renkli süs bitkisi, sarısabır
B :
ara. * bor (burak (boraks minerali) kökünden gelen bor adı) * atom numarası 5
olan, periyodik tablonun 13. grubunda bulunan, yarı metal özellik gösteren,
sert ve ısıya dayanıklı olan, borosilikat camlarda, seramiklerde,
deterjanlarda, nükleer teknolojide ve yüksek dayanımlı malzemelerde kullanılan
element
b :
tür. * b, B * Türkçe alfabedeki ikinci harf ("A"dan sonra,
"C"den önce)
Ba :
gre., lat. * barium (barys (ağır) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) )
* atom numarası 56 olan, periyodik tablonun 2. grubunda bulunan, yumuşak, gümüş
beyazı renkli olan, baryum sülfat halinde tıbbi görüntülemede, piroteknikte,
cam üretiminde ve çeşitli kimyasal bileşiklerde kullanılan bir toprak alkali
metal element
ba :
tür. * ba (nida ve ünlem kelimesi) * şaşma, korkma, acıma vb. gibi türlü
duyguları dile getiren bir ünlem
ba’s :
ara. * ba’sa (göndermek, yollamak) * gönderme, gönderi, yollama
baader-meinhof efekt :
alm., lat. * Baader-Meinhof (Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu üyeleri Andreas Baader
& Ulrike Meinhof’un soyadlarından) (alm.) + effectus (gerçekleştirme,
gerçelleme, sonuç, etki, tesir) (lat.) * yeni öğrenilen bir bilginin kısa süre
sonra her yerde fark edilmeye başlanması ile karakterize olan algısal dikkat ve
hafıza seçiciliğinden kaynaklanan bir frekans yanılsaması
baal :
ara. * ba'l, baal (kanat, cenah; kol; üst, yukarı, yüksek, büyük; boybos,
endam, uzunluk; sahip, efendi, koca) * Arami, Amori ve Kenan dillerini kapsayan
Kuzeybatı Sami dillerinde "efendi" ve "sahip" anlamlarına
gelen bir saygı ünvanı; yağmur yağdırdığına, suyu ve rüzgarı kontrol ettiğine,
kızdığında kuraklık verdiğine inanılan, öküz ile simgelenen, uğruna çocuk
kurban edilen ve paganizmde ilah addedilen şeytani bir karakter; Güneş Tanrısı;
karı kocadan her biri
baas :
ara. * ba’sa (göndermek), mebus (gönderilen) * gönderme (bus, Bus (otobüs)
(ing., fra., alm.) )
baasçılık :
ara., tür. * ba's (diriltmek, yeniden doğmak, göndermek) (ara.) + çı (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lık (durum eki) (tür.) * aracılığıyla birleşik
bir Arap devletinin gelişmesini ve yaratılmasını destekleyen bir Arap
milliyetçiliği ideolojisi
bab :
ara. * bab (kapı) * klasik ve hukuki metinlerde kitapların, kanunların veya
risalelerin kendi içinde bütünlük gösteren ana bölümlerinden her biri;
tasavvufta manevi menzil, makam ve ilahi aleme açılan simgesel kapı; mimari ve
günlük dilde ise yapıların girişini sağlayan fiziksel panel, kapı; kısım,
mevzu, fasıl, bölüm, parça, kitap
baba :
tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata,
öncel), ba - ba (kalın sesli kişi) (çocuk dilinden türeme) * annenin kocası,
çocuğu olmuş erkek
babaanne :
tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata,
öncel) + anne (kadın ebeveyn) * birisinin babasının annesi
babacan :
tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata,
öncel) + can (hayat, yaşam, dirilik, ruhunda olan, gbi olan) * iyi yürekli,
cana yakın, hoşgörülü, olgun, güvenilir
babaç :
tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel)
+ ç (gibi olan) * erkek kümes hayvanlarının veya kuşların en iri ve yaşlı olanı
babaçko :
sla. * babaçko (iriyarı ve kuvvetli adam) * genellikle yaşlı Hıristiyan kadın,
kocakarı; erkek gibi, güçlü ve gösterişli, iriyarı kadın
babadağ :
tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata,
öncel) + dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) * Denizli’nin bir ilçesi
(eski isimleri önce Beşikkaya sonra Kadıkeriyesi (Kadı + karyesi (köyü) )
babaeski :
tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata,
öncel) + eski (kadim, önceye ait) * Kırklareli’nin bir ilçesi (eski ismi
Bulgarophygon (Bulgar kaçağı) (bulgaro (Bulgar) + pygon (kaçak) )
babafingo :
gre. * papafigkos, papafingos (papa, papar (yemek) + figo (yüzgeç) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * yelkenli gemilerde direklerin en üstte
bulunan, üçüncü parçası; erkeklik organı, penis
babai :
ara. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata,
öncel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Horasan doğumlu olan Ebu'l-Beka
Baba İlyas bin Ali el-Horasani ve müridi Baba İshak Kefersudi'nin ayaklanması
ile tanınan Vefai Tarikatı üyelerine verilen isim
babailik :
ara. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata,
öncel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * göçebe sisteminin hakim olduğu
bir toplumda, yönetim kadrolarına veya yerleşik düzenlere karşı olan dini ve
siyasi tepki; Horasan doğumlu olan Ebu'l Beka Baba İlyas bin Ali el-Horasani ve
müridi Baba İshak Kefersudi'nin ayaklanması ile tanınan Vefai Tarikatı
çevrelerine verilen isimden
babaköş :
tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata,
öncel) + köş (köşe, yerleşim yeri) * Avrupa’da ve Asya’nın batı bölgelerinde
yaşayan, gövdesi silindir biçiminde, körelmiş ayakları gözükmediği için yılan
sanılan, solucanla ve böceklerle beslenen, parlak esmer derili, yakalandığı
zaman kurtulmak için kuyruğunu bırakan bir tür kertenkele, anguis fragilis
babalanmak :
tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata,
öncel) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * öfkelenmek,
sinirlenmek, babaları tutmak; kabadayılık etmek, diklenmek
babayani :
tür., far. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn,
ata, öncel) (tür.) + yani (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (far.) * yaşlı ve
görmüş geçirmiş bir adama yakışır biçimde olan, özentisi ve gösterişi olmayan
babayiğit :
tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata,
öncel) + yiğit (kahraman, cesur, bahadır) * yapı olarak çok güçlü kimse; hiçbir
şeyden korkmayan, korkusuz, kabadayı, özü sözü bir, mert kimse
babesiyoz :
gre. * babesi (Romanyalı bakteriyolog Victor Babeş'in soyadından) + osis (isim
yapım, durum, sorun, hastalık eki) * Babesia cinsine ait parazitlerin neden
olduğu malaria benzeri bir hastalık
babet :
fra. * babette (topuksuz hafif kadın ayakkabısı) (bébé, babe (küçük bebek,
sevgili) + ette (küçültme eki) ) * balerinlerin kullanmış olduğu ayakkabılara
benzeyen hafif yapıya sahip ayakkabı çeşidi
babeyn :
ara. * bab (kapı, bölüm, kısım, husus) + eyn (iki) * iki kapı; Dünya ve ahiret
babı :
mıs. * babı (babun şef) * Mısır mitolojisinde, Antik Mısır'da bulunan
hayvanlardan biri olan hamadryas babunun tanrılaştırılmış hali
bab-ı ali :
ara.* bab (kapı, bölüm, kısım, husus) + ı (tamlama bağlacı) + ali (yüce, ulu,
yüksek, büyük) * yüksek kapı; Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Tanzimattan önce
İstanbul’da başbakanlık, içişleri ve dışişleri bakanlıklarıyla danıştayın
bulunduğu, bugün bir bölümü İstanbul Valiliği olarak kullanılan yapı; Osmanlı
Hükümeti (mecazen)
babında :
ara. * bab (kapı, bölüm, kısım, husus) + ı (iyelik eki) + nda (yer ve durum
eki) * sebebiyle, amacıyla, hususunda, çerçevesinde, bağlamında, o bağlamda
babından :
ara. * bab (kapı, bölüm, kısım, husus) + ı (iyelik eki) + ndan (yer ve durum
eki) * sebebinden, amacından, hususundan, bağlamından
babi :
far. * bab (layık, uygun, münasib, elverişli; hayır, uğur) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * Babilik tarikatı mensubu
babiana :
lat. * bab (babun) + iana (ile ilgili, -a ait) * Güney Afrika kökenli,
dekoratif renkli çiçekleri olan, Iridaceae familyasından bir bitki
babil :
ara., ibr. * bab (kapı, bölüm, kısım, husus) + el (ilah, Tanrı) * Irak'ın
başkenti Bağdat'ın güneyinde yer alan antik şehir
babil kulesi :
ara., ibr., tür. * Babil (Mezopotamya’da antik şehir) (bab (kapı, bölüm, kısım,
husus) + el (ilah, Tanrı) ) + kule (yapı, yüksek bina) + si (iyelik eki) (tür.)
* Tevrat ve Kur’an’da geçen, insanların göğe ulaşmak için inşa ettiği, kibri
simgeleyen efsanevi yüksek yapı (insan kibri ve tanrısal müdahale temasını
simgeler.)
babilik :
far. * bab (layık, uygun, münasib, elverişli; hayır, uğur) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + lik (durum eki) * lakabı “Bab” olan İranlı Seyyid Ali
Muhammed tarafından 19. yüzyılda ortaya çıkarılmış tarikat hareketi
babinski refleksi :
fra. * babinski (Polonyalı nörolog Józef Babinski’in soyadından) + reflexus
(refleks, tepki, geri tepme) * plantar refleksin patolojik şekilde ters yanıt
vermesi ile karakterize nörolojik belirti
baboş :
tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata,
öncel) + oş (sevimlilik, küçültme veya alay eki) * yiğit, delikanlı, çocuk,
genç
babuba : tür.
* be (nida, ünlem, hitap hecesi) + baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi
erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) * yahu baba, ey baba
babuc :
far. * pay (ayak, adım, basamak, kademe, ayak izi; ard, arka; işaret, nişan;
hisse, kısım, bölüm, parça, oran) + poş (cep, kap) (far.), babouche (ayakkabı)
(fra.) * ayakkabı, paypoş, sandal
babun :
fra. * babouin (maymun cinsi) (baboue (yüz buruşturma; ağız, ağızlık, hayvan
burnu) + in (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dril ve mandrilden sonra büyük
insansı maymunlar ailesine dahil olmayan, köpek gibi uzun bir burnu, iri ve
sivri dişleri olan en iri primat, habeş maymunu
babuşka :
rus. * baba (büyük anne, yaşlı kadın) + ushka (küçültme ve sevgi eki) * büyük
anne, nine; bazen başörtüsü takan yaşlı kadın; büyükanne, nine, acuze;
kadınların taşra modeli bağladığı örtünmeden ziyade geleneksellik arzeden baş
örtüsü modeli
babür :
far. * babr, bebar; bebur (kaplan) * kaplan; Babür İmparatorluğu'nun kurucusu
ve ilk hükümdarı Zahireddin Muhammed Babur
baca :
far. * bad (rüzgar) + kah ca (delik, kanal, boru); * hava geçidi, hava yolu
bacak :
tür. * bac (kısım, bölüm, parça) + ak (isim yapım eki) (tür.), batch (kısım,
bölüm, parça) (ing.) * bölüm, parça, parti, kısım (yarışın ikinci
"bacağında" ...), vücudun alt bölümü
bacaksız :
tür. * bac (kısım, bölüm, parça) + ak (isim yapım eki) + sız (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) * bacağı olmayan; yaramaz küçük çocukları ifade etmek
için kullanılan argo terim
bacanak :
tür. * bacı (kız kardeş) + nak (isim yapım eki) * karıları kardeş olan
erkeklerden her birinin bir diğerine göre durumu
baccata :
lat. * baccatus (meyve veren, meyveli, verimli) ) bacca (dut; meyve) + tus (ile
ilgili, gibi, -a ait) ) * dut cinsi meyve üreten bitkiler; porsukgiller
(Taxaceae) familyasından çoğunlukla boylu çalı, bazen de 20 metreye değin
boylanabilen sık dallı, yuvarlak tepeli bir ağaç görünümünde olan porsuk türü,
yaygın porsuk, taxus baccata
baccharis :
lat. * Bacchus (Roma şarap tanrısı) + aris (ile ilgili, a (ile ilgili, -a ait)
ait) * çalı veya otsu, yaprakları aromatik, Asteraceae familyasından bir bitki
bacha bazi :
afg. * bacha (çocuk) + bazi (oyun, gösteri) * Afganistan’da genç erkeklerin
dans ettirilip eğlence ve cinsel sömürü amacıyla kullanıldığı yasa dışı ve
insan hakları ihlali içeren bir uygulama
bachata :
isp. * bache (küçük parti, toplanma; iyi zaman, eğlence) + ta, tus (ile ilgili,
gibi, -a ait) * Dominik Cumhuriyeti kaynaklı bir dans türü
bacı :
moğ. * baca (kız kardeş, abla) * kız kardeş
background :
ing. * back (geri, arka) + ground (zemin, dip, temel) * arka plan; geçmiş, bir
olayın, resmin veya durumun arka kısmı; aynı zamanda kişinin geçmişi veya
deneyim geçmişi
bacopa :
san. * bac (bilgelik) + opa (bitki) * sulu alanlarda yetişen, küçük mavi
çiçekli, Plantaginaceae familyasından bir bitki
bacs :
ara. * bacasa (patlamak, fışkırmak, yarılıp çıkmak) * yarılma, patlama,
fışkırma
baculiform :
lat. * baculum (çubuk, değnek) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil,
biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * çubuk, değnek veya ince silindirik
bir yapı biçiminde olan veya bu şekli andıran
baç :
far. * bac (vergi, gümrük ve yol vergisi) * Osmanlı İmparatorluğu’nda gümrük
vergisi
ba'd :
ara. * ba'd (harici, dışı, sonrası) (ara.), but (ama) (ing.) * haricinde,
dışında, sonrasında, ardında ama
ba'd :
ara. * ba'da (mahvolmak, helak olmak) * helak olmak, mahvolmak, yok olmak
bad :
far. * bad (rüzgar, esinti) * yel, rüzgar, esinti, soluk, nefes
bada :
tür. * bada (beceriksiz, iş bilmez, tertipsiz, şaşkın) * eli işe yakışmayan,
dağınık, ne yapacağını bilemeyen, beceriksiz, iş bilmez, tertipsiz, şaşkın
(Kıbrıs Türk ağzında da kullanılır.)
badak :
tür. * bada (beceriksiz, iş bilmez, tertipsiz, şaşkın) + ak (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * testis; karşı cinsle iletişime geçmekte zorlanan, iletişime
geçse bile heyecanlanan kişi, tutuk, çekingen, pasif ve ezik davranan; kısa
boylu kimse
badana :
fra. * badigeon (duvarların boyandığı tempera rengi) + er (-mak, fiil mastar
eki) * duvar, tavan veya yüzeyleri kireç veya boya ile sıvayarak kaplama işi;
aynı zamanda sıva veya kaplama maddesi, boyama
badas :
gre. * bathos (dip, derinlik; dipte/altta kalan) * harman kaldırıldıktan sonra
yerde kalan toprak, çöp ve samanla karışık tahıl taneleri ya da harman
döküntüsü; karışık tahıl tanesi
badat :
tür. * badat (çöl, sahra veya yerleşik hayatın dışındaki kır yaşamı) (bad
(dışında, haricinde) + at (isim yapım, durum ve çoğul eki) *
bileşikgillerden/papatyagillerden (Asteraceae), şekeri çok, bir tür yerelması
bade :
far. * bade (olmuş, olgun; dolu) * şarap, içki; kadeh; tasavvuf edebiyatında
“aşk” anlamında
badehu :
ara. * bade (sonra, ardından) + hu (o) * ondan sonra, onun ardından; daha sonra
badem :
far. * badam (badem) * gülgiller (rosaceae) familyasından, Akdeniz kıyılarında
yetişen, baharın habercisi olarak erken dönemde beyaz veya pembe çiçekler açan
küçük bir ağaç türü ile bu ağacın sert bir kabuk içinde yetişen, hem taze
(çağla) hem de kuru olarak tüketilen besleyici ve yağlı tohumu
ba'dema :
ara. * ba’de (sonra, ardından) + ma (ne, o) * ondan sonra, bundan sonra,
ardından, bundan böyle, bundan sonra, min ba’d
bademcik :
far. * badem (gülgillerden kabuklu yemiş) + cik (küçültme eki) * boğazın iç
kısmının her iki yanında yer alan ve mikropların vücuda yerleşmesine engel
olan, badem biçimindeki iki lenfoid doku keseciğinden her biri
baderna :
lat., ita. * perna, baderno (topuk, ökçe) (lat., ita.) * halatın sürtünmeden
dolayı aşınabilecek yerlerine sarılan bez parçası
bad-ı saba :
far. * bad (yel, rüzgar, soluk, nefes) + ı (tamlama eki) + saba (gün doğusundan
esen hoş ve latif rüzgar) * baharda esen hafif ve hoş rüzgar, seher yeli; Türk
musikisinde, karar perdesi saba olan, özgün saba dizisi ve melodik motifleriyle
hüzünlü, melankolik ve içli bir atmosfer yaratan, özellikle gazel ve ilahi
türlerinde derin duygusal ifade ve zengin süslemelerle kullanılan karmaşık,
etkileyici, duygu yüklü, hüzünlü ve melankolik niteliği olan bir makam
badıç :
ara., tür. * badic (sürgün, filiz) (ara.); patiç (kabuk, kovan, kılıf, kapsül,
tohum kapsülü) (tür.) * sebzelerin çiçekten hemen sonraki küçük hali; fasulye,
bezelye, bakla gibi taze sebzelerin içinde tohumların sıralanmış olduğu kabuk
badi :
ara. * batt (kaz) * evcil ördek
badi :
ing. * body (vücut, gövde, beden, cüsse; kişi, kimse) (ing.), abd (kul,
hizmetli) (ara.) * arkadaş, kafadar, yoldaş
badi badi :
erm. * bad (ördek) + i (gibi) * ördek gibi iki yana sallanma hareketi, paytak
hareket
badigard :
ing. * body (vücut, gövde, beden, cüsse; kişi, kimse) + guard (koruma) * bir
kişinin fiziksel güvenliğini sağlamak üzere görevlendirilmiş özel koruma
görevlisi, fedai
badik :
ara. * batt (kaz) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait) * tombulca ve kısa boylu olup
yalpalayarak yürüyen kimse
badincan :
far. * bad (yel, rüzgar, soluk, nefes) + incan (bitki eki) * patlıcan
badire :
ara. * badara (aniden gelmek, çıkagelmek, uğramak, öne geçmek, acele etmek, ilk
davranan olmak) * felaket, musibet, bela, hazin vaka; acele etmek, ansızın vuku
bulma; öfke ve düşüncesizlikle yapılan şey veya söylenen söz ve bundan
kaynaklanan kötülük
badiye :
ara. * bedv (çöl, kırsal; şehir dışı yer; bedevilerin yaşadığı saha) + iye
(isim yapım eki) * çöl ve vahalarda develeriyle birlikte konar göçer olarak
yaşayan Araplar
badminton :
san., tam. * poona (Hindistan’daki Poona şehri) (san.); badmin
(Gloucestershire’daki Badminton House malikanesinin adı) + ton (yer eki) (ing.)
* raket ve bir tür tüylü topla oynanan, kökeni Hindistan’a dayanan tenis
benzeri bir İngiliz oyunu
badula :
lat. * badula (yerel ad) * tropikal çalı veya küçük ağaç, Myrtaceae
familyasından bir bitki
badya :
ara. * batiyat (şarap kadehi) * büyükçe ve yayvan, geniş ağızlı su kabı
baeckea :
lat. * Baeck (İsveçli botanikçi Abraham Baeck) * küçük çalı, Myrtaceae
familyasından bir bitki
bael :
lat. * bael (efendi, sahip, usta, reis, lider) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana
kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini
tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, Doğu'ya hükmeden,
görünmezlik gücüne sahip ve kedi, kurbağa, insan ya da hepsinin birleşimi
şeklinde tasvir edilen, iç güçlerin lideri olarak anılan 1. sıradaki cin
bafomet :
ara. * baphomet, muhammed (övülmüş) (ba, mu (sıfat yapan önek) + phomet,
hammede (övmek) ) * İblis'i simgeleyen keçi kafalı, insan vücuduna sahip,
hermafrodit
bafra :
far. * baf (dokuyan, dokuyucu) + rah (gitmek, yol almak); bavra * Samsun’un bir
ilçesi
bagaj :
fra. * bacaticum (baca (paket, yük) + aticum (isim yapım eki) ) (lat.); bagage
(bague (bağ, paket, heybe, kese, torba, çanta), baguer (bağlamak) + age (ile
ilgili olma, isim yapım eki) ) (fra.) * eşya konan valiz; taşıtta eşyaların
konduğu bölüm
bagalamukhi :
san. * bagala (dizgin; kontrol) + mukhi (yüz; ağız) * Hint mitolojisinde güçlü,
kadınsı ve kadim gücü sembolize eden, Devi'nin on formundan biri
bagatel :
lat., ita. * baca (dut, meyve) (lat.); baga (bagaj, valiz) (ita.) + tella
(küçültme eki); bagatelle (önemsiz şey) (fra.) * önemsiz şey, boş; belirli bir
biçimi olmayan kısa müzik parçası
baget :
lat. * bachio, baculum (değnek, sopa) + etta (küçültme eki) (lat.); baguette
(fra.) * ince uzun şekilde olan nesne, çubuk, sopa, değnek
bagiyy :
ara. * bağa (azmak, sınırı aşmak, azgınlık etmek) * azan, azgın, haddi aşan,
sınırı aşan; zina edici, zani, fahişe
bagridae :
ara., grw., lat. * bagr (bir tür balık ismi) (ara.); pagros (gre.) + eidos
(görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki)
(lat.) * çoğunlukla Afrika ve Asya'nın tatlı sularında yaşayan, bıyık benzeri
duyargalara (barbel) sahip, gece etkinliği gösteren ve yayın balıklarını
(Siluriformes) kapsayan balık familyası
bağ :
far. * bağ (bahçe, meyve bahçesi, üzüm asması bahçesi; kısmet, pay, mülk) *
üzüm yetiştirilen bahçe
bağ :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) * iki veya daha çok olguyu
birbirine iliştirmeye yarayan şey, ilinti, ilgi, alaka; ip; üzüm kütüklerinin
dikili bulunduğu toprak parçası
bağ doku :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + doku (ağ yapı,
organizmaların ve organların yapı öğelerinden olan benzer gözeler bütünü) (dok,
tok (dövmek, vurmak, değmek, bıçak çalmak, taşa yazı yazmak, yazmak) + u (isim
yapım eki) ) * dokuları bir arada tutan, bağlayan ve destekleyen yapılar
(kemikler, ligamanlar, tendonlar, kıkırdaklar, yağ dokusu ve damar çeperi vb.)
bağ fiil :
tür., ara. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + fiil (eylem) * bir
fiilin cümlede zarf (belirteç) görevinde kullanılan hali, zarf fiil, ulaç,
gerundium
bağa :
tür. * baka (kurbağa) * deniz ve kara kaplumbağalarında ve bazı hayvanlarda vücudun
tümünü veya bir bölümünü kaplayan ve koruyan boynuzumsu veya kireçli örtü,
boğumlu kabuk; kaplumbağa kabuğu
bağan :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + an (isim yapım eki) * vakti
gelmeden ölü doğan yavru, düşüt; ölü doğan kuzunun derisi
bağatur :
tür. * bagatur (soylu kişi, kahraman) (bağ (iliştirmek, birleştirmek,
tutturmak) + tur (yapan, eden, olan kişi) ) * güçlü, yılmaz, kahraman, yiğit
savaşçı, batiir, batuur, baatur, bağatur, bahadur, bahadır
bağbozumu :
far., tür. * bağ (bahçe, meyve bahçesi, üzüm asması bahçesi; kısmet, pay, mülk)
(far.) + boz (kötüleştirmek, düzensizleştirmek) + um (isim yapım eki) + u
(iyelik eki) * bağda son ürünü de toplayarak bağı üzümsüz bırakma
bağcı :
far., tür. * bağ (bahçe, meyve bahçesi; kısmet, pay, mülk) (far.) + cı (yapan,
eden eki) (tür.) * üzüm yetiştiricisi
bağcık :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + cık (küçültme eki) *
ayakkabı bağı
bağcılar :
tür. * bağ (bahçe, meyve bahçesi; kısmet, pay, mülk) + cı (yapan, eden eki) + lar
(çoğul eki) * İstanbul’un bir ilçesi; bölgedeki üzüm bağlarından
bağda :
ara. * bağda (nefret, kin, öfke) * şiddetli nefret, sevmeme, kin, öfke,
çirkinlik
bağda :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + da (isim yapım eki) * çelme,
güreşte bacak atma; birini düşürmek için çelme atmak
bağdad :
far. * bag, beg (tanrı) + dad (verilen) * tanrının verdiği; Irak’ın başkenti
bağdadi :
far. * bagdadi (tanrının verdiği) (bag, beg (tanrı) + dad (verilen) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ağaç direkler üzerine birbirine koşut biçimde
çakılan çıta veya kamışlara sıva vurularak yapılan duvar veya tavan; Irak'ın
başkenti ile ilgili
bağdamak :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + da (ek) + mak (fiil mastar
eki) * birkaç şeyi birbirine geçirerek bağlamak; içinden çıkılmayacak bir
duruma getirmek, kördüğüm etmek (mecaz)
bağdar :
tür., far. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) (tür.) + dar (gibi olan,
ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * besteci,
halk ozanı
bağdaş :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + daş (karşılıklı ilgili olma,
aynı olma, uyumlu olma, işteşlik anlamı veren son ek; eş, denk, benzer, aynı
eki) * sağ ayağını sol uyluğun veya sol ayağını sağ uyluğun altına alarak
oturma biçimi
bağdaşmak :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + daş (karşılıklı ilgili olma,
aynı olma, uyumlu olma, işteşlik anlamı veren son ek; eş, denk, benzer, aynı
eki) + mak (fiil mastar eki) * birbiriyle uyuşmak, kaynaşmak, iyi anlaşmak,
uzlaşmak, uymak
bağdat :
far. * bag, beg (tanrı) + dad (verilen) * tanrının verdiği; Irak’ın başkenti
bağı :
tür. * bağ (birleştirmek, iliştirmek) + ı (isim yapım eki) * bir kelimeyi veya
bir nesneyi bir kişiyle ilintilendirerek, yanyana konumlandırarak o kişiyi
tesir ve kontrol altına alma, zihnen bağlama; büyü, sihir
bağıl :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + ıl (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * varlığı başka bir şeyin varlığıyla ilintili olan, bağlantılı
olan (örneğin “bağıl hız”)
bağıl hız :
tür. * bağıl (varlığı başka bir şeyin varlığıyla ilintili olan, bağlantılı
olan) + hız (sürat, çabukluk) * bir gözlemci tarafından gözlenen hareketli bir
cismin, gözlemciye göre hızı (v bağıl = v gözlenen - v gözlemci)
bağıldak :
tür. * bağ (birleştirmek, iliştirmek) + ıl (edilgen fiil eki) + dak (-cı,
vasıta, araç) * kadınların aybaşı zamanlarında kullandıkları bez
bağımlı :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + ım (fiili isim yapım eki,) +
lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * başka bir şeyle ilintili, var olabilmek
için başka bir şey ile ilişkiye ihtiyaç duyan
bağımsız :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + ım (fiili isim yapım eki,) +
sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * bağımlı olmayan
bağın :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + ın (ile ilgili, gibi, -a
ait) * bir temel çukuru veya hendek kazılırken, yanlardaki toprakları tutmak
için yere yan yana çakılan ve kavramalarla birbirine tutturulan kalın
tahtalarla oluşturulan düzenek; iki yapının arasında yapılacak yeni bir yapının
temel işleri sırasında, var olan yapılara bir zarar gelmemesi için, karşılıklı
duvarları arasına yatay biçimde uzatılıp sıkıştırılan ağaç dayaklarla
oluşturulan düzenek
bağıntı :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + tı
(isim yapım eki) * iki veya daha çok olgu arasındaki ilgi, ilinti
bağır :
tür. * bağr, bağır, bavır (karaciğer, iç organlar) * göğüs, karaciğer, akciğer,
sine, gövdenin iç boşluğu, karın gibi vücut bölümleri ve bu bölgede yer alan iç
organlar; insanın iç dünyası, kalbini, şefkat duygusu, acı çekme merkezi
(mecazi)
bağırgan :
tür. * bağır (karın, gövdenin iç boşluğu, göğüs) + gan (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * öfkesini bağırarak gösteren, sık sık bağırma huyu olan kimse
bağırmak :
tür. * bağır (karın, gövdenin iç boşluğu, göğüs) + mak (fiil mastar eki) *
göğüsteki veya karındaki havayı ağızdan vererek ses çıkartmak; ağızdan yüksek
ses çıkarmak
bağırsak :
tür. * bağır (karın, gövdenin iç boşluğu, göğüs) + sak (ile ilgili, gibi, -a
ait) * sindirim sisteminin, midenin sonundan anüse kadar olan, incebağırsak ile
kalınbağırsaktan oluşan bölümü
bağırtı :
tür. * bağır (karın, gövdenin iç boşluğu, göğüs) + tı (isim yapım eki) *
bağırma
bağış :
far. * bahş (ihsan, güzellik, iyilik, hediye, lütuf) * sahip olunan bir malın
veya hakkın, yardım amaçlı ve karşılıksız olarak başkasına verilmesi
bağışık :
far., tür. * bağış, bahş (ihsan, güzellik, iyilik, hediye, lütuf) + ık (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * herhangi bir hastalığa veya duruma karşı koruma
altında olan, güvende olan
bağışıklık :
far., tür. * bağış, bahş (ihsan, güzellik, iyilik, hediye, lütuf) + ık (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lık (durum ve isim yapım eki) * bağışık olma
durumu
bağışlamak :
far., tür. * bağış, bahş (ihsan, güzellik, iyilik, hediye, lütuf) + la (etken
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * karşılıksız vermek, bahşetmek
bağıt :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + ıt (isim yapım eki) *
hukuksal bir sonuç doğurmak üzere, özgür iradeleri bulunan iki veya daha çok
kimsenin veya kuruluşun anlaşarak karşılıklı yükümlülük altına girmelerini
belgeye bağlama işlemi
bağkesen :
tür. * bağ (üzüm ağacı bahçesi) + kes (ayırmak, bölmek) + en (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * kınkanatlılardan, bağlara zarar veren, başı iri, makasları
büyük bir böcek, makaslıböcek
bağl :
ara. * bağl (katır) * eşek ile atın melezlenmesi sonucu ortaya çıkan,
genellikle kısır olan ve yük taşıma, tarım gibi işlerde kullanılan dayanıklı,
güçlü, çift tırnaklı evcil hayvan
bağlaç :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + la (etken fiil eki) + aç
-cı, yapan, eden eki) * anlamca ilgili tümceleri, kavramları, önermeleri veya
görevdeş kelimeleri birbirine bağlayan kelime türü
bağlam :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + lam (isim yapım eki) * ilgi,
ilinti, alaka, uyum, uygunluk
bağlamak :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + la (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * iliştirmek, birleştirmek, tutturmak
bağlantı :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + lan (dönüşlü fiil eki) + tı
(isim yapım eki) * ilinti, ilişki, münasebet
bağlar :
tür. * bağ (bahçe, meyve bahçesi, üzüm asması bahçesi; kısmet, pay, mülk) + lar
(çoğul eki) * Diyarbakır’ın bir ilçesi; bölgedeki üzüm bağlarından
bağlı :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + lı (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * ilgili, ilintili
bağnaz :
tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + naz (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) (tür.); Banause (köylü, dağ köylüsü, cahil) (alm.) * bir inanca,
bir düşünceye aşırı ölçüde bağlanıp ondan başkasını düşünemeyen, ondan başka
her öğretiye, her inanışa karşı olan
bağrıkara :
tür. * bağr (karın, gövdenin iç boşluğu, göğüs; akciğer veya karaciğer) + ı
(iyelik eki) + kara (siyah, koyu renkli; karanlık) * içi acıyla, dertle,
kederle dolu (mecazi); isketenin bir türü (Saxicola Torquata)
bağtet :
ara. * bağata (ani hareket etmek, beklenmedik şekilde saldırmak) * ansızın
olma, ani olma, birdenbire olma
bağy :
ara. * bağa (istemek, arzu etmek, talep etmek; haksızlık yapmak, taşkınlık
etmek, azmak, sınırı aşmak, haddi aşmak) * arzulama, isteme, talep etme;
azgınlık, taşkınlık, sınırı aşma, haddi aşma, haksızlık etme
bah :
ara. * baha (öldürmek, yok etmek, helak etmek, tamamen yok etmek, boğmak) *
öldürme, yok etme, helak etme, boğma
baha :
far. * baha (görkem, ihtişam; onur, zerafet; bir şeyin değeri, bedeli, fiyatı
veya ederi, kıymet, değer, fiyat, bedel) * değer, kıymet, bedel, fiyat; erkek
ismi
bahadır :
tür. * bagatur (soylu kişi, kahraman) (bağ (iliştirmek, birleştirmek,
tutturmak) + tur (yapan, eden, olan kişi) ) * güçlü, yılmaz, cesur, yiğit,
batur
bahai :
far. * baha (görkem, ihtişam; onur, zerafet, kıymet, değer, bedel) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Bahailik mensubu, Bahaullah isimli liderin
takipçisi
bahailik :
far., tür. * baha (görkem, ihtişam; onur, zerafet, kıymet, değer, bedel) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (durum eki) * 19. yüzyılda Bahaullah
tarafından İran'da ortaya çıkan ve bütün insanlığın ruhani birliğini vurgulayan
tek tanrılı inanç odaklı bir tarikat sistemi
bahama :
luk., arav. * bahama (sığ su; büyük üst orta ada); bacamar (sığ su) (baca (sığ)
+ mar (su) ) * Atlas Okyanusu'nda yer alan ve coğrafi açıdan Orta Amerika'ya
dahil edilen Batı Hint Adaları'nın kuzeydoğu sınırını oluşturan bir takımada
ülkesi
bahane :
far. * bahana, vahana (örtü; vesile, sebep; kusur, noksan; yalandan özür) *
gerçek amacı gizlemek için ileri sürülen neden, sözde neden
bahar : far.
* bahar (koku; güzel kokulu bir bitki, buphthalmum; çölde yağmurdan sonra açan
bitkilerin genel ismi; kış ile yaz arasındaki geçiş mevsimi) * yaz veya kış
öncesi üç aylık döneme verilen ve başına, yaz öncesi için "ilk", kış
öncesi için "son" sıfatı alan isim; Türk musikisinde, karar perdesi
rast olan, Hüseyni ve Uşşak dizilerinden esinlenen neşeli, canlı ve ferahlatıcı
melodik yapısıyla özellikle şarkı ve yürük semai türlerinde kullanılan,
hareketli ritim ve süslemelerle doğanın canlanışını yansıtan etkileyici bir
makam
baharat :
ara., far. * bahar (koku; güzel kokulu bir bitki, buphthalmum; çölde yağmurdan
sonra açan bitkilerin genel ismi; kış ile yaz arasındaki geçiş mevsimi) (far.)
+ at (çoğul eki) (ara.) * genellikle yemeklerde kullanılan karabiber,
kırmızıbiber, tarçın, karanfil, zencefil, kimyon, yenibahar gibi özel koku ve
lezzete sahip bitkilerin genel ismi
bahariye :
far., ara. * bahar (koku; güzel kokulu bir bitki, buphthalmum; çölde yağmurdan
sonra açan bitkilerin genel ismi; kış ile yaz arasındaki geçiş mevsimi) (far.)
+ iye (yer ve durum eki) (ara.) * girişinde bahar tasviri olan kaside
bahattin :
ara. * baha (görkem, ihtişam; onur, zerafet, kıymet, değer, bedel) + el (ön ek,
artikel) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin ihtişamı,
dinin onuru; erkek ismi
bahçe :
far. * bağ, bah (ilintilendirmek, iliştirmek, birleştirmek; kısmet, pay, tahsis
edilen, biriyle ilintilendirilen; köylüye tahsis edilen toprak) + çe (isim
yapım eki) * bitkiyle örtülü toprak parçası; Osmaniye’nin bir ilçesi
bahçelievler :
tür., ara. * bahçe (bitki ile kaplı toprak parçası) + li (ile ilgili, sahibi) +
ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + ler (çoğul eki) * İstanbul’un
bir ilçesi
bahçesaray :
tür., far., gre. * bahçe (bitki ile kaplı toprak parçası) + saray (ev, konak,
konut, otağ, han, büyük yapı, köşk, hükümdar evi, hükümdar konağı) (far.);
garsaura (fışkıran, akan) (gre.) * Van’ın bir ilçesi; eski ismi Müküs (meks
(öşür, vergi) )
bahçıvan :
far. * bahçe (bitki ile kaplı toprak parçası) + van (ile ilgili olan) * bahçe
işleri ile uğraşan
bahdavar :
tür. * baht (talih, kısmet) + ı (iyelik eki) + var (mevcut olmak, bulunmak) *
talihli, şanslı, bahtı açık anlamında Erzurum ağzında yer alan kelime
bahil :
ara. * bahale (eli sıkı olmak, cimrilik yapmak), buhl (cimrilik, pintilik) *
cimri, pinti, eli sıkı, tamahkar
bahir :
ara. * bahr (deniz) * yer kabuğunun çukurluklarını dolduran, birbiriyle
bağlantılı, yeryüzünün dörtte üçünü kaplayan tuzlu ve büyük su kütlesi; geniş,
uçsuz bucaksız deniz, okyanus
bahire :
ara. * bahara (kulağı yarmak) * Arap cahiliye döneminde putlara adanmış kulağı
yarılmış deve
bahis :
ara. * bahs, bahasa (araştırmak, incelemek, soruşturmak, tartışmak; soruşturma,
araştırma, bir konuyu etraflıca tartışma, münazaa, söz yarıştırma; tartışılan
konu) * hakkında konuşulan, konu, husus, mevzu; iddia, kumar ortamında ortaya
konan para, nesne veya konu
bahname :
ara. * bah (cinsel arzu, şehvet) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale,
belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * cinsel konulardan açık açık
söz eden, içinde açık saçık resimler bulunan kitap
bahr :
ara. * bahr (deniz) * yer kabuğunun çukurluklarını dolduran, birbiriyle
bağlantılı, yeryüzünün dörtte üçünü kaplayan tuzlu ve büyük su kütlesi; geniş,
uçsuz bucaksız deniz, okyanus
bahreyn :
ara. * bahr (deniz) + eyni (iki) * iki deniz; Asya'da, Basra Körfezi'nde yer
alan, güneydoğusunda Katar, batısında Suudi Arabistan bulunan bir ada ülkesi
bahr-ı nazik :
ara. * bahr (deniz) + ı (tamlama eki) + nazik (ince, güzel) * Türk musikisinde,
karar perdesi hicaz gibi dügah (la) ve rast olan, nazik ve ince melodik
hareketlere sahip, Hüseyni dizisi temelli hafif ve zarif tınılarla duygusal
incelik ve zarafet sunan, özellikle gazel ve şarkı türlerinde tercih edilen
nazik ve sofistike bir makam
bahri :
ara. * bahr (deniz) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * denizle ilgili;
erkek ismi
bahriye :
ara. * bahr (deniz) + iye (yer ve durum eki) * bir devletin deniz kuvvetleri
bahriyeli :
ara. * bahr (deniz) + iye (yer ve durum eki) + li (ile ilgili, sahibi) * deniz
kuvvetlerinde görevli asker
bahs :
ara. * bahase (eksiltmek, azaltmak, noksan kılmak, haksızlık etmek) * eksiklik,
azlık, noksanlık, haksızlık, naks
bahs :
ara. * bahs, bahasa (araştırmak, incelemek, soruşturmak, tartışmak; soruşturma,
araştırma, bir konuyu etraflıca tartışma, münazaa, söz yarıştırma; tartışılan
konu) * arama, araştırma, inceleme, soruşturma, eşeleme
bahsetmek :
ara. * bahs, bahasa (araştırmak, incelemek, soruşturmak, tartışmak; soruşturma,
araştırma, bir konuyu etraflıca tartışma, münazaa, söz yarıştırma; tartışılan
konu) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) * söz etmek, bir şey hakkında
konuşmak, konuyu anlatmak
bahş :
far. * bahş (verme, ihsan, güzellik, iyilik, hediye, cömertlik, bağış, lütuf,
hisse, pay) * sahip olunan bir malı veya hakkı, yardım amaçlı ve karşılıksız
olarak başkasına vermek
bahşetmek :
far., tür. * bahş (verme, ihsan, güzellik, iyilik, hediye, cömertlik, bağış,
lütuf, hisse, pay) + etmek (yapmak) * endow, deign, contribute; contribuer,
souscrire; dotieren, stiften
bahşi :
far. * bahş (verme, ihsan, güzellik, iyilik, hediye, cömertlik, bağış, lütuf,
hisse, pay) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * şiir okuyucusu, şair,
hikaye anlatıcısı, destan anlatıcısı; Türkmenlerde destan anlatıcısı,
Özbeklerde destancı ve falcı, Kazak ve Kırgızlarda şaman, büyücü ve duahan
olarak anlamlandırılır; bilgin, öğretmen anlamında kişi ismi; rahip, katip,
hekim
bahşili :
ara., tür. * bahş (bağış) + ili (şehri) * Kırıkkale’nin bir ilçesi
bahşiş :
far. * bahş (verme, ihsan, güzellik, iyilik, hediye, cömertlik, bağış, lütuf,
hisse, pay) + iş (isim yapım eki) * teşekkür niyetiyle, alınan hizmetin
karşılığı dışında verilen ekstra para
baht :
far. * baht (talih, kısmet) * yaşam sürecinde deneyimlenecek durumların bütünü,
talih, şans
bahtı kara :
far. * baht (talih, kısmet) + ı (iyelik eki) + kara (koyu renkli, siyah) *
talihsiz, şanssız
bahtiyar :
far. * baht (talih, kısmet) + iyar, yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip, arkadaş,
yardımcı, destekçi) * talih sahibi, bahtı açık olan, şanslı olan, talihli olan,
mesut, mutlu
bahusus :
far. * ba (ile, birlikte, beraber) + husus (özellik) * özel olarak, her şeyden
önce, hele, özellikle
bahuzur :
far. * ba (ile, birlikte, beraber) + huzur (varlık, mevcudiyet, hazır bulunma,
bulunulan makam; sükunet, gönül rahatlığı, ferahlık) * huzur ile
baid :
ara. * baada (uzaklaşmak, uzak olmak, ayrılmak) * uzak, mesafeli, uzun
mesafeli; uzak olanlar; Arap yarımadasında yaşamış ve İslamiyet öncesinde
nesilleri tükenmiş olan Arap kabileler
baileya :
lat. * Bailey Amerikalı mikroskopist Jacob Whitman Bailey) * otsu veya çalı,
Asteraceae familyasından bir bitki
bain :
ara. * bayana (ayırmak, uzaklaşmak, iki şeyin arasını açmak, açıklamak;
netleşmek, belirmek), beyan (açıklama, izah, açıklığa kavuşma) * dibi geniş
olan bostan kuyusu, geniş dipli kuyu
bair :
ara. * bara (yükselmek, öne çıkmak, seçkin olmak), baara (yük taşımak, deve ile
yük taşımak) * yüksek, seçkin, belirgin; uzun bacaklı, iri ve seçkin deve
baire kümesi :
fra. * baire (Fransız matematikçi René-Louis Baire’nin soyadından) + küme
(yığın, grup, topluluk) + si (iyelik eki) (tür.) * hiçbir yerde yoğun olmayan
veya açık ve yoğun kümelerin sayılabilir birleşimi; topolojik uzaylarda Baire
kategorisi kuramında tanımlanan kümeler; yoğun açık kümelerin sayılabilir
kesişimlerinden elde edilen kümeler veya meager (ilk kategori) kümelerin
tamamlayıcıları bağlamında kullanılan küme türü
bais :
ara. * be’s (göndermek) * dirilten, gönderen
bakaç :
tür. * bak (gözlemek, görmek için yönelmek) + aç (alet, vasıta, araç) * belirli
bir merceğe göre sahnenin nasıl göründüğünü anlamaya yarayan, değişir odaklı
bir mercek düzeneği; dürbün
bakalit :
lat. * bak (Belçika asıllı Amerikalı kimyager Leo Hendrik Baekeland’ın
soyadından) + ite (element, kayaç ve mineral eki) * formaldehit ile bir fenolün
yoğunlaştırılmasıyla elde edilen yapay bir reçine, sentetik polimer
bakalorya :
lat. * baccalaureate (köylülük; şövalyelik; kölelik; çıraklık; öğrencilik)
(baccalaureus (fakir şövalye; vasal çiftçi, toprak sahibi olmayan yetişkin
ortaçağ köylüsü; köle; çırak; öğrenci) + atus (ile ilgili olma) ) * bazı
ülkelerde üniversiteye girebilmek için lise bitirme sınavından sonra verilen ek
sınav; Türkiye'deki eski olgunluk sınavı
bakalyaro :
lat. * baccalaureatus, baccalaureus (genç) * Gadidae familyasından, ılıman ve
soğuk denizlerde, 30-300 m arasındaki derinliklerde yaşayan, anavatanı Atlas
Okyanusu olan gezici balık
bakam :
wol., man. * baka (kırmızı ahşap; boya veren ağaç) + am (ilgi ve aidiyet eki) *
baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından, anayurdu Meksika olan,
odunundan kırmızı boya elde edilen, mobilya, marangozluk ve yapı işlerinde
kullanılan sert bir ağaç türü
bakampisilin :
gre. * bak (bakteria) + ampicillin (amine, amino (karbona bağlı bir nitrojen
(azot) atomu içeren bileşik) + penicillin (penicillium (fırça) ) *
antibakteriyel spektrumu, etki gücü ve farmakokinetik özellikleri amoksisiline
benzeyen, penisilin dirençli olmayan streptokok, stafilokok ve enterokok
türleri dahil olmak üzere gram pozitif koklara karşı etkili olan yarı sentetik
penisilin türevi (C21H27N3O7S)
bakan :
tür. * bak (görmek için başı veya gözleri çevirmek) + an (isim yapım eki) *
kamu işlerinin belirli bir bölümünü yürüten örgütün başkanı, görevli, yönetici
bakanak :
tür. * bak (çıkıntı, kabarıklık) + a (bağlaç) + nak (isim yapım ve organ eki) *
koyun, keçi, geyik, sığır gibi geviş getiren hayvanların ayaklarının arkasında
bulunan körelmiş tırnak, kemik çıkıntısı, çatal tırnağı
bakar :
ara. * bakr (açmak, genişletmek, yarmak) + ra (isim yapım eki) * sığır, yarmak
bakara :
ara. * bakr (açmak, genişletmek, yarmak) + a (isim yapım eki) * Kur’an’ın
ikinci suresinin ismi; inek, dişi sığır; yarmak
bakaya :
ara. * baka (baki olmak, kalmak, devam etmek, varlığını sürdürmek, daim olmak,
devamlı olmak, sonsuz olmak, kalıcı olmak, kalmak, geriye kalmak), baki (ebedi,
sonsuz, kalıcı) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) ) * kalanlar, artıklar, geride
kalanlar; yoklamasını yaptırmış, askere sevk için çağrılmış ancak herhangi bir
haklı nedeni olamdan sevkin son gününe kadar askerlik şubesine gelmeyen
bakıcı :
tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek
için başı veya gözleri çevirmek) + ı (tamlama eki) + cı (yapan, eden eki) *
hastaların veya çocukların bakımını üstlenen, genellikle aylık ücretle çalışan
kişi
bakım :
tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek
için başı veya gözleri çevirmek) + ım (isim yapım eki) * bakma işi; bir şeyin
iyi durumda tutulması, gözetilmesi, ilgilenilmesi; onarma ve düzenleme işi
bakınmak :
tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek
için başı veya gözleri çevirmek) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) * etrafına göz gezdirmek, çevresine bakmak
bakır :
tür. * bak (parlamak, kırmızımsı parlaklık göstermek) + ır (isim yapım eki) *
simgesi Cu, atom sayısı 29, atom ağırlığı 63,54, yoğunluğu 8.91 olan, 1083
santigrat derecede eriyen, doğada serbest veya bileşik durumda bulunan,
iletkenliği çok iyi olan, kolay işlenebilen, eski çağlardan beri türlü işlerde
kullanılan, kızıl renkli bir element, cuprum (lat.); “cuprum” kelimesi Roma
döneminde Kıbrıs adasında bakır madenciliği olması nedeniyle Grekçe Cyprus
(Kıbrıs) kelimesinin Latince telaffuzudur.
bakır glukonat :
tür., gre. * bakır (simgesi Cu, atom sayısı 29 olan metal element) (bak
(parlamak, kırmızımsı parlaklık göstermek) + ır (isim yapım eki) ) (tür.) +
glukus, glykys (tatlı, şekerli) (gre.) + on (son ek) + atum, ate (bir asidin
esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) * bakır eksikliğini önlemek veya
tedavi etmek için kullanılan, bakır iyonu içeren mineral takviyesi
(C12H22CuO14)
bakır sülfat :
tür., gre. * bakır (simgesi Cu, atom sayısı 29 olan metal element) (bak
(parlamak, kırmızımsı parlaklık göstermek) + ır (isim yapım eki) ) (tür.) +
sulphate (SO4²⁻)
(sulfur, sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur
(selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon
temelli tuz eki) ) + atum, ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek)
(lat.) * tarımda fungisit ve algisit olarak, sanayide metal ve kimya
uygulamalarında, laboratuvar deneylerinde reaktif olarak kullanılan bakır iyonu
içeren inorganik bileşik (CuSO4)
bakırköy :
gre. * makri (büyük) + hori (köy) * İstanbul’un bir ilçesi, Makriköy
bakış :
tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek
için başı veya gözleri çevirmek) + ış (isim yapım eki) * bakma işi
bakışık :
tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek
için başı veya gözleri çevirmek) + ış (isim yapım eki) + ık (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * aralarında veya parçaları arasında birbirlerine bakma durumu
bulunan, bakışımlı, simetrik
bakışım :
tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek
için başı veya gözleri çevirmek) + ış (isim yapım eki) + ım (isim yapım eki) *
iki veya daha çok şey arasında konum, biçim ve belirli bir eksene göre ölçü
uygunluğu, bir eksenin iki bölgesinin yapı ve biçim benzerliği; eksen olarak
alınan bir doğrudan, benzer noktaları karşılıklı olarak eşit uzaklıkta bulunan
iki benzer parçanın birbirine göre durumu; simetri
bakışmak :
tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek
için başı veya gözleri çevirmek) + ış (isim yapım eki) + mak (fiil mastar eki)
* karşılıklı olarak birbirlerine bakmak
baki :
ara. * baka (kalmak, geriye kalmak, geride kalmak) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) (ara.); beklemek (arkasından bakmak, gözlemek) (tür.), back (geri,
arka) (ing.) * daim olan, geriye kalan
bakir :
ara. * bikr (ilk doğan evlat, ilk olan; genç kız) (kadın için “bakire”) * el
değmemiş, kullanılmamış, ayak basılmamış; cinsel ilişkide bulunmamış
bakire :
ara. * bakir (ilk doğan evlat, ilk olan) + e (dişilik eki) * henüz cinsel
ilişkiye girmemiş genç kız
bakiye :
ara. * baka (kalmak, geriye kalmak) + iye (isim yapım eki) * geriye kalan; Türk
musikisinde iki ses arasındaki 4 komalık mesafeye verilen isim
bakk :
ara. * bakk (böcek) * böcek; eklembacaklılar şubesinin böcekler sınıfında yer
alan, vücutları baş, göğüs ve karın olmak üzere üç ana bölümden oluşan,
genellikle üç çift bacağa ve çoğunlukla kanatlara sahip, dünya genelinde
milyonlarca türü bulunan omurgasız hayvanların genel adı
bakkal :
tür. * bakl (sebze, bakla, baklagil, bakliyat, bostan ürünü) * sebze, baklagil
satıcısı; yiyecek, içecek maddeleriyle temizlik gereçleri ve benzeri başka
birçok gereksinim şeylerini perakende olarak satan kimse
bakkaliye :
ara. * bakkal (sebze satan, manav) (bakl (sebze, bakla, baklagil, bakliyat,
bostan ürünü) ) + iye (yer ve durum eki) * genellikle kuru gıda, içecek,
temizlik maddesi gibi günlük ev ihtiyaçlarının toptan veya perakende olarak
satıldığı ticari emtia veya bu ürünlerin işlem gördüğü dükkan işletmesi,
bakkalcılık, bakkalda satılan ürün grubu
bakkam :
wol., man. * bakka (kırmızı ahşap; boya veren ağaç) + am (ilgi ve aidiyet eki)
* baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından, anayurdu Meksika olan,
odunundan kırmızı boya elde edilen, mobilya, marangozluk ve yapı işlerinde
kullanılan sert bir ağaç türü, bakam
bakla :
ara. * bakl (sebze), bakila (yenebilir her türlü bakla) * taneleri badıç içinde
bulunan, otsu sebze, bukul (ç.)
baklan :
ara. * bakl (sebze) + an (ile ilgili olan) * Denizli’nin bir ilçesi
(zahirecilikten kaynaklı isim)
baklava :
tür., moğ. * bağla, bağlağu, bayla (bağlamak, sarmak, katlamak, bohça yapmak ,
birleştirmek, üstüste koymak) + va, ma (isim yapım eki) * çok ince açılmış ve
kat kat üst üste konulmuş yufkanın arasına ceviz, antepfıstığı, kaymak
konularak yapılan, eşkenar dörtgen biçiminde dilimlenen ve pişirildikten sonra
üzerine şeker şerbeti dökülen bir hamur tatlısı
bakliyat :
ara. * bakl (sebze) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) * baklagiller (Fabaceae,
Leguminosae) familyasından elde edilen ürünlerin genel ismi; sebze ile ilgili
olanlar
baklofen :
gre. * ba (β-amino türevi, beta konumu) + khloros (klor grubu) + phenyl (fenil
grubu C6H5-) (phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek,
belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür
kılmak), phenos (boya; bitki), phene (benzen), phen (phenyl (C6H5) halkası eki)
+ hyle (ağaç, odun, tahta; ağaçlık, orman; radikal türev eki, alkil eki) ) *
omurilik yaralanması veya multipl skleroz gibi kas spastisitesini tedavi etmek
için kullanılan, Ağız yoluyla veya omurilik kanalına pompa ile verilen bir
ilacın etken maddesi (C10H12ClNO2)
bakmak :
tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek
için başı veya gözleri çevirmek) + mak (fiil mastar eki) * görmek için başı
veya gözleri belirli bir yöne çevirmek - doğrultmak
bakraç :
tür. * bakır (kızıl renkli metal element) (bak (parlamak, kırmızımsı parlaklık
göstermek) + ır (isim yapım eki) ) + aç, gaç (küçültme ve araç eki) * bakırdan
yapılan küçük kova
baksı :
far. * baks (verme, ihsan, güzellik, iyilik, hediye, cömertlik, bağış, lütuf) +
i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * şiir okuyucusu, hikaye anlatıcısı,
bahşı; Türkmenlerde destan anlatıcısı, Özbeklerde destancı ve falcı, Kazak ve
Kırgızlarda şaman, büyücü ve duahan olarak anlamlandırılır; bilgin, öğretmen
anlamında kişi ismi
baksı dansı :
tür. * baks (verme, ihsan, güzellik, iyilik, hediye, cömertlik, bağış, lütuf) +
i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + dans (ritmik el, kol, ayak ve vücut
hareketleri) + ı (iyelik eki) * Kazak ve Kırgız Türklerinde müzik ve dans ile
tedavi örneği olarak, çok eskiden beri devam eden ve bir atın yürüyüşünü
simgeleyen dans, Karacorga
bakteremi :
gre. * bak (destek için kullanılan değnek, çivi, asa, sopa, baston) + teria
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma
durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kan
dolaşımında bakterilerin varlığı, bakteriyemi, bacteremia
bakteri :
gre. * bakterion (küçük şey, küçük çubuk) (bak (destek için kullanılan değnek,
çivi, çubuk, asa, sopa, baston) + terion, teria (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * toprakta, suda, canlılarda bulunan, mayalanmaya, çürümeye veya hastalıklara
yol açan, küresel, çubuksu, silindirimsi veya kıvrık biçimde olan, çok basit
yapılı, bölünme yoluyla çoğalan, klorofilsiz, tek hücreli canlı
bakterisid :
gre., lat. * bakteria (bakteri) (gre.) + caedere, cidere (kesmek, yarmak,
parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek), cidus (öldüren) (lat.) *
bakterileri öldüren, çoğalmalarını yalnızca durdurmakla kalmayıp hücresel
yapılarını bozarak bakteriyel ölümüne yol açan (madde veya etken)
bakterisidal :
gre., lat. * bakteria (bakteri) (gre.) + caede, cide, cidium (kesme, vurma,
çarpma, öldürme) (caedere, cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak,
vurmak, çarpmak; öldürmek) + ium (isim yapım eki) ) + alis (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) (lat.) * bakterileri öldüren madde ile ilgili
bakterisit :
gre., lat. * bakteria (bakteri) (gre.) + caede, cide, cidium (kesme, vurma,
çarpma, öldürme) (caedere, cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak,
vurmak, çarpmak; öldürmek) + ium (isim yapım eki) ) (lat.) * bakterileri
öldüren madde
bakteriüri : gre.
* bakteria (bakteri) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar,
sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ürede, idrarda
bakteri bulunması durumu
bakteriyel :
gre., lat. * bakteria (bakteri) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) (lat.) * bakteri ile ilgili veya bakterinin sebep olduğu
bakteriyemi :
gre. * bak (destek için kullanılan değnek, çivi, asa, sopa, baston) + teria
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma
durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kan
dolaşımında bakterilerin varlığı, bakteriyemi, bacteremia
bakteriyofaj :
gre. * bak (destek için kullanılan değnek, çivi, asa, sopa, baston) + terion,
teria (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + phagein (yemek, yutmak, tüketmek),
phagos (yiyen, yutan) * bakterileri enfekte eden virüs
bakteriyofil :
gre. * bak (destek için kullanılan değnek, çivi, asa, sopa, baston) + terion,
teria (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + philein (sevmek), philos (seven,
sever, sevici) * bakterilere karşı ilgi, afinitesi veya seçici etkileşimi
bulunan (organizma, madde veya yapı)
bakteriyoklorofil :
gre. * bak (destek için kullanılan değnek, çivi, asa, sopa, baston) + terion,
teria (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + khloros (yeşil, sarımsı yeşil, soluk
yeşil, yeşilimsi sarı, taze) + phyllon (yaprak) * fotosentetik bakterilerde
bulunan, ışık enerjisini yakalayarak fotosentez sırasında elektron aktarımı ve
enerji dönüşümünde görev yapan, oksijensiz fotosentez yapan mor ve yeşil
bakterilerde bulunan, klorofile benzer porfirin yapılı, ışığa duyarlı temel
fotosentetik yeşil pigment molekülü (C55H74MgN4O6)
bakteriyolog :
gre. * bakteria (bakteri) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * bakteri
uzmanı
bakteriyoloji :
gre. * bakteria (bakteri) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime, bilgi, söylem,
söz, akıl) + ia (isim, yer ve durum eki) ) * bakteribilim
bakteriyolojik :
gre. * bakteria (bakteri) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + ikos
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bakteriyoloji ile ilgili
bakteriyopatojen :
gre. * bakteria (bakteri) + pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap;
duygu, his) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren,
oluşturan, kaynaklanan) * bakteriler içinde insan, hayvan veya bitkilerde
hastalığa neden olabilen, konak dokularına zarar vererek enfeksiyon oluşturan
hastalık yapıcı bakteri, bakteriyel patojen
bakteriyosid :
gre., lat. * bakteria (bakteri) (gre.) + caedere, cidere (kesmek, yarmak,
parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek), cidus (öldüren) (lat.) *
bakterileri öldüren, çoğalmalarını yalnızca durdurmakla kalmayıp hücresel
yapılarını bozarak bakteriyel ölümüne yol açan (madde veya etken)
bakteriyosin :
gre. * bakteria (bakteri) + cine (antimikrobik madde belirten ek) * çeşitli
bakteri türleri tarafından üretilen ve diğer mikroorganizmalar üzerinde inhibe
edici veya öldürücü etki gösteren peptit
bakteriyoskopi :
gre. * bakteria (bakteri) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek,
araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma,
hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye,
gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * laboratuara
gönderilen hastalıklı maddelerden preparat hazırlanarak, etkenin morfolojik
tanısı amacıyla mikroskopta incelenmesi
bakteriyostatik :
gre. * bakteria (bakteri) + histanai (durmak, durdurmak, yerleştirmek),
statikos (duran, durağan, hareketsiz, dengeye ilişkin) (stasis (durma, ayakta
durma, dikilme, durgunluk, durum, denge, sabit kalma, duruş veya kuvvetlerin
karşı karşıya gelmesi, yer), statos (durmuş, yerleştirilmiş, sabit kılınmış,
duran, sabit duran, hareketsiz kalan) + ikos (ile ilgili, gibi) ) * bakterileri
öldürmeden çoğalmalarını engelleyen antibiyotik
bakü :
far. * bagavan (Tanrı şehri) (beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir,
lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için
saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk
sahibi) + van (yer, arazi, sığınılacak mekan, melce, şehir) * Azerbaycan'ın
başkenti
bakva :
ara. * baki (ebedi, sonsuz, kalıcı) * bakilik, ebedilik, sonsuzluk, kalıcılık
ba'l :
ara. * ba'l, baal (kanat, cenah; kol; üst, yukarı, yüksek, büyük; boybos,
endam, uzunluk; sahip, efendi, koca) * Arami, Amori ve Kenan dillerini kapsayan
Kuzeybatı Sami dillerinde "efendi" ve "sahip" anlamlarına
gelen bir saygı ünvanı; yağmur yağdırdığına, suyu ve rüzgarı kontrol ettiğine,
kızdığında kuraklık verdiğine inanılan, öküz ile simgelenen, uğruna çocuk
kurban edilen ve paganizmde ilah addedilen şeytani bir karakter; Güneş Tanrısı;
karı kocadan her biri
bal :
ara. * bala (ilgilenmek, önem vermek) * durum, hal, vaziyet
bal :
tür. * bal (bağlanmak, yapışmak; arıdan elde edilen şekerli madde; güzel,
tatlı) * arılar tarafından çiçeklerden ve meyve tomurcuklarından alınarak
yutulan nektarın arı midesindeki invertaz enzimi sayesinde kimyasal değişime
uğramasıyla oluşan ve kovandaki petek hücrelerine yerleştirilen yenebilir ve
besleyici madde
bal kabağı :
tür. * bal (arının salgıladığı şekerli madde) + kabak (bir tür büyük yuvarlak
meyve, cucurbita) + ı (iyelik eki) * çok iri, içi turuncu, tatlısı yapılan bir
kabak türü, bir tür kavun
bala :
far. * bala (yüce, ulu, yüksek, üst, yukarı) * yüce, ulu, büyük, yüksek, üst,
yukarı
bala :
san., tür. * bala (küçük çocuk, yavru, evlat, çocuk) * küçük çocuk, yavru,
evlat, çocuk (“Balam” kelimesi “yavrum, sevdiceğim” anlamında kullanılır.)
bala :
tür. * bozulus (boz (kırmak; gri) + ulus (millet) ) * Ankara'nın bir ilçesi
bala vü zir :
far. * bala (yüce, ulu, yüksek, üst, yukarı) + vu (ve, ile, birlikte, beraber)
+ zir (alt, aşağı) * yukarı ve aşağı, alt ve üst, yüksek ve alçak; tasavvufta
evrenin, mekanın ya da varoluşun tüm yönlerini, altını ve üstünü kapsayan bir
bütünlük veya altüst oluş durumu
balaban :
far. * bala (bir tür yırtıcı kuş, çakır doğan) + ban (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * iri, büyük; nazik; şişman, gürbüz (çocuk); balıkçılgillerden Ardeidae
familyasına ait atmaca, doğan vb. türü yırtıcı bir kuş
balad :
lat. * ballad (dans şarkısı) (ballare (dans etmek) + ad (isim yapım eki) ) *
ortaçağda Fransız şiirinde kullanılan, uyak dizilişi, uyak türü ve dize sayısı
yönünden birbirinin benzeri üç bent ve bir sunu ile başlayan bir yarım bentten
oluşan bir şiir biçimi; dört parçadan oluşan nakaratlı bir Fransız nazım şekli,
balat
balaenidae :
gre., lat. * phalaina (balina) (gre.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form)
(gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * dişsiz balinalar
(Mysticeti) alt takımına ait olan, Balaena cinsini tip cins olarak içeren,
büyük başlı, uzun balenli, sırt yüzgeci bulunmayan ve besinlerini sudan
balenleriyle süzerek elde eden gerçek balinaları kapsayan deniz memelileri
familyası
balaenopteridae :
gre., lat. * phalaina (balina) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat,
yüzgeç) (gre.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller,
zoolojik familya eki) (lat.) * Balaenoptera cinsini tip cins olarak içeren,
çenesinde diş yerine süzgeçler, karınlarında ise beslenirken genişlemelerini
sağlayan oluklar bulunan (balina bıyığı), mavi balina, fin balinası, minke
balinası, kambur balina ve yüzgeçli balina gibi türleri kapsayan, boğazlarında
boyuna uzanan kıvrımları sayesinde büyük miktarda su alarak süzme yoluyla
beslenen balenli balinalar familyası, oluklu balinagiller, dişsiz balinalar
(Mysticeti)
balaenopterinae :
gre., lat. * phalaina (balina) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat,
yüzgeç) (gre.) + inae (zoolojik alt familya eki) (lat.) * balaenopteridae
familyasının alt familyası
balak :
tür. * mala, bala (hayvan yavrusu) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(tür.); boli (boğa) (isk.); bula (ing.) + ock (ile ilgili, gibi, -a ait) (eti
için beslenen hadım edilmiş erkek sığır) * manda yavrusu; aptal, salak (argo)
balalayka :
rus. * balai (konuşmak, gevezelik etmek) + laika (araç, vasıta eki) * üç köşe
gövdeli ve üç telli bir Rus halk sazı
balam :
lat. * bal (mahvetmek, yoketmek) + am (halk) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana
kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini
tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, geçmiş, şimdiki ve
gelecek zamanı tam olarak bilmesiyle tanınan, boğa, insan ve koç olmak üzere üç
kafalı tasvir edilen, bir ayı üzerinde oturan ve elinde bir atmaca taşıyan ve
cehennemin kralı olarak anılan 51. sıradaki cin
balam :
san., tür. * bala (genç, çocuk, yavru) + m (birinci tekil şahıs iyelik eki)
(tür.) * yavrum, çocuğum, bebeğim, ciğerparem, azizim
balama : kıp.
* balamo (Yunanlı) * ortaoyununda Rum tipi; karagözde Karagöz, matiz ve
külhanbeyi tiplerinin yabancı ülke tiplerine seslenirken, söz yöneltirken
kullandıkları kelime
balamir :
san., tür., far. * bala (genç, çocuk) + mir (kral); balam (oğul, çocuk) +
bardan (yüklenmek, taşımak, götürmek, getirmek, kaldırmak), bar (yüklenen,
taşıyan, götüren, getiren) * oğul veren, çocuk veren
balanişin :
far. * bala (yüksek, yukarı) + nişesten (oturmak), nişin (oturan, yerleşen,
oturmuş, bir yere yerleşmiş) (far.); niche, Nische (oyuk, uygun yer, girinti,
oturtma yeri) (ing., fra., alm.) * yüksekte oturan
balanit :
gre. * balanos (meşe palamudu, palamut; penis başı) + itis (iltihap,
enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * penis başı (glans)
iltihabı
balanophoraceae :
lat. * Balanophora (Yun. balanos "palamut, meşe palamudu" + phoros
"taşıyan") + aceae (-giller, botanik familya eki) * klorofilsiz,
parazit yaşamlı Balanophora cinsini ve akrabalarını kapsayan çiçekli bitki
familyası
balanore :
gre. * blennorrhoia (blennos (mukus, mukoza, sümük) + rhein (akmak, dökülmek,
yağmak), rhea, rhoia (akış, akıntı) ) * iltihaplı akıntı eşliğinde görülen
penis başı inflamasyonu, enfeksiyonu
balans :
lat. * bilanx (bi (iki, ikili, çift) + lanx (ölçek tavası) ) * denge
balapervaz :
far. * bala (yüksek, yukarı) + pervaz (uçuş, çıkış) * yüksekten uçan; kendini
olduğundan yüksek makamda gösterip gururlanan
balar :
far. * bala (yüksek, yukarı, üst) + r (isim yapım eki) * geleneksel mimaride
çatıları veya kiremitleri taşımak amacıyla kullanılan, iki ucu duvarların
üzerine oturtulan büyük ana çatı kirişi, şah tereği veya bu kirişlerin altına
çakılan ince tahta, pedavra
balarama :
san. * bala (kuvvet, kudret, güç) + Rama, ram, reme, romo (tanrı ismi; durmak,
hareketsiz kalmak, dinlenmek, sevinmek, memnun olmak) * Hint mitolojisinde
(Hinduizm) tarım ve güç tanrısı
balast :
ing. * ballast (ağırlık, denge sağlayan yük) * demiryollarında traverslerin
altına, şoselerde düzleştirilmiş toprak üzerine döşenen taş kırıkları
balast direnç :
ing., tür. * ballast (ağırlık, denge sağlayan yük) (ing.) + direnç (karşı
koyma, ters tepki verme) (tür.) * elektrik devrelerinde özellikle lambaların
veya tüplü aydınlatma sistemlerinin akımını sınırlayarak düzgün çalışmasını
sağlayan direnç elemanı
balat :
gre. * palation (saray) * İstanbul'un Avrupa Yakası'da Fatih ilçesinde, Haliç
kıyısında, Ayvansaray ile Fener semtleri arasında yer alan bir semt
balata :
lat. * balata (elastik olmayan, kauçuğa benzer, suya dayanıklı sakız; tropik
bir Amerikan sapotaceous ağacı, Manilkara bidentata) * kauçuk ağacı, mimusops
balata; kauçuk, lastik ayakkabı tabanı; motorlu araçlarda fren yapmayı
sağlayan, tekerlek mili üzerine yerleştirilmiş yarım ay biçimindeki alet, fren
pabucu
balayı :
tür. * bal (arının salgıladığı şekerli madde) + ay (otuz günlük zaman dilimi) +
ı (iyelik eki).* evlilik sonrası ilk günler (lune de miel (bal ayı) (lune (ay)
+ de (-nın) + miel (bal) ) (Fransızca’dan direkt tercüme) )
balbal :
tür. * barbar, balbal (vurmak, çarpmak, kakmak, çakmak) * eski Türklerde
kişinin anılması için mezarının veya bazı kurganların etrafına dikilen mezar
taşına verilen isim (Kurganların başındaki balbal sayısının çokluğu kişinin
kahramanlık derecesini göstermektedir.)
balboa :
lat. * balboa (İspanyol konkistador Vasco Nunez de Balboa'nın soyadından) *
Panama'da kullanılan resmi para birimlerinden biri;
balçak :
tür. * bar, bal (vurmak, çarpmak, kakmak, çakmak) + çak (küçültme eki) * kabza;
kılıç kabzasındaki demir siper
balçık :
tür. * bal (bağlanmak, yapışmak), balk (bağlanan, yapışan, batak, çamur;
viskoz, yapışkan madde) + çık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çeşitli
organik maddelerin karışımından oluşan, genellikle killi, koyu, yapışkan çamur
balçova :
tür. * balçık (cıvık çamur) + havi (ihtiva eden, kaplayan * İzmir’in bir ilçesi
baldır :
tür. * baltır (bitki gövdesi, bitki ve yaprak sapı; bacak) * bacağın diz ile
ayak bileği arasındaki bölümü, alt bacak
baldır patlatan :
tür. * baltır (bitki gövdesi, bitki ve yaprak sapı; bacak) + patlatan (yaran,
infilak ettiren; iç basınçla açan, çatırdatan) * güreşte, hasmın bir ayağını
tutup dizkapağına değin bükerek üzerine yüklenme şeklindeki oyun
baldırak :
tür. * baltır (bitki gövdesi, bitki ve yaprak sapı; bacak) + ak (isim yapım
eki) * don, pantolon gibi şeylerin dizden aşağı bölümü; kılıç kayışının aşağı
uzanan parçası
baldıran :
tür. * baltır (bitki gövdesi, sap) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
maydanozgillerden, nemli yerlerde yetişen zehirli bitkilerin ortak ismi ve bu
bitkiklerden elde edilen zehir; şeytan otu, şeytan tersi otu, şeytantersi,
ferula assa-foetida
baldırgan :
tür. * baltır (bitki gövdesi, sap) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
maydanozgillerden, nemli yerlerde yetişen zehirli bitkilerin ortak ismi ve bu
bitkiklerden elde edilen zehir; şeytan otu, şeytan tersi otu, şeytantersi,
ferula assa-foetida
baldırı çıplak :
tür. * baldır (bacağın diz ile ayak bileği arasındaki bölümü, alt bacak) + ı
(iyelik eki) + çıplak (yalın, örtüsüz, giysisiz) * işsiz güçsüz takımından,
ayaktakımından, serseri, yoksul, kimsesiz, güçsüz kimse; alt bacağı çıplak
gezmek zorunda kalan fakir kişi
baldırı kara :
tür. * baldır (bacağın diz ile ayak bileği arasındaki bölümü, alt bacak) + ı
(iyelik eki) + kara (siyah, koyu renkli) * eğreltiotugillerden, yirmi beş ile
kırk santim boylarında olan, nemli yerlerde yetişen otsu bir bitki
baldırsokan :
tür. * baldır (bacağın diz ile ayak bileği arasındaki bölümü, alt bacak) +
sokan (batıran, içine geçiren, duhul ettiren) * sinekgiller familyasından,
karasineğe çok benzeyen, kan emen, hastalık bulaştıran, hayvan sağlığı yönünden
zararlı bir tür sinek
baldız :
tür. * bala (küçük, çocuk, küçük çocuk) + tız (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer); ba’l (koca) + tız, dız (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (koca ile
ilgili olan) * küçük kız kardeş; kocanın eşinin kızkardeşi
baldo :
lat. * baldo (cesur, gözüpek, cüretli, atılgan, cesaret isteyen) * pilavlık
olarak yetiştirilen dolgun ve iri taneli bir pirinç türü
bale :
gre., lat. * ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak,
yerleştirmek) (gre.); ballare (dans etmek), ballo (dans), balletto (küçük dans,
dansçık) (lat.) * belirli bir koreografiye göre düzenlenmiş danslı ve müzikli
sahne gösterisi
balerin :
gre., lat. * ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak,
yerleştirmek) (gre.); ballare (dans etmek), ballerina (ballare (dans etmek) +
ina (dişil eki) ) (lat.) * bale yapan kadın
balet :
gre., lat. * ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak,
yerleştirmek) (gre.); ballare (dans etmek), ballerina (ballare (dans etmek) +
ina (dişil eki) ), ballet (balet) (lat.) * bale yapan erkek
balgam :
gre. * phlegma (phleg (iltihab) + ma (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) *
akciğerde solunum yolları tarafından üretilen, hava yollarının nemli
tutulmasını sağlayan mukus tabakası
balgümeci :
tür. * bal (arının salgıladığı şekerli madde) + gümeç (bal peteğini oluşturan
altı köşeli gözeneklerden her biri) (köm, göm, güm (bir şeyin içine sokmak,
daldırmak, gömmek) + eç (ile ilgli) ) + i (iyelik eki) * bal peteğine benzeyen
bir dikiş büzgüsü
balık :
tür., moğ. * bal (su, sulu toprak, çamurlu) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait)
(tür.); balig, başgasun (çamur, balçık, şehir) (moğ.) * denizde veya tatlı
sularda yaşayan solungaçlı, yüzgeçli ve kuyruklu canlı
balık burcu :
tür., gre. * balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) +
pyrgos (kule, bir yapının en yüksek noktası) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) *
20 Şubat - 20 Mart tarihleri arasında doğanları temsil eden, duyarlı, sezgisel,
hayal gücü güçlü ve empatik yapısıyla öne çıkan zodyak burcu
balıkçı yaka :
tür. * balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) + çi (yapan,
eden eki) + yaka (giysinin boyun çevresini saran kenar bölümü; taraf, yan,
kıyı, uç, kenar) * boğazlı kazak türü
balıkçıl :
tür. * balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) + çıl (ile
ilgili, -a ait) * balık ile beslenen
balıkesir :
tür. * balık (şehir, kale, saray) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer,
sur, korugan) (şehir kalesi) * Türkiye'nin, Marmara ve Ege Bölgesi'nde
toprakları bulunanan, doğuda Bursa, Kütahya; güneyde İzmir, Manisa; batıda Ege
Denizi, Çanakkale ve kuzeyde Marmara Denizi ile çevrili olan 10 plaka numaralı
sehir
balıkgözü :
tür. * balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) + göz (görme
organı) + ü (iyelik eki) * sağlamlaştırmak ereğiyle ayakkabıların bağcık
deliklerine, kemer deliklerine takılan, maden veya kemik gibi şeylerden yapılan
halka
balıkhane : tür.
* balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) + hane (ev, yer,
mekan, mesken, konak, konut, yuva) * bakık depolanan ve satışı yapılan yer
balıklama :
tür. * balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) + la (etken
fiil eki) + ma (isim yapım eki) * suya, balık gibi gergin, düz ve baş aşağı bir
biçimde atlama stili
balıklava :
tür. * balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) + laga, lava
(alan, saha) * balık tutma sahası; deniz, göl ve akarsularda balığın bol olduğu
yer, balık yatağı olan yer
balıksırtı :
tür. * balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) + sırt
(arka, vücudun belden yukarı olan arka yüzeyi) + ı (iyelik eki) * balık
iskeletindeki kılçıklar gibi birbirine koşut ve çapraz çizgilerle oluşmuş kumaş
deseni; yollarda, suların ortada toplanmayıp iki yandan akması için yolun
ortasına yapılan hafif şişkinlik
balışeyh :
ara. * bal (üstünlük, yücelik, yükseklik, kudret) + i (tamlama eki) + şeyh
(ihtiyar, yaşlı erkek, kabile reisi, bilgin, üstat, ruhani lider; tarikat
büyüğü, dini önder) * Kırıkkale iline bağlı bir ilçe
bali :
san. * bali (adak, reenkarasyon) * Küçük Sunda Adalarının en batısında yer
alan, Endonezya'ya bağlı bir ada
baliğ :
ara. * balağa (ulaştırmak, eriştirmek) * döl verme çağına gelmiş olan, döl
verme yetkinliğine eren, erişkin, ergin
balina :
gre. * phallaina (phalla (şişmek, irileşmek, büyümek) + ina (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer); phallos, phallus (penis, şişen, büyüyen) (gre., lat.) *
okyanuslarda yaşayan, cetacea takımına ait büyük cüsseli memeli balık
balistidae :
gre. * ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak,
yerleştirmek) + istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (gre.) +
eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya
eki) (lat.) * Balistes cinsini tip cins olarak içeren, güçlü çeneleri, sert
derileri ve ilk sırt yüzgecindeki kilitlenebilir diken sistemiyle tanınan,
çoğunlukla tropikal ve subtropikal denizlerde yaşayan tetik balıklarını kapsayan
ışın yüzgeçli balıklar familyası, tetik balıkları
balistiformes :
gre. * ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak,
yerleştirmek) + istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (gre.) +
formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a
ait) ) (lat.) * tetik balıkları ile kutu balıklarını ve yakın akrabalarını
kapsayan, sert deri, güçlü çeneler ve çoğu türde ilk sırt yüzgecinde
kilitlenebilir diken sistemiyle karakterize edilen ışın yüzgeçli balıklar
takımı
balistik :
gre. * ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak,
yerleştirmek) + istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ateşli silahlarda, merminin barut gazının
basıncıyla fırlayıp hedefe ulaşıncaya kadar olan hareketini inceleyen bilim
balk :
ing. * balk (inat etmek, reddetmek, duraksamak, engellemek) * beyzbolda rakibi
aldatmaya yönelik kural dışı hareket
balkan :
tür. * balk (yüksek, yüce, devasa), balka (dağ, ormanlık dağ kütlesi) + an (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.); Balken (direk, yüksek ve uzun sütun)
(alm.), bulk (toplu, iri, cüsseli) (ing.) * yüksek dağ;
balkanlar :
tür. * balk (yüksek, yüce, devasa), balka (dağ, ormanlık dağ kütlesi) + an (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lar (çoğul eki) * Avrupa'nın güneydoğusunda yer
alan ve Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya, Karadağ, Makedonya, Bosna-Hersek,
Arnavutluk, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya’yı içine alan coğrafi,
tarihi ve kültürel bölge
balkar :
tür. * balkar, malkar (balk (parıldamak, parlamak, ışımak, doğmak) + ar (-cı,
ile ilgili; yapan, eden) ) * parıldayan, ışıyan; Kuzey Kafkasya’da yaşayan,
Türk soyundan bir halk
balkı :
tür. * balk (parıldamak, parlamak, ışımak, doğmak) + ı (isim yapım eki) *
parıltı, parıldama, parlama, ışıltı, ışıma, simşek çakma, doğuş, doğma
balkır :
tür. * balk (parıldamak, parlamak, ışımak, doğmak) + ır -cı, yapan, eden eki) *
parıltı, prlaklık, ışıltı, şimşek
balkon :
alm. * balk (engel, kiriş, kalas, direk) + on (son ek) * bir yapının üst
katlarında yapılan, dışarıya doğru çıkmış, önü ve yanları insanın beline gelen
düzeyde korkulukla veya duvarla çevrilmiş, çıkıp hava almaya vb. yarayan açık
yer
ball handling :
ing. * ball (top) + handling (elleçleme, kullanma, ilgilenme, uğraşma, bakım)
(handle (ellemek, elleçlemek, ele almak, ilgilenmek, uğraşmak, bakmak) + ing
(isim yapım eki) ) * basketbolda top hakimiyetini kaybetmeden paslaşma, topu
tutma ve kontrol etme
ballard olayı :
ing. * ballard (İngiliz eğitim psikoloğu Philip Ballard’ın soyadından) (ing.) +
olay (vaka, gelişme, oluş, hadise, meydana gelen durum) + ı (iyelik eki) *
verilen bir konunun (şiirler, anlamlı nesir parçaları) ne ölçüde hatırlandığını
anlamak için yapılan yoklama sonunda hafızanın güçlenmesi
ballıbaba :
tür. * bal (arının salgıladığı şekerli madde) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata,
öncel) * ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından Lamium cinsini oluşturan
bitki türü
ballıdarı :
tür. * bal (arının salgıladığı şekerli madde) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + darı (buğdaygillerden, tohumları buğday gibi besin olarak da
kullanılabilen bitki) * halk arasında incire verilen isim
ballık :
tür. * bal (arının salgıladığı şekerli madde) + lık (isim yapım eki) * kavun ve
karpuzlarda görülen, iç dokunun bal gibi yapışkan, tatlı ve sümüksü hale
gelerek bozulması hastalığı (bostan meyvelerinde iç çürüme); bağ ve bostanlarda
görülen külleme hastalığı
ballismus :
gre. * ballismos (ballein (atmak) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti,
doktrin eki) ) * kol ve bacakların istemsiz, şiddetli ve atıcı hareketleri
ballistofobi :
gre. * ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak,
yerleştirmek), ballistra (atma, fırlatma, savurma) + phobia (korkma, korkulu
olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * silahtan veya
mermiden korkma; batofobi
balmer çizgisi :
isv. * balmer (İsveçli matematikçi Johann Jakob Balmer’ın soyadından) + çizgi (hat,
ince uzun işaret, yarık) + si (iyelik eki) * hidrojen atom spektrumunda,
elektronların n ≥ 3 seviyelerinden n = 2 seviyesine geçerken yayılan görünür
ışık spektrum çizgileri
balmer serisi :
isv. * balmer (İsveçli matematikçi Johann Jakob Balmer’ın soyadından) + seri
(dizi) + si (iyelik eki) * hidrojen atom spektrumunda, elektronların n ≥ 3
seviyelerinden n = 2 seviyesine geçerken yayılan görünür ışık spektrum
çizgileri
balmumu :
far. * bal (bağlanmak, yapışmak; arının salgıladığı şekerli madde; güzel,
tatlı) arıların ürettiği sarı renkli ve şekerli madde) + mum (kandil, parafin,
donyağı veya bunlara benzer, yavaş yanan bir maddenin, genellikle pamuktan
yapılan bir fitilin üzerine döküldükten sonra katılaştırılması yöntemiyle
hazırlanan, genellikle silindir biçimindeki ışık kaynağı) + u (iyelik eki) *
arıların, içine bal doldurdukları petekleri yapmak için karın halkaları
arasından salgıladıkları yumuşak ve sarımsı madde
balo :
lat. * ballare (dans etmek) + o (isim yapım eki) * resmi veya genel nitelikli,
müzikli danslı gece eğlencesi
balon :
gre., lat. * bala (top, küresel nesne) (gre.); ballare (zıplamak, sıçramak),
ballo, ballonis (şişen, yuvarlak cisim, top, şişirilince küresel olan nesne)
(lat.); ballon (fra.) * çok ince kauçuktan yapılmış, içine gaz veya hava
doldurulup şişkin duruma getirilerek ağzı iple bağlanan, hafif gazla
doldurulursa uçabilen nesne
balotaj :
gre. * bala (top, küresel nesne) (gre.); ballot (oy, kura; küçük top) + age
(durum eki) (fra.) * herhangi bir seçimde, adaylardan hiçbiri seçilmek için
gerekli sayıda oy alamayınca seçimin yenilenmesi; seçimlerde ikinci tur oylama,
eşitlik durumunda yapılan tekrar oylama
baloz :
gre., lat. * ballizo (dans etmek, atlamak sıçramak) (gre.); ballare (dans
etmek), ballo (dans) (lat.) * gemici, işçi gibi kimselerin gittikleri içkili
danslı eğlence yeri; İtalyanca balo kelimesinin argosal deformasyonu
balsalazid :
lat. * balsal (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + azide (kimyasal madde eki,
azelik asit C9H16O4 türevi) (azo (azotu belirten önek) + ide (ikili bileşik,
anyon eki) * inflamatuvar bağırsak hastalıklarının tedavisinde kullanılan,
bağırsakta salınan ve anti-inflamatuar etkili sentetik ilacın etken maddesi
(C17H15N3O6)
balsam :
gre., ibr. * balsamon (baharat, hoş koku, parfüm) (gre.); boshem (ibr.) * bazı
ağaçlardan elde edilen, parfüm ve ilaç yapımında kullanılan reçine
balsaminaceae :
lat. * Balsamina (Lat. balsamum "balsam, güzel kokulu reçine") +
aceae (-giller, botanik familya eki) * kınaçiçeği (Impatiens) ve akrabalarını
kapsayan çiçekli bitki familyası
balsamorhiza :
lat. * balsam (balzam, reçine) + rhiza (kök) * kökleri aromatik ve reçineli,
Kuzey Amerika kökenli, Asteraceae familyasından bir bitki
balsıra :
tür. * bal (arının salgıladığı şekerli madde) + sıra (dizi, seri, dizilme,
ardışıklık, düzen) * bağ ve bostanlara, ağaçlara zarar veren bir küf; ormanda
ağaç yapraklarına geceleri inen tatlı su damlacıkları
balta :
tür. * bal (kırmak, kırılmak, yaralanmak, yarılmak) + du, ta (araç eki) * ağaç
kesmek, budamak, yarmak, yontmak işlerinde kullanılan, çeşitli biçimde ve
keskin ağızlı, ağaç saplı demir araç; yarıcı, yaralayıcı, kesici
baltabaş :
tür. * balta (odun kesme aleti) + baş (tepe, uç, ilk, önce) * baş bodoslamaları
su yüzeyine, omurgasına dikey olan gemi
baltık :
lat. * balticus (boğaz) (balt (boğaz, denize ulaştıran yarılmış kara parçası) +
icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * Baltık Denizi veya çevresindeki bölgeyle
ilgili; boğaz
baltrap :
ing. * ball (top) + trap (tuzak) * atıcılıkta hedef vazifesi gören plakaları havaya
fırlatan yaylı alet
balya :
gre. * bala (top, şişirilince küresel olan nesne) * sarılıp yuvarlak hale
getitilmiş nesne veya mal; Balıkesir’in bir ilçesi; eski ismi Kocagümüş (Kurşun
madenlerinin ambalajlanmasına istinaden ismini almıştır)
balyaj : gre.,
fra. * bala (top, şişirilince küresel olan nesne) (gre.); balai (süpürge; çalı
tomarı), balayage (süpürme) (balayer (süpürmek) + age (isim yapım eki) ) (fra.)
* saçların uç bölümlerine uygulanan boyama
balyemez :
lat., ita. * balliamezza, balimezzo (orta top, yarım top) (ballia, bala (top) +
mezzo (orta, yarım) ) * Osmanlı'ların kale muhasaralarında kullandıkları uzun
menzilli bir batarya topu
balyos :
gre. * balouos (hamal, taşıyıcı, görevli; elçi) (gre.); baiulus (lat.) *
Osmanlı İmparatorluğu döneminde ilk zamanlar Venedik elçilerine, sonraları
bütün Frenk elçilerine verilen isim
balyoz :
gre. * varios (ağır şey, ağır demirci çekici) * büyük taşları kırmak, iri
kazıkları çakmakta kullanılan, uzunca saplı, oldukça ağır ve iri çekiç
bam :
far. * bana (parlamak, ışık saçmak), ba (ışık, şafak, aydınlık) * dam, çatı,
kubbe, kemer, tavan, sakf, uç nokta, gökyüzü; müzikte pes (bas) perde, pes
perde teli, sazlarda en kalın sesi veren tel
bamako :
bam. * bama (aligatör, timsah) + ko (nehir) * Mali'nin başkenti
bambaşka :
tür. * bam (pekiştirme öneki) + başka (farklı, değişik) (baş (ayrı, yalnız,
tek; uç, tepe, reis, ilk) + ka (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * çok
farklı, tamamen farklı, tümden değişik
bambıl :
mal., ing. * boom (uğultu, derinden gelen ses) + le (gibi, ile ilgili) (mal.),
bumble (vızıldamak, tokezlemek, sendelemek) + bee (arı) * kurtçuk evresindeyken
ekinlerin kökünü, erginleşince de başakları, tanelerin özünü kemiren,
kahverengi, kınkanatlı böcek
bambu :
tam., mal. * mambu (kamış) * buğdaygiller familyasına ait, genellikle tropikal
ve ılıman iklimlerde yetişen, içi boş, hafif ve son derece dayanıklı odunsu
gövdeleriyle bilinen, mobilyadan tekstile kadar pek çok sektörde ham madde
olarak kullanılan çok yıllık bir kamış türü
bambul :
mal., ing. * boom (uğultu, derinden gelen ses) + le (gibi, ile ilgili) (mal.);
bumblebee (yaban arısı) (bumble (vızıldamak, tokezlemek, sendelemek) + bee
(arı) ) (ing.) * kurtçuk evresindeyken ekinlerin kökünü, erginleşince de
başakları, tanelerin özünü kemiren, kahverengi, kınkanatlı böcek
bambuterol :
lat. * bis (iki, ikili) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun bir asil
grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren bir
organik bileşik) ) + buterol (fenetilamin türevi) * astım tedavisinde
kullanılan, terbutalinin bir ön ilacı olan, uzun etkili bir β adrenoseptör
agonisti (C18H29N3O5)
bamteli :
far. * bam (müzikte pes (bas) perde, pes perde teli, sazlarda en kalın sesi
veren tel) (far.) + tal, tel (ince, uzun ve esnek iplik veya metal çubuğu) + i
(iyelik eki) (tür.) * bazı sazlarda en kalın ses veren tel veya kiriş; yaylı
çalgılarda veya diğer telli aletlerde gerilmiş ana tel, temel tel; insanın alt
dudağının hemen altındaki seyrek sakal telleri
bamya :
ara. * bamiya (bamya) * ebegümecigiller (Malvaceae) familyasından, ılık ve
sıcak iklimlerde yetişen, sarımtırak çiçekli, piramit biçimli ve tüylü
meyveleri taze ya da kurutulmuş olarak yemeklerde tüketilen bir sebze türü
(Afrika kökenli bir sebze alcaea aegyptiaca veya abelmoschus esculentus
kelimesinden)
ban :
ara. * ban (tohumlarından veya meyvelerinden (habbü'l-bân veya ceyzü'l-bân) hoş
kokulu yağlar damıtılan ağaç cinsi) * Asya ve Kuzey Afrika’nın tropik
bölgelerinde yetişen, hoş kokulu tohumlarından şifalı parfümeri yağı elde
edilen, uzun ve narin dalları sebebiyle klasik Doğu edebiyatında sevgilinin
endamını simgeleyen kelp ağacı, Moringa oleifera
banach sabit nokta teoremi :
pol., ara., gre., tür. * banach (Polonyalı matematikçi Stefan Banach’ın
soyadından) (pol.) + sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz)
(ara.) + nokta (yazıda, matematikte ve geometrik anlatımda konum belirtmek,
ayırmak veya işaretlemek için kullanılan; boyutsuz kabul edilen en küçük işaret
veya sınır birimi) (tür.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir
matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki)
(tür.) * metrik uzaylar teorisinde kullanılan, belli koşulları sağlayan
fonksiyonların sabit noktalarının olduğunu garanti eden ve bu sabit noktanın
konstruktif şekilde bulunmasını sağlayan terorem
banal :
fra. * ban (halk hakkı, zorunluluk; çağrı, emir, ilan, bildiri) + al (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bayağı, sıradan, yaygın, bilinen, basit,
değersiz, her yerde görülen; günlük ve özel olmayan
banaz :
luv., gre. * pavanasa (su şehri, susal şehir, sulak yer), panasion (tüm Asya
ile ilgili) (pan (ile ilgili, tümünü kapsayan) + asia, asion (Asya) ) (gre.) *
Uşak’ın bir ilçesi
banço :
kim. * mbanza (tel, yay; müzik aleti) * yuvarlak bir gövdeye gerilmiş deri bir
kasnak ile uzun bir saptan oluşan, parmakla veya pena ile çalınan telli ve
perreli bir müzik aleti
band ligasyonu :
alm., fra., lat. * band, bend, bind, binden (bağlamak), band, bande, Band (bağ,
birleştirici; bir arada olan, çete) (alm., fra.) + ligatio (bağlama,
birleştirme) (ligare (bağlamak, birleştirmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) *
herhangi bir derecedeki iç hemoroiddeki anormal olarak genişleyen damarların
boğma yöntemiyle düşmesini ve yok olmasını amaçlayan tedavi prosedürü
banda :
alm. * band (bağ, kuşak, şerit; grup, topluluk) (alm.), bande (fra.) * bölgesel
Meksika müziğinin bir alt türü ve üflemeli ve vurmalı çalgıların icra edildiği
topluluk türü
bandaj :
fra. * bande (bağ, kuşak, şerit) + age (isim yapım eki) * yara bağı, sargı
bandana :
hin. * bandhnu, bandhna (bağlamak, düğümlemek) * batik boyama; Endonezya'ya
özgü bir kumaş boyama tekniği
bandar seri begawan :
mal. * bandar (şehir; liman) + seri (onursal, aziz, muteber) + begawan (lider)
* şehrin onursal lideri; Brunei’nin başkenti
bandıra :
isp., ita. * bandera, bandiera (bayrak) (isp., ita.) * bir geminin hangi
ülkenin, hangi devletin olduğunu gösteren bayrak, bandra
bandırma :
gre. * panormos (güvenli liman) (pan (hep, tüm) + ormos (liman) ) *
Balıkesir’in, denize sahili olan bir ilçesi
bandırmak :
tür. * ban (nüfuz, içine girme) + dır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki)
(tür.); penetrate, pénétrer, penetrieren (nüfuz etmek) (ing., fra., alm.) *
nüfuz etmek, içine geçmek, içine sokmak, içine daldırmak, bastırmak, batırmak
bando :
alm. * band (bağ, kuşak, şerit; grup, topluluk) (alm.), bande (fra.) * bölgesel
Meksika müziğinin bir alt türü ve üflemeli ve vurmalı çalgıların icra edildiği
topluluk türü
bandra :
isp., ita. * bandera, bandiera (bayrak) (isp., ita.) * bir geminin hangi
ülkenin, hangi devletin olduğunu gösteren bayrak, bandıra
bandrol :
ita. * banderuola (küçük bayrak) (bandiera (bayrak) + uola (küçültme eki) ) *
satılan ürünün denetimde ve kontrollü olduğunu belirten, devlet tarafından
verginin alındığını gösteren ve satılan şeylerin üzerine konulan etiket
bandwidth :
ing. * band (frekans aralığı) + width (genişlik) * bir iletişim kanalının
belirli bir sürede taşıyabileceği maksimum veri miktarını ifade eden temel ağ
parametresi
bangır :
tür. * bangır (ses yansımalı onomatopeik kelime) * yüksek sesi veya gürültüyü
tanımlayan onomatope (ses yansımalı) kelime
bangkok :
tay. * bangkok (ada köyü) (bang (köy, bölge) + ko, kok (ada) ) * Tayland’ ın
başkenti
bangladeş :
san. * bangladesh, bengaldesh (bengal ülkesi) (banga (kurucu kişinin ismi) + la
(bağlaç) + desh (ülke, yer) ) * Asya kıtasında, Myanmar ile Hindistan’a sınır
komşusu olan ülke; Bengal ülkesi
bangui :
sang. * ubangi, bobangi (akıntılar) * Orta Afrika Cumhuriyeti’nin başkenti
(Ubangi Nehri'nin kuzey kıyısındaki konumundan dolayı)
banım :
tür. * ban (nüfuz, içine girme) + ım (isim yapım eki) * lokma; ekmek parçası;
yudum; yağlı, salçalı ve sulu yemek, banak
bani :
ara. * bana (inşa etmek, kurmak, yapı oluşturmak), bina (yapı, kurulum) *
kurucu ve kurulumda bulunan kimse
banik :
slo. * banik (madenci) * irmik ve yumurtaya bulanarak kızartılan Malatya’ya
özgü köfte
banjul :
man. * banjul (lif, bambu) * Gambiya’ nın başkenti
bank :
ita. * banca (tezgah, masa, uzun sıra, banko) * oturmak için yapılmış, arkalığı
da olabilen uzun sıra
banka :
ita. * banca (tezgah, masa, sıra, bank) * faiz karşılığı para alıp veren,
kredi, ıskonto, kambiyo işlemleri yapan, değerli eşya saklamaya yarayacak kasa
kiralayan kuruluş
bankamatik :
ita. * banca (tezgah, masa, sıra, bank) + ma (ön ek) + thema (konu, tema) ) +
tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * müşterilerin banka şubesine gitmeden
para çekme, yatırma ve diğer işlemleri yapabildiği otomatik para çekme makinesi
(ATM), otomatik vezne makinesi
banker :
ita. * banchiere (banch (banka) + iere -cı, yapan, eden eki) ), banker (bank
(banka) + er (-cı, yapan, eden eki) ) (ing.); banquier (banque (banka) + ier
(-cı, yapan, eden eki) ) (fra.) * bankacı, yüksek faiz taahhüdüyle para
toplayan kişi
bankerzede :
ita., far. * banchiere (ita.) + zadan (vurmak, çarpmak, çalmak, çalgı çalmak,
yere çalmak), zade, zede (vuran, vurulan, çalan, çalınan; zarar görmüş olan)
(far.) * banker tarafından dolandırılarak, parası çalınarak zarar görmüş olan
kişi
banket : fra.
* banquette (set, seki, küçük sıra; ayak üstü ziyafet) (banque (sıra, tezgah) +
ette (küçültme eki) ) * karayollarının iki yanında bulunan ve yayaların
yürümesine, taşıtların trafiğe engel olmadan durabilmesine yarayan bölüm
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder