27 Eylül 2026 Pazar

aversiyon - banket

aversiyon : lat. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + versio (dönme, dönüş, rotasyon, dönüşüm, yönelim, çevrim) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) + tio (isim yapım eki) ) * uzaklaşma, tiksinti, nefret, hoşnutsuzluk veya psikolojik soğukluk hissi

averrhoa : lat. * Averrhoes (Arap hekim ve botanikçi Averroes) * tropikal meyve veren ağaç, Oxalidaceae familyasından bir bitki

aves : lat. * avis (kuş) + es (takson eki) * tüylerle kaplı vücutları, gagaya dönüşmüş çeneleri, yumurtlayarak çoğalmaları ve ön üyelerin kanatlara dönüşmesiyle karakterize edilen, modern kuşları ve onların ortak atalarından gelen tüm kuş gruplarını kapsayan omurgalılar sınıfı

avet : erm. * avet (kutlu, şanslı, mutlu, iyi) * nişan yahut düğünde getirilen hediye, sevindirmelik, hediye, armağan

avgın : erm. * avgin (bağlantılı, ilişkili) * lağım; suyun akmasını sağlayan doğal eğim; duvarda suyun geçmesi için bırakılan delik veya üstü kapalı su yolu

aviasyon : lat. * avis (kuş) + atio (ile ilgili olma) * uçma sanatı, havacılık, uçuş faaliyetleri; kuşların uçuşundan esinlenerek adlandırılan, hava araçlarının tasarımı, üretimi, işletilmesi, kullanımı ve hava taşımacılığı faaliyetlerinin tümünü kapsayan havacılık alanı

avicenniaceae : lat. * Avicennia (İranlı/Farslı hekim ve filozof İbn Sina'nın Latince adı Avicenna'dan) + aceae (-giller, botanik familya eki) * mangrov ekosistemlerinde yetişen Avicennia cinsini kapsayan bitki familyası

avidite : lat. * avere (istemek, arzulamak, hasret çekmek), avidus (istekli, açgözlü, arzulu) + itas (isim yapım ve durum eki) * açgözlülük, hırs

aviküler : lat. * avis (kuş) + cula, culum (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * küçük kuşlar ile ilgili

aviofobi : lat., gre. * avis (kuş) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * uçuş korkusu, uçma korkusu

avionik : lat. * avis (kuş) + ianus (ile ilgili olan) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) * uçak ve uzay araçlarının elektronik sistemlerini, kontrol ve iletişim cihazlarını kapsayan teknoloji dalı

avisto : lat. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + videre (görmek), visto (görülmüş) * gösterildiği zaman ödenmesi gereken poliçelere yazılan, görünce anlamına gelen bir terim

avitaminöz : lat. * avitaminose (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + vitas (hayat, yaşam, dirim, ömür) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) ) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) * vitamin yokluğuna bağlı, vitamin eksikliğiyle ilgili, vitaminsiz

aviyasyon : lat. * avis (kuş) + atio (ile ilgili olma) * uçma sanatı, havacılık, uçuş faaliyetleri; kuşların uçuşundan esinlenerek adlandırılan, hava araçlarının tasarımı, üretimi, işletilmesi, kullanımı ve hava taşımacılığı faaliyetlerinin tümünü kapsayan havacılık alanı

aviyonik : lat., gre. * avis (kuş) (lat.) + ilektronio, elektron (birleştirip karıştırma, altının ve gümüş ile karıştırılması ile elde edilen metal; çamgiller familyasından sarı-kızıl arası renge sahip hoş kokulu bir bitki, kehribar, amber; koyu sarı, parlak, akkor; elektrikle ilgili) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * uçak, uzay aracı ve diğer hava araçlarında kullanılan haberleşme, seyrüsefer, uçuş kontrolü, algılama, bilgisayar, elektronik donanım ve yazılım sistemlerinin tümünü ifade eden havacılık elektroniği alanı

aviz : far. * avz (asmak) * asılan, asılı bulunan, çeken; Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Hüseyni dizisine dayanan ve özgün melodik hareketlerle karakterize edilen, derin hüzün ve içsel ifadeler barındıran, özellikle gazel ve şarkı türlerinde kullanılan zengin süslemelerle dolu, duygusal ve teknik açıdan karmaşık bir makam

avize : far. * avz (asmak), aviz (asılı olan, asılan) + e (ile ilgili olan) * tavana asılan camdan süslü aydınlatma aracı

avlak : tür. * av (tutmak, kavramak, yakalamak) + lak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * avı bol olan yer, av yapılan yer, av yeri

avlamak : tür. * av (tutmak, kavramak, yakalamak) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir hayvanı kapan, olta veya silahla öldürmek

avlu : tür., gre. * ağ (açık yer), aul (yerleşim, oba) (tür.), avli (çitle çevrili alan, ağıl, avlu) (gre.) * yapılar arasında kalan üstü açık alan

avn : ara. * ana (yardım etmek, destek olmak, güç vermek) * yardım etme, destek verme, güç verme, yardım, imdad, meded, destek, koruma

avni : ara. * ana (yardım etmek, destek olmak), taavana (birbirine yardım etmek, birbirine destek olmak, birlikte çalışmak), avni (yardımcı, destekçi), muavenet (yardım, yardımcılık, destek, teavun), teavun (karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve iş birliği; ortak bir amaç için birbirine destek olma durumu, birbirine yardım etme, birbirine destek olma), avn (yardım, destek) + i (sıfat yapım eki) * yardımcı, yardım eden, destek veren, destekçi, yardakçı, koruyan, yardımı seven kimse

avogadro : lat. * advocatus (avukat) (ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + vocare (seslenmek, hitap etmek) ) * bir elementin bir molündeki atom sayısı veya bir bileşiğin bir molündeki molekül sayısını (Avogadro Sayısı) 6.022x10^23 olarak tespit eden İtalyan kimyager

avogadro yasası : ita., tür. * avogadro (İtalyan kimyager Amedeo Avogadro’nun soyadından) (ita.) + yasa (kural, kanun, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) (tür.) * sabit sıcaklık ve basınç altında, eşit hacimlerdeki gazların eşit sayıda molekül içerdiğini belirten ve moleküler yapı ve mol kavramlarının geliştirilmesinde temel oluşturan temel gaz kanunu

avokado : azt. * ahuacatl (testis, husye) (bereket meyvesi) * tropikal bölgelerde yetişen bir bitki ve onun koyu yeşil kabuklu, tek çekirdekli, sert, armuda benzeyen meyvesi

avolisyon : lat. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + volo (istemek, arzulamak, dilemek) + tio (isim yapım eki) * başlatma, motivasyon ve hedefe yönelik davranışlarda önemli bir azalma ve düşünce içeriğinin yoksullaşması veya istem yokluğu

AVR : ing. * aortic (aort) + valve (kapak) + replacement (değişim) * aort kapağının mekanik veya biyolojik olarak cerrahi değiştirilmesi işlemi

avrat : ara. * avara (eksik olmak, çıplak olmak, kusurlu olmak), avr (açık, açıklık, delik, gedik) + at (ile ilgili olma) (ara.), ouvert (açık) (fra.) * açık, eksik, çıplak, mahrem, kusurlu, açığa çıkmaması gereken

avrat otu : ara., tür. * avrat (açık, eksik, çıplak, mahrem, kusurlu, açığa çıkmaması gereken; kadın) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) * dallanmış, otsu, etli köke sahip ve çok yıllık bir bitki

avret : ara. * avara (eksik olmak, çıplak olmak, kusurlu olmak), avr (açık, açıklık, delik, gedik) + at (ile ilgili olma) (ara.), ouvert (açık) (fra.) * açık, eksik, çıplak, mahrem, kusurlu, açığa çıkmaması gereken

avrita : gre. * auros (parlayan, parlak, açık renkli), habros (iri, gösterişli) + itos (son ek) * kefal; büyük boy has kefal, paçoz

avrupa : ara. * ereb, ırib (güneşin battığı yön, batı) (mağrib (batı) ), europa (avrupa) (eurys (geniş, yayvan, engin) + opia (görüş, görüm) (ops (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) (“Asia” kelimesi de “yukarı çıkmak, yükselmek, doğmak; doğu yönü” anlamına gelmektedir.) * kuzeyde Arktik Okyanusu, batıda Atlantik Okyanusu, güneyde Akdeniz ve doğuda Asya ile çevrili bir kıta; mitolojide Fenike kralı Agenar ile Telepassa'nın kızının adı

avrupai : ara. * ereb, ırib (batı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Avrupaya özgü, Avrupa ile ilgili

avşar : tür. * afşar (işini çabuk yapan, çabuk, seri, hızlı; ters, karşıt, zıt; ucu sivri bıçak) * Altıncı Oğuz Türkleri Boyundan olup bugün İran’ın kuzeyinde, Anadolu’nun daha çok güney yörelerinde, Afganistan’ın kimi yerlerinde yaşayan halk

avşin : far. * afşin, avşin, pisin (zırh, silah, güç, koruyucu komutan; İslamiyet öncesi ve erken dönem İslam tarihinde, Orta Asya'da (bugünkü Tacikistan ve Özbekistan civarı) hüküm süren Aryen bir topluluk olan Soğdların ve Uşrusana prenslerinin kullandığı saltanat üunvanı) * zırh, silah, güç, koruyucu komutan; su mavisi; kekik otu

avuç : tür. * av (tutmak, kavramak, yakalamak) + uç (isim yapım eki); adut, avut (avuç) + ça (dolusu, gibi olan) * elin iç yanı, elin iç tarafı, parmakların kavradığı iç yüzey; bir el dolusu miktar

avukat : lat. * ad (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + vocatus (konuşulmuş, konuşmuş) (vocare (konuşmak) +atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * hitap eden, birine konuşan, vakayı inceleyen, savunan kişi

avunç : ara., tür. * ava (korumak, barındırmak, sığındırmak, yardım etmek) (ara.); av, avı (alışmak, uyumlu hale gelmek, zevk almak) (tür.) + unç (isim yapım eki) (tür.) * acının, kederin bastırılması veya biraz unutulması, rahatlama, teselli, sakinleşme avuntu

avunmak : tür. * av, avı (alışmak, uyumlu hale gelmek, zevk almak) + un (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * acısını dindirici, sıkıntısını giderici vasıtalar ile oyalanmak

avurt : tür. * abır (ağız sesi), avurd (lakırdı, çene çalma) * yanakların ağız boşluğundaki, iç yanları

avurtlak : tür. * avurt (yanak, çene kısmı) + lak (küçültme ve ilgi eki) * yanak bölgesinde şişlik yapan veya yanak üzerine oturan küçük yumru, şişlik veya tümsek; giysinin uygun gelmeyip kabarık kalması

avustralya : lat. * auster (güney rüzgarı, güney yönü) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ia (yer eki) * güneydeki yer; Güney Yarımkürede, Hint Okyanusu ile Büyük Okyanus arasında yer alan bir kıta ülkesi

avusturya : alm. * ostar (doğu) + richi (alem) * doğu alemi; Orta Avrupa'da denize kıyısı olmayan, dokuz eyaletten oluşab, batısında Lihtenştayn ve İsviçre, güneyinde İtalya ve Slovenya, doğusunda Macaristan ve Slovakya, kuzeyinde ise Almanya ve Çekya yer alan ülke

avutmak : ara., tür. * ava (korumak, barındırmak, sığındırmak, yardım etmek) (ara.); av, avı (alışmak, uyumlu hale gelmek, zevk almak) + ut (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * teselli etmek, birisinin acısının dinmesine yardımcı olmak

avülsiyon : lat. * avellere (ab (-dan, -den, uzak) + vallere (koparmak, sökmek) ), avulsion (koparma, sökme) * vücudun bir parçasının kazara kopması veya cerrahi olarak kesilip alınması

axitinib : lat. * axis (eksen, aks, dingil, mil, kutb) + tinib (tyrosine kinase (tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani olan) (lat.) ) * ileri böbrek hücreli karsinomu tedavi etmek için tek başına veya diğer ilaçlarla birlikte kullanılan ilacın etken maddesi (C22H18N4OS)

axolotl : nah. * atl (su) + xolotl (hizmetkar, köle; Aztek’lerde akşam yıldızının (Venüs'ün akşam görünümü) tanrısı, Şolotl) * Meksika'ya özgü, yaşamı boyunca larva özelliklerini koruyan, dış solungaçlarıyla suda yaşayan ve kopan uzuvlar ile bazı iç organlarını olağanüstü biçimde yenileyebilme yeteneği nedeniyle gelişim biyolojisi ve rejenerasyon araştırmalarında yaygın olarak kullanılan neotenik semender türü, Meksika yürüyen balığı

axolotlidae : nah., lat. * atl (su) + xolotl (hizmetkar, köle; Aztek’lerde akşam yıldızının (Venüs'ün akşam görünümü) tanrısı, Şolotl) (nah.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * axolotl ve yakın akrabalarını kapsayan, yaşam döngüsünde neoteniyi koruyabilen, dış solungaçlı larva özelliklerini erişkin dönemde de sürdürebilen ve yüksek doku yenileme yeteneğine sahip semenderlerden oluşan hayvan familyası

axyris : gre. * a (olumsuz) + xyris (çim, saz) * otsu, kuru alanlarda yetişen, Amaranthaceae familyasından bir bitki

ay : ara. * ayiya (yorulmak, güçten düşmek, bitkin düşmek) * yorgunluk, bitkinlik, halsizlik

ay : tür., ara. * ayn (göz; pınar, kaynak, menba) (ara.); eye, oeuil, Auge (göz) (ing., fra., alm.) * Dünya’nın uydusu olan gök cismi (dünyaya uzaklığı 380.000 km); göz, pınar, “ayna”

ay ata : tür. * ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi, Ay) + ata (baba, öncel, dede, geçmişteki soy büyükleri, soy, nesil) * Türk mitolojisindeki Tengricilik inancında göğün altıncı katında oturan ay tanrısı addedilen kutsal varlık, Ay Dede

ay han : tür. * ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi, Ay) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * Türk ve Altay mitolojisinde Ay Kağanı (Hükümdarı)

a'ya : ara. * ayiya (yorulmak, güçten düşmek, bitkin düşmek) * en kudretsiz, kuvvetsiz, kabiliyetsiz. iktidarsız

aya : gre. * hagios (kutsal, aziz, mukaddes), hagia (kutsal, azize, mübarek kadın) * kutsal, aziz, mukaddes (örneğin Ayasofya (hagia (kutsal) + sophia (bilgelik, bilgililik) )

aya : tür. * aya (kayırmak, korumak) + mak (fiil mastar eki) * elin iç tarafı; Türk ve Altay mitolojisinde iyi ruh; yaratmak; ışık

a'yad : ara. * id (bayram) * bayramlar

ayah : mal. * ayah (baba) * Hintli çocuk bakıcısı; sömürge evlerinde çalışan Hintli hizmetçi veya hemşire

ayak : tür. * ad (ayırmak, ayrı olmak, ileri fırlatmak, öne savurmak) + ak (isim yapım eki) * bacağın bilekten aşağıda bulunan, yere basmaya ve yürümeye yarayan bölümü

ayak bastı : tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme organından her biri) + bas (üzerine yüklenmek, aşağı veya yukarı itmek) + tı (geçmiş zaman ve isim yapım eki) * ülkeye gelen turistten alınan kişi başı ücret

ayakaltı : tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme organından her biri) + alt (aşağı) + ı (iyelik eki) * gelip geçenlerin çok olduğu yer

ayakçak : tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme organından her biri) + çak (araç eki) * yüksek bir yere ulaşmak için üzerine basılan ayaklık, küçük seyyar merdiven; ayakla üzerine çıkılan basamaklı sırık

ayakçı : tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme organından her biri) + çi (yapan, eden eki) * getir götür işleri gibi fazla tecrübe gerektirmeyen işlerde kullanılan kimse

ayakkabı : tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme organından her biri) + kap (hazne, kılıf, muhafaza, kapan kavrayan nesne) + ı (iyelik eki) * deri ve benzeri bir şeyden, altı kösele, lastik gibi dayanıklı maddelerden yapılan, özellikle sokakta, her türlü etkiden ayağı korumak için kullanılan ayak giyeceği

ayaklanmak : tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme organından her biri) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * gitmek üzere oturduğu yerden kalkmak; isyan etmek, başkaldırmak

ayaklı mani : tür., ara. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme organından her biri) + lı (ile, birlikte, beraber) + ma’na (anlam), ma’ani (anlamlar, anlamlı sözler, vecizeler) * ilk dizesinde genellikle yalnız ayağı (uyağı) söylenerek düzülen ve dize sayısı değişik (üç, dört, beş altı) olabilen mani

ayaküstü : tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme organından her biri) + üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + ü (iyelik eki) * oturmadan, ayakta durarak; acele olarak, kısa sürede

ayakyolu : tür. * ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme organından her biri) + yol (bir yerden bir yere gitmek için iz, geçit, ilerleme hattı, güzergah) + u (iyelik eki) * insanın dışkısını ve idrarını boşalttığı yer, tuvalet

ayal : ara. * ala (geçimini sağlamak, bakmak, himaye etmek) * bakmakla yükümlü olunan kimseler, aile fertleri, ev halkı, iyal (ç.)

ayan beyan : ara. * ayn (göz; pınar, kaynak, menba), ayan (göze açık, göze görünen, açıkça görünen) + beyan (açığa çıkma, açığa çıkarma, ortaya çıkma, ortaya çıkarma, oluşum, oluşturma, aydınlanma, bildirme, bildiri, açıklama, izahat, anons, duyuru, ilan) * çok açık, açık seçik, apaçık, besbelli

ayancık : ara. * ayan (Ayan tepesinden) + cık (küçültme eki) * Sinop'nın bir ilçesi

ayandon : gre. * hagios (kutsal, aziz, mukaddes), hagia (kutsal, azize, mübarek kadın) + Andonios, Anthonios (değerli, övülesi) (anthos (çiçek) + nios (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * 28 Ocakta başlayan fırtına

ayar : ara. * iyar (altın ve gümüşün saflık ölçüsü, saatin hassas ölçümü, ölçüt) * bir mekanizmayı işleyiş düzenine sokma

ayarlamak : ara. * iyar (altın ve gümüşün saflık ölçüsü, saatin hassas ölçümü, ölçüt) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir ölçü birimini belli bir örneğe uygun duruma getirmek; bir cihazı belli bir işi doğru, düzgün, gereği biçimde yapabilecek düzene getirmek; hedeflenen bir durumu oluşturacak düzenlemeleri yapmak

ayartmak : tür. * adart (yoldan çıkarmak, tehlikeye atmak) (ad (atmak) + art (bağlaç) ) + mak (fiil mastar eki) * doğru yoldan saptırmak, baştan çıkarmak, yolunu şaşırtmak

ayas : tür. * aya (berrak ve aydınlık olmak) + s (isim yapım eki) (tür.); ice, Eis (buz) (ing., alm.) * berrak, aydınlık, ay ışığı, soğuk; ayaz

ayasofya : gre. * hagios (kutsal, aziz, mukaddes), hagia (kutsal, azize, mübarek kadın) + sophia (bilgi, bilgelik) * kutsal bilgi, kutsal bilgelik

ayastefanos : gre. * hagios (kutsal, aziz, mukaddes) + stephein (taç takmak, çevrelemek, sarmak), stephanos (taç, çelenk, halka) * İstanbul'daki Yeşilköy semtinin eski adı

ayaş : tür. * ayaş (parlak, aydınlık gece) (ay (ay) + aş (gibi olan, özdeş, aynı) ) (Ay’ın göründüğü gece anlamından) * Ankara'nın bir ilçesi

ayatori : jap. * aya (tasarım; güzel; renkli; desen, motif, örgü, çapraz iplik; Japon kadın ismi) + tori (almak, tutmak, yakalamak) * Asya ülkelerinde, ip veya benzeri malzemelerle oynanan oyun

ayaz : tür. * aya (berrak ve aydınlık olmak) + s (isim yapım eki) (tür.); ice, Eis (buz) (ing., alm.) * berrak, aydınlık, ay ışığı, soğuk; ayaz

ayazma : gre. * hagios (kutsal, aziz, mukaddes), hagia (kutsal, azize, mübarek kadın) + ma (su) (kutsal su) * Rumların kutsal saydıkları kaynak, pınar veya kuyu

ayb : ara. * aiba (kusur etmek, hata etmek, arıza yapmak, ayıplamak, eleştirmek, yadırgamak) * kusur, hata, kabahat, yanlışlık, eksiklik, noksanlık, ahlak ve töre kurallarına aykırı olan, utanç verici durum veya davranış

aybar : tür., far. * ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi, Ay) (tür.) + bardan (yüklenmek, taşımak, götürmek, getirmek, kaldırmak), bar (yüklenen, taşıyan, götüren, getiren) (far.) * gösterişli, heybetli, görkemli; korku veren; bayrak taşıyan

aybars : tür. * oy, ay (ay; boz, koyu sarı) + bars (leopar) * boz leopar; ay gibi güzel ve pars gibi yırtıcı; erkek ismi

aybastı : tür. * ay (Dünya’nın uydusu) + bas (üzerine yüklenmek, aşağı veya yukarı itmek ezmek) + tı (geçmiş zaman eki) * Ordu’nun bir ilçesi; Ay tutulmasından

aybaşı : tür. * ay (Dünya’nın uydusu; 30 günlük süre) + baş (ilk, en önde, öncel, tepe) + ı (tamlama eki) * belirli bir düzeni sağlamak için konulan kural veya ölçü; kadınlarda ve bazı diğer yüksek dişi primatlarda, üreme çağı boyunca rahim iç yüzeyinde oluşan damar ve dokuların ve sperm tarafından döllenmemiş yumurtanın kan ile birlikte vücuttan atılması şeklinde gerçekleşen kanama, aybaşı hali, adet kanaması, adet döngüsü, kadınların doğurganlık dönemi, regl, menstruasyon; hayız

aybeay : tür. * ay (otuz günlük zaman dilimi) + ba, be (ile, beraber, yanında, aracılığıyla anlamında edat) + ay (otuz günlük zaman dilimi) * aydan aya, ayda bir

aybegüm : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + üm (birinci tekil şahıs iyelik sıfatı eki, bey+im, beg+im) * Ay gibi güzel hanımefendi

ayben : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + beniz, meniz (görünüş, suret, çehre) * teni ay kadar beyaz ve temiz olan; yüzünde benleri olan güzel, Ay benizli

aybüke : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + buk, buka (boğmak, sıkıştırmak, eğmek, yamultmak, kıvırmak, bükmek), büke (ejderha; boğan, sıkıştıran, büken, bükücü, eğici, eğen, kıvıran) * ay ejderhası, ay bükücü

aycan : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + can (yaşam, hayat, dirilik) * Ay ruhlu, Ay gibi güzel; kadın veya erkek ismi

ayça : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + ça (gibi olan, andıran) * Ay’ın ilk görünmeye başladığı günlerindeki durumu, ayın yarım daireden daha küçük görünüşü, ayın ilk görünmeye başladığı günlerinde aldığı yay biçimi

ayçiçeği : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + çaçak, çeçeg, çiçek (çiç (tomurcuk açmak) + ek (ile ilgili olan) ) + i (iyelik eki) * bileşikgillerden/papatyagillerden (Asteraceae), yaprakları bütün ve dişli, çiçeği çok iri ve sarı renkli, otsu bir bitki, günebakan, gündöndü

ayçöreği : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + çörek (pişirilmiş, közlenmiş, kavrulmuş şey, fırın ürünü) + i (iyelik eki) * içine tarçın, ceviz, fındık, kakao ve kuru üzüm konularak yapılan, hilal şeklindeki bir çörek çeşidi

ayda : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + da (gibi) * Ay gibi güzel; kadın ismi

aydan : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + dan (çıkma, ayrılma, köken eki) * aydan gelen; ay gibi parlak, güzel, saf

aydemir : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + demir (sert metal; sağlamlık, dayanıklılık, güç sembolü) * marangozlukta kullanılan, yüzü ay biçiminde bir çeşit keser

ayder : erm. * ard (tarla, ot biçme ve çayırlık yeri), ayder (tarlalar) * tarla, tarlalar; yardım eden, çare olan, fayda veren; Türkiye'nin Rize iline bağlı Çamlıhemşin ilçesinde yer alan, Kaçkar Dağları'nın eteklerinde ladin ve kayın ormanlarıyla çevrili, kaplıcaları ve şelaleleriyle ünlü dünyaca tanınan turistik bir yayla

aydın : tür. * ay (Dünya’nın uydusu; ışıklandırma, ışık verme, açığa çıkarma, tanımlama) + dın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türkiye'nin Ege Bölgesi'nde yer alan, kuzeyde İzmir, kuzeydoğuda Manisa, doğuda Denizli, güneyde Muğla ile sınırı olan ve batıdan Ege Denizi kıyılarıyla çevrili olan 09 plakalı ili; erkek ismi

aydıncık : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu; ışıklandırma, ışık verme, açığa çıkarma, tanımlama) + dın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + cık (küçültme eki) * Yozgat’ın bir ilçesi; Mersin’in bir ilçesi; eski ismi Kelenderis (Takvim) (kalendae (hesap kitabı, hesap defteri) ) (gre.)

aydınger : alm. * eid (yemin; söz, taahhüt, vaad) + inger (ile ilgili, sahibi) * kaygan yüzeyli, saydam, genellikle mimarlıkta çizim için kullanılan özel bir kağıt

aydınlanmak : tür. * aydın (ışıklı, ışıklanmış; bilgili, kültürlü, görgülü) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ışıklanmak; bir konuda bilgi sahibi hale gelmek

aydınlatmak : tür. * aydın (ışıklı, ışıklanmış; bilgili, kültürlü, görgülü) + lat (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ışıklandırmak; bir konuda bilgi sahibi hale getirmek

aydınlık : tür. * aydın (ışıklı, ışıklanmış; bilgili, kültürlü, görgülü) + lık (isim yapım eki) * ışık alma, ışık verme, pırıltı, tan yeri, tanım, tanımlamak

aydınlıkölçer : tür. * aydın (ışıklı, ışıklanmış; bilgili, kültürlü, görgülü) + lık (isim yapım eki) + ölç (sayısal değerini tespit etmek, ölçmek) + er (yapan, eden eki) * ışık miktarını ölçmeye yarayan cihaz, fotometre

aydıntepe : tür. * aydın (ışıklı, ışıklanmış; bilgili, kültürlü, görgülü) + tepe (yükseklik, en yüksek nokta) * Bayburt’un bir ilçesi

aydoğan : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + doğ (yükselmek, çıkmak, oluşmak, yaratılmak, meydana çıkmak, türemek, üremek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * erkek ismi

aydost : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + dost (samimi arkadaş, yoldaş) * Kayı boylarında bir karye; erkek ismi; Neşet Ertaş'ın babasını kaybettikten sonra yazdığı, bestesi babası Muharrem Ertaş'a ait olan bozlak

ayet : ara. * ayya (işaret etmek, göstermek, göze görünmek) + et (isim yapım eki) (ara.) * işaret, görünme, görünen; işaret, iz, sinyal, nişan, kod (eye, oeuil, Auge (göz) (ing., fra., alm.) )

aygın : tür. * ay (bilinci açık olmak, kendinde olmak; uyanmak, kendine gelmek, farkına varmak) + gın (ile ilgili, gibi) * gözü açık, uyanık, ayık; yarı kendinde, yarı kendinden geçmiş, güçsüz, bitkin, gözü açık, uyanık, ayık

aygır : tür. * ay (ayırmak, seçmek) + gır (ile ilgili, gibi, -a ait) * damızlık erkek at

aygıt : tür. * ay (ayırmak, seçmek) + gıt (isim yapım eki) * cihaz, alet

ayguçi : tür. * ay (demek, söylemek, anlatmak) + guçi (-ci, yapan) * eski Türklerde, hükümdardan sonra en yetkili kişi, başvezir, başdanışman, devlet müşaviri, kağan vekili

aygün : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) * erkek ismi

ayhan : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * Ayın hükümdarı; erkek ismi

ayı : tür. * adığ (ayı) * memelilerin etoburlar türünden çok iri gövdeli, kısa kuyruklu, sivri burunlu, beş parmaklı, tabanlarına basarak yürüyen ve gerektiğinde iki ayağı üzerinde durabilen, etçil ancak meyve ve bal da yiyen yabanıl bir hayvan

ayıbacağı : tür. * ayı (yırtıcı etobur memeli) + bacak (vücudun, kalça ile ayaklar arasındaki iki adet yürüme veya destek organından her biri; alt uzuv) + ı (iyelik eki) * geminin çift yan yelkenlerinin birini sancak, birini iskeleden kullanarak pupadan alınan rüzgarla yapılan yol alma biçimi

ayıbalığı : tür. * ayı (yırtıcı etobur memeli) + balık (suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki) * etçiller takımının fokgiller familyasından, birkaç metre boyunda, gövdesi mekik biçiminde, başı yassıca, ön ayakları kısa ve art ayakları yalnızca gövdenin ardında sürüklenici durumda olan, postu kısa ve kadifemsi kıllarla kaplı ve çok değerli, memeli bir deniz hayvanı, fok

ayıboğan : tür. * ayı (yırtıcı etobur memeli) + boğ (sıkmak, daraltmak, sıkıştrmak, bastırmak, tıkamak) + an (yapan, eden eki) * iriyarı ve kaba, anlayışsız kimse; yenmesi zor, boğaz tıkayan bir tür armut

ayıgovan : tür. * ayı (yırtıcı etobur memeli) + kov (uzaklaştırmak, savmak, defetmek) + an (yapan, eden eki) * kaba, sert mizaçlı kimse

ayıgülü : tür. * ayı (yırtıcı etobur memeli) + gül (kırmızı renkli bir çiçek türü) + ü (iyelik eki) * ikiçenekliler sınıfının düğünçiçeğigiller familyasından bir şakayık türü

ayık : tür. * ay (bilinci açık olmak, kendinde olmak; uyanmak, kendine gelmek, farkına varmak) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kendinde, kendine gelmiş, bilinci yerinde

ayıklamak : tür. * ad, ay (ayırmak, uzaklaştırmak, temizlemek) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ayırmak, seçmek, seçip çıkarmak

ayıkmak : tür. * ay (bilinci açık olmak, kendinde olmak; uyanmak, kendine gelmek, farkına varmak) + ık (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * dalgınlıktan kurtulmak, aklı başına gelmek, kendine gelmek, ayrımsamak, ayılmak; farkına varmak

ayıkulağı : tür. * ayı (yırtıcı etobur memeli) + kulak (işitme organı) + ı (iyelik eki) * çuhaçiçeğigillerden bir bitki, çuhaçiçeğinin bir türü

ayılmak : tür. * ay (bilinci açık olmak, kendinde olmak; uyanmak, kendine gelmek, farkına varmak) + ıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kendine gelmek, bilinci yerine gelmek

ayınga : tür. * ay (bilinci açık olmak, kendinde olmak; uyanmak, kendine gelmek, farkına varmak; açmak, belirginleştirmek) + ınga (engelleme, önleme eki) * gizli, saklı, gizlilik içinde yapılan iş; tütün, kaçak tütün; kıyılmış kaçak tütün

ayıp : ara. * aiba (kusur etmek, hata etmek, arıza yapmak, ayıplamak, eleştirmek, yadırgamak), ayb (kusur, hata, kabahat, yanlışlık, eksiklik, noksanlık) * kusur, hata, kabahat, ahlak ve töre kurallarına aykırı olan, utanç verici durum veya davranış

ayıplamak : ara. * aiba (kusur etmek, hata etmek, arıza yapmak, ayıplamak, eleştirmek, yadırgamak), ayb (kusur, hata, kabahat, yanlışlık, eksiklik, noksanlık) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birisine kusurunu bildirip kınamak

ayıraç : tür. * ad, ay (ayırmak, uzaklaştırmak, temizlemek) + ır (etken fiil eki) + aç (-cı, alet, vasıta) * kimyasal reaksiyonlarda, oluşturduğu tepkimelerle maddelerin bileşmesini veya ayrışmasını sağlayan madde

ayırım : tür. * ad, ay (ayırmak, uzaklaştırmak, temizlemek) + ır (etken fiil eki) + ım (isim yapım eki) * ayırmak işi

ayırmak : tür. * ad, ay (ayırmak, uzaklaştırmak, temizlemek) + ır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * seçip çıkarmak

ayıüzümü : tür. * ayı (yırtıcı etobur memeli) + üzüm (vitis adı verilen yaprak döken asma yapraklarının meyvesi) + ü (iyelik eki) * fundagillerden, çoğunlukla kayalık yerlerde yetişen, küçük taneli yemişler veren, yaprakları tüylü bir bitki

ayib : ara. * aba (geri dönmek, varmak), iyab (dönüş, geri dönüş, geri gelme, rücu, varış, avdet) * dönüp çekilen, geri dönen, tövbe eden

ayin : ara., far. * ayn (göz; kaynak, çeşme, pınar) * örf, adet, töre, tören, gelenek, anane, merasim, ritüel

ayinhan : tür. * ayin (örf, adet, töre, tören, gelenek, anane, merasim, ritüel) + han (okuyan, söyleyen, şarkı söyleyen, çağıran) * Klasik Türk müziğinde Ayin seslendirenlere verilen isim

ayin-i cem : ara., far. * ayn (göz, görme, görüş), aden, ayin (örf, adet, töre, tören, gelenek, anane, merasim, ritüel) + ı (tamlama eki) + cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir araya getirme, birleşme) * Alevilerin, Bektaşilerin cemaatle birlikte yaptığı, belirli kurallara bağlanmış toplantı

aykan : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) * ay gibi parlak ve güçlü kan, asil kan

aykırı : tür. * arka (ters gitmek, ardından gitmek, zıt gitmek) + uru (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ters olan, uymayan, zıt, karşıt

aykut : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + kut (iyilik getiren, yaşatan rızık) * ayın parlaklığı ve kutsallığını simgeleyen ifade, kutlu ay

ayl : ara. * ala (sapmak, haksızlığa meyletmek, yüklenmek; geçindirmek (birini), bakmak (birine) ), a'le, iyal (hane halkı, bir evde yaşayan insan grubu) (ara.); ail (kötü durumda olan, yoksul, fakir), idle (boşta) (ing.) * ailesini geçindiren, idare eden; kalabalık ailesi olan; yoksul, fakir, geçim sıkıntısı çeken

ayla : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + ağ (beyaz) + ıl (gibi olan, sıfat eki) (tür.); halos (çember, yuvarlak hat, daire) (gre.) * Ay’ın ve bazı yıldızların çevresinde görülen ışık halkası, hale

aylak : tür. * ayla (dönmek, dolaşmak, gezinmek) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.), idle (boşta) (ing.) * işsiz, boş gezen, avare

ayle : ara. * ail (kötü durumda olan, yoksul, fakir) * fakirlik, yoksulluk, geçim sıkıntısı çekme

aylıtsel : ing. * islet (adacık) + cell (hücre) * adacık gözesi, adacık hücresi

aylin : tür. * ay (Dünya’nın uydusu) + ağ (beyaz) + ıl (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + in (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ay halesi, aya ait olan, ay ile ilgili; kadın ismi

aymak : tür. * ay (bilinci açık olmak, kendinde olmak; uyanmak, kendine gelmek, farkına varmak) + mak (fiil mastar eki) * bayılma, sarhoşluk, uyku durumu gibi bir durumdan kurtulup kendine gelmek, ayılmak; dalgınlıktan kurtulmak, kendine gelmek, aldatıldığının farkına varmak, gerçeği anlamak

aymaz : tür. * ay (bilinci açık olmak, kendinde olmak) + maz (olumsuz fiil üçüncü tekil sahıs eki) * olup bitenlerin, olayların ayrımına varmayan, gerçekleri görmeyen, sezmeyen

ayn : ara. * ayn (ع) * Arapça alfabenin on altıncı harfi

ayn : ara. * ayn (göz; kaynak, pınar; öz, esas, merkez) (ara.), eye, oeuil (göz) (ing., fra.), aeon (kaynak, güç, sonsuzluk) (ing.) * göz; kaynak, çeşme, pınar

ayn el yakin : ara. * ayn (göz) + el (ön ek, artikel) + yakin (kesin, kat'i, şüphesiz, sağlam) * kesin olarak bilme, kesin bir görüş ile bilme, kesin bilgi

ayna : ara. * ayn (göz; kaynak, çeşme, pınar) ) + a (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * nesnelerin görüntüsünü veren, ışığı yansıtan, cilalı ve arkası sır kaplı cam

aynabakar : tür. * ayna (yansıtıcı yüzey; görüntüyü gösteren nesne; benzerlik) + bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya gözleri çevirmek) + ar (geniş zaman ve isim yapım eki) * çok iri, yumurta biçimli, kırmızımsı mavi renkli bir erik türü

aynalı sazan : ara , far., tür.* ayna (yansıtıcı yüzey; görüntüyü gösteren nesne; benzerlik) (ara.) + lı (ile, birlikte, beraber) (tür.) + sari, saz (bataklık; soluk renk; yılan, yılan balığı, ejderha) (far.) + ağan, ğan (ile ilgili, gibi, -a ait) (tür.) * sazangiller familyasına ait olan, göllerde teleskop adı verilen bir olta çeşidi ile yakalanabilen, fazla pulu olmayan lezzetli bir tatlı su balığı

aynalık : ara., tür. * ayna (yansıtıcı yüzey; görüntüyü gösteren nesne; benzerlik) (ara.) + lık (isim yapım eki) * filikaların ve yelkenlilerin kıç bodoslamaları üzerine bağlanan, dümenin üst iğneciğinin bağlı olduğu tahta

aynaroz : gre. * hagios (kutsal, aziz, mukaddes), hagia (kutsal, azize, mübarek kadın) + oros (dağ) * Balkanlar'da Yunanistan'ın Halkidiki yarımadasından Ege Denizi'ne doğru uzanan üç dar ve uzun yarımadanın en doğuda olanı ve Doğu Ortodoks manastırının önemli bir merkezi

aynasız : tür. * ayna (yansıtıcı yüzey; görüntüyü gösteren nesne; benzerlik) (ara.) + sız (yoksunluk, zıtlık ve olumsuzluk eki) * hoş olmayan, uygun gitmeyen, olumsuz, düzensiz, kötü, aykırı, uygunsuz, biçimsiz, çirkin (mecazi); polis (70’li yıllarda Renault marka polis arabalarının yan aynalarının olmayışından)

aynaz : ara., far. * ayn (göz) (ara.) + az (-cı, -ci, ile ilgili kimse) (far.) * köy seyirlik oyunlarını yöneten kimseye verilen isimlerden biri

ayn-el yakin : ara. * ayn (göz) + el (ön ek, artikel) + yakin (kesin, kat'i) * kesin ve net bir şekilde

aynen : ara. * ayn (göz) + en (gibi olarak) * gözle görünür şekilde, ayna gibi, aynısı, benzeri olarak

aynı : ara. * ayn (göz) + ı, i (gibi) * tıpkısı, benzer, benzeri, öz, eş

ayni : ara. * eyn (iki) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer); ayn (göz) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iki; öz, kendisi, aynı, özdeş, tıpatıp birbirine eş; ikilik veya benzerlik ifade eden (eski hukuk ve ticaret metinlerinde “eyni borç” (aynen ödenecek borç) ); gözle ilgili

ayni hak : ara. * ayn (göz) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + hak (hak, gerçek) * kişinin eşya üzerinde doğrudan doğruya hakimiyet ve tasarruf imkanı sağlayan hukuki durum

ayniyat : ara. * ayn (göz, bakış, görüş) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) * kullanılmaya veya harcanmaya elverişli olup taşınabilen ve parasal değeri olan şeyler; kurumlarda eşya ve araç gereç işlerine, demirbaşlara bakan bölüm

ayniyet : ara. * ayn (göz, bakış, görüş) + iyet (isim yapım eki) * aynılık, tıpkılık

aynştaynyum : alm. * einstein (Alman fizikçi Albert Einstein’ın soyadından) (ein (bir) + Stein (kaya) ) + ium (kimyasal element eki) * atom numarası 99 olan, uranyumun sürekli ısınmasıyla veya termonükleer tepkimeler sırasında oluşan yapay element

ayol : tür. * ay, hay (aman) + oğul (erkek evlat) * genellikle kadınların kullandığı bir seslenme sözcüğü, bir nida

ayperi : tür., gre., far. * ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi; otuz günlük süre birimi) (tür.) + pari, parri, peri (kanat; çevresinde olan, etrafında olan, yanında duran; güzel ruh) (gre., far.); periphereia, periphery, périphérie (çevre) (gre., ing., fra.) * ay gibi güzel peri, ayın perisi; çok güzel, parlak ve zarif kadın

ayra : tür. * adır, ayır (bölmek, ikiye bölmek, seçmek) + a (isim/sıfat eki) * açık seçik ve net olan, bir şeyi diğerinden ayırmaya yarayan, sınır koyan veya ayırt edici niteliği olan, yalanı olmayan, şeffaf ve doğru insan; erkek ve kadın ismi

ayraç : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + aç (-cı, yapma vasıtası, aracı) * iki şeyi birbirinden ayıran nesne veya işaret; metinlerde bölücü işaret, araç veya parçacı, ayırıcı

ayran : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + an -cı, yapan, eden eki) ) (yoğurdun ekşiliğinin giderilmesi için yoğurda su katılmasıyla oluşmuş içecek, ekşilik giderici, ekşilik ayırıcı) * sütten elde edilen içecek

ayrancı : tür. * ayran (yoğurttan yapılan içecek) + ır (etken fiil eki) + cı (yapan, eden eki) * Karaman’ın bir ilçesi; Ayran Dede hikayesinden (Tedarik ettiği ayranın bir orduyu doyurmasından dolayı kutsal addedilmiş ve Türk komutan tarafından ismi Ayran Dede olarak değiştirilmiş Hilmi Dede’den)

ayre spatulası : gre., lat. * aer (hava) (gre.) + spatha (yemek pişirme veya tıbbi prosedürler kapsamında kullanılan geniş, düz bir alet veya bıçak) + ulus, ula (küçültme eki) (lat.) * pap smear toplamak için kullanılan, bir tarafında U şeklinde açıklıklar ve diğer tarafında düz bir yüzey bulunan, geniş ucu vajinal örnek toplama için, dar ucu ise servikal örnek toplama için kullanılan düz uçlu karıştırma veya kazıma aracı

ayrı : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bitişik olmayan, tek başına veya başka yerde olan; farklı, benzemeyen, başka türlü olan, başka olan

ayrı çanak : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + çan (kadeh, kase, kap) + ak (ile ilgili, -a yarayan) * çanak yaprakları birbirine bitişmiş olmayan bitki

ayrı taç : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + taç (başın üstüne konan süs veya krallık işareti; üstünlük, iktidar veya onur simgesi) * taç yaprakları birbirinden ayrılmış olan

ayrıcalık : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ca (olarak) + lık (durum eki) * başkalarından farklı ve üstün tutulma durumu, üstünlük; bir kimseye veya şeye, başkalarından ayrı, ona üstünlük veren özel bir işlemde bulunma

ayrıç : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ıç (-cı, yapan, eden eki) * bir yolun iki yola ayrıldığı yer, yol kavşağı

ayrık : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ayrılmış olan

ayrıkotu : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer).+ ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) * buğdaygillerden, çabuk çoğalıp gelişen ve yayılan, tarıma zarar veren, kökünden idrar söktürücü olarak yararlanılan, birkaç türü bulunan, çok yıllık yabanıl bir bitki

ayrıksı ay : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + sı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ay (Dünya'nın uydusu) * Ay’ın yörüngesindeki enberi noktasından birbiri ardınca iki geçişi arasındaki süre farkı

ayrıksı yıl : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + sı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yıl (Dünya’nın Güneş etrafındaki bir tam turu olan 365 günlük (12 aylık) zaman dilimi, sene) * Yer’in kendi yörüngesindeki günberi noktasından birbiri ardınca iki geçişi arasındaki süre farkı

ayrılık : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lık (durum eki) * ayrı olma, ayrı kalma durumu

ayrılmak : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bulunduğu yerden uzaklaşmak

ayrım : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ım (isim yapım eki) * farklılaştırma, benzetmeme, başka kılma

ayrıntı : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ın (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) * bir bütünün küçük parçaları veya özel unsurlarından her biri, detay, incelik, tafsilat

ayrışmak : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ır (etken fiil eki) + ış (işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birbirleri aralarında karşılıklı farklılaşmak, bitişik veya birlikte olmamak

ayrışmış kimlik bozukluğu : tür. * ayrışmış (seçilmiş, çıkarılmış) + kimlik (özlük, benlik, hüviyet) + bozukluk (düzensizlik, kötü durum) + u (iyelik eki) * kişinin, kendi içinde farklı kişiler (alter ego) olduğunu hissetmesi sendromu, Çoklu Kişilik / Kimlik bozukluğu, Dissosiyatif Kişilik / Kimlik Bozukluğu

ayrıştırmak : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ış (işteş fiil eki) + tır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birbirleri aralarında karşılıklı farklılaştırmak, bitişik veya birlikte oldurmamak

ayrıt : tür. * ad, ay (ayırmak, seçip çıkarmak) + ıt (isim yapım eki) * bir katı cismin düzlemsel iki yüzünün arakesit doğrusu; bir grafikte köşeleri veya boğum noktalarını birleştiren doğru parçası.

aysar : tür. * Ay (Dünya'nın uydusu) + sar (kavramak, dolanmak, çevresini kuşatmak) * ayın evrelerinin insanın ruh hali üzerinde etkili olduğu bilgisi bağşamındaki kelime; Ay’ın etkisiyle huyunun değiştiği sanılan kimse; değişken huylu, kararsız, tuhaf kimse

aysberg : alm. * eis (buz) + berg (dağ) * buzdağı, buzul

aysel : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + sel (akıntı, akış, çağlayan, su akışı) * ayın suya yansımasının, özellikle de akan bir derenin yüzeyinde dans eden ay ışığının güzelliğini simgeleyen kelime; kadın ismi

ayseli : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + seli, sili (ince, temiz, tatlı dilli, yakışıklı, güzel) * ay gibi güzel; kadın ismi (Günseli, Nurseli)

ayser : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + ser (yaymak; sabretmek) * parlaklık ver, aydınlık getir; kadın ismi

aysfild : ing. * ice (buz) + field (saha, alan) * buz sahası, buzul alan

aysu : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + su * ayın ışığının ve suyun saflığının bir ifadesi; kadın ismi

aysun : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + sun, suna (güzel, alımlı) * Ay gibi güzel; kadın ismi

ayş : ara. * aşa (yaşamak, hayat sürmek, geçinmek; yaşatmak, hayat vermek, geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek, yüz çevirmek (mecazi) ), maaş (geçimlik) * yaşama, hayat surme, geçinme

ayşe : ara. * aşa (yaşamak, hayat sürmek, geçinmek; yaşatmak, hayat vermek, geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek, yüz çevirmek (mecazi) ), maaş (geçimlik) * yaşayan, hayatını idame ettiren; huzur içinde yaşayan; kadın ismi

ayşegül : ara., far., tür. * ayşe (yaşayan, hayat dolu, hayatını idame ettiren; huzur içinde yaşayan; kadın ismi) (ara.) + gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek) (far.); gül (neşe, sevinç, hoşnutluk ifade den mimik eylemi olan “gülmek” fiilinin emir kipi) (tür.) * çiçekler içinde yaşayan

ayşekadın : ara. * ayşe (yaşayan, hayat dolu, hayatını idame ettiren; huzur içinde yaşayan; kadın ismi) (ara.) + kadın (hatun, kraliçe, hakan eşi) (tür.) * 1930’lu yıllarda İstanbul'un Sirkeci semtinde kuru fasulye yemeği ile ünlü olan restoranın sahibi olan kadının ismi

ayşen : ara. * ayşe (yaşayan, hayat dolu, hayatını idame ettiren; huzur içinde yaşayan; kadın ismi) + en (ile ilgili olan) * yaşayan; kadın ismi

ayşenur : ara. * ayşe (yaşayan, hayat dolu, hayatını idame ettiren; huzur içinde yaşayan; kadın ismi) + nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) * aydınlık hayat yaşayan; kadın ismi

ayşula : ara. * ayşe (yaşayan, hayat dolu, hayatını idame ettiren; huzur içinde yaşayan; kadın ismi) + ulus, ula (küçültme eki) * sevimli Ayşe, küçük Ayşe

aytaç : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + taç (hükümdarların başlarına taktıkları ve soyluluğu simgeleyen dairesel başlık) * erkek ismi

ayten : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + ten (cilt, deri, beden, vücut, gövde) * ay gibi beyaz ve güzel tenli; kadın ismi

aytışmak : tür. * ayt (söylemek, ifade etmek) + ış (işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * karşılıklı olarak konuşmak, tartışmak, fikir alışverişinde bulunmak, karşılıklı olarak söz kavgası yapmak, atışmak

aytuğ : tür. * Ay (Dünya’nın uydusu) + tuğ (mızrak), tığ (dantel veya yün örmekte kullanılan, ucu çengelli kısa şiş) * Ay gibi parlayan mızrak; erkek ismi

aytun : tür., far. * ay (dünyanı uydusu olan gök cismi) (tür.) + tun (gece, gece vakti) (far.) * ay gecesi, ayın olduğu gece, karanlığı aydınlatan ay; erkek ismi

ayuki : tür. * ay (demek, söylemek) + uki (isim yapım eki) * eski Türk devletlerinde hükümetin ismi, bakanlar kurulu

ayurnamat : esk., inu. * ayur (yaşam, hayat, canlılık, dirim) + na (değişim, farklılaşma belirteci) + mat (olmuşluk, durum, hal, sonuç) * kişinin kendi kontrolü veya müdahalesi dışında gerçekleşen, asla değiştiremeyeceği durumlar ve olaylar karşısında endişe duymasının tamamen yersiz olduğunu, bunun yerine sakin ve metanetli bir kabullenişle yola devam edilmesi gerektiğini öğütleyen felsefi bir kelime; değiştirilemeyecek olaylar için tedirginliğin anlamsız olması

ayurveda : san. * ayur (yaşam, hayat, uzun ömür, yaşam süresi) + veda (bilgi, bilim, hikmet, sır) * yaşam bilgisi, yaşam bilimi, uzun ömür bilgisi, yaşamı sırrı; kökeni Hindistan'ın kadim Vedik kültürüne dayanan, yaklaşık 3000-5000 yıllık bir geçmişe sahip olan, beden, zihin ve ruh dengesini doğal yöntemlerle korumayı ve hastalıkları bütüncül yaklaşımla tedavi etmeyi amaçlayan kadim sağlık öğretisi

ayva : far. * abiya (sulu) (ab (su) + iya (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * gülgillerden olan ağacın armut biçiminde ama armuttan daha iri, sarı renkte, ufak çekirdekli, üstü tüycüklü, sertçe, hoş kokulu, buruk ve mayhoş meyvesi

ayvacık : far., tür. * ayva (cydonia oblonga türü sert kabuklu, sarımsı meyve) + cık (küçültme eki) * Çanakkale’nin bir ilçesi; Samsun’un bir ilçesi

ayvadana : ara. * ayva (cydonia oblonga türü sert kabuklu, sarımsı meyve) + dana (küçültme veya tohum/çekirdek ile ilgili ek) * yabannanesi yaprağına benzer yapraklı, sarı çiçekli, acı bir tadı olan çiçeğinden ilaç olarak yararlanılan bir yaban otu

ayvalık : ara., tür. * ayva (cydonia oblonga türü sert kabuklu, sarımsı meyve) (ara.) + lık (yer ve durum eki) (tür.) * kydonie (ayva), ayvada (yabani ayva; beyaz midye)

ayvan : far. * eyvan (köşk, büyük salon, büyük sofa, divanhane) (eyv (geniş, yayılmış) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * balkon, sundurma; çok pencereli veya bir yanı dışarıya açık üst kat odası

ayvaz : ara. * ivad (birinin yerine geçen, yedek, satık) * eskiden büyük konaklarda mutfak ve yemek hizmetleri gören erkek hizmetçi; erkek eş, koca

ayyapann : tam. * ayyan (efendi, lider, önder, reis; ilah, tanrı) + appan (baba; ilah, tanrı) * tanrı baba, ilah baba; Hint mitolojisinde (Hinduizm) boynunda bir çan bulunan, genellikle yogik bir duruşla tasvir edilen, her zaman bekar olan bir tanrı

ayyar : ara. * ara (gezmek), ayyar (gezgin, serseri, arsız, hergele) * çok gezip dolaşan, zeki, kurnaz, gözü pek ve atılgan kimse; zeki, kurnaz, hırsız. hilekar, sahtekar, dolandırıcı, hilebaz, dessas

ayyaş : ara. * aşa (yaşamak, hayat sürmek, geçinmek; yaşatmak, hayat vermek, geçindirmek, geçimini sağlamak; dönmek, yüz çevirmek (mecazi) ) * iyi ve bolluk içinde yaşayan; çok içki içen, içkiye düşkün, içici

ayyuk : tür. * ay (pek fazla, çok) + yuk, yük (üste gelen şey) * en üstte; göğün en yüksek noktası; göğün kuzey yarım küresinde bulunan bir takım yıldızın en parlak yıldızı, keçi yıldızı, Capella (cap (keçi) + ella (küçültme eki) )

ayzıt : tür. * Ay (Dünya'nın uydusu) + ığsıt (ile ilgili, gibi) * Türk ve Altay mitolojilerinde güzellik tanrıçası

az : moğ. * az (narin, küçük, eksik, yeterli olmayan) * eksik, yeterli olmayan

aza : ara. * uzuv (organ) * üye, organlar, uzuvlar

azab : ara. * azaba (uzaklaşmak, saklanmak, gizlenmek, terk etmek, vazgeçmek, men etmek, engellemek; su bulanmak, su tatlılığını yitirmek), azzebe (üzmek, eziyet etmek, ıstırap vermek, acı çektirmek) * cezalandırma, işkence ve eziyet sonucunda oluşan ruhsal veya bedensel büyük acı, büyük sıkıntı, eziyet, derin acı, üzüntü, elem, ızdırap ve büyük sıkıntı

azad : far. * zay, azada (salıvermek, bırakmak, özgür kılmak, salmak, serbest bırakmak) * serbest, özgür, salık; kölelikten veya bağlardan kurtulmuş

azade : far. * zay, azad (salıvermek, bırakmak, özgür kılmak, salmak, serbest bırakmak) + e (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * başıboş, bağımsız, özgür, hür, salık, serbest, erkin

azadirachta : far. * azad (özgür) + diraht (ağaç) * Hindistan kökenli, yaprakları ve yağları ile bilinen neem ağacı, Meliaceae familyasından bir bitki

azalea : gre. * azaleos (kuru) * çiçekleri renkli, nemli ve asidik toprakları seven, Ericaceae familyasından bir çalı

azalmak : moğ., tür. * az (narin, küçük, eksik, yeterli olmayan) (moğ.) + al (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * eksilmek, miktar olarak küçülmek; etkisi gücünü kaybetmek

azam : ara. * azima, azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak, büyütmek, yüceltmek, saygı göstermek, değer vermek), azim (büyük, yüce, ulu) * en büyük, en yüce

azamet : ara. * azima, azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak, büyütmek, yüceltmek, saygı göstermek, değer vermek), tazim (büyütme, yüceltme, saygı gösterme) kelimelerinden türeme, azim (büyük, ulu, yüce) + et (isim yapım eki) * büyüklük, ululuk, yücelik

azami : ara. * azima, azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak, büyütmek, yüceltmek, saygı göstermek, değer vermek), azim (büyük, ulu, yüce) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * olabilecek en yüksek değer, en fazla, maksimum

azan : ara. * azn, azina (duymak, işitmek), uzn (kulak) * kulaklar

azap : ara. * azaba (uzaklaşmak, saklanmak, gizlenmek, terk etmek, vazgeçmek, men etmek, engellemek; su bulanmak, su tatlılığını yitirmek), azzebe (üzmek, eziyet etmek, ıstırap vermek, acı çektirmek) * cezalandırma, işkence ve eziyet sonucunda oluşan ruhsal veya bedensel büyük acı, büyük sıkıntı, eziyet, derin acı, üzüntü, elem, ızdırap ve büyük sıkıntı

azapiron : gre. * aza (azot, nitrojen belirten önek) + piron (oksijen içeren altı bileşenli halka yapısını belirten son ek) * seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI'lar) gibi diğer antidepresanların yanında destekleyici olarak kullanılan anksiyolitik, antidepresan ve antipsikotik ilacın etken maddesi (C21H31N5O2) (buspiron ile sentezlenir.)

azar azar : tür. * az (küçük, ufak, fazla olmayan) + ar (gibi, ile ilgili) + az (küçük, ufak, fazla olmayan) + ar (gibi, ile ilgili) * az az, az miktarlarda olmak üzere, aşamalı olarak, kademeli olarak, küçük adımlarla

azara : lat. * Azara (Şilili botanikçi Félix de Azara) * Güney Amerika kökenli, küçük çiçekli çalı veya ağaç, Malvaceae familyasından bir bitki

azarlamak : tür. * az (ezmek, üzmek, incitmek, acı vermek, ıstırap vermek) + ar (ek) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birine, bir davranışından, kusurundan dolayı sert sözler söylemek

azasitidin : gre. * aza (azot, nitrojen belirten önek) + citidine (sitozin bazından ve riboz şekerinden oluşan nükleozit belirten ek) (kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) * kanser hücrelerinin büyümesini azaltan, bağışıklık sistemini baskılayan ve miyelodisplastik sendrom, miyeloid lösemi ve jüvenil miyelomonositik lösemi tedavisinde kullanılan bir ilacın etken maddesi (C8H12N4O5)

azat : far. * zay (salmak, serbest bırakmak) * serbest, özgür, salık; kölelikten veya bağlardan kurtulmuş

azatioprin : gre. * aza (azot, nitrojen belirten önek) + thio (bir bileşikte oksijen atomunun yerine kükürt atomunun varlığını belirten ek) + purine, prine (bileşikte adenin ve guanin varlığını belirten ek) * Romatoid artrit, polianjiitli granülomatoz, Crohn hastalığı, ülseratif kolit ve sistemik lupus eritematozus ve böbrek nakillerinde reddedilmeyi önlemek için kullanılan, bağışıklık sistemini baskılayan bir ilacın etken maddesi (C9H7N7O2S)

azaze : ara. * a'azza (güçlendirmek, yüceltmek, değer vermek; saygı göstermek veya aziz kılmak) * kuvvet, güç, kudret, şiddet, hiddet; azamet, büyüklük

azazil : ara. * azaze (kuvvet, güç, kudret, şiddet, hiddet; azamet, büyüklük) + il (ilah, tanrı) * cin şeytanı İblisin bir adı

azb : ara. * azaba (tatlılaştırmak, hoş yapmak, arıtmak) * tatlı, latif, hoş, şirin; iyi, lezzetli

azdavay : erm. * asduadzamayr (ana tanrı, tanrı ana) (asduad (tanrı) + za (tamlama eki) + mayr (anne) ) * Kastamonu’nun bir ilçesi

azdırmak : ara., tür. * az (ayrılmak, sapmak, taşmak) + dır (etken fiil eki) + mak (fil mastar eki) * sınırı aştırmak, artırmak, kabartmak, akıntısını artırmak, taştırmak, coşturmak

azelaik asit : gre., lat. * azo (azotu belirten önek) + elaia (zeytin, zeytin ağacı), elaion (zeytin yağı, yağ) (gre.) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) (lat.) * cilt gözeneklerini bakterilerden temizleyerek akne ataklarının azaltılmasına yardımcı olan, rozasea tedavisinde topikal olarak kullanılan, buğday, çavdar ve arpada bulunan asit (C9H16O4)

azelastin : gre., lat. * azo (azotu belirten önek) + elaia (zeytin, zeytin ağacı), elaion (zeytin yağı, yağ) (gre.) + stine (antihistamin, histamin antagonisti veya bloker belirten ek) (lat.) * alerjik rinit (burun içi mukozası iltihabı) tedavisinde burun spreyi ve alerjik konjonktivit için göz damlası olarak kullanılan H1 reseptörü blokeri (C22H24ClN3O)

azelia : lat. * azaleos (kuru) + ia (isim yapım eki) * dekoratif çiçekleri olan çalı, Ericaceae familyasından bir bitki

azelnidipin : lat. * azel (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + nid (bağlayıcı veya türev eki) + ipine (dihidropiridin türevi; kimyasal madde eki, kalsiyum kanal blokeri sınıfı) * hipertansiyon tedavisinde kullanılan, damarları genişleterek kan basıncını düşüren sentetik kalsiyum kanal blokeri ilacın etken maddesi (C33H34N4O6)

azelya : gre. * azaleos (kuru) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * fundagillerden, kuzey yarımkürede yetişen, bol ve gösterişli, değişik renklerde çiçekleri olan, bahçelerde ve saksılarda yetiştirilen bir süs bitkisi, açelya

azeotrop : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zein (kaynatmak) + trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) * oranları değiştirilemeyen veya basit damıtma ile ayrılamayan iki veya daha fazla sıvı karışımı, eşkaynar

azer : ave., far. * atar, azer (ateş, ışık, arınma) * ateş, ışık, arınma; Hz. İbrahim'in babasının veya amcasının ismi

azerbaycan : far. * azerpayegan (ateş muhafızları) azer (ateş) + payegan (muhafız) (paye (değer, derece, aşama, önem, rütbe) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * doğusunda Hazar Denizi, kuzeyinde Rusya, kuzeybatısında Gürcistan, batısında Ermenistan ve güneyinde İran bulunan Güney Kafkasya’nın en büyük yüzölçümüne sahip ülkesi

azeri : far. * azer (ateş) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Azerbaycan’da ve İran Azerbaycanı’nda yaşayan Türk soylu bir halk, Azerbaycanlı

azf : ara. * azafa (yakınlaşmak, yaklaşmak; sınırına veya sonuna varmak) * yakınlaşma, yaklaşma; sınırına veya sonuna varma

azgın : tür. * az (ayrılmak, sapmak, taşmak, sınırı aşmak) + gın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * aşmış, sınırı aşmış, abartmış

azı dişi : tür. * az (ayrılmak, sapmak, taşmak, sınırı aşmak) + ığ (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + diş (çıkıntı; ağızda yer alan ve çiğnemeye, ısırmaya, kesmeye yarayan kemiksi çıkıntı) + i (iyelik eki) * köpek dişi, yırtıcı hayvan dişi (dens molaris)

azıcık : moğ. * az (narin, küçük, eksik, yeterli olmayan) + ı (tamlama eki) + cık (küçültme eki) * çok az, çok küçük

azık : tür. * azuk (tahıl) * yol için alınan yiyecek, erzak

azılı : tür. * az (ayrılmak, sapmak, taşmak, sınırı aşmak) + ı (tamlama eki) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sert, inatçı, tehlikeli, azgın, azman

azımsamak : moğ., tür. * az (narin, küçük, eksik, yeterli olmayan) + ım (edilgen fiil eki) + sa (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * daha az görüp bunu belirtmek, az sayarak beğenmemek, az bulmak

azınlık : moğ., tür. * az (narin, küçük, eksik, yeterli olmayan) + ın (bağlaç) + lık (isim yapım eki) * miktarı çok olmayan, düşük olan kitle, sayıca az olma durumu; bir toplulukta çoğunluğa karşı az sayıda olan grup veya kesim

azıtmak : tür. * az (ayrılmak, sapmak, taşmak, sınırı aşmak) + ıt (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sınırı aşmak, abartmak, dizginlenememek, taşmak; özellikle hayvan veya kişi kontrolünü kaybederek saldırgan veya taşkın davranmak

azib : ara. * azaba (yalnız kalmak, tek başına olmak, uzaklaşmak) * yalnız kalan, tek başına olan, münzevi

azife : ara. * azafa (yakınlaşmak, yaklaşmak; sınırına veya sonuna varmak) * yaklaşan, yakınlaşan, yaklaşmakta olan

azigos : gre. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zugos, zygos, ziygon (çift, ikili; boyunduruk) * göğsün arkasının sağ tarafında bulunan, kanın göğüsten ve karından kalbe taşınmasına yardımcı olan ve kalpte yeniden oksijenlenen damar

azil : ara. * azala (ayırmak, uzaklaştırmak), azl (ayırma, uzaklaştırma) * görevden alma, uzaklaştırma (isolation (izolasyon, yalıtım) (lat., ing., fra.) )

azilhane : far., ara. * azala (ayırmak, uzaklaştırmak), azl (ayırma, uzaklaştırma) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.), asylum (sığınak) (lat.) * bakımevi, bırakılanların, uzaklaştırılanların, kovulanların, azledilenlerin yeri

azilsartan : lat. * azil (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + sartan (angiotensin II reseptör blokeri sınıfını gösteren kimyasal madde eki) * hipertansiyon tedavisinde kullanılan, kan damarlarındaki tansiyonu düşürerek kalp ve damar hastalıklarını önlemeye yardımcı olan sentetik antihipertansif ilacın etken maddesi (C25H20N4O5)

azim : ara. * azama (karar vermek, niyet etmek), azm (niyet, gayret, çaba) * bir hususu gerçekleştirme konusunda kesin kararlı olma ve o yönde eylemde bulunma, kararlılık, sebatkarlık

azim : ara. * azzama (büyüklük göstermek, yüce olmak, büyütmek, yüceltmek, saygı göstermek, değer vermek), tazim (büyütme, yüceltme, saygı gösterme) * büyük, yüce, ulu

azima : lat. * azima (dikenli çalı) * Salvadoraceae familyasına ait, genellikle tropikal bölgelerde yetişen küçük çalı veya otsu bitki türü

azimet : ara. * azama (karar vermek, niyet etmek), azm (niyet, gayret, çaba) * ısrarla isteme, kastetme, kesin karar verme

azimkarane : ara., far. * azim (niyet, çaba, gayret, sebat) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) * azimli bir şekilde

azimut : ara. * el sumut (yönler, yollar, semtler) (el (ön ek) + samt (yön, yol), sumut (semtler, yönler, yollar) ) * bir gök cisminin gözlemciye göre istikametinin ufuktaki kuzey veya güney noktasından açısal uzaklık olarak ifadesi

azimut kuantum sayısı : ara., lat., tür. * azimut (el sumut (yönler, yollar, semtler) (el (ön ek) + samt (yön, yol), sumut (semtler, yönler, yollar) ) (ara.) + quantum (miktar, ölçü, birim, pay) (lat.) + sayı (nicelik, miktar, rakamla ifade edilen değer) + sı (iyelik eki) (tür.) * bir atomdaki elektronun açısal momentumunu ve elektronun bulunduğu orbitalin (alt kabuğun) şeklini belirten, 0 ile n-1 arasında değerler alan ikincil kuantum sayısı

azimutal : ara., lat. * el sumut (yönler, semtler) (el (ön ek) + sumut (semtler, yönler) ) (ara.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * ufuk düzleminde bir referans doğrultusuna göre ölçülen yatay açıya, azimuta veya azimut esasına göre yapılan ölçüm, gösterim ve koordinat sistemlerine ilişkin

azit : gre. * azotos (yaşamsız, hayatsız, cansız) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan) + tos (son ek) ) (gre.) + ide (ikili bileşik, anyon eki) * patlayıcı olarak kullanılan, HN3 formülündeki azotür asidin, grup halinde üç azot atomu içeren organik türevlerin ortak ismi

azitromisin : gre., lat. * azotos (azot, nitrojen) + erythromycine (kırmızı renkli (küf/bakteri) maddeden elde edilen antibiyotik) (erythros (kırmızı, al) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) (lat.) * orta kulak enfeksiyonları, streptokok farenjit, pnömoni, yolcu ishali gibi bakteriyel bağırsak enfeksiyonlarında kullanılan antibiyotik (C38H72N2O12•2H2O)

aziz : ara. * azza (büyütmek, yüceltmek, büyüklemek, muteber görmek, desteklemek, güçlendirmek, kuvvetlendirmek, izzet vermek, saygın kılmak), muazzez (güçlü, yüce, soylu, egemen, eren, ermiş) * sayılan, kutsal, değerli, muhterem; sevgide çok üstün tutulan, çok sevilen, sevgili; güçlü, yüce, soylu, egemen, eren, ermiş

azize : ara. * aziz (sayılan, kutsal, değerli, muhterem; sevgide çok üstün tutulan, çok sevilen, sevgili; güçlü, yüce, soylu, egemen, eren, ermiş) + e (dişilik eki) * saygıdeğer, yüce, aziz kadın

aziziye : ara. * aziz (sayılan, kutsal, değerli, muhterem; sevgide çok üstün tutulan, çok sevilen, sevgili; güçlü, yüce, soylu, egemen, eren, ermiş) + iye (yer ve durum eki) * Erzurum’un bir ilçesi; eski isimleri Ilıca, Karloi Karnak (karloi (özgür adam) + karnak (temiz köy) (karn (köy) + naka (temiz) )

azl : far., ara. * azala (ayırmak, uzaklaştırmak, görevden almak) * uzaklaştırma, ayırma, kovma, görevden alma

azletmek : far., ara., tür. * azl (ayırmak, uzaklaştırmak) + et (yapmak, eylemek) + mek (fiil mastar eki) * uzaklaştırmak, ayırmak, kovmak; görevden almak

azm : ara. * azm, izam (ç.) * kemik

azmak : ara., tür. * az (ayrılmak, sapmak, taşmak, aşırı olmak) + mak (fil mastar eki) * sınırı aşmak, artmak, kabarmak, akıntısı artmak, taşmak, coşmak

azman : tür. * az (ayrılmak, sapmak, taşmak) + man (yapan kişi) * türünün normaline göre vücutça çok gelişmiş, çok iri

azmetmek : ara., tür. * azm (niyet, gayret) + etmek (yapmak) * gayret göstermek, bir hususu gerçekleştirme konusunda kesin kararlı olmak ve o yönde eylemde bulunmak, niyet etmek

azmettirmek : ara., tür. * azm (niyet, gayret) + et (yapmak, eylemek) + tir (etken fiil eki) + mek (yapmak) * belli bir suçun işlenmesi hususunda henüz bir düşüncesi olmayan kişide, bir başkası tarafından suç işleme motivasyonu oluşturmak

aznavur : far. * azn (soy, nesil) + avar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iriyarı, asık yüzlü, korku verici, sert kimse; soylu, asil

aznif : erm. * aznif (asil, soylu) * beşer beşer sayı yazılan bir tür domino oyunu

azoik : gre. * azoos (canlı yaşam formunun olmadığı) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * içinde fosil bulunmayan; yaşamın henüz başlamamış olduğu en eski jeolojik zaman

azol : gre. * azo (nitrojen içeren bileşiklerin genel ismi) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos, zoon (canlı yaşam formu, hayvan) ) + ole (heterosikller, nitrojen içeren doymamış beş üyeli bir halka sistemini belirten ek) * bir nitrojen atomu ve en az bir başka karbon olmayan atom içeren beş üyeli heterosiklik bileşiklerin bir sınıfı

azolla : lat. * azolla (küçük su yosunu) * tatlı su ekosistemlerinde yaşayan, yaprakları küçük ve yüzen, Azollaceae familyasından bir bitki

azollaceae : lat. * Azolla (muhtemelen Yun. azo "kuruluk" + olla "öldürmek"ten; bataklık eğreltiotu cinsi adı) + aceae (-giller, botanik familya eki) * su yüzeyinde yüzen küçük eğrelti otlarını kapsayan bitki familyası

azonal : gre, lat. * a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zone (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün beş kuşağından her biri, bölge, alan) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * herhangi bir bölgeye, belirli bir enleme bağımlı olmadan gerçekleşen olay

azoredüktaz : gre., lat. * azoos (canlı yaşam formunun olmadığı) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos (canlı yaşam formu, yaşayan, hayvan) (gre.) + reductus (reducere (geri getirmek) (re (geri, tekrar) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.) + ase (enzim belirtme eki) (lat.) * mikroorganizmalar ve yüksek ökaryotlar arasında yaygın olarak bulunan çeşitli flavoenzimler

azospermi : gre. * azospermia (azoos (canlı yaşam formunun olmadığı) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos (canlı yaşam formu, yaşayan, hayvan) + sperma (tohum, çekirdek, döl, bel, meni, sperm) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * meni (ersuyu) içerisinde sperm bulunmaması

azot : gre. * azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + zoe (canlılık, yaşam, hayat, dirim, dirilik, oluşum, hayvan), zoos (canlı yaşam formu, yaşayan, hayvan) + tos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.); azotum (lat.) * simgesi N, atom sayısı 7, atom ağırlığı 14.01 olan, havanın beşte dördünü oluşturan, rengi, kokusu, tadı olmayan bir element, nitrojen

azot protoksit : gre. * azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) + protos (ilk, birinci, baş, ön, önce, öncel, önde) + oxydio (oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + idio (gibi, ile ilgili, benzer) ) * anestezide kullanılan, güldürücü gaz olarak da bilinen gaz, nitröz oksit (N2O)

azotemi : gre. * azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kanda anormal derecede yüksek düzeyde azot içeren bileşiklerin bulunması durumu

azotometre : gre. * azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) + metros, metron (ölçü, ölçme) * azot miktarını ölçen cihaz, azotölçer

azr : ara. * azara (destek olmak, desteklemek, arka çıkmak, dayanmak), ma’zur (desteklenen, arkası olan) * arka, destek, dayanak

azra : ara. * azra (dokunulmamış, el değmemiş, temiz, saf ve katıksız) * üzerine hiç basılmamış kum tanesi; delinmemiş inci; bakire el değmemiş, hiç cinsel ilişkiye girmemiş; iffetli, namuslu ve temiz kadın; ayak basılmamış, el değmemiş toprak; Türk musikisinde bir makam; kadın ismi

azrail : far. * azer (ateş) + el (ilah, tanrı, Allah) (Tanrı’nın ateşi) * Kur’an’da yer almayan ancak ölüm meleğinin ismi olduğu kabul edilen kelime

azref : ara. * zarif (ince yapılı, güzel, hoş; hoşa giden, beğenilen) * en zarif, en hoş

aztreonam : gre. * az (azot (nitrojen) içeren bileşik belirten ek) + threonine (threnos (ağıt yakmak, yas ezgisi) + ine (aminoasit veya alkaloid belirten ek) ) + nam (antibiyotik belirten ek) * pseudomonas aeruginosa gibi gram-negatif bakterilerin neden olduğu enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan bir antibiyotik (C13H17N5O8S2)

azur : far., fra. * lazvard (lapis lazuli taşı) (far.), azur (fra.) * parlak mavi renk

azvay : far. * azvay (Hindistan'dan getirilen bir ilaç) * zambakgillerden, tropikal bölgelerde yetişen, sarı veya kırmızı renkli süs bitkisi, sarısabır

B : ara. * bor (burak (boraks minerali) kökünden gelen bor adı) * atom numarası 5 olan, periyodik tablonun 13. grubunda bulunan, yarı metal özellik gösteren, sert ve ısıya dayanıklı olan, borosilikat camlarda, seramiklerde, deterjanlarda, nükleer teknolojide ve yüksek dayanımlı malzemelerde kullanılan element

b : tür. * b, B * Türkçe alfabedeki ikinci harf ("A"dan sonra, "C"den önce)

Ba : gre., lat. * barium (barys (ağır) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 56 olan, periyodik tablonun 2. grubunda bulunan, yumuşak, gümüş beyazı renkli olan, baryum sülfat halinde tıbbi görüntülemede, piroteknikte, cam üretiminde ve çeşitli kimyasal bileşiklerde kullanılan bir toprak alkali metal element

ba : tür. * ba (nida ve ünlem kelimesi) * şaşma, korkma, acıma vb. gibi türlü duyguları dile getiren bir ünlem

ba’s : ara. * ba’sa (göndermek, yollamak) * gönderme, gönderi, yollama

baader-meinhof efekt : alm., lat. * Baader-Meinhof (Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu üyeleri Andreas Baader & Ulrike Meinhof’un soyadlarından) (alm.) + effectus (gerçekleştirme, gerçelleme, sonuç, etki, tesir) (lat.) * yeni öğrenilen bir bilginin kısa süre sonra her yerde fark edilmeye başlanması ile karakterize olan algısal dikkat ve hafıza seçiciliğinden kaynaklanan bir frekans yanılsaması

baal : ara. * ba'l, baal (kanat, cenah; kol; üst, yukarı, yüksek, büyük; boybos, endam, uzunluk; sahip, efendi, koca) * Arami, Amori ve Kenan dillerini kapsayan Kuzeybatı Sami dillerinde "efendi" ve "sahip" anlamlarına gelen bir saygı ünvanı; yağmur yağdırdığına, suyu ve rüzgarı kontrol ettiğine, kızdığında kuraklık verdiğine inanılan, öküz ile simgelenen, uğruna çocuk kurban edilen ve paganizmde ilah addedilen şeytani bir karakter; Güneş Tanrısı; karı kocadan her biri

baas : ara. * ba’sa (göndermek), mebus (gönderilen) * gönderme (bus, Bus (otobüs) (ing., fra., alm.) )

baasçılık : ara., tür. * ba's (diriltmek, yeniden doğmak, göndermek) (ara.) + çı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lık (durum eki) (tür.) * aracılığıyla birleşik bir Arap devletinin gelişmesini ve yaratılmasını destekleyen bir Arap milliyetçiliği ideolojisi

bab : ara. * bab (kapı) * klasik ve hukuki metinlerde kitapların, kanunların veya risalelerin kendi içinde bütünlük gösteren ana bölümlerinden her biri; tasavvufta manevi menzil, makam ve ilahi aleme açılan simgesel kapı; mimari ve günlük dilde ise yapıların girişini sağlayan fiziksel panel, kapı; kısım, mevzu, fasıl, bölüm, parça, kitap

baba : tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel), ba - ba (kalın sesli kişi) (çocuk dilinden türeme) * annenin kocası, çocuğu olmuş erkek

babaanne : tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) + anne (kadın ebeveyn) * birisinin babasının annesi

babacan : tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) + can (hayat, yaşam, dirilik, ruhunda olan, gbi olan) * iyi yürekli, cana yakın, hoşgörülü, olgun, güvenilir

babaç : tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) + ç (gibi olan) * erkek kümes hayvanlarının veya kuşların en iri ve yaşlı olanı

babaçko : sla. * babaçko (iriyarı ve kuvvetli adam) * genellikle yaşlı Hıristiyan kadın, kocakarı; erkek gibi, güçlü ve gösterişli, iriyarı kadın

babadağ : tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) + dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) * Denizli’nin bir ilçesi (eski isimleri önce Beşikkaya sonra Kadıkeriyesi (Kadı + karyesi (köyü) )

babaeski : tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) + eski (kadim, önceye ait) * Kırklareli’nin bir ilçesi (eski ismi Bulgarophygon (Bulgar kaçağı) (bulgaro (Bulgar) + pygon (kaçak) )

babafingo : gre. * papafigkos, papafingos (papa, papar (yemek) + figo (yüzgeç) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * yelkenli gemilerde direklerin en üstte bulunan, üçüncü parçası; erkeklik organı, penis

babai : ara. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Horasan doğumlu olan Ebu'l-Beka Baba İlyas bin Ali el-Horasani ve müridi Baba İshak Kefersudi'nin ayaklanması ile tanınan Vefai Tarikatı üyelerine verilen isim

babailik : ara. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * göçebe sisteminin hakim olduğu bir toplumda, yönetim kadrolarına veya yerleşik düzenlere karşı olan dini ve siyasi tepki; Horasan doğumlu olan Ebu'l Beka Baba İlyas bin Ali el-Horasani ve müridi Baba İshak Kefersudi'nin ayaklanması ile tanınan Vefai Tarikatı çevrelerine verilen isimden

babaköş : tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) + köş (köşe, yerleşim yeri) * Avrupa’da ve Asya’nın batı bölgelerinde yaşayan, gövdesi silindir biçiminde, körelmiş ayakları gözükmediği için yılan sanılan, solucanla ve böceklerle beslenen, parlak esmer derili, yakalandığı zaman kurtulmak için kuyruğunu bırakan bir tür kertenkele, anguis fragilis

babalanmak : tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * öfkelenmek, sinirlenmek, babaları tutmak; kabadayılık etmek, diklenmek

babayani : tür., far. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) (tür.) + yani (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (far.) * yaşlı ve görmüş geçirmiş bir adama yakışır biçimde olan, özentisi ve gösterişi olmayan

babayiğit : tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) + yiğit (kahraman, cesur, bahadır) * yapı olarak çok güçlü kimse; hiçbir şeyden korkmayan, korkusuz, kabadayı, özü sözü bir, mert kimse

babesiyoz : gre. * babesi (Romanyalı bakteriyolog Victor Babeş'in soyadından) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * Babesia cinsine ait parazitlerin neden olduğu malaria benzeri bir hastalık

babet : fra. * babette (topuksuz hafif kadın ayakkabısı) (bébé, babe (küçük bebek, sevgili) + ette (küçültme eki) ) * balerinlerin kullanmış olduğu ayakkabılara benzeyen hafif yapıya sahip ayakkabı çeşidi

babeyn : ara. * bab (kapı, bölüm, kısım, husus) + eyn (iki) * iki kapı; Dünya ve ahiret

babı : mıs. * babı (babun şef) * Mısır mitolojisinde, Antik Mısır'da bulunan hayvanlardan biri olan hamadryas babunun tanrılaştırılmış hali

bab-ı ali : ara.* bab (kapı, bölüm, kısım, husus) + ı (tamlama bağlacı) + ali (yüce, ulu, yüksek, büyük) * yüksek kapı; Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Tanzimattan önce İstanbul’da başbakanlık, içişleri ve dışişleri bakanlıklarıyla danıştayın bulunduğu, bugün bir bölümü İstanbul Valiliği olarak kullanılan yapı; Osmanlı Hükümeti (mecazen)

babında : ara. * bab (kapı, bölüm, kısım, husus) + ı (iyelik eki) + nda (yer ve durum eki) * sebebiyle, amacıyla, hususunda, çerçevesinde, bağlamında, o bağlamda

babından : ara. * bab (kapı, bölüm, kısım, husus) + ı (iyelik eki) + ndan (yer ve durum eki) * sebebinden, amacından, hususundan, bağlamından

babi : far. * bab (layık, uygun, münasib, elverişli; hayır, uğur) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Babilik tarikatı mensubu

babiana : lat. * bab (babun) + iana (ile ilgili, -a ait) * Güney Afrika kökenli, dekoratif renkli çiçekleri olan, Iridaceae familyasından bir bitki

babil : ara., ibr. * bab (kapı, bölüm, kısım, husus) + el (ilah, Tanrı) * Irak'ın başkenti Bağdat'ın güneyinde yer alan antik şehir

babil kulesi : ara., ibr., tür. * Babil (Mezopotamya’da antik şehir) (bab (kapı, bölüm, kısım, husus) + el (ilah, Tanrı) ) + kule (yapı, yüksek bina) + si (iyelik eki) (tür.) * Tevrat ve Kur’an’da geçen, insanların göğe ulaşmak için inşa ettiği, kibri simgeleyen efsanevi yüksek yapı (insan kibri ve tanrısal müdahale temasını simgeler.)

babilik : far. * bab (layık, uygun, münasib, elverişli; hayır, uğur) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (durum eki) * lakabı “Bab” olan İranlı Seyyid Ali Muhammed tarafından 19. yüzyılda ortaya çıkarılmış tarikat hareketi

babinski refleksi : fra. * babinski (Polonyalı nörolog Józef Babinski’in soyadından) + reflexus (refleks, tepki, geri tepme) * plantar refleksin patolojik şekilde ters yanıt vermesi ile karakterize nörolojik belirti

baboş : tür. * baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) + oş (sevimlilik, küçültme veya alay eki) * yiğit, delikanlı, çocuk, genç

babuba : tür. * be (nida, ünlem, hitap hecesi) + baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) * yahu baba, ey baba

babuc : far. * pay (ayak, adım, basamak, kademe, ayak izi; ard, arka; işaret, nişan; hisse, kısım, bölüm, parça, oran) + poş (cep, kap) (far.), babouche (ayakkabı) (fra.) * ayakkabı, paypoş, sandal

babun : fra. * babouin (maymun cinsi) (baboue (yüz buruşturma; ağız, ağızlık, hayvan burnu) + in (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dril ve mandrilden sonra büyük insansı maymunlar ailesine dahil olmayan, köpek gibi uzun bir burnu, iri ve sivri dişleri olan en iri primat, habeş maymunu

babuşka : rus. * baba (büyük anne, yaşlı kadın) + ushka (küçültme ve sevgi eki) * büyük anne, nine; bazen başörtüsü takan yaşlı kadın; büyükanne, nine, acuze; kadınların taşra modeli bağladığı örtünmeden ziyade geleneksellik arzeden baş örtüsü modeli

babür : far. * babr, bebar; bebur (kaplan) * kaplan; Babür İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk hükümdarı Zahireddin Muhammed Babur

baca : far. * bad (rüzgar) + kah ca (delik, kanal, boru); * hava geçidi, hava yolu

bacak : tür. * bac (kısım, bölüm, parça) + ak (isim yapım eki) (tür.), batch (kısım, bölüm, parça) (ing.) * bölüm, parça, parti, kısım (yarışın ikinci "bacağında" ...), vücudun alt bölümü

bacaksız : tür. * bac (kısım, bölüm, parça) + ak (isim yapım eki) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * bacağı olmayan; yaramaz küçük çocukları ifade etmek için kullanılan argo terim

bacanak : tür. * bacı (kız kardeş) + nak (isim yapım eki) * karıları kardeş olan erkeklerden her birinin bir diğerine göre durumu

baccata : lat. * baccatus (meyve veren, meyveli, verimli) ) bacca (dut; meyve) + tus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * dut cinsi meyve üreten bitkiler; porsukgiller (Taxaceae) familyasından çoğunlukla boylu çalı, bazen de 20 metreye değin boylanabilen sık dallı, yuvarlak tepeli bir ağaç görünümünde olan porsuk türü, yaygın porsuk, taxus baccata

baccharis : lat. * Bacchus (Roma şarap tanrısı) + aris (ile ilgili, a (ile ilgili, -a ait) ait) * çalı veya otsu, yaprakları aromatik, Asteraceae familyasından bir bitki

bacha bazi : afg. * bacha (çocuk) + bazi (oyun, gösteri) * Afganistan’da genç erkeklerin dans ettirilip eğlence ve cinsel sömürü amacıyla kullanıldığı yasa dışı ve insan hakları ihlali içeren bir uygulama

bachata : isp. * bache (küçük parti, toplanma; iyi zaman, eğlence) + ta, tus (ile ilgili, gibi, -a ait) * Dominik Cumhuriyeti kaynaklı bir dans türü

bacı : moğ. * baca (kız kardeş, abla) * kız kardeş

background : ing. * back (geri, arka) + ground (zemin, dip, temel) * arka plan; geçmiş, bir olayın, resmin veya durumun arka kısmı; aynı zamanda kişinin geçmişi veya deneyim geçmişi

bacopa : san. * bac (bilgelik) + opa (bitki) * sulu alanlarda yetişen, küçük mavi çiçekli, Plantaginaceae familyasından bir bitki

bacs : ara. * bacasa (patlamak, fışkırmak, yarılıp çıkmak) * yarılma, patlama, fışkırma

baculiform : lat. * baculum (çubuk, değnek) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * çubuk, değnek veya ince silindirik bir yapı biçiminde olan veya bu şekli andıran

baç : far. * bac (vergi, gümrük ve yol vergisi) * Osmanlı İmparatorluğu’nda gümrük vergisi

ba'd : ara. * ba'd (harici, dışı, sonrası) (ara.), but (ama) (ing.) * haricinde, dışında, sonrasında, ardında ama

ba'd : ara. * ba'da (mahvolmak, helak olmak) * helak olmak, mahvolmak, yok olmak

bad : far. * bad (rüzgar, esinti) * yel, rüzgar, esinti, soluk, nefes

bada : tür. * bada (beceriksiz, iş bilmez, tertipsiz, şaşkın) * eli işe yakışmayan, dağınık, ne yapacağını bilemeyen, beceriksiz, iş bilmez, tertipsiz, şaşkın (Kıbrıs Türk ağzında da kullanılır.)

badak : tür. * bada (beceriksiz, iş bilmez, tertipsiz, şaşkın) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * testis; karşı cinsle iletişime geçmekte zorlanan, iletişime geçse bile heyecanlanan kişi, tutuk, çekingen, pasif ve ezik davranan; kısa boylu kimse

badana : fra. * badigeon (duvarların boyandığı tempera rengi) + er (-mak, fiil mastar eki) * duvar, tavan veya yüzeyleri kireç veya boya ile sıvayarak kaplama işi; aynı zamanda sıva veya kaplama maddesi, boyama

badas : gre. * bathos (dip, derinlik; dipte/altta kalan) * harman kaldırıldıktan sonra yerde kalan toprak, çöp ve samanla karışık tahıl taneleri ya da harman döküntüsü; karışık tahıl tanesi

badat : tür. * badat (çöl, sahra veya yerleşik hayatın dışındaki kır yaşamı) (bad (dışında, haricinde) + at (isim yapım, durum ve çoğul eki) * bileşikgillerden/papatyagillerden (Asteraceae), şekeri çok, bir tür yerelması

bade : far. * bade (olmuş, olgun; dolu) * şarap, içki; kadeh; tasavvuf edebiyatında “aşk” anlamında

badehu : ara. * bade (sonra, ardından) + hu (o) * ondan sonra, onun ardından; daha sonra

badem : far. * badam (badem) * gülgiller (rosaceae) familyasından, Akdeniz kıyılarında yetişen, baharın habercisi olarak erken dönemde beyaz veya pembe çiçekler açan küçük bir ağaç türü ile bu ağacın sert bir kabuk içinde yetişen, hem taze (çağla) hem de kuru olarak tüketilen besleyici ve yağlı tohumu

ba'dema : ara. * ba’de (sonra, ardından) + ma (ne, o) * ondan sonra, bundan sonra, ardından, bundan böyle, bundan sonra, min ba’d

bademcik : far. * badem (gülgillerden kabuklu yemiş) + cik (küçültme eki) * boğazın iç kısmının her iki yanında yer alan ve mikropların vücuda yerleşmesine engel olan, badem biçimindeki iki lenfoid doku keseciğinden her biri

baderna : lat., ita. * perna, baderno (topuk, ökçe) (lat., ita.) * halatın sürtünmeden dolayı aşınabilecek yerlerine sarılan bez parçası

bad-ı saba : far. * bad (yel, rüzgar, soluk, nefes) + ı (tamlama eki) + saba (gün doğusundan esen hoş ve latif rüzgar) * baharda esen hafif ve hoş rüzgar, seher yeli; Türk musikisinde, karar perdesi saba olan, özgün saba dizisi ve melodik motifleriyle hüzünlü, melankolik ve içli bir atmosfer yaratan, özellikle gazel ve ilahi türlerinde derin duygusal ifade ve zengin süslemelerle kullanılan karmaşık, etkileyici, duygu yüklü, hüzünlü ve melankolik niteliği olan bir makam

badıç : ara., tür. * badic (sürgün, filiz) (ara.); patiç (kabuk, kovan, kılıf, kapsül, tohum kapsülü) (tür.) * sebzelerin çiçekten hemen sonraki küçük hali; fasulye, bezelye, bakla gibi taze sebzelerin içinde tohumların sıralanmış olduğu kabuk

badi : ara. * batt (kaz) * evcil ördek

badi : ing. * body (vücut, gövde, beden, cüsse; kişi, kimse) (ing.), abd (kul, hizmetli) (ara.) * arkadaş, kafadar, yoldaş

badi badi : erm. * bad (ördek) + i (gibi) * ördek gibi iki yana sallanma hareketi, paytak hareket

badigard : ing. * body (vücut, gövde, beden, cüsse; kişi, kimse) + guard (koruma) * bir kişinin fiziksel güvenliğini sağlamak üzere görevlendirilmiş özel koruma görevlisi, fedai

badik : ara. * batt (kaz) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait) * tombulca ve kısa boylu olup yalpalayarak yürüyen kimse

badincan : far. * bad (yel, rüzgar, soluk, nefes) + incan (bitki eki) * patlıcan

badire : ara. * badara (aniden gelmek, çıkagelmek, uğramak, öne geçmek, acele etmek, ilk davranan olmak) * felaket, musibet, bela, hazin vaka; acele etmek, ansızın vuku bulma; öfke ve düşüncesizlikle yapılan şey veya söylenen söz ve bundan kaynaklanan kötülük

badiye : ara. * bedv (çöl, kırsal; şehir dışı yer; bedevilerin yaşadığı saha) + iye (isim yapım eki) * çöl ve vahalarda develeriyle birlikte konar göçer olarak yaşayan Araplar

badminton : san., tam. * poona (Hindistan’daki Poona şehri) (san.); badmin (Gloucestershire’daki Badminton House malikanesinin adı) + ton (yer eki) (ing.) * raket ve bir tür tüylü topla oynanan, kökeni Hindistan’a dayanan tenis benzeri bir İngiliz oyunu

badula : lat. * badula (yerel ad) * tropikal çalı veya küçük ağaç, Myrtaceae familyasından bir bitki

badya : ara. * batiyat (şarap kadehi) * büyükçe ve yayvan, geniş ağızlı su kabı

baeckea : lat. * Baeck (İsveçli botanikçi Abraham Baeck) * küçük çalı, Myrtaceae familyasından bir bitki

bael : lat. * bael (efendi, sahip, usta, reis, lider) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, Doğu'ya hükmeden, görünmezlik gücüne sahip ve kedi, kurbağa, insan ya da hepsinin birleşimi şeklinde tasvir edilen, iç güçlerin lideri olarak anılan 1. sıradaki cin

bafomet : ara. * baphomet, muhammed (övülmüş) (ba, mu (sıfat yapan önek) + phomet, hammede (övmek) ) * İblis'i simgeleyen keçi kafalı, insan vücuduna sahip, hermafrodit

bafra : far. * baf (dokuyan, dokuyucu) + rah (gitmek, yol almak); bavra * Samsun’un bir ilçesi

bagaj : fra. * bacaticum (baca (paket, yük) + aticum (isim yapım eki) ) (lat.); bagage (bague (bağ, paket, heybe, kese, torba, çanta), baguer (bağlamak) + age (ile ilgili olma, isim yapım eki) ) (fra.) * eşya konan valiz; taşıtta eşyaların konduğu bölüm

bagalamukhi : san. * bagala (dizgin; kontrol) + mukhi (yüz; ağız) * Hint mitolojisinde güçlü, kadınsı ve kadim gücü sembolize eden, Devi'nin on formundan biri

bagatel : lat., ita. * baca (dut, meyve) (lat.); baga (bagaj, valiz) (ita.) + tella (küçültme eki); bagatelle (önemsiz şey) (fra.) * önemsiz şey, boş; belirli bir biçimi olmayan kısa müzik parçası

baget : lat. * bachio, baculum (değnek, sopa) + etta (küçültme eki) (lat.); baguette (fra.) * ince uzun şekilde olan nesne, çubuk, sopa, değnek

bagiyy : ara. * bağa (azmak, sınırı aşmak, azgınlık etmek) * azan, azgın, haddi aşan, sınırı aşan; zina edici, zani, fahişe

bagridae : ara., grw., lat. * bagr (bir tür balık ismi) (ara.); pagros (gre.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * çoğunlukla Afrika ve Asya'nın tatlı sularında yaşayan, bıyık benzeri duyargalara (barbel) sahip, gece etkinliği gösteren ve yayın balıklarını (Siluriformes) kapsayan balık familyası

bağ : far. * bağ (bahçe, meyve bahçesi, üzüm asması bahçesi; kısmet, pay, mülk) * üzüm yetiştirilen bahçe

bağ : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) * iki veya daha çok olguyu birbirine iliştirmeye yarayan şey, ilinti, ilgi, alaka; ip; üzüm kütüklerinin dikili bulunduğu toprak parçası

bağ doku : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + doku (ağ yapı, organizmaların ve organların yapı öğelerinden olan benzer gözeler bütünü) (dok, tok (dövmek, vurmak, değmek, bıçak çalmak, taşa yazı yazmak, yazmak) + u (isim yapım eki) ) * dokuları bir arada tutan, bağlayan ve destekleyen yapılar (kemikler, ligamanlar, tendonlar, kıkırdaklar, yağ dokusu ve damar çeperi vb.)

bağ fiil : tür., ara. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + fiil (eylem) * bir fiilin cümlede zarf (belirteç) görevinde kullanılan hali, zarf fiil, ulaç, gerundium

bağa : tür. * baka (kurbağa) * deniz ve kara kaplumbağalarında ve bazı hayvanlarda vücudun tümünü veya bir bölümünü kaplayan ve koruyan boynuzumsu veya kireçli örtü, boğumlu kabuk; kaplumbağa kabuğu

bağan : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + an (isim yapım eki) * vakti gelmeden ölü doğan yavru, düşüt; ölü doğan kuzunun derisi

bağatur : tür. * bagatur (soylu kişi, kahraman) (bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + tur (yapan, eden, olan kişi) ) * güçlü, yılmaz, kahraman, yiğit savaşçı, batiir, batuur, baatur, bağatur, bahadur, bahadır

bağbozumu : far., tür. * bağ (bahçe, meyve bahçesi, üzüm asması bahçesi; kısmet, pay, mülk) (far.) + boz (kötüleştirmek, düzensizleştirmek) + um (isim yapım eki) + u (iyelik eki) * bağda son ürünü de toplayarak bağı üzümsüz bırakma

bağcı : far., tür. * bağ (bahçe, meyve bahçesi; kısmet, pay, mülk) (far.) + cı (yapan, eden eki) (tür.) * üzüm yetiştiricisi

bağcık : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + cık (küçültme eki) * ayakkabı bağı

bağcılar : tür. * bağ (bahçe, meyve bahçesi; kısmet, pay, mülk) + cı (yapan, eden eki) + lar (çoğul eki) * İstanbul’un bir ilçesi; bölgedeki üzüm bağlarından

bağda : ara. * bağda (nefret, kin, öfke) * şiddetli nefret, sevmeme, kin, öfke, çirkinlik

bağda : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + da (isim yapım eki) * çelme, güreşte bacak atma; birini düşürmek için çelme atmak

bağdad : far. * bag, beg (tanrı) + dad (verilen) * tanrının verdiği; Irak’ın başkenti

bağdadi : far. * bagdadi (tanrının verdiği) (bag, beg (tanrı) + dad (verilen) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ağaç direkler üzerine birbirine koşut biçimde çakılan çıta veya kamışlara sıva vurularak yapılan duvar veya tavan; Irak'ın başkenti ile ilgili

bağdamak : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + da (ek) + mak (fiil mastar eki) * birkaç şeyi birbirine geçirerek bağlamak; içinden çıkılmayacak bir duruma getirmek, kördüğüm etmek (mecaz)

bağdar : tür., far. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) (tür.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * besteci, halk ozanı

bağdaş : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + daş (karşılıklı ilgili olma, aynı olma, uyumlu olma, işteşlik anlamı veren son ek; eş, denk, benzer, aynı eki) * sağ ayağını sol uyluğun veya sol ayağını sağ uyluğun altına alarak oturma biçimi

bağdaşmak : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + daş (karşılıklı ilgili olma, aynı olma, uyumlu olma, işteşlik anlamı veren son ek; eş, denk, benzer, aynı eki) + mak (fiil mastar eki) * birbiriyle uyuşmak, kaynaşmak, iyi anlaşmak, uzlaşmak, uymak

bağdat : far. * bag, beg (tanrı) + dad (verilen) * tanrının verdiği; Irak’ın başkenti

bağı : tür. * bağ (birleştirmek, iliştirmek) + ı (isim yapım eki) * bir kelimeyi veya bir nesneyi bir kişiyle ilintilendirerek, yanyana konumlandırarak o kişiyi tesir ve kontrol altına alma, zihnen bağlama; büyü, sihir

bağıl : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + ıl (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * varlığı başka bir şeyin varlığıyla ilintili olan, bağlantılı olan (örneğin “bağıl hız”)

bağıl hız : tür. * bağıl (varlığı başka bir şeyin varlığıyla ilintili olan, bağlantılı olan) + hız (sürat, çabukluk) * bir gözlemci tarafından gözlenen hareketli bir cismin, gözlemciye göre hızı (v bağıl = v gözlenen - v gözlemci)

bağıldak : tür. * bağ (birleştirmek, iliştirmek) + ıl (edilgen fiil eki) + dak (-cı, vasıta, araç) * kadınların aybaşı zamanlarında kullandıkları bez

bağımlı : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + ım (fiili isim yapım eki,) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * başka bir şeyle ilintili, var olabilmek için başka bir şey ile ilişkiye ihtiyaç duyan

bağımsız : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + ım (fiili isim yapım eki,) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * bağımlı olmayan

bağın : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + ın (ile ilgili, gibi, -a ait) * bir temel çukuru veya hendek kazılırken, yanlardaki toprakları tutmak için yere yan yana çakılan ve kavramalarla birbirine tutturulan kalın tahtalarla oluşturulan düzenek; iki yapının arasında yapılacak yeni bir yapının temel işleri sırasında, var olan yapılara bir zarar gelmemesi için, karşılıklı duvarları arasına yatay biçimde uzatılıp sıkıştırılan ağaç dayaklarla oluşturulan düzenek

bağıntı : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) * iki veya daha çok olgu arasındaki ilgi, ilinti

bağır : tür. * bağr, bağır, bavır (karaciğer, iç organlar) * göğüs, karaciğer, akciğer, sine, gövdenin iç boşluğu, karın gibi vücut bölümleri ve bu bölgede yer alan iç organlar; insanın iç dünyası, kalbini, şefkat duygusu, acı çekme merkezi (mecazi)

bağırgan : tür. * bağır (karın, gövdenin iç boşluğu, göğüs) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * öfkesini bağırarak gösteren, sık sık bağırma huyu olan kimse

bağırmak : tür. * bağır (karın, gövdenin iç boşluğu, göğüs) + mak (fiil mastar eki) * göğüsteki veya karındaki havayı ağızdan vererek ses çıkartmak; ağızdan yüksek ses çıkarmak

bağırsak : tür. * bağır (karın, gövdenin iç boşluğu, göğüs) + sak (ile ilgili, gibi, -a ait) * sindirim sisteminin, midenin sonundan anüse kadar olan, incebağırsak ile kalınbağırsaktan oluşan bölümü

bağırtı : tür. * bağır (karın, gövdenin iç boşluğu, göğüs) + tı (isim yapım eki) * bağırma

bağış : far. * bahş (ihsan, güzellik, iyilik, hediye, lütuf) * sahip olunan bir malın veya hakkın, yardım amaçlı ve karşılıksız olarak başkasına verilmesi

bağışık : far., tür. * bağış, bahş (ihsan, güzellik, iyilik, hediye, lütuf) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * herhangi bir hastalığa veya duruma karşı koruma altında olan, güvende olan

bağışıklık : far., tür. * bağış, bahş (ihsan, güzellik, iyilik, hediye, lütuf) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lık (durum ve isim yapım eki) * bağışık olma durumu

bağışlamak : far., tür. * bağış, bahş (ihsan, güzellik, iyilik, hediye, lütuf) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * karşılıksız vermek, bahşetmek

bağıt : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + ıt (isim yapım eki) * hukuksal bir sonuç doğurmak üzere, özgür iradeleri bulunan iki veya daha çok kimsenin veya kuruluşun anlaşarak karşılıklı yükümlülük altına girmelerini belgeye bağlama işlemi

bağkesen : tür. * bağ (üzüm ağacı bahçesi) + kes (ayırmak, bölmek) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kınkanatlılardan, bağlara zarar veren, başı iri, makasları büyük bir böcek, makaslıböcek

bağl : ara. * bağl (katır) * eşek ile atın melezlenmesi sonucu ortaya çıkan, genellikle kısır olan ve yük taşıma, tarım gibi işlerde kullanılan dayanıklı, güçlü, çift tırnaklı evcil hayvan

bağlaç : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + la (etken fiil eki) + aç -cı, yapan, eden eki) * anlamca ilgili tümceleri, kavramları, önermeleri veya görevdeş kelimeleri birbirine bağlayan kelime türü

bağlam : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + lam (isim yapım eki) * ilgi, ilinti, alaka, uyum, uygunluk

bağlamak : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * iliştirmek, birleştirmek, tutturmak

bağlantı : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + lan (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) * ilinti, ilişki, münasebet

bağlar : tür. * bağ (bahçe, meyve bahçesi, üzüm asması bahçesi; kısmet, pay, mülk) + lar (çoğul eki) * Diyarbakır’ın bir ilçesi; bölgedeki üzüm bağlarından

bağlı : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ilgili, ilintili

bağnaz : tür. * bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + naz (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.); Banause (köylü, dağ köylüsü, cahil) (alm.) * bir inanca, bir düşünceye aşırı ölçüde bağlanıp ondan başkasını düşünemeyen, ondan başka her öğretiye, her inanışa karşı olan

bağrıkara : tür. * bağr (karın, gövdenin iç boşluğu, göğüs; akciğer veya karaciğer) + ı (iyelik eki) + kara (siyah, koyu renkli; karanlık) * içi acıyla, dertle, kederle dolu (mecazi); isketenin bir türü (Saxicola Torquata)

bağtet : ara. * bağata (ani hareket etmek, beklenmedik şekilde saldırmak) * ansızın olma, ani olma, birdenbire olma

bağy : ara. * bağa (istemek, arzu etmek, talep etmek; haksızlık yapmak, taşkınlık etmek, azmak, sınırı aşmak, haddi aşmak) * arzulama, isteme, talep etme; azgınlık, taşkınlık, sınırı aşma, haddi aşma, haksızlık etme

bah : ara. * baha (öldürmek, yok etmek, helak etmek, tamamen yok etmek, boğmak) * öldürme, yok etme, helak etme, boğma

baha : far. * baha (görkem, ihtişam; onur, zerafet; bir şeyin değeri, bedeli, fiyatı veya ederi, kıymet, değer, fiyat, bedel) * değer, kıymet, bedel, fiyat; erkek ismi

bahadır : tür. * bagatur (soylu kişi, kahraman) (bağ (iliştirmek, birleştirmek, tutturmak) + tur (yapan, eden, olan kişi) ) * güçlü, yılmaz, cesur, yiğit, batur

bahai : far. * baha (görkem, ihtişam; onur, zerafet, kıymet, değer, bedel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Bahailik mensubu, Bahaullah isimli liderin takipçisi

bahailik : far., tür. * baha (görkem, ihtişam; onur, zerafet, kıymet, değer, bedel) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (durum eki) * 19. yüzyılda Bahaullah tarafından İran'da ortaya çıkan ve bütün insanlığın ruhani birliğini vurgulayan tek tanrılı inanç odaklı bir tarikat sistemi

bahama : luk., arav. * bahama (sığ su; büyük üst orta ada); bacamar (sığ su) (baca (sığ) + mar (su) ) * Atlas Okyanusu'nda yer alan ve coğrafi açıdan Orta Amerika'ya dahil edilen Batı Hint Adaları'nın kuzeydoğu sınırını oluşturan bir takımada ülkesi

bahane : far. * bahana, vahana (örtü; vesile, sebep; kusur, noksan; yalandan özür) * gerçek amacı gizlemek için ileri sürülen neden, sözde neden

bahar : far. * bahar (koku; güzel kokulu bir bitki, buphthalmum; çölde yağmurdan sonra açan bitkilerin genel ismi; kış ile yaz arasındaki geçiş mevsimi) * yaz veya kış öncesi üç aylık döneme verilen ve başına, yaz öncesi için "ilk", kış öncesi için "son" sıfatı alan isim; Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Hüseyni ve Uşşak dizilerinden esinlenen neşeli, canlı ve ferahlatıcı melodik yapısıyla özellikle şarkı ve yürük semai türlerinde kullanılan, hareketli ritim ve süslemelerle doğanın canlanışını yansıtan etkileyici bir makam

baharat : ara., far. * bahar (koku; güzel kokulu bir bitki, buphthalmum; çölde yağmurdan sonra açan bitkilerin genel ismi; kış ile yaz arasındaki geçiş mevsimi) (far.) + at (çoğul eki) (ara.) * genellikle yemeklerde kullanılan karabiber, kırmızıbiber, tarçın, karanfil, zencefil, kimyon, yenibahar gibi özel koku ve lezzete sahip bitkilerin genel ismi

bahariye : far., ara. * bahar (koku; güzel kokulu bir bitki, buphthalmum; çölde yağmurdan sonra açan bitkilerin genel ismi; kış ile yaz arasındaki geçiş mevsimi) (far.) + iye (yer ve durum eki) (ara.) * girişinde bahar tasviri olan kaside

bahattin : ara. * baha (görkem, ihtişam; onur, zerafet, kıymet, değer, bedel) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin ihtişamı, dinin onuru; erkek ismi

bahçe : far. * bağ, bah (ilintilendirmek, iliştirmek, birleştirmek; kısmet, pay, tahsis edilen, biriyle ilintilendirilen; köylüye tahsis edilen toprak) + çe (isim yapım eki) * bitkiyle örtülü toprak parçası; Osmaniye’nin bir ilçesi

bahçelievler : tür., ara. * bahçe (bitki ile kaplı toprak parçası) + li (ile ilgili, sahibi) + ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + ler (çoğul eki) * İstanbul’un bir ilçesi

bahçesaray : tür., far., gre. * bahçe (bitki ile kaplı toprak parçası) + saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, köşk, hükümdar evi, hükümdar konağı) (far.); garsaura (fışkıran, akan) (gre.) * Van’ın bir ilçesi; eski ismi Müküs (meks (öşür, vergi) )

bahçıvan : far. * bahçe (bitki ile kaplı toprak parçası) + van (ile ilgili olan) * bahçe işleri ile uğraşan

bahdavar : tür. * baht (talih, kısmet) + ı (iyelik eki) + var (mevcut olmak, bulunmak) * talihli, şanslı, bahtı açık anlamında Erzurum ağzında yer alan kelime

bahil : ara. * bahale (eli sıkı olmak, cimrilik yapmak), buhl (cimrilik, pintilik) * cimri, pinti, eli sıkı, tamahkar

bahir : ara. * bahr (deniz) * yer kabuğunun çukurluklarını dolduran, birbiriyle bağlantılı, yeryüzünün dörtte üçünü kaplayan tuzlu ve büyük su kütlesi; geniş, uçsuz bucaksız deniz, okyanus

bahire : ara. * bahara (kulağı yarmak) * Arap cahiliye döneminde putlara adanmış kulağı yarılmış deve

bahis : ara. * bahs, bahasa (araştırmak, incelemek, soruşturmak, tartışmak; soruşturma, araştırma, bir konuyu etraflıca tartışma, münazaa, söz yarıştırma; tartışılan konu) * hakkında konuşulan, konu, husus, mevzu; iddia, kumar ortamında ortaya konan para, nesne veya konu

bahname : ara. * bah (cinsel arzu, şehvet) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * cinsel konulardan açık açık söz eden, içinde açık saçık resimler bulunan kitap

bahr : ara. * bahr (deniz) * yer kabuğunun çukurluklarını dolduran, birbiriyle bağlantılı, yeryüzünün dörtte üçünü kaplayan tuzlu ve büyük su kütlesi; geniş, uçsuz bucaksız deniz, okyanus

bahreyn : ara. * bahr (deniz) + eyni (iki) * iki deniz; Asya'da, Basra Körfezi'nde yer alan, güneydoğusunda Katar, batısında Suudi Arabistan bulunan bir ada ülkesi

bahr-ı nazik : ara. * bahr (deniz) + ı (tamlama eki) + nazik (ince, güzel) * Türk musikisinde, karar perdesi hicaz gibi dügah (la) ve rast olan, nazik ve ince melodik hareketlere sahip, Hüseyni dizisi temelli hafif ve zarif tınılarla duygusal incelik ve zarafet sunan, özellikle gazel ve şarkı türlerinde tercih edilen nazik ve sofistike bir makam

bahri : ara. * bahr (deniz) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * denizle ilgili; erkek ismi

bahriye : ara. * bahr (deniz) + iye (yer ve durum eki) * bir devletin deniz kuvvetleri

bahriyeli : ara. * bahr (deniz) + iye (yer ve durum eki) + li (ile ilgili, sahibi) * deniz kuvvetlerinde görevli asker

bahs : ara. * bahase (eksiltmek, azaltmak, noksan kılmak, haksızlık etmek) * eksiklik, azlık, noksanlık, haksızlık, naks

bahs : ara. * bahs, bahasa (araştırmak, incelemek, soruşturmak, tartışmak; soruşturma, araştırma, bir konuyu etraflıca tartışma, münazaa, söz yarıştırma; tartışılan konu) * arama, araştırma, inceleme, soruşturma, eşeleme

bahsetmek : ara. * bahs, bahasa (araştırmak, incelemek, soruşturmak, tartışmak; soruşturma, araştırma, bir konuyu etraflıca tartışma, münazaa, söz yarıştırma; tartışılan konu) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) * söz etmek, bir şey hakkında konuşmak, konuyu anlatmak

bahş : far. * bahş (verme, ihsan, güzellik, iyilik, hediye, cömertlik, bağış, lütuf, hisse, pay) * sahip olunan bir malı veya hakkı, yardım amaçlı ve karşılıksız olarak başkasına vermek

bahşetmek : far., tür. * bahş (verme, ihsan, güzellik, iyilik, hediye, cömertlik, bağış, lütuf, hisse, pay) + etmek (yapmak) * endow, deign, contribute; contribuer, souscrire; dotieren, stiften

bahşi : far. * bahş (verme, ihsan, güzellik, iyilik, hediye, cömertlik, bağış, lütuf, hisse, pay) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * şiir okuyucusu, şair, hikaye anlatıcısı, destan anlatıcısı; Türkmenlerde destan anlatıcısı, Özbeklerde destancı ve falcı, Kazak ve Kırgızlarda şaman, büyücü ve duahan olarak anlamlandırılır; bilgin, öğretmen anlamında kişi ismi; rahip, katip, hekim

bahşili : ara., tür. * bahş (bağış) + ili (şehri) * Kırıkkale’nin bir ilçesi

bahşiş : far. * bahş (verme, ihsan, güzellik, iyilik, hediye, cömertlik, bağış, lütuf, hisse, pay) + iş (isim yapım eki) * teşekkür niyetiyle, alınan hizmetin karşılığı dışında verilen ekstra para

baht : far. * baht (talih, kısmet) * yaşam sürecinde deneyimlenecek durumların bütünü, talih, şans

bahtı kara : far. * baht (talih, kısmet) + ı (iyelik eki) + kara (koyu renkli, siyah) * talihsiz, şanssız

bahtiyar : far. * baht (talih, kısmet) + iyar, yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip, arkadaş, yardımcı, destekçi) * talih sahibi, bahtı açık olan, şanslı olan, talihli olan, mesut, mutlu

bahusus : far. * ba (ile, birlikte, beraber) + husus (özellik) * özel olarak, her şeyden önce, hele, özellikle

bahuzur : far. * ba (ile, birlikte, beraber) + huzur (varlık, mevcudiyet, hazır bulunma, bulunulan makam; sükunet, gönül rahatlığı, ferahlık) * huzur ile

baid : ara. * baada (uzaklaşmak, uzak olmak, ayrılmak) * uzak, mesafeli, uzun mesafeli; uzak olanlar; Arap yarımadasında yaşamış ve İslamiyet öncesinde nesilleri tükenmiş olan Arap kabileler

baileya : lat. * Bailey Amerikalı mikroskopist Jacob Whitman Bailey) * otsu veya çalı, Asteraceae familyasından bir bitki

bain : ara. * bayana (ayırmak, uzaklaşmak, iki şeyin arasını açmak, açıklamak; netleşmek, belirmek), beyan (açıklama, izah, açıklığa kavuşma) * dibi geniş olan bostan kuyusu, geniş dipli kuyu

bair : ara. * bara (yükselmek, öne çıkmak, seçkin olmak), baara (yük taşımak, deve ile yük taşımak) * yüksek, seçkin, belirgin; uzun bacaklı, iri ve seçkin deve

baire kümesi : fra. * baire (Fransız matematikçi René-Louis Baire’nin soyadından) + küme (yığın, grup, topluluk) + si (iyelik eki) (tür.) * hiçbir yerde yoğun olmayan veya açık ve yoğun kümelerin sayılabilir birleşimi; topolojik uzaylarda Baire kategorisi kuramında tanımlanan kümeler; yoğun açık kümelerin sayılabilir kesişimlerinden elde edilen kümeler veya meager (ilk kategori) kümelerin tamamlayıcıları bağlamında kullanılan küme türü

bais : ara. * be’s (göndermek) * dirilten, gönderen

bakaç : tür. * bak (gözlemek, görmek için yönelmek) + aç (alet, vasıta, araç) * belirli bir merceğe göre sahnenin nasıl göründüğünü anlamaya yarayan, değişir odaklı bir mercek düzeneği; dürbün

bakalit : lat. * bak (Belçika asıllı Amerikalı kimyager Leo Hendrik Baekeland’ın soyadından) + ite (element, kayaç ve mineral eki) * formaldehit ile bir fenolün yoğunlaştırılmasıyla elde edilen yapay bir reçine, sentetik polimer

bakalorya : lat. * baccalaureate (köylülük; şövalyelik; kölelik; çıraklık; öğrencilik) (baccalaureus (fakir şövalye; vasal çiftçi, toprak sahibi olmayan yetişkin ortaçağ köylüsü; köle; çırak; öğrenci) + atus (ile ilgili olma) ) * bazı ülkelerde üniversiteye girebilmek için lise bitirme sınavından sonra verilen ek sınav; Türkiye'deki eski olgunluk sınavı

bakalyaro : lat. * baccalaureatus, baccalaureus (genç) * Gadidae familyasından, ılıman ve soğuk denizlerde, 30-300 m arasındaki derinliklerde yaşayan, anavatanı Atlas Okyanusu olan gezici balık

bakam : wol., man. * baka (kırmızı ahşap; boya veren ağaç) + am (ilgi ve aidiyet eki) * baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından, anayurdu Meksika olan, odunundan kırmızı boya elde edilen, mobilya, marangozluk ve yapı işlerinde kullanılan sert bir ağaç türü

bakampisilin : gre. * bak (bakteria) + ampicillin (amine, amino (karbona bağlı bir nitrojen (azot) atomu içeren bileşik) + penicillin (penicillium (fırça) ) * antibakteriyel spektrumu, etki gücü ve farmakokinetik özellikleri amoksisiline benzeyen, penisilin dirençli olmayan streptokok, stafilokok ve enterokok türleri dahil olmak üzere gram pozitif koklara karşı etkili olan yarı sentetik penisilin türevi (C21H27N3O7S)

bakan : tür. * bak (görmek için başı veya gözleri çevirmek) + an (isim yapım eki) * kamu işlerinin belirli bir bölümünü yürüten örgütün başkanı, görevli, yönetici

bakanak : tür. * bak (çıkıntı, kabarıklık) + a (bağlaç) + nak (isim yapım ve organ eki) * koyun, keçi, geyik, sığır gibi geviş getiren hayvanların ayaklarının arkasında bulunan körelmiş tırnak, kemik çıkıntısı, çatal tırnağı

bakar : ara. * bakr (açmak, genişletmek, yarmak) + ra (isim yapım eki) * sığır, yarmak

bakara : ara. * bakr (açmak, genişletmek, yarmak) + a (isim yapım eki) * Kur’an’ın ikinci suresinin ismi; inek, dişi sığır; yarmak

bakaya : ara. * baka (baki olmak, kalmak, devam etmek, varlığını sürdürmek, daim olmak, devamlı olmak, sonsuz olmak, kalıcı olmak, kalmak, geriye kalmak), baki (ebedi, sonsuz, kalıcı) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) ) * kalanlar, artıklar, geride kalanlar; yoklamasını yaptırmış, askere sevk için çağrılmış ancak herhangi bir haklı nedeni olamdan sevkin son gününe kadar askerlik şubesine gelmeyen

bakıcı : tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya gözleri çevirmek) + ı (tamlama eki) + cı (yapan, eden eki) * hastaların veya çocukların bakımını üstlenen, genellikle aylık ücretle çalışan kişi

bakım : tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya gözleri çevirmek) + ım (isim yapım eki) * bakma işi; bir şeyin iyi durumda tutulması, gözetilmesi, ilgilenilmesi; onarma ve düzenleme işi

bakınmak : tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya gözleri çevirmek) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * etrafına göz gezdirmek, çevresine bakmak

bakır : tür. * bak (parlamak, kırmızımsı parlaklık göstermek) + ır (isim yapım eki) * simgesi Cu, atom sayısı 29, atom ağırlığı 63,54, yoğunluğu 8.91 olan, 1083 santigrat derecede eriyen, doğada serbest veya bileşik durumda bulunan, iletkenliği çok iyi olan, kolay işlenebilen, eski çağlardan beri türlü işlerde kullanılan, kızıl renkli bir element, cuprum (lat.); “cuprum” kelimesi Roma döneminde Kıbrıs adasında bakır madenciliği olması nedeniyle Grekçe Cyprus (Kıbrıs) kelimesinin Latince telaffuzudur.

bakır glukonat : tür., gre. * bakır (simgesi Cu, atom sayısı 29 olan metal element) (bak (parlamak, kırmızımsı parlaklık göstermek) + ır (isim yapım eki) ) (tür.) + glukus, glykys (tatlı, şekerli) (gre.) + on (son ek) + atum, ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) * bakır eksikliğini önlemek veya tedavi etmek için kullanılan, bakır iyonu içeren mineral takviyesi (C12H22CuO14)

bakır sülfat : tür., gre. * bakır (simgesi Cu, atom sayısı 29 olan metal element) (bak (parlamak, kırmızımsı parlaklık göstermek) + ır (isim yapım eki) ) (tür.) + sulphate (SO4²⁻) (sulfur, sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + atum, ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) * tarımda fungisit ve algisit olarak, sanayide metal ve kimya uygulamalarında, laboratuvar deneylerinde reaktif olarak kullanılan bakır iyonu içeren inorganik bileşik (CuSO4)

bakırköy : gre. * makri (büyük) + hori (köy) * İstanbul’un bir ilçesi, Makriköy

bakış : tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya gözleri çevirmek) + ış (isim yapım eki) * bakma işi

bakışık : tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya gözleri çevirmek) + ış (isim yapım eki) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * aralarında veya parçaları arasında birbirlerine bakma durumu bulunan, bakışımlı, simetrik

bakışım : tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya gözleri çevirmek) + ış (isim yapım eki) + ım (isim yapım eki) * iki veya daha çok şey arasında konum, biçim ve belirli bir eksene göre ölçü uygunluğu, bir eksenin iki bölgesinin yapı ve biçim benzerliği; eksen olarak alınan bir doğrudan, benzer noktaları karşılıklı olarak eşit uzaklıkta bulunan iki benzer parçanın birbirine göre durumu; simetri

bakışmak : tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya gözleri çevirmek) + ış (isim yapım eki) + mak (fiil mastar eki) * karşılıklı olarak birbirlerine bakmak

baki : ara. * baka (kalmak, geriye kalmak, geride kalmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.); beklemek (arkasından bakmak, gözlemek) (tür.), back (geri, arka) (ing.) * daim olan, geriye kalan

bakir : ara. * bikr (ilk doğan evlat, ilk olan; genç kız) (kadın için “bakire”) * el değmemiş, kullanılmamış, ayak basılmamış; cinsel ilişkide bulunmamış

bakire : ara. * bakir (ilk doğan evlat, ilk olan) + e (dişilik eki) * henüz cinsel ilişkiye girmemiş genç kız

bakiye : ara. * baka (kalmak, geriye kalmak) + iye (isim yapım eki) * geriye kalan; Türk musikisinde iki ses arasındaki 4 komalık mesafeye verilen isim

bakk : ara. * bakk (böcek) * böcek; eklembacaklılar şubesinin böcekler sınıfında yer alan, vücutları baş, göğüs ve karın olmak üzere üç ana bölümden oluşan, genellikle üç çift bacağa ve çoğunlukla kanatlara sahip, dünya genelinde milyonlarca türü bulunan omurgasız hayvanların genel adı

bakkal : tür. * bakl (sebze, bakla, baklagil, bakliyat, bostan ürünü) * sebze, baklagil satıcısı; yiyecek, içecek maddeleriyle temizlik gereçleri ve benzeri başka birçok gereksinim şeylerini perakende olarak satan kimse

bakkaliye : ara. * bakkal (sebze satan, manav) (bakl (sebze, bakla, baklagil, bakliyat, bostan ürünü) ) + iye (yer ve durum eki) * genellikle kuru gıda, içecek, temizlik maddesi gibi günlük ev ihtiyaçlarının toptan veya perakende olarak satıldığı ticari emtia veya bu ürünlerin işlem gördüğü dükkan işletmesi, bakkalcılık, bakkalda satılan ürün grubu

bakkam : wol., man. * bakka (kırmızı ahşap; boya veren ağaç) + am (ilgi ve aidiyet eki) * baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından, anayurdu Meksika olan, odunundan kırmızı boya elde edilen, mobilya, marangozluk ve yapı işlerinde kullanılan sert bir ağaç türü, bakam

bakla : ara. * bakl (sebze), bakila (yenebilir her türlü bakla) * taneleri badıç içinde bulunan, otsu sebze, bukul (ç.)

baklan : ara. * bakl (sebze) + an (ile ilgili olan) * Denizli’nin bir ilçesi (zahirecilikten kaynaklı isim)

baklava : tür., moğ. * bağla, bağlağu, bayla (bağlamak, sarmak, katlamak, bohça yapmak , birleştirmek, üstüste koymak) + va, ma (isim yapım eki) * çok ince açılmış ve kat kat üst üste konulmuş yufkanın arasına ceviz, antepfıstığı, kaymak konularak yapılan, eşkenar dörtgen biçiminde dilimlenen ve pişirildikten sonra üzerine şeker şerbeti dökülen bir hamur tatlısı

bakliyat : ara. * bakl (sebze) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) * baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından elde edilen ürünlerin genel ismi; sebze ile ilgili olanlar

baklofen : gre. * ba (β-amino türevi, beta konumu) + khloros (klor grubu) + phenyl (fenil grubu C6H5-) (phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phenos (boya; bitki), phene (benzen), phen (phenyl (C6H5) halkası eki) + hyle (ağaç, odun, tahta; ağaçlık, orman; radikal türev eki, alkil eki) ) * omurilik yaralanması veya multipl skleroz gibi kas spastisitesini tedavi etmek için kullanılan, Ağız yoluyla veya omurilik kanalına pompa ile verilen bir ilacın etken maddesi (C10H12ClNO2)

bakmak : tür. * bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya gözleri çevirmek) + mak (fiil mastar eki) * görmek için başı veya gözleri belirli bir yöne çevirmek - doğrultmak

bakraç : tür. * bakır (kızıl renkli metal element) (bak (parlamak, kırmızımsı parlaklık göstermek) + ır (isim yapım eki) ) + aç, gaç (küçültme ve araç eki) * bakırdan yapılan küçük kova

baksı : far. * baks (verme, ihsan, güzellik, iyilik, hediye, cömertlik, bağış, lütuf) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * şiir okuyucusu, hikaye anlatıcısı, bahşı; Türkmenlerde destan anlatıcısı, Özbeklerde destancı ve falcı, Kazak ve Kırgızlarda şaman, büyücü ve duahan olarak anlamlandırılır; bilgin, öğretmen anlamında kişi ismi

baksı dansı : tür. * baks (verme, ihsan, güzellik, iyilik, hediye, cömertlik, bağış, lütuf) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + dans (ritmik el, kol, ayak ve vücut hareketleri) + ı (iyelik eki) * Kazak ve Kırgız Türklerinde müzik ve dans ile tedavi örneği olarak, çok eskiden beri devam eden ve bir atın yürüyüşünü simgeleyen dans, Karacorga

bakteremi : gre. * bak (destek için kullanılan değnek, çivi, asa, sopa, baston) + teria (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kan dolaşımında bakterilerin varlığı, bakteriyemi, bacteremia

bakteri : gre. * bakterion (küçük şey, küçük çubuk) (bak (destek için kullanılan değnek, çivi, çubuk, asa, sopa, baston) + terion, teria (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * toprakta, suda, canlılarda bulunan, mayalanmaya, çürümeye veya hastalıklara yol açan, küresel, çubuksu, silindirimsi veya kıvrık biçimde olan, çok basit yapılı, bölünme yoluyla çoğalan, klorofilsiz, tek hücreli canlı

bakterisid : gre., lat. * bakteria (bakteri) (gre.) + caedere, cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek), cidus (öldüren) (lat.) * bakterileri öldüren, çoğalmalarını yalnızca durdurmakla kalmayıp hücresel yapılarını bozarak bakteriyel ölümüne yol açan (madde veya etken)

bakterisidal : gre., lat. * bakteria (bakteri) (gre.) + caede, cide, cidium (kesme, vurma, çarpma, öldürme) (caedere, cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek) + ium (isim yapım eki) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * bakterileri öldüren madde ile ilgili

bakterisit : gre., lat. * bakteria (bakteri) (gre.) + caede, cide, cidium (kesme, vurma, çarpma, öldürme) (caedere, cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek) + ium (isim yapım eki) ) (lat.) * bakterileri öldüren madde

bakteriüri : gre. * bakteria (bakteri) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ürede, idrarda bakteri bulunması durumu

bakteriyel : gre., lat. * bakteria (bakteri) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * bakteri ile ilgili veya bakterinin sebep olduğu

bakteriyemi : gre. * bak (destek için kullanılan değnek, çivi, asa, sopa, baston) + teria (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kan dolaşımında bakterilerin varlığı, bakteriyemi, bacteremia

bakteriyofaj : gre. * bak (destek için kullanılan değnek, çivi, asa, sopa, baston) + terion, teria (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + phagein (yemek, yutmak, tüketmek), phagos (yiyen, yutan) * bakterileri enfekte eden virüs

bakteriyofil : gre. * bak (destek için kullanılan değnek, çivi, asa, sopa, baston) + terion, teria (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici) * bakterilere karşı ilgi, afinitesi veya seçici etkileşimi bulunan (organizma, madde veya yapı)

bakteriyoklorofil : gre. * bak (destek için kullanılan değnek, çivi, asa, sopa, baston) + terion, teria (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + khloros (yeşil, sarımsı yeşil, soluk yeşil, yeşilimsi sarı, taze) + phyllon (yaprak) * fotosentetik bakterilerde bulunan, ışık enerjisini yakalayarak fotosentez sırasında elektron aktarımı ve enerji dönüşümünde görev yapan, oksijensiz fotosentez yapan mor ve yeşil bakterilerde bulunan, klorofile benzer porfirin yapılı, ışığa duyarlı temel fotosentetik yeşil pigment molekülü (C55H74MgN4O6)

bakteriyolog : gre. * bakteria (bakteri) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * bakteri uzmanı

bakteriyoloji : gre. * bakteria (bakteri) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + ia (isim, yer ve durum eki) ) * bakteribilim

bakteriyolojik : gre. * bakteria (bakteri) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bakteriyoloji ile ilgili

bakteriyopatojen : gre. * bakteria (bakteri) + pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) * bakteriler içinde insan, hayvan veya bitkilerde hastalığa neden olabilen, konak dokularına zarar vererek enfeksiyon oluşturan hastalık yapıcı bakteri, bakteriyel patojen

bakteriyosid : gre., lat. * bakteria (bakteri) (gre.) + caedere, cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek), cidus (öldüren) (lat.) * bakterileri öldüren, çoğalmalarını yalnızca durdurmakla kalmayıp hücresel yapılarını bozarak bakteriyel ölümüne yol açan (madde veya etken)

bakteriyosin : gre. * bakteria (bakteri) + cine (antimikrobik madde belirten ek) * çeşitli bakteri türleri tarafından üretilen ve diğer mikroorganizmalar üzerinde inhibe edici veya öldürücü etki gösteren peptit

bakteriyoskopi : gre. * bakteria (bakteri) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * laboratuara gönderilen hastalıklı maddelerden preparat hazırlanarak, etkenin morfolojik tanısı amacıyla mikroskopta incelenmesi

bakteriyostatik : gre. * bakteria (bakteri) + histanai (durmak, durdurmak, yerleştirmek), statikos (duran, durağan, hareketsiz, dengeye ilişkin) (stasis (durma, ayakta durma, dikilme, durgunluk, durum, denge, sabit kalma, duruş veya kuvvetlerin karşı karşıya gelmesi, yer), statos (durmuş, yerleştirilmiş, sabit kılınmış, duran, sabit duran, hareketsiz kalan) + ikos (ile ilgili, gibi) ) * bakterileri öldürmeden çoğalmalarını engelleyen antibiyotik

bakü : far. * bagavan (Tanrı şehri) (beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + van (yer, arazi, sığınılacak mekan, melce, şehir) * Azerbaycan'ın başkenti

bakva : ara. * baki (ebedi, sonsuz, kalıcı) * bakilik, ebedilik, sonsuzluk, kalıcılık

ba'l : ara. * ba'l, baal (kanat, cenah; kol; üst, yukarı, yüksek, büyük; boybos, endam, uzunluk; sahip, efendi, koca) * Arami, Amori ve Kenan dillerini kapsayan Kuzeybatı Sami dillerinde "efendi" ve "sahip" anlamlarına gelen bir saygı ünvanı; yağmur yağdırdığına, suyu ve rüzgarı kontrol ettiğine, kızdığında kuraklık verdiğine inanılan, öküz ile simgelenen, uğruna çocuk kurban edilen ve paganizmde ilah addedilen şeytani bir karakter; Güneş Tanrısı; karı kocadan her biri

bal : ara. * bala (ilgilenmek, önem vermek) * durum, hal, vaziyet

bal : tür. * bal (bağlanmak, yapışmak; arıdan elde edilen şekerli madde; güzel, tatlı) * arılar tarafından çiçeklerden ve meyve tomurcuklarından alınarak yutulan nektarın arı midesindeki invertaz enzimi sayesinde kimyasal değişime uğramasıyla oluşan ve kovandaki petek hücrelerine yerleştirilen yenebilir ve besleyici madde

bal kabağı : tür. * bal (arının salgıladığı şekerli madde) + kabak (bir tür büyük yuvarlak meyve, cucurbita) + ı (iyelik eki) * çok iri, içi turuncu, tatlısı yapılan bir kabak türü, bir tür kavun

bala : far. * bala (yüce, ulu, yüksek, üst, yukarı) * yüce, ulu, büyük, yüksek, üst, yukarı

bala : san., tür. * bala (küçük çocuk, yavru, evlat, çocuk) * küçük çocuk, yavru, evlat, çocuk (“Balam” kelimesi “yavrum, sevdiceğim” anlamında kullanılır.)

bala : tür. * bozulus (boz (kırmak; gri) + ulus (millet) ) * Ankara'nın bir ilçesi

bala vü zir : far. * bala (yüce, ulu, yüksek, üst, yukarı) + vu (ve, ile, birlikte, beraber) + zir (alt, aşağı) * yukarı ve aşağı, alt ve üst, yüksek ve alçak; tasavvufta evrenin, mekanın ya da varoluşun tüm yönlerini, altını ve üstünü kapsayan bir bütünlük veya altüst oluş durumu

balaban : far. * bala (bir tür yırtıcı kuş, çakır doğan) + ban (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iri, büyük; nazik; şişman, gürbüz (çocuk); balıkçılgillerden Ardeidae familyasına ait atmaca, doğan vb. türü yırtıcı bir kuş

balad : lat. * ballad (dans şarkısı) (ballare (dans etmek) + ad (isim yapım eki) ) * ortaçağda Fransız şiirinde kullanılan, uyak dizilişi, uyak türü ve dize sayısı yönünden birbirinin benzeri üç bent ve bir sunu ile başlayan bir yarım bentten oluşan bir şiir biçimi; dört parçadan oluşan nakaratlı bir Fransız nazım şekli, balat

balaenidae : gre., lat. * phalaina (balina) (gre.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * dişsiz balinalar (Mysticeti) alt takımına ait olan, Balaena cinsini tip cins olarak içeren, büyük başlı, uzun balenli, sırt yüzgeci bulunmayan ve besinlerini sudan balenleriyle süzerek elde eden gerçek balinaları kapsayan deniz memelileri familyası

balaenopteridae : gre., lat. * phalaina (balina) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) (gre.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * Balaenoptera cinsini tip cins olarak içeren, çenesinde diş yerine süzgeçler, karınlarında ise beslenirken genişlemelerini sağlayan oluklar bulunan (balina bıyığı), mavi balina, fin balinası, minke balinası, kambur balina ve yüzgeçli balina gibi türleri kapsayan, boğazlarında boyuna uzanan kıvrımları sayesinde büyük miktarda su alarak süzme yoluyla beslenen balenli balinalar familyası, oluklu balinagiller, dişsiz balinalar (Mysticeti)

balaenopterinae : gre., lat. * phalaina (balina) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) (gre.) + inae (zoolojik alt familya eki) (lat.) * balaenopteridae familyasının alt familyası

balak : tür. * mala, bala (hayvan yavrusu) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.); boli (boğa) (isk.); bula (ing.) + ock (ile ilgili, gibi, -a ait) (eti için beslenen hadım edilmiş erkek sığır) * manda yavrusu; aptal, salak (argo)

balalayka : rus. * balai (konuşmak, gevezelik etmek) + laika (araç, vasıta eki) * üç köşe gövdeli ve üç telli bir Rus halk sazı

balam : lat. * bal (mahvetmek, yoketmek) + am (halk) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanı tam olarak bilmesiyle tanınan, boğa, insan ve koç olmak üzere üç kafalı tasvir edilen, bir ayı üzerinde oturan ve elinde bir atmaca taşıyan ve cehennemin kralı olarak anılan 51. sıradaki cin

balam : san., tür. * bala (genç, çocuk, yavru) + m (birinci tekil şahıs iyelik eki) (tür.) * yavrum, çocuğum, bebeğim, ciğerparem, azizim

balama : kıp. * balamo (Yunanlı) * ortaoyununda Rum tipi; karagözde Karagöz, matiz ve külhanbeyi tiplerinin yabancı ülke tiplerine seslenirken, söz yöneltirken kullandıkları kelime

balamir : san., tür., far. * bala (genç, çocuk) + mir (kral); balam (oğul, çocuk) + bardan (yüklenmek, taşımak, götürmek, getirmek, kaldırmak), bar (yüklenen, taşıyan, götüren, getiren) * oğul veren, çocuk veren

balanişin : far. * bala (yüksek, yukarı) + nişesten (oturmak), nişin (oturan, yerleşen, oturmuş, bir yere yerleşmiş) (far.); niche, Nische (oyuk, uygun yer, girinti, oturtma yeri) (ing., fra., alm.) * yüksekte oturan

balanit : gre. * balanos (meşe palamudu, palamut; penis başı) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * penis başı (glans) iltihabı

balanophoraceae : lat. * Balanophora (Yun. balanos "palamut, meşe palamudu" + phoros "taşıyan") + aceae (-giller, botanik familya eki) * klorofilsiz, parazit yaşamlı Balanophora cinsini ve akrabalarını kapsayan çiçekli bitki familyası

balanore : gre. * blennorrhoia (blennos (mukus, mukoza, sümük) + rhein (akmak, dökülmek, yağmak), rhea, rhoia (akış, akıntı) ) * iltihaplı akıntı eşliğinde görülen penis başı inflamasyonu, enfeksiyonu

balans : lat. * bilanx (bi (iki, ikili, çift) + lanx (ölçek tavası) ) * denge

balapervaz : far. * bala (yüksek, yukarı) + pervaz (uçuş, çıkış) * yüksekten uçan; kendini olduğundan yüksek makamda gösterip gururlanan

balar : far. * bala (yüksek, yukarı, üst) + r (isim yapım eki) * geleneksel mimaride çatıları veya kiremitleri taşımak amacıyla kullanılan, iki ucu duvarların üzerine oturtulan büyük ana çatı kirişi, şah tereği veya bu kirişlerin altına çakılan ince tahta, pedavra

balarama : san. * bala (kuvvet, kudret, güç) + Rama, ram, reme, romo (tanrı ismi; durmak, hareketsiz kalmak, dinlenmek, sevinmek, memnun olmak) * Hint mitolojisinde (Hinduizm) tarım ve güç tanrısı

balast : ing. * ballast (ağırlık, denge sağlayan yük) * demiryollarında traverslerin altına, şoselerde düzleştirilmiş toprak üzerine döşenen taş kırıkları

balast direnç : ing., tür. * ballast (ağırlık, denge sağlayan yük) (ing.) + direnç (karşı koyma, ters tepki verme) (tür.) * elektrik devrelerinde özellikle lambaların veya tüplü aydınlatma sistemlerinin akımını sınırlayarak düzgün çalışmasını sağlayan direnç elemanı

balat : gre. * palation (saray) * İstanbul'un Avrupa Yakası'da Fatih ilçesinde, Haliç kıyısında, Ayvansaray ile Fener semtleri arasında yer alan bir semt

balata : lat. * balata (elastik olmayan, kauçuğa benzer, suya dayanıklı sakız; tropik bir Amerikan sapotaceous ağacı, Manilkara bidentata) * kauçuk ağacı, mimusops balata; kauçuk, lastik ayakkabı tabanı; motorlu araçlarda fren yapmayı sağlayan, tekerlek mili üzerine yerleştirilmiş yarım ay biçimindeki alet, fren pabucu

balayı : tür. * bal (arının salgıladığı şekerli madde) + ay (otuz günlük zaman dilimi) + ı (iyelik eki).* evlilik sonrası ilk günler (lune de miel (bal ayı) (lune (ay) + de (-nın) + miel (bal) ) (Fransızca’dan direkt tercüme) )

balbal : tür. * barbar, balbal (vurmak, çarpmak, kakmak, çakmak) * eski Türklerde kişinin anılması için mezarının veya bazı kurganların etrafına dikilen mezar taşına verilen isim (Kurganların başındaki balbal sayısının çokluğu kişinin kahramanlık derecesini göstermektedir.)

balboa : lat. * balboa (İspanyol konkistador Vasco Nunez de Balboa'nın soyadından) * Panama'da kullanılan resmi para birimlerinden biri;

balçak : tür. * bar, bal (vurmak, çarpmak, kakmak, çakmak) + çak (küçültme eki) * kabza; kılıç kabzasındaki demir siper

balçık : tür. * bal (bağlanmak, yapışmak), balk (bağlanan, yapışan, batak, çamur; viskoz, yapışkan madde) + çık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çeşitli organik maddelerin karışımından oluşan, genellikle killi, koyu, yapışkan çamur

balçova : tür. * balçık (cıvık çamur) + havi (ihtiva eden, kaplayan * İzmir’in bir ilçesi

baldır : tür. * baltır (bitki gövdesi, bitki ve yaprak sapı; bacak) * bacağın diz ile ayak bileği arasındaki bölümü, alt bacak

baldır patlatan : tür. * baltır (bitki gövdesi, bitki ve yaprak sapı; bacak) + patlatan (yaran, infilak ettiren; iç basınçla açan, çatırdatan) * güreşte, hasmın bir ayağını tutup dizkapağına değin bükerek üzerine yüklenme şeklindeki oyun

baldırak : tür. * baltır (bitki gövdesi, bitki ve yaprak sapı; bacak) + ak (isim yapım eki) * don, pantolon gibi şeylerin dizden aşağı bölümü; kılıç kayışının aşağı uzanan parçası

baldıran : tür. * baltır (bitki gövdesi, sap) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * maydanozgillerden, nemli yerlerde yetişen zehirli bitkilerin ortak ismi ve bu bitkiklerden elde edilen zehir; şeytan otu, şeytan tersi otu, şeytantersi, ferula assa-foetida

baldırgan : tür. * baltır (bitki gövdesi, sap) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * maydanozgillerden, nemli yerlerde yetişen zehirli bitkilerin ortak ismi ve bu bitkiklerden elde edilen zehir; şeytan otu, şeytan tersi otu, şeytantersi, ferula assa-foetida

baldırı çıplak : tür. * baldır (bacağın diz ile ayak bileği arasındaki bölümü, alt bacak) + ı (iyelik eki) + çıplak (yalın, örtüsüz, giysisiz) * işsiz güçsüz takımından, ayaktakımından, serseri, yoksul, kimsesiz, güçsüz kimse; alt bacağı çıplak gezmek zorunda kalan fakir kişi

baldırı kara : tür. * baldır (bacağın diz ile ayak bileği arasındaki bölümü, alt bacak) + ı (iyelik eki) + kara (siyah, koyu renkli) * eğreltiotugillerden, yirmi beş ile kırk santim boylarında olan, nemli yerlerde yetişen otsu bir bitki

baldırsokan : tür. * baldır (bacağın diz ile ayak bileği arasındaki bölümü, alt bacak) + sokan (batıran, içine geçiren, duhul ettiren) * sinekgiller familyasından, karasineğe çok benzeyen, kan emen, hastalık bulaştıran, hayvan sağlığı yönünden zararlı bir tür sinek

baldız : tür. * bala (küçük, çocuk, küçük çocuk) + tız (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer); ba’l (koca) + tız, dız (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (koca ile ilgili olan) * küçük kız kardeş; kocanın eşinin kızkardeşi

baldo : lat. * baldo (cesur, gözüpek, cüretli, atılgan, cesaret isteyen) * pilavlık olarak yetiştirilen dolgun ve iri taneli bir pirinç türü

bale : gre., lat. * ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek) (gre.); ballare (dans etmek), ballo (dans), balletto (küçük dans, dansçık) (lat.) * belirli bir koreografiye göre düzenlenmiş danslı ve müzikli sahne gösterisi

balerin : gre., lat. * ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek) (gre.); ballare (dans etmek), ballerina (ballare (dans etmek) + ina (dişil eki) ) (lat.) * bale yapan kadın

balet : gre., lat. * ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek) (gre.); ballare (dans etmek), ballerina (ballare (dans etmek) + ina (dişil eki) ), ballet (balet) (lat.) * bale yapan erkek

balgam : gre. * phlegma (phleg (iltihab) + ma (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * akciğerde solunum yolları tarafından üretilen, hava yollarının nemli tutulmasını sağlayan mukus tabakası

balgümeci : tür. * bal (arının salgıladığı şekerli madde) + gümeç (bal peteğini oluşturan altı köşeli gözeneklerden her biri) (köm, göm, güm (bir şeyin içine sokmak, daldırmak, gömmek) + eç (ile ilgli) ) + i (iyelik eki) * bal peteğine benzeyen bir dikiş büzgüsü

balık : tür., moğ. * bal (su, sulu toprak, çamurlu) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait) (tür.); balig, başgasun (çamur, balçık, şehir) (moğ.) * denizde veya tatlı sularda yaşayan solungaçlı, yüzgeçli ve kuyruklu canlı

balık burcu : tür., gre. * balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) + pyrgos (kule, bir yapının en yüksek noktası) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * 20 Şubat - 20 Mart tarihleri arasında doğanları temsil eden, duyarlı, sezgisel, hayal gücü güçlü ve empatik yapısıyla öne çıkan zodyak burcu

balıkçı yaka : tür. * balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) + çi (yapan, eden eki) + yaka (giysinin boyun çevresini saran kenar bölümü; taraf, yan, kıyı, uç, kenar) * boğazlı kazak türü

balıkçıl : tür. * balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) + çıl (ile ilgili, -a ait) * balık ile beslenen

balıkesir : tür. * balık (şehir, kale, saray) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur, korugan) (şehir kalesi) * Türkiye'nin, Marmara ve Ege Bölgesi'nde toprakları bulunanan, doğuda Bursa, Kütahya; güneyde İzmir, Manisa; batıda Ege Denizi, Çanakkale ve kuzeyde Marmara Denizi ile çevrili olan 10 plaka numaralı sehir

balıkgözü : tür. * balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) + göz (görme organı) + ü (iyelik eki) * sağlamlaştırmak ereğiyle ayakkabıların bağcık deliklerine, kemer deliklerine takılan, maden veya kemik gibi şeylerden yapılan halka

balıkhane : tür. * balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * bakık depolanan ve satışı yapılan yer

balıklama : tür. * balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) + la (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) * suya, balık gibi gergin, düz ve baş aşağı bir biçimde atlama stili

balıklava : tür. * balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) + laga, lava (alan, saha) * balık tutma sahası; deniz, göl ve akarsularda balığın bol olduğu yer, balık yatağı olan yer

balıksırtı : tür. * balık (suda yaşayan omurgalı, yüzgeçli ve solungaçlı canlı) + sırt (arka, vücudun belden yukarı olan arka yüzeyi) + ı (iyelik eki) * balık iskeletindeki kılçıklar gibi birbirine koşut ve çapraz çizgilerle oluşmuş kumaş deseni; yollarda, suların ortada toplanmayıp iki yandan akması için yolun ortasına yapılan hafif şişkinlik

balışeyh : ara. * bal (üstünlük, yücelik, yükseklik, kudret) + i (tamlama eki) + şeyh (ihtiyar, yaşlı erkek, kabile reisi, bilgin, üstat, ruhani lider; tarikat büyüğü, dini önder) * Kırıkkale iline bağlı bir ilçe

bali : san. * bali (adak, reenkarasyon) * Küçük Sunda Adalarının en batısında yer alan, Endonezya'ya bağlı bir ada

baliğ : ara. * balağa (ulaştırmak, eriştirmek) * döl verme çağına gelmiş olan, döl verme yetkinliğine eren, erişkin, ergin

balina : gre. * phallaina (phalla (şişmek, irileşmek, büyümek) + ina (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer); phallos, phallus (penis, şişen, büyüyen) (gre., lat.) * okyanuslarda yaşayan, cetacea takımına ait büyük cüsseli memeli balık

balistidae : gre. * ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek) + istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (gre.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * Balistes cinsini tip cins olarak içeren, güçlü çeneleri, sert derileri ve ilk sırt yüzgecindeki kilitlenebilir diken sistemiyle tanınan, çoğunlukla tropikal ve subtropikal denizlerde yaşayan tetik balıklarını kapsayan ışın yüzgeçli balıklar familyası, tetik balıkları

balistiformes : gre. * ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek) + istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (gre.) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * tetik balıkları ile kutu balıklarını ve yakın akrabalarını kapsayan, sert deri, güçlü çeneler ve çoğu türde ilk sırt yüzgecinde kilitlenebilir diken sistemiyle karakterize edilen ışın yüzgeçli balıklar takımı

balistik : gre. * ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek) + istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ateşli silahlarda, merminin barut gazının basıncıyla fırlayıp hedefe ulaşıncaya kadar olan hareketini inceleyen bilim

balk : ing. * balk (inat etmek, reddetmek, duraksamak, engellemek) * beyzbolda rakibi aldatmaya yönelik kural dışı hareket

balkan : tür. * balk (yüksek, yüce, devasa), balka (dağ, ormanlık dağ kütlesi) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.); Balken (direk, yüksek ve uzun sütun) (alm.), bulk (toplu, iri, cüsseli) (ing.) * yüksek dağ;

balkanlar : tür. * balk (yüksek, yüce, devasa), balka (dağ, ormanlık dağ kütlesi) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lar (çoğul eki) * Avrupa'nın güneydoğusunda yer alan ve Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya, Karadağ, Makedonya, Bosna-Hersek, Arnavutluk, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya’yı içine alan coğrafi, tarihi ve kültürel bölge

balkar : tür. * balkar, malkar (balk (parıldamak, parlamak, ışımak, doğmak) + ar (-cı, ile ilgili; yapan, eden) ) * parıldayan, ışıyan; Kuzey Kafkasya’da yaşayan, Türk soyundan bir halk

balkı : tür. * balk (parıldamak, parlamak, ışımak, doğmak) + ı (isim yapım eki) * parıltı, parıldama, parlama, ışıltı, ışıma, simşek çakma, doğuş, doğma

balkır : tür. * balk (parıldamak, parlamak, ışımak, doğmak) + ır -cı, yapan, eden eki) * parıltı, prlaklık, ışıltı, şimşek

balkon : alm. * balk (engel, kiriş, kalas, direk) + on (son ek) * bir yapının üst katlarında yapılan, dışarıya doğru çıkmış, önü ve yanları insanın beline gelen düzeyde korkulukla veya duvarla çevrilmiş, çıkıp hava almaya vb. yarayan açık yer

ball handling : ing. * ball (top) + handling (elleçleme, kullanma, ilgilenme, uğraşma, bakım) (handle (ellemek, elleçlemek, ele almak, ilgilenmek, uğraşmak, bakmak) + ing (isim yapım eki) ) * basketbolda top hakimiyetini kaybetmeden paslaşma, topu tutma ve kontrol etme

ballard olayı : ing. * ballard (İngiliz eğitim psikoloğu Philip Ballard’ın soyadından) (ing.) + olay (vaka, gelişme, oluş, hadise, meydana gelen durum) + ı (iyelik eki) * verilen bir konunun (şiirler, anlamlı nesir parçaları) ne ölçüde hatırlandığını anlamak için yapılan yoklama sonunda hafızanın güçlenmesi

ballıbaba : tür. * bal (arının salgıladığı şekerli madde) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + baba (yaşlı ve saygın erkek, oğul sahibi erkek, erkek ebeveyn, ata, öncel) * ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından Lamium cinsini oluşturan bitki türü

ballıdarı : tür. * bal (arının salgıladığı şekerli madde) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + darı (buğdaygillerden, tohumları buğday gibi besin olarak da kullanılabilen bitki) * halk arasında incire verilen isim

ballık : tür. * bal (arının salgıladığı şekerli madde) + lık (isim yapım eki) * kavun ve karpuzlarda görülen, iç dokunun bal gibi yapışkan, tatlı ve sümüksü hale gelerek bozulması hastalığı (bostan meyvelerinde iç çürüme); bağ ve bostanlarda görülen külleme hastalığı

ballismus : gre. * ballismos (ballein (atmak) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) ) * kol ve bacakların istemsiz, şiddetli ve atıcı hareketleri

ballistofobi : gre. * ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), ballistra (atma, fırlatma, savurma) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * silahtan veya mermiden korkma; batofobi

balmer çizgisi : isv. * balmer (İsveçli matematikçi Johann Jakob Balmer’ın soyadından) + çizgi (hat, ince uzun işaret, yarık) + si (iyelik eki) * hidrojen atom spektrumunda, elektronların n ≥ 3 seviyelerinden n = 2 seviyesine geçerken yayılan görünür ışık spektrum çizgileri

balmer serisi : isv. * balmer (İsveçli matematikçi Johann Jakob Balmer’ın soyadından) + seri (dizi) + si (iyelik eki) * hidrojen atom spektrumunda, elektronların n ≥ 3 seviyelerinden n = 2 seviyesine geçerken yayılan görünür ışık spektrum çizgileri

balmumu : far. * bal (bağlanmak, yapışmak; arının salgıladığı şekerli madde; güzel, tatlı) arıların ürettiği sarı renkli ve şekerli madde) + mum (kandil, parafin, donyağı veya bunlara benzer, yavaş yanan bir maddenin, genellikle pamuktan yapılan bir fitilin üzerine döküldükten sonra katılaştırılması yöntemiyle hazırlanan, genellikle silindir biçimindeki ışık kaynağı) + u (iyelik eki) * arıların, içine bal doldurdukları petekleri yapmak için karın halkaları arasından salgıladıkları yumuşak ve sarımsı madde

balo : lat. * ballare (dans etmek) + o (isim yapım eki) * resmi veya genel nitelikli, müzikli danslı gece eğlencesi

balon : gre., lat. * bala (top, küresel nesne) (gre.); ballare (zıplamak, sıçramak), ballo, ballonis (şişen, yuvarlak cisim, top, şişirilince küresel olan nesne) (lat.); ballon (fra.) * çok ince kauçuktan yapılmış, içine gaz veya hava doldurulup şişkin duruma getirilerek ağzı iple bağlanan, hafif gazla doldurulursa uçabilen nesne

balotaj : gre. * bala (top, küresel nesne) (gre.); ballot (oy, kura; küçük top) + age (durum eki) (fra.) * herhangi bir seçimde, adaylardan hiçbiri seçilmek için gerekli sayıda oy alamayınca seçimin yenilenmesi; seçimlerde ikinci tur oylama, eşitlik durumunda yapılan tekrar oylama

baloz : gre., lat. * ballizo (dans etmek, atlamak sıçramak) (gre.); ballare (dans etmek), ballo (dans) (lat.) * gemici, işçi gibi kimselerin gittikleri içkili danslı eğlence yeri; İtalyanca balo kelimesinin argosal deformasyonu

balsalazid : lat. * balsal (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + azide (kimyasal madde eki, azelik asit C9H16O4 türevi) (azo (azotu belirten önek) + ide (ikili bileşik, anyon eki) * inflamatuvar bağırsak hastalıklarının tedavisinde kullanılan, bağırsakta salınan ve anti-inflamatuar etkili sentetik ilacın etken maddesi (C17H15N3O6)

balsam : gre., ibr. * balsamon (baharat, hoş koku, parfüm) (gre.); boshem (ibr.) * bazı ağaçlardan elde edilen, parfüm ve ilaç yapımında kullanılan reçine

balsaminaceae : lat. * Balsamina (Lat. balsamum "balsam, güzel kokulu reçine") + aceae (-giller, botanik familya eki) * kınaçiçeği (Impatiens) ve akrabalarını kapsayan çiçekli bitki familyası

balsamorhiza : lat. * balsam (balzam, reçine) + rhiza (kök) * kökleri aromatik ve reçineli, Kuzey Amerika kökenli, Asteraceae familyasından bir bitki

balsıra : tür. * bal (arının salgıladığı şekerli madde) + sıra (dizi, seri, dizilme, ardışıklık, düzen) * bağ ve bostanlara, ağaçlara zarar veren bir küf; ormanda ağaç yapraklarına geceleri inen tatlı su damlacıkları

balta : tür. * bal (kırmak, kırılmak, yaralanmak, yarılmak) + du, ta (araç eki) * ağaç kesmek, budamak, yarmak, yontmak işlerinde kullanılan, çeşitli biçimde ve keskin ağızlı, ağaç saplı demir araç; yarıcı, yaralayıcı, kesici

baltabaş : tür. * balta (odun kesme aleti) + baş (tepe, uç, ilk, önce) * baş bodoslamaları su yüzeyine, omurgasına dikey olan gemi

baltık : lat. * balticus (boğaz) (balt (boğaz, denize ulaştıran yarılmış kara parçası) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * Baltık Denizi veya çevresindeki bölgeyle ilgili; boğaz

baltrap : ing. * ball (top) + trap (tuzak) * atıcılıkta hedef vazifesi gören plakaları havaya fırlatan yaylı alet

balya : gre. * bala (top, şişirilince küresel olan nesne) * sarılıp yuvarlak hale getitilmiş nesne veya mal; Balıkesir’in bir ilçesi; eski ismi Kocagümüş (Kurşun madenlerinin ambalajlanmasına istinaden ismini almıştır)

balyaj : gre., fra. * bala (top, şişirilince küresel olan nesne) (gre.); balai (süpürge; çalı tomarı), balayage (süpürme) (balayer (süpürmek) + age (isim yapım eki) ) (fra.) * saçların uç bölümlerine uygulanan boyama

balyemez : lat., ita. * balliamezza, balimezzo (orta top, yarım top) (ballia, bala (top) + mezzo (orta, yarım) ) * Osmanlı'ların kale muhasaralarında kullandıkları uzun menzilli bir batarya topu

balyos : gre. * balouos (hamal, taşıyıcı, görevli; elçi) (gre.); baiulus (lat.) * Osmanlı İmparatorluğu döneminde ilk zamanlar Venedik elçilerine, sonraları bütün Frenk elçilerine verilen isim

balyoz : gre. * varios (ağır şey, ağır demirci çekici) * büyük taşları kırmak, iri kazıkları çakmakta kullanılan, uzunca saplı, oldukça ağır ve iri çekiç

bam : far. * bana (parlamak, ışık saçmak), ba (ışık, şafak, aydınlık) * dam, çatı, kubbe, kemer, tavan, sakf, uç nokta, gökyüzü; müzikte pes (bas) perde, pes perde teli, sazlarda en kalın sesi veren tel

bamako : bam. * bama (aligatör, timsah) + ko (nehir) * Mali'nin başkenti

bambaşka : tür. * bam (pekiştirme öneki) + başka (farklı, değişik) (baş (ayrı, yalnız, tek; uç, tepe, reis, ilk) + ka (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * çok farklı, tamamen farklı, tümden değişik

bambıl : mal., ing. * boom (uğultu, derinden gelen ses) + le (gibi, ile ilgili) (mal.), bumble (vızıldamak, tokezlemek, sendelemek) + bee (arı) * kurtçuk evresindeyken ekinlerin kökünü, erginleşince de başakları, tanelerin özünü kemiren, kahverengi, kınkanatlı böcek

bambu : tam., mal. * mambu (kamış) * buğdaygiller familyasına ait, genellikle tropikal ve ılıman iklimlerde yetişen, içi boş, hafif ve son derece dayanıklı odunsu gövdeleriyle bilinen, mobilyadan tekstile kadar pek çok sektörde ham madde olarak kullanılan çok yıllık bir kamış türü

bambul : mal., ing. * boom (uğultu, derinden gelen ses) + le (gibi, ile ilgili) (mal.); bumblebee (yaban arısı) (bumble (vızıldamak, tokezlemek, sendelemek) + bee (arı) ) (ing.) * kurtçuk evresindeyken ekinlerin kökünü, erginleşince de başakları, tanelerin özünü kemiren, kahverengi, kınkanatlı böcek

bambuterol : lat. * bis (iki, ikili) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) ) +‎ buterol (fenetilamin türevi) * astım tedavisinde kullanılan, terbutalinin bir ön ilacı olan, uzun etkili bir β adrenoseptör agonisti (C18H29N3O5)

bamteli : far. * bam (müzikte pes (bas) perde, pes perde teli, sazlarda en kalın sesi veren tel) (far.) + tal, tel (ince, uzun ve esnek iplik veya metal çubuğu) + i (iyelik eki) (tür.) * bazı sazlarda en kalın ses veren tel veya kiriş; yaylı çalgılarda veya diğer telli aletlerde gerilmiş ana tel, temel tel; insanın alt dudağının hemen altındaki seyrek sakal telleri

bamya : ara. * bamiya (bamya) * ebegümecigiller (Malvaceae) familyasından, ılık ve sıcak iklimlerde yetişen, sarımtırak çiçekli, piramit biçimli ve tüylü meyveleri taze ya da kurutulmuş olarak yemeklerde tüketilen bir sebze türü (Afrika kökenli bir sebze alcaea aegyptiaca veya abelmoschus esculentus kelimesinden)

ban : ara. * ban (tohumlarından veya meyvelerinden (habbü'l-bân veya ceyzü'l-bân) hoş kokulu yağlar damıtılan ağaç cinsi) * Asya ve Kuzey Afrika’nın tropik bölgelerinde yetişen, hoş kokulu tohumlarından şifalı parfümeri yağı elde edilen, uzun ve narin dalları sebebiyle klasik Doğu edebiyatında sevgilinin endamını simgeleyen kelp ağacı, Moringa oleifera

banach sabit nokta teoremi : pol., ara., gre., tür. * banach (Polonyalı matematikçi Stefan Banach’ın soyadından) (pol.) + sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) (ara.) + nokta (yazıda, matematikte ve geometrik anlatımda konum belirtmek, ayırmak veya işaretlemek için kullanılan; boyutsuz kabul edilen en küçük işaret veya sınır birimi) (tür.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * metrik uzaylar teorisinde kullanılan, belli koşulları sağlayan fonksiyonların sabit noktalarının olduğunu garanti eden ve bu sabit noktanın konstruktif şekilde bulunmasını sağlayan terorem

banal : fra. * ban (halk hakkı, zorunluluk; çağrı, emir, ilan, bildiri) + al (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bayağı, sıradan, yaygın, bilinen, basit, değersiz, her yerde görülen; günlük ve özel olmayan

banaz : luv., gre. * pavanasa (su şehri, susal şehir, sulak yer), panasion (tüm Asya ile ilgili) (pan (ile ilgili, tümünü kapsayan) + asia, asion (Asya) ) (gre.) * Uşak’ın bir ilçesi

banço : kim. * mbanza (tel, yay; müzik aleti) * yuvarlak bir gövdeye gerilmiş deri bir kasnak ile uzun bir saptan oluşan, parmakla veya pena ile çalınan telli ve perreli bir müzik aleti

band ligasyonu : alm., fra., lat. * band, bend, bind, binden (bağlamak), band, bande, Band (bağ, birleştirici; bir arada olan, çete) (alm., fra.) + ligatio (bağlama, birleştirme) (ligare (bağlamak, birleştirmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * herhangi bir derecedeki iç hemoroiddeki anormal olarak genişleyen damarların boğma yöntemiyle düşmesini ve yok olmasını amaçlayan tedavi prosedürü

banda : alm. * band (bağ, kuşak, şerit; grup, topluluk) (alm.), bande (fra.) * bölgesel Meksika müziğinin bir alt türü ve üflemeli ve vurmalı çalgıların icra edildiği topluluk türü

bandaj : fra. * bande (bağ, kuşak, şerit) + age (isim yapım eki) * yara bağı, sargı

bandana : hin. * bandhnu, bandhna (bağlamak, düğümlemek) * batik boyama; Endonezya'ya özgü bir kumaş boyama tekniği

bandar seri begawan : mal. * bandar (şehir; liman) + seri (onursal, aziz, muteber) + begawan (lider) * şehrin onursal lideri; Brunei’nin başkenti

bandıra : isp., ita. * bandera, bandiera (bayrak) (isp., ita.) * bir geminin hangi ülkenin, hangi devletin olduğunu gösteren bayrak, bandra

bandırma : gre. * panormos (güvenli liman) (pan (hep, tüm) + ormos (liman) ) * Balıkesir’in, denize sahili olan bir ilçesi

bandırmak : tür. * ban (nüfuz, içine girme) + dır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.); penetrate, pénétrer, penetrieren (nüfuz etmek) (ing., fra., alm.) * nüfuz etmek, içine geçmek, içine sokmak, içine daldırmak, bastırmak, batırmak

bando : alm. * band (bağ, kuşak, şerit; grup, topluluk) (alm.), bande (fra.) * bölgesel Meksika müziğinin bir alt türü ve üflemeli ve vurmalı çalgıların icra edildiği topluluk türü

bandra : isp., ita. * bandera, bandiera (bayrak) (isp., ita.) * bir geminin hangi ülkenin, hangi devletin olduğunu gösteren bayrak, bandıra

bandrol : ita. * banderuola (küçük bayrak) (bandiera (bayrak) + uola (küçültme eki) ) * satılan ürünün denetimde ve kontrollü olduğunu belirten, devlet tarafından verginin alındığını gösteren ve satılan şeylerin üzerine konulan etiket

bandwidth : ing. * band (frekans aralığı) + width (genişlik) * bir iletişim kanalının belirli bir sürede taşıyabileceği maksimum veri miktarını ifade eden temel ağ parametresi

bangır : tür. * bangır (ses yansımalı onomatopeik kelime) * yüksek sesi veya gürültüyü tanımlayan onomatope (ses yansımalı) kelime

bangkok : tay. * bangkok (ada köyü) (bang (köy, bölge) + ko, kok (ada) ) * Tayland’ ın başkenti

bangladeş : san. * bangladesh, bengaldesh (bengal ülkesi) (banga (kurucu kişinin ismi) + la (bağlaç) + desh (ülke, yer) ) * Asya kıtasında, Myanmar ile Hindistan’a sınır komşusu olan ülke; Bengal ülkesi

bangui : sang. * ubangi, bobangi (akıntılar) * Orta Afrika Cumhuriyeti’nin başkenti (Ubangi Nehri'nin kuzey kıyısındaki konumundan dolayı)

banım : tür. * ban (nüfuz, içine girme) + ım (isim yapım eki) * lokma; ekmek parçası; yudum; yağlı, salçalı ve sulu yemek, banak

bani : ara. * bana (inşa etmek, kurmak, yapı oluşturmak), bina (yapı, kurulum) * kurucu ve kurulumda bulunan kimse

banik : slo. * banik (madenci) * irmik ve yumurtaya bulanarak kızartılan Malatya’ya özgü köfte

banjul : man. * banjul (lif, bambu) * Gambiya’ nın başkenti

bank : ita. * banca (tezgah, masa, uzun sıra, banko) * oturmak için yapılmış, arkalığı da olabilen uzun sıra

banka : ita. * banca (tezgah, masa, sıra, bank) * faiz karşılığı para alıp veren, kredi, ıskonto, kambiyo işlemleri yapan, değerli eşya saklamaya yarayacak kasa kiralayan kuruluş

bankamatik : ita. * banca (tezgah, masa, sıra, bank) + ma (ön ek) + thema (konu, tema) ) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * müşterilerin banka şubesine gitmeden para çekme, yatırma ve diğer işlemleri yapabildiği otomatik para çekme makinesi (ATM), otomatik vezne makinesi

banker : ita. * banchiere (banch (banka) + iere -cı, yapan, eden eki) ), banker (bank (banka) + er (-cı, yapan, eden eki) ) (ing.); banquier (banque (banka) + ier (-cı, yapan, eden eki) ) (fra.) * bankacı, yüksek faiz taahhüdüyle para toplayan kişi

bankerzede : ita., far. * banchiere (ita.) + zadan (vurmak, çarpmak, çalmak, çalgı çalmak, yere çalmak), zade, zede (vuran, vurulan, çalan, çalınan; zarar görmüş olan) (far.) * banker tarafından dolandırılarak, parası çalınarak zarar görmüş olan kişi

banket : fra. * banquette (set, seki, küçük sıra; ayak üstü ziyafet) (banque (sıra, tezgah) + ette (küçültme eki) ) * karayollarının iki yanında bulunan ve yayaların yürümesine, taşıtların trafiğe engel olmadan durabilmesine yarayan bölüm

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...