kemotaksis :
ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + tassein, tasson (düzenlemek,
sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek), taxis (düzen, düzenleme,
sıralama, dizim, dizme, sıra, diziliş, hareket, yönelme, düzenli hareket)
(gre.) * bir organizmanın kimyasal maddelere karşı gösterdiği uzaklaşma yada
yakınlaşma şeklindeki hareketi
kemotaktik :
ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + taxis (hareket, hızlanma, yönelim,
düzen) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * kimyasal uyarıcılara
yönelen veya kimyasal sinyallere tepki gösteren organizma veya hücre davranışı
kemoterapi :
ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme,
iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme;
bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek,
tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek,
öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) (gre.) * özellikle kanser gibi
hastalıkların tedavisinde kimyasal ilaçların kullanılması yoluyla
gerçekleştirilen tıbbi tedavi yöntemi
kemoterapötik :
ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + therapeia (iyileştirme, tedavi,
bakım, hizmet) (therapeuein (iyileştirmek, tedavi etmek, terbiye etmek, hizmet
etmek, hazır bulunmak) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + tikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * kemoterapi ile ilgili
kemotropizm :
ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + tropismos (yönelme, dönme, eğilim)
(trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek,
değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil;
yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + ismos (isim yapım,
durum, akım, öğreti, doktrin eki) ) (gre.) * bitkilerde veya
mikroorganizmaların, kimyasal maddelere doğru veya onlardan uzak yönde büyüme veya
yönelme tepkisi
kemozis :
gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein
(karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ), khemo
(kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) * hücrelerde
veya dokularda kimyasal kaynaklı anormal şişme veya ödem durumu
kemre :
tür. * kemre (külçe, yığın veya topak halinde sıkıştırılmış şey) * hayvan
gübresi, tezek
kemter :
far. * kem (az, kötü, eksik, kötü nitelik, fena; az noksan, eksik; fakir, hakir;
hastalık, kötülük, sıkıntı, sorun) + ter (ile ilgili, gibi, -a ait) * aciz,
fakir, yoksul, biçare
kenafir :
ara. * kanfer (kenar, uç, çevre kısmı) * kenarlar, çevreler, bir yerin etrafı,
çevresi veya kıyı ve kenar kısımları
kenan :
ibr. * ken (yakınlık, alçaklık, mülayamat, alçakgönüllülük, uyumluluk; itaat
etme, boyun eğme; cennet) + an (-cı, -ci, yapan, eden, gibi olan) * mülayim,
yumuşak huylu, uyumlu, alçakgönüllü; Tevrat'ta Filistin olarak bilinen coğrafi
bölge
kenar :
tür. * kenar (kıyı, çevre, yan hat, çizgi şekli oluşturan hat, yan, taraf) *
bir şeyin sınırını oluşturan, dış yüzeyini çevreleyen kısım, dış sınır hattı
(corner (köşe) (ing.) (anlam kaymalı), coin (köşe) )
kenarortay :
tür. * kenar (kıyı, çevre, yan hat, çizgi şekli oluşturan hat, yan, taraf) +
ortay (orta, ortasında olan) (orta (iki şeyin arasında kalan ve iki tarafa da
eşit mesafede olan yer, konum veya bölüm) + ay (isim yapım eki) ) * bir üçgenin
bir köşesinden karşı kenarın orta noktasına çizilen doğru parçası; üçgenin kenarını
iki eşit parçaya bölen çizgi
kendi :
tür. * kend (öz, esas, asıl) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * özü,
cinsi, türü (kind (tür, cins) (ing.) )
kendir :
san. * gand (sivri, diken, batmak) + ara (ile ilgili, gibi, -a ait) *
Hindistan'da bir ülke, bugün Afganistan'da Kandahar bölgesi; kenevir bitkisinin
uçları
kendirik :
san., gre. * gand (sivri, diken, batmak) + ara (ile ilgili, gibi, -a ait)
(san.) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * kendir bitkisinden
elde edilen liflerden yapılan ince ip, iplik veya sicim" anlamına gelir;
genellikle bağlama, tutma veya asma işleri için kullanılan doğal lifli malzeme;
deriden veya çadır bezinden yapılan ve hamur tahtasının altına serilen yaygı
kene :
far. * kane (kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen
ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + e
(isim/sıfat yapım eki) ) * akar (Acarina) takımına ait, insanların ve memeli
hayvanların derisine yapışarak kanlarını emen, bu esnada tehlikeli hastalık
mikroplarını bulaştırabilen, küçük, eklem bacaklı parazitik (asalak yaşayan)
canlı
kenebe :
lat. * canopum (canope (koltuk) + um (son ek) ) * kanepe, koltuk, koruma veya
barınak görevi gören asma kaplama
kenef :
ara. * kanafa, kanefe, kenefe (sarmak, sarmalamak, kucaklamak, örtmek,
kaplamak, kanadı altına almak) * saran, sarmalayan, korunak, sığınak, saran
örten yer; hela
kenet :
tür. * ken (bağlama) + et (isim yapım ve durum eki) * iki cismi birbirine
bağlayan çengel, kuşak, kemer
kenetlemek :
tür. * ken (bağlama) + et (olma durumu eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil
mastar eki) * iki cismi birbirine bağlayan çengel, kuşak, kemer (ceinture
(kemer, bağ, kenetleyici) (ing., fra.) )
kenevir :
gre. * kanna (saz, kamış), kanavurion, kannabis (kenevir bitkisi, cannabis
sativa) * lifleri tekstil, ip ve kumaş üretiminde, tohumları ise besin veya yağ
olarak kullanılan, ayrıca bazı türlerinden uyuşturucu elde edilen otsu bitki
türü
kengel :
far. * kengor (şifalı bir ot ve sakız) * bileşikgiller/papatyagiller
familyasından (Asteraceae), kırlarda yetişen, boyu 50 cm.yi bulabilen,
gövdesinden çıkan sütlü özsuyu bulunan, yabani enginara benzeyen dikenli ve
şifalı bir ot ve sakız türü, kenker, kenger
kenger :
far. * kengor (şifalı bir ot ve sakız) * bileşikgiller/papatyagiller
familyasından (Asteraceae), kırlarda yetişen, boyu 50 cm.yi bulabilen,
gövdesinden çıkan sütlü özsuyu bulunan, yabani enginara benzeyen dikenli ve
şifalı bir ot ve sakız türü, kenker, kengel
kengeş :
tür. * kengeş (işlerde danışma, görüşme, düşünme, müşavere) (ken (düşünce,
akıl) + geş (toplanmak, görüşmek) ) * İslamiyet öncesinde Türk devletlerinde
devlet işlerinin görüşülüp ve tartışıldığı toplantılar ve aynı zamanda yasama,
yürütme ve yargı yetkisini kullanan meclis, toy
kengi :
tür. * kengi (sıkışma, tıkanma, bastırma) * siyatik sinirin priformis kası
içerinde bir şekilde sıkışması ile ortaya çıkan durum, piriformis sendromu
kennas :
ara. * kanasa (süpürmek) * süpürgeci, süpürücü; abdesthane temizleyen kimse
kenodoksikolik asit : gre.,
lat. * khenos (kaz) + deoxys (oksijensiz) (de (-sız, yokluk, eksiklik, zıtlık,
olumsuzluk eki) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) ) + khole
(safra; sarı) (gre.) + acidum, acidus (ekşi, asit) (lat.) * kaz safrasından
türetilen, kısmen oksijen içermeyen, safra tuzlarının önemli bir bileşeni olan,
karaciğerde kolesterolden sentezlenen, yağların emilimini ve çözünmesini
kolaylaştıran, ayrıca bazı safra taşı tedavilerinde kullanılan safra asidi
(C24H40O4)
kenofobi :
gre. * kenos (boş, içi boş, yoksun) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos
(korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * karanlık ve boşluk korkusu
kenopsiya :
gre. * kenos (boş, içi boş, yoksun) + opsis, opsia (görüş, görme, bakış,
görünüş) (ops (göz, görme, yüz) + eia (isim yapım eki) ) * normalde insanlarla
dolu ve hareketli olan bir yerin terk edilmiş, sessiz ve boş olması durumundaki
tuhaf atmosferden dolayı hissedilen ürperti, hüzün
kenosis :
gre. * kenos (boş, içi boş, yoksun) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) *
boşaltma; Hristiyan teolojisinde İsa Mesih'in insan bedenine bürünürken ilahi
ihtişamından ve ayrıcalıklarından gönüllü olarak vazgeçip, kendini
"boşaltması" veya alçaltması; İsa'nın kendi arzularını boşaltarak,
Tanrı'nın ilahi iradesine tamamen açık hale gelmesi, ölüme kadar itaat etmesi
kent :
tür. * kent (şehir, il, yerleşim yeri) * büyük yerleşim yeri, şehir; sosyal,
ekonomik ve kültürel işlevleri gelişmiş toplu yaşam alanı
kental :
gre., lat. * kentenarion (yüzlük, 100 birimlik) (gre.); quintale (100 libre
ağırlık) (lat.) * yüz kilogramlık kütle ağırlık ölçü birimi; farklı bölgelerde
değişkenlik gösteren bir büyük ağırlık ölçü birimi (örneğin Avrupa'da 100
kilogram, İngiltere'de 112 libre (yaklaşık 50,8 kg), Osmanlı'da ise zaman zaman
"kantar" yerine kullanılmıştır.)
kentaur :
gre. * kentauros (ken (gibi) + tauros (boğa) (gre.); centaur (lat.) * Yunan
mitolojisinde kısmen insan, kısmen at görünümlü yaratık, kentaur, sentor
kentet :
lat. * quintus (beşinci) + etta (küçültme eki) * içinde, kendinde herhangi bir
şeyden beş tane bulunan veya beş parçadan oluşan, beşli
kentilyon :
lat. * centum (yüz) + illion (milyon eki) * 1'in ardından 600 sıfır olan sayı
(10^600)
kenud :
tür. * ken (nankörlük etmek, minnet etmemek) + ud (ile ilgili, gibi, -a ait) *
nankör, minnet etmez
kenya :
kik. * kirinyaga (parlayan dağ, beyaz zirveli dağ) * Somali, Etyopya, Güney
Sudan, Uganda ve Tanzanya ile komşu olan Doğu Afrika ülkesi
kenz :
ara. * kanaza (biriktirmek, saklamak) * gömülü veya saklı servet, definelik,
değerli eşya yığını, hazine, servet
keops :
mıs., gre. * khufu (korur, esirger, sakınır) (mıs.), kheops (gre.) * Gize'deki
en büyük piramit (Antik Mısır’ın 4. Hanedanlık döneminde hüküm süren firavun
Khufu'nun isminden)
kep :
lat., ing. * cappa (kısa palto, başlık, örtü) (lat.); cap (ing.) * sipersiz
hafif başlık, şapka; hemşirelerin giydiği özel başlık
kepaze :
far. * kapa (çul, kaba örtü) + ze (ile ilgili, gibi, -a ait) * üstü başı
dağınık, pejmürde, perişan görünüşlü; rezil, utanılacak duruma düşmüş,
itibarsız
kepçe :
far., soğ. * kafçe (saplı su kabı) (kafçag, kefçeg (kaf, kef (avuç, elin iç
tarafı) + çag, çeg (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * büyük kazanlarda pişen sulu
yiyecekleri karıştırmakta, dağıtmakta kullanılan, uzun saplı, yuvarlak, büyük
ve derin kaşık; tahıl veya sıvı ölçü birimi, ölçek
kepek :
tür. * kep (elekten geçirmek; elekten geçirilmiş tahıl; öğütülmemiş kısım) + ek
(isim yapım eki) * tahılın öğütülmesi sırasında undan ayrılan kaba kabuklu
kısım; saç derisinde oluşan pul pul döküntüler (mecazi)
kepenek :
tür. * kep (örtmek, kaplamak, sarmak) + en (yapan, eden eki) + ek (isim yapım
eki) * örtü, kap; koruyucu giysi; özellikle çobanların yağmurdan, rüzgardan ve
soğuktan korunmak için giydiği kalın, kaba kumaştan yapılmış geleneksel üstlük
kepenk : gre.
* kapanikion (küçük kapak, örtü) (kape (kapak, örtü) + nikion (küçültme eki) )
* mağaza ve dükkanların girişini dış etkenlerden korumak veya kapatmak için
kullanılan, saç levhadan, türlü biçimlerde demir veya tahtadan yapılmış
hareketli kapak
kepez : gre.
* kapasio (külah, miğfer, her türlü başlık) * yüksek yer, yokuş başı, dağ,
tepe; dağların oyuk, kuytu yerleri, mağara; Antalya'nın bir ilçesi
kepir :
tür. * kep (kaba, iri, verimsiz madde) + ir (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* çorak, verimsiz toprak; ufalanan taşlardan oluşmuş, bastıkça kayan, eğimli
yer
kepler yasaları :
alm. * Kepler (Alman astronom Johannes Kepler'in soyadından) (alm.) + yasa
(kural, kanun, ilke, prensip) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) *
gezegenlerin Güneş etrafındaki hareketini açıklayan üç astronomi yasası (1.
yasa - Gezegenler Güneş'in bir odağında bulunduğu eliptik yörüngelerde hareket
eder. 2. yasa - Gezegen ile Güneş'i birleştiren yarıçap vektörü eşit zamanlarda
eşit alanlar tarar. 3. yasa - Bir gezegenin yörünge periyodunun karesi,
yörüngesinin büyük yarı ekseninin küpüyle orantılıdır.)
keplerian :
alm. * Kepler (Alman astronom ve matematikçi Johannes Kepler'in soyadından)
(alm.) + ianus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * Kepler yasalarına veya gezegen
hareketleri ilkelerine ait olan; Kepler'e özgü
kepmek :
tür. * kep (kaba, iri madde; elekten geçmemiş parça) + mek (fiil mastar eki) *
tahıl veya maden temizlenmesi bağlamında iri taneli veya kaba parçaları
ayırmak; elekten geçirmek, süzmek
kepsut :
tür. * kep (yüksekçe, korunaklı yer) + sut (su) * yüksekten çıkan veya
korunaklı su kaynağına sahip yerleşim yeri; Balıkesir’in bir ilçesi
kerahe :
ara. * karaha (hoşlanmamak, istememek, zorlanmak, zorla yapmak, zorla
yaptırmak), karh, kerh (hoşlanmama, istememe, zorlanma, zorla yaptırma) *
hoşlanmama, tiksinti, nefret etme durumu, meşakkat, zahmet, şiddet, zorluk,
baskı, kerahiye; İslami terminolojide, yapılması hoş görülmeyen ama haram
olmayan fiiller ("kerahet vakti", namaz kılınması mekruh sayılan
zaman dilimlerini ifade eder.)
kerahet :
ara. * karaha (hoşlanmamak, istememek, zorlanmak, zorla yapmak, zorla
yaptırmak), karh, kerh (hoşlanmama, istememe, zorlanma, zorla yaptırma) *
hoşlanmama, tiksinti, nefret etme durumu, meşakkat, zahmet, şiddet, zorluk,
baskı, kerahiye; İslami terminolojide, yapılması hoş görülmeyen ama haram
olmayan fiiller ("kerahet vakti", namaz kılınması mekruh sayılan
zaman dilimlerini ifade eder.)
keramet :
ara. * kerem (onur, izzet, nefaset, şeref, lütuf, üstünlük) + et (durum eki) *
ermiş kimselerin gösterdiklerine, yarattıklarına inanılan, aklın sınırlarını
aşan, şaşkınlık verici, doğaüstü olay; İslam kültüründe Allah tarafından veli
kullara lütfedildiğine inanılan olağanüstü haller, doğaüstü olaylar
gerçekleştirme yeteneği, manevi ayrıcalık, genel anlamda üstünlük, değerli olma
ve onur sahibi olma durumu, mucize, olağanüstü durum
keramettin :
ara. * keramet (onur, üstünlük, kutsal lütuf; mucize, olağanüstü durum) + deyn,
din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin mucizesi, dinin olağanüstü
işareti, dinin kerem ve yüceliği, dinin üstünlüğü, dinle ilgili kutsal onur;
erkek ismi
kerata :
gre. * keras, keratos (boynuz, keratin), kerata (boynuzlar) * boynuzlu, şeytan,
karısını satan kimse; karısı tarafından bir başka erkekle aldatılan kişi; sevgiyle
söylenen bir sitem sözü, yaramaz, ele avuca sığmayan ama sevilen (çocuk);
ayakkabı çekeceği
keratektomi :
gre. * keratos (cornea, gözün saydam ön tabakası; sert, boynuzumsu yapı) +
ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia
(kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (yer ve durum) ) *
korneanın (gözün saydam tabakasının) cerrahi olarak çıkarılması işlemi
keratin :
gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + ine (protein ve kimyasal madde eki) * saç,
tırnak, deri gibi sert yapıların temelini oluşturan, lifsi yapıda bir protein
türü
keratinizasyon :
gre., lat. * keratos (boynuz, sert yapı) + ine (protein ve kimyasal madde eki)
(gre.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki)
(lat.) * hücrelerin keratin adı verilen sert protein birikimiyle sertleşme ve
ölme süreci; özellikle deri ve epitel dokularda koruyucu tabaka oluşumu
keratinosit :
gre., lat. * keratos (boynuz, sert yapı) + ine (protein ve kimyasal madde eki)
+ kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) * epidermiste bulunan, ciltte
koruyucu bariyer oluşturan ve keratin üreten hücre türü
keratit :
gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + itis (iltihap, enfeksiyon, hastalık) *
korneanın (gözün saydam ön tabakasının) iltihabı veya enfeksiyonu
keratitis parankimatoza :
gre. * keratitis (gözün kornea tabakasının iltihabı) (keratos (boynuz, sert
yapı) + itis (iltihap, enfeksiyon, hastalık) ) + paremkhymatosis (parankima
dokusuyla ilgili) (parenkhyma (doku, organın esas işlevsel dokusu) (para
(arasından, vasıtasıyla, sayesinde, yanında) + enkhuma, enkhyma (katma, içine
dökme, demleme, zerk etme) ) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) ) * kornea
dokusunun iltihabı, özellikle korneanın parankimal (esas yapı) tabakasını
etkileyen, gözde ağrı, kızarıklık ve görme bozukluğu ile karakterize bir tür
keratit
keratoakantoma :
gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + akantha, akanthos (diken, dikenli çıkıntı,
sivri uç, başak, karıncalanma, iğnelenme) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik,
ur; kanser; toplanma, oluşum) * ciltte genellikle güneşe maruz kalan bölgelerde
oluşan, keratinle dolu, hızla büyüyen, çoğunlukla iyi huylu, keratinleşmiş
çıkıntı şeklinde görülen epidermal lezyon tümörü
keratohiyalin :
gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + hyalos (cam, saydam madde) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) * epidermisteki granüler tabakada bulunan,
keratinizasyon sürecinin önemli bir parçası olan, keratin oluşumunda görevli
saydam, protein yapılı tanecikler
keratokonjonktivit :
gre., lat. * keratos (boynuz, sert yapı) (gre.) + conjunctiva (göz kapaklarının
iç yüzeyini ve gözün ön yüzeyini örten zar) (co, con (birlikte, beraber, ile) +
iungere (bağlamak, birleştirmek) + iva (isim yapım eki) ) (lat.) + itis
(iltihap, enfeksiyon, hastalık) (gre.) * gözün hem kornea hem de konjonktiva
tabakasında meydana gelen, kızarıklık, sulanma, batma hissi ve ışığa hassasiyet
gibi belirtilerle seyreden oftalmolojik iltihap durumu
keratokonus :
gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + konos (koni, konik şekil, çam kozalağı) *
korneanın incelerek öne doğru konik biçimde sivrilmesiyle karakterize olan,
ışık kırılmasında bozulmaya ve görme kaybına yol açan ilerleyici dejeneratif
bir göz hastalığı
keratoma :
gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur;
kanser; toplanma, oluşum) * ciltte, özellikle ellerde ve ayaklarda keratin
birikimiyle oluşan, kalınlaşmış ve genellikle sertleşmiş iyi huylu tümöral
doku, nasır benzeri keratinize lezyon
keratometre :
gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + metros, metron (ölçü) * korneanın eğrilik
çapını ölçmeye yarayan, gözlük ve kontakt lens reçetelendirmesinde,
astigmatizma derecesini belirlemede kullanılan oftalmolojik ölçüm cihazı, optik
ölçüm cihazı
keratomikozis :
gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal
organizma) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * genellikle travma,
kontakt lens kullanımı veya bağışıklık düşüklüğü sonrası gelişen, kornea
dokusunun mantar enfeksiyonu sonucu iltihaplanmasıyla oluşan oftalmolojik fungal
keratit durumu
keratoplasti :
gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek,
oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme,
biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş,
biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
genellikle görmeyi iyileştirmek veya korneadaki hasarı gidermek amacıyla,
bozulmuş veya hasar görmüş kornea dokusunun cerrahi olarak alınarak yerine
sağlıklı kornea dokusunun nakledilmesi işlemi
keratoskop :
gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek,
gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç,
niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * korneanın yüzey eğriliğini ve düzensizliklerini
incelemek, astigmatizma tanısı koymak veya keratokonus gibi korneal şekil
bozukluklarını değerlendirmek için oftalmolojide kullanılan optik gözlem aracı
keratotomi :
gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme)
(tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (yer ve durum) ) * kornea üzerinde
kontrollü kesiler yapılarak görme kusurlarını (özellikle astigmatizmayı)
düzeltmek için uygulanan korneanın kesilmesi işlemi
keratoz :
gre. * keras, keratos (boynuz, keratin, sert yapı) + osis (durum, sorun ve
hastalık eki) * deride veya dokularda keratinleşme sonucu oluşan kalınlaşma
veya sertleşme durumu; genellikle ciltte meydana gelen kabalaşma veya
yaralanmalarla ilişkili anormal keratin birikimi
kerb :
ing. * curb (şişlik, tümsek; kaldırım kenarı) * yol veya kaldırım kenarındaki
taş veya beton bordür; sınır veya çerçeve oluşturan yapı elemanı; virajların
kenarlarında yer alan ve genellikle kırmızı-beyaz renkle belirlenmiş olan
yumuşak eğimli tümsekler
kerbela :
aram. * kerb (ibadet edilen, namaz kılınan yer, harem) + ila (Tanrı, Allah) *
Tanrı’nın kutsal yeri, ibadet edilen kutsal alan, haremullah; Irak'ta kutsal
şehir, Hüseyn bin Ali'nin şehit edildiği yer
kerberos :
gre. * keros (ölüm; karanlık) + barbarizein (vahşi veya yabancı biçimde
davranmak, tahrip etmek), berbos (vahşi, korkutucu, parçalanmış) * Yunan
mitolojisinde Hades'in yönettiği ölülerin bulunduğu yeraltının kapısında
bekçilik yapan, kuyruğu bir yılan olan, sırtında sayısız yılanbaşı bulunan,
ısırıkları zehirli olan, Herakles'in 12 görevi arasında yer alan üç başlı bir
köpek
kerde :
tür. * kerd, kert (kertmek, çizmek, bölmek) + e (isim/sıfat yapım eki) * sebze
tohumlarının ekilip fide yetiştirildiği, çevresi genellikle hafifçe
yükseltilmiş küçük toprak bölme veya sebze fideliği, ark, tarh; yazın erken
yetişen domates; sebze fideliği
kere :
ara. * karra, kerre (geri dönmek, tekrarlamak, saldırmak), karra, kerre
(kez,defa, kere) * tekrarlanma sayısı, tekrar, geri dönüş, frekans, sefer,
defa, kez, kat
kerebiç : ara.,
tür. * karb (tatlı, şerbetli hamur işi) (ara.) + iç (isim yapım eki) (tür.) *
ince hamur içine kıyılmış ceviz konularak hazırlanan ve şerbetle tatlandırılan,
Gaziantep, Şanlıurfa ve Diyarbakır’da yaygın olarak tüketilen şerbetli hamur
tatlısı
kerem :
ara. * karama (vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek),
kerem (cömertlik, iyilik, lütuf), ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız
verme, faydalandırma) * cömertlik, soyluluk, faydalı olma, değerli olma; erkek
ismi
kerempe :
gre. * khorumbos (denize uzanan çıkıntı) * denize doğru uzanan kayalık burun;
dağın en yüksek yeri, doruk
kerempe burnu :
gre. * khorumbos (denize uzanan çıkıntı) (gre.) + burun (yüzde, başın ön
kısmında bulunan, öne doğru çıkıntılı olan ve solunum ile koku alma işlevlerini
gören organ; denizdeki kara çıkıntısı) + u (iyelik eki) (tür.) * Batı Karadeniz
kıyısında Cide Kazasının sınırları içinde kalan kara çıkıntısı;
kerenti :
tür. * kerenti (kesmek, biçmek, kırpmak) ker (sert bir kesme, kırpma veya
rüzgar sesinden ses yansımalı (onomatopeik) kelime) + enti (isim yapım eki) ) *
tırpan, büyük ekin biçme bıçağı, iki ağızlı orak; tesadüf, rastlantı; keskin ve
sert rüzgar
keres :
far. * kervan (uzun yolculuk yapan yük ve yolcu kafilesi, konvoy) (kar (iş,
görev) + van (-li, ile ilgili, taşıyan, eden) ) (far.), carovana (kafile, göç
kolu) (ita.) * çok derin ve büyük karavana, büyük metal kap; tomrukların boyuna
biçilmesiyle elde edilen ve marangozlukla inşaatta kullanılan nitelikli ağaç;
ayakkabı yapımında kullanılan gereç; kaba saba kimse, kalas,
keres :
gre. * ker (ölüm, yıkım, felaket, kader) + es (-lar, çoğul eki) * Yunan
mitolojisinde savaş meydanlarında, kazalarda veya salgın hastalıklarda can
çekişenlerin ruhlarını vahşice koparıp yeraltı dünyasına götüren, şiddetli ve
acımasız ölümün kişileştirilmiş dişi karanlık figürler, dişi ölüm ruhları
kereste :
far. * karasta, karasti (hazır, hazırlanmış şey, kalas, kalın ahşap yapı
malzemesi) * tomrukların belirli ölçülere göre uzunluğuna biçilmesiyle elde
edilen marangozluk ve yapı gereci; iri yapılı, kaba saba, görgüsüz kimse;
ayakkabı yapımında kullanılan gereç
kerevet :
gre. * krebati, krevati (yatak, döşek, şilte, karyola) * üzerine minder ve
şilte konarak oturulan veya yatılan yüksek sedir
kerevit :
gre. * karavida (küçük istakoz veya büyük karides; yengeç, kabuklu deniz
ürünü); kavouri (yengeç) * tatlı su ıstakozu, kerevides
kereviz :
lat., far * graveolens (kokusu güçlü, keskin kokulu) (gravis (ağır, güçlü) +
olens (kokusu olan) ) (lat.); karafs (kökü yenen bir sebze, apium graveolens)
(far.) * maydanozgillerden, ılık iklimlerde, nemli ve güçlü topraklarda
yetişen, parçalı yapraklı, köklü, yaprakları ve kökleri sebze olarak
kullanılan, iki yıllık, kokulu bir bitki
kerh :
ara. * karaha (hoşlanmamak, istememek, zorlanmak, zorla yapmak, zorla
yaptırmak), ikrah (zorlayarak ve rızası dışında iş yaptırma, baskı altında
bırakma, mecbur etme, baskı uygulama, zorlama; istememe, zorlanma, tiksinme) *
hoşlanmama, istememe, iğrenme, tiksinme, ikrah; zorlanma, zorla yaptırma
kerhane :
ara., far. * kerih (iğrenç, tiksindirici, pis, çirkin, fena) (ara.) + hane (ev,
yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.); kar (iş, çalışma, işlik, iş
yeri, atölye) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.)
* kadınların para karşılığında erkeklerle cinsel ilişkiye girdikleri mekan,
fuhuş yapılan yer, genelev
kerhen :
ara. * karaha (hoşlanmamak, istememek, zorlanmak, zorla yapmak, zorla
yaptırmak), ikrah (zorlayarak ve rızası dışında iş yaptırma, baskı altında
bırakma, mecbur etme, baskı uygulama, zorlama; istememe, zorlanma, tiksinme),
karh, kerh (hoşlanmama, istememe, zorlanma, zorla yaptırma) + en (gibi, olarak)
* zorla, istemeyerek, istemeden, rızası olmadan, mecburen, tiksinerek,
iğrenerek
kerih :
ara. * kerh (zorlanmak, hoşlanmamak) * iğrenç, tiksindirici, pis, çirkin, fena
kerim :
ara. * kereme (değerli olmak, cömert olmak, şerefli olmak; vermek,
faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek), kerem (cömertlik,
iyilik, lütuf, soyluluk, faydalı olma, değerli olma), ikram (cömertlik etme,
ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma) * cömert, eli açık, yüce gönüllü,
faydalı; erkek ismi
keriman :
ara. * kereme (değerli olmak, cömert olmak, şerefli olmak; vermek,
faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek), kerim (cömert, eli açık,
yüce gönüllü, faydalı) + an (ile ilgili, gibi) * cömert, faydalı, asil, yüce
gönüllü kadın; kadın ismi
kerime :
ara. * kerim (cömert, eli açık, yüce gönüllü, faydalı) + e (dişil eki) * asil,
erdemli, hayırsever veya yüksek ahlaki değerlere sahip kadınları tanımlamak
için kullanılan sıfat; kadın ismi
keriz :
far. * kariz (yer altında su yolu, yeraltı pis su yolu lağım) * pis su yolu,
lağım, pislik, geriz; kolayca aldatılabilen, aptal, saf, enayi kimse
kerkenez :
gre. * kerkhneis (küçük bir yırtıcı kuş) * kartalgillerden esmer veya kızılımsı
tüylü, insana kolay alışabilen bir doğan türü
kerkes :
gre. * kirkos (doğan, yırtıcı kuş türü) * şahin, atmaca, akbaba, kerkenez gibi
yırtıcı kuşları tanımlamak için kullanılan kelime, akbaba
kerki :
tür. * kerk (geçmek, eklemek, bindirmek) + i (isim yapım eki) * ağaç, tahta
yontmaya, çivi çakmaya veya sökmeye yarayan, kısa ağaç saplı, bir yanı keskin
ağızlı, bir yanı çivi çakmaya uygun, çelik araç, keser; ahşap veya başka yapı
malzemelerinin birbirine geçerek birleştirildiği yer; marangozlukta iki
parçanın birbirine oturtularak sabitlenmesini sağlayan geçme yeri veya
birleştirme biçimi
kerli ferli :
far. * karr (kuvvet, kudret, güç, celadet) + lı (ile, sahibi) + farr (parıltı,
ışıltı, görkem, ihtişam) + lı (ile, sahibi) * saygın, önemli, nüfuzlu kimse,
kılığı kıyafeti düzgün, olgun ve gösterişli kimse, kerli ferli
kermen :
far. * kerman (kaleli yer, yüksek korunaklı bölge; İran’da bir şehir ismi) (ker
(çevirmek, çevrelemek, kuşatmak, sarmak) + man (yer ve mekan eki) ) * kale;
surla çevrili, korunmuş şehir veya yerleşim yeri, kale, hisar
kermes :
hol. * kerk (kilise) + mis (kitle, küme, yığın); kermesse (fra.); church
(kilise) + mass (kitle, küme, yığın) (ing.) * kilise topluluğu; kilisede hayır
için yapılan satış
kernel :
alm., ing. * kernel (çekirdek) * işletim sisteminin donanım ile yazılım
arasındaki en temel ve merkezi bileşeni
kernep :
tür. * kerbiz, kernep (su kabağı) * kurutulduğunda içi boşaltılarak kap,
sürahi, çalgı veya süs eşyası yapımında kullanılan, sert kabuklu ve şişe
biçimli kabak türü (Lagenaria siceraria), su kabağı
kernicterus :
alm., gre. * kern (çekirdek, tohum) (alm.) + ikteros (sarılık) (gre.); icterus
(lat.) * beyin çekirdeklerinde safra pigmentlerinin birikmesine bağlı olarak
ortaya çıkan ve özellikle yenidoğanlarda bilirubin birikiminin neden olduğu
nörotoksik kalıcı sarılık durumu
kerojen :
gre. * keros (balmumu) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten,
meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) * tortul kayaçlarda bulunan, petrol ve
doğal gazın ana organik öncülü olan karmaşık organik madde
kerosen :
gre. * keros (balmumu) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü
eki) * aydınlatma ve yakıt amaçlı kullanılan renksiz veya açık renkli sıvı
hidrokarbon karışımı yağ (C12H26 ve C15H32)
kerpe :
gre. * kalpe (çanak, çömlek, testi, küp) * çizilebilen yumuşak, beyaz taş
cinsi; Kocaeli'nin Kandıra ilçesine bağlı, Batı Karadeniz kıyısında, koy
yapısında küçük bir yerleşim alanı (eski ismi Kalpe); Ege Denizi'nde yer alan
Kerpe (Karpathos) Adası'nın Türkçe karşılığı
kerpeten :
lat. * carpare (koparmak, kavramak, kapmak, yakalamak) + ino (küçültme eki) *
metal nesneleri sıkmak, çekmek veya kesmek için kullanılan çift kollu pense
türü el aleti
kerpiç :
tür. * kar (işlemek, yapmak), kert (kesmek, çentik açmak) + piç, biç (şekil,
biçim, form, kalıp) * pişmemiş topraktan yapılan tuğla
kerr u fer :
far. * kerr (saldırı, hücum, geri dönüp yeniden saldırma) + u (ve) + fer
(kaçış, geri çekilme) * savaşta "saldırı ve geri çekilme", mecazen
güç, görkem, gösteriş ve ihtişam
kerra :
ara. * karra (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak) * bir defa, bir kere, bir
sefer, bir adet, bir dönüş, bir seferlik tekrar, bir, defa, sefer (kehren
(dönmek, tekrar bulunduğu yere gelmek) (alm.) )
kerrake :
gre., ara. * karakallion (elbise, giysi) (gre.); kerake (külahlı bir tür cübbe)
(ara.) * ince softan veya yünlüden yapılmış, hafif ve vücuda yapışmış gibi dar
giysi
kerrat :
ara. * karra, kerre (geri dönmek, tekrarlamak, saldırmak), karra, kerre
(tekrarlanma sayısı, frekans, sefer, defa, kez, kat) * tekrarlanma sayıları,
tekrarlar, geri dönüşler, frekanslar, seferler, defalar, kezler, katlar
kerrat cetveli :
ara. * kerrat (çokluk, tekrarlar, dönüşler) (ara.) + cedvel (küçük nehir,
kanal; düzenli sıra; çizelge, tablo) * çarpım işlemlerini kolaylaştırmak
amacıyla sayıların birbirleriyle çarpımlarının sıralandığı tablo
kerria :
lat. * Kerr (İskoç bahçıvan William Kerr) + ia (isim yapım eki) * Rosaceae
familyasına ait, sarı çiçekli, yaprak döken süs çalısı cinsi
kerr-newman metriği :
ing., gre. * Kerr (Yeni Zelandalı matematikçi ve fizikçi Roy Kerr'in
soyadından) + Newman (Amerikalı fizikçi Ezra Ted Newman'ın soyadından) (ing.) +
metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.)
* elektrik yüklü ve dönen bir kara deliğin uzay-zaman geometrisini tanımlayan
çözüm
kerrubi :
ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakın olmak), karib (yakın,
yakınlaşmış), mukarreb (yakınlaşmış) * yakınlaşmış olan, yakın olan; aşırı
derecede iyi ve kutsal varlık olarak kabul edilen, özellikle İslam ve Hristiyan
geleneklerinde Tanrı’ya yakın konumda bulunan melek, keruv (ibr.)
kerte :
tür. * kert (kesmek, çizmek, oyuk açmak, iz bırakmak) + e (isim yapım eki) *
aşama, safha, derece, seviye, basamak, faz, mertebe, merhale; tahta, dal gibi
şeyler üzerinde yapılan işaret, oyuk
kertelemek :
tür. * kerte (kesik iz, işaret; derece) (kert (kesmek, çizmek, oyuk açmak, iz
bırakmak) + e (isim yapım eki) ) + le (etken fiil ei) + mek (fiil mastar eki) *
bir şeyi kertikleyerek iz bırakmak, çentmek; derece derece ilerletmek,
sınıflandırmak
kerteles :
tür. * kert (kesmek, çizmek, oyuk açmak, iz bırakmak) + les (isim yapım eki) *
bir tür deve olan teke İle iki hörgüçlü erkek devenin geriye melezlenmesiyle
elde edilen bir tür deve
kertenkele :
far., tür. * kalte (kısa, bodur; kuyruksuz) (far.) + keler (kertenkele) (tür.)
* Lacertilia (kertenkelegiller), reptilia (sürüngenler) ve squamata (pullular)
familyalalarından olan, okyanus ada zincirinin yanı sıra Antarktika hariç tüm
kıtalarda yaşayan çok fazla türü olan, yaygın bir pullu parafiletik sürüngen
grubu
kerteriz :
gre. * kartarizo, kartarizein (pusulanın 1/32'lik bir bölümlerine göre yön
belirlemek) (karta (çeyrek, kerte, pusula kadranının 1/16'lık dilimi) + rizein
(-lemek) ); quartus, quarter, quart (çeyrek) (lat., ing., fra.) * bir yerin
pusula kertelerine göre bulunduğu yön; balıkçıların denizin sığ yerlerini belirtmek
için koydukları işaret
kertik :
tür. * kert (kesmek, çizmek, oyuk açmak, iz bırakmak) + ik (isim yapım eki) *
bir yüzeyde kesilerek veya oyularak oluşturulmuş küçük iz, çentik'
kertmek :
tür. * kert (kesmek, çizmek, oyuk açmak, iz bırakmak) + mek (fiil mastar eki) *
bir şeyi keserek iz bırakmak, çentik atmak
kerub :
ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakın olmak), karib (yakın,
yakınlaşmış), mukarreb (yakınlaşmış) * yaklaşmış, yakınlaşmış olan, yakın olan;
aşırı derecede iyi ve kutsal varlık olarak kabul edilen, özellikle İslam ve
Hristiyan geleneklerinde Tanrı’ya yakın konumda bulunan melek, keruv (ibr.)
keruv :
ibr. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakın olmak), karib (yakın,
yakınlaşmış), mukarreb (yakınlaşmış) * yaklaşmış, yakınlaşmış olan, yakın olan;
aşırı derecede iyi ve kutsal varlık olarak kabul edilen, özellikle İslam ve
Hristiyan geleneklerinde Tanrı’ya yakın konumda bulunan melek, kerub (ara.)
kervan :
far. * kar (araba, vagon) + van (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kervan
(uzak mesafelere yük ve yolcu taşımak amacıyla genellikle deve, at gibi yük
hayvanlarıyla bir araya gelerek toplu halde yolculuk eden ticaret veya gezgin
grubu; atla çekilen vagon kafile, katar, birlikte seyahat eden grup, konvoy
kervankıran :
far., tür. * kervan (uzun yolculuk yapan yük ve yolcu kafilesi, konvoy) (far.)
+ kıran (yok eden, mahveden, kırıp geçiren) (tür.) * gecede parlaklığıyla
yolunu şaşırtıp kervanları bozguna uğratan yıldız; Güneş’e, Merkür’den sonra en
yakın olan gezegen, Çobanyıldızı, Çulpan, Venüs
kervansaray :
far. * kervan (uzun yolculuk yapan yük ve yolcu kafilesi, konvoy) + saray (ev,
konak, konut, otağ, han, büyük yapı, köşk, hükümdar evi, hükümdar konağı)
(far.); garsaura (fışkıran, akan) (gre.) * İpek Yolu ve benzeri ticaret yolları
boyunca yolculuk yapan kervanların konaklaması için inşa edilen büyük ve
korunaklı han
ke's :
ara. * ka’s, ke's (kase, kap, çanak, tas, kadeh, içki kadehi) * kase, kap,
çanak, tas, kadeh; örtü, içine alan boşluk, kapsayan alan, oyuk
kes :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) * biçildikten sonra yığın haline getirilmiş iri ve kaba saman, sap
demeti, iri saman; dövülerek iri saman durumuna getirilmiş ot
kesad :
ara. * kasada (kötüleşmek, kötü olmak, verimsizleşmek, duraklamak) * işlerin
durgunluğu, verimsizlik, kazancın düşmesi, kötüleşme, durma; satışların
düşüklüğü veya genel durgunluk hali, kıtlık, eksilik, verimsizlik
kesafet :
ara. * kesif yoğun, koyu, sık), kasafa (yoğunlaşmak, kalabalıklaşmak, koyulaşmak,
ağdalaşmak, sıkışmak), kassafa (yoğunlaştırmak, kalabalıklaştırmak,
koyulaştırmak, ağdalaştırmak, sıkıştırmak) + et (isim yapım eki) * yoğunluk,
koyuluk, kalabalıklık
kesat :
ara. * kasada (kötüleşmek, kötü olmak, verimsizleşmek, duraklamak) * işlerin
durgunluğu, verimsizlik, kazancın düşmesi, kötüleşme, durma; satışların
düşüklüğü veya genel durgunluk hali, kıtlık, eksilik, verimsizlik
kesb :
ara. * kasaba (kazanmak, elde etmek, edinmek), iktisab (kazanma, elde etme,
edinme) * kazanma, elde etme, edinme
kesbetmek :
ara., tür. * kasaba (kazanmak, elde etmek, edinmek), iktisab (kazanma, elde
etme, edinme) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * kazanmak, elde
etmek, erişmek
kesbi :
ara. * kasaba (kazanmak, elde etmek, edinmek), iktisab (kazanma, elde etme,
edinme), kesb (kazanma, elde etme, edinme) + i (ile ilgili, gibi, -a ait) *
kazanılmış olan, çalışmayla elde edilmiş olan; doğuştan olan
kese :
ara. * kis (torba, torbacık) * genellikle kumaş, deri veya kağıttan yapılan,
içine para, tütün veya küçük eşyalar koymaya yarayan küçük torba, küçük para
çantası, çıkın; banyoda kir çıkartmak için ele geçirilen sert dokulu bez; cep
gibi, cep harçlığı
kese kağıdı :
far. * kese (torba, küçük torba, küçük para çantası, çıkın) + kağıt (ince,
yassı madde, yazı ve baskı aracı) + ı (iyelik eki) (tür.) * genellikle ince,
genellikle kahverengi renkte ve küçük torba yapmak için kullanılan, özellikle
gıda ve küçük eşya paketlemede tercih edilen kağıt türü
kesecik :
far. * kese (torba, küçük torba, küçük para çantası, çıkın) + cik (küçültme
eki) * küçük kese, ufak torba
kesedar :
far. * kese (torba, küçük torba, küçük para çantası, çıkın) + dar (tutan, alan,
taşıyan, koruyan, sahip olan, edinen) * varsıl kişilerin parasını yöneten ve
gerekli harcamaları yapan kimse; bir ücret karşılığında, esnafın gelirlerini
toplayıp saklayan ve istenildiğinde geri veren kimse
kesek :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + ek (isim yapım eki) * yumuşak ve iri toprak parçası, parça
halinde toprak yığını; sabanın, belin veya çapanın topraktan kaldırdığı iri
parça; çimen yapmak için üzerindeki otuyla birlikte çıkarılmış toprak parçası
keselemek :
far. * kese (torba, küçük torba, küçük para çantası, çıkın; vücuda sürtülerek
ölü deriyi temizlemeye yarayan torba biçimli hamam bezi) + le (etken fiil eki)
+ mek (fiil mastar eki) * kese ile vücudu ovmak, ölü deriyi temizlemek
keseli hayvan :
far. * kese (torba, küçük torba, küçük para çantası, çıkın) + hayvan (canlı,
organizma) * yavrularını karın bölgelerinde bulunan dışa açık bir deri
kesesinde (marsupium) taşıyan ve emziren marsupialia familyasına bağlı memeli
(örnegin kanguru, koala)
kesenek :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + e (bağlaç) + nek (isim yapım eki) * devlet görevlilerinin
aylıklarından, emeklilik vb. için, her ay belli oranda kesilen para; fabrika,
çiftlik gibi gelir kaynaklarının gelirini, önceden para ödeyerek, satın alma
işi
kesenkes :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + kes * kesin bir biçimde,
kesin olarak, kesinlikle
keser :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + er (isim yapım eki) * ağaç, tahta yontmaya, çivi çakmaya veya
sökmeye yarayan, kısa ağaç saplı, bir yanı keskin ağızlı, bir yanı çivi çakmaya
uygun, çelik araç
kesi :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + i (isim yapım eki) * kesilmiş yer, kesme sonucu oluşan iz, yarık,
çizik
kesib :
ara. * kasuba (birikmek, yığılmak, tepecik oluşturmak) * kum tepeciği, yığın,
birikinti
kesici diş :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + i (isim yapım eki) + ci (yapan, eden eki, sıfat yapım eki) + diş
(çıkıntı; ağızda yer alan ve çiğnemeye, ısırmaya, kesmeye yarayan kemiksi
çıkıntı) * alveol denilen çene kemiği içindeki yuvaya (socket) oturan ve
periodontal ligament (dişi çene kemiğine bağlayan lifler) ile tutturulmuş olan,
besinleri ısırmaya ve koparmaya yarayan ve ağızın ön kısmında bulunan sivri
kenarlı diş
kesif :
ara. * kasafa (yoğunlaşmak, kalabalıklaşmak, koyulaşmak, ağdalaşmak, sıkışmak),
kassafa (yoğunlaştırmak, kalabalıklaştırmak, koyulaştırmak, ağdalaştırmak,
sıkıştırmak) * yoğun, ağdalı, sık, kalın
kesim :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + im (isim yapım eki) * bir şeyi kesme, ayırma eylemi veya sonucu,
parça, bölüm, kısım, sektör
kesimhane :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + im (isim yapım eki) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut,
yuva) * hayvan kesimi yapılan veya etin parçalandığı yer, mezbaha, salhane
kesin :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + in (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tereddütsüz, şüphesiz,
belli, değişmez, net, mutlak
kesinti :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + inti (isim yapım eki) * devam eden bir sürecin, akışın veya
hizmetin aniden durması veya bölünmesi durumu; bir ödeme veya tahsilat
tutarından eksiltilen para miktarı, eksiltme, azaltma
kesir :
ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak,
parçalamak, ayırmak) * parçalanmış, dağıtılmış, kırılmış; kırılmış parça,
bölme; bir bütünün parçalarından birini veya birden fazlasını gösteren sayı;
matematikte bir niceliğin pay ve paydadan oluşan ve bölüntü olarak ifade edilen
biçimi (örneğin 1/2 ... 1=pay, 2,=payda)
kesişmek :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + iş (işteş fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * iki veya daha fazla
şey birbirini kesmek, yollar, çizgiler, nesneler veya manevi haller ortak bir
noktada buluşmak veya çakışmak
kesit :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + it (isim yapım eki) * bir cismin iç yapısını veya yüzeyini
göstermek amacıyla yapılan, genellikle düzlemle yapılan kesme işlemi sonucu
ortaya çıkan bölüm veya yüzey
keskelalaka :
fra., ara. * qu'est-ce que (nedir bu) + le, l' (artikel) (fra.) + alaka (ilgi,
ilişki, ilinti, bağ) (ara.) (kısaca "kel alaka" (quel alaka) da
denen, bir tiyatro oyununda yer almış olan uydurma ifade) * ne alakası var, ne
ilgisi var
keskenmek :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + ken (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * el ile veya
herhangi bir şeyle vuracak gibi yapmak, vurmaya davranmak
keski :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + ki (isim yapım ve araç eki) * taş, tahta veya metal gibi sert
malzemeleri yontmak, oyuk açmak veya şekillendirmek için kullanılan sivri uçlu,
kesici alet
keskin :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + kin (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ucunda sivrilik bulunan,
net, belirgin, güçlü, etkili; kesici, kesme özelliği olan; Kırıkkale’nin bir
ilçesi
kesme işareti :
tür., ara. * kesme (biçme, ayırma, koparma) (kes (kesmek, biçmek, eksiltmek,
ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + me (isim yapım eki) )
(tür.) + işaret (belirti, alamet, ayet, iz, simge, sembol, nişan, kod, şekil)
(ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * yazıda kelime veya eklerin ayrımını göstermek
için kullanılan (‘ ’) biçimindeki noktalama işareti
kesmece :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + me (isim yapım eki) + ce (isim yapım eki) * kesilerek hazırlanmış
olan; kesilerek ayrılmış, doğranmış veya dilimlenmiş biçimde sunulan (örneğin
kesmece karpuz)
kesmek :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + mek (fiil mastar eki) * biçmek, durdurmak, önlemek, ayırmak
(cease (durdurmak, kesmek), scissors (makas) (ing.), cesser (durdurmak,
kesmek), ciseaux (makas) (fra.) )
kesmeşeker :
tür., san., gre. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak,
durdurmak, önlemek, engellemek) + me (isim yapım eki) (tür.) + sarkara (şeker
kamışı özütünden elde edilen tatlı madde) (san.), sakkharon (gre.); şakar
(far.), sukkar (ara.) * küçük küpler veya dikdörtgenler hâlinde kesilerek
hazırlanmış, porsiyonluk katı şeker
kesmik :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + mik (isim yapım eki) * kesilmiş sütün koyu bölümü; başakla
karışık iri saman
kesre :
ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak,
parçalamak, ayırmak) * Arap abecesinde, bir ünsüz (sessiz) harfin dar, düz ve
kısa (ı, i) okunacağını belirten, bir harfin altına konularak 'e' sesini veren
kısa hareke işaret
kesret : ara.
* kesir (çok, fazla, çoğalmış) + et (durum eki) * sayı veya ölçü yönünden çok
olma durumu, çokluk, fazlalık
kestane :
gre. * kastanon, kastana (kabuklu meyve türü) * kayıngiller (fagaceae)
familyasından, kuzey yarım kürede ılıman iklimlerde yetişen, ceviz, badem ve
fındığa göre daha az yağ, yüksek oranda nişasta ve C vitamini içeren bir tür
kabuklu meyve ve bu meyvenin yetiştiği kerestesi değerli ağaç türü (antik
Pontus bölgesindeki Kastanaia yerleşiminden)
kestel :
lat. * castel (kale, hisar) * Bursa'nın bir ilçesi
kestere :
far. * gosterdan (yaymak, sermek, döşemek), gastar (zamk nevi doğal kıvam
artırıcı madde, kitre) * geven adı verilen Astragalus türü dikensi bitkilerin
(dağ eğreltileri veya keçiboynuzu türleri) gövdesinden sızarak katılaşan, suyla
temas ettiğinde şişerek jel kıvamı alan, ebru yapımında kıvam artırıcı ve
endüstride yapıştırıcı (zamk) olarak kullanılan doğal ve camsı bir bitki özü,
doğal kıvam artırıcı reçineli madde, kitre
kestirme :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + tir (etken fiil eki) + me (isim yapım eki) * daha kısa yol,
pratik ve daha kısa zaman ve işlem gerektiren yol, kısa kesme işlemi, bir şeyi
kısaltma
kestirmek :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + tir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * kesme eylemini
yaptırmak
keş :
far. * keşk (yoğurt kurusu, peynir) * süzme yoğurdun kurutulmasıyla elde
edilen, özellikle Anadolu'da hamur işlerinde rendelenerek kullanılan, tuzlu,
sert ve besleyici bir geleneksel peynir çeşidi, yoğurt peyniri, yağsız adi
peynir (cheese (peynir) (ing.), Käse (peynir) (alm.) )
keş :
far. * keşidan (çekmek, germek, uzatmak, götürmek) * çeken, çekici; uyuşturucu
bağımlısı
keşan :
far. * keşidan (çekmek, germek, uzatmak, götürmek), keş (çek) + an (isim yapım
eki) * çekme, çeke çeke, sürükleyerek götürme; çeken, çekerek götüreb;
Edirne’nin bir ilçesi (Luviler dönemindeki antik ismi Zorlanis)
keşap :
far. * keşidan (çekmek, germek, uzatmak, götürmek), keş (çek) + ab (su) * su
çeken; Giresun’un bir ilçesi (yörede hüküm süren bir ağanın suçluları havuzuna
su çekerek cezalandırmasından)
keşen :
tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek,
engellemek) + en (usim yapım eki) * zincirden yapılmış yular veya ayak kösteği;
yürürken ayağın dönmesini veya kaymasını önlemek için kullanılan destek veya
engel işlevindeki araç
keşende :
far. * keşidan (çekmek, germek, uzatmak, götürmek) * çeken, çekici; dayanan,
katlanan (mecazi)
keşf :
ara. * kaşafa (açmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak, bulmak),
kaşif (keşfeden, açığa çıkaran, ortaya çıkaran, bulan, mucit) * açma, açığa
çıkarma, meydana çıkarma, ortaya koyma, bulma
keşfetmek :
ara., tür. * kaşafa (açmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak,
bulmak, icat etmek), keşf (açma, açığa çıkarma, meydana çıkarma, ortaya koyma,
bulma) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * açmak, örtüyü
kaldırmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak, gizli olanı ortaya
çıkarmak, bulmak, incelemek, araştırmak
keşide :
far., ara. * keşidan (çekmek, germek, uzatmak, götürmek) + e (ile ilgili, gibi)
* çekilmiş, çekilen, mühür (cacheter (mühürlemek) (fra.) )
keşideci :
far., tür. * keşide (çekilmiş, çekilen, mühür) (far.) + ci (yapan, eden eki)
(tür.) * bir ödeme aracı olan çeki düzenleyen kişi
keşif :
ara. * kaşafa (açmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak, bulmak),
kaşif (keşfeden, açığa çıkaran, ortaya çıkaran, bulan, mucit) * açma, açığa
çıkarma, meydana çıkarma, ortaya koyma, bulma
keşik :
moğ., tür. * kesig (nöbet, nöbetleşme, değişme, dönüşme) * sırayla yapılan iş,
sıra, nöbet; gözetleme, nöbet tutma, bekleme yeri veya zamanı
keşiş :
aram., sür. * kaşaş (yaşlanmak, yaşlı olmak), kaşiş (yaşlı kimse, şeyh; kilise
hiyerarşisinde bir sınıf rahip; Hıristiyan rahibi) * yaşamını manastırda
inzivada geçiren, hiç evlenmemiş papaz, rahip, derviş
keşişhane :
aram., sür., far.* kaşiş (yaşlı kimse, şeyh; kilise hiyerarşisinde bir sınıf rahip;
Hıristiyan rahibi) (aram., sür.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut,
yuva) (far.) * keşişlerin yaşadığı yer, manastır
keşişleme :
aram, sür. * kaşiş (yaşlı kimse, şeyh; kilise hiyerarşisinde bir sınıf rahip;
Hıristiyan rahibi) (aram., sür.) + leme (durum eki) (tür.) * güneydoğudan esen
yel, akçayel; pusulada güneydoğuyu gösteren yön
keşke :
far. * kaş, keş (çeken, çekici, taşıyan) (far.) + ki (edat eki) (tür.) * dilek
anlatan cümlenin başına gelen "dilerdim ki, ne olurdu" gibi, özlem
veya pişmanlık bildiren, “iç çekme” deyişine konu olan edat
keşkek :
far. * kaşk (süt pıhtısı veya peynir altı suyu; arpa suyu, arpa) + ak (isim
yapım eki) * iyice dövülmüş et ve yarmayla (yarılmış buğday) yapılan bir yemek;
haşlandıktan sonra kurutulmuş buğday
keşki :
far. * kaş, keş (çeken, çekici, taşıyan) (far.) + ki (edat eki) (tür.) * dilek
anlatan cümlenin başına gelen "dilerdim ki, ne olurdu" gibi, özlem
veya pişmanlık bildiren, “iç çekme” deyişine konu olan edat
keşkül :
far. * keşidan (çekmek, germek, uzatmak, götürmek), keş (çeken, götüren) + kül
(çanak, kase, tas, kadeh; omuz) * dövülmüş fıstık veya rendelenmiş
hindistanceviziyle üstü bezenmiş, sütten yapılmış bir tatlı; hindistancevizi
kabuğundan yapılmış, yarımküre biçiminde bir tür tas (keşkül-ü fukara (fakirler
kasesi) (far.), cul (dip kısım; göt) (fra.) )
keşkül-ü fukara :
far., ara. * keşkül (hindistancevizi kabuğundan yapılmış, yarımküre biçiminde
bir tür tas) (far.) + ü (tamlama eki) + fukara (fakirler, yoksullar) (ara.) *
fukara kasesi; dervişlerin kendilerine verilen kuru yiyeceği koydukları kap;
badem, süt, pirinç unu ve şekerle yapılan bir tatlı
keşlemek :
tür. * keşle (önemsememek, aldırış etmemek, önem vermemek, umursamamak, değer
vermemek, ciddiye almamak, dikkate almamak) + mek (fiil mastar eki) *
önemsememek, aldırış etmemek, önem vermemek, umursamamak, değer vermemek,
ciddiye almamak, dikkate almamak
keşmekeş :
far. * kaş, keş (çek, çeken, çekme) + mi (karşılıklı) + kaş, keş (çek, çeken,
çekme) * karşılıklı çekişme; karmakarışık, karışıklık, karışık olma durumu
keşmir :
san. * ke (su) + şmir (kurumak, kurutmak, çekilmek) * Hindistan'ın
kuzeybatısında, Himalayalar'da bulunan Keşmir bölgesinde yetişen Keşmir
keçilerinin ince ve yumuşak yünlerinden elde edilen, son derece hafif, ince
dokulu, yumuşak, sıcak tutan ve lüks sayılan tekstil ürünü, kazmir, kaşmir
keşpeş :
far. * keşidan (çekmek, germek, uzatmak, götürmek), keş (çek, çeken, çekme) +
peş (ard, arka, peşi sıra, ardı sıra; at yelesi, saç perçemi, sarığın veya
eteğin sarkan ucu) * peş peşe, ardı ardına; karmakarışık, işe yaramayan
gereksiz eşyalar yığını
keşşaf :
ara. * kaşafa (açmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak, bulmak),
kaşif (keşfeden, açığa çıkaran, ortaya çıkaran, bulan, mucit), keşif (açma,
açığa çıkarma, meydana çıkarma, ortaya koyma, bulma) * açığa çıkaran, ortaya
çıkaran, meydana çıkaran, ifşa eden, bulan, açıklayan, açıklayıcı
ket :
tür. * ket (engel, set, durdurma, bağlama, kesme, engelleme) * engel, mani,
kesinti (kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) (ara.), cut (kesmek) (ing.) )
ketal :
lat., fra. * cathalanus (Katalonya’ya ait) (cathalonia (İspanya ve Portekiz'i
kapsayan İber Yarımadası'nın kuzeydoğusunda yer alan tarihi ve özerk yönetim
bölgesi) (Gothia (Gotlar) + onia (yer, bölge eki) ) + us (ile ilgili, gibi, -a
ait) ) (lat.); catalogne (katalon bezi) (fra.) * kolalı, parlak, düzgün dokulu
bez
ketamin :
lat. * ket (keton) + amine (amin grubu (R − NH2) ) * yapısında keton ve amin
gruplarını birlikte barındıran, kısa etkili genel anestezik ve disosiyatif ajan
olarak kullanılan, bilinç dışı durumlar yaratan, ağrı hissini baskılayan ve
bazen psikedelik etkiler gösteren farmakolojik ve sentetik bir madde
(C13H16ClNO)
ketanserin :
lat. * ket (keton grubu) + anserin (serotonin reseptör antagonisti yapısı eki)
* serotonin (5-HT2) reseptörlerini bloke ederek tansiyon düşürücü ve damar
genişletici etki gösteren, psikofarmakoloji ve kardiyovasküler alanda
kullanılan farmakolojik bir bileşik (C22H22FN3O3)
ketçap :
mal. * kecap (fermente balık sosu) (mal.), ketchup (ing.) * domates, sirke,
şeker ve baharatlarla hazırlanan yoğun sos
kete :
erm. * gatay (bir pasta türü) * mayalı veya mayasız hamurdan yapılan külde
pişirilmiş çörek; bir çeşit pasta, külde pişirilen ekmek (gateau (pasta) (fra.)
)
ketebe :
ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı), katib (yazan, yazıcı) * bir hattatın
yazdığı yazının altına koyduğu imza
ketebehu :
ara. * ketebe (yazmak; yazdı) + hu (o) * yazma eserlerin sonunda, levhaların
altında bulunan, "bunu o yazdı" anlamına gelen yazan kişi imzası
yerine de kullanılan bir ifade
keten :
far., ara. * katan (keten bitkisi ve bundan yapılan dokuma, lif bitkisi, flax)
(far.), kettan (ara.) * lifleri tekstil endüstrisinde kullanılan, doğal, uzun
ve ince bir bitki lifi olan keten bitkisini ve bu bitkiden elde edilen kumaş
ketencik :
far., tür. * katan (keten bitkisi ve bundan yapılan dokuma, lif bitkisi, flax)
(far.) + cik (küçültme eki) (tür.) * deniz yosununun ince bir cinsi (Muscus
Arboreus); turpgillerden, küçük sarı çiçekli, yağlı bir bitki (Chamaelina
Sativa) ve bu bitkiden elde edilen, sabun yapımında ve resim sanatında
kullanılan bir yağ
ketenpere :
gre. * kataperas (aşağı taraf, bir şeyin alt ucu) (kata (aşağı, alt; aşağıya,
alta) + peras (karşı, öte, uzak, karşı taraf) ) * düzen, sahtekarlık,
aldatmaca, dümen, dolap, hile, tuzak; dolandırıcılık
ketentohumu :
far., tür. * katan (keten bitkisi ve bundan yapılan dokuma, lif bitkisi, flax)
(far.) + tohum (bitkilerde döllenme sonunda yumurtacıktan oluşan ve yeni bir
bitki oluşmasını sağlayabilen tane; çekirdek, döl) + u (iyelik eki) (tür.) *
keten bitkisinden elde edilen, besin değeri yüksek olup yağ, lif ve sağlık
amaçlı kullanılan bitkisel tohum
kethüda :
far. * kad, kade, ket (ev) + huda (sahip, efendi, reis, emir, amir) * Osmanlı
döneminde, zengin kimselerin veya devlet görevlilerinin buyruğunda çalışan,
onların bazı işlerini gören kimse; ev sahibi; ev işlerini idare eden kişi;
Sasani devletinde köy yöneticisi
ketıl :
lat., ing. * catinus (derin çanak, yemek kabı), catillus (küçük kase, küçük kazan)
(lat.); kettle (ing.) * su kaynatmak için kullanılan metal kap, su ısıtmaya
yarayan kap, elektrikli su ısıtıcısı
ketiapin :
lat. * que (benzothiazepin öneki) + tia (thiazepine halkası eki) + pine
(trisiklik antipsikotik eki) * yapısında benzothiazepine türevi bir halka
sistemi taşıyan, dopamin ve serotonin reseptörlerini etkileyerek antipsikotik
etki gösteren, özellikle şizofreni, bipolar bozukluk ve majör depresyon
tedavisinde kullanılan atipik bir antipsikotik bileşik (C21H25N3O2S)
ketm :
ara. * keteme (saklamak, gizlemek), ketum (saklayan, gizleyen) * saklama, gizli
tutma, göstermeme
keto :
gre. * ketos (deniz canavarı, büyük deniz yaratığı) * Yunan mitolojisinde,
deniz tanrısı Pontos ile Gaia’nın kızı olan ve genellikle deniz canavarlarının
annesi olarak bilinen tanrıça
ketoasidoz :
lat., gre. * keto (keton (R−C(=O)−R') (R=Radikal) belirteci) + acidum, acidus
(ekşi, asit) (lat.) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) (gre.) * vücutta
aşırı keton cisimlerinin birikmesi sonucu metabolik asidoza, yani kanın pH
seviyesinin tehlikeli şekilde düşmesine neden olan ve özellikle diyabet, açlık
veya alkol zehirlenmesinde görülen ciddi bir asit-baz dengesizliği durumu
ketojen :
gre. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak,
yaratmak, meydana getirmek), genesis (yaratılış, oluşum), genes (doğuran,
ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) *
ketojenez ile ilgili; keton üretimine yol açan metabolik süreçler (örneğin
düşük karbonhidrat, yüksek yağ içeren ‘ketojenik diyet’i) ile ilgili; vücudun
enerji üretmek için karbonhidratlar yerine yağları parçalayarak
"keton" adı verilen molekülleri ürettiği süreç veya bu amaca uygun
olan beslenme tarzı ile ilgili
ketojenez :
gre. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) + gennaein (doğurmak, üretmek,
oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genesis (yaratılış, oluşum) (genes
(doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan,
kaynaklanan) + isis (isim yapım eki) ) * karaciğerde yağ asitlerinin yıkımı
sonucu asetil-CoA’dan keton cisimlerinin (asetoasetat, β-hidroksibütirat,
aseton) sentezlendiği metabolik süreç
ketojenik :
gre. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) + gennaein (doğurmak, üretmek,
oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genesis (yaratılış, oluşum), genes
(doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan,
kaynaklanan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ketojenez ile ilgili;
keton üretimine yol açan metabolik süreçler (örneğin düşük karbonhidrat, yüksek
yağ içeren ‘ketojenik diyet’i) ile ilgili; vücudun enerji üretmek için
karbonhidratlar yerine yağları parçalayarak "keton" adı verilen
molekülleri ürettiği süreç veya bu amaca uygun olan beslenme tarzı ile ilgili
ketokonazol :
lat. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) + conazol (azole halkası taşıyan
antifungal bileşik son eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) + azole (mantar
önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5
üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos,
azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH)
(lat.) ) * mantar enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan antifungal ilacın
etken maddesi (C26H28Cl2N4O4)
keton :
lat. * acetum (ekşi sıvı, asit, sirke) + one (oksijenli bileşik) * karbonil
grubuna (C=O) iki alkil veya aril grubunun bağlandığı bileşikler; enerji
metabolizması sırasında ortaya çıkan ve özellikle karbonhidrat eksikliğinde yağ
asitlerinden türeyen önemli bir molekül sınıfın
ketonemi :
lat., gre. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) (lat.) + emia (kanla ilgili
olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) (gre.) * kan dolaşımında normalden fazla keton cisimlerinin
bulunması durumu
ketonüri :
lat., gre. * keton (keton (R−C(=O)−R') belirteci) (lat.) + ouria (idrar olma
durumu, üre durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * idrarda aşırı keton cisimlerinin bulunması durumu
ketoprofen :
lat. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) + profen (profesyonel veya fenil
grubu çağrışımlı, farmasötik ek) * ağrı kesici ve iltihap giderici olarak
kullanılan nonsteroid antiinflamatuar ilacın etken maddesi (C16H14O3)
ketorolak :
lat. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) + rolac (ilaç son eki) * ağrı kesici
ve iltihap giderici etkisi olan nonsteroid antiinflamatuar ilacın etken maddesi
(C15H13NO3)
ketotifen :
lat. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) + tifen (ilaç son eki) * alerjik
reaksiyonların önlenmesi ve tedavisinde kullanılan antihistaminik ve mast hücre
stabilize edici ilacın etken maddesi (C19H19NOS)
ketozis :
lat., gre. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) (lat.) + osis (durum, sorun ve
hastalık eki) (gre.) * vücutta normalden fazla keton cisimlerinin üretildiği ve
biriktiği metabolik durum
ketu :
san * ketu (işaret, bayrak, ışık, bulut, iz, gölge) * Hint mitolojisinde ve
Vedik astrolojide alçalan ay düğümü ve tanrı Vişnu tarafından başı kesilen
ölümsüz asura Svarbhanu'nun iki yarısından biri
ketum :
ara. * keteme (susmak, sır tutmak, gizlemek, saklamak) * ağzı sıkı, sır tutan;
gizleyen, saklayan
ketumiyet :
ara. * ketum (ağzı sıkı, sır tutan; gizleyen, saklayan) + iyet (isim yapım ve
durum eki) * sır saklama, sır tutma
kevahin :
ara. * kahana (bilmek, kehanette bulunmak, kutsal bilgiye sahip olmak), kahin
(geleceği bildiği, sezdiği veya ilahi plandan, gaybdan haber verdiği kabul
edilen kişi; falcı, müneccim, peygamber benzeri figür) * kahinler, falcılar,
gaybdan haber verenler; alimler
kevaib :
ara. * kaib (tomurcuk, tane, çekirdek) * tomurcuklar, taneler, çekirdekler
kevakib :
ara. * kevkeb (parlamak, aydınlık olmak; yıldız) * yıldızlar
kevaşe :
kür., ara. * kevaşe (çürümüş, koflaşmış, dökülmüş) (kür.), kavada (fuhşa
aracılık etmek) (ara.) * maddi gelir karşılığında cinsel ilişkiye giren ve bu
işi meslek edinen kadın
kevel :
tür. * kebe (kalın yün kumaş, keçe, aba) * kuzu veya koyun postundan yapılmış
kürk
keven :
far. * gavan, geven (zamk elde edilen dikenli çalı cinsi) * baklagiller
(Fabaceae, Leguminosae) familyasından, bazı türlerinden kitre adı verilen bir
zamk elde edilen, hayvan yemi, çit yapımı ve arıcılıkta da kullanılan dikenli
bir çalı
kevgir :
far. * kef (köpük) + giriftan (tutmak, almak, yakalamak, kavramak), giriftan
(tutmak, almak, yakalamak, kavramak), gir (taşıyan, yapan, tutan, alan, işlevi
yerine getiren) * delikli kaşık, sıvı içindeki katı yiyecekleri süzmek için
kullanılan delikli mutfak gereci; süzgeç gibi her şeyi kaçıran, tutamayan şey
kevi :
ara. * kava (yakmak, dağlamak, ütülemek) * dağlayan, yakan, ütüleyen
kevkeb :
ara. * kevkebe (parlamak, aydınlık olmak, ışık saçmak, ışıldamak) * ışık saçan
gök cismi; yıldız; gezegen
kevme :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kevm, kavm (ayakta
durma, dikilme, doğrulma) * namazda rükudan kalkarken, secdeye gitmeden önce
iyice doğrulmak ve en az “Sübhanellah” diyecek kadar ayakta durmak
kevn :
ara. * kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek), kainat (oluşum,
yaratılış, var olma) * varlık, yaratılış, oluşum, alem, kainat (gene (gen),
genesis, genèse, Genesis (oluşum) (gre., ing., fra., alm.) )
kevni :
ara. * kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek), kevn (varlık, olgu,
oluşum, yaratılış, alem, kainat) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * oluşa
ait, yaratılış ile ilgili, var olma ile ilgili
kevser :
ara. * kesir (çok, fazla) * çokluk, bolluk, bereket; Kur’an’ın 108. suresi
key :
far. * key (şah, hükümdar) * eski Acem padişahlarının namı
keyboard :
ing. * key (anahtar, tuş) + board (tahta, pano) * üzerinde harf, rakam ve
sembollerin yer aldığı, yazı yazmaya veya komut vermeye yarayan elektronik veri
giriş aygıtı, klavye
keyd :
ara. * kade (tuzak kurmak, hile yapmak, düzen kurmak, komplo düzenlemek, kumpas
kurmak, gizlice zarar vermeyi tasarlamak) * tuzak, hile, kumpas, komplo
keyf :
ara. * keyfe (nasıl) * hal, durum; ruh hali, huzurlu ruh hali, iç ferahlığı,
hoşnutluk, neşe, zevk alma durumu, haz, iç huzuru, neşe, gönül rahatlığı,
huzur, afiyet, sağlık, sıhhat; memnuniyet, hoşlanma; neşe, sevinç, sürur
keyfe :
ara. * keyfe (nasıl) * nasıl (soru olarak)
keyfiyet :
ara. * keyf (hal, durum, vaziyet) + iyet (isim yapım ve durum eki) * ruh hali,
huzurlu ruh hali, iç ferahlığı, hoşnutluk, neşe, zevk alma durumu, haz, iç
huzuru, neşe, gönül rahatlığı
keyif :
ara. * keyf (hal, durum, vaziyet), keyefe (nasıl olmak, nitelik kazanmak, biçim
ve durum göstermek) * ruh hali, huzurlu ruh hali, iç ferahlığı, hoşnutluk,
neşe, zevk alma durumu, haz, iç huzuru, neşe, gönül rahatlığı, huzur, afiyet,
sağlık, sıhhat; memnuniyet, hoşlanma; neşe, sevinç, sürur
keykubat :
far. * key (soylu, hükümdar, şah) + kubad (güçlü, kudretli, muhafız, koruyan,
esirgeyen kişi; Sasani hanedanına mensup, özellikle I. Kubad (Kavad) isminde
somutlaşan bir şah ismi) * Kubad hanedanından gelen soylu kral, soylu ve
kudretli hükümdar, soylu ve kudretli şah
keyle :
ara. * kala (tartmak, ölçmek, ayarlamak, belirli bir ölçüyle paylaştırmak),
mikyal (ölçü, tartı, ölçek) * ölçek, tohum ölçeği, hububat ölçüsü, kile;
Osmanlı ve çevresinde kullanılan, genellikle tahıl için geçerli olan geleneksel
ağırlık ve hacim ölçü birimi, ağırlık ölçeği (khilioi (bin) (gre.); kilo (ing.,
fra., alm.); calculate, calculer (hesaplamak), scale, échelle, Skala (ölçek)
(ing., fra., alm.) )
keylus :
gre. * khein (dökmek, akıtmak, fışkırtmak), khylos (sıvı, öz su, sindirilmiş
sıvı, salgı, lenfatik yağlı sıvı, şilüs) (gre.); chylus (lat.) *
bağırsaklardaki sindirilmiş besinlerin oluşturduğu, içinde besinlerin
yağlarından oluşan yağ damlacıkları bulunan süt beyazı lenf sıvısı, akkan,
kilüs
keymus :
gre. * khymos (sıvı, öz su, meyve suyu, sindirim sıvısı) (gre.); chymus (lat.)
* yemeklerin mide özsuyuyla karıştıktan sonra aldığı durum; sindirilmiş
besinlerin mide ve onikiparmak bağırsağında oluşan yarı akışkan karışımı, kimüs
keyveni :
far. * ked (ev) + banu (hanımefendi) * bir evin idaresini üstlenen hanımefendi;
aşçı kadın, yaşlı kadın; ekmek yapan kimse; düğün yemeği yapan kimse, aşçı
kadın (genellikle kadın için); yemek pişirmede becerikli, tutumlu kadın
kez :
tür. * kez (sıra, nöbet, defa, sefer, tekrar, zaman) * kere, defa, sefer,
tekrar
keza :
ara. * ke (gibi) + za (bu, böyle) * böyle, aynı şekilde, tıpkı böylece; aynı
şekilde, bunun gibi, bununla beraber, ayrıca
kezalik :
ara. * ke (gibi) + zalike (bu, şu, o) * böylece, bunun gibi
kezban :
far. * ked (ev) + banu (hanımefendi) * bir evin idaresini üstlenen hanımefendi;
aşçı kadın, yaşlı kadın; ekmek yapan kimse; düğün yemeği yapan kimse, aşçı
kadın (genellikle kadın için); yemek pişirmede becerikli, tutumlu kadın; kahya
kadın, bir yeri idare edebilen kadın; kadın ismi
kezm :
ara. * kazeme (öfkesini bastırmak), kazım (öfkesini açığa vurmayıp bastıran;
hoşgörülü, bağışlayıcı, sabır sahibi) * öfkeyi bastırma, kızgınlığı yenme, öfke
ve hiddeti meydana çıkarmama
kezzab :
ara. * kezebe (gerçek olmayanı söylemek, doğru olmayanı söylemek, yalan
söylemek), kezzebe (yalanlamak, yalan olduğu öne sürmek) * gerçek olmayanı
söyleyen, doğruyu söylemeyen, yalancı
kezzap :
far. * tizzab (keskin su; güçlü asit) (tiz (keskin) + ab (su) ) * nitrik asit
olarak bilinen, saf hali renksiz olan ancak zamanla sararabilen oldukça güçlü
ve aşındırıcı (korozif) bir inorganik asit türü (HNO3)
khamaecyparis :
gre. * khamai (yer, küçük, alt, aşağı, düşük) + kyparis (servi) * küçük ve
bodur servi benzeri ağaç veya çalı, Cupressaceae familyasından bir bitki
khamaedorea :
gre. * khamai (yer, küçük, alt, aşağı, düşük) + dorea (hediye) * küçük palmiye
türleri, dekoratif amaçlı yetiştirilen, Arecaceae familyasından bir bitki
khamaemelum :
gre. * khamai (yer, küçük, alt, aşağı, düşük) + melon (elma) * bodur ve
aromatik, elma kokulu çiçekleri olan otsu bitki, Asteraceae familyasından bir
bitki
khamaerops :
gre. * khamai (yer, küçük, alt, aşağı, düşük) + rhops (çalı) * bodur palmiye
türleri, Arecaceae familyasından bir bitki
khandoba :
san. * khanda (parça, kırmak, kesmek parçalamak) + ba (baba, saygı ünvanı) *
Hint mitolojisinde iblisleri parçalayan, savaşçı baba tanrı
khaos :
gre. * khainein (açılmak, yarılmak, ağzını açmak, boşluk oluşturmak), khaos
(boşluk; maddenin uçucu hali, gaz) * Yunan mitolojisinde ve kozmogonisinde
düzenli evren (kosmos) yaratılmadan önce var olan sonsuz karanlık boşluk, her
şeyin doğduğu ilksel yokluk alanı (Khaos’tan Nyx (gece), Erebus (karanlık),
Gaia (toprak) gibi ilk varlıklar türemiştir.); evrenin doğum öncesi hali,
ilksel düzensizlik ve sınır tanımazlık
kharos :
gre. * kharos (sert bakışlı; karanlık, ölüm, sessizlik) * Yunan mitolojisinde
ölüm meleği, can alan ruh veya Azrail benzeri ve Thanatos ile de ilgili figür;
ölüm anında gelen karanlık varlık, ruhları Hades’e taşıyan figür
khepri :
mıs. * hepr (olmak, vücuda gelmek, oluşmak, doğmak, dönüşmek) * oluşan,
dönüşen, sabah doğan; Mısır mitolojisinde Güneş tanrısı Ra’nın sabah halini
temsil eden, kutsal bokböceği (scarab) ile sembolize edilen, kendi kendini var
eden, sabah güneşi olarak yeniden doğan tanrı olarak tanımlanan karakter
(bokböceği, yumurtalarını gübre topunun içine bırakıp bu topu yuvarladığından,
Mısırlılar bu davranışı Güneş'in sabah doğuşunu gökyüzünde yuvarlanarak
yükselmesine benzetmişlerdir.)
khione :
gre. * khione (kar; karla ilgili olan, kar gibi olan) * Yunan mitolojisinde,
bazı kaynaklarda rüzgâr tanrısı Boreas’ın kızı, bazı versiyonlarda Dağ Tanrısı
Parnasos’un kızı olarak geçen kar tanrıçası, kışın ve karın kişileşmiş hali
khnum :
mıs. * hunumu (birleştirmek, bütünleştirmek, şekil vermek) * şekil veren,
biçimlendiren, birleştirici, yaratıcı; Mısır mitolojisinde Nehir Tanrısı ve
yaradılış ustasıdır; özellikle çömlekçi çarkında insan bedenlerini Nil
çamurundan yoğurarak yaratan, Nil’in kaynaklarının ve yaşamın akışının
koruyucusu, bereketin ve yaratımın tanrısı
khonsu :
mıs. * hons (gezmek, dolaşmak) * gezen, dolaşan; gökyüzünde dolaşan (ay),
zamanla ve sağaltıcı güçlerle bağlantılı kozmik gezgin; Mısır mitolojisinde Ay
tanrısı, zamanın düzenleyicisi, iyileştirici-tedavi edici tanrı
khora :
gre. * khein (yaymak, dökmek), khora (yayılmış alan, geniş yer, açık saha;
ülke, yurt, yer) * formların ve maddelerin oluştuğu, ama kendisinin şekilsiz ve
algılanamaz olduğu varlık alanı; ne tamamen var ne tamamen yok, alıcı ama
biçimsiz, formların ortaya çıktığı “mekan” veya varlık için bir aracı plan;
varlığa yer veren uzay
kıble :
ara. * kab (önce, karşısında), kabele (yönelmek, karşı durmak) * karşıda
bulunan, yönelinen kutsal yön, yönelinen taraf, yüz dönülen yön; İslami
terminolojide namaz kılarken dönülen yön, Kabe’nin bulunduğu istikamet
kıblegah :
ara., far. * kıble (karşıda bulunan, yönelinen kutsal yön, yönelinen taraf, yüz
dönülen yön; İslami terminolojide namaz kılarken dönülen yön, Kabe’nin
bulunduğu istikamet) (ara.) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon)
(far.) * kıble tarafı. kıblenin bulunduğu yer
kıblenüma :
ara., far. * kıble (karşıda bulunan, yönelinen kutsal yön, yönelinen taraf, yüz
dönülen yön; İslami terminolojide namaz kılarken dönülen yön, Kabe’nin
bulunduğu istikamet) (ara.) + nüma (gösteren şey) (far.) * kıble yönünü
göstermek için bulunulan yere göre özel işareti bulunan pusula
kıbrıs :
gre., lat. * kypros (küpür, bakır; sakız ağacı, ladan reçinesi) (gre.); cuprum
(bakır) (lat.) * bakırla veya reçineyle özdeşleştirilen ada; Türkiye'nin
güneyinde, Mısır'ın kuzeyinde yer alan Akdeniz'de bir ada
kıbrıscık :
hit., tür. * kyberis (sibe (kutsal) + ris (su, gür su) (hit.) + çik (küçültme
eki) (tür.) * Bolu’nun bir ilçesi
kıbti :
gre. * aigyptios (Mısırlı) (aigyptos (Mısır) + ios (ile ilgili, gibi, -a ait) )
* Kıbt soyundan olan, çingene, çingene ile ilgili; Mısır’da yaşayan yerli
Hristiyan halk (Kıbt halkı) ve bu halka mensup olan kişi
kıç :
tür. * kıç (arka, geri, ard) * bacağın arkası; geride olan, arka taraf; insan
veya hayvan vücudunun arka kısmı, özellikle kalça ve makat bölgesi; bir şeyin
geride kalan kısmı; arka bölüm (teknenin kıçı)
kıçıkırık :
tür. * kıç (arka, geri, ard) + ı (iyelik eki) + kırık (kırılmış, parçalanmış,
kesilmiş, dağılmış) * önemsiz, değersiz, küçük ve işe yaramaz; arka tarafta
kalmış, kırık dökük, aşağı görülen; değeri olmayan, basit, sıradan ve hor
görülen kişi veya nesne
kıçın :
tür. * kıç (arka, geri, ard) + ın (ile ilgili, gibi, -a ait) * geri geri,
geriye doğru
kıdem :
ara. * kadem (ayak, adım, ilerleme, varış) * öncelik, eskilik, önce olma
durumu; hizmet süresi, çalışılan yılların toplamı, deneyim ve mevki üstünlüğü;
zaman bakımından bir yerde veya görevde daha önce bulunmuş olma hali
kıdr :
ara. * kadara (ölçmek, takdir etmek, değerlendirmek, miktarlamak, biçmek,
belirlemek), kadr (güç, kuvvet, kudret, yetki, iktidar), kidr (çömlek, tencere)
* çömlek, tencere, kap, çanak; kızarmak, kızartmak (kettle, Kessel, cauldron,
Chaudière (kazan) (ing., fra., alm.), cuire (pişirmek), kudur (kazanlar) (ara.)
)
kığı :
tür. * kig (atık, dışkı, pislik) * keçi, koyun, geyik veya deve dışkısı
kıh :
tür. * kıh (boğazdan çıkarılan tiksinme, öksürme sesinden ses yansımalı kelime)
* (çocuk dilinde) kir, kirli, pis, tiksindirici
kıkır :
tür. * kık (boğuk, kısa, kesik ses taklidi (ses yansımalı kelime) ) + ır
(fiilimsi, tekrarlama eki) * gülmeye veya boğuk sesle kıkırdayarak ses
çıkarmaya yönelik taklidi ifade; boğuk ve kısa bir kahkaha sesi.
kıkırdak :
gre., tür. * khondros (kılçık, iri taneli tahıl, danecik) (gre.); kıkır (sert
ama kırılgan, çıtırdayan yapı bağlamında ses yansımalı kelime) + dak (ile
ilgili, gibi) (tür.) * esnek, yarı saydam, sert ama kemik denli sert olmayan,
bükülebilir yapıda olan ve genellikle kemik uçlarında veya kulak, burun gibi
organlarda bulunan destekleyici, esnek ve damarsız bağdokusu doku
kıkırdamak :
tür. * kıkır (boğuk, kısa ve kesik gülme sesi taklidi) + da (tekrarlama,
süreklilik bildiren fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bastırılmış, kısa ve
kesik biçimde, genellikle sessizce gülmek; boğuk ve titrek bir şekilde kahkaha
atmadan gülümsemek
kıl :
tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin
yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) * memelilerin derisinden
çıkan, genellikle ince, uzun, esnek ve keratin adlı proteinden oluşan, sıcaklık
dengesini koruma, hissetme ve dış etkilere karşı koruma işlevi gören ipliksi
yapı niteliğindeki doğal vücut örtüsü
kılabdan :
ara., far. * kallab (çıkrık, iplik eğirme çarkı) (ara.) + dan (ile ilgili, -e
ait) * bakır, kalay, pirinç gibi madenlerden çekilerek gümüş ve altın yaldızlar
vurulmuş, saç kadar ince metal iplik; pamuk ipliğine sırma katılarak eğrilmiş
iplik
kılade :
ara. * kalada (bükmek, dolamak, toplamak) * boyuna takılan gerdanlık, kolye vb.
şey; fıkıh terimi olarak hac ve umre münasebetiyle kurban edilecek hayvanın
(hedy) boynuna kurban olduğunu göstermek için takılan nesne
kılafet :
gre., ara. * kalafatizein (yapıştırıcı ve izole edici madde sürmek, ziftlemek,
mastiklemek, harçlamak, tutkallamak, kalafatlamak) (kalafat (yapıştırıcı, zift,
mastik, tutkal, harç) + izein (-lamak, dönüştürmek, kılmak; fiil mastar eki) )
(gre.) + et (isim yapım eki) (ara.) * gemi ziftleme işi, kalafatlama işi,
kalafatlık
kılağı :
tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin
yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + a (ara ses) + ğı (aitlik
veya nitelik bildiren isim yapım eki) * hayvanların, özellikle keçi ve at gibi
hayvanların ince ve uzun tüylerinden elde edilen, dokuma veya fırça yapımında
kullanılan doğal lif; ince, dayanıklı ve parlak özellikli kıl türü; taş
üzerinde bilenen bir kesici aracın keskin yüzüne yapışan ve aracın iyi
kesebilmesi için, yağlanmış yumuşak bir taşla kaldırılması gereken çok ince
çelik parçacıkları
kılaptan :
ara. * kallab (çıkrık, iplik eğirme çarkı) * bakır, kalay, pirinç gibi
madenlerden çekilerek gümüş ve altın yaldızlar vurulmuş, saç kadar ince metal
iplik; pamuk ipliğine sırma katılarak eğrilmiş iplik
kılavuz :
tür. * kıl (göstermek, yönlendirmek fiili kökü) + av (ara ses, isim gövdesi) +
uz (nitelik ve meslek bildiren isim eki) * yol, yön veya bilgi gösteren; bir
kişiyi veya topluluğu doğru biçimde yönlendiren kimse veya araç; rehberlik eden
kişi, belge veya sistem
kılbaz :
tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin
yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı; mecazen huysuzluk,
titizlik) (tür.) + baz (-cı, yapan, eden kişi; oynayan, iştigal eden, uğraşan)
(far.) * titiz, her şeye karışan, ayrıntılarla uğraşmayı alışkanlık haline
getiren; huysuzluk ve takıntılı davranışlar sergileyen kimse yalaka, dalkavuk,
yağcı
kılcal :
tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin
yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + cal (ile ilgili, gibi,
-a ait) * kıl gibi ince olan; özellikle damarlar ve borucuklar gibi yapıların
çok ince ve saç teli kalınlığında olduğunu belirten; ince, dar ve yaygın
şekilde uzanan
kılcal damar :
tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin
yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + cal (ile ilgili, gibi,
-a ait) + damar (vücutta kan taşıyan borucuk) * kan dolaşım sisteminde
atardamarlarla toplardamarları birbirine bağlayan, çeperleri çok ince olan ve
madde alışverişinin gerçekleştiği en küçük kan damarları
kılcan :
tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin
yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + can (ile ilgili, gibi,
-a ait) * kuş avlamada kullanılan, at kuyruğunun kılından yapılmış bir tür
tuzak
kılçık :
tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin
yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) (tür.) + çık (küçültme ve
isim yapım eki) * özellikle balıkların etinde bulunan, kıl gibi ince ve sert
yapılı küçük kemiksi parça; ince ve sivri uçlu, batıcı, sert yapı, balık
iskelet
kılgı :
tür. * kıl (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + gı (isim yapım eki) * bir işin
yapılmış olma durumu; davranış, eylem, fiil, tutum; kuramı yapılmış olan bir
şeyi düşünce alanından eylem alanına geçirme, gerçekleştirme işi, uygulama
kılıbık :
tür. * kıl (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + ı (ara ses) + bık (isim yapım
eki) * karısı veya partneri karşısında aşırı uysal ve sözden çıkmayan tutum
sergileyen, kendi iradesini ortaya koyamayan erkek
kılıç :
tür. * kıl (kesmek, biçmek, ayırmak) + ıç (isim yapım eki) * savaşta veya
savunmada kullanılan, ucu sivri ve keskin, kesmeye ve yaralamaya yarayan, tek
veya çift ağızlı uzun metal silah
kılıçbalığı :
tür. * kılıç (kesici, sivri uzun metal silah) + balık (suda yaşayan solungaçlı
omurgalı hayvan) + ı (iyelik eki) * Xiphiidae familyasından üst çenesi kılıç
gibi uzamış, uzun, ince ve kılıcı andıran sivri burunlu, denizlerde yaşayan
büyük ve hızlı bir balık türü
kılıf :
tür. * kıl (kesmek, biçmek, ayırmak) + ıf (isim yapım eki) * genellikle kılıcı,
silahı, kalemi veya benzeri nesneleri korumak veya taşımak için kullanılan,
içine sokulan ve koruyan kap, örtü veya kovan; ayrıca giysi ve eşya örtüsü
kılık :
tür. * kıl (kesmek, biçmek, ayırmak) + ık (isim yapım eki) * bir kişinin dış
görünüşü, giyimi, tavrı ve davranışlarıyla oluşturduğu genel dış imaj veya tarz
kılkapan :
tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin
yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + kapan (yakalayan,
kavrayan; yakalamaya yarayan araç) * çağlar öncesinde çam ağaçlarından sızmış
reçinelerin taşıllaşmasıyla oluşmuş, süs eşyası yapımında kullanılan, açık
sarıdan kızıla değin türlü renklerde olabilen, kolay kırılabilen, bir yere
hızlıca sürtülüp hafif cisimlere yaklaştırıldığında onları kendine çeken, yarı
saydam bir madde, kehribar
kılkıran :
tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin
yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + kıran (kesen,
parçalayan, dağıtan; yok eden, ortadan kaldıran, mahveden, helak eden) *
bağışıklık sisteminin saç köklerine saldırması sonucu saçlı deri, sakal
bölgesi, kaşlar, kirpikler ve diğer vücut kıllarının, belli bir belirti
olmaksızın tüm vücuda yayılmış bir biçimde dökülmesiyle karakterize olan,
otoimmün kökenli bölgesel saç kaybı hastalığı, saçkıran, alopesi areata
kılkuyruk :
tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin
yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + kuyruk (hayvanların arka
kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve omurlardan oluşan eklemli organ;
ardıl, sıra, izleyen; uzantı) * kuyruk tüyleri uzun, ince ve sert yapılı olan,
özellikle ördekgillerden bir kuş türü, anas acuta); ince yapılı, çelimsiz veya
arkasında dolanan kişiyi belirten küçümseyici bir sıfat
kıllanmak :
tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin
yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + lan (dönüşlü fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * vücutta kıl çıkmaya başlamak; bir kişiye veya duruma
karşı içten içe rahatsızlık duymak, kuşkulanmak veya sinirlenmek
kılmak :
tür. * kıl (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi
gerçekleştirmek, uygulamak, yerine getirmek, ifa etmek, yapmak, ... hale
getirmek; özellikle dini görevleri yerine getirmek (örneğin namaz kılmak); bir
şeyi bir duruma getirmek, kavuşturmak (örneğin mutlu kılmak, şerefli kılmak)
kılükal :
ara. * kıyle (dendi, söylendi) + kale (söyler, söylenir, denir) * dedikodu,
söylenti
kımıl :
tür. * kım (kımıldatmak, kıpırdatmak, hafifçe hareket ettirmek) + ıl (edilgen
fiil eki) * özellikle buğday ve pamuk gibi ürünlere zarar veren, gece aktif
olan, bitki özsuyu emici bir tür böcek, lygus spp.; küçük, kıpır kıpır hareket
eden haşere veya kurtçuk
kımız :
tür. * kım (ekşimek, fermente olmak, mayalanmak) + ız (isim yapım eki) * Orta
Asya bozkırlarında yaşayan Türk halklarına özgü olan, dişi at (kısrak) sütünün
mayalanmasıyla (fermente edilmesiyle elde edilen hafif alkollü, ekşimsi
geleneksel içki
kımkım :
tür. * kım (ses yansımalı onomatopeik kelime) + kım * ağır ağır konuşan
(kimse); her işinde ağır davranan (kimse)
kımlanmak :
tür. * kım (kımıldatmak, kıpırdatmak, hafifçe hareket ettirmek) + lan (dönüşlü
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * (kuş için) uçmak üzere olmak, uçmaya
hazırlanmak; kalkacakmış gibi olmak, kalkmak üzere davranmak
kın :
tür. * kın (silah, özellikle kılıç ve bıçak gibi kesici aletlerin sokulduğu
koruyucu kılıf) * kılıç, hançer veya bıçak gibi kesici aletlerin taşınmasını ve
korunmasını sağlayan, genellikle deriden veya metalden yapılan muhafaza;
mecazen içinde saklanan veya dışa vurulmayan duygu veya düşünceleri ima eden
kapalı hal
kın kanatlılar :
tür. * kın (sert, koruyucu örtü; burada kanatları örten dış yapı) + kanat
(kuşlarda ve bazı böceklerde uçmayı sağlayan organ; uçağın iki yanından dışa
doğru uzanan ve uçağın havada dengede durmasını sağlayan metal yüzeylerden her
biri; taraf) + lı (ile, beraber, birlikte, sahibi) + lar (çoğul eki) * böcekler
sınıfına ait, ön kanatları sertleşmiş ve zar kanatları koruyan bir kın (elytra)
oluşturan, genellikle tam başkalaşım geçiren, çok sayıda tür içeren hayvanlar
takımı, Coleoptera
kına :
ara. * hinna (yumuşatmak, merhamet göstermek, şefkatle davranmak; kına
ağacından elde edilen kırmızımsı kahverengi boya; hem boya maddesi hem süsleme
aracı) * lawsonia inermis bitkisinden elde edilen doğal boya; saç, el, ayak
veya tırnakları boyamak için kullanılan doğal bitki boyası; geleneksel
törenlerde (özellikle düğün ve bayramlarda) uygulanan süsleme maddesi
kına çiçeği :
ara., tür. * hinna (yumuşatmak, merhamet göstermek, şefkatle davranmak; kına
ağacından elde edilen kırmızımsı kahverengi boya; hem boya maddesi hem süsleme
aracı) (ara.) + çiçek (bitkilerin renkli, kokulu, üreme organlarını taşıyan
bölümü) + i (iyelik eki) (tür.) * Hindistan ve Myanmar'a özgü 20-75 cm boyunda,
kalın fakat yumuşak gövdeli, sıcak iklimlerde yetişen, küçük beyazımsı veya
sarımsı çiçekler açan, yaprakları kurutulup öğütülerek kına elde edilen, süs ve
boya bitkisi olarak değerlendirilen, kına ağacı (Lawsonia inermis) olarak
bilinen yıllık bitki ve çiçeği, balsam, bahçe balsamı, gül balsamı,
dokunma-me-not, benekli snapweed
kınacık :
ara., tür. * hinna (yumuşatmak, merhamet göstermek, şefkatle davranmak; kına
ağacından elde edilen kırmızımsı kahverengi boya; hem boya maddesi hem süsleme
aracı) (ara.) + cık (küçültme, sevgi veya azlık eki) * buğdaypası mantarının,
tahılların sap ve yapraklarında oluşturduğu zararlı hastalık
kınalı keklik :
ara., tür. * hinna (yumuşatmak, merhamet göstermek, şefkatle davranmak; kına
ağacından elde edilen kırmızımsı kahverengi boya; hem boya maddesi hem süsleme
aracı) (ara.) + lı (ile, birlikte, beraber) + keklik (Phasianidae
familyasından, bozkır ve dağlık alanlarda yaşayan, kısa kuyruklu, eti makbul
bir av kuşu) (tür.) * yanaklarında, boynunda veya bacaklarında kına rengini
andıran kırmızımsı lekeler bulunan, özellikle Anadolu’da yaygın, ötüşüyle
tanınan, etinden ve folklorik anlamından dolayı kırsal kültürde önemli yeri
olan, dağlık bölgelerde yaşayan sülüngiller (Phasianidae) familyasından bir kuş
türü, Alectoris chukar
kınalı yapıncak :
ara., tür. * hinna (yumuşatmak, merhamet göstermek, şefkatle davranmak; kına
ağacından elde edilen kırmızımsı kahverengi boya; hem boya maddesi hem süsleme
aracı) (ara.) + lı (ile, birlikte, beraber) + yapıncak (üzüm cinsi) (tür.) *
Türkiye'nin Marmara bölgesine ait olan, kabuğu kına rengini andıran beyaz,
kırmızımsı-mor tonlarda, ince kabuklu, sulu, hoş aromalı, benekli bir üzüm
çeşidi
kınamak :
tür., lat. * kın (ayıplamak, yermek, suçlamak, hoş görmemek, yanlış bulmak) + a
(bağlaç) + mak (fiil mastar eki) (tür.); condemnare (hüküm giymek, kınamak,
suçlamak, mahkum etmek) (con (ile, birlikte, beraber) + damnare (zarar vermek,
kınamak, lanetlemek) (damnum (zarar, yaralanma, kayıp) + are (fiil mastar eki)
) (lat.) * bir kimsenin davranışını ahlaki, toplumsal veya vicdani ölçülere
göre yanlış, kusurlu veya ayıplanacak bularak açıkça veya içten eleştirmek,
onaylamadığını belirtmek, ayıplamak, yermek, suçlamak, hoş görmemek, yanlış
bulmak
kındıra :
luv. * kinda, kanda (kutsallığı olan, kutlu, iyi, yüce) + ura (uku, yüce,
büyük) * sulak yerlerde yetişen, kenarları keskin ve ince uzun yapraklı, koyu
renkli bir çayır otu
kındıraç :
tür. * kındır (oymak, yiv veya oluk açmak; kazıyarak şekil vermek) + aç (isim
yapım ve araç eki) * ağaç, taş veya metal yüzeylerde oluk veya yiv açmak için
kullanılan, genellikle kesici ağızlı, el ile kullanılan iş aleti
kınık :
tür. * kınık (Oğuz boylarından biri olan Kınık boyundan) (kın (kabile, soy,
boy) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * kabileye, soya ait olan; nerede olsa
azizdir; İzmir’in bir ilçesi
kınnap :
gre. * kannabis (kenevir) * kenevirden yapılmış, kalınca ve sağlam iplik
kıntar :
lat. * centenarius (yüze ait, yüz adet içeren), centenarium (yüzlük, yüz
kiloluk) * yüzyirmi rıtıl veya yetmiş bin dinar; çok mal; bir sığır derisi dolu
altın ve gümüş, kanatir (ç.)
kıpçak :
tür. * kabu, kabuk, kavuk (kovuk, oyuk) + çak (küçültme eki); Kumanos, Cumanus,
Komani (sarı, sarımsı, solgun) (lat.); kıp (beyaz, açık renk) + çak (ile ilgili
olan) (tür.) * Orta Asya ve Doğu Avrupa’da tarihî olarak yaşayan, özellikle
11.-13. yüzyıllarda etkili olan bir Türk boyu ve bu boyun konuştuğu dil
kıpık :
tür. * kıp (kapalı) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * (göz için) yarı
kapalı
kıpırdamak :
tür. * kıp (hareket etmek, hareket ettirmek, kımıldamak, kımıldatmak) + ır
(edilgen fiil eki) + da (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * küçük hareket etmek,
kımıldamak, yerinden oynamak
kıpıştırmak :
tür. * kıp (hareket etmek, hareket ettirmek, kımıldamak, kımıldatmak) + ış
(işteş fiil eki) + tır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) *
(gözkapaklarını) çabuk çabuk açıp kapamak, kıpmak, kırpmak
kıpkıp :
tür. * kıp (hareket etmek, hareket ettirmek, kımıldamak, kımıldatmak) + kıp *
gözlerini çok kırpan (kimse)
kıpkırmızı :
tür. * kıp (pekiştirme öneki) + kırmızı (al rengi) * çok kırmızı, yoğun
kırmızı, tamamen kırmızı
kıpkızıl :
tür. * kıp (pekiştirme öneki) + kız (kızmak, kırmızı) + ıl (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * kırmızıya yakın, al kırmızısı renkte veya kırmızımsı olan,
bazen kızgınlık, öfke çağrışımı da taşıyan renk ve nitelik belirten sıfat
kıpmak :
tür. * kıp (hareket etmek, hareket ettirmek, kımıldamak, kımıldatmak) + mak
(fiil mastar eki) * (göz için) gözkapaklarını bir an açıp kapamak, kırpmak
kıpramak :
tür. * kıp (hareket etmek, hareket ettirmek, kımıldamak, kımıldatmak) + ra
(bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * kımıldamak, hareket etmek
kıpti :
gre. * aigyptios (Mısırlı) (aigyptos (Mısır) + ios (ile ilgili, gibi, -a ait) )
* Kıbt soyundan olan, çingene, çingene ile ilgili, çigan; Mısır’da yaşayan
yerli Hristiyan halk (Kıbt halkı) ve bu halka mensup olan kişi
kır :
fra. * gris (gri rengi, boz, kül rengi; ne siyah ne beyaz olan ara ton) * gri,
grileşmiş
kır :
tür. * kır (açık arazi, orman veya tarla olmayan, genellikle doğal otlak olarak
kullanılan geniş çayır ve bozkır alanı; yerleşimin az olduğu, toprak veya otlak
arazi) * yerleşim dışı, ağaçsız veya seyrek ağaçlıklı, doğal bitki örtüsüne
sahip açık ve geniş alan; çobanlık, hayvancılık ve doğal otlatma için elverişli
kırsal arazi
kıraat :
ara. * karaa (okumak) * okuma
kıraathane :
ara. * kıraat (okuma) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut,
yuva) (far.) * okuma evi; gazete, kitap okunabilen, zamanla kahvehane işlevi
kazanmış toplumsal buluşma mekanı
kıracak :
tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalanmak, çatlamak) + a (bağlaç) + cak (gelecek
zaman fiil eki) * bir şeyi zorlama yoluyla parçalayacak olan nesne veya kişi;
sert cisimleri kırmak için kullanılan araç (örneğin ceviz kıracağı)
kıraç :
tür. * kır (açık, ekilmemiş arazi) + aç (ile ilgili, gibi) * tarıma elverişli
olmayan, verimsiz, susuz veya bitki örtüsünden yoksun bozkır niteliğinde
toprak; verimsiz arazi
kıraça :
gre. * kiraça (ince istavrit) * boyu 10 cmden küçük istavrit, istavrit yavusu
kırağı :
tür. * kır (soğuk, don; soğuktan kaynaklı beyaz örtü) (tür.) + ağı (isim yapım
eki) * havadaki su buharının soğuk yüzeyler üzerinde donarak oluşturduğu beyaz,
buz kristalleri şeklinde ince örtü; gece oluşan don çiği
kıran :
tür. * kır (yok etmek, öldürmek, bütünlüğü bozmak, kırıp geçmek) + an (isim
yapım eki) * çok sayıda can alan salgın hastalık, ölümcül afet veya toplu
kıyım; kırıp geçiren kitlesel felaket
kıranta :
tür. * kır (açık arazi, orman veya tarla olmayan, genellikle doğal otlak olarak
kullanılan geniş çayır ve bozkır alanı) + anta (gibi, ile ilgili) * kentli gibi
giyinen veya davranan ama aslında görgü ve köken bakımından taşralı kalan
erkek; görgüsüzce şık olmaya çalışan kişi, kıro
kırat :
gre. * keration (keçi boynuzcuğu) (keras, keratos (boynuz, keratin) + ion
(küçültme eki) ) * boynuzcuk, keçiboynuzu bitkisi, ceratonia siliqua;
keçiboynuzu çekirdeğine eşdeğer tartı birimi; elmas, zümrüt gibi değerli
taşların tartısında kullanılan, iki desigramlık (200 miligram) ölçü birimi
kıray :
tür. * kır (kırmak, kesmek, bölmek, ayırmak) + ay (isim yapım eki) * yol kesen,
asi, genç, delikanlı
kırba :
ara. * kirbat, kirrabat (su tulumu) * sakaların su taşımakta kullandıkları,
deriden yapılmış, alt yanı geniş, ağzı dar su kabı; çocuklarda karın şişmesiyle
kendini gösteren bir hastalık
kırbaç :
tür. * kırp (kesmek; dövmek) + aç (isim yapım ve araç eki) * genellikle sopa
gibi sert bir cismin ucuna deriden ip veya sırım gibi esnek ve hareketli
malzemeler iliştirilerek yapılmış dayak ve kontrol aracı
kırcı :
tür. * kır (gri) + çil (karışık renkli, alaca) * dolu, gıcı; çok küçük ve sert
taneli kar
kırcı mantı :
tür. * kırcı (dolu, gıcı; çok küçük ve sert taneli kar) + mantı (buharda pişmiş
dolmalı hamur, ekmekçik) * Anadolu’nun kırsal kesimlerinde yapılan, genellikle
şehir mantısına göre daha büyük, elde açılmış yufkadan yapılan ve sadece
haşlanarak veya yoğurtla servis edilen küçük ve içi iyi doldurulmuş mantı
kırcın :
tür. * kır (yok etmek, öldürmek, bütünlüğü bozmak, kırıp geçmek) + cın (isim
yapım eki) * hayvanlarda toplu ölüme yol açan bir hastalık, hayvan kıranı
kırç :
tür. * kırç (ses yansımalı kelime) * kışın, sisli havalarda, ağaç dallarını,
yerleri vb. kaplayan buz tabakası; üzerinde yürüyünce ayak batmayan, donmuş,
sert kar
kırçıl :
tür. * kır (gri, grileşmiş) + çıl (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * (saç,
sakal için) kırlaşmaya başlamış, kır renkli
kırd :
ara. * kird (maymun) * zeki primat takımından memeli hayvan, maymun, zeki
primat
kırgavul :
tür. * kır (açık arazi, bozkır) + gavul (nöbetçi, gözcü) * sülün; kır veya
bozkır alanında sülün gibi yabani kuşları gözetleyen, av sırasında nöbet tutan
kişi, sülün avcılığıyla ilgili bekçi veya gözcü
kırgın :
tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalanmak, çatlamak) + gın (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * bir kimseye gücenmiş, gönlü kırılmış olan, gücenik
kırgız :
tür. * kır (açık arazi, orman veya tarla olmayan, genellikle doğal otlak olarak
kullanılan geniş çayır ve bozkır alanı) + gız (ile ilgili, gibi, -a ait) *
dağlık bölgede yaşayanlar, kırlılar; Kırgızistan'da yaşayan Türk halkının ismi
kırgızistan :
tür., far. * kır (açık arazi, orman veya tarla olmayan, genellikle doğal otlak
olarak kullanılan geniş çayır ve bozkır alanı) + gız (ile ilgili, gibi, -a ait)
(tür.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) * Orta Asya'da yer
alan, kuzeyinde Kazakistan; batısında Özbekistan, güneybatısında Tacikistan ve
güneydoğusunda Çin bulunan bir ülke
kırık :
tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü
bozulmak) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bütünü bölünmüş, ayrılmış
(crack (çatırdamak), crunch (kırmak) (ing.), craquer (çatırdamak) (fra.) )
kırıkhan :
tür. * kırık (kırılmış, parçalanmış, çatlamış, bütünlüğü bozulmuş) + han
(konak, konut, ev) * Hatay'ın bir ilçesi
kırıkkale :
tür. * kırık (kırılmış, parçalanmış, çatlamış, bütünlüğü bozulmuş) + kale
(hisar, korugan, müstahkem yer) (bölgenin kuzeyindeki Kırıkköyü ile
merkezindeki Kaletepe isimlerinin kısaltılarak birleştirilmesinden) * doğusunda
Çorum ve Yozgat, güneyinde Kırşehir ve Ankara, kuzeyinde Çankırı bulunan,
Türkiye'nin bir ili
kırılgan :
tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü
bozulmak) + ıl (edilgen fiil eki) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
kolay ve çabuk kırılan; kırılabilir
kırılım :
tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü
bozulmak) + ıl (edilgen fiil eki) + ım (isim yapım eki) * parçalanma, çatlama
sonucu ortaya çıkan durum veya süreç
kırılmak :
tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü
bozulmak) + ıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bölünmek, ayrılmak,
parçalanmak, çatlamak
kırım :
gre. * kremos (dik yamaç) * Ukrayna'nın Herson Oblastı'nın güneyinde ve
Rusya'nın Kuban bölgesinin batısında, Doğu Avrupa'da, Karadeniz'in kuzey
kıyısında yer alan ve Karadeniz ile Azak Denizi tarafından çevrelenen
Ukrayna'da bulunan bir yarımada
kırım kongo hemorajik ateşi :
tür., gre. * kırım (kremos (dik yamaç; Ukrayna'da bulunan bir yarımada) + kongo
(Afrika kıtasında bir ülke) + hemorajik (kanamalı) + ateş (yanma sonucu oluşan
ısı ve ışık; vücut sıcaklığının yükselmesi, yanma, sıcaklık, ısı yükselmesi) +
i (iyelik eki) * keneler (özellikle Hyalomma türleri) aracılığıyla bulaşan,
insanlarda yüksek ateş, kas ağrısı, baş ağrısı, halsizlik, mide bulantısı,
kanama ve ağır vakalarda organ yetmezliğine yol açabilen; Bunyaviridae
ailesinden Nairovirus cinsi bir RNA virüsünün neden olduğu, hayvandan insana
veya insandan insana da bulaşabilen, yüksek ölüm oranına sahip akut viral bir enfeksiyon
kırınmak :
tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü
bozulmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * nazlanmak, cilveli
ve süslü hareketlerde bulunmak, özellikle hoş görünmek amacıyla kibar ve alımlı
davranışlar sergilemek; yürürken salınmak, salına salına yürümek; oynamak,
raksetmek
kırıntı :
tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü
bozulmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) * bir şeyin küçük parçaları;
bir bütünün kopmuş, dökülmüş veya ayrılmış ufak parçası; ekmek, yemek veya
başka maddelerin çok küçük bölümü
kırışık :
tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, çatlamak, bütünlüğü
bozulmak) + ış (işteş ve edilgen fiil eki) + ık (isim yapım eki) * yüzeyin
düzgünlüğünü yitirerek kat yerleri oluşturan, zamanla veya dış etkenlerle
bütünlüğü bozularak büzülen, buruşan veya çizgilenmiş olan
kırışmak :
tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, çatlamak, bütünlüğü
bozulmak) + ış (işteş ve edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyin
yüzeyinde dış etkenlerle veya doğal süreçle bütünlüğü bozan katlar, buruşmalar
veya çizgiler oluşmak
kırıştırmak :
tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, çatlamak, bütünlüğü
bozulmak) + ış (işteş ve edilgen fiil eki) + tır (etken fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * bir nesnenin yüzeyinde katlanmalar, buruşmalar veya çizgiler
oluşmasına kasıtlı olarak neden olmak; iki kişi arasında fiziksel veya duygusal
etkileşimi başlatmak veya kışkırtmak
kırıtmak :
tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü
bozulmak) + ıt (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * nazlanmak, cilveli
ve süslü hareketlerde bulunmak, özellikle hoş görünmek amacıyla kibar ve alımlı
davranışlar sergilemek; yürürken salınmak, salına salına yürümek; oynamak,
raksetmek (vücudun kırılır gibi hareket etmesinden)
kırk :
tür. * kırk (saymak, ayırmak; tamamlanmış çokluk eşiği) * otuz dokuzdan bir
fazla olan sayı; çokluk, tamamlanmışlık veya kutsallık anlamı içeren sayı (40)
kırkağaç :
tür. * kırk (saymak, ayırmak; tamamlanmış çokluk eşiği; otuz dokuzdan bir fazla
olan sayı) + ağaç (ağaç (kalın gövdeli ve dallı bitki) * Manisa'nın bir ilçesi
kırkambar :
tür. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + ambar (depo) * içinde çok
değişik türden pek çok şey bulunan kap veya yer; birçok konuda geniş bilgisi
bulunan kimse
kırkar :
tür. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + ar (teklik içinde eşitlik
veya dağılım, paylaşım bildiren topluluk eki) * her biri kırk birimden oluşan
grupları, nesne veya kişileri eşit şekilde ifade eden; kırkarlı olarak
tekrarlanan veya paylaştırılan topluluk sayısını belirten sayı sıfatı
kırkayak :
tür. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + ayak (yürüme organı) * çok
ayaklı ve küçük hareket eden eklembacaklılar grubundan böcek benzeri canlı
kırkbayır :
tür. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + bayır (eğimli arazi; kıvrımlı
yüzey) * geviş getiren hayvanların işkembesinde bulunan, börkenek ve şirden
arasında yer alan, kırışık, katmanlı ve kıvrımlı yüzeyi andıran yapıdan ötürü
adlandırılan, sindirim sırasında besinlerin mekanik ve kimyasal işlemden
geçtiği, iç yüzeyi çok kıvrımlı olan işkembe bölümü
kırkbeşlik :
tür. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + beş (dörtten sonra, altıdan
önce olan sayı) + lik (durum ve sıfat eki) * 45 devirli plak (vinil müzik
kaydı); ateşli silahlarda özellikle tabanca için kullanılan, mermi çapı
yaklaşık .45 inç olan kalibreyi ifade eden ve bu kalibredeki silah veya mermi
için kullanılan terim
kırkgeçit :
tür. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + geçit (geçme imkanı veren
yer, geçilecek yer, bulunulan yerden diğer bir yere aktarım için vasıta olan
unsur) * üzerinden bir yolun birçok kez geçtiği veya birçok geçidi bulunan
akarsu
kırklamak :
tür. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + la (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * (loğusa veya yeni doğmuş bebek için) kırk günü doldurmak;
(yeni doğmuş bebek için) kırk günü doldurduğu gün özel olarak yıkamak
kırklareli :
tür., gre. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + lar (çoğul eki) + el
(tutma ve dokunma organı) + i (iyelik eki) (tür.); saranta ekklisies (kırk
kilise) (saranta (kırk) + ekklisies (kilise) ) (gre.) * Türkiye'nin, kuzeyde
Bulgaristan, doğuda Karadeniz, batıda Edirne, güneydoğuda İstanbul, güneyde ise
Tekirdağ illeri ile çevrili olan 39 plaka numaralı ili
kırkmak :
tür. * kırk (kesmek; ayırmak; budamak) + mak (türk.) (fiil mastar eki) * koyun
gibi hayvanların yününü keserek almak; insan saçı, sakalı veya kıllarını
budamak veya düzeltmek; bir şeyi azaltmak, eksiltmek veya soymak (mecazi)
kırkmerdiven :
tür., far. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + merdiven (basamak,
basamaklar dizisi; bir yere çıkmayı veya inmeyi sağlayan yapı) * dik yokuş
kırlangıç :
gre., tür. * karlıgaç, kargılaç (uzun yüzgeçleriyle kırlangıcı andıran balık)
(tür.), xelidonas (gre.) * uzun ve çatallı kuyruğu, sivri kanatları ve hızlı,
kıvrak uçuşuyla tanınan, ilkbaharda gelen ve sonbaharda sıcak ülkelere göç eden,
yuvasını çamurla yapan ötücü kuş; ayrıca zarifliği, çevikliği ve sadakatiyle
kültürel sembollerde özgürlük, umut ve dönüş anlamlarıyla da özdeşleştirilen
göçmen kuş türü, kırlangıç kuşu, hirundo; kırlangıç balığı, chelidonichthys
lucernus; geniş, kanat benzeri göğüs yüzgeçleri ve su dibinde yürür gibi
hareket edebilen ön yüzgeç uzantıları sayesinde kırlangıcı andıran görünümüyle
tanınan, özellikle dipte yaşayan, renkli ve iri başlı yapısıyla dikkat çeken
Triglidae familyasından, Trigla cinsine ait deniz balığı türü; hem yüzme hem de
“yürüme” yetenekleriyle öne çıkan ve Ege ile Akdeniz gibi sıcak denizlerde sık
rastlanan etçil bir deniz canlısı
kırlangıç sterna :
tür., gre., lat. * kırlangıç (uzun, çatallı kuyruğu, zarif uçuşu ve ötüşüyle
bilinen göçmen kuş) (tür.) + sternon (göğüs, göğüs kemiği; ön gövde; göğüs
kısmı belirgin, aerodinamik yapılı ve uzun kanatlı deniz kuşlarını adlandırmak
için kullanılan, zoolojide deniz kırlangıçlarını kapsayan cins adı) (gre.),
sterna (deniz kırlangıcı türlerini kapsayan kuş cinsi adı) (lat.) * kırlangıç
biçimli zarif yapısıyla tanınan, genellikle göç eden ve sivri kanatlı olan,
özellikle deniz kenarlarında yaşayan “Sterna” cinsine ait kuşları tanımlamakta
kullanılan terim (halk arasında "kırlangıç" denilen kuşlarla karıştırılsa
da bilimsel olarak “Sterna” cinsi, martıgiller (Laridae) familyasında yer alan
ve genellikle su kenarlarında yaşayan, ince yapılı, uzun kanatlı ve çatallı
kuyruklu deniz kuşlarını kapsar.)
kırlangıçkuyruğu :
tür. * kırlangıç (uzun yüzgeçleriyle kırlangıcı andıran kuş) + kuyruk
(hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve omurlardan oluşan
eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) + u (iyelik eki) * hayvanın
kulağını delerek yapılan işaret
kırlaşmak :
tür. * kır (gri, grileşmiş) + laş (dönüşme eki) + mak (fiil mastar eki) * saç,
sakal veya kıl gibi kıllı bölgelerin zamanla beyazların belirmesiyle birlikte
koyu rengin açılarak beyazımsı bir görünüme dönüşmesi eylemi; yaşlanma veya dış
etkenlerle birlikte doğal rengin kır tonlarına veya gri-beyaza yaklaşacak
şekilde değişmek
kırlent :
fra. * guirlande (çiçekli süs, çelenk) * genellikle çiçek veya yaprak işlemeli
süs; yatak veya koltuk üzerine konulan, genellikle yüzü çiçek veya yaprak
işlemeli küçük yastık
kırmak :
tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü
bozulmak) + mak (fiil mastar eki) * bütünü bölmek, ayırmak; kırık hale getirmek
(crack (çatırdamak), crunch (kırmak) (ing.), craquer (çatırdamak) (fra.) )
kırmani :
tür. * kır (beyaz, ak) + man (kişi, kimse) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * saçlarına ak düşmüş kimse (adam)
kırmız :
san., ara. * kırmi (kurtçuk, larva, böcek) (san.), kirmiz (kırmızı boya veren
bir böcek, kermes vermilio) (ara.) * kırmızböceğinden elde edilen parlak kırmızı
boya
kırmızı :
san., tür. * kırmi (kurtçuk, larva, böcek) (san.), kirmiz (kırmızı boya veren
bir böcek, kermes vermilio) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) * kan
rengi, kızıl; yedi halkadan oluşan gökkuşağının en üst halkasının rengi; frekansı
en düşük (400-484 terahertz) olan renk
kırmızı biber :
tür. * kırmızı (kan rengi, kızıl; yedi halkadan oluşan gökkuşağının en üst
halkasının rengi; frekansı en düşük (400-484 terahertz) olan renk) + biber
(Capsicum cinsine ait, acı veya tatlı olabilen bitki meyvesi) * olgunlaştıkça
yeşilden kırmızıya dönen, genellikle Capsicum annuum türüne ait, acı veya tatlı
çeşitleri bulunan; hem taze sebze olarak hem de kurutulup baharat (toz biber,
pul biber) olarak kullanılan, karakteristik rengiyle tanınan biber türü
kırmızı dev :
tür. * kırmızı (kan rengi, kızıl; yedi halkadan oluşan gökkuşağının en üst
halkasının rengi; frekansı en düşük (400-484 terahertz) olan renk) + dev (çok
büyük boyutlu, olağanüstü büyüklükte olan varlık) * ömrünün son evrelerine
yaklaşmış, çekirdeğinde hidrojen füzyonunu tamamlamış ve dış katmanları
genişleyip soğuyarak kırmızı renge bürünmüş olan, yarıçapı büyük ama yüzey
sıcaklığı görece düşük, güneş benzeri yıldızların evrim sürecinde geçirdiği
şişmiş yıldız aşaması
kırmızı et :
tür. * kırmızı (kan rengi, kızıl; yedi halkadan oluşan gökkuşağının en üst
halkasının rengi; frekansı en düşük (400-484 terahertz) olan renk) + et
(hayvanların kas dokusundan oluşan, besin olarak tüketilen organik madde) *
kesildiğinde veya pişirilmeden önce kırmızı renkte görünen, genellikle sığır,
koyun, keçi gibi memeli hayvanlardan elde edilen; miyoglobin oranı yüksek
olduğu için bu renge sahip olan ve besleyici değeriyle bilinen et türü
kırnak :
tür. * kırnak (cariye, hizmetçi hizmetkar, kaniz, kadın, esir kadın) *
gösterişli, kendini beğenmiş, çalım satan, süsüne düşkün, süslü, çalım satan,
titiz, cilveli, boylu boslu ve çevik (kimse); cariye, esir kadın veya halayık
kırnap :
ara. * kınnab (ince sicim) * kenevir, pamuk, keten veya sentetik elyaf gibi maddelerden
bükülerek yapılmış, genellikle ince ama sağlam, düğüm atmaya veya bağlamaya
uygun sicim türü; dikiş, paketleme veya ev içi kullanımlarda tercih edilen,
dayanıklı bağ ipliği
kırnav :
tür. * kırnav (ses yansımalı kelime) * çiftleşme zamanı gelmiş dişi kedi
kıro :
gre., kür. * kuros (erkek çocuk, delikanlı, kıro) (gre.); kuro (kür.) * erkek
çocuk, delikanlı, kıro
kırpmak :
tür. * kırp (kesmek, budamak; kesik hareket) + mak (fiil mastar eki) * keserek
almak, kesik kesik hareket etmek, sık tekrarlı hareket veya ses, açıp kapamak
(kirpik ... kirp + ik (kırpan, kırpılan) (crop (kırpmak, kesmek), chirp
(cıvıldamak, sık tekrarlı kesik kesik ötmek) (ing.) )
kırsal :
tür. * kır (açık arazi, orman veya tarla olmayan, genellikle doğal otlak olarak
kullanılan geniş çayır ve bozkır alanı; yerleşimin az olduğu, toprak veya otlak
arazi) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) * kır ile ilgili; az
sayıda insanın barındığı, daha çok kır, boş yeşil arazi niteliğinde olan (yer)
kırşehir :
tür., far. * kır (açık arazi, orman veya tarla olmayan, genellikle doğal otlak
olarak kullanılan geniş çayır ve bozkır alanı; yerleşimin az olduğu, toprak
veya otlak arazi) (tür.) + şahr, şehr (yerleşim birimi, vilayet, memleket,
belde, kent, il) (far.) * doğu ve güneydoğusunda Nevşehir, güneyinde Aksaray,
batısıda Kırıkkale, güneybatısında Ankara, kuzey ve kuzeydoğusunda Yozgat
illeri bulunan, Türkiye'nin 40 plaka numaralı ili
kırt :
tür. * kırt (kaşıma veya kazıma sesinden ses yansımalı onomatope kelime) *
kaşıma veya kazıma sesinden ses yansımalı onomatope kelime
kırtasiye :
gre., ara. * khartes (kart, yazılı kağıt, kayıt tutulmuş kağıt, harita) (gre.);
kirtas (kağıt, papirus) + iye (ile ilgili olan) * defter, kağıt, kalem, silgi,
mürekkep gibi yazı araç ve gereçlerinin tümüne birden verilen isim; kağıtla
yapılan resmi işlemler
kırtıpil :
tür. * kırt (kırık, dökük, işe yaramaz, değersiz) + ıpil (ile ilgili, gibi, -a
ait) * saçı sakalı birbirine karışmış, üstü başı dökülen, kılıksız, zavallı
(kimse); bayağı, beş para etmez, değersiz, önemsiz (kimse)
kısa :
tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak,
parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + a (sıfat yapım
ek) * boyu, süresi veya miktarı az olan; uzun olmayan
kısa dalga : tür.
* kısa (boyu, süresi veya miktarı az olan, uzun olmayan) + dalga (su veya
havanın salınım hareketi) * elektromanyetik spektrumda dalga boyu uzun
dalgalara göre çok daha kısa olan ve bu nedenle uzun mesafelere yayılabilen
radyo dalgası türü
kısa devre :
tür. * kısa (boyu, süresi veya miktarı az olan, uzun olmayan) + devre (dönem,
döngü, periyod; elektrik akımının geçtiği yol) * elektrik akımının normal
yolundan saparak, dirençsiz veya çok düşük dirençli alternatif bir yoldan
geçmesi sonucu aşırı akımın oluştuğu ve sistemin zarar görebileceği durum
kısa vadeli alacaklar :
tür. * kısa (boyu, süresi veya miktarı az olan, uzun olmayan) + vade (borcun
veya ödemenin sonlanma zamanı) + li (iyelik eki) + alacaklar (birine borçlu
olunan para veya değerler) * işletmenin bir yıl veya daha kısa sürede tahsil
etmeyi beklediği para veya menfaat hakları
kısa vadeli borçlar :
tür. * kısa (boyu, süresi veya miktarı az olan, uzun olmayan) + vade (borcun
veya ödemenin sonlanma zamanı) + li (iyelik eki) + borçlar (ödenmesi gereken
para veya yükümlülükler) * işletmenin bir yıl veya daha kısa sürede ödemesi
gereken finansal yükümlülükleri
kısalmak :
tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak,
parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + al (edilgen
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kısa hale gelmek, uzunluğu azalmak
kısas :
ara. * kassa (eşitlemek, karşılaştırmak, ölçmek), mukayese (karşılaştırma,
karşılıklı ölçme) * iki veya daha çok şey arasında karşılaştırma yapma
kısık : tür.
* kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak, parçalara
ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + ık (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * sesi, ışığı veya ateşi normalden daha düşük, az ve zayıf olan
kısım :
ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim
etmek, üleştirmek), taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara
ayırma) * bütünden ayrılan, bölünmüş veya paylaştırılmış parça, bölüm, kesim,
seksiyon, sektör, parti, pay, hisse
kısıntı :
tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak,
parçalara ayırmak) + ıntı (isim yapım eki) * miktar, süre veya kapsam olarak
yapılan azalma veya daralma durumu, kısma, azaltma, daraltma işi
kısır :
tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak,
parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + ır (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * üreme yeteneği olmayan veya verimsiz; ürün, sonuç veya
etkinlik açısından yetersiz olan, verimsiz, az veren; doğuramayan
kısır döngü :
tür. * kısır (üreme yeteneği olmayan veya verimsiz; ürün, sonuç veya etkinlik
açısından yetersiz olan, verimsiz, az veren; doğuramayan) + döngü (başlangıç ve
bitişi aynı noktada olan sürekli tekrar eden süreç, devre, periyod) * sonuç
vermeyen, ilerleme sağlamayan ve sürekli kendini tekrarlayan süreç veya durum
kısıt :
tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak,
parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + ıt (isim yapım
eki) * bir şeyin kapsamını, hareket alanını veya kullanımını belirli sınırlar
içine alarak serbestliğini azaltan, daraltan engel, sınırlama, limit, koşul
kısıtlamak :
tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak,
parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + ıt (isim yapım
eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hareket, alan, süre veya
imkanları sınırlandırmak ve kısıtlayarak daraltmak veya engellemek, sınırlamak
kıskaç :
tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak,
parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + kaç (-cı, yapan
eden alet) * iki kolu karşılıklı kapanarak bir şeyi sıkıştırmaya, tutmaya veya
kavramaya yarayan, genellikle mekanik veya biyolojik yapılarda görülen tutucu
araç veya uzuv
kıskanç :
tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak,
parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + kan (dönüşlü
fiil eki) + ç (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * başkalarının sahip olduğu
şeyleri isteme veya onların mutluluğunu çekememe duygusuyla davranan, sahip
olduklarını koruma eğiliminde olan, hasid
kıskanmak :
tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak,
parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + kan (dönüşlü
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birinin sahip olduğu şeyleri istemek veya o
kişinin mutluluğunu, başarılarını çekememek; sıkmak, sıkıştırmak, sabitlemek,
cimrilik edip tutmak
kısmak :
tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak,
parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + mak (fiil
mastar eki) * bir bütünü bölerek veya azaltarak parçalara ayırmak veya
miktarını azaltmak; sıkmak, sıkıştırmak, sabitlemek; cimrilik edip tutmak; sesi
azaltmak
kısmen :
tür. * kasama (bölmek, paylaştırmak, taksim etmek), kısm (bölüm, parça, kesim,
pay, hisse) + en (ile ilgili olarak) * bütünü oluşturan parçaların yalnızca bir
kısmını kapsayacak şekilde; tam olmayarak, bir ölçüde, bölümsel, parsiyel
kısmet :
tür. * kasama (bölmek, paylaştırmak, taksim etmek), kısm (bölüm, parça, kesim,
pay, hisse) + et (durum eki) * insanın önceden takdir edilmiş olan payı, nasibi
veya yazgısı olarak kabul edilen şey; alın yazısı
kısrak :
tür. * kısr (hasis, kıt; evlenmemiş dişi) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait) *
dişi at
kıssa :
ara. * kassa (anlatmak, rivayet etmek, öykülemek, haber vermek; takip etmek,
izlemek) * ibret vermek amacıyla anlatılan kısa ve özlü hikaye veya olay
anlatısı, hikaye, öykü, anlatı
kıssis :
aram., sür. * kaşaş (yaşlanmak, yaşlı olmak), kaşiş (yaşlı kimse, şeyh; kilise
hiyerarşisinde bir sınıf rahip; Hıristiyan rahibi), kıssis (ara.) * keşiş,
papaz, Hristiyan din adamı
kıst :
ara. * kasata (adaletli olmak, doğru ölçüde davranmak, doğru olmak,
hakkaniyetli olmak, adil olmak dengelemek, bölmek, paylaştırmak), muksit (adil,
hakkaniyetli, doğru), taksit (bölme, paylaştırma) * pay, hisse, nasib, kısım;
adalet, eşitlik, ölçülü olma, hak doğruluk
kıstak :
tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak,
parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + tak (isim yapım
eki) * bir yarımadayı ana karaya bağlayan, iki yanı denizle çevrili dar kara
şeridi; bir yarımadanın karaya bağlandığı dar yer
kıstas :
gre., ara.* ksestes (sıvı ve kuru maddeler için kullanılan bir Roma ölçü
birimi) (gre.); kasata (adaletli olmak, doğru ölçüde davranmak, doğru olmak,
hakkaniyetli olmak, adil olmak dengelemek, bölmek, paylaştırmak), muksit (adil,
hakkaniyetli, doğru), taksit (bölme, paylaştırma) * büyük terazi, ölçek, ölçü,
ölçek, tartı, terazi; resmen belirlenmiş tartı standardı, kriter
kıstelyevm :
ara. * kist (adaletli pay, adil pay, adil hisse) + el (ön ek, artikel) + yevm
(gün) * bir güne ait adil pay; günlük hak edilen miktar veya günlük adaletli
dağıtım; görev başına gelinmediği günlerde kesilen para
kıstırmak :
tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak,
parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + tır (etken fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi dar bir alana doğru iterek sıkıştırmak,
kaçamayacak veya hareket edemeyecek şekilde kapatmak
kış :
tür. * kış (soğuk; yılın en soğuk dönemi) * yılın soğuk, günlerin kısa ve
gecelerin uzun olduğu, genellikle kar ve don olaylarının görüldüğü mevsimi
kış dönencesi :
tür. * kış (soğuk; yılın en soğuk dönemi) + dönence (güneş ışınlarının yıl
içinde en dik açıyla geldiği enlem dairesi) * yeryüzünün güney yarım küresinde
Ekvator'un 23° 27' güneyinden geçtiği varsayılan enlem, Oğlak Dönencesi; güney
yarımkürede kış mevsiminin başlangıcında güneş ışınlarının dik açıyla geldiği
enlem çizgisi, tropikal kuşakta bulunan önemli coğrafi çizgi
kış uykusu :
tür. * kış (soğuk; yılın en soğuk dönemi) + uyku (dinlenme amacıyla bilincin geçici
olarak kapanması durumu) * bazı hayvanların soğuk mevsimde enerji tasarrufu
sağlamak amacıyla metabolizma faaliyetlerini yavaşlatarak uzun süreli uyku
haline geçmesi durumu
kışkırtmak :
tür. * kış (teşvik etmek, tahrik etmek, harekete geçirmek, motive etmek, ileri
atmak) + kır (edilgen fiil eki) + t (ettirgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki)
* birini sinirlendirmek, provoke etmek veya belli bir davranışı yapmaya
zorlamak amacıyla harekete geçirmek
kışkışlamak :
tür. * kış (teşvik etmek, tahrik etmek, harekete geçirmek, motive etmek, ileri
atmak) + kış + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * (genellikle kümes
hayvanları ve kuşlar için) kış kış diyerek ürkütüp kaçırmak, kovmak
kışla :
tür. * kış (soğuk ve kar yağışlı mevsim) + la (yer, mekan eki) * askerlerin kış
aylarında barındığı, konakladığı ve eğitim gördüğü bina veya tesis
kışlak :
tür. * kış (soğuk ve kar yağışlı mevsim) + la (yer, mekan eki) * göçebe
oymakların, yayladan inerek, hayvanlarıyla birlikte kışı geçirdikleri,
konakladıkları yer
kışyak :
tür. * kuş (kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu
tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi)
+ yürek (kalp) + i (iyelik eki) * içeriğinde ıspanaktan bile fazla demire ek
olarak vitamin A, D, C, B, kalsiyum, potasyum çinko gibi bir çok mineral
bulunan bir aylık bir ot, kuş otu
kıt :
ara. * kayyit (az, yetersiz) * gereksinimi karşılayamayacak denli az, yeterince
olmayan, yetersiz, az olan, az bulunan, az
kıt kanaat :
tür., ara. * kayyit (az, yetersiz) + kanaat (tutum; sahip olunanla yetinme,
ikna olma, kanaat etme) * az ve sınırlı imkanlarla yetinme durumu, ihtiyaçları
asgari ölçüde karşılayarak idare etme anlayışı, azla yetinme
kıta :
ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) * kesilmiş parça; kısım, bölüm, ütünden
ayrılmış parça, kıt’a; dünya yüzeyindeki beş nüyük kara parçasından her biri,
anakara; edebiyatta mısralardan oluşan şiir bölümü anlamında kullanılan terim
kıta sahanlığı :
ara., tür. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek), kıta (kesilmiş parça, kara
parçası) + sahn (açık alan, düzlük, avlu, meydan, alan, yüzey; tabak, geniş düz
kap, geniş kase) (ara.) + lık (isim yapım eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir
ülkenin kara parçasının deniz altındaki doğal uzantısını oluşturan ve kıyı devletine
ekonomik haklar tanıyan deniz alanı
kıtaat :
ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek), kıt’a (kesilmiş parça; kısım, bölüm) +
at (çoğul eki) * parçalar; özellikle yazılı veya sözlü anlatımda bir bütünün
bölümleri, kesitleri; edebî metinlerde kısa, bağımsız parçalar
kıtal :
ara. * katele (öldürmek), kital * savaşma, çarpışma; savaş; karşılıklı
birbirini öldürme
kıtık :
tür. * kırtık (kırpıntı, kesilmiş olan) * köpeklerin tüylerinin dolaşarak sıkı
düğümler oluşturması durumu
kıtır :
tür. * kıtır (gevrek nesne sesi, ses yansımalı kelime) * sert, gevrek ve kolay
kırılan şeyler için kullanılan; kuru, çıtırdayan yapıya sahip nesneleri
tanımlayan sıfat
kıtırdamak :
tür. * kıtır (gevrek, sert ve kırılgan nesnelerin çıkardığı ses) + mak (fiil
eki) * sert, gevrek bir nesne çiğnenirken çıkan çıtırtılı sesi çıkarmak; ağızda
veya temasla küçük ama keskin sesler çıkarmak
kıtipiyoz :
gre. * kata (aşağı, asağıya, alt, alta) + pion (nitelik, kimlik), pios (kim) *
düşük nitelikli, bayağı, değersiz, kötü, aşağılık, alt seviye, düşük seviye
kıtlama :
tür. * kırt (kemirmek, ısırmak; ses yansımalı kelime) + la (etken fiil eki) +
ma (isim yapım eki) * bir parça şekeri ağızda tutarak çay içmeyi, bu biçimde
içilen çay
kıtlık :
ara. * kayyit (az, yetersiz) + lık (durum eki) * yiyecek, su, malzeme vb. temel
ihtiyaçların uzun süreli ve yaygın biçimde azlığı veya yokluğu durumu;
özellikle kuraklık, savaş, üretim düşüklüğü gibi nedenlerle oluşan ciddi yokluk
hali
kıtmir :
ara. * kıtmir (hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurda bulunan minik beyaz
nokta; çekirdeği kaplayan ince şeffaf zar) * hurma çekirdeğinin üzerindeki ince
zar; son derece küçük ve değersiz şey; Kur’an’da yer almayan ancak Kehf
suresinde bahsedilen Ashab-ı Kehf’in (Mağara sahipleri) köpeğine verilen islami
kültürde verilen isim
kıtr :
ara. * katara (damlamak, sızmak, sıvı halinde akmak) * damla, sıvı, akıntı;
erimiş bakır
kıtt :
ara. * kat’a (kesmek, ayırmak) * kesme, paylara ayırma, nasip, hisse, pay,
kısmet, kutut (ç.); erkek kedi
kıvam :
ara.* kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), takvim (düzeltme,
düzenleme, doğrultma, değer biçme, ölçme; zaman düzenleme, hesaplama sistemi) *
dayanıklılık, sağlamlık, tutarlılık; bir maddenin veya nesnenin fiziksel olarak
yoğunluk, yoğunluk ve tutarlılık derecesi; özellikle sıvıların veya
karışımların akışkanlık veya sertlik özelliklerinin dengede olduğu durum
kıvanç :
tür. * kıvan (hoşnutluk duymak, sevinmek) (kıv (sevindirmek, neşelendirmek,
hoşlandırmak) + an (dönüşlü fiil eki) ) + ç (isim yapım eki) * bir kişinin
kendi başarısından veya başkasının olumlu durumundan dolayı duyduğu içten gelen
sevinç, gurur ve hoşnutluk duygusu
kıvanmak :
tür. * kıvan (sevinç duymak, hoşnut olmak) + mak (fiil eki) * bir olaydan,
durumdan veya başarıdan dolayı içten bir sevinç, övünç veya memnuniyet duymak
kıvılcım :
tür. * kıvıl (parlayarak sıçrayan küçük ateş parçası) + cım (küçültme ve
somutlaştırma eki) * yanma veya çarpışma sonucunda ortaya çıkan küçük, sıçrayan
ışıklı ateş zerresi; bir olayın, düşüncenin veya duygunun başlangıcını işaret
eden ani etki (mecazi)
kıvırcık :
tür. * kıvr (bükmek, eğmek, dolamak, bükülmek, burulmak) + cık (küçültme ve
şirinleştirme eki) * ince ve sık şekilde bükülmüş, dolanmış veya buruşmuş olan
kıvırmak :
tür. * kıvr (bükmek, eğmek, dolamak, bükülmek, burulmak) + mak (fiil mastar
eki) * bir nesneyi kendi ekseni etrafında bükmek, döndürmek veya dolamak; mecaz
olarak bir konuyu dolandırmak, doğrudan söylememek veya kaçamak cevap vermek
kıvrak :
tür. * kıvr (bükmek, eğmek, dolamak, bükülmek, burulmak) + ak (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * bedeni veya hareketleri kolayca bükülüp esneyebilen;
çabuk, atik ve çevik şekilde hareket edebilen
kıvrım :
tür. * kıvr (bükmek, eğmek, dolamak, bükülmek, burulmak) + ım (isim yapım eki)
* bir yüzeyin, cismin veya çizginin bükülmesiyle oluşan kat, burgu veya dalgalı
çıkıntı; özellikle kumaş, saç, deri gibi şeylerde görülen içe doğru katlanmış
veya dalgalı görünüm, büküm (curve (kıvrım, eğri) (ing.), courbe (eğri) (fra.),
Kurve (eğri) (alm.) )
kıy’at :
ara. * ka’a (düz olmak, alçak düzlüğe inmek, yere yayılmak) * düzlük, ova,
alçak yer
kıya :
tür. * kıd, kıy (kesmek, yok etmek, zarar vermek) + a (isim yapım eki) * adam
öldürme suçu, adam öldürme
kıyafet :
ara. * kafa (iz sürmek, takip etmek, benzerlikten hüküm çıkarmak, dış
görünüşten sonuç çıkarmak; bir kişinin görüntüsünden hangi aile veya aşirete
mensup olduğunu anlama ilmi; bir kavim veya aşirete özgü giyim tarzı) * giysi,
elbise
kıyak :
tür. * kıy (iyi, güzel, değerli) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hoş,
nazik ve değerli davranış veya davranış biçimi; özellikle başkalarına kolaylık
sağlayan, iyilik veya avantaj içeren tutum veya hareket
kıyam :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * kalkış, ayağa
kalkış, duruş, dikiliş
kıyamet :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kiyam (ayağa kalkma,
ayakta durma, dikilme) + et (durum eki) * ayağa kalkış, ayağa kalkma durumu;
dünyanın sonu, evrenin sona ermesi ve insanların diriltilerek hesap vermesi
anlamına gelen dini kavram; büyük yıkım ve kaosun meydana geldiği zaman;
Kur'an'ın 75. suresinin ismi
kıyami :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kiyam (ayağa kalkma,
ayakta durma, dikilme) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ayakta, ayakta
duran
kıyas :
ara. * kasa (ölçmek, mukayese etmek, karşılaştırmak, denkliğini tartmak,
benzetme yoluyla akıl yürütmek), kiyas * iki veya daha fazla şey arasında
benzerlik veya farklılıkları belirleyerek değerlendirme yapma, ölçme,
karşılaştırma, benzetme
kıyasıya :
ara. kiyas (ölçüm, ölçme, karşılaştırma, denkliğini tartma, benzetme yoluyla
akıl yürütme) + iye (yer ve durum eki) * iki veya daha fazla taraf arasında
ölçülü, karşılaştırmalı ve tam anlamıyla yoğun, şiddetli veya amansız bir
şekilde olan (rekabet, mücadele veya tartışma bağlamında) * pitiless,
merciless; impitoyablement, sans merci; unbarmherzig, erbarmungslos
kıyaslamak :
ara. * kiyas (ölçüm, ölçme, karşılaştırma, denkliğini tartma, benzetme yoluyla
akıl yürütme) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * denkliğini
tartmak, karşılaştırmak, denkliğini tartmak
kıygı :
tür. * kıd, kıy (kesmek, yok etmek, zarar vermek) + gı (isim yapım eki) *
acımasızlık, haksızlık, zulüm
kıygın :
tür. * kıd, kıy (kesmek, ayırmak, yok etmek, zarar vermek) + gın (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * haksızlığa uğramış, zulme maruz kalmış, mazlum
kıyı :
tür. * kıd, kıy (kesmek, ayırmak, yok etmek, zarar vermek) + ığ (isim yapım
eki) * kenar; kara parçasının deniz, göl veya ırmakla birleştiği yer; suyla
karanın birleştiği doğal sınır; mecazen bir şeyin uç noktası veya kenarı
kıyı dili :
tür. * kıyı (kara ile suyun birleştiği kenar) + dil (ağızdaki uzantı formundaki
tat alma ve konuşma organı; uzanan dar toprak parçası) + i (iyelik eki) * bir
körfezin önünü kapatan, denizle küçük bir bağlantısı kalabilen, kum ve çakıl
karışımı birikinti, sahil kordonu
kıyım :
tür. * kıd, kıy (kesmek, ayırmak, yok etmek, zarar vermek) + ım (isim yapım
eki) * kesme, ayırma
kıyma :
tür. * kıd, kıy (kesmek, ayırmak, yok etmek, zarar vermek) + ma (isim yapım
eki) * etin küçük parçalar halinde doğranmış veya makinadan geçirilmiş hali;
ince ince doğranarak hazırlanmış et
kıymak :
tür. * kıd, kıy (kesmek, ayırmak, yok etmek, zarar vermek) + mak (fiil mastar
eki) * kesip dilimlemek, kesip küçük parçalara ayırmak; birine veya bir şeye
zarar vermek, yok etmek, öldürmek; mecazen değer verilmeyeni harcamak veya feda
etmek
kıymet :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kimet * değer,
nicelik
kıymık :
tür. * kıd, kıy (kesmek, ayırmak, yok etmek, zarar vermek) + mık (isim yapım
eki) * sert bir maddenin (özellikle tahta veya metalin) kesilme veya kırılma
sonucu oluşan ince, sivri ve küçük parçası; batınca acı veren ufak parça
kıytırık :
tür. * kıd, kıy (kesmek, ayırmak, yok etmek, zarar vermek) + tır (etken fiil
eki) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * değersiz, basit, önemsiz veya
küçümsenen nitelikte olan; küçümsenerek nitelenen şey
kıyye :
ara. * ouggia (onikilik; bir bütünün 1/12’si) (gre.); uncia (lat.) * Osmanlı
döneminde kullanılan yaklaşık 128 dirhem veya 1.282 gramlık bir ağırlık ölçü
birimi, okka
kız :
tür. * kız (kıt, nadir, değerli, pahalı; genç dişi insan, genç kadın, bakire,
dişi evlat) * kıt, nadir, değerli, pahalı; cimri; yetişkin olmayan dişi, genç
dişi insan, genç kadın, cinsel ilişkiye girmemiş kadın, bakire
kız böceği :
tür. * kız (genç dişi insan) + böcek (küçük omurgasız canlı) + i (iyelik eki) *
parlak renkli, yuvarlak ve küçük yapılı, genellikle zararlı böcekleri yiyerek
faydalı olan, halk arasında “uğur böceği” olarak da bilinen böcek türü
kız oğlan kız :
tür. * kız (genç dişi insan) + oğlan (genç erkek insan) + kız (genç dişi insan)
* çocukluk veya gençlik dönemindeki dişi ve erkek bireyleri belirten, bazen
topluca çocuklar veya gençler anlamında kullanılan ifade
kızagan :
tür. * kız (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek veya renginden ötürü kırmızı/kızıl
olmak) + agan (isim/sıfat yapım eki) * Türk mitolojisinde ve şamanizminde
savaşçıları, alp elçilerini ve orduları koruduğuna, onlara güç, cesaret ve
zafer verdiğine inanılan, göğün dokuzuncu katında yaşayan gök yüzlü zalim savaş
tanrısı
kızak :
tür. * kız (hareket ettirmek, kaydırmak) + ak (isim yapım eki) * kar veya buz
üzerinde kaydırılarak kullanılan araç; düz ve genellikle ahşaptan yapılmış,
üzerinde oturularak veya ayakta kaymak için kullanılan taşıt veya spor aracı
kızamık :
tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak,
öfkelenmek, sinirlenmek) + amık, amuk (hastalık yapım eki) * paramiksovirus
grubundan morbilli virüsünün sebep olduğu, bulaşıcı, genellikle çocuklarda
görülen, ciltte kırmızı lekelerle kendini gösteren viral hastalık
kızamıkçık :
tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak,
öfkelenmek, sinirlenmek) + amık, amuk (hastalık yapım eki) + çık (küçültme eki)
* kızamıktan daha hafif seyreden, döküntü ve ateşle ortaya çıkan, tıpta rubella
olarak bilinen bulaşıcı viral hastalık
kızan :
tür. * kız (çocuk, genç, yavru; genç dişi çocuk) + an (isim yapım eki) * erkek
çocuk; çocuklar, çoluk çocuk
kızarmak :
tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak,
öfkelenmek, sinirlenmek) + ar (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) *
kırmızı renge bürünmek
kızartmak :
tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak,
öfkelenmek, sinirlenmek) + ar (edilgen fiil eki) + t (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * kırmızı renge büründürmek, kızdırmak; yiyeceği ısıtarak
veya yağda pişirerek dış yüzeyinin kızarmasını sağlamak, genellikle yağda pişirme
işlemi yapmak
kızdırmak :
tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak,
öfkelenmek, sinirlenmek) + dır (etken fil eki) + mak (fiil mastar eki) * birini
öfkelendirmek veya sinirlendirmek için yapılan hareket veya sözlerle tepki
uyandırmak, sinirlendirmek
kızgın :
tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak,
öfkelenmek, sinirlenmek) + gın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kızmış,
öfkelenmiş, sinirlenmiş; çok sıcak
kızı kısrağı :
tür. * kız (genç dişi insan) + ı (iyelik eki) + kısrak (dişi at) + ı (iyelik
eki) * birinin ailesindeki kızlar ve kadınlar
kızıl :
tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak,
öfkelenmek, sinirlenmek) + ıl (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kırmızımsı
renkte olan, özellikle saç veya ten renginde açık kırmızı tonunu ifade eden
sıfat
kızılağaç :
tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + ağaç (ağaç (kalın gövdeli ve dallı bitki) *
huşgiller (Betulaceae) familyasının Alnus cinsinden ağaç türlerine verilen isim
(Türkiye'de doğal olarak adi kızılağaç (Alnus glutinosa) ve doğu kızılağacı
(Alnus orientalis) olmak üzere 2 tür ve adi kızılağacın da 4 alt türü
bulunmaktadır.)
kızılay :
tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi, hilal)
* kırmızı hilal; Türkiye'de sağlık ve yardım hizmetleri veren uluslararası
insani yardım kuruluşunun adı
kızılbaş :
tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + baş (kafa; tepe, uç nokta; lider) *
Alevi-Bektaşi topluluğuna mensup, kırmızı başlık takan ve Osmanlı döneminde
özgün dini ve kültürel kimliğiyle tanınan grup veya kişi
kızılcadişi :
tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + ca (ile ilgili, gibi) + dişi (erkek
organizma tarafından döllenebilecek organizma; kadın canlı) * yüksekliği 4-5
metre olan beyaz çiçekli bir ağaççık
kızılcahamam :
tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + ca (ile ilgili, gibi) + hamam (özel bir
düzenle ısıtılan sıcak ve soğuk suyu bulunan, yıkanma amacıyla kullanılan yapı;
sıcak yer) * Ankara'nın bir ilçesi (toprağının kırmızı renkli oluşu ve bölgedeki
kaplıcalardan dolayı)
kızılcık :
tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + cık (küçültme eki) * kızılcıkgillerden,
ormanda kendiliğinden yetişen veya yetiştirilebilen, boyu 5 m.yi bulan, yaprak
açmadan önce çiçeklenen bir ağaç ve bu ağacın güzün olgunlaşarak kızıl bir renk
alan, zeytin iriliğinde, tek çekirdekli, buruk tatlı, yenilen, reçeli ve şurubu
yapılan meyvesi
kızılçam :
tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + şam, şem, çam (mum, reçine, ışık;
kozalaklılar grubunun çamgiller familyasından bir bitki; şam ağacı, mum ağacı,
reçine ağacı) * Çamgiller familyasından Doğu Akdeniz Havzasına özgü, elverişli
yetişme ortamlarında 25 metreye kadar uzayabilen bir çam türü, Türk Çam,
Anadolu Çamı
kızıldeniz :
tür. * kızığ, kızıl (kırmızımsı renkli) + ıl (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
+ deniz (karalar arasındaki geniş su kütlesi) * Afrika ile Asya arasında yer
alan, Hint Okyanusu'na bağlı olan, yerel halk tarafından şap denilen mercan
kayalıklarından dolayı "Şap Denizi" olarak da anılan iç deniz; normalde
mavi-yeşil olan suyu kırmızımsı kahverengiye dönüştüren Grekçe “trichodesmium
erythraeum (tricho (kıl, saç) + desmos (bağ, bağlantı, ilinti) + erythari,
erythros (kırmızı, kızıl) + eum (son ek) (lat.)” adı verilen siyanobakteri
nedeniyle Kızıldeniz denmektedir.
kızılderili :
tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + deri (cilt, ten) + li (ile, birlikte,
beraber, sahibi) * Amerika kıtasının özgün kültürel ve etnik kimliğe sahip
yerli halkı için, özellikle Avrupa sömürgeciliği döneminde ten renklerine
atıfla kullanılan tanım
kızılelma :
tür. * kızıl (kırmızı, kutsallık veya ulaşılması arzu edilen şeyin rengi) +
elma (gülgillerden bir meyve; simgesel olarak arzu edilen hedef) * Türk
mitolojisi, İslami gelenek ve Osmanlı siyasetinde, ulaşılması gereken ideal,
ülkü veya fetih hedefi anlamına gelen simgesel kavram; Türk mitolojisinde
Türkler ve de özellikle Oğuz Türkleri için üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan
ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülküler veya düşleri simgeleyen bir
ifade
kızılhaç :
tür., gre. * kızıl (kırmızı renk) + stauros (direk, kazık, çarmıh) (gre.),
salib (ara.), haç (çarmıh; Hristiyanlığın simgesi olan artı biçiminde işaret)
(tür.) * uluslararası insani yardım örgütü olan Kızılhaç'ın adı; savaşta ve
felaketlerde tarafsız sağlık yardımı sağlayan, kırmızı haç amblemiyle tanınan
kuruluş
kızılırmak :
tür. * kızıl (kırmızı renk) + ımak (nehir, akarsu) * Çankırı'nın bir ilçesi
kızılkanat :
tür. * kızıl (kırmızı renk) + kanat (kuşlarda uçmayı sağlayan organ; yüzgeç
anlamında da kullanılan kelime) * sazangiller (Cyprinidae) familyasına ait bir
tatlısu balığı türü, scardinius erythrophthalmus
kızılkantaron :
tür., gre. * kızıl (kırmızımsı renk) (tür.) + kanderion (parlak, ışık saçan;
şifalı bitki türü) (gre.) * çiçekleri kırmızıya çalan tonlarda olan, yara iyileştirici
ve iltihap giderici özellikleriyle bilinen, geleneksel tıpta kullanılan otsu
bir şifalı bitki türü, hypericum androsaemum
kızılkök :
tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + kök (temel, esas, asıl; bitkilerin toprağa
tutunmasını ve besin almasını sağlayan organ) * kökboyasıgillerden, sürüngen ve
kırmızı renkte köksapları boyacılıkta kullanılan, çalı görünüşünde bir bitki,
kökboyası
kızılkurt :
tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + kurt (sürüngen yapılı, çoğu larva evresinde
yaşayan asalak veya çürükçül solucan türleri) * at, eşek gibi hayvanların
kalınbağırsağında yerleşip hayvana zarar veren bir asalak
kızılkuyruk :
tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga
uzantısı olarak yer alan ve omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra,
izleyen; uzantı) * sinekkapangiller (Muscicapidae) familyasından 14 cm
uzunluğundaki Palearktik bölgenin batısında yaygın olarak üreyen kızılkuyruk
türü, phoenicurus phoenicurus
kızılören :
tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + ören (harabe, eski yerleşim yeri kalıntısı) *
Afyonkarahisar’ın bir ilçesi
kızılötesi :
tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + öte (ard, uzak, öbür, yan) + si (iyelik eki) *
görünür kırmızı ışığın ötesinde, insan gözüyle görülmeyen elektromanyetik dalga
boyları aralığında olan; genellikle ısı yayımı ve çeşitli teknolojik
uygulamalarda kullanılan, terahertz ışınımından ve mikrodalgalardan daha kısa
olan elektromanyetik ışınım
kızılşap :
tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + şap (mineral, genellikle sülfat tuzu olarak
bilinen madde) * açık eflatun renk; içinde kırmızımsı renk bulunan veya
kırmızımsı renkte olan şap türü; genellikle boya ve tıp alanlarında kullanılan
mineral
kızıltepe :
tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + tepe (küçük dağ, yükselti, doruk, zirve, en
yüksek nokta) * Mardin’in bir ilçesi
kızılyörük :
tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + yörük (göçebe, yer değiştiren, ilerleyen,
yürüyen) (yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + k (isim/sıfat yapım
eki) ) (tür.) * halk arasında kızıl hastalığının (Streptococcus pyogenes
kaynaklı enfeksiyon) göçebe topluluklarda veya yaygın görülen türü; kızılın
belirgin semptomlarıyla ortaya çıkan bulaşıcı hastalık, yılancık, erizipel
kızlık zarı :
tür. * kız (genç ve bakire dişi insan) + lık (durum eki) + zar (ince örtü,
membran) + ı (iyelik eki) * kadınlarda vajina girişinde bulunan, cinsel ilişki
öncesi bakireliğin sembolü olarak kabul edilen esnek doku tabakası, hymen
kızma birader :
tür., far. * kızma (öfkelenme, sinirlenme) (tür.) + birader (kardeş) (far.) * 4
piyon ve 1 zarla oynanan, Avrupa ülkelerinde ve Amerika'da Ludo adıyla bilinen,
ilk kez Hindistan'da oynanmış olan, 10. yüzyıldan beri dünya genelinde yaygın
bir şekilde oynanan, temel amacın, dört piyonu, diğer oyunculardan daha önce
varış noktasına ulaştırmak olduğu bir masa oyunu
kızmak :
tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak,
öfkelenmek, sinirlenmek) + mak (fiil mastar eki) * öfkelenmek, sinirlenmek
ki :
tür. * ki (bağlaç; iyelik zamiri) * bağlaç; iyelik zamiri (“benimki, seninki”;
“sor ki cevabını öğrenebilesin”)
kiazmatik :
gre. * khiasma (çaprazlama, X şekli) + tikos (ile ilgili, - a ait) * anatomide
özellikle optik sinirlerin (nervus opticus) çapraz yaptığı optik kiazma
yapısıyla ilgili olan; çaprazlaşma bölgesine ait
kibar :
ara. * kebir (büyük, ulu, yüce; soylu) * asilzade görünümlü, nazik, ölçülü
davranışlar sergileyen; görgü kurallarına uygun, zarif, nazik, ince ve saygılı
kimse
kibarzade :
ara. * kibar (nazik, zarif, ince) + zade (-den doğmuş, oğlu, kızı, soyundan) *
soylu veya asil bir aileden gelen, nezaket ve yüksek toplum görgüsüne sahip
kimse
kibele :
gre. * kybele (kyb (dağ; yüksek yer, yüce, ulu) + ele (dişi nitelikli ilah,
tanrı) ) * dağ tanrıçası, ulu ilahe, yüce ilahe; Frigya kökenli doğa, bereket,
doğurganlık ve vahşi hayvanların koruyucusu tanrıça
kiber :
ara. * kabura, kabara (büyümek, iri olmak, önemli olmak), kebir (büyük, ulu,
yüce) * ululuk, büyüklük, yaşlılık
kibernetik :
gre. * kybernein (yönetmek, dümen tutmak, gütmek, yönlendirmek) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * canlı ve makine sistemlerinde dengeyi ve
işleyişi sağlayan kontrol ve iletişim mekanizmalarını inceleyen disiplin;
sistemlerin yönetimi ve geri bildirim prensipleriyle ilgilenen bilim dalı
kibir :
ara. * kabura, kabara (büyümek, iri olmak, önemli olmak), kebir (büyük, ulu,
yüce) * büyüklük, ululuk, yücelik; büyüklük taslama, kendini üstün görme,
gururla karışık küçümseyici bir büyüklük duygusu, büyüklenme, ululanma,
"kabar"ma, kibr; kişinin kendisini olduğundan daha üstün, değerli,
önemli veya hak sahibi görmesine, kendi niteliklerini abartarak
değerlendirmesine, başkalarını küçümsemesine veya onlardan üstün olduğuna
inanmasına ve bu üstünlük inancını tutum, söz veya davranışlarıyla yansıtmasına
dayanan büyüklenme ve kendini beğenmişlik durumu
kibrid-i ahmer :
ara. * kibrid (sülfür, kükürt) + ı (tamlama eki) + ahmer (kırmızı) * toprağı
altın dönüştürdüğü kabul edilen iksir, kırmızı kükürt; tasavvufta kötü
huyların, iyileri ile yer değiştirmesi anlamında kullanılan ifade
kibrit :
ara. * kibrid (sülfür, kükürt) * ucunda yanıcı kimyasal madde olan kükürt
bulunan ve sürtülerek ateş elde edilen çubuk
kibs :
ara. * kabasa (basmak, sıkıştırmak, doldurmak, bir şeyi gizlemek veya basıp
geçmek) * Osmanlı toprak hukukunda ve kadastro terimlerinde kullanılan, bir mülkün
veya arazinin sınırlarını, kapladığı alanı ve ulaştığı son noktayı (menzil)
belirleyen resmi sınır çizgisi veya bu sınırların bütünü; saha tesviyesi amaçlı
olarak toprak bir alandaki çukurlara doldurulan toprak; menzil, mekan
kibutz :
ibr. * kibbus (topluluk, toplanma, koloni) * İsrail'de geleneksel olarak tarıma
dayalı tüm mülkiyetin ortak olduğu komün tarzı yaşayan topluluklara verilen
isim; bireylerin birlikte çalıştığı ve yaşadığı sosyalist köy tipi
kienböck hastalığı :
alm. * kienböck (Avusturyalı doktor Robert Kienböck'ün soyadından) + hastalık
(sağlık sorunu, rahatsızlık, tıbbi bozukluk) + ı (iyelik eki) * el bileğinde
ağrı, sertlik ve hareket kısıtlılığı ile karakterize olan, kan akımının
azalması veya kesilmesi sonucunda el bileği eklemini oluşturan 8 küçük kemiğin
en önemlilerinden birisi olan Lunatum kemiğinde (ay kemiği) oluşan avasküler
nekroz
kiev :
rus. * kyi (kentin efsanevi kurucusu sayılan Kyi) + ev (yer, mekan eki) *
Kyi'nin yeri; Ukrayna'nın başkenti
kifaf :
ara. * kefa (yetmek, yeterli olmak) * ancak yetecek denli olan azık
kifaf-ı nefs :
ara. * kifaf (yeterli olma) + ı (tamlama eki) + nefs (öz, benlik, öz benlik, öz
varlık, can, ego, kişi, şahsiyet) * ihtiyaca yetecek kadar azık, yaşayacak
kadar rızık, yetecek kadar olma
kifat :
ara. * kafata (bir araya gelmek, toplanmak, birleşmek) * toplanma, birleşme,
bir araya gelme
kifayet :
ara. * kafi (yeterli, yeten), kefa (yetmek, yeterli olmak) + yet (isim yapım
eki) * yeterlilik, yeterli olma
kifoplasti :
gre. * kyphos (kambur, eğrilik, büküklük) + plassein (şekillendirmek,
biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme,
şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş,
şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * omurgadaki kamburluğun cerrahi veya tıbbi müdahaleyle
düzeltilmesi veya onarılması işlemi
kifoskolyoz :
gre. * kyphos (kambur, eğrilik, büküklük) + skoliosis (eğrilik, büküklük;
omurga eğriliği) (skolios (eğri, bükülmüş) + osis (durum, sorun ve hastalık
eki) ) * omurganın hem önden arkaya kambur hem de yanlara eğri olması durumu,
yani kamburluk ve skolyozun birlikte görülmesi
kifoz :
gre. * kyphos (kambur, eğrilik, büküklük, yuvarlak sırt) + osis (durum, sorun
ve hastalık eki) * omurganın arkaya doğru aşırı eğrilmesiyle oluşan kamburluk
durumu.
kigali :
kin. * ki (Bantu dillerinde isim sınıfı öneki; yer, nesne veya varlık adı yapn
ek) + gali (geniş, yayvan, ferah) * Ruanda’nın başkenti
kigelia :
lat. * kigeli (Afrika yerel adı) + ia (isim yapım eki) * Bignoniaceae
familyasına ait, uzun sarkık meyveleriyle tanınan Afrika kökenli ağaç cinsi
kiğı :
erm. * kiiğ (köy) * Bingöl’ün bir ilçesi
kik :
ing. * gig (dar ve uzun kayık) * dar, uzun ve hafif bir yarış kayığı, filika
kikirik :
tür. * kikirik (ses yansımalı kelime) * ince uzun boylu, zayıf (kimse)
kikla :
gre. * kukla, kykla (oyuncak bebek, kukla) * 50 metreye kadar derinlikte,
genellikle sığda kayaların ve deniz çayırlarının arasında yuvalanarak yaşayan,
midye, yengeç, karides gibi canlıları güçlü dişleri ile parçalayarak beslenen,
Lapinagillerden, güzel renkli, 50 santimetre uzunluğunda bir balık (Labrus
berggylta)
kiklon :
gre. * kyklon, kyklein (dönmek, daire yapmak) * çok hızlı dönen, genellikle
tropikal bölgelerde oluşan şiddetli rüzgâr ve fırtına türü
kiklop :
gre. * kyklops (kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus)
+ ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) ) * tek gözlü dev, Yunan
mitolojisinde tek gözlü, güçlü ve genellikle kaba yapılı yaratık
kiklotron :
gre. * kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + tron (alet,
araç) * yüksek enerjili parçacıkları dairesel yörüngede hızlandırmak için
kullanılan manyetik hızlandırıcı cihaz
kil :
süm., far. * gil (kil) (far.), ki (toprak) (süm.), killia (kum) (gre.) * suyla
ıslatıldığı zaman plastik bir hamur durumuna gelen, kolayca
biçimlendirilebilen, türlü alanlarda kullanılan, yumuşak, geçirimsiz ve yağlı
bir toprak
kil u kal :
ara. * kile (dendi, söylendi) + u (tamlama eki) + kal (dedi, söyledi) *
dedikodu
kila :
ara. * kila (ikisi, her ikisi, her iki) * ikisi, her ikisi, her iki
kildani :
gre., ara. * khaldai (Babil’in güneyinde, Güney Mezopotamya’da yaşayan
topluluk) (khaldu (rahip-astronom, müneccim (yıldız bilgin), kahin) + ai (çoğul
eki) ) * Babil’in güneyinde, Güney Mezopotamya bölgesindeki Khaldaya bölgesinde
yaşayan, astronomi ve büyücülükle tanınan, tarih boyunca Hristiyanlığı
(katoliklik) kabul etmiş eski bir etnik grup ve dilleri; özellikle Süryanice
konuşan halktan olan
kile :
ara. * kala (ölçmek, tartmak, belirli bir ölçüyle paylaştırmak) * ölçek, tohum
ölçeği, hububat ölçüsü, keyle; Osmanlı ve çevresinde kullanılan, genellikle
tahıl için geçerli olan geleneksel ağırlık ve hacim ölçü birimi, ağırlık ölçeği
(khilioi (bin) (gre.); kilo (ing., fra., alm.); calculate, calculer
(hesaplamak), scale, échelle, Skala (ölçek) (ing., fra., alm.) )
kiler :
tür. * kile, keyle (tahıl için ağırlık ve hacim ölçeği) + er (yer, mekan eki) *
erzak depolama yeri (cellar, Keller (kiler) (ing., alm.) )
kilermeni :
erm. * gil (kil, balçık halindeki çamur) + i (tamlama eki) + ermen (Ermeniler,
Anadolu ve çevresinde yaşayan etnik grup) + i (ilgi ve aitlik eki) *
eczacılıkta kullanılmış olan, alüminyum silikat bileşiminden oluşan,
demiroksitten dolayı kırmızı renk almış bir kil
kilim :
far. * geleme (dokumak), gilim (dokuma, halı türü, yaygı, battaniye, yatak veya
yer örtüsü) * ince, genellikle yün veya pamuktan dokunan, desenli ve renkli
yüzeyli, taban örgüsüne sahip, genellikle halı veya duvar süsü olarak
kullanılan düz dokuma tekstil ürünü
kilimli :
gre. * kyrinides (kyrein (yönetmek, hükmetmek) + ides (çoğul veya soy, bağlantı
eki) * Zonguldak’ın bir ilçesi
kilis :
gre. * kurrhos, kyrrhos (efendi, lord, reis) * doğu, batı ve kuzeyinde
Gaziantep, güneyinde ise Suriye yer alan, Türkiye’nin 79 plakalı ili
kilise :
gre. * ekklesiein (toplamak, birleştirmek, bir araya getirmek), ekklesia
(toplanma, birleşme, bir araya gelm), ecclesia (lat.); église (fra.) *
Hristiyanların ibadet ettikleri Tanrı'ya adanmış yapı; etimolojik olarak
“Rab’be ait yer” anlamında, özellikle Doğu Roma (Bizans) etkisiyle Türkçeye
geçmiş dinsel mimari terimi
kilit :
far., ara. * kilid (far.), kild (ara.) * sistemi açma kapama aygıtı, anahtar
(clutch (debriyaj) (ing.) )
kilitlemek :
far., tür. * kilid (anahtar) (far.) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar
eki) (tür.) * bir kapıyı, kapağı veya sistemi kilit aracılığıyla kapatmak;
erişimi engellemek veya sabitlemek amacıyla mekanizmayı devreye sokmak
kiliz :
gre. * klysis (akma, boşalma, su akışı) * hasırotugillerden, su kıyılarında,
bataklıklarda yetişen, dik ve silindirimsi gövdeli, çok uzun ve düz yapraklı,
şemsiye biçiminde pembe çiçekli, yaprakları dayanıklı olduğu için kıtık
yapmaya, hasır örmeye yarayan bir bitki, hasırotu
kilizman :
gre., lat. * klysis (akma, boşalma, su akışı) (gre.) + ments, mentia (ile
ilgili, isim yapım eki) (lat.) * sazlık, kamışlık
kille :
ara. * kalla (azaltmak, eksiltmek, miktarı düşürmek, niceliği düşürmek,
terketmek, yalnız bırakmak), kalil (az, eksik, miktarı düşük, niceliği düşük) *
eksilme, azalma, azlık, miktarı düşme, niceliği düşme; azaltmak, kesat, kesmez
olmak, yorulmak (kill (azaltmak, bitirmek, öldürmek) (ing.) )
killemek :
far., tür. * gil (kil) (far.) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki)
(tür.) * kirli çamaşırları kil kullanarak tokaçla vura vura yıkamak
kilo :
gre. * khilioi (bin) + gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım;
küçük ağırlık) * ağırlık ölçü birimi olarak bin gramı ifade eden ve metrik
sistemde kullanılan temel kütle ağırlık ölçüsü
kiloamper :
gre., fra. * khilioi (bin) + ombh (su, su yolu, akım hattı), ambra (lat.);
ampère (Fransız fizikçi ve matematikçi André-Marie Ampère’in soyadından) (fra.)
* elektrik akımının şiddetini ölçen birim olan amperin bin katı (1000 A)
anlamında kullanılan SI (Uluslararası Birimler Sistemi) ölçü birimi
kilobaz :
gre. * khilioi (bin) + bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek),
basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım
atış; iniş, alt, aşağı, düşük) * genetikte DNA veya RNA dizisinde yaklaşık bin
baz çiftinden oluşan segment veya uzunluk birimi olarak kullanılan terim
kilogram :
gre. * khilioi (bin) + gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım;
küçük ağırlık) * ağırlık ölçü birimi olarak bin gramı ifade eden ve metrik
sistemde kullanılan temel kütle ağırlık ölçüsü
kilohertz :
gre., alm. * khilioi (bin) + hertz (frekans birimi (hz); Alman fizikçi Heinrich
Hertz’in soyadından) * bir saniyede 1000 titreşimi olan elektromanyetik dalga
boyu ölçüsü birimi
kilojul :
gre., ing. * khilioi (bin) + joule (enerji birimi; İngiliz fizikçi James
Prescott Joule’un soyadından) * enerji birimi joule’ün bin katını (1000 J)
ifade eden SI birimi (özellikle fizik, kimya ve beslenme bilimlerinde enerjiyi
niceliksel olarak belirtmek için kullanılır.)
kilokalori :
gre., lat. * khilioi (bin) + calor (ısı, sıcaklık), calorie (bir gram suyun
sıcaklığını 1 °C artırmak için gereken enerji miktarı) (lat.) * bir kilogram
suyun sıcaklığını 1 °C artırmak için gereken enerji miktarını ifade eden, 1000
küçük kaloriye (cal) eşit ısı ve enerji ölçü birimi
kilometre :
gre. * khilioi (bin) + metron, metros (ölçü) * 1000 metreye eşit uzaklık birimi
kilometrekare :
gre., lat. * khilioi (bin) + metron, metros (ölçü) (gre.) + quadratus (dört
köşeli, kare biçimli, düzgün) (lat.); carré (fra.) * bir kenarı 1 kilometre
olan karenin yüzölçümünü ifade eden, toplamda 1.000.000 metrekareye eşit olan,
coğrafi veya arazi ölçümlerinde kullanılan ölçü birimi
kilonova :
gre. * kilo (bin; bin kat anlamında ön ek) (gre.) + nova (yeni; yeni yıldız,
yıldız patlaması) (lat.) * nötron yıldızlarının birleşmesi sonucu oluşan,
novalardan çok daha güçlü astronomik patlama olayı
kiloplasti :
gre. * kheilos (dudak) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak,
kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme, biçimlendirme,
kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş,
kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * dudağa biçim verme; dudak
veya ağız kenarındaki yapıları onarma, yeniden biçimlendirme veya estetik
olarak düzeltme amacıyla yapılan cerrahi işlem (dudak estetiği veya
rekonstrüksiyonu)
kilorafi :
gre. * kheilos (dudak) + rhapheia (dikiş, dikme, birleştirme, sütür) (rhaphein
(dikmek, dikiş atmak, birleştirmek) + eia (isim yapım eki) ) * dudağın
dikilmesi; dudak yaralanmaları veya doğumsal dudak yarıkları gibi durumlarda
uygulanan cerrahi dikiş işlemi
kilosikl :
gre. * kheilos (dudak) + kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek,
siklus) * daire biçimli kenar, halka şeklinde dudak yapısı;
kiloton :
gre. * khilioi (bin) + tonna (1000 kg'lık ağırlık birimi) * genellikle nükleer
patlayıcıların gücünü ölçmekte kullanılan, 1000 ton TNT’ye eşdeğer patlama
gücünü ifade eden kütle ve enerji birimi
kilovat :
gre., alm. * khilioi (bin) (gre) + watt (güç ölçü birimi; Alman fizikçi James
Watt'ın soyadından) (alm.) * elektriksel ve mekanik sistemlerde güç
kapasitesini belirtmek için kullanılan, gücün ölçü birimi olan watt’ın 1000
katını ifade eden SI birimi
kilovatsaat :
gre., alm., ara. * khilioi (bin) (gre.) + watt (güç ölçü birimi; Alman fizikçi
James Watt'ın soyadından) (alm) + saat (zaman; 60 dakikalık zaman birimi)
(ara.) * bir kilovatlık (1000 watt) gücün bir saat boyunca harcanmasıyla oluşan
enerji miktarını ifade eden, elektrik enerjisi tüketimini ölçmekte kullanılan
bileşik birim
kilovolt :
gre., alm. * khilioi (bin) (gre) + volt (elektrik potansiyeli birimi; İtalyan
fizikçi, kimyager ve mucit Alessandro Volta’dan) (alm.) * elektriksel
potansiyel farkını ölçen volt biriminin 1000 katını ifade eden SI birimi
kiloz :
gre. * kheilos (dudak; ağız kenarı; kenar yapısı) + osis (isim yapım, durum,
sorun, hastalık eki) * dudak; ağız kenarı; kenar yapısı; B2 vitamini
(riboflavin) eksikliğine bağlı olarak dudak köşelerinde meydana gelen çatlama,
kızarıklık ve pullanma ile belirginleşen inflamatuar bir ağız çevresi
rahatsızlığı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder