27 Eylül 2026 Pazar

kemotaksis - kiloz

kemotaksis : ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek), taxis (düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme, sıra, diziliş, hareket, yönelme, düzenli hareket) (gre.) * bir organizmanın kimyasal maddelere karşı gösterdiği uzaklaşma yada yakınlaşma şeklindeki hareketi

kemotaktik : ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + taxis (hareket, hızlanma, yönelim, düzen) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * kimyasal uyarıcılara yönelen veya kimyasal sinyallere tepki gösteren organizma veya hücre davranışı

kemoterapi : ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) (gre.) * özellikle kanser gibi hastalıkların tedavisinde kimyasal ilaçların kullanılması yoluyla gerçekleştirilen tıbbi tedavi yöntemi

kemoterapötik : ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + therapeia (iyileştirme, tedavi, bakım, hizmet) (therapeuein (iyileştirmek, tedavi etmek, terbiye etmek, hizmet etmek, hazır bulunmak) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * kemoterapi ile ilgili

kemotropizm : ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + tropismos (yönelme, dönme, eğilim) (trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) ) (gre.) * bitkilerde veya mikroorganizmaların, kimyasal maddelere doğru veya onlardan uzak yönde büyüme veya yönelme tepkisi

kemozis : gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) * hücrelerde veya dokularda kimyasal kaynaklı anormal şişme veya ödem durumu

kemre : tür. * kemre (külçe, yığın veya topak halinde sıkıştırılmış şey) * hayvan gübresi, tezek

kemter : far. * kem (az, kötü, eksik, kötü nitelik, fena; az noksan, eksik; fakir, hakir; hastalık, kötülük, sıkıntı, sorun) + ter (ile ilgili, gibi, -a ait) * aciz, fakir, yoksul, biçare

kenafir : ara. * kanfer (kenar, uç, çevre kısmı) * kenarlar, çevreler, bir yerin etrafı, çevresi veya kıyı ve kenar kısımları

kenan : ibr. * ken (yakınlık, alçaklık, mülayamat, alçakgönüllülük, uyumluluk; itaat etme, boyun eğme; cennet) + an (-cı, -ci, yapan, eden, gibi olan) * mülayim, yumuşak huylu, uyumlu, alçakgönüllü; Tevrat'ta Filistin olarak bilinen coğrafi bölge

kenar : tür. * kenar (kıyı, çevre, yan hat, çizgi şekli oluşturan hat, yan, taraf) * bir şeyin sınırını oluşturan, dış yüzeyini çevreleyen kısım, dış sınır hattı (corner (köşe) (ing.) (anlam kaymalı), coin (köşe) )

kenarortay : tür. * kenar (kıyı, çevre, yan hat, çizgi şekli oluşturan hat, yan, taraf) + ortay (orta, ortasında olan) (orta (iki şeyin arasında kalan ve iki tarafa da eşit mesafede olan yer, konum veya bölüm) + ay (isim yapım eki) ) * bir üçgenin bir köşesinden karşı kenarın orta noktasına çizilen doğru parçası; üçgenin kenarını iki eşit parçaya bölen çizgi

kendi : tür. * kend (öz, esas, asıl) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * özü, cinsi, türü (kind (tür, cins) (ing.) )

kendir : san. * gand (sivri, diken, batmak) + ara (ile ilgili, gibi, -a ait) * Hindistan'da bir ülke, bugün Afganistan'da Kandahar bölgesi; kenevir bitkisinin uçları

kendirik : san., gre. * gand (sivri, diken, batmak) + ara (ile ilgili, gibi, -a ait) (san.) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * kendir bitkisinden elde edilen liflerden yapılan ince ip, iplik veya sicim" anlamına gelir; genellikle bağlama, tutma veya asma işleri için kullanılan doğal lifli malzeme; deriden veya çadır bezinden yapılan ve hamur tahtasının altına serilen yaygı

kene : far. * kane (kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + e (isim/sıfat yapım eki) ) * akar (Acarina) takımına ait, insanların ve memeli hayvanların derisine yapışarak kanlarını emen, bu esnada tehlikeli hastalık mikroplarını bulaştırabilen, küçük, eklem bacaklı parazitik (asalak yaşayan) canlı

kenebe : lat. * canopum (canope (koltuk) + um (son ek) ) * kanepe, koltuk, koruma veya barınak görevi gören asma kaplama

kenef : ara. * kanafa, kanefe, kenefe (sarmak, sarmalamak, kucaklamak, örtmek, kaplamak, kanadı altına almak) * saran, sarmalayan, korunak, sığınak, saran örten yer; hela

kenet : tür. * ken (bağlama) + et (isim yapım ve durum eki) * iki cismi birbirine bağlayan çengel, kuşak, kemer

kenetlemek : tür. * ken (bağlama) + et (olma durumu eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * iki cismi birbirine bağlayan çengel, kuşak, kemer (ceinture (kemer, bağ, kenetleyici) (ing., fra.) )

kenevir : gre. * kanna (saz, kamış), kanavurion, kannabis (kenevir bitkisi, cannabis sativa) * lifleri tekstil, ip ve kumaş üretiminde, tohumları ise besin veya yağ olarak kullanılan, ayrıca bazı türlerinden uyuşturucu elde edilen otsu bitki türü

kengel : far. * kengor (şifalı bir ot ve sakız) * bileşikgiller/papatyagiller familyasından (Asteraceae), kırlarda yetişen, boyu 50 cm.yi bulabilen, gövdesinden çıkan sütlü özsuyu bulunan, yabani enginara benzeyen dikenli ve şifalı bir ot ve sakız türü, kenker, kenger

kenger : far. * kengor (şifalı bir ot ve sakız) * bileşikgiller/papatyagiller familyasından (Asteraceae), kırlarda yetişen, boyu 50 cm.yi bulabilen, gövdesinden çıkan sütlü özsuyu bulunan, yabani enginara benzeyen dikenli ve şifalı bir ot ve sakız türü, kenker, kengel

kengeş : tür. * kengeş (işlerde danışma, görüşme, düşünme, müşavere) (ken (düşünce, akıl) + geş (toplanmak, görüşmek) ) * İslamiyet öncesinde Türk devletlerinde devlet işlerinin görüşülüp ve tartışıldığı toplantılar ve aynı zamanda yasama, yürütme ve yargı yetkisini kullanan meclis, toy

kengi : tür. * kengi (sıkışma, tıkanma, bastırma) * siyatik sinirin priformis kası içerinde bir şekilde sıkışması ile ortaya çıkan durum, piriformis sendromu

kennas : ara. * kanasa (süpürmek) * süpürgeci, süpürücü; abdesthane temizleyen kimse

kenodoksikolik asit : gre., lat. * khenos (kaz) + deoxys (oksijensiz) (de (-sız, yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) ) + khole (safra; sarı) (gre.) + acidum, acidus (ekşi, asit) (lat.) * kaz safrasından türetilen, kısmen oksijen içermeyen, safra tuzlarının önemli bir bileşeni olan, karaciğerde kolesterolden sentezlenen, yağların emilimini ve çözünmesini kolaylaştıran, ayrıca bazı safra taşı tedavilerinde kullanılan safra asidi (C24H40O4)

kenofobi : gre. * kenos (boş, içi boş, yoksun) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * karanlık ve boşluk korkusu

kenopsiya : gre. * kenos (boş, içi boş, yoksun) + opsis, opsia (görüş, görme, bakış, görünüş) (ops (göz, görme, yüz) + eia (isim yapım eki) ) * normalde insanlarla dolu ve hareketli olan bir yerin terk edilmiş, sessiz ve boş olması durumundaki tuhaf atmosferden dolayı hissedilen ürperti, hüzün

kenosis : gre. * kenos (boş, içi boş, yoksun) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) * boşaltma; Hristiyan teolojisinde İsa Mesih'in insan bedenine bürünürken ilahi ihtişamından ve ayrıcalıklarından gönüllü olarak vazgeçip, kendini "boşaltması" veya alçaltması; İsa'nın kendi arzularını boşaltarak, Tanrı'nın ilahi iradesine tamamen açık hale gelmesi, ölüme kadar itaat etmesi

kent : tür. * kent (şehir, il, yerleşim yeri) * büyük yerleşim yeri, şehir; sosyal, ekonomik ve kültürel işlevleri gelişmiş toplu yaşam alanı

kental : gre., lat. * kentenarion (yüzlük, 100 birimlik) (gre.); quintale (100 libre ağırlık) (lat.) * yüz kilogramlık kütle ağırlık ölçü birimi; farklı bölgelerde değişkenlik gösteren bir büyük ağırlık ölçü birimi (örneğin Avrupa'da 100 kilogram, İngiltere'de 112 libre (yaklaşık 50,8 kg), Osmanlı'da ise zaman zaman "kantar" yerine kullanılmıştır.)

kentaur : gre. * kentauros (ken (gibi) + tauros (boğa) (gre.); centaur (lat.) * Yunan mitolojisinde kısmen insan, kısmen at görünümlü yaratık, kentaur, sentor

kentet : lat. * quintus (beşinci) + etta (küçültme eki) * içinde, kendinde herhangi bir şeyden beş tane bulunan veya beş parçadan oluşan, beşli

kentilyon : lat. * centum (yüz) + illion (milyon eki) * 1'in ardından 600 sıfır olan sayı (10^600)

kenud : tür. * ken (nankörlük etmek, minnet etmemek) + ud (ile ilgili, gibi, -a ait) * nankör, minnet etmez

kenya : kik. * kirinyaga (parlayan dağ, beyaz zirveli dağ) * Somali, Etyopya, Güney Sudan, Uganda ve Tanzanya ile komşu olan Doğu Afrika ülkesi

kenz : ara. * kanaza (biriktirmek, saklamak) * gömülü veya saklı servet, definelik, değerli eşya yığını, hazine, servet

keops : mıs., gre. * khufu (korur, esirger, sakınır) (mıs.), kheops (gre.) * Gize'deki en büyük piramit (Antik Mısır’ın 4. Hanedanlık döneminde hüküm süren firavun Khufu'nun isminden)

kep : lat., ing. * cappa (kısa palto, başlık, örtü) (lat.); cap (ing.) * sipersiz hafif başlık, şapka; hemşirelerin giydiği özel başlık

kepaze : far. * kapa (çul, kaba örtü) + ze (ile ilgili, gibi, -a ait) * üstü başı dağınık, pejmürde, perişan görünüşlü; rezil, utanılacak duruma düşmüş, itibarsız

kepçe : far., soğ. * kafçe (saplı su kabı) (kafçag, kefçeg (kaf, kef (avuç, elin iç tarafı) + çag, çeg (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * büyük kazanlarda pişen sulu yiyecekleri karıştırmakta, dağıtmakta kullanılan, uzun saplı, yuvarlak, büyük ve derin kaşık; tahıl veya sıvı ölçü birimi, ölçek

kepek : tür. * kep (elekten geçirmek; elekten geçirilmiş tahıl; öğütülmemiş kısım) + ek (isim yapım eki) * tahılın öğütülmesi sırasında undan ayrılan kaba kabuklu kısım; saç derisinde oluşan pul pul döküntüler (mecazi)

kepenek : tür. * kep (örtmek, kaplamak, sarmak) + en (yapan, eden eki) + ek (isim yapım eki) * örtü, kap; koruyucu giysi; özellikle çobanların yağmurdan, rüzgardan ve soğuktan korunmak için giydiği kalın, kaba kumaştan yapılmış geleneksel üstlük

kepenk : gre. * kapanikion (küçük kapak, örtü) (kape (kapak, örtü) + nikion (küçültme eki) ) * mağaza ve dükkanların girişini dış etkenlerden korumak veya kapatmak için kullanılan, saç levhadan, türlü biçimlerde demir veya tahtadan yapılmış hareketli kapak

kepez : gre. * kapasio (külah, miğfer, her türlü başlık) * yüksek yer, yokuş başı, dağ, tepe; dağların oyuk, kuytu yerleri, mağara; Antalya'nın bir ilçesi

kepir : tür. * kep (kaba, iri, verimsiz madde) + ir (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çorak, verimsiz toprak; ufalanan taşlardan oluşmuş, bastıkça kayan, eğimli yer

kepler yasaları : alm. * Kepler (Alman astronom Johannes Kepler'in soyadından) (alm.) + yasa (kural, kanun, ilke, prensip) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * gezegenlerin Güneş etrafındaki hareketini açıklayan üç astronomi yasası (1. yasa - Gezegenler Güneş'in bir odağında bulunduğu eliptik yörüngelerde hareket eder. 2. yasa - Gezegen ile Güneş'i birleştiren yarıçap vektörü eşit zamanlarda eşit alanlar tarar. 3. yasa - Bir gezegenin yörünge periyodunun karesi, yörüngesinin büyük yarı ekseninin küpüyle orantılıdır.)

keplerian : alm. * Kepler (Alman astronom ve matematikçi Johannes Kepler'in soyadından) (alm.) + ianus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * Kepler yasalarına veya gezegen hareketleri ilkelerine ait olan; Kepler'e özgü

kepmek : tür. * kep (kaba, iri madde; elekten geçmemiş parça) + mek (fiil mastar eki) * tahıl veya maden temizlenmesi bağlamında iri taneli veya kaba parçaları ayırmak; elekten geçirmek, süzmek

kepsut : tür. * kep (yüksekçe, korunaklı yer) + sut (su) * yüksekten çıkan veya korunaklı su kaynağına sahip yerleşim yeri; Balıkesir’in bir ilçesi

kerahe : ara. * karaha (hoşlanmamak, istememek, zorlanmak, zorla yapmak, zorla yaptırmak), karh, kerh (hoşlanmama, istememe, zorlanma, zorla yaptırma) * hoşlanmama, tiksinti, nefret etme durumu, meşakkat, zahmet, şiddet, zorluk, baskı, kerahiye; İslami terminolojide, yapılması hoş görülmeyen ama haram olmayan fiiller ("kerahet vakti", namaz kılınması mekruh sayılan zaman dilimlerini ifade eder.)

kerahet : ara. * karaha (hoşlanmamak, istememek, zorlanmak, zorla yapmak, zorla yaptırmak), karh, kerh (hoşlanmama, istememe, zorlanma, zorla yaptırma) * hoşlanmama, tiksinti, nefret etme durumu, meşakkat, zahmet, şiddet, zorluk, baskı, kerahiye; İslami terminolojide, yapılması hoş görülmeyen ama haram olmayan fiiller ("kerahet vakti", namaz kılınması mekruh sayılan zaman dilimlerini ifade eder.)

keramet : ara. * kerem (onur, izzet, nefaset, şeref, lütuf, üstünlük) + et (durum eki) * ermiş kimselerin gösterdiklerine, yarattıklarına inanılan, aklın sınırlarını aşan, şaşkınlık verici, doğaüstü olay; İslam kültüründe Allah tarafından veli kullara lütfedildiğine inanılan olağanüstü haller, doğaüstü olaylar gerçekleştirme yeteneği, manevi ayrıcalık, genel anlamda üstünlük, değerli olma ve onur sahibi olma durumu, mucize, olağanüstü durum

keramettin : ara. * keramet (onur, üstünlük, kutsal lütuf; mucize, olağanüstü durum) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin mucizesi, dinin olağanüstü işareti, dinin kerem ve yüceliği, dinin üstünlüğü, dinle ilgili kutsal onur; erkek ismi

kerata : gre. * keras, keratos (boynuz, keratin), kerata (boynuzlar) * boynuzlu, şeytan, karısını satan kimse; karısı tarafından bir başka erkekle aldatılan kişi; sevgiyle söylenen bir sitem sözü, yaramaz, ele avuca sığmayan ama sevilen (çocuk); ayakkabı çekeceği

keratektomi : gre. * keratos (cornea, gözün saydam ön tabakası; sert, boynuzumsu yapı) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (yer ve durum) ) * korneanın (gözün saydam tabakasının) cerrahi olarak çıkarılması işlemi

keratin : gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + ine (protein ve kimyasal madde eki) * saç, tırnak, deri gibi sert yapıların temelini oluşturan, lifsi yapıda bir protein türü

keratinizasyon : gre., lat. * keratos (boynuz, sert yapı) + ine (protein ve kimyasal madde eki) (gre.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) (lat.) * hücrelerin keratin adı verilen sert protein birikimiyle sertleşme ve ölme süreci; özellikle deri ve epitel dokularda koruyucu tabaka oluşumu

keratinosit : gre., lat. * keratos (boynuz, sert yapı) + ine (protein ve kimyasal madde eki) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) * epidermiste bulunan, ciltte koruyucu bariyer oluşturan ve keratin üreten hücre türü

keratit : gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + itis (iltihap, enfeksiyon, hastalık) * korneanın (gözün saydam ön tabakasının) iltihabı veya enfeksiyonu

keratitis parankimatoza : gre. * keratitis (gözün kornea tabakasının iltihabı) (keratos (boynuz, sert yapı) + itis (iltihap, enfeksiyon, hastalık) ) + paremkhymatosis (parankima dokusuyla ilgili) (parenkhyma (doku, organın esas işlevsel dokusu) (para (arasından, vasıtasıyla, sayesinde, yanında) + enkhuma, enkhyma (katma, içine dökme, demleme, zerk etme) ) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) ) * kornea dokusunun iltihabı, özellikle korneanın parankimal (esas yapı) tabakasını etkileyen, gözde ağrı, kızarıklık ve görme bozukluğu ile karakterize bir tür keratit

keratoakantoma : gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + akantha, akanthos (diken, dikenli çıkıntı, sivri uç, başak, karıncalanma, iğnelenme) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * ciltte genellikle güneşe maruz kalan bölgelerde oluşan, keratinle dolu, hızla büyüyen, çoğunlukla iyi huylu, keratinleşmiş çıkıntı şeklinde görülen epidermal lezyon tümörü

keratohiyalin : gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + hyalos (cam, saydam madde) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * epidermisteki granüler tabakada bulunan, keratinizasyon sürecinin önemli bir parçası olan, keratin oluşumunda görevli saydam, protein yapılı tanecikler

keratokonjonktivit : gre., lat. * keratos (boynuz, sert yapı) (gre.) + conjunctiva (göz kapaklarının iç yüzeyini ve gözün ön yüzeyini örten zar) (co, con (birlikte, beraber, ile) + iungere (bağlamak, birleştirmek) + iva (isim yapım eki) ) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, hastalık) (gre.) * gözün hem kornea hem de konjonktiva tabakasında meydana gelen, kızarıklık, sulanma, batma hissi ve ışığa hassasiyet gibi belirtilerle seyreden oftalmolojik iltihap durumu

keratokonus : gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + konos (koni, konik şekil, çam kozalağı) * korneanın incelerek öne doğru konik biçimde sivrilmesiyle karakterize olan, ışık kırılmasında bozulmaya ve görme kaybına yol açan ilerleyici dejeneratif bir göz hastalığı

keratoma : gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * ciltte, özellikle ellerde ve ayaklarda keratin birikimiyle oluşan, kalınlaşmış ve genellikle sertleşmiş iyi huylu tümöral doku, nasır benzeri keratinize lezyon

keratometre : gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + metros, metron (ölçü) * korneanın eğrilik çapını ölçmeye yarayan, gözlük ve kontakt lens reçetelendirmesinde, astigmatizma derecesini belirlemede kullanılan oftalmolojik ölçüm cihazı, optik ölçüm cihazı

keratomikozis : gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * genellikle travma, kontakt lens kullanımı veya bağışıklık düşüklüğü sonrası gelişen, kornea dokusunun mantar enfeksiyonu sonucu iltihaplanmasıyla oluşan oftalmolojik fungal keratit durumu

keratoplasti : gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * genellikle görmeyi iyileştirmek veya korneadaki hasarı gidermek amacıyla, bozulmuş veya hasar görmüş kornea dokusunun cerrahi olarak alınarak yerine sağlıklı kornea dokusunun nakledilmesi işlemi

keratoskop : gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * korneanın yüzey eğriliğini ve düzensizliklerini incelemek, astigmatizma tanısı koymak veya keratokonus gibi korneal şekil bozukluklarını değerlendirmek için oftalmolojide kullanılan optik gözlem aracı

keratotomi : gre. * keratos (boynuz, sert yapı) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (yer ve durum) ) * kornea üzerinde kontrollü kesiler yapılarak görme kusurlarını (özellikle astigmatizmayı) düzeltmek için uygulanan korneanın kesilmesi işlemi

keratoz : gre. * keras, keratos (boynuz, keratin, sert yapı) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) * deride veya dokularda keratinleşme sonucu oluşan kalınlaşma veya sertleşme durumu; genellikle ciltte meydana gelen kabalaşma veya yaralanmalarla ilişkili anormal keratin birikimi

kerb : ing. * curb (şişlik, tümsek; kaldırım kenarı) * yol veya kaldırım kenarındaki taş veya beton bordür; sınır veya çerçeve oluşturan yapı elemanı; virajların kenarlarında yer alan ve genellikle kırmızı-beyaz renkle belirlenmiş olan yumuşak eğimli tümsekler

kerbela : aram. * kerb (ibadet edilen, namaz kılınan yer, harem) + ila (Tanrı, Allah) * Tanrı’nın kutsal yeri, ibadet edilen kutsal alan, haremullah; Irak'ta kutsal şehir, Hüseyn bin Ali'nin şehit edildiği yer

kerberos : gre. * keros (ölüm; karanlık) + barbarizein (vahşi veya yabancı biçimde davranmak, tahrip etmek), berbos (vahşi, korkutucu, parçalanmış) * Yunan mitolojisinde Hades'in yönettiği ölülerin bulunduğu yeraltının kapısında bekçilik yapan, kuyruğu bir yılan olan, sırtında sayısız yılanbaşı bulunan, ısırıkları zehirli olan, Herakles'in 12 görevi arasında yer alan üç başlı bir köpek

kerde : tür. * kerd, kert (kertmek, çizmek, bölmek) + e (isim/sıfat yapım eki) * sebze tohumlarının ekilip fide yetiştirildiği, çevresi genellikle hafifçe yükseltilmiş küçük toprak bölme veya sebze fideliği, ark, tarh; yazın erken yetişen domates; sebze fideliği

kere : ara. * karra, kerre (geri dönmek, tekrarlamak, saldırmak), karra, kerre (kez,defa, kere) * tekrarlanma sayısı, tekrar, geri dönüş, frekans, sefer, defa, kez, kat

kerebiç : ara., tür. * karb (tatlı, şerbetli hamur işi) (ara.) + iç (isim yapım eki) (tür.) * ince hamur içine kıyılmış ceviz konularak hazırlanan ve şerbetle tatlandırılan, Gaziantep, Şanlıurfa ve Diyarbakır’da yaygın olarak tüketilen şerbetli hamur tatlısı

kerem : ara. * karama (vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek), kerem (cömertlik, iyilik, lütuf), ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma) * cömertlik, soyluluk, faydalı olma, değerli olma; erkek ismi

kerempe : gre. * khorumbos (denize uzanan çıkıntı) * denize doğru uzanan kayalık burun; dağın en yüksek yeri, doruk

kerempe burnu : gre. * khorumbos (denize uzanan çıkıntı) (gre.) + burun (yüzde, başın ön kısmında bulunan, öne doğru çıkıntılı olan ve solunum ile koku alma işlevlerini gören organ; denizdeki kara çıkıntısı) + u (iyelik eki) (tür.) * Batı Karadeniz kıyısında Cide Kazasının sınırları içinde kalan kara çıkıntısı;

kerenti : tür. * kerenti (kesmek, biçmek, kırpmak) ker (sert bir kesme, kırpma veya rüzgar sesinden ses yansımalı (onomatopeik) kelime) + enti (isim yapım eki) ) * tırpan, büyük ekin biçme bıçağı, iki ağızlı orak; tesadüf, rastlantı; keskin ve sert rüzgar

keres : far. * kervan (uzun yolculuk yapan yük ve yolcu kafilesi, konvoy) (kar (iş, görev) + van (-li, ile ilgili, taşıyan, eden) ) (far.), carovana (kafile, göç kolu) (ita.) * çok derin ve büyük karavana, büyük metal kap; tomrukların boyuna biçilmesiyle elde edilen ve marangozlukla inşaatta kullanılan nitelikli ağaç; ayakkabı yapımında kullanılan gereç; kaba saba kimse, kalas,

keres : gre. * ker (ölüm, yıkım, felaket, kader) + es (-lar, çoğul eki) * Yunan mitolojisinde savaş meydanlarında, kazalarda veya salgın hastalıklarda can çekişenlerin ruhlarını vahşice koparıp yeraltı dünyasına götüren, şiddetli ve acımasız ölümün kişileştirilmiş dişi karanlık figürler, dişi ölüm ruhları

kereste : far. * karasta, karasti (hazır, hazırlanmış şey, kalas, kalın ahşap yapı malzemesi) * tomrukların belirli ölçülere göre uzunluğuna biçilmesiyle elde edilen marangozluk ve yapı gereci; iri yapılı, kaba saba, görgüsüz kimse; ayakkabı yapımında kullanılan gereç

kerevet : gre. * krebati, krevati (yatak, döşek, şilte, karyola) * üzerine minder ve şilte konarak oturulan veya yatılan yüksek sedir

kerevit : gre. * karavida (küçük istakoz veya büyük karides; yengeç, kabuklu deniz ürünü); kavouri (yengeç) * tatlı su ıstakozu, kerevides

kereviz : lat., far * graveolens (kokusu güçlü, keskin kokulu) (gravis (ağır, güçlü) + olens (kokusu olan) ) (lat.); karafs (kökü yenen bir sebze, apium graveolens) (far.) * maydanozgillerden, ılık iklimlerde, nemli ve güçlü topraklarda yetişen, parçalı yapraklı, köklü, yaprakları ve kökleri sebze olarak kullanılan, iki yıllık, kokulu bir bitki

kerh : ara. * karaha (hoşlanmamak, istememek, zorlanmak, zorla yapmak, zorla yaptırmak), ikrah (zorlayarak ve rızası dışında iş yaptırma, baskı altında bırakma, mecbur etme, baskı uygulama, zorlama; istememe, zorlanma, tiksinme) * hoşlanmama, istememe, iğrenme, tiksinme, ikrah; zorlanma, zorla yaptırma

kerhane : ara., far. * kerih (iğrenç, tiksindirici, pis, çirkin, fena) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.); kar (iş, çalışma, işlik, iş yeri, atölye) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * kadınların para karşılığında erkeklerle cinsel ilişkiye girdikleri mekan, fuhuş yapılan yer, genelev

kerhen : ara. * karaha (hoşlanmamak, istememek, zorlanmak, zorla yapmak, zorla yaptırmak), ikrah (zorlayarak ve rızası dışında iş yaptırma, baskı altında bırakma, mecbur etme, baskı uygulama, zorlama; istememe, zorlanma, tiksinme), karh, kerh (hoşlanmama, istememe, zorlanma, zorla yaptırma) + en (gibi, olarak) * zorla, istemeyerek, istemeden, rızası olmadan, mecburen, tiksinerek, iğrenerek

kerih : ara. * kerh (zorlanmak, hoşlanmamak) * iğrenç, tiksindirici, pis, çirkin, fena

kerim : ara. * kereme (değerli olmak, cömert olmak, şerefli olmak; vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek), kerem (cömertlik, iyilik, lütuf, soyluluk, faydalı olma, değerli olma), ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma) * cömert, eli açık, yüce gönüllü, faydalı; erkek ismi

keriman : ara. * kereme (değerli olmak, cömert olmak, şerefli olmak; vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek), kerim (cömert, eli açık, yüce gönüllü, faydalı) + an (ile ilgili, gibi) * cömert, faydalı, asil, yüce gönüllü kadın; kadın ismi

kerime : ara. * kerim (cömert, eli açık, yüce gönüllü, faydalı) + e (dişil eki) * asil, erdemli, hayırsever veya yüksek ahlaki değerlere sahip kadınları tanımlamak için kullanılan sıfat; kadın ismi

keriz : far. * kariz (yer altında su yolu, yeraltı pis su yolu lağım) * pis su yolu, lağım, pislik, geriz; kolayca aldatılabilen, aptal, saf, enayi kimse

kerkenez : gre. * kerkhneis (küçük bir yırtıcı kuş) * kartalgillerden esmer veya kızılımsı tüylü, insana kolay alışabilen bir doğan türü

kerkes : gre. * kirkos (doğan, yırtıcı kuş türü) * şahin, atmaca, akbaba, kerkenez gibi yırtıcı kuşları tanımlamak için kullanılan kelime, akbaba

kerki : tür. * kerk (geçmek, eklemek, bindirmek) + i (isim yapım eki) * ağaç, tahta yontmaya, çivi çakmaya veya sökmeye yarayan, kısa ağaç saplı, bir yanı keskin ağızlı, bir yanı çivi çakmaya uygun, çelik araç, keser; ahşap veya başka yapı malzemelerinin birbirine geçerek birleştirildiği yer; marangozlukta iki parçanın birbirine oturtularak sabitlenmesini sağlayan geçme yeri veya birleştirme biçimi

kerli ferli : far. * karr (kuvvet, kudret, güç, celadet) + lı (ile, sahibi) + farr (parıltı, ışıltı, görkem, ihtişam) + lı (ile, sahibi) * saygın, önemli, nüfuzlu kimse, kılığı kıyafeti düzgün, olgun ve gösterişli kimse, kerli ferli

kermen : far. * kerman (kaleli yer, yüksek korunaklı bölge; İran’da bir şehir ismi) (ker (çevirmek, çevrelemek, kuşatmak, sarmak) + man (yer ve mekan eki) ) * kale; surla çevrili, korunmuş şehir veya yerleşim yeri, kale, hisar

kermes : hol. * kerk (kilise) + mis (kitle, küme, yığın); kermesse (fra.); church (kilise) + mass (kitle, küme, yığın) (ing.) * kilise topluluğu; kilisede hayır için yapılan satış

kernel : alm., ing. * kernel (çekirdek) * işletim sisteminin donanım ile yazılım arasındaki en temel ve merkezi bileşeni

kernep : tür. * kerbiz, kernep (su kabağı) * kurutulduğunda içi boşaltılarak kap, sürahi, çalgı veya süs eşyası yapımında kullanılan, sert kabuklu ve şişe biçimli kabak türü (Lagenaria siceraria), su kabağı

kernicterus : alm., gre. * kern (çekirdek, tohum) (alm.) + ikteros (sarılık) (gre.); icterus (lat.) * beyin çekirdeklerinde safra pigmentlerinin birikmesine bağlı olarak ortaya çıkan ve özellikle yenidoğanlarda bilirubin birikiminin neden olduğu nörotoksik kalıcı sarılık durumu

kerojen : gre. * keros (balmumu) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) * tortul kayaçlarda bulunan, petrol ve doğal gazın ana organik öncülü olan karmaşık organik madde

kerosen : gre. * keros (balmumu) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) * aydınlatma ve yakıt amaçlı kullanılan renksiz veya açık renkli sıvı hidrokarbon karışımı yağ (C12H26 ve C15H32)

kerpe : gre. * kalpe (çanak, çömlek, testi, küp) * çizilebilen yumuşak, beyaz taş cinsi; Kocaeli'nin Kandıra ilçesine bağlı, Batı Karadeniz kıyısında, koy yapısında küçük bir yerleşim alanı (eski ismi Kalpe); Ege Denizi'nde yer alan Kerpe (Karpathos) Adası'nın Türkçe karşılığı

kerpeten : lat. * carpare (koparmak, kavramak, kapmak, yakalamak) + ino (küçültme eki) * metal nesneleri sıkmak, çekmek veya kesmek için kullanılan çift kollu pense türü el aleti

kerpiç : tür. * kar (işlemek, yapmak), kert (kesmek, çentik açmak) + piç, biç (şekil, biçim, form, kalıp) * pişmemiş topraktan yapılan tuğla

kerr u fer : far. * kerr (saldırı, hücum, geri dönüp yeniden saldırma) + u (ve) + fer (kaçış, geri çekilme) * savaşta "saldırı ve geri çekilme", mecazen güç, görkem, gösteriş ve ihtişam

kerra : ara. * karra (dönmek, geri dönmek, tekrarlamak) * bir defa, bir kere, bir sefer, bir adet, bir dönüş, bir seferlik tekrar, bir, defa, sefer (kehren (dönmek, tekrar bulunduğu yere gelmek) (alm.) )

kerrake : gre., ara. * karakallion (elbise, giysi) (gre.); kerake (külahlı bir tür cübbe) (ara.) * ince softan veya yünlüden yapılmış, hafif ve vücuda yapışmış gibi dar giysi

kerrat : ara. * karra, kerre (geri dönmek, tekrarlamak, saldırmak), karra, kerre (tekrarlanma sayısı, frekans, sefer, defa, kez, kat) * tekrarlanma sayıları, tekrarlar, geri dönüşler, frekanslar, seferler, defalar, kezler, katlar

kerrat cetveli : ara. * kerrat (çokluk, tekrarlar, dönüşler) (ara.) + cedvel (küçük nehir, kanal; düzenli sıra; çizelge, tablo) * çarpım işlemlerini kolaylaştırmak amacıyla sayıların birbirleriyle çarpımlarının sıralandığı tablo

kerria : lat. * Kerr (İskoç bahçıvan William Kerr) + ia (isim yapım eki) * Rosaceae familyasına ait, sarı çiçekli, yaprak döken süs çalısı cinsi

kerr-newman metriği : ing., gre. * Kerr (Yeni Zelandalı matematikçi ve fizikçi Roy Kerr'in soyadından) + Newman (Amerikalı fizikçi Ezra Ted Newman'ın soyadından) (ing.) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * elektrik yüklü ve dönen bir kara deliğin uzay-zaman geometrisini tanımlayan çözüm

kerrubi : ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakın olmak), karib (yakın, yakınlaşmış), mukarreb (yakınlaşmış) * yakınlaşmış olan, yakın olan; aşırı derecede iyi ve kutsal varlık olarak kabul edilen, özellikle İslam ve Hristiyan geleneklerinde Tanrı’ya yakın konumda bulunan melek, keruv (ibr.)

kerte : tür. * kert (kesmek, çizmek, oyuk açmak, iz bırakmak) + e (isim yapım eki) * aşama, safha, derece, seviye, basamak, faz, mertebe, merhale; tahta, dal gibi şeyler üzerinde yapılan işaret, oyuk

kertelemek : tür. * kerte (kesik iz, işaret; derece) (kert (kesmek, çizmek, oyuk açmak, iz bırakmak) + e (isim yapım eki) ) + le (etken fiil ei) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi kertikleyerek iz bırakmak, çentmek; derece derece ilerletmek, sınıflandırmak

kerteles : tür. * kert (kesmek, çizmek, oyuk açmak, iz bırakmak) + les (isim yapım eki) * bir tür deve olan teke İle iki hörgüçlü erkek devenin geriye melezlenmesiyle elde edilen bir tür deve

kertenkele : far., tür. * kalte (kısa, bodur; kuyruksuz) (far.) + keler (kertenkele) (tür.) * Lacertilia (kertenkelegiller), reptilia (sürüngenler) ve squamata (pullular) familyalalarından olan, okyanus ada zincirinin yanı sıra Antarktika hariç tüm kıtalarda yaşayan çok fazla türü olan, yaygın bir pullu parafiletik sürüngen grubu

kerteriz : gre. * kartarizo, kartarizein (pusulanın 1/32'lik bir bölümlerine göre yön belirlemek) (karta (çeyrek, kerte, pusula kadranının 1/16'lık dilimi) + rizein (-lemek) ); quartus, quarter, quart (çeyrek) (lat., ing., fra.) * bir yerin pusula kertelerine göre bulunduğu yön; balıkçıların denizin sığ yerlerini belirtmek için koydukları işaret

kertik : tür. * kert (kesmek, çizmek, oyuk açmak, iz bırakmak) + ik (isim yapım eki) * bir yüzeyde kesilerek veya oyularak oluşturulmuş küçük iz, çentik'

kertmek : tür. * kert (kesmek, çizmek, oyuk açmak, iz bırakmak) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi keserek iz bırakmak, çentik atmak

kerub : ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakın olmak), karib (yakın, yakınlaşmış), mukarreb (yakınlaşmış) * yaklaşmış, yakınlaşmış olan, yakın olan; aşırı derecede iyi ve kutsal varlık olarak kabul edilen, özellikle İslam ve Hristiyan geleneklerinde Tanrı’ya yakın konumda bulunan melek, keruv (ibr.)

keruv : ibr. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak, yakın olmak), karib (yakın, yakınlaşmış), mukarreb (yakınlaşmış) * yaklaşmış, yakınlaşmış olan, yakın olan; aşırı derecede iyi ve kutsal varlık olarak kabul edilen, özellikle İslam ve Hristiyan geleneklerinde Tanrı’ya yakın konumda bulunan melek, kerub (ara.)

kervan : far. * kar (araba, vagon) + van (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kervan (uzak mesafelere yük ve yolcu taşımak amacıyla genellikle deve, at gibi yük hayvanlarıyla bir araya gelerek toplu halde yolculuk eden ticaret veya gezgin grubu; atla çekilen vagon kafile, katar, birlikte seyahat eden grup, konvoy

kervankıran : far., tür. * kervan (uzun yolculuk yapan yük ve yolcu kafilesi, konvoy) (far.) + kıran (yok eden, mahveden, kırıp geçiren) (tür.) * gecede parlaklığıyla yolunu şaşırtıp kervanları bozguna uğratan yıldız; Güneş’e, Merkür’den sonra en yakın olan gezegen, Çobanyıldızı, Çulpan, Venüs

kervansaray : far. * kervan (uzun yolculuk yapan yük ve yolcu kafilesi, konvoy) + saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, köşk, hükümdar evi, hükümdar konağı) (far.); garsaura (fışkıran, akan) (gre.) * İpek Yolu ve benzeri ticaret yolları boyunca yolculuk yapan kervanların konaklaması için inşa edilen büyük ve korunaklı han

ke's : ara. * ka’s, ke's (kase, kap, çanak, tas, kadeh, içki kadehi) * kase, kap, çanak, tas, kadeh; örtü, içine alan boşluk, kapsayan alan, oyuk

kes : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) * biçildikten sonra yığın haline getirilmiş iri ve kaba saman, sap demeti, iri saman; dövülerek iri saman durumuna getirilmiş ot

kesad : ara. * kasada (kötüleşmek, kötü olmak, verimsizleşmek, duraklamak) * işlerin durgunluğu, verimsizlik, kazancın düşmesi, kötüleşme, durma; satışların düşüklüğü veya genel durgunluk hali, kıtlık, eksilik, verimsizlik

kesafet : ara. * kesif yoğun, koyu, sık), kasafa (yoğunlaşmak, kalabalıklaşmak, koyulaşmak, ağdalaşmak, sıkışmak), kassafa (yoğunlaştırmak, kalabalıklaştırmak, koyulaştırmak, ağdalaştırmak, sıkıştırmak) + et (isim yapım eki) * yoğunluk, koyuluk, kalabalıklık

kesat : ara. * kasada (kötüleşmek, kötü olmak, verimsizleşmek, duraklamak) * işlerin durgunluğu, verimsizlik, kazancın düşmesi, kötüleşme, durma; satışların düşüklüğü veya genel durgunluk hali, kıtlık, eksilik, verimsizlik

kesb : ara. * kasaba (kazanmak, elde etmek, edinmek), iktisab (kazanma, elde etme, edinme) * kazanma, elde etme, edinme

kesbetmek : ara., tür. * kasaba (kazanmak, elde etmek, edinmek), iktisab (kazanma, elde etme, edinme) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * kazanmak, elde etmek, erişmek

kesbi : ara. * kasaba (kazanmak, elde etmek, edinmek), iktisab (kazanma, elde etme, edinme), kesb (kazanma, elde etme, edinme) + i (ile ilgili, gibi, -a ait) * kazanılmış olan, çalışmayla elde edilmiş olan; doğuştan olan

kese : ara. * kis (torba, torbacık) * genellikle kumaş, deri veya kağıttan yapılan, içine para, tütün veya küçük eşyalar koymaya yarayan küçük torba, küçük para çantası, çıkın; banyoda kir çıkartmak için ele geçirilen sert dokulu bez; cep gibi, cep harçlığı

kese kağıdı : far. * kese (torba, küçük torba, küçük para çantası, çıkın) + kağıt (ince, yassı madde, yazı ve baskı aracı) + ı (iyelik eki) (tür.) * genellikle ince, genellikle kahverengi renkte ve küçük torba yapmak için kullanılan, özellikle gıda ve küçük eşya paketlemede tercih edilen kağıt türü

kesecik : far. * kese (torba, küçük torba, küçük para çantası, çıkın) + cik (küçültme eki) * küçük kese, ufak torba

kesedar : far. * kese (torba, küçük torba, küçük para çantası, çıkın) + dar (tutan, alan, taşıyan, koruyan, sahip olan, edinen) * varsıl kişilerin parasını yöneten ve gerekli harcamaları yapan kimse; bir ücret karşılığında, esnafın gelirlerini toplayıp saklayan ve istenildiğinde geri veren kimse

kesek : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + ek (isim yapım eki) * yumuşak ve iri toprak parçası, parça halinde toprak yığını; sabanın, belin veya çapanın topraktan kaldırdığı iri parça; çimen yapmak için üzerindeki otuyla birlikte çıkarılmış toprak parçası

keselemek : far. * kese (torba, küçük torba, küçük para çantası, çıkın; vücuda sürtülerek ölü deriyi temizlemeye yarayan torba biçimli hamam bezi) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * kese ile vücudu ovmak, ölü deriyi temizlemek

keseli hayvan : far. * kese (torba, küçük torba, küçük para çantası, çıkın) + hayvan (canlı, organizma) * yavrularını karın bölgelerinde bulunan dışa açık bir deri kesesinde (marsupium) taşıyan ve emziren marsupialia familyasına bağlı memeli (örnegin kanguru, koala)

kesenek : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + e (bağlaç) + nek (isim yapım eki) * devlet görevlilerinin aylıklarından, emeklilik vb. için, her ay belli oranda kesilen para; fabrika, çiftlik gibi gelir kaynaklarının gelirini, önceden para ödeyerek, satın alma işi

kesenkes : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + kes * kesin bir biçimde, kesin olarak, kesinlikle

keser : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + er (isim yapım eki) * ağaç, tahta yontmaya, çivi çakmaya veya sökmeye yarayan, kısa ağaç saplı, bir yanı keskin ağızlı, bir yanı çivi çakmaya uygun, çelik araç

kesi : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + i (isim yapım eki) * kesilmiş yer, kesme sonucu oluşan iz, yarık, çizik

kesib : ara. * kasuba (birikmek, yığılmak, tepecik oluşturmak) * kum tepeciği, yığın, birikinti

kesici diş : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + i (isim yapım eki) + ci (yapan, eden eki, sıfat yapım eki) + diş (çıkıntı; ağızda yer alan ve çiğnemeye, ısırmaya, kesmeye yarayan kemiksi çıkıntı) * alveol denilen çene kemiği içindeki yuvaya (socket) oturan ve periodontal ligament (dişi çene kemiğine bağlayan lifler) ile tutturulmuş olan, besinleri ısırmaya ve koparmaya yarayan ve ağızın ön kısmında bulunan sivri kenarlı diş

kesif : ara. * kasafa (yoğunlaşmak, kalabalıklaşmak, koyulaşmak, ağdalaşmak, sıkışmak), kassafa (yoğunlaştırmak, kalabalıklaştırmak, koyulaştırmak, ağdalaştırmak, sıkıştırmak) * yoğun, ağdalı, sık, kalın

kesim : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + im (isim yapım eki) * bir şeyi kesme, ayırma eylemi veya sonucu, parça, bölüm, kısım, sektör

kesimhane : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + im (isim yapım eki) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * hayvan kesimi yapılan veya etin parçalandığı yer, mezbaha, salhane

kesin : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + in (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tereddütsüz, şüphesiz, belli, değişmez, net, mutlak

kesinti : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + inti (isim yapım eki) * devam eden bir sürecin, akışın veya hizmetin aniden durması veya bölünmesi durumu; bir ödeme veya tahsilat tutarından eksiltilen para miktarı, eksiltme, azaltma

kesir : ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak, ayırmak) * parçalanmış, dağıtılmış, kırılmış; kırılmış parça, bölme; bir bütünün parçalarından birini veya birden fazlasını gösteren sayı; matematikte bir niceliğin pay ve paydadan oluşan ve bölüntü olarak ifade edilen biçimi (örneğin 1/2 ... 1=pay, 2,=payda)

kesişmek : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + iş (işteş fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * iki veya daha fazla şey birbirini kesmek, yollar, çizgiler, nesneler veya manevi haller ortak bir noktada buluşmak veya çakışmak

kesit : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + it (isim yapım eki) * bir cismin iç yapısını veya yüzeyini göstermek amacıyla yapılan, genellikle düzlemle yapılan kesme işlemi sonucu ortaya çıkan bölüm veya yüzey

keskelalaka : fra., ara. * qu'est-ce que (nedir bu) + le, l' (artikel) (fra.) + alaka (ilgi, ilişki, ilinti, bağ) (ara.) (kısaca "kel alaka" (quel alaka) da denen, bir tiyatro oyununda yer almış olan uydurma ifade) * ne alakası var, ne ilgisi var

keskenmek : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + ken (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * el ile veya herhangi bir şeyle vuracak gibi yapmak, vurmaya davranmak

keski : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + ki (isim yapım ve araç eki) * taş, tahta veya metal gibi sert malzemeleri yontmak, oyuk açmak veya şekillendirmek için kullanılan sivri uçlu, kesici alet

keskin : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + kin (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ucunda sivrilik bulunan, net, belirgin, güçlü, etkili; kesici, kesme özelliği olan; Kırıkkale’nin bir ilçesi

kesme işareti : tür., ara. * kesme (biçme, ayırma, koparma) (kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + me (isim yapım eki) ) (tür.) + işaret (belirti, alamet, ayet, iz, simge, sembol, nişan, kod, şekil) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * yazıda kelime veya eklerin ayrımını göstermek için kullanılan (‘ ’) biçimindeki noktalama işareti

kesmece : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + me (isim yapım eki) + ce (isim yapım eki) * kesilerek hazırlanmış olan; kesilerek ayrılmış, doğranmış veya dilimlenmiş biçimde sunulan (örneğin kesmece karpuz)

kesmek : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + mek (fiil mastar eki) * biçmek, durdurmak, önlemek, ayırmak (cease (durdurmak, kesmek), scissors (makas) (ing.), cesser (durdurmak, kesmek), ciseaux (makas) (fra.) )

kesmeşeker : tür., san., gre. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + me (isim yapım eki) (tür.) + sarkara (şeker kamışı özütünden elde edilen tatlı madde) (san.), sakkharon (gre.); şakar (far.), sukkar (ara.) * küçük küpler veya dikdörtgenler hâlinde kesilerek hazırlanmış, porsiyonluk katı şeker

kesmik : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + mik (isim yapım eki) * kesilmiş sütün koyu bölümü; başakla karışık iri saman

kesre : ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak, ayırmak) * Arap abecesinde, bir ünsüz (sessiz) harfin dar, düz ve kısa (ı, i) okunacağını belirten, bir harfin altına konularak 'e' sesini veren kısa hareke işaret

kesret : ara. * kesir (çok, fazla, çoğalmış) + et (durum eki) * sayı veya ölçü yönünden çok olma durumu, çokluk, fazlalık

kestane : gre. * kastanon, kastana (kabuklu meyve türü) * kayıngiller (fagaceae) familyasından, kuzey yarım kürede ılıman iklimlerde yetişen, ceviz, badem ve fındığa göre daha az yağ, yüksek oranda nişasta ve C vitamini içeren bir tür kabuklu meyve ve bu meyvenin yetiştiği kerestesi değerli ağaç türü (antik Pontus bölgesindeki Kastanaia yerleşiminden)

kestel : lat. * castel (kale, hisar) * Bursa'nın bir ilçesi

kestere : far. * gosterdan (yaymak, sermek, döşemek), gastar (zamk nevi doğal kıvam artırıcı madde, kitre) * geven adı verilen Astragalus türü dikensi bitkilerin (dağ eğreltileri veya keçiboynuzu türleri) gövdesinden sızarak katılaşan, suyla temas ettiğinde şişerek jel kıvamı alan, ebru yapımında kıvam artırıcı ve endüstride yapıştırıcı (zamk) olarak kullanılan doğal ve camsı bir bitki özü, doğal kıvam artırıcı reçineli madde, kitre

kestirme : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + tir (etken fiil eki) + me (isim yapım eki) * daha kısa yol, pratik ve daha kısa zaman ve işlem gerektiren yol, kısa kesme işlemi, bir şeyi kısaltma

kestirmek : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + tir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * kesme eylemini yaptırmak

keş : far. * keşk (yoğurt kurusu, peynir) * süzme yoğurdun kurutulmasıyla elde edilen, özellikle Anadolu'da hamur işlerinde rendelenerek kullanılan, tuzlu, sert ve besleyici bir geleneksel peynir çeşidi, yoğurt peyniri, yağsız adi peynir (cheese (peynir) (ing.), Käse (peynir) (alm.) )

keş : far. * keşidan (çekmek, germek, uzatmak, götürmek) * çeken, çekici; uyuşturucu bağımlısı

keşan : far. * keşidan (çekmek, germek, uzatmak, götürmek), keş (çek) + an (isim yapım eki) * çekme, çeke çeke, sürükleyerek götürme; çeken, çekerek götüreb; Edirne’nin bir ilçesi (Luviler dönemindeki antik ismi Zorlanis)

keşap : far. * keşidan (çekmek, germek, uzatmak, götürmek), keş (çek) + ab (su) * su çeken; Giresun’un bir ilçesi (yörede hüküm süren bir ağanın suçluları havuzuna su çekerek cezalandırmasından)

keşen : tür. * kes (kesmek, biçmek, eksiltmek, ayırmak, koparmak, durdurmak, önlemek, engellemek) + en (usim yapım eki) * zincirden yapılmış yular veya ayak kösteği; yürürken ayağın dönmesini veya kaymasını önlemek için kullanılan destek veya engel işlevindeki araç

keşende : far. * keşidan (çekmek, germek, uzatmak, götürmek) * çeken, çekici; dayanan, katlanan (mecazi)

keşf : ara. * kaşafa (açmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak, bulmak), kaşif (keşfeden, açığa çıkaran, ortaya çıkaran, bulan, mucit) * açma, açığa çıkarma, meydana çıkarma, ortaya koyma, bulma

keşfetmek : ara., tür. * kaşafa (açmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak, bulmak, icat etmek), keşf (açma, açığa çıkarma, meydana çıkarma, ortaya koyma, bulma) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * açmak, örtüyü kaldırmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak, gizli olanı ortaya çıkarmak, bulmak, incelemek, araştırmak

keşide : far., ara. * keşidan (çekmek, germek, uzatmak, götürmek) + e (ile ilgili, gibi) * çekilmiş, çekilen, mühür (cacheter (mühürlemek) (fra.) )

keşideci : far., tür. * keşide (çekilmiş, çekilen, mühür) (far.) + ci (yapan, eden eki) (tür.) * bir ödeme aracı olan çeki düzenleyen kişi

keşif : ara. * kaşafa (açmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak, bulmak), kaşif (keşfeden, açığa çıkaran, ortaya çıkaran, bulan, mucit) * açma, açığa çıkarma, meydana çıkarma, ortaya koyma, bulma

keşik : moğ., tür. * kesig (nöbet, nöbetleşme, değişme, dönüşme) * sırayla yapılan iş, sıra, nöbet; gözetleme, nöbet tutma, bekleme yeri veya zamanı

keşiş : aram., sür. * kaşaş (yaşlanmak, yaşlı olmak), kaşiş (yaşlı kimse, şeyh; kilise hiyerarşisinde bir sınıf rahip; Hıristiyan rahibi) * yaşamını manastırda inzivada geçiren, hiç evlenmemiş papaz, rahip, derviş

keşişhane : aram., sür., far.* kaşiş (yaşlı kimse, şeyh; kilise hiyerarşisinde bir sınıf rahip; Hıristiyan rahibi) (aram., sür.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * keşişlerin yaşadığı yer, manastır

keşişleme : aram, sür. * kaşiş (yaşlı kimse, şeyh; kilise hiyerarşisinde bir sınıf rahip; Hıristiyan rahibi) (aram., sür.) + leme (durum eki) (tür.) * güneydoğudan esen yel, akçayel; pusulada güneydoğuyu gösteren yön

keşke : far. * kaş, keş (çeken, çekici, taşıyan) (far.) + ki (edat eki) (tür.) * dilek anlatan cümlenin başına gelen "dilerdim ki, ne olurdu" gibi, özlem veya pişmanlık bildiren, “iç çekme” deyişine konu olan edat

keşkek : far. * kaşk (süt pıhtısı veya peynir altı suyu; arpa suyu, arpa) + ak (isim yapım eki) * iyice dövülmüş et ve yarmayla (yarılmış buğday) yapılan bir yemek; haşlandıktan sonra kurutulmuş buğday

keşki : far. * kaş, keş (çeken, çekici, taşıyan) (far.) + ki (edat eki) (tür.) * dilek anlatan cümlenin başına gelen "dilerdim ki, ne olurdu" gibi, özlem veya pişmanlık bildiren, “iç çekme” deyişine konu olan edat

keşkül : far. * keşidan (çekmek, germek, uzatmak, götürmek), keş (çeken, götüren) + kül (çanak, kase, tas, kadeh; omuz) * dövülmüş fıstık veya rendelenmiş hindistanceviziyle üstü bezenmiş, sütten yapılmış bir tatlı; hindistancevizi kabuğundan yapılmış, yarımküre biçiminde bir tür tas (keşkül-ü fukara (fakirler kasesi) (far.), cul (dip kısım; göt) (fra.) )

keşkül-ü fukara : far., ara. * keşkül (hindistancevizi kabuğundan yapılmış, yarımküre biçiminde bir tür tas) (far.) + ü (tamlama eki) + fukara (fakirler, yoksullar) (ara.) * fukara kasesi; dervişlerin kendilerine verilen kuru yiyeceği koydukları kap; badem, süt, pirinç unu ve şekerle yapılan bir tatlı

keşlemek : tür. * keşle (önemsememek, aldırış etmemek, önem vermemek, umursamamak, değer vermemek, ciddiye almamak, dikkate almamak) + mek (fiil mastar eki) * önemsememek, aldırış etmemek, önem vermemek, umursamamak, değer vermemek, ciddiye almamak, dikkate almamak

keşmekeş : far. * kaş, keş (çek, çeken, çekme) + mi (karşılıklı) + kaş, keş (çek, çeken, çekme) * karşılıklı çekişme; karmakarışık, karışıklık, karışık olma durumu

keşmir : san. * ke (su) + şmir (kurumak, kurutmak, çekilmek) * Hindistan'ın kuzeybatısında, Himalayalar'da bulunan Keşmir bölgesinde yetişen Keşmir keçilerinin ince ve yumuşak yünlerinden elde edilen, son derece hafif, ince dokulu, yumuşak, sıcak tutan ve lüks sayılan tekstil ürünü, kazmir, kaşmir

keşpeş : far. * keşidan (çekmek, germek, uzatmak, götürmek), keş (çek, çeken, çekme) + peş (ard, arka, peşi sıra, ardı sıra; at yelesi, saç perçemi, sarığın veya eteğin sarkan ucu) * peş peşe, ardı ardına; karmakarışık, işe yaramayan gereksiz eşyalar yığını

keşşaf : ara. * kaşafa (açmak, açığa çıkarmak, meydana çıkarmak, ortaya koymak, bulmak), kaşif (keşfeden, açığa çıkaran, ortaya çıkaran, bulan, mucit), keşif (açma, açığa çıkarma, meydana çıkarma, ortaya koyma, bulma) * açığa çıkaran, ortaya çıkaran, meydana çıkaran, ifşa eden, bulan, açıklayan, açıklayıcı

ket : tür. * ket (engel, set, durdurma, bağlama, kesme, engelleme) * engel, mani, kesinti (kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) (ara.), cut (kesmek) (ing.) )

ketal : lat., fra. * cathalanus (Katalonya’ya ait) (cathalonia (İspanya ve Portekiz'i kapsayan İber Yarımadası'nın kuzeydoğusunda yer alan tarihi ve özerk yönetim bölgesi) (Gothia (Gotlar) + onia (yer, bölge eki) ) + us (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (lat.); catalogne (katalon bezi) (fra.) * kolalı, parlak, düzgün dokulu bez

ketamin : lat. * ket (keton) + amine (amin grubu (R − NH2) ) * yapısında keton ve amin gruplarını birlikte barındıran, kısa etkili genel anestezik ve disosiyatif ajan olarak kullanılan, bilinç dışı durumlar yaratan, ağrı hissini baskılayan ve bazen psikedelik etkiler gösteren farmakolojik ve sentetik bir madde (C13H16ClNO)

ketanserin : lat. * ket (keton grubu) + anserin (serotonin reseptör antagonisti yapısı eki) * serotonin (5-HT2) reseptörlerini bloke ederek tansiyon düşürücü ve damar genişletici etki gösteren, psikofarmakoloji ve kardiyovasküler alanda kullanılan farmakolojik bir bileşik (C22H22FN3O3)

ketçap : mal. * kecap (fermente balık sosu) (mal.), ketchup (ing.) * domates, sirke, şeker ve baharatlarla hazırlanan yoğun sos

kete : erm. * gatay (bir pasta türü) * mayalı veya mayasız hamurdan yapılan külde pişirilmiş çörek; bir çeşit pasta, külde pişirilen ekmek (gateau (pasta) (fra.) )

ketebe : ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı), katib (yazan, yazıcı) * bir hattatın yazdığı yazının altına koyduğu imza

ketebehu : ara. * ketebe (yazmak; yazdı) + hu (o) * yazma eserlerin sonunda, levhaların altında bulunan, "bunu o yazdı" anlamına gelen yazan kişi imzası yerine de kullanılan bir ifade

keten : far., ara. * katan (keten bitkisi ve bundan yapılan dokuma, lif bitkisi, flax) (far.), kettan (ara.) * lifleri tekstil endüstrisinde kullanılan, doğal, uzun ve ince bir bitki lifi olan keten bitkisini ve bu bitkiden elde edilen kumaş

ketencik : far., tür. * katan (keten bitkisi ve bundan yapılan dokuma, lif bitkisi, flax) (far.) + cik (küçültme eki) (tür.) * deniz yosununun ince bir cinsi (Muscus Arboreus); turpgillerden, küçük sarı çiçekli, yağlı bir bitki (Chamaelina Sativa) ve bu bitkiden elde edilen, sabun yapımında ve resim sanatında kullanılan bir yağ

ketenpere : gre. * kataperas (aşağı taraf, bir şeyin alt ucu) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta) + peras (karşı, öte, uzak, karşı taraf) ) * düzen, sahtekarlık, aldatmaca, dümen, dolap, hile, tuzak; dolandırıcılık

ketentohumu : far., tür. * katan (keten bitkisi ve bundan yapılan dokuma, lif bitkisi, flax) (far.) + tohum (bitkilerde döllenme sonunda yumurtacıktan oluşan ve yeni bir bitki oluşmasını sağlayabilen tane; çekirdek, döl) + u (iyelik eki) (tür.) * keten bitkisinden elde edilen, besin değeri yüksek olup yağ, lif ve sağlık amaçlı kullanılan bitkisel tohum

kethüda : far. * kad, kade, ket (ev) + huda (sahip, efendi, reis, emir, amir) * Osmanlı döneminde, zengin kimselerin veya devlet görevlilerinin buyruğunda çalışan, onların bazı işlerini gören kimse; ev sahibi; ev işlerini idare eden kişi; Sasani devletinde köy yöneticisi

ketıl : lat., ing. * catinus (derin çanak, yemek kabı), catillus (küçük kase, küçük kazan) (lat.); kettle (ing.) * su kaynatmak için kullanılan metal kap, su ısıtmaya yarayan kap, elektrikli su ısıtıcısı

ketiapin : lat. * que (benzothiazepin öneki) + tia (thiazepine halkası eki) + pine (trisiklik antipsikotik eki) * yapısında benzothiazepine türevi bir halka sistemi taşıyan, dopamin ve serotonin reseptörlerini etkileyerek antipsikotik etki gösteren, özellikle şizofreni, bipolar bozukluk ve majör depresyon tedavisinde kullanılan atipik bir antipsikotik bileşik (C21H25N3O2S)

ketm : ara. * keteme (saklamak, gizlemek), ketum (saklayan, gizleyen) * saklama, gizli tutma, göstermeme

keto : gre. * ketos (deniz canavarı, büyük deniz yaratığı) * Yunan mitolojisinde, deniz tanrısı Pontos ile Gaia’nın kızı olan ve genellikle deniz canavarlarının annesi olarak bilinen tanrıça

ketoasidoz : lat., gre. * keto (keton (R−C(=O)−R') (R=Radikal) belirteci) + acidum, acidus (ekşi, asit) (lat.) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) (gre.) * vücutta aşırı keton cisimlerinin birikmesi sonucu metabolik asidoza, yani kanın pH seviyesinin tehlikeli şekilde düşmesine neden olan ve özellikle diyabet, açlık veya alkol zehirlenmesinde görülen ciddi bir asit-baz dengesizliği durumu

ketojen : gre. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genesis (yaratılış, oluşum), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) * ketojenez ile ilgili; keton üretimine yol açan metabolik süreçler (örneğin düşük karbonhidrat, yüksek yağ içeren ‘ketojenik diyet’i) ile ilgili; vücudun enerji üretmek için karbonhidratlar yerine yağları parçalayarak "keton" adı verilen molekülleri ürettiği süreç veya bu amaca uygun olan beslenme tarzı ile ilgili

ketojenez : gre. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genesis (yaratılış, oluşum) (genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + isis (isim yapım eki) ) * karaciğerde yağ asitlerinin yıkımı sonucu asetil-CoA’dan keton cisimlerinin (asetoasetat, β-hidroksibütirat, aseton) sentezlendiği metabolik süreç

ketojenik : gre. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genesis (yaratılış, oluşum), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ketojenez ile ilgili; keton üretimine yol açan metabolik süreçler (örneğin düşük karbonhidrat, yüksek yağ içeren ‘ketojenik diyet’i) ile ilgili; vücudun enerji üretmek için karbonhidratlar yerine yağları parçalayarak "keton" adı verilen molekülleri ürettiği süreç veya bu amaca uygun olan beslenme tarzı ile ilgili

ketokonazol : lat. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) + conazol (azole halkası taşıyan antifungal bileşik son eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * mantar enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan antifungal ilacın etken maddesi (C26H28Cl2N4O4)

keton : lat. * acetum (ekşi sıvı, asit, sirke) + one (oksijenli bileşik) * karbonil grubuna (C=O) iki alkil veya aril grubunun bağlandığı bileşikler; enerji metabolizması sırasında ortaya çıkan ve özellikle karbonhidrat eksikliğinde yağ asitlerinden türeyen önemli bir molekül sınıfın

ketonemi : lat., gre. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) (lat.) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * kan dolaşımında normalden fazla keton cisimlerinin bulunması durumu

ketonüri : lat., gre. * keton (keton (R−C(=O)−R') belirteci) (lat.) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * idrarda aşırı keton cisimlerinin bulunması durumu

ketoprofen : lat. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) + profen (profesyonel veya fenil grubu çağrışımlı, farmasötik ek) * ağrı kesici ve iltihap giderici olarak kullanılan nonsteroid antiinflamatuar ilacın etken maddesi (C16H14O3)

ketorolak : lat. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) + rolac (ilaç son eki) * ağrı kesici ve iltihap giderici etkisi olan nonsteroid antiinflamatuar ilacın etken maddesi (C15H13NO3)

ketotifen : lat. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) + tifen (ilaç son eki) * alerjik reaksiyonların önlenmesi ve tedavisinde kullanılan antihistaminik ve mast hücre stabilize edici ilacın etken maddesi (C19H19NOS)

ketozis : lat., gre. * keto (keton (R−C(=O)−R') belirteci) (lat.) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) (gre.) * vücutta normalden fazla keton cisimlerinin üretildiği ve biriktiği metabolik durum

ketu : san * ketu (işaret, bayrak, ışık, bulut, iz, gölge) * Hint mitolojisinde ve Vedik astrolojide alçalan ay düğümü ve tanrı Vişnu tarafından başı kesilen ölümsüz asura Svarbhanu'nun iki yarısından biri

ketum : ara. * keteme (susmak, sır tutmak, gizlemek, saklamak) * ağzı sıkı, sır tutan; gizleyen, saklayan

ketumiyet : ara. * ketum (ağzı sıkı, sır tutan; gizleyen, saklayan) + iyet (isim yapım ve durum eki) * sır saklama, sır tutma

kevahin : ara. * kahana (bilmek, kehanette bulunmak, kutsal bilgiye sahip olmak), kahin (geleceği bildiği, sezdiği veya ilahi plandan, gaybdan haber verdiği kabul edilen kişi; falcı, müneccim, peygamber benzeri figür) * kahinler, falcılar, gaybdan haber verenler; alimler

kevaib : ara. * kaib (tomurcuk, tane, çekirdek) * tomurcuklar, taneler, çekirdekler

kevakib : ara. * kevkeb (parlamak, aydınlık olmak; yıldız) * yıldızlar

kevaşe : kür., ara. * kevaşe (çürümüş, koflaşmış, dökülmüş) (kür.), kavada (fuhşa aracılık etmek) (ara.) * maddi gelir karşılığında cinsel ilişkiye giren ve bu işi meslek edinen kadın

kevel : tür. * kebe (kalın yün kumaş, keçe, aba) * kuzu veya koyun postundan yapılmış kürk

keven : far. * gavan, geven (zamk elde edilen dikenli çalı cinsi) * baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından, bazı türlerinden kitre adı verilen bir zamk elde edilen, hayvan yemi, çit yapımı ve arıcılıkta da kullanılan dikenli bir çalı

kevgir : far. * kef (köpük) + giriftan (tutmak, almak, yakalamak, kavramak), giriftan (tutmak, almak, yakalamak, kavramak), gir (taşıyan, yapan, tutan, alan, işlevi yerine getiren) * delikli kaşık, sıvı içindeki katı yiyecekleri süzmek için kullanılan delikli mutfak gereci; süzgeç gibi her şeyi kaçıran, tutamayan şey

kevi : ara. * kava (yakmak, dağlamak, ütülemek) * dağlayan, yakan, ütüleyen

kevkeb : ara. * kevkebe (parlamak, aydınlık olmak, ışık saçmak, ışıldamak) * ışık saçan gök cismi; yıldız; gezegen

kevme : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kevm, kavm (ayakta durma, dikilme, doğrulma) * namazda rükudan kalkarken, secdeye gitmeden önce iyice doğrulmak ve en az “Sübhanellah” diyecek kadar ayakta durmak

kevn : ara. * kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek), kainat (oluşum, yaratılış, var olma) * varlık, yaratılış, oluşum, alem, kainat (gene (gen), genesis, genèse, Genesis (oluşum) (gre., ing., fra., alm.) )

kevni : ara. * kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek), kevn (varlık, olgu, oluşum, yaratılış, alem, kainat) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * oluşa ait, yaratılış ile ilgili, var olma ile ilgili

kevser : ara. * kesir (çok, fazla) * çokluk, bolluk, bereket; Kur’an’ın 108. suresi

key : far. * key (şah, hükümdar) * eski Acem padişahlarının namı

keyboard : ing. * key (anahtar, tuş) + board (tahta, pano) * üzerinde harf, rakam ve sembollerin yer aldığı, yazı yazmaya veya komut vermeye yarayan elektronik veri giriş aygıtı, klavye

keyd : ara. * kade (tuzak kurmak, hile yapmak, düzen kurmak, komplo düzenlemek, kumpas kurmak, gizlice zarar vermeyi tasarlamak) * tuzak, hile, kumpas, komplo

keyf : ara. * keyfe (nasıl) * hal, durum; ruh hali, huzurlu ruh hali, iç ferahlığı, hoşnutluk, neşe, zevk alma durumu, haz, iç huzuru, neşe, gönül rahatlığı, huzur, afiyet, sağlık, sıhhat; memnuniyet, hoşlanma; neşe, sevinç, sürur

keyfe : ara. * keyfe (nasıl) * nasıl (soru olarak)

keyfiyet : ara. * keyf (hal, durum, vaziyet) + iyet (isim yapım ve durum eki) * ruh hali, huzurlu ruh hali, iç ferahlığı, hoşnutluk, neşe, zevk alma durumu, haz, iç huzuru, neşe, gönül rahatlığı

keyif : ara. * keyf (hal, durum, vaziyet), keyefe (nasıl olmak, nitelik kazanmak, biçim ve durum göstermek) * ruh hali, huzurlu ruh hali, iç ferahlığı, hoşnutluk, neşe, zevk alma durumu, haz, iç huzuru, neşe, gönül rahatlığı, huzur, afiyet, sağlık, sıhhat; memnuniyet, hoşlanma; neşe, sevinç, sürur

keykubat : far. * key (soylu, hükümdar, şah) + kubad (güçlü, kudretli, muhafız, koruyan, esirgeyen kişi; Sasani hanedanına mensup, özellikle I. Kubad (Kavad) isminde somutlaşan bir şah ismi) * Kubad hanedanından gelen soylu kral, soylu ve kudretli hükümdar, soylu ve kudretli şah

keyle : ara. * kala (tartmak, ölçmek, ayarlamak, belirli bir ölçüyle paylaştırmak), mikyal (ölçü, tartı, ölçek) * ölçek, tohum ölçeği, hububat ölçüsü, kile; Osmanlı ve çevresinde kullanılan, genellikle tahıl için geçerli olan geleneksel ağırlık ve hacim ölçü birimi, ağırlık ölçeği (khilioi (bin) (gre.); kilo (ing., fra., alm.); calculate, calculer (hesaplamak), scale, échelle, Skala (ölçek) (ing., fra., alm.) )

keylus : gre. * khein (dökmek, akıtmak, fışkırtmak), khylos (sıvı, öz su, sindirilmiş sıvı, salgı, lenfatik yağlı sıvı, şilüs) (gre.); chylus (lat.) * bağırsaklardaki sindirilmiş besinlerin oluşturduğu, içinde besinlerin yağlarından oluşan yağ damlacıkları bulunan süt beyazı lenf sıvısı, akkan, kilüs

keymus : gre. * khymos (sıvı, öz su, meyve suyu, sindirim sıvısı) (gre.); chymus (lat.) * yemeklerin mide özsuyuyla karıştıktan sonra aldığı durum; sindirilmiş besinlerin mide ve onikiparmak bağırsağında oluşan yarı akışkan karışımı, kimüs

keyveni : far. * ked (ev) + banu (hanımefendi) * bir evin idaresini üstlenen hanımefendi; aşçı kadın, yaşlı kadın; ekmek yapan kimse; düğün yemeği yapan kimse, aşçı kadın (genellikle kadın için); yemek pişirmede becerikli, tutumlu kadın

kez : tür. * kez (sıra, nöbet, defa, sefer, tekrar, zaman) * kere, defa, sefer, tekrar

keza : ara. * ke (gibi) + za (bu, böyle) * böyle, aynı şekilde, tıpkı böylece; aynı şekilde, bunun gibi, bununla beraber, ayrıca

kezalik : ara. * ke (gibi) + zalike (bu, şu, o) * böylece, bunun gibi

kezban : far. * ked (ev) + banu (hanımefendi) * bir evin idaresini üstlenen hanımefendi; aşçı kadın, yaşlı kadın; ekmek yapan kimse; düğün yemeği yapan kimse, aşçı kadın (genellikle kadın için); yemek pişirmede becerikli, tutumlu kadın; kahya kadın, bir yeri idare edebilen kadın; kadın ismi

kezm : ara. * kazeme (öfkesini bastırmak), kazım (öfkesini açığa vurmayıp bastıran; hoşgörülü, bağışlayıcı, sabır sahibi) * öfkeyi bastırma, kızgınlığı yenme, öfke ve hiddeti meydana çıkarmama

kezzab : ara. * kezebe (gerçek olmayanı söylemek, doğru olmayanı söylemek, yalan söylemek), kezzebe (yalanlamak, yalan olduğu öne sürmek) * gerçek olmayanı söyleyen, doğruyu söylemeyen, yalancı

kezzap : far. * tizzab (keskin su; güçlü asit) (tiz (keskin) + ab (su) ) * nitrik asit olarak bilinen, saf hali renksiz olan ancak zamanla sararabilen oldukça güçlü ve aşındırıcı (korozif) bir inorganik asit türü (HNO3)

khamaecyparis : gre. * khamai (yer, küçük, alt, aşağı, düşük) + kyparis (servi) * küçük ve bodur servi benzeri ağaç veya çalı, Cupressaceae familyasından bir bitki

khamaedorea : gre. * khamai (yer, küçük, alt, aşağı, düşük) + dorea (hediye) * küçük palmiye türleri, dekoratif amaçlı yetiştirilen, Arecaceae familyasından bir bitki

khamaemelum : gre. * khamai (yer, küçük, alt, aşağı, düşük) + melon (elma) * bodur ve aromatik, elma kokulu çiçekleri olan otsu bitki, Asteraceae familyasından bir bitki

khamaerops : gre. * khamai (yer, küçük, alt, aşağı, düşük) + rhops (çalı) * bodur palmiye türleri, Arecaceae familyasından bir bitki

khandoba : san. * khanda (parça, kırmak, kesmek parçalamak) + ba (baba, saygı ünvanı) * Hint mitolojisinde iblisleri parçalayan, savaşçı baba tanrı

khaos : gre. * khainein (açılmak, yarılmak, ağzını açmak, boşluk oluşturmak), khaos (boşluk; maddenin uçucu hali, gaz) * Yunan mitolojisinde ve kozmogonisinde düzenli evren (kosmos) yaratılmadan önce var olan sonsuz karanlık boşluk, her şeyin doğduğu ilksel yokluk alanı (Khaos’tan Nyx (gece), Erebus (karanlık), Gaia (toprak) gibi ilk varlıklar türemiştir.); evrenin doğum öncesi hali, ilksel düzensizlik ve sınır tanımazlık

kharos : gre. * kharos (sert bakışlı; karanlık, ölüm, sessizlik) * Yunan mitolojisinde ölüm meleği, can alan ruh veya Azrail benzeri ve Thanatos ile de ilgili figür; ölüm anında gelen karanlık varlık, ruhları Hades’e taşıyan figür

khepri : mıs. * hepr (olmak, vücuda gelmek, oluşmak, doğmak, dönüşmek) * oluşan, dönüşen, sabah doğan; Mısır mitolojisinde Güneş tanrısı Ra’nın sabah halini temsil eden, kutsal bokböceği (scarab) ile sembolize edilen, kendi kendini var eden, sabah güneşi olarak yeniden doğan tanrı olarak tanımlanan karakter (bokböceği, yumurtalarını gübre topunun içine bırakıp bu topu yuvarladığından, Mısırlılar bu davranışı Güneş'in sabah doğuşunu gökyüzünde yuvarlanarak yükselmesine benzetmişlerdir.)

khione : gre. * khione (kar; karla ilgili olan, kar gibi olan) * Yunan mitolojisinde, bazı kaynaklarda rüzgâr tanrısı Boreas’ın kızı, bazı versiyonlarda Dağ Tanrısı Parnasos’un kızı olarak geçen kar tanrıçası, kışın ve karın kişileşmiş hali

khnum : mıs. * hunumu (birleştirmek, bütünleştirmek, şekil vermek) * şekil veren, biçimlendiren, birleştirici, yaratıcı; Mısır mitolojisinde Nehir Tanrısı ve yaradılış ustasıdır; özellikle çömlekçi çarkında insan bedenlerini Nil çamurundan yoğurarak yaratan, Nil’in kaynaklarının ve yaşamın akışının koruyucusu, bereketin ve yaratımın tanrısı

khonsu : mıs. * hons (gezmek, dolaşmak) * gezen, dolaşan; gökyüzünde dolaşan (ay), zamanla ve sağaltıcı güçlerle bağlantılı kozmik gezgin; Mısır mitolojisinde Ay tanrısı, zamanın düzenleyicisi, iyileştirici-tedavi edici tanrı

khora : gre. * khein (yaymak, dökmek), khora (yayılmış alan, geniş yer, açık saha; ülke, yurt, yer) * formların ve maddelerin oluştuğu, ama kendisinin şekilsiz ve algılanamaz olduğu varlık alanı; ne tamamen var ne tamamen yok, alıcı ama biçimsiz, formların ortaya çıktığı “mekan” veya varlık için bir aracı plan; varlığa yer veren uzay

kıble : ara. * kab (önce, karşısında), kabele (yönelmek, karşı durmak) * karşıda bulunan, yönelinen kutsal yön, yönelinen taraf, yüz dönülen yön; İslami terminolojide namaz kılarken dönülen yön, Kabe’nin bulunduğu istikamet

kıblegah : ara., far. * kıble (karşıda bulunan, yönelinen kutsal yön, yönelinen taraf, yüz dönülen yön; İslami terminolojide namaz kılarken dönülen yön, Kabe’nin bulunduğu istikamet) (ara.) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) (far.) * kıble tarafı. kıblenin bulunduğu yer

kıblenüma : ara., far. * kıble (karşıda bulunan, yönelinen kutsal yön, yönelinen taraf, yüz dönülen yön; İslami terminolojide namaz kılarken dönülen yön, Kabe’nin bulunduğu istikamet) (ara.) + nüma (gösteren şey) (far.) * kıble yönünü göstermek için bulunulan yere göre özel işareti bulunan pusula

kıbrıs : gre., lat. * kypros (küpür, bakır; sakız ağacı, ladan reçinesi) (gre.); cuprum (bakır) (lat.) * bakırla veya reçineyle özdeşleştirilen ada; Türkiye'nin güneyinde, Mısır'ın kuzeyinde yer alan Akdeniz'de bir ada

kıbrıscık : hit., tür. * kyberis (sibe (kutsal) + ris (su, gür su) (hit.) + çik (küçültme eki) (tür.) * Bolu’nun bir ilçesi

kıbti : gre. * aigyptios (Mısırlı) (aigyptos (Mısır) + ios (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * Kıbt soyundan olan, çingene, çingene ile ilgili; Mısır’da yaşayan yerli Hristiyan halk (Kıbt halkı) ve bu halka mensup olan kişi

kıç : tür. * kıç (arka, geri, ard) * bacağın arkası; geride olan, arka taraf; insan veya hayvan vücudunun arka kısmı, özellikle kalça ve makat bölgesi; bir şeyin geride kalan kısmı; arka bölüm (teknenin kıçı)

kıçıkırık : tür. * kıç (arka, geri, ard) + ı (iyelik eki) + kırık (kırılmış, parçalanmış, kesilmiş, dağılmış) * önemsiz, değersiz, küçük ve işe yaramaz; arka tarafta kalmış, kırık dökük, aşağı görülen; değeri olmayan, basit, sıradan ve hor görülen kişi veya nesne

kıçın : tür. * kıç (arka, geri, ard) + ın (ile ilgili, gibi, -a ait) * geri geri, geriye doğru

kıdem : ara. * kadem (ayak, adım, ilerleme, varış) * öncelik, eskilik, önce olma durumu; hizmet süresi, çalışılan yılların toplamı, deneyim ve mevki üstünlüğü; zaman bakımından bir yerde veya görevde daha önce bulunmuş olma hali

kıdr : ara. * kadara (ölçmek, takdir etmek, değerlendirmek, miktarlamak, biçmek, belirlemek), kadr (güç, kuvvet, kudret, yetki, iktidar), kidr (çömlek, tencere) * çömlek, tencere, kap, çanak; kızarmak, kızartmak (kettle, Kessel, cauldron, Chaudière (kazan) (ing., fra., alm.), cuire (pişirmek), kudur (kazanlar) (ara.) )

kığı : tür. * kig (atık, dışkı, pislik) * keçi, koyun, geyik veya deve dışkısı

kıh : tür. * kıh (boğazdan çıkarılan tiksinme, öksürme sesinden ses yansımalı kelime) * (çocuk dilinde) kir, kirli, pis, tiksindirici

kıkır : tür. * kık (boğuk, kısa, kesik ses taklidi (ses yansımalı kelime) ) + ır (fiilimsi, tekrarlama eki) * gülmeye veya boğuk sesle kıkırdayarak ses çıkarmaya yönelik taklidi ifade; boğuk ve kısa bir kahkaha sesi.

kıkırdak : gre., tür. * khondros (kılçık, iri taneli tahıl, danecik) (gre.); kıkır (sert ama kırılgan, çıtırdayan yapı bağlamında ses yansımalı kelime) + dak (ile ilgili, gibi) (tür.) * esnek, yarı saydam, sert ama kemik denli sert olmayan, bükülebilir yapıda olan ve genellikle kemik uçlarında veya kulak, burun gibi organlarda bulunan destekleyici, esnek ve damarsız bağdokusu doku

kıkırdamak : tür. * kıkır (boğuk, kısa ve kesik gülme sesi taklidi) + da (tekrarlama, süreklilik bildiren fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bastırılmış, kısa ve kesik biçimde, genellikle sessizce gülmek; boğuk ve titrek bir şekilde kahkaha atmadan gülümsemek

kıl : tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) * memelilerin derisinden çıkan, genellikle ince, uzun, esnek ve keratin adlı proteinden oluşan, sıcaklık dengesini koruma, hissetme ve dış etkilere karşı koruma işlevi gören ipliksi yapı niteliğindeki doğal vücut örtüsü

kılabdan : ara., far. * kallab (çıkrık, iplik eğirme çarkı) (ara.) + dan (ile ilgili, -e ait) * bakır, kalay, pirinç gibi madenlerden çekilerek gümüş ve altın yaldızlar vurulmuş, saç kadar ince metal iplik; pamuk ipliğine sırma katılarak eğrilmiş iplik

kılade : ara. * kalada (bükmek, dolamak, toplamak) * boyuna takılan gerdanlık, kolye vb. şey; fıkıh terimi olarak hac ve umre münasebetiyle kurban edilecek hayvanın (hedy) boynuna kurban olduğunu göstermek için takılan nesne

kılafet : gre., ara. * kalafatizein (yapıştırıcı ve izole edici madde sürmek, ziftlemek, mastiklemek, harçlamak, tutkallamak, kalafatlamak) (kalafat (yapıştırıcı, zift, mastik, tutkal, harç) + izein (-lamak, dönüştürmek, kılmak; fiil mastar eki) ) (gre.) + et (isim yapım eki) (ara.) * gemi ziftleme işi, kalafatlama işi, kalafatlık

kılağı : tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + a (ara ses) + ğı (aitlik veya nitelik bildiren isim yapım eki) * hayvanların, özellikle keçi ve at gibi hayvanların ince ve uzun tüylerinden elde edilen, dokuma veya fırça yapımında kullanılan doğal lif; ince, dayanıklı ve parlak özellikli kıl türü; taş üzerinde bilenen bir kesici aracın keskin yüzüne yapışan ve aracın iyi kesebilmesi için, yağlanmış yumuşak bir taşla kaldırılması gereken çok ince çelik parçacıkları

kılaptan : ara. * kallab (çıkrık, iplik eğirme çarkı) * bakır, kalay, pirinç gibi madenlerden çekilerek gümüş ve altın yaldızlar vurulmuş, saç kadar ince metal iplik; pamuk ipliğine sırma katılarak eğrilmiş iplik

kılavuz : tür. * kıl (göstermek, yönlendirmek fiili kökü) + av (ara ses, isim gövdesi) + uz (nitelik ve meslek bildiren isim eki) * yol, yön veya bilgi gösteren; bir kişiyi veya topluluğu doğru biçimde yönlendiren kimse veya araç; rehberlik eden kişi, belge veya sistem

kılbaz : tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı; mecazen huysuzluk, titizlik) (tür.) + baz (-cı, yapan, eden kişi; oynayan, iştigal eden, uğraşan) (far.) * titiz, her şeye karışan, ayrıntılarla uğraşmayı alışkanlık haline getiren; huysuzluk ve takıntılı davranışlar sergileyen kimse yalaka, dalkavuk, yağcı

kılcal : tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + cal (ile ilgili, gibi, -a ait) * kıl gibi ince olan; özellikle damarlar ve borucuklar gibi yapıların çok ince ve saç teli kalınlığında olduğunu belirten; ince, dar ve yaygın şekilde uzanan

kılcal damar : tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + cal (ile ilgili, gibi, -a ait) + damar (vücutta kan taşıyan borucuk) * kan dolaşım sisteminde atardamarlarla toplardamarları birbirine bağlayan, çeperleri çok ince olan ve madde alışverişinin gerçekleştiği en küçük kan damarları

kılcan : tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + can (ile ilgili, gibi, -a ait) * kuş avlamada kullanılan, at kuyruğunun kılından yapılmış bir tür tuzak

kılçık : tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) (tür.) + çık (küçültme ve isim yapım eki) * özellikle balıkların etinde bulunan, kıl gibi ince ve sert yapılı küçük kemiksi parça; ince ve sivri uçlu, batıcı, sert yapı, balık iskelet

kılgı : tür. * kıl (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + gı (isim yapım eki) * bir işin yapılmış olma durumu; davranış, eylem, fiil, tutum; kuramı yapılmış olan bir şeyi düşünce alanından eylem alanına geçirme, gerçekleştirme işi, uygulama

kılıbık : tür. * kıl (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + ı (ara ses) + bık (isim yapım eki) * karısı veya partneri karşısında aşırı uysal ve sözden çıkmayan tutum sergileyen, kendi iradesini ortaya koyamayan erkek

kılıç : tür. * kıl (kesmek, biçmek, ayırmak) + ıç (isim yapım eki) * savaşta veya savunmada kullanılan, ucu sivri ve keskin, kesmeye ve yaralamaya yarayan, tek veya çift ağızlı uzun metal silah

kılıçbalığı : tür. * kılıç (kesici, sivri uzun metal silah) + balık (suda yaşayan solungaçlı omurgalı hayvan) + ı (iyelik eki) * Xiphiidae familyasından üst çenesi kılıç gibi uzamış, uzun, ince ve kılıcı andıran sivri burunlu, denizlerde yaşayan büyük ve hızlı bir balık türü

kılıf : tür. * kıl (kesmek, biçmek, ayırmak) + ıf (isim yapım eki) * genellikle kılıcı, silahı, kalemi veya benzeri nesneleri korumak veya taşımak için kullanılan, içine sokulan ve koruyan kap, örtü veya kovan; ayrıca giysi ve eşya örtüsü

kılık : tür. * kıl (kesmek, biçmek, ayırmak) + ık (isim yapım eki) * bir kişinin dış görünüşü, giyimi, tavrı ve davranışlarıyla oluşturduğu genel dış imaj veya tarz

kılkapan : tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + kapan (yakalayan, kavrayan; yakalamaya yarayan araç) * çağlar öncesinde çam ağaçlarından sızmış reçinelerin taşıllaşmasıyla oluşmuş, süs eşyası yapımında kullanılan, açık sarıdan kızıla değin türlü renklerde olabilen, kolay kırılabilen, bir yere hızlıca sürtülüp hafif cisimlere yaklaştırıldığında onları kendine çeken, yarı saydam bir madde, kehribar

kılkıran : tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + kıran (kesen, parçalayan, dağıtan; yok eden, ortadan kaldıran, mahveden, helak eden) * bağışıklık sisteminin saç köklerine saldırması sonucu saçlı deri, sakal bölgesi, kaşlar, kirpikler ve diğer vücut kıllarının, belli bir belirti olmaksızın tüm vücuda yayılmış bir biçimde dökülmesiyle karakterize olan, otoimmün kökenli bölgesel saç kaybı hastalığı, saçkıran, alopesi areata

kılkuyruk : tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) * kuyruk tüyleri uzun, ince ve sert yapılı olan, özellikle ördekgillerden bir kuş türü, anas acuta); ince yapılı, çelimsiz veya arkasında dolanan kişiyi belirten küçümseyici bir sıfat

kıllanmak : tür. * kıl (genellikle deriden çıkan, ince, ipliksi vücut uzantısı olan keratin yapılı tüy; ince, sert tüy, ince, sert ipliksi yapı) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * vücutta kıl çıkmaya başlamak; bir kişiye veya duruma karşı içten içe rahatsızlık duymak, kuşkulanmak veya sinirlenmek

kılmak : tür. * kıl (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi gerçekleştirmek, uygulamak, yerine getirmek, ifa etmek, yapmak, ... hale getirmek; özellikle dini görevleri yerine getirmek (örneğin namaz kılmak); bir şeyi bir duruma getirmek, kavuşturmak (örneğin mutlu kılmak, şerefli kılmak)

kılükal : ara. * kıyle (dendi, söylendi) + kale (söyler, söylenir, denir) * dedikodu, söylenti

kımıl : tür. * kım (kımıldatmak, kıpırdatmak, hafifçe hareket ettirmek) + ıl (edilgen fiil eki) * özellikle buğday ve pamuk gibi ürünlere zarar veren, gece aktif olan, bitki özsuyu emici bir tür böcek, lygus spp.; küçük, kıpır kıpır hareket eden haşere veya kurtçuk

kımız : tür. * kım (ekşimek, fermente olmak, mayalanmak) + ız (isim yapım eki) * Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türk halklarına özgü olan, dişi at (kısrak) sütünün mayalanmasıyla (fermente edilmesiyle elde edilen hafif alkollü, ekşimsi geleneksel içki

kımkım : tür. * kım (ses yansımalı onomatopeik kelime) + kım * ağır ağır konuşan (kimse); her işinde ağır davranan (kimse)

kımlanmak : tür. * kım (kımıldatmak, kıpırdatmak, hafifçe hareket ettirmek) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * (kuş için) uçmak üzere olmak, uçmaya hazırlanmak; kalkacakmış gibi olmak, kalkmak üzere davranmak

kın : tür. * kın (silah, özellikle kılıç ve bıçak gibi kesici aletlerin sokulduğu koruyucu kılıf) * kılıç, hançer veya bıçak gibi kesici aletlerin taşınmasını ve korunmasını sağlayan, genellikle deriden veya metalden yapılan muhafaza; mecazen içinde saklanan veya dışa vurulmayan duygu veya düşünceleri ima eden kapalı hal

kın kanatlılar : tür. * kın (sert, koruyucu örtü; burada kanatları örten dış yapı) + kanat (kuşlarda ve bazı böceklerde uçmayı sağlayan organ; uçağın iki yanından dışa doğru uzanan ve uçağın havada dengede durmasını sağlayan metal yüzeylerden her biri; taraf) + lı (ile, beraber, birlikte, sahibi) + lar (çoğul eki) * böcekler sınıfına ait, ön kanatları sertleşmiş ve zar kanatları koruyan bir kın (elytra) oluşturan, genellikle tam başkalaşım geçiren, çok sayıda tür içeren hayvanlar takımı, Coleoptera

kına : ara. * hinna (yumuşatmak, merhamet göstermek, şefkatle davranmak; kına ağacından elde edilen kırmızımsı kahverengi boya; hem boya maddesi hem süsleme aracı) * lawsonia inermis bitkisinden elde edilen doğal boya; saç, el, ayak veya tırnakları boyamak için kullanılan doğal bitki boyası; geleneksel törenlerde (özellikle düğün ve bayramlarda) uygulanan süsleme maddesi

kına çiçeği : ara., tür. * hinna (yumuşatmak, merhamet göstermek, şefkatle davranmak; kına ağacından elde edilen kırmızımsı kahverengi boya; hem boya maddesi hem süsleme aracı) (ara.) + çiçek (bitkilerin renkli, kokulu, üreme organlarını taşıyan bölümü) + i (iyelik eki) (tür.) * Hindistan ve Myanmar'a özgü 20-75 cm boyunda, kalın fakat yumuşak gövdeli, sıcak iklimlerde yetişen, küçük beyazımsı veya sarımsı çiçekler açan, yaprakları kurutulup öğütülerek kına elde edilen, süs ve boya bitkisi olarak değerlendirilen, kına ağacı (Lawsonia inermis) olarak bilinen yıllık bitki ve çiçeği, balsam, bahçe balsamı, gül balsamı, dokunma-me-not, benekli snapweed

kınacık : ara., tür. * hinna (yumuşatmak, merhamet göstermek, şefkatle davranmak; kına ağacından elde edilen kırmızımsı kahverengi boya; hem boya maddesi hem süsleme aracı) (ara.) + cık (küçültme, sevgi veya azlık eki) * buğdaypası mantarının, tahılların sap ve yapraklarında oluşturduğu zararlı hastalık

kınalı keklik : ara., tür. * hinna (yumuşatmak, merhamet göstermek, şefkatle davranmak; kına ağacından elde edilen kırmızımsı kahverengi boya; hem boya maddesi hem süsleme aracı) (ara.) + lı (ile, birlikte, beraber) + keklik (Phasianidae familyasından, bozkır ve dağlık alanlarda yaşayan, kısa kuyruklu, eti makbul bir av kuşu) (tür.) * yanaklarında, boynunda veya bacaklarında kına rengini andıran kırmızımsı lekeler bulunan, özellikle Anadolu’da yaygın, ötüşüyle tanınan, etinden ve folklorik anlamından dolayı kırsal kültürde önemli yeri olan, dağlık bölgelerde yaşayan sülüngiller (Phasianidae) familyasından bir kuş türü, Alectoris chukar

kınalı yapıncak : ara., tür. * hinna (yumuşatmak, merhamet göstermek, şefkatle davranmak; kına ağacından elde edilen kırmızımsı kahverengi boya; hem boya maddesi hem süsleme aracı) (ara.) + lı (ile, birlikte, beraber) + yapıncak (üzüm cinsi) (tür.) * Türkiye'nin Marmara bölgesine ait olan, kabuğu kına rengini andıran beyaz, kırmızımsı-mor tonlarda, ince kabuklu, sulu, hoş aromalı, benekli bir üzüm çeşidi

kınamak : tür., lat. * kın (ayıplamak, yermek, suçlamak, hoş görmemek, yanlış bulmak) + a (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) (tür.); condemnare (hüküm giymek, kınamak, suçlamak, mahkum etmek) (con (ile, birlikte, beraber) + damnare (zarar vermek, kınamak, lanetlemek) (damnum (zarar, yaralanma, kayıp) + are (fiil mastar eki) ) (lat.) * bir kimsenin davranışını ahlaki, toplumsal veya vicdani ölçülere göre yanlış, kusurlu veya ayıplanacak bularak açıkça veya içten eleştirmek, onaylamadığını belirtmek, ayıplamak, yermek, suçlamak, hoş görmemek, yanlış bulmak

kındıra : luv. * kinda, kanda (kutsallığı olan, kutlu, iyi, yüce) + ura (uku, yüce, büyük) * sulak yerlerde yetişen, kenarları keskin ve ince uzun yapraklı, koyu renkli bir çayır otu

kındıraç : tür. * kındır (oymak, yiv veya oluk açmak; kazıyarak şekil vermek) + aç (isim yapım ve araç eki) * ağaç, taş veya metal yüzeylerde oluk veya yiv açmak için kullanılan, genellikle kesici ağızlı, el ile kullanılan iş aleti

kınık : tür. * kınık (Oğuz boylarından biri olan Kınık boyundan) (kın (kabile, soy, boy) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * kabileye, soya ait olan; nerede olsa azizdir; İzmir’in bir ilçesi

kınnap : gre. * kannabis (kenevir) * kenevirden yapılmış, kalınca ve sağlam iplik

kıntar : lat. * centenarius (yüze ait, yüz adet içeren), centenarium (yüzlük, yüz kiloluk) * yüzyirmi rıtıl veya yetmiş bin dinar; çok mal; bir sığır derisi dolu altın ve gümüş, kanatir (ç.)

kıpçak : tür. * kabu, kabuk, kavuk (kovuk, oyuk) + çak (küçültme eki); Kumanos, Cumanus, Komani (sarı, sarımsı, solgun) (lat.); kıp (beyaz, açık renk) + çak (ile ilgili olan) (tür.) * Orta Asya ve Doğu Avrupa’da tarihî olarak yaşayan, özellikle 11.-13. yüzyıllarda etkili olan bir Türk boyu ve bu boyun konuştuğu dil

kıpık : tür. * kıp (kapalı) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * (göz için) yarı kapalı

kıpırdamak : tür. * kıp (hareket etmek, hareket ettirmek, kımıldamak, kımıldatmak) + ır (edilgen fiil eki) + da (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * küçük hareket etmek, kımıldamak, yerinden oynamak

kıpıştırmak : tür. * kıp (hareket etmek, hareket ettirmek, kımıldamak, kımıldatmak) + ış (işteş fiil eki) + tır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * (gözkapaklarını) çabuk çabuk açıp kapamak, kıpmak, kırpmak

kıpkıp : tür. * kıp (hareket etmek, hareket ettirmek, kımıldamak, kımıldatmak) + kıp * gözlerini çok kırpan (kimse)

kıpkırmızı : tür. * kıp (pekiştirme öneki) + kırmızı (al rengi) * çok kırmızı, yoğun kırmızı, tamamen kırmızı

kıpkızıl : tür. * kıp (pekiştirme öneki) + kız (kızmak, kırmızı) + ıl (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kırmızıya yakın, al kırmızısı renkte veya kırmızımsı olan, bazen kızgınlık, öfke çağrışımı da taşıyan renk ve nitelik belirten sıfat

kıpmak : tür. * kıp (hareket etmek, hareket ettirmek, kımıldamak, kımıldatmak) + mak (fiil mastar eki) * (göz için) gözkapaklarını bir an açıp kapamak, kırpmak

kıpramak : tür. * kıp (hareket etmek, hareket ettirmek, kımıldamak, kımıldatmak) + ra (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * kımıldamak, hareket etmek

kıpti : gre. * aigyptios (Mısırlı) (aigyptos (Mısır) + ios (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * Kıbt soyundan olan, çingene, çingene ile ilgili, çigan; Mısır’da yaşayan yerli Hristiyan halk (Kıbt halkı) ve bu halka mensup olan kişi

kır : fra. * gris (gri rengi, boz, kül rengi; ne siyah ne beyaz olan ara ton) * gri, grileşmiş

kır : tür. * kır (açık arazi, orman veya tarla olmayan, genellikle doğal otlak olarak kullanılan geniş çayır ve bozkır alanı; yerleşimin az olduğu, toprak veya otlak arazi) * yerleşim dışı, ağaçsız veya seyrek ağaçlıklı, doğal bitki örtüsüne sahip açık ve geniş alan; çobanlık, hayvancılık ve doğal otlatma için elverişli kırsal arazi

kıraat : ara. * karaa (okumak) * okuma

kıraathane : ara. * kıraat (okuma) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * okuma evi; gazete, kitap okunabilen, zamanla kahvehane işlevi kazanmış toplumsal buluşma mekanı

kıracak : tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalanmak, çatlamak) + a (bağlaç) + cak (gelecek zaman fiil eki) * bir şeyi zorlama yoluyla parçalayacak olan nesne veya kişi; sert cisimleri kırmak için kullanılan araç (örneğin ceviz kıracağı)

kıraç : tür. * kır (açık, ekilmemiş arazi) + aç (ile ilgili, gibi) * tarıma elverişli olmayan, verimsiz, susuz veya bitki örtüsünden yoksun bozkır niteliğinde toprak; verimsiz arazi

kıraça : gre. * kiraça (ince istavrit) * boyu 10 cmden küçük istavrit, istavrit yavusu

kırağı : tür. * kır (soğuk, don; soğuktan kaynaklı beyaz örtü) (tür.) + ağı (isim yapım eki) * havadaki su buharının soğuk yüzeyler üzerinde donarak oluşturduğu beyaz, buz kristalleri şeklinde ince örtü; gece oluşan don çiği

kıran : tür. * kır (yok etmek, öldürmek, bütünlüğü bozmak, kırıp geçmek) + an (isim yapım eki) * çok sayıda can alan salgın hastalık, ölümcül afet veya toplu kıyım; kırıp geçiren kitlesel felaket

kıranta : tür. * kır (açık arazi, orman veya tarla olmayan, genellikle doğal otlak olarak kullanılan geniş çayır ve bozkır alanı) + anta (gibi, ile ilgili) * kentli gibi giyinen veya davranan ama aslında görgü ve köken bakımından taşralı kalan erkek; görgüsüzce şık olmaya çalışan kişi, kıro

kırat : gre. * keration (keçi boynuzcuğu) (keras, keratos (boynuz, keratin) + ion (küçültme eki) ) * boynuzcuk, keçiboynuzu bitkisi, ceratonia siliqua; keçiboynuzu çekirdeğine eşdeğer tartı birimi; elmas, zümrüt gibi değerli taşların tartısında kullanılan, iki desigramlık (200 miligram) ölçü birimi

kıray : tür. * kır (kırmak, kesmek, bölmek, ayırmak) + ay (isim yapım eki) * yol kesen, asi, genç, delikanlı

kırba : ara. * kirbat, kirrabat (su tulumu) * sakaların su taşımakta kullandıkları, deriden yapılmış, alt yanı geniş, ağzı dar su kabı; çocuklarda karın şişmesiyle kendini gösteren bir hastalık

kırbaç : tür. * kırp (kesmek; dövmek) + aç (isim yapım ve araç eki) * genellikle sopa gibi sert bir cismin ucuna deriden ip veya sırım gibi esnek ve hareketli malzemeler iliştirilerek yapılmış dayak ve kontrol aracı

kırcı : tür. * kır (gri) + çil (karışık renkli, alaca) * dolu, gıcı; çok küçük ve sert taneli kar

kırcı mantı : tür. * kırcı (dolu, gıcı; çok küçük ve sert taneli kar) + mantı (buharda pişmiş dolmalı hamur, ekmekçik) * Anadolu’nun kırsal kesimlerinde yapılan, genellikle şehir mantısına göre daha büyük, elde açılmış yufkadan yapılan ve sadece haşlanarak veya yoğurtla servis edilen küçük ve içi iyi doldurulmuş mantı

kırcın : tür. * kır (yok etmek, öldürmek, bütünlüğü bozmak, kırıp geçmek) + cın (isim yapım eki) * hayvanlarda toplu ölüme yol açan bir hastalık, hayvan kıranı

kırç : tür. * kırç (ses yansımalı kelime) * kışın, sisli havalarda, ağaç dallarını, yerleri vb. kaplayan buz tabakası; üzerinde yürüyünce ayak batmayan, donmuş, sert kar

kırçıl : tür. * kır (gri, grileşmiş) + çıl (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * (saç, sakal için) kırlaşmaya başlamış, kır renkli

kırd : ara. * kird (maymun) * zeki primat takımından memeli hayvan, maymun, zeki primat

kırgavul : tür. * kır (açık arazi, bozkır) + gavul (nöbetçi, gözcü) * sülün; kır veya bozkır alanında sülün gibi yabani kuşları gözetleyen, av sırasında nöbet tutan kişi, sülün avcılığıyla ilgili bekçi veya gözcü

kırgın : tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalanmak, çatlamak) + gın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir kimseye gücenmiş, gönlü kırılmış olan, gücenik

kırgız : tür. * kır (açık arazi, orman veya tarla olmayan, genellikle doğal otlak olarak kullanılan geniş çayır ve bozkır alanı) + gız (ile ilgili, gibi, -a ait) * dağlık bölgede yaşayanlar, kırlılar; Kırgızistan'da yaşayan Türk halkının ismi

kırgızistan : tür., far. * kır (açık arazi, orman veya tarla olmayan, genellikle doğal otlak olarak kullanılan geniş çayır ve bozkır alanı) + gız (ile ilgili, gibi, -a ait) (tür.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) * Orta Asya'da yer alan, kuzeyinde Kazakistan; batısında Özbekistan, güneybatısında Tacikistan ve güneydoğusunda Çin bulunan bir ülke

kırık : tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü bozulmak) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bütünü bölünmüş, ayrılmış (crack (çatırdamak), crunch (kırmak) (ing.), craquer (çatırdamak) (fra.) )

kırıkhan : tür. * kırık (kırılmış, parçalanmış, çatlamış, bütünlüğü bozulmuş) + han (konak, konut, ev) * Hatay'ın bir ilçesi

kırıkkale : tür. * kırık (kırılmış, parçalanmış, çatlamış, bütünlüğü bozulmuş) + kale (hisar, korugan, müstahkem yer) (bölgenin kuzeyindeki Kırıkköyü ile merkezindeki Kaletepe isimlerinin kısaltılarak birleştirilmesinden) * doğusunda Çorum ve Yozgat, güneyinde Kırşehir ve Ankara, kuzeyinde Çankırı bulunan, Türkiye'nin bir ili

kırılgan : tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü bozulmak) + ıl (edilgen fiil eki) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kolay ve çabuk kırılan; kırılabilir

kırılım : tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü bozulmak) + ıl (edilgen fiil eki) + ım (isim yapım eki) * parçalanma, çatlama sonucu ortaya çıkan durum veya süreç

kırılmak : tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü bozulmak) + ıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bölünmek, ayrılmak, parçalanmak, çatlamak

kırım : gre. * kremos (dik yamaç) * Ukrayna'nın Herson Oblastı'nın güneyinde ve Rusya'nın Kuban bölgesinin batısında, Doğu Avrupa'da, Karadeniz'in kuzey kıyısında yer alan ve Karadeniz ile Azak Denizi tarafından çevrelenen Ukrayna'da bulunan bir yarımada

kırım kongo hemorajik ateşi : tür., gre. * kırım (kremos (dik yamaç; Ukrayna'da bulunan bir yarımada) + kongo (Afrika kıtasında bir ülke) + hemorajik (kanamalı) + ateş (yanma sonucu oluşan ısı ve ışık; vücut sıcaklığının yükselmesi, yanma, sıcaklık, ısı yükselmesi) + i (iyelik eki) * keneler (özellikle Hyalomma türleri) aracılığıyla bulaşan, insanlarda yüksek ateş, kas ağrısı, baş ağrısı, halsizlik, mide bulantısı, kanama ve ağır vakalarda organ yetmezliğine yol açabilen; Bunyaviridae ailesinden Nairovirus cinsi bir RNA virüsünün neden olduğu, hayvandan insana veya insandan insana da bulaşabilen, yüksek ölüm oranına sahip akut viral bir enfeksiyon

kırınmak : tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü bozulmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * nazlanmak, cilveli ve süslü hareketlerde bulunmak, özellikle hoş görünmek amacıyla kibar ve alımlı davranışlar sergilemek; yürürken salınmak, salına salına yürümek; oynamak, raksetmek

kırıntı : tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü bozulmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) * bir şeyin küçük parçaları; bir bütünün kopmuş, dökülmüş veya ayrılmış ufak parçası; ekmek, yemek veya başka maddelerin çok küçük bölümü

kırışık : tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, çatlamak, bütünlüğü bozulmak) + ış (işteş ve edilgen fiil eki) + ık (isim yapım eki) * yüzeyin düzgünlüğünü yitirerek kat yerleri oluşturan, zamanla veya dış etkenlerle bütünlüğü bozularak büzülen, buruşan veya çizgilenmiş olan

kırışmak : tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, çatlamak, bütünlüğü bozulmak) + ış (işteş ve edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyin yüzeyinde dış etkenlerle veya doğal süreçle bütünlüğü bozan katlar, buruşmalar veya çizgiler oluşmak

kırıştırmak : tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, çatlamak, bütünlüğü bozulmak) + ış (işteş ve edilgen fiil eki) + tır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir nesnenin yüzeyinde katlanmalar, buruşmalar veya çizgiler oluşmasına kasıtlı olarak neden olmak; iki kişi arasında fiziksel veya duygusal etkileşimi başlatmak veya kışkırtmak

kırıtmak : tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü bozulmak) + ıt (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * nazlanmak, cilveli ve süslü hareketlerde bulunmak, özellikle hoş görünmek amacıyla kibar ve alımlı davranışlar sergilemek; yürürken salınmak, salına salına yürümek; oynamak, raksetmek (vücudun kırılır gibi hareket etmesinden)

kırk : tür. * kırk (saymak, ayırmak; tamamlanmış çokluk eşiği) * otuz dokuzdan bir fazla olan sayı; çokluk, tamamlanmışlık veya kutsallık anlamı içeren sayı (40)

kırkağaç : tür. * kırk (saymak, ayırmak; tamamlanmış çokluk eşiği; otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + ağaç (ağaç (kalın gövdeli ve dallı bitki) * Manisa'nın bir ilçesi

kırkambar : tür. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + ambar (depo) * içinde çok değişik türden pek çok şey bulunan kap veya yer; birçok konuda geniş bilgisi bulunan kimse

kırkar : tür. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + ar (teklik içinde eşitlik veya dağılım, paylaşım bildiren topluluk eki) * her biri kırk birimden oluşan grupları, nesne veya kişileri eşit şekilde ifade eden; kırkarlı olarak tekrarlanan veya paylaştırılan topluluk sayısını belirten sayı sıfatı

kırkayak : tür. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + ayak (yürüme organı) * çok ayaklı ve küçük hareket eden eklembacaklılar grubundan böcek benzeri canlı

kırkbayır : tür. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + bayır (eğimli arazi; kıvrımlı yüzey) * geviş getiren hayvanların işkembesinde bulunan, börkenek ve şirden arasında yer alan, kırışık, katmanlı ve kıvrımlı yüzeyi andıran yapıdan ötürü adlandırılan, sindirim sırasında besinlerin mekanik ve kimyasal işlemden geçtiği, iç yüzeyi çok kıvrımlı olan işkembe bölümü

kırkbeşlik : tür. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + beş (dörtten sonra, altıdan önce olan sayı) + lik (durum ve sıfat eki) * 45 devirli plak (vinil müzik kaydı); ateşli silahlarda özellikle tabanca için kullanılan, mermi çapı yaklaşık .45 inç olan kalibreyi ifade eden ve bu kalibredeki silah veya mermi için kullanılan terim

kırkgeçit : tür. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + geçit (geçme imkanı veren yer, geçilecek yer, bulunulan yerden diğer bir yere aktarım için vasıta olan unsur) * üzerinden bir yolun birçok kez geçtiği veya birçok geçidi bulunan akarsu

kırklamak : tür. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * (loğusa veya yeni doğmuş bebek için) kırk günü doldurmak; (yeni doğmuş bebek için) kırk günü doldurduğu gün özel olarak yıkamak

kırklareli : tür., gre. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + lar (çoğul eki) + el (tutma ve dokunma organı) + i (iyelik eki) (tür.); saranta ekklisies (kırk kilise) (saranta (kırk) + ekklisies (kilise) ) (gre.) * Türkiye'nin, kuzeyde Bulgaristan, doğuda Karadeniz, batıda Edirne, güneydoğuda İstanbul, güneyde ise Tekirdağ illeri ile çevrili olan 39 plaka numaralı ili

kırkmak : tür. * kırk (kesmek; ayırmak; budamak) + mak (türk.) (fiil mastar eki) * koyun gibi hayvanların yününü keserek almak; insan saçı, sakalı veya kıllarını budamak veya düzeltmek; bir şeyi azaltmak, eksiltmek veya soymak (mecazi)

kırkmerdiven : tür., far. * kırk (otuz dokuzdan bir fazla olan sayı) + merdiven (basamak, basamaklar dizisi; bir yere çıkmayı veya inmeyi sağlayan yapı) * dik yokuş

kırlangıç : gre., tür. * karlıgaç, kargılaç (uzun yüzgeçleriyle kırlangıcı andıran balık) (tür.), xelidonas (gre.) * uzun ve çatallı kuyruğu, sivri kanatları ve hızlı, kıvrak uçuşuyla tanınan, ilkbaharda gelen ve sonbaharda sıcak ülkelere göç eden, yuvasını çamurla yapan ötücü kuş; ayrıca zarifliği, çevikliği ve sadakatiyle kültürel sembollerde özgürlük, umut ve dönüş anlamlarıyla da özdeşleştirilen göçmen kuş türü, kırlangıç kuşu, hirundo; kırlangıç balığı, chelidonichthys lucernus; geniş, kanat benzeri göğüs yüzgeçleri ve su dibinde yürür gibi hareket edebilen ön yüzgeç uzantıları sayesinde kırlangıcı andıran görünümüyle tanınan, özellikle dipte yaşayan, renkli ve iri başlı yapısıyla dikkat çeken Triglidae familyasından, Trigla cinsine ait deniz balığı türü; hem yüzme hem de “yürüme” yetenekleriyle öne çıkan ve Ege ile Akdeniz gibi sıcak denizlerde sık rastlanan etçil bir deniz canlısı

kırlangıç sterna : tür., gre., lat. * kırlangıç (uzun, çatallı kuyruğu, zarif uçuşu ve ötüşüyle bilinen göçmen kuş) (tür.) + sternon (göğüs, göğüs kemiği; ön gövde; göğüs kısmı belirgin, aerodinamik yapılı ve uzun kanatlı deniz kuşlarını adlandırmak için kullanılan, zoolojide deniz kırlangıçlarını kapsayan cins adı) (gre.), sterna (deniz kırlangıcı türlerini kapsayan kuş cinsi adı) (lat.) * kırlangıç biçimli zarif yapısıyla tanınan, genellikle göç eden ve sivri kanatlı olan, özellikle deniz kenarlarında yaşayan “Sterna” cinsine ait kuşları tanımlamakta kullanılan terim (halk arasında "kırlangıç" denilen kuşlarla karıştırılsa da bilimsel olarak “Sterna” cinsi, martıgiller (Laridae) familyasında yer alan ve genellikle su kenarlarında yaşayan, ince yapılı, uzun kanatlı ve çatallı kuyruklu deniz kuşlarını kapsar.)

kırlangıçkuyruğu : tür. * kırlangıç (uzun yüzgeçleriyle kırlangıcı andıran kuş) + kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) + u (iyelik eki) * hayvanın kulağını delerek yapılan işaret

kırlaşmak : tür. * kır (gri, grileşmiş) + laş (dönüşme eki) + mak (fiil mastar eki) * saç, sakal veya kıl gibi kıllı bölgelerin zamanla beyazların belirmesiyle birlikte koyu rengin açılarak beyazımsı bir görünüme dönüşmesi eylemi; yaşlanma veya dış etkenlerle birlikte doğal rengin kır tonlarına veya gri-beyaza yaklaşacak şekilde değişmek

kırlent : fra. * guirlande (çiçekli süs, çelenk) * genellikle çiçek veya yaprak işlemeli süs; yatak veya koltuk üzerine konulan, genellikle yüzü çiçek veya yaprak işlemeli küçük yastık

kırmak : tür. * kır (bölmek, ayırmak, parçalamak, koparmak, kopmak, çatlamak, bütünlüğü bozulmak) + mak (fiil mastar eki) * bütünü bölmek, ayırmak; kırık hale getirmek (crack (çatırdamak), crunch (kırmak) (ing.), craquer (çatırdamak) (fra.) )

kırmani : tür. * kır (beyaz, ak) + man (kişi, kimse) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * saçlarına ak düşmüş kimse (adam)

kırmız : san., ara. * kırmi (kurtçuk, larva, böcek) (san.), kirmiz (kırmızı boya veren bir böcek, kermes vermilio) (ara.) * kırmızböceğinden elde edilen parlak kırmızı boya

kırmızı : san., tür. * kırmi (kurtçuk, larva, böcek) (san.), kirmiz (kırmızı boya veren bir böcek, kermes vermilio) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) * kan rengi, kızıl; yedi halkadan oluşan gökkuşağının en üst halkasının rengi; frekansı en düşük (400-484 terahertz) olan renk

kırmızı biber : tür. * kırmızı (kan rengi, kızıl; yedi halkadan oluşan gökkuşağının en üst halkasının rengi; frekansı en düşük (400-484 terahertz) olan renk) + biber (Capsicum cinsine ait, acı veya tatlı olabilen bitki meyvesi) * olgunlaştıkça yeşilden kırmızıya dönen, genellikle Capsicum annuum türüne ait, acı veya tatlı çeşitleri bulunan; hem taze sebze olarak hem de kurutulup baharat (toz biber, pul biber) olarak kullanılan, karakteristik rengiyle tanınan biber türü

kırmızı dev : tür. * kırmızı (kan rengi, kızıl; yedi halkadan oluşan gökkuşağının en üst halkasının rengi; frekansı en düşük (400-484 terahertz) olan renk) + dev (çok büyük boyutlu, olağanüstü büyüklükte olan varlık) * ömrünün son evrelerine yaklaşmış, çekirdeğinde hidrojen füzyonunu tamamlamış ve dış katmanları genişleyip soğuyarak kırmızı renge bürünmüş olan, yarıçapı büyük ama yüzey sıcaklığı görece düşük, güneş benzeri yıldızların evrim sürecinde geçirdiği şişmiş yıldız aşaması

kırmızı et : tür. * kırmızı (kan rengi, kızıl; yedi halkadan oluşan gökkuşağının en üst halkasının rengi; frekansı en düşük (400-484 terahertz) olan renk) + et (hayvanların kas dokusundan oluşan, besin olarak tüketilen organik madde) * kesildiğinde veya pişirilmeden önce kırmızı renkte görünen, genellikle sığır, koyun, keçi gibi memeli hayvanlardan elde edilen; miyoglobin oranı yüksek olduğu için bu renge sahip olan ve besleyici değeriyle bilinen et türü

kırnak : tür. * kırnak (cariye, hizmetçi hizmetkar, kaniz, kadın, esir kadın) * gösterişli, kendini beğenmiş, çalım satan, süsüne düşkün, süslü, çalım satan, titiz, cilveli, boylu boslu ve çevik (kimse); cariye, esir kadın veya halayık

kırnap : ara. * kınnab (ince sicim) * kenevir, pamuk, keten veya sentetik elyaf gibi maddelerden bükülerek yapılmış, genellikle ince ama sağlam, düğüm atmaya veya bağlamaya uygun sicim türü; dikiş, paketleme veya ev içi kullanımlarda tercih edilen, dayanıklı bağ ipliği

kırnav : tür. * kırnav (ses yansımalı kelime) * çiftleşme zamanı gelmiş dişi kedi

kıro : gre., kür. * kuros (erkek çocuk, delikanlı, kıro) (gre.); kuro (kür.) * erkek çocuk, delikanlı, kıro

kırpmak : tür. * kırp (kesmek, budamak; kesik hareket) + mak (fiil mastar eki) * keserek almak, kesik kesik hareket etmek, sık tekrarlı hareket veya ses, açıp kapamak (kirpik ... kirp + ik (kırpan, kırpılan) (crop (kırpmak, kesmek), chirp (cıvıldamak, sık tekrarlı kesik kesik ötmek) (ing.) )

kırsal : tür. * kır (açık arazi, orman veya tarla olmayan, genellikle doğal otlak olarak kullanılan geniş çayır ve bozkır alanı; yerleşimin az olduğu, toprak veya otlak arazi) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) * kır ile ilgili; az sayıda insanın barındığı, daha çok kır, boş yeşil arazi niteliğinde olan (yer)

kırşehir : tür., far. * kır (açık arazi, orman veya tarla olmayan, genellikle doğal otlak olarak kullanılan geniş çayır ve bozkır alanı; yerleşimin az olduğu, toprak veya otlak arazi) (tür.) + şahr, şehr (yerleşim birimi, vilayet, memleket, belde, kent, il) (far.) * doğu ve güneydoğusunda Nevşehir, güneyinde Aksaray, batısıda Kırıkkale, güneybatısında Ankara, kuzey ve kuzeydoğusunda Yozgat illeri bulunan, Türkiye'nin 40 plaka numaralı ili

kırt : tür. * kırt (kaşıma veya kazıma sesinden ses yansımalı onomatope kelime) * kaşıma veya kazıma sesinden ses yansımalı onomatope kelime

kırtasiye : gre., ara. * khartes (kart, yazılı kağıt, kayıt tutulmuş kağıt, harita) (gre.); kirtas (kağıt, papirus) + iye (ile ilgili olan) * defter, kağıt, kalem, silgi, mürekkep gibi yazı araç ve gereçlerinin tümüne birden verilen isim; kağıtla yapılan resmi işlemler

kırtıpil : tür. * kırt (kırık, dökük, işe yaramaz, değersiz) + ıpil (ile ilgili, gibi, -a ait) * saçı sakalı birbirine karışmış, üstü başı dökülen, kılıksız, zavallı (kimse); bayağı, beş para etmez, değersiz, önemsiz (kimse)

kısa : tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak, parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + a (sıfat yapım ek) * boyu, süresi veya miktarı az olan; uzun olmayan

kısa dalga : tür. * kısa (boyu, süresi veya miktarı az olan, uzun olmayan) + dalga (su veya havanın salınım hareketi) * elektromanyetik spektrumda dalga boyu uzun dalgalara göre çok daha kısa olan ve bu nedenle uzun mesafelere yayılabilen radyo dalgası türü

kısa devre : tür. * kısa (boyu, süresi veya miktarı az olan, uzun olmayan) + devre (dönem, döngü, periyod; elektrik akımının geçtiği yol) * elektrik akımının normal yolundan saparak, dirençsiz veya çok düşük dirençli alternatif bir yoldan geçmesi sonucu aşırı akımın oluştuğu ve sistemin zarar görebileceği durum

kısa vadeli alacaklar : tür. * kısa (boyu, süresi veya miktarı az olan, uzun olmayan) + vade (borcun veya ödemenin sonlanma zamanı) + li (iyelik eki) + alacaklar (birine borçlu olunan para veya değerler) * işletmenin bir yıl veya daha kısa sürede tahsil etmeyi beklediği para veya menfaat hakları

kısa vadeli borçlar : tür. * kısa (boyu, süresi veya miktarı az olan, uzun olmayan) + vade (borcun veya ödemenin sonlanma zamanı) + li (iyelik eki) + borçlar (ödenmesi gereken para veya yükümlülükler) * işletmenin bir yıl veya daha kısa sürede ödemesi gereken finansal yükümlülükleri

kısalmak : tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak, parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + al (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kısa hale gelmek, uzunluğu azalmak

kısas : ara. * kassa (eşitlemek, karşılaştırmak, ölçmek), mukayese (karşılaştırma, karşılıklı ölçme) * iki veya daha çok şey arasında karşılaştırma yapma

kısık : tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak, parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sesi, ışığı veya ateşi normalden daha düşük, az ve zayıf olan

kısım : ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim etmek, üleştirmek), taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma) * bütünden ayrılan, bölünmüş veya paylaştırılmış parça, bölüm, kesim, seksiyon, sektör, parti, pay, hisse

kısıntı : tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak, parçalara ayırmak) + ıntı (isim yapım eki) * miktar, süre veya kapsam olarak yapılan azalma veya daralma durumu, kısma, azaltma, daraltma işi

kısır : tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak, parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + ır (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * üreme yeteneği olmayan veya verimsiz; ürün, sonuç veya etkinlik açısından yetersiz olan, verimsiz, az veren; doğuramayan

kısır döngü : tür. * kısır (üreme yeteneği olmayan veya verimsiz; ürün, sonuç veya etkinlik açısından yetersiz olan, verimsiz, az veren; doğuramayan) + döngü (başlangıç ve bitişi aynı noktada olan sürekli tekrar eden süreç, devre, periyod) * sonuç vermeyen, ilerleme sağlamayan ve sürekli kendini tekrarlayan süreç veya durum

kısıt : tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak, parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + ıt (isim yapım eki) * bir şeyin kapsamını, hareket alanını veya kullanımını belirli sınırlar içine alarak serbestliğini azaltan, daraltan engel, sınırlama, limit, koşul

kısıtlamak : tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak, parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + ıt (isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hareket, alan, süre veya imkanları sınırlandırmak ve kısıtlayarak daraltmak veya engellemek, sınırlamak

kıskaç : tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak, parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + kaç (-cı, yapan eden alet) * iki kolu karşılıklı kapanarak bir şeyi sıkıştırmaya, tutmaya veya kavramaya yarayan, genellikle mekanik veya biyolojik yapılarda görülen tutucu araç veya uzuv

kıskanç : tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak, parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + kan (dönüşlü fiil eki) + ç (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * başkalarının sahip olduğu şeyleri isteme veya onların mutluluğunu çekememe duygusuyla davranan, sahip olduklarını koruma eğiliminde olan, hasid

kıskanmak : tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak, parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + kan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birinin sahip olduğu şeyleri istemek veya o kişinin mutluluğunu, başarılarını çekememek; sıkmak, sıkıştırmak, sabitlemek, cimrilik edip tutmak

kısmak : tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak, parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + mak (fiil mastar eki) * bir bütünü bölerek veya azaltarak parçalara ayırmak veya miktarını azaltmak; sıkmak, sıkıştırmak, sabitlemek; cimrilik edip tutmak; sesi azaltmak

kısmen : tür. * kasama (bölmek, paylaştırmak, taksim etmek), kısm (bölüm, parça, kesim, pay, hisse) + en (ile ilgili olarak) * bütünü oluşturan parçaların yalnızca bir kısmını kapsayacak şekilde; tam olmayarak, bir ölçüde, bölümsel, parsiyel

kısmet : tür. * kasama (bölmek, paylaştırmak, taksim etmek), kısm (bölüm, parça, kesim, pay, hisse) + et (durum eki) * insanın önceden takdir edilmiş olan payı, nasibi veya yazgısı olarak kabul edilen şey; alın yazısı

kısrak : tür. * kısr (hasis, kıt; evlenmemiş dişi) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait) * dişi at

kıssa : ara. * kassa (anlatmak, rivayet etmek, öykülemek, haber vermek; takip etmek, izlemek) * ibret vermek amacıyla anlatılan kısa ve özlü hikaye veya olay anlatısı, hikaye, öykü, anlatı

kıssis : aram., sür. * kaşaş (yaşlanmak, yaşlı olmak), kaşiş (yaşlı kimse, şeyh; kilise hiyerarşisinde bir sınıf rahip; Hıristiyan rahibi), kıssis (ara.) * keşiş, papaz, Hristiyan din adamı

kıst : ara. * kasata (adaletli olmak, doğru ölçüde davranmak, doğru olmak, hakkaniyetli olmak, adil olmak dengelemek, bölmek, paylaştırmak), muksit (adil, hakkaniyetli, doğru), taksit (bölme, paylaştırma) * pay, hisse, nasib, kısım; adalet, eşitlik, ölçülü olma, hak doğruluk

kıstak : tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak, parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + tak (isim yapım eki) * bir yarımadayı ana karaya bağlayan, iki yanı denizle çevrili dar kara şeridi; bir yarımadanın karaya bağlandığı dar yer

kıstas : gre., ara.* ksestes (sıvı ve kuru maddeler için kullanılan bir Roma ölçü birimi) (gre.); kasata (adaletli olmak, doğru ölçüde davranmak, doğru olmak, hakkaniyetli olmak, adil olmak dengelemek, bölmek, paylaştırmak), muksit (adil, hakkaniyetli, doğru), taksit (bölme, paylaştırma) * büyük terazi, ölçek, ölçü, ölçek, tartı, terazi; resmen belirlenmiş tartı standardı, kriter

kıstelyevm : ara. * kist (adaletli pay, adil pay, adil hisse) + el (ön ek, artikel) + yevm (gün) * bir güne ait adil pay; günlük hak edilen miktar veya günlük adaletli dağıtım; görev başına gelinmediği günlerde kesilen para

kıstırmak : tür. * kıs (kısaltmak; uzunluğunu azaltmak, eksiltmek; bölmek; ayırmak, parçalara ayırmak; sıkmak, sıkıştırmak, daraltmak, bastırmak) + tır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi dar bir alana doğru iterek sıkıştırmak, kaçamayacak veya hareket edemeyecek şekilde kapatmak

kış : tür. * kış (soğuk; yılın en soğuk dönemi) * yılın soğuk, günlerin kısa ve gecelerin uzun olduğu, genellikle kar ve don olaylarının görüldüğü mevsimi

kış dönencesi : tür. * kış (soğuk; yılın en soğuk dönemi) + dönence (güneş ışınlarının yıl içinde en dik açıyla geldiği enlem dairesi) * yeryüzünün güney yarım küresinde Ekvator'un 23° 27' güneyinden geçtiği varsayılan enlem, Oğlak Dönencesi; güney yarımkürede kış mevsiminin başlangıcında güneş ışınlarının dik açıyla geldiği enlem çizgisi, tropikal kuşakta bulunan önemli coğrafi çizgi

kış uykusu : tür. * kış (soğuk; yılın en soğuk dönemi) + uyku (dinlenme amacıyla bilincin geçici olarak kapanması durumu) * bazı hayvanların soğuk mevsimde enerji tasarrufu sağlamak amacıyla metabolizma faaliyetlerini yavaşlatarak uzun süreli uyku haline geçmesi durumu

kışkırtmak : tür. * kış (teşvik etmek, tahrik etmek, harekete geçirmek, motive etmek, ileri atmak) + kır (edilgen fiil eki) + t (ettirgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birini sinirlendirmek, provoke etmek veya belli bir davranışı yapmaya zorlamak amacıyla harekete geçirmek

kışkışlamak : tür. * kış (teşvik etmek, tahrik etmek, harekete geçirmek, motive etmek, ileri atmak) + kış + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * (genellikle kümes hayvanları ve kuşlar için) kış kış diyerek ürkütüp kaçırmak, kovmak

kışla : tür. * kış (soğuk ve kar yağışlı mevsim) + la (yer, mekan eki) * askerlerin kış aylarında barındığı, konakladığı ve eğitim gördüğü bina veya tesis

kışlak : tür. * kış (soğuk ve kar yağışlı mevsim) + la (yer, mekan eki) * göçebe oymakların, yayladan inerek, hayvanlarıyla birlikte kışı geçirdikleri, konakladıkları yer

kışyak : tür. * kuş (kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) + yürek (kalp) + i (iyelik eki) * içeriğinde ıspanaktan bile fazla demire ek olarak vitamin A, D, C, B, kalsiyum, potasyum çinko gibi bir çok mineral bulunan bir aylık bir ot, kuş otu

kıt : ara. * kayyit (az, yetersiz) * gereksinimi karşılayamayacak denli az, yeterince olmayan, yetersiz, az olan, az bulunan, az

kıt kanaat : tür., ara. * kayyit (az, yetersiz) + kanaat (tutum; sahip olunanla yetinme, ikna olma, kanaat etme) * az ve sınırlı imkanlarla yetinme durumu, ihtiyaçları asgari ölçüde karşılayarak idare etme anlayışı, azla yetinme

kıta : ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) * kesilmiş parça; kısım, bölüm, ütünden ayrılmış parça, kıt’a; dünya yüzeyindeki beş nüyük kara parçasından her biri, anakara; edebiyatta mısralardan oluşan şiir bölümü anlamında kullanılan terim

kıta sahanlığı : ara., tür. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek), kıta (kesilmiş parça, kara parçası) + sahn (açık alan, düzlük, avlu, meydan, alan, yüzey; tabak, geniş düz kap, geniş kase) (ara.) + lık (isim yapım eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir ülkenin kara parçasının deniz altındaki doğal uzantısını oluşturan ve kıyı devletine ekonomik haklar tanıyan deniz alanı

kıtaat : ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek), kıt’a (kesilmiş parça; kısım, bölüm) + at (çoğul eki) * parçalar; özellikle yazılı veya sözlü anlatımda bir bütünün bölümleri, kesitleri; edebî metinlerde kısa, bağımsız parçalar

kıtal : ara. * katele (öldürmek), kital * savaşma, çarpışma; savaş; karşılıklı birbirini öldürme

kıtık : tür. * kırtık (kırpıntı, kesilmiş olan) * köpeklerin tüylerinin dolaşarak sıkı düğümler oluşturması durumu

kıtır : tür. * kıtır (gevrek nesne sesi, ses yansımalı kelime) * sert, gevrek ve kolay kırılan şeyler için kullanılan; kuru, çıtırdayan yapıya sahip nesneleri tanımlayan sıfat

kıtırdamak : tür. * kıtır (gevrek, sert ve kırılgan nesnelerin çıkardığı ses) + mak (fiil eki) * sert, gevrek bir nesne çiğnenirken çıkan çıtırtılı sesi çıkarmak; ağızda veya temasla küçük ama keskin sesler çıkarmak

kıtipiyoz : gre. * kata (aşağı, asağıya, alt, alta) + pion (nitelik, kimlik), pios (kim) * düşük nitelikli, bayağı, değersiz, kötü, aşağılık, alt seviye, düşük seviye

kıtlama : tür. * kırt (kemirmek, ısırmak; ses yansımalı kelime) + la (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) * bir parça şekeri ağızda tutarak çay içmeyi, bu biçimde içilen çay

kıtlık : ara. * kayyit (az, yetersiz) + lık (durum eki) * yiyecek, su, malzeme vb. temel ihtiyaçların uzun süreli ve yaygın biçimde azlığı veya yokluğu durumu; özellikle kuraklık, savaş, üretim düşüklüğü gibi nedenlerle oluşan ciddi yokluk hali

kıtmir : ara. * kıtmir (hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurda bulunan minik beyaz nokta; çekirdeği kaplayan ince şeffaf zar) * hurma çekirdeğinin üzerindeki ince zar; son derece küçük ve değersiz şey; Kur’an’da yer almayan ancak Kehf suresinde bahsedilen Ashab-ı Kehf’in (Mağara sahipleri) köpeğine verilen islami kültürde verilen isim

kıtr : ara. * katara (damlamak, sızmak, sıvı halinde akmak) * damla, sıvı, akıntı; erimiş bakır

kıtt : ara. * kat’a (kesmek, ayırmak) * kesme, paylara ayırma, nasip, hisse, pay, kısmet, kutut (ç.); erkek kedi

kıvam : ara.* kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), takvim (düzeltme, düzenleme, doğrultma, değer biçme, ölçme; zaman düzenleme, hesaplama sistemi) * dayanıklılık, sağlamlık, tutarlılık; bir maddenin veya nesnenin fiziksel olarak yoğunluk, yoğunluk ve tutarlılık derecesi; özellikle sıvıların veya karışımların akışkanlık veya sertlik özelliklerinin dengede olduğu durum

kıvanç : tür. * kıvan (hoşnutluk duymak, sevinmek) (kıv (sevindirmek, neşelendirmek, hoşlandırmak) + an (dönüşlü fiil eki) ) + ç (isim yapım eki) * bir kişinin kendi başarısından veya başkasının olumlu durumundan dolayı duyduğu içten gelen sevinç, gurur ve hoşnutluk duygusu

kıvanmak : tür. * kıvan (sevinç duymak, hoşnut olmak) + mak (fiil eki) * bir olaydan, durumdan veya başarıdan dolayı içten bir sevinç, övünç veya memnuniyet duymak

kıvılcım : tür. * kıvıl (parlayarak sıçrayan küçük ateş parçası) + cım (küçültme ve somutlaştırma eki) * yanma veya çarpışma sonucunda ortaya çıkan küçük, sıçrayan ışıklı ateş zerresi; bir olayın, düşüncenin veya duygunun başlangıcını işaret eden ani etki (mecazi)

kıvırcık : tür. * kıvr (bükmek, eğmek, dolamak, bükülmek, burulmak) + cık (küçültme ve şirinleştirme eki) * ince ve sık şekilde bükülmüş, dolanmış veya buruşmuş olan

kıvırmak : tür. * kıvr (bükmek, eğmek, dolamak, bükülmek, burulmak) + mak (fiil mastar eki) * bir nesneyi kendi ekseni etrafında bükmek, döndürmek veya dolamak; mecaz olarak bir konuyu dolandırmak, doğrudan söylememek veya kaçamak cevap vermek

kıvrak : tür. * kıvr (bükmek, eğmek, dolamak, bükülmek, burulmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bedeni veya hareketleri kolayca bükülüp esneyebilen; çabuk, atik ve çevik şekilde hareket edebilen

kıvrım : tür. * kıvr (bükmek, eğmek, dolamak, bükülmek, burulmak) + ım (isim yapım eki) * bir yüzeyin, cismin veya çizginin bükülmesiyle oluşan kat, burgu veya dalgalı çıkıntı; özellikle kumaş, saç, deri gibi şeylerde görülen içe doğru katlanmış veya dalgalı görünüm, büküm (curve (kıvrım, eğri) (ing.), courbe (eğri) (fra.), Kurve (eğri) (alm.) )

kıy’at : ara. * ka’a (düz olmak, alçak düzlüğe inmek, yere yayılmak) * düzlük, ova, alçak yer

kıya : tür. * kıd, kıy (kesmek, yok etmek, zarar vermek) + a (isim yapım eki) * adam öldürme suçu, adam öldürme

kıyafet : ara. * kafa (iz sürmek, takip etmek, benzerlikten hüküm çıkarmak, dış görünüşten sonuç çıkarmak; bir kişinin görüntüsünden hangi aile veya aşirete mensup olduğunu anlama ilmi; bir kavim veya aşirete özgü giyim tarzı) * giysi, elbise

kıyak : tür. * kıy (iyi, güzel, değerli) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hoş, nazik ve değerli davranış veya davranış biçimi; özellikle başkalarına kolaylık sağlayan, iyilik veya avantaj içeren tutum veya hareket

kıyam : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * kalkış, ayağa kalkış, duruş, dikiliş

kıyamet : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kiyam (ayağa kalkma, ayakta durma, dikilme) + et (durum eki) * ayağa kalkış, ayağa kalkma durumu; dünyanın sonu, evrenin sona ermesi ve insanların diriltilerek hesap vermesi anlamına gelen dini kavram; büyük yıkım ve kaosun meydana geldiği zaman; Kur'an'ın 75. suresinin ismi

kıyami : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kiyam (ayağa kalkma, ayakta durma, dikilme) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ayakta, ayakta duran

kıyas : ara. * kasa (ölçmek, mukayese etmek, karşılaştırmak, denkliğini tartmak, benzetme yoluyla akıl yürütmek), kiyas * iki veya daha fazla şey arasında benzerlik veya farklılıkları belirleyerek değerlendirme yapma, ölçme, karşılaştırma, benzetme

kıyasıya : ara. kiyas (ölçüm, ölçme, karşılaştırma, denkliğini tartma, benzetme yoluyla akıl yürütme) + iye (yer ve durum eki) * iki veya daha fazla taraf arasında ölçülü, karşılaştırmalı ve tam anlamıyla yoğun, şiddetli veya amansız bir şekilde olan (rekabet, mücadele veya tartışma bağlamında) * pitiless, merciless; impitoyablement, sans merci; unbarmherzig, erbarmungslos

kıyaslamak : ara. * kiyas (ölçüm, ölçme, karşılaştırma, denkliğini tartma, benzetme yoluyla akıl yürütme) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * denkliğini tartmak, karşılaştırmak, denkliğini tartmak

kıygı : tür. * kıd, kıy (kesmek, yok etmek, zarar vermek) + gı (isim yapım eki) * acımasızlık, haksızlık, zulüm

kıygın : tür. * kıd, kıy (kesmek, ayırmak, yok etmek, zarar vermek) + gın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * haksızlığa uğramış, zulme maruz kalmış, mazlum

kıyı : tür. * kıd, kıy (kesmek, ayırmak, yok etmek, zarar vermek) + ığ (isim yapım eki) * kenar; kara parçasının deniz, göl veya ırmakla birleştiği yer; suyla karanın birleştiği doğal sınır; mecazen bir şeyin uç noktası veya kenarı

kıyı dili : tür. * kıyı (kara ile suyun birleştiği kenar) + dil (ağızdaki uzantı formundaki tat alma ve konuşma organı; uzanan dar toprak parçası) + i (iyelik eki) * bir körfezin önünü kapatan, denizle küçük bir bağlantısı kalabilen, kum ve çakıl karışımı birikinti, sahil kordonu

kıyım : tür. * kıd, kıy (kesmek, ayırmak, yok etmek, zarar vermek) + ım (isim yapım eki) * kesme, ayırma

kıyma : tür. * kıd, kıy (kesmek, ayırmak, yok etmek, zarar vermek) + ma (isim yapım eki) * etin küçük parçalar halinde doğranmış veya makinadan geçirilmiş hali; ince ince doğranarak hazırlanmış et

kıymak : tür. * kıd, kıy (kesmek, ayırmak, yok etmek, zarar vermek) + mak (fiil mastar eki) * kesip dilimlemek, kesip küçük parçalara ayırmak; birine veya bir şeye zarar vermek, yok etmek, öldürmek; mecazen değer verilmeyeni harcamak veya feda etmek

kıymet : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kimet * değer, nicelik

kıymık : tür. * kıd, kıy (kesmek, ayırmak, yok etmek, zarar vermek) + mık (isim yapım eki) * sert bir maddenin (özellikle tahta veya metalin) kesilme veya kırılma sonucu oluşan ince, sivri ve küçük parçası; batınca acı veren ufak parça

kıytırık : tür. * kıd, kıy (kesmek, ayırmak, yok etmek, zarar vermek) + tır (etken fiil eki) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * değersiz, basit, önemsiz veya küçümsenen nitelikte olan; küçümsenerek nitelenen şey

kıyye : ara. * ouggia (onikilik; bir bütünün 1/12’si) (gre.); uncia (lat.) * Osmanlı döneminde kullanılan yaklaşık 128 dirhem veya 1.282 gramlık bir ağırlık ölçü birimi, okka

kız : tür. * kız (kıt, nadir, değerli, pahalı; genç dişi insan, genç kadın, bakire, dişi evlat) * kıt, nadir, değerli, pahalı; cimri; yetişkin olmayan dişi, genç dişi insan, genç kadın, cinsel ilişkiye girmemiş kadın, bakire

kız böceği : tür. * kız (genç dişi insan) + böcek (küçük omurgasız canlı) + i (iyelik eki) * parlak renkli, yuvarlak ve küçük yapılı, genellikle zararlı böcekleri yiyerek faydalı olan, halk arasında “uğur böceği” olarak da bilinen böcek türü

kız oğlan kız : tür. * kız (genç dişi insan) + oğlan (genç erkek insan) + kız (genç dişi insan) * çocukluk veya gençlik dönemindeki dişi ve erkek bireyleri belirten, bazen topluca çocuklar veya gençler anlamında kullanılan ifade

kızagan : tür. * kız (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek veya renginden ötürü kırmızı/kızıl olmak) + agan (isim/sıfat yapım eki) * Türk mitolojisinde ve şamanizminde savaşçıları, alp elçilerini ve orduları koruduğuna, onlara güç, cesaret ve zafer verdiğine inanılan, göğün dokuzuncu katında yaşayan gök yüzlü zalim savaş tanrısı

kızak : tür. * kız (hareket ettirmek, kaydırmak) + ak (isim yapım eki) * kar veya buz üzerinde kaydırılarak kullanılan araç; düz ve genellikle ahşaptan yapılmış, üzerinde oturularak veya ayakta kaymak için kullanılan taşıt veya spor aracı

kızamık : tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak, öfkelenmek, sinirlenmek) + amık, amuk (hastalık yapım eki) * paramiksovirus grubundan morbilli virüsünün sebep olduğu, bulaşıcı, genellikle çocuklarda görülen, ciltte kırmızı lekelerle kendini gösteren viral hastalık

kızamıkçık : tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak, öfkelenmek, sinirlenmek) + amık, amuk (hastalık yapım eki) + çık (küçültme eki) * kızamıktan daha hafif seyreden, döküntü ve ateşle ortaya çıkan, tıpta rubella olarak bilinen bulaşıcı viral hastalık

kızan : tür. * kız (çocuk, genç, yavru; genç dişi çocuk) + an (isim yapım eki) * erkek çocuk; çocuklar, çoluk çocuk

kızarmak : tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak, öfkelenmek, sinirlenmek) + ar (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kırmızı renge bürünmek

kızartmak : tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak, öfkelenmek, sinirlenmek) + ar (edilgen fiil eki) + t (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kırmızı renge büründürmek, kızdırmak; yiyeceği ısıtarak veya yağda pişirerek dış yüzeyinin kızarmasını sağlamak, genellikle yağda pişirme işlemi yapmak

kızdırmak : tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak, öfkelenmek, sinirlenmek) + dır (etken fil eki) + mak (fiil mastar eki) * birini öfkelendirmek veya sinirlendirmek için yapılan hareket veya sözlerle tepki uyandırmak, sinirlendirmek

kızgın : tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak, öfkelenmek, sinirlenmek) + gın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kızmış, öfkelenmiş, sinirlenmiş; çok sıcak

kızı kısrağı : tür. * kız (genç dişi insan) + ı (iyelik eki) + kısrak (dişi at) + ı (iyelik eki) * birinin ailesindeki kızlar ve kadınlar

kızıl : tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak, öfkelenmek, sinirlenmek) + ıl (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kırmızımsı renkte olan, özellikle saç veya ten renginde açık kırmızı tonunu ifade eden sıfat

kızılağaç : tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + ağaç (ağaç (kalın gövdeli ve dallı bitki) * huşgiller (Betulaceae) familyasının Alnus cinsinden ağaç türlerine verilen isim (Türkiye'de doğal olarak adi kızılağaç (Alnus glutinosa) ve doğu kızılağacı (Alnus orientalis) olmak üzere 2 tür ve adi kızılağacın da 4 alt türü bulunmaktadır.)

kızılay : tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi, hilal) * kırmızı hilal; Türkiye'de sağlık ve yardım hizmetleri veren uluslararası insani yardım kuruluşunun adı

kızılbaş : tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + baş (kafa; tepe, uç nokta; lider) * Alevi-Bektaşi topluluğuna mensup, kırmızı başlık takan ve Osmanlı döneminde özgün dini ve kültürel kimliğiyle tanınan grup veya kişi

kızılcadişi : tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + ca (ile ilgili, gibi) + dişi (erkek organizma tarafından döllenebilecek organizma; kadın canlı) * yüksekliği 4-5 metre olan beyaz çiçekli bir ağaççık

kızılcahamam : tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + ca (ile ilgili, gibi) + hamam (özel bir düzenle ısıtılan sıcak ve soğuk suyu bulunan, yıkanma amacıyla kullanılan yapı; sıcak yer) * Ankara'nın bir ilçesi (toprağının kırmızı renkli oluşu ve bölgedeki kaplıcalardan dolayı)

kızılcık : tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + cık (küçültme eki) * kızılcıkgillerden, ormanda kendiliğinden yetişen veya yetiştirilebilen, boyu 5 m.yi bulan, yaprak açmadan önce çiçeklenen bir ağaç ve bu ağacın güzün olgunlaşarak kızıl bir renk alan, zeytin iriliğinde, tek çekirdekli, buruk tatlı, yenilen, reçeli ve şurubu yapılan meyvesi

kızılçam : tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + şam, şem, çam (mum, reçine, ışık; kozalaklılar grubunun çamgiller familyasından bir bitki; şam ağacı, mum ağacı, reçine ağacı) * Çamgiller familyasından Doğu Akdeniz Havzasına özgü, elverişli yetişme ortamlarında 25 metreye kadar uzayabilen bir çam türü, Türk Çam, Anadolu Çamı

kızıldeniz : tür. * kızığ, kızıl (kırmızımsı renkli) + ıl (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + deniz (karalar arasındaki geniş su kütlesi) * Afrika ile Asya arasında yer alan, Hint Okyanusu'na bağlı olan, yerel halk tarafından şap denilen mercan kayalıklarından dolayı "Şap Denizi" olarak da anılan iç deniz; normalde mavi-yeşil olan suyu kırmızımsı kahverengiye dönüştüren Grekçe “trichodesmium erythraeum (tricho (kıl, saç) + desmos (bağ, bağlantı, ilinti) + erythari, erythros (kırmızı, kızıl) + eum (son ek) (lat.)” adı verilen siyanobakteri nedeniyle Kızıldeniz denmektedir.

kızılderili : tür. * kızıl (kırmızımsı renkli) + deri (cilt, ten) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Amerika kıtasının özgün kültürel ve etnik kimliğe sahip yerli halkı için, özellikle Avrupa sömürgeciliği döneminde ten renklerine atıfla kullanılan tanım

kızılelma : tür. * kızıl (kırmızı, kutsallık veya ulaşılması arzu edilen şeyin rengi) + elma (gülgillerden bir meyve; simgesel olarak arzu edilen hedef) * Türk mitolojisi, İslami gelenek ve Osmanlı siyasetinde, ulaşılması gereken ideal, ülkü veya fetih hedefi anlamına gelen simgesel kavram; Türk mitolojisinde Türkler ve de özellikle Oğuz Türkleri için üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülküler veya düşleri simgeleyen bir ifade

kızılhaç : tür., gre. * kızıl (kırmızı renk) + stauros (direk, kazık, çarmıh) (gre.), salib (ara.), haç (çarmıh; Hristiyanlığın simgesi olan artı biçiminde işaret) (tür.) * uluslararası insani yardım örgütü olan Kızılhaç'ın adı; savaşta ve felaketlerde tarafsız sağlık yardımı sağlayan, kırmızı haç amblemiyle tanınan kuruluş

kızılırmak : tür. * kızıl (kırmızı renk) + ımak (nehir, akarsu) * Çankırı'nın bir ilçesi

kızılkanat : tür. * kızıl (kırmızı renk) + kanat (kuşlarda uçmayı sağlayan organ; yüzgeç anlamında da kullanılan kelime) * sazangiller (Cyprinidae) familyasına ait bir tatlısu balığı türü, scardinius erythrophthalmus

kızılkantaron : tür., gre. * kızıl (kırmızımsı renk) (tür.) + kanderion (parlak, ışık saçan; şifalı bitki türü) (gre.) * çiçekleri kırmızıya çalan tonlarda olan, yara iyileştirici ve iltihap giderici özellikleriyle bilinen, geleneksel tıpta kullanılan otsu bir şifalı bitki türü, hypericum androsaemum

kızılkök : tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + kök (temel, esas, asıl; bitkilerin toprağa tutunmasını ve besin almasını sağlayan organ) * kökboyasıgillerden, sürüngen ve kırmızı renkte köksapları boyacılıkta kullanılan, çalı görünüşünde bir bitki, kökboyası

kızılkurt : tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + kurt (sürüngen yapılı, çoğu larva evresinde yaşayan asalak veya çürükçül solucan türleri) * at, eşek gibi hayvanların kalınbağırsağında yerleşip hayvana zarar veren bir asalak

kızılkuyruk : tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) * sinekkapangiller (Muscicapidae) familyasından 14 cm uzunluğundaki Palearktik bölgenin batısında yaygın olarak üreyen kızılkuyruk türü, phoenicurus phoenicurus

kızılören : tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + ören (harabe, eski yerleşim yeri kalıntısı) * Afyonkarahisar’ın bir ilçesi

kızılötesi : tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + öte (ard, uzak, öbür, yan) + si (iyelik eki) * görünür kırmızı ışığın ötesinde, insan gözüyle görülmeyen elektromanyetik dalga boyları aralığında olan; genellikle ısı yayımı ve çeşitli teknolojik uygulamalarda kullanılan, terahertz ışınımından ve mikrodalgalardan daha kısa olan elektromanyetik ışınım

kızılşap : tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + şap (mineral, genellikle sülfat tuzu olarak bilinen madde) * açık eflatun renk; içinde kırmızımsı renk bulunan veya kırmızımsı renkte olan şap türü; genellikle boya ve tıp alanlarında kullanılan mineral

kızıltepe : tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + tepe (küçük dağ, yükselti, doruk, zirve, en yüksek nokta) * Mardin’in bir ilçesi

kızılyörük : tür. * kızıl (kırmızımsı renk) + yörük (göçebe, yer değiştiren, ilerleyen, yürüyen) (yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + k (isim/sıfat yapım eki) ) (tür.) * halk arasında kızıl hastalığının (Streptococcus pyogenes kaynaklı enfeksiyon) göçebe topluluklarda veya yaygın görülen türü; kızılın belirgin semptomlarıyla ortaya çıkan bulaşıcı hastalık, yılancık, erizipel

kızlık zarı : tür. * kız (genç ve bakire dişi insan) + lık (durum eki) + zar (ince örtü, membran) + ı (iyelik eki) * kadınlarda vajina girişinde bulunan, cinsel ilişki öncesi bakireliğin sembolü olarak kabul edilen esnek doku tabakası, hymen

kızma birader : tür., far. * kızma (öfkelenme, sinirlenme) (tür.) + birader (kardeş) (far.) * 4 piyon ve 1 zarla oynanan, Avrupa ülkelerinde ve Amerika'da Ludo adıyla bilinen, ilk kez Hindistan'da oynanmış olan, 10. yüzyıldan beri dünya genelinde yaygın bir şekilde oynanan, temel amacın, dört piyonu, diğer oyunculardan daha önce varış noktasına ulaştırmak olduğu bir masa oyunu

kızmak : tür. * kız (kızıl, kızarıklık, kırmızı renk; kırmızıya dönmek; ısınmak, öfkelenmek, sinirlenmek) + mak (fiil mastar eki) * öfkelenmek, sinirlenmek

ki : tür. * ki (bağlaç; iyelik zamiri) * bağlaç; iyelik zamiri (“benimki, seninki”; “sor ki cevabını öğrenebilesin”)

kiazmatik : gre. * khiasma (çaprazlama, X şekli) + tikos (ile ilgili, - a ait) * anatomide özellikle optik sinirlerin (nervus opticus) çapraz yaptığı optik kiazma yapısıyla ilgili olan; çaprazlaşma bölgesine ait

kibar : ara. * kebir (büyük, ulu, yüce; soylu) * asilzade görünümlü, nazik, ölçülü davranışlar sergileyen; görgü kurallarına uygun, zarif, nazik, ince ve saygılı kimse

kibarzade : ara. * kibar (nazik, zarif, ince) + zade (-den doğmuş, oğlu, kızı, soyundan) * soylu veya asil bir aileden gelen, nezaket ve yüksek toplum görgüsüne sahip kimse

kibele : gre. * kybele (kyb (dağ; yüksek yer, yüce, ulu) + ele (dişi nitelikli ilah, tanrı) ) * dağ tanrıçası, ulu ilahe, yüce ilahe; Frigya kökenli doğa, bereket, doğurganlık ve vahşi hayvanların koruyucusu tanrıça

kiber : ara. * kabura, kabara (büyümek, iri olmak, önemli olmak), kebir (büyük, ulu, yüce) * ululuk, büyüklük, yaşlılık

kibernetik : gre. * kybernein (yönetmek, dümen tutmak, gütmek, yönlendirmek) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * canlı ve makine sistemlerinde dengeyi ve işleyişi sağlayan kontrol ve iletişim mekanizmalarını inceleyen disiplin; sistemlerin yönetimi ve geri bildirim prensipleriyle ilgilenen bilim dalı

kibir : ara. * kabura, kabara (büyümek, iri olmak, önemli olmak), kebir (büyük, ulu, yüce) * büyüklük, ululuk, yücelik; büyüklük taslama, kendini üstün görme, gururla karışık küçümseyici bir büyüklük duygusu, büyüklenme, ululanma, "kabar"ma, kibr; kişinin kendisini olduğundan daha üstün, değerli, önemli veya hak sahibi görmesine, kendi niteliklerini abartarak değerlendirmesine, başkalarını küçümsemesine veya onlardan üstün olduğuna inanmasına ve bu üstünlük inancını tutum, söz veya davranışlarıyla yansıtmasına dayanan büyüklenme ve kendini beğenmişlik durumu

kibrid-i ahmer : ara. * kibrid (sülfür, kükürt) + ı (tamlama eki) + ahmer (kırmızı) * toprağı altın dönüştürdüğü kabul edilen iksir, kırmızı kükürt; tasavvufta kötü huyların, iyileri ile yer değiştirmesi anlamında kullanılan ifade

kibrit : ara. * kibrid (sülfür, kükürt) * ucunda yanıcı kimyasal madde olan kükürt bulunan ve sürtülerek ateş elde edilen çubuk

kibs : ara. * kabasa (basmak, sıkıştırmak, doldurmak, bir şeyi gizlemek veya basıp geçmek) * Osmanlı toprak hukukunda ve kadastro terimlerinde kullanılan, bir mülkün veya arazinin sınırlarını, kapladığı alanı ve ulaştığı son noktayı (menzil) belirleyen resmi sınır çizgisi veya bu sınırların bütünü; saha tesviyesi amaçlı olarak toprak bir alandaki çukurlara doldurulan toprak; menzil, mekan

kibutz : ibr. * kibbus (topluluk, toplanma, koloni) * İsrail'de geleneksel olarak tarıma dayalı tüm mülkiyetin ortak olduğu komün tarzı yaşayan topluluklara verilen isim; bireylerin birlikte çalıştığı ve yaşadığı sosyalist köy tipi

kienböck hastalığı : alm. * kienböck (Avusturyalı doktor Robert Kienböck'ün soyadından) + hastalık (sağlık sorunu, rahatsızlık, tıbbi bozukluk) + ı (iyelik eki) * el bileğinde ağrı, sertlik ve hareket kısıtlılığı ile karakterize olan, kan akımının azalması veya kesilmesi sonucunda el bileği eklemini oluşturan 8 küçük kemiğin en önemlilerinden birisi olan Lunatum kemiğinde (ay kemiği) oluşan avasküler nekroz

kiev : rus. * kyi (kentin efsanevi kurucusu sayılan Kyi) + ev (yer, mekan eki) * Kyi'nin yeri; Ukrayna'nın başkenti

kifaf : ara. * kefa (yetmek, yeterli olmak) * ancak yetecek denli olan azık

kifaf-ı nefs : ara. * kifaf (yeterli olma) + ı (tamlama eki) + nefs (öz, benlik, öz benlik, öz varlık, can, ego, kişi, şahsiyet) * ihtiyaca yetecek kadar azık, yaşayacak kadar rızık, yetecek kadar olma

kifat : ara. * kafata (bir araya gelmek, toplanmak, birleşmek) * toplanma, birleşme, bir araya gelme

kifayet : ara. * kafi (yeterli, yeten), kefa (yetmek, yeterli olmak) + yet (isim yapım eki) * yeterlilik, yeterli olma

kifoplasti : gre. * kyphos (kambur, eğrilik, büküklük) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * omurgadaki kamburluğun cerrahi veya tıbbi müdahaleyle düzeltilmesi veya onarılması işlemi

kifoskolyoz : gre. * kyphos (kambur, eğrilik, büküklük) + skoliosis (eğrilik, büküklük; omurga eğriliği) (skolios (eğri, bükülmüş) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) ) * omurganın hem önden arkaya kambur hem de yanlara eğri olması durumu, yani kamburluk ve skolyozun birlikte görülmesi

kifoz : gre. * kyphos (kambur, eğrilik, büküklük, yuvarlak sırt) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) * omurganın arkaya doğru aşırı eğrilmesiyle oluşan kamburluk durumu.

kigali : kin. * ki (Bantu dillerinde isim sınıfı öneki; yer, nesne veya varlık adı yapn ek) + gali (geniş, yayvan, ferah) * Ruanda’nın başkenti

kigelia : lat. * kigeli (Afrika yerel adı) + ia (isim yapım eki) * Bignoniaceae familyasına ait, uzun sarkık meyveleriyle tanınan Afrika kökenli ağaç cinsi

kiğı : erm. * kiiğ (köy) * Bingöl’ün bir ilçesi

kik : ing. * gig (dar ve uzun kayık) * dar, uzun ve hafif bir yarış kayığı, filika

kikirik : tür. * kikirik (ses yansımalı kelime) * ince uzun boylu, zayıf (kimse)

kikla : gre. * kukla, kykla (oyuncak bebek, kukla) * 50 metreye kadar derinlikte, genellikle sığda kayaların ve deniz çayırlarının arasında yuvalanarak yaşayan, midye, yengeç, karides gibi canlıları güçlü dişleri ile parçalayarak beslenen, Lapinagillerden, güzel renkli, 50 santimetre uzunluğunda bir balık (Labrus berggylta)

kiklon : gre. * kyklon, kyklein (dönmek, daire yapmak) * çok hızlı dönen, genellikle tropikal bölgelerde oluşan şiddetli rüzgâr ve fırtına türü

kiklop : gre. * kyklops (kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) ) * tek gözlü dev, Yunan mitolojisinde tek gözlü, güçlü ve genellikle kaba yapılı yaratık

kiklotron : gre. * kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + tron (alet, araç) * yüksek enerjili parçacıkları dairesel yörüngede hızlandırmak için kullanılan manyetik hızlandırıcı cihaz

kil : süm., far. * gil (kil) (far.), ki (toprak) (süm.), killia (kum) (gre.) * suyla ıslatıldığı zaman plastik bir hamur durumuna gelen, kolayca biçimlendirilebilen, türlü alanlarda kullanılan, yumuşak, geçirimsiz ve yağlı bir toprak

kil u kal : ara. * kile (dendi, söylendi) + u (tamlama eki) + kal (dedi, söyledi) * dedikodu

kila : ara. * kila (ikisi, her ikisi, her iki) * ikisi, her ikisi, her iki

kildani : gre., ara. * khaldai (Babil’in güneyinde, Güney Mezopotamya’da yaşayan topluluk) (khaldu (rahip-astronom, müneccim (yıldız bilgin), kahin) + ai (çoğul eki) ) * Babil’in güneyinde, Güney Mezopotamya bölgesindeki Khaldaya bölgesinde yaşayan, astronomi ve büyücülükle tanınan, tarih boyunca Hristiyanlığı (katoliklik) kabul etmiş eski bir etnik grup ve dilleri; özellikle Süryanice konuşan halktan olan

kile : ara. * kala (ölçmek, tartmak, belirli bir ölçüyle paylaştırmak) * ölçek, tohum ölçeği, hububat ölçüsü, keyle; Osmanlı ve çevresinde kullanılan, genellikle tahıl için geçerli olan geleneksel ağırlık ve hacim ölçü birimi, ağırlık ölçeği (khilioi (bin) (gre.); kilo (ing., fra., alm.); calculate, calculer (hesaplamak), scale, échelle, Skala (ölçek) (ing., fra., alm.) )

kiler : tür. * kile, keyle (tahıl için ağırlık ve hacim ölçeği) + er (yer, mekan eki) * erzak depolama yeri (cellar, Keller (kiler) (ing., alm.) )

kilermeni : erm. * gil (kil, balçık halindeki çamur) + i (tamlama eki) + ermen (Ermeniler, Anadolu ve çevresinde yaşayan etnik grup) + i (ilgi ve aitlik eki) * eczacılıkta kullanılmış olan, alüminyum silikat bileşiminden oluşan, demiroksitten dolayı kırmızı renk almış bir kil

kilim : far. * geleme (dokumak), gilim (dokuma, halı türü, yaygı, battaniye, yatak veya yer örtüsü) * ince, genellikle yün veya pamuktan dokunan, desenli ve renkli yüzeyli, taban örgüsüne sahip, genellikle halı veya duvar süsü olarak kullanılan düz dokuma tekstil ürünü

kilimli : gre. * kyrinides (kyrein (yönetmek, hükmetmek) + ides (çoğul veya soy, bağlantı eki) * Zonguldak’ın bir ilçesi

kilis : gre. * kurrhos, kyrrhos (efendi, lord, reis) * doğu, batı ve kuzeyinde Gaziantep, güneyinde ise Suriye yer alan, Türkiye’nin 79 plakalı ili

kilise : gre. * ekklesiein (toplamak, birleştirmek, bir araya getirmek), ekklesia (toplanma, birleşme, bir araya gelm), ecclesia (lat.); église (fra.) * Hristiyanların ibadet ettikleri Tanrı'ya adanmış yapı; etimolojik olarak “Rab’be ait yer” anlamında, özellikle Doğu Roma (Bizans) etkisiyle Türkçeye geçmiş dinsel mimari terimi

kilit : far., ara. * kilid (far.), kild (ara.) * sistemi açma kapama aygıtı, anahtar (clutch (debriyaj) (ing.) )

kilitlemek : far., tür. * kilid (anahtar) (far.) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * bir kapıyı, kapağı veya sistemi kilit aracılığıyla kapatmak; erişimi engellemek veya sabitlemek amacıyla mekanizmayı devreye sokmak

kiliz : gre. * klysis (akma, boşalma, su akışı) * hasırotugillerden, su kıyılarında, bataklıklarda yetişen, dik ve silindirimsi gövdeli, çok uzun ve düz yapraklı, şemsiye biçiminde pembe çiçekli, yaprakları dayanıklı olduğu için kıtık yapmaya, hasır örmeye yarayan bir bitki, hasırotu

kilizman : gre., lat. * klysis (akma, boşalma, su akışı) (gre.) + ments, mentia (ile ilgili, isim yapım eki) (lat.) * sazlık, kamışlık

kille : ara. * kalla (azaltmak, eksiltmek, miktarı düşürmek, niceliği düşürmek, terketmek, yalnız bırakmak), kalil (az, eksik, miktarı düşük, niceliği düşük) * eksilme, azalma, azlık, miktarı düşme, niceliği düşme; azaltmak, kesat, kesmez olmak, yorulmak (kill (azaltmak, bitirmek, öldürmek) (ing.) )

killemek : far., tür. * gil (kil) (far.) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * kirli çamaşırları kil kullanarak tokaçla vura vura yıkamak

kilo : gre. * khilioi (bin) + gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) * ağırlık ölçü birimi olarak bin gramı ifade eden ve metrik sistemde kullanılan temel kütle ağırlık ölçüsü

kiloamper : gre., fra. * khilioi (bin) + ombh (su, su yolu, akım hattı), ambra (lat.); ampère (Fransız fizikçi ve matematikçi André-Marie Ampère’in soyadından) (fra.) * elektrik akımının şiddetini ölçen birim olan amperin bin katı (1000 A) anlamında kullanılan SI (Uluslararası Birimler Sistemi) ölçü birimi

kilobaz : gre. * khilioi (bin) + bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) * genetikte DNA veya RNA dizisinde yaklaşık bin baz çiftinden oluşan segment veya uzunluk birimi olarak kullanılan terim

kilogram : gre. * khilioi (bin) + gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) * ağırlık ölçü birimi olarak bin gramı ifade eden ve metrik sistemde kullanılan temel kütle ağırlık ölçüsü

kilohertz : gre., alm. * khilioi (bin) + hertz (frekans birimi (hz); Alman fizikçi Heinrich Hertz’in soyadından) * bir saniyede 1000 titreşimi olan elektromanyetik dalga boyu ölçüsü birimi

kilojul : gre., ing. * khilioi (bin) + joule (enerji birimi; İngiliz fizikçi James Prescott Joule’un soyadından) * enerji birimi joule’ün bin katını (1000 J) ifade eden SI birimi (özellikle fizik, kimya ve beslenme bilimlerinde enerjiyi niceliksel olarak belirtmek için kullanılır.)

kilokalori : gre., lat. * khilioi (bin) + calor (ısı, sıcaklık), calorie (bir gram suyun sıcaklığını 1 °C artırmak için gereken enerji miktarı) (lat.) * bir kilogram suyun sıcaklığını 1 °C artırmak için gereken enerji miktarını ifade eden, 1000 küçük kaloriye (cal) eşit ısı ve enerji ölçü birimi

kilometre : gre. * khilioi (bin) + metron, metros (ölçü) * 1000 metreye eşit uzaklık birimi

kilometrekare : gre., lat. * khilioi (bin) + metron, metros (ölçü) (gre.) + quadratus (dört köşeli, kare biçimli, düzgün) (lat.); carré (fra.) * bir kenarı 1 kilometre olan karenin yüzölçümünü ifade eden, toplamda 1.000.000 metrekareye eşit olan, coğrafi veya arazi ölçümlerinde kullanılan ölçü birimi

kilonova : gre. * kilo (bin; bin kat anlamında ön ek) (gre.) + nova (yeni; yeni yıldız, yıldız patlaması) (lat.) * nötron yıldızlarının birleşmesi sonucu oluşan, novalardan çok daha güçlü astronomik patlama olayı

kiloplasti : gre. * kheilos (dudak) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * dudağa biçim verme; dudak veya ağız kenarındaki yapıları onarma, yeniden biçimlendirme veya estetik olarak düzeltme amacıyla yapılan cerrahi işlem (dudak estetiği veya rekonstrüksiyonu)

kilorafi : gre. * kheilos (dudak) + rhapheia (dikiş, dikme, birleştirme, sütür) (rhaphein (dikmek, dikiş atmak, birleştirmek) + eia (isim yapım eki) ) * dudağın dikilmesi; dudak yaralanmaları veya doğumsal dudak yarıkları gibi durumlarda uygulanan cerrahi dikiş işlemi

kilosikl : gre. * kheilos (dudak) + kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) * daire biçimli kenar, halka şeklinde dudak yapısı;

kiloton : gre. * khilioi (bin) + tonna (1000 kg'lık ağırlık birimi) * genellikle nükleer patlayıcıların gücünü ölçmekte kullanılan, 1000 ton TNT’ye eşdeğer patlama gücünü ifade eden kütle ve enerji birimi

kilovat : gre., alm. * khilioi (bin) (gre) + watt (güç ölçü birimi; Alman fizikçi James Watt'ın soyadından) (alm.) * elektriksel ve mekanik sistemlerde güç kapasitesini belirtmek için kullanılan, gücün ölçü birimi olan watt’ın 1000 katını ifade eden SI birimi

kilovatsaat : gre., alm., ara. * khilioi (bin) (gre.) + watt (güç ölçü birimi; Alman fizikçi James Watt'ın soyadından) (alm) + saat (zaman; 60 dakikalık zaman birimi) (ara.) * bir kilovatlık (1000 watt) gücün bir saat boyunca harcanmasıyla oluşan enerji miktarını ifade eden, elektrik enerjisi tüketimini ölçmekte kullanılan bileşik birim

kilovolt : gre., alm. * khilioi (bin) (gre) + volt (elektrik potansiyeli birimi; İtalyan fizikçi, kimyager ve mucit Alessandro Volta’dan) (alm.) * elektriksel potansiyel farkını ölçen volt biriminin 1000 katını ifade eden SI birimi

kiloz : gre. * kheilos (dudak; ağız kenarı; kenar yapısı) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * dudak; ağız kenarı; kenar yapısı; B2 vitamini (riboflavin) eksikliğine bağlı olarak dudak köşelerinde meydana gelen çatlama, kızarıklık ve pullanma ile belirginleşen inflamatuar bir ağız çevresi rahatsızlığı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...