fototaksi :
gre. * phos (ışık, aydınlık), photos (ışıkla ilgili) + tassein, tasson
(düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek), taxis
(düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme, sıra, diziliş, hareket, yönelme,
düzenli hareket) * canlı bir organizmanın (özellikle mikroskobik veya basit
yapılı canlıların), ışığa karşı yönelimli hareketi (ışık kaynağına doğruysa
pozitif fototaksi, ışıktan uzağa doğruysa negatif fototaksi)
fototaktizm :
gre. * phos (ışık, aydınlık), photos (ışıkla ilgili) + taxis (düzen, sıra,
diziliş, hareket, yönelme, düzenli hareket) + ismos (isim yapım, durum, akım,
öğreti, doktrin eki) * canlı organizmaların, özellikle mikroskobik canlılar,
bazı böcekler veya algler gibi ilkel canlıların, ışığa karşı yönelimli hareket
etme yetisi veya davranışı
fototek :
gre. * phos, photos (ışık, aydınlık) + theke (koyma yeri, yerleştirme yeri,
saklama yeri, ambar, depo, kutu, kılıf, kap, hazne) * bir kuruma, müzeye, gazeteye,
ajansa veya bir kişiye ait sistemli fotoğraf koleksiyonu; görüntü belgelerinin
(fotoğraf, film şeridi, negatif vs.) düzenli şekilde saklandığı birim veya
mekan, fotoğraf arşivi
fototerapi :
gre. * phos (ışık, aydınlık), photos (ışıkla ilgili) + therapeia (hizmet etme,
ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle
islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek,
iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein
(eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) * belirli dalga boylarındaki
ışığın, fiziksel veya ruhsal sağlık sorunlarının iyileştirilmesinde
kullanılması, ışıkla tedavi (örneğin mavi ışık, bilirubini parçalayıp vücuttan
atılmasına yardımcı olur.)
fototropizm :
gre. * phos (ışık, aydınlık), photos (ışıkla ilgili) + tropismos (yönelme,
dönme, eğilim) (trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön
değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki;
biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) +
ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) ) * bitkilerin veya bazı
canlıların ışığa doğru (pozitif fototropizm) veya ışıktan uzağa doğru (negatif
fototropizm) büyüme veya yönelme hareketi
fouquieriaceae :
lat. * Fouquieria (Fransız hekim Pierre Fouquier’nin soyadından) + aceae
(-giller, bitki familyası eki) * Kuzey Amerika'nın sıcak ve kurak çöllerinde
yetişen, dikenli çalı ve küçük ağaçlardan oluşan küçük bir bitki familyası,
ocotillo ailesi
fourier serisi :
fra. * fourier (Fransız ütopik sosyalist ve filozof François Marie Charles
Fourier’nin soyadından) + série (dizi, sıra, ardışıklık) (fra.) + si (iyelik
eki) (tür.) * bir periyodik fonksiyonu basit dalgalı fonksiyonların (sinüs ve
kosinüs) toplamına çeviren dizi
fovea :
lat. * fovea (küçük çukur, küçük oyuk, küçük kuyu) * bir kemik veya organda,
özellikle gözün makulasında çok küçük bir oyuk; retinanın orta kısmında yer
alan, normal ışık altında renkli görme becerisi sağlayan ve hücrelerin yoğun olduğu
reseptör alan
fovea dentis :
lat. * fodere (kazmak, içini oymak), fovea (çukur, oyuk) + dens (diş), dentis
(diş ile ilgili) * atlas (C1) omurunun ön yüzünde yer alan ve axis (C2)
omurundaki dens (odontoid çıkıntı) ile eklem yapan çukurluk
fovizm : fra.
* fauve (vahşi, yabani) + isme (-cılık, durum eki) * 20. yüzyıl başında
Fransa’da ortaya çıkan, nesnelerin gerçek renkleri yerine duyguyu yansıtmak
için canlı ve parlak renklerin, doğal olmayan renklerin, kalın, serbest fırça
darbelerinin, doğal formların abartılı ve özgürce kullanıldığı, figüratif
ögelerin yoğun renklerle ifade edildiği modern resim akımı, özellikle Henri
Matisse ve André Derain’in öncülüğünde gelişen sanat anlayışı
fox terrier :
alm., ing., lat., fra. * fuchs (tilki) (alm.), fox (tilki) (ing.) + terra
(toprak, yer) (lat.); terre (toprak, yer) + ier (yer ve durum eki) (fra.) *
avcılık amacıyla özellikle tilki (fox) avında kullanılmak üzere İngiltere'de
geliştirilmiş, enerjik, zeki ve çevik yapısıyla tanınan bir terrier köpek ırkı
fox-fordyce hastalığı :
ing., tür. * fox (Amerikalı dermatolog George Henry Fox’un soyadından) + dyce
(Amerikalı dermatolog John Addison Fordyce’ın soyadından) (ing.) + hastalık
(sağlığın bozulması durumu) + ı (iyelik eki) (tür.) * ter kanallarının
keratinle tıkanması sonucunda koltuk altı, kasık gibi apokrin ter bezlerinin
yoğun olduğu bölgelerde görülen kaşıntılı, küçük, konik papüllerle karakterize
kronik bir deri hastalığı, apokrin miliaria
foxtrtot :
ing. * fox (tilki) + trot (adım) * 1914'ten sonra popüler olan dört tempolu,
anglosakson kaynaklı dans
foya :
fra. * folie (delilik, çılgınlık) * bir kişinin sakladığı veya gizlemeye
çalıştığı ayıbının, kusurunun, sahtekarlığının veya zayıf yönünün ortaya
çıkması, gerçek yüzünün anlaşılması
foya :
lat., ita. * folium (yaprak), folia (yapraklar) (lat.); foglia (yaprak; sahte
altın varak) (ita.) * kuyumculukta, süs eşyası olarak işlenmiş elmasın
parıltısını artırmak için, taşın altına konulan çok ince gümüş yaprakçık
fön :
alm. * Föhn (Alp Dağları’ndan esen sıcak ve kuru rüzgar) * sıcak hava üfleyen
bir cihaz (saç kurutma makinesi) ile saçların kurutulması ve şekillendirilmesi
förster denklemi :
alm. * förster (Alman fizikçi Theodor Förster'in soyadından) (alm.) + denklem
(eşitlik, denklik) + i (iyelik eki) (tür.) * floresans rezonans enerji
transferi (FRET) sırasında enerji aktarım veriminin donör ile akseptör
arasındaki uzaklığa bağlılığını ifade eden denklem (E = 1/1+(r/R0)^6)
förster rezonans enerji
transferi : alm., lat. * förster (Alman fizikçi Theodor Förster'in
soyadından) (alm.) + resonentia (fiziksel bir sistemin dışarıdan gelen
titreşimlerin frekansı ile kendi doğal frekansının eşleşmesi sonucu, çok daha
yüksek genliklerde titreşime geçmesi (salınması) olayı) (resonare (yeniden ses
vermek, yankılanmak, tekrar ses çıkarmak) (re (tekrar, yeniden, geri) + sonare
(ses çıkarmak, tınlamak) ) + entia (isim yapım eki) ) (lat.) + energeia
(maddede var olan ve ısı, ışık biçiminde ortaya çıkan güç; bir sistemin iş
yapabilme kapasitesi, iş oluşumu) (en (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) +
ergia (iş durumu, çalışma durumu, eylemsellik) (ergos, ergon (iş, çalışma,
eylem) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + transfer (bir şeyi bir
yerden başka bir yere taşıma, aktarma veya iletme) (trans (geçiş, geçme, ötesi,
karşıdan karşıya, öteye) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) )
(lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * uyarılmış bir donör molekülden yakındaki bir
akseptör moleküle foton yayımı olmaksızın dipol-dipol etkileşimiyle gerçekleşen
ışımasız enerji aktarımı olayı
fötal :
lat. * fetus (cenin, dölüt, yavru; gebelik, doğurma) + alis (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * fetüs ile ilgili
fötr :
fra. * feutre (keçe, keçeye benzer kumaş) * keçe benzeri yumuşak kumaştan
yapılmış, genellikle kenarları kıvrık olan klasik bir şapka türü
fötüs :
lat. * fetus (cenin, dölüt, yavru; gebelik, doğurma) * ana rahmindeki canlının
üçüncü gebelik ayı başından doğuma kadar olan dönem içindeki ismi
föy :
lat., fra. * folium (yaprak), folio (yapraklar) (lat.); feuille (yaprak) (fra.)
* yaprak, sayfa, tek sayfalık, tek yapraklık belge
föyye :
lat., fra. * folium (yaprak), folio (yapraklar) (lat.); feuille (yaprak) (fra.)
* yaprak, sayfa, tek sayfalık, tek yapraklık belge
FPS :
ing. * frames (çerçeveler, kareler) + per (her, beher) + second (saniye) * bir
saniyede gösterilen görüntü kare sayısını ifade eden performans ölçütü
Fr :
lat. * francium (Francia (Fransa) + ium (kimyasal element eki) ) * atom
numarası 87 olan, periyodik tablonun 1. grubunda bulunan, son derece nadir ve
yüksek derecede radyoaktif bir alkali metal olan, yalnızca bilimsel
araştırmalarda incelenen element
fragaria :
lat. * fragum (çilek) * sürünücü gövdeleri ve etli, aromatik meyveleriyle
bilinen, Rosaceae familyasından bir bitki cinsi
fragman :
lat. * frangere (kırmak, parçalamak, patlatmak, yarmak), fragmentum (kırılım,
parça, kesim, kısım); fragment (fra.) * bölüm, kısım, kesim, parça; bir sinema
filmini tanıtan film parçası, tanıtma filmi
fragmantasyon :
lat. * fragmentare (fragmentum (kırılım, parça, kesim, kısım) + are (fiil
mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.); fragmentation (fra.) * kırılım,
parçalanma, bölünme, kısımlara ayrılma; tıpta, canlı olmayan hücre artıkları;
düzenli bir şekilde parçalanma
fragmante :
lat. * fragmentatus (fragmentare (fragmentum (kırılım, parça, kesim, kısım) +
are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.);
fragmenté (fra.) * parçalanmış, bölünmüş, kısımlara ayrılmış
frajil :
lat. * fragilis (kırılgan, kırılabilir, dayanıksız) (frangere (kırmak,
parçalamak, patlatmak, yarmak) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) )
(lat.); fragile (fra.) * kırılgan, kırılabilir, hassas, kolay zarar görebilir
frajilite :
lat. * fragilis (kırılgan, kırılabilir, dayanıksız) (frangere (kırmak, parçalamak,
patlatmak, yarmak) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + itas (isim
yapım ve durum eki); fragilité (fra.) * kırılganlık, dayanıksızlık
frak :
lat. * frangere (kırmak, parçalamak, patlatmak, yarmak), fractio (bölme,
parçalama) * arka eteği uzun ve iki parçaya bölünmüş, önü kısa, kuyruklu ceket
şeklinde olan erkeklere özgü bir giysi, bir smokin türü
fraksiyon :
lat. * fractio (bölme, parçalama) (frangere (kırmak, parçalamak, patlatmak,
yarmak) + tio (isim yapım eki) ) * bölünme, parçalanma; bir bütünün alt bölümü,
parçası, kesimi, kırılımı; meclis veya parti içinde, görüş ve hedefleri
diğerlerinden kısmen farklı olan alt grup, klik
fraktal :
lat. * frangere (kırmak, bölmek, parçalamak, patlatmak, yarmak), fractalis
(fractus (kırılmış, bölünmüş, parçalanmış) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * kendi içinde tekrarlanan, parçaları bütüne benzer şekilde oluşan,
kendine benzerlik (self-similarity) özelliği taşıyan geometrik şekil veya yapı;
her ölçekte aynı örüntüyü sergileyen geometrik veya matematiksel yapı; kendine
benzeme veya oransal kırılma özelliği gösteren karmaşık geometrik şekiller
frakton :
lat. * frangere (kırmak, bölmek, parçalamak, patlatmak, yarmak), fractus
(kırılmış, bölünmüş, parçalanmış) + on (parçacık/tanecik eki) * fraktal geometri
ve karmaşık sistemlerde kullanılan, fraktal özellikler taşıyan temel yapısal
birim; fraktal nesne veya alt birim
fraktür :
lat. * frangere (kırmak, bölmek, parçalamak, patlatmak, yarmak), fractalis
(fractus (kırılmış, bölünmüş, parçalanmış) + ura (isim yapım eki) * kırılma,
kırık; kemik bütünlüğünün travma veya baskı nedeniyle bozulması durumu, kırık
frambuaz :
lat. * frambosia (frangere (kırmak, bölmek, parçalamak, patlatmak, yarmak) +
bosia (ek); fraise (çilek) (fra.) * gülgiller (rosaceae) familyasından, küçük
taneli, genellikle kırmızı renkli, tatlı ve aromatik bir meyve, ahududu
frame :
alm., ing. * fram (ilerlemek, ileriye doğru) (alm.); frame (ing.) * yapı
iskeleti, bir şeyin dış sınırlarını oluşturan yapı, çerçeve
frame rate :
ing. * frame (çerçeve; kare) + rate (oran) * bir saniyede görüntülenen kare
(frame) sayısı (sinema filmi standardı 24 fps)
francala :
lat. * frangere (kırmak, bölmek, parçalamak, patlatmak, yarmak) * içinde kepek
bulunmayan iyi nitelikli undan yapılan ince uzun ekmek
franck-condon ilkesi :
alm., fra. * franck (Alman fizikçi James Franck’ın soyadından) + condon
(Fransız fizikçi Eugène Condon’un soyadından) + ilke (yasa, kural, kanun,
prensip) + si (iyelik eki) (tür.) * bir molekülde elektronik geçişler sırasında
çekirdeklerin konumunun sabit kaldığını (veya çok az değiştiğini) varsayan ilke
franck-van der merwe büyüme
modu : lat. * Franck (Alman fizikçi James Franck’in
soyadından) + van der Merwe (Güney Afrikalı kristalograf Nicolaas Christiaan
van der Merwe’nin soyadından) + modus (ölçü, kapsam, nicelik; uygun ölçü,
ritim, şarkı; yol, tavır, tarz, stil, şekil, biçim, yöntem, kural, düzen,
patern, kalıp, format; hal, durum) (lat.) + u (iyelik eki) (tür.) * ince film
ve kristal büyümesinde atom veya moleküllerin yüzeyi tam katmanlar halinde
örterek tabaka tabaka büyüdüğü, film atomları arasındaki bağların zayıf, film
ile alt tabaka arasındaki bağların ise çok güçlü olduğu büyüme modeli
frangula :
lat. * frangere (kırmak) + ulus (küçültme eki) * kırılgan dallarıyla ayırt
edilen, çalı veya küçük ağaç formunda, Rhamnaceae familyasından bir bitki cinsi
frank :
fra. * franc (özgür, hür) * açık sözlü, dürüst, dobra, içten; Orta Çağ’da Batı
Avrupa’da yaşamış Germen kökenli kavim (Orta Çağ İslam ve Osmanlı metinlerinde
genel olarak Batılı Avrupalılar (özellikle Fransızlar) Franklar olarak
isimlendirilmiştir.)
frankeniaceae :
lat. * Frankenia (Alman botanikçi Johann Francken’in soyadından) + aceae
(-giller, bitki familyası eki) * aranfilciler (Caryophyllales) takımına bağlı
olan, genellikle ılıman ve subtropikal bölgelerin tuzlu kıyılarında veya kurak
alanlarında yetişen, tek ana cinsi Frankenia (denizfundası) olan otsu ve odunsu
bitki familyası, tuzçalıgiller, denizfundalığıgiller
frankofon :
fra., gre. * franc (özgür, hür) (fra.) + phone (ses) (gre.) * Fransızca’yı ana
dili veya resmi dili olarak konuşan kişi
frans worth munsell renk
testi : ing., far. * frans (oftalmolog Dr. M. J. Frans’ın
soyadından) + worth (İngiliz oftalmolog Claude Worth’un soyadından) + munsell
(renk teorisi geliştiren Amerikalı ressam ve eğitimci Albert H. Munsell’in
soyadından) (ing.) + reng, rang (boya; ışığın kırılması ve spektrumuna
ayrılması ile oluşan ışık algısı kategorileri) + testa, testum, testus (kap,
çömlek, hazne, kalıp, el kabı; test, deneme, sınav, tecrübe) (lat.) * renk
algısı ve ayırt etme yeteneğini ölçmek ve renk görme bozukluklarını saptamak
amacıyla uygulanan psikofiziksel testler bütünü
fransa :
ger. * frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) * kuzeyde
Belçika, doğuda Almanya ve İsviçre, güneydoğuda İtalya, güneyde İspanya ile
sınır komşusu olan bir batı Avrupa ülkesi
fransız :
ger. * frankon (özgür, hür insan); franc (özgür, hür) * Fransa vatandaşı olan
kimse
fransız guyanası :
ger.* frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) + guiana,
guyana (suların ülkesi) (arav.) + sı (iyelik eki) (tür.) * Güney Amerika’nın
kuzeydoğusunda yer alan, Brezilya, Surinam ve Atlas Okyanusu ile çevrili olan,
Fransa’nın denizaşırı bölgesi ve bir Fransız ili
fransız polinezyası :
ger.* frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) + polys
(çok, fazla, çoklu) + nesia (adalı olma) (nesos (ada) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) (gre.) + sı (iyelik eki) (tür.) * Güney Pasifik Okyanusu’nda,
Avustralya’nın doğusunda, Cook Adaları’nın batısında, Kiribati’nin
güneydoğusunda, Samoa’nın doğusunda ve Tonga’nın kuzeydoğusunda yer alan
(Fransa’ya bağlı) adalar topluluğu
fransızca :
ger.* frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) + ca (ile ilgili,
gibi, -a ait) (tür.) * Fransız dili
fransiyum :
lat. * francium (frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) +
ium (kimyasal element eki) (lat.) (Fransız fizikçi Marguerite Perey
keşfetmiştir.) * periyodik tabloda alkali metaller grubunda yer alan, atom
numarası 87 olan, radyoaktif ve nadir element
frapan :
fra. * frapper (vurmak, çarpmak) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
gösterişli, dikkat çekici, çarpıcı; giyimiyle, süsüyle veya davranışıyla göz
alıcı olan
frape :
fra. * frapper (vurmak, çarpmak, çırpmak, çalkalamak), frappé (vurulmuş,
çarpılmış, çırpılmış, çalkalanmış) * buzlu ve köpüklü bir kahve içeceği
frasera :
lat. * Fraser (İskoç botanikçi John Fraser) + a (ile ilgili, -a ait) * uzun
ömürlü ve gösterişli çiçekleri olan, Gentianaceae familyasından bir bitki cinsi
fraternal :
lat. * frater (erkek kardeş), fraternus (erkek kardeş ile ilgili) + alis (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kardeşçe, kardeşlere özgü, kardeşlik duygusu
taşıyan
fraternite :
lat. * frater (erkek kardeş), fraternus (erkek kardeş ile ilgili) + itas (isim
yapım ve durum eki) * kardeşlik
fraunhofer çizgileri :
alm. * fraunhofer (Alman fizikçi Joseph von Fraunhofer'in soyadından) (alm.) +
çizgi (hat, ince uzun işaret, yarık) + ler (çoğul eki) + i (tür.) * Güneş
tayfında ve diğer yıldız tayflarında belirli dalga boylarında ışığın, atmosfer
veya yıldız atmosferindeki gazlar tarafından soğurulmasıyla oluşan koyu emilim
çizgileri
fraxinus :
lat. * frax (parlaklık; kırılganlık) + inus (isim yapım eki) * kışın yaprağını
döken, tek bir yaprakçıkla sonlanan tek tüysü yaprak veya üç yaprakçıklı
yaprakları olan, nodlarda sürgünleri düzleşmiş olan ağaç ve ağaççık halindeki
zeytingiller (Oleaceae) familyasına ait odunsu bitki, dişbudak
fréchet türevi :
fra., tür. * fréchet (Fransız matematikçi Maurice Fréchet’nin soyadından)
(fra.) + türev (türemiş, türetilmiş, bir şeyden çıkarılarak oluşturulmuş)
(tür.) * fonksiyonel analizde, sonsuz boyutlu vektör uzaylarında bir
fonksiyonun doğrusal yaklaşık değerini veren türev türü
free floating anksiyete :
ing., gre., lat. * free (serbest, özgür, hür) + float (dalgalanmak, yüzmek) +
ing (isim yapım eki) + ango (acı vermek, boğmak) (lat.); ankho (boğulmak)
(gre.); angere (kızmak, kızgın olmak), anxietas (anxius (endişeli) + itas (isim
yapım ve durum eki) ) (lat.) * belirgin bir nesneye, duruma veya tehdide
bağlanamayan yani nedeni belirlenemeyen sürekli kaygı hali
free shop :
ing. * free (özgür, serbest; bedava, ücretsiz) + shop (dükkan, mağaza) *
gümrüksüz bölgelerde bulunan, vergiden muaf ürünlerin satıldığı mağaza
freesia :
lat. * Freese (Alman hekim ve botanikçi Friedrich Freese’in soyadından) + ia
(isim yapım eki) * hoş kokulu ve süs değeri yüksek çiçeklere sahip, Iridaceae
familyasından bir bitki cinsi
freetown :
ing. * free (serbest, özgür, hür) + town (kasaba, şehir, kent) * Sierra Leone
yarımadasının batı bölgesinde, Afrika'nın Atlas Okyanusu'nda yer alan en önemli
limanıSierra Leone yarımadasının batı bölgesinde, Afrika'nın Atlas Okyanusu'nda
yer alan en önemli limanı ve ülkenin başkenti
fregoli yanılsaması :
ita. * fregoli (İtalyan aktör Leo Fregoli'nin soyadından) (ita.) + yanılsama
(yanılgı, hatalı düşünce ve yargı, yanlış algı) + sı (iyelik eki) (tür.) * bir
kişinin farklı kişiler tarafından sürekli olarak takip edildiğine veya aynı
kişinin farklı görünümlerle tekrarlandığına inanması ile karakterize nadir
görülen bir yüz tanıma bozukluğu ve paranoid yanılgı durumu; farklı kişilerin
aslında aynı kişi olduğuna inanma
frekans :
lat. * frequentia (sıklık, çokluk, tekrar etme) (frequens, frequent (sık, sık
olan, tekrar eden, çok bulunan, çok sayıda, sürekli) + ia (isim yapım ve durum
eki) ) * birim zamandaki tekrarlanma sayısı, titreşim sayısı, titreşim sıklığı;
devirli bir olayın saniyedeki devir sayısı (f=1/T; açısal frekans ω=2π/T=2πf)
fren :
gre., lat.* frenum (dizgin, gem, kontrol) * motorlu taşıtın kinetik enerjisini
sürtünme yoluyla ısı enerjisine çevirerek taşıtın yavaşlamasını veya durmasını
sağlayan mekanizma
frengi :
fra. * français (Fransız) (hastalığın ilk kez Fransa'da yayıldığı
düşüncesinden) * Treponema pallidum bakterisinin sebep olduğu, cinsel yolla
bulaşan, kronik, bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığı, sifiliz (syphilis)
frenik :
gre. * phrenos (diyafram; zihin, akıl, bilinç, şuur, ruh) + ikos (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * diyafram kasını uyararak solunumu kontrol eden önemli
sinir, nervus phrenicus
frenk :
ger. * frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) * Orta
Çağ’da Batı Avrupa’da yaşamış Germen kökenli kavim (Orta Çağ İslam ve Osmanlı
metinlerinde genel olarak Batılı Avrupalılar (özellikle Fransızlar) Franklar
olarak isimlendirilmiştir.)
frenk üzümü :
ger. * frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) + üzüm
(vitis adı verilen yaprak döken asma yapraklarının meyvesi) + ü (iyelik eki)
(tür.) * Kuzey Avrupa kökenli, küçük taneli, ekşimsi meyveler veren, meyvesi
gıda ve şifa amaçlı kullanılan, kırmızı, siyah veya beyaz renkli olabilen bir
çalı türü (Ribes cinsi)
frenkçe :
ger. * frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) + çe (ile
ilgili, -e ait) * Fransızca
frenkçin :
ger., far. * frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) + çin
(toplayan, bir araya getiren;
tarz, usül, üslup; büklüm, çatıklık, buruşukluk, kıvrım) (far.) * Türk musikisinde iki adet üç zamanlı (semai) ve üç
adet iki zamanlı (nim-sofyan) usulün birleşmesinden meydana gelen, 12 zamanlı
küçük bir ritim kalıbı
frenoloji :
gre. * phrenos (diyafram; zihin, akıl, bilinç, şuur, ruh) + logia (bilim,
bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * insanın karakterinin, yeteneklerinin ve
zihinsel eğilimlerinin kafatasının şekli ve çıkıntılarıyla belirlenebileceğini
savunan sözde bilim (pseudoscience)
frenopleji :
gre. * phrenos (diyafram; zihin, akıl, bilinç, şuur, ruh) + plexis (felç,
vurma, çarpma, darbe, durdurma), plessein (darbelemek, vurmak, çarpmak, felç
inmek), plegia (felç, inme, nuzul) (plege (darbe, vurma, çarpma) + eia (durum
ve usim yapın eki) ) * diyafram kasının sinirsel iletim kaybı nedeniyle
hareketsiz kalması durumu, diyafram felci
frenotomi :
gre., lat. * phrenos (diyafram; zihin, akıl, bilinç, şuur, ruh) (gre.); frenum
(dizgin, bağ), frenulum (dizgincik, bağcık) (lat.) + temnein (kesmek), tomia
(kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) (gre.) * bağlı dokunun (dil bağı dokusu (lingual frenulum) veya
dudak bağı dokusu (labial frenulum) ), hareketi kısıtlamasını gidermek için
kesilip çıkarılması
frenulum :
lat. * frenulum (dizgincik, bağcık) (frenum (dizgin, bağ) + ulum (küçültme eki)
) * iki vücut yapısını birbirine bağlayan bir doku bağı (dil bağı dokusu
(lingual frenulum) veya dudak bağı dokusu (labial frenulum) ); bir organı
(dudak, dil, yanak vb.) desteklemeye veya tutmaya yarayan bağlayıcı bir zar
kıvrımı (frein (fren, dizginleyici, tutucu) (fra.) )
frenulum furşet :
lat. * frenulum (küçük bağ, gem; doku kıvrımını tutan ince bağ, dizgincik,
bağcık) (frenum (dizgin, bağ) + ulum (küçültme eki) ) + furcettus (küçük çatal,
dirgen; çatallı küçük yapı) (furca (çatal, çatallı çubuk, dirgen, çatal biçimli
alet) + ettus (küçültme eki) ) (lat.), fourchette (fra.) * kadın dış genital
organlarında küçük dudakların (labia minora) arka kısımda birleşerek
oluşturduğu, kızlık zarının hemen gerisinde yer alan ve doğum sırasında gerilip
yırtılabilen küçük, katlantı şeklindeki hassas doku köprüsü, frenulum labiorum
pudendi
frenum :
lat. * frenum (dizgin, bağ) (fre (bastırmak, dizginlemek) + num (isim yapım
eki) ) * iki yapı arasında uzanarak bir organın aşırı hareketini sınırlayan,
genellikle mukozal katlantı biçiminde olan ince bağ dokusu yapısı (ağız içinde
dudak ile diş eti arasında veya dilin alt kısmında yer alan bağ dokuları gibi)
frer :
lat., fra. * frater (kardeş), frère (fra.) * Hristiyan keşiş, rahip, tarikat
veya manastır mensubu erkek
fresk :
lat. * frescus (serin, taze) * duvar veya tavan yüzeyine, sıva henüz yaşken
yapılan boya ile resim tekniği ve bu teknikle yapılmış sanat eseri, fresko
(kilise, saray veya kamu yapılarının iç yüzeylerinde kullanılmıştır.)
fresnel lens :
fra., lat. * fresnel (Fransız fizikçi Augustin-Jean Fresnel’in soyadından)
(fra.) + lens, lentis (bezelye, bakla, mercimek; lens, mercek) (lat.) * ince
yapılı, dairesel halkalar şeklinde kesilmiş, odaklama gücü yüksek özel bir
mercek türü
freş :
fra., ing. * freis, frais (taze, yeni) (fra.), fersc, fresh (ing.) * taze, yeni
oluşmuş, bozulmamış, canlı, serin veya yeni başlamış, henüz üretilmiş,
toplanmış veya meydana gelmiş, bozulmamış, canlı, enerjik veya serin
freze :
fra. * fraiser (oymak, kazımak; delmek, delik açmak) * metal, tahta veya diğer
malzemelerden talaş kaldırmak amacıyla kullanılan ve döner kesici takımla
yapılan işleme yöntemi
fribord :
fra., ing. * franc (serbest, özgür, hür) + bord (kenar, borda) (fra.); free
(serbest, özgür, hür) + board (kenar, borda) (ing.) * bir geminin yükle suya ne
kadar battığını ve su hattının güverteye olan düşey uzaklığını belirten ölçü
friedmann modeli :
rus., lat. * friedmann (Rus fizikçi ve matematikçi Aleksandr Fridmann’ın
soyadından) (rus.) + modulus (örnek, kalıp, ölçü) (modus (ölçü, kapsam,
nicelik; uygun ölçü, ritim, şarkı; yol, tavır, tarz, stil, şekil, biçim,
yöntem, kural, düzen, patern, kalıp, format; hal, durum) + ulus (küçültme eki)
) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * Albert Einstein’ın genel görelilik kuramına
dayanan, evrenin homojen ve izotropik olduğu varsayımı altında genişlemesini
veya büzülmesini tanımlayan kozmolojik model
frigo :
lat., ita. * frigere (soğumak, soğuk olmak), frigus (soğuk, serinlik) (lat.);
frigo (ita.) * soğutucu ünite
frigorifik :
lat. * frigere (soğumak, soğuk olmak), frigus, firgor (soğuk, serinlik) +
facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, meydana getirmek, oluşturmak),
ficus (yapıcı, yapan, eden, eyleyen; yapılmış, edilmiş, eylenmiş, oluşturulmuş)
* soğutma ile ilgili olan, soğutucu, soğutma etkisi yaratan
frigya :
gre. * phryx (Frigyalı), phryges (Frigyalılar) * Antik Çağ’da Anadolu’nun batı
ve orta kesiminde yer alan, Frigler tarafından kurulmuş olan tarihi bir krallık
ve bölge
frijidite :
lat. * frigidus (soğukça, soğuk gibi) (frigus (soğuk, serinlik) + idus (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + itas (isim yapım ve durum eki); frigidité
(fra.) * cinsel isteksizlik, cisel soğukluk; duygusal soğukluk, tepkisizlik
frijit :
lat. * frigere (soğumak, soğuk olmak), lat. * frigidus (soğukça, soğuk gibi)
(frigus (soğuk, serinlik) + idus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) )
frikik :
ing. * free (serbest, özgür, hür) + kick (tekme, ayakla vuruş, tepik; tepmek,
tekmelemek) * futbolda rakip takımın kural ihlali sonrası verilen, topun
durduğu noktadan hakem izniyle kullanılan serbest vuruş
friksiyon :
lat. * fricare (sürtmek, hafifçe dokunmak, ovalamak) + tio (isim yapım eki);
friction (fra.) * sürtünme; fiziksel olarak iki yüzeyin birbirine sürtünmesi
olayı; tıpta deri yüzeyine tedavi amacıyla uygulanan ovma veya masaj hareketi
fringilla :
lat. * fringere (kırmak, parçalamak) + illa (küçültme eki) * ötücü kuşlar
familyasından, küçük yapılı, renkli tüyleri olan, genellikle doğada yaşayan bir
kuş türü, ispinoz (sert kabukları kırma özelliğinden)
fringillidae :
lat. * fringere (kırmak, parçalamak) + illa (küçültme eki) + idae (-giller,
hayvan familyası eki) * ötücü kuşlar takımından, genellikle 10–20 cm boyunda,
tohum kırmaya uygun konik gagalara sahip küçük ve orta boy kuşları kapsayan,
aralarında ispinoz, saka kuşu ve iskete gibi türlerin de yer aldığı
İspinozgiller familyası
fringillinae :
lat. * fringere (kırmak, parçalamak) + illa (küçültme eki) + inae (-giller,
hayvan alt familyası eki) * Fringilla cinsini temel alan kuş alt familyası,
ispinozgiller alt familyası
frisa :
lat. * fricare (sürtmek), frictus (sürtülmüş, kabartılmış) * kaban ve palto
yapımında kullanılan yüzeyi tüylendirilerek kabartılmış, yünlü, kalın ve sıcak
tutan kumaş
frişka :
lat. * fricare (sürtmek, hafifçe dokunmak, ovalamak), frisicare (şaka yapmak,
şakalamak, şakacı olmak) * yelkenleri küçültmeden gemiyi rahatça yürütecek
kadar hafif ve sabit esen yel; şaka, espri, hafif alay içeren söz veya davranış
fritillaria :
lat. * fritillus (zar kutusu) * dama tahtası desenli çiçekleriyle tanınan,
soğanlı yapılı, Liliaceae familyasından bir bitki cinsi
fritöz :
lat., fra. * frigere (kızartmak) (lat.); friteuse (frire (kızartmak) + euse
(-cı, yapan, eden eki) ) (fra.) * yiyecekleri bol yağ içinde yüksek sıcaklıkta
kızartmaya yarayan elektrikli mutfak aleti; endüstride gıda maddelerini hızlı
ve homojen şekilde kızartmak için kullanılan cihaz
friz :
gre. * phrygion (Frigya işi süs) (phryges (Frigyalılar) + ion (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) * klasik mimaride, sütun başlığı ile saçak arasında yer
alan kabartmalı süs şeridi; mimari veya tekstilde dekoratif bordür veya desenli
yatay şerit; halı ve döşemelik kumaşlarda kıvırcık veya kabartmalı yüzey dokusu
frize :
lat. * fricare (sürtmek, hafifçe dokunmak, ovalamak), frictus (sürtülmüş,
hafifçe dokunulmuş, ovalanmış) (lat.); friser (kıvırmak, dalgalandırmak), frisé
(kıvırcık; tüylü) (fra.) * kıvrılmış; yüzeyi havlandırılarak tüylendirilmiş,
sert dokulu ve kalın yünlü kumaş türü (palto, döşemelik için); tekstilde,
ipliklerin kabartılmasıyla elde edilen kıvırcık yüzey dokusu, dekoratif veya
koruyucu amaçla kullanılan kalın kumaş malzeme
frondozum :
lat. * frondosus (frons (yaprak) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) *
“yapraklı, yapraklarla dolu; geniş ve sık yapraklı bitki veya ağaç; yapraklarla
yoğun biçimde örtülü doğal yapı; ultrasonografi ve radyolojide, düzensiz, çok
loblu ve yaprak benzeri çıkıntılarla tanımlanan kitle veya lezyon
fronkül :
lat. * furere (öfkeyle yanmak, harlamak; öfkelenmek), furunculus (küçük fırın,
küçük kızgınlık yeri; küçük çıban) * kıl kökü çevresindeki dokuda gelişen
ağrılı, irinli enfeksiyon; cildin dermis katmanlarında ağrılı, sıcak, kırmızı
şişlik oluşturan bakteriyel apseli lezyon
fronkülozis :
lat., gre. * furere (öfkeyle yanmak, harlamak; öfkelenmek), furunculus (küçük
fırın, küçük kızgınlık yeri; küçük çıban) (lat.) + osis (isim yapım, durum,
sorun, hastalık eki) (gre.) * vücutta birden fazla çıbanın (fronkül) yaygın ve
tekrarlayıcı biçimde ortaya çıkmasıyla karakterize enfeksiyon durumu
frontal :
lat. * frons, frontis (alın, ön, ön kısım) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * alın veya ön kafa bölgesi ile ilgili, alınla ilgili, ön tarafla
ilgili
frontal lob :
lat., gre. * frons, frontis (alın, ön, ön kısım) + alis (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) + lobos (yuvarlak çıkıntı, bölüm, kısım, parça lop) (gre.); lobus
(bölüm, kısım, parça lop) (lat.) * beynin ön kısmında yer alan, düşünme,
planlama, karar verme, motor kontrol ve kişilik gibi işlevlerden sorumlu beyin
lobu; duygusal düzenleme, sosyal davranış, dikkat ve yürütücü işlevlerin
merkezi olan serebral korteksin ön bölümü
frontooksipital :
lat. * frons, frontis (alın, ön, ön kısım), fronto (alın bölgesi, ön, ön taraf)
+ occiput, occipitis (başın arka kısmı, kafa arkası, ense) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * frontal (ön, alın) ve oksipital (arka, kafa arkası)
bölgeler arasında uzanan yapılarla ilgili
frontoparyetal :
lat. * frons, frontis (alın, ön, ön kısım), fronto (alın bölgesi, ön, ön taraf)
+ paries, parietis (duvar) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * frontal
(alın) ve paryetal (yan kafa) kemikler veya beyin lobları arasındaki bölgeye
ilişkin
frotaj :
lat., fra. * frictare (sürtmek, ovmak), fricare (sürtmek, hafifçe dokunmak,
ovalamak) (lat.); frotter (sürtmek) + age (isim yapım eki) (fra.) * yüzeyi
kabartılı bir nesnenin üzerine kağıt yerleştirilip üzerinden kalemle geçilerek
elde edilen doku aktarımı tekniği; cinsel haz alma dürtüsüyle, bir başkasına,
isteği ve rızası olmadan fiziksel temasta bulunularak yapılan sürtünme
davranışı, sürtünme
frotman :
lat., fra. * frictare (sürtmek, ovmak), fricare (sürtmek, hafifçe dokunmak,
ovalamak) (lat.); frotter (sürtmek) + ment (isim yapım eki) (fra.) * sürtünme
frotti :
lat., fra. * frictare (sürtmek, ovmak), fricare (sürtmek, hafifçe dokunmak,
ovalamak) (lat.); frotter (sürtmek), frottis (sürme, sürtme, yayma) (fra.) *
mikroskobik inceleme için numunenin cam üzerine yayılması yöntemi; bir
biyolojik örneğin (kan, mukus, hücre, vajinal akıntı vb.) ince bir tabaka
halinde cam lam üzerine yayılması, ardından boyanarak mikroskopla incelenmesi
işlemi, smear (yayma) tekniği
frottörizm :
lat., fra. * frictare (sürtmek, ovmak), fricare (sürtmek, hafifçe dokunmak,
ovalamak) (lat.); frotter (sürtmek) + eur (-cı, yapan, eden eki) + isme durum
eki) (fra.) * kalabalık ortamlarda başka bireylere rızaları olmadan sürtünerek
cinsel doyum sağlama yönelimini tanımlayan parafili türü
frovatriptan :
lat. * frova (etki süresi belirteci) + triptan (serotonin 5-HT1B/1D agonisti
eki) * auralı veya aurasız migrenlerin ve baş ağrılarının tedavisi ve adet
migreninin kısa süreli önlenmesi için geliştirilen damar daraltıcı (vazokonstriktör)
etkili bir triptan ilacı; serotonerjik sistem üzerinde etkili olup, beyin
damarlarının genişlemesini azaltarak ağrıyı hafifleten farmakolojik madde
(C14H17N3O)
frozen :
ing. * freeze (donmak), frozen (donmuş) * soğuk nedeniyle sıvı halden katı hale
geçmiş, donmuş olan; sabitlenmiş, değişmez hale gelmiş (örneğin frozen assets
(dondurulmuş varlıklar) )
fruktoz :
lat. * frui (yararlanmak, faydalanmak, tadını çıkarmak, tat almak), fructus
(meyve, ürün, fayda) + osus (şeker eki) * meyvelerde, balda ve bazı sebzelerde
doğal olarak bulunan basit bir şeker türü (monosakkarit); glikozla birlikte
sükroz (çay şekeri) yapısında bulunan, tatlılık derecesi yüksek ketoheksoz
(C6H12O6)
fruktozemi :
lat., gre. * frui (yararlanmak, faydalanmak, tadını çıkarmak, tat almak),
fructus (meyve, ürün, fayda) + osus (şeker eki) (lat.) + emia (kanla ilgili
olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) (gre.) * hipoglisemi, hepatomegali ve metabolik bozukluklara bağlı
olarak kanda anormal miktarda fruktoz bulunması durumu
fruktus :
lat. * frui (yararlanmak, faydalanmak, tadını çıkarmak, tat almak), fructus
(meyve, ürün, fayda) * ağaç veya bitkinin verdiği yenebilir ürün, meyve; bir
şeyin sağladığı doğal, medeni veya hukuki gelir (örneğin “ususfructus”
(kullanma ve semerelerinden yararlanma hakkı) )
frusturasyon :
lat. * frustrare (aldatmak, engellemek, boşa çıkarmak, hayal kırıklığına
uğratmak), frustra (boşuna, boş yere) + tio (isim yapım eki) * bir isteğin,
beklentinin veya hedefin engellenmesi veya gerçekleşmemesi sonucu ortaya çıkan
hayal kırıklığı; bireyin amaçlarına ulaşamaması nedeniyle yaşadığı içsel
gerilim ve huzursuzluk durumu; psikolojide ihtiyaçların doyurulamaması sonucu
ortaya çıkan emosyonel tepki
früktoz :
lat. * frui (yararlanmak, faydalanmak, tadını çıkarmak, tat almak), fructus
(meyve, ürün, fayda) + osus (şeker eki) * meyvelerde, balda ve bazı sebzelerde
doğal olarak bulunan basit bir şeker türü (monosakkarit); glikozla birlikte
sükroz (çay şekeri) yapısında bulunan, tatlılık derecesi yüksek ketoheksoz
(C6H12O6)
FSH :
ing. * follicle (folikül) + stimulating (uyarıcı) + hormone (hormon) *
yumurtalık ve testis fonksiyonlarını düzenleyen gonadotrop hormonu
ftalik asit :
gre., lat. * phthalein (renkli madde üretmek) (phthalos (renkli boya) + ein
(fiil mastar eki) ) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) +
idus (ile ilgili olan) ) (lat.) * aromatik yapıya sahip iki karboksil grubu
içeren renksiz, katı organik bileşik; plastikleştirici madde üretiminde kullanılan
temel ara madde; boya, reçine ve mürekkep sanayisinde önemli bir kimyasal
bileşik (C6H4(COOH)2)
f-teori :
ing., gre. * f (fundamental (temel, esas), father (baba) (ing.) + theoria
(olguları açıklamak ve öngörüde bulunmak amacıyla oluşturulan sistemli bilgi ve
ilkeler bütünü; kuram) (theoreo, theorein (gözlemek, seyretmek, incelemek,
zihinde değerlendirmek), theoros (gözlemci, gözetleyen, gören, seyirci) + eia
(isim yapım ve durum eki) ) * sicim teorisinin bir uzantısı olarak
geliştirilmiş, 12 boyutlu bir kuramsal fizik modeli olup özellikle tip IIB
sicim teorisinin geometrik olarak açıklanmasını, ekstra boyutların eliptik
eğrilerle temsil edilmesini ve birleşik alan teorileri ile süpersimetri
araştırmalarını amaçlayan matematiksel çerçeve
FTIR :
ing. * Fourier (Fourier (Fransız matematikçi ve fizikçi Joseph Fourier’nin
soyadından) + Transform (dönüşüm) Infrared (kızılötesi) + Spectroscopy
(spektroskopi) * bir maddenin kızılötesi ışınımı hangi dalga sayılarında
soğurduğunu ölçüp bu veriyi Fourier dönüşümüyle spektruma dönüştürerek
moleküldeki kimyasal bağları, fonksiyonel grupları ve bileşimi yüksek
doğrulukla belirlemek, maddeleri tanımlamak, saflıklarını değerlendirmek ve
yapısal değişimlerini incelemek için kullanılan analitik spektroskopi yöntemi,
fourier dönüşümlü kızılötesi spektroskopisi
f-tipi :
tür., gre. * f (Adalet Bakanlığı’nın ceza infaz kurumlarını kapasite, güvenlik
ve yapı tiplerine göre ayırdığı alfabetik tasnif kodlaması) (tür.) + typos (iz,
işaret, damga, biçim, şekil, kalıp, baskı, model, tip) (gre) + i (iyelik eki)
(tür.) * yüksek güvenlikli ve tek veya üç kişilik odalardan oluşan, klasik
koğuş sisteminden farklı olarak sosyal tecrit modeline dayanan kapalı ceza
infaz kurumu
FTP :
ing. * file (dosya) + transfer (aktarım) + protocol (protokol) * internete
bağlı bilgisayarlar arasında dosya transferini sağlayan ağ protokolü
fuagra :
fra. * foie (karaciğer) + gras (yağlı, şişman) * Fransızların kaz ve ördek
ciğerinin yağlandırılması yoluyla elde ettiği yiyecek
fuar :
lat., fra. * feria (pazar günü; bayram, tatil günü) (lat.) + foire (panayır,
büyük sergi) (fra.) * ticari malların sergilendiği ve satıldığı; ulusal veya
uluslararası düzeyde düzenlenen büyük çaplı geçici etkinlik; tematik veya
sektörel olarak düzenlenen ticaret ve tanıtım organizasyonu
fuat :
ara. * fuad (kalp, yürek, gönül) * mecazi veya duygusal anlamda kalp taşıyan
kişi; içtenlikli, gönülden seven; erkek ismi
fuaye :
lat., fra. * focus (ocak, odak, yuva, fırın, ateş yeri, ateş merkezi) (lat.);
foyer (ocak, odak, şömine; bekleme alanı) (fra.) * tiyatro, sinema, konser
salonu gibi yerlerde izleyicilerin gösteri öncesinde veya arasında
dinlendikleri, sohbet ettikleri alan; bekleme veya dinlenme salonu
fuchsia :
lat. * Fuchs (Alman botanikçi Leonhart Fuchs) + ia (isim yapım eki) * sarkık ve
parlak renkli çiçekleriyle bilinen, Onagraceae familyasından bir bitki cinsi
fuel :
lat., fra. * focus (ocak, odak, yuva, fırın, ateş yeri, ateş merkezi) (lat.);
fouaille, feu (ateş) (fra.); fuel (ing.) * yanma, ısı ve enerji üretiminde
kullanılan kömür, odun, benzin gibi enerji kaynağı madde; bir davranış veya
duyguyu besleyen etken (mecazi)
fuel oil :
lat., fra., gre. * focus (ocak, odak, yuva, fırın, ateş yeri, ateş merkezi)
(lat.); fouaille, feu (ateş) (fra.); fuel (ing.) + elaia (zeytin, zeytin
ağacı), elaion (zeytin yağı, yağ) (gre.); oliva (zeytin), oleum (yağ, zeytin
yağı) (lat.) * sıvı halde bulunan, petrolden elde edilen, ısıtma sistemleri ve
motorlarda kullanılan yoğunluğu yüksek (viskozitesi yüksek) hidrokarbon türevi
yakıt
fuga :
lat. * fugere (kaçmak; sıvışmak, uzaklaşmak), fugare (kovalamak), fuga (uçuş,
kaçış, firar, uzaklaşma) (lat.); fugue (fra.) * eklem, derz; yapı
malzemelerinde iki yüzey arasındaki ince derz boşluklarını doldurmak ve su
sızdırmazlığı sağlamak için kullanılan özel dolgu malzemesi
fugaks :
lat. * fugax (kaçıcı, geçici, kısa ömürlü) (fugere (kaçmak; sıvışmak,
uzaklaşmak) + ax (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * kolayca uçup giden veya
hızla kaybolan; geçici, kalıcı olmayan nitelik
fugasite : lat.,
fra. * fugax (kaçıcı, geçici, kısa ömürlü) (fugere (kaçmak; sıvışmak,
uzaklaşmak) + ax (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + itas (isim yapım ve durum
eki) ); fugacité (fra.) * bir gazın bir karışımdan ayrılma eğilimini veya
gerçek basınç koşullarında ideal gaz davranışından sapmasını niceliksel olarak
ifade eden fiziksel kimya terimi; uçuculuk, kaçıcılık
fugu :
jap. * fugu (şişen balık, özellikle tetrodotoksin içeren balık türleri) * Japon
mutfağında "pufferfish" (balon balığı) olarak bilinen ve uygun
şekilde hazırlanmazsa ölümcül olabilecek zehirli balık türü; fugu balığı, balon
balığı yemeği
fuhuş :
ara. * fahşa (ahlaksızlık, edepsizlik), fahiş (ahlaksız, edepsiz), fahişe
(ahlaksız kadın, edepsiz kadın, orospu) * açık kötülük, çirkinlik, taşkınlık, utanmazlık,
hayasızlık, ahlaksızlık, edepsizlik; cinsel ilişkinin para karşılığı yapılması;
iffetsizlik, edep dışı cinsel davranış, ahlaksızlık yapma
fujer :
lat., fra. * filix, filicis (eğrelti otu) (lat.); fougère (eğrelti otu) *
eğrelti otu; otsu, lavanta, meşe yosunu ve bergamot içeren, aromatik ve ferah
koku ailesine ait, erkek parfümlerinde sıkça kullanılan bir koku kompozisyonu
fukara :
ara. * fakir (fakir, yoksul, imkanları kısıtlı) * maddi imkanları kısıtlı
olanlar, yoksullar, fakirler; toplumda düşük gelir seviyesine sahip olan
kişiler; ihtiyaç sahipleri
fukusgiller :
lat., tür. * fucus (bir alg cinsi ismi; deniz yosunu) + aceae (-giller, botanik
familya eki) (lat.); gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins
belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * Fucaceae familyasından olan ve
“kahverengi algler” sınıfında yer alan fotosentetik, kahverengi deniz
yosunlarını kapsayan alg grubu
ful :
ara. * ful (bakla; fasulye) * taşkırangillerden, Kuzey Amerika’da, Avrupa’nın
güney, Asya’nın doğu bölgelerinde yetişen ve yetmişe yakın türü bulunan, boyu
üç metreyi bulabilen bir ağaç ve bu ağacın ak renkli ve güzel kokulu çiçeği
(örneğin ful nargisi, ful hindi)
fular :
lat., fra. * fullare (çitilemek, bastırmak, sıkmak) (lat.); fouler (baskı
yapmak, bastırmak, ezmek, çiğnemek), foulard (baskı yapan, sıkan, saran) (fra.)
* boyun veya baş örtüsü olarak kullanılan ipekli ince kumaştan aksesuar
fule :
lat., fra. * fullare (çitilemek, ezerek yıkamak, bastırmak) (lat.); fouler
(ezmek, bastırmak, ayakla çiğnemek) (fra.) * üzüm, zeytin gibi ürünlerin ayakla
veya presle ezilerek işlenmesi işlemi; futbolda topa ayakla sert vuruş yapmak
fulgora :
lat. * fulgere (parlamak, ışıldamak, şakımak), fulgur (şimşek) + a (isim yapım
eki) * Roma mitolojisinde şimşek ve yıldırım tanrıçası veya yıldırımın
kişileştirilmiş hali
fulgoridae :
lat. * fulgere (parlamak, ışıldamak, şakımak), fulgur (şimşek, parlak ışık) + a
(isim yapım eki) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Hemiptera (yarım
kanatlılar) takımına ait olan, genellikle tropik bölgelerde yaşayan, ilginç baş
yapıları ve renkli görünüşleriyle bilinen bir böcek familyası,
fenersineğigiller, fener böceği ailesi
fulgorinae :
lat. * fulgere (parlamak, ışıldamak, şakımak), fulgur (şimşek) + a (isim yapım
eki) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) * Fulgora cinsini temel alan
fener böcekleri alt familyası
fulgurasyon :
lat. * fulgur (şimşek, parlak ışık), fulgurare (şimşek gibi parlamak) + tio
(isim yapım eki) * şimşek çakması, ışıldama, ani ve güçlü bir ışık parlaması;
tümör tedavisinde kullanılan yüksek enerjili ışınla yakma (elektrokoterizasyon)
işlemi; eski kullanımlarda da ani parlamayla olan şok benzeri durum
fulk :
ara. * felk, falaka (yarmak, patlatmak, çatlatmak) * yararak ilerleyen; filika,
gemi, sandal, kayık (felucca (filika), flake (parça) (ing.), felouque (filika),
flocon (parça) (fra.) )
full :
ing. * full (tam,
dolu, eksiksiz) * içinde boş yer
kalmamış, tamamen dolmuş, eksiksiz veya azami sınıra ulaşmış, tam,
dolu, eksiksiz
full time :
ing. * full (tam, dolu,
eksiksiz)
+ time (zaman, vakit, süre) * tam zamanlı
fulleren :
ing. * fulleren (Amerikalı felsefeci, mühendis, mimar, şair, yazar ve mucit
Richard Buckminster "Bucky" Fuller’in soyadndan) * karbon elementinin
yapay bir allotropu olan, karbon atomlarının beşgen ve altıgen halkalar
birleşerek oluşturduğu içi boş küre (buckyball), silindir veya tüp şeklindeki
yapı
fullerid :
ing., lat. * fulleren (Amerikalı felsefeci, mühendis, mimar, şair, yazar ve
mucit Richard Buckminster "Bucky" Fuller’in soyadndan) (ing.) + ide
(ikili bileşik, anyon eki) ) (lat.) * fulleren moleküllerinin elektron alarak
negatif yük kazanmış anyon formlarını ve bu yapıyı içeren kimyasal bileşik; Cn-
60 anyonları ile alkali metallerin (örneğin potasyum veya sodyum) oluşturduğu tuzlardan
her biri
fullerit :
ing., lat. * fulleren (Amerikalı felsefeci, mühendis, mimar, şair, yazar ve
mucit Richard Buckminster "Bucky" Fuller’in soyadndan) (ing.) + ide
(ikili bileşik, anyon eki) ) (lat.) * fulleren moleküllerinin elektron alarak
negatif yük kazanmış anyon formlarını ve bu yapıyı içeren kimyasal bileşik; Cn-
60 anyonları ile alkali metallerin (örneğin potasyum veya sodyum) oluşturduğu
tuzlardan her biri
fulminan :
lat. * fulminare (şimşek gibi çakmak, gürlemek, patlamak) + ens, ent, entis
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * şiddetle patlayan, ansızın ve güçlü
şekilde gelişen; ani başlayan, hızla kötüleşen ve ciddi sonuçlara yol açan
hastalık, fulminant (fulminan hepatit (ani karaciğer yetmezliği), fulminan
sepsis (ani ve hızlı seyirli enfeksiyon) )
fulminans :
lat. * fulminare (şimşek gibi çakmak, gürlemek, patlamak) + entia (isim yapım
eki) * şiddetle patlama, ansızın ve güçlü şekilde gelişme; hastalığın ani
gelişmesi
fulvestrant :
lat., gre. * fulvus (sarımsı, kızılımsı) (lat.) + estrens, esternt (östrojen
antagonisti bileşiklerde kullanılan yapım eki) (oistros (cinsel istek, şiddetli
arzu, hayvanda kızgınlık (estrus) dönemi, harekete geçiren kuvvet) (gre.) +
ens, ent (sıfat yapım eki) (lat.) * hastalığı ilerleyen postmenopozal kadınlarda
hormon reseptörü-pozitif metastatik meme kanserini ve ayrıca HR-pozitif,
HER2-negatif ilerlemiş meme kanserini palbosiklib ile kombinasyon halinde
tedavi etmek için kullanılan bir ilacın etken maddesi (C32H47F5O3S)
fulya :
lat., ita. * folium (yaprak), folia (yapraklar) (lat.); foglia (yaprak; sahte
altın varak) (ita.) * zambakgiller (Amaryllidaceae) familyasından
(nergisgillerden), soğan köklü, yaprakları hasırotu yaprağını andıran bir
bitki, bir nergis türü, zerrin; bu bitkinin zerrin ve nergis olarak da anılan
güzel kokulu, taç bölümü çok gelişmiş, sarı renkli çiçeği
fum
:
ara. * fum (sarmısak) * zambakgiller (Amaryllidaceae)
familyasına ait, soğan ve pırasa ile akraba olan, içerdiği allisin (C6H10OS)
(kükürt bileşiği) sayesinde doğal bir antibiyotik ve bağışıklık güçlendirici
olan, hem taze hem de kuru olarak tüketilen kokulu ve lezzetli bir kök sebzesi,
Allium sativum
fumajin :
lat. * fumago (duman durumu, duman hastalığı) (fumus (duman, is) + ago (durum,
oluşum, sorun, hastalık eki) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) *
bitkilerde duman benzeri mantar hastalığı; zararlılar tarafından emilen bitki
özsuyunun sindirim sistemi içinden geçerek oluşturduğu şurup kıvamında bir atık
ürün
fumarat :
lat. * fumus (duman, is) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + atus, ate
(asitin tuzu veya esteri eki) * fumarik asidin tuzu veya esteri; mitokondrideki
Krebs döngüsünde yer alan metabolit; farmakolojide çeşitli ilaçların aktif
bileşeni olarak kullanılan kimyasal madde
fumaria :
lat. * fumus (duman) * gri-yeşil yaprakları ve dumanı andıran görünümüyle
tanınan, Papaveraceae familyasından bir bitki cinsi
fumigant :
lat. * fumigare (dumanla arındırmak, tütsülemek, dumanla tütsülemek, dumanla
dezenfekte etmek) (fumus (duman, is) + igare (fiil mastar eki) ) ) + ent (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * böcek, mantar, bakteri veya zararlı
organizmaları öldürmek için buhar veya gaz halinde uygulanan kimyasal madde
fumigasyon :
lat., fra. * fumus (duman, is) + igare (bastırmak, uygulamak, yönlendirmek) + tio
(isim yapım eki) (lat.); fumigation (dumanla dezenfeksiyon, tütsüleme) (fra.) *
duman veya gaz kullanılarak yapılan dezenfeksiyon işlemi; tarımda, sağlıkta
veya depolamada zararlı organizmaları yok etmek amacıyla kapalı alanların
kimyasal gazlarla işlemden geçirilmesi
funafuti :
poli. * funafuti (Tuvalu’nun başkenti, Polinezce yer ismi) (funa (lagün, sığ su
alanı; çevreleyen) + futi (küçük, dar; uç, son) ) * Tuvalu adalarından birinin
ve aynı zamanda ülkenin başkenti olan atol; Pasifik Okyanusu’nda yer alan ve
çoğunlukla deniz seviyesine yakın, mercan kökenli küçük bir ada grubu funda
funaria :
lat. * funis (ip, halat) + arius (ile ilgili, -a ait) * nemli topraklarda, taş
duvarlarda veya yangın yerlerinde yetişen, sap kısımları, havadaki neme göre
bükülüp düzelme özelliği (higroskopik özellik) arzeden küçük bir kara yosunu
(bryofit) cinsi
funariaceae :
lat. * funis (ip, halat) + arius (ile ilgili, -a ait) + aceae (-giller, bitki
familyası eki) * Funariales takımına ait olan bir yapraklı yosun ailesi, bakraç
yosunlugiller, guguk yosunu giller
funariidae :
lat. * funis (ip, halat) + arius (ile ilgili, -a ait) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) * yapraklı yosunlar sınıfında yer alan bir yosun alt sınıfı;
ötücü kuşlar takımından, Güney ve Orta Amerika'da yaşayan çamurdan çömlek
benzeri yuvalar yapan bir kuş familyası, çömlekçi kuşugiller
fundamental :
lat. * fundus (temel varlık, dip, temel, esas, kök, kaynak, zemin, alt kısım,
altyapı; toprak) + mentis (durum eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* temele ait, temele ilişkin, esasi, köksel, kökle ilgili, esasa ilişkin,
radikal; bir şeyin en önemli, esas oluşturan kısmıyla ilgili; kurucu, asli;
değiştirilemez veya göz ardı edilemez derecede önemli
fundamental attribution
error : ing. * fundamental (temele ait, temele ilişkin, esasi,
köksel, kökle ilgili, esasa ilişkin, radikal; bir şeyin en önemli, esas
oluşturan kısmıyla ilgili; kurucu, asli; değiştirilemez veya göz ardı edilemez
derecede önemli) + attribution (atıf, dayandırma) + error (hata, yanlış) *
başkalarının davranışlarını kişiliğe, kendi davranışlarını duruma bağlama
eğilimi; bir kişinin davranışlarını değerlendirirken, içsel özelliklerini veya
kişiliğini aşırı vurgulayıp, durumsal faktörleri göz ardı etme eğilimi, temel
atıf hatası
fundamentalist :
lat. * fundamentalis (temele ait, temele ilişkin, esasi, köksel, kökle ilgili,
esasa ilişkin, radikal; bir şeyin en önemli, esas oluşturan kısmıyla ilgili;
kurucu, asli; değiştirilemez veya göz ardı edilemez derecede önemli) (fundus
(temel varlık, dip, temel, esas, kaynak, zemin, alt kısım, altyapı; toprak) +
mentis (durum eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ist (-ci,
yapan, ile ilgili olan) * bir dinin, ideolojinin veya öğreti sisteminin temel
ilkelerine sıkı sıkıya bağlı olan, değişime karşı çıkan, literal yorumu savunan
kimse, köktenci, radikal
fundamentalizm :
lat. * fundamentalis (temele ait, temele ilişkin, esasi, köksel, kökle ilgili,
esasa ilişkin, radikal; bir şeyin en önemli, esas oluşturan kısmıyla ilgili;
kurucu, asli; değiştirilemez veya göz ardı edilemez derecede önemli) + ismus
(isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * köktencilik, radikalizm
fundoplikasyon :
lat. * fundus (temel varlık, dip, temel, esas, kök, kaynak, zemin, alt kısım,
altyapı; toprak) + plicare (katlamak, kıvırmak) + tio (isim yapım eki) * mide
fıtığı veya gastroözofageal reflü hastalığının cerrahi tedavisinde uygulanan,
mide fundusunun (üst kısmının) yemek borusu çevresine sarılarak (mide üst
kısmının yemek borusu çevresinde katlanması) reflüyü önlemeye yönelik olarak
yapılan operasyon
funduk :
gre., ara. * pan (tüm, bütün, her, tamamı) + dokeion (kabul etme yeri, ağırlama
yeri, konuk etme yeri, misafirhane) (dekhesthai (kabul etmek, ağırlamak, konuk
etmek, misafir etmek) + eion (yer eki) ) (gre.); funduk (ara.) * yolcuların ve
yabancıların kabul edilip ağırlandığı mekan, han, konukevi, kervansaray,
misafirhane, han, otel
fundus :
lat. * fundus (temel varlık, dip, temel, esas, kök, kaynak, zemin, alt kısım,
altyapı; toprak) (lat.); fond (dip) (fra.) * organların en alt veya en derin iç
bölgesi (mide, uterus ve göz gibi içi boş organların taban veya genişlemiş alt
kısmı, gözdibi, rahmin tepe kısmı)
fungal : gre., lat. * sphongos (süngerimsi/gözenekli) (gre.); fungus (mantar) + alis (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) (lat.) *
mantarla ilgili, mantardan kaynaklanan; mantar enfeksiyou (mikoz) bağlamında
tıp terimi
fungemi : gre., lat. * sphongos (süngerimsi/gözenekli) (gre.); fungus (mantar) (lat.) + emia (kanla ilgili olma;
kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)
) (gre.) * kandaki mantar varlığı; mantarların (özellikle maya tipi
mantarların) kana geçmesiyle oluşan sistemik bir enfeksiyon durumu
fungi : gre., lat. * sphongos (süngerimsi/gözenekli) (gre.); fungus (mantar) + i (çoğul eki) (lat.) *
klorofilsiz, genellikle saprofit veya parazit olarak yaşayan, sporla çoğalan,
doğada ayrıştırıcı olarak işlev gören, bazı türleri besin, ilaç veya toksin
üretiminde kullanılan organizmalar, mantarlar
fungiform : gre., lat. * sphongos (süngerimsi/gözenekli) (gre.); fungus (mantar) + formis (şekilli, biçimli)
(forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * mantar şeklinde; mantara
benzeyen yapı veya formda olan
fungisid : gre., lat. * sphongos (süngerimsi/gözenekli) (gre.); fungus (mantar) + caedere, cidere (kesmek,
yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek), cidus (öldüren) (lat.) * mantar öldüren,
mantarların büyümesini durduran veya onları yok eden kimyasal veya biyolojik
ajan, fungusid
fungisidal : gre., lat. * sphongos (süngerimsi/gözenekli) (gre.); fungus (mantar) + caedere, cidere (kesmek,
yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek), cidus (öldüren) +
alis (ile ilgili, -a ait) (lat.)
*
mantarları (küf, maya vb.) öldürme veya ortadan kaldırma özelliğine sahip olan
(madde), mantar öldürücü
fungus : gre., lat. * sphongos (süngerimsi/gözenekli) (gre.); fungus (mantar) (lat.) * klorofilsiz, genellikle
saprofit veya parazit olarak yaşayan, sporla çoğalan, doğada ayrıştırıcı olarak
işlev gören, bazı türleri besin, ilaç veya toksin üretiminde kullanılan
organizma, mantar
funya :
ara. * ufune (küf) * pis kokuya neden olan küfsü, mantarımsı oluşum
fuoco :
lat., ita. * focus (ocak, odak, şömine, yuva, ateş yeri, ateş merkezi) (lat.);
fuoco (ateş) (ita.) * ateş, yangın; ateşli müzik temposu
furaa :
ara. * furaa (üçer) * üçer üçer, üçerli olarak, üçerli gruplar halinde
furan :
lat. * furfur (kepek), furanum (furan türevi) * dört karbon atomu ve bir
oksijen atomundan oluşan beşgen şeklinde bir aromatik halkaya sahip olan,
plastik malzemelerin yanmasıyla açığa çıkan heterosiklik organik bir bileşik
(C4H4O)
furazolidon :
lat. * furyl (furan halkası) + azolidin (hidrazon halkası) + one (oksijenli
bileşik, keton grubu (C=O) ) * bağırsak enfeksiyonlarına ve bazı protozoon
hastalıklarına karşı kullanılan, giardiasis, amebiasis ve bakteriyel ishallerde
etkili olan nitrofuran türevi bir antimikrobiyal bileşik (C8H7N3O5)
furcas :
lat. * furcas (çatal, dirgen, tırpan, orak, iki uçlu mızrak) * Hz. Süleyman’ın
(Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili
olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan,
felsefe, astronomi, retorik, mantık, el falı ve piromansi (ateş falı) öğreten, zalim
bir yaşlı adam şeklinde tasvir edilen ve yeraltının yirmi şövalye lejyonuna
komuta eden 50. cin
furfur :
lat. * furfur (kepek, kabuk, tahıl kabuğu) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana
kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini
tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, yalan söylemeye
meyilli, ancak gizli ve ilahi şeyleri açıklaması için bir üçgen içine
hapsedildiğinde doğruyu söyleyen, fırtınalar yaratabilen ve yıld yıldırımları
kontrol edebilen geyik veya kanatlı insan formundaki 34. cin
furfural :
lat. * furfur (kepek) + al (aldehit eki) * kepekten (özellikle buğday veya
yulaf kepeğinden) elde edilen, hoş kokulu, hafif yağlı ve renksizden
kahverengiye dönen sıvı bir aldehit (C4H3OCHO)
furfurase :
lat. * furfur (kepek) + ase (enzim belirtme eki) * varsayımsal veya deneysel
bir enzim adı olup, kepek veya kepek türevi maddeleri parçalayan veya bu tür
maddeler üzerinde etkili olduğu varsayılan bir enzim türü
furgon :
fra. * fourche (çatal), fourgon (yük taşıma arabası; orduya ait teçhizat ve
malzeme taşımakta kullanılan kapalı atlı araba) * mal veya eşya taşımak
amacıyla kullanılan kapalı tip yük aracı; demiryolu taşımacılığında kapalı yük
vagonlarını, karayolu taşımacılığında ise arka kısmı tamamen kapalı olan küçük
ticari kamyonet veya panelvan tipi araç
furiant :
lat. * furere (öfkeyle yanmak, harlamak; kudurmak, çılgına dönmek, öfkelenmek,
çıldırmak, azmak) (furia (çılgınlık, öfke) + are (fiil mastar eki) ) + ant, ent
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * 2/4 ve 3/4 ölçülerinde dönüşümlü olarak
çalınan, sık sık değişen vurgularla veya "sanat müziğinde" 3/4
ölçülerinde "güçlü vurguların çift vuruşlar oluşturduğu" hızlı ve
ateşli bir Bohem dansı
furioso :
lat. * furere (öfkeyle yanmak, harlamak; kudurmak, çılgına dönmek, öfkelenmek,
çıldırmak, azmak) (furia (çılgınlık, öfke) + are (fiil mastar eki) ) + osus
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.); furieux (fra.) * öfkeli; bir müzik
temposu
furkan :
ara. * faraka (ayırmak, farklı kılmak) * fark yaratan, ayıran; doğru ile
yanlışı, hak ile batılı ayıran; Kur’an’ın 25. suresinin ismi
furn :
gre., lat. * phournos (fırın, ocak, tandır) (gre.); fornus (fırın, ocak)
(lat.); fourneau (fırın) (fra.) * yemek pişirmek, ekmek yapmak veya seramik
gibi maddeleri yüksek ısıyla işlemek için kullanılan kapalı ocak veya yapı,
fırın
furoat :
lat. * furan (beş üyeli oksijenli heterosiklik bileşik) + ate (karboksilik asit
esterleri ve tuzları belirteci) * furoik asidin ester veya tuzlarını ifade eden
kimyasal ad; ilaçlarda etkin maddenin farmasötik formunu belirtmek için
kullanılan bileşik grubu
furoik asit :
lat. * furan (beş üyeli oksijenli heterosiklik bileşik) + icus (ile ilgili, -a
ait) + acidum, acidus (ekşi, asit) * gıda endüstrisinde koruyucu ve aroma
verici olarak, ilaç sanayisinde ise kimyasal sentezler için temel bir ara madde
olarak kullanılan, furan halkası ve karboksilik asit grubundan oluşan kristal
yapılı aromatik heterosiklik karboksilik asit (C5H4O3)
furonkül :
lat. * furere (öfkeyle yanmak, harlamak; kudurmak, çılgına donmek, öfkelenmek),
furunculus (küçük fırın, küçük kızgınlık yeri; küçük çıban) * kıl kökü
çevresindeki dokuda gelişen ağrılı, irinli enfeksiyon; cildin dermis
katmanlarında ağrılı, sıcak, kırmızı şişlik oluşturan bakteriyel apseli lezyon
furosemid :
lat., gre. * furfur (kepek, furan türevi kök) (lat.) + o (bağlaç) + semidum
(yarım, kısmen) (lat.); semeiotikos (belirtilerle ilgili) (semein (belirti,
işaret) + o (bağlaç) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * furan
halkası içeren bir diüretik ilaç adı olan furosemidin kısaltılmış biçimi; kalp
yetmezliği, karaciğer sirozu ve böbrek hastalıklarına bağlı sıvı retansiyonu
tedavisinde kullanılan, böbreklerde su ve tuz atılımını artırarak vücutta ödemi
ve hipertansiyonu azaltan güçlü bir idrar söktürücü (loop diüretik)
furşet :
lat., ara., fra. * furca (çatal, çatallı çubuk, dirgen, çatal biçimli alet) +
ettus (küçültme eki) (lat.); furş (çatal) (ara.), fourchette (fourche (çatal) +
ette (küçültme eki) ) * küçük çatal; faraş, fırça, çatal; ameliyatlarda
kullanılan doku tutucu ve ayırıcı reteaktör alet; labia minora’nın (küçük
dudaklar) arka uçta birleştiği, vajina girişinin (introitus) hemen arkasında,
perineye komşu olan, çatallanmış veya iki kolun birleştiği bir yapı görünümünde
olan küçük deri kıvrımı (vulvar fourchette)
furta :
lat. * furari (çalmak, gizlice almak), furtum (hırsızlık, çalma eylemi; gizlice
alma) * gizlice alma veya başkasına ait bir şeyi izinsiz şekilde ele geçirme
eylemi, çalma
furuzan :
far. * furuz (tutuşma, ışıklanma, aydınlanma, parlatma, aydınlatma, ışıltı,
parlama, parıltı, pırıltı) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * parlatan,
aydınlatan; yanıcı, yakıcı, parlayıcı, parlak, parlayan
furya :
lat., ita. * furere (öfkeyle yanmak, harlamak; kudurmak, çılgına dönmek,
öfkelenmek, çıldırmak, azmak) + ia (isim yapım eki) * çılgınlık, öfke, azma,
kudurma, aşırılaşma, gazap; ani ve güçlü bir şekilde ortaya çıkan toplumsal
ilgi, yönelim veya coşkulu davranış biçimi; moda veya akım halini alan geçici
toplu eğilim
fusidik asit :
lat. * fusidium (fusus (iğ şeklinde) + idium (küçültme eki) ) + acidum, acidus
(ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) * Fusidium
cinsi mantardan elde edilen, cilt enfeksiyonları ve bazı göz hastalıklarının
tedavisinde topikal olarak kullanılan, vücutta kan damarlarını daraltan doğal
bir madde olan endotelinin etkisini engellemek için tasarlanmış olan, gram
pozitif bakterilere karşı etkili steroid yapılı antibiyotik (C31H48O6)
fuska :
gre. * fuska (kabarıklık, şişlik; kist; sabun köpüğü, sabun baloncuğu) * diken
çileği, böğürtlen; yanma sonucu ciltte olan kabarıklık
fusor :
lat. * fundere (dökmek, eritmek, kaynaştırmak), fusio (eritme, birleşme,
kaynaşma) + or (-cı, yapan, eden eki) * iyonları nükleer füzyon yapacak kadar
ısıtmak için elektrik alanı kullanan, elektrostatik atalet hapsi (IEC)
prensibiyle çalışan kontrollü bir füzyon cihazı; elektrik alanıyla iyonları
merkezde birleştirerek nükleer füzyon oluşturmaya çalışan aygıt, elektrostatik
füzyon reaktörü
fussilet :
ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak,
ayrıntılandırmak, detaylandırmak, farklılaştırmak), fasl (ayrım, ayrışım,
ayrılma, ayırma, bölüm, bölme, kısım, kesinti devre, dönem), fasıla (kısım,
bölüm, kesit, kesim) * ayrıştırılmış, ayrıntılandırılmış; Kur'an'ın 41 suresi
fut :
ing. * foot (ayak) * ayak anlamına gelen, çoğulu fit olan, 30,480 cm.ye eşit
İngiliz uzunluk ölçüsü birimi
futa :
ara. * futa (havlu, peştemal, beden örtüsü), favta (örtü, beden sarığı; banyo
sonrası sarılan bez) * ince dokumalı, genellikle ipekli veya pamuklu kumaştan
yapılmış, banyo sonrası vücuda sarılan veya hamamda kullanılan geleneksel örtü,
ipekli peştamal
futbol :
ing. * foot (ayak) + ball (top) * ayak topu; iki takım arasında topu rakip
kaleye sokma amacı taşıyan, kuralları belirlenmiş ve dünya çapında yaygın olan
İngiltere köjenli takım sporu
futur :
ara. * fatara (gevşemek, yumuşamak, zayıflamak, hafiflemek; usanmak, sıkılmak,
bıkmak, bezmek) * gevşeme, yumuşama, zayıflama, hafifleme; usanç, bıkma, heves
kaybı
futur :
ara. * fatir (yarık, çatlak) * yarıklar, çatlaklar
fuziform :
lat. * fusus (iğ) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is
(ile ilgili, -a ait) ) * ortası geniş, uçlara doğru incelen bir şekile sahip
olan; kaslar, hücreler veya organlar için kullanılan, iğ şeklindeki yapıları
tanımlayan terim
fuzuli :
ara. * fadl (fazlalık, çokluk, aşmışlık, aşkınlık), fudul (gereksiz, haddini
aşan) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * beyhude, gereksiz, boşuna,
nafile, haddini aşan, fazlalık, gereksiz şey (futile (beyhude, boşuna, nafile),
futility (beyhudelik, gereksizlik) (ing.), futile, futilité (fra.) )
fuzzball :
ing. * fuzz (tüy, ince lif, pamuksu doku; bulanıklık) + ball (top, küre) * tüy
yumağı; sicim kuramında kara deliklerin olay ufku ve tekillik yerine sicim ve
zarların oluşturduğu karmaşık kuantum yapısıyla açıklanmasını öne süren
kuramsal model, tüylü küre modeli
füccar :
ara. * facara (yoldan çıkmak, günaha sapmak, ahlaksızlık etmek), facir
(günahkar, kötülük yapan) * günahkarlar, açıktan kötülük yapanlar
füc'eten :
ara. * facaat (aniden olan, baskın) * ansızın, birdenbire
fücur :
ara. * facara (yoldan çıkmak, günaha sapmak, ahlaksızlık etmek), facir
(günahkar, kötülük yapan) * ahlaki bozulma, günahkrlık, açıkça kötülük yapma,
günah, zina, ahlaksızlık, fuhuş
füg :
lat. * fuga (kaçış), fugare (kovalamak), fugere (kaçmak; sıvışmak, uzaklaşmak)
* eski kimliğe yönelik amneziyle beraber yeni bir kimlik edinilmesi sendromu,
disosiyatif kaçış (refuge (sığınak), take refuge, refugier (sığınmak),
fugitive, fugitif (firari, kaçak) (ing., fra.) )
füksin :
lat., alm. * fuscus (koyu renkli, karanlık) (lat.); fuchs (tilki) (alm.) + ine
(organik bileşik/alkaloid türevi eki) * tekstil, mikroskopi ve bakteriyoloji
alanlarında yaygın olarak kullanılan parlak kırmızı veya morumsu renkli, anilin
bazlı sentetik boya maddesi (C20H19N3•HCl)
fülfül :
ara. * felfel, fulful (biber, karabiber) * Patlıcangiller (Solanaceae)
familyasından, ana vatanı Amerika kıtası olan, özellikle Capsicum annuum
türünün taze sebze veya kurutularak baharat olarak kullanılan ürünü, biber,
karabiber
fülgur :
lat. * fulgur (şimşek, yıldırım) * fırtınalı havalarda yıldırım düşmesi sonucu
kum veya kayaçların yüksek ısıyla eriyip birleşmesiyle oluşan, içi boş, camsı
tüp veya ağaç dalı benzeri doğal yapı
fülgur : tür. * fulgur (kuzukulağı) * Polygonaceae
(kuzukulağıgiller, madımakgiller) familyasından, 20-50 cm boyunda, kırmızı
gövdeli ve çok yıllık bir bitki türü olan, yapraklarında potasyum oksalat ve
oksalik asit, köklerinde tanen, antrakinon türevleri, nişasta, reçine ve
şekerler bulunan, ayrıca A, B, C vitaminleri, demir ve fosfor açısından da
zengin olan bitki türü, kuzukulağı
fülk :
ara. * felk, falaka (yarmak, patlatmak, çatlatmak) * gemi, sandal, kayık (suyu
yararak gitmesinden)
fülus :
gre., lat., ara. * phollis (geç dönem Roma bakır sikkesi) (gre.); follis
(torba, kese; sikke) (lat.); fulus (bakır para, ufak para, düşük değerli sikke)
(ara.) * islamiyetin ilk devirlerinden itibaren basılan bakır veya bronz sikke
fülusüahmere :
ara. * fulus (bakır para, ufak para, düşük değerli sikke) + el (ön ek, artikel)
+ ahmere (kırmızı, kızıl) * “kızıl bakır paralar, değeri düşük küçük madeni
paralar
füme :
lat., fra. * fumus (duman, is), fumare (duman çıkarmak, tütmek) (lat.); fumer
(dumanlamak, duman çıkarmak, tütmek, tütsülemek), fumé (fümlenmiş, dumanlanmış,
tütsülenmiş (özellikle et veya peynir için) (fra.) * dumanla tütsülenmiş olan,
özellikle et ve peynir gibi yiyecekler (füme et, füme somon vb.); duman renginde,
grimsi koyu renkli (cam veya boya için)
fümerol :
lat. * fumus (duman) + arole (küçültme ve yer eki) (lat.); fumérole (fra.) *
volkanik bölgelerdeki yanardağların etkin bulunmadıkları dönemlerde, ağız ve
çatlaklarından güçlü olarak ve gürültüyle çıkan gaz ve buharlar; genellikle
kükürtlü ve çeşitli mineraller taşıyan buhar çıkışı
fümigasyon :
lat., fra. * fumus (duman, is) + igare (bastırmak, uygulamak, yönlendirmek) +
tio (isim yapım eki) (lat.); fumigation (dumanla dezenfeksiyon, tütsüleme)
(fra.) * duman veya gaz kullanılarak yapılan dezenfeksiyon işlemi; tarımda,
sağlıkta veya depolamada zararlı organizmaları yok etmek amacıyla kapalı
alanların kimyasal gazlarla işlemden geçirilmesi
fünebr :
lat. * funebris (cenaze töreniyle ilgili) (funus, funeris (cenaze alayı, defin
töreni; ölüm, ceset) + ibris (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.); funèbre (fra.)
* cenaze veya ökümle ilgili; hüzünlü, kasvetli; müzikte, acıklı, yaslı bir
ifadeyi gerektiren nüans terimi
füniküler :
lat. * funiculus (halatçık) (funis (ip, halat) + culus (küçültme eki) ) + aris
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir dağ veya tepe gibi dik eğimli bir
araziye döşenen, bir demiryolu hattı boyunca yer alan noktaları birbirine
bağlayan bir tür kablolu demiryolu
fünun :
gre., ara. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek,
belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür
kılmak), phenomenon (olgu) (gre.); fen (ilim, bilim, teknik, hüner), funun
(fenler, ilimler, bilimler, teknikler, hünerler) (ara.) * fenler, ilimler,
bilimler, teknikler, hünerler
fünye :
lat. * fusus (iğ, mil) (lat.); fusée (füze, roket, fitil, ateşleyici düzenek)
(fra.) * patlayıcı maddeyi ateşlemeye yarayan kapsül formunda elektrikli,
kimyasal veya mekanik düzenek
fürs :
far. * fürs (eski Fars halkından olan kimse) * İran coğrafyası, bu coğrafyada
yaşayan halklar ve onların dili olan Farsça, eski Fars halkından olan kimse
füru :
ara. * fer (dal) * ayrıntılar, dallar, kollar; çocuklar, torunlar
füru maye :
far. * furu (aşağı, alt) + maye (asıl, öz) * ahlaken düşük, aşağılık, değersiz,
adi, onursuz; sütü bozuk, mayası bozuk, soysuz, aşağılık, bayağı
füruc :
ara. * faraca (yarmak, açmak, ayırmak, aralamak, yarık bırakmak), ferc (yarık,
açıklık, aralık, çatlak; korkulacak yer; ud yeri; kadın cinsel organı) *
çatlaklık, yarık, yarılma; geçit, kapı; boşluk; ayıp, kusur
füruğ :
far. * furuğ
(ışık, nur, parlaklık, aydınlık,
şule) *
parıltı, ışık, aydınlık, nur,
ışıltı;
aydınlanma, ilham, akıl ışığı (mecazi)
füruş :
ara. * faraşa (sermek, döşemek, yaymak), mefruş (yayılmış, serilmiş, döşenmiş;
yaygı, kilim, döşek), mefruşat (serilmiş eşyalar, döşenmiş malzemeler, yayılmış
eşyalar), firaş (döşek, yatak, yere serilen şey, minder, şilte) * döşekler,
yataklar, yere serilen şeyler, minderler, şilteler, firaşlar
füruzan :
far. * furuz (parlamak, ışık
saçmak, ışıldamak) * parlayan, ışıldayan, ışık saçan; parlak,
ihtişamlı, görkemli
füsidik asit :
lat. * fusidium (bir tür küf (fungus) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) +
acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) )
* gram-pozitif bakterilere (stafilokoklar vb.) karşı kullanılan, bakteriyel
protein sentezini engelleyerek etkisini gösteren antibiyotik özellikli steroid
yapıdaki antibakteriyel bir doğal asit
füsuk :
ara. * fasaka (suç işlemek, günah işlemek, ahlaksızlık etmek), fisk (suç,
günah, ahlaksızlık) * fiskler, doğru yoldan sapmalar, isyan etmeler, Allah'ın
emir ve yasaklarına uymamalar, günahlar ve suç işlemeler
füsun :
far * afsun, fusun
(büyü, sihir, albenili etki) * büyü, sihir, albenili etki, tılsımla etkileme; kadın ismi
füsunkar :
far. * afsun, fusun
(büyü, sihir, albenili etki) + ger, kar (-cı, yapan, eden eki) * büyüleyici,
etkileyici, albenisi yüksek; hüzelliği, zarafeti veya hâliyle insanı cezbeden,
etkisi altına alan
füsus :
ara. * fass (taş, yüzük taşı, kıymetli taş; özlü söz, hikmet, derin anlamlar
içeren vecize) * taşlar, yüzük taşları; özlü sözler, hikmetler, derin anlamlar
içeren vecizeler
fütuhat :
ara. * feth (açılış, açılım) * fetihler, açılışlar, ruhsal açılımlar
fütur :
ara. * fetere (gevşemek, dinmek) * tembellik, gevşeme, gevşeklik, durgunluk,
yılgınlık, bezginlik, aldırışsızlık, umutsuzluk, usanç
fütürist :
lat. * futurum (gelecek) + ist (-cı, yapan, eden eki) * gelecekle ilgilenen,
düşüncelerimde, söylemlerinde ve yazılarında geleceği konu alan kimse; fütürizm
sanat akımının mensubu
fütürizm :
lat. * futurum (gelecek) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki)
* sanatta geleneksel biçimlere karşı çıkarak hareketi, teknolojiyi, modernliği
ve geleceği savunan 20. yüzyıl başı avangart sanat akımı; gelecek üzerine
kuramsal veya yaratıcı düşünme eğilimi; geleceğe yönelim
fütüroloji :
lat., gre. * futurum (gelecek) (lat.) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime,
bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * gelecek
olayları bilimsel ve sistematik yöntemlerle inceleyen disiplin; gelecekbilim
fütüvvet :
aka., aram., ara. * pitu (kuvvet, güç, cesaret) (aka.), fata (delikanlı, yiğit,
genç adam) + avvet (durum eki) (ara.) * gençlik, yiğitlik, mertlik, cömertlik,
güçlülük, kuvvetlilik
füyuz :
ara. * feyd, feyz (su taşıp çıkmak, saçılmak, yayılmak) * suyun çoğalıp
taşması; bir haberin faş ve şayi' olması; insanın içindeki gizli şeyleri
saklamayıp izhar etmesi
füze :
lat. * fusus (iğ, mil) (lat.); fusée (füze, roket, fitil, ateşleyici düzenek)
(fra.) * patlayıcı maddeyi ateşlemeye yarayan kapsül formunda elektrikli,
kimyasal veya mekanik düzenek
füzen :
lat., fra. * fusus (iğ, mil) (lat.); fusée (kömürleşmiş odun parçası, kav),
fusain (kömür kalem, kömür çubuğu) (fra.) * kömürün bileşimindeki maddelerden
biri; desen çizmekte kullanılan, taflan çubuklarından yapılmış kalem, kömür
kalemi
füzyometre :
lat. * fundere (dökmek, eritmek, kaynaştırmak), fusio (eritme, birleşme,
kaynaşma) (lat.) + metron, metros (ölçü), metron (ölçü, ölçüm aracı) (gre.) *
ergime sıcaklığını ölçmekte kullanılan cihaz
füzyon :
lat. * fundere (dökmek, eritmek, kaynaştırmak), fusio (eritme, birleşme,
kaynaşma) * iki hafif elementin nükleer reaksiyonlar sonucu birleşerek daha
ağır bir element oluşturması; atom çekirdeklerinin birleşerek daha ağır bir
çekirdek oluşturması, ergime
g :
tür. * g, G *
Türkçe alfabedeki sekizinci harf ("F"den sonra, "Ğ"den
önce)
gǃkúnǁʼhòmdímà :
kung. * gǃkúnǁ’ (karıncayiyen) + hòmdímà (kız, genç dişi kişi) * Güneş
Sistemi'nin dış bölgesindeki dağınık diskte yer alan büyük bir Neptün ötesi
gezegensi küçük gök cismi
Ga :
lat. * galium (Gallia (antik dönemde Kelt kökenli halkların yaşadığı Batı
Avrupa'da Fransa sınırları içindeki bir bölge) + ium (kimyasal element eki) ) *
atom numarası 31 olan, periyodik tablonun 13. grubunda bulunan, düşük ergime
noktasına sahip yumuşak ve gümüş renkli olan, alüminyum-galyum alaşımlarında,
yarı iletken teknolojilerinde ve LED üretiminde kullanılan bir metal element
gaap :
lat., ibr. * gaap (kök anlamı belirsiz) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı
olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili Ars Goetia (Hükmetme
Sanatı) bölümünde yer alan, cehennemin alt seviyelerindeki 66 lejyonu yöneten,
insanlara görünmezlik sağlama, felsefe ile liberal bilimleri öğretme,
krallıklar ile uluslar arasında nifak tohumları ekme veya tam tersi barış
sağlama gücüne sahip yüce bir kral ve başkan olarak tasvir edilen, cehennemin 33.
dükü olan cin
gaba :
ing., alm. * gamma-aminobutyric acid (gamma (alfabesinin üçüncü harfi) + amino
(ammonium (amon tuzu) + ino (bağlı grup eki) ) + butyric (butyrum (tereyağı) +
icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + acidus (ekşi olan; hidrojen iyonu veren, pH
düşürücü madde, asit) * anksiyete ve epilepsi tedavisinde kullanılan, sinir
hücrelerinin aşırı uyarılmasını önleyen, merkezi sinir sisteminde inhibe edici
(yatıştırıcı) işlev gören başlıca nörotransmiter
gabapentin :
ing., gre. * gaba (gamma-aminobütirik asit, nörotransmitter) + pentin (beş
karbonlu zincirli yapı) (penta (beş) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi
eki) ) * epilepsi, sinir kaynaklı ağrılar ve anksiyete bozukluklarında
kullanılan, GABA'nın yapısal analoğu olan, sinir sistemi üzerinde etkili
antikonvülsan ve nöropatik ağrı giderici bir ilacın etken maddesi (C9H17NO2)
gabara :
ara. * gabara (tozlanmak, kirlenmek), gubar (toz) * toz, kir, toz bulutu,
tozlanma, ince toz tabakası, kir tabakası
gabardin :
fra. * gabardine (su geçirmez kumaş türü) * genellikle yün veya pamuktan
yapılan, palto, pardösü ve trençkot yapımında kullanılan sık dokunmuş,
dayanıklı ve su geçirmez dış giyim kumaşı, gabardıç
gabari :
gre., fra. * karabos (küçük tekne, hafif gemi) (gre.); gabarit (ölçü, kalıp,
standart boyut, şablon) (fra.) * taşıtların, yapıların veya yüklerin en fazla
izin verilen dış ölçülerini (yükseklik, genişlik, uzunluk) belirten standart
(başta denizcilikte gemi kalıbı, daha sonra genel mühendislikte ve
taşımacılıkta "ölçü şablonu" anlamında kullanılmaya başlanmıştır.)
gabavet :
ara * gabi (bilgisiz, anlayışsız, farkında olmayan) + avet (isim yapım eki;
olma durumu) * kalın kafalılık, anlayış kıtlığı, anlayışsızlık
gabavet :
ing., lat. * gabapentin (gaba (gamma-aminobütirik asit, nörotransmitter) +
pentin (beş karbonlu zincirli yapı) (penta (beş) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) ) + veterinarius (hasta hayvanlarla ilgilenen
kişi), veterinae (evcil hayvanlar), vetus, veteris (yaşlı, eski); vétérinaire
(hayvan doktoru) (fra) * evcil hayvanlarda (özellikle kedi ve köpeklerde)
anksiyete, nöropatik ağrı ve epilepsi tedavisinde kullanılan, GABA
reseptörlerine doğrudan bağlanmatan ancak merkezi sinir sistemi üzerinde
sakinleştirici etki gösteren veteriner amaçlı gabapentin formu
gabeksat mesylat :
jap., ing. * gabeksat (sentetik proteaz inhibitörü) + mesylate (methyl CH3
grubu) (methyl (methy (şarap) + hyle (ağaç, orman, odun) ) + sulfonate (sulphur
(selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon
temelli tuz eki) ) + ate (asit tuzu veya esteri eki) ) * tripsin, plazmin ve
kallikrein gibi serin proteazları inhibe eden sentetik bir antikoagülan ve
antienflamatuvar ilacın etken maddesi (C17H27N3O7S)
gabi :
lat. * garrire (gevezelik etmek) * çok konuşup hiç dinlemeyen; anlayışı kıt
olan, kalın kafalı, anlayışsız
gabin :
ara. * gabn (aldatmak, kandırmak) (ara.) * aldatma veya hile ile kazanılan
kazanç; hukukta edim ile karşı edim arasındaki açık, büyük oransızlık; bir
tarafın diğerini hile, aldatma veya suiistimal yoluyla zararına uğratması ve
bundan kazanç sağlaması durumu
gabir :
ara. * gabr, gabara (baki olmak, geride kalmak, geride bırakmak, geçip gitmek)
* kalan, geride kalan, geçip gidilen; istikbal; gelecek zaman
gabon :
isp. * gabon (palto, üstlük, aba, uzun giysi) * Ekvator üzerinde, Batı Orta
Afrika’da yer alan bir ülke (ismini Gabon nehrinin şeklinden almıştır.)
gaborone :
isp. * gobarone (BaTlokwa kabilesi şefi Kgosi Gaborone’un soyadından) *
Botsvana’nın başkenti
gabro :
lat. * glabronem (düz, kaygan, pürüzsüz) * başlıca bileşenleri plajiyoklas,
piroksen ve bazen olivin olan koyu renkli, iri kristalli, yavaş soğuyarak
oluşmuş derinlik magmatik kayası, granitin mafik (demir ve magnezyumca zengin)
karşılığı
gabya :
ita. * gabbia (kafes, kümes, hapishane) * gemide direk tepesinde bulunan gözcü
kafesi; direğin en tepesindeki yelken; yelkenli gemilerde ana direklerin
üzerine sürülen çubuklar veya bu direklerin üstlerinde bulunan ikinci yelkenler
gabyar :
ita. * gabbia (kafes, kümes, hapishane) + ar (-cı, yapan, eden eki) * Osmanlı
donanmasında yelkenli gemilerde serenlere, yelkenkenlere bakan, yelkenleri açıp
kapayan, direk donanımının bakmıyla görevli usta gemici
gacı :
far. * gac (kız, genç kadın, cariye) * Anadolu ağızlarında kadın, karı, genç
kadın, kız anlamında kullanılan bir halk deyimi
gacırdamak :
tür. * gacır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + da (dönüşlü fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * rahatsız edici biçimde, düzensiz ve kulak tırmalayıcı ses
çıkarmak; gürültü çıkarmak, sert çatlama sesi çıkarmak
gacırtı :
tür. * gacır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + tı (isim yapım eki) *
gürültülü, sert çatlama sesi çıkarma (ses yansımalı onomatopeik kelime)
gaco :
tür. * gaco (erkek, adam, herif) * Anadolu’nun çeşitli ağızlarında, özellikle
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da "adam", "herif", "erkek
çocuğu" anlamında kullanılan bir kelime
gada :
ara. * gada (yarın olmak, sonraki gün gelmek; yarın, ertesi) * bugünden sonraki
gün, yarın, gelecek gün, gelecek zaman, ileride olacak gün
gada :
aram., ara. * gada (hareket etmek, gitmek, uzaklaşmak, çekilmek, gün doğmak,
sabah olmak; sabah erkenden yola çıkmak; tazelik, yumuşaklık, beslenme, sabahın
erken vaktindeki dirilik ve gelişme) * geri çekilmek, ayrılmak, uzaklaşmak;
görevden veya yerinden çekilmek; geçmek, önünden geçmek, geçip gitmek; dert,
hastalık, keder, ümitsizlik, mutsuzluk; sabahın erken zamanı, sabah vakti,
günün erken saatleri; azelik, yumuşaklık, beslenme, sabahın erken vaktindeki
dirilik ve gelişme; boyu posu düzgün, narin, endamlı ve körpe genç kız
gadab :
ara. * gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek) * öfke, kızgınlık,
hiddet, gazab
gaddar :
ara. * gadr (zulmetmek, haksızlık etmek, zorbalık etmek, kötülük etmek) *
zalim, zorba, acımasız, merhametsiz, sadist
gadeka :
ara. * gadaka (çok olmak, fazlalık göstermek, bol olmak) * fazlalık, çokluk,
bolluk; fazla, çok, bol
gadir :
ara. * gadara (terk etmek, sadakatsizlik etmek, ayrılmak; zulmetmek, haksızlık
etmek, zorbalık etmek, kötülük etmek), gadr (terk, ayrılma, sadakatsizlik;
kötülük, zulüm) * bırakan, terk eden, ayrılan; zulmeden, zalim, kötü
gadir :
ara. * gadir (su birikintisi, gölet, çukur) * küçük ve geçici doğal su
birikintisi; mevsimsel dere
gadir-i hum :
ara. * gadir (su birikintisi, gölet, çukur) + i (bağlaç) + hum (Mekke-Medine
yolu üzerindeki bir bölge ve buradaki gölet) * küçük ve geçici doğal su
birikintisi; mevsimsel dere; İslam peygamberi Hz. Muhammed’in Veda Haccı
dönüşünde Hz. Ali’yi velayet makamına tayin ettiğine inanılan yer
gadobutrol :
lat. * gadolinium (gadolinyum; atom numarası 64 olan, gümüşümsü beyaz renkli,
manyetik özelliklere sahip metal) + butrol (butyric (yağ asidi) + triol (üçlü
alkol kökü) * merkezi sinir sistemi, damar yapıları ve tümörlerin
görüntülenmesinde kontrast madde olarak kullanılan, manyetik rezonans
görüntüleme (MRG) sırasında damar yoluyla enjekte edilen gadolinyum bazlı
organik bileşik (C18H31GdN4O9)
gadoksetik asit :
lat. * gadolinium (gadol (Finlandiyalı kimyager, fizikçi ve mineralog Johan
Gadolin'in soyadından) (fin.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) + ium
(kimyasal element eki) (lat.) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli)
(gre.) + aceticus (asetik, asetik asit kökü) + acidum, acidus (ekşi olan, asit)
(acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) (lat.) * karaciğer tümörleri,
siroz ve safra yollarının değerlendirilmesinde karaciğer odaklı manyetik
rezonans görüntüleme (MRG) için kullanılan gadolinyum bazlı kontrast madde
(C23H28GdN3O11)
gadolinyum :
lat. * gadol (Finlandiyalı kimyager, fizikçi ve mineralog Johan Gadolin'in
soyadından) (fin.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) + ium (kimyasal
element eki) (lat.) * simgesi Gd, atom numarası 64 olan, gümüşümsü beyaz
renkli, manyetik özelliklere sahip metal
gadoterik asit :
lat. * gadol (Finlandiyalı kimyager, fizikçi ve mineralog Johan Gadolin'in
soyadından) (fin.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) + ium (kimyasal
element eki) + tetra (dört) + aceticus (asetik, asetik asit kökü) + acidum,
acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) *
gadolinyum içeren, dört asetik asit grubu ile şelat oluşturulmuş, manyetik
rezonans görüntüleme (MRG) işlemlerinde damar içi uygulanan non-spesifik bir
gadolinyum bazlı kontrast ajanı (C16H25GdN4O8)
gadre :
ara. * gadr, gadara (terk etmek, sadakatsizlik etmek, ayrılmak; zulmetmek,
haksızlık etmek, zorbalık etmek, kötülük etmek) * hainlik, ihanet, hıyanet,
vefasızlık, merhametsizlik; muamelede aldatmagizli düşmanlık, sadakatsizlik,
sözünde durmama
gadub :
ara. * gadb, gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gadab (öfke,
kızgınlık, hiddet) * öfkelenen, öfke indiren, kızan, hiddetlenen, öfkeli,
hiddetli
gaf :
fra. * gaffe (büyük demir kanca, zıpkın) * dikkatsizlik, dalgınlık, düşünmeden
veya yanlışlıkla söylenen söz; pot, dil sürçmesi, toplumsal veya iletişimsel
hata
gaffar :
ara. * gafere (affetmek, bağışlamak), mağfiret (af, bağışlama) * affeden,
bağışlayan
gafil :
ara. * gafala (habersiz olmak, bilgisiz olmak), gaflet (habersizlik,
bilgisizlik) * habersiz, bilgisiz, aymaz, bilinçsiz, farkında olmayan; dalgın,
dikkatsiz; dünyaya dalmış, uyarılara kulak asmayan kişi
gafilane :
ara., far. * gafil (habersiz, bilgisiz, aymaz, bilinçsiz, farkında olmayan)
(ara.) + ane (-ce, gibi olarak) (far.) * gafilce, gafil bir şekilde
gaflet :
ara. * gafala (habersiz olmak, bilgisiz olmak) + et (isimbyapım eki) *
habersizlik, bilgisizlik, aymazlık, bilinçsizlik, farkındasızlık
gafur :
ara. * gafere (affetmek, bağışlamak) * affeden, affedici, bağışlayıcı, mağfiret
eyleyici
gag :
ing. * gag (boğulmak, nefesi kesilmek; öksürmek; tıkaç; öğürmek, kusacak gibi
olmak) * şaka, fıkra, espri, komik numara, görsel şaka, gülünç olan; ağzı
tıkayan şey, tıkaç; öğürmek, kusacak gibi olmak
gag refleksi :
ing., lat. * gag (boğulmak, nefesi kesilmek; öksürmek; tıkaç; öğürmek, kusacak
gibi olmak) (ing.) + reflexus (geri bükülmüş, dönmüş, yansıtılmış) (re
(yeniden, tekrar, geri) + flexus, flectus (flectere (eğmek, bükmek, çevirmek,
döndürmek, esnetmek, kıvırmak, kasmak) + us (geçmiş zaman eki) ) (lat.) + i
(iyelik ek) (tür.) * boğazın arka duvarına veya yumuşak damağa temasla ortaya
çıkan istemsiz öğürme tepkisi
gaga :
tür. * gaga (ses yansımalı onomatopeik kelime) * kuşların veya bazı hayvanların
sert, boynuzsu, genellikle sivri uçlu ağız uzantısı; beslenme, savunma veya
şekil verme işlevi gören yapı; mecazen öne çıkan burun, konuşma biçimi veya
nesnelerin uç kısmı
gagavuz :
tür. * gaga (gök) + oğuz (soylar, boylar, uzayan, yükselen) (ok, og (boy,
uzayan), uz (çoğul eki, -lar) ) * Gök Oğuz; Gök Soylar, Soyu gökten olanlar,
Gökseller, Semaviler
gah :
far. * gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * yer, mekan, makam,
konum, mevki, lokasyon, durak, zaman, vakit; müzikte makam
gahi :
far. * gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) + i (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * bazen, ara sıra, zaman zaman, kimi zaman; belirli olmayan
zaman aralıklarında gerçekleşen durumları ifade eden zarf
gaia :
gre. * gaia (yer, yeryüzü, toprak, dünya) (ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * Yunan mitolojisinde tüm yaşamın kaynağı
ve pek çok tanrının annesi kabul edilen tanrıça, toprak ana
gaib :
ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak,
bilinmez olmak), gayb (yokluk, boşluk, gizli olan, görünmeyen, bilinmeyen) *
yok olan, mevcut olmayan, göz önünde bulunmayan, hazırda olmayan, kaybolmuş
olan, görünmeyen alem (kayıp (yok olab, yitirilmiş olan), kaybetmek (yok etmek,
yitirmek) (tür.) )
gaile :
ara. * gale (ansızın yakalamak, mahvetmek, helak etmek, bastırmak), gailah
(bela, musibet, helak edici şey) * dert, tasa, kaygı, sıkıntı, keder,
yükümlülük, zarar, tehlike
gaillardia :
lat. * Gaillard (Fransız botanikçi M. Gaillard de Charentonneau) + ia (isim
yapım eki) * parlak renkli ve uzun çiçeklenme süresine sahip, Asteraceae
familyasından bir bitki cinsi
gaip :
ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak,
bilinmez olmak), gayb (yok olan, mevcut olmayan, görünmeyen, bilinmeyen) * yok
olan, mevcut olmayan, göz önünde bulunmayan, hazırda olmayan, kaybolmuş olan,
görünmeyen alem (kayıp (yok olab, yitirilmiş olan), kaybetmek (yok etmek,
yitirmek) (tür.) )
gaita :
ara. * gait (çukur, alçak yer) (eski dönemlerde insanlar tuvalet ihtiyaçlarını
gidermek için gözlerden uzak, alçak ve çukur yerleri seçmelerinden) * sindirim
sürecinin sonunda vücuttan dışarı atılan katı veya yarı katı atık maddeler,
dışkı
gak :
tür. * gak (kuş ve kümes hayvanı sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) *
kuşların ve kümes hayvanlarının çıkardığı ani, kısa ve tiz sesleri taklit eden
ünlem
gakgili :
tür. * gakgili (müzik sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * Isparta ve
Burdur yöresine özgü, dattiriye göre daha ağır olan ve çalgı ile icra edilen
halk müziği havasının ismi olan ve müziğin sesinden ses yansımalı onomatopeik
kelime
gakkoş :
tür. * karındaş, garındaş (aynı anadan doğma) (garın, karın (kaburga
kemiklerinden kasıklara ve pelvise kadar olan kısım) + daş (karşılıklı ilgili
olma, aynı olma, uyumlu olma, işteşlik anlamı veren son ek; eş, denk, benzer,
aynı eki); gakgoş * Elazığ ağzında "kardeş" ve "ağabey"
anlamına gelen kelime
gal :
tür. * gal (oyuk, kavis) * çukur yer, girintili yer, kıvrımlı yer
gala :
ita. * gala (gösterişli giysi, şeref nişanı) * genellikle törensel bir yönü
olan, çağrılı olarak gidilebilen, bir tiyatro yapıtının, bir operanın veya
sinema filminin ilk oynanışı, ilk gösterilişi; resmi bir tören sonunda verilen
büyük, gösterişli şölen; tören, açılış veya özel kutlama amacıyla düzenlenen
gösterişli ve resmi etkinlik
galago :
gan. * galago (küçük primat) * Afrika’da ağaçlarda yaşayan, noktürnal, iri
gözlü, küçük bir nemli burunlu primat familyasından olan hayvan, afrika lemuru,
maholi (galago maholi)
galak :
ara. * gallaka (kilitlemek, sıkıca kapatmak) * kapı kilidi, ağlak
galaksi :
gre. * gala, galax, galaktos (süt) + ias (sıfat yapım eki) * milyarlarca
yıldız, gaz ve toz bulutundan oluşan devasa gök cismi topluluğu, gökada
galaktemi :
gre.* gala, galaktos (süt) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu)
(haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kana süt
karışması; metabolik bozukluklara dayalı olarak kandaki anormal süt şekeri veya
süt bileşeni varlığı
galaktik :
gre. * gala, galaktos (süt) + ikos (ile ilgili,-a ait) * galaksiye ait,
galaksiyle ilişkili veya galaksi ölçeğinde
galaktografi :
gre. * gala, galaktos (süt) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek,
kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım,
çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * meme bezlerinin
(süt bezlerinin) ve süt salgısının yapısal ve işlevsel durumunu gösteren
grafiksel veya yazılı betimleme tekniği
galaktore :
gre. * gala, galakt (süt) + rhoia (akıntı, akış, sızma) * hormonal bozukluklar,
ilaç yan etkileri veya hipofiz bezi tümörleri gibi nedenlere dayalı olarak
emzirme dönemi dışında memeden süt gelmesi durumu
galaktosel :
gre., lat. * gala, galaktos (süt) (gre.) + cella (odacık, hücre) (lat.) * süt
kanallarının tıkanması sonucu oluşan, içinde süt veya süt türevi sıvı bulunan
iyi huylu kistik oluşum
galaktoşezi :
gre. * gala, galaktos (süt) + schesis (durum, hal, eğilim) * hormonların
etkisiyle meydana gelen süt üretimi veya salgılanması durumu; süt oluşumuna
dair fizyolojik veya patolojik süreçler
galaktoz :
gre. *galactosis (süt şekeri, galaktoz) (gala (süt) + aktos (ile ilgili, -a
ait) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) ) * süt şekeri laktozun yapı
taşlarından biri olan basit şeker; monosakkarit yapısında, özellikle süt ve süt
ürünlerinde bulunan, glikozla birlikte laktozu oluşturan karbonhidrat (C6H12O6)
galaktozemi :
gre. * gala, galaktos (süt) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) + emia
(kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) * kandaki galaktoz düzeyinin anormal şekilde
yükselmesiyle ortaya çıkan kalıtsal metabolizma bozukluğu (vücut galaktozu
düzgün şekilde parçalayıp kullanamaz, bu da toksik birikimlere ve ciddi sağlık
sorunlarına yol açar, özellikle bebeklik döneminde belirti verir.)
galaktozüri :
gre. * gala, galaktos (süt) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) +
ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre, ürin) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * idrarda galaktoz bulunması durumu
galaktüri :
gre. * gala, galaktos (süt) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron,
(idrar, sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * idrarda süt
veya süte benzer salgı bulunması durumu
galalit :
gre. * gala, galaktos (süt) + lithos (taş, kaya) * sütten elde edilen sert, taş
benzeri plastik madde; takı ve düğme yapımında kullanılan erken plastik
türlerinden biri
galantamin :
gre. * Galanthus (sümbülteber cinsi bitki) + amin (-NH2 içeren grup, ammonium;
azotlu bileşik) * Galanthus (acıçiğdem) bitkisinden elde edilen alkaloid;
Alzheimer hastalığı ve diğer nörolojik bozuklukların tedavisinde kullanılan
asetilkolinesteraz inhibitörü (C17H21NO3)
galanthus :
gre. * gala (süt) + anthos (çiçek) * süt beyazı çiçekleriyle erken ilkbaharın
simgesi olan, Amaryllidaceae familyasından bir bitki cinsi
galat :
ara. * galata (yanılmak, yanlış yapmak, hataya düşmek) * yalan, yanlış,
yanılma, yanılgı, hata
galata :
ara., ita. * galata (dönmek, din değiştirmek; hata yapmak, yanlış yapmak),
galat (hata, yanlış, günah) (ara.); calata (inme, iniş, iniş yeri, sahil,
liman, limana inme yeri) (ita.) * Bizans döneminde Latin ve Ceneviz
kolonilerine ev sahipliği yapmış, adını muhtemelen burada yaşayan
"dönme" veya "yabancı" topluluklardan adını alan semt;
sahilde olan limani semt
galat-ı his : ara.
* galat galat (yalan, yanlış, yanılma, yanılgı, hata) + i (tamlama eki) + hiss
(duygu, algı) * duyuların veya algının yanılması; bir şeyi yanlış hissetme veya
yanlış algılama durumu
galat-ı meşhur :
ara. * galat (yalan, yanlış, yanılma, yanılgı, hata) + i (tamlama eki) + şahr
(belirmek, tanınmak), meşhur (belli, tanınmış, ünlü) * yaygın yanlış
galatya :
kel., ara., ita. * gal (güçlü, kuvvetli, asil, soylu; savaşçı) + ata (isim
yapım ve çoğul eki) (kel.); galata (dönmek, din değiştirmek; hata yapmak, yanlış
yapmak) (ita., ara.); Galatia (Galat halkının yaşadığı bölge) (calata (inme,
iniş, iniş yeri, sahil, limana inme yeri) + ia (yer eki) ) (ita.) * antik çağda
Anadolu'nun iç kesimlerinde (bugünkü Ankara, Çankırı, Yozgat ve Amasya çevresi)
M.Ö. 3. yüzyılda Avrupa'dan göç eden Kelt kökenli Galat (Galatae) halkının
yerleşmesiyle kurulan ve adını bu savaşçı topluluktan alan tarihi bölge
galaxiidae :
gre., lat. * galaktikos (gala, galaktos (süt) + ikos (ile ilgili,-a ait) )
(gre.); galaxias (Samanyolu, sütlü) + idae (-giller, hayvan familyasi eki)
(lat.) * tatlı su balıklarını içeren, Güney Yarımküre'nin ılıman ve soğuk tatlı
su ekosistemlerinde yayılış gösteren küçük kemikli balıkları kapsayan balık
familyası, galaksigiller
galbulidae :
lat. * galbula (küçük sarı kuş) (galbus (sarı, yeşilimsi sarı) + ula, ulus
(küçültme eki) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * genellikle Orta ve
Güney Amerika'nın tropikal bölgelerinde yaşayan, böceklerle beslenirler ve
havada ustaca avlanma yetenekleri olan, parlak renkleri ve uzun gagalarıyla
bilinen jakamargiller kuş familyası
galbulus :
lat. * galbula (küçük sarı kuş) (galbus (sarı, yeşilimsi sarı) + ula, ulus
(küçültme eki) ) + us (isim yapım eki) * Galbulidae familyasına ait olan, Orta
ve Güney Amerika'da yaşayan küçük sarı kuş, sarımsı küçük kuş
gale :
tür. * gale (her şeye üzülmeyen, kaygısız) * her şeye üzülmeyen, kaygısız,
endişesiz, tasasız
galea :
lat. * galea (miğfer) * Antik Roma'da askerlerin giydiği metal miğfer;
botanikte bazı çiçek yapılarının miğfere benzer üst örtüsü
galea aponörotika :
lat. * galea (miğfer) + apo (-den, -dan, dışında, uzak, ayrı, önde, önüne) +
neuron (sinir, lif, kiriş, tel, tendon, ip, bağ) + ticus, tica (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * "miğfer biçiminde dış lifli yapıya ait; kafatasının
tepe kısmında yer alan, alın ve ense kaslarını bağlayan, saçlı derinin
hareketini sağlayan aponevrotik tabaka
galebe :
ara. * galb (üstünlük, çokluk), galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek) *
yenme, üstün gelme, zafer kazanma durumu; savaş, tartışma veya mücadelede galip
gelme
galenit :
lat. * galena (kurşun cevheri) + ite (element, kayaç ve mineral eki) * kübik
kristal sistemine, 2.5 Mohs sertlik derecesine ve 7.58-7.596 arasında özgül
ağırlığa sahip olan, kurşun sülfür (PbS) içeren, metalik parlaklıkta, gri
renkte olan ve başlıca kurşun kaynağı olarak kullanılan bir mineral
galeri :
lat. * galilaea (manastırda sütunlu geçit); galerie (geçit, uzun salon) (fra.)
* üstü kapalı veya açık, uzun geçit biçiminde yapı; sanat eserlerinin sergilendiği
mekan
galeta :
isp. * galleta (küçük kuru ekmek, bisküvi) * pane harcı yapımında kullanılan
kurutularak gevrekleştirilmiş ekmek dilimi
galeyan :
ara. * gala (kaynamak, taşmak) + an (isim yapım eki) * heyecan, coşku gibi
duyguların yoğun şekilde ortaya çıkması; fiziki veya ruhsal taşkınlık durumu
gali :
gre. * galea (miğfer biçimli gemi) * Osmanlı döneminde Akdeniz’de kullanılan,
kürek ve yelkenle hareket eden uzun ve dar savaş gemisi teknesi
galib :
ara. * galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek) * üstün, yenen, baskın olan,
mağlub eden
galiba :
ara. * galiban (galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek) + an (zarf/belirteç
eki) ) * büyük olasılıkla, muhtemelen, tahminen; bir durumun gerçekleşme
ihtimalinin yüksek
galibarda :
fra. * galibarde (büyük ve ağır yük taşıyan araba) (galet (taş, kaya) + barde
(örtü, taşıyıcı yapı) * eskiden maden, liman veya inşaat işlerinde kullanılan,
dört tekerlekli, büyük ve ağır yük taşıma aracı
galibiyet :
ara. * galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek) + iyet (isim yapım eki) *
bir savaşta, mücadelede veya yarışta üstün gelme durumu, zafer, muvaffakiyet
galilean :
ita. * Galileo (İtalyan astronom ve matematikçi Galileo Galilei soyadından) +
an (ile ilgili,-a ait) * Galileo Galilei ile ilgili, onun çalışmalarına veya
geliştirdiği kavramlara ait olan
galileo :
lat., ita * Galilaeus (Galileli, Galile bölgesinden olan) (lat.) + o (isim
yapım eki) (ita.) * astronomi, fizik ve bilim tarihinde teleskopik gözlemleri
ve hareket yasalarıyla tanınan İtalyan bilim insanı Galileo Galilei'nin adı
galin :
ara. * gala (kaynamak, fokurdamak, hararetle taşmak; azgınlık etmek, aşırı
davranmak, haddini aşmak, aşırı davranmak, taşkınlık yapmak, azgınlık
göstermek) * kaynayan, fokurdayan, hararetle taşan, azgın, aşırı, taşkın, ölçüsüz
galip :
ara. * galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek) * üstün, muzaffer, yenmiş,
mağlup etmiş
galium :
gre. * gala (süt) * süt pıhtılaştırmada kullanılmış aromatik türleri içeren,
Rubiaceae familyasından bir bitki cinsi
galiz :
ara. * galaza (sertleşmek, kaba olmak, kabalaşmak, katılaşmak) * sert, kaba,
ağır, yoğun, çirkin; söz veya davranışta sertlik, kabalık veya aşırılık ifade
eden; aynı zamanda pis, çirkin veya kötü
galk :
ara. * galaka (kilitlemek) * kapıyı kapamak, kapıyı kilitlemek
galkanezumab :
ing. * gal (ön ek) + cane (calcitonin gene-related peptide) + zu
(insanlaştırılmış) + mab (monoklonal antikor eki, (humanized monoclonal
antibody) ) * migren ve küme baş ağrılarının önlenmesinde kullanılan, CGRP
(kalsitonin gen ilişkili peptit) molekülüne bağlanarak ağrı etkisini engelleyen
insanlaştırılmış monoklonal antikor (C6450H9950N1720O2000S40)
gall :
ara. * galla (gizlice almak, çalmak, aşırmak, hile yapmak, emanete ihanet
etmek, ihanet etmek) * kelepçe, zincir halka; hilekar, sahtekar, hırısz,
gizlice alan, güveni kötüye kullanan girmek, sokmak, akmak; boynunu, elini
zincir ile bağlamak; hainlik yapmak, ihanet etmek, hıyanet etmek; ganimet
malından hırsızlık etmek
gallamin :
ing. * gall (fenol grubu eki) + amin (amin (-NH2 içeren grup, ammonium; azotlu
bileşik) * sinir-kas kavşağında asetilkolin reseptörlerini bloke ederek
etkisini gösteren, sentetik, kuaterner amonyum yapısında bir kas gevşetici ilaç
(özellikle gallamin triethiodide formu) (C21H42I3N3O6)
galle :
ara. * galle (gelir, kazanç) * bağ, bahçe ve tarlalardan elde edilen toprak
mahsulünü ve ürün; ev, han, dükkan gibi gayrimenkullerden sağlanan kira geliri,
akar iratı veya vakıf malları getirisi, nema; mahsul geliri, ekin, irad, gelir,
akarat kirası
galliformes :
lat. * gallus (horoz, tavuk) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim,
kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * iri gövdeli, yerde yürümeye ve kısa
mesafelerde uçmaya uyum sağlamış, genellikle güçlü bacaklı ve karasal yaşam
süren ağır kuşları kapsayan kuşlar takımı, tavuksular
gallinago :
lat. * gallina (tavuk, dişi kuş) + ago (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
çullukgiller (Scolopacidae) familyasında yer alan, uzun gagalı, bataklık
alanlarda yaşayan kuş
gallop :
eski fra. * wala (iyi, güzel) + hlaupan (koşmak), wallop (darbelemek; bata çıka
yürümek) (ing.); galoper (fra.) * dörtnala koşma
gallop ritmi :
frank., gre. * wala (iyi, güzel) + hlaupan (koşmak) (frank.) + rhythmos (akım,
akış, düzen) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * kalpte üçüncü veya dördüncü sesin
eklenmesiyle oluşan, üç vuruşlu ve patolojik olabilen kalp ritmi; yüksek sesli
bir S3'ün, S4 ile veya S4 olmadan ve taşikardinin birleşiminden kaynaklanan
hızlı bir üçlü ritim
galois genişlemesi :
fra. * galois (Fransız matematikçi Evariste Galois'nın soyadından) (fra.) +
genişlemesi (yayılması, artması) * cebirde otomorfi grubunun sabit bıraktığı
elemanlar kümesi, taban cismi
galois teorisi :
fra., gre., tür. * galois (Fransız matematikçi Evariste Galois’nın soyadından)
(fra.) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (theoros (gözlemci, seyirci,
izleyici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + si (iyelik eki)
(tür.) * n elemanın ornatlamasından doğan An alterne grubu, n > 4 olduğu
zaman bir alt grup kabul etmeyen teorem; bir polinomun kökleri tarafından
sağlanan herhangi bir cebirsel denklemin, köklerin permütasyonlarla (Galois
grubu) değiştirilmesi sonrasında da geçerliliğini koruması
galon :
fra. * gallon (sıvı ölçü birimi; ölçü kabı) * başta İngiliz ölçü sisteminde
olmak üzere kullanılan bir hacim ölçüsü birimi; ABD’de ≈ 3,785 litre, Birleşik
Krallık’ta ≈ 4,546 litre.
galoş :
lat. * calceus (ayakkabı) (calc, calx (topuk, sert kısım) + eus (son ek) )
(lat.); galoche (fra.) * tahta veya lastikten yapılan, ayakkabının üzerine
geçirilen koruyucu dış taban veya kaplama
galsame :
ara., alm. * galsama (gırtlak ağzı, hancere, damak eteğinin ortasında bulunan
küçük uzantı) (ara.), glasam (cam kap, cam kanal) (alm.) * suda yaşayan
hayvanların solunum organı, solungaç; gırtlak ağzı, hançere; boğaz deliğinin
başlangıcı
galuh :
san., jav. * galu (değerli taş, mücevher; prensesler için kullanılan bir asalet
ünvanı) (san., jav) * değerli taş, mücevher; prensesler için kullanılan bir
asalet ünvanı; evlilik yaşı geçmiş, evlenmemiş kızl veya yetişkin bekar, evlenmemiş
yaşlı kız, galuç (Tokat ağzı)
galvanik akım :
ital., lat. * Galvani (İtalyan fizikçi Luigi Galvani'nin soyadından) (ita.) +
icus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * canlı dokularda uyarım ve tedavi
amacıyla kullanılan, sabit ve doğru yönlü (doğru akım türü), frekansı sıfır
olan aynı yön ve şiddetteki elektrik akımı
galvaniz :
ital., lat. * Galvani (İtalyan fizikçi Luigi Galvani'nin soyadından) (ita.) +
izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) (lat.); galvaniser (galvanizlemek)
(fra.) * demir veya çelik yüzeyin oksidasyonunu (paslanmasını) önlemek amacıyla
çinko ile kaplanması işlemi
galvanize :
ital., lat. * galvanizatus (galvanizare (Galvani (İtalyan fizikçi Luigi
Galvani'nin soyadından) (ita.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus
(gecmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); galvanisé (galvanizlenmiş) (fra.) *
paslanmaktan korunması için yaklaşık 450 °C sıcaklıktaki erimiş çinko banyosuna
batırılmış metal nesne
galvanizm :
ita., lat. * Galvani (İtalyan fizikçi Luigi Galvani'nin soyadından) (ita.) +
ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.) * kas ve sinir
sistemlerinin elektrikle uyarılmasını esas alarak, elektrik akımının canlı
dokular üzerindeki uyarıcı etkisini inceleyen bilim dalı
galvano :
ita., lat. * Galvani (İtalyan fizikçi Luigi Galvani'nin soyadından) (ita.) + o
(ek) * elektrik akımıyla çalışan, elektrikle işleyen sistemleri tanımlaya ön ek
(galvanizasyon, galvanometre, galvanik hücre vb.)
galvanokoter :
ita., gre. * galvano (elektrikle ilgili) + cauterium (yakma aleti) (lat.);
cautère (yakıcı alet) (fra.) * elektrik akımıyla doku yakmaya yarayan cerrahi
alet; galvanik koter
galvanometre :
ita., gre. * galvano (elektrikle ilgili) + metron, metros (ölçü) (gre.) *
elektrik akımının yönünü ve şiddetini ölçmeye yarayan hassas ölçüm cihazı;
akımölçer
galvanoplasti :
ita., gre. * galvano (elektrikle ilgili) + plassein (şekillendirmek,
biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme,
şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş,
şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) (gre.) * elektrik akımıyla metal kaplama veya kalıp çıkarma
işlemi; elektrokaplama yöntemi
galvanoskop :
ita., gre. * galvano (elektrikle ilgili) + skopein (gözlemek, bakmak,
incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme,
gözlem, gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef,
amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) (gre.) * bir iletkende elektrik akımı olup olmadığını gösteren basit
gözlem cihazı
galvanotip :
ita., gre. * galvano (elektrikle ilgili) + typos (iz, işaret, damga, biçim,
şekil, kalıp, baskı, model, tip) (gre.) * elektrik akımıyla metalden baskı
kalıbı elde etme yöntemi; matbaacılıkta kullanılan elektrotip kalıp
galy :
ara. * gala (kaynamak, fokurdamak, taşmak) * kaynama, fokurdama, hararet,
hararetle kabarma, taşma
galya :
kel., lat. * Gallia (antik Roma döneminde Keltlerin yaşadığı, bugünkü Fransa,
Belçika ve Kuzey İtalya’yı kapsayan bölgenin ismi) (galatis (yabancı, savaşçı
halk), galno (güçlü, kuvvetli, kudretli) + ia (yer, durum eki) * Roma
İmparatorluğu’na bağlı eyalet; tarihi bir coğrafi bölge olarak Galya
galyot :
gre., fra. * galea (küçük gemi, kadırga türü) (gre.); galéote (fra.) * orta
çağda, özellikle Akdeniz’de kullanılan hızlı, hafif, yelkenli ve kürekli küçük
savaş veya ticaret gemisi
galyum :
lat. * Gallia (antik Roma döneminde Keltlerin yaşadığı, bugünkü Fransa, Belçika
ve Kuzey İtalya’yı kapsayan bölgenin ismi) + ium (kimyasal element eki) *
Fransız kimyager Paul-Émile Lecoq de Boisbaudran tarafından keşfedilen sembolü
Ga, atom numarası 31 olan yumuşak ve düşük erime noktalı metal element
gam :
ara. * ğamma (örtmek, kaplamak, bastırmak; kederlenmek, üzülmek, hüzünlenmek,
tasalanmak) * derin üzüntü, iç sıkıntısı, hüzün, keder hali; ruhsal ağırlık
veya melankoli durumu
gam :
gre. * gamma (Grek alfabesindeki üçüncü harf, müzikal notasyon başlangıcı) *
müzikte belirli aralıklarla dizilen art arda notaların oluşturduğu ses dizisi;
majör ve minör gibi ölçek sistemleri
gama :
gre. * gamma (Grek alfabesindeki üçüncü harf Γ, γ (g / ğ), müzikal notasyon başlangıcı) *
Orta Çağ müzik notasyonunda en pes ses; bilimsel isimlendirmelerde üçüncü
sıradaki öğeyi belirten ön ek işlevindeki kelime; elektromanyetik tayfta en
yüksek enerjili ve en kısa dalga boylu ışınım türü olan, radyoaktif bozunmalar,
nükleer tepkimeler ve kozmik olaylarda oluşan iyonlaştırıcı radyasyon; fizik,
kimya ve matematikte çeşitli terimlerde kullanılan kelime (örneğin gama ışını,
gama radyasyonu)
gama-aminobütirik asit :
lat., gre. * gamma (Grek alfabesindeki üçüncü harf, müzikal notasyon
başlangıcı) (gre.) + amino (-NH2 içeren grup, ammonium; azotlu bileşik) +
butyricus acidum (bütirik asit) (butyrum (tereyağı) + icus (ile ilgili, -a ait)
+ acidum, acidus (ekşi, asit) ) * beyindeki sinir hücreleri arasındaki
iletişimi yavaşlatan ve merkezi sinir sisteminin aşırı uyarılmasını önleyen,
beynin korku ve kaygı merkezlerini yatıştırarak strese karşı direnci artıran
temel bir nörotransmitter (C4H9NO2)
gama-glutamil transpeptidaz :
gre., lat. * gamma (Grek alfabesindeki üçüncü harf, müzikal notasyon
başlangıcı) + glutamile (glutamik asit türevi) (gluten (tutkal, yapıştırıcı,
zamk) + amile (amino asit türevi) + trans (geçiş, geçme, ötesi, karşıdan
karşıya, öteye) + peptidio (pepton, peptos (pişmiş, hazmedilmiş, sindirilmiş) +
idio (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.) + ase (enzim belirtme eki)
(lat.) * glutatyon gibi moleküllerde yer alan gama-glutamil fonksiyonel
gruplarının, amino asit, peptit veya su gibi alıcılara transferini katalize
eden bir transferaz enzimi
gamalı haç :
gre., lat. * gamma (Grek alfabesindeki üçüncü harf, müzikal notasyon
başlangıcı) (gre.) + lı (birlikte, beraber, ile) (tür.) + haç (iki çizginin
genellikle dikey ve yatay olarak kesişmesiyle oluşan sembol) * dört kolu kanca
biçiminde kıvrılmış olan, Budizm, Jainizm ve Hinduizm’de Swastika ismiyle uğur
ve güneş sembolü olarak kullanılan, 20. yüzyılda ise Nazi sembolü olarak
kullanılan şekil
gamam :
ara. * gamama (örtmek, kaplamak) * bulut, beyaz bulut; örtmek
gamba :
gre., lat. * kampe (kıvrım, eğrilik, bükülme) (gre.); gamba (hayvan veya insan
bacağı; şekil olarak eğri, dar yapı) ) (lat.) * bacak; diz üzerinde çalınan
tarihi yaylı çalgı türü, viola da gamba (bacak viyolası)
gambiya :
gre., lat. * kampe (kıvrım, eğrilik, bükülme) (gre.); gamba (hayvan veya insan
bacağı; şekil olarak eğri, dar yapı) ) + eia (yer, durum eki) (lat.) * Batı
Afrika’da, ismini içinden geçen Gambia Nehri’nden alan ülke (nehirin kıvrımlı
yapısından)
gambot :
gre., lat. * kampe (kıvrım, eğrilik, bükülme) (gre.); gamba (hayvan veya insan
bacağı; şekil olarak eğri, dar yapı) ) + ote (ek) (gre.); gambote (fra.) * sığ
sularda hareket eden, dar ve uzun yapılı küçük askeri veya ticari tekne
gamera :
aram., ibr. * gamar (tamamlamak, bitirmek, ezberlemek) (aram.), gamara, gemara
(tamamlanmış metin, yorum) (ibr.) * Talmud’un, Mişna üzerine yapılmış yorum ve
tartışmaları içeren ikinci ana bölümü
gamet :
gre. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme), gametes (eş, evlenen, birleşen;
koca), gamete (eş, evlenen, birleşen; kadın) * eşeyli üremenin gerçekleşmesini
sağlayan erkek veya dişi üreme hücresi (sperm veya yumurta hücresi)
gametofit :
gre. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme), gametes (eş, evlenen, birleşen;
koca), gamete (eş, evlenen, birleşen; kadın) + phyton (bitki; büyüme) *
bitkilerin ve bazı alglerin yaşam döngüsünde yer alan eşeyli üreme evresi
(haploid döl evresi) olan, bitkilerde gametleri oluşturan olan, tek kromozom
seti (n) içeren, mitoz bölünmeyle üreme hücreleri yani gametleri üreten hapamit
yapıdaki çok hücreli canlı
gametofor :
gre. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme), gametes (eş, evlenen, birleşen;
koca), gamete (eş, evlenen, birleşen; kadın) + pherein (taşımak, getirmek,
götürmek), phoros (taşıyan, getiren; taşıma, getiren) * bitkilerde gametleri
taşıyan veya gametangiyumları oluşturan özel yapı
gametogenez :
gre. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme), gametes (eş, evlenen, birleşen;
koca), gamete (eş, evlenen, birleşen; kadın) + gennaein (doğurmak, üretmek,
oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genesis (yaratılış, oluşum) (genes
(doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan,
kaynaklanan) + isis (isim yapım eki) ) * erkek veya dişi eşey hücrelerinin
(gametlerin), spermatoogenez (erkek gametlerin oluşumu) ve oogenez (dişi
gametlerin oluşumu) olarak ikiye ayrılan oluşum süreci
gametojenez :
gre. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme), gametes (eş, evlenen, birleşen;
koca), gamete (eş, evlenen, birleşen; kadın) + gennaein (doğurmak, üretmek,
oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genesis (yaratılış, oluşum) (genes
(doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan,
kaynaklanan) + isis (isim yapım eki) ) * erkek veya dişi eşey hücrelerinin
(gametlerin), spermatoogenez (erkek gametlerin oluşumu) ve oogenez (dişi
gametlerin oluşumu) olarak ikiye ayrılan oluşum süreci
gametosit :
gre. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme), gametes (eş, evlenen, birleşen;
koca), gamete (eş, evlenen, birleşen; kadın) + kytos (hücre, göze, odacık,
boşluk, oyuk, kap) * eşeyli üreyen bazı tek hücreli canlılarda (özellikle
Plasmodium cinsinden sıtma parazitinde) gametlere dönüşen öncül hücre
gamma :
gre. * gamma (Grek alfabesindeki üçüncü harf, müzikal notasyon başlangıcı) *
Orta Çağ müzik notasyonunda en pes ses; bilimsel isimlendirmelerde üçüncü
sıradaki öğeyi belirten ön ek işlevindeki kelime; elektromanyetik tayfta en
yüksek enerjili ve en kısa dalga boylu ışınım türü olan, radyoaktif bozunmalar,
nükleer tepkimeler ve kozmik olaylarda oluşan iyonlaştırıcı radyasyon; fizik,
kimya ve matematikte çeşitli terimlerde kullanılan kelime (örneğin gama ışını,
gama radyasyonu)
gammaglobülin :
gre., lat. * gamma (Grek alfabesindeki üçüncü harf, müzikal notasyon
başlangıcı) + globus (küre) + ula, ulus (küçültme eki) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * bağışıklık yanıtında görevli antikorlar
olan ve serum proteinlerinin elektroforezle ayrımında ortaya çıkan gamma
fraksiyonundaki globülin tipi proteinleri (immünoglobulinler)
gammaz :
ara. * gamze (işaret; gizli işaret, kaş-göz işareti), gameze (işaret etmek,
ihbar etmek) * birini gizlice ihbar eden, jurnalci, ispiyoncu kimse
gamofillöz :
gre., lat. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme) + phyllon (yaprak) (gre.) +
osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * bitkilerde taç veya çanak yaprakların
birbirleriyle birleşmiş olması ile ilgili
gamopati :
gre. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı,
acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his)
+ eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kanda aşırı düzeyde M proteini ve
monoklonal gamma globulin varlığıyla ve bağışıklık sistemine ait plazma
hücrelerinin veya immünglobulin üretiminin anormalleşmesiyle karakterize olan,
immünoproliferatif bir hastalıkla veya multipl miyelom gibi hematolojik
neoplazilerle ilişkilendirilen hastalık durumu
gamopetalöz :
gre., lat. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme) + petalon (taç yaprağı) (gre.)
+ osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * taç yaprakları birbirine birleşmiş olan
gamrat :
ara. * gamara (örtmek, kapatmak, bastırmak, kuşatmak) * habersizlik,
bilgisizlik, cehalet, gaflet, bilinçsizlik; şiddet, yoğunluk, baskı
gamsele :
gre. * gampselos (kıvrımlı, dalgalı, girintili çıkıntılı) (kampe (kıvrım,
eğrilik, bükülme) + selos (ile ilgili, gibi) ) * deniz yüzeyindeki ani ve
şiddetli dalga hareketi, fırtına sonucu oluşan kısa süreli deniz kabarması
gamze :
ara. * gameze (işaret etmek, ihbar etmek) * yüzde, özellikle yanakta bulunan
doğal çukur; ayrıca göz veya kaşla yapılan ince işaret, nazlı bakış
gamz-eda :
far., ara. * gamz (işaret, ima, cilveli bakış) (ara.) + eda (taşıyan, eden,
yapan) (far.) * Türk musikisinde karar perdesi segah, güçlü perdesi neva olan,
segah dizisi üzerine kurulu, hicaz ve kürdî çeşnilerle zenginleştirilmiş, inici
çıkışlı seyirli; hüzün, kırılganlık ve içe dönüklük ifade eden ince ve duygulu
karakterde bir makam
gana :
san. * gaṇa (grup, topluluk, cemaat) * Hint kültüründe (Hinduizm’de) Tanrı
Şiva'nın hizmetinde olan ruhani varlıklar topluluğu; dilbilgisinde hece ölçüsü
veya sözcük grubu
ganesha :
san. * gaṇa (topluluk, cemaat) + isa (efendi, tanrı) * Hinduizm’de bolluğu,
bereketi, bilgeliği, öğrenmeyi ve engellerin kaldırılmasını simgeleyen fil
başlı tanrı (geniş (tür.), güneş (tür.) )
gang :
alm. * gang (gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, akış; geçiş, geçit, yol, damar, akış
yönü) * ana cevher mineraliyle birlikte bulunan fakat ekonomik değeri olmayan
kayaç veya mineral kütle (damar şeklinde ilerleyen mineral kuşaklarından) (gang
minerali veya cevhersiz damar dolgusu ifadelerinde yer alır.)
ganga :
san. * ganga (akmak) * Hinduizm’de arınmayı ve kutsal bilgeliği simgeleyen ve
Hindistan’ın en kutsal nehri olan Ganj’ın kişileştirilmiş hali olan tanrıça
gangama :
san. * Ganga (Ganj nehri tanrıçası; halk dilinde saygı eki) + amma (anne, ana
tanrıça) * Güney Hindistan’da Ganj nehrinin tanrıça biçiminde saygıyla anıldığı
yerel halk inanışındaki ismi; doğurganlık, bereket ve koruyuculuğun tanrıçası;
suyun dibini tarayan, sünger avcılığında kullanılan tekne türü
ganglion :
gre. * ganglion (şişlik, kist, tümsek, yumru, düğüm) * sinir sisteminde hücre
gövdelerinin oluşturduğu düğümsü yapı, sinir düğümü; periferik sinir sisteminde
nöron gövdelerinin bir araya geldiği bir merkez; kas-iskelet sistemindeki iyi
huylu kistik oluşum
ganglionit :
gre. * ganglion (şişlik, kist, tümsek, yumru, düğüm) + itis (iltihap,
enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * sinir düğümü (ganglion)
iltihabı
gangren :
gre. * grainein (yemek, kemirmek, çürütmek), gangraina (çürüme, çürüyen, ölü
doku, yiyip bitiren yara) * dokuların kan dolaşımının bozulması sonucu oluşan
nekrozun enfeksiyonla birleşmiş hali
gangrenöz :
gre., lat. * gangraina (çürüme, çürüyen, ölü doku, yiyip bitiren yara) + osus
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * gangrenle ilgili olan, gangrene
uğramış
gangster :
ing. * gang (çete) + ster (-ci, yapan) * organize suç faaliyetlerine katılan,
genellikle bir çete üyesi olan kişi
gani :
ara. * gana (fayda vermek, fayda sağlamak, yetmek, bolluk vermek, çoklamak,
zengin kılmak), gan (bol, çok, yaygın, büyük) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * geniş, "gen"leşmiş, zengin, kimseye muhtaç olmayan,
varlıklı, bol (gain (kazanmak, genişlemek) (ing.), gagner (kazanmak,
genişlemek) (fra.) )
ganim :
ara. * ganima (kazanmak, elde etmek, özellikle savaş yoluyla mal edinmek) *
savaşta düşmandan elde edilen mal ve esir; ganimet kazanan kişi
ganimet :
ara. * ganima (kazanmak, elde etmek, özellikle savaş yoluyla mal edinmek) + et
(isim yapım eki) * savaşta düşmandan elde edilen mal; zaferle elde edilen
değerli şey (gain (kazanmak, genişlemek) (ing.), gagner (kazanmak, genişlemek)
(fra.) )
ganirelix :
lat. * gani (GnRH’nin (Gonadotropin-releasing hormone - Gonadotropin salgılayan
hormon) + relix (salgılatıcı eki) * tüp bebek (IVF) tedavilerinde yumurtlamayı
kontrol etmek için kullanılan, gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH)
antagonistlerinden biri (
ganser sendromu :
alm., gre., tür. * ganser (Alman psikiyatr Sigbert Ganser’in isiminden) (alm.)
+ syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u
(iyelik eki) (tür.) * sorulara anlamsız veya yanlış yanıtlar ve füg, amnezi
veya konversiyon bozukluğu gibi diğer dissosiyatif semptomlarla, sıklıkla
görsel psödohalüsinasyonlar ve azalmış bilinç durumuyla karakterize, nadir
görülen bir dissosiyatif bozukluk, "yakın ama yanlış cevaplama
gansiklovir :
lat., gre. * guanine (DNA ve RNA’da bulunan, pürin türevi bir organik baz)
(guano (deniz kuşu dışkısı, azot ve fosfatça zengin gübre) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) ) (lat.) + kuklos, kyklos (daire, devir, çember,
döngü, tekerlek, siklus) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) (gre.) +
vir (antiviral ilaç eki) (lat.) * sitomegalovirüs enfeksiyonlarını tedavi etmek
için kullanılan antiviral bir ilacın etken maddesi (C9H13N5O4)
gantri :
lat., ing. * cantherius (taşıyıcı kiriş, tavan kirişi) (lat.); gauntry, gantry
(destekleyici yapı, iskele, portal vinç yapısı, raf) (ing.) * ağır yükleri
taşıyan büyük çerçeve sistem; vinç, raf veya destekleyici yapı elemanı olarak
kullanılan taşıyıcı iskelet; işaretlerin monte edildiği veya demiryolu
sinyallerinin bir üst destek üzerinde desteklendiği bir trafik işareti düzeneği,
portal; bilgisayarlı tomografide hastanın masaya yatarak, görüntüleme için
içerideki yuvarlak boşluğa yerleştiği kısım
ganyan :
lat., fra. * gagnare (elde etmek, kazanmak) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) (lat.); gagnant (kazanan) (fra.) * at yarışlarında birinci gelen ata
oynanan bahis türü; bu bahsi tutturmuş kimse, kazanan kimse
ganymede :
gre. * Ganymedes (Yunan mitolojisinde Zeus'un sakisi olan Troya prensi
Ganymedes) (gany (sevinmek, hoşnut olmak) + medomai (düşünmek, planlamak,
korumak), medes (düşünen, planlayan, öğüt veren, koruyan) ) * neşeyle düşünen,
hoşnutluk veren; Jüpiter'in en büyük uydusunun adı
gap :
ing. * gap (yarık, boşluk, açıklık, aralık) * iki nesne, durum veya zaman
dilimi arasındaki fiziksel veya soyut boşluk; eksiklik veya kesinti
gap junction :
ing., lat. * gap (boşluk, açıklık) (ing.) + junction (birleşme, bağlantı,
kavşak) (iungere (bağlamak, birleştirmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) *
komşu hücrelerin sitoplazmalarını birbirine bağlayarak iyonların, şekerlerin,
amino asitlerin ve diğer küçük moleküllerin hücreler arasında doğrudan ve
hızlıca geçmesini sağlayan, konneksin adlı proteinlerin oluşturduğu silindirik
kanallardan meydana gelen özel bir hücreler arası bağlantı türü, oluklu
bağlantı
gar :
ara., fra. * gara (gara (akın etmek, hücum etmek, baskın yapmak, dalmak, içine
girmek), gar, ğar (mağara) (ara.); garer (korumak, sığınmak), gare (istasyon,
tren garı) (fra.) * mağara, içine girilen; trenlerin yolcu indirip bindirdiği
ve beklediği yapı, demiryolu istasyonu; mağara (gar (gar) (ing.), garage
(garaj) (fra.), Garage (garaj) (alm.) )
garabet :
ara. * garaba (uzaklaşmak, ayrılmak, atılmak), gurbet (uzakta kalma, ayrı
kalma), garib (tuhaf, yabancı, uzak düşmüş) + et (isim yapım eki) * tuhaflık,
yabancılık, gariplik
garafe :
fra. * agrafe (kopça, çengelli iğne) * kopça, çengelli iğne
garaib :
ara. * garib (yabancı, acayip, tuhaf, alışılmadık) * alışılmadık veya şaşkınlık
uyandıranlar; nadir rastlanan olaylar veya nesneler, acayiplikler, tuhaflıklar
garaj : fra.
* garer (park etmek, korumak, barındırmak) + age (isim yapım eki) * motorlu
taşıtların park edildiği veya muhafaza edildiği kapalı yapı (örneğin oto
tamirhanesi)
garami :
ara. * garam (tutkulu aşk, derin sevgi, sevda, şiddetli arzu, saplantılı bağlılık)
+ i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tutkulu, ihtiraslı ve genellikle
karşılıksız veya saplantılı aşkı anlatan; coşkulu sevdayla ilgili olan
garanik : ara. * gurnuk (beyaz su kuşu, kuğu, turna; beyaz
tenli genç ve güzel kız) * beyaz su kuşları, kuğular, turnalar; beyaz tenli
genç ve güzel kızlar; yüce ve güzel varlıklar; Hz. Muhammed’in Kabe'de Necm
Sûresi’ni okuduğu sırada şeytanın araya girerek putların şefaatini öven sözleri
ayet gibi söylettiği iddia edilen tarihi ve teolojik bir rivayet (Rivayete göre
Hz. Muhammed Necm Suresi'ni okurken, "Gördünüz mü Lat ve Uzza'yı? Ve diğer
üçüncüsü Menat'ı?" ayetlerine geldiğinde, şeytanın vesvesesiyle araya
girip "İşte bunlar yüce garanikdir (dişi kuğular/putlar), şefaatleri de
elbette umulur" anlamında iki cümle söylemiştir.)
garanti :
ger., fra. * warjan (korumak) (ger.), garantie (güvence, teminat), garantir
(garanti etmek, güvence vermek) (fra.) * bir şeyin gerçekleşeceğine, kusursuz
olacağına veya taahhüt edildiği gibi işleyeceğine dair güvence; yasal veya
ahlaki teminat
garantör :
fra. * garantir (garanti etmek, güvence vermek) + eur (-cı, yapan, eden eki) *
bir borcun, yükümlülüğün veya taahhüdün yerine getirilmesini güvence altına
alan ve bunu üstlenen kimse, kefil
garat :
ara. * gara (akın etmek, hücum etmek, baskın yapmak, dalmak, içine girmek) + at
(çoğul eki) * akın, baskın, hücum; yağmalar, çapulculuklar
garaz :
ara. * garaz (kin, öfke, hınç, düşmanlık; kasıt, maksat) * birine karşı duyulan
düşmanca his, kin, hınç, öfke veya gizli düşmanlık duygusu; çoğu zaman kişisel
nedenlere dayalı olumsuz tutum (grudge (garez) (ing.), groll (garez) (alm.) )
garazkar :
ara., far. * garaz (kin, öfke, hınç, düşmanlık; kasıt, maksat) + kar (-cı,
yapan, eden eki) * garezi olan, kin güdeb, düşmanlık besleyen
garb :
ara. * garaba (ayrılmak, uzaklaşmak, gün batmak) * günbatımı, batı, gün batımı
yönü, güneşin battığı yön
garbi :
ara. * garbiyy (batılı, batıya ait), garb (batı, gün batımı yönü) * batıya ait
olan, batı yönünde bulunan veya batı ile ilgili olan
garbling :
lat., fra. * garbellare (ayıklamak, elekten geçirmek) (lat.); garbler, garble
(ayıklamak, seçmek, karıştırmak, saptırmak, bozmak) (fra., ing.) + ing (isim
yapım eki) (ing.) * bir metni, konuşmayı veya anlamı bozma, çarpıtma; bilgi
veya ifadeyi karıştırarak anlaşılmaz hale getirme
gard :
fra. * garder (korumak, savunmak, müdafa etmek, sakınmak), garde (koruma,
savunma, müdafa, sakınma, nöbet) * savunma, müdafa, koruma, korunma durumu veya
pozisyonu; özellikle eskrim, dövüş sporları veya askeri bağlamda savunma duruşu
veya tedbir
gardenia :
lat. * Garden (İskoç asıllı Amerikalı botanikçi Alexander Garden) + ia (isim
yapım eki) * yoğun kokulu beyaz çiçekleriyle tanınan, Rubiaceae familyasından
bir bitki cinsi
gardenya :
alm., lat., fra. * garden (bahçe; evin çevresinde veya özel olarak düzenlenmiş
bitki, çiçek, ağaç veya sebze yetiştirilen açık alan) (gart (çit, korunaklı
alan) (alm.), jardin (bahçe) (fra.), hortus (bahçe) (lat.) + ia (isim, yer ve
durum eki) (lat.) * Güney Asya ve Afrika kökenli, hoş kokulu beyaz çiçekler
açan, süs bitkisi olarak yetiştirilen fundagillerden bir bitki türü
gardıfren :
fra., lat. * garde-frein (treni yavaşlatan görevli, fren bekçisi) (garde
(koruma, koruyucu, bekçi) (fra.) + frenum (gem, dizgin, engel) (lat.); frein
(fren, durdurucu mekanizma) (fra.) * trenlerde veya raylı sistem araçlarında
fren sisteminden sorumlu görevli; trenin arka vagonunda bulunan ve frenleme
işlemini manuel olarak yapan kişi
gardırop :
fra. * garde-robe (giysi dolabı, elbise koruyucu yer) (garde (koruma, saklama,
sakınma) + robe (elbise, giysi, kıyafet; cüppe) ) * giysi ve eşyaların
saklandığı büyük dolap; evlerde, otellerde veya tiyatro sahnelerinde kullanılan
elbise dolabı
gardiyan :
fra. * gardien (koruyucu, bekçi, muhafız) (garder (korumak, sakınmak) + ien
(isim yapım eki) ) * cezaevlerinde mahkumların güvenliğinden ve düzeninden
sorumlu görevli; bekçi veya muhafız
garez :
ara. * garaz (kin, öfke, hınç, düşmanlık; kasıt, maksat) * birine karşı duyulan
düşmanca his, kin, hınç, öfke veya gizli düşmanlık duygusu; çoğu zaman kişisel
nedenlere dayalı olumsuz tutum (grudge (garez) (ing.), groll (garez) (alm.) )
gargatntuan :
fra. * gargantua (Fransız yazar François Rabelais'nin 16. yüzyılda yazdığı ünlü
hiciv romanındaki doymamak bilmeyen, devasa obur kral Gargantua karakterinden)
+ ane (sıfat yapım eki) * çok büyük, muazzam, devasa; uçsuz bucaksız
büyüklükte/genişlikte olan
gargara :
gre., lat., fra. * gargarein (boğazı çalkalamak) (ses yansımalı onomatopeik
kelime) (gre.); gargarizare (ağız çalkalamak, gargara yapmak) (lat.);
gargariser (gargara yapmak) (fra.) * ağız veya boğazı su veya hijyenik sıvıyla
çalkalama eylemi
gargoyle :
lat., fra. * gargulium (boğaz, gırtlak, suyun gürlemesi) (gargul (boğaz,
gırtlak; gürleyen su) + ium (yer ve durum eki) (lat.); gargouille (boğaz, su
tahliye borusu, oluk) (fra.) * gotik mimaride binaların dışına yerleştirilen,
yağmur suyunu uzaklaştıran, genellikle hayvan veya fantastik yaratık biçiminde
taş figür (kiliselerin dış cephelerinde cin figürleri halinde bulunurlar.)
gargoyman :
fra., ing. * gargouille (su oluğu, oluk başı, gotik mimaride hayvan veya cin
başı biçiminde su oluğu, çörten) (fra.), gargoyle (oluk) + man (adam, kimse,
kişi) (ing.) * gargoyle'lere benzeyen veya onların bakımıyla ilgilenen kişi;
mimari heykel ustası veya halk arasında mecaz olarak çirkin veya grotesk
görünen kişi.
garib hicaz :
ara. * garib (yabancı, tuhaf, acayip, alışılmadık) + hacz (engellemek, mani
olmak), hicaz (engel, mani, bariyer) * Türk musikisinde, karar perdesi dügâh,
güçlü perdesi nevâ olan, hicaz çeşnisi üzerine kurulu; inici çıkışlı seyirli,
tiz perdelerde hüzzam ve buselik etkileri görülen, hüzün, gariplik ve derin
içleniş duygularını yansıtan bir makam
gariban :
ara., far * garib (yabancı, tuhaf, acayip, alışılmadık) (ara.) + an (çoğul veya
nitelik eki; gibi olan) (far.) * yoksul, fakir, aciz, korunmasız, kimsesiz,
ezilmiş kimse; kaderine terk edilmiş kişi
garibe :
ara. * gariba (yabancı kadın, garip kadın, kimsesiz kadın) * yadırganan,
alışılmamış, tuhaf bulunan veya kimsesiz, sahipsiz kadın
garim :
ara. * garima (borçlanmak, yükümlü olmak) * borçlu, alacaklı; hasım, rakib;
borçlu veya üzerinde borçtan başka hakları olan kimse
garip :
ara. * garb (batı), garaba (uzaklaşmak) * uzakta olan, yabancı, tuhaf, acayip,
alışılmadık
garize :
ara. * garize (doğal karakter, tabiat, içgüdü) * canlıların öğrenme süreci
olmaksızın doğuştan sahip oldukları, yaratılıştan (fıtrat) gelen, onları
belirli davranışlara yönelten eğilimlerinin bütünü, içgüdü, doğal sevk, tıynet,
hilkat, cibillet, gırize; kişilik özelliklerinin kaynağını oluşturan meleke
gark :
ara. * garika (boğulmak), gark (boğulma, boğulmuş) * boğulmak (gorgeous
(muhteşem, nefes kesici, gargle (gargara yapmak) (ing.), gorge (boğaz),
gargariser (gargara yapmak) (fra.), Gürgel (boğaz) (alm.) )
garkad :
ara. * garkad (gür, dallı budaklı ve dikenli büyük ağaç veya çalı) * özellikle
Orta Doğu'nun kurak bölgelerinde yetişen, bodur, dikenli, beyaz çiçekli ve
kırmızı meyveli çalımsı bir bitki türü, Nitraria retusa, Lycium; İslam eskatolojisinde
(ahiret bilimi) kıyamet alametleriyle ilgili hadislerde Yahudileri saklayacağı
öne sürülerek adı geçen sembolik bir ağaç
garm :
ara. * garima (borçlanmak, yükümlü olmak) * ödünç alınan veya verilen para,
borç, taahhüt, yükümlülük; çekmek
garnet :
lat. * granatum (nar taneli, çok çekirdekli) * başkalaşmış kayaçlarda ve bazı
yerli kayaçlarda bulunan, sert kabuğa sahip ve genellikle kırmızı renkli
değerli taş olan doğal silikat grubu veya patlayıcı madde türü, süleyman taşı,
lal taşı, granat, grena (X3Y2(SiO4)3)
garni :
fra. * garnir (süslemek, donatmak), garni (süslenmiş, donatılmış, garnitürlü) *
yan malzeme ile tamamlanmış, süslenmiş (özellikle yemeklerde); eklenmiş,
desteklenmiş; farklı renk veya türde ipliklerin özel bir dokuma tekniğiyle bir
araya getirilmesiyle oluşturulmuş (örneğin "garnili kumaş")
garnitür :
fra * garnir (süslemek, donatmak) + ture (isim yapım eki) * tamamlayıcı şey,
süs, donanım, süsleme; bir yemeğin yanında sunulan tamamlayıcı malzemeler
(sebze, pilav vb.); genel olarak süsleyici veya destekleyici unsur
garnizon :
fra. * garnison (askeri birlik, garnizon) (garnir (süslemek, donatmak) + ison
(isim yapım eki) ) * bir bölgeyi veya kaleyi korumak için konuşlandırılmış
asker topluluğu
garoz :
fra. * garosse (eski tip hafif tahta ayakkabı veya sandalet) * hafif,
genellikle tahta veya deri tabanlı, açık yazlık ayakkabı
garp :
ara. * garaba (ayrılmak, uzaklaşmak, gün batmak) * günbatımı, batı, gün batımı
yönü, güneşin battığı yön
garpkari :
ara , far. * garb (batı, gün batımı yönü) + kar (-cı, yapan, eden eki) + i (ile
ilgili, gibi) * batı tarzında, batı örneklerine benzer şekilde
garra :
ara. * egarr (ak alınlı, seçkin, asil), garr (beyaz, parlak, nurlu) * parlak,
beyaz, güzel, şaşalı, nurlu; Medine şehrinin bir ismi
garson :
lat., fra. * garcio (genç adam, uşak) (lat.); garçon (erkek çocuk, hizmetçi,
masa görevlisi) (fra.) * lokantalarda veya kafelerde müşterilere servis yapan
görevli
garsoniyer :
fra. * garçonnière (bekar erkek evi, gizli ilişki dairesi) (garçon (erkek
çocuk, hizmetçi, masa görevlisi) + ière (-lık, yer ve durum eki) ) * bekar
erkeklerin tek başına yaşadığı, özellikle gizli ilişkiler için kullanılan daire
veya küçük ev.
garur :
ara. * garara (kandırmak, aldatmak, yanıltmak), gurur (aldatma, aldatıcı davranış,
kibir, böbürlenme, gurur) * aldatan, aldatıcı, kandıran, yanıltan; Dünyada
insana gurur veren herhangi bir şey; Allahı unutturan
gasah :
ara. * gasa (yardım etmek, destek olmak, kurtarmak) * yardım, destek, kurtuluş
gaseyan :
ara. * gasayan (bir grup asker veya çete, baskıncı, yağmacı) * küçük, organize
olmayan saldırı grubu veya baskıncı; iç bulantısı; kusma, kayetme, istifrağ
gasıp :
ara. * gasaba (zorla almak), gasib (zorla alan, gasp eden) * başkasının malını
güç veya tehdit kullanarak zorla alan kimse
gasik :
ara. * gasaka (kararmak, karanlık basmak, akşam vakti olmak, gece çökmek) *
karanlık, akşam karanlığı, loşluk, gece başlangıcı
gasil :
ara. * gasele (yıkamak), gasl (yıkama) * yıkayan, temizleyen; yıkanmış
gasilhane :
ara., far. * gasl (yıkama, yıkanma) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken,
konak, konut, yuva) (far.) * definden önce cenazelerin yıkandığı yer
gasl :
ara. * gasala (yıkamak), gassal (yıkayıcı), gusl (yıkanma) * yıkama, gusül
gaslighting :
ing. * gas (gaz) + light (ışık; lamba), lighting (ışıklandırma; lamba ile
ışıklandırma) * bireyi kendi hafıza, algı ve akıl sağlığını sorgulayıp
irdelemeye iten bir psikolojik manipülasyon ve taciz yöntemi (Gas Light (Gaz
Lambası) adlı 1938 yapımı bir oyundan)
gasp :
ara. * gasaba (zorla almak) * başkasına ait olan bir şeyi güç kullanarak veya
zorla alma eylemi, zorla alma
gasping :
ara., ing. * gasaba (zorla almak), gasib (zorla alan, gasp eden) (ara.); gasp
(nefesini kesmek, zorla nefes almak) * nefes alamama, zor alma durumu veya ani,
güçlü nefes alma hareketi (gasb (zorla almak) (ara.) )
gaspra :
sla. * Gaspra (Kırım'da bulunan Gaspra yerleşim bölgesi) * Mars ile Jüpiter
arasındaki asteroit kuşağında bulunan, 951 Gaspra adı verilen S-tipi asteroit
gassal :
ara. * gasele (yıkamak), gasl (yıkama) * yıkayan, temizleyen
gastral :
gre., lat. * gaster (mide) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(lat.) * mideyle ilgili, mideye dair, mideye ait
gastralji :
gre. * gaster (mide) + algia (acılı olma, ağrılı olma, ıstıraplı olma) (algos
(acı, ağrı, sancı, sızı, ıstırap) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * mide
ağrısı, karın ağrısı
gastrektomi :
gre. * gaster (mide) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) +
temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * mide kanseri, ülser veya diğer mide
hastalıklarında uygulanan, midenin cerrahi olarak tamamen veya kısmen
çıkarılması işlemi
gastrik :
gre. * gaster (mide) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * mideyle ilgili
gastrik asit :
gre., lat. * gaster (mide) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) +
acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) )
(lat.) * mide tarafından salgılanan, sindirime yardımcı olan hidroklorik asit
ve diğer sindirim enzimlerinden oluşan mide sıvısı (tam bir formüle sahip
olmamakla beraber, hidroklorik asit (HCl), potasyum klorit (KCl) ve sofra tuzu
(NaCl) içermektedir.)
gastrik fundus :
gre., lat. * gaster (mide) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) +
fundus (dip, taban) (lat.) * yemek depolama işlevi gören, midenin üst kısmı,
özellikle mide kubbesi olarak da adlandırılan bölüm
gastrik lavaj :
gre., fra. * gaster (mide) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) +
lavage (yıkama) (laver (yıkamak) + age (isim yapım eki) ) (fra.) * zehirlenme
veya tıbbi müdahalede, mide içeriğinin temizlenmesi için uygulanan sıvı ile
yıkama, mide yıkama
gastrin :
gre. * gaster (mide) + in (kimyasal bileşik eki) * mide tarafından salgılanan
ve mide asidi üretimini uyaran hormon
gastrinoma :
gre. * gaster (mide) + in (kimyasal bileşik eki) + oma (tümör, kabarma, şişme,
şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * gastrin hormonu salgılayan, genellikle
pankreas veya ince bağırsakta oluşan ve aşırı gastrin üretimi nedeniyle mide
asidinin artmasına ve peptik ülserlere yol açan tümör
gastrit :
gre. * gaster (mide) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun,
hastalık eki) * mide iç yüzeyinin iltihaplanması; sindirim sisteminin üst bölümünde,
özellikle mide zarında ortaya çıkan ağrılı veya ağrısız yangısal durum; akut
veya kronik mide rahatsızlığı
gastro :
gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) * sindirim sistemiyle ilgili yapı veya
işlevleri ifade etmekte kullanılan ve mideyi ifade eden önek
gastrodermal :
gre. * gaster (mide) + derma (cilt, deri, ten, örtü, kabuk), dermatos (cilt,
deri, ten ile ilgili) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) *
sindirim boşluğunu döşeyen ve besin sindirimi ile emiliminde görev yapan iç
yüzey dokusuna ait olan
gastrodia :
gre. * gaster (mide) + hodos (yol, geçit, izlenen yol, yön) * köksüz ve
mantarlarla simbiyotik yaşayan, klorofilsiz, Orchidaceae familyasından bir
bitki cinsi
gastroduodenit :
gre., lat. * gaster (mide) (gre.) + duodenum (onikiparmak bağırsağı) (duo (iki)
+ deni (onluk, her biri on) + um (nötr ad son eki) ) (lat.) + itis (iltihap,
enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * mide ve
onikiparmak bağırsağının iç yüzeylerinde eş zamanlı olarak görülen, gastrit ve
duodenitin birlikte ortaya çıkması ile karakterize enfeksiyon
gastroenterit :
gre. * gaster (mide) + enteron (bağırsak) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı,
enflamasyon, sorun, hastalık eki) * mide ve ince bağırsakların iç yüzeylerinde
görülen iltihaplanma; genellikle enfeksiyöz kaynaklı olup kusma, ishal ve karın
ağrısı ile seyreden mide-bağırsak enfeksiyonu
gastroenterolog :
gre. * gaster (mide) + enteron (bağırsak) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz,
akıl) * mide ve bağırsak sistemleri üzerine uzmanlaşmış, sindirim sistemi
hastalıklarını tanılayan, izleyen ve tedavi eden tıp uzmanı
gastroenteroloji :
gre. * gaster (mide) + enteron (bağırsak) + logia (bilme, bilim) (logos
(kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
mide ve bağırsak hastalıklarının tanı, tedavi ve araştırılması ile ilgilenen
tıp dalı
gastroentestinal :
gre., lat. * gaster (mide) + enteron (bağırsak) (gre.) + intestinalis
(bağırsakla ilgili) (intestinum (bağırsak) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) (lat.) * mide ve bağırsaklarla ilgili, sindirim sistemiyle alakalı,
mide ve bağırsakları kapsayan
gastroentestinal trakt :
gre., lat. * gaster (mide) + enteron (bağırsak) (gre.) + intestinalis
(bağırsakla ilgili) (intestinum (bağırsak) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) + tractus (yol, kanal, sistem) (lat.) * mide ve bağırsakları kapsayan
sindirim kanalı; ağızdan anüse kadar uzanan, besinlerin sindirildiği ve
emildiği anatomik sistem bütünü
gastrojejunostomi :
gre., lat. * gaster (mide) + jejuno (ince bağırsak, boş bağırsak, ince
bağırsağın ikinci bölümü) (gre.); jejunus, jejunum (oruç tutma, yemek yememe,
perhiz; ince bağırsağın bir bölümü) (lat.) + stomia (ağız açma, delik açma)
(stoma (ağız, açıklık, açılış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) *
mide çıkışında tıkanma olduğunda besin geçişini sağlamak amacıyla mide ile
jejunum arasına cerrahi olarak yapay ağız veya bağlantı oluşturulması işlemi
gastroknemius :
gre., lat. * gaster (mide) + kneme (baldır) (gre.) + ius (isim ve sıfat yapım
eki) (lat.) * mide + baldır biçiminde; baldırın arka kısmında yer alan, ayak
bileği fleksiyonu ve diz bükülmesinde görev alan ve "ikibaşlı baldır
kası" olarak da bilinen kas (kasın karına benzer şişkin yapısından dolayı
bu ad verilmiştir.)
gastrolit :
gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + lithos (taş, kaya) * bazı hayvanların
(özellikle kuşlar, sürüngenler ve bazı dinozorlar) mide veya sindirim
sisteminde bulunan, yiyecekleri öğüterek mekanik sindirime yardımcı olan taş
(mide taşı)
gastroloji :
gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime, bilgi,
söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * mide ve bağırsak
sistemini birlikte inceleyen uzmanlık dalı, gastroenteroloji
gastromegali :
gre. * gaster (mide) + megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük,
iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) * doğumsal anomaliler, tıkanıklıklar veya bazı hastalıklar sonucu
gelişen mide büyümesi (mide hipertrofisi)
gastronom :
gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + nomos (yasa, kural, kanun, düzen, ilke,
prensip, düzen, düzenleme, ayarlama; namus) * yemek ve beslenme kültürü üzerine
bilgi sahibi olan kişi; yemek sanatı ve mutfağı konusunda uzman veya meraklı
kimse
gastronomi :
gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + nemoein, nemein (ayarlamak, düzenlemek,
dağıtmak, paylaştırmak, yönetmek), nomia (yönetim, idare, düzenleme, yasama,
ayarlama, düzenleme, sıralama, dizme) (nomos (kural, kanun, yasa, düzenleme,
ayarlama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * yemek pişirme sanatı, yemek
kültürü ve beslenme bilimiyle ilgilenen disiplin; yiyecek ve içeceklerin
estetik, kültürel ve bilimsel boyutlarıyla incelenmesi
gastroözofageal :
gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + oisophagos (yemek borusu) (gre.) + alis
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * mide ve yemek borusuna ait veya bu
iki yapı arasındaki ilişkiyle ilgili; genellikle mide içeriğinin yemek borusuna
geri kaçtığı durumları tanımlamakta kullanılır (örneğin “gastroözofageal reflü”)
gastroparezi :
gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + paresis (yarı felç, kısmi felç, yarı
gevşeme) (para (yanında, yanısıra, yoluyla, vasıtasıyla) + hienai (serbest
bırakmak, salmak, gevşemek, boşlamak, koyvermek) + osis (isim yapım, durum,
sorun, hastalık eki) ) * mide hareketlerinin azalması ve sindirimin yavaşlaması
ile karakterize mide kaslarının kısmi felci veya zayıflaması sonucu mide
boşalmasının gecikmesi durumu
gastroparöz :
gre., lat. * gaster (mide) + o (bağlaç) + paresis (yarı felç, kısmi felç)
(gre.) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * mide kaslarının kısmi felci
veya zayıflaması ile ilgili; mide hareketlerinin azalması sonucu mide
boşalmasının yavaşlaması durumu ile ilgili
gastroplasti :
gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek,
oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme,
biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş,
biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * genellikle
obezite tedavisinde mide hacmini küçültmek amacıyla midenin cerrahi olarak
yeniden şekillendirilmesi (küçültülmesi) işlemi
gastropoda :
gre. * gaster (mide; karın) + pous, podos (ayak) + a (çoğul eki) * başlıca
salyangozları ve sümüklüböcekleri kapsayan, vücutlarının karın tarafında yer
alan kaslı bir “ayak” ile hareket eden, hem deniz hem kara hem tatlı su
ortamlarında yaşayabilen büyük bir yumuşakça sınıfı, karındanbacaklılar
gastroptozis :
gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + ptosis (düşme, düşüş, sarkma) (piptein
(düşmek, sarkmak) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) * karın
kaslarının zayıflığı veya aşırı kilo kaybı sonucu midenin normal anatomik
konumundan aşağıya doğru yer değiştirmesi, mide sarkması
gastroskop :
gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek,
gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç,
niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * mide iç yüzeyini doğrudan incelemek
amacıyla kullanılan, ucunda kamera ve ışık bulunan, genellikle esnek bir tüp
şeklindeki optik cihaz
gastroskopi :
gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme,
gözlem, gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef,
amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) * mide hastalıklarının tanısı amacıyla gastroskop kullanılarak mide
içinin doğrudan gözlemlenmesine yönelik endoskopik muayene tekniği
gastrospazm :
gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + spasmos (kasılma, ani büzülme) * mide
kaslarının ani ve istemsiz olarak kasılması durumu, mide krampı
gastrostomi :
gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma
(ağız, açıklık, açılış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * beslenme desteği
veya mide dekompresyonu amacıyla mideye tüp yerleştirilmesi için mideye
dışarıdan cerrahi girişimle bir açıklık (delik) açılması işlemi
gastroşizis :
gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + schisis (kesilme, yarılma, bölünme)
(schizein (kesmek, yarmak, bölmek) + isis (isim yapım eki) ) * karın duvarının
doğumsal olarak kapanmaması sonucu bağırsakların karın dışına çıkması ile
karakterize bir doğumsal anomali
gastrotomi :
gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme)
(tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
mide duvarının cerrahi olarak kesilmesi işlemi
gastrula :
gre., lat. * gaster (mide) (gre.) + ula (dişil küçültme eki) (lat.) *
organizmanın temel vücut planının oluşumunu başladığı embriyonun erken gelişim
evrelerinden biri; blastula evresinden sonra oluşan ve ektoderm, mezoderm ve
endoderm olmak üzere üç embriyonik tabakanın belirdiği yapı
gastrulasyon :
gre., lat. * gaster (mide) (gre.) + ulus, ula (küçültme eki) + tio (isim yapım
eki) (lat.) * embriyonal gelişimin, blastula evresinden sonra gelen ve üç
embriyonik tabakanın (ektoderm, mezoderm, endoderm) oluştuğu süreç;
organizmanın temel vücut planının şekillendiği morfogenetik hareketler dizisi
gaşeyan :
ara. * gaşa (örtmek, bürümek, kaplamak), gaşaya (kendinden geçmek, kendini
kaybetmek, bayılmak, gaşyolmak) + an (isim yapım eki) * kendinden geçme,
kendini kaybetme, bayılma, gaşyolma, gaşy
gaşiye :
ara. * gaşa (örtmek, bürümek, kaplamak) + iye (isim yapım eki) * orten,
kaplayan; örtme, kaplama; perde, örtü; Kur’an’ın 88. suresi
gaşve :
ara. * gaşa (örtmek, bürümek, kaplamak) * örtü, perde, hicap, kaplayan
gaşy :
ara. * gaşa (örtmek, bürümek, kaplamak), gaşaya (kendinden geçmek, kendini
kaybetmek, bayılmak, gaşyolmak) * yoğun bir coşku, heyecan veya ilahi aşk
(vecd) karşısında hissedilen büyük bir zevkle kendinden geçme, mest olma, adeta
baygınlık derecesine gelme, bayılma, kendinden geçme
gato :
isp. * gato (kedi) * Arjantin müziğinin gitar ile icra edilen bir tarzı ve
ritmi chacarera gibi olan ancak yapısı farklı olan, çiftler halinde veya grup
halinde oynanan bir dansı
gaucher hastalığı :
fra. * gaucher (Fransız patolog Philippe Gaucher’in soyadından) + hastalık
(sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, bozukluk) + ı (iyelik eki) (tür.) *
lizozomal enzim eksikliği sonucu makrofajlarda lipid birikimi ile karakterize
genetik hastalık
gauge :
fra. * jauge (ölçü, kapasite, ölçüm kabı, ölçme aleti) * ölçüm, boyut,
kalınlık, çap, basınç veya boyut belirleme amacıyla kullanılan ölçü birimi standardı
veya araç
gaugino :
fra., ita. * jauge (ölçü, kapasite, ölçüm kabı, ölçme aleti) (fra.) + ino
(küçültme eki) (ita.) * süpersimetrik teorilerde gauge bozonlarının fermiyon
eşleri olan varsayımsal temel parçacıkları
gaultheria :
lat. * Gaultier (Fransız hekim ve botanikçi Jean-François Gaultier) + ia (isim
yapım eki) * aromatik yapraklı ve meyveli, Ericaceae familyasından bir bitki
cinsi
gauss :
alm. * gauss (Alman matematikçi ve fizikçi Johann Carl Friedrich Gauss’un
soyadından) * 10^-4 teslaya eşit manyetik alan şiddeti birimi
gauss tamsayısı :
alm. * gauss (Alman matematikçi ve fizikçi Johann Carl Friedrich Gauss’un
soyadından) (alm.) + tam (bütün, eksiksiz, bakiyesiz, küsuratsız) + sayı
(nicelik, miktar, rakamla ifade edilen değer) + sı (iyelik eki) (tür.) * gerçel
ve sanal kısımları tamsayılar olan karmaşık sayı (a+bi biçiminde a ve b tam
sayılardır.)
gauss teoremi :
alm., gre., tür. * gauss (Alman matematikçi Carl Friedrich Gauss’un soyadından)
(alm.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel
önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * kapalı
bir yüzeyin dışındaki vektörel akının, yüzeyin içindeki hacimdeki diverjans
(dağılma) ile eşit olduğunu ifade eden vektör analiz teoremi
gauss-bonnet teoremi :
alm., fra., gre., tür. * gauss (Alman matematikçi Carl Friedrich Gauss’un
soyadından) (alm.) + bonnet (Fransız matematikçi Pierre Ossian Bonnet’nin
soyadından) (fra.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir
matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki)
(tür.) * eğrisel yüzeylerin toplam eğriliği ile Euler karakteristiği arasında
bağlantı kuran diferansiyel geometri teoremi
gavaj :
fra. * gaver (doldurmak, tıkmak; zorla beslemek, aşırı beslemek) + age (isim
yapım eki) * eski Mısır'dan beri kullanılagelen, kanatlı hayvanları yağlandırma
amacı ile zorla beslemeye dayanan bir hayvancılık yöntemi (özellikle kaz ciğeri
(foie gras) üretiminde uygulanan besleme yöntemi)
gaval :
tür., ara. * kav (içi boş, delik, oyuk) + al (isim/sıfat yapım eki) (tür.);
kale (konuşmak, söz söylemek, kelam etmek), kavl (konuşma, söz, kelam), kavval
(çok konuşan, çok söz söyleyen) (ara.) * Türk kültür coğrafyasında (özellikle
Azerbaycan ve Doğu Anadolu'da Kars dolaylarında) düğün ve eğlencelerde ritim
tutmak amacıyla parmak uçlarıyla vurularak çalınan, yuvarlak tahta kasnağın tek
tarafına deri gerilmesiyle ve iç kısmına metal halkalar takılmasıyla yapılan
geleneksel bir vurmalı çalgı, küçük el davulu, tef
gavat :
ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme
bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek), kavvad * muhabbet tellalı,
fuhuşa aracılık eden
gavel :
ing. * gavel (tokmak, çekiç) * sert ağaçtan yapılmış, tipik olarak bir sapla
şekillendirilmiş küçük bir tören tokmağı; resmi toplantılarda veya mahkemede
karar ve bildirileri noktalamak için kullanılan çekiç, tokmak, oturum
başkanının tokmağı, duvarcı çekici
gavialidae :
hin., lat. * Gavialis (gavial, gharial adı) ghariyal (su saati, zaman ölçer)
(hin.) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki)
(lat.) * uzun ince burunlu, balıkla beslenen timsahları içeren, özellikle Hint
altkıtasında yaşayan gavialgiller sürüngen familyası
gavialis gangeticus :
hin., lat. * Gavialis (gavial, gharial adı) ghariyal (su saati, zaman ölçer)
(hin.) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + gangeticus (Ganj Nehri'ne ait, Ganj
bölgesinden olan) (gange, ganga (hızla akan, hareket eden, akan su; Ganj nehri)
(hin.) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * Hint altkıtasındaki nehirlerde
yaşayan, uzun ince burunlu ve nesli tehlike altında olan gavial türü timsah,
Ganj timsahı
gaviiformes :
lat. * gavia (deniz kuşu, dalıcı kuş) + formis (şekilli, biçimli) (forma
(şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * kuzey yarımkürede yaşayan,
güçlü dalış yeteneğine sahip dalgıç kuşlarını içeren kuş takımı, dalgıç kuşları
gaviy :
ara. * gava (azmak, kudurmak, zulmetmek) + iy (sıfat yapım eki) * hak yolundan
sapmış, doğru yoldan ayrılmış, azgın, günahkar, kuduruk, zalim
gavot :
pro. * gavot (Alplerin yerlisi), gavoto (dağlıların dansı) (pro.), gavotte
(fra.) * orta hızda, iki vuruşlu, eski bir Fransız halk dansı
gavr :
ara. * gavra (dibe inmek, dibi bulmak, dibe vurmak, tükenmek) * dibi bulmuş,
tükenmiş; dip; çukur; batma; derinlik, nihayet; kök, esas, temel
gavs :
ara. * gavs (dalmak; derinlemesine incelemek) * özellikle inci avı için
dalgıçlık yapma, inci dalgıçlığı yapılan yer; tasavvufta en yüksek mertebeye
erişmiş bilge kişi
gavur :
ara. * kefere (örtmek), kafir (örten) * gerçeği batıl ile örten, inkarcı
gavvas :
ara. * gavs, gasa (dalmak; derinlemesine incelemek) * dalgıç, dalan, suya dalan
gay :
fra. * gai (neşeli, şen, canlı, gösterişli); gay (ing.) * eşcinsel
(homoseksüel) erkek
gayakol :
gre., lat. * guaiacum (tropikal ağaç türü) (lat.) + chole (safra, öd) (gre.) +
ol (alkol türevi eki) (lat.) * guaiacum ağacından elde edilen, fenolik yapıda
antiseptik ve balgam söktürücü olarak kullanılan kimyasal bileşik (C7H8O2)
gayatri :
san. * ga (şarkı söylemek, ilahi okumak) + tri (-ci, yapan, araç) * "ilahi
söyleyiş ölçüsü" veya "ilahi ilham verici vezin"; Hinduizm’de
kutsal bir dua olan Gayatri Mantrası ile özdeşleşmiş, özellikle ruhsal
aydınlanma ve bilgeliğe ulaşma amacıyla kullanılan bir mantra
gayb : ara.
* gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, bilinmezlik), gıyab
(yokluk, boşluk, gizli olma, görünmeme, bilinmeme, görünmezlik, bilinmezlik) *
yok olan, mevcut olmayan, görünmeyen, bilinmeyen (gap (boşluk), gape (aralamak)
(ing.) )
gaybubet :
ara. * gayb (yokluk, mevcut olmama, bilinmezlik, göz önünden kaybolma) + ubet
(durum eki) * bir kimsenin uzun süre ortadan kaybolması, görünmemesi durumu;
özellikle tarikatta bir kimsenin dünyevi ilgilerden tamamen sıyrılarak içe
yönelme hali, inziva veya metafizik tecrit
gayda :
bulg., tür. * gajda (hava torbalı nefesli çalgı) * içine hava doldurulan bir
tulum ve ona bağlı borular aracılığıyla sürekli ses üreten, Balkanlar, Anadolu
ve İskoçya gibi bölgelerde geleneksel olarak kullanılan nefesli müzik çalgısı
gaye :
ara. * gaya, gayet (son derece, son nokta, sınır, uç, nihayet, sonuç, varılan
nokta, uç nokta) * amaç, niyet, kast, hedef, sonuç, son nokta, tasarlanan şey
gayet :
ara. * gaya, gayet (son derece, son nokta, sınır, uç, nihayet, sonuç, varılan
nokta, uç nokta) + et (durum eki) * oldukça, son derece
gayger sayacı :
alm. * Geiger (Alman fizikçi Hans Geiger’in soyadından) + sayaç (nicelik
(miktar) belirleme aracı) + ı (iyelik eki) (tür.) * radyasyon ölçümünde
kullanılan, iyonlaştırıcı radyasyon parçacıklarının sayısını tespit eden cihaz
gayl :
ara. * gayla (yoğunlaşmak, bol olmak, çoğalmak, sıklaşmak, araya girmek, bir
şey diğerinin alanına girmek) * sık ağaçlı orman; gür akan su; emziren kadının
hamile kalması/çocuğunu hamileyken emzirmesi; cima etme, seks yapma
gay-lussac yasası :
fra. * gay lussac (Fransız kimyager ve fizikçi Joseph Louis Gay-Lussac’ın
isminden) (fra.) + yasa (kural, kanun, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) (tür.)
* ideal bir gazın basıncının, sabit hacim ortamında, mutlak (Kelvin)
sıcaklığıyla doğru orantılı olduğunu belirten yasa
gaylussacia :
lat. * Gay-Lussac (Fransız kimyager Joseph Louis Gay-Lussac) + ia (isim yapım
eki) * adını bir bilim insanından alan, yaban mersini benzeri meyveleri olan,
Ericaceae familyasından bir bitki cinsi
gayme :
far., ara. * kimah (değer, kıymet, bedel) (ara.), kimat (far.) * kıymet, değer,
bedel; para veya ödeme karşılığı şey
gayn :
ara. * gayn (bulutlanmak, susamak; gönlü sıkıntı kaplamak) * gökyüzünü
bütünüyle kaplayan hafif bulut; Arap alfabesinin 19. harfi (غ)
gayr :
ara. * gayara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı davranmak,
dışında olmak), gayyara (bir halden başka bir hale çevirmek, değiştirmek,
baskalaştırmak, farklılaştırmak dönüştürmek) * diğer, başka, öteki, öbür, öbürü,
değil, dışında, haricinde, değişik
gayret :
ara. * gayara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı davranmak,
dışında olmak), gayyara (bir halden başka bir hale çevirmek, değiştirmek,
baskalaştırmak, farklılaştırmak dönüştürmek), gayr (diğer, başka, öteki, öbür,
öbürü, değil, aykırı, dışında, haricinde; yabancı), gayra, gayrat (bir şeyin
elden çıkmasına tahammül edememe, koruma güdüsü) * kişinin bir durumu
değiştirmek, korumak veya sürdürmek amacıyla içsel sahiplenme duygusundan
kaynaklanan bilinçli ve sürekli çaba; koruma duygusu, içten gelen güçlü istek;
çaba, azim, çalışma arzusu; kıskançlık
gayrı :
ara. * gayara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı davranmak,
dışında olmak), gayyara (bir halden başka bir hale çevirmek, değiştirmek,
baskalaştırmak, farklılaştırmak dönüştürmek), gayr (diğer, başka, öteki, öbür,
öbürü, değil, aykırı, dışında, haricinde; yabancı) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * başkası, diğeri, öteki
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder