27 Eylül 2026 Pazar

fototaksi - gayrı

fototaksi : gre. * phos (ışık, aydınlık), photos (ışıkla ilgili) + tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek), taxis (düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme, sıra, diziliş, hareket, yönelme, düzenli hareket) * canlı bir organizmanın (özellikle mikroskobik veya basit yapılı canlıların), ışığa karşı yönelimli hareketi (ışık kaynağına doğruysa pozitif fototaksi, ışıktan uzağa doğruysa negatif fototaksi)

fototaktizm : gre. * phos (ışık, aydınlık), photos (ışıkla ilgili) + taxis (düzen, sıra, diziliş, hareket, yönelme, düzenli hareket) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * canlı organizmaların, özellikle mikroskobik canlılar, bazı böcekler veya algler gibi ilkel canlıların, ışığa karşı yönelimli hareket etme yetisi veya davranışı

fototek : gre. * phos, photos (ışık, aydınlık) + theke (koyma yeri, yerleştirme yeri, saklama yeri, ambar, depo, kutu, kılıf, kap, hazne) * bir kuruma, müzeye, gazeteye, ajansa veya bir kişiye ait sistemli fotoğraf koleksiyonu; görüntü belgelerinin (fotoğraf, film şeridi, negatif vs.) düzenli şekilde saklandığı birim veya mekan, fotoğraf arşivi

fototerapi : gre. * phos (ışık, aydınlık), photos (ışıkla ilgili) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) * belirli dalga boylarındaki ışığın, fiziksel veya ruhsal sağlık sorunlarının iyileştirilmesinde kullanılması, ışıkla tedavi (örneğin mavi ışık, bilirubini parçalayıp vücuttan atılmasına yardımcı olur.)

fototropizm : gre. * phos (ışık, aydınlık), photos (ışıkla ilgili) + tropismos (yönelme, dönme, eğilim) (trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) ) * bitkilerin veya bazı canlıların ışığa doğru (pozitif fototropizm) veya ışıktan uzağa doğru (negatif fototropizm) büyüme veya yönelme hareketi

fouquieriaceae : lat. * Fouquieria (Fransız hekim Pierre Fouquier’nin soyadından) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Kuzey Amerika'nın sıcak ve kurak çöllerinde yetişen, dikenli çalı ve küçük ağaçlardan oluşan küçük bir bitki familyası, ocotillo ailesi

fourier serisi : fra. * fourier (Fransız ütopik sosyalist ve filozof François Marie Charles Fourier’nin soyadından) + série (dizi, sıra, ardışıklık) (fra.) + si (iyelik eki) (tür.) * bir periyodik fonksiyonu basit dalgalı fonksiyonların (sinüs ve kosinüs) toplamına çeviren dizi

fovea : lat. * fovea (küçük çukur, küçük oyuk, küçük kuyu) * bir kemik veya organda, özellikle gözün makulasında çok küçük bir oyuk; retinanın orta kısmında yer alan, normal ışık altında renkli görme becerisi sağlayan ve hücrelerin yoğun olduğu reseptör alan

fovea dentis : lat. * fodere (kazmak, içini oymak), fovea (çukur, oyuk) + dens (diş), dentis (diş ile ilgili) * atlas (C1) omurunun ön yüzünde yer alan ve axis (C2) omurundaki dens (odontoid çıkıntı) ile eklem yapan çukurluk

fovizm : fra. * fauve (vahşi, yabani) + isme (-cılık, durum eki) * 20. yüzyıl başında Fransa’da ortaya çıkan, nesnelerin gerçek renkleri yerine duyguyu yansıtmak için canlı ve parlak renklerin, doğal olmayan renklerin, kalın, serbest fırça darbelerinin, doğal formların abartılı ve özgürce kullanıldığı, figüratif ögelerin yoğun renklerle ifade edildiği modern resim akımı, özellikle Henri Matisse ve André Derain’in öncülüğünde gelişen sanat anlayışı

fox terrier : alm., ing., lat., fra. * fuchs (tilki) (alm.), fox (tilki) (ing.) + terra (toprak, yer) (lat.); terre (toprak, yer) + ier (yer ve durum eki) (fra.) * avcılık amacıyla özellikle tilki (fox) avında kullanılmak üzere İngiltere'de geliştirilmiş, enerjik, zeki ve çevik yapısıyla tanınan bir terrier köpek ırkı

fox-fordyce hastalığı : ing., tür. * fox (Amerikalı dermatolog George Henry Fox’un soyadından) + dyce (Amerikalı dermatolog John Addison Fordyce’ın soyadından) (ing.) + hastalık (sağlığın bozulması durumu) + ı (iyelik eki) (tür.) * ter kanallarının keratinle tıkanması sonucunda koltuk altı, kasık gibi apokrin ter bezlerinin yoğun olduğu bölgelerde görülen kaşıntılı, küçük, konik papüllerle karakterize kronik bir deri hastalığı, apokrin miliaria

foxtrtot : ing. * fox (tilki) + trot (adım) * 1914'ten sonra popüler olan dört tempolu, anglosakson kaynaklı dans

foya : fra. * folie (delilik, çılgınlık) * bir kişinin sakladığı veya gizlemeye çalıştığı ayıbının, kusurunun, sahtekarlığının veya zayıf yönünün ortaya çıkması, gerçek yüzünün anlaşılması

foya : lat., ita. * folium (yaprak), folia (yapraklar) (lat.); foglia (yaprak; sahte altın varak) (ita.) * kuyumculukta, süs eşyası olarak işlenmiş elmasın parıltısını artırmak için, taşın altına konulan çok ince gümüş yaprakçık

fön : alm. * Föhn (Alp Dağları’ndan esen sıcak ve kuru rüzgar) * sıcak hava üfleyen bir cihaz (saç kurutma makinesi) ile saçların kurutulması ve şekillendirilmesi

förster denklemi : alm. * förster (Alman fizikçi Theodor Förster'in soyadından) (alm.) + denklem (eşitlik, denklik) + i (iyelik eki) (tür.) * floresans rezonans enerji transferi (FRET) sırasında enerji aktarım veriminin donör ile akseptör arasındaki uzaklığa bağlılığını ifade eden denklem (E = 1/1+(r/R0)^6)

förster rezonans enerji transferi : alm., lat. * förster (Alman fizikçi Theodor Förster'in soyadından) (alm.) + resonentia (fiziksel bir sistemin dışarıdan gelen titreşimlerin frekansı ile kendi doğal frekansının eşleşmesi sonucu, çok daha yüksek genliklerde titreşime geçmesi (salınması) olayı) (resonare (yeniden ses vermek, yankılanmak, tekrar ses çıkarmak) (re (tekrar, yeniden, geri) + sonare (ses çıkarmak, tınlamak) ) + entia (isim yapım eki) ) (lat.) + energeia (maddede var olan ve ısı, ışık biçiminde ortaya çıkan güç; bir sistemin iş yapabilme kapasitesi, iş oluşumu) (en (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ergia (iş durumu, çalışma durumu, eylemsellik) (ergos, ergon (iş, çalışma, eylem) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + transfer (bir şeyi bir yerden başka bir yere taşıma, aktarma veya iletme) (trans (geçiş, geçme, ötesi, karşıdan karşıya, öteye) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) ) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * uyarılmış bir donör molekülden yakındaki bir akseptör moleküle foton yayımı olmaksızın dipol-dipol etkileşimiyle gerçekleşen ışımasız enerji aktarımı olayı

fötal : lat. * fetus (cenin, dölüt, yavru; gebelik, doğurma) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * fetüs ile ilgili

fötr : fra. * feutre (keçe, keçeye benzer kumaş) * keçe benzeri yumuşak kumaştan yapılmış, genellikle kenarları kıvrık olan klasik bir şapka türü

fötüs : lat. * fetus (cenin, dölüt, yavru; gebelik, doğurma) * ana rahmindeki canlının üçüncü gebelik ayı başından doğuma kadar olan dönem içindeki ismi

föy : lat., fra. * folium (yaprak), folio (yapraklar) (lat.); feuille (yaprak) (fra.) * yaprak, sayfa, tek sayfalık, tek yapraklık belge

föyye : lat., fra. * folium (yaprak), folio (yapraklar) (lat.); feuille (yaprak) (fra.) * yaprak, sayfa, tek sayfalık, tek yapraklık belge

FPS : ing. * frames (çerçeveler, kareler) + per (her, beher) + second (saniye) * bir saniyede gösterilen görüntü kare sayısını ifade eden performans ölçütü

Fr : lat. * francium (Francia (Fransa) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 87 olan, periyodik tablonun 1. grubunda bulunan, son derece nadir ve yüksek derecede radyoaktif bir alkali metal olan, yalnızca bilimsel araştırmalarda incelenen element

fragaria : lat. * fragum (çilek) * sürünücü gövdeleri ve etli, aromatik meyveleriyle bilinen, Rosaceae familyasından bir bitki cinsi

fragman : lat. * frangere (kırmak, parçalamak, patlatmak, yarmak), fragmentum (kırılım, parça, kesim, kısım); fragment (fra.) * bölüm, kısım, kesim, parça; bir sinema filmini tanıtan film parçası, tanıtma filmi

fragmantasyon : lat. * fragmentare (fragmentum (kırılım, parça, kesim, kısım) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.); fragmentation (fra.) * kırılım, parçalanma, bölünme, kısımlara ayrılma; tıpta, canlı olmayan hücre artıkları; düzenli bir şekilde parçalanma

fragmante : lat. * fragmentatus (fragmentare (fragmentum (kırılım, parça, kesim, kısım) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); fragmenté (fra.) * parçalanmış, bölünmüş, kısımlara ayrılmış

frajil : lat. * fragilis (kırılgan, kırılabilir, dayanıksız) (frangere (kırmak, parçalamak, patlatmak, yarmak) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.); fragile (fra.) * kırılgan, kırılabilir, hassas, kolay zarar görebilir

frajilite : lat. * fragilis (kırılgan, kırılabilir, dayanıksız) (frangere (kırmak, parçalamak, patlatmak, yarmak) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + itas (isim yapım ve durum eki); fragilité (fra.) * kırılganlık, dayanıksızlık

frak : lat. * frangere (kırmak, parçalamak, patlatmak, yarmak), fractio (bölme, parçalama) * arka eteği uzun ve iki parçaya bölünmüş, önü kısa, kuyruklu ceket şeklinde olan erkeklere özgü bir giysi, bir smokin türü

fraksiyon : lat. * fractio (bölme, parçalama) (frangere (kırmak, parçalamak, patlatmak, yarmak) + tio (isim yapım eki) ) * bölünme, parçalanma; bir bütünün alt bölümü, parçası, kesimi, kırılımı; meclis veya parti içinde, görüş ve hedefleri diğerlerinden kısmen farklı olan alt grup, klik

fraktal : lat. * frangere (kırmak, bölmek, parçalamak, patlatmak, yarmak), fractalis (fractus (kırılmış, bölünmüş, parçalanmış) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * kendi içinde tekrarlanan, parçaları bütüne benzer şekilde oluşan, kendine benzerlik (self-similarity) özelliği taşıyan geometrik şekil veya yapı; her ölçekte aynı örüntüyü sergileyen geometrik veya matematiksel yapı; kendine benzeme veya oransal kırılma özelliği gösteren karmaşık geometrik şekiller

frakton : lat. * frangere (kırmak, bölmek, parçalamak, patlatmak, yarmak), fractus (kırılmış, bölünmüş, parçalanmış) + on (parçacık/tanecik eki) * fraktal geometri ve karmaşık sistemlerde kullanılan, fraktal özellikler taşıyan temel yapısal birim; fraktal nesne veya alt birim

fraktür : lat. * frangere (kırmak, bölmek, parçalamak, patlatmak, yarmak), fractalis (fractus (kırılmış, bölünmüş, parçalanmış) + ura (isim yapım eki) * kırılma, kırık; kemik bütünlüğünün travma veya baskı nedeniyle bozulması durumu, kırık

frambuaz : lat. * frambosia (frangere (kırmak, bölmek, parçalamak, patlatmak, yarmak) + bosia (ek); fraise (çilek) (fra.) * gülgiller (rosaceae) familyasından, küçük taneli, genellikle kırmızı renkli, tatlı ve aromatik bir meyve, ahududu

frame : alm., ing. * fram (ilerlemek, ileriye doğru) (alm.); frame (ing.) * yapı iskeleti, bir şeyin dış sınırlarını oluşturan yapı, çerçeve

frame rate : ing. * frame (çerçeve; kare) + rate (oran) * bir saniyede görüntülenen kare (frame) sayısı (sinema filmi standardı 24 fps)

francala : lat. * frangere (kırmak, bölmek, parçalamak, patlatmak, yarmak) * içinde kepek bulunmayan iyi nitelikli undan yapılan ince uzun ekmek

franck-condon ilkesi : alm., fra. * franck (Alman fizikçi James Franck’ın soyadından) + condon (Fransız fizikçi Eugène Condon’un soyadından) + ilke (yasa, kural, kanun, prensip) + si (iyelik eki) (tür.) * bir molekülde elektronik geçişler sırasında çekirdeklerin konumunun sabit kaldığını (veya çok az değiştiğini) varsayan ilke

franck-van der merwe büyüme modu : lat. * Franck (Alman fizikçi James Franck’in soyadından) + van der Merwe (Güney Afrikalı kristalograf Nicolaas Christiaan van der Merwe’nin soyadından) + modus (ölçü, kapsam, nicelik; uygun ölçü, ritim, şarkı; yol, tavır, tarz, stil, şekil, biçim, yöntem, kural, düzen, patern, kalıp, format; hal, durum) (lat.) + u (iyelik eki) (tür.) * ince film ve kristal büyümesinde atom veya moleküllerin yüzeyi tam katmanlar halinde örterek tabaka tabaka büyüdüğü, film atomları arasındaki bağların zayıf, film ile alt tabaka arasındaki bağların ise çok güçlü olduğu büyüme modeli

frangula : lat. * frangere (kırmak) + ulus (küçültme eki) * kırılgan dallarıyla ayırt edilen, çalı veya küçük ağaç formunda, Rhamnaceae familyasından bir bitki cinsi

frank : fra. * franc (özgür, hür) * açık sözlü, dürüst, dobra, içten; Orta Çağ’da Batı Avrupa’da yaşamış Germen kökenli kavim (Orta Çağ İslam ve Osmanlı metinlerinde genel olarak Batılı Avrupalılar (özellikle Fransızlar) Franklar olarak isimlendirilmiştir.)

frankeniaceae : lat. * Frankenia (Alman botanikçi Johann Francken’in soyadından) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * aranfilciler (Caryophyllales) takımına bağlı olan, genellikle ılıman ve subtropikal bölgelerin tuzlu kıyılarında veya kurak alanlarında yetişen, tek ana cinsi Frankenia (denizfundası) olan otsu ve odunsu bitki familyası, tuzçalıgiller, denizfundalığıgiller

frankofon : fra., gre. * franc (özgür, hür) (fra.) + phone (ses) (gre.) * Fransızca’yı ana dili veya resmi dili olarak konuşan kişi

frans worth munsell renk testi : ing., far. * frans (oftalmolog Dr. M. J. Frans’ın soyadından) + worth (İngiliz oftalmolog Claude Worth’un soyadından) + munsell (renk teorisi geliştiren Amerikalı ressam ve eğitimci Albert H. Munsell’in soyadından) (ing.) + reng, rang (boya; ışığın kırılması ve spektrumuna ayrılması ile oluşan ışık algısı kategorileri) + testa, testum, testus (kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı; test, deneme, sınav, tecrübe) (lat.) * renk algısı ve ayırt etme yeteneğini ölçmek ve renk görme bozukluklarını saptamak amacıyla uygulanan psikofiziksel testler bütünü

fransa : ger. * frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) * kuzeyde Belçika, doğuda Almanya ve İsviçre, güneydoğuda İtalya, güneyde İspanya ile sınır komşusu olan bir batı Avrupa ülkesi

fransız : ger. * frankon (özgür, hür insan); franc (özgür, hür) * Fransa vatandaşı olan kimse

fransız guyanası : ger.* frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) + guiana, guyana (suların ülkesi) (arav.) + sı (iyelik eki) (tür.) * Güney Amerika’nın kuzeydoğusunda yer alan, Brezilya, Surinam ve Atlas Okyanusu ile çevrili olan, Fransa’nın denizaşırı bölgesi ve bir Fransız ili

fransız polinezyası : ger.* frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) + polys (çok, fazla, çoklu) + nesia (adalı olma) (nesos (ada) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + sı (iyelik eki) (tür.) * Güney Pasifik Okyanusu’nda, Avustralya’nın doğusunda, Cook Adaları’nın batısında, Kiribati’nin güneydoğusunda, Samoa’nın doğusunda ve Tonga’nın kuzeydoğusunda yer alan (Fransa’ya bağlı) adalar topluluğu

fransızca : ger.* frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) + ca (ile ilgili, gibi, -a ait) (tür.) * Fransız dili

fransiyum : lat. * francium (frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) (Fransız fizikçi Marguerite Perey keşfetmiştir.) * periyodik tabloda alkali metaller grubunda yer alan, atom numarası 87 olan, radyoaktif ve nadir element

frapan : fra. * frapper (vurmak, çarpmak) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gösterişli, dikkat çekici, çarpıcı; giyimiyle, süsüyle veya davranışıyla göz alıcı olan

frape : fra. * frapper (vurmak, çarpmak, çırpmak, çalkalamak), frappé (vurulmuş, çarpılmış, çırpılmış, çalkalanmış) * buzlu ve köpüklü bir kahve içeceği

frasera : lat. * Fraser (İskoç botanikçi John Fraser) + a (ile ilgili, -a ait) * uzun ömürlü ve gösterişli çiçekleri olan, Gentianaceae familyasından bir bitki cinsi

fraternal : lat. * frater (erkek kardeş), fraternus (erkek kardeş ile ilgili) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kardeşçe, kardeşlere özgü, kardeşlik duygusu taşıyan

fraternite : lat. * frater (erkek kardeş), fraternus (erkek kardeş ile ilgili) + itas (isim yapım ve durum eki) * kardeşlik

fraunhofer çizgileri : alm. * fraunhofer (Alman fizikçi Joseph von Fraunhofer'in soyadından) (alm.) + çizgi (hat, ince uzun işaret, yarık) + ler (çoğul eki) + i (tür.) * Güneş tayfında ve diğer yıldız tayflarında belirli dalga boylarında ışığın, atmosfer veya yıldız atmosferindeki gazlar tarafından soğurulmasıyla oluşan koyu emilim çizgileri

fraxinus : lat. * frax (parlaklık; kırılganlık) + inus (isim yapım eki) * kışın yaprağını döken, tek bir yaprakçıkla sonlanan tek tüysü yaprak veya üç yaprakçıklı yaprakları olan, nodlarda sürgünleri düzleşmiş olan ağaç ve ağaççık halindeki zeytingiller (Oleaceae) familyasına ait odunsu bitki, dişbudak

fréchet türevi : fra., tür. * fréchet (Fransız matematikçi Maurice Fréchet’nin soyadından) (fra.) + türev (türemiş, türetilmiş, bir şeyden çıkarılarak oluşturulmuş) (tür.) * fonksiyonel analizde, sonsuz boyutlu vektör uzaylarında bir fonksiyonun doğrusal yaklaşık değerini veren türev türü

free floating anksiyete : ing., gre., lat. * free (serbest, özgür, hür) + float (dalgalanmak, yüzmek) + ing (isim yapım eki) + ango (acı vermek, boğmak) (lat.); ankho (boğulmak) (gre.); angere (kızmak, kızgın olmak), anxietas (anxius (endişeli) + itas (isim yapım ve durum eki) ) (lat.) * belirgin bir nesneye, duruma veya tehdide bağlanamayan yani nedeni belirlenemeyen sürekli kaygı hali

free shop : ing. * free (özgür, serbest; bedava, ücretsiz) + shop (dükkan, mağaza) * gümrüksüz bölgelerde bulunan, vergiden muaf ürünlerin satıldığı mağaza

freesia : lat. * Freese (Alman hekim ve botanikçi Friedrich Freese’in soyadından) + ia (isim yapım eki) * hoş kokulu ve süs değeri yüksek çiçeklere sahip, Iridaceae familyasından bir bitki cinsi

freetown : ing. * free (serbest, özgür, hür) + town (kasaba, şehir, kent) * Sierra Leone yarımadasının batı bölgesinde, Afrika'nın Atlas Okyanusu'nda yer alan en önemli limanıSierra Leone yarımadasının batı bölgesinde, Afrika'nın Atlas Okyanusu'nda yer alan en önemli limanı ve ülkenin başkenti

fregoli yanılsaması : ita. * fregoli (İtalyan aktör Leo Fregoli'nin soyadından) (ita.) + yanılsama (yanılgı, hatalı düşünce ve yargı, yanlış algı) + sı (iyelik eki) (tür.) * bir kişinin farklı kişiler tarafından sürekli olarak takip edildiğine veya aynı kişinin farklı görünümlerle tekrarlandığına inanması ile karakterize nadir görülen bir yüz tanıma bozukluğu ve paranoid yanılgı durumu; farklı kişilerin aslında aynı kişi olduğuna inanma

frekans : lat. * frequentia (sıklık, çokluk, tekrar etme) (frequens, frequent (sık, sık olan, tekrar eden, çok bulunan, çok sayıda, sürekli) + ia (isim yapım ve durum eki) ) * birim zamandaki tekrarlanma sayısı, titreşim sayısı, titreşim sıklığı; devirli bir olayın saniyedeki devir sayısı (f=1/T; açısal frekans ω=2π/T=2πf)

fren : gre., lat.* frenum (dizgin, gem, kontrol) * motorlu taşıtın kinetik enerjisini sürtünme yoluyla ısı enerjisine çevirerek taşıtın yavaşlamasını veya durmasını sağlayan mekanizma

frengi : fra. * français (Fransız) (hastalığın ilk kez Fransa'da yayıldığı düşüncesinden) * Treponema pallidum bakterisinin sebep olduğu, cinsel yolla bulaşan, kronik, bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığı, sifiliz (syphilis)

frenik : gre. * phrenos (diyafram; zihin, akıl, bilinç, şuur, ruh) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * diyafram kasını uyararak solunumu kontrol eden önemli sinir, nervus phrenicus

frenk : ger. * frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) * Orta Çağ’da Batı Avrupa’da yaşamış Germen kökenli kavim (Orta Çağ İslam ve Osmanlı metinlerinde genel olarak Batılı Avrupalılar (özellikle Fransızlar) Franklar olarak isimlendirilmiştir.)

frenk üzümü : ger. * frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) + üzüm (vitis adı verilen yaprak döken asma yapraklarının meyvesi) + ü (iyelik eki) (tür.) * Kuzey Avrupa kökenli, küçük taneli, ekşimsi meyveler veren, meyvesi gıda ve şifa amaçlı kullanılan, kırmızı, siyah veya beyaz renkli olabilen bir çalı türü (Ribes cinsi)

frenkçe : ger. * frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) + çe (ile ilgili, -e ait) * Fransızca

frenkçin : ger., far. * frankon (özgür, hür insan) (ger.); franc (özgür, hür) (fra.) + çin (toplayan, bir araya getiren; tarz, usül, üslup; büklüm, çatıklık, buruşukluk, kıvrım) (far.) * Türk musikisinde iki adet üç zamanlı (semai) ve üç adet iki zamanlı (nim-sofyan) usulün birleşmesinden meydana gelen, 12 zamanlı küçük bir ritim kalıbı

frenoloji : gre. * phrenos (diyafram; zihin, akıl, bilinç, şuur, ruh) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * insanın karakterinin, yeteneklerinin ve zihinsel eğilimlerinin kafatasının şekli ve çıkıntılarıyla belirlenebileceğini savunan sözde bilim (pseudoscience)

frenopleji : gre. * phrenos (diyafram; zihin, akıl, bilinç, şuur, ruh) + plexis (felç, vurma, çarpma, darbe, durdurma), plessein (darbelemek, vurmak, çarpmak, felç inmek), plegia (felç, inme, nuzul) (plege (darbe, vurma, çarpma) + eia (durum ve usim yapın eki) ) * diyafram kasının sinirsel iletim kaybı nedeniyle hareketsiz kalması durumu, diyafram felci

frenotomi : gre., lat. * phrenos (diyafram; zihin, akıl, bilinç, şuur, ruh) (gre.); frenum (dizgin, bağ), frenulum (dizgincik, bağcık) (lat.) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * bağlı dokunun (dil bağı dokusu (lingual frenulum) veya dudak bağı dokusu (labial frenulum) ), hareketi kısıtlamasını gidermek için kesilip çıkarılması

frenulum : lat. * frenulum (dizgincik, bağcık) (frenum (dizgin, bağ) + ulum (küçültme eki) ) * iki vücut yapısını birbirine bağlayan bir doku bağı (dil bağı dokusu (lingual frenulum) veya dudak bağı dokusu (labial frenulum) ); bir organı (dudak, dil, yanak vb.) desteklemeye veya tutmaya yarayan bağlayıcı bir zar kıvrımı (frein (fren, dizginleyici, tutucu) (fra.) )

frenulum furşet : lat. * frenulum (küçük bağ, gem; doku kıvrımını tutan ince bağ, dizgincik, bağcık) (frenum (dizgin, bağ) + ulum (küçültme eki) ) + furcettus (küçük çatal, dirgen; çatallı küçük yapı) (furca (çatal, çatallı çubuk, dirgen, çatal biçimli alet) + ettus (küçültme eki) ) (lat.), fourchette (fra.) * kadın dış genital organlarında küçük dudakların (labia minora) arka kısımda birleşerek oluşturduğu, kızlık zarının hemen gerisinde yer alan ve doğum sırasında gerilip yırtılabilen küçük, katlantı şeklindeki hassas doku köprüsü, frenulum labiorum pudendi

frenum : lat. * frenum (dizgin, bağ) (fre (bastırmak, dizginlemek) + num (isim yapım eki) ) * iki yapı arasında uzanarak bir organın aşırı hareketini sınırlayan, genellikle mukozal katlantı biçiminde olan ince bağ dokusu yapısı (ağız içinde dudak ile diş eti arasında veya dilin alt kısmında yer alan bağ dokuları gibi)

frer : lat., fra. * frater (kardeş), frère (fra.) * Hristiyan keşiş, rahip, tarikat veya manastır mensubu erkek

fresk : lat. * frescus (serin, taze) * duvar veya tavan yüzeyine, sıva henüz yaşken yapılan boya ile resim tekniği ve bu teknikle yapılmış sanat eseri, fresko (kilise, saray veya kamu yapılarının iç yüzeylerinde kullanılmıştır.)

fresnel lens : fra., lat. * fresnel (Fransız fizikçi Augustin-Jean Fresnel’in soyadından) (fra.) + lens, lentis (bezelye, bakla, mercimek; lens, mercek) (lat.) * ince yapılı, dairesel halkalar şeklinde kesilmiş, odaklama gücü yüksek özel bir mercek türü

freş : fra., ing. * freis, frais (taze, yeni) (fra.), fersc, fresh (ing.) * taze, yeni oluşmuş, bozulmamış, canlı, serin veya yeni başlamış, henüz üretilmiş, toplanmış veya meydana gelmiş, bozulmamış, canlı, enerjik veya serin

freze : fra. * fraiser (oymak, kazımak; delmek, delik açmak) * metal, tahta veya diğer malzemelerden talaş kaldırmak amacıyla kullanılan ve döner kesici takımla yapılan işleme yöntemi

fribord : fra., ing. * franc (serbest, özgür, hür) + bord (kenar, borda) (fra.); free (serbest, özgür, hür) + board (kenar, borda) (ing.) * bir geminin yükle suya ne kadar battığını ve su hattının güverteye olan düşey uzaklığını belirten ölçü

friedmann modeli : rus., lat. * friedmann (Rus fizikçi ve matematikçi Aleksandr Fridmann’ın soyadından) (rus.) + modulus (örnek, kalıp, ölçü) (modus (ölçü, kapsam, nicelik; uygun ölçü, ritim, şarkı; yol, tavır, tarz, stil, şekil, biçim, yöntem, kural, düzen, patern, kalıp, format; hal, durum) + ulus (küçültme eki) ) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * Albert Einstein’ın genel görelilik kuramına dayanan, evrenin homojen ve izotropik olduğu varsayımı altında genişlemesini veya büzülmesini tanımlayan kozmolojik model

frigo : lat., ita. * frigere (soğumak, soğuk olmak), frigus (soğuk, serinlik) (lat.); frigo (ita.) * soğutucu ünite

frigorifik : lat. * frigere (soğumak, soğuk olmak), frigus, firgor (soğuk, serinlik) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, meydana getirmek, oluşturmak), ficus (yapıcı, yapan, eden, eyleyen; yapılmış, edilmiş, eylenmiş, oluşturulmuş) * soğutma ile ilgili olan, soğutucu, soğutma etkisi yaratan

frigya : gre. * phryx (Frigyalı), phryges (Frigyalılar) * Antik Çağ’da Anadolu’nun batı ve orta kesiminde yer alan, Frigler tarafından kurulmuş olan tarihi bir krallık ve bölge

frijidite : lat. * frigidus (soğukça, soğuk gibi) (frigus (soğuk, serinlik) + idus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + itas (isim yapım ve durum eki); frigidité (fra.) * cinsel isteksizlik, cisel soğukluk; duygusal soğukluk, tepkisizlik

frijit : lat. * frigere (soğumak, soğuk olmak), lat. * frigidus (soğukça, soğuk gibi) (frigus (soğuk, serinlik) + idus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) )

frikik : ing. * free (serbest, özgür, hür) + kick (tekme, ayakla vuruş, tepik; tepmek, tekmelemek) * futbolda rakip takımın kural ihlali sonrası verilen, topun durduğu noktadan hakem izniyle kullanılan serbest vuruş

friksiyon : lat. * fricare (sürtmek, hafifçe dokunmak, ovalamak) + tio (isim yapım eki); friction (fra.) * sürtünme; fiziksel olarak iki yüzeyin birbirine sürtünmesi olayı; tıpta deri yüzeyine tedavi amacıyla uygulanan ovma veya masaj hareketi

fringilla : lat. * fringere (kırmak, parçalamak) + illa (küçültme eki) * ötücü kuşlar familyasından, küçük yapılı, renkli tüyleri olan, genellikle doğada yaşayan bir kuş türü, ispinoz (sert kabukları kırma özelliğinden)

fringillidae : lat. * fringere (kırmak, parçalamak) + illa (küçültme eki) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * ötücü kuşlar takımından, genellikle 10–20 cm boyunda, tohum kırmaya uygun konik gagalara sahip küçük ve orta boy kuşları kapsayan, aralarında ispinoz, saka kuşu ve iskete gibi türlerin de yer aldığı İspinozgiller familyası

fringillinae : lat. * fringere (kırmak, parçalamak) + illa (küçültme eki) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) * Fringilla cinsini temel alan kuş alt familyası, ispinozgiller alt familyası

frisa : lat. * fricare (sürtmek), frictus (sürtülmüş, kabartılmış) * kaban ve palto yapımında kullanılan yüzeyi tüylendirilerek kabartılmış, yünlü, kalın ve sıcak tutan kumaş

frişka : lat. * fricare (sürtmek, hafifçe dokunmak, ovalamak), frisicare (şaka yapmak, şakalamak, şakacı olmak) * yelkenleri küçültmeden gemiyi rahatça yürütecek kadar hafif ve sabit esen yel; şaka, espri, hafif alay içeren söz veya davranış

fritillaria : lat. * fritillus (zar kutusu) * dama tahtası desenli çiçekleriyle tanınan, soğanlı yapılı, Liliaceae familyasından bir bitki cinsi

fritöz : lat., fra. * frigere (kızartmak) (lat.); friteuse (frire (kızartmak) + euse (-cı, yapan, eden eki) ) (fra.) * yiyecekleri bol yağ içinde yüksek sıcaklıkta kızartmaya yarayan elektrikli mutfak aleti; endüstride gıda maddelerini hızlı ve homojen şekilde kızartmak için kullanılan cihaz

friz : gre. * phrygion (Frigya işi süs) (phryges (Frigyalılar) + ion (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * klasik mimaride, sütun başlığı ile saçak arasında yer alan kabartmalı süs şeridi; mimari veya tekstilde dekoratif bordür veya desenli yatay şerit; halı ve döşemelik kumaşlarda kıvırcık veya kabartmalı yüzey dokusu

frize : lat. * fricare (sürtmek, hafifçe dokunmak, ovalamak), frictus (sürtülmüş, hafifçe dokunulmuş, ovalanmış) (lat.); friser (kıvırmak, dalgalandırmak), frisé (kıvırcık; tüylü) (fra.) * kıvrılmış; yüzeyi havlandırılarak tüylendirilmiş, sert dokulu ve kalın yünlü kumaş türü (palto, döşemelik için); tekstilde, ipliklerin kabartılmasıyla elde edilen kıvırcık yüzey dokusu, dekoratif veya koruyucu amaçla kullanılan kalın kumaş malzeme

frondozum : lat. * frondosus (frons (yaprak) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * “yapraklı, yapraklarla dolu; geniş ve sık yapraklı bitki veya ağaç; yapraklarla yoğun biçimde örtülü doğal yapı; ultrasonografi ve radyolojide, düzensiz, çok loblu ve yaprak benzeri çıkıntılarla tanımlanan kitle veya lezyon

fronkül : lat. * furere (öfkeyle yanmak, harlamak; öfkelenmek), furunculus (küçük fırın, küçük kızgınlık yeri; küçük çıban) * kıl kökü çevresindeki dokuda gelişen ağrılı, irinli enfeksiyon; cildin dermis katmanlarında ağrılı, sıcak, kırmızı şişlik oluşturan bakteriyel apseli lezyon

fronkülozis : lat., gre. * furere (öfkeyle yanmak, harlamak; öfkelenmek), furunculus (küçük fırın, küçük kızgınlık yeri; küçük çıban) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * vücutta birden fazla çıbanın (fronkül) yaygın ve tekrarlayıcı biçimde ortaya çıkmasıyla karakterize enfeksiyon durumu

frontal : lat. * frons, frontis (alın, ön, ön kısım) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * alın veya ön kafa bölgesi ile ilgili, alınla ilgili, ön tarafla ilgili

frontal lob : lat., gre. * frons, frontis (alın, ön, ön kısım) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lobos (yuvarlak çıkıntı, bölüm, kısım, parça lop) (gre.); lobus (bölüm, kısım, parça lop) (lat.) * beynin ön kısmında yer alan, düşünme, planlama, karar verme, motor kontrol ve kişilik gibi işlevlerden sorumlu beyin lobu; duygusal düzenleme, sosyal davranış, dikkat ve yürütücü işlevlerin merkezi olan serebral korteksin ön bölümü

frontooksipital : lat. * frons, frontis (alın, ön, ön kısım), fronto (alın bölgesi, ön, ön taraf) + occiput, occipitis (başın arka kısmı, kafa arkası, ense) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * frontal (ön, alın) ve oksipital (arka, kafa arkası) bölgeler arasında uzanan yapılarla ilgili

frontoparyetal : lat. * frons, frontis (alın, ön, ön kısım), fronto (alın bölgesi, ön, ön taraf) + paries, parietis (duvar) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * frontal (alın) ve paryetal (yan kafa) kemikler veya beyin lobları arasındaki bölgeye ilişkin

frotaj : lat., fra. * frictare (sürtmek, ovmak), fricare (sürtmek, hafifçe dokunmak, ovalamak) (lat.); frotter (sürtmek) + age (isim yapım eki) (fra.) * yüzeyi kabartılı bir nesnenin üzerine kağıt yerleştirilip üzerinden kalemle geçilerek elde edilen doku aktarımı tekniği; cinsel haz alma dürtüsüyle, bir başkasına, isteği ve rızası olmadan fiziksel temasta bulunularak yapılan sürtünme davranışı, sürtünme

frotman : lat., fra. * frictare (sürtmek, ovmak), fricare (sürtmek, hafifçe dokunmak, ovalamak) (lat.); frotter (sürtmek) + ment (isim yapım eki) (fra.) * sürtünme

frotti : lat., fra. * frictare (sürtmek, ovmak), fricare (sürtmek, hafifçe dokunmak, ovalamak) (lat.); frotter (sürtmek), frottis (sürme, sürtme, yayma) (fra.) * mikroskobik inceleme için numunenin cam üzerine yayılması yöntemi; bir biyolojik örneğin (kan, mukus, hücre, vajinal akıntı vb.) ince bir tabaka halinde cam lam üzerine yayılması, ardından boyanarak mikroskopla incelenmesi işlemi, smear (yayma) tekniği

frottörizm : lat., fra. * frictare (sürtmek, ovmak), fricare (sürtmek, hafifçe dokunmak, ovalamak) (lat.); frotter (sürtmek) + eur (-cı, yapan, eden eki) + isme durum eki) (fra.) * kalabalık ortamlarda başka bireylere rızaları olmadan sürtünerek cinsel doyum sağlama yönelimini tanımlayan parafili türü

frovatriptan : lat. * frova (etki süresi belirteci) + triptan (serotonin 5-HT1B/1D agonisti eki) * auralı veya aurasız migrenlerin ve baş ağrılarının tedavisi ve adet migreninin kısa süreli önlenmesi için geliştirilen damar daraltıcı (vazokonstriktör) etkili bir triptan ilacı; serotonerjik sistem üzerinde etkili olup, beyin damarlarının genişlemesini azaltarak ağrıyı hafifleten farmakolojik madde (C14H17N3O)

frozen : ing. * freeze (donmak), frozen (donmuş) * soğuk nedeniyle sıvı halden katı hale geçmiş, donmuş olan; sabitlenmiş, değişmez hale gelmiş (örneğin frozen assets (dondurulmuş varlıklar) )

fruktoz : lat. * frui (yararlanmak, faydalanmak, tadını çıkarmak, tat almak), fructus (meyve, ürün, fayda) + osus (şeker eki) * meyvelerde, balda ve bazı sebzelerde doğal olarak bulunan basit bir şeker türü (monosakkarit); glikozla birlikte sükroz (çay şekeri) yapısında bulunan, tatlılık derecesi yüksek ketoheksoz (C6H12O6)

fruktozemi : lat., gre. * frui (yararlanmak, faydalanmak, tadını çıkarmak, tat almak), fructus (meyve, ürün, fayda) + osus (şeker eki) (lat.) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * hipoglisemi, hepatomegali ve metabolik bozukluklara bağlı olarak kanda anormal miktarda fruktoz bulunması durumu

fruktus : lat. * frui (yararlanmak, faydalanmak, tadını çıkarmak, tat almak), fructus (meyve, ürün, fayda) * ağaç veya bitkinin verdiği yenebilir ürün, meyve; bir şeyin sağladığı doğal, medeni veya hukuki gelir (örneğin “ususfructus” (kullanma ve semerelerinden yararlanma hakkı) )

frusturasyon : lat. * frustrare (aldatmak, engellemek, boşa çıkarmak, hayal kırıklığına uğratmak), frustra (boşuna, boş yere) + tio (isim yapım eki) * bir isteğin, beklentinin veya hedefin engellenmesi veya gerçekleşmemesi sonucu ortaya çıkan hayal kırıklığı; bireyin amaçlarına ulaşamaması nedeniyle yaşadığı içsel gerilim ve huzursuzluk durumu; psikolojide ihtiyaçların doyurulamaması sonucu ortaya çıkan emosyonel tepki

früktoz : lat. * frui (yararlanmak, faydalanmak, tadını çıkarmak, tat almak), fructus (meyve, ürün, fayda) + osus (şeker eki) * meyvelerde, balda ve bazı sebzelerde doğal olarak bulunan basit bir şeker türü (monosakkarit); glikozla birlikte sükroz (çay şekeri) yapısında bulunan, tatlılık derecesi yüksek ketoheksoz (C6H12O6)

FSH : ing. * follicle (folikül) + stimulating (uyarıcı) + hormone (hormon) * yumurtalık ve testis fonksiyonlarını düzenleyen gonadotrop hormonu

ftalik asit : gre., lat. * phthalein (renkli madde üretmek) (phthalos (renkli boya) + ein (fiil mastar eki) ) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) (lat.) * aromatik yapıya sahip iki karboksil grubu içeren renksiz, katı organik bileşik; plastikleştirici madde üretiminde kullanılan temel ara madde; boya, reçine ve mürekkep sanayisinde önemli bir kimyasal bileşik (C6H4(COOH)2)

f-teori : ing., gre. * f (fundamental (temel, esas), father (baba) (ing.) + theoria (olguları açıklamak ve öngörüde bulunmak amacıyla oluşturulan sistemli bilgi ve ilkeler bütünü; kuram) (theoreo, theorein (gözlemek, seyretmek, incelemek, zihinde değerlendirmek), theoros (gözlemci, gözetleyen, gören, seyirci) + eia (isim yapım ve durum eki) ) * sicim teorisinin bir uzantısı olarak geliştirilmiş, 12 boyutlu bir kuramsal fizik modeli olup özellikle tip IIB sicim teorisinin geometrik olarak açıklanmasını, ekstra boyutların eliptik eğrilerle temsil edilmesini ve birleşik alan teorileri ile süpersimetri araştırmalarını amaçlayan matematiksel çerçeve

FTIR : ing. * Fourier (Fourier (Fransız matematikçi ve fizikçi Joseph Fourier’nin soyadından) + Transform (dönüşüm) Infrared (kızılötesi) + Spectroscopy (spektroskopi) * bir maddenin kızılötesi ışınımı hangi dalga sayılarında soğurduğunu ölçüp bu veriyi Fourier dönüşümüyle spektruma dönüştürerek moleküldeki kimyasal bağları, fonksiyonel grupları ve bileşimi yüksek doğrulukla belirlemek, maddeleri tanımlamak, saflıklarını değerlendirmek ve yapısal değişimlerini incelemek için kullanılan analitik spektroskopi yöntemi, fourier dönüşümlü kızılötesi spektroskopisi

f-tipi : tür., gre. * f (Adalet Bakanlığı’nın ceza infaz kurumlarını kapasite, güvenlik ve yapı tiplerine göre ayırdığı alfabetik tasnif kodlaması) (tür.) + typos (iz, işaret, damga, biçim, şekil, kalıp, baskı, model, tip) (gre) + i (iyelik eki) (tür.) * yüksek güvenlikli ve tek veya üç kişilik odalardan oluşan, klasik koğuş sisteminden farklı olarak sosyal tecrit modeline dayanan kapalı ceza infaz kurumu

FTP : ing. * file (dosya) + transfer (aktarım) + protocol (protokol) * internete bağlı bilgisayarlar arasında dosya transferini sağlayan ağ protokolü

fuagra : fra. * foie (karaciğer) + gras (yağlı, şişman) * Fransızların kaz ve ördek ciğerinin yağlandırılması yoluyla elde ettiği yiyecek

fuar : lat., fra. * feria (pazar günü; bayram, tatil günü) (lat.) + foire (panayır, büyük sergi) (fra.) * ticari malların sergilendiği ve satıldığı; ulusal veya uluslararası düzeyde düzenlenen büyük çaplı geçici etkinlik; tematik veya sektörel olarak düzenlenen ticaret ve tanıtım organizasyonu

fuat : ara. * fuad (kalp, yürek, gönül) * mecazi veya duygusal anlamda kalp taşıyan kişi; içtenlikli, gönülden seven; erkek ismi

fuaye : lat., fra. * focus (ocak, odak, yuva, fırın, ateş yeri, ateş merkezi) (lat.); foyer (ocak, odak, şömine; bekleme alanı) (fra.) * tiyatro, sinema, konser salonu gibi yerlerde izleyicilerin gösteri öncesinde veya arasında dinlendikleri, sohbet ettikleri alan; bekleme veya dinlenme salonu

fuchsia : lat. * Fuchs (Alman botanikçi Leonhart Fuchs) + ia (isim yapım eki) * sarkık ve parlak renkli çiçekleriyle bilinen, Onagraceae familyasından bir bitki cinsi

fuel : lat., fra. * focus (ocak, odak, yuva, fırın, ateş yeri, ateş merkezi) (lat.); fouaille, feu (ateş) (fra.); fuel (ing.) * yanma, ısı ve enerji üretiminde kullanılan kömür, odun, benzin gibi enerji kaynağı madde; bir davranış veya duyguyu besleyen etken (mecazi)

fuel oil : lat., fra., gre. * focus (ocak, odak, yuva, fırın, ateş yeri, ateş merkezi) (lat.); fouaille, feu (ateş) (fra.); fuel (ing.) + elaia (zeytin, zeytin ağacı), elaion (zeytin yağı, yağ) (gre.); oliva (zeytin), oleum (yağ, zeytin yağı) (lat.) * sıvı halde bulunan, petrolden elde edilen, ısıtma sistemleri ve motorlarda kullanılan yoğunluğu yüksek (viskozitesi yüksek) hidrokarbon türevi yakıt

fuga : lat. * fugere (kaçmak; sıvışmak, uzaklaşmak), fugare (kovalamak), fuga (uçuş, kaçış, firar, uzaklaşma) (lat.); fugue (fra.) * eklem, derz; yapı malzemelerinde iki yüzey arasındaki ince derz boşluklarını doldurmak ve su sızdırmazlığı sağlamak için kullanılan özel dolgu malzemesi

fugaks : lat. * fugax (kaçıcı, geçici, kısa ömürlü) (fugere (kaçmak; sıvışmak, uzaklaşmak) + ax (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * kolayca uçup giden veya hızla kaybolan; geçici, kalıcı olmayan nitelik

fugasite : lat., fra. * fugax (kaçıcı, geçici, kısa ömürlü) (fugere (kaçmak; sıvışmak, uzaklaşmak) + ax (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + itas (isim yapım ve durum eki) ); fugacité (fra.) * bir gazın bir karışımdan ayrılma eğilimini veya gerçek basınç koşullarında ideal gaz davranışından sapmasını niceliksel olarak ifade eden fiziksel kimya terimi; uçuculuk, kaçıcılık

fugu : jap. * fugu (şişen balık, özellikle tetrodotoksin içeren balık türleri) * Japon mutfağında "pufferfish" (balon balığı) olarak bilinen ve uygun şekilde hazırlanmazsa ölümcül olabilecek zehirli balık türü; fugu balığı, balon balığı yemeği

fuhuş : ara. * fahşa (ahlaksızlık, edepsizlik), fahiş (ahlaksız, edepsiz), fahişe (ahlaksız kadın, edepsiz kadın, orospu) * açık kötülük, çirkinlik, taşkınlık, utanmazlık, hayasızlık, ahlaksızlık, edepsizlik; cinsel ilişkinin para karşılığı yapılması; iffetsizlik, edep dışı cinsel davranış, ahlaksızlık yapma

fujer : lat., fra. * filix, filicis (eğrelti otu) (lat.); fougère (eğrelti otu) * eğrelti otu; otsu, lavanta, meşe yosunu ve bergamot içeren, aromatik ve ferah koku ailesine ait, erkek parfümlerinde sıkça kullanılan bir koku kompozisyonu

fukara : ara. * fakir (fakir, yoksul, imkanları kısıtlı) * maddi imkanları kısıtlı olanlar, yoksullar, fakirler; toplumda düşük gelir seviyesine sahip olan kişiler; ihtiyaç sahipleri

fukusgiller : lat., tür. * fucus (bir alg cinsi ismi; deniz yosunu) + aceae (-giller, botanik familya eki) (lat.); gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * Fucaceae familyasından olan ve “kahverengi algler” sınıfında yer alan fotosentetik, kahverengi deniz yosunlarını kapsayan alg grubu

ful : ara. * ful (bakla; fasulye) * taşkırangillerden, Kuzey Amerika’da, Avrupa’nın güney, Asya’nın doğu bölgelerinde yetişen ve yetmişe yakın türü bulunan, boyu üç metreyi bulabilen bir ağaç ve bu ağacın ak renkli ve güzel kokulu çiçeği (örneğin ful nargisi, ful hindi)

fular : lat., fra. * fullare (çitilemek, bastırmak, sıkmak) (lat.); fouler (baskı yapmak, bastırmak, ezmek, çiğnemek), foulard (baskı yapan, sıkan, saran) (fra.) * boyun veya baş örtüsü olarak kullanılan ipekli ince kumaştan aksesuar

fule : lat., fra. * fullare (çitilemek, ezerek yıkamak, bastırmak) (lat.); fouler (ezmek, bastırmak, ayakla çiğnemek) (fra.) * üzüm, zeytin gibi ürünlerin ayakla veya presle ezilerek işlenmesi işlemi; futbolda topa ayakla sert vuruş yapmak

fulgora : lat. * fulgere (parlamak, ışıldamak, şakımak), fulgur (şimşek) + a (isim yapım eki) * Roma mitolojisinde şimşek ve yıldırım tanrıçası veya yıldırımın kişileştirilmiş hali

fulgoridae : lat. * fulgere (parlamak, ışıldamak, şakımak), fulgur (şimşek, parlak ışık) + a (isim yapım eki) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Hemiptera (yarım kanatlılar) takımına ait olan, genellikle tropik bölgelerde yaşayan, ilginç baş yapıları ve renkli görünüşleriyle bilinen bir böcek familyası, fenersineğigiller, fener böceği ailesi

fulgorinae : lat. * fulgere (parlamak, ışıldamak, şakımak), fulgur (şimşek) + a (isim yapım eki) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) * Fulgora cinsini temel alan fener böcekleri alt familyası

fulgurasyon : lat. * fulgur (şimşek, parlak ışık), fulgurare (şimşek gibi parlamak) + tio (isim yapım eki) * şimşek çakması, ışıldama, ani ve güçlü bir ışık parlaması; tümör tedavisinde kullanılan yüksek enerjili ışınla yakma (elektrokoterizasyon) işlemi; eski kullanımlarda da ani parlamayla olan şok benzeri durum

fulk : ara. * felk, falaka (yarmak, patlatmak, çatlatmak) * yararak ilerleyen; filika, gemi, sandal, kayık (felucca (filika), flake (parça) (ing.), felouque (filika), flocon (parça) (fra.) )

full : ing. * full (tam, dolu, eksiksiz) * içinde boş yer kalmamış, tamamen dolmuş, eksiksiz veya azami sınıra ulaşmış, tam, dolu, eksiksiz

full time : ing. * full (tam, dolu, eksiksiz) + time (zaman, vakit, süre) * tam zamanlı

fulleren : ing. * fulleren (Amerikalı felsefeci, mühendis, mimar, şair, yazar ve mucit Richard Buckminster "Bucky" Fuller’in soyadndan) * karbon elementinin yapay bir allotropu olan, karbon atomlarının beşgen ve altıgen halkalar birleşerek oluşturduğu içi boş küre (buckyball), silindir veya tüp şeklindeki yapı

fullerid : ing., lat. * fulleren (Amerikalı felsefeci, mühendis, mimar, şair, yazar ve mucit Richard Buckminster "Bucky" Fuller’in soyadndan) (ing.) + ide (ikili bileşik, anyon eki) ) (lat.) * fulleren moleküllerinin elektron alarak negatif yük kazanmış anyon formlarını ve bu yapıyı içeren kimyasal bileşik; Cn- 60 anyonları ile alkali metallerin (örneğin potasyum veya sodyum) oluşturduğu tuzlardan her biri

fullerit : ing., lat. * fulleren (Amerikalı felsefeci, mühendis, mimar, şair, yazar ve mucit Richard Buckminster "Bucky" Fuller’in soyadndan) (ing.) + ide (ikili bileşik, anyon eki) ) (lat.) * fulleren moleküllerinin elektron alarak negatif yük kazanmış anyon formlarını ve bu yapıyı içeren kimyasal bileşik; Cn- 60 anyonları ile alkali metallerin (örneğin potasyum veya sodyum) oluşturduğu tuzlardan her biri

fulminan : lat. * fulminare (şimşek gibi çakmak, gürlemek, patlamak) + ens, ent, entis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * şiddetle patlayan, ansızın ve güçlü şekilde gelişen; ani başlayan, hızla kötüleşen ve ciddi sonuçlara yol açan hastalık, fulminant (fulminan hepatit (ani karaciğer yetmezliği), fulminan sepsis (ani ve hızlı seyirli enfeksiyon) )

fulminans : lat. * fulminare (şimşek gibi çakmak, gürlemek, patlamak) + entia (isim yapım eki) * şiddetle patlama, ansızın ve güçlü şekilde gelişme; hastalığın ani gelişmesi

fulvestrant : lat., gre. * fulvus (sarımsı, kızılımsı) (lat.) + estrens, esternt (östrojen antagonisti bileşiklerde kullanılan yapım eki) (oistros (cinsel istek, şiddetli arzu, hayvanda kızgınlık (estrus) dönemi, harekete geçiren kuvvet) (gre.) + ens, ent (sıfat yapım eki) (lat.) * hastalığı ilerleyen postmenopozal kadınlarda hormon reseptörü-pozitif metastatik meme kanserini ve ayrıca HR-pozitif, HER2-negatif ilerlemiş meme kanserini palbosiklib ile kombinasyon halinde tedavi etmek için kullanılan bir ilacın etken maddesi (C32H47F5O3S)

fulya : lat., ita. * folium (yaprak), folia (yapraklar) (lat.); foglia (yaprak; sahte altın varak) (ita.) * zambakgiller (Amaryllidaceae) familyasından (nergisgillerden), soğan köklü, yaprakları hasırotu yaprağını andıran bir bitki, bir nergis türü, zerrin; bu bitkinin zerrin ve nergis olarak da anılan güzel kokulu, taç bölümü çok gelişmiş, sarı renkli çiçeği

fum : ara. * fum (sarmısak) * zambakgiller (Amaryllidaceae) familyasına ait, soğan ve pırasa ile akraba olan, içerdiği allisin (C6H10OS) (kükürt bileşiği) sayesinde doğal bir antibiyotik ve bağışıklık güçlendirici olan, hem taze hem de kuru olarak tüketilen kokulu ve lezzetli bir kök sebzesi, Allium sativum

fumajin : lat. * fumago (duman durumu, duman hastalığı) (fumus (duman, is) + ago (durum, oluşum, sorun, hastalık eki) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * bitkilerde duman benzeri mantar hastalığı; zararlılar tarafından emilen bitki özsuyunun sindirim sistemi içinden geçerek oluşturduğu şurup kıvamında bir atık ürün

fumarat : lat. * fumus (duman, is) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + atus, ate (asitin tuzu veya esteri eki) * fumarik asidin tuzu veya esteri; mitokondrideki Krebs döngüsünde yer alan metabolit; farmakolojide çeşitli ilaçların aktif bileşeni olarak kullanılan kimyasal madde

fumaria : lat. * fumus (duman) * gri-yeşil yaprakları ve dumanı andıran görünümüyle tanınan, Papaveraceae familyasından bir bitki cinsi

fumigant : lat. * fumigare (dumanla arındırmak, tütsülemek, dumanla tütsülemek, dumanla dezenfekte etmek) (fumus (duman, is) + igare (fiil mastar eki) ) ) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * böcek, mantar, bakteri veya zararlı organizmaları öldürmek için buhar veya gaz halinde uygulanan kimyasal madde

fumigasyon : lat., fra. * fumus (duman, is) + igare (bastırmak, uygulamak, yönlendirmek) + tio (isim yapım eki) (lat.); fumigation (dumanla dezenfeksiyon, tütsüleme) (fra.) * duman veya gaz kullanılarak yapılan dezenfeksiyon işlemi; tarımda, sağlıkta veya depolamada zararlı organizmaları yok etmek amacıyla kapalı alanların kimyasal gazlarla işlemden geçirilmesi

funafuti : poli. * funafuti (Tuvalu’nun başkenti, Polinezce yer ismi) (funa (lagün, sığ su alanı; çevreleyen) + futi (küçük, dar; uç, son) ) * Tuvalu adalarından birinin ve aynı zamanda ülkenin başkenti olan atol; Pasifik Okyanusu’nda yer alan ve çoğunlukla deniz seviyesine yakın, mercan kökenli küçük bir ada grubu funda

funaria : lat. * funis (ip, halat) + arius (ile ilgili, -a ait) * nemli topraklarda, taş duvarlarda veya yangın yerlerinde yetişen, sap kısımları, havadaki neme göre bükülüp düzelme özelliği (higroskopik özellik) arzeden küçük bir kara yosunu (bryofit) cinsi

funariaceae : lat. * funis (ip, halat) + arius (ile ilgili, -a ait) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Funariales takımına ait olan bir yapraklı yosun ailesi, bakraç yosunlugiller, guguk yosunu giller

funariidae : lat. * funis (ip, halat) + arius (ile ilgili, -a ait) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * yapraklı yosunlar sınıfında yer alan bir yosun alt sınıfı; ötücü kuşlar takımından, Güney ve Orta Amerika'da yaşayan çamurdan çömlek benzeri yuvalar yapan bir kuş familyası, çömlekçi kuşugiller

fundamental : lat. * fundus (temel varlık, dip, temel, esas, kök, kaynak, zemin, alt kısım, altyapı; toprak) + mentis (durum eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * temele ait, temele ilişkin, esasi, köksel, kökle ilgili, esasa ilişkin, radikal; bir şeyin en önemli, esas oluşturan kısmıyla ilgili; kurucu, asli; değiştirilemez veya göz ardı edilemez derecede önemli

fundamental attribution error : ing. * fundamental (temele ait, temele ilişkin, esasi, köksel, kökle ilgili, esasa ilişkin, radikal; bir şeyin en önemli, esas oluşturan kısmıyla ilgili; kurucu, asli; değiştirilemez veya göz ardı edilemez derecede önemli) + attribution (atıf, dayandırma) + error (hata, yanlış) * başkalarının davranışlarını kişiliğe, kendi davranışlarını duruma bağlama eğilimi; bir kişinin davranışlarını değerlendirirken, içsel özelliklerini veya kişiliğini aşırı vurgulayıp, durumsal faktörleri göz ardı etme eğilimi, temel atıf hatası

fundamentalist : lat. * fundamentalis (temele ait, temele ilişkin, esasi, köksel, kökle ilgili, esasa ilişkin, radikal; bir şeyin en önemli, esas oluşturan kısmıyla ilgili; kurucu, asli; değiştirilemez veya göz ardı edilemez derecede önemli) (fundus (temel varlık, dip, temel, esas, kaynak, zemin, alt kısım, altyapı; toprak) + mentis (durum eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ist (-ci, yapan, ile ilgili olan) * bir dinin, ideolojinin veya öğreti sisteminin temel ilkelerine sıkı sıkıya bağlı olan, değişime karşı çıkan, literal yorumu savunan kimse, köktenci, radikal

fundamentalizm : lat. * fundamentalis (temele ait, temele ilişkin, esasi, köksel, kökle ilgili, esasa ilişkin, radikal; bir şeyin en önemli, esas oluşturan kısmıyla ilgili; kurucu, asli; değiştirilemez veya göz ardı edilemez derecede önemli) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * köktencilik, radikalizm

fundoplikasyon : lat. * fundus (temel varlık, dip, temel, esas, kök, kaynak, zemin, alt kısım, altyapı; toprak) + plicare (katlamak, kıvırmak) + tio (isim yapım eki) * mide fıtığı veya gastroözofageal reflü hastalığının cerrahi tedavisinde uygulanan, mide fundusunun (üst kısmının) yemek borusu çevresine sarılarak (mide üst kısmının yemek borusu çevresinde katlanması) reflüyü önlemeye yönelik olarak yapılan operasyon

funduk : gre., ara. * pan (tüm, bütün, her, tamamı) + dokeion (kabul etme yeri, ağırlama yeri, konuk etme yeri, misafirhane) (dekhesthai (kabul etmek, ağırlamak, konuk etmek, misafir etmek) + eion (yer eki) ) (gre.); funduk (ara.) * yolcuların ve yabancıların kabul edilip ağırlandığı mekan, han, konukevi, kervansaray, misafirhane, han, otel

fundus : lat. * fundus (temel varlık, dip, temel, esas, kök, kaynak, zemin, alt kısım, altyapı; toprak) (lat.); fond (dip) (fra.) * organların en alt veya en derin iç bölgesi (mide, uterus ve göz gibi içi boş organların taban veya genişlemiş alt kısmı, gözdibi, rahmin tepe kısmı)

fungal : gre., lat. * sphongos (süngerimsi/gözenekli) (gre.); fungus (mantar) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * mantarla ilgili, mantardan kaynaklanan; mantar enfeksiyou (mikoz) bağlamında tıp terimi

fungemi : gre., lat. * sphongos (süngerimsi/gözenekli) (gre.); fungus (mantar) (lat.) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * kandaki mantar varlığı; mantarların (özellikle maya tipi mantarların) kana geçmesiyle oluşan sistemik bir enfeksiyon durumu

fungi : gre., lat. * sphongos (süngerimsi/gözenekli) (gre.); fungus (mantar) + i (çoğul eki) (lat.) * klorofilsiz, genellikle saprofit veya parazit olarak yaşayan, sporla çoğalan, doğada ayrıştırıcı olarak işlev gören, bazı türleri besin, ilaç veya toksin üretiminde kullanılan organizmalar, mantarlar

fungiform : gre., lat. * sphongos (süngerimsi/gözenekli) (gre.); fungus (mantar) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * mantar şeklinde; mantara benzeyen yapı veya formda olan

fungisid : gre., lat. * sphongos (süngerimsi/gözenekli) (gre.); fungus (mantar) + caedere, cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek), cidus (öldüren) (lat.) * mantar öldüren, mantarların büyümesini durduran veya onları yok eden kimyasal veya biyolojik ajan, fungusid

fungisidal : gre., lat. * sphongos (süngerimsi/gözenekli) (gre.); fungus (mantar) + caedere, cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek), cidus (öldüren) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * mantarları (küf, maya vb.) öldürme veya ortadan kaldırma özelliğine sahip olan (madde), mantar öldürücü

fungus : gre., lat. * sphongos (süngerimsi/gözenekli) (gre.); fungus (mantar) (lat.) * klorofilsiz, genellikle saprofit veya parazit olarak yaşayan, sporla çoğalan, doğada ayrıştırıcı olarak işlev gören, bazı türleri besin, ilaç veya toksin üretiminde kullanılan organizma, mantar

funya : ara. * ufune (küf) * pis kokuya neden olan küfsü, mantarımsı oluşum

fuoco : lat., ita. * focus (ocak, odak, şömine, yuva, ateş yeri, ateş merkezi) (lat.); fuoco (ateş) (ita.) * ateş, yangın; ateşli müzik temposu

furaa : ara. * furaa (üçer) * üçer üçer, üçerli olarak, üçerli gruplar halinde

furan : lat. * furfur (kepek), furanum (furan türevi) * dört karbon atomu ve bir oksijen atomundan oluşan beşgen şeklinde bir aromatik halkaya sahip olan, plastik malzemelerin yanmasıyla açığa çıkan heterosiklik organik bir bileşik (C4H4O)

furazolidon : lat. * furyl (furan halkası) + azolidin (hidrazon halkası) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) * bağırsak enfeksiyonlarına ve bazı protozoon hastalıklarına karşı kullanılan, giardiasis, amebiasis ve bakteriyel ishallerde etkili olan nitrofuran türevi bir antimikrobiyal bileşik (C8H7N3O5)

furcas : lat. * furcas (çatal, dirgen, tırpan, orak, iki uçlu mızrak) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, felsefe, astronomi, retorik, mantık, el falı ve piromansi (ateş falı) öğreten, zalim bir yaşlı adam şeklinde tasvir edilen ve yeraltının yirmi şövalye lejyonuna komuta eden 50. cin

furfur : lat. * furfur (kepek, kabuk, tahıl kabuğu) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, yalan söylemeye meyilli, ancak gizli ve ilahi şeyleri açıklaması için bir üçgen içine hapsedildiğinde doğruyu söyleyen, fırtınalar yaratabilen ve yıld yıldırımları kontrol edebilen geyik veya kanatlı insan formundaki 34. cin

furfural : lat. * furfur (kepek) + al (aldehit eki) * kepekten (özellikle buğday veya yulaf kepeğinden) elde edilen, hoş kokulu, hafif yağlı ve renksizden kahverengiye dönen sıvı bir aldehit (C4H3OCHO)

furfurase : lat. * furfur (kepek) + ase (enzim belirtme eki) * varsayımsal veya deneysel bir enzim adı olup, kepek veya kepek türevi maddeleri parçalayan veya bu tür maddeler üzerinde etkili olduğu varsayılan bir enzim türü

furgon : fra. * fourche (çatal), fourgon (yük taşıma arabası; orduya ait teçhizat ve malzeme taşımakta kullanılan kapalı atlı araba) * mal veya eşya taşımak amacıyla kullanılan kapalı tip yük aracı; demiryolu taşımacılığında kapalı yük vagonlarını, karayolu taşımacılığında ise arka kısmı tamamen kapalı olan küçük ticari kamyonet veya panelvan tipi araç

furiant : lat. * furere (öfkeyle yanmak, harlamak; kudurmak, çılgına dönmek, öfkelenmek, çıldırmak, azmak) (furia (çılgınlık, öfke) + are (fiil mastar eki) ) + ant, ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * 2/4 ve 3/4 ölçülerinde dönüşümlü olarak çalınan, sık sık değişen vurgularla veya "sanat müziğinde" 3/4 ölçülerinde "güçlü vurguların çift vuruşlar oluşturduğu" hızlı ve ateşli bir Bohem dansı

furioso : lat. * furere (öfkeyle yanmak, harlamak; kudurmak, çılgına dönmek, öfkelenmek, çıldırmak, azmak) (furia (çılgınlık, öfke) + are (fiil mastar eki) ) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.); furieux (fra.) * öfkeli; bir müzik temposu

furkan : ara. * faraka (ayırmak, farklı kılmak) * fark yaratan, ayıran; doğru ile yanlışı, hak ile batılı ayıran; Kur’an’ın 25. suresinin ismi

furn : gre., lat. * phournos (fırın, ocak, tandır) (gre.); fornus (fırın, ocak) (lat.); fourneau (fırın) (fra.) * yemek pişirmek, ekmek yapmak veya seramik gibi maddeleri yüksek ısıyla işlemek için kullanılan kapalı ocak veya yapı, fırın

furoat : lat. * furan (beş üyeli oksijenli heterosiklik bileşik) + ate (karboksilik asit esterleri ve tuzları belirteci) * furoik asidin ester veya tuzlarını ifade eden kimyasal ad; ilaçlarda etkin maddenin farmasötik formunu belirtmek için kullanılan bileşik grubu

furoik asit : lat. * furan (beş üyeli oksijenli heterosiklik bileşik) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum, acidus (ekşi, asit) * gıda endüstrisinde koruyucu ve aroma verici olarak, ilaç sanayisinde ise kimyasal sentezler için temel bir ara madde olarak kullanılan, furan halkası ve karboksilik asit grubundan oluşan kristal yapılı aromatik heterosiklik karboksilik asit (C5H4O3)

furonkül : lat. * furere (öfkeyle yanmak, harlamak; kudurmak, çılgına donmek, öfkelenmek), furunculus (küçük fırın, küçük kızgınlık yeri; küçük çıban) * kıl kökü çevresindeki dokuda gelişen ağrılı, irinli enfeksiyon; cildin dermis katmanlarında ağrılı, sıcak, kırmızı şişlik oluşturan bakteriyel apseli lezyon

furosemid : lat., gre. * furfur (kepek, furan türevi kök) (lat.) + o (bağlaç) + semidum (yarım, kısmen) (lat.); semeiotikos (belirtilerle ilgili) (semein (belirti, işaret) + o (bağlaç) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * furan halkası içeren bir diüretik ilaç adı olan furosemidin kısaltılmış biçimi; kalp yetmezliği, karaciğer sirozu ve böbrek hastalıklarına bağlı sıvı retansiyonu tedavisinde kullanılan, böbreklerde su ve tuz atılımını artırarak vücutta ödemi ve hipertansiyonu azaltan güçlü bir idrar söktürücü (loop diüretik)

furşet : lat., ara., fra. * furca (çatal, çatallı çubuk, dirgen, çatal biçimli alet) + ettus (küçültme eki) (lat.); furş (çatal) (ara.), fourchette (fourche (çatal) + ette (küçültme eki) ) * küçük çatal; faraş, fırça, çatal; ameliyatlarda kullanılan doku tutucu ve ayırıcı reteaktör alet; labia minora’nın (küçük dudaklar) arka uçta birleştiği, vajina girişinin (introitus) hemen arkasında, perineye komşu olan, çatallanmış veya iki kolun birleştiği bir yapı görünümünde olan küçük deri kıvrımı (vulvar fourchette)

furta : lat. * furari (çalmak, gizlice almak), furtum (hırsızlık, çalma eylemi; gizlice alma) * gizlice alma veya başkasına ait bir şeyi izinsiz şekilde ele geçirme eylemi, çalma

furuzan : far. * furuz (tutuşma, ışıklanma, aydınlanma, parlatma, aydınlatma, ışıltı, parlama, parıltı, pırıltı) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * parlatan, aydınlatan; yanıcı, yakıcı, parlayıcı, parlak, parlayan

furya : lat., ita. * furere (öfkeyle yanmak, harlamak; kudurmak, çılgına dönmek, öfkelenmek, çıldırmak, azmak) + ia (isim yapım eki) * çılgınlık, öfke, azma, kudurma, aşırılaşma, gazap; ani ve güçlü bir şekilde ortaya çıkan toplumsal ilgi, yönelim veya coşkulu davranış biçimi; moda veya akım halini alan geçici toplu eğilim

fusidik asit : lat. * fusidium (fusus (iğ şeklinde) + idium (küçültme eki) ) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) * Fusidium cinsi mantardan elde edilen, cilt enfeksiyonları ve bazı göz hastalıklarının tedavisinde topikal olarak kullanılan, vücutta kan damarlarını daraltan doğal bir madde olan endotelinin etkisini engellemek için tasarlanmış olan, gram pozitif bakterilere karşı etkili steroid yapılı antibiyotik (C31H48O6)

fuska : gre. * fuska (kabarıklık, şişlik; kist; sabun köpüğü, sabun baloncuğu) * diken çileği, böğürtlen; yanma sonucu ciltte olan kabarıklık

fusor : lat. * fundere (dökmek, eritmek, kaynaştırmak), fusio (eritme, birleşme, kaynaşma) + or (-cı, yapan, eden eki) * iyonları nükleer füzyon yapacak kadar ısıtmak için elektrik alanı kullanan, elektrostatik atalet hapsi (IEC) prensibiyle çalışan kontrollü bir füzyon cihazı; elektrik alanıyla iyonları merkezde birleştirerek nükleer füzyon oluşturmaya çalışan aygıt, elektrostatik füzyon reaktörü

fussilet : ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak, ayrıntılandırmak, detaylandırmak, farklılaştırmak), fasl (ayrım, ayrışım, ayrılma, ayırma, bölüm, bölme, kısım, kesinti devre, dönem), fasıla (kısım, bölüm, kesit, kesim) * ayrıştırılmış, ayrıntılandırılmış; Kur'an'ın 41 suresi

fut : ing. * foot (ayak) * ayak anlamına gelen, çoğulu fit olan, 30,480 cm.ye eşit İngiliz uzunluk ölçüsü birimi

futa : ara. * futa (havlu, peştemal, beden örtüsü), favta (örtü, beden sarığı; banyo sonrası sarılan bez) * ince dokumalı, genellikle ipekli veya pamuklu kumaştan yapılmış, banyo sonrası vücuda sarılan veya hamamda kullanılan geleneksel örtü, ipekli peştamal

futbol : ing. * foot (ayak) + ball (top) * ayak topu; iki takım arasında topu rakip kaleye sokma amacı taşıyan, kuralları belirlenmiş ve dünya çapında yaygın olan İngiltere köjenli takım sporu

futur : ara. * fatara (gevşemek, yumuşamak, zayıflamak, hafiflemek; usanmak, sıkılmak, bıkmak, bezmek) * gevşeme, yumuşama, zayıflama, hafifleme; usanç, bıkma, heves kaybı

futur : ara. * fatir (yarık, çatlak) * yarıklar, çatlaklar

fuziform : lat. * fusus (iğ) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * ortası geniş, uçlara doğru incelen bir şekile sahip olan; kaslar, hücreler veya organlar için kullanılan, iğ şeklindeki yapıları tanımlayan terim

fuzuli : ara. * fadl (fazlalık, çokluk, aşmışlık, aşkınlık), fudul (gereksiz, haddini aşan) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * beyhude, gereksiz, boşuna, nafile, haddini aşan, fazlalık, gereksiz şey (futile (beyhude, boşuna, nafile), futility (beyhudelik, gereksizlik) (ing.), futile, futilité (fra.) )

fuzzball : ing. * fuzz (tüy, ince lif, pamuksu doku; bulanıklık) + ball (top, küre) * tüy yumağı; sicim kuramında kara deliklerin olay ufku ve tekillik yerine sicim ve zarların oluşturduğu karmaşık kuantum yapısıyla açıklanmasını öne süren kuramsal model, tüylü küre modeli

füccar : ara. * facara (yoldan çıkmak, günaha sapmak, ahlaksızlık etmek), facir (günahkar, kötülük yapan) * günahkarlar, açıktan kötülük yapanlar

füc'eten : ara. * facaat (aniden olan, baskın) * ansızın, birdenbire

fücur : ara. * facara (yoldan çıkmak, günaha sapmak, ahlaksızlık etmek), facir (günahkar, kötülük yapan) * ahlaki bozulma, günahkrlık, açıkça kötülük yapma, günah, zina, ahlaksızlık, fuhuş

füg : lat. * fuga (kaçış), fugare (kovalamak), fugere (kaçmak; sıvışmak, uzaklaşmak) * eski kimliğe yönelik amneziyle beraber yeni bir kimlik edinilmesi sendromu, disosiyatif kaçış (refuge (sığınak), take refuge, refugier (sığınmak), fugitive, fugitif (firari, kaçak) (ing., fra.) )

füksin : lat., alm. * fuscus (koyu renkli, karanlık) (lat.); fuchs (tilki) (alm.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * tekstil, mikroskopi ve bakteriyoloji alanlarında yaygın olarak kullanılan parlak kırmızı veya morumsu renkli, anilin bazlı sentetik boya maddesi (C20H19N3•HCl)

fülfül : ara. * felfel, fulful (biber, karabiber) * Patlıcangiller (Solanaceae) familyasından, ana vatanı Amerika kıtası olan, özellikle Capsicum annuum türünün taze sebze veya kurutularak baharat olarak kullanılan ürünü, biber, karabiber

fülgur : lat. * fulgur (şimşek, yıldırım) * fırtınalı havalarda yıldırım düşmesi sonucu kum veya kayaçların yüksek ısıyla eriyip birleşmesiyle oluşan, içi boş, camsı tüp veya ağaç dalı benzeri doğal yapı

fülgur : tür. * fulgur (kuzukulağı) * Polygonaceae (kuzukulağıgiller, madımakgiller) familyasından, 20-50 cm boyunda, kırmızı gövdeli ve çok yıllık bir bitki türü olan, yapraklarında potasyum oksalat ve oksalik asit, köklerinde tanen, antrakinon türevleri, nişasta, reçine ve şekerler bulunan, ayrıca A, B, C vitaminleri, demir ve fosfor açısından da zengin olan bitki türü, kuzukulağı

fülk : ara. * felk, falaka (yarmak, patlatmak, çatlatmak) * gemi, sandal, kayık (suyu yararak gitmesinden)

fülus : gre., lat., ara. * phollis (geç dönem Roma bakır sikkesi) (gre.); follis (torba, kese; sikke) (lat.); fulus (bakır para, ufak para, düşük değerli sikke) (ara.) * islamiyetin ilk devirlerinden itibaren basılan bakır veya bronz sikke

fülusüahmere : ara. * fulus (bakır para, ufak para, düşük değerli sikke) + el (ön ek, artikel) + ahmere (kırmızı, kızıl) * “kızıl bakır paralar, değeri düşük küçük madeni paralar

füme : lat., fra. * fumus (duman, is), fumare (duman çıkarmak, tütmek) (lat.); fumer (dumanlamak, duman çıkarmak, tütmek, tütsülemek), fumé (fümlenmiş, dumanlanmış, tütsülenmiş (özellikle et veya peynir için) (fra.) * dumanla tütsülenmiş olan, özellikle et ve peynir gibi yiyecekler (füme et, füme somon vb.); duman renginde, grimsi koyu renkli (cam veya boya için)

fümerol : lat. * fumus (duman) + arole (küçültme ve yer eki) (lat.); fumérole (fra.) * volkanik bölgelerdeki yanardağların etkin bulunmadıkları dönemlerde, ağız ve çatlaklarından güçlü olarak ve gürültüyle çıkan gaz ve buharlar; genellikle kükürtlü ve çeşitli mineraller taşıyan buhar çıkışı

fümigasyon : lat., fra. * fumus (duman, is) + igare (bastırmak, uygulamak, yönlendirmek) + tio (isim yapım eki) (lat.); fumigation (dumanla dezenfeksiyon, tütsüleme) (fra.) * duman veya gaz kullanılarak yapılan dezenfeksiyon işlemi; tarımda, sağlıkta veya depolamada zararlı organizmaları yok etmek amacıyla kapalı alanların kimyasal gazlarla işlemden geçirilmesi

fünebr : lat. * funebris (cenaze töreniyle ilgili) (funus, funeris (cenaze alayı, defin töreni; ölüm, ceset) + ibris (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.); funèbre (fra.) * cenaze veya ökümle ilgili; hüzünlü, kasvetli; müzikte, acıklı, yaslı bir ifadeyi gerektiren nüans terimi

füniküler : lat. * funiculus (halatçık) (funis (ip, halat) + culus (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir dağ veya tepe gibi dik eğimli bir araziye döşenen, bir demiryolu hattı boyunca yer alan noktaları birbirine bağlayan bir tür kablolu demiryolu

fünun : gre., ara. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phenomenon (olgu) (gre.); fen (ilim, bilim, teknik, hüner), funun (fenler, ilimler, bilimler, teknikler, hünerler) (ara.) * fenler, ilimler, bilimler, teknikler, hünerler

fünye : lat. * fusus (iğ, mil) (lat.); fusée (füze, roket, fitil, ateşleyici düzenek) (fra.) * patlayıcı maddeyi ateşlemeye yarayan kapsül formunda elektrikli, kimyasal veya mekanik düzenek

fürs : far. * fürs (eski Fars halkından olan kimse) * İran coğrafyası, bu coğrafyada yaşayan halklar ve onların dili olan Farsça, eski Fars halkından olan kimse

füru : ara. * fer (dal) * ayrıntılar, dallar, kollar; çocuklar, torunlar

füru maye : far. * furu (aşağı, alt) + maye (asıl, öz) * ahlaken düşük, aşağılık, değersiz, adi, onursuz; sütü bozuk, mayası bozuk, soysuz, aşağılık, bayağı

füruc : ara. * faraca (yarmak, açmak, ayırmak, aralamak, yarık bırakmak), ferc (yarık, açıklık, aralık, çatlak; korkulacak yer; ud yeri; kadın cinsel organı) * çatlaklık, yarık, yarılma; geçit, kapı; boşluk; ayıp, kusur

füruğ : far. * furuğ (ışık, nur, parlaklık, aydınlık, şule) * parıltı, ışık, aydınlık, nur, ışıltı; aydınlanma, ilham, akıl ışığı (mecazi)

füruş : ara. * faraşa (sermek, döşemek, yaymak), mefruş (yayılmış, serilmiş, döşenmiş; yaygı, kilim, döşek), mefruşat (serilmiş eşyalar, döşenmiş malzemeler, yayılmış eşyalar), firaş (döşek, yatak, yere serilen şey, minder, şilte) * döşekler, yataklar, yere serilen şeyler, minderler, şilteler, firaşlar

füruzan : far. * furuz (parlamak, ışık saçmak, ışıldamak) * parlayan, ışıldayan, ışık saçan; parlak, ihtişamlı, görkemli

füsidik asit : lat. * fusidium (bir tür küf (fungus) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) * gram-pozitif bakterilere (stafilokoklar vb.) karşı kullanılan, bakteriyel protein sentezini engelleyerek etkisini gösteren antibiyotik özellikli steroid yapıdaki antibakteriyel bir doğal asit

füsuk : ara. * fasaka (suç işlemek, günah işlemek, ahlaksızlık etmek), fisk (suç, günah, ahlaksızlık) * fiskler, doğru yoldan sapmalar, isyan etmeler, Allah'ın emir ve yasaklarına uymamalar, günahlar ve suç işlemeler

füsun : far * afsun, fusun (büyü, sihir, albenili etki) * büyü, sihir, albenili etki, tılsımla etkileme; kadın ismi

füsunkar : far. * afsun, fusun (büyü, sihir, albenili etki) + ger, kar (-cı, yapan, eden eki) * büyüleyici, etkileyici, albenisi yüksek; hüzelliği, zarafeti veya hâliyle insanı cezbeden, etkisi altına alan

füsus : ara. * fass (taş, yüzük taşı, kıymetli taş; özlü söz, hikmet, derin anlamlar içeren vecize) * taşlar, yüzük taşları; özlü sözler, hikmetler, derin anlamlar içeren vecizeler

fütuhat : ara. * feth (açılış, açılım) * fetihler, açılışlar, ruhsal açılımlar

fütur : ara. * fetere (gevşemek, dinmek) * tembellik, gevşeme, gevşeklik, durgunluk, yılgınlık, bezginlik, aldırışsızlık, umutsuzluk, usanç

fütürist : lat. * futurum (gelecek) + ist (-cı, yapan, eden eki) * gelecekle ilgilenen, düşüncelerimde, söylemlerinde ve yazılarında geleceği konu alan kimse; fütürizm sanat akımının mensubu

fütürizm : lat. * futurum (gelecek) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * sanatta geleneksel biçimlere karşı çıkarak hareketi, teknolojiyi, modernliği ve geleceği savunan 20. yüzyıl başı avangart sanat akımı; gelecek üzerine kuramsal veya yaratıcı düşünme eğilimi; geleceğe yönelim

fütüroloji : lat., gre. * futurum (gelecek) (lat.) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * gelecek olayları bilimsel ve sistematik yöntemlerle inceleyen disiplin; gelecekbilim

fütüvvet : aka., aram., ara. * pitu (kuvvet, güç, cesaret) (aka.), fata (delikanlı, yiğit, genç adam) + avvet (durum eki) (ara.) * gençlik, yiğitlik, mertlik, cömertlik, güçlülük, kuvvetlilik

füyuz : ara. * feyd, feyz (su taşıp çıkmak, saçılmak, yayılmak) * suyun çoğalıp taşması; bir haberin faş ve şayi' olması; insanın içindeki gizli şeyleri saklamayıp izhar etmesi

füze : lat. * fusus (iğ, mil) (lat.); fusée (füze, roket, fitil, ateşleyici düzenek) (fra.) * patlayıcı maddeyi ateşlemeye yarayan kapsül formunda elektrikli, kimyasal veya mekanik düzenek

füzen : lat., fra. * fusus (iğ, mil) (lat.); fusée (kömürleşmiş odun parçası, kav), fusain (kömür kalem, kömür çubuğu) (fra.) * kömürün bileşimindeki maddelerden biri; desen çizmekte kullanılan, taflan çubuklarından yapılmış kalem, kömür kalemi

füzyometre : lat. * fundere (dökmek, eritmek, kaynaştırmak), fusio (eritme, birleşme, kaynaşma) (lat.) + metron, metros (ölçü), metron (ölçü, ölçüm aracı) (gre.) * ergime sıcaklığını ölçmekte kullanılan cihaz

füzyon : lat. * fundere (dökmek, eritmek, kaynaştırmak), fusio (eritme, birleşme, kaynaşma) * iki hafif elementin nükleer reaksiyonlar sonucu birleşerek daha ağır bir element oluşturması; atom çekirdeklerinin birleşerek daha ağır bir çekirdek oluşturması, ergime

g : tür. * g, G * Türkçe alfabedeki sekizinci harf ("F"den sonra, "Ğ"den önce)

gǃkúnǁʼhòmdímà : kung. * gǃkúnǁ’ (karıncayiyen) + hòmdímà (kız, genç dişi kişi) * Güneş Sistemi'nin dış bölgesindeki dağınık diskte yer alan büyük bir Neptün ötesi gezegensi küçük gök cismi

Ga : lat. * galium (Gallia (antik dönemde Kelt kökenli halkların yaşadığı Batı Avrupa'da Fransa sınırları içindeki bir bölge) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 31 olan, periyodik tablonun 13. grubunda bulunan, düşük ergime noktasına sahip yumuşak ve gümüş renkli olan, alüminyum-galyum alaşımlarında, yarı iletken teknolojilerinde ve LED üretiminde kullanılan bir metal element

gaap : lat., ibr. * gaap (kök anlamı belirsiz) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, cehennemin alt seviyelerindeki 66 lejyonu yöneten, insanlara görünmezlik sağlama, felsefe ile liberal bilimleri öğretme, krallıklar ile uluslar arasında nifak tohumları ekme veya tam tersi barış sağlama gücüne sahip yüce bir kral ve başkan olarak tasvir edilen, cehennemin 33. dükü olan cin

gaba : ing., alm. * gamma-aminobutyric acid (gamma (alfabesinin üçüncü harfi) + amino (ammonium (amon tuzu) + ino (bağlı grup eki) ) + butyric (butyrum (tereyağı) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + acidus (ekşi olan; hidrojen iyonu veren, pH düşürücü madde, asit) * anksiyete ve epilepsi tedavisinde kullanılan, sinir hücrelerinin aşırı uyarılmasını önleyen, merkezi sinir sisteminde inhibe edici (yatıştırıcı) işlev gören başlıca nörotransmiter

gabapentin : ing., gre. * gaba (gamma-aminobütirik asit, nörotransmitter) + pentin (beş karbonlu zincirli yapı) (penta (beş) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) * epilepsi, sinir kaynaklı ağrılar ve anksiyete bozukluklarında kullanılan, GABA'nın yapısal analoğu olan, sinir sistemi üzerinde etkili antikonvülsan ve nöropatik ağrı giderici bir ilacın etken maddesi (C9H17NO2)

gabara : ara. * gabara (tozlanmak, kirlenmek), gubar (toz) * toz, kir, toz bulutu, tozlanma, ince toz tabakası, kir tabakası

gabardin : fra. * gabardine (su geçirmez kumaş türü) * genellikle yün veya pamuktan yapılan, palto, pardösü ve trençkot yapımında kullanılan sık dokunmuş, dayanıklı ve su geçirmez dış giyim kumaşı, gabardıç

gabari : gre., fra. * karabos (küçük tekne, hafif gemi) (gre.); gabarit (ölçü, kalıp, standart boyut, şablon) (fra.) * taşıtların, yapıların veya yüklerin en fazla izin verilen dış ölçülerini (yükseklik, genişlik, uzunluk) belirten standart (başta denizcilikte gemi kalıbı, daha sonra genel mühendislikte ve taşımacılıkta "ölçü şablonu" anlamında kullanılmaya başlanmıştır.)

gabavet : ara * gabi (bilgisiz, anlayışsız, farkında olmayan) + avet (isim yapım eki; olma durumu) * kalın kafalılık, anlayış kıtlığı, anlayışsızlık

gabavet : ing., lat. * gabapentin (gaba (gamma-aminobütirik asit, nörotransmitter) + pentin (beş karbonlu zincirli yapı) (penta (beş) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) + veterinarius (hasta hayvanlarla ilgilenen kişi), veterinae (evcil hayvanlar), vetus, veteris (yaşlı, eski); vétérinaire (hayvan doktoru) (fra) * evcil hayvanlarda (özellikle kedi ve köpeklerde) anksiyete, nöropatik ağrı ve epilepsi tedavisinde kullanılan, GABA reseptörlerine doğrudan bağlanmatan ancak merkezi sinir sistemi üzerinde sakinleştirici etki gösteren veteriner amaçlı gabapentin formu

gabeksat mesylat : jap., ing. * gabeksat (sentetik proteaz inhibitörü) + mesylate (methyl CH3 grubu) (methyl (methy (şarap) + hyle (ağaç, orman, odun) ) + sulfonate (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + ate (asit tuzu veya esteri eki) ) * tripsin, plazmin ve kallikrein gibi serin proteazları inhibe eden sentetik bir antikoagülan ve antienflamatuvar ilacın etken maddesi (C17H27N3O7S)

gabi : lat. * garrire (gevezelik etmek) * çok konuşup hiç dinlemeyen; anlayışı kıt olan, kalın kafalı, anlayışsız

gabin : ara. * gabn (aldatmak, kandırmak) (ara.) * aldatma veya hile ile kazanılan kazanç; hukukta edim ile karşı edim arasındaki açık, büyük oransızlık; bir tarafın diğerini hile, aldatma veya suiistimal yoluyla zararına uğratması ve bundan kazanç sağlaması durumu

gabir : ara. * gabr, gabara (baki olmak, geride kalmak, geride bırakmak, geçip gitmek) * kalan, geride kalan, geçip gidilen; istikbal; gelecek zaman

gabon : isp. * gabon (palto, üstlük, aba, uzun giysi) * Ekvator üzerinde, Batı Orta Afrika’da yer alan bir ülke (ismini Gabon nehrinin şeklinden almıştır.)

gaborone : isp. * gobarone (BaTlokwa kabilesi şefi Kgosi Gaborone’un soyadından) * Botsvana’nın başkenti

gabro : lat. * glabronem (düz, kaygan, pürüzsüz) * başlıca bileşenleri plajiyoklas, piroksen ve bazen olivin olan koyu renkli, iri kristalli, yavaş soğuyarak oluşmuş derinlik magmatik kayası, granitin mafik (demir ve magnezyumca zengin) karşılığı

gabya : ita. * gabbia (kafes, kümes, hapishane) * gemide direk tepesinde bulunan gözcü kafesi; direğin en tepesindeki yelken; yelkenli gemilerde ana direklerin üzerine sürülen çubuklar veya bu direklerin üstlerinde bulunan ikinci yelkenler

gabyar : ita. * gabbia (kafes, kümes, hapishane) + ar (-cı, yapan, eden eki) * Osmanlı donanmasında yelkenli gemilerde serenlere, yelkenkenlere bakan, yelkenleri açıp kapayan, direk donanımının bakmıyla görevli usta gemici

gacı : far. * gac (kız, genç kadın, cariye) * Anadolu ağızlarında kadın, karı, genç kadın, kız anlamında kullanılan bir halk deyimi

gacırdamak : tür. * gacır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * rahatsız edici biçimde, düzensiz ve kulak tırmalayıcı ses çıkarmak; gürültü çıkarmak, sert çatlama sesi çıkarmak

gacırtı : tür. * gacır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + tı (isim yapım eki) * gürültülü, sert çatlama sesi çıkarma (ses yansımalı onomatopeik kelime)

gaco : tür. * gaco (erkek, adam, herif) * Anadolu’nun çeşitli ağızlarında, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da "adam", "herif", "erkek çocuğu" anlamında kullanılan bir kelime

gada : ara. * gada (yarın olmak, sonraki gün gelmek; yarın, ertesi) * bugünden sonraki gün, yarın, gelecek gün, gelecek zaman, ileride olacak gün

gada : aram., ara. * gada (hareket etmek, gitmek, uzaklaşmak, çekilmek, gün doğmak, sabah olmak; sabah erkenden yola çıkmak; tazelik, yumuşaklık, beslenme, sabahın erken vaktindeki dirilik ve gelişme) * geri çekilmek, ayrılmak, uzaklaşmak; görevden veya yerinden çekilmek; geçmek, önünden geçmek, geçip gitmek; dert, hastalık, keder, ümitsizlik, mutsuzluk; sabahın erken zamanı, sabah vakti, günün erken saatleri; azelik, yumuşaklık, beslenme, sabahın erken vaktindeki dirilik ve gelişme; boyu posu düzgün, narin, endamlı ve körpe genç kız

gadab : ara. * gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek) * öfke, kızgınlık, hiddet, gazab

gaddar : ara. * gadr (zulmetmek, haksızlık etmek, zorbalık etmek, kötülük etmek) * zalim, zorba, acımasız, merhametsiz, sadist

gadeka : ara. * gadaka (çok olmak, fazlalık göstermek, bol olmak) * fazlalık, çokluk, bolluk; fazla, çok, bol

gadir : ara. * gadara (terk etmek, sadakatsizlik etmek, ayrılmak; zulmetmek, haksızlık etmek, zorbalık etmek, kötülük etmek), gadr (terk, ayrılma, sadakatsizlik; kötülük, zulüm) * bırakan, terk eden, ayrılan; zulmeden, zalim, kötü

gadir : ara. * gadir (su birikintisi, gölet, çukur) * küçük ve geçici doğal su birikintisi; mevsimsel dere

gadir-i hum : ara. * gadir (su birikintisi, gölet, çukur) + i (bağlaç) + hum (Mekke-Medine yolu üzerindeki bir bölge ve buradaki gölet) * küçük ve geçici doğal su birikintisi; mevsimsel dere; İslam peygamberi Hz. Muhammed’in Veda Haccı dönüşünde Hz. Ali’yi velayet makamına tayin ettiğine inanılan yer

gadobutrol : lat. * gadolinium (gadolinyum; atom numarası 64 olan, gümüşümsü beyaz renkli, manyetik özelliklere sahip metal) + butrol (butyric (yağ asidi) + triol (üçlü alkol kökü) * merkezi sinir sistemi, damar yapıları ve tümörlerin görüntülenmesinde kontrast madde olarak kullanılan, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) sırasında damar yoluyla enjekte edilen gadolinyum bazlı organik bileşik (C18H31GdN4O9)

gadoksetik asit : lat. * gadolinium (gadol (Finlandiyalı kimyager, fizikçi ve mineralog Johan Gadolin'in soyadından) (fin.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) + ium (kimyasal element eki) (lat.) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) (gre.) + aceticus (asetik, asetik asit kökü) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) (lat.) * karaciğer tümörleri, siroz ve safra yollarının değerlendirilmesinde karaciğer odaklı manyetik rezonans görüntüleme (MRG) için kullanılan gadolinyum bazlı kontrast madde (C23H28GdN3O11)

gadolinyum : lat. * gadol (Finlandiyalı kimyager, fizikçi ve mineralog Johan Gadolin'in soyadından) (fin.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * simgesi Gd, atom numarası 64 olan, gümüşümsü beyaz renkli, manyetik özelliklere sahip metal

gadoterik asit : lat. * gadol (Finlandiyalı kimyager, fizikçi ve mineralog Johan Gadolin'in soyadından) (fin.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) + ium (kimyasal element eki) + tetra (dört) + aceticus (asetik, asetik asit kökü) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) * gadolinyum içeren, dört asetik asit grubu ile şelat oluşturulmuş, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) işlemlerinde damar içi uygulanan non-spesifik bir gadolinyum bazlı kontrast ajanı (C16H25GdN4O8)

gadre : ara. * gadr, gadara (terk etmek, sadakatsizlik etmek, ayrılmak; zulmetmek, haksızlık etmek, zorbalık etmek, kötülük etmek) * hainlik, ihanet, hıyanet, vefasızlık, merhametsizlik; muamelede aldatmagizli düşmanlık, sadakatsizlik, sözünde durmama

gadub : ara. * gadb, gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gadab (öfke, kızgınlık, hiddet) * öfkelenen, öfke indiren, kızan, hiddetlenen, öfkeli, hiddetli

gaf : fra. * gaffe (büyük demir kanca, zıpkın) * dikkatsizlik, dalgınlık, düşünmeden veya yanlışlıkla söylenen söz; pot, dil sürçmesi, toplumsal veya iletişimsel hata

gaffar : ara. * gafere (affetmek, bağışlamak), mağfiret (af, bağışlama) * affeden, bağışlayan

gafil : ara. * gafala (habersiz olmak, bilgisiz olmak), gaflet (habersizlik, bilgisizlik) * habersiz, bilgisiz, aymaz, bilinçsiz, farkında olmayan; dalgın, dikkatsiz; dünyaya dalmış, uyarılara kulak asmayan kişi

gafilane : ara., far. * gafil (habersiz, bilgisiz, aymaz, bilinçsiz, farkında olmayan) (ara.) + ane (-ce, gibi olarak) (far.) * gafilce, gafil bir şekilde

gaflet : ara. * gafala (habersiz olmak, bilgisiz olmak) + et (isimbyapım eki) * habersizlik, bilgisizlik, aymazlık, bilinçsizlik, farkındasızlık

gafur : ara. * gafere (affetmek, bağışlamak) * affeden, affedici, bağışlayıcı, mağfiret eyleyici

gag : ing. * gag (boğulmak, nefesi kesilmek; öksürmek; tıkaç; öğürmek, kusacak gibi olmak) * şaka, fıkra, espri, komik numara, görsel şaka, gülünç olan; ağzı tıkayan şey, tıkaç; öğürmek, kusacak gibi olmak

gag refleksi : ing., lat. * gag (boğulmak, nefesi kesilmek; öksürmek; tıkaç; öğürmek, kusacak gibi olmak) (ing.) + reflexus (geri bükülmüş, dönmüş, yansıtılmış) (re (yeniden, tekrar, geri) + flexus, flectus (flectere (eğmek, bükmek, çevirmek, döndürmek, esnetmek, kıvırmak, kasmak) + us (geçmiş zaman eki) ) (lat.) + i (iyelik ek) (tür.) * boğazın arka duvarına veya yumuşak damağa temasla ortaya çıkan istemsiz öğürme tepkisi

gaga : tür. * gaga (ses yansımalı onomatopeik kelime) * kuşların veya bazı hayvanların sert, boynuzsu, genellikle sivri uçlu ağız uzantısı; beslenme, savunma veya şekil verme işlevi gören yapı; mecazen öne çıkan burun, konuşma biçimi veya nesnelerin uç kısmı

gagavuz : tür. * gaga (gök) + oğuz (soylar, boylar, uzayan, yükselen) (ok, og (boy, uzayan), uz (çoğul eki, -lar) ) * Gök Oğuz; Gök Soylar, Soyu gökten olanlar, Gökseller, Semaviler

gah : far. * gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * yer, mekan, makam, konum, mevki, lokasyon, durak, zaman, vakit; müzikte makam

gahi : far. * gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bazen, ara sıra, zaman zaman, kimi zaman; belirli olmayan zaman aralıklarında gerçekleşen durumları ifade eden zarf

gaia : gre. * gaia (yer, yeryüzü, toprak, dünya) (ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * Yunan mitolojisinde tüm yaşamın kaynağı ve pek çok tanrının annesi kabul edilen tanrıça, toprak ana

gaib : ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak, bilinmez olmak), gayb (yokluk, boşluk, gizli olan, görünmeyen, bilinmeyen) * yok olan, mevcut olmayan, göz önünde bulunmayan, hazırda olmayan, kaybolmuş olan, görünmeyen alem (kayıp (yok olab, yitirilmiş olan), kaybetmek (yok etmek, yitirmek) (tür.) )

gaile : ara. * gale (ansızın yakalamak, mahvetmek, helak etmek, bastırmak), gailah (bela, musibet, helak edici şey) * dert, tasa, kaygı, sıkıntı, keder, yükümlülük, zarar, tehlike

gaillardia : lat. * Gaillard (Fransız botanikçi M. Gaillard de Charentonneau) + ia (isim yapım eki) * parlak renkli ve uzun çiçeklenme süresine sahip, Asteraceae familyasından bir bitki cinsi

gaip : ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak, bilinmez olmak), gayb (yok olan, mevcut olmayan, görünmeyen, bilinmeyen) * yok olan, mevcut olmayan, göz önünde bulunmayan, hazırda olmayan, kaybolmuş olan, görünmeyen alem (kayıp (yok olab, yitirilmiş olan), kaybetmek (yok etmek, yitirmek) (tür.) )

gaita : ara. * gait (çukur, alçak yer) (eski dönemlerde insanlar tuvalet ihtiyaçlarını gidermek için gözlerden uzak, alçak ve çukur yerleri seçmelerinden) * sindirim sürecinin sonunda vücuttan dışarı atılan katı veya yarı katı atık maddeler, dışkı

gak : tür. * gak (kuş ve kümes hayvanı sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * kuşların ve kümes hayvanlarının çıkardığı ani, kısa ve tiz sesleri taklit eden ünlem

gakgili : tür. * gakgili (müzik sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * Isparta ve Burdur yöresine özgü, dattiriye göre daha ağır olan ve çalgı ile icra edilen halk müziği havasının ismi olan ve müziğin sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime

gakkoş : tür. * karındaş, garındaş (aynı anadan doğma) (garın, karın (kaburga kemiklerinden kasıklara ve pelvise kadar olan kısım) + daş (karşılıklı ilgili olma, aynı olma, uyumlu olma, işteşlik anlamı veren son ek; eş, denk, benzer, aynı eki); gakgoş * Elazığ ağzında "kardeş" ve "ağabey" anlamına gelen kelime

gal : tür. * gal (oyuk, kavis) * çukur yer, girintili yer, kıvrımlı yer

gala : ita. * gala (gösterişli giysi, şeref nişanı) * genellikle törensel bir yönü olan, çağrılı olarak gidilebilen, bir tiyatro yapıtının, bir operanın veya sinema filminin ilk oynanışı, ilk gösterilişi; resmi bir tören sonunda verilen büyük, gösterişli şölen; tören, açılış veya özel kutlama amacıyla düzenlenen gösterişli ve resmi etkinlik

galago : gan. * galago (küçük primat) * Afrika’da ağaçlarda yaşayan, noktürnal, iri gözlü, küçük bir nemli burunlu primat familyasından olan hayvan, afrika lemuru, maholi (galago maholi)

galak : ara. * gallaka (kilitlemek, sıkıca kapatmak) * kapı kilidi, ağlak

galaksi : gre. * gala, galax, galaktos (süt) + ias (sıfat yapım eki) * milyarlarca yıldız, gaz ve toz bulutundan oluşan devasa gök cismi topluluğu, gökada

galaktemi : gre.* gala, galaktos (süt) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kana süt karışması; metabolik bozukluklara dayalı olarak kandaki anormal süt şekeri veya süt bileşeni varlığı

galaktik : gre. * gala, galaktos (süt) + ikos (ile ilgili,-a ait) * galaksiye ait, galaksiyle ilişkili veya galaksi ölçeğinde

galaktografi : gre. * gala, galaktos (süt) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * meme bezlerinin (süt bezlerinin) ve süt salgısının yapısal ve işlevsel durumunu gösteren grafiksel veya yazılı betimleme tekniği

galaktore : gre. * gala, galakt (süt) + rhoia (akıntı, akış, sızma) * hormonal bozukluklar, ilaç yan etkileri veya hipofiz bezi tümörleri gibi nedenlere dayalı olarak emzirme dönemi dışında memeden süt gelmesi durumu

galaktosel : gre., lat. * gala, galaktos (süt) (gre.) + cella (odacık, hücre) (lat.) * süt kanallarının tıkanması sonucu oluşan, içinde süt veya süt türevi sıvı bulunan iyi huylu kistik oluşum

galaktoşezi : gre. * gala, galaktos (süt) + schesis (durum, hal, eğilim) * hormonların etkisiyle meydana gelen süt üretimi veya salgılanması durumu; süt oluşumuna dair fizyolojik veya patolojik süreçler

galaktoz : gre. *galactosis (süt şekeri, galaktoz) (gala (süt) + aktos (ile ilgili, -a ait) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) ) * süt şekeri laktozun yapı taşlarından biri olan basit şeker; monosakkarit yapısında, özellikle süt ve süt ürünlerinde bulunan, glikozla birlikte laktozu oluşturan karbonhidrat (C6H12O6)

galaktozemi : gre. * gala, galaktos (süt) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kandaki galaktoz düzeyinin anormal şekilde yükselmesiyle ortaya çıkan kalıtsal metabolizma bozukluğu (vücut galaktozu düzgün şekilde parçalayıp kullanamaz, bu da toksik birikimlere ve ciddi sağlık sorunlarına yol açar, özellikle bebeklik döneminde belirti verir.)

galaktozüri : gre. * gala, galaktos (süt) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * idrarda galaktoz bulunması durumu

galaktüri : gre. * gala, galaktos (süt) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * idrarda süt veya süte benzer salgı bulunması durumu

galalit : gre. * gala, galaktos (süt) + lithos (taş, kaya) * sütten elde edilen sert, taş benzeri plastik madde; takı ve düğme yapımında kullanılan erken plastik türlerinden biri

galantamin : gre. * Galanthus (sümbülteber cinsi bitki) + amin (-NH2 içeren grup, ammonium; azotlu bileşik) * Galanthus (acıçiğdem) bitkisinden elde edilen alkaloid; Alzheimer hastalığı ve diğer nörolojik bozuklukların tedavisinde kullanılan asetilkolinesteraz inhibitörü (C17H21NO3)

galanthus : gre. * gala (süt) + anthos (çiçek) * süt beyazı çiçekleriyle erken ilkbaharın simgesi olan, Amaryllidaceae familyasından bir bitki cinsi

galat : ara. * galata (yanılmak, yanlış yapmak, hataya düşmek) * yalan, yanlış, yanılma, yanılgı, hata

galata : ara., ita. * galata (dönmek, din değiştirmek; hata yapmak, yanlış yapmak), galat (hata, yanlış, günah) (ara.); calata (inme, iniş, iniş yeri, sahil, liman, limana inme yeri) (ita.) * Bizans döneminde Latin ve Ceneviz kolonilerine ev sahipliği yapmış, adını muhtemelen burada yaşayan "dönme" veya "yabancı" topluluklardan adını alan semt; sahilde olan limani semt

galat-ı his : ara. * galat galat (yalan, yanlış, yanılma, yanılgı, hata) + i (tamlama eki) + hiss (duygu, algı) * duyuların veya algının yanılması; bir şeyi yanlış hissetme veya yanlış algılama durumu

galat-ı meşhur : ara. * galat (yalan, yanlış, yanılma, yanılgı, hata) + i (tamlama eki) + şahr (belirmek, tanınmak), meşhur (belli, tanınmış, ünlü) * yaygın yanlış

galatya : kel., ara., ita. * gal (güçlü, kuvvetli, asil, soylu; savaşçı) + ata (isim yapım ve çoğul eki) (kel.); galata (dönmek, din değiştirmek; hata yapmak, yanlış yapmak) (ita., ara.); Galatia (Galat halkının yaşadığı bölge) (calata (inme, iniş, iniş yeri, sahil, limana inme yeri) + ia (yer eki) ) (ita.) * antik çağda Anadolu'nun iç kesimlerinde (bugünkü Ankara, Çankırı, Yozgat ve Amasya çevresi) M.Ö. 3. yüzyılda Avrupa'dan göç eden Kelt kökenli Galat (Galatae) halkının yerleşmesiyle kurulan ve adını bu savaşçı topluluktan alan tarihi bölge

galaxiidae : gre., lat. * galaktikos (gala, galaktos (süt) + ikos (ile ilgili,-a ait) ) (gre.); galaxias (Samanyolu, sütlü) + idae (-giller, hayvan familyasi eki) (lat.) * tatlı su balıklarını içeren, Güney Yarımküre'nin ılıman ve soğuk tatlı su ekosistemlerinde yayılış gösteren küçük kemikli balıkları kapsayan balık familyası, galaksigiller

galbulidae : lat. * galbula (küçük sarı kuş) (galbus (sarı, yeşilimsi sarı) + ula, ulus (küçültme eki) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * genellikle Orta ve Güney Amerika'nın tropikal bölgelerinde yaşayan, böceklerle beslenirler ve havada ustaca avlanma yetenekleri olan, parlak renkleri ve uzun gagalarıyla bilinen jakamargiller kuş familyası

galbulus : lat. * galbula (küçük sarı kuş) (galbus (sarı, yeşilimsi sarı) + ula, ulus (küçültme eki) ) + us (isim yapım eki) * Galbulidae familyasına ait olan, Orta ve Güney Amerika'da yaşayan küçük sarı kuş, sarımsı küçük kuş

gale : tür. * gale (her şeye üzülmeyen, kaygısız) * her şeye üzülmeyen, kaygısız, endişesiz, tasasız

galea : lat. * galea (miğfer) * Antik Roma'da askerlerin giydiği metal miğfer; botanikte bazı çiçek yapılarının miğfere benzer üst örtüsü

galea aponörotika : lat. * galea (miğfer) + apo (-den, -dan, dışında, uzak, ayrı, önde, önüne) + neuron (sinir, lif, kiriş, tel, tendon, ip, bağ) + ticus, tica (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * "miğfer biçiminde dış lifli yapıya ait; kafatasının tepe kısmında yer alan, alın ve ense kaslarını bağlayan, saçlı derinin hareketini sağlayan aponevrotik tabaka

galebe : ara. * galb (üstünlük, çokluk), galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek) * yenme, üstün gelme, zafer kazanma durumu; savaş, tartışma veya mücadelede galip gelme

galenit : lat. * galena (kurşun cevheri) + ite (element, kayaç ve mineral eki) * kübik kristal sistemine, 2.5 Mohs sertlik derecesine ve 7.58-7.596 arasında özgül ağırlığa sahip olan, kurşun sülfür (PbS) içeren, metalik parlaklıkta, gri renkte olan ve başlıca kurşun kaynağı olarak kullanılan bir mineral

galeri : lat. * galilaea (manastırda sütunlu geçit); galerie (geçit, uzun salon) (fra.) * üstü kapalı veya açık, uzun geçit biçiminde yapı; sanat eserlerinin sergilendiği mekan

galeta : isp. * galleta (küçük kuru ekmek, bisküvi) * pane harcı yapımında kullanılan kurutularak gevrekleştirilmiş ekmek dilimi

galeyan : ara. * gala (kaynamak, taşmak) + an (isim yapım eki) * heyecan, coşku gibi duyguların yoğun şekilde ortaya çıkması; fiziki veya ruhsal taşkınlık durumu

gali : gre. * galea (miğfer biçimli gemi) * Osmanlı döneminde Akdeniz’de kullanılan, kürek ve yelkenle hareket eden uzun ve dar savaş gemisi teknesi

galib : ara. * galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek) * üstün, yenen, baskın olan, mağlub eden

galiba : ara. * galiban (galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek) + an (zarf/belirteç eki) ) * büyük olasılıkla, muhtemelen, tahminen; bir durumun gerçekleşme ihtimalinin yüksek

galibarda : fra. * galibarde (büyük ve ağır yük taşıyan araba) (galet (taş, kaya) + barde (örtü, taşıyıcı yapı) * eskiden maden, liman veya inşaat işlerinde kullanılan, dört tekerlekli, büyük ve ağır yük taşıma aracı

galibiyet : ara. * galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek) + iyet (isim yapım eki) * bir savaşta, mücadelede veya yarışta üstün gelme durumu, zafer, muvaffakiyet

galilean : ita. * Galileo (İtalyan astronom ve matematikçi Galileo Galilei soyadından) + an (ile ilgili,-a ait) * Galileo Galilei ile ilgili, onun çalışmalarına veya geliştirdiği kavramlara ait olan

galileo : lat., ita * Galilaeus (Galileli, Galile bölgesinden olan) (lat.) + o (isim yapım eki) (ita.) * astronomi, fizik ve bilim tarihinde teleskopik gözlemleri ve hareket yasalarıyla tanınan İtalyan bilim insanı Galileo Galilei'nin adı

galin : ara. * gala (kaynamak, fokurdamak, hararetle taşmak; azgınlık etmek, aşırı davranmak, haddini aşmak, aşırı davranmak, taşkınlık yapmak, azgınlık göstermek) * kaynayan, fokurdayan, hararetle taşan, azgın, aşırı, taşkın, ölçüsüz

galip : ara. * galaba (üstün gelmek, baskın olmak, yenmek) * üstün, muzaffer, yenmiş, mağlup etmiş

galium : gre. * gala (süt) * süt pıhtılaştırmada kullanılmış aromatik türleri içeren, Rubiaceae familyasından bir bitki cinsi

galiz : ara. * galaza (sertleşmek, kaba olmak, kabalaşmak, katılaşmak) * sert, kaba, ağır, yoğun, çirkin; söz veya davranışta sertlik, kabalık veya aşırılık ifade eden; aynı zamanda pis, çirkin veya kötü

galk : ara. * galaka (kilitlemek) * kapıyı kapamak, kapıyı kilitlemek

galkanezumab : ing. * gal (ön ek) + cane (calcitonin gene-related peptide) + zu (insanlaştırılmış) + mab (monoklonal antikor eki, (humanized monoclonal antibody) ) * migren ve küme baş ağrılarının önlenmesinde kullanılan, CGRP (kalsitonin gen ilişkili peptit) molekülüne bağlanarak ağrı etkisini engelleyen insanlaştırılmış monoklonal antikor (C6450H9950N1720O2000S40)

gall : ara. * galla (gizlice almak, çalmak, aşırmak, hile yapmak, emanete ihanet etmek, ihanet etmek) * kelepçe, zincir halka; hilekar, sahtekar, hırısz, gizlice alan, güveni kötüye kullanan girmek, sokmak, akmak; boynunu, elini zincir ile bağlamak; hainlik yapmak, ihanet etmek, hıyanet etmek; ganimet malından hırsızlık etmek

gallamin : ing. * gall (fenol grubu eki) + amin (amin (-NH2 içeren grup, ammonium; azotlu bileşik) * sinir-kas kavşağında asetilkolin reseptörlerini bloke ederek etkisini gösteren, sentetik, kuaterner amonyum yapısında bir kas gevşetici ilaç (özellikle gallamin triethiodide formu) (C21H42I3N3O6)

galle : ara. * galle (gelir, kazanç) * bağ, bahçe ve tarlalardan elde edilen toprak mahsulünü ve ürün; ev, han, dükkan gibi gayrimenkullerden sağlanan kira geliri, akar iratı veya vakıf malları getirisi, nema; mahsul geliri, ekin, irad, gelir, akarat kirası

galliformes : lat. * gallus (horoz, tavuk) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * iri gövdeli, yerde yürümeye ve kısa mesafelerde uçmaya uyum sağlamış, genellikle güçlü bacaklı ve karasal yaşam süren ağır kuşları kapsayan kuşlar takımı, tavuksular

gallinago : lat. * gallina (tavuk, dişi kuş) + ago (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çullukgiller (Scolopacidae) familyasında yer alan, uzun gagalı, bataklık alanlarda yaşayan kuş

gallop : eski fra. * wala (iyi, güzel) + hlaupan (koşmak), wallop (darbelemek; bata çıka yürümek) (ing.); galoper (fra.) * dörtnala koşma

gallop ritmi : frank., gre. * wala (iyi, güzel) + hlaupan (koşmak) (frank.) + rhythmos (akım, akış, düzen) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * kalpte üçüncü veya dördüncü sesin eklenmesiyle oluşan, üç vuruşlu ve patolojik olabilen kalp ritmi; yüksek sesli bir S3'ün, S4 ile veya S4 olmadan ve taşikardinin birleşiminden kaynaklanan hızlı bir üçlü ritim

galois genişlemesi : fra. * galois (Fransız matematikçi Evariste Galois'nın soyadından) (fra.) + genişlemesi (yayılması, artması) * cebirde otomorfi grubunun sabit bıraktığı elemanlar kümesi, taban cismi

galois teorisi : fra., gre., tür. * galois (Fransız matematikçi Evariste Galois’nın soyadından) (fra.) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (theoros (gözlemci, seyirci, izleyici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * n elemanın ornatlamasından doğan An alterne grubu, n > 4 olduğu zaman bir alt grup kabul etmeyen teorem; bir polinomun kökleri tarafından sağlanan herhangi bir cebirsel denklemin, köklerin permütasyonlarla (Galois grubu) değiştirilmesi sonrasında da geçerliliğini koruması

galon : fra. * gallon (sıvı ölçü birimi; ölçü kabı) * başta İngiliz ölçü sisteminde olmak üzere kullanılan bir hacim ölçüsü birimi; ABD’de ≈ 3,785 litre, Birleşik Krallık’ta ≈ 4,546 litre.

galoş : lat. * calceus (ayakkabı) (calc, calx (topuk, sert kısım) + eus (son ek) ) (lat.); galoche (fra.) * tahta veya lastikten yapılan, ayakkabının üzerine geçirilen koruyucu dış taban veya kaplama

galsame : ara., alm. * galsama (gırtlak ağzı, hancere, damak eteğinin ortasında bulunan küçük uzantı) (ara.), glasam (cam kap, cam kanal) (alm.) * suda yaşayan hayvanların solunum organı, solungaç; gırtlak ağzı, hançere; boğaz deliğinin başlangıcı

galuh : san., jav. * galu (değerli taş, mücevher; prensesler için kullanılan bir asalet ünvanı) (san., jav) * değerli taş, mücevher; prensesler için kullanılan bir asalet ünvanı; evlilik yaşı geçmiş, evlenmemiş kızl veya yetişkin bekar, evlenmemiş yaşlı kız, galuç (Tokat ağzı)

galvanik akım : ital., lat. * Galvani (İtalyan fizikçi Luigi Galvani'nin soyadından) (ita.) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * canlı dokularda uyarım ve tedavi amacıyla kullanılan, sabit ve doğru yönlü (doğru akım türü), frekansı sıfır olan aynı yön ve şiddetteki elektrik akımı

galvaniz : ital., lat. * Galvani (İtalyan fizikçi Luigi Galvani'nin soyadından) (ita.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) (lat.); galvaniser (galvanizlemek) (fra.) * demir veya çelik yüzeyin oksidasyonunu (paslanmasını) önlemek amacıyla çinko ile kaplanması işlemi

galvanize : ital., lat. * galvanizatus (galvanizare (Galvani (İtalyan fizikçi Luigi Galvani'nin soyadından) (ita.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (gecmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); galvanisé (galvanizlenmiş) (fra.) * paslanmaktan korunması için yaklaşık 450 °C sıcaklıktaki erimiş çinko banyosuna batırılmış metal nesne

galvanizm : ita., lat. * Galvani (İtalyan fizikçi Luigi Galvani'nin soyadından) (ita.) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.) * kas ve sinir sistemlerinin elektrikle uyarılmasını esas alarak, elektrik akımının canlı dokular üzerindeki uyarıcı etkisini inceleyen bilim dalı

galvano : ita., lat. * Galvani (İtalyan fizikçi Luigi Galvani'nin soyadından) (ita.) + o (ek) * elektrik akımıyla çalışan, elektrikle işleyen sistemleri tanımlaya ön ek (galvanizasyon, galvanometre, galvanik hücre vb.)

galvanokoter : ita., gre. * galvano (elektrikle ilgili) + cauterium (yakma aleti) (lat.); cautère (yakıcı alet) (fra.) * elektrik akımıyla doku yakmaya yarayan cerrahi alet; galvanik koter

galvanometre : ita., gre. * galvano (elektrikle ilgili) + metron, metros (ölçü) (gre.) * elektrik akımının yönünü ve şiddetini ölçmeye yarayan hassas ölçüm cihazı; akımölçer

galvanoplasti : ita., gre. * galvano (elektrikle ilgili) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * elektrik akımıyla metal kaplama veya kalıp çıkarma işlemi; elektrokaplama yöntemi

galvanoskop : ita., gre. * galvano (elektrikle ilgili) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * bir iletkende elektrik akımı olup olmadığını gösteren basit gözlem cihazı

galvanotip : ita., gre. * galvano (elektrikle ilgili) + typos (iz, işaret, damga, biçim, şekil, kalıp, baskı, model, tip) (gre.) * elektrik akımıyla metalden baskı kalıbı elde etme yöntemi; matbaacılıkta kullanılan elektrotip kalıp

galy : ara. * gala (kaynamak, fokurdamak, taşmak) * kaynama, fokurdama, hararet, hararetle kabarma, taşma

galya : kel., lat. * Gallia (antik Roma döneminde Keltlerin yaşadığı, bugünkü Fransa, Belçika ve Kuzey İtalya’yı kapsayan bölgenin ismi) (galatis (yabancı, savaşçı halk), galno (güçlü, kuvvetli, kudretli) + ia (yer, durum eki) * Roma İmparatorluğu’na bağlı eyalet; tarihi bir coğrafi bölge olarak Galya

galyot : gre., fra. * galea (küçük gemi, kadırga türü) (gre.); galéote (fra.) * orta çağda, özellikle Akdeniz’de kullanılan hızlı, hafif, yelkenli ve kürekli küçük savaş veya ticaret gemisi

galyum : lat. * Gallia (antik Roma döneminde Keltlerin yaşadığı, bugünkü Fransa, Belçika ve Kuzey İtalya’yı kapsayan bölgenin ismi) + ium (kimyasal element eki) * Fransız kimyager Paul-Émile Lecoq de Boisbaudran tarafından keşfedilen sembolü Ga, atom numarası 31 olan yumuşak ve düşük erime noktalı metal element

gam : ara. * ğamma (örtmek, kaplamak, bastırmak; kederlenmek, üzülmek, hüzünlenmek, tasalanmak) * derin üzüntü, iç sıkıntısı, hüzün, keder hali; ruhsal ağırlık veya melankoli durumu

gam : gre. * gamma (Grek alfabesindeki üçüncü harf, müzikal notasyon başlangıcı) * müzikte belirli aralıklarla dizilen art arda notaların oluşturduğu ses dizisi; majör ve minör gibi ölçek sistemleri

gama : gre. * gamma (Grek alfabesindeki üçüncü harf Γ, γ (g / ğ), müzikal notasyon başlangıcı) * Orta Çağ müzik notasyonunda en pes ses; bilimsel isimlendirmelerde üçüncü sıradaki öğeyi belirten ön ek işlevindeki kelime; elektromanyetik tayfta en yüksek enerjili ve en kısa dalga boylu ışınım türü olan, radyoaktif bozunmalar, nükleer tepkimeler ve kozmik olaylarda oluşan iyonlaştırıcı radyasyon; fizik, kimya ve matematikte çeşitli terimlerde kullanılan kelime (örneğin gama ışını, gama radyasyonu)

gama-aminobütirik asit : lat., gre. * gamma (Grek alfabesindeki üçüncü harf, müzikal notasyon başlangıcı) (gre.) + amino (-NH2 içeren grup, ammonium; azotlu bileşik) + butyricus acidum (bütirik asit) (butyrum (tereyağı) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum, acidus (ekşi, asit) ) * beyindeki sinir hücreleri arasındaki iletişimi yavaşlatan ve merkezi sinir sisteminin aşırı uyarılmasını önleyen, beynin korku ve kaygı merkezlerini yatıştırarak strese karşı direnci artıran temel bir nörotransmitter (C4H9NO2)

gama-glutamil transpeptidaz : gre., lat. * gamma (Grek alfabesindeki üçüncü harf, müzikal notasyon başlangıcı) + glutamile (glutamik asit türevi) (gluten (tutkal, yapıştırıcı, zamk) + amile (amino asit türevi) + trans (geçiş, geçme, ötesi, karşıdan karşıya, öteye) + peptidio (pepton, peptos (pişmiş, hazmedilmiş, sindirilmiş) + idio (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.) + ase (enzim belirtme eki) (lat.) * glutatyon gibi moleküllerde yer alan gama-glutamil fonksiyonel gruplarının, amino asit, peptit veya su gibi alıcılara transferini katalize eden bir transferaz enzimi

gamalı haç : gre., lat. * gamma (Grek alfabesindeki üçüncü harf, müzikal notasyon başlangıcı) (gre.) + lı (birlikte, beraber, ile) (tür.) + haç (iki çizginin genellikle dikey ve yatay olarak kesişmesiyle oluşan sembol) * dört kolu kanca biçiminde kıvrılmış olan, Budizm, Jainizm ve Hinduizm’de Swastika ismiyle uğur ve güneş sembolü olarak kullanılan, 20. yüzyılda ise Nazi sembolü olarak kullanılan şekil

gamam : ara. * gamama (örtmek, kaplamak) * bulut, beyaz bulut; örtmek

gamba : gre., lat. * kampe (kıvrım, eğrilik, bükülme) (gre.); gamba (hayvan veya insan bacağı; şekil olarak eğri, dar yapı) ) (lat.) * bacak; diz üzerinde çalınan tarihi yaylı çalgı türü, viola da gamba (bacak viyolası)

gambiya : gre., lat. * kampe (kıvrım, eğrilik, bükülme) (gre.); gamba (hayvan veya insan bacağı; şekil olarak eğri, dar yapı) ) + eia (yer, durum eki) (lat.) * Batı Afrika’da, ismini içinden geçen Gambia Nehri’nden alan ülke (nehirin kıvrımlı yapısından)

gambot : gre., lat. * kampe (kıvrım, eğrilik, bükülme) (gre.); gamba (hayvan veya insan bacağı; şekil olarak eğri, dar yapı) ) + ote (ek) (gre.); gambote (fra.) * sığ sularda hareket eden, dar ve uzun yapılı küçük askeri veya ticari tekne

gamera : aram., ibr. * gamar (tamamlamak, bitirmek, ezberlemek) (aram.), gamara, gemara (tamamlanmış metin, yorum) (ibr.) * Talmud’un, Mişna üzerine yapılmış yorum ve tartışmaları içeren ikinci ana bölümü

gamet : gre. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme), gametes (eş, evlenen, birleşen; koca), gamete (eş, evlenen, birleşen; kadın) * eşeyli üremenin gerçekleşmesini sağlayan erkek veya dişi üreme hücresi (sperm veya yumurta hücresi)

gametofit : gre. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme), gametes (eş, evlenen, birleşen; koca), gamete (eş, evlenen, birleşen; kadın) + phyton (bitki; büyüme) * bitkilerin ve bazı alglerin yaşam döngüsünde yer alan eşeyli üreme evresi (haploid döl evresi) olan, bitkilerde gametleri oluşturan olan, tek kromozom seti (n) içeren, mitoz bölünmeyle üreme hücreleri yani gametleri üreten hapamit yapıdaki çok hücreli canlı

gametofor : gre. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme), gametes (eş, evlenen, birleşen; koca), gamete (eş, evlenen, birleşen; kadın) + pherein (taşımak, getirmek, götürmek), phoros (taşıyan, getiren; taşıma, getiren) * bitkilerde gametleri taşıyan veya gametangiyumları oluşturan özel yapı

gametogenez : gre. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme), gametes (eş, evlenen, birleşen; koca), gamete (eş, evlenen, birleşen; kadın) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genesis (yaratılış, oluşum) (genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + isis (isim yapım eki) ) * erkek veya dişi eşey hücrelerinin (gametlerin), spermatoogenez (erkek gametlerin oluşumu) ve oogenez (dişi gametlerin oluşumu) olarak ikiye ayrılan oluşum süreci

gametojenez : gre. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme), gametes (eş, evlenen, birleşen; koca), gamete (eş, evlenen, birleşen; kadın) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genesis (yaratılış, oluşum) (genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + isis (isim yapım eki) ) * erkek veya dişi eşey hücrelerinin (gametlerin), spermatoogenez (erkek gametlerin oluşumu) ve oogenez (dişi gametlerin oluşumu) olarak ikiye ayrılan oluşum süreci

gametosit : gre. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme), gametes (eş, evlenen, birleşen; koca), gamete (eş, evlenen, birleşen; kadın) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) * eşeyli üreyen bazı tek hücreli canlılarda (özellikle Plasmodium cinsinden sıtma parazitinde) gametlere dönüşen öncül hücre

gamma : gre. * gamma (Grek alfabesindeki üçüncü harf, müzikal notasyon başlangıcı) * Orta Çağ müzik notasyonunda en pes ses; bilimsel isimlendirmelerde üçüncü sıradaki öğeyi belirten ön ek işlevindeki kelime; elektromanyetik tayfta en yüksek enerjili ve en kısa dalga boylu ışınım türü olan, radyoaktif bozunmalar, nükleer tepkimeler ve kozmik olaylarda oluşan iyonlaştırıcı radyasyon; fizik, kimya ve matematikte çeşitli terimlerde kullanılan kelime (örneğin gama ışını, gama radyasyonu)

gammaglobülin : gre., lat. * gamma (Grek alfabesindeki üçüncü harf, müzikal notasyon başlangıcı) + globus (küre) + ula, ulus (küçültme eki) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * bağışıklık yanıtında görevli antikorlar olan ve serum proteinlerinin elektroforezle ayrımında ortaya çıkan gamma fraksiyonundaki globülin tipi proteinleri (immünoglobulinler)

gammaz : ara. * gamze (işaret; gizli işaret, kaş-göz işareti), gameze (işaret etmek, ihbar etmek) * birini gizlice ihbar eden, jurnalci, ispiyoncu kimse

gamofillöz : gre., lat. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme) + phyllon (yaprak) (gre.) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * bitkilerde taç veya çanak yaprakların birbirleriyle birleşmiş olması ile ilgili

gamopati : gre. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kanda aşırı düzeyde M proteini ve monoklonal gamma globulin varlığıyla ve bağışıklık sistemine ait plazma hücrelerinin veya immünglobulin üretiminin anormalleşmesiyle karakterize olan, immünoproliferatif bir hastalıkla veya multipl miyelom gibi hematolojik neoplazilerle ilişkilendirilen hastalık durumu

gamopetalöz : gre., lat. * gamos (eşlilik, evlilik, birleşme) + petalon (taç yaprağı) (gre.) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * taç yaprakları birbirine birleşmiş olan

gamrat : ara. * gamara (örtmek, kapatmak, bastırmak, kuşatmak) * habersizlik, bilgisizlik, cehalet, gaflet, bilinçsizlik; şiddet, yoğunluk, baskı

gamsele : gre. * gampselos (kıvrımlı, dalgalı, girintili çıkıntılı) (kampe (kıvrım, eğrilik, bükülme) + selos (ile ilgili, gibi) ) * deniz yüzeyindeki ani ve şiddetli dalga hareketi, fırtına sonucu oluşan kısa süreli deniz kabarması

gamze : ara. * gameze (işaret etmek, ihbar etmek) * yüzde, özellikle yanakta bulunan doğal çukur; ayrıca göz veya kaşla yapılan ince işaret, nazlı bakış

gamz-eda : far., ara. * gamz (işaret, ima, cilveli bakış) (ara.) + eda (taşıyan, eden, yapan) (far.) * Türk musikisinde karar perdesi segah, güçlü perdesi neva olan, segah dizisi üzerine kurulu, hicaz ve kürdî çeşnilerle zenginleştirilmiş, inici çıkışlı seyirli; hüzün, kırılganlık ve içe dönüklük ifade eden ince ve duygulu karakterde bir makam

gana : san. * gaṇa (grup, topluluk, cemaat) * Hint kültüründe (Hinduizm’de) Tanrı Şiva'nın hizmetinde olan ruhani varlıklar topluluğu; dilbilgisinde hece ölçüsü veya sözcük grubu

ganesha : san. * gaṇa (topluluk, cemaat) + isa (efendi, tanrı) * Hinduizm’de bolluğu, bereketi, bilgeliği, öğrenmeyi ve engellerin kaldırılmasını simgeleyen fil başlı tanrı (geniş (tür.), güneş (tür.) )

gang : alm. * gang (gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, akış; geçiş, geçit, yol, damar, akış yönü) * ana cevher mineraliyle birlikte bulunan fakat ekonomik değeri olmayan kayaç veya mineral kütle (damar şeklinde ilerleyen mineral kuşaklarından) (gang minerali veya cevhersiz damar dolgusu ifadelerinde yer alır.)

ganga : san. * ganga (akmak) * Hinduizm’de arınmayı ve kutsal bilgeliği simgeleyen ve Hindistan’ın en kutsal nehri olan Ganj’ın kişileştirilmiş hali olan tanrıça

gangama : san. * Ganga (Ganj nehri tanrıçası; halk dilinde saygı eki) + amma (anne, ana tanrıça) * Güney Hindistan’da Ganj nehrinin tanrıça biçiminde saygıyla anıldığı yerel halk inanışındaki ismi; doğurganlık, bereket ve koruyuculuğun tanrıçası; suyun dibini tarayan, sünger avcılığında kullanılan tekne türü

ganglion : gre. * ganglion (şişlik, kist, tümsek, yumru, düğüm) * sinir sisteminde hücre gövdelerinin oluşturduğu düğümsü yapı, sinir düğümü; periferik sinir sisteminde nöron gövdelerinin bir araya geldiği bir merkez; kas-iskelet sistemindeki iyi huylu kistik oluşum

ganglionit : gre. * ganglion (şişlik, kist, tümsek, yumru, düğüm) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * sinir düğümü (ganglion) iltihabı

gangren : gre. * grainein (yemek, kemirmek, çürütmek), gangraina (çürüme, çürüyen, ölü doku, yiyip bitiren yara) * dokuların kan dolaşımının bozulması sonucu oluşan nekrozun enfeksiyonla birleşmiş hali

gangrenöz : gre., lat. * gangraina (çürüme, çürüyen, ölü doku, yiyip bitiren yara) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * gangrenle ilgili olan, gangrene uğramış

gangster : ing. * gang (çete) + ster (-ci, yapan) * organize suç faaliyetlerine katılan, genellikle bir çete üyesi olan kişi

gani : ara. * gana (fayda vermek, fayda sağlamak, yetmek, bolluk vermek, çoklamak, zengin kılmak), gan (bol, çok, yaygın, büyük) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * geniş, "gen"leşmiş, zengin, kimseye muhtaç olmayan, varlıklı, bol (gain (kazanmak, genişlemek) (ing.), gagner (kazanmak, genişlemek) (fra.) )

ganim : ara. * ganima (kazanmak, elde etmek, özellikle savaş yoluyla mal edinmek) * savaşta düşmandan elde edilen mal ve esir; ganimet kazanan kişi

ganimet : ara. * ganima (kazanmak, elde etmek, özellikle savaş yoluyla mal edinmek) + et (isim yapım eki) * savaşta düşmandan elde edilen mal; zaferle elde edilen değerli şey (gain (kazanmak, genişlemek) (ing.), gagner (kazanmak, genişlemek) (fra.) )

ganirelix : lat. * gani (GnRH’nin (Gonadotropin-releasing hormone - Gonadotropin salgılayan hormon) + relix (salgılatıcı eki) * tüp bebek (IVF) tedavilerinde yumurtlamayı kontrol etmek için kullanılan, gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH) antagonistlerinden biri (

ganser sendromu : alm., gre., tür. * ganser (Alman psikiyatr Sigbert Ganser’in isiminden) (alm.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * sorulara anlamsız veya yanlış yanıtlar ve füg, amnezi veya konversiyon bozukluğu gibi diğer dissosiyatif semptomlarla, sıklıkla görsel psödohalüsinasyonlar ve azalmış bilinç durumuyla karakterize, nadir görülen bir dissosiyatif bozukluk, "yakın ama yanlış cevaplama

gansiklovir : lat., gre. * guanine (DNA ve RNA’da bulunan, pürin türevi bir organik baz) (guano (deniz kuşu dışkısı, azot ve fosfatça zengin gübre) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) (lat.) + kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) (gre.) + vir (antiviral ilaç eki) (lat.) * sitomegalovirüs enfeksiyonlarını tedavi etmek için kullanılan antiviral bir ilacın etken maddesi (C9H13N5O4)

gantri : lat., ing. * cantherius (taşıyıcı kiriş, tavan kirişi) (lat.); gauntry, gantry (destekleyici yapı, iskele, portal vinç yapısı, raf) (ing.) * ağır yükleri taşıyan büyük çerçeve sistem; vinç, raf veya destekleyici yapı elemanı olarak kullanılan taşıyıcı iskelet; işaretlerin monte edildiği veya demiryolu sinyallerinin bir üst destek üzerinde desteklendiği bir trafik işareti düzeneği, portal; bilgisayarlı tomografide hastanın masaya yatarak, görüntüleme için içerideki yuvarlak boşluğa yerleştiği kısım

ganyan : lat., fra. * gagnare (elde etmek, kazanmak) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.); gagnant (kazanan) (fra.) * at yarışlarında birinci gelen ata oynanan bahis türü; bu bahsi tutturmuş kimse, kazanan kimse

ganymede : gre. * Ganymedes (Yunan mitolojisinde Zeus'un sakisi olan Troya prensi Ganymedes) (gany (sevinmek, hoşnut olmak) + medomai (düşünmek, planlamak, korumak), medes (düşünen, planlayan, öğüt veren, koruyan) ) * neşeyle düşünen, hoşnutluk veren; Jüpiter'in en büyük uydusunun adı

gap : ing. * gap (yarık, boşluk, açıklık, aralık) * iki nesne, durum veya zaman dilimi arasındaki fiziksel veya soyut boşluk; eksiklik veya kesinti

gap junction : ing., lat. * gap (boşluk, açıklık) (ing.) + junction (birleşme, bağlantı, kavşak) (iungere (bağlamak, birleştirmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * komşu hücrelerin sitoplazmalarını birbirine bağlayarak iyonların, şekerlerin, amino asitlerin ve diğer küçük moleküllerin hücreler arasında doğrudan ve hızlıca geçmesini sağlayan, konneksin adlı proteinlerin oluşturduğu silindirik kanallardan meydana gelen özel bir hücreler arası bağlantı türü, oluklu bağlantı

gar : ara., fra. * gara (gara (akın etmek, hücum etmek, baskın yapmak, dalmak, içine girmek), gar, ğar (mağara) (ara.); garer (korumak, sığınmak), gare (istasyon, tren garı) (fra.) * mağara, içine girilen; trenlerin yolcu indirip bindirdiği ve beklediği yapı, demiryolu istasyonu; mağara (gar (gar) (ing.), garage (garaj) (fra.), Garage (garaj) (alm.) )

garabet : ara. * garaba (uzaklaşmak, ayrılmak, atılmak), gurbet (uzakta kalma, ayrı kalma), garib (tuhaf, yabancı, uzak düşmüş) + et (isim yapım eki) * tuhaflık, yabancılık, gariplik

garafe : fra. * agrafe (kopça, çengelli iğne) * kopça, çengelli iğne

garaib : ara. * garib (yabancı, acayip, tuhaf, alışılmadık) * alışılmadık veya şaşkınlık uyandıranlar; nadir rastlanan olaylar veya nesneler, acayiplikler, tuhaflıklar

garaj : fra. * garer (park etmek, korumak, barındırmak) + age (isim yapım eki) * motorlu taşıtların park edildiği veya muhafaza edildiği kapalı yapı (örneğin oto tamirhanesi)

garami : ara. * garam (tutkulu aşk, derin sevgi, sevda, şiddetli arzu, saplantılı bağlılık) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tutkulu, ihtiraslı ve genellikle karşılıksız veya saplantılı aşkı anlatan; coşkulu sevdayla ilgili olan

garanik : ara. * gurnuk (beyaz su kuşu, kuğu, turna; beyaz tenli genç ve güzel kız) * beyaz su kuşları, kuğular, turnalar; beyaz tenli genç ve güzel kızlar; yüce ve güzel varlıklar; Hz. Muhammed’in Kabe'de Necm Sûresi’ni okuduğu sırada şeytanın araya girerek putların şefaatini öven sözleri ayet gibi söylettiği iddia edilen tarihi ve teolojik bir rivayet (Rivayete göre Hz. Muhammed Necm Suresi'ni okurken, "Gördünüz mü Lat ve Uzza'yı? Ve diğer üçüncüsü Menat'ı?" ayetlerine geldiğinde, şeytanın vesvesesiyle araya girip "İşte bunlar yüce garanikdir (dişi kuğular/putlar), şefaatleri de elbette umulur" anlamında iki cümle söylemiştir.)

garanti : ger., fra. * warjan (korumak) (ger.), garantie (güvence, teminat), garantir (garanti etmek, güvence vermek) (fra.) * bir şeyin gerçekleşeceğine, kusursuz olacağına veya taahhüt edildiği gibi işleyeceğine dair güvence; yasal veya ahlaki teminat

garantör : fra. * garantir (garanti etmek, güvence vermek) + eur (-cı, yapan, eden eki) * bir borcun, yükümlülüğün veya taahhüdün yerine getirilmesini güvence altına alan ve bunu üstlenen kimse, kefil

garat : ara. * gara (akın etmek, hücum etmek, baskın yapmak, dalmak, içine girmek) + at (çoğul eki) * akın, baskın, hücum; yağmalar, çapulculuklar

garaz : ara. * garaz (kin, öfke, hınç, düşmanlık; kasıt, maksat) * birine karşı duyulan düşmanca his, kin, hınç, öfke veya gizli düşmanlık duygusu; çoğu zaman kişisel nedenlere dayalı olumsuz tutum (grudge (garez) (ing.), groll (garez) (alm.) )

garazkar : ara., far. * garaz (kin, öfke, hınç, düşmanlık; kasıt, maksat) + kar (-cı, yapan, eden eki) * garezi olan, kin güdeb, düşmanlık besleyen

garb : ara. * garaba (ayrılmak, uzaklaşmak, gün batmak) * günbatımı, batı, gün batımı yönü, güneşin battığı yön

garbi : ara. * garbiyy (batılı, batıya ait), garb (batı, gün batımı yönü) * batıya ait olan, batı yönünde bulunan veya batı ile ilgili olan

garbling : lat., fra. * garbellare (ayıklamak, elekten geçirmek) (lat.); garbler, garble (ayıklamak, seçmek, karıştırmak, saptırmak, bozmak) (fra., ing.) + ing (isim yapım eki) (ing.) * bir metni, konuşmayı veya anlamı bozma, çarpıtma; bilgi veya ifadeyi karıştırarak anlaşılmaz hale getirme

gard : fra. * garder (korumak, savunmak, müdafa etmek, sakınmak), garde (koruma, savunma, müdafa, sakınma, nöbet) * savunma, müdafa, koruma, korunma durumu veya pozisyonu; özellikle eskrim, dövüş sporları veya askeri bağlamda savunma duruşu veya tedbir

gardenia : lat. * Garden (İskoç asıllı Amerikalı botanikçi Alexander Garden) + ia (isim yapım eki) * yoğun kokulu beyaz çiçekleriyle tanınan, Rubiaceae familyasından bir bitki cinsi

gardenya : alm., lat., fra. * garden (bahçe; evin çevresinde veya özel olarak düzenlenmiş bitki, çiçek, ağaç veya sebze yetiştirilen açık alan) (gart (çit, korunaklı alan) (alm.), jardin (bahçe) (fra.), hortus (bahçe) (lat.) + ia (isim, yer ve durum eki) (lat.) * Güney Asya ve Afrika kökenli, hoş kokulu beyaz çiçekler açan, süs bitkisi olarak yetiştirilen fundagillerden bir bitki türü

gardıfren : fra., lat. * garde-frein (treni yavaşlatan görevli, fren bekçisi) (garde (koruma, koruyucu, bekçi) (fra.) + frenum (gem, dizgin, engel) (lat.); frein (fren, durdurucu mekanizma) (fra.) * trenlerde veya raylı sistem araçlarında fren sisteminden sorumlu görevli; trenin arka vagonunda bulunan ve frenleme işlemini manuel olarak yapan kişi

gardırop : fra. * garde-robe (giysi dolabı, elbise koruyucu yer) (garde (koruma, saklama, sakınma) + robe (elbise, giysi, kıyafet; cüppe) ) * giysi ve eşyaların saklandığı büyük dolap; evlerde, otellerde veya tiyatro sahnelerinde kullanılan elbise dolabı

gardiyan : fra. * gardien (koruyucu, bekçi, muhafız) (garder (korumak, sakınmak) + ien (isim yapım eki) ) * cezaevlerinde mahkumların güvenliğinden ve düzeninden sorumlu görevli; bekçi veya muhafız

garez : ara. * garaz (kin, öfke, hınç, düşmanlık; kasıt, maksat) * birine karşı duyulan düşmanca his, kin, hınç, öfke veya gizli düşmanlık duygusu; çoğu zaman kişisel nedenlere dayalı olumsuz tutum (grudge (garez) (ing.), groll (garez) (alm.) )

gargatntuan : fra. * gargantua (Fransız yazar François Rabelais'nin 16. yüzyılda yazdığı ünlü hiciv romanındaki doymamak bilmeyen, devasa obur kral Gargantua karakterinden) + ane (sıfat yapım eki) * çok büyük, muazzam, devasa; uçsuz bucaksız büyüklükte/genişlikte olan

gargara : gre., lat., fra. * gargarein (boğazı çalkalamak) (ses yansımalı onomatopeik kelime) (gre.); gargarizare (ağız çalkalamak, gargara yapmak) (lat.); gargariser (gargara yapmak) (fra.) * ağız veya boğazı su veya hijyenik sıvıyla çalkalama eylemi

gargoyle : lat., fra. * gargulium (boğaz, gırtlak, suyun gürlemesi) (gargul (boğaz, gırtlak; gürleyen su) + ium (yer ve durum eki) (lat.); gargouille (boğaz, su tahliye borusu, oluk) (fra.) * gotik mimaride binaların dışına yerleştirilen, yağmur suyunu uzaklaştıran, genellikle hayvan veya fantastik yaratık biçiminde taş figür (kiliselerin dış cephelerinde cin figürleri halinde bulunurlar.)

gargoyman : fra., ing. * gargouille (su oluğu, oluk başı, gotik mimaride hayvan veya cin başı biçiminde su oluğu, çörten) (fra.), gargoyle (oluk) + man (adam, kimse, kişi) (ing.) * gargoyle'lere benzeyen veya onların bakımıyla ilgilenen kişi; mimari heykel ustası veya halk arasında mecaz olarak çirkin veya grotesk görünen kişi.

garib hicaz : ara. * garib (yabancı, tuhaf, acayip, alışılmadık) + hacz (engellemek, mani olmak), hicaz (engel, mani, bariyer) * Türk musikisinde, karar perdesi dügâh, güçlü perdesi nevâ olan, hicaz çeşnisi üzerine kurulu; inici çıkışlı seyirli, tiz perdelerde hüzzam ve buselik etkileri görülen, hüzün, gariplik ve derin içleniş duygularını yansıtan bir makam

gariban : ara., far * garib (yabancı, tuhaf, acayip, alışılmadık) (ara.) + an (çoğul veya nitelik eki; gibi olan) (far.) * yoksul, fakir, aciz, korunmasız, kimsesiz, ezilmiş kimse; kaderine terk edilmiş kişi

garibe : ara. * gariba (yabancı kadın, garip kadın, kimsesiz kadın) * yadırganan, alışılmamış, tuhaf bulunan veya kimsesiz, sahipsiz kadın

garim : ara. * garima (borçlanmak, yükümlü olmak) * borçlu, alacaklı; hasım, rakib; borçlu veya üzerinde borçtan başka hakları olan kimse

garip : ara. * garb (batı), garaba (uzaklaşmak) * uzakta olan, yabancı, tuhaf, acayip, alışılmadık

garize : ara. * garize (doğal karakter, tabiat, içgüdü) * canlıların öğrenme süreci olmaksızın doğuştan sahip oldukları, yaratılıştan (fıtrat) gelen, onları belirli davranışlara yönelten eğilimlerinin bütünü, içgüdü, doğal sevk, tıynet, hilkat, cibillet, gırize; kişilik özelliklerinin kaynağını oluşturan meleke

gark : ara. * garika (boğulmak), gark (boğulma, boğulmuş) * boğulmak (gorgeous (muhteşem, nefes kesici, gargle (gargara yapmak) (ing.), gorge (boğaz), gargariser (gargara yapmak) (fra.), Gürgel (boğaz) (alm.) )

garkad : ara. * garkad (gür, dallı budaklı ve dikenli büyük ağaç veya çalı) * özellikle Orta Doğu'nun kurak bölgelerinde yetişen, bodur, dikenli, beyaz çiçekli ve kırmızı meyveli çalımsı bir bitki türü, Nitraria retusa, Lycium; İslam eskatolojisinde (ahiret bilimi) kıyamet alametleriyle ilgili hadislerde Yahudileri saklayacağı öne sürülerek adı geçen sembolik bir ağaç

garm : ara. * garima (borçlanmak, yükümlü olmak) * ödünç alınan veya verilen para, borç, taahhüt, yükümlülük; çekmek

garnet : lat. * granatum (nar taneli, çok çekirdekli) * başkalaşmış kayaçlarda ve bazı yerli kayaçlarda bulunan, sert kabuğa sahip ve genellikle kırmızı renkli değerli taş olan doğal silikat grubu veya patlayıcı madde türü, süleyman taşı, lal taşı, granat, grena (X3Y2(SiO4)3)

garni : fra. * garnir (süslemek, donatmak), garni (süslenmiş, donatılmış, garnitürlü) * yan malzeme ile tamamlanmış, süslenmiş (özellikle yemeklerde); eklenmiş, desteklenmiş; farklı renk veya türde ipliklerin özel bir dokuma tekniğiyle bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş (örneğin "garnili kumaş")

garnitür : fra * garnir (süslemek, donatmak) + ture (isim yapım eki) * tamamlayıcı şey, süs, donanım, süsleme; bir yemeğin yanında sunulan tamamlayıcı malzemeler (sebze, pilav vb.); genel olarak süsleyici veya destekleyici unsur

garnizon : fra. * garnison (askeri birlik, garnizon) (garnir (süslemek, donatmak) + ison (isim yapım eki) ) * bir bölgeyi veya kaleyi korumak için konuşlandırılmış asker topluluğu

garoz : fra. * garosse (eski tip hafif tahta ayakkabı veya sandalet) * hafif, genellikle tahta veya deri tabanlı, açık yazlık ayakkabı

garp : ara. * garaba (ayrılmak, uzaklaşmak, gün batmak) * günbatımı, batı, gün batımı yönü, güneşin battığı yön

garpkari : ara , far. * garb (batı, gün batımı yönü) + kar (-cı, yapan, eden eki) + i (ile ilgili, gibi) * batı tarzında, batı örneklerine benzer şekilde

garra : ara. * egarr (ak alınlı, seçkin, asil), garr (beyaz, parlak, nurlu) * parlak, beyaz, güzel, şaşalı, nurlu; Medine şehrinin bir ismi

garson : lat., fra. * garcio (genç adam, uşak) (lat.); garçon (erkek çocuk, hizmetçi, masa görevlisi) (fra.) * lokantalarda veya kafelerde müşterilere servis yapan görevli

garsoniyer : fra. * garçonnière (bekar erkek evi, gizli ilişki dairesi) (garçon (erkek çocuk, hizmetçi, masa görevlisi) + ière (-lık, yer ve durum eki) ) * bekar erkeklerin tek başına yaşadığı, özellikle gizli ilişkiler için kullanılan daire veya küçük ev.

garur : ara. * garara (kandırmak, aldatmak, yanıltmak), gurur (aldatma, aldatıcı davranış, kibir, böbürlenme, gurur) * aldatan, aldatıcı, kandıran, yanıltan; Dünyada insana gurur veren herhangi bir şey; Allahı unutturan

gasah : ara. * gasa (yardım etmek, destek olmak, kurtarmak) * yardım, destek, kurtuluş

gaseyan : ara. * gasayan (bir grup asker veya çete, baskıncı, yağmacı) * küçük, organize olmayan saldırı grubu veya baskıncı; iç bulantısı; kusma, kayetme, istifrağ

gasıp : ara. * gasaba (zorla almak), gasib (zorla alan, gasp eden) * başkasının malını güç veya tehdit kullanarak zorla alan kimse

gasik : ara. * gasaka (kararmak, karanlık basmak, akşam vakti olmak, gece çökmek) * karanlık, akşam karanlığı, loşluk, gece başlangıcı

gasil : ara. * gasele (yıkamak), gasl (yıkama) * yıkayan, temizleyen; yıkanmış

gasilhane : ara., far. * gasl (yıkama, yıkanma) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * definden önce cenazelerin yıkandığı yer

gasl : ara. * gasala (yıkamak), gassal (yıkayıcı), gusl (yıkanma) * yıkama, gusül

gaslighting : ing. * gas (gaz) + light (ışık; lamba), lighting (ışıklandırma; lamba ile ışıklandırma) * bireyi kendi hafıza, algı ve akıl sağlığını sorgulayıp irdelemeye iten bir psikolojik manipülasyon ve taciz yöntemi (Gas Light (Gaz Lambası) adlı 1938 yapımı bir oyundan)

gasp : ara. * gasaba (zorla almak) * başkasına ait olan bir şeyi güç kullanarak veya zorla alma eylemi, zorla alma

gasping : ara., ing. * gasaba (zorla almak), gasib (zorla alan, gasp eden) (ara.); gasp (nefesini kesmek, zorla nefes almak) * nefes alamama, zor alma durumu veya ani, güçlü nefes alma hareketi (gasb (zorla almak) (ara.) )

gaspra : sla. * Gaspra (Kırım'da bulunan Gaspra yerleşim bölgesi) * Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağında bulunan, 951 Gaspra adı verilen S-tipi asteroit

gassal : ara. * gasele (yıkamak), gasl (yıkama) * yıkayan, temizleyen

gastral : gre., lat. * gaster (mide) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * mideyle ilgili, mideye dair, mideye ait

gastralji : gre. * gaster (mide) + algia (acılı olma, ağrılı olma, ıstıraplı olma) (algos (acı, ağrı, sancı, sızı, ıstırap) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * mide ağrısı, karın ağrısı

gastrektomi : gre. * gaster (mide) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * mide kanseri, ülser veya diğer mide hastalıklarında uygulanan, midenin cerrahi olarak tamamen veya kısmen çıkarılması işlemi

gastrik : gre. * gaster (mide) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * mideyle ilgili

gastrik asit : gre., lat. * gaster (mide) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) (lat.) * mide tarafından salgılanan, sindirime yardımcı olan hidroklorik asit ve diğer sindirim enzimlerinden oluşan mide sıvısı (tam bir formüle sahip olmamakla beraber, hidroklorik asit (HCl), potasyum klorit (KCl) ve sofra tuzu (NaCl) içermektedir.)

gastrik fundus : gre., lat. * gaster (mide) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + fundus (dip, taban) (lat.) * yemek depolama işlevi gören, midenin üst kısmı, özellikle mide kubbesi olarak da adlandırılan bölüm

gastrik lavaj : gre., fra. * gaster (mide) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + lavage (yıkama) (laver (yıkamak) + age (isim yapım eki) ) (fra.) * zehirlenme veya tıbbi müdahalede, mide içeriğinin temizlenmesi için uygulanan sıvı ile yıkama, mide yıkama

gastrin : gre. * gaster (mide) + in (kimyasal bileşik eki) * mide tarafından salgılanan ve mide asidi üretimini uyaran hormon

gastrinoma : gre. * gaster (mide) + in (kimyasal bileşik eki) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * gastrin hormonu salgılayan, genellikle pankreas veya ince bağırsakta oluşan ve aşırı gastrin üretimi nedeniyle mide asidinin artmasına ve peptik ülserlere yol açan tümör

gastrit : gre. * gaster (mide) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * mide iç yüzeyinin iltihaplanması; sindirim sisteminin üst bölümünde, özellikle mide zarında ortaya çıkan ağrılı veya ağrısız yangısal durum; akut veya kronik mide rahatsızlığı

gastro : gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) * sindirim sistemiyle ilgili yapı veya işlevleri ifade etmekte kullanılan ve mideyi ifade eden önek

gastrodermal : gre. * gaster (mide) + derma (cilt, deri, ten, örtü, kabuk), dermatos (cilt, deri, ten ile ilgili) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * sindirim boşluğunu döşeyen ve besin sindirimi ile emiliminde görev yapan iç yüzey dokusuna ait olan

gastrodia : gre. * gaster (mide) + hodos (yol, geçit, izlenen yol, yön) * köksüz ve mantarlarla simbiyotik yaşayan, klorofilsiz, Orchidaceae familyasından bir bitki cinsi

gastroduodenit : gre., lat. * gaster (mide) (gre.) + duodenum (onikiparmak bağırsağı) (duo (iki) + deni (onluk, her biri on) + um (nötr ad son eki) ) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * mide ve onikiparmak bağırsağının iç yüzeylerinde eş zamanlı olarak görülen, gastrit ve duodenitin birlikte ortaya çıkması ile karakterize enfeksiyon

gastroenterit : gre. * gaster (mide) + enteron (bağırsak) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * mide ve ince bağırsakların iç yüzeylerinde görülen iltihaplanma; genellikle enfeksiyöz kaynaklı olup kusma, ishal ve karın ağrısı ile seyreden mide-bağırsak enfeksiyonu

gastroenterolog : gre. * gaster (mide) + enteron (bağırsak) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * mide ve bağırsak sistemleri üzerine uzmanlaşmış, sindirim sistemi hastalıklarını tanılayan, izleyen ve tedavi eden tıp uzmanı

gastroenteroloji : gre. * gaster (mide) + enteron (bağırsak) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * mide ve bağırsak hastalıklarının tanı, tedavi ve araştırılması ile ilgilenen tıp dalı

gastroentestinal : gre., lat. * gaster (mide) + enteron (bağırsak) (gre.) + intestinalis (bağırsakla ilgili) (intestinum (bağırsak) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) * mide ve bağırsaklarla ilgili, sindirim sistemiyle alakalı, mide ve bağırsakları kapsayan

gastroentestinal trakt : gre., lat. * gaster (mide) + enteron (bağırsak) (gre.) + intestinalis (bağırsakla ilgili) (intestinum (bağırsak) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + tractus (yol, kanal, sistem) (lat.) * mide ve bağırsakları kapsayan sindirim kanalı; ağızdan anüse kadar uzanan, besinlerin sindirildiği ve emildiği anatomik sistem bütünü

gastrojejunostomi : gre., lat. * gaster (mide) + jejuno (ince bağırsak, boş bağırsak, ince bağırsağın ikinci bölümü) (gre.); jejunus, jejunum (oruç tutma, yemek yememe, perhiz; ince bağırsağın bir bölümü) (lat.) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma (ağız, açıklık, açılış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * mide çıkışında tıkanma olduğunda besin geçişini sağlamak amacıyla mide ile jejunum arasına cerrahi olarak yapay ağız veya bağlantı oluşturulması işlemi

gastroknemius : gre., lat. * gaster (mide) + kneme (baldır) (gre.) + ius (isim ve sıfat yapım eki) (lat.) * mide + baldır biçiminde; baldırın arka kısmında yer alan, ayak bileği fleksiyonu ve diz bükülmesinde görev alan ve "ikibaşlı baldır kası" olarak da bilinen kas (kasın karına benzer şişkin yapısından dolayı bu ad verilmiştir.)

gastrolit : gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + lithos (taş, kaya) * bazı hayvanların (özellikle kuşlar, sürüngenler ve bazı dinozorlar) mide veya sindirim sisteminde bulunan, yiyecekleri öğüterek mekanik sindirime yardımcı olan taş (mide taşı)

gastroloji : gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * mide ve bağırsak sistemini birlikte inceleyen uzmanlık dalı, gastroenteroloji

gastromegali : gre. * gaster (mide) + megale, megalos (büyük, iri, yüce, geniş) (megas (büyük, iri, yüce, geniş) + le (dişil ek), los (eril ek) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * doğumsal anomaliler, tıkanıklıklar veya bazı hastalıklar sonucu gelişen mide büyümesi (mide hipertrofisi)

gastronom : gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + nomos (yasa, kural, kanun, düzen, ilke, prensip, düzen, düzenleme, ayarlama; namus) * yemek ve beslenme kültürü üzerine bilgi sahibi olan kişi; yemek sanatı ve mutfağı konusunda uzman veya meraklı kimse

gastronomi : gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + nemoein, nemein (ayarlamak, düzenlemek, dağıtmak, paylaştırmak, yönetmek), nomia (yönetim, idare, düzenleme, yasama, ayarlama, düzenleme, sıralama, dizme) (nomos (kural, kanun, yasa, düzenleme, ayarlama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * yemek pişirme sanatı, yemek kültürü ve beslenme bilimiyle ilgilenen disiplin; yiyecek ve içeceklerin estetik, kültürel ve bilimsel boyutlarıyla incelenmesi

gastroözofageal : gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + oisophagos (yemek borusu) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * mide ve yemek borusuna ait veya bu iki yapı arasındaki ilişkiyle ilgili; genellikle mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçtığı durumları tanımlamakta kullanılır (örneğin “gastroözofageal reflü”)

gastroparezi : gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + paresis (yarı felç, kısmi felç, yarı gevşeme) (para (yanında, yanısıra, yoluyla, vasıtasıyla) + hienai (serbest bırakmak, salmak, gevşemek, boşlamak, koyvermek) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) * mide hareketlerinin azalması ve sindirimin yavaşlaması ile karakterize mide kaslarının kısmi felci veya zayıflaması sonucu mide boşalmasının gecikmesi durumu

gastroparöz : gre., lat. * gaster (mide) + o (bağlaç) + paresis (yarı felç, kısmi felç) (gre.) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * mide kaslarının kısmi felci veya zayıflaması ile ilgili; mide hareketlerinin azalması sonucu mide boşalmasının yavaşlaması durumu ile ilgili

gastroplasti : gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * genellikle obezite tedavisinde mide hacmini küçültmek amacıyla midenin cerrahi olarak yeniden şekillendirilmesi (küçültülmesi) işlemi

gastropoda : gre. * gaster (mide; karın) + pous, podos (ayak) + a (çoğul eki) * başlıca salyangozları ve sümüklüböcekleri kapsayan, vücutlarının karın tarafında yer alan kaslı bir “ayak” ile hareket eden, hem deniz hem kara hem tatlı su ortamlarında yaşayabilen büyük bir yumuşakça sınıfı, karındanbacaklılar

gastroptozis : gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + ptosis (düşme, düşüş, sarkma) (piptein (düşmek, sarkmak) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) * karın kaslarının zayıflığı veya aşırı kilo kaybı sonucu midenin normal anatomik konumundan aşağıya doğru yer değiştirmesi, mide sarkması

gastroskop : gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * mide iç yüzeyini doğrudan incelemek amacıyla kullanılan, ucunda kamera ve ışık bulunan, genellikle esnek bir tüp şeklindeki optik cihaz

gastroskopi : gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * mide hastalıklarının tanısı amacıyla gastroskop kullanılarak mide içinin doğrudan gözlemlenmesine yönelik endoskopik muayene tekniği

gastrospazm : gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + spasmos (kasılma, ani büzülme) * mide kaslarının ani ve istemsiz olarak kasılması durumu, mide krampı

gastrostomi : gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma (ağız, açıklık, açılış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * beslenme desteği veya mide dekompresyonu amacıyla mideye tüp yerleştirilmesi için mideye dışarıdan cerrahi girişimle bir açıklık (delik) açılması işlemi

gastroşizis : gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + schisis (kesilme, yarılma, bölünme) (schizein (kesmek, yarmak, bölmek) + isis (isim yapım eki) ) * karın duvarının doğumsal olarak kapanmaması sonucu bağırsakların karın dışına çıkması ile karakterize bir doğumsal anomali

gastrotomi : gre. * gaster (mide) + o (bağlaç) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * mide duvarının cerrahi olarak kesilmesi işlemi

gastrula : gre., lat. * gaster (mide) (gre.) + ula (dişil küçültme eki) (lat.) * organizmanın temel vücut planının oluşumunu başladığı embriyonun erken gelişim evrelerinden biri; blastula evresinden sonra oluşan ve ektoderm, mezoderm ve endoderm olmak üzere üç embriyonik tabakanın belirdiği yapı

gastrulasyon : gre., lat. * gaster (mide) (gre.) + ulus, ula (küçültme eki) + tio (isim yapım eki) (lat.) * embriyonal gelişimin, blastula evresinden sonra gelen ve üç embriyonik tabakanın (ektoderm, mezoderm, endoderm) oluştuğu süreç; organizmanın temel vücut planının şekillendiği morfogenetik hareketler dizisi

gaşeyan : ara. * gaşa (örtmek, bürümek, kaplamak), gaşaya (kendinden geçmek, kendini kaybetmek, bayılmak, gaşyolmak) + an (isim yapım eki) * kendinden geçme, kendini kaybetme, bayılma, gaşyolma, gaşy

gaşiye : ara. * gaşa (örtmek, bürümek, kaplamak) + iye (isim yapım eki) * orten, kaplayan; örtme, kaplama; perde, örtü; Kur’an’ın 88. suresi

gaşve : ara. * gaşa (örtmek, bürümek, kaplamak) * örtü, perde, hicap, kaplayan

gaşy : ara. * gaşa (örtmek, bürümek, kaplamak), gaşaya (kendinden geçmek, kendini kaybetmek, bayılmak, gaşyolmak) * yoğun bir coşku, heyecan veya ilahi aşk (vecd) karşısında hissedilen büyük bir zevkle kendinden geçme, mest olma, adeta baygınlık derecesine gelme, bayılma, kendinden geçme

gato : isp. * gato (kedi) * Arjantin müziğinin gitar ile icra edilen bir tarzı ve ritmi chacarera gibi olan ancak yapısı farklı olan, çiftler halinde veya grup halinde oynanan bir dansı

gaucher hastalığı : fra. * gaucher (Fransız patolog Philippe Gaucher’in soyadından) + hastalık (sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, bozukluk) + ı (iyelik eki) (tür.) * lizozomal enzim eksikliği sonucu makrofajlarda lipid birikimi ile karakterize genetik hastalık

gauge : fra. * jauge (ölçü, kapasite, ölçüm kabı, ölçme aleti) * ölçüm, boyut, kalınlık, çap, basınç veya boyut belirleme amacıyla kullanılan ölçü birimi standardı veya araç

gaugino : fra., ita. * jauge (ölçü, kapasite, ölçüm kabı, ölçme aleti) (fra.) + ino (küçültme eki) (ita.) * süpersimetrik teorilerde gauge bozonlarının fermiyon eşleri olan varsayımsal temel parçacıkları

gaultheria : lat. * Gaultier (Fransız hekim ve botanikçi Jean-François Gaultier) + ia (isim yapım eki) * aromatik yapraklı ve meyveli, Ericaceae familyasından bir bitki cinsi

gauss : alm. * gauss (Alman matematikçi ve fizikçi Johann Carl Friedrich Gauss’un soyadından) * 10^-4 teslaya eşit manyetik alan şiddeti birimi

gauss tamsayısı : alm. * gauss (Alman matematikçi ve fizikçi Johann Carl Friedrich Gauss’un soyadından) (alm.) + tam (bütün, eksiksiz, bakiyesiz, küsuratsız) + sayı (nicelik, miktar, rakamla ifade edilen değer) + sı (iyelik eki) (tür.) * gerçel ve sanal kısımları tamsayılar olan karmaşık sayı (a+bi biçiminde a ve b tam sayılardır.)

gauss teoremi : alm., gre., tür. * gauss (Alman matematikçi Carl Friedrich Gauss’un soyadından) (alm.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * kapalı bir yüzeyin dışındaki vektörel akının, yüzeyin içindeki hacimdeki diverjans (dağılma) ile eşit olduğunu ifade eden vektör analiz teoremi

gauss-bonnet teoremi : alm., fra., gre., tür. * gauss (Alman matematikçi Carl Friedrich Gauss’un soyadından) (alm.) + bonnet (Fransız matematikçi Pierre Ossian Bonnet’nin soyadından) (fra.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * eğrisel yüzeylerin toplam eğriliği ile Euler karakteristiği arasında bağlantı kuran diferansiyel geometri teoremi

gavaj : fra. * gaver (doldurmak, tıkmak; zorla beslemek, aşırı beslemek) + age (isim yapım eki) * eski Mısır'dan beri kullanılagelen, kanatlı hayvanları yağlandırma amacı ile zorla beslemeye dayanan bir hayvancılık yöntemi (özellikle kaz ciğeri (foie gras) üretiminde uygulanan besleme yöntemi)

gaval : tür., ara. * kav (içi boş, delik, oyuk) + al (isim/sıfat yapım eki) (tür.); kale (konuşmak, söz söylemek, kelam etmek), kavl (konuşma, söz, kelam), kavval (çok konuşan, çok söz söyleyen) (ara.) * Türk kültür coğrafyasında (özellikle Azerbaycan ve Doğu Anadolu'da Kars dolaylarında) düğün ve eğlencelerde ritim tutmak amacıyla parmak uçlarıyla vurularak çalınan, yuvarlak tahta kasnağın tek tarafına deri gerilmesiyle ve iç kısmına metal halkalar takılmasıyla yapılan geleneksel bir vurmalı çalgı, küçük el davulu, tef

gavat : ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek), kavvad * muhabbet tellalı, fuhuşa aracılık eden

gavel : ing. * gavel (tokmak, çekiç) * sert ağaçtan yapılmış, tipik olarak bir sapla şekillendirilmiş küçük bir tören tokmağı; resmi toplantılarda veya mahkemede karar ve bildirileri noktalamak için kullanılan çekiç, tokmak, oturum başkanının tokmağı, duvarcı çekici

gavialidae : hin., lat. * Gavialis (gavial, gharial adı) ghariyal (su saati, zaman ölçer) (hin.) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * uzun ince burunlu, balıkla beslenen timsahları içeren, özellikle Hint altkıtasında yaşayan gavialgiller sürüngen familyası

gavialis gangeticus : hin., lat. * Gavialis (gavial, gharial adı) ghariyal (su saati, zaman ölçer) (hin.) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + gangeticus (Ganj Nehri'ne ait, Ganj bölgesinden olan) (gange, ganga (hızla akan, hareket eden, akan su; Ganj nehri) (hin.) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * Hint altkıtasındaki nehirlerde yaşayan, uzun ince burunlu ve nesli tehlike altında olan gavial türü timsah, Ganj timsahı

gaviiformes : lat. * gavia (deniz kuşu, dalıcı kuş) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * kuzey yarımkürede yaşayan, güçlü dalış yeteneğine sahip dalgıç kuşlarını içeren kuş takımı, dalgıç kuşları

gaviy : ara. * gava (azmak, kudurmak, zulmetmek) + iy (sıfat yapım eki) * hak yolundan sapmış, doğru yoldan ayrılmış, azgın, günahkar, kuduruk, zalim

gavot : pro. * gavot (Alplerin yerlisi), gavoto (dağlıların dansı) (pro.), gavotte (fra.) * orta hızda, iki vuruşlu, eski bir Fransız halk dansı

gavr : ara. * gavra (dibe inmek, dibi bulmak, dibe vurmak, tükenmek) * dibi bulmuş, tükenmiş; dip; çukur; batma; derinlik, nihayet; kök, esas, temel

gavs : ara. * gavs (dalmak; derinlemesine incelemek) * özellikle inci avı için dalgıçlık yapma, inci dalgıçlığı yapılan yer; tasavvufta en yüksek mertebeye erişmiş bilge kişi

gavur : ara. * kefere (örtmek), kafir (örten) * gerçeği batıl ile örten, inkarcı

gavvas : ara. * gavs, gasa (dalmak; derinlemesine incelemek) * dalgıç, dalan, suya dalan

gay : fra. * gai (neşeli, şen, canlı, gösterişli); gay (ing.) * eşcinsel (homoseksüel) erkek

gayakol : gre., lat. * guaiacum (tropikal ağaç türü) (lat.) + chole (safra, öd) (gre.) + ol (alkol türevi eki) (lat.) * guaiacum ağacından elde edilen, fenolik yapıda antiseptik ve balgam söktürücü olarak kullanılan kimyasal bileşik (C7H8O2)

gayatri : san. * ga (şarkı söylemek, ilahi okumak) + tri (-ci, yapan, araç) * "ilahi söyleyiş ölçüsü" veya "ilahi ilham verici vezin"; Hinduizm’de kutsal bir dua olan Gayatri Mantrası ile özdeşleşmiş, özellikle ruhsal aydınlanma ve bilgeliğe ulaşma amacıyla kullanılan bir mantra

gayb : ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, bilinmezlik), gıyab (yokluk, boşluk, gizli olma, görünmeme, bilinmeme, görünmezlik, bilinmezlik) * yok olan, mevcut olmayan, görünmeyen, bilinmeyen (gap (boşluk), gape (aralamak) (ing.) )

gaybubet : ara. * gayb (yokluk, mevcut olmama, bilinmezlik, göz önünden kaybolma) + ubet (durum eki) * bir kimsenin uzun süre ortadan kaybolması, görünmemesi durumu; özellikle tarikatta bir kimsenin dünyevi ilgilerden tamamen sıyrılarak içe yönelme hali, inziva veya metafizik tecrit

gayda : bulg., tür. * gajda (hava torbalı nefesli çalgı) * içine hava doldurulan bir tulum ve ona bağlı borular aracılığıyla sürekli ses üreten, Balkanlar, Anadolu ve İskoçya gibi bölgelerde geleneksel olarak kullanılan nefesli müzik çalgısı

gaye : ara. * gaya, gayet (son derece, son nokta, sınır, uç, nihayet, sonuç, varılan nokta, uç nokta) * amaç, niyet, kast, hedef, sonuç, son nokta, tasarlanan şey

gayet : ara. * gaya, gayet (son derece, son nokta, sınır, uç, nihayet, sonuç, varılan nokta, uç nokta) + et (durum eki) * oldukça, son derece

gayger sayacı : alm. * Geiger (Alman fizikçi Hans Geiger’in soyadından) + sayaç (nicelik (miktar) belirleme aracı) + ı (iyelik eki) (tür.) * radyasyon ölçümünde kullanılan, iyonlaştırıcı radyasyon parçacıklarının sayısını tespit eden cihaz

gayl : ara. * gayla (yoğunlaşmak, bol olmak, çoğalmak, sıklaşmak, araya girmek, bir şey diğerinin alanına girmek) * sık ağaçlı orman; gür akan su; emziren kadının hamile kalması/çocuğunu hamileyken emzirmesi; cima etme, seks yapma

gay-lussac yasası : fra. * gay lussac (Fransız kimyager ve fizikçi Joseph Louis Gay-Lussac’ın isminden) (fra.) + yasa (kural, kanun, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) (tür.) * ideal bir gazın basıncının, sabit hacim ortamında, mutlak (Kelvin) sıcaklığıyla doğru orantılı olduğunu belirten yasa

gaylussacia : lat. * Gay-Lussac (Fransız kimyager Joseph Louis Gay-Lussac) + ia (isim yapım eki) * adını bir bilim insanından alan, yaban mersini benzeri meyveleri olan, Ericaceae familyasından bir bitki cinsi

gayme : far., ara. * kimah (değer, kıymet, bedel) (ara.), kimat (far.) * kıymet, değer, bedel; para veya ödeme karşılığı şey

gayn : ara. * gayn (bulutlanmak, susamak; gönlü sıkıntı kaplamak) * gökyüzünü bütünüyle kaplayan hafif bulut; Arap alfabesinin 19. harfi (غ)

gayr : ara. * gayara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı davranmak, dışında olmak), gayyara (bir halden başka bir hale çevirmek, değiştirmek, baskalaştırmak, farklılaştırmak dönüştürmek) * diğer, başka, öteki, öbür, öbürü, değil, dışında, haricinde, değişik

gayret : ara. * gayara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı davranmak, dışında olmak), gayyara (bir halden başka bir hale çevirmek, değiştirmek, baskalaştırmak, farklılaştırmak dönüştürmek), gayr (diğer, başka, öteki, öbür, öbürü, değil, aykırı, dışında, haricinde; yabancı), gayra, gayrat (bir şeyin elden çıkmasına tahammül edememe, koruma güdüsü) * kişinin bir durumu değiştirmek, korumak veya sürdürmek amacıyla içsel sahiplenme duygusundan kaynaklanan bilinçli ve sürekli çaba; koruma duygusu, içten gelen güçlü istek; çaba, azim, çalışma arzusu; kıskançlık

gayrı : ara. * gayara (farklı olmak, başka olmak, farklılaşmak, aykırı davranmak, dışında olmak), gayyara (bir halden başka bir hale çevirmek, değiştirmek, baskalaştırmak, farklılaştırmak dönüştürmek), gayr (diğer, başka, öteki, öbür, öbürü, değil, aykırı, dışında, haricinde; yabancı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * başkası, diğeri, öteki

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...