27 Eylül 2026 Pazar

musavvir - müstakar

musavvir : ara. * savvara (tasarlamak, biçimlendirmek, şekillendirmek, resmetmek, zihinde şekil vermek, betimlemek, yapılandırmak), tasvir (betimleme, resmetme, şekillendirme, yapılandırma) * betimleyen, resmeden, şekillendiren, şekil veren, biçimlendiren, tasvir eden

musaytir : ara. * satara (baskı yapmak, kontrol etmek, zorlamak) * baskı yapan, zorlayıcı, zorba

musbit : ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) * sabitleyen, durağanlaştıran, hareketsizleştiren, isbat eden

muscardinus : lat. * mus (fare, sıçan cinsi) + cardinus (küçük, ufak, minik) * küçük fare; küçük kemirgenler veya sincap benzeri türlerin genel ismi

muscicapidae : lat. * muscicapa (sinek yakalayan) (musca (sinek) + capere (almak, içine almak, tutmak, kapmak, kavramak, yakalamak, sezmek) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (gre.) * sinekkapanlar, kuyrukkakanlar, kızılgerdanlar gibi türleri ve yakın akraba ötücü kuşları kapsayan, küçük ve orta boylu böcekçil kuşlar familyası, sinekkapangiller

muscidae : lat. * musca (sinek) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * çift kanatlılar (Diptera) takımına bağlı, aralarında bilindik karasinek ve ev sineği (Musca domestica) türlerinin de yer aldığı, çoğunlukla çürüyen organik maddelerle beslenen ve insan yerleşimleriyle ilişkili bulunan karasinekler familyası

musekkin : ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek, oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek, sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek, sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak; kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin) * sükunet veren, sakinleştiren, dindiren, yatıştıran; fiziksel veya ruhsal olarak yatıştırıcı etki yapan, sinirleri ve stresi dindiren

musellem : ara. * selleme (vermek, teslim etmek; selamet vermek, kurtuluşa erdirmek), selamet (güvenlik, esenlik, zarar görmeme durumu, kurtuluş, barış), selim, salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş) * teslim edilmiş, verilmiş, kendisine bir şey verilen, kendisine bir şey teslim edilen

musellemet : ara. * selleme (vermek, teslim etmek; selamet vermek, kurtuluşa erdirmek), selamet (güvenlik, esenlik, zarar görmeme durumu, kurtuluş, barış), selim, salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş) * güvence altına alınmış, esenlik verilmiş, kurtulmuş; salınmış, serbest dolaşan

musemmen : ara. * samma (isim vermek, adlandırmak), ism (ad, isim) * belirli, belirlenmiş, ismi konmuş, adı verilmiş

musevi : mıs., ibr., ara. * mou (su), mose (çocuk, oğul) (mıs.), mashah (çekip çıkarmak, sudan çıkarmak), moşe (çekip çıkarmak; sudan kurtarmak) (ibr.) + vi (ile ilgili, -a ait) (ara.) * Musacı, Musa takipçisi; Hz. Musa’nın öğretilerini takip eden kişi; Tevrat’ı ve Musa’nın kanunlarını kabul eden kimse

musevviy : ara. * sava (yerleşmek, bir yerde durmak; düz ve elverişli olmak; eşit olmak, denk olmak; düz olmak, aynı seviyede bulunmak), savva (düzenlemek, seviyelendirmek), seviye (yerleşme, durma, düz olma; kademe, düzey) * düzenleyen, seviyelendiren

mushaf : ara. * sahafa (yazmak, sayfaları bir araya getirmek), sahife (sayfa, yazı yazılan kağıt yaprağı) * sayfalar halinde derlenmiş, düzenlenmiş; Kur’an’ın yazılı ve ciltlenmiş hali

mushit : ara. * sehata (öfkelenmek, darılmak, helak etmek) * öfkelenen, darılan, helak eden

musır : ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek, gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme) * sevk edilen, yönlendirilen, hareket ettirilen

musi : ara. * vasa (genişlemek, yayılmak, kapsamak, içine almak, gücü yetmek), ivsa (genişletmek, yaymak), seat (genişlik) (ara.) muse, Muse (ilham perisi, esin perisi) (ing., fra., alm.) * genişleten, bollaştıran, madden veya manen imkanları artıran, yayan, teselli veren, ferahlatan, ilham veren

musib : ara. * asaba (ulaşmak, başına gelmek, isabet etmek, denk gelmek) * isabet eden, yanılmayan; musibet, sıkıntı ve belaya maruz kalmış

musibet : ara. * asaba (ulaşmak, başına gelmek, isabet etmek, denk gelmek) * isabet eden, başa gelen, sorun, sıkıntı, bela

musii : ara. * sea (genişletmek, yaymak, açmak), musi (genişleten, yayan) * geniş olan, genişlemiş

musikar : far. * musi (ahenk, ses sanatı, müzik, melodi) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) * gagasındaki deliklerden rüzgâr estikçe türlü sesler çıktığına inanılan bir masal kuşu; her biri başka perdede bir sıra kamış boğumundan yapılmış düdük

musiki : far., gre. * musi, musik (ahenk, ses sanatı, müzik, melodi) (far.); mousike (mous, mus (ilham) + ike, iki (-lı, gibi olan) (gre.) * müzik, mızıka, musika; Yunan mitolojisindeki sanat tanrıçaları veya ilham perileri olan Mousa"lara ait dokuz sanatın her biri, özellikle müzik ve lirik şiir (music, musique, Musik (müzik) (ing., fra., alm.) )

musikişinas : ara., far. * musiki (ahenk, ses sanatı, müzik, melodi) + şinas (bilen, tanıyan) * müzik bilimi ve sanatı hakkında bilgi sahibi olan, müziği tanıyan ve anlayan, besteleri, makamları ve ritimleri çözümleyip yorumlayabilen müzik uzmanı

musilaj : lat. * mucilago (yapışkan, sümüksü madde) (mucilare (yapıştırmak, sümük haline getirmek) (mucil (yapışkan madde, bitkisel sümük) + are (fiil mastar eki) ) + ago (isim yapım eki) ) (lat.); mucilage (fra.) * denizlerde özellikle organik madde artışı ve durgunluk sonucu oluşan, su yüzeyinde veya su içinde birikerek jelimsi ve yapışkan bir tabaka meydana getiren doğal oluşum

musin : ara. * sna (acı vermek, ıstrırap vermek, kederlendirmek, üzüntü vermek, sıkıntı oluşturmak) * üzüntü veren, acı veren; üzgün, kederli, acı çeken

musir : ara. * a’sara (sıkmak, ezmek, suyunu çıkarmak, bastırmak) * sıkıcı, ezici, suyunu çıkaran

musir : ara. * asara (rastlamak, farkına varmak, farketmek, haberi olmak; ayağı sürçmek; seçmek, tercih etmek) * açığa çıkaran, fark ettiren, bildiren, haberdar eden, ortaya koyan; seçen, tercih eden

musir : ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek, gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme) * sevk edilen, yönlendirilen, hareket ettirilen

muska : lat., ara. * musca (sinek) (lat.); nasaha (yazmak, kopyalamak, temize çekmek), nusha (yazılı suret, yazı, belge) (ara.) kelimelerinden türeme ve deforme kelime; müske (tutunulan, tutulan) (meseke (tutmak) fiilinden de olabilir.) * üzerinde yazılar olan, üçgen biçiminde dürülüp bir beze konulan ve üzerinde taşıyanı veya sahip olanı kötülükten, hastalıktan koruyacağına inanılan küçük kağıt, tahta veya metal

muskaletun : ara. * sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sikl (ağırlık, yük) * ağır olan

muskarinik : lat. * musca (sinek) + arin (kimyasal madde ve alkaloid türetme eki) + icus (ile ilgili, -a ait) * sinir sisteminde özellikle parasempatik sinir iletiminde rol oynayan, adını sinek mantarında bulunan muskarin alkaloidinden alan ve bu maddeye duyarlı reseptörler veya etkilerle ilişkili

muskularis mukoza : lat. * musculus (adale, kas) (mus (fare) + -culus (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) + mucosa (mukusla kaplı zar, mukozal tabaka) * sindirim kanalında mukozanın hemen altında yer alan, ince ve düz kas liflerinden oluşarak mukozanın lokal hareketlerini, kıvrımlarını ve salgı etkinliğini düzenleyen özel kas tabakası

muskülatür : lat. * musculus (adale, kas) + atura (bütünlük, topluluk, yapı bildiren ad yapım eki) * bir organizmada vücudun hareketini, duruşunu, iç organların çalışmasını ve biçimsel bütünlüğünü sağlayan tüm kasların yapı, düzen ve işlev bakımından oluşturduğu anatomik ve fizyolojik kas sistemi bütünü

musküler : lat. * musculus (adale, kas) (mus (fare) + culus (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * kaslara ait olan, kaslarla ilgili

musküloskelatal : lat. * musculus (adale, kas) (mus (fare) + culus (küçültme eki) ) (lat.) + skeletos (kurumuş, etleri alınmış) (skellein (kurutmak, etinden sıyırmak) + tos (geçmiş zaan ve sıfat yapım eki) ) (gre.), skeletum (iskelet) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * vücut hareketini ve destek yapısını sağlayan kas ve iskelet sistemiyle ilgili

muslih : ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak) * ıslah eden, iyileştiren, doğru hale getiren

muslin : ara. * musul (Irak’ta bir şehir) + in (ile ilgili, -a ait) * ismini üretildiği Irak’taki şehir olan Musul’dan alan, genellikle giysi ve perde yapımında kullanılan ince dokunmuş, hafif pamuklu veya ipekli kumaş türü

musluk : ara. * salaka (yol almak, geçmek, izlemek), maslak (izlenen yol, takip edilen yol, yöntem) * su yolu, suyun geçtiği yol; yöntem, tutulan yol, gidilen yol, seçilen yol

muson : ara. * mavsim, mevsim (zaman, vakit, sezon, dönem) * belirli mevsimlerde yönü ve kuvveti değişen, özellikle Güney ve Güneydoğu Asya’da yaz ve kış mevsimlerini belirleyen kuvvetli rüzgar ve yağış sistemi

musrif : ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek, dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak, kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak), israf (harcama, sarfetme) * gereğinden fazla harcayan, savurgan, israf eden

mustafa : ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak, arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), istafa (seçmek, tercih etmek, ayıklamak, saf olanı ayırmak; üstün tutmak, seçkin kılmak, temizlemek, saflaştırmak, arındırmak) * seçilmiş, saflaştırılmış, arındırılmış; İslam kültüründe Hz. Muhammed’in sıfatlarından biri olarak kullanılan özel ad; erkek ismi

mustafi : ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak, arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), istafa (seçmek, tercih etmek, ayıklamak, saf olanı ayırmak; üstün tutmak, seçkin kılmak, temizlemek, saflaştırmak, arındırmak) * seçen, ayıran, tercih eden, saflaştıran, arındıran, temizleyen

mustahlif : ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek, halef olmak), halef (sonradan gelen, takip eden, yerine geçen), hilafet (halifelik, sonradan gelmelik, takipçilik), istihlaf (yerine geçme, vekil olma) * halife kılan

mustakim : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), ikamet (oturma, bulunma, durma, kalma), istikamet (doğruluk, düzgünlük, doğrultu, doğru yol, doğru yön, doğru olma, istikrar; yol ve davranışta sapmadan devam etme) * doğruluk, dürüstlük ve adalet doğrultusunda hareket eden, doğru yol üzerinde olan

mustal : ara. * astala ((yakmak, kavurmak, ateşe tutmak; ateşte yanmak, ısınmak, kavrulmak) * ateşte yanan, yakılan, kavrulan

mustani : ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak), istanaa (kendi gayretiyle yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak) * kendi çabasıyla, planlayarak veya bilinçli olarak bir şey yapan, üreten, tasarlayan

mustard gazı : lat., gre. * mustard (hardal bitkisinin tohumlarından elde edilen, genellikle yemeklerde tat verici olarak kullanılan baharat veya ezme) (mustum (taze üzüm suyu, şıra) + ardens (yakıcı, keskin) ) (lat.) + khaos (boşluk; maddenin uçucu hali, gaz) (gre.); gas (lat.) + ı (iyelik eki) (tür.) * kimyasal savaşta kullanılan, cilde ve solunum yollarına zarar veren, yanıcı ve tahriş edici etkisi olan, renksiz veya sarımsı olan zehirli gaz türü, sülfür hardalı, bis(2-kloroetil) sülfür (C4H8Cl2S)

mustarip : ara. * daraba (vurmak, çarpmak, darbelemek; sarsılmak, karışmak, çalkalanmak), idtirab, iztirab (çarpışma, iç çatışma, sıkıntı içinde olma) * iç huzuru bozulmuş, kararsızlık ve tedirginlik içinde bulunan, acı çeken, ıstırap duyan, üzüntü veya sıkıntı içinde olan, muzdarib

mustatil : ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek, zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), istital (uzama, uzun olma) * uzunlamasına olan, uzamış olan, uzayan

mustazaf : ara. * da’ufa (güçsüz olmak, takatsiz olmak, zayıf düşmek, zayıflamak), da’if (fiziksel, zihinsel veya durum açısından yeterli güce sahip olmayan, dayanıksız veya güçsüz olan) * zayıf bırakılmış, güçsüz kılınmış; toplumsal, ekonomik veya siyasal olarak güçsüzleştirilmiş, baskı altında tutulmuş ve korunmaya muhtaç durumda bulunan

mustean : ara. * ana (yardım etmek, detsek vermek), avn (yardım etme, destek verme, güç verme, yardım, imdad, meded, destek, koruma), avni (yardım eden, destek veren, destekçi, yardakçı, koruyan, yardımı seven kimse), isteana (yardım istemek, destek talep etmek, sığınmak) * yardım istenen, destek talep edilen, sığınılacak olan

mustebad : ara. * istibada (uzaklaştırmak, dışlamak) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + bada (uzaklaştırmak, dışlamak) ) * uzak görülen, akla yakıştırılmayan, olacağı sanılmayan; bir yerden veya durumdan uzaklaştırılmış, dışarıda bırakılmış veya geçersiz sayılmış olan

musteban : ara. * istibana (aık ve anlaşılır olmak) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + bana, beyyene (açıklamak, açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak, bildirmek, duyurmak, belirtmek, meydana çıkarmak, ifşa etmek; ispatlamak) * açıkça ortaya konmuş olan, şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlaşılan, açık, aşikar, vazıh

mustebid : ara. * istibdad (tek başına olma; bir işi kendi başına, danışmadan yapma; mutlak otoriteyle hareket etme, despotluk, zorbalık, zorlama, zulümle tahakküm; başına buyrukluk, kural tanımazlık, bağımsızlık, yalnız olma) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) + badda (tek başına yapmak, münferit olarak yapmak; ayırmak, saçmak, dağıtmak, ayrıştırmak) ) * başına buyruk yönetici, despot, tiran

mustehzi : müstehzi

mustela : lat. * mustela (gelincik, küçük etçil memeli) (mus (fare) + tela (ile ilgili, -a ait) ) * Mustelidae familyasından bir gelincik türü olan küçük yapılı etçil memeli

mustelidae : lat. * mustela (gelincik) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * gelincik, sansar, porsuk, su samuru, vizon, bal porsuğu ve kokarca gibi küçük ila orta büyüklükteki, genellikle ince uzun gövdeli, kısa bacaklı ve etçil (carnivora/karnivor) memelileri kapsayan, postları değerli ve koku bezleri gelişmiş geniş bir hayvan familyası, sansargiller, gelincikgiller

mustetir : ara. * tara (yayılmak, salınmak, dağılmak), istitar (yayılma, salınma, dağılma) * salgın, salınmış, yaygın, yayılmış, dağılmış

muş : ibr. * muşa (sulak ve verimli toprak) * Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Murat-Van Bölümünde yer alan, doğuda Ağrı ve Bitlis, batıda Bingöl, kuzeyde Erzurum, güney ve güneybatıda ise Bitlis, Diyarbakır ve Batman illeriyle komşu olan, Türkiye'nin 49 plakalı ili

muşamba : ara. * şem (mum), şemmaa (mumlamak, balmumuna batırmak) * mumlanmış, balmumuna batırılmış; bir yüzüne kauçuk veya yağlıboya sürülerek su geçirmeyecek duruma getirilmiş bez

muşarunileyh : ara. * aşara (göstermek, belirtmek), işaret (gösterme, sinyal, iz, nişan, alamet, ipucu, belirti, simge, gösterge), muşar (işaret edilen) + ila, iley (-a) + h (o) * kendisine işaret edilen, gösterilen

muşeyyedeh : ara. * şadda (sıkmak, bastırmak, sıkıştırmak, kuvvet uygulamak, gerginleştirmek, sağlamlaştırmak), şiddet (yoğunluk, kuvvet, sertlik) * sıkılaştırılmış, kuvvetlendirilmiş, sağlamlaştırılmış, sağlam, yüksek

muşi : ara. * şae (dilemek) * dileyen

muşmula : gre. * mespilion, musmulo (elmaya benzer bir meyve, crataegus orientalis) * gülgillerin bir alt familyası olan Amygdaloideae'dan bir ağaç ve bu ağacın meyve, döngel, beşbıyık, ezgil

muşrikin : ara. * şaraka (doğmak, parlamak, ışık saçmak), işrak (sabahki güneş doğuşu parlaklığı, Güneş doğma, ışıklandırma, parlatma) * güneş doğarken

muşt : ara. * şata (sıkmak, bastırmak, kavramak) * yumruk, kabza, bıçak sapı, hallaç tokmağı

muşta : ara. * şata (sıkmak, bastırmak, kavramak), muşt (yumruk, elin sıkılmış hali) + a (ile ilgili, gibi, -a ait) * kabza, bıçak sapı, hallaç tokmağı; özel olarak açılmış deliklerine parmak geçirilen, karşısındakine yumruk gibi vurmak için kullanılan demir; kunduracıların, ayakkabı yaparken, derileri inceltmek için kullandıkları metal tokmak

muşteri : ara. * şara (satın almak), iştira (satın alma) * satın alan, iştira eden

muştu : ara. * şetve (duyum, haber) * sevindirici, mutluluk verici haber, müjde

mut : gre. * mutyos (M.Ö 334 yılında Büyük İskender tarafından Makedonya topraklarına katılan ve Büyük İskender'in komutanlarından Mut's veya Mut'yos'un isminden) * Mersin’in bir ilçesi

mut : tür. * mut (sevinç, saadet, mutluluk, kut) * güvende ve tatmin olma durumunda oluşan duygu hali, sevinç, neşe

mut'a : ara. * metaa (faydalanmak, yararlanmak, keyif sürmek) * faydalanma, yararlanma, keyif sürme; Şia mezheplerinde uygulanan kadın ve erkeğin belirli bir süre ve ücret karşılığında anlaşarak başlattıkları bir evlilik çeşidi, geçici evlilik

mutaassıp : ara. * asaba (bağlamak, sıkıca sarmak; bağlanmak, kenetlenmek, bir grup veya fikir etrafında toplanmak), asab (bağ, demet, sinir, kas lifi), taassub (aşırı bağlılık, fanatizm) * inanç veya görüşlerde aşırı bağlı ve hoşgörüsüz olan, fanatik, mutaassıb

mutabakat : ara. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek, örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek, örtüştürmek), tetabuk (uygunluk, örtüşme), tabaka (katman, yüzey, satıh, tabaka, üst üste gelen şey, örtü), intibak (uyum sağlama, uygun hale gelme, örtüşme) * uyum, uygunluk, örtüşme, anlaşma

mutabık : ara. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek, örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek, örtüştürmek), tetabuk (uygunluk, örtüşme), tabaka (katman, yüzey, satıh, tabaka, üst üste gelen şey, örtü), intibak (uyum sağlama, uygun hale gelme, örtüşme), mutabakat (uyum, uygunluk, örtüşme, anlaşma) * uygun, örtüşen; görüş, karar veya tutum bakımından bir başkasıyla tamamen örtüşen, arada fark kalmayacak biçimde aynı fikirde olan

mutad : ara. * adda (hazırlamak, donatmak, düzenlemek, saymak, hazırlık yapmak), itidad (hazırlık, donatma, sayma, düzenleme); ada (dönmek, geri gelmek, tekrar etmek, alışkanlık kazanmak, alışmak, devamlı yapmak) * hazırlayan, donatan, sayan; taarruz eden, saldıran; sürekli veya alışılmış olarak yapılan, olağan, rutin hal almış olan şey veya davranış

mutaf : far. * muy (kıl) + tab, taf (eğireb, büken, dokuyan) * kıl örgü, keçi kılından dokunmuş veya örülmüş çul, çuval, yem torbası vb. şey ve bunu yapan kimse

mutaffifin : ara. * taffafa (eksik ölçmek, hile yapmak) * ölçü ve tartıda hile yapan, eksik veren, adaletsiz davranan; Kur'an'ın 83. suresinin ismi

mutahhar : ara. * tahhera (temizlemek), tahir (temizleyen), taharet (temizleme, temizlik) * temiz, pak, kirli olmayan

mutahhir : ara. * tahhera (temizlemek), tahir (temizleyen), taharet (temizleme, temizlik) * temizleyen, temizleyici

mutajen : lat. * mutare (değişmek, dönüşmek, başkalaşmak, değiştirmek, dönüştürmek, başkalaştırmak) + genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) * genetik materyali değiştirebilen veya mutasyonlara neden olabilen madde

mutajenik : lat. * mutare (değişmek, dönüşmek, başkalaşmak, değiştirmek, dönüştürmek, başkalaştırmak) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * genetik materyali değiştirebilen veya mutasyonlara neden olabilen

mutallaka : ara. * talaka (serbest olmak, çözülmek, bağdan kurtulmak; salmak, yollamak, boşlamak, boşamak, bağını çözmek, serbest bırakmak, kayıtlamamak), talak (boşama, salıverme) * boşanmış, nikahı sona ermiş kadın veya erkek, evlilik ilişkisinin sona erdiğini ifade eden sıfat

mutant : lat. * mutare (değişmek, dönüşmek, başkalaşmak, değiştirmek, dönüştürmek, başkalaştırmak) + ens, ent (ile ilgili, -a ait; -cı, yapan, eden eki) * değişmiş, dönüşmüş, başkalaşmış, genetik yapısı değişmiş, normalden farklı özellikler kazanmış organizma veya hücre

mutantan : ara. * tantana (çınlamak, tıngırdayan, ses çıkarmak) * tınlayan, tıngırtılı, tantanalı; görkemli, saltanatlı, şaşaalı, gösterişli

mutariza : ara. * rada, raza (rıza göstermek, razı olmak, hoşnut olmak, memnun olmak, kabul etmek) * rıza gösteren, kabul eden veya onaylayan

mutasarrıf : ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek, dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak, kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak), sarf (yönelme, sapma, yön değiştirme, çevirme, harcama, ayrılma, değişme, dönüşme) * bir şeyi yönetme, harcama veya tasarruf etme yetkisine sahip olan, genellikle idareci veya yetkili kişi

mutasavver : ara. * savvara (tasarlamak, biçimlendirmek, şekillendirmek, resmetmek, zihinde şekil vermek, betimlemek, yapılandırmak), tasavvur (şekillendirme, oluşturma, betimleme, yapılandırma) * hayal gücüyle şekil veren, tasarlayan veya zihninde canlandıran, şekillendiren, resmeden, tasavvur eden

mutasavvıf : ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak, arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), sufi (arınmış, temizlenmiş; tasavvuf yolunu izleyen, manevi arınma peşinde olan kişi) * tasavvuf yolunu izleyen, Allah’a yakınlaşmayı amaçlayan, manevi ve mistik bir hayat süren kişi

mutasyon : lat. * mutare (değişmek, dönüşmek, başkalaşmak, değiştirmek, dönüştürmek, başkalaştırmak) + tio (isim yapım eki) * değişim, dönüşüm, başkalaşım, halden hale geçiş

mutat : ara. * adda (hazırlamak, donatmak, düzenlemek, saymak, hazırlık yapmak), itidad (hazırlık, donatma, sayma, düzenleme); ada (dönmek, geri gelmek, tekrar etmek, alışkanlık kazanmak, alışmak, devamlı yapmak) * hazırlayan, donatan, sayan; taarruz eden, saldıran; sürekli veya alışılmış olarak yapılan, olağan, rutin hal almış olan şey veya davranış

mutatabbib : ara. * tabba (tedavi etmek, iyileştirmek), tabib (tedavi eden, iyileştiren, hekim, doktor); tabbaba (titizlemek, özen göstermek, dikkatle yapmak) * hekimlik taslayan, doktorluk taslayan; işini veya görevini büyük özen ve titizlikle yapan, dikkatli ve özenli

mutatayyir : ara. * tayr (kuş), tayyara (uçmak), tatayyara (uğursuzluk saymak, uğursuzluk çıkarmak, uğursuz saymak, kuş uçuşundan kehanet çıkarmak) * uğursuzluk çıkaran kimse, uğursuzluğa inanan

mutavaat : ara. * taa (boyun eğmek, uymak, tabi olmak, tav olmak), itaat (boyun eğme, tabi olma, tav olma, uyma) * itaatkar, boyun eğen veya bağlılık gösteren, genellikle disiplinli veya emirleri yerine getiren (kişiler, topluluk veya grup)

mutavassıt : ara. * vasata (araya girmek, aracılık yapmak, ortada olmak, iki şeyin arasına girmek), vasat (orta, arada) * iki taraf arasında denge veya orta yol sağlayan, ılımlı, tarafsız veya arabulucu nitelikte olan

mutazarrır : ara. * zarra, darra (zarar vermek, sıkıştırmak, sıkıntı vermek, dokunmak), zarar, darar (sıkıntı, kayıp) * zarara uğramış, incinmiş, sıkıntı çekmiş

mutbah : ara. * tabaha (pişmek, yemek pişirmek) * yemek pişirilen yer, mutfak

muteakib : ara. * akab (ayak topuğu, iz, ard, peş, sonra), akib (sonradan gelip devam ettiren, sonuca eren, sonuçlanan), akibet (sonuç, netice), akaba (takip etmek, izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek, arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), ukbe (nöbet, değişimli, ardından gelmeli, gözetme eylemi), takib (ardından gelme, izleme, peşinden gitme, art arda gelme), muakab (ardından gelen, takip eden ve zaman veya sıra bakımından sonrasında gerçekleşen; cezalandırılmış) * bir şeyin arkasından gelen, onu izleyen, sonraki, ardından gelen, takip eden

muteali : ara. * ala. (yüce, yüksek, ulu, büyük), teala (yükselmiş, yücelmiş, ululaşmış) * yücelik sahibi

muteammid : ara. * amida, amada (dayanmak, güvenmek, yaslanmak, destek okmak, bel bağlamak), amed (direk, sütun, kolon), taammud (kasıtlı olarak yapılan, bilinçli ve planlı eylem veya davranış, genellikle art niyet veya planlı hareket) * bir şeye veya birine dayanarak hareket eden, güvenen veya bel bağlayan; kasıtlı, bilinçli, planlı, taammüd eden

mutebbel : ara. * babala (ezmek, ezinleyerek hazırlamak) * közlenmiş patlıcan ve çeşitli malzemelerle hazırlanan, ezilerek yapılan Ortadoğu mutfağına ait meze veya yemek türü

mutebber : ara. * tebbere (mahvetmek, yok etmek, helak etmek), tetbir (mahvolma, yok olma, helak olma) * helak olmuş, yok olmuş, mahvolmuş

mutebbir : ara. * tebbere (mahvetmek, yok etmek, helak etmek), tetbir (mahvolma, yok olma, helak olma) * helak eden, mahveden, yok eden

muteber : ara. * abara (geçmek, aşmak, düşünmek, dikkate almak, öteye gitmek), i’tabara (dikkate almak, önemsemek, değer vermek, göz önünde bulundurmak) * güvenilir, saygın, değer verilen, dikkate alınması gereken, itibarlı, itibar gören, önemli, geçerli, değerli, saygın (abartı (aşırılaşma, fazlalaşma) (tür.) )

muteberric : ara. * baraca (açığa çıkarmak, göstermek) * açığa çıkararan, meydana çıkaran, ortaya çıkaran, gösteren

mutecanif : ara. * canifa (uzak durmak, kenara çekilmek, mesafe koymak; yönelmek, meyletmek) * uzak duran, uzaklaşab, mesafe koyan, kenara çekilen; yönelen, meyleden

mutedil : ara. * adala (doğru olmak, adil olmak, doğruluktan sapmamak, denge içinde olmak, hakkını vermek), addala (düzeltmek, dengelemek, denkleştirmek, düzeltmek, düzenlemek, tadil etmek, eğriliği gidermek, adil davranmak, adil olmak, eşitlemek), adil (doğru, dengeli eşit, hakkaniyetli, adaletli), itidal (ölçülü olma, denge, dengeli olma, aşırılıktan kaçınma) * ölçülü olan, dengeli olan, aşırılıktan kaçınan; Türk musikisinde bir makam

muteferric : ara. * farrica (ayırmak, dağıtmak, serpiştirmek; yarmak, yararak ilerlemek) * seyreden, gezen, gezinen, dolaşan; gezip eğlenmeye giden

muteharrifen : ara. * harf (harf (kenar, uç, taraf; ses işareti), harrafa (değiştirmek, saptırmak, bozmak, tahrif etmek), tahrif (harflerin yerini değiştirme, saptırma, değiştirme, bozma) * yer değiştirme olarak

mutehayyiz : ara. * hayyaza (yer tutmak, yer almak), tahayyuz (yer tutma, yer alma) * yer tutan, yer alan

mutekabil : ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), mukabil (bir şeyin karşısında bulunan, ona denk veya ona karşılık teşkil eden, karşılık olan) * karşılıklı, yüz yüze

mutekebbir : ara. * kabura, kabara (büyümek, iri olmak, önemli olmak, kibirlenmek), kebir (büyük, ulu, yüce), kibr (büyüklük, ululuk, yücelik; büyüklük taslama, kendini üstün görme) * kibirlenen, büyüklenen, ululanan, tekebbür eden

mutekellif : ara. * kallafa (yüklemek, sorumlu kılmak, görev vermek), tekelluf (sıkıntı veren bir iş yapma, güçlüğe, sıkıntıya katlanma; bir işi gösterişli bir biçimde yapmaya çalışma, özenme, gösteriş) * kendisine bir görev, sorumluluk veya yükümlülük verilmiş olan; zahmetli, külfetli iş tutan, tekellüf eden

mutekid : ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak, sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma, sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid, akide (ç.) ), itikad (bir şeye sıkı sıkıya inanma, bağlılık gösterme veya inanç sahibi olma, bağlama, sabitleme) * bir şeye sıkı sıkıya inanan, bağlılık gösteren veya inanç sahibi olan, bağlanmış, inanmış

mutemet : ara. * amade, amede (dayanmak, güvenmek, yaslanmak), itimad (güven duyma, dayanma, inanma; bir kişiye, söze veya duruma güvenme) * güvenilen, inanılan, itimad edilen; özellikle mali veya resmi görevlerde yetki verilen güvenilir temsilci

mutemmim : ara. * temme (tamamlamak) * tamamlayan, tamamlayıcı, bütünleyen veya eksiksiz hale getiren

mutena : ara. * ana, na (anlamına gelmek, anlam vermek, ifade etmek; düşündürmek, kaygılandırmak, özen göstermek, yardım etmek, lütfetmek), inayet (kaygılanma, önemseme, umursama, düşünme), itina (özen gösterme, dikkatli ve titiz bir şekilde ilgilenme, yapılan iş veya davranışta gereken hassasiyet ve titizliği gösterme, ilgi, özen) * itina edilmiş, özenilmiş, hassasiyet gösterilmiş, titizlik gösterilmiş

mutenasib : ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek), munasib (uygun, yerinde, elverişli, nisbetli) * birbiriyle orantılı, birbiriyle uyumlu, birbirine uygun, karşılıklı uyumlu, karşılıklı uygun

mutenasif : ara. * nafasa (yarışmak, çekişmek, kapışmak, rekabet etmek, mücadele etmek) * yarışan, çekişen, kapışan, rekabet eden, mücadele eden

muteraddiyet : ara. * rady, rada (düşmek, çökmek) * düşen, çöken, seviyesinde azalma olan; yukarıdan düşmüş

muterakib : ara. * rakaba, rakiba (binmek, üstüne binmek, üzerine çıkmak, sürmek; gözetlemek, gözetmek, denetlemek, sorumluluk üstlenmek, beklemek; birleştirmek, karıştırmak, bağlamak) * birbiri üzerine binmiş

muteriz : ara. * rada (karşı çıkmak, engellemek) * bir karar, görüş veya duruma karşı çıkab, itiraz eden

mu'terr : ara. * atara (istemek, arzulamak, talep etmek) * isteyeb, arzulayab, talep eden; fakir olup da dilenmeden durumunu anlatan

mutesaddi : ara. * sadaa (yarılmak, çatlamak, bölünmek, parçalanmak) * çatlamış, yarılmış

muteşabih : ara. * şabaha (benzemek), teşbih (benzetme) * benzer

muteşakis : ara. * şakasa (karşısında durmak, karşı gelmek, birbirine karşıt olmak, birbirini takip etmek) * karşısında duran, karşı gelen, birbirine karşıt olan, ihtilafli, geçinemeyen, birbirini takip eden

mutevakki : ara. * vak (korumak, sakınmak, tedbir almak, dikkatli olmak) * dikkatli, tedbirli, sakınab, uyanık (awake (uyanık) (ing.), wach, wachsam (uyanık) (alm.) )

mutevessim : ara. * vasama (çözmek, anlam çıkarmak, deşifre etmek) * alametlerden, işaretlerden ve belirtilerden derin sezgiyle anlam çıkarabilen, dikkatle bakıp ibret alan

mutevveffik : ara. * vefa (tam yapmak, eksiksiz yerine getirmek, vefa etmek, bütünüyle almak; vefat ettiren) * tam yapan, eksiksiz yerine getiren, vefa eden, bütünüyle alan; vefat ettiren

mutezile : ara. * azala (ayırmak, uzaklaştırmak), azl (ayırma, uzaklaştırma, görevden alma) * gruptan ayrılıp kenara çekilen, ayrılan, uzaklaşan, itizal eden

mutfak : ara. * tabaha (pişirmek) * pişirme yeri, yemek pişirilen yer, matbah

mutfi : ara. * tafia (söndürmek, ateşi gidermek, yok etmek), itfa (söndürme, ateşi giderme, yok etme) * söndüren, ateşi gidereb, yok eden

muti : ara. * ata (vermek) * veren, yeten, gelen

muti ecir : ara. * muti (veren) + ecir (ödül, karşılık) * ödül veren, ödüllendiren

mutilasyon : lat. * mutilare (sakatlamak, uzvu kesmek) (mutilus (eksik, sakat, noksan) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım ve durum eki) * bir insanın veya canlının beden bütünlüğünü bozacak şekilde uzuvlarının kasten kesilmesi, koparılması veya kalıcı biçimde sakatlanması

mutimm : ara. * tamma (tamamlamak, eksiksiz hale getirmek, sonlandırmak, bitirmek) * tamamlayan, sonlandıran, bitiren

mutizm : lat. * mutus (dilsiz, suskun) + ismus (durum eki) * kişinin fiziksel bir engel olmaksızın konuşma yetisini kullanamaması veya konuşmayı bilinçli veya bilinçdışı olarak durdurmasıyla ortaya çıkan, genellikle psikolojik veya nörolojik temelli bir suskunluk durumu

mutki : ara. * mutki (bölgedeki Motikan, Motkan aşiretinin isminden) * Bitlis’in bir ilçesi

mutlak : ara. * talaka (serbest olmak, çözülmek, bağdan kurtulmak; salmak, yollamak, boşlamak, boşamak, bağını çözmek, serbest bırakmak, kayıtlamamak) * herhangi bir kayıt, şart veya sınırlamaya bağlı olmayan, kendi başına geçerli ve serbest olan, koşulsuz, sınırsız

mutlak değer : ara., tür. * mutlak (koşulsuz, sınırsız, kısıtı olmayan) (ara.) + değer (ölçü, kıymet, miktar, sayısal nicelik, paha, fiyat) (tür.) * bir sayının veya niceliğin işaretinden bağımsız olarak yalnızca büyüklüğünü esas alan, negatif veya pozitif olmasına bakılmaksızın sıfıra olan uzaklığını ifade eden matematiksel kavram

mutlaka : ara. * mutlak (koşulsuz, sınırsız, kısıtı olmayan) + en (gibi, olarak) * herhangi bir şart veya ihtimale bağlı olmaksızın, mutlak olarak, kesinlikle, şüphesiz

mutlakiyet : ara. * mutlak (koşulsuz, sınırsız, kısıtı olmayan) + iyet (isim yapım eki) * herhangi bir şart, sınır veya denetime bağlı olmaksızın yetkinin, gücün veya ilkenin tek ve sınırsız biçimde var olması, koşulsuz hakimiyet

mutlu : tür. * mut (sevinç, mutluluk, iç huzuru) + lu (ile, birlikte, beraber) * içsel sevinç, huzur, keyif, hoşnutluk duygusuna sahip olan, yaşamından veya bulunduğu durumdan memnuniyet duyan

mutmain : ara. * tamaana (sakinleşmek, emin olmak, içi yatışmak), itmaenne (sakinleşmek, huzur bulmak, içi yatışmak, güven duymak), itminan (dinme, sakinleşme) * iç huzuruna kavuşmuş, kalbi tatmin olmuş ve bulunduğu duruma güven ve sükunetle razı olan, dingin, sakin, emin, tatmin olmuş

mutrafi : ara. * tarafa (bolluk içinde yaşamak, şımarmak, refahtan azmak) * bolluk, refah ve lüks içinde yaşamanın etkisiyle şımarmış, rahatlığa alışmış ve bu nedenle sorumluluk duygusu zayıflamış olan, refah şımarığı

mutrib : ara. * taraba (çalgı çalmak, müzik aleti çalmak, müzik enstrümanı çalmak) * çalgı çalan, müzik aleti çalan, müzik enstrümanı çalan, musiki aleti çalan, sazende; ilahi, şarkı, gazel okuyan

mutriban : ara. * taraba (çalgı çalmak, müzik aleti çalmak, müzik enstrümanı çalmak), mutrib (çalgı çalan, müzik aleti çalan, müzik enstrümanı çalan, musiki aleti çalan, sazende; ilahi, şarkı, gazel okuyan) * Türk musikisinde bir makam

mutsuz : tür. * mut (sevinç, mutluluk, iç huzuru) + suz (yikluk, zıtlık, olumsuzluk eki) * mutlu olmayan

muttali : ara. * talaa (belirmek, ortaya çıkmak, yükselmek; gözetlemek, araştırmak), ittila (yukarıdan aşağı bakma, gözetleme, haberdar olma, tanıma, bilme, öğrenme; araştırma) * gözetleyen, bilen, haberdar olan, araştıran

muttarid : ara. * tarada (uzaklaştırmak, sürmek, kovmak, dışlamak, reddetmek, sürmek; kesintisiz devam etmek), tard (uzaklaştırma, sürme, kovma) * sürekli, düzenli ve kesintisiz biçimde devam eden, muntazam olan, sıralı, düzgün

muttasıf : ara. * vasafa (bir şeyin özelliklerini belirtmek, nitelemek, betimlemek, sıfatlandırmak, vasıflandırmak), sıfat (niteleme, nitelik belirtme, özellik belirtme, vasıflandırma), vasıf (nitelik, özellik), ittisaf (nitelik kazanma, nitelenme, vasıflanma, muttasıf olma) * nitelenen, özelliği belirtilen, ittisaf eden, sıfatlanmış, vasıflanmış

muttasıl : ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek, kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek, bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), vuslat (birleşme, buluşma, erişme, kavuşma, ulaşma), ittisal (birleşme, bitişme, kavuşma, bir araya gelme) * birleşik, bitişik, kavuşmuş

mutteavvi : ara. * tavva (isteyerek yapmak, gönüllü olmak, kendi iradesiyle yönelmek) * isteyerek yapan, gönüllü olan, kendi iradesiyle yönelen, kendi isteği ve rızasıyla üstlenen, gönüllü olarak yerine getiren; cömert

mutualizm : lat. * mutuus (karşılıklı, birbirine bağlı, değiş tokuşa dayalı) + alis (ile ilgili, -a ait) + ismus (durum eki) * iki farklı organizma veya tarafın, aralarındaki etkileşim sonucunda her ikisinin de fayda sağladığı, karşılıklı yarara dayalı ve süreklilik gösterebilen bir ilişki veya işleyiş biçimi

mutvi : ara. * tavy (dürmek, katlamak, içe almak) * düren, katlayan, içine alan

muvacehe : ara. * vech (yüz, çehre, surat; suret; yön, taraf) * yüz yüze gelme, yüzleşme, karşılıklı durma, birbirine yönelme, yönelme

muvafakat : ara. * vafaka (uymak, denk gelmek, uyuşmak, uygun olmak, örtüşmek, mutabık kalmak, uzlaşmak, anlaşmak), vefk (uygun olma, uygunluk, uyma, muvafık olma), tevfik (uygun şartların bir araya gelmesiyle başarıya ulaşma) * uygunluk, uyma, anlaşma, rıza, müsaade, izin

muvaffak : ara. * vaffaka (uygun kılmak, başarıya ulaştırmak, nasip etmek), vefaka (uygun gelmek, uymak, uygun olmak, muvafık olmak) * hedeflenen sonuca ulaşmış, yaptığı işte başarı elde etmiş ve amacı gerçekleşmiş olan, başarmış, başarılı

muvaffakiyet : ara. * vaffaka (uygun kılmak, başarıya ulaştırmak, nasip etmek), muvaffak (hedeflenen sonuca ulaşmış, yaptığı işte başarı elde etmiş ve amacı gerçekleşmiş olan, başarmış, başarılı) + iyet (isim yapım eki) * başarı gösterme, başarılı olma, başarı

muvafık : ara. * vafaka (uymak, denk gelmek, uyuşmak, uygun olmak, örtüşmek, mutabık kalmak, uzlaşmak, anlaşmak), vefk (uygun olma, uygunluk, uyma, muvafık olma) * uygun, yerinde, denk; Türk musikisinde bir makam

muvahhid : ara. * vahid (bir, tek), tevhid (birleştirme) * birleyen, birleştirici olan, tevhid eden; Allah'ın birliğine inanan

muvaki : ara. * vakaa (düşmek, vuku bulmak, gerçekleşmek, meydana gelmek), vaki (vuku bulmuş, gerçekleşmiş) * gerçekleşmiş olan veya olacak olan, vaki olan veya olacak olan, isabetli düşen veya düşecek olan

muvakkat : ara. * vakt (zaman, vakit, süre), vakkata (zaman belirlemek, vakit belirlemek) * belirli bir zaman dilimiyle sınırlı, süreye bağlı, geçici, süreli, zamanlı, zaman belirlenmiş, belirli zamana ilişkin

muvakkaten : ara. * muvakkat (belirli bir zaman dilimiyle sınırlı, süreye bağlı, geçici, süreli, zamanlı, zaman belirlenmiş, belirli zamana ilişkin) + en (gibi, olarak) * geçici olarak, belirli bir zaman dilimi ile sınırlı olan, belirli bir süre ile geçerli olan, belirli bir süreye bağlı olan

muvakkit : ara. * vakt (zaman, vakit, süre), vakkata (zaman belirlemek, vakit belirlemek) * zaman belirleyen, vakit tayin eden; tam ayarlı saat

muvakkithane : ara., far. * vakt (zaman, vakit, süre), vakkata (zaman belirlemek, vakit belirlemek) (ara.) + hane (ev, mekan, yer) (far.) * muvakkitlerin (vakti tayin edenler) namaz vaktini ve saati tespit ettikleri, küçük çapta astronomi çalışmaları yaptıkları mekan

muvasala : ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek, kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek, bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), vuslat (birleşme, buluşma, erişme, kavuşma, ulaðma), ittisal (birleşme, bitişme, kavuşma, bir araya gelme) * birleşme, bitişme, kavuşma, bir araya gelme

muvaşşah : ara. * vaşaha (süslemek, bezemek) * süslenmiş, süslü, bezenmiş, bezeli

muvazaa : ara. * vaza (gizlice anlaşmak, danışıklı hareket etmek) * tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla gerçek iradelerine uymayan, göstermelik bir işlem yapıp gerçekteki başka bir durumu gizledikleri danışıklı ve aldatıcı hukuki işlemi, danışıklı dövüş

muvazat : ara. * vaza (gizlice anlaşmak, danışıklı hareket etmek) * bir hukuki ilişkinin taraflarının, üçüncü kişileri aldatmak amacıyla gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak konusunda yaptıkları gizli anlaşma

muvazene : ara. * vezene (tartmak, ölçmek, ağırlık bakımından değerlendirmek, hesaplamak) * birden fazla unsurun güç, değer, miktar veya etki bakımından birbirini aşmayacak şekilde dengede tutularak uyumlu ve ölçülü bir durum oluşturması, ölçme, tartma, denklik, uygunluk

muvazi : ara. * vazy (karşı karşıya gelmek, denk düşmek, paralel olmak) * birbirine yaklaşmadan ve kesişmeden aynı doğrultuda ilerleyen veya anlam bakımından birbirine denk olan, paralel

muvazzaf : ara. * vazafa (görevlendirmek, görev vermek), vazife (görev) * belirli bir görevle görevlendirilmiş, kendisine vazife verilmiş ve bu görevi düzenli, sürekli ve yükümlülük altında yerine getirmekle sorumlu olan

muveddet : ara. * vadda (sevmek), mevdud (sevilmiş, sevgi gösterilmiş) * sevilen (wedding (nikah, düğün, evlenme) (ing.) )

muyancı : far., tür. * miyan (orta, ara, iki şeyin arası) (far.) + cı (yapan, eden eki) (tür.) * iki taraf arasında duran, aradaki ilişkiyi düzenleyen, uzlaştıran veya iletişimi sağlayan, arabulucu

muyessir : ara. * yessere (kolaylaştırmak) * kolaylaştıran

muylu : tür. * muyl (milin veya eksenin ucunda bulunan silindirik çıkıntı, dönmeyi sağlayan parça) * başka bir parça için dönme ekseni işlevini gören, silindir biçiminde parça; bir milin yatağında dönmesini sağlayan bölüm

muymul : tür. * muy (avcı kuşların çıkardığı seslerden veya avlanma sırasındaki ani hareketlerden ses yansımalı kelime) + mul (isim/sıfat yapım eki) * yırtıcı kuşlar ailesinden atmaca ve doğan gibi küçük veya orta boylu avcı kuşların genel ismi

muz : far., ara. * muz (muz bitkisi ve bu bitkinin uzun, kabuklu, tatlı meyvesi) (far.), mavz (ara.) * tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen bir bitkinin ürünü olan, kabuğu soyularak yenilen, besleyici ve tatlı aromalı meyve

muza’bir : ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek, sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, kitap), izbar (yazma) * hokkabaz (Zauberer (sihirbaz) (alm.) )

muzaf : ara. * azafa (eklemek, ilave etmek, katmak, bağlamak, ilintilemek, ilişkilendirmek), izafe (eklenme, ilave olma, ilinme, ilintilenme, katılma; Arapça gramerde bağıl cümle veya isim tamlaması) * eklenen, ilave edilen, katılan, bağlanan, ilintilenen, tamlanan

muzaffer : ara. * zafara (zafer kazanmak, galip gelmek, yenmek) * savaş, mücadele veya herhangi bir rekabet ortamında üstün gelen, galip olan veya başarıya ulaşan, galip, yenmiş, zafer kazanmış

muzafferane : ara. * muzaffer (zafer kazanmış, üstün gelmiş) (ara.) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) * muzaffer bir üslupla, zafer kazanmışçasına

muzafun ileyh : ara. * azafa (eklemek, ilave etmek, katmak, bağlamak, ilintilemek, ilişkilendirmek, tamlamak), izafe (eklenme, ilave olma, ilinme, ilintilenme, katılma, tamlama), muzaf (bağlı, katılmış, eklenmiş, ilintilendirilmiş, tamlanmış) + en (gibi, olarak) + iley (-a doğru, yönelim) + h (o) * tamlamanın ikinci öğesi, tamlayan

muzahat : ara. * daha, zaha (benzemek, benzerlik göstermek, eşdeğer olmak, denk düşmek) * benzerlik, eşdeğerlik, denk olma durumu

muzaheret : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * yardımcı olma, arka çıkma, arkalama

muzahi : ara. * daha, zaha (benzemek, benzerlik göstermek, eşdeğer olmak, denk düşmek) * benzeyen, benzeyici

muzahir : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * belirgin, gözle görülür veya açıkça ortaya çıkan; bir şeyi açıkça gösteren, ortaya koyan veya görünür hale getiren

muzahzihi : ara. * zahzaha (uzaklaştırmak, kenara çekmek, yerinden biraz oynatmak) * uzaklaştıran, kenara çeken, yerinden oynatan, kurtaran; sıkıntıdan, tehlikeden ya da cezadan kurtaran

muzdarib : ara. * daraba (vurmak, çarpmak, darbelemek; sarsılmak, karışmak, çalkalanmak), idtirab, iztirab (çarpışma, iç çatışma, sıkıntı içinde olma) * iç huzuru bozulmuş, kararsızlık ve tedirginlik içinde bulunan, acı çeken, ıstırap duyan, üzüntü veya sıkıntı içinde olan

muzdecir : ara. * zacara (azarlamak, men etmek, engellemek, sakındırmak; kabul ettirmek, zorla kabul ettirmek, itaat ettirmek, vazgeçirmek), muzdecer (azarlayan, men eden, engelleyen, sakındıran; kabul ettiren, zorla kabul ettiren, itaat ettiren, vazgeçiren), izdicar (kabul ettirme, zorla kabul ettirme, itaat ettirme, vazgeçirme; kişinin kendi iradesiyle bir davranıştan vazgeçmesi, geri durması ve kendini o fiilden alıkoyması) * yasağı kabul edip ona göre davranan; meneden

muzebzebi : ara. * zebzebe (bocalamak) * bocalayan

muzekki : ara. * zakka (temizlemek, arındırmak, geliştirmek, tezkiye etmek) * doğruluğunu ve güvenilirliğini teyit eden, temizleyen, tezkiye eden

muzekkir : ara. * zekkere (hatırlamak, hatırlatmak, anmak, zikretmek), zikr (hatırlama, anma) * hatırlatan, anan, zikreden

muzellil : ara. * zalla, zallala (aşağı olmak, hor görülmek, alçalmak; aşağılamak, hor görmek, alçalmak, zelil etmek), zelil (rezil, aşağılık, hakir) * aşağılayan, onurunu kıran, itibarını zedeleyerek güçsüz ve değersiz bir konuma iten, aşağılayan, hakir kılan, zelil eden, rezil eden

muzevvic : ara. * zevvece (eşleştirmek, çiftleştirmek) * eşleştiren, çiftleştiren

muzeyyin : ara. * zeyyene (süslemek, bezemek) * süsleyen, bezeyen

muzhib : ara. * zehebe (ayırmak, ayrılmak, gitmek, uzaklaşmak, gidermek) * gideren, ortadan kaldıran, ayıran

muzır : ara. * darr, zarr (zarar vermek), mudirr * zarar veren, zararlı

muzill : ara. * zalla (aşağılamak, hakir görmek, küçük görmek, zelil görmek, zelil kılmak, alçaltmak, haysiyetsiz ve hakir etmek) * zelil eden, rezil eden, aşağılayan

muz'in : ara. * ezene (izin vermek) * izin veren

muz'in : ara. * zaa (boyun eğmek, itaat etmek, kabullenmek) * boyun eğen, itaat eden, kabullenen, saygılı olan

muzip : ara. * azb (tatlı), adaba, azaba (engel olmak, ıstrırap vermek, sıkıntı vermek), azab (skıntı, ıstırap) * sıkıntı veren, engel olan, ıstırap veren (“tatlılığı gidermek” kök anlamından türeme)

muzlim : ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak; haksızlık yapmak, adaletsizlik yapmak), zulm (haksızlık, adaletsizlik), izlam (karanlık olma, zulme tutulma) * açıkça anlaşılmayan, sonu belli olmayan, gizli, şüpheli, meçhul; karanlık olan; karanlıkta bırakan

muzmahil : ara. * zamhala (yok olmak, silinmek, ortadan kalkmak) * zamanla gücünü, etkisini veya varlığını kaybederek dağılan, çözülüp silinen ve sonunda tamamen ortadan kalkma sürecine girmiş olan, yok olan, silinen, ortadan kalkan

muztar : ara. * darra, zarra (sıkmak, sıkıntı vermek, daraltmak, zorlamak, zarar vermek), idtirar, iztirar (zorlama, mecbur etme, çaresiz brakma, darlık verme, sıkma; mecburiyet, baskı altında olma; mecbur olma, çaresiz olma), darar (zarar, zorlanma, sıkıntı, darlık, daralma) * bir işi, bir davranışı yapmak zorunda kalmış, zorlandığı için aksini yapamaz, başka türlü davranamaz duruma gelmiş, çaresiz (kimse), mecbur

muzzemmilu : ara. * zamala (örtmek, bürümek, kaplamak, sarmak, sarmalamak), zemmil (örtü) * örtünen, bürünen, kaplanan, sarılan, sarmalanan

mü : tür. * mü (soru eki) * örneğin “gördü mü?”

mü’min : ara. * amana (inanmak, güvenmek, emin olmak, itimat etmek), emin (güvenilir, güvenli, güvenilir, inanılır, korumalı), emanet (güvenme, inanma), iman (inanç, güven, emin olma, güven duyma, koruma altında olduğuna kanaat, amen) * iman eden, inanan, kani olan, güvenen, emin olan

mübadele : ara. * badala (değiştirmek, karşılıklı olarak değiştirmek, birbirine vermek, değiş tokuş etmek, başkalaştırmak, mübadele etmek) * değiştirme, karşılıklı olarak değiştirme, birbirine verme, değiş tokuş etme karşılıklı olarak değiştirmek,, başkalaştırmak, değişim, değiştirme, değiş tokuş

mübadil : ara. * badala (değiştirmek, karşılıklı olarak değiştirmek, birbirine vermek, değiş tokuş etmek, başkalaştırmak, mübadele etmek) * değiştirilmiş, mübadele edilmiş, başkasının yerine getirilmiş

mübah : ara. * abaha (serbest bırakmak, izin vermek, helal kılmak, günah veya sevap olmamak) * dini ve hukuki bakımdan yapılması da terk edilmesi de kınama veya sorumluluk doğurmayan, yapılmasına izin verilen, yapılması günah veya sevap olmayan

mübahase : ara. * bahasa (araştırmak, incelemek, bir konuyu eşeleyerek ortaya çıkarmak) * bir meselenin farklı yönlerini delil, görüş ve itirazlarla ele alarak hakikate veya doğru sonuca ulaşmak amacıyla yapılan düzenli, karşılıklı ve akli tartışma

mübalağa : ara. * balağa (büyütmek, abartmak, haddi aşmak, aşırılaşmak, çok olmak) * büyütme, abartma, haddi aşma, aşırılaşma

mübarek : ara. * baraka (çokluk olmak, bolluk olmak, fazla olmak) * çoklanmış, çokluk verilmiş, bol kılınmış, bereket verilmiş, hayırlı, uğurlu, bereketli; kutsal

mübareze : ara. * baraza (ortaya çıkarmak, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, gelmek, meydana çıkmak, belirmek), ibraz (sunma, ortaya çıkarma), bariz (açık, aşikar, sahih, meydanda olan, ortada açıkça görünür ve farkedilir olan) * karşılıklı meydana çıkma, çarpışma, dövüşme

mübariz : ara. * baraza (ortaya çıkarmak, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, gelmek, meydana çıkmak, belirmek), ibraz (sunma, ortaya çıkarma), bariz (açık, aşikar, sahih, meydanda olan, ortada açıkça görünür ve farkedilir olan) * karşılıklı meydana çıkan, çarpışan, dövüşen

mübaşeret : ara. * başara, başşara (eriştirmek; karşısına çıkmak, temas ettirmek, dokunmak, doğrudan temas etmek, bizzat yapmak, deriye dokunmak; sevindirici haber vermek, yüzü güldüren bir haberi ulaştırmak, müjdelemek, iyi haber vermek), buşra (müjde), başar, beşer (ten, cilt, deri; insan) * bir işi aracı olmaksızın doğrudan doğruya kendisi yapma, fiilin icrasına bizzat temas etme ve özellikle hukuki-idari bağlamda verilen bir görevi doğrudan yerine getirme; bir işi üstlenip bizzat yapma; bir şeyi diğerine bitiştirme; iki insan teni birbirine temas etme; müjdeleme, iyi haber verme

mübaşir : ara. * başara, başşara (eriştirmek; karşısına çıkmak, temas ettirmek, dokunmak, doğrudan temas etmek, bizzat yapmak, deriye dokunmak; sevindirici haber vermek, yüzü güldüren bir haberi ulaştırmak, müjdelemek, iyi haber vermek), buşra (müjde), başar, beşer (ten, cilt, deri; insan) * bir işi aracı olmaksızın doğrudan doğruya kendisi yapma, fiilin icrasına bizzat temas etme ve özellikle hukuki-idari bağlamda verilen bir görevi doğrudan yerine getirme; bir işi üstlenip bizzat yapma; bir şeyi diğerine bitiştirme; iki insan teni birbirine temas etme; müjdeleyen, iyi haber veren

mübaya : ara. * bay’a (satmak, satın almak; biat etmek, anlaşmak, bağlılık göstermek, bey‘at etmek, bağlılık sözü vermek), biat (biat, anlaşma, bağlılık) * satın alma, alım-satım, anlaşma yapma, bağlılık gösterme

mübayenet : ara. * bayana (ayrı düşmek, ayrılmak, birbirinden farklı olmak) * iki şeyin veya tarafın mahiyet, hüküm, durum veya konum bakımından ortak noktadan koparak birbirinden açık ve belirgin şekilde ayrılmış olma durumu, karşıtlık, zıtlık, ayrılık

mübeccel : ara. * baccala (yüceltmek, tazim etmek, ululamak) * kıymeti ve itibarı yüksek görülen ve saygı, hürmet ve tazimle anılan; toplumsal, ahlâki veya sembolik bakımdan yüceltilmiş ve değer atfedilmiş (kişi, makam veya şey); kadın ismi

müberkaa : ara. * barkaʿa (örtmek, kaplamak, örtüyle kapatmak, perdelemek), burka (her taraftan kapalı, giyenin önünü görmesi için sadece yüz kısmı kafesli olarak açık olan çarşaf, kadınların yüz örtüsü, peçe; Kabe örtüsü; yedinci kat gök) * Türk musikisinde kullanılan, seyir ve dizi yapısı bakımından sesleri kısmen “örtülü”, yumuşak geçişli ve kapalı bir ifade hissi veren; adını mecazen perdeleme ve örtülülük anlamından alan bir makam

müberra : ara. * baraa (temize çıkmak, aklanmak, uzak olmak, arınmak), barraa (temize çıkarmak, beri kılmak, aklamak) * temize çıkmış, beri kılınmış, aklanmış, suçsuzluğu ortaya çıkmış

mübeşşir : ara. * başara, başşara (eriştirmek; karşısına çıkmak, temas ettirmek, dokunmak, doğrudan temas etmek, bizzat yapmak, deriye dokunmak; sevindirici haber vermek, yüzü güldüren bir haberi ulaştırmak, müjdelemek, iyi haber vermek), buşra (müjde), başar, beşer (ten, cilt, deri; insan) * bir kimseye sevinç, umut veya ferahlık veren haberi bizzat ileten, bu haberle muhatabın hal ve yüz ifadesinde olumlu bir değişim meydana getiren

mübeyyiz : ara. * bayyada (beyazlatmak, temize çekmek, karalamayı aslına uygun ve düzgün hale getirmek) * özellikle yazı ve belge bağlamında, taslak veya müsvedde halindeki metni düzenleyip temiz ve okunur bir biçime sokan, mecazen de bir işi arındıran, netleştiren ve düzgün hale getiren

mübin : ara. * bana, beyyene (açıklamak, açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak, bildirmek, duyurmak, belirtmek, meydana çıkarmak, ifşa etmek; ispatlamak), beyan (açığa çıkma, açığa çıkarma, ortaya çıkma, ortaya çıkarma, oluşum, oluşturma, aydınlanma, bildirme, bildiri, açıklama, izahat, anons, duyuru, ilan) * apaçık, açıklanmış, beyan edilmiş

müblis : ara. * balasa (ümidini yitirmek, umutsuzluğa düşmek; ümit yitirtmek, umudunu kırmak), iblis (ümit yitirten, umutsuzluğa düşüren) * ümidini yitirmiş, umutsuzluğa kapılmış

mübrem : ara. * barama (sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak, geri dönülmez hale getirmek; kararlaştırmak, kesinleştirmek, sabitlemek, anlaşmak, tasdik etmek) * hükmü kesinleşmiş, değiştirilemez ve ertelenemez bir zorunluluk veya durum haline gelmiş; artık çözülmesi veya geri çevrilmesi mümkün olmayan, kesinlik ve bağlayıcılık kazanmış

mübrim : ara. * barama (sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak, geri dönülmez hale getirmek; kararlaştırmak, kesinleştirmek, sabitlemek, anlaşmak, tasdik etmek), ibram (kararlaştırma, anlaşma, tasdik, kesinleşirme, sabitleme, muhkem kılma; ısrarla rica etme, usandırıncaya kadar üzerine düşme; usandırma, yıldırma; ipi sağlam bükme) * kararlı, kararlaştıran, kesinleştiren, tasdik eden, sabitleyen, muhkem kılan

mübteda : ara. * bedee (başlamak, başlatmak), ibtida (baş taraf; ilk, evvel; başlangıç; en önce, başta), ibtidai (ilkel) * başlangıç, baş taraf; isim cümlelerinde özne (fail) durumunda bulunan kelime veya kelime öbeği

mücadele : ara. * cadala (boğuşmak, savaşmak, vuruşmak, uğraşmak, mücadele etmek, çarpışmak, gayret göstermek, çabalamak, tartışmak, münakaşa etmek) * boğuşma, uğraşma, savaşma, çarpışma, gayret gösterme, çabalama, tartışma, münakaşa

mücahit : ara. * cahada (gayret etmek, uğraşmak, çabalamak, savaşmak, azmetmek, fedakarlık etmek), cihad (çaba, gayret, uğraş) * gayret eden, çabalayan, uğraşan, azmeden, savaşan

mücamaa : ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir araya getirme, birleşme), cem’an (topluca, hepsi birden, bütünü, bütünüyle, tümü, tümüyle, cümleten) * bedeni birleşme, cinsel birliktelik, cinsel birleşme, cinsel ilişki, cima

mücavir : ara. * cara (akmak, çekmek, sürüklemek; yanında oturmak, komşu olmak, yakınlık göstermek; korumak, himaye etmek, desteklemek, yanında olmak), cari, cariye (koruyan, himaye eden, destekleyen, yardım eden, hizmet sağlayan), car (komşu), civar (çevre, yöre, etraf; yakın yer, yakın komşu) * çevrede olan, yakında olan, etrafta olan, çevreleyen, komşu

mücazat : ara. * cezza (cezalandırmak, karşılığını vermek, mükafatlandırmak), ceza (karşılık, mükafat), tecziye (bir kimseye yaptığı davranışın karşılığı olarak ceza verme, cezalandırma, karşılıklandırma), muczi (karşılıklandıran, karşılığını veren) * karşılık, cezalandırma

mücbir : ara. * cabara (zorlamak, baskı yapmak, mecbur etmek), cebr (zorlama, baskı yapma, mecbur etme) * zorunlu, zorlayıcı, zorlayan, icbar eden, mecburi

mücehhez : ara. * cehheze (hazırlamak, donatmak, teçhiz etmek), techizat (donanım, donatım, donatma), cihaz (donanım, donatım, donatma, alet, araç, gereç, mekanizma) * donanmış, donatılmış, hazırlanmış, teçhiz edilmiş

mücella : ara. * calla (açmak, ortaya çıkarmak, berraklaştırmak, parlatmak, cilalamak, tecelli ettirmek) * açılmış, netleşmiş, berraklaşmış, parlamış, bulanıklığı giderilmiş, açıklığa kavuşmuş, parlak ve apaçık hale gelmiş

mücellid : ara. * callada (deri kaplamak, ciltlemek, deriyi işlemek; deriye temas etmek, deriye vurmak, kırbaçlamak, kamçılamak), cellad (deriye vuran, kırbaçlayan, kamçılayan), cild (sayfaların, yaprakların birbirine dikilmesi, yapıştırılması ve bez veya kağıtla kaplanmasıyla oluşturulmuş defter, kitap veya dergi kapağı, kitap kabı, toplanmış sayfalar; deri (vücudu "der"leyen ve kaplayan, içine alan yapı) * ciltleyen, deri kaplayan, ciltçi

mücellithane : ara., far. * callada (deri kaplamak, ciltlemek, deriyi işlemek; deriye temas etmek, deriye vurmak, kırbaçlamak, kamçılamak), mucellid (ciltleyen, deri kaplayan, ciltçi) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * kitapların ciltlendiği, onarıldığı ve muhafazaya hazır hale getirildiği yer, cilt atölyesi, kitap cildi yapılan mekan

mücenneb : ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak, yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek; çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), cenb (yan, taraf) * bir şeyin merkezinden veya asıl konumundan yana doğru ayrılmış, kenarda bırakılmış, uzak tutulmuş, bir tarafa yönelmiş

mücenneb-i kebir : ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak, yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek; çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), mucenneb (bir şeyin merkezinden veya asıl konumundan yana doğru ayrılmış, kenarda bırakılmış, uzak tutulmuş, bir tarafa yönelmiş) + i (tamlama eki) + kebir (büyük, ulu, yüce) * Türk musikisinde tam aralık ile küçük aralık arasında yer alan, asıl aralıklardan yana doğru sapmış kabul edilen ve “büyük” niteliğiyle daha geniş duyulan, melodik seyir ve makam karakteri üzerinde belirleyici etkisi olan özel bir ses aralığı

mücenneb-i sağiyr : ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak, yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek; çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), mucenneb (bir şeyin merkezinden veya asıl konumundan yana doğru ayrılmış, kenarda bırakılmış, uzak tutulmuş, bir tarafa yönelmiş) + i (tamlama eki) + sağir (küçük) * Türk musikisinde tam aralıklardan yana doğru sapmış kabul edilen mücenneb aralığının daha dar ve küçük olan türünü ifade eden, makamların ince perde ilişkileri ve duyusal karakteri üzerinde etkili özel bir ses aralığı

mücenneb-ur remel : ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak, yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek; çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), mucenneb (bir şeyin merkezinden veya asıl konumundan yana doğru ayrılmış, kenarda bırakılmış, uzak tutulmuş, bir tarafa yönelmiş) + el (ön ek, artikel) + remel (kum, yumuşaklık, akışkan ritim) * Türk musikisinde remel usulü ve karakteri esas alınarak oluşturulmuş, ancak ana remel dizisinden yan bir yol ve tali bir ses düzeniyle ayrılan, melodik seyri daha esnek ve geçkileri belirgin bir makam

mücerreb : ara. * caraba (denemek, sınamak, test etmek), tecrübe (sınav, sınama, test, deneme) * tecrübe edilmiş, denenmiş, sınanmış

mücerred : ara. * carada (soymak, soyutlamak, yalnız bırakmak, yalnızlaştırmak, arındırmak), tecrid (soyutlama, yalnız bırakma), incirad (mücerred olma, yalnız bırakılma, tecrid edilme, soyutlanma; soyunma) * çıplak, soyut, arınmış, yalnız, sade, saf

mücerrep : ara. * caraba (denemek, sınamak, test etmek), tecrübe (sınav, sınama, test, deneme) * tecrübe edilmiş, denenmiş, sınanmış

mücerret : ara. * carada (soymak, soyutlamak, yalnız bırakmak, yalnızlaştırmak, arındırmak), tecrid (soyutlama, yalnız bırakma), incirad (mücerred olma, yalnız bırakılma, tecrid edilme, soyutlanma; soyunma) * çıplak, soyut, arınmış, yalnız, sade, saf

mücessem : ara. * cesseme (somutlaştırmak, vücuda getirmek, bedenlendirmek, bedene büründürmek; şekillendirmek, şekil vermek, biçimlendirmek), cesim (büyük, iri, cüsseli), cesamet (irilik, büyüklük, büyük olma), cism (şekilli madde; somut olgu, beden, gövde, vücut) * cisimlenmiş, bedenlenmiş, vücuda gelmiş, fiziksel varlık halini almış

mücevher : ara. * cevhr (öz, esas, temel, ayırt edici nitelik; maden ve değerli taşların doğal halde bulunan ve işlenebilir ham madde olan özü veya özümsenebilir kısmı) * bir varlığın veya kavramın en kıymetli, en saf ve ayırt edici özü; altın, gümüş gibi değerli madenler ve elmas, zümrüt gibi değerli taşlar kullanılarak yapılan, genellikle vücuda veya elbiselere takılan kolye, küpe, yüzük gibi süs eşyası, değerli taş

mücevherat : ara. * mucevher (bir varlığın veya kavramın en kıymetli, en saf ve ayırt edici özü; değerli taş) + at (çoğul eki) * mücevherler, süs eşyaları, değerli taşlar

mücibe : ara. * caba, cavb (yanıtlamak, talebe veya soruya karşılık vermek, cevap vermek, karşılık oluşturmak, gerektirmek, lazım olmak, gerekmek, zorunlu olmak, uygun olmak, icab etmek), icabet (yanıt, soruya karşı verilen açıklama, çağrıyı karşılama, talebe karşılık verme, cevap verme, yanıtlama, kabul), mucib (icabet eden, cevap veren, yanıtlayan) + e (isim yapım eki) * bir fiilin, sebebin veya şartın doğal ve zorunlu sonucu olarak ortaya çıkan, bir hükmü veya sonucu doğuran neden

mücmel : ara. * camala (cem etmek, toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek, bütünlemek) * toplanmış, bir araya getirilmiş, birleştirilmiş, bütünlenmiş; ayrıntılara girilmeden genel hatlarıyla ifade edilmiş, kapsamı belli olmakla birlikte detayları açıkça belirtilmemiş ve açıklamaya muhtaç bulunan

mücrim : ara. * cereme (kesmek, koparmak; suç işlemek, suçlu olmak, günah kazanmak, günah işlemek), cerreme (suç saymak, suçlu ilan etmek, kriminalize etmek), curm (suç, kabahat, günah), tecrim (bir fiili suç sayma veya suç olarak nitelendirme, bir kimseyi suçlu ilan etme veya hakkında suç isnadında bulunma) * suçlu, günahkar

müctehid : ara. * cahada (güç harcamak, kuvvet sarfetmek, gayret etmek, çabalamak), cehd (güç harcama, kuvvet sarfetme, gayret, çaba), cihad (çaba, gayret, uğraş), ictihad (kudret ve kuvvetini tam kullanarak çalışma, gayret etme, çabalama, çalışma; anlayış; kanaat) * çaba gösteren, çabalayan, gayret eden, bütün gücünü sarf eden

müctemi : ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir araya getirme, birleşme), ictima (toplanma, toplantı, bir araya gelme) * toplayan, bir araya getiren, birleştiren; İslam hukukunda şer‘i delillerden hüküm çıkarabilmek için bütün ilmi gücünü ve zihni çabasını kullanan, nassları yorumlama ve yeni meselelerde hüküm üretme yetkinliğine sahip alim

mücver : ara. * cavara (haksızlık etmek; yolundan sapmak; eğrilmek) * asıl doğrultusundan sapmış, eğrilmiş veya doğru ölçüden uzaklaşmış; adaletten, doğruluktan ayrılmış; genellikle kabak, patates, soğan ve un ile hazırlanan, baharatlarla lezzetlendirilen ve kızartma yöntemiyle pişirilen bir tür sebze kızartması

müçtehit : ara. * cahada (güç harcamak, kuvvet sarfetmek, gayret etmek, çabalamak), cehd (güç harcama, kuvvet sarfetme, gayret, çaba), cihad (çaba, gayret, uğraş), ictihad (kudret ve kuvvetini tam kullanarak çalışma, gayret etme, çabalama, çalışma; anlayış; kanaat) * çaba gösteren, çabalayan, gayret eden, bütün gücünü sarf eden

müdafa : ara. * dafa’a (korumak, savunmak, karşı koymak, direnmek, def etmek; vurmak, savmak, tepmek, kovmak, uzaklaştırmak, itmek, dürtmek, tepmek, darbelemek; püskürmek, fırlamak, şiddetle taşmak, (yanardağ) patlamak; tek seferde, tek kerede, tek kezde olmak) * savunma, koruma, müdahale etme, karşı koyma, direnme

müdafi : ara. * dafa’a (korumak, savunmak, karşı koymak, direnmek, def etmek; vurmak, savmak, tepmek, kovmak, uzaklaştırmak, itmek, dürtmek, tepmek, darbelemek; püskürmek, fırlamak, şiddetle taşmak, (yanardağ) patlamak; tek seferde, tek kerede, tek kezde olmak), mudafa (savunma, koruma, müdahale etme, karşı koyma, direnme) + i (ile ilgili, -a ait) * savunan, koruyan, müdahale eden, karşı koyan, direnen

müdahale : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma) * bir işin, sürecin veya durumun içine dışarıdan girerek yönünü değiştirme, etkileme veya kontrol altına alma

müdahil : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), mudahale (bir işin, sürecin veya durumun içine dışarıdan girerek yönünü değiştirme, etkileme veya kontrol altına alma) * giren, içine giren, dahil olan, müdahale eden

müdam : ara. * dama (sürmek, devam etmek, kesintisiz olmak), daim (süregelen, sürekli, devamlı, kalıcı), devam (sürme, daim olma, sürekli olma hali) * kesintisiz şekilde süren, süreklilik gösteren, devamlılık niteliği taşıyan

müdana : ara. * dana (yakın olmak, yaklaşmak, aşağı olma, alçak olmak), dani (yakın, alçak, aşağı) * yakınlık, yaklaşma, samimiyet

müdara : ara. * dara (birini idare etmek, hoş görmek, yumuşak davranmak) * bir kimseyle açık çatışmaya girmeden, gönlünü hoş tutarak ve incitmeden geçinme, diplomatik ve temkinli davranma yoluyla ilişkileri sürdürme tutumu; kin ve düşmanlığı örtüp zahiren dost gibi davranma, iyi geçinme, güler yüzle idare etme

müdavele : ara. * dala (çevirmek, döndürmek, dönmek, devretmek, el değiştirmek), davala (dönüşümlü kılmak, karşılıklı devretmek, elden ele geçirmek) * çevirme, döndürme; el değiştirme, devretme; iktidar, devlet, servetin veya kudretin el değiştirmesi

müdavi : ara. * deva (iyileştirmek, çare bulmak), deva (çare, ilaç) * hastalığı gidermek amacıyla tedavi uygulayan, şifa vermeye çalışan, klasik metinlerde hekim veya iyileştirici kimse

müdavim : ara. * dama (sürmek, devam etmek, kesintisiz olmak), daim (süregelen, sürekli, devamlı, kalıcı), devam (sürme, daim olma, sürekli olma hali), madamet (sürme, süreklilik, devamlılık, daimiyet) * süren, devam eden, daim olan, sürekli devam eden, devamlı, düzenli olarak yapan

müddei : ara. * da’a (çağırmak, çağrı yapmak; istemek, arzulamak, yalvarmak), da’i (çağıran, davet eden, çağrı yapan) * bir sav öne süren, dava eden, davacı

müddeialeyh : ara. * da’a (çağırmak, çağrı yapmak; istemek, arzulamak, yalvarmak), muddei (bir sav öne süren, dava eden, davacı) + aley (üstünde, üzeri, üstü) + h (o) * hakkında hukuk davası açılan gerçek veya tüzel kişi

müddeiumumi : ara. * da’a (çağırmak, çağrı yapmak; istemek, arzulamak, yalvarmak), muddei (bir sav öne süren, dava eden, davacı) + umum (genel) + i (ile ilgili, -a ait) * kamu adına ve yararına, kamu haklarını savunmak ve hukuku yerine getirmek amacıyla, sanıkları kovuşturan, yargıç önüne getiren görevli, savcı

müddessir : ara. * dasara (örtmek, kaplamak, bürümek, sarmak), desar (üst örtüsü, dış giysi, örtü ), desr (örtme, sarma, kaplama, bürüme), tedessur (bir örtüye veya elbiseye bürünme, örtünüp sarınma; mecazen içine kapanma veya kendini dış dünyadan soyutlama) * örtünen, bürünen, örtüsüne bürünen, sarınan, örtünmüş, bürünmüş, sarınmış

müddet : ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım etmek; çoğaltmak, artırmak) * süre, zaman, vakit

müdebbir : ara. * dubur, dabr (arka, sırt, arka taraf; kıç, göt, makat; kök, son, nihayet), dabara (arkasından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek, yönetmek, idare etmek, planlamak), debbere (sonunu düşünerek düzenlemek, planlamak, yönetmek), tedbir (bir işin sonucunu önceden düşünerek gerekli önlemleri alma, planlama, düzenleme ve yönetme; ihtiyatlı davranma, önlem, planlama, önlem alma, yönetim) * bir işin sonucunu ve akıbetini düşününerek, hesaba katarak onu düzenleyen, yöneten ve planlayan

müdeccen : ara. * dacana ((evcilleştirmek, alıştırmak; yerleşik hale getirmek) * vahşi veya serbest halde iken insan eliyle evcilleştirilmiş, yerleşik düzene alıştırılmış veya doğal sertliğini kaybederek yumuşamış olan; İber Yarımadası'nda daha önce Arapların yönetimi altında bulunan Endülüs'te, Reconquista (Yeniden fetih) süreci ve izleyen dönemde Katolik yönetimi altında yaşayan İspanya Müslümanları

müdekkik : ara. * dakik (ince, hassas, narin), dakka (ufalamak, inceltmek, ayrıntılandırmak, incelemek, inceltmek, dikkatle araştırmak; vurmak, yıkmak, ezmek, ezip ufalamak, yerle bir etmek, düzlemek, dümdüz etmek) * bir meseleyi yüzeysel değil derinlemesine ve ayrıntılarına kadar inceleyen, titiz ve dikkatli araştırma yapan

müdellel : ara. * dalala (delil göstermek, yol göstermek; kanıtlamak) * bir görüşü veya hükmü destekleyen açık delillere dayandırılmış, kanıtlarla temellendirilmiş ve ispat edilmiş

müderris : ara. * darasa (okumak, çalışmak, ders görmek, incelemek, araştırmak, kitap okumak, öğrenmek; eskimek, silinmek), ders (okuma, çalışma, inceleme, araştırma, öğrenme), medrese (derslik, dershane, okul) * öğretmen, ders veren; Osmanlı Devleti ve Selçuklular'da devlet ve toplum yapısında günümüz üniversite öğretim üyesi

müdevven : ara. * devvene (yazıya geçirmek, kaydetmek, tedvin etmek), tedvin (yazıya geçirme, kaydetme) * sözlü olarak bulunan (bilgi), yazıya geçirilmiş, kayda alınmış, kaydedilmiş, sistemli hale getirilmiş

müdevvenat : ara. * devvene (yazıya geçirmek, kaydetmek, tedvin etmek), mudevven (sözlü olarak bulunan (bilgi), yazıya geçirilmiş, kayda alınmış, kaydedilmiş, sistemli hale getirilmiş) + at (çoğul eki) * sözlü olarak bulunanlar (bilgi), yazıya geçirilmişler, kayda alınmışlar, kaydedilmişler, sistemli hale getirilmişler

müdevver : ara. * daara (dönmek, çevresinde dönmek, hareket etmek, çevirmek, yuvarlamak), dairat (döngü, dönüş, çember, halka), devr (devir, döngü, dönem, çağ, epok, periyod) * yuvarlak veya dairesel biçime sahip olan, sürekli dönen veya çevrilen; daimi veya döngüsel olarak düzenlenmiş

müdir : ara. * dara (dönmek, çevresinde dönmek, hareket etmek, çevirmek, yuvarlamak; yönetmek), daire (bir merkezi noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın 360 derece döndürülmesiyle oluşan şekil; çember, halka, çevrim, döngü, devir, dönem, çağ), idare (çevirme, döndürme) * bir kurum, iş yeri veya topluluğu yöneten, işleri düzenleyen ve yönetim sorumluluğunu üstlenen, idareci, yönetici, müdür

müdire : ara. * mudir (bir kurum, iş yeri veya topluluğu yöneten, işleri düzenleyen ve yönetim sorumluluğunu üstlenen, idareci, yönetici, müdür) + e (dişil eki) * bir kurum, iş yeri veya topluluğu yöneten, işleri düzenleyen ve yönetim sorumluluğunu üstlenen, idareci, yönetici (kadın)

müdiriyet : ara. * mudir (bir kurum, iş yeri veya topluluğu yöneten, işleri düzenleyen ve yönetim sorumluluğunu üstlenen, idareci, yönetici, müdür) + iyet (isim yapım eki) * bir kurum, kuruluş veya iş yerinin yönetim ve idaresini üstlenme, yöneticilik yetkisi ve sorumluluğu, idarecilik, yöneticilik, müdürlük

müdrik : ara. * daraka (akıl etmek, kavramak, anlamak, yakalamak, kapmak, idrak etmek, erişmek, yetişmek; yönlenmek, ulaşmak, erişmek, yürümek, ayak basmak, adımlamak; en aşağı kat, her şeyin dibi, aşağı inen basamak), tedarik (eriştirme, ulaştırma), idrak (anlama, yönlenme, erişme, kavrama, yakalama, kapma; yetişme, ulaşma, bir şeyin ulaşılabilen en derin noktası) * bir şeyi fark eden, anlayan, kavrayan, idrak eden

müdrike : ara. * mudrik (bir şeyi fark eden, anlayan, kavrayan, idrak eden) + e (dişil eki) * bir şeyi fark eden, anlayan, kavrayan, idrak eden (kadın)

müdrir : ara. * darrara (akmak, yağmak, damlamak, dökmek, dökülmek, sızmak, boşalmak), idrar (akma, yağma, sızma, dökülme, damlama) kelimelerinden türene sıfat * idrar söktürücü, idrar yaptırıcı, akış sağlayıcı, akıtıcı

müdür : ara. * dara (dönmek, çevresinde dönmek, hareket etmek, çevirmek, yuvarlamak; yönetmek), daire (bir merkezi noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın 360 derece döndürülmesiyle oluşan şekil; çember, halka, çevrim, döngü, devir, dönem, çağ), idare (çevirme, döndürme) * bir kurum, iş yeri veya topluluğu yöneten, işleri düzenleyen ve yönetim sorumluluğunu üstlenen, idareci, yönetici

müdüriyet : ara. * mudir (bir kurum, iş yeri veya topluluğu yöneten, işleri düzenleyen ve yönetim sorumluluğunu üstlenen, idareci, yönetici, müdür) + iyet (isim yapım eki) * bir kurum, kuruluş veya iş yerinin yönetim ve idaresini üstlenme, yöneticilik yetkisi ve sorumluluğu, idarecilik, yöneticilik, müdürlük

müebbet : ara. * abada (ebedi kılmak, sonsuz kılmak, daim kılmak, sürekli hale getirmek, yok olmamak), ebed (çok uzun süre, sonsuzluk, bitimsizlik) * sonsuz, sürekli, ila nihaye, sonu olmayan, daimi, devamlı, ebedi, ömür boyu

müeccel : ara. * eccele (geciktirmek, ertelemek, ötelemek, ertelemek, sonraya bırakmak, belirli bir süre tanımak), ecel (biçilmiş süre, belirli süre, bekleme süresi, duraksama; ölüm zamanı, yaşamın sona erdiği vakit; vade, bitim zamanı) * vadesi gelmiş, eceli gelmiş, gecikmemesi gereken

müeddep : ara. * adaba (doğru davranmak, terbiyeli olmak, saygı göstermek), edeb (adab, usül, terbiye, kültür, görgü, ahlak, nezaket; doğru davranış ve ahlaki kurallar bütünlüğü) * ahlaklı, terbiyeli ve görgülü davranışlar sergileyen, toplum kurallarına uygun şekilde yetişmiş veya yetiştirilmiş, edepli

müellefat : ara. * alafa, alifa (alışmak, cana yakın olmak, dostluk kurmak, birleşmek), allafa (birleştirmek, yakınlaştırmak, tanıştırmak, dost haline getirmek, alıştırmak; bir araya getirmek, toplamak, derlemek, düzenlemek, yazmak), muellif (birleştiren, bir araya getiren; bir eseri yazan, meydana getiren veya kaleme alan kişi; kitap, makale veya edebi çalışmalar bağlamında eserin sahibi veya yaratıcısı olan kişi) + at (çoğul eki) * bir yazar veya müellif tarafından kaleme alınmış eserler topluluğu, kitaplar veya yazılı çalışmalar, yazarlık ürünleri

müellif : ara. * alafa, alifa (alışmak, cana yakın olmak, dostluk kurmak, birleşmek), allafa (birleştirmek, yakınlaştırmak, tanıştırmak, dost haline getirmek, alıştırmak; bir araya getirmek, toplamak, derlemek, düzenlemek, yazmak), itilaf (anlaşma, uyuşma; birleşme), ulfet (alışma, birleşme, alışkanlık, uyum, ısınma; ahbaplık, dostluk) * birleştiren, bir araya getiren; bir eseri yazan, meydana getiren veya kaleme alan kişi; kitap, makale veya edebi çalışmalar bağlamında eserin sahibi veya yaratıcısı olan kişi

müemmen : ara. * amene (güvenmek, inanmak, iman etmek, emin olmak, güvende kılmak, emniyete almak), emin (güvenli), iman (inanç, güven) * emin olan, güvende olan, güven altındaki, temin edilmiş olan, güvenilir (kimse veya şey)

müennes : ara. * inasa (dişil hale getirmek, dişil form vermek) * dişil hale dönüştürmüş, dişil formda olan

müesses : ara. * assasa (tesis etmek, kurmak, yapılandırmak, inşa etmek, oluşturmak) * yapılandırılmış, kurulmuş, tesis edilmiş, oluşturulmuş

müessese : ara. * assasa (tesis etmek, kurmak, yapılandırmak, inşa etmek, oluşturmak) * yapı, kurum, kuruluş, tesis, oluşum

müessif : ara. * asafa (üzmek, elem vermek, keder vermek), esef (üzüntü, hüzün, keder) * üzüntü, keder veya elem veren, insanı duygusal olarak etkileyen, üzüntü veren, üzen, hüzünlendiren, kederlendiren

müessir : ara. * eser (iz), asara (iz bırakmak) * etkileyici, etkileyen, tesir eden

müessiriyet : ara. * eser (iz), asara (iz bırakmak), muessir (etkileyici, etkileyen, tesir eden) + iyet (isim yapım ve durum eki) * etki ve tesir gücüne sahip olma, etkileme, tesir etme

müessis : ara. * assasa (tesis etmek, kurmak, yapılandırmak, inşa etmek, oluşturmak), muesses (yapılandırılmış, kurulmuş, tesis edilmiş, oluşturulmuş) * tesis eden, kuran, yapılandıran, inşa eden, oluşturan

müevvel : ara. * ala, ele (geri dönmek, başa dönmek), evvel (birinci, ilk, önce) * önce gelen, ilk olan, evvel olan

müeyyid : ara. * yeda (güçlendirmek, kuvvetlendirmek, desteklemek, sağlamlaştırmak) * teyid eden, takviye eden, kuvvetlendiren, güçlendiren, destekleyen, sağlamlaştıran

müeyyide : ara. * yeda (güçlendirmek, kuvvetlendirmek, desteklemek, sağlamlaştırmak), mueyyid (teyid eden, takviye eden, kuvvetlendiren, güçlendiren, destekleyen, sağlamlaştıran) + e (isim yapım eki) * bir hükmü, kararı veya durumu güçlendiren, destekleyen ve geçerliliğini güvence altına alan, yaptırım

müezzi : ara. * eza (incitmek, acıtmak, ıstırap vermek, üzmek, eziyet etmek) * eziyet veren, eza çektiren

müezzin : ara * uzun (kulak), ezzene (duyurmak, işittirmek, izin vermek, bildirmek) * duyuran, ilan eden, bildiren; namaz vaktinin geldiğini cami minaresinden duyuran imam

müfarakat : ara * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak, fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), tefrik (ayırma, ayrışım) * ayrılık, ayrılma, ayrışma

müfekkire : ara. * fekkere (düşünmek, tefekkür etmek), fikr (düşünce) * düşünme yetisine sahip olan, zihinsel faaliyet gösteren ve fikir üreten, düşünen

müferrih : ara. * feraha (rahatlatmak, huzur bulmak; gönlü açık olmak, sevinmek, şenlenmek) * üzüntüyü gideren, ferahlatan, sevinç veren

müfessir : ara. * fasara (açıklamak, izah etmek, yorumlamak, kapalı olanı açığa çıkarmak) * Kur’an başta olmak üzere dini veya ilmi metinleri lafız, mana ve bağlam bakımından ayrıntılı biçimde açıklayan, yorumlayan ve anlamını ortaya koyan

müfettiş : ara. * fataşa (araştırmak, incelemek) * inceleyen, denetleyen, eksik veya hatalı yönleri tespit etmekle görevli olan

müfide : aea. * fada (akmak, dökülmek, taşmak, bol olmak; yararlı olmak, fayda sağlamak, kazandırmak), faida (yarar, kazanç, fayda) * yararlı olan, fayda sağlayan, kazanç sağlayan

müfit : ara. * fada (akmak, dökülmek, taşmak, bol olmak; yararlı olmak, fayda sağlamak, kazandırmak), faida (yarar, kazanç, fayda) * yararlı olan, fayda sağlayan, öğretici; bol bol veren, taşıran, akıtan, mufid

müflis : ara. * falasa (parasız kalmak, yoksullaşmak), fals (en küçük bakır para birimi, pul, metelik) * parasız kalmış, iflas etmiş

müfred : ara. * ferada (tek olmak, yalnız kalmak, ayırmak) * tek başına bulunan, diğerlerinden ayrılmış ve çoğul karşılığı bulunmayan, yalnız olan

müfredat : ara. * ferada (tek olmak, yalnız kalmak, ayırmak) * bir ilim dalında veya eğitim programında yer alan ders konularının ve başlıklarının tek tek ayrılmış ve düzenlenmiş hali

müfret : ara. * ferada (tek olmak, yalnız kalmak, ayırmak) * tek ve ayrı durumda bulunan, çoğul veya birleşik olmayan

müfrez : ara. * feraza (ayırmak, seçmek, bölmek) * bir bütünden ayrılmış, seçilerek çıkarılmış veya belirli bir görev için ana kitleden ayrılmış, seçilmiş, bölünmüş

müfreze : ara. * feraza (ayırmak, seçmek, bölmek) * bir ana askeri birlikten belirli bir görev, operasyon veya güvenlik hizmeti için ayrılarak teşkil edilmiş daha küçük ve müstakil askeri birlik

müfrit : ara. * farata (aşırı gitmek, haddi aşmak) * ölçüyü kaçıran, itidal sınırlarını aşan ve bir düşünce, davranış veya tutumda aşırılığa yönelen, haddi aşan, aşırılaşan

müfsit : ara. * fesada (bozulmak, kötüleşmek, karışmak), fesad (bozukluk, bozulma, bozgunculuk, kötülük) * bozan, bozguncu, karışıklık meydana getiren, düzeni yok eden

müft : ara. * fata (bilgi vermek, bilgilendirmek, hüküm vermek, cevaplamak, yanıtlamak, fetva vermek), fetva (bilgi verme, bilgilendirme) * dini veya hukuki bir mesele hakkında hüküm açıklayan, bildiren, hüküm veren, fetva veren

müftehir : ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fehur, fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören), iftihar (övme, yüceltme; övünme, gurur duyma, kibirlenme, gururlanma, böbürlenme) * övünen, kibirlenen, gururlanan, böbürlenen

müftekir : ara. * fakr (ihtiyaç, yoksulluk, muhtaçlık) * muhtaç olan, fakir, yoksul, züğürt

müfteri : ara. * fara (yarmak, kesmek, yaratmak, uydurmak; yırtmak, suçlamak), iftira (yalan yere suç isnad etme) * iftiracı, suç isnad eden, uyduran

müfti : ara. * fata (bilgi vermek, bilgilendirmek, hüküm vermek, cevaplamak, yanıtlamak, fetva vermek) * bildiren, hüküm veren, fetva veren; dini ve hukuki meselelerde şer‘i hüküm açıklayan, sorulan sorulara fetva yoluyla cevap veren ve İslam hukukunda yetkili din alimi

müftü : ara. * fata (bilgi vermek, bilgilendirmek, hüküm vermek, cevaplamak, yanıtlamak, fetva vermek) * bildiren, hüküm veren, fetva veren; dini ve hukuki meselelerde şer‘i hüküm açıklayan, sorulan sorulara fetva yoluyla cevap veren ve İslam hukukunda yetkili din alimi

müge : fra. * muguet (incu çiçeği) * zambakgiller familyasından, küçük çan biçimli beyaz çiçekler açan ve hoş kokusuyla bilinen “inci çiçeği” bitkisi

mühendis : ara. * hendese (ölçmek, geometri ile hesaplamak, planlamak; geometri) * matematiksel ve teknik bilgiler kullanarak yapı, makine, sistem veya projeleri tasarlayan, hesaplayan ve uygulamaya koyan, hendese uzmanı

müheyya : ara. * heyyee (hazırlamak, düzenlemek, uygun hale getirmek), hey'et (şekil, suret, görünüş; birlik oluşturan kişilerin tümü; astronomi, yıldız bilimi; duruş, vaziyet, cibilliyet) * hazırlanmış, düzenlenmiş, hazır, amade

müheyyiç : ara. * heyyeca (harekete geçirmek, kışkırtmak, coşturmak) * bir kimseyi duygusal veya fiili olarak harekete geçiren, heyecanlandıran veya kışkırtan, harekete geçiren, kışkırtan, coşturan

mühim : ara. * ehemme (önemli olmak, mühim olmak, kaygı vermek, önem vermek, önemsemek, düşünmek, kaygılanmak), ehemmiyet (düşünce, istek, arzu, kaygı, önem) * önemli, önem verilen

mühimmat : ara. * muhim (önemli, önem verilen) + at (çoğul eki) * gerekli ve önemli şeyler; savaşta veya savunmada kullanılmak üzere hazırlanmış mermi, barut, silah ve benzeri askeri malzemeler

mühimsemek : ara. * muhim (önemli, önem verilen) (ara.) + se (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * önem vermek, önemli addetmek

mühlet : ara. * mahala (süre vermek, zaman tanımak, geciktirmek), muhall, mumhil (süre tanıyan, zaman veren) * süre tanıma, gecikme izni, erteleme, zaman tanıma, süre verme

mühlik : ara. * ehleke (helak etmek, yok etmek, mahvetmek) * yok edici, yıkıcı ve hayatı, varlığı ortadan kaldıracak derecede tehlikeli, helak edici, yok edici, mahvedici

mühliye : ara. * hala (boş olmak, ıssız olmak, boşalmak) * bir yeri içindekilerden arındıran, boşaltan, tahliye eden

mühmel : ara. * ahmala (ihmal etmek, boşlamak, bakımsız bırakmak, ilgilenmemek, önemsememek) * önem verilmeyerek terk edilmiş, gözetimsiz bırakılmış veya kullanılmadan atıl durumda kalmış, ihmal edilmiş, ilgilenilmemiş, boşlanmış, önemsenmemiş

mühre : far. * muhr (damga, mühür) + e (isim yapım eki) * yüzeyleri düzeltmek ve parlatmak için kullanılan, özellikle kağıt, deri veya altın varak üzerinde sürtülerek cilalama yapan sert ve düz alet

mühresenk : far. * muhre (cilalama aleti, mühür taşı) + seng (taş, kaya, sert mineral kütle) * kağıt, hat levhası veya altın varak gibi yüzeyleri parlatmak ve düzeltmek için kullanılan, genellikle akik veya benzeri sert taştan yapılmış cilalama taşı

mührü süleyman : far., ara. * muhr (damga, mühür) (far.) + u (tamlama eki) + suleyman (Süleyman) * Hz. Süleyman’a nispet edilen ve geleneksel inanışta onun hüküm ve tasarruf yetkisini simgeleyen, tarih boyunca tılsım, kudret ve hikmeti temsilen kullanılmış olan altı köşeli yıldız biçimindeki sembol

mühtedi : ara. * hada (yönlendirmek, doğru yola sevketmek, hidayete yöneltmek, rehberlik etmek), ihtida (yönlenme, doğru yolu bulma; yol gösterme, yönlendirme) * doğru yola yönelmiş, yönlenmiş, doğru yola sevkedilmiş, hidayete ermiş, rehberlik edilmiş

mühür : far. * mahhara (mühürlemek, mühür basmak) ), muhr (damga, mühür) * damga, işaret, resmi onay sembolü

mühürdar : far. * muhr (damga, mühür) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * devlet dairelerinde resmi belgelerin mühürlenmesinden sorumlu kişi

müjdat : ara. * cadda (çaba göstermek, gayret etmek, yenilemek, tazelemek), mucde (sevindirici haber, iyi haber, yenilik veya tazelik getiren şey) + at (isim yapım eki) * yenilenmiş, tazelenmiş, dirilen, canlılık kazanan, mucdat

müjde : ara. * cadda (çaba göstermek, gayret etmek, yenilemek, tazelemek) * sevindirici haber, iyi haber, yenilik veya tazelik getiren şey, mucde

müjdegani : ara., far. * mucde (sevindirici haber, iyi haber, yenilik veya tazelik getiren şey) (ara.) + gani (sahip olan, veren, ile ilgili) (far.) * Türk musikisinde neşeli ve sevindirici tonlar içeren bir makam

müjgan : far. * muje (kirpik) + gan (çoğul eki) * kirpikler

mükafat : ara. * kafa (yetmek, yeterli olmak) * bedel verme, karşılığını ödeme, ödül verme; bedel, ödül

mükaleme : ara. * kelleme (konuşmak, söz söylemek, hitap etmek) * karşılıklı konuşma, tartışma, münazara

mükatebe : ara. * ketebe (yazmak), katib (yazan, yazıcı) * yazışma yoluyla fikir veya bilgi alışverişi, mektupla haberleşme, yazışma, yazılı iletişim, karşılıklı yazışma

mükedder : ara. * kedere (bulanıklaştırmak, üzmek, hüzünlendirmek), keder (bulanıklık; hüzün, üzüntü, gam, tasa), tekdir (kederlendirme, üzme, hüzünlendirme) * kederli, hüzünlü, üzüntülü, gamlı, tasalı

mükeffir : ara. * kefere (örtmek), kufr (örtme, inkar), kafir (örten, inkar eden; tarımcı, ziraatçi, çiftçi) * tekfir eden, inkarcı addeden; İslam hukukunda bir Müslümanı kafir ilan eden müslüman

mükellef : ara. * kallafa (görev vermek, sorumlu kılmak, yükümlü yapmak), teklif (görev, yükümlülük, sorumluluk) * yükümlü, yükümlü kılınmış, sorumlu, görevli

mükellefiyet : ara. * kallafa (görev vermek, sorumlu kılmak, yükümlü yapmak), mukellef (yükümlü, yükümlü kılınmış, sorumlu, görevli) + iyet (isim yapım eki) * yükümlülük, sorumluluk

mükemmel : ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz hale getirmek), kamula (tam olmak, tamamlanmak, eksiksiz olmak, olgunlaşmak), kemal (olgunlaşma, tamamlanma, mükemmellik, olgunluk) * eksiksiz, tam, tamamlanmış, olgunlaşmış, olgun, erdemli

mükemmel sayı : ara. * mükemmel (kusursuz, eksiksiz, tamamlanmış) + sayı (rakam, nicelik bildiren işaret) * kendisinden küçük bölenlerinin toplamına eşit olan sayı; kendisi hariç pozitif bölenlerinin toplamı kendisine eşit olan sayılar (örneğin 6 ... 1+2+3 = 6; diğer bazı sayılar 28, 496, ...)

mükemmelen : ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz hale getirmek), mükemmel (kusursuz, eksiksiz, tamamlanmış) + en (gibi, olarak) * kusursuz olarak, tam olarak, eksiksiz olarak, mükemmel olarak

mükemmeliyet : ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz hale getirmek), mükemmel (kusursuz, eksiksiz, tamamlanmış) + iyet (isim yapım eki) * kusursuzluk, eksiksizlik, tamlık, mükemmellik

mükerrem : ara. * karama (vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek), kerem (cömertlik, iyilik, lütuf, soyluluk, faydalı olma, değerli olma), ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma), kerim (cömert, eli açık, yüce gönüllü, faydalı; erkek ismi) * değer verilmiş, onurlandırılmış, değerli, saygı ve hürmet gösterilen, saygıdeğer, onurlu

mükerrer : ara. * kerre (bir defa, bir adet, bir), karrara (tekrar etmek, yinelemek) * tekrar eden, tekrarlanan, tekrarlayan, yinelenen

mükevvenat : ara. * kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek), kevn (varlık, olgu, oluşum, yaratılış, alem), kainat (oluşum, yaratılış, var olma) * bir bütünün oluşmasını sağlayan parçalar veya bileşenler, oluşumlar, bileşenler

mükeyyifat : ara. * keyf (hal, durum, vaziyet) * keyif verici, sarhoşluk verici şeyler

mükopürülan : lat. * mucus (balgam, sümük) + purulentus (irinli, iltihaplı) (puris (irin, iltihap) + ulus, ula (küçültme eki) + entus (ile ilgili, -a ait) ) * enfeksiyon kaynaklı olarak mukus ve iltihap karışımından oluşan akıntı

müköz : lat. * mucus (balgam, sümük) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * mukus salgılayan veya mukusla dolu, özellikle solunum yolları ve mukoz membranlarla ilgili

mükremin : ara. * karama (vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek), kerem (yücelme, yücelik, cömertlik, asalet, şeref), kerim (yüce, cömert, asil, şerefli değerli), ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma) * ikram edilen, ağırlanan, onurlandırılan, saygı ve hürmet gösterilen, onurlu ve değerli

mükrim : karama (vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek), kerem (yücelme, yücelik, cömertlik, asalet, şeref), kerim (yüce, cömert, asil, şerefli değerli), ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma) * ikram eden, saygı gösteren, değer veren

müktesebat : ara. * kasaba (çalışmak, kazanmak, elde etmek), kasb (kazanç, elde edilen şey, gelir), mukteseb (kazanılmış, edinilmiş, elde edilmiş) + at (çoğul eki) * edinimler, kazanımlar, haklar

müktesep : ara. * kasaba (çalışmak, kazanmak, elde etmek, edinmek), kasb (kazanç, elde edilen şey, gelir), iktisab (kazanma, elde etme, edinme) * kazanılmış, edinilmiş, elde edilmiş

müktesep hak : ara. * kasaba (çalışmak, kazanmak, elde etmek), kasb (kazanç, elde edilen şey, gelir) + hakk (gerçek, doğru, adalet, meşru olan) * kazanılmış hak, elde edilmiş hak, anayasa ve ilgili kanunlar çerçevesinde bireylerin lehine olarak ortaya çıkmış, kazanılmış hukuki durum

mül : lat. * mulus (at ve eşekten olma melez hayvan, katır) * melez, beyaz biri ile zenci köleden doğma çocuk

mülahaza : ara. * lahaza (göz atmak, bakmak), lahza (göz atış, bakış) * gözden geçirme, dikkatle bakma; düşünce, tefekkür; tetkik etme

mülahazat : ara. * lahaza (göz atmak, bakmak), lahza (göz atış, bakış) * gözden geçirmeler, dikkatle bakmalar; düşünceler, tefekkürler; tetkik etmeler

mülahham : ara. * lahama (birleştirmek, kaynaştırmak, yoğunlaştırmak, karışmak; et işlemek, etle kaplamak), lahm (et) * parçaları birbirine lehimlenmiş, kaynaştırılmış veya sıkıca birleştirilmiş

mülakat : ara. * laka, lakaya (karşılaşmak, buluşmak, kavuşmak) * görüşme, karşılaşma, buluşma; resmi veya gayri resmi ortamda iki kişi veya daha fazla kişi arasında yapılan görüşme, tanışma veya toplantı

mülaki : ara. * laka, lakaya (karşılaşmak, buluşmak, kavuşmak) * karşılaşan, kavuşan, buluşan, rastlayan

mülamese : ara. * lamasa (dokunmak, temas etmek, değmek, ellemek), iltimas (ayrıcalık ve öncelik tanıma) * temas, dokunma, değme

mülatafa : ara. * latafa (yumuşak olmak, nazik davranmak), latif (ince, zarif, yumuşak, nazik veya kibar nitelik taşıyan) * nazik, ince ve yumuşak bir üslupla davranma, gönül okşayıcı tutum sergileme

mülayemet : ara. * lama (uygun olmak, uyuşmak, bağdaşmak) * birbiriyle uyumlu olma, bağdaşma, yumuşak bir şekilde örtüşme

mülayim : ara. * lama (uygun olmak, uyuşmak, bağdaşmak), leyyin (yumuşak), lin (bükülebilirlik, sert olmama, esneklik, yumuşaklık; sevecenlik, uysallık, şefkat, nezaket ve kolaylık) * uygun, yumuşak, uysal, yumuşak huylu

mülazım : ara. * lazama (gerekli olmak, gerekmek, ihtiyaç duyulmak, lazım olmak, ayrılmamak, bağlı kalmak), lazım (gerekli, ihtiyaç duyulan), lüzum (gereklilik, gereksinim, ihtiyaç) * ayrılmayan, bitişik olan, devam eden, sürekli bağlı kalan, ondan ayrılmayan veya bir görevi devamlı surette sürdüren

mülemma : ara. * lem’a, lam'a (parlamak, ışıldamak), lamia (parlama, parıldama, ışıldama; lamba) * renklendirilmiş, çeşitli unsurlarla süslenmiş

mülevven : ara. * levn (renk) * renkli, boyanmış

mülevves : ara. * levese (kirletmek, bulaştırmak) * kirletilmiş, bulaştırılmış, maddi veya mecazi olarak kirletilmiş, temizliğini veya saflığını yitirmiş

müleyyin : ara. * lana, lene (yumuşamak, gevşemek, nazikleşmek), leyyene (yumuşak olmak, yumuşatmak, sertliği gidermek, gevşetmek), leyyin (yumuşak, sert olmayan, nazik, esnek, gevşek, mülayim; hafif, yumuşak) * sertliği giderip yumuşaklık kazandıran, yumuşatan, yumuşak hale getiren

mülga : ara. * lağv (boş konuşma, batıl söylem), ilga (kaldırmak, lağv etmek, iptal etmek) * ilga edilmiş. kaldırılmış; metruk ve lağvedilmiş şey; terkedilmiş

mülhak : ara. * lahaka (katmak, bağlamak, eklemek, ilave etmek), ilhak (katma, bağlama, ekleme, ilave) * eklenmiş, katılmış, ilave edilmiş, katılan, bağlanan, eklenen, ilave edilen

mülhakat : ara. * lahaka (katmak, bağlamak, eklemek, ilave etmek), ilhak (katma, bağlama, ekleme, ilave), mulhak (eklenmiş, katılmış, ilave edilmiş, katılan, bağlanan, eklenen, ilave edilen) + at (çoğul eki) * asıl yapıya veya metne sonradan katılmış ek bölümler, ilave birimler veya tamamlayıcı unsurlar

mülhem : ara. * alhama (yutmak, içmek, içine almak, derinlemesine kavramak, tüketmek, birden yutmak; yakıp bitirmek), ilham (yutturma, içselleştirme, esin) * ilham edilmiş, esinlenmiş

mülhid : ara. * lahda, lahada (sapmak, yoldan çıkmak, ters düşmek; yönelmek, meyletmek, sığınmak, eğilmek), ilhad (yönelme, sapma, sığınma; dinden çıkma, dinsizlik, dinden dönme, Allahın varlığına, birliğine inanmama, imansızlık) * sapmış, inkara yönelmiş, dinden çıkmış

mülhim : ara. * ilham (kalbe gelen mana, akla gelen yönlendirici düşünce, esin) * kalbe feyiz veren, ilham eden

mülk : ara. * meleke (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek), malik (bir şeyin mülkiyetine veya kontrolüne sahip olan kişi; mal ve nimet sahibi, sahip olan, sahip olma, meleke, sahip, yönetici, hakim, hükümdar, efendi, reis, kral, melik) * bir kimsenin tasarrufu ve egemenliği altında bulunan mal, varlık veya yönetim yetkisi

mülki : ara. * mulk (bir kimsenin tasarrufu ve egemenliği altında bulunan mal, varlık veya yönetim yetkisi) + i (ile ilgili, -a ait) * mülkle, sahiplik veya devlet yönetimiyle ilgili, askeri olmayan sivil olan, mülkiyete dair

mülki idare : ara. * mulk (bir kimsenin tasarrufu ve egemenliği altında bulunan mal, varlık veya yönetim yetkisi) + i (ile ilgili, -a ait) + idare (çevirme, döndürme, yönetim) * devletin merkezi otoritesini temsil eden ve askeri teşkilat dışında kalan sivil yönetim teşkilatını ifade eden idari yapı

mülkiye : ara. * mulk (bir kimsenin tasarrufu ve egemenliği altında bulunan mal, varlık veya yönetim yetkisi) + iye (isim yapım ve durum eki) * devletin sivil yönetim teşkilatını ve bu teşkilatta görev alan idare sınıf

mülkiyeli : ara., tür. * mulk (bir kimsenin tasarrufu ve egemenliği altında bulunan mal, varlık veya yönetim yetkisi) + iye (isim yapım ve durum eki) (ara.) + li (ile, birlikte, beraber) (tür.) * Türkiye’de sivil idare sınıfına mensup olan veya özellikle Mekteb-i Mülkiye ile onun devamı niteliğindeki Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu

mülkiyet : ara. * meleke (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek), malik (bir şeyin mülkiyetine veya kontrolüne sahip olan kişi; mal ve nimet sahibi, sahip olan, sahip olma, meleke, sahip, yönetici, hakim, hükümdar, efendi, reis, kral, melik), mulk (bir kimsenin tasarrufu ve egemenliği altında bulunan mal, varlık veya yönetim yetkisi) + iyet (isim yapım ve durum eki) * tasarruf etme, kullanma ve sahip olma hakkı, sahip olma, malik olma

müller kanalı : alm., lat. * Müller (Alman fizyolog Johannes Müller) (alm.) + canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) (canna (kamış, su yolu) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) * embriyolojik gelişim sürecinde dişi üreme sisteminin (rahim, fallop tüpleri ve üst vajina bölümü) oluşumunu sağlayan ve erkek embriyoda gerileyen paramezonefrik kanalı

mülteci : ara. * lacaa (sığınmak, başvurmak, korunmak), melce (barınak, sığınak, içine girilecek yer), iltica (bir kişinin tehlike veya zulümden kaçmak için başka bir yere sığınması) * savaş, zulüm, afet veya benzeri sebeplerle ülkesini terk ederek başka bir devlete sığınan ve uluslararası hukuk kapsamında korunma talep eden kimse, iltica eden, sığınmacı

mültefit : ara. * left, lafata (dönmek, eğilmek yönelmek), iltifat (dikkat ve ilgi gösterme, yönelme, ilgilenme, kayırma) * eğilim, ilgi gösterme, beğenme, ilgi, saygı ve ilgi gösterme, rağbet etme; beğendiğini söyleyerek gönül alma

mültehad : ara. * lahd, lahada (yönelmek, meyletmek, sığınmak, eğilmek), iltihad (yönelme, meyletme, sapma, sığınma) * sığınılan, yönelinen, meyledilen

mültezim : ara. * lazama (gerekli olmak, gerekmek, ihtiyaç duyulmak, lazım olmak, ayrılmamak, bağlı kalmak), ilzam (gereklilik, lazım olma durumu) * bir yükümlülüğü, sorumluluğu veya görevi üzerine alan, o yükümlülüğe bağlı kalan, bağlı olan, üzerine yükümlü olan

mültilingual : lat. * multus, multi (çok) + lingua (dil, lisan, konuşma) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çok dilli, çok lisanlı, çok lisan içeren

mültipl personalite : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + plicare, plectere (katlamak, bükmek, kıvırmak, sarmak; örmek, dokumak), plexus (örgü, ağ, dokuma, doku, kıvrım; katlanmış, bükülmüş, örülmüş, sarılmış; kat, katman, tabaka, satıh, yüzey) + personalitas (persona (kişi, şahıs, birey, ferd) + alis (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım eki) ) * bir kişinin birden fazla, birbirinden ayrı ve farklı kişilik yapısına sahip olması ile karakterize psikolojik bozukluk, çoklu kişilik bozukluğu

mültipleks : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + plicare, plectere (katlamak, bükmek, kıvırmak, sarmak; örmek, dokumak), plexus (örgü, ağ, dokuma, doku, kıvrım; katlanmış, bükülmüş, örülmüş, sarılmış; kat, katman, tabaka, satıh, yüzey) * çok katmanlı, çok yönlü, çok parçalı; birden fazla unsuru, katmanı veya bileşeni bir arada bulunduran, çok amaçlı veya çok işlevli

mültiplikasyon : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + plicare, plectere (katlamak, bükmek, kıvırmak, sarmak; örmek, dokumak) + tio (isim yapım eki) * bir sayının kendisiyle belirtilen miktar kadar ardışık olarak toplanmasını ifade eden çarpma işlemi

mültivers : lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek), vertus, versus (dönmüş, çevrilmiş, yönelmiş) * her biri kendi fiziksel yasalara sahip olan birden fazla evrenin aynı anda var olduğu varsayımı

mümanaat : ara. * mana (engellemek, mani olmak) * engelleme, karşı koyma, yapılması gereken bir işi bilinçli olarak zorlaştırma veya geciktirme

mümarat : ara. * mara (tartışmak, çekişmek, münakaşa etmek) * tartışma, çekişme, münakaşa

mümarese : ara. * marasa (alışkanlık kazanmak, yatkınlık kazanmak, çalışarak meharet kazanmak, üstadlık etmek, bir işe devam ederek ihtisas sahibi olmak, uzmanlaşmak) * el alışkanlığı, alışma, yatkınlık, meleke sahibi olma; uzmanlaşma

mümas : ara. * masa (doknmak, değmek, temas etmek), temas (değme, dokunma) * değme, dokunma, temas etme; iki nesnenin birbirine değmeden çok yakın geçmesi, teğet geçme durumu; bir eğrinin yanından geçen ve ona bir noktadan değen doğru, teğet

mümasil : ara. * masala (benzetmek, karşılaştırmak), misal (benzer, benzeyen, örnek), misl (aynı, benzer), temsil (benzetme, yerine geçme) * benzer olan, benzeyen, andıran

mümbit : ara. * nabata (bitirmek, yetiştirmek, büyütmek; bitki yetiştirmek) * bitki yetiştiren, toprağı ürün vermeye elverişli kılan veya bir şeyi büyüten, gelişmesini sağlayan, verimli

mümessil : ara. * masala (benzetmek, karşılaştırmak), misal (benzer, benzeyen, örnek), misl (aynı, benzer), temsil (benzetme, yerine geçme) * temsil eden, benzeyen, simgeleyen

mümeyyiz : ara. * maza (seçmek, ayırmak) * seçen, seçici, iyiyi kötüden ayıran

mümhil : ara. * mahala (uzatmak, geciktirmek, ertelemek, süre vermek, zaman tanımak), muhlet (süre, zaman), imhal (süre verme, zaman verme, mühlet verme; sonraya kalmasına müsaade etme) * geciktirilen, ertelemeye tabi olan, süresi uzatılan, mühlet verilen

mümin : ara. * amana (inanmak, güvenmek, emin olmak, itimat etmek), iman (güven, inanç), emin (güvenilir, güvenli, güvenilir, inanılır, korumalı) * inanan, iman eden, inançlı; Allaha inanan

mümkün : ara. * makana (mümkün kılmak, yetki vermek, olanak sağlamak; güç vermek, potansiyel vermek, koşul vermek), imkan (olabilirlik, yapılabilirlik, iktidar, kuvvet, nüfuz) * yapılabilir, gerçekleşebilir, olabilir, imkan dahilinde olan

mümkün mertebe : ara. * mumkun (yapılabilir, gerçekleşebilir, olabilir, imkan dahilinde olan) + martaba (basamak, aşama, seviye, düzey, derece, paye, binek taşı) * imkan dahilinde olan en yüksek derecede, elden gelen en uygun şekilde, yapılabilecek en yüksek seviyede veya ölçüde

mümtaz : ara. * mayaza (ayırmak, seçmek, farklı kılmak), imtiyaz (farklılık, ayrıcalık) * ayrı bir yeri olan, üstün tutulan, seçkin

mümtaziyet : ara. * mumtaz (ayrı bir yeri olan, üstün tutulan, seçkin) + iyet (isim yapım ve durum eki) * seçkin olma, ayrıcalıklı olma, seçkinlik, üstünlük

mümtehine : ara. * mahana (sınamak, sınav yapmak, denemek, test etmek), imtihan (sınav, deneme, test; bir kişinin bilgi, beceri veya yeteneğinin sınanması amacıyla yapılan resmi veya gayri resmi test) * sınanan kadınlar, denenen kadınlar; Kur’an’ın 60. suresinin ismi

mümteni : ara. * mana'a (engellemek, engel olmak, men etmek, alıkoymak) * engellenen, yasaklanan, yapılması veya gerçekleşmesi önlenen

münacat : ara. * naca (kurtarmak); neca (fısıldaşmak, gizlice söylemek, gizli konuşmak); naca (yakarmak, dilemek, yalvarmak) * kurtarış, kurtuluş; fısıldaşma, gizlice söyleme, gizli konuşma; yakarma, yalvarma

münadi : ara. * nada (seslenmek, çağırmak, istek bildirmek, haykırmak, bağırmak), nadi (seslenen, çağıran, bağıran) * seslenen, bağıran, çağıran; halka veya belirli kişilere yüksek sesle çağrıda bulunan, ilan eden veya seslenme görevini üstlenen

münafık : ara. * nafaka (ikiyüzlülük yapmak, yansıttığı düşüncesi ile davranışı arasında fark olmak) * inanç ve sözlerinde samimi görünürken, davranış ve niyetlerinde zıt veya gizli amaç taşıyan kişi; ikiyüzlü, sahte inanç sahibi münafikun

münakalat : ara. * nakala (taşımak, nakletmek, aktarmak, sevketmek, iletmek), nakil (taşıma, nakletme, aktarma, sevketme, iletme), munakale (bir şeyin bir yerden başka bir yere taşınması, nakledilmesi veya aktarılması) + at (çoğul eki) * bir şeyin bir yerden başka bir yere taşınması, nakledilmesi veya aktarılması işlemleri, taşımalar, nakiller, aktarmalar, sevkler, iletimler, iletmeler

münakale : ara. * nakala (taşımak, nakletmek, aktarmak, sevketmek, iletmek), nakil (taşıma, nakletme, aktarma, sevketme, iletme) * bir şeyin bir yerden başka bir yere taşınması, nakledilmesi veya aktarılması, taşıma, nakil, aktarma, sevk, iletim, iletme

münakasa : ara. * nakasa (eksiltmek, azaltmak, bozmak, karşı koymak, ters düşmek) * bir şeyi eksiltme, azaltma veya dengeyi sağlamak amacıyla karşılıklı işlem veya müdahalede bulunma

münakaşa : ara. * nakasha (tartışmak, münazara etmek, çekişmek) * (iki veya daha fazla kişi) görüş veya düşünceleri karşılıklı olarak tartışmak, çekişmek, münazara etmek

münasebet : ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * ilişki, ilgi, ilinti, bağlantı, alaka

münasip : ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * ilgili, alakalı, uygun, uyumlu, orantılı

münavebe : ara. * naba (yerine geçmek, nöbet almak), nevb (nöbet) * nöbetle iş görme, nöbetleşme

münazaa : ara. * naza (çekişmek, tartışmak, karşı çıkmak) * ağız kavgası, tartışma, çekişme, karşı çıkma; iki taraf arasındaki düşmanlık

münazara : ara. * nazara (karşılıklı tartışmak) * bir konu üzerinde, belli kural ve yöntemlere uyarak ve karşılıklı görüşleri sunarak yapılan tartışma

münbit : ara. * nabata (bitirmek, yetiştirmek, büyütmek; bitki yetiştirmek) * bitki yetiştiren, toprağı ürün vermeye elverişli kılan veya bir şeyi büyüten, gelişmesini sağlayan, verimli

müncer : ara. * nacara (ortaya çıkarmak, meydana çıkarmak, açığa vurmak; sürüklemek) * ortaya çıkan, açığa çıkan veya belirgin hale gelen; bir yana doğru sürüklenen

müncezib : ara. * cazaba (çekmek), cezb (çekim), cazibe (çekicilik, çekim kuvveti), incizab (içeriye doğru çekilme veya içe doğru yönelen kuvvet etkisi; tıpta organ veya dokunun içe doğru çekilmesi durumu, cezbedilme, çekilme) * çekilen, cezbedilen

münci : ara. * naca (kurtulmak, selamet bulmak, tehlikeden sıyrılmak; kurtarmak, selamet vermek, çare bulmak) * kurtaran, kurtarıcı, selamet veren

mündemiç : ara. * damaca (duhul etmek, içine girmek), demc (duhul etme, içine girme), indimac (içine alma, içselleşme, içselleştirme) * bir şeyin içinde saklı bulunan, var olan, varlığın yapısına karışmış bulunan, varlığın içinde var olan, içkin, içsel; kendisinde kalan, başkasına geçmeyen, yalnızca bilinç içeriği olarak var olan, dünya içinde, deneyde kalan

münderecat : ara. * daraca (yerleştirmek, katmak, kaydetmek, sıralamak; yürümek, adım adım gitmek, basamakla çıkmak, adım atmak, yükselmek; aşama, seviye, basamak, kademe, mertebe) * dereceler, kademeler, aşamalar, safhalar, seviyeler, mertebeler; bir şeyin sıralı veya hiyerarşik biçimde düzenlenmiş aşamaları; bir kitap, dergi, gazete, mektup vb.nin içinde bulunan konular veya kapsadığı şeyler, içindekiler

mündericat : ara. * daraca (yerleştirmek, katmak, kaydetmek, sıralamak; yürümek, adım adım gitmek, basamakla çıkmak, adım atmak, yükselmek; aşama, seviye, basamak, kademe, mertebe), derc (dökme, katma, içine veya araya sokma, içine alma, kapsama, alma, toplama; yazma, kaydetme) * dereceler, kademeler, aşamalar, safhalar, seviyeler, mertebeler; bir şeyin sıralı veya hiyerarşik biçimde düzenlenmiş aşamaları; bir kitap, dergi, gazete, mektup vb.nin içinde bulunan konular veya kapsadığı şeyler, içindekiler

münderiç : ara. * daraca (yerleştirmek, katmak, kaydetmek, sıralamak; yürümek, adım adım gitmek, basamakla çıkmak, adım atmak, yükselmek; aşama, seviye, basamak, kademe, mertebe), derc (dökme, katma, içine veya araya sokma, içine alma, kapsama, alma, toplama; yazma, kaydetme) * içine konmuş, katılmış, kaydedilmiş, kapsanmış, araya sokulmuş

münebbib : ara. * nabbaba (uyarmak, işaret etmek, ikaz etmek, dikkat çekmek) * uyarıcılar, ikaz edenler veya dikkat çekenler, haber verenler

münebbih : ara. * nabaha (uyanmak, aymak, ayılmak, uyanık olmak, dikkat kesilmek, farkına varmak, dalgınlıktan kurtulmak, farkında olmak, uyuşukluğu gitmek), nabbaha (uyandırmak, ayıltmak, uyanık olmak, farkına vardırmak), tenbih (uyandırma, dalgınlıktan kurtarma, farkındalık sağlama, uyuşukluğu giderme) * uyandıran; dalgınlıktan kurtaran, farkındalık sağlayan, uyuşukluğu gideren, tenbih eden

münebbihat : ara. * nabaha (uyanmak, aymak, ayılmak, uyanık olmak, dikkat kesilmek, farkına varmak, dalgınlıktan kurtulmak, farkında olmak, uyuşukluğu gitmek), nabbaha (uyandırmak, ayıltmak, uyanık olmak, farkına vardırmak), tenbih (uyandırma, dalgınlıktan kurtarma, farkındalık sağlama, uyuşukluğu giderme) * uyandıranlar, dalgınlıktan kurtaranlar, farkındalık sağlayanlar, uyuşukluğu giderenler, tenbih edenler

müneccim : ara. * necm (yıldız), neceme (yıldızları gözlemek, gökyüzünü incelemek, astronomik hesap yapmak) * gökyüzünü ve yıldızları gözleyerek gelecek hakkında tahmin yapan, astrolojik veya astronomik hesaplar yapan kişi, yıldızbilimci, yıldız falcısı, astrolog

münekkid : ara. * nakada (ayıklamak, ayırt etmek, eleştirmek, değerlendirmek; para, paranın gerçeğini sahtesinden ayırmak), nakd (ayıklama, ayırt etme, eleştirme; paranın gerçekliğini sınama), tenkid (eleştirme, inceleme, ayıklama, ayırt etme) * eleştiren, inceleyen, eksiklerini veya yanlışlarını ortaya koyan kişi, tenkitçi, eleştirmen

münekkit : ara. * nakada (ayıklamak, ayırt etmek, eleştirmek, değerlendirmek; para, paranın gerçeğini sahtesinden ayırmak), nakd (ayıklama, ayırt etme, eleştirme; paranın gerçekliğini sınama), tenkid (eleştirme, inceleme, ayıklama, ayırt etme) * eleştiren, inceleyen, eksiklerini veya yanlışlarını ortaya koyan kişi, tenkitçi, eleştirmen

münevver : ara. * nur (aydınlık, parıltı; ışık), navvara (aydınlatmak, ışıklandırmak, nurlandırmak) * aydınlatılmış, ışık verilmiş; bilgi ve kültürle aydınlanmış, görgülü ve kültürlü kimse, aydınlanmış

münezzeh : ara. * nazaha (arınmak, temizlenmek, saflaşmak), nezih (saf, arı, pak, temiz), nezh (kötü niteliği olmama, kötü niteliklerden arınmış olma), nezih (pak, temiz, saf), tenzih (uzak tutma, arındırma, temizleme, münezzeh addetme, suç, günah, kötülük gibi olumsuz niteliklerden uzak addetme) * kusurdan, eksiklikten veya lekeden uzak tutulmuş; temizlenmiş, arındırılmış, yüce tutulmuş, saf kılınmış, temiz addedilmiş

münfail : ara. * faʿala (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, gerçekleştirmek; etkilemek, tesir etmek) * bir etkiden dolayı duygulanan, tepki gösteren veya etki altında kalarak heyecana kapılan, alınmış, gücenmiş, kırılmış, kırgın; edilgin

münfek : ara. * fekke (çözmek, serbest bırakmak, çözülmek), fek (çözme, serbest bırakma) * çözülmüş, serbest bırakılmış, çözülmekte olan

münferid : ara. * farada (tek olmak, eşsiz olmak, yalnız kalmak, birey olarak kalmak; ayırmak, ayrıştırmak, tek bırakmak, yalnızlaştırmak), fard, farz, ferd (birey, şahıs, kişi, tek, tekil, bir, yekta, yalnız; bir topluluğu oluşturan her bir kişi; zorunlu kabul, yasa, varsayım) * tek başına bulunan, başkalarından ayrılmış, yalnız veya ayrı

münferit : ara. * farada (tek olmak, eşsiz olmak, yalnız kalmak, birey olarak kalmak; ayırmak, ayrıştırmak, tek bırakmak, yalnızlaştırmak), fard, farz, ferd (birey, şahıs, kişi, tek, tekil, bir, yekta, yalnız; bir topluluğu oluşturan her bir kişi; zorunlu kabul, yasa, varsayım) * tek başına bulunan, başkalarından ayrılmış, yalnız veya ayrı

münfesih : ara. * fesaha (iptal etmek, geçersiz kılmak, bozmak, çözmek, hükümsüz kılmak), fesh (iptal etme, geçersiz kılma, bozma, hükümsüz kılma) * iptal edilmiş, geçersiz kılınmış, bozulmuş, hükümsüz kılınmış

münhal : ara. * nahala (boş bırakmak, açmak, yerini açmak; boşa çıkmak, yok olmak, karşılığı olmamak), nuhl (yok, boş) * boş, karşılığı olmayan, yok olan,

münhani : ara. * haniya (eğilmek, bükülmek, meyletmek) * eğilmiş, doğrultusundan saparak bükülmüş veya belirli bir yöne doğru kıvrılmış

münharif : ara. * harf (kenar, uç, taraf; ses işareti), tahrif (harflerin yerini değiştirme, saptırma, değiştirme, bozma) * sapmış, yön değiştirmiş, eğrilmiş, tahrif olmuş

münhasır : ara. * hasara (kuşatmak, çevrelemek, etrafını sarmak, çember içine almak; yalnız bir şeye mahsus kılmak) * belirli bir kişi, yer, konu veya kapsamla sınırlandırılmış, başka ihtimalleri dışarıda bırakacak şekilde tahsis edilmiş, kuşatılmış, çevrelenmiş, etrafı sarılmış, özgü

münhasıran : ara. * munhasir (belirli bir kişi, yer, konu veya kapsamla sınırlandırılmış, başka ihtimalleri dışarıda bırakacak şekilde tahsis edilmiş, kuşatılmış, çevrelenmiş, etrafı sarılmış, özgü) + an (olarak) * yalnızca belirli bir kişi, konu veya kapsamla sınırlı olmak üzere, başka hiçbir şeyi içine almadan, özgü

münhat : ara. * hatta (koymak, indirmek, aşağı indirmek, alçaltmak, düşürmek, aşağı koymak, düşürmek), inhitat (gerileme, çöküş, düşüş, yozlaşma, güçten düşme, dekadans, inginlik, yaşlanma, çökme, alçalma) * değer, seviye veya konum bakımından aşağıya indirilmiş, düşürülmüş veya eski yüksekliğini kaybetmiş; aşağı inen, düşen, inhitat eden; alçak; çukur

münhedil : ara. * hadala (sarkmak, aşağı salıverilmek) * sarkmış, aşağı salıverilmiş

münhedim : ara. * hadama (yıkmak, ezmek), inhidam (yıkılma, harap olma) * yıkılmış, ezilmiş, inhidam olmuş, harap olmuş

münhem : ara. * heme (erimek) * erimiş

münhemir : ara. * hamara (kırmak, yıkmak, mahvetmek; akıtmak, dökmek), inhamar (yıkım, yıkma, mahvetme, tahribat) * akıcı, akan, seyyal, dökülen, yıkılıp viran olmuş

münhezim : ara. * hazama, hadama, haddama (yenmek, mağlup etmek, bozguna uğratmak; yıkmak, harap etmek, çöktürmek; yenilmek, bozguna uğramak, başarısız olmak; sıkıştırmak, ezmek), inhizam (yıkılma, harap olma, basılıp ezilme) * yenilmiş, mağlup olmuş, bozguna uğramış, ezilmiş,

münib : ara. * naba (dönmek, yönelmek, geri dönmek), inabe (dönüş, dönme, yönelme, günahları terk ile hakka, gerçeğe dönüş) * hata veya gaflet halinden vazgeçerek gönülden Allah’a yönelen, O’na dönüp sığınan ve samimiyetle itaat eden; dönen, yönelen

münir : ara. * nur (aydınlık, parıltı; ışık), navvara (aydınlatmak, ışıklandırmak, nurlandırmak) * ışık veren, aydınlatan; erkek ismi

münkariz : ara. * karaza (dişlemek, kemirmek, kırpmak; inkiraz (aşınma, yıpranma, kırpılma, batma, çökme, çöküş, dağılma, son bulma, yok olma) * adı sanı kalmamış, yıkılmış, yok olmuş, sona ermiş, atmış, çökmüş, tükenmiş

münkasım : ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim etmek, üleştirmek), taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma) * bölünmüş, kısım kısım ayrılmış, taksim edilmiş

münker : ara. * nakara, nakira (bilmemek, tanımamak, reddetmek, yadsımak, inkar etmek), nukr (bilmeme, tanımama; zorlanma, diretme, reddetme, yadsıma, inkar etme), inkar (gerçeği kabul etmeme, bir eylemi icra etmiş olmasına rağmen icra ettiğini reddetme, kabul etmeme, karşı gelme, reddetme, bilmeme, tanımama) * doğruyu yalanlayıp kötülüğü teşvik eden, inkarcı

münkesir : ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak, ayırmak), kasir (kısa tutan, kısaltan) * parçalanmış, bozulmuş veya zayıflamış; ahlaki veya fiziksel açıdan zarar görmüş; kırgın, dargın

münkir : ara. * nakara, nakira (bilmemek, tanımamak, reddetmek, yadsımak, inkar etmek), nukr (bilmeme, tanımama; zorlanma, diretme, reddetme, yadsıma, inkar etme), inkar (gerçeği kabul etmeme, bir eylemi icra etmiş olmasına rağmen icra ettiğini reddetme, kabul etmeme, karşı gelme, reddetme, bilmeme, tanımama) * doğruyu yalanlayıp kötülüğü teşvik eden, inkarcı

münsecim : ara. * sacama (akmak, akıtmak, dökmek), insicam (suyun dökülüp devamlı akışı, düzgünlük; sağlam ve ıttırad ile arızasız tertib üzere olmak; devamlı yağmur yağmak; düzgün, tertibli, pürüzsüz söz) * düzgün, ahenkli, uyumlu, tutarlı; dökülmüş, saçılmış, dağılmış

münşeat : ara. * naşa (oluşturmak, yapılandırmak, başlatmak), inşa (oluşturma, yapılandırma, başlatma) * yazılı metinlerin veya yayınların bir araya getirilmiş, düzenlenmiş topluluğu; inşa ilminin kurallarına uygun olarak yazılmış resm, ve özel mektupların veya şiirlerin bir araya getirilmesi ile oluşturulan eserler; divan edebiyatında nesir yazarlarının yazdıkları yazılara ve bu yazıların toplandığı mecmualar (dergiler)

münşi : ara. * naşa (oluşturmak, yapılandırmak, başlatmak), inşa (oluşturma, yapılandırma, başlatma) * inşa eden, oluşturan, yapılandıran, başlatan; yazı yazan, resmi veya edebi metinleri kaleme alan; Osmanlı döneminde katip veya sekreter

müntahabat : ara. * nahaba (seçmek, tercih etmek), intihab (seçim, seçme, tercih, toplama, oy kullanma) * bir topluluk içinden seçilmiş kişiler, nesneler veya öğelerin tümü; seçimle belirlenen grup, seçilmişler

müntahap : ara. * nahaba (seçmek, tercih etmek), intihab (seçim, seçme, tercih, toplama, oy kullanma) * seçilmiş, tercih edilmiş; bir topluluk veya grup içinden özenle belirlenmiş kişi veya nesne

müntahip : ara. * nahaba (seçmek, tercih etmek), intihab (seçim, seçme, tercih, toplama, oy kullanma) * seçici, tercih eden; bir topluluk veya grup içinden tercih ve seçimde bulunan kişi, oy veren veya karar veren

münteha : ara. * naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek, vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek, nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek), nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme), intaha (sona ermek, nihayete ulaşmak, bitmek), nihayet (son, bitiş) * bir şeyin ulaştığı en son nokta veya sınır, son, zirve, nihai durum

müntehab : ara. * nahaba (seçmek, tercih etmek), intihab (seçim, seçme, tercih, toplama, oy kullanma) * seçilmiş, seçkin, güzide; intihab ve ihtiyar olunmuş; eser derlemesi

müntehabat : ara. * nahaba (seçmek, tercih etmek), intihab (seçim, seçme, tercih, toplama, oy kullanma) * bir topluluk içinden seçilmiş kişiler, nesneler veya öğelerin tümü; seçimle belirlenen grup, seçilmişler

müntehap : ara. * nahaba (seçmek, tercih etmek), intihab (seçim, seçme, tercih, toplama, oy kullanma) * seçilmiş, güzide; intihab ve ihtiyar olunmuş; eser derlemesi

müntehir : ara. * ahhara (ertelemek, ötelemek, geciktirmek, ileriye atmak; ötesine geçmek, sonraki safhaya geçmek), ahiret (sonraki, ötesi), uhra (sonra, diğer, başka, öte, öbür) * geciktirilmiş, zamanında gerçekleşmemiş olan, ertelenmiş olan

müntesib : ara. * nesebe (ilgili olmak, alakalı olmak, ilişiği olmak), neseb (soy, sülale, hısımlık, akrabalık, kan bağı), intisab (bağlanma, bağımlı hale gelme, ilişme, ilgili olma, alakalı olma, katılma, girme) * bağlı, bağımlı, ilgili, alakalı; bir kimseye, topluluğa, kuruma veya düşünceye bağlı olan; mensup, ait olan kişi

müntesib makam : ara. * muntesib (bağlı, bağımlı, ilgili, alakalı; bir kimseye, topluluğa, kuruma veya düşünceye bağlı olan; mensup, ait olan kişi) + makam (konum, yer, pozisyon, mevki, durulan yer) * resmi, kurumsal veya örgütsel bir yapıda belirli bir konuma, göreve veya mevkiye atanmış (kişi veya görev)

müntesip : ara. * nesebe (ilgili olmak, alakalı olmak, ilişiği olmak), neseb (soy, sülale, hısımlık, akrabalık, kan bağı), intisab (bağlanma, bağımlı hale gelme, ilişme, ilgili olma, alakalı olma, katılma, girme) * bağlı, bağımlı, ilgili, alakalı; bir kimseye, topluluğa, kuruma veya düşünceye bağlı olan; mensup, ait olan kişi

münteşir : ara. * naşara (diriltmek, canlandırmak; ölüyü diriltmek; yaymak, saçmak, dağıtmak, ilan etmek), nuşur (dirilme, diriltme, canlanma, canlandırma; ölüyü diriltme; yayma, dağıtma, saçma, ilan etme) * yayılmış, dağılmış veya çok sayıda ve geniş bir alana ulaşmış olan (fikir, haber, hastalık veya nesne)

münzevi : ara. * zava (köşelenmek, köşeye çekilmek), zaviye (köşe), inziva (toplumdan, kalabalıktan veya dünyadan uzaklaşarak yalnız kalma; dini, ruhsal veya kişisel amaçlarla bir köşeye çekilme, halvet ve uzlet durumu, bir köşeye çekilme, yalnızlaşma) * topluluktan uzak duran, yalnız yaşamayı tercih eden veya inzivaya çekilmiş kişi

müon : gre. * mu (Yunanca alfabedeki 12. harf olan mu (μ) harfinden) + on (parçacık/tanecik eki) * elektronla aynı sınıfa ait olan ancak elektronun yaklaşık 200 katı kütleye sahip olan ve radyoaktif bozunma süreçlerinde ortaya çıkan yüksek enerjili, kararsız, negatif veya pozitif yüklü, kısa ömürlü temel parçacık, lepton türü elementar parçacık

müphem : ara. * behm (siyah şey, kara), ibham (kapalı bırakma, belirsiz olma, açık olmama, muayyen olmama; el veya ayak baş parmağı), behim (dört ayaklı hayvan, düşük idrakli varlık) * belirsiz olan, açık olmayan, kapalı olan, anlaşılmaz, belirsiz, anlayıştan veya anlaşılırlıktan yoksun, iyice belli olmayan; mutlak aşikar olmayan; belirsiz; gizli

müphemiyet : ara. * mubhem (belirsiz olan, açık olmayan, kapalı olan, anlaşılmaz, belirsiz, anlayıştan veya anlaşılırlıktan yoksun, iyice belli olmayan; mutlak aşikar olmayan; belirsiz; gizli) + iyet (isim yapım ve durum eki) * belirsiz olma, açık olmama, kapalı olma, anlaşılmaz olma, aşikar olmama

müptedi : ara. * beda, bedee (başlamak); ibtida (baş taraf, başlama, başlangıç, evvel, ilk, en önce, en başta; bir işin veya sürecin ilk aşaması; bir şeyin ortaya çıkmaya veya yapılmaya başladığı an), ibtidai (ilkel, öncel, başlangıç ile ilgili, başlangıca ait) * bir işe veya sürece yeni başlamış, girişim aşamasında olan, yeni başlayan

müptela : ara. * mubtela (bela (sınav, test, deneme; imtihan), ibtila (düşkünlük, tiryakilik; deneme, sınav, test) ) * bir şeye tutulmuş, bir şeyin bağımlısı olmuş, tiryakisi olmuş, düşkün, tutkun, tutulmuş

müptezel : ara * badala (saçmak, dökmek), mubtadal * saygınlığını yitirmiş, bayağılaşmış; sıradanlaşmış çokluğu dolayısıyla değerini yitiren, değersiz, sıradan, bayağı, adi, seçkin olmayan, rezil

mür : ara. * murr (acı) * commiphora myrrha ağacından elde edilen, Yakın Doğu'da ilaç yapımında ve parfümeride yararlanılan, kokulu, yapışkan bir reçine türü

müraat : ara. * raa (görmek; göstermek; gözetmek, bakmak), riayet (görme, gözetme, uyma, uyum gözterme, itaat etme) * riayet etme, gözetme, koruma, sakınma, riayet, geleneği koruma ve sürdürme (mores, moeurs (gelenek, kural), moral, moralisch (geleneksel, kuralsal, ahlaki) (ing., fra.) )

müraat-i nazir : ara. * muraat (riayet etme, gözetme, koruma, sakınma, riayet, geleneği koruma ve sürdürme) + i (tamlama eki) + nazir (bakan, gözetleyen, denetleyen) * denetleyen veya gözlemleyen kişi tarafından dikkatlice incelenen konu, belge veya durum

müracaat : ara. * raca (dönmek, geri dönmek, döndürmek, çevirmek, geri çevirmek), rucu (dönüş, geri dönüş, geri çevirme), merci (rücu edilen dönülen yer, bir iş veya karar için başvurulan yetkili kişi, makam veya kurum) * bir konu, talep veya dilekçe için resmi veya kişisel olarak başvurma, yönelme

müradif : ara. * radafa (eşdeğer kılmak, benzer yapmak, aynı anlamlı yapmak) * bir kelimenin veya ifadenin anlamca eşdeğeri veya benzeri olan kelime veya ifade, anlamları eş, özdeş olan, anlamdaş, eşanlamlı

mürai : ara. * raa (görmek; göstermek; gözetmek, bakmak) * birbirinin karşıtı olan iki taraftan her birine ayrı ayrı yandaşmış gibi davranan, hangisinin yanındaysa ondan yana görünen, özü sözü bir olmayan; ikiyüzlü; gözeten, inceleyen veya gözlemleyen; gösteriş yapan

mürdesenk : far. * murde (ölü, ölmüş) + seng (taş, kaya, sert mineral kütle) * doğal kurşun (II) oksit (PbO)

mürdüm : far. * mardum (adam, insan; gözbebeği), mard (adam, insan) + tohm (tohum, çekirdek) * insan tohumu, insanoğlu; reçeli veya hoşafı yapılan bir cins küçük ve kara erik; siyah, kırmızı ve mor karışımı renk

mürdümeriği : far., tür. * mardum (adam, insan; gözbebeği), mard (adam, insan) + tohm (tohum, çekirdek) (far.) + erik (gülgillerden olan yapraklanmadan önce ak çiçekler açan bir ağaç ve bu ağacın sert ve tek çekirdekli yemişi) + i (iyelik eki) * ana vatanı Japonya olan, gülgiller familyasından, kırmızı ve mor renklerde olgunlaşan çekirdekli bir meyve

mürdümük : far. * mardum (adam, insan; gözbebeği), mard (adam, insan) + tohm (tohum, çekirdek) ) + uk (son ek) * otsu baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından Lathyrus sativus türüne ait, yazın ekilen, hayvan yemi olarak kullanılan ve bazı yöresel yemeklerde çorba veya garnitür olarak değerlendirilen bir bitki

mürebbi : ara. * rabba (terbiye etmek, büyütmek, eğitmek), rab (öğretmen, yetiştirici, eğitmen) * çocukları veya gençleri eğiten, terbiye eden ve ahlaki, zihinsel veya sosyal gelişimlerini sağlayan öğretmen, rehber veya bakıcı kişi, eğitmen, yetiştirici

mürebbiye : ara. * rabba (terbiye etmek, büyütmek, eğitmek), rab (öğretmen, yetiştirici, eğitmen), murebbi (çocukları veya gençleri eğiten, terbiye eden ve ahlaki, zihinsel veya sosyal gelişimlerini sağlayan öğretmen, rehber veya bakıcı kişi, eğitmen, yetiştirici) + ye (dişil eki) * çocukları veya gençleri eğiten, terbiye eden ve ahlaki, zihinsel veya sosyal gelişimlerini sağlayan öğretmen, rehber veya bakıcı kişi, eğitmen, yetiştirici (kadın)

müreccah : ara. * racaha (öncelik vermek, değer vermek, seçmek, tercih etmek), tercih (öncelik verme, değer verme, seçme, seçim) * değer verilen, tercih edilen, seçilen, öncelik tanınan

müreffeh : ara. * rafaha (rahatlamak, iyilik bulmak, huzur bulmak, iyileşmek, rahat etmek), refah (rahatlık, bolluk, iyilik) * iyi halde olma, iyileşme, rahat etme; bireylerin veya toplumların maddi ve manevi açıdan huzurlu, rahat ve iyi durumda bulunması durumu

mürefte : ara. * rafata (kaldırmak, yükseltmek, açmak) * geminin bordasını veya üst kısmını yükselterek oluşturulan, yük veya yolcu taşımaya uygun şekilde yükseltilmiş alan

mürein : lat. * mureus (duvara ait, duvar gibi, duvarla ilgili) (murus (duvar, sur, çevre duvarı) + eus (ile ilgili, -a ait) ) + ine (kimyasal madde veya protein benzeri bileşik eki) * bakterilerin hücre duvarının temel yapısal bileşeni olan, peptidoglikan yapısındaki karmaşık polimer madde, bakteri hücre duvarına dayanıklılık kazandıran biyopolimer

mürekkeb makam : ara. * rakaba, rakiba (binmek, üstüne binmek, üzerine çıkmak, sürmek; gözetlemek, gözetmek, denetlemek, sorumluluk üstlenmek, beklemek; birleştirmek, karıştırmak, bağlamak), murekkeb (birleştirilmiş, karıştırılmış, bindirilmiş, binilmiş) + makam (yer, konum, mevki, görev) * birden fazla unsur veya bölümün bir araya getirilerek düzenlendiği, özellikle resmi veya örgütsel yapıda belirli bir konum veya görev için atanmış makam

mürekkeb usül : ara. * rakaba, rakiba (binmek, üstüne binmek, üzerine çıkmak, sürmek; gözetlemek, gözetmek, denetlemek, sorumluluk üstlenmek, beklemek; birleştirmek, karıştırmak, bağlamak), murekkeb (birleştirilmiş, karıştırılmış, bindirilmiş, binilmiş) + vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek, kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), usul (ulaşma, erişme, bitişme, birleşme, bir araya gelme, kavuşma, varmak, temas etme, değme) * yazı veya çizim için kullanılan çeşitli renk ve kimyasal maddelerin karıştırılmasıyla oluşturulan sıvı boya ile yapılan, belirli kurallar ve tekniklere göre uygulanan yazı veya sanat tekniği

mürekkep : ara. * rakaba, rakiba (binmek, üstüne binmek, üzerine çıkmak, sürmek; gözetlemek, gözetmek, denetlemek, sorumluluk üstlenmek, beklemek; birleştirmek, karıştırmak, bağlamak) * birleştirilmiş, karıştırılmış, bindirilmiş, binilmiş; çeşitli renk ve kimyasal maddelerin bir araya getirilip karıştırılmasıyla elde edilen, yazı veya çizim yapmak için kullanılan sıvı boya

mürekkepbalığı : ara., tür. * murekkeb (birleştirilmiş, karıştırılmış, bindirilmiş, binilmiş; çeşitli renk ve kimyasal maddelerin bir araya getirilip karıştırılmasıyla elde edilen, yazı veya çizim yapmak için kullanılan sıvı boya) (ara.) + balık (suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki) (tür.) * vücudundan savunma amacıyla siyah veya koyu renkli mürekkep benzeri sıvı atan, yumuşakçalar sınıfından deniz hayvanı

müren : gre. * muraina (yılan balığı); murène (fra.) * Doğu Atlantik ve Akdeniz'de bulunan, Muraena cinsine bağlı, eti yenen bir tür yılan balığı

müretteb : ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale getirmek), tertib (tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme) * kasden uydurulmuş, düzenlenmiş, tertib edilmiş, dizilmiş, yerli yerine konulmuş, sıralanmış, tayin edilmiş

mürettebat : ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale getirmek), tertib (tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme) * gemi, uçak veya benzeri taşıtta görevli olan ve belirli bir düzen içinde hizmet eden personel topluluğu

mürettep : ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale getirmek), tertib (tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme) * düzenlenmiş, sıraya konmuş, dizilmiş, tanzim edilmiş

mürettip : ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale getirmek), tertib (tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme) * düzenleyen, sıraya koyan, dizen, tanzim eden

mürettiphane : ara., far. * murettib (düzenleyen, sıraya koyan, dizen, tanzim eden) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * matbaada harfleri ve satırları belirli bir düzene göre dizme işinin yapıldığı, mürettiplerin çalıştığı bölüm

mürevviç : ara. * ravaca (revaç buldurmak, yaymak, dolaşıma sokmak), revac (sürüm, kıymet, değer, geçerlik, makbuliyet) * bir malı, fikri veya ürünü tanıtarak yaygınlaştıran, sürümünü artıran veya piyasada geçerli hale getiren

mürgak : ara. * ragaka (incelmek, yumuşamak, hafiflemek) * Türk musikisinde tiz ve ince ses karakteri gösteren, belirli perde ve seyir özelliklerine sahip makam türü

mürid : ara. * erada (istemek, arzulamak, yönelmek), irad (isteme, seçme, yönelme yetisi), irade (isteme, seçme, yönelme) * isteyen, arzulayan, irad eden, yönelen; tasavvufta bir şeyhi rehber edinerek manevi eğitim yoluna giren ve hakikati arzulayan kimse

mürit : ara. * erada (istemek, arzulamak, yönelmek), irad (isteme, seçme, yönelme yetisi), irade (isteme, seçme, yönelme) * isteyen, arzulayan, irad eden, yönelen; tasavvufta bir şeyhi rehber edinerek manevi eğitim yoluna giren ve hakikati arzulayan kimse

mürsel : ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), irsal (gönderme, yollama, sevk, salma) * gönderilen, gönderilmiş, yollanmış veya iletilmiş olan; özellikle dini terminolojide vahiy getirmek üzere gönderilmiş peygamber

mürselat : ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), irsal (gönderme, yollama, sevk, salma) * gönderilenler; Kur'an'ın 77. suresinin ismi

mürselin : ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), irsal (gönderme, yollama, sevk, salma) * gönderilenler

mürşid : ara. * raşada (doğru yolu göstermek, doğruya yönlendirmek, rehberlik etmek), irşad (doğru yolu gösterme, yönlendirme ve aydınlatma; özellikle dini veya ahlaki konularda rehberlik etme) * doğruyu gösteren, doğruya yönlendiren, rehberlik eden

mürşit : ara. * raşada (doğru yolu göstermek, doğruya yönlendirmek, rehberlik etmek), irşad (doğru yolu gösterme, yönlendirme ve aydınlatma; özellikle dini veya ahlaki konularda rehberlik etme) * doğruyu gösteren, doğruya yönlendiren, rehberlik eden

mürt : far. * murde (ölü, ölmüş) * ölmüş hayvan

mürteb : ara. * rataba (şüphe etmek, kuşkulanmak, tereddüt etmek, kuşkulanmak) * şüphe eden, kuşkulanan, tereddütlü

mürteci : ara. * raca (dönmek, geri dönmek, döndürmek, çevirmek, geri çevirmek), rucu (dönüş, geri dönüş, geri çevirme) * siyasal ve düşünsel bağlamda geçmişe dönmeyi savunan, ilerleme ve yenilik hareketlerine karşı çıkarak eski düzeni geri getirmeyi isteyen

mürted : ara. * radda (geri çevirmek, geri döndürmek, reddetmek, geri göndermek, istememek, karşı gelmek, direnmek, vazgeçmek), irtida (geri dönme, dönme, vazgeçme) * geri dönen, vazgeçen; dininden dönen

mürtefi : ara. * rafa'a (yükselmek, kalkmak, yukarı çıkmak), irtifa (yükselme, yükseliş, yükseklik, yukarı kaldırma) * yüksek, yukarı çıkmış, yükselmiş

mürtekip : ara. * rakaba, rakiba (binmek, üstüne binmek, üzerine çıkmak, sürmek; gözetlemek, gözetmek, denetlemek, sorumluluk üstlenmek, beklemek; birleştirmek, karıştırmak, bağlamak) * bekleyen, gözleyen, gözetleyen; suç, hata veya uygunsuz bir fiili işleyen veya üstlenen kimse

mürtesem : ara. * rasama (çizmek, işaret koymak, tasvir etmek) * resmedilmiş, resmi yapılmış, tasvir edilmiş

mürtet : ara. * radda (geri çevirmek, geri döndürmek, reddetmek, geri göndermek, istememek, karşı gelmek, direnmek, vazgeçmek), irtida (geri dönme, dönme, vazgeçme) * geri dönen, vazgeçen; dininden dönen

mürur : ara. * merra (geçmek, uğramak, üzerinden geçmek; kere, sefer, defa) * bir yerden veya durumdan geçme, zamanın akıp gitmesi veya bir noktadan diğerine uğrayarak ilerleme, geçme, geçiş

müruriye : ara. * murur (bir yerden veya durumdan geçme, zamanın akıp gitmesi veya bir noktadan diğerine uğrayarak ilerleme, geçme, geçiş) + iye (isim yapım ve durum eki) * geçişle ilgili işlere bakan idari birim; trafik düzeni ve ulaşım denetimiyle ilgili kurum

mürur-u zaman : ara. * murur (bir yerden veya durumdan geçme, zamanın akıp gitmesi veya bir noktadan diğerine uğrayarak ilerleme, geçme, geçiş) + u (tamlama eki) + zaman (süre, vakit, çağ, devir) * zamanın geçmesi, belirli bir sürenin akıp gitmesi ve bu sürenin geçmesiyle hukuki veya fiilî sonuç doğması durumu

mürüriye : ara. * murur (bir yerden veya durumdan geçme, zamanın akıp gitmesi veya bir noktadan diğerine uğrayarak ilerleme, geçme, geçiş) + iye (isim yapım ve durum eki) * geçişle ilgili işlere bakan idari birim; trafik düzeni ve ulaşım denetimiyle ilgili kurum

mürüvvet : ara. * imra (er, erkek, adam), mer’ (er, erkek, adam), muru (ç.) * erkeklik, erdem, soylu ve seçkin davranış; insaniyet, insanlığa uygun olan şeyi yapma; güzel ve iyi işler yapıp, kötü işleri ve halleri bırakma; ana baba saadeti; mertlik, yiğitlik

mürver : far. * murvar (inci) * beyaz, sert ve parlak yapısıyla süs eşyası ve takı yapımında kullanılan değerli deniz ürünü, inci

mürvergiller : far., tür. * murvar (inci) (far.) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * koyu mor/siyah meyveleri ve bağışıklığı destekleyici özellikleri olan mürverleri ve yakın akraba bitkileri kapsayan, çalı veya küçük ağaç biçimindeki çiçekli bitkilerden oluşan familya, genellikle Adoxaceae veya Viburnaceae familyası içinde değerlendirilen bitki grubu

müsaade : ara. * saada (yardım etmek, destek olmak, uygun düşmek) * bir işin yapılmasına izin verme, uygun görme veya gerçekleştirilmesine rıza gösterme,

müsabaka : ara. * sebeka (önce gelmek, geçmek, önde olmak, yarışmak), sabika (bir kimsenin daha önce işlemiş olduğu suçları veya geçmişteki olumsuz fiillerini ifade eden hukuki kayıt; geçmişteki) * iki veya daha fazla kişi veya takımın birbirini geçmek amacıyla belirli kurallar çerçevesinde yarışması

müsabık : ara. * sebeka (önce gelmek, geçmek, önde olmak, yarışmak), sabika (bir kimsenin daha önce işlemiş olduğu suçları veya geçmişteki olumsuz fiillerini ifade eden hukuki kayıt; geçmişteki) * yarışta veya bir işte başkasını geçmiş, öne geçmiş veya daha önce davranmış olan, geçen; yarışmaya katılan, yarışmacı

müsademe : ara. * sadama (çarpmak, çarpışmak, tokuşmak, vurmak) * iki şeyin karşılıklı olarak birbirine çarpması, çarpışması veya çatışması, çarpışma, vuruşma

müsadere : ara. * sadara (zorla almak, el koymak, müsadere etmek) * zorla alma, zoralım, el koyma; zulmetme, cebretme

müsadif : ara. * sadafa (rastlamak, denk gelmek, çakışmak, birleşmek) * birbirine denk gelen, tesadüf eden

müsait : ara. * saada (yardım etmek, kolaylaştırmak) * müsaade eden, kolaylaştıran, kolaylık gösteren; yardımcı, yardım eden, yaver; boş, uygun, elverişli ve herhangi bir engel olmadan erişilebilir veya kullanılabilir, musaid

müsakkafat : ara. * sakafa (tutmak, yakalamak), sakf (tavan, dam, çatı) * üzeri örtülü yapılar, üzeri damla örtülmüş binalar

müsamaha : ara. * samaha (cömert olmak, eli açık olmak, hoşgörmek, bağışlamak), semih (cömert, eli açık, hoşgörülü), semahat (cömertlik, hoşgörü, eli açıklık) * kendine aykırı gelse de her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiğince hoş görme, hoşgörü; kendisininkilerle çelişse bile, başkalarının düşünce ve kanılarını özgürce dile getirmelerinden rahatsız olmama, onların geçerlilik durumlarına karşı tepki göstermeme, görmezlikten gelme, hoş görme, göz yumma, tolerans

müsamahakar : ara., far. * musamaha (görmezlikten gelme, hoş görme, göz yumma) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) * hoşgörülü, toleranslı

müsamere : ara. * samara (gece sohbeti etmek, gece konuşmak, gece eğlencesi yapmak, gece toplanmak, gösteri yapmak), samir (geceleri sohbet eden, gece arkadaşı olan, hoş sohbet kimse) * edebiyat ve sanat ortamlarında, öğrenciler veya topluluklar tarafından düzenlenen, tiyatro, şiir veya müzik gibi sahne gösterilerini içeren eğlenceli gece etkinliği

müsavat : ara. * seva (eşit, denk), sevat (eşitlik, denklik) * kişiler, durumlar veya haklar arasında herhangi bir üstünlük veya ayrıcalık olmaksızın eşit, dengeli ve adil bir biçimde dağılım veya konum sağlanması

müsaveme : ara. * savama (pazarlık yapmak, karşılıklı görüşmek), sevm (pazarlık yapma, pazarlıklı satış) * satıcının malın maliyetini müşteriye açıklamadığı satış; müşterinin yapılan alışverişten satıcının ne kadar kar veya zarar ettiğini bilmediği satış

müsavi : ara. * seva (eşit, denk), sevat (eşitlik, denklik) * eşit, denk

müsbah : ara. * sabaha (ışımak, aydınlanmak, ışık saçmak, aydınlatmak, ışıklanmak, gün ağarmak) * aydınlatan, ışık veren, sabahı getiren

müsbet : ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz), isbat (bir şeyin doğruluğunu, gerçekliğini veya varlığını kanıtlama, delille ortaya koyma) * ispatlanmış, delillendirilmiş, doğruluğu anlaşılmış, olumlu, pozitif

müsebba : ara. * seb'a (yedi) * yedişer dizeli bentlerden meydana gelmiş koşuk; yedişer mısralı bentlerden müteşekkil musammat nazım şeklindeki manzume

müsebbip : ara. * sabbaba (neden olmak, sebep olmak) * bir olayın, durumun veya sonucun ortaya çıkmasına doğrudan neden olan, sebeplerini yaratan veya tetikleyen, sebep olan, neden olan

müseccel : ara. * secele (yazmak, kaydetmek), sicil (kayıt), tescil (kaydetme, resmiyet kazandırma) * üzerinde yazılı veya kayıtlı olan, kayda geçirilmiş ve resmiyet kazanmış olarak sabit ve değiştirilemez nitelikte bulunan, sicile işlenmiş

müseddes : ara. * sittet (altı), sadis (altıncı) * aynı vezinde altışar dizelik bentlerden oluşan, ilk bendin altı dizesi birbirleriyle uyaklı, sonraki bentlerin son bir veya iki dizesi ilk bent ile uyaklı olan nazım şekli

müsekkin : ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek, oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek, sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek, sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak; kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin) * sükunet veren, sakinleştiren, dindiren, yatıştıran; fiziksel veya ruhsal olarak yatıştırıcı etki yapan, sinirleri ve stresi dindiren

müsellem : ara. * selleme (vermek, teslim etmek; selamet vermek, kurtuluşa erdirmek), selamet (güvenlik, esenlik, zarar görmeme durumu, kurtuluş, barış), selim, salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş) * teslim edilmiş, verilmiş, kendisine bir şey verilen, kendisine bir şey teslim edilen

müselles : ara. * selase (üç) * üç parçadan oluşan veya üç birimin bir araya gelmesiyle meydana gelen yapı, üçlü; üçgen

müsellesat : ara. * muselles (üçlü) + at (çoğul eki) * üç parçadan oluşan veya üç birimin bir araya gelmesiyle meydana gelen yapılar, üçlüler; üçgenler

müsellim : ara. * selleme (vermek, teslim etmek; selamet vermek, kurtuluşa erdirmek), selamet (güvenlik, esenlik, zarar görmeme durumu, kurtuluş, barış), selim, salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş) * bir bölgede veya işte yetkili olarak yönetimi elinde bulunduran, işleri düzenleyen ve sorumluluğu üstlenen kişi; Osmanlı Devleti'nde eyalet ve sancakta yönetimi elinde bulunduran kişi

müselsel : ara. * salsala (zincirlemek, ardı ardına bağlamak), silsile (zincir) * zincirleme olarak bağlanmış, sıralı

müsemma : ara. * semme (isimlendirmek, adlandırmak), ism (ad) * isimlendirilmiş, adı konmuş; belirli; Türk musikisinde 8 zamanlı, 8/8'lik mertebesi olan bir usül

müsemmen : ara. * semme (isimlendirmek, adlandırmak), ism (ad) * isimlendirilmiş, adı konmuş; belirli; Türk musikisinde 8 zamanlı, 8/8'lik mertebesi olan bir usül

müsevvem : ara * sevveme (işaretlemek) * işaretli, işaretlenmiş

müsevvid : ara. * esved (siyah, kara), sevvede (karalamak, karartmak) * müsvedde yapan, taslak hazırlayan, karalama yapan, karalayan

müsevvit : ara. * esved (siyah, kara), sevvede (karalamak, karartmak) * müsvedde yapan, taslak hazırlayan, karalama yapan, karalayan

müshil : ara * sahala (kolaylaştırmak, akıcı hale getirmek) * kolaylaştıran, akış sağlayan; bağırsakların çalışmasını kolaylaştırarak dışkılamayı sağlayan ve giderici etki yapan

müsilaj : lat. * mucilago (yapışkan, sümüksü madde) (mucilare (yapıştırmak, sümük haline getirmek) (mucil (yapışkan madde, bitkisel sümük) + are (fiil mastar eki) ) + ago (isim yapım eki) ) (lat.); mucilage (fra.) * denizlerde özellikle organik madde artışı ve durgunluk sonucu oluşan, su yüzeyinde veya su içinde birikerek jelimsi ve yapışkan bir tabaka meydana getiren doğal oluşum

müsin : lat. * mucus (sümük, salgı) + ine (kimyasal madde ve protein eki) * vücutta özellikle epitel hücreleri tarafından salgılanan ve mukusun temel yapısını oluşturan, kayganlık ve koruyucu özellik sağlayan glikoprotein yapısındaki madde

müsinöz : lat. * mucus (sümük, salgı) + ine (kimyasal madde ve protein eki) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * yapısında yoğun miktarda mukus bulunan, mukus üreten veya mukus karakteri gösteren doku, hücre veya tümör

müskirat : ara. * sakara (sarhoş etmek, aklı örtmek) * aklı örten, sarhoşluk veren ve bilinç üzerinde geçici değişiklik oluşturan içki ve benzeri maddeler

müskülarite : lat. * musculus (kas, adale) (mus (fare) + culus (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum eki) * kas gelişmişliğinin, kas yoğunluğunun ve kas yapısının belirginlik derecesi, kaslılık, adalelilik durumu

müskülasyon : lat. * musculare (kaslanmak, adalelenmek) (musculus (kas, adale) (mus (fare) + culus (küçültme eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * kasların oluşumu, gelişimi ve belirgin hale gelmesi süreci veya bir yapının kas dokusuyla donatılmış olma durumu

müsküler : lat. * musculus (kas, adale) (mus (fare) + culus (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * kasla ilgili, kas yapısına ait, kas dokusuna ilişkin, kaslı, adaleli

müslim : ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete ermek) * İslam dinine inanarak Allah’a teslim olan ve bu inanç doğrultusunda yaşayan

müslüman : ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete ermek), muslim (teslim olan) + an (ile ilgili, -a ait) * İslam dini mensubu

müsmir : ara. * semere (meyve vermek, semere vermek) * meyve veren, ürün veren veya bir çabanın sonucunda faydalı ve verimli sonuç ortaya çıkaran

müsnet : ara. * sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek, yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), istinad (bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme), sened (dayanak, isnat edilen şey) * bir söze, hükme veya rivayete dayandırılmış, belirli bir kaynağa veya delile bağlanmış olan, isnad edilmiş, dayandırılmış

müspet : ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz), isbat (bir şeyin doğruluğunu, gerçekliğini veya varlığını kanıtlama, delille ortaya koyma) * ispatlanmış, delillendirilmiş, doğruluğu anlaşılmış, olumlu, pozitif

müspet ilim : ara. * musbet (ispatlanmış, delillendirilmiş, doğruluğu anlaşılmış, olumlu, pozitif) + ilm (bilim) * gözlem, deney ve akıl yürütmeye dayalı olarak kanıtlanabilir ve doğrulanabilir veriler üzerinden kesin bilgi üretmeyi amaçlayan bilim

müsrif : ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek, dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak, kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak), israf (azıtma, taşırma, haddini aşma, harcama, boşa harcama) * malı, zamanı veya imkanları gereksiz ve ölçüsüz biçimde harcayan, tutumluluk sınırlarını aşan, israf eden, boşa harcayan

müstacel : ara. * acele (çabukluk, ivedilik) * geciktirilmeden yapılması gereken, ertelenmesi uygun olmayan ve derhal yerine getirilmesi istenen

müstafi : ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak, arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), istafa (seçmek, tercih etmek, ayıklamak, saf olanı ayırmak; üstün tutmak, seçkin kılmak); iste (istemek, dilemek, arzulamak) + afa (silmek, yok etmek, affetmek, hatasını silmek, bağışlamak), istifa (çekilmek, görevden ayrılmak) * kendi isteğiyle görevinden ayrılmış, vazifesini bırakmış olan

müstağni : ara. * istiğna (önerilen bir işe karşı isteksiz davranma; gönül tokluğu, doygunluk; Allah'tan başkasının minneti altına girmeme, gönül tokluğu, elindekiyle yetinme, zenginlik istememe, muhtaç olmama; çekinme, nazlanma; azamet, tekebbür, kibirlenme) (iste (arzu etmek, talep etmek, istemek) + ğana (fayda vermek, fayda sağlamak, yetmek, bolluk vermek, çoklamak, zengin kılmak) ) * herhangi bir kimseye veya şeye ihtiyaç duymadan yetinen, başkasına el açmayan ve kendi imkanlarıyla yetinmeyi tercih eden, kimseden menfaat beklemeyen, bir şey talep etmeyen, ihtiyaç duymayan, tok gözlü; çekingen, nazlı

müstağrip : ara. * istağraba (garip bulmak, yadırgamak) (iste (arzu etmek, talep etmek, istemek) + ğaraba (garip olmak, tuhaf olmak) ) * bir şeyi tuhaf, alışılmadık veya beklenmedik bularak hayretle karşılayan ve yadırgayan

müstahak : ara. * istihak (hak etmek, layık olmak) (iste (arzu etmek, talep etmek, istemek) + hakk (gerçek, doğru, adil ) ) * bir davranış, ödül, ceza veya durum açısından hak kazanmış, layık görülmüş veya karşılığını elde etmeyi gerektiren

müstahdem : ara. * istihdam (hizmete almak, çalıştırmak) (iste (arzu etmek, talep etmek, istemek) + hadama (hizmet etmek) ) * bir işte hizmet görmek üzere görevlendirilmiş, çalıştırılan veya bir kurumda görevli olarak istihdam edilen kimse, hizmetçi

müstahfız : ara. * hafaza (korumak) * Osmanlı Devleti'nde sınır boylarında ve kalelerde hizmet gören askeri zümrelerin genel ismi

müstahil : ara. * hala (değişmek, dönüşmek), istihala (imkansız olmak, mümkün olmamak), muhal (imkansız) * olması, gerçekleşmesi mümkün olmayan, imkansız

müstahkem : ara * hakeme (sağlamlaştırmak, berkitmek, güçlendirmek, kuvvetlendirmek, kesinleştirmek, hüküm vermek, yargılamak, karar vermek), istihkam (güçlendirme, tahkim etme, sağlamlaştırma), tahkim (güçlendirme, kuvvetlendirme, sağlamlaştırma) * sağlamlaştırılmış, korunmuş veya yıkılması zor hale getirilmiş

müstahsen : ara. * hasen (güzel), istihsan (beğenme, güzel bulma) * güzel kabul edilen, beğenilen, makbul

müstahsil : ara. * hasala (üretmek), istihsal (üretim) * üretici

müstahzar : ara. * hazara, hadara (elverişli olmak, uygun olmak, tamam olmak; mevcut olmak, bulunmak, hazır olmak) * önceden hazırlanmış, kullanıma hazır hale getirilmiş ve belirli bir amaç için düzenlenmiş, kullanıma hazır bir duruma getirilmiş; önceden hazırlanarak eczanelerde satışa sunulan ilaç, hazır ilaç

müstait : ara. * taa, tava (itaat etmek, uymak, boyun eğmek, istemek) * bir işi yapmaya elverişli, hazır ve gerekli şartları taşıyan, yetenekli, kabiliyetli

müstakar : ara. * karar (durma, durak, duruş, sabit olma, yerleşme, kalma, istikrar, kesin görüş, tercih, yargı, hüküm), karrara (kararlaştırmak, sabit olmak, durmak, yerleşmek, kalmak, oturmak; tekrar etmek, tekrarlamak), ikrar (karar verme) * düzenli bir şekilde devam eden, bir karar üzere olan, değişmeyen, sabit, istikrarlı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...