musavvir :
ara. * savvara (tasarlamak, biçimlendirmek, şekillendirmek, resmetmek, zihinde
şekil vermek, betimlemek, yapılandırmak), tasvir (betimleme, resmetme,
şekillendirme, yapılandırma) * betimleyen, resmeden, şekillendiren, şekil
veren, biçimlendiren, tasvir eden
musaytir :
ara. * satara (baskı yapmak, kontrol etmek, zorlamak) * baskı yapan, zorlayıcı,
zorba
musbit :
ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak,
doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak,
yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan,
değişmez, değişmeyen, hareketsiz) * sabitleyen, durağanlaştıran,
hareketsizleştiren, isbat eden
muscardinus :
lat. * mus (fare, sıçan cinsi) + cardinus (küçük, ufak, minik) * küçük fare;
küçük kemirgenler veya sincap benzeri türlerin genel ismi
muscicapidae :
lat. * muscicapa (sinek yakalayan) (musca (sinek) + capere (almak, içine almak,
tutmak, kapmak, kavramak, yakalamak, sezmek) ) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) (gre.) * sinekkapanlar, kuyrukkakanlar, kızılgerdanlar gibi
türleri ve yakın akraba ötücü kuşları kapsayan, küçük ve orta boylu böcekçil
kuşlar familyası, sinekkapangiller
muscidae :
lat. * musca (sinek) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * çift kanatlılar
(Diptera) takımına bağlı, aralarında bilindik karasinek ve ev sineği (Musca
domestica) türlerinin de yer aldığı, çoğunlukla çürüyen organik maddelerle
beslenen ve insan yerleşimleriyle ilişkili bulunan karasinekler familyası
musekkin :
ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek,
oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek,
sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek,
sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak;
kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet
eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin) * sükunet veren, sakinleştiren,
dindiren, yatıştıran; fiziksel veya ruhsal olarak yatıştırıcı etki yapan,
sinirleri ve stresi dindiren
musellem :
ara. * selleme (vermek, teslim etmek; selamet vermek, kurtuluşa erdirmek),
selamet (güvenlik, esenlik, zarar görmeme durumu, kurtuluş, barış), selim,
salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı,
esen, güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş) * teslim edilmiş, verilmiş,
kendisine bir şey verilen, kendisine bir şey teslim edilen
musellemet :
ara. * selleme (vermek, teslim etmek; selamet vermek, kurtuluşa erdirmek),
selamet (güvenlik, esenlik, zarar görmeme durumu, kurtuluş, barış), selim,
salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı,
esen, güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş) * güvence altına alınmış, esenlik
verilmiş, kurtulmuş; salınmış, serbest dolaşan
musemmen :
ara. * samma (isim vermek, adlandırmak), ism (ad, isim) * belirli, belirlenmiş,
ismi konmuş, adı verilmiş
musevi :
mıs., ibr., ara. * mou (su), mose (çocuk, oğul) (mıs.), mashah (çekip çıkarmak,
sudan çıkarmak), moşe (çekip çıkarmak; sudan kurtarmak) (ibr.) + vi (ile
ilgili, -a ait) (ara.) * Musacı, Musa takipçisi; Hz. Musa’nın öğretilerini
takip eden kişi; Tevrat’ı ve Musa’nın kanunlarını kabul eden kimse
musevviy :
ara. * sava (yerleşmek, bir yerde durmak; düz ve elverişli olmak; eşit olmak,
denk olmak; düz olmak, aynı seviyede bulunmak), savva (düzenlemek,
seviyelendirmek), seviye (yerleşme, durma, düz olma; kademe, düzey) * düzenleyen,
seviyelendiren
mushaf :
ara. * sahafa (yazmak, sayfaları bir araya getirmek), sahife (sayfa, yazı
yazılan kağıt yaprağı) * sayfalar halinde derlenmiş, düzenlenmiş; Kur’an’ın
yazılı ve ciltlenmiş hali
mushit :
ara. * sehata (öfkelenmek, darılmak, helak etmek) * öfkelenen, darılan, helak
eden
musır :
ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek,
gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk
etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme) * sevk edilen, yönlendirilen,
hareket ettirilen
musi :
ara. * vasa (genişlemek, yayılmak, kapsamak, içine almak, gücü yetmek), ivsa
(genişletmek, yaymak), seat (genişlik) (ara.) muse, Muse (ilham perisi, esin
perisi) (ing., fra., alm.) * genişleten, bollaştıran, madden veya manen
imkanları artıran, yayan, teselli veren, ferahlatan, ilham veren
musib :
ara. * asaba (ulaşmak, başına gelmek, isabet etmek, denk gelmek) * isabet eden,
yanılmayan; musibet, sıkıntı ve belaya maruz kalmış
musibet :
ara. * asaba (ulaşmak, başına gelmek, isabet etmek, denk gelmek) * isabet eden,
başa gelen, sorun, sıkıntı, bela
musii :
ara. * sea (genişletmek, yaymak, açmak), musi (genişleten, yayan) * geniş olan,
genişlemiş
musikar :
far. * musi (ahenk, ses sanatı, müzik, melodi) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer; -cı, yapan, eden eki) * gagasındaki deliklerden rüzgâr estikçe türlü
sesler çıktığına inanılan bir masal kuşu; her biri başka perdede bir sıra kamış
boğumundan yapılmış düdük
musiki :
far., gre. * musi, musik (ahenk, ses sanatı, müzik, melodi) (far.); mousike
(mous, mus (ilham) + ike, iki (-lı, gibi olan) (gre.) * müzik, mızıka, musika;
Yunan mitolojisindeki sanat tanrıçaları veya ilham perileri olan
Mousa"lara ait dokuz sanatın her biri, özellikle müzik ve lirik şiir (music,
musique, Musik (müzik) (ing., fra., alm.) )
musikişinas :
ara., far. * musiki (ahenk, ses sanatı, müzik, melodi) + şinas (bilen, tanıyan)
* müzik bilimi ve sanatı hakkında bilgi sahibi olan, müziği tanıyan ve anlayan,
besteleri, makamları ve ritimleri çözümleyip yorumlayabilen müzik uzmanı
musilaj :
lat. * mucilago (yapışkan, sümüksü madde) (mucilare (yapıştırmak, sümük haline
getirmek) (mucil (yapışkan madde, bitkisel sümük) + are (fiil mastar eki) ) +
ago (isim yapım eki) ) (lat.); mucilage (fra.) * denizlerde özellikle organik
madde artışı ve durgunluk sonucu oluşan, su yüzeyinde veya su içinde birikerek
jelimsi ve yapışkan bir tabaka meydana getiren doğal oluşum
musin :
ara. * sna (acı vermek, ıstrırap vermek, kederlendirmek, üzüntü vermek, sıkıntı
oluşturmak) * üzüntü veren, acı veren; üzgün, kederli, acı çeken
musir :
ara. * a’sara (sıkmak, ezmek, suyunu çıkarmak, bastırmak) * sıkıcı, ezici,
suyunu çıkaran
musir :
ara. * asara (rastlamak, farkına varmak, farketmek, haberi olmak; ayağı
sürçmek; seçmek, tercih etmek) * açığa çıkaran, fark ettiren, bildiren,
haberdar eden, ortaya koyan; seçen, tercih eden
musir :
ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek,
gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk
etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme) * sevk edilen, yönlendirilen,
hareket ettirilen
muska :
lat., ara. * musca (sinek) (lat.); nasaha (yazmak, kopyalamak, temize çekmek),
nusha (yazılı suret, yazı, belge) (ara.) kelimelerinden türeme ve deforme
kelime; müske (tutunulan, tutulan) (meseke (tutmak) fiilinden de olabilir.) *
üzerinde yazılar olan, üçgen biçiminde dürülüp bir beze konulan ve üzerinde
taşıyanı veya sahip olanı kötülükten, hastalıktan koruyacağına inanılan küçük
kağıt, tahta veya metal
muskaletun :
ara. * sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sikl (ağırlık, yük) * ağır olan
muskarinik :
lat. * musca (sinek) + arin (kimyasal madde ve alkaloid türetme eki) + icus
(ile ilgili, -a ait) * sinir sisteminde özellikle parasempatik sinir iletiminde
rol oynayan, adını sinek mantarında bulunan muskarin alkaloidinden alan ve bu
maddeye duyarlı reseptörler veya etkilerle ilişkili
muskularis mukoza :
lat. * musculus (adale, kas) (mus (fare) + -culus (küçültme eki) ) + aris (ile
ilgili, -a ait) + mucosa (mukusla kaplı zar, mukozal tabaka) * sindirim
kanalında mukozanın hemen altında yer alan, ince ve düz kas liflerinden
oluşarak mukozanın lokal hareketlerini, kıvrımlarını ve salgı etkinliğini
düzenleyen özel kas tabakası
muskülatür :
lat. * musculus (adale, kas) + atura (bütünlük, topluluk, yapı bildiren ad
yapım eki) * bir organizmada vücudun hareketini, duruşunu, iç organların
çalışmasını ve biçimsel bütünlüğünü sağlayan tüm kasların yapı, düzen ve işlev
bakımından oluşturduğu anatomik ve fizyolojik kas sistemi bütünü
musküler :
lat. * musculus (adale, kas) (mus (fare) + culus (küçültme eki) ) + aris (ile
ilgili, -a ait) * kaslara ait olan, kaslarla ilgili
musküloskelatal :
lat. * musculus (adale, kas) (mus (fare) + culus (küçültme eki) ) (lat.) +
skeletos (kurumuş, etleri alınmış) (skellein (kurutmak, etinden sıyırmak) + tos
(geçmiş zaan ve sıfat yapım eki) ) (gre.), skeletum (iskelet) + alis (ile
ilgili, -a ait) (lat.) * vücut hareketini ve destek yapısını sağlayan kas ve
iskelet sistemiyle ilgili
muslih :
ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek,
düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak) * ıslah
eden, iyileştiren, doğru hale getiren
muslin :
ara. * musul (Irak’ta bir şehir) + in (ile ilgili, -a ait) * ismini üretildiği
Irak’taki şehir olan Musul’dan alan, genellikle giysi ve perde yapımında
kullanılan ince dokunmuş, hafif pamuklu veya ipekli kumaş türü
musluk :
ara. * salaka (yol almak, geçmek, izlemek), maslak (izlenen yol, takip edilen
yol, yöntem) * su yolu, suyun geçtiği yol; yöntem, tutulan yol, gidilen yol,
seçilen yol
muson :
ara. * mavsim, mevsim (zaman, vakit, sezon, dönem) * belirli mevsimlerde yönü
ve kuvveti değişen, özellikle Güney ve Güneydoğu Asya’da yaz ve kış mevsimlerini
belirleyen kuvvetli rüzgar ve yağış sistemi
musrif :
ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek,
dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak,
kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak), israf
(harcama, sarfetme) * gereğinden fazla harcayan, savurgan, israf eden
mustafa :
ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak,
arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), istafa (seçmek,
tercih etmek, ayıklamak, saf olanı ayırmak; üstün tutmak, seçkin kılmak,
temizlemek, saflaştırmak, arındırmak) * seçilmiş, saflaştırılmış, arındırılmış;
İslam kültüründe Hz. Muhammed’in sıfatlarından biri olarak kullanılan özel ad;
erkek ismi
mustafi :
ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak,
arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), istafa (seçmek,
tercih etmek, ayıklamak, saf olanı ayırmak; üstün tutmak, seçkin kılmak,
temizlemek, saflaştırmak, arındırmak) * seçen, ayıran, tercih eden,
saflaştıran, arındıran, temizleyen
mustahlif :
ara. * halafa (aykırı olmak, zıtlaşmak, karşı gelmek, muhalefet etmek; ardından
gelmek, arkasından gelmek, yerine geçmek, ikame etmek, takip etmek, sonradan gelmek,
halef olmak), halef (sonradan gelen, takip eden, yerine geçen), hilafet
(halifelik, sonradan gelmelik, takipçilik), istihlaf (yerine geçme, vekil olma)
* halife kılan
mustakim :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), ikamet (oturma,
bulunma, durma, kalma), istikamet (doğruluk, düzgünlük, doğrultu, doğru yol,
doğru yön, doğru olma, istikrar; yol ve davranışta sapmadan devam etme) *
doğruluk, dürüstlük ve adalet doğrultusunda hareket eden, doğru yol üzerinde
olan
mustal :
ara. * astala ((yakmak, kavurmak, ateşe tutmak; ateşte yanmak, ısınmak,
kavrulmak) * ateşte yanan, yakılan, kavrulan
mustani :
ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak),
istanaa (kendi gayretiyle yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak) *
kendi çabasıyla, planlayarak veya bilinçli olarak bir şey yapan, üreten,
tasarlayan
mustard gazı :
lat., gre. * mustard (hardal bitkisinin tohumlarından elde edilen, genellikle
yemeklerde tat verici olarak kullanılan baharat veya ezme) (mustum (taze üzüm
suyu, şıra) + ardens (yakıcı, keskin) ) (lat.) + khaos (boşluk; maddenin uçucu
hali, gaz) (gre.); gas (lat.) + ı (iyelik eki) (tür.) * kimyasal savaşta
kullanılan, cilde ve solunum yollarına zarar veren, yanıcı ve tahriş edici
etkisi olan, renksiz veya sarımsı olan zehirli gaz türü, sülfür hardalı,
bis(2-kloroetil) sülfür (C4H8Cl2S)
mustarip :
ara. * daraba (vurmak, çarpmak, darbelemek; sarsılmak, karışmak, çalkalanmak),
idtirab, iztirab (çarpışma, iç çatışma, sıkıntı içinde olma) * iç huzuru
bozulmuş, kararsızlık ve tedirginlik içinde bulunan, acı çeken, ıstırap duyan,
üzüntü veya sıkıntı içinde olan, muzdarib
mustatil :
ara. * tala (yükselmek, uzamak, genişlemek, doğmak, ortaya çıkmak, belirmek,
zuhur etmek), tavvala (uzatmak, uzun hale getirmek, genişletmek), istital
(uzama, uzun olma) * uzunlamasına olan, uzamış olan, uzayan
mustazaf :
ara. * da’ufa (güçsüz olmak, takatsiz olmak, zayıf düşmek, zayıflamak), da’if
(fiziksel, zihinsel veya durum açısından yeterli güce sahip olmayan, dayanıksız
veya güçsüz olan) * zayıf bırakılmış, güçsüz kılınmış; toplumsal, ekonomik veya
siyasal olarak güçsüzleştirilmiş, baskı altında tutulmuş ve korunmaya muhtaç
durumda bulunan
mustean :
ara. * ana (yardım etmek, detsek vermek), avn (yardım etme, destek verme, güç
verme, yardım, imdad, meded, destek, koruma), avni (yardım eden, destek veren,
destekçi, yardakçı, koruyan, yardımı seven kimse), isteana (yardım istemek,
destek talep etmek, sığınmak) * yardım istenen, destek talep edilen,
sığınılacak olan
mustebad :
ara. * istibada (uzaklaştırmak, dışlamak) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) +
bada (uzaklaştırmak, dışlamak) ) * uzak görülen, akla yakıştırılmayan, olacağı
sanılmayan; bir yerden veya durumdan uzaklaştırılmış, dışarıda bırakılmış veya
geçersiz sayılmış olan
musteban :
ara. * istibana (aık ve anlaşılır olmak) (iste (istemek, dilemek, arzulamak) +
bana, beyyene (açıklamak, açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak, bildirmek, duyurmak,
belirtmek, meydana çıkarmak, ifşa etmek; ispatlamak) * açıkça ortaya konmuş
olan, şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlaşılan, açık, aşikar, vazıh
mustebid :
ara. * istibdad (tek başına olma; bir işi kendi başına, danışmadan yapma;
mutlak otoriteyle hareket etme, despotluk, zorbalık, zorlama, zulümle tahakküm;
başına buyrukluk, kural tanımazlık, bağımsızlık, yalnız olma) (iste (istemek,
dilemek, arzulamak) + badda (tek başına yapmak, münferit olarak yapmak;
ayırmak, saçmak, dağıtmak, ayrıştırmak) ) * başına buyruk yönetici, despot,
tiran
mustehzi :
müstehzi
mustela :
lat. * mustela (gelincik, küçük etçil memeli) (mus (fare) + tela (ile ilgili,
-a ait) ) * Mustelidae familyasından bir gelincik türü olan küçük yapılı etçil
memeli
mustelidae : lat. * mustela (gelincik) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) * gelincik, sansar, porsuk, su samuru, vizon, bal porsuğu ve
kokarca gibi küçük ila orta büyüklükteki, genellikle ince uzun gövdeli, kısa
bacaklı ve etçil (carnivora/karnivor) memelileri kapsayan, postları değerli ve
koku bezleri gelişmiş geniş bir hayvan familyası, sansargiller,
gelincikgiller
mustetir :
ara. * tara (yayılmak, salınmak, dağılmak), istitar (yayılma, salınma, dağılma)
* salgın, salınmış, yaygın, yayılmış, dağılmış
muş :
ibr. * muşa (sulak ve verimli toprak) * Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı
Murat-Van Bölümünde yer alan, doğuda Ağrı ve Bitlis, batıda Bingöl, kuzeyde
Erzurum, güney ve güneybatıda ise Bitlis, Diyarbakır ve Batman illeriyle komşu
olan, Türkiye'nin 49 plakalı ili
muşamba :
ara. * şem (mum), şemmaa (mumlamak, balmumuna batırmak) * mumlanmış, balmumuna
batırılmış; bir yüzüne kauçuk veya yağlıboya sürülerek su geçirmeyecek duruma
getirilmiş bez
muşarunileyh :
ara. * aşara (göstermek, belirtmek), işaret (gösterme, sinyal, iz, nişan,
alamet, ipucu, belirti, simge, gösterge), muşar (işaret edilen) + ila, iley
(-a) + h (o) * kendisine işaret edilen, gösterilen
muşeyyedeh :
ara. * şadda (sıkmak, bastırmak, sıkıştırmak, kuvvet uygulamak,
gerginleştirmek, sağlamlaştırmak), şiddet (yoğunluk, kuvvet, sertlik) *
sıkılaştırılmış, kuvvetlendirilmiş, sağlamlaştırılmış, sağlam, yüksek
muşi :
ara. * şae (dilemek) * dileyen
muşmula :
gre. * mespilion, musmulo (elmaya benzer bir meyve, crataegus orientalis) *
gülgillerin bir alt familyası olan Amygdaloideae'dan bir ağaç ve bu ağacın
meyve, döngel, beşbıyık, ezgil
muşrikin :
ara. * şaraka (doğmak, parlamak, ışık saçmak), işrak (sabahki güneş doğuşu
parlaklığı, Güneş doğma, ışıklandırma, parlatma) * güneş doğarken
muşt :
ara. * şata (sıkmak, bastırmak, kavramak) * yumruk, kabza, bıçak sapı, hallaç
tokmağı
muşta :
ara. * şata (sıkmak, bastırmak, kavramak), muşt (yumruk, elin sıkılmış hali) +
a (ile ilgili, gibi, -a ait) * kabza, bıçak sapı, hallaç tokmağı; özel olarak
açılmış deliklerine parmak geçirilen, karşısındakine yumruk gibi vurmak için
kullanılan demir; kunduracıların, ayakkabı yaparken, derileri inceltmek için
kullandıkları metal tokmak
muşteri :
ara. * şara (satın almak), iştira (satın alma) * satın alan, iştira eden
muştu :
ara. * şetve (duyum, haber) * sevindirici, mutluluk verici haber, müjde
mut :
gre. * mutyos (M.Ö 334 yılında Büyük İskender tarafından Makedonya topraklarına
katılan ve Büyük İskender'in komutanlarından Mut's veya Mut'yos'un isminden) *
Mersin’in bir ilçesi
mut :
tür. * mut (sevinç, saadet, mutluluk, kut) * güvende ve tatmin olma durumunda
oluşan duygu hali, sevinç, neşe
mut'a :
ara. * metaa (faydalanmak, yararlanmak, keyif sürmek) * faydalanma, yararlanma,
keyif sürme; Şia mezheplerinde uygulanan kadın ve erkeğin belirli bir süre ve
ücret karşılığında anlaşarak başlattıkları bir evlilik çeşidi, geçici evlilik
mutaassıp :
ara. * asaba (bağlamak, sıkıca sarmak; bağlanmak, kenetlenmek, bir grup veya
fikir etrafında toplanmak), asab (bağ, demet, sinir, kas lifi), taassub (aşırı
bağlılık, fanatizm) * inanç veya görüşlerde aşırı bağlı ve hoşgörüsüz olan,
fanatik, mutaassıb
mutabakat :
ara. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek,
örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek,
örtüştürmek), tetabuk (uygunluk, örtüşme), tabaka (katman, yüzey, satıh,
tabaka, üst üste gelen şey, örtü), intibak (uyum sağlama, uygun hale gelme,
örtüşme) * uyum, uygunluk, örtüşme, anlaşma
mutabık :
ara. * tabaka (örtmek, kaplamak, üst üste gelmek, uymak, uygun düşmek,
örtüşmek), tabbaka (uygulamak, bir şeyi başka bir şeye uygun hale getirmek,
örtüştürmek), tetabuk (uygunluk, örtüşme), tabaka (katman, yüzey, satıh,
tabaka, üst üste gelen şey, örtü), intibak (uyum sağlama, uygun hale gelme,
örtüşme), mutabakat (uyum, uygunluk, örtüşme, anlaşma) * uygun, örtüşen; görüş,
karar veya tutum bakımından bir başkasıyla tamamen örtüşen, arada fark
kalmayacak biçimde aynı fikirde olan
mutad :
ara. * adda (hazırlamak, donatmak, düzenlemek, saymak, hazırlık yapmak), itidad
(hazırlık, donatma, sayma, düzenleme); ada (dönmek, geri gelmek, tekrar etmek,
alışkanlık kazanmak, alışmak, devamlı yapmak) * hazırlayan, donatan, sayan;
taarruz eden, saldıran; sürekli veya alışılmış olarak yapılan, olağan, rutin
hal almış olan şey veya davranış
mutaf :
far. * muy (kıl) + tab, taf (eğireb, büken, dokuyan) * kıl örgü, keçi kılından
dokunmuş veya örülmüş çul, çuval, yem torbası vb. şey ve bunu yapan kimse
mutaffifin :
ara. * taffafa (eksik ölçmek, hile yapmak) * ölçü ve tartıda hile yapan, eksik
veren, adaletsiz davranan; Kur'an'ın 83. suresinin ismi
mutahhar :
ara. * tahhera (temizlemek), tahir (temizleyen), taharet (temizleme, temizlik)
* temiz, pak, kirli olmayan
mutahhir :
ara. * tahhera (temizlemek), tahir (temizleyen), taharet (temizleme, temizlik)
* temizleyen, temizleyici
mutajen :
lat. * mutare (değişmek, dönüşmek, başkalaşmak, değiştirmek, dönüştürmek,
başkalaştırmak) + genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, ırk,
döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) * genetik
materyali değiştirebilen veya mutasyonlara neden olabilen madde
mutajenik :
lat. * mutare (değişmek, dönüşmek, başkalaşmak, değiştirmek, dönüştürmek,
başkalaştırmak) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana
getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
genetik materyali değiştirebilen veya mutasyonlara neden olabilen
mutallaka : ara.
* talaka (serbest olmak, çözülmek, bağdan kurtulmak; salmak, yollamak,
boşlamak, boşamak, bağını çözmek, serbest bırakmak, kayıtlamamak), talak
(boşama, salıverme) * boşanmış, nikahı sona ermiş kadın veya erkek, evlilik
ilişkisinin sona erdiğini ifade eden sıfat
mutant :
lat. * mutare (değişmek, dönüşmek, başkalaşmak, değiştirmek, dönüştürmek,
başkalaştırmak) + ens, ent (ile ilgili, -a ait; -cı, yapan, eden eki) *
değişmiş, dönüşmüş, başkalaşmış, genetik yapısı değişmiş, normalden farklı
özellikler kazanmış organizma veya hücre
mutantan :
ara. * tantana (çınlamak, tıngırdayan, ses çıkarmak) * tınlayan, tıngırtılı,
tantanalı; görkemli, saltanatlı, şaşaalı, gösterişli
mutariza :
ara. * rada, raza (rıza göstermek, razı olmak, hoşnut olmak, memnun olmak,
kabul etmek) * rıza gösteren, kabul eden veya onaylayan
mutasarrıf :
ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek,
dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak,
kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak), sarf
(yönelme, sapma, yön değiştirme, çevirme, harcama, ayrılma, değişme, dönüşme) *
bir şeyi yönetme, harcama veya tasarruf etme yetkisine sahip olan, genellikle
idareci veya yetkili kişi
mutasavver :
ara. * savvara (tasarlamak, biçimlendirmek, şekillendirmek, resmetmek, zihinde
şekil vermek, betimlemek, yapılandırmak), tasavvur (şekillendirme, oluşturma,
betimleme, yapılandırma) * hayal gücüyle şekil veren, tasarlayan veya zihninde
canlandıran, şekillendiren, resmeden, tasavvur eden
mutasavvıf :
ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak,
arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), sufi (arınmış,
temizlenmiş; tasavvuf yolunu izleyen, manevi arınma peşinde olan kişi) * tasavvuf
yolunu izleyen, Allah’a yakınlaşmayı amaçlayan, manevi ve mistik bir hayat
süren kişi
mutasyon :
lat. * mutare (değişmek, dönüşmek, başkalaşmak, değiştirmek, dönüştürmek,
başkalaştırmak) + tio (isim yapım eki) * değişim, dönüşüm, başkalaşım, halden hale
geçiş
mutat :
ara. * adda (hazırlamak, donatmak, düzenlemek, saymak, hazırlık yapmak), itidad
(hazırlık, donatma, sayma, düzenleme); ada (dönmek, geri gelmek, tekrar etmek,
alışkanlık kazanmak, alışmak, devamlı yapmak) * hazırlayan, donatan, sayan; taarruz
eden, saldıran; sürekli veya alışılmış olarak yapılan, olağan, rutin hal almış
olan şey veya davranış
mutatabbib :
ara. * tabba (tedavi etmek, iyileştirmek), tabib (tedavi eden, iyileştiren,
hekim, doktor); tabbaba (titizlemek, özen göstermek, dikkatle yapmak) *
hekimlik taslayan, doktorluk taslayan; işini veya görevini büyük özen ve
titizlikle yapan, dikkatli ve özenli
mutatayyir :
ara. * tayr (kuş), tayyara (uçmak), tatayyara (uğursuzluk saymak, uğursuzluk
çıkarmak, uğursuz saymak, kuş uçuşundan kehanet çıkarmak) * uğursuzluk çıkaran
kimse, uğursuzluğa inanan
mutavaat :
ara. * taa (boyun eğmek, uymak, tabi olmak, tav olmak), itaat (boyun eğme, tabi
olma, tav olma, uyma) * itaatkar, boyun eğen veya bağlılık gösteren, genellikle
disiplinli veya emirleri yerine getiren (kişiler, topluluk veya grup)
mutavassıt :
ara. * vasata (araya girmek, aracılık yapmak, ortada olmak, iki şeyin arasına
girmek), vasat (orta, arada) * iki taraf arasında denge veya orta yol sağlayan,
ılımlı, tarafsız veya arabulucu nitelikte olan
mutazarrır :
ara. * zarra, darra (zarar vermek, sıkıştırmak, sıkıntı vermek, dokunmak),
zarar, darar (sıkıntı, kayıp) * zarara uğramış, incinmiş, sıkıntı çekmiş
mutbah :
ara. * tabaha (pişmek, yemek pişirmek) * yemek pişirilen yer, mutfak
muteakib :
ara. * akab (ayak topuğu, iz, ard, peş, sonra), akib (sonradan gelip devam
ettiren, sonuca eren, sonuçlanan), akibet (sonuç, netice), akaba (takip etmek,
izlemek, ardına düşmek, peşinden gitmek, ardından gelmek, ardından gitmek,
arkasından gelmek), ukba (ahiret, öbür dünya, ceza, sonuç), ukbe (nöbet,
değişimli, ardından gelmeli, gözetme eylemi), takib (ardından gelme, izleme,
peşinden gitme, art arda gelme), muakab (ardından gelen, takip eden ve zaman
veya sıra bakımından sonrasında gerçekleşen; cezalandırılmış) * bir şeyin
arkasından gelen, onu izleyen, sonraki, ardından gelen, takip eden
muteali :
ara. * ala. (yüce, yüksek, ulu, büyük), teala (yükselmiş, yücelmiş, ululaşmış)
* yücelik sahibi
muteammid :
ara. * amida, amada (dayanmak, güvenmek, yaslanmak, destek okmak, bel
bağlamak), amed (direk, sütun, kolon), taammud (kasıtlı olarak yapılan,
bilinçli ve planlı eylem veya davranış, genellikle art niyet veya planlı
hareket) * bir şeye veya birine dayanarak hareket eden, güvenen veya bel
bağlayan; kasıtlı, bilinçli, planlı, taammüd eden
mutebbel :
ara. * babala (ezmek, ezinleyerek hazırlamak) * közlenmiş patlıcan ve çeşitli
malzemelerle hazırlanan, ezilerek yapılan Ortadoğu mutfağına ait meze veya
yemek türü
mutebber :
ara. * tebbere (mahvetmek, yok etmek, helak etmek), tetbir (mahvolma, yok olma,
helak olma) * helak olmuş, yok olmuş, mahvolmuş
mutebbir :
ara. * tebbere (mahvetmek, yok etmek, helak etmek), tetbir (mahvolma, yok olma,
helak olma) * helak eden, mahveden, yok eden
muteber :
ara. * abara (geçmek, aşmak, düşünmek, dikkate almak, öteye gitmek), i’tabara
(dikkate almak, önemsemek, değer vermek, göz önünde bulundurmak) * güvenilir,
saygın, değer verilen, dikkate alınması gereken, itibarlı, itibar gören,
önemli, geçerli, değerli, saygın (abartı (aşırılaşma, fazlalaşma) (tür.) )
muteberric :
ara. * baraca (açığa çıkarmak, göstermek) * açığa çıkararan, meydana çıkaran,
ortaya çıkaran, gösteren
mutecanif :
ara. * canifa (uzak durmak, kenara çekilmek, mesafe koymak; yönelmek,
meyletmek) * uzak duran, uzaklaşab, mesafe koyan, kenara çekilen; yönelen,
meyleden
mutedil :
ara. * adala (doğru olmak, adil olmak, doğruluktan sapmamak, denge içinde
olmak, hakkını vermek), addala (düzeltmek, dengelemek, denkleştirmek,
düzeltmek, düzenlemek, tadil etmek, eğriliği gidermek, adil davranmak, adil
olmak, eşitlemek), adil (doğru, dengeli eşit, hakkaniyetli, adaletli), itidal
(ölçülü olma, denge, dengeli olma, aşırılıktan kaçınma) * ölçülü olan, dengeli
olan, aşırılıktan kaçınan; Türk musikisinde bir makam
muteferric :
ara. * farrica (ayırmak, dağıtmak, serpiştirmek; yarmak, yararak ilerlemek) *
seyreden, gezen, gezinen, dolaşan; gezip eğlenmeye giden
muteharrifen :
ara. * harf (harf (kenar, uç, taraf; ses işareti), harrafa (değiştirmek,
saptırmak, bozmak, tahrif etmek), tahrif (harflerin yerini değiştirme,
saptırma, değiştirme, bozma) * yer değiştirme olarak
mutehayyiz :
ara. * hayyaza (yer tutmak, yer almak), tahayyuz (yer tutma, yer alma) * yer
tutan, yer alan
mutekabil :
ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek), mukabil (bir şeyin karşısında bulunan,
ona denk veya ona karşılık teşkil eden, karşılık olan) * karşılıklı, yüz yüze
mutekebbir :
ara. * kabura, kabara (büyümek, iri olmak, önemli olmak, kibirlenmek), kebir
(büyük, ulu, yüce), kibr (büyüklük, ululuk, yücelik; büyüklük taslama, kendini
üstün görme) * kibirlenen, büyüklenen, ululanan, tekebbür eden
mutekellif :
ara. * kallafa (yüklemek, sorumlu kılmak, görev vermek), tekelluf (sıkıntı
veren bir iş yapma, güçlüğe, sıkıntıya katlanma; bir işi gösterişli bir biçimde
yapmaya çalışma, özenme, gösteriş) * kendisine bir görev, sorumluluk veya
yükümlülük verilmiş olan; zahmetli, külfetli iş tutan, tekellüf eden
mutekid :
ara. * akada (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek, düğümlemek, düğüm atmak,
sıkıca tutturmak, sabitlemek, sağlamlaştırmak, sözleşmek), akd (anlaşma,
sözleşme, muamele icabı ve kabulü, bağlanma; akid, akide (ç.) ), itikad (bir
şeye sıkı sıkıya inanma, bağlılık gösterme veya inanç sahibi olma, bağlama,
sabitleme) * bir şeye sıkı sıkıya inanan, bağlılık gösteren veya inanç sahibi
olan, bağlanmış, inanmış
mutemet :
ara. * amade, amede (dayanmak, güvenmek, yaslanmak), itimad (güven duyma,
dayanma, inanma; bir kişiye, söze veya duruma güvenme) * güvenilen, inanılan,
itimad edilen; özellikle mali veya resmi görevlerde yetki verilen güvenilir
temsilci
mutemmim :
ara. * temme (tamamlamak) * tamamlayan, tamamlayıcı, bütünleyen veya eksiksiz
hale getiren
mutena :
ara. * ana, na (anlamına gelmek, anlam vermek, ifade etmek; düşündürmek,
kaygılandırmak, özen göstermek, yardım etmek, lütfetmek), inayet (kaygılanma,
önemseme, umursama, düşünme), itina (özen gösterme, dikkatli ve titiz bir
şekilde ilgilenme, yapılan iş veya davranışta gereken hassasiyet ve titizliği
gösterme, ilgi, özen) * itina edilmiş, özenilmiş, hassasiyet gösterilmiş,
titizlik gösterilmiş
mutenasib :
ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak,
uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek,
yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak,
belirlemek, tayin etmek, konum vermek), munasib (uygun, yerinde, elverişli,
nisbetli) * birbiriyle orantılı, birbiriyle uyumlu, birbirine uygun, karşılıklı
uyumlu, karşılıklı uygun
mutenasif :
ara. * nafasa (yarışmak, çekişmek, kapışmak, rekabet etmek, mücadele etmek) *
yarışan, çekişen, kapışan, rekabet eden, mücadele eden
muteraddiyet :
ara. * rady, rada (düşmek, çökmek) * düşen, çöken, seviyesinde azalma olan;
yukarıdan düşmüş
muterakib :
ara. * rakaba, rakiba (binmek, üstüne binmek, üzerine çıkmak, sürmek;
gözetlemek, gözetmek, denetlemek, sorumluluk üstlenmek, beklemek; birleştirmek,
karıştırmak, bağlamak) * birbiri üzerine binmiş
muteriz :
ara. * rada (karşı çıkmak, engellemek) * bir karar, görüş veya duruma karşı
çıkab, itiraz eden
mu'terr :
ara. * atara (istemek, arzulamak, talep etmek) * isteyeb, arzulayab, talep
eden; fakir olup da dilenmeden durumunu anlatan
mutesaddi :
ara. * sadaa (yarılmak, çatlamak, bölünmek, parçalanmak) * çatlamış, yarılmış
muteşabih :
ara. * şabaha (benzemek), teşbih (benzetme) * benzer
muteşakis :
ara. * şakasa (karşısında durmak, karşı gelmek, birbirine karşıt olmak,
birbirini takip etmek) * karşısında duran, karşı gelen, birbirine karşıt olan,
ihtilafli, geçinemeyen, birbirini takip eden
mutevakki :
ara. * vak (korumak, sakınmak, tedbir almak, dikkatli olmak) * dikkatli,
tedbirli, sakınab, uyanık (awake (uyanık) (ing.), wach, wachsam (uyanık) (alm.)
)
mutevessim : ara.
* vasama (çözmek, anlam çıkarmak, deşifre etmek) * alametlerden, işaretlerden
ve belirtilerden derin sezgiyle anlam çıkarabilen, dikkatle bakıp ibret alan
mutevveffik :
ara. * vefa (tam yapmak, eksiksiz yerine getirmek, vefa etmek, bütünüyle almak;
vefat ettiren) * tam yapan, eksiksiz yerine getiren, vefa eden, bütünüyle alan;
vefat ettiren
mutezile :
ara. * azala (ayırmak, uzaklaştırmak), azl (ayırma, uzaklaştırma, görevden
alma) * gruptan ayrılıp kenara çekilen, ayrılan, uzaklaşan, itizal eden
mutfak :
ara. * tabaha (pişirmek) * pişirme yeri, yemek pişirilen yer, matbah
mutfi :
ara. * tafia (söndürmek, ateşi gidermek, yok etmek), itfa (söndürme, ateşi
giderme, yok etme) * söndüren, ateşi gidereb, yok eden
muti :
ara. * ata (vermek) * veren, yeten, gelen
muti ecir :
ara. * muti (veren) + ecir (ödül, karşılık) * ödül veren, ödüllendiren
mutilasyon :
lat. * mutilare (sakatlamak, uzvu kesmek) (mutilus (eksik, sakat, noksan) + are
(fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım ve durum eki) * bir insanın veya canlının
beden bütünlüğünü bozacak şekilde uzuvlarının kasten kesilmesi, koparılması
veya kalıcı biçimde sakatlanması
mutimm :
ara. * tamma (tamamlamak, eksiksiz hale getirmek, sonlandırmak, bitirmek) *
tamamlayan, sonlandıran, bitiren
mutizm :
lat. * mutus (dilsiz, suskun) + ismus (durum eki) * kişinin fiziksel bir engel
olmaksızın konuşma yetisini kullanamaması veya konuşmayı bilinçli veya
bilinçdışı olarak durdurmasıyla ortaya çıkan, genellikle psikolojik veya
nörolojik temelli bir suskunluk durumu
mutki :
ara. * mutki (bölgedeki Motikan, Motkan aşiretinin isminden) * Bitlis’in bir
ilçesi
mutlak :
ara. * talaka (serbest olmak, çözülmek, bağdan kurtulmak; salmak, yollamak,
boşlamak, boşamak, bağını çözmek, serbest bırakmak, kayıtlamamak) * herhangi bir
kayıt, şart veya sınırlamaya bağlı olmayan, kendi başına geçerli ve serbest
olan, koşulsuz, sınırsız
mutlak değer :
ara., tür. * mutlak (koşulsuz, sınırsız, kısıtı olmayan) (ara.) + değer (ölçü,
kıymet, miktar, sayısal nicelik, paha, fiyat) (tür.) * bir sayının veya
niceliğin işaretinden bağımsız olarak yalnızca büyüklüğünü esas alan, negatif
veya pozitif olmasına bakılmaksızın sıfıra olan uzaklığını ifade eden
matematiksel kavram
mutlaka :
ara. * mutlak (koşulsuz, sınırsız, kısıtı olmayan) + en (gibi, olarak) *
herhangi bir şart veya ihtimale bağlı olmaksızın, mutlak olarak, kesinlikle,
şüphesiz
mutlakiyet :
ara. * mutlak (koşulsuz, sınırsız, kısıtı olmayan) + iyet (isim yapım eki) *
herhangi bir şart, sınır veya denetime bağlı olmaksızın yetkinin, gücün veya
ilkenin tek ve sınırsız biçimde var olması, koşulsuz hakimiyet
mutlu :
tür. * mut (sevinç, mutluluk, iç huzuru) + lu (ile, birlikte, beraber) * içsel
sevinç, huzur, keyif, hoşnutluk duygusuna sahip olan, yaşamından veya bulunduğu
durumdan memnuniyet duyan
mutmain :
ara. * tamaana (sakinleşmek, emin olmak, içi yatışmak), itmaenne (sakinleşmek,
huzur bulmak, içi yatışmak, güven duymak), itminan (dinme, sakinleşme) * iç
huzuruna kavuşmuş, kalbi tatmin olmuş ve bulunduğu duruma güven ve sükunetle
razı olan, dingin, sakin, emin, tatmin olmuş
mutrafi :
ara. * tarafa (bolluk içinde yaşamak, şımarmak, refahtan azmak) * bolluk, refah
ve lüks içinde yaşamanın etkisiyle şımarmış, rahatlığa alışmış ve bu nedenle
sorumluluk duygusu zayıflamış olan, refah şımarığı
mutrib :
ara. * taraba (çalgı çalmak, müzik aleti çalmak, müzik enstrümanı çalmak) *
çalgı çalan, müzik aleti çalan, müzik enstrümanı çalan, musiki aleti çalan,
sazende; ilahi, şarkı, gazel okuyan
mutriban :
ara. * taraba (çalgı çalmak, müzik aleti çalmak, müzik enstrümanı çalmak),
mutrib (çalgı çalan, müzik aleti çalan, müzik enstrümanı çalan, musiki aleti
çalan, sazende; ilahi, şarkı, gazel okuyan) * Türk musikisinde bir makam
mutsuz :
tür. * mut (sevinç, mutluluk, iç huzuru) + suz (yikluk, zıtlık, olumsuzluk eki)
* mutlu olmayan
muttali :
ara. * talaa (belirmek, ortaya çıkmak, yükselmek; gözetlemek, araştırmak),
ittila (yukarıdan aşağı bakma, gözetleme, haberdar olma, tanıma, bilme,
öğrenme; araştırma) * gözetleyen, bilen, haberdar olan, araştıran
muttarid :
ara. * tarada (uzaklaştırmak, sürmek, kovmak, dışlamak, reddetmek, sürmek;
kesintisiz devam etmek), tard (uzaklaştırma, sürme, kovma) * sürekli, düzenli
ve kesintisiz biçimde devam eden, muntazam olan, sıralı, düzgün
muttasıf :
ara. * vasafa (bir şeyin özelliklerini belirtmek, nitelemek, betimlemek,
sıfatlandırmak, vasıflandırmak), sıfat (niteleme, nitelik belirtme, özellik
belirtme, vasıflandırma), vasıf (nitelik, özellik), ittisaf (nitelik kazanma,
nitelenme, vasıflanma, muttasıf olma) * nitelenen, özelliği belirtilen, ittisaf
eden, sıfatlanmış, vasıflanmış
muttasıl :
ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek,
kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek,
bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), vuslat (birleşme, buluşma,
erişme, kavuşma, ulaşma), ittisal (birleşme, bitişme, kavuşma, bir araya gelme)
* birleşik, bitişik, kavuşmuş
mutteavvi :
ara. * tavva (isteyerek yapmak, gönüllü olmak, kendi iradesiyle yönelmek) *
isteyerek yapan, gönüllü olan, kendi iradesiyle yönelen, kendi isteği ve
rızasıyla üstlenen, gönüllü olarak yerine getiren; cömert
mutualizm :
lat. * mutuus (karşılıklı, birbirine bağlı, değiş tokuşa dayalı) + alis (ile
ilgili, -a ait) + ismus (durum eki) * iki farklı organizma veya tarafın,
aralarındaki etkileşim sonucunda her ikisinin de fayda sağladığı, karşılıklı
yarara dayalı ve süreklilik gösterebilen bir ilişki veya işleyiş biçimi
mutvi :
ara. * tavy (dürmek, katlamak, içe almak) * düren, katlayan, içine alan
muvacehe :
ara. * vech (yüz, çehre, surat; suret; yön, taraf) * yüz yüze gelme, yüzleşme,
karşılıklı durma, birbirine yönelme, yönelme
muvafakat :
ara. * vafaka (uymak, denk gelmek, uyuşmak, uygun olmak, örtüşmek, mutabık
kalmak, uzlaşmak, anlaşmak), vefk (uygun olma, uygunluk, uyma, muvafık olma),
tevfik (uygun şartların bir araya gelmesiyle başarıya ulaşma) * uygunluk, uyma,
anlaşma, rıza, müsaade, izin
muvaffak :
ara. * vaffaka (uygun kılmak, başarıya ulaştırmak, nasip etmek), vefaka (uygun
gelmek, uymak, uygun olmak, muvafık olmak) * hedeflenen sonuca ulaşmış, yaptığı
işte başarı elde etmiş ve amacı gerçekleşmiş olan, başarmış, başarılı
muvaffakiyet :
ara. * vaffaka (uygun kılmak, başarıya ulaştırmak, nasip etmek), muvaffak
(hedeflenen sonuca ulaşmış, yaptığı işte başarı elde etmiş ve amacı
gerçekleşmiş olan, başarmış, başarılı) + iyet (isim yapım eki) * başarı
gösterme, başarılı olma, başarı
muvafık :
ara. * vafaka (uymak, denk gelmek, uyuşmak, uygun olmak, örtüşmek, mutabık
kalmak, uzlaşmak, anlaşmak), vefk (uygun olma, uygunluk, uyma, muvafık olma) *
uygun, yerinde, denk; Türk musikisinde bir makam
muvahhid :
ara. * vahid (bir, tek), tevhid (birleştirme) * birleyen, birleştirici olan,
tevhid eden; Allah'ın birliğine inanan
muvaki :
ara. * vakaa (düşmek, vuku bulmak, gerçekleşmek, meydana gelmek), vaki (vuku
bulmuş, gerçekleşmiş) * gerçekleşmiş olan veya olacak olan, vaki olan veya
olacak olan, isabetli düşen veya düşecek olan
muvakkat :
ara. * vakt (zaman, vakit, süre), vakkata (zaman belirlemek, vakit belirlemek)
* belirli bir zaman dilimiyle sınırlı, süreye bağlı, geçici, süreli, zamanlı,
zaman belirlenmiş, belirli zamana ilişkin
muvakkaten :
ara. * muvakkat (belirli bir zaman dilimiyle sınırlı, süreye bağlı, geçici,
süreli, zamanlı, zaman belirlenmiş, belirli zamana ilişkin) + en (gibi, olarak)
* geçici olarak, belirli bir zaman dilimi ile sınırlı olan, belirli bir süre
ile geçerli olan, belirli bir süreye bağlı olan
muvakkit :
ara. * vakt (zaman, vakit, süre), vakkata (zaman belirlemek, vakit belirlemek)
* zaman belirleyen, vakit tayin eden; tam ayarlı saat
muvakkithane :
ara., far. * vakt (zaman, vakit, süre), vakkata (zaman belirlemek, vakit
belirlemek) (ara.) + hane (ev, mekan, yer) (far.) * muvakkitlerin (vakti tayin
edenler) namaz vaktini ve saati tespit ettikleri, küçük çapta astronomi
çalışmaları yaptıkları mekan
muvasala :
ara. * vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek,
kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), vassala (birleştirmek,
bitiştirmek, kavuşturmak, bir araya getirmek), vuslat (birleşme, buluşma,
erişme, kavuşma, ulaðma), ittisal (birleşme, bitişme, kavuşma, bir araya gelme)
* birleşme, bitişme, kavuşma, bir araya gelme
muvaşşah :
ara. * vaşaha (süslemek, bezemek) * süslenmiş, süslü, bezenmiş, bezeli
muvazaa :
ara. * vaza (gizlice anlaşmak, danışıklı hareket etmek) * tarafların üçüncü
kişileri aldatmak amacıyla gerçek iradelerine uymayan, göstermelik bir işlem
yapıp gerçekteki başka bir durumu gizledikleri danışıklı ve aldatıcı hukuki
işlemi, danışıklı dövüş
muvazat :
ara. * vaza (gizlice anlaşmak, danışıklı hareket etmek) * bir hukuki ilişkinin
taraflarının, üçüncü kişileri aldatmak amacıyla gerçek iradelerine uymayan ve
kendi aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak konusunda yaptıkları
gizli anlaşma
muvazene :
ara. * vezene (tartmak, ölçmek, ağırlık bakımından değerlendirmek, hesaplamak)
* birden fazla unsurun güç, değer, miktar veya etki bakımından birbirini
aşmayacak şekilde dengede tutularak uyumlu ve ölçülü bir durum oluşturması,
ölçme, tartma, denklik, uygunluk
muvazi :
ara. * vazy (karşı karşıya gelmek, denk düşmek, paralel olmak) * birbirine
yaklaşmadan ve kesişmeden aynı doğrultuda ilerleyen veya anlam bakımından
birbirine denk olan, paralel
muvazzaf :
ara. * vazafa (görevlendirmek, görev vermek), vazife (görev) * belirli bir
görevle görevlendirilmiş, kendisine vazife verilmiş ve bu görevi düzenli,
sürekli ve yükümlülük altında yerine getirmekle sorumlu olan
muveddet :
ara. * vadda (sevmek), mevdud (sevilmiş, sevgi gösterilmiş) * sevilen (wedding
(nikah, düğün, evlenme) (ing.) )
muyancı :
far., tür. * miyan (orta, ara, iki şeyin arası) (far.) + cı (yapan, eden eki)
(tür.) * iki taraf arasında duran, aradaki ilişkiyi düzenleyen, uzlaştıran veya
iletişimi sağlayan, arabulucu
muyessir :
ara. * yessere (kolaylaştırmak) * kolaylaştıran
muylu :
tür. * muyl (milin veya eksenin ucunda bulunan silindirik çıkıntı, dönmeyi
sağlayan parça) * başka bir parça için dönme ekseni işlevini gören, silindir
biçiminde parça; bir milin yatağında dönmesini sağlayan bölüm
muymul :
tür. * muy (avcı kuşların çıkardığı seslerden veya avlanma sırasındaki ani
hareketlerden ses yansımalı kelime) + mul (isim/sıfat yapım eki) * yırtıcı
kuşlar ailesinden atmaca ve doğan gibi küçük veya orta boylu avcı kuşların
genel ismi
muz :
far., ara. * muz (muz bitkisi ve bu bitkinin uzun, kabuklu, tatlı meyvesi)
(far.), mavz (ara.) * tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen bir bitkinin
ürünü olan, kabuğu soyularak yenilen, besleyici ve tatlı aromalı meyve
muza’bir :
ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek,
sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı
örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek), zebur (yazı, kitap), izbar (yazma) *
hokkabaz (Zauberer (sihirbaz) (alm.) )
muzaf :
ara. * azafa (eklemek, ilave etmek, katmak, bağlamak, ilintilemek,
ilişkilendirmek), izafe (eklenme, ilave olma, ilinme, ilintilenme, katılma;
Arapça gramerde bağıl cümle veya isim tamlaması) * eklenen, ilave edilen,
katılan, bağlanan, ilintilenen, tamlanan
muzaffer :
ara. * zafara (zafer kazanmak, galip gelmek, yenmek) * savaş, mücadele veya
herhangi bir rekabet ortamında üstün gelen, galip olan veya başarıya ulaşan,
galip, yenmiş, zafer kazanmış
muzafferane :
ara. * muzaffer (zafer kazanmış, üstün gelmiş) (ara.) + ane (-ca, -cesine,
tarzında, olarak, gibi) (far.) * muzaffer bir üslupla, zafer kazanmışçasına
muzafun ileyh :
ara. * azafa (eklemek, ilave etmek, katmak, bağlamak, ilintilemek,
ilişkilendirmek, tamlamak), izafe (eklenme, ilave olma, ilinme, ilintilenme,
katılma, tamlama), muzaf (bağlı, katılmış, eklenmiş, ilintilendirilmiş,
tamlanmış) + en (gibi, olarak) + iley (-a doğru, yönelim) + h (o) * tamlamanın
ikinci öğesi, tamlayan
muzahat :
ara. * daha, zaha (benzemek, benzerlik göstermek, eşdeğer olmak, denk düşmek) *
benzerlik, eşdeğerlik, denk olma durumu
muzaheret :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * yardımcı olma,
arka çıkma, arkalama
muzahi :
ara. * daha, zaha (benzemek, benzerlik göstermek, eşdeğer olmak, denk düşmek) *
benzeyen, benzeyici
muzahir :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * belirgin, gözle
görülür veya açıkça ortaya çıkan; bir şeyi açıkça gösteren, ortaya koyan veya
görünür hale getiren
muzahzihi :
ara. * zahzaha (uzaklaştırmak, kenara çekmek, yerinden biraz oynatmak) *
uzaklaştıran, kenara çeken, yerinden oynatan, kurtaran; sıkıntıdan, tehlikeden
ya da cezadan kurtaran
muzdarib :
ara. * daraba (vurmak, çarpmak, darbelemek; sarsılmak, karışmak, çalkalanmak),
idtirab, iztirab (çarpışma, iç çatışma, sıkıntı içinde olma) * iç huzuru
bozulmuş, kararsızlık ve tedirginlik içinde bulunan, acı çeken, ıstırap duyan,
üzüntü veya sıkıntı içinde olan
muzdecir :
ara. * zacara (azarlamak, men etmek, engellemek, sakındırmak; kabul ettirmek,
zorla kabul ettirmek, itaat ettirmek, vazgeçirmek), muzdecer (azarlayan, men
eden, engelleyen, sakındıran; kabul ettiren, zorla kabul ettiren, itaat
ettiren, vazgeçiren), izdicar (kabul ettirme, zorla kabul ettirme, itaat
ettirme, vazgeçirme; kişinin kendi iradesiyle bir davranıştan vazgeçmesi, geri
durması ve kendini o fiilden alıkoyması) * yasağı kabul edip ona göre davranan;
meneden
muzebzebi :
ara. * zebzebe (bocalamak) * bocalayan
muzekki :
ara. * zakka (temizlemek, arındırmak, geliştirmek, tezkiye etmek) * doğruluğunu
ve güvenilirliğini teyit eden, temizleyen, tezkiye eden
muzekkir :
ara. * zekkere (hatırlamak, hatırlatmak, anmak, zikretmek), zikr (hatırlama,
anma) * hatırlatan, anan, zikreden
muzellil :
ara. * zalla, zallala (aşağı olmak, hor görülmek, alçalmak; aşağılamak, hor
görmek, alçalmak, zelil etmek), zelil (rezil, aşağılık, hakir) * aşağılayan,
onurunu kıran, itibarını zedeleyerek güçsüz ve değersiz bir konuma iten,
aşağılayan, hakir kılan, zelil eden, rezil eden
muzevvic :
ara. * zevvece (eşleştirmek, çiftleştirmek) * eşleştiren, çiftleştiren
muzeyyin :
ara. * zeyyene (süslemek, bezemek) * süsleyen, bezeyen
muzhib :
ara. * zehebe (ayırmak, ayrılmak, gitmek, uzaklaşmak, gidermek) * gideren,
ortadan kaldıran, ayıran
muzır :
ara. * darr, zarr (zarar vermek), mudirr * zarar veren, zararlı
muzill :
ara. * zalla (aşağılamak, hakir görmek, küçük görmek, zelil görmek, zelil
kılmak, alçaltmak, haysiyetsiz ve hakir etmek) * zelil eden, rezil eden,
aşağılayan
muz'in :
ara. * ezene (izin vermek) * izin veren
muz'in :
ara. * zaa (boyun eğmek, itaat etmek, kabullenmek) * boyun eğen, itaat eden,
kabullenen, saygılı olan
muzip :
ara. * azb (tatlı), adaba, azaba (engel olmak, ıstrırap vermek, sıkıntı
vermek), azab (skıntı, ıstırap) * sıkıntı veren, engel olan, ıstırap veren
(“tatlılığı gidermek” kök anlamından türeme)
muzlim :
ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak; haksızlık yapmak, adaletsizlik
yapmak), zulm (haksızlık, adaletsizlik), izlam (karanlık olma, zulme tutulma) *
açıkça anlaşılmayan, sonu belli olmayan, gizli, şüpheli, meçhul; karanlık olan;
karanlıkta bırakan
muzmahil :
ara. * zamhala (yok olmak, silinmek, ortadan kalkmak) * zamanla gücünü,
etkisini veya varlığını kaybederek dağılan, çözülüp silinen ve sonunda tamamen
ortadan kalkma sürecine girmiş olan, yok olan, silinen, ortadan kalkan
muztar :
ara. * darra, zarra (sıkmak, sıkıntı vermek, daraltmak, zorlamak, zarar
vermek), idtirar, iztirar (zorlama, mecbur etme, çaresiz brakma, darlık verme,
sıkma; mecburiyet, baskı altında olma; mecbur olma, çaresiz olma), darar
(zarar, zorlanma, sıkıntı, darlık, daralma) * bir işi, bir davranışı yapmak
zorunda kalmış, zorlandığı için aksini yapamaz, başka türlü davranamaz duruma
gelmiş, çaresiz (kimse), mecbur
muzzemmilu :
ara. * zamala (örtmek, bürümek, kaplamak, sarmak, sarmalamak), zemmil (örtü) *
örtünen, bürünen, kaplanan, sarılan, sarmalanan
mü :
tür. * mü (soru eki) * örneğin “gördü mü?”
mü’min :
ara. * amana (inanmak, güvenmek, emin olmak, itimat etmek), emin (güvenilir,
güvenli, güvenilir, inanılır, korumalı), emanet (güvenme, inanma), iman (inanç,
güven, emin olma, güven duyma, koruma altında olduğuna kanaat, amen) * iman
eden, inanan, kani olan, güvenen, emin olan
mübadele :
ara. * badala (değiştirmek, karşılıklı olarak değiştirmek, birbirine vermek,
değiş tokuş etmek, başkalaştırmak, mübadele etmek) * değiştirme, karşılıklı
olarak değiştirme, birbirine verme, değiş tokuş etme karşılıklı olarak
değiştirmek,, başkalaştırmak, değişim, değiştirme, değiş tokuş
mübadil :
ara. * badala (değiştirmek, karşılıklı olarak değiştirmek, birbirine vermek,
değiş tokuş etmek, başkalaştırmak, mübadele etmek) * değiştirilmiş, mübadele
edilmiş, başkasının yerine getirilmiş
mübah :
ara. * abaha (serbest bırakmak, izin vermek, helal kılmak, günah veya sevap
olmamak) * dini ve hukuki bakımdan yapılması da terk edilmesi de kınama veya
sorumluluk doğurmayan, yapılmasına izin verilen, yapılması günah veya sevap
olmayan
mübahase :
ara. * bahasa (araştırmak, incelemek, bir konuyu eşeleyerek ortaya çıkarmak) *
bir meselenin farklı yönlerini delil, görüş ve itirazlarla ele alarak hakikate
veya doğru sonuca ulaşmak amacıyla yapılan düzenli, karşılıklı ve akli tartışma
mübalağa :
ara. * balağa (büyütmek, abartmak, haddi aşmak, aşırılaşmak, çok olmak) *
büyütme, abartma, haddi aşma, aşırılaşma
mübarek :
ara. * baraka (çokluk olmak, bolluk olmak, fazla olmak) * çoklanmış, çokluk
verilmiş, bol kılınmış, bereket verilmiş, hayırlı, uğurlu, bereketli; kutsal
mübareze :
ara. * baraza (ortaya çıkarmak, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, gelmek, meydana
çıkmak, belirmek), ibraz (sunma, ortaya çıkarma), bariz (açık, aşikar, sahih,
meydanda olan, ortada açıkça görünür ve farkedilir olan) * karşılıklı meydana
çıkma, çarpışma, dövüşme
mübariz :
ara. * baraza (ortaya çıkarmak, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, gelmek, meydana
çıkmak, belirmek), ibraz (sunma, ortaya çıkarma), bariz (açık, aşikar, sahih,
meydanda olan, ortada açıkça görünür ve farkedilir olan) * karşılıklı meydana
çıkan, çarpışan, dövüşen
mübaşeret :
ara. * başara, başşara (eriştirmek; karşısına çıkmak, temas ettirmek, dokunmak,
doğrudan temas etmek, bizzat yapmak, deriye dokunmak; sevindirici haber vermek,
yüzü güldüren bir haberi ulaştırmak, müjdelemek, iyi haber vermek), buşra
(müjde), başar, beşer (ten, cilt, deri; insan) * bir işi aracı olmaksızın doğrudan
doğruya kendisi yapma, fiilin icrasına bizzat temas etme ve özellikle
hukuki-idari bağlamda verilen bir görevi doğrudan yerine getirme; bir işi
üstlenip bizzat yapma; bir şeyi diğerine bitiştirme; iki insan teni birbirine
temas etme; müjdeleme, iyi haber verme
mübaşir :
ara. * başara, başşara (eriştirmek; karşısına çıkmak, temas ettirmek, dokunmak,
doğrudan temas etmek, bizzat yapmak, deriye dokunmak; sevindirici haber vermek,
yüzü güldüren bir haberi ulaştırmak, müjdelemek, iyi haber vermek), buşra
(müjde), başar, beşer (ten, cilt, deri; insan) * bir işi aracı olmaksızın
doğrudan doğruya kendisi yapma, fiilin icrasına bizzat temas etme ve özellikle
hukuki-idari bağlamda verilen bir görevi doğrudan yerine getirme; bir işi
üstlenip bizzat yapma; bir şeyi diğerine bitiştirme; iki insan teni birbirine
temas etme; müjdeleyen, iyi haber veren
mübaya :
ara. * bay’a (satmak, satın almak; biat etmek, anlaşmak, bağlılık göstermek,
bey‘at etmek, bağlılık sözü vermek), biat (biat, anlaşma, bağlılık) * satın alma,
alım-satım, anlaşma yapma, bağlılık gösterme
mübayenet :
ara. * bayana (ayrı düşmek, ayrılmak, birbirinden farklı olmak) * iki şeyin
veya tarafın mahiyet, hüküm, durum veya konum bakımından ortak noktadan koparak
birbirinden açık ve belirgin şekilde ayrılmış olma durumu, karşıtlık, zıtlık,
ayrılık
mübeccel :
ara. * baccala (yüceltmek, tazim etmek, ululamak) * kıymeti ve itibarı yüksek
görülen ve saygı, hürmet ve tazimle anılan; toplumsal, ahlâki veya sembolik
bakımdan yüceltilmiş ve değer atfedilmiş (kişi, makam veya şey); kadın ismi
müberkaa :
ara. * barkaʿa (örtmek, kaplamak, örtüyle kapatmak, perdelemek), burka (her
taraftan kapalı, giyenin önünü görmesi için sadece yüz kısmı kafesli olarak
açık olan çarşaf, kadınların yüz örtüsü, peçe; Kabe örtüsü; yedinci kat gök) *
Türk musikisinde kullanılan, seyir ve dizi yapısı bakımından sesleri kısmen
“örtülü”, yumuşak geçişli ve kapalı bir ifade hissi veren; adını mecazen
perdeleme ve örtülülük anlamından alan bir makam
müberra :
ara. * baraa (temize çıkmak, aklanmak, uzak olmak, arınmak), barraa (temize
çıkarmak, beri kılmak, aklamak) * temize çıkmış, beri kılınmış, aklanmış,
suçsuzluğu ortaya çıkmış
mübeşşir :
ara. * başara, başşara (eriştirmek; karşısına çıkmak, temas ettirmek, dokunmak,
doğrudan temas etmek, bizzat yapmak, deriye dokunmak; sevindirici haber vermek,
yüzü güldüren bir haberi ulaştırmak, müjdelemek, iyi haber vermek), buşra
(müjde), başar, beşer (ten, cilt, deri; insan) * bir kimseye sevinç, umut veya
ferahlık veren haberi bizzat ileten, bu haberle muhatabın hal ve yüz ifadesinde
olumlu bir değişim meydana getiren
mübeyyiz :
ara. * bayyada (beyazlatmak, temize çekmek, karalamayı aslına uygun ve düzgün
hale getirmek) * özellikle yazı ve belge bağlamında, taslak veya müsvedde
halindeki metni düzenleyip temiz ve okunur bir biçime sokan, mecazen de bir işi
arındıran, netleştiren ve düzgün hale getiren
mübin :
ara. * bana, beyyene (açıklamak, açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak, bildirmek,
duyurmak, belirtmek, meydana çıkarmak, ifşa etmek; ispatlamak), beyan (açığa
çıkma, açığa çıkarma, ortaya çıkma, ortaya çıkarma, oluşum, oluşturma,
aydınlanma, bildirme, bildiri, açıklama, izahat, anons, duyuru, ilan) * apaçık,
açıklanmış, beyan edilmiş
müblis :
ara. * balasa (ümidini yitirmek, umutsuzluğa düşmek; ümit yitirtmek, umudunu
kırmak), iblis (ümit yitirten, umutsuzluğa düşüren) * ümidini yitirmiş,
umutsuzluğa kapılmış
mübrem :
ara. * barama (sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak, geri dönülmez hale getirmek;
kararlaştırmak, kesinleştirmek, sabitlemek, anlaşmak, tasdik etmek) * hükmü
kesinleşmiş, değiştirilemez ve ertelenemez bir zorunluluk veya durum haline
gelmiş; artık çözülmesi veya geri çevrilmesi mümkün olmayan, kesinlik ve
bağlayıcılık kazanmış
mübrim :
ara. * barama (sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak, geri dönülmez hale getirmek;
kararlaştırmak, kesinleştirmek, sabitlemek, anlaşmak, tasdik etmek), ibram
(kararlaştırma, anlaşma, tasdik, kesinleşirme, sabitleme, muhkem kılma; ısrarla
rica etme, usandırıncaya kadar üzerine düşme; usandırma, yıldırma; ipi sağlam
bükme) * kararlı, kararlaştıran, kesinleştiren, tasdik eden, sabitleyen, muhkem
kılan
mübteda :
ara. * bedee (başlamak, başlatmak), ibtida (baş taraf; ilk, evvel; başlangıç;
en önce, başta), ibtidai (ilkel) * başlangıç, baş taraf; isim cümlelerinde özne
(fail) durumunda bulunan kelime veya kelime öbeği
mücadele :
ara. * cadala (boğuşmak, savaşmak, vuruşmak, uğraşmak, mücadele etmek,
çarpışmak, gayret göstermek, çabalamak, tartışmak, münakaşa etmek) * boğuşma,
uğraşma, savaşma, çarpışma, gayret gösterme, çabalama, tartışma, münakaşa
mücahit :
ara. * cahada (gayret etmek, uğraşmak, çabalamak, savaşmak, azmetmek,
fedakarlık etmek), cihad (çaba, gayret, uğraş) * gayret eden, çabalayan,
uğraşan, azmeden, savaşan
mücamaa :
ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir
araya getirme, birleşme), cem’an (topluca, hepsi birden, bütünü, bütünüyle,
tümü, tümüyle, cümleten) * bedeni birleşme, cinsel birliktelik, cinsel
birleşme, cinsel ilişki, cima
mücavir :
ara. * cara (akmak, çekmek, sürüklemek; yanında oturmak, komşu olmak, yakınlık
göstermek; korumak, himaye etmek, desteklemek, yanında olmak), cari, cariye
(koruyan, himaye eden, destekleyen, yardım eden, hizmet sağlayan), car (komşu),
civar (çevre, yöre, etraf; yakın yer, yakın komşu) * çevrede olan, yakında
olan, etrafta olan, çevreleyen, komşu
mücazat :
ara. * cezza (cezalandırmak, karşılığını vermek, mükafatlandırmak), ceza
(karşılık, mükafat), tecziye (bir kimseye yaptığı davranışın karşılığı olarak
ceza verme, cezalandırma, karşılıklandırma), muczi (karşılıklandıran,
karşılığını veren) * karşılık, cezalandırma
mücbir :
ara. * cabara (zorlamak, baskı yapmak, mecbur etmek), cebr (zorlama, baskı
yapma, mecbur etme) * zorunlu, zorlayıcı, zorlayan, icbar eden, mecburi
mücehhez :
ara. * cehheze (hazırlamak, donatmak, teçhiz etmek), techizat (donanım,
donatım, donatma), cihaz (donanım, donatım, donatma, alet, araç, gereç,
mekanizma) * donanmış, donatılmış, hazırlanmış, teçhiz edilmiş
mücella :
ara. * calla (açmak, ortaya çıkarmak, berraklaştırmak, parlatmak, cilalamak,
tecelli ettirmek) * açılmış, netleşmiş, berraklaşmış, parlamış, bulanıklığı
giderilmiş, açıklığa kavuşmuş, parlak ve apaçık hale gelmiş
mücellid :
ara. * callada (deri kaplamak, ciltlemek, deriyi işlemek; deriye temas etmek,
deriye vurmak, kırbaçlamak, kamçılamak), cellad (deriye vuran, kırbaçlayan,
kamçılayan), cild (sayfaların, yaprakların birbirine dikilmesi, yapıştırılması
ve bez veya kağıtla kaplanmasıyla oluşturulmuş defter, kitap veya dergi kapağı,
kitap kabı, toplanmış sayfalar; deri (vücudu "der"leyen ve kaplayan,
içine alan yapı) * ciltleyen, deri kaplayan, ciltçi
mücellithane :
ara., far. * callada (deri kaplamak, ciltlemek, deriyi işlemek; deriye temas
etmek, deriye vurmak, kırbaçlamak, kamçılamak), mucellid (ciltleyen, deri
kaplayan, ciltçi) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva)
(far.) * kitapların ciltlendiği, onarıldığı ve muhafazaya hazır hale
getirildiği yer, cilt atölyesi, kitap cildi yapılan mekan
mücenneb :
ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak,
yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek;
çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), cenb (yan, taraf) * bir
şeyin merkezinden veya asıl konumundan yana doğru ayrılmış, kenarda bırakılmış,
uzak tutulmuş, bir tarafa yönelmiş
mücenneb-i kebir :
ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak,
yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek;
çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), mucenneb (bir şeyin
merkezinden veya asıl konumundan yana doğru ayrılmış, kenarda bırakılmış, uzak
tutulmuş, bir tarafa yönelmiş) + i (tamlama eki) + kebir (büyük, ulu, yüce) *
Türk musikisinde tam aralık ile küçük aralık arasında yer alan, asıl
aralıklardan yana doğru sapmış kabul edilen ve “büyük” niteliğiyle daha geniş
duyulan, melodik seyir ve makam karakteri üzerinde belirleyici etkisi olan özel
bir ses aralığı
mücenneb-i sağiyr :
ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak,
yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek;
çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), mucenneb (bir şeyin
merkezinden veya asıl konumundan yana doğru ayrılmış, kenarda bırakılmış, uzak
tutulmuş, bir tarafa yönelmiş) + i (tamlama eki) + sağir (küçük) * Türk
musikisinde tam aralıklardan yana doğru sapmış kabul edilen mücenneb aralığının
daha dar ve küçük olan türünü ifade eden, makamların ince perde ilişkileri ve
duyusal karakteri üzerinde etkili özel bir ses aralığı
mücenneb-ur remel :
ara. * canaba (yüzünü döndürmek, yüz çevirmek, yabansamak, kovmak, uzak durmak,
yana çekilmek, yönünü değiştirmek, yanına yaklaşmamak, uzak durmak, yönelmemek;
çekinmek, kaçınmak, sakınmak; kenara almak, ayırmak), mucenneb (bir şeyin
merkezinden veya asıl konumundan yana doğru ayrılmış, kenarda bırakılmış, uzak
tutulmuş, bir tarafa yönelmiş) + el (ön ek, artikel) + remel (kum, yumuşaklık,
akışkan ritim) * Türk musikisinde remel usulü ve karakteri esas alınarak
oluşturulmuş, ancak ana remel dizisinden yan bir yol ve tali bir ses düzeniyle
ayrılan, melodik seyri daha esnek ve geçkileri belirgin bir makam
mücerreb :
ara. * caraba (denemek, sınamak, test etmek), tecrübe (sınav, sınama, test,
deneme) * tecrübe edilmiş, denenmiş, sınanmış
mücerred :
ara. * carada (soymak, soyutlamak, yalnız bırakmak, yalnızlaştırmak,
arındırmak), tecrid (soyutlama, yalnız bırakma), incirad (mücerred olma, yalnız
bırakılma, tecrid edilme, soyutlanma; soyunma) * çıplak, soyut, arınmış,
yalnız, sade, saf
mücerrep :
ara. * caraba (denemek, sınamak, test etmek), tecrübe (sınav, sınama, test,
deneme) * tecrübe edilmiş, denenmiş, sınanmış
mücerret :
ara. * carada (soymak, soyutlamak, yalnız bırakmak, yalnızlaştırmak,
arındırmak), tecrid (soyutlama, yalnız bırakma), incirad (mücerred olma, yalnız
bırakılma, tecrid edilme, soyutlanma; soyunma) * çıplak, soyut, arınmış,
yalnız, sade, saf
mücessem :
ara. * cesseme (somutlaştırmak, vücuda getirmek, bedenlendirmek, bedene
büründürmek; şekillendirmek, şekil vermek, biçimlendirmek), cesim (büyük, iri,
cüsseli), cesamet (irilik, büyüklük, büyük olma), cism (şekilli madde; somut
olgu, beden, gövde, vücut) * cisimlenmiş, bedenlenmiş, vücuda gelmiş, fiziksel
varlık halini almış
mücevher :
ara. * cevhr (öz, esas, temel, ayırt edici nitelik; maden ve değerli taşların
doğal halde bulunan ve işlenebilir ham madde olan özü veya özümsenebilir kısmı)
* bir varlığın veya kavramın en kıymetli, en saf ve ayırt edici özü; altın,
gümüş gibi değerli madenler ve elmas, zümrüt gibi değerli taşlar kullanılarak
yapılan, genellikle vücuda veya elbiselere takılan kolye, küpe, yüzük gibi süs
eşyası, değerli taş
mücevherat :
ara. * mucevher (bir varlığın veya kavramın en kıymetli, en saf ve ayırt edici
özü; değerli taş) + at (çoğul eki) * mücevherler, süs eşyaları, değerli taşlar
mücibe :
ara. * caba, cavb (yanıtlamak, talebe veya soruya karşılık vermek, cevap
vermek, karşılık oluşturmak, gerektirmek, lazım olmak, gerekmek, zorunlu olmak,
uygun olmak, icab etmek), icabet (yanıt, soruya karşı verilen açıklama, çağrıyı
karşılama, talebe karşılık verme, cevap verme, yanıtlama, kabul), mucib (icabet
eden, cevap veren, yanıtlayan) + e (isim yapım eki) * bir fiilin, sebebin veya
şartın doğal ve zorunlu sonucu olarak ortaya çıkan, bir hükmü veya sonucu
doğuran neden
mücmel :
ara. * camala (cem etmek, toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek,
bütünlemek) * toplanmış, bir araya getirilmiş, birleştirilmiş, bütünlenmiş;
ayrıntılara girilmeden genel hatlarıyla ifade edilmiş, kapsamı belli olmakla
birlikte detayları açıkça belirtilmemiş ve açıklamaya muhtaç bulunan
mücrim :
ara. * cereme (kesmek, koparmak; suç işlemek, suçlu olmak, günah kazanmak,
günah işlemek), cerreme (suç saymak, suçlu ilan etmek, kriminalize etmek), curm
(suç, kabahat, günah), tecrim (bir fiili suç sayma veya suç olarak
nitelendirme, bir kimseyi suçlu ilan etme veya hakkında suç isnadında bulunma)
* suçlu, günahkar
müctehid :
ara. * cahada (güç harcamak, kuvvet sarfetmek, gayret etmek, çabalamak), cehd
(güç harcama, kuvvet sarfetme, gayret, çaba), cihad (çaba, gayret, uğraş),
ictihad (kudret ve kuvvetini tam kullanarak çalışma, gayret etme, çabalama,
çalışma; anlayış; kanaat) * çaba gösteren, çabalayan, gayret eden, bütün gücünü
sarf eden
müctemi :
ara. * cemea (toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek), cem (toplama, bir
araya getirme, birleşme), ictima (toplanma, toplantı, bir araya gelme) *
toplayan, bir araya getiren, birleştiren; İslam hukukunda şer‘i delillerden
hüküm çıkarabilmek için bütün ilmi gücünü ve zihni çabasını kullanan, nassları
yorumlama ve yeni meselelerde hüküm üretme yetkinliğine sahip alim
mücver :
ara. * cavara (haksızlık etmek; yolundan sapmak; eğrilmek) * asıl
doğrultusundan sapmış, eğrilmiş veya doğru ölçüden uzaklaşmış; adaletten,
doğruluktan ayrılmış; genellikle kabak, patates, soğan ve un ile hazırlanan,
baharatlarla lezzetlendirilen ve kızartma yöntemiyle pişirilen bir tür sebze
kızartması
müçtehit :
ara. * cahada (güç harcamak, kuvvet sarfetmek, gayret etmek, çabalamak), cehd
(güç harcama, kuvvet sarfetme, gayret, çaba), cihad (çaba, gayret, uğraş),
ictihad (kudret ve kuvvetini tam kullanarak çalışma, gayret etme, çabalama,
çalışma; anlayış; kanaat) * çaba gösteren, çabalayan, gayret eden, bütün gücünü
sarf eden
müdafa :
ara. * dafa’a (korumak, savunmak, karşı koymak, direnmek, def etmek; vurmak,
savmak, tepmek, kovmak, uzaklaştırmak, itmek, dürtmek, tepmek, darbelemek;
püskürmek, fırlamak, şiddetle taşmak, (yanardağ) patlamak; tek seferde, tek
kerede, tek kezde olmak) * savunma, koruma, müdahale etme, karşı koyma, direnme
müdafi :
ara. * dafa’a (korumak, savunmak, karşı koymak, direnmek, def etmek; vurmak,
savmak, tepmek, kovmak, uzaklaştırmak, itmek, dürtmek, tepmek, darbelemek;
püskürmek, fırlamak, şiddetle taşmak, (yanardağ) patlamak; tek seferde, tek
kerede, tek kezde olmak), mudafa (savunma, koruma, müdahale etme, karşı koyma,
direnme) + i (ile ilgili, -a ait) * savunan, koruyan, müdahale eden, karşı
koyan, direnen
müdahale :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma) * bir işin, sürecin veya durumun içine dışarıdan girerek yönünü
değiştirme, etkileme veya kontrol altına alma
müdahil :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma), mudahale (bir işin, sürecin veya durumun içine dışarıdan girerek
yönünü değiştirme, etkileme veya kontrol altına alma) * giren, içine giren,
dahil olan, müdahale eden
müdam :
ara. * dama (sürmek, devam etmek, kesintisiz olmak), daim (süregelen, sürekli,
devamlı, kalıcı), devam (sürme, daim olma, sürekli olma hali) * kesintisiz
şekilde süren, süreklilik gösteren, devamlılık niteliği taşıyan
müdana :
ara. * dana (yakın olmak, yaklaşmak, aşağı olma, alçak olmak), dani (yakın,
alçak, aşağı) * yakınlık, yaklaşma, samimiyet
müdara :
ara. * dara (birini idare etmek, hoş görmek, yumuşak davranmak) * bir kimseyle
açık çatışmaya girmeden, gönlünü hoş tutarak ve incitmeden geçinme, diplomatik
ve temkinli davranma yoluyla ilişkileri sürdürme tutumu; kin ve düşmanlığı
örtüp zahiren dost gibi davranma, iyi geçinme, güler yüzle idare etme
müdavele :
ara. * dala (çevirmek, döndürmek, dönmek, devretmek, el değiştirmek), davala
(dönüşümlü kılmak, karşılıklı devretmek, elden ele geçirmek) * çevirme,
döndürme; el değiştirme, devretme; iktidar, devlet, servetin veya kudretin el
değiştirmesi
müdavi :
ara. * deva (iyileştirmek, çare bulmak), deva (çare, ilaç) * hastalığı gidermek
amacıyla tedavi uygulayan, şifa vermeye çalışan, klasik metinlerde hekim veya
iyileştirici kimse
müdavim :
ara. * dama (sürmek, devam etmek, kesintisiz olmak), daim (süregelen, sürekli,
devamlı, kalıcı), devam (sürme, daim olma, sürekli olma hali), madamet (sürme,
süreklilik, devamlılık, daimiyet) * süren, devam eden, daim olan, sürekli devam
eden, devamlı, düzenli olarak yapan
müddei :
ara. * da’a (çağırmak, çağrı yapmak; istemek, arzulamak, yalvarmak), da’i
(çağıran, davet eden, çağrı yapan) * bir sav öne süren, dava eden, davacı
müddeialeyh :
ara. * da’a (çağırmak, çağrı yapmak; istemek, arzulamak, yalvarmak), muddei
(bir sav öne süren, dava eden, davacı) + aley (üstünde, üzeri, üstü) + h (o) *
hakkında hukuk davası açılan gerçek veya tüzel kişi
müddeiumumi :
ara. * da’a (çağırmak, çağrı yapmak; istemek, arzulamak, yalvarmak), muddei
(bir sav öne süren, dava eden, davacı) + umum (genel) + i (ile ilgili, -a ait)
* kamu adına ve yararına, kamu haklarını savunmak ve hukuku yerine getirmek
amacıyla, sanıkları kovuşturan, yargıç önüne getiren görevli, savcı
müddessir :
ara. * dasara (örtmek, kaplamak, bürümek, sarmak), desar (üst örtüsü, dış
giysi, örtü ), desr (örtme, sarma, kaplama, bürüme), tedessur (bir örtüye veya
elbiseye bürünme, örtünüp sarınma; mecazen içine kapanma veya kendini dış
dünyadan soyutlama) * örtünen, bürünen, örtüsüne bürünen, sarınan, örtünmüş,
bürünmüş, sarınmış
müddet :
ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım
etmek; çoğaltmak, artırmak) * süre, zaman, vakit
müdebbir :
ara. * dubur, dabr (arka, sırt, arka taraf; kıç, göt, makat; kök, son,
nihayet), dabara (arkasından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek, yönetmek,
idare etmek, planlamak), debbere (sonunu düşünerek düzenlemek, planlamak,
yönetmek), tedbir (bir işin sonucunu önceden düşünerek gerekli önlemleri alma,
planlama, düzenleme ve yönetme; ihtiyatlı davranma, önlem, planlama, önlem
alma, yönetim) * bir işin sonucunu ve akıbetini düşününerek, hesaba katarak onu
düzenleyen, yöneten ve planlayan
müdeccen :
ara. * dacana ((evcilleştirmek, alıştırmak; yerleşik hale getirmek) * vahşi
veya serbest halde iken insan eliyle evcilleştirilmiş, yerleşik düzene
alıştırılmış veya doğal sertliğini kaybederek yumuşamış olan; İber
Yarımadası'nda daha önce Arapların yönetimi altında bulunan Endülüs'te, Reconquista
(Yeniden fetih) süreci ve izleyen dönemde Katolik yönetimi altında yaşayan
İspanya Müslümanları
müdekkik :
ara. * dakik (ince, hassas, narin), dakka (ufalamak, inceltmek,
ayrıntılandırmak, incelemek, inceltmek, dikkatle araştırmak; vurmak, yıkmak,
ezmek, ezip ufalamak, yerle bir etmek, düzlemek, dümdüz etmek) * bir meseleyi
yüzeysel değil derinlemesine ve ayrıntılarına kadar inceleyen, titiz ve
dikkatli araştırma yapan
müdellel :
ara. * dalala (delil göstermek, yol göstermek; kanıtlamak) * bir görüşü veya
hükmü destekleyen açık delillere dayandırılmış, kanıtlarla temellendirilmiş ve
ispat edilmiş
müderris :
ara. * darasa (okumak, çalışmak, ders görmek, incelemek, araştırmak, kitap
okumak, öğrenmek; eskimek, silinmek), ders (okuma, çalışma, inceleme, araştırma,
öğrenme), medrese (derslik, dershane, okul) * öğretmen, ders veren; Osmanlı
Devleti ve Selçuklular'da devlet ve toplum yapısında günümüz üniversite öğretim
üyesi
müdevven :
ara. * devvene (yazıya geçirmek, kaydetmek, tedvin etmek), tedvin (yazıya
geçirme, kaydetme) * sözlü olarak bulunan (bilgi), yazıya geçirilmiş, kayda
alınmış, kaydedilmiş, sistemli hale getirilmiş
müdevvenat :
ara. * devvene (yazıya geçirmek, kaydetmek, tedvin etmek), mudevven (sözlü
olarak bulunan (bilgi), yazıya geçirilmiş, kayda alınmış, kaydedilmiş, sistemli
hale getirilmiş) + at (çoğul eki) * sözlü olarak bulunanlar (bilgi), yazıya
geçirilmişler, kayda alınmışlar, kaydedilmişler, sistemli hale getirilmişler
müdevver :
ara. * daara (dönmek, çevresinde dönmek, hareket etmek, çevirmek, yuvarlamak),
dairat (döngü, dönüş, çember, halka), devr (devir, döngü, dönem, çağ, epok,
periyod) * yuvarlak veya dairesel biçime sahip olan, sürekli dönen veya
çevrilen; daimi veya döngüsel olarak düzenlenmiş
müdir :
ara. * dara (dönmek, çevresinde dönmek, hareket etmek, çevirmek, yuvarlamak;
yönetmek), daire (bir merkezi noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın
360 derece döndürülmesiyle oluşan şekil; çember, halka, çevrim, döngü, devir,
dönem, çağ), idare (çevirme, döndürme) * bir kurum, iş yeri veya topluluğu
yöneten, işleri düzenleyen ve yönetim sorumluluğunu üstlenen, idareci,
yönetici, müdür
müdire :
ara. * mudir (bir kurum, iş yeri veya topluluğu yöneten, işleri düzenleyen ve
yönetim sorumluluğunu üstlenen, idareci, yönetici, müdür) + e (dişil eki) * bir
kurum, iş yeri veya topluluğu yöneten, işleri düzenleyen ve yönetim
sorumluluğunu üstlenen, idareci, yönetici (kadın)
müdiriyet :
ara. * mudir (bir kurum, iş yeri veya topluluğu yöneten, işleri düzenleyen ve
yönetim sorumluluğunu üstlenen, idareci, yönetici, müdür) + iyet (isim yapım
eki) * bir kurum, kuruluş veya iş yerinin yönetim ve idaresini üstlenme,
yöneticilik yetkisi ve sorumluluğu, idarecilik, yöneticilik, müdürlük
müdrik :
ara. * daraka (akıl etmek, kavramak, anlamak, yakalamak, kapmak, idrak etmek,
erişmek, yetişmek; yönlenmek, ulaşmak, erişmek, yürümek, ayak basmak,
adımlamak; en aşağı kat, her şeyin dibi, aşağı inen basamak), tedarik
(eriştirme, ulaştırma), idrak (anlama, yönlenme, erişme, kavrama, yakalama,
kapma; yetişme, ulaşma, bir şeyin ulaşılabilen en derin noktası) * bir şeyi
fark eden, anlayan, kavrayan, idrak eden
müdrike :
ara. * mudrik (bir şeyi fark eden, anlayan, kavrayan, idrak eden) + e (dişil
eki) * bir şeyi fark eden, anlayan, kavrayan, idrak eden (kadın)
müdrir :
ara. * darrara (akmak, yağmak, damlamak, dökmek, dökülmek, sızmak, boşalmak),
idrar (akma, yağma, sızma, dökülme, damlama) kelimelerinden türene sıfat *
idrar söktürücü, idrar yaptırıcı, akış sağlayıcı, akıtıcı
müdür :
ara. * dara (dönmek, çevresinde dönmek, hareket etmek, çevirmek, yuvarlamak;
yönetmek), daire (bir merkezi noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın
360 derece döndürülmesiyle oluşan şekil; çember, halka, çevrim, döngü, devir,
dönem, çağ), idare (çevirme, döndürme) * bir kurum, iş yeri veya topluluğu
yöneten, işleri düzenleyen ve yönetim sorumluluğunu üstlenen, idareci, yönetici
müdüriyet :
ara. * mudir (bir kurum, iş yeri veya topluluğu yöneten, işleri düzenleyen ve
yönetim sorumluluğunu üstlenen, idareci, yönetici, müdür) + iyet (isim yapım
eki) * bir kurum, kuruluş veya iş yerinin yönetim ve idaresini üstlenme,
yöneticilik yetkisi ve sorumluluğu, idarecilik, yöneticilik, müdürlük
müebbet :
ara. * abada (ebedi kılmak, sonsuz kılmak, daim kılmak, sürekli hale getirmek,
yok olmamak), ebed (çok uzun süre, sonsuzluk, bitimsizlik) * sonsuz, sürekli,
ila nihaye, sonu olmayan, daimi, devamlı, ebedi, ömür boyu
müeccel :
ara. * eccele (geciktirmek, ertelemek, ötelemek, ertelemek, sonraya bırakmak,
belirli bir süre tanımak), ecel (biçilmiş süre, belirli süre, bekleme süresi,
duraksama; ölüm zamanı, yaşamın sona erdiği vakit; vade, bitim zamanı) * vadesi
gelmiş, eceli gelmiş, gecikmemesi gereken
müeddep :
ara. * adaba (doğru davranmak, terbiyeli olmak, saygı göstermek), edeb (adab,
usül, terbiye, kültür, görgü, ahlak, nezaket; doğru davranış ve ahlaki kurallar
bütünlüğü) * ahlaklı, terbiyeli ve görgülü davranışlar sergileyen, toplum
kurallarına uygun şekilde yetişmiş veya yetiştirilmiş, edepli
müellefat :
ara. * alafa, alifa (alışmak, cana yakın olmak, dostluk kurmak, birleşmek),
allafa (birleştirmek, yakınlaştırmak, tanıştırmak, dost haline getirmek,
alıştırmak; bir araya getirmek, toplamak, derlemek, düzenlemek, yazmak),
muellif (birleştiren, bir araya getiren; bir eseri yazan, meydana getiren veya
kaleme alan kişi; kitap, makale veya edebi çalışmalar bağlamında eserin sahibi
veya yaratıcısı olan kişi) + at (çoğul eki) * bir yazar veya müellif tarafından
kaleme alınmış eserler topluluğu, kitaplar veya yazılı çalışmalar, yazarlık
ürünleri
müellif :
ara. * alafa, alifa (alışmak, cana yakın olmak, dostluk kurmak, birleşmek),
allafa (birleştirmek, yakınlaştırmak, tanıştırmak, dost haline getirmek,
alıştırmak; bir araya getirmek, toplamak, derlemek, düzenlemek, yazmak), itilaf
(anlaşma, uyuşma; birleşme), ulfet (alışma, birleşme, alışkanlık, uyum, ısınma;
ahbaplık, dostluk) * birleştiren, bir araya getiren; bir eseri yazan, meydana
getiren veya kaleme alan kişi; kitap, makale veya edebi çalışmalar bağlamında
eserin sahibi veya yaratıcısı olan kişi
müemmen :
ara. * amene (güvenmek, inanmak, iman etmek, emin olmak, güvende kılmak,
emniyete almak), emin (güvenli), iman (inanç, güven) * emin olan, güvende olan,
güven altındaki, temin edilmiş olan, güvenilir (kimse veya şey)
müennes :
ara. * inasa (dişil hale getirmek, dişil form vermek) * dişil hale dönüştürmüş,
dişil formda olan
müesses :
ara. * assasa (tesis etmek, kurmak, yapılandırmak, inşa etmek, oluşturmak) *
yapılandırılmış, kurulmuş, tesis edilmiş, oluşturulmuş
müessese :
ara. * assasa (tesis etmek, kurmak, yapılandırmak, inşa etmek, oluşturmak) *
yapı, kurum, kuruluş, tesis, oluşum
müessif :
ara. * asafa (üzmek, elem vermek, keder vermek), esef (üzüntü, hüzün, keder) *
üzüntü, keder veya elem veren, insanı duygusal olarak etkileyen, üzüntü veren,
üzen, hüzünlendiren, kederlendiren
müessir :
ara. * eser (iz), asara (iz bırakmak) * etkileyici, etkileyen, tesir eden
müessiriyet :
ara. * eser (iz), asara (iz bırakmak), muessir (etkileyici, etkileyen, tesir
eden) + iyet (isim yapım ve durum eki) * etki ve tesir gücüne sahip olma,
etkileme, tesir etme
müessis :
ara. * assasa (tesis etmek, kurmak, yapılandırmak, inşa etmek, oluşturmak),
muesses (yapılandırılmış, kurulmuş, tesis edilmiş, oluşturulmuş) * tesis eden,
kuran, yapılandıran, inşa eden, oluşturan
müevvel :
ara. * ala, ele (geri dönmek, başa dönmek), evvel (birinci, ilk, önce) * önce
gelen, ilk olan, evvel olan
müeyyid :
ara. * yeda (güçlendirmek, kuvvetlendirmek, desteklemek, sağlamlaştırmak) *
teyid eden, takviye eden, kuvvetlendiren, güçlendiren, destekleyen,
sağlamlaştıran
müeyyide :
ara. * yeda (güçlendirmek, kuvvetlendirmek, desteklemek, sağlamlaştırmak),
mueyyid (teyid eden, takviye eden, kuvvetlendiren, güçlendiren, destekleyen,
sağlamlaştıran) + e (isim yapım eki) * bir hükmü, kararı veya durumu
güçlendiren, destekleyen ve geçerliliğini güvence altına alan, yaptırım
müezzi :
ara. * eza (incitmek, acıtmak, ıstırap vermek, üzmek, eziyet etmek) * eziyet
veren, eza çektiren
müezzin :
ara * uzun (kulak), ezzene (duyurmak, işittirmek, izin vermek, bildirmek) *
duyuran, ilan eden, bildiren; namaz vaktinin geldiğini cami minaresinden
duyuran imam
müfarakat :
ara * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak, fark
yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), tefrik (ayırma,
ayrışım) * ayrılık, ayrılma, ayrışma
müfekkire :
ara. * fekkere (düşünmek, tefekkür etmek), fikr (düşünce) * düşünme yetisine
sahip olan, zihinsel faaliyet gösteren ve fikir üreten, düşünen
müferrih :
ara. * feraha (rahatlatmak, huzur bulmak; gönlü açık olmak, sevinmek,
şenlenmek) * üzüntüyü gideren, ferahlatan, sevinç veren
müfessir :
ara. * fasara (açıklamak, izah etmek, yorumlamak, kapalı olanı açığa çıkarmak)
* Kur’an başta olmak üzere dini veya ilmi metinleri lafız, mana ve bağlam
bakımından ayrıntılı biçimde açıklayan, yorumlayan ve anlamını ortaya koyan
müfettiş :
ara. * fataşa (araştırmak, incelemek) * inceleyen, denetleyen, eksik veya
hatalı yönleri tespit etmekle görevli olan
müfide :
aea. * fada (akmak, dökülmek, taşmak, bol olmak; yararlı olmak, fayda sağlamak,
kazandırmak), faida (yarar, kazanç, fayda) * yararlı olan, fayda sağlayan,
kazanç sağlayan
müfit :
ara. * fada (akmak, dökülmek, taşmak, bol olmak; yararlı olmak, fayda sağlamak,
kazandırmak), faida (yarar, kazanç, fayda) * yararlı olan, fayda sağlayan,
öğretici; bol bol veren, taşıran, akıtan, mufid
müflis :
ara. * falasa (parasız kalmak, yoksullaşmak), fals (en küçük bakır para birimi,
pul, metelik) * parasız kalmış, iflas etmiş
müfred :
ara. * ferada (tek olmak, yalnız kalmak, ayırmak) * tek başına bulunan,
diğerlerinden ayrılmış ve çoğul karşılığı bulunmayan, yalnız olan
müfredat :
ara. * ferada (tek olmak, yalnız kalmak, ayırmak) * bir ilim dalında veya
eğitim programında yer alan ders konularının ve başlıklarının tek tek ayrılmış
ve düzenlenmiş hali
müfret :
ara. * ferada (tek olmak, yalnız kalmak, ayırmak) * tek ve ayrı durumda
bulunan, çoğul veya birleşik olmayan
müfrez :
ara. * feraza (ayırmak, seçmek, bölmek) * bir bütünden ayrılmış, seçilerek
çıkarılmış veya belirli bir görev için ana kitleden ayrılmış, seçilmiş,
bölünmüş
müfreze :
ara. * feraza (ayırmak, seçmek, bölmek) * bir ana askeri birlikten belirli bir
görev, operasyon veya güvenlik hizmeti için ayrılarak teşkil edilmiş daha küçük
ve müstakil askeri birlik
müfrit :
ara. * farata (aşırı gitmek, haddi aşmak) * ölçüyü kaçıran, itidal sınırlarını
aşan ve bir düşünce, davranış veya tutumda aşırılığa yönelen, haddi aşan,
aşırılaşan
müfsit :
ara. * fesada (bozulmak, kötüleşmek, karışmak), fesad (bozukluk, bozulma,
bozgunculuk, kötülük) * bozan, bozguncu, karışıklık meydana getiren, düzeni yok
eden
müft :
ara. * fata (bilgi vermek, bilgilendirmek, hüküm vermek, cevaplamak,
yanıtlamak, fetva vermek), fetva (bilgi verme, bilgilendirme) * dini veya
hukuki bir mesele hakkında hüküm açıklayan, bildiren, hüküm veren, fetva veren
müftehir :
ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük
ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fehur, fahir (övünen, iftihar
eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören), iftihar (övme, yüceltme;
övünme, gurur duyma, kibirlenme, gururlanma, böbürlenme) * övünen, kibirlenen,
gururlanan, böbürlenen
müftekir :
ara. * fakr (ihtiyaç, yoksulluk, muhtaçlık) * muhtaç olan, fakir, yoksul,
züğürt
müfteri :
ara. * fara (yarmak, kesmek, yaratmak, uydurmak; yırtmak, suçlamak), iftira
(yalan yere suç isnad etme) * iftiracı, suç isnad eden, uyduran
müfti :
ara. * fata (bilgi vermek, bilgilendirmek, hüküm vermek, cevaplamak, yanıtlamak,
fetva vermek) * bildiren, hüküm veren, fetva veren; dini ve hukuki meselelerde
şer‘i hüküm açıklayan, sorulan sorulara fetva yoluyla cevap veren ve İslam
hukukunda yetkili din alimi
müftü :
ara. * fata (bilgi vermek, bilgilendirmek, hüküm vermek, cevaplamak,
yanıtlamak, fetva vermek) * bildiren, hüküm veren, fetva veren; dini ve hukuki
meselelerde şer‘i hüküm açıklayan, sorulan sorulara fetva yoluyla cevap veren
ve İslam hukukunda yetkili din alimi
müge :
fra. * muguet (incu çiçeği) * zambakgiller familyasından, küçük çan biçimli
beyaz çiçekler açan ve hoş kokusuyla bilinen “inci çiçeği” bitkisi
mühendis :
ara. * hendese (ölçmek, geometri ile hesaplamak, planlamak; geometri) *
matematiksel ve teknik bilgiler kullanarak yapı, makine, sistem veya projeleri
tasarlayan, hesaplayan ve uygulamaya koyan, hendese uzmanı
müheyya :
ara. * heyyee (hazırlamak, düzenlemek, uygun hale getirmek), hey'et (şekil,
suret, görünüş; birlik oluşturan kişilerin tümü; astronomi, yıldız bilimi;
duruş, vaziyet, cibilliyet) * hazırlanmış, düzenlenmiş, hazır, amade
müheyyiç :
ara. * heyyeca (harekete geçirmek, kışkırtmak, coşturmak) * bir kimseyi
duygusal veya fiili olarak harekete geçiren, heyecanlandıran veya kışkırtan,
harekete geçiren, kışkırtan, coşturan
mühim :
ara. * ehemme (önemli olmak, mühim olmak, kaygı vermek, önem vermek, önemsemek,
düşünmek, kaygılanmak), ehemmiyet (düşünce, istek, arzu, kaygı, önem) * önemli,
önem verilen
mühimmat :
ara. * muhim (önemli, önem verilen) + at (çoğul eki) * gerekli ve önemli şeyler;
savaşta veya savunmada kullanılmak üzere hazırlanmış mermi, barut, silah ve
benzeri askeri malzemeler
mühimsemek :
ara. * muhim (önemli, önem verilen) (ara.) + se (etken fiil eki) + mek (fiil
mastar eki) (tür.) * önem vermek, önemli addetmek
mühlet :
ara. * mahala (süre vermek, zaman tanımak, geciktirmek), muhall, mumhil (süre
tanıyan, zaman veren) * süre tanıma, gecikme izni, erteleme, zaman tanıma, süre
verme
mühlik :
ara. * ehleke (helak etmek, yok etmek, mahvetmek) * yok edici, yıkıcı ve
hayatı, varlığı ortadan kaldıracak derecede tehlikeli, helak edici, yok edici,
mahvedici
mühliye :
ara. * hala (boş olmak, ıssız olmak, boşalmak) * bir yeri içindekilerden
arındıran, boşaltan, tahliye eden
mühmel :
ara. * ahmala (ihmal etmek, boşlamak, bakımsız bırakmak, ilgilenmemek,
önemsememek) * önem verilmeyerek terk edilmiş, gözetimsiz bırakılmış veya
kullanılmadan atıl durumda kalmış, ihmal edilmiş, ilgilenilmemiş, boşlanmış,
önemsenmemiş
mühre :
far. * muhr (damga, mühür) + e (isim yapım eki) * yüzeyleri düzeltmek ve
parlatmak için kullanılan, özellikle kağıt, deri veya altın varak üzerinde
sürtülerek cilalama yapan sert ve düz alet
mühresenk :
far. * muhre (cilalama aleti, mühür taşı) + seng (taş, kaya, sert mineral
kütle) * kağıt, hat levhası veya altın varak gibi yüzeyleri parlatmak ve
düzeltmek için kullanılan, genellikle akik veya benzeri sert taştan yapılmış
cilalama taşı
mührü süleyman :
far., ara. * muhr (damga, mühür) (far.) + u (tamlama eki) + suleyman (Süleyman)
* Hz. Süleyman’a nispet edilen ve geleneksel inanışta onun hüküm ve tasarruf
yetkisini simgeleyen, tarih boyunca tılsım, kudret ve hikmeti temsilen
kullanılmış olan altı köşeli yıldız biçimindeki sembol
mühtedi :
ara. * hada (yönlendirmek, doğru yola sevketmek, hidayete yöneltmek, rehberlik
etmek), ihtida (yönlenme, doğru yolu bulma; yol gösterme, yönlendirme) * doğru
yola yönelmiş, yönlenmiş, doğru yola sevkedilmiş, hidayete ermiş, rehberlik
edilmiş
mühür :
far. * mahhara (mühürlemek, mühür basmak) ), muhr (damga, mühür) * damga, işaret,
resmi onay sembolü
mühürdar :
far. * muhr (damga, mühür) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan,
sahip ve malik olan, taşıyan) * devlet dairelerinde resmi belgelerin
mühürlenmesinden sorumlu kişi
müjdat :
ara. * cadda (çaba göstermek, gayret etmek, yenilemek, tazelemek), mucde
(sevindirici haber, iyi haber, yenilik veya tazelik getiren şey) + at (isim
yapım eki) * yenilenmiş, tazelenmiş, dirilen, canlılık kazanan, mucdat
müjde :
ara. * cadda (çaba göstermek, gayret etmek, yenilemek, tazelemek) * sevindirici
haber, iyi haber, yenilik veya tazelik getiren şey, mucde
müjdegani :
ara., far. * mucde (sevindirici haber, iyi haber, yenilik veya tazelik getiren
şey) (ara.) + gani (sahip olan, veren, ile ilgili) (far.) * Türk musikisinde
neşeli ve sevindirici tonlar içeren bir makam
müjgan :
far. * muje (kirpik) + gan (çoğul eki) * kirpikler
mükafat :
ara. * kafa (yetmek, yeterli olmak) * bedel verme, karşılığını ödeme, ödül
verme; bedel, ödül
mükaleme :
ara. * kelleme (konuşmak, söz söylemek, hitap etmek) * karşılıklı konuşma,
tartışma, münazara
mükatebe :
ara. * ketebe (yazmak), katib (yazan, yazıcı) * yazışma yoluyla fikir veya
bilgi alışverişi, mektupla haberleşme, yazışma, yazılı iletişim, karşılıklı
yazışma
mükedder :
ara. * kedere (bulanıklaştırmak, üzmek, hüzünlendirmek), keder (bulanıklık;
hüzün, üzüntü, gam, tasa), tekdir (kederlendirme, üzme, hüzünlendirme) *
kederli, hüzünlü, üzüntülü, gamlı, tasalı
mükeffir :
ara. * kefere (örtmek), kufr (örtme, inkar), kafir (örten, inkar eden; tarımcı,
ziraatçi, çiftçi) * tekfir eden, inkarcı addeden; İslam hukukunda bir Müslümanı
kafir ilan eden müslüman
mükellef :
ara. * kallafa (görev vermek, sorumlu kılmak, yükümlü yapmak), teklif (görev,
yükümlülük, sorumluluk) * yükümlü, yükümlü kılınmış, sorumlu, görevli
mükellefiyet :
ara. * kallafa (görev vermek, sorumlu kılmak, yükümlü yapmak), mukellef
(yükümlü, yükümlü kılınmış, sorumlu, görevli) + iyet (isim yapım eki) *
yükümlülük, sorumluluk
mükemmel :
ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz
hale getirmek), kamula (tam olmak, tamamlanmak, eksiksiz olmak, olgunlaşmak),
kemal (olgunlaşma, tamamlanma, mükemmellik, olgunluk) * eksiksiz, tam,
tamamlanmış, olgunlaşmış, olgun, erdemli
mükemmel sayı :
ara. * mükemmel (kusursuz, eksiksiz, tamamlanmış) + sayı (rakam, nicelik
bildiren işaret) * kendisinden küçük bölenlerinin toplamına eşit olan sayı;
kendisi hariç pozitif bölenlerinin toplamı kendisine eşit olan sayılar (örneğin
6 ... 1+2+3 = 6; diğer bazı sayılar 28, 496, ...)
mükemmelen :
ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz
hale getirmek), mükemmel (kusursuz, eksiksiz, tamamlanmış) + en (gibi, olarak)
* kusursuz olarak, tam olarak, eksiksiz olarak, mükemmel olarak
mükemmeliyet :
ara. * ekmele, kemele (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz
hale getirmek), mükemmel (kusursuz, eksiksiz, tamamlanmış) + iyet (isim yapım
eki) * kusursuzluk, eksiksizlik, tamlık, mükemmellik
mükerrem :
ara. * karama (vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek),
kerem (cömertlik, iyilik, lütuf, soyluluk, faydalı olma, değerli olma), ikram
(cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme, faydalandırma), kerim (cömert,
eli açık, yüce gönüllü, faydalı; erkek ismi) * değer verilmiş, onurlandırılmış,
değerli, saygı ve hürmet gösterilen, saygıdeğer, onurlu
mükerrer :
ara. * kerre (bir defa, bir adet, bir), karrara (tekrar etmek, yinelemek) *
tekrar eden, tekrarlanan, tekrarlayan, yinelenen
mükevvenat :
ara. * kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek), kevn (varlık, olgu,
oluşum, yaratılış, alem), kainat (oluşum, yaratılış, var olma) * bir bütünün
oluşmasını sağlayan parçalar veya bileşenler, oluşumlar, bileşenler
mükeyyifat :
ara. * keyf (hal, durum, vaziyet) * keyif verici, sarhoşluk verici şeyler
mükopürülan :
lat. * mucus (balgam, sümük) + purulentus (irinli, iltihaplı) (puris (irin,
iltihap) + ulus, ula (küçültme eki) + entus (ile ilgili, -a ait) ) * enfeksiyon
kaynaklı olarak mukus ve iltihap karışımından oluşan akıntı
müköz :
lat. * mucus (balgam, sümük) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * mukus
salgılayan veya mukusla dolu, özellikle solunum yolları ve mukoz membranlarla
ilgili
mükremin :
ara. * karama (vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek),
kerem (yücelme, yücelik, cömertlik, asalet, şeref), kerim (yüce, cömert, asil,
şerefli değerli), ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme,
faydalandırma) * ikram edilen, ağırlanan, onurlandırılan, saygı ve hürmet
gösterilen, onurlu ve değerli
mükrim :
karama (vermek, faydalandırmak, cömertlik göstermek; saygı göstermek), kerem
(yücelme, yücelik, cömertlik, asalet, şeref), kerim (yüce, cömert, asil,
şerefli değerli), ikram (cömertlik etme, ağırlama, karşılıksız verme,
faydalandırma) * ikram eden, saygı gösteren, değer veren
müktesebat :
ara. * kasaba (çalışmak, kazanmak, elde etmek), kasb (kazanç, elde edilen şey,
gelir), mukteseb (kazanılmış, edinilmiş, elde edilmiş) + at (çoğul eki) *
edinimler, kazanımlar, haklar
müktesep :
ara. * kasaba (çalışmak, kazanmak, elde etmek, edinmek), kasb (kazanç, elde
edilen şey, gelir), iktisab (kazanma, elde etme, edinme) * kazanılmış,
edinilmiş, elde edilmiş
müktesep hak :
ara. * kasaba (çalışmak, kazanmak, elde etmek), kasb (kazanç, elde edilen şey,
gelir) + hakk (gerçek, doğru, adalet, meşru olan) * kazanılmış hak, elde
edilmiş hak, anayasa ve ilgili kanunlar çerçevesinde bireylerin lehine olarak
ortaya çıkmış, kazanılmış hukuki durum
mül :
lat. * mulus (at ve eşekten olma melez hayvan, katır) * melez, beyaz biri ile
zenci köleden doğma çocuk
mülahaza :
ara. * lahaza (göz atmak, bakmak), lahza (göz atış, bakış) * gözden geçirme,
dikkatle bakma; düşünce, tefekkür; tetkik etme
mülahazat :
ara. * lahaza (göz atmak, bakmak), lahza (göz atış, bakış) * gözden geçirmeler,
dikkatle bakmalar; düşünceler, tefekkürler; tetkik etmeler
mülahham :
ara. * lahama (birleştirmek, kaynaştırmak, yoğunlaştırmak, karışmak; et
işlemek, etle kaplamak), lahm (et) * parçaları birbirine lehimlenmiş,
kaynaştırılmış veya sıkıca birleştirilmiş
mülakat :
ara. * laka, lakaya (karşılaşmak, buluşmak, kavuşmak) * görüşme, karşılaşma,
buluşma; resmi veya gayri resmi ortamda iki kişi veya daha fazla kişi arasında
yapılan görüşme, tanışma veya toplantı
mülaki :
ara. * laka, lakaya (karşılaşmak, buluşmak, kavuşmak) * karşılaşan, kavuşan,
buluşan, rastlayan
mülamese :
ara. * lamasa (dokunmak, temas etmek, değmek, ellemek), iltimas (ayrıcalık ve
öncelik tanıma) * temas, dokunma, değme
mülatafa :
ara. * latafa (yumuşak olmak, nazik davranmak), latif (ince, zarif, yumuşak,
nazik veya kibar nitelik taşıyan) * nazik, ince ve yumuşak bir üslupla
davranma, gönül okşayıcı tutum sergileme
mülayemet :
ara. * lama (uygun olmak, uyuşmak, bağdaşmak) * birbiriyle uyumlu olma,
bağdaşma, yumuşak bir şekilde örtüşme
mülayim :
ara. * lama (uygun olmak, uyuşmak, bağdaşmak), leyyin (yumuşak), lin
(bükülebilirlik, sert olmama, esneklik, yumuşaklık; sevecenlik, uysallık,
şefkat, nezaket ve kolaylık) * uygun, yumuşak, uysal, yumuşak huylu
mülazım :
ara. * lazama (gerekli olmak, gerekmek, ihtiyaç duyulmak, lazım olmak,
ayrılmamak, bağlı kalmak), lazım (gerekli, ihtiyaç duyulan), lüzum (gereklilik,
gereksinim, ihtiyaç) * ayrılmayan, bitişik olan, devam eden, sürekli bağlı
kalan, ondan ayrılmayan veya bir görevi devamlı surette sürdüren
mülemma :
ara. * lem’a, lam'a (parlamak, ışıldamak), lamia (parlama, parıldama, ışıldama;
lamba) * renklendirilmiş, çeşitli unsurlarla süslenmiş
mülevven :
ara. * levn (renk) * renkli, boyanmış
mülevves :
ara. * levese (kirletmek, bulaştırmak) * kirletilmiş, bulaştırılmış, maddi veya
mecazi olarak kirletilmiş, temizliğini veya saflığını yitirmiş
müleyyin :
ara. * lana, lene (yumuşamak, gevşemek, nazikleşmek), leyyene (yumuşak olmak,
yumuşatmak, sertliği gidermek, gevşetmek), leyyin (yumuşak, sert olmayan,
nazik, esnek, gevşek, mülayim; hafif, yumuşak) * sertliği giderip yumuşaklık
kazandıran, yumuşatan, yumuşak hale getiren
mülga :
ara. * lağv (boş konuşma, batıl söylem), ilga (kaldırmak, lağv etmek, iptal
etmek) * ilga edilmiş. kaldırılmış; metruk ve lağvedilmiş şey; terkedilmiş
mülhak :
ara. * lahaka (katmak, bağlamak, eklemek, ilave etmek), ilhak (katma, bağlama,
ekleme, ilave) * eklenmiş, katılmış, ilave edilmiş, katılan, bağlanan, eklenen,
ilave edilen
mülhakat :
ara. * lahaka (katmak, bağlamak, eklemek, ilave etmek), ilhak (katma, bağlama,
ekleme, ilave), mulhak (eklenmiş, katılmış, ilave edilmiş, katılan, bağlanan,
eklenen, ilave edilen) + at (çoğul eki) * asıl yapıya veya metne sonradan
katılmış ek bölümler, ilave birimler veya tamamlayıcı unsurlar
mülhem :
ara. * alhama (yutmak, içmek, içine almak, derinlemesine kavramak, tüketmek,
birden yutmak; yakıp bitirmek), ilham (yutturma, içselleştirme, esin) * ilham
edilmiş, esinlenmiş
mülhid :
ara. * lahda, lahada (sapmak, yoldan çıkmak, ters düşmek; yönelmek, meyletmek,
sığınmak, eğilmek), ilhad (yönelme, sapma, sığınma; dinden çıkma, dinsizlik,
dinden dönme, Allahın varlığına, birliğine inanmama, imansızlık) * sapmış,
inkara yönelmiş, dinden çıkmış
mülhim :
ara. * ilham (kalbe gelen mana, akla gelen yönlendirici düşünce, esin) * kalbe
feyiz veren, ilham eden
mülk :
ara. * meleke (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek), malik (bir şeyin
mülkiyetine veya kontrolüne sahip olan kişi; mal ve nimet sahibi, sahip olan,
sahip olma, meleke, sahip, yönetici, hakim, hükümdar, efendi, reis, kral,
melik) * bir kimsenin tasarrufu ve egemenliği altında bulunan mal, varlık veya
yönetim yetkisi
mülki :
ara. * mulk (bir kimsenin tasarrufu ve egemenliği altında bulunan mal, varlık
veya yönetim yetkisi) + i (ile ilgili, -a ait) * mülkle, sahiplik veya devlet
yönetimiyle ilgili, askeri olmayan sivil olan, mülkiyete dair
mülki idare :
ara. * mulk (bir kimsenin tasarrufu ve egemenliği altında bulunan mal, varlık
veya yönetim yetkisi) + i (ile ilgili, -a ait) + idare (çevirme, döndürme,
yönetim) * devletin merkezi otoritesini temsil eden ve askeri teşkilat dışında
kalan sivil yönetim teşkilatını ifade eden idari yapı
mülkiye :
ara. * mulk (bir kimsenin tasarrufu ve egemenliği altında bulunan mal, varlık
veya yönetim yetkisi) + iye (isim yapım ve durum eki) * devletin sivil yönetim
teşkilatını ve bu teşkilatta görev alan idare sınıf
mülkiyeli :
ara., tür. * mulk (bir kimsenin tasarrufu ve egemenliği altında bulunan mal,
varlık veya yönetim yetkisi) + iye (isim yapım ve durum eki) (ara.) + li (ile,
birlikte, beraber) (tür.) * Türkiye’de sivil idare sınıfına mensup olan veya
özellikle Mekteb-i Mülkiye ile onun devamı niteliğindeki Ankara Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu
mülkiyet : ara.
* meleke (sahip olmak, haiz olmak, hükmetmek), malik (bir şeyin mülkiyetine
veya kontrolüne sahip olan kişi; mal ve nimet sahibi, sahip olan, sahip olma,
meleke, sahip, yönetici, hakim, hükümdar, efendi, reis, kral, melik), mulk (bir
kimsenin tasarrufu ve egemenliği altında bulunan mal, varlık veya yönetim
yetkisi) + iyet (isim yapım ve durum eki) * tasarruf etme, kullanma ve sahip
olma hakkı, sahip olma, malik olma
müller kanalı :
alm., lat. * Müller (Alman fizyolog Johannes Müller) (alm.) + canalis (kanal,
tüp, oluk, boru, su yolu) (canna (kamış, su yolu) + alis (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) (lat.) * embriyolojik gelişim sürecinde dişi üreme sisteminin
(rahim, fallop tüpleri ve üst vajina bölümü) oluşumunu sağlayan ve erkek
embriyoda gerileyen paramezonefrik kanalı
mülteci :
ara. * lacaa (sığınmak, başvurmak, korunmak), melce (barınak, sığınak, içine
girilecek yer), iltica (bir kişinin tehlike veya zulümden kaçmak için başka bir
yere sığınması) * savaş, zulüm, afet veya benzeri sebeplerle ülkesini terk
ederek başka bir devlete sığınan ve uluslararası hukuk kapsamında korunma talep
eden kimse, iltica eden, sığınmacı
mültefit :
ara. * left, lafata (dönmek, eğilmek yönelmek), iltifat (dikkat ve ilgi
gösterme, yönelme, ilgilenme, kayırma) * eğilim, ilgi gösterme, beğenme, ilgi,
saygı ve ilgi gösterme, rağbet etme; beğendiğini söyleyerek gönül alma
mültehad :
ara. * lahd, lahada (yönelmek, meyletmek, sığınmak, eğilmek), iltihad (yönelme,
meyletme, sapma, sığınma) * sığınılan, yönelinen, meyledilen
mültezim :
ara. * lazama (gerekli olmak, gerekmek, ihtiyaç duyulmak, lazım olmak,
ayrılmamak, bağlı kalmak), ilzam (gereklilik, lazım olma durumu) * bir
yükümlülüğü, sorumluluğu veya görevi üzerine alan, o yükümlülüğe bağlı kalan,
bağlı olan, üzerine yükümlü olan
mültilingual :
lat. * multus, multi (çok) + lingua (dil, lisan, konuşma) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * çok dilli, çok lisanlı, çok lisan içeren
mültipl personalite :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + plicare, plectere (katlamak, bükmek,
kıvırmak, sarmak; örmek, dokumak), plexus (örgü, ağ, dokuma, doku, kıvrım;
katlanmış, bükülmüş, örülmüş, sarılmış; kat, katman, tabaka, satıh, yüzey) +
personalitas (persona (kişi, şahıs, birey, ferd) + alis (ile ilgili, -a ait) +
itas (isim yapım eki) ) * bir kişinin birden fazla, birbirinden ayrı ve farklı
kişilik yapısına sahip olması ile karakterize psikolojik bozukluk, çoklu
kişilik bozukluğu
mültipleks :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + plicare, plectere (katlamak, bükmek,
kıvırmak, sarmak; örmek, dokumak), plexus (örgü, ağ, dokuma, doku, kıvrım;
katlanmış, bükülmüş, örülmüş, sarılmış; kat, katman, tabaka, satıh, yüzey) *
çok katmanlı, çok yönlü, çok parçalı; birden fazla unsuru, katmanı veya
bileşeni bir arada bulunduran, çok amaçlı veya çok işlevli
mültiplikasyon :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + plicare, plectere (katlamak, bükmek,
kıvırmak, sarmak; örmek, dokumak) + tio (isim yapım eki) * bir sayının
kendisiyle belirtilen miktar kadar ardışık olarak toplanmasını ifade eden çarpma işlemi
mültivers :
lat. * multus (çok, çoklu, birçok, bol) + vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek,
yönelmek), vertus, versus (dönmüş, çevrilmiş, yönelmiş) * her biri kendi
fiziksel yasalara sahip olan birden fazla evrenin aynı anda var olduğu
varsayımı
mümanaat :
ara. * mana (engellemek, mani olmak) * engelleme, karşı koyma, yapılması
gereken bir işi bilinçli olarak zorlaştırma veya geciktirme
mümarat :
ara. * mara (tartışmak, çekişmek, münakaşa etmek) * tartışma, çekişme, münakaşa
mümarese :
ara. * marasa (alışkanlık kazanmak, yatkınlık kazanmak, çalışarak meharet
kazanmak, üstadlık etmek, bir işe devam ederek ihtisas sahibi olmak,
uzmanlaşmak) * el alışkanlığı, alışma, yatkınlık, meleke sahibi olma;
uzmanlaşma
mümas :
ara. * masa (doknmak, değmek, temas etmek), temas (değme, dokunma) * değme,
dokunma, temas etme; iki nesnenin birbirine değmeden çok yakın geçmesi, teğet
geçme durumu; bir eğrinin yanından geçen ve ona bir noktadan değen doğru, teğet
mümasil :
ara. * masala (benzetmek, karşılaştırmak), misal (benzer, benzeyen, örnek),
misl (aynı, benzer), temsil (benzetme, yerine geçme) * benzer olan, benzeyen,
andıran
mümbit :
ara. * nabata (bitirmek, yetiştirmek, büyütmek; bitki yetiştirmek) * bitki
yetiştiren, toprağı ürün vermeye elverişli kılan veya bir şeyi büyüten,
gelişmesini sağlayan, verimli
mümessil :
ara. * masala (benzetmek, karşılaştırmak), misal (benzer, benzeyen, örnek),
misl (aynı, benzer), temsil (benzetme, yerine geçme) * temsil eden, benzeyen,
simgeleyen
mümeyyiz :
ara. * maza (seçmek, ayırmak) * seçen, seçici, iyiyi kötüden ayıran
mümhil :
ara. * mahala (uzatmak, geciktirmek, ertelemek, süre vermek, zaman tanımak),
muhlet (süre, zaman), imhal (süre verme, zaman verme, mühlet verme; sonraya
kalmasına müsaade etme) * geciktirilen, ertelemeye tabi olan, süresi uzatılan,
mühlet verilen
mümin :
ara. * amana (inanmak, güvenmek, emin olmak, itimat etmek), iman (güven,
inanç), emin (güvenilir, güvenli, güvenilir, inanılır, korumalı) * inanan, iman
eden, inançlı; Allaha inanan
mümkün :
ara. * makana (mümkün kılmak, yetki vermek, olanak sağlamak; güç vermek,
potansiyel vermek, koşul vermek), imkan (olabilirlik, yapılabilirlik, iktidar,
kuvvet, nüfuz) * yapılabilir, gerçekleşebilir, olabilir, imkan dahilinde olan
mümkün mertebe :
ara. * mumkun (yapılabilir, gerçekleşebilir, olabilir, imkan dahilinde olan) +
martaba (basamak, aşama, seviye, düzey, derece, paye, binek taşı) * imkan
dahilinde olan en yüksek derecede, elden gelen en uygun şekilde, yapılabilecek
en yüksek seviyede veya ölçüde
mümtaz :
ara. * mayaza (ayırmak, seçmek, farklı kılmak), imtiyaz (farklılık, ayrıcalık)
* ayrı bir yeri olan, üstün tutulan, seçkin
mümtaziyet :
ara. * mumtaz (ayrı bir yeri olan, üstün tutulan, seçkin) + iyet (isim yapım ve
durum eki) * seçkin olma, ayrıcalıklı olma, seçkinlik, üstünlük
mümtehine :
ara. * mahana (sınamak, sınav yapmak, denemek, test etmek), imtihan (sınav,
deneme, test; bir kişinin bilgi, beceri veya yeteneğinin sınanması amacıyla
yapılan resmi veya gayri resmi test) * sınanan kadınlar, denenen kadınlar;
Kur’an’ın 60. suresinin ismi
mümteni :
ara. * mana'a (engellemek, engel olmak, men etmek, alıkoymak) * engellenen,
yasaklanan, yapılması veya gerçekleşmesi önlenen
münacat :
ara. * naca (kurtarmak); neca (fısıldaşmak, gizlice söylemek, gizli konuşmak);
naca (yakarmak, dilemek, yalvarmak) * kurtarış, kurtuluş; fısıldaşma, gizlice
söyleme, gizli konuşma; yakarma, yalvarma
münadi :
ara. * nada (seslenmek, çağırmak, istek bildirmek, haykırmak, bağırmak), nadi
(seslenen, çağıran, bağıran) * seslenen, bağıran, çağıran; halka veya belirli
kişilere yüksek sesle çağrıda bulunan, ilan eden veya seslenme görevini
üstlenen
münafık :
ara. * nafaka (ikiyüzlülük yapmak, yansıttığı düşüncesi ile davranışı arasında
fark olmak) * inanç ve sözlerinde samimi görünürken, davranış ve niyetlerinde
zıt veya gizli amaç taşıyan kişi; ikiyüzlü, sahte inanç sahibi münafikun
münakalat :
ara. * nakala (taşımak, nakletmek, aktarmak, sevketmek, iletmek), nakil
(taşıma, nakletme, aktarma, sevketme, iletme), munakale (bir şeyin bir yerden
başka bir yere taşınması, nakledilmesi veya aktarılması) + at (çoğul eki) * bir
şeyin bir yerden başka bir yere taşınması, nakledilmesi veya aktarılması
işlemleri, taşımalar, nakiller, aktarmalar, sevkler, iletimler, iletmeler
münakale :
ara. * nakala (taşımak, nakletmek, aktarmak, sevketmek, iletmek), nakil
(taşıma, nakletme, aktarma, sevketme, iletme) * bir şeyin bir yerden başka bir
yere taşınması, nakledilmesi veya aktarılması, taşıma, nakil, aktarma, sevk,
iletim, iletme
münakasa :
ara. * nakasa (eksiltmek, azaltmak, bozmak, karşı koymak, ters düşmek) * bir
şeyi eksiltme, azaltma veya dengeyi sağlamak amacıyla karşılıklı işlem veya
müdahalede bulunma
münakaşa :
ara. * nakasha (tartışmak, münazara etmek, çekişmek) * (iki veya daha fazla
kişi) görüş veya düşünceleri karşılıklı olarak tartışmak, çekişmek, münazara
etmek
münasebet :
ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak,
uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek,
yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak,
belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * ilişki, ilgi, ilinti, bağlantı, alaka
münasip :
ara. * nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak,
uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek,
yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak,
belirlemek, tayin etmek, konum vermek) * ilgili, alakalı, uygun, uyumlu,
orantılı
münavebe :
ara. * naba (yerine geçmek, nöbet almak), nevb (nöbet) * nöbetle iş görme,
nöbetleşme
münazaa :
ara. * naza (çekişmek, tartışmak, karşı çıkmak) * ağız kavgası, tartışma,
çekişme, karşı çıkma; iki taraf arasındaki düşmanlık
münazara :
ara. * nazara (karşılıklı tartışmak) * bir konu üzerinde, belli kural ve
yöntemlere uyarak ve karşılıklı görüşleri sunarak yapılan tartışma
münbit :
ara. * nabata (bitirmek, yetiştirmek, büyütmek; bitki yetiştirmek) * bitki
yetiştiren, toprağı ürün vermeye elverişli kılan veya bir şeyi büyüten, gelişmesini
sağlayan, verimli
müncer :
ara. * nacara (ortaya çıkarmak, meydana çıkarmak, açığa vurmak; sürüklemek) *
ortaya çıkan, açığa çıkan veya belirgin hale gelen; bir yana doğru sürüklenen
müncezib :
ara. * cazaba (çekmek), cezb (çekim), cazibe (çekicilik, çekim kuvveti),
incizab (içeriye doğru çekilme veya içe doğru yönelen kuvvet etkisi; tıpta
organ veya dokunun içe doğru çekilmesi durumu, cezbedilme, çekilme) * çekilen,
cezbedilen
münci :
ara. * naca (kurtulmak, selamet bulmak, tehlikeden sıyrılmak; kurtarmak,
selamet vermek, çare bulmak) * kurtaran, kurtarıcı, selamet veren
mündemiç :
ara. * damaca (duhul etmek, içine girmek), demc (duhul etme, içine girme),
indimac (içine alma, içselleşme, içselleştirme) * bir şeyin içinde saklı
bulunan, var olan, varlığın yapısına karışmış bulunan, varlığın içinde var
olan, içkin, içsel; kendisinde kalan, başkasına geçmeyen, yalnızca bilinç
içeriği olarak var olan, dünya içinde, deneyde kalan
münderecat :
ara. * daraca (yerleştirmek, katmak, kaydetmek, sıralamak; yürümek, adım adım
gitmek, basamakla çıkmak, adım atmak, yükselmek; aşama, seviye, basamak,
kademe, mertebe) * dereceler, kademeler, aşamalar, safhalar, seviyeler,
mertebeler; bir şeyin sıralı veya hiyerarşik biçimde düzenlenmiş aşamaları; bir
kitap, dergi, gazete, mektup vb.nin içinde bulunan konular veya kapsadığı
şeyler, içindekiler
mündericat :
ara. * daraca (yerleştirmek, katmak, kaydetmek, sıralamak; yürümek, adım adım
gitmek, basamakla çıkmak, adım atmak, yükselmek; aşama, seviye, basamak,
kademe, mertebe), derc (dökme, katma, içine veya araya sokma, içine alma,
kapsama, alma, toplama; yazma, kaydetme) * dereceler, kademeler, aşamalar,
safhalar, seviyeler, mertebeler; bir şeyin sıralı veya hiyerarşik biçimde
düzenlenmiş aşamaları; bir kitap, dergi, gazete, mektup vb.nin içinde bulunan
konular veya kapsadığı şeyler, içindekiler
münderiç :
ara. * daraca (yerleştirmek, katmak, kaydetmek, sıralamak; yürümek, adım adım
gitmek, basamakla çıkmak, adım atmak, yükselmek; aşama, seviye, basamak,
kademe, mertebe), derc (dökme, katma, içine veya araya sokma, içine alma,
kapsama, alma, toplama; yazma, kaydetme) * içine konmuş, katılmış, kaydedilmiş,
kapsanmış, araya sokulmuş
münebbib :
ara. * nabbaba (uyarmak, işaret etmek, ikaz etmek, dikkat çekmek) * uyarıcılar,
ikaz edenler veya dikkat çekenler, haber verenler
münebbih :
ara. * nabaha (uyanmak, aymak, ayılmak, uyanık olmak, dikkat kesilmek, farkına
varmak, dalgınlıktan kurtulmak, farkında olmak, uyuşukluğu gitmek), nabbaha
(uyandırmak, ayıltmak, uyanık olmak, farkına vardırmak), tenbih (uyandırma,
dalgınlıktan kurtarma, farkındalık sağlama, uyuşukluğu giderme) * uyandıran;
dalgınlıktan kurtaran, farkındalık sağlayan, uyuşukluğu gideren, tenbih eden
münebbihat :
ara. * nabaha (uyanmak, aymak, ayılmak, uyanık olmak, dikkat kesilmek, farkına
varmak, dalgınlıktan kurtulmak, farkında olmak, uyuşukluğu gitmek), nabbaha
(uyandırmak, ayıltmak, uyanık olmak, farkına vardırmak), tenbih (uyandırma,
dalgınlıktan kurtarma, farkındalık sağlama, uyuşukluğu giderme) * uyandıranlar,
dalgınlıktan kurtaranlar, farkındalık sağlayanlar, uyuşukluğu giderenler,
tenbih edenler
müneccim :
ara. * necm (yıldız), neceme (yıldızları gözlemek, gökyüzünü incelemek,
astronomik hesap yapmak) * gökyüzünü ve yıldızları gözleyerek gelecek hakkında
tahmin yapan, astrolojik veya astronomik hesaplar yapan kişi, yıldızbilimci,
yıldız falcısı, astrolog
münekkid :
ara. * nakada (ayıklamak, ayırt etmek, eleştirmek, değerlendirmek; para,
paranın gerçeğini sahtesinden ayırmak), nakd (ayıklama, ayırt etme, eleştirme;
paranın gerçekliğini sınama), tenkid (eleştirme, inceleme, ayıklama, ayırt
etme) * eleştiren, inceleyen, eksiklerini veya yanlışlarını ortaya koyan kişi,
tenkitçi, eleştirmen
münekkit :
ara. * nakada (ayıklamak, ayırt etmek, eleştirmek, değerlendirmek; para,
paranın gerçeğini sahtesinden ayırmak), nakd (ayıklama, ayırt etme, eleştirme;
paranın gerçekliğini sınama), tenkid (eleştirme, inceleme, ayıklama, ayırt
etme) * eleştiren, inceleyen, eksiklerini veya yanlışlarını ortaya koyan kişi,
tenkitçi, eleştirmen
münevver :
ara. * nur (aydınlık, parıltı; ışık), navvara (aydınlatmak, ışıklandırmak,
nurlandırmak) * aydınlatılmış, ışık verilmiş; bilgi ve kültürle aydınlanmış,
görgülü ve kültürlü kimse, aydınlanmış
münezzeh :
ara. * nazaha (arınmak, temizlenmek, saflaşmak), nezih (saf, arı, pak, temiz),
nezh (kötü niteliği olmama, kötü niteliklerden arınmış olma), nezih (pak,
temiz, saf), tenzih (uzak tutma, arındırma, temizleme, münezzeh addetme, suç,
günah, kötülük gibi olumsuz niteliklerden uzak addetme) * kusurdan, eksiklikten
veya lekeden uzak tutulmuş; temizlenmiş, arındırılmış, yüce tutulmuş, saf
kılınmış, temiz addedilmiş
münfail :
ara. * faʿala (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, gerçekleştirmek; etkilemek,
tesir etmek) * bir etkiden dolayı duygulanan, tepki gösteren veya etki altında
kalarak heyecana kapılan, alınmış, gücenmiş, kırılmış, kırgın; edilgin
münfek :
ara. * fekke (çözmek, serbest bırakmak, çözülmek), fek (çözme, serbest bırakma)
* çözülmüş, serbest bırakılmış, çözülmekte olan
münferid :
ara. * farada (tek olmak, eşsiz olmak, yalnız kalmak, birey olarak kalmak;
ayırmak, ayrıştırmak, tek bırakmak, yalnızlaştırmak), fard, farz, ferd (birey,
şahıs, kişi, tek, tekil, bir, yekta, yalnız; bir topluluğu oluşturan her bir
kişi; zorunlu kabul, yasa, varsayım) * tek başına bulunan, başkalarından
ayrılmış, yalnız veya ayrı
münferit :
ara. * farada (tek olmak, eşsiz olmak, yalnız kalmak, birey olarak kalmak;
ayırmak, ayrıştırmak, tek bırakmak, yalnızlaştırmak), fard, farz, ferd (birey,
şahıs, kişi, tek, tekil, bir, yekta, yalnız; bir topluluğu oluşturan her bir
kişi; zorunlu kabul, yasa, varsayım) * tek başına bulunan, başkalarından
ayrılmış, yalnız veya ayrı
münfesih :
ara. * fesaha (iptal etmek, geçersiz kılmak, bozmak, çözmek, hükümsüz kılmak),
fesh (iptal etme, geçersiz kılma, bozma, hükümsüz kılma) * iptal edilmiş,
geçersiz kılınmış, bozulmuş, hükümsüz kılınmış
münhal :
ara. * nahala (boş bırakmak, açmak, yerini açmak; boşa çıkmak, yok olmak,
karşılığı olmamak), nuhl (yok, boş) * boş, karşılığı olmayan, yok olan,
münhani :
ara. * haniya (eğilmek, bükülmek, meyletmek) * eğilmiş, doğrultusundan saparak
bükülmüş veya belirli bir yöne doğru kıvrılmış
münharif :
ara. * harf (kenar, uç, taraf; ses işareti), tahrif (harflerin yerini
değiştirme, saptırma, değiştirme, bozma) * sapmış, yön değiştirmiş, eğrilmiş,
tahrif olmuş
münhasır :
ara. * hasara (kuşatmak, çevrelemek, etrafını sarmak, çember içine almak;
yalnız bir şeye mahsus kılmak) * belirli bir kişi, yer, konu veya kapsamla
sınırlandırılmış, başka ihtimalleri dışarıda bırakacak şekilde tahsis edilmiş,
kuşatılmış, çevrelenmiş, etrafı sarılmış, özgü
münhasıran :
ara. * munhasir (belirli bir kişi, yer, konu veya kapsamla sınırlandırılmış,
başka ihtimalleri dışarıda bırakacak şekilde tahsis edilmiş, kuşatılmış,
çevrelenmiş, etrafı sarılmış, özgü) + an (olarak) * yalnızca belirli bir kişi,
konu veya kapsamla sınırlı olmak üzere, başka hiçbir şeyi içine almadan, özgü
münhat :
ara. * hatta (koymak, indirmek, aşağı indirmek, alçaltmak, düşürmek, aşağı
koymak, düşürmek), inhitat (gerileme, çöküş, düşüş, yozlaşma, güçten düşme,
dekadans, inginlik, yaşlanma, çökme, alçalma) * değer, seviye veya konum
bakımından aşağıya indirilmiş, düşürülmüş veya eski yüksekliğini kaybetmiş;
aşağı inen, düşen, inhitat eden; alçak; çukur
münhedil :
ara. * hadala (sarkmak, aşağı salıverilmek) * sarkmış, aşağı salıverilmiş
münhedim :
ara. * hadama (yıkmak, ezmek), inhidam (yıkılma, harap olma) * yıkılmış,
ezilmiş, inhidam olmuş, harap olmuş
münhem :
ara. * heme (erimek) * erimiş
münhemir :
ara. * hamara (kırmak, yıkmak, mahvetmek; akıtmak, dökmek), inhamar (yıkım,
yıkma, mahvetme, tahribat) * akıcı, akan, seyyal, dökülen, yıkılıp viran olmuş
münhezim :
ara. * hazama, hadama, haddama (yenmek, mağlup etmek, bozguna uğratmak; yıkmak,
harap etmek, çöktürmek; yenilmek, bozguna uğramak, başarısız olmak;
sıkıştırmak, ezmek), inhizam (yıkılma, harap olma, basılıp ezilme) * yenilmiş,
mağlup olmuş, bozguna uğramış, ezilmiş,
münib :
ara. * naba (dönmek, yönelmek, geri dönmek), inabe (dönüş, dönme, yönelme,
günahları terk ile hakka, gerçeğe dönüş) * hata veya gaflet halinden vazgeçerek
gönülden Allah’a yönelen, O’na dönüp sığınan ve samimiyetle itaat eden; dönen,
yönelen
münir :
ara. * nur (aydınlık, parıltı; ışık), navvara (aydınlatmak, ışıklandırmak,
nurlandırmak) * ışık veren, aydınlatan; erkek ismi
münkariz :
ara. * karaza (dişlemek, kemirmek, kırpmak; inkiraz (aşınma, yıpranma,
kırpılma, batma, çökme, çöküş, dağılma, son bulma, yok olma) * adı sanı
kalmamış, yıkılmış, yok olmuş, sona ermiş, atmış, çökmüş, tükenmiş
münkasım :
ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim
etmek, üleştirmek), taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara
ayırma) * bölünmüş, kısım kısım ayrılmış, taksim edilmiş
münker :
ara. * nakara, nakira (bilmemek, tanımamak, reddetmek, yadsımak, inkar etmek),
nukr (bilmeme, tanımama; zorlanma, diretme, reddetme, yadsıma, inkar etme),
inkar (gerçeği kabul etmeme, bir eylemi icra etmiş olmasına rağmen icra
ettiğini reddetme, kabul etmeme, karşı gelme, reddetme, bilmeme, tanımama) *
doğruyu yalanlayıp kötülüğü teşvik eden, inkarcı
münkesir :
ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak,
parçalamak, ayırmak), kasir (kısa tutan, kısaltan) * parçalanmış, bozulmuş veya
zayıflamış; ahlaki veya fiziksel açıdan zarar görmüş; kırgın, dargın
münkir :
ara. * nakara, nakira (bilmemek, tanımamak, reddetmek, yadsımak, inkar etmek),
nukr (bilmeme, tanımama; zorlanma, diretme, reddetme, yadsıma, inkar etme), inkar
(gerçeği kabul etmeme, bir eylemi icra etmiş olmasına rağmen icra ettiğini
reddetme, kabul etmeme, karşı gelme, reddetme, bilmeme, tanımama) * doğruyu
yalanlayıp kötülüğü teşvik eden, inkarcı
münsecim :
ara. * sacama (akmak, akıtmak, dökmek), insicam (suyun dökülüp devamlı akışı,
düzgünlük; sağlam ve ıttırad ile arızasız tertib üzere olmak; devamlı yağmur
yağmak; düzgün, tertibli, pürüzsüz söz) * düzgün, ahenkli, uyumlu, tutarlı;
dökülmüş, saçılmış, dağılmış
münşeat :
ara. * naşa (oluşturmak, yapılandırmak, başlatmak), inşa (oluşturma,
yapılandırma, başlatma) * yazılı metinlerin veya yayınların bir araya
getirilmiş, düzenlenmiş topluluğu; inşa ilminin kurallarına uygun olarak
yazılmış resm, ve özel mektupların veya şiirlerin bir araya getirilmesi ile oluşturulan
eserler; divan edebiyatında nesir yazarlarının yazdıkları yazılara ve bu
yazıların toplandığı mecmualar (dergiler)
münşi :
ara. * naşa (oluşturmak, yapılandırmak, başlatmak), inşa (oluşturma,
yapılandırma, başlatma) * inşa eden, oluşturan, yapılandıran, başlatan; yazı
yazan, resmi veya edebi metinleri kaleme alan; Osmanlı döneminde katip veya
sekreter
müntahabat :
ara. * nahaba (seçmek, tercih etmek), intihab (seçim, seçme, tercih, toplama,
oy kullanma) * bir topluluk içinden seçilmiş kişiler, nesneler veya öğelerin
tümü; seçimle belirlenen grup, seçilmişler
müntahap :
ara. * nahaba (seçmek, tercih etmek), intihab (seçim, seçme, tercih, toplama,
oy kullanma) * seçilmiş, tercih edilmiş; bir topluluk veya grup içinden özenle
belirlenmiş kişi veya nesne
müntahip :
ara. * nahaba (seçmek, tercih etmek), intihab (seçim, seçme, tercih, toplama,
oy kullanma) * seçici, tercih eden; bir topluluk veya grup içinden tercih ve
seçimde bulunan kişi, oy veren veya karar veren
münteha :
ara. * naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek,
vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek,
nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek),
nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme), intaha
(sona ermek, nihayete ulaşmak, bitmek), nihayet (son, bitiş) * bir şeyin
ulaştığı en son nokta veya sınır, son, zirve, nihai durum
müntehab :
ara. * nahaba (seçmek, tercih etmek), intihab (seçim, seçme, tercih, toplama,
oy kullanma) * seçilmiş, seçkin, güzide; intihab ve ihtiyar olunmuş; eser
derlemesi
müntehabat :
ara. * nahaba (seçmek, tercih etmek), intihab (seçim, seçme, tercih, toplama,
oy kullanma) * bir topluluk içinden seçilmiş kişiler, nesneler veya öğelerin
tümü; seçimle belirlenen grup, seçilmişler
müntehap :
ara. * nahaba (seçmek, tercih etmek), intihab (seçim, seçme, tercih, toplama,
oy kullanma) * seçilmiş, güzide; intihab ve ihtiyar olunmuş; eser derlemesi
müntehir :
ara. * ahhara (ertelemek, ötelemek, geciktirmek, ileriye atmak; ötesine geçmek,
sonraki safhaya geçmek), ahiret (sonraki, ötesi), uhra (sonra, diğer, başka,
öte, öbür) * geciktirilmiş, zamanında gerçekleşmemiş olan, ertelenmiş olan
müntesib :
ara. * nesebe (ilgili olmak, alakalı olmak, ilişiği olmak), neseb (soy, sülale,
hısımlık, akrabalık, kan bağı), intisab (bağlanma, bağımlı hale gelme, ilişme,
ilgili olma, alakalı olma, katılma, girme) * bağlı, bağımlı, ilgili, alakalı;
bir kimseye, topluluğa, kuruma veya düşünceye bağlı olan; mensup, ait olan kişi
müntesib makam :
ara. * muntesib (bağlı, bağımlı, ilgili, alakalı; bir kimseye, topluluğa,
kuruma veya düşünceye bağlı olan; mensup, ait olan kişi) + makam (konum, yer,
pozisyon, mevki, durulan yer) * resmi, kurumsal veya örgütsel bir yapıda
belirli bir konuma, göreve veya mevkiye atanmış (kişi veya görev)
müntesip :
ara. * nesebe (ilgili olmak, alakalı olmak, ilişiği olmak), neseb (soy, sülale,
hısımlık, akrabalık, kan bağı), intisab (bağlanma, bağımlı hale gelme, ilişme,
ilgili olma, alakalı olma, katılma, girme) * bağlı, bağımlı, ilgili, alakalı;
bir kimseye, topluluğa, kuruma veya düşünceye bağlı olan; mensup, ait olan kişi
münteşir :
ara. * naşara (diriltmek, canlandırmak; ölüyü diriltmek; yaymak, saçmak,
dağıtmak, ilan etmek), nuşur (dirilme, diriltme, canlanma, canlandırma; ölüyü
diriltme; yayma, dağıtma, saçma, ilan etme) * yayılmış, dağılmış veya çok
sayıda ve geniş bir alana ulaşmış olan (fikir, haber, hastalık veya nesne)
münzevi :
ara. * zava (köşelenmek, köşeye çekilmek), zaviye (köşe), inziva (toplumdan,
kalabalıktan veya dünyadan uzaklaşarak yalnız kalma; dini, ruhsal veya kişisel
amaçlarla bir köşeye çekilme, halvet ve uzlet durumu, bir köşeye çekilme,
yalnızlaşma) * topluluktan uzak duran, yalnız yaşamayı tercih eden veya
inzivaya çekilmiş kişi
müon :
gre. * mu (Yunanca alfabedeki 12. harf olan mu (μ) harfinden) + on
(parçacık/tanecik eki) * elektronla aynı sınıfa ait olan ancak elektronun
yaklaşık 200 katı kütleye sahip olan ve radyoaktif bozunma süreçlerinde ortaya
çıkan yüksek enerjili, kararsız, negatif veya pozitif yüklü, kısa ömürlü temel
parçacık, lepton türü elementar parçacık
müphem :
ara. * behm (siyah şey, kara), ibham (kapalı bırakma, belirsiz olma, açık
olmama, muayyen olmama; el veya ayak baş parmağı), behim (dört ayaklı hayvan,
düşük idrakli varlık) * belirsiz olan, açık olmayan, kapalı olan, anlaşılmaz,
belirsiz, anlayıştan veya anlaşılırlıktan yoksun, iyice belli olmayan; mutlak
aşikar olmayan; belirsiz; gizli
müphemiyet :
ara. * mubhem (belirsiz olan, açık olmayan, kapalı olan, anlaşılmaz, belirsiz,
anlayıştan veya anlaşılırlıktan yoksun, iyice belli olmayan; mutlak aşikar
olmayan; belirsiz; gizli) + iyet (isim yapım ve durum eki) * belirsiz olma,
açık olmama, kapalı olma, anlaşılmaz olma, aşikar olmama
müptedi :
ara. * beda, bedee (başlamak); ibtida (baş taraf, başlama, başlangıç, evvel,
ilk, en önce, en başta; bir işin veya sürecin ilk aşaması; bir şeyin ortaya
çıkmaya veya yapılmaya başladığı an), ibtidai (ilkel, öncel, başlangıç ile
ilgili, başlangıca ait) * bir işe veya sürece yeni başlamış, girişim aşamasında
olan, yeni başlayan
müptela :
ara. * mubtela (bela (sınav, test, deneme; imtihan), ibtila (düşkünlük,
tiryakilik; deneme, sınav, test) ) * bir şeye tutulmuş, bir şeyin bağımlısı
olmuş, tiryakisi olmuş, düşkün, tutkun, tutulmuş
müptezel :
ara * badala (saçmak, dökmek), mubtadal * saygınlığını yitirmiş, bayağılaşmış;
sıradanlaşmış çokluğu dolayısıyla değerini yitiren, değersiz, sıradan, bayağı,
adi, seçkin olmayan, rezil
mür :
ara. * murr (acı) * commiphora myrrha ağacından elde edilen, Yakın Doğu'da ilaç
yapımında ve parfümeride yararlanılan, kokulu, yapışkan bir reçine türü
müraat :
ara. * raa (görmek; göstermek; gözetmek, bakmak), riayet (görme, gözetme, uyma,
uyum gözterme, itaat etme) * riayet etme, gözetme, koruma, sakınma, riayet,
geleneği koruma ve sürdürme (mores, moeurs (gelenek, kural), moral, moralisch
(geleneksel, kuralsal, ahlaki) (ing., fra.) )
müraat-i nazir :
ara. * muraat (riayet etme, gözetme, koruma, sakınma, riayet, geleneği koruma
ve sürdürme) + i (tamlama eki) + nazir (bakan, gözetleyen, denetleyen) *
denetleyen veya gözlemleyen kişi tarafından dikkatlice incelenen konu, belge
veya durum
müracaat :
ara. * raca (dönmek, geri dönmek, döndürmek, çevirmek, geri çevirmek), rucu
(dönüş, geri dönüş, geri çevirme), merci (rücu edilen dönülen yer, bir iş veya
karar için başvurulan yetkili kişi, makam veya kurum) * bir konu, talep veya
dilekçe için resmi veya kişisel olarak başvurma, yönelme
müradif :
ara. * radafa (eşdeğer kılmak, benzer yapmak, aynı anlamlı yapmak) * bir
kelimenin veya ifadenin anlamca eşdeğeri veya benzeri olan kelime veya ifade,
anlamları eş, özdeş olan, anlamdaş, eşanlamlı
mürai :
ara. * raa (görmek; göstermek; gözetmek, bakmak) * birbirinin karşıtı olan iki
taraftan her birine ayrı ayrı yandaşmış gibi davranan, hangisinin yanındaysa
ondan yana görünen, özü sözü bir olmayan; ikiyüzlü; gözeten, inceleyen veya
gözlemleyen; gösteriş yapan
mürdesenk :
far. * murde (ölü, ölmüş) + seng (taş, kaya, sert mineral kütle) * doğal kurşun
(II) oksit (PbO)
mürdüm :
far. * mardum (adam, insan; gözbebeği), mard (adam, insan) + tohm (tohum,
çekirdek) * insan tohumu, insanoğlu; reçeli veya hoşafı yapılan bir cins küçük
ve kara erik; siyah, kırmızı ve mor karışımı renk
mürdümeriği :
far., tür. * mardum (adam, insan; gözbebeği), mard (adam, insan) + tohm (tohum,
çekirdek) (far.) + erik (gülgillerden olan yapraklanmadan önce ak çiçekler açan
bir ağaç ve bu ağacın sert ve tek çekirdekli yemişi) + i (iyelik eki) * ana
vatanı Japonya olan, gülgiller familyasından, kırmızı ve mor renklerde
olgunlaşan çekirdekli bir meyve
mürdümük :
far. * mardum (adam, insan; gözbebeği), mard (adam, insan) + tohm (tohum,
çekirdek) ) + uk (son ek) * otsu baklagiller (Fabaceae, Leguminosae)
familyasından Lathyrus sativus türüne ait, yazın ekilen, hayvan yemi olarak
kullanılan ve bazı yöresel yemeklerde çorba veya garnitür olarak
değerlendirilen bir bitki
mürebbi :
ara. * rabba (terbiye etmek, büyütmek, eğitmek), rab (öğretmen, yetiştirici,
eğitmen) * çocukları veya gençleri eğiten, terbiye eden ve ahlaki, zihinsel
veya sosyal gelişimlerini sağlayan öğretmen, rehber veya bakıcı kişi, eğitmen,
yetiştirici
mürebbiye :
ara. * rabba (terbiye etmek, büyütmek, eğitmek), rab (öğretmen, yetiştirici,
eğitmen), murebbi (çocukları veya gençleri eğiten, terbiye eden ve ahlaki,
zihinsel veya sosyal gelişimlerini sağlayan öğretmen, rehber veya bakıcı kişi,
eğitmen, yetiştirici) + ye (dişil eki) * çocukları veya gençleri eğiten,
terbiye eden ve ahlaki, zihinsel veya sosyal gelişimlerini sağlayan öğretmen,
rehber veya bakıcı kişi, eğitmen, yetiştirici (kadın)
müreccah :
ara. * racaha (öncelik vermek, değer vermek, seçmek, tercih etmek), tercih
(öncelik verme, değer verme, seçme, seçim) * değer verilen, tercih edilen,
seçilen, öncelik tanınan
müreffeh : ara.
* rafaha (rahatlamak, iyilik bulmak, huzur bulmak, iyileşmek, rahat etmek),
refah (rahatlık, bolluk, iyilik) * iyi halde olma, iyileşme, rahat etme;
bireylerin veya toplumların maddi ve manevi açıdan huzurlu, rahat ve iyi
durumda bulunması durumu
mürefte :
ara. * rafata (kaldırmak, yükseltmek, açmak) * geminin bordasını veya üst
kısmını yükselterek oluşturulan, yük veya yolcu taşımaya uygun şekilde
yükseltilmiş alan
mürein :
lat. * mureus (duvara ait, duvar gibi, duvarla ilgili) (murus (duvar, sur, çevre
duvarı) + eus (ile ilgili, -a ait) ) + ine (kimyasal madde veya protein benzeri
bileşik eki) * bakterilerin hücre duvarının temel yapısal bileşeni olan,
peptidoglikan yapısındaki karmaşık polimer madde, bakteri hücre duvarına
dayanıklılık kazandıran biyopolimer
mürekkeb makam :
ara. * rakaba, rakiba (binmek, üstüne binmek, üzerine çıkmak, sürmek;
gözetlemek, gözetmek, denetlemek, sorumluluk üstlenmek, beklemek; birleştirmek,
karıştırmak, bağlamak), murekkeb (birleştirilmiş, karıştırılmış, bindirilmiş,
binilmiş) + makam (yer, konum, mevki, görev) * birden fazla unsur veya bölümün
bir araya getirilerek düzenlendiği, özellikle resmi veya örgütsel yapıda
belirli bir konum veya görev için atanmış makam
mürekkeb usül :
ara. * rakaba, rakiba (binmek, üstüne binmek, üzerine çıkmak, sürmek;
gözetlemek, gözetmek, denetlemek, sorumluluk üstlenmek, beklemek; birleştirmek,
karıştırmak, bağlamak), murekkeb (birleştirilmiş, karıştırılmış, bindirilmiş,
binilmiş) + vasala (ulaşmak, erişmek, bitişmek, birleşmek, bir araya gelmek,
kavuşmak, buluşmak, varmak, temas etmek, değmek), usul (ulaşma, erişme,
bitişme, birleşme, bir araya gelme, kavuşma, varmak, temas etme, değme) * yazı
veya çizim için kullanılan çeşitli renk ve kimyasal maddelerin
karıştırılmasıyla oluşturulan sıvı boya ile yapılan, belirli kurallar ve
tekniklere göre uygulanan yazı veya sanat tekniği
mürekkep :
ara. * rakaba, rakiba (binmek, üstüne binmek, üzerine çıkmak, sürmek;
gözetlemek, gözetmek, denetlemek, sorumluluk üstlenmek, beklemek; birleştirmek,
karıştırmak, bağlamak) * birleştirilmiş, karıştırılmış, bindirilmiş, binilmiş;
çeşitli renk ve kimyasal maddelerin bir araya getirilip karıştırılmasıyla elde
edilen, yazı veya çizim yapmak için kullanılan sıvı boya
mürekkepbalığı :
ara., tür. * murekkeb (birleştirilmiş, karıştırılmış, bindirilmiş, binilmiş;
çeşitli renk ve kimyasal maddelerin bir araya getirilip karıştırılmasıyla elde
edilen, yazı veya çizim yapmak için kullanılan sıvı boya) (ara.) + balık (suda
yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki) (tür.)
* vücudundan savunma amacıyla siyah veya koyu renkli mürekkep benzeri sıvı
atan, yumuşakçalar sınıfından deniz hayvanı
müren :
gre. * muraina (yılan balığı); murène (fra.) * Doğu Atlantik ve Akdeniz'de
bulunan, Muraena cinsine bağlı, eti yenen bir tür yılan balığı
müretteb :
ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale
getirmek), tertib (tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme) *
kasden uydurulmuş, düzenlenmiş, tertib edilmiş, dizilmiş, yerli yerine
konulmuş, sıralanmış, tayin edilmiş
mürettebat :
ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale
getirmek), tertib (tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme) *
gemi, uçak veya benzeri taşıtta görevli olan ve belirli bir düzen içinde hizmet
eden personel topluluğu
mürettep :
ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale
getirmek), tertib (tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme) *
düzenlenmiş, sıraya konmuş, dizilmiş, tanzim edilmiş
mürettip :
ara. * rataba (düzenlemek, sıraya koymak, sıralamak, dizmek, düzenli hale
getirmek), tertib (tanzim etme, sıraya koyma, dizme, sıralama, düzenleme) *
düzenleyen, sıraya koyan, dizen, tanzim eden
mürettiphane :
ara., far. * murettib (düzenleyen, sıraya koyan, dizen, tanzim eden) (ara.) +
hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * matbaada harfleri ve
satırları belirli bir düzene göre dizme işinin yapıldığı, mürettiplerin
çalıştığı bölüm
mürevviç :
ara. * ravaca (revaç buldurmak, yaymak, dolaşıma sokmak), revac (sürüm, kıymet,
değer, geçerlik, makbuliyet) * bir malı, fikri veya ürünü tanıtarak
yaygınlaştıran, sürümünü artıran veya piyasada geçerli hale getiren
mürgak :
ara. * ragaka (incelmek, yumuşamak, hafiflemek) * Türk musikisinde tiz ve ince
ses karakteri gösteren, belirli perde ve seyir özelliklerine sahip makam türü
mürid :
ara. * erada (istemek, arzulamak, yönelmek), irad (isteme, seçme, yönelme
yetisi), irade (isteme, seçme, yönelme) * isteyen, arzulayan, irad eden,
yönelen; tasavvufta bir şeyhi rehber edinerek manevi eğitim yoluna giren ve
hakikati arzulayan kimse
mürit :
ara. * erada (istemek, arzulamak, yönelmek), irad (isteme, seçme, yönelme
yetisi), irade (isteme, seçme, yönelme) * isteyen, arzulayan, irad eden,
yönelen; tasavvufta bir şeyhi rehber edinerek manevi eğitim yoluna giren ve
hakikati arzulayan kimse
mürsel :
ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), irsal (gönderme,
yollama, sevk, salma) * gönderilen, gönderilmiş, yollanmış veya iletilmiş olan;
özellikle dini terminolojide vahiy getirmek üzere gönderilmiş peygamber
mürselat :
ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), irsal (gönderme,
yollama, sevk, salma) * gönderilenler; Kur'an'ın 77. suresinin ismi
mürselin :
ara. * rasala (göndermek, yollamak, sevketmek, salmak), irsal (gönderme,
yollama, sevk, salma) * gönderilenler
mürşid :
ara. * raşada (doğru yolu göstermek, doğruya yönlendirmek, rehberlik etmek),
irşad (doğru yolu gösterme, yönlendirme ve aydınlatma; özellikle dini veya
ahlaki konularda rehberlik etme) * doğruyu gösteren, doğruya yönlendiren,
rehberlik eden
mürşit :
ara. * raşada (doğru yolu göstermek, doğruya yönlendirmek, rehberlik etmek),
irşad (doğru yolu gösterme, yönlendirme ve aydınlatma; özellikle dini veya
ahlaki konularda rehberlik etme) * doğruyu gösteren, doğruya yönlendiren,
rehberlik eden
mürt :
far. * murde (ölü, ölmüş) * ölmüş hayvan
mürteb :
ara. * rataba (şüphe etmek, kuşkulanmak, tereddüt etmek, kuşkulanmak) * şüphe
eden, kuşkulanan, tereddütlü
mürteci :
ara. * raca (dönmek, geri dönmek, döndürmek, çevirmek, geri çevirmek), rucu
(dönüş, geri dönüş, geri çevirme) * siyasal ve düşünsel bağlamda geçmişe
dönmeyi savunan, ilerleme ve yenilik hareketlerine karşı çıkarak eski düzeni
geri getirmeyi isteyen
mürted :
ara. * radda (geri çevirmek, geri döndürmek, reddetmek, geri göndermek,
istememek, karşı gelmek, direnmek, vazgeçmek), irtida (geri dönme, dönme,
vazgeçme) * geri dönen, vazgeçen; dininden dönen
mürtefi :
ara. * rafa'a (yükselmek, kalkmak, yukarı çıkmak), irtifa (yükselme, yükseliş,
yükseklik, yukarı kaldırma) * yüksek, yukarı çıkmış, yükselmiş
mürtekip :
ara. * rakaba, rakiba (binmek, üstüne binmek, üzerine çıkmak, sürmek;
gözetlemek, gözetmek, denetlemek, sorumluluk üstlenmek, beklemek; birleştirmek,
karıştırmak, bağlamak) * bekleyen, gözleyen, gözetleyen; suç, hata veya
uygunsuz bir fiili işleyen veya üstlenen kimse
mürtesem :
ara. * rasama (çizmek, işaret koymak, tasvir etmek) * resmedilmiş, resmi
yapılmış, tasvir edilmiş
mürtet :
ara. * radda (geri çevirmek, geri döndürmek, reddetmek, geri göndermek,
istememek, karşı gelmek, direnmek, vazgeçmek), irtida (geri dönme, dönme,
vazgeçme) * geri dönen, vazgeçen; dininden dönen
mürur :
ara. * merra (geçmek, uğramak, üzerinden geçmek; kere, sefer, defa) * bir
yerden veya durumdan geçme, zamanın akıp gitmesi veya bir noktadan diğerine
uğrayarak ilerleme, geçme, geçiş
müruriye :
ara. * murur (bir yerden veya durumdan geçme, zamanın akıp gitmesi veya bir
noktadan diğerine uğrayarak ilerleme, geçme, geçiş) + iye (isim yapım ve durum
eki) * geçişle ilgili işlere bakan idari birim; trafik düzeni ve ulaşım
denetimiyle ilgili kurum
mürur-u zaman :
ara. * murur (bir yerden veya durumdan geçme, zamanın akıp gitmesi veya bir
noktadan diğerine uğrayarak ilerleme, geçme, geçiş) + u (tamlama eki) + zaman
(süre, vakit, çağ, devir) * zamanın geçmesi, belirli bir sürenin akıp gitmesi
ve bu sürenin geçmesiyle hukuki veya fiilî sonuç doğması durumu
mürüriye :
ara. * murur (bir yerden veya durumdan geçme, zamanın akıp gitmesi veya bir
noktadan diğerine uğrayarak ilerleme, geçme, geçiş) + iye (isim yapım ve durum
eki) * geçişle ilgili işlere bakan idari birim; trafik düzeni ve ulaşım
denetimiyle ilgili kurum
mürüvvet :
ara. * imra (er, erkek, adam), mer’ (er, erkek, adam), muru (ç.) * erkeklik,
erdem, soylu ve seçkin davranış; insaniyet, insanlığa uygun olan şeyi yapma;
güzel ve iyi işler yapıp, kötü işleri ve halleri bırakma; ana baba saadeti;
mertlik, yiğitlik
mürver :
far. * murvar (inci) * beyaz, sert ve parlak yapısıyla süs eşyası ve takı
yapımında kullanılan değerli deniz ürünü, inci
mürvergiller :
far., tür. * murvar (inci) (far.) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya,
tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * koyu mor/siyah meyveleri ve
bağışıklığı destekleyici özellikleri olan mürverleri ve yakın akraba bitkileri
kapsayan, çalı veya küçük ağaç biçimindeki çiçekli bitkilerden oluşan familya,
genellikle Adoxaceae veya Viburnaceae familyası içinde değerlendirilen bitki grubu
müsaade :
ara. * saada (yardım etmek, destek olmak, uygun düşmek) * bir işin yapılmasına
izin verme, uygun görme veya gerçekleştirilmesine rıza gösterme,
müsabaka :
ara. * sebeka (önce gelmek, geçmek, önde olmak, yarışmak), sabika (bir kimsenin
daha önce işlemiş olduğu suçları veya geçmişteki olumsuz fiillerini ifade eden
hukuki kayıt; geçmişteki) * iki veya daha fazla kişi veya takımın birbirini
geçmek amacıyla belirli kurallar çerçevesinde yarışması
müsabık :
ara. * sebeka (önce gelmek, geçmek, önde olmak, yarışmak), sabika (bir kimsenin
daha önce işlemiş olduğu suçları veya geçmişteki olumsuz fiillerini ifade eden
hukuki kayıt; geçmişteki) * yarışta veya bir işte başkasını geçmiş, öne geçmiş
veya daha önce davranmış olan, geçen; yarışmaya katılan, yarışmacı
müsademe :
ara. * sadama (çarpmak, çarpışmak, tokuşmak, vurmak) * iki şeyin karşılıklı
olarak birbirine çarpması, çarpışması veya çatışması, çarpışma, vuruşma
müsadere :
ara. * sadara (zorla almak, el koymak, müsadere etmek) * zorla alma, zoralım,
el koyma; zulmetme, cebretme
müsadif :
ara. * sadafa (rastlamak, denk gelmek, çakışmak, birleşmek) * birbirine denk
gelen, tesadüf eden
müsait :
ara. * saada (yardım etmek, kolaylaştırmak) * müsaade eden, kolaylaştıran,
kolaylık gösteren; yardımcı, yardım eden, yaver; boş, uygun, elverişli ve
herhangi bir engel olmadan erişilebilir veya kullanılabilir, musaid
müsakkafat :
ara. * sakafa (tutmak, yakalamak), sakf (tavan, dam, çatı) * üzeri örtülü
yapılar, üzeri damla örtülmüş binalar
müsamaha :
ara. * samaha (cömert olmak, eli açık olmak, hoşgörmek, bağışlamak), semih
(cömert, eli açık, hoşgörülü), semahat (cömertlik, hoşgörü, eli açıklık) *
kendine aykırı gelse de her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiğince hoş
görme, hoşgörü; kendisininkilerle çelişse bile, başkalarının düşünce ve
kanılarını özgürce dile getirmelerinden rahatsız olmama, onların geçerlilik
durumlarına karşı tepki göstermeme, görmezlikten gelme, hoş görme, göz yumma,
tolerans
müsamahakar :
ara., far. * musamaha (görmezlikten gelme, hoş görme, göz yumma) (ara.) + kar
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) * hoşgörülü,
toleranslı
müsamere :
ara. * samara (gece sohbeti etmek, gece konuşmak, gece eğlencesi yapmak, gece
toplanmak, gösteri yapmak), samir (geceleri sohbet eden, gece arkadaşı olan,
hoş sohbet kimse) * edebiyat ve sanat ortamlarında, öğrenciler veya topluluklar
tarafından düzenlenen, tiyatro, şiir veya müzik gibi sahne gösterilerini içeren
eğlenceli gece etkinliği
müsavat :
ara. * seva (eşit, denk), sevat (eşitlik, denklik) * kişiler, durumlar veya
haklar arasında herhangi bir üstünlük veya ayrıcalık olmaksızın eşit, dengeli
ve adil bir biçimde dağılım veya konum sağlanması
müsaveme :
ara. * savama (pazarlık yapmak, karşılıklı görüşmek), sevm (pazarlık yapma,
pazarlıklı satış) * satıcının malın maliyetini müşteriye açıklamadığı satış;
müşterinin yapılan alışverişten satıcının ne kadar kar veya zarar ettiğini
bilmediği satış
müsavi :
ara. * seva (eşit, denk), sevat (eşitlik, denklik) * eşit, denk
müsbah : ara.
* sabaha (ışımak, aydınlanmak, ışık saçmak, aydınlatmak, ışıklanmak, gün
ağarmak) * aydınlatan, ışık veren, sabahı getiren
müsbet :
ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak,
doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak,
yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan,
değişmez, değişmeyen, hareketsiz), isbat (bir şeyin doğruluğunu, gerçekliğini
veya varlığını kanıtlama, delille ortaya koyma) * ispatlanmış,
delillendirilmiş, doğruluğu anlaşılmış, olumlu, pozitif
müsebba :
ara. * seb'a (yedi) * yedişer dizeli bentlerden meydana gelmiş koşuk; yedişer
mısralı bentlerden müteşekkil musammat nazım şeklindeki manzume
müsebbip :
ara. * sabbaba (neden olmak, sebep olmak) * bir olayın, durumun veya sonucun
ortaya çıkmasına doğrudan neden olan, sebeplerini yaratan veya tetikleyen,
sebep olan, neden olan
müseccel :
ara. * secele (yazmak, kaydetmek), sicil (kayıt), tescil (kaydetme, resmiyet
kazandırma) * üzerinde yazılı veya kayıtlı olan, kayda geçirilmiş ve resmiyet
kazanmış olarak sabit ve değiştirilemez nitelikte bulunan, sicile işlenmiş
müseddes :
ara. * sittet (altı), sadis (altıncı) * aynı vezinde altışar dizelik bentlerden
oluşan, ilk bendin altı dizesi birbirleriyle uyaklı, sonraki bentlerin son bir
veya iki dizesi ilk bent ile uyaklı olan nazım şekli
müsekkin :
ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek,
oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek,
sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek,
sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak;
kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet
eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin) * sükunet veren, sakinleştiren,
dindiren, yatıştıran; fiziksel veya ruhsal olarak yatıştırıcı etki yapan,
sinirleri ve stresi dindiren
müsellem :
ara. * selleme (vermek, teslim etmek; selamet vermek, kurtuluşa erdirmek),
selamet (güvenlik, esenlik, zarar görmeme durumu, kurtuluş, barış), selim,
salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı,
esen, güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş) * teslim edilmiş, verilmiş,
kendisine bir şey verilen, kendisine bir şey teslim edilen
müselles :
ara. * selase (üç) * üç parçadan oluşan veya üç birimin bir araya gelmesiyle
meydana gelen yapı, üçlü; üçgen
müsellesat :
ara. * muselles (üçlü) + at (çoğul eki) * üç parçadan oluşan veya üç birimin
bir araya gelmesiyle meydana gelen yapılar, üçlüler; üçgenler
müsellim :
ara. * selleme (vermek, teslim etmek; selamet vermek, kurtuluşa erdirmek),
selamet (güvenlik, esenlik, zarar görmeme durumu, kurtuluş, barış), selim,
salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı,
esen, güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş) * bir bölgede veya işte yetkili
olarak yönetimi elinde bulunduran, işleri düzenleyen ve sorumluluğu üstlenen
kişi; Osmanlı Devleti'nde eyalet ve sancakta yönetimi elinde bulunduran kişi
müselsel :
ara. * salsala (zincirlemek, ardı ardına bağlamak), silsile (zincir) *
zincirleme olarak bağlanmış, sıralı
müsemma :
ara. * semme (isimlendirmek, adlandırmak), ism (ad) * isimlendirilmiş, adı
konmuş; belirli; Türk musikisinde 8 zamanlı, 8/8'lik mertebesi olan bir usül
müsemmen :
ara. * semme (isimlendirmek, adlandırmak), ism (ad) * isimlendirilmiş, adı
konmuş; belirli; Türk musikisinde 8 zamanlı, 8/8'lik mertebesi olan bir usül
müsevvem :
ara * sevveme (işaretlemek) * işaretli, işaretlenmiş
müsevvid :
ara. * esved (siyah, kara), sevvede (karalamak, karartmak) * müsvedde yapan,
taslak hazırlayan, karalama yapan, karalayan
müsevvit :
ara. * esved (siyah, kara), sevvede (karalamak, karartmak) * müsvedde yapan,
taslak hazırlayan, karalama yapan, karalayan
müshil :
ara * sahala (kolaylaştırmak, akıcı hale getirmek) * kolaylaştıran, akış
sağlayan; bağırsakların çalışmasını kolaylaştırarak dışkılamayı sağlayan ve
giderici etki yapan
müsilaj :
lat. * mucilago (yapışkan, sümüksü madde) (mucilare (yapıştırmak, sümük haline
getirmek) (mucil (yapışkan madde, bitkisel sümük) + are (fiil mastar eki) ) +
ago (isim yapım eki) ) (lat.); mucilage (fra.) * denizlerde özellikle organik
madde artışı ve durgunluk sonucu oluşan, su yüzeyinde veya su içinde birikerek
jelimsi ve yapışkan bir tabaka meydana getiren doğal oluşum
müsin :
lat. * mucus (sümük, salgı) + ine (kimyasal madde ve protein eki) * vücutta
özellikle epitel hücreleri tarafından salgılanan ve mukusun temel yapısını
oluşturan, kayganlık ve koruyucu özellik sağlayan glikoprotein yapısındaki
madde
müsinöz :
lat. * mucus (sümük, salgı) + ine (kimyasal madde ve protein eki) + osus (ile
ilgili, -a ait, gibi, benzer) * yapısında yoğun miktarda mukus bulunan, mukus
üreten veya mukus karakteri gösteren doku, hücre veya tümör
müskirat :
ara. * sakara (sarhoş etmek, aklı örtmek) * aklı örten, sarhoşluk veren ve
bilinç üzerinde geçici değişiklik oluşturan içki ve benzeri maddeler
müskülarite :
lat. * musculus (kas, adale) (mus (fare) + culus (küçültme eki) ) + aris (ile
ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum eki) * kas gelişmişliğinin, kas
yoğunluğunun ve kas yapısının belirginlik derecesi, kaslılık, adalelilik durumu
müskülasyon :
lat. * musculare (kaslanmak, adalelenmek) (musculus (kas, adale) (mus (fare) +
culus (küçültme eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) *
kasların oluşumu, gelişimi ve belirgin hale gelmesi süreci veya bir yapının kas
dokusuyla donatılmış olma durumu
müsküler :
lat. * musculus (kas, adale) (mus (fare) + culus (küçültme eki) ) + aris (ile
ilgili, -a ait) * kasla ilgili, kas yapısına ait, kas dokusuna ilişkin, kaslı,
adaleli
müslim :
ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete
ermek) * İslam dinine inanarak Allah’a teslim olan ve bu inanç doğrultusunda
yaşayan
müslüman :
ara. * seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete
ermek), muslim (teslim olan) + an (ile ilgili, -a ait) * İslam dini mensubu
müsmir :
ara. * semere (meyve vermek, semere vermek) * meyve veren, ürün veren veya bir
çabanın sonucunda faydalı ve verimli sonuç ortaya çıkaran
müsnet :
ara. * sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek,
yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), istinad (bir şeye dayanma, yaslanma,
dayanak edinme), sened (dayanak, isnat edilen şey) * bir söze, hükme veya
rivayete dayandırılmış, belirli bir kaynağa veya delile bağlanmış olan, isnad
edilmiş, dayandırılmış
müspet :
ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak,
doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak,
yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan,
değişmez, değişmeyen, hareketsiz), isbat (bir şeyin doğruluğunu, gerçekliğini
veya varlığını kanıtlama, delille ortaya koyma) * ispatlanmış,
delillendirilmiş, doğruluğu anlaşılmış, olumlu, pozitif
müspet ilim :
ara. * musbet (ispatlanmış, delillendirilmiş, doğruluğu anlaşılmış, olumlu,
pozitif) + ilm (bilim) * gözlem, deney ve akıl yürütmeye dayalı olarak
kanıtlanabilir ve doğrulanabilir veriler üzerinden kesin bilgi üretmeyi
amaçlayan bilim
müsrif :
ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek,
dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak,
kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak), israf
(azıtma, taşırma, haddini aşma, harcama, boşa harcama) * malı, zamanı veya
imkanları gereksiz ve ölçüsüz biçimde harcayan, tutumluluk sınırlarını aşan,
israf eden, boşa harcayan
müstacel :
ara. * acele (çabukluk, ivedilik) * geciktirilmeden yapılması gereken,
ertelenmesi uygun olmayan ve derhal yerine getirilmesi istenen
müstafi :
ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak,
arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), istafa (seçmek,
tercih etmek, ayıklamak, saf olanı ayırmak; üstün tutmak, seçkin kılmak); iste
(istemek, dilemek, arzulamak) + afa (silmek, yok etmek, affetmek, hatasını
silmek, bağışlamak), istifa (çekilmek, görevden ayrılmak) * kendi isteğiyle görevinden
ayrılmış, vazifesini bırakmış olan
müstağni :
ara. * istiğna (önerilen bir işe karşı isteksiz davranma; gönül tokluğu,
doygunluk; Allah'tan başkasının minneti altına girmeme, gönül tokluğu,
elindekiyle yetinme, zenginlik istememe, muhtaç olmama; çekinme, nazlanma;
azamet, tekebbür, kibirlenme) (iste (arzu etmek, talep etmek, istemek) + ğana
(fayda vermek, fayda sağlamak, yetmek, bolluk vermek, çoklamak, zengin kılmak)
) * herhangi bir kimseye veya şeye ihtiyaç duymadan yetinen, başkasına el açmayan
ve kendi imkanlarıyla yetinmeyi tercih eden, kimseden menfaat beklemeyen, bir
şey talep etmeyen, ihtiyaç duymayan, tok gözlü; çekingen, nazlı
müstağrip :
ara. * istağraba (garip bulmak, yadırgamak) (iste (arzu etmek, talep etmek,
istemek) + ğaraba (garip olmak, tuhaf olmak) ) * bir şeyi tuhaf, alışılmadık
veya beklenmedik bularak hayretle karşılayan ve yadırgayan
müstahak :
ara. * istihak (hak etmek, layık olmak) (iste (arzu etmek, talep etmek,
istemek) + hakk (gerçek, doğru, adil ) ) * bir davranış, ödül, ceza veya durum
açısından hak kazanmış, layık görülmüş veya karşılığını elde etmeyi gerektiren
müstahdem :
ara. * istihdam (hizmete almak, çalıştırmak) (iste (arzu etmek, talep etmek,
istemek) + hadama (hizmet etmek) ) * bir işte hizmet görmek üzere görevlendirilmiş,
çalıştırılan veya bir kurumda görevli olarak istihdam edilen kimse, hizmetçi
müstahfız :
ara. * hafaza (korumak) * Osmanlı Devleti'nde sınır boylarında ve kalelerde
hizmet gören askeri zümrelerin genel ismi
müstahil :
ara. * hala (değişmek, dönüşmek), istihala (imkansız olmak, mümkün olmamak),
muhal (imkansız) * olması, gerçekleşmesi mümkün olmayan, imkansız
müstahkem :
ara * hakeme (sağlamlaştırmak, berkitmek, güçlendirmek, kuvvetlendirmek,
kesinleştirmek, hüküm vermek, yargılamak, karar vermek), istihkam (güçlendirme,
tahkim etme, sağlamlaştırma), tahkim (güçlendirme, kuvvetlendirme,
sağlamlaştırma) * sağlamlaştırılmış, korunmuş veya yıkılması zor hale
getirilmiş
müstahsen :
ara. * hasen (güzel), istihsan (beğenme, güzel bulma) * güzel kabul edilen,
beğenilen, makbul
müstahsil :
ara. * hasala (üretmek), istihsal (üretim) * üretici
müstahzar :
ara. * hazara, hadara (elverişli olmak, uygun olmak, tamam olmak; mevcut olmak,
bulunmak, hazır olmak) * önceden hazırlanmış, kullanıma hazır hale getirilmiş
ve belirli bir amaç için düzenlenmiş, kullanıma hazır bir duruma getirilmiş;
önceden hazırlanarak eczanelerde satışa sunulan ilaç, hazır ilaç
müstait :
ara. * taa, tava (itaat etmek, uymak, boyun eğmek, istemek) * bir işi yapmaya
elverişli, hazır ve gerekli şartları taşıyan, yetenekli, kabiliyetli
müstakar :
ara. * karar (durma, durak, duruş, sabit olma, yerleşme, kalma, istikrar, kesin
görüş, tercih, yargı, hüküm), karrara (kararlaştırmak, sabit olmak, durmak,
yerleşmek, kalmak, oturmak; tekrar etmek, tekrarlamak), ikrar (karar verme) *
düzenli bir şekilde devam eden, bir karar üzere olan, değişmeyen, sabit,
istikrarlı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder