sui :
ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak) * kötülük,
fenalık, su' (sue (dava etmek) (ing.), suivre (takip etmek, izlemek) (fra.) )
su-i istimal :
ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük,
fenalık) + i (tamlama eki) + istimal (bir şeyi kullanma, uygulama, işe yarar
hale getirme, kullanma, faydalanma) * kendisine verilmiş bir yetkiyi, hakkı
veya imkânı amacına aykırı ve zarar verici biçimde kullanma, kötüye kullanma
su-i kasd :
ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük,
fenalık) + i (tamlama eki) + kasd (kast, niyet, yönelme) * kötü niyet, kötü
niyetli eylem; bir kimseyi gizlice ve planlı biçimde öldürme eylemi, siyasi
veya kişisel amaçla yapılan planlı öldürme
su-i niyet :
ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük,
fenalık) + i (tamlama eki) + niyet (bir davranışı, eylemi veya kararı
yönlendiren bilinçli amaç, kasıt veya düşünce, gaye) * bir kimsenin eylem veya
sözlerinde gizli kötü amaç taşıması, karşı tarafı yanıltma veya zarar verme
kastı, kötü niyet
su-i zan :
ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük,
fenalık) + i (tamlama eki) + zanna (sanmak, tahmin etmek), zann (sanı, tahmin)
* bir kimse hakkında yeterli delil olmadan kötü düşünme, olumsuz kanaat
besleme, kötüye yorma durumu
suicide :
lat. * sui (kendinin, kendi) + caedere (kesmek, öldürmek), cide (öldürme, yok
etme) * bir kişinin kendi yaşamına son vermesi, kendini öldürmesi, intihar
suikast :
ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük,
fenalık) + i (tamlama eki) + kasd (kast, niyet, yönelme) * kötü niyet, kötü
niyetli eylem; bir kimseyi gizlice ve planlı biçimde öldürme eylemi, siyasi
veya kişisel amaçla yapılan planlı öldürme
suillus :
lat. * suillus (domuzla ilgili, domuza ait) (sui (domuz) + illus (ile ilgili,
-a ait) ) * Suillaceae (mantarlar) familyasından, genellikle iğne yapraklı
ağaçlarla ilişki içinde olan, şapkalı yenilebilir mantar türü
suiniyet :
ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük,
fenalık) + i (tamlama eki) + niyet (bir davranışı, eylemi veya kararı
yönlendiren bilinçli amaç, kasıt veya düşünce, gaye) * bir kimsenin eylem veya
sözlerinde gizli kötü amaç taşıması, karşı tarafı yanıltma veya zarar verme
kastı, kötü niyet
suisid :
lat. * sui (kendinin, kendi) + caedere (kesmek, öldürmek), cide (öldürme, yok
etme) * bir kişinin kendi yaşamına son vermesi, kendini öldürmesi, intihar
suisidal :
lat. * sui (kendinin, kendi) + caedere (kesmek, öldürmek), cide (öldürme, yok
etme) + alis (ile ilgili, -a ait) * kişinin kendine zarar verme veya yaşamına
son verme düşünce, eğilim veya davranışları ile ilgili
suistimal :
ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük,
fenalık) + i (tamlama eki) + istimal (bir şeyi kullanma, uygulama, işe yarar
hale getirme, kullanma, faydalanma) * kendisine verilmiş bir yetkiyi, hakkı
veya imkânı amacına aykırı ve zarar verici biçimde kullanma, kötüye kullanma
suitabl :
lat. * suere (uygun hale getirmek, uydurmak), suus (uygun, elverişli; kendi
yerine uygun) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) * bir amaç, durum
veya koşul için uygun, elverişli ve yerinde olan nitelik taşıyan, uygun,
münasip
suizan :
ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük,
fenalık) + i (tamlama eki) + zanna (sanmak, tahmin etmek), zann (sanı, tahmin)
* bir kimse hakkında yeterli delil olmadan kötü düşünme, olumsuz kanaat
besleme, kötüye yorma durumu
suk :
ara. * suka (sürmek, yönlendirmek) * taraf, yön; çarşı, pazar, alım satım yeri,
alışveriş yeri
sukara :
san., ara. * sarkara (şeker, kristal şeker) (san.); sukkar (şeker), sakara
(sarhoş olmak; aklını yitirecek derecede içki içmek), sekr (sarhoşluk,
şekerlilik) (ara.) * içki etkisiyle bilinci ve denge yetisini kaybetmiş durumda
olan kimse, sarhoş (alkol şekerden elde edilmekte olup, hipoglisemiye (düşük
şeker), ve hiperglisemiye (yüksek şeker) sebep olabilir (sugar, sucre, Zucker
(şeker) (ing., fra., alm.) )
sukkar :
san., ara. * sarkara (şeker, kristal şeker) (san.); sukkar (şeker) (ara.) *
tatlılık veren kristal gıda maddesi, şeker
sukralfat :
lat. * sakkharon (şeker) (gre.); saccharum (lat.) + osus (ile ilgili, gibi, -a
ait) (lat.) + aluminium (gümüş renkte, sünek bir metal element) (alum, alumn,
alumen (şap, sıkılaştırıcı tuz, acı madde) + ium (element son eki) ) + ate (asidin
tuzu veya esteri eki) * mide ve onikiparmak bağırsağında ülserli yüzeye
yapışarak koruyucu bir tabaka oluşturan ilaç etken maddesi, ülser koruyucu ilaç
sukub :
ara. * sakaba (delmek, delip geçmek), sakib (delen, delip geçen) * delmeler,
delinmeler
sukulent :
lat. * sucus (meyve suyu; sap) + ulent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
yumuşak, sulu, lezzetli; su depolamaya uyarlanmış, kalın etli yaprakları veya
gövdesi olan, sukulent bitki (etli bitki)
sukut :
ara. * sakata (sessiz olmak, konuşmamak; düşmek, yere inmek) * sessiz kalma,
susma; düşme, sükunet; konuşmama durumu, ses çıkarmama hali; mecazen değer veya
seviyenin düşmesi, gerileme
sukutuhayal :
ara. * sukut (sessiz kalma, susma; düşme, sükunet; konuşmama durumu, ses
çıkarmama hali; mecazen değer veya seviyenin düşmesi, gerileme) + i (tamlama
eki) + hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur, zihinsel tasarım, rüyada
görülen, zannedilen, gerçek sanılan, farzedilen, gerçek gibi canlı gibi olan) *
beklenen, umut edilen veya hayal edilen bir durumun gerçekleşmemesi sonucunda
hissedilen duygu, hayal kırıklığı, düş kırıklığı
sulak :
tür. * su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde,
sıvı (H2O) ) + lak (sıfat yapım eki) * suyu bol olan, nemli, bataklık veya su
kaynakları bakımından zengin olan yer, suya doygun (arazi)
sulakyurt :
tür. * su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde,
sıvı (H2O) ) + lak (sıfat yapım eki) + yurt (yer, ortam; ülke, vatan, memleket)
* Kırıkkale’nin bir ilçesi
sulamak :
tür. * su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde,
sıvı (H2O) ) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * su vermek, su
dökmek, su ile ıslatmak
sulb :
ara. * sulb (sert, sağlam; omurga, bel kemiği, omurga; erkek nesli), saluba
(sert ve dayanıklı olmak) * insanın bel kemiği; nesil ve soyun dayandığı erkek
tarafı, biyolojik ve soy bağını ifade eden yapı (mecazi)
sulbaktam :
lat. * sulbactam (sulphur (sülfonamid kimyasal grubu; sülfür, kükürt) +
β-laktam (beta-laktamaz inhibitörleri ve antibiyotik çekirdek halkası
belirteci) ) * bakterilerin ürettiği β-laktamaz enzimini inhibe ederek bazı
antibiyotiklerin etkinliğini artıran, tek başına antimikrobiyal etkisi zayıf
olan yardımcı ilaç bileşiği (C8H11NO5S)
suleyman :
ibr., ara. * şalom (barış, esenlik, güven, selam, selamet), şlomo (barışa ait,
barışlı, esenlik sahibi, salim) (ibr.); salimen (barış içinde, esenlikle,
güvenle) (ara.) * İslam, Yahudilik ve Hristiyanlıkta bilgelik, adalet ve
zenginlik ile anılan; Kur’an’da peygamber ve kral olarak geçen tarihî ve dini
şahsiyet, İsrailoğulları hükümdarı Süleyman (Solomon)
sulfadiazin :
lat. * sulpha (sülfonamid grubu, kükürt içeren antibakteriyel bileşikler) +
diazin (azot içeren heterosiklik aromatik yapı) (di (iki, ikili, çift) + azin (azot
içeren halka) ) * sülfonamid türevi antibakteriyel ilaç; bakteriyel
enfeksiyonların tedavisinde kullanılan, folat sentezini inhibe eden kristal
yapılı kemoterapötik bileşik (C10H10N4O2S)
sulfametoksazol :
lat. * sulpha (sülfonamid grubu, sulphur (kükürt) içeren antibakteriyel
bileşikler) + methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun,
tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + oxazol (beş üyeli heterosiklik oksazol
halkası) (oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) (gre.) + azole (mantar önleyici
ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir
halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos
(yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) *
bakterilerde folik asit sentezini inhibe eden sülfonamid türevi antibakteriyel
ilaç; genellikle trimetoprim ile birlikte kombine kullanımıyla bilinen
kemoterapötik bileşik (C10H11N3O3S)
sulfapiridin :
lat., gre. * sulpha (sülfonamid grubu, sulphur (kükürt) içeren antibakteriyel
bileşikler) (lat.) + pyridine (C5H5N) (pyr (ateş) (gre.) + idine (kimyasal
bileşik eki) (lat.) ) * bakterilerde folik asit sentezini inhibe eden
sülfonamid türevi antibakteriyel ilaç; özellikle tarihsel olarak kullanılan,
günümüzde daha çok türevleriyle yer değiştirmiş kemoterapötik bileşik
(C11H11N3O2S)
sulfata :
lat. * sulphur (kükürt) + atum (isim yapım eki); sulphate (sülfürik asit türevi
SO4²⁻) (sulphur (selp, sulph
(yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) )
+ atus, ate (asidin tuzu veya esteri eki) ) * sıtma tedavisinde kullanılan,
okaliptüs ağacından elde edilen kinin türevi ilaçların genel adı
sulfato :
lat., isp. * sulphur (kükürt) + atum (isim yapım eki) (lat.), ato (isp.);
sulphate (sülfürik asit türevi SO4²⁻)
(sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve
anyon-katyon temelli tuz eki) ) + atus, ate (asidin tuzu veya esteri eki) ) *
sıtma tedavisinde kullanılan, okaliptüs ağacından elde edilen kinin türevi
ilaçların genel adı
sulh :
ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek,
düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), salih
(iyi, doğru, düzgün, dürüst), islah (bir şeyin, bir kişinin veya bir topluluğun
durumunu iyi hale getirme, düzeltme, iyileştirme, düzeltme) * taraflar
arasındaki anlaşmazlığın sona erdirilmesi, karşılıklı rıza ile sağlanan barış
ve uzlaşma durumu, barış, arayı iyileştirme
sulh ceza mahkemesi :
ara. * sulh (barış, uzlaşma) + ceza (karşılık, yaptırım; hukukta suç karşılığı
uygulanan yaptırım) + hakama (hükmetmek, yargılamak), mahkeme (hükmetme yeri,
yargılama yeri) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * Türkiye yargı sisteminde
belirli suçlar ve özellikle soruşturma aşamasındaki koruma tedbirleri,
tutuklama ve adli kontrol gibi işlemlerle ilgili kararları veren ceza yargısı
birimi, ilk derece ceza mahkemesi türü
sulh hukuk mahkemesi :
ara. * sulh (barış, uzlaşma) + hakk (doğruluk, gerçek, adalet, sahip olma
durumu), hukuk (haklar) + hakama (hükmetmek, yargılamak), mahkeme (hükmetme
yeri, yargılama yeri) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * Türkiye yargı
sisteminde belirli parasal sınırlar içindeki hukuk davaları ile bazı özel hukuk
işlerini inceleyen, daha basit ve hızlı yargılama usullerinin uygulandığı ilk
derece mahkemesi
sulhi :
ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek,
düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), sulh
(barış, iyileştirme) + i (sıfat yapım eki) * barış ve uzlaşmayı esas alan,
anlaşma ve uyuşma yolunu tercih eden tutum veya nitelik, barışçı özellik
taşıyan durum, barışa ait, uzlaşmaya ilişkin; barışçı; erkek ismi
sulhiye :
ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek,
düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), sulh
(barış, iyileştirme) + i (sıfat yapım eki) + iye (isim yapım eki) * barış,
uzlaşma ve anlaşmazlığın giderilmesi; sulh esasına dayanan durum
sulhperver :
ara , far. * sulh (barış, iyileştirme) (ara.) + parvar, perver (besleyen, büyüten,
yetiştiren, koruyan, seven, sever) * barışı seven, barıştan yana olan,
anlaşmazlıkların çözümünde uzlaşmayı tercih eden kişi veya tutum, barışsever
sulidae :
lat. * sula (sümsük kuşu) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * sümsük
kuşları ve yakın akrabalarını kapsayan deniz kuşları familyası, sümsük
kuşugiller
suliformes :
lat. * sula (sümsük kuşu) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim,
kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * sümsük kuşları, karabataklar, fregat
kuşları ve anhingaları kapsayan kuşlar takımı, sümsüksü kuşlar takımı,
sümsükkuşumsular
sulkonazol :
lat * sulphur (sülfür, kükürt) + conazol (azole halkası taşıyan antifungal
bileşik son eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) + azole (mantar önleyici
ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir
halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos
(yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) )
* mantar hücre zarında ergosterol sentezini engelleyerek etki gösteren imidazol
türevi antifungal ilacın etken maddesi (C18H15Cl3N2S)
sulkus :
lat. * sulcus (oluk, yarık, karık) * bir organın veya anatomik yapının
yüzeyinde bulunan doğal oluk, yarık veya çöküntü biçimindeki çizgisel yapı
sullah :
ara. * sullah (çoğunluk, topluluk; bir araya gelmiş insan grubu) + at, et (isim
yapım eki) * çok sayıda kişiden oluşan topluluk, kalabalık, ekseriyet, çoğunluk
sullemen :
ara. * sallama (basamak basamak yükseltmek, tırmandırmak) * merdiven, basamaklı
çıkma aracı
sulp :
ara. * sulb (sert, sağlam; omurga, bel kemiği, omurga; erkek nesli), saluba
(sert ve dayanıklı olmak) * insanın bel kemiği; nesil ve soyun dayandığı erkek
tarafı, biyolojik ve soy bağını ifade eden yapı (mecazi)
sulta :
ara. * salata, sallata (hükmetmek, hakim olmak, tahakküm altına almak, yetki
sahibi olmak, egemen olmak), sultan (şah, padişah, hükümdar) * bir kişi veya
kurumun yönetme, hükmetme ve emir verme yetkisi, otorite ve egemenlik gücü,
otorite, hakimiyet, egemenlik; yönetme gücü
sultamisilin :
lat. * sulbactam (sulphur (sülfonamid kimyasal grubu; sülfür, kükürt) +
β-laktam (antibiyotik çekirdek halkası) ) + ampicillin (aminum, amino (karbona
bağlı bir nitrojen (azot) atomu içeren bileşik) + penicillin (penicillum,
penicillus (fırça, küçük fırça) ) * vücutta ampisilin ve sulbaktama dönüşen
karşılıklı esterleşmiş ön ilaç; bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde
kullanılan, β-laktam antibiyotik ile β-laktamaz inhibitörünü birleştiren
antibakteriyel bileşik (C25H30N4O7S2)
sultan :
ara. * salata, sallata (hükmetmek, hakim olmak, tahakküm altına almak, yetki
sahibi olmak, egemen olmak) + an (isim yapım eki); tasallut (baskı kurma,
zorbalık yapma, hakimiyet kurma, tahakküm) * otorite, güç, delil, yetki;
egemenlik ve hükümdarlık yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük
güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi); delil, ispat
sultanbeyli :
ara., tür. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık
yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse
(mecazi); delil, ispat) (ara.) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir,
lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için
saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk
sahibi) + li (ile, birlikte, sahibi) (tür.) * İstanbul’un, Anadolu yakasındaki
bir ilçesi
sultandağı :
ara., tür. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık
yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse
(mecazi); delil, ispat) (ara.) + tağ, dağ (yüksek arazi, tepe) + ı (iyelik eki)
(tür.) * Afyonkarahisar’ın bir ilçesi
sultangazi :
ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini
elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi);
delil, ispat) + gazi (akıncı, istilacı) (gaza (akın etme, yağma, talan,
öldürmek, yok etmek, parçalamak, dövmek, ezmek, vurmak; kavga etmek, mücadele
etmek, savaşmak) + i (yapan, eden eki) ) * İstanbul’un bir ilçesi
sultanhisar :
ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini
elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi);
delil, ispat) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur, korugan) (tür.)
* Aydın’ın bir ilçesi
sultani :
ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini
elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi);
delil, ispat) + i (ile ilgili, -a ait) * sultanla ilgili, sultana ait olan,
sultan tarafından çıkarılmış, sultanla ilişkili
sultan-i buselik :
ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini
elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi);
delil, ispat) + i (tamlama eki) (ara.) + ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek,
yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş
olan; yol, iz) * Türk musikisinde Buselik makamı ailesi içinde yer alan,
“sultan” unvanı ile anılan, güçlü ve ağırbaşlı karaktere sahip kabul edilen
birleşik (mürekkep) makam adı
sultan-i cedid :
ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini
elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi);
delil, ispat) + i (tamlama eki) + cedid (yeni) * Türk musikisinde, Osmanlı
padişahı III. Selim tarafından oluşturulmuş olan bileşik (mürekkep) bir makam
sultan-i evc :
ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini
elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi);
delil, ispat) + i (tamlama eki) + evc (zirve, doruk, en yüksek derece) * Türk
musikisinde köklü bir geçmişe sahip, genellikle Evc veya Eviç olarak anılan
perdelerin karakteristik yapısını ve inici seyrini merkezine alan birleşik
(mürekkep) bir makam
sultan-i hüzzam :
ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini
elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi);
delil, ispat) + i (tamlama eki) + huzzam (gıcırtı, gümbürtü, tıngırtı, yay tıngırtısı)
* Türk musikisinde, Hüzzam makamı temel alınarak geliştirilen veya Hüzzam
karakterini “baş makam/üst düzey ifade” vurgusuyla yücelten birleşik (mürekkep)
makam adı, ağır ve duygulu karakterli musiki dizisi
sultan-i ırak :
ara., tür. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık
yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse
(mecazi); delil, ispat) + i (tamlama eki) (ara.) + ırak (uzak) (tür.) * Türk
musikisinde Irak makamı temel alınarak oluşturulan veya Irak dizisinin “sultan”
unvanıyla yüceltilmiş varyantı olarak adlandırılan, ağır, derin ve klasik üslup
taşıyan bir birleşik (mürekkep) makam
sultan-i neva :
ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini
elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi);
delil, ispat) + i (tamlama eki) + neva (ahenk, ses, güzel sada, nağme, avaz) *
Türk musikisinde Neva makamı esas alınarak kullanılan veya Neva dizisinin
belirli düzenlemeleriyle oluşturulan, klasik makam geleneğinde yer alan, orta
perdede seyreden dengeli ve kararlı karakterli bir birleşik (mürekkep) makam
adı
sultan-i segah :
ara., far. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık
yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse
(mecazi); delil, ispat) + i (tamlama eki) (ara.) + segah (dizi, sıra, koma
aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren temel perde) (far.) * Türk
musikisinde Segah makamı temel alınarak adlandırılan veya Segah karakterini
yücelten, ağır ve klasik üslup taşıyan, duygulu bir birleşik (mürekkep) makam
adı
sultan-i yegah :
ara., far. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık
yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse
(mecazi); delil, ispat) + i (tamlama eki) (ara.) + yegah (birinci yer, ilk
makam; kalın re notasının karşılığı sayılan, Türk musikisindeki bir birleşik
(mürekkep) makam) (yek (bir, tek) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam,
lokasyon) ) (far.) * Türk musikisinde Yegâh perdesi ve bu perde etrafında
şekillenen diziye dayanan, “sultan” ünvanıyla yüceltilmiş, genellikle pes
(kalın) bölgede seyreden ağır karakterli birleşik (mürekkep) makam
sulu boya :
tür. * su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde,
sıvı (H2O) ) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) + boya (renk veren madde) *
su ile inceltilerek kullanılan, şeffaf ve katmanlı renklendirme etkisi veren
resim yapma tekniği ve bu teknikte kullanılan su bazlı boya türü
suluk : ara.
* salaka, seleke (gitmek, yol tutmak, bir yola sokmak, yola girmek, yol almak,
izlemek, takip etmek; geçmek, geçirmek; seçmek) fiilinin geçmiş zaman hali * su
yolu; yöntem, metod, usül, üslup, tarz, tutulan yol, gidilen yol, seçilen yol
(selectus (seçilmiş, tercih edilmiş, ayıklanmış, ayrılmış) (lat.) )
suluova :
tür. * su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde,
sıvı (H2O) ) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) + ova (düz, geniş arazi,
yayla, yazı, düzlük) * Amasya'nın bir ilçesi
sulus :
ara. * selase (üç), salis (üçüncü) * üçte bir
sulusani :
ara. * sulus (üçte bir) + ani (iki, ikili) * üçte iki
sulusaray :
tür., far. * su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan
madde, sıvı (H2O) ) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) + saray (ev, konak,
konut, otağ, han, büyük yapı, köşk, hükümdar evi, hükümdar konağı) (far.);
garsaura (fışkıran, akan) (gre.) * Tokat’ın bir ilçesi
sulusepken :
tür. * su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde,
sıvı (H2O) ) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) + sep, serp (azar azar
dökmek, saçmak, yaymak) + ken (sıfat yapım eki) * yağmur ve karın birlikte,
rüzgarla savrularak düştüğü hava durumu, hem ıslatan hem de soğuk etkili
karışık yağış tipi
sumak : aka.,
ara. * samu (kırmızı) (aka.); summak (koyu kırmızı tohum) (ara.) * ekşi kırmızı
meyve; özellikle Akdeniz ve Orta Doğu mutfağında kullanılan, kırmızı renkli,
ekşimsi tat veren baharat bitkisinin kurutulmuş meyvesi veya tozu
sumasyon :
lat. * sumere (almak, toplamak, bir araya getirmek) + tio (isim yapım eki) *
fizyolojide sinir sisteminde birden fazla uyarının zaman içinde veya farklı
sinapslardan birleşerek etkisini artırması durumu; ayrıca genel olarak
birikimli etki veya toplam etki oluşması
sumat :
ara. * samata (susmak, ses çıkarmamak, sükut etmek) * sessiz durma, susma ve
sükunet
sumatra :
mal., san. * samudra (büyük okyanus, deniz, büyük deniz, okyanus; tüm suları
toplayan geniş deniz) (sam (birlikte, beraber, tamamen) + udra (su) ) *
Güneydoğu Asya’da Endonezya’ya ait olan, Hindistan Okyanusu ile Malakka Boğazı
arasında yer alan, tropik ormanları ve zengin biyolojik çeşitliliğiyle bilinen
ada
sumatriptan :
mal., san., lat. * Sumatra (ilacın geliştirildiği ada) (san.) + triptan
(serotonin (5-HT1B/1D) reseptör agonist eki) * migren ataklarının tedavisinde
kullanılan, 5-HT₁B/1D
serotonin reseptörlerini uyararak damar düzleşmesi ve ağrı iletimini azaltan
triptan grubu ilacın etken maddesi (C14H17N3O2)
sumbas :
tür. * sumbas (Orta Asya'da Horasan bölgesinde yer alan ve Hazar Denizi'ne
dökülen Atrek Nehri'nin en büyük kolu olan Sumbas Nehri'nden) * Osmaniye’nin
bir ilçesi
sumen :
fra. * sous (alt, altında, aşağıda) + main (el) * masa üstü yazı altlığı; yazı
takımı, evrak altlığı; yazı yazılan masa üzerinde kâğıtların altına konulan
deri veya benzeri malzemeden yapılmış düz altlık; Osmanlı bürokrasisinde
evrakların içine konulduğu kapaklı dosya türü, yazı altlığı ve evrak muhafaza
aracı
summaki :
ara. * summak (sumak, kırmızı ekşi bitki) + i (ile ilgili, -a ait) *
kırmızı-pembe tonlu, sumak rengine benzetilen dekoratif veya yapı taşı türü
summanus :
lat. * Summanus (sabah öncesi, gecenin son vakti; geceleyin görülen gök
gürültüsü ve yıldırım tanrısı) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda,
aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + mane (sabah) ); summus
(en yüksek, tepe, zirve, doruk) * Roma mitolojisinde özellikle gece meydana
gelen yıldırım ve gök gürültüsüyle ilişkilendirilen, gündüz yıldırımlarının
tanrısı olan Jupiter'in karşıtı veya tamamlayıcısı olan tanrı
summe :
ara. * summe (sonra, daha sonra; bunun ardından) * sonra, akabinde, müteakiben,
ondan sonra
sumsuk :
tür. * sumsuk (yumruk, yumrukla vurmak) (sun (uzatmak, el uzatmak) + suk (isim
yapım eki) ) * uyuşuk, miskin, pısırık, sünepe, beceriksiz, yavaş hareket eden,
pasif
sumun :
ara. * semaniye (sekiz) * sekizde bir
sumut :
ara. * samata (susmak, ses çıkarmamak, sükut etmek), samit (susan, ses
çıkarmayan, sessiz, sükut eden; sessiz; sessiz harf) * susma, ses çıkarmama,
sükut
suna :
tür. * suna (yaban ördeği, erkek ördek) * ördekgillerden, gösterişli tüyleri ve
zarif görünüşüyle bilinen su kuşu, erkek ördek, erkek suna ördeği
sunak :
tür. * sun (sunmak, takdim etmek, arz etmek, önüne koymak, kurban veya adak
sunmak) + ak (isim yapım ve araç eki) * dini törenlerde, ritüellerde, ayinlerde
kurban, adak, tütsü veya kutsal armağanların tanrıya veya kutsal varlıklara
sunulduğu taş, masa veya yükseltilmiş yapı, altar
sunay :
tür. * sun (sunmak, takdim etmek, arz etmek, önüne koymak, kurban veya adak
sunmak) + ay (dünyanın uydusu, ay ışığı; güzellik ve parlaklık sembolü) * ay
gibi güzel, parlak, ayın sunduğu güzellik; kadın ismi
sunburn :
ing. * sun (güneş) + burn (yakmak, yanmak) * güneş ışınlarına, özellikle UV
ışınlarına aşırı maruz kalma sonucu deride oluşan kızarıklık, ağrı ve yanma
durumu; güneş yanığı
sundar :
san. * sundara (güzel, hoş, çekici, zarif) * güzelliği, hoş görünüşü veya
estetik çekiciliği olan; güzel, alımlı, zarif, çekici, iyi, yakışıklı
sundurma :
tür. * sun (uzatmak, el uzatmak, çekerek, esneterek uzatmak) + dur (etken fiil
eki) + ma (isim yapım eki) * yağmuru, güneşi engellemek için kapı üstüne veya
duvar önüne yapılan saçak, sündürme
sundus :
ara. * sundus (ince ve değerli ipek kumaş, atlas türü ipek) * Kur’an’da cennet
ehlinin giyeceği kumaşlardan biri olarak anılan, yumuşak, ince dokulu ve parlak
ipek kumaş
sunen :
ara. * sunnet (izlenen yol, usül, gelenek, adet, örnek davranış) * izlenen
yollar, usüller, gelenekler, adetler, örnek davranışlar; toplumda yerleşmiş
uygulamalar, örf ve adetler; ayrıca İslam literatüründe Hz. Muhammed'in söz,
fiil ve takrirlerini derleyen hadis kitapları
sungrazing :
ing. * sun (güneş) + grazing (sıyırarak geçme, çok yakınından geçme) *
astronomide yörüngesi Güneş'e olağanüstü yaklaşan ve çoğunlukla Güneş'e çarpma
veya yakın geçiş sırasında parçalanma tehlikesi taşıyan kuyruklu yıldız veya
gökcismi, Güneş sıyıranı, Güneş'e çok yakın geçen gökcismi
sungu :
tür. * sun (uzatmak, el uzatmak, çekerek, esneterek uzatmak; saplamak,
batırmak, dürtmek) + gu (isim yapım eki) * tüfeklerin namlu ucuna takılan,
yakın dövüşte delici bir silah olarak kullanılan bıçak veya kama şeklinde
ekipman
sungur :
tür. * sung (güç, kuvvet; keskinlik, avcılık) + ur (isim yapım eki) * kartal,
doğan, şahin, atmaca, ak doğan, büyük yırtıcı kuş; eski Türklerde savaş sembolü
olarak kullanılan kartal
sungurlu :
tür. * sungur (kartal, doğan, şahin, atmaca, ak doğan, büyük yırtıcı kuş; eski
Türklerde savaş sembolü olarak kullanılan kartal) + lu (ile, birlikte, beraber,
sahibi) * Çorum’un bir ilçesi
suni :
ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) *
yapay, el yapımı; doğal olmayan şekilde insan eliyle üretilmiş, yapay, taklit
veya sentetik nitelik taşıyan
suni döllenme : ara.,
tür. * suni (yapay) (ara.) + töl, döl (soy, nesil, yavru) + len (dönüşlü fiil
eki) + me (isim yapım eki) * insan müdahalesiyle, doğal çiftleşme olmadan sperm
hücresinin yumurtaya ulaştırılmasıyla gerçekleştirilen üreme yöntemi, yapay
inseminasyon, yardımcı üreme tekniği
suni solunum :
ara., tür. * suni (yapay) (ara.) + solunum (nefes alma, üfleme, esme) (sol
(esmek, üflemek) + u (bağlaç) + num (isim yapım eki) ) * kişinin kendi kendine
nefes alamadığı durumlarda, hava akışının dışarıdan müdahale ile sağlanması;
ağızdan ağıza veya cihazla yapılan yapay nefes verme işlemi, yapay solunum,
resüsitasyon yöntemi
sunitinib :
lat. * suni (farmasötik ve sentetik isimlendirme) + tinib (tyrosine kinase
(tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine
(ile ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani
olan) (lat.) ) * kanser tedavisinde kullanılan, tümör büyümesi ve damar
oluşumunu (anjiyogenez) baskılayan oral antineoplastik ilacın etken maddesi
(C22H27FN4O2)
sunmak :
tür. * sun (uzatmak, el uzatmak, çekerek, esneterek uzatmak; saplamak,
batırmak, dürtmek; uzanmak, uzamak, ortaya çıkmak, meydana çıkmak, mevcut hale
gelmek) + mak (fiil mastar eki) * ortaya koymak, takdim etmek, meydana
çıkarmak, vücuda getirmek, mevcut kılmak
sunroof :
ing. * sun (güneş) + roof (çatı) * otomobillerde, tavan kısmında yer alan, iç
mekana ışık ve hava girişini sağlatan açılabilir cam veya metal panel
sunstroke :
ing. * sun (güneş) + stroke (darbe, çarpma, inme, ani etki) * aşırı güneş ve
sıcak maruziyeti sonucu vücudun ısı düzenleme sisteminin bozulmasıyla ortaya
çıkan, yüksek ateş ve bilinç değişiklikleriyle seyreden klinik durum, güneş
çarpması (ısı çarpması)
sunta :
ara., far. * suni (yapay) (ara.) + tahta (biçmek, inşa etmek; enlemesine
biçilmiş ağaç, tabla; odun, ahşap) (far.) * odun veya odunlaşmış lignoselülozik
bitkilerin yongalarının, yapay reçine tutkalları (üre-formaldehit,
fenol-formaldehit ve vinil esaslı tutkallar) ile karıştırılması, yüksek
sıcaklık ve basınçta preslenmesi (biçimlendirme) ile elde edilen malzeme, yonga
levha
suntıraç :
far. * sum, sumte (törpü, rasp, kazıyıcı alet) + taraşidan ((kesmek, kazımak,
düzlemek), taraş (tıraş eden, kazıyan) * taş, metal veya ahşap yüzeyleri
kazımaya, düzeltmeye ve tıraşlamaya yarayan, nalbantların ve saraçların
kullandığı kazıyıcı el aleti, rasp ve törpü benzeri zanaat aracı
sunturlu :
tür. * suntur (yoğun, sert, katı, kaba, güçlü; iri, abartılı nitelik) + lu
(ile, birlikte, beraber, sahibi) * şiddetli, yaman, sert, katı, kaba;
gösterişli, abartılı ve iri yapılı
sunu :
tür. * sun (uzatmak, el uzatmak, çekerek, esneterek uzatmak; saplamak,
batırmak, dürtmek; uzanmak, uzamak, ortaya çıkmak, meydana çıkmak, mevcut hale
gelmek) + um (isim yapım eki) * bir kişiye, topluluğa veya kuruma takdim edilen
şey; ayrıca bir konuyu başkalarına anlatmak için hazırlanan görsel/işitsel materyal
ve konuyu anlatma seansı, prezantasyon
sunum :
tür. * sun (uzatmak, el uzatmak, çekerek, esneterek uzatmak; saplamak,
batırmak, dürtmek; uzanmak, uzamak, ortaya çıkmak, meydana çıkmak, mevcut hale
gelmek) + um (isim yapım eki) * bir kişiye, topluluğa veya kuruma takdim edilen
şey; ayrıca bir konuyu başkalarına anlatmak için hazırlanan görsel/işitsel
materyal ve konuyu anlatma seansı, prezantasyon
sup :
lat., fra. * suppa (ekmekle ıslatılmış çorba, sulu yemek) (lat.); soupe (çorba)
(fra.) * et suyu, sebze suyu veya başka malzemelerle hazırlanan sıcak sulu
yemek; çorba
supanglez :
fra. * soupe (çorba) + anglaise (İngiliz) * İngiliz çorbası; çikolata, süt,
nişasta ve kakao ile yapılan, üzeri genellikle krem şanti veya kakao ile
süslenen ve soğuk servis edilen tatlı; çikolatalı, sütlü, muhallebi kıvamında
soğuk tatlı
supap :
fra. * soupape (valf, kapakçık) * bir akışkanın (hava, yakıt, gaz, sıvı)
girişini veya çıkışını kontrol eden, açılıp kapanabilen mekanik valf
supara :
far. * su (vurgu ön eki) + para (parça, kısım) * Osmanlı döneminde çocuklara
okuma-yazma öğretmek amacıyla hazırlanan elifba (alfabe) gibi küçük okul
kitapları
super :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek), superare
(üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek olmak) * üzerinde, yukarıda,
üstte, üstünde, üstün, yüksek, aşkın, ötesinde, yükseğinde, çok iyi, olağanüstü
supercalifragilisticexpialidocious
:
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + calidus
(zeki, becerikli, güzel) + fragilisticus (nazik, hassas) (fragilis (kırılgan,
narin) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) + icus (ile ilgili,
-a ait) ) + expialis (telafi eden) (expiare (telafi etmek, bağışlamak) (ex
(dış, dışarı) + piare (arındırmak, bağışlamak) ) + alis (ile ilgili, -a ait) )
+ docious (öğretilebilir, yetenekli) (docere (öğretmek) + osus (ile ilgili, -a
ait, gibi, benzer) ) * gerçek bir dil köküne dayanmayan, tamamen eğlence amaçlı
oluşturulmuş, olağanüstü, harika bir şeyi tanımlamak için kullanılan, neşeli ve
abartılı ifadeyi temsil eden kelime
superfluid :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + fluid
(akışkan) * viskozitesi olağanüstü düşük olup belirli koşullarda sürtünmesiz
akış gösterebilen kuantum sıvısına ilişkin olan, süperakışkan, sürtünmesiz
akışkan
superior :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek, aşkın,
ötesinde, yükseğinde, çok iyi, olağanüstü) + ior (daha anlamı veren ek) * daha
yüksek, daha üstün; üst düzey, hiyerarşi açısından yukarıda olan, daha üst
kademe
superior sulkus tümörü :
lat., tür. * superior (daha yüksek, daha üstün; üst düzey, hiyerarşi açısından
yukarıda olan, daha üst kademe) + sulcus (oluk, yarık, karık) + tumor (şişme,
şişiklik, şişkinlik, kabarıklık, yumru, kütle, külçe) (tumere (şişmek,
kabarmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) + ü (iyelik eki) (tür.) *
akciğerin üst kısmındaki superior sulcus bölgesinde gelişen, genellikle
Pancoast tümörü olarak bilinen malign kitle
supervisör :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek, aşkın,
ötesinde, yükseğinde, çok iyi, olağanüstü) + videre (görmek), visor (gören,
gözetleyen) * başkalarının işini denetleyen, gözeten ve yönlendiren kişi;
yönetici gözetmen, amir
suphanallah :
ara. * subhan (üstün, yüce, daima en üstte olan) (sebbeha (övmek, yüceltmek;
noksan sıfatlardan arındırmak) + an (sıfat yapım eki) ) + allah (Allah) *
Allah’ı her türlü eksiklikten uzak tutmayı ve O’nun yüceliğini ifade eden dini
ifade; “Yüce Allah”, “Allah her türlü kusurdan uzaktır, yücedir” anlamında
kullanılan tesbih cümlesi
suphi :
ara. * sabaha (ışımak, aydınlanmak, ışık saçmak, aydınlatmak, ışıklanmak, gün
ağarmak), sabah (ışık, aydınlık; gün doğumu), subh (sabah, sabah vakti, tan
vakti, şafak) + i (sıfat yapım eki) * sabahla ilgili, aydınlıkla ilgili,
şafakla ilgili, tan vakti ile ilgili
supin :
lat. * supinus (sırtüstü yatan; geriye doğru eğilmiş) (sub (alt, alta,
altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru)
+ inus (sıfat yapım eki) ) * sırt üstü yatış pozisyonu; tıpta ve anatomide
vücudun avuç içleri yukarı bakacak şekilde yatması durumu, supin pozisyon
supinasyon :
lat. * supinare (sırtüstü çevirmek, geriye doğru eğmek) (supinus (sırtüstü
yatan; geriye doğru eğilmiş) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda,
aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + inus (sıfat yapım eki)
) + are (fiil mastar eki) ) * elin, ön kolun veya ayağın dışarı, yukarı doğru
dönmesini tanımlamak için kullanılan bir terim
suplemanter :
lat. * supplere (tamamlamak, doldurmak, eklemek) (sub (alt, alta, altından,
aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + plere
(doldurmak, tamamlamak, bütünlemek) ) + mentum (isim yapım eki) + aris (ile
ilgili, -a ait) * asıl olana ek olarak verilen, tamamlayıcı nitelikte olan;
eksikliği gidermek için ilave edilen, takviye edici, destekleyici (örneğin
suplementer besin, suplementer ligaman)
suplement :
lat. * supplere (tamamlamak, doldurmak, eklemek) (sub (alt, alta, altından,
aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + plere
(doldurmak, tamamlamak, bütünlemek) ) + mentum (isim yapım eki) * bir şeyi
tamamlamak veya eksikliğini gidermek için eklenen parça; ilave, ek,
destekleyici unsur, takviye edici (örn. vitamin supplement, dergi supplementi)
suplementasyon :
lat. * supplere (tamamlamak, doldurmak, eklemek) (sub (alt, alta, altından,
aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + plere
(doldurmak, tamamlamak, bütünlemek) ) + mentum (isim yapım eki) + atio (isim
yapım eki) * vücutta eksik olan bir maddeyi (vitamin, mineral, hormon vb.)
dışarıdan takviye ederek tamamlama işlemi, takviye etme, destekleme
suples :
lat. * supplex (yalvaran, diz çöken, yakaran; boyun eğen) (supplicare (yalvarmak,
yakarmak; dua etmek, aşağıdan talepte bulunmak) (sub (alt, alta, altından,
aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + plicare
(katlamak, kıvırmak, eğmek) ), plicatus (katlanmış, kıvrılmış, eğilmiş) ) *
bükülebilen, sert olmayan, elastik; uyumlu, kolay şekil alabilen, esnek yapılı
supozituvar :
lat. * suppositus (altına konmuş, altına konumlanmış, altına yerleştirilmiş,
altına yatırılmış) (supponere (altına koymak, altına yerleştirmek) (sub (alt,
alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya
doğru) + ponere (koymak, konumlamak, yerleştirmek, düzenlemek, yatırmak) ) +
itus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) + ius
(ile ilgili, -a ait) * kabızlık (konstipasyon), basur gibi durumlarda vücut
boşluklarına (özellikle rektum, vajina) yerleştirilerek eriyen veya çözünen,
ilacın sistemik veya lokal etki göstermesini sağlayan koni veya torpido
şeklinde hazırlanan katı dozaj formu, fitil
supply :
lat., ing. * supplere (tamamlamak, doldurmak, eklemek) (sub (alt, alta,
altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru)
+ plere (doldurmak, tamamlamak, bütünlemek) ) (lat.); supply (ing.) * tedarik
etmek, sağlamak; ihtiyaç karşılamak, ihtiyaç duyulan bir şeyi temin etmek,
sağlamak; sağlanan malzeme veya stok, tedarik, arz
support :
lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından,
aşağıdan yukarıya doğru) + portus (portare (taşımak, götürmek) + tus (geçmiş
zaman eki) ) (lat.); suppırt (fra.) * fiziksel veya mecazi olarak bir şeyi
ayakta tutma, güç verme, yardım etme, destekleme, destek, dayanak, arka çıkma
supportif :
lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından,
aşağıdan yukarıya doğru) + portus (portare (taşımak, götürmek) + tus (geçmiş
zaman eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) * destekleyici, yardımcı; bir
hastalığın tedavisini doğrudan hedeflemeyip semptomları hafifleten veya hastaya
genel destek sağlayan; psikolojide duygusal olarak destekleyici
supra :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
* bir metinde daha önce bahsedilen bir şeye atıfta bulunmak için kullanılan
kelime
supra-arkad :
lat. * supra (üstünde, üzerinde) + arcade (kemer, kemerli yapı, yaylı) (arcus
(yay, eğri, kemer) (lat.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli)
) (gre.) ) * anatomide veya biyolojide bir arkadın, kemerin veya kemer biçimli
yapının üzerinde bulunan, üst arkada ilişkin olan, supra-arkad, arkad üstü
suprabubik :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ pubis (kasık; ergenlikte kıllanmanın başladığı kasık bölgesi) + icus (ile
ilgili, -a ait) * kasık kemiğinin (pubis) üzerinde yer alan; mesane bölgesine
üstten erişim veya suprapubik kateter yerleştirme gibi işlemler ile ilgili
supradüksiyon :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ ducere (yönlendirmek, sürmek, götürmek, taşımak, iletmek) + tio (isim yapım
eki) * bir yapının veya organın yukarı doğru çekilmesi, yükseltilmesi hareketi
(özellikle göz hareketlerinde veya kas hareket mekanizmalarında kullanılan
terim)
suprafizyolojik :
lat., gre. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde,
dışında) (lat.) + phusis, physis (öne getirme, üretme, doğurma, oluşturma,
meydana getirme, ortaya çıkarma, büyütme, geliştirme) + logos (kelime, bilgi,
söylem, söz, akıl) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * normal
fizyolojik düzeyin üzerinde olan; vücudun doğal sınırlarını aşan (ör.
suprafizyolojik hormon düzeyleri, ilaç dozları)
supraglottit :
lat., gre. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde,
dışında) (lat.) + glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + itis (iltihap,
enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * gırtlak girişinin
(glottis üstü yapıların, özellikle epiglot ve çevresinin) iltihabı; ani
başlangıçlı, hava yolunu daraltabilen ciddi üst solunum yolu enfeksiyonu
suprahiyoid :
lat., gre. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde,
dışında) (lat.) + hyoeides (U şeklinde olan; U harfi biçiminde; boyunda, dilin
altında bulunan ve doğrudan başka kemiklerle eklem yapmayan, dil ve yutma
hareketlerinde destek sağlayan U şeklindeki kemik) (hyo (U) + oeides (gibi, ile
ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) (gre.) * boyunda hyoid kemiğin (dil kemiği)
üstünde yer alan yapılar
suprakiasmatik :
lat., gre. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde,
dışında) (lat.) + khiasma (çaprazlama, X şekli) + tikos (ile ilgili, - a ait)
(gre.) * optik kiazmanın (görme sinirlerinin çaprazlaştığı bölgenin) üzerinde
yer alan (özellikle hipotalamustaki suprakiasmatik çekirdek (sirkadiyen ritmin
ana düzenleyicisi) için kullanılan anatomik terim)
suprakondiler :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ condylus (kondil, eklem çıkıntısı) (con (ile, birlikte, beraber) + dylus
(yuvarlak çıkıntı, knob) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir
kemiğin kondilinin (eklem yapan çıkıntısının) üzerinde yer alan (özellikle
humerus suprakondiler kırıkları gibi klinik durumlarda kullanılan anatomik
terim)
supralevator :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ levare (yükseltmek, kaldırmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) * bir “levator”
kasının veya levator ani kas kompleksinin üstünde yer alan (özellikle pelvik
anatomi ve abse/boşluk tariflerinde kullanılan bölgesel anatomik terim)
supramarjinal :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ margo, margin (kenar, keskin kenar, kıyı) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * bir yapının kenarının veya sınır çizgisinin üstünde yer alan
(özellikle beyin korteksinde supramarjinal girus gibi anatomik yapıların
adlandırılmasında kullanılan terim)
supramoleküler :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ moles (kütle) + cula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* tek tek moleküllerden daha büyük ölçekte, moleküller arasındaki kovalent
olmayan etkileşimlerle oluşan düzenli yapı ve sistemlerle ilgili olan,
moleküllerüstü
supranükleer :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ nucleus (çekirdek, tohum, tane) (nux, nucis (sert kabuklu meyve, ceviz) +
leus (ile ilgili, -a ait) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hücre
çekirdeğinin (nükleus) üstünde veya nükleer düzeyin üzerinde yer alan
(nörolojide özellikle “supranükleer felç” gibi beyin sapı üstü motor kontrol
merkezlerini ilgilendiren hastalıkları tanımlayan terim)
supraorbital :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ orbis (daire, halka, yörünge), orbita (yörünge, çukur) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * göz çukurunun (orbita) veya kaş kemiğinin üstünde yer
alan (özellikle supraorbital sinir, damar veya kemik çıkıntısı gibi anatomik
yapıları tanımlayan terim)
suprarenal :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ renalis (böbrekle ilgili) (renes (böbrek) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * böbreğin üzerinde yer alan (özellikle adrenal (böbreküstü) bezler
için kullanılan anatomik terim (suprarenal gland = böbreküstü bezi) )
supraskapular : lat.
* supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) +
scapula (omuz küreği, kürek kemiği) + aris (ile ilgili, -a ait) * kürek
kemiğinin (skapula) üstünde yer alan (özellikle supraskapular sinir, arter veya
çentik gibi anatomik yapıları tanımlayan terim)
supraspinal :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ spina (çıkıntı, diken; omurga, omurilik) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * omurga veya kemik üzerindeki spina (çıkıntı) yapısının üstünde yer
alan
supraspinatus :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ spina (çıkıntı, diken; omurga, omurilik) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım
eki) * kürek kemiğinin spina scapulae’sinin üstünde yer alan; omuz eklemini
stabilize eden ve kolun abduksiyon hareketinin ilk 15°’sinde görev alan rotator
manşet kası (m. supraspinatus)
supraspinöz :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ spina (çıkıntı, diken; omurga, omurilik) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) *
omurların spina (dikensi çıkıntı) yapılarının üstünde yer alan
suprasternal :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ sternum (göğüs kemiği) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * göğüs
kemiğinin (sternum) üstünde yer alan
supratentorial :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ tentorium (çadır, örtü; beyincik çadırı; dura mater kıvrımı) (tendere
(germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek) + or (-cı, yapan, eden eki) +
ium (isim yapım ve yer eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) * beyinde tentorium
cerebelli’nin (beyincik çadırı) üstünde yer alan; özellikle serebral
hemisferleri kapsayan ve supratentorial tümör, kanama gibi nörolojik
sınıflamalarda kullanılan anatomik terim
supratonsil :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ tonsil (bademcik) * bademciklerin (tonsilla palatina) üstünde yer alan
supratonsiller fossa :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ tonsil (bademcik) + aris (ile ilgili, -a ait) + fodere (kazmak), fossa
(kazılmış çukur, hendek, oyuk, boşluk) * bademciğin (tonsilla palatina) üst
kısmında yer alan, peritonsiller boşlukla ilişkili olan küçük anatomik çukur
supraval :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ valvula (küçük kapak, kapakçık) (valva (kapı kanadı, kapak) + ulus, ula
(küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * bir kapakçığın, özellikle kalp
kapağının üst tarafında yer alan; kapak üstüne ait olan (örn. supravalvüler
aort darlığı)
supraventriküler :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ ventriculus (küçük karın, mide, karıncık) (venter (karın, mide) + culus
(küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * ventrikül (karıncık) üstü,
ventrikülün üstünde yer alan; özellikle kalpte karıncıklardan kaynaklanmayan,
atriyum veya AV düğüm kökenli ritim ve iletim bozukluklarını tanımlayan terim
(örn. supraventriküler taşikardi)
supraversiyon :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ versio (dönme, dönüş, rotasyon, dönüşüm, yönelim, çevrim) (vertere (dönmek,
çevirmek, döndürmek, yönelmek) + tio (isim yapım eki) ) * her iki gözün
birlikte yukarı doğru bakış hareketi; gözlerin eş zamanlı yukarı deviasyonu
supravesikal :
lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında)
+ vesica (baloncuk, torba, kese; mesane, idrar torbası, sidik torbası) + alis
(ile ilgili, -a ait) * mesanenin (idrar torbası) üstünde yer alan; mesane üstü
bölgeye ait olan
supremum :
lat. * superus (yukarıda bulunan), supremus (en üstte olan, en yüksek), super
(üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + emum (isim yapım eki) *
en üst nokta, en yüksek değer; matematikte bir kümenin tüm elemanlarından büyük
veya eşit olan en küçük üst sınır (en küçük majorant)
suprese :
lat. * supprimere (aşağı bastırmak, durdurmak) (sub (alt, alta, altından,
aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) +
premere, primere (basmak, bastırmak, baskılamak, sıkıştırmak, durdurmak)
suppressus (bastırılmış, baskılanmış, durdurulmuş, engellenmiş) * aşağı
bastırılmış; bastırılmış, engellenmiş, baskılanmış, faaliyet veya işlevi
azaltılmış veya durdurulmuş durumda olan (örneğin immünsuprese hasta =
bağışıklık sistemi baskılanmış hasta)
supresör :
lat. * supprimere (aşağı bastırmak, durdurmak) (sub (alt, alta, altından,
aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + primere
(basmak, bastırmak, baskılamak, sıkıştırmak, durdurmak) suppressus
(bastırılmış, baskılanmış, durdurulmuş, engellenmiş) + or (-cı, yapan, eden
eki) * baskılayıcı, baskılayan; bir işlevi, tepkiyi veya etkinliği baskılayan
unsur; özellikle immünolojide, genetikte ve farmakolojide baskılayıcı etki
gösteren (hücre, gen veya madde)
supressibl :
lat. * supprimere (aşağı bastırmak, durdurmak) (sub (alt, alta, altından,
aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) +
premere, primere (basmak, bastırmak, baskılamak, sıkıştırmak, durdurmak)
suppressus (bastırılmış, baskılanmış, durdurulmuş, engellenmiş) + ibilis
(olabilir, yapılabilir, mümkün eki) * baskılanabilen, engellenebilen, durdurulabilen
supresyon :
lat. * supprimere (aşağı bastırmak, durdurmak) (sub (alt, alta, altından,
aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + primere
(basmak, bastırmak, baskılamak, sıkıştırmak, durdurmak) suppressus
(bastırılmış, baskılanmış, durdurulmuş, engellenmiş) + sio (isim yapım eki) *
baskılama; bir işlevin, belirtinin veya tepkinin baskılanması, azaltılması veya
ortadan kaldırılması; örneğin immün supresyon (bağışıklığın baskılanması)
supya :
gre. * sepia, supia (mürekkep balığı); souvia (mızrak, şiş, çöp, uzun çubuk) *
mürekkep balığı; badem içi, kavun çekirdeği gibi tohumlardan yapılan boza
kıvamında bulamaç; pirincin sıcak suda bir müddet bekletilip yumuşamasından
sonra taş değirmenlerde veya havanda öğütülüp çok ince süzgeç veya tülbentten
geçirilerek elde edilen kremsi kıvamdaki yiyecek
sur :
ara. * savvere (şekil vermek, tasvir etmek, yapılandırmak), suret (şekil,
biçim, form), surat (yüz, çehre), sur (tasvir, yapı) * kale, yapı, şekil; boru,
sure (Kur'an'ın ayetleri içeren 114 bölümünden her biri) (sure, sûr, Sicher
(saldırıya karşı güvenli, emin) (ing., fra., alm.) syringe, seringue (tüp,
boru, şırınga) (ing., fra.) )
sur :
ara. * sur (kale duvarı, yüksek yapı) * Diyarbakır’ın bir ilçesi
sur :
gre., ara. * syrinx, surinx (tüp, boru; panflüt; boru biçimli nesne, kanal)
(gre.); savara (seslenmek, ses çıkarmak; eğmek), sur (ses çıkaran eğri boru)
(ara.) * ses çıkarmaya yarayan boynuz şeklinde boru, borazan (syringe, seringue
(sıvı emmeye veya zerk etmeye yarayan, ucu ince olan veya ucunda iğne olan
boru, şırınga (tür.) )
sur :
gre., ara. * syrinx, surinx (tüp, boru; panflüt; boru biçimli nesne, kanal)
(gre.); savara (seslenmek, ses çıkarmak; eğmek), sur (ses çıkaran eğri boru)
(ara.) * ses çıkarmaya yarayan boynuz şeklinde boru, borazan (syringe, seringue
(sıvı emmeye veya zerk etmeye yarayan, ucu ince olan veya ucunda iğne olan
boru, şırınga (tür.) )
suradik :
ara. * suradik (büyük çadır, otağ, kuşatan örtü, perde; duvar) * hükümdar veya
ordu için kurulan büyük çadır; kuşatan perde, örtü veya engelleyici yapı
(mecazi)
surahi :
ara. * saraha (saflaşmak, şeffaflaşmak, berraklaşmak, kristalleşmek), surah
(saf, şeffaf, berrak, kristal) + i (ile ilgili, -a ait) * su veya içecekleri
koymaya ve dökmeye yarayan, genellikle dar ağızlı ve kulplu cam/seramik kap,
karaf, su kabı, testiye benzer kulplu kap
surantrene :
fra. * surentraîné (aşırı antrenmanlı; overtrained) (sur (yukarıda, üst, üstte,
üstünde, üzerinde, aşırı) + entraîner (eğitmek, antrenman yaptırmak) (en (iç,
içe, içine) + traîner (çekmek, sürüklemek; eğitmek, yetiştirmek) ), traîné
(çekilmiş, sürüklenmiş, eğitilmiş, yetiştirilmiş) ) (fra.) * aşırı antrenmana
bağlı olarak performansı düşen, fizyolojik ve psikolojik olarak tükenmiş durum,
overtraining sendromu
surat :
ara. * savvere (şekil vermek, tasvir etmek, yapılandırmak), sur (tasvir, yapı),
suret (şekil, biçim, form) * yüz, çehre, görünüş, şekil, biçim, form, suret
sure :
ara. * savvere (şekil vermek, tasvir etmek, yapılandırmak), sur (tasvir, yapı),
suret (şekil, biçim, form) * yapı, oluşum; şekil, boru; kale; Kur'an'ın,
ayetlerden oluşan 114 bölümünden her biri (sure, sûr (saldırıya karşı güvenli,
emin) (ing., fra.), syringe, seringue (tüp, boru, şırınga) (ing., fra.) )
suret :
ara. * savvere (şekil vermek, tasvir etmek, yapılandırmak), sur (tasvir, yapı),
suret (şekil, biçim, form) * yapı, oluşum; şekil, boru; kale; Kur'an'ın,
ayetlerden oluşan 114 bölümünden her biri (sure, sûr (saldırıya karşı güvenli,
emin) (ing., fra.), syringe, seringue (tüp, boru, şırınga) (ing., fra.) )
surface :
lat., fra. * superficies (üst yüzey) (super (üzerinde, yukarıda, üstte,
üstünde, üstün, yüksek) + face, facies (yüz, surat, görünüş, ifade; biçim,
şekil) ) (lat.); surface (yüzey, satıh) (fra.) * bir cismin dış sınırını oluşturan
görünür dış yüzey; fiziksel veya geometrik olarak bir nesnenin en dış katmanı
veya temas yüzeyi, yüzey, satıh
surfaktan :
lat. * superficies (üst yüzey) (super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde,
üstün, yüksek) + face, facies (yüz, surat, görünüş, ifade; biçim, şekil) ) +
activus (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek,
gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş,
eylenmiş) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.); surfactant (yüzey
aktif madde) (fra.) * iki farklı ortam arasındaki yüzey gerilimini azaltan,
özellikle akciğer alveollerinde sıvı tabakasının gerilimini düşürerek çökmesini
(atelektazi) engelleyen (biyolojik veya sentetik madde)
surgeon :
gre. * kheir, kheri (el) + ergon (iş, çalışma) (gre.); chirurgien (fra.);
surgeon (ing.) * cerrahi operasyon yapan hekim; hastalıkları ve yaralanmaları
ameliyat yoluyla tedavi eden tıp uzmanı, cerrah, operatör
surinam :
lok. * surinen (kabile adı) + am, ama (akarsu, ırmak, nehir, nehir ağzı) *
kuzeyde Atlas Okyanusu’na kıyısı olan, batısında Guyana, doğusunda Fransız
Guyanası, güneyinde Brezilya bulunan Güney Amerika ülkesi
suriye :
asu., gre., ara. * assur, syroi, sar (prens) (asu.), kyros, kurus (efendi,
hükümdar) (gre., far.) + iye (yeri, ülkesi, mekanı) (ara.) * Doğu Akdeniz ve
Levant'ta yer alan, batıda Akdeniz, kuzeyde Türkiye, doğu ve güneydoğuda Irak,
güneyde Ürdün ve güneybatıda İsrail ve Lübnan ile sınırlanan ve 14 vilayetten
oluşan bir Batı Asya ülkesi
surp :
erm. * surp (aziz, saygın, kutsal) * Hristiyanlıkta “aziz” anlamına gelen;
kutsallık ifade eden sıfat ve unvan (örneğin Surp Krikor = Aziz Krikor, Surp
Takavor kilisesi (İstanbul/Kadıköy) )
surplus :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + plus (çok,
daha, daha çok, fazla, artı, ilave, ek) * ihtiyaçtan fazla olan miktar; üretim,
gelir veya stokta artı kalan kısım, fazlalık, artık
surrogate :
lat. * surrogatus (yerine konmuş, ikame edilmiş, vekil) (sub (alt, alta,
altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru)
+ rogare (sormak, talep etmek; resmi olarak görevlendirmek) + atus (geçmiş
zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); surrogate (ing.) * birinin yerine geçen,
onun görevini veya rolünü üstlenen kişi veya şey; vekil, ikame, yedek, yerine
geçen, yerini tutan alternatif (örneğin surrogate mother = taşıyıcı anne) )
suruç :
aram., ara. * seruğ (yücelik, aydınlık, ışık, fener) (aram.); serc, sarc (binek
hayvanlarının (at, deve vb.) sırtına konulan, deri, tahta ve demirden yapılan,
üzerine oturmaya veya yük taşımaya yarayan kolanlı yapı, eyer), sarrac (eyerci,
eyer yapan), suruc (ç.) (ara.) * Şanlıurfa'nın bir ilçesi
surur :
ara. * serir (taht, üstüne çıkılacak yer) * divanlar, koltuklar, üstünde
olunanlar (sur (üst, yukarı, üstünde), surplus (fazlalık) (ing., fra.) )
survey :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + videre
(görmek) (lat.); surveiller (gözetmek, gözlemek, gözlemlemek, kontrol etmek,
yakından takip etmek) (sur (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek)
+ veiller (izlemek, gözlemek, gözetmek) ), surveillé (gözleme, gözetme, izleme)
(fra ); survey (ing.) * bir alanı, durumu veya topluluğu sistemli şekilde
incelemek, ölçmek ve değerlendirmek, yüzey/alan ölçümü gerçekleştirmek; anket
yapmak
survival :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + vivere
(yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak) + alis (ile ilgili, -a ait)
(lat.) survival (hayatta kalma) (ing.) * tehlike, kriz veya zor koşullara
rağmen yaşamını sürdürme durumu, hayatta kalma, diri kalma, canlı kalma,
varlığını devam ettirme
surya :
san. * surya (güneş, ışık veren gök cismi) * Hint mitolojisinde güneşin
tanrısal kişileştirilmiş hali; yaşam, ışık, sağlık ve enerji kaynağı olarak
kabul edilen güneş tanrısı
susak :
tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir
sıvı) + ak (sıfat yapım eki) * susayan, susamış; su kabağı maşrapa; aptal, saf,
çevreye karşı ilgisiz, şaşkın veya saf kimse
susam :
aka., gre. * samassammu (yağ bitkisi, bitki yağı) (samas (yağ) + sammu (ot,
bitki, ilaç) ) (aka.); sesamon (gre.) * Pedaliaceae (Susamgiller)
familyasından, sıcak iklimlerde yetişen, boyu 60 cm.yi bulabilen, yağı
çıkarılan küçük tohumlu bitki (Sesamum indicum) ve bu bitkinin yağlı tohumları;
mutfakta ve yağ üretiminde kullanılan besin
susamak :
tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir
sıvı) + sa (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * su ihtiyacı olmak, su
içmeye ihtiyaç duymak
suskun :
tür. * sus (ses çıkarmamak, konuşmayı kesmek, sessizleşmek) + kun (sıfat yapım
eki) * susan, sessiz, konuşmayan, ses çıkarmayan
susmak :
tür. * sus (ses çıkarmamak, konuşmayı kesmek, sessizleşmek) + mak (fiil mastar
eki) * ses etmemek, konuşmamak, sesi durdurmak, sesi kesmek, ses çıkarmayı
durdurmak (cease (durdurmak, kesmek), scissors (makas) (ing.), cesser
(durdurmak, kesmek), ciseaux (makas) (fra.) )
susmar :
far. * susmar (kertenkel, iri sürüngen) * Lacertilia (kertenkelegiller),
reptilia (sürüngenler) ve squamata (pullular) familyalalarından olan, okyanus
ada zincirinin yanı sıra Antarktika hariç tüm kıtalarda yaşayan çok fazla türü
olan, yaygın bir pullu parafiletik sürüngen grubukertenkele, keler
suspiria :
lat. * suspirium (iç çekiş, derin nefes, içten gelen ah) (sub (alt, aşağı,
aşağıdan, içten) + spirium (nefes alma, soluma, üfleme) (spirare (nefes almak,
solumak, üflemek) + ium (isim yapım eki) ) + ia (isim yapım ve çoğul eki) *
genellikle keder, özlem veya bastırılmış duyguların ifadesi olarak ortaya çıkan
derin iç çekişler, içten gelen soluklanmalar
suspus :
tür. * sus (ses çıkarmamak, konuşmayı kesmek, sessizleşmek) + pus (kapanmak,
büzülmek; sessizce çekilmek, sinmek, pısmak) * konuşmayan, sessizliğe bürünmüş,
içine kapanmış; mecazen üzgün, çekingen veya tepkisiz halde bulunan
susta :
lat., ita. * substare, sostare (durmak, duraklamak) (sub (alt, alta, altından,
aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + stare
(durmak, dikilmek, ayakta durmak, daim olmak, devam etmek, kalmak) ) (lat.);
substa, sosta (durma, duraklama) (lat., ita.) * köpeğin arka ayakları üzerinde
durması eylemi
sustained release :
lat., ing. * sustinere (dayanmak, taşımak, sürdürmek, devam ettirmek) (sub
(alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan
yukarıya doğru) + tenere (tutmak, elinde bulundurmak) ) + re (yeniden, tekrar,
geri) + laxare (gevşetmek, yumuşatmak, serbest bırakmak, salmak) (laxus
(gevşek, yumuşak) + are (fiil mastar eki) ) (lat.); sustained (sürdürülmüş,
devam ettirilmiş) (sustain (sürdürmek, devam ettirmek) + ed (geçmiş zaman fiil
eki) ) + release (salmak, serbest bırakmak; salım, bırakım, serbest bırakma)
(ing.) * ilacın etken maddesinin vücutta hızlı değil, kontrollü ve uzun süre
boyunca yavaş yavaş salınmasını sağlayan farmasötik dozaj formu (uzatılmış
salım, kontrollü salım)
sustanon :
ing. * sustained (uzatılmış salım) + anon (ticari/kimyasal adlandırma eki) *
kas içine enjekte edilen, farklı ester formlarındaki testosteronların
karışımından oluşan, vücutta uzun süreli hormon salımı sağlayan, dört farklı
tesosteron esteri (testosteron propiyonat (C19H28O2), testosteron
fenilpropiyonat (C28H36O3), testosteron izokaproat (C24H36O3), testosteron
dekanoat (C29H46O3) ) içeren, testosteron replasman tedavisinde kullanılan
anabolik-androjenik preparat
susurluk :
tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir
sıvı) + sığır (evcil büyükbaş hayvan) + lık (isim yapım eki) * Balıkesir’in bir
ilçesi (bölgenin su kaynaklarının bolluğundan ve geçmişte çok sayıda su
sığırının yetiştirilmesinden)
susuz :
tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir
sıvı) + suz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * Kars’ın bir ilçesi
suş :
lat., fra. * stirps (kök, soy, nesil) (lat.); souche (kök, soy, nesil; çizgi,
hat; koçan) (fra.) * aynı mikroorganizma türü içinde genetik olarak ayırt
edilebilen alt grup; bakteriler, virüsler veya mantarlarda belirli özellikler
(virülans, direnç vb.) açısından farklılık gösteren “alt tip” (örneğin
influenza virüs suşu)
suşehri :
tür., far. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan
içilebilir sıvı) (tür.) + şehr (il, kent) (far.) + i (iyelik eki) (tür.) *
Sivas’ın bir ilçesi
suşi :
jap. * sahi, sushi (delici, saplanıcı) (su (sirke) + meshi, shi (pirinç) *
sirkeyle tatlandırılmış pirincin üzerine çiğ veya pişmiş deniz ürünleri, sebze
vb. konularak hazırlanan Japon mutfağı yemeği, sirke ile tatlandırılmış pirinç
sutaşı :
fra. * soutache (süs şeridi, kordon işlemeciliği şeridi) * giysi ve tekstil
süslemelerinde kullanılan, kıvrımlı desenler oluşturmak için kumaşa dikilen
ince dekoratif şerit/kordon; özellikle üniforma ve haute couture işlemelerinde
kullanılan süsleme tekniği ve malzemesi
sutopu :
tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir
sıvı) + top (yuvarlak, küre biçiminde; genellikle oyun, spor, atış veya savunma
amaçlı kullanılan sert, dolu veya boş cisim) + u (iyelik eki) * havuzda iki
takım arasında oynanan, topu elle paslaşarak rakip kaleye atma esasına dayanan
su spor oyunu
sutra :
san. * sutra (ip, kordon, bağ; yasa, ilke, kural, metin; dizin, kılavuz,
rehber, öğreti, doktrin) (siv (dikişle bağlamak) + tra (isim yapım eki) *
Hinduizm, Budizm ve Jainizm’de öğretinin özlü ve kısa formüller halinde
verildiği metin türü; bağlayıcı ip, öğretiyi birleştiren kısa kural/metin
sutur :
ara. * satara (yazmak, çizmek, satırlamak), satr (satır, yazı satırı, yazı
sırası, yazı hattı; sıra halinde dizilmiş çizgi) * yazıda birbiri ardınca
sıralanan satırlar, yazı sıraları, çizgiler, hatlar
sutyen :
lat., fra. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya;
altından, aşağıdan yukarıya doğru) + tenere (tutmak, elinde bulundurmak)
(lat.); sous (alt, altında, aşağıda) + tenir (tutmak, elde bulundurmak;
sürdürmek), tien (tutan, elinde bulunduran, sürdüren) (fra.) * kadın
göğüslerini desteklemek ve şekillendirmek için kullanılan iç giyim ürünü,
sütyen, göğüs desteği
suud :
ara. * sa’ida (yükselmek, çıkmak, yukarı çıkmak) * yükselmiş, yukarı çıkmış,
derecesi artmış; mübarek yıldızlar
suudi arabistan :
ara. * suud (yükselmiş, yukarı çıkmış, derecesi artmış) + i (ile ilgili, -a
ait) + arab (Arap halkı) (ara.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan,
ülke) (far.) * Asya'nın güneybatısında, Arap Yarımadası'nın büyük bölümünü
kaplayan; kuzeyde Ürdün, Irak ve Kuveyt, doğuda Katar, Birleşik Arap
Emirlikleri ve Basra Körfezi, güneydoğuda Umman, güneyde Yemen, batıda ise
Kızıldeniz ile çevrili devlet
suur :
ara. * sa’ira (alevlenmek, kudurmak, coşmak) * akli dengenin bozulması,
çılgınlık veya kudurmuşçasına taşkın davranış; mecazen aşırı öfke ve kontrolsüz
coşkunluk, çılgınlık, delilik; kuduzluk nöbeti, taşkınlık
suut :
ara. * saʿaṭa (burundan ilaç vermek, burna çekmek) * burun yoluyla alınan ilaç,
toz veya tütün; enfiye, buruna çekilen madde
suva :
ara. * sava (tartmak, ölçmek, eşitlemek, düzlemek) * su ölçmeye yarayan
kap/ölçek; su içmek için kullanılan kap, maşraba; uygun
suva :
fij. * suva (yerleşim, köy, yaşam alanı) * Fiji’nin başkenti
suvare :
lat., fra. * serus (geç, akşam vakti) (lat.); soirée (akşam toplantısı, davet,
gece etkinliği) (soir (akşam) + ée (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (fra.) *
akşam saatlerinde yapılan sosyal etkinlik, davet, müzikli veya kültürel buluşma,
akşam eğlencesi/toplantısı
suvarmak :
tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir
sıvı, H2O) + ar (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hayvana su vermek
veya su içirmek
suvat :
tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir
sıvı, H2O) + vat (yer eki) * su içilen yer, sulak alan; hayvanların su içtiği
yalak/çeşme başı, hayvanların su içtiği yer; özellikle kırsal alanlarda veya
yaylalarda hayvanlar için yapılmış su içme alanı, yalak veya suluk çevresi
suver :
ara. * savvere (şekil vermek, tasvir etmek, yapılandırmak), sure (tasvir,
yapı), suret (şekil, biçim, form) * sureler, yapılar, oluşumlar; kaleler,
şekiller, borular; Kur'an'ın, ayetlerden oluşan 114 bölümünden her biri
suveyda :
ara. * esved (siyah, kara), sevda (siyah şey, kara şey) * küçük siyah şey,
siyah nokta, kara benek; kalbin karanlık ama kutsal noktası, ilahi sevgiyle
yanan nokta, gaybın keşfedildiği mahal, ilahi nurların tecelli ettiği siyah
nokta, kalbin iç noktası, kalbin özü, kalbin en derin noktası, kalbin iç
karanlığı (mecazi)
suyla :
tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir
sıvı, H2O) + la (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Türk-Altay mitolojisinde
insanları koruyan, yaşamlarındaki değişiklikleri Ülgen’e bildiren ve bazı
anlatılarda yazgı/koruyuculuk işlevi taşıyan ruhsal varlık veya tanrısal
yardımcı figür
suyolu :
tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir
sıvı, H2O) + yol (bir yerden bir yere gitmek için iz, geçit, ilerleme hattı,
güzergah) + u (iyelik eki) * suyun akması, taşınması veya dağıtılması için
açılmış kanal, ark, mecra veya tesis hattı; ayrıca mimari ve süslemede
kıvrımlı, akış çizgisi görünümündeki bezeme motifi adı
suzan : far.
* suzidan (yakmak, yanmak), suzan (yakıcı, yanan) * yanan, yakıcı, ateşli;
gönül yakıcı, tutkulu, hararetli
suz-i dil :
far. * suz (yanma, ateş, yakıcı ateşlenme) + i (tamlama eki) + dil (kalp,
yürek, gönül) * Türk musikisinde Zirgüleli Hicaz makamı dizisinin Hüseyni
Aşiran perdesine göçürülmesiyle (transpoze edilmesiyle) elde edilen, genellikle
tiz seslerden pes seslere doğru inici bir karaktere sahip, durağı Hüseyni
Aşiran perdesi olan bir makam
suz-i dilara :
far. * suz (yanma, ateş, yakıcı, ateşlenme) + i (tamlama eki) + dil (kalp,
yürek, gönül) + ara (süsleyen) * Türk musikisinde, Osmanlı padişahı ve bestekar
III. Selim tarafından ilahi aşk temasıyla oluşturulmuş olan, iki farklı majör
dizinin birleşmesiyle meydana gelen bir Türk musikisi makamı
suz-i nak :
far. * suz (yanma, ateş, yakıcı, ateşlenme) + i (tamlama eki) + nāk (…lı, …le
dolu) * Türk musikisinde Hicaz makamının daha sert veya Hicazkar makamının daha
yumuşak ve duygusal bir hali olan, yerindeki (Rast perdesindeki) Rast
beşlisine, tiz tarafta Neva perdesi üzerine bir Hicaz dörtlüsünün eklenmesiyle
oluşan, karar perdesi Rast olan bir makam
suziş :
far. * suz (yanma, ateş, yakıcı ateşlenme) + iş (isim yapım eki) * yanma,
yakma, yakılma, iç acısı, gönül yanışı, büyük acı, yürek sızısı; tesir, tesir
etme, etki yapma
suziş-i nihan :
far. * suz (yanma, ateş, yakıcı ateşlenme) + iş (isim yapım eki) + i (tamlama
eki) + nihadan (saklamak, gizlemek), nihan (saklı, gizli) * için için yanma,
gizli yanma
süb :
ara. * seb’a (yedi) * Yedide bir;
sübai :
ara. * seb’a (yedi) + i (ile ilgili, -a ait) * yedi harfli, yedili
sü'ban :
ara. * sa’aba (akmak, taşmak, hızla yayılmak; kıvrılarak ilerlemek) + an (sıfat
yapım eki) * büyük yılan, ejderha
sübap :
fra. * soupape (valf, basıncı düzenleyen kapakçık) (souper, soupirer (nefes
vermek, dışarı çıkarmak, tahliye etmek) + ape (isim yapım eki) ) * sıvı veya
gazın bir yönde geçişini sağlayan veya akışını açıp kapatarak düzenleyen
mekanik kapakçık, valf düzeneği
sübat :
ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak,
doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak,
yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan,
değişmez, değişmeyen, hareketsiz) * birlikler, bölükler, kollar halinde
düzenlenmiş topluluklar, cemaatler
sübat :
ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak,
doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak,
yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan,
değişmez, değişmeyen, hareketsiz), sebt (durma, kalıcı olma, sabitlenme,
hareketsiz olma) * derin uyku, uyuşukluk, kesilme; istirahat hali
sübek :
tür. * sübek (kuş gagası biçimli çıkıntı; emzik ağzı, oluk ucu; ağız) *
kapların su akıtılan gagamsı ağzı, musluk veya testi emziği; bazı ağızlarda
küçük çıkıntı, meme/emzik ucu; bebeklerin idrarını beze bulaştırmadan dışarı
akıtmaya yarayan ahşap veya camdan yapılmış aparat
sübhan :
ara. * sebbeha (övmek, yüceltmek; noksan sıfatlardan arındırmak) + an (sıfat
yapım eki) * üstün, yüce, daima en üstte olan
sübhanallah :
ara. * subhan (üstün, yüce, daima en üstte olan ) (sebbeha (övmek, yüceltmek;
noksan sıfatlardan arındırmak) + an (sıfat yapım eki) ) * Yüce Allah; hayret,
takdir veya ibadet ifadesi olarak “Allah kusurdan uzaktır, ne yücedir!”
anlamında kullanılan dini zikir ve ünlem
sübjektif :
lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından,
aşağıdan yukarıya doğru) + jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + tum (isim
yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) * bireyin kendi duygu, düşünce ve
algılarına bağlı olan; nesnel ölçütlerden ziyade kişisel değerlendirmeye
dayanan, kişiden kişiye değişebilen, süjesel, öznel
sübjektivist :
lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından,
aşağıdan yukarıya doğru) + jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + tum (isim
yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) + ista (-cı, yapan, eden eki) *
bilgiyi, değeri veya gerçeği öznenin bilincine, algısına ve kişisel yaşantısına
dayandıran görüşü benimseyen kimse, öznelci
sübjektivite :
lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından,
aşağıdan yukarıya doğru) + jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + tum (isim
yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum eki) *
bilginin, yargının veya deneyimin özneye (bireyin bilinç ve algısına) bağlı
olma durumu; nesnellikten farklı olarak kişisel algı ve yorumlara dayanan
özellik, öznellik
sübjektivizm :
lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından,
aşağıdan yukarıya doğru) + jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + tum (isim
yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım, durum, akım,
öğreti, doktrin eki) * bilgiyi, doğruluğu veya değeri bireyin öznel bilincine,
algısına ve deneyimine dayandıran felsefi görüş; nesnel gerçekliğin
bağımsızlığını reddeden veya ikincil gören yaklaşım, öznelcilik
süblim :
lat. * sublimis (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya;
altından, aşağıdan yukarıya doğru) + limen (eşik, sınır), limare (zımparalamak,
düzeltmek, pürüzsüz hale getirmek) + is (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki)
(lat.); sublime (fra.) * yüce, yüksek; havaya yükselmiş; çok yüce, üstün,
görkemli, yüksek, hayranlık uyandıran
süblimasyon :
lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından,
aşağıdan yukarıya doğru) + limen (eşik, sınır), limare (zımparalamak,
düzeltmek, pürüzsüz hale getirmek) + tio (isim yapım eki) * bir maddenin ısı
alarak sıvı hale geçmeden doğrudan katı halden gaz haline geçmesi; psikolojide
ise ilkel dürtülerin toplumsal olarak kabul edilebilir, daha yüksek düzeyli
etkinliklere dönüştürülmesi
sübliminal :
lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından,
aşağıdan yukarıya doğru) + limen, limin (eşik, sınır) + alis (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * bilincin algı eşiğinin altında kalan, fark edilmeyen ama
zihinsel/psikolojik etkiler oluşturan, algılanmadan bilinçaltını etkileyen
sübstans :
lat. * substantia (öz, cevher, varlığın temeli) (sub (alt, alta, altından,
aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + stare
(durmak, dikilmek, ayakta durmak, daim olmak, devam etmek, kalmak) + entia
(isim yapım ve durum eki) ) (lat.); substance (fra.) * öz, cevher, varlığın
temeli; bir şeyin altında duran, onu var kılan temel; madde (kimyada)
sübstitüsyon :
lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından,
aşağıdan yukarıya doğru) + statuere (yerleştirmek, konumlamak, kurmak, tesis
etmek, oluşturmak) + tion (isim yapım eki) * bir şeyin yerine başka bir şeyi
koyma, değiştirme, yer değiştirme, yerine koyma, ikame etme
sübur :
ara. * sabara, sebere (kesilmek, tükenmek, yok olmak, helak olmak) * kesilme,
tükenme, yok olma, helak olma, tamamen ortadan kalkma
sübut :
ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak,
doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak,
yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan,
değişmez, değişmeyen, hareketsiz), isbat (bir şeyin doğruluğunu, gerçekliğini
veya varlığını kanıtlama, delille ortaya koyma, ispat) * bir şeyin
gerçekliğinin ortaya çıkması, ispat edilmesi; kesinleşme ve sabit olma hal,
kanırlanma, doğrulanma, sabit olma, ispat, delillenme, gerçekleşme
sübül :
ara. * sebele (yol yapmak, akmak, serbest bırakmak), sebil (yol, güzergah,
akış; karşılık beklenmeden halka ücretsiz su dağıtılan, genellikle yol
kenarlarında veya cami duvarlarında bulunan küçük yapı veya hayır kurumu;
karşılıksız verilen şey, bağışlanan nimet (mecazi) ) * yollar, caddeler,
güzergahlar, akışlar, sebiller
sübvanse :
lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan
yukarıya doğru) + venire (gelmek), vent (gelmiş) * yardım edilmiş,
desteklenmiş; parasal katkı sağlanmış, mali destek verilmiş, finanse edilmiş
sübvansiyon :
lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından,
aşağıdan yukarıya doğru) + venire (gelmek), vent (gelmiş) + tio (isim yapım
eki) * devletin veya bir kurumun belirli sektörlere, ürünlere veya hizmetlere
mali destek sağlaması; fiyatları düşürmek, üretimi teşvik etmek veya sosyal
dengeyi korumak amacıyla verilen karşılıksız ekonomik yardım; parasal katkı
sağlama, mali destek verme, finanse etme
sübyan :
ara. * sabiy (çocuk, oğlan) * çocuklar, oğlanlar
sübye :
gre. * sepia, supia (mürekkep balığı); souvia (mızrak, şiş, çöp, uzun çubuk) *
mürekkep balığı; badem içi, kavun çekirdeği gibi tohumlardan yapılan boza
kıvamında bulamaç; pirincin sıcak suda bir müddet bekletilip yumuşamasından
sonra taş değirmenlerde veya havanda öğütülüp çok ince süzgeç veya tülbentten
geçirilerek elde edilen kremsi kıvamdaki yiyecek
sübye arma :
gre., lat. * sepia, supia (mürekkep balığı) (gre.) + arma (gereç, donanım,
silah, zırh; bir devlete, bir topluluğa, bir kente, bir aileye, bir kimseye
özgü olan simge) (lat.) * yelkenli teknelerde direkler üzerinde kare (seren)
yelkenlerin bulunmadığı, yelkenlerin geminin omurga doğrultusuna paralel
(boyuna) olacak şekilde yerleştirildiği kabasorta armanın zıttı olan arma tipi
sücud :
ara. * sacada (yere kapanmak, dizler üstüne çöküp yüz üstü yere kapanmak,
eğilmek, secde etmek, boyun eğmek, alçalmak), mescid (yere kapanma yeri, secde
yeri, ibadet yeri, namazgah) * ibadet sırasında alnı yere koyarak yapılan secde
hali; tam teslimiyet, saygı ve itaat ifadesi olarak fiziksel ve sembolik eğilme
eylemi, secde; İslam’da namazın temel unsurlarından biri olan yere kapanma
durumu
sücut :
ara. * sacada (yere kapanmak, dizler üstüne çöküp yüz üstü yere kapanmak,
eğilmek, secde etmek, boyun eğmek, alçalmak), mescid (yere kapanma yeri, secde
yeri, ibadet yeri, namazgah) * ibadet sırasında alnı yere koyarak yapılan secde
hali; tam teslimiyet, saygı ve itaat ifadesi olarak fiziksel ve sembolik eğilme
eylemi, secde; İslam’da namazın temel unsurlarından biri olan yere kapanma
durumu
süçik :
tür. * süçig (tatlı, hoş, lezzetli) * tatlı, tatlı bir madde; şarap
süeda :
ara. * saada (mutlu olmak, bahtiyar olmak, mesut olmak, talihli olmak, bahtı
açık olmak), saadet (mutluluk, bahtiyarlık), mesud (mutlu, bahtiyar), seid,
said (mutlu, bahtiyar, mesud; sevinçli, neşeli; şanslı, kutlu, uğurlu, talihli)
* mutluluğa erenler, saadeti bulanlar, kutlu, uğurlu olanlar
süet :
fra. * Suède (İsveç) * kuzu, dana veya keçi gibi hayvanların derilerinin iç
kısmının özel işlemlerle dışa dönük hale getirilmesiyle elde edilen kadifemsi,
yumuşak ve esnek bir deri türü; iç yüzü zımparalanarak kadifemsi, yumuşak bir
doku verilmiş deri türü; İsveç işi deri/eldiven
süfeha :
ara. * sefeh (zevk ve eğlenceye düşkünlük; akılsızlık, düşüncesizlik), safaha
(düşüncesiz olmak, akılsız davranmak), sefih (zevzek, zevk ve eğlenceye dalan,
zevke ve eğlenceye aşırı ölçüde düşkün kimse, akılsız, düşüncesiz) * zevzekler,
zevk ve eğlenceye dalanlar, zevke ve eğlenceye aşırı ölçüde düşkün kimseler,
akılsızlar, düşüncesizler
süfela :
ara. * safala (alçalmak, aşağıya inmek, aşağı olmak, aşağıya düşmek;
değersizleşmek), sefil (hor, alçak, aşağı, aşağılık; düşük karakterli,
ahlaksız, aşağı tabakadan; yoksul, yoksun, düşkün, safil) * horlar, alçaklar,
aşağılar, aşağılıklar, düşük karakterliler, ahlaksızlar, aşağı tabakadan
olanlar; yoksullar, yoksunlar
süfera :
ara. * sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek, elçi olarak gitmek,
elçilik etmek, temsil etmek), sefir (elçi, diplomat, gönderilmiş kişi, aracı,
haber götüren) * sefirler, elçiler, diplomatlar, gönderilmiş kişiler, aracılar,
haber götürenler
süfiks : lat.
* sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından,
aşağıdan yukarıya doğru) + figere (tutturmak, sabitlemek, bağlamak,
bitiştirmek, yapıştırmak; şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, hayal
etmek, uydurmak), fixus (tutturulmuş, sabitlenmiş, bağlanmış) * bir kelimenin
sonuna getirilen ek; dilbilgisinde yapım veya çekim işlevi gören son ek
(örneğin Türkçedeki -lik, -ci, -ler)
süfla :
ara. * safala (alçalmak, aşağıya inmek, aşağı olmak, aşağıya düşmek;
değersizleşmek), sefil (hor, alçak, aşağı, aşağılık; düşük karakterli,
ahlaksız, aşağı tabakadan; yoksul, yoksun, düşkün, safil) * aşağı, aşağılık,
alt, düşük mertebede olan (“ulya” (yüksek, yüce) kelimesinin tersi)
süfli :
ara. * safala (alçalmak, aşağıya inmek, aşağı olmak, aşağıya düşmek;
değersizleşmek), sefil (hor, alçak, aşağı, aşağılık; düşük karakterli,
ahlaksız, aşağı tabakadan; yoksul, yoksun, düşkün, safil) * aşağı, aşağılık,
bayağı, adi ve değersiz; kılıksız, hırpani, özensiz ve pis kılıklı (“ulvi”
(yüce, göksel) kelimesinin tersi)
süfliyat :
ara. * sufli (aşağı, aşağılık, bayağı, adi ve değersiz) + yat (isim yapım ve
çoğul eki) * aşağı, değersiz, bayağı veya alt düzeye ait şeyler, düşük arzular,
bayağı işler, aşağı tabakaya ilişkin hususlar; fani dünya ile alakalı işler,
dünyevi ve nefsani işler, heva ve hevese tabi olan kimselerin işleri
süfyan :
ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak,
arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), saf (temiz,
pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız) + an (ile ilgili,
-a ait) * temiz, saf, hızlı akan, duru; İslam eskatolojisinde (ahir zaman
rivayetlerinde) kıyamete yakın dönemde ortaya çıkacağına inanılan, bozgunculuk
çıkaracak, Müslüman görünümlü ancak İslam'a zarar verecek deccal karakterli
fitne hareketinin veya liderin adı
süha :
ara. * saha (yanılmak, dalgınlıkla hata yapmak, gaflet etmek, gaflete düşmek,
habersiz olmak, dalgın olmak, gözden kaçırmak, unutmak, yanılmak, dikkati
zayıflamak, fark etmemek, farkında olmamak, dalgın olmak), sehv (unutma,
dalgınlık, farkında olmama, yanılma, gözden kaçırma) * çok sönük görünen küçük
yıldız, sönük yıldız; mecazen gözün seçmekte zorlandığı şey, suha (gözle zor
seçilen, farkedilmesi güç, gafletle kaçabilecek kadar silik anlamlarından)
sühan :
far. * suhan (söz, kelam) * söz, kelam, ifade, söylem, konuşma; güzel ve etkili
söz söyleme; güzel sözlü, fasih konuşan
sühendan :
far. * suhan (söz, kelam) + dan (bilen, anlayan, sahibi, ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * söz söylemeyi bilen, güzel konuşan, kelam ustası, hatip
süheyl :
ara. * suha (çok sönük görünen küçük yıldız, sönük yıldız) + ail (küçültme eki)
* güney yarımkürede yer alan çok parlak bir yıldız, Canopus; parlak, seçkin,
yol gösteren (mecazi); erkek ismi
süheyla :
ara. * suha (çok sönük görünen küçük yıldız, sönük yıldız) + ail (küçültme eki)
+ a (dişil eki) * güney yarımkürede yer alan çok parlak bir yıldız, Canopus;
parlak, seçkin, yol gösteren (mecazi); kadın ismi
sühulet :
ara. * sahula (kolay olmak, yumuşak ve uygun olmak) * kolaylık, yumuşaklık,
elverişlilik; güçlük ve engel içermeyen durum, kolaylık ve rahatlıkla
gerçekleştirilebilme niteliği, kolaylık
sühunet :
ara. * sahana (ısıtmak, sıcak hale getirmek), sahn (ısı, sıcaklık, hararet) *
ısı, sıcak olma durumu, sıcaklık, hararet, sıcaklık derecesi (sahn, sauna,
Sauna (sauna) (ing., fra., alm.) )
süisid :
lat. * sui (kendinin, kendi) + caedere (kesmek, öldürmek), cide (öldürme, yok
etme) * bir kişinin kendi yaşamına son vermesi, kendini öldürmesi, intihar
süit :
lat., fra. * sequi (takip etmek, izlemek) (lat.); suivre (takip etmek), suite
(devam, dizi, netice) (fra.) * apartman dairesi gibi geniş, birkaç oda ve
salondan oluşan, özel döşenmiş otel katı; aynı tonda bestelenmiş çalgı
parçaları dizisi
süje :
lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından,
aşağıdan yukarıya doğru) + jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + ectus (isim
yapım eki) * ele alınan unsur, özne, konu; bilen, algılayan, düşünen ve
deneyimleyen taraf (insan bilinci)
sükara :
san., ara. * sarkara (şeker, kristal şeker) (san.); sukkar (şeker), sakara
(sarhoş olmak; aklını yitirecek derecede içki içmek), sekr (sarhoşluk,
şekerlilik) (ara.) * içki etkisiyle bilinci ve denge yetisini kaybetmiş durumda
olan kimse, sarhoş (alkol şekerden elde edilmekte olup, hipoglisemiye (düşük
şeker), ve hiperglisemiye (yüksek şeker) sebep olabilir (sugar, sucre, Zucker
(şeker) (ing., fra., alm.) )
sükkan :
ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek,
oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek,
sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek,
sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak;
kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet
eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin), teskin (dindirme, sakinleştirme,
yatıştırma, yerleştirme) * ikamet edenler, oturanlar, sakinler
sükker :
san., ara. * sarkara (şeker, kristal şeker) (san.); sukkar (şeker) (ara.) *
tatlılık veren kristal gıda maddesi, şeker
süklüm :
tür. * süklüm (büzülme, içine kapanma hâli; çökmüş duruş) * kişinin, utanma,
çekinme veya mahcup olma nedeniyle büzülmüş, eğilmiş, içine kapanmış hali
sükna :
ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek,
oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek,
sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek,
sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak;
kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet
eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin), teskin (dindirme, sakinleştirme,
yatıştırma, yerleştirme) * oturma, yerleşme, ikamet etme
sükna hakkı :
ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek,
oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek,
sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek,
sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak;
kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet
eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin), teskin (dindirme, sakinleştirme,
yatıştırma, yerleştirme), sukna (oturma, yerleşme, ikamet etme) + hak (gerçek,
doğruluk, adalet) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir kimsenin başkasına ait
bir taşınmazda yaşamaya, oturmaya dair kişisel ve sınırlı ayni hak
sükralfat :
lat. * sucrose (şeker, şekerli) (sakkharon (şeker) (gre.); saccharum (lat.) +
osus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) ) + aluminum (alüminyum) (alum, alumn,
alumen (şap, sıkılaştırıcı tuz, acı madde) + ium (element son eki) ) (lat.) +
sulphate (sülfürik asit türevi SO4²⁻)
(sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve
anyon-katyon temelli tuz eki) ) + atus, ate (asidin tuzu veya esteri eki) )
(lat.) * mide ve onikiparmak bağırsağı ülserlerinde kullanılan, mide yüzeyinde
koruyucu bir tabaka oluşturarak asit ve enzimlerin tahrişini azaltan, mukozayı
koruyucu etki gösteren ilacın etken maddesi (C12H54Al16O75S8)
sükroz :
gre., lat. * sakkharon (şeker) (gre.); saccharum (lat.) + osus (ile ilgili,
gibi, -a ait) (lat.) * glikoz + fruktozdan oluşan, halk arasında sofra şekeri
olarak bilinen disakkarit (C12H22O11)
sükse :
lat. * successus (sonuç, ardından gelen durum, ilerleme, başarı) (succedere
(ardından gelmek, izlemek, takip etmek, iyi sonuç vermek) (sub (alt, alta,
altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru)
+ cedere (gitmek, ilerlemek, yol almak, uzaklaşmak, çekilmek) ) + essus (isim
yapım eki) ) (lat.); succès (başarı, sonuç alma, olumlu karşılanma) (fra.) *
başarı, muvaffakiyet; ilgi çekecek durum, gösteriş; yapılan bir işin ses
getirmesi, hedefine ulaşması ve takdir toplaması; dikkatleri üzerine çeken, havalı
veya ihtişamlı durum
süksesif :
lat. * successus (sonuç, ardından gelen durum, ilerleme, başarı) (succedere
(ardından gelmek, izlemek, takip etmek, iyi sonuç vermek) (sub (alt, alta,
altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru)
+ cedere (gitmek, ilerlemek, yol almak, uzaklaşmak, çekilmek) ) + essus (isim
yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) * sıralı, peş peşe gerçekleşen,
birbirini izleyen, ardışık
süksinil kolin :
lat., gre. * succinyl (süksinik asitten türeyen asil grup) (succinum (kehribar)
+ yl (kimyasal radikal eki) ) (lat.) + khole (safra; sarı) + ine (kimyasal
madde eki) * iki kolin biriminin süksinik asit köprüsüyle (-CO-CH₂-CH₂-CO-) bağlanmış türevi olan,
anestezide kısa etkili depolarizan kas gevşetici ilacın etken maddesi (C4H4O2)
sükun :
ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek,
oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek,
sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek,
sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak;
kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet
eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin) * hareketin kesilmesi,
hareketsizlik, sessizlik, durgunluk, sakinlik, dinginlik; huzur, iç dinginliği
(mecazi)
sükunet :
ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek,
oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek,
sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek,
sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak;
kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), hareketin kesilmesi, hareketsizlik,
sessizlik, durgunluk, sakinlik, dinginlik; huzur, iç dinginliği (mecazi) + et
(isim yapım eki) * sessizlik, dinginlik, huzur ve ağırbaşlı sakinlik hali;
hareketin ve taşkınlığın bulunmadığı durulma hali
sükut :
ara. * sakata (susmak, durmak, kesilmek) * susma, suskunluk, konuşmama, sessiz
kalma
sülale :
ara. * sall, salala (çekip çıkarmak, ayırmak, süzmek) * özden süzülüp çıkan
şey; soy, nesil, zürriyet; aynı atadan gelen soy, aile kolu, kan bağı
sülb :
ara. * sulb (sert, sağlam; omurga, bel kemiği, omurga; erkek nesli), saluba
(sert ve dayanıklı olmak) * insanın bel kemiği; nesil ve soyun dayandığı erkek
tarafı, biyolojik ve soy bağını ifade eden yapı (mecazi)
sülbaktam :
lat. * sulbactam (sulphur (sülfonamid kimyasal grubu; sülfür, kükürt) +
β-laktam (beta-laktamaz inhibitörleri ve antibiyotik çekirdek halkası
belirteci) ) * bakterilerin ürettiği β-laktamaz enzimini inhibe ederek bazı
antibiyotiklerin etkinliğini artıran, tek başına antimikrobiyal etkisi zayıf
olan yardımcı ilaç bileşiği (C8H11NO5S)
sülbütiamin :
lat. * sulphur (sülfonamid kimyasal grubu; sülfür, kükürt) + butyricus acidum
(bütirik asit) (butyrum (tereyağı) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum, acidus
(ekşi, asit) ) + thiamine (tiamin, B1 vitamini) * yapısında kükürt köprüsü ve
izobütirilce değiştirilmiş iki tiamin birimi bulunan sentetik B1 türevi nootropik/antiasteni
ilacın etken maddesi (C32H46N8O6S2)
süleyman :
ibr., ara. * şalom (barış, esenlik, güven, selam, selamet), şlomo (barışa ait,
barışlı, esenlik sahibi, salim) (ibr.); salimen (barış içinde, esenlikle,
güvenle) (ara.) * İslam, Yahudilik ve Hristiyanlıkta bilgelik, adalet ve
zenginlik ile anılan; Kur’an’da peygamber ve kral olarak geçen tarihî ve dini
şahsiyet, İsrailoğulları hükümdarı Süleyman (Solomon)
süleymanpaşa :
ibr., ara. * şalom (barış, esenlik, güven, selam, selamet), şlomo (barışa ait,
barışlı, esenlik sahibi, salim) (ibr.); salimen (barış içinde, esenlikle,
güvenle) (ara.) + paşa (şah, hükümdar, reis) (pati (usta) + şah (hükümdar,
kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) )
(far.) * Tekirdağ ilinin bir ilçesi
sülf :
lat. * sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp,
sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz
eki) ) * kükürt elementini veya kükürt içeren bileşikleri ifade eden kimyasal
kök; organik ve inorganik kimyada “-SO3, -SO4, -S-” içeren grupları belirtmek
için kullanılır (örneğin sülfat, sülfür, sülfürik asit)
sülfadiazin :
lat. * sulphadiazine (sülphanilamid türevi antibiyotik) (sulpha (sülfonamid
antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir elementle
oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik,
inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + di (iki, ikili, çift) + azine
(azot içeren heterosiklik halka) ) * özellikle yanık enfeksiyonlarında (gümüş
sülfadiazin formu) kullanılan, bakterilerin folat sentezini inhibe eden
sülfonamid sınıfı antibiyotik (C10H10N4O2S)
sülfametoksazol :
lat., gre. * sulphadiazine (sülphanilamid türevi antibiyotik) (sulpha
(sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir
elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili
bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + methyl (metil (CH3)
grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) +
oxazol (beş üyeli heterosiklik oksazol halkası) (oxys (keskin, sivri, ekşi,
asidik, oksijenli) (gre.) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya
daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup
heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız,
hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * bakterilerin folat
sentez yolunu inhibe eden, genellikle trimetoprim ile birlikte (kotrimoksazol)
kullanılan sülfonamid antibiyotik (C10H11N3O3S)
sülfamik asit :
lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur
(kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) +
urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) +
ammonia (amonyak) (ammon (Mısır tanrısı Amun) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) + ide (ikili bileşik, anyon eki) + acidum, acidus (ekşi, asit) * güçlü
asidik özellik gösteren, endüstride özellikle kireç ve mineral çözücü olarak
kullanılan, sülfamat türevlerinin ana bileşiği olan inorganik asit (H3NO3S)
sülfamit :
lat. * sulphadiazine (sülphanilamid türevi antibiyotik) (sulpha (sülfonamid
antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir elementle
oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik,
inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + ammonia (amonyak) (ammon (Mısır
tanrısı Amun) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ide (ikili bileşik,
anyon eki) * bakterilerin folat sentez yolunu inhibe eden, sülfonamid türevi
yapısında antibakteriyel bileşik sınıfı (SO2 (NH2 )2)
sülfasalazin :
lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur
(kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) +
urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + azine
(azot içeren heterosiklik halkayı belirten kimyasal son ek, triazen eki) *
bağırsakta bakteriler tarafından parçalanarak 5-aminosalisilik asit ve
sülfapiridin açığa çıkaran, özellikle ülseratif kolit ve romatoid artrit
tedavisinde kullanılan antiinflamatuar ve immünmodülatör ilacın etken maddesi
(C18H14N4O5S)
sülfasetamid :
lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur
(kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) +
urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) +
acetamide (asetamid, CH3CONH2 türevi) * bakterilerin folat sentez yolunu inhibe
eden, özellikle göz enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan sülfonamid türevi
antibakteriyel ilacın etken maddesi (C8H10N2O3S)
sülfat :
lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur
(kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) +
urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + atum,
ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) * sülfürik asidin (H2SO4)
tuzu veya esteri olan, yapısında SO4²⁻
iyonunu içeren inorganik bileşik sınıfı
sülfit :
lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur
(kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) +
urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + ite
(düşük oksidasyonlu oksianyon eki) * sülfürlü asidin (H2SO3) tuzu veya esteri
olan, yapısında SO3²⁻
iyonunu içeren inorganik bileşik sınıfı
sülfonil :
lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur
(kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) +
urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + yl
(kimyasal radikal grubu eki) * organik kimyada kükürt atomunun iki oksijenle
bağlandığı ve iki organik gruba bağlanabilen fonksiyonel grup (-SO2-) olan
kimyasal radikal
sülfonilüre :
lat., gre. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup)
(sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph
(yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) )
+ yl (kimyasal radikal grubu eki) + ouron (çiş, sidik, idrar) + eia (isim yapım
ve durum eki) (gre ); urea (üre, karbamit türevi) (lat.) * pankreastaki beta
hücrelerinden insülin salınımını artırarak kan şekerini düşüren, tip 2 diyabet
tedavisinde kullanılan oral antidiyabetik ilaç sınıfı (R-SO₂-NH-CO-NH-R)
sülfonomid :
lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur
(kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) +
urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + yl (kimyasal
radikal grubu eki) + ammonia (amonyak) (ammon (Mısır tanrısı Amun) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) + ide (ikili bileşik, anyon eki) * bakterilerin
folat sentez yolunu inhibe eden, özellikle enfeksiyon tedavisinde kullanılan,
yapısında sülfonil-amid grubu taşıyan antibakteriyel ilaç sınıfı
sülfür :
lat. * sulphur (kükürt) * atom numarası 16, sembolü S olan, sarı renkli katı
halde bulunan, doğada sülfürlü minerallerde ve organik bileşiklerde yaygın
olarak bulunan ametal element
sülfürik : lat.
* sulphur (kükürt) + icus (ile ilgili, -a ait) * sülfürün yüksek oksidasyonlu
formuna ait olan veya sülfürik asitle ilişkili olan; özellikle sülfürik asit
(H2SO4) ile ilgili nitelik bildiren kimyasal sıfat
sülfürik asit :
lat. * sulphur (kükürt) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum, acidus (ekşi,
asit) * endüstride gübre üretimi, akü elektroliti ve çeşitli kimyasal
sentezlerde yaygın olarak kullanılan korozif mineral, diprotik inorganik asit
(H2SO4)
sülfürimetre :
lat., gre. * sulphur (kükürt) (lat.) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros
(ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * bir ortamda, özellikle
gazlarda veya endüstriyel süreçlerde kükürt bileşiklerinin (özellikle SO₂ ve toplam sülfür
içeriğinin) miktarını ölçmeye yarayan ölçüm cihazı veya analiz düzeneği
süline :
lat. * solen (boru, tüp, kanal) * Solenidae familyasından, uzun, silindirik ve
jilet veya çakı bıçağına benzeyen iki parçalı bir kabuğa (kavkı) (bivalvia),
dar ve uzun kavkılara sahip olan, denizlerin kumlu ve çamurlu zeminlerinde
yaşayan bir deniz yumuşakçası, deniz çakısı, sülünes, deniz jilet midyesi
(razor clam)
sülle :
ara. * sulle (topluluk, zümre, grup) * cemaat, topluluk, insan topluluğu,
kalabalık; çok para
süllem :
ara. * selleme (vermek, teslim etmek; selamet vermek, kurtuluşa erdirmek;
yükseltmek), sullem (merdiven, basamaklı çıkış) * basamaklı çıkış aracı,
merdiven; bir hedefe ulaşmak için izlenen aşamalı yol veya dereceli ilerleme
sistemi
sülmetoksazol :
lat., gre. * sulphadiazine (sülphanilamid türevi antibiyotik) (sulpha
(sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir
elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili
bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + methyl (metil (CH3)
grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) +
oxazol (beş üyeli heterosiklik oksazol halkası) (oxys (keskin, sivri, ekşi,
asidik, oksijenli) (gre.) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya
daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup
heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız,
hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * bakterilerin folat
sentez yolunu inhibe eden, genellikle trimetoprim ile birlikte (kotrimoksazol)
kullanılan sülfonamid antibiyotik (C10H11N3O3S)
süloğlu :
ara., tür. * şalom (barış, esenlik, güven, selam, selamet), şlomo (barışa ait,
barışlı, esenlik sahibi, salim) (ibr.); salimen (barış içinde, esenlikle,
güvenle) (ara.) + ol, oğl (var hale gelmek, vücuda gelmek, tezahür etmek,
olmak), oğul (erkek insan yavrusu, erkek evlat, erkek çocuk) + u (tamlama eki)
) (tür.) * Edirne’nin bir ilçesi (Osmanlı topraklarına katılan bölgede tımar
sahibi olan Süleymanoğlu Süle Çelebi ve babası Hacı Sinanoğlu Süle Çelebi'den)
sülpirid :
lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur
(kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) +
urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + pyrid
(antipsikotik ilaç eki, sulpirid türevi) * dopamin D2 reseptörlerini bloke
ederek antipsikotik ve antiemetik etki gösteren, şizofreni ve bazı
psikiyatrik/psikosomatik bozuklukların tedavisinde kullanılan benzamid türevi
ilacın etken maddesi (C15H23N3O4S)
süluk :
ara. * salaka, seleke (gitmek, yol tutmak, bir yola sokmak, yola girmek, yol
almak, izlemek, takip etmek; geçmek, geçirmek; seçmek) fiilinin geçmiş zaman
hali * su yolu; yöntem, metod, usül, üslup, tarz, tutulan yol, gidilen yol, seçilen
yol (selectus (seçilmiş, tercih edilmiş, ayıklanmış, ayrılmış) (lat.) )
sülüğen :
ara. * sulakun, siyakun (boya pigmenti) * boyacılıkta metal yüzeylerde pası
önlemek ve yapışmayı artırmak için kullanılan, genellikle kırmızı-turuncu
renkte kurşun oksit (kurşun tetraoksit, Pb3O4) içeren astar boya pigmenti.,
sülyen
sülük :
ara. * salaka, seleke (gitmek, yol tutmak, bir yola sokmak, yola girmek, yol
almak, izlemek, takip etmek; geçmek, geçirmek; seçmek) fiilinin geçmiş zaman
hali * su yolu; yöntem, metod, usül, üslup, tarz, tutulan yol, gidilen yol,
seçilen yol (selectus (seçilmiş, tercih edilmiş, ayıklanmış, ayrılmış) (lat.) )
sülümen :
lat., ara. * sublimis (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan,
aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + limen (eşik, sınır), limare
(zımparalamak, düzeltmek, pürüzsüz hale getirmek) + is (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) (lat.); sublime (fra.); suleyman (şalom (barış, esenlik, güven,
selam, selamet), şlomo (barışa ait, barışlı, esenlik sahibi, salim) (ibr.);
salimen (barış içinde, esenlikle, güvenle) (ara.) ) ) * bağırsak parazitlerinin
tedavisinde kullanılan zehirli ve beyaz renkli cıva klorür (ak sülümen)
bileşiği, süleymani
sülün :
tür. * sülün (tavuksulardan bir kuş cinsi) * tavuksular (Phasianidae)
familyasından, uzun kuyruklu, parlak tüylü, genellikle av kuşu olarak bilinen
Phasianus colchicus türü yabani kuş
sülüs :
ara. * selase (üç) * üçte bir
sülüsan :
ara * sulus (üçte bir) + ani (iki) * üçte iki, üç kısımdan iki kısım
sülüseyn :
ara * sulus (üçte bir) + eyn (iki) * üçte iki, üç kısımdan iki kısım
sümbül :
ara. * sunbul (başak, salkım; sümbül) * güzel kokulu, soğanlı bir süs bitkisi
olan Hyacinthus cinsi; saç lülesi ve kıvrım (mecazi)
sümbülteber :
ara., far. * sunbul (başak, salkım; sümbül) + tuber (yumru, çıkıntı, kabartı,
kabarıklık, şişlik) (lat.); teber (far.) * Meksika kökenli, yoğun kokulu beyaz
çiçekler açan yumrulu süs bitkisi, polianthes tuberosa, agave amica
sümek :
tür. * yün (tüy, koyun tüyü; koyun, keçi, deve ve alpaka gibi memeli
hayvanların kürkünden elde edilen, ısı yalıtımı, esnekliği ve nem emici
özelliği olan, kışlık giysilerde, battaniyelerde ve halılarda kullanılan
protein esaslı doğal elyaf) + sü (sıfat yapım eki) + mek (fiil mastar eki) *
eğrilmek amacıyla özel olarak temizlenmiş ve taranmış yumak halindeki yün;
Anadolu'nun bazı yörelerinde (özellikle Isparta ve çevresinde) bitki koçanı
(örneğin mısır koçanı); halk ağzında pelte kıvamındaki maddeler veya bir
çiğnemlik sakız
sümela :
gre. * Panagia Stou Melas (Karadağ'daki Tanrı Anası Meryem) * Trabzon'un Maçka
ilçesindeki Altındere Vadisi Millî Parkı sınırları içerisinde yer alan Meryem
Ana Deresi'nin batı yamaçlarında yer alan, Kara tepesinin üzerinde ve deniz
seviyesinden 1.150 m yükseklikte konumlanmış Rum Ortodoks manastır ve kilise
kompleksi
sümen :
fra. * sous (alt, altında, aşağıda) + main (el) * masa üstü yazı altlığı; yazı
takımı, evrak altlığı; yazı yazılan masa üzerinde kâğıtların altına konulan
deri veya benzeri malzemeden yapılmış düz altlık; Osmanlı bürokrasisinde
evrakların içine konulduğu kapaklı dosya türü, yazı altlığı ve evrak muhafaza
aracı
sümer :
aka. * sumer (uygar kralların ülkesi, şehzadeler diyarı) (aka.); kiengir (siyah
kafa) (süm.) * Güney Mezopotamya bölgesi ve halkı)
sümeyra :
ara. * samara (gece sohbet etmek, gece konuşmak, sohbet etmek, söyleşmek,
karşılıklı konuşmak, gece vakti birlikte oturmak, hikaye anlatmak, gece
eğlencesi yapmak, gece toplanmak, gösteri yapmak), samira (samir (geceleri
sohbet eden, gece arkadaşı olan, hoş sohbet kimse) + a (dişilk eki) ) * gece
sohbet arkadaşı, hoş sohbet kadın; kadın ismi
sümeyye :
ara. * sama (yükselmek, yücelmek), sumu (yükseklik, yücelik), ism (ad, ünvan) *
küçük, küçük işaret; yüksek, yüce; küçük ama değerli, adı yüce olan, şerefli
sümkürmek :
tür. * sümük (burun salgısı, burun mukozası, mukus) + ür (etken fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * burundaki mukusu (sümüğü) zorla veya güçlü bir nefesle
dışarı atmak
sümmani :
ara. * summan (tatlı, hoş) * Osmanlı ve Arap edebiyatında kullanılan, genellikle
şiirlerde geçen ve hoş, tatlı, zarif anlamlarını taşıyan erkek veya kadın ismi
sümme :
ara. * summe (sonra, daha sonra; bunun ardından) * sonra, akabinde, müteakiben,
ondan sonra
sümme haşa :
ara. * sümme (sonra, daha) + haşa (korkarım, korkulur, korkulacak) * asla öyle
şey olmaz, imkanı yok
sümn :
ara. * semaniye (sekiz) * sekizde bir
sümsük :
tür. * sümük (burun salgısı, burun mukozası, mukus) + sük (sıfat yapım eki) *
sümük gibi sarkan/gevşek; ağırkanlı, pısırık, çekingen ve beceriksiz kimse,
sümsükgiller :
tür. * sümük (burun salgısı, burun mukozası, mukus) + sük (sıfat yapım eki) +
gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul
eki) * sivri gagalı, uzun kanatlı, kısa bacaklı, perdeli ayaklı olan, suya
dalarak avlanma yetenepi olan, orta ve büyük boylu balıkçıl deniz kuşlarını
kapsayan bir familya
sümter :
tür. * sün (uzamak, boy atmak, büyümek, gelişmek, gerinmek) + ter (geniş zaman
fiil ve sıfat yapım eki) * Anadolu'da özellikle İç Batı Geçit Bölgesi'nde (Kütahya,
Eskişehir) yetiştirilen, kuraklığa ve hastalıklara karşı yüksek direnciyle
bilinen, genellikle hayvan yemi olarak değerlendirilen veya ekmeklik un elde
etmek amacıyla diğer buğdaylarla karıştırılarak öğütülen kırmızımtırak renkte
ve küçük taneli bir sert buğday çeşidi
sümu :
ara. * sama (yükselmek, yücelmek), ism (ad, ünvan) * yükseklik, yücelik
sümud :
ara. * samada (baş kaldırmak, kafa tutmak, kibirlenmek, somurtmak) * baş
kaldırma, kafa tutma, kibirlenme, somurtma
sümut :
ara. * samata (bir yöne yönelmek, doğrultu tutmak, yol izlemek), samt (yön,
taraf, istikamet, gidiş doğrultusu; bir yerin bulunduğu yön, taraf veya mahal;
bir kişinin tutumu, tavrı, gidiş biçimi veya yöneliş tarzı (mecazi); bir şehir
veya kasaba içinde yer alan, idari sınırları kesin kurallarla belirlenmemiş,
genellikle halk arasında bilinen belirli bir bölge veya yerleşim alanı) *
yönler, taraflar, istikametler, gidiş doğrultuları, mahaller, yerler, semtler
sümük :
tür. * sümük (burun sıvısı, burun mukozası, mukus) * burun boşluğunda mukozadan
salgılanan, havayı nemlendirme ve partikülleri tutma görevi olan yapışkan
biyolojik sıvı, mukus
sümüklü böcek :
tür. * sümük (burun sıvısı, burun mukozası, mukus) + lü (ile, birlikte,
beraber, sahibi) + böcek (eklembacaklı, kanatlı veya kanatsız küçük hayvan) *
Gastropoda (Karındanbacaklılar) sınıfına ait, kabuksuz veya çok küçük kabuklu,
vücudundan mukus salgılayarak hareket eden ve genellikle nemli ortamlarda
yaşayan kara salyangozu benzeri yumuşakça
sümün :
ara. * semaniye (sekiz) * sekizde bir
sünbüle :
ara. * sunbul (başak, salkım, sümbül) + e (isim yapım eki) * Türk musikisinde
muhayyer, saba, kürdi ve hicaz gibi farklı nağmelerin ve makam dizilerinin
birleşimiyle oluşan çok eski ve karmaşık birleşik (mürekkep) bir makam
sünbüle-i kadim :
ara. * sunbul (başak, salkım, sümbül) + e (isim yapım eki) + i (tamlama eki) +
kadim (eski, geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte kalmış) * Türk musikisinde 18. ve
19. yüzyıllara ait nazariyat kitaplarında (özellikle Abdülbaki Nasır Dede'nin
Tedkîk ü Tahkîk adlı eserinde) geçen, nihavend izleri taşıyan, günümüzde ise
unutulmuş tarihi ve bileşik (mürekkep) bir makam
sünbüle-nihavend :
ara., far. * sunbul (başak, salkım, sümbül) + e (isim yapım eki) + i (tamlama
eki) (ara.) + nihavand (son yerleşim yeri; İran'da bir şehir) (niha (son,
sınır) + vand (yerleşim, bölge) ) (far.) * Türk musikisinde Sünbüle perdesi
etrafında dolaşıp içine Nihavend dizisini bağlayan, Muhayyer-sünbüle adıyla da
bilinen, III. Selim döneminden itibaren yapısal değişimler geçirerek günümüzdeki
"Muhayyer-sünbüle" halini almış olan, Dügah perdesinde (veya Rast
perdesinde) karar veren, yapısında Nihavend ve Sabâ dizilerinden geçkiler
(geçişler) barındıran, genellikle inici ve hüzünlü karakterde bir makam
sündürmek :
tür. * sün (uzamak, esnemek, gevşemek, gerilmek, yayılmak) + dür
(etken/ettirgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi uzatmak, esnetmek,
gereğinden fazla yaymak; işi gereksiz yere geciktirmek, oyalamak veya bir
durumu uzatarak sürüncemede bırakmak (mecazi)
sündüs : ara.
* sundus (ince, parlak ipek kumaş) * İslami metinlerde cennet tasvirlerinde
geçen lüks ipek türü olarak kullanılan, ipekten dokunmuş, ince, parlak ve
değerli kumaş
süne :
tür. * süne (tarıma zararlı böcek türü) * sokucu-emici bir ağız yapısına sahip
olan, buğday ve diğer tahıllarda zarara yol açan, özellikle başakları emerek
ürün verimini düşüren Eurygaster cinsine ait tarım zararlısı böcek, kokuşkan
böcek, tahıl böceği
sünen :
ara. * sunnet (izlenen yol, usül, gelenek, adet, örnek davranış) * izlenen yollar,
usüller, gelenekler, adetler, örnek davranışlar; toplumda yerleşmiş
uygulamalar, örf ve adetler; ayrıca İslam literatüründe Hz. Muhammed'in söz,
fiil ve takrirlerini derleyen hadis kitapları
sünepe :
tür. * sünep (gevşeklik, ağırlık, pısırıklık) + e (sıfat yapım eki) *
ağırkanlı, pısırık, uyuşuk, kendini toparlayamayan ve gevşek tavırlı, pasif
sünger :
gre. * spongos, spongia (deniz süngeri) * Porifera (süngerler) familyasına ait,
gözenekli yapısıyla suyu emebilen, hem doğal hem de sentetik türleri bulunan
deniz canlısı; temizlik ve emici materyal olarak kullanılan gözenekli madde
sünger doku :
gre., tür. * spongos, spongia (deniz süngeri) (gre.) + doku (ağ yapı,
organizmaların ve organların yapı öğelerinden olan benzer gözeler bütünü) (dok,
tok (dövmek, vurmak, değmek, bıçak çalmak, taşa yazı yazmak, yazmak) + u (isim
yapım eki) ) * vücutta çok sayıda boşluk ve kanalcık içeren, genellikle kemik
iliğinde bulunan, kan hücrelerinin üretildiği ve yağ depolanan gözenekli kemik
yapısı (spongiyöz kemik/trabeküler kemik) veya benzer gözenekli biyolojik yapı
sünger taşı :
gre., tür. * spongos, spongia (deniz süngeri) (gre.) + taş (sert mineral, kaya)
+ ı (iyelik eki) * lavın hızlı soğuyup gaz kabarcıklarıyla dolu gözenekli bir
yapı kazanması sonucu oluşan, yüksek gözenekliliğe sahip, hafif ve aşındırıcı
volkanik kaya türü olan pomza (bims) taşı, ponza taşı
süngü :
tür. * sun (uzatmak, el uzatmak, çekerek, esneterek uzatmak; saplamak,
batırmak, dürtmek) + gu (isim yapım eki) * tüfeklerin namlu ucuna takılan,
yakın dövüşte delici bir silah olarak kullanılan bıçak veya kama şeklinde
ekipman
sünmek :
tür. * sün (uzamak, esnemek, gevşemek, gerilmek, yayılmak) + mek (fiil mastar
eki) * uzayıp gevşemek, sarkmak; bir iş, olay veya durum gereğinden fazla
uzamak, sürüncemede kalmak veya ağır ağır ilerlemek
sünnet :
ara. * sanna (yol açmak, yöntem belirlemek, örnek koymak; süreklilik kazanan
uygulama olmak; şekil vermek, düzgün hale getirmek, şekillendirmek,
biçimlendirmek, kalıba sokmak, form vermek) * izlenen yol, gelenek, örnek
alınan davranış biçimi; İslam peygamberi Hz. Muhammed’in sözleri, fiilleri ve
onaylarından oluşan, dinî ve toplumsal yaşamda örnek alınan yerleşik uygulama
ve davranışlar bütünü, sunne
sünnetullah :
ara. * sanna (yol açmak, yöntem belirlemek, örnek koymak; süreklilik kazanan
uygulama olmak; şekil vermek, düzgün hale getirmek, şekillendirmek,
biçimlendirmek, kalıba sokmak, form vermek), sunne, sunnet (izlenen yol,
gelenek, örnek alınan davranış biçimi) + allah (Allah) * Allah’ın kanunları, Allah’ın
izlenmesi gerek yolu
sünni :
ara. * sanna (yol açmak, yöntem belirlemek, örnek koymak; süreklilik kazanan
uygulama olmak; şekil vermek, düzgün hale getirmek, şekillendirmek,
biçimlendirmek, kalıba sokmak, form vermek), sunnet, sunne (izlenen yol, gelenek,
örnek alınan davranış biçimi) + i (ile ilgili, -a ait) * İslam’da Kur’an ve
Sünnet’i temel kaynak kabul eden, çoğunluğu oluşturan mezhepsel gelenek
sünud :
ara. * sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek,
yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), istinad (bir şeye dayanma, yaslanma,
dayanak edinme), isnad (bir rivayetin veya hadisin kaynağını oluşturan ravi
zinciri; bir bilginin kime dayandığını belirtme, kaynak gösterme, dayandırma,
dayanma) * dayanma, yaslanma, isnad etme, güvenme, itimad
sünuhat :
ara. * saniha (zihne gelen fikir), sünuh (akla fikir gelme) + at (çoğul eki) *
belirli bir konuda çalışma yapıp, gayret sarfeden kişinin, o konuyla ilgili
aklına ve kalbine aniden doğan anlamlar, ilhamlar
sünun :
ara. * sene (yıl, on iki aylık azaman dilimi) * seneler, yıllar
süper :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek), superare
(üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek olmak) * üzerinde, yukarıda,
üstte, üstünde, üstün, yüksek, aşkın, ötesinde, yükseğinde, çok iyi, olağanüstü
süper benzin :
lat., alm. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) +
benzinum (benz (solvent, çözücü) (alm.) + ine (kimyasal türev eki) + um (isim
yapım eki) ) (lat.) * yüksek oktan sayısına (95+) sahip, vuruntuya
(detonasyona) daha dirençli olan ve genellikle yüksek performanslı motorlarda
kullanılan rafine edilmiş benzin türü
süperalimentasyon :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + alimentare
(beslemek, gıda vermek, yedirmek, doyurmak) (alimentum (besin, gıda) + are
(fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım ve durum eki) * içten yanmalı motorlarda
silindirlere atmosfer basıncından daha yüksek basınçta hava gönderilerek daha
fazla yakıt-hava karışımı yakılmasını sağlayan, turboşarj veya kompresör ile
gerçekleştirilen zorlamalı besleme (forced induction) sistemi
süperay :
lat., tür. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) +
ay (dünyanın uydusu) (tür.) * Ay'ın Dünya'ya olağan ortalamadan daha yakın bulunduğu
sırada, dolunay veya yeniay evresinin gerçekleşmesiyle oluşan görünür
astronomik olay
süperdev :
lat., far., san. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek)
(lat.) + dev (tanrı, cin), devi (tanrıça, kadın cin) (far., san.) * Güneş'ten
çok daha büyük ve parlak olan, evrimlerinin ileri aşamalarındaki yüksek kütleli
yıldızları tanımlayan terim, süperdev yıldız
süperego :
lat., gre. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) +
ego (ben, insanın ruhsal ve bedensel bütünlüğü, benlik bilinci, öz varlığı,
nefs) (gre.) * bireyin içselleştirilmiş ahlaki değerleri, toplumsal kuralları
ve vicdanını temsil eden, “id” ve “ego” üzerinde denetleyici ve yargılayıcı
işlev gören psişik yapı ve kişilik bileşeni (Freud’un yapısal modelinden)
süpereksitasyon :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + excitatio
(uyarılma, harekete geçirilme, heyecanlandırılma) (ex (dış, dışarı, harici,
yokluk, olmama) + citare (çağırmak, seslendirmek, harekete geçirmek,
uyandırmak) + tio (isim yapım eki) ) * bir atom, molekül veya sistemin normal
enerji düzeyinin üzerine çıkarılarak daha yüksek bir uyarılmış enerji durumuna
geçirilmesi; özellikle lazer fiziğinde ve atomik geçişlerde kullanılan yüksek
enerji durumu
süperenfeksiyon :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + infectio
(iltihaplanma) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine,
üstüne) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek,
oluşturmak) + tio (isim yapım eki) ) * mevcut bir enfeksiyonun üzerine ikinci
bir mikroorganizmanın (bakteri, virüs veya mantar) eklenerek tabloyu
ağırlaştırdığı, özellikle antibiyotik tedavisi sırasında normal flora
dengesinin bozulmasıyla gelişebilen ek enfeksiyon durumu
süpereş :
lat., tür. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) +
eş (denk, aynı, benzer; refakatçi) (tür.) * özellikle genetikte, kromozomların
veya genetik dizilerin olağan dışı eşleşmesi veya eşleşme biçimini ifade eden
terim, süpereş, üstün eşleşme
süperfisiyel :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + facies (yüz,
surat, görünüş, ifade; biçim, şekil) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* yüzeysel, derin dokulara inmeyen; tıpta deri ve mukozanın yüzeyine sınırlı
kalan (lezyon veya durum)
süperfisyal :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + facies (yüz,
surat, görünüş, ifade; biçim, şekil) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* yüzeysel, derin dokulara inmeyen; tıpta deri ve mukozanın yüzeyine sınırlı
kalan (lezyon veya durum)
süpergranülasyon :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + granum
(tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulum (küçültme eki) + tio (isim
yapım eki) * Güneş'in fotosferinde, konveksiyon hücrelerinden çok daha büyük
ölçeklerde gerçekleşen ve plazma akışlarının oluşturduğu hücresel dolaşım
örüntüsü
süpergravite :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + gravitas
(ağırlık, çekim) (gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + itas (isim yapım ve durum
eki) ) * parçacık fiziğinde genel görelilik ile süpersimetrinin
birleştirilmesiyle oluşturulan kuramsal kütleçekim teorileri sınıfı, süper
kütleçekim
süperiletken :
lat., tür. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) +
ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + ken (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) (tür.) * belirli bir kritik sıcaklığın altında elektriksel direnci
sıfıra düşen ve manyetik akıyı dışlayan (Meissner etkisi) madde
süperkabuk :
lat., tür. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) +
kabuk (dış etkenlerden koruma sağlayan, bir nesnenin veya canlının dış yüzeyini
kaplayan sert veya dayanıklı katman) (tür.) * çok sayıda yıldız oluşumu ve süpernova
patlamasının etkisiyle yıldızlararası ortamda oluşan, sıradan bir süpernova
kalıntısından çok daha büyük ölçekli genişlemiş gaz kabuğu, süperkabuk, dev
yıldızlararası kabuk
süperkapasitör :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + capacitas
(alabilme yetisi, hacim, yeterlik) (capere (almak, içine almak, tutmak, kapmak,
kavramak, yakalamak, sezmek), capax (alma, tutma, kapma, kavrama, yakalama,
sezme) + itas (ile ilgili olma) + or (-cı, -ci, yapan, eden eki) * lektrik enerjisini
elektrostatik olarak, geleneksel kapasitörlere göre çok daha yüksek sığa ile
depolayabilen ve hızlı şarj-deşarj olabilen elektriksel enerji depolama aygıtı,
ultrakapasitör
süperkondüktör :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + conducere
(birlikte götürmek, taşımak, iletmek, aktarmak) (co, con (birlikte, beraber,
ile) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek,
tutmak, kapmak) ), conductus (taşınmış, götürülmüş, iletilmiş, aktarılmış) +
or, tor (-cı, yapan, eden eki) * belirli bir kritik sıcaklığın altında
elektriksel direnci sıfıra düşen ve manyetik akıyı dışlayan (Meissner etkisi)
madde
süperküme :
lat., tür. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) +
küme (grup, kitle, yığın) (tür.) * çok sayıda gökada kümesinin ve gökada
grubunun kütleçekimsel olarak ilişkili olduğu, evrendeki çok büyük ölçekli
madde yapısı
süperlatif :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + latus
(taşınmış, götürülmüş; genişletilmiş) + ivus (ile ilgili, -a ait) * bir sıfatın
veya zarfın karşılaştırma derecelerinde “en yüksek/üstün dereceyi” ifade eden
biçimi; dilbilgisinde “en …” anlamını veren derece yapısı (örneğin en büyük, en
hızlı)
süperlatis :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + latus
(taşınmış, götürülmüş; genişletilmiş) * üstüne taşınmış, üzerine aktarılmış
süperlüminal :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + lumen,
luminis (ışık; boşluk, kanal içi) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
ışık hızından daha hızlı hareket ediyor gibi görünen veya ışık hızını aşan,
ışıküstü
süperlüminöz :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + lumen,
luminis (ışık; boşluk, kanal içi) + osus (ile ilgili, -a ait) * olağanüstü
yüksek ışınım gücüne veya parlaklığa sahip olan, süper parlak, çok yüksek
ışınımlı
süpermanyetizma :
lat., gre. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) +
para (yanında, dışında, ötesinde, yanında duran; arasından, vasıtasıyla,
sayesinde, boyunca arasında; zıt, karşıt, engel; ayrı, farklı) + magnes,
magnes, magnetes (kaynak, damar; yük) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti,
doktrin eki) (gre.) * çok küçük manyetik parçacıkların, termal hareket
nedeniyle kalıcı manyetik momentlerini kendiliğinden sürekli olarak yön
değiştirdiği ve dış manyetik alan altında güçlü biçimde mıknatıslanabildiği
manyetik davranış
süpermarket :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + mercatus
(ticaret, pazar yeri) (lat.); marché (fra.); market (ing.) * gıda ve günlük
tüketim ürünlerinin self-servis sistemiyle, geniş bir alanda ve çok sayıda ürün
çeşidiyle satıldığı büyük perakende satış mağazası
süpermasif :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + maza (arpa
keki, yumru, kütle, top), massein (yoğurmak) (gre.); massa (kütle, kitle,
hamur, yığın) + ivus (ile ilgili, gibi) (lat.) * olağanüstü büyük kütleye sahip
olan; özellikle astronomide Güneş'in kütlesinin milyonlarca veya milyarlarca
katına ulaşabilen gökcisimleri için kullanılan, süper kütleli, aşırı büyük
kütleli
süpernat :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + natare
(yüzmek), natens, natent (yüzen) * santrifüj veya çöktürme işlemi sonrası,
tüpün üst kısmında kalan berrak sıvı faz; çökelti (pellet) üzerinde kalan üst
faz sıvısı
süpernatan :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + natare
(yüzmek), natens, natent (yüzen) * santrifüj veya çöktürme işlemi sonrası,
tüpün üst kısmında kalan berrak sıvı faz; çökelti (pellet) üzerinde kalan üst
faz sıvısı
süpernova :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + nova
(astronomide parlaklığı aniden artan ve sonra tekrar zayıflayan yıldız olayı,
“yeni yıldız” olarak adlandırılan gök olgusu) (novus (yeni) + a (dişil isim
eki) ) * büyük kütleli bir yıldızın yaşamının sonunda çekirdeğinin çökmesi veya
termonükleer patlama sonucu aşırı parlaklıkla kısa sürede çok büyük enerji
açığa çıkararak uzaya madde saçtığı yıldız patlaması olayı
süperparamagnetizma :
lat., gre. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) +
para (yanında, dışında, ötesinde, yanında duran; arasından, vasıtasıyla,
sayesinde, boyunca arasında; zıt, karşıt, engel; ayrı, farklı) + magnes,
magnes, magnetes (kaynak, damar; yük) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti,
doktrin eki) (gre.) * çok küçük manyetik parçacıkların, termal hareket
nedeniyle kalıcı manyetik momentlerini kendiliğinden sürekli olarak yön değiştirdiği
ve dış manyetik alan altında güçlü biçimde mıknatıslanabildiği manyetik
davranış
süperplastik :
lat., gre. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) +
plassein (kalıplamak, kalıba dökmek, şekil vermek, şekillendirmek) + tikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.) * malzemenin kırılmadan olağanüstü büyük
miktarda plastik deformasyona (şekilsel değişim) uğrayabilmesiyle ilgili olan
süperpoze :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + posatus (konmuş,
yatırılmış, yerleştirilmiş) (ponere (koymak, yatırmak, yerleştirmek) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); posé (fra.) * iki veya daha fazla
dalga, sinyal veya görüntünün üst üste gelerek birbirini kısmen veya tamamen
örtmesi sonucu tek bir birleşik görünüm veya etki oluşturmuş
süperpozisyon :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + posatus
(konmuş, yatırılmış, yerleştirilmiş) (ponere (koymak, yatırmak, yerleştirmek) +
tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + tio (isim yapım eki) * iki veya daha
fazla dalga, sinyal veya fonksiyonun aynı uzay ve zamanda üst üste bindirilmesi
sonucu toplam etkisinin oluşması; fizik ve mühendislikte “üst üste binme”
durumu
süperradyans :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + radiare
(ışımak) (radius (ışın, ışık hüzmesi, çizgi, çubuk; yarı çap) + are (fiil
mastar eki) ) + entia (isim yapım eki) * bir atom veya atom topluluğunun,
koherent (eşfazlı) etkileşim sonucu tek tek atomların toplamından daha büyük
şiddette ve ani bir şekilde toplu ışınım yayması olayı
süpersicim :
lat., ara. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) +
cism (şekilli madde; somut olgu, beden, gövde, vücut) (ara.) * sıradan bir
cismin veya yapının daha yüksek boyutlu, genelleştirilmiş veya soyutlanmış
biçimi, üst cisim
süpersimetri :
lat., gre. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) +
symmetria (uyum, denge, bakışım) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş,
tamamen) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer
ve durum eki) ) * parçacık fiziğinde fermiyonlarla bozonlar arasında bir
simetri kurarak her temel parçacığa farklı spin özelliklerine sahip bir süpereş
parçacık öngören kuramsal simetri (kuramsal bakışım)
süperstisyon :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + stare
(durmak, dikilmek, ayakta durmak, daim olmak, devam etmek, kalmak) + tio (isim
yapım eki) * akılcı veya bilimsel temele dayanmayan, genellikle korku, gelenek
veya yanlış inanışlara bağlı olarak oluşan batıl inanç; doğaüstü nedenlerle
olaylar arasında nedensellik kurma eğilimi, batıl inanç
süpervisor :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + visor (visus
(görme, görme duyusu, görme eylemi) (videre (görmek) + us (isim yapım eki) ) +
or (-cı, yapan, eden eki) ) * bir işin, sürecin veya ekibin yürütülmesini
denetleyen, yönlendiren ve kontrol eden kişi, gözetmen, amir
süpervizyon :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + visio
(videre (görmek) + sio (isim yapım eki) ) * bir işin, sürecin veya mesleki
uygulamanın daha deneyimli bir kişi tarafından izlenmesi, yönlendirilmesi ve
değerlendirilmesi yoluyla kalite ve doğruluğun sağlanması süreci, gözetim,
denetim sistemi
süperyapı :
lat., tür. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) +
yapı (oluşum, oluşturulan, bünye, strüktür) (tür.) * daha küçük yapıların
düzenli biçimde birleşmesiyle oluşan, bunların üzerinde yer alan daha büyük
veya karmaşık yapı; özellikle fizik ve malzeme biliminde atomik, moleküler veya
kristal düzenin temel birim hücresinden daha büyük ölçekteki periyodik düzeni,
üstyapı
süper-yer :
lat, tür. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) +
yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon,
makam, mevki) (tür.) * Dünya benzeri gezegenlerden daha büyük, ancak gaz
devlerinden daha küçük olan kayalık veya karasal gezegenleri ifade eden terim,
süper-Dünya, süperyer, Dünya-üstü gezegen
süpleman :
lat. * supplere (tamamlamak, doldurmak, eklemek) (sub (alt, alta, altından,
aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + plere
(doldurmak, tamamlamak, bütünlemek) ) + mentum (isim yapım eki) (lat.);
supplement (fra.) * bir bütünün eksik kalan kısmını tamamlayan ek değer;
matematikte bir açının 180°’ye tamamlayan açısı (tümler değil, bütünleyen);
tamamlayıcı unsur, tamamlayan
süprem : lat., fra. * supra (üstün, yüce, yüksek, büyük)
(lat.); suprême (yüce, en üstün, en yüksek) (fra.) * en yüksek, en yüce, üstün
veya en büyük; tekstilde genellikle pamuklu veya pamuk karışımlı ipliklerden,
yuvarlak örme makinelerinde tek iğne yatağında üretilen, ön yüzünde düz (sağ),
arka yüzünde ise ters (sol) ilmek ilmik döngüleri görülen, esnek ve hafif
yapısı nedeniyle tişört ile iç çamaşırı yapımında sıkça tercih edilen tek katlı
düz bir örme kumaş türü
süprese :
lat. * supprimere (aşağı bastırmak, durdurmak) (sub (alt, alta, altından,
aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) +
premere, primere (basmak, bastırmak, baskılamak, sıkıştırmak, durdurmak)
suppressus (bastırılmış, baskılanmış, durdurulmuş, engellenmiş) * aşağı
bastırılmış; bastırılmış, engellenmiş, baskılanmış, faaliyet veya işlevi
azaltılmış veya durdurulmuş durumda olan (örneğin immünsuprese hasta =
bağışıklık sistemi baskılanmış hasta)
süpresyon :
lat. * supprimere (aşağı bastırmak, durdurmak) (sub (alt, alta, altından,
aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + primere
(basmak, bastırmak, baskılamak, sıkıştırmak, durdurmak) suppressus
(bastırılmış, baskılanmış, durdurulmuş, engellenmiş) + sio (isim yapım eki) *
baskılama; bir işlevin, belirtinin veya tepkinin baskılanması, azaltılması veya
ortadan kaldırılması; örneğin immün supresyon (bağışıklığın baskılanması)
süprüntü :
tür. * sipur, süpür (temizlemek, toplamak, sürükleyerek toplamak, üzerinden
geçmek) + ntü (isim yapım eki) * süpürme işlemi sonucunda bir yerde toplanan
toz, kırıntı, çöp ve atıklar; değersiz, işe yaramaz görülen şeyler veya kişiler
(mecazi)
süpürasyon :
lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından,
aşağıdan yukarıya doğru) + pus (irin, iltihaplı sıvı) + are (fiil mastar eki) +
tio (isim yapım eki) * doku içinde enfeksiyon sonucu irin (püy) oluşması ve
birikmesi süreci; iltihaplı dokunun cerahat üretmesi durumu
süpüratif :
lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından,
aşağıdan yukarıya doğru) + pus (irin, iltihaplı sıvı) + are (fiil mastar eki) +
tio (isim yapım eki) + ivus (sıfat yapım eki) * irin oluşturan, cerahatli
enfeksiyonla seyreden, irin üretimi ile karakterize olan
süpürde :
tür., far. * sibir, sipir (süzmek, elemek) + de (son ek) * ısmarlanmış, sipariş
olunmuş, bırakılmış, verilmiş; akort olarak ana ahenk neylerin içinde kabul
edilen ve yerinden akorttan bir ses aşağı olan ton
süpüre :
lat. * supuratus (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya;
altından, aşağıdan yukarıya doğru) + pus (irin, iltihaplı sıvı) + are (fiil
mastar eki) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.); suppuré (fra.) *
enfeksiyon nedeniyle irin (cerahat) üretir hale gelmiş, süpüratif (irinli) bir
karakter kazanmış
süpürge :
tür. * sipur, süpür (temizlemek, toplamak, sürükleyerek toplamak, üzerinden
geçmek) + ge (-ci, yapan, eden ve araç eki) * yüzeyinden üstünden geçme aleti,
üstünden geçmek
süpürmek :
tür. * sipur, süpür (temizlemek, toplamak, sürükleyerek toplamak, üzerinden
geçmek) + mek (fiil mastar eki) * yüzeyinden, üstünden geçmek; bir yüzeydeki
toz, kırıntı ve benzeri küçük parçaları süpürge ile bir araya toplayarak
temizlemek; bir şeyi hızlıca ortadan kaldırmak, silip yok etmek (mecazi) (super
(üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) )
süpürülebilir alan :
tür. * sipur, süpür (temizlemek, toplamak, sürükleyerek toplamak, üzerinden
geçmek) + ül (edilgen fiil eki) + ebilir ((olabilirlik, yapılabilirlik, mümkün
olma eki) + alan (arazi, açık alan, saha, açık ve geniş, düz yer, düz yüzey,
meydan) * bir gayrimenkulün kapısından içeri girildiğinde aktif olarak
kullanabilen, mobilyaların yerleştirebildiği ve duvarlar hariç ayak basılabilen
net metrekare alanı
süradik :
ara. * suradik (büyük çadır, otağ, kuşatan örtü, perde; duvar) * hükümdar veya
ordu için kurulan büyük çadır; kuşatan perde, örtü veya engelleyici yapı
(mecazi)
sürahi :
ara. * saraha (saflaşmak, şeffaflaşmak, berraklaşmak, kristalleşmek), surah
(saf, şeffaf, berrak, kristal) + i (ile ilgili, -a ait) * su veya içecekleri
koymaya ve dökmeye yarayan, genellikle dar ağızlı ve kulplu cam/seramik kap,
karaf, su kabı, testiye benzer kulplu kap
süralimentasyon :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + alimentare
(beslemek, gıda vermek, yedirmek, doyurmak) (alimentum (besin, gıda) + are
(fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım ve durum eki) (lat.); suralementation
(fra.) * bir hastanın veya organizmanın normal gereksiniminin çok üzerinde,
genellikle yapay yollarla (damardan veya tüple) aşırı beslenmesi veya besin
takviyesi yapılması süreci
sürat :
ara. * sara (hızlı olmak, çabuk olmak) * bir cismin birim zamanda aldığı yol
miktarı, hareketin hızlı olma derecesi, hız, çabukluk
sürç :
tür. * sürç (kaymak, takılmak, hata yapmak) * yürürken ayağın kayması veya
tökezlemesi; dilin yanlış söylemesi (sürç-i lisan), hata yapma veya istemeden
yanlış davranma durumu (mecazi)
sürçmek :
tür. * sürç (kaymak, takılmak, hata yapmak) + mek (fiil mastar eki) * yürürken
ayağın kayıp tökezlemek; konuşurken dili kayıp hata yapmak ve yanlış söz söylemek
sürçülisan :
tür., ara. * sürç (kaymak, takılmak, hata yapmak) (tür.) + ü (tamlama eki) +
lisan (dil) (ara.) * konuşma sırasında istemeden yapılan dil sürçmesi, yanlış
veya kırıcı olabilecek sözlerin sehven söylenmesi; “dilim sürçtüyse affola”
anlamındaki edebi ifade
sürdak :
ara. * suradik (büyük çadır, otağ, kuşatan örtü, perde; duvar) * hükümdar veya
ordu için kurulan büyük çadır; kuşatan perde, örtü veya engelleyici yapı
(mecazi)
sürdin :
fra. * sourd (sağır, kulağı duymayan, işitemeyen) + ine (ism yapım eki) * keman
ve trompet gibi enstrümanların çıkardığı sesin şiddetini kısmaya, yumuşatmaya
veya rengini değiştirmeye yarayan susturucu aparat
sürdürmek :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, uzaklaştırmak) + dür (etken
fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir işi, durumu veya eylemi kesintiye
uğratmadan devam ettirmek; devam ettirmek, kesintisiz yürütmek
sürdürülebilir :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, uzaklaştırmak) + dür (etken
fiil eki) + ül (edilgen fiil eki) + ebilir (olabilirlik, yapılabilirlik, mümkün
olma eki) * doğal kaynakları tüketmeden, çevresel dengeyi bozmadan uzun vadede
devam ettirilebilen; ekonomik, ekolojik veya sosyal açıdan sürekliliği
korunabilir olan
süre :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, uzaklaştırmak) + e (isim
yapım eki) * bir olayın başlangıcı ile bitişi arasında geçen zaman aralığı;
zamanın ölçülebilen kesiti veya devamlılık durumu, zaman, vakit (duration
(zaman) (ing.), durer (sürmek), durée (süre) (fra.) )
süreç :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, uzaklaştırmak) + e (isim
yapım eki) + ç (isim yapım eki) * belirli bir başlangıcı ve sonu olan, birden
fazla aşamadan oluşan, zaman içinde gelişerek ilerleyen olaylar dizisi veya
işleyiş bütünü, proses
süreğen : tür.
* sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, uzaklaştırmak) + e (isim yapım
eki) + ğen (sıfat yapım eki) * uzun süre devam eden, kesintisiz veya kronik
şekilde seyreden, kronik
sürek :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, uzaklaştırmak) + e (isim
yapım eki) + k (isim yapım eki) * belirli bir zaman boyunca devam eden durum,
akış veya gidişat; avcılıkta hayvanların belirli bir yöne doğru topluca
sürülmesi (sürek avı)
sürekli :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, uzaklaştırmak) + e (isim
yapım eki) + k (isim yapım eki) + li (sıfat yapım eki) * kesintiye uğramadan
devam eden, aralıksız süren; belli bir zaman boyunca durmaksızın varlığını veya
etkisini sürdüren, devamlı, daimi, aralıksız
sürekli fonksiyon :
tür., lat. * sürekli (devamlı, daimi, aralıksız) (tür.) + functio (yapma,
yerine getirme, icra, işlev, görev) (fungi, fungere (yapmak, yerine getirmek,
icra etmek, işlemek, uygulamak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * tanım
aralığının her bir noktasında alttan ve üstten alınan limitlerin aynı olduğu ve
limit değerlerinin de fonksiyonun o noktadaki değerine eşit olduğu fonksiyon
süreksite :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + excitatus
(uyarılmış, harekete geçirilmiş, heyecanlandırılmış) (ex (dış, dışarı, harici,
yokluk, olmama) + citare (çağırmak, seslendirmek, harekete geçirmek,
uyandırmak) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.); surexcité (fra.) *
aşırı derecede uyarılmış, heyecanı veya sinirsel/psikolojik aktivasyonu
normalin üstüne çıkmış; fiziksel veya zihinsel olarak taşkın ve kontrolü zor
hale gelmiş
süreksiz fonksiyon :
tür., lat. * süreksiz (devamsız, daimi olmayan, aralıksız olmayan) (tür.) +
functio (yapma, yerine getirme, icra, işlev, görev) (fungi, fungere (yapmak,
yerine getirmek, icra etmek, işlemek, uygulamak) + tio (isim yapım eki) )
(lat.) * tanım bölgesinde en az bir noktada sürekli olmayan fonksiyon
sürey varsayımı :
tür. * süre (zaman, vakit) + y (sıfat yapım eki) + varsayım (farzediş, delil
olmamasına rağmen var olduğu kabulü, öyle olduğu kabulü) + ı (iyelik eki) *
doğal sayılar kümesinin nicelik sayısı ile gerçel sayılar kümesinin nicelik
sayısı arasında başka hiçbir nicelik sayı olmadığı varsayımı
süreyya :
ara. * sery (yükselmek, çoğalmak, bollaşmak, parlaklığı artmak, çok okmak) *
Boğa takımyıldızında yer alan açık yıldız kümesi, Pleiades (Yunan
mitolojisindeki Atlas ile Pleione’nin yedi kızı “Yedi Kızkardeş” adı), Ülker
yıldız kümesi, parlak yıldızlar kümesi
sürfas :
lat., fra. * superficies (üst yüzey) (super (üzerinde, yukarıda, üstte,
üstünde, üstün, yüksek) + face, facies (yüz, surat, görünüş, ifade; biçim,
şekil) ) (lat.); surface (yüzey, satıh) (fra.) * bir cismin dış sınırını
oluşturan görünür dış yüzey; fiziksel veya geometrik olarak bir nesnenin en dış
katmanı veya temas yüzeyi, yüzey, satıh
sürfe :
ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek,
dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak,
kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak) *
böceklerin yumurtadan çıktıktan sonraki tırtıl veya kurtçuk evresi, larva hali,
larva, kurtçuk, surife
sürfile :
fra. * sur (üst, üzeri, üstün) + fil (ip, iplik) + é (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) * kumaşın kenarının sökülüp tarazlanmasını önlemek için yapılan
seyrek ve çapraz kenar dikişi
sürgen :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + gen (sıfat yapım eki) * dışkının sulu ve hızlı şekilde
bağırsaktan dışarı atılması durumu, diyare, ishal, dışkı sürmesi; bağırsakların
gevşek çalışması, sürgün
sürgü :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + gü (isim yapım eki) * kapı, pencere, çekmece vb.
şeyleri kaydırarak kapatıp açmaya yarayan parça, mandal veya mekanizma; ateşli
silahlarda ileri-geri hareket eden sürme düzeneği
sürgün :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + gün (isim yapım eki) * bir kimsenin ceza veya siyasal
sebeple yaşadığı yerden uzaklaştırılıp başka bir yerde oturmaya mecbur
bırakılması; bitkinin yeni çıkan taze dalı, filizi
sürjektif :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + jacere
(atmak, fırlatmak, savurmak) + tum (isim yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a
ait) (lat.); surjectif (fra.) * bir fonksiyonun değer kümesindeki her bir
elemanın, tanım kümesindeki en az bir elemanla eşleştiği ve böylece değer
kümesinde açıkta hiçbir elemanın kalmadığı durumları ifade eden matematiksel
bir terim
sürjektif fonksiyon :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + jacere
(atmak, fırlatmak, savurmak) + tum (isim yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a
ait) (lat.); surjectif (fra.) + functio (yapma, yerine getirme, icra, işlev,
görev) (fungi, fungere (yapmak, yerine getirmek, icra etmek, işlemek,
uygulamak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * bir fonksiyonun hedef kümesindeki
her elemana en az bir kaynak elemanının görüntü verdiği durum, örten fonksiyon
sürklase : fra.
* sur (üst, üzeri, üstün) + classe (sınıf), classer (sınıflamak,
sınıflandırmak), classé (sınıflandırılmış) * sınıf bindirmiş, açık farkla üstün
gelmiş
sürme :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + me (isim yapım eki) * bir şeyi bir yüzeye yayma, çekme
veya uygulama eylemi; göz kapaklarına estetik amaçla çekilen siyah boya
(kohl/eyeliner); kapı-pencereyi kapatmaya yarayan kayar mekanizma, sürgü
sürmedan :
tür., far. * sürme (göz kapaklarına estetik amaçla çekilen siyah boya
(kohl/eyeliner) (tür.) + dan (kap, yer, mahfaza eki) * içine sürme (kohl)
konulan küçük kap, kutu veya hokka; özellikle Osmanlı döneminde kullanılan
sürme saklama kabı
sürmek :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + mek (fiil mastar eki) * dokunmak; ilerletmek,
yürütmek, gütmek, kovmak
sürmenaj :
fra. * sur (üst, üzeri, üstün) + menage (sürme, götürme, idare etme) (mener
(surmek, götürmek, idare etmek) + age (isim yapım eki) ) * aşırı zihinsel veya
fiziksel yorgunluk sonucu ortaya çıkan tükenmişlik hali; dikkat dağınıklığı,
halsizlik ve verim düşüklüğü ile seyreden aşırı yorgunluk sendromu
sürmene :
luv., gre. * susarmia (yukarıdaki liman/pazar) (su (üst, yüksek, yukarı) +
sarma (korunaklı yer, iskele, liman) + ia (yer eki) (luv.); sourmania,
susurmena, sousourmena (gre.) * Trabzon iline bağlı, tarihi antik çağlara
uzanan, bıçak üretimi ve çay kültürüyle tanınan tarihi ve turistik bir kıyı
ilçesi
sürname :
far. * sur (görünüş, görüntü) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı;
birine hitaben yazılmış yazı) * divan edebiyatında padişah çocuklarının doğum,
sünnet ve düğün törenlerini anlatan ve karşılığında caziye alınan eserlerin
genel ismi
sürnatüralist :
lat., fra. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.);
sur (fra.) + natura (doğum, oluşum, meydana gelme) (nasci (doğmak, oluşmajk,
meydana gelmek), natus (doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile
ilgili, -a ait) + ista (yapan, eden eki) (lat.); naturaliste (fra.) *
doğalcılığın (natüralizmin) ötesine geçen, yalnızca doğa yasalarıyla
açıklanamayan, doğaüstü veya metafizik unsurları da kabul eden yaklaşım yanlısı
sürnatüralizm :
lat., fra. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.);
sur (fra.) + natura (doğum, oluşum, meydana gelme) (nasci (doğmak, oluşmajk,
meydana gelmek), natus (doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile
ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.);
naturalisme (fra.) * doğalcılığı (natüralizmi) aşan veya onunla sınırlı
kalmayan, doğa yasalarının yanı sıra doğaüstü, metafizik veya aşkın
(transcendent) unsurları da açıklayıcı kabul eden felsefi veya edebi yaklaşım
sürplüs :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + plus (çok,
daha, daha çok, fazla, artı, ilave, ek) * ihtiyaçtan fazla olan miktar; üretim,
gelir veya stokta artı kalan kısım, fazlalık, artık
sürpriz :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + prehendere
(almak, kavramak, yakalamak, tutmak, ele geçirmek, edinmek) (lat.); sur (üst,
üzeri, üstün) + prendre (almak, kavramak, yakalamak, tutmak, ele geçirmek,
edinmek), prise (alma, kavrama, yakalama, tutmak, ele geçirme, edinme) (fra.) *
beklenmedik bir olay, ani gelişen durum veya beklenmeyen bir etki; kişinin
önceden tahmin etmediği bir şeyle karşılaşması sonucu oluşan şaşkınlık hali
sürre :
ara. * surre (akçe/para kesesi, bohça) * içine altın veya para konulan kese; Osmanlı
Devleti'nde her yıl hac mevsiminden önce Mekke ve Medine halkına (Haremeyn)
dağıtılmak üzere gönderilen para ve değerli hediyeler
sürrealist :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.); sur
(fra.) + realis (gerçek, hakiki) (res (şey, nesne, varlık, olgu) + alis (ile
ilgili, -a ait) ) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (lat.);
réaliste (fra.) * gerçekliğin ötesini, bilinçdışı, rüya ve irrasyonel imgeleri
temel alan sürrealizm (gerçeküstücülük) akımına mensup sanatçı veya bu anlayışı
benimseyen kişi; veya bu akımın özelliklerini taşıyan (eser/üslup)
sürrealite :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.); sur
(fra.) + realis (gerçek, hakiki) (res (şey, nesne, varlık, olgu) + alis (ile
ilgili, -a ait) ) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.); réalité (fra.) *
gerçekliğin ötesinde, bilinçdışı, düşsel veya irrasyonel unsurların
birleşimiyle oluşan “üst gerçeklik” veya “gerçekliğin ötesi”; rüya ve
bilinçdışı imgelerin oluşturduğu (alternatif gerçeklik düzeyi)
sürrealizm :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.); sur
(fra.) + realis (gerçek, hakiki) (res (şey, nesne, varlık, olgu) + alis (ile
ilgili, -a ait) ) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki)
(lat.); réalisme (fra.) * 20. yüzyıl başında ortaya çıkan, bilinçdışı, rüya,
otomatik yazı ve irrasyonel imgeleri temel alarak “gerçekliğin ötesinde bir
gerçeklik” (sürrealite) kurmayı amaçlayan sanat ve edebiyat akımı,
gerçeküstücülük
sürrenal :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.); sur
(fra.) + renalis (böbrekle ilgili) (renes (böbrek) + alis (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) (lat.; surrénal (fra.) * böbreklerin üstünde yer alan;
böbrekletin üstündeki hormon salgılayan adrenal bezler (böbreküstü bezleri) ile
ilgili olan
sürsat :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + sat (eşdeğer saymak, takas etmek, karşılığını bulmak)
* Osmanlı Devleti'nde seferberlik dönemlerinde ordu birliklerinin yiyecek,
hayvan yemi ve yakacak gibi ihtiyaçlarının devlet tarafından belirlenen
fiyatlar üzerinden halktan zorunlu olarak satın alınması uygulaması
sürşarj :
lat., fra. * sur (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + carrus
(araba, vagon), carricare (yüklemek, taşımak) (lat.); charge (yükleme) (fra.) *
normal ücret, vergi veya mali yükün üzerine eklenen fazla ücret, ek masraf,
ilave yükleme, bindirim; taşımacılık, sigorta ve mali işlemlerde standart
bedelin üzerinde alınan ek tutar
sürtmek :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + t (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir
nesneyi başka bir yüzeye bastırarak ileri, geri veya ileri geri hareket
ettirmek; temas ederek ovarak iz bırakmak, temizlemek veya bir maddeyi yüzeye
yaymak (zurt (dürtmek, itelemek, ilerletmek, vardırmak) (ara.) )
sürtük :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + t (etken fiil eki) + ük (sıfat yapım eki) * düzensiz
dolaşan, oraya buraya sürünen/gezinen kişi; aşağılayıcı, cinsiyetçi bir
hakaret, orospu, kaltak, fahişe, yosma, şıllık, kenar dilberi, aşufte, kevaşe
sürtünme katsayısı :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + t (etken fiil eki) + ün (dönüşlü fiil eki) + me (isim
yapım eki) + katsayı (cebirsel ifadelerde bir değişkenin önünde yer alan sabit
çarpan sayı) (kat (eklemek, ilave etmek, üst üste koymak, bükmek) + sayı
(nicelik, miktar, rakamla ifade edilen değer) ) + sı (iyelik eki) * iki yüzeyin
birbirine temas ettiğinde hareketi ne kadar zorlaştırdığını gösteren boyutsuz
büyüklük; sürtünme kuvvetinin normal kuvvete oranı (μₛ = F sürtünme/F normal)
sürtünme kuvveti :
tür., ara. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek,
seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + t (etken fiil eki) + ün (dönüşlü fiil eki)
+ me (isim yapım eki) (tür.) + kuvvet (güç, kudret) (ara.) + i (iyelik eki)
(tür.) * birbiriyle temas eden iki yüzey arasında, göreli hareketi veya hareket
eğilimini engelleyen veya azaltan, temas yüzeylerine paralel yönde ve harekete
zıt doğrultuda etki eden kuvvet
sürur :
ara. * sara (sevinmek, neşelenmek, gülmek) * derin sevinç, iç huzuru ve
mutluluk, neşe, sevinç, gülme
sürü :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + ü (isim yapım eki) * seyirtilen, güdülen, sürüklenen,
dizi dizi olmuş olan; birlikte hareket eden hayvan topluluğu (koyun, keçi vb.);
bir arada bulunan insan topluluğu veya kalabalık grup (mecazi)
sürücü :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + ü (isim yapım eki) + cü (yapan, eden eki) * bir aracı
(otomobil, kamyon, tren vb.) sevk ve idare eden kişi, şoför; elektrik veya veri
akışını yöneten donanım/yazılım bileşeni, bilgisayarda donanım veya uygulama
yazılımı, driver
sürücü belgesi :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + ü (isim yapım eki) + cü (yapan, eden eki) + belge (bir
olayı, durumu veya bilgiyi kanıtlayan yazılı, görsel veya dijital kayıt; resmi
veya gayriresmi doğrulama aracı; belli eden yazı, beliri hale getiren, döküman)
+ si (iyelik eki) * motorlu bir aracı kamu yollarında kullanmaya yetkili
olunduğunu gösteren, devlet tarafından verilen resmi izin ve kimlik belgesi,
ehliyet
sürüklemek :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + ük (dönüşlü fiil eki) + le (etken fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * bir nesneyi veya kişiyi yerden kaldırmadan, temas ederek
bir yüzey üzerinde çekerek hareket ettirmek; birini istemediği bir duruma veya
sonuca zorla götürmek (mecazi)
sürüm :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + üm (isim yapım eki) * bir ürünün, yazılımın veya
metnin piyasaya veya kullanıma sunulmuş belirli versiyonu; ayrıca üretim veya
dağıtım miktarı (örneğin ilk sürüm, yeni sürüm)
sürünceme :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + ün (dönüşlü fiil eki) + ceme (isim yapım eki) * bir
işin, meselenin veya sürecin sonuçlanmadan uzayıp belirsiz şekilde devam
etmesi; gecikme ve çözümsüzlük hali, uzayıp gitme, sonuçsuz bekleme durumu
sürüngen :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + ün (dönüşlü fiil eki) + gen (sıfat yapım eki) *
genellikle karada gövdesini yer üzerinde sürerek hareket eden, pullu derili,
soğukkanlı omurgalı hayvanlar sınıfı, reptilia (yılan, kertenkele, kaplumbağa
vb.)
sürünmek :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + ün (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * vücudu
yere yakın tutarak, eller ve dizler veya gövdeyi sürterek ilerlemek; çok zor
koşullarda, güçlük içinde yaşamak veya aşağılanmış bir durumda bulunmak (mecazi)
sürüntü :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + ün (dönüşlü fiil eki) + tü (isim yapım eki) * bir
yüzeye sürtme veya sürme işlemi sonucu oluşan artık, iz veya birikinti; tıpta
ve mikrobiyolojide örnek almak için vücuttan sürterek alınan materyal, swab
sürüş :
tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek,
kovmak, uzaklaştırmak) + üş (isim yapım eki) * bir aracı kullanma eylemi;
araçla yol alma biçimi veya tarzı; sürme/ilerletme süreci
sürvey :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + videre
(görmek) (lat.); surveiller (gözetmek, gözlemek, gözlemlemek, kontrol etmek,
yakından takip etmek) (sur (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek)
+ veiller (izlemek, gözlemek, gözetmek) ), surveillé (gözleme, gözetme, izleme)
(fra ); survey (ing.) * bir alanı, durumu veya topluluğu sistemli şekilde
incelemek, ölçmek ve değerlendirmek, yüzey/alan ölçümü gerçekleştirmek; anket
yapmak
sürveyan :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + videre
(görmek) (lat.); surveillant (surveiller (gözetmek, gözlemek, gözlemlemek,
kontrol etmek, yakından takip etmek) (sur (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde,
üstün, yüksek) + veiller (izlemek, gözlemek, gözetmek) ) + ant (-cı, yapan,
eden eki) * işlerin teknik, hukuki, ekonomik, finansal şartlara uygun
yürütülmesini yerinde denetleyen gözetmen, kontrol elemanı
sürveyans :
lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + videre
(görmek) (lat.); surveillant (surveiller (gözetmek, gözlemek, gözlemlemek,
kontrol etmek, yakından takip etmek) (sur (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde,
üstün, yüksek) + veiller (izlemek, gözlemek, gözetmek) ) + ance (isim yapım
eki) * gözleme, gözetme, gözlemleme; hastalıkların, salgınların veya sağlıkla
ilgili olayların sistematik olarak izlenmesi, veri toplanması ve analiz
edilmesi süreci; epidemiyolojide erken uyarı ve kontrol amacıyla kullanılan
sürekli gözlem sistemi
sürvi :
lat., fra. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + vitas
(hayat, yaşam, dirim, ömür) (lat.); sur (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde,
üstün, yüksek) + vie (yaşam, hayat, dirim) (fra.) * bir hastalık veya travmadan
sonra hastanın hayatta kalma şansını veya süresi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder