27 Eylül 2026 Pazar

sui - sürvi

sui : ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak) * kötülük, fenalık, su' (sue (dava etmek) (ing.), suivre (takip etmek, izlemek) (fra.) )

su-i istimal : ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük, fenalık) + i (tamlama eki) + istimal (bir şeyi kullanma, uygulama, işe yarar hale getirme, kullanma, faydalanma) * kendisine verilmiş bir yetkiyi, hakkı veya imkânı amacına aykırı ve zarar verici biçimde kullanma, kötüye kullanma

su-i kasd : ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük, fenalık) + i (tamlama eki) + kasd (kast, niyet, yönelme) * kötü niyet, kötü niyetli eylem; bir kimseyi gizlice ve planlı biçimde öldürme eylemi, siyasi veya kişisel amaçla yapılan planlı öldürme

su-i niyet : ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük, fenalık) + i (tamlama eki) + niyet (bir davranışı, eylemi veya kararı yönlendiren bilinçli amaç, kasıt veya düşünce, gaye) * bir kimsenin eylem veya sözlerinde gizli kötü amaç taşıması, karşı tarafı yanıltma veya zarar verme kastı, kötü niyet

su-i zan : ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük, fenalık) + i (tamlama eki) + zanna (sanmak, tahmin etmek), zann (sanı, tahmin) * bir kimse hakkında yeterli delil olmadan kötü düşünme, olumsuz kanaat besleme, kötüye yorma durumu

suicide : lat. * sui (kendinin, kendi) + caedere (kesmek, öldürmek), cide (öldürme, yok etme) * bir kişinin kendi yaşamına son vermesi, kendini öldürmesi, intihar

suikast : ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük, fenalık) + i (tamlama eki) + kasd (kast, niyet, yönelme) * kötü niyet, kötü niyetli eylem; bir kimseyi gizlice ve planlı biçimde öldürme eylemi, siyasi veya kişisel amaçla yapılan planlı öldürme

suillus : lat. * suillus (domuzla ilgili, domuza ait) (sui (domuz) + illus (ile ilgili, -a ait) ) * Suillaceae (mantarlar) familyasından, genellikle iğne yapraklı ağaçlarla ilişki içinde olan, şapkalı yenilebilir mantar türü

suiniyet : ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük, fenalık) + i (tamlama eki) + niyet (bir davranışı, eylemi veya kararı yönlendiren bilinçli amaç, kasıt veya düşünce, gaye) * bir kimsenin eylem veya sözlerinde gizli kötü amaç taşıması, karşı tarafı yanıltma veya zarar verme kastı, kötü niyet

suisid : lat. * sui (kendinin, kendi) + caedere (kesmek, öldürmek), cide (öldürme, yok etme) * bir kişinin kendi yaşamına son vermesi, kendini öldürmesi, intihar

suisidal : lat. * sui (kendinin, kendi) + caedere (kesmek, öldürmek), cide (öldürme, yok etme) + alis (ile ilgili, -a ait) * kişinin kendine zarar verme veya yaşamına son verme düşünce, eğilim veya davranışları ile ilgili

suistimal : ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük, fenalık) + i (tamlama eki) + istimal (bir şeyi kullanma, uygulama, işe yarar hale getirme, kullanma, faydalanma) * kendisine verilmiş bir yetkiyi, hakkı veya imkânı amacına aykırı ve zarar verici biçimde kullanma, kötüye kullanma

suitabl : lat. * suere (uygun hale getirmek, uydurmak), suus (uygun, elverişli; kendi yerine uygun) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) * bir amaç, durum veya koşul için uygun, elverişli ve yerinde olan nitelik taşıyan, uygun, münasip

suizan : ara. * sa'a (kötü olmak, kötüleşmek, fenalaşmak, nahoş olmak), su' (kötülük, fenalık) + i (tamlama eki) + zanna (sanmak, tahmin etmek), zann (sanı, tahmin) * bir kimse hakkında yeterli delil olmadan kötü düşünme, olumsuz kanaat besleme, kötüye yorma durumu

suk : ara. * suka (sürmek, yönlendirmek) * taraf, yön; çarşı, pazar, alım satım yeri, alışveriş yeri

sukara : san., ara. * sarkara (şeker, kristal şeker) (san.); sukkar (şeker), sakara (sarhoş olmak; aklını yitirecek derecede içki içmek), sekr (sarhoşluk, şekerlilik) (ara.) * içki etkisiyle bilinci ve denge yetisini kaybetmiş durumda olan kimse, sarhoş (alkol şekerden elde edilmekte olup, hipoglisemiye (düşük şeker), ve hiperglisemiye (yüksek şeker) sebep olabilir (sugar, sucre, Zucker (şeker) (ing., fra., alm.) )

sukkar : san., ara. * sarkara (şeker, kristal şeker) (san.); sukkar (şeker) (ara.) * tatlılık veren kristal gıda maddesi, şeker

sukralfat : lat. * sakkharon (şeker) (gre.); saccharum (lat.) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) + aluminium (gümüş renkte, sünek bir metal element) (alum, alumn, alumen (şap, sıkılaştırıcı tuz, acı madde) + ium (element son eki) ) + ate (asidin tuzu veya esteri eki) * mide ve onikiparmak bağırsağında ülserli yüzeye yapışarak koruyucu bir tabaka oluşturan ilaç etken maddesi, ülser koruyucu ilaç

sukub : ara. * sakaba (delmek, delip geçmek), sakib (delen, delip geçen) * delmeler, delinmeler

sukulent : lat. * sucus (meyve suyu; sap) + ulent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yumuşak, sulu, lezzetli; su depolamaya uyarlanmış, kalın etli yaprakları veya gövdesi olan, sukulent bitki (etli bitki)

sukut : ara. * sakata (sessiz olmak, konuşmamak; düşmek, yere inmek) * sessiz kalma, susma; düşme, sükunet; konuşmama durumu, ses çıkarmama hali; mecazen değer veya seviyenin düşmesi, gerileme

sukutuhayal : ara. * sukut (sessiz kalma, susma; düşme, sükunet; konuşmama durumu, ses çıkarmama hali; mecazen değer veya seviyenin düşmesi, gerileme) + i (tamlama eki) + hayal (görüm, düş, rüya, imge, tasavvur, zihinsel tasarım, rüyada görülen, zannedilen, gerçek sanılan, farzedilen, gerçek gibi canlı gibi olan) * beklenen, umut edilen veya hayal edilen bir durumun gerçekleşmemesi sonucunda hissedilen duygu, hayal kırıklığı, düş kırıklığı

sulak : tür. * su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) + lak (sıfat yapım eki) * suyu bol olan, nemli, bataklık veya su kaynakları bakımından zengin olan yer, suya doygun (arazi)

sulakyurt : tür. * su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) + lak (sıfat yapım eki) + yurt (yer, ortam; ülke, vatan, memleket) * Kırıkkale’nin bir ilçesi

sulamak : tür. * su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * su vermek, su dökmek, su ile ıslatmak

sulb : ara. * sulb (sert, sağlam; omurga, bel kemiği, omurga; erkek nesli), saluba (sert ve dayanıklı olmak) * insanın bel kemiği; nesil ve soyun dayandığı erkek tarafı, biyolojik ve soy bağını ifade eden yapı (mecazi)

sulbaktam : lat. * sulbactam (sulphur (sülfonamid kimyasal grubu; sülfür, kükürt) + β-laktam (beta-laktamaz inhibitörleri ve antibiyotik çekirdek halkası belirteci) ) * bakterilerin ürettiği β-laktamaz enzimini inhibe ederek bazı antibiyotiklerin etkinliğini artıran, tek başına antimikrobiyal etkisi zayıf olan yardımcı ilaç bileşiği (C8H11NO5S)

suleyman : ibr., ara. * şalom (barış, esenlik, güven, selam, selamet), şlomo (barışa ait, barışlı, esenlik sahibi, salim) (ibr.); salimen (barış içinde, esenlikle, güvenle) (ara.) * İslam, Yahudilik ve Hristiyanlıkta bilgelik, adalet ve zenginlik ile anılan; Kur’an’da peygamber ve kral olarak geçen tarihî ve dini şahsiyet, İsrailoğulları hükümdarı Süleyman (Solomon)

sulfadiazin : lat. * sulpha (sülfonamid grubu, kükürt içeren antibakteriyel bileşikler) + diazin (azot içeren heterosiklik aromatik yapı) (di (iki, ikili, çift) + azin (azot içeren halka) ) * sülfonamid türevi antibakteriyel ilaç; bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılan, folat sentezini inhibe eden kristal yapılı kemoterapötik bileşik (C10H10N4O2S)

sulfametoksazol : lat. * sulpha (sülfonamid grubu, sulphur (kükürt) içeren antibakteriyel bileşikler) + methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + oxazol (beş üyeli heterosiklik oksazol halkası) (oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) (gre.) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * bakterilerde folik asit sentezini inhibe eden sülfonamid türevi antibakteriyel ilaç; genellikle trimetoprim ile birlikte kombine kullanımıyla bilinen kemoterapötik bileşik (C10H11N3O3S)

sulfapiridin : lat., gre. * sulpha (sülfonamid grubu, sulphur (kükürt) içeren antibakteriyel bileşikler) (lat.) + pyridine (C5H5N) (pyr (ateş) (gre.) + idine (kimyasal bileşik eki) (lat.) ) * bakterilerde folik asit sentezini inhibe eden sülfonamid türevi antibakteriyel ilaç; özellikle tarihsel olarak kullanılan, günümüzde daha çok türevleriyle yer değiştirmiş kemoterapötik bileşik (C11H11N3O2S)

sulfata : lat. * sulphur (kükürt) + atum (isim yapım eki); sulphate (sülfürik asit türevi SO4²⁻) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + atus, ate (asidin tuzu veya esteri eki) ) * sıtma tedavisinde kullanılan, okaliptüs ağacından elde edilen kinin türevi ilaçların genel adı

sulfato : lat., isp. * sulphur (kükürt) + atum (isim yapım eki) (lat.), ato (isp.); sulphate (sülfürik asit türevi SO4²⁻) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + atus, ate (asidin tuzu veya esteri eki) ) * sıtma tedavisinde kullanılan, okaliptüs ağacından elde edilen kinin türevi ilaçların genel adı

sulh : ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), salih (iyi, doğru, düzgün, dürüst), islah (bir şeyin, bir kişinin veya bir topluluğun durumunu iyi hale getirme, düzeltme, iyileştirme, düzeltme) * taraflar arasındaki anlaşmazlığın sona erdirilmesi, karşılıklı rıza ile sağlanan barış ve uzlaşma durumu, barış, arayı iyileştirme

sulh ceza mahkemesi : ara. * sulh (barış, uzlaşma) + ceza (karşılık, yaptırım; hukukta suç karşılığı uygulanan yaptırım) + hakama (hükmetmek, yargılamak), mahkeme (hükmetme yeri, yargılama yeri) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * Türkiye yargı sisteminde belirli suçlar ve özellikle soruşturma aşamasındaki koruma tedbirleri, tutuklama ve adli kontrol gibi işlemlerle ilgili kararları veren ceza yargısı birimi, ilk derece ceza mahkemesi türü

sulh hukuk mahkemesi : ara. * sulh (barış, uzlaşma) + hakk (doğruluk, gerçek, adalet, sahip olma durumu), hukuk (haklar) + hakama (hükmetmek, yargılamak), mahkeme (hükmetme yeri, yargılama yeri) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * Türkiye yargı sisteminde belirli parasal sınırlar içindeki hukuk davaları ile bazı özel hukuk işlerini inceleyen, daha basit ve hızlı yargılama usullerinin uygulandığı ilk derece mahkemesi

sulhi : ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), sulh (barış, iyileştirme) + i (sıfat yapım eki) * barış ve uzlaşmayı esas alan, anlaşma ve uyuşma yolunu tercih eden tutum veya nitelik, barışçı özellik taşıyan durum, barışa ait, uzlaşmaya ilişkin; barışçı; erkek ismi

sulhiye : ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), sulh (barış, iyileştirme) + i (sıfat yapım eki) + iye (isim yapım eki) * barış, uzlaşma ve anlaşmazlığın giderilmesi; sulh esasına dayanan durum

sulhperver : ara , far. * sulh (barış, iyileştirme) (ara.) + parvar, perver (besleyen, büyüten, yetiştiren, koruyan, seven, sever) * barışı seven, barıştan yana olan, anlaşmazlıkların çözümünde uzlaşmayı tercih eden kişi veya tutum, barışsever

sulidae : lat. * sula (sümsük kuşu) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * sümsük kuşları ve yakın akrabalarını kapsayan deniz kuşları familyası, sümsük kuşugiller

suliformes : lat. * sula (sümsük kuşu) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * sümsük kuşları, karabataklar, fregat kuşları ve anhingaları kapsayan kuşlar takımı, sümsüksü kuşlar takımı, sümsükkuşumsular

sulkonazol : lat * sulphur (sülfür, kükürt) + conazol (azole halkası taşıyan antifungal bileşik son eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) ) * mantar hücre zarında ergosterol sentezini engelleyerek etki gösteren imidazol türevi antifungal ilacın etken maddesi (C18H15Cl3N2S)

sulkus : lat. * sulcus (oluk, yarık, karık) * bir organın veya anatomik yapının yüzeyinde bulunan doğal oluk, yarık veya çöküntü biçimindeki çizgisel yapı

sullah : ara. * sullah (çoğunluk, topluluk; bir araya gelmiş insan grubu) + at, et (isim yapım eki) * çok sayıda kişiden oluşan topluluk, kalabalık, ekseriyet, çoğunluk

sullemen : ara. * sallama (basamak basamak yükseltmek, tırmandırmak) * merdiven, basamaklı çıkma aracı

sulp : ara. * sulb (sert, sağlam; omurga, bel kemiği, omurga; erkek nesli), saluba (sert ve dayanıklı olmak) * insanın bel kemiği; nesil ve soyun dayandığı erkek tarafı, biyolojik ve soy bağını ifade eden yapı (mecazi)

sulta : ara. * salata, sallata (hükmetmek, hakim olmak, tahakküm altına almak, yetki sahibi olmak, egemen olmak), sultan (şah, padişah, hükümdar) * bir kişi veya kurumun yönetme, hükmetme ve emir verme yetkisi, otorite ve egemenlik gücü, otorite, hakimiyet, egemenlik; yönetme gücü

sultamisilin : lat. * sulbactam (sulphur (sülfonamid kimyasal grubu; sülfür, kükürt) + β-laktam (antibiyotik çekirdek halkası) ) + ampicillin (aminum, amino (karbona bağlı bir nitrojen (azot) atomu içeren bileşik) + penicillin (penicillum, penicillus (fırça, küçük fırça) ) * vücutta ampisilin ve sulbaktama dönüşen karşılıklı esterleşmiş ön ilaç; bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılan, β-laktam antibiyotik ile β-laktamaz inhibitörünü birleştiren antibakteriyel bileşik (C25H30N4O7S2)

sultan : ara. * salata, sallata (hükmetmek, hakim olmak, tahakküm altına almak, yetki sahibi olmak, egemen olmak) + an (isim yapım eki); tasallut (baskı kurma, zorbalık yapma, hakimiyet kurma, tahakküm) * otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi); delil, ispat

sultanbeyli : ara., tür. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi); delil, ispat) (ara.) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + li (ile, birlikte, sahibi) (tür.) * İstanbul’un, Anadolu yakasındaki bir ilçesi

sultandağı : ara., tür. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi); delil, ispat) (ara.) + tağ, dağ (yüksek arazi, tepe) + ı (iyelik eki) (tür.) * Afyonkarahisar’ın bir ilçesi

sultangazi : ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi); delil, ispat) + gazi (akıncı, istilacı) (gaza (akın etme, yağma, talan, öldürmek, yok etmek, parçalamak, dövmek, ezmek, vurmak; kavga etmek, mücadele etmek, savaşmak) + i (yapan, eden eki) ) * İstanbul’un bir ilçesi

sultanhisar : ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi); delil, ispat) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur, korugan) (tür.) * Aydın’ın bir ilçesi

sultani : ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi); delil, ispat) + i (ile ilgili, -a ait) * sultanla ilgili, sultana ait olan, sultan tarafından çıkarılmış, sultanla ilişkili

sultan-i buselik : ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi); delil, ispat) + i (tamlama eki) (ara.) + ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) * Türk musikisinde Buselik makamı ailesi içinde yer alan, “sultan” unvanı ile anılan, güçlü ve ağırbaşlı karaktere sahip kabul edilen birleşik (mürekkep) makam adı

sultan-i cedid : ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi); delil, ispat) + i (tamlama eki) + cedid (yeni) * Türk musikisinde, Osmanlı padişahı III. Selim tarafından oluşturulmuş olan bileşik (mürekkep) bir makam

sultan-i evc : ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi); delil, ispat) + i (tamlama eki) + evc (zirve, doruk, en yüksek derece) * Türk musikisinde köklü bir geçmişe sahip, genellikle Evc veya Eviç olarak anılan perdelerin karakteristik yapısını ve inici seyrini merkezine alan birleşik (mürekkep) bir makam

sultan-i hüzzam : ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi); delil, ispat) + i (tamlama eki) + huzzam (gıcırtı, gümbürtü, tıngırtı, yay tıngırtısı) * Türk musikisinde, Hüzzam makamı temel alınarak geliştirilen veya Hüzzam karakterini “baş makam/üst düzey ifade” vurgusuyla yücelten birleşik (mürekkep) makam adı, ağır ve duygulu karakterli musiki dizisi

sultan-i ırak : ara., tür. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi); delil, ispat) + i (tamlama eki) (ara.) + ırak (uzak) (tür.) * Türk musikisinde Irak makamı temel alınarak oluşturulan veya Irak dizisinin “sultan” unvanıyla yüceltilmiş varyantı olarak adlandırılan, ağır, derin ve klasik üslup taşıyan bir birleşik (mürekkep) makam

sultan-i neva : ara. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi); delil, ispat) + i (tamlama eki) + neva (ahenk, ses, güzel sada, nağme, avaz) * Türk musikisinde Neva makamı esas alınarak kullanılan veya Neva dizisinin belirli düzenlemeleriyle oluşturulan, klasik makam geleneğinde yer alan, orta perdede seyreden dengeli ve kararlı karakterli bir birleşik (mürekkep) makam adı

sultan-i segah : ara., far. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi); delil, ispat) + i (tamlama eki) (ara.) + segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren temel perde) (far.) * Türk musikisinde Segah makamı temel alınarak adlandırılan veya Segah karakterini yücelten, ağır ve klasik üslup taşıyan, duygulu bir birleşik (mürekkep) makam adı

sultan-i yegah : ara., far. * sultan (otorite, güç, delil, yetki; egemenlik ve hükümdarlık yetkisini elinde bulunduran hükümdar, padişah; büyük güç ve nüfuz sahibi kimse (mecazi); delil, ispat) + i (tamlama eki) (ara.) + yegah (birinci yer, ilk makam; kalın re notasının karşılığı sayılan, Türk musikisindeki bir birleşik (mürekkep) makam) (yek (bir, tek) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) ) (far.) * Türk musikisinde Yegâh perdesi ve bu perde etrafında şekillenen diziye dayanan, “sultan” ünvanıyla yüceltilmiş, genellikle pes (kalın) bölgede seyreden ağır karakterli birleşik (mürekkep) makam

sulu boya : tür. * su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) + boya (renk veren madde) * su ile inceltilerek kullanılan, şeffaf ve katmanlı renklendirme etkisi veren resim yapma tekniği ve bu teknikte kullanılan su bazlı boya türü

suluk : ara. * salaka, seleke (gitmek, yol tutmak, bir yola sokmak, yola girmek, yol almak, izlemek, takip etmek; geçmek, geçirmek; seçmek) fiilinin geçmiş zaman hali * su yolu; yöntem, metod, usül, üslup, tarz, tutulan yol, gidilen yol, seçilen yol (selectus (seçilmiş, tercih edilmiş, ayıklanmış, ayrılmış) (lat.) )

suluova : tür. * su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) + ova (düz, geniş arazi, yayla, yazı, düzlük) * Amasya'nın bir ilçesi

sulus : ara. * selase (üç), salis (üçüncü) * üçte bir

sulusani : ara. * sulus (üçte bir) + ani (iki, ikili) * üçte iki

sulusaray : tür., far. * su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) + saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, köşk, hükümdar evi, hükümdar konağı) (far.); garsaura (fışkıran, akan) (gre.) * Tokat’ın bir ilçesi

sulusepken : tür. * su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) + sep, serp (azar azar dökmek, saçmak, yaymak) + ken (sıfat yapım eki) * yağmur ve karın birlikte, rüzgarla savrularak düştüğü hava durumu, hem ıslatan hem de soğuk etkili karışık yağış tipi

sumak : aka., ara. * samu (kırmızı) (aka.); summak (koyu kırmızı tohum) (ara.) * ekşi kırmızı meyve; özellikle Akdeniz ve Orta Doğu mutfağında kullanılan, kırmızı renkli, ekşimsi tat veren baharat bitkisinin kurutulmuş meyvesi veya tozu

sumasyon : lat. * sumere (almak, toplamak, bir araya getirmek) + tio (isim yapım eki) * fizyolojide sinir sisteminde birden fazla uyarının zaman içinde veya farklı sinapslardan birleşerek etkisini artırması durumu; ayrıca genel olarak birikimli etki veya toplam etki oluşması

sumat : ara. * samata (susmak, ses çıkarmamak, sükut etmek) * sessiz durma, susma ve sükunet

sumatra : mal., san. * samudra (büyük okyanus, deniz, büyük deniz, okyanus; tüm suları toplayan geniş deniz) (sam (birlikte, beraber, tamamen) + udra (su) ) * Güneydoğu Asya’da Endonezya’ya ait olan, Hindistan Okyanusu ile Malakka Boğazı arasında yer alan, tropik ormanları ve zengin biyolojik çeşitliliğiyle bilinen ada

sumatriptan : mal., san., lat. * Sumatra (ilacın geliştirildiği ada) (san.) + triptan (serotonin (5-HT1B/1D) reseptör agonist eki) * migren ataklarının tedavisinde kullanılan, 5-HT₁B/1D serotonin reseptörlerini uyararak damar düzleşmesi ve ağrı iletimini azaltan triptan grubu ilacın etken maddesi (C14H17N3O2)

sumbas : tür. * sumbas (Orta Asya'da Horasan bölgesinde yer alan ve Hazar Denizi'ne dökülen Atrek Nehri'nin en büyük kolu olan Sumbas Nehri'nden) * Osmaniye’nin bir ilçesi

sumen : fra. * sous (alt, altında, aşağıda) + main (el) * masa üstü yazı altlığı; yazı takımı, evrak altlığı; yazı yazılan masa üzerinde kâğıtların altına konulan deri veya benzeri malzemeden yapılmış düz altlık; Osmanlı bürokrasisinde evrakların içine konulduğu kapaklı dosya türü, yazı altlığı ve evrak muhafaza aracı

summaki : ara. * summak (sumak, kırmızı ekşi bitki) + i (ile ilgili, -a ait) * kırmızı-pembe tonlu, sumak rengine benzetilen dekoratif veya yapı taşı türü

summanus : lat. * Summanus (sabah öncesi, gecenin son vakti; geceleyin görülen gök gürültüsü ve yıldırım tanrısı) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + mane (sabah) ); summus (en yüksek, tepe, zirve, doruk) * Roma mitolojisinde özellikle gece meydana gelen yıldırım ve gök gürültüsüyle ilişkilendirilen, gündüz yıldırımlarının tanrısı olan Jupiter'in karşıtı veya tamamlayıcısı olan tanrı

summe : ara. * summe (sonra, daha sonra; bunun ardından) * sonra, akabinde, müteakiben, ondan sonra

sumsuk : tür. * sumsuk (yumruk, yumrukla vurmak) (sun (uzatmak, el uzatmak) + suk (isim yapım eki) ) * uyuşuk, miskin, pısırık, sünepe, beceriksiz, yavaş hareket eden, pasif

sumun : ara. * semaniye (sekiz) * sekizde bir

sumut : ara. * samata (susmak, ses çıkarmamak, sükut etmek), samit (susan, ses çıkarmayan, sessiz, sükut eden; sessiz; sessiz harf) * susma, ses çıkarmama, sükut

suna : tür. * suna (yaban ördeği, erkek ördek) * ördekgillerden, gösterişli tüyleri ve zarif görünüşüyle bilinen su kuşu, erkek ördek, erkek suna ördeği

sunak : tür. * sun (sunmak, takdim etmek, arz etmek, önüne koymak, kurban veya adak sunmak) + ak (isim yapım ve araç eki) * dini törenlerde, ritüellerde, ayinlerde kurban, adak, tütsü veya kutsal armağanların tanrıya veya kutsal varlıklara sunulduğu taş, masa veya yükseltilmiş yapı, altar

sunay : tür. * sun (sunmak, takdim etmek, arz etmek, önüne koymak, kurban veya adak sunmak) + ay (dünyanın uydusu, ay ışığı; güzellik ve parlaklık sembolü) * ay gibi güzel, parlak, ayın sunduğu güzellik; kadın ismi

sunburn : ing. * sun (güneş) + burn (yakmak, yanmak) * güneş ışınlarına, özellikle UV ışınlarına aşırı maruz kalma sonucu deride oluşan kızarıklık, ağrı ve yanma durumu; güneş yanığı

sundar : san. * sundara (güzel, hoş, çekici, zarif) * güzelliği, hoş görünüşü veya estetik çekiciliği olan; güzel, alımlı, zarif, çekici, iyi, yakışıklı

sundurma : tür. * sun (uzatmak, el uzatmak, çekerek, esneterek uzatmak) + dur (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) * yağmuru, güneşi engellemek için kapı üstüne veya duvar önüne yapılan saçak, sündürme

sundus : ara. * sundus (ince ve değerli ipek kumaş, atlas türü ipek) * Kur’an’da cennet ehlinin giyeceği kumaşlardan biri olarak anılan, yumuşak, ince dokulu ve parlak ipek kumaş

sunen : ara. * sunnet (izlenen yol, usül, gelenek, adet, örnek davranış) * izlenen yollar, usüller, gelenekler, adetler, örnek davranışlar; toplumda yerleşmiş uygulamalar, örf ve adetler; ayrıca İslam literatüründe Hz. Muhammed'in söz, fiil ve takrirlerini derleyen hadis kitapları

sungrazing : ing. * sun (güneş) + grazing (sıyırarak geçme, çok yakınından geçme) * astronomide yörüngesi Güneş'e olağanüstü yaklaşan ve çoğunlukla Güneş'e çarpma veya yakın geçiş sırasında parçalanma tehlikesi taşıyan kuyruklu yıldız veya gökcismi, Güneş sıyıranı, Güneş'e çok yakın geçen gökcismi

sungu : tür. * sun (uzatmak, el uzatmak, çekerek, esneterek uzatmak; saplamak, batırmak, dürtmek) + gu (isim yapım eki) * tüfeklerin namlu ucuna takılan, yakın dövüşte delici bir silah olarak kullanılan bıçak veya kama şeklinde ekipman

sungur : tür. * sung (güç, kuvvet; keskinlik, avcılık) + ur (isim yapım eki) * kartal, doğan, şahin, atmaca, ak doğan, büyük yırtıcı kuş; eski Türklerde savaş sembolü olarak kullanılan kartal

sungurlu : tür. * sungur (kartal, doğan, şahin, atmaca, ak doğan, büyük yırtıcı kuş; eski Türklerde savaş sembolü olarak kullanılan kartal) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Çorum’un bir ilçesi

suni : ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) * yapay, el yapımı; doğal olmayan şekilde insan eliyle üretilmiş, yapay, taklit veya sentetik nitelik taşıyan

suni döllenme : ara., tür. * suni (yapay) (ara.) + töl, döl (soy, nesil, yavru) + len (dönüşlü fiil eki) + me (isim yapım eki) * insan müdahalesiyle, doğal çiftleşme olmadan sperm hücresinin yumurtaya ulaştırılmasıyla gerçekleştirilen üreme yöntemi, yapay inseminasyon, yardımcı üreme tekniği

suni solunum : ara., tür. * suni (yapay) (ara.) + solunum (nefes alma, üfleme, esme) (sol (esmek, üflemek) + u (bağlaç) + num (isim yapım eki) ) * kişinin kendi kendine nefes alamadığı durumlarda, hava akışının dışarıdan müdahale ile sağlanması; ağızdan ağıza veya cihazla yapılan yapay nefes verme işlemi, yapay solunum, resüsitasyon yöntemi

sunitinib : lat. * suni (farmasötik ve sentetik isimlendirme) + tinib (tyrosine kinase (tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani olan) (lat.) ) * kanser tedavisinde kullanılan, tümör büyümesi ve damar oluşumunu (anjiyogenez) baskılayan oral antineoplastik ilacın etken maddesi (C22H27FN4O2)

sunmak : tür. * sun (uzatmak, el uzatmak, çekerek, esneterek uzatmak; saplamak, batırmak, dürtmek; uzanmak, uzamak, ortaya çıkmak, meydana çıkmak, mevcut hale gelmek) + mak (fiil mastar eki) * ortaya koymak, takdim etmek, meydana çıkarmak, vücuda getirmek, mevcut kılmak

sunroof : ing. * sun (güneş) + roof (çatı) * otomobillerde, tavan kısmında yer alan, iç mekana ışık ve hava girişini sağlatan açılabilir cam veya metal panel

sunstroke : ing. * sun (güneş) + stroke (darbe, çarpma, inme, ani etki) * aşırı güneş ve sıcak maruziyeti sonucu vücudun ısı düzenleme sisteminin bozulmasıyla ortaya çıkan, yüksek ateş ve bilinç değişiklikleriyle seyreden klinik durum, güneş çarpması (ısı çarpması)

sunta : ara., far. * suni (yapay) (ara.) + tahta (biçmek, inşa etmek; enlemesine biçilmiş ağaç, tabla; odun, ahşap) (far.) * odun veya odunlaşmış lignoselülozik bitkilerin yongalarının, yapay reçine tutkalları (üre-formaldehit, fenol-formaldehit ve vinil esaslı tutkallar) ile karıştırılması, yüksek sıcaklık ve basınçta preslenmesi (biçimlendirme) ile elde edilen malzeme, yonga levha

suntıraç : far. * sum, sumte (törpü, rasp, kazıyıcı alet) + taraşidan ((kesmek, kazımak, düzlemek), taraş (tıraş eden, kazıyan) * taş, metal veya ahşap yüzeyleri kazımaya, düzeltmeye ve tıraşlamaya yarayan, nalbantların ve saraçların kullandığı kazıyıcı el aleti, rasp ve törpü benzeri zanaat aracı

sunturlu : tür. * suntur (yoğun, sert, katı, kaba, güçlü; iri, abartılı nitelik) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) * şiddetli, yaman, sert, katı, kaba; gösterişli, abartılı ve iri yapılı

sunu : tür. * sun (uzatmak, el uzatmak, çekerek, esneterek uzatmak; saplamak, batırmak, dürtmek; uzanmak, uzamak, ortaya çıkmak, meydana çıkmak, mevcut hale gelmek) + um (isim yapım eki) * bir kişiye, topluluğa veya kuruma takdim edilen şey; ayrıca bir konuyu başkalarına anlatmak için hazırlanan görsel/işitsel materyal ve konuyu anlatma seansı, prezantasyon

sunum : tür. * sun (uzatmak, el uzatmak, çekerek, esneterek uzatmak; saplamak, batırmak, dürtmek; uzanmak, uzamak, ortaya çıkmak, meydana çıkmak, mevcut hale gelmek) + um (isim yapım eki) * bir kişiye, topluluğa veya kuruma takdim edilen şey; ayrıca bir konuyu başkalarına anlatmak için hazırlanan görsel/işitsel materyal ve konuyu anlatma seansı, prezantasyon

sup : lat., fra. * suppa (ekmekle ıslatılmış çorba, sulu yemek) (lat.); soupe (çorba) (fra.) * et suyu, sebze suyu veya başka malzemelerle hazırlanan sıcak sulu yemek; çorba

supanglez : fra. * soupe (çorba) + anglaise (İngiliz) * İngiliz çorbası; çikolata, süt, nişasta ve kakao ile yapılan, üzeri genellikle krem şanti veya kakao ile süslenen ve soğuk servis edilen tatlı; çikolatalı, sütlü, muhallebi kıvamında soğuk tatlı

supap : fra. * soupape (valf, kapakçık) * bir akışkanın (hava, yakıt, gaz, sıvı) girişini veya çıkışını kontrol eden, açılıp kapanabilen mekanik valf

supara : far. * su (vurgu ön eki) + para (parça, kısım) * Osmanlı döneminde çocuklara okuma-yazma öğretmek amacıyla hazırlanan elifba (alfabe) gibi küçük okul kitapları

super : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek), superare (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek olmak) * üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek, aşkın, ötesinde, yükseğinde, çok iyi, olağanüstü

supercalifragilisticexpialidocious : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + calidus (zeki, becerikli, güzel) + fragilisticus (nazik, hassas) (fragilis (kırılgan, narin) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) + icus (ile ilgili, -a ait) ) + expialis (telafi eden) (expiare (telafi etmek, bağışlamak) (ex (dış, dışarı) + piare (arındırmak, bağışlamak) ) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + docious (öğretilebilir, yetenekli) (docere (öğretmek) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) ) * gerçek bir dil köküne dayanmayan, tamamen eğlence amaçlı oluşturulmuş, olağanüstü, harika bir şeyi tanımlamak için kullanılan, neşeli ve abartılı ifadeyi temsil eden kelime

superfluid : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + fluid (akışkan) * viskozitesi olağanüstü düşük olup belirli koşullarda sürtünmesiz akış gösterebilen kuantum sıvısına ilişkin olan, süperakışkan, sürtünmesiz akışkan

superior : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek, aşkın, ötesinde, yükseğinde, çok iyi, olağanüstü) + ior (daha anlamı veren ek) * daha yüksek, daha üstün; üst düzey, hiyerarşi açısından yukarıda olan, daha üst kademe

superior sulkus tümörü : lat., tür. * superior (daha yüksek, daha üstün; üst düzey, hiyerarşi açısından yukarıda olan, daha üst kademe) + sulcus (oluk, yarık, karık) + tumor (şişme, şişiklik, şişkinlik, kabarıklık, yumru, kütle, külçe) (tumere (şişmek, kabarmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) + ü (iyelik eki) (tür.) * akciğerin üst kısmındaki superior sulcus bölgesinde gelişen, genellikle Pancoast tümörü olarak bilinen malign kitle

supervisör : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek, aşkın, ötesinde, yükseğinde, çok iyi, olağanüstü) + videre (görmek), visor (gören, gözetleyen) * başkalarının işini denetleyen, gözeten ve yönlendiren kişi; yönetici gözetmen, amir

suphanallah : ara. * subhan (üstün, yüce, daima en üstte olan) (sebbeha (övmek, yüceltmek; noksan sıfatlardan arındırmak) + an (sıfat yapım eki) ) + allah (Allah) * Allah’ı her türlü eksiklikten uzak tutmayı ve O’nun yüceliğini ifade eden dini ifade; “Yüce Allah”, “Allah her türlü kusurdan uzaktır, yücedir” anlamında kullanılan tesbih cümlesi

suphi : ara. * sabaha (ışımak, aydınlanmak, ışık saçmak, aydınlatmak, ışıklanmak, gün ağarmak), sabah (ışık, aydınlık; gün doğumu), subh (sabah, sabah vakti, tan vakti, şafak) + i (sıfat yapım eki) * sabahla ilgili, aydınlıkla ilgili, şafakla ilgili, tan vakti ile ilgili

supin : lat. * supinus (sırtüstü yatan; geriye doğru eğilmiş) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + inus (sıfat yapım eki) ) * sırt üstü yatış pozisyonu; tıpta ve anatomide vücudun avuç içleri yukarı bakacak şekilde yatması durumu, supin pozisyon

supinasyon : lat. * supinare (sırtüstü çevirmek, geriye doğru eğmek) (supinus (sırtüstü yatan; geriye doğru eğilmiş) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + inus (sıfat yapım eki) ) + are (fiil mastar eki) ) * elin, ön kolun veya ayağın dışarı, yukarı doğru dönmesini tanımlamak için kullanılan bir terim

suplemanter : lat. * supplere (tamamlamak, doldurmak, eklemek) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + plere (doldurmak, tamamlamak, bütünlemek) ) + mentum (isim yapım eki) + aris (ile ilgili, -a ait) * asıl olana ek olarak verilen, tamamlayıcı nitelikte olan; eksikliği gidermek için ilave edilen, takviye edici, destekleyici (örneğin suplementer besin, suplementer ligaman)

suplement : lat. * supplere (tamamlamak, doldurmak, eklemek) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + plere (doldurmak, tamamlamak, bütünlemek) ) + mentum (isim yapım eki) * bir şeyi tamamlamak veya eksikliğini gidermek için eklenen parça; ilave, ek, destekleyici unsur, takviye edici (örn. vitamin supplement, dergi supplementi)

suplementasyon : lat. * supplere (tamamlamak, doldurmak, eklemek) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + plere (doldurmak, tamamlamak, bütünlemek) ) + mentum (isim yapım eki) + atio (isim yapım eki) * vücutta eksik olan bir maddeyi (vitamin, mineral, hormon vb.) dışarıdan takviye ederek tamamlama işlemi, takviye etme, destekleme

suples : lat. * supplex (yalvaran, diz çöken, yakaran; boyun eğen) (supplicare (yalvarmak, yakarmak; dua etmek, aşağıdan talepte bulunmak) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + plicare (katlamak, kıvırmak, eğmek) ), plicatus (katlanmış, kıvrılmış, eğilmiş) ) * bükülebilen, sert olmayan, elastik; uyumlu, kolay şekil alabilen, esnek yapılı

supozituvar : lat. * suppositus (altına konmuş, altına konumlanmış, altına yerleştirilmiş, altına yatırılmış) (supponere (altına koymak, altına yerleştirmek) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + ponere (koymak, konumlamak, yerleştirmek, düzenlemek, yatırmak) ) + itus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) + ius (ile ilgili, -a ait) * kabızlık (konstipasyon), basur gibi durumlarda vücut boşluklarına (özellikle rektum, vajina) yerleştirilerek eriyen veya çözünen, ilacın sistemik veya lokal etki göstermesini sağlayan koni veya torpido şeklinde hazırlanan katı dozaj formu, fitil

supply : lat., ing. * supplere (tamamlamak, doldurmak, eklemek) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + plere (doldurmak, tamamlamak, bütünlemek) ) (lat.); supply (ing.) * tedarik etmek, sağlamak; ihtiyaç karşılamak, ihtiyaç duyulan bir şeyi temin etmek, sağlamak; sağlanan malzeme veya stok, tedarik, arz

support : lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + portus (portare (taşımak, götürmek) + tus (geçmiş zaman eki) ) (lat.); suppırt (fra.) * fiziksel veya mecazi olarak bir şeyi ayakta tutma, güç verme, yardım etme, destekleme, destek, dayanak, arka çıkma

supportif : lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + portus (portare (taşımak, götürmek) + tus (geçmiş zaman eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) * destekleyici, yardımcı; bir hastalığın tedavisini doğrudan hedeflemeyip semptomları hafifleten veya hastaya genel destek sağlayan; psikolojide duygusal olarak destekleyici

supra : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) * bir metinde daha önce bahsedilen bir şeye atıfta bulunmak için kullanılan kelime

supra-arkad : lat. * supra (üstünde, üzerinde) + arcade (kemer, kemerli yapı, yaylı) (arcus (yay, eğri, kemer) (lat.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) (gre.) ) * anatomide veya biyolojide bir arkadın, kemerin veya kemer biçimli yapının üzerinde bulunan, üst arkada ilişkin olan, supra-arkad, arkad üstü

suprabubik : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + pubis (kasık; ergenlikte kıllanmanın başladığı kasık bölgesi) + icus (ile ilgili, -a ait) * kasık kemiğinin (pubis) üzerinde yer alan; mesane bölgesine üstten erişim veya suprapubik kateter yerleştirme gibi işlemler ile ilgili

supradüksiyon : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + ducere (yönlendirmek, sürmek, götürmek, taşımak, iletmek) + tio (isim yapım eki) * bir yapının veya organın yukarı doğru çekilmesi, yükseltilmesi hareketi (özellikle göz hareketlerinde veya kas hareket mekanizmalarında kullanılan terim)

suprafizyolojik : lat., gre. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) (lat.) + phusis, physis (öne getirme, üretme, doğurma, oluşturma, meydana getirme, ortaya çıkarma, büyütme, geliştirme) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * normal fizyolojik düzeyin üzerinde olan; vücudun doğal sınırlarını aşan (ör. suprafizyolojik hormon düzeyleri, ilaç dozları)

supraglottit : lat., gre. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) (lat.) + glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * gırtlak girişinin (glottis üstü yapıların, özellikle epiglot ve çevresinin) iltihabı; ani başlangıçlı, hava yolunu daraltabilen ciddi üst solunum yolu enfeksiyonu

suprahiyoid : lat., gre. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) (lat.) + hyoeides (U şeklinde olan; U harfi biçiminde; boyunda, dilin altında bulunan ve doğrudan başka kemiklerle eklem yapmayan, dil ve yutma hareketlerinde destek sağlayan U şeklindeki kemik) (hyo (U) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) (gre.) * boyunda hyoid kemiğin (dil kemiği) üstünde yer alan yapılar

suprakiasmatik : lat., gre. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) (lat.) + khiasma (çaprazlama, X şekli) + tikos (ile ilgili, - a ait) (gre.) * optik kiazmanın (görme sinirlerinin çaprazlaştığı bölgenin) üzerinde yer alan (özellikle hipotalamustaki suprakiasmatik çekirdek (sirkadiyen ritmin ana düzenleyicisi) için kullanılan anatomik terim)

suprakondiler : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + condylus (kondil, eklem çıkıntısı) (con (ile, birlikte, beraber) + dylus (yuvarlak çıkıntı, knob) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir kemiğin kondilinin (eklem yapan çıkıntısının) üzerinde yer alan (özellikle humerus suprakondiler kırıkları gibi klinik durumlarda kullanılan anatomik terim)

supralevator : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + levare (yükseltmek, kaldırmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) * bir “levator” kasının veya levator ani kas kompleksinin üstünde yer alan (özellikle pelvik anatomi ve abse/boşluk tariflerinde kullanılan bölgesel anatomik terim)

supramarjinal : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + margo, margin (kenar, keskin kenar, kıyı) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir yapının kenarının veya sınır çizgisinin üstünde yer alan (özellikle beyin korteksinde supramarjinal girus gibi anatomik yapıların adlandırılmasında kullanılan terim)

supramoleküler : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + moles (kütle) + cula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tek tek moleküllerden daha büyük ölçekte, moleküller arasındaki kovalent olmayan etkileşimlerle oluşan düzenli yapı ve sistemlerle ilgili olan, moleküllerüstü

supranükleer : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + nucleus (çekirdek, tohum, tane) (nux, nucis (sert kabuklu meyve, ceviz) + leus (ile ilgili, -a ait) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hücre çekirdeğinin (nükleus) üstünde veya nükleer düzeyin üzerinde yer alan (nörolojide özellikle “supranükleer felç” gibi beyin sapı üstü motor kontrol merkezlerini ilgilendiren hastalıkları tanımlayan terim)

supraorbital : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + orbis (daire, halka, yörünge), orbita (yörünge, çukur) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * göz çukurunun (orbita) veya kaş kemiğinin üstünde yer alan (özellikle supraorbital sinir, damar veya kemik çıkıntısı gibi anatomik yapıları tanımlayan terim)

suprarenal : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + renalis (böbrekle ilgili) (renes (böbrek) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * böbreğin üzerinde yer alan (özellikle adrenal (böbreküstü) bezler için kullanılan anatomik terim (suprarenal gland = böbreküstü bezi) )

supraskapular : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + scapula (omuz küreği, kürek kemiği) + aris (ile ilgili, -a ait) * kürek kemiğinin (skapula) üstünde yer alan (özellikle supraskapular sinir, arter veya çentik gibi anatomik yapıları tanımlayan terim)

supraspinal : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + spina (çıkıntı, diken; omurga, omurilik) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * omurga veya kemik üzerindeki spina (çıkıntı) yapısının üstünde yer alan

supraspinatus : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + spina (çıkıntı, diken; omurga, omurilik) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * kürek kemiğinin spina scapulae’sinin üstünde yer alan; omuz eklemini stabilize eden ve kolun abduksiyon hareketinin ilk 15°’sinde görev alan rotator manşet kası (m. supraspinatus)

supraspinöz : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + spina (çıkıntı, diken; omurga, omurilik) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) * omurların spina (dikensi çıkıntı) yapılarının üstünde yer alan

suprasternal : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + sternum (göğüs kemiği) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * göğüs kemiğinin (sternum) üstünde yer alan

supratentorial : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + tentorium (çadır, örtü; beyincik çadırı; dura mater kıvrımı) (tendere (germek, gerilmek, uzatmak, esnetmek, yöneltmek) + or (-cı, yapan, eden eki) + ium (isim yapım ve yer eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) * beyinde tentorium cerebelli’nin (beyincik çadırı) üstünde yer alan; özellikle serebral hemisferleri kapsayan ve supratentorial tümör, kanama gibi nörolojik sınıflamalarda kullanılan anatomik terim

supratonsil : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + tonsil (bademcik) * bademciklerin (tonsilla palatina) üstünde yer alan

supratonsiller fossa : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + tonsil (bademcik) + aris (ile ilgili, -a ait) + fodere (kazmak), fossa (kazılmış çukur, hendek, oyuk, boşluk) * bademciğin (tonsilla palatina) üst kısmında yer alan, peritonsiller boşlukla ilişkili olan küçük anatomik çukur

supraval : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + valvula (küçük kapak, kapakçık) (valva (kapı kanadı, kapak) + ulus, ula (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * bir kapakçığın, özellikle kalp kapağının üst tarafında yer alan; kapak üstüne ait olan (örn. supravalvüler aort darlığı)

supraventriküler : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + ventriculus (küçük karın, mide, karıncık) (venter (karın, mide) + culus (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * ventrikül (karıncık) üstü, ventrikülün üstünde yer alan; özellikle kalpte karıncıklardan kaynaklanmayan, atriyum veya AV düğüm kökenli ritim ve iletim bozukluklarını tanımlayan terim (örn. supraventriküler taşikardi)

supraversiyon : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + versio (dönme, dönüş, rotasyon, dönüşüm, yönelim, çevrim) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) + tio (isim yapım eki) ) * her iki gözün birlikte yukarı doğru bakış hareketi; gözlerin eş zamanlı yukarı deviasyonu

supravesikal : lat. * supra (yukarıda, fevkinde, üstünde, üzerinde, ötesinde, önünde, dışında) + vesica (baloncuk, torba, kese; mesane, idrar torbası, sidik torbası) + alis (ile ilgili, -a ait) * mesanenin (idrar torbası) üstünde yer alan; mesane üstü bölgeye ait olan

supremum : lat. * superus (yukarıda bulunan), supremus (en üstte olan, en yüksek), super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + emum (isim yapım eki) * en üst nokta, en yüksek değer; matematikte bir kümenin tüm elemanlarından büyük veya eşit olan en küçük üst sınır (en küçük majorant)

suprese : lat. * supprimere (aşağı bastırmak, durdurmak) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + premere, primere (basmak, bastırmak, baskılamak, sıkıştırmak, durdurmak) suppressus (bastırılmış, baskılanmış, durdurulmuş, engellenmiş) * aşağı bastırılmış; bastırılmış, engellenmiş, baskılanmış, faaliyet veya işlevi azaltılmış veya durdurulmuş durumda olan (örneğin immünsuprese hasta = bağışıklık sistemi baskılanmış hasta)

supresör : lat. * supprimere (aşağı bastırmak, durdurmak) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + primere (basmak, bastırmak, baskılamak, sıkıştırmak, durdurmak) suppressus (bastırılmış, baskılanmış, durdurulmuş, engellenmiş) + or (-cı, yapan, eden eki) * baskılayıcı, baskılayan; bir işlevi, tepkiyi veya etkinliği baskılayan unsur; özellikle immünolojide, genetikte ve farmakolojide baskılayıcı etki gösteren (hücre, gen veya madde)

supressibl : lat. * supprimere (aşağı bastırmak, durdurmak) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + premere, primere (basmak, bastırmak, baskılamak, sıkıştırmak, durdurmak) suppressus (bastırılmış, baskılanmış, durdurulmuş, engellenmiş) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) * baskılanabilen, engellenebilen, durdurulabilen

supresyon : lat. * supprimere (aşağı bastırmak, durdurmak) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + primere (basmak, bastırmak, baskılamak, sıkıştırmak, durdurmak) suppressus (bastırılmış, baskılanmış, durdurulmuş, engellenmiş) + sio (isim yapım eki) * baskılama; bir işlevin, belirtinin veya tepkinin baskılanması, azaltılması veya ortadan kaldırılması; örneğin immün supresyon (bağışıklığın baskılanması)

supya : gre. * sepia, supia (mürekkep balığı); souvia (mızrak, şiş, çöp, uzun çubuk) * mürekkep balığı; badem içi, kavun çekirdeği gibi tohumlardan yapılan boza kıvamında bulamaç; pirincin sıcak suda bir müddet bekletilip yumuşamasından sonra taş değirmenlerde veya havanda öğütülüp çok ince süzgeç veya tülbentten geçirilerek elde edilen kremsi kıvamdaki yiyecek

sur : ara. * savvere (şekil vermek, tasvir etmek, yapılandırmak), suret (şekil, biçim, form), surat (yüz, çehre), sur (tasvir, yapı) * kale, yapı, şekil; boru, sure (Kur'an'ın ayetleri içeren 114 bölümünden her biri) (sure, sûr, Sicher (saldırıya karşı güvenli, emin) (ing., fra., alm.) syringe, seringue (tüp, boru, şırınga) (ing., fra.) )

sur : ara. * sur (kale duvarı, yüksek yapı) * Diyarbakır’ın bir ilçesi

sur : gre., ara. * syrinx, surinx (tüp, boru; panflüt; boru biçimli nesne, kanal) (gre.); savara (seslenmek, ses çıkarmak; eğmek), sur (ses çıkaran eğri boru) (ara.) * ses çıkarmaya yarayan boynuz şeklinde boru, borazan (syringe, seringue (sıvı emmeye veya zerk etmeye yarayan, ucu ince olan veya ucunda iğne olan boru, şırınga (tür.) )

sur : gre., ara. * syrinx, surinx (tüp, boru; panflüt; boru biçimli nesne, kanal) (gre.); savara (seslenmek, ses çıkarmak; eğmek), sur (ses çıkaran eğri boru) (ara.) * ses çıkarmaya yarayan boynuz şeklinde boru, borazan (syringe, seringue (sıvı emmeye veya zerk etmeye yarayan, ucu ince olan veya ucunda iğne olan boru, şırınga (tür.) )

suradik : ara. * suradik (büyük çadır, otağ, kuşatan örtü, perde; duvar) * hükümdar veya ordu için kurulan büyük çadır; kuşatan perde, örtü veya engelleyici yapı (mecazi)

surahi : ara. * saraha (saflaşmak, şeffaflaşmak, berraklaşmak, kristalleşmek), surah (saf, şeffaf, berrak, kristal) + i (ile ilgili, -a ait) * su veya içecekleri koymaya ve dökmeye yarayan, genellikle dar ağızlı ve kulplu cam/seramik kap, karaf, su kabı, testiye benzer kulplu kap

surantrene : fra. * surentraîné (aşırı antrenmanlı; overtrained) (sur (yukarıda, üst, üstte, üstünde, üzerinde, aşırı) + entraîner (eğitmek, antrenman yaptırmak) (en (iç, içe, içine) + traîner (çekmek, sürüklemek; eğitmek, yetiştirmek) ), traîné (çekilmiş, sürüklenmiş, eğitilmiş, yetiştirilmiş) ) (fra.) * aşırı antrenmana bağlı olarak performansı düşen, fizyolojik ve psikolojik olarak tükenmiş durum, overtraining sendromu

surat : ara. * savvere (şekil vermek, tasvir etmek, yapılandırmak), sur (tasvir, yapı), suret (şekil, biçim, form) * yüz, çehre, görünüş, şekil, biçim, form, suret

sure : ara. * savvere (şekil vermek, tasvir etmek, yapılandırmak), sur (tasvir, yapı), suret (şekil, biçim, form) * yapı, oluşum; şekil, boru; kale; Kur'an'ın, ayetlerden oluşan 114 bölümünden her biri (sure, sûr (saldırıya karşı güvenli, emin) (ing., fra.), syringe, seringue (tüp, boru, şırınga) (ing., fra.) )

suret : ara. * savvere (şekil vermek, tasvir etmek, yapılandırmak), sur (tasvir, yapı), suret (şekil, biçim, form) * yapı, oluşum; şekil, boru; kale; Kur'an'ın, ayetlerden oluşan 114 bölümünden her biri (sure, sûr (saldırıya karşı güvenli, emin) (ing., fra.), syringe, seringue (tüp, boru, şırınga) (ing., fra.) )

surface : lat., fra. * superficies (üst yüzey) (super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + face, facies (yüz, surat, görünüş, ifade; biçim, şekil) ) (lat.); surface (yüzey, satıh) (fra.) * bir cismin dış sınırını oluşturan görünür dış yüzey; fiziksel veya geometrik olarak bir nesnenin en dış katmanı veya temas yüzeyi, yüzey, satıh

surfaktan : lat. * superficies (üst yüzey) (super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + face, facies (yüz, surat, görünüş, ifade; biçim, şekil) ) + activus (agere (yapmak, etmek, eylemek, eylemde bulunmak, işlemek, sürmek, gütmek, yönetmek, yönlendirmek, hareket ettirmek), actus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.); surfactant (yüzey aktif madde) (fra.) * iki farklı ortam arasındaki yüzey gerilimini azaltan, özellikle akciğer alveollerinde sıvı tabakasının gerilimini düşürerek çökmesini (atelektazi) engelleyen (biyolojik veya sentetik madde)

surgeon : gre. * kheir, kheri (el) + ergon (iş, çalışma) (gre.); chirurgien (fra.); surgeon (ing.) * cerrahi operasyon yapan hekim; hastalıkları ve yaralanmaları ameliyat yoluyla tedavi eden tıp uzmanı, cerrah, operatör

surinam : lok. * surinen (kabile adı) + am, ama (akarsu, ırmak, nehir, nehir ağzı) * kuzeyde Atlas Okyanusu’na kıyısı olan, batısında Guyana, doğusunda Fransız Guyanası, güneyinde Brezilya bulunan Güney Amerika ülkesi

suriye : asu., gre., ara. * assur, syroi, sar (prens) (asu.), kyros, kurus (efendi, hükümdar) (gre., far.) + iye (yeri, ülkesi, mekanı) (ara.) * Doğu Akdeniz ve Levant'ta yer alan, batıda Akdeniz, kuzeyde Türkiye, doğu ve güneydoğuda Irak, güneyde Ürdün ve güneybatıda İsrail ve Lübnan ile sınırlanan ve 14 vilayetten oluşan bir Batı Asya ülkesi

surp : erm. * surp (aziz, saygın, kutsal) * Hristiyanlıkta “aziz” anlamına gelen; kutsallık ifade eden sıfat ve unvan (örneğin Surp Krikor = Aziz Krikor, Surp Takavor kilisesi (İstanbul/Kadıköy) )

surplus : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + plus (çok, daha, daha çok, fazla, artı, ilave, ek) * ihtiyaçtan fazla olan miktar; üretim, gelir veya stokta artı kalan kısım, fazlalık, artık

surrogate : lat. * surrogatus (yerine konmuş, ikame edilmiş, vekil) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + rogare (sormak, talep etmek; resmi olarak görevlendirmek) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); surrogate (ing.) * birinin yerine geçen, onun görevini veya rolünü üstlenen kişi veya şey; vekil, ikame, yedek, yerine geçen, yerini tutan alternatif (örneğin surrogate mother = taşıyıcı anne) )

suruç : aram., ara. * seruğ (yücelik, aydınlık, ışık, fener) (aram.); serc, sarc (binek hayvanlarının (at, deve vb.) sırtına konulan, deri, tahta ve demirden yapılan, üzerine oturmaya veya yük taşımaya yarayan kolanlı yapı, eyer), sarrac (eyerci, eyer yapan), suruc (ç.) (ara.) * Şanlıurfa'nın bir ilçesi

surur : ara. * serir (taht, üstüne çıkılacak yer) * divanlar, koltuklar, üstünde olunanlar (sur (üst, yukarı, üstünde), surplus (fazlalık) (ing., fra.) )

survey : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + videre (görmek) (lat.); surveiller (gözetmek, gözlemek, gözlemlemek, kontrol etmek, yakından takip etmek) (sur (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + veiller (izlemek, gözlemek, gözetmek) ), surveillé (gözleme, gözetme, izleme) (fra ); survey (ing.) * bir alanı, durumu veya topluluğu sistemli şekilde incelemek, ölçmek ve değerlendirmek, yüzey/alan ölçümü gerçekleştirmek; anket yapmak

survival : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + vivere (yaşamak, hayat sürmek, diri olmak, canlı olmak) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) survival (hayatta kalma) (ing.) * tehlike, kriz veya zor koşullara rağmen yaşamını sürdürme durumu, hayatta kalma, diri kalma, canlı kalma, varlığını devam ettirme

surya : san. * surya (güneş, ışık veren gök cismi) * Hint mitolojisinde güneşin tanrısal kişileştirilmiş hali; yaşam, ışık, sağlık ve enerji kaynağı olarak kabul edilen güneş tanrısı

susak : tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir sıvı) + ak (sıfat yapım eki) * susayan, susamış; su kabağı maşrapa; aptal, saf, çevreye karşı ilgisiz, şaşkın veya saf kimse

susam : aka., gre. * samassammu (yağ bitkisi, bitki yağı) (samas (yağ) + sammu (ot, bitki, ilaç) ) (aka.); sesamon (gre.) * Pedaliaceae (Susamgiller) familyasından, sıcak iklimlerde yetişen, boyu 60 cm.yi bulabilen, yağı çıkarılan küçük tohumlu bitki (Sesamum indicum) ve bu bitkinin yağlı tohumları; mutfakta ve yağ üretiminde kullanılan besin

susamak : tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir sıvı) + sa (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * su ihtiyacı olmak, su içmeye ihtiyaç duymak

suskun : tür. * sus (ses çıkarmamak, konuşmayı kesmek, sessizleşmek) + kun (sıfat yapım eki) * susan, sessiz, konuşmayan, ses çıkarmayan

susmak : tür. * sus (ses çıkarmamak, konuşmayı kesmek, sessizleşmek) + mak (fiil mastar eki) * ses etmemek, konuşmamak, sesi durdurmak, sesi kesmek, ses çıkarmayı durdurmak (cease (durdurmak, kesmek), scissors (makas) (ing.), cesser (durdurmak, kesmek), ciseaux (makas) (fra.) )

susmar : far. * susmar (kertenkel, iri sürüngen) * Lacertilia (kertenkelegiller), reptilia (sürüngenler) ve squamata (pullular) familyalalarından olan, okyanus ada zincirinin yanı sıra Antarktika hariç tüm kıtalarda yaşayan çok fazla türü olan, yaygın bir pullu parafiletik sürüngen grubukertenkele, keler

suspiria : lat. * suspirium (iç çekiş, derin nefes, içten gelen ah) (sub (alt, aşağı, aşağıdan, içten) + spirium (nefes alma, soluma, üfleme) (spirare (nefes almak, solumak, üflemek) + ium (isim yapım eki) ) + ia (isim yapım ve çoğul eki) * genellikle keder, özlem veya bastırılmış duyguların ifadesi olarak ortaya çıkan derin iç çekişler, içten gelen soluklanmalar

suspus : tür. * sus (ses çıkarmamak, konuşmayı kesmek, sessizleşmek) + pus (kapanmak, büzülmek; sessizce çekilmek, sinmek, pısmak) * konuşmayan, sessizliğe bürünmüş, içine kapanmış; mecazen üzgün, çekingen veya tepkisiz halde bulunan

susta : lat., ita. * substare, sostare (durmak, duraklamak) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + stare (durmak, dikilmek, ayakta durmak, daim olmak, devam etmek, kalmak) ) (lat.); substa, sosta (durma, duraklama) (lat., ita.) * köpeğin arka ayakları üzerinde durması eylemi

sustained release : lat., ing. * sustinere (dayanmak, taşımak, sürdürmek, devam ettirmek) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + tenere (tutmak, elinde bulundurmak) ) + re (yeniden, tekrar, geri) + laxare (gevşetmek, yumuşatmak, serbest bırakmak, salmak) (laxus (gevşek, yumuşak) + are (fiil mastar eki) ) (lat.); sustained (sürdürülmüş, devam ettirilmiş) (sustain (sürdürmek, devam ettirmek) + ed (geçmiş zaman fiil eki) ) + release (salmak, serbest bırakmak; salım, bırakım, serbest bırakma) (ing.) * ilacın etken maddesinin vücutta hızlı değil, kontrollü ve uzun süre boyunca yavaş yavaş salınmasını sağlayan farmasötik dozaj formu (uzatılmış salım, kontrollü salım)

sustanon : ing. * sustained (uzatılmış salım) + anon (ticari/kimyasal adlandırma eki) * kas içine enjekte edilen, farklı ester formlarındaki testosteronların karışımından oluşan, vücutta uzun süreli hormon salımı sağlayan, dört farklı tesosteron esteri (testosteron propiyonat (C19H28O2), testosteron fenilpropiyonat (C28H36O3), testosteron izokaproat (C24H36O3), testosteron dekanoat (C29H46O3) ) içeren, testosteron replasman tedavisinde kullanılan anabolik-androjenik preparat

susurluk : tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir sıvı) + sığır (evcil büyükbaş hayvan) + lık (isim yapım eki) * Balıkesir’in bir ilçesi (bölgenin su kaynaklarının bolluğundan ve geçmişte çok sayıda su sığırının yetiştirilmesinden)

susuz : tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir sıvı) + suz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * Kars’ın bir ilçesi

suş : lat., fra. * stirps (kök, soy, nesil) (lat.); souche (kök, soy, nesil; çizgi, hat; koçan) (fra.) * aynı mikroorganizma türü içinde genetik olarak ayırt edilebilen alt grup; bakteriler, virüsler veya mantarlarda belirli özellikler (virülans, direnç vb.) açısından farklılık gösteren “alt tip” (örneğin influenza virüs suşu)

suşehri : tür., far. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir sıvı) (tür.) + şehr (il, kent) (far.) + i (iyelik eki) (tür.) * Sivas’ın bir ilçesi

suşi : jap. * sahi, sushi (delici, saplanıcı) (su (sirke) + meshi, shi (pirinç) * sirkeyle tatlandırılmış pirincin üzerine çiğ veya pişmiş deniz ürünleri, sebze vb. konularak hazırlanan Japon mutfağı yemeği, sirke ile tatlandırılmış pirinç

sutaşı : fra. * soutache (süs şeridi, kordon işlemeciliği şeridi) * giysi ve tekstil süslemelerinde kullanılan, kıvrımlı desenler oluşturmak için kumaşa dikilen ince dekoratif şerit/kordon; özellikle üniforma ve haute couture işlemelerinde kullanılan süsleme tekniği ve malzemesi

sutopu : tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir sıvı) + top (yuvarlak, küre biçiminde; genellikle oyun, spor, atış veya savunma amaçlı kullanılan sert, dolu veya boş cisim) + u (iyelik eki) * havuzda iki takım arasında oynanan, topu elle paslaşarak rakip kaleye atma esasına dayanan su spor oyunu

sutra : san. * sutra (ip, kordon, bağ; yasa, ilke, kural, metin; dizin, kılavuz, rehber, öğreti, doktrin) (siv (dikişle bağlamak) + tra (isim yapım eki) * Hinduizm, Budizm ve Jainizm’de öğretinin özlü ve kısa formüller halinde verildiği metin türü; bağlayıcı ip, öğretiyi birleştiren kısa kural/metin

sutur : ara. * satara (yazmak, çizmek, satırlamak), satr (satır, yazı satırı, yazı sırası, yazı hattı; sıra halinde dizilmiş çizgi) * yazıda birbiri ardınca sıralanan satırlar, yazı sıraları, çizgiler, hatlar

sutyen : lat., fra. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + tenere (tutmak, elinde bulundurmak) (lat.); sous (alt, altında, aşağıda) + tenir (tutmak, elde bulundurmak; sürdürmek), tien (tutan, elinde bulunduran, sürdüren) (fra.) * kadın göğüslerini desteklemek ve şekillendirmek için kullanılan iç giyim ürünü, sütyen, göğüs desteği

suud : ara. * sa’ida (yükselmek, çıkmak, yukarı çıkmak) * yükselmiş, yukarı çıkmış, derecesi artmış; mübarek yıldızlar

suudi arabistan : ara. * suud (yükselmiş, yukarı çıkmış, derecesi artmış) + i (ile ilgili, -a ait) + arab (Arap halkı) (ara.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) * Asya'nın güneybatısında, Arap Yarımadası'nın büyük bölümünü kaplayan; kuzeyde Ürdün, Irak ve Kuveyt, doğuda Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Basra Körfezi, güneydoğuda Umman, güneyde Yemen, batıda ise Kızıldeniz ile çevrili devlet

suur : ara. * sa’ira (alevlenmek, kudurmak, coşmak) * akli dengenin bozulması, çılgınlık veya kudurmuşçasına taşkın davranış; mecazen aşırı öfke ve kontrolsüz coşkunluk, çılgınlık, delilik; kuduzluk nöbeti, taşkınlık

suut : ara. * saʿaṭa (burundan ilaç vermek, burna çekmek) * burun yoluyla alınan ilaç, toz veya tütün; enfiye, buruna çekilen madde

suva : ara. * sava (tartmak, ölçmek, eşitlemek, düzlemek) * su ölçmeye yarayan kap/ölçek; su içmek için kullanılan kap, maşraba; uygun

suva : fij. * suva (yerleşim, köy, yaşam alanı) * Fiji’nin başkenti

suvare : lat., fra. * serus (geç, akşam vakti) (lat.); soirée (akşam toplantısı, davet, gece etkinliği) (soir (akşam) + ée (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (fra.) * akşam saatlerinde yapılan sosyal etkinlik, davet, müzikli veya kültürel buluşma, akşam eğlencesi/toplantısı

suvarmak : tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir sıvı, H2O) + ar (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hayvana su vermek veya su içirmek

suvat : tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir sıvı, H2O) + vat (yer eki) * su içilen yer, sulak alan; hayvanların su içtiği yalak/çeşme başı, hayvanların su içtiği yer; özellikle kırsal alanlarda veya yaylalarda hayvanlar için yapılmış su içme alanı, yalak veya suluk çevresi

suver : ara. * savvere (şekil vermek, tasvir etmek, yapılandırmak), sure (tasvir, yapı), suret (şekil, biçim, form) * sureler, yapılar, oluşumlar; kaleler, şekiller, borular; Kur'an'ın, ayetlerden oluşan 114 bölümünden her biri

suveyda : ara. * esved (siyah, kara), sevda (siyah şey, kara şey) * küçük siyah şey, siyah nokta, kara benek; kalbin karanlık ama kutsal noktası, ilahi sevgiyle yanan nokta, gaybın keşfedildiği mahal, ilahi nurların tecelli ettiği siyah nokta, kalbin iç noktası, kalbin özü, kalbin en derin noktası, kalbin iç karanlığı (mecazi)

suyla : tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir sıvı, H2O) + la (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Türk-Altay mitolojisinde insanları koruyan, yaşamlarındaki değişiklikleri Ülgen’e bildiren ve bazı anlatılarda yazgı/koruyuculuk işlevi taşıyan ruhsal varlık veya tanrısal yardımcı figür

suyolu : tür. * sub, suv (doğal sıvı, akışkan madde; yaşam için temel olan içilebilir sıvı, H2O) + yol (bir yerden bir yere gitmek için iz, geçit, ilerleme hattı, güzergah) + u (iyelik eki) * suyun akması, taşınması veya dağıtılması için açılmış kanal, ark, mecra veya tesis hattı; ayrıca mimari ve süslemede kıvrımlı, akış çizgisi görünümündeki bezeme motifi adı

suzan : far. * suzidan (yakmak, yanmak), suzan (yakıcı, yanan) * yanan, yakıcı, ateşli; gönül yakıcı, tutkulu, hararetli

suz-i dil : far. * suz (yanma, ateş, yakıcı ateşlenme) + i (tamlama eki) + dil (kalp, yürek, gönül) * Türk musikisinde Zirgüleli Hicaz makamı dizisinin Hüseyni Aşiran perdesine göçürülmesiyle (transpoze edilmesiyle) elde edilen, genellikle tiz seslerden pes seslere doğru inici bir karaktere sahip, durağı Hüseyni Aşiran perdesi olan bir makam

suz-i dilara : far. * suz (yanma, ateş, yakıcı, ateşlenme) + i (tamlama eki) + dil (kalp, yürek, gönül) + ara (süsleyen) * Türk musikisinde, Osmanlı padişahı ve bestekar III. Selim tarafından ilahi aşk temasıyla oluşturulmuş olan, iki farklı majör dizinin birleşmesiyle meydana gelen bir Türk musikisi makamı

suz-i nak : far. * suz (yanma, ateş, yakıcı, ateşlenme) + i (tamlama eki) + nāk (…lı, …le dolu) * Türk musikisinde Hicaz makamının daha sert veya Hicazkar makamının daha yumuşak ve duygusal bir hali olan, yerindeki (Rast perdesindeki) Rast beşlisine, tiz tarafta Neva perdesi üzerine bir Hicaz dörtlüsünün eklenmesiyle oluşan, karar perdesi Rast olan bir makam

suziş : far. * suz (yanma, ateş, yakıcı ateşlenme) + iş (isim yapım eki) * yanma, yakma, yakılma, iç acısı, gönül yanışı, büyük acı, yürek sızısı; tesir, tesir etme, etki yapma

suziş-i nihan : far. * suz (yanma, ateş, yakıcı ateşlenme) + iş (isim yapım eki) + i (tamlama eki) + nihadan (saklamak, gizlemek), nihan (saklı, gizli) * için için yanma, gizli yanma

süb : ara. * seb’a (yedi) * Yedide bir;

sübai : ara. * seb’a (yedi) + i (ile ilgili, -a ait) * yedi harfli, yedili

sü'ban : ara. * sa’aba (akmak, taşmak, hızla yayılmak; kıvrılarak ilerlemek) + an (sıfat yapım eki) * büyük yılan, ejderha

sübap : fra. * soupape (valf, basıncı düzenleyen kapakçık) (souper, soupirer (nefes vermek, dışarı çıkarmak, tahliye etmek) + ape (isim yapım eki) ) * sıvı veya gazın bir yönde geçişini sağlayan veya akışını açıp kapatarak düzenleyen mekanik kapakçık, valf düzeneği

sübat : ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) * birlikler, bölükler, kollar halinde düzenlenmiş topluluklar, cemaatler

sübat : ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz), sebt (durma, kalıcı olma, sabitlenme, hareketsiz olma) * derin uyku, uyuşukluk, kesilme; istirahat hali

sübek : tür. * sübek (kuş gagası biçimli çıkıntı; emzik ağzı, oluk ucu; ağız) * kapların su akıtılan gagamsı ağzı, musluk veya testi emziği; bazı ağızlarda küçük çıkıntı, meme/emzik ucu; bebeklerin idrarını beze bulaştırmadan dışarı akıtmaya yarayan ahşap veya camdan yapılmış aparat

sübhan : ara. * sebbeha (övmek, yüceltmek; noksan sıfatlardan arındırmak) + an (sıfat yapım eki) * üstün, yüce, daima en üstte olan

sübhanallah : ara. * subhan (üstün, yüce, daima en üstte olan ) (sebbeha (övmek, yüceltmek; noksan sıfatlardan arındırmak) + an (sıfat yapım eki) ) * Yüce Allah; hayret, takdir veya ibadet ifadesi olarak “Allah kusurdan uzaktır, ne yücedir!” anlamında kullanılan dini zikir ve ünlem

sübjektif : lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + tum (isim yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) * bireyin kendi duygu, düşünce ve algılarına bağlı olan; nesnel ölçütlerden ziyade kişisel değerlendirmeye dayanan, kişiden kişiye değişebilen, süjesel, öznel

sübjektivist : lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + tum (isim yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) + ista (-cı, yapan, eden eki) * bilgiyi, değeri veya gerçeği öznenin bilincine, algısına ve kişisel yaşantısına dayandıran görüşü benimseyen kimse, öznelci

sübjektivite : lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + tum (isim yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum eki) * bilginin, yargının veya deneyimin özneye (bireyin bilinç ve algısına) bağlı olma durumu; nesnellikten farklı olarak kişisel algı ve yorumlara dayanan özellik, öznellik

sübjektivizm : lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + tum (isim yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * bilgiyi, doğruluğu veya değeri bireyin öznel bilincine, algısına ve deneyimine dayandıran felsefi görüş; nesnel gerçekliğin bağımsızlığını reddeden veya ikincil gören yaklaşım, öznelcilik

süblim : lat. * sublimis (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + limen (eşik, sınır), limare (zımparalamak, düzeltmek, pürüzsüz hale getirmek) + is (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.); sublime (fra.) * yüce, yüksek; havaya yükselmiş; çok yüce, üstün, görkemli, yüksek, hayranlık uyandıran

süblimasyon : lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + limen (eşik, sınır), limare (zımparalamak, düzeltmek, pürüzsüz hale getirmek) + tio (isim yapım eki) * bir maddenin ısı alarak sıvı hale geçmeden doğrudan katı halden gaz haline geçmesi; psikolojide ise ilkel dürtülerin toplumsal olarak kabul edilebilir, daha yüksek düzeyli etkinliklere dönüştürülmesi

sübliminal : lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + limen, limin (eşik, sınır) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bilincin algı eşiğinin altında kalan, fark edilmeyen ama zihinsel/psikolojik etkiler oluşturan, algılanmadan bilinçaltını etkileyen

sübstans : lat. * substantia (öz, cevher, varlığın temeli) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + stare (durmak, dikilmek, ayakta durmak, daim olmak, devam etmek, kalmak) + entia (isim yapım ve durum eki) ) (lat.); substance (fra.) * öz, cevher, varlığın temeli; bir şeyin altında duran, onu var kılan temel; madde (kimyada)

sübstitüsyon : lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + statuere (yerleştirmek, konumlamak, kurmak, tesis etmek, oluşturmak) + tion (isim yapım eki) * bir şeyin yerine başka bir şeyi koyma, değiştirme, yer değiştirme, yerine koyma, ikame etme

sübur : ara. * sabara, sebere (kesilmek, tükenmek, yok olmak, helak olmak) * kesilme, tükenme, yok olma, helak olma, tamamen ortadan kalkma

sübut : ara. * sabata (kalıcı kılmak, saptamak, sabitlemek, kesinleştirmek, kanıtlamak, doğrulamak, delillendirmek; kesmek, durdurmak, sabitlemek; durmak, sabit olmak, yerleşmek, değişmemek, kalıcı olmak, hareketsiz olmak), sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz), isbat (bir şeyin doğruluğunu, gerçekliğini veya varlığını kanıtlama, delille ortaya koyma, ispat) * bir şeyin gerçekliğinin ortaya çıkması, ispat edilmesi; kesinleşme ve sabit olma hal, kanırlanma, doğrulanma, sabit olma, ispat, delillenme, gerçekleşme

sübül : ara. * sebele (yol yapmak, akmak, serbest bırakmak), sebil (yol, güzergah, akış; karşılık beklenmeden halka ücretsiz su dağıtılan, genellikle yol kenarlarında veya cami duvarlarında bulunan küçük yapı veya hayır kurumu; karşılıksız verilen şey, bağışlanan nimet (mecazi) ) * yollar, caddeler, güzergahlar, akışlar, sebiller

sübvanse : lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + venire (gelmek), vent (gelmiş) * yardım edilmiş, desteklenmiş; parasal katkı sağlanmış, mali destek verilmiş, finanse edilmiş

sübvansiyon : lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + venire (gelmek), vent (gelmiş) + tio (isim yapım eki) * devletin veya bir kurumun belirli sektörlere, ürünlere veya hizmetlere mali destek sağlaması; fiyatları düşürmek, üretimi teşvik etmek veya sosyal dengeyi korumak amacıyla verilen karşılıksız ekonomik yardım; parasal katkı sağlama, mali destek verme, finanse etme

sübyan : ara. * sabiy (çocuk, oğlan) * çocuklar, oğlanlar

sübye : gre. * sepia, supia (mürekkep balığı); souvia (mızrak, şiş, çöp, uzun çubuk) * mürekkep balığı; badem içi, kavun çekirdeği gibi tohumlardan yapılan boza kıvamında bulamaç; pirincin sıcak suda bir müddet bekletilip yumuşamasından sonra taş değirmenlerde veya havanda öğütülüp çok ince süzgeç veya tülbentten geçirilerek elde edilen kremsi kıvamdaki yiyecek

sübye arma : gre., lat. * sepia, supia (mürekkep balığı) (gre.) + arma (gereç, donanım, silah, zırh; bir devlete, bir topluluğa, bir kente, bir aileye, bir kimseye özgü olan simge) (lat.) * yelkenli teknelerde direkler üzerinde kare (seren) yelkenlerin bulunmadığı, yelkenlerin geminin omurga doğrultusuna paralel (boyuna) olacak şekilde yerleştirildiği kabasorta armanın zıttı olan arma tipi

sücud : ara. * sacada (yere kapanmak, dizler üstüne çöküp yüz üstü yere kapanmak, eğilmek, secde etmek, boyun eğmek, alçalmak), mescid (yere kapanma yeri, secde yeri, ibadet yeri, namazgah) * ibadet sırasında alnı yere koyarak yapılan secde hali; tam teslimiyet, saygı ve itaat ifadesi olarak fiziksel ve sembolik eğilme eylemi, secde; İslam’da namazın temel unsurlarından biri olan yere kapanma durumu

sücut : ara. * sacada (yere kapanmak, dizler üstüne çöküp yüz üstü yere kapanmak, eğilmek, secde etmek, boyun eğmek, alçalmak), mescid (yere kapanma yeri, secde yeri, ibadet yeri, namazgah) * ibadet sırasında alnı yere koyarak yapılan secde hali; tam teslimiyet, saygı ve itaat ifadesi olarak fiziksel ve sembolik eğilme eylemi, secde; İslam’da namazın temel unsurlarından biri olan yere kapanma durumu

süçik : tür. * süçig (tatlı, hoş, lezzetli) * tatlı, tatlı bir madde; şarap

süeda : ara. * saada (mutlu olmak, bahtiyar olmak, mesut olmak, talihli olmak, bahtı açık olmak), saadet (mutluluk, bahtiyarlık), mesud (mutlu, bahtiyar), seid, said (mutlu, bahtiyar, mesud; sevinçli, neşeli; şanslı, kutlu, uğurlu, talihli) * mutluluğa erenler, saadeti bulanlar, kutlu, uğurlu olanlar

süet : fra. * Suède (İsveç) * kuzu, dana veya keçi gibi hayvanların derilerinin iç kısmının özel işlemlerle dışa dönük hale getirilmesiyle elde edilen kadifemsi, yumuşak ve esnek bir deri türü; iç yüzü zımparalanarak kadifemsi, yumuşak bir doku verilmiş deri türü; İsveç işi deri/eldiven

süfeha : ara. * sefeh (zevk ve eğlenceye düşkünlük; akılsızlık, düşüncesizlik), safaha (düşüncesiz olmak, akılsız davranmak), sefih (zevzek, zevk ve eğlenceye dalan, zevke ve eğlenceye aşırı ölçüde düşkün kimse, akılsız, düşüncesiz) * zevzekler, zevk ve eğlenceye dalanlar, zevke ve eğlenceye aşırı ölçüde düşkün kimseler, akılsızlar, düşüncesizler

süfela : ara. * safala (alçalmak, aşağıya inmek, aşağı olmak, aşağıya düşmek; değersizleşmek), sefil (hor, alçak, aşağı, aşağılık; düşük karakterli, ahlaksız, aşağı tabakadan; yoksul, yoksun, düşkün, safil) * horlar, alçaklar, aşağılar, aşağılıklar, düşük karakterliler, ahlaksızlar, aşağı tabakadan olanlar; yoksullar, yoksunlar

süfera : ara. * sefere, safara (yolculuk etmek, seyahat etmek, elçi olarak gitmek, elçilik etmek, temsil etmek), sefir (elçi, diplomat, gönderilmiş kişi, aracı, haber götüren) * sefirler, elçiler, diplomatlar, gönderilmiş kişiler, aracılar, haber götürenler

süfiks : lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + figere (tutturmak, sabitlemek, bağlamak, bitiştirmek, yapıştırmak; şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, hayal etmek, uydurmak), fixus (tutturulmuş, sabitlenmiş, bağlanmış) * bir kelimenin sonuna getirilen ek; dilbilgisinde yapım veya çekim işlevi gören son ek (örneğin Türkçedeki -lik, -ci, -ler)

süfla : ara. * safala (alçalmak, aşağıya inmek, aşağı olmak, aşağıya düşmek; değersizleşmek), sefil (hor, alçak, aşağı, aşağılık; düşük karakterli, ahlaksız, aşağı tabakadan; yoksul, yoksun, düşkün, safil) * aşağı, aşağılık, alt, düşük mertebede olan (“ulya” (yüksek, yüce) kelimesinin tersi)

süfli : ara. * safala (alçalmak, aşağıya inmek, aşağı olmak, aşağıya düşmek; değersizleşmek), sefil (hor, alçak, aşağı, aşağılık; düşük karakterli, ahlaksız, aşağı tabakadan; yoksul, yoksun, düşkün, safil) * aşağı, aşağılık, bayağı, adi ve değersiz; kılıksız, hırpani, özensiz ve pis kılıklı (“ulvi” (yüce, göksel) kelimesinin tersi)

süfliyat : ara. * sufli (aşağı, aşağılık, bayağı, adi ve değersiz) + yat (isim yapım ve çoğul eki) * aşağı, değersiz, bayağı veya alt düzeye ait şeyler, düşük arzular, bayağı işler, aşağı tabakaya ilişkin hususlar; fani dünya ile alakalı işler, dünyevi ve nefsani işler, heva ve hevese tabi olan kimselerin işleri

süfyan : ara. * safa (arıtmak, temizlemek, saf kılmak, ayıklamak, elemek; saf olmak, arınmak, temiz olmak, temizlenmek, arınmak, seçilmek, elenmek), saf (temiz, pak, pür, arı, arınmış, duru, halis, yalın, sade, katıksız) + an (ile ilgili, -a ait) * temiz, saf, hızlı akan, duru; İslam eskatolojisinde (ahir zaman rivayetlerinde) kıyamete yakın dönemde ortaya çıkacağına inanılan, bozgunculuk çıkaracak, Müslüman görünümlü ancak İslam'a zarar verecek deccal karakterli fitne hareketinin veya liderin adı

süha : ara. * saha (yanılmak, dalgınlıkla hata yapmak, gaflet etmek, gaflete düşmek, habersiz olmak, dalgın olmak, gözden kaçırmak, unutmak, yanılmak, dikkati zayıflamak, fark etmemek, farkında olmamak, dalgın olmak), sehv (unutma, dalgınlık, farkında olmama, yanılma, gözden kaçırma) * çok sönük görünen küçük yıldız, sönük yıldız; mecazen gözün seçmekte zorlandığı şey, suha (gözle zor seçilen, farkedilmesi güç, gafletle kaçabilecek kadar silik anlamlarından)

sühan : far. * suhan (söz, kelam) * söz, kelam, ifade, söylem, konuşma; güzel ve etkili söz söyleme; güzel sözlü, fasih konuşan

sühendan : far. * suhan (söz, kelam) + dan (bilen, anlayan, sahibi, ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * söz söylemeyi bilen, güzel konuşan, kelam ustası, hatip

süheyl : ara. * suha (çok sönük görünen küçük yıldız, sönük yıldız) + ail (küçültme eki) * güney yarımkürede yer alan çok parlak bir yıldız, Canopus; parlak, seçkin, yol gösteren (mecazi); erkek ismi

süheyla : ara. * suha (çok sönük görünen küçük yıldız, sönük yıldız) + ail (küçültme eki) + a (dişil eki) * güney yarımkürede yer alan çok parlak bir yıldız, Canopus; parlak, seçkin, yol gösteren (mecazi); kadın ismi

sühulet : ara. * sahula (kolay olmak, yumuşak ve uygun olmak) * kolaylık, yumuşaklık, elverişlilik; güçlük ve engel içermeyen durum, kolaylık ve rahatlıkla gerçekleştirilebilme niteliği, kolaylık

sühunet : ara. * sahana (ısıtmak, sıcak hale getirmek), sahn (ısı, sıcaklık, hararet) * ısı, sıcak olma durumu, sıcaklık, hararet, sıcaklık derecesi (sahn, sauna, Sauna (sauna) (ing., fra., alm.) )

süisid : lat. * sui (kendinin, kendi) + caedere (kesmek, öldürmek), cide (öldürme, yok etme) * bir kişinin kendi yaşamına son vermesi, kendini öldürmesi, intihar

süit : lat., fra. * sequi (takip etmek, izlemek) (lat.); suivre (takip etmek), suite (devam, dizi, netice) (fra.) * apartman dairesi gibi geniş, birkaç oda ve salondan oluşan, özel döşenmiş otel katı; aynı tonda bestelenmiş çalgı parçaları dizisi

süje : lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + ectus (isim yapım eki) * ele alınan unsur, özne, konu; bilen, algılayan, düşünen ve deneyimleyen taraf (insan bilinci)

sükara : san., ara. * sarkara (şeker, kristal şeker) (san.); sukkar (şeker), sakara (sarhoş olmak; aklını yitirecek derecede içki içmek), sekr (sarhoşluk, şekerlilik) (ara.) * içki etkisiyle bilinci ve denge yetisini kaybetmiş durumda olan kimse, sarhoş (alkol şekerden elde edilmekte olup, hipoglisemiye (düşük şeker), ve hiperglisemiye (yüksek şeker) sebep olabilir (sugar, sucre, Zucker (şeker) (ing., fra., alm.) )

sükkan : ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek, oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek, sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek, sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak; kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin), teskin (dindirme, sakinleştirme, yatıştırma, yerleştirme) * ikamet edenler, oturanlar, sakinler

sükker : san., ara. * sarkara (şeker, kristal şeker) (san.); sukkar (şeker) (ara.) * tatlılık veren kristal gıda maddesi, şeker

süklüm : tür. * süklüm (büzülme, içine kapanma hâli; çökmüş duruş) * kişinin, utanma, çekinme veya mahcup olma nedeniyle büzülmüş, eğilmiş, içine kapanmış hali

sükna : ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek, oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek, sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek, sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak; kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin), teskin (dindirme, sakinleştirme, yatıştırma, yerleştirme) * oturma, yerleşme, ikamet etme

sükna hakkı : ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek, oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek, sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek, sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak; kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin), teskin (dindirme, sakinleştirme, yatıştırma, yerleştirme), sukna (oturma, yerleşme, ikamet etme) + hak (gerçek, doğruluk, adalet) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir kimsenin başkasına ait bir taşınmazda yaşamaya, oturmaya dair kişisel ve sınırlı ayni hak

sükralfat : lat. * sucrose (şeker, şekerli) (sakkharon (şeker) (gre.); saccharum (lat.) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) ) + aluminum (alüminyum) (alum, alumn, alumen (şap, sıkılaştırıcı tuz, acı madde) + ium (element son eki) ) (lat.) + sulphate (sülfürik asit türevi SO4²⁻) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + atus, ate (asidin tuzu veya esteri eki) ) (lat.) * mide ve onikiparmak bağırsağı ülserlerinde kullanılan, mide yüzeyinde koruyucu bir tabaka oluşturarak asit ve enzimlerin tahrişini azaltan, mukozayı koruyucu etki gösteren ilacın etken maddesi (C12H54Al16O75S8)

sükroz : gre., lat. * sakkharon (şeker) (gre.); saccharum (lat.) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * glikoz + fruktozdan oluşan, halk arasında sofra şekeri olarak bilinen disakkarit (C12H22O11)

sükse : lat. * successus (sonuç, ardından gelen durum, ilerleme, başarı) (succedere (ardından gelmek, izlemek, takip etmek, iyi sonuç vermek) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + cedere (gitmek, ilerlemek, yol almak, uzaklaşmak, çekilmek) ) + essus (isim yapım eki) ) (lat.); succès (başarı, sonuç alma, olumlu karşılanma) (fra.) * başarı, muvaffakiyet; ilgi çekecek durum, gösteriş; yapılan bir işin ses getirmesi, hedefine ulaşması ve takdir toplaması; dikkatleri üzerine çeken, havalı veya ihtişamlı durum

süksesif : lat. * successus (sonuç, ardından gelen durum, ilerleme, başarı) (succedere (ardından gelmek, izlemek, takip etmek, iyi sonuç vermek) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + cedere (gitmek, ilerlemek, yol almak, uzaklaşmak, çekilmek) ) + essus (isim yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) * sıralı, peş peşe gerçekleşen, birbirini izleyen, ardışık

süksinil kolin : lat., gre. * succinyl (süksinik asitten türeyen asil grup) (succinum (kehribar) + yl (kimyasal radikal eki) ) (lat.) + khole (safra; sarı) + ine (kimyasal madde eki) * iki kolin biriminin süksinik asit köprüsüyle (-CO-CH₂-CH₂-CO-) bağlanmış türevi olan, anestezide kısa etkili depolarizan kas gevşetici ilacın etken maddesi (C4H4O2)

sükun : ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek, oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek, sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek, sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak; kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin) * hareketin kesilmesi, hareketsizlik, sessizlik, durgunluk, sakinlik, dinginlik; huzur, iç dinginliği (mecazi)

sükunet : ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek, oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek, sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek, sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak; kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), hareketin kesilmesi, hareketsizlik, sessizlik, durgunluk, sakinlik, dinginlik; huzur, iç dinginliği (mecazi) + et (isim yapım eki) * sessizlik, dinginlik, huzur ve ağırbaşlı sakinlik hali; hareketin ve taşkınlığın bulunmadığı durulma hali

sükut : ara. * sakata (susmak, durmak, kesilmek) * susma, suskunluk, konuşmama, sessiz kalma

sülale : ara. * sall, salala (çekip çıkarmak, ayırmak, süzmek) * özden süzülüp çıkan şey; soy, nesil, zürriyet; aynı atadan gelen soy, aile kolu, kan bağı

sülb : ara. * sulb (sert, sağlam; omurga, bel kemiği, omurga; erkek nesli), saluba (sert ve dayanıklı olmak) * insanın bel kemiği; nesil ve soyun dayandığı erkek tarafı, biyolojik ve soy bağını ifade eden yapı (mecazi)

sülbaktam : lat. * sulbactam (sulphur (sülfonamid kimyasal grubu; sülfür, kükürt) + β-laktam (beta-laktamaz inhibitörleri ve antibiyotik çekirdek halkası belirteci) ) * bakterilerin ürettiği β-laktamaz enzimini inhibe ederek bazı antibiyotiklerin etkinliğini artıran, tek başına antimikrobiyal etkisi zayıf olan yardımcı ilaç bileşiği (C8H11NO5S)

sülbütiamin : lat. * sulphur (sülfonamid kimyasal grubu; sülfür, kükürt) + butyricus acidum (bütirik asit) (butyrum (tereyağı) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum, acidus (ekşi, asit) ) + thiamine (tiamin, B1 vitamini) * yapısında kükürt köprüsü ve izobütirilce değiştirilmiş iki tiamin birimi bulunan sentetik B1 türevi nootropik/antiasteni ilacın etken maddesi (C32H46N8O6S2)

süleyman : ibr., ara. * şalom (barış, esenlik, güven, selam, selamet), şlomo (barışa ait, barışlı, esenlik sahibi, salim) (ibr.); salimen (barış içinde, esenlikle, güvenle) (ara.) * İslam, Yahudilik ve Hristiyanlıkta bilgelik, adalet ve zenginlik ile anılan; Kur’an’da peygamber ve kral olarak geçen tarihî ve dini şahsiyet, İsrailoğulları hükümdarı Süleyman (Solomon)

süleymanpaşa : ibr., ara. * şalom (barış, esenlik, güven, selam, selamet), şlomo (barışa ait, barışlı, esenlik sahibi, salim) (ibr.); salimen (barış içinde, esenlikle, güvenle) (ara.) + paşa (şah, hükümdar, reis) (pati (usta) + şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) ) (far.) * Tekirdağ ilinin bir ilçesi

sülf : lat. * sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) * kükürt elementini veya kükürt içeren bileşikleri ifade eden kimyasal kök; organik ve inorganik kimyada “-SO3, -SO4, -S-” içeren grupları belirtmek için kullanılır (örneğin sülfat, sülfür, sülfürik asit)

sülfadiazin : lat. * sulphadiazine (sülphanilamid türevi antibiyotik) (sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + di (iki, ikili, çift) + azine (azot içeren heterosiklik halka) ) * özellikle yanık enfeksiyonlarında (gümüş sülfadiazin formu) kullanılan, bakterilerin folat sentezini inhibe eden sülfonamid sınıfı antibiyotik (C10H10N4O2S)

sülfametoksazol : lat., gre. * sulphadiazine (sülphanilamid türevi antibiyotik) (sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + oxazol (beş üyeli heterosiklik oksazol halkası) (oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) (gre.) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * bakterilerin folat sentez yolunu inhibe eden, genellikle trimetoprim ile birlikte (kotrimoksazol) kullanılan sülfonamid antibiyotik (C10H11N3O3S)

sülfamik asit : lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + ammonia (amonyak) (ammon (Mısır tanrısı Amun) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ide (ikili bileşik, anyon eki) + acidum, acidus (ekşi, asit) * güçlü asidik özellik gösteren, endüstride özellikle kireç ve mineral çözücü olarak kullanılan, sülfamat türevlerinin ana bileşiği olan inorganik asit (H3NO3S)

sülfamit : lat. * sulphadiazine (sülphanilamid türevi antibiyotik) (sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + ammonia (amonyak) (ammon (Mısır tanrısı Amun) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ide (ikili bileşik, anyon eki) * bakterilerin folat sentez yolunu inhibe eden, sülfonamid türevi yapısında antibakteriyel bileşik sınıfı (SO2 (NH2 )2)

sülfasalazin : lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + azine (azot içeren heterosiklik halkayı belirten kimyasal son ek, triazen eki) * bağırsakta bakteriler tarafından parçalanarak 5-aminosalisilik asit ve sülfapiridin açığa çıkaran, özellikle ülseratif kolit ve romatoid artrit tedavisinde kullanılan antiinflamatuar ve immünmodülatör ilacın etken maddesi (C18H14N4O5S)

sülfasetamid : lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + acetamide (asetamid, CH3CONH2 türevi) * bakterilerin folat sentez yolunu inhibe eden, özellikle göz enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan sülfonamid türevi antibakteriyel ilacın etken maddesi (C8H10N2O3S)

sülfat : lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + atum, ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) * sülfürik asidin (H2SO4) tuzu veya esteri olan, yapısında SO4²⁻ iyonunu içeren inorganik bileşik sınıfı

sülfit : lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + ite (düşük oksidasyonlu oksianyon eki) * sülfürlü asidin (H2SO3) tuzu veya esteri olan, yapısında SO3²⁻ iyonunu içeren inorganik bileşik sınıfı

sülfonil : lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + yl (kimyasal radikal grubu eki) * organik kimyada kükürt atomunun iki oksijenle bağlandığı ve iki organik gruba bağlanabilen fonksiyonel grup (-SO2-) olan kimyasal radikal

sülfonilüre : lat., gre. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + yl (kimyasal radikal grubu eki) + ouron (çiş, sidik, idrar) + eia (isim yapım ve durum eki) (gre ); urea (üre, karbamit türevi) (lat.) * pankreastaki beta hücrelerinden insülin salınımını artırarak kan şekerini düşüren, tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan oral antidiyabetik ilaç sınıfı (R-SO₂-NH-CO-NH-R)

sülfonomid : lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + yl (kimyasal radikal grubu eki) + ammonia (amonyak) (ammon (Mısır tanrısı Amun) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ide (ikili bileşik, anyon eki) * bakterilerin folat sentez yolunu inhibe eden, özellikle enfeksiyon tedavisinde kullanılan, yapısında sülfonil-amid grubu taşıyan antibakteriyel ilaç sınıfı

sülfür : lat. * sulphur (kükürt) * atom numarası 16, sembolü S olan, sarı renkli katı halde bulunan, doğada sülfürlü minerallerde ve organik bileşiklerde yaygın olarak bulunan ametal element

sülfürik : lat. * sulphur (kükürt) + icus (ile ilgili, -a ait) * sülfürün yüksek oksidasyonlu formuna ait olan veya sülfürik asitle ilişkili olan; özellikle sülfürik asit (H2SO4) ile ilgili nitelik bildiren kimyasal sıfat

sülfürik asit : lat. * sulphur (kükürt) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum, acidus (ekşi, asit) * endüstride gübre üretimi, akü elektroliti ve çeşitli kimyasal sentezlerde yaygın olarak kullanılan korozif mineral, diprotik inorganik asit (H2SO4)

sülfürimetre : lat., gre. * sulphur (kükürt) (lat.) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * bir ortamda, özellikle gazlarda veya endüstriyel süreçlerde kükürt bileşiklerinin (özellikle SO₂ ve toplam sülfür içeriğinin) miktarını ölçmeye yarayan ölçüm cihazı veya analiz düzeneği

süline : lat. * solen (boru, tüp, kanal) * Solenidae familyasından, uzun, silindirik ve jilet veya çakı bıçağına benzeyen iki parçalı bir kabuğa (kavkı) (bivalvia), dar ve uzun kavkılara sahip olan, denizlerin kumlu ve çamurlu zeminlerinde yaşayan bir deniz yumuşakçası, deniz çakısı, sülünes, deniz jilet midyesi (razor clam)

sülle : ara. * sulle (topluluk, zümre, grup) * cemaat, topluluk, insan topluluğu, kalabalık; çok para

süllem : ara. * selleme (vermek, teslim etmek; selamet vermek, kurtuluşa erdirmek; yükseltmek), sullem (merdiven, basamaklı çıkış) * basamaklı çıkış aracı, merdiven; bir hedefe ulaşmak için izlenen aşamalı yol veya dereceli ilerleme sistemi

sülmetoksazol : lat., gre. * sulphadiazine (sülphanilamid türevi antibiyotik) (sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + oxazol (beş üyeli heterosiklik oksazol halkası) (oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) (gre.) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * bakterilerin folat sentez yolunu inhibe eden, genellikle trimetoprim ile birlikte (kotrimoksazol) kullanılan sülfonamid antibiyotik (C10H11N3O3S)

süloğlu : ara., tür. * şalom (barış, esenlik, güven, selam, selamet), şlomo (barışa ait, barışlı, esenlik sahibi, salim) (ibr.); salimen (barış içinde, esenlikle, güvenle) (ara.) + ol, oğl (var hale gelmek, vücuda gelmek, tezahür etmek, olmak), oğul (erkek insan yavrusu, erkek evlat, erkek çocuk) + u (tamlama eki) ) (tür.) * Edirne’nin bir ilçesi (Osmanlı topraklarına katılan bölgede tımar sahibi olan Süleymanoğlu Süle Çelebi ve babası Hacı Sinanoğlu Süle Çelebi'den)

sülpirid : lat. * sulpha (sülfonamid antibiyotik sınıfı, kükürt içeren grup) (sulphur (kükürtün (S) bir elementle oluşturduğu bileşik) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + pyrid (antipsikotik ilaç eki, sulpirid türevi) * dopamin D2 reseptörlerini bloke ederek antipsikotik ve antiemetik etki gösteren, şizofreni ve bazı psikiyatrik/psikosomatik bozuklukların tedavisinde kullanılan benzamid türevi ilacın etken maddesi (C15H23N3O4S)

süluk : ara. * salaka, seleke (gitmek, yol tutmak, bir yola sokmak, yola girmek, yol almak, izlemek, takip etmek; geçmek, geçirmek; seçmek) fiilinin geçmiş zaman hali * su yolu; yöntem, metod, usül, üslup, tarz, tutulan yol, gidilen yol, seçilen yol (selectus (seçilmiş, tercih edilmiş, ayıklanmış, ayrılmış) (lat.) )

sülüğen : ara. * sulakun, siyakun (boya pigmenti) * boyacılıkta metal yüzeylerde pası önlemek ve yapışmayı artırmak için kullanılan, genellikle kırmızı-turuncu renkte kurşun oksit (kurşun tetraoksit, Pb3O4) içeren astar boya pigmenti., sülyen

sülük : ara. * salaka, seleke (gitmek, yol tutmak, bir yola sokmak, yola girmek, yol almak, izlemek, takip etmek; geçmek, geçirmek; seçmek) fiilinin geçmiş zaman hali * su yolu; yöntem, metod, usül, üslup, tarz, tutulan yol, gidilen yol, seçilen yol (selectus (seçilmiş, tercih edilmiş, ayıklanmış, ayrılmış) (lat.) )

sülümen : lat., ara. * sublimis (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + limen (eşik, sınır), limare (zımparalamak, düzeltmek, pürüzsüz hale getirmek) + is (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.); sublime (fra.); suleyman (şalom (barış, esenlik, güven, selam, selamet), şlomo (barışa ait, barışlı, esenlik sahibi, salim) (ibr.); salimen (barış içinde, esenlikle, güvenle) (ara.) ) ) * bağırsak parazitlerinin tedavisinde kullanılan zehirli ve beyaz renkli cıva klorür (ak sülümen) bileşiği, süleymani

sülün : tür. * sülün (tavuksulardan bir kuş cinsi) * tavuksular (Phasianidae) familyasından, uzun kuyruklu, parlak tüylü, genellikle av kuşu olarak bilinen Phasianus colchicus türü yabani kuş

sülüs : ara. * selase (üç) * üçte bir

sülüsan : ara * sulus (üçte bir) + ani (iki) * üçte iki, üç kısımdan iki kısım

sülüseyn : ara * sulus (üçte bir) + eyn (iki) * üçte iki, üç kısımdan iki kısım

sümbül : ara. * sunbul (başak, salkım; sümbül) * güzel kokulu, soğanlı bir süs bitkisi olan Hyacinthus cinsi; saç lülesi ve kıvrım (mecazi)

sümbülteber : ara., far. * sunbul (başak, salkım; sümbül) + tuber (yumru, çıkıntı, kabartı, kabarıklık, şişlik) (lat.); teber (far.) * Meksika kökenli, yoğun kokulu beyaz çiçekler açan yumrulu süs bitkisi, polianthes tuberosa, agave amica

sümek : tür. * yün (tüy, koyun tüyü; koyun, keçi, deve ve alpaka gibi memeli hayvanların kürkünden elde edilen, ısı yalıtımı, esnekliği ve nem emici özelliği olan, kışlık giysilerde, battaniyelerde ve halılarda kullanılan protein esaslı doğal elyaf) + sü (sıfat yapım eki) + mek (fiil mastar eki) * eğrilmek amacıyla özel olarak temizlenmiş ve taranmış yumak halindeki yün; Anadolu'nun bazı yörelerinde (özellikle Isparta ve çevresinde) bitki koçanı (örneğin mısır koçanı); halk ağzında pelte kıvamındaki maddeler veya bir çiğnemlik sakız

sümela : gre. * Panagia Stou Melas (Karadağ'daki Tanrı Anası Meryem) * Trabzon'un Maçka ilçesindeki Altındere Vadisi Millî Parkı sınırları içerisinde yer alan Meryem Ana Deresi'nin batı yamaçlarında yer alan, Kara tepesinin üzerinde ve deniz seviyesinden 1.150 m yükseklikte konumlanmış Rum Ortodoks manastır ve kilise kompleksi

sümen : fra. * sous (alt, altında, aşağıda) + main (el) * masa üstü yazı altlığı; yazı takımı, evrak altlığı; yazı yazılan masa üzerinde kâğıtların altına konulan deri veya benzeri malzemeden yapılmış düz altlık; Osmanlı bürokrasisinde evrakların içine konulduğu kapaklı dosya türü, yazı altlığı ve evrak muhafaza aracı

sümer : aka. * sumer (uygar kralların ülkesi, şehzadeler diyarı) (aka.); kiengir (siyah kafa) (süm.) * Güney Mezopotamya bölgesi ve halkı)

sümeyra : ara. * samara (gece sohbet etmek, gece konuşmak, sohbet etmek, söyleşmek, karşılıklı konuşmak, gece vakti birlikte oturmak, hikaye anlatmak, gece eğlencesi yapmak, gece toplanmak, gösteri yapmak), samira (samir (geceleri sohbet eden, gece arkadaşı olan, hoş sohbet kimse) + a (dişilk eki) ) * gece sohbet arkadaşı, hoş sohbet kadın; kadın ismi

sümeyye : ara. * sama (yükselmek, yücelmek), sumu (yükseklik, yücelik), ism (ad, ünvan) * küçük, küçük işaret; yüksek, yüce; küçük ama değerli, adı yüce olan, şerefli

sümkürmek : tür. * sümük (burun salgısı, burun mukozası, mukus) + ür (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * burundaki mukusu (sümüğü) zorla veya güçlü bir nefesle dışarı atmak

sümmani : ara. * summan (tatlı, hoş) * Osmanlı ve Arap edebiyatında kullanılan, genellikle şiirlerde geçen ve hoş, tatlı, zarif anlamlarını taşıyan erkek veya kadın ismi

sümme : ara. * summe (sonra, daha sonra; bunun ardından) * sonra, akabinde, müteakiben, ondan sonra

sümme haşa : ara. * sümme (sonra, daha) + haşa (korkarım, korkulur, korkulacak) * asla öyle şey olmaz, imkanı yok

sümn : ara. * semaniye (sekiz) * sekizde bir

sümsük : tür. * sümük (burun salgısı, burun mukozası, mukus) + sük (sıfat yapım eki) * sümük gibi sarkan/gevşek; ağırkanlı, pısırık, çekingen ve beceriksiz kimse,

sümsükgiller : tür. * sümük (burun salgısı, burun mukozası, mukus) + sük (sıfat yapım eki) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) * sivri gagalı, uzun kanatlı, kısa bacaklı, perdeli ayaklı olan, suya dalarak avlanma yetenepi olan, orta ve büyük boylu balıkçıl deniz kuşlarını kapsayan bir familya

sümter : tür. * sün (uzamak, boy atmak, büyümek, gelişmek, gerinmek) + ter (geniş zaman fiil ve sıfat yapım eki) * Anadolu'da özellikle İç Batı Geçit Bölgesi'nde (Kütahya, Eskişehir) yetiştirilen, kuraklığa ve hastalıklara karşı yüksek direnciyle bilinen, genellikle hayvan yemi olarak değerlendirilen veya ekmeklik un elde etmek amacıyla diğer buğdaylarla karıştırılarak öğütülen kırmızımtırak renkte ve küçük taneli bir sert buğday çeşidi

sümu : ara. * sama (yükselmek, yücelmek), ism (ad, ünvan) * yükseklik, yücelik

sümud : ara. * samada (baş kaldırmak, kafa tutmak, kibirlenmek, somurtmak) * baş kaldırma, kafa tutma, kibirlenme, somurtma

sümut : ara. * samata (bir yöne yönelmek, doğrultu tutmak, yol izlemek), samt (yön, taraf, istikamet, gidiş doğrultusu; bir yerin bulunduğu yön, taraf veya mahal; bir kişinin tutumu, tavrı, gidiş biçimi veya yöneliş tarzı (mecazi); bir şehir veya kasaba içinde yer alan, idari sınırları kesin kurallarla belirlenmemiş, genellikle halk arasında bilinen belirli bir bölge veya yerleşim alanı) * yönler, taraflar, istikametler, gidiş doğrultuları, mahaller, yerler, semtler

sümük : tür. * sümük (burun sıvısı, burun mukozası, mukus) * burun boşluğunda mukozadan salgılanan, havayı nemlendirme ve partikülleri tutma görevi olan yapışkan biyolojik sıvı, mukus

sümüklü böcek : tür. * sümük (burun sıvısı, burun mukozası, mukus) + lü (ile, birlikte, beraber, sahibi) + böcek (eklembacaklı, kanatlı veya kanatsız küçük hayvan) * Gastropoda (Karındanbacaklılar) sınıfına ait, kabuksuz veya çok küçük kabuklu, vücudundan mukus salgılayarak hareket eden ve genellikle nemli ortamlarda yaşayan kara salyangozu benzeri yumuşakça

sümün : ara. * semaniye (sekiz) * sekizde bir

sünbüle : ara. * sunbul (başak, salkım, sümbül) + e (isim yapım eki) * Türk musikisinde muhayyer, saba, kürdi ve hicaz gibi farklı nağmelerin ve makam dizilerinin birleşimiyle oluşan çok eski ve karmaşık birleşik (mürekkep) bir makam

sünbüle-i kadim : ara. * sunbul (başak, salkım, sümbül) + e (isim yapım eki) + i (tamlama eki) + kadim (eski, geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte kalmış) * Türk musikisinde 18. ve 19. yüzyıllara ait nazariyat kitaplarında (özellikle Abdülbaki Nasır Dede'nin Tedkîk ü Tahkîk adlı eserinde) geçen, nihavend izleri taşıyan, günümüzde ise unutulmuş tarihi ve bileşik (mürekkep) bir makam

sünbüle-nihavend : ara., far. * sunbul (başak, salkım, sümbül) + e (isim yapım eki) + i (tamlama eki) (ara.) + nihavand (son yerleşim yeri; İran'da bir şehir) (niha (son, sınır) + vand (yerleşim, bölge) ) (far.) * Türk musikisinde Sünbüle perdesi etrafında dolaşıp içine Nihavend dizisini bağlayan, Muhayyer-sünbüle adıyla da bilinen, III. Selim döneminden itibaren yapısal değişimler geçirerek günümüzdeki "Muhayyer-sünbüle" halini almış olan, Dügah perdesinde (veya Rast perdesinde) karar veren, yapısında Nihavend ve Sabâ dizilerinden geçkiler (geçişler) barındıran, genellikle inici ve hüzünlü karakterde bir makam

sündürmek : tür. * sün (uzamak, esnemek, gevşemek, gerilmek, yayılmak) + dür (etken/ettirgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi uzatmak, esnetmek, gereğinden fazla yaymak; işi gereksiz yere geciktirmek, oyalamak veya bir durumu uzatarak sürüncemede bırakmak (mecazi)

sündüs : ara. * sundus (ince, parlak ipek kumaş) * İslami metinlerde cennet tasvirlerinde geçen lüks ipek türü olarak kullanılan, ipekten dokunmuş, ince, parlak ve değerli kumaş

süne : tür. * süne (tarıma zararlı böcek türü) * sokucu-emici bir ağız yapısına sahip olan, buğday ve diğer tahıllarda zarara yol açan, özellikle başakları emerek ürün verimini düşüren Eurygaster cinsine ait tarım zararlısı böcek, kokuşkan böcek, tahıl böceği

sünen : ara. * sunnet (izlenen yol, usül, gelenek, adet, örnek davranış) * izlenen yollar, usüller, gelenekler, adetler, örnek davranışlar; toplumda yerleşmiş uygulamalar, örf ve adetler; ayrıca İslam literatüründe Hz. Muhammed'in söz, fiil ve takrirlerini derleyen hadis kitapları

sünepe : tür. * sünep (gevşeklik, ağırlık, pısırıklık) + e (sıfat yapım eki) * ağırkanlı, pısırık, uyuşuk, kendini toparlayamayan ve gevşek tavırlı, pasif

sünger : gre. * spongos, spongia (deniz süngeri) * Porifera (süngerler) familyasına ait, gözenekli yapısıyla suyu emebilen, hem doğal hem de sentetik türleri bulunan deniz canlısı; temizlik ve emici materyal olarak kullanılan gözenekli madde

sünger doku : gre., tür. * spongos, spongia (deniz süngeri) (gre.) + doku (ağ yapı, organizmaların ve organların yapı öğelerinden olan benzer gözeler bütünü) (dok, tok (dövmek, vurmak, değmek, bıçak çalmak, taşa yazı yazmak, yazmak) + u (isim yapım eki) ) * vücutta çok sayıda boşluk ve kanalcık içeren, genellikle kemik iliğinde bulunan, kan hücrelerinin üretildiği ve yağ depolanan gözenekli kemik yapısı (spongiyöz kemik/trabeküler kemik) veya benzer gözenekli biyolojik yapı

sünger taşı : gre., tür. * spongos, spongia (deniz süngeri) (gre.) + taş (sert mineral, kaya) + ı (iyelik eki) * lavın hızlı soğuyup gaz kabarcıklarıyla dolu gözenekli bir yapı kazanması sonucu oluşan, yüksek gözenekliliğe sahip, hafif ve aşındırıcı volkanik kaya türü olan pomza (bims) taşı, ponza taşı

süngü : tür. * sun (uzatmak, el uzatmak, çekerek, esneterek uzatmak; saplamak, batırmak, dürtmek) + gu (isim yapım eki) * tüfeklerin namlu ucuna takılan, yakın dövüşte delici bir silah olarak kullanılan bıçak veya kama şeklinde ekipman

sünmek : tür. * sün (uzamak, esnemek, gevşemek, gerilmek, yayılmak) + mek (fiil mastar eki) * uzayıp gevşemek, sarkmak; bir iş, olay veya durum gereğinden fazla uzamak, sürüncemede kalmak veya ağır ağır ilerlemek

sünnet : ara. * sanna (yol açmak, yöntem belirlemek, örnek koymak; süreklilik kazanan uygulama olmak; şekil vermek, düzgün hale getirmek, şekillendirmek, biçimlendirmek, kalıba sokmak, form vermek) * izlenen yol, gelenek, örnek alınan davranış biçimi; İslam peygamberi Hz. Muhammed’in sözleri, fiilleri ve onaylarından oluşan, dinî ve toplumsal yaşamda örnek alınan yerleşik uygulama ve davranışlar bütünü, sunne

sünnetullah : ara. * sanna (yol açmak, yöntem belirlemek, örnek koymak; süreklilik kazanan uygulama olmak; şekil vermek, düzgün hale getirmek, şekillendirmek, biçimlendirmek, kalıba sokmak, form vermek), sunne, sunnet (izlenen yol, gelenek, örnek alınan davranış biçimi) + allah (Allah) * Allah’ın kanunları, Allah’ın izlenmesi gerek yolu

sünni : ara. * sanna (yol açmak, yöntem belirlemek, örnek koymak; süreklilik kazanan uygulama olmak; şekil vermek, düzgün hale getirmek, şekillendirmek, biçimlendirmek, kalıba sokmak, form vermek), sunnet, sunne (izlenen yol, gelenek, örnek alınan davranış biçimi) + i (ile ilgili, -a ait) * İslam’da Kur’an ve Sünnet’i temel kaynak kabul eden, çoğunluğu oluşturan mezhepsel gelenek

sünud : ara. * sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek, yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), istinad (bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme), isnad (bir rivayetin veya hadisin kaynağını oluşturan ravi zinciri; bir bilginin kime dayandığını belirtme, kaynak gösterme, dayandırma, dayanma) * dayanma, yaslanma, isnad etme, güvenme, itimad

sünuhat : ara. * saniha (zihne gelen fikir), sünuh (akla fikir gelme) + at (çoğul eki) * belirli bir konuda çalışma yapıp, gayret sarfeden kişinin, o konuyla ilgili aklına ve kalbine aniden doğan anlamlar, ilhamlar

sünun : ara. * sene (yıl, on iki aylık azaman dilimi) * seneler, yıllar

süper : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek), superare (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek olmak) * üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek, aşkın, ötesinde, yükseğinde, çok iyi, olağanüstü

süper benzin : lat., alm. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + benzinum (benz (solvent, çözücü) (alm.) + ine (kimyasal türev eki) + um (isim yapım eki) ) (lat.) * yüksek oktan sayısına (95+) sahip, vuruntuya (detonasyona) daha dirençli olan ve genellikle yüksek performanslı motorlarda kullanılan rafine edilmiş benzin türü

süperalimentasyon : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + alimentare (beslemek, gıda vermek, yedirmek, doyurmak) (alimentum (besin, gıda) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım ve durum eki) * içten yanmalı motorlarda silindirlere atmosfer basıncından daha yüksek basınçta hava gönderilerek daha fazla yakıt-hava karışımı yakılmasını sağlayan, turboşarj veya kompresör ile gerçekleştirilen zorlamalı besleme (forced induction) sistemi

süperay : lat., tür. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) + ay (dünyanın uydusu) (tür.) * Ay'ın Dünya'ya olağan ortalamadan daha yakın bulunduğu sırada, dolunay veya yeniay evresinin gerçekleşmesiyle oluşan görünür astronomik olay

süperdev : lat., far., san. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) + dev (tanrı, cin), devi (tanrıça, kadın cin) (far., san.) * Güneş'ten çok daha büyük ve parlak olan, evrimlerinin ileri aşamalarındaki yüksek kütleli yıldızları tanımlayan terim, süperdev yıldız

süperego : lat., gre. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) + ego (ben, insanın ruhsal ve bedensel bütünlüğü, benlik bilinci, öz varlığı, nefs) (gre.) * bireyin içselleştirilmiş ahlaki değerleri, toplumsal kuralları ve vicdanını temsil eden, “id” ve “ego” üzerinde denetleyici ve yargılayıcı işlev gören psişik yapı ve kişilik bileşeni (Freud’un yapısal modelinden)

süpereksitasyon : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + excitatio (uyarılma, harekete geçirilme, heyecanlandırılma) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + citare (çağırmak, seslendirmek, harekete geçirmek, uyandırmak) + tio (isim yapım eki) ) * bir atom, molekül veya sistemin normal enerji düzeyinin üzerine çıkarılarak daha yüksek bir uyarılmış enerji durumuna geçirilmesi; özellikle lazer fiziğinde ve atomik geçişlerde kullanılan yüksek enerji durumu

süperenfeksiyon : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + infectio (iltihaplanma) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tio (isim yapım eki) ) * mevcut bir enfeksiyonun üzerine ikinci bir mikroorganizmanın (bakteri, virüs veya mantar) eklenerek tabloyu ağırlaştırdığı, özellikle antibiyotik tedavisi sırasında normal flora dengesinin bozulmasıyla gelişebilen ek enfeksiyon durumu

süpereş : lat., tür. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) + eş (denk, aynı, benzer; refakatçi) (tür.) * özellikle genetikte, kromozomların veya genetik dizilerin olağan dışı eşleşmesi veya eşleşme biçimini ifade eden terim, süpereş, üstün eşleşme

süperfisiyel : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + facies (yüz, surat, görünüş, ifade; biçim, şekil) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yüzeysel, derin dokulara inmeyen; tıpta deri ve mukozanın yüzeyine sınırlı kalan (lezyon veya durum)

süperfisyal : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + facies (yüz, surat, görünüş, ifade; biçim, şekil) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yüzeysel, derin dokulara inmeyen; tıpta deri ve mukozanın yüzeyine sınırlı kalan (lezyon veya durum)

süpergranülasyon : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulum (küçültme eki) + tio (isim yapım eki) * Güneş'in fotosferinde, konveksiyon hücrelerinden çok daha büyük ölçeklerde gerçekleşen ve plazma akışlarının oluşturduğu hücresel dolaşım örüntüsü

süpergravite : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + gravitas (ağırlık, çekim) (gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + itas (isim yapım ve durum eki) ) * parçacık fiziğinde genel görelilik ile süpersimetrinin birleştirilmesiyle oluşturulan kuramsal kütleçekim teorileri sınıfı, süper kütleçekim

süperiletken : lat., tür. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) + ilet (göndermek, ulaştırmak, aktarmak, eriştirmek) + ken (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) * belirli bir kritik sıcaklığın altında elektriksel direnci sıfıra düşen ve manyetik akıyı dışlayan (Meissner etkisi) madde

süperkabuk : lat., tür. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) + kabuk (dış etkenlerden koruma sağlayan, bir nesnenin veya canlının dış yüzeyini kaplayan sert veya dayanıklı katman) (tür.) * çok sayıda yıldız oluşumu ve süpernova patlamasının etkisiyle yıldızlararası ortamda oluşan, sıradan bir süpernova kalıntısından çok daha büyük ölçekli genişlemiş gaz kabuğu, süperkabuk, dev yıldızlararası kabuk

süperkapasitör : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + capacitas (alabilme yetisi, hacim, yeterlik) (capere (almak, içine almak, tutmak, kapmak, kavramak, yakalamak, sezmek), capax (alma, tutma, kapma, kavrama, yakalama, sezme) + itas (ile ilgili olma) + or (-cı, -ci, yapan, eden eki) * lektrik enerjisini elektrostatik olarak, geleneksel kapasitörlere göre çok daha yüksek sığa ile depolayabilen ve hızlı şarj-deşarj olabilen elektriksel enerji depolama aygıtı, ultrakapasitör

süperkondüktör : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + conducere (birlikte götürmek, taşımak, iletmek, aktarmak) (co, con (birlikte, beraber, ile) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) ), conductus (taşınmış, götürülmüş, iletilmiş, aktarılmış) + or, tor (-cı, yapan, eden eki) * belirli bir kritik sıcaklığın altında elektriksel direnci sıfıra düşen ve manyetik akıyı dışlayan (Meissner etkisi) madde

süperküme : lat., tür. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) + küme (grup, kitle, yığın) (tür.) * çok sayıda gökada kümesinin ve gökada grubunun kütleçekimsel olarak ilişkili olduğu, evrendeki çok büyük ölçekli madde yapısı

süperlatif : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + latus (taşınmış, götürülmüş; genişletilmiş) + ivus (ile ilgili, -a ait) * bir sıfatın veya zarfın karşılaştırma derecelerinde “en yüksek/üstün dereceyi” ifade eden biçimi; dilbilgisinde “en …” anlamını veren derece yapısı (örneğin en büyük, en hızlı)

süperlatis : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + latus (taşınmış, götürülmüş; genişletilmiş) * üstüne taşınmış, üzerine aktarılmış

süperlüminal : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + lumen, luminis (ışık; boşluk, kanal içi) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ışık hızından daha hızlı hareket ediyor gibi görünen veya ışık hızını aşan, ışıküstü

süperlüminöz : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + lumen, luminis (ışık; boşluk, kanal içi) + osus (ile ilgili, -a ait) * olağanüstü yüksek ışınım gücüne veya parlaklığa sahip olan, süper parlak, çok yüksek ışınımlı

süpermanyetizma : lat., gre. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) + para (yanında, dışında, ötesinde, yanında duran; arasından, vasıtasıyla, sayesinde, boyunca arasında; zıt, karşıt, engel; ayrı, farklı) + magnes, magnes, magnetes (kaynak, damar; yük) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.) * çok küçük manyetik parçacıkların, termal hareket nedeniyle kalıcı manyetik momentlerini kendiliğinden sürekli olarak yön değiştirdiği ve dış manyetik alan altında güçlü biçimde mıknatıslanabildiği manyetik davranış

süpermarket : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + mercatus (ticaret, pazar yeri) (lat.); marché (fra.); market (ing.) * gıda ve günlük tüketim ürünlerinin self-servis sistemiyle, geniş bir alanda ve çok sayıda ürün çeşidiyle satıldığı büyük perakende satış mağazası

süpermasif : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + maza (arpa keki, yumru, kütle, top), massein (yoğurmak) (gre.); massa (kütle, kitle, hamur, yığın) + ivus (ile ilgili, gibi) (lat.) * olağanüstü büyük kütleye sahip olan; özellikle astronomide Güneş'in kütlesinin milyonlarca veya milyarlarca katına ulaşabilen gökcisimleri için kullanılan, süper kütleli, aşırı büyük kütleli

süpernat : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + natare (yüzmek), natens, natent (yüzen) * santrifüj veya çöktürme işlemi sonrası, tüpün üst kısmında kalan berrak sıvı faz; çökelti (pellet) üzerinde kalan üst faz sıvısı

süpernatan : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + natare (yüzmek), natens, natent (yüzen) * santrifüj veya çöktürme işlemi sonrası, tüpün üst kısmında kalan berrak sıvı faz; çökelti (pellet) üzerinde kalan üst faz sıvısı

süpernova : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + nova (astronomide parlaklığı aniden artan ve sonra tekrar zayıflayan yıldız olayı, “yeni yıldız” olarak adlandırılan gök olgusu) (novus (yeni) + a (dişil isim eki) ) * büyük kütleli bir yıldızın yaşamının sonunda çekirdeğinin çökmesi veya termonükleer patlama sonucu aşırı parlaklıkla kısa sürede çok büyük enerji açığa çıkararak uzaya madde saçtığı yıldız patlaması olayı

süperparamagnetizma : lat., gre. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) + para (yanında, dışında, ötesinde, yanında duran; arasından, vasıtasıyla, sayesinde, boyunca arasında; zıt, karşıt, engel; ayrı, farklı) + magnes, magnes, magnetes (kaynak, damar; yük) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.) * çok küçük manyetik parçacıkların, termal hareket nedeniyle kalıcı manyetik momentlerini kendiliğinden sürekli olarak yön değiştirdiği ve dış manyetik alan altında güçlü biçimde mıknatıslanabildiği manyetik davranış

süperplastik : lat., gre. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) + plassein (kalıplamak, kalıba dökmek, şekil vermek, şekillendirmek) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.) * malzemenin kırılmadan olağanüstü büyük miktarda plastik deformasyona (şekilsel değişim) uğrayabilmesiyle ilgili olan

süperpoze : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + posatus (konmuş, yatırılmış, yerleştirilmiş) (ponere (koymak, yatırmak, yerleştirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); posé (fra.) * iki veya daha fazla dalga, sinyal veya görüntünün üst üste gelerek birbirini kısmen veya tamamen örtmesi sonucu tek bir birleşik görünüm veya etki oluşturmuş

süperpozisyon : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + posatus (konmuş, yatırılmış, yerleştirilmiş) (ponere (koymak, yatırmak, yerleştirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + tio (isim yapım eki) * iki veya daha fazla dalga, sinyal veya fonksiyonun aynı uzay ve zamanda üst üste bindirilmesi sonucu toplam etkisinin oluşması; fizik ve mühendislikte “üst üste binme” durumu

süperradyans : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + radiare (ışımak) (radius (ışın, ışık hüzmesi, çizgi, çubuk; yarı çap) + are (fiil mastar eki) ) + entia (isim yapım eki) * bir atom veya atom topluluğunun, koherent (eşfazlı) etkileşim sonucu tek tek atomların toplamından daha büyük şiddette ve ani bir şekilde toplu ışınım yayması olayı

süpersicim : lat., ara. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) + cism (şekilli madde; somut olgu, beden, gövde, vücut) (ara.) * sıradan bir cismin veya yapının daha yüksek boyutlu, genelleştirilmiş veya soyutlanmış biçimi, üst cisim

süpersimetri : lat., gre. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) + symmetria (uyum, denge, bakışım) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * parçacık fiziğinde fermiyonlarla bozonlar arasında bir simetri kurarak her temel parçacığa farklı spin özelliklerine sahip bir süpereş parçacık öngören kuramsal simetri (kuramsal bakışım)

süperstisyon : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + stare (durmak, dikilmek, ayakta durmak, daim olmak, devam etmek, kalmak) + tio (isim yapım eki) * akılcı veya bilimsel temele dayanmayan, genellikle korku, gelenek veya yanlış inanışlara bağlı olarak oluşan batıl inanç; doğaüstü nedenlerle olaylar arasında nedensellik kurma eğilimi, batıl inanç

süpervisor : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + visor (visus (görme, görme duyusu, görme eylemi) (videre (görmek) + us (isim yapım eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) ) * bir işin, sürecin veya ekibin yürütülmesini denetleyen, yönlendiren ve kontrol eden kişi, gözetmen, amir

süpervizyon : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + visio (videre (görmek) + sio (isim yapım eki) ) * bir işin, sürecin veya mesleki uygulamanın daha deneyimli bir kişi tarafından izlenmesi, yönlendirilmesi ve değerlendirilmesi yoluyla kalite ve doğruluğun sağlanması süreci, gözetim, denetim sistemi

süperyapı : lat., tür. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) + yapı (oluşum, oluşturulan, bünye, strüktür) (tür.) * daha küçük yapıların düzenli biçimde birleşmesiyle oluşan, bunların üzerinde yer alan daha büyük veya karmaşık yapı; özellikle fizik ve malzeme biliminde atomik, moleküler veya kristal düzenin temel birim hücresinden daha büyük ölçekteki periyodik düzeni, üstyapı

süper-yer : lat, tür. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) + yer (yeryüzü, toprak, zemin, mekan, bulunulan alan, ortam, konum, lokasyon, makam, mevki) (tür.) * Dünya benzeri gezegenlerden daha büyük, ancak gaz devlerinden daha küçük olan kayalık veya karasal gezegenleri ifade eden terim, süper-Dünya, süperyer, Dünya-üstü gezegen

süpleman : lat. * supplere (tamamlamak, doldurmak, eklemek) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + plere (doldurmak, tamamlamak, bütünlemek) ) + mentum (isim yapım eki) (lat.); supplement (fra.) * bir bütünün eksik kalan kısmını tamamlayan ek değer; matematikte bir açının 180°’ye tamamlayan açısı (tümler değil, bütünleyen); tamamlayıcı unsur, tamamlayan

süprem : lat., fra. * supra (üstün, yüce, yüksek, büyük) (lat.); suprême (yüce, en üstün, en yüksek) (fra.) * en yüksek, en yüce, üstün veya en büyük; tekstilde genellikle pamuklu veya pamuk karışımlı ipliklerden, yuvarlak örme makinelerinde tek iğne yatağında üretilen, ön yüzünde düz (sağ), arka yüzünde ise ters (sol) ilmek ilmik döngüleri görülen, esnek ve hafif yapısı nedeniyle tişört ile iç çamaşırı yapımında sıkça tercih edilen tek katlı düz bir örme kumaş türü

süprese : lat. * supprimere (aşağı bastırmak, durdurmak) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + premere, primere (basmak, bastırmak, baskılamak, sıkıştırmak, durdurmak) suppressus (bastırılmış, baskılanmış, durdurulmuş, engellenmiş) * aşağı bastırılmış; bastırılmış, engellenmiş, baskılanmış, faaliyet veya işlevi azaltılmış veya durdurulmuş durumda olan (örneğin immünsuprese hasta = bağışıklık sistemi baskılanmış hasta)

süpresyon : lat. * supprimere (aşağı bastırmak, durdurmak) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + primere (basmak, bastırmak, baskılamak, sıkıştırmak, durdurmak) suppressus (bastırılmış, baskılanmış, durdurulmuş, engellenmiş) + sio (isim yapım eki) * baskılama; bir işlevin, belirtinin veya tepkinin baskılanması, azaltılması veya ortadan kaldırılması; örneğin immün supresyon (bağışıklığın baskılanması)

süprüntü : tür. * sipur, süpür (temizlemek, toplamak, sürükleyerek toplamak, üzerinden geçmek) + ntü (isim yapım eki) * süpürme işlemi sonucunda bir yerde toplanan toz, kırıntı, çöp ve atıklar; değersiz, işe yaramaz görülen şeyler veya kişiler (mecazi)

süpürasyon : lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + pus (irin, iltihaplı sıvı) + are (fiil mastar eki) + tio (isim yapım eki) * doku içinde enfeksiyon sonucu irin (püy) oluşması ve birikmesi süreci; iltihaplı dokunun cerahat üretmesi durumu

süpüratif : lat. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + pus (irin, iltihaplı sıvı) + are (fiil mastar eki) + tio (isim yapım eki) + ivus (sıfat yapım eki) * irin oluşturan, cerahatli enfeksiyonla seyreden, irin üretimi ile karakterize olan

süpürde : tür., far. * sibir, sipir (süzmek, elemek) + de (son ek) * ısmarlanmış, sipariş olunmuş, bırakılmış, verilmiş; akort olarak ana ahenk neylerin içinde kabul edilen ve yerinden akorttan bir ses aşağı olan ton

süpüre : lat. * supuratus (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + pus (irin, iltihaplı sıvı) + are (fiil mastar eki) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.); suppuré (fra.) * enfeksiyon nedeniyle irin (cerahat) üretir hale gelmiş, süpüratif (irinli) bir karakter kazanmış

süpürge : tür. * sipur, süpür (temizlemek, toplamak, sürükleyerek toplamak, üzerinden geçmek) + ge (-ci, yapan, eden ve araç eki) * yüzeyinden üstünden geçme aleti, üstünden geçmek

süpürmek : tür. * sipur, süpür (temizlemek, toplamak, sürükleyerek toplamak, üzerinden geçmek) + mek (fiil mastar eki) * yüzeyinden, üstünden geçmek; bir yüzeydeki toz, kırıntı ve benzeri küçük parçaları süpürge ile bir araya toplayarak temizlemek; bir şeyi hızlıca ortadan kaldırmak, silip yok etmek (mecazi) (super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.) )

süpürülebilir alan : tür. * sipur, süpür (temizlemek, toplamak, sürükleyerek toplamak, üzerinden geçmek) + ül (edilgen fiil eki) + ebilir ((olabilirlik, yapılabilirlik, mümkün olma eki) + alan (arazi, açık alan, saha, açık ve geniş, düz yer, düz yüzey, meydan) * bir gayrimenkulün kapısından içeri girildiğinde aktif olarak kullanabilen, mobilyaların yerleştirebildiği ve duvarlar hariç ayak basılabilen net metrekare alanı

süradik : ara. * suradik (büyük çadır, otağ, kuşatan örtü, perde; duvar) * hükümdar veya ordu için kurulan büyük çadır; kuşatan perde, örtü veya engelleyici yapı (mecazi)

sürahi : ara. * saraha (saflaşmak, şeffaflaşmak, berraklaşmak, kristalleşmek), surah (saf, şeffaf, berrak, kristal) + i (ile ilgili, -a ait) * su veya içecekleri koymaya ve dökmeye yarayan, genellikle dar ağızlı ve kulplu cam/seramik kap, karaf, su kabı, testiye benzer kulplu kap

süralimentasyon : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + alimentare (beslemek, gıda vermek, yedirmek, doyurmak) (alimentum (besin, gıda) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım ve durum eki) (lat.); suralementation (fra.) * bir hastanın veya organizmanın normal gereksiniminin çok üzerinde, genellikle yapay yollarla (damardan veya tüple) aşırı beslenmesi veya besin takviyesi yapılması süreci

sürat : ara. * sara (hızlı olmak, çabuk olmak) * bir cismin birim zamanda aldığı yol miktarı, hareketin hızlı olma derecesi, hız, çabukluk

sürç : tür. * sürç (kaymak, takılmak, hata yapmak) * yürürken ayağın kayması veya tökezlemesi; dilin yanlış söylemesi (sürç-i lisan), hata yapma veya istemeden yanlış davranma durumu (mecazi)

sürçmek : tür. * sürç (kaymak, takılmak, hata yapmak) + mek (fiil mastar eki) * yürürken ayağın kayıp tökezlemek; konuşurken dili kayıp hata yapmak ve yanlış söz söylemek

sürçülisan : tür., ara. * sürç (kaymak, takılmak, hata yapmak) (tür.) + ü (tamlama eki) + lisan (dil) (ara.) * konuşma sırasında istemeden yapılan dil sürçmesi, yanlış veya kırıcı olabilecek sözlerin sehven söylenmesi; “dilim sürçtüyse affola” anlamındaki edebi ifade

sürdak : ara. * suradik (büyük çadır, otağ, kuşatan örtü, perde; duvar) * hükümdar veya ordu için kurulan büyük çadır; kuşatan perde, örtü veya engelleyici yapı (mecazi)

sürdin : fra. * sourd (sağır, kulağı duymayan, işitemeyen) + ine (ism yapım eki) * keman ve trompet gibi enstrümanların çıkardığı sesin şiddetini kısmaya, yumuşatmaya veya rengini değiştirmeye yarayan susturucu aparat

sürdürmek : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, uzaklaştırmak) + dür (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir işi, durumu veya eylemi kesintiye uğratmadan devam ettirmek; devam ettirmek, kesintisiz yürütmek

sürdürülebilir : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, uzaklaştırmak) + dür (etken fiil eki) + ül (edilgen fiil eki) + ebilir (olabilirlik, yapılabilirlik, mümkün olma eki) * doğal kaynakları tüketmeden, çevresel dengeyi bozmadan uzun vadede devam ettirilebilen; ekonomik, ekolojik veya sosyal açıdan sürekliliği korunabilir olan

süre : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, uzaklaştırmak) + e (isim yapım eki) * bir olayın başlangıcı ile bitişi arasında geçen zaman aralığı; zamanın ölçülebilen kesiti veya devamlılık durumu, zaman, vakit (duration (zaman) (ing.), durer (sürmek), durée (süre) (fra.) )

süreç : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, uzaklaştırmak) + e (isim yapım eki) + ç (isim yapım eki) * belirli bir başlangıcı ve sonu olan, birden fazla aşamadan oluşan, zaman içinde gelişerek ilerleyen olaylar dizisi veya işleyiş bütünü, proses

süreğen : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, uzaklaştırmak) + e (isim yapım eki) + ğen (sıfat yapım eki) * uzun süre devam eden, kesintisiz veya kronik şekilde seyreden, kronik

sürek : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, uzaklaştırmak) + e (isim yapım eki) + k (isim yapım eki) * belirli bir zaman boyunca devam eden durum, akış veya gidişat; avcılıkta hayvanların belirli bir yöne doğru topluca sürülmesi (sürek avı)

sürekli : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, uzaklaştırmak) + e (isim yapım eki) + k (isim yapım eki) + li (sıfat yapım eki) * kesintiye uğramadan devam eden, aralıksız süren; belli bir zaman boyunca durmaksızın varlığını veya etkisini sürdüren, devamlı, daimi, aralıksız

sürekli fonksiyon : tür., lat. * sürekli (devamlı, daimi, aralıksız) (tür.) + functio (yapma, yerine getirme, icra, işlev, görev) (fungi, fungere (yapmak, yerine getirmek, icra etmek, işlemek, uygulamak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * tanım aralığının her bir noktasında alttan ve üstten alınan limitlerin aynı olduğu ve limit değerlerinin de fonksiyonun o noktadaki değerine eşit olduğu fonksiyon

süreksite : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + excitatus (uyarılmış, harekete geçirilmiş, heyecanlandırılmış) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + citare (çağırmak, seslendirmek, harekete geçirmek, uyandırmak) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.); surexcité (fra.) * aşırı derecede uyarılmış, heyecanı veya sinirsel/psikolojik aktivasyonu normalin üstüne çıkmış; fiziksel veya zihinsel olarak taşkın ve kontrolü zor hale gelmiş

süreksiz fonksiyon : tür., lat. * süreksiz (devamsız, daimi olmayan, aralıksız olmayan) (tür.) + functio (yapma, yerine getirme, icra, işlev, görev) (fungi, fungere (yapmak, yerine getirmek, icra etmek, işlemek, uygulamak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * tanım bölgesinde en az bir noktada sürekli olmayan fonksiyon

sürey varsayımı : tür. * süre (zaman, vakit) + y (sıfat yapım eki) + varsayım (farzediş, delil olmamasına rağmen var olduğu kabulü, öyle olduğu kabulü) + ı (iyelik eki) * doğal sayılar kümesinin nicelik sayısı ile gerçel sayılar kümesinin nicelik sayısı arasında başka hiçbir nicelik sayı olmadığı varsayımı

süreyya : ara. * sery (yükselmek, çoğalmak, bollaşmak, parlaklığı artmak, çok okmak) * Boğa takımyıldızında yer alan açık yıldız kümesi, Pleiades (Yunan mitolojisindeki Atlas ile Pleione’nin yedi kızı “Yedi Kızkardeş” adı), Ülker yıldız kümesi, parlak yıldızlar kümesi

sürfas : lat., fra. * superficies (üst yüzey) (super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + face, facies (yüz, surat, görünüş, ifade; biçim, şekil) ) (lat.); surface (yüzey, satıh) (fra.) * bir cismin dış sınırını oluşturan görünür dış yüzey; fiziksel veya geometrik olarak bir nesnenin en dış katmanı veya temas yüzeyi, yüzey, satıh

sürfe : ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek, dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak, kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak) * böceklerin yumurtadan çıktıktan sonraki tırtıl veya kurtçuk evresi, larva hali, larva, kurtçuk, surife

sürfile : fra. * sur (üst, üzeri, üstün) + fil (ip, iplik) + é (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * kumaşın kenarının sökülüp tarazlanmasını önlemek için yapılan seyrek ve çapraz kenar dikişi

sürgen : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + gen (sıfat yapım eki) * dışkının sulu ve hızlı şekilde bağırsaktan dışarı atılması durumu, diyare, ishal, dışkı sürmesi; bağırsakların gevşek çalışması, sürgün

sürgü : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + gü (isim yapım eki) * kapı, pencere, çekmece vb. şeyleri kaydırarak kapatıp açmaya yarayan parça, mandal veya mekanizma; ateşli silahlarda ileri-geri hareket eden sürme düzeneği

sürgün : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + gün (isim yapım eki) * bir kimsenin ceza veya siyasal sebeple yaşadığı yerden uzaklaştırılıp başka bir yerde oturmaya mecbur bırakılması; bitkinin yeni çıkan taze dalı, filizi

sürjektif : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + tum (isim yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) (lat.); surjectif (fra.) * bir fonksiyonun değer kümesindeki her bir elemanın, tanım kümesindeki en az bir elemanla eşleştiği ve böylece değer kümesinde açıkta hiçbir elemanın kalmadığı durumları ifade eden matematiksel bir terim

sürjektif fonksiyon : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + jacere (atmak, fırlatmak, savurmak) + tum (isim yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) (lat.); surjectif (fra.) + functio (yapma, yerine getirme, icra, işlev, görev) (fungi, fungere (yapmak, yerine getirmek, icra etmek, işlemek, uygulamak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * bir fonksiyonun hedef kümesindeki her elemana en az bir kaynak elemanının görüntü verdiği durum, örten fonksiyon

sürklase : fra. * sur (üst, üzeri, üstün) + classe (sınıf), classer (sınıflamak, sınıflandırmak), classé (sınıflandırılmış) * sınıf bindirmiş, açık farkla üstün gelmiş

sürme : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + me (isim yapım eki) * bir şeyi bir yüzeye yayma, çekme veya uygulama eylemi; göz kapaklarına estetik amaçla çekilen siyah boya (kohl/eyeliner); kapı-pencereyi kapatmaya yarayan kayar mekanizma, sürgü

sürmedan : tür., far. * sürme (göz kapaklarına estetik amaçla çekilen siyah boya (kohl/eyeliner) (tür.) + dan (kap, yer, mahfaza eki) * içine sürme (kohl) konulan küçük kap, kutu veya hokka; özellikle Osmanlı döneminde kullanılan sürme saklama kabı

sürmek : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + mek (fiil mastar eki) * dokunmak; ilerletmek, yürütmek, gütmek, kovmak

sürmenaj : fra. * sur (üst, üzeri, üstün) + menage (sürme, götürme, idare etme) (mener (surmek, götürmek, idare etmek) + age (isim yapım eki) ) * aşırı zihinsel veya fiziksel yorgunluk sonucu ortaya çıkan tükenmişlik hali; dikkat dağınıklığı, halsizlik ve verim düşüklüğü ile seyreden aşırı yorgunluk sendromu

sürmene : luv., gre. * susarmia (yukarıdaki liman/pazar) (su (üst, yüksek, yukarı) + sarma (korunaklı yer, iskele, liman) + ia (yer eki) (luv.); sourmania, susurmena, sousourmena (gre.) * Trabzon iline bağlı, tarihi antik çağlara uzanan, bıçak üretimi ve çay kültürüyle tanınan tarihi ve turistik bir kıyı ilçesi

sürname : far. * sur (görünüş, görüntü) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * divan edebiyatında padişah çocuklarının doğum, sünnet ve düğün törenlerini anlatan ve karşılığında caziye alınan eserlerin genel ismi

sürnatüralist : lat., fra. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.); sur (fra.) + natura (doğum, oluşum, meydana gelme) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek), natus (doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) + ista (yapan, eden eki) (lat.); naturaliste (fra.) * doğalcılığın (natüralizmin) ötesine geçen, yalnızca doğa yasalarıyla açıklanamayan, doğaüstü veya metafizik unsurları da kabul eden yaklaşım yanlısı

sürnatüralizm : lat., fra. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.); sur (fra.) + natura (doğum, oluşum, meydana gelme) (nasci (doğmak, oluşmajk, meydana gelmek), natus (doğmuş) + ura (isim yapım ve durum eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.); naturalisme (fra.) * doğalcılığı (natüralizmi) aşan veya onunla sınırlı kalmayan, doğa yasalarının yanı sıra doğaüstü, metafizik veya aşkın (transcendent) unsurları da açıklayıcı kabul eden felsefi veya edebi yaklaşım

sürplüs : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + plus (çok, daha, daha çok, fazla, artı, ilave, ek) * ihtiyaçtan fazla olan miktar; üretim, gelir veya stokta artı kalan kısım, fazlalık, artık

sürpriz : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + prehendere (almak, kavramak, yakalamak, tutmak, ele geçirmek, edinmek) (lat.); sur (üst, üzeri, üstün) + prendre (almak, kavramak, yakalamak, tutmak, ele geçirmek, edinmek), prise (alma, kavrama, yakalama, tutmak, ele geçirme, edinme) (fra.) * beklenmedik bir olay, ani gelişen durum veya beklenmeyen bir etki; kişinin önceden tahmin etmediği bir şeyle karşılaşması sonucu oluşan şaşkınlık hali

sürre : ara. * surre (akçe/para kesesi, bohça) * içine altın veya para konulan kese; Osmanlı Devleti'nde her yıl hac mevsiminden önce Mekke ve Medine halkına (Haremeyn) dağıtılmak üzere gönderilen para ve değerli hediyeler

sürrealist : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.); sur (fra.) + realis (gerçek, hakiki) (res (şey, nesne, varlık, olgu) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (lat.); réaliste (fra.) * gerçekliğin ötesini, bilinçdışı, rüya ve irrasyonel imgeleri temel alan sürrealizm (gerçeküstücülük) akımına mensup sanatçı veya bu anlayışı benimseyen kişi; veya bu akımın özelliklerini taşıyan (eser/üslup)

sürrealite : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.); sur (fra.) + realis (gerçek, hakiki) (res (şey, nesne, varlık, olgu) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.); réalité (fra.) * gerçekliğin ötesinde, bilinçdışı, düşsel veya irrasyonel unsurların birleşimiyle oluşan “üst gerçeklik” veya “gerçekliğin ötesi”; rüya ve bilinçdışı imgelerin oluşturduğu (alternatif gerçeklik düzeyi)

sürrealizm : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.); sur (fra.) + realis (gerçek, hakiki) (res (şey, nesne, varlık, olgu) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.); réalisme (fra.) * 20. yüzyıl başında ortaya çıkan, bilinçdışı, rüya, otomatik yazı ve irrasyonel imgeleri temel alarak “gerçekliğin ötesinde bir gerçeklik” (sürrealite) kurmayı amaçlayan sanat ve edebiyat akımı, gerçeküstücülük

sürrenal : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) (lat.); sur (fra.) + renalis (böbrekle ilgili) (renes (böbrek) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.; surrénal (fra.) * böbreklerin üstünde yer alan; böbrekletin üstündeki hormon salgılayan adrenal bezler (böbreküstü bezleri) ile ilgili olan

sürsat : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + sat (eşdeğer saymak, takas etmek, karşılığını bulmak) * Osmanlı Devleti'nde seferberlik dönemlerinde ordu birliklerinin yiyecek, hayvan yemi ve yakacak gibi ihtiyaçlarının devlet tarafından belirlenen fiyatlar üzerinden halktan zorunlu olarak satın alınması uygulaması

sürşarj : lat., fra. * sur (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + carrus (araba, vagon), carricare (yüklemek, taşımak) (lat.); charge (yükleme) (fra.) * normal ücret, vergi veya mali yükün üzerine eklenen fazla ücret, ek masraf, ilave yükleme, bindirim; taşımacılık, sigorta ve mali işlemlerde standart bedelin üzerinde alınan ek tutar

sürtmek : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + t (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir nesneyi başka bir yüzeye bastırarak ileri, geri veya ileri geri hareket ettirmek; temas ederek ovarak iz bırakmak, temizlemek veya bir maddeyi yüzeye yaymak (zurt (dürtmek, itelemek, ilerletmek, vardırmak) (ara.) )

sürtük : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + t (etken fiil eki) + ük (sıfat yapım eki) * düzensiz dolaşan, oraya buraya sürünen/gezinen kişi; aşağılayıcı, cinsiyetçi bir hakaret, orospu, kaltak, fahişe, yosma, şıllık, kenar dilberi, aşufte, kevaşe

sürtünme katsayısı : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + t (etken fiil eki) + ün (dönüşlü fiil eki) + me (isim yapım eki) + katsayı (cebirsel ifadelerde bir değişkenin önünde yer alan sabit çarpan sayı) (kat (eklemek, ilave etmek, üst üste koymak, bükmek) + sayı (nicelik, miktar, rakamla ifade edilen değer) ) + sı (iyelik eki) * iki yüzeyin birbirine temas ettiğinde hareketi ne kadar zorlaştırdığını gösteren boyutsuz büyüklük; sürtünme kuvvetinin normal kuvvete oranı (μₛ = F sürtünme/F normal)

sürtünme kuvveti : tür., ara. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + t (etken fiil eki) + ün (dönüşlü fiil eki) + me (isim yapım eki) (tür.) + kuvvet (güç, kudret) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * birbiriyle temas eden iki yüzey arasında, göreli hareketi veya hareket eğilimini engelleyen veya azaltan, temas yüzeylerine paralel yönde ve harekete zıt doğrultuda etki eden kuvvet

sürur : ara. * sara (sevinmek, neşelenmek, gülmek) * derin sevinç, iç huzuru ve mutluluk, neşe, sevinç, gülme

sürü : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + ü (isim yapım eki) * seyirtilen, güdülen, sürüklenen, dizi dizi olmuş olan; birlikte hareket eden hayvan topluluğu (koyun, keçi vb.); bir arada bulunan insan topluluğu veya kalabalık grup (mecazi)

sürücü : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + ü (isim yapım eki) + cü (yapan, eden eki) * bir aracı (otomobil, kamyon, tren vb.) sevk ve idare eden kişi, şoför; elektrik veya veri akışını yöneten donanım/yazılım bileşeni, bilgisayarda donanım veya uygulama yazılımı, driver

sürücü belgesi : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + ü (isim yapım eki) + cü (yapan, eden eki) + belge (bir olayı, durumu veya bilgiyi kanıtlayan yazılı, görsel veya dijital kayıt; resmi veya gayriresmi doğrulama aracı; belli eden yazı, beliri hale getiren, döküman) + si (iyelik eki) * motorlu bir aracı kamu yollarında kullanmaya yetkili olunduğunu gösteren, devlet tarafından verilen resmi izin ve kimlik belgesi, ehliyet

sürüklemek : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + ük (dönüşlü fiil eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir nesneyi veya kişiyi yerden kaldırmadan, temas ederek bir yüzey üzerinde çekerek hareket ettirmek; birini istemediği bir duruma veya sonuca zorla götürmek (mecazi)

sürüm : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + üm (isim yapım eki) * bir ürünün, yazılımın veya metnin piyasaya veya kullanıma sunulmuş belirli versiyonu; ayrıca üretim veya dağıtım miktarı (örneğin ilk sürüm, yeni sürüm)

sürünceme : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + ün (dönüşlü fiil eki) + ceme (isim yapım eki) * bir işin, meselenin veya sürecin sonuçlanmadan uzayıp belirsiz şekilde devam etmesi; gecikme ve çözümsüzlük hali, uzayıp gitme, sonuçsuz bekleme durumu

sürüngen : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + ün (dönüşlü fiil eki) + gen (sıfat yapım eki) * genellikle karada gövdesini yer üzerinde sürerek hareket eden, pullu derili, soğukkanlı omurgalı hayvanlar sınıfı, reptilia (yılan, kertenkele, kaplumbağa vb.)

sürünmek : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + ün (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * vücudu yere yakın tutarak, eller ve dizler veya gövdeyi sürterek ilerlemek; çok zor koşullarda, güçlük içinde yaşamak veya aşağılanmış bir durumda bulunmak (mecazi)

sürüntü : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + ün (dönüşlü fiil eki) + tü (isim yapım eki) * bir yüzeye sürtme veya sürme işlemi sonucu oluşan artık, iz veya birikinti; tıpta ve mikrobiyolojide örnek almak için vücuttan sürterek alınan materyal, swab

sürüş : tür. * sür (ilerlemek, geçmek, itmek, sevk etmek, gütmek, yürütmek, seyirtmek, kovmak, uzaklaştırmak) + üş (isim yapım eki) * bir aracı kullanma eylemi; araçla yol alma biçimi veya tarzı; sürme/ilerletme süreci

sürvey : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + videre (görmek) (lat.); surveiller (gözetmek, gözlemek, gözlemlemek, kontrol etmek, yakından takip etmek) (sur (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + veiller (izlemek, gözlemek, gözetmek) ), surveillé (gözleme, gözetme, izleme) (fra ); survey (ing.) * bir alanı, durumu veya topluluğu sistemli şekilde incelemek, ölçmek ve değerlendirmek, yüzey/alan ölçümü gerçekleştirmek; anket yapmak

sürveyan : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + videre (görmek) (lat.); surveillant (surveiller (gözetmek, gözlemek, gözlemlemek, kontrol etmek, yakından takip etmek) (sur (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + veiller (izlemek, gözlemek, gözetmek) ) + ant (-cı, yapan, eden eki) * işlerin teknik, hukuki, ekonomik, finansal şartlara uygun yürütülmesini yerinde denetleyen gözetmen, kontrol elemanı

sürveyans : lat. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + videre (görmek) (lat.); surveillant (surveiller (gözetmek, gözlemek, gözlemlemek, kontrol etmek, yakından takip etmek) (sur (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + veiller (izlemek, gözlemek, gözetmek) ) + ance (isim yapım eki) * gözleme, gözetme, gözlemleme; hastalıkların, salgınların veya sağlıkla ilgili olayların sistematik olarak izlenmesi, veri toplanması ve analiz edilmesi süreci; epidemiyolojide erken uyarı ve kontrol amacıyla kullanılan sürekli gözlem sistemi

sürvi : lat., fra. * super (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + vitas (hayat, yaşam, dirim, ömür) (lat.); sur (üzerinde, yukarıda, üstte, üstünde, üstün, yüksek) + vie (yaşam, hayat, dirim) (fra.) * bir hastalık veya travmadan sonra hastanın hayatta kalma şansını veya süresi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...