yeşilbağa :
tür., san. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) +
ıl, il (sıfat yapım eki) ) (tür.) + baka, bağa (kurbağa; boynuzumsu veya
kireçli örtü, boğumlu kabuk) (san.) * yeşil renkli küçük bir kurbağa türü veya
ağaç kurbağası
yeşilbaş :
tür. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il
(sıfat yapım eki) ) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef,
yönetici, lider, reis) * Ördekgiller familyasından, erkeğinin başı parlak
zümrüt yeşili renginde olan yaygın bir yaban ördeği türü, Anas platyrhynchos
yeşilhisar :
tür. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il
(sıfat yapım eki) ) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur, korugan) *
Kayseri’nin bir ilçesi
yeşillik :
tür. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il
(sıfat yapım eki) ) + lik (isim yapım eki) * sebze olarak yenen, yenilebilir
yaprakları ve sapları olan bitki türlerinin genel adı
yeşilova :
tür. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il
(sıfat yapım eki) ) + ova (düz, geniş arazi, yayla, yazı, düzlük) * Burdur
iline bağlı olan ve dünyaca ünlü Salda Gölü'ne ev sahipliği yapan bir ilçe
yeşilyurt :
tür. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il
(sıfat yapım eki) ) + yurt (yer, ortam; ülke, vatan, memleket) * Malatya ve
Tokat illerinin ilçelerinin ismi
yeşim :
far. * yaşm (yarı değerli, yeşil ve pembe tonlarındaki sert taş) * açık yeşil
ve pembe renk tonlarında bulunan, işlemesi kolay ve değerli bir taş, jade,
nefrit ve jadeit minerallerinin ortak adı
yeşua :
ibr. * Yehu (Yahve, tanrı, var olan, daim olan) + yeşa (kurtarmak, yardım
etmek, kurtuluş) * Tanrı kurtuluştur, Yahve kurtarır; Hz. İsa’nın kişi ismi
yetenek :
tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) +
enek (isim yapım eki) * bir işi anlama, öğrenme veya en iyi şekilde yapabilme
potansiyeli, kabiliyet, istidat
yeter :
tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + er
(geniş zaman fiil eki) * ihtiyacı karşılayacak kadar olan, kafi; kadın ismi
yeterli :
tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + er
(geniş zaman fiil eki) + li (sıfat yapım eki) * ihtiyacı karşılayacak kadar
olan, kafi
yeti :
tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + i
(isim yapım eki) * bir işi yapabilme veya idrak etme kapasitesi
yetim :
ara. * yetama (yalnız olmak, tek başına kalmak) * yalnız kalmış olan, tek
başına olan; babası ölmüş çocuk
yetimhane :
ara., far. * yetama (yalnız olmak, tek başına kalmak), yetim (yalnız kalmış
olan, tek başına olan; babası ölmüş çocuk) (ara.) + hane (ev, yer, mekan,
mesken, konak, konut, yuva) * anne ve babası olmayan ya da aileleri tarafından
bakılamayan çocukların barındığı, bakım ve gözetim altında yaşatıldığı sosyal
hizmet kurumu
yetinmek :
tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + in
(dönüşlü fiil eki) * eldeki bir şeyi kafi (yeterli) bulup, ondan faydalanmaya
devam etmek, daha fazlasını istememek veya arzu etmemek
yetirmek :
tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + ir
(dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bitirmek, tamamlamak, besleyip
büyütmek, idare etmek, getirmek, eriştirmek, sonlandırmak
yetişkin :
tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + iş
(dönüşlü fiil eki) + kin (sıfat yapım eki) * büyüme ve gelişmesini tamamlamış,
üreme yeteneğine ulaşmış, bedensel, ruhsal ve toplumsal olarak olgunluğa
erişmiş, yasaların belirlediği yaşı (genellikle 18 yaşını) doldurmuş, kendi
kararlarını alıp yasal yükümlülüklerini yerine getirebilen (kişi)
yetişmek :
tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + iş
(dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * zamanında varmak; ulaşmak,
büyümek; eğitim almak; yardım etmek
yetke :
tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + ke
(isim yapım eki) * bir kimsenin yeterliliğini ve başarısını herkese inandırarak
çevresindekilere sağladığı güven ve itaat gücü, sulta veya velayet
yetki :
tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + ki
(isim yapım eki) * bir kişiye veya kuruma yasalara ya da kurallara dayanarak
bir işi yapma, karar verme veya emir verme hakkı tanınması; bir görevi belli
şartlar altında yürütme ve yönetme gücü, salahiyet, hak, otorite, mezuniyet
yetki devri :
tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + ki
(isim yapım eki) + devr (döngü, dönme) + i (,yelik eki) * bir yöneticinin veya
üst makamın, sahip olduğu karar alma ve iş yürütme yetkilerinin bir kısmını
yasal kurallar çerçevesinde alt kademelere veya bir diğer makama aktarması,
delegasyon
yetkin :
tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) +
kin (sıfat yapım eki) * gerekli olgunluğa erişmiş, olgun, kamil veya mükemmel;
bir işi yapabilecek bilgi, beceri, kifayet ve donanıma sahip, olgun, kamil,
uzman, donanımlı, ehil
yetmek :
tür. * yet (ulaşmak, erişmek, varmak, yetişmek, kafi gelmek; tamamlanmak,
sonlanmak, sona ermek, bitmek, nihayete ermek), yeti, yetti (tamamlandı,
sonlandı, bitti, ulaştı, erişti, vardı, yetişti, kafi geldi; varış, bitiş,
sonlanma, nihayet, tamam, son) * bir ihtiyacı karşılayacak kadar çok olmak,
kafi gelmek veya bir iş için yeterli sebep/durum oluşturmak
yetmiş :
tür. * yetti (yedi, 7) + miş (on katı anlamı veren ek) * altmış dokuzdan sonra gelen
sayının (70) adı ve bu sayıyı gösteren rakam
yeuk :
ara. * avaka (menetmek, engellemek, korumak) * koruyucu, engelleyici; Nuh
Peygamber dönemindeki kavmin taptığı putlardan birinin adı (Nuh Suresi'nde adı
geçen putlar (Vedd, Süva, Yeğus, Yeuk ve Nesr) arasındadır.
yeus :
ara. * ye'se (ümitsiz olmak), yeis (ümitsizlik, umutsuzluk) * üzgün, kederli;
karamsar, umutsuz, ümitsiz, ümitsizliğe düşmüş, ümidi kesilmiş, karamsar, meyus
yevm :
ara. * yevm (gün) * Güneş'in doğuşundan batışına kadar geçen 24 saatlik süre,
gün, dönem, çağ, devir, periyod
yevmiye :
ara. * yevm (gün) + iye (-lük, isim yapım eki) * bir günlük çalışma karşılığı
olarak nakit veya mal (ayni) şeklinde ödenen gündelik ücret; işletmelerin
yaptığı tüm mali ve ticari işlemlerin, belgelerine dayanılarak kronolojik
(tarih) sırayla kaydedildiği resmi defter
yeygi :
tür. * ye (yemek) + gi (isim yapım eki) * hayvanlar için saklanan kışlık
yiyecek veya yem
yezdan :
far. * yazata (tapınılmaya layık varlık, ilah) * ilah, tanrı, yaratan,
yaratıcı; Zerdüştlükte (Mecusilik) iyilik, aydınlık ve hayırları yaratan tanrı
Ahura Mazda'nın karşılığı veya diğer adı
yezdani :
far., ara. * yazata (tapınılmaya layık varlık, ilah), yezdan (ilah, tanrı,
yaratan, yaratıcı; Zerdüştlükte (Mecusilik) iyilik, aydınlık ve hayırları
yaratan tanrı Ahura Mazda'nın karşılığı veya diğer adı) (far.) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (ara.) * ilahi, tanrısal; Yezdan'a ait ve müteallik
yezid :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak,
fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * artıran, çoğalan, çoğaltan, bol
veren; Emevi Devleti'nin ikinci halifesi ve Hz. Muhammed'in torunu Hz. Hüseyin
ile beraberindeki 72 kişinin şehit edildiği Kerbelâ Olayı'nın (680 yılı) baş
sorumlusu kabul edilen kişi; gaddar, acımasız, zalim; hilekar, arkadan iş
çeviren, kötülük yapan kişi; inatçı, huysuz, sevilmeyen kimse
yezidi :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak,
fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış), yezid (artıran, çoğalan,
çoğaltan, bol veren; Emevi Devleti'nin ikinci halifesi ve Hz. Muhammed'in
torunu Hz. Hüseyin ile beraberindeki 72 kişinin şehit edildiği Kerbelâ
Olayı'nın (680 yılı) baş sorumlusu kabul edilen kişi; gaddar, acımasız, zalim;
hilekar, arkadan iş çeviren, kötülük yapan kişi; inatçı, huysuz, sevilmeyen
kimse) + i (ile ilgili, -a ait) * çoğunlukla Orta Doğu'da (özellikle Kuzey
Irak'ta) yaşayan, Kürtçe konuşan ve Yezidilik adı verilen kendine özgü, tek
tanrılı bir inanca mensup olan, İslam, Hristiyanlık, Yahudilik ve eski
Mezopotamya/İran inançlarından (Zerdüştlük ve Mitraizm gibi) unsurlar taşıyan
senkretik (bağdaştırmacı) ve etnodini topluluk
yezit :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak,
fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * artıran, çoğalan, çoğaltan, bol
veren; Emevi Devleti'nin ikinci halifesi ve Hz. Muhammed'in torunu Hz. Hüseyin
ile beraberindeki 72 kişinin şehit edildiği Kerbelâ Olayı'nın (680 yılı) baş
sorumlusu kabul edilen kişi; gaddar, acımasız, zalim; hilekar, arkadan iş
çeviren, kötülük yapan kişi; inatçı, huysuz, sevilmeyen kimse
yığılca :
tür. * yığ (biriktirmek, toplamak, istiflemek, üstüste koymak, kümelemek) + ıl
(dönüşlü fiil eki) + ca (isim yapım eki) * Düzce’nin bir ilçesi
yığın :
tür. * yığ (biriktirmek, bir araya toplamak, toplamak, istiflemek, üstüste
koymak, kümelemek) + ın (isim/sıfat yapım eki) * bir araya gelmiş, üst üste
toplanmış nesnelerin oluşturduğu küme, kalabalık
yığınak :
tür. * yığ (biriktirmek, bir araya toplamak, toplamak, istiflemek, üstüste
koymak, kümelemek) + ın (isim/sıfat yapım eki) + ak (isim yapım ve yer eki) *
savaş veya askeri bir harekat öncesinde, birliklerin, silahların, mühimmatın,
erzakın ve her türlü lojistik malzemenin toplandığı yer
yığmak :
tür. * yığ (biriktirmek, bir araya toplamak, toplamak, istiflemek, üstüste
koymak, kümelemek) + mak (fiil mastar eki) * biriktirmek, bir araya toplamak,
toplamak, istiflemek, üstüste koymak, kümelemek
yıkamak :
tür. * yıka (su ile temizlemek) + mak (fiil mastar eki) * su ile temizlemek
yıkıcı :
tür. * yık (devirmek, tahrip etmek, harap etmek, ortadan kaldırmak, bozmak,
yıkmak) + ıcı (yapan, eden eki) * gittiği, dokunduğu veya uygulandığı yerde
bozma, tahrip etme, yok etme veya büyük zarar verme gücü olan
yıkık :
tür. * yık (devirmek, tahrip etmek, harap etmek, ortadan kaldırmak, bozmak,
yıkmak) + ık (sıfat yapım eki) * yıkılmış olan, harap, viran, perişan, köhne
yıkılış :
tür. * yık (devirmek, tahrip etmek, harap etmek, ortadan kaldırmak, bozmak,
yıkmak) + ış (isim yapım eki) * herhangi bir yapının sarsıntı, eskime veya
darbe sonucu çökmesi; bir yapının, sistemin, devletin veya düzenin çökmesi,
devrilmesi veya tamamen ortadan kalkması; ruhsal olarak çökme, gücünü veya
direncini kaybetme
yıkım :
tür. * yık (devirmek, tahrip etmek, harap etmek, ortadan kaldırmak, bozmak,
yıkmak) + ım (isim yapım eki) * parçalanma, çökertme, yok etme, tahribat, çökme
yıkıntı :
tür. * yık (devirmek, tahrip etmek, harap etmek, ortadan kaldırmak, bozmak,
yıkmak) + ıntı (isim yapım eki) * bir yapı veya binanın yıkılmasıyla geriye
kalan taş, toprak, tuğla ve beton parçalarının oluşturduğu yığın
yıkmak :
tür. * yık (devirmek, tahrip etmek, ortadan kaldırmak, bozmak, yıkmak) + mak
(sıfat yapım eki) * devirmek, tahrip etmek, ortadan kaldırmak, bozmak, yıkmak
yıl :
tür. * yıl (Dünya’nın Güneş etrafındaki bir tam turu olan 365 günlük (12 aylık)
zaman dilimi, sene) * 365 günlük zaman dilimi, sene
yıl dönümü :
tür. * yıl (Dünya’nın Güneş etrafındaki bir tam turu olan 365 günlük (12 aylık)
zaman dilimi, sene) + dönüm (başka bir aşamaya geçme, kendi üzerine katlanma
veya bir döngüyü tamamlama noktası, döngü) (dön (etrafında dolaşmak, geriye
gitmek) + üm (isim yapım eki) ) * bir olayın üzerinden tam bir yıl veya yıllar
geçtikten sonra, o olayın gerçekleştiği güne denk gelen tarih, seneidevriye
yılan :
çin., tür. * lung (ejderha, yılan) (çin.) + an (sıfat yapım eki) (tür.) *
sürüngenler (reptilia) sınıfının pullu kanatlılar takımına ait, ayaksız, uzun
ve silindirik vücutlu, zehirli veya zehirsiz olan etçil canlı
yılanbalığı :
çin., tür. * yılan (sürüngenler (reptilia) sınıfının pullu kanatlılar takımına
ait, ayaksız, uzun ve silindirik vücutlu, zehirli veya zehirsiz olan etçil
canlı) (lung (ejderha, yılan) (çin.) + an (sıfat yapım eki) (tür.) ) + balık
(suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki)
* Anguillidae (yılanbalığıgiller) familyasından, yılana benzeyen, kaygan ve
pullu olmayan derili, ince uzun vücutlu bir balık türü
yılandili :
çin., tür. * yılan (sürüngenler (reptilia) sınıfının pullu kanatlılar takımına
ait, ayaksız, uzun ve silindirik vücutlu, zehirli veya zehirsiz olan etçil
canlı) (lung (ejderha, yılan) (çin.) + an (sıfat yapım eki) (tür.) ) + dil
(ağızda bulunan konuşma ve tat alma organı) + i (iyelik eki) (tür.) * genellikle
nemli çayırlarda yetişen, küçük ve tek yapraklı küçük eğrelti otu, ophioglossum
yılankavi :
çin., tür., ara. * yılan (sürüngenler (reptilia) sınıfının pullu kanatlılar
takımına ait, ayaksız, uzun ve silindirik vücutlu, zehirli veya zehirsiz olan
etçil canlı) (lung (ejderha, yılan) (çin.) + an (sıfat yapım eki) (tür.) ) +
kavi (kuvvetli, güçlü, kudretli) (ara.) * dolambaçlı, kıvrımlı, dolanarak
giden, yılanın hareketine veya kıvrımlarına benzer şekilde eğri büğrü olan
(yol, sokak, hat)
yılanyastığı :
çin., tür. * yılan (sürüngenler (reptilia) sınıfının pullu kanatlılar takımına
ait, ayaksız, uzun ve silindirik vücutlu, zehirli veya zehirsiz olan etçil
canlı) (lung (ejderha, yılan) (çin.) + an (sıfat yapım eki) (tür.) ) + yastık
(yassılaştırılmış şey, bir çeşit sikke; yatarken başı desteklemek veya
otururken rahat etmek için kullanılan, içi pamuk, yün, elyaf veya tüy gibi
yumuşak maddelerle doldurulan bir ev eşyası, minder) + ı (iyelik eki) *
yılanyastığıgiller (Araceae) familyasından, büyük ve koyu renkli yapraklara
sahip, kötü koku yayan, Dracunculus vulgaris veya Arum türleri bilinen yumrulu
bir bitki
yılanyastığıgiller :
çin., tür. * yılan (sürüngenler (reptilia) sınıfının pullu kanatlılar takımına
ait, ayaksız, uzun ve silindirik vücutlu, zehirli veya zehirsiz olan etçil
canlı) (lung (ejderha, yılan) (çin.) + an (sıfat yapım eki) (tür.) ) + yastık
(yassılaştırılmış şey, bir çeşit sikke; yatarken başı desteklemek veya
otururken rahat etmek için kullanılan, içi pamuk, yün, elyaf veya tüy gibi yumuşak
maddelerle doldurulan bir ev eşyası, minder) + ı (iyelik eki) + gil (familya
eki) + ler (çoğul eki) * tropikal ve subtropikal bölgelerde yaşa,
"spadiks" adı verilen etli bir koçan üzerinde toplanmış minik
çiçekler ve bu koçanı saran "spata" isimli büyük bir yaprak benzeri
örtüden oluşan, devetabanı, yılanyastığı, fil kulağı, barış çiçeği
(Spathiphyllum), antoryum, fil kulağı ve difenbahya gibi türleri içeren, iç
mekan süs bitkisi olarak kullanılan geniş bir çiçekli bitki familyası, araceae
yılbaşı :
tür. * yıl (Dünya’nın Güneş etrafındaki bir tam turu olan 365 günlük (12 aylık)
zaman dilimi, sene) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef,
yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) * Miladi takvime göre 31 Aralık'ı 1
Ocak'a bağlayan gece ve yeni yılın ilk günü
yıldırak :
tür. * yaldra, yıldra (parıldamak, ışımak, ışık saçmak) + ak (isim yapım ve
araç eki) * parıldayan, parıldayıcı, halk ağzında şimşek ve gök biliminde
Süheyl yıldızı, canopus
yıldıray :
tür. * yaldra, yıldra (parıldamak, ışımak, ışık saçmak) + ay (Dünya’nın uydusu
olan gök cismi, Ay) * ışık saçan ay, parlayan yıldız, aydınlık ay; erkek ismi
yıldırım :
tür. * yaldra, yıldra (parıldamak, ışımak, ışık saçmak) + ım (isim yapım eki) *
gök gürültüsü ve şimşek eşliğinde bulut ile yeryüzü arasında gerçekleşen ani ve
yüksek gerilimli elektrik boşalması (deşarjı); erkek ismi
yıldırımsavar :
tür. * yıldırım (gök gürültüsü ve şimşek eşliğinde bulut ile yeryüzü arasında
gerçekleşen ani ve yüksek gerilimli elektrik boşalması (deşarjı) ) (yaldra, yıldra
(parıldamak, ışımak, ışık saçmak) + ım (isim yapım eki) ) + savar (kovucu,
defedici, uzaklaştırıcı) (sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri
püskürtmek, atmak, fırlatmak, mücadele etmek, korumak) + ar (geniş zaman ve
yapan, eden eki) ) * binaları ve yapıları yıldırımın yıkıcı etkilerinden
korumak için tasarlanan ve binaların tepe noktalarına yerleştirilen ince uzun
çubuk şeklindeki metal iletken güvenlik sistemi, paratoner
yıldırmak :
tür. * yıl (korkuya kapılmak, çekinmek, ürkmek, vazgeçmek) + dır (etken fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * birinin cesaretini kırmak, gözünü korkutmak,
birini sindirmek, bir şeyden vazgeçirmek, caydırmak, bıkmasına veya çekinmesine
yol açmak
yıldız :
tür. * yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak,
aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) * ışıldayan, parıldayan, parlayan, ışıyan,
ışık saçan, aydınlatan, yanan; kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve
ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök
cismi, necm, star
yıldız falı :
tür., ara. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan,
kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm,
star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak)
+ dız (isim yapım eki) ) (tür.) + fal (iyiye yorulan alamet, uğur, baht, talih,
kehanet, kısmetine düşen, kaderine düşen, bahtına düşen) (ara.) * gökyüzündeki
yıldızların ve gezegenlerin konumlarına bakılarak kişinin karakterini,
geleceğini veya yaşam evrelerini yorumlama iddiası taşıyan eski bir astroloji
yöntemi, yıldızname
yıldız han :
tür. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan,
kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm,
star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak,
aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis,
hakim, şah, kral, padişah, egemen) * yıldızların hakanı veya yıldızların
efendisi; Türk ve Altay mitolojisinde, Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuz Kağan’ın
göksel (ilk) eşinden doğan üçüncü oğlu olan, gökyüzü, kozmos ve yıldızlarla
ilişkilendirilen ve Yıldız Kağanı olarak bilinen mitolojik figür; erkek ismi
yıldız kayması :
tür. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan,
kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm,
star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak,
aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) + kay (yana ilerlemek, taraf değiştirmek;
akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak,
dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + ma (isim yapım eki) +
sı (iyelik eki) * uzaydan gelen meteoritlerin (göktaşlarının) Dünya atmosferine
girerken hızla yanması ve parlak bir ışık çizgisi oluşturması fenomeni
yıldız kümesi :
tür. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan,
kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm,
star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak,
aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) + küme (grup, kitle, yığın) + si (iyelik
eki) * aynı gaz ve toz bulutunun içinde ortak bir kökenle doğan ve kütle
çekimiyle birbirine bağlı büyük yıldız topluluğu
yıldızbilim :
tür. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan,
kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm,
star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak,
aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) + bilim (bilme, ilim, tanıma) * evrendeki
yıldızları, gezegenleri, galaksileri ve tüm gök cisimlerini fiziki ve
matematiksel olarak inceleyen pozitif bilim dalı, astronomi
yıldızbilimci :
tür. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan,
kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm,
star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak,
aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) + bilim (bilme, ilim, tanıma) + ci (yapan,
eden eki) * yıldızları, gezegenleri, galaksileri ve evrendeki diğer gök
cisimlerini fiziki ve bilimsel yöntemlerle inceleyen uzay bilimci, gök bilimci,
astronom
yıldızeli :
tür. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle
bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal,
yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) +
dız (isim yapım eki) ) + el (kolun uç kısmında, bilekten sonra bulunan, tutma
ve kavrama işlevi gören organ) + i (iyelik eki) * Sivas iline bağlı bir ilçe
yıldızname :
tür., far. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan,
kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm,
star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak,
aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) (tür.) + name (kitapçık, mektup, risale,
belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * gökyüzündeki yıldızların ve
gezegenlerin konumlarına bakılarak kişinin karakterini, geleceğini veya yaşam
evrelerini yorumlama iddiası taşıyan eski bir astroloji yöntemi, yıldız falı
yılışık :
tür. * yıl (cıvımak, gevşemek, laçkalaşmak, sırnaşmak) + ış (dönüşlü fiil eki)
+ ık (sıfat yapım eki) * yapmacık ve yersiz gülüşlerle, cıvık hareketlerle
başkalarına hoş görünmeye çalışan, doğal olmayan, yapışkan ve aşırı bir
yakınlık kurma çabası içinde olan, itici bulunan kimse
yılışmak :
tür. * yıl (cıvımak, gevşemek, laçkalaşmak, sırnaşmak) + ış (dönüşlü fiil eki)
+ mak (fiil mastar eki) * yapmacık ve cıvık davranışlarla, genellikle hoş
görünmeye veya kendini sevdirmeye çalışmak, aşırı samimi tavırlar sergilemek
yılkı :
tür. * ılkı (sürü) * at ve eşek gibi tek tırnaklı evcil hayvanların kışın
doğaya salınan veya başıboş bırakılan sürüsü, hayvan sürüsü
yıllık :
tür. * yıl (Dünya’nın Güneş etrafındaki bir tam turu olan 365 günlük (12 aylık)
zaman dilimi, sene) + lık (isim/sıfat yapım eki) * bir yıl süreli olan, yılda
bir kez tekrarlanan; bir yılın olaylarını, anılarını toplayan belge; okul ve
kurumlarda bir öğretim yılı veya çalışma dönemi boyunca yaşananları, anıları ve
başarıları özetlemek amacıyla hazırlanan özel anı kitabı
yılmak :
tür. * yıl (korkuya kapılmak, çekinmek, ürkmek, vazgeçmek) + mak (fiil mastar
eki) * bir işten gözü korkup vazgeçmek, bıkmak, usanmak, caymak
yılmaz :
tür. * yıl (korkuya kapılmak, çekinmek, ürkmek, vazgeçmek) + maz (olumsuz fiil
eki) * zorluklar karşısında pes etmeyen, korkmayan, bıkmayan ve mücadelesine
devam eden, yılmayan; erkek ismi
yıpranmak :
tür. * opra (eskimek, giysi eskimek, aşınmak) + n (dönüşlü fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * çok kullanılmaktan veya zorlu etkenlerden dolayı eski
gücünü, niteliğini veya sağlığını kaybetmek, aşınmak
yır :
tür. * yır (türkü, ezgi, name, şiir) * müzik eşliğinde söylenen halk şarkısı;
dize ve kafiyelerden oluşan edebi metin, şiir; türkü, ezgi, nağme, şiir
yırtıcı :
tür. * yırt (bölmek, kesmek, parçalamak, ayırmak) + ıcı (yapan, eden eki) *
beslenmek için başka hayvanları avlayıp parçalayarak yiyen canlı; sert, haşin,
saldırgan ve acımasız kimse
yırtınmak :
tür. * yırt (bölmek, kesmek, parçalamak, ayırmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * parçalanırcasına bağırmak; bir konuda kendini aşırı yoracak
kadar çok uğraşmak, çok didinmek, çabalamak
yırtmaç :
tür. * yırt (bölmek, kesmek, parçalamak, ayırmak) + maç (isim yapım ve araç
eki) * hareket kolaylığı ve rahat yürümeyi sağlamak veya estetik, şık, zarif ve
seksi bir görünüm kazandırmak amacıyla etek, elbise, ceket veya pantolon paçası
gibi giysilerde bırakılan dikey açıklık
yırtmak :
tür. * yırt (bölmek, kesmek, parçalamak, ayırmak) + mak (fiil mastar eki) *
bölmek, kesmek, parçalamak, ayırmak
yidiş :
alm., ibr. * jüdisch (Yahudi) (alm.); yiddiş (ibr.) * Avrupa'da yaşamış Aşkenaz
Yahudilerinin konuştuğu, kökeni Cermen dillerine dayanan, İbranice ve
Almancanın karışımından oluşmuş dil, Yidce, Yahudi Almancası
yiğit :
tür. * yeğ (daha iyi, en iyi, üstün, hayırlı) + it (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * daha iyi olan, üstün olan; güçlü, kuvvetli, yürekli, kahraman, alp;
genç erkek, delikanlı
yilbik :
tür. * yelpi (sarsılmak, cin çarpmak, doğaüstü bir etkiyle sarsılmak) + ik
(isim yapım eki) * beyin içinde bulunan sinir hücrelerinin olağan dışı bir
elektrokimyasal boşalma yapması sonucu ortaya çıkan ve kasılma, istemsiz
hareketler, bilinç kaybı gibi nöbetlerle karakterize beyin hastalığı, sara,
epilepsi
yin yang :
çin. * yin (aydınlık) + yang (karanlık) * birlikte bütünü tamamlayan ve
düaliteyi temsil eden, 6 ve 9 benzeri şekillerden oluşan ikili sembol
yine :
tür. * yine (gene, tekrar, yeniden) * gene, yeniden, tekrar, bir daha
yirik :
tür. * yir (kesmek, bölmek, ayırmak, yarmak) + ik (isim/sıfat eki) * yarık,
yırtık
yirmi :
tür. * yigirmi, yigirme (yeğ, yiğ (iyi, daha iyi, hayırlı, üstün; artırmak,
üstün gelmek, yüceltmek) + irme (isim yapım eki) ) * on dokuzdan sonra gelen,
20 sayısını belirten sayı, iki tane onluğun toplamı veya iki ile onun çarpımı
(10+10, 10x2)
yitirmek :
tür. * yit (kaybolmak, yok olmak, ortadan kalkmak, görünmez olmak) + ir (dönüşlü
fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * sahip olunan bir şeyi, değeri, özelliği
veya bir canlıyı elden çıkarmak, kaybetmek
yitmek :
tür. * yit (kaybolmak, yok olmak, ortadan kalkmak, görünmez olmak) + mek (fiil
mastar eki) * kaybolmak, yok olmak, ortadan kalkmak, görünmez olmak
yiv :
tür. * yi (dikiş, ek yeri) * bir yüzey üzerinde çizgi biçiminde oluşan veya
açılan uzun, dar girinti, sarmal oyuk, vida ve dişli çarklarda iki diş arasında
kalan çukur bölüm, sütun ve benzeri yüzeylerdeki uzunlamasına oyuk, ek çizgisi,
saçta ayırma yeri; ateşli silahların namlu iç yüzeyine açılan sarmal ve spiral
oyukları
yiyecek :
tür. * ye (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koymak, ağız yoluyla besin almak,
yemek) + ecek (gelecek zaman ve isim yapım eki) * yenmeye elverişli olan,
tüketilebilen her türlü madde, gıda veya besin
yiyici :
tür. * ye (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koymak, ağız yoluyla besin almak,
yemek) + yici (yapan, eden eki) * yiyen, çok yiyen, obur kimse; rüşvet alan,
çıkar karşılığı iş yapan kimse
yo : tür.
* yok (bulunmayan, mevcut olmayan, var olmayan) * hayır, istemem, asla, yok
yobaz :
tür., far. * yabız, yavuz (kötü, katı, sert, iri, kaba saba, kuvvetli adam,
köylü, cahil, kaba sofu) * din konusunda başkalarına baskı yapmaya yönelen,
dinsel bağnazlığı aşırılığa vardıran kimse, ekstrem fanatik
yodel :
alm. * jodeln (jo (sevinç nidası kelimesi) + deln (yapmak, etmek, eylemek) ) *
“jo” sesini söylemek; İsviçre, Tirol bölgesi ve Avusturya gibi Alplerin
bulunduğu dağlık bölgelerde doğmuş olan, normal göğüs sesi ile yüksek kafa sesi
(falsetto) arasında hızlı ve ani geçişler yapılarak uygulanan, kelimesiz
hecelerden oluşan kendine özgü bir şarkı söyleme tekniği
yoga :
san. * yoga (birleşme, bir araya gelme, bağlanma, bütünleşme, birlik, kavuşma)
(yuj (kontrol etmek, boyunduruk altına almak, bağlamak, birleştirmek,
kavuşturmak) + ga (isim yapım eki) ) * beden, zihin ve nefes üzerinde denetim
sağlayarak fiziksel ve zihinsel bütünlüğe ulaşmayı amaçlayan, çeşitli duruş,
nefes ve meditasyon uygulamalarını içeren Hint kökenli öğreti ve uygulama
sistemi
yogi :
san. * yoga (birleşme, bir araya gelme, bağlanma, bütünleşme, birlik, kavuşma)
(yuj (kontrol etmek, boyunduruk altına almak, bağlamak, birleştirmek,
kavuşturmak) + ga (isim yapım eki) ) + in (yapan, eden eki) * yoga öğretilerini
uygulayan, özellikle Hint dini ve felsefi geleneklerinde ruhsal disiplin ve
meditasyonla uğraşan kişi
yoğ :
tür. * yoğ, yok (yok olmak, varlığı ortadan kalkmak, bitmek; ağlamak, yas
tutmak) * Eski Türklerde ölen bir kişinin ardından düzenlenen cenaze töreni,
yas ritüeli ve bu törende verilen yemek, cenaze töreni
yoğalmak :
tür. * yoğ, yok (yok olmak, varlığı ortadan kalkmak, bitmek; ağlamak, yas
tutmak) + al (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * varlığı ortadan
kalkmak, yok olmak
yoğun :
tür. * yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam vermek, katılaşmak,
pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak, fazlalaşmak,
kalınlaşmak) + un (sıfat yapım eki) * miktarı, derecesi veya etkisi fazla olan,
etkili; birim hacim ya da alanda çok miktarda bulunan, hacmine oranla ağırlığı
çok olan, kesif, koyu; sık ve kalabalık, güçlü ve belirgin; düşünce, duygu veya
çalışma bakımından güçlü ve sürekli olan, konsantre; dolu, sıkı, sıkışık, çok
fazla
yoğun bakım :
tür. * yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam vermek, katılaşmak,
pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak, fazlalaşmak,
kalınlaşmak) + un (sıfat yapım eki) + bakım (bakma işi; bir şeyin iyi durumda
tutulması, gözetilmesi, ilgilenilmesi; onarma ve düzenleme işi) (bak (gözle
incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya
gözleri çevirmek) + ım (isim yapım eki) ) * hayati tehlikesi bulunan veya organ
fonksiyonları ciddi şekilde bozulmuş kritik hastaların, 24 saat kesintisiz
izlendiği, normal servislerdeki bakımdan farklı olarak hemşire başına düşen
hasta sayısının çok daha az olduğu, hastaların ileri teknoloji ürünü cihazlarla
tedavi edildiği özel bir tıbbi birim
yoğunlaç :
tür. * yoğun (sıkı, kesif, kalın) (yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam
vermek, katılaşmak, pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak,
fazlalaşmak, kalınlaşmak) + un (sıfat yapım eki) ) + laç (araç eki) * elektrik
enerjisini, elektrik yükünü (elektronları) potansiyel enerji olarak bünyesinde
geçici olarak depolayan ve gerekince devreye veren pasif devre elemanı,
kondansatör
yoğunluk :
tür. * yoğun (sıkı, kesif, kalın) (yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam
vermek, katılaşmak, pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak,
fazlalaşmak, kalınlaşmak) + un (sıfat yapım eki) ) + luk (isim yapım eki) * bir
maddenin birim hacim başına düşen kütle miktarı, özkütle (d=m/v)
yoğunluk ölçer :
tür. * yoğun (sıkı, kesif, kalın) (yoğ (sıklaşmak, kabalaşmak, artmak,
fazlalaşmak, kalınlaşmak) + un (sıfat yapım eki) ) + luk (isim yapım eki) + ölç
(sayısal değerini tespit etmek, ölçmek) + er (yapan, eden eki) * sıvı veya gaz
gibi bir maddenin birim hacimdeki kütlesini (yoğunluğunu/özkütlesini) hassas
bir şekilde ölçmek için kullanılan cihaz, areometre (veya sıvı yoğunluğu için
kullanılan yaygın ismiyle hidrometre, dansimetre)
yoğurmak :
tür. * yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam vermek, katılaşmak,
pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak, fazlalaşmak,
kalınlaşmak) + ur (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * un, su ve benzeri
maddeleri ellerle bastırıp karıştırarak hamur haline getirmek, bir maddeyi
bastırıp ezerek ve karıştırarak biçimlendirmek; bir şeyi yoğun biçimde işleyip
şekillendirmek
yoğurt :
tür. * yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam vermek, katılaşmak,
pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak, fazlalaşmak,
kalınlaşmak) + ur (etken fiil eki) + t (isim yapım eki) * sütün mayalanmasıyla
elde edilen, kıvamlı ve ekşimsi bir besin; bu besinin yapıldığı mayalanmış süt
ürünü
yoğuşmak :
tür. * yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam vermek, katılaşmak,
pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak, fazlalaşmak,
kalınlaşmak) + uş (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * gaz veya buhar
hâlindeki bir maddenin sıcaklığının ya da basıncının değişmesi sonucunda sıvı
veya katı hale geçmesi; bir ortamda madde miktarının veya taneciklerin
yoğunlaşarak daha sıkı bir hal alması
yohimbin :
ban., lat. * johimbe, yohimbe (Batı ve Orta Afrika'ya özgü Pausinystalia yohimbe
ağacı) (ban.) + ine (kimyasal madde eki) (lat.) * Batı Afrika'da yetişen
Pausinystalia yohimbe ağacının kabuğundan elde edilen, afrodizyak etkisi,
erektil disfonksiyon (sertleşme sorunu) tedavisi ve yağ yakımını hızlandırmak
amacıyla kullanılan, sinir sistemini uyarıcı (stimülan) bir bitkisel alkaloid
(C21H26N2O3)
yok :
tür. * yoğ, yok (yok olmak, varlığı ortadan kalkmak, bitmek; ağlamak, yas
tutmak) * var olmayan, mevcut olmayan, ortada görünmeyen
yoklamak :
tür. * yoğ, yok (yok olmak, varlığı ortadan kalkmak, bitmek; ağlamak, yas
tutmak) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * var mı yok mu
incelemek, varlığını kontrol etmek, dokunarak incelemek, kontrol etmek veya bir
kişinin niyetini anlamaya çalışmak
yoksa :
tür. * yoğ, yok (yok olmak, varlığı ortadan kalkmak, bitmek; ağlamak, yas
tutmak) + sa (ise, koşul eki) * aksi takdirde, yok eğer, veya, eğer olmazsa
yoksul :
tür. * yoğ, yok (yok olmak, varlığı ortadan kalkmak, bitmek; ağlamak, yas
tutmak) + sul (sıfat yapım eki) * geçimini sağlamakta çok büyük sıkıntı çeken,
parası, malı veya mülkü bulunmayan, fakir (kimse, toplum veya ülke)
yoksun :
tür. * yoğ, yok (yok olmak, varlığı ortadan kalkmak, bitmek; ağlamak, yas
tutmak) + sun (sıfat yapım eki) * bir haktan, imkandan faydalanamayan, belli
bir şeyden kendisinde olmayan veya o şeyin yokluğunu çeken, mahrum
yokuş :
tür. * yok (yüksek yer ) + uş (isim yapım eki) * yukarıya doğru yükselen, dik
yol veya zemin, düz bir yerden yukarıya doğru çıkan eğimli yol, bayır
yol :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme,
ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) * karada, havada veya suda bir
yerden başka bir yere gitmek için kullanılan, insanların, hayvanların veya
taşıtların üzerinden geçtiği açık alan ya da ulaşım şeridi; metod, yöntem,
usül, vasıta, araç
yolcu :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme,
ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + cu (ile ilgili, -a ait, yapan,
eden eki) * bir yerden başka bir yere gitmek üzere yola çıkmış, seyahat eden
veya etmeye hazırlanan kimse, seyyah
yolculuk :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme,
ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + cu (ile ilgili, -a ait, yapan,
eden eki) + luk (isim yapım eki) * bir yerden başka bir yere araçla veya
yürüyerek gitme
yoldaş :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme,
ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + daş (eş, denk, benzer, aynı eki)
* aynı yolda yürüyen, aynı amaç veya düşünceyi paylaşan, aralarında birlik ve
dayanışma bağı bulunan kimselerden her biri
yolk :
ing. * geolu (sarı), geolca (küçük sarı şey) * kuş, sürüngen veya balık
yumurtalarının merkezinde yer alan sarı renkli besleyici kısım, yumurta sarısı
yolk bezi :
ing., tür. * geolu (sarı), geolca (küçük sarı şey) (ing.) + kese (torba, küçük
torba, küçük para çantası, çıkın) + si (iyelik eki) (tür.) * anne karnındaki
embriyonun plasenta tamamen gelişmeden önce beslenmesini, kan hücrelerinin
üretimini ve metabolik alışverişini sağlayan, gebeliğin erken dönemlerinde
ultrason muayenesinde yuvarlak bir halka şeklinde görülen ve gebeliğin sağlıklı
ilerlediğinin belirtisi olan geçici bir kese
yollamak :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme,
ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + la (etken fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * bir yerden başka bir yere göndermek, iletmek, sevketmek
yollu :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme,
ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + lu (sıfat yapım eki) * yolu
olan, herhangi bir nitelikte yolu bulunan; kolay elde edilen, ayartılabilir,
hafifmeşrep (kadın)
yolluk :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme,
ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + luk (isim yapım eki) * yolculuk
sırasında gereksinim duyulacak şeylerin bütünü (özellikle yiyecek); yolculuk
masraflarını karşılamak üzere verilen para (harcırah); evlerde koridor veya
antre gibi uzun, dar alanlara serilen şerit biçimindeki dar halı
yolmak :
tür. * yul (koparmak, çekip ayırmak, sökmek, ayırmak) + mak (fiil mastar eki) *
bitki, tüy veya kıl gibi şeyleri çekerek yerinden çıkarmak ve koparmak
yolsuzluk :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme,
ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + suz (yokluk, eksilik, zıtlık,
olumsuzluk eki) + luk (isim yapım eki) * usüle aykırı davranış ve uygulamalar
vasıtasıyla haksız kazanç, çıkar veya avantaj sağlama
yom :
ibr. * yom (gün) (ibr.); yevm (gün) (ara.) * Güneş'in doğuşundan batışına kadar
geçen 24 saatlik süre, gün, dönem, çağ, devir, periyod
yom kipur :
ibr. * yom (gün) + kipur (örtme) * kefaret günü, günahların örtüldüğü gün;
Yahudi takviminde günahların bağışlanması ve ruhsal arınma amacıyla kutlanan
yılın en kutsal günü, oruç ve tövbe günü (yevm (gün) + el (ön ek, artikel) +
kefr (örtme) (ara.) )
yoma :
gre. * lygoma (bağ, bağlama ipi, halat) * denizcilikte gemileri bağlamak ve
sabit manevralar yapmak için kullanılan üç veya dört kollu, oldukça kalın ve
dayanıklı halat; balıkçılıkta kullanılan, birçok ipin örülmesiyle oluşturulan
sağlam halat
yomra :
kum. * komera, gomera, yomura (Kumanlarda oymak beyi adı) * Türkiye'nin Trabzon
iline bağlı bir ilçe
yonca :
tür. * yorunçga (besin değeri yüksek, yeşil veya kuru ot) * baklagiller
(fabaceae) familyasından, genellikle üç yapraklı ve hayvan yemi olarak
kullanılan, halk arasında ise şans ve mutluluk simgesi olarak bilinen otsu bir
bitki, üçgül
yonga :
tür. * yon (yontmak, traş etmek) + ga (isim yapım eki) * yontulan, rendelenen
veya kesilen bir maddeden (özellikle ahşap) çıkan küçük, ince parça veya talaş;
elektronik devrelerin üzerinde bulunduğu yarı iletken malzeme, çip; odun
parçası
yongar :
far. * yongar (bağırsaktan yapılan tel veya ip) * üç telli olan geleneksel bir
bağlama türü
yoni :
san. * yoni (rahim, üterüs, vajina; yaşam kaynağı) * rahim, vulva, vajina,
üterüs, dişi üreme organları; köken, kaynak, yaşam kaynağı
yonmak :
tür. * yon (yontmak, traş etmek) + mak (fiil mastar eki) * keser, rende, bıçak
veya keski gibi keskin bir aletle tahta, odun veya taş gibi malzemeleri
yontarak düzeltmek, inceltmek veya biçimlendirmek
yontma taş devri :
tür. * yon (yontmak, traş etmek) + t (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) +
taş (sert mineral, kaya) + devr (döngü, dönem, çağ, periyod, epok) + i (iyelik
eki) * insanların taşları yontarak ilk kesici, delici ve avcı aletleri
ürettiği, avcılık ve toplayıcılıkla uğraştığı ve mağaralarda barındığı,
Paleolitik Çağ (Eski Taş Çağı) veya bazen geçiş evresi olan Mezolitik dönemi
kapsayan antik çağ
yontmak :
tür. * yon (yontmak, traş etmek) + t (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) *
bir şeye, keskin bir aletle dış kısımlarından parça kopararak istenilen biçimi
vermek, tıraşlamak veya düzeltmek
yontu :
tür. * yon (yontmak, traş etmek) + tu (isim yapım eki) * yontularak yapılmış
şey; taş, ahşap, mermer veya kil gibi sert maddelerin yontulması veya
oyulmasıyla yapılan heykel
yordam :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme, ilerleme
hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + am (ile ilgili olma) * yöntem, usul, yol,
metod, tarz; beceri, yatkınlık, alışkanlık, yeti, meleke, elverişlilik;
çabukluk, çeviklik; çalım
yorga :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) * biniciyi sarsmayan,
rahvan benzeri akıcı ve ritmik at yürüyüşü veya bu şekilde yürüyen at
yorgan :
tür. * yoğurkan (yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam vermek, katılaşmak,
pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak, fazlalaşmak,
kalınlaşmak) + ur (etken fiil eki) + kan (isim/sıfat yapım eki) ) * yatakta
örtünmek amacıyla kullanılan, iki kat kumaşın arasına yün, pamuk veya kuş tüyü
gibi dolgu malzemeleri konularak dikilen kalın örtü
yorgun :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + gun (sıfat yapım eki) *
aşırı fiziksel veya zihinsel çalışma nedeniyle beden veya zihin gücü azalmış,
bitkin durumdaki kimse
yorkshire :
lat., ing. * eburacum, york (porsuk ağaçlarının yeri) (lat.) + scir, shire
(bakım, resmi görev, ilçe, yönetilen bölge, eyalet) (ing.) * Kuzey
İngiltere'nin tarihi bir ilçesi; ana vatanı ve kökeni İngiltere olan, 1850'li
yıllarda İngiltere'de melezlenmeye başlanan ve daha sonra üretimine devam
edilmiş olan bir kanarya türü
yormak :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + mak (fiil mastar eki) *
bir kişiyi bedensel veya zihinsel olarak bitkin ve gücü azalmış duruma
getirmek, yorulmuş kılmak, güç duruma sokmak; bir olaydan belli bir anlam
çıkarmak, bir olayı yorumlamak
yortu :
gre. * yiorti (bayram, kutlama) * bayram, kutlama, şenlik, festival, yordam,
yortam, usül, dini gelenek; Hristiyanlıkta Hz. İsa'nın hayatı, ölümüdür ve
dirilişi ile azizlerin anıldığı kilisece belirlenen kutsal gün veya dini bayram
yorum :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + um (isim yapım eki) * bir
olay, söz, yazı veya durumun anlamını açıklama, değerlendirme ve buna ilişkin
düşünce; bir şey hakkında yapılan açıklama veya değerlendirme; bir söz ya da
olaydan çıkarılan anlam; bir yazı, söz veya olayın niteliği, içeriği ve mesajına
ilişkin kişisel görüş bildirme
yosma :
tür. * yosma (şen, güzel, işveli, fettan genç kadın) (yos (benzetmek,
yaraştırmak, layık görmek; dikkat çekmek) + ma (isim/sıfat yapım eki) ) * şen,
güzel, işveli , fettan genç kadın; çok süslü giyinen, modaya düşkün kadın,
koket
yosun :
tür. * yoşkun, yoğsun (su ve bataklık bitkisi) * sularda, nemli toprak
üzerinde, ağaç gövdelerinde ya da kayaların üzerinde yaşayan, gerçek kök,
gövde, yaprak ve çiçekleri bulunmayan ilkel yapıdaki çiçeksiz canlıların genel
adı
young stellar :
ing., lat. * young (genç) (ing.) + stella (yıldız) + aris (ile ilgili,-a ait)
(lat.) * evriminin henüz çok erken aşamasında olan, oluşumunu tamamlamak üzere
bulunan ya da nükleer füzyon sürecine yeni giren, protostar (ön-yıldız)
aşamasını geçmiş ancak henüz ana kol (main sequence) evresine ulaşmamış,
çevresindeki gaz ve toz bulutlarıyla etkileşim halinde olan gelişme sürecindeki
bebek yıldız, genç gök cisimleri
young-burgess sınıflaması :
ing. * young (Amerikalı ortopedik travma cerrahı Andrew R. Young’ın soyadından)
+ burgess (Amerikalı ortopedik travma cerrahı Andrew R. Burgess’in soyadından)
(ing.) + sinf (kategori, bölüm, kısım, grup, zümre, küme) (ara.) + la (etken
fiil eki) + ma (isim yapım eki) + sı (iyelik eki) (tür.) * yaralanma anında
uygulanan kuvvetin yönüne ve ortaya çıkan bozulmanın derecesine göre pelvik
kırıkları kategorize eden ve pelvik halkanın stabilitesi hakkında karar
verilmesine ve kan kaybının tahmin edilmesine olanak tanıyan sistem
yoyo :
ilo. * yoyo (dön dön, geri dön) * ortasındaki mile sarılı ipin yardımıyla aşağı
yukarı hareket ettirilen, iki diske benzer parçadan oluşan klasik bir oyuncak
yoz :
tür. * yoza (döl vermemek; kötüleşmek), yavuz (kötü, fena) * doğada olduğu gibi
kalıp işlenmemiş, kaba, bayağı veya döl vermeyen, kısır; yabani,
evcilleştirilmemiş, niteliksiz, bereketsiz, kıraç
yozgat :
tür. * yoz (doğada olduğu gibi kalıp işlenmemiş, kaba, bayağı veya döl
vermeyen, kısır; yabani, evcilleştirilmemiş, niteliksiz, bereketsiz, kıraç) +
gat (yüzey, alan, saha, arazi, bölge) * Türkiye’nin, İç Anadolu Bölgesi’nde yer
alan, kuzeyde Çorum, doğuda Sivas, güneyde Kayseri ve Nevşehir, batıda
Kırıkkale ve Kırşehir illeriyle komşu olan 66 plakalı ili
yozlaşmak :
tür. * yoza (döl vermemek; kötüleşmek), yavuz (kötü, fena), yoz (doğada olduğu
gibi kalıp işlenmemiş, kaba, bayağı veya döl vermeyen, kısır; yabani,
evcilleştirilmemiş, niteliksiz, bereketsiz, kıraç) + laş (dönüşmek, hale
gelmek) + mak (fii mastar eki) * bir varlığın, topluluğun veya değerin özündeki
iyi nitelikleri dış etkenler yüzünden zamanla yitirip bozulması, dejenere
olması (soysuzlaşması) ve özünden uzaklaşması
yön :
tür. * ön (ön, cephe, cihet) * bir merkeze veya noktaya göre olan taraf, cihet,
istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu
yönelim :
tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf,
cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + el
(dönüşlü fiil eki) + im (isim yapım eki) * belirli bir yön tutma, yüzünü veya
ilgisini belirli bir yöne, tarafa veya amaca doğru çevirme, meyletme, eğilim
gösterme
yönelmek :
tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf,
cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + el
(dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * belli bir yön tutmak, yüzünü veya
ilgisini belirli bir yöne, tarafa veya amaca doğru çevirmek, meyletmek, eğilim
göstermek
yönerge :
tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf,
cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + er
(geniş zaman fiil eki) + ge (isim yapım eki) * bir kurumda veya işte uyulması
gereken kuralları, izlenecek yolu ve talimatları gösteren yazılı belge, buyruk,
talimat, direktif
yönetici :
tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf,
cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + et
(yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + ici (yapan, eden eki) * bir kurumda,
organizasyonda veya devlette işlerin yürümesini sağlayan, çalışanları
yönlendiren, yönetme ve denetim gücünü elinde bulunduran kimse, idareci
yönetim :
tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf,
cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + et
(yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + im (isim yapım eki) * belirli bir amaca
ulaşmak için insanları ve kaynakları planlama, örgütleme, yönlendirme ve
denetleme işi, idare
yönetim bilişim sistemleri :
tür., gre. * yönetim (belirli bir amaca ulaşmak için insanları ve kaynakları
planlama, örgütleme, yönlendirme ve denetleme işi, idare) + bilişim (bilgi
işlem, veri işleme, bilginin karşılıklı paylaşılması) (tür.) + sustema, systema
(bir araya konmuş parçalar bütünü, düzen, nizam, sıra) (gre.) + ler (çoğul eki)
+ i (iyelik eki) (tür.) * işletme yönetimi ile bilgi teknolojilerini
birleştiren, yöneticilerin doğru karar almasını sağlayan disiplinler arası
akademik bir alan; kurumların verilerini toplayan, işleyen, depolayan ve
yöneticilere sunan donanım, yazılım ve insan bütünü
yönetmek :
tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf,
cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + etmek
(yapmak, eylemek, işlemek) * bir işi, kurumu veya topluluğu kurallara uygun
olarak örgütlemek, yönlendirmek, düzenlemek, denetlemek, idare etmek
yönetmelik :
tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf,
cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + et
(yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + me (isim yapım eki) + lik (isim yapım eki)
* bir kurumun veya kuruluşun çalışma düzenini, görevlerini, yetkilerini,
işleyişini ve uyulması gereken kuralları belirleyen yazılı düzenleme; yönetimin
uygulanmasına ilişkin kurallar bütünü
yönetmen :
tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf,
cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + et
(yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + men (-cı, yapan, eden eki) * sinema,
tiyatro, televizyon veya başka bir gösteri sanatında eserin hazırlanmasını,
oyuncuların ve diğer çalışanların çalışmalarını yönlendiren kişi; bir yapımın
sanatsal ve teknik bütünlüğünü sağlayan kimse
yöneylem :
tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf,
cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + eylem
(aksiyon, iş yapma, harekete geçme) * armaşık sorunların çözümünde ve
incelenmesinde bilimsel, özellikle matematiksel yöntemlerin uygulanışı; karar
verme ve kaynakları en uygun biçimde kullanma amacıyla işlemlerin sistemli
olarak incelenmesi
yönlendirmek :
tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf,
cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + len
(dönüşlü fiil eki) + dir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir kimseyi
veya bir şeyi belirli bir yöne götürmek, sevk etmek; bir kimseye belirli bir
konuda yol göstermek, rehberlik etmek; bir işi, süreci veya düşünceyi belirli
bir sonuca doğru yöneltmek
yöntem :
tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf,
cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + tem
(isim yapım eki) * bir amaca ulaşmak, bir işi gerçekleştirmek veya bir sorunu
çözmek için izlenen yol, usül, metot
yöre : tür.
* yöre (bir yerin çevresi, bölgesi, yakınındaki yerler) * bir bölgenin belirli
bir kesimi, çevresi veya yakınındaki yerler; kendine özgü doğal, kültürel veya
toplumsal özellikleri bulunan bölge, mahal veya çevre
yörük :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + k (isim/sıfat yapım eki)
* hayvancılıkla geçinen, konar göçer yaşayan Türkmen topluluğu; göçebe, bir
yerde sürekli yerleşik olmayan kimse; hızlı yürüyen, çevik ve hareketli kimse
yörünge :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + n (dönüşlü fiil eki) + ge
(isim yapım eki) * bir gök cisminin veya uzay aracının başka bir gök cisminin
çevresinde hareket ederken izlediği yol; bir cismin hareket sırasında takip
ettiği yol veya çizgi; mecazen bir kişinin, düşüncenin ya da olayın izlediği
gelişme yolu
yponomeutidae :
gre., lat. * hypo (alt, aşağı, altında, aşağıda, düşük) + nomein (otlamak,
beslenmek) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası) (lat.) * pullu kanatlılar
(Lepidoptera) takımına ait, genellikle "ağ kuran güveler" veya
"ermiş güveleri" olarak bilinen, bitkilerin üzerinde toplu halde
yaşayan ve kendilerini korumak için ipeksi, geniş ağlar ören, yaprak dokusunu
yiyerek beslenen, tipik cinsi olan Yponomeuta olan bir güve familyası, ağ kurdu
güveleri
yucca :
kara., tai. * yucca (manihot, kassava bitkisi, sert nişastalı köklere sahip
bitki, yenen bitki, kasava) * kuşkonmazgiller (Asparagaceae) familyasından,
sert ve kılıç biçimli yaprakları bulunan, Amerika kıtasına özgü, dekoratif ve
çöl iklimine uyumlu, çoğunlukla süs bitkisi olarak yetiştirilen bitki cinsi
yuda :
ibr. * hudah (övmek, şükretmek, minnettarlığını bildirmek, şükran duymak),
yudah, yahuda, yehudah (öven, şükreden) (ibr.); ioudas (gre.); iudas, judas
(lat.) * İncil’de, Hz. İsa'yı Roma askerlerine ihbar ederek ihanet eden
havarinin ismi, İşkaryotlu Yahuda
yudum :
tür. * yut (ağızda bulunan sıvı veya besini boğazdan geçirmek) + um (isim yapım
eki) * ağız yoluyla bir defada yutulabilecek miktarda sıvı veya içecek; bir
içeceğin bir defada yutulan küçük miktarı; çok az miktar, azıcık
yuf :
tür. * yuf (kınama, acıma, yazık anlamında ünlem) * “yazıklar olsun” anlamında
kınama, ayıplama, üzüntü, acıma, esef, hayıflanma, sitem, nefret bildiren bir
ünlem
yufka :
tür. * yuvka, yufka (ince, zayıf; inceltilmiş, ufalanmış, öğütülmüş) (yuv, yuf
(inceltmek, ufalamak, öğütmek, hamur açmak) + ka (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * oklava ile açılan ince ve daire biçiminde hamur yaprağı
yugoslavya :
sır., hır. * jug (güney) + slav (Slav halkı) + ija (yer ve ülke eki) * 1918-1992
yılları arasında Balkanlar'da Güneydoğu Avrupa'da yer almış olan, kuzeyde
Avusturya ve Macaristan, doğuda Romanya ve Bulgaristan, güneyde Yunanistan ve
Arnavutluk, batıda ise İtalya ve Adriyatik Denizi ile komşu olmuş olan,
Balkanlar ve Orta Avrupa'da varlığını sürdüren, Sırplar, Hırvatlar, Slovenler,
Boşnaklar, Makedonlar ve Karadağlıların yaşamış olduğu federal devlet
yuğ :
tür. * yo (yüksek sesle ağlamak, inlemek, feryat etmek, haykırmak) * Eski Türk
ve Altay halk kültüründe ölen kişilerin ardından düzenlenen cenaze töreni, ağıt
yakma, yas tutma, matem merasimi ve bu bağlamda verilen ölü yemeği
yuğruş :
tür. * yuğruş (halktan yükselerek vezirlik derecesine ulaşan devlet görevlisi,
hakandan bir derece aşağıdaki yüksek görevli) (yuğr (yürütmek, koşturmak, idare
etmek, yönetmek) + uş (isim yapım eki) ) * Eski Türklerde halktan yükselerek
vezirlik derecesine ulaşmış, hakandan bir derece aşağıda bulunan yüksek devlet
görevlisi, vezir veya başvezir; devlet yönetiminde üst düzey görev yapan kişi
yuh :
tür. * yuh (kınama, ayıplama, şaşma veya öfke bildiren ünlem) * bir davranışı
veya durumu kınama ve ayıplama bildiren, yazıklar olsun, ayıp anlamında ünlem;
şaşkınlık, öfke veya hoşnutsuzluk ifade eden ünlem
yuhalamak :
tür. * yuh (kınama, ayıplama, şaşma veya öfke bildiren ünlem) + a (bağlaç) + la
(etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kimseye veya duruma karşı “yuh”
diyerek kınama, ayıplama ya da hoşnutsuzluk bildirmek; birini veya bir
davranışı sözle protesto etmek
yuhanna :
ibr. * yahvah (olan, var olan, yaşayan, hayy olan; tanrı, Yahveh, Yehova) +
hanan (lütfetmek, iyilikte bulunmak, ihsan etmek) * Tanrı lütfetti, Yahve
lütfetti, Tanrı lütufkardır; Hz. İsa'nın en yakın havarilerinden biri ve aynı
zamanda kendi adı ile anılan İncil'in ve mektupların yazarı; erkek ismi
yuhaya :
ibr. * yahvah (olan, var olan, yaşayan, hayy olan; tanrı, Yahveh, Yehova) + hay
(yaşayan, hayat veren; yaşamak, hayat sürmek, diri olmak) * Tanrı yaşatır,
Tanrı hayat verir; erkek ismi
yuka :
kara., tai. * yucca (manihot, kassava bitkisi, sert nişastalı köklere sahip
bitki, yenen bitki, kasava) * kuşkonmazgiller (Asparagaceae) familyasından,
sert ve kılıç biçimli yaprakları bulunan, Amerika kıtasına özgü, dekoratif ve
çöl iklimine uyumlu, çoğunlukla süs bitkisi olarak yetiştirilen bitki cinsi
yukaç :
tür. * yuk (yukarı, üst taraf) + aç (yer veya nitelik eki) * yer katmanlarının
kıvrımlarında yukarı doğru bombelenen, tümsek biçimindeki bölüm, semer biçimli
kıvrım, antiklinal (ineç (klinal) karşıtı)
yukarı :
tür. * yokkaru (yukarı doğru) (yok (yüksek, dik) + karu (yön eki) ) * üst
tarafa, yüksek olan yere doğru; bulunduğu yere göre daha yüksek konumda, üstte;
bir şeyin üst bölümünü veya yüksek yönünü belirten yer-yön zarfı
yuki :
jap. * yuki (yuki (kar; şans, talih) * kar; sanslı; Japonya'nın en çok bilinen
hayalet hikayelerinden biri Yuki Onna
yulaf :
ara. * alaf (hayvan yemi, ot, yonca) * buğdaygiller (Poaceae) familyasından,
taneleri besin ve hayvan yemi olarak kullanılan otsu bir tarım bitkisi, Avena
sativa
yular :
tür. * yular (dizgin, ata yön veren urgan) (tür.); eulera (dizgin) (gre.) *
evcil büyükbaş veya tek tırnaklı hayvanları bir yere bağlamak, yedekte yürütmek
veya yönlendirmek amacıyla başlık ya da tasmalarına takılan ip veya kayış
yumak :
tür. * yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak,
kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ak (isim/sıfat
yapım eki) * top gibi yuvarlak bir biçimde sarılmış iplik veya yün
yummak :
tür. * yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak,
kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + mak (fiil mastar
eki) * bir şeyi kısarak ya da sıkarak kapalı duruma getirmek, kapamak, yemek
(yiyeceği ağıza koyup ağzı kapamak)
yumoristik :
gre., lat. * huma, hymos (öz, sıvı) + istes (-cı, yapan, eden eki) + ikos (ile
ilgili, -a ait) (gre.), humor (sıvı, nem, sıvı madde, akışkan madde; mizaç
belirleyici) + ist (-cı, yapan, eden eki) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.) *
mizahi, güldürücü, şakalı, komik
yumru :
tür. * yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak,
kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ru (isim yapım
eki) * yuvarlak şekil, top haline gelmiş nesne, şişiklik, tümör
yumruk :
tür. * yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak,
kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ru (isim yapım
eki) + k (isim yapım ve araç eki) * parmakların içe doğru kıvrılıp avuç içine
bastırılmasıyla oluşan sıkılı el; bu biçimdeki elle vurma hareketi; bir
kimsenin veya topluluğun gücünü, etkisini ya da birlikteliğini simgeleyen sıkı
birlik ve güç ifadesi
yumuk :
tür. * yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak,
kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + uk (sıfat yapım
eki) + uk (fiilden sıfat yapım eki) * içe doğru kapanmış, büzülmüş veya
yuvarlak biçimde kısalmış; gözleri kapalı veya kısılmış olan; yüzeyinde çukur
veya içbükeylik bulunan, çökük biçimli
yumulmak :
tür. * yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak,
kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ul (dönüşlü fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * içe doğru kapanmak, büzülmek veya çökmek; bir
yere ya da nesneye hızla ve istekle yönelmek, üzerine atılmak; mecazen bir
yiyeceği veya içeceği büyük bir iştahla yemeye ya da içmeye başlamak
yumurcak :
tür. * yumru (yuvarlak şekil, top haline gelmiş nesne, şişiklik, tümör ) (yum
(yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak,
yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ru (isim yapım eki) ) +
cak (küçültme ve sevimlilik eki) * küçük, sevimli çocuk; özellikle küçük yaşta,
şirin ve sevimli çocuk veya yavru için kullanılan sevgi sözü
yumurta :
tür. * yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak,
kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ur (dönüşlü fiil
eki) + ta (isim yapım eki) * dişi üreme hücresi veya bazı hayvanlarda
embriyonun geliştiği, besin maddeleriyle çevrili ve kabukla korunmuş üreme
yapısı
yumurta akı :
tür. * yumurta (dişi üreme hücresi veya bazı hayvanlarda embriyonun geliştiği,
besin maddeleriyle çevrili ve kabukla korunmuş üreme yapısı) (yum (yuvarlamak,
topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak,
top şekline bürünmek, topaklanmak) + ur (dönüşlü fiil eki) + ta (isim yapım
eki) ) + ak (beyaz) + ı (iyelik eki) * yumurtanın kabuğu ile sarısı arasında
yer alan, albümin proteininden zengin, su bazlı şeffaf ve akışkan sıvı kısım
yumurta sarısı :
tür. * yumurta (dişi üreme hücresi veya bazı hayvanlarda embriyonun geliştiği,
besin maddeleriyle çevrili ve kabukla korunmuş üreme yapısı) (yum (yuvarlamak,
topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak,
top şekline bürünmek, topaklanmak) + ur (dönüşlü fiil eki) + ta (isim yapım
eki) ) + sarı (yeşil ile turuncu arasında yer alan, altın, limon ve buğday
tonlarını kapsayan, doğada güneş, olgun tahıllar ve bazı minerallerde görülen
temel renk) + sı (iyelik eki) * yumurtanın akıyla çevrili, yağ, protein,
vitamin ve mineraller bakımından zengin, gelişmekte olan embriyoya besin
sağlayan sarı renkli iç bölüm
yumurtalık :
tür. * yumurta (dişi üreme hücresi veya bazı hayvanlarda embriyonun geliştiği,
besin maddeleriyle çevrili ve kabukla korunmuş üreme yapısı) (yum (yuvarlamak,
topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak,
top şekline bürünmek, topaklanmak) + ur (dönüşlü fiil eki) + ta (isim yapım
eki) ) + lık (isim yapım eki) * dişi hayvanlarda yumurta hücrelerinin oluştuğu
ve olgunlaştığı üreme organı; erkek üreme sisteminde sperm ve testosteron
üreten, skrotum içinde bulunan çift üreme bezi; bitkilerde tohum taslaklarını
taşıyan dişi üreme organının bölümü, ovaryum
yumurtlamak : tür.
* yumurta (dişi üreme hücresi veya bazı hayvanlarda embriyonun geliştiği, besin
maddeleriyle çevrili ve kabukla korunmuş üreme yapısı) (yum (yuvarlamak, topak
haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak, top
şekline bürünmek, topaklanmak) + ur (dönüşlü fiil eki) + ta (isim yapım eki) )
+ la (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * dişi hayvan yumurta bırakmak;
kuş, sürüngen, balık, böcek ve benzeri hayvanlar yumurtalarını dışarı bırakmak
yumuşacık :
tür. * yumşa (yumuşamak, içten içe gevşemek) + acık (sıfat yapım ve küçültme
eki) * çok yumuşak, son derece yumuşak, dokunulduğunda veya bastırıldığında hoş
bir yumuşaklık veren; son derece nazik, uysal ve kırıcı olmayan
yumuşak :
tür. * yumşa (yumuşamak, içten içe gevşemek) + ak (sıfat yapım eki) * sert
olmayan, kolayca biçim değiştiren, bastırıldığında esneyen veya çöken;
dokunulduğunda hoş, nazik ve narin bir duyum veren; mecazen hoşgörülü, kırıcı
olmayan, nazik ve ılımlı; ses, ışık, renk veya davranış bakımından keskinliği ve
sertliği az olan
yumuşakça :
tür. * yumşa (yumuşamak, içten içe gevşemek) + ak (sıfat yapım eki) + ça (isim
yapım ve benzerlik eki) * salyangoz, midye ve ahtapot gibi genellikle koruyucu
kabuğu bulunan, segmentsiz (bölmesiz) ve yumuşak vücutlu omurgasız hayvanları
tanımlayan zooloji terimi, mollusca (yumuşakçalar)
yumuşakçalar :
tür. * yumşa (yumuşamak, içten içe gevşemek) + ak (sıfat yapım eki) + ça (isim
yapım ve benzerlik eki) + lar (çoğul eki) * vücutları genellikle yumuşak,
segmentsiz (bölütsüz) veoğmurgasız olan, çoğunun üzerinde manto adı verilen
zardan salgılanan sert bir kabuk bulunan geniş bir hayvan şubesi, mollusca
yumuşamak :
tür. * yumşa (yumuşamak, içten içe gevşemek) + mak (fiil mastar eki) *
ertliğini veya katılığını kaybederek yumuşak duruma gelmek; davranış, tutum
veya söz bakımından sertliğini azaltmak, daha ılımlı ve hoşgörülü hâle gelmek;
renk, ses veya ışık bakımından keskinliğini ve yoğunluğunu azaltmak
yuna :
tür. * yuna (belleme, işaretleme, ezberleme) * belleme, akılda tutma veya
ezberleme işi; bellemek için yapılan işaretleme veya kayıt; atların sırtına,
eyerin altına konulan kalın kumaş veya keçe
yunak :
tür. * yun (yıkanmak, temizlenmek) + ak (yer eki) * yıkanılan, temizlenilen
yer; hamam, çamaşır yıkanan yer; eski Türk toplumlarında yıkanma amacıyla
kullanılan yer veya hamam; çamaşırhane
yunan :
gre., far. * ionan, yonan (İyonyalılar) (ion, yon (İyon) + an (lar) ) (gre.);
yonan (İyonyalılar, Yunanlar) (yauna (İonia, İyonyalı) + an (çoğul eki) )
(far.) * Yunanistan halkından olan, İyonyalılar
yunanistan :
gre., far. * ionan, yonan (İyonyalılar) (ion, yon (İyon) + an (lar) ) (gre.);
yonan (İyonyalılar, Yunanlar) (yauna (İonia, İyonyalı) + an (çoğul eki) ) +
istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) * Güneydoğu Avrupa'da
Balkan Yarımadası'nın güneyinde yer alan, kuzeyde Arnavutluk, Kuzey Makedonya
ve Bulgaristan, doğuda Türkiye ve Ege Denizi, güneyde Akdeniz, batıda ise İyon
Denizi ve Arnavutluk ile komşu olan ülke
yunmak :
tür. * yun (yıkanmak, temizlenmek) + mak (fiil mastar eki) * yıkanmak,
temizlenmek, suyla yıkanarak arınmak; mecazen kirden, lekeden veya bir şeyin
olumsuz etkisinden kurtulmak
yunus :
ibr. * yonah (güvervin) (ibr.); ionas (gre.) * Kur’an’ın 10. suresinin ismi ve
ayette kendisini bir balığın yuttuğu anlatılan peygamberin ismi; yunusgiller
(Delphinidae) familyasından, denizlerde yaşayan, balık biçimli gövdesi, uzun
burnu ve güçlü yüzgeçleri bulunan, memeli ve zeki bir deniz hayvanı
yupik :
yup. * yuk, cuk, suk (insan, kişi, insanoğlu) + pik (gerçek, hakiki, öz, esas,
orijinal) * gerçek insan; Batı Alaska ve Doğu Sibirya'da yaşayan, Eskimo-Aleut
halklarının iki ana kolundan birini ve bu halkın konuştuğu dili
yurdagül :
tür. * yurt (yer, ortam; ülke, vatan, memleket) + a (yönelim eki) (tür.) + gul
(Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek)
(far.) * yurdun güzelliği, ülkenin gülü, vatana zarafet katan; ülken için gül,
vatanı için yararlı/değerli olan; kadın ismi
yurt :
tür. * yurt (yer, ortam; ülke, vatan, memleket) * göçebe veya yerleşik
toplulukların barındığı çadır, ev veya yerleşim alanı; bir kimsenin doğup
büyüdüğü, bağlı bulunduğu ülke veya memleket; vatan, ülke, memleket;
öğrencilerin veya çalışanların topluca barındığı konaklama yeri, mesken, menzil
yurtsever :
tür. * yurt (yer, ortam; ülke, vatan, memleket) + sev (ilgilenmek, yönelmek,
değer vermek) + er (yapan, eden eki) * yurdunu ve ülkesini seven, vatanına
bağlı olan ve onun iyiliğini, bağımsızlığını ve gelişmesini isteyen kimse,
vatanperver
yurttaş :
tür. * yurt (yer, ortam; ülke, vatan, memleket) + daş (eş, denk, benzer, aynı
eki) * aynı ülkede yaşayan ve o ülkenin vatandaşı olan kimse, vatandaş; aynı
yurda bağlı olma durumunu paylaşan kişi
yusuf :
ibr., ara. * yosefe (eklemek, artırmak, çoğaltmak), Yosef (İbrani kökenli erkek
ismi) (ibr.); esef (üzüntü, keder, pişmanlık; öfke) (ara.) * inleyip ah eden,
esflenen, üzülen; Kur’an’ın 12. suresinin ismi; erkek ismi
yusufçuk :
ibr., ara., tür. * yosefe (eklemek, artırmak, çoğaltmak), Yosef (İbrani kökenli
erkek ismi) (ibr.); esef (üzüntü, keder, pişmanlık; öfke) (ara.) + çuk
(küçültme eki) (tür.) * yusufçukgiller (Libellulidae) familyasından, parlak
renkli, iri kanatlı, büyük gözlü, yırtıcı bir böcek, kız böceği; ayrıca
güvercine benzeyen küçük bir kuş türü (Turtur auritus)
yusufeli :
ibr., ara., tür. * yosefe (eklemek, artırmak, çoğaltmak), Yosef (İbrani kökenli
erkek ismi) (ibr.); esef (üzüntü, keder, pişmanlık; öfke) (ara.) + el (kolun uç
kısmında, bilekten sonra bulunan, tutma ve kavrama işlevi gören organ) + i (iyelik
eki) (tür.) * Artvin iline bağlı olan ve Çoruh Nehri vadisinde yer alan ilçe
yusyumru :
tür. * yus (pekiştirme ön eki) + yumru (yuvarlak şekil, top haline gelmiş
nesne, şişiklik, tümör) (yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak,
kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak)
+ ru (isim yapım eki) ) * küçük ve yuvarlak biçimli, yumru veya topak
görünüşünde olan
yusyuvarlak :
tür. * yus (pekiştirme ön eki) + yuvarlak (dairesel şekilli olan) (yuv (oval,
dairesel) + ar (bağlaç) + lak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * her yanı
yuvarlak olan, tam bir yuvarlak biçiminde bulunan; belirgin köşesi veya
çıkıntısı bulunmayan, bütünüyle yuvarlak biçimli
yuşa :
ibr. * Yehu (Yahve, tanrı, var olan, daim olan) + yeşa (kurtarmak, yardım
etmek, kurtuluş) * Tanrı kurtuluştur, Yahve kurtarır; Hz. İsa’nın kişi ismi,
Yeşua
yutak :
tür. * yut (ağızda bulunan bir şeyi yutağa geçirmek; içine almak, içine dahil
etmek) + ak (araç eki) * ağız ile yemek borusu ve gırtlak arasında bulunan,
yutma sırasında besinlerin yemek borusuna iletilmesini sağlayan boğaz bölümü,
farinks
yutkunmak :
tür. * yut (ağızda bulunan bir şeyi yutağa geçirmek; içine almak, içine dahil
etmek) + kun (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yiyecek, içecek veya
tükürüğü ağızdan boğaza geçirerek yutmak; yutma hareketi yapmak; mecazen bir
duygu, sözü veya tepkiyi bastırarak dışa vurmamak
yutmak :
tür. * yut (ağızda bulunan bir şeyi yutağa geçirmek; içine almak, içine dahil
etmek) + mak (fiil mastar eki) * ağızda bulunan bir şeyi yutağa geçirmek; içine
almak, içine dahil etmek
yutturmaca :
tür. * yut (ağızda bulunan bir şeyi yutağa geçirmek; içine almak, içine dahil
etmek) + tur (etken fiil eki) + maca (isim yapım eki) * bir kimseyi kandırmak,
aldatmak veya bir şeyi olduğundan farklı göstererek inandırmak amacıyla yapılan
oyun, hile veya düzen; gerçeği gizleyerek karşı tarafı yanıltma işi,
kandırmaca, aldatmaca
yutturmak :
tür. * yut (ağızda bulunan bir şeyi yutağa geçirmek; içine almak, içine dahil
etmek) + tur (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yutmasını sağlamak; bir
şeyi zorla veya fark ettirmeden yedirmek ya da içirmek; bir kimseyi bir şeye
inandırmak, bir düşünceyi veya yalanı kabul ettirmek, aldatmak
yuva :
tür. * yuv (dairesel yapmak, dönerek oluşturmak) + a (isim yapım eki), uya (kuş
evi, kuş yuvası) * ev; kuşların ve başka hayvanların barınmak, yumurtlamak,
kuluçkaya yatmak, yavrularını büyütmek vea yavrulamak için, türlü nesnelerden
yaptıkları, farklı boyut ve şekillerde olabilen barınak
yuvar : tür.
* yuv (top yapmak, hacimli ve oval yapmak, küresel yapmak) + ar (isim yapım
eki) * organizmadaki kan, lenf, süt gibi çeşitli sıvılarda bulunan, genellikle
yuvarlak veya oval gözelerin ortak ismi
yuvarlak :
tür. * yuv (oval, dairesel) + ar (bağlaç) + lak (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * dairesel şekilli olan
yuvarlamak :
tür. * yuv (oval, dairesel) + ar (bağlaç) + la (ek) + mak (fiil mastar eki) *
dairesel şekilli hale getirmek; yerde döndürerek ilerletmek
yuvgulamak :
tür. * yuv (oval, dairesel) + gu (isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * yuvgu (loğ) geçirmek, silindir taşla ezerek düzlemek, yuvgu
uygulamak, loğlamak; yuvgu adı verilen silindir biçimindeki ağır taşı (loğ
taşını) bir yüzey üzerine sürerek ezmek veya sıkıştırmak
yübs :
ara. * yabisa (kurumak, nemini yitirmek), yabis (susuz, sudan yoksun, ıslak
olmayan, nemsiz, kuru, az yağış alan) * kuruluk, yaş olmama hali, ıslak olmama,
nemsiz olma
yübuset :
ara. * yabisa (kurumak, nemini yitirmek), yabis (susuz, sudan yoksun, ıslak
olmayan, nemsiz, kuru, az yağış alan), yubs (kururluk, yaş olmama hali, ıslak
olmama, nemsiz olma) + et (isim yapım ve durum eki) * kuruluk, yaş olmama hali,
ıslak olmama, nemsiz olma durumu
yüce :
tür., san. * yüçe (büyük, ulu, yüksek, ali, azim, azametli) (tür.); uçça
(yüksek, ulu) (san.) * yüksekliği, büyüklüğü veya değeri bakımından üstün ve
erişilmesi güç olan; ulu, görkemli, saygın ve üstün nitelikli, büyük, yüksek,
ulu, ali
yüce divan :
tür., ara. * yüce (yüksekliği, büyüklüğü veya değeri bakımından üstün ve
erişilmesi güç olan; ulu, görkemli, saygın ve üstün nitelikli, büyük, yüksek,
ulu, ali) (tür.) + divan (yüksek devlet görevlilerinin oluşturduğu kurul veya
meclis; devlet işlerinin görüşüldüğü resmi kurul ve bu kurulun toplandığı yer,
yazı kurulu) + dev; div (kötülük tanrısı, kötü ruh, cin, iblis, şeytan, ifrit;
dev, büyük, yüce, ulu) + an (çoğul eki, gibi olan) ) * Osmanlı Devleti'nde
padişah veya yüksek devlet görevlileri hakkında önemli davalara bakan yüksek
yargı kurulu; Türkiye'de Cumhurbaşkanı ve bakanların görevleriyle ilgili
suçlardan dolayı yargılandığı Anayasa Mahkemesi'nin özel yargılama sıfatı
yücel :
tür., san. * yüçe (büyük, ulu, yüksek, ali, azim, azametli) (tür.); uçça
(yüksek, ulu) (san.) + el (sıfat yapım eki) (tür.) * yüce, yüksek, ulu, saygın,
değerli ve üstün nitelikte olan (kimse veya şey)
yüceltmek :
tür., san. * yüçe (büyük, ulu, yüksek, ali, azim, azametli) (tür.); uçça
(yüksek, ulu) (san.) + el (dönüşlü fiil eki) + t (etken fiil eki) + mek (fiil
mastar eki) * bir şeyi veya kimseyi olduğundan daha yüksek, üstün, değerli veya
saygın duruma getirmek, değerini, önemini veya itibarını artırmak; mecazen bir
kişiyi, düşünceyi veya değeri aşırı derecede övmek, idealize etmek
yüğrük :
tür. * yügür (hızlı gitmek, koşmak, hızlı ve çevik hareket etmek) + ük (sıfat
yapım eki) * iyi koşan, hızlı giden, çevik, atik, canlı, çalışkan ve güçlü
yük :
tür. * yüd (üstüne almak, bindirmek, yüklemek), yük (taşınan veya taşınması
gereken ağırlık, eşya, sorumluluk) * bir yerden başka bir yere taşınan veya
taşınması gereken eşya ve ağırlık; bir taşıtın taşıdığı mal veya eşya; bir
kimsenin üzerine aldığı görev, sorumluluk veya zahmet; fizik ve mühendislikte
bir yapıya, makineye veya sisteme uygulanan kuvvet veya etki
yüklem :
tür. * yüd (üstüne almak, bindirmek, yüklemek), yük (taşınan veya taşınması
gereken ağırlık, eşya, sorumluluk) + lem (isim yapım eki) * bir cümlede öznenin
yaptığı işi, oluşu veya durumu bildiren temel öge, hüküm ve yargı bildiren
cümle unsuru, fiil
yüklemek :
tür. * yüd (üstüne almak, bindirmek, yüklemek), yük (taşınan veya taşınması
gereken ağırlık, eşya, sorumluluk) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar
eki) * bir şeyi bir yere, taşıta veya kaba koymak; bir şeyi bir kimseye veya
kuruma vermek, aktarmak; bir görev, sorumluluk veya yükümlülüğü bir kimseye
vermek; bilgisayar ve bilişimde dosya, veri veya programı bir sisteme ya da
uzak sunucuya aktarmak
yüksek :
tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk
(yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + k (sıfat yapım eki) * tabanı veya
bulunduğu yere göre daha yukarıda olan, boyu, seviyesi, derecesi veya miktarı
fazla olan; mecazen üstün, ileri, değerli veya erişilmesi güç olan, ulu, ali,
yüce; üst düzey, ileri
yüksek tansiyon :
tür., lat. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok,
yuk (yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + k (sıfat yapım eki) (tür.) +
tentio (gerilim, germe, uzatma) (tendere (uzanmak, yönelmek, germek) + tio
(isim yapım eki) ) (lat.) * kan basıncının normalden yüksek olması durumu,
hipertansiyon; kalp ve damar hastalıkları riskini artıran kronik bir sağlık
sorunu (büyük tansiyonun (sistolik kan basıncı) 140 mmHg ve üzeri, küçük
tansiyonun (diastolik kan basıncı) 90 mmHg ve üzerinde olması yüksek tansiyon
olarak kabul edilir.)
yükseklikölçer :
tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk
(yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + k (sıfat yapım eki) + lik (isim yapım
eki) + ölç (sayısal değerini tespit etmek, ölçmek) + er (yapan, eden eki) * bir
cismin, yerin veya noktanın deniz seviyesine ya da belirli bir referans
düzlemine göre yüksekliğini ölçen araç, altimetre
yüksekokul :
tür., lat. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok,
yuk (yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + k (sıfat yapım eki) + schola
(okul, öğrenim yeri) (lat.); école (fra.) * ortaöğretimden sonra belirli bir
meslek veya uzmanlık alanında eğitim veren, üniversite bünyesinde veya bağımsız
olarak kurulmuş yükseköğretim kurumu
yüksekova :
tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk
(yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + k (sıfat yapım eki) + ova (düz, geniş
arazi, yayla, yazı, düzlük) * Türkiye’nin Hakkari iline bağlı bir ilçe
yükseköğretim :
tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk
(yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + k (sıfat yapım eki) + öğretim
(öğretme ve öğrenme işi, eğitim) (öğr (bilgi vermek, kavratmak) + et (etkenen
fiil eki) + im (isim yapım eki) ) * ortaöğretimden sonra üniversite,
yüksekokul, enstitü ve benzeri kurumlarda verilen, bilimsel, mesleki ve
uzmanlık düzeyinde sürdürülen ileri eğitim aşaması
yüksel :
tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk
(yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + el (üçüncü tekil şahs emir kipi) *
yükseklere çık, yücel ve başarı kazan, yüksek bir duruma gel; erkek ismi
yükselmek :
tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk
(yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + l (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil
mastar eki) * yukarı doğru çıkmak, yüksek duruma gelmek; bulunduğu yerden daha
yukarı çıkmak; yükseklik, derece, seviye, makam, değer, fiyat veya miktar
bakımından artmak; mecazen gelişmek, ilerlemek veya daha üstün bir duruma
gelmek
yükseltgenmek :
tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk
(yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + lt (etken fiil eki) + gen (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) + mek (fiil mastar eki) * bir atom, iyon veya
molekül elektron vermek veya değerlik sayısı artmak, oksitlenmek
yükselti :
tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk
(yüksek, dik) + sel (dönüşlü fiil eki) ) + ti (isim yapım eki) * deniz
seviyesine göre yükseklik, bir yerin deniz seviyesinden olan dikey uzaklığı,
rakım; çevresine göre daha yüksek olan yer, yüksekçe arazi veya kabarıklık
yüksük :
tür. * yi (dikmek), yiğ, yik, yük (iğne; dikiş) + sük (isim yapım ve araç eki)
* dikiş dikerken parmağı, iğnenin batmasından korumak için parmağa geçirilen
silindirik nesne
yüksükotu :
tür. * yi (dikmek), yiğ, yik, yük (iğne; dikiş) + sük (isim yapım ve araç eki)
+ ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) * sinirotugiller
(Plantaginaceae) familyasından, Digitalis cinsine ait, yüksüğü andıran çan
biçimli çiçekleri bulunan zehirli otsu bitkilerin genel adı; özellikle kalp
üzerinde etkili kardiyotonik glikozitler taşıyan bitki
yüksünmek :
tür. * yük (ağırlık, yığın, taşınacak şey) + sün (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil
mastar eki) * bir şeyi kendine yük saymak, yük olarak kabul etmek
yükümlü :
tür. * yük (ağırlık, yığın, taşınacak şey) + üm (ek) + lü (sıfat eki) * bir işi
yapma görevi verilmiş olan kişi, sorumlu olan kişi, sorumlu, mesuliyetli
yükümlülük :
tür. * yük (ağırlık, yığın, taşınacak şey) + üm (ek) + lü (sıfat eki) + lük
(isim yapım eki) * bir kimsenin veya kurumun yapmakla zorunlu olduğu iş, görev,
sorumluluk; hukukta belirli bir davranışı yerine getirme zorunluluğu, borç,
vecibe
yülgü :
tür. * yüli (traş etmek, kesmek, kırkmak, yolmak) + gü (isim yapım ve araç eki)
* hayvanların tüy veya kıllarını yolmaya, temizlemeye ya da gidermeye yarayan
araç; tüy yolma veya temizleme aracı; tıraş olmak ve kıl kesmek için kullanılan
keskin bıçak, ustura
yülük :
tür. * yüli (traş etmek, kesmek, kırkmak, yolmak) + ük (sıfat yapım eki) *
ustura ile kesilmiş kıl, tıraş edilmiş, yolunmuş
yülümek :
tür. * yüli (traş etmek, kesmek, kırkmak, yolmak) + mek (fiil mastar eki) *
hayvanın tüyünü veya kılını yolmak, kırkmak ya da gidermek; bir yüzeydeki tüy,
kıl veya benzeri örtüyü temizlemek; vücuttaki fazla kılları usturayla almak
veya tıraş etmek
yün :
tür. * yün (koyun, keçi ve bazı hayvanların kıl örtüsünden elde edilen lif) *
koyun, keçi ve bazı hayvanların kılından elde edilen, eğrilerek iplik ve dokuma
yapımında kullanılan doğal lif ve bu liften yapılmış iplik veya kumaş
yüpürmek :
tür. * yüp (yürümek, ilerlemek, hareket etmek) + ür (dönüşlü fiil) + mek (fiil
masta eki) * telaşlı bir biçimde öteye beriye koşmak
yüreğir :
tür. * üregir (işleri düzenli, ahenkli ve yolunda olan, daima iyi işler yapan;
Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri) * Adana'nın merkez ilçelerinden biri
yürek :
tür. * yörü, yürü (yürümek, devam etmek, yaşamak) + ek (ile ilgili, gibi, -a
ait) (tür.); cirüke (moğ.) * insan veya hayvan vücudunda kanın dolaşımını
sağlayan, dört odacıklı, kaslı ve sürekli ritmik kasılmalarla kan pompalayan
temel organ, kalp; sevgi, duygu, cesaret, yaşam gücü merkezi, vicdan, ruh
yüreklendirmek :
tür. * yörü, yürü (yürümek, devam etmek, yaşamak) + ek (ile ilgili, gibi, -a
ait) + li (sıfat yapım eki) + en (edilgen fiil eki) + dir (etken fiil eki) +
mek (fiil mastar eki) * güven vermek, cesaretlendirmek
yürük :
tür. * yörük (göçebe, yer değiştiren, ilerleyen, yürüyen) (yori (yürümek,
ilerlemek, yol almak, gezmek) + k (isim/sıfat yapım eki) ) * hayvancılıkla
geçinen, konar göçer yaşayan Türkmen topluluğu; göçebe, bir yerde sürekli
yerleşik olmayan kimse; hızlı yürüyen, çevik ve hareketli kimse
yürümek :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + mek (fiil mastar eki) *
insan veya hayvan ayakları yardımıyla adım atarak ilerlemek, hareket etmek; bir
iş, süreç, durum, zamanla akıp gitmek, devam etmek
yürürlük :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + r (geniş zaman fiil eki)
+ lük (isim yapım eki) * bir kanunun, kuralın veya kararın resmi olarak
uygulanmaya başlanması ve geçerli olma durumu, meriyet
yürüteç :
tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + t (etken fiil eki) + eç
(isim yapım ve araç eki) * bebeklerin veya yürüme zorluğu çeken kişilerin
yürümeyi öğrenmesini veya hareket etmesini kolaylaştıran tekerlekli veya
tekerleksiz destek aracı
yüsr :
ara. * yesir (kolay, rahat, ferah) * kolaylık, rahatlık, ferahlık; sol taraf,
sol el, eyser'in müennesi
yüsret :
ara. * yesir (kolay, rahat, ferah), yusr (kolaylık, rahatlık, ferahlık; sol
taraf, sol el, eyser'in müennesi) + et (isim yapım ve durum eki) * kolaylık,
rahatlık, ferahlık, bolluk
yüz :
tür. * yüz (surat, çehre, vech, sima; ön, cephe; doksan dokuzdan sonra gelen
sayı (100) ) * alın, gözler, burun, yanaklar, ağız ve çeneden oluşan başın ön
kısmısurat, çehre, vech, sima; ön, cephe; doksan dokuzdan sonra gelen sayı
(100)
yüz numara :
tür., lat. * yüz (doksan dokuzdan sonra gelen sayı (100) (tür.) + numerus
(sayı, miktar) (num (almak, dağıtmak, ölçmek, belirlemek, tayin etmek) + er
(isim yapım eki) + us (son ek) ) (lat.) * insanın idrar ve dışkısını boşalttığı
yer, tuvalet, abdesthane (eskiden otel veya benzeri ortak kullanım
alanlarındaki tuvaletlerin kapısında oda numarası bulunmadığı için Fransızca
"numarasız" anlamına gelen "sans numéro" ifadesi
kullanılmasından ve kapıya “00” işareti konmasından)
yüz ölçümü :
tür. * yüz (üst, dış taraf, yüzey, satıh) + ölçüm (bilinmeyen bir büyüklüğün
veya özelliğin, aynı türden bilinen bir standart birimle kıyaslanarak sayısal
bir değerle ifade edilmesi, ölçme işi) (ölç (somut veya soyut bir olgunun
ağırlığını, hacmini, boyutlarını, miktarını (adedini), etkisini muhtelif
hesaplama yöntemleri ve araçları kullanarak sayısal olarak belirlemek) + üm
(isim yapım eki) ) + ü (iyelik eki) * bir yerin veya nesnenin dış yüzeyinin
genişliğinin hesaplanması sonucunda elde edilen metrekare veya kilometrekare
cinsinden değer
yüzbaşı :
tür. * yüz (doksan dokuzdan sonra gelen sayı (100) + baş (ilk olan, tepede
olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) *
üsteğmen ile binbaşı arasında yer alan ve genellikle bir bölüğe komuta eden
subay rütbesi
yüzde :
tür. * yüz (doksan dokuzdan sonra gelen sayı (100) + de (yer ve durum eki) *
simgesi “%” olan ve bir bütün 100 eşit parçaya bölündüğünde o parçalardan kaç
tanesinin ifade edildiğini gösteren oran birimi
yüzey :
tür. * yüz (üst, dış taraf, yüzey, satıh) + ey (isim yapım eki) * bir nesnenin
veya alanın dışa bakan, görünen ve üzerinde işlem yapılan bölümü, satıh;
geometrik olarak bir cismin dış sınırını oluşturan iki boyutlu bölüm, yüz; bir
alanın veya yerin üstte bulunan bölümü, üst katman
yüzgeç :
tür. * yüz (kol, bacak veya yüzgeç gibi organların yardımıyla su üstünde veya
su içinde ilerlemek ya da durmak) + geç (isim yapım ve araç eki) * balıklarda
ve yüzen memelilerde hareketi ve dengeyi sağlayan, göğüs, karın, sırt, kuyruk
ve anüs çevresinde bulunan yüzme organı
yüzleşmek :
tür. * yüz (surat, çehre, vech, sima; ön, cephe) + leş (işteş fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * bir kişi, bir olay, gerçek veya kendi hatalarıyla yüz yüze
gelmek, karşılaşmak, bunları kabullenmek veya sorumlu kişlerle karşılıklı
konuşarak hesaplaşmak
yüzmek :
tür. * yüz (kol, bacak veya yüzgeç gibi organların yardımıyla su üstünde veya
su içinde ilerlemek ya da durmak) + mek (fiil mastar eki) * kol, bacak veya
yüzgeç gibi organların yardımıyla su üstünde veya su içinde ilerlemek ya da
durmak; deriyi bedenden ayırmak, sıyırmak ve yüzeylemek
yüzsüz :
tür. * yüz (surat, çehre, vech, sima; ön, cephe) + süz (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) * yüzü olmayan; utanma ve sıkılma duygusu bulunmayan,
çekinmeden davranan, arsız, arlanmaz, sıkılmaz, utanmaz, pişkin
yüzücü :
tür. * yüz (kol, bacak veya yüzgeç gibi organların yardımıyla su üstünde veya
su içinde ilerlemek ya da durmak) + ü (bağlaç) + cü (yapan, eden eki) * yüzen
kişi; yüzme sporu yapan veya bu sporu profesyonel olarak meslek edinen kimse
yüzük :
tür. * yüz (eklem, mafsal) + ük (isim yapım ve araç eki) * parmağa geçirilen
genellikle metal veya değerli madenlerden yapılan halka şeklindeki süs eşyası
veya simge
yüzük parmağı :
tür. * yüz (eklem, mafsal) + ük (isim yapım ve araç eki) + parmak (el veya
ayağın uç kısımlarındaki eklemli organ) + ı (iyelik eki) * insan elinde serçe
parmak ile orta parmak arasında yer alan ve nişan/nikah yüzüğünün takıldığı
dördüncü parmak
yüzükoyun :
tür. * yüz (surat, çehre, vech, sima; ön, cephe) + koyun (kucak, ön taraf,
göğüs boşluğu) * yüzü yere gelecek biçimde, yüzüstü kapanarak veya uzanarak,
yüzü aşağıya veya yere gelecek biçimde, yüzüstü kapanarak yatma veya durma
durumu
yüzünden :
tür. * yüz (surat, çehre, vech, sima; ön, cephe) + ü (iyelik eki) + nden
(kaynak, köken eki) * -den ötürü, -den dolayı, nedeniyle, sebebiyle,
mütevellit, kaynaklanan
yüzüstü :
tür. * yüz (surat, çehre, vech, sima; ön, cephe) + üst (üzeri, yukarı, tepe,
bir şeyin üzerindeki bölüm) + ü (iyelik eki) * yüzün veya ön tarafın yere dönük
olması durumu; bir işin, durumun veya kişinin yarı yolda, ilgisiz ve
tamamlanmamış bir şekilde bırakılması
yüzyıl :
tür. * yüz (doksan dokuzdan sonra gelen sayı (100) + yıl (Dünya’nın Güneş
etrafındaki bir tam turu olan 365 günlük (12 aylık) zaman dilimi, sene) * milat
(0) başlangıç kabul edilerek sırasıyla 100 yıllık dönemler halinde sayılan
zaman dilimi, asır
z :
tür. * z, Z * Türkçe alfabenin 29. ve son harfi (“Y”’den sonraki harf)
za :
ara. * za (sahib, malik, erbab, ehil) * sahibi, maliki, haiz olan
("Zi" ve "Zu" şeklinde de kullanılır. (Müennesi
"Zat" dır.)
zaaf :
ara. * daaf (zayıflık, güçsüzlük, düşkünlük, kuvvetten düşme), daufa
(zayıflamak, takatsiz kalmak, güçten
düşmek) * bir kimsenin veya şeyin güçsüz olduğu yön, düşkünlük, irade
zayıflığı, dayanamama, güçsüzlük; bir iş veya durumdaki eksiklik, yetersizlik
zaar :
ara. * zahir (açık, belli, meydanda, görünen, görünür, belirli, bariz) * açık,
belli, meydanda, görünen, görünür, belirli, bariz, kuşkusuz, elbette, herhalde,
anlaşılan
zabıt :
ara. * dabata (tutmak, yakalamak, kavramak, denetim altında tutmak, kaydetmek)
* resmi bir olayın, konuşmanın veya işlemin yazılı olarak kaydedildiği belge,
yani tutanak; Osmanlı'dan Cumhuriyet'e rütbeli asker, subay (teğmenden
binbaşıya kadar olan komutan rütbesi)
zabıta :
ara. * dabata (tutmak, yakalamak, kavramak, denetim altında tutmak, kaydetmek)
* yerel yönetimlere (belediyelere) bağlı olarak çalışan, beldede kamu düzenini,
halk sağlığını, huzuru ve düzeni korumakla görevli resmi memur teşkilatı
zabih :
ara. * zebehe (boğazlamak, kesmek, kurban etmek), zebh (boğazlama, kesme,
kurban etme) * boğazlanmış, kurban edilmiş veya kurban edilmek üzere
hazırlanmış/seçilmiş olan
zabit :
ara. * dabata (tutmak, yakalamak, kavramak, denetim altında tutmak, kaydetmek)
* resmi bir olayın, konuşmanın veya işlemin yazılı olarak kaydedildiği belge,
yani tutanak; Osmanlı'dan Cumhuriyet'e rütbeli asker, subay (teğmenden
binbaşıya kadar olan komutan rütbesi)
zabt :
ara. * dabata (tutmak, yakalamak, kavramak, denetim altında tutmak, kaydetmek)
* tutma, yakalama, kavrama, denetim altında tutma, kaydetme, sıkı tutma, ele
geçirme, zapt etme; kaydetme; kontrol altında tutma
zabt u rabt :
ara. * dabt (sıkı tutma, ele geçirme, zapt etme; kaydetme; kontrol altında
tutma) + u (tamlama eki) + rabata (bağlamak, birleştirmek, bir araya getirmek,
iliştirmek, ilişkilendirmek), rabita (bağ, bağlantı, ilişki, bağlama, birbirine
bağlanma, bitişme, birleşme, ilişme), rabt (birbirine bağlanma, bitiştirme,
bitişme, birleştirme, iliştirme) * sıkı düzen, disiplin, denetim ve gözetim
altında tutma
zabtıyye
:
ara. * dabata (tutmak, yakalamak, kavramak, denetim altında tutmak, kaydetmek),
dabt (sıkı tutma, ele geçirme, zapt etme; kaydetme; kontrol altında tutma) +
iyye (isim yapım eki) * Osmanlı İmparatorluğu'nda toplumun huzurunu ve
güvenliğini koruyan askeri polis teşkilatı ve bu teşkilatta görev yapan er veya
memur
zacir :
ara. * zacara, zecere
(azarlamak, engellemek, sakındırmak, mani olmak, alıkoymak, vazgeçirmek, birini
bağırarak durdurmak, haykırarak
engellemek; püskürtmek,
defetmek, savmak, kovmak, dışlamak, dairenin veya sınırın dışına sürmek) *
engelleyen, mani olan, alıkoyan, sakındıran, azarlayan, kınayan, bir kimseyi
kötü bir davranıştan vazgeçiren (kimse), birini bir şeyden meneden, sakındıran
(kişi)
zaç :
ara. * zac (sülfürik asit, sülfat H2SO4) * kimyada başta demir sülfat olmak
üzere çinko ve bakır sülfat gibi metal sülfat tuzlarına verilen genel ad,
Kükürtle demir, bakır veya çinkonun bileşimi olan sülfat tuzları
zad :
far. * zaden (doğmak) * doğmuş, doğmuş evlat, çocuk, oğul
zad :
afa. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zavada (yolculuk için azık
hazırlamak, tedarik etmek) * artma, çoğalma, fazlalaşma; azık, yolluk, geçimlik
zade :
far. * zaden (doğmak) * doğmuş, doğmuş evlat, çocuk, oğul
zadegan :
far. * zaden (doğmak), zade (doğmuş, doğmuş evlat, çocuk, oğul) + gan (çoğul
eki) * doğmuşlar, soyca bir yere ait olanlar; toplumda köklü, saygın ve
ayrıcalıklı bir sınıfa mensup olan kişiler, soylular, aristokratlar, asiller
zadellah :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak,
fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) + Allah (el (ön ek) + ilah (tanrı,
tapılan, yönelinen, yüce varlık) ) * Allah artırsın, Allah ziyade eylesin
za'f :
ara. * daaf (zayıflık, güçsüzlük, düşkünlük, kuvvetten düşme), daufa
(zayıflamak, takatsiz kalmak, güçten
düşmek) * bir kimsenin veya şeyin güçsüz olduğu yön, düşkünlük, irade
zayıflığı, dayanamama, güçsüzlük; bir iş veya durumdaki eksiklik, yetersizlik
zafer :
ara. * zufr (tırnak, pençe; toynak), zafira (tırnaklamak, pençelemek) * bir
mücadelede, yarışta veya savaşta elde edilen başarı, üstünlük ve galibiyet
zafirlukast :
lat.* zafir (sulfonyl (sülfonil) belirteci) + lukast (lökotrien reseptör
antagonisti belirteci) * kronik astım tedavisinde kullanılan, solunum
yollarındaki şişliği ve daralmayı azaltan lökotrien reseptör antagonisti (LTRA)
sınıfından ilacın etken maddesi (C31H33N3O6S)
zafiyet :
ara. * daaf (zayıflık, güçsüzlük, düşkünlük, kuvvetten düşme), daufa (zayıflamak, takatsiz kalmak, güçten düşmek) + iyet (isim
yapım eki) * zayıflık, güçsüzlük, bitkinlik, dermansızlık, halsizlik, acz,
acizlik
zaglossus :
gre., lat. * dia (arasından, içinden, boyunca; sayesinde, vasıtasıyla, yoluyla,
aracılığıyla; yüzünden, baştan başa; iki, ikiye ayrım, ikiye bölünme) + glossa
(dil, lisan) (gre.) + us (son ek) (lat.) * Tek Delikliler (Monotremata)
familyasından, Yeni Gine adasındaki ormanlık ve dağlık bölgelerde endemik
olarak yaşayan, aşağı doğru kıvrık uzun gagaları ve yapışkan dilleri bulunan,
Ornitorenkler gibi, memeli olmalarına rağmen doğurmak yerine yumurtlayan, uzun
gagalı dikenli karıncayiyenler, uzun burunlu ekidnalar
zagreb :
sla. * za (arkasında, ardında) + greb (tepe, yükselti) * Hırvatistan’ın
başkenti
zagros :
gre., far. * sagartioi (kabile), sagartia (bölge) (gre.); asagarta (Sagartia kabilesinin
isminden) (far.) * İran, Irak ve Güneydoğu Türkiye sınırları içinde yer alan
yaklaşık 1.600 kilometre uzunluğundaki büyük bir sıradağ
zağ :
tür. * zağ (bilemek, keskinleştirmek; kılıç, bıçak gibi kesici aletleri bilemek
suretiyle verilen cila veya keskinlik, kılağı) * kılıç, bıçak gibi kesici
aletlerin bilendikten sonra ağzında kalan ince çapak veya keskinlik cilası,
kılağı
zağanos :
far., rum. * zağan (kuzgun, karga, şahin, akbaba türü bir yırtıcı kuş) (far.);
zağanos (bir cins doğan) ) (gre.) * doğangiller (Falconidae) familyasından, bir
cins doğan
zağar :
ara. * zahir (açık, belli, meydanda, görünen, görünür, belirli, bariz) * açık,
belli, meydanda, görünen, görünür, belirli, bariz, kuşkusuz, elbette, herhalde,
anlaşılan
zağar :
sla, gre. * zagari (bir cins av köpeği, tazı) * bir cins av veya çoban köpeği,
tazı; küçük köpek (Ardahan ağzı)
zahd :
ara. * zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet
etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak durmak)
* çürütme, aksini ispatlama, reddetme, vazgeçme, rağbet etmeme, ilgisiz kalma,
yüz çevirme
zahf :
ara. * zahafa (sürünmek, emeklemek, yorgunluktan ötürü ayaklarını sürüyerek
yürümek) * ayaklarını sürüyerek veya sürünerek yürüme, sürünme
zahib :
ara. * zehebe (ayırmak, ayrılmak, gitmek, uzaklaşmak, gidermek) * giden,
gidici; bir zanna/fikre kapılan, sanıda bulunan; ayıran
zahid :
ara. * zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet
etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak
durmak) * dünyevi şeylerden el çeken, maddi ve dünyevi arzulara bağlı kalmayıp,
ibadet ve takva yolunu seçen; erkek ismi
zahide :
ara. * zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet
etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak
durmak), zahid (dünyevi şeylerden el çeken, maddi ve dünyevi arzulara bağlı
kalmayıp, ibadet ve takva yolunu seçen; erkek ismi) + e (dişil eki) * dünyevi
şeylerden el çeken, maddi ve dünyevi arzulara bağlı kalmayıp, ibadet ve takva
yolunu seçen kadın; kadın ismi
zahif :
ara. * zahafa (sürünmek, emeklemek, yorgunluktan ötürü ayaklarını sürüyerek
yürümek), zahf (ayaklarını sürüyerek veya sürünerek yürüme, sürünme) *
ayaklarını sürüyerek veya sürünerek yürüyen, sürünen
zahik :
ara. * zahaka (berbat olmak, perişan olmak, helak olmak, mahvolmak, yok olmak,
ortadan kalmak) * hak olmayan, asılsız, boş, yalan şey, batıl, berbat, perişan,
helak olmuş, mahvolmuş, yok olmuş, ortadan kalkmış
zahil :
ara. * zahala (unutmak, ihmal etmek, hatırından çıkarmak, farkında olmamak,
dikkatten kaçırmak) * unutan, ihmal eden, dalgın, hatırından çıkaran, aklında
tutmayan, farkında olmayan, dikkatinden kaçıran
zahim :
ara. * zahm (yara, darbe, mızrap) * irin, iltihap, ara veya çıban içinde
biriken cerahat, iltihaplı akıntı
zahir :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * görünen, açıkta
olan, belli, belirgin, açık, bariz, dışsal
zahire :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * saklanan,
biriktirilen yiyecek, erzak; uzun süre saklanabilen kuru gıda, özellikle tahıl,
bakliyat ve benzeri temel yiyeceklerin bütünü; savaş, kıtlık veya yolculuk gibi
durumlar için depolanan erzak, yiyecek stoku
zahiri :
ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak,
zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür
kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek
açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zahir (görünen,
açıkta olan, belli, belirgin, açık, bariz, dışsal, zuhur etmiş, açık) + iy
(gibi olan) ) (zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana
çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak,
görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak;
çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) ) * açık
olan, belli olan, belirgin olan, görünür olan, eksoterik
zahit :
ara. * zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet
etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak
durmak) * dünyevi şeylerden el çeken, maddi ve dünyevi arzulara bağlı kalmayıp,
ibadet ve takva yolunu seçen; erkek ismi
zahm :
ara. * zahama (sıkıştırmak, sıkmak, daraltmak, kalabalık etmek), zahm (yara,
darbe, kesik) * kesici veya delici aletlerin vücutta bıraktığı fiziksel yara ve
darbe izi; insanın ruhunda, kalbinde derin acılara yol açan manevi ızdırap
zahmet :
ara. * zahama (sıkıştırmak, sıkmak, daraltmak, kalabalık etmek) + et (isim
yapım eki) * kalabalık, sıkışıklık, güçlük; bir işin yapılması sırasında
karşılaşılan güçlük, sıkıntı veya külfet; yorucu emek, uğraş, meşakkat, bir
kimseye yük olan veya onu sıkıntıya sokan durum, güçlük veren iş
zahter :
ara. * saʿtar (kekiğe benzer bitki, kekik; yabani kekik) * ballıbabagiller
(Lamiaceae) familyasından gelen, görünümü ve keskin kokusuyla kekiğe benzediği
için halk arasında kara kekik veya dağ kekiği olarak bilinen, Thymus
longicaulis ve yörelere göre Thymbra spicata gibi türleri olan yabani bir bitki
zahzah :
ara. * zahzaha (uzaklaştırmak, kenara çekmek, yerinden biraz oynatmak) * dibi
derin olmayan, az su, sığ su; uzaklık
zaid :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), ziyade (çok, fazla, artmış) *
artıran, çoğaltan, fazlalaştıran
zaide :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zaid (artıran, çoğaltan,
fazlalaştıran) + e (dişil eki) * artıran, çoğaltan, fazlalaştıran (kadın)
zaif :
ara. * daaf (zayıflık, güçsüzlük, düşkünlük, kuvvetten düşme), daufa
(zayıflamak, güçten düşmek) * zayıf, güçsüz, kuvvetsiz, takatsiz; bedenen cılız
veya ince; düşkün
zaik :
ara. * zaka (tatmak, lezzetini algılamak), zevk (tat, keyif) * tattıran
zail :
ara. * zala (ortadan kalkmak, yok olmak, helak olmak, halel gelmek, uzaklaşmak,
geçip gitmek; hareket etmek, yerinden ayrılmak), zeval (ortadan kalkma, yok
olma, helak olma, halel gelme, uzaklaşmak, geçip gitme; hareket etme, yerinden
ayrılma) * geçici, kalıcı olmayan, yok olan veya ortadan kalkan; sona eren,
geçip giden, sürekliliği bulunmayan; mecazen hükmünü veya etkisini yitiren
zaim :
ara. * zaama (zaama (kesin olmayan bir şeyi iddia etmek, zanda bulunmak, şüphe
ve zan ile konuşmak, yalan veya temelsiz bir sav ileri sürmek, öne düşmek, şeflik etmek, liderlik/önderlik etmek,
kefil olmak, sorumluluk ve reislik üstlenmek) * önder; kefil, bir
işi üstlenen, önayak olan
zair :
ara. * zara (ziyaret etmek, birini görmeye gitmek, görmek için uğramak),
ziyaret (görmeye gitme, görmek için uğrama) * ziyaret eden kişi, ziyaretçi, bir
kimseyi görmeye, hatırını sormaya veya bir yeri görmeye giden kimse
zaire :
kon. * nzadi o nzere (ırmakları yutan ırmak) (nzadi (nehir, ırmak, akarsu) + o
(ve) + nzere (yutan) ) * Orta Afrika’da yer alan ve günümüzde Demokratik Kongo
Cumhuriyeti olarak adlandırılan, kuzeyde Orta Afrika Cumhuriyeti ve Sudan,
doğuda Uganda, Ruanda, Burundi ve Tanzanya, güneyde Zambiya ve Angola, batıda
Kongo Cumhuriyeti ve Atlas Okyanusu ile çevrili olan ülke
zait :
ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), ziyade (çok, fazla, artmış) *
artıran, çoğaltan, fazlalaştıran
zak :
ara. * zeka (temizlemek, paklamak, saflaştırmak, arıtmak, arındırmak, tezkiye
etmek; temizlenmek, arınmak, gelişmek), zeki (temiz, arınmış, gelişmiş) * pak,
arı, saf, temiz
zaki :
ara. * zeka (temizlemek, paklamak, saflaştırmak, arıtmak, arındırmak, tezkiye
etmek; temizlenmek, arınmak, gelişmek) * saf, temiz, arınmış, gelişmiş, erdemli
zakir :
ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr
(hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma) * hatırlayan, anan, düşünen, öğüt alan,
zikreden
zakire :
ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr
(hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma), zakir (hatırlayan, anan, düşünen, öğüt
alan, zikreden) + e (dişil eki) * hatırlayan, anan, düşünen, öğüt alan,
zikreden (kadın)
zakkum :
ara. * zakama (lokmayı çiğneyip yutmak), zıkkım (çok kötü veya iğrenç yiyecek,
yenmesi hoş olmayan şey; beddua ve öfke bildiren söz olarak “zehir, kahrolası
şey”; mecazen bir kimseye veya şeye duyulan güçlü tiksinti ve hoşnutsuzluğu
belirten söz) * zakkumgiller (Apocynaceae) familyasından, Akdeniz ülkelerinde
yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen, beyaz veya pembe çiçekli, zehirli
ağaççık, Nerium oleander; mecazen cehennem ağacı ve çok acı veya zehirli şey
zakkumgiller :
ara. * zakama (lokmayı çiğneyip yutmak), zıkkım (çok kötü veya iğrenç yiyecek,
yenmesi hoş olmayan şey; beddua ve öfke bildiren söz olarak “zehir, kahrolası
şey”; mecazen bir kimseye veya şeye duyulan güçlü tiksinti ve hoşnutsuzluğu
belirten söz), zakkum (zakkumgiller (Apocynaceae) familyasından, Akdeniz
ülkelerinde yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen, beyaz veya pembe çiçekli,
zehirli ağaççık, Nerium oleander; mecazen cehennem ağacı ve çok acı veya
zehirli şey) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) * iki çenekli bitkiler
arasında yer alan, aralarında zakkum ve Cezayir menekşesi gibi türlerin
bulunduğu tırmanıcı ve çok yıllık bitki familyası, Apocynaceae
zal :
far. * zar (eski, yaşlı), zal (yaşlı adam, ak saçlı) * saçları bembeyaz doğmuş
olan, yaşlı, ihtiyar, aksakallı kimse"
zalal :
ara. * zıl (gölge) * gölge eden, gölge olan; gölgeler, zilal
zalam :
ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak; haksızlık yapmak, adaletsizlik
yapmak), zulm (haksızlık, adaletsizlik), zalim (haksızlık yapan, adaletsizlik
yapan, zulmeden) * karanlık, zulmet
zalike :
ara. * za (bu) + like (gibi) * bunun gibi
zalil :
ara. * zıl (gölge), zalal, zilal (gölge eden, gölge olan; gölgeler) * gölgeli,
çok gölge veren, sayebend (gölge anlatan)
zalim :
ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak; haksızlık yapmak, adaletsizlik
yapmak), zulm (haksızlık, adaletsizlik) * haksızlık yapan, adaletsizlik yapan,
zulmeden
zalimane :
ara., far. * zalama (karartmak, karanlık kılmak; haksızlık yapmak, adaletsizlik
yapmak), zulm (haksızlık, adaletsizlik), zalim (haksızlık yapan, adaletsizlik
yapan, zulmeden) (ara.) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) *
zalime yakışır şekilde, zalimce, merhametsizce, acımasızca, zulmederek
zallam :
ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak; haksızlık yapmak, adaletsizlik
yapmak), zulm (haksızlık, adaletsizlik), zalim (haksızlık yapan, adaletsizlik
yapan, zulmeden) * çok zalim, çok zulmeden, çok acımasız, çok merhametsiz
zalmoxidae :
tra. * zalmos (deri, post, hayvan postu) + idae (-giller, hayvan familyası) *
eklembacaklılar şubesinde yer alan ve hasatçı (Opiliones) takımının Laniatores
alt takımına bağlı, genellikle koyu kahverengiden koyu sarıya kadar değişen
renk tonlarında, küçük yapılı ve üzerlerinde koyu renkli benekler taşıyan,
erkeklerinde cinsel dimorfizm (iki eşeylilik belirginliği) görülen bir hayvan
familyası
zam :
ara. * zamma (artırmak, çoğaltmak, ilave etmek, eklemek, fazlalaştırmak,
büyütmek) * artırma, çoğaltma, ekleme, fazlalaştırma, büyütme
zama :
ara. * zama (susuzluktan dudakların kuruması, susuzluk belirtisi), zamia
(susamak, su içme ihtiyacı hissetmek, susuz kalmak) * susuzluktan dudakların
kuruyup büzülmesi; susuzluk ve susuzluk belirtisi
zamah :
ara. * samah (hoşgörü, cömertlik, izin, serbestlik), zamah, zamak (semah, oyun,
şenlik) * bazı yörelerde semah adı verilen dini temalı halk oyunu; eğlenti,
şenlik, oyun veya şenlik meydanı
zaman :
ara. * zama (süre geçmek, vakit ilerlemek, süre artmak) + an (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * süre, vakit, dönem
zamane :
ara. * zama (süre geçmek, vakit ilerlemek, süre artmak) + an (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) + e (ile ilgili, -a ait) * belirli bir dönemde yaşayan
kimseler, çağdaşlar, dönem insanları
zamazingo :
tür. * zamazingo (şey, zımbırtı, aygıt anlamında ses yansımalı kelime) * adı
veya işlevi bilinmeyen ya da önemsenmeyen nesne, zımbırtı; argo olarak dost,
metres; bazı yörelerde araç, aygıt, gereç, mekanizma, şey, zımbırtı
zambak :
san. far. * campaka (champaka ağacı, çiçekli ağaç) (san.); cambak (soğanlı
çiçek, zambak) (far.) * zambakgiller (Liliaceae) familyasından, soğanlı ve gösterişli
çiçekleri olan çok yıllık süs bitkisi, ak zambak, Lilium candidum
zambakgiller :
san. far. * campaka (champaka ağacı, çiçekli ağaç) (san.); cambak (soğanlı
çiçek, zambak) (far.) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) (tür.) * bir
çenekliler arasında yer alan, zambak, lale, soğan, pırasa ve çiğdem gibi
çoğunlukla çok yıllık, otsu ve soğanlı bitkileri içeren bitki familyası,
Liliaceae
zambiya :
lat. * zambezi (büyük nehir; Ülkenin batı ve güney kesiminden geçen Zambezi
Irmağı) + ia (yer eki) (lat.) * Güney Afrika’da yer alan, kuzeyde Kongo
Demokratik Cumhuriyeti ve Tanzanya, doğuda Malavi, güneydoğuda Mozambik,
güneyde Zimbabve ve Botsvana, güneybatıda Namibya, batıda Angola ile komşu
olan, denize kıyısı olmayan bir ülke
zamia :
lat. * azaniae, zamia (çam kozalağı; odunsu bitki) * zamyagiller (Zamiaceae)
familyasından, tropikal ve subtropikal Amerika’da yetişen, palmiye benzeri
yapraklı, kozalak biçimli üreme organları taşıyan açık tohumlu odunsu bitki
cinsi (Zamia cinsindeki sikad türlerinin genel adı)
zamiaceae :
lat. * azaniae, zamia (çam kozalağı) + aceae (-giller, bitki familyası eki) *
kozalaklı açık tohumlular içinde yer alan, başlıca tropikal ve subtropikal
bölgelerde yetişen, palmiye veya eğrelti otuna benzeyen, Zamia ve Macrozamia
gibi cinsleri içeren sikadları kapsayan bitki familyası
zamin :
ara. * zamana, zamina (garanti etmek, kefil olmak, bir şeyi üstlenmek,
yükümlülüğünü üstlenmek), zimn (iç, iç taraf, içerik, kapsam, gizli maksat,
açıkça söylenmeyip dolayısıyla anlatılan) * bir kimsenin borcunu, yükümlülüğünü
veya sorumluluğunu üstlenen, onun adına güvence veren kimse, kefil, garanti
veren kişi, garantör, kefil olan, sorumlu tutulan, zararı ödeyen, tazmin eden
zamir :
ara. * damara, zamara (içe çekilmek, gizlenmek, saklanmak) * iç, içyüzü,
insanın iç dünyası, gönül, vicdan; gizli olan; ismin yerine geçen kelime, adıl
zamk : ara. * şamg (tutkal, reçine, ağaçlardan çıkan yapışkan
madde) * akasya, kitre, sütleğen gibi bazı bitkilerin kabuklarından sızarak
donan, renksiz veya sarı-kırmızımtırak renkli, yapıştırıcı özelliğe sahip madde
zamkinos :
tür., gre. * zam (argo ön ek) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek,
kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak),
kinos (hareket eden, devinen, kıpırdayan, kımıldayan) * adı veya işlevi
bilinmeyen ya da önemsenmeyen nesne, zımbırtı; argo olarak dost, metres; bazı
yörelerde araç, aygıt, gereç, mekanizma
zampara :
far. * zan, zen
(kadın, hatun, dişi, unsa) + bare (düşkün, tutkun) * kadın düşkünü, kadınlara aşırı düşkün olan, sürekli kadın peşinde
koşan erkek, çapkın, hovarda
zamr : ara. * zamara (üflemeli çalgı çalmak, ötmek, ses
çıkarmak) * üfleyerek çalma, üflemeli bir çalgı çalma, ney veya kaval gibi
çalgılarla ses çıkarma ve bu çalgıdan çıkan ses, nağme
zan : ara. * zanna (sanmak, tahmin etmek, kuşkulanmak) *
kesin bilgiye dayanmayan kanaat, bir şey hakkında yeterli kanıt olmadan oluşan
düşünce, sanı, tahmin, kuşku, varsayım
zanaat : ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir
şey ortaya koymak, tasarlamak; seçmek, ayırmak, intihab etmek) + at (isim yapım
eki) * öğrenimle birlikte deneyim, beceri ve ustalık gerektiren, marangozluk,
demircilik, dokumacılık gibi el emeğine dayalı, el ustalığı isteyen meslek veya
üretim alanı
zanaatkar : ara. * zanaat (öğrenimle birlikte deneyim,
beceri ve ustalık gerektiren, marangozluk, demircilik, dokumacılık gibi el
emeğine dayalı, el ustalığı isteyen meslek veya üretim alanı) (sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir
şey ortaya koymak, tasarlamak; seçmek, ayırmak, intihab etmek) + at (isim yapım
eki) ) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) * belirli
bir zanaatla uğraşan, el emeği, beceri ve ustalık gerektiren bir işi meslek
edinmiş kişi, zanaatçı
zanbur : far. * zanbur, zenbur (arı, eşek arısı, yaban arısı), zenberek,
zemberek (küçük top veya yay mekanizması) * arı, eşek arısı, yaban arısı
zandidae : lat. * zanda (balık cinsi) + idae (-giller, hayvn
familyası) * kemikli balıklar içinde yer alan, Zanda cinsini ve özellikle sudak
balıkları olarak bilinen türleri kapsayan balık familyası
zangırdamak : tür. * zangır (titreme, sarsıntı bildiren ses
yansımalı kök) (zang, zeng (metal oksidi, kir, küf, pas, zenci; zil,
çıngırak, çan) + ır (dönüşlü fiil
eki) ) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * soğuk, korku, heyecan
veya başka bir etkiyle titremek; bir şey titreşimden dolayı ses çıkarmak,
sarsılarak gürültü etmek; mecazen çok korkmak, ürpermek
zangoç :
erm. * jam (saat) + goçel (çağırmak), goç (çağıran) * saat geldiğinde çağıran;
kiliselerde çan çalan görevli
zani : ara. * zana (zina etmek, gayrimeşru cinsel ilişkide
bulunmak) * zina eden, evlilik dışı cinsel ilişkide bulunan kişi
zanin : ara. * zanna (sanmak, zannetmek, kuşkulanmak,
şüphelenmek) + in (sıfat yapım eki) * kendisinden şüphe edilen, suç veya kusur
isnat edilen, töhmetli, töhmet altında bulunan, şüpheli; malını esirgeyen,
cimri
zaniye : ara. * zana (zina etmek, gayrimeşru cinsel ilişkide
bulunmak), zani (zina eden, evlilik dışı cinsel ilişkide bulunan kişi) + ye
(dişil eki) * zina eden kadın, evlilik dışı cinsel ilişkide bulunan kadın
zanka : rus. * zanka (iki atlı kızak) * iki atın çektiği
kızak, kar üzerinde kullanılan iki atlı taşıma aracı
zanlı : ara., tür. * zanna (sanmak, tahmin etmek, kuşkulanmak),
zann (kesin bilgiye dayanmayan kanaat, bir şey hakkında yeterli kanıt olmadan
oluşan düşünce, sanı, tahmin, kuşku, varsayım) (ara.) + lı (ile, beraber,
birlikte) (tür.) * kendisine bir suç veya kusur isnat edilen, suç işlediğinden
şüphe edilen kimse, şüpheli; hakkında suçlama bulunan kişi
zannetmek : ara., tür. * zanna (sanmak, tahmin etmek, kuşkulanmak),
zann (kesin bilgiye dayanmayan kanaat, bir şey hakkında yeterli kanıt olmadan
oluşan düşünce, sanı, tahmin, kuşku, varsayım) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir şeyi
gerçek olup olmadığını kesin olarak bilmeden öyle kabul etmek, sanmak, tahmin
etmek, varsaymak; bir durum veya kişi hakkında kesin bilgiye dayanmayan bir
kanaate varmak
zanthoxylum :
gre., lat. * xanthos (sarı) + xylon, xylos (tahta, odun) (gre.) + um (isim yapım eki) (lat.) * sedef otugiller (Rutaceae) familyasına ait,
genellikle dikenli çalı ve ağaçları içeren, en bilinen üyelerinden biri,
mutfaklarda baharat olarak kullanılan Sichuan biberi olan sarımsı
gövdeli bitki cinsi
zaparta : ita. * sabordo (gemi bordasında top atışına mahsus
delik), bordo (gemi bordası) * geminin bordasında top çıkarılan dört köşe
açıklık, bu açıklıklarda bulunan topların tümü, bir bataryanın hep birden ateş
etmesi, alabanda ateşi; mecazen azar, tersleme, paylama
zapornia : kat. * Porzana (eski cins adı) sözcüğünün harf
düzenlemesiyle oluşturulmuş anagram) + ia (taksonomik çoğul eki) * yelvegiller
(Rallidae) familyasında yer alan, bataklık ve sulak alanlarda yaşayan küçük
yapılı yelve kuşlarını kapsayan kuş cinsi
zapping : ing. * zap (ani hareket etmek, hızla değiştirmek, yok
etmek; yansıma kökenli fiil) + ing (isim yapım eki) * televizyon izlerken
uzaktan kumandayla kanaldan kanala hızlıca geçme, özellikle reklamları veya
ilgisiz içerikleri atlamak için sürekli kanal değiştirme; bir konu veya bilgi
arasında hızlıca gezinme
zappino : ing. * zap (ani hareket etmek, hızla değiştirmek, yok
etmek; yansıma kökenli fiil) + ino (isim yapım eki) * televizyon izlerken
uzaktan kumandayla kanaldan kanala hızlıca geçme, özellikle reklamları veya
ilgisiz içerikleri atlamak için sürekli kanal değiştirme; bir konu veya bilgi
arasında hızlıca gezinme
zaprinast : lat. * za (farmasötik ön ek) + prin (azapurin
belirteci) + ast (asthma (astım); lökotrien reseptör antagonistleri veya
inflamasyon/alerji süreçlerini inhibe eden molekül belirteci) * astım ve
alerjik hastalıkların tedavisi amacıyla araştırılmış, klinik ilaç adayı olarak
başarısız olmuş ancak PDE inhibitörlerinin ve sildenafil gibi ilaçların
geliştirilmesinde öncü bileşiklerden biri olarak kullanılan, fosfodiesteraz
enzimlerini, özellikle cGMP’ye özgü fosfodiesterazları inhibe eden sentetik
organik bileşik
zapt :
ara. * dabata (tutmak, yakalamak, kavramak, denetim altında tutmak, kaydetmek)
* tutma, yakalama, kavrama, denetim altında tutma, kaydetme, sıkı tutma, ele
geçirme, zapt etme; kaydetme; kontrol altında tutma
zaptiye :
ara. * dabata (tutmak, yakalamak, kavramak, denetim altında tutmak, kaydetmek),
dabt (sıkı tutma, ele geçirme, zapt etme; kaydetme; kontrol altında tutma) +
iyye (isim yapım eki) * Osmanlı İmparatorluğu'nda toplumun huzurunu ve
güvenliğini koruyan askeri polis teşkilatı ve bu teşkilatta görev yapan er veya
memur
zapturapt :
ara. * dabt (sıkı tutma, ele geçirme, zapt etme; kaydetme; kontrol altında
tutma) + u (tamlama eki) + rabata (bağlamak, birleştirmek, bir araya getirmek,
iliştirmek, ilişkilendirmek), rabita (bağ, bağlantı, ilişki, bağlama, birbirine
bağlanma, bitişme, birleşme, ilişme), rabt (birbirine bağlanma, bitiştirme,
bitişme, birleştirme, iliştirme) * sıkı düzen, disiplin, denetim ve gözetim
altında tutma
zar :
ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak,
ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek) * atılan nesne; tavla, kumar ve şans oyunlarında
kullanılan, kemik, fildişi veya başka maddelerden yapılan, altı yüzlü ve her
yüzünde 1 ile 6 arası sayılar olan küçük küp
zar :
tür. * zar (ince örtü, kaplayıcı tabaka) * bir şeyi örten veya çevreleyen ince
ve esnek tabaka, özellikle organları veya organ bölümlerini kaplayan ince doku,
hücre ve organları çevreleyen biyolojik tabaka
zar kanatlılar :
tür. * zar (ince örtü, kaplayıcı tabaka) + kanat (kuşlarda ve bazı böceklerde
uçmayı sağlayan organ; uçağın iki yanından dışa doğru uzanan ve uçağın havada
dengede durmasını sağlayan metal yüzeylerden her biri; taraf) + lı (ile,
birlikte, beraber, sahibi) + lar (çoğul eki) * karınca, yaban arısı ve testere
arıları gibi, kanatları ince, saydam ve zar yapısında olan böcekleri içeren
familya, himenoptera
zara : tür. * zar (sırt, dağ yamacı) + ık (isim yapım eki) *
sırtüstü yerleşim, yamaçtaki yer; Sivas iline bağlı bir ilçe
zarafet : ara. * zarf (kap, zarf, bir şeyin dış görünüşü), zarafa
(güzel ve hoş görünmek), zarif (hoşa giden, ince, kibar, nazik, narin,
beğenilen) + et (isim yapım eki) * davranış, söz, görünüş veya tavırdaki incelik,
nezaket, kibarlık, hoşluk, çekicilik, ölçülülük, estetik güzellik ve biçimsel
incelik
zarar : ara. * darra (zarar vermek, kayba neden olmak,
sıkıntıya uğratmak, kötülük etmek) * bir şeyin veya olayın yol açtığı olumsuz
sonuç, çıkar kaybı, hasar, ziyan, maddi veya manevi kayıp, darar
zarf : ara. * zarafa (güzel ve hoş görünmek), zarif (hoşa
giden, ince, kibar, nazik, narin, beğenilen) * güzellik, zarafet; dış
yüz, kılıf, örtü, mahfaza, kap, kabuk;
gramerde bir fiilin, fiilimsinin, sıfatın veya başka bir zarfın anlamını yer,
zaman, durum, nicelik bakımından niteleyen, fiile yöneltilen neden, ne zaman,
nereye, ne kadar ve nasıl sorularının cevaplarını oluşturan kelime, belirteç
(dün, bugün, yarın, akşam, kışın, geceleyin, ilkin, şimdilik, yine, demin,
daha, hala,
henüz, derhal, bazen ...)
zargana : gre. * sarginos (sürü halinde gezen bir balık) *
uskumrumsugiller (Scomberesocidae) familyasından, 40–60 cm boyunda, gövdesi
silindir biçiminde, gaga gibi ince, uzun ve sivri ağızlı deniz balığı, Belone
belone
zari : ara * zaraa (ekmek, dikmek, yetiştirmek) * ekin eken,
toprağı işleyerek ürün yetiştiren kimse, çiftçi, ekinci, ziraatçi
zarif : ara. * zarafa (güzel ve hoş görünmek), zarafet
(davranış, söz, görünüş veya tavırdaki incelik, nezaket, kibarlık, hoşluk,
ölçülülük, estetik güzellik ve biçimsel incelik) * hoşa giden, ince, kibar,
nazik, narin, beğenilen
zariyat : ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak,
ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek) * savuran, dağıtan rüzgarlar; Kur’an’ın
51. suresinin ismi
zarp :
ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek) * vurma, vuruş, çarpma; beyan
zart : tür. * zart (ani ve kaba bir çıkış ya da yırtılma
sesinden ses yansımalı kelime) * ani bir yırtılma, kopma veya patlama sesi
("zart diye")
zarta : tür. * zart (ani ve kaba bir çıkış ya da yırtılma
sesinden ses yansımalı kelime) + a *isim yapım eki) * gaz çıkarma, yellenme, osurma
zaruret : ara. * darra (zarar vermek, sıkıntıya sokmak, zarar
doğurmak, sıkıntı ve darlık oluşturmak), darar (kaybı, hasar, ziyan) + et (isim
yapım eki) * zorunluluk, mecburiyet, gereklilik, kaçınılmaz ihtiyaç, sıkıntı,
darlık; kişinin içinde bulunduğu şartlar nedeniyle başka türlü davranmasının
mümkün olmadığı durum, sıkıntı, yoksulluk ve geçim darlığı.
zaruri : ara. * darra (zarar vermek, sıkıntıya sokmak, zarar
doğurmak, sıkıntı ve darlık oluşturmak), darar (kaybı, hasar, ziyan) + i (sıfat
yapım eki) * zorunlu, mecburi, gerekli, yapılması veya bulunması kaçınılmaz
olan, başka türlü olması mümkün olmayan
zarzuela : isp. * zarza (böğürtlen çalısı, dikenli çalı) + uela
(küçültme eki) * Madrid yakınlarındaki kraliyet dinlenme ve av köşkü, adını
çevresindeki böğürtlen çalılarından alan yer adı; İspanya kökenli, konuşmalı ve
şarkılı bölümlerin, orkestra ve dansın bir arada bulunduğu tiyatro ve müzik
türü, bu türdeki eser; çeşitli balık ve deniz ürünlerinin sosla pişirilmesiyle
hazırlanan yemek
zat : ara. * zat (sahip olan, kişi, kimse, şahıs, öz,
kendisi, mahiyet) * kişi, kimse, şahıs, bir varlığın kendisi, özü, mahiyeti ve
hakikati
zaten : ara. * zat (sahip olan, kişi, kimse, şahıs, öz,
kendisi, mahiyet) + en (olarak, gibi) * özünde, aslında, kendisi bakımından,
doğrusu, esasen, önceden bilinen veya geçerli olan bir durumu vurgulamak için
kullanılan söz
zat-ı ali : ara. * zat (sahip olan, kişi, kimse, şahıs, öz,
kendisi, mahiyet) + i (tamlama eki) + ali (yüce, ulu, ulvi, büyük, yüksek,
üstün) * saygın, yüce ve yüksek makam sahibi kişi
zati : ara. * zat (sahip olan, kişi, kimse, şahıs, öz, kendisi,
mahiyet) + i (ile ilgili, -a ait) * özünde, aslında, kendisi bakımından,
doğrusu, esasen, önceden bilinen veya geçerli olan bir durumu vurgulamak için
kullanılan söz
zat-ül kürsi : ara. * zat (sahip olan, kişi, kimse, şahıs, öz,
kendisi, mahiyet) + el (ön ek, artikel) + kursi (kürsü, sandalye) * kuzey gök
yarım küresinde Büyükayı'nın karşısında bulunan, altıkardeş adıyla da bilinen
takımyıldız, Altıkardeş takımyıldızı
zatülcenp : ara. * zat (sahip olan, kişi, kimse, şahıs, öz,
kendisi, mahiyet) + el (ön ek, artikel) + cenb (yan, yön, taraf,
kenar) * göğüs sancısı,
ateş, titreme ve öksürük gibi belirtilerle ortaya çıkan akciğer zarı iltihabı
veya su toplaması, plörezi, plevral efüzyon
zatürree :
ara. * dat, zat (özlenme; iltihab, enfeksiyon) + ria, rie (akciğer) * akciğer dokusunun, özellikle akciğer keseciklerinin
(alveollerin) iltihaplanmasıyla ortaya çıkan ve ateş, öksürük, balgam ve
solunum güçlüğü gibi belirtilerle seyreden akut veya kronik akciğer
enfeksiyonu, pnömoni
zavallı : ara., tür. * zavala (geçip gitmek, yok olmak, ortadan
kalkmak, mahvolmak, helak olmak), zeval (yok olma, sona erme, tükenme,
mahvolma, helak olma) (ara.) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) * acınacak
durumda olan, güçsüz ve çaresiz kimse, biçare, düşkün, aciz
zavil : ara. * zavala (geçip gitmek, yok olmak, ortadan
kalkmak, mahvolmak, helak olmak), zeval (yok olma, sona erme, tükenme,
mahvolma, helak olma) * geçici dünya hayatından veya dünyevi varlıklardan
uzaklaşmış, dünyadan el etek çekmiş kimse, zahid; Türk
musikisinde Sol (rast)
perdesinde karar kılan, Nikriz ve Rast makamlarının birleşiminden oluşan,
inişli-çıkışlı bir seyir izleyen ve dinleyenlerde genellikle hüzünlü, içli veya
vakar hissi uyandıran klasik bir bileşik makam
makam
zavil-aşiran : ara. * zavala (geçip gitmek, yok olmak, ortadan
kalkmak, mahvolmak, helak olmak), zeval (yok olma, sona erme, tükenme,
mahvolma, helak olma), zavil (geçici dünya hayatından veya dünyevi varlıklardan
uzaklaşmış, dünyadan el etek çekmiş kimse, zahid) + aşiran
(aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on),
aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Türk
musikisinde Zavil makamı dizisinin (Segah'ta Rast, Rast'ta Nikriz veya Sabâ
gibi çeşniler içeren) Aşiran perdesindeki (Mi) karar perdesine indirilerek
genişletilmesiyle oluşturulmuş, genellikle inici-çıkıcı seyir karakterine
sahip, klasik ve birleşik bir makam
zavil-isfahan : ara., far. * zavala (geçip gitmek, yok olmak, ortadan
kalkmak, mahvolmak, helak olmak), zeval (yok olma, sona erme, tükenme,
mahvolma, helak olma), zavil (geçici dünya hayatından veya dünyevi varlıklardan
uzaklaşmış, dünyadan el etek çekmiş kimse, zahid) (ara.) +
isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) (far.) * Türk musikisinde
Zavil makamı dizisine İsfahan makamı dizisinin veya ezgi kalıplarının
eklenmesiyle oluşturulmuş, genellikle İsfahan makamı tonunda karar veren ve
günümüze çok az örneği ulaşmış klasik bir birleşik (mürekkep) makam
zavil-segah : ara., far. * zavala (geçip gitmek, yok olmak, ortadan
kalkmak, mahvolmak, helak olmak), zeval (yok olma, sona erme, tükenme,
mahvolma, helak olma), zavil (geçici dünya hayatından veya dünyevi varlıklardan
uzaklaşmış, dünyadan el etek çekmiş kimse, zahid) (ara.) + segah
(dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren temel perde)
(far.) * Türk musikisinde Segah makamı perdesi (Segah) üzerinde karar veren,
seyrinde Zavil makamı dizisinin (Nikriz ve Rast beşli/dörtlülerinin birleşimi)
özelliklerini barındıran ve bu iki makamın terkibinden (birleşiminden) oluşan
nadir bir mürekkep (bileşik) makam
zaviye : ara. * zavaya (bir yana yönelmek, yönelip yerleşmek) *
köşe, bucak, bir köşeye çekilme yeri; bir şeyin başka bir şeyle yaptığı açı,
köşe, kenar, özellikle tasavvuf ehlinin barındığı ve ibadet ettiği küçük tekke,
dergah
zayıf :
ara. * daaf (zayıflık, güçsüzlük, düşkünlük, kuvvetten düşme), daufa
(zayıflamak, takatsiz kalmak, güçten düşmek) * bir kimsenin veya şeyin güçsüz
olduğu yön, düşkünlük, irade zayıflığı, dayanamama, güçsüzlük; bir iş veya
durumdaki eksiklik, yetersizlik* fiziksel, zihinsel veya durum açısından
yeterli güce sahip olmayan, dayanıksız veya güçsüz olan
zayi :
ara. * dayya'a (yitirmek, kaybetmek, ziyan etmek, kaybolmak, yok olmak, heder
olmak, helak olmak, ölmek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yitmiş,
kaybolmuş, yok olmuş, mahv ve heder olmuş, helak olmuş, kayıp, ölmüş
zayiat :
ara. * dayya'a (yitirmek, kaybetmek, ziyan etmek, kaybolmak, yok olmak, heder
olmak, helak olmak, ölmek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + at (isim
yapım ve çoğul eki) * kayıp, yitik, özellikle savaş, kaza veya doğal afet gibi
olaylar sonucunda meydana gelen insan, malzeme veya değer kaybı, hasar ve
eksilme
zayn : ara. * zeyyene (süslemek, bezemek,
güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek) + zayn (süs, güzellik, güzel görünüş) * süs, bezek,
güzellik, güzel görünüş, özellikle bir kimsenin veya şeyin dış görünüşünü
güzelleştiren unsur
ze :
ara. * ze (ز) * Arapça alfabenin yedinci harfi
zea :
gre. * zeia (buğday, kılçıksız buğday, tahıl)
* buğdaygiller (Poaceae)
familyasına ait, başta insan ve hayvan beslenmesinde çok büyük bir öneme sahip
olan mısır (Zea mays) olmak üzere, genellikle geniş yapraklı ve boylu tek
yıllık otsu bitkileri ve yabani akrabalarını kapsayan cins
zeam : ara. * zaama (zaama (kesin olmayan bir şeyi
iddia etmek, zanda bulunmak, şüphe ve zan ile konuşmak, yalan veya temelsiz bir
sav ileri sürmek, öne düşmek,
şeflik etmek, liderlik/önderlik etmek, kefil olmak, sorumluluk ve reislik
üstlenmek), zeam (açgözlülük, aşırı istek, dünya malına düşkünlük, tamah, hırs)
* Osmanlı Devleti'nde yıllık geliri 20.000 ile 100.000 akçe arasında olan,
genellikle kadı, subaşı ve alay beyi gibi orta düzey devlet görevlilerine
hizmetleri karşılığında tahsis edilen dirlik (toprak) çeşidi
zeamet : ara. * zaama (zaama (kesin olmayan bir şeyi
iddia etmek, zanda bulunmak, şüphe ve zan ile konuşmak, yalan veya temelsiz bir
sav ileri sürmek, öne düşmek,
şeflik etmek, liderlik/önderlik etmek, kefil olmak, sorumluluk ve reislik
üstlenmek), zeam (açgözlülük, aşırı istek, dünya malına düşkünlük, tamah, hırs)
+ et (isim yapım eki) * Osmanlı Devleti'nde yıllık geliri 20.000 ile 100.000
akçe arasında olan, genellikle kadı, subaşı ve alay beyi gibi orta düzey devlet
görevlilerine hizmetleri karşılığında tahsis edilen dirlik (toprak) çeşidi
zeb : far. * zib (süs, ziynet, güzellik), zibi (süslü,
gösterişli, yakışıklı), zibiden (yakışmak, uygun olmak, yaraşmak), ziba (güzel,
uygun, yakışan) * bir şeye değer katan süs, bezek, ziynet, güzellik,
yakışıklılık
zebab : ara. * zubab (sinek, karasinek) * çift kanatlılar
(Diptera) takımından, genellikle yerleşim yerlerinde yaşayan, koyu gri veya
siyahımsı renkli, bulaşıcı hastalıkları yayma riski yüksek olan ve katı
yiyecekleri tükürüğüyle sıvılaştırarak beslenen yaygın bir böcek türü, Musca
domestica, karasinek; büyük dağ faresi (sağır fare)
zeban :
far. * zeban (dil, lisan) * ağız içinde bulunan tat alma ve konuşma organı;
ayrıca bir milletin duygu ve düşüncelerini ifade etmeye yarayan dil, lisan
zebani :
ara. * zebene, zabana
(itmek, kakmak, itip kakmak, vurmak, darbelemek, şiddetle sürüklemek, defetmek,
fırlatmak, sıkıştırmak veya dik durmak) + iy (sıfat yapım eki) *
günahkarları cezalandırmakla ve ateşe atmakla görevli melek, cehennem meleği,
cehennem bekçisi
zebb : ara. * zebene, zabana (itmek, kakmak, itip kakmak,
vurmak, darbelemek, şiddetle sürüklemek, defetmek, fırlatmak, sıkıştırmak veya
dik durmak), zabani, zebani (güçlü muhafız, bekçi, itici güç), zıbık (yapay
penis, dildo) * uzun boru şeklinde olan, silindirik; erkek
cinsel organı, penis, pipi,
çük, yarak, sik
zebed : ara. * zebed (sıvının en seçkin yeri, öz, köpük) *
sıvılarda (özellikle deniz, sel suları veya kaynayan maddelerde) çalkalanma ve
hareket sonucu yüzeyde oluşan köpük, madenlerin eritilmesiyle ortaya çıkan kir,
pas veya cüruf ile sütün yayılmasıyla elde edilen yağlı katman (tereyağı özü)
gibi madde, sıvının en seçkin yeri, öz, köpük
zebella : ara. * zabani, zebani (güçlü muhafız, bekçi, itici
güç) * ürkütücü, hantal veya biçimsiz görünecek derecede aşırı iri yarı, uzun
boylu ve kalıplı
zeberced : ara. * zabarcad (zümrüt, bir tür zümrüt veya topaz) (ara.); zmragdos
(zümrüt) (gre.); zmargada (aram.) * mineralojide krizolit, olivin veya peridot olarak da adlandırılan,
doğal demir ve magnezyum silikattan oluşan, cam parlaklığında ve sarımtırak
yeşil renkte değerli bir süs taşı
zebercet : ara. * zabarcad (zümrüt, bir tür zümrüt veya topaz) (ara.); zmragdos
(zümrüt) (gre.); zmargada (aram.) * mineralojide krizolit, olivin veya peridot olarak da adlandırılan,
doğal demir ve magnezyum silikattan oluşan, cam parlaklığında ve sarımtırak
yeşil renkte değerli bir süs taşı
zebh : ara. * zebehe (yarmak, şaklamak
veya bir şeyi parçalayarak ikiye ayırmak; boğazlamak, kesmek, kurban etmek),
zibh (kesim hayvanı, boğazlanacak hayvan) * boğazlama, kesme, kurban etme;
sığır, koyun ve keçi gibi küçük veya büyükbaş hayvanların etinin helal olması
ya da ibadet amacıyla, çene altındaki yemek borusu, nefes borusu ve ana
damarlarının usulüne uygun olarak kesilmesi/boğazlanması işlemi
zebih : ara. * zebehe (yarmak, şaklamak veya bir şeyi
parçalayarak ikiye ayırmak; boğazlamak, kesmek, kurban etmek) * kesim hayvanı,
boğazlanacak hayvan, kurban
edilmiş veya kesilmeye hazırlanmış hayvan, zibh
zebil : ara. * sebil (yol, yöntem, usül, metod) * yol, yöntem,
usül, metod veya Allah yoluna adanmış hayır, iyilik; çok, bol, gereğinden fazla
ve heba edilecek derecede çok
zebra :
ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek,
sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı
örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek) (hayvanın üstünde çizgiler olmasından)
(ara.); zèbre (fra.) *
Afrika savanlarında yaşayan, gövdesi karakteristik siyah ve beyaz dikey
çizgilerle kaplı, atgiller (Equidae) familyasına ait tek toynaklı ve otçul bir
memeli hayvan
zebrasoma : ara., gre. * zabara, zebere (yazmak,
kaleme almak, çizmek; kaydetmek, sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak,
taşları üst üste yığarak kuyu duvarı örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek) (ara.)
+ soma (vücut, gövde, cisim, beden, nesne, yapı; topluluk, toplum veya cemiyet)
(gre.) * Acanthuridae
(cerrah balıkları) familyasına ait, genellikle yüksek sırt yüzgeçleri ve
belirgin dikey çizgileriyle tanınan, Hint-Pasifik kökenli otçul deniz
balıklarının oluşturduğu bir tür
zebun : far. * zabun (aciz, zayıf, çaresiz, düşkün, güçten
düşmüş, elden ayaktan kalmış) * yaşlılık, hastalık veya çaresizlik gibi
nedenlerle bedensel ve ruhsal olarak gücünü kaybetmiş, direnme yeteneği
olmayan, başkarına boyun eğmek veya bağımlı kalmak durumunda olan aciz, zayıf
ve düşkün
zebuni : ara. * zabun (aciz, zayıf, çaresiz, düşkün, güçten
düşmüş, elden ayaktan kalmış) + i (isim yapım ve durum eki) * bir canlının ya
da nesnenin fiziksel, ruhsal veya durumsal olarak karşı koyamayacak kadar aciz,
zayıf, çaresiz, düşkün, güçten düşmüş, elden ayaktan kalmış olma durumu
zebur :
ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek,
sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı
örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek) * yazı, yazılı olan, yazılmış olan,
çizilmiş olan, yazılı metin, kitap, mektup, yazılı sayfa; parçalara ayrılmış, taşa kazınmış yazı; Davud
Peygamber'e indirilmiş olan, ilahiler, dualar, öğütler ve Allah'a övgüler
içeren, helal ile haram gibi şeriat hükümlerinden ziyade ahlaki ve manevi
telkinlere dayanan ilahi bir kitap
zebzeb : ara. * zezebe, zebzebe (dalgalanmak, sallanmak, bir o
yana bir bu yana hareket etmek, kararsız kalmak), muzebzeb (kararsız, darmadağın, çalkantılı, bir
o yana bir bu yana meyleden; tutarsız ve istikrarsız durumda olan, müzebzep) * çölde yer alan bir su kuyusunun
adı; uzun gemi; erkek cinsel organı, zebazib, penis
zeca : ara. * zaka, zeka (parlamak, alevlenmek, ışıldamak) *
zihnin nesneleri ve olayları algılama, anlama, kavrama ve bunlar arasında
mantıklı bağlar kurarak yeni durumlara uyum sağlama yeteneği, zeka
zeccac : ara. * cucac, zucac (cam, sırça, şişe), zuccaciye (cam
işleri, camcılık; cam, porselen, seramik, kristal veya plastik gibi
malzemelerden yapılmış, genellikle mutfak ve sofra düzeninde kullanılan her
türlü ev eşyasını ve bu eşyaların satıldığı dükkan) * geleneksel yöntemlerle
ham maddeyi eriterek sırça, şişe ve her türlü cam eşyayı imal eden ya da bu
ürünlerin ticareti ve tamiratıyla uğraşan cam ustası, camcı
zecir : ara. * zacara, zecere (azarlamak,
engellemek, sakındırmak, mani olmak, alıkoymak, vazgeçirmek, birini bağırarak
durdurmak, haykırarak
engellemek; püskürtmek,
defetmek, savmak, kovmak, dışlamak, dairenin veya sınırın dışına sürmek) * bir
kimseyi veya topluluğu belirli bir davranıştan alıkoyma, engelleme, yasaklama
ya da tam tersine güç kullanarak bir işi yapmaya zorlama ve baskı uygulama
zecr : ara. * zacara, zecere (azarlamak,
engellemek, sakındırmak, mani olmak, alıkoymak, vazgeçirmek, birini bağırarak
durdurmak, haykırarak
engellemek; püskürtmek,
defetmek, savmak, kovmak, dışlamak, dairenin veya sınırın dışına sürmek) * bir
kimseyi veya topluluğu belirli bir davranıştan alıkoyma, engelleme, yasaklama
ya da tam tersine güç kullanarak bir işi yapmaya zorlama ve baskı uygulama
zed : far. * zeden (vurmak, çarpmak, dövmek, darbelemek) *
vurma, carpma, dövme, darbeleme; sonuna eklendiği kelimelere "vuran,
uğramış, çarpılmış, etkilenmiş" anlamı katan kelime (afetzede (afete
uğramış), depremzede (depremden etkilenmiş) veya kazazede (kaza geçirmiş) )
zede : far. * zeden (vurmak, çarpmak, dövmek, darbelemek) *
vurma, carpma, dövme, darbeleme; sonuna eklendiği kelimelere "vuran,
uğramış, çarpılmış, etkilenmiş" anlamı katan kelime (afetzede (afete
uğramış), depremzede (depremden etkilenmiş) veya kazazede (kaza geçirmiş) )
zedelemek : far., tür. * zeden (vurmak, çarpmak, dövmek,
darbelemek) (far.) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * bir
şeye tam olarak yok etmeden vurarak, ezerek veya örseleyerek yapısında,
dokusunda ya da işleyişinde hafif hasar, bere veya aşınma meydana getirmek
zeeman efekti : hol., lat. * zeeman (Hollandalı fizikçi Pieter
Zeeman'ın soyadından) (hol.) + effectus (gerçekleştirme, gerçelleme,
sonuç, etki, tesir) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * güçlü bir dış manyetik alanın etkisi altındaki bir
ışık kaynağının yaydığı spektrum çizgilerinin (enerji seviyelerinin yarılması
nedeniyle) birden fazla bileşene ayrılması olayı
zefir : gre. * zephyros (batı rüzgarı; Yunan mitolojisinde Batı
Rüzgarı Tanrısı) * batıdan esen hafif ve tatlı yaz rüzgarı, meltem; hoş kokulu,
rahatlatıcı esinti (edebiyatta)
zehab : ara. * zehebe (ayırmak, ayrılmak, gitmek,
uzaklaşmak, gidermek), mezheb (izlenen yol, gidilen yol) * genellikle fıkıh (İslam hukuku) ve düşünce
tarihinde bir alimin veya ekolün benimsediği, yöneldiği ya da doğru kabul
ederek takip ettiği hukuki ve fikri görüş, kanaat ve yol; bir kişinin kesin bir
bilgiye dayanmaksızın zihninde oluşturduğu sanı, zan, kuşkuya dayalı düşünce
veya bir fikre kapılma durumu
zehadet :
ara. * zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet
etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak
durmak), zahid (dünyevi şeylerden el çeken, maddi ve dünyevi arzulara bağlı kalmayıp,
ibadet ve takva yolunu seçen) * dünyevi zevk ve menfaatlerden yüz çevirip azla
yetinerek nefsi terbiye etmeyi ve tamamen dini ve ahlaki bir hayata yönelmeyi
esas alan, tasavvufi bir olgunlaşma ve zühd (dervişlik) yaşam tarzı
zehap : ara. * zehebe (ayırmak, ayrılmak, gitmek,
uzaklaşmak, gidermek), mezheb (izlenen yol, gidilen yol) * genellikle fıkıh (İslam hukuku) ve düşünce
tarihinde bir alimin veya ekolün benimsediği, yöneldiği ya da doğru kabul
ederek takip ettiği hukuki ve fikri görüş, kanaat ve yol; bir kişinin kesin bir
bilgiye dayanmaksızın zihninde oluşturduğu sanı, zan, kuşkuya dayalı düşünce
veya bir fikre kapılma durumu
zeheb :
ara. * zehebe
(altın olmak, altınla süslemek) * simgesi
Au, atom sayısı 79, atom ağırlığı 196,967 olan, 1064 santigrat derecede
ergiyen, parlak sarı renkli, kolay işlenebilen, paslanmayan, havadan sudan
etkilenmeyen, ağır metal grubunda çok yüksek değerli bir element
zehhab :
ara. * zehebe (ayırmak, ayrılmak, gitmek, uzaklaşmak, gidermek) * ayıran,
ayrılan, giden, uzaklaşan
zehhar : ara. * zahira (taşmak, su kabarmak, yükselmek, çok
gürültülü akmak) * özellikle deniz ve su kütleleri için kullanılan; suyu çok,
dalgalı, coşkun, taşkın ve etrafına bolca nimet ya da feyz veren anlamlarına
gelen edebi bir sıfat
zehir : far. * zahr (toksik madde, zehir) * canlı bir
organizmaya girdiğinde veya temas ettiğinde kimyasal etkileşime girerek
hücresel fonksiyonları bozan, doku hasarına yol açan ve dozuna bağlı olarak
fizyolojik sistemleri felç edip ölüme neden olabilen organik ya da inorganik
her türlü toksik madde
zehk : ara. * zeheka (can çıkmak, ruh bedenden ayrılmak, bir
şey tükenip yok olmak, mahvolmak, yok olmak, helak olmak) * helak olma,
büsbütün mahvolma, ortadan kalkıp yok olma, batıl olma; bir okun hedefi aşıp
gitmesi
zehra : ara. * zahara (görünmek, ortaya
çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya
koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek,
desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma,
aydınlık olma; çiçek açma),
ezher (çok parlak, belirgin, pırıltılı) * parlak, nurlu, pırıltılı, belirgin,
beyaz ve ışık saçan; çiçek, şukufe
zehre : ara. * zahara (görünmek, ortaya
çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya
koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek,
desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma,
aydınlık olma; çiçek açma),
ezher (çok parlak, belirgin, pırıltılı) * parlak, nurlu, pırıltılı, belirgin,
beyaz ve ışık saçan; çiçek, şukufe
zehuk : ara. * zeheka (can çıkmak, ruh bedenden ayrılmak, bir
şey tükenip yok olmak, mahvolmak, yok olmak, helak olmak), zahk (helak olma,
büsbütün mahvolma, ortadan kalkıp yok olma, batıl olma; bir okun hedefi aşıp
gitmesi) * hükmünü yitirip yok olmaya mahkum olan, boş, beyhude ve asılsız,
batıl
zeidae : gre., lat. * zaios (dülger balığı, Zeus faber, Jüpiter'in
balığı (Piscis Jovii) ) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) *
Atlantik, Hint ve Pasifik okyanuslarında yaşayan, yanlardan oldukça basık,
yüksek yapılı gövdelere ve genellikle ağız ile sırt yüzgeçlerinde belirgin
dikensi uzantılara sahip olan ve Türkiye denizlerinde de rastlanan dülger
balığı (Zeus faber) gibi türleri içeren tuzlu su balıkları familyası
zeka : ara. * daka (parlamak, ateş harlı yanmak, keskin
olmak, keskin koku çıkmak) * zihnin soyut düşünme, öğrenme, problem çözme ve
değişen yeni durumlara esnek bir şekilde uyum sağlayabilme yeteneklerinin
bütünü, zihin pırıltısı, anlama, kavrama, çabuk algılama yeteneği, keskin
kavrama yeteneği, akıl yürütme hızı
zekai : ara. * zaka, daka (parlamak, ateş harlı yanmak, keskin
olmak, keskin koku çıkmak) + i (sıfat yapım eki) * zeka ile ilgili, akla ait,
kavrayış yeteneği yüksek ve zeki olan
zekaret : ara. * zeker (erkeklik organı, penis; erkek, eril) + et
(isim yapım eki) * erkeklik, erillik
zekat : ara. * zeka (temizlemek, paklamak,
saflaştırmak, arıtmak, arındırmak, tezkiye etmek; temizlenmek, arınmak,
gelişmek), zeki (temiz, arınmış, gelişmiş) * dini ölçülere göre zengin sayılan bir Müslümanın,
sahip olduğu belirli nitelikteki mallarından (para, altın, ticaret malları,
hayvanlar vb.) her yıl yüzde 2,5 oranında (kırkta bir) ayrılan payı, başta
fakirler olmak üzere Kur'an-ı Kerim'de belirlenen hak sahiplerine ibadet
niyetiyle vermesi
zekavet : ara. * zaka, daka (parlamak, ateş harlı yanmak, keskin
olmak, keskin koku çıkmak) + vet (isim yapım eki) * olayları, durumları veya
soyut kavramları çabuk anlama, keskin bir biçimde kavrama ve zihinsel
kıvraklıkla (zeyreklik) çözümleme yeteneği
zeker : ara. * zeker (erkeklik organı, penis; erkek, eril) *
erkeklik organı, penis; erkek, eril
zekeriya : ibr. * zahar, zakar (hatırlamak, anmak, akla getirmek)
+ havah
(olmak), yahvah (olan, var olan, yaşayan, hayy olan; ilah, tanrı) * Tanrı (Yahveh) hatırladı, Tanrı’nın andığı,
unutmadığı kimse
zeki : ara. * zaka, daka (parlamak, ateş harlı yanmak, keskin
olmak, keskin koku çıkmak) + i (sıfat yapım eki) * çabuk ve doğru kavrama,
öğrenme, sorunları çözme ile durumlara uyum sağlama yeteneği (zeka) gelişmiş
olan, zekası gelişmiş olan, hızlı kavrayan, hızlı akıl yürüten; erkek ismi
zekir : far. * zeh (yay) + giriftan (tutmak, almak, yakalamak,
kavramak), gir (taşıyan, yapan, tutan, alan, işlevi yerine getiren) * okçulukta
yay kirişinin parmakları yaralamasını önlemek ve oku daha güçlü çekebilmek
amacıyla başparmağa takılan, genellikle kemik, fildişi, gümüş ya da boynuzdan
yapılan okçu yüzüğü
zekiye : ara. * zaka, daka (parlamak, ateş harlı yanmak, keskin
olmak, keskin koku çıkmak) + i (sıfat yapım eki) + ye (dişil eki) * üstün
kavrayış ve keskin bir akıl yetisine sahip olan, olayları çabuk kavrayıp doğru
çıkarımlar yapabilen akıllı, ferasetli, zihnen uyanık ve aynı zamanda ahlaki
açıdan temiz, saf ve duru olan kadın, zeki kadın; kadın ismi
zekkum :
ara. * zakama (lokmayı çiğneyip yutmak), zıkkım (çok kötü veya iğrenç yiyecek,
yenmesi hoş olmayan şey; beddua ve öfke bildiren söz olarak “zehir, kahrolası
şey”; mecazen bir kimseye veya şeye duyulan güçlü tiksinti ve hoşnutsuzluğu
belirten söz) * zakkumgiller (Apocynaceae) familyasından, Akdeniz ülkelerinde
yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen, beyaz veya pembe çiçekli, zehirli
ağaççık, Nerium oleander; mecazen cehennem ağacı ve çok acı veya zehirli şey
zekuret : ara. * zeker (erkeklik organı, penis; erkek, eril) + et
(isim yapım eki) * erkeklik, erillik
zel :
ara. * zel (ذ) * Arapça alfabenin yirmi beşinci harfi
zel : ara. * zala (yok etmek, ortadan kaldırmak;
kaydırmak) * çerçöp; biraz
zaman; ayağın kayması, hata ve yanılma
zelaka : ara. * zalaka (kaymak, ayağı kayıp sürçmek) *
konuşmadaki akıcılık, hitabet kolaylığı, dil inceliği, sözün pürüzsüz, akıcı ve
güzel çıkması, fasahat, nutkun çabukluğu; tecvid ilminde dudak veya dil ucundan
kolayca salınarak keskin bir biçimde çıkarılan hafif harf, müzlika
zelal :
far., kür. * zelal (arı, duru, saf, berrak ve temiz su) * arı, duru, saf,
berrak ve temiz su
zelalet :
far., kür., ara. * zelal (arı, duru, saf, berrak ve temiz su) (far., kür.) + et (isim yapım eki) * arılık, duruluk,
saflık, berraklık, temizlik
zelanodontidae :
gre. * selene (ay, yarım ay) + odous (diş), odontos (diş ile ilgili) (gre.) +
idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * azı dişlerinin çiğneme yüzeyleri
bitkileri kolayca öğütebilmek amacıyla hilal (yarım ay) şeklinde sert mine
çıkıntılarına sahip olan otobur memelileri kapsayan taksonomik bir familya
zeleka : ara. * zalaka (kaymak, ayağı kayıp sürçmek) *
konuşmadaki akıcılık, hitabet kolaylığı, dil inceliği, sözün pürüzsüz, akıcı ve
güzel çıkması, fasahat, nutkun çabukluğu; tecvid ilminde dudak veya dil ucundan
kolayca salınarak keskin bir biçimde çıkarılan hafif harf, müzlika
zelel : ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan
çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim
göstermek, bir yola saptırmak) *
bir işin doğrusundan sapma, yanılma, hata yapma, ayağı kayma veya bir şeyin
eksilmesi/kusurlu olması durumu
zeleme : ara. * zeleme (kesmek, inceltmek, düzeltmek,
yontmak) * keçinin boğazının altında sarkan püskül/kıl
zeliha : ara. * zalaha (pürüzsüz, berrak, saf, şeffaf ve kaygan
olmak) * narin, zarif ve güzel kadın; su perisi; lekesiz bir berraklık, zarafet
ve pürüzsüz güzellik;
zelik : ara. * zalaka (kaymak, ayağı kayıp sürçmek) *
kaygan
zelil : ara. * zalla (boyun eğmek, uysallaşmak, alçalmak, itaat
etmek, zayıf ve aciz olmak) * toplum karşısında itibarını kaybetmiş,
aşağılanmış, hor ve hakir görülmüş (kimse), rezil, kepaze, aşağılık
zelka : ara. * zalaka (kaymak, ayağı kayıp sürçmek) *
konuşmadaki akıcılık, hitabet kolaylığı, dil inceliği, sözün pürüzsüz, akıcı ve
güzel çıkması, fasahat, nutkun çabukluğu; tecvid ilminde dudak veya dil ucundan
kolayca salınarak keskin bir biçimde çıkarılan hafif harf, müzlika
zelkova : gür. * dzel (ağaç, odun) + kva (taş, kaya)
*
karaağaçgiller (Ulmaceae)
familyasına ait olan, genellikle Asya ve Güney Avrupa'ya özgü, pürüzsüz kabuklu
ve simetrik dişli yapraklara sahip, peyzaj ile bonsai sanatında sıkça tercih
edilen yaprak döken bir ağaç cinsi
zell : alm. * Zelle (hücre) * hücre; nöroloji ile anatomi
alanlarında belirli hücre tiplerini (örneğin Purkinje-Zell gibi) ya da
mikroskobik doku yapılarını tanımlamak için kullanılan Almanca kökenli bir
terim (örneğin Purkinje-Zell)
zellace :
ara. * zalaka (kaymak, ayağı
kayıp sürçmek) * ayak kayması, sürçme, tökezleme, hata etme, yanlışlık yapma,
yanılma; peygamberlerin veya mükellef kişilerin kasıtları olmaksızın, bir anlık
yanılma, unutma ya da dalgınlık sonucu işledikleri küçük insani hatalar
zellaka : ara. * zalaka (kaymak, ayağı kayıp sürçmek) * sözün
pürüzsüz, akıcı ve güzel çıkması, fasahat; nutkun çabukluğu; tecvid ilminde
dudak veya dil ucundan kolayca salınarak keskin bir biçimde çıkarılan hafif
harf, müzlika
zelm : ara. * zeleme (kesmek, inceltmek, düzeltmek,
yontmak), zeleme (keçinin boğazının altında sarkan püskül/kıl), zelm (ok) *
İslamiyet öncesi Câhiliye dönemi Araplarında fal açmak, geleceği okumak veya
işlerde uğur aramak amacıyla kullanılan, üzerinde "yap",
"yapma" gibi emirler bulunan ya da boş bırakılan, ucu sivri ve tüysüz
kumar/kura oku
zelo : gre. * zelos (kıskançlık, rekabet, ateşli bağlılık, tutku)
(gre.); zèle (gayret, coşku) (fra.) * bir amaca ulaşmak, bir inancı savunmak
veya bir işi başarmak için duyulan aşırı coşkulu, tutkulu ve ödün vermez
bağlılık ya da gayret, çaba, sebat
zelos : gre. * zelos (kıskançlık, heves, ateşli bağlılık, rekabet,
ateşli bağlılık, tutku) * Yunan mitolojisinde kıskançlık, gayret, adanmışlık
ve rekabetin kişileştirilmiş ilahi sembolü olan bir daimon (tanrısal varlık)
zeloso : gre., ita. * zelos (kıskançlık, heves, ateşli bağlılık, rekabet,
ateşli bağlılık, tutku) (gre.) + o (isim yapım eki) (ita.) * müzik
terminolojisinde bir eserin veya bölümün "büyük bir coşku, ateşli bir
şevk, özen ve adanmışlıkla" çalınacağını veya söyleneceğini ifade eden
müzikal bir terim
zelul : ara. * zalla (boyun eğmek, uysallaşmak, alçalmak,
itaat etmek, zayıf ve aciz olmak) * sert başlı veya hırçın olmayan, uysal,
boyun eğen ve kolayca yönetilebilen yumuşak huylu
zelve : gre. * zelp (kısım, bölüm, parça) * çift öküzünün
boyunduruktan çıkmaması için boynunun iki yanından boyunduruğa, aşağıya doğru
geçirilen eğri çubuk
zelzal : ara. * zelzele (sarsılmak,
sallanmak, titreşmek) * yer
kabuğundaki fay hatlarının kırılması sonucu meydana gelen enerji birikiminin dalgalar
halinde yayılarak yeryüzünü sarsması olayı, sarsıntı, zelzele, zilzal, deprem
zelzele : ara. * zelzele (sarsılmak,
sallanmak, titreşmek) * yer
kabuğundaki fay hatlarının kırılması sonucu meydana gelen enerji birikiminin
dalgalar halinde yayılarak yeryüzünü sarsması olayı, sarsıntı, zelzal, zilzal,
deprem
zem : ara. * damma, zemme (yermek, kınamak, ayıplamak,
kötülemek, birinin kusurlarını dile getirmek) * bir kimsenin arkasından yapılan
ve onun onur, şeref veya itibarını zedelemeyi amaçlayan, genellikle yerici,
kötüleyici ve ayıplayıcı söz ya da davranış, yerme, kınama, ayıplama, kötüleme
zemberek :
far. * zanbur (arı) + ak (-cık, küçültme eki) * arıcık; mekanik saatlerde veya çeşitli makinelerde dişli
sistemleri harekete geçirmek amacıyla mekanik potansiyel enerjiyi depolayıp
salıveren, kendi üzerine sarmal biçimde sarılmış çelikten esnek yay düzeneği
veya kapı/dolap gibi sistemleri otomatik kapatmaya yarayan yaylı mekanizma
zembil : far. * zanbil (sepet, taşıma aracı) * genellikle
hasır, saz, hurma lifi veya palmiye yapraklarından örülerek yapılan, el veya
sırtla eşya taşımaya yarayan kulplu ve esnek sepet/torba türü
zemheri :
ara. * zam (kış, soğuk) + harir (uğuldayan, uluyan) * halk takvimine göre 22 Aralık ile 30 Ocak arasına denk
gelen, kışın en şiddetli, soğuk ve fırtınalı geçtiği kırk günlük dönemi,
erbain; yılın
en soğuk dönemi,
özellikle Ocak-Şubat ayları, soğuk, rüzgarlı ve karlı kış günleri
zemime : ara. * damma, zemme (yermek, kınamak, ayıplamak,
kötülemek, birinin kusurlarını dile getirmek) * bir kimsenin ahlaki yapısında
bulunan veya davranışlarına yansıyan, dinen ve aklen yerilmeye, kınanmaya ve
ayıplanmaya müstahak olan her türlü kötü huy, çirkin vasıf ve olumsuz hareket
zemin : far. * zamin (yer, toprak, dünya) * üzerinde yürünen, bir
yapının veya nesnenin oturduğu, tabanı oluşturan döşeme veya toprak yüzeyi ile
nesnelerin arkasında kalan, onları belirginleştiren dip yüzey ya da arka plan
zemm : ara. * damma, zemme (yermek, kınamak, ayıplamak,
kötülemek, birinin kusurlarını dile getirmek) * bir kimsenin arkasından yapılan
ve onun onur, şeref veya itibarını zedelemeyi amaçlayan, genellikle yerici,
kötüleyici ve ayıplayıcı söz ya da davranış, yerme, kınama, ayıplama, kötüleme
zemmam : ara. * damma, zemme (yermek, kınamak, ayıplamak, kötülemek,
birinin kusurlarını dile getirmek) + am (-cı, yapan, eden) *
zemmetmek : ara., tür. * damma, zemme (yermek, kınamak, ayıplamak,
kötülemek, birinin kusurlarını dile getirmek) (ara.) + et (yapmak, eylemek, işlemek) + mek (fiili mastar eki) (tür.) * dedikodusunu yapmak,
çekiştirmek, kınamak, kötülemek, yermek, ayıplamak
zemzem :
ara. * zamma
(çoklamak, artırmak, fazlalaştırmak, katmak, eklemek), zamzam (bol akan kaynak;
coşkulu müzik), zemzem (nağme, hoş ses; geniz ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak;
belirsiz ses, yüksek olamayan ses, titreme, vızıltı) * Mekke'de Kabe’nin yaklaşık 20 metre doğusunda yer
alan, İslam inancına göre Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmail'e mucizevi bir şekilde
ihsan edilmiş olan, Müslümanlarca kutsal sayılan ve bolca akan tarihi su kaynağı
(su kuyusu) ile bu kaynaktan çıkan su
zemzeme : ara. * zemzeme (alçak sesle şarkı söylemek,
mırıldanmak; nağme, kuş cıvıltısı, tatlı ve uyumlu seslerin çıkardığı melodi) *
Türk musikisinde yegâh (re) perdesinde karar kılan, kürdî dörtlüsünün hicaz
beşlisine veya dörtlüsüne eklenmesiyle oluşan, hüzünlü, içli ve lirik bir
karaktere sahip birleşik bir makam
zemzeme-kürdi : ara. * zemzeme (alçak sesle şarkı söylemek,
mırıldanmak; nağme, kuş cıvıltısı, tatlı ve uyumlu seslerin çıkardığı melodi)
+ kurd (kürt) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde ana makam yapısının
(genellikle Saba makamının) ardından, eserin karar kısmında yerinde bir Kürdi
dörtlüsü, beşlisi veya dizisi kullanılarak Dügah (La) perdesinde tam karar
yapılmasıyla meydana gelen birleşik bir makam, saba-zemzeme
zen :
far. * zen (kadın,
hatun, dişi, unsa) * kadın, hatun, dişi, unsa
zen : san. * ziyana (meditasyon, zihinsel odaklanma,
konsantrasyon; birlik hali) * insanın kelimeler ve dogmalar yerine doğrudan
deneyim, derin tefekkür ve meditasyon (zazen) yoluyla kendi öz doğasını
keşfetmesini ve aydınlanmaya (satori) ulaşmasını amaçlayan bir Budist öğreti ve
yaşam felsefesi
zenaididae : fra., lat. * zena (Fransız Napolyon Bonapart'ın yeğeni ve
ünlü bir ornitolog (kuş bilimci) olan Charles Lucien Bonaparte'ın eşi ve kuzeni
Zénaïde Charlotte Julie Bonaparte'ın isminden) (fra.) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) (lat.) * güvercingiller (Columbidae) familyasına ait, özellikle
Amerika kıtasında yaygın olan ve yaslı kumru (Zenaida macroura) gibi türleri
barındıran, zarif yapılı ve genellikle göçmen özellikler gösteren bir kuş cinsi
zenb : ara. * zenb (günah, suç, kabahat) * ilahi emirlere,
yasaklara veya toplumsal vicdana aykırı düşen, akıbeti kötü olan ve kişiyi
manevi sorumluluk altına sokan her türlü suç, günah ve kabahat
zenbak : far. * zanbak (soğanlı bitki, lilium, zambak) *
zambakgiller (Liliaceae) familyasından, genellikle 90-100 santimetre yüksekliğe
ulaşabilen, soğanlı, uzun saplı, iri, hoş kokulu ve çok yıllık görkemli bir süs
bitkisi
zenberek :
far. * zanbur (arı) + ak (-cık, küçültme eki) * arıcık; mekanik saatlerde veya çeşitli makinelerde dişli
sistemleri harekete geçirmek amacıyla mekanik potansiyel enerjiyi depolayıp
salıveren, kendi üzerine sarmal biçimde sarılmış çelikten esnek yay düzeneği
veya kapı/dolap gibi sistemleri otomatik kapatmaya yarayan yaylı mekanizma
zenbil : far. * zanbil (sepet, taşıma aracı) * genellikle
hasır, saz, hurma lifi veya palmiye yapraklarından örülerek yapılan, el veya
sırtla eşya taşımaya yarayan kulplu ve esnek sepet/torba türü
zenburek :
far. * zanbur (arı) + ak (-cık, küçültme eki) * arıcık; mekanik saatlerde veya çeşitli makinelerde dişli
sistemleri harekete geçirmek amacıyla mekanik potansiyel enerjiyi depolayıp
salıveren, kendi üzerine sarmal biçimde sarılmış çelikten esnek yay düzeneği
veya kapı/dolap gibi sistemleri otomatik kapatmaya yarayan yaylı mekanizma
zenc : far. * zang, zanc (pas, koyu renk) + i (isim yapım eki)
* tarihsel ve antropolojik bağlamda genellikle Doğu Afrika kökenli, siyah tenli
insanları ve bu popülasyonun ait olduğu siyahi ırk
zencebil : san., ara. * srngavera (boynuz şekilli) (srnga
(boynuz) + vera (vücut, beden, gövde, ceset) ) (san.); singabir (far.);
zincibil (ara.) * boynuz şeklinde kök; zencefilgillerden,
tropikal iklimlerde, özellikle Hindistan’da ve Malezya’da bahçelerde
yetiştirilen, kalın ve yumuşak köksaplı olan, keskin aromasıyla mutfakta
baharat ve tıpta sindirim düzenleyici, iltihap önleyici ve uyarıcı olarak
kullanılan bitki, Zingiber officinale
zencefil : san., ara. * srngavera (boynuz şekilli) (srnga
(boynuz) + vera (vücut, beden, gövde, ceset) ) (san.); singabir (far.);
zincibil (ara.) * boynuz şeklinde kök; zencefilgillerden,
tropikal iklimlerde, özellikle Hindistan’da ve Malezya’da bahçelerde
yetiştirilen, kalın ve yumuşak köksaplı olan, keskin aromasıyla mutfakta
baharat ve tıpta sindirim düzenleyici, iltihap önleyici ve uyarıcı olarak
kullanılan bitki, Zingiber officinale
zenci :
lat. * zenc (siyah, kara) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.), niger
(siyah, kara) (lat.) * siyah ırktan olan kimse, siyahi
zencir :
far., ara. * zencir, zincir (birbirine geçmiş bir sıra metal halkalardan oluşan
bağ; ard arda gelen şeylerin oluşturduğu dizi) * birbirine geçmiş bir sıra
metal halkalardan oluşan bağ; ard arda gelen şeylerin oluşturduğu dizi (ses
yansımalı onomatopeik kelime)
zencirek :
far. * zencir, zincir (birbirine geçmiş bir sıra metal halkalardan oluşan bağ;
ard arda gelen şeylerin oluşturduğu dizi) + ek (küçültme eki) * levhaların, el
yazması kitapların sayfa kenarlarına yapılan, iç içe geçmiş halkalar şeklindeki
süsleme; el yazması kitap, levha ve murakka'ların bezenmesinde ezilmiş varak
altın ve çeşitli renklerin kullanılmasıyla uygulanan süsleme sanatı
zendeka : far. * zend (Zerdüştlüğün kutsal kitabı Avesta’nın
şerhi/açıklaması) + eka (durum eki), zandik (Zend'e uyan, metni saptıran) *
Allah’ın varlığını, birliğini, dinin temel inanç esaslarını inkar ettiği halde
dışarıdan Müslüman gibi görünen, kutsal metinleri kendi keyfi arzularına göre
batıni (gizli/kural dışı) şekilde yorumlayan ve inançsızlığını etrafa yaymaya
çalışan materyalist, ateist veya sapkın görüşteki kişilerin durumu, zındıklık
zende-rud : far. * zende (yaşayan, canlı, diri, hayatta olan),
zayende (doğuran, üreten, doğurgan) + rud (nehir, ırmak, akarsu; saz, saz teli)
* hayat veren nehir, canlı ırmak; klasik Türk ve Doğu musikisinde, ismini
İran'ın İsfahan şehrinden geçen ünlü bir nehirden alan ve terimsel olarak
Feridun Devellioğlu gibi sözlükçülerin de işaret ettiği üzere, makam yapısının
yanı sıra telli bir çalgı olan "rud" (saz) veya "saz teli"
yan anlamlarıyla da ilişkilendirilen tarihi bir birleşik makam
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder