26 Eylül 2026 Cumartesi

yeşilbağa - zende-rud

yeşilbağa : tür., san. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il (sıfat yapım eki) ) (tür.) + baka, bağa (kurbağa; boynuzumsu veya kireçli örtü, boğumlu kabuk) (san.) * yeşil renkli küçük bir kurbağa türü veya ağaç kurbağası

yeşilbaş : tür. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il (sıfat yapım eki) ) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) * Ördekgiller familyasından, erkeğinin başı parlak zümrüt yeşili renginde olan yaygın bir yaban ördeği türü, Anas platyrhynchos

yeşilhisar : tür. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il (sıfat yapım eki) ) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur, korugan) * Kayseri’nin bir ilçesi

yeşillik : tür. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il (sıfat yapım eki) ) + lik (isim yapım eki) * sebze olarak yenen, yenilebilir yaprakları ve sapları olan bitki türlerinin genel adı

yeşilova : tür. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il (sıfat yapım eki) ) + ova (düz, geniş arazi, yayla, yazı, düzlük) * Burdur iline bağlı olan ve dünyaca ünlü Salda Gölü'ne ev sahipliği yapan bir ilçe

yeşilyurt : tür. * yaşıl, yeşil (yaş bitki rengi) (yaş (taze, genç, nemli, ıslak) + ıl, il (sıfat yapım eki) ) + yurt (yer, ortam; ülke, vatan, memleket) * Malatya ve Tokat illerinin ilçelerinin ismi

yeşim : far. * yaşm (yarı değerli, yeşil ve pembe tonlarındaki sert taş) * açık yeşil ve pembe renk tonlarında bulunan, işlemesi kolay ve değerli bir taş, jade, nefrit ve jadeit minerallerinin ortak adı

yeşua : ibr. * Yehu (Yahve, tanrı, var olan, daim olan) + yeşa (kurtarmak, yardım etmek, kurtuluş) * Tanrı kurtuluştur, Yahve kurtarır; Hz. İsa’nın kişi ismi

yetenek : tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + enek (isim yapım eki) * bir işi anlama, öğrenme veya en iyi şekilde yapabilme potansiyeli, kabiliyet, istidat

yeter : tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + er (geniş zaman fiil eki) * ihtiyacı karşılayacak kadar olan, kafi; kadın ismi

yeterli : tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + er (geniş zaman fiil eki) + li (sıfat yapım eki) * ihtiyacı karşılayacak kadar olan, kafi

yeti : tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + i (isim yapım eki) * bir işi yapabilme veya idrak etme kapasitesi

yetim : ara. * yetama (yalnız olmak, tek başına kalmak) * yalnız kalmış olan, tek başına olan; babası ölmüş çocuk

yetimhane : ara., far. * yetama (yalnız olmak, tek başına kalmak), yetim (yalnız kalmış olan, tek başına olan; babası ölmüş çocuk) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * anne ve babası olmayan ya da aileleri tarafından bakılamayan çocukların barındığı, bakım ve gözetim altında yaşatıldığı sosyal hizmet kurumu

yetinmek : tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + in (dönüşlü fiil eki) * eldeki bir şeyi kafi (yeterli) bulup, ondan faydalanmaya devam etmek, daha fazlasını istememek veya arzu etmemek

yetirmek : tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + ir (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bitirmek, tamamlamak, besleyip büyütmek, idare etmek, getirmek, eriştirmek, sonlandırmak

yetişkin : tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + iş (dönüşlü fiil eki) + kin (sıfat yapım eki) * büyüme ve gelişmesini tamamlamış, üreme yeteneğine ulaşmış, bedensel, ruhsal ve toplumsal olarak olgunluğa erişmiş, yasaların belirlediği yaşı (genellikle 18 yaşını) doldurmuş, kendi kararlarını alıp yasal yükümlülüklerini yerine getirebilen (kişi)

yetişmek : tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + iş (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * zamanında varmak; ulaşmak, büyümek; eğitim almak; yardım etmek

yetke : tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + ke (isim yapım eki) * bir kimsenin yeterliliğini ve başarısını herkese inandırarak çevresindekilere sağladığı güven ve itaat gücü, sulta veya velayet

yetki : tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + ki (isim yapım eki) * bir kişiye veya kuruma yasalara ya da kurallara dayanarak bir işi yapma, karar verme veya emir verme hakkı tanınması; bir görevi belli şartlar altında yürütme ve yönetme gücü, salahiyet, hak, otorite, mezuniyet

yetki devri : tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + ki (isim yapım eki) + devr (döngü, dönme) + i (,yelik eki) * bir yöneticinin veya üst makamın, sahip olduğu karar alma ve iş yürütme yetkilerinin bir kısmını yasal kurallar çerçevesinde alt kademelere veya bir diğer makama aktarması, delegasyon

yetkin : tür. * yet (gücü olmak, kafi olmak, varmak, erişmek, ulaşmak, olgunlaşmak) + kin (sıfat yapım eki) * gerekli olgunluğa erişmiş, olgun, kamil veya mükemmel; bir işi yapabilecek bilgi, beceri, kifayet ve donanıma sahip, olgun, kamil, uzman, donanımlı, ehil

yetmek : tür. * yet (ulaşmak, erişmek, varmak, yetişmek, kafi gelmek; tamamlanmak, sonlanmak, sona ermek, bitmek, nihayete ermek), yeti, yetti (tamamlandı, sonlandı, bitti, ulaştı, erişti, vardı, yetişti, kafi geldi; varış, bitiş, sonlanma, nihayet, tamam, son) * bir ihtiyacı karşılayacak kadar çok olmak, kafi gelmek veya bir iş için yeterli sebep/durum oluşturmak

yetmiş : tür. * yetti (yedi, 7) + miş (on katı anlamı veren ek) * altmış dokuzdan sonra gelen sayının (70) adı ve bu sayıyı gösteren rakam

yeuk : ara. * avaka (menetmek, engellemek, korumak) * koruyucu, engelleyici; Nuh Peygamber dönemindeki kavmin taptığı putlardan birinin adı (Nuh Suresi'nde adı geçen putlar (Vedd, Süva, Yeğus, Yeuk ve Nesr) arasındadır.

yeus : ara. * ye'se (ümitsiz olmak), yeis (ümitsizlik, umutsuzluk) * üzgün, kederli; karamsar, umutsuz, ümitsiz, ümitsizliğe düşmüş, ümidi kesilmiş, karamsar, meyus

yevm : ara. * yevm (gün) * Güneş'in doğuşundan batışına kadar geçen 24 saatlik süre, gün, dönem, çağ, devir, periyod

yevmiye : ara. * yevm (gün) + iye (-lük, isim yapım eki) * bir günlük çalışma karşılığı olarak nakit veya mal (ayni) şeklinde ödenen gündelik ücret; işletmelerin yaptığı tüm mali ve ticari işlemlerin, belgelerine dayanılarak kronolojik (tarih) sırayla kaydedildiği resmi defter

yeygi : tür. * ye (yemek) + gi (isim yapım eki) * hayvanlar için saklanan kışlık yiyecek veya yem

yezdan : far. * yazata (tapınılmaya layık varlık, ilah) * ilah, tanrı, yaratan, yaratıcı; Zerdüştlükte (Mecusilik) iyilik, aydınlık ve hayırları yaratan tanrı Ahura Mazda'nın karşılığı veya diğer adı

yezdani : far., ara. * yazata (tapınılmaya layık varlık, ilah), yezdan (ilah, tanrı, yaratan, yaratıcı; Zerdüştlükte (Mecusilik) iyilik, aydınlık ve hayırları yaratan tanrı Ahura Mazda'nın karşılığı veya diğer adı) (far.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * ilahi, tanrısal; Yezdan'a ait ve müteallik

yezid : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * artıran, çoğalan, çoğaltan, bol veren; Emevi Devleti'nin ikinci halifesi ve Hz. Muhammed'in torunu Hz. Hüseyin ile beraberindeki 72 kişinin şehit edildiği Kerbelâ Olayı'nın (680 yılı) baş sorumlusu kabul edilen kişi; gaddar, acımasız, zalim; hilekar, arkadan iş çeviren, kötülük yapan kişi; inatçı, huysuz, sevilmeyen kimse

yezidi : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış), yezid (artıran, çoğalan, çoğaltan, bol veren; Emevi Devleti'nin ikinci halifesi ve Hz. Muhammed'in torunu Hz. Hüseyin ile beraberindeki 72 kişinin şehit edildiği Kerbelâ Olayı'nın (680 yılı) baş sorumlusu kabul edilen kişi; gaddar, acımasız, zalim; hilekar, arkadan iş çeviren, kötülük yapan kişi; inatçı, huysuz, sevilmeyen kimse) + i (ile ilgili, -a ait) * çoğunlukla Orta Doğu'da (özellikle Kuzey Irak'ta) yaşayan, Kürtçe konuşan ve Yezidilik adı verilen kendine özgü, tek tanrılı bir inanca mensup olan, İslam, Hristiyanlık, Yahudilik ve eski Mezopotamya/İran inançlarından (Zerdüştlük ve Mitraizm gibi) unsurlar taşıyan senkretik (bağdaştırmacı) ve etnodini topluluk

yezit : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * artıran, çoğalan, çoğaltan, bol veren; Emevi Devleti'nin ikinci halifesi ve Hz. Muhammed'in torunu Hz. Hüseyin ile beraberindeki 72 kişinin şehit edildiği Kerbelâ Olayı'nın (680 yılı) baş sorumlusu kabul edilen kişi; gaddar, acımasız, zalim; hilekar, arkadan iş çeviren, kötülük yapan kişi; inatçı, huysuz, sevilmeyen kimse

yığılca : tür. * yığ (biriktirmek, toplamak, istiflemek, üstüste koymak, kümelemek) + ıl (dönüşlü fiil eki) + ca (isim yapım eki) * Düzce’nin bir ilçesi

yığın : tür. * yığ (biriktirmek, bir araya toplamak, toplamak, istiflemek, üstüste koymak, kümelemek) + ın (isim/sıfat yapım eki) * bir araya gelmiş, üst üste toplanmış nesnelerin oluşturduğu küme, kalabalık

yığınak : tür. * yığ (biriktirmek, bir araya toplamak, toplamak, istiflemek, üstüste koymak, kümelemek) + ın (isim/sıfat yapım eki) + ak (isim yapım ve yer eki) * savaş veya askeri bir harekat öncesinde, birliklerin, silahların, mühimmatın, erzakın ve her türlü lojistik malzemenin toplandığı yer

yığmak : tür. * yığ (biriktirmek, bir araya toplamak, toplamak, istiflemek, üstüste koymak, kümelemek) + mak (fiil mastar eki) * biriktirmek, bir araya toplamak, toplamak, istiflemek, üstüste koymak, kümelemek

yıkamak : tür. * yıka (su ile temizlemek) + mak (fiil mastar eki) * su ile temizlemek

yıkıcı : tür. * yık (devirmek, tahrip etmek, harap etmek, ortadan kaldırmak, bozmak, yıkmak) + ıcı (yapan, eden eki) * gittiği, dokunduğu veya uygulandığı yerde bozma, tahrip etme, yok etme veya büyük zarar verme gücü olan

yıkık : tür. * yık (devirmek, tahrip etmek, harap etmek, ortadan kaldırmak, bozmak, yıkmak) + ık (sıfat yapım eki) * yıkılmış olan, harap, viran, perişan, köhne

yıkılış : tür. * yık (devirmek, tahrip etmek, harap etmek, ortadan kaldırmak, bozmak, yıkmak) + ış (isim yapım eki) * herhangi bir yapının sarsıntı, eskime veya darbe sonucu çökmesi; bir yapının, sistemin, devletin veya düzenin çökmesi, devrilmesi veya tamamen ortadan kalkması; ruhsal olarak çökme, gücünü veya direncini kaybetme

yıkım : tür. * yık (devirmek, tahrip etmek, harap etmek, ortadan kaldırmak, bozmak, yıkmak) + ım (isim yapım eki) * parçalanma, çökertme, yok etme, tahribat, çökme

yıkıntı : tür. * yık (devirmek, tahrip etmek, harap etmek, ortadan kaldırmak, bozmak, yıkmak) + ıntı (isim yapım eki) * bir yapı veya binanın yıkılmasıyla geriye kalan taş, toprak, tuğla ve beton parçalarının oluşturduğu yığın

yıkmak : tür. * yık (devirmek, tahrip etmek, ortadan kaldırmak, bozmak, yıkmak) + mak (sıfat yapım eki) * devirmek, tahrip etmek, ortadan kaldırmak, bozmak, yıkmak

yıl : tür. * yıl (Dünya’nın Güneş etrafındaki bir tam turu olan 365 günlük (12 aylık) zaman dilimi, sene) * 365 günlük zaman dilimi, sene

yıl dönümü : tür. * yıl (Dünya’nın Güneş etrafındaki bir tam turu olan 365 günlük (12 aylık) zaman dilimi, sene) + dönüm (başka bir aşamaya geçme, kendi üzerine katlanma veya bir döngüyü tamamlama noktası, döngü) (dön (etrafında dolaşmak, geriye gitmek) + üm (isim yapım eki) ) * bir olayın üzerinden tam bir yıl veya yıllar geçtikten sonra, o olayın gerçekleştiği güne denk gelen tarih, seneidevriye

yılan : çin., tür. * lung (ejderha, yılan) (çin.) + an (sıfat yapım eki) (tür.) * sürüngenler (reptilia) sınıfının pullu kanatlılar takımına ait, ayaksız, uzun ve silindirik vücutlu, zehirli veya zehirsiz olan etçil canlı

yılanbalığı : çin., tür. * yılan (sürüngenler (reptilia) sınıfının pullu kanatlılar takımına ait, ayaksız, uzun ve silindirik vücutlu, zehirli veya zehirsiz olan etçil canlı) (lung (ejderha, yılan) (çin.) + an (sıfat yapım eki) (tür.) ) + balık (suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki) * Anguillidae (yılanbalığıgiller) familyasından, yılana benzeyen, kaygan ve pullu olmayan derili, ince uzun vücutlu bir balık türü

yılandili : çin., tür. * yılan (sürüngenler (reptilia) sınıfının pullu kanatlılar takımına ait, ayaksız, uzun ve silindirik vücutlu, zehirli veya zehirsiz olan etçil canlı) (lung (ejderha, yılan) (çin.) + an (sıfat yapım eki) (tür.) ) + dil (ağızda bulunan konuşma ve tat alma organı) + i (iyelik eki) (tür.) * genellikle nemli çayırlarda yetişen, küçük ve tek yapraklı küçük eğrelti otu, ophioglossum

yılankavi : çin., tür., ara. * yılan (sürüngenler (reptilia) sınıfının pullu kanatlılar takımına ait, ayaksız, uzun ve silindirik vücutlu, zehirli veya zehirsiz olan etçil canlı) (lung (ejderha, yılan) (çin.) + an (sıfat yapım eki) (tür.) ) + kavi (kuvvetli, güçlü, kudretli) (ara.) * dolambaçlı, kıvrımlı, dolanarak giden, yılanın hareketine veya kıvrımlarına benzer şekilde eğri büğrü olan (yol, sokak, hat)

yılanyastığı : çin., tür. * yılan (sürüngenler (reptilia) sınıfının pullu kanatlılar takımına ait, ayaksız, uzun ve silindirik vücutlu, zehirli veya zehirsiz olan etçil canlı) (lung (ejderha, yılan) (çin.) + an (sıfat yapım eki) (tür.) ) + yastık (yassılaştırılmış şey, bir çeşit sikke; yatarken başı desteklemek veya otururken rahat etmek için kullanılan, içi pamuk, yün, elyaf veya tüy gibi yumuşak maddelerle doldurulan bir ev eşyası, minder) + ı (iyelik eki) * yılanyastığıgiller (Araceae) familyasından, büyük ve koyu renkli yapraklara sahip, kötü koku yayan, Dracunculus vulgaris veya Arum türleri bilinen yumrulu bir bitki

yılanyastığıgiller : çin., tür. * yılan (sürüngenler (reptilia) sınıfının pullu kanatlılar takımına ait, ayaksız, uzun ve silindirik vücutlu, zehirli veya zehirsiz olan etçil canlı) (lung (ejderha, yılan) (çin.) + an (sıfat yapım eki) (tür.) ) + yastık (yassılaştırılmış şey, bir çeşit sikke; yatarken başı desteklemek veya otururken rahat etmek için kullanılan, içi pamuk, yün, elyaf veya tüy gibi yumuşak maddelerle doldurulan bir ev eşyası, minder) + ı (iyelik eki) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) * tropikal ve subtropikal bölgelerde yaşa, "spadiks" adı verilen etli bir koçan üzerinde toplanmış minik çiçekler ve bu koçanı saran "spata" isimli büyük bir yaprak benzeri örtüden oluşan, devetabanı, yılanyastığı, fil kulağı, barış çiçeği (Spathiphyllum), antoryum, fil kulağı ve difenbahya gibi türleri içeren, iç mekan süs bitkisi olarak kullanılan geniş bir çiçekli bitki familyası, araceae

yılbaşı : tür. * yıl (Dünya’nın Güneş etrafındaki bir tam turu olan 365 günlük (12 aylık) zaman dilimi, sene) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) * Miladi takvime göre 31 Aralık'ı 1 Ocak'a bağlayan gece ve yeni yılın ilk günü

yıldırak : tür. * yaldra, yıldra (parıldamak, ışımak, ışık saçmak) + ak (isim yapım ve araç eki) * parıldayan, parıldayıcı, halk ağzında şimşek ve gök biliminde Süheyl yıldızı, canopus

yıldıray : tür. * yaldra, yıldra (parıldamak, ışımak, ışık saçmak) + ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi, Ay) * ışık saçan ay, parlayan yıldız, aydınlık ay; erkek ismi

yıldırım : tür. * yaldra, yıldra (parıldamak, ışımak, ışık saçmak) + ım (isim yapım eki) * gök gürültüsü ve şimşek eşliğinde bulut ile yeryüzü arasında gerçekleşen ani ve yüksek gerilimli elektrik boşalması (deşarjı); erkek ismi

yıldırımsavar : tür. * yıldırım (gök gürültüsü ve şimşek eşliğinde bulut ile yeryüzü arasında gerçekleşen ani ve yüksek gerilimli elektrik boşalması (deşarjı) ) (yaldra, yıldra (parıldamak, ışımak, ışık saçmak) + ım (isim yapım eki) ) + savar (kovucu, defedici, uzaklaştırıcı) (sav (kovmak, defetmek, uzaklaştırmak, geri püskürtmek, atmak, fırlatmak, mücadele etmek, korumak) + ar (geniş zaman ve yapan, eden eki) ) * binaları ve yapıları yıldırımın yıkıcı etkilerinden korumak için tasarlanan ve binaların tepe noktalarına yerleştirilen ince uzun çubuk şeklindeki metal iletken güvenlik sistemi, paratoner

yıldırmak : tür. * yıl (korkuya kapılmak, çekinmek, ürkmek, vazgeçmek) + dır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birinin cesaretini kırmak, gözünü korkutmak, birini sindirmek, bir şeyden vazgeçirmek, caydırmak, bıkmasına veya çekinmesine yol açmak

yıldız : tür. * yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) * ışıldayan, parıldayan, parlayan, ışıyan, ışık saçan, aydınlatan, yanan; kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star

yıldız falı : tür., ara. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) (tür.) + fal (iyiye yorulan alamet, uğur, baht, talih, kehanet, kısmetine düşen, kaderine düşen, bahtına düşen) (ara.) * gökyüzündeki yıldızların ve gezegenlerin konumlarına bakılarak kişinin karakterini, geleceğini veya yaşam evrelerini yorumlama iddiası taşıyan eski bir astroloji yöntemi, yıldızname

yıldız han : tür. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * yıldızların hakanı veya yıldızların efendisi; Türk ve Altay mitolojisinde, Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuz Kağan’ın göksel (ilk) eşinden doğan üçüncü oğlu olan, gökyüzü, kozmos ve yıldızlarla ilişkilendirilen ve Yıldız Kağanı olarak bilinen mitolojik figür; erkek ismi

yıldız kayması : tür. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) + kay (yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + ma (isim yapım eki) + sı (iyelik eki) * uzaydan gelen meteoritlerin (göktaşlarının) Dünya atmosferine girerken hızla yanması ve parlak bir ışık çizgisi oluşturması fenomeni

yıldız kümesi : tür. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) + küme (grup, kitle, yığın) + si (iyelik eki) * aynı gaz ve toz bulutunun içinde ortak bir kökenle doğan ve kütle çekimiyle birbirine bağlı büyük yıldız topluluğu

yıldızbilim : tür. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) + bilim (bilme, ilim, tanıma) * evrendeki yıldızları, gezegenleri, galaksileri ve tüm gök cisimlerini fiziki ve matematiksel olarak inceleyen pozitif bilim dalı, astronomi

yıldızbilimci : tür. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) + bilim (bilme, ilim, tanıma) + ci (yapan, eden eki) * yıldızları, gezegenleri, galaksileri ve evrendeki diğer gök cisimlerini fiziki ve bilimsel yöntemlerle inceleyen uzay bilimci, gök bilimci, astronom

yıldızeli : tür. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) + el (kolun uç kısmında, bilekten sonra bulunan, tutma ve kavrama işlevi gören organ) + i (iyelik eki) * Sivas iline bağlı bir ilçe

yıldızname : tür., far. * yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) (tür.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * gökyüzündeki yıldızların ve gezegenlerin konumlarına bakılarak kişinin karakterini, geleceğini veya yaşam evrelerini yorumlama iddiası taşıyan eski bir astroloji yöntemi, yıldız falı

yılışık : tür. * yıl (cıvımak, gevşemek, laçkalaşmak, sırnaşmak) + ış (dönüşlü fiil eki) + ık (sıfat yapım eki) * yapmacık ve yersiz gülüşlerle, cıvık hareketlerle başkalarına hoş görünmeye çalışan, doğal olmayan, yapışkan ve aşırı bir yakınlık kurma çabası içinde olan, itici bulunan kimse

yılışmak : tür. * yıl (cıvımak, gevşemek, laçkalaşmak, sırnaşmak) + ış (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yapmacık ve cıvık davranışlarla, genellikle hoş görünmeye veya kendini sevdirmeye çalışmak, aşırı samimi tavırlar sergilemek

yılkı : tür. * ılkı (sürü) * at ve eşek gibi tek tırnaklı evcil hayvanların kışın doğaya salınan veya başıboş bırakılan sürüsü, hayvan sürüsü

yıllık : tür. * yıl (Dünya’nın Güneş etrafındaki bir tam turu olan 365 günlük (12 aylık) zaman dilimi, sene) + lık (isim/sıfat yapım eki) * bir yıl süreli olan, yılda bir kez tekrarlanan; bir yılın olaylarını, anılarını toplayan belge; okul ve kurumlarda bir öğretim yılı veya çalışma dönemi boyunca yaşananları, anıları ve başarıları özetlemek amacıyla hazırlanan özel anı kitabı

yılmak : tür. * yıl (korkuya kapılmak, çekinmek, ürkmek, vazgeçmek) + mak (fiil mastar eki) * bir işten gözü korkup vazgeçmek, bıkmak, usanmak, caymak

yılmaz : tür. * yıl (korkuya kapılmak, çekinmek, ürkmek, vazgeçmek) + maz (olumsuz fiil eki) * zorluklar karşısında pes etmeyen, korkmayan, bıkmayan ve mücadelesine devam eden, yılmayan; erkek ismi

yıpranmak : tür. * opra (eskimek, giysi eskimek, aşınmak) + n (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * çok kullanılmaktan veya zorlu etkenlerden dolayı eski gücünü, niteliğini veya sağlığını kaybetmek, aşınmak

yır : tür. * yır (türkü, ezgi, name, şiir) * müzik eşliğinde söylenen halk şarkısı; dize ve kafiyelerden oluşan edebi metin, şiir; türkü, ezgi, nağme, şiir

yırtıcı : tür. * yırt (bölmek, kesmek, parçalamak, ayırmak) + ıcı (yapan, eden eki) * beslenmek için başka hayvanları avlayıp parçalayarak yiyen canlı; sert, haşin, saldırgan ve acımasız kimse

yırtınmak : tür. * yırt (bölmek, kesmek, parçalamak, ayırmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * parçalanırcasına bağırmak; bir konuda kendini aşırı yoracak kadar çok uğraşmak, çok didinmek, çabalamak

yırtmaç : tür. * yırt (bölmek, kesmek, parçalamak, ayırmak) + maç (isim yapım ve araç eki) * hareket kolaylığı ve rahat yürümeyi sağlamak veya estetik, şık, zarif ve seksi bir görünüm kazandırmak amacıyla etek, elbise, ceket veya pantolon paçası gibi giysilerde bırakılan dikey açıklık

yırtmak : tür. * yırt (bölmek, kesmek, parçalamak, ayırmak) + mak (fiil mastar eki) * bölmek, kesmek, parçalamak, ayırmak

yidiş : alm., ibr. * jüdisch (Yahudi) (alm.); yiddiş (ibr.) * Avrupa'da yaşamış Aşkenaz Yahudilerinin konuştuğu, kökeni Cermen dillerine dayanan, İbranice ve Almancanın karışımından oluşmuş dil, Yidce, Yahudi Almancası

yiğit : tür. * yeğ (daha iyi, en iyi, üstün, hayırlı) + it (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * daha iyi olan, üstün olan; güçlü, kuvvetli, yürekli, kahraman, alp; genç erkek, delikanlı

yilbik : tür. * yelpi (sarsılmak, cin çarpmak, doğaüstü bir etkiyle sarsılmak) + ik (isim yapım eki) * beyin içinde bulunan sinir hücrelerinin olağan dışı bir elektrokimyasal boşalma yapması sonucu ortaya çıkan ve kasılma, istemsiz hareketler, bilinç kaybı gibi nöbetlerle karakterize beyin hastalığı, sara, epilepsi

yin yang : çin. * yin (aydınlık) + yang (karanlık) * birlikte bütünü tamamlayan ve düaliteyi temsil eden, 6 ve 9 benzeri şekillerden oluşan ikili sembol

yine : tür. * yine (gene, tekrar, yeniden) * gene, yeniden, tekrar, bir daha

yirik : tür. * yir (kesmek, bölmek, ayırmak, yarmak) + ik (isim/sıfat eki) * yarık, yırtık

yirmi : tür. * yigirmi, yigirme (yeğ, yiğ (iyi, daha iyi, hayırlı, üstün; artırmak, üstün gelmek, yüceltmek) + irme (isim yapım eki) ) * on dokuzdan sonra gelen, 20 sayısını belirten sayı, iki tane onluğun toplamı veya iki ile onun çarpımı (10+10, 10x2)

yitirmek : tür. * yit (kaybolmak, yok olmak, ortadan kalkmak, görünmez olmak) + ir (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * sahip olunan bir şeyi, değeri, özelliği veya bir canlıyı elden çıkarmak, kaybetmek

yitmek : tür. * yit (kaybolmak, yok olmak, ortadan kalkmak, görünmez olmak) + mek (fiil mastar eki) * kaybolmak, yok olmak, ortadan kalkmak, görünmez olmak

yiv : tür. * yi (dikiş, ek yeri) * bir yüzey üzerinde çizgi biçiminde oluşan veya açılan uzun, dar girinti, sarmal oyuk, vida ve dişli çarklarda iki diş arasında kalan çukur bölüm, sütun ve benzeri yüzeylerdeki uzunlamasına oyuk, ek çizgisi, saçta ayırma yeri; ateşli silahların namlu iç yüzeyine açılan sarmal ve spiral oyukları

yiyecek : tür. * ye (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koymak, ağız yoluyla besin almak, yemek) + ecek (gelecek zaman ve isim yapım eki) * yenmeye elverişli olan, tüketilebilen her türlü madde, gıda veya besin

yiyici : tür. * ye (karnını doyurmak, ağzına yiyecek koymak, ağız yoluyla besin almak, yemek) + yici (yapan, eden eki) * yiyen, çok yiyen, obur kimse; rüşvet alan, çıkar karşılığı iş yapan kimse          

yo : tür. * yok (bulunmayan, mevcut olmayan, var olmayan) * hayır, istemem, asla, yok

yobaz : tür., far. * yabız, yavuz (kötü, katı, sert, iri, kaba saba, kuvvetli adam, köylü, cahil, kaba sofu) * din konusunda başkalarına baskı yapmaya yönelen, dinsel bağnazlığı aşırılığa vardıran kimse, ekstrem fanatik

yodel : alm. * jodeln (jo (sevinç nidası kelimesi) + deln (yapmak, etmek, eylemek) ) * “jo” sesini söylemek; İsviçre, Tirol bölgesi ve Avusturya gibi Alplerin bulunduğu dağlık bölgelerde doğmuş olan, normal göğüs sesi ile yüksek kafa sesi (falsetto) arasında hızlı ve ani geçişler yapılarak uygulanan, kelimesiz hecelerden oluşan kendine özgü bir şarkı söyleme tekniği

yoga : san. * yoga (birleşme, bir araya gelme, bağlanma, bütünleşme, birlik, kavuşma) (yuj (kontrol etmek, boyunduruk altına almak, bağlamak, birleştirmek, kavuşturmak) + ga (isim yapım eki) ) * beden, zihin ve nefes üzerinde denetim sağlayarak fiziksel ve zihinsel bütünlüğe ulaşmayı amaçlayan, çeşitli duruş, nefes ve meditasyon uygulamalarını içeren Hint kökenli öğreti ve uygulama sistemi

yogi : san. * yoga (birleşme, bir araya gelme, bağlanma, bütünleşme, birlik, kavuşma) (yuj (kontrol etmek, boyunduruk altına almak, bağlamak, birleştirmek, kavuşturmak) + ga (isim yapım eki) ) + in (yapan, eden eki) * yoga öğretilerini uygulayan, özellikle Hint dini ve felsefi geleneklerinde ruhsal disiplin ve meditasyonla uğraşan kişi

yoğ : tür. * yoğ, yok (yok olmak, varlığı ortadan kalkmak, bitmek; ağlamak, yas tutmak) * Eski Türklerde ölen bir kişinin ardından düzenlenen cenaze töreni, yas ritüeli ve bu törende verilen yemek, cenaze töreni

yoğalmak : tür. * yoğ, yok (yok olmak, varlığı ortadan kalkmak, bitmek; ağlamak, yas tutmak) + al (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * varlığı ortadan kalkmak, yok olmak

yoğun : tür. * yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam vermek, katılaşmak, pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak, fazlalaşmak, kalınlaşmak) + un (sıfat yapım eki) * miktarı, derecesi veya etkisi fazla olan, etkili; birim hacim ya da alanda çok miktarda bulunan, hacmine oranla ağırlığı çok olan, kesif, koyu; sık ve kalabalık, güçlü ve belirgin; düşünce, duygu veya çalışma bakımından güçlü ve sürekli olan, konsantre; dolu, sıkı, sıkışık, çok fazla

yoğun bakım : tür. * yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam vermek, katılaşmak, pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak, fazlalaşmak, kalınlaşmak) + un (sıfat yapım eki) + bakım (bakma işi; bir şeyin iyi durumda tutulması, gözetilmesi, ilgilenilmesi; onarma ve düzenleme işi) (bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya gözleri çevirmek) + ım (isim yapım eki) ) * hayati tehlikesi bulunan veya organ fonksiyonları ciddi şekilde bozulmuş kritik hastaların, 24 saat kesintisiz izlendiği, normal servislerdeki bakımdan farklı olarak hemşire başına düşen hasta sayısının çok daha az olduğu, hastaların ileri teknoloji ürünü cihazlarla tedavi edildiği özel bir tıbbi birim

yoğunlaç : tür. * yoğun (sıkı, kesif, kalın) (yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam vermek, katılaşmak, pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak, fazlalaşmak, kalınlaşmak) + un (sıfat yapım eki) ) + laç (araç eki) * elektrik enerjisini, elektrik yükünü (elektronları) potansiyel enerji olarak bünyesinde geçici olarak depolayan ve gerekince devreye veren pasif devre elemanı, kondansatör

yoğunluk : tür. * yoğun (sıkı, kesif, kalın) (yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam vermek, katılaşmak, pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak, fazlalaşmak, kalınlaşmak) + un (sıfat yapım eki) ) + luk (isim yapım eki) * bir maddenin birim hacim başına düşen kütle miktarı, özkütle (d=m/v)

yoğunluk ölçer : tür. * yoğun (sıkı, kesif, kalın) (yoğ (sıklaşmak, kabalaşmak, artmak, fazlalaşmak, kalınlaşmak) + un (sıfat yapım eki) ) + luk (isim yapım eki) + ölç (sayısal değerini tespit etmek, ölçmek) + er (yapan, eden eki) * sıvı veya gaz gibi bir maddenin birim hacimdeki kütlesini (yoğunluğunu/özkütlesini) hassas bir şekilde ölçmek için kullanılan cihaz, areometre (veya sıvı yoğunluğu için kullanılan yaygın ismiyle hidrometre, dansimetre)

yoğurmak : tür. * yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam vermek, katılaşmak, pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak, fazlalaşmak, kalınlaşmak) + ur (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * un, su ve benzeri maddeleri ellerle bastırıp karıştırarak hamur haline getirmek, bir maddeyi bastırıp ezerek ve karıştırarak biçimlendirmek; bir şeyi yoğun biçimde işleyip şekillendirmek

yoğurt : tür. * yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam vermek, katılaşmak, pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak, fazlalaşmak, kalınlaşmak) + ur (etken fiil eki) + t (isim yapım eki) * sütün mayalanmasıyla elde edilen, kıvamlı ve ekşimsi bir besin; bu besinin yapıldığı mayalanmış süt ürünü

yoğuşmak : tür. * yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam vermek, katılaşmak, pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak, fazlalaşmak, kalınlaşmak) + uş (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * gaz veya buhar hâlindeki bir maddenin sıcaklığının ya da basıncının değişmesi sonucunda sıvı veya katı hale geçmesi; bir ortamda madde miktarının veya taneciklerin yoğunlaşarak daha sıkı bir hal alması

yohimbin : ban., lat. * johimbe, yohimbe (Batı ve Orta Afrika'ya özgü Pausinystalia yohimbe ağacı) (ban.) + ine (kimyasal madde eki) (lat.) * Batı Afrika'da yetişen Pausinystalia yohimbe ağacının kabuğundan elde edilen, afrodizyak etkisi, erektil disfonksiyon (sertleşme sorunu) tedavisi ve yağ yakımını hızlandırmak amacıyla kullanılan, sinir sistemini uyarıcı (stimülan) bir bitkisel alkaloid (C21H26N2O3)

yok : tür. * yoğ, yok (yok olmak, varlığı ortadan kalkmak, bitmek; ağlamak, yas tutmak) * var olmayan, mevcut olmayan, ortada görünmeyen

yoklamak : tür. * yoğ, yok (yok olmak, varlığı ortadan kalkmak, bitmek; ağlamak, yas tutmak) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * var mı yok mu incelemek, varlığını kontrol etmek, dokunarak incelemek, kontrol etmek veya bir kişinin niyetini anlamaya çalışmak

yoksa : tür. * yoğ, yok (yok olmak, varlığı ortadan kalkmak, bitmek; ağlamak, yas tutmak) + sa (ise, koşul eki) * aksi takdirde, yok eğer, veya, eğer olmazsa

yoksul : tür. * yoğ, yok (yok olmak, varlığı ortadan kalkmak, bitmek; ağlamak, yas tutmak) + sul (sıfat yapım eki) * geçimini sağlamakta çok büyük sıkıntı çeken, parası, malı veya mülkü bulunmayan, fakir (kimse, toplum veya ülke)

yoksun : tür. * yoğ, yok (yok olmak, varlığı ortadan kalkmak, bitmek; ağlamak, yas tutmak) + sun (sıfat yapım eki) * bir haktan, imkandan faydalanamayan, belli bir şeyden kendisinde olmayan veya o şeyin yokluğunu çeken, mahrum

yokuş : tür. * yok (yüksek yer ) + uş (isim yapım eki) * yukarıya doğru yükselen, dik yol veya zemin, düz bir yerden yukarıya doğru çıkan eğimli yol, bayır

yol : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme, ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) * karada, havada veya suda bir yerden başka bir yere gitmek için kullanılan, insanların, hayvanların veya taşıtların üzerinden geçtiği açık alan ya da ulaşım şeridi; metod, yöntem, usül, vasıta, araç

yolcu : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme, ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + cu (ile ilgili, -a ait, yapan, eden eki) * bir yerden başka bir yere gitmek üzere yola çıkmış, seyahat eden veya etmeye hazırlanan kimse, seyyah

yolculuk : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme, ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + cu (ile ilgili, -a ait, yapan, eden eki) + luk (isim yapım eki) * bir yerden başka bir yere araçla veya yürüyerek gitme

yoldaş : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme, ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + daş (eş, denk, benzer, aynı eki) * aynı yolda yürüyen, aynı amaç veya düşünceyi paylaşan, aralarında birlik ve dayanışma bağı bulunan kimselerden her biri

yolk : ing. * geolu (sarı), geolca (küçük sarı şey) * kuş, sürüngen veya balık yumurtalarının merkezinde yer alan sarı renkli besleyici kısım, yumurta sarısı

yolk bezi : ing., tür. * geolu (sarı), geolca (küçük sarı şey) (ing.) + kese (torba, küçük torba, küçük para çantası, çıkın) + si (iyelik eki) (tür.) * anne karnındaki embriyonun plasenta tamamen gelişmeden önce beslenmesini, kan hücrelerinin üretimini ve metabolik alışverişini sağlayan, gebeliğin erken dönemlerinde ultrason muayenesinde yuvarlak bir halka şeklinde görülen ve gebeliğin sağlıklı ilerlediğinin belirtisi olan geçici bir kese

yollamak : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme, ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir yerden başka bir yere göndermek, iletmek, sevketmek

yollu : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme, ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + lu (sıfat yapım eki) * yolu olan, herhangi bir nitelikte yolu bulunan; kolay elde edilen, ayartılabilir, hafifmeşrep (kadın)

yolluk : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme, ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + luk (isim yapım eki) * yolculuk sırasında gereksinim duyulacak şeylerin bütünü (özellikle yiyecek); yolculuk masraflarını karşılamak üzere verilen para (harcırah); evlerde koridor veya antre gibi uzun, dar alanlara serilen şerit biçimindeki dar halı

yolmak : tür. * yul (koparmak, çekip ayırmak, sökmek, ayırmak) + mak (fiil mastar eki) * bitki, tüy veya kıl gibi şeyleri çekerek yerinden çıkarmak ve koparmak

yolsuzluk : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme, ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + suz (yokluk, eksilik, zıtlık, olumsuzluk eki) + luk (isim yapım eki) * usüle aykırı davranış ve uygulamalar vasıtasıyla haksız kazanç, çıkar veya avantaj sağlama

yom : ibr. * yom (gün) (ibr.); yevm (gün) (ara.) * Güneş'in doğuşundan batışına kadar geçen 24 saatlik süre, gün, dönem, çağ, devir, periyod

yom kipur : ibr. * yom (gün) + kipur (örtme) * kefaret günü, günahların örtüldüğü gün; Yahudi takviminde günahların bağışlanması ve ruhsal arınma amacıyla kutlanan yılın en kutsal günü, oruç ve tövbe günü (yevm (gün) + el (ön ek, artikel) + kefr (örtme) (ara.) )

yoma : gre. * lygoma (bağ, bağlama ipi, halat) * denizcilikte gemileri bağlamak ve sabit manevralar yapmak için kullanılan üç veya dört kollu, oldukça kalın ve dayanıklı halat; balıkçılıkta kullanılan, birçok ipin örülmesiyle oluşturulan sağlam halat

yomra : kum. * komera, gomera, yomura (Kumanlarda oymak beyi adı) * Türkiye'nin Trabzon iline bağlı bir ilçe

yonca : tür. * yorunçga (besin değeri yüksek, yeşil veya kuru ot) * baklagiller (fabaceae) familyasından, genellikle üç yapraklı ve hayvan yemi olarak kullanılan, halk arasında ise şans ve mutluluk simgesi olarak bilinen otsu bir bitki, üçgül

yonga : tür. * yon (yontmak, traş etmek) + ga (isim yapım eki) * yontulan, rendelenen veya kesilen bir maddeden (özellikle ahşap) çıkan küçük, ince parça veya talaş; elektronik devrelerin üzerinde bulunduğu yarı iletken malzeme, çip; odun parçası

yongar : far. * yongar (bağırsaktan yapılan tel veya ip) * üç telli olan geleneksel bir bağlama türü

yoni : san. * yoni (rahim, üterüs, vajina; yaşam kaynağı) * rahim, vulva, vajina, üterüs, dişi üreme organları; köken, kaynak, yaşam kaynağı

yonmak : tür. * yon (yontmak, traş etmek) + mak (fiil mastar eki) * keser, rende, bıçak veya keski gibi keskin bir aletle tahta, odun veya taş gibi malzemeleri yontarak düzeltmek, inceltmek veya biçimlendirmek

yontma taş devri : tür. * yon (yontmak, traş etmek) + t (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) + taş (sert mineral, kaya) + devr (döngü, dönem, çağ, periyod, epok) + i (iyelik eki) * insanların taşları yontarak ilk kesici, delici ve avcı aletleri ürettiği, avcılık ve toplayıcılıkla uğraştığı ve mağaralarda barındığı, Paleolitik Çağ (Eski Taş Çağı) veya bazen geçiş evresi olan Mezolitik dönemi kapsayan antik çağ

yontmak : tür. * yon (yontmak, traş etmek) + t (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeye, keskin bir aletle dış kısımlarından parça kopararak istenilen biçimi vermek, tıraşlamak veya düzeltmek

yontu : tür. * yon (yontmak, traş etmek) + tu (isim yapım eki) * yontularak yapılmış şey; taş, ahşap, mermer veya kil gibi sert maddelerin yontulması veya oyulmasıyla yapılan heykel

yordam : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek), yol (yürüyüş, yürüme, ilerleme hattı, gidiş güzergahı, patika, iz) + am (ile ilgili olma) * yöntem, usul, yol, metod, tarz; beceri, yatkınlık, alışkanlık, yeti, meleke, elverişlilik; çabukluk, çeviklik; çalım

yorga : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) * biniciyi sarsmayan, rahvan benzeri akıcı ve ritmik at yürüyüşü veya bu şekilde yürüyen at

yorgan : tür. * yoğurkan (yoğ (sıkmak, bastırmak, karıştırmak, kıvam vermek, katılaşmak, pıhtılaşmak, koyulaşmak¸ sıklaşmak, kabalaşmak, artmak, fazlalaşmak, kalınlaşmak) + ur (etken fiil eki) + kan (isim/sıfat yapım eki) ) * yatakta örtünmek amacıyla kullanılan, iki kat kumaşın arasına yün, pamuk veya kuş tüyü gibi dolgu malzemeleri konularak dikilen kalın örtü

yorgun : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + gun (sıfat yapım eki) * aşırı fiziksel veya zihinsel çalışma nedeniyle beden veya zihin gücü azalmış, bitkin durumdaki kimse

yorkshire : lat., ing. * eburacum, york (porsuk ağaçlarının yeri) (lat.) + scir, shire (bakım, resmi görev, ilçe, yönetilen bölge, eyalet) (ing.) * Kuzey İngiltere'nin tarihi bir ilçesi; ana vatanı ve kökeni İngiltere olan, 1850'li yıllarda İngiltere'de melezlenmeye başlanan ve daha sonra üretimine devam edilmiş olan bir kanarya türü

yormak : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + mak (fiil mastar eki) * bir kişiyi bedensel veya zihinsel olarak bitkin ve gücü azalmış duruma getirmek, yorulmuş kılmak, güç duruma sokmak; bir olaydan belli bir anlam çıkarmak, bir olayı yorumlamak

yortu : gre. * yiorti (bayram, kutlama) * bayram, kutlama, şenlik, festival, yordam, yortam, usül, dini gelenek; Hristiyanlıkta Hz. İsa'nın hayatı, ölümüdür ve dirilişi ile azizlerin anıldığı kilisece belirlenen kutsal gün veya dini bayram

yorum : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + um (isim yapım eki) * bir olay, söz, yazı veya durumun anlamını açıklama, değerlendirme ve buna ilişkin düşünce; bir şey hakkında yapılan açıklama veya değerlendirme; bir söz ya da olaydan çıkarılan anlam; bir yazı, söz veya olayın niteliği, içeriği ve mesajına ilişkin kişisel görüş bildirme

yosma : tür. * yosma (şen, güzel, işveli, fettan genç kadın) (yos (benzetmek, yaraştırmak, layık görmek; dikkat çekmek) + ma (isim/sıfat yapım eki) ) * şen, güzel, işveli , fettan genç kadın; çok süslü giyinen, modaya düşkün kadın, koket

yosun : tür. * yoşkun, yoğsun (su ve bataklık bitkisi) * sularda, nemli toprak üzerinde, ağaç gövdelerinde ya da kayaların üzerinde yaşayan, gerçek kök, gövde, yaprak ve çiçekleri bulunmayan ilkel yapıdaki çiçeksiz canlıların genel adı

young stellar : ing., lat. * young (genç) (ing.) + stella (yıldız) + aris (ile ilgili,-a ait) (lat.) * evriminin henüz çok erken aşamasında olan, oluşumunu tamamlamak üzere bulunan ya da nükleer füzyon sürecine yeni giren, protostar (ön-yıldız) aşamasını geçmiş ancak henüz ana kol (main sequence) evresine ulaşmamış, çevresindeki gaz ve toz bulutlarıyla etkileşim halinde olan gelişme sürecindeki bebek yıldız, genç gök cisimleri

young-burgess sınıflaması : ing. * young (Amerikalı ortopedik travma cerrahı Andrew R. Young’ın soyadından) + burgess (Amerikalı ortopedik travma cerrahı Andrew R. Burgess’in soyadından) (ing.) + sinf (kategori, bölüm, kısım, grup, zümre, küme) (ara.) + la (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) + sı (iyelik eki) (tür.) * yaralanma anında uygulanan kuvvetin yönüne ve ortaya çıkan bozulmanın derecesine göre pelvik kırıkları kategorize eden ve pelvik halkanın stabilitesi hakkında karar verilmesine ve kan kaybının tahmin edilmesine olanak tanıyan sistem

yoyo : ilo. * yoyo (dön dön, geri dön) * ortasındaki mile sarılı ipin yardımıyla aşağı yukarı hareket ettirilen, iki diske benzer parçadan oluşan klasik bir oyuncak

yoz : tür. * yoza (döl vermemek; kötüleşmek), yavuz (kötü, fena) * doğada olduğu gibi kalıp işlenmemiş, kaba, bayağı veya döl vermeyen, kısır; yabani, evcilleştirilmemiş, niteliksiz, bereketsiz, kıraç

yozgat : tür. * yoz (doğada olduğu gibi kalıp işlenmemiş, kaba, bayağı veya döl vermeyen, kısır; yabani, evcilleştirilmemiş, niteliksiz, bereketsiz, kıraç) + gat (yüzey, alan, saha, arazi, bölge) * Türkiye’nin, İç Anadolu Bölgesi’nde yer alan, kuzeyde Çorum, doğuda Sivas, güneyde Kayseri ve Nevşehir, batıda Kırıkkale ve Kırşehir illeriyle komşu olan 66 plakalı ili

yozlaşmak : tür. * yoza (döl vermemek; kötüleşmek), yavuz (kötü, fena), yoz (doğada olduğu gibi kalıp işlenmemiş, kaba, bayağı veya döl vermeyen, kısır; yabani, evcilleştirilmemiş, niteliksiz, bereketsiz, kıraç) + laş (dönüşmek, hale gelmek) + mak (fii mastar eki) * bir varlığın, topluluğun veya değerin özündeki iyi nitelikleri dış etkenler yüzünden zamanla yitirip bozulması, dejenere olması (soysuzlaşması) ve özünden uzaklaşması

yön : tür. * ön (ön, cephe, cihet) * bir merkeze veya noktaya göre olan taraf, cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu

yönelim : tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf, cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + el (dönüşlü fiil eki) + im (isim yapım eki) * belirli bir yön tutma, yüzünü veya ilgisini belirli bir yöne, tarafa veya amaca doğru çevirme, meyletme, eğilim gösterme

yönelmek : tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf, cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + el (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * belli bir yön tutmak, yüzünü veya ilgisini belirli bir yöne, tarafa veya amaca doğru çevirmek, meyletmek, eğilim göstermek

yönerge : tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf, cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + er (geniş zaman fiil eki) + ge (isim yapım eki) * bir kurumda veya işte uyulması gereken kuralları, izlenecek yolu ve talimatları gösteren yazılı belge, buyruk, talimat, direktif

yönetici : tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf, cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + et (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + ici (yapan, eden eki) * bir kurumda, organizasyonda veya devlette işlerin yürümesini sağlayan, çalışanları yönlendiren, yönetme ve denetim gücünü elinde bulunduran kimse, idareci

yönetim : tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf, cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + et (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + im (isim yapım eki) * belirli bir amaca ulaşmak için insanları ve kaynakları planlama, örgütleme, yönlendirme ve denetleme işi, idare

yönetim bilişim sistemleri : tür., gre. * yönetim (belirli bir amaca ulaşmak için insanları ve kaynakları planlama, örgütleme, yönlendirme ve denetleme işi, idare) + bilişim (bilgi işlem, veri işleme, bilginin karşılıklı paylaşılması) (tür.) + sustema, systema (bir araya konmuş parçalar bütünü, düzen, nizam, sıra) (gre.) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki) (tür.) * işletme yönetimi ile bilgi teknolojilerini birleştiren, yöneticilerin doğru karar almasını sağlayan disiplinler arası akademik bir alan; kurumların verilerini toplayan, işleyen, depolayan ve yöneticilere sunan donanım, yazılım ve insan bütünü

yönetmek : tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf, cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) * bir işi, kurumu veya topluluğu kurallara uygun olarak örgütlemek, yönlendirmek, düzenlemek, denetlemek, idare etmek

yönetmelik : tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf, cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + et (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + me (isim yapım eki) + lik (isim yapım eki) * bir kurumun veya kuruluşun çalışma düzenini, görevlerini, yetkilerini, işleyişini ve uyulması gereken kuralları belirleyen yazılı düzenleme; yönetimin uygulanmasına ilişkin kurallar bütünü

yönetmen : tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf, cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + et (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + men (-cı, yapan, eden eki) * sinema, tiyatro, televizyon veya başka bir gösteri sanatında eserin hazırlanmasını, oyuncuların ve diğer çalışanların çalışmalarını yönlendiren kişi; bir yapımın sanatsal ve teknik bütünlüğünü sağlayan kimse

yöneylem : tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf, cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + eylem (aksiyon, iş yapma, harekete geçme) * armaşık sorunların çözümünde ve incelenmesinde bilimsel, özellikle matematiksel yöntemlerin uygulanışı; karar verme ve kaynakları en uygun biçimde kullanma amacıyla işlemlerin sistemli olarak incelenmesi

yönlendirmek : tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf, cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + len (dönüşlü fiil eki) + dir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir kimseyi veya bir şeyi belirli bir yöne götürmek, sevk etmek; bir kimseye belirli bir konuda yol göstermek, rehberlik etmek; bir işi, süreci veya düşünceyi belirli bir sonuca doğru yöneltmek

yöntem : tür. * ön (ön, cephe, cihet), yön (bir merkeze veya noktaya göre olan taraf, cihet, istikamet, izlenen yol, bakılan veya gidilen taraf, doğrultu) + tem (isim yapım eki) * bir amaca ulaşmak, bir işi gerçekleştirmek veya bir sorunu çözmek için izlenen yol, usül, metot

yöre : tür. * yöre (bir yerin çevresi, bölgesi, yakınındaki yerler) * bir bölgenin belirli bir kesimi, çevresi veya yakınındaki yerler; kendine özgü doğal, kültürel veya toplumsal özellikleri bulunan bölge, mahal veya çevre

yörük : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + k (isim/sıfat yapım eki) * hayvancılıkla geçinen, konar göçer yaşayan Türkmen topluluğu; göçebe, bir yerde sürekli yerleşik olmayan kimse; hızlı yürüyen, çevik ve hareketli kimse

yörünge : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + n (dönüşlü fiil eki) + ge (isim yapım eki) * bir gök cisminin veya uzay aracının başka bir gök cisminin çevresinde hareket ederken izlediği yol; bir cismin hareket sırasında takip ettiği yol veya çizgi; mecazen bir kişinin, düşüncenin ya da olayın izlediği gelişme yolu

yponomeutidae : gre., lat. * hypo (alt, aşağı, altında, aşağıda, düşük) + nomein (otlamak, beslenmek) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası) (lat.) * pullu kanatlılar (Lepidoptera) takımına ait, genellikle "ağ kuran güveler" veya "ermiş güveleri" olarak bilinen, bitkilerin üzerinde toplu halde yaşayan ve kendilerini korumak için ipeksi, geniş ağlar ören, yaprak dokusunu yiyerek beslenen, tipik cinsi olan Yponomeuta olan bir güve familyası, ağ kurdu güveleri

yucca : kara., tai. * yucca (manihot, kassava bitkisi, sert nişastalı köklere sahip bitki, yenen bitki, kasava) * kuşkonmazgiller (Asparagaceae) familyasından, sert ve kılıç biçimli yaprakları bulunan, Amerika kıtasına özgü, dekoratif ve çöl iklimine uyumlu, çoğunlukla süs bitkisi olarak yetiştirilen bitki cinsi

yuda : ibr. * hudah (övmek, şükretmek, minnettarlığını bildirmek, şükran duymak), yudah, yahuda, yehudah (öven, şükreden) (ibr.); ioudas (gre.); iudas, judas (lat.) * İncil’de, Hz. İsa'yı Roma askerlerine ihbar ederek ihanet eden havarinin ismi, İşkaryotlu Yahuda

yudum : tür. * yut (ağızda bulunan sıvı veya besini boğazdan geçirmek) + um (isim yapım eki) * ağız yoluyla bir defada yutulabilecek miktarda sıvı veya içecek; bir içeceğin bir defada yutulan küçük miktarı; çok az miktar, azıcık

yuf : tür. * yuf (kınama, acıma, yazık anlamında ünlem) * “yazıklar olsun” anlamında kınama, ayıplama, üzüntü, acıma, esef, hayıflanma, sitem, nefret bildiren bir ünlem

yufka : tür. * yuvka, yufka (ince, zayıf; inceltilmiş, ufalanmış, öğütülmüş) (yuv, yuf (inceltmek, ufalamak, öğütmek, hamur açmak) + ka (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * oklava ile açılan ince ve daire biçiminde hamur yaprağı

yugoslavya : sır., hır. * jug (güney) + slav (Slav halkı) + ija (yer ve ülke eki) * 1918-1992 yılları arasında Balkanlar'da Güneydoğu Avrupa'da yer almış olan, kuzeyde Avusturya ve Macaristan, doğuda Romanya ve Bulgaristan, güneyde Yunanistan ve Arnavutluk, batıda ise İtalya ve Adriyatik Denizi ile komşu olmuş olan, Balkanlar ve Orta Avrupa'da varlığını sürdüren, Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Boşnaklar, Makedonlar ve Karadağlıların yaşamış olduğu federal devlet

yuğ : tür. * yo (yüksek sesle ağlamak, inlemek, feryat etmek, haykırmak) * Eski Türk ve Altay halk kültüründe ölen kişilerin ardından düzenlenen cenaze töreni, ağıt yakma, yas tutma, matem merasimi ve bu bağlamda verilen ölü yemeği

yuğruş : tür. * yuğruş (halktan yükselerek vezirlik derecesine ulaşan devlet görevlisi, hakandan bir derece aşağıdaki yüksek görevli) (yuğr (yürütmek, koşturmak, idare etmek, yönetmek) + uş (isim yapım eki) ) * Eski Türklerde halktan yükselerek vezirlik derecesine ulaşmış, hakandan bir derece aşağıda bulunan yüksek devlet görevlisi, vezir veya başvezir; devlet yönetiminde üst düzey görev yapan kişi

yuh : tür. * yuh (kınama, ayıplama, şaşma veya öfke bildiren ünlem) * bir davranışı veya durumu kınama ve ayıplama bildiren, yazıklar olsun, ayıp anlamında ünlem; şaşkınlık, öfke veya hoşnutsuzluk ifade eden ünlem

yuhalamak : tür. * yuh (kınama, ayıplama, şaşma veya öfke bildiren ünlem) + a (bağlaç) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kimseye veya duruma karşı “yuh” diyerek kınama, ayıplama ya da hoşnutsuzluk bildirmek; birini veya bir davranışı sözle protesto etmek

yuhanna : ibr. * yahvah (olan, var olan, yaşayan, hayy olan; tanrı, Yahveh, Yehova) + hanan (lütfetmek, iyilikte bulunmak, ihsan etmek) * Tanrı lütfetti, Yahve lütfetti, Tanrı lütufkardır; Hz. İsa'nın en yakın havarilerinden biri ve aynı zamanda kendi adı ile anılan İncil'in ve mektupların yazarı; erkek ismi

yuhaya : ibr. * yahvah (olan, var olan, yaşayan, hayy olan; tanrı, Yahveh, Yehova) + hay (yaşayan, hayat veren; yaşamak, hayat sürmek, diri olmak) * Tanrı yaşatır, Tanrı hayat verir; erkek ismi

yuka : kara., tai. * yucca (manihot, kassava bitkisi, sert nişastalı köklere sahip bitki, yenen bitki, kasava) * kuşkonmazgiller (Asparagaceae) familyasından, sert ve kılıç biçimli yaprakları bulunan, Amerika kıtasına özgü, dekoratif ve çöl iklimine uyumlu, çoğunlukla süs bitkisi olarak yetiştirilen bitki cinsi

yukaç : tür. * yuk (yukarı, üst taraf) + aç (yer veya nitelik eki) * yer katmanlarının kıvrımlarında yukarı doğru bombelenen, tümsek biçimindeki bölüm, semer biçimli kıvrım, antiklinal (ineç (klinal) karşıtı)

yukarı : tür. * yokkaru (yukarı doğru) (yok (yüksek, dik) + karu (yön eki) ) * üst tarafa, yüksek olan yere doğru; bulunduğu yere göre daha yüksek konumda, üstte; bir şeyin üst bölümünü veya yüksek yönünü belirten yer-yön zarfı

yuki : jap. * yuki (yuki (kar; şans, talih) * kar; sanslı; Japonya'nın en çok bilinen hayalet hikayelerinden biri Yuki Onna

yulaf : ara. * alaf (hayvan yemi, ot, yonca) * buğdaygiller (Poaceae) familyasından, taneleri besin ve hayvan yemi olarak kullanılan otsu bir tarım bitkisi, Avena sativa

yular : tür. * yular (dizgin, ata yön veren urgan) (tür.); eulera (dizgin) (gre.) * evcil büyükbaş veya tek tırnaklı hayvanları bir yere bağlamak, yedekte yürütmek veya yönlendirmek amacıyla başlık ya da tasmalarına takılan ip veya kayış

yumak : tür. * yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ak (isim/sıfat yapım eki) * top gibi yuvarlak bir biçimde sarılmış iplik veya yün

yummak : tür. * yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi kısarak ya da sıkarak kapalı duruma getirmek, kapamak, yemek (yiyeceği ağıza koyup ağzı kapamak)

yumoristik : gre., lat. * huma, hymos (öz, sıvı) + istes (-cı, yapan, eden eki) + ikos (ile ilgili, -a ait) (gre.), humor (sıvı, nem, sıvı madde, akışkan madde; mizaç belirleyici) + ist (-cı, yapan, eden eki) + icus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * mizahi, güldürücü, şakalı, komik

yumru : tür. * yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ru (isim yapım eki) * yuvarlak şekil, top haline gelmiş nesne, şişiklik, tümör

yumruk : tür. * yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ru (isim yapım eki) + k (isim yapım ve araç eki) * parmakların içe doğru kıvrılıp avuç içine bastırılmasıyla oluşan sıkılı el; bu biçimdeki elle vurma hareketi; bir kimsenin veya topluluğun gücünü, etkisini ya da birlikteliğini simgeleyen sıkı birlik ve güç ifadesi

yumuk : tür. * yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + uk (sıfat yapım eki) + uk (fiilden sıfat yapım eki) * içe doğru kapanmış, büzülmüş veya yuvarlak biçimde kısalmış; gözleri kapalı veya kısılmış olan; yüzeyinde çukur veya içbükeylik bulunan, çökük biçimli

yumulmak : tür. * yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ul (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * içe doğru kapanmak, büzülmek veya çökmek; bir yere ya da nesneye hızla ve istekle yönelmek, üzerine atılmak; mecazen bir yiyeceği veya içeceği büyük bir iştahla yemeye ya da içmeye başlamak

yumurcak : tür. * yumru (yuvarlak şekil, top haline gelmiş nesne, şişiklik, tümör ) (yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ru (isim yapım eki) ) + cak (küçültme ve sevimlilik eki) * küçük, sevimli çocuk; özellikle küçük yaşta, şirin ve sevimli çocuk veya yavru için kullanılan sevgi sözü

yumurta : tür. * yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ur (dönüşlü fiil eki) + ta (isim yapım eki) * dişi üreme hücresi veya bazı hayvanlarda embriyonun geliştiği, besin maddeleriyle çevrili ve kabukla korunmuş üreme yapısı

yumurta akı : tür. * yumurta (dişi üreme hücresi veya bazı hayvanlarda embriyonun geliştiği, besin maddeleriyle çevrili ve kabukla korunmuş üreme yapısı) (yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ur (dönüşlü fiil eki) + ta (isim yapım eki) ) + ak (beyaz) + ı (iyelik eki) * yumurtanın kabuğu ile sarısı arasında yer alan, albümin proteininden zengin, su bazlı şeffaf ve akışkan sıvı kısım

yumurta sarısı : tür. * yumurta (dişi üreme hücresi veya bazı hayvanlarda embriyonun geliştiği, besin maddeleriyle çevrili ve kabukla korunmuş üreme yapısı) (yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ur (dönüşlü fiil eki) + ta (isim yapım eki) ) + sarı (yeşil ile turuncu arasında yer alan, altın, limon ve buğday tonlarını kapsayan, doğada güneş, olgun tahıllar ve bazı minerallerde görülen temel renk) + sı (iyelik eki) * yumurtanın akıyla çevrili, yağ, protein, vitamin ve mineraller bakımından zengin, gelişmekte olan embriyoya besin sağlayan sarı renkli iç bölüm

yumurtalık : tür. * yumurta (dişi üreme hücresi veya bazı hayvanlarda embriyonun geliştiği, besin maddeleriyle çevrili ve kabukla korunmuş üreme yapısı) (yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ur (dönüşlü fiil eki) + ta (isim yapım eki) ) + lık (isim yapım eki) * dişi hayvanlarda yumurta hücrelerinin oluştuğu ve olgunlaştığı üreme organı; erkek üreme sisteminde sperm ve testosteron üreten, skrotum içinde bulunan çift üreme bezi; bitkilerde tohum taslaklarını taşıyan dişi üreme organının bölümü, ovaryum

yumurtlamak : tür. * yumurta (dişi üreme hücresi veya bazı hayvanlarda embriyonun geliştiği, besin maddeleriyle çevrili ve kabukla korunmuş üreme yapısı) (yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ur (dönüşlü fiil eki) + ta (isim yapım eki) ) + la (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * dişi hayvan yumurta bırakmak; kuş, sürüngen, balık, böcek ve benzeri hayvanlar yumurtalarını dışarı bırakmak

yumuşacık : tür. * yumşa (yumuşamak, içten içe gevşemek) + acık (sıfat yapım ve küçültme eki) * çok yumuşak, son derece yumuşak, dokunulduğunda veya bastırıldığında hoş bir yumuşaklık veren; son derece nazik, uysal ve kırıcı olmayan

yumuşak : tür. * yumşa (yumuşamak, içten içe gevşemek) + ak (sıfat yapım eki) * sert olmayan, kolayca biçim değiştiren, bastırıldığında esneyen veya çöken; dokunulduğunda hoş, nazik ve narin bir duyum veren; mecazen hoşgörülü, kırıcı olmayan, nazik ve ılımlı; ses, ışık, renk veya davranış bakımından keskinliği ve sertliği az olan

yumuşakça : tür. * yumşa (yumuşamak, içten içe gevşemek) + ak (sıfat yapım eki) + ça (isim yapım ve benzerlik eki) * salyangoz, midye ve ahtapot gibi genellikle koruyucu kabuğu bulunan, segmentsiz (bölmesiz) ve yumuşak vücutlu omurgasız hayvanları tanımlayan zooloji terimi, mollusca (yumuşakçalar)

yumuşakçalar : tür. * yumşa (yumuşamak, içten içe gevşemek) + ak (sıfat yapım eki) + ça (isim yapım ve benzerlik eki) + lar (çoğul eki) * vücutları genellikle yumuşak, segmentsiz (bölütsüz) veoğmurgasız olan, çoğunun üzerinde manto adı verilen zardan salgılanan sert bir kabuk bulunan geniş bir hayvan şubesi, mollusca

yumuşamak : tür. * yumşa (yumuşamak, içten içe gevşemek) + mak (fiil mastar eki) * ertliğini veya katılığını kaybederek yumuşak duruma gelmek; davranış, tutum veya söz bakımından sertliğini azaltmak, daha ılımlı ve hoşgörülü hâle gelmek; renk, ses veya ışık bakımından keskinliğini ve yoğunluğunu azaltmak

yuna : tür. * yuna (belleme, işaretleme, ezberleme) * belleme, akılda tutma veya ezberleme işi; bellemek için yapılan işaretleme veya kayıt; atların sırtına, eyerin altına konulan kalın kumaş veya keçe

yunak : tür. * yun (yıkanmak, temizlenmek) + ak (yer eki) * yıkanılan, temizlenilen yer; hamam, çamaşır yıkanan yer; eski Türk toplumlarında yıkanma amacıyla kullanılan yer veya hamam; çamaşırhane

yunan : gre., far. * ionan, yonan (İyonyalılar) (ion, yon (İyon) + an (lar) ) (gre.); yonan (İyonyalılar, Yunanlar) (yauna (İonia, İyonyalı) + an (çoğul eki) ) (far.) * Yunanistan halkından olan, İyonyalılar

yunanistan : gre., far. * ionan, yonan (İyonyalılar) (ion, yon (İyon) + an (lar) ) (gre.); yonan (İyonyalılar, Yunanlar) (yauna (İonia, İyonyalı) + an (çoğul eki) ) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) * Güneydoğu Avrupa'da Balkan Yarımadası'nın güneyinde yer alan, kuzeyde Arnavutluk, Kuzey Makedonya ve Bulgaristan, doğuda Türkiye ve Ege Denizi, güneyde Akdeniz, batıda ise İyon Denizi ve Arnavutluk ile komşu olan ülke

yunmak : tür. * yun (yıkanmak, temizlenmek) + mak (fiil mastar eki) * yıkanmak, temizlenmek, suyla yıkanarak arınmak; mecazen kirden, lekeden veya bir şeyin olumsuz etkisinden kurtulmak

yunus : ibr. * yonah (güvervin) (ibr.); ionas (gre.) * Kur’an’ın 10. suresinin ismi ve ayette kendisini bir balığın yuttuğu anlatılan peygamberin ismi; yunusgiller (Delphinidae) familyasından, denizlerde yaşayan, balık biçimli gövdesi, uzun burnu ve güçlü yüzgeçleri bulunan, memeli ve zeki bir deniz hayvanı

yupik : yup. * yuk, cuk, suk (insan, kişi, insanoğlu) + pik (gerçek, hakiki, öz, esas, orijinal) * gerçek insan; Batı Alaska ve Doğu Sibirya'da yaşayan, Eskimo-Aleut halklarının iki ana kolundan birini ve bu halkın konuştuğu dili

yurdagül : tür. * yurt (yer, ortam; ülke, vatan, memleket) + a (yönelim eki) (tür.) + gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek) (far.) * yurdun güzelliği, ülkenin gülü, vatana zarafet katan; ülken için gül, vatanı için yararlı/değerli olan; kadın ismi

yurt : tür. * yurt (yer, ortam; ülke, vatan, memleket) * göçebe veya yerleşik toplulukların barındığı çadır, ev veya yerleşim alanı; bir kimsenin doğup büyüdüğü, bağlı bulunduğu ülke veya memleket; vatan, ülke, memleket; öğrencilerin veya çalışanların topluca barındığı konaklama yeri, mesken, menzil

yurtsever : tür. * yurt (yer, ortam; ülke, vatan, memleket) + sev (ilgilenmek, yönelmek, değer vermek) + er (yapan, eden eki) * yurdunu ve ülkesini seven, vatanına bağlı olan ve onun iyiliğini, bağımsızlığını ve gelişmesini isteyen kimse, vatanperver

yurttaş : tür. * yurt (yer, ortam; ülke, vatan, memleket) + daş (eş, denk, benzer, aynı eki) * aynı ülkede yaşayan ve o ülkenin vatandaşı olan kimse, vatandaş; aynı yurda bağlı olma durumunu paylaşan kişi

yusuf : ibr., ara. * yosefe (eklemek, artırmak, çoğaltmak), Yosef (İbrani kökenli erkek ismi) (ibr.); esef (üzüntü, keder, pişmanlık; öfke) (ara.) * inleyip ah eden, esflenen, üzülen; Kur’an’ın 12. suresinin ismi; erkek ismi

yusufçuk : ibr., ara., tür. * yosefe (eklemek, artırmak, çoğaltmak), Yosef (İbrani kökenli erkek ismi) (ibr.); esef (üzüntü, keder, pişmanlık; öfke) (ara.) + çuk (küçültme eki) (tür.) * yusufçukgiller (Libellulidae) familyasından, parlak renkli, iri kanatlı, büyük gözlü, yırtıcı bir böcek, kız böceği; ayrıca güvercine benzeyen küçük bir kuş türü (Turtur auritus)

yusufeli : ibr., ara., tür. * yosefe (eklemek, artırmak, çoğaltmak), Yosef (İbrani kökenli erkek ismi) (ibr.); esef (üzüntü, keder, pişmanlık; öfke) (ara.) + el (kolun uç kısmında, bilekten sonra bulunan, tutma ve kavrama işlevi gören organ) + i (iyelik eki) (tür.) * Artvin iline bağlı olan ve Çoruh Nehri vadisinde yer alan ilçe

yusyumru : tür. * yus (pekiştirme ön eki) + yumru (yuvarlak şekil, top haline gelmiş nesne, şişiklik, tümör) (yum (yuvarlamak, topak haline getirmek, top yapmak, kapamak, kapatmak, kapanmak, yuvarlaklaşmak, top şekline bürünmek, topaklanmak) + ru (isim yapım eki) ) * küçük ve yuvarlak biçimli, yumru veya topak görünüşünde olan

yusyuvarlak : tür. * yus (pekiştirme ön eki) + yuvarlak (dairesel şekilli olan) (yuv (oval, dairesel) + ar (bağlaç) + lak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * her yanı yuvarlak olan, tam bir yuvarlak biçiminde bulunan; belirgin köşesi veya çıkıntısı bulunmayan, bütünüyle yuvarlak biçimli

yuşa : ibr. * Yehu (Yahve, tanrı, var olan, daim olan) + yeşa (kurtarmak, yardım etmek, kurtuluş) * Tanrı kurtuluştur, Yahve kurtarır; Hz. İsa’nın kişi ismi, Yeşua

yutak : tür. * yut (ağızda bulunan bir şeyi yutağa geçirmek; içine almak, içine dahil etmek) + ak (araç eki) * ağız ile yemek borusu ve gırtlak arasında bulunan, yutma sırasında besinlerin yemek borusuna iletilmesini sağlayan boğaz bölümü, farinks

yutkunmak : tür. * yut (ağızda bulunan bir şeyi yutağa geçirmek; içine almak, içine dahil etmek) + kun (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yiyecek, içecek veya tükürüğü ağızdan boğaza geçirerek yutmak; yutma hareketi yapmak; mecazen bir duygu, sözü veya tepkiyi bastırarak dışa vurmamak

yutmak : tür. * yut (ağızda bulunan bir şeyi yutağa geçirmek; içine almak, içine dahil etmek) + mak (fiil mastar eki) * ağızda bulunan bir şeyi yutağa geçirmek; içine almak, içine dahil etmek

yutturmaca : tür. * yut (ağızda bulunan bir şeyi yutağa geçirmek; içine almak, içine dahil etmek) + tur (etken fiil eki) + maca (isim yapım eki) * bir kimseyi kandırmak, aldatmak veya bir şeyi olduğundan farklı göstererek inandırmak amacıyla yapılan oyun, hile veya düzen; gerçeği gizleyerek karşı tarafı yanıltma işi, kandırmaca, aldatmaca

yutturmak : tür. * yut (ağızda bulunan bir şeyi yutağa geçirmek; içine almak, içine dahil etmek) + tur (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yutmasını sağlamak; bir şeyi zorla veya fark ettirmeden yedirmek ya da içirmek; bir kimseyi bir şeye inandırmak, bir düşünceyi veya yalanı kabul ettirmek, aldatmak

yuva : tür. * yuv (dairesel yapmak, dönerek oluşturmak) + a (isim yapım eki), uya (kuş evi, kuş yuvası) * ev; kuşların ve başka hayvanların barınmak, yumurtlamak, kuluçkaya yatmak, yavrularını büyütmek vea yavrulamak için, türlü nesnelerden yaptıkları, farklı boyut ve şekillerde olabilen barınak

yuvar : tür. * yuv (top yapmak, hacimli ve oval yapmak, küresel yapmak) + ar (isim yapım eki) * organizmadaki kan, lenf, süt gibi çeşitli sıvılarda bulunan, genellikle yuvarlak veya oval gözelerin ortak ismi

yuvarlak : tür. * yuv (oval, dairesel) + ar (bağlaç) + lak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dairesel şekilli olan

yuvarlamak : tür. * yuv (oval, dairesel) + ar (bağlaç) + la (ek) + mak (fiil mastar eki) * dairesel şekilli hale getirmek; yerde döndürerek ilerletmek

yuvgulamak : tür. * yuv (oval, dairesel) + gu (isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yuvgu (loğ) geçirmek, silindir taşla ezerek düzlemek, yuvgu uygulamak, loğlamak; yuvgu adı verilen silindir biçimindeki ağır taşı (loğ taşını) bir yüzey üzerine sürerek ezmek veya sıkıştırmak

yübs : ara. * yabisa (kurumak, nemini yitirmek), yabis (susuz, sudan yoksun, ıslak olmayan, nemsiz, kuru, az yağış alan) * kuruluk, yaş olmama hali, ıslak olmama, nemsiz olma

yübuset : ara. * yabisa (kurumak, nemini yitirmek), yabis (susuz, sudan yoksun, ıslak olmayan, nemsiz, kuru, az yağış alan), yubs (kururluk, yaş olmama hali, ıslak olmama, nemsiz olma) + et (isim yapım ve durum eki) * kuruluk, yaş olmama hali, ıslak olmama, nemsiz olma durumu

yüce : tür., san. * yüçe (büyük, ulu, yüksek, ali, azim, azametli) (tür.); uçça (yüksek, ulu) (san.) * yüksekliği, büyüklüğü veya değeri bakımından üstün ve erişilmesi güç olan; ulu, görkemli, saygın ve üstün nitelikli, büyük, yüksek, ulu, ali

yüce divan : tür., ara. * yüce (yüksekliği, büyüklüğü veya değeri bakımından üstün ve erişilmesi güç olan; ulu, görkemli, saygın ve üstün nitelikli, büyük, yüksek, ulu, ali) (tür.) + divan (yüksek devlet görevlilerinin oluşturduğu kurul veya meclis; devlet işlerinin görüşüldüğü resmi kurul ve bu kurulun toplandığı yer, yazı kurulu) + dev; div (kötülük tanrısı, kötü ruh, cin, iblis, şeytan, ifrit; dev, büyük, yüce, ulu) + an (çoğul eki, gibi olan) ) * Osmanlı Devleti'nde padişah veya yüksek devlet görevlileri hakkında önemli davalara bakan yüksek yargı kurulu; Türkiye'de Cumhurbaşkanı ve bakanların görevleriyle ilgili suçlardan dolayı yargılandığı Anayasa Mahkemesi'nin özel yargılama sıfatı

yücel : tür., san. * yüçe (büyük, ulu, yüksek, ali, azim, azametli) (tür.); uçça (yüksek, ulu) (san.) + el (sıfat yapım eki) (tür.) * yüce, yüksek, ulu, saygın, değerli ve üstün nitelikte olan (kimse veya şey)

yüceltmek : tür., san. * yüçe (büyük, ulu, yüksek, ali, azim, azametli) (tür.); uçça (yüksek, ulu) (san.) + el (dönüşlü fiil eki) + t (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi veya kimseyi olduğundan daha yüksek, üstün, değerli veya saygın duruma getirmek, değerini, önemini veya itibarını artırmak; mecazen bir kişiyi, düşünceyi veya değeri aşırı derecede övmek, idealize etmek

yüğrük : tür. * yügür (hızlı gitmek, koşmak, hızlı ve çevik hareket etmek) + ük (sıfat yapım eki) * iyi koşan, hızlı giden, çevik, atik, canlı, çalışkan ve güçlü

yük : tür. * yüd (üstüne almak, bindirmek, yüklemek), yük (taşınan veya taşınması gereken ağırlık, eşya, sorumluluk) * bir yerden başka bir yere taşınan veya taşınması gereken eşya ve ağırlık; bir taşıtın taşıdığı mal veya eşya; bir kimsenin üzerine aldığı görev, sorumluluk veya zahmet; fizik ve mühendislikte bir yapıya, makineye veya sisteme uygulanan kuvvet veya etki

yüklem : tür. * yüd (üstüne almak, bindirmek, yüklemek), yük (taşınan veya taşınması gereken ağırlık, eşya, sorumluluk) + lem (isim yapım eki) * bir cümlede öznenin yaptığı işi, oluşu veya durumu bildiren temel öge, hüküm ve yargı bildiren cümle unsuru, fiil

yüklemek : tür. * yüd (üstüne almak, bindirmek, yüklemek), yük (taşınan veya taşınması gereken ağırlık, eşya, sorumluluk) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi bir yere, taşıta veya kaba koymak; bir şeyi bir kimseye veya kuruma vermek, aktarmak; bir görev, sorumluluk veya yükümlülüğü bir kimseye vermek; bilgisayar ve bilişimde dosya, veri veya programı bir sisteme ya da uzak sunucuya aktarmak

yüksek : tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk (yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + k (sıfat yapım eki) * tabanı veya bulunduğu yere göre daha yukarıda olan, boyu, seviyesi, derecesi veya miktarı fazla olan; mecazen üstün, ileri, değerli veya erişilmesi güç olan, ulu, ali, yüce; üst düzey, ileri

yüksek tansiyon : tür., lat. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk (yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + k (sıfat yapım eki) (tür.) + tentio (gerilim, germe, uzatma) (tendere (uzanmak, yönelmek, germek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * kan basıncının normalden yüksek olması durumu, hipertansiyon; kalp ve damar hastalıkları riskini artıran kronik bir sağlık sorunu (büyük tansiyonun (sistolik kan basıncı) 140 mmHg ve üzeri, küçük tansiyonun (diastolik kan basıncı) 90 mmHg ve üzerinde olması yüksek tansiyon olarak kabul edilir.)

yükseklikölçer : tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk (yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + k (sıfat yapım eki) + lik (isim yapım eki) + ölç (sayısal değerini tespit etmek, ölçmek) + er (yapan, eden eki) * bir cismin, yerin veya noktanın deniz seviyesine ya da belirli bir referans düzlemine göre yüksekliğini ölçen araç, altimetre

yüksekokul : tür., lat. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk (yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + k (sıfat yapım eki) + schola (okul, öğrenim yeri) (lat.); école (fra.) * ortaöğretimden sonra belirli bir meslek veya uzmanlık alanında eğitim veren, üniversite bünyesinde veya bağımsız olarak kurulmuş yükseköğretim kurumu

yüksekova : tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk (yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + k (sıfat yapım eki) + ova (düz, geniş arazi, yayla, yazı, düzlük) * Türkiye’nin Hakkari iline bağlı bir ilçe

yükseköğretim : tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk (yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + k (sıfat yapım eki) + öğretim (öğretme ve öğrenme işi, eğitim) (öğr (bilgi vermek, kavratmak) + et (etkenen fiil eki) + im (isim yapım eki) ) * ortaöğretimden sonra üniversite, yüksekokul, enstitü ve benzeri kurumlarda verilen, bilimsel, mesleki ve uzmanlık düzeyinde sürdürülen ileri eğitim aşaması

yüksel : tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk (yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + el (üçüncü tekil şahs emir kipi) * yükseklere çık, yücel ve başarı kazan, yüksek bir duruma gel; erkek ismi

yükselmek : tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk (yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + l (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * yukarı doğru çıkmak, yüksek duruma gelmek; bulunduğu yerden daha yukarı çıkmak; yükseklik, derece, seviye, makam, değer, fiyat veya miktar bakımından artmak; mecazen gelişmek, ilerlemek veya daha üstün bir duruma gelmek

yükseltgenmek : tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk (yüksek, dik) + se (dönüşlü fiil eki) ) + lt (etken fiil eki) + gen (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + mek (fiil mastar eki) * bir atom, iyon veya molekül elektron vermek veya değerlik sayısı artmak, oksitlenmek

yükselti : tür. * yükse (yukarı doğru çıkmak, yükselmek, uzamak, boy atmak) (yok, yuk (yüksek, dik) + sel (dönüşlü fiil eki) ) + ti (isim yapım eki) * deniz seviyesine göre yükseklik, bir yerin deniz seviyesinden olan dikey uzaklığı, rakım; çevresine göre daha yüksek olan yer, yüksekçe arazi veya kabarıklık

yüksük : tür. * yi (dikmek), yiğ, yik, yük (iğne; dikiş) + sük (isim yapım ve araç eki) * dikiş dikerken parmağı, iğnenin batmasından korumak için parmağa geçirilen silindirik nesne

yüksükotu : tür. * yi (dikmek), yiğ, yik, yük (iğne; dikiş) + sük (isim yapım ve araç eki) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) * sinirotugiller (Plantaginaceae) familyasından, Digitalis cinsine ait, yüksüğü andıran çan biçimli çiçekleri bulunan zehirli otsu bitkilerin genel adı; özellikle kalp üzerinde etkili kardiyotonik glikozitler taşıyan bitki

yüksünmek : tür. * yük (ağırlık, yığın, taşınacak şey) + sün (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi kendine yük saymak, yük olarak kabul etmek

yükümlü : tür. * yük (ağırlık, yığın, taşınacak şey) + üm (ek) + lü (sıfat eki) * bir işi yapma görevi verilmiş olan kişi, sorumlu olan kişi, sorumlu, mesuliyetli

yükümlülük : tür. * yük (ağırlık, yığın, taşınacak şey) + üm (ek) + lü (sıfat eki) + lük (isim yapım eki) * bir kimsenin veya kurumun yapmakla zorunlu olduğu iş, görev, sorumluluk; hukukta belirli bir davranışı yerine getirme zorunluluğu, borç, vecibe

yülgü : tür. * yüli (traş etmek, kesmek, kırkmak, yolmak) + gü (isim yapım ve araç eki) * hayvanların tüy veya kıllarını yolmaya, temizlemeye ya da gidermeye yarayan araç; tüy yolma veya temizleme aracı; tıraş olmak ve kıl kesmek için kullanılan keskin bıçak, ustura

yülük : tür. * yüli (traş etmek, kesmek, kırkmak, yolmak) + ük (sıfat yapım eki) * ustura ile kesilmiş kıl, tıraş edilmiş, yolunmuş

yülümek : tür. * yüli (traş etmek, kesmek, kırkmak, yolmak) + mek (fiil mastar eki) * hayvanın tüyünü veya kılını yolmak, kırkmak ya da gidermek; bir yüzeydeki tüy, kıl veya benzeri örtüyü temizlemek; vücuttaki fazla kılları usturayla almak veya tıraş etmek

yün : tür. * yün (koyun, keçi ve bazı hayvanların kıl örtüsünden elde edilen lif) * koyun, keçi ve bazı hayvanların kılından elde edilen, eğrilerek iplik ve dokuma yapımında kullanılan doğal lif ve bu liften yapılmış iplik veya kumaş

yüpürmek : tür. * yüp (yürümek, ilerlemek, hareket etmek) + ür (dönüşlü fiil) + mek (fiil masta eki) * telaşlı bir biçimde öteye beriye koşmak

yüreğir : tür. * üregir (işleri düzenli, ahenkli ve yolunda olan, daima iyi işler yapan; Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri) * Adana'nın merkez ilçelerinden biri

yürek : tür. * yörü, yürü (yürümek, devam etmek, yaşamak) + ek (ile ilgili, gibi, -a ait) (tür.); cirüke (moğ.) * insan veya hayvan vücudunda kanın dolaşımını sağlayan, dört odacıklı, kaslı ve sürekli ritmik kasılmalarla kan pompalayan temel organ, kalp; sevgi, duygu, cesaret, yaşam gücü merkezi, vicdan, ruh

yüreklendirmek : tür. * yörü, yürü (yürümek, devam etmek, yaşamak) + ek (ile ilgili, gibi, -a ait) + li (sıfat yapım eki) + en (edilgen fiil eki) + dir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * güven vermek, cesaretlendirmek

yürük : tür. * yörük (göçebe, yer değiştiren, ilerleyen, yürüyen) (yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + k (isim/sıfat yapım eki) ) * hayvancılıkla geçinen, konar göçer yaşayan Türkmen topluluğu; göçebe, bir yerde sürekli yerleşik olmayan kimse; hızlı yürüyen, çevik ve hareketli kimse

yürümek : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + mek (fiil mastar eki) * insan veya hayvan ayakları yardımıyla adım atarak ilerlemek, hareket etmek; bir iş, süreç, durum, zamanla akıp gitmek, devam etmek

yürürlük : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + r (geniş zaman fiil eki) + lük (isim yapım eki) * bir kanunun, kuralın veya kararın resmi olarak uygulanmaya başlanması ve geçerli olma durumu, meriyet

yürüteç : tür. * yori (yürümek, ilerlemek, yol almak, gezmek) + t (etken fiil eki) + eç (isim yapım ve araç eki) * bebeklerin veya yürüme zorluğu çeken kişilerin yürümeyi öğrenmesini veya hareket etmesini kolaylaştıran tekerlekli veya tekerleksiz destek aracı

yüsr : ara. * yesir (kolay, rahat, ferah) * kolaylık, rahatlık, ferahlık; sol taraf, sol el, eyser'in müennesi

yüsret : ara. * yesir (kolay, rahat, ferah), yusr (kolaylık, rahatlık, ferahlık; sol taraf, sol el, eyser'in müennesi) + et (isim yapım ve durum eki) * kolaylık, rahatlık, ferahlık, bolluk

yüz : tür. * yüz (surat, çehre, vech, sima; ön, cephe; doksan dokuzdan sonra gelen sayı (100) ) * alın, gözler, burun, yanaklar, ağız ve çeneden oluşan başın ön kısmısurat, çehre, vech, sima; ön, cephe; doksan dokuzdan sonra gelen sayı (100)

yüz numara : tür., lat. * yüz (doksan dokuzdan sonra gelen sayı (100) (tür.) + numerus (sayı, miktar) (num (almak, dağıtmak, ölçmek, belirlemek, tayin etmek) + er (isim yapım eki) + us (son ek) ) (lat.) * insanın idrar ve dışkısını boşalttığı yer, tuvalet, abdesthane (eskiden otel veya benzeri ortak kullanım alanlarındaki tuvaletlerin kapısında oda numarası bulunmadığı için Fransızca "numarasız" anlamına gelen "sans numéro" ifadesi kullanılmasından ve kapıya “00” işareti konmasından)

yüz ölçümü : tür. * yüz (üst, dış taraf, yüzey, satıh) + ölçüm (bilinmeyen bir büyüklüğün veya özelliğin, aynı türden bilinen bir standart birimle kıyaslanarak sayısal bir değerle ifade edilmesi, ölçme işi) (ölç (somut veya soyut bir olgunun ağırlığını, hacmini, boyutlarını, miktarını (adedini), etkisini muhtelif hesaplama yöntemleri ve araçları kullanarak sayısal olarak belirlemek) + üm (isim yapım eki) ) + ü (iyelik eki) * bir yerin veya nesnenin dış yüzeyinin genişliğinin hesaplanması sonucunda elde edilen metrekare veya kilometrekare cinsinden değer

yüzbaşı : tür. * yüz (doksan dokuzdan sonra gelen sayı (100) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) * üsteğmen ile binbaşı arasında yer alan ve genellikle bir bölüğe komuta eden subay rütbesi

yüzde : tür. * yüz (doksan dokuzdan sonra gelen sayı (100) + de (yer ve durum eki) * simgesi “%” olan ve bir bütün 100 eşit parçaya bölündüğünde o parçalardan kaç tanesinin ifade edildiğini gösteren oran birimi

yüzey : tür. * yüz (üst, dış taraf, yüzey, satıh) + ey (isim yapım eki) * bir nesnenin veya alanın dışa bakan, görünen ve üzerinde işlem yapılan bölümü, satıh; geometrik olarak bir cismin dış sınırını oluşturan iki boyutlu bölüm, yüz; bir alanın veya yerin üstte bulunan bölümü, üst katman

yüzgeç : tür. * yüz (kol, bacak veya yüzgeç gibi organların yardımıyla su üstünde veya su içinde ilerlemek ya da durmak) + geç (isim yapım ve araç eki) * balıklarda ve yüzen memelilerde hareketi ve dengeyi sağlayan, göğüs, karın, sırt, kuyruk ve anüs çevresinde bulunan yüzme organı

yüzleşmek : tür. * yüz (surat, çehre, vech, sima; ön, cephe) + leş (işteş fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir kişi, bir olay, gerçek veya kendi hatalarıyla yüz yüze gelmek, karşılaşmak, bunları kabullenmek veya sorumlu kişlerle karşılıklı konuşarak hesaplaşmak

yüzmek : tür. * yüz (kol, bacak veya yüzgeç gibi organların yardımıyla su üstünde veya su içinde ilerlemek ya da durmak) + mek (fiil mastar eki) * kol, bacak veya yüzgeç gibi organların yardımıyla su üstünde veya su içinde ilerlemek ya da durmak; deriyi bedenden ayırmak, sıyırmak ve yüzeylemek

yüzsüz : tür. * yüz (surat, çehre, vech, sima; ön, cephe) + süz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * yüzü olmayan; utanma ve sıkılma duygusu bulunmayan, çekinmeden davranan, arsız, arlanmaz, sıkılmaz, utanmaz, pişkin

yüzücü : tür. * yüz (kol, bacak veya yüzgeç gibi organların yardımıyla su üstünde veya su içinde ilerlemek ya da durmak) + ü (bağlaç) + cü (yapan, eden eki) * yüzen kişi; yüzme sporu yapan veya bu sporu profesyonel olarak meslek edinen kimse

yüzük : tür. * yüz (eklem, mafsal) + ük (isim yapım ve araç eki) * parmağa geçirilen genellikle metal veya değerli madenlerden yapılan halka şeklindeki süs eşyası veya simge

yüzük parmağı : tür. * yüz (eklem, mafsal) + ük (isim yapım ve araç eki) + parmak (el veya ayağın uç kısımlarındaki eklemli organ) + ı (iyelik eki) * insan elinde serçe parmak ile orta parmak arasında yer alan ve nişan/nikah yüzüğünün takıldığı dördüncü parmak

yüzükoyun : tür. * yüz (surat, çehre, vech, sima; ön, cephe) + koyun (kucak, ön taraf, göğüs boşluğu) * yüzü yere gelecek biçimde, yüzüstü kapanarak veya uzanarak, yüzü aşağıya veya yere gelecek biçimde, yüzüstü kapanarak yatma veya durma durumu

yüzünden : tür. * yüz (surat, çehre, vech, sima; ön, cephe) + ü (iyelik eki) + nden (kaynak, köken eki) * -den ötürü, -den dolayı, nedeniyle, sebebiyle, mütevellit, kaynaklanan

yüzüstü : tür. * yüz (surat, çehre, vech, sima; ön, cephe) + üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + ü (iyelik eki) * yüzün veya ön tarafın yere dönük olması durumu; bir işin, durumun veya kişinin yarı yolda, ilgisiz ve tamamlanmamış bir şekilde bırakılması

yüzyıl : tür. * yüz (doksan dokuzdan sonra gelen sayı (100) + yıl (Dünya’nın Güneş etrafındaki bir tam turu olan 365 günlük (12 aylık) zaman dilimi, sene) * milat (0) başlangıç kabul edilerek sırasıyla 100 yıllık dönemler halinde sayılan zaman dilimi, asır

z : tür. * z, Z * Türkçe alfabenin 29. ve son harfi (“Y”’den sonraki harf)

za : ara. * za (sahib, malik, erbab, ehil) * sahibi, maliki, haiz olan ("Zi" ve "Zu" şeklinde de kullanılır. (Müennesi "Zat" dır.)

zaaf : ara. * daaf (zayıflık, güçsüzlük, düşkünlük, kuvvetten düşme), daufa (zayıflamak, takatsiz kalmak, güçten düşmek) * bir kimsenin veya şeyin güçsüz olduğu yön, düşkünlük, irade zayıflığı, dayanamama, güçsüzlük; bir iş veya durumdaki eksiklik, yetersizlik

zaar : ara. * zahir (açık, belli, meydanda, görünen, görünür, belirli, bariz) * açık, belli, meydanda, görünen, görünür, belirli, bariz, kuşkusuz, elbette, herhalde, anlaşılan

zabıt : ara. * dabata (tutmak, yakalamak, kavramak, denetim altında tutmak, kaydetmek) * resmi bir olayın, konuşmanın veya işlemin yazılı olarak kaydedildiği belge, yani tutanak; Osmanlı'dan Cumhuriyet'e rütbeli asker, subay (teğmenden binbaşıya kadar olan komutan rütbesi)

zabıta : ara. * dabata (tutmak, yakalamak, kavramak, denetim altında tutmak, kaydetmek) * yerel yönetimlere (belediyelere) bağlı olarak çalışan, beldede kamu düzenini, halk sağlığını, huzuru ve düzeni korumakla görevli resmi memur teşkilatı

zabih : ara. * zebehe (boğazlamak, kesmek, kurban etmek), zebh (boğazlama, kesme, kurban etme) * boğazlanmış, kurban edilmiş veya kurban edilmek üzere hazırlanmış/seçilmiş olan

zabit : ara. * dabata (tutmak, yakalamak, kavramak, denetim altında tutmak, kaydetmek) * resmi bir olayın, konuşmanın veya işlemin yazılı olarak kaydedildiği belge, yani tutanak; Osmanlı'dan Cumhuriyet'e rütbeli asker, subay (teğmenden binbaşıya kadar olan komutan rütbesi)

zabt : ara. * dabata (tutmak, yakalamak, kavramak, denetim altında tutmak, kaydetmek) * tutma, yakalama, kavrama, denetim altında tutma, kaydetme, sıkı tutma, ele geçirme, zapt etme; kaydetme; kontrol altında tutma

zabt u rabt : ara. * dabt (sıkı tutma, ele geçirme, zapt etme; kaydetme; kontrol altında tutma) + u (tamlama eki) + rabata (bağlamak, birleştirmek, bir araya getirmek, iliştirmek, ilişkilendirmek), rabita (bağ, bağlantı, ilişki, bağlama, birbirine bağlanma, bitişme, birleşme, ilişme), rabt (birbirine bağlanma, bitiştirme, bitişme, birleştirme, iliştirme) * sıkı düzen, disiplin, denetim ve gözetim altında tutma

zabtıyye : ara. * dabata (tutmak, yakalamak, kavramak, denetim altında tutmak, kaydetmek), dabt (sıkı tutma, ele geçirme, zapt etme; kaydetme; kontrol altında tutma) + iyye (isim yapım eki) * Osmanlı İmparatorluğu'nda toplumun huzurunu ve güvenliğini koruyan askeri polis teşkilatı ve bu teşkilatta görev yapan er veya memur

zacir : ara. * zacara, zecere (azarlamak, engellemek, sakındırmak, mani olmak, alıkoymak, vazgeçirmek, birini bağırarak durdurmak, haykırarak engellemek; püskürtmek, defetmek, savmak, kovmak, dışlamak, dairenin veya sınırın dışına sürmek) * engelleyen, mani olan, alıkoyan, sakındıran, azarlayan, kınayan, bir kimseyi kötü bir davranıştan vazgeçiren (kimse), birini bir şeyden meneden, sakındıran (kişi)

zaç : ara. * zac (sülfürik asit, sülfat H2SO4) * kimyada başta demir sülfat olmak üzere çinko ve bakır sülfat gibi metal sülfat tuzlarına verilen genel ad, Kükürtle demir, bakır veya çinkonun bileşimi olan sülfat tuzları

zad : far. * zaden (doğmak) * doğmuş, doğmuş evlat, çocuk, oğul

zad : afa. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zavada (yolculuk için azık hazırlamak, tedarik etmek) * artma, çoğalma, fazlalaşma; azık, yolluk, geçimlik

zade : far. * zaden (doğmak) * doğmuş, doğmuş evlat, çocuk, oğul

zadegan : far. * zaden (doğmak), zade (doğmuş, doğmuş evlat, çocuk, oğul) + gan (çoğul eki) * doğmuşlar, soyca bir yere ait olanlar; toplumda köklü, saygın ve ayrıcalıklı bir sınıfa mensup olan kişiler, soylular, aristokratlar, asiller

zadellah : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zayyada (artırmak, çoğaltmak, fazlalaştırmak), ziyade (çok, fazla, artmış) + Allah (el (ön ek) + ilah (tanrı, tapılan, yönelinen, yüce varlık) ) * Allah artırsın, Allah ziyade eylesin

za'f : ara. * daaf (zayıflık, güçsüzlük, düşkünlük, kuvvetten düşme), daufa (zayıflamak, takatsiz kalmak, güçten düşmek) * bir kimsenin veya şeyin güçsüz olduğu yön, düşkünlük, irade zayıflığı, dayanamama, güçsüzlük; bir iş veya durumdaki eksiklik, yetersizlik

zafer : ara. * zufr (tırnak, pençe; toynak), zafira (tırnaklamak, pençelemek) * bir mücadelede, yarışta veya savaşta elde edilen başarı, üstünlük ve galibiyet

zafirlukast : lat.* zafir (sulfonyl (sülfonil) belirteci) + lukast (lökotrien reseptör antagonisti belirteci) * kronik astım tedavisinde kullanılan, solunum yollarındaki şişliği ve daralmayı azaltan lökotrien reseptör antagonisti (LTRA) sınıfından ilacın etken maddesi (C31H33N3O6S)

zafiyet : ara. * daaf (zayıflık, güçsüzlük, düşkünlük, kuvvetten düşme), daufa (zayıflamak, takatsiz kalmak, güçten düşmek) + iyet (isim yapım eki) * zayıflık, güçsüzlük, bitkinlik, dermansızlık, halsizlik, acz, acizlik

zaglossus : gre., lat. * dia (arasından, içinden, boyunca; sayesinde, vasıtasıyla, yoluyla, aracılığıyla; yüzünden, baştan başa; iki, ikiye ayrım, ikiye bölünme) + glossa (dil, lisan) (gre.) + us (son ek) (lat.) * Tek Delikliler (Monotremata) familyasından, Yeni Gine adasındaki ormanlık ve dağlık bölgelerde endemik olarak yaşayan, aşağı doğru kıvrık uzun gagaları ve yapışkan dilleri bulunan, Ornitorenkler gibi, memeli olmalarına rağmen doğurmak yerine yumurtlayan, uzun gagalı dikenli karıncayiyenler, uzun burunlu ekidnalar

zagreb : sla. * za (arkasında, ardında) + greb (tepe, yükselti) * Hırvatistan’ın başkenti

zagros : gre., far. * sagartioi (kabile), sagartia (bölge) (gre.); asagarta (Sagartia kabilesinin isminden) (far.) * İran, Irak ve Güneydoğu Türkiye sınırları içinde yer alan yaklaşık 1.600 kilometre uzunluğundaki büyük bir sıradağ

zağ : tür. * zağ (bilemek, keskinleştirmek; kılıç, bıçak gibi kesici aletleri bilemek suretiyle verilen cila veya keskinlik, kılağı) * kılıç, bıçak gibi kesici aletlerin bilendikten sonra ağzında kalan ince çapak veya keskinlik cilası, kılağı

zağanos : far., rum. * zağan (kuzgun, karga, şahin, akbaba türü bir yırtıcı kuş) (far.); zağanos (bir cins doğan) ) (gre.) * doğangiller (Falconidae) familyasından, bir cins doğan

zağar : ara. * zahir (açık, belli, meydanda, görünen, görünür, belirli, bariz) * açık, belli, meydanda, görünen, görünür, belirli, bariz, kuşkusuz, elbette, herhalde, anlaşılan

zağar : sla, gre. * zagari (bir cins av köpeği, tazı) * bir cins av veya çoban köpeği, tazı; küçük köpek (Ardahan ağzı)

zahd : ara. * zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak durmak) * çürütme, aksini ispatlama, reddetme, vazgeçme, rağbet etmeme, ilgisiz kalma, yüz çevirme

zahf : ara. * zahafa (sürünmek, emeklemek, yorgunluktan ötürü ayaklarını sürüyerek yürümek) * ayaklarını sürüyerek veya sürünerek yürüme, sürünme

zahib : ara. * zehebe (ayırmak, ayrılmak, gitmek, uzaklaşmak, gidermek) * giden, gidici; bir zanna/fikre kapılan, sanıda bulunan; ayıran

zahid : ara. * zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak durmak) * dünyevi şeylerden el çeken, maddi ve dünyevi arzulara bağlı kalmayıp, ibadet ve takva yolunu seçen; erkek ismi

zahide : ara. * zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak durmak), zahid (dünyevi şeylerden el çeken, maddi ve dünyevi arzulara bağlı kalmayıp, ibadet ve takva yolunu seçen; erkek ismi) + e (dişil eki) * dünyevi şeylerden el çeken, maddi ve dünyevi arzulara bağlı kalmayıp, ibadet ve takva yolunu seçen kadın; kadın ismi

zahif : ara. * zahafa (sürünmek, emeklemek, yorgunluktan ötürü ayaklarını sürüyerek yürümek), zahf (ayaklarını sürüyerek veya sürünerek yürüme, sürünme) * ayaklarını sürüyerek veya sürünerek yürüyen, sürünen

zahik : ara. * zahaka (berbat olmak, perişan olmak, helak olmak, mahvolmak, yok olmak, ortadan kalmak) * hak olmayan, asılsız, boş, yalan şey, batıl, berbat, perişan, helak olmuş, mahvolmuş, yok olmuş, ortadan kalkmış

zahil : ara. * zahala (unutmak, ihmal etmek, hatırından çıkarmak, farkında olmamak, dikkatten kaçırmak) * unutan, ihmal eden, dalgın, hatırından çıkaran, aklında tutmayan, farkında olmayan, dikkatinden kaçıran

zahim : ara. * zahm (yara, darbe, mızrap) * irin, iltihap, ara veya çıban içinde biriken cerahat, iltihaplı akıntı

zahir : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * görünen, açıkta olan, belli, belirgin, açık, bariz, dışsal

zahire : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) * saklanan, biriktirilen yiyecek, erzak; uzun süre saklanabilen kuru gıda, özellikle tahıl, bakliyat ve benzeri temel yiyeceklerin bütünü; savaş, kıtlık veya yolculuk gibi durumlar için depolanan erzak, yiyecek stoku

zahiri : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), zahir (görünen, açıkta olan, belli, belirgin, açık, bariz, dışsal, zuhur etmiş, açık) + iy (gibi olan) ) (zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma) ) * açık olan, belli olan, belirgin olan, görünür olan, eksoterik

zahit : ara. * zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak durmak) * dünyevi şeylerden el çeken, maddi ve dünyevi arzulara bağlı kalmayıp, ibadet ve takva yolunu seçen; erkek ismi

zahm : ara. * zahama (sıkıştırmak, sıkmak, daraltmak, kalabalık etmek), zahm (yara, darbe, kesik) * kesici veya delici aletlerin vücutta bıraktığı fiziksel yara ve darbe izi; insanın ruhunda, kalbinde derin acılara yol açan manevi ızdırap

zahmet : ara. * zahama (sıkıştırmak, sıkmak, daraltmak, kalabalık etmek) + et (isim yapım eki) * kalabalık, sıkışıklık, güçlük; bir işin yapılması sırasında karşılaşılan güçlük, sıkıntı veya külfet; yorucu emek, uğraş, meşakkat, bir kimseye yük olan veya onu sıkıntıya sokan durum, güçlük veren iş

zahter : ara. * saʿtar (kekiğe benzer bitki, kekik; yabani kekik) * ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasından gelen, görünümü ve keskin kokusuyla kekiğe benzediği için halk arasında kara kekik veya dağ kekiği olarak bilinen, Thymus longicaulis ve yörelere göre Thymbra spicata gibi türleri olan yabani bir bitki

zahzah : ara. * zahzaha (uzaklaştırmak, kenara çekmek, yerinden biraz oynatmak) * dibi derin olmayan, az su, sığ su; uzaklık

zaid : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * artıran, çoğaltan, fazlalaştıran

zaide : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zaid (artıran, çoğaltan, fazlalaştıran) + e (dişil eki) * artıran, çoğaltan, fazlalaştıran (kadın)

zaif : ara. * daaf (zayıflık, güçsüzlük, düşkünlük, kuvvetten düşme), daufa (zayıflamak, güçten düşmek) * zayıf, güçsüz, kuvvetsiz, takatsiz; bedenen cılız veya ince; düşkün

zaik : ara. * zaka (tatmak, lezzetini algılamak), zevk (tat, keyif) * tattıran

zail : ara. * zala (ortadan kalkmak, yok olmak, helak olmak, halel gelmek, uzaklaşmak, geçip gitmek; hareket etmek, yerinden ayrılmak), zeval (ortadan kalkma, yok olma, helak olma, halel gelme, uzaklaşmak, geçip gitme; hareket etme, yerinden ayrılma) * geçici, kalıcı olmayan, yok olan veya ortadan kalkan; sona eren, geçip giden, sürekliliği bulunmayan; mecazen hükmünü veya etkisini yitiren

zaim : ara. * zaama (zaama (kesin olmayan bir şeyi iddia etmek, zanda bulunmak, şüphe ve zan ile konuşmak, yalan veya temelsiz bir sav ileri sürmek, öne düşmek, şeflik etmek, liderlik/önderlik etmek, kefil olmak, sorumluluk ve reislik üstlenmek) * önder; kefil, bir işi üstlenen, önayak olan

zair : ara. * zara (ziyaret etmek, birini görmeye gitmek, görmek için uğramak), ziyaret (görmeye gitme, görmek için uğrama) * ziyaret eden kişi, ziyaretçi, bir kimseyi görmeye, hatırını sormaya veya bir yeri görmeye giden kimse

zaire : kon. * nzadi o nzere (ırmakları yutan ırmak) (nzadi (nehir, ırmak, akarsu) + o (ve) + nzere (yutan) ) * Orta Afrika’da yer alan ve günümüzde Demokratik Kongo Cumhuriyeti olarak adlandırılan, kuzeyde Orta Afrika Cumhuriyeti ve Sudan, doğuda Uganda, Ruanda, Burundi ve Tanzanya, güneyde Zambiya ve Angola, batıda Kongo Cumhuriyeti ve Atlas Okyanusu ile çevrili olan ülke

zait : ara. * zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), ziyade (çok, fazla, artmış) * artıran, çoğaltan, fazlalaştıran

zak : ara. * zeka (temizlemek, paklamak, saflaştırmak, arıtmak, arındırmak, tezkiye etmek; temizlenmek, arınmak, gelişmek), zeki (temiz, arınmış, gelişmiş) * pak, arı, saf, temiz

zaki : ara. * zeka (temizlemek, paklamak, saflaştırmak, arıtmak, arındırmak, tezkiye etmek; temizlenmek, arınmak, gelişmek) * saf, temiz, arınmış, gelişmiş, erdemli

zakir : ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr (hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma) * hatırlayan, anan, düşünen, öğüt alan, zikreden

zakire : ara. * zekere (hatırlamak, anmak, düşünmek, öğüt almak, zikretmek), zikr (hatırlama, anma, düşünme, öğüt alma), zakir (hatırlayan, anan, düşünen, öğüt alan, zikreden) + e (dişil eki) * hatırlayan, anan, düşünen, öğüt alan, zikreden (kadın)

zakkum : ara. * zakama (lokmayı çiğneyip yutmak), zıkkım (çok kötü veya iğrenç yiyecek, yenmesi hoş olmayan şey; beddua ve öfke bildiren söz olarak “zehir, kahrolası şey”; mecazen bir kimseye veya şeye duyulan güçlü tiksinti ve hoşnutsuzluğu belirten söz) * zakkumgiller (Apocynaceae) familyasından, Akdeniz ülkelerinde yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen, beyaz veya pembe çiçekli, zehirli ağaççık, Nerium oleander; mecazen cehennem ağacı ve çok acı veya zehirli şey

zakkumgiller : ara. * zakama (lokmayı çiğneyip yutmak), zıkkım (çok kötü veya iğrenç yiyecek, yenmesi hoş olmayan şey; beddua ve öfke bildiren söz olarak “zehir, kahrolası şey”; mecazen bir kimseye veya şeye duyulan güçlü tiksinti ve hoşnutsuzluğu belirten söz), zakkum (zakkumgiller (Apocynaceae) familyasından, Akdeniz ülkelerinde yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen, beyaz veya pembe çiçekli, zehirli ağaççık, Nerium oleander; mecazen cehennem ağacı ve çok acı veya zehirli şey) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) * iki çenekli bitkiler arasında yer alan, aralarında zakkum ve Cezayir menekşesi gibi türlerin bulunduğu tırmanıcı ve çok yıllık bitki familyası, Apocynaceae

zal : far. * zar (eski, yaşlı), zal (yaşlı adam, ak saçlı) * saçları bembeyaz doğmuş olan, yaşlı, ihtiyar, aksakallı kimse"

zalal : ara. * zıl (gölge) * gölge eden, gölge olan; gölgeler, zilal

zalam : ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak; haksızlık yapmak, adaletsizlik yapmak), zulm (haksızlık, adaletsizlik), zalim (haksızlık yapan, adaletsizlik yapan, zulmeden) * karanlık, zulmet

zalike : ara. * za (bu) + like (gibi) * bunun gibi

zalil : ara. * zıl (gölge), zalal, zilal (gölge eden, gölge olan; gölgeler) * gölgeli, çok gölge veren, sayebend (gölge anlatan)

zalim : ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak; haksızlık yapmak, adaletsizlik yapmak), zulm (haksızlık, adaletsizlik) * haksızlık yapan, adaletsizlik yapan, zulmeden

zalimane : ara., far. * zalama (karartmak, karanlık kılmak; haksızlık yapmak, adaletsizlik yapmak), zulm (haksızlık, adaletsizlik), zalim (haksızlık yapan, adaletsizlik yapan, zulmeden) (ara.) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) * zalime yakışır şekilde, zalimce, merhametsizce, acımasızca, zulmederek

zallam : ara. * zalama (karartmak, karanlık kılmak; haksızlık yapmak, adaletsizlik yapmak), zulm (haksızlık, adaletsizlik), zalim (haksızlık yapan, adaletsizlik yapan, zulmeden) * çok zalim, çok zulmeden, çok acımasız, çok merhametsiz

zalmoxidae : tra. * zalmos (deri, post, hayvan postu) + idae (-giller, hayvan familyası) * eklembacaklılar şubesinde yer alan ve hasatçı (Opiliones) takımının Laniatores alt takımına bağlı, genellikle koyu kahverengiden koyu sarıya kadar değişen renk tonlarında, küçük yapılı ve üzerlerinde koyu renkli benekler taşıyan, erkeklerinde cinsel dimorfizm (iki eşeylilik belirginliği) görülen bir hayvan familyası

zam : ara. * zamma (artırmak, çoğaltmak, ilave etmek, eklemek, fazlalaştırmak, büyütmek) * artırma, çoğaltma, ekleme, fazlalaştırma, büyütme

zama : ara. * zama (susuzluktan dudakların kuruması, susuzluk belirtisi), zamia (susamak, su içme ihtiyacı hissetmek, susuz kalmak) * susuzluktan dudakların kuruyup büzülmesi; susuzluk ve susuzluk belirtisi

zamah : ara. * samah (hoşgörü, cömertlik, izin, serbestlik), zamah, zamak (semah, oyun, şenlik) * bazı yörelerde semah adı verilen dini temalı halk oyunu; eğlenti, şenlik, oyun veya şenlik meydanı

zaman : ara. * zama (süre geçmek, vakit ilerlemek, süre artmak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * süre, vakit, dönem

zamane : ara. * zama (süre geçmek, vakit ilerlemek, süre artmak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + e (ile ilgili, -a ait) * belirli bir dönemde yaşayan kimseler, çağdaşlar, dönem insanları

zamazingo : tür. * zamazingo (şey, zımbırtı, aygıt anlamında ses yansımalı kelime) * adı veya işlevi bilinmeyen ya da önemsenmeyen nesne, zımbırtı; argo olarak dost, metres; bazı yörelerde araç, aygıt, gereç, mekanizma, şey, zımbırtı

zambak : san. far. * campaka (champaka ağacı, çiçekli ağaç) (san.); cambak (soğanlı çiçek, zambak) (far.) * zambakgiller (Liliaceae) familyasından, soğanlı ve gösterişli çiçekleri olan çok yıllık süs bitkisi, ak zambak, Lilium candidum

zambakgiller : san. far. * campaka (champaka ağacı, çiçekli ağaç) (san.); cambak (soğanlı çiçek, zambak) (far.) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) (tür.) * bir çenekliler arasında yer alan, zambak, lale, soğan, pırasa ve çiğdem gibi çoğunlukla çok yıllık, otsu ve soğanlı bitkileri içeren bitki familyası, Liliaceae

zambiya : lat. * zambezi (büyük nehir; Ülkenin batı ve güney kesiminden geçen Zambezi Irmağı) + ia (yer eki) (lat.) * Güney Afrika’da yer alan, kuzeyde Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Tanzanya, doğuda Malavi, güneydoğuda Mozambik, güneyde Zimbabve ve Botsvana, güneybatıda Namibya, batıda Angola ile komşu olan, denize kıyısı olmayan bir ülke

zamia : lat. * azaniae, zamia (çam kozalağı; odunsu bitki) * zamyagiller (Zamiaceae) familyasından, tropikal ve subtropikal Amerika’da yetişen, palmiye benzeri yapraklı, kozalak biçimli üreme organları taşıyan açık tohumlu odunsu bitki cinsi (Zamia cinsindeki sikad türlerinin genel adı)

zamiaceae : lat. * azaniae, zamia (çam kozalağı) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * kozalaklı açık tohumlular içinde yer alan, başlıca tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen, palmiye veya eğrelti otuna benzeyen, Zamia ve Macrozamia gibi cinsleri içeren sikadları kapsayan bitki familyası

zamin : ara. * zamana, zamina (garanti etmek, kefil olmak, bir şeyi üstlenmek, yükümlülüğünü üstlenmek), zimn (iç, iç taraf, içerik, kapsam, gizli maksat, açıkça söylenmeyip dolayısıyla anlatılan) * bir kimsenin borcunu, yükümlülüğünü veya sorumluluğunu üstlenen, onun adına güvence veren kimse, kefil, garanti veren kişi, garantör, kefil olan, sorumlu tutulan, zararı ödeyen, tazmin eden

zamir : ara. * damara, zamara (içe çekilmek, gizlenmek, saklanmak) * iç, içyüzü, insanın iç dünyası, gönül, vicdan; gizli olan; ismin yerine geçen kelime, adıl

zamk : ara. * şamg (tutkal, reçine, ağaçlardan çıkan yapışkan madde) * akasya, kitre, sütleğen gibi bazı bitkilerin kabuklarından sızarak donan, renksiz veya sarı-kırmızımtırak renkli, yapıştırıcı özelliğe sahip madde

zamkinos : tür., gre. * zam (argo ön ek) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinos (hareket eden, devinen, kıpırdayan, kımıldayan) * adı veya işlevi bilinmeyen ya da önemsenmeyen nesne, zımbırtı; argo olarak dost, metres; bazı yörelerde araç, aygıt, gereç, mekanizma

zampara : far. * zan, zen (kadın, hatun, dişi, unsa) + bare (düşkün, tutkun) * kadın düşkünü, kadınlara aşırı düşkün olan, sürekli kadın peşinde koşan erkek, çapkın, hovarda

zamr : ara. * zamara (üflemeli çalgı çalmak, ötmek, ses çıkarmak) * üfleyerek çalma, üflemeli bir çalgı çalma, ney veya kaval gibi çalgılarla ses çıkarma ve bu çalgıdan çıkan ses, nağme

zan : ara. * zanna (sanmak, tahmin etmek, kuşkulanmak) * kesin bilgiye dayanmayan kanaat, bir şey hakkında yeterli kanıt olmadan oluşan düşünce, sanı, tahmin, kuşku, varsayım

zanaat : ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak; seçmek, ayırmak, intihab etmek) + at (isim yapım eki) * öğrenimle birlikte deneyim, beceri ve ustalık gerektiren, marangozluk, demircilik, dokumacılık gibi el emeğine dayalı, el ustalığı isteyen meslek veya üretim alanı

zanaatkar : ara. * zanaat (öğrenimle birlikte deneyim, beceri ve ustalık gerektiren, marangozluk, demircilik, dokumacılık gibi el emeğine dayalı, el ustalığı isteyen meslek veya üretim alanı) (sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak; seçmek, ayırmak, intihab etmek) + at (isim yapım eki) ) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) * belirli bir zanaatla uğraşan, el emeği, beceri ve ustalık gerektiren bir işi meslek edinmiş kişi, zanaatçı

zanbur : far. * zanbur, zenbur (arı, eşek arısı, yaban arısı), zenberek, zemberek (küçük top veya yay mekanizması) * arı, eşek arısı, yaban arısı

zandidae : lat. * zanda (balık cinsi) + idae (-giller, hayvn familyası) * kemikli balıklar içinde yer alan, Zanda cinsini ve özellikle sudak balıkları olarak bilinen türleri kapsayan balık familyası

zangırdamak : tür. * zangır (titreme, sarsıntı bildiren ses yansımalı kök) (zang, zeng (metal oksidi, kir, küf, pas, zenci; zil, çıngırak, çan) + ır (dönüşlü fiil eki) ) + da (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * soğuk, korku, heyecan veya başka bir etkiyle titremek; bir şey titreşimden dolayı ses çıkarmak, sarsılarak gürültü etmek; mecazen çok korkmak, ürpermek

zangoç : erm. * jam (saat) + goçel (çağırmak), goç (çağıran) * saat geldiğinde çağıran; kiliselerde çan çalan görevli

zani : ara. * zana (zina etmek, gayrimeşru cinsel ilişkide bulunmak) * zina eden, evlilik dışı cinsel ilişkide bulunan kişi

zanin : ara. * zanna (sanmak, zannetmek, kuşkulanmak, şüphelenmek) + in (sıfat yapım eki) * kendisinden şüphe edilen, suç veya kusur isnat edilen, töhmetli, töhmet altında bulunan, şüpheli; malını esirgeyen, cimri

zaniye : ara. * zana (zina etmek, gayrimeşru cinsel ilişkide bulunmak), zani (zina eden, evlilik dışı cinsel ilişkide bulunan kişi) + ye (dişil eki) * zina eden kadın, evlilik dışı cinsel ilişkide bulunan kadın

zanka : rus. * zanka (iki atlı kızak) * iki atın çektiği kızak, kar üzerinde kullanılan iki atlı taşıma aracı

zanlı : ara., tür. * zanna (sanmak, tahmin etmek, kuşkulanmak), zann (kesin bilgiye dayanmayan kanaat, bir şey hakkında yeterli kanıt olmadan oluşan düşünce, sanı, tahmin, kuşku, varsayım) (ara.) + lı (ile, beraber, birlikte) (tür.) * kendisine bir suç veya kusur isnat edilen, suç işlediğinden şüphe edilen kimse, şüpheli; hakkında suçlama bulunan kişi

zannetmek : ara., tür. * zanna (sanmak, tahmin etmek, kuşkulanmak), zann (kesin bilgiye dayanmayan kanaat, bir şey hakkında yeterli kanıt olmadan oluşan düşünce, sanı, tahmin, kuşku, varsayım) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir şeyi gerçek olup olmadığını kesin olarak bilmeden öyle kabul etmek, sanmak, tahmin etmek, varsaymak; bir durum veya kişi hakkında kesin bilgiye dayanmayan bir kanaate varmak

zanthoxylum : gre., lat. * xanthos (sarı) + xylon, xylos (tahta, odun) (gre.) + um (isim yapım eki) (lat.) * sedef otugiller (Rutaceae) familyasına ait, genellikle dikenli çalı ve ağaçları içeren, en bilinen üyelerinden biri, mutfaklarda baharat olarak kullanılan Sichuan biberi olan sarımsı gövdeli bitki cinsi

zaparta : ita. * sabordo (gemi bordasında top atışına mahsus delik), bordo (gemi bordası) * geminin bordasında top çıkarılan dört köşe açıklık, bu açıklıklarda bulunan topların tümü, bir bataryanın hep birden ateş etmesi, alabanda ateşi; mecazen azar, tersleme, paylama

zapornia : kat. * Porzana (eski cins adı) sözcüğünün harf düzenlemesiyle oluşturulmuş anagram) + ia (taksonomik çoğul eki) * yelvegiller (Rallidae) familyasında yer alan, bataklık ve sulak alanlarda yaşayan küçük yapılı yelve kuşlarını kapsayan kuş cinsi

zapping : ing. * zap (ani hareket etmek, hızla değiştirmek, yok etmek; yansıma kökenli fiil) + ing (isim yapım eki) * televizyon izlerken uzaktan kumandayla kanaldan kanala hızlıca geçme, özellikle reklamları veya ilgisiz içerikleri atlamak için sürekli kanal değiştirme; bir konu veya bilgi arasında hızlıca gezinme

zappino : ing. * zap (ani hareket etmek, hızla değiştirmek, yok etmek; yansıma kökenli fiil) + ino (isim yapım eki) * televizyon izlerken uzaktan kumandayla kanaldan kanala hızlıca geçme, özellikle reklamları veya ilgisiz içerikleri atlamak için sürekli kanal değiştirme; bir konu veya bilgi arasında hızlıca gezinme

zaprinast : lat. * za (farmasötik ön ek) + prin (azapurin belirteci) + ast (asthma (astım); lökotrien reseptör antagonistleri veya inflamasyon/alerji süreçlerini inhibe eden molekül belirteci) * astım ve alerjik hastalıkların tedavisi amacıyla araştırılmış, klinik ilaç adayı olarak başarısız olmuş ancak PDE inhibitörlerinin ve sildenafil gibi ilaçların geliştirilmesinde öncü bileşiklerden biri olarak kullanılan, fosfodiesteraz enzimlerini, özellikle cGMP’ye özgü fosfodiesterazları inhibe eden sentetik organik bileşik

zapt : ara. * dabata (tutmak, yakalamak, kavramak, denetim altında tutmak, kaydetmek) * tutma, yakalama, kavrama, denetim altında tutma, kaydetme, sıkı tutma, ele geçirme, zapt etme; kaydetme; kontrol altında tutma

zaptiye : ara. * dabata (tutmak, yakalamak, kavramak, denetim altında tutmak, kaydetmek), dabt (sıkı tutma, ele geçirme, zapt etme; kaydetme; kontrol altında tutma) + iyye (isim yapım eki) * Osmanlı İmparatorluğu'nda toplumun huzurunu ve güvenliğini koruyan askeri polis teşkilatı ve bu teşkilatta görev yapan er veya memur

zapturapt : ara. * dabt (sıkı tutma, ele geçirme, zapt etme; kaydetme; kontrol altında tutma) + u (tamlama eki) + rabata (bağlamak, birleştirmek, bir araya getirmek, iliştirmek, ilişkilendirmek), rabita (bağ, bağlantı, ilişki, bağlama, birbirine bağlanma, bitişme, birleşme, ilişme), rabt (birbirine bağlanma, bitiştirme, bitişme, birleştirme, iliştirme) * sıkı düzen, disiplin, denetim ve gözetim altında tutma

zar : ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak, ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek) * atılan nesne; tavla, kumar ve şans oyunlarında kullanılan, kemik, fildişi veya başka maddelerden yapılan, altı yüzlü ve her yüzünde 1 ile 6 arası sayılar olan küçük küp

zar : tür. * zar (ince örtü, kaplayıcı tabaka) * bir şeyi örten veya çevreleyen ince ve esnek tabaka, özellikle organları veya organ bölümlerini kaplayan ince doku, hücre ve organları çevreleyen biyolojik tabaka

zar kanatlılar : tür. * zar (ince örtü, kaplayıcı tabaka) + kanat (kuşlarda ve bazı böceklerde uçmayı sağlayan organ; uçağın iki yanından dışa doğru uzanan ve uçağın havada dengede durmasını sağlayan metal yüzeylerden her biri; taraf) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + lar (çoğul eki) * karınca, yaban arısı ve testere arıları gibi, kanatları ince, saydam ve zar yapısında olan böcekleri içeren familya, himenoptera

zara : tür. * zar (sırt, dağ yamacı) + ık (isim yapım eki) * sırtüstü yerleşim, yamaçtaki yer; Sivas iline bağlı bir ilçe

zarafet : ara. * zarf (kap, zarf, bir şeyin dış görünüşü), zarafa (güzel ve hoş görünmek), zarif (hoşa giden, ince, kibar, nazik, narin, beğenilen) + et (isim yapım eki) * davranış, söz, görünüş veya tavırdaki incelik, nezaket, kibarlık, hoşluk, çekicilik, ölçülülük, estetik güzellik ve biçimsel incelik

zarar : ara. * darra (zarar vermek, kayba neden olmak, sıkıntıya uğratmak, kötülük etmek) * bir şeyin veya olayın yol açtığı olumsuz sonuç, çıkar kaybı, hasar, ziyan, maddi veya manevi kayıp, darar

zarf : ara. * zarafa (güzel ve hoş görünmek), zarif (hoşa giden, ince, kibar, nazik, narin, beğenilen) * güzellik, zarafet; dış yüz, kılıf, örtü, mahfaza, kap, kabuk; gramerde bir fiilin, fiilimsinin, sıfatın veya başka bir zarfın anlamını yer, zaman, durum, nicelik bakımından niteleyen, fiile yöneltilen neden, ne zaman, nereye, ne kadar ve nasıl sorularının cevaplarını oluşturan kelime, belirteç (dün, bugün, yarın, akşam, kışın, geceleyin, ilkin, şimdilik, yine, demin, daha, hala, henüz, derhal, bazen ...)

zargana : gre. * sarginos (sürü halinde gezen bir balık) * uskumrumsugiller (Scomberesocidae) familyasından, 40–60 cm boyunda, gövdesi silindir biçiminde, gaga gibi ince, uzun ve sivri ağızlı deniz balığı, Belone belone

zari : ara * zaraa (ekmek, dikmek, yetiştirmek) * ekin eken, toprağı işleyerek ürün yetiştiren kimse, çiftçi, ekinci, ziraatçi

zarif : ara. * zarafa (güzel ve hoş görünmek), zarafet (davranış, söz, görünüş veya tavırdaki incelik, nezaket, kibarlık, hoşluk, ölçülülük, estetik güzellik ve biçimsel incelik) * hoşa giden, ince, kibar, nazik, narin, beğenilen

zariyat : ara. * zara, zera (atmak, saçmak, savurmak, yaymak, ekmek, dağıtmak; ölçmek, tohum ekmek, toprağı işlemek, ekin ekmek) * savuran, dağıtan rüzgarlar; Kur’an’ın 51. suresinin ismi 

zarp : ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek) * vurma, vuruş, çarpma; beyan

zart : tür. * zart (ani ve kaba bir çıkış ya da yırtılma sesinden ses yansımalı kelime) * ani bir yırtılma, kopma veya patlama sesi ("zart diye")

zarta : tür. * zart (ani ve kaba bir çıkış ya da yırtılma sesinden ses yansımalı kelime) + a *isim yapım eki) * gaz çıkarma, yellenme, osurma

zaruret : ara. * darra (zarar vermek, sıkıntıya sokmak, zarar doğurmak, sıkıntı ve darlık oluşturmak), darar (kaybı, hasar, ziyan) + et (isim yapım eki) * zorunluluk, mecburiyet, gereklilik, kaçınılmaz ihtiyaç, sıkıntı, darlık; kişinin içinde bulunduğu şartlar nedeniyle başka türlü davranmasının mümkün olmadığı durum, sıkıntı, yoksulluk ve geçim darlığı.

zaruri : ara. * darra (zarar vermek, sıkıntıya sokmak, zarar doğurmak, sıkıntı ve darlık oluşturmak), darar (kaybı, hasar, ziyan) + i (sıfat yapım eki) * zorunlu, mecburi, gerekli, yapılması veya bulunması kaçınılmaz olan, başka türlü olması mümkün olmayan

zarzuela : isp. * zarza (böğürtlen çalısı, dikenli çalı) + uela (küçültme eki) * Madrid yakınlarındaki kraliyet dinlenme ve av köşkü, adını çevresindeki böğürtlen çalılarından alan yer adı; İspanya kökenli, konuşmalı ve şarkılı bölümlerin, orkestra ve dansın bir arada bulunduğu tiyatro ve müzik türü, bu türdeki eser; çeşitli balık ve deniz ürünlerinin sosla pişirilmesiyle hazırlanan yemek

zat : ara. * zat (sahip olan, kişi, kimse, şahıs, öz, kendisi, mahiyet) * kişi, kimse, şahıs, bir varlığın kendisi, özü, mahiyeti ve hakikati

zaten : ara. * zat (sahip olan, kişi, kimse, şahıs, öz, kendisi, mahiyet) + en (olarak, gibi) * özünde, aslında, kendisi bakımından, doğrusu, esasen, önceden bilinen veya geçerli olan bir durumu vurgulamak için kullanılan söz

zat-ı ali : ara. * zat (sahip olan, kişi, kimse, şahıs, öz, kendisi, mahiyet) + i (tamlama eki) + ali (yüce, ulu, ulvi, büyük, yüksek, üstün) * saygın, yüce ve yüksek makam sahibi kişi

zati : ara. * zat (sahip olan, kişi, kimse, şahıs, öz, kendisi, mahiyet) + i (ile ilgili, -a ait) * özünde, aslında, kendisi bakımından, doğrusu, esasen, önceden bilinen veya geçerli olan bir durumu vurgulamak için kullanılan söz

zat-ül kürsi : ara. * zat (sahip olan, kişi, kimse, şahıs, öz, kendisi, mahiyet) + el (ön ek, artikel) + kursi (kürsü, sandalye) * kuzey gök yarım küresinde Büyükayı'nın karşısında bulunan, altıkardeş adıyla da bilinen takımyıldız, Altıkardeş takımyıldızı

zatülcenp : ara. * zat (sahip olan, kişi, kimse, şahıs, öz, kendisi, mahiyet) + el (ön ek, artikel) + cenb (yan, yön, taraf, kenar) * göğüs sancısı, ateş, titreme ve öksürük gibi belirtilerle ortaya çıkan akciğer zarı iltihabı veya su toplaması, plörezi, plevral efüzyon

zatürree : ara. * dat, zat (özlenme; iltihab, enfeksiyon) + ria, rie (akciğer) * akciğer dokusunun, özellikle akciğer keseciklerinin (alveollerin) iltihaplanmasıyla ortaya çıkan ve ateş, öksürük, balgam ve solunum güçlüğü gibi belirtilerle seyreden akut veya kronik akciğer enfeksiyonu, pnömoni

zavallı : ara., tür. * zavala (geçip gitmek, yok olmak, ortadan kalkmak, mahvolmak, helak olmak), zeval (yok olma, sona erme, tükenme, mahvolma, helak olma) (ara.) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) * acınacak durumda olan, güçsüz ve çaresiz kimse, biçare, düşkün, aciz

zavil : ara. * zavala (geçip gitmek, yok olmak, ortadan kalkmak, mahvolmak, helak olmak), zeval (yok olma, sona erme, tükenme, mahvolma, helak olma) * geçici dünya hayatından veya dünyevi varlıklardan uzaklaşmış, dünyadan el etek çekmiş kimse, zahid; Türk musikisinde Sol (rast) perdesinde karar kılan, Nikriz ve Rast makamlarının birleşiminden oluşan, inişli-çıkışlı bir seyir izleyen ve dinleyenlerde genellikle hüzünlü, içli veya vakar hissi uyandıran klasik bir bileşik makam makam

zavil-aşiran : ara. * zavala (geçip gitmek, yok olmak, ortadan kalkmak, mahvolmak, helak olmak), zeval (yok olma, sona erme, tükenme, mahvolma, helak olma), zavil (geçici dünya hayatından veya dünyevi varlıklardan uzaklaşmış, dünyadan el etek çekmiş kimse, zahid) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Türk musikisinde Zavil makamı dizisinin (Segah'ta Rast, Rast'ta Nikriz veya Sabâ gibi çeşniler içeren) Aşiran perdesindeki (Mi) karar perdesine indirilerek genişletilmesiyle oluşturulmuş, genellikle inici-çıkıcı seyir karakterine sahip, klasik ve birleşik bir makam

zavil-isfahan : ara., far. * zavala (geçip gitmek, yok olmak, ortadan kalkmak, mahvolmak, helak olmak), zeval (yok olma, sona erme, tükenme, mahvolma, helak olma), zavil (geçici dünya hayatından veya dünyevi varlıklardan uzaklaşmış, dünyadan el etek çekmiş kimse, zahid) (ara.) + isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) (far.) * Türk musikisinde Zavil makamı dizisine İsfahan makamı dizisinin veya ezgi kalıplarının eklenmesiyle oluşturulmuş, genellikle İsfahan makamı tonunda karar veren ve günümüze çok az örneği ulaşmış klasik bir birleşik (mürekkep) makam

zavil-segah : ara., far. * zavala (geçip gitmek, yok olmak, ortadan kalkmak, mahvolmak, helak olmak), zeval (yok olma, sona erme, tükenme, mahvolma, helak olma), zavil (geçici dünya hayatından veya dünyevi varlıklardan uzaklaşmış, dünyadan el etek çekmiş kimse, zahid) (ara.) + segah (dizi, sıra, koma aralıklı si-bemol bölgesi ve karar hissi veren temel perde) (far.) * Türk musikisinde Segah makamı perdesi (Segah) üzerinde karar veren, seyrinde Zavil makamı dizisinin (Nikriz ve Rast beşli/dörtlülerinin birleşimi) özelliklerini barındıran ve bu iki makamın terkibinden (birleşiminden) oluşan nadir bir mürekkep (bileşik) makam 

zaviye : ara. * zavaya (bir yana yönelmek, yönelip yerleşmek) * köşe, bucak, bir köşeye çekilme yeri; bir şeyin başka bir şeyle yaptığı açı, köşe, kenar, özellikle tasavvuf ehlinin barındığı ve ibadet ettiği küçük tekke, dergah

zayıf : ara. * daaf (zayıflık, güçsüzlük, düşkünlük, kuvvetten düşme), daufa (zayıflamak, takatsiz kalmak, güçten düşmek) * bir kimsenin veya şeyin güçsüz olduğu yön, düşkünlük, irade zayıflığı, dayanamama, güçsüzlük; bir iş veya durumdaki eksiklik, yetersizlik* fiziksel, zihinsel veya durum açısından yeterli güce sahip olmayan, dayanıksız veya güçsüz olan

zayi : ara. * dayya'a (yitirmek, kaybetmek, ziyan etmek, kaybolmak, yok olmak, heder olmak, helak olmak, ölmek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yitmiş, kaybolmuş, yok olmuş, mahv ve heder olmuş, helak olmuş, kayıp, ölmüş

zayiat : ara. * dayya'a (yitirmek, kaybetmek, ziyan etmek, kaybolmak, yok olmak, heder olmak, helak olmak, ölmek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + at (isim yapım ve çoğul eki) * kayıp, yitik, özellikle savaş, kaza veya doğal afet gibi olaylar sonucunda meydana gelen insan, malzeme veya değer kaybı, hasar ve eksilme

zayn : ara. * zeyyene (süslemek, bezemek, güzelleştirmek, donatmak, dekore etmek) + zayn (süs, güzellik, güzel görünüş) * süs, bezek, güzellik, güzel görünüş, özellikle bir kimsenin veya şeyin dış görünüşünü güzelleştiren unsur

ze : ara. * ze (ز) * Arapça alfabenin yedinci harfi

zea : gre. * zeia (buğday, kılçıksız buğday, tahıl) * buğdaygiller (Poaceae) familyasına ait, başta insan ve hayvan beslenmesinde çok büyük bir öneme sahip olan mısır (Zea mays) olmak üzere, genellikle geniş yapraklı ve boylu tek yıllık otsu bitkileri ve yabani akrabalarını kapsayan cins

zeam : ara. * zaama (zaama (kesin olmayan bir şeyi iddia etmek, zanda bulunmak, şüphe ve zan ile konuşmak, yalan veya temelsiz bir sav ileri sürmek, öne düşmek, şeflik etmek, liderlik/önderlik etmek, kefil olmak, sorumluluk ve reislik üstlenmek), zeam (açgözlülük, aşırı istek, dünya malına düşkünlük, tamah, hırs) * Osmanlı Devleti'nde yıllık geliri 20.000 ile 100.000 akçe arasında olan, genellikle kadı, subaşı ve alay beyi gibi orta düzey devlet görevlilerine hizmetleri karşılığında tahsis edilen dirlik (toprak) çeşidi

zeamet : ara. * zaama (zaama (kesin olmayan bir şeyi iddia etmek, zanda bulunmak, şüphe ve zan ile konuşmak, yalan veya temelsiz bir sav ileri sürmek, öne düşmek, şeflik etmek, liderlik/önderlik etmek, kefil olmak, sorumluluk ve reislik üstlenmek), zeam (açgözlülük, aşırı istek, dünya malına düşkünlük, tamah, hırs) + et (isim yapım eki) * Osmanlı Devleti'nde yıllık geliri 20.000 ile 100.000 akçe arasında olan, genellikle kadı, subaşı ve alay beyi gibi orta düzey devlet görevlilerine hizmetleri karşılığında tahsis edilen dirlik (toprak) çeşidi

zeb : far. * zib (süs, ziynet, güzellik), zibi (süslü, gösterişli, yakışıklı), zibiden (yakışmak, uygun olmak, yaraşmak), ziba (güzel, uygun, yakışan) * bir şeye değer katan süs, bezek, ziynet, güzellik, yakışıklılık

zebab : ara. * zubab (sinek, karasinek) * çift kanatlılar (Diptera) takımından, genellikle yerleşim yerlerinde yaşayan, koyu gri veya siyahımsı renkli, bulaşıcı hastalıkları yayma riski yüksek olan ve katı yiyecekleri tükürüğüyle sıvılaştırarak beslenen yaygın bir böcek türü, Musca domestica, karasinek; büyük dağ faresi (sağır fare)

zeban : far. * zeban (dil, lisan) * ağız içinde bulunan tat alma ve konuşma organı; ayrıca bir milletin duygu ve düşüncelerini ifade etmeye yarayan dil, lisan

zebani : ara. * zebene, zabana (itmek, kakmak, itip kakmak, vurmak, darbelemek, şiddetle sürüklemek, defetmek, fırlatmak, sıkıştırmak veya dik durmak) + iy (sıfat yapım eki) * günahkarları cezalandırmakla ve ateşe atmakla görevli melek, cehennem meleği, cehennem bekçisi

zebb : ara. * zebene, zabana (itmek, kakmak, itip kakmak, vurmak, darbelemek, şiddetle sürüklemek, defetmek, fırlatmak, sıkıştırmak veya dik durmak), zabani, zebani (güçlü muhafız, bekçi, itici güç), zıbık (yapay penis, dildo) * uzun boru şeklinde olan, silindirik; erkek cinsel organı, penis, pipi, çük, yarak, sik

zebed : ara. * zebed (sıvının en seçkin yeri, öz, köpük) * sıvılarda (özellikle deniz, sel suları veya kaynayan maddelerde) çalkalanma ve hareket sonucu yüzeyde oluşan köpük, madenlerin eritilmesiyle ortaya çıkan kir, pas veya cüruf ile sütün yayılmasıyla elde edilen yağlı katman (tereyağı özü) gibi madde, sıvının en seçkin yeri, öz, köpük

zebella : ara. * zabani, zebani (güçlü muhafız, bekçi, itici güç) * ürkütücü, hantal veya biçimsiz görünecek derecede aşırı iri yarı, uzun boylu ve kalıplı

zeberced : ara. * zabarcad (zümrüt, bir tür zümrüt veya topaz) (ara.); zmragdos (zümrüt) (gre.); zmargada (aram.) * mineralojide krizolit, olivin veya peridot olarak da adlandırılan, doğal demir ve magnezyum silikattan oluşan, cam parlaklığında ve sarımtırak yeşil renkte değerli bir süs taşı

zebercet : ara. * zabarcad (zümrüt, bir tür zümrüt veya topaz) (ara.); zmragdos (zümrüt) (gre.); zmargada (aram.) * mineralojide krizolit, olivin veya peridot olarak da adlandırılan, doğal demir ve magnezyum silikattan oluşan, cam parlaklığında ve sarımtırak yeşil renkte değerli bir süs taşı

zebh : ara. * zebehe (yarmak, şaklamak veya bir şeyi parçalayarak ikiye ayırmak; boğazlamak, kesmek, kurban etmek), zibh (kesim hayvanı, boğazlanacak hayvan) * boğazlama, kesme, kurban etme; sığır, koyun ve keçi gibi küçük veya büyükbaş hayvanların etinin helal olması ya da ibadet amacıyla, çene altındaki yemek borusu, nefes borusu ve ana damarlarının usulüne uygun olarak kesilmesi/boğazlanması işlemi

zebih : ara. * zebehe (yarmak, şaklamak veya bir şeyi parçalayarak ikiye ayırmak; boğazlamak, kesmek, kurban etmek) * kesim hayvanı, boğazlanacak hayvan, kurban edilmiş veya kesilmeye hazırlanmış hayvan, zibh

zebil : ara. * sebil (yol, yöntem, usül, metod) * yol, yöntem, usül, metod veya Allah yoluna adanmış hayır, iyilik; çok, bol, gereğinden fazla ve heba edilecek derecede çok

zebra : ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek, sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek) (hayvanın üstünde çizgiler olmasından) (ara.); zèbre (fra.) * Afrika savanlarında yaşayan, gövdesi karakteristik siyah ve beyaz dikey çizgilerle kaplı, atgiller (Equidae) familyasına ait tek toynaklı ve otçul bir memeli hayvan

zebrasoma : ara., gre. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek, sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek) (ara.) + soma (vücut, gövde, cisim, beden, nesne, yapı; topluluk, toplum veya cemiyet) (gre.) * Acanthuridae (cerrah balıkları) familyasına ait, genellikle yüksek sırt yüzgeçleri ve belirgin dikey çizgileriyle tanınan, Hint-Pasifik kökenli otçul deniz balıklarının oluşturduğu bir tür

zebun : far. * zabun (aciz, zayıf, çaresiz, düşkün, güçten düşmüş, elden ayaktan kalmış) * yaşlılık, hastalık veya çaresizlik gibi nedenlerle bedensel ve ruhsal olarak gücünü kaybetmiş, direnme yeteneği olmayan, başkarına boyun eğmek veya bağımlı kalmak durumunda olan aciz, zayıf ve düşkün

zebuni : ara. * zabun (aciz, zayıf, çaresiz, düşkün, güçten düşmüş, elden ayaktan kalmış) + i (isim yapım ve durum eki) * bir canlının ya da nesnenin fiziksel, ruhsal veya durumsal olarak karşı koyamayacak kadar aciz, zayıf, çaresiz, düşkün, güçten düşmüş, elden ayaktan kalmış olma durumu

zebur : ara. * zabara, zebere (yazmak, kaleme almak, çizmek; kaydetmek, sağlamlaştırmak; bir şeyi sağlamlaştırmak, taşları üst üste yığarak kuyu duvarı örmek, taşa nakşetmek/şekil vermek) * yazı, yazılı olan, yazılmış olan, çizilmiş olan, yazılı metin, kitap, mektup, yazılı sayfa; parçalara ayrılmış, taşa kazınmış yazı; Davud Peygamber'e indirilmiş olan, ilahiler, dualar, öğütler ve Allah'a övgüler içeren, helal ile haram gibi şeriat hükümlerinden ziyade ahlaki ve manevi telkinlere dayanan ilahi bir kitap

zebzeb : ara. * zezebe, zebzebe (dalgalanmak, sallanmak, bir o yana bir bu yana hareket etmek, kararsız kalmak), muzebzeb (kararsız, darmadağın, çalkantılı, bir o yana bir bu yana meyleden; tutarsız ve istikrarsız durumda olan, müzebzep) * çölde yer alan bir su kuyusunun adı; uzun gemi; erkek cinsel organı, zebazib, penis

zeca : ara. * zaka, zeka (parlamak, alevlenmek, ışıldamak) * zihnin nesneleri ve olayları algılama, anlama, kavrama ve bunlar arasında mantıklı bağlar kurarak yeni durumlara uyum sağlama yeteneği, zeka

zeccac : ara. * cucac, zucac (cam, sırça, şişe), zuccaciye (cam işleri, camcılık; cam, porselen, seramik, kristal veya plastik gibi malzemelerden yapılmış, genellikle mutfak ve sofra düzeninde kullanılan her türlü ev eşyasını ve bu eşyaların satıldığı dükkan) * geleneksel yöntemlerle ham maddeyi eriterek sırça, şişe ve her türlü cam eşyayı imal eden ya da bu ürünlerin ticareti ve tamiratıyla uğraşan cam ustası, camcı

zecir : ara. * zacara, zecere (azarlamak, engellemek, sakındırmak, mani olmak, alıkoymak, vazgeçirmek, birini bağırarak durdurmak, haykırarak engellemek; püskürtmek, defetmek, savmak, kovmak, dışlamak, dairenin veya sınırın dışına sürmek) * bir kimseyi veya topluluğu belirli bir davranıştan alıkoyma, engelleme, yasaklama ya da tam tersine güç kullanarak bir işi yapmaya zorlama ve baskı uygulama

zecr : ara. * zacara, zecere (azarlamak, engellemek, sakındırmak, mani olmak, alıkoymak, vazgeçirmek, birini bağırarak durdurmak, haykırarak engellemek; püskürtmek, defetmek, savmak, kovmak, dışlamak, dairenin veya sınırın dışına sürmek) * bir kimseyi veya topluluğu belirli bir davranıştan alıkoyma, engelleme, yasaklama ya da tam tersine güç kullanarak bir işi yapmaya zorlama ve baskı uygulama

zed : far. * zeden (vurmak, çarpmak, dövmek, darbelemek) * vurma, carpma, dövme, darbeleme; sonuna eklendiği kelimelere "vuran, uğramış, çarpılmış, etkilenmiş" anlamı katan kelime (afetzede (afete uğramış), depremzede (depremden etkilenmiş) veya kazazede (kaza geçirmiş) )

zede : far. * zeden (vurmak, çarpmak, dövmek, darbelemek) * vurma, carpma, dövme, darbeleme; sonuna eklendiği kelimelere "vuran, uğramış, çarpılmış, etkilenmiş" anlamı katan kelime (afetzede (afete uğramış), depremzede (depremden etkilenmiş) veya kazazede (kaza geçirmiş) )

zedelemek : far., tür. * zeden (vurmak, çarpmak, dövmek, darbelemek) (far.) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * bir şeye tam olarak yok etmeden vurarak, ezerek veya örseleyerek yapısında, dokusunda ya da işleyişinde hafif hasar, bere veya aşınma meydana getirmek

zeeman efekti : hol., lat. * zeeman (Hollandalı fizikçi Pieter Zeeman'ın soyadından) (hol.) + effectus (gerçekleştirme, gerçelleme, sonuç, etki, tesir) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * güçlü bir dış manyetik alanın etkisi altındaki bir ışık kaynağının yaydığı spektrum çizgilerinin (enerji seviyelerinin yarılması nedeniyle) birden fazla bileşene ayrılması olayı

zefir : gre. * zephyros (batı rüzgarı; Yunan mitolojisinde Batı Rüzgarı Tanrısı) * batıdan esen hafif ve tatlı yaz rüzgarı, meltem; hoş kokulu, rahatlatıcı esinti (edebiyatta)

zehab : ara. * zehebe (ayırmak, ayrılmak, gitmek, uzaklaşmak, gidermek), mezheb (izlenen yol, gidilen yol) * genellikle fıkıh (İslam hukuku) ve düşünce tarihinde bir alimin veya ekolün benimsediği, yöneldiği ya da doğru kabul ederek takip ettiği hukuki ve fikri görüş, kanaat ve yol; bir kişinin kesin bir bilgiye dayanmaksızın zihninde oluşturduğu sanı, zan, kuşkuya dayalı düşünce veya bir fikre kapılma durumu

zehadet : ara. * zahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek, vazgeçmek, rağbet etmemek, ilgisiz kalmak, yüz çevirmek; dünyevi şeylerden el çekmek, uzak durmak), zahid (dünyevi şeylerden el çeken, maddi ve dünyevi arzulara bağlı kalmayıp, ibadet ve takva yolunu seçen) * dünyevi zevk ve menfaatlerden yüz çevirip azla yetinerek nefsi terbiye etmeyi ve tamamen dini ve ahlaki bir hayata yönelmeyi esas alan, tasavvufi bir olgunlaşma ve zühd (dervişlik) yaşam tarzı

zehap : ara. * zehebe (ayırmak, ayrılmak, gitmek, uzaklaşmak, gidermek), mezheb (izlenen yol, gidilen yol) * genellikle fıkıh (İslam hukuku) ve düşünce tarihinde bir alimin veya ekolün benimsediği, yöneldiği ya da doğru kabul ederek takip ettiği hukuki ve fikri görüş, kanaat ve yol; bir kişinin kesin bir bilgiye dayanmaksızın zihninde oluşturduğu sanı, zan, kuşkuya dayalı düşünce veya bir fikre kapılma durumu

zeheb : ara. * zehebe (altın olmak, altınla süslemek) * simgesi Au, atom sayısı 79, atom ağırlığı 196,967 olan, 1064 santigrat derecede ergiyen, parlak sarı renkli, kolay işlenebilen, paslanmayan, havadan sudan etkilenmeyen, ağır metal grubunda çok yüksek değerli bir element

zehhab : ara. * zehebe (ayırmak, ayrılmak, gitmek, uzaklaşmak, gidermek) * ayıran, ayrılan, giden, uzaklaşan

zehhar : ara. * zahira (taşmak, su kabarmak, yükselmek, çok gürültülü akmak) * özellikle deniz ve su kütleleri için kullanılan; suyu çok, dalgalı, coşkun, taşkın ve etrafına bolca nimet ya da feyz veren anlamlarına gelen edebi bir sıfat

zehir : far. * zahr (toksik madde, zehir) * canlı bir organizmaya girdiğinde veya temas ettiğinde kimyasal etkileşime girerek hücresel fonksiyonları bozan, doku hasarına yol açan ve dozuna bağlı olarak fizyolojik sistemleri felç edip ölüme neden olabilen organik ya da inorganik her türlü toksik madde

zehk : ara. * zeheka (can çıkmak, ruh bedenden ayrılmak, bir şey tükenip yok olmak, mahvolmak, yok olmak, helak olmak) * helak olma, büsbütün mahvolma, ortadan kalkıp yok olma, batıl olma; bir okun hedefi aşıp gitmesi

zehra : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), ezher (çok parlak, belirgin, pırıltılı) * parlak, nurlu, pırıltılı, belirgin, beyaz ve ışık saçan; çiçek, şukufe

zehre : ara. * zahara (görünmek, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, belirmek, meydana çıkmak, zuhur etmek, göstermek, ortaya koymak, sergilemek, açığa çıkarmak, görünür kılmak; arka çıkmak, yardım etmek, desteklemek, ışımak, parıldamak; çiçek açmak), zahr (parlama, ışık saçma, aydınlık olma; çiçek açma), ezher (çok parlak, belirgin, pırıltılı) * parlak, nurlu, pırıltılı, belirgin, beyaz ve ışık saçan; çiçek, şukufe

zehuk : ara. * zeheka (can çıkmak, ruh bedenden ayrılmak, bir şey tükenip yok olmak, mahvolmak, yok olmak, helak olmak), zahk (helak olma, büsbütün mahvolma, ortadan kalkıp yok olma, batıl olma; bir okun hedefi aşıp gitmesi) * hükmünü yitirip yok olmaya mahkum olan, boş, beyhude ve asılsız, batıl

zeidae : gre., lat. * zaios (dülger balığı, Zeus faber, Jüpiter'in balığı (Piscis Jovii) ) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Atlantik, Hint ve Pasifik okyanuslarında yaşayan, yanlardan oldukça basık, yüksek yapılı gövdelere ve genellikle ağız ile sırt yüzgeçlerinde belirgin dikensi uzantılara sahip olan ve Türkiye denizlerinde de rastlanan dülger balığı (Zeus faber) gibi türleri içeren tuzlu su balıkları familyası

zeka : ara. * daka (parlamak, ateş harlı yanmak, keskin olmak, keskin koku çıkmak) * zihnin soyut düşünme, öğrenme, problem çözme ve değişen yeni durumlara esnek bir şekilde uyum sağlayabilme yeteneklerinin bütünü, zihin pırıltısı, anlama, kavrama, çabuk algılama yeteneği, keskin kavrama yeteneği, akıl yürütme hızı

zekai : ara. * zaka, daka (parlamak, ateş harlı yanmak, keskin olmak, keskin koku çıkmak) + i (sıfat yapım eki) * zeka ile ilgili, akla ait, kavrayış yeteneği yüksek ve zeki olan

zekaret : ara. * zeker (erkeklik organı, penis; erkek, eril) + et (isim yapım eki) * erkeklik, erillik

zekat : ara. * zeka (temizlemek, paklamak, saflaştırmak, arıtmak, arındırmak, tezkiye etmek; temizlenmek, arınmak, gelişmek), zeki (temiz, arınmış, gelişmiş) * dini ölçülere göre zengin sayılan bir Müslümanın, sahip olduğu belirli nitelikteki mallarından (para, altın, ticaret malları, hayvanlar vb.) her yıl yüzde 2,5 oranında (kırkta bir) ayrılan payı, başta fakirler olmak üzere Kur'an-ı Kerim'de belirlenen hak sahiplerine ibadet niyetiyle vermesi

zekavet : ara. * zaka, daka (parlamak, ateş harlı yanmak, keskin olmak, keskin koku çıkmak) + vet (isim yapım eki) * olayları, durumları veya soyut kavramları çabuk anlama, keskin bir biçimde kavrama ve zihinsel kıvraklıkla (zeyreklik) çözümleme yeteneği

zeker : ara. * zeker (erkeklik organı, penis; erkek, eril) * erkeklik organı, penis; erkek, eril

zekeriya : ibr. * zahar, zakar (hatırlamak, anmak, akla getirmek) + havah (olmak), yahvah (olan, var olan, yaşayan, hayy olan; ilah, tanrı) * Tanrı (Yahveh) hatırladı, Tanrı’nın andığı, unutmadığı kimse

zeki : ara. * zaka, daka (parlamak, ateş harlı yanmak, keskin olmak, keskin koku çıkmak) + i (sıfat yapım eki) * çabuk ve doğru kavrama, öğrenme, sorunları çözme ile durumlara uyum sağlama yeteneği (zeka) gelişmiş olan, zekası gelişmiş olan, hızlı kavrayan, hızlı akıl yürüten; erkek ismi

zekir : far. * zeh (yay) + giriftan (tutmak, almak, yakalamak, kavramak), gir (taşıyan, yapan, tutan, alan, işlevi yerine getiren) * okçulukta yay kirişinin parmakları yaralamasını önlemek ve oku daha güçlü çekebilmek amacıyla başparmağa takılan, genellikle kemik, fildişi, gümüş ya da boynuzdan yapılan okçu yüzüğü

zekiye : ara. * zaka, daka (parlamak, ateş harlı yanmak, keskin olmak, keskin koku çıkmak) + i (sıfat yapım eki) + ye (dişil eki) * üstün kavrayış ve keskin bir akıl yetisine sahip olan, olayları çabuk kavrayıp doğru çıkarımlar yapabilen akıllı, ferasetli, zihnen uyanık ve aynı zamanda ahlaki açıdan temiz, saf ve duru olan kadın, zeki kadın; kadın ismi

zekkum : ara. * zakama (lokmayı çiğneyip yutmak), zıkkım (çok kötü veya iğrenç yiyecek, yenmesi hoş olmayan şey; beddua ve öfke bildiren söz olarak “zehir, kahrolası şey”; mecazen bir kimseye veya şeye duyulan güçlü tiksinti ve hoşnutsuzluğu belirten söz) * zakkumgiller (Apocynaceae) familyasından, Akdeniz ülkelerinde yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen, beyaz veya pembe çiçekli, zehirli ağaççık, Nerium oleander; mecazen cehennem ağacı ve çok acı veya zehirli şey

zekuret : ara. * zeker (erkeklik organı, penis; erkek, eril) + et (isim yapım eki) * erkeklik, erillik

zel : ara. * zel (ذ) * Arapça alfabenin yirmi beşinci harfi

zel : ara. * zala (yok etmek, ortadan kaldırmak; kaydırmak) * çerçöp; biraz zaman; ayağın kayması, hata ve yanılma

zelaka : ara. * zalaka (kaymak, ayağı kayıp sürçmek) * konuşmadaki akıcılık, hitabet kolaylığı, dil inceliği, sözün pürüzsüz, akıcı ve güzel çıkması, fasahat, nutkun çabukluğu; tecvid ilminde dudak veya dil ucundan kolayca salınarak keskin bir biçimde çıkarılan hafif harf, müzlika

zelal : far., kür. * zelal (arı, duru, saf, berrak ve temiz su) * arı, duru, saf, berrak ve temiz su

zelalet : far., kür., ara. * zelal (arı, duru, saf, berrak ve temiz su) (far., kür.) + et (isim yapım eki) * arılık, duruluk, saflık, berraklık, temizlik

zelanodontidae : gre. * selene (ay, yarım ay) + odous (diş), odontos (diş ile ilgili) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * azı dişlerinin çiğneme yüzeyleri bitkileri kolayca öğütebilmek amacıyla hilal (yarım ay) şeklinde sert mine çıkıntılarına sahip olan otobur memelileri kapsayan taksonomik bir familya

zeleka : ara. * zalaka (kaymak, ayağı kayıp sürçmek) * konuşmadaki akıcılık, hitabet kolaylığı, dil inceliği, sözün pürüzsüz, akıcı ve güzel çıkması, fasahat, nutkun çabukluğu; tecvid ilminde dudak veya dil ucundan kolayca salınarak keskin bir biçimde çıkarılan hafif harf, müzlika

zelel : ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak) * bir işin doğrusundan sapma, yanılma, hata yapma, ayağı kayma veya bir şeyin eksilmesi/kusurlu olması durumu

zeleme : ara. * zeleme (kesmek, inceltmek, düzeltmek, yontmak) * keçinin boğazının altında sarkan püskül/kıl

zeliha : ara. * zalaha (pürüzsüz, berrak, saf, şeffaf ve kaygan olmak) * narin, zarif ve güzel kadın; su perisi; lekesiz bir berraklık, zarafet ve pürüzsüz güzellik;

zelik : ara. * zalaka (kaymak, ayağı kayıp sürçmek) * kaygan

zelil : ara. * zalla (boyun eğmek, uysallaşmak, alçalmak, itaat etmek, zayıf ve aciz olmak) * toplum karşısında itibarını kaybetmiş, aşağılanmış, hor ve hakir görülmüş (kimse), rezil, kepaze, aşağılık

zelka : ara. * zalaka (kaymak, ayağı kayıp sürçmek) * konuşmadaki akıcılık, hitabet kolaylığı, dil inceliği, sözün pürüzsüz, akıcı ve güzel çıkması, fasahat, nutkun çabukluğu; tecvid ilminde dudak veya dil ucundan kolayca salınarak keskin bir biçimde çıkarılan hafif harf, müzlika

zelkova : gür. * dzel (ağaç, odun) + kva (taş, kaya) * karaağaçgiller (Ulmaceae) familyasına ait olan, genellikle Asya ve Güney Avrupa'ya özgü, pürüzsüz kabuklu ve simetrik dişli yapraklara sahip, peyzaj ile bonsai sanatında sıkça tercih edilen yaprak döken bir ağaç cinsi

zell : alm. * Zelle (hücre) * hücre; nöroloji ile anatomi alanlarında belirli hücre tiplerini (örneğin Purkinje-Zell gibi) ya da mikroskobik doku yapılarını tanımlamak için kullanılan Almanca kökenli bir terim (örneğin Purkinje-Zell)

zellace : ara. * zalaka (kaymak, ayağı kayıp sürçmek) * ayak kayması, sürçme, tökezleme, hata etme, yanlışlık yapma, yanılma; peygamberlerin veya mükellef kişilerin kasıtları olmaksızın, bir anlık yanılma, unutma ya da dalgınlık sonucu işledikleri küçük insani hatalar

zellaka : ara. * zalaka (kaymak, ayağı kayıp sürçmek) * sözün pürüzsüz, akıcı ve güzel çıkması, fasahat; nutkun çabukluğu; tecvid ilminde dudak veya dil ucundan kolayca salınarak keskin bir biçimde çıkarılan hafif harf, müzlika

zelm : ara. * zeleme (kesmek, inceltmek, düzeltmek, yontmak), zeleme (keçinin boğazının altında sarkan püskül/kıl), zelm (ok) * İslamiyet öncesi Câhiliye dönemi Araplarında fal açmak, geleceği okumak veya işlerde uğur aramak amacıyla kullanılan, üzerinde "yap", "yapma" gibi emirler bulunan ya da boş bırakılan, ucu sivri ve tüysüz kumar/kura oku

zelo : gre. * zelos (kıskançlık, rekabet, ateşli bağlılık, tutku) (gre.); zèle (gayret, coşku) (fra.) * bir amaca ulaşmak, bir inancı savunmak veya bir işi başarmak için duyulan aşırı coşkulu, tutkulu ve ödün vermez bağlılık ya da gayret, çaba, sebat

zelos : gre. * zelos (kıskançlık, heves, ateşli bağlılık, rekabet, ateşli bağlılık, tutku) * Yunan mitolojisinde kıskançlık, gayret, adanmışlık ve rekabetin kişileştirilmiş ilahi sembolü olan bir daimon (tanrısal varlık)

zeloso : gre., ita. * zelos (kıskançlık, heves, ateşli bağlılık, rekabet, ateşli bağlılık, tutku) (gre.) + o (isim yapım eki) (ita.) * müzik terminolojisinde bir eserin veya bölümün "büyük bir coşku, ateşli bir şevk, özen ve adanmışlıkla" çalınacağını veya söyleneceğini ifade eden müzikal bir terim

zelul : ara. * zalla (boyun eğmek, uysallaşmak, alçalmak, itaat etmek, zayıf ve aciz olmak) * sert başlı veya hırçın olmayan, uysal, boyun eğen ve kolayca yönetilebilen yumuşak huylu

zelve : gre. * zelp (kısım, bölüm, parça) * çift öküzünün boyunduruktan çıkmaması için boynunun iki yanından boyunduruğa, aşağıya doğru geçirilen eğri çubuk

zelzal : ara. * zelzele (sarsılmak, sallanmak, titreşmek) * yer kabuğundaki fay hatlarının kırılması sonucu meydana gelen enerji birikiminin dalgalar halinde yayılarak yeryüzünü sarsması olayı, sarsıntı, zelzele, zilzal, deprem

zelzele : ara. * zelzele (sarsılmak, sallanmak, titreşmek) * yer kabuğundaki fay hatlarının kırılması sonucu meydana gelen enerji birikiminin dalgalar halinde yayılarak yeryüzünü sarsması olayı, sarsıntı, zelzal, zilzal, deprem

zem : ara. * damma, zemme (yermek, kınamak, ayıplamak, kötülemek, birinin kusurlarını dile getirmek) * bir kimsenin arkasından yapılan ve onun onur, şeref veya itibarını zedelemeyi amaçlayan, genellikle yerici, kötüleyici ve ayıplayıcı söz ya da davranış, yerme, kınama, ayıplama, kötüleme

zemberek : far. * zanbur (arı) + ak (-cık, küçültme eki) * arıcık; mekanik saatlerde veya çeşitli makinelerde dişli sistemleri harekete geçirmek amacıyla mekanik potansiyel enerjiyi depolayıp salıveren, kendi üzerine sarmal biçimde sarılmış çelikten esnek yay düzeneği veya kapı/dolap gibi sistemleri otomatik kapatmaya yarayan yaylı mekanizma

zembil : far. * zanbil (sepet, taşıma aracı) * genellikle hasır, saz, hurma lifi veya palmiye yapraklarından örülerek yapılan, el veya sırtla eşya taşımaya yarayan kulplu ve esnek sepet/torba türü

zemheri : ara. * zam (kış, soğuk) + harir (uğuldayan, uluyan) * halk takvimine göre 22 Aralık ile 30 Ocak arasına denk gelen, kışın en şiddetli, soğuk ve fırtınalı geçtiği kırk günlük dönemi, erbain; yılın en soğuk dönemi, özellikle Ocak-Şubat ayları, soğuk, rüzgarlı ve karlı kış günleri

zemime : ara. * damma, zemme (yermek, kınamak, ayıplamak, kötülemek, birinin kusurlarını dile getirmek) * bir kimsenin ahlaki yapısında bulunan veya davranışlarına yansıyan, dinen ve aklen yerilmeye, kınanmaya ve ayıplanmaya müstahak olan her türlü kötü huy, çirkin vasıf ve olumsuz hareket

zemin : far. * zamin (yer, toprak, dünya) * üzerinde yürünen, bir yapının veya nesnenin oturduğu, tabanı oluşturan döşeme veya toprak yüzeyi ile nesnelerin arkasında kalan, onları belirginleştiren dip yüzey ya da arka plan

zemm : ara. * damma, zemme (yermek, kınamak, ayıplamak, kötülemek, birinin kusurlarını dile getirmek) * bir kimsenin arkasından yapılan ve onun onur, şeref veya itibarını zedelemeyi amaçlayan, genellikle yerici, kötüleyici ve ayıplayıcı söz ya da davranış, yerme, kınama, ayıplama, kötüleme

zemmam : ara. * damma, zemme (yermek, kınamak, ayıplamak, kötülemek, birinin kusurlarını dile getirmek) + am (-cı, yapan, eden) *

zemmetmek : ara., tür. * damma, zemme (yermek, kınamak, ayıplamak, kötülemek, birinin kusurlarını dile getirmek) (ara.) + et (yapmak, eylemek, işlemek) + mek (fiili mastar eki) (tür.) * dedikodusunu yapmak, çekiştirmek, kınamak, kötülemek, yermek, ayıplamak

zemzem : ara. * zamma (çoklamak, artırmak, fazlalaştırmak, katmak, eklemek), zamzam (bol akan kaynak; coşkulu müzik), zemzem (nağme, hoş ses; geniz ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak; belirsiz ses, yüksek olamayan ses, titreme, vızıltı) * Mekke'de Kabe’nin yaklaşık 20 metre doğusunda yer alan, İslam inancına göre Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmail'e mucizevi bir şekilde ihsan edilmiş olan, Müslümanlarca kutsal sayılan ve bolca akan tarihi su kaynağı (su kuyusu) ile bu kaynaktan çıkan su

zemzeme : ara. * zemzeme (alçak sesle şarkı söylemek, mırıldanmak; nağme, kuş cıvıltısı, tatlı ve uyumlu seslerin çıkardığı melodi) * Türk musikisinde yegâh (re) perdesinde karar kılan, kürdî dörtlüsünün hicaz beşlisine veya dörtlüsüne eklenmesiyle oluşan, hüzünlü, içli ve lirik bir karaktere sahip birleşik bir makam

zemzeme-kürdi : ara. * zemzeme (alçak sesle şarkı söylemek, mırıldanmak; nağme, kuş cıvıltısı, tatlı ve uyumlu seslerin çıkardığı melodi) + kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde ana makam yapısının (genellikle Saba makamının) ardından, eserin karar kısmında yerinde bir Kürdi dörtlüsü, beşlisi veya dizisi kullanılarak Dügah (La) perdesinde tam karar yapılmasıyla meydana gelen birleşik bir makam, saba-zemzeme

zen : far. * zen (kadın, hatun, dişi, unsa) * kadın, hatun, dişi, unsa

zen : san. * ziyana (meditasyon, zihinsel odaklanma, konsantrasyon; birlik hali) * insanın kelimeler ve dogmalar yerine doğrudan deneyim, derin tefekkür ve meditasyon (zazen) yoluyla kendi öz doğasını keşfetmesini ve aydınlanmaya (satori) ulaşmasını amaçlayan bir Budist öğreti ve yaşam felsefesi

zenaididae : fra., lat. * zena (Fransız Napolyon Bonapart'ın yeğeni ve ünlü bir ornitolog (kuş bilimci) olan Charles Lucien Bonaparte'ın eşi ve kuzeni Zénaïde Charlotte Julie Bonaparte'ın isminden) (fra.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * güvercingiller (Columbidae) familyasına ait, özellikle Amerika kıtasında yaygın olan ve yaslı kumru (Zenaida macroura) gibi türleri barındıran, zarif yapılı ve genellikle göçmen özellikler gösteren bir kuş cinsi

zenb : ara. * zenb (günah, suç, kabahat) * ilahi emirlere, yasaklara veya toplumsal vicdana aykırı düşen, akıbeti kötü olan ve kişiyi manevi sorumluluk altına sokan her türlü suç, günah ve kabahat

zenbak : far. * zanbak (soğanlı bitki, lilium, zambak) * zambakgiller (Liliaceae) familyasından, genellikle 90-100 santimetre yüksekliğe ulaşabilen, soğanlı, uzun saplı, iri, hoş kokulu ve çok yıllık görkemli bir süs bitkisi

zenberek : far. * zanbur (arı) + ak (-cık, küçültme eki) * arıcık; mekanik saatlerde veya çeşitli makinelerde dişli sistemleri harekete geçirmek amacıyla mekanik potansiyel enerjiyi depolayıp salıveren, kendi üzerine sarmal biçimde sarılmış çelikten esnek yay düzeneği veya kapı/dolap gibi sistemleri otomatik kapatmaya yarayan yaylı mekanizma

zenbil : far. * zanbil (sepet, taşıma aracı) * genellikle hasır, saz, hurma lifi veya palmiye yapraklarından örülerek yapılan, el veya sırtla eşya taşımaya yarayan kulplu ve esnek sepet/torba türü

zenburek : far. * zanbur (arı) + ak (-cık, küçültme eki) * arıcık; mekanik saatlerde veya çeşitli makinelerde dişli sistemleri harekete geçirmek amacıyla mekanik potansiyel enerjiyi depolayıp salıveren, kendi üzerine sarmal biçimde sarılmış çelikten esnek yay düzeneği veya kapı/dolap gibi sistemleri otomatik kapatmaya yarayan yaylı mekanizma

zenc : far. * zang, zanc (pas, koyu renk) + i (isim yapım eki) * tarihsel ve antropolojik bağlamda genellikle Doğu Afrika kökenli, siyah tenli insanları ve bu popülasyonun ait olduğu siyahi ırk

zencebil : san., ara. * srngavera (boynuz şekilli) (srnga (boynuz) + vera (vücut, beden, gövde, ceset) ) (san.); singabir (far.); zincibil (ara.) * boynuz şeklinde kök; zencefilgillerden, tropikal iklimlerde, özellikle Hindistan’da ve Malezya’da bahçelerde yetiştirilen, kalın ve yumuşak köksaplı olan, keskin aromasıyla mutfakta baharat ve tıpta sindirim düzenleyici, iltihap önleyici ve uyarıcı olarak kullanılan bitki, Zingiber officinale

zencefil : san., ara. * srngavera (boynuz şekilli) (srnga (boynuz) + vera (vücut, beden, gövde, ceset) ) (san.); singabir (far.); zincibil (ara.) * boynuz şeklinde kök; zencefilgillerden, tropikal iklimlerde, özellikle Hindistan’da ve Malezya’da bahçelerde yetiştirilen, kalın ve yumuşak köksaplı olan, keskin aromasıyla mutfakta baharat ve tıpta sindirim düzenleyici, iltihap önleyici ve uyarıcı olarak kullanılan bitki, Zingiber officinale

zenci : lat. * zenc (siyah, kara) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.), niger (siyah, kara) (lat.) * siyah ırktan olan kimse, siyahi

zencir : far., ara. * zencir, zincir (birbirine geçmiş bir sıra metal halkalardan oluşan bağ; ard arda gelen şeylerin oluşturduğu dizi) * birbirine geçmiş bir sıra metal halkalardan oluşan bağ; ard arda gelen şeylerin oluşturduğu dizi (ses yansımalı onomatopeik kelime)

zencirek : far. * zencir, zincir (birbirine geçmiş bir sıra metal halkalardan oluşan bağ; ard arda gelen şeylerin oluşturduğu dizi) + ek (küçültme eki) * levhaların, el yazması kitapların sayfa kenarlarına yapılan, iç içe geçmiş halkalar şeklindeki süsleme; el yazması kitap, levha ve murakka'ların bezenmesinde ezilmiş varak altın ve çeşitli renklerin kullanılmasıyla uygulanan süsleme sanatı

zendeka : far. * zend (Zerdüştlüğün kutsal kitabı Avesta’nın şerhi/açıklaması) + eka (durum eki), zandik (Zend'e uyan, metni saptıran) * Allah’ın varlığını, birliğini, dinin temel inanç esaslarını inkar ettiği halde dışarıdan Müslüman gibi görünen, kutsal metinleri kendi keyfi arzularına göre batıni (gizli/kural dışı) şekilde yorumlayan ve inançsızlığını etrafa yaymaya çalışan materyalist, ateist veya sapkın görüşteki kişilerin durumu, zındıklık

zende-rud : far. * zende (yaşayan, canlı, diri, hayatta olan), zayende (doğuran, üreten, doğurgan) + rud (nehir, ırmak, akarsu; saz, saz teli) * hayat veren nehir, canlı ırmak; klasik Türk ve Doğu musikisinde, ismini İran'ın İsfahan şehrinden geçen ünlü bir nehirden alan ve terimsel olarak Feridun Devellioğlu gibi sözlükçülerin de işaret ettiği üzere, makam yapısının yanı sıra telli bir çalgı olan "rud" (saz) veya "saz teli" yan anlamlarıyla da ilişkilendirilen tarihi bir birleşik makam

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...