loropetalum :
gre. * loron (kayış) + petalon (yaprak, taç yaprak) * Hamamelidaceae
familyasına ait, şerit biçimli çiçekleri olan süs çalısı cinsi
lort :
ing. * leof, love (sevgili, sevilen) + hierd (koruyucu, efendi, sahip) *
İngiltere ve bazı diğer İngilizce konuşulan ülkelerde yüksek rütbeli ve soylu
erkek; tarihsel olarak toprak sahibi ve aristokrat ünvanı; İngiltere’de, kral
veya kraliçe tarafından soylulara verilen ve babadan oğula veya ailenin büyük
erkek kişisine geçen soyluluk ünvanı; Lordlar Kamarası üyesi.
lorta :
ita. * orza (rüzgara doğru dönme, alabanda), l'orza (orza yönü/tarafı) * gemi
omurgasının kıç tarafındaki kıvrımlı veya düz uç parçasını (bodoslamayı) ya da
gemi teknesinin kıç bodoslamasına yakın iç kısımları; ayakkabı kalıbının çapı
(halk ağzında "uluorta" (açıktan açığa, açıkça, alenen, herkesin
içinde, aleni bir biçimde, çekinmeksizin) olarak kullanılmaktadır.)
losartan :
lat. * los (ön ek) + artan (anjiyotensin II reseptör blokeri (ARB) eki) *
hipertansiyon, kalp yetmezliği ve böbrek koruyucu tedavi amacıyla kullanılan
oral antihipertansif sentetik, anjiyotensin II reseptör blokeri (C22H23ClN6O)
lostra :
lat. * luere (yıkamak, sulamak, temizlemek; ışıklandırmak, parlatmak,
cilalamak), lustrum (yıkama, sulama, temizleme; ışıklandırma, parlatma,
cilalama) * ayakkabı boyama
lostromo :
lat. * nostra (bizim) + homo, omo, amo (insan, kişi, usta) * ticaret
gemilerinde tayfaların başı, baş tayfa; gemi mürettebatının lideri
losyon :
lat. * luere (yıkamak, sulamak, temizlemek; ışıklandırmak, parlatmak,
cilalamak) + tio (isim yapım eki) * nemlendirici, antiseptik veya tedavi amaçlı
olarak cilde veya deriye sürülen sıvı karışım, nemlendirici, antiseptik
loş :
erm. * loys (ışık) * yeterince aydınlık olmayan, yarı karanlık, az ışık alan,
az ışıklı, karanlığa yakın, zayıf aydınlatılmış
loşi :
gre. * lokheia (doğumla ilgili olma) (lokhein (doğurmak, doğum yapmak veya
doğum sürecinde bulunmak) (lokhos, lokheios (doğum) + ein (fiil mastar eki) ) +
eia (durum eki) ) * doğum sonrasında, bebek ve plasenta çıktıktan ve rahim
boşaldıktan sonra, gebeliğe özel olarak hazırlanmış olan rahim iç tabakasının
dökülmesiyle oluşan vajinal akıntı
lot :
lat. * lotium, lotum (pay, hisse, paylaştırma, kura) * mülkiyet, pay, hisse
veya grup halinde ayrılmış bölüm; şans veya kura yoluyla belirlenen şey; hammaddeden, aynı üretim koşullarında ve tek bir
seferde (partide) üretilen, bu sayede renk tonu, iplik kalınlığı ve doku gibi
tüm fiziksel özelliklerin birbiriyle tamamen aynı olduğunu garanti eden kumaş
veya iplik grubu
lota :
gre. * lota (tatlı su gelinciği, balık türü) * Cottoidiformes familyasından,
tatlı su ve bazı tuzlu su ortamlarında yaşayan, genellikle küçük ve uzun
gövdeli bir balık türü, tatlı su gelinciği
lotarya :
lat., ita., fra. * sors, sortis (kura, talih) (lat.); lotteria (ita), lotterie
(fra.) * şans oyunu, para veya ödül kazanma amacıyla kura çekilişi sistemi
loteprednol :
lat. * lote (ön ek) + predni (prednizolon kökü) + ol (alkol grubu (-OH) eki) *
göz iltihaplarının ve alerjik konjonktivitin tedavisinde kullanılan topikal
kortikosteroid türevi (C24H31ClO7)
lotus :
gre. * lot (yabani ağaç, çiçek veya meyve) + os (isim son eki) (gre.); lotus (lat.)
* antik Yunan ve Roma’da kutsal sayılan, geniş yapraklı, genellikle su bitkisi
olarak bilinen, mitolojik ve sembolik olarak yeniden doğuş, saflık, huzur,
unutkanlık, ruhsal aydınlanma gibi anlamlar taşıyan bitki (Yunan mitolojisinde
unutkanlık ve huzur, Mısır mitolojisinde yeniden doğuş ve Ra sembolü,
Hinduizmde ruhsal uyanışın, ilahi güzellik, Çin kültüründe erdem, saflık,
arınma, ahlaki temizlik)
lotus :
gre. * lotos (kutsal bitki) * Fabaceae familyasına ait, baklagil özellikli otsu
bitki cinsi
loure :
lat. * lura (çanta, kese, bohça, çıkın, heybe); gigue lourée (heybeli dans)
(fra.) * 17. ve 18. yüzyıllarda Fransa’da ortaya çıkan, genellikle 6/4 ölçüde,
ağır ve zarif adımlarla icra edilen barok dönem dans türü; aynı zamanda keman
için bestelenmiş süitlerde ritmik dans bölümü; Normandiya'da ortaya çıkan ve
ismini, bir tür musette olan aynı adlı enstrümandan alan, yavaş ve orta tempolu
bir Fransız Barok dansı
lovastatin :
lat. * lova (ön ek) + histanai (durmak, durdurmak, yerleştirmek), statin (kolesterol
sentezinde HMG-CoA redüktaz inhibitörleri için kullanılan son ek; durdurucu,
inhibitör; karaciğerde kolesterol üretiminde rol oynayan enzim olan HMG-CoA
redüktazı inhibe eden ilaç sınıfı) (statos, stasis (durdurma, durma, sabit
kalma, sabit durma, stabil olma, ayakta durma, durgunluk) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) ) * hiperkolesterolemi ve kardiyovasküler
hastalıkların tedavisinde kullanılan, sentetik, oral statin türevi kolesterol
düşürücü ilacın etken maddesi (C24H36O5)
lovelock :
ing. * love (sevgi) + lock (ukle, saç lülesi, kıvrım) * alın veya şakaktan
sarkan, özellikle 16. ve 17. yüzyıl Avrupa'sında erkeklerin romantik
bağlılıklarını göstermek için bıraktığı uzun saç lülesi veya zülüf
lowiaceae :
ing., lat. * lowia (İngiliz botanikçi Hugh Low'un soyadından) (ing.) + ia (isim
yapım eki) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * tropikal Asya'da
yetişen, zencefilimtraklar (Zingiberales) takımına ait, tek bir cins
(Orchidantha) ve yaklaşık 18 tür barındıran küçük bir çiçekli bitki familyası
loxodes :
gre. * loxos (eğik, eğri, yana yatık, çapraz) + oeides (gibi, ile ilgili,
benzer, şekilli, biçimli) * tatlı su ekosistemlerinde yaşayan, belirgin şekilde
yassılaşmış büyük gövdesi, yer çekimini algılayan özel organelleri (Müller vezikülleri)
ve ışığa duyarlılığı ile öne çıkan, Loxodidae familyasına ait mikroskobik bir
tek hücreli siliyat (kirpikli) cinsi
loxodidae :
gre. * loxos (eğik, eğri, yana yatık, çapraz) + oeides (gibi, ile ilgili,
benzer, şekilli, biçimli) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Loxodes
cinsini kapsayan silli tek hücreliler (Ciliophora) familyası
loxodonta :
gre. * loxos (eğik, çapraz, eğri) + odous (diş), odontos (diş ile ilgili) *
dişlerinin üzerinde elmas benzeri mine desenleri olan Afrika fillerini içine alan
zoolojik bir memeli cinsi
loxodontidae :
gre. * loxos (eğik, çapraz, eğri) + odous (diş), odontos (diş ile ilgili) +
idae (-giller, bitki familyası eki) * Afrika fillerini (Loxodonta) kapsayan fil
familyası
löffler sendromu :
ger. * löffler (Alman doktor Wilhelm Löffler’in soyadından) + syndromon
(sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki)
(tür.) * akciğer eosinofilik infiltrasyonu ile karakterize geçici pnömoni
sendromu
lök :
far. * lök (tek hörgüçlü deve) * yedi yaşından büyük erkek boz deve, erkek,
deve; ağır, hantal; kağıt, karton, deri veya diğer malzemeleri birbirine
yapıştırmak için kullanılan yoğun, yapışkan madde; kireç, yumurta akı, pamuk ve
zeytinyağının karıştırılmasından elde edilen, kırılmış çanak çömlekleri,
künkleri yapıştırmakta kullanılan macun
lökansefalopati :
gre. * leukoencephalopathia (leuko (beyaz) + enkephale, enkephalos (beyin) (en
(iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + kephale, kephalos (kafa, baş) ) +
patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun,
sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) * beyaz cevherde (substantia alba) meydana gelen, genellikle
demiyelinizasyon, inflamasyon, iskemi veya toksik etkiler sonucu ortaya çıkan,
bilişsel ve motor fonksiyonlarda bozulma, nörolojik semptomlar ve ilerleyici
nörolojik disfonksiyonla kendini gösteren dejeneratif veya hasara bağlı beyin
hastalıklarının genel ismi
löklemek :
far., tür. * lök (yapıştırıcı madde) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar
eki) (tür.) * lök ile yapıştırarak onarmak
lökoderma :
gre. * leukos (beyaz) + derma (cilt, deri, ten, örtü, kabuk), dermatos (cilt,
deri, ten ile ilgili) * genellikle bağışıklık sistemi kaynaklı vitiligo veya
diğer pigment bozuklukları ile ilişkili olarak deride pigment kaybı sonucu
beyaz lekeler oluşması durumu
lökokori :
gre. * leukos (beyaz) + koria (göz bebeği) * genellikle retinoblastom, katarakt
veya diğer göz patolojilerinde gözlenen, göz bebeğinde beyaz yansıma veya
parlama görülmesi durumu
lökomalazi :
gre. * leukos (beyaz) + malakos (yumuşak) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)
* genellikle iskemi, hipoksi veya diğer perinatal komplikasyonlar sonucu ortaya
çıkan, nörolojik fonksiyonlarda bozulma ile kendini gösteren, beyaz cevherde
yumuşama veya dejenerasyon sonucu oluşan beyin hasarı durumu
lökomelanoderma :
gre. * leukos (beyaz) + melanos (siyah, kara) + derma (cilt, deri, ten, örtü,
kabuk), dermatos (cilt, deri, ten ile ilgili) * genellikle dermatolojik
hastalıklar veya cilt pigmentasyon bozuklukları ile ilişkili olan, deride hem
pigment kaybı (beyaz lekeler) hem de aşırı pigment birikimi (siyah lekeler)
görülen durum
lökonişi :
gre. * leukos (beyaz) + onyx, onikh (tırnak) + eia (olma durumu eki) *
genellikle travma, beslenme eksiklikleri veya sistemik hastalıklarla ilişkili
olarak, tırnaklarda beyaz lekeler veya noktalar şeklinde ortaya çıkan durum
lökopeni :
gre. * leukos (beyaz) + penia (eksiklik, azalma, düşüş, yoksunluk) * bağışıklık
sistemi zayıflığı, enfeksiyon veya kemoterapi gibi etkenlere bağlı olarak
kandaki akyuvar (beyaz kan hücresi, lökosit) sayısının azalması sendromu
lökoplaki :
gre. * leukos (beyaz) + plaka (düz yüzey, satıh; leke) + eia (isim yapım, yer
ve durum eki) * genellikle kronik irritasyon, tütün kullanımı veya önkanseröz
değişikliklerle ilgili olarak, ağız mukozasında, dil veya yanaklarda beyaz
lekeler ile karakterize olarak ortaya çıkan durum
lökoplast :
gre. * leukos (beyaz) + plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş,
biçimlendirilmiş, kalıplanmış) (plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek,
oluşturmak, kalıp dökmek) + os (sıfat yapım eki) ) * bitkilerin kök, gövde ve
tohum hücrelerinde bulunan, fotosentez yapmayan ve nişasta, yağ veya protein
depolayan renksiz plastid türü
lökoplazi :
gre. * leukos (beyaz) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak,
kalıp dökmek), plasis (şekillenme, şekil verme, biçimlenme, oluşma, büyüme) *
genellikle kronik irritasyon, tütün kullanımı veya önkanseröz değişikliklerle
ilişkili olarak, ağız mukozasında veya diğer dokularda beyaz lekeler şeklinde
ortaya çıkan durum
lökopoez :
gre. * leukos (beyaz) + poiesis (yapım, üretim, oluşturma) * kemik iliğinde
veya lenfoid dokularda beyaz kan hücrelerinin (lökositlerin) üretimi ve
olgunlaşması süreci
lökore : gre.
* leukos (beyaz) + rhein (akmak, yağmak, dökülmek), rhoe (akıntı, akma, akış) *
genellikle enfeksiyon, hormonal değişiklik veya diğer jinekolojik durumlarla
ilişkili olarak vajinal yoldan beyaz veya sarımsı akıntı çıkması durumu
lökosit :
gre. * leukos (beyaz) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) *
enfeksiyonlara karşı vücudun korunmasında görev alan bağışıklık sisteminde
bulunan beyaz kan hücrelerinden her biri, akyuvar
lökositopeni :
gre. * leukos (beyaz) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) + penia
(eksiklik, azalma, düşüş, yoksunluk) * bağışıklık sistemi zayıflığı, enfeksiyon
veya kemoterapi gibi etkenlere bağlı olarak kandaki akyuvar (beyaz kan hücresi,
lökosit) sayısının azalması sendromu
lökositoz :
gre. * leukos (beyaz) + kytos (içi boş, kap, sepe; odacık, hücre) + osis (isim
yapım, durum, sorun, hastalık eki) * genellikle enfeksiyon, inflamasyon veya
stres gibi fizyolojik ve patolojik durumlarla ilişkili olarak kanda beyaz kan
hücresi (lökosit) sayısının normalin üzerine çıkması durumu
lökostaz :
gre. * leukos (beyaz) + stasis (durma, ayakta durma, durgunluk, sabit kalma,
duruş, duraklama, durgunluk) * genellikle akut lösemi ve diğer hematolojik
bozukluklarla ilişkili olarak, kanda lökositlerin aşırı artışı sonucu damar
içinde yavaşlaması veya tıkanma yapması durumu
lökotrien :
gre. * leukos (beyaz) + tri (üç) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon
molekülü eki) * vücutta araşidonik asit metabolizması sonucu oluşan, astım ve
alerjik reaksiyonlarda rol oynayan üç çift bağ içeren lipid türevi inflamatuvar
mediyatör (C20H32O3)
lökoz :
gre. * leukos (beyaz) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) *
genellikle hematopoietik sistem bozuklukları ve lösemiye benzer semptomlarla
kendini gösteren, hayvanlarda, beyaz kan hücrelerini etkileyen viral kaynaklı
hastalıkların genel ismi
lökün :
far. * lök (tek hörgüçlü deve) + ün (son ek) * yedi yaşından büyük erkek boz
deve, erkek, deve; ağır, hantal; kağıt, karton, deri veya diğer malzemeleri
birbirine yapıştırmak için kullanılan yoğun, yapışkan madde; kireç, yumurta
akı, pamuk ve zeytinyağının karıştırılmasından elde edilen, kırılmış çanak
çömlekleri, künkleri yapıştırmakta kullanılan macun
löp :
gre., lat. * lobos (yuvarlak çıkıntı, yuvarlak parça, kulak memesi, beyin lobu)
(gre.); lobus (lat.) * yumuşak, yuvarlak ve irice; akciğer, karaciğer, beyin
gibi organlarda, yarıklarla birbirinden ayrılmış parçaların her biri
löpür :
tür. * lopur (yemek yeme veya yutma sesinden ses yansımalı kelime) * yeme veya
yutma biçimini belirten onomatopeik kelime (lopur lopur diye sesler çıkararak,
oburca anlamında)
lös :
tür. * lös (kuvars taneleri içeren, rüzgarla taşınmış, gevşek ve kumlu-killi
bir toprak birikintisi) * rüzgarlarla taşınan ince unsurlu malzemenin bir örtü
halinde yarı kurak alanlarda birikmesi sonucunda köşeli kuvars taneleri,
feldispat, mikalar ve kalsitten oluşan silt ve kil boyutundaki rüzgar
çökellerinden her biri
lösemi :
gre. * leukos (beyaz) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima,
haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kanda veya kemik iliğinde
anormal ve aşırı beyaz kan hücresi (lökosit) üretimi ile karakterize olan,
çeşitli tipleri (akut, kronik, lenfositik, miyeloid) bulunan ve bağışıklık
sistemi ile kan hücresi üretimini etkileyen hematolojik malignite, kan kanseri
lösemit :
gre. * leukos (beyaz) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima,
haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + itis (iltihab,
enfeksiyon, hastalık, sorun) * lösemiye bağlı olarak kemik iliği veya kan
dokusunda inflamasyon ve hücresel reaksiyonların ortaya çıkması durumu
lösin :
gre. * leukos (beyaz) + ine (kimyasal madde ve amino asit eki) * protein
sentezinde rol oynar, kas dokusu ve metabolizma için gerekli olan esansiyel
dallı zincirli amino asitlerden biri (C6H13NO2)
LP :
ing. * lumbar (bel) + puncture (punksiyon) * beyin-omurilik sıvısı elde etmek
veya basıncı ölçmek için yapılan bel bölgesinden sıvı alınması işlemi
Lr :
lat. * lawrencium (Amerikalı fizikçi Ernest Lawrence’ın soyadından (ing.) + ium
(kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 103 olan, aktinitler serisinde
bulunan, sentetik olarak elde edilen, son derece radyoaktif ve kısa ömürlü
olan, yalnızca nükleer araştırmalarda ve ağır element sentezi çalışmalarında incelenen
bir element
LS :
lat., ing. * lumbaris (bel ile ilgili) + spina (diken, omurga) * bel omurları
ve ilgili anatomik yapılar
LSD :
gre. * lysergicus (lyser (ergot bitkisinden türetilmiş asidik çekirdek, Latince
“Acidum lysergicum”) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + acidus (ekşi, asit)
+ diethylamide (di (iki, ikili, çift) + ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) + amide
(amonyaktan bir hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle
elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) ) * algı, ruh hali ve
bilinç durumlarını değiştirerek merkezi sinir sistemi üzerinde güçlü psikodelik
etkiler gösteren sentetik bileşik (C20H25N3O)
Lu :
lat. * lutetium (Lutetia (Paris şehrinin antik Roma dönemindeki Latince adı) +
ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 71 olan, lantanitler serisinde
bulunan, yoğun ve sert yapılı olan, PET tarayıcılarında kullanılan
kristallerde, katalizörlerde, metal alaşımlarında ve bilimsel araştırmalarda
kullanılan bir nadir bir toprak elementi
luanda :
ban. * lu (çoğul eki) + anda (denizle çevrili kumluk) * Angola'nın başkenti
lu'b :
ara. * la’aba (oynamak, eğlenmek, zevk almak), laib (oynayan, eğlenen) * oyun,
eğlence
lu'be :
ara. * la’aba (oynamak, eğlenmek, zevk almak), laib (oynayan, eğlenen), lu'b
(oyun, eğlence) * oyuncu
lubiproston :
lat. * lubricare (yağlamak veya kaydırıcı bir madde uygulamak) (lubricus
(kaygan, pürüzsüz) + prostaglandin (prostates (pro (ön, önce, önde) + statos
(ayakta durma, durma, dikilme, sabit olma, durağanlık, kararlılık istikrar) )
(gre.) + glans, gland (yumru, meşe palamudu, fındık; meşe palamudu şeklindeki
top) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) ) * kronik kabızlık,
irritabl bağırsak sendromu (İBS-C) ve ağrı kesici ilaçların (opioid) yol açtığı
kabızlığı tedavi etmek için kullanılan, bağırsak içindeki sıvı salgısını
artırarak dışkıyı yumuşatan ve bağırsak hareketlerini kolaylaştıran laksatif
(müshil) prostaglandin E1 türevi klorür kanal aktivatörü ilacın etken maddesi
(C20H32F2O5)
lubrikan :
lat. * lubricare (yağlamak veya kaydırıcı bir madde uygulamak) (lubricus
(kaygan, pürüzsüz) + are (fiil mastar eki) + ant (isim yapım eki) ) (lat.);
lubricant (ing.) * kaydırıcı veya yağlayıcı madde
lubunca :
tür. * lubun (escinsel) + ca (ile ilgili, dil eki) * Türkiye'de LGBT bireyler
tarafından kullanılan bir çeşit jargon
lubunya :
rom., rus. * lubni (fahişe); lyubit (sevmek), lyubimaya (sevgili) (rus.) *
kadınsı tavırlı erkek eşcinsel, edilgen (pasif) eşcinsel erkek; kadınsı tavırlı
eşcinsel erkek (lieben (sevmek) (alm.) )
lucce :
ara. * lecce (ısrar etmek, gürültü patırtı yapmak, birbirine girmek veya
dalgalanmak) * derin ve geniş deniz, dalgaların yoğunlaşarak kabardığı deniz
ortası veya içine girildiğinde kaybolunacak kadar derin su kütlesi, engin su;
ayna, parlayan
lucifer :
lat., gre. * lux, luc (ışık) (lat.) + pherein (taşımak, götürmek, iletmek,
getirmek) (gre.); ferre (taşımak, getirmek) (lat.) * ışık taşıyan, ışık
getiren; Roma mitolojisinde sabah yıldızı (Venüs) için kullanılan isim;
Hristiyan geleneğinde Şeytan veya isyankar melek, İblis (lucce (engin su, ayna,
gümüş) (ara.) )
lucina :
lat. * lux, luc (ışık) + ina (isim son eki) * Roma mitolojisinde doğumu ve yeni
doğanları koruduğuna inanılan doğum tanrıçası
lucioperca :
lat. * lucius (turna) + perca (levrek) * tatlı su ve bazı tuzlu su ortamlarında
yaşayan, turnagillerden bir balık türü
luç :
far. * luç (şaşı, gözü eğri) (far.); louche (şaşı) (fra.) * gözlerin paralel
eksenini kaybederek farklı yönlere bakması durumu, şaşılık
lugat :
ara. * laga (söz söylemek, lakırdı etmek), lagv, lug (dil, söz, lehçe, konuşma;
söylem, deme, deyiş, söz) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir dilin kelime
dağarcığını, anlamlarını ve kullanımını gösteren sözlük veya kelime derlemesi,
sözlük
lugatnüvis :
far. * lugat (sözlük) + nevestan (yazmak), nüvis (yazan, yazar) * sözlük
yazarı, sözlük yazan, leksikograf
lugol :
fra. * lugol (Fransız fizikçi Auguste Lugol'un soyadından) * iyot elementi ile
potasyum iyodürün suda çözünmesiyle elde edilen bir karışım (çözelti,
karbonhidrat içeren bir maddeye döküldüğünde o madde mavi-mor ve lacivert renk
alır.)
luğub :
ara. * lağiba (yorulmak, bitkin düşmek, güçten düşmek) * yorgunluk, bitkinlik,
güçten düşme, lağb
lukanton :
gre. * lucan (farmasötik ön ek) + anthone (tiyoksanten/ksanten benzeri kimyasal
yapı belirteci) * özellikle şistozomiyazis (kan fluku / bilharziya) gibi
paraziter enfeksiyonların tedavisinde geçmişte kullanılan, tiyoksanten sınıfına
ait bir antiparaziter (antelmintik) ilacın etken maddesi
lukman :
ara. * luk (bilgi) + man (-li olan, kimse); lukma (parça) * bilge, bilgili
kişi, akıllı ve hikmet sahibi kişi; Kur’an’ın 31. suresinin ismi ve Kur’an’da
ismi geçen bilge şahsiyet (Lokman Hekim) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz,
akıl) (gre.); log (günlük, kütük) (ing.) )
luksasyon :
lat. * luxare (yerinden çıkarmak, kaydırmak, oynamak) + tio (isim yapım eki) *
genellikle travma veya yaralanmalar sonucunda eklemde kemiklerin normal
konumlarından tamamen veya kısmen çıkması durumu
lule :
far. * lule (boru, tüp; kıvrım, halka; çeşme, musluk gibi şeylere takılan küçük
boru; halka gibi burulmuş, dürülmüş şey, saç burgusu, her türlü boru, namlu,
kağıttan külah, su borusu veya musluk ağzı) * bükülmüş, dürülmüş, kıvrılmış
şey; pipo, nargile, tütün çubuğu vb.nin ucuna takılan, içine içmek için tütün
konulan yuva
lulikonazol :
lat. * luli (ön ek) + conazol (azole halkası taşıyan antifungal bileşik son
eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer
alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip
bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız,
cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * mantar
enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan, özellikle dermatofitlere karşı etkili
olan antifungal ajan (C18H14Cl2N2S)
lumakaftor :
lat. * luma (farmasötik ön ek) + caftor (CFTR (Cystic Fibrosis Transmembrane
Conductance Regulator (Kistik Fibrozis Transmembran İletkenlik Düzenleyicisi) )
* kistik fibrozis tedavisinde, Genellikle hücre zarındaki bozuk CFTR
proteininin doğru katlanmasını ve hücre yüzeyine taşınmasını sağlamak amacıyla
ivakaftor ile kombine edilerek kullanılan bir "düzeltici" (korrektör)
ilacın etken maddesi (C24H18F2N2O5)
lumbago :
lat. * lumbus (bel; bel bölgesi) + ago (hastalık, ağrı son eki) * genellikle
kas, ligament veya disk kaynaklı olan, bel bölgesinde ani veya kronik ağrı
durumu
lumbal :
lat. * lumbus (bel; bel bölgesi) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
bel ile ilgili
lumbalji :
lat., gre. * lumbus (bel; bel bölgesi) (lat.) + algia (acılı olma, ağrılı olma,
ıstıraplı olma) (algos (acı, ağrı, sancı, sızı, ıstırap) + eia (isim yapım, yer
ve durum eki) ) (gre.) * kas, ligament, disk veya sinir kaynaklı olabilen bel
bölgesinde ortaya çıkan ağrı durumu
lumbar : lat.
* lumbus (bel; bel bölgesi) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bel
bölgesi ile ilgili, bel omurları, kasları veya bel bölgesine ait; omurlardan
meydana gelen omurilik üzerinde, 4. ve 5. bel omurları arasında meydana gelen
fıtığın bulunduğu yer
lumbar punksiyon :
lat. * lumbus (bel; bel bölgesi, fileto) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + punctus (nokta, işaret, delik), punctio (delme, deliş) (pungere
(delmek) + tio (isim eki) ) * bel delme; bel bölgesinden beyin omurilik sıvısı
(BOS) örneği alınarak biyokimyasal, mikrobiyolojik ve sitolojik inceleme
yapılması işlemi
lumbodini :
lat. * lumbus (bel; bel bölgesi) (lat.) + odyne, dynia (ağrı) (gre.) * kas,
ligament veya sinir kaynaklı bel ağrısı
lumbosakral :
lat. * lumbus (bel; bel bölgesi) + sacralis (sacer (kutsal, mukaddes), sacrum
(kutsal kemik) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * bel ve sakrum
(kuyruk sokumu) bölgesine ait veya bu bölgelerle ilgili
lumbricidae :
lat. * lumbricus (solucan, toprak solucanı) + idae (-giller, hayvan familyası
eki) * Annelida şubesi ve Haplotaxida takımı içinde yer alan, dünya genelinde
nemli topraklarda yaşayan, uzun silindirik ve segmentli vücut yapısına sahip,
parapodsuz, mukuslu deriyle hareket eden ve organik maddelerin ayrışmasında rol
alan toprak solucanlarını kapsayan halkalı solucan familyası
lumbricus :
lat. * lumbricus (solucan, toprak solucanı) * Annelida şubesi, Clitellata
sınıfı ve Haplotaxida takımı içinde yer alan, Avrupa başta olmak üzere ılıman
bölgelerin nemli topraklarında yaşayan, uzun silindirik ve çok segmentli
vücuda, kıllı halkalara (seta) ve toprak içinde ilerlemeye uyarlanmış kaslı
yapıya sahip, organik maddelerle beslenen ve toprağın havalanması ile humus
oluşumunda rol alan toprak solucanları cinsi
lumefantrin :
lat. * lume (farmasötik kök) + fantrin (halofantrin veya meflokin gibi diğer
antimalaryal fenantren/arilamino alkol türevleri eki) * Plasmodium falciparum
parazitinin yol açtığı akut ve komplike olmayan sıtma enfeksiyonlarının
tedavisinde kullanılan, aril amino alkol yapısındaki antimalaryal ilacın etken
maddesi
lumen :
lat. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) * fizikte birim zamanda bir
kaynaktan çıkan ışık miktarı olan ışık akısının birimi (sembolü lm) (standart
100 watt'lık bir ampul 1500-1700 lümen verir.)
luminal :
lat. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + alis (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * ışıklı, ışık alan, ışık saçan
luna :
lat. * luna (Ay) * Roma mitolojisinde Ay Tanrıçası
lunapark :
lat. * luna (Ay) + parricus, parcus (çevrili alan, korunaklı saha; tutumlu,
idareli, ölçülü) * eğlence amaçlı kurulan, genellikle dönme dolap, tren, atlı
karınca gibi mekanik oyun ve gösteri alanlarını içeren açık veya kapalı tema
alanı
lunar :
lat. * luna (Ay) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ay ile ilgili
(lundi (pazartesi) (lunae (ay) + dies (gün) ) (lat.) )
lunaria :
lat. * luna (ay) + aria (aitlik eki) * Brassicaceae familyasına ait, ay biçimli
meyveleriyle tanınan süs bitkisi cinsi
lunatik :
lat. * luna (Ay) + ticus (ile ilgili, gibi, -a ait) * Ay’ın etkisiyle akıl
sağlığı etkilenmiş veya zihinsel dengesizlik göstermiş kişi, deli, kaçık (Ay
tutulmasının akıl sağlığına olumsuz etkisi inancı bağlamında)
lunatum :
lat. * luna (ay) + atus, atum (sıfat yapım eki) * el bileğinde skafoid,
triquetrum, kapitatum ve radius ile eklem yapan, hilal veya ay biçimli yarımay
kemik olarak da adlandırılan karpal kemik
lup :
fra. * loupe (büyüteç, mercekli inceleme aracı) * küçük nesneleri ayrıntılı
incelemek için kullanılan, genellikle tek veya çift mercekli, göze
yaklaştırılarak kullanılan optik büyütme aracı, büyüteç
lupin :
lat. * lupus (kurt) + inus (ile ilgili, gibi, -a ait) * acı bakla (kurdun bile
yemeyeceği kadar acı bakla)
lupinus :
lat. * lupus (kurt) + inus (ile ilgili, gibi, -a ait) * Fabaceae (baklagiller)
familyası, Fabales takımı içinde yer alan, Akdeniz havzası ve Amerika kıtasının
ılıman bölgelerinde yayılış gösteren, otsu veya çalımsı yapıda, elsi bileşik
yapraklı, bezelye biçimli çiçeklere ve bakla tipi meyvelere sahip, tohumları
protein bakımından zengin olan acı bakla bitkileri cinsi
lupiodol :
lat. * lupus (haşhaş tohumu veya bitki yağı kökeni) + iodum (iyot) + ol (alkol
veya organik sıvı son eki) * genellikle damar, lenf ve karaciğer tümörlerinin
görüntülenmesinde kullanılan iyotlu etiyodize yağ bazlı kontrast ajan
(C28H40I2O6)
lupoid sikozis :
lat. * lupus (haşhaş tohumu veya bitki yağı kökeni) (lat.) + oeides (gibi, ile
ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + sykosis (sakal veya kıllı bölgede iltihap)
(sykon (incir) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) * özellikle
yüz ve çene bölgesinde, lupus benzeri lezyonlarla seyreden ve kıl foliküllerini
etkileyen kronik dermatit türü
lupus :
lat. * lupus (kurt) * özellikle deri ve bağ dokusunu etkileyen kronik otoimmün
hastalıkların genel ismi (örneğin lupus erythematosus, deride kelebek şeklinde
kızarıklık ve sistemik tutulum ile karakterize olup, kelime kök olan “kurt”
kelimesi metaforik olarak hastalığın yıpratıcı ve tahrip edici etkisine atıfta
bulunur.)
lupus miliaris disseminata :
lat. * lupus (kurt) + miliaris (ince tahıl tanesi gibi) (millet (tahıl tanesi,
darı) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + disseminatus (yayılmış,
dağılmış, dağıtılmış, saçılmış) (dis (ayrılma, uzaklaşma) + seminare (tohum
ekmek, yaymak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * özellikle yüz
bölgesinde, özellikle göz kapakları ve yanaklarda, ince, tahıl tanesi
büyüklüğünde kırmızımsı veya kahverengi papüllerin yaygın olarak görüldüğü
kronik dermatolojik durum
lupus nefriti :
lat., gre. * lupus (kurt) (lat.) + nephros (böbrek) + itis (iltihab,
enfeksiyon, hastalık, sorun) (gre.) * genellikle sistemik lupus eritematozus
(SLE) ile ilişkili olan ve böbrek fonksiyonlarında bozulma ile seyreden,
bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırması sonucu böbreklerde gelişen
inflamasyon durumu
lupus sendromu :
lat., gre., tür. * lupus (kurt) (lat.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya
dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * bağışıklık sisteminin
kendi dokularına saldırması sonucu ortaya çıkan, çok organlı otoimmün
hastalıkları kapsayan tıbbi durum (örneğin sistemik lupus eritematozus (SLE),
deride kelebek şeklinde kızarıklık, eklem ağrısı, böbrek ve diğer organ
tutulumları ile seyreder.)
lupus vulgaris :
lat. * lupus (kurt) + vulgaris (halka özgü, halksal) (vulgus (halk, toplum) +
aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * genellikle yüz, boyun ve
extremitelerde kırmızımsı-kahverengi plaklar ve lezyonlar şeklinde ortaya
çıkan, deri tüberkülozunun kronik formu
lurasidon :
lat. * lur (türetilmiş marka öneki) + asidone (antipsikotik yapı belirteci) *
şizofreni ve bipolar depresyon tedavisinde kullanılan, dopamin D₂ ve serotonin 5-HT₂A reseptörlerine etkili olan
atipik antipsikotik (C28H28N4OS)
lusaka :
ban. * lusaka (Lenje köyü şefi olan şef Lusaaka'nın isninden) * Zambiya'nın
başkenti
lusifer :
lat. * lux, luc (ışık) + ferre (taşımak, getirmek) * ışık taşıyan, ışık
getiren; Roma mitolojisinde sabah yıldızı (Venüs) için kullanılan isim;
Hristiyan geleneğinde Şeytan veya isyankar melek, İblis (lucce (engin su, ayna,
gümüş) (ara.) )
lusiferaz :
lat. * lux, luc (ışık) + ferre (taşımak, getirmek) + ase (enzim eki) *
özellikle ateşböceklerinde bulunan ve biyoteknolojik uygulamalarda kullanılan,
kimyasal formül protein yapısına bağlı olarak değişen ve biyolüminesans
reaksiyonlarında ışık üretimini katalize eden enzim (C576H861N153O172S8)
luspatercept :
lat. * lus (türetilmiş marka öneki) + patercept (proteine benzer reseptör
bağlayıcı türev eki) * özellikle beta-talasemi ve miyelodisplastik sendromlarda
anemi tedavisinde kullanılan, kemik iliğinde kırmızı kan hücresi üretimini
artıran, kimyasal formül protein yapısına bağlı olarak değişen eritroid öncül
hücreleri uyarıcı rekombinant füzyon proteini
luss :
ara. * lassa (hırsızlık yapmak, mal çalmak, aşırmak, araklamak) (ara.); loss
(kayıp) (ing.) * gizlice veya zor kullanarak başkasının malını alan, hırsız,
çalan, haydut
lustrin :
lat. * lustrare (parlatmak, aydınlatmak, ışık vermek, berraklaştırmak) (lux,
lucis, lumin, lustra (ışık) + are (fiil yapım eki) ), lustrum (yıkama, sulama,
temizleme; ışıklandırma, parlatma, cilalama) + ine (organik bileşik/alkaloid
türevi eki) * parlak, ipekli bir kumaş türü; genellikle saten veya ipek dokuma
ile parlak yüzey elde edilen tekstil ürünü
luşka kanalları :
alm., lat., tür. * luschka (Alman anatomist Hubert von Luschka'nın soyadından)
(alm.) + canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) (lat.) + lar (çoğul eki) + ı
(iyelik eki) (tür.) * serebellopontin açı yakınında yer alan ve beyin omurilik
sıvısının (BOS) 4. ventrikülden subaraknoid boşluğa geçişini sağlayan lateral
açıklıklar; safrayı karaciğerden direkt safra kesesine aktaran kanallar
lut :
ibr. * lot (örtmek, gizlemek, sarmak, örtü, sargı) * Kur'an'da adı geçen, Hz.
İbrahim’in yeğeni olan ve Sodom ile Gomore halkını ahlaki yozlaşmaya karşı
uyarmakla görevlendirilen, ancak kavminin bu çağrıyı reddetmesi üzerine kavmi
helak edilen bir İslam peygamberi, Lut kavminin peygamberi
luteal :
lat. * luteus (sarı) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kadın üreme
sistemi bağlamında, ovaryumdaki korpus luteum ile ilgili olan veya bu yapıya
ait, hormon üretimi ve adet döngüsü ile ilişkili
lutesyum :
lat. * lutetia (Antik Roma döneminde Paris’in adı) (lutum (çamur, balçık) +
etia (yer eki) ) + ium (kimyasal element eki) * atom numarası 71, simgesi Lu
olan gümüş-beyaz metal nitelikli nadir toprak lantanit grubu elementi
lutf :
ara. * latafa (yumuşak olmak, nazik davranmak), latif (ince, zarif, yumuşak,
nazik veya kibar nitelik taşıyan), lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik,
süptilite) * güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite, lutf
luti :
ara. * lut (Kur'an'da yer alan, sapmış, azmış ve nihayetinde helak olmuş ve
ismini Hz. Lut'tan almış bir kavim ismi) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* oğlanlarla cinsel ilişki kuran erkek, aktif eşcinsel erkek, oğlancı
lutiye :
ara., fra * el (ön ek, artikel) + ud (ud, ut) (ara.) + ier (-cı, ile ilgili,
yapan, eden) (fra.); luth (ud), luthier (ud yapıcı) (fra) * telli müzik
enstrümanı üreten ve satan kimse, udcu, ud yapıcı
lutr :
gre., lat. * lytra (su samuru) (gre.); lytra (lat.); loutre (fra.) * susamuru;
susamurundan elde edilen post
luziola :
lat. * Luz (Portekizli botanikçi António de Luz) + ia (isim yapım eki) *
Poaceae familyasına ait, sucul veya bataklık otu cinsi
luzula :
lat. * luzula (küçük saz) * Juncaceae familyasına ait, ormanlık alanlarda
yetişen otsu bitki cinsi
lübb :
ara. * labba (öz olmak, saflaşmak, çekirdekte/toplamda bulunmak) * bir şeyin
özü, en saf ve değerli kısmı, öz, iç, çekirdek; sağduyu ve kavrayışın özü; akıl
lübed :
ara. * lebede, labada (üst üste yığılmak, birbirine yapışmak, keçeleşmek,
sıkıca birleşmek) * birbirine yapışmış, keçeleşmiş yığın; sık ve birbirine
geçmiş kütle, tutam, yığın; çok mal
lübnan :
ara. * leben (beyaz; süt) + an (ile ilgili, gibi, benzer) * dağ silsilesi; Batı
Asya’da, Doğu Akdeniz kıyısında, Orta Doğu bölgesinde yer alan, kuzey ve doğuda
Suriye, güneyde İsrail, batıda Akdeniz ile çevrili olan ülke
lübrikan :
lat. * lubricare (yağlamak veya kaydırıcı bir madde uygulamak) (lubricus
(kaygan, pürüzsüz) + are (fiil mastar eki) + ant (isim yapım eki) ) (lat.);
lubricant (ing.) * kaydırıcı veya yağlayıcı madde
lübrikasyon :
lat. * lubricare (yağlamak veya kaydırıcı bir madde uygulamak) (lubricus (kaygan,
pürüzsüz) + are (fiil mastar eki) + tio (isim yapım eki) ) * sürtünmeyi
azaltmak için bir yüzeyin üzerine veya motorun makine parçalarının arasına
kaydırma, yağlama işlevi gören sıvı madde sürme işlemi, yağlama
lücce :
ara. * lecce (ısrar etmek, gürültü patırtı yapmak, birbirine girmek veya
dalgalanmak) * derin ve geniş deniz, dalgaların yoğunlaşarak kabardığı deniz
ortası veya içine girildiğinde kaybolunacak kadar derin su kütlesi, engin su;
ayna, parlayan
lüfer :
gre. * ophelos (balık türü) * Pomatomidae familyasından, Kuzey Pasifik Okyanusu
hariç, ılıman ve subtropikal sularda dünyanın her yerinde bulunan, mavi-yeşil
sırtlı, lezzetli ve ekonomik önemi olan bir deniz pelajik balığı
lügat :
ara. * laga (söz söylemek, lakırdı etmek), lagv, lug (dil, söz, lehçe, konuşma;
söylem, deme, deyiş, söz) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir dilin kelime
dağarcığını, anlamlarını ve kullanımını gösteren sözlük veya kelime derlemesi,
sözlük
lügatitaksir :
ara * laga (söz söylemek, lakırdı etmek), lagv, lug (dil, söz, lehçe, konuşma;
söylem, deme, deyiş, söz) + at (isim yapım ve çoğul eki) + i (tamlama eki) +
kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak,
ayırmak; kısmak, kısaltmak, yetersiz kalmak, eksik olmak, eksilmek), taksir
(kusur etme, noksan yapma, eksiltme, kabahat)
lügaz :
ara. * lagaza, lağaza (kaymak, sürçmek; saptırmak, sözün maksadını gizlemek,
şaşırtmalı söz söylemek; çöl faresinin, saklandığı yerin bulunmaması için
yuvasını labirent gibi eğri büğrü kazmasi eylemi) * çöl faresinin yuvası,
gidilmesi zor olan eğri büğrü yol; derin sır, bilmece, zeka oyunu; Divan
Şiiri’nde, herhangi bir varlığın veya nesnenin özellikleri anlatılarak kurulan
koşuk bilmece
lügol :
fra. * lugol (Fransız fizikçi Auguste Lugol'un soyadından) * iyot elementi ile
potasyum iyodürün suda çözünmesiyle elde edilen bir karışım (çözelti,
karbonhidrat içeren bir maddeye döküldüğünde o madde mavi-mor ve lacivert renk
alır.)
lügub :
ara. * lağiba (yorulmak, bitkin düşmek, güçten düşmek) * yorgunluk, bitkinlik,
güçten düşme, lağb
lük :
lat., fra. * lac (vernik, cila, reçine, zamk, süt benzeri sıvı) (lat.); laque
(fra.) * Uzakdoğu’da yetişen amerikanelmasından elde edilen reçine;
kırmızböceğinin üstderi bezlerince salgılanan ve boyacılıkta kullanılan bir
madde; boyacılıkta kullanılan Hint zamkı
lüknet :
ara. * lakana (yaklaşmak, düzgün söylem yapmak, doğru seslendirmek; anlamak,
fehmetmek, kavramak) + at (isim yapım eki) * dilde pelteklik, dilde tutukluk,
kekeleme, bazı harfleri gerçek mahreçleri dışında farklı yerden telaffuz etme,
lüknunet
lüks :
lat. * lucus, luxus (ışık; aşırılık, taşkınlık, bolluk, gösteriş) (lat.); luxe
(fra.) * fazlalık, ihtişam, gösteriş, konfor ve refah; genellikle standart
yaşamın üzerinde maddi veya görsel zenginlik
lüksasyon :
lat. * luxare (çıkarmak, yerinden oynatmak) + tio (isim yapım eki) * bir eklemi
oluşturan kemik uçlarının normal konumlarından kalıcı olarak ayrılması durumu,
çıkık
lüksemburg :
lat. * lucilin (küçük) + burgus (kale, hisar) * küçük kale; Batı Avrupa’da yer
alan, kuzey ve doğuda Almanya, güneyde Fransa, batıda Belçika ile çevrili olan
ülke
lüksmetre :
lat., gre. * luc, lux (ışık, aydınlık, parlaklık) (lat.) + metron, metros
(ölçü) (gre.) * ışık şiddetini ölçen ve lux birimi ile ifade edilen bir ölçüm cihazı
lüle :
far. * lule (boru, tüp; kıvrım, halka; çeşme, musluk gibi şeylere takılan küçük
boru; halka gibi burulmuş, dürülmüş şey, saç burgusu, her türlü boru, namlu,
kağıttan külah, su borusu veya musluk ağzı) * bükülmüş, dürülmüş, kıvrılmış
şey; pipo, nargile, tütün çubuğu vb.nin ucuna takılan, içine içmek için tütün
konulan yuva
lüleburgaz :
far., gre. * lüle (burulmuş veya dürülmüş şey, saç burgusu, her türlü boru,
namlu, kağıttan külah, su borusu veya musluk ağzı) (far.) + pyrgos (burç, kule,
hisar) (gre.) * Kırklareli’nin bir ilçesi
lületaşı :
far., tür. * lüle (burulmuş veya dürülmüş şey, saç burgusu, her türlü boru,
namlu, kağıttan külah, su borusu veya musluk ağzı) (far.) + taş (mineral, kaya
parçası) + ı (iyelik eki) (tür.) * tütün içiminde kullanılan, kolayca işlenen
ve oyulabilen yumuşak, genellikle krem-beyaz renkli silikat minerali
(Mg3[(SiO4)(OH)2])
lü'lü :
ara. * lalaa (parlamak, inci gibi olmak) * inci; parlak, ışıltılı, lulu
lümen :
lat. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) * fizikte birim zamanda bir
kaynaktan çıkan ışık miktarı olan ışık akısının birimi (sembolü lm) (standart
100 watt'lık bir ampul 1500-1700 lümen verir.)
lümen saat :
lat., ara. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) (lat.) + saat (zaman;
60 dakikalık zaman birimi) (ara.) * bir saat boyunca alınan veya ışınımlanan
ışık miktarı
lümeze :
ara. * lamaza (kinayeli konuşmak, kinaye yapmak, taşlamak, eleştirmek, ima
yoluyla ifade etmek, ima etmek; göz veya kaşla işaret etmek) * el kaş
işaretleri yapan, Bir kimsenin arkasından ayıplarını söyliyen. Gıybet eden;
lüminal :
lat. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + alis (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * ışıklı, ışık alan, ışık saçan
lüminans :
lat. * luminare (ışıklandırmak) (lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) +
are (fiil mastar eki) ) + entia (isim yapım eki) * ışık miktarının gözlenen
parlaklık düzeyini ifade eden fotometrik büyüklük; birim yüzey alanından
belirli bir doğrultuda çıkan ışığın yoğunluğunu gösteren ölçü
lüminasyon :
lat. * luminare (ışıklandırmak) (lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) +
are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * bir nesnenin veya yüzeyin
ışıkla aydınlatılması, ışık saçması veya ışıma yapması; Işık akısının (lümens)
bir yüzeye düşme yoğunluğu
lüminesan :
lat. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + escens, escent (başlama,
filizlenme, olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak,
filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + ens, ent (sıfat yapım
eki) ) * ışık oluşturan; ısı, kimyasal reaksiyon veya elektrik enerjisi olmadan
kendi başına ışık yayabilen
lüminesans :
lat. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + escentia (başlama,
filizlenme, olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak,
filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + entia (isim yapım eki) )
* bir maddenin, ısı, kimyasal reaksiyon veya elektrik enerjisi olmadan kendi
başına ışık yayma olayı (örneğin fosforesans, floresans vb.)
lüminofaj :
lat., gre. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) (lat.) + phagein
(yemek, yutmak, tüketmek), phagos (yeme, yutma, tüketme) (gre.) * ışık yiyen,
ışık tüketen, ışık yutan
lüminozite :
lat., gre. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + osus (ile ilgili, -a
ait) + itas (isim yapım eki) * bir gökcisminin veya ışık kaynağının birim
zamanda yaydığı toplam ışınım gücünü ifade eden, özellikle astronomide
yıldızların gerçek parlaklığını belirten fiziksel büyüklük, ışık gücü
lüminöz :
lat., gre. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + osus (ile ilgili, -a
ait) * ışık yayan, parlayan veya karanlıkta kendi kendine aydınlanan
lümpen :
alm. * lumpen (eski püskü giysiler, paçavralar) * yoksul, sefil
lünet :
lat., fra. * luna (Ay) + etta, ettum, ettus) (küçültme eki) (lat.); lunette
(fra.) * gözlük; küçük ay şekilli obje; teleskop gözlüğü, periskop veya küçük
yuvarlak pencere
lüp :
tür. * lüp (yutmak eyleminden ses yansımalı onomatopeik kelime) * büyük bir
şeyin birdenbire ve kolaylıkla yutulmasını anlatan ses; hiç emek vermeksizin
ele geçirilen şey (argo)
lüpletmek :
tür. * lüp (yutmak eyleminden ses yansımalı onomatopeik kelime) + let (etken
fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * ağzına atıp çabucak yutmak; hiç emek
vermeksizin elde etmek
lüsid :
lat. * luc, lux (ışık, aydınlık, parlaklık), lucere (ışık saçmak, ışık yaymak,
ışık vermek, parlamak, ışıldamak) + idus (ile ilgili, gibi, -a ait) * ışık
saçan, parlak, ışıklı; açık, anlaşılır, net; zihinsel olarak berrak ve algının
düzgün
lüsid uyku :
lat., tür. * lucidus (ışık saçan, parlak, ışıklı) (lat.) + uyku (uyuma hali)
(tür.) * kişinin rüya gördüğünün farkında olduğu ve rüya sırasında bilinçli
olarak hareket edebildiği rüya durumu
lüsifer :
lat. * lux, luc (ışık) + ferre (taşımak, getirmek) * ışık taşıyan, ışık
getiren; Roma mitolojisinde sabah yıldızı (Venüs) için kullanılan isim;
Hristiyan geleneğinde Şeytan veya isyankar melek, İblis
lüsiferaz :
lat. * lux, luc (ışık) + ferre (taşımak, getirmek) + ase (enzim belirtme eki) *
özellikle ateşböceklerinde bulunan ve biyoteknolojik uygulamalarda kullanılan,
kimyasal formül protein yapısına bağlı olarak değişen ve biyolüminesans
reaksiyonlarında ışık üretimini katalize eden enzim (C576H861N153O172S8)
lüsus :
ara. * luss (hırsız, kaybetme) + us (çoğul eki) * hırsızlar (loss (kayıp)
(ing.) )
lütein :
lat. * luteus (sarı) + ine (kimyasal madde eki) * bitkilerde ve insan gözünde
bulunan, güçlü bir antioksidan olan, özellikle göz sağlığını korumaya yardım
eden sarı renkli doğal bir pigment
lüteinizasyon :
lat. * luteus (sarı) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim
yapım eki) * ovaryumdaki folikülün korpus luteum haline dönüşmesi; hormon
etkisiyle sarı cisim oluşumu
lüteinize :
lat. * luteus (sarı) + izatus (dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş)
(izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım
eki) ) (lat.); lutéinisé (fra.) * ovaryumdaki folikülün veya korpus luteumun
oluşumu teşvik edilmiş, sarı cisim etkisi oluşturulmuş
lüteriyen :
alm., lat. * luther (Katolik Kilisesi’nin uygulamalarını eleştirerek Protestan
Reformu’nu başlatan Alman rahip, teolog ve reformcu Nartin Luther'in
soyadından) (alm.) + ianus (ile ilgili, destekçi, yandaş) (lat.); lutherien
(fra.) * Hristiyanlıkta Martin Luther’in öğretilerine inanan veya Lutheran
mezhebine ait kişi, Luther'ci
lüteriyenizm :
alm., lat. * luther (Katolik Kilisesi’nin uygulamalarını eleştirerek Protestan
Reformu’nu başlatan Alman rahip, teolog ve reformcu Nartin Luther'in
soyadından) (alm.) + ianus (ile ilgili, destekçi, yandaş) + ismus (isim yapım,
durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.); lutherienisme (fra.) * Hristiyanlıkta
Martin Luther’in öğretilerine dayanan, Protestanlık içinde reformist bir inanç
sistemi ve mezhep
lütesyum :
lat. * lutetia (Antik Roma döneminde Paris’in adı) (lutum (çamur, balçık) +
etia (yer eki) ) + ium (kimyasal element eki) * atom numarası 71, simgesi Lu
olan gümüş-beyaz metal nitelikli nadir toprak lantanit grubu elementi
lütesyum ortosilikat :
lat., gre. * lutetia (Antik Roma döneminde Paris’in adı) (lutum (çamur, balçık)
+ etia (yer eki) ) + ium (kimyasal element eki) (lat.) + orthos (düz, doğru,
dik) (gre.) + silicis (çakmaktaşı, silisyum) + ate (tuz veya ester eki) (lat.)
* lutetium elementi ile ortosilikat iyonunun birleşmesiyle oluşan, gama
radyasyonunu tespit etmek için kullanılan inorganik bir sintilatör kristali (Lu
2(1-x) Y 2x SiO 5)
lütfen :
ara. * lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite) + en (gibi, olarak)
* bir kimseden bir şey isterken, talep ederken "rica ederim",
"dilerim" anlamında kullanılan kelime
lütfetmek :
ara., tür. * lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite) (ara.) +
etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * iyilik olsun diye vermek, bahşetmek,
nezaket göstermek; izin vermek
lütfi :
ara. * lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * nazik, kibar, zarif, hoş, yumuşak huylu; erkek ismi
lütuf :
ara. * latafa (yumuşak olmak, nazik davranmak), latif (ince, zarif, yumuşak,
nazik veya kibar nitelik taşıyan), lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik,
süptilite) * güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite, lutf
lütufkar :
ara., far. * lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite) (ara.) + kar
(-cı, yapan, eden eki) (far.) * iyilik yapmayı seven, iyiliksever (kimse)
lütufkarane :
ara., far. * lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite) (ara.) + kar
(-cı, yapan, eden eki) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) *
latif şekilde, iyilikle davranarak
lüzucet :
ara. * lazic (cıvık, yapışkan), lazaca (cıvık olmak, yapışkan olmak) + et
(durum eki) * yapışkanlık, yapışkan olma durumu, yapışıp uzayan şeyin durumu
lüzuci :
ara. * lazic (cıvık, yapışkan), lazaca (cıvık olmak, yapışkan olmak) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yapışkan, yapışıp uzayan
lüzum : ara.
* lazama (gerekli olmak, gerekmek, ihtiyaç duyulmak, lazım olmak, ayrılmamak,
bağlı kalmak), ilzam (gereklilik, lazım olma durumu), lazim (gerekli, ihtiyaç
duyulan) * gerek, gereklilik, gereksinim, gerekme, ihtiyaç
Lv :
lat. * livermorium (Lawrence Livermore National Laboratory (ABD'deki nükleer
araştırma laboratuvarı) (lawrence (Amerikalı fizikçi Ernest Orlando Lawrence’ın
soyadından) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 116 olan, periyodik
tablonun 16. grubunda bulunan, sentetik olarak üretilen, çok kısa ömürlü ve
radyoaktif olan, yalnızca temel nükleer araştırmalarda incelenen süper ağır bir
element
lybiidae :
gre., lat. * libye, libeia (Afrika’nın batısı, sahra ile Akdeniz arasındaki
kara) (liba (batı) + eia (yer, durum eki) ) (gre.) + us (ile ilgili, -a ait) +
idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * ağaçkakanlar takımı (Piciformes)
içinde yer alan, Afrika ve çevresindeki tropikal bölgelerde yaşayan, kısa,
kalın ve güçlü gagası, renkli tüyleri olan, meyve ve böceklerle beslenen sakallı
kuşları kapsayan Lybius cinsine bağlı kuşlar familyası
lycaenidae :
gre. * lykaina (lykos (dişi kurt) + ina (ile ilgili, -a ait) ) (gre.) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * zarif kanatlılar, mavi kelebekler,
bakırlar, zıpzıplar, pulkanatlılar takımına ait, küçük boyutlu, genellikle
parlak renkli kanatlara sahip, mavi, bakır ve ateşkelebeklerini içeren
kelebekler familyası
lycium :
gre. * lykion (Lykia'ya ait; tıbbi bitki özü) (Lykia (Likya) + on (ile ilgili,
-a ait) ) * patlıcangiller (Solanaceae) familyasına bağlı, genellikle dikenli
çalılar oluşturan, küçük çiçekli ve bazı türleri goji meyvesi olarak bilinen
bitki cinsi, teke dikeni
lycopodiaceae :
gre., lat. * lykos (kurt) + podion (ayak, küçük ayak) (pous, podos (ayak) + ion
(küçültme eki) ) (gre.) + aceae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * küçük
yapraklı, sporla çoğalan, sürünücü gövdeli ve damarlı tohumsuz bitkileri
kapsayan bitki familyası, kibritotugiller, kurtayağıgiller
lycosidae :
gre., lat. * lykos (kurt) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.)
* kurt örümceklerini kapsayan, hızlı hareket eden, ağ örmeden avlanan ve
avlarını çoğunlukla görerek takip eden örümcekler familyası
lyman-alfa :
ing., gre. * Lyman (Amerikalı fizikçi Theodore Lyman'ın soyadından) (ing.) +
alpha (Yunanca alfabenin ilk harfi, birinci anlamında) (gre.) * hidrojen
atomunun elektronunun ikinci enerji düzeyinden birinci enerji düzeyine geçişi
sırasında yayılan, morötesi bölgede bulunan ve dalga boyu yaklaşık 121,6
nanometre olan tayf çizgisi, atom fiziği ve astronomide hidrojen gözlemlerinde
kullanılan elektromanyetik ışıma çizgisi
lyme hastalığı :
ing., tür. * lyme (ABD'nin Connecticut eyaletinde, New London County sınırları
içinde yer alan Lyme kasabasından) (ing.) + hastalık (sağlık bozulması) + ı
(iyelik eki) (tür.) * Borrelia burgdorferi bakterisinin Ixodes ricinus cinsi
keneler aracılığıyla insanlara bulaşması sonucu oluşan, ciltte halka şeklinde
kızarıklık (erythema migrans), ateş, baş ağrısı, yorgunluk, kas ve eklem
ağrıları ile seyredebilen ve tedavi edilmezse kalp, sinir sistemi ve eklemleri
etkileyebilen zoonotik enfeksiyon hastalığı, Borreliosis
lyrate :
lat. * lyra (lir, çalgı aleti biçimi) + atus (sıfat yapım eki) * liri andıran
biçimde, özellikle yapraklarda tabana doğru genişleyen ve üst bölümleri daha
küçük loplara ayrılan yaprak şekli, lir biçimli yapı gösteren organ
lythraceae :
gre., lat. * lythron (kan, kan pıhtısı) (gre.) + aceae (-giller, bitki
familyası eki) (lat.) * çoğunlukla otsu bitkileri, çalıları ve bazı ağaç türlerini
kapsayan, genellikle karşılıklı yapraklı ve gösterişli çiçekli bitkiler
familyası, kınagiller, aklarotugiller
m :
tür. * m, M * Türkçe alfabedeki 16. harf (l’den sonra, n’den önce)
m teorisi :
gre., tür. * m (Grek alfabesindeki 12. harf) + theoria (gözlem, bakış, düşünce,
kuram) (theoros (gözlemci, seyirci, izleyici) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * fizik ve matematikte evrenin temel
yapıtaşlarını açıklamaya yönelik, özellikle sicim teorilerini birleştiren ve 11
boyutlu uzay-zaman kavramını içeren, adı “Mother” (ana, birleştirici) veya 11
boyutlu süper sicim teorisiyle ilişkilendirilen ve teorik fizik literatüründe
evrenin temel dinamiklerini anlamak için öne sürülen kapsamlı çerçeveyi temsil
eden kuramsal model
ma :
ara. * ma (ne, o) * ne , o
ma :
ara. * ma (su, sıvı, ab) * formülü H2O olan ve iki hidrojen ile bir ojsijen
atomunun birleşmesinden oluşan saydam sıvı, su, sıvı, ab
ma’dil :
ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak,
yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak) * sapılacak
yer, değişme yeri, modül (module, Modul (modül) (ing., fra., alm.) )
ma’ruf :
ara. * arafa (tanımak, bilmek, fark etmek) * herkesçe bilinen, tanınan, ünlü,
tanınmış, bilinen, belli; iyi bilinen, iyi; şeriatın beğendiği, uygun gördüğü
ve buyurduğu
ma’zi :
ara. * ma’zi (keçi) * boynuzlugiller (Bovidae) familyasından olan, sütü, eti ve
derisi için yetiştirilen boynuzlu, geviş getiren, otçul, tırmanıcı küçükbaş dağ
hayvanı
ma’zur :
ara. * azara (destek olmak, desteklemek, arka çıkmak, dayanmak), azr (arka,
destek, dayanak) * desteklenen, arkası olan
maad :
ara. * ada (dönmek, geri dönmek), iade (dönüş, geri dönüş, geri verme) * geri
dönüş zamanı, avdet
maada :
ara. * ma (ön ek) + ada (geçmek, aşmak, dışına çıkmak, azmak) * bunun dışında,
bundan başka
maa-haza :
ara. * mea (ile, birlikte, beraber) + haza (bu) * bununla beraber, bununla
birlikte
maahu :
ara. * mea (ile, birlikte, beraber) + hu (o (eril) ) * onunla beraber, onunla
birlikte
maaile :
ara. * ma'a, mea (birlikte, beraber, ile) + aile (ev halkı, birlikte yaşayan ve
kan bağı olan insan grubu) * aile ile birlikte, ev halkıyla beraber, ailece
maalesef :
ara. * ma'a, mea (birlikte, beraber, ile) + el (ön ek, artikel) + esef (üzüntü,
hüzün, gam, keder, pişmanlık) * üzüntüyle, üzülerek, ne yazık ki
maalmemnuniye :
ara. * ma'a, mea (birlikte, beraber, ile) + el (ön ek, artikel) + memnun
(hoşnut, razı) + iyet (isim yapım ve durum eki) * memnuniyetle, hoşnutlukla
maarif :
ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek) * bilgiler, öğrenilenler; bilgi,
eğitim veya öğrenimle kazanılan kültürel ve entelektüel birikim; özellikle
kurum veya devlet bağlamında eğitim ve öğretim faaliyetlerini ifade eden resmi
veya edebi terim
maaş :
ara. * aʿaşa (yaşamak, yaşatmak, geçinmek, geçindirmek, geçimini sağlamak),
iaşe (yaşatma, geçindirme, geçimini sağlama) * geçimlik, geçim, yaşam için
verilen para; bir kişinin çalışması karşılığında düzenli olarak aldığı ücret
veya gelir, özellikle kamu ve özel sektör işlerinde aylık veya dönemlik ödeme
maat :
gre. * maat (düzen, adalet, denge) * Mısır mitolojisinde evrenin ve toplumun
düzenini, adaletini ve dengeyi temsil eden, kozmik düzenin, doğruluğun ve hukuk
kurallarının sembolü addedilen ve tüy ile simgelenen tanrıça
maatteessüf :
ara. * ma'a, mea (birlikte, beraber, ile) + asifa (üzülmek, hüzünlenmek,
kederlenmek, hayıflanmak, pişmanlık duymak), esef (üzüntü, hüzün, gam, keder,
pişmanlık), teessuf (üzüntü duyma, hüzünlenme, kederlenme) * üzüntü veya
pişmanlık duygusuyla yapılan ifade, genellikle olumsuz bir durumu veya kaybı
belirtmek için kullanılan, resmi ve edebi dilde yerleşmiş bir deyim, üzüntüyle,
üzülerek, esef duyarak
maazallah :
ara. * ma'a, mea (birlikte, beraber, ile) + za (iyelik eki) + Allah (el ilah) *
olumsuz bir durum veya felaketin gerçekleşmesini önlemek için söylenen dua veya
uyarı ifadesi; genellikle kötü bir olasılığı dile getirirken saygı ve korku
ifadesi
mabat :
ara. * ma (ne, o) + ba'd (sonra, diğer, öte, öbür, arka) * arka, ardı, devam,
sonra, sürek (gazetede yayımlanmakta olan bir yazının, romanın bitmediğini,
süreceğini belirtmek üzere kullanılırdı); (insan için) kıç
mabet :
ara. * abada (kulluk etmek, ibadet etmek, tapmak) * ibadet yeri, tapınak
mabeyin :
ara. * ma (ne, o) + beyn (ara, arada, arası) * ara; aradaki şey; iki şeyin
arası; haremle selamlık arasındaki oda; padişah yakınlarının bulunduğu oda;
arasında olan; Türk musikisinde ara sesler
mabeyinci :
ara., tür. * ma (ne, o) + beyn (ara, arada, arası) (ara.) + ci (yapan, eden
eki) (tür.) * Osmanlı döneminde, padişahın dışarıyla olan ilişkilerine bakan,
onun buyruklarını ilgililere bildiren, bazı kişilerin dileklerini de padişaha
ileten görevli
mabeyn :
ara. * ma (ne, o) + beyn (ara, arada, arası) * ara; aradaki şey; iki şeyin
arası; haremle selamlık arasındaki oda; padişah yakınlarının bulunduğu oda;
arasında olan; Türk musikisinde ara sesler
mabeynci :
ara., tür. * ma (ne, o) + beyn (ara, arada, arası) (ara.) + ci (yapan, eden
eki) (tür.) * Osmanlı döneminde, padişahın dışarıyla olan ilişkilerine bakan,
onun buyruklarını ilgililere bildiren, bazı kişilerin dileklerini de padişaha
ileten görevli
mabhus :
ara. * bahasa (eksiltmek, azaltmak, hakkını vermemek), bahs (eksiklik,
noksanlık, azlık, nakıs), mubhis (eksilten, azaltan, hakkını vermeyen) * hakkı
verilmeyen, hakkı eksiltilen, haksızlığa uğrayan, küçümsenmiş
mablak :
tür. * mab (toplamak, biriktirmek) + lak (isim yapım ve araç eki) * bir ucu
elle tutulacak biçimde saplı, öteki ucu yassı, boya, hamur, merhem gibi şeyleri
ezmek, karıştırmak, karıştırarak yoğurmak için kullanılan bir araç; aşure
kazanını karıştırmakta kullanılan, uzun saplı ve yayvan uçlu tahta kepçe
mabude :
ara. * abada (kulluk etmek, ibadet etmek, tapmak) * çok tanrılı dinlerde
kendisine tapınılan dişi tanrı, tanrıça, ilahe; tapınırcasına sevilen kadın,
sevgili
mabut :
ara. * abada (kulluk etmek, ibadet etmek, tapmak) * kendisine tapınılan, ibadet
edilen tanrı, ilah
MAC :
ing. * media (iletim ortamı) + access (erişim) + control (denetim) * bilgisayar
sistemlerinde ağ üzerinde bir cihazın donanımsal olarak tanımlanmasını ve veri
iletim erişimini düzenleyen adresleme ve kontrol mekanizması
macar :
fin-ugor, gre. * magyar (insan, erkek, özgür kişi; etnik grup, Magyar halkı) *
Macaristan vatandaşı, Macar halkından olan
macaristan :
fin-ugor, gre., far. * magyar (insan, erkek, özgür kişi; etnik grup, Magyar
halkı) (fin-ugor) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) *
Orta Avrupa’da yer alan, kuzeyinde Slovakya, kuzeydoğusunda Ukrayna, doğusunda
Romanya, güneyinde Sırbistan ve Hırvatistan, güneybatısında Slovenya, batısında
Avusturya bulunan ülke
macellan boğazı :
por. * macellan (Portekizli kaşif Ferdinand Macellan'ın soyadından) (por.) +
boğaz (dar geçit, sıkıştırılmış yol, geçişi zorlaşmış yer) + ı (iyelik eki)
(tür.) * Güney Amerika’nın güney ucunda, Şili toprakları içinde yer alan,
Atlantik ve Pasifik okyanuslarını birbirine bağlayan doğal deniz geçidi
macenta :
lat. * maxentius (en büyük) (mag, max (büyük) + entus, entius (çok, en; aile ve
mensubiyet eki) ) * mavi ve kırmızı renklerin eşit oranda karıştırılması ile
elde edilen renk (1859 yılındaki Magenta Savaşına atıfla kırmızı-mor tonu ifade
eder.)
macera :
ara. * ceraye, ceraa (olmak, vuku bulmak, gerçekleşmek), cereyan (olan, vaka,
olay) kelimelerinin isim hali * başa gelen şey, olup geçen şey, baştan geçen
olay
maceraperest :
ara., far. * macera (başa gelen şey, olup geçen şey, baştan geçen olay) (ara.)
+ perest (düşkün, tutkun, hayran, tapan, hizmet eden) (far.) * macera düşkünü,
macera tutkunu
machilidae :
lat. * machilis (böcek cinsi) + idae (-giller, hayvan familyası eki) *
Archaeognatha (kıl kuyruklular) takımına ait, kaya sıçrayanları olarak bilinen,
kanatsız, uzun vücutlu, ilkel yapılı, evlerde yaşamayan, haşere sayılmayan
genellikle nemli ve karanlık dış ortamlarda, taş altlarında yaşayan kanatsız
bir böcek familyası, sıçrayan kıl kuyruklular
machine learning :
ing * machine (makine) + learning (öğrenme) * bilgisayarların açıkça
programlanmadan verilerden örüntüler öğrenmesini sağlayan yapay zeka yöntemi
macid :
ara. * mecd (büyüklük, ululuk, yücelik; şan ve şeref), macid (büyük, ulu, yüce,
engin; şanlı ve şerefli; yücelik, görkem) + e (dişilik eki) * yüksek ahlaki
veya manevi değere sahip, saygı ve hayranlık uyandıran
macide :
ara. * mecd (büyüklük, ululuk, yücelik; şan ve şeref), macid (büyük, ulu, yüce,
engin; şanlı ve şerefli; yücelik, görkem) + e (dişilik eki) * yüksek ahlaki
veya manevi değere sahip, saygı ve hayranlık uyandıran (dişil)
macit :
ara. * mecd (büyüklük, ululuk, yücelik; şan ve şeref), macid (büyük, ulu, yüce,
engin; şanlı ve şerefli; yücelik, görkem) + e (dişilik eki) * yüksek ahlaki
veya manevi değere sahip, saygı ve hayranlık uyandıran
macitentan :
lat. * maci (orijinal kod adı olan ACT-064992'ye atfen) + tentan (endotelin
reseptör antagonisti bosentana atfen) * endotelin reseptörlerini bloke ederek
pulmoner arteriyel hipertansiyon tedavisinde kullanılan, endotelin A ve B
reseptörlerine etkili çift reseptör antagonisti ilaç etkin maddesi
(C19H20Br2N6O4S)
maclaurin serisi :
ing. * Maclaurin (İskoç matematikçi Colin Maclaurin'in soyadından) + series
(dizi, sıra) * bir fonksiyonun x = 0 noktasındaki türevleri kullanılarak
oluşturulan, analiz ve diferansiyel hesapta fonksiyonları yaklaşık olarak ifade
etmek için kullanılan sonsuz terimli polinom açılımı ve Taylor serisinin özel
bir durumu
maclura :
lat. * Maclure (İskoç coğrafyacı William Maclure) + ia (isim yapım eki) *
Moraceae familyasına ait, dikenli dalları ve iri meyveleri olan ağaç cinsi
macropodidae :
gre., lat. * makros (uzun, büyük) + pous, podos (ayak) (gre.) + idae (-giller,
hayvan familyası eki) (lat.) * kanguruları, valabileri (wallaby), wallarooları,
ağaç kangurularını ve quokkaları içine alan zıplayıcı keseli memeliler familyası,
kangurugiller
macroscelides :
gre. * makros (uzun, büyük) + skelos (bacak) + oeides (gibi, ile ilgili,
benzer, şekilli, biçimli) * uzun arka bacakları, sivri burunları ve hızlı
hareket yetenekleriyle bilinen, Afrika'ya özgü fil fareleri grubunda yer alan
memeli cinsi, Macroscelididae familyasına bağlı hayvan cinsi
macun :
ara. * acana (yoğurmak) * yoğurulmuş; toz veya sıvı durumdan hamur durumuna
getirilmiş madde; boyacılıkta çatlakları, aralıkları kapamak, camcılıkta
camları doğramaya vb. tutturmak için kullanılan, kuruyunca katılaşan, hamur
kıvamında karışım; baharlı, tarçınlı, yumuşak ve yapışkan şekerleme
maç :
ing. * match (eş, eşleşmek) * spor dallarında iki takım, iki kişi veya iki
taraf arasında yapılan karşılaşma
maçka :
laz. * maçxa (şelale, su oluğu, sulu kaya) * Trabzon’un bir ilçesi; İstanbul'da
bir semt
maçuna :
gre., lat. * mekhane (alet, düzenek, makine, mekanizma, mancınık) (gre);
machina (lat.) * denizde bir duba üstünde veya kıyıda kurularak ağır yükleri
kaldırmada, gemiye yüklemede kullanılan, islimle çalışan bir ağırlık kaldırma
aracı
madagaskar :
mal. * mada (Malgaş halkının veya bölgenin adı) + skar (yer, ülke, coğrafi alan
eki) * Afrika kıtasının güneydoğusunda, Mozambik Kanalı’nda yer alan, doğu,
kuzey ve batısında Hint Okyanusu ile çevrili olan, batısıda Afrika kıtasının
Mozambik ülkesi bulunan, komşu kara sınırı bulunmayan, sadece deniz yoluyla
çevresindeki diğer ülkelerle (Mozambik, Komorlar, Reunion Adası gibi)
bağlantısı olan büyük bir ada ülkesi
madalya :
lat. * medalia (küçük madeni para, ödül, hatıra parası) * genellikle yarışma,
askeri başarı veya hatıra amacıyla verilen, biçim ve üzerinde işaretler
taşıyan, değer veya başarıyı simgeleyen metalden yapılmış küçük plak
madalyon :
lat., ita. * medalia (küçük madeni para, ödül, hatıra parası) (lat.);
medaglione (büyük madeni para, süs plakası) (ita.) * değer veya hatıra amacıyla
kullanılan, hem süs eşyası hem de ödül veya anı nesnesi olarak işlev gören,
genellikle metalden yapılmış büyük, yuvarlak veya oval plak
madam :
lat., fra. * meus, mea (benim) + domina (hanımefendi, kadın efendi) (lat.);
madame (ma (birinci tekil şahıs aidiyet eki, benim (dişil) ) + dame
(hanımefendi, kadın) ) (fra.) * özellikle resmi ve sosyal bağlamlarda evli veya
olgun kadınlara yönelik saygı ve nezaket ifadesi olarak kullanılan kadın hitabı
ve ünvanı; (Fransa’da) evli kadınlara verilen san; (Türkiye’de) Müslüman
olmayan evli kadınlara yönelik olarak bayan anlamında kullanılan kelime, madama
madamet :
ara. * dama (sürmek, devam etmek, kesintisiz olmak), devam (sürme, daim olma) *
sürme, süreklilik, devamlılık, daimiyet
madara :
gre. * madaros (yolunmuş, çıplak, tüysüz, dazlak, kel; uyumsuz) * özellikle
eşya, davranış veya durum için küçümseyici veya olumsuz bir nitelik belirten
sıfat, düşük nitelikli, kötü, niteliksiz, sevimsiz, değersiz veya hoş olmayan
madca :
ara. * daca’a (yatmak, uzanmak, istirahat etmek) * yatak, döşek, şilte, yatak
veya zemin üzerine serilen, pamuk, yün veya sentetik malzemelerle doldurulmuş,
konfor ve izolasyon amacıyla kullanılan, uyumayı ve dinlenmeyi sağlayan
taşınabilir yumuşak döşek, şilte; yatak yüzeyi, medaci (ç.); yatılacak yer;
mezar, kabir
madd :
ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım
etmek; çoğaltmak, artırmak; sallanmak, çalkalanmak, sarsılmak, devinmek) *
sallantı, devinim, dalgalanma, sarsılma, sarsıntı, çalkalanma (mad (çılgın,
deli) (ing.) )
madde :
ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım
etmek; çoğaltmak, artırmak) * asl, öz, cevher, ham unsur, temel; kütlesi,
ağırlığı ve hacmi olan, cismani olan; duyularla algılanabilen, bölünebilen,
ağırlığı ve hacmi olan ve uzayda yer kaplayan varlık, nesne
maddeten :
ara. * madda (uzatmak, yaymak, çoğaltmak, germek, artırmak) + at (isim yapım
eki) + an, en (gibi, olarak) * madde olarak, nesnel olarak, cismen, öz olarak,
esas olarak cisim olarak, madde yönünden; para, mal vb. olarak
maddi :
ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım
etmek; çoğaltmak, artırmak), madde (asl, öz, cevher, ham unsur, temel; kütlesi,
ağırlığı ve hacmi olan, cismani olan; duyularla algılanabilen, bölünebilen,
ağırlığı ve hacmi olan ve uzayda yer kaplayan varlık, nesne) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * boşlukta yer kaplayan, hacmi ve kütlesi olan, somut bir
varlığa sahip olan, duyu organlarıyla algılanabilen, manevi veya ruhani karşıtı
olan şey; parayla ölçülebilen nesne veya durum
maddi olmayan varlıklar :
ara., tür. * maddi (madde ile ilgili, para ve mal ile ilgili) (ara.) + olmayan
(değil) + varlık (olgu, değer, kıymet) + lar (çoğul eki) * fiziksel bir içeriğe
sahip olmayan varlık; muhasebe bağlamında bilançonun aktifler bölümünde yer
alan patent, telif hakkı, imtiyaz (peştemallık, şerefiye), ticari marka, ticari
ünvan, itibar, Ar-Ge, bilgi birikimi, kurumsal sermaye ve yazılım, veri vb.
gibi finansal değeri olan varlıklar
maddi varlıklar :
ara., tür. * maddi (madde ile ilgili, para ve mal ile ilgili) (ara.) + varlık
(olgu, değer, kıymet) + lar (çoğul eki) * fiziksel bir içeriğe sahip olan
varlık; muhasebe bağlamında bilançonun aktifler bölümünde yer alan kasa, banka,
alacaklar, mal stok, demirbaş vb. gibi finansal değeri olan varlıklar
maddiyat :
far. * maddi (madde ile ilgili, para ve mal ile ilgili) + at (isim yapım ve
çoğul eki) * maddeyle ilgili şeyler; para ve parayla ilgili şeyler
madelung kuralı :
alm., tür. * madelung (Alman fizikçi Erwin Madelung'un soyadından) (alm.) +
kural (ilke, esas, prensip, yasa, kanun) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir atomda
birden çok elektronun aynı kuantum sayılarına sahip olamayacağını ve atom
orbitalinin enerjisinin, artan atom sayısıyla artacağını savunan ilke
madem :
ara. * ma (ne, o) + dama (devam etmek, sürmek) * devam ettikçe, daim oldukça; o
halde
maden :
ara. * dana, adana (çıkarılmak, elde edilmek) * yer altından çıkarılan mineral
veya metal; çeşitli iç ve dış doğal etkenlerce yerkabuğunun bazö bölgelerinde
oluşmuş olan ve ekonomik değeri bulunan mineral; Elazığ’ın bir ilçesi
maden ocağı :
ara., tür. * maden (yer altından çıkarılan mineral veya metal) (ara.) + ocak
(ateş yakma yeri, merkez, kaynak) + ı (iyelik eki) (tür.) * yer altından
mineral veya metal cevheri çıkarılan, genellikle kömür, demir, bakır, altın
gibi ekonomik değeri olan madenlerin kazıldığı ve işlendiği işletme, saha veya
tesis
maden suyu :
ara., tür. * maden (yer altından çıkarılan mineral veya metal) (ara.) + su
(hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) )
+ yu (iyelik eki) (tür.) * yer altından doğal olarak çıkan, çeşitli mineraller
ve tuzlar içeren, özellikle sindirim, sağlık ve mineral dengesi açısından
içilerek tüketilen doğal kaynak suyu
madeni :
ara. * maden (yer altından çıkarılan mineral veya metal) (ara.) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * maden ile ilgili; metal veya mineral esaslı,
özellikle altın, gümüş, bakır gibi işlenmiş veya işlenmeye uygun doğal
kaynaklardan elde edilmiş; maddi değer taşıyan, ekonomik ve endüstriyel amaçlı
madeniyat :
ara. * maden (yer altından çıkarılan mineral veya metal) (ara.) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) + at (isim yapım eki) * madenlerle ilgili olan
şeylerin bütünü; madenler, maden ürünleri veya maden bilimi ve işletmeciliği,
maden ilmi, metalurji
mader :
far. * mader (anne, ana, valide, çocuk doğurmuş kadın) * anne, ana, valide,
çocuk doğurmuş kadın
maderşahi :
far. * mader (anne, ana, valide, çocuk doğurmuş kadın) + şah (hükümdar, kağan,
kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) (far.) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * toplum veya aile yapısında kadınların
(özellikle annelerin) sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan baskın ve belirleyici
olduğu sistem; miras, aile yönetimi ve soy hattının kadın üzerinden aktığı
toplumsal düzen, anaerkine dayanan, anaerkiyle ilgili (toplum), anaerkil
maderzad :
far. * mader (anne, ana, valide, çocuk doğurmuş kadın) + zad (doğmuş, doğan) *
anadan doğma, anadan doğduğu gibi
madğus :
ara. * dağs, dağasa (ezmek, sıkıştırmak, bastırmak), diğs (ezme, sıkıştırma,
bastırma; demet) * ezilmiş, sıkıştırılmış, bastırılmış; demet yapılmış
madımak :
erm., far. * madudag (erm.), mardumak (gözbebeği, lens; adamcık) (far.) *
ilkbaharda kırlarda yetişen, insan şeklini andıran yenilebilir tatlı kökleri
olan, ıspanağa benzeyen bir bitki, meyan, meyan kökü, meyan balı, ginseng,
glycirrhiza
madigudi :
tür. * madigudi (uydurma, ses yansımalı ve anlamsal bozulma yoluyla oluşmuş
kelime) * değersiz, saçma, boş, uydurma veya şaka yollu söylenen şey; özellikle
halk arasında “önemsiz iş, boş laf” anlamında kullanılan eğreti söz; evli
kişinin evlilik dışı ilişkiye sahip olduğu kişi
madih :
ara. * madaha (övmek), medh (övgü) * öven, medheden
madik :
erm. * mad, mat (parmak), matig, madig (parmakla ilgili, parmaklı) * bilyeye
fiske vurarak oynanan bir zıpzıp oyunu; dalavere, dolap, düzen, hile
madlen :
aram., fra. * magdala (kule; yüksek, yüce, ulu, azametli) (aram.); madeleine
(bir tür kurabiye; madalyon şeklinde çikolata) (fra.) * Fransa'nın
kuzeydoğusundaki Loren bölgesinin Commercy ve Liverdun adlı iki komününü ait
deniz kabuğu şeklinde pandispanyadan yapılan küçük bir kek türü
madrabaz :
gre. * metapratis (sonradan satan; alıp satan) (meta (sonra, ötesinde, ardında,
hakkında) + prattein (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, gerçekleştirmek),
praxis, pratis (eylem, edim, iş, icraat), prates (satıcı, ticaretle uğraşan
kişi) ) (gre.); matrak (gülünç, değnek, sopa, çekiç) (ara.) + baz (-cı, yapan,
eden kişi; oynayan, iştigal eden, uğraşan) (far.) * kasaplık hayvanları,
balıkları veya meyve, sebze gibi şeyleri bulunduğu yerlerden alıp getirerek
toptan satan kimse; dalavere çeviren, hile yapan, düzenci, hileci (kimse)
madrepor :
lat. * mater (anne, ana, valide, öz, esas, kaynak) + porus (gözenek, delik) *
Oculinidae familyasından, gözenekli kireçli (kalkerli) yapılar oluşturan mercan
türü
madrid :
ara., lat. * magta, macra, mecra (akış, akım, akarsu, nehir) (ara.) + etum (yer
eki) (lat.) * İspanya'nın başkenti
madrub :
ara. * daraba (vurmak, çarpmak, dövmek) * çarpılmış, vurulmuş, dövülmüş,
darbedilmiş; çarpılan sayı
madrup :
ara. * daraba (vurmak, çarpmak, dövmek) * çarpılmış, vurulmuş, dövülmüş,
darbedilmiş; çarpılan sayı
madsus :
ara. * dassa (gizlemek, örtmek; saklamak) * gizlenmiş, saklanmış, örtülmüş,
sokulmuş, araya karışmış
madud :
ara. * adda (saymak, toplamak, hesap etmek), aded (sayı) * ölçülmüş,
belirlenmiş; ölçüye uygun, adetlendirilen, adetlenmiş, adetlendirilmiş,
sayılmış, sayılı, addedilen, muayyen, belirli
madun :
ara. * dan (alt, aşağı), dani (altta olan, aşağıda olan) * alt aşamada bulunan,
aşağı kademede olan
maestoso :
lat. * majestas (görkem, ihtişam) (lat.); maestoso (ita.) * bir müzik
parçasının ağır bir tempoyla, görkemli bir biçimde çalınacağını belirten müzik
terimi
maestro :
gre., lat. * mastor, mastori (usta, üstad) (gre.); magister (öğretmen, erbab, usta,
üstad, yönetici, baş, reis, üstün, yetkili, yönetici) (magis (büyük, çok büyük)
+ ter (pekiştirme eki) ) * sanat, müzik veya zanaat alanında üstün bilgi ve
beceri sahibi, üstat konumundaki kişi
mafat :
ara. * ma (ne, o) + fata (kaybetmek, yitirmek) * kaybolan, kaybedilen,
yitirilen, fevt olan
mafevk :
ara. * ma (ne, o) + fevk (üst, yukarı, yüksekte) * üstte bulunan, yukarıda
olan, üst seviyede olan, üst aşamada bulunan; üst, yukarı
ma-fi-ha :
ara. * ma (ne, o) + fi (içinde, hakkında) + ha (o) * içindekiler, içinde
olanlar
mafiş :
ara. * ma (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + fi (içinde, hakkında) +
hi (o, onun) + şey (şey) (onun içinde bir şey yok) * bitti, tükendi, bulunmaz,
kalmadı, yok (argo)
mafsal :
ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak,
ayrıntılandırmak, detaylandırmak, farklılaştırmak), fasl (ayrım, ayrışım,
ayrılma, ayırma, bölüm, bölme, kısım, kesinti devre, dönem), fasıla (kısım,
bölüm, kesit, kesim) * ayırıcı, ayrım; birbirine eklenmiş, bağlanmış parçaların
her yönde dönmesini sağlayan bağlantı öğesi, eklem
mafu :
ara. * faa (dönmek, geri gelmek; yön değiştirmek), faah (dönüş, geri gelme, yön
değişikliği) * dönen, geri gelmiş
mafya :
ita. * mafioso, mafia (suç örgütü) + oso (ile ilgili, -a ait) * kendi gücünü ve
gururunu gösteren; gururlu, cesur ve saldırgan davranışlar sergileyen
kişilerden oluşan, özellikle Sicilya kökenli olan, organize suç işleyen ve
baskı uygulayan yasadışı gizli topluluk
maganda :
tag. * maganda (güzel, hoş, çekici) * anlayışsız, görgüsüz, kaba, terbiyesiz ve
uyumsuz kimse; kaba, görgüsüz, saldırgan, zorba erkek
maganim :
ara. * ganima (fırsatı değerlendirmek, faydalanmak, yararkanmak), ganimet (ele
geçirilen, yağmalanan, elde edilen mal veya kazanç), magnam (ele geçirilen, yağmalanan,
elde edilen mal veya kazanç) * ele geçirilenler, yağmalananlar, elde edilen
mallar veya kazançlar
magazin :
ara. * hazene (biriktirmek, saklamak, depolamak, stoklamak), mahzan, mahzen
(ambar, depo, saklama yeri, haznetme yeri) (ara.); magasin (mağaza, dükkan;
depo; dergi) (fra.) * bilgi ve haberlerin depolandığı, sunulduğu yer; yayın
türü, dergi; eğlence ve gündelik yaşam haberleri
magdalena :
ara., lat. * cedele (tartışmak, mücadele etmek, çatışmak), mecdel (güç, kuvvet,
kudret; güç merkezi, otorite; yüksek yer, kale, kule) (ara.); magdala (yüksek
yer, kule, tepeler) + ena (ile ilgili, -a ait) * Magdala’dan gelen, Magdalalı;
Mesih İsa’nın öğrencisi Mecdelli Meryem’in (Maria Magdalena) ismi; İspanya ve
Fransa’da hem kadın adı hem de küçük kek (küçük, yuvarlak, kabarmış hamur
tatlısı) anlamında kullanılan kelime
magdub :
ara. * gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gadab (kızgınlık,
öfke, hışım) * kızgın, öfkeli, lanetlenmiş, öfkeye maruz kalmış, kızgın,
gazaplı, bela ve azap görmüş
magdud :
ara. * gadda (kısmak, azaltmak, alçaltmak), mugaddat (kısılmış, azaltılmış,
alçaltılmış) * kısılmış, azaltılmış, alçaltılmış
magdur :
ara. * gadara (terk etmek, sadakatsizlik etmek, ayrılmak; zulmetmek, haksızlık
etmek, zorbalık etmek, kötülük etmek), gadr (terk, ayrılma, sadakatsizlik;
kötülük, zulüm) * gadre, haksızlığa uğramış, zulmedilmiş, zorbalığa maruz
kalmış
maggot :
lat., fra. * musco (sinek) (lat.); magot (çürük et kurtları, larvalar) (fra.) *
larva, özellikle et veya çürüyen organik maddelerde yaşayan küçük kurtçuk;
akılsız, küçük fikirli, musibet kaynağı (mecazi)
magma :
gre. * magma (karışım, ezilmiş şey, hamur; yoğun erimiş taş) * yer kabuğunun
derinliklerinde oluşan erimiş veya yarı erimiş kayaç; yoğun karışım veya
kaynaşma (mecazi)
magmatik :
gre. * magma (karışım, ezilmiş şey, hamur; yoğun erimiş taş) + tikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * magma ile ilgili, magma özelliği arzeden
magmud :
ara. * gamada (gözü kapamak, göz yummak), gamd (kapanma, göz yummma, görmezden
gelme) * kapalı (göz), örtülmüş, göz yumulmuş
magmum :
ara. * gamma (hüzünlenmek, üzülmek, kederlenmek, tasalanmak, sıkılmak), gamm
(üzüntü, hüzün, keder, tasa, sıkıntı), gamam (bulut), gamama (bulutlanmak) *
gamlı, üzüntülü, hüzünlü, kederli, tasalı, sıkıntılı; bulutlu
magna carta :
lat. * magna (büyük) + carta (belge, yazı, döküman, kart, kağıt) * büyük belge;
1215 yılında İngiltere’de Kral John tarafından kabul edilen, temel haklar ve
özgürlüklerin güvence altına alındığı anayasal belge
magnem :
ara. * ganima (fırsatı değerlendirmek, faydalanmak, yararkanmak), ganimet (ele
geçirilen, yağmalanan, elde edilen mal veya kazanç) * ele geçirilen,
yağmalanan, elde edilen mal veya kazanç
magnet :
gre. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (mag (Manyetit taşı,
mıknatıs taşı) + netes (ile ilgili, sahibi) ) * doğal veya yapay olarak
manyetik özelliğe sahip cisim; demir veya çelik parçaları çeken; çekim gücü
olan kişi veya şey, mıknatıs
magnetar :
gre. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (mag (Manyetit taşı,
mıknatıs taşı) + netes (ile ilgili, sahibi) ) + aris (ile ilgili, -a ait) *
olağanüstü güçlü manyetik alana sahip, çoğunlukla nötron yıldızlarının özel bir
türü olarak kabul edilen, manyetik alanı radyoaktif ve yüksek enerjili ışınım üretimine
neden olan yoğun gök cismi, manyetik etkinliği baskın nötron yıldızı türü
magnetik :
gre. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (magn (Manyetit taşı,
mıknatıs taşı) + etes (ile ilgili, sahibi) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * mıknatısla ilgili, mıknatısın çekim gücüne sahip; manyetik alan
oluşturan veya etkileyen
magnetodirenç :
gre., tür. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (magn (Manyetit
taşı, mıknatıs taşı) + etes (ile ilgili, sahibi) ) (gre.) + direnç (karşı
koyma, ters tepki verme) (tür.) * bir malzemenin uygulanan manyetik alanın
etkisiyle elektriksel direncinin değişmesi olayı, manyetik alan altında
iletkenlik özelliklerinin değişmesine dayanan fiziksel özellik
magnetokimya :
gre., tür. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (magn (Manyetit
taşı, mıknatıs taşı) + etes (ile ilgili, sahibi) ) (gre.) + khymeia (karışım
sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek,
dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.); kimya (maddenin
yapısını, hallerini ve etkileşimlerini inceleyen bilim dalı) (ara.) *
maddelerin manyetik özellikleri ile kimyasal yapıları arasındaki ilişkileri
inceleyen, manyetik duyarlılık ve manyetik davranışların kimyasal bağlanma ve
elektron yapısıyla bağlantısını araştıran kimya dalı, manyetik özelliklerin
kimyasal açıdan incelenmesi alanı
magneton :
gre. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (magn (Manyetit taşı,
mıknatıs taşı) + etes (ile ilgili, sahibi) ) + on (parçacık/tanecik eki) *
atomik, nükleer veya parçacık düzeyindeki manyetik momentleri ifade etmek,
özellikle elektron ve çekirdeklerin manyetik özelliklerini belirtmek için
kullanılan manyetik moment ölçü birimi
magnetosfer :
gre. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (magn (Manyetit taşı,
mıknatıs taşı) + etes (ile ilgili, sahibi) ) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık)
* bir gezegenin veya gök cisminin manyetik alanının etkili olduğu, çevresindeki
yüklü parçacıkların hareketini belirleyen uzay bölgesi, manyetik alan
tarafından oluşturulan gezegen çevresi alanı
magnetostatik :
gre. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (magn (Manyetit taşı,
mıknatıs taşı) + etes (ile ilgili, sahibi) ) + histanai (durmak, durdurmak,
yerleştirmek), statikos (duran, durağan, hareketsiz, dengeye ilişkin) (stasis
(durma, ayakta durma, dikilme, durgunluk, durum, denge, sabit kalma, duruş veya
kuvvetlerin karşı karşıya gelmesi, yer), statos (durmuş, yerleştirilmiş, sabit
kılınmış, duran, sabit duran, hareketsiz kalan) + ikos (ile ilgili, gibi) ) *
zamanla değişmeyen manyetik alanları ve sabit akımların oluşturduğu manyetik
etkileri inceleyen elektromanyetizma dalı, durağan manyetik alanların fiziksel
özelliklerini araştıran alan
magnetozom :
gre. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (magn (Manyetit taşı,
mıknatıs taşı) + etes (ile ilgili, sahibi) ) + soma (vücut, gövde, beden,
cüsse, cisim, hücre gövdesi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
manyetotaktik bakterilerde bulunan, manyetit veya greigit kristalleri içeren,
hücrenin manyetik alanlara yönelimini sağlayan zarla çevrili hücresel organel
benzeri yapı, bakteriyel manyetik yönelim organeli
magnezemi :
gre. * magnesia (magnetes (mıknatıs) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + es
(isim yapım eki) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + emia (kanla ilgili
olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * kanda magnezyum bulunması (sağlıklı yetişkinlerde normal serum
magnezyum düzeyi genellikle 1,7-2,3 mg/dL (0,7-0,95 mmol/L) olup, eksikliği
hipomagnezemi, fazlalığı hipermagnezemi olarak adlandırılır.)
magnezyum :
gre., lat. * magnesia (magnetes (mıknatıs) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı)
+ es (isim yapım eki) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.); magnesia
+ ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 12, sembolü Mg olan,
genellikle alaşım maddesi olarak, yani başka metallerle karıştırılarak
kullanılan gümüş beyazlığında metal element
magnezyum hidroksit :
gre., lat. * magnesia (magnetes (mıknatıs) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı)
+ es (isim yapım eki) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.); magnesia
+ ium (kimyasal element eki) (lat.) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + oxus,
oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + ides (bileşik eki) (gre.) *
magnezyum katyonu ile hidroksit anyonundan oluşan, suda az çözünen ve mide
asidini dengeleyen antiasit ve müshil olarak kullanılan inorganik bileşik,
magnezya sütü olarak bilinen kimyasal madde (Mg(OH)2)
magnezyum sitrat :
gre., lat. * magnesia (magnetes (mıknatıs) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı)
+ es (isim yapım eki) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.); magnesia
+ ium (kimyasal element eki) (lat.) + citrus (narenciye ağacı, limon) + atus,
ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) * magnezyum iyonları
ile sitrik asit anyonlarından oluşan, besin takviyesi ve ozmotik müshil olarak
kullanılan, çözünürlüğü yüksek inorganik-organik tuz bileşiği, sitrik asidin
magnezyum tuzu (Mg3(C6H5O7)2)
magnezyum sülfat :
gre., lat. * magnesia (magnetes (mıknatıs) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı)
+ es (isim yapım eki) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.); magnesia
+ ium (kimyasal element eki) (lat.) + sulphate (sülfürik asit türevi SO4²⁻) (sulphur (selp, sulph
(yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) )
+ atus, ate (asidin tuzu veya esteri eki) ) (lat.) * magnezyum iyonları ile
sülfat anyonlarından oluşan, hidratlı biçimi Epsom tuzu olarak bilinen ve tıp,
tarım ile kimya alanlarında kullanılan inorganik bileşik, sülfürik asidin
magnezyum tuzu (MgSO4)
magnifikasyon :
lat. * magnum, magnus (büyük) + ficatio (yapım, edim) (ficare, facere (yapmak,
etmek, eylemek, oluşturmak, meydana getirmek, işlemek) + tio (isim yapım eki) )
* büyütme, boyut veya görünüm olarak artırma
magnifiye :
lat. * magnum, magnus (büyük) + ficatus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) (facere,
ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım
eki) ) (lat.); magnifié (fra.) * büyütülmüş, boyutu artırılmış
magnitüd :
lat. * magnum, magnus (büyük) + itude (isim yapım eki) * büyüklük, önem,
kapsam; şiddet
magnolia :
lat. * Magnol (Fransız botanikçi Pierre Magnol) + ia (isim yapım eki) *
Magnoliaceae familyasına ait, iri ve hoş kokulu çiçekleri olan ağaç ve çalı
cinsi
magnoliaceae :
lat. * Magnol (Fransız botanikçi Pierre Magnol) + ia (isim yapım eki) + aceae
(-giller, bitki familyası eki) * manolyagiller olarak bilinen, çoğunlukla ağaç
ve çalılardan oluşan, büyük ve gösterişli çiçeklere sahip, ilkel özellikler
taşıyan çiçekli bitkiler familyası
magnon :
lat., gre. * magnetes (mıknatıs) (magnus (büyük), magnesia (magn (Manyetit
taşı, mıknatıs taşı) + es (isim yapım eki) ) (lat.) + on (parçacık/tanecik eki)
(gre.) * katı maddelerde kristal örgünün manyetik momentlerinin (spinlerinin)
toplu dalgalanmasını ifade eden kuantum teorisi kavramı
magnum opus :
lat. * magnus, magnum (büyük) + opus (iş, çalışma, eser) * bir sanatçı, yazar
veya düşünürün yaşamı boyunca ortaya koyduğu en önemli, büyük ve değerli eser
magrem :
ara. * garama (borçlu olmak, borçlanmak; tutkulu olmak; zarara uğramak, kayba
uğramak), garam (borç; tutku; mali kayıp) * borçlu; kayba uğramış; tutkulu
magri :
gre. * makri (uzunca, büyükçe) (makr (uzun, büyük) + ys (ile ilgili, gibi, -a
ait) ) * yılanbalığıgillerden, Avrupa denizlerinde, kıyılarda kaya kovuklarında
yaşayan, derisi pulsuz, üstçenesi altçenesinden biraz uzun, karın yüzgeci
bulunmayan, büyük, eti lezzetli bir balık
magrib :
ara. * garaba (batmak, (güneş için) ) * yeryüzündeki dört anayönden Güneş’in
battığı yön, batı
magruk :
ara. * garaka (boğmak; boğulmak) * boğulmuş, gark olmuş, batmış
magrur :
ara. * garara (aldatmak, kandırmak, yanıltmak), gurur (övünç, kıvanç; aldanma)
* kendisini önemseyen, kendisini büyük gören, kibirlenen, ululanan, gururlanan,
büyüklenen, böbürlenen, gururlu, kibirli, mütekebbir, kurumlu (kimse);
büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten; aldanan
magruriyet :
ara. * magrur (gururlu, böbürlenen, kibirli, mütekebbir) + iyet (durum eki) *
övünme, böbürlenme, gururlanma, tefahhur, tekebbur
magsel :
ara. * gasele (yıkamak), gasl (yıkama) * yıkama yeri, gasilhane, gusulhane, ölü
yıkama yeri
magşuş :
ara. * gaşşa, ğaşşa (örtmek, gizlemek; kandırmak, aldatmak, sahtekarlık yapmak)
* karışık, katışık olan, saf olmayan; hileli, sahte
mağara :
ara. * gara (akın etmek, hücum etmek, baskın yapmak, dalmak, içine girmek,
çukur olmak) * içi oyuk kayaç yapı, istasyon (gar (içi oyuk kayaç yapı) (ara.),
garrage (garaj) (ing., fra.) )
mağaza :
ara. * hazene (biriktirmek, saklamak, depolamak, stoklamak), mahzan, mahzen
(ambar, depo, saklama yeri, haznetme yeri) * eşyaların, ürünlerin veya
malzemelerin konulduğu yer; ticaret ve perakende için kullanılan dükkan veya
depo, satış yeri, dükkan (magasin (mağaza, dükkan; depo; dergi) (fra.) )
mağdub :
ara. * gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gadab (kızgınlık,
öfke, hiddet, hışım) * kızgın, öfkeli, lanetlenmiş, öfkeye maruz kalmış,
kızgın, gazaplı, bela ve azap görmüş
mağdur :
ara. * gadara (terk etmek, sadakatsizlik etmek, ayrılmak; zulmetmek, haksızlık
etmek, zorbalık etmek, kötülük etmek), gadr (terk, ayrılma, sadakatsizlik;
kötülük, zulüm) * gadre, zulmedilmiş, zulüm görmüş, zulme uğramış, haksızlığa
uğramış, zorbalığa maruz kalmış, zarar görmüş
mağduriyet :
ara. * mağdur (zulmedilmiş, zulüm görmüş, zulme uğramış, haksızlığa uğramış,
zorbalığa maruz kalmış, zarar görmüş) + iyet (isim yapım eki) * zulmedilme
hali, haksızlığa uğramış olma, zarar görme hali, haksızlığa uğrama durumu
mağfiret :
ara. * gafara (örtmek, setr etmek; affetmek, bağışlamak, merhamet etmek),
gufran (örtme, setr etme) * günahlarını örtme, affetme
mağfur :
ara. * gafara (örtmek, setr etmek; affetmek, bağışlamak, merhamet etmek),
gufran (örtme, setr etme) * günahı bağışlanmış olan, günahı örtülmüş olan
mağlub :
ara. * galebe (yenmek) * yenilmiş
mağlubiyet :
ara. * galebe (yenmek) * yenilgi
mağlup :
ara. * galebe (yenmek) * yenilmiş
mağmum :
ara. * gamma (hüzünlenmek, üzülmek, kederlenmek, tasalanmak, sıkılmak), gamm
(üzüntü, hüzün, keder, tasa, sıkıntı), gamam (bulut), gamama (bulutlanmak) *
gamlı, üzüntülü, hüzünlü, kederli, tasalı, sıkıntılı; bulutlu
mağrip :
ara. * garaba (batmak, (güneş için) ) * yeryüzündeki dört anayönden Güneş’in
battığı yön, batı
mağrur :
ara. * garara (aldatmak, kandırmak, yanıltmak), gurur (övünç, kıvanç; aldanma)
* kendisini önemseyen, kendisini büyük gören, kibirlenen, ululanan, gururlanan,
büyüklenen, böbürlenen, gururlu, kibirli, mütekebbir, kurumlu (kimse);
büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten; aldanan
mağrurane :
ara. * mağrur (kibirli, gururlu, böbürlenen, ululanan) (ara.) + ane (-ca,
-cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) * kibirli, gururlu şekilde; tutum veya
davranış olarak kendini beğenmiş, kibirli biçimde, mağrurca
mağşuş :
ara. * ğaşşa (aldatmak, kandırmak, sahtecilik yapmak) * hileli, sahte
mah :
far. * mah (Ay; dünyanın uydusu) * Ay, kamer; senenin onikide biri, otuz günlük
zaman dilimi, ay
mahadeva :
san. * maha (büyük, yüce, ulu) + deva (tanrı, ilah) * büyük tanrı, yüce tanrı, ulu
tanrı; Hinduizm’de Şiva’ya atıfta bulunan bir isim
mahagoni :
isp. * maha (Orta Amerika - Karayipler bölgesi) + goni (yer eki) * mobilya,
dekorasyon ve marangozlukta kullanılan, Swietenia mahogani veya Swietenia
macrophylla ağacının sert ve dayanıklı tahtasına verilen isim, maun, akaju
mahal :
ara. * halla (koymak, yerleştirmek, konmak, durmak, konaklamak) * yer, konum,
mevki, lokasyon, yöre
mahalle :
ara. * halla (koymak, yerleştirmek, konmak, durmak, konaklamak; çözmek, serbest
bırakmak; belirli yer veya mevki) * konaklama yeri, konak, durak; bir kentin,
bir kasabanın, büyükçe bir köyün yönetim bakımından bölündüğü, resmi işleri bir
muhtarca görülen parçalardan her biri
mahalli :
ara. * mahalle (konaklama yeri, yerleşim yeri, konak, durak) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * bir yöreye, bir yere özgü olan, yöreyle ilgili, yerel,
yöresel
mahana :
far., san. * mah (Ay) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.); mah
(büyük, ulu, yüce) + ana (ile ilgili olan) (san.) * ay ile ilgili; büyük olan,
yüce olan
maharet :
ara. * mahara (becermek, becerikli olmak) + et (isim yapım eki) * iş yapmada
ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik, mahir olma
mahat :
ara. * hate (oturmak, sabitlemek) * tahta seki, sedir, divan; yolcular için
dinlenme ve konaklama yeri, menzil, mevkif
mahazin :
ara. * hazene (biriktirmek, saklamak, depolamak, stoklamak), mahzen (ambar,
depo, hazne, saklama yeri) * ambarlar, hazneler, depolar (magazine, magasin,
Magazin (depo) (ing., fra., alm.) )
mahbes :
ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men
etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek,
tutmak) * hapsedilmiş, alıkonmuş, zaptedilmiş, tutulmuş, engellenmiş
mahbub :
ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevme, bağlanma, arzulama),
habib (sevilen, sevgili, arzulanan) (eril) * sevilen, sevgili, gönül verilmiş
kimse
mahbube :
ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevme, bağlanma, arzulama),
habib (sevilen, sevgili, arzulanan) (dişil) * sevilen kadın, kadın sevgili,
maşuka
mahbup :
ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevme, bağlanma, arzulama),
habib (sevilen, sevgili, arzulanan) (eril) * sevilen, sevgili, gönül verilmiş
kimse
mahbus :
ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men
etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek,
tutmak) * hapsedilmiş, tutuklu, alıkonmuş
mahbushane :
ara. * mahbus (hapsedilmiş, tutuklu, alıkonmuş) (ara.) + hane (ev, mekan, yer)
(far.) * cezaevi, hapishane, zindan
mahbut :
ara. * habita (geçersiz olmak, boşa çıkmak, etkisizleşmek, iptal edilmek,
başarısız olmak), habt (boşa çıkma, geçersizlik, başarısızlık, etkisiz olma
durumu; kısıtlama, geçersiz kılma, engelleme, mani olma) * geçersiz, boşa
çıkan, etkisiz, başarısız (inhibit (engellemek) (ing.) )
mahcub :
ara. * hacaba (araya girmek, mani olmak, birinin bir yere girmesini engellemek;
örtmek, perdelemek, gizlemek, saklamak), hicab (örtü, perde, gizleme) *
perdeli, örtülü, kapalı; utanmış, utanç duyan, utangaç, sıkılgan
mahcubiyet :
ara. * hacaba (araya girmek, mani olmak, birinin bir yere girmesini engellemek;
örtmek, perdelemek, gizlemek, saklamak), hicab (örtü, perde, gizleme), mahcub
(utanmış, utanç duyan, utangaç, sıkılgan) + iyet (isim yapım ve durum eki) *
utanma, sıkılma, mahcup olma
mahcup :
ara. * hacaba (araya girmek, mani olmak, birinin bir yere girmesini engellemek;
örtmek, perdelemek, gizlemek, saklamak), hicab (örtü, perde, gizleme) *
perdeli, örtülü, kapalı; utanmış, utanç duyan, utangaç, sıkılgan
mahcur :
ara. * hacara (katılaşmak,
sertleşmek, yasaklamak, engellemek, sınır koymak, men etmek, mani
olmak, etrafını çevirip
sınırlamak), hacer (sert, katı), hicr (yasak, engel, men,
sınır koyma, kısıtlama) * yasaklanmış, engellenmiş, kısıtlanmış, kısıt altına
alınmış, kısıtlı, sınırlanmış, sınırlı
mahcuz :
ara. * hacz (men etmek, mani olmak, engellemek, el koymak; bir alacaklının
başvurusu üzerine, alacağın ödenmesi için borçlunun parasına, aylığına veya
malına icra dairesince el konulması eylemi) * haciz konmuş olan, hacizli olan
mahdu :
ara. * hadaa (aldatmak, kandırmak; itaat etmek, boyun eğmek, alçalmak; yumuşak
eda yapmak), hadi (aldatan, hile yapan) * hileye aldanmış, aldatılmış,
kandırılmış; boyun eğmiş, itaat etmiş
mahdud :
ara. * hadda (sınırlamak, kısıtlamak), hadd (sınır, hudut, limit) * sınırlı,
kısıtlı, sınırlanmış, kısıtlanmış; çevrilmiş
mahdum :
ara. * hadama (hizmet etmek, bakmak, görev yapmak), hidma (hizmet, görev,
bakma), hidam, hadim (hizmet eden, görev yapan, yardımcı), tahdim (hizmet
ettirme, baktırma, görev yaptırma; atın ayaklarının beyazlığı dirseklerinden
aşağı olma) * kendisine hizmet edilen; oğul, evlat, erkek çocuk
mahdum :
ara. * hadama, haddama (yıkmak, tahrip etmek, ezmek, çökertmek; öğütmek,
sindirmek, parçalamak), tahdim (yıkım, tahrip, ezilme, çökme; öğütülme,
sindirilme, parçalanma) * yıkılmış, ezilmiş, tahrip edilmiş, çökertilmiş;
öğütülmüş, sindirilmiş, parçalanmış
mahdut :
ara. * hadda (sınırlamak, kısıtlamak), hadd (sınır, hudut, limit) * sınırlı,
kısıtlı, sınırlanmış, kısıtlanmış; çevrilmiş
mahfaza :
ara. * hafaza (korumak, sakınmak, saklamak) * saklama yeri, korunak; içinde bir
şey saklanan kap, kılıf vb.
mahfe :
ara. * haffa (hafiflemek, kaldırmak, taşımak) * deve, fil gibi hayvanların
sırtına konulan, içine oturmaya yarayan, içinde iki kişinin karşılıklı
oturabileceği biçimde yapılmış sepet
mahfel :
ara * hafala (toplanmak, bir araya gelmek, toplantı yapmak, topluca kutlamak),
hafl (toplantı, toplanma) kelimlerinden türeme isim * dini veya sosyal amaçlı
toplantıların yapıldığı, sohbet veya ilahi dinleme amacıyla kullanılan oturma
alanı veya salon, toplantı yeri
mahfi :
ara. * hafa (gizlemek, saklamak), hafiy (gizli, saklı) * gizli, saklı
mahfil :
ara * hafala (toplanmak, bir araya gelmek, toplantı yapmak, topluca kutlamak),
hafl (toplantı, toplanma) kelimlerinden türeme isim * dini veya sosyal amaçlı
toplantıların yapıldığı, sohbet veya ilahi dinleme amacıyla kullanılan oturma
alanı veya salon, toplantı yeri
mahfuz :
ara. * hafaza (korumak, sakınmak, saklamak), hıfz (koruma, sakınma, saklama) *
korunmuş, saklanmış, saklı
mahfuzat :
ara. * mahfuz (korunmuş, saklanmış, saklı) + at (isim yapım ve çoğul eki) *
hıfzedilip ezberlenmiş şeyler; müzik eserlerinin ezber yöntemiyle öğrenilmesi
mahfuzen :
ara. * mahfuz (korunmuş, saklanmış, saklı) + en (gibi, olarak) * gözetim
altında olarak, tutuklanarak
mahıv :
ara. * maha (yok etmek, ortadan kaldırmak, mahvetmek, helak etmek) * yok etme,
yok olma, helak olma, helak, mahv
mahi :
ara., far. * maha (mahvetmek, imha etmek, yok etmek), imha (yok etme) (ara.);
mah (Ay) (far.) * mahveden, imha eden, yok eden; Ay gibi
mahidevran :
far. * mah (Ay) (far.) + devran (döngü, dönüş, dönem, zaman, devir, talih)
(ara.) * Ay’ın devranı, devrin ayı, zamanın ayı kadar güzel olan, talihin ayı
mahir :
ara. * mahara (ustalaşmak, yetenekli olmak, hünerli olmak, becerikli olmak) *
becerikli, yetenekli, hünerli, usta
mahirane :
ara., far. * mahara (ustalaşmak, yetenekli olmak, hünerli olmak, becerikli
olmak), mahir (becerikli, yetenekli, hünerli, usta) (ara.) + ane (-ca, -casına,
tarzında, olarak, olarak, gibi) (far.) * ustaca, maharetli bir şekilde,
becerikli tarzda
mahitap :
far. * mah (Ay) + i (tamlama bağlacı) + tab (kızma, ışık) * ay ışığı, mehtap
mahiye :
far., ara. * mah (Ay) (far.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (olma
durumu) (ara.) * aylık olma, aylık olarak ödeme
mahiyet :
ara. * ma (ne, o) + hiye (o) + et (durum eki) * o nedir?, nedir o?; içyüz; bir
şeyin ne olduğunu belirleyen ana unsur, içerik, nitelik, özlük, vasıf
mahkeme :
ara. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, hüküm vermek), hukm (yargı,
karar) * bir yargıcın veya birlikte görev yapan birkaç yargıcın ve savcının
yargı görevini yerine getirdikleri yargı yeri; dava, duruşma
mahkuk :
ara. * hakka (kazımak, sürtmek) * sert bir şey üzerine sert kalemle kazılarak
yazılmış, kazılmış, hakkedilmiş
mahkukat :
ara. * mahkuk (kazılmış, hakkedilmiş) + at (çoğul eki) * kazılmış, hakkedilmiş
şeyler
mahkum :
ara. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, hüküm vermek), hukm (yargı,
karar) * mahkemede yargılanarak hüküm giymiş (kimse)
mahkumiyet :
ara. * mahkum (mahkemede yargılanarak hüküm giymiş (kimse) ) + iyet (isim yapım
ve durum eki) * mahkum olma durumu, hüküm giyme, yargılanmışlık;
cezalandırılmış olma, hükümlülük
mahlas :
ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan
kurtulmak, öz hale gelmek), halas (arınma, saflaşma, temizlenme, kurtulma),
halis (arı, saf, temiz) * kurtuluş yeri, sığınak; gerçek adı gizlemek veya
ayırt etmek amacıyla kullanılan, özellikle edebiyat ve sanat eserlerinde
yazarın veya şairin kullandığı takma isim
mahlep :
ara. * mahlab (kiraza, vişneye benzer meyveleri olan bir meyve ağacı, prunus
mahaleb) * gülgillerden, Orta Avrupa’nın dağlık bölgelerinde, Anadolu’nun kuzey
ve doğu kesimlerinde yüksek yerlerde yetişen, boyu 10 metreyi bulabilen bir
ağaç ve bu ağacın nohut iriliğinde, ekşi, kara renkli meyvesi
mahlika :
far., ara. * mah (Ay) (far.) + lika (yüz, çehre, sima) (ara.) * yüzü ay gibi
olan, ay yüzlü; kadın ismi
mahluk :
ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek), halk
(yaratış, yaratılış, oluşturma) * yaratılmış olan, yaratık
mahlukat :
ara. * mahluk (yaratık, yaratılmış) + at (çoğul eki) * yaratılmışlar,
yaratıklar
mahlul :
ara. * halla (çözülmek, ayrışmak, serbest kalmak, izin verilmek, helal olmak),
hallele (çözmek, serbest bırakmak, izin vermek, açmak, helal kılmak) *
çözülmüş, çözümlenmiş, dağılmış, çözülmüş madde, çözelti; içinde katı bir madde
erimiş bulunan sıvı, eriyik
mahlut :
ara * halata (karıştırmak, katıştırmak), halt (karışım, katışım), ihtilat
(karışma, birleşme, katışma, kaynaşma) * içine bir şey karıştırılmış olan,
katışık, karışık, karışın, alaşım
mahmud :
ara * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, medh,
takdir) * övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş
mahmude :
ara * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, takdir),
mahmud (övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş) + e (dişil eki) * övülmüş,
methedilmiş, takdir edilmiş (kadın); çitsarmaşığıgillerden, Anadolu’da ve
Suriye’de yetişen, gövdesi ince ve tüysüz, sarılarak tırmanan, yaprakları ok
ucu biçiminde, çiçekleri beyaz veya sarımsı renkte, uzun ve kalın köklü, çok
yıllık, otsu bir bitki; bu bitkinin köklerinden elde edilen, hekimlikte
yararlanılan, reçineye benzer bir madde
mahmudiye :
ara. * mahmud (övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş) + iye (yer ve durum eki) *
Eskişehir’in bir ilçesi
mahmul :
ara. * hamala (yüklemek, yüklenmek, taşımak) * dolmuş, yüklenmiş durumda olan,
dolu, yüklü; yükletilmiş; yüklem; yükümlü, sorumlu
mahmur :
ara. * hamara (mayalanmak, fermente olmak, ekşimek), hamr (ekşi, sarhoşluk
veren, mayalanmış, mayalı, fermente; şarap) * sarhoşluğun verdiği uyuşukluk, sersemlik
içinde bulunan; uykudan yeni kalkmış olup üzerinden henüz uyku ağırlığını,
sersemliğini atamamış olan, uykulu, baygın
mahmure :
ara. * hamara (mayalanmak, fermente olmak, ekşimek), hamr (ekşi, sarhoşluk
veren, mayalanmış, mayalı, fermente; şarap) * sarhoşluğun verdiği uyuşukluk,
sersemlik içinde bulunan; uykudan yeni kalkmış olup üzerinden henüz uyku
ağırlığını, sersemliğini atamamış olan (kadın), uykulu, uyku basmış kadın,
baygın gözlü kadın
mahmut :
ara * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, takdir) *
övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş
mahmuz :
ara. * hamaza (dürtmek, ittirmek) * dürtme aracı, hayvanı dürtmek için çizmeye
takılan sivri nesne; çizmenin veya potinin arkasına takılan ve binek
hayvanlarını dürterek hızlandırmaya yarayan metal parça, mihmaz; tavukgillerin
ve kimi kuşların ayakları arkasında bulunan, boynuz yapısında sivri uzantı;
köprü ayaklarında, basıncı azaltmak için, suyun geldiği ve gittiği yanlara
doğru olan çıkıntı; eski tür savaş gemilerinde, su kesimi altında öne doğru
uzanan ve karşısındaki gemiyi batırabilen uzantı
mahna :
ara. * mahana (aşağılamak, küçültmek, güçsüz bırakmak, hakir kılmak), muhin
(hor, hakir, aşağılık, alçaltıcı) * küçülme, aşağılanma, küçük düşme; mecazi
olarak itibar kaybı veya güçsüz bırakılma
mahnı :
far. * mah (Ay, parlaklık, güzel ses) + ni (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
Ay gibi parlak; hoş sesli eser; halk koşuğu
mahonia :
lat. * McMahon (Amerikalı bahçıvan Bernard McMahon) + ia (isim yapım eki) *
Berberidaceae familyasına ait, herdemyeşil yapraklı çalı cinsi
mahperi :
far., gre. * mah (Ay) + pari, parri, peri (kanat; çevresinde olan, etrafında
olan, yanında duran; güzel ruh) (gre., far.) * ay gibi güzel peri, ayın perisi;
çok güzel, parlak ve zarif kadın (periphereia, periphery, périphérie (çevre)
(gre., ing., fra.) )
mahpeyker :
far. * mah (Ay) + peyker (resim, suret, şekil, imaj; yüz, çehre, surat; kadın
ismi) (pey (karşı, ön, ileri, yüz) + kar (yapan, eden, işleyen; edilen şey, iş,
mahsul, getiri) ) * Ay gibi parlak ve güzel yüze sahip olan
mahpus :
ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men
etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek,
tutmak) * hapsedilmiş, tutuklu, alıkonmuş
mahpushane :
ara. * mahbus (hapsedilmiş, tutuklu, alıkonmuş) (ara.) + hane (ev, mekan, yer)
(far.) * cezaevi, hapishane, zindan
mahra :
ara. * mahara (değer vermek, bağlamak, mehir vermek) * değerli ve itibarlı
insan; uygun, münasib, elverişli şey; üzüm taşımak için kullanılan ağzı geniş,
dibi dar tahta sandık
mahrama :
ara. * harama (kutsal addetmek, yasaklamak, sınır koymak), haram (hürmetli,
kutsal, manevi değeri olan) * özel olan, dokunulmaz olan, kutsal olan, saygı
gerektiren; kadınların sokağa çıkarken manto üstüne örtündükleri işlemeli geniş
örtü, mendil, havlu veya yüz örtüsü
mahrec :
ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak,
sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), huruc (çıkış), ihrac (çıkarma) *
çıkacak yer, çıkış yeri, çıkılacak yer
mahreç :
ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak,
sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), huruc (çıkış), ihrac (çıkarma) *
çıkacak yer, çıkış yeri, çıkılacak yer
mahrek :
ara. * haraka (hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) * yürüyen bir
noktanın çizdiği veya izlediği döngüsel yol; bir gökcisminin döngüsel hareketi
boyunca izlediği yol, yörünge
mahrem :
ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak,
dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer
vermek) * yasak, men edilmiş, kutsal ile ilgili, gizli, haram; yakın akraba
olması nedeniyle nikah düşmeyen; başkalarının duymaması, öğrenmemesi gereken,
gizli
mahremiyet :
ara. * mahrem (yasak, men edilmiş, kutsal ile ilgili, haram) + iyet (isim yapım
ve durum eki) * mahrem olma durumu, gizli olma durumu, gizlilik
mahrukat :
ara. * haraka (yakmak, ateşe vermek), mahruk (yanan, yakılan) + at (çoğul eki)
* yanan şeyler, yakıt
mahrum :
ara. * harama (haram kılmak, men etmek, yasaklamak) * belli bir şeyin yokluğunu
çeken, kendisinde o şey bulunmayan, kendisine o şey yasaklanan, yoksun, men
edilmiş
mahrumiyet :
ara. * harama (haram kılmak, men etmek, yasaklamak), mahrum (yoksun, yasaklı) +
iyet (isim yapım eki, olma durumu) * yoksunluk, yasaklı olma
mahrut :
ara. * harata (kesmek, yontmak, biçmek; torna veya çömlekçi tezgahı çevirmek,
tornadan geçirmek) * kesilmiş, yontulmuş; koni
mahruti :
ara. * mahrut (koni) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * koni şeklinde,
konik
mahsub :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek;
sanmak, zannetmek), hesab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme) * hesap edilmiş,
hesaplanmış; bir alacağa sayılmış, hesaba geçirilmiş (olan)
mahsuben :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek;
sanmak, zannetmek), hesab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme), mahsub (hesap
edilmiş, hesaplanmış; bir alacağa sayılmış, hesaba geçirilmiş (olan) ) + en
(gibi, olarak) * hesaplanmış olarak; var olan bir alacağa sayılmak ve o
alacaktan düşülmek üzere
mahsud :
ara. * hasada (biçmek, kesmek, hasad etmek) * biçilmiş ekin; ekini biçilmiş
tarla
mahsud :
ara. * hasada (kıskanmak, başkasındaki nimetin yok olmasını istemek, başkasında
olanın kendisinde olmasını istemek, imrenmek) * kıskanılan, imrenilen, hasd
edilen
mahsuf :
ara. * hasafa (örtmek, kaplamak, perdelemek, düzenlemek; batmak, gömülmek,
çökmek) * örtülmüş, kaplanmış, perdelenmiş, gölgelenmiş
mahsul :
ara. * hasala (üremek, meydana gelmek, oluşmak, elde edilmek), hasilat
(gelirler, kazançlar; elde edilen ürünler, mahsuller), husul (üreme, meydana
gelme, oluşma, elde edilme, hasıl olma) * üremiş, meydana gelmiş, oluşmuş, elde
edilmiş, ürün
mahsulat :
ara. * mahsul (ürün) + at (çoğul eki) * ürünler
mahsuldar :
ara., far. * mahsul (ürün) + dar (tutan, alan, taşıyan, koruyan, sahip olan,
edinen) (far.) * ürün veren, verimli
mahsum :
ara. * hasama (kesmek, kat etmek, sona erdirmek, kesin karara bağlamak) *
kesilmiş; sona erdirilmiş, hükme bağlanmış, belirlenmiş, tayin edilmiş
mahsun :
ara. * hasana (korumak, muhafaza etmek, sağlamlaştırmak, kuvvetlendirmek) *
korunmuş, muhafaza edilmiş, sağlamlaştırılmış, sağlam, kuvvetlendirilmiş
mahsup :
ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak,
adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak,
zannetmek), hesab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme) * hesap edilmiş,
hesaplanmış; bir alacağa sayılmış, hesaba geçirilmiş (olan)
mahsur :
ara. * hasara (kuşatmak, çevresini sarmak, etrafını sarmak, sınırlamak) *
etrafı çevrilmiş, kuşatılmış, sınırlanmış, abluka altına alınmış, çevresi
kuşatılmış, sarılmış, çevrilmiş
mahsus :
ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek,
özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), muhassas
(ayrılmış, tahsis edilmiş, araştırılmış), mütehassıs (uzmanlaşmış, belirli
alana tahsis edilmiş, uzman kişi, uzman, bir konuda uzmanlaşmış kişi, hass
(özel, özgü), hususi (özel olan, özgü olan), tahsis (ayırma, ayırtma, özel
kılma, özgüleştirme, özelleştirme, ayırma, uzmanlık alanını belirleme) * birine
ayrılmış, özgülenmiş, özelleştirilmiş, tahsis edilmiş, ayrılmış, özel, özgü;
özellikle, bilhassa; bile isteye, bilerek, isteyerek; şaka olarak, şaka olsun
diye, şakadan
mahşer :
ara. * haşara (toplamak; bir araya getirmek), haşr (toplama, toplanma, bir
araya gelme, bir araya getirme) * toplanma yeri, kalabalık yer; kıyamet,
kıyamette ölülerin toplanacağı yer
mahşeri :
ara. * mahşer (toplanma yeri, kalabalık yer; kıyamet, kıyamette ölülerin
toplanacağı yer) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * toplanma yeriyle
ilgili, kıyametle ilgili, kıyamet gibi, mahşere özgü, mahşerle ilgili
maht :
ara. * hatta (indirmek, yükü yere koymak, konaklamak veya bir şeyi
kazımak/sürtmek), mahattah (istasyon, durak) * bir şeyi kuvvetlice sürtme,
(mızrak, ok vb.) dikizleyip doğrultma veya bir yere indirip konaklatma; menzil,
durak, iniş veya odak noktası
mahtab :
far. * mah (Ay) + tab (parıltı, ışıltı, ışık; parlamak, ışık yaymak) * Ay
parlaklığı, Ay ışığı, Ay parıltısı
mahtum :
ara. * hatama (mühürlemek, kapamak, sonlandırmak) * mühürlenmiş, kapanmış,
damgalanmış; sonlandırılmış
mahud :
ara. * hada (tanımak, bilmek, belirlemek) * adı geçen, sözü edilen, bilinen,
tanınan
mahunya :
lat. * mahon (Amerikalı botanikçi Bernard McMahon’un soyadından) (ing.) + ia
(isim, yer ve durum eki) (lat.) * iki çeneklilerden, çiçekleri sarı renkte,
kokulu ve salkım durumunda olan, köklerinden sarı boya çıkarılan bir süs
bitkisi
mahur :
far. * meyhvar, meyhor (meyhane, içki meclisi; kumarhane) (may, mey (içki,
şarap) + hvar, hor (yiyen, içen, tüketen) ) (far.); mahur (ara.) * kumarhane,
içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri, genelev; Türk musikisinde, mehter
müziğinde ve halk müziğinde yaygın olarak kullanılan, Arel-Ezgi-Uzdilek
sistemindeki tarife göre Çargah makamının Rast perdesindeki şeddi olan, karar
sesi Rast, güçlü sesi Neva, tiz durak sesi Gerdaniye, yeden sesi Geveşt olan
bir makam
mahur-aşiran :
far. * mahur (içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri) (far.) + aşiran
(aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on),
aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (ara.) * Türk
musikisinde, çalgısal ve vokal kullanıma uygun, majör tonlara yakın perdesiyle
parlak ve neşeli bir karaktere sahip olan, makam dizisi Mahur tetrachordu ile
başlayan, ara notaları Aşiran motifleriyle zenginleştirilen, usul olarak
genellikle düyek veya aksakın kullanıldığı, geçişlerde çapraz perdeler ve
modulation teknikleri görülen, özellikle halk ve klasik eserlerinde neşeli ve
coşkulu ifade için tercih edilen bir makam
mahur-buselik :
far., ara. * mahur (içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri) (far.) + ebu (baba,
ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol
yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) (ara.) * Türk musikisinde majör
benzeri parlak Mahur karakterini, Buselik’in hüzünlü ve yumuşak renkleriyle
birleştiren, dizisi Mahur tetrachordu ile başlayan, Buselik’in alt tetrachord
ve segah aralıklarıyla tamamlanan, usulü genellikle düyek veya aksak olan,
geçişlerde modülasyon ve süslemeli geçişler kullanılan, hem çalgısal hem vokal
eserlerde parlak-neşeli ve hafif hüzünlü melodik ifade sağlayan, makam seyri
hem Mahur’un parlaklık hem Buselik’in içtenliğini taşıyan bir makam
mahur-han :
far. * mahur (içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri) + han (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * Türk musikisinde, Mahur’un majör benzeri parlak ve neşeli
karakterini Han motiflerinin ağır ve kararlı melodik vurgularıyla birleştiren,
dizisi Mahur tetrachordu ile başlayan, Han’ın alt tetrachord ve aksanlı
notalarıyla zenginleşen, usulü genellikle düyek veya aksak olan, geçişlerde
modülasyon ve süslemeler kullanılan, hem çalgısal hem vokal eserlerde
parlak-neşeli ve ağır-tempo karakterli ifade sağlayan, makam seyri Mahur’un
parlak tonları ile Han’ın ritmik ve vurgulu yapısını bütünleştiren bir makam
mahuri :
far. * mahur (içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * Türk musikisinde, Mahur’un majör benzeri parlak, neşeli ve
coşkulu karakterinin özünü taşıyan, dizisi Mahur tetrachordu ile başlayan, ara
notalarda süslemeler ve geçişler ile Mahur’inin melodik zenginliğini artıran;
usulü genellikle düyek veya aksak olan, hem çalgısal hem vokal eserlerde
parlak-neşeli ifade sağlayan, makam seyri Mahur’un parlak tonlarını ve melodik
parlaklığını ön plana çıkaran bir makam mahur-i kebir
mahur-i kebir-i kadim :
far., ara. * mahur (içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri) (far.) + i (tamlama
eki) + kebir (büyük) + i (tamlama eki) + kadim (eski, geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte
kalmış) (ara.) * Türk musikisinde mahur makamının bir varyasyonu
mahur-i sağiyr :
far., ara. * mahur (içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri) (far.) + i (tamlama
eki) + sağiyr (küçük) (ara.) * Türk musikisinde mahur makamının bir varyasyonu
mahurrek :
far. * mahur (içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri) + rak, rek (hızlı, çevik,
hareketli) * Türk musikisinde, Mahur’un majör benzeri parlak ve coşkulu
karakteri ile Rek’in hareketli, ritmik yapısının birleştiği, dizisi Mahur
tetrachordu ile başlayan, ara notalarda Rek motifleri ile süslenen, usulü
genellikle düyek veya aksak olan, geçişlerde modülasyon ve süslemeli geçiş
teknikleri uygulanan, hem çalgısal hem vokal eserlerde neşeli ve canlı ifade
sağlamak için tercih edilen, makam seyri Mahur’un parlak tonlarını Rek’in
ritmik hareketliliği ile birleştiren bir makam
mahv :
ara. * maha (yok etmek, ortadan kaldırmak, mahvetmek, helak etmek) * yok etme,
yok olma, helak olma, helak, mahıv
mahvetmek :
ara. * maha (yok etmek, ortadan kaldırmak, mahvetmek, helak etmek), mahv (yok
etme, yok olma, helak olma) (ara.) + etmek (yapmak, etmek, eylemek, işlemek)
(tür.) * ortadan kaldırmak, yıkıp yok etmek; bozup işe yaramaz duruma getirmek;
onarılmaz duruma getirmek; boşa gitmesine yol açmak; çok büyük zarara uğratmak
mahviyet :
ara. * maha (yok etmek, ortadan kaldırmak, mahvetmek, helak etmek), mahv (yok
etme, yok olma, helak olma) + iyet (isim yapım ve durum eki) * alçakgönüllüye
yakışan tutum ve davranış, alçakgönüllülük, tevazu
mahya :
ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, hayat vermek, can vermek,
yaşatmak), hayya (yaşam dilemek, selamlamak, dirilik temennisinde bulunmak),
hayy (diri, canlı, sağ, yaşayan), ihya (canlandırmak, diriltmek), hayat
(dirilik, yaşam, canlılık) * canlılık, dirilik, yaşamsallık; ramazan ayında,
kandillerde, dini bayramlarda camilerde iki minare arasına gerilen ipler
üzerine kandillerle veya elektrik ampulleriyle oluşturulan ve geceleri ışık
verilen yazı veya resim; yapı çatılarında iki eğik yüzeyin birleştiği bölüm
mahza :
ara. * hada, haza (ayırmak, saflaştırmak, yalnız bırakmak) * sade, yalın,
yalnız, saf, salt, halis, katıksız
mahzar :
ara. * hazara (bulunmak, mevcut olmak, şimdi burada olmak), hazir (şimdi ve
burada olan, huzurda bulunan, mevcut, amade), huzur (mevcut olma, bulunma,
hazır olma) * hazır olma; gösteriş, görünüş; huzur yeri; büyük bir insanın önü,
huzuru; birçok kimse tarafından imzalı dilekçe; mahkeme sicili
mahzen :
ara. * hazene (biriktirmek, saklamak, depolamak, stoklamak) * yer altında
bulunan ve yiyecek, içecek veya değerli eşyaların serin ve güvenli biçimde
saklandığı kapalı depo alanı, depo, saklama yeri, mahazin (ç.) (magazine,
magasin, Magazin (depo) (ing., fra., alm.) )
mahzuf :
ara. * hazafa (silmek, yok etmek, gidermek, ortadan kaldırmak, düşürmek) *
silinmiş; düşürülmüş; yok edilmiş, ortadan kaldırılmış
mahzul :
ara. * hazala (hakir kılmak, değersizleştirmek, perişan etmek, rezil etmek,
horlamak, rüsvay etmek), hazul (hakir kılan, perişan eden, rezil eden) * hor,
hakir, perişan, değersiz, kıymetsiz, aşağılık, rezil, rüsvay; zayıf, düşkün
mahzum :
ara. * hadama, hazama (yenmek, mağlup etmek, bozguna uğratmak; yenilmek,
bozguna uğramak, başarısız olmak), hezimet (yenilgi, bozgun, bozguna uğrama,
mağlubiyet, başarısızlık) * yenilmiş, mağlup, bozguna uğramış
mahzun :
ara. * hazana (üzmek, hüzünlendirmek, tasalandırmak, kederlendirmek), huzn
(üzüntü, keder, gam, tasa) * üzgün, hüzünlü, tasalı, kederli, gamlı
mahzunane :
ara., far. * mahzun (üzgün, hüzünlü, tasalı, kederli, gamlı) (ara.) + ane (-ca,
-cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) * kederlice, düşünceli olarak, üzgünce,
hüzünlüce
mahzur :
ara. * hadera, hazera (korkmak, sakınmak, çekinmek) * korkulacak sey,
sakınılacak şey, çekinilecek şey, sakınca, çekince, engel, mani
maız :
ara. * maiz (keçi, keçi grubu) * keçi, keçi grubu
mai :
ara. * ma (su) + i (ile ilgili, gibi) * su gibi, sıvı; mavi
maia :
lat. * maia (anne, ana, valide, bakım veren kadın, büyüten, büyüten, besleyen)
* Grek ve Roma mitolojisinde Hermes'in annesi olan doğurganlık, bahar ve yağmur
tanrıçası (babası Atlas, annesi bir Okeanid olan Pleione olan, kardeşleri
Asterope, Electra, Taygete, Dryope, Celaeno, Alcyone olup, bu 7 kardeşe
Pleiades (Ülker) denilmektedir.)
maide :
ara. * vada (koymak, yerleştirmek) * üzerine yemek konulan masa, sofra, ziyafet
sofrası; kursak (mide (sindirim organı) (tür.) )
mail :
ara. * mala (eğilmek, meyletmek, yana yatmak, yönelmek), meyl, mayl (yana
yatma, yönelme, eğilim, yüz tutma, bir şeye eğilim gösterme, bir yöne meyletme)
* bir tarafa eğilmiş, eğik, eğri, eğimli, meyilli, hevesli, istekli; düşkün;
benzer (mail (bir yöne iletilen, posta, postalamak) (ing.) )
mail :
fra. * male (çanta, torba, heybe) (fra.); mail (deri seyahat çantası) (ing.) *
basılı/yazılı evrakın veya elektronik iletilerin (e-posta) belirli bir adresten
diğerine iletilmesini sağlayan haberleşme sistemi ve bu sistemle taşınan
gönderilerin bütünü, posta, postalama
maile :
ara. * mala (eğilmek, meyletmek, yana yatmak, yönelmek), meyl, mayl (yana
yatma, yönelme, eğilim, yüz tutma, bir şeye eğilim gösterme, bir yöne
meyletme), mail (bir tarafa eğilmiş, eğik, eğri, eğimli, meyilli, hevesli,
istekli; düşkün) + e (isim yapım eki) * akarsularını aynı göle veya denize
gönderen bölge, aklan; bir sıradağın yamaçlarından her biri; bir vadide taban
çizgisini doruk çizgisine birleştiren eğik yüzey
main :
alm., ing. * mægen (güç, kuvvet, kudret) (alm., ing.), main (ana, esas, temel)
(ing.) * ana, esas, temel
maişet :
ara. * aʿaşa (yaşamak, yaşatmak, geçinmek, geçindirmek, geçimini sağlamak),
iaşe (yaşatma, geçindirme, geçimini sağlama), maaş (geçimlik, geçim, yaşam için
verilen para) + et (durum eki) * geçinme, geçim
maiyet :
ara. * mea, maa (birlikte, beraber, bir arada, ile) + iyet (isim yapım ve durum
eki) * birliktelik, beraberlik, bir arada olma; bir üst görevlinin yanında
bulunan görevliler; bir kimsenin yönetimi, buyruğu altında çalışma
maiz :
ara. * maiz (keçi, keçi grubu) * keçi, keçi grubu
majeste :
lat. * maiestas, majiestas (büyüklük, ululuk, yücelik, azamet) (maior, major
(büyük, daha büyük) + itas (isim yapım ve durum eki) ) * yükseklik, yücelik,
ululuk, büyüklük, saygıdeğerlik, azamet, kraliyet onuru, haşmet; devlet
başkanları veya krallar için unvan ve hitap biçimi
majestik :
lat., gre. * maiestas, majiestas (büyüklük, ululuk, yücelik, azamet) (lat.) +
ikos (le ilgili) (gre.), icus (lat.) * büyük, ulu, yüce, görkemli, haşmetli,
azametli
maji :
far., gre., lat. * magu, magoş, magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip,
büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi) (far.); magos
(bilgelik, gizli güç, büyü, sihir; Pers rahibi, bilge sınıfı), magike (büyü,
sihir) (gre.); magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz,
bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi), magia (büyü, sihir, bilgelik) (lat.);
magie (fra.) * kelime tekrarı, sembol kullanımı, okült kod yazma gibi belirli
metodları kullanarak zihinlere ve olaylara etki etme operasyonu, sihir, büyü
majik :
far., gre., lat. * magu, magoş, magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip,
büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi) (far.); magos
(bilgelik, gizli güç, büyü, sihir; Pers rahibi, bilge sınıfı), magike (büyü,
sihir) (gre.); magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz,
bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi), magia (büyü, sihir, bilgelik) (lat.);
magie (fra.) + ikos (ile ilgili, -a ait) (gre.) * illüzyon ile ilgili, büyü ile
ilgili, sihir ile ilgili, sihirsel, büyüsel
majisyen :
far., gre., lat. * magu, magoş, magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip,
büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi) (far.); magos
(bilgelik, gizli güç, büyü, sihir; Pers rahibi, bilge sınıfı), magike (büyü,
sihir) (gre.); magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz,
bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi), magia (büyü, sihir, bilgelik) + ianus
(ile ilgili, -a ait) (lat.); magie (büyü, sihir), magicien (büyücü, sihirbaz)
(fra.) * illüzyon yapan, büyücü, sihirbaz
major :
lat. * magnus, magnum (büyük, ulu, yüce), maior, major (daha büyük, daha ulu,
daha yüce) * daha büyük, üstün, başlıca; müzikte ton veya akor diziliminde
majör (büyük tını); askeri rütbelerde kıdemli subay son eki
majorana :
lat., ita. * Majorana (İtalyan fizikçi Ettore Majorana'nın soyadından) * kendi
karşıt parçacığı olan, elektriksel olarak yüksüz fermiyon türü olarak
öngörülen, kuantum fiziğinde nötrino ve topolojik kuantum hesaplama
araştırmalarında incelenen kuramsal parçacık (Majorana fermiyonu)
majorite :
lat. * maior, major (daha büyük, daha ulu, daha yüce) + itas (isim yapım ve
durum eki) (lat.); majorité (fra.) * büyük bölüm, çoğunluk; sayıca üstün olan
grup veya oran; hukuki ve sosyal bağlamlarda karar çoğunluğunu veya baskın
kesim
majoron :
lat. * maior, major (daha büyük, daha ulu, daha yüce) + on (parçacık/tanecik
eki) * nötrino kütlesinin oluşumuyla ilişkili teorilerde ortaya çıkan, lepton
sayısının korunmaması durumunda öngörülen varsayımsal, yüksüz ve kütlesiz veya
çok küçük kütleli Goldstone bozonu, Majorana nötrino modellerinde yer alan
kuramsal parçacık
majör :
lat. * magnus, magnum (büyük, ulu, yüce), maior, major (daha büyük, daha ulu,
daha yüce) * daha büyük, üstün, başlıca; müzikte ton veya akor diziliminde
majör (büyük tını); askeri rütbelerde kıdemli subay son eki
majörite :
lat. * maior, major (daha büyük, daha ulu, daha yüce) + itas (isim yapım ve
durum eki) (lat.); majorité (fra.) * büyük bölüm, çoğunluk; sayıca üstün olan
grup veya oran; hukuki ve sosyal bağlamlarda karar çoğunluğunu veya baskın
kesim
majuro :
mar. * ma (büyük, ana, esas) + juro (ada, yerleşim yeri) * büyük ada, büyük
yerleşim yeri, ana yerleşim yeri, ana ada; Marshall Adaları’nın başkenti
majüskül :
lat. * maius, majius (daha büyük) + cula, culus (küçültme eki) * büyük harf,
majüskül; el yazısı ve tipografide büyük ve belirgin harf biçimi, özellikle
antik el yazmalarında kullanılan baş harfler
mak, mek :
tür. * -mak, -mek (fiil mastar eki) * fiil mastar eki, eylemi (bir şeyi
yapmayı) ifade eden son ek (örneğin “yapmak”)
makabil :
ara. * ma (ne, o) + kabl, kabla (evvel, önce, önceden, öncesi) * (bir şeyin)
geçmişi, öncesi, evveliyat
makabir :
ara. * kabr (mezar, gömü yeri, defin yeri) * kabirler, mezarlar
mak'ad :
ara. * ka’ada (oturmak, konumlanmak, yerleşmek) * oturma yeri, koltuk, mevki,
Oturulacak yer. Minder; Oturulduğunda bedene temel olan aza. Kıç., mekaid (ç.)
makadam :
ing. * Mc Adam (İskoç mühendis John Loudon McAdam’ın soyadından) * yol
kaplaması olarak kullanılan mıcır; kırma taş döşeli yol, asfalt yolun erken
biçimi
makak :
ban. * makaku (maymun) * Güney Asya’da, Cezayir ve Fas’ta bulunan,
laboratuvarlarda deney hayvanı olarak yararlanılan, kısa kuyruklu veya
kuyruksuz, küçük bir maymun türü
makale :
ara. * kale (konuşmak, söylemek) * söz, söylem, konuşma, nutuk, anlatı, vecize;
alanında uzman bir kimsece yazılan, herhangi bir konuda bilgi vermek amacını
güden, bir görüşü desteklemek, bir savı öne sürüp bunu kanıtlamak ereğinde olan
ve bir gazete veya dergide yayımlanan, belli uzunlukta, başlıklı ve genellikle
imzalı yazı
makalid :
far. * kelid, kilid (anahtar, açmak) * kilitler, anahtarlar
makam :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * durma yeri, durak,
durulan yer, konum, mevki, mertebe; toplumsal mevki (örneğin devlet makamı);
tasavvufta manevi mertebe; Türk musikisinde belirli dizi, seyir ve perdeler
bütünü
makao :
çin. * A-Ma (Çin deniz tanrıçası) + gao (koy, liman) * A-Ma tapınağının koyu;
Güney Çin Denizi kıyısında, İnci Nehri Deltası'nın batısında bulunan, Çin Halk
Cumhuriyeti'ne bağlı olan, yönetimsel ve ekonomik sistemleri Çin
anakarasındakilerden farklı olan özel idari bölge
makara :
ara. * bukra, bakara (bobin, mekik, çıkrık, kasnak, tekerlek; şamata, gırgır) *
ağaçtan, plastikten vb. yapılmış, üzerine iplik, tel, şerit, film gibi
bükülebilir her türlü şey sarmakta kullanılan, kenarları çıkıntılı, ortası
ekseni boyunca delik, türlü büyüklükte olabilen silindir biçimli nesne;
birbirine koşut iki veya daha çok tabla arasında dönen, kenarları çepeçevre
çıkıntılı tekerlek veya tekerleklerden oluşmuş, ağır yüklerin kaldırılmasında
ve indirilmesinde kullanılan mekanik araç; bir eksene takılan ve jant bölümüne
halat, zincir vb. geçirilecek biçimde düzenlenmiş bir tekerden oluşan, bir
yükün kaldırılmasını kolaylaştıran, sağlayan araç; sürekli, birbirini izleyerek
çoğalan alay, gırgır; (ötücü kuşlar için) bir solukta türlü sesler çıkararak
uzun uzun, sürekli bir biçimde ötmek
makarena :
gre., isp. * makarios (mutlu, kutsanmış) + ianos (ile ilgili, gibi, -a ait)
(gre.); macareno (isp.) * Macarena semtinden olan erkek, Macarena’ya ait;
gösterişli, övüngen, yakışıklı, çekici
makarna :
lat. * maccheronem (makarna yemeği, hamur yemeği) (macchero (makarna) + onem
(isim yapım eki) ) * buğday unu ve su ile yapılan uzun veya kısa şeritli hamur
yemeği, erişte, spagetti; irmik veya una yumurta karıştırılarak hazırlanmış,
çubuk, fiyonk vb. gibi türlü biçimlerde olabilen, kuru hamur
makas :
ara. * kassa (kesmek, budamak, kırpmak), mikass * iki kolu eklemli, kumaş,
kağıt veya saç kesmeye yarayan pense benzeri alet
makas böceği :
ara., tür. * mikass (kesme aleti) (ara.) + böcek (küçük omurgasız canlı) + i
(iyelik eki) * makas biçimli çeneleri olan, özellikle ormanlarda veya
bahçelerde bulunan, ön ayakları büyük ve kesici görevi gören böcek türü,
dermaptera
makaskar :
ara., far. * mikass (kesme aleti) (ara.) + kar (yapan, eden, işleyen) (far.) *
kağıt oymacılığı ile uğraşan kimse; kesme ve oyma sanatı ile uğraşan kimse
makastar :
ara., far. * mikass (kesme aleti) (ara.) + dar, tar -cı, yapan, eden eki) *
kumaş biçen, prova yapan, parçaları patrona göre ayarlayan, iş dağıtımını yapan
usta, makasçı
makat :
ara. * kaada (oturmak), kaide (oturma yeri, taban, temel, esas, ilke, kural) *
oturma yeri, oturak, sandalye, mak'ad; kıç; anüs; minderli, küçük ve alçak
sedir; minderin üzerine yayılan kumaş, minder yüzü
makber :
ara. * kabr (ölünün toprağa gömüldüğü yer, gömü yeri, defin yeri, mezar,
merkad) (mekabir (ç.) ) * ölünün gömüldüğü yer, gömü yeri, defin yeri, mezar,
kabir
makbud :
ara. * kabada, kabaza (belgelemek, tasdik etmek, sıkmak, daraltmak, kavramak,
tutmak, yakalamak, almak, kabz etmek), kabd, kabz (sıkma, daraltma, kavrama;
resmi tutanak, belge, evrak), ikbad (sıkma, daraltma, kavrama; belgeleme,
tutma, tasdik etme) * kabzolunmuş, alınmış, kavranmış, sıkılmış, avuç içiyle
tutulan; belgelenmiş; para veya başka bir şey teslim alındığında, bunu bildiren
ve teslim edene verilen belge, alındı
makbuh :
ara. * kabaha (yanlış olmak, kötü olmak, çirkin olmak), kabiha (çirkin ve kötü
davranış, ayıp iş, fena muamele), kabahat (çirkin davranış, hata, yanlış, suç,
günah), kabih (çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp, kabahatli, suç içeren) *
beğenilmeyen, çirkin ve kabih görülen
makbul :
ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) * kabul edilen, kabul gören; benimsenen,
ilgi gören, hoş karşılanan, beğenilen; geçer, geçerli; faydalı, yararlı
makbule :
ara. * makbul (kabul edilen, kabul gören) + e (dişil eki) * kabul edilen, kabul
gören, benimsenen, ilgi gören, hoş karşılanan, beğenilen; geçer, geçerli;
faydalı, yararlı (dişil); kadın ismi
makbuz :
ara. * kabada, kabaza (belgelemek, tasdik etmek, sıkmak, daraltmak, kavramak,
tutmak, yakalamak, almak, kabz etmek), kabd, kabz (sıkma, daraltma, kavrama;
resmi tutanak, belge, evrak), ikbad (sıkma, daraltma, kavrama; belgeleme,
tutma, tasdik etme) * kabzolunmuş, alınmış, kavranmış, sıkılmış, avuç içiyle
tutulan; belgelenmiş; para veya başka bir şey teslim alındığında, bunu bildiren
ve teslim edene verilen belge, alındı
makdud :
ara. * kadda (uzatmak, germek), kadd (uzun) (ara.), makdunis (gre.) * uzamış,
yükselmiş, uzun boylu, yüksek (macedonia (uzunlar yeri, yüksek ülke) (gre.,
ing.), macédoine (makedonya) (fra.), Makedonien (makedonya) (alm.) )
makduh :
ara. * kadaha (beğenmemek, ayıplamak, hoşlanmamak) * beğenilmemiş, ayıp, hoş
olmayan
makedon :
gre. * makednos (uzun, uzun boylu, iri, yüksek; dağlı) (mak (büyük, yüksek,
ulu) + ednos (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * uzun boylular, ulular,
yüksektekiler; Antik Çağ’da kuzey Yunanistan bölgesinde yaşayan, tarihsel
olarak Büyük İskender’in halkı olarak bilinen, kültürel ve siyasal kimliğiyle
Makedonya Krallığı’nı oluşturan halk mensubu
makedonya :
gre. * makednos (uzun, uzun boylu, iri, yüksek; dağlı) (mak (büyük, yüksek,
ulu) + ednos (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + eia (yer eki) * antik Yunanistan'da
bir krallık, Makednosların (uzun boyluların, uluların, yüksektekilerin) ülkesi
makemake :
rap. * Makemake (Rapa Nui mitolojisinde yaratıcı tanrı; Paskalya Adası yerli
halkı Rapa Nui'nin mitolojik adlandırmasından) * Kuiper Kuşağı'nda yer alan,
cüce gezegen sınıfındaki, buzlu yüzeye ve büyük bir yörünge uzaklığına sahip
Güneş Sistemi gök cismi, Neptün ötesi cüce gezegen
maket :
lat., ita. * maculettus (macula (leke, nokta, iz, benek) + ettus (küçültme eki)
) (lat.); macchietta (küçük taslak, karalama) (macchia (leke, iz, benek; çizim,
taslak) + etta (küçültme eki) ) (ita.); maquette (fra.) * bir yapının, eşyanın
veya tasarımın genellikle küçük ölçekte hazırlanmış örneği, model
makferlan :
ing. * mac (oğul, soyundan gelen) + Farlane (kişisel isim, Bartholomew türevi)
* omuzdan belin yarısına kadar inen, pelerinli kolsuz palto
maki :
lat., fra. * maccia (çalı, fundalık) (lat.); maquis (fra.) * Akdeniz çevresinde
yaygın bir biçimde görülen, Akdeniz iklimine özgü, yabani zeytin, funda, laden,
defne, mersin, zakkum, menengiç gibi odunsu, dikenli, bodur ağaç, ağaççık ve
çalılardan oluşan bitki örtüsü
makil :
ara. * kala (uyumak, dinlenmek), kaylule (uyku) * dinlenme yeri, uyuma yeri,
istirahat yeri; öğle uykusuna yatılacak yer, kaylule yeri; rahat edilecek yer;
kuşluk uykusu
makine :
gre., lat. * mekhane (mekhos (düzenek, kurgu, yapı) + ane (ile ilgili, -a ait,
gibi) ) (gre.); machina (cihaz, savaş kulesi, tiyatro düzeneği) (lat.) *
herhangi bir enerji türünü başka bir enerjiye dönüştürmek, belirli bir iş
yapmak veya bir etki oluşturmak için birleştirilmiş, hareketli parçalardan
oluşan sistem
makinist :
gre., lat. * mekhane (mekhos (düzenek, kurgu, yapı) + ane (ile ilgili, -a ait,
gibi) ) (gre.) + ista (-ci, yapan, eden) (lat.) * makineyi çalıştıran, yöneten
ve bakımını yapan kişi, makina operatörü
makir :
ara. * makara (hile yamak, tuzak kurmak, kumpas kurmak, aldatmak), mekr (hile,
tuzak, kumpas, aldatmaca) * tuzak kuran, hilekar, düzenbaz, kumpasçı, komplocu
makis :
ara. * mekese (konaklamak, durup dinlenmek, kalmak) * konaklayan, durup
dinlenen, kalan (mukus, mucosa (mukoza, bazı iç organların iç yüzünü kaplayan tabaka,
sümüksü zar), mucous, muqueuse, mukös (mukozalı), mucus, Mukus, Mukosa (sümük,
balgam, mukoza) (lat , ing., fra., alm.) )
makitentan :
lat. * macit (molekülün veya ilaç sınıfının ayırt edici kodu) + entan (reseptör
antagonistleri veya etken bileşiği) * endotelin reseptörlerini bloke eden ve
pulmoner arteriyel hipertansiyon tedavisinde kullanılan sentetik ilaç
(C19H20Br2N6O4S)
maklube :
ara. * kalaba (dönmek, döndürmek, devir yapmak, dönüştürmek) * dönüştürülmüş;
Filistin, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak'ta popüler olan, et, pirinç ve kızarmış
sebzelerden oluşan, servis edilirken baş aşağı çevrilen bir tencereye
yerleştirilen pilav esaslı geleneksel bir Levanten yemeği
makrama :
ara., ita., fra. * mikrame (kadınların başlarına örttükleri nakışlı bez, örtü,
püskül) (ara.), macrame (oya, dantel) (ita.), macremé (düğümlü örgü) (fra.) *
düğümlü ip veya ipliklerle yapılan süsleme tekniği; oya, dantel veya dekoratif
örgü
makreme :
ara., ita., fra. * mikrame (kadınların başlarına örttükleri nakışlı bez, örtü,
püskül) (ara.), macrame (oya, dantel) (ita.), macremé (düğümlü örgü) (fra.) *
düğümlü ip veya ipliklerle yapılan süsleme tekniği; oya, dantel veya dekoratif
örgü
makro :
gre. * makros (uzun, büyük) * bir şeyin boyut, ölçü veya ölçek açısından büyük
veya geniş olduğunu belirten ön ek (örneğin makroekonomi, makrofaji)
makroamilazemi :
gre. * makros (uzun, büyük) + amylon (ince un, nişasta) (gre.) + ase (enzim
belirtme eki) (lat.) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima,
haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * genellikle pankreas veya
tükürük bezleri kaynaklı olarak kanda büyük boyutlu, sayısı artmış amilaz
enzimlerinin bulunması durumu
makroekonomi :
gre. * makros (uzun, büyük) + oikonomia (ev yönetimi, iktisat) (oikos (ev, ikametgah,
yerleşim, konut, mekan, yuva, yaşam alanı, çevre) + nemoein, nemein (ayarlamak,
düzenlemek, dağıtmak, paylaştırmak, yönetmek), nomia (yönetim, idare,
düzenleme, yasama, ayarlama, düzenleme, sıralama, dizme) (nomos (kural, kanun,
yasa, düzenleme, ayarlama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * bir ülkenin
veya bölgenin toplam ekonomik faaliyetlerini, milli geliri, toplam tüketim ve
yatırım düzeylerini, fiyat ve istihdam seviyelerini inceleyen ekonomi dalı
makrofaj :
gre. * makros (uzun, büyük) + phagein (yemek, yutmak, tüketmek), phagos (yeme,
yutma, tüketme) * vücudun bağışıklık, savunma ve temizlik sisteminde işlev
gören dokularda yerleşik veya kana geçici olarak bulunan, bakteri, virüs, ölü
hücre ve yabancı partikülleri fagosite eden büyük beyaz kan hücresi;
ateroskleroza yol açabilecek, miyokard enfarktüsünü ve felci tetikleyebilecek
plak oluşturabilen yağ yüklü hücre, köpük hücresi
makrofil :
gre. * makros (uzun, büyük) + phyllon (yaprak) * geniş ve büyük yapraklara
sahip olan, özellikle eğrelti otları ve bazı damarlı bitkilerde görülen büyük
yaprak tipi, mikrofillere karşıt olarak gelişmiş gerçek yaprak yapısı
makroglossi :
gre. * makros (uzun, büyük) + glossa, glotta (dil) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) * dilin normalden daha büyük olması durumu; dil hipertrofisi
makrogol :
gre. * makros (uzun, büyük) + golios (polyethylene glycol eki) * ozmotik
etkisiyle suyu bağlayarak bağırsak hareketlerini artıran, laksatif olarak
kullanılan polimer (HO-(CH2-CH2-O)n-H)
makrolid :
gre. * makros (uzun, büyük) + lid (laktone CnH2nO2 halkasına sahip) * büyük
yapılı; geniş halkalı lakton yapısına sahip olan, protein sentezini inhibe
ederek bakterilerin çoğalmasını durduran antibiyotikler sınıfı
makromani :
gre. * makros (uzun, büyük) + mania (delilik, çılgınlık, aşırı tutkunluk, aşırı
heves, aşırılık, coşku) (mainesthein (delirmek, çıldırmak), man (çılgın, taşkın
duygulu, aşırı tutkulu, aşırı hevesli) + eia (durum ve isim yapım eki) ) *
kişinin kendini olduğundan büyük, güçlü veya önemli görmesiyle belirginleşen,
büyüklük kuruntusu ve aşırı büyüklük hayali ile seyreden psikiyatrik durum,
megalomani
makrome :
ara., ita., fra. * mikrame (kadınların başlarına örttükleri nakışlı bez, örtü,
püskül) (ara.), macrame (oya, dantel) (ita.), macremé (düğümlü örgü) (fra.) *
düğümlü ip veya ipliklerle yapılan süsleme tekniği; oya, dantel veya dekoratif
örgü
makromolekül :
gre. * makros (uzun, büyük) + moleculus (atom veya atom gruplarından oluşan,
kimyada bir maddeyi oluşturan en küçük yapı birimi) (moles (kütle, kitle, yoğun
yığın) + culus (küçültme eki) ) * çok sayıda küçük yapısal birimin (monomer)
birleşmesiyle oluşan, yüksek molekül kütlesine sahip doğal veya yapay bileşik,
polimer yapılı büyük molekül
makroportal :
gre. * makros (uzun, büyük) + portus, porta (kapı, giriş, geçit; liman) + alis
(ile ilgili, -a ait) * büyük damarların veya geniş çaplı damar bağlantılarının
oluşturduğu, özellikle karaciğer ve dolaşım sistemi anatomisinde büyük portal
damar yapılarıyla ilişkili olan yapı veya oluşum
makropsi : gre.
* makros (uzun, büyük) + opsis (görüş, görme) * nesnelerin gerçekte olduğundan
daha büyük algılanmasıyla ortaya çıkan görme bozukluğu, görsel illüzyon türü
makrosefal :
gre. * makros (uzun, büyük) + kephale, kephalos (baş, kafa) * başın normalden
büyük olmasıyla karakterize edilen tıbbi durum, anormal kafa büyüklüğü
makrosefali :
gre. * makros (uzun, büyük) + kephaleia (başlılık, kafalılık) (kephale,
kephalos (baş, kafa) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * genellikle beyin
dokusunun, beyin omurilik sıvısının veya kafatası kemiklerinin normalden fazla
hacime ulaşmasına bağlı olarak başın normalden büyük olmasıyla karakterize
edilen tıbbi durum, anormal kafa büyüklüğü
makrositoz :
gre. * makros (uzun, büyük) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) +
osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) * normalden büyük
eritrositlerin (kırmızı kan hücrelerinin) kanda artışıyla karakterize
hematolojik durum
makroskopi :
gre. * makros (uzun, büyük) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek,
araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma,
hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye,
gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * çıplak
gözle görülebilecek kadar büyük nesne veya yapıların incelenmesi, mikroskop
kullanılmadan yapılan gözlem yöntemi
makroskopik :
gre. * makros (uzun, büyük) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek,
gözlemlemek, araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem,
gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç,
niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) )
+ ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * makroskopi ile ilgili
makrospor :
gre. * makros (uzun, büyük) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak,
dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış,
dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) * heterosporlu
bitkilerde oluşan, erkek mikrosporlara karşılık daha büyük boyutlu olan, dişi
gametofiti geliştiren spor tipi, büyük spor çeşidi
makrosporangiyum :
gre., lat. * makros (uzun, büyük) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek,
saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş,
saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) + angeion
(kasa, kap, hazne, damar, kanal) (gre.); ium (isim yapım eki) (lat.) *
makrosporları oluşturan, heterosporlu bitkilerde, içinde dişi gametofitin
geliştiği büyük sporların meydana geldiği spor üretici yapı, büyük spor kesesi
makrosporofil :
gre. * makros (uzun, büyük) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak,
dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış,
dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) + phyllon (yaprak) *
makrosporangiumları taşıyan, üzerinde makrospor oluşum yapıları bulunan ve
heterosporlu bitkilerde dişi üreme birimleriyle ilişkili olan büyük spor yaprak
tipi, makrospor taşıyan yaprak
makrozomik :
gre. * makros (uzun, büyük) + soma (vücut, gövde, beden, cüsse, cisim, hücre
gövdesi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * normalden büyük hücre
gövdesine sahip olan (özellikle hematolojide büyük eritrositleri veya hücre
tiplerini tanımlayan terim)
maksad :
ara. * kasada (amaçlamak, hedeflemek, niyet etmek) * yapılacak iş veya eylemin
niyeti, amacı, hedefi, ulaşılmak istenen sonuç, gaye, hedef, amaç, niyet, kasd
maksat :
ara. * kasada (amaçlamak, hedeflemek, niyet etmek) * yapılacak iş veya eylemin
niyeti, amacı, hedefi, ulaşılmak istenen sonuç, gaye, hedef, amaç, niyet, kasd
maksi :
lat. * maximus (en büyük) * boyut veya ölçü açısından büyük olan (özellikle
giysi, etek veya elbise uzunluklarını belirtmek için kullanılan sıfat)
maksilla :
lat. * maxilla (üst çene kemiği) (maximus (en büyük) + illa (küçültme eki) ) *
insan ve bazı hayvanlarda dişleri taşıyan ve çene yapısını oluşturan kemik, üst
çene kemiği
maksillar :
lat. * maxilla (üst çene kemiği) (maximus (en büyük) + illa (küçültme eki) ) +
aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * insan ve bazı hayvanlarda dişleri
taşıyan ve çene yapısını oluşturan kemik ile ilgili, üst çene kemiği ile ilgili
maksillektomi :
lat. * maxilla (üst çene kemiği) (maximus (en büyük) + illa (küçültme eki) ) +
ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia
(kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * üst çene kemiğinin (maksilla) ameliyatla çıkarılması işlemi
maksiller :
lat. * maxilla (üst çene kemiği) (maximus (en büyük) + illa (küçültme eki) ) +
aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * insan ve bazı hayvanlarda dişleri
taşıyan ve çene yapısını oluşturan kemik ile ilgili, üst çene kemiği ile ilgili
maksillofasiyal :
lat. * maxilla (üst çene kemiği) (maximus (en büyük) + illa (küçültme eki) ) +
facies (yüz, yüzey, görünüm, görünüş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* üst çene (maksilla) ve yüz bölgesiyle ilgili
maksim :
ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim
etmek, üleştirmek), kısm (bölüm, parça), taksim (bölme, bölüştürme,
paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma) * dagıtma yeri, bölüştürme yeri, taksim
edilecek yer, dağıtılacak yer; suyun kollara ayrılma yeri, masluk, savak
maksimal :
lat. * maximus (en büyük) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ölçü,
miktar veya düzey açısından en yüksek, mümkün olan en büyük, azami
maksimize :
lat., fra. * maximizatus (maximus (en büyük) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale
getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); maximisé (fra.) *
ölçü, etki veya fayda açısından en üst, en büyük seviyeye çıkmış, çıkarılmış
maksimum :
lat. * maximus (en büyük) + um (isim yapım eki) * ölçü, miktar veya düzey
açısından ulaşılabilecek en yüksek değer, azami
maksimum ilkesi :
lat., tür. * maximum (en büyük, en fazla) (lat.) + ilke (kural, yasa, kanun,
ilke, prensip) + si (iyelik eki) (tür.) * diferansiyel denklemler ve analizde,
bir fonksiyonun maksimum değerinin genellikle tanım kümesinin sınırında
gerçekleştiğini belirten, özellikle harmonik ve holomorf fonksiyonlar için
geçerli olan prensip
maksud :
ara. * kasada (amaçlamak, niyet etmek, hedeflemek) * amaçlanan, niyet edilen,
hedeflenen, amaçlanmış, gaye edinilmiş
maksum :
ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim etmek,
üleştirmek), kısm (bölüm, parça), taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma,
ayırma, kısımlara ayırma) * taksim edilmiş, ayrılmış, bölünmüş
maksure :
ara. * kasara (tahsis etmek, hapsetmek) * camide imam veya Kur’an okuyan kişi
için özel olarak ayrılmış, cemaatten ayrı, korunaklı ve özel bölüm, özel alan
maksut :
ara. * kasada (amaçlamak, niyet etmek, hedeflemek) * amaçlanan, niyet edilen,
hedeflenen, amaçlanmış, gaye edinilmiş
makt :
ara. * makata (şiddetli nefret beslemek, iğrenmek, tiksinmek, bir davranışı son
derece çirkin bulmak, öfkelenmek) * kin, öfke, hiddet; iğrenme, tiksinme;
iğrençlik; şiddetli buğz; vurma; İslam hukuku ve kültüründe bir kadının,
kocasının ölümünün ardından onun erkek akrabalarından (özellikle üvey oğluyla)
zorla veya rızasıyla evlendirilmesi şeklindeki İslam öncesi Cahiliye dönemi
geleneğini ve bu gayrimeşru birleşmeden doğan nefret uyandırıcı, lanetli ilişki
makta :
ara * kat'a (kesmek, ayırmak) * kesilen yer, kat'edilen yer, kesinti yeri; uzun
bir cismin enliğine kesildiği yerin görünüşü; her manzumenin, gazelin veya
kasidenin son beyiti (burada şairin ismi bulunur (ilk beyite de
"matla" denir.) )
maktel :
ara. * katala (dövüşmek, savaşmak, çatışmak, vuruşmak, öldürmek, katletmek),
katl (dövme, savaşma, çatışma, vurma, öldürme), kital (dövüş, savaş, çatışma,
vuruşma, karşılıklı öldürme) * birinin öldürüldüğü yer, bir katlin yapıldığı
yer, cinayet mahalli
maktu :
ara * kat'a (kesmek, ayırmak) * kesilmiş, kesik, ayrılmış, ayrık, kat'edilmiş;
kesilmiş olan; kesin olarak belirlenmiş olan (değer); ölçüyle satılmayan,
oransal olmayan
maktuan :
ara * kat'a (kesmek, ayırmak) * kesilmiş olarak; götürü olarak, toptan
maktul :
ara. * katala (dövüşmek, savaşmak, çatışmak, vuruşmak, öldürmek, katletmek),
katl (dövme, savaşma, çatışma, vurma, öldürme), kital (dövüş, savaş, çatışma,
vuruşma, karşılıklı öldürme) * öldürülmüş, öldürülen (insan)
makul :
ara. * akl (akıl, idrak, anlayış, düşünce, zeka), akala (akıl etmek, akıl
yürütmek, muhakeme etmek, idrak etmek; engellemek, men etmek, mani olmak
(yanlışı engelleyip doğruya yönlendirme bağlamında) ) * akla yatkın, akla
uygun, rasyonel, mantıklı, mantığa uygun, kabul edilebilir; ölçüyü aşmayan,
elverişli, uygun, yerinde
makula :
lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) * ciltte veya gözde küçük, belirgin leke
veya benek; özellikle gözde retina üzerindeki sarı leke (fovea)
makule :
ara * kale (söylemek, demek, dile getirmek) * takım, çeşit, kategori;
aralarında herhangi yönden benzerlik veya ilgi bulunan şeylerin tümü, eş türden
nesneler, insanlar bölümü, kategori, ulam
makulopapuler :
lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) + papula (kabarcık, küçük şişlik) + aris
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ciltte hem lekeler (makula) hem de
kabarcıklar (papula) şeklinde görülen döküntülerle ilgili
makur :
ara * akara (kesmek, boğazlamak, delmek, saplamak) * boğazlanmış, kesilmiş,
delinmiş, saplanmış, ısırılmış
makus :
ara. * akasa (çarpmak, çarpıp geri dönmek, yansımak), akis (yansıma, karşıtlık,
terslik, zıtlık) * tersine dönmüş, kötüye gitmiş, olumsuz yönde değişmiş,
talihi ters dönmüş; baş aşağı getirilmiş, ters döndürülmüş, tersine çevrilmiş;
kötü, uğursuz
makusen mutenasib :
ara. * akasa (çarpmak, çarpıp geri dönmek, yansımak), makusen (tersten, ters
olarak) (makus (ters, aksi, zıt, karşıt) + en (gibi, olarak) ) + nasaba
(ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak;
bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak,
münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin
etmek, konum vermek), mutenasib (bağlı, ilgili, alakalı, orantılı, uyumlu,
dengeli) * birbirlerine nisbetli olan iki değerden birinin artmasıyla,
diğerinin aynı oranda azalması veya azalmasıyla diğerinin aynı oranda artması
durumu arzeden, ters orantılı
makül :
lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) * ciltte veya gözde küçük, belirgin leke
veya benek; özellikle gözde retina üzerindeki sarı leke (fovea)
maküla :
lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) * ciltte veya gözde küçük, belirgin leke
veya benek; özellikle gözde retina üzerindeki sarı leke (fovea)
maküle :
lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) + atus (sıfat yapım eki) * lekeli,
benekli veya üzerinde belirgin renk farklılıkları bulunan, yüzeyinde noktalar
veya lekeler taşıyan (yapı, organizma)
maküler :
lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * ciltte veya gözde küçük, belirgin leke veya beneklerle ilgili, makula
ile ilgili; özellikle gözde retina üzerindeki sarı leke (fovea) ile ilgili
makülopapüler :
lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) + papula (kabarcık, küçük şişlik) + aris
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ciltte hem lekeler (makula) hem de
kabarcıklar (papula) şeklinde görülen döküntülerle ilgili
makülopati :
lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) + patheia (sorunlu, sıkıntılı,
hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap;
duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * retina üzerindeki makula
bölgesinin hastalığı veya bozukluğu
makyaj :
lat., ita., fra. * macula (leke, nokta, iz, benek) (lat.); macchia (leke, iz,
benek; çizim, taslak) (ita.); maquillage (maquiller (boyamak, süslemek) + age
(isim yapım eki) ) * yüzü veya vücudu estetik amaçlarla boyama, süsleme işlemi;
kozmetik ürünler kullanarak görünümü değiştirme sanatı
makyavelizm :
ita. * machiavellismo (machiavelli (İtalyan siyaset teorisyeni, diplomat ve
yazar Niccolò Machiavelli'nin soyadından) + ismo (-cılık, destekçilik, ile
ilgili olma, akım, öğreti) ) * Machiavelli’nin siyaset felsefesi ve düşüncelerine
dayanan, amaç uğruna her yöntemi meşru gören siyasal davranış ve strateji
anlayışı
makzuf :
ara. * kazafa (atmak, fırlatmak, savurmak, uzaklaştırmak, kovmak, sokmak,
bırakmak), kazif (atan, fırlatan, savuran, uzaklaştıran, kovan, sokan) *
atılmış; iftira atılmış, iftira edilmiş, namusu hakkında laf edilmiş
mal :
ara. * mal (eşya, para) * eşya, varlık, zenginlik, servet, sermaye, ürün
(malos, malus (kötü, zararlı, çirkin, fena) (gre., lat.), malignus (kötücül),
mole (kütle, yığın, büyük miktar, mol) (lat.) )
mala :
far., lat. * malidan,mal (sürmek, ovmak, silmek) (far.); mala (tokmak, alet)
(lat.) * dövme, sıkıştırma veya düzeltme amacıyla kullanılan tokmak, çekçek
veya el aleti; özellikle marangozluk ve inşaatta kullanılan basit el aracı;
genellikle üçgen biçiminde, yassı demirden yapılmış, tahta saplı, harç alıp
sürmekte kullanılan duvarcı ve sıvacı aracı
malabo :
fan. * mbini, malabo (nehir ağzı, su kenarı) * Ekvator Ginesi’nin başkenti
malabsorbsiyon :
lat., fra. * mal (kötü, az) + absorptio (içine çekiş, emiş) (absorbere (içine
çekmek, emmek) (ab (-dan, uzak, ayrı) + sorbere (emmek, yudumlamak, içine
çekmek, soğurmak) + tio, tion (isim yapım eki) ) * sindirim sisteminde emilim
bozukluğuna bağlı olarak besin maddelerinin bağırsaklar tarafından yeterince
emilememesi durumu
malacanthidae :
gre., lat. * malakos (yumuşak) + akanthos (diken, dikenli çıkıntı, sivri uç,
başak, karıncalanma, iğnelenme) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki)
(lat.) * yumuşak dikenli balıklar olarak bilinen, genellikle denizel ortamlarda
yaşayan, uzun gövdeli ve dikenli yüzgeç yapısına sahip balıkları kapsayan
familya
malacostraca :
gre., lat. * malakos (yumuşak) + ostrakon (kabuk, çanak, sert kabuk, çömlek
parçası, sert dış örtü) * kabukluların en gelişmiş ve en büyük grubunu
oluşturan, karides, yengeç, ıstakoz ve kril gibi eklembacaklıları kapsayan
kabuklular sınıfı, yumuşakçamsı kabuklu canlılar grubu
maladi :
lat., fra. * male (kötü, az) + habitudo (hal, durum) (lat.); maladie (hastalık)
(fra.) * kötü durum, kötü hal; hastalık, sağlık durumunun bozukluğu; bedensel
veya ruhsal rahatsızlık
malafa :
lat., ita. * mallefactum, mallefactura (malleus (tokmak, çekiç) + de (tamlama
eki) + facere (yapmak, etmek, eylemek, üretmek), factum, factura (oluşum,
yapım, işlem, imalat, üretim) (lat.); maglio di fattura (ita.) * imalat çekici,
yapım çekici; kuyumcular tarafından yoğun olarak kullanılan, yüzük ve
bileziklerin çapını ölçmek, düzeltmek veya genişletmek için tercih edilen, örs
vazifesi gören ve demirden üretilmiş konik şekilli çubuk (argoda “penis”)
malafat :
lat., ita. * mallefactum, mallefactura (malleus (tokmak, çekiç) + de (tamlama
eki) + facere (yapmak, etmek, eylemek, üretmek), factum, factura (oluşum,
yapım, işlem, imalat, üretim) (lat.); maglio di fattura (ita.) * imalat çekici,
yapım çekici; kuyumcular tarafından yoğun olarak kullanılan, yüzük ve
bileziklerin çapını ölçmek, düzeltmek veya genişletmek için tercih edilen, örs
vazifesi gören ve demirden üretilmiş konik şekilli çubuk (arfoda “penis”)
malaga :
fen., lat. * malaka (tuz, tuzlu su, tuzlu liman) (fen.); malaga (tuz) (lat.) *
İspanya'nın malanga yöresinde yapılan bir şarap türü; iri taneli misket üzümü
malaguena :
isp. * malaga (tuz) + eno (ile ilgili, gibi, -a ait) * Endülüs’te yayılmış
Malaga kaynaklı bir İspanyol halk dansı (milh (tuz) (ara.) )
malahit :
gre. * malachites (yeşil taş) (malakhe (yeşil, yumuşak) + ites (element, kayaç
ve mineral eki) ) * mücevher ve süs eşyalarında kullanılan parlak yeşil renkli
bakır karbonat minerali olan değerli taş
malak :
tür. * malak (genç hayvan, yavru) * manda yavrusu; ayı veya domuz yavrusu
malakelam :
ara. * ma (ne, o) + la (hayır, yok, asla, değil) + kelam (söz, deyiş) * diyecek
yok, söz götürmez
malakit :
gre. * malakhites (yeşil taş) (malakhe (yeşil, yumuşak) + ites (element, kayaç
ve mineral eki) ) * mücevher ve süs eşyalarında kullanılan parlak yeşil renkli
bakır karbonat minerali olan değerli taş
malament-hogarth uzay-zamanı
:
ing. * Malament (Amerikalı fizikçi David B. Malament'in soyadından) + Hogarth
(İngiliz matematikçi Mark Hogarth'ın soyadından) + uzay (evren) + zaman (süre,
vakit, çağ, devir) + ı (iyelik eki) (tür.) * genel görelilikte sonsuz süreli
hesaplamaların sonlu bir gözlemci zamanında gerçekleştirilebilmesine izin
verebilen, nedensel yapısında özel eğriler ve sonsuz uzunlukta zaman benzeri
yollar bulunan, hesaplanabilirlik ve görelilik kuramı araştırmalarında
incelenen kuramsal uzay-zaman modeli
malarya :
lat., gre., ita. * male (kötü, az) (lat.) + aer, aero (hava) (gre.); mala
(kötü, az) + aria (hava) (ita.) * sivrisinekler aracılığıyla bulaşan, yüksek
ateş, titreme ve halsizlikle seyreden enfeksiyon hastalığı (halk arasında “kötü
hava hastalığı” olarak adlandırılmıştır.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder