27 Eylül 2026 Pazar

loropetalum - malarya

loropetalum : gre. * loron (kayış) + petalon (yaprak, taç yaprak) * Hamamelidaceae familyasına ait, şerit biçimli çiçekleri olan süs çalısı cinsi

lort : ing. * leof, love (sevgili, sevilen) + hierd (koruyucu, efendi, sahip) * İngiltere ve bazı diğer İngilizce konuşulan ülkelerde yüksek rütbeli ve soylu erkek; tarihsel olarak toprak sahibi ve aristokrat ünvanı; İngiltere’de, kral veya kraliçe tarafından soylulara verilen ve babadan oğula veya ailenin büyük erkek kişisine geçen soyluluk ünvanı; Lordlar Kamarası üyesi.

lorta : ita. * orza (rüzgara doğru dönme, alabanda), l'orza (orza yönü/tarafı) * gemi omurgasının kıç tarafındaki kıvrımlı veya düz uç parçasını (bodoslamayı) ya da gemi teknesinin kıç bodoslamasına yakın iç kısımları; ayakkabı kalıbının çapı (halk ağzında "uluorta" (açıktan açığa, açıkça, alenen, herkesin içinde, aleni bir biçimde, çekinmeksizin) olarak kullanılmaktadır.)

losartan : lat. * los (ön ek) + artan (anjiyotensin II reseptör blokeri (ARB) eki) * hipertansiyon, kalp yetmezliği ve böbrek koruyucu tedavi amacıyla kullanılan oral antihipertansif sentetik, anjiyotensin II reseptör blokeri (C22H23ClN6O)

lostra : lat. * luere (yıkamak, sulamak, temizlemek; ışıklandırmak, parlatmak, cilalamak), lustrum (yıkama, sulama, temizleme; ışıklandırma, parlatma, cilalama) * ayakkabı boyama

lostromo : lat. * nostra (bizim) + homo, omo, amo (insan, kişi, usta) * ticaret gemilerinde tayfaların başı, baş tayfa; gemi mürettebatının lideri

losyon : lat. * luere (yıkamak, sulamak, temizlemek; ışıklandırmak, parlatmak, cilalamak) + tio (isim yapım eki) * nemlendirici, antiseptik veya tedavi amaçlı olarak cilde veya deriye sürülen sıvı karışım, nemlendirici, antiseptik

loş : erm. * loys (ışık) * yeterince aydınlık olmayan, yarı karanlık, az ışık alan, az ışıklı, karanlığa yakın, zayıf aydınlatılmış

loşi : gre. * lokheia (doğumla ilgili olma) (lokhein (doğurmak, doğum yapmak veya doğum sürecinde bulunmak) (lokhos, lokheios (doğum) + ein (fiil mastar eki) ) + eia (durum eki) ) * doğum sonrasında, bebek ve plasenta çıktıktan ve rahim boşaldıktan sonra, gebeliğe özel olarak hazırlanmış olan rahim iç tabakasının dökülmesiyle oluşan vajinal akıntı

lot : lat. * lotium, lotum (pay, hisse, paylaştırma, kura) * mülkiyet, pay, hisse veya grup halinde ayrılmış bölüm; şans veya kura yoluyla belirlenen şey; hammaddeden, aynı üretim koşullarında ve tek bir seferde (partide) üretilen, bu sayede renk tonu, iplik kalınlığı ve doku gibi tüm fiziksel özelliklerin birbiriyle tamamen aynı olduğunu garanti eden kumaş veya iplik grubu

lota : gre. * lota (tatlı su gelinciği, balık türü) * Cottoidiformes familyasından, tatlı su ve bazı tuzlu su ortamlarında yaşayan, genellikle küçük ve uzun gövdeli bir balık türü, tatlı su gelinciği

lotarya : lat., ita., fra. * sors, sortis (kura, talih) (lat.); lotteria (ita), lotterie (fra.) * şans oyunu, para veya ödül kazanma amacıyla kura çekilişi sistemi

loteprednol : lat. * lote (ön ek) + predni (prednizolon kökü) + ol (alkol grubu (-OH) eki) * göz iltihaplarının ve alerjik konjonktivitin tedavisinde kullanılan topikal kortikosteroid türevi (C24H31ClO7)

lotus : gre. * lot (yabani ağaç, çiçek veya meyve) + os (isim son eki) (gre.); lotus (lat.) * antik Yunan ve Roma’da kutsal sayılan, geniş yapraklı, genellikle su bitkisi olarak bilinen, mitolojik ve sembolik olarak yeniden doğuş, saflık, huzur, unutkanlık, ruhsal aydınlanma gibi anlamlar taşıyan bitki (Yunan mitolojisinde unutkanlık ve huzur, Mısır mitolojisinde yeniden doğuş ve Ra sembolü, Hinduizmde ruhsal uyanışın, ilahi güzellik, Çin kültüründe erdem, saflık, arınma, ahlaki temizlik)

lotus : gre. * lotos (kutsal bitki) * Fabaceae familyasına ait, baklagil özellikli otsu bitki cinsi

loure : lat. * lura (çanta, kese, bohça, çıkın, heybe); gigue lourée (heybeli dans) (fra.) * 17. ve 18. yüzyıllarda Fransa’da ortaya çıkan, genellikle 6/4 ölçüde, ağır ve zarif adımlarla icra edilen barok dönem dans türü; aynı zamanda keman için bestelenmiş süitlerde ritmik dans bölümü; Normandiya'da ortaya çıkan ve ismini, bir tür musette olan aynı adlı enstrümandan alan, yavaş ve orta tempolu bir Fransız Barok dansı

lovastatin : lat. * lova (ön ek) + histanai (durmak, durdurmak, yerleştirmek), statin (kolesterol sentezinde HMG-CoA redüktaz inhibitörleri için kullanılan son ek; durdurucu, inhibitör; karaciğerde kolesterol üretiminde rol oynayan enzim olan HMG-CoA redüktazı inhibe eden ilaç sınıfı) (statos, stasis (durdurma, durma, sabit kalma, sabit durma, stabil olma, ayakta durma, durgunluk) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) * hiperkolesterolemi ve kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde kullanılan, sentetik, oral statin türevi kolesterol düşürücü ilacın etken maddesi (C24H36O5)

lovelock : ing. * love (sevgi) + lock (ukle, saç lülesi, kıvrım) * alın veya şakaktan sarkan, özellikle 16. ve 17. yüzyıl Avrupa'sında erkeklerin romantik bağlılıklarını göstermek için bıraktığı uzun saç lülesi veya zülüf

lowiaceae : ing., lat. * lowia (İngiliz botanikçi Hugh Low'un soyadından) (ing.) + ia (isim yapım eki) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * tropikal Asya'da yetişen, zencefilimtraklar (Zingiberales) takımına ait, tek bir cins (Orchidantha) ve yaklaşık 18 tür barındıran küçük bir çiçekli bitki familyası

loxodes : gre. * loxos (eğik, eğri, yana yatık, çapraz) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * tatlı su ekosistemlerinde yaşayan, belirgin şekilde yassılaşmış büyük gövdesi, yer çekimini algılayan özel organelleri (Müller vezikülleri) ve ışığa duyarlılığı ile öne çıkan, Loxodidae familyasına ait mikroskobik bir tek hücreli siliyat (kirpikli) cinsi

loxodidae : gre. * loxos (eğik, eğri, yana yatık, çapraz) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Loxodes cinsini kapsayan silli tek hücreliler (Ciliophora) familyası

loxodonta : gre. * loxos (eğik, çapraz, eğri) + odous (diş), odontos (diş ile ilgili) * dişlerinin üzerinde elmas benzeri mine desenleri olan Afrika fillerini içine alan zoolojik bir memeli cinsi

loxodontidae : gre. * loxos (eğik, çapraz, eğri) + odous (diş), odontos (diş ile ilgili) + idae (-giller, bitki familyası eki) * Afrika fillerini (Loxodonta) kapsayan fil familyası

löffler sendromu : ger. * löffler (Alman doktor Wilhelm Löffler’in soyadından) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * akciğer eosinofilik infiltrasyonu ile karakterize geçici pnömoni sendromu

lök : far. * lök (tek hörgüçlü deve) * yedi yaşından büyük erkek boz deve, erkek, deve; ağır, hantal; kağıt, karton, deri veya diğer malzemeleri birbirine yapıştırmak için kullanılan yoğun, yapışkan madde; kireç, yumurta akı, pamuk ve zeytinyağının karıştırılmasından elde edilen, kırılmış çanak çömlekleri, künkleri yapıştırmakta kullanılan macun

lökansefalopati : gre. * leukoencephalopathia (leuko (beyaz) + enkephale, enkephalos (beyin) (en (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + kephale, kephalos (kafa, baş) ) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * beyaz cevherde (substantia alba) meydana gelen, genellikle demiyelinizasyon, inflamasyon, iskemi veya toksik etkiler sonucu ortaya çıkan, bilişsel ve motor fonksiyonlarda bozulma, nörolojik semptomlar ve ilerleyici nörolojik disfonksiyonla kendini gösteren dejeneratif veya hasara bağlı beyin hastalıklarının genel ismi

löklemek : far., tür. * lök (yapıştırıcı madde) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * lök ile yapıştırarak onarmak

lökoderma : gre. * leukos (beyaz) + derma (cilt, deri, ten, örtü, kabuk), dermatos (cilt, deri, ten ile ilgili) * genellikle bağışıklık sistemi kaynaklı vitiligo veya diğer pigment bozuklukları ile ilişkili olarak deride pigment kaybı sonucu beyaz lekeler oluşması durumu

lökokori : gre. * leukos (beyaz) + koria (göz bebeği) * genellikle retinoblastom, katarakt veya diğer göz patolojilerinde gözlenen, göz bebeğinde beyaz yansıma veya parlama görülmesi durumu

lökomalazi : gre. * leukos (beyaz) + malakos (yumuşak) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * genellikle iskemi, hipoksi veya diğer perinatal komplikasyonlar sonucu ortaya çıkan, nörolojik fonksiyonlarda bozulma ile kendini gösteren, beyaz cevherde yumuşama veya dejenerasyon sonucu oluşan beyin hasarı durumu

lökomelanoderma : gre. * leukos (beyaz) + melanos (siyah, kara) + derma (cilt, deri, ten, örtü, kabuk), dermatos (cilt, deri, ten ile ilgili) * genellikle dermatolojik hastalıklar veya cilt pigmentasyon bozuklukları ile ilişkili olan, deride hem pigment kaybı (beyaz lekeler) hem de aşırı pigment birikimi (siyah lekeler) görülen durum

lökonişi : gre. * leukos (beyaz) + onyx, onikh (tırnak) + eia (olma durumu eki) * genellikle travma, beslenme eksiklikleri veya sistemik hastalıklarla ilişkili olarak, tırnaklarda beyaz lekeler veya noktalar şeklinde ortaya çıkan durum

lökopeni : gre. * leukos (beyaz) + penia (eksiklik, azalma, düşüş, yoksunluk) * bağışıklık sistemi zayıflığı, enfeksiyon veya kemoterapi gibi etkenlere bağlı olarak kandaki akyuvar (beyaz kan hücresi, lökosit) sayısının azalması sendromu

lökoplaki : gre. * leukos (beyaz) + plaka (düz yüzey, satıh; leke) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * genellikle kronik irritasyon, tütün kullanımı veya önkanseröz değişikliklerle ilgili olarak, ağız mukozasında, dil veya yanaklarda beyaz lekeler ile karakterize olarak ortaya çıkan durum

lökoplast : gre. * leukos (beyaz) + plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) (plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek) + os (sıfat yapım eki) ) * bitkilerin kök, gövde ve tohum hücrelerinde bulunan, fotosentez yapmayan ve nişasta, yağ veya protein depolayan renksiz plastid türü

lökoplazi : gre. * leukos (beyaz) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasis (şekillenme, şekil verme, biçimlenme, oluşma, büyüme) * genellikle kronik irritasyon, tütün kullanımı veya önkanseröz değişikliklerle ilişkili olarak, ağız mukozasında veya diğer dokularda beyaz lekeler şeklinde ortaya çıkan durum

lökopoez : gre. * leukos (beyaz) + poiesis (yapım, üretim, oluşturma) * kemik iliğinde veya lenfoid dokularda beyaz kan hücrelerinin (lökositlerin) üretimi ve olgunlaşması süreci

lökore : gre. * leukos (beyaz) + rhein (akmak, yağmak, dökülmek), rhoe (akıntı, akma, akış) * genellikle enfeksiyon, hormonal değişiklik veya diğer jinekolojik durumlarla ilişkili olarak vajinal yoldan beyaz veya sarımsı akıntı çıkması durumu

lökosit : gre. * leukos (beyaz) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) * enfeksiyonlara karşı vücudun korunmasında görev alan bağışıklık sisteminde bulunan beyaz kan hücrelerinden her biri, akyuvar

lökositopeni : gre. * leukos (beyaz) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) + penia (eksiklik, azalma, düşüş, yoksunluk) * bağışıklık sistemi zayıflığı, enfeksiyon veya kemoterapi gibi etkenlere bağlı olarak kandaki akyuvar (beyaz kan hücresi, lökosit) sayısının azalması sendromu

lökositoz : gre. * leukos (beyaz) + kytos (içi boş, kap, sepe; odacık, hücre) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * genellikle enfeksiyon, inflamasyon veya stres gibi fizyolojik ve patolojik durumlarla ilişkili olarak kanda beyaz kan hücresi (lökosit) sayısının normalin üzerine çıkması durumu

lökostaz : gre. * leukos (beyaz) + stasis (durma, ayakta durma, durgunluk, sabit kalma, duruş, duraklama, durgunluk) * genellikle akut lösemi ve diğer hematolojik bozukluklarla ilişkili olarak, kanda lökositlerin aşırı artışı sonucu damar içinde yavaşlaması veya tıkanma yapması durumu

lökotrien : gre. * leukos (beyaz) + tri (üç) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) * vücutta araşidonik asit metabolizması sonucu oluşan, astım ve alerjik reaksiyonlarda rol oynayan üç çift bağ içeren lipid türevi inflamatuvar mediyatör (C20H32O3)

lökoz : gre. * leukos (beyaz) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * genellikle hematopoietik sistem bozuklukları ve lösemiye benzer semptomlarla kendini gösteren, hayvanlarda, beyaz kan hücrelerini etkileyen viral kaynaklı hastalıkların genel ismi

lökün : far. * lök (tek hörgüçlü deve) + ün (son ek) * yedi yaşından büyük erkek boz deve, erkek, deve; ağır, hantal; kağıt, karton, deri veya diğer malzemeleri birbirine yapıştırmak için kullanılan yoğun, yapışkan madde; kireç, yumurta akı, pamuk ve zeytinyağının karıştırılmasından elde edilen, kırılmış çanak çömlekleri, künkleri yapıştırmakta kullanılan macun

löp : gre., lat. * lobos (yuvarlak çıkıntı, yuvarlak parça, kulak memesi, beyin lobu) (gre.); lobus (lat.) * yumuşak, yuvarlak ve irice; akciğer, karaciğer, beyin gibi organlarda, yarıklarla birbirinden ayrılmış parçaların her biri

löpür : tür. * lopur (yemek yeme veya yutma sesinden ses yansımalı kelime) * yeme veya yutma biçimini belirten onomatopeik kelime (lopur lopur diye sesler çıkararak, oburca anlamında)

lös : tür. * lös (kuvars taneleri içeren, rüzgarla taşınmış, gevşek ve kumlu-killi bir toprak birikintisi) * rüzgarlarla taşınan ince unsurlu malzemenin bir örtü halinde yarı kurak alanlarda birikmesi sonucunda köşeli kuvars taneleri, feldispat, mikalar ve kalsitten oluşan silt ve kil boyutundaki rüzgar çökellerinden her biri

lösemi : gre. * leukos (beyaz) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kanda veya kemik iliğinde anormal ve aşırı beyaz kan hücresi (lökosit) üretimi ile karakterize olan, çeşitli tipleri (akut, kronik, lenfositik, miyeloid) bulunan ve bağışıklık sistemi ile kan hücresi üretimini etkileyen hematolojik malignite, kan kanseri

lösemit : gre. * leukos (beyaz) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + itis (iltihab, enfeksiyon, hastalık, sorun) * lösemiye bağlı olarak kemik iliği veya kan dokusunda inflamasyon ve hücresel reaksiyonların ortaya çıkması durumu

lösin : gre. * leukos (beyaz) + ine (kimyasal madde ve amino asit eki) * protein sentezinde rol oynar, kas dokusu ve metabolizma için gerekli olan esansiyel dallı zincirli amino asitlerden biri (C6H13NO2)

LP : ing. * lumbar (bel) + puncture (punksiyon) * beyin-omurilik sıvısı elde etmek veya basıncı ölçmek için yapılan bel bölgesinden sıvı alınması işlemi

Lr : lat. * lawrencium (Amerikalı fizikçi Ernest Lawrence’ın soyadından (ing.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 103 olan, aktinitler serisinde bulunan, sentetik olarak elde edilen, son derece radyoaktif ve kısa ömürlü olan, yalnızca nükleer araştırmalarda ve ağır element sentezi çalışmalarında incelenen bir element

LS : lat., ing. * lumbaris (bel ile ilgili) + spina (diken, omurga) * bel omurları ve ilgili anatomik yapılar

LSD : gre. * lysergicus (lyser (ergot bitkisinden türetilmiş asidik çekirdek, Latince “Acidum lysergicum”) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + acidus (ekşi, asit) + diethylamide (di (iki, ikili, çift) + ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) ) * algı, ruh hali ve bilinç durumlarını değiştirerek merkezi sinir sistemi üzerinde güçlü psikodelik etkiler gösteren sentetik bileşik (C20H25N3O)

Lu : lat. * lutetium (Lutetia (Paris şehrinin antik Roma dönemindeki Latince adı) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 71 olan, lantanitler serisinde bulunan, yoğun ve sert yapılı olan, PET tarayıcılarında kullanılan kristallerde, katalizörlerde, metal alaşımlarında ve bilimsel araştırmalarda kullanılan bir nadir bir toprak elementi

luanda : ban. * lu (çoğul eki) + anda (denizle çevrili kumluk) * Angola'nın başkenti

lu'b : ara. * la’aba (oynamak, eğlenmek, zevk almak), laib (oynayan, eğlenen) * oyun, eğlence

lu'be : ara. * la’aba (oynamak, eğlenmek, zevk almak), laib (oynayan, eğlenen), lu'b (oyun, eğlence) * oyuncu

lubiproston : lat. * lubricare (yağlamak veya kaydırıcı bir madde uygulamak) (lubricus (kaygan, pürüzsüz) + prostaglandin (prostates (pro (ön, önce, önde) + statos (ayakta durma, durma, dikilme, sabit olma, durağanlık, kararlılık istikrar) ) (gre.) + glans, gland (yumru, meşe palamudu, fındık; meşe palamudu şeklindeki top) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) ) * kronik kabızlık, irritabl bağırsak sendromu (İBS-C) ve ağrı kesici ilaçların (opioid) yol açtığı kabızlığı tedavi etmek için kullanılan, bağırsak içindeki sıvı salgısını artırarak dışkıyı yumuşatan ve bağırsak hareketlerini kolaylaştıran laksatif (müshil) prostaglandin E1 türevi klorür kanal aktivatörü ilacın etken maddesi (C20H32F2O5)

lubrikan : lat. * lubricare (yağlamak veya kaydırıcı bir madde uygulamak) (lubricus (kaygan, pürüzsüz) + are (fiil mastar eki) + ant (isim yapım eki) ) (lat.); lubricant (ing.) * kaydırıcı veya yağlayıcı madde

lubunca : tür. * lubun (escinsel) + ca (ile ilgili, dil eki) * Türkiye'de LGBT bireyler tarafından kullanılan bir çeşit jargon

lubunya : rom., rus. * lubni (fahişe); lyubit (sevmek), lyubimaya (sevgili) (rus.) * kadınsı tavırlı erkek eşcinsel, edilgen (pasif) eşcinsel erkek; kadınsı tavırlı eşcinsel erkek (lieben (sevmek) (alm.) )

lucce : ara. * lecce (ısrar etmek, gürültü patırtı yapmak, birbirine girmek veya dalgalanmak) * derin ve geniş deniz, dalgaların yoğunlaşarak kabardığı deniz ortası veya içine girildiğinde kaybolunacak kadar derin su kütlesi, engin su; ayna, parlayan

lucifer : lat., gre. * lux, luc (ışık) (lat.) + pherein (taşımak, götürmek, iletmek, getirmek) (gre.); ferre (taşımak, getirmek) (lat.) * ışık taşıyan, ışık getiren; Roma mitolojisinde sabah yıldızı (Venüs) için kullanılan isim; Hristiyan geleneğinde Şeytan veya isyankar melek, İblis (lucce (engin su, ayna, gümüş) (ara.) )

lucina : lat. * lux, luc (ışık) + ina (isim son eki) * Roma mitolojisinde doğumu ve yeni doğanları koruduğuna inanılan doğum tanrıçası

lucioperca : lat. * lucius (turna) + perca (levrek) * tatlı su ve bazı tuzlu su ortamlarında yaşayan, turnagillerden bir balık türü

luç : far. * luç (şaşı, gözü eğri) (far.); louche (şaşı) (fra.) * gözlerin paralel eksenini kaybederek farklı yönlere bakması durumu, şaşılık

lugat : ara. * laga (söz söylemek, lakırdı etmek), lagv, lug (dil, söz, lehçe, konuşma; söylem, deme, deyiş, söz) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir dilin kelime dağarcığını, anlamlarını ve kullanımını gösteren sözlük veya kelime derlemesi, sözlük

lugatnüvis : far. * lugat (sözlük) + nevestan (yazmak), nüvis (yazan, yazar) * sözlük yazarı, sözlük yazan, leksikograf

lugol : fra. * lugol (Fransız fizikçi Auguste Lugol'un soyadından) * iyot elementi ile potasyum iyodürün suda çözünmesiyle elde edilen bir karışım (çözelti, karbonhidrat içeren bir maddeye döküldüğünde o madde mavi-mor ve lacivert renk alır.)

luğub : ara. * lağiba (yorulmak, bitkin düşmek, güçten düşmek) * yorgunluk, bitkinlik, güçten düşme, lağb

lukanton : gre. * lucan (farmasötik ön ek) + anthone (tiyoksanten/ksanten benzeri kimyasal yapı belirteci) * özellikle şistozomiyazis (kan fluku / bilharziya) gibi paraziter enfeksiyonların tedavisinde geçmişte kullanılan, tiyoksanten sınıfına ait bir antiparaziter (antelmintik) ilacın etken maddesi

lukman : ara. * luk (bilgi) + man (-li olan, kimse); lukma (parça) * bilge, bilgili kişi, akıllı ve hikmet sahibi kişi; Kur’an’ın 31. suresinin ismi ve Kur’an’da ismi geçen bilge şahsiyet (Lokman Hekim) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) (gre.); log (günlük, kütük) (ing.) )

luksasyon : lat. * luxare (yerinden çıkarmak, kaydırmak, oynamak) + tio (isim yapım eki) * genellikle travma veya yaralanmalar sonucunda eklemde kemiklerin normal konumlarından tamamen veya kısmen çıkması durumu

lule : far. * lule (boru, tüp; kıvrım, halka; çeşme, musluk gibi şeylere takılan küçük boru; halka gibi burulmuş, dürülmüş şey, saç burgusu, her türlü boru, namlu, kağıttan külah, su borusu veya musluk ağzı) * bükülmüş, dürülmüş, kıvrılmış şey; pipo, nargile, tütün çubuğu vb.nin ucuna takılan, içine içmek için tütün konulan yuva

lulikonazol : lat. * luli (ön ek) + conazol (azole halkası taşıyan antifungal bileşik son eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * mantar enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan, özellikle dermatofitlere karşı etkili olan antifungal ajan (C18H14Cl2N2S)

lumakaftor : lat. * luma (farmasötik ön ek) + caftor (CFTR (Cystic Fibrosis Transmembrane Conductance Regulator (Kistik Fibrozis Transmembran İletkenlik Düzenleyicisi) ) * kistik fibrozis tedavisinde, Genellikle hücre zarındaki bozuk CFTR proteininin doğru katlanmasını ve hücre yüzeyine taşınmasını sağlamak amacıyla ivakaftor ile kombine edilerek kullanılan bir "düzeltici" (korrektör) ilacın etken maddesi (C24H18F2N2O5)

lumbago : lat. * lumbus (bel; bel bölgesi) + ago (hastalık, ağrı son eki) * genellikle kas, ligament veya disk kaynaklı olan, bel bölgesinde ani veya kronik ağrı durumu

lumbal : lat. * lumbus (bel; bel bölgesi) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bel ile ilgili

lumbalji : lat., gre. * lumbus (bel; bel bölgesi) (lat.) + algia (acılı olma, ağrılı olma, ıstıraplı olma) (algos (acı, ağrı, sancı, sızı, ıstırap) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * kas, ligament, disk veya sinir kaynaklı olabilen bel bölgesinde ortaya çıkan ağrı durumu

lumbar : lat. * lumbus (bel; bel bölgesi) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bel bölgesi ile ilgili, bel omurları, kasları veya bel bölgesine ait; omurlardan meydana gelen omurilik üzerinde, 4. ve 5. bel omurları arasında meydana gelen fıtığın bulunduğu yer

lumbar punksiyon : lat. * lumbus (bel; bel bölgesi, fileto) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + punctus (nokta, işaret, delik), punctio (delme, deliş) (pungere (delmek) + tio (isim eki) ) * bel delme; bel bölgesinden beyin omurilik sıvısı (BOS) örneği alınarak biyokimyasal, mikrobiyolojik ve sitolojik inceleme yapılması işlemi

lumbodini : lat. * lumbus (bel; bel bölgesi) (lat.) + odyne, dynia (ağrı) (gre.) * kas, ligament veya sinir kaynaklı bel ağrısı

lumbosakral : lat. * lumbus (bel; bel bölgesi) + sacralis (sacer (kutsal, mukaddes), sacrum (kutsal kemik) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * bel ve sakrum (kuyruk sokumu) bölgesine ait veya bu bölgelerle ilgili

lumbricidae : lat. * lumbricus (solucan, toprak solucanı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Annelida şubesi ve Haplotaxida takımı içinde yer alan, dünya genelinde nemli topraklarda yaşayan, uzun silindirik ve segmentli vücut yapısına sahip, parapodsuz, mukuslu deriyle hareket eden ve organik maddelerin ayrışmasında rol alan toprak solucanlarını kapsayan halkalı solucan familyası

lumbricus : lat. * lumbricus (solucan, toprak solucanı) * Annelida şubesi, Clitellata sınıfı ve Haplotaxida takımı içinde yer alan, Avrupa başta olmak üzere ılıman bölgelerin nemli topraklarında yaşayan, uzun silindirik ve çok segmentli vücuda, kıllı halkalara (seta) ve toprak içinde ilerlemeye uyarlanmış kaslı yapıya sahip, organik maddelerle beslenen ve toprağın havalanması ile humus oluşumunda rol alan toprak solucanları cinsi

lumefantrin : lat. * lume (farmasötik kök) + fantrin (halofantrin veya meflokin gibi diğer antimalaryal fenantren/arilamino alkol türevleri eki) * Plasmodium falciparum parazitinin yol açtığı akut ve komplike olmayan sıtma enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan, aril amino alkol yapısındaki antimalaryal ilacın etken maddesi

lumen : lat. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) * fizikte birim zamanda bir kaynaktan çıkan ışık miktarı olan ışık akısının birimi (sembolü lm) (standart 100 watt'lık bir ampul 1500-1700 lümen verir.)

luminal : lat. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ışıklı, ışık alan, ışık saçan

luna : lat. * luna (Ay) * Roma mitolojisinde Ay Tanrıçası

lunapark : lat. * luna (Ay) + parricus, parcus (çevrili alan, korunaklı saha; tutumlu, idareli, ölçülü) * eğlence amaçlı kurulan, genellikle dönme dolap, tren, atlı karınca gibi mekanik oyun ve gösteri alanlarını içeren açık veya kapalı tema alanı

lunar : lat. * luna (Ay) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ay ile ilgili (lundi (pazartesi) (lunae (ay) + dies (gün) ) (lat.) )

lunaria : lat. * luna (ay) + aria (aitlik eki) * Brassicaceae familyasına ait, ay biçimli meyveleriyle tanınan süs bitkisi cinsi

lunatik : lat. * luna (Ay) + ticus (ile ilgili, gibi, -a ait) * Ay’ın etkisiyle akıl sağlığı etkilenmiş veya zihinsel dengesizlik göstermiş kişi, deli, kaçık (Ay tutulmasının akıl sağlığına olumsuz etkisi inancı bağlamında)

lunatum : lat. * luna (ay) + atus, atum (sıfat yapım eki) * el bileğinde skafoid, triquetrum, kapitatum ve radius ile eklem yapan, hilal veya ay biçimli yarımay kemik olarak da adlandırılan karpal kemik

lup : fra. * loupe (büyüteç, mercekli inceleme aracı) * küçük nesneleri ayrıntılı incelemek için kullanılan, genellikle tek veya çift mercekli, göze yaklaştırılarak kullanılan optik büyütme aracı, büyüteç

lupin : lat. * lupus (kurt) + inus (ile ilgili, gibi, -a ait) * acı bakla (kurdun bile yemeyeceği kadar acı bakla)

lupinus : lat. * lupus (kurt) + inus (ile ilgili, gibi, -a ait) * Fabaceae (baklagiller) familyası, Fabales takımı içinde yer alan, Akdeniz havzası ve Amerika kıtasının ılıman bölgelerinde yayılış gösteren, otsu veya çalımsı yapıda, elsi bileşik yapraklı, bezelye biçimli çiçeklere ve bakla tipi meyvelere sahip, tohumları protein bakımından zengin olan acı bakla bitkileri cinsi

lupiodol : lat. * lupus (haşhaş tohumu veya bitki yağı kökeni) + iodum (iyot) + ol (alkol veya organik sıvı son eki) * genellikle damar, lenf ve karaciğer tümörlerinin görüntülenmesinde kullanılan iyotlu etiyodize yağ bazlı kontrast ajan (C28H40I2O6)

lupoid sikozis : lat. * lupus (haşhaş tohumu veya bitki yağı kökeni) (lat.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + sykosis (sakal veya kıllı bölgede iltihap) (sykon (incir) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) * özellikle yüz ve çene bölgesinde, lupus benzeri lezyonlarla seyreden ve kıl foliküllerini etkileyen kronik dermatit türü

lupus : lat. * lupus (kurt) * özellikle deri ve bağ dokusunu etkileyen kronik otoimmün hastalıkların genel ismi (örneğin lupus erythematosus, deride kelebek şeklinde kızarıklık ve sistemik tutulum ile karakterize olup, kelime kök olan “kurt” kelimesi metaforik olarak hastalığın yıpratıcı ve tahrip edici etkisine atıfta bulunur.)

lupus miliaris disseminata : lat. * lupus (kurt) + miliaris (ince tahıl tanesi gibi) (millet (tahıl tanesi, darı) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + disseminatus (yayılmış, dağılmış, dağıtılmış, saçılmış) (dis (ayrılma, uzaklaşma) + seminare (tohum ekmek, yaymak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * özellikle yüz bölgesinde, özellikle göz kapakları ve yanaklarda, ince, tahıl tanesi büyüklüğünde kırmızımsı veya kahverengi papüllerin yaygın olarak görüldüğü kronik dermatolojik durum

lupus nefriti : lat., gre. * lupus (kurt) (lat.) + nephros (böbrek) + itis (iltihab, enfeksiyon, hastalık, sorun) (gre.) * genellikle sistemik lupus eritematozus (SLE) ile ilişkili olan ve böbrek fonksiyonlarında bozulma ile seyreden, bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırması sonucu böbreklerde gelişen inflamasyon durumu

lupus sendromu : lat., gre., tür. * lupus (kurt) (lat.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırması sonucu ortaya çıkan, çok organlı otoimmün hastalıkları kapsayan tıbbi durum (örneğin sistemik lupus eritematozus (SLE), deride kelebek şeklinde kızarıklık, eklem ağrısı, böbrek ve diğer organ tutulumları ile seyreder.)

lupus vulgaris : lat. * lupus (kurt) + vulgaris (halka özgü, halksal) (vulgus (halk, toplum) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * genellikle yüz, boyun ve extremitelerde kırmızımsı-kahverengi plaklar ve lezyonlar şeklinde ortaya çıkan, deri tüberkülozunun kronik formu

lurasidon : lat. * lur (türetilmiş marka öneki) + asidone (antipsikotik yapı belirteci) * şizofreni ve bipolar depresyon tedavisinde kullanılan, dopamin D₂ ve serotonin 5-HT₂A reseptörlerine etkili olan atipik antipsikotik (C28H28N4OS)

lusaka : ban. * lusaka (Lenje köyü şefi olan şef Lusaaka'nın isninden) * Zambiya'nın başkenti

lusifer : lat. * lux, luc (ışık) + ferre (taşımak, getirmek) * ışık taşıyan, ışık getiren; Roma mitolojisinde sabah yıldızı (Venüs) için kullanılan isim; Hristiyan geleneğinde Şeytan veya isyankar melek, İblis (lucce (engin su, ayna, gümüş) (ara.) )

lusiferaz : lat. * lux, luc (ışık) + ferre (taşımak, getirmek) + ase (enzim eki) * özellikle ateşböceklerinde bulunan ve biyoteknolojik uygulamalarda kullanılan, kimyasal formül protein yapısına bağlı olarak değişen ve biyolüminesans reaksiyonlarında ışık üretimini katalize eden enzim (C576H861N153O172S8)

luspatercept : lat. * lus (türetilmiş marka öneki) + patercept (proteine benzer reseptör bağlayıcı türev eki) * özellikle beta-talasemi ve miyelodisplastik sendromlarda anemi tedavisinde kullanılan, kemik iliğinde kırmızı kan hücresi üretimini artıran, kimyasal formül protein yapısına bağlı olarak değişen eritroid öncül hücreleri uyarıcı rekombinant füzyon proteini

luss : ara. * lassa (hırsızlık yapmak, mal çalmak, aşırmak, araklamak) (ara.); loss (kayıp) (ing.) * gizlice veya zor kullanarak başkasının malını alan, hırsız, çalan, haydut

lustrin : lat. * lustrare (parlatmak, aydınlatmak, ışık vermek, berraklaştırmak) (lux, lucis, lumin, lustra (ışık) + are (fiil yapım eki) ), lustrum (yıkama, sulama, temizleme; ışıklandırma, parlatma, cilalama) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * parlak, ipekli bir kumaş türü; genellikle saten veya ipek dokuma ile parlak yüzey elde edilen tekstil ürünü

luşka kanalları : alm., lat., tür. * luschka (Alman anatomist Hubert von Luschka'nın soyadından) (alm.) + canalis (kanal, tüp, oluk, boru, su yolu) (lat.) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * serebellopontin açı yakınında yer alan ve beyin omurilik sıvısının (BOS) 4. ventrikülden subaraknoid boşluğa geçişini sağlayan lateral açıklıklar; safrayı karaciğerden direkt safra kesesine aktaran kanallar

lut : ibr. * lot (örtmek, gizlemek, sarmak, örtü, sargı) * Kur'an'da adı geçen, Hz. İbrahim’in yeğeni olan ve Sodom ile Gomore halkını ahlaki yozlaşmaya karşı uyarmakla görevlendirilen, ancak kavminin bu çağrıyı reddetmesi üzerine kavmi helak edilen bir İslam peygamberi, Lut kavminin peygamberi

luteal : lat. * luteus (sarı) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kadın üreme sistemi bağlamında, ovaryumdaki korpus luteum ile ilgili olan veya bu yapıya ait, hormon üretimi ve adet döngüsü ile ilişkili

lutesyum : lat. * lutetia (Antik Roma döneminde Paris’in adı) (lutum (çamur, balçık) + etia (yer eki) ) + ium (kimyasal element eki) * atom numarası 71, simgesi Lu olan gümüş-beyaz metal nitelikli nadir toprak lantanit grubu elementi

lutf : ara. * latafa (yumuşak olmak, nazik davranmak), latif (ince, zarif, yumuşak, nazik veya kibar nitelik taşıyan), lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite) * güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite, lutf

luti : ara. * lut (Kur'an'da yer alan, sapmış, azmış ve nihayetinde helak olmuş ve ismini Hz. Lut'tan almış bir kavim ismi) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * oğlanlarla cinsel ilişki kuran erkek, aktif eşcinsel erkek, oğlancı

lutiye : ara., fra * el (ön ek, artikel) + ud (ud, ut) (ara.) + ier (-cı, ile ilgili, yapan, eden) (fra.); luth (ud), luthier (ud yapıcı) (fra) * telli müzik enstrümanı üreten ve satan kimse, udcu, ud yapıcı

lutr : gre., lat. * lytra (su samuru) (gre.); lytra (lat.); loutre (fra.) * susamuru; susamurundan elde edilen post

luziola : lat. * Luz (Portekizli botanikçi António de Luz) + ia (isim yapım eki) * Poaceae familyasına ait, sucul veya bataklık otu cinsi

luzula : lat. * luzula (küçük saz) * Juncaceae familyasına ait, ormanlık alanlarda yetişen otsu bitki cinsi

lübb : ara. * labba (öz olmak, saflaşmak, çekirdekte/toplamda bulunmak) * bir şeyin özü, en saf ve değerli kısmı, öz, iç, çekirdek; sağduyu ve kavrayışın özü; akıl

lübed : ara. * lebede, labada (üst üste yığılmak, birbirine yapışmak, keçeleşmek, sıkıca birleşmek) * birbirine yapışmış, keçeleşmiş yığın; sık ve birbirine geçmiş kütle, tutam, yığın; çok mal

lübnan : ara. * leben (beyaz; süt) + an (ile ilgili, gibi, benzer) * dağ silsilesi; Batı Asya’da, Doğu Akdeniz kıyısında, Orta Doğu bölgesinde yer alan, kuzey ve doğuda Suriye, güneyde İsrail, batıda Akdeniz ile çevrili olan ülke

lübrikan : lat. * lubricare (yağlamak veya kaydırıcı bir madde uygulamak) (lubricus (kaygan, pürüzsüz) + are (fiil mastar eki) + ant (isim yapım eki) ) (lat.); lubricant (ing.) * kaydırıcı veya yağlayıcı madde

lübrikasyon : lat. * lubricare (yağlamak veya kaydırıcı bir madde uygulamak) (lubricus (kaygan, pürüzsüz) + are (fiil mastar eki) + tio (isim yapım eki) ) * sürtünmeyi azaltmak için bir yüzeyin üzerine veya motorun makine parçalarının arasına kaydırma, yağlama işlevi gören sıvı madde sürme işlemi, yağlama

lücce : ara. * lecce (ısrar etmek, gürültü patırtı yapmak, birbirine girmek veya dalgalanmak) * derin ve geniş deniz, dalgaların yoğunlaşarak kabardığı deniz ortası veya içine girildiğinde kaybolunacak kadar derin su kütlesi, engin su; ayna, parlayan

lüfer : gre. * ophelos (balık türü) * Pomatomidae familyasından, Kuzey Pasifik Okyanusu hariç, ılıman ve subtropikal sularda dünyanın her yerinde bulunan, mavi-yeşil sırtlı, lezzetli ve ekonomik önemi olan bir deniz pelajik balığı

lügat : ara. * laga (söz söylemek, lakırdı etmek), lagv, lug (dil, söz, lehçe, konuşma; söylem, deme, deyiş, söz) + at (isim yapım ve çoğul eki) * bir dilin kelime dağarcığını, anlamlarını ve kullanımını gösteren sözlük veya kelime derlemesi, sözlük

lügatitaksir : ara * laga (söz söylemek, lakırdı etmek), lagv, lug (dil, söz, lehçe, konuşma; söylem, deme, deyiş, söz) + at (isim yapım ve çoğul eki) + i (tamlama eki) + kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak, ayırmak; kısmak, kısaltmak, yetersiz kalmak, eksik olmak, eksilmek), taksir (kusur etme, noksan yapma, eksiltme, kabahat)

lügaz : ara. * lagaza, lağaza (kaymak, sürçmek; saptırmak, sözün maksadını gizlemek, şaşırtmalı söz söylemek; çöl faresinin, saklandığı yerin bulunmaması için yuvasını labirent gibi eğri büğrü kazmasi eylemi) * çöl faresinin yuvası, gidilmesi zor olan eğri büğrü yol; derin sır, bilmece, zeka oyunu; Divan Şiiri’nde, herhangi bir varlığın veya nesnenin özellikleri anlatılarak kurulan koşuk bilmece

lügol : fra. * lugol (Fransız fizikçi Auguste Lugol'un soyadından) * iyot elementi ile potasyum iyodürün suda çözünmesiyle elde edilen bir karışım (çözelti, karbonhidrat içeren bir maddeye döküldüğünde o madde mavi-mor ve lacivert renk alır.)

lügub : ara. * lağiba (yorulmak, bitkin düşmek, güçten düşmek) * yorgunluk, bitkinlik, güçten düşme, lağb

lük : lat., fra. * lac (vernik, cila, reçine, zamk, süt benzeri sıvı) (lat.); laque (fra.) * Uzakdoğu’da yetişen amerikanelmasından elde edilen reçine; kırmızböceğinin üstderi bezlerince salgılanan ve boyacılıkta kullanılan bir madde; boyacılıkta kullanılan Hint zamkı

lüknet : ara. * lakana (yaklaşmak, düzgün söylem yapmak, doğru seslendirmek; anlamak, fehmetmek, kavramak) + at (isim yapım eki) * dilde pelteklik, dilde tutukluk, kekeleme, bazı harfleri gerçek mahreçleri dışında farklı yerden telaffuz etme, lüknunet

lüks : lat. * lucus, luxus (ışık; aşırılık, taşkınlık, bolluk, gösteriş) (lat.); luxe (fra.) * fazlalık, ihtişam, gösteriş, konfor ve refah; genellikle standart yaşamın üzerinde maddi veya görsel zenginlik

lüksasyon : lat. * luxare (çıkarmak, yerinden oynatmak) + tio (isim yapım eki) * bir eklemi oluşturan kemik uçlarının normal konumlarından kalıcı olarak ayrılması durumu, çıkık

lüksemburg : lat. * lucilin (küçük) + burgus (kale, hisar) * küçük kale; Batı Avrupa’da yer alan, kuzey ve doğuda Almanya, güneyde Fransa, batıda Belçika ile çevrili olan ülke

lüksmetre : lat., gre. * luc, lux (ışık, aydınlık, parlaklık) (lat.) + metron, metros (ölçü) (gre.) * ışık şiddetini ölçen ve lux birimi ile ifade edilen bir ölçüm cihazı

lüle : far. * lule (boru, tüp; kıvrım, halka; çeşme, musluk gibi şeylere takılan küçük boru; halka gibi burulmuş, dürülmüş şey, saç burgusu, her türlü boru, namlu, kağıttan külah, su borusu veya musluk ağzı) * bükülmüş, dürülmüş, kıvrılmış şey; pipo, nargile, tütün çubuğu vb.nin ucuna takılan, içine içmek için tütün konulan yuva

lüleburgaz : far., gre. * lüle (burulmuş veya dürülmüş şey, saç burgusu, her türlü boru, namlu, kağıttan külah, su borusu veya musluk ağzı) (far.) + pyrgos (burç, kule, hisar) (gre.) * Kırklareli’nin bir ilçesi

lületaşı : far., tür. * lüle (burulmuş veya dürülmüş şey, saç burgusu, her türlü boru, namlu, kağıttan külah, su borusu veya musluk ağzı) (far.) + taş (mineral, kaya parçası) + ı (iyelik eki) (tür.) * tütün içiminde kullanılan, kolayca işlenen ve oyulabilen yumuşak, genellikle krem-beyaz renkli silikat minerali (Mg3[(SiO4)(OH)2])

lü'lü : ara. * lalaa (parlamak, inci gibi olmak) * inci; parlak, ışıltılı, lulu

lümen : lat. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) * fizikte birim zamanda bir kaynaktan çıkan ışık miktarı olan ışık akısının birimi (sembolü lm) (standart 100 watt'lık bir ampul 1500-1700 lümen verir.)

lümen saat : lat., ara. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) (lat.) + saat (zaman; 60 dakikalık zaman birimi) (ara.) * bir saat boyunca alınan veya ışınımlanan ışık miktarı

lümeze : ara. * lamaza (kinayeli konuşmak, kinaye yapmak, taşlamak, eleştirmek, ima yoluyla ifade etmek, ima etmek; göz veya kaşla işaret etmek) * el kaş işaretleri yapan, Bir kimsenin arkasından ayıplarını söyliyen. Gıybet eden;

lüminal : lat. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ışıklı, ışık alan, ışık saçan

lüminans : lat. * luminare (ışıklandırmak) (lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + are (fiil mastar eki) ) + entia (isim yapım eki) * ışık miktarının gözlenen parlaklık düzeyini ifade eden fotometrik büyüklük; birim yüzey alanından belirli bir doğrultuda çıkan ışığın yoğunluğunu gösteren ölçü

lüminasyon : lat. * luminare (ışıklandırmak) (lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * bir nesnenin veya yüzeyin ışıkla aydınlatılması, ışık saçması veya ışıma yapması; Işık akısının (lümens) bir yüzeye düşme yoğunluğu

lüminesan : lat. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + escens, escent (başlama, filizlenme, olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + ens, ent (sıfat yapım eki) ) * ışık oluşturan; ısı, kimyasal reaksiyon veya elektrik enerjisi olmadan kendi başına ışık yayabilen

lüminesans : lat. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + escentia (başlama, filizlenme, olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + entia (isim yapım eki) ) * bir maddenin, ısı, kimyasal reaksiyon veya elektrik enerjisi olmadan kendi başına ışık yayma olayı (örneğin fosforesans, floresans vb.)

lüminofaj : lat., gre. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) (lat.) + phagein (yemek, yutmak, tüketmek), phagos (yeme, yutma, tüketme) (gre.) * ışık yiyen, ışık tüketen, ışık yutan

lüminozite : lat., gre. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + osus (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım eki) * bir gökcisminin veya ışık kaynağının birim zamanda yaydığı toplam ışınım gücünü ifade eden, özellikle astronomide yıldızların gerçek parlaklığını belirten fiziksel büyüklük, ışık gücü

lüminöz : lat., gre. * lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + osus (ile ilgili, -a ait) * ışık yayan, parlayan veya karanlıkta kendi kendine aydınlanan

lümpen : alm. * lumpen (eski püskü giysiler, paçavralar) * yoksul, sefil

lünet : lat., fra. * luna (Ay) + etta, ettum, ettus) (küçültme eki) (lat.); lunette (fra.) * gözlük; küçük ay şekilli obje; teleskop gözlüğü, periskop veya küçük yuvarlak pencere

lüp : tür. * lüp (yutmak eyleminden ses yansımalı onomatopeik kelime) * büyük bir şeyin birdenbire ve kolaylıkla yutulmasını anlatan ses; hiç emek vermeksizin ele geçirilen şey (argo)

lüpletmek : tür. * lüp (yutmak eyleminden ses yansımalı onomatopeik kelime) + let (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * ağzına atıp çabucak yutmak; hiç emek vermeksizin elde etmek

lüsid : lat. * luc, lux (ışık, aydınlık, parlaklık), lucere (ışık saçmak, ışık yaymak, ışık vermek, parlamak, ışıldamak) + idus (ile ilgili, gibi, -a ait) * ışık saçan, parlak, ışıklı; açık, anlaşılır, net; zihinsel olarak berrak ve algının düzgün

lüsid uyku : lat., tür. * lucidus (ışık saçan, parlak, ışıklı) (lat.) + uyku (uyuma hali) (tür.) * kişinin rüya gördüğünün farkında olduğu ve rüya sırasında bilinçli olarak hareket edebildiği rüya durumu

lüsifer : lat. * lux, luc (ışık) + ferre (taşımak, getirmek) * ışık taşıyan, ışık getiren; Roma mitolojisinde sabah yıldızı (Venüs) için kullanılan isim; Hristiyan geleneğinde Şeytan veya isyankar melek, İblis

lüsiferaz : lat. * lux, luc (ışık) + ferre (taşımak, getirmek) + ase (enzim belirtme eki) * özellikle ateşböceklerinde bulunan ve biyoteknolojik uygulamalarda kullanılan, kimyasal formül protein yapısına bağlı olarak değişen ve biyolüminesans reaksiyonlarında ışık üretimini katalize eden enzim (C576H861N153O172S8)

lüsus : ara. * luss (hırsız, kaybetme) + us (çoğul eki) * hırsızlar (loss (kayıp) (ing.) )

lütein : lat. * luteus (sarı) + ine (kimyasal madde eki) * bitkilerde ve insan gözünde bulunan, güçlü bir antioksidan olan, özellikle göz sağlığını korumaya yardım eden sarı renkli doğal bir pigment

lüteinizasyon : lat. * luteus (sarı) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) * ovaryumdaki folikülün korpus luteum haline dönüşmesi; hormon etkisiyle sarı cisim oluşumu

lüteinize : lat. * luteus (sarı) + izatus (dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); lutéinisé (fra.) * ovaryumdaki folikülün veya korpus luteumun oluşumu teşvik edilmiş, sarı cisim etkisi oluşturulmuş

lüteriyen : alm., lat. * luther (Katolik Kilisesi’nin uygulamalarını eleştirerek Protestan Reformu’nu başlatan Alman rahip, teolog ve reformcu Nartin Luther'in soyadından) (alm.) + ianus (ile ilgili, destekçi, yandaş) (lat.); lutherien (fra.) * Hristiyanlıkta Martin Luther’in öğretilerine inanan veya Lutheran mezhebine ait kişi, Luther'ci

lüteriyenizm : alm., lat. * luther (Katolik Kilisesi’nin uygulamalarını eleştirerek Protestan Reformu’nu başlatan Alman rahip, teolog ve reformcu Nartin Luther'in soyadından) (alm.) + ianus (ile ilgili, destekçi, yandaş) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.); lutherienisme (fra.) * Hristiyanlıkta Martin Luther’in öğretilerine dayanan, Protestanlık içinde reformist bir inanç sistemi ve mezhep

lütesyum : lat. * lutetia (Antik Roma döneminde Paris’in adı) (lutum (çamur, balçık) + etia (yer eki) ) + ium (kimyasal element eki) * atom numarası 71, simgesi Lu olan gümüş-beyaz metal nitelikli nadir toprak lantanit grubu elementi

lütesyum ortosilikat : lat., gre. * lutetia (Antik Roma döneminde Paris’in adı) (lutum (çamur, balçık) + etia (yer eki) ) + ium (kimyasal element eki) (lat.) + orthos (düz, doğru, dik) (gre.) + silicis (çakmaktaşı, silisyum) + ate (tuz veya ester eki) (lat.) * lutetium elementi ile ortosilikat iyonunun birleşmesiyle oluşan, gama radyasyonunu tespit etmek için kullanılan inorganik bir sintilatör kristali (Lu 2(1-x) Y 2x SiO 5)

lütfen : ara. * lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite) + en (gibi, olarak) * bir kimseden bir şey isterken, talep ederken "rica ederim", "dilerim" anlamında kullanılan kelime

lütfetmek : ara., tür. * lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * iyilik olsun diye vermek, bahşetmek, nezaket göstermek; izin vermek

lütfi : ara. * lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * nazik, kibar, zarif, hoş, yumuşak huylu; erkek ismi

lütuf : ara. * latafa (yumuşak olmak, nazik davranmak), latif (ince, zarif, yumuşak, nazik veya kibar nitelik taşıyan), lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite) * güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite, lutf

lütufkar : ara., far. * lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite) (ara.) + kar (-cı, yapan, eden eki) (far.) * iyilik yapmayı seven, iyiliksever (kimse)

lütufkarane : ara., far. * lutf (güzellik, hoşluk, nezaket, incelik, süptilite) (ara.) + kar (-cı, yapan, eden eki) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) * latif şekilde, iyilikle davranarak

lüzucet : ara. * lazic (cıvık, yapışkan), lazaca (cıvık olmak, yapışkan olmak) + et (durum eki) * yapışkanlık, yapışkan olma durumu, yapışıp uzayan şeyin durumu

lüzuci : ara. * lazic (cıvık, yapışkan), lazaca (cıvık olmak, yapışkan olmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yapışkan, yapışıp uzayan

lüzum : ara. * lazama (gerekli olmak, gerekmek, ihtiyaç duyulmak, lazım olmak, ayrılmamak, bağlı kalmak), ilzam (gereklilik, lazım olma durumu), lazim (gerekli, ihtiyaç duyulan) * gerek, gereklilik, gereksinim, gerekme, ihtiyaç

Lv : lat. * livermorium (Lawrence Livermore National Laboratory (ABD'deki nükleer araştırma laboratuvarı) (lawrence (Amerikalı fizikçi Ernest Orlando Lawrence’ın soyadından) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 116 olan, periyodik tablonun 16. grubunda bulunan, sentetik olarak üretilen, çok kısa ömürlü ve radyoaktif olan, yalnızca temel nükleer araştırmalarda incelenen süper ağır bir element

lybiidae : gre., lat. * libye, libeia (Afrika’nın batısı, sahra ile Akdeniz arasındaki kara) (liba (batı) + eia (yer, durum eki) ) (gre.) + us (ile ilgili, -a ait) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * ağaçkakanlar takımı (Piciformes) içinde yer alan, Afrika ve çevresindeki tropikal bölgelerde yaşayan, kısa, kalın ve güçlü gagası, renkli tüyleri olan, meyve ve böceklerle beslenen sakallı kuşları kapsayan Lybius cinsine bağlı kuşlar familyası

lycaenidae : gre. * lykaina (lykos (dişi kurt) + ina (ile ilgili, -a ait) ) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * zarif kanatlılar, mavi kelebekler, bakırlar, zıpzıplar, pulkanatlılar takımına ait, küçük boyutlu, genellikle parlak renkli kanatlara sahip, mavi, bakır ve ateşkelebeklerini içeren kelebekler familyası

lycium : gre. * lykion (Lykia'ya ait; tıbbi bitki özü) (Lykia (Likya) + on (ile ilgili, -a ait) ) * patlıcangiller (Solanaceae) familyasına bağlı, genellikle dikenli çalılar oluşturan, küçük çiçekli ve bazı türleri goji meyvesi olarak bilinen bitki cinsi, teke dikeni

lycopodiaceae : gre., lat. * lykos (kurt) + podion (ayak, küçük ayak) (pous, podos (ayak) + ion (küçültme eki) ) (gre.) + aceae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * küçük yapraklı, sporla çoğalan, sürünücü gövdeli ve damarlı tohumsuz bitkileri kapsayan bitki familyası, kibritotugiller, kurtayağıgiller

lycosidae : gre., lat. * lykos (kurt) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * kurt örümceklerini kapsayan, hızlı hareket eden, ağ örmeden avlanan ve avlarını çoğunlukla görerek takip eden örümcekler familyası

lyman-alfa : ing., gre. * Lyman (Amerikalı fizikçi Theodore Lyman'ın soyadından) (ing.) + alpha (Yunanca alfabenin ilk harfi, birinci anlamında) (gre.) * hidrojen atomunun elektronunun ikinci enerji düzeyinden birinci enerji düzeyine geçişi sırasında yayılan, morötesi bölgede bulunan ve dalga boyu yaklaşık 121,6 nanometre olan tayf çizgisi, atom fiziği ve astronomide hidrojen gözlemlerinde kullanılan elektromanyetik ışıma çizgisi

lyme hastalığı : ing., tür. * lyme (ABD'nin Connecticut eyaletinde, New London County sınırları içinde yer alan Lyme kasabasından) (ing.) + hastalık (sağlık bozulması) + ı (iyelik eki) (tür.) * Borrelia burgdorferi bakterisinin Ixodes ricinus cinsi keneler aracılığıyla insanlara bulaşması sonucu oluşan, ciltte halka şeklinde kızarıklık (erythema migrans), ateş, baş ağrısı, yorgunluk, kas ve eklem ağrıları ile seyredebilen ve tedavi edilmezse kalp, sinir sistemi ve eklemleri etkileyebilen zoonotik enfeksiyon hastalığı, Borreliosis

lyrate : lat. * lyra (lir, çalgı aleti biçimi) + atus (sıfat yapım eki) * liri andıran biçimde, özellikle yapraklarda tabana doğru genişleyen ve üst bölümleri daha küçük loplara ayrılan yaprak şekli, lir biçimli yapı gösteren organ

lythraceae : gre., lat. * lythron (kan, kan pıhtısı) (gre.) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * çoğunlukla otsu bitkileri, çalıları ve bazı ağaç türlerini kapsayan, genellikle karşılıklı yapraklı ve gösterişli çiçekli bitkiler familyası, kınagiller, aklarotugiller

m : tür. * m, M * Türkçe alfabedeki 16. harf (l’den sonra, n’den önce)

m teorisi : gre., tür. * m (Grek alfabesindeki 12. harf) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (theoros (gözlemci, seyirci, izleyici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * fizik ve matematikte evrenin temel yapıtaşlarını açıklamaya yönelik, özellikle sicim teorilerini birleştiren ve 11 boyutlu uzay-zaman kavramını içeren, adı “Mother” (ana, birleştirici) veya 11 boyutlu süper sicim teorisiyle ilişkilendirilen ve teorik fizik literatüründe evrenin temel dinamiklerini anlamak için öne sürülen kapsamlı çerçeveyi temsil eden kuramsal model

ma : ara. * ma (ne, o) * ne , o

ma : ara. * ma (su, sıvı, ab) * formülü H2O olan ve iki hidrojen ile bir ojsijen atomunun birleşmesinden oluşan saydam sıvı, su, sıvı, ab

ma’dil : ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak) * sapılacak yer, değişme yeri, modül (module, Modul (modül) (ing., fra., alm.) )

ma’ruf : ara. * arafa (tanımak, bilmek, fark etmek) * herkesçe bilinen, tanınan, ünlü, tanınmış, bilinen, belli; iyi bilinen, iyi; şeriatın beğendiği, uygun gördüğü ve buyurduğu

ma’zi : ara. * ma’zi (keçi) * boynuzlugiller (Bovidae) familyasından olan, sütü, eti ve derisi için yetiştirilen boynuzlu, geviş getiren, otçul, tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı

ma’zur : ara. * azara (destek olmak, desteklemek, arka çıkmak, dayanmak), azr (arka, destek, dayanak) * desteklenen, arkası olan

maad : ara. * ada (dönmek, geri dönmek), iade (dönüş, geri dönüş, geri verme) * geri dönüş zamanı, avdet

maada : ara. * ma (ön ek) + ada (geçmek, aşmak, dışına çıkmak, azmak) * bunun dışında, bundan başka

maa-haza : ara. * mea (ile, birlikte, beraber) + haza (bu) * bununla beraber, bununla birlikte

maahu : ara. * mea (ile, birlikte, beraber) + hu (o (eril) ) * onunla beraber, onunla birlikte

maaile : ara. * ma'a, mea (birlikte, beraber, ile) + aile (ev halkı, birlikte yaşayan ve kan bağı olan insan grubu) * aile ile birlikte, ev halkıyla beraber, ailece

maalesef : ara. * ma'a, mea (birlikte, beraber, ile) + el (ön ek, artikel) + esef (üzüntü, hüzün, gam, keder, pişmanlık) * üzüntüyle, üzülerek, ne yazık ki

maalmemnuniye : ara. * ma'a, mea (birlikte, beraber, ile) + el (ön ek, artikel) + memnun (hoşnut, razı) + iyet (isim yapım ve durum eki) * memnuniyetle, hoşnutlukla

maarif : ara. * arafa (bilmek, tanımak, öğrenmek) * bilgiler, öğrenilenler; bilgi, eğitim veya öğrenimle kazanılan kültürel ve entelektüel birikim; özellikle kurum veya devlet bağlamında eğitim ve öğretim faaliyetlerini ifade eden resmi veya edebi terim

maaş : ara. * aʿaşa (yaşamak, yaşatmak, geçinmek, geçindirmek, geçimini sağlamak), iaşe (yaşatma, geçindirme, geçimini sağlama) * geçimlik, geçim, yaşam için verilen para; bir kişinin çalışması karşılığında düzenli olarak aldığı ücret veya gelir, özellikle kamu ve özel sektör işlerinde aylık veya dönemlik ödeme

maat : gre. * maat (düzen, adalet, denge) * Mısır mitolojisinde evrenin ve toplumun düzenini, adaletini ve dengeyi temsil eden, kozmik düzenin, doğruluğun ve hukuk kurallarının sembolü addedilen ve tüy ile simgelenen tanrıça

maatteessüf : ara. * ma'a, mea (birlikte, beraber, ile) + asifa (üzülmek, hüzünlenmek, kederlenmek, hayıflanmak, pişmanlık duymak), esef (üzüntü, hüzün, gam, keder, pişmanlık), teessuf (üzüntü duyma, hüzünlenme, kederlenme) * üzüntü veya pişmanlık duygusuyla yapılan ifade, genellikle olumsuz bir durumu veya kaybı belirtmek için kullanılan, resmi ve edebi dilde yerleşmiş bir deyim, üzüntüyle, üzülerek, esef duyarak

maazallah : ara. * ma'a, mea (birlikte, beraber, ile) + za (iyelik eki) + Allah (el ilah) * olumsuz bir durum veya felaketin gerçekleşmesini önlemek için söylenen dua veya uyarı ifadesi; genellikle kötü bir olasılığı dile getirirken saygı ve korku ifadesi

mabat : ara. * ma (ne, o) + ba'd (sonra, diğer, öte, öbür, arka) * arka, ardı, devam, sonra, sürek (gazetede yayımlanmakta olan bir yazının, romanın bitmediğini, süreceğini belirtmek üzere kullanılırdı); (insan için) kıç

mabet : ara. * abada (kulluk etmek, ibadet etmek, tapmak) * ibadet yeri, tapınak

mabeyin : ara. * ma (ne, o) + beyn (ara, arada, arası) * ara; aradaki şey; iki şeyin arası; haremle selamlık arasındaki oda; padişah yakınlarının bulunduğu oda; arasında olan; Türk musikisinde ara sesler

mabeyinci : ara., tür. * ma (ne, o) + beyn (ara, arada, arası) (ara.) + ci (yapan, eden eki) (tür.) * Osmanlı döneminde, padişahın dışarıyla olan ilişkilerine bakan, onun buyruklarını ilgililere bildiren, bazı kişilerin dileklerini de padişaha ileten görevli

mabeyn : ara. * ma (ne, o) + beyn (ara, arada, arası) * ara; aradaki şey; iki şeyin arası; haremle selamlık arasındaki oda; padişah yakınlarının bulunduğu oda; arasında olan; Türk musikisinde ara sesler

mabeynci : ara., tür. * ma (ne, o) + beyn (ara, arada, arası) (ara.) + ci (yapan, eden eki) (tür.) * Osmanlı döneminde, padişahın dışarıyla olan ilişkilerine bakan, onun buyruklarını ilgililere bildiren, bazı kişilerin dileklerini de padişaha ileten görevli

mabhus : ara. * bahasa (eksiltmek, azaltmak, hakkını vermemek), bahs (eksiklik, noksanlık, azlık, nakıs), mubhis (eksilten, azaltan, hakkını vermeyen) * hakkı verilmeyen, hakkı eksiltilen, haksızlığa uğrayan, küçümsenmiş

mablak : tür. * mab (toplamak, biriktirmek) + lak (isim yapım ve araç eki) * bir ucu elle tutulacak biçimde saplı, öteki ucu yassı, boya, hamur, merhem gibi şeyleri ezmek, karıştırmak, karıştırarak yoğurmak için kullanılan bir araç; aşure kazanını karıştırmakta kullanılan, uzun saplı ve yayvan uçlu tahta kepçe

mabude : ara. * abada (kulluk etmek, ibadet etmek, tapmak) * çok tanrılı dinlerde kendisine tapınılan dişi tanrı, tanrıça, ilahe; tapınırcasına sevilen kadın, sevgili

mabut : ara. * abada (kulluk etmek, ibadet etmek, tapmak) * kendisine tapınılan, ibadet edilen tanrı, ilah

MAC : ing. * media (iletim ortamı) + access (erişim) + control (denetim) * bilgisayar sistemlerinde ağ üzerinde bir cihazın donanımsal olarak tanımlanmasını ve veri iletim erişimini düzenleyen adresleme ve kontrol mekanizması

macar : fin-ugor, gre. * magyar (insan, erkek, özgür kişi; etnik grup, Magyar halkı) * Macaristan vatandaşı, Macar halkından olan

macaristan : fin-ugor, gre., far. * magyar (insan, erkek, özgür kişi; etnik grup, Magyar halkı) (fin-ugor) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) * Orta Avrupa’da yer alan, kuzeyinde Slovakya, kuzeydoğusunda Ukrayna, doğusunda Romanya, güneyinde Sırbistan ve Hırvatistan, güneybatısında Slovenya, batısında Avusturya bulunan ülke

macellan boğazı : por. * macellan (Portekizli kaşif Ferdinand Macellan'ın soyadından) (por.) + boğaz (dar geçit, sıkıştırılmış yol, geçişi zorlaşmış yer) + ı (iyelik eki) (tür.) * Güney Amerika’nın güney ucunda, Şili toprakları içinde yer alan, Atlantik ve Pasifik okyanuslarını birbirine bağlayan doğal deniz geçidi

macenta : lat. * maxentius (en büyük) (mag, max (büyük) + entus, entius (çok, en; aile ve mensubiyet eki) ) * mavi ve kırmızı renklerin eşit oranda karıştırılması ile elde edilen renk (1859 yılındaki Magenta Savaşına atıfla kırmızı-mor tonu ifade eder.)

macera : ara. * ceraye, ceraa (olmak, vuku bulmak, gerçekleşmek), cereyan (olan, vaka, olay) kelimelerinin isim hali * başa gelen şey, olup geçen şey, baştan geçen olay

maceraperest : ara., far. * macera (başa gelen şey, olup geçen şey, baştan geçen olay) (ara.) + perest (düşkün, tutkun, hayran, tapan, hizmet eden) (far.) * macera düşkünü, macera tutkunu

machilidae : lat. * machilis (böcek cinsi) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Archaeognatha (kıl kuyruklular) takımına ait, kaya sıçrayanları olarak bilinen, kanatsız, uzun vücutlu, ilkel yapılı, evlerde yaşamayan, haşere sayılmayan genellikle nemli ve karanlık dış ortamlarda, taş altlarında yaşayan kanatsız bir böcek familyası, sıçrayan kıl kuyruklular

machine learning : ing * machine (makine) + learning (öğrenme) * bilgisayarların açıkça programlanmadan verilerden örüntüler öğrenmesini sağlayan yapay zeka yöntemi

macid : ara. * mecd (büyüklük, ululuk, yücelik; şan ve şeref), macid (büyük, ulu, yüce, engin; şanlı ve şerefli; yücelik, görkem) + e (dişilik eki) * yüksek ahlaki veya manevi değere sahip, saygı ve hayranlık uyandıran

macide : ara. * mecd (büyüklük, ululuk, yücelik; şan ve şeref), macid (büyük, ulu, yüce, engin; şanlı ve şerefli; yücelik, görkem) + e (dişilik eki) * yüksek ahlaki veya manevi değere sahip, saygı ve hayranlık uyandıran (dişil)

macit : ara. * mecd (büyüklük, ululuk, yücelik; şan ve şeref), macid (büyük, ulu, yüce, engin; şanlı ve şerefli; yücelik, görkem) + e (dişilik eki) * yüksek ahlaki veya manevi değere sahip, saygı ve hayranlık uyandıran

macitentan : lat. * maci (orijinal kod adı olan ACT-064992'ye atfen) + tentan (endotelin reseptör antagonisti bosentana atfen) * endotelin reseptörlerini bloke ederek pulmoner arteriyel hipertansiyon tedavisinde kullanılan, endotelin A ve B reseptörlerine etkili çift reseptör antagonisti ilaç etkin maddesi (C19H20Br2N6O4S)

maclaurin serisi : ing. * Maclaurin (İskoç matematikçi Colin Maclaurin'in soyadından) + series (dizi, sıra) * bir fonksiyonun x = 0 noktasındaki türevleri kullanılarak oluşturulan, analiz ve diferansiyel hesapta fonksiyonları yaklaşık olarak ifade etmek için kullanılan sonsuz terimli polinom açılımı ve Taylor serisinin özel bir durumu

maclura : lat. * Maclure (İskoç coğrafyacı William Maclure) + ia (isim yapım eki) * Moraceae familyasına ait, dikenli dalları ve iri meyveleri olan ağaç cinsi

macropodidae : gre., lat. * makros (uzun, büyük) + pous, podos (ayak) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * kanguruları, valabileri (wallaby), wallarooları, ağaç kangurularını ve quokkaları içine alan zıplayıcı keseli memeliler familyası, kangurugiller

macroscelides : gre. * makros (uzun, büyük) + skelos (bacak) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * uzun arka bacakları, sivri burunları ve hızlı hareket yetenekleriyle bilinen, Afrika'ya özgü fil fareleri grubunda yer alan memeli cinsi, Macroscelididae familyasına bağlı hayvan cinsi

macun : ara. * acana (yoğurmak) * yoğurulmuş; toz veya sıvı durumdan hamur durumuna getirilmiş madde; boyacılıkta çatlakları, aralıkları kapamak, camcılıkta camları doğramaya vb. tutturmak için kullanılan, kuruyunca katılaşan, hamur kıvamında karışım; baharlı, tarçınlı, yumuşak ve yapışkan şekerleme

maç : ing. * match (eş, eşleşmek) * spor dallarında iki takım, iki kişi veya iki taraf arasında yapılan karşılaşma

maçka : laz. * maçxa (şelale, su oluğu, sulu kaya) * Trabzon’un bir ilçesi; İstanbul'da bir semt

maçuna : gre., lat. * mekhane (alet, düzenek, makine, mekanizma, mancınık) (gre); machina (lat.) * denizde bir duba üstünde veya kıyıda kurularak ağır yükleri kaldırmada, gemiye yüklemede kullanılan, islimle çalışan bir ağırlık kaldırma aracı

madagaskar : mal. * mada (Malgaş halkının veya bölgenin adı) + skar (yer, ülke, coğrafi alan eki) * Afrika kıtasının güneydoğusunda, Mozambik Kanalı’nda yer alan, doğu, kuzey ve batısında Hint Okyanusu ile çevrili olan, batısıda Afrika kıtasının Mozambik ülkesi bulunan, komşu kara sınırı bulunmayan, sadece deniz yoluyla çevresindeki diğer ülkelerle (Mozambik, Komorlar, Reunion Adası gibi) bağlantısı olan büyük bir ada ülkesi

madalya : lat. * medalia (küçük madeni para, ödül, hatıra parası) * genellikle yarışma, askeri başarı veya hatıra amacıyla verilen, biçim ve üzerinde işaretler taşıyan, değer veya başarıyı simgeleyen metalden yapılmış küçük plak

madalyon : lat., ita. * medalia (küçük madeni para, ödül, hatıra parası) (lat.); medaglione (büyük madeni para, süs plakası) (ita.) * değer veya hatıra amacıyla kullanılan, hem süs eşyası hem de ödül veya anı nesnesi olarak işlev gören, genellikle metalden yapılmış büyük, yuvarlak veya oval plak

madam : lat., fra. * meus, mea (benim) + domina (hanımefendi, kadın efendi) (lat.); madame (ma (birinci tekil şahıs aidiyet eki, benim (dişil) ) + dame (hanımefendi, kadın) ) (fra.) * özellikle resmi ve sosyal bağlamlarda evli veya olgun kadınlara yönelik saygı ve nezaket ifadesi olarak kullanılan kadın hitabı ve ünvanı; (Fransa’da) evli kadınlara verilen san; (Türkiye’de) Müslüman olmayan evli kadınlara yönelik olarak bayan anlamında kullanılan kelime, madama

madamet : ara. * dama (sürmek, devam etmek, kesintisiz olmak), devam (sürme, daim olma) * sürme, süreklilik, devamlılık, daimiyet

madara : gre. * madaros (yolunmuş, çıplak, tüysüz, dazlak, kel; uyumsuz) * özellikle eşya, davranış veya durum için küçümseyici veya olumsuz bir nitelik belirten sıfat, düşük nitelikli, kötü, niteliksiz, sevimsiz, değersiz veya hoş olmayan

madca : ara. * daca’a (yatmak, uzanmak, istirahat etmek) * yatak, döşek, şilte, yatak veya zemin üzerine serilen, pamuk, yün veya sentetik malzemelerle doldurulmuş, konfor ve izolasyon amacıyla kullanılan, uyumayı ve dinlenmeyi sağlayan taşınabilir yumuşak döşek, şilte; yatak yüzeyi, medaci (ç.); yatılacak yer; mezar, kabir

madd : ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım etmek; çoğaltmak, artırmak; sallanmak, çalkalanmak, sarsılmak, devinmek) * sallantı, devinim, dalgalanma, sarsılma, sarsıntı, çalkalanma (mad (çılgın, deli) (ing.) )

madde : ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım etmek; çoğaltmak, artırmak) * asl, öz, cevher, ham unsur, temel; kütlesi, ağırlığı ve hacmi olan, cismani olan; duyularla algılanabilen, bölünebilen, ağırlığı ve hacmi olan ve uzayda yer kaplayan varlık, nesne

maddeten : ara. * madda (uzatmak, yaymak, çoğaltmak, germek, artırmak) + at (isim yapım eki) + an, en (gibi, olarak) * madde olarak, nesnel olarak, cismen, öz olarak, esas olarak cisim olarak, madde yönünden; para, mal vb. olarak

maddi : ara. * madda (uzatmak, genişletmek, çekmek, germek, yaymak; desteklemek, yardım etmek; çoğaltmak, artırmak), madde (asl, öz, cevher, ham unsur, temel; kütlesi, ağırlığı ve hacmi olan, cismani olan; duyularla algılanabilen, bölünebilen, ağırlığı ve hacmi olan ve uzayda yer kaplayan varlık, nesne) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * boşlukta yer kaplayan, hacmi ve kütlesi olan, somut bir varlığa sahip olan, duyu organlarıyla algılanabilen, manevi veya ruhani karşıtı olan şey; parayla ölçülebilen nesne veya durum

maddi olmayan varlıklar : ara., tür. * maddi (madde ile ilgili, para ve mal ile ilgili) (ara.) + olmayan (değil) + varlık (olgu, değer, kıymet) + lar (çoğul eki) * fiziksel bir içeriğe sahip olmayan varlık; muhasebe bağlamında bilançonun aktifler bölümünde yer alan patent, telif hakkı, imtiyaz (peştemallık, şerefiye), ticari marka, ticari ünvan, itibar, Ar-Ge, bilgi birikimi, kurumsal sermaye ve yazılım, veri vb. gibi finansal değeri olan varlıklar

maddi varlıklar : ara., tür. * maddi (madde ile ilgili, para ve mal ile ilgili) (ara.) + varlık (olgu, değer, kıymet) + lar (çoğul eki) * fiziksel bir içeriğe sahip olan varlık; muhasebe bağlamında bilançonun aktifler bölümünde yer alan kasa, banka, alacaklar, mal stok, demirbaş vb. gibi finansal değeri olan varlıklar

maddiyat : far. * maddi (madde ile ilgili, para ve mal ile ilgili) + at (isim yapım ve çoğul eki) * maddeyle ilgili şeyler; para ve parayla ilgili şeyler

madelung kuralı : alm., tür. * madelung (Alman fizikçi Erwin Madelung'un soyadından) (alm.) + kural (ilke, esas, prensip, yasa, kanun) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir atomda birden çok elektronun aynı kuantum sayılarına sahip olamayacağını ve atom orbitalinin enerjisinin, artan atom sayısıyla artacağını savunan ilke

madem : ara. * ma (ne, o) + dama (devam etmek, sürmek) * devam ettikçe, daim oldukça; o halde

maden : ara. * dana, adana (çıkarılmak, elde edilmek) * yer altından çıkarılan mineral veya metal; çeşitli iç ve dış doğal etkenlerce yerkabuğunun bazö bölgelerinde oluşmuş olan ve ekonomik değeri bulunan mineral; Elazığ’ın bir ilçesi

maden ocağı : ara., tür. * maden (yer altından çıkarılan mineral veya metal) (ara.) + ocak (ateş yakma yeri, merkez, kaynak) + ı (iyelik eki) (tür.) * yer altından mineral veya metal cevheri çıkarılan, genellikle kömür, demir, bakır, altın gibi ekonomik değeri olan madenlerin kazıldığı ve işlendiği işletme, saha veya tesis

maden suyu : ara., tür. * maden (yer altından çıkarılan mineral veya metal) (ara.) + su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) + yu (iyelik eki) (tür.) * yer altından doğal olarak çıkan, çeşitli mineraller ve tuzlar içeren, özellikle sindirim, sağlık ve mineral dengesi açısından içilerek tüketilen doğal kaynak suyu

madeni : ara. * maden (yer altından çıkarılan mineral veya metal) (ara.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * maden ile ilgili; metal veya mineral esaslı, özellikle altın, gümüş, bakır gibi işlenmiş veya işlenmeye uygun doğal kaynaklardan elde edilmiş; maddi değer taşıyan, ekonomik ve endüstriyel amaçlı

madeniyat : ara. * maden (yer altından çıkarılan mineral veya metal) (ara.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + at (isim yapım eki) * madenlerle ilgili olan şeylerin bütünü; madenler, maden ürünleri veya maden bilimi ve işletmeciliği, maden ilmi, metalurji

mader : far. * mader (anne, ana, valide, çocuk doğurmuş kadın) * anne, ana, valide, çocuk doğurmuş kadın

maderşahi : far. * mader (anne, ana, valide, çocuk doğurmuş kadın) + şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) (far.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * toplum veya aile yapısında kadınların (özellikle annelerin) sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan baskın ve belirleyici olduğu sistem; miras, aile yönetimi ve soy hattının kadın üzerinden aktığı toplumsal düzen, anaerkine dayanan, anaerkiyle ilgili (toplum), anaerkil

maderzad : far. * mader (anne, ana, valide, çocuk doğurmuş kadın) + zad (doğmuş, doğan) * anadan doğma, anadan doğduğu gibi

madğus : ara. * dağs, dağasa (ezmek, sıkıştırmak, bastırmak), diğs (ezme, sıkıştırma, bastırma; demet) * ezilmiş, sıkıştırılmış, bastırılmış; demet yapılmış

madımak : erm., far. * madudag (erm.), mardumak (gözbebeği, lens; adamcık) (far.) * ilkbaharda kırlarda yetişen, insan şeklini andıran yenilebilir tatlı kökleri olan, ıspanağa benzeyen bir bitki, meyan, meyan kökü, meyan balı, ginseng, glycirrhiza

madigudi : tür. * madigudi (uydurma, ses yansımalı ve anlamsal bozulma yoluyla oluşmuş kelime) * değersiz, saçma, boş, uydurma veya şaka yollu söylenen şey; özellikle halk arasında “önemsiz iş, boş laf” anlamında kullanılan eğreti söz; evli kişinin evlilik dışı ilişkiye sahip olduğu kişi

madih : ara. * madaha (övmek), medh (övgü) * öven, medheden

madik : erm. * mad, mat (parmak), matig, madig (parmakla ilgili, parmaklı) * bilyeye fiske vurarak oynanan bir zıpzıp oyunu; dalavere, dolap, düzen, hile

madlen : aram., fra. * magdala (kule; yüksek, yüce, ulu, azametli) (aram.); madeleine (bir tür kurabiye; madalyon şeklinde çikolata) (fra.) * Fransa'nın kuzeydoğusundaki Loren bölgesinin Commercy ve Liverdun adlı iki komününü ait deniz kabuğu şeklinde pandispanyadan yapılan küçük bir kek türü

madrabaz : gre. * metapratis (sonradan satan; alıp satan) (meta (sonra, ötesinde, ardında, hakkında) + prattein (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, gerçekleştirmek), praxis, pratis (eylem, edim, iş, icraat), prates (satıcı, ticaretle uğraşan kişi) ) (gre.); matrak (gülünç, değnek, sopa, çekiç) (ara.) + baz (-cı, yapan, eden kişi; oynayan, iştigal eden, uğraşan) (far.) * kasaplık hayvanları, balıkları veya meyve, sebze gibi şeyleri bulunduğu yerlerden alıp getirerek toptan satan kimse; dalavere çeviren, hile yapan, düzenci, hileci (kimse)

madrepor : lat. * mater (anne, ana, valide, öz, esas, kaynak) + porus (gözenek, delik) * Oculinidae familyasından, gözenekli kireçli (kalkerli) yapılar oluşturan mercan türü

madrid : ara., lat. * magta, macra, mecra (akış, akım, akarsu, nehir) (ara.) + etum (yer eki) (lat.) * İspanya'nın başkenti

madrub : ara. * daraba (vurmak, çarpmak, dövmek) * çarpılmış, vurulmuş, dövülmüş, darbedilmiş; çarpılan sayı

madrup : ara. * daraba (vurmak, çarpmak, dövmek) * çarpılmış, vurulmuş, dövülmüş, darbedilmiş; çarpılan sayı

madsus : ara. * dassa (gizlemek, örtmek; saklamak) * gizlenmiş, saklanmış, örtülmüş, sokulmuş, araya karışmış

madud : ara. * adda (saymak, toplamak, hesap etmek), aded (sayı) * ölçülmüş, belirlenmiş; ölçüye uygun, adetlendirilen, adetlenmiş, adetlendirilmiş, sayılmış, sayılı, addedilen, muayyen, belirli

madun : ara. * dan (alt, aşağı), dani (altta olan, aşağıda olan) * alt aşamada bulunan, aşağı kademede olan

maestoso : lat. * majestas (görkem, ihtişam) (lat.); maestoso (ita.) * bir müzik parçasının ağır bir tempoyla, görkemli bir biçimde çalınacağını belirten müzik terimi

maestro : gre., lat. * mastor, mastori (usta, üstad) (gre.); magister (öğretmen, erbab, usta, üstad, yönetici, baş, reis, üstün, yetkili, yönetici) (magis (büyük, çok büyük) + ter (pekiştirme eki) ) * sanat, müzik veya zanaat alanında üstün bilgi ve beceri sahibi, üstat konumundaki kişi

mafat : ara. * ma (ne, o) + fata (kaybetmek, yitirmek) * kaybolan, kaybedilen, yitirilen, fevt olan

mafevk : ara. * ma (ne, o) + fevk (üst, yukarı, yüksekte) * üstte bulunan, yukarıda olan, üst seviyede olan, üst aşamada bulunan; üst, yukarı

ma-fi-ha : ara. * ma (ne, o) + fi (içinde, hakkında) + ha (o) * içindekiler, içinde olanlar

mafiş : ara. * ma (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + fi (içinde, hakkında) + hi (o, onun) + şey (şey) (onun içinde bir şey yok) * bitti, tükendi, bulunmaz, kalmadı, yok (argo)

mafsal : ara. * fasala (ayırmak, bölmek, açıklamak, ayırt etmek, ayrıştırmak, ayrıntılandırmak, detaylandırmak, farklılaştırmak), fasl (ayrım, ayrışım, ayrılma, ayırma, bölüm, bölme, kısım, kesinti devre, dönem), fasıla (kısım, bölüm, kesit, kesim) * ayırıcı, ayrım; birbirine eklenmiş, bağlanmış parçaların her yönde dönmesini sağlayan bağlantı öğesi, eklem

mafu : ara. * faa (dönmek, geri gelmek; yön değiştirmek), faah (dönüş, geri gelme, yön değişikliği) * dönen, geri gelmiş

mafya : ita. * mafioso, mafia (suç örgütü) + oso (ile ilgili, -a ait) * kendi gücünü ve gururunu gösteren; gururlu, cesur ve saldırgan davranışlar sergileyen kişilerden oluşan, özellikle Sicilya kökenli olan, organize suç işleyen ve baskı uygulayan yasadışı gizli topluluk

maganda : tag. * maganda (güzel, hoş, çekici) * anlayışsız, görgüsüz, kaba, terbiyesiz ve uyumsuz kimse; kaba, görgüsüz, saldırgan, zorba erkek

maganim : ara. * ganima (fırsatı değerlendirmek, faydalanmak, yararkanmak), ganimet (ele geçirilen, yağmalanan, elde edilen mal veya kazanç), magnam (ele geçirilen, yağmalanan, elde edilen mal veya kazanç) * ele geçirilenler, yağmalananlar, elde edilen mallar veya kazançlar

magazin : ara. * hazene (biriktirmek, saklamak, depolamak, stoklamak), mahzan, mahzen (ambar, depo, saklama yeri, haznetme yeri) (ara.); magasin (mağaza, dükkan; depo; dergi) (fra.) * bilgi ve haberlerin depolandığı, sunulduğu yer; yayın türü, dergi; eğlence ve gündelik yaşam haberleri

magdalena : ara., lat. * cedele (tartışmak, mücadele etmek, çatışmak), mecdel (güç, kuvvet, kudret; güç merkezi, otorite; yüksek yer, kale, kule) (ara.); magdala (yüksek yer, kule, tepeler) + ena (ile ilgili, -a ait) * Magdala’dan gelen, Magdalalı; Mesih İsa’nın öğrencisi Mecdelli Meryem’in (Maria Magdalena) ismi; İspanya ve Fransa’da hem kadın adı hem de küçük kek (küçük, yuvarlak, kabarmış hamur tatlısı) anlamında kullanılan kelime

magdub : ara. * gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gadab (kızgınlık, öfke, hışım) * kızgın, öfkeli, lanetlenmiş, öfkeye maruz kalmış, kızgın, gazaplı, bela ve azap görmüş

magdud : ara. * gadda (kısmak, azaltmak, alçaltmak), mugaddat (kısılmış, azaltılmış, alçaltılmış) * kısılmış, azaltılmış, alçaltılmış

magdur : ara. * gadara (terk etmek, sadakatsizlik etmek, ayrılmak; zulmetmek, haksızlık etmek, zorbalık etmek, kötülük etmek), gadr (terk, ayrılma, sadakatsizlik; kötülük, zulüm) * gadre, haksızlığa uğramış, zulmedilmiş, zorbalığa maruz kalmış

maggot : lat., fra. * musco (sinek) (lat.); magot (çürük et kurtları, larvalar) (fra.) * larva, özellikle et veya çürüyen organik maddelerde yaşayan küçük kurtçuk; akılsız, küçük fikirli, musibet kaynağı (mecazi)

magma : gre. * magma (karışım, ezilmiş şey, hamur; yoğun erimiş taş) * yer kabuğunun derinliklerinde oluşan erimiş veya yarı erimiş kayaç; yoğun karışım veya kaynaşma (mecazi)

magmatik : gre. * magma (karışım, ezilmiş şey, hamur; yoğun erimiş taş) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * magma ile ilgili, magma özelliği arzeden

magmud : ara. * gamada (gözü kapamak, göz yummak), gamd (kapanma, göz yummma, görmezden gelme) * kapalı (göz), örtülmüş, göz yumulmuş

magmum : ara. * gamma (hüzünlenmek, üzülmek, kederlenmek, tasalanmak, sıkılmak), gamm (üzüntü, hüzün, keder, tasa, sıkıntı), gamam (bulut), gamama (bulutlanmak) * gamlı, üzüntülü, hüzünlü, kederli, tasalı, sıkıntılı; bulutlu

magna carta : lat. * magna (büyük) + carta (belge, yazı, döküman, kart, kağıt) * büyük belge; 1215 yılında İngiltere’de Kral John tarafından kabul edilen, temel haklar ve özgürlüklerin güvence altına alındığı anayasal belge

magnem : ara. * ganima (fırsatı değerlendirmek, faydalanmak, yararkanmak), ganimet (ele geçirilen, yağmalanan, elde edilen mal veya kazanç) * ele geçirilen, yağmalanan, elde edilen mal veya kazanç

magnet : gre. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (mag (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + netes (ile ilgili, sahibi) ) * doğal veya yapay olarak manyetik özelliğe sahip cisim; demir veya çelik parçaları çeken; çekim gücü olan kişi veya şey, mıknatıs

magnetar : gre. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (mag (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + netes (ile ilgili, sahibi) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * olağanüstü güçlü manyetik alana sahip, çoğunlukla nötron yıldızlarının özel bir türü olarak kabul edilen, manyetik alanı radyoaktif ve yüksek enerjili ışınım üretimine neden olan yoğun gök cismi, manyetik etkinliği baskın nötron yıldızı türü

magnetik : gre. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + etes (ile ilgili, sahibi) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * mıknatısla ilgili, mıknatısın çekim gücüne sahip; manyetik alan oluşturan veya etkileyen

magnetodirenç : gre., tür. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + etes (ile ilgili, sahibi) ) (gre.) + direnç (karşı koyma, ters tepki verme) (tür.) * bir malzemenin uygulanan manyetik alanın etkisiyle elektriksel direncinin değişmesi olayı, manyetik alan altında iletkenlik özelliklerinin değişmesine dayanan fiziksel özellik

magnetokimya : gre., tür. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + etes (ile ilgili, sahibi) ) (gre.) + khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.); kimya (maddenin yapısını, hallerini ve etkileşimlerini inceleyen bilim dalı) (ara.) * maddelerin manyetik özellikleri ile kimyasal yapıları arasındaki ilişkileri inceleyen, manyetik duyarlılık ve manyetik davranışların kimyasal bağlanma ve elektron yapısıyla bağlantısını araştıran kimya dalı, manyetik özelliklerin kimyasal açıdan incelenmesi alanı

magneton : gre. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + etes (ile ilgili, sahibi) ) + on (parçacık/tanecik eki) * atomik, nükleer veya parçacık düzeyindeki manyetik momentleri ifade etmek, özellikle elektron ve çekirdeklerin manyetik özelliklerini belirtmek için kullanılan manyetik moment ölçü birimi

magnetosfer : gre. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + etes (ile ilgili, sahibi) ) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * bir gezegenin veya gök cisminin manyetik alanının etkili olduğu, çevresindeki yüklü parçacıkların hareketini belirleyen uzay bölgesi, manyetik alan tarafından oluşturulan gezegen çevresi alanı

magnetostatik : gre. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + etes (ile ilgili, sahibi) ) + histanai (durmak, durdurmak, yerleştirmek), statikos (duran, durağan, hareketsiz, dengeye ilişkin) (stasis (durma, ayakta durma, dikilme, durgunluk, durum, denge, sabit kalma, duruş veya kuvvetlerin karşı karşıya gelmesi, yer), statos (durmuş, yerleştirilmiş, sabit kılınmış, duran, sabit duran, hareketsiz kalan) + ikos (ile ilgili, gibi) ) * zamanla değişmeyen manyetik alanları ve sabit akımların oluşturduğu manyetik etkileri inceleyen elektromanyetizma dalı, durağan manyetik alanların fiziksel özelliklerini araştıran alan

magnetozom : gre. * magnes, magnetes (çeken, çekim gücüne sahip olan) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + etes (ile ilgili, sahibi) ) + soma (vücut, gövde, beden, cüsse, cisim, hücre gövdesi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * manyetotaktik bakterilerde bulunan, manyetit veya greigit kristalleri içeren, hücrenin manyetik alanlara yönelimini sağlayan zarla çevrili hücresel organel benzeri yapı, bakteriyel manyetik yönelim organeli

magnezemi : gre. * magnesia (magnetes (mıknatıs) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + es (isim yapım eki) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kanda magnezyum bulunması (sağlıklı yetişkinlerde normal serum magnezyum düzeyi genellikle 1,7-2,3 mg/dL (0,7-0,95 mmol/L) olup, eksikliği hipomagnezemi, fazlalığı hipermagnezemi olarak adlandırılır.)

magnezyum : gre., lat. * magnesia (magnetes (mıknatıs) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + es (isim yapım eki) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.); magnesia + ium (kimyasal element eki) (lat.) * atom numarası 12, sembolü Mg olan, genellikle alaşım maddesi olarak, yani başka metallerle karıştırılarak kullanılan gümüş beyazlığında metal element

magnezyum hidroksit : gre., lat. * magnesia (magnetes (mıknatıs) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + es (isim yapım eki) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.); magnesia + ium (kimyasal element eki) (lat.) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + oxus, oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + ides (bileşik eki) (gre.) * magnezyum katyonu ile hidroksit anyonundan oluşan, suda az çözünen ve mide asidini dengeleyen antiasit ve müshil olarak kullanılan inorganik bileşik, magnezya sütü olarak bilinen kimyasal madde (Mg(OH)2)

magnezyum sitrat : gre., lat. * magnesia (magnetes (mıknatıs) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + es (isim yapım eki) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.); magnesia + ium (kimyasal element eki) (lat.) + citrus (narenciye ağacı, limon) + atus, ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) * magnezyum iyonları ile sitrik asit anyonlarından oluşan, besin takviyesi ve ozmotik müshil olarak kullanılan, çözünürlüğü yüksek inorganik-organik tuz bileşiği, sitrik asidin magnezyum tuzu (Mg3(C6H5O7)2)

magnezyum sülfat : gre., lat. * magnesia (magnetes (mıknatıs) (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + es (isim yapım eki) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.); magnesia + ium (kimyasal element eki) (lat.) + sulphate (sülfürik asit türevi SO4²⁻) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + atus, ate (asidin tuzu veya esteri eki) ) (lat.) * magnezyum iyonları ile sülfat anyonlarından oluşan, hidratlı biçimi Epsom tuzu olarak bilinen ve tıp, tarım ile kimya alanlarında kullanılan inorganik bileşik, sülfürik asidin magnezyum tuzu (MgSO4)

magnifikasyon : lat. * magnum, magnus (büyük) + ficatio (yapım, edim) (ficare, facere (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak, meydana getirmek, işlemek) + tio (isim yapım eki) ) * büyütme, boyut veya görünüm olarak artırma

magnifiye : lat. * magnum, magnus (büyük) + ficatus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş) (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); magnifié (fra.) * büyütülmüş, boyutu artırılmış

magnitüd : lat. * magnum, magnus (büyük) + itude (isim yapım eki) * büyüklük, önem, kapsam; şiddet

magnolia : lat. * Magnol (Fransız botanikçi Pierre Magnol) + ia (isim yapım eki) * Magnoliaceae familyasına ait, iri ve hoş kokulu çiçekleri olan ağaç ve çalı cinsi

magnoliaceae : lat. * Magnol (Fransız botanikçi Pierre Magnol) + ia (isim yapım eki) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * manolyagiller olarak bilinen, çoğunlukla ağaç ve çalılardan oluşan, büyük ve gösterişli çiçeklere sahip, ilkel özellikler taşıyan çiçekli bitkiler familyası

magnon : lat., gre. * magnetes (mıknatıs) (magnus (büyük), magnesia (magn (Manyetit taşı, mıknatıs taşı) + es (isim yapım eki) ) (lat.) + on (parçacık/tanecik eki) (gre.) * katı maddelerde kristal örgünün manyetik momentlerinin (spinlerinin) toplu dalgalanmasını ifade eden kuantum teorisi kavramı

magnum opus : lat. * magnus, magnum (büyük) + opus (iş, çalışma, eser) * bir sanatçı, yazar veya düşünürün yaşamı boyunca ortaya koyduğu en önemli, büyük ve değerli eser

magrem : ara. * garama (borçlu olmak, borçlanmak; tutkulu olmak; zarara uğramak, kayba uğramak), garam (borç; tutku; mali kayıp) * borçlu; kayba uğramış; tutkulu

magri : gre. * makri (uzunca, büyükçe) (makr (uzun, büyük) + ys (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * yılanbalığıgillerden, Avrupa denizlerinde, kıyılarda kaya kovuklarında yaşayan, derisi pulsuz, üstçenesi altçenesinden biraz uzun, karın yüzgeci bulunmayan, büyük, eti lezzetli bir balık

magrib : ara. * garaba (batmak, (güneş için) ) * yeryüzündeki dört anayönden Güneş’in battığı yön, batı

magruk : ara. * garaka (boğmak; boğulmak) * boğulmuş, gark olmuş, batmış

magrur : ara. * garara (aldatmak, kandırmak, yanıltmak), gurur (övünç, kıvanç; aldanma) * kendisini önemseyen, kendisini büyük gören, kibirlenen, ululanan, gururlanan, büyüklenen, böbürlenen, gururlu, kibirli, mütekebbir, kurumlu (kimse); büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten; aldanan

magruriyet : ara. * magrur (gururlu, böbürlenen, kibirli, mütekebbir) + iyet (durum eki) * övünme, böbürlenme, gururlanma, tefahhur, tekebbur

magsel : ara. * gasele (yıkamak), gasl (yıkama) * yıkama yeri, gasilhane, gusulhane, ölü yıkama yeri

magşuş : ara. * gaşşa, ğaşşa (örtmek, gizlemek; kandırmak, aldatmak, sahtekarlık yapmak) * karışık, katışık olan, saf olmayan; hileli, sahte

mağara : ara. * gara (akın etmek, hücum etmek, baskın yapmak, dalmak, içine girmek, çukur olmak) * içi oyuk kayaç yapı, istasyon (gar (içi oyuk kayaç yapı) (ara.), garrage (garaj) (ing., fra.) )

mağaza : ara. * hazene (biriktirmek, saklamak, depolamak, stoklamak), mahzan, mahzen (ambar, depo, saklama yeri, haznetme yeri) * eşyaların, ürünlerin veya malzemelerin konulduğu yer; ticaret ve perakende için kullanılan dükkan veya depo, satış yeri, dükkan (magasin (mağaza, dükkan; depo; dergi) (fra.) )

mağdub : ara. * gadaba, gadiba (öfkelenmek, kızmak, hiddetlenmek), gadab (kızgınlık, öfke, hiddet, hışım) * kızgın, öfkeli, lanetlenmiş, öfkeye maruz kalmış, kızgın, gazaplı, bela ve azap görmüş

mağdur : ara. * gadara (terk etmek, sadakatsizlik etmek, ayrılmak; zulmetmek, haksızlık etmek, zorbalık etmek, kötülük etmek), gadr (terk, ayrılma, sadakatsizlik; kötülük, zulüm) * gadre, zulmedilmiş, zulüm görmüş, zulme uğramış, haksızlığa uğramış, zorbalığa maruz kalmış, zarar görmüş

mağduriyet : ara. * mağdur (zulmedilmiş, zulüm görmüş, zulme uğramış, haksızlığa uğramış, zorbalığa maruz kalmış, zarar görmüş) + iyet (isim yapım eki) * zulmedilme hali, haksızlığa uğramış olma, zarar görme hali, haksızlığa uğrama durumu

mağfiret : ara. * gafara (örtmek, setr etmek; affetmek, bağışlamak, merhamet etmek), gufran (örtme, setr etme) * günahlarını örtme, affetme

mağfur : ara. * gafara (örtmek, setr etmek; affetmek, bağışlamak, merhamet etmek), gufran (örtme, setr etme) * günahı bağışlanmış olan, günahı örtülmüş olan

mağlub : ara. * galebe (yenmek) * yenilmiş

mağlubiyet : ara. * galebe (yenmek) * yenilgi

mağlup : ara. * galebe (yenmek) * yenilmiş

mağmum : ara. * gamma (hüzünlenmek, üzülmek, kederlenmek, tasalanmak, sıkılmak), gamm (üzüntü, hüzün, keder, tasa, sıkıntı), gamam (bulut), gamama (bulutlanmak) * gamlı, üzüntülü, hüzünlü, kederli, tasalı, sıkıntılı; bulutlu

mağrip : ara. * garaba (batmak, (güneş için) ) * yeryüzündeki dört anayönden Güneş’in battığı yön, batı

mağrur : ara. * garara (aldatmak, kandırmak, yanıltmak), gurur (övünç, kıvanç; aldanma) * kendisini önemseyen, kendisini büyük gören, kibirlenen, ululanan, gururlanan, büyüklenen, böbürlenen, gururlu, kibirli, mütekebbir, kurumlu (kimse); büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten; aldanan

mağrurane : ara. * mağrur (kibirli, gururlu, böbürlenen, ululanan) (ara.) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) * kibirli, gururlu şekilde; tutum veya davranış olarak kendini beğenmiş, kibirli biçimde, mağrurca

mağşuş : ara. * ğaşşa (aldatmak, kandırmak, sahtecilik yapmak) * hileli, sahte

mah : far. * mah (Ay; dünyanın uydusu) * Ay, kamer; senenin onikide biri, otuz günlük zaman dilimi, ay

mahadeva : san. * maha (büyük, yüce, ulu) + deva (tanrı, ilah) * büyük tanrı, yüce tanrı, ulu tanrı; Hinduizm’de Şiva’ya atıfta bulunan bir isim

mahagoni : isp. * maha (Orta Amerika - Karayipler bölgesi) + goni (yer eki) * mobilya, dekorasyon ve marangozlukta kullanılan, Swietenia mahogani veya Swietenia macrophylla ağacının sert ve dayanıklı tahtasına verilen isim, maun, akaju

mahal : ara. * halla (koymak, yerleştirmek, konmak, durmak, konaklamak) * yer, konum, mevki, lokasyon, yöre

mahalle : ara. * halla (koymak, yerleştirmek, konmak, durmak, konaklamak; çözmek, serbest bırakmak; belirli yer veya mevki) * konaklama yeri, konak, durak; bir kentin, bir kasabanın, büyükçe bir köyün yönetim bakımından bölündüğü, resmi işleri bir muhtarca görülen parçalardan her biri

mahalli : ara. * mahalle (konaklama yeri, yerleşim yeri, konak, durak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir yöreye, bir yere özgü olan, yöreyle ilgili, yerel, yöresel

mahana : far., san. * mah (Ay) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.); mah (büyük, ulu, yüce) + ana (ile ilgili olan) (san.) * ay ile ilgili; büyük olan, yüce olan

maharet : ara. * mahara (becermek, becerikli olmak) + et (isim yapım eki) * iş yapmada ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik, mahir olma

mahat : ara. * hate (oturmak, sabitlemek) * tahta seki, sedir, divan; yolcular için dinlenme ve konaklama yeri, menzil, mevkif

mahazin : ara. * hazene (biriktirmek, saklamak, depolamak, stoklamak), mahzen (ambar, depo, hazne, saklama yeri) * ambarlar, hazneler, depolar (magazine, magasin, Magazin (depo) (ing., fra., alm.) )

mahbes : ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek, tutmak) * hapsedilmiş, alıkonmuş, zaptedilmiş, tutulmuş, engellenmiş

mahbub : ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevme, bağlanma, arzulama), habib (sevilen, sevgili, arzulanan) (eril) * sevilen, sevgili, gönül verilmiş kimse

mahbube : ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevme, bağlanma, arzulama), habib (sevilen, sevgili, arzulanan) (dişil) * sevilen kadın, kadın sevgili, maşuka

mahbup : ara. * habba (sevmek, bağlanmak, arzulamak), hubb (sevme, bağlanma, arzulama), habib (sevilen, sevgili, arzulanan) (eril) * sevilen, sevgili, gönül verilmiş kimse

mahbus : ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek, tutmak) * hapsedilmiş, tutuklu, alıkonmuş

mahbushane : ara. * mahbus (hapsedilmiş, tutuklu, alıkonmuş) (ara.) + hane (ev, mekan, yer) (far.) * cezaevi, hapishane, zindan

mahbut : ara. * habita (geçersiz olmak, boşa çıkmak, etkisizleşmek, iptal edilmek, başarısız olmak), habt (boşa çıkma, geçersizlik, başarısızlık, etkisiz olma durumu; kısıtlama, geçersiz kılma, engelleme, mani olma) * geçersiz, boşa çıkan, etkisiz, başarısız (inhibit (engellemek) (ing.) )

mahcub : ara. * hacaba (araya girmek, mani olmak, birinin bir yere girmesini engellemek; örtmek, perdelemek, gizlemek, saklamak), hicab (örtü, perde, gizleme) * perdeli, örtülü, kapalı; utanmış, utanç duyan, utangaç, sıkılgan

mahcubiyet : ara. * hacaba (araya girmek, mani olmak, birinin bir yere girmesini engellemek; örtmek, perdelemek, gizlemek, saklamak), hicab (örtü, perde, gizleme), mahcub (utanmış, utanç duyan, utangaç, sıkılgan) + iyet (isim yapım ve durum eki) * utanma, sıkılma, mahcup olma

mahcup : ara. * hacaba (araya girmek, mani olmak, birinin bir yere girmesini engellemek; örtmek, perdelemek, gizlemek, saklamak), hicab (örtü, perde, gizleme) * perdeli, örtülü, kapalı; utanmış, utanç duyan, utangaç, sıkılgan

mahcur : ara. * hacara (katılaşmak, sertleşmek, yasaklamak, engellemek, sınır koymak, men etmek, mani olmak, etrafını çevirip sınırlamak), hacer (sert, katı), hicr (yasak, engel, men, sınır koyma, kısıtlama) * yasaklanmış, engellenmiş, kısıtlanmış, kısıt altına alınmış, kısıtlı, sınırlanmış, sınırlı

mahcuz : ara. * hacz (men etmek, mani olmak, engellemek, el koymak; bir alacaklının başvurusu üzerine, alacağın ödenmesi için borçlunun parasına, aylığına veya malına icra dairesince el konulması eylemi) * haciz konmuş olan, hacizli olan

mahdu : ara. * hadaa (aldatmak, kandırmak; itaat etmek, boyun eğmek, alçalmak; yumuşak eda yapmak), hadi (aldatan, hile yapan) * hileye aldanmış, aldatılmış, kandırılmış; boyun eğmiş, itaat etmiş

mahdud : ara. * hadda (sınırlamak, kısıtlamak), hadd (sınır, hudut, limit) * sınırlı, kısıtlı, sınırlanmış, kısıtlanmış; çevrilmiş

mahdum : ara. * hadama (hizmet etmek, bakmak, görev yapmak), hidma (hizmet, görev, bakma), hidam, hadim (hizmet eden, görev yapan, yardımcı), tahdim (hizmet ettirme, baktırma, görev yaptırma; atın ayaklarının beyazlığı dirseklerinden aşağı olma) * kendisine hizmet edilen; oğul, evlat, erkek çocuk

mahdum : ara. * hadama, haddama (yıkmak, tahrip etmek, ezmek, çökertmek; öğütmek, sindirmek, parçalamak), tahdim (yıkım, tahrip, ezilme, çökme; öğütülme, sindirilme, parçalanma) * yıkılmış, ezilmiş, tahrip edilmiş, çökertilmiş; öğütülmüş, sindirilmiş, parçalanmış

mahdut : ara. * hadda (sınırlamak, kısıtlamak), hadd (sınır, hudut, limit) * sınırlı, kısıtlı, sınırlanmış, kısıtlanmış; çevrilmiş

mahfaza : ara. * hafaza (korumak, sakınmak, saklamak) * saklama yeri, korunak; içinde bir şey saklanan kap, kılıf vb.

mahfe : ara. * haffa (hafiflemek, kaldırmak, taşımak) * deve, fil gibi hayvanların sırtına konulan, içine oturmaya yarayan, içinde iki kişinin karşılıklı oturabileceği biçimde yapılmış sepet

mahfel : ara * hafala (toplanmak, bir araya gelmek, toplantı yapmak, topluca kutlamak), hafl (toplantı, toplanma) kelimlerinden türeme isim * dini veya sosyal amaçlı toplantıların yapıldığı, sohbet veya ilahi dinleme amacıyla kullanılan oturma alanı veya salon, toplantı yeri

mahfi : ara. * hafa (gizlemek, saklamak), hafiy (gizli, saklı) * gizli, saklı

mahfil : ara * hafala (toplanmak, bir araya gelmek, toplantı yapmak, topluca kutlamak), hafl (toplantı, toplanma) kelimlerinden türeme isim * dini veya sosyal amaçlı toplantıların yapıldığı, sohbet veya ilahi dinleme amacıyla kullanılan oturma alanı veya salon, toplantı yeri

mahfuz : ara. * hafaza (korumak, sakınmak, saklamak), hıfz (koruma, sakınma, saklama) * korunmuş, saklanmış, saklı

mahfuzat : ara. * mahfuz (korunmuş, saklanmış, saklı) + at (isim yapım ve çoğul eki) * hıfzedilip ezberlenmiş şeyler; müzik eserlerinin ezber yöntemiyle öğrenilmesi

mahfuzen : ara. * mahfuz (korunmuş, saklanmış, saklı) + en (gibi, olarak) * gözetim altında olarak, tutuklanarak

mahıv : ara. * maha (yok etmek, ortadan kaldırmak, mahvetmek, helak etmek) * yok etme, yok olma, helak olma, helak, mahv

mahi : ara., far. * maha (mahvetmek, imha etmek, yok etmek), imha (yok etme) (ara.); mah (Ay) (far.) * mahveden, imha eden, yok eden; Ay gibi

mahidevran : far. * mah (Ay) (far.) + devran (döngü, dönüş, dönem, zaman, devir, talih) (ara.) * Ay’ın devranı, devrin ayı, zamanın ayı kadar güzel olan, talihin ayı

mahir : ara. * mahara (ustalaşmak, yetenekli olmak, hünerli olmak, becerikli olmak) * becerikli, yetenekli, hünerli, usta

mahirane : ara., far. * mahara (ustalaşmak, yetenekli olmak, hünerli olmak, becerikli olmak), mahir (becerikli, yetenekli, hünerli, usta) (ara.) + ane (-ca, -casına, tarzında, olarak, olarak, gibi) (far.) * ustaca, maharetli bir şekilde, becerikli tarzda

mahitap : far. * mah (Ay) + i (tamlama bağlacı) + tab (kızma, ışık) * ay ışığı, mehtap

mahiye : far., ara. * mah (Ay) (far.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (olma durumu) (ara.) * aylık olma, aylık olarak ödeme

mahiyet : ara. * ma (ne, o) + hiye (o) + et (durum eki) * o nedir?, nedir o?; içyüz; bir şeyin ne olduğunu belirleyen ana unsur, içerik, nitelik, özlük, vasıf

mahkeme : ara. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, hüküm vermek), hukm (yargı, karar) * bir yargıcın veya birlikte görev yapan birkaç yargıcın ve savcının yargı görevini yerine getirdikleri yargı yeri; dava, duruşma

mahkuk : ara. * hakka (kazımak, sürtmek) * sert bir şey üzerine sert kalemle kazılarak yazılmış, kazılmış, hakkedilmiş

mahkukat : ara. * mahkuk (kazılmış, hakkedilmiş) + at (çoğul eki) * kazılmış, hakkedilmiş şeyler

mahkum : ara. * hakama, hakeme (yargılamak, karar vermek, hüküm vermek), hukm (yargı, karar) * mahkemede yargılanarak hüküm giymiş (kimse)

mahkumiyet : ara. * mahkum (mahkemede yargılanarak hüküm giymiş (kimse) ) + iyet (isim yapım ve durum eki) * mahkum olma durumu, hüküm giyme, yargılanmışlık; cezalandırılmış olma, hükümlülük

mahlas : ara. * halasa (arı olmak, arınmak, saflaşmak, temizlenmek, karışımdan kurtulmak, öz hale gelmek), halas (arınma, saflaşma, temizlenme, kurtulma), halis (arı, saf, temiz) * kurtuluş yeri, sığınak; gerçek adı gizlemek veya ayırt etmek amacıyla kullanılan, özellikle edebiyat ve sanat eserlerinde yazarın veya şairin kullandığı takma isim

mahlep : ara. * mahlab (kiraza, vişneye benzer meyveleri olan bir meyve ağacı, prunus mahaleb) * gülgillerden, Orta Avrupa’nın dağlık bölgelerinde, Anadolu’nun kuzey ve doğu kesimlerinde yüksek yerlerde yetişen, boyu 10 metreyi bulabilen bir ağaç ve bu ağacın nohut iriliğinde, ekşi, kara renkli meyvesi

mahlika : far., ara. * mah (Ay) (far.) + lika (yüz, çehre, sima) (ara.) * yüzü ay gibi olan, ay yüzlü; kadın ismi

mahluk : ara. * halaka (yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ibda etmek), halk (yaratış, yaratılış, oluşturma) * yaratılmış olan, yaratık

mahlukat : ara. * mahluk (yaratık, yaratılmış) + at (çoğul eki) * yaratılmışlar, yaratıklar

mahlul : ara. * halla (çözülmek, ayrışmak, serbest kalmak, izin verilmek, helal olmak), hallele (çözmek, serbest bırakmak, izin vermek, açmak, helal kılmak) * çözülmüş, çözümlenmiş, dağılmış, çözülmüş madde, çözelti; içinde katı bir madde erimiş bulunan sıvı, eriyik

mahlut : ara * halata (karıştırmak, katıştırmak), halt (karışım, katışım), ihtilat (karışma, birleşme, katışma, kaynaşma) * içine bir şey karıştırılmış olan, katışık, karışık, karışın, alaşım

mahmud : ara * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, medh, takdir) * övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş

mahmude : ara * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, takdir), mahmud (övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş) + e (dişil eki) * övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş (kadın); çitsarmaşığıgillerden, Anadolu’da ve Suriye’de yetişen, gövdesi ince ve tüysüz, sarılarak tırmanan, yaprakları ok ucu biçiminde, çiçekleri beyaz veya sarımsı renkte, uzun ve kalın köklü, çok yıllık, otsu bir bitki; bu bitkinin köklerinden elde edilen, hekimlikte yararlanılan, reçineye benzer bir madde

mahmudiye : ara. * mahmud (övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş) + iye (yer ve durum eki) * Eskişehir’in bir ilçesi

mahmul : ara. * hamala (yüklemek, yüklenmek, taşımak) * dolmuş, yüklenmiş durumda olan, dolu, yüklü; yükletilmiş; yüklem; yükümlü, sorumlu

mahmur : ara. * hamara (mayalanmak, fermente olmak, ekşimek), hamr (ekşi, sarhoşluk veren, mayalanmış, mayalı, fermente; şarap) * sarhoşluğun verdiği uyuşukluk, sersemlik içinde bulunan; uykudan yeni kalkmış olup üzerinden henüz uyku ağırlığını, sersemliğini atamamış olan, uykulu, baygın

mahmure : ara. * hamara (mayalanmak, fermente olmak, ekşimek), hamr (ekşi, sarhoşluk veren, mayalanmış, mayalı, fermente; şarap) * sarhoşluğun verdiği uyuşukluk, sersemlik içinde bulunan; uykudan yeni kalkmış olup üzerinden henüz uyku ağırlığını, sersemliğini atamamış olan (kadın), uykulu, uyku basmış kadın, baygın gözlü kadın

mahmut : ara * hamada (övmek, methetmek, takdir etmek, yücelmek), hamd (övgü, takdir) * övülmüş, methedilmiş, takdir edilmiş

mahmuz : ara. * hamaza (dürtmek, ittirmek) * dürtme aracı, hayvanı dürtmek için çizmeye takılan sivri nesne; çizmenin veya potinin arkasına takılan ve binek hayvanlarını dürterek hızlandırmaya yarayan metal parça, mihmaz; tavukgillerin ve kimi kuşların ayakları arkasında bulunan, boynuz yapısında sivri uzantı; köprü ayaklarında, basıncı azaltmak için, suyun geldiği ve gittiği yanlara doğru olan çıkıntı; eski tür savaş gemilerinde, su kesimi altında öne doğru uzanan ve karşısındaki gemiyi batırabilen uzantı

mahna : ara. * mahana (aşağılamak, küçültmek, güçsüz bırakmak, hakir kılmak), muhin (hor, hakir, aşağılık, alçaltıcı) * küçülme, aşağılanma, küçük düşme; mecazi olarak itibar kaybı veya güçsüz bırakılma

mahnı : far. * mah (Ay, parlaklık, güzel ses) + ni (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Ay gibi parlak; hoş sesli eser; halk koşuğu

mahonia : lat. * McMahon (Amerikalı bahçıvan Bernard McMahon) + ia (isim yapım eki) * Berberidaceae familyasına ait, herdemyeşil yapraklı çalı cinsi

mahperi : far., gre. * mah (Ay) + pari, parri, peri (kanat; çevresinde olan, etrafında olan, yanında duran; güzel ruh) (gre., far.) * ay gibi güzel peri, ayın perisi; çok güzel, parlak ve zarif kadın (periphereia, periphery, périphérie (çevre) (gre., ing., fra.) )

mahpeyker : far. * mah (Ay) + peyker (resim, suret, şekil, imaj; yüz, çehre, surat; kadın ismi) (pey (karşı, ön, ileri, yüz) + kar (yapan, eden, işleyen; edilen şey, iş, mahsul, getiri) ) * Ay gibi parlak ve güzel yüze sahip olan

mahpus : ara. * habasa (haksızlık etmek, hakkını yemek, alıkoymak, engellemek, men etmek, mahrum etmek; tutuklamak, alıkoymak, salmamak, hapsetmek, zaptetmek, tutmak) * hapsedilmiş, tutuklu, alıkonmuş

mahpushane : ara. * mahbus (hapsedilmiş, tutuklu, alıkonmuş) (ara.) + hane (ev, mekan, yer) (far.) * cezaevi, hapishane, zindan

mahra : ara. * mahara (değer vermek, bağlamak, mehir vermek) * değerli ve itibarlı insan; uygun, münasib, elverişli şey; üzüm taşımak için kullanılan ağzı geniş, dibi dar tahta sandık

mahrama : ara. * harama (kutsal addetmek, yasaklamak, sınır koymak), haram (hürmetli, kutsal, manevi değeri olan) * özel olan, dokunulmaz olan, kutsal olan, saygı gerektiren; kadınların sokağa çıkarken manto üstüne örtündükleri işlemeli geniş örtü, mendil, havlu veya yüz örtüsü

mahrec : ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak, sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), huruc (çıkış), ihrac (çıkarma) * çıkacak yer, çıkış yeri, çıkılacak yer

mahreç : ara. * haraca (çıkmak, dışarı çıkarmak, tüketmek, masraf etmek; daralmak, sıkılmak, bunalmak, zor durumda kalmak), huruc (çıkış), ihrac (çıkarma) * çıkacak yer, çıkış yeri, çıkılacak yer

mahrek : ara. * haraka (hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) * yürüyen bir noktanın çizdiği veya izlediği döngüsel yol; bir gökcisminin döngüsel hareketi boyunca izlediği yol, yörünge

mahrem : ara. * harama (yasaklamak, engellemek, mahrum etmek, menetmek, uzak tutmak, dokunulmaz kılmak, kutsal sınır koymak; saygı göstermek, kutsal saymak, değer vermek) * yasak, men edilmiş, kutsal ile ilgili, gizli, haram; yakın akraba olması nedeniyle nikah düşmeyen; başkalarının duymaması, öğrenmemesi gereken, gizli

mahremiyet : ara. * mahrem (yasak, men edilmiş, kutsal ile ilgili, haram) + iyet (isim yapım ve durum eki) * mahrem olma durumu, gizli olma durumu, gizlilik

mahrukat : ara. * haraka (yakmak, ateşe vermek), mahruk (yanan, yakılan) + at (çoğul eki) * yanan şeyler, yakıt

mahrum : ara. * harama (haram kılmak, men etmek, yasaklamak) * belli bir şeyin yokluğunu çeken, kendisinde o şey bulunmayan, kendisine o şey yasaklanan, yoksun, men edilmiş

mahrumiyet : ara. * harama (haram kılmak, men etmek, yasaklamak), mahrum (yoksun, yasaklı) + iyet (isim yapım eki, olma durumu) * yoksunluk, yasaklı olma

mahrut : ara. * harata (kesmek, yontmak, biçmek; torna veya çömlekçi tezgahı çevirmek, tornadan geçirmek) * kesilmiş, yontulmuş; koni

mahruti : ara. * mahrut (koni) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * koni şeklinde, konik

mahsub : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hesab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme) * hesap edilmiş, hesaplanmış; bir alacağa sayılmış, hesaba geçirilmiş (olan)

mahsuben : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hesab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme), mahsub (hesap edilmiş, hesaplanmış; bir alacağa sayılmış, hesaba geçirilmiş (olan) ) + en (gibi, olarak) * hesaplanmış olarak; var olan bir alacağa sayılmak ve o alacaktan düşülmek üzere

mahsud : ara. * hasada (biçmek, kesmek, hasad etmek) * biçilmiş ekin; ekini biçilmiş tarla

mahsud : ara. * hasada (kıskanmak, başkasındaki nimetin yok olmasını istemek, başkasında olanın kendisinde olmasını istemek, imrenmek) * kıskanılan, imrenilen, hasd edilen

mahsuf : ara. * hasafa (örtmek, kaplamak, perdelemek, düzenlemek; batmak, gömülmek, çökmek) * örtülmüş, kaplanmış, perdelenmiş, gölgelenmiş

mahsul : ara. * hasala (üremek, meydana gelmek, oluşmak, elde edilmek), hasilat (gelirler, kazançlar; elde edilen ürünler, mahsuller), husul (üreme, meydana gelme, oluşma, elde edilme, hasıl olma) * üremiş, meydana gelmiş, oluşmuş, elde edilmiş, ürün

mahsulat : ara. * mahsul (ürün) + at (çoğul eki) * ürünler

mahsuldar : ara., far. * mahsul (ürün) + dar (tutan, alan, taşıyan, koruyan, sahip olan, edinen) (far.) * ürün veren, verimli

mahsum : ara. * hasama (kesmek, kat etmek, sona erdirmek, kesin karara bağlamak) * kesilmiş; sona erdirilmiş, hükme bağlanmış, belirlenmiş, tayin edilmiş

mahsun : ara. * hasana (korumak, muhafaza etmek, sağlamlaştırmak, kuvvetlendirmek) * korunmuş, muhafaza edilmiş, sağlamlaştırılmış, sağlam, kuvvetlendirilmiş

mahsup : ara. * hasaba (saymak, sayım yapmak, hesaplamak, matematiksel işlem yapmak, adetlendirmek, ölçmek, bir şeyi esas almak, bir şeye göre değerlendirmek; sanmak, zannetmek), hesab (sayma, sayım, adetlendirme, ölçme) * hesap edilmiş, hesaplanmış; bir alacağa sayılmış, hesaba geçirilmiş (olan)

mahsur : ara. * hasara (kuşatmak, çevresini sarmak, etrafını sarmak, sınırlamak) * etrafı çevrilmiş, kuşatılmış, sınırlanmış, abluka altına alınmış, çevresi kuşatılmış, sarılmış, çevrilmiş

mahsus : ara. * hassa (hissetmek, fark etmek, algılamak, duyumsamak, değer vermek, özelleştirmek, özel kılmak, has kılmak, ayırmak, tahsis etmek), muhassas (ayrılmış, tahsis edilmiş, araştırılmış), mütehassıs (uzmanlaşmış, belirli alana tahsis edilmiş, uzman kişi, uzman, bir konuda uzmanlaşmış kişi, hass (özel, özgü), hususi (özel olan, özgü olan), tahsis (ayırma, ayırtma, özel kılma, özgüleştirme, özelleştirme, ayırma, uzmanlık alanını belirleme) * birine ayrılmış, özgülenmiş, özelleştirilmiş, tahsis edilmiş, ayrılmış, özel, özgü; özellikle, bilhassa; bile isteye, bilerek, isteyerek; şaka olarak, şaka olsun diye, şakadan

mahşer : ara. * haşara (toplamak; bir araya getirmek), haşr (toplama, toplanma, bir araya gelme, bir araya getirme) * toplanma yeri, kalabalık yer; kıyamet, kıyamette ölülerin toplanacağı yer

mahşeri : ara. * mahşer (toplanma yeri, kalabalık yer; kıyamet, kıyamette ölülerin toplanacağı yer) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * toplanma yeriyle ilgili, kıyametle ilgili, kıyamet gibi, mahşere özgü, mahşerle ilgili

maht : ara. * hatta (indirmek, yükü yere koymak, konaklamak veya bir şeyi kazımak/sürtmek), mahattah (istasyon, durak) * bir şeyi kuvvetlice sürtme, (mızrak, ok vb.) dikizleyip doğrultma veya bir yere indirip konaklatma; menzil, durak, iniş veya odak noktası

mahtab : far. * mah (Ay) + tab (parıltı, ışıltı, ışık; parlamak, ışık yaymak) * Ay parlaklığı, Ay ışığı, Ay parıltısı

mahtum : ara. * hatama (mühürlemek, kapamak, sonlandırmak) * mühürlenmiş, kapanmış, damgalanmış; sonlandırılmış

mahud : ara. * hada (tanımak, bilmek, belirlemek) * adı geçen, sözü edilen, bilinen, tanınan

mahunya : lat. * mahon (Amerikalı botanikçi Bernard McMahon’un soyadından) (ing.) + ia (isim, yer ve durum eki) (lat.) * iki çeneklilerden, çiçekleri sarı renkte, kokulu ve salkım durumunda olan, köklerinden sarı boya çıkarılan bir süs bitkisi

mahur : far. * meyhvar, meyhor (meyhane, içki meclisi; kumarhane) (may, mey (içki, şarap) + hvar, hor (yiyen, içen, tüketen) ) (far.); mahur (ara.) * kumarhane, içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri, genelev; Türk musikisinde, mehter müziğinde ve halk müziğinde yaygın olarak kullanılan, Arel-Ezgi-Uzdilek sistemindeki tarife göre Çargah makamının Rast perdesindeki şeddi olan, karar sesi Rast, güçlü sesi Neva, tiz durak sesi Gerdaniye, yeden sesi Geveşt olan bir makam

mahur-aşiran : far. * mahur (içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri) (far.) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (ara.) * Türk musikisinde, çalgısal ve vokal kullanıma uygun, majör tonlara yakın perdesiyle parlak ve neşeli bir karaktere sahip olan, makam dizisi Mahur tetrachordu ile başlayan, ara notaları Aşiran motifleriyle zenginleştirilen, usul olarak genellikle düyek veya aksakın kullanıldığı, geçişlerde çapraz perdeler ve modulation teknikleri görülen, özellikle halk ve klasik eserlerinde neşeli ve coşkulu ifade için tercih edilen bir makam

mahur-buselik : far., ara. * mahur (içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri) (far.) + ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) (ara.) * Türk musikisinde majör benzeri parlak Mahur karakterini, Buselik’in hüzünlü ve yumuşak renkleriyle birleştiren, dizisi Mahur tetrachordu ile başlayan, Buselik’in alt tetrachord ve segah aralıklarıyla tamamlanan, usulü genellikle düyek veya aksak olan, geçişlerde modülasyon ve süslemeli geçişler kullanılan, hem çalgısal hem vokal eserlerde parlak-neşeli ve hafif hüzünlü melodik ifade sağlayan, makam seyri hem Mahur’un parlaklık hem Buselik’in içtenliğini taşıyan bir makam

mahur-han : far. * mahur (içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri) + han (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde, Mahur’un majör benzeri parlak ve neşeli karakterini Han motiflerinin ağır ve kararlı melodik vurgularıyla birleştiren, dizisi Mahur tetrachordu ile başlayan, Han’ın alt tetrachord ve aksanlı notalarıyla zenginleşen, usulü genellikle düyek veya aksak olan, geçişlerde modülasyon ve süslemeler kullanılan, hem çalgısal hem vokal eserlerde parlak-neşeli ve ağır-tempo karakterli ifade sağlayan, makam seyri Mahur’un parlak tonları ile Han’ın ritmik ve vurgulu yapısını bütünleştiren bir makam

mahuri : far. * mahur (içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde, Mahur’un majör benzeri parlak, neşeli ve coşkulu karakterinin özünü taşıyan, dizisi Mahur tetrachordu ile başlayan, ara notalarda süslemeler ve geçişler ile Mahur’inin melodik zenginliğini artıran; usulü genellikle düyek veya aksak olan, hem çalgısal hem vokal eserlerde parlak-neşeli ifade sağlayan, makam seyri Mahur’un parlak tonlarını ve melodik parlaklığını ön plana çıkaran bir makam mahur-i kebir

mahur-i kebir-i kadim : far., ara. * mahur (içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri) (far.) + i (tamlama eki) + kebir (büyük) + i (tamlama eki) + kadim (eski, geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte kalmış) (ara.) * Türk musikisinde mahur makamının bir varyasyonu

mahur-i sağiyr : far., ara. * mahur (içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri) (far.) + i (tamlama eki) + sağiyr (küçük) (ara.) * Türk musikisinde mahur makamının bir varyasyonu

mahurrek : far. * mahur (içki meclisi, meyhane, şarap içme yeri) + rak, rek (hızlı, çevik, hareketli) * Türk musikisinde, Mahur’un majör benzeri parlak ve coşkulu karakteri ile Rek’in hareketli, ritmik yapısının birleştiği, dizisi Mahur tetrachordu ile başlayan, ara notalarda Rek motifleri ile süslenen, usulü genellikle düyek veya aksak olan, geçişlerde modülasyon ve süslemeli geçiş teknikleri uygulanan, hem çalgısal hem vokal eserlerde neşeli ve canlı ifade sağlamak için tercih edilen, makam seyri Mahur’un parlak tonlarını Rek’in ritmik hareketliliği ile birleştiren bir makam

mahv : ara. * maha (yok etmek, ortadan kaldırmak, mahvetmek, helak etmek) * yok etme, yok olma, helak olma, helak, mahıv

mahvetmek : ara. * maha (yok etmek, ortadan kaldırmak, mahvetmek, helak etmek), mahv (yok etme, yok olma, helak olma) (ara.) + etmek (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) (tür.) * ortadan kaldırmak, yıkıp yok etmek; bozup işe yaramaz duruma getirmek; onarılmaz duruma getirmek; boşa gitmesine yol açmak; çok büyük zarara uğratmak

mahviyet : ara. * maha (yok etmek, ortadan kaldırmak, mahvetmek, helak etmek), mahv (yok etme, yok olma, helak olma) + iyet (isim yapım ve durum eki) * alçakgönüllüye yakışan tutum ve davranış, alçakgönüllülük, tevazu

mahya : ara. * ahya, ihya (diriltmek, canlandırmak, hayat vermek, can vermek, yaşatmak), hayya (yaşam dilemek, selamlamak, dirilik temennisinde bulunmak), hayy (diri, canlı, sağ, yaşayan), ihya (canlandırmak, diriltmek), hayat (dirilik, yaşam, canlılık) * canlılık, dirilik, yaşamsallık; ramazan ayında, kandillerde, dini bayramlarda camilerde iki minare arasına gerilen ipler üzerine kandillerle veya elektrik ampulleriyle oluşturulan ve geceleri ışık verilen yazı veya resim; yapı çatılarında iki eğik yüzeyin birleştiği bölüm

mahza : ara. * hada, haza (ayırmak, saflaştırmak, yalnız bırakmak) * sade, yalın, yalnız, saf, salt, halis, katıksız

mahzar : ara. * hazara (bulunmak, mevcut olmak, şimdi burada olmak), hazir (şimdi ve burada olan, huzurda bulunan, mevcut, amade), huzur (mevcut olma, bulunma, hazır olma) * hazır olma; gösteriş, görünüş; huzur yeri; büyük bir insanın önü, huzuru; birçok kimse tarafından imzalı dilekçe; mahkeme sicili

mahzen : ara. * hazene (biriktirmek, saklamak, depolamak, stoklamak) * yer altında bulunan ve yiyecek, içecek veya değerli eşyaların serin ve güvenli biçimde saklandığı kapalı depo alanı, depo, saklama yeri, mahazin (ç.) (magazine, magasin, Magazin (depo) (ing., fra., alm.) )

mahzuf : ara. * hazafa (silmek, yok etmek, gidermek, ortadan kaldırmak, düşürmek) * silinmiş; düşürülmüş; yok edilmiş, ortadan kaldırılmış

mahzul : ara. * hazala (hakir kılmak, değersizleştirmek, perişan etmek, rezil etmek, horlamak, rüsvay etmek), hazul (hakir kılan, perişan eden, rezil eden) * hor, hakir, perişan, değersiz, kıymetsiz, aşağılık, rezil, rüsvay; zayıf, düşkün

mahzum : ara. * hadama, hazama (yenmek, mağlup etmek, bozguna uğratmak; yenilmek, bozguna uğramak, başarısız olmak), hezimet (yenilgi, bozgun, bozguna uğrama, mağlubiyet, başarısızlık) * yenilmiş, mağlup, bozguna uğramış

mahzun : ara. * hazana (üzmek, hüzünlendirmek, tasalandırmak, kederlendirmek), huzn (üzüntü, keder, gam, tasa) * üzgün, hüzünlü, tasalı, kederli, gamlı

mahzunane : ara., far. * mahzun (üzgün, hüzünlü, tasalı, kederli, gamlı) (ara.) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) * kederlice, düşünceli olarak, üzgünce, hüzünlüce

mahzur : ara. * hadera, hazera (korkmak, sakınmak, çekinmek) * korkulacak sey, sakınılacak şey, çekinilecek şey, sakınca, çekince, engel, mani

maız : ara. * maiz (keçi, keçi grubu) * keçi, keçi grubu

mai : ara. * ma (su) + i (ile ilgili, gibi) * su gibi, sıvı; mavi

maia : lat. * maia (anne, ana, valide, bakım veren kadın, büyüten, büyüten, besleyen) * Grek ve Roma mitolojisinde Hermes'in annesi olan doğurganlık, bahar ve yağmur tanrıçası (babası Atlas, annesi bir Okeanid olan Pleione olan, kardeşleri Asterope, Electra, Taygete, Dryope, Celaeno, Alcyone olup, bu 7 kardeşe Pleiades (Ülker) denilmektedir.)

maide : ara. * vada (koymak, yerleştirmek) * üzerine yemek konulan masa, sofra, ziyafet sofrası; kursak (mide (sindirim organı) (tür.) )

mail : ara. * mala (eğilmek, meyletmek, yana yatmak, yönelmek), meyl, mayl (yana yatma, yönelme, eğilim, yüz tutma, bir şeye eğilim gösterme, bir yöne meyletme) * bir tarafa eğilmiş, eğik, eğri, eğimli, meyilli, hevesli, istekli; düşkün; benzer (mail (bir yöne iletilen, posta, postalamak) (ing.) )

mail : fra. * male (çanta, torba, heybe) (fra.); mail (deri seyahat çantası) (ing.) * basılı/yazılı evrakın veya elektronik iletilerin (e-posta) belirli bir adresten diğerine iletilmesini sağlayan haberleşme sistemi ve bu sistemle taşınan gönderilerin bütünü, posta, postalama

maile : ara. * mala (eğilmek, meyletmek, yana yatmak, yönelmek), meyl, mayl (yana yatma, yönelme, eğilim, yüz tutma, bir şeye eğilim gösterme, bir yöne meyletme), mail (bir tarafa eğilmiş, eğik, eğri, eğimli, meyilli, hevesli, istekli; düşkün) + e (isim yapım eki) * akarsularını aynı göle veya denize gönderen bölge, aklan; bir sıradağın yamaçlarından her biri; bir vadide taban çizgisini doruk çizgisine birleştiren eğik yüzey

main : alm., ing. * mægen (güç, kuvvet, kudret) (alm., ing.), main (ana, esas, temel) (ing.) * ana, esas, temel

maişet : ara. * aʿaşa (yaşamak, yaşatmak, geçinmek, geçindirmek, geçimini sağlamak), iaşe (yaşatma, geçindirme, geçimini sağlama), maaş (geçimlik, geçim, yaşam için verilen para) + et (durum eki) * geçinme, geçim

maiyet : ara. * mea, maa (birlikte, beraber, bir arada, ile) + iyet (isim yapım ve durum eki) * birliktelik, beraberlik, bir arada olma; bir üst görevlinin yanında bulunan görevliler; bir kimsenin yönetimi, buyruğu altında çalışma

maiz : ara. * maiz (keçi, keçi grubu) * keçi, keçi grubu

majeste : lat. * maiestas, majiestas (büyüklük, ululuk, yücelik, azamet) (maior, major (büyük, daha büyük) + itas (isim yapım ve durum eki) ) * yükseklik, yücelik, ululuk, büyüklük, saygıdeğerlik, azamet, kraliyet onuru, haşmet; devlet başkanları veya krallar için unvan ve hitap biçimi

majestik : lat., gre. * maiestas, majiestas (büyüklük, ululuk, yücelik, azamet) (lat.) + ikos (le ilgili) (gre.), icus (lat.) * büyük, ulu, yüce, görkemli, haşmetli, azametli

maji : far., gre., lat. * magu, magoş, magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi) (far.); magos (bilgelik, gizli güç, büyü, sihir; Pers rahibi, bilge sınıfı), magike (büyü, sihir) (gre.); magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi), magia (büyü, sihir, bilgelik) (lat.); magie (fra.) * kelime tekrarı, sembol kullanımı, okült kod yazma gibi belirli metodları kullanarak zihinlere ve olaylara etki etme operasyonu, sihir, büyü

majik : far., gre., lat. * magu, magoş, magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi) (far.); magos (bilgelik, gizli güç, büyü, sihir; Pers rahibi, bilge sınıfı), magike (büyü, sihir) (gre.); magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi), magia (büyü, sihir, bilgelik) (lat.); magie (fra.) + ikos (ile ilgili, -a ait) (gre.) * illüzyon ile ilgili, büyü ile ilgili, sihir ile ilgili, sihirsel, büyüsel

majisyen : far., gre., lat. * magu, magoş, magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi) (far.); magos (bilgelik, gizli güç, büyü, sihir; Pers rahibi, bilge sınıfı), magike (büyü, sihir) (gre.); magus (muhterem kimse, din büyüğü, rahip, büyücü, sihirbaz, bilge kişi, ateş rahibi, Zerdüşt rahibi), magia (büyü, sihir, bilgelik) + ianus (ile ilgili, -a ait) (lat.); magie (büyü, sihir), magicien (büyücü, sihirbaz) (fra.) * illüzyon yapan, büyücü, sihirbaz

major : lat. * magnus, magnum (büyük, ulu, yüce), maior, major (daha büyük, daha ulu, daha yüce) * daha büyük, üstün, başlıca; müzikte ton veya akor diziliminde majör (büyük tını); askeri rütbelerde kıdemli subay son eki

majorana : lat., ita. * Majorana (İtalyan fizikçi Ettore Majorana'nın soyadından) * kendi karşıt parçacığı olan, elektriksel olarak yüksüz fermiyon türü olarak öngörülen, kuantum fiziğinde nötrino ve topolojik kuantum hesaplama araştırmalarında incelenen kuramsal parçacık (Majorana fermiyonu)

majorite : lat. * maior, major (daha büyük, daha ulu, daha yüce) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.); majorité (fra.) * büyük bölüm, çoğunluk; sayıca üstün olan grup veya oran; hukuki ve sosyal bağlamlarda karar çoğunluğunu veya baskın kesim

majoron : lat. * maior, major (daha büyük, daha ulu, daha yüce) + on (parçacık/tanecik eki) * nötrino kütlesinin oluşumuyla ilişkili teorilerde ortaya çıkan, lepton sayısının korunmaması durumunda öngörülen varsayımsal, yüksüz ve kütlesiz veya çok küçük kütleli Goldstone bozonu, Majorana nötrino modellerinde yer alan kuramsal parçacık

majör : lat. * magnus, magnum (büyük, ulu, yüce), maior, major (daha büyük, daha ulu, daha yüce) * daha büyük, üstün, başlıca; müzikte ton veya akor diziliminde majör (büyük tını); askeri rütbelerde kıdemli subay son eki

majörite : lat. * maior, major (daha büyük, daha ulu, daha yüce) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.); majorité (fra.) * büyük bölüm, çoğunluk; sayıca üstün olan grup veya oran; hukuki ve sosyal bağlamlarda karar çoğunluğunu veya baskın kesim

majuro : mar. * ma (büyük, ana, esas) + juro (ada, yerleşim yeri) * büyük ada, büyük yerleşim yeri, ana yerleşim yeri, ana ada; Marshall Adaları’nın başkenti

majüskül : lat. * maius, majius (daha büyük) + cula, culus (küçültme eki) * büyük harf, majüskül; el yazısı ve tipografide büyük ve belirgin harf biçimi, özellikle antik el yazmalarında kullanılan baş harfler

mak, mek : tür. * -mak, -mek (fiil mastar eki) * fiil mastar eki, eylemi (bir şeyi yapmayı) ifade eden son ek (örneğin “yapmak”)

makabil : ara. * ma (ne, o) + kabl, kabla (evvel, önce, önceden, öncesi) * (bir şeyin) geçmişi, öncesi, evveliyat

makabir : ara. * kabr (mezar, gömü yeri, defin yeri) * kabirler, mezarlar

mak'ad : ara. * ka’ada (oturmak, konumlanmak, yerleşmek) * oturma yeri, koltuk, mevki, Oturulacak yer. Minder; Oturulduğunda bedene temel olan aza. Kıç., mekaid (ç.)

makadam : ing. * Mc Adam (İskoç mühendis John Loudon McAdam’ın soyadından) * yol kaplaması olarak kullanılan mıcır; kırma taş döşeli yol, asfalt yolun erken biçimi

makak : ban. * makaku (maymun) * Güney Asya’da, Cezayir ve Fas’ta bulunan, laboratuvarlarda deney hayvanı olarak yararlanılan, kısa kuyruklu veya kuyruksuz, küçük bir maymun türü

makale : ara. * kale (konuşmak, söylemek) * söz, söylem, konuşma, nutuk, anlatı, vecize; alanında uzman bir kimsece yazılan, herhangi bir konuda bilgi vermek amacını güden, bir görüşü desteklemek, bir savı öne sürüp bunu kanıtlamak ereğinde olan ve bir gazete veya dergide yayımlanan, belli uzunlukta, başlıklı ve genellikle imzalı yazı

makalid : far. * kelid, kilid (anahtar, açmak) * kilitler, anahtarlar

makam : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * durma yeri, durak, durulan yer, konum, mevki, mertebe; toplumsal mevki (örneğin devlet makamı); tasavvufta manevi mertebe; Türk musikisinde belirli dizi, seyir ve perdeler bütünü

makao : çin. * A-Ma (Çin deniz tanrıçası) + gao (koy, liman) * A-Ma tapınağının koyu; Güney Çin Denizi kıyısında, İnci Nehri Deltası'nın batısında bulunan, Çin Halk Cumhuriyeti'ne bağlı olan, yönetimsel ve ekonomik sistemleri Çin anakarasındakilerden farklı olan özel idari bölge

makara : ara. * bukra, bakara (bobin, mekik, çıkrık, kasnak, tekerlek; şamata, gırgır) * ağaçtan, plastikten vb. yapılmış, üzerine iplik, tel, şerit, film gibi bükülebilir her türlü şey sarmakta kullanılan, kenarları çıkıntılı, ortası ekseni boyunca delik, türlü büyüklükte olabilen silindir biçimli nesne; birbirine koşut iki veya daha çok tabla arasında dönen, kenarları çepeçevre çıkıntılı tekerlek veya tekerleklerden oluşmuş, ağır yüklerin kaldırılmasında ve indirilmesinde kullanılan mekanik araç; bir eksene takılan ve jant bölümüne halat, zincir vb. geçirilecek biçimde düzenlenmiş bir tekerden oluşan, bir yükün kaldırılmasını kolaylaştıran, sağlayan araç; sürekli, birbirini izleyerek çoğalan alay, gırgır; (ötücü kuşlar için) bir solukta türlü sesler çıkararak uzun uzun, sürekli bir biçimde ötmek

makarena : gre., isp. * makarios (mutlu, kutsanmış) + ianos (ile ilgili, gibi, -a ait) (gre.); macareno (isp.) * Macarena semtinden olan erkek, Macarena’ya ait; gösterişli, övüngen, yakışıklı, çekici

makarna : lat. * maccheronem (makarna yemeği, hamur yemeği) (macchero (makarna) + onem (isim yapım eki) ) * buğday unu ve su ile yapılan uzun veya kısa şeritli hamur yemeği, erişte, spagetti; irmik veya una yumurta karıştırılarak hazırlanmış, çubuk, fiyonk vb. gibi türlü biçimlerde olabilen, kuru hamur

makas : ara. * kassa (kesmek, budamak, kırpmak), mikass * iki kolu eklemli, kumaş, kağıt veya saç kesmeye yarayan pense benzeri alet

makas böceği : ara., tür. * mikass (kesme aleti) (ara.) + böcek (küçük omurgasız canlı) + i (iyelik eki) * makas biçimli çeneleri olan, özellikle ormanlarda veya bahçelerde bulunan, ön ayakları büyük ve kesici görevi gören böcek türü, dermaptera

makaskar : ara., far. * mikass (kesme aleti) (ara.) + kar (yapan, eden, işleyen) (far.) * kağıt oymacılığı ile uğraşan kimse; kesme ve oyma sanatı ile uğraşan kimse

makastar : ara., far. * mikass (kesme aleti) (ara.) + dar, tar -cı, yapan, eden eki) * kumaş biçen, prova yapan, parçaları patrona göre ayarlayan, iş dağıtımını yapan usta, makasçı

makat : ara. * kaada (oturmak), kaide (oturma yeri, taban, temel, esas, ilke, kural) * oturma yeri, oturak, sandalye, mak'ad; kıç; anüs; minderli, küçük ve alçak sedir; minderin üzerine yayılan kumaş, minder yüzü

makber : ara. * kabr (ölünün toprağa gömüldüğü yer, gömü yeri, defin yeri, mezar, merkad) (mekabir (ç.) ) * ölünün gömüldüğü yer, gömü yeri, defin yeri, mezar, kabir

makbud : ara. * kabada, kabaza (belgelemek, tasdik etmek, sıkmak, daraltmak, kavramak, tutmak, yakalamak, almak, kabz etmek), kabd, kabz (sıkma, daraltma, kavrama; resmi tutanak, belge, evrak), ikbad (sıkma, daraltma, kavrama; belgeleme, tutma, tasdik etme) * kabzolunmuş, alınmış, kavranmış, sıkılmış, avuç içiyle tutulan; belgelenmiş; para veya başka bir şey teslim alındığında, bunu bildiren ve teslim edene verilen belge, alındı

makbuh : ara. * kabaha (yanlış olmak, kötü olmak, çirkin olmak), kabiha (çirkin ve kötü davranış, ayıp iş, fena muamele), kabahat (çirkin davranış, hata, yanlış, suç, günah), kabih (çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp, kabahatli, suç içeren) * beğenilmeyen, çirkin ve kabih görülen

makbul : ara. * kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, benimsemek, mümkün olmak, yapabilmek) * kabul edilen, kabul gören; benimsenen, ilgi gören, hoş karşılanan, beğenilen; geçer, geçerli; faydalı, yararlı

makbule : ara. * makbul (kabul edilen, kabul gören) + e (dişil eki) * kabul edilen, kabul gören, benimsenen, ilgi gören, hoş karşılanan, beğenilen; geçer, geçerli; faydalı, yararlı (dişil); kadın ismi

makbuz : ara. * kabada, kabaza (belgelemek, tasdik etmek, sıkmak, daraltmak, kavramak, tutmak, yakalamak, almak, kabz etmek), kabd, kabz (sıkma, daraltma, kavrama; resmi tutanak, belge, evrak), ikbad (sıkma, daraltma, kavrama; belgeleme, tutma, tasdik etme) * kabzolunmuş, alınmış, kavranmış, sıkılmış, avuç içiyle tutulan; belgelenmiş; para veya başka bir şey teslim alındığında, bunu bildiren ve teslim edene verilen belge, alındı

makdud : ara. * kadda (uzatmak, germek), kadd (uzun) (ara.), makdunis (gre.) * uzamış, yükselmiş, uzun boylu, yüksek (macedonia (uzunlar yeri, yüksek ülke) (gre., ing.), macédoine (makedonya) (fra.), Makedonien (makedonya) (alm.) )

makduh : ara. * kadaha (beğenmemek, ayıplamak, hoşlanmamak) * beğenilmemiş, ayıp, hoş olmayan

makedon : gre. * makednos (uzun, uzun boylu, iri, yüksek; dağlı) (mak (büyük, yüksek, ulu) + ednos (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * uzun boylular, ulular, yüksektekiler; Antik Çağ’da kuzey Yunanistan bölgesinde yaşayan, tarihsel olarak Büyük İskender’in halkı olarak bilinen, kültürel ve siyasal kimliğiyle Makedonya Krallığı’nı oluşturan halk mensubu

makedonya : gre. * makednos (uzun, uzun boylu, iri, yüksek; dağlı) (mak (büyük, yüksek, ulu) + ednos (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + eia (yer eki) * antik Yunanistan'da bir krallık, Makednosların (uzun boyluların, uluların, yüksektekilerin) ülkesi

makemake : rap. * Makemake (Rapa Nui mitolojisinde yaratıcı tanrı; Paskalya Adası yerli halkı Rapa Nui'nin mitolojik adlandırmasından) * Kuiper Kuşağı'nda yer alan, cüce gezegen sınıfındaki, buzlu yüzeye ve büyük bir yörünge uzaklığına sahip Güneş Sistemi gök cismi, Neptün ötesi cüce gezegen

maket : lat., ita. * maculettus (macula (leke, nokta, iz, benek) + ettus (küçültme eki) ) (lat.); macchietta (küçük taslak, karalama) (macchia (leke, iz, benek; çizim, taslak) + etta (küçültme eki) ) (ita.); maquette (fra.) * bir yapının, eşyanın veya tasarımın genellikle küçük ölçekte hazırlanmış örneği, model

makferlan : ing. * mac (oğul, soyundan gelen) + Farlane (kişisel isim, Bartholomew türevi) * omuzdan belin yarısına kadar inen, pelerinli kolsuz palto

maki : lat., fra. * maccia (çalı, fundalık) (lat.); maquis (fra.) * Akdeniz çevresinde yaygın bir biçimde görülen, Akdeniz iklimine özgü, yabani zeytin, funda, laden, defne, mersin, zakkum, menengiç gibi odunsu, dikenli, bodur ağaç, ağaççık ve çalılardan oluşan bitki örtüsü

makil : ara. * kala (uyumak, dinlenmek), kaylule (uyku) * dinlenme yeri, uyuma yeri, istirahat yeri; öğle uykusuna yatılacak yer, kaylule yeri; rahat edilecek yer; kuşluk uykusu

makine : gre., lat. * mekhane (mekhos (düzenek, kurgu, yapı) + ane (ile ilgili, -a ait, gibi) ) (gre.); machina (cihaz, savaş kulesi, tiyatro düzeneği) (lat.) * herhangi bir enerji türünü başka bir enerjiye dönüştürmek, belirli bir iş yapmak veya bir etki oluşturmak için birleştirilmiş, hareketli parçalardan oluşan sistem

makinist : gre., lat. * mekhane (mekhos (düzenek, kurgu, yapı) + ane (ile ilgili, -a ait, gibi) ) (gre.) + ista (-ci, yapan, eden) (lat.) * makineyi çalıştıran, yöneten ve bakımını yapan kişi, makina operatörü

makir : ara. * makara (hile yamak, tuzak kurmak, kumpas kurmak, aldatmak), mekr (hile, tuzak, kumpas, aldatmaca) * tuzak kuran, hilekar, düzenbaz, kumpasçı, komplocu

makis : ara. * mekese (konaklamak, durup dinlenmek, kalmak) * konaklayan, durup dinlenen, kalan (mukus, mucosa (mukoza, bazı iç organların iç yüzünü kaplayan tabaka, sümüksü zar), mucous, muqueuse, mukös (mukozalı), mucus, Mukus, Mukosa (sümük, balgam, mukoza) (lat , ing., fra., alm.) )

makitentan : lat. * macit (molekülün veya ilaç sınıfının ayırt edici kodu) + entan (reseptör antagonistleri veya etken bileşiği) * endotelin reseptörlerini bloke eden ve pulmoner arteriyel hipertansiyon tedavisinde kullanılan sentetik ilaç (C19H20Br2N6O4S)

maklube : ara. * kalaba (dönmek, döndürmek, devir yapmak, dönüştürmek) * dönüştürülmüş; Filistin, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak'ta popüler olan, et, pirinç ve kızarmış sebzelerden oluşan, servis edilirken baş aşağı çevrilen bir tencereye yerleştirilen pilav esaslı geleneksel bir Levanten yemeği

makrama : ara., ita., fra. * mikrame (kadınların başlarına örttükleri nakışlı bez, örtü, püskül) (ara.), macrame (oya, dantel) (ita.), macremé (düğümlü örgü) (fra.) * düğümlü ip veya ipliklerle yapılan süsleme tekniği; oya, dantel veya dekoratif örgü

makreme : ara., ita., fra. * mikrame (kadınların başlarına örttükleri nakışlı bez, örtü, püskül) (ara.), macrame (oya, dantel) (ita.), macremé (düğümlü örgü) (fra.) * düğümlü ip veya ipliklerle yapılan süsleme tekniği; oya, dantel veya dekoratif örgü

makro : gre. * makros (uzun, büyük) * bir şeyin boyut, ölçü veya ölçek açısından büyük veya geniş olduğunu belirten ön ek (örneğin makroekonomi, makrofaji)

makroamilazemi : gre. * makros (uzun, büyük) + amylon (ince un, nişasta) (gre.) + ase (enzim belirtme eki) (lat.) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * genellikle pankreas veya tükürük bezleri kaynaklı olarak kanda büyük boyutlu, sayısı artmış amilaz enzimlerinin bulunması durumu

makroekonomi : gre. * makros (uzun, büyük) + oikonomia (ev yönetimi, iktisat) (oikos (ev, ikametgah, yerleşim, konut, mekan, yuva, yaşam alanı, çevre) + nemoein, nemein (ayarlamak, düzenlemek, dağıtmak, paylaştırmak, yönetmek), nomia (yönetim, idare, düzenleme, yasama, ayarlama, düzenleme, sıralama, dizme) (nomos (kural, kanun, yasa, düzenleme, ayarlama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * bir ülkenin veya bölgenin toplam ekonomik faaliyetlerini, milli geliri, toplam tüketim ve yatırım düzeylerini, fiyat ve istihdam seviyelerini inceleyen ekonomi dalı

makrofaj : gre. * makros (uzun, büyük) + phagein (yemek, yutmak, tüketmek), phagos (yeme, yutma, tüketme) * vücudun bağışıklık, savunma ve temizlik sisteminde işlev gören dokularda yerleşik veya kana geçici olarak bulunan, bakteri, virüs, ölü hücre ve yabancı partikülleri fagosite eden büyük beyaz kan hücresi; ateroskleroza yol açabilecek, miyokard enfarktüsünü ve felci tetikleyebilecek plak oluşturabilen yağ yüklü hücre, köpük hücresi

makrofil : gre. * makros (uzun, büyük) + phyllon (yaprak) * geniş ve büyük yapraklara sahip olan, özellikle eğrelti otları ve bazı damarlı bitkilerde görülen büyük yaprak tipi, mikrofillere karşıt olarak gelişmiş gerçek yaprak yapısı

makroglossi : gre. * makros (uzun, büyük) + glossa, glotta (dil) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * dilin normalden daha büyük olması durumu; dil hipertrofisi

makrogol : gre. * makros (uzun, büyük) + golios (polyethylene glycol eki) * ozmotik etkisiyle suyu bağlayarak bağırsak hareketlerini artıran, laksatif olarak kullanılan polimer (HO-(CH2-CH2-O)n-H)

makrolid : gre. * makros (uzun, büyük) + lid (laktone CnH2nO2 halkasına sahip) * büyük yapılı; geniş halkalı lakton yapısına sahip olan, protein sentezini inhibe ederek bakterilerin çoğalmasını durduran antibiyotikler sınıfı

makromani : gre. * makros (uzun, büyük) + mania (delilik, çılgınlık, aşırı tutkunluk, aşırı heves, aşırılık, coşku) (mainesthein (delirmek, çıldırmak), man (çılgın, taşkın duygulu, aşırı tutkulu, aşırı hevesli) + eia (durum ve isim yapım eki) ) * kişinin kendini olduğundan büyük, güçlü veya önemli görmesiyle belirginleşen, büyüklük kuruntusu ve aşırı büyüklük hayali ile seyreden psikiyatrik durum, megalomani

makrome : ara., ita., fra. * mikrame (kadınların başlarına örttükleri nakışlı bez, örtü, püskül) (ara.), macrame (oya, dantel) (ita.), macremé (düğümlü örgü) (fra.) * düğümlü ip veya ipliklerle yapılan süsleme tekniği; oya, dantel veya dekoratif örgü

makromolekül : gre. * makros (uzun, büyük) + moleculus (atom veya atom gruplarından oluşan, kimyada bir maddeyi oluşturan en küçük yapı birimi) (moles (kütle, kitle, yoğun yığın) + culus (küçültme eki) ) * çok sayıda küçük yapısal birimin (monomer) birleşmesiyle oluşan, yüksek molekül kütlesine sahip doğal veya yapay bileşik, polimer yapılı büyük molekül

makroportal : gre. * makros (uzun, büyük) + portus, porta (kapı, giriş, geçit; liman) + alis (ile ilgili, -a ait) * büyük damarların veya geniş çaplı damar bağlantılarının oluşturduğu, özellikle karaciğer ve dolaşım sistemi anatomisinde büyük portal damar yapılarıyla ilişkili olan yapı veya oluşum

makropsi : gre. * makros (uzun, büyük) + opsis (görüş, görme) * nesnelerin gerçekte olduğundan daha büyük algılanmasıyla ortaya çıkan görme bozukluğu, görsel illüzyon türü

makrosefal : gre. * makros (uzun, büyük) + kephale, kephalos (baş, kafa) * başın normalden büyük olmasıyla karakterize edilen tıbbi durum, anormal kafa büyüklüğü

makrosefali : gre. * makros (uzun, büyük) + kephaleia (başlılık, kafalılık) (kephale, kephalos (baş, kafa) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * genellikle beyin dokusunun, beyin omurilik sıvısının veya kafatası kemiklerinin normalden fazla hacime ulaşmasına bağlı olarak başın normalden büyük olmasıyla karakterize edilen tıbbi durum, anormal kafa büyüklüğü

makrositoz : gre. * makros (uzun, büyük) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) * normalden büyük eritrositlerin (kırmızı kan hücrelerinin) kanda artışıyla karakterize hematolojik durum

makroskopi : gre. * makros (uzun, büyük) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * çıplak gözle görülebilecek kadar büyük nesne veya yapıların incelenmesi, mikroskop kullanılmadan yapılan gözlem yöntemi

makroskopik : gre. * makros (uzun, büyük) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * makroskopi ile ilgili

makrospor : gre. * makros (uzun, büyük) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) * heterosporlu bitkilerde oluşan, erkek mikrosporlara karşılık daha büyük boyutlu olan, dişi gametofiti geliştiren spor tipi, büyük spor çeşidi

makrosporangiyum : gre., lat. * makros (uzun, büyük) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) + angeion (kasa, kap, hazne, damar, kanal) (gre.); ium (isim yapım eki) (lat.) * makrosporları oluşturan, heterosporlu bitkilerde, içinde dişi gametofitin geliştiği büyük sporların meydana geldiği spor üretici yapı, büyük spor kesesi

makrosporofil : gre. * makros (uzun, büyük) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) + phyllon (yaprak) * makrosporangiumları taşıyan, üzerinde makrospor oluşum yapıları bulunan ve heterosporlu bitkilerde dişi üreme birimleriyle ilişkili olan büyük spor yaprak tipi, makrospor taşıyan yaprak

makrozomik : gre. * makros (uzun, büyük) + soma (vücut, gövde, beden, cüsse, cisim, hücre gövdesi) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * normalden büyük hücre gövdesine sahip olan (özellikle hematolojide büyük eritrositleri veya hücre tiplerini tanımlayan terim)

maksad : ara. * kasada (amaçlamak, hedeflemek, niyet etmek) * yapılacak iş veya eylemin niyeti, amacı, hedefi, ulaşılmak istenen sonuç, gaye, hedef, amaç, niyet, kasd

maksat : ara. * kasada (amaçlamak, hedeflemek, niyet etmek) * yapılacak iş veya eylemin niyeti, amacı, hedefi, ulaşılmak istenen sonuç, gaye, hedef, amaç, niyet, kasd

maksi : lat. * maximus (en büyük) * boyut veya ölçü açısından büyük olan (özellikle giysi, etek veya elbise uzunluklarını belirtmek için kullanılan sıfat)

maksilla : lat. * maxilla (üst çene kemiği) (maximus (en büyük) + illa (küçültme eki) ) * insan ve bazı hayvanlarda dişleri taşıyan ve çene yapısını oluşturan kemik, üst çene kemiği

maksillar : lat. * maxilla (üst çene kemiği) (maximus (en büyük) + illa (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * insan ve bazı hayvanlarda dişleri taşıyan ve çene yapısını oluşturan kemik ile ilgili, üst çene kemiği ile ilgili

maksillektomi : lat. * maxilla (üst çene kemiği) (maximus (en büyük) + illa (küçültme eki) ) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * üst çene kemiğinin (maksilla) ameliyatla çıkarılması işlemi

maksiller : lat. * maxilla (üst çene kemiği) (maximus (en büyük) + illa (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * insan ve bazı hayvanlarda dişleri taşıyan ve çene yapısını oluşturan kemik ile ilgili, üst çene kemiği ile ilgili

maksillofasiyal : lat. * maxilla (üst çene kemiği) (maximus (en büyük) + illa (küçültme eki) ) + facies (yüz, yüzey, görünüm, görünüş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * üst çene (maksilla) ve yüz bölgesiyle ilgili

maksim : ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim etmek, üleştirmek), kısm (bölüm, parça), taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma) * dagıtma yeri, bölüştürme yeri, taksim edilecek yer, dağıtılacak yer; suyun kollara ayrılma yeri, masluk, savak

maksimal : lat. * maximus (en büyük) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ölçü, miktar veya düzey açısından en yüksek, mümkün olan en büyük, azami

maksimize : lat., fra. * maximizatus (maximus (en büyük) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); maximisé (fra.) * ölçü, etki veya fayda açısından en üst, en büyük seviyeye çıkmış, çıkarılmış

maksimum : lat. * maximus (en büyük) + um (isim yapım eki) * ölçü, miktar veya düzey açısından ulaşılabilecek en yüksek değer, azami

maksimum ilkesi : lat., tür. * maximum (en büyük, en fazla) (lat.) + ilke (kural, yasa, kanun, ilke, prensip) + si (iyelik eki) (tür.) * diferansiyel denklemler ve analizde, bir fonksiyonun maksimum değerinin genellikle tanım kümesinin sınırında gerçekleştiğini belirten, özellikle harmonik ve holomorf fonksiyonlar için geçerli olan prensip

maksud : ara. * kasada (amaçlamak, niyet etmek, hedeflemek) * amaçlanan, niyet edilen, hedeflenen, amaçlanmış, gaye edinilmiş

maksum : ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, paylaştırmak, bölüştürmek, taksim etmek, üleştirmek), kısm (bölüm, parça), taksim (bölme, bölüştürme, paylaştırma, ayırma, kısımlara ayırma) * taksim edilmiş, ayrılmış, bölünmüş

maksure : ara. * kasara (tahsis etmek, hapsetmek) * camide imam veya Kur’an okuyan kişi için özel olarak ayrılmış, cemaatten ayrı, korunaklı ve özel bölüm, özel alan

maksut : ara. * kasada (amaçlamak, niyet etmek, hedeflemek) * amaçlanan, niyet edilen, hedeflenen, amaçlanmış, gaye edinilmiş

makt : ara. * makata (şiddetli nefret beslemek, iğrenmek, tiksinmek, bir davranışı son derece çirkin bulmak, öfkelenmek) * kin, öfke, hiddet; iğrenme, tiksinme; iğrençlik; şiddetli buğz; vurma; İslam hukuku ve kültüründe bir kadının, kocasının ölümünün ardından onun erkek akrabalarından (özellikle üvey oğluyla) zorla veya rızasıyla evlendirilmesi şeklindeki İslam öncesi Cahiliye dönemi geleneğini ve bu gayrimeşru birleşmeden doğan nefret uyandırıcı, lanetli ilişki

makta : ara * kat'a (kesmek, ayırmak) * kesilen yer, kat'edilen yer, kesinti yeri; uzun bir cismin enliğine kesildiği yerin görünüşü; her manzumenin, gazelin veya kasidenin son beyiti (burada şairin ismi bulunur (ilk beyite de "matla" denir.) )

maktel : ara. * katala (dövüşmek, savaşmak, çatışmak, vuruşmak, öldürmek, katletmek), katl (dövme, savaşma, çatışma, vurma, öldürme), kital (dövüş, savaş, çatışma, vuruşma, karşılıklı öldürme) * birinin öldürüldüğü yer, bir katlin yapıldığı yer, cinayet mahalli

maktu : ara * kat'a (kesmek, ayırmak) * kesilmiş, kesik, ayrılmış, ayrık, kat'edilmiş; kesilmiş olan; kesin olarak belirlenmiş olan (değer); ölçüyle satılmayan, oransal olmayan

maktuan : ara * kat'a (kesmek, ayırmak) * kesilmiş olarak; götürü olarak, toptan

maktul : ara. * katala (dövüşmek, savaşmak, çatışmak, vuruşmak, öldürmek, katletmek), katl (dövme, savaşma, çatışma, vurma, öldürme), kital (dövüş, savaş, çatışma, vuruşma, karşılıklı öldürme) * öldürülmüş, öldürülen (insan)

makul : ara. * akl (akıl, idrak, anlayış, düşünce, zeka), akala (akıl etmek, akıl yürütmek, muhakeme etmek, idrak etmek; engellemek, men etmek, mani olmak (yanlışı engelleyip doğruya yönlendirme bağlamında) ) * akla yatkın, akla uygun, rasyonel, mantıklı, mantığa uygun, kabul edilebilir; ölçüyü aşmayan, elverişli, uygun, yerinde

makula : lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) * ciltte veya gözde küçük, belirgin leke veya benek; özellikle gözde retina üzerindeki sarı leke (fovea)

makule : ara * kale (söylemek, demek, dile getirmek) * takım, çeşit, kategori; aralarında herhangi yönden benzerlik veya ilgi bulunan şeylerin tümü, eş türden nesneler, insanlar bölümü, kategori, ulam

makulopapuler : lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) + papula (kabarcık, küçük şişlik) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ciltte hem lekeler (makula) hem de kabarcıklar (papula) şeklinde görülen döküntülerle ilgili

makur : ara * akara (kesmek, boğazlamak, delmek, saplamak) * boğazlanmış, kesilmiş, delinmiş, saplanmış, ısırılmış

makus : ara. * akasa (çarpmak, çarpıp geri dönmek, yansımak), akis (yansıma, karşıtlık, terslik, zıtlık) * tersine dönmüş, kötüye gitmiş, olumsuz yönde değişmiş, talihi ters dönmüş; baş aşağı getirilmiş, ters döndürülmüş, tersine çevrilmiş; kötü, uğursuz

makusen mutenasib : ara. * akasa (çarpmak, çarpıp geri dönmek, yansımak), makusen (tersten, ters olarak) (makus (ters, aksi, zıt, karşıt) + en (gibi, olarak) ) + nasaba (ilgili, ilişkili olmak, bağlı olmak, alakası olmak, uymak, uyumlu olmak; bağlamak, oranlamak, kıyaslamak, ilişkilendirmek, uygun görmek, yaraştırmak, münasip bulmak, bağ kurmak; dikmek, yerleştirmek, koymak, belirlemek, tayin etmek, konum vermek), mutenasib (bağlı, ilgili, alakalı, orantılı, uyumlu, dengeli) * birbirlerine nisbetli olan iki değerden birinin artmasıyla, diğerinin aynı oranda azalması veya azalmasıyla diğerinin aynı oranda artması durumu arzeden, ters orantılı

makül : lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) * ciltte veya gözde küçük, belirgin leke veya benek; özellikle gözde retina üzerindeki sarı leke (fovea)

maküla : lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) * ciltte veya gözde küçük, belirgin leke veya benek; özellikle gözde retina üzerindeki sarı leke (fovea)

maküle : lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) + atus (sıfat yapım eki) * lekeli, benekli veya üzerinde belirgin renk farklılıkları bulunan, yüzeyinde noktalar veya lekeler taşıyan (yapı, organizma)

maküler : lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ciltte veya gözde küçük, belirgin leke veya beneklerle ilgili, makula ile ilgili; özellikle gözde retina üzerindeki sarı leke (fovea) ile ilgili

makülopapüler : lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) + papula (kabarcık, küçük şişlik) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ciltte hem lekeler (makula) hem de kabarcıklar (papula) şeklinde görülen döküntülerle ilgili

makülopati : lat. * macula (leke, nokta, iz, benek) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * retina üzerindeki makula bölgesinin hastalığı veya bozukluğu

makyaj : lat., ita., fra. * macula (leke, nokta, iz, benek) (lat.); macchia (leke, iz, benek; çizim, taslak) (ita.); maquillage (maquiller (boyamak, süslemek) + age (isim yapım eki) ) * yüzü veya vücudu estetik amaçlarla boyama, süsleme işlemi; kozmetik ürünler kullanarak görünümü değiştirme sanatı

makyavelizm : ita. * machiavellismo (machiavelli (İtalyan siyaset teorisyeni, diplomat ve yazar Niccolò Machiavelli'nin soyadından) + ismo (-cılık, destekçilik, ile ilgili olma, akım, öğreti) ) * Machiavelli’nin siyaset felsefesi ve düşüncelerine dayanan, amaç uğruna her yöntemi meşru gören siyasal davranış ve strateji anlayışı

makzuf : ara. * kazafa (atmak, fırlatmak, savurmak, uzaklaştırmak, kovmak, sokmak, bırakmak), kazif (atan, fırlatan, savuran, uzaklaştıran, kovan, sokan) * atılmış; iftira atılmış, iftira edilmiş, namusu hakkında laf edilmiş

mal : ara. * mal (eşya, para) * eşya, varlık, zenginlik, servet, sermaye, ürün (malos, malus (kötü, zararlı, çirkin, fena) (gre., lat.), malignus (kötücül), mole (kütle, yığın, büyük miktar, mol) (lat.) )

mala : far., lat. * malidan,mal (sürmek, ovmak, silmek) (far.); mala (tokmak, alet) (lat.) * dövme, sıkıştırma veya düzeltme amacıyla kullanılan tokmak, çekçek veya el aleti; özellikle marangozluk ve inşaatta kullanılan basit el aracı; genellikle üçgen biçiminde, yassı demirden yapılmış, tahta saplı, harç alıp sürmekte kullanılan duvarcı ve sıvacı aracı

malabo : fan. * mbini, malabo (nehir ağzı, su kenarı) * Ekvator Ginesi’nin başkenti

malabsorbsiyon : lat., fra. * mal (kötü, az) + absorptio (içine çekiş, emiş) (absorbere (içine çekmek, emmek) (ab (-dan, uzak, ayrı) + sorbere (emmek, yudumlamak, içine çekmek, soğurmak) + tio, tion (isim yapım eki) ) * sindirim sisteminde emilim bozukluğuna bağlı olarak besin maddelerinin bağırsaklar tarafından yeterince emilememesi durumu

malacanthidae : gre., lat. * malakos (yumuşak) + akanthos (diken, dikenli çıkıntı, sivri uç, başak, karıncalanma, iğnelenme) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * yumuşak dikenli balıklar olarak bilinen, genellikle denizel ortamlarda yaşayan, uzun gövdeli ve dikenli yüzgeç yapısına sahip balıkları kapsayan familya

malacostraca : gre., lat. * malakos (yumuşak) + ostrakon (kabuk, çanak, sert kabuk, çömlek parçası, sert dış örtü) * kabukluların en gelişmiş ve en büyük grubunu oluşturan, karides, yengeç, ıstakoz ve kril gibi eklembacaklıları kapsayan kabuklular sınıfı, yumuşakçamsı kabuklu canlılar grubu

maladi : lat., fra. * male (kötü, az) + habitudo (hal, durum) (lat.); maladie (hastalık) (fra.) * kötü durum, kötü hal; hastalık, sağlık durumunun bozukluğu; bedensel veya ruhsal rahatsızlık

malafa : lat., ita. * mallefactum, mallefactura (malleus (tokmak, çekiç) + de (tamlama eki) + facere (yapmak, etmek, eylemek, üretmek), factum, factura (oluşum, yapım, işlem, imalat, üretim) (lat.); maglio di fattura (ita.) * imalat çekici, yapım çekici; kuyumcular tarafından yoğun olarak kullanılan, yüzük ve bileziklerin çapını ölçmek, düzeltmek veya genişletmek için tercih edilen, örs vazifesi gören ve demirden üretilmiş konik şekilli çubuk (argoda “penis”)

malafat : lat., ita. * mallefactum, mallefactura (malleus (tokmak, çekiç) + de (tamlama eki) + facere (yapmak, etmek, eylemek, üretmek), factum, factura (oluşum, yapım, işlem, imalat, üretim) (lat.); maglio di fattura (ita.) * imalat çekici, yapım çekici; kuyumcular tarafından yoğun olarak kullanılan, yüzük ve bileziklerin çapını ölçmek, düzeltmek veya genişletmek için tercih edilen, örs vazifesi gören ve demirden üretilmiş konik şekilli çubuk (arfoda “penis”)

malaga : fen., lat. * malaka (tuz, tuzlu su, tuzlu liman) (fen.); malaga (tuz) (lat.) * İspanya'nın malanga yöresinde yapılan bir şarap türü; iri taneli misket üzümü

malaguena : isp. * malaga (tuz) + eno (ile ilgili, gibi, -a ait) * Endülüs’te yayılmış Malaga kaynaklı bir İspanyol halk dansı (milh (tuz) (ara.) )

malahit : gre. * malachites (yeşil taş) (malakhe (yeşil, yumuşak) + ites (element, kayaç ve mineral eki) ) * mücevher ve süs eşyalarında kullanılan parlak yeşil renkli bakır karbonat minerali olan değerli taş

malak : tür. * malak (genç hayvan, yavru) * manda yavrusu; ayı veya domuz yavrusu

malakelam : ara. * ma (ne, o) + la (hayır, yok, asla, değil) + kelam (söz, deyiş) * diyecek yok, söz götürmez

malakit : gre. * malakhites (yeşil taş) (malakhe (yeşil, yumuşak) + ites (element, kayaç ve mineral eki) ) * mücevher ve süs eşyalarında kullanılan parlak yeşil renkli bakır karbonat minerali olan değerli taş

malament-hogarth uzay-zamanı : ing. * Malament (Amerikalı fizikçi David B. Malament'in soyadından) + Hogarth (İngiliz matematikçi Mark Hogarth'ın soyadından) + uzay (evren) + zaman (süre, vakit, çağ, devir) + ı (iyelik eki) (tür.) * genel görelilikte sonsuz süreli hesaplamaların sonlu bir gözlemci zamanında gerçekleştirilebilmesine izin verebilen, nedensel yapısında özel eğriler ve sonsuz uzunlukta zaman benzeri yollar bulunan, hesaplanabilirlik ve görelilik kuramı araştırmalarında incelenen kuramsal uzay-zaman modeli

malarya : lat., gre., ita. * male (kötü, az) (lat.) + aer, aero (hava) (gre.); mala (kötü, az) + aria (hava) (ita.) * sivrisinekler aracılığıyla bulaşan, yüksek ateş, titreme ve halsizlikle seyreden enfeksiyon hastalığı (halk arasında “kötü hava hastalığı” olarak adlandırılmıştır.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...