eşantiyon :
lat., fra. * scandaculum (merdiven, basamak) (lat.); eschandiller (pazarcıların
ölçülerini doğrulamak, onaylamak), échantillon (standart, patern) (fra.) *
numune, örnek ürün; özellikle ticarette veya laboratuvarda küçük örnek
eş'ari :
ara. * şa'r (kıl, tüy) * kıllar, tüyler
eşarp :
fra. * écharpe (küçük çanta, çanta, çuval, sazlardan yapılmış çuval) * başı
veya boynu örtmekte kullanılan, kumaştan veya yün örgüden yapılmış kadın atkısı
eşbabiye :
erm. * işbabyan (kuru kayısı) * Elazığ'ın verimli topraklarında yetişen Mişmiş
kayısısının güneşin sıcaklığında kurutulmuş hali
eşbah :
ara. * şibh (benzeyen, benzeyiş); şebah (cüsse, cisim, ceset; şahıs; karaltı),
teşbih (benzetme) * görünüşler, benzerlikler, benzeyenler, şibihler; şahıslar,
cisimler, vücutlar, cesetler; büyük kapılar; uzaktan görünen karaltılar,
hayaller; renk, levn; şen şakrak, neşeli ve girişken kişi
eşber :
ara. * şebere ölçmek,ihsan etmek) * aslan; heybetli, cesur, mert, yiğit kimse;
parlak, çok ışık saçan yıldız/gök cismi
eşcinsel :
tür., ara. * eş (denk, müsavi, aynı) + cins (tür, çeşit, oluşum) + el (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kendi cinsiyle cinsel ilişkiye giren erkek veya
kadın, homoseksüel
eşdeğer :
tür. * eş (denk, müsavi, aynı) + değer (ölçü, kıymet, miktar, sayısal nicelik,
paha, fiyat) * aynı kıymette olan, değer olarak tam karşılığı olan
eşeddu :
ara. * şedid (kuvvetli, sert) * daha şiddetli, daha sert
eşek :
tür. * eş (yürümek) + gek (isim yapım eki) * atgillerden (Equidae), attan küçük, irice başlı,
uzun kulaklı, anırma sesiyle bilinen yük ve binek hayvanı
eşekarısı :
tür. * eşek (atgillerden (Equidae), attan küçük, irice başlı,
uzun kulaklı, yük ve binek hayvanı) (eş (yürümek) + gek, ek (isim yapım eki) ) + arığ, arı (saf , temiz) + sı (iyelik
eki) * Vespa crabro veya Sarıca, Vespa cinsine bağlı Avrupa'ya özgü bir yaban
arısı türü
eşeksenli :
tür., gre. * eş (denk, müsavi, aynı, benzer) + axon (aks, ax (dingil, mihver,
ayırıcı çizgi, çubuk) + on (son ek) ) (gre.) + li (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * iki veya daha fazla objenin aynı eksene sahip olması
eşel :
lat., fra. * scala (merdiven, basamak, ölçek) (lat.); échelle (fra.) * ölçek,
skala; deniz inşaatında sıkça kullanılan, su kotunu takip etmeye yarayan ve
deniz suyunun ulaştığı bir yerde sabit duran cetvel (escalier (merdiven)
(fra.), escalate, escalader (tırmanmak, yükselmek) (ing., fra.) )
eşelek :
tür. * eş (karıştırmak, kazmak, kaşımak) + e (etken fiil eki) + lek (isim yapım
eki) * cevizin ortasında bulunan ve içi ikiye ayıran sert madde; armut, ayva,
elma gibi meyvelerin yenmeyen, çekirdekli bölümü
eşelemek : tür.
* eşge, eşe, eş (karıştırmak, kazmak, kaşımak) + le (etken fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * toprak, kül gibi toz durumundaki şeyleri hafifçe kazıp
karıştırmak; bir sorun veya işin içyüzünü anlamak için kurcalamak (mecaz)
eşelmobil :
lat. * scala (merdiven, basamak, ölçek) + movere (hareket etmek, kıpırdamak,
kımıldamak, kıpırdamak), mobilis (hareketli) (lat.); échelle mobile (fra.) *
fiyatlar veya ücretler için enflasyona göre kendiliğinden ayarlanan ölçek;
akaryakıt fiyatlarındaki dalgalanmaları dengelemek amacıyla özel tüketim
vergisinin (ÖTV) dinamik olarak ayarlanması sistemi
eşelon :
lat., fra. * scala (merdiven, basamak, ölçek) (lat.); échelon (fra.) *
merdiven, basamak, aşama, seviye, kademe, diziliş, sıralama, ölçek
eşey :
tür. * eş (arkadaş, dost, yar, yanında olan, refakat eden; denk, müsavi, aynı)
+ ey (isim yapım eki) * üremede bireyleri, erkekle dişiyi ayırt ettiren
özellik, cinslik, cinsiyet
eşey hücresi :
tür. * eş (arkadaş, dost, yar, yanında olan, refakat eden; denk, müsavi, aynı)
+ ey (isim yapım eki) (tür.) + hucra (oda, odacık, göze, hücre) (ara.) + si
(iyelik eki) (tür.) * erkeklerde sperm (veya bitkilerde polen), dişilerde ise
yumurta olarak adlandırılan, kromozom sayısının yarısını taşıyan ve döllenmeyle
yeni bir canlı oluşturarak eşeyli üremeyi sağlayan cinsiyet hücresi
eşeyli üreme :
tür. * eş (arkadaş, dost, yar, yanında olan, refakat eden; denk, aynı) + ey
(isim yapım eki) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) + üre (oluşmak,
oluşturmak, ortaya çıkarmak) + me (isim yapım eki) * dişi ve erkek olmak üzere
iki farklı eşeyin (cinsiyetin) katkısıyla gerçekleşen üreme
eşeysel dimorfizm :
tür. * eş (arkadaş, dost, yar, yanında olan, refakat eden; denk, aynı) + ey
(isim yapım eki) + sel (ile ilgili, -a ait, gibi) (tür.) + dyo, di (iki, ikili,
çift) + morphe, morphos (şekil, biçim, form, kalıp) + ismos (isim yapım, durum,
akım, öğreti, doktrin eki) (gre.) * aynı türün dişi ve erkek bireyleri arasında
üreme organları dışındaki fiziksel, davranışsal veya boyutsal özelliklerde
belirgin farklılıklar olması durumu
eşeysiz üreme :
tür. * eş (arkadaş, dost, yar, yanında olan, refakat eden; denk, aynı) + ey
(isim yapım eki) + siz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + üre
(oluşmak, oluşturmak, ortaya çıkarmak) + me (isim yapım eki) * tek bir ata
canlının başka bir eşe ihtiyaç duymadan, döllenme olmaksızın ve temelinde mitoz
bölünme yer alarak kendisiyle aynı genetik yapıda yeni yavrular oluşturduğu,
genetik çeşitliliğin görülmediği ve çoğalma hızının oldukça yüksek olduğu üreme
şekli
eşgin :
tür. * eş (arkadaş, dost, yar, yanında olan, refakat eden; denk, müsavi, aynı)
+ gin (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * filiz, sürgün, ışkın bitkisi, atın
yürüyüş biçimi
eşgüdüm :
tür. * eş (arkadaş, dost, yar, yanında olan, birlikte olan, refakat eden) +
güdüm (yönetim, yölendirme) (güt, güd (yönetmek, yönlendirmek) + üm (isim yapım
eki) ) * birliktelik, uyum ve düzen sağlama; bir işin icrasında ilgili unsurlar
arasında sağlanan bağlantı ve uyum
eşhas :
ara. * şahs (kişi, kimse, ferd, birey) * şahıslar, kişiler, kimseler, ferdler,
bireyler
eşik :
tür. * eşü (örtmek, bürümek, kaplamak) + k (isim yapım eki) * giriş, basamak,
geçiş aşaması, kademe; kapı boşluğunun dış zemini ve alçak basamağı
eşir :
ara * eşir (şımarık, küstah, kendini beğenmiş, azgın, nimet karşısında
taşkınlık gösteren, pek sevinçli; kibirli, mütekebbir, snob) * şımarık, küstah,
kendini beğenmiş, azgın, nimet karşısında taşkınlık gösteren, pek sevinçli;
kibirli, mütekebbir, snob
eşit :
tür. * eş (yanında olan, birlikte olan, refakat eden; denk, müsavi, aynı) + it
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * refakatçi, birlikte olan, aynı olan, denk
eşitlemek :
tür. * eş (yanında olan, birlikte olan, refakat eden; denk, müsavi, aynı) + it
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar
eki) * aynı seviyeye getirmek, değer olarak aynı kılmak, müsavi kılmak,
denkleştirmek
eşitlik :
tür. * eş (yanında olan, birlikte olan, refakat eden; denk, müsavi, aynı) + it
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (isim yapım eki) * eşit olma durumu,
denklik
eşitsizlik :
tür. * eş (yanında olan, birlikte olan, refakat eden; denk, müsavi, aynı) + it
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + siz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk
eki) + lik (durum eki) * eşit olmama durumu
eşiz :
tür. * eş (denk, müsavi, aynı) + iz (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
birleşimleri özdeş, yapıları değişik özdeciklerden her biri; bileşimleri özdeş
olan molleküllerden, uzayda ayrı dizilenleri oluşturma
eşkal :
ara. * şekl, şekil (biçim, form, yapısal görünüş) * şekiller, biçimler,
kalıplar; dış görünüşler, özellikle kişinin fiziki özellikleri
eşkenar :
tür., far. * eş (denk, müsavi, aynı, benzer) + kenar (kıyı, çevre, yan hat,
çizgi şekli oluşturan hat, yan, taraf) * tüm kenarları birbirine eşit olan iki
boyutlu geometrik şekil
eşkıya :
ara. * şaki (bedbaht, garip, zavallı, zor durumda kalmış) * dağda, kırda yol
kesen, adam soyan ve öldüren, yasadışı eylemlerde bulunan silahlı topluluk,
haydutlar, şakiler
eşkin :
tür. * eş (harekete geçmek, gitmek, hızlı ve geniş adımlarla yürümek) + gin,
kin (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hızlı yürüyen, koşan at
eşkina :
tür. * eş (harekete geçmek, gitmek, hızlı ve geniş adımlarla yürümek) + kina
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gölgebalığıgillerden, ılıman denizlerde
yaşayan, Marmara’da bol bulunan, kurşuni lacivert renkli, gözlerinin arka
taraflarında birer taş bulunduğu için taşbalığı da denen bir balık
eşkinci :
tür. * eş (harekete geçmek, gitmek, hızlı ve geniş adımlarla yürümek) + kin
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ci (yapan, eden eki) * Osmanlı ordusunda
sefer zamanında orduya katılan asker veya yardımcı birlik mensubu
eşkinli :
tür. * eş (harekete geçmek, gitmek, hızlı ve geniş adımlarla yürümek) + kin
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) *
sefer görmüş, sefere katılmış, savaşa gitmiş
eşkiya :
ara. * şaki (bedbaht, garip, zavallı, zor durumda kalmış) * dağda, kırda yol
kesen, adam soyan ve öldüren, yasadışı eylemlerde bulunan silahlı topluluk,
haydutlar, şakiler
eşlek :
tür. * eş (denk, müsavi, aynı, benzer) + lek (isim yapım eki) * yerkürenin
eksenine dik olarak geçtiği ve onu iki eşit parçaya böldüğü varsayılan,
uzunluğu kırk milyon metre olan, en büyük çember, ekvator
eşlemek :
tür. * eş (denk, müsavi, aynı, benzer) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar
eki) * denkleştirmek, müsavi kılmak, aynı seviyeye getirmek, değer olarak aynı
kılmak
eşlenik :
tür. * eş (denk, müsavi, aynı, benzer) + len (dönüşlü fiil eki) + ik (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * herhangi bir biçimde birbiriyle oranlı bulunan
sayı, çizgi, nokta, nesne
eşlenik sayılar :
tür. * eşlenik (eş yapılmış, denk olan; birbirinin tamamlayıcısı, karşılığı
olan) + sayı (nicelik, numara, miktar) + lar (çoğul eki) * bir z=a+ib karmaşık
sayısı için z
eşleşmek :
tür. * eş (denk, müsavi, aynı, benzer) + leş (işteş fiil eki) + mek (fiil
mastar eki) * birbiriyle yanyana gelmek, birbirine refakat etmek, mücadelede
karşı karşıya gelmek
eşlik :
tür. * eş (denk, müsavi, aynı, benzer) + lik (isim yapım eki) * birbiriyle
yanyana gelme, birbirine refakat etme
eşme :
tür. * eşme (kumsal yerde kaynayan pınar, sulak yer) (eş (yer altından çıkmak,
kaynamak; karıştırmak, kazmak, kaşımak) + me (isim yapım eki) ) * Uşak’ın bir
ilçesi; Yörük aşireti isminden
eşmek :
tür. * eşge, eşe, eş (kazımak, kaşımak, karıştırmak) + mek (fiil mastar eki) *
toprağı veya benzer bir şeyi hafifçe kazmak, deşmek
eşmerkezli :
tür., ara. * eş (denk, müsavi, aynı) + rekz (saplayıp baskılayıp sabit kılmak,
dikmek), merkez (orta nokta, odak) (ara.) + li (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) (tür.) * merkezleri aynı olan (iki veya daha çok şekil)
eşofman :
fra. * chaud (sıcak), échauffement (ısıtma, ısınma) (échauffer (ısıtmak) + ment
(isim yapım eki) ) * genellikle pamuktan imal edilen spor giysisi
eşraf :
ara. * şeref (yücelme, öne çıkma, onur, itibar), şerif (onurlu, saygın, seçkin,
soylu, elit) * bir yerin zengin, muteber ve tanınmış, ileri gelen, sözü
tutulan, etkili kişileri, saygınlar, elitler, seçkinler
eşraku :
ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak
etmek), şerik (ortak) * ortak koşanlar
eşrar :
ara. * şerr (kötülük) * kötüler, kötülük yapanlar
eşref :
ara. * şeref (onur, saygınlık, haysiyet), şerif (onurlu, saygın, seçkin, soylu,
elit, değerli) * çok şerefli, çok saygın, çok onurlu, çok seçkin (sheriff
(Amerika Birleşik Devletleri’nde, halk tarafından seçilen ve belli süre için
bir kasabanın veya şehrin düzenini, güvenliğini sağlamakla görevli kimse,
şerif) (ing.) )
eşribegah :
ara., far. * şeribe (içmek), şarab (içki, içecek), eşribe (içecekler) (ara.) +
gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) (far.) * içki içilen yer,
meyhane, içki âlemlerinin yapıldığı yer; büfelerde içki ve benzeri şeylerin
ikram edildiği yer
eşsiz :
tür. * eş (denk, müsavi, aynı, aynı seviyede) + siz (yokluk, eksiklik, zıtlık,
olumsuzluk eki) * benzeri olmayan, denki bulunmayan
eştat :
ara. * şetit (çeşit, cins, nevi; takım, grup, fırka, bölük), şetat (çeşitli) *
çeşitler, cinsler, neviler; takımlar, gruplar, fırkalar, bölükler
eşya :
ara. * şey (olgu, nesne, obje); şae (dilemek, istemek) * türlü işlerde ve türlü
amaçlarla kullanılan, insan eliyle yapılmış ve taşınabilir cansız varlıkların
genel ismi, mal
eşzamanlı :
tür. * eş (denk, aynı, müsavi, aynı seviyede) (tür.) + zaman (süre, vakit, çağ,
devir) (ara.) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) * bir veya birden
çok durumun veya olayın aynı anda gerçekleşmesini tanımlayan sıfat, senkronik
et :
tür. * et (kas dokusu, kemik harici doku, ten, beden, can) * öz, esas, köken,
menşe, yapı hammaddesi, yapmak, eylemek, oluşturmak, düzenlemek, işlemek, yarar
kılmak; insanların ve hayvanların maddi özünü oluşturan, deriyle kemik arasında
bulunan, kas dokuları ile bunları çevreleyen yağ, bağ dokusu ve kemik gibi
kısımlardan oluşan, protein ve demir açısından zengin ve temel bir besin
maddesi olan doku
ETA :
ing. * estimated (tahmin edilen) + time (zaman) + of (tamlama eki) + arrival
(varış, geliş) * tahmini varış zamanı; ulaşım, lojistik ve günlük navigasyon uygulamalarında
bir yere ne zaman varılacağını gösteren ifade
etabli :
lat., fra. * stabilis (ayakta duran, sabit olan, dikilen, dik duran, kararlı
olan, devam eden, daim olan, değişmeyen, varlığını sürdüren) (stare (durmak,
ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, kararlı olmak, sabit kalmak, değişmemek,
varlığını sürdürmek, devam etmek, daim olmak) + abilis (olabilir, yapılabilir,
mümkün eki) ), stabilire (sabitlemek, sağlamlaştırmak, kararlı hale getirmek)
(lat.); établir (kurmak, yerleştirmek), établi (kurulmuş, yerleşmiş; tezgah)
(fra.) * kurulmuş, yerleşmiş, belirli bir bölgede sakin olan; kendi devletinin
değil de başka bir devletin topraklarında ikamet eden kişi
etajer :
lat., fra. * stare (durmak, dikilmek, ayakta durmak, daim olmak, devam etmek,
kalmak) (lat.); étage (kat, konumlanma yeri, konut, durma yeri) + ère (isim
yapım eki) * rafları olan, kapaksız ve taşınabilir dolap
etakrinik asit :
lat. * eth (etil (C2H5) grubu eki) + acrynic (asit türevi eki) + acidum, acidus
(ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) * konjestif
kalp yetmezliği, karaciğer hastalığı, böbrek hastalığı veya diğer tıbbi
rahatsızlıkların neden olduğu sıvı tutulmasının (ödem) ve şişliğin tedavisinde
kullanılan, loop diüretikleri grubundan bir ilacın etken maddesi (C13H12Cl2O4)
etalon :
lat., fra. * stallare (yerleştirmek, bir yere koymak, durdurmak), stalla
(durulan yer, sabit yer; tezgah) (lat.); étaler (yaymak, sermek, sergilemek);
estalon, étalon * ağırlık ve uzunluk ölçüleri için kabul edilmiş yasal ölçü
modeli
etambutol :
lat. * eth (etil (C2H5; CH2CH3) grubu eki) + am (amin grubu eki) + but (bütan
(dört karbonlu düz zincirli hidrokarbon) eki) + ol (alkol (-OH) grubu eki) *
hücre duvarı sentezini inhibe eden ve tüberkülozu yönetmek ve tedavi etmek için
kullanılan bir bakteriyostatik bir antibiyotik (C10H24N2O2)
etamin :
gre., lat., fra. * stemon (çözgü, çözgü ipliği, iplik, dik duran ip, dokuma
tezgahındaki dik ip; çubuk, filament, erkek organ, erkeklik organı, stamen)
(gre.) (gre.); stamina, stamen (lat.), staminea (iplikten yapılma) (lat.);
étamine (seyrek dokuma) * perde yapmakta kullanılan, pamuk, keten veya ipekten,
gevşek ve delikli dokunmuş bir kumaş
etan :
gre., fra. * aithein (yanmak, parlamak), aither, aether (üst hava, atmosfer
üstü, eter) (gre.); ether (eter, esir) (ing.), éthane (éther (eter, esir) + an
(doymuş hidrokarbon eki) (fra.) ) * alkanların ikinci en küçük molekülü olan,
doğalgazda metandan sonra en fazla bulunan ve formülü C2H6 olan ikinci gaz
etanersept :
lat. * etan (etan serisi eki; insan TNF reseptörünün yapısal kısmı eki) + ner
(rekombinant protein ve TNF (tümör nekroz faktörü) reseptörü eki) + cept
(reseptör eki) * TNF inhibitörü olarak, tümör nekroz faktör birleşmesi ile
otoimmün hastalıkları tedavi eden rekombinant DNA teknolojisi ile üretilmiş bir
füzyon proteini (C4448H6930N1236O1402S72)
etanol :
gre., ing., lat. * aithein (yanmak, parlamak), aither, aether (üst hava,
atmosfer üstü, eter) (gre.); ether (eter, esir) (ing.) + an (doymuş hidrokarbon
eki) (gre.) ) + ol (alkol (-OH) grubu eki) ) * alkollü içecek üretiminde
kullanılan tek alkol türü olan, renksiz, hoş kokulu, yanıcı, hafif sıvı, etil
alkol (C2H5OH)
etap :
alm., fra. * staepe, stepe (adım, kademe, aşama, basamak) (alm.), étape (fra.)
* aşama, safha, adım, kademe; bir yarışın belirli uzaklıktaki bölümlerinden her
biri
etçil :
tür. * et (kas dokusu, kemik harici doku, ten, beden, can) + çil (isim yapım
eki) * et ile beslenen hayvan, etobur
etek :
ing., tür. * eteg, etek (alt kısım) * belden aşağıya düşerek vücudun alt
kısmını örten genellikle kadınlara özgü bağımsız giysi veya bir giysinin belden
aşağıda kalan bölümü; alt kısım, başlangıç kısmı, uç, kenar, sınır, etraf; bir
şeyin alt bölgesi; kadın giysisinin alt kısmı
eteklik :
tür. * eteg, etek (belden aşağıya düşerek vücudun alt kısmını örten genellikle
kadınlara özgü bağımsız giysi veya bir giysinin belden aşağıda kalan bölümü;
alt kısım, başlangıç kısmı, uç, kenar, sınır, etraf; bir şeyin alt bölgesi;
kadın giysisinin alt kısmı + lik (isim yapım eki) * kadınların veya çocukların
giydiği, belden aşağıya doğru uzanan, genellikle tek parça olan bir giysi
etelemek :
tür. * ete (atmak, savurmak, fırlatmak) + le (etken fiil eki) + mek (fiil
mastar eki) * tahıl, un, tohum gibi maddeleri kalbur veya elek ile eleme işlemi
yapmak; ertelemek, bir şeyi geri bırakmak, ötelemek (argo)
eten :
tür. * eten (et (kas dokusu, kemik harici doku, ten, beden, can) + en
(isim/sıfat yapım eki) ) * yemişlerin yenilen bölümü; memeli hayvanlarda ve
insanlarda gebelik sürecinde anne ile embriyo arasında bağlantıyı sağlayarak
besin, oksijen ve atık alışverişini gerçekleştiren geçici organ, gebelikte,
anne ile bebek arasındaki besin, gaz ve atık alışverişini sağlayan yapı,
plasenta, döl eşi
etene :
tür. * etenan, etene (birbirine yakın olan; adımları birbirine yakın olan) *
yemişlerin yenilen bölümü; memelilerde rahmin iç yüzeyine ve ceninin göbek bağı
damarlarına bağlı olan ve cenine kan akışı ile beslenme ve solunum sağlayan
organ (itina (ilgi, ilişki, özen) (ara.) )
eter :
gre., ara. * aithein (yanmak, ışımak), aither, aether (gökyüzü, üst hava,
gökyüzünün parlak ve saf katmanı, eter, esir) (gre.); aether (eter; uçucu,
kokulu madde) (lat.); esir, sir (latif, ince, süptil madde) (ara.) * oksijenli
bir asidin karboksil grubundaki hidrojenin bir alkolün alkil grubu ile yer
değiştirmesi sonucu oluşan, genellikle hoş kokulu ve organik sentezlerde yaygın
olarak bulunan R-COO-R′ yapısındaki kimyasal bileşik; kainatı kaplayan,
elektrik, ışık ve ısının yayılmasını sağlayan latif (ince, süptil), rakik
(uçucu), seyyal, elastik madde, esir; gökyüzü, sema, yıldızlar katmanı
eterik :
gre. * aither, aether (gökyüzü, üst hava, eter, esir) + ikos (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * esiri, süptil, ince
etfal :
ara. * tifl (çocuk) * çocuklar
ethelochoric :
gre. * ethelo- (gönüllü, isteğe bağlı) + khoros (yer, alan, saha), khorein
(gitmek, ilerlemek, yayılmak) + ikos (ile ilgili,-a ait) * (bitkiler, fideler
veya tohumlar) insanlar tarafından bilinçli ve kasıtlı olarak yeni bir yaşam
alanına veya bölgeye taşınıp yayılan
ethem :
ara. * dahm (kararmak, koyulaşmak, koyu renkli hale gelmek) * daha siyah,
edhem; koyu siyah renkli, zifiri siyah, kara at (saf, parlak siyah at),
simsiyah gözlü veya saçlı kimse, koyu tenli, esmer kimse
ethernet :
gre., lat. * aithein (yanmak, ışımak), aither, aether (gökyüzü, üst hava,
gökyüzünün parlak ve saf katmanı, eter, esir) (gre.); aether (eter; uçucu,
kokulu madde) (lat.); esir, sir (latif, ince, süptil madde) (ara.); ether
(iletim ortamı varsayımı, eter, esir) + network (ağ, şebeke) * yerel alan
ağlarında veri iletimi için kullanılan en yaygın kablolu ağ teknolojisi
eti :
asu., ibr. * hatti, khatti, hittim, hitit (yerli halk; Hattuşa merkezli
coğrafyanın insanları) * Anadolu'nun en eski büyük medeniyetlerinden biri olan
ve MÖ 2. binyılda güçlü bir imparatorluk kuran Hitit uygarlığı
etibba :
ara. * tabba (tedavi etmek, iyileştirmek, hoş hale getirmek), tabib (tedavi
eden, iyileştiren, doktor) * tabibler, doktorlar, hekimler
etidronat :
gre. * eti (aither, aether (gökyüzü, üst hava, eter, esir); ethane eki) + dron
(koşmak, hareket etmek; bifosfonat eki) * Paget hastalığının tedavisi ve
heterotopik ossifikasyonun önlenmesinde kullanılan ilaç, etidronik asit
(C2H8O7P2)
etik :
gre. * ethos (kural, kanun, ilke, prensip, töre, ahlak) + ikos (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * ahlaki, ahlakla ilgili, ilkesel; ahlak, meslek ahlakı
etiket :
lat., fra. * attachiare (tutturmak, bağlamak, birleştirmek) (lat.); étiquette
(isim veya kod belirten yazı, not, küçük belge; yapıştırılan, tutturulan)
(fra.), attach, attacher (birleştirmek, bağlamak, tutturmak) (ing., fra.) * bir
nesne veya mal ile ilgili aidiyet ve özellik bilgilerini içeren ve nesnenin,
malın üzerine yapıştırılan küçük kağıt (stick (yapıştırmak) (ing.) )
etil :
gre., ara., lat. * ethyl (aither, aether (eter; parlayan hava) (gre.); esir,
sir (ince, süptil, latif, kainatı kaplayan, elektrik, ışık ve ısının
yayılmasını sağlayan latif, ince, süptil, rakik (uçucu), seyyal, elastik madde;
gökyüzü, sema, yıldızlar katmanı) (ara.) + yl (kimyasal radikal eki) ) (lat.) *
organik bileşiklerin bileşimine giren karbon ve hidrojen atomları grubu (C2H5-)
etil alkol :
gre., ara. * ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) (gre.) + alcohol (el (ön ek) +
kuhl (koyu mavi, siyah, kara; kömür) ) (ara.) * alkollü içecek üretiminde
kullanılan tek alkol türü olan, renksiz, hoş kokulu, yanıcı, hafif sıvı, etil
alkol (C2H5OH)
etilamin :
gre., lat. * ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) (athein (yakmak, parlamak) + yl
(son ek) ) (gre.) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki)
(lat.) * keskin kokulu ve uçucu özellik gösteren birincil alifatik amin,
organik kimyada kullanılan basit azotlu bileşik (C2H5NH2, C2H7N veya CH3CH2NH2)
etilen :
gre. * ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) + ene (çift bağ içeren doymamış
hidrokarbon molekülü eki) * alken sınıfında renksiz bir gaz niteliği arzeden
karbon hidrokarbon (C2H4)
etilstilbamidin :
gre., ara., lat. * ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) + stilbein (parlamak,
ışıldamak) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile
değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) +
ine (kimyasal bileşik eki) * protozoal enfeksiyonlar (özellikle Leishmania
türleri) için kullanılan bir antiprotozoal ajan (C16H16N2O2)
etimesgut :
ara., gre. * ahi (eliaçık, cömert) (ah (kardeş) + i (benim) ) + seid (mutlu),
mesud (mutlu, bahtlı); eytam el suk (çarşı yetimleri, pazar öksüzleri) (eytam
(yetimler) + el (önek, artikel) + suk (çarşı, pazar) ) (ara.); anaksis (ana
(yukarı, yukarıya) + axon, axis (eksen, aks, dingil, mihver, çizgi) (gre.) *
Ankara'nın bir ilçesi
etimolog :
gre. * etymologia (etymon (köken, gerçek kaynak) + logia (bilim, bilme; söz,
anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) ) * kelimelerin kökenini ve gerçek anlamını araştıran kimse,
kökenbilimci
etimoloji :
gre. * etymologia (etymon (köken, gerçek kaynak) + logia (bilim, bilme; söz,
anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) ) * kelimelerin kökenini ve gerçek anlamını araştıran bilim
dalı, kökenbilim
etimolojik :
gre. * etymon (köken, gerçek kaynak) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı,
söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kökenbilimsel
etinilestradiol :
gre. * ethyl (etil (C2H5- alkil grubu), ethinyl (etin ve etilen bileşiği) +
oistros (cinsel istek, şiddetli arzu, hayvanda kızgınlık (estrus) dönemi,
harekete geçiren kuvvet) + diol (iki hidroksil (oh) grubu eki) * desogestrel
ile birlikte uygulanan, yumurtlamayı durdurarak gebeliği önleyen, östrojen ve
progestin hormonlarını içeren bir tür oral kontraseptif (C20H24O2)
etiokolanolon :
gre. * aither, aether (eter, esir) (gre.); esir, sir (ince, süptil, latif)
(ara.) + kol (kolesterol eki) + anolon (anabolik hormon eki) * hormonel etkiler
gösteren, kas kütlesi artırma amaçlı kullanılan kolesterol türevi steroid
yapılı ve bir bileşik (C20H30O2)
etiolasyon :
fra. * étioler (ışık yetersizliğinde solmak, zayıflamak, sararmak) + tion (isim
yapım eki) * bitkinin ışık eksikliği nedeniyle normal gelişimini kaybederek
uzaması, yapraklarının küçülmesi ve klorofil oluşumunun azalması olayı
etionamid :
gre. * ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) + amide (amonyaktan bir hidrojen
atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2
grubunu içeren bir organik bileşik) * tüberkülozu tedavi etmek için kullanılan
bir antibiyotik (C8H10N2S)
etiyoloji :
gre. * aitia, aitios (neden, sebep) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime,
bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * neden-sonuç
ilişkisi ve sebep araştırma bilimi; bir olayın, hastalığın veya durumun
nedenlerinin ve kökeninin araştırılması ve incelenmesi bilimi
etiyolojik :
gre. * aitia, aitios (neden, sebep) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime,
bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * etiyoloji ile ilgili
etiyopya :
gre. * ethiopian (aithein (yanmak) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm,
yüz) + eia (yer eki) * Sudan, Güney Sudan, Eritre, Cibuti, Somali ve Kenya ile
komşu olan Afrika kıtasının en kalabalık ikinci ülkesi
etka :
ara. * taki (sakınan, kendini koruyan, takva sahibi, günahtan çekinen) * en
sakınan, en fazla takva sahibi olan
etken :
tür. * et (yapmak, eylemek) + ken (isim yapım eki) * bir olgunun veya olayın
belirli bir şekilde oluşmasını veya hal almasına sebep olan maddi veya manevi
koşul, faktör
etki :
tür. * et (yapmak, eylemek) + ki (durum eki) * bir olgunun veya olayın diğer
bir olgu veya olayın maddi veya manevi niteliğinde değişiklik oluşturma gücü,
tesir
etkilemek :
tür. * etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + le (etken fiil
eki) + mek (fiil mastar eki) * etki altına almak, tesir etmek
etkileşim :
tür. * etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + le (etken fiil
eki) + şim (isim yapım eki) * iki veya daha çok olgu arasındaki karşılıklı güç
aktarımi, tesirleşme
etkileyici :
tür. * etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + le (etken fiil
eki) + yici (yapan, eden eki) * etki oluşturan, tesir edebilen
etkili :
tür. * etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + li (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * etkisi olan, tesirli
etkin :
tür. * et (yapmak, eylemek) + kin (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * etkili
olan, etkisi olan, tesirli
etkin madde :
tür., ara. * etkin (etkili olan, etkisi olan, tesirli) + madde (kütlesi,
ağırlığı ve hacmi olan ve uzayda yer kaplayan varlık, cisim, cismani olan) *
biyolojik olarak aktif olan yani bir ilaçta tedavi edici etkiyi sağlayan
kimyasal bileşik veya bileşikler
etkinlik :
tür. * etkin (etkili olan, etkisi olan, tesirli) + lik (durum eki) * aktivite,
faaliyet, eylem; etki etme seviyesi
etmek :
tür. * et (yapmak, eylemek) + mek (fiil mastar eki) * yapmak, oluşturmak, özünü
oluşturmak, esası olmak, köken olmak, menşe olmak, yapı hammaddesi olmak
etmen :
tür. * et (yapmak, eylemek) + men (isim yapım eki) * maddi veya manevi bir
olgunun veya olayın oluşumuna veya hal değişimine sebep olan unsur, tesiri olan
unsur, faktör
etmoid :
gre. * ethmoeides (ethmos (kalbur, elek, süzgeç, filtre) + oeides (gibi, ile
ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) * gözenekli yapısı sayesinde sinüs
boşluklarının bir parçasını oluşturan ve solunum sisteminin sağlıklı işleyişine
katkı veren kemik
etmoidal :
gre., lat. * ethmoeides (ethmos (kalbur, elek, süzgeç, filtre) + oeides (gibi,
ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) (lat.) * kalbursu kemik (etmoid kemik) ile ilgili olan
etnik :
gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + ikos (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) ) * ortak kültüre, geleneklere, tarihe ve yaşam tarzına sahip
olan ve diğerlerinden ayrışan insan topluluğunu niteleyen sıfat; bir millete,
kavme veya kültürel topluluğa ait, budunsal
etnisite :
gre., lat. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) (gre.) + itas (isim
yapım ve durum eki) (lat.) * ortak ırksal, ulusal, kabilesel, dinsel, dilsel
veya kültürel kökenleri olan insan gruplarını tanımlayan kelime
etnograf :
gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + graphos (yazı, yazım,
çizim, kayıt, işaret) * etnografi uzmanı
etnografya :
gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + graphein (yazmak, çizmek,
işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos
(yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
kavimleri karşılaştırarak inceleyen, kültür oluşumlarını araştıran bilim dalı,
budun betimi, kavmiyat
etnokrasi :
gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + kratia (kudret, güç,
iktidar, güçlülük, kuvvetlilik; yönetim) (kratos (güç, kudret, kuvvet,
sağlamlık) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ülke yönetiminin, baskın
olan etnik grubun kontrolünde olduğu ve bu kontrolün yönetimdeki grubun
çıkarlarını ilerletmek için kullanıldığı sosyolojik, siyasal veya toplumsal
sistem
etnolog :
gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + logos (kelime, bilgi,
söylem, söz, akıl) * insanların etnik gruplara ayrılışını, bu grupların
kökenini, oluşumunu, yeryüzüne yayılışını, aralarındaki bağıntıları ve bunların
töre, dil ve kültür niteliklerini inceleyen bilim insanı, budunbilimci
etnoloji :
gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + logia (bilme, bilim)
(logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)
) * etnologun iştigal alanı
etnolojik :
gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + logia (bilme, bilim)
(logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)
) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * etnoloji ile ilgili
etnonim :
gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + onumos, onuma, onymos,
onyma (isim, ad, nam) * bir halkı, kavmi veya etnik topluluğu adlandırmak için
kullanılan, genellikle o topluluğun kendisi veya başkaları tarafından verilmiş
olan isim
etnotoponim :
gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + topos (yer, konum, mevki,
lokasyon; konu) + onumos, onuma, onymos, onyma (isim, ad, nam) * halk, millet
adından oluşan yer adı
etobur :
tür., far. * et (öz, esas, köken, menşe) + ob (gürültüyle yemek, yalayıp
yutmak) + ur (-cı, yapan, eden eki); avbar (far.) * sadece et ile beslenen
hayvan, etçil
etodolak :
gre., lat. * eto (etil grubu (C2H5) eki) + dolac (ağrı kesici veya iltihap
giderici eki) (dolor (acı, ıstırap) + activus (aktif, etkin) ) * artritis
(eklem iltihabı) tedavisinde kullanlan, ağrıyı ve iltihabı azaltarak etki eden
indol türevi bir non-steroid antiinflamatuar ilacın etken maddesi (C17H21NO3)
etofenamat :
gre. * eto (etil grubu (C2H5) eki) + fenam (phenyl + amine; fenil türevli amin,
karboksilat çekirdeği) + ate (asit tuzu veya esteri eki) * eklem ve kas
ağrılarının tedavisinde kullanılan nonsteroid antiinflamatuar bir analjezik
ilacın etken maddesi (C18H18F3NO4)
etokrasi :
gre. * ethos (kural, kanun, töre, adet, ahlak) + kratia (kudret, güç, iktidar,
güçlülük, kuvvetlilik; yönetim) (kratos (güç, kudret, kuvvet, sağlamlık) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * sadece töreye dayalı ahlak üzerine kurulu
yönetim biçimi
etol :
lat. * stolere (yükseltmek, kaldırmak), stola (yükselmiş, kalkmış) (lat.);
étole (fra.) * genellikle kürkten yapılan, gösterişli kumaşlardan veya yün örgüden
de yapılabilen, kadınlarca kullanılan uzun omuz atkısı; katolik kilisesinde
ayin yöneten rahibin taşıdığı göğüse sarkan atkı; kürkten yapılmış atkı; Antik
Roma'da kadınların giydiği uzun giysi veya elbise
etoloji :
gre. * ethos (kural, kanun, töre, adet, ahlak, davranış, karakter) + logia
(bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * insanın karakteri, oluşumu ve evrimi ile
ilgilenen bilgi dali; hayvan davranışlarını inceleyen bilim sahası
etolojik :
gre. * ethos (kural, kanun, töre, adet, ahlak, davranış, karakter) + logia
(bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* hayvan davranışlarıyla ilgili, etoloji ile ilgili
etomidat :
gre. * eto (etil grubu (C2H5) eki) + omid (imidazol (azot içeren beş üyeli bir
heterosiklik halka) eki) + ate (asidin tuzu veya esteri eki) * çıkık eklemlerin
redüksiyonu, trakeal entübasyon, kardiyoversiyon ve elektrokonvülsif tedavi
gibi kısa işlemler için genel anestezi ve sedasyon indüksiyonu için kullanılan
kısa etkili bir intravenöz anestezik ajan (C14H16N2O2)
etonogestrel :
gre. * eto (etil grubu (C2H5) eki) + no (17α-vinil modifikasyonu eki) + gestrel
(progesteron türevi eki) (gestare (taşımak, gebe olmak) + el (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) ) * üst kol derisi altına yerleştirilen implant olarak
kullanılan ve kadınlar için doğum kontrol aracı olan bir ilacın etken maddesi
(C22H28O2)
etoposid :
gre. * eto (etil grubu (C2H5) eki) + poside (podofilotoksin eki) * testis
kanseri, akciğer kanseri, lenfoma, lösemi, nöroblastom ve yumurtalık kanseri
gibi çeşitli kanser türlerinin ve hemofagositik lenfohistiositoz tedavisinde
kullanılan bir kemoterapi ilacın etken maddesi (C29H32O13)
etosüksimid :
gre., lat. * ethos (karakter, mizaç, alışkanlık) (gre.) + succinum (kehribar,
amber) + imide (dikarboksilik asit türevi (-CO-NH-CO-) * özellikle petit mal
epilepsi tedavisinde kullanılan, nöbet önleyici antiepileptik ilacın etken
maddesi (C7H11NO2)
etrab :
ara. * tirb (yaşıt, akran) * aynı yaşta olanlar, yaşıtlar, akranlar
etraf :
ara. * taraf (kenar, yan, kıyı) * yönler, uçlar, kıyılar, çevreler,
doğrultular, yanlar, yönler, kapsamlar (thoroughly (etraflı, kapsamlı, enikonu)
(ing.) )
etravirin :
lat. * e (kimyasal modifikasyon veya versiyon eki) + tra (transkriptaz eki) +
vir (antiviral madde eki) + ine (kimyasal bileşik eki) * HIV tedavisinde
kullanılan nükleosid olmayan bir ters transkriptaz inhibitörü (C20H15BrN6O)
etrüsk :
gre., lat. * turskum, turrhenos (kule halkı) (turrhis (kule, yüksek yapı, kale,
burç) + enos (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (gre.); etruscus (lat.) * İtalya'nın
Tiber ile Arno nehirleri arasında yer alan Etruria bölgesinde yaşamış ve MÖ 6.
yüzyıla dek varlığını sürdürmüş bir halk (türk (yükselen, yükselmiş) (tür.),
door, Tür (kapı) (ing., alm.), Tor (kale) (alm.) )
ettehiyyatu :
ara. * el (önek, artikel) + tehiyye (selamlama) + at (çoğul eki); hayya (yaşam
dilemek, selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) * selamlar,
selamlamalar
ettirgen :
tür. * et (yapmak, eylemek) + tir (ettirgen fiil eki) + gen (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * eylemin belirttiği işin başkasına yaptırıldığını gösteren
etüd :
lat , fra. * studium (çaba, çalışma, gayret, özenli uygulama) (studere (istekle
yönelmek, gayret etmek, kendini adamak, öğrenmeye çalışmak) + ium (isim yapım
eki) (lat.); étude (fra.) * inceleme, araştırma, çalışma
etügen :
tür. * etügen (toprak, yer, dünya) * Türk ve Orta Asya mitolojisinde Toprak
Anayı temsil eden kutsal bir dişi ruh
etüt :
lat , fra. * studium (çaba, çalışma, gayret, özenli uygulama) (studere (istekle
yönelmek, gayret etmek, kendini adamak, öğrenmeye çalışmak) + ium (isim yapım
eki) (lat.); étude (fra.) * inceleme, araştırma, çalışma
etüv :
lat. * extupa (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + tupare (tütmek)
(lat.); étuve (fra.) * belirli sıcaklıklarda mikrop üretme, sterilize etmekte,
ısıtma, pişirme veya kurutma amaçlı kullanılan bir laboratuvar fırını
etyoloji :
gre. * aitia, aitios (neden, sebep) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime,
bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * neden-sonuç
ilişkisi ve sebep araştırma bilimi; bir olayın, hastalığın veya durumun nedenlerinin
ve kökeninin araştırılması ve incelenmesi bilimi
etyopatogenez :
gre. * aitios (neden, sebep) + pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap;
duygu, his) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana
getirmek), genesis (yaratılış, oluşum) (genes (doğuran, ortaya çıkaran,
yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + isis (isim yapım
eki) ) * bir hastalığın nedeniyle birlikte nasıl ortaya çıktığını açıklayan
süreç; hastalığın neden ve nasıl geliştiği ile ilgili durumlar
eu :
ara., gre., lat. * ereb, ırib (güneşin battığı yön, batı), (mağrib (batı)
(ara.), europa (avrupa) (eurys (geniş, yayvan, engin) + ops, opsis (göz, görme,
görünüş, görünüm, yüz) ) (gre.) + ium (durum, yer) (lat.) * periyodik tabloda
lantanitler (nadir toprak elementleri) grubunda yer alan, atom numarası 63 olan
evropiyum elementinin simgesi
Eu :
lat. * europium (Europa (Avrupa kıtası) (europa (avrupa) (eurys (geniş, yayvan,
engin) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) ) (gre.) + ium (durum,
yer) (lat.) ) * atom numarası 63 olan, lantanitler serisinde bulunan, yumuşak,
gümüş beyazı renkli ve manyetik özellik gösteren, renkli ekranlarda, LED
teknolojilerinde, fosfor malzemelerinde ve güvenlik işaretlerinde kullanılan
nadir bir toprak elementi
eubalaena :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + balaena, phalaina
(balina) * gerçek balinaları (right whales) kapsayan balina cinsi
eubalaenidae :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + balaena, phalaina (balina)
(gre.) + inae (-giller, hayvan alt familya eki) (lat.) * gerçek balinaları
kapsayan balina familyası
eubalaeninae :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + balaena, phalaina
(balina) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familya eki) (lat.) * Balaenidae
(balinagiller) familyası içinde yer alan, Eubalaena cinsi gerçek balinaları
kapsayan alt familya
eublepharidae :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + blepharon (göz
kapağı) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * göz kapaklı
gekoları kapsayan kertenkele familyası
eublepharinae :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + blepharon (göz
kapağı) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) *
Eublepharidae familyası içinde yer alan, göz kapaklı gekoları kapsayan alt
familya
eublepharis :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + blepharon (göz
kapağı) + is (isim yapım eki) * hareketli göz kapaklarına sahip gekoları
kapsayan kertenkele cinsi
eucalyptus :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + kalyptos (örtülü) *
tomurcukları kapalı halde gelişen, uçucu yağlarıyla bilinen, Myrtaceae
familyasından bir bitki cinsi
euclea :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + kleos (ün) *
dayanıklı odunsu yapısıyla bilinen Afrika kökenli türleri içeren, Ebenaceae
familyasından bir bitki cinsi
eucoelomata :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + koiloma (boşluk,
oyuk, çukurlaşmış yer, kavite, kavern) (koilos (boş, oyuk, içi boş, boşluk,
oyuk, kavernöz, çukur) + oma (isim yapım eki) ) (gre.) + ata (taksonomik çoğul
eki) (lat.) * embriyonik gelişim sırasında iç organları çevreleyen, mezoderm
kökenli bir zar (periton) ile tamamen astarlanmış gerçek bir vücut boşluğuna
(sölom) sahip olan gelişmiş hayvan grupları, gerçek sölomlular
eucomis :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + kome (saç tutamı) *
çiçek tepesindeki yaprak demetiyle ayırt edilen, Asparagaceae familyasından bir
bitki cinsi
euglena :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + glene (göz bebeği,
göz; parlak nokta) + a (isim eki) * tatlı su birikintilerinde yaşayan,
kloroplast taşıdığı için ışıkta fotosentez yapan, ışığa duyarlı göz benzeri
lekesi bulunan, karanlıkta ise dışarıdan besin alan (miksotrof), hem bitkisel
(fotosentez) hem de hayvansal (aktif hareket, beslenme) özellikler gösteren,
yeşil renkli, kamçılı (kamçısıyla hareket eden) ve tek hücreli ökaryot bir
mikroskobik canlı
euglenidae :
gre., lat. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + glene (göz
bebeği, göz; parlak nokta) + a (isim eki) (gre.) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) (lat.) * Euglena cinsini kapsayan kamçılı tek hücreli canlılar
familyası
eugleninae :
gre., lat. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + glene (göz
bebeği, göz; parlak nokta) + a (isim eki) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt
familyası eki) (lat.) * Euglena cinsini içeren kamçılı tek hücreli canlılar alt
familyası
euglenozoa :
gre., lat. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + glene (göz
bebeği, göz; parlak nokta) + zoon (canlı, hayvan) + a (taksonik çoğul eki) *
aralarında hem kendi besinini üreten öglenaların hem de insanlarda hastalık
yapan bazı parazitlerin yer aldığı, kamçılı ve tek hücreli ökaryot canlılardan
oluşan büyük bir filum
euler özdeşliği :
alm., lat. * Euler (İsviçreli matematikçi Leonhard Euler’in soyadından) + öz
(içsel nitelik, esas, asıl, temel, cevher) + deş (aynı, denk, eşit) + lik (isim
yapım eki) + i (iyelik eki) * karmaşık analizde e^iπ +1 = 0 biçiminde ifade
edilen ve e, i, π, 1 ve 0 gibi temel matematiksel sabitleri tek bir denklemde
birleştiren eşitlik
euler sabiti :
lat., alm. * euler (İsviçreli matematikçi Leonhard Euler'in soyadından) (olla
(kap) (lat.); ulner, auler (kap yapıcı, çanak yapıcı) (ul, aul + er (-çı)
(alm.) ) + sabit (hareketsiz, durağan, değişmeyen) (ara.) + i (iyelik eki)
(tür.) * doğal logaritmanın tabanı olan irrasyonel ve sabit reel sayı, euler
sayısı, e = 2,718
euler teoremi :
alm., gre. * Euler (İsviçreli matematikçi Leonhard Euler’in soyadından) (alm.)
+ theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme,
teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * sayı kuramında,
a ile n aralarında asal olmak üzere a^φ(n) ≡1 mod n biçiminde ifade edilen
teorem (φ(n), Euler'in totient fonksiyonu); Fermat'nın küçük teoreminin
genelleştirilmiş biçimi
euler-lagrange denklemi :
alm., fra. * Euler (İsviçreli matematikçi Leonhard Euler’in soyadından) (alm.)
+ Lagrange (İtalyan asıllı Fransız matematikçi Joseph-Louis Lagrange’ın
soyadından) (fra.) + denklem (eşitlik, denklik) + i (iyelik eki) (tür.) *
varyasyon hesabında bir fonksiyonelin en küçük (minimum) veya en büyük değerini
(ekstremumunu) bulmaya yarayan fonksiyonları belirleyen diferansiyel denklem
veya bu denkleme ilişkin yöntem
eulimidae :
gre., lat. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + lime (törpü,
eğe, düzgün yüzey) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * çok
küçük boyutlu olan ve derisi dikenliler (denizyıldızları, deniz kestaneleri ve
deniz hıyarları gibi canlılar) üzerinde veya içinde parazit olarak yaşayan
Eulima cinsini ve ince ve parlak kabuklu deniz salyangozlarını kapsayan parazit
bir yumuşakça familyası
eulipotyphla :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + leipein (geride
bırakmak, eksik olmak), leipsis (eksiklik, yoksunluk) + typhle (gözü görmeyen,
kör) * gerçek şişman ve kör; kirpi, köstebek, sivrifare, solenodon ve
akrabalarını kapsayan plasentalı memeliler takımı
eulipotyphlidae :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + leipein (geride
bırakmak, eksik olmak), leipsis (eksiklik, yoksunluk) + typhle (gözü görmeyen,
kör) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Eulipotyphla
takımına bağlı memelileri kapsayan taksonomik familya
eulipotyphlinae :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + leipein (geride
bırakmak, eksik olmak), leipsis (eksiklik, yoksunluk) + typhle (gözü görmeyen,
kör) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) * Eulipotyphla
takımına bağlı memelileri kapsayan taksonomik alt familya
eumeces :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + mekes (uzunluk, boy;
uzun) * Scincidae (skinkgiller) ailesine bağlı olan, uzun ve silindirik
gövdeli, derisi pürüzsüz pullar barındıran kertenkele cinsi
eumeces fasciatus :
gre., lat. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + mekes
(uzunluk, boy; uzun) (gre.) + fasciatus (bantlı, şeritli) (fascia (bant, şerit,
kuşak, sargı, demet, zar, örtü, bağ dokusu) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım
eki) ) (lat.) * Kuzey Amerika'da yaşayan, pürüzsüz pullara ve sırtında belirgin
beş açık renk çizgiye sahip olan, beş çizgili skink (beş çizgili kertenkele)
türü, Plestiodon fasciatus
eumecinae :
gre., lat. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + mekes
(uzunluk, boy; uzun) (gre.) + iane (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) *
kertenkeleler (Scincidae) ailesi içinde, özellikle Eumeces cinsi ve yakın
akrabalarını sınıflandırmak amacıyla önerilmiş, ancak güncel taksonomide
tartışmalı olan ve yaygın kabul görmeyen bir alt familya
eumetopina :
gre., lat. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + mekes
(uzunluk, boy; uzun) + metopon (alın, ön yüz) (gre.) + ina (ile ilgili, -a ait)
(lat.) * Hemiptera (yarımkanatlılar) takımına ait bir Delphacidae (cazgır
böcekleri/planthopper) cinsi olan, şeker kamışı gibi bitkilerde zarar yapan ve
bitki virüslerini taşıyan bir böcek cinsi
eunomia :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + nomia (nomos (kural,
kanun, ilke, prensip, yasa, duzen, düzenleme, ayarlama) + eia (isim yapım, yer
ve durum eki) ) * Yunan mitolojisinde hukuk ve yasama tanrıçası
euonymus :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + onoma (ad, isim)
(gre.) + us (isim yapım eki) (lat.) * “iyi adlı” anlamıyla süs değeri yüksek
çalı ve ağaçları kapsayan, Celastraceae familyasından bir bitki cinsi
eupatorium :
gre., lat. * Eupator (Pontus Kralı Mithridates Eupator) (gre.) + ium (isim
yapım eki) (lat.) * tıbbi özellikleriyle bilinen otsu türleri kapsayan,
Asteraceae familyasından bir bitki cinsi
euphausiacea :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phainein (parlamak,
ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak,
göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phausis (ışık saçma,
ışıldama, parıldama) (gre.) + acea (zoolojik grup eki) (lat.) * okyanuslarda
yaşayan küçük, karides benzeri deniz kabukluları olan kriller
euphausiidae :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phainein (parlamak,
ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak,
göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phausis (ışık saçma,
ışıldama, parıldama) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) *
kril olarak bilinen küçük kabuklu deniz canlılarını kapsayan bir hayvan
familyası
euphausiinae :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phainein (parlamak,
ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak,
göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phausis (ışık saçma,
ışıldama, parıldama) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) *
kril olarak bilinen küçük planktonik deniz kabuklularını kapsayan alt familya
euphlyctis :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phlyktis (kabarcık,
bül, şişlik, su toplaması, şişkinlik durumu) (phlyktaina (kabarcık, bül,
şişlik) + sis (isim yapım eki) ) * Dicroglossidae familyasına bağlı, Güney ve
Güneydoğu Asya ile Güneybatı Arap Yarımadası'nda, genellikle su kenarlarında
yaşayan bir kurbağa cinsi
euphorbia :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + pherein (taşımak,
getirmek), phora (taşıma, getirme) + bia (güç, kuvvet, kudret) * sütlü lateksi
ve değişken formlarıyla tanınan, Euphorbiaceae (sütleğengiller) familyasından
Madagaskar'a özgü dikenli bir bitki; Antik çağda yaşamış Yunan hekimi
Euphorbus'un isminden)
euphorbiaceae :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + pherein (taşımak,
getirmek), phora (taşıma, getirme) + bia (güç, kuvvet, kudret) (gre.) + aceae
(-giller, botanik familya eki) (lat.) * çoğunlukla sütlü ve zehirli bir özsuya
sahip, otsu bitki, çalı ve ağaçları içeren büyük bir çiçekli bitki familyası,
sütleğengiller
euphrasia :
gre. * euphrasia (sevinç, ferahlık) * geleneksel olarak göz rahatsızlıklarında
kullanılan, Orobanchaceae familyasından bir bitki cinsi
euphyllia :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phyllon (yaprak) +
eia (isim yapım ve durum eki) * büyük ve belirgin tentakülleri yaprağı andıran
taş mercanları kapsayan bir mercan cinsi
euphylliidae :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phyllon (yaprak) +
idae (-giller, hayvan familyası eki) * Scleractinia takımına ait, büyük polipli
taş mercanları (LPS) içeren bir deniz mercanı familyası
euphyllinae :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phyllon (yaprak) +
inae (-giller, hayvan alt familyası eki) * uphyllia cinsini içeren taş
mercanları alt familyası
euphyllus :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phyllon (yaprak) +
us (isim yapım eki) (lat.) * güzel yapraklı; iyi gelişmiş veya belirgin
yapraklı özellik taşıyan canlılara verilen tür veya cins adı
eupleridae :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + pleres (dolu,
eksiksiz, bütün) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) *
Afrika'nın Madagaskar adasına özgü, kedi ve firavunfaresi benzeri etçil
memelileri kapsayan, en tanınan ve en büyük üyesi, kediye benzeyen ancak
firavunfareleriyle akraba olan fossa (Cryptoprocta ferox) hayvanı olan bir
hayvan familyası, Madagaskarlıgiller, Madagaskar etoburları
euploid :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + ploos (kat,
katlanmış) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * somatik
kromozom sayısının haploid (tekli) kromozom sayısının tam katı olan organizma
euro :
gre., ara., aka. * europa (avrupa) (eurys (geniş, yayvan, engin) + ops, opsis
(göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) ) (gre.); ereb, ırib (güneşin battığı yön,
batı), (mağrib (batı) (ara.); erebu (aşağı gitmek, batmak (güneş) ) (aka.) *
Avrupa Birliği para birimi
europa :
gre., sam. * eurys (geniş, yayvan, engin) + ops, opsis (göz, görme, görünüş,
görünüm, yüz) + a (çoğul eki) (gre.); erebu (güneşin battığı taraf, batı)
(sam.), ereb, ırib (güneşin battığı yön, batı), (mağrib (batı) (ara.); erebu
(aşağı gitmek, batmak (güneş) ) (aka.) * Yunan mitolojisinde Zeus tarafından
kaçırılan ve ismi Avrupa kıtasına verilen Fenikeli prensesin ismi
euros :
gre., sam. * eurys (geniş, yayvan, engin) + ops, opsis (göz, görme, görünüş,
görünüm, yüz) + a (çoğul eki) (gre.); erebu (güneşin battığı taraf, batı)
(sam.), ereb, ırib (güneşin battığı yön, batı), (mağrib (batı) (ara.); erebu
(aşağı gitmek, batmak (güneş) ) (aka.) * Yunan mitolojisinde doğu rüzgarının
tanrısı
euryaleferox :
gre., lat. * eurys (geniş, yayvan, engin) + hallesthai (sıçramak, atılmak,
hareket etmek), ales (hareket etme, kuvvetle hareket etme) (gre.) + ferox
(sert, azgın, şiddetli, vahşi, yabani) (lat.) * çok yıllık bir su zambağı türü
ve Euryale'nin yaşayan tek türü, Gorgon Bitkisi, Dev Nilüfer
eurybia :
gre. * eurys (geniş, yayvan, engin) + bia (güç, kuvvet, kudret) * Yunan
mitolojisinde Poseidon altında küçük bir deniz tanrıçası
eurycea :
gre. * eurys (geniş, yayvan, engin) + khaos (boşluk; maddenin uçucu hali) *
Plethodontidae (akciğersiz semenderler) familyasına bağlı, geniş vücut
boşluklarıyla ayırt edilen, Kuzey Amerika başta olmak üzere, özellikle tatlı su
kaynaklarında ve mağaralarda yaşayan bir kuyruklu amfibi (semender) cinsi
euryceinae :
gre., lat. * eurys (geniş, yayvan, engin) + khaos (boşluk; maddenin uçucu hali)
(gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası) (lat.) * Eurycea cinsini içeren
akciğersiz semenderler alt familyası
eurylaimidae :
gre., lat. * eurys (geniş, yayvan, engin) + laimos (gırtlak, boğaz) (gre.) +
idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Doğu Himalayalar'dan Endonezya ve
Filipinler'e kadar uzanan bölgelerde yaşayan, halk arasında "geniş
gaga" olarak bilinen, renkli tüylere ve geniş, yassı gagalara sahip ötücü
kuşların bir alt ötücü familyası, genişgagagiller
eurylaiminae :
gre., lat. * eurys (geniş, yayvan, engin) + laimos (gırtlak, boğaz) (gre.) +
inae (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) * Gagalıgiller (Eurylaimidae)
familyasına bağlı bir ötücü kuş altfamilyası
eurylaimus :
gre. * eurys (geniş, yayvan, engin) + laimos (gırtlak, boğaz) * Güneydoğu
Asya'da yaşayan ve Türkçe adıyla "genişgaga" olarak bilinen, renkli
tüylere ve çok geniş, yassı gagalara sahip ötücü kuş
eutely :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + telein (tamamlamak,
gerçekleştirmek, sona erdirmek, yerine getirmek), teleia (tamamlanma,
yetkinlik, olgunluk) * bir canlı türüne ait bireylerin yetişkin dönemlerinde
vücutlarında (somatik hücrelerinde) tam olarak aynı sayıda hücre bulunması
durumu
eutropiichthyinae :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + trephein (beslemek,
gıdalamak, büyütmek, geliştirmek), trophia (beslenme, gıdalanma, büyüme durumu)
(trophos, trophe (besin, gıda, beslenme, gelişim, büyüme) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) ) + ikhthys (balık) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt
familyası eki) (lat.) * yayın balığıgiller (Siluriformes) takımı içinde yer
alan, Genellikle Asya bölgesindeki tatlı sularda yaşayan ve Eutropiichthys
cinsini de içeren şilbid (Schilbeidae veya güncel sınıflandırmalarda Ailiidae)
yayın balığı gruplarıyla ilişkilendirilen bir alt familya
eutropiichthys :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + trephein (beslemek,
gıdalamak, büyütmek, geliştirmek), trophia (beslenme, gıdalanma, büyüme durumu)
(trophos, trophe (besin, gıda, beslenme, gelişim, büyüme) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) ) + ikhthys (balık) * Schilbeidae (camgöz yayıngiller)
familyasına ait tatlı su balıklarını içeren bilimsel bir hayvan cinsi
eutropiichthys vacha :
gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + trephein (beslemek,
gıdalamak, büyütmek, geliştirmek), trophia (beslenme, gıdalanma, büyüme durumu)
(trophos, trophe (besin, gıda, beslenme, gelişim, büyüme) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) ) + ikhthys (balık) + bachwa, vacha (Ganj Nehri çevresinde bu
ve benzeri yayın balıkları için kullanılan yerel bir isim) (hin., ben.) * Güney
Asya'daki (Hindistan, Nepal, Bhutan ve Bangladeş bölgelerine özgü) tatlı su
nehirlerinde yaşayıp ekonomik değeri olan, Schilbeidae familyasından bir yayın
balığı (catfish) türü
ev :
ara. * ava (barındırmak, sığındırmak) * bir kimsenin veya bir ailenin oturduğu,
içinde yaşadığı yer, konut, hane, barınak
ev :
ara. * ev (veya, yahut, ya da) * veya, yahut, ya da
ev bark :
ara., tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + bark (bar (varmak,
gitmek) + k (isim yapım eki) ) * ev, barınak, mülk; çoluk çocuk, aile, ev halkı
evakuasyon :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + vacare (boş olmak, boşalmak)
(vacuus (boş, boşaltılmış) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) *
boşaltma, boşaltım
evalüasyon :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + valere (güçlü olmak, kuvvetli
olmak; sağlıklı olmak; değeri olmak) + tio (isim yapım eki) * değerlendirme,
değer biçme, takdir etme
evamir :
ara. * emr (iş; buyruk, talimat) * işler; emirler, buyruklar, talimatlar
evanjelist :
gre. * euangelistes (eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) +
angelos (haberci, mesajcı, melek) + istes (-cı, yapan, eden, destekleyen,
yandaş eki) * Hristiyanlık bildirisini vaaz eden, yayan kişi
evantrasyon :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + ventus (hava, rüzgar), venter
(karın, göbek) + tio (isim yapım ve durum eki) * diyafram kası veya
liflerindeki azalmalar, zayıflamalar, kas felci gibi nedenlerden dolayı göğüs
boşluğu ile karın boşluğunu birbirinden ayıran diyaframın, gerginliğinin
azalarak olması gerekenden daha yukarıya doğru bombeleşmesi
evaporasyon :
lat. * evaporatio (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + vapor (buhar,
buğu) + are (fiil mastar eki) + tio (isim yapım eki) ) * sıvının buhar haline
geçmesi, buharlaşma
evaporatör :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + vapor (buhar, buğu) + are
(fiil mastar eki) + tor (-cı, yapan, eden eki) * bir çözeltideki çözücü maddeyi
veya bir sıvı karışımdaki daha düşük kaynama noktasına sahip bileşeni
buharlaştırarak uzaklaştırılmasını sağlayan cihaz, buharlaştırıcı; kaynama
noktası farkından yararlanarak karışımları birbirinden ayırmayı sağlayan bir
endüstriyel ekipman
evaze :
lat., fra. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + vasatus (içi
oyuklaştırılmış, oyulnuş, çukurlaşmış; kap biçimli, genişçe oyuk halinde olan)
(vasare (vase (kap, genişlik; oyuk, boşluk) + are (fiil mastar eki) ) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); évasé (genişlemiş) (fra.) * dışa
doğru açılmış, genişlemiş; etek ucuna doğru genişleyen giysi
evbar :
ara. * vabara (yapağı, hayvan tüyü) * yapağılar, hayvan tüyleri; deve, koyun,
tavşan gibi hayvanların yumuşak kılları, yapağıları; postun üzerindeki ince,
tüylü katman; incelik, yumuşaklık, narin örtü (mecazi)
evbe :
ara. * iyab (dönüş, geri dönüş, geri gelme, rücu, varış, avdet) * geri
çekilmek, geri dönmek, dönmek, rücu etmek
evc :
ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) * bir şeyin en
yüksek noktası, yüksek yer, tepe, doruk, zirve; astronomide bir gök cisminin
yörüngesi boyunca bağlı olduğu çekim merkezine (örneğin Dünya'nın Güneş'e) en
uzak olduğu nokta, günöte, afelyon (aphelion); dizisi, eviç perdesindeki eksik
segah beşlisine nevada rast beşlisinin, yerinde uşşak makamı dizisinin ve ırak
perdesindeki eksik segâh beşlisinin eklenmesinden meydana gelen bir Türk
musikisi makamı, eviç
evcara :
ara. * evcara (gizlenme, siper, çukur) * Irak perdesindeki Hicaz beşlisine Nim
Hicaz perdesinde Hicaz dörtlüsünün eklenmesiyle oluşmuş inici bir Türk musikisi
makamı
evc-aşiran :
ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + aşiran
(aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on),
aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * evc makamının
aşiran perdesi üzerine göçürülmüş (transpoze edilmiş) hali olan bir Türk
musikisi makamı
evc-buselik :
ara. * evc evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) ebu (baba,
ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol
yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) * evc dizisi üzerine buselik
çeşnisi eklenerek oluşturulmuş bir Türk musikisi makamı
evce :
ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) * bir şeyin en
yüksek noktası, yüksek yer, tepe, doruk, zirve; dizisi, eviç perdesindeki eksik
segah beşlisine nevada rast beşlisinin, yerinde uşşak makamı dizisinin ve ırak
perdesindeki eksik segâh beşlisinin eklenmesinden meydana gelen bir Türk
musikisi makamı, eviç
evc-gerdaniye :
ara., far. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) (ara.) +
gardan (boynun ön kısmı, ense ile göğüs arası; dönmek, döndürmek, çevirmek,
çevrilmek) (far.) + iye (yer ve durum eki) (ara.) * Evc dizisi üzerine
Gerdaniye çeşnisi eklenerek oluşturulmuş bir Türk musikisi makamı
evc-huzi :
ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + huzi
(Mevlevi ayinlerinde ve bazı uzun havalarda kullanılan makam) * Evc dizisi
üzerine Huzi çeşnisi eklenerek oluşturulmuş bir Türk musikisi makamı
evc-ısfahan :
ara., far. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) (ara.) +
isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) (far.) * Evc dizisi
üzerine İsfahan çeşnisi eklenerek oluşturulmuş bir Türk musikisi makamı
evci :
tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + ci (yapan, eden eki) *
kışlada görevli olan ancak geceyi kendi evinde geçirmesine izin verilen er,
erbaş veya uzman personel
evc-i muhalif :
ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + i (tamlama
eki) + muhalif (karşıt, zıt, ters) * sokakta, sahada, mücadelede aktif olmayan
ancak sosyal medyada veya arkadaş ortamlarında sürekli muhalif söylemlerde
bulunan; evde oturup muhalefet yapan kişi
evc-i şevk :
ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + i (tamlama
eki) + şevk (heves, istek, arzu, coşku, güdülenme, büyük istek, şiddetli arzu,
motivasyon) * Tasavvufi müzikte, özellikle Mevlevi ayinlerinde ve ilahilerde
kullanılan, karar perdesi "Re" (D) olan, Hüseyni ve Kürdi dizilerine
özgü ara geçişlere sahip, duygusal ve hüzünlü bir Türk musikisi makamı
evcil :
tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + cil (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * eve ve insana alışmış, evde beslenebilen, kendisinden
yararlanılabilen
evciler :
ara., tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + ci (yapan, eden
eki) + ler (çoğul eki) * Afyonkarahisar’ın bir ilçesi
evcimen :
ara., tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + ci (yapan, eden
eki) + men (gibi olan kimse, ilgili kimse) * ev işlerini iyi bilen ve yapan, ev
işlerinde becerikli, kendini ev işlerine veren (kadın); evine ve ailesine çok
bağlı (erkek)
evc-kürdi :
ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + kurd (kürt)
+ i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde Kürdi makamı üzerine
kurulu olan, karar perdesi "Re" (D) olan hüzünlü ve melankolik bir
birleşik (mürekkep) makam
evc-maklub :
ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + kalaba
(dönmek, döndürmek, çevirmek, ters döndürmek, tersine çevirmek), maklub
(dönmüş, döndürülmüş; altı üstüne çevrilmiş, ters döndürülmüş) * Türk
musikisinde Evci ve Maklub makamlarının birleşimiyle oluşmuş bir birleşik
(mürekkep) makam
evc-matlub :
ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + talaba
(istemek, talep etmek), matlub (talep edilen, istenen) * Türk musikisinde Evc
ve Matlub makamlarının birleşimiyle oluşmuş bir birleşik (mürekkep) makam
evc-maye :
ara., far. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) (ara.) +
maye (asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde, maya) (far.) * Türk
musikisinde Evc ve Maye makamlarının birleşimiyle oluşmuş bir birleşik
(mürekkep) makam
evc-nihavendi : ara.
* evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + nihavend (İran'ın
Hamedan Eyaleti'nin 9 şehristanından biri) * Türk musikisinde Evc ve Nihavend
makamlarının birleşimiyle oluşmuş bir birleşik (mürekkep) makam
evc-ruy-i neva :
ara., far. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + ruy
(yüz) (far.) + i (tamlama eki) + neva (ahenk, ses, güzel sada, nağme, avaz)
(ara.) * Türk musikisinde Evc ve Ruy-i neva makamlarının birleşimiyle oluşmuş
bir birleşik (mürekkep) makam
evc-saba :
ara., far. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + saba
(gün doğusundan esen hoş ve latif rüzgar) * Türk musikisinde Evc ve Saba
makamlarının birleşimiyle oluşmuş bir birleşik (mürekkep) makam
evç :
ara. * evc (bir şeyin en yüksek noktası, yüksek yer, tepe, doruk, zirve) * bir
şeyin en yüksek noktası, yüksek yer, tepe, doruk, zirve
evdemonizm :
gre. * eu (iyi, güzel, düzgün, hoş) + daimon (ruh, ilahi güç, kader) + eia
(isim yapım eki) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * iyi
ruh, esenlik, kişinin gerçek doğasına uygun yaşaması, insani gelişme; insan
eylemlerinin gerçek ereğinin mutluluk olduğunu, yaşamın anlamının mutlulukta
bulunduğunu öne süren ahlak öğretisi, mutçuluk
evdiye :
ara. * vadi (akarsuyun aşındırmasıyla oluşmuş çukur arazi, dere-çay yatağı; iki
dağ arasındaki çukur alan) * vadiler
even-pinnate :
ing., lat. * even (eşit, aynı seviyede) (ing.) + pinnatus (tüylü, kanatlı)
(pinna (tüy, kanat, yüzgeç) + atus (sıfat yapım eki) ) (lat.) * bir yaprak sapının
her iki yanında çift sayıda yaprakçık bulunduğu ve yaprağın ucunda tek bir
yaprakçık yerine karşılıklı iki yaprakçıkla (çift olarak) bittiği durum; yaprak
sapı boyunca karşılıklı dizilen yaprakçıkları çiftler halinde yer alan (bitki),
çift tarslıi çift teleksi
event :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + venire (gelmek), ventus
(gelme, geliş) * olay, durum, vaka, hadise
eventus bonus :
lat. * eventus (olay, durum, vaka, hadise) + bonus (iyi, uygun, güzel, faydalı,
yararlı, erdemli; iyilik, ödül, ikramiye, fayda, yarar) * Roma inançlarında ve
kültüründe, başarı, iyi sonuçlar ve şansla ilişkilendirilmiş bir terim
everest :
lat., ing. * eburovices (eburo (kader, baht) + vices, vita (yaşam) ) (lat.);
eoforwic (eofor (nehir ismi) + wic (yaşam) ) (Eure Nehri'nde yaşayan) (eski
ing.) * Himalayalar'ın Mahalangur Himal alt bölgesinde yer alan, 8849 metrelik
yüksekliğiyle Dünya'nın deniz seviyesinden en yüksek noktası
evermek :
tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + er (ulaşmak, varmak;
etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * evlendirmek
everolimus :
ing., lat. * ever (daimi, sürekli, devamlı) (ing.) + olimus (rapamisin
ailesindeki immünosüpresan eki) (lat.) * organ nakillerinin reddedilmesini
önlemek için bir bağışıklık bastırıcı olarak kullanılan bir ilacın etken
maddesi (C53H83NO14)
eversiyon :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + versio (dönme, dönüş,
rotasyon, dönüşüm, yönelim, çevrim) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek,
yönelmek) + tio (isim yapım eki) ) * bir kişinin içsel duygularının,
düşüncelerinin veya dürtülerinin dışa vurulması veya başkalarına yansıtılması;
bir organın (örneğin kalbin) normaldeki pozisyonunun veya yönünün tersine
dönmesi
evet :
tür., san., far. * emet, yemet (tür.), eva (san.), avatha (far.) * olumlama
kelimesi ("hayır"
kelimesinin zıttı)
evfer :
ara * vafir (çok, bol, fazla) * pek çok, pek bol, daha fazla; Türk musikisinde
dokuz zamanlı küçük bir usül
evfer-mısri :
ara. * evfer (çok, bol, fazla) + i (tamlama eki) + mısr (Mısır) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde, karar perdesi genellikle
"Dügâh" (La) olan, Mısrî dizisine dayanan ve hem neşeli hem de derin
duygular ifade eden bir makam
evgin :
far. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + gin (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * uysal, yumuşak; kolay yönlendirilen; sakin yaradılışlı;
güzel, hoş, iyi
evham :
ara. * vehm (manasız korku) * temelsiz kaygılar, kuruntular, kuşkular, vehmler
evhen :
ara. * vehene (gevşemek, çözülmek), vehn (zayıf, gevşek) * en gevşek, çok
zayıf, pek dayanıksız, kuvvetsiz takatı kalmamış
evidens :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + videre (görmek) + entia
(isim, yer ve durum eki) * açıklık, belirti, görünürlük, barizlik; delil,
kanıt, ispat, bulgu
evident : lat.
* ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + videre (görmek) + ens, ent (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * açık, bariz, görünür
evil :
ara. * evvel (öncelikli olan, ilk sıradaki, önceki (hüküm/durum) * ilk,
başlangıç, birinci veya öncelikli, önce
evin :
tür. * ebin (tahıl tanesinin içindeki unlu, besleyici özü; bir nesnenin
cevheri) * bir şeyin özü, cevheri, içi, en verimli ve besleyici kısmı
(özellikle buğday ve tahıl tanelerinin içi); kadın ismi
evirmek :
tür. * evür (çevirmek, döndürmek) + mek (fiil mastar eki) * çevirmek,
döndürmek; yapısını değiştirmek
evirtim :
tür. * evür (çevirmek, döndürmek) + tim (isim yapım eki) * elektrostatikte
potansiyel problemlerinin çözümlerinde kullanılan bir yöntem (Kelvin tersinme
yöntemi); kristalde, bir çoklu biçimden başka bir çoklu biçime geçiş; uygulanan
dış alan etkisiyle bir yarıiletken yüzeyine, söz konusu yarıiletkene zıt türden
bir katmanın üretilmesi
eviserasyon :
lat. * eviscerare (iç organları çıkarmak) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk,
olmama) + viscera (iç organlar, bağırsaklar) + tio (isim yapım eki) * göz
içeriğinin skleral kabuğu ve ekstraoküler kasları bozmadan çıkarılması
eviye :
lat., fra. * aquarium (su kabı, su yalağı, su yeri) (lat.); évier (fra.) *
taştan veya madenden yapılmış, mutfak musluğu altına konan bulaşık teknesi
evkaf :
ara. * vakf (durmak, duraklatmak; bağışlama, bahşetme, sadaka verme, bir şeyin
bir hayır amacıyla bağışlanması, yardım amaçlı ve karşılıksız verme) * yardım
ve hayır işleri için kurulmuş kurumlar, vakıflar
evla :
ara. * vely (yakınlık, bibiri ardı gelme, takip etme), veliy (yakın, bibiri
ardı gelen, takip eden) * daha uygun, daha değerli, yakışan, yeğ
evlad-i iyal :
ara. * evlad (çocuklar) + i (tamlama eki) + iyal (halk, insanlar, topluluk;
nafaka ile geçindirilen kimseler) * aile üyeleri, yakın akrabalar, çocuklar,
ailenin diğer fertleri
evladiyelik :
ara., tür. * veled (çocuk), evlad (çocuklar) + iye (yer ve durum eki) + lik
(durum eki) * babadan çocuklarına kalacak kadar dayanıklı ve sağlam
evlat :
ara. * veled (çocuk) * çocuklar
evlatlık :
ara. * evlad (çocuklar, veledler) + lık (isim yapım eki) * öz çocuk olmayan,
edinilmiş çocuk
evlek :
gre. * aulaksion, avlakion (sabanla toprakta açılan yarık, kanal, su arkı)
(aulax (yarık, kanal) + ion (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * tarlanın, sürmek ve
tohum ekmek için saban iziyle bölünen küçük parçalarından her biri
evlenmek :
tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + len (dönüşlü fiil eki) +
mek (fiil mastar eki) * bir kadın ile bir erkeğin yaşamlarını aynı evde
birlikte sürdürmek amacıyla resmi prosedür gerçekleştirme eylemi, nikahlanmak
evleviyet :
ara. * evla (önce, öncelikli, ilk) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) +
yet (durum eki) * öncelik, öncelikli olma
evli :
tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + li (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * evlenmiş kişi, resmi nikahlı
evlilik :
tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + li (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) + lik (isim yapım eki) * evli olma durumu, resmi nikahlı olma
durumu
evliya :
ara. * veli (koruyan, sahip çıkan, himaye eden, yakın dost veya yönetici) *
dostlar; ermiş kimseler, erenler, veliler
evmek :
tür. * ev (çekmek, itmek, çekiştirmek) + mek (fiil mastar eki) * çekmek,
çekiştirmek, itmek
evolocumab : lat.
* evo (evolution (evrim) eki) + locus, lokus (yer, konum) eki) + mab
(monoclonal antibody (monoklonal antikor) eki) * ailesel hiperkolesterolemi adı
verilen kalıtsal yüksek kolesterol türünü ve aterosklerotik kardiyovasküler
hastalık adı verilen bir kalp hastalığı türünü ve düşük yoğunluklu lipoprotein
kolesterol seviyelerini düşürmek için kullanılan ilacın etken maddesi
(C6242H9648K1668O1996S56)
evolüsyon :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + volutio (volvere (yuvarlamak,
dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek) + tio (isim yapım eki) ) *
açılma, açılarak gelişme; canlı türlerinin zaman içinde değişmesi; aşamalı
ilerleme, evrim
evolüt :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + volutus (volvere (yuvarlamak,
dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek) + utus (ek) ) * 𝛼̃ eğrisinin, 𝛼̃(𝑠) noktasındaki teğet
doğrusunun 𝛼(𝑠) noktasından geçmesi
ve 〈𝑇̃(𝑠),𝑇(𝑠)〉
= 0 olması halinde 𝛼̃
eğrisinin 𝛼
eğrisine göre durumuna verilen isim, eğeç
evrak :
ara. * varak (yaprak; yazılı kağıt, belge) * yapraklar; belgeler
evrat :
ara. * vird (dua) * dualar, Müslümanlarca belirli zamanlarda okunması gelenek
olan dualar ve ayetler
evre :
tür. * evir (döndürmek, çevirmek, döngü oluşturmak) + e (isim yapım eki) *
safha, aşama, döngü, dönüm
evreka :
gre. * heuriskein (bulmak, keşfetmek, açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak), heureka
(buldum, keşfettim, açığa çıkardım, ortaya çıkardım) * buldum, onu buldum,
keşfettim; Grek fizikçi Arkhimedes'in suyun kaldırma kuvvetini bulması sonrasındaki
meşhur nidası
evren :
tür. * evir (döndürmek, çevirmek, döngü oluşturmak) + en (isim yapım eki) *
döngüsel olan, dönüştüren, değiştiren, eviren; uzay, kainat; felek, talih;
Ankara'nın bir ilçesi (zamanın Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in soyadına atfen) (vary,
varier (değişmek) (ing., fra.) )
evrensel :
tür. * evren (döngüsel olan, dönüştüren, değiştiren, eviren; uzay, kainat;
felek, talih) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * evren ile ilgili olan;
tümü kapsayan, bütüncül; her yerde geçerli olan
evrensel çekim sabiti :
tür., ara. * evrensel (evren ile ilgili olan; tümü kapsayan, bütüncül; her
yerde geçerli olan) + çekim (kendine doğru yaklaştırma, kendine çekme,
sürükleme veya yönlendirme) (tür.) + sabit (hareketsiz, durağan, değişmeyen)
(ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * tüm kütleler arasında etki eden çekim
kuvvetinin hesaplanmasında kullanılan sabit sayı (G = 6.67430×10 ^−11 m3⋅kg^−1⋅s^−2) (Newton’un evrensel
kütleçekim yasasında yer alır.)
evrensel küme :
tür. * evrensel (evren ile ilgili olan; tümü kapsayan, bütüncül; her yerde
geçerli olan) + küme (toplamak, bir araya getirmek) + e (isim yapım eki)
(tür.); kyomat (yığın, öbek, toplanma, gruplaşma, grup, birikme, küme) (kyo
(şişmek, kabarmak, top gibi olmak) + mat (isim yapım eki) ) (gre.) * herhangi
bir konuda veya problemde dikkate alınan ve alınabilecek bütün elemanlar
topluluğu, bütü elemanların kümesi
evrilmek :
tür. * evir (döndürmek, çevirmek, döngü oluşturmak) + il (edilgen fiil eki) +
mek (fiil mastar eki) * dönüşmek, dönmek, hal değiştirmek (evolve, évoluer
("ev"rilmek) (ing., fra.) )
evrim :
tür. * evir (döndürmek, çevirmek, döngü oluşturmak) + im (isim yapım eki) *
dönüşme, dönüşüm, dönüm, hal değiştirme; zaman içinde birdenbire olmayan
kesintisiz, niteliksel ve niceliksel değişim süreci
evropiyum :
gre., ara., lat. * ereb, ırib (güneşin battığı yön, batı) (mağrib (batı) )
(ara.), europa (avrupa) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * simgesi
Eu, atom sayısı 63, atom ağırlığı 122 olan, yalnız tuzlarıyla bir tek oksidi
bulunan, parlak kurşuni renkli bir element
evsaf :
ara. * vasf (nitelik, özellik) kelimesini çoğulu * nitelikler, özellikler,
vasıflar
evsan :
ara. * vesen (put, idol, sanem) * putlar, idoller, sanemler
evsat :
ara. * vasat (orta) * ortalar, vasatlar
evsel : ara.
* ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + sel (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * ev ile ilgili, evde kullanılan her türlü olgu
evsemek :
tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + se (etken fiil eki) +
mek (fiil mastar eki) * tahılı bir tepsi içine koyarak, tanelerinin içinde
bulunan taş, çöp gibi yabancı maddeleri temizlemek, ayıklamak için savurup
altüst etmek
evsin :
tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + sin (isim yapım eki) *
avcıların, av sırasında, hayvanlara görünmemek, onları ürkütüp kaçırmamak için
gizlenip nişan aldıkları yer
evtad :
ara. * veted (direk, kolon, sütun, kazık) * direkler, kolonlar, sütunlar,
kazıklar
evvab :
ara. * evbe, aba (geri dönmek, varmak), iyab (dönüş, geri dönüş, geri gelme,
rücu, varış, avdet) * rücu eden, geri dönen; günahlardan tevbe edip hakkı kabul
eden
evvah :
ara. * avh, avvaha (vah etmek, inleyerek dilemek, inleyerek acı veya üzüntü
ifade etmek, haykırmak, yakınmak, feryat etmek; yalvarmak) * vah eden, yakınan,
feryat eden, kusurunu bilerek, ah, vah ederek yalvaran; çok ah edip dua eden;
merhametli. sağlam imanlı; yakin ilim sahibi
evvel :
ara. * ala, ele (geri dönmek, başa dönmek) * birinci, ilk, önce
evvela :
ara. * evvel (önce, ilk) + a, en (olarak, gibi) * ilk olarak, ilk önce
evvelce :
ara., tür. * evvel (önce, ilk) + ce (gibi, ile ilgili) * önceden, geçmişte
evvelemir :
ara. * evvel (önce, ilk) + emr (iş, talimat, buyruk) * her şeyden önce olan,
ilk iş olan, ilk önce olan, ilkin olan
evveliyat :
ara. * evvel (önce, ilk) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + at (çoğul
eki) * önceki evreler, öncesinde olanlar, önceler
evzara :
ara. * vizr (yük) * yükler
exacum :
gal., gre. * exacon (exacon (Galya dilinde kantaron benzeri bir bitki) (gal.);
exakos (tam, kusursuz) (gre.) * gentianaceae (balkıyanakgiller) familyasından,
Asya, Afrika ve Arap Yarımadası'nda yetişen, düzgün simetrili ve yoğun renkli
çiçekleri olan, en yaygın türü Exacum affine (İran menekşesi, Fars menekşesi)
olan çiçekli bir bitki cinsi
exalbuminous :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + albumen (beyaz, ak, yumurta
akı; bitki tohumundaki besi doku) + osus (sıfat yapım eki) * botanikte embriyo
etrafında besidokusu (albümen) bulunmayan, endospermsiz (besidokusuz) (tohum)
exchange transfusion :
lat., ing. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + cambiare (değiştirmek,
takas etmek), cambium (değişim, takas) (lat.); exchange (ing.) + trans (geçiş,
geçme, ötesi, karşıdan karşıya, öteye) + fundere (dökmek, akıtmak), fusio
(döküm, akıtma) (lat.) * kişinin kanının yavaş yavaş alınarak yerine taze donör
kanı veya plazmasının verilmesi
excimer :
ing., gre. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + citare (çağırmak,
toplamak) (lat.); excited (uyarılmış) (ing.) + dimer (di, dyo (iki) + meros (parça,
bölüm, kısım, birim) ) + * uyarılmış iki parçalı molekül; iki atom veya
molekülün normalde kararsız veya bağ yapmayan bir durumda olmalarına rağmen,
birinin uyarılmış hâli sayesinde geçici olarak bağ oluşturmasıyla oluşan
molekül yapısı
exe :
ing. * executable (çalıştırılabilir, icra edilebilir) * işletim sistemi
tarafından doğrudan çalıştırılabilen program dosyası uzantısı (aplikasyon
dosyası uzantısı)
exenatid :
lat. * exen (Heloderma suspectum (Gila canavarı) adlı zehirli kertenkelenin
salgısında keşfedilen Exendin-4 (eksendin-4) maddesinden) + tide (peptit veya
amino asit zinciri belirteci) * tip 2 diyabet (şeker hastalığı) tedavisinde
kullanılan, glukagon benzeri peptit-1 (GLP-1) (glukagon benzeri peptid-1)
reseptörünü uyararak kan şekerini düşüren enjeksiyon (iğne) formundaki reçeteli
reseptör agonisti ilacın etken maddesi (C184H282N50O60S)
exit :
lat. * exire (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + ire (gitmek) ), exit
(dışarı gider) * dışarı gidiş, çıkış
exobasidium :
gre. * exo (dış, dışarı, harici) + basidion (dayanak) * bitkiler üzerinde
parazit yaşayan mantarları içeren, Exobasidiaceae familyasından bir cins
exocarp :
gre. * exo (dış, dışarı, harici) + karpos (meyve, tohum) * meyve kabuğunun,
meyveyi dış etkenlerden koruyan en dış katmanı, dış kabuk
exochorda :
gre. * exo (dış, dışarı, harici) + khorde (ip, sicim, lif, tel) * çiçek
saplarının dışa doğru belirginliğiyle tanınan, Rosaceae familyasından bir bitki
cinsi
exocoetidae :
gre. * exo (dış, dışarı, harici) + koitos (yatak, dinlenme yeri, uyuma yeri)
(gre.) + idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * tropikal ve subtropikal
denizlerde yaşayan, su yüzeyine hızla fırlayıp kanat benzeri büyük göğüs
yüzgeçleri sayesinde havada kısa mesafeler boyunca süzülebilen ışın yüzgeçli bir
balık familyası, uçanbalıkgiller
exocoetinae :
gre. * exo (dış, dışarı, harici) + koitein (yatmak, uzanmak, dinlenmek), koitos
(yatak, dinlenme yeri, uyuma yeri) (gre.) + inae (-giller, zoolojik alt familya
eki) (lat.) * uçan balıklar familyası (Exocoetidae) içinde yer alan gerçek uçan
balıkları kapsayan alt familya
exocoetus :
gre. * exo (dış, dışarı, harici) + koitein (yatmak, uzanmak, dinlenmek), koitos
(yatak, dinlenme yeri, uyuma yeri) * geceleri su yüzeyinde dinlenen ve sudan
sıçrayarak süzülebilen uçan balıkları kapsayan balık cinsi
exoristidae :
gre. * exorkizein (yeminle bağlamak, yemin ettirmek; uzaklaştırmak, defetmek,
savmak; kötü ruhu kovmak) (exo (dış, dışarı, harici) + horkos (yemin, ant, ahd
+ izein (fiil yapım eki) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) *
exoristinae :
gre. * exorkizein (yeminle bağlamak, yemin ettirmek; uzaklaştırmak, defetmek,
savmak; kötü ruhu kovmak) (exo (dış, dışarı, harici) + horkos (yemin, ant, ahd
+ izein (fiil yapım eki) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki)
(lat.) * Exorista cinsini ve yakın akraba asalak sinekleri kapsayan alt
familya, özellikle tırtıl ve diğer böcek larvaları üzerinde gelişen parazitik
sinekler alt familyası
exospory :
gre. * ex, exos (dış, dışarı, harici) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek,
saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş,
saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) + eia (isim
yapım ve durum eki) * sporların ana hücre veya spor kesesinin dış yüzeyinde
oluşması ve dışarıya doğru gelişmesi durumu
exulans :
lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + ulare (dolaşmak, gezinmek,
sürgünde olmak, yurdundan uzakta yaşamak) + entia (isim yapım eki) * sürgünde
olan, yurdundan uzakta dolaşan; gezgin (örneğin Diomedea exulans (çok geniş
okyanus alanlarında sürekli dolaşan, göçebe yaşam tarzına sahip kuş)
ey :
tür. * ey (hey, ya) * kendisine seslenilen kimsenin veya nesnenin isminin
başına getirilerek pekiştirme işlevi gören nida, hitap nidası, hey
eyalet :
ara. * velaya (yakın olmak, yönetmek, korumak), iyal (yönetmek, idare etmek;
halk, topluluk, bir kişinin, nafakasını vererek geçindirdiği kimseler) + et
(isim yapım eki), vali (yönetici, idareci; şehir yöneticisi) * Osmanlı ve İslam
coğrafyasında yönetim birimi, idari bölge, vilayet
eyd :
ara. * yed (el) * eller
eyer :
tür. * eğ (eğmek, bükmek), ed (takip etmek, izlemek, eşlik etmek) + er
(isim/sıfat yapım eki) * binek hayvanlarının (özellikle atların) sırtına
yerleştirilen, binicinin rahatça oturmasını, dengede kalmasını ve hayvanı
güvenli bir şekilde yönlendirmesini sağlayan, genellikle deriden yapılan
minderli ve iskeletli oturak, hayvan sırtlığı
eykazan :
ara. * yakiza, yakaza (uyanmak, uyanık olmak, farkında olmak), teyakkuz (uyanık
olma, uykudan kalkma, gözu açık olma) * uyanıklar, gözleri açık olanlar;
dikkatli, tetikte bulunanlar
eyke :
ara. * aik (ağaçlık, ormanlık) * ağaçlık, ormanlık, sık bitki örtüsü; sık ve
birbirine karışmış ağaç; yumuşak; ağaç bitiren bataklık (Kur’an’da “ashab-ı
eyke” ifadesi yer alır.)
eylem :
tür. * ey (yapmak, etmek) + lem (isim yapım eki) * yapma, etme, aktivite,
faaliyet
eylemci :
tür. * eylem (yapma, etme, aktivite, faaliyet) + ci (yapan, eden eki) * eylem
yapan, aktivist, fail
eylemek :
tür. * ey (yapmak, etmek) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) *
yapmak, etmek
eylemsizlik :
tür. * eylem (yapma, etme, aktivite, faaliyet) + siz (yokluk, eksiklik, zıtlık,
olumsuzluk eki) + lik (isim yapım eki) * hareketsizlik, atalet, durağanlık,
sabit olma
eylemsizlik momenti :
tür., lat. * eylem (yapma, etme, aktivite, faaliyet) + siz (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) + lik (isim yapım eki) (tür.) + movimentum, momentum
(movere (hareket etmek, devinmek, kımıldamak, kıpırdamak) + mentum (isim yapım
eki) ) (lat.) + i (iyelik eki (tür.) * dönmekte olan bir cismin, dönme
hareketine karşı direnci; I = Σm.r^2
eylül :
aka., sür. * elulu (hasat festivali, sevinç çığlığı) (aka.); eylül (hasat
bağbozumu, ürün toplama ayı) (sür.) * hasat bağbozumu, ürün toplama ayı; yılın
dokuzuncu ayı (ial, yale (verimli toprak) (gal., ing.) )
eyman :
ara. * yemin (sağ el; ant, kutsal söz) * andlar, yeminler, kasemler
eymen :
ara. * yemin (sağ el; ant, kutsal söz) * sağ tarafta, uğurlu, şanslı, talihli
eymir :
tür., ara. * ey (iyi, güzel) (tür.) + mür, mir (bey; kişi, kimse) (ara.) * iyi
durumda, varlıklı, zengin; Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri olan
"Üçoklar" koluna bağlı bir boy
eymür :
tür., ara. * ey (iyi, güzel) (tür.) + mür, mir (bey; kişi, kimse) (ara.) * iyi
durumda, varlıklı, zengin; Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri olan
"Üçoklar" koluna bağlı bir boy
eyne :
ara. * eyn (nerede, hani) * nerede, hani
eynesil :
tür. * ey (hitap nidası, hey, ya) + nesil (soy, döl, jenerasyon, ırs) *
Giresun’un bir ilçesi
eyni :
ara. * eyn (iki) * iki
eytam :
ara. * yetim (babası ölmüş çocuk, öksüz) * babası ölmüş çocuklar, yetimler,
öksüzler; tekler, eşsizler, yalnızlar
eytişim :
tür. * eyt (kaçmak, uzaklaşmak) + işim (isim yapım eki) * aklı doğru ve
yöntemli bir biçimde kullanma, tartışmayı doğru bir biçimde yürütme sanatı, sav
ve karşı savdan bileşime ulaşma yöntemi
eyüp :
ibr., ara. * ayyav, iyyov (düşmanlık etmek; sınanmak, denenmek) (ibr.); eyyub
(aba, evb (ger dönmek), iyab (dönüş, geri dönüş) ); evvab (tevbe edip dönen,
Allah’a dönen) (ara.) * sınanan, sabreden, geri dönen, tevbe eden; İstanbul’un
bir ilçesi; çok ıstırap çeken
eyvah :
far. * ay, ey (hitap nidası) + vah (üzüntü nidası) * teessüf ünlemi, üzüntü
nidası
eyvallah :
ara. * ey (hitap nidası) + ve (ve, ile) + Allah (Allah) * Allahaısmarladık,
hoşça kalın, teşekkür ederim, evet, öyle olsun, olur, tamam
eyvan :
far. * eyvan (büyük oda, geçit, büyük kapı) * büyük kapı, eşik, bab; köşk,
büyük salon veya taht odası, kemerli yüksek bina, çardak; saray,; Türk-İslam
mimarisinde üç tarafı kapalı, ön yüzü genellikle bir avluya veya sokağa tamamen
açık olan ve tonoz ya da kubbeyle örtülü büyük oda veya geçit
eyyam :
ara. * yevm (gün) * günler
eyyama :
ara. * eyam (bekar, evlenmemiş) * bekarlar, evlenmemiş kadınlar, bekar
kadınlar; kocası olmayan kadınlar
eyyamcı :
ara. * eyyam (günler) + cı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * davranışlarını
yere ve zamana göre ayarlayan, gününü gün eden kimse, günlük yaşayan, günü
kurtarmaya çalışan
eyyane :
ara. * eyye (hangi, hangisi) + ane (an, zaman, vakit, süre) * ne zaman, ne
vakit
eyye :
ara. * eyye (hangi, hangisi) * hangi, hangisi
eyyim :
ara. * eyam (bekar, evlenmemiş) * bekarlar, evlenmemişler, bekar erkekler,
bekar kadınlar; kocası olmayan kadın
eyyin :
ara. * ayn (göz; görmek, farketmek) * nerede, hangi yerde, hangi konumda
eyyub :
ibr., ara. * ayyav, iyyov (düşmanlık etmek; sınanmak, denenmek) (ibr.); eyyub
(iyab (dönmek, geri dönmek) ); evvab (tevbe edip dönen, Allah’a dönen) (ara.) *
sınanan, sabreden, geri dönen, tevbe eden; İstanbul’un bir ilçesi; çok ıstırap
çeken
eyyübiye :
ara. * eyyub (sınanan, sabreden, geri dönen, tevbe eden) + iye (yer eki) *
Şanlıurfa'nın bir ilçesi
eyyüp :
ibr., ara. * ayyav, iyyov (düşmanlık etmek; sınanmak, denenmek) (ibr.); eyyub
(iyab (dönmek, geri dönmek) ); evvab (tevbe edip dönen, Allah’a dönen) (ara.) *
sınanan, sabreden, geri dönen, tevbe eden; İstanbul’un bir ilçesi; çok ıstırap
çeken
eyzan :
ara. * eyz (tekrar, yine) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yine,
tekrar, böylece, keza, bunun gibi, yine böyle, bu da böyle
ez :
far. * ez (gibi, olarak, -den, -den itibaren) * gibi, olarak, -den, -den
itibaren (as (gibi) (ing.), als (gibi) (alm.), ez kaza (kaza olarak, kazara),
ez cümle (sözün özü olarak, özetle, kısaca, toparlarsak, topluca) (far., ara) )
ez cümle :
far. * ez (-dan, dolayı, yüzünden, sayesinde, sebebiyle) + cümle (bir araya
getirilmiş söz dizisi, bütün hâlindeki ifade) * sözün özü olarak, özetle,
kısaca; bu cümleden, mesela, bunun gibi
ez kaza :
far. * ez (-dan, dolayı, yüzünden, sayesinde, sebebiyle) + kada, kaza (olay,
vaka, yapma, eylem, gerçekleşme, musibet, hüküm) * rastgele, tesadüfen,
plansız, kazara
eza :
ara. * ada, aza, eza (incitmek, acıtmak, ıstırap vermek, üzmek, eziyet etmek) *
sıkıntı verme, sıkıntı çektirme, üzme, azap etmek, eziyet (ezmek (bastırmak,
sıkıştırmak) (tür.) )
ezan :
ara. * uzun (kulak), ezzene (duyurmak, işittirmek, izin vermek, bildirmek),
muezzin (ilan eden, duyurucu, anonçu) * ilan etme, duyurma, anons
ezber :
far. * ez (-dan, -den, uzak) + bar, barm (hafıza, hıfz, bellek, zihin) *
hafızadan, bellekten; bilgiyi, unutmayacak şekilde hafızaya koyma
ezberlemek :
far. * ezber (hafızadan, bellekten; bilgiyi, unutmayacak şekilde hafızaya
koyma) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bilgiyi hafızaya koymak
ezel :
ara. * ezel (sonsuz geçmiş) * sonsuz geçmiş, başlangıcı olmayan, öncesiz,
zamanın ve mekanın ötesinde var olan süresizlik veya ebediyetin geçmişe doğru
uzanan boyutu (zıttı "ebed" (sonsuz gelecek) )
ezeli :
ara. * ezel (sonsuz geçmiş) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sonsuz,
namütenahi (eternal, eternel (sonsuz) (ing., fra.) )
ezetimib :
lat. * eze (ön ek) + timib (kolesterol emilimi inhibitörü) * yüksek kan
kolesterolünü ve diğer bazı lipid anormalliklerini tedavi etmek için kullanılan
bir ilacın etken maddesi (C24H21F2NO3)
ezgi :
tür. * adgü (iyi, güzel, hoş) * müzikte belirli bir kurala göre düzenlenen,
kulağa hoş gelen, duygusal yönü ön planda olan ses dizisi, seda, melodi, ton,
nağme, tempo
ezhan :
ara. * zihn (hafıza, anlama ve bilme kudreti) * zihinler
ezidi :
far. * ized, yezed (tanrı, ilah, kutsal varlık, melek) + i (-cı, ile ilgili) *
tanrıcı, tanrıya inanan, yezidi; Kürtçe konuşan etnodinsel bir topluluk
ezik :
tür. * ez (çizmek (deriyi) sıyırmak, tırmalamak; bastırmak, çiğnemek,
sıkıştırmak) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * basık, üzerine
bastırılmış, sıkıştırılmış, çiğnenmiş
ezille :
ara. * zelil (alçak, aşağılık, hakir) * zeliller, alçaklar, aşağılıklar
ezilmek :
tür. * ez (çizmek (deriyi) sıyırmak, tırmalamak, bastırmak, çiğnemek,
sıkıştırmak) + il (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bastırılmak,
sıkıştırılmak, çiğnenmek
ezine :
far. * ezine, azine (cuma) * Çanakkale’nin bir ilçesi (eski ismi Grekçe
Neandreia (neos (yeni, taze, ilk) + anthropos (insan, adam, erkek) + eia (yer
eki) (yeni insan yeri) )
eziyet :
ara. * ada, eza (incitmek, acıtmak, ıstırap vermek, üzmek) + iyet (isim yapım
eki) * sıkıntı, azap, üzüntü, hüzün, gam, keder, çile, ıstırap
ezka :
ara. * zeki (temiz; anlayışlı) * en temiz; en anlayışlı, en zeki
ezkan :
ara. * zakn (çene) * çeneler
ezkaza :
far. * ez (-dan, dolayı, yüzünden, sayesinde, sebebiyle) + kada, kaza (olay,
vaka, yapma, eylem, gerçekleşme, musibet, hüküm) * rastgele, tesadüfen,
plansız, kazara
ezlam :
ara. * zelm (ok) * oklar; kumar okları; fal okları
ezme :
tür. * ez (çizmek (deriyi) sıyırmak, tırmalamak, bastırmak, çiğnemek,
sıkıştırmak) + me (isim yapım eki) * bastırma, sıkıştırma, çiğneme; meyve veya
sebzeleri ezerek yapılan ve içki mezesi olarak tüketilen yiyecek
ezmek :
tür. * ez (çizmek (deriyi) sıyırmak, tırmalamak, bastırmak, çiğnemek,
sıkıştırmak) + mek (fiil mastar eki) * bastırmak, sıkıştırmak, çiğnemek
ezofori :
gre. * esophoria (es, eis (iç, içeri, içe doğru) + phoria (taşıma, götürme)
(pherein (taşımak, götürmek, getirmek) + eia (isim yapım eki) ) * her iki göz,
tek bir görsel hedefe odaklanmadığında gözlerin içe doğru kayma eğiliminde
olması, gizli şaşılık
ezoforya :
gre. * esophoria (es, eis (iç, içeri, içe doğru) + phoria (taşıma, götürme)
(pherein (taşımak, götürmek, getirmek) + eia (isim yapım eki) ) * her iki göz,
tek bir görsel hedefe odaklanmadığında gözlerin içe doğru kayma eğiliminde
olması, gizli şaşılık
ezogelin çorbası :
tür. * ezo + gelin (evlenecek olan genç kız) + çorba (sebze ile hazırlanan ve
sıcak tüketilen sulu yemek) + sı (iyelik eki) * Gaziantep'te yaşayan, asıl adı
Zöhre Bozgeyik olan, Suriye’ye gelin gidip hayatı boyunca sıla hasreti çekmiş
olan Ezo lakaplı güzel bir kadının isminin verildiği, mercimek, bulgur, pirinç,
domates salçası ve baharatlarla yapılan bir çorba
ezop otu :
gre., tür. * hyssopos (kutsal ot, ezop otu) (gre.) + ot (küçük yabani bitki,
yeşillik) + u (iyelik eki) (tür.) * Ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasına
ait, tıbbi ve aromatik özellikleri olan çok yıllık bitki cinsi
ezoterik :
gre. * esoterikos (es, eis (iç, içe, içine), eso (içinde, içinden) + teros
(karşılaştırma, taraf, yön eki) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) *
içe yönelik, içe ilişkin, batıni; sadece belirli bir zümrenin veya belirli bir
bilgiye haiz olanların anlayabileceği gibi olan
ezotropi :
gre. * esotropia (es, eis (iç, içe, içine), eso (içinde, içinden) + trepein
(çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek),
tropia (dönüş durumu, dönme durumu, değişim durumu, yönelme durumu) (trepein
(çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek),
tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen,
etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)
) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * gözün buruna doğru içe dönmesiyle
oluşan bir şaşılık türü
ezra :
ibr. * azr, ezr (yardım etmek, desteklemek, korumak), azar (yardım, destek,
koruma) * yardım eden, destekleyen, koruyan; yardım, destek, koruma
ezrail :
ibr. * azar (yardım eden, destekleyen) + el (tanrı, ilah) * ölüm meleği
ezvac :
ara. * zevc (eş, çift) * eşler, çiftler
F :
lat. * fluorum (fluere (akmak, akışkan olmak) + or (-cı, yapan, eden eki) + um
(element adı eki) ) * atom numarası 9 olan, periyodik tablonun 17. grubunda
bulunan, en elektronegatif ve en reaktif element olan, açık sarı renkli, florür
bileşikleri, nükleer yakıt işleme, diş macunları ve çeşitli kimyasal
sentezlerde kullanılan bir halojen element
f :
tür. * f, F * Türkçe alfabedeki yedinci harf ("E"den sonra,
"G"den önce)
fa :
ara. * fa (ağız) * kafada burnun altında, çenenin üstünde bulunan ve girişi iki
dudaktan oluşan konuşma, seslenme ve beslenme organı, ağız
fa :
lat. * famuli (hizmetkarların ) + tuorum (senin) * Batı müziği ses sisteminde
yedili temel dizinin dördüncü notasını ifade eden, solfej eğitiminde kullanılan
ses adı ve müziksel perde karşılığı (Orta Çağ’da solfej sistemi geliştirilirken
temel olarak Latince bir ilahi olan “Ut queant laxis” kullanılmış olup, notalar
(ut - re - mi - fa - sol - la - si) bu ilahinin dizelerinin ilk hecelerinden
türetilmiştir. Notalar 8. yüzyılda Lombard tarihçi ve din adamı Paulus Diaconus
tarafından Vaftizci Yahya onuruna Latince olarak yazılmış "Ut queant
laxis" isimli ilahiden gelir. (Ut
faah :
ara. * faa (dönmek, geri gelmek; yön değiştirmek) * dönüş, geri gelme, yön
değişikliği
faal :
ara. * faʿala (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, gerçekleştirmek; etkilemek,
tesir etmek) * eylem halinde olan, aktif
faaliyet :
ara. * faʿala (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, gerçekleştirmek; etkilemek,
tesir etmek) + iyet (isim yapım eki) * eylem, aktivite
fabaceae :
lat. * faba (bakla, bakla tanesi; bakla bitkisi) + aceae (-giller, bitki
familyası eki) * baklagiller familyası, bakla ve fasulye gibi tohumları meyve
içinde bulunan çiçekli bitkileri kapsayan bitki familyası
fabiana :
lat. * Fabius (Roma aile adı) + ana (ile ilgili, -a ait) * odunsu yapılı ve
aromatik türleri içeren, Solanaceae familyasından bir bitki cinsi
fabianizm :
lat. * fabianus (fasulye yetiştiricisi) (faba (bakla, bakla tanesi; bakla
bitkisi; fasulye) + ianus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * devrimci
yöntemler yerine tedrici ve reformist yollardan demokratik sosyalizmin
ilkelerini ilerletmeyi amaçlayan Britanyalı sosyalist hareket
fabiform :
lat. * faba (bakla, bakla tanesi; bakla bitkisi; fasulye) + formis (şekilli,
biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * bakla
biçiminde olan, bakla tanesine benzeyen
fabl :
lat. * fari (konuşmak, söylemek), fabula (söz, söylem, konuşma, anlatı, hikaye,
öykü) * kişileri çoğunlukla hayvanlardan seçilen, sonunda bir yaşam dersi
ortaya koyan, genellikle şiir biçiminde yazılmış öykü; ders verme amacı taşıyan
kısa masal; çoğunlukla hayvanların konuşturulduğu hikaye
fabrika :
lat. * fabricare (yapmak, inşa etmek, üretmek, oluşturmak) (fabricus (yapım,
üretim, inşa) (faber (zanaatkar, mucit, demirci; taklitçi, sahteci, kalpazan) +
icus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + are (fiil mastar eki) ), fabrica
(yapım yeri, üretim yeri) (faber (zanaatkar, mucit, demirci; taklitçi, sahteci,
kalpazan) + ica (yer eki) ) * işlenmemiş veya yarı işlenmiş maddeleri insan,
makine ve benzeri araçlar kullanarak işleyen ve kullanıma, tüketime hazır
duruma getiren sanayi kuruluşu, üretim yapılan yer, imalathane
fabrikasyon :
lat. * fabricare (yapmak, inşa etmek, üretmek, oluşturmak) + tio (isim yapım
eki) * fabrikada yapılarak tüketime sunulan madde
fabrikatör :
lat. * fabricare (yapmak, inşa etmek, üretmek, oluşturmak) + tor (-cı, yapan,
eden eki) * fabrika sahibi veya işletmecisi olan kimse
fabry hastalığı :
alm., tür. * fabry (Alman dermatolog Johannes Fabry'nin soyadından) (alm.) +
hasta (sağlığı bozulmuş olan) + lık (durum eki) + ı (iyelik eki) (tür.) *
dokularda aşırı lipit birikmesi kaynaklı meydana gelen ve X kromozomuna bağlı
nadir görülen lizozomal enzim eksikliğine bağlı bir hastalık
fabulinus :
lat. * fabula (söz, konuşma, anlatı, hikaye, öykü) + inus (ile ilgili,
sağlayıcı) * Roma mitolojisinde çocuklara ilk kelimelerini söylemeyi öğreten
tanrı
facia :
ara. * facaa (acı vermek, sarsmak; birini ağır bir musibetle vurmak) + a (isim
yapım eki) * acıklı durum, üzüntü verici olay
facir :
ara. * fecera, facara (fışkırtmak, ikiye ayırmak, yarmak, yarıp açmak,
patlatmak, açığa çıkarmak, kaynak çıkarmak; haktan sapmak; günaha girmek) *
günah işleyen; yoldan çıkan; ahlâken bozulmuş kimse; kötülük yapan, günahkar,
haktan sapan, haram ve günaha dalmış kötü insan, günah işleyen
facula :
lat. * facula (küçük meşale, küçük ışık, ışık lekesi) (fax (meşale, çıra, ışık
kaynağı) + ula (dişil küçültme eki) ) * Güneş yüzeyinde çevresine göre daha
parlak görünen küçük ışık alanı, parlak leke
faça :
lat. * facies (suret, yüz, çehre, yüzey, görünüş) * yüz, çehre, görünüm,
görünüş
façeta :
lat. * facies (suret, yüz, çehre, yüzey, görünüş) + etta (küçültme eki) (lat.);
facette (fra.) * küçük yüzey, yüzey parçası
façuna :
ita., ita. * fascis (demet, bağ; bir arada tutan bağ, sargı, geniş şerit,
kuşak; teknenin bordasında boylamasına uzanan geniş bant) (lat.) + one (isim
yapım eki) (ita.) * halatın örselenmesini önlemek için, örselenecek yerlerinde
tel veya sicimle yapılan sargı; gemi bordasında boylamasına uzanan geniş şerit;
dış yüzeyde belirgin bant
fadahat :
ara. * fadh, fadaha (rezil etmek, utandırmak, açığa çıkarmak), iftidah (kırma,
kırıp ufalama; maskara olma, rezil olma, utanç verici duruma düşme) * rezillik,
utanç, açığa çıkma durumu
fadıl :
ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak) * üstün,
faziletli
fadih :
ara. * fadh, fadaha (rezil etmek, utandırmak, açığa çıkarmak), iftidah (kırma,
kırıp ufalama; maskara olma, rezil olma, utanç verici duruma düşme), fadahat
(rezillik, utanç, açığa çıkma durumu) * rezil, rezil edici, utandırıcı
fadime :
ara. * fatama (kesmek, ayırmak; sütten kesmek) * çocuğunu sütten kesen kadın;
kesen, ayıran, fatima
fadl :
ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak) *
üstünlük, üstün, fazla
fado :
lat., por. * fari (konuşmak, söylemek), fatum (konuşulmuş olan; kader, alın
yazısı) (lat.); fado (kader, alın yazısı) (por.) * 19. yüzyıldan bugüne kadar
uzanmış bir Portekiz halk müziği türü
fadr :
ara. * faddara (karşı karşıya gelmek, mücadele etmek, kapışmak) * çatışma,
mücadele, kapışma, karşılaşma
fagaceae :
lat. * fagus (kayın ağacı) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Kuzey
Yarımküre'deki ılıman ormanların temelini oluşturan odunsu bitkileri, kayın,
meşe, kestane, ve kestane gibi ağaçları kapsayan bitki familyası, kayıngiller
fagales :
lat. * fagus (kayın ağacı) + ales (taksonomik ek) * Kuzey Yarımküre'deki
ormanların temelini oluşturan meşe, kestane, kayın, ceviz, fındık ve huş ağacı
gibi odunsu ve çiçekli bitkileri içeren geniş bir bitki takım, kayın takımı
fagolizozom :
gre. * phagein (yemek, yutmak, tüketmek), phago (yeme, yutma) + lysis (gevşeme,
çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein
(serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum
eki) ) + soma (vücut, gövde, cisim, beden, nesne, yapı; topluluk, toplum veya
cemiyet) * yutucu ve parçalayıcı yapı, yutulan maddeleri parçalayan birleşik
hücre yapısı; hücrelerin yabancı cisimleri yutmak için oluşturduğu fagosom
isimli yapı ile, sindirim enzimleri içeren lizozom isimli yapının birleşmesiyle
oluşan, yutulan maddeyi sindirip yok eden ve bağışıklık sisteminin önemli bir
savunma mekanizması olan birleşik yapı
fagosit :
gre. * phagein (yemek, yutmak, tüketmek), phago (yeme, yutma) + kytos
(barındıran, odacık, hücre, oyuk, çukur, boşluk, kap, kanal) * bir hücre veya
partikülü sitoplazması içine alan hücre
fagositoz :
gre. * phagein (yemek, yutmak, tüketmek), phago (yeme, yutma) + kytos
(barındıran, odacık, hücre, oyuk, çukur, boşluk, kap, kanal) + isis (isim yapım
ve durum eki) * bir hücrenin diğer bir hücre veya partikülü sitoplazması içine
alması
fagot :
gre., ita. * phakelos (demet, çıkın, bohça; toplu şey) (gre.); fagotto (ita.) *
yakıt için bir demet çubuk, rulo; tahtadan yapılan ve parçalardan oluşan, parçaları
uç uca ekli olduğu için uzun bir boruya benzeyen bir üflemeli çalgı
fagozom :
gre. * phagein (yemek, yutmak, tüketmek) + soma (vücut, gövde, cisim, beden,
nesne, yapı; topluluk, toplum veya cemiyet) * bir hücre tarafından fagositoz
yoluyla yutulan büyük partiküllerin (örneğin bakteri) etrafını saran vezikül
fagus :
lat. * fagus (kayın ağacı) * geniş yapraklı, uzun ömürlü orman ağaçlarını
kapsayan, Fagaceae familyasından bir bitki cinsi
fağfur :
çin. * huangfu (huang (imparator) + fu (saygu ünvanı) ) * Çin’de yapılmış, Çin
işi de denilen vazo, sürahi, kadeh, fincan, tabak, kase gibi, değerli porselen
(eşya)
fahamet :
ara. * fahima (anlamak, kavramak, idrak etmek) + et (isim yapım eki) * anlayış,
kavrayış; yüksek idrak; vakar ve ciddiyet, vakur görünüş; ihtişam, yücelik,
büyüklük, ulu olma, yüce olma
fahhar :
ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük
ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden,
kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören), fahr (övünme, iftihar etme,
gururlanma, fahirlenme; kendini büyük ve üstün görme, kibirlenme, böbürlenme) *
övünen, övüngen, kibirlenen, böbürlenen, gururlanan, fahirlenen
fahhar :
ara. * fahhara (yoğurmak, şekil vermek, sert veya yoğun maddelerle çalışmak;
çamur veya balçık ile çalışmak) * balçık, çamur, yoğun ve yapışkan toprak,
yoğrulmuş veya şekillendirilmiş çamur, kil; yoğun, yapışkan veya zor çözülür
madde (mecazi)
fahim :
ara. * fahima (anlamak, kavramak, idrak etmek) * anlayışlı, kavrayışlı, akıllı,
yüksek idrakli, vakur, ciddi, itibar ve nüfuz sahibi olan, büyük zat
fahir :
ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük
ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fahr (övünme, iftihar etme,
gururlanma, fahirlenme; kendini büyük ve üstün görme, kibirlenme, böbürlenme) *
övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören
fahiş :
ara. * fahuşa (aşırılık etmek; çirkinlikte ileri gitmek; edebe aykırı
davranmak), fahşa (ahlaksızlık, edepsizlik, çirkinlik, aşırılık) * ahlaksız,
edepsiz, terbiyesiz
fahişe :
ara. * fahuşa (aşırılık etmek; çirkinlikte ileri gitmek; edebe aykırı
davranmak), fahşa (ahlaksızlık, edepsizlik, çirkinlik, aşırılık) * ahlaksız
kadın, hayat kadını, orospu
fahr :
ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük
ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden,
kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) * övünme, övünç, iftihar etme,
gururlanma, fahirlenme; kendini büyük ve üstün görme, kibirlenme, böbürlenme
fahrenhayt :
alm. * fahrenheit (Alman fizikçi Daniel Gabriel Fahrenheit’ın soyadından) *
Alman fizikçi Daniel Gabriel Fahrenheit tarafından 1724 yılında oluşturulan bir
sıcaklık ölçüm birimi, fahrenheit; 1 F = -17.22 °C; formülü (F = (9 / 5 × °C) +
32)
fahri :
ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük
ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden,
kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * onursal, övgüsel, iftiharla, övünerek
fahriye :
ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük
ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden,
kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) + iye (isim yapım eki) * iftihar
etme, övünme; kadın ismi; Divan Edebiyatı’nda ozanların, şiirlerde,
kasidelerde, mesnevilerde kendi özelliklerinden övünerek söz ettikleri,
kendilerini övdükleri bölüm
fahrunnisa :
ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük
ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden,
kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) + el (ön ek, artikel) + unsa
(dişi, dişil varlık, kadın), nisa (kadınlar) * kadınların gururu; kadın ismi
fahte :
far. * fah (bilgi, kavrama; ayrı, yabancı) + te (isim yapım ve durum eki) *
başkasına ait, eşe bağlı olmayan, dolaylı ilişkili kuş, üveyik kuşu
fahur :
ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük
ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden,
kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören), fahr (gurur, onur, iftihar,
övünme, kibirlenme, böbürlenme) * çok övünen, çok iftihar eden; mütekebbir,
kibirlenen
faik :
ara. * faka (aşmak, üstün gelmek), fevk (üst, üzeri, yukarısı) * üstün,
üstünde, yüksek, diğerinden daha değerli ve üstün
faikiyet :
ara. * faka (aşmak, üstün gelmek), fevk (üst, üzeri, yukarısı) + iyet (isim
yapım ve durum eki) * üstünlük, yücelik
fail :
ara. * fa'ala (yapmak, etmek, eylemek, gerçekleştirmek) * yapan, eden, eyleyen,
gerçekleştiren, icra eden, suçlu, faal olan, faaliyeti yapan
fail-i meçhul :
ara. * fail (yapan, eden, eyleyen, gerçekleştiren, icra eden, suçlu, faal olan,
faaliyeti yapan) + i (tamlama eki) + cahila (bilmemek, cahil olmak; bir şeyden
habersiz olmak), cehl (bilmemek, bilgisizlik), mechul (bilinmeyen, belirsiz) *
yapanı belli olmayan, suçlusu belirlenememiş olan
fail-i muhtar :
ara. * fail (yapan, eden, eyleyen, gerçekleştiren, icra eden, suçlu, faal olan,
faaliyeti yapan) + i (tamlama eki) + ihtira (seçmek), muhtar (seçilmiş olan) *
Allah'ın bütün nesne ve olayları, özellikle insanlara ait ihtiyari fiilleri
iradesine göre yarattığını ifade eden tabir
fair play :
ing. * fair (adil, adaletli, iyi, makul) + play (oyun) * hileye ve şiddete
başvurmadan sportmence oynama
faiz :
ara. * fada (taşmak, artmak, fazlalık olmak; faydalı olmak, yarar sağlamak,
kazandırmak), faida (artma, artış, fazlalaşma; fayda, yarar, kazanç) * artan,
taşan, fazla olan, artış, fazlalık; verilen bir borcun karşılığında borç tutarı
üzerinden belirli bir oranda (enflasyon oranı vb.) elde edilen gelir; üretim
amaçlı girdi olarak kullanılan sermayenin gelir oranı
faj :
gre. * phagein (yemek, yutmak, tüketmek), phagos (yiyen, yutan) * yiyici,
yiyen, yutan; belirli bir hücre veya organizmayı yiyen, sindiren veya enfekte
eden varlık
fak :
ara. * fahha (sıkıştırmak, tuzak kurnak, pusuya düşürmek) * hile, tuzak, kapan,
kumpas, komplo (faka basmak (tuzağa düşmek) ) (fake (sahte, aldatmaca) (ing.) )
fakahet :
ara. * fakiha (anlamak, kavramak, idrak etmek), fakih (anlayan, kavrayan, idrak
eden; İslam hukuku bilgini), fıkh, fikh (anlayış, kavrayış, idrak, akıl
yürütme; derin bilgi; İslam hukuku, fıkıh) + et (isim yapım eki) * anlayışlı
olma, kavrayışlı olma, idrakli olma; şeriat bilgisinde alimlik, fıkıh
bilgisinde uzmanlık
fakat :
ara. * fe (o halde, artık, böylece) + kad (oldu, hükmetti) * ancak, yalnız,
şöyle ki, mutlak olarak
fakd :
ara. * fakada (kaybetmek, yitirmek, bulamamak; elden çıkarmak; incelemek,
araştırmak, kaybolanı aramak, denetlemek) * kaybetme, kayıp, yitirme, zarar
görme, bulunmama, bulamama, belirsiz olma; taleb etme, isteme; elden çıkarmak;
inceleme, kaybolanı arama, denetleme, inceleme, kayıpların tespiti,
görevlendirme
fakfon :
çin. * bai (beyaz) + tong (bakır); pak (beyaz, temiz, açık) + tung (bakır) *
bakır, çinko ve nikelden oluşan, gümüş görünüşünde, kuyumculukta da kullanılan
bir alaşım
fakha :
ara. * fakha (meyve vermek, olgunlaşmak, şişmek) * meyve; bitkinin yeni açmış
çiçeği; bir yıldız adı; dübür halkası
faki :
ara. * favk, faka (üstün olmak, öne çıkmak, parlak veya belirgin olmak) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * parlak, üstün, öne çıkan, belirgin olan
fakid :
ara. * fakada (kaybetmek, yitirmek, bulamamak; elden çıkarmak; incelemek,
araştırmak, kaybolanı aramak, denetlemek), fakd (kaybetme, kayıp, yitirme,
zarar görme, bulunmama, bulamama, belirsiz olma; taleb etme, isteme; elden
çıkarmak; inceleme, kaybolanı arama, denetleme) * kaybolmuş olan; az rastlanan
şey, nadir bulunabilen nesne
fakih :
ara. * fakaha (eğlenmek, sevinmek, neşelenmek, şaşırmak, hayret etmek), fukuh
(sevinç, neşe; şaşkınlık, hayret) * sevinen, sevinçli, neşeli; şaşkın, hayret
etmiş
fakih :
ara. * fakaha (yorumlamak, kavramak, bilmek, anlamak, idrak etmek, hüküm
vermek), fıkh, fikh (anlayış, kavrayış, idrak, akıl yürütme; derin bilgi; İslam
hukuku, fıkıh) * bilgin, bilge, fıkıh ilmini bilen, islam hukukçusu; zeki,
anlayışlı kimse
fakihe :
ara. * fakh, fakaha (eğlenmek, sevinmek, neşelenmek, şaşırmak, hayret etmek),
fukuh (sevinç, neşe; şaşkınlık, hayret), fakih (neşelenen, sevinen, hoşlanan;
keyif alan) * insanı neşelendiren şey; meyve; tatlı, yenebilir bitki ürünü,
fevakih (ç.)
fakir :
ara. * fakara (yoksul olmak, muhtaç olmak, güçsüz olmak; kötü muamele görmek),
fakr (yoksulluk, eksiklik, muhtaçlık, ihtiyaç, yoksunluk) * yoksul, muhtaç;
gelir ve mal bakımından zayıf olan kimse
fakirane :
ara., far. * fakir (yoksul, yoksun, muhtaç; gelir ve mal bakımından zayıf olan
kimse) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) * yoksulca, yoksul bir
şekilde
fakire :
ara. * fakara (yoksul olmak, muhtaç olmak, güçsüz olmak; kötü muamele görmek),
fakr (yoksulluk, eksiklik, muhtaçlık, ihtiyaç, yoksunluk) * çok kötü muamele
gören, çaresiz kalan; büyük musibet, sıkıntı, yokluk; yoksul, muhtaç, ihtiyaç
içinde olan
fakirhane :
ara. * fakir (yoksul, yoksun, muhtaç; gelir ve mal bakımından zayıf olan kimse)
+ hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * yoksulların yaşadığı yer,
yoksullara yönelik bir kurum
fakirizm :
ara., lat. * fakr (yoksunluk, yoksulluk, azlık, ihtiyaç), fakir (yoksul,
yoksun, muhtaç; gelir ve mal bakımından zayıf olan kimse) (ara.) + ismus (isim
yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * insanın vücudunun bütün kötülüklerin
kaynağı olduğunu, ruhun kurtuluşu ve mutluluğu için bedene eziyet etmek
gerektiğini öne süren ve bunu uygulayan Hint felsefesi, Hint çileciliği, Hint
dervişliği
fakoemülsifikasyon :
gre., lat. * phakos (mercek, lens) (gre.) + emulgere (ex (dış, dışarı, harici,
yokluk, olmama) + mulgere (sağmak, süt sağmak; emmek, sıvı çıkarmak) ) + sio
(isim yapım eki) + ficatio (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek,
icra etmek, oluşturmak) + tio (isim yapım eki) ) * katarakt sendromu arzeden
yani sertleşmiş, saydamlığın yitirmiş olan göz merceğinin, ultrasonik enerjiyle
eritilerek dışarı alınması işlemi, lazerli katarakt ameliyatı, fako
fakolitik :
gre. * phakos (mercek, lens) + lithos (taş, kaya) + ikos (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * olgun veya olgunlaşmamış katarakt nedeniyle oluşan bir glokom
türü
fakomalazi :
gre. * phakos (mercek, lens) + malakia (yumuşaklık, hastalık) + osis (isim
yapım, durum, sorun, hastalık eki) * göz merceğinin yumuşaması; yumuşak
katarakt, sert çekirdeği olmayan
fakr :
ara. * fakr (yoksulluk, yoksunluk, muhtaçlık) * yoksulluk, yoksunluk, muhtaçlık
fakra :
ara. * fakr, fakara (yoksul olmak, muhtaç olmak, güçsüz olmak, muhtaç olmak;
kötü muamele görmek) * fakirlik, yoksulluk, yoksunluk, muhtaçlık durumu
faks :
lat. * facs, fax (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek,
oluşturmak) + similis (benzer, aynı) ) * yazı ve resimleri, telefon hattı
aracılığıyla anında tıpkıbasım olarak gönderip alabilen elektronik cihaz
faksimile : lat.
* facs, fax (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek,
oluşturmak) + similis (benzer, aynı) ) * yazı ve resimleri, telefon hattı
aracılığıyla anında tıpkıbasım olarak gönderip alabilen elektronik cihaz
faktitif :
lat. * facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek,
oluşturmak), factus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş, oluşturulmuş) + ivus (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ettirgen eylem
faktoring :
lat., ing. * facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek,
oluşturmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) + ing (isim yapım eki) * mal ve hizmet
satışlarından oluşan vadeli alacakların temlik yolu ile bir finansal kuruluşa
(faktöring şirketi) devredilmesi ve bu alacakların bu kuruluş tarafından
yönetilmesi
faktör : lat.
* facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) +
tor (-cı, yapan, eden eki) * etken, etmen, etkileyici unsur
faktör VIII inhibitör bypass
aktivitesi : lat., ing. * factor (etken, etmen,
etkileyici unsur) + VIII (sekiz) + inhibitor (engelleyici, inhibitör) + by
(yanında, yanından, sayesinde) + passing (geçiş, geçme) + activity (aktivite,
faaliyet, eylem) * faktör VIII inhibütörleri gelişmiş bir hemofili hastasında,
pıhtılaşma sürecini bypass eden alternatif bir tedavi yöntemi ile pıhtılaşmanın
sağlanması
faktörizasyon :
lat. * facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak)
+ tor (-cı, yapan, eden eki) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio
(isim yapım eki) * bir niceliği çarpanlarına ayırma ve çarpanlara ayırma
yoluyla elde edilen çarpım
faktöryel :
lat. * facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak)
+ tor (-cı, yapan, eden eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * 1'den
başlayarak belirli bir sayma sayısına kadar olan sayıların çarpımı (örneğin 4!
= 1x2x3x4 = 24)
fakültatif :
lat. * facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek,
oluşturmak), facilis (kolay, mümkün; kolayca yapılan), facultas (yapım, yapma,
oluşturma; yetenek, güç, kapasite; hak, imkan) + tivus (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * ihtiyari, seçmeli, zorunlu olmayan; isteğe bağlı; gönüllü;
seçmeli; bir eylemi yapma yetkisine sahip; bakteriyolojide hem aerobik hem de
anaerobik ortamlarda çoğalabilen bakteri türü
fakülte : lat.
* facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak),
facilis (kolay), facultas (yapım, yapma, oluşturma; yetenek, güç, kapasite;
hak, imkan) * yetenek, kapasite, beceri; akademik bölüm, bir üniversitenin,
öğrenim alanı veya uzmanlık konusu bakımından ayrılmış kollarından her biri
fal :
ara. * fal (iyiye yorulan alamet, uğur, baht, talih, kehanet, kısmetine düşen,
kaderine düşen, bahtına düşen) * iyiye yorulan alamet, uğur, baht, talih,
kehanet, kısmetine düşen, kaderine düşen, bahtına düşen; kaderi, şans ve
kısmeti anlamak, gelecekte olacakları öğrenmek gayesiyle kahve telvesi,
iskambil kağıdı, el ayası, bakla gibi şeylere bakarak anlam çıkarma (fall,
fallen (düşmek, rastlamak) (ing., alm.), Zufall (rastlantı, rastgelme) (alm.) )
falaka :
gre. * phalanks (kütük, kalın sopa, Eski Yunan"da bir ordu birliği) *
kalınca bir sopayla bunun iki ucuna bağlı bir ipten oluşan, ayakları uygun bir
biçimde sıkıştırmakta yararlanılan bir dayak aracı
falan :
ara. * fulan (X şahsı, adı anılmayan kimse) * adı zikredilmeyen kişi veya nesne
için kullanılan kelime
falanj :
gre., lat. * phalanga, phalanx, phalangos, phalangaem (savaş düzeni, dizi;
kalas, tahta, kalın sopa, kütük, tomruk, payanda) (gre.); phalangis (lat.) *
eski Yunan’da, özellikle Makedonya piyadelerinin çekirdeğini oluşturan mızraklı
alay (plank (kalas, tahta, payanda) (ing.) )
falanjist :
gre., lat. * phalanga, phalanx, phalangos, phalangaem (savaş düzeni, dizi;
kalas, tahta, kalın sopa, kütük, tomruk, payanda) (gre.); phalangis + ista
(-cı, yapan, eden, destekçi, yandaş) (lat.) * İspanya'daki faşist parti
Falange'nin üyesi
falanks :
gre. * phalanga, phalanx, phalangos, phalangaem, (savaş düzeni, dizi; kalas,
tahta, kalın sopa, kütük, tomruk, payanda; eski Yunan'da bir ordu birliği) * el
parmaklarını ve ayak parmaklarını oluşturan kemikler; savaş düzeni, dizi (plank
(kalas, tahta, payanda) (ing.), falaka (bir sopanın iki ucuna bağlı bir ipten
oluşan ve ayakları sıkıştıran bir dayak aracı. (tür.) )
falcı :
ara., tür. * fal (uğur, baht, talih, kader, kısmet, kehanet) (ara.) + cı
(yapan, eden eki) * fal bakan kimse
falco :
lat. * falx, falce (orak, tırpan), falco (orak biçimli kuş, doğan) * doğan,
şahin ve doğangiller (Falconidae) familyasına ait yırtıcı kuşları kapsayan kuş
cinsi
falconidae :
lat. * falx, falce (orak, tırpan), falco (orak biçimli kuş, doğan) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) * doğan, kerkenez, karakara gibi yırtıcı
kuşları kapsayan kuş familyası, doğangiller
falconiformes :
lat. * falx, falce (orak, tırpan), falco (orak biçimli kuş, doğan) + formis
(şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) *
biçim ve görünüş itibarıyla doğan ve doğan benzeri olan yırtıcı kuşları
kapsayan kuşlar takımı, doğansı kuşlar takımı
falçata :
lat., ita. * falx, falce (orak, tırpan) + etta (küçültme eki) (lat.); falcetta
(ita.) * eğri biçimli kunduracı bıçağı
falez :
lat., fra. * fala (dalga, kayalık çıkıntı), falisia (kaya, kayalık, uçurum),
vallis (vadi, dik yamaç) (lat.); falaise (fra.) * dik kayalık, uçurum; deniz
veya kara kenarında dik yükselen kayalık
falic :
gre., ara. * plegein, plessein (vurmak, çalmak, çarpmak, darp etmek), plexis
(felç, vurma, çarpma, durdurma), plegia (plege (darbe, felç) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) ) (gre.); falaca (bölmek, ayırmak; sinir veya damar
etkilenmesi sonucu hareket kaybı), felc (ara.) * felç geçirmiş, vücut veya
organ hareketi kaybolmuş; felç durumunda olan kimse veya yapı, felçli
falihayır :
ara. * fal (uğur, baht, talih, kader, kısmet, kehanet) + ı (tamlama eki) + hayr
(seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk, fayda,
yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) * iyiye yorulur olgu
falik :
ara. * falaka (açmak, yarık açmak, yarmak) * yaran, açan, yarak, penis
(phallus, Phallus (lat., ing., alm.), penis, pénis (penis) (ing., fra.) )
falkland adaları :
gal., ing. * falaichte (saklı, gizli), failc (banyo, duş, yıkanma), falc (yoğun
yağmur) (gal.) + land (ülke) (ing.) * Birleşik Krallık’a bağlı, Britanya
Denizaşırı Toprakları'ndan biri olan ve Güney Atlas Okyanusu'nda, Patagonya'nın
480 km doğusunda bulunan takımadalar, Malvina Adaları
fallaş :
far. * ferş (yaymak, sermek, döşemek), ferraş (yayıcı, serici, döşeyici;
hizmetçi) * cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak, kilim,
halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişi; yaşlı
fahişe; hizmetçi kadın; yıpranmış, dağılmış, asıl biçimini kaybetmiş,
genişleyip yayılmış, deforme olmuş, fallafoş, folloş
fallik :
ara., gre. * falaka (açmak, yarık açmak, yarmak) (ara.); phallos (şişen,
büyüyen, penis) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.); phallus
(lat.); * penisle ilgili, erkeklik organıyla ilgili (falik (yaran, açan,
patlatan) (ara.) )
fallop :
ita. * falloppio (İtalyan anatomist Gabriele Falloppio’nun soyadından) * kadın
üreme sisteminde, yumurta kanalı olarak da bilinen yumurtalıkların rahime
bağlanmasında ve döllenmede önemli rol oynayan iki uzun tüp
fallopian tüp :
ita., lat. * falloppio (İtalyan anatomist Gabriele Falloppio’nun soyadından)
(ita.) + ianus (sıfat yapım eki; ile ilgili) + tubus (boru) (lat.) * sperm ve
yumurtanın, döllenmiş bir yumurtanın (embriyo) rahime ulaşmasını sağlayan,
yumurtalıkları rahime bağlayan iki uzun ince tüpten her biri
fallot tetralojisi :
fra. * fallot (Fransız doktor Étienne-Louis Arthur Fallot’un soyadından) +
tetra (dört) + (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer
ve durum eki) ) * doğumsal kalp anomalilerinden oluşan ve siyanoza (cilt
mavileşmesine) yol açan konjenital kalp hastalığı
fallus :
gre. * phallos (şişen, büyüyen, erkek cinsel organı, penis), phallus (lat.) *
penis, erkeklik organı, erkek cinsel organı; Antik Yunan ve Roma kültürlerinde
bereket, çoğalma ve gücü simgeleyen, genellikle dik konumda tasvir edilen erkek
cinsel organı veya bu organın sanatsal ve sembolik gösterimi
falname :
ara. * fal (uğur, baht, talih, kader, kısmet, kehanet) + name (kitapçık,
mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * fal bakmaya
yarayan resimli veya resimsiz, tıbbi folklora ait telkine dayalı bibliomistik
kitaplar
fals :
ara. * falasa (başarısız olmak, kaybetmek; parasız kalmak, batmak,), iflas
(başarısız olma, kaybetme; mali açıdan çökme; borcunu ödeyememe; ekonomik
olarak batma) * hatalı, yanlış, başarısız (false (hatalı, yanlış),
falsification (yanıltma, aldatma, sahtekarlık) (ing., fra.), Falsch (yanlış,
hatalı) (alm.) )
false consensus effect :
lat. * falsus (sahte, yanlış, hatalı, gerçek olmayan) + consensus (uzlaşma,
genel kabul) (con (ile, birlikte, beraber, tamamen) + sentire (hissetmek,
duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek) (sensus (his, duygu, duyu, sezgi,
algı, farkındalık, anlam) + effectus (gerçekleştirme, gerçelleme, sonuç, etki,
tesir) * kişinin kendi inançlarının, tercihlerinin veya davranışlarının çoğunluk
tarafından paylaşıldığını abartılı biçimde varsayması; bilişsel önyargı ve
sosyal algı hatası; kendi görüşünün toplumda çok yaygın olduğunu zannetme
false memory :
lat. * falsus (sahte, yanlış, hatalı, gerçek olmayan) + memoria (bellek,
hafiza, anı, zihin, hatırlama, hatıra) (memor (hatırlayan, anımsayan, düşünen
akılda tutan) (men, mem (zihinde tutmak, hatırlamak, anımsamak, düşünmek akılda
tutmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) + eia (isim yapım eki) (gre.) ) *
gerçekte yaşanmamış olayları yaşamış gibi hatırlama; yalancı anı, sahte anı
falsetto :
lat., ita. * falsus (sahte, yanlış, hatalı, gerçek olmayan) + ettus, etta
(küçültme eki) (lat.); falso (yanlış, hata) + etto (küçültme eki) (ita.) *
modal ses kaydının hemen üzerindeki frekans aralığını kaplayan ve onunla
yaklaşık bir oktav örtüşen ses
falsifikasyon :
lat. * falsus (sahte, yanlış, hatalı, gerçek olmayan) + ficatio (facere, ficere
(yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, oluşturmak) + tio (isim yapım eki) ) *
sahtecilik, gerçeği değiştirme, yanıltmacılık
falsiform :
lat. * falsus (sahte, yanlış, hatalı, gerçek olmayan) + formis (şekilli,
biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ); falx, falce
(orak, tırpan) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is
(ile ilgili, -a ait) ) * sahte şekilli, yanlış biçimli, hatalı şekilli, normal
formundan sapmış; orak şekilli
falsiform bağ :
lat., tür. * falsus (sahte, yanlış, hatalı, gerçek olmayan) + formis (şekilli,
biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ); falx, falce
(orak, tırpan) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is
(ile ilgili, -a ait) ) (lat.) + bağ (ilinti, ilgi, alaka) (tür.) * orak şekilli
bağ; karaciğeri ön gövde duvarına bağlayan ve karaciğeri sol loba ve sağ loba
bölen bağ
falso :
lat. * falsus (sahte, yanlış, hatalı, gerçek olmayan) (lat.); falso (ita.) *
yanlış davranış, hatalı hareket
falx cerebri :
lat. * falx (orak, tırpan) + cerebrum, cerebri (beyin) * beynin iki yarım
küresi arasında bulunan orak biçimli bölme
falya :
ita. * faglia (yarık, çatlak, delik) * eskiden ağızdan dolma toplarda bulunan,
topu ateşlemek için ağızotunun konulduğu delik; kapıp koyuverme, salıverme,
bırakma
falyanos :
gre. * phalianos (phallein (şişirmek, kabartmak) + anos (isim veya sıfat yapım
eki) ) * yunusbalığının iri bir türü
familya :
lat., gre. * famulus (hizmetçi, köle, ev kölesi; ev halkı üyesi) (fam
(hizmetçi, köle) + ulus (küçültme eki) ) (lat.); familia (ev halkı, ev
köleleri, ev hizmetçileri, aile; soy ve hane) (fam (hizmetçi, köle) + ilis (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)
(gre.) ) * ortak özellikleri dolayısıyla bir arada değerlendirilen cinslerin
oluşturduğu topluluk, aile
familyal :
lat. * familia (ortak özellikleri dolayısıyla bir arada değerlendirilen
cinslerin oluşturduğu topluluk, aile) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* aile ile ilgili
famotidin :
lat. * fam (fa-sülfamid türevi, kimyasal kök) + tidine (imidazol türevi ilaç
son eki) ( (tiosülfanilamid (sülfür içeren) yapı eki) + ine (kimyasal bileşik
eki) ) * gastrik asit (mide asidi) sekresyonunu inhibe eden bir H2 reseptör
antagonisti (C8H15N7O2S3)
fampridin :
lat. * fam (ön ek) + pyridinum (piridin halkası, aromatik azotlu heterosiklik
bileşik C5H5N) (pyr (ateş) (gre.) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik
eki) ) (lat.) * MS (multipl skleroz) nedeniyle hasar gören sinir hücrelerinden
potasyum çıkışını durdurarak etki eden potasyum kanal blokeri, aminopridin
(C5H6N2)
famsiklovir :
lat., gre. * fam (aktif bileşen eki) + kuklos, kyklos (daire, devir, çember,
döngü, tekerlek, siklus) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) (gre.) +
vir (antiviral ilaç eki) (lat.) * zona (herpes zoster), genital herpes atakları
ve dudak uçuğu (herpes labialis) gibi rahatsızlıkların tedavisinde ve
semptomların hafifletilmesinde kullanılan, herpes virüslerinin çoğalmasını
durdurarak vücuttaki viral enfeksiyonlarla savaşan reçeteli antiviral ilacın
etken maddesi (C14H19N5O4)
fan :
ara. * fana (sonlanmak, bitmek, sona ermek, nihayete ermek) * sonlu, sonu olan,
geçici, eğlenceli, yokluk, yok olma (funny (gelip geçici, zaman geçirici,
eğlenceli), funeral, funérailles (cenaze, ölü, sonlanmış), finite, fini (sonlu,
sona ermiş, bitmiş), final, Finale (son) (ing., fra., alm.), fin (son) (fra.) )
fanatik :
lat. * fanum (tapınak, kutsal alan) + ticus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan, bağnaz, taparcasına
bağlanmış olan
fanatizm :
lat. * fanum (tapınak, kutsal alan) + ticus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
+ ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * fanatik olma durumu,
bağnazlık, taparcasına bağlılık
fanconi anemisi :
ita., gre. * fanconi (İtalyan doktor Guido Fanconi’in soyadından) (ita.) +
anaemia (kansızlık; kırmızı kan hücresi (alyuvar, eritrosit) sayısının azalması
veya eritrositlerin içindeki hemoglobin miktarının azalması veya her ikisinin
birlikte olması durumu) (anaemia (an (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön
eki) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * kemik
iliği yetmezliği ile karakterize genetik hastalık
fandango :
lat., isp. * fan (ritm, dans) + dare (vermek, yönlendirmek), dango (verme,
yönlendirme) * genellikle üçlü ölçüde olan, kastanyet veya tef eşliğinde icra
edilen iki kişilik canlı bir İspanyol dansı
fanerantöz :
gre. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek,
belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür
kılmak), phaneros (açık, görünür, belirgin) + anthos (çiçek) (gre.) + osus
(sıfat yapım eki) (lat.) * açık, belirgin ve gösterişli çiçek yapısına sahip
olan (çiçek)
fanfan :
tür. * fan (ses yansımalı kelime) + fan * ağzının içinde konuşan, konuşması çok
iyi anlaşılmayan kimse; yaşlanmış, yaşlı kimse (onomatopeik kelime)
fanfar :
fra. * fanfa (sesli ilan, duyuru), fanfare (bando; gösteriş), fanfaronner
(gösteriş yapmak) * bakırdan yapılmış üflemeli çalgılardan oluşan orkestra;
gürültülü bando müziği
fanfin :
tür. * fan (ses yansımalı kelime) + fin (ses yansımalı kelime) * anlaşılmayan
yabancı bir dille konuşmak anlamına gelen fanfin etmek deyiminde geçen
onomatopeik kelime
fangri :
gre. * phagros, phangri (bileği taşı; mercan balığı), * ılıman ve sıcak
denizlerde yaşayan, mercan türünden bir balık, pagrus vulgaris
fani :
ara. * fan (sonlu, sonu olan, geçici, eğlenceli, yokluk, yok olma) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sonlu, sonu olan, geçici, eğlenceli, yokluk,
yok olma (funus (ölüm, cenaze) (lat.); funny (gelip geçici, zaman geçirici,
eğlenceli), funeral, funérailles (cenaze, ölü, sonlanmış), finite, fini (sonlu,
sona ermiş, bitmiş), final, Finale (son) (ing., fra., alm.), fin (son) (fra.) )
fanila :
gal., ing. * gwlan, wool (yün) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gal.);
flan (yün) + el (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ing.) * vücudun üst
bölümüne, ten üzerine giyilen iç çamaşırı
fanta :
lat., ing. * fantail (vannus (fan, yelpaze) (lat.); fan (yelpaze) + taegel,
tail (kuyruk) (ing.) ) * baştankaragillerden, gök baştankara da denilen,
mavimsi yeşil renkte bir kuş
fantasma :
gre. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek,
belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür
kılmak), phantazein (görünür kılmak, sunmak, ortaya çıkarmak), phantasma
(görünüş, görüm, belirme, hayalet) * hayali görüntü, hayalet, siluet
fantastik :
gre. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek,
belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür
kılmak), phantazein (görünür kılmak, sunmak, ortaya çıkarmak, fantezi yapmak),
phantazesthai (görümleri olmak, hayal kurmak, imajine etmek), phantos (görünür)
+ tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * gerçekte var olmayan, gerçek
olmayan, düş ürünü olan, hayali
fantazma :
gre. * phanein (görünmek, belirmek, parıldamak) + asma (isim yapım eki) *
duyularla algılanmasa bile zihinde beliren, hayaletimsi veya yanılsamalı bir görüntü
olarak ortaya çıkan, gerçek ile hayal arasında yer alan tasavvur veya imge,
hayalet, görüntü, yanılsama
fantazmagoria :
gre. * phantasma (hayalet, görüntü, yanılsama) + agora (açık lan), agorein
(toplanmak, sergilenmek; kamusal gösterim alanı) * gerçeklikten kopuk, sürekli
değişen hayali görüntülerin, düşsel sahnelerin veya korku-fantazi yüklü
imgelerin ardışık ve etkileyici biçimde sunulduğu görsel veya zihinsel
yanılsamalar bütünü
fantezi :
gre. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek,
belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür
kılmak), phantasia (hayal, imajinasyon, tezahür, görünüm) (phantazein (görünür
kılmak, sunmak, ortaya çıkarmak, fantezi yapmak) + eia (isim yapım eki) ); phantasma,
phantom (illüzyon, delüzyon, hayalet) * sonsuz, sınırsız düş, düşlem, görüm,
hayal
fantezist :
gre. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek,
belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür
kılmak), phantazein (görünür kılmak, sunmak, ortaya çıkarmak, fantezi yapmak) +
istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) * fantazi düşkünü, hayalci,
hayalperest
fanti :
gre. * fantis (vale, bacak, oğlan) * üzerinde oğlan resmi bulunan iskambul kağıdı,
vale, bacak (infant, enfant (bebek, çocuk), infantry, infanterie, Infanterie
(piyade) (ing., fra., alm.) )
fantom :
gre. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek,
belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür
kılmak), phantasma, phantom (görünüş, görüm, belirme, hayalet) * illüzyon,
delüzyon, hayalet
fantom ekstremite :
gre. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek,
belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür
kılmak), phantasma, phantom (görünüş, görüm, belirme, hayalet) + extremitas
extremus (en dış, en uzak; son, en uç) + itas (isim yapım ve durum eki) ) *
kişinin daha önceden kesilmiş eli, kolu veya bacağının sanki hiç kesilmemiş
gibi ağrıdığını hissetmesi
fanus :
ara., gre., lat. * fanasa (aydınlatmak ışık vermek) (ara.); phanos (fener,
lamba; ışıklı kap veya cam hazne; koruyucu örtü) (gre.) * içine ışık kaynağı
konulan, genellikle camdan yapılmış koruyucu şeffaf kap veya lamba; sergileme
veya koruma amacıyla kullanılan kap; üzerinde süsler bulunan, uzun ayaklı
fener; mikroskop, saat gibi araçları tozdan korumak için üzerlerine kapatılan
yarımküre biçiminde cam kap (fener (tür.) )
fanya :
gre. * phaneia (parıltı, görünüm, tezahür) (phainein (parlamak, ışıldamak, ışık
saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek,
açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak) + eia (isim yapım eki) ) * ince
gözlü bir balık ağına, mantar yakasından kurşun yakasına kadar uzanacak şekilde
eklenen iri gözlü ikinci ağ
fanyata :
lat., gre. * fringilla (fringere (kırmak, çatlatmak) + illa (küçültme eki) ) +
eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya
eki) (lat.) * ispinozgiller (fringillidae) familyasından ötücü bir kuş türü,
keten kuşu, carduelis cannabina
fanyol :
gre., lat. * euphonium (bakır üflemeli çalgı, tenor veya bariton sesli) (eu
(iyi, güzel, düzgün, gerçek) + phone (ses, ton) (gre.) + ium (isim yapım eki)
(lat.) ) * bariton veya tenor ses veren, bakırdan yapılmış çalgı
far :
gre., ara. * pharos (antik İskenderiye’de deniz feneri) (gre.); far, fara
(ayrılmak, bölünmek, yükselmek; ateşlenmek, yakmak, tutuşmak) (ara.); phare
(far, taşıtların önünde bulunan ve önü ve uzağı aydınlatan, güçlü ışık verici
lamba; denizcileri yönlendirecek herhangi bir deniz feneri veya işaret) (fra.)
* ateş, yanma, tutuşma, ateş, fırın, ışık, parlaklık; fener, ışık kaynağı
farabi :
ara. * farab (Kazakistan sınırları içinde yer alan Otrar olarak da anılan şehir)
+ i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Farablı olan kimse; Aristo'nun temel
eserlerinin birçoğunu Arapçaya yeniden çevirmiş olan, bu eserlerin daha iyi
anlaşılabilmesini sağlayan şerhler yazmış olan Türk-İslam filozofu Ebu Nasr
el-Farabi
farad :
ing. * farad (İngiliz fizikçi Michael Faraday'ın soyadından) * yükleri
depolayabilen ve devrelerde enerjinin depolanması ve salınması için kullanılan
elektriksel bileşen olan kapasitörün ölçü birimi, kapasitans ölçü birimi; F = s
/ Ω
faraday :
ing. * faraday (elektromanyetik indüklemeyi, manyetik alanın ışığın kutuplanma
düzlemini döndürdüğünü bulan, elektrolizin temel ilkelerini belirleyen, klor
gazını sıvılaştırmayı başaran, elektrik motoru ile dinamoyu icat eden İngiliz
fizikçi Michael Faraday'ın soyadından) * 1 mol atomun yani 6.10^23 adet
elektronun taşıdığı 965000 Coulomb'luk yük
faraday indüksiyon yasası :
ing., lat., tür. * faraday (İngiliz fizikçi Michael Faraday'ın soyadından) +
inductio (elektrik enerjisinin manyetik alanlar aracılığıyla ısı enerjisine
dönüştürülmesi) (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere
(yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak,
kapmak), ductus (kanal, yol, kemer, yönlendirme) + tio (isim yapım eki) )
(lat.) + yasa (kural, kanun, kural, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) (tür.) *
manyetik alanın değişimiyle oluşan elektromotor kuvveti tanımlayan
indüktörlerin, elektrik motorlarının, jeneratörlerin, transformatörlerin
gelişmesini sağlayan yasa
faraday kafesi :
ing., ara., tür. * faraday (İngiliz fizikçi Michael Faraday'ın soyadından)
(ing.) + kafes (hasır örgü sepet, dikey ve yatay tellerden oluşmuş hazne, kutu,
sandık) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * elektriksel iletken metal ile
kaplanmış veya iletkenler ile ağ biçiminde örülmüş olan ve içinde yer alan
nesneyi veya organizmayı dışarıdaki elektrik alanlarından koruyan muhafaza
faraday sabiti :
ing., ara., tür. * faraday (İngiliz fizikçi Michael Faraday'ın soyadından)
(ing.) + sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) (ara.) + i (iyelik
eki) (tür.) * fizik ve kimyada, bir mol elektronun sahip olduğu elektrik yükü,
F = Na.q = 96485
farah :
ara. * feraha (rahatlatmak, huzur bulmak; gönlü açık olmak, sevinmek,
şenlenmek) * geniş olan, bol, geniş; iç açıcı, aydınlık, havadar; mutluluk
veren, neşeli, sevinçli, coşkulu; kadın ismi Türk musikisinde, karar perdesi
"Rast" (Do) olan, neşeli ve ferahlatıcı karakterde, orta hızda icra
edilen makam
faraklit :
gre. * parakletos (tesellici, avutucu), para (yanında, dışında, ötesinde,
yanında duran; arasından, vasıtasıyla, sayesinde, boyunca arasında; zıt,
karşıt, engel; ayrı, farklı) + kletos (çağrılmış, davet edilmiş) (kalein
(çağırmak) + tos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * teselli eden, avutan;
avukat, şefaatçi, hukuk asistanı; İncil’de Mesih İsa’yı nitelemek üzere geçen
kelime
faran :
ibr. * pa’ar (güzelleştirmek, parlamak, ihtişamla donatmak), pa’aran
(ihtişamlı, parlayan yer; yeşilliği bol olan yer) (ibr.); pharan (gre.) *
Kitab-ı Mukaddes'te (Tevrat ve İncil bağlamında) İsrailoğulları'nın Mısır'dan
çıkıştan sonra 40 yıl boyunca göçebe olarak dolaştığı, Hz. İsmail ile annesi
Hacer'in yerleştiği ve Sina Yarımadası'nın kuzeydoğusunda yer alan geniş,
engebeli çöl bölgesi ve buradaki sıradağlar (1-Genesis-21-21 Paran Çölü'nde
yaşarken annesi ona Mısırlı bir kadın aldı.; 35-Habakkuk-3-3 Tanrı Teman'dan,
Kutsal Tanrı Paran Dağı'ndan geldi. Sela Görkemi kapladı gökleri, O'na sunulan
övgüler dünyayı doldurdu.)
farandole :
alm. * fara (yola çıkmak, yolculuğa çıkmak) + ando (isim yapım eki) (alm.);
fare (gitmek, yola çıkmak) (ing.) * Fransa'nın Provence bölgesinde popüler
olan, gavotte, jig ve tarantella ile benzerlikler taşıyan, Fransız Devrimi'nin
carmagnole'ünün bir trevi olan açık zincirli topluluk dansı
faraş :
ara. * feraşe (pervane kelebeği) * kürek kemiği, kafatasının yan kemiği; fırça,
çatal (fork, fourchette (çatal) (ing., fra.) )
faraza :
ara. * farz (addetmek, saymak, varsaymak, tutmak; varsayım) * mesela,
varsayalım ki, öyle sayalım ki, farzedelim ki, ola ki, tutalım ki
farazi :
ara. * farz (addetmek, saymak, varsaymak, tutmak; varsayım) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * varsayımsal, teorik
faraziye :
ara. * farz (addetmek, saymak, varsaymak, tutmak; varsayım) + iye (isim yapım
eki) * gerçekliği delillerle ispatlanıp teyid edilmemiş hüküm, sav, tez, teori
farba :
ara. * farb (dönmek, dönme hareketi yapmak) * giysi, perde ve benzeri şeylerin
kenarlarına dikilen, kırmalı veya büzgülü süs kurdele, fırfır, farbala
farbala :
ara., fra. * farb (dönmek, dönme hareketi yapmak) (ara.), falbala (süsleme
amacıyla kullanılan geniş kurdele) (fra.) * kadın giysilerinde kullanılan,
genellikle etek ucu, kol, yaka gibi bölgelere dikilen kıvrımlı veya büzgülü
kumaş şeritleriyle yapılan dekoratif fırfır, volan veya gösterişli süsleme
fare : ara.
* fare (sıçan, küçük kemirgen) * sıçangillerden, sıçandan ufak, küçük vücutlu,
sivri çeneli, uzun bıyıklı, uzun ve çıplak kulaklı, ufak ve kara gözlü,
kemirgen bir memeli hayvan
fare kulağı :
tür. * fare (sıçan, küçük kemirgen) + kulak (işitme organı) + ı (iyelik eki) *
Teksas, Meksika ve Karayipler'e özgü Convolvulaceae familyasındaki çiçekli bir
bitki, Dichondra micrantha, Asya at ayağı, Çim yaprağı
farenjit :
gre. * pharyngitis (pharunx, pharung, pharynx (yutak, gırtlak) + itis (iltihap,
enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * genellikle viral veya
bakteriyel enfeksiyonlara bağlı olarak gelişen, boğazda ağrı, yanma, yutma
güçlüğü ve kızarıklıkla seyreden yutak mukozasının iltihabi durumu, yutak
iltihabı (enfeksiyonu)
farenks :
gre. * pharunx, pharung, pharynx (yutak, gırtlak) * burun ve ağız boşluğunun
arkasında yer alan organ, yutak, gırtlak (üst kısmı nazofarenks, alt kısmı
hipofarenks)
farfara :
gre., ita., ara. * perperos (gre.); farfalla (ita.), ferfere (ara.) *
akılsızlık, hafif meşreplik; ağzı kalabalık, lafazan, şamatacı, gürültücü,
geveze, akılsız; gürültüye boğmak
farfugium :
lat. * farfugium (öksürük otu) * geniş yaprakları ve sarı çiçekleriyle bilinen,
Asteraceae familyasından bir bitki cinsi
fargesia :
lat. * Farges (Fransız misyoner ve botanikçi Paul Farges) + ia (isim yapım eki)
* kümeler halinde büyüyen bambuları kapsayan, Poaceae familyasından bir bitki
cinsi
farımak :
ara., tür. * fariğa, ferağa (dökmek, akıtmak, boşaltmak; boşlamak, ilişkisini
kesmek, vazgeçmek), fariğ (dökülmüş, akmış, boşalmış; boşlamış, ilişkisini
kesmiş, vazgeçmiş) (ara.) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * yorulup güçten
düşmek, güçsüzleşmek, yorulmak; usanmak, bıkmak, caymak, vazgeçmek
fari :
lat., ara. * fatum (kader; Yunan mitolojisinde kaderin kişileşmiş hali) (lat.);
fari (yüce nesne, yüksek, ulu, peri) (ara.) * ulu varlık, yüce varlık, peri
(fairy, fée, Fee (peri) (ing., fra., alm.) )
faricimab :
lat. * fari (ön ek) + ci (immunoglobulin eki) + mab (monoclonal antibody
(monoklonal antikor) eki) * yetişkinlerde neovasküler yaşa bağlı makula
dejenerasyonu, diyabetik makula ödemi ve retinal ven tıkanıklığı sonrası makula
ödemi tedavisinde kullanılan ilaç; retina hastalıklarında (örneğin yaşa bağlı
makula dejenerasyonu) VEGF ve Angiopoietin-2 adlı iki farklı hedefe çift yönlü
bağlanan, damar sızıntısını önleyip görme kaybını engellemeye yardımcı olan
çift spesifik monoklonal antikor (C6506H9968K1724O1026S45)
farid :
ara. * farada (tek olmak, eşsiz olmak, yalnız kalmak, birey olarak kalmak;
ayırmak, ayrıştırmak, tek bırakmak, yalnızlaştırmak) * eşsiz, benzersiz, tek
olan, birey olan; yalnız, kimsesiz; değerli, üstün, nadide; yaşlı (mecazi)
fariğ :
ara. * fariğa, ferağa (dökmek, akıtmak, boşaltmak; boşlamak, ilişkisini kesmek,
vazgeçmek) * dökülmüş, akmış, boşalmış; boşlamış, ilişkisini kesmiş, vazgeçmiş
farih :
ara. * ferah (rahat, geniş) * ferahlayan, ferahlamış, genişliğe kavuşmuş
farika :
ara. * fark (ayırmak, ayırt etmek, farklılaştırmak, bölmek; değişik olma,
ayrılma, ayrışma, ayırt etme, ayrım, ayırt etme, ayrım yapma, değişiklik) *
ayırt edici, ayrıştırıcı, ayıran, değişik kılan (frequence, fréquence, Frequenz
(sıklık, farklanma, ayrışma) (ing., fra., alm.), firkat (ayrılış), tefrika
(ayrı ayrı olan, parça parça olan) (ara.) )
faril :
ita. * farla (fare (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak) + la (onu) ) * balık
ağlarının alt ve üst yanlarına geçirilen, keçi kılından ip
farina :
lat. * farina (un, öğütülmüş tahıl, unlu madde) (far (kılçıksız buğday, tahıl)
+ ina (küçültme eki) ) * un, nişastalı toz madde; bitkilerde tohum veya yüzeyde
bulunan unumsu toz oluşum, unlu görünüm
faringeal :
gre., lat. * pharunx, pharung, pharynx (yutak, gırtlak) (gre.) + alis (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * farenks (yutak, gırtlak) ile ilgili
faringo :
gre. * pharunx, pharung, pharynx (yutak, gırtlak) * oral yolla baryum alımını
takiben farinks veya yemek borusunun görüntülerinin alınması ve detaylı
incelemesi, özefagografi
faringoglossal :
gre., lat. * pharunx, pharung, pharynx (yutak, gırtlak) + glotto, glossa,
glotta (dil) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * yutak ve
dil ile ilgili
farinks :
gre. * pharunx, pharung, pharynx (yutak, gırtlak) * burun ve ağız boşluğunun
arkasında yer alan organ, yutak, gırtlak (üst kısmı nazofarenks ve alt kısmı
hipofarenks)
faris :
ara. * farasa (at biniyor olmak, savaşçı olmak, at ile ilgili hareket etmek) *
at, binek; savaşçı, atlı, binici, süvari, şövalye; yırtıcı (ferocious, féroce
(yırtıcı) (ing., fra.) )
faris :
ara. * ferasa (akıl yürütmek, fark etmek, sezmek), feraset (derin anlayış,
sezgi gücü, kavrayış yeteneği; kişinin olayları ve durumları önceden veya doğru
bir şekilde değerlendirebilme kabiliyeti) * sezgi sahibi, akıl yürütebilen,
derin anlayışlı, güçlü kavrayışlı, ferasetli
farisan :
ara. * faris (binici, süvari, şövalye) + an (çoğul eki) * Osmanlı döneminde
kalelerde görevli atlı muhafız askerler
farisi :
far. * parsa, pers, fars (dilenci, derviş, zahid; dilencilik, dervişlik, zuhd;
bugünkü İran toprakları içinde yaşayan İrani topluluk, Pers, Acem) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Hint-Avrupa dillerinin İran dilleri koluna ait
bir batı İran dili olan Farsça (persis (gre.); ferisi (İsrailoğulları içinde
doğan bir Yahudi toplumsal hareketinin üyesi) (ibr.) )
fariz :
ara. * farada, faraza (farz etmek, yüklemek, emretmek, zorlamak, zorunlu kılmak
mecbur tutmak, tahsis etmek) * farz eden, takdir eden, belirleyen; yaşlı,
kocamış (hayvan veya insan)
fariza :
ara. * farada, faraza (farz etmek, yüklemek, emretmek, zorlamak, zorunlu kılmak
mecbur tutmak, tahsis etmek) * farz, zorunluluk, yükümlülük, zorunlu kabul,
yasa, varsayım; tanrısal buyruk, tanrı buyruğu; kişinin yapmak zorunda
bulunduğu görev; bir davaya mevzu ve rükün kılınan husus
fark :
ara. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak,
fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), tefrik (ayırma,
ayrışım), firkat (ayrılma, ayrılık) * ayrışım, ayrı olma, ayrılma, ayrım,
değişik olma, değişim, değişiklik (frequency (ayrıksallık, frekans) (ing.),
frequence (frekans) (fra.), Frequenz (frekans) (alm.) )
farketmek :
ara., tür. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek,
uzaklaştırmak, fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek),
fark (ayrışım, ayrı olma, ayrılma, ayrım, değişik olma, değişim, değişiklik) +
etmek (yapmak, eylemek, işlemek) * değişim arzetmek, değişiklik arzetmek,
ayrışmak; değişikliği algılamak, değişimi algılamak, varlığını algılamak
farklılaştırmak :
ara., tür. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek,
uzaklaştırmak, fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek),
fark (ayrışım, ayrı olma, ayrılma, ayrım, değişik olma, değişim, değişiklik)
(ara.) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + laş (fiil dönüşüm eki) + tır
(etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * değişik hale getirmek, ayrıştırmak
farlutal :
lat. * far (fluor eki) + lutal (kimyasal veya farmasötik madde eki) * operasyon
yapılmayan, nüksetmiş ve metastize olmuş endometrium ve renal karsinomaların yardımcı
tedavisinde palyatif olarak kullanılan ilaç, flutamid (C11H11F3N2O3S)
farmakodinamik :
gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) +
dynamo (kuvvet, kudret) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ilaçların
vücuttaki etkilerini inceleyen bilim dalı
farmakofobi :
gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) +
phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) * ilaç kullanmaya veya ilaçların olası yan etkilerine karşı duyulan
mantıksız, aşırı ve patolojik korku, ilaç korkusu
farmakognozi :
gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) +
gignoskein (tanımak, bilmek), gnosis (bilme, tanıma, bilgi, tanı) * bitkilerin
ve diğer doğal maddelerin ilaç kaynağı olma potansiyellerinin incelenmesi
farmakokinetik :
gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) +
kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek,
devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinetikos (kinesia (hareket etme) (kinesis
(hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) )
+ ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ilaçların vücuda emilimi, vücutta
dağılımı, dönüşümü ve vücuttan atılması süreçlerini matematiksel modeller
kurarak inceleyen bilim dalı
farmakokinezi :
gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) +
kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek,
devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinesia (hareket etme) (kinesis (hareket,
devinim, kıpırdama, kımıldama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
ilaçların vücuda emilimi, vücutta dağılımı, dönüşümü ve vücuttan atılması
süreci
farmakolog :
gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) +
logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * farmakoloji ile uğraşan kimse,
ilaçbilimci
farmakoloji :
gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) +
logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz,
akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ilaçların üretimini, kullanıma
sunulmasını ve biyolojik etkileşimlerini inceleyen bilim dalı, ilaçbilim
farmakolojik :
gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) +
logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz,
akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * farmakoloji ile ilgili, ilaçbilimsel
farmakon :
gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) *
hastalığı iyileştirmek veya bedeni etkilemek için kullanılan madde, ilaç; zehir
veya zararlı etki gösteren madde
farmakope :
gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) +
poiein (yapmak, hazırlamak) * ilaç yapımı, ilaç hazırlama sanatı
farmakoterapi :
gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) +
therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme,
iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet
etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek),
the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) *
hastalıkların önlenmesi, hafifletilmesi veya tedavi edilmesi amacıyla ilaçların
bilimsel ilkelere göre kullanılması süreci, ilaç tedavisi
farmakovijilans :
gre., lat. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir)
(gre.) + vigilantia (uyanık olma, tayakkuz) (vigilare (uyanık olmak, teyakkuzda
olmak, tetikte olmak) (vigil (uyanık, teyakkuz halinde, tetikte, dikkatli,
gözeten) + are (fiil mastar eki) ) + entia (durum eki) ) (lat.) * klinik
uygulamada ilaçların güvenliği ile ilgili klinik verilerin toplanması, ilaç
uygulamasında karşılaşılan sorunların takibi, sorunların ve nedenlerinin
belirlenmesi, araştırılması, kaydedilmesi, duyurulması ve gerekli önlemlerin
alınması süreci
farmasi :
gre. * pharmakeia (ilaç yapma, ilaçla tedavi etme) (pharmakon (ilaç, tedavi
edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir; büyü) + eia (isim yapım ve durum eki)
) * ilaçların keşfi, hazırlanması, üretimi, saklanması, dağıtımı ve güvenli
kullanımının sağlanmasıyla ilgilenen sağlık bilim dalı; eczacılık, ilaç
hazırlama, ilaç kullanımı, şifacılık uygulaması; iksir hazırlama, zehirleme;
büyücülük, sihir uygulaması
farmason :
fra. * franc (özgür, hür) + maçon (duvarcı, duvarcı ustası) * özgür duvarcı,
duvarcı ustası; kökeni, Süleyman Tapınağı’nın inşaatında çalışan Fenikeli
duvarcı ustalarına dayanan, daha sonra okült ve ritüalistik bir cemiyete
dönüşmüş olan Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar cemiyetinin loca üyelerine verilen
isim
farmasötik :
gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir; büyü)
+ eutes (-cı, yapan, eden eki) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
ilacın etken maddesinin tasarımını, sentezini, yapısını, miktarını, biyolojik
etkileşimlerini ve metabolizmasını, inceleyen bilim dalı
farnesil transferaz :
lat. * farnesyl (doğal terpen alkolü farnesoldan türeyen kimyasal grup) +
transfer (aktarma, ileti) (trans (geçiş, geçme, ötesi, karşıdan karşıya, öteye)
+ ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) ) + ase (enzim eki) * hücre
içinde proteinlerin yapısına, RAS gibi bazı hücresel sinyal proteinlerinin
hücre zarna tutunmasına ve aktifleşmesine yardım eden, 15 karbonlu bir farnesil
grubunun eklenmesi (prenilasyon) sürecini sağlayan önemli bir enzim
faroe adaları :
isk. * fær (gemi) + eyjar (adalar) * Kuzey Atlantik'te bulunan, Danimarka
Krallığı'na ait özerk bir devlet olan adalar birliği
farr :
ara. * ferre (kaçmak, firar etmek, tüymek, sıvışmak) * kaçmak, firar etmek,
tüymek, sıvışmak, serbest kalmak
fars :
ara. * farasa (ayırmak, parçalamak, yırtmak, yarmak; fers) * ayırma, parçalama,
yırtma (ferocious (yırtıcı) (ing.), feroce (yırtıcı) (fra.) )
fars :
fra. * farce (doldurma, dolma yapma), farcir (doldurmak, dolma yapmak) * edebi
derinliği olmayan kaba güldürü, ortaçağda dini oyunların sahne aralarına
eklenen halk tipi diyalog
farsak :
tür. * varsak (dağ, dağlık bölgede yaşayan topluluk, kısa kılıç/yatağan),
karsak (bozkır tilkisi) * ğuzların Üçok koluna mensup olan, 13. yüzyıldan
itibaren Toroslar ile Çukurova bölgesini yurt edinmiş, Anadolu’nun güneyinde,
Gaziantep’ten, Kahramanmaraş’tan İçel’e değin olan bölgede göçebe olarak
yaşayan, kendine has müzik türü "varsağı" ile Türk halk edebiyatına
büyük katkı sağlamış köklü bir Türkmen boyu
farsça :
far. * parsa, pers, fars (dilenci, derviş, zahid; dilencilik, dervişlik, zuhd;
bugünkü İran toprakları içinde yaşayan İrani topluluk, Pers, Acem) (far.) + ça
(ile ilgili; dil eki) (tür.) * Hint-Avrupa dillerinin İran dilleri koluna ait
bir batı İran dili olan Farsça (persis (gre.); ferisi (İsrailoğulları içinde
doğan bir Yahudi toplumsal hareketinin üyesi) (ibr.) )
fart : ara.
* farta (öne geçmek, sınırı aşmak, haddi aşmak, acele etmek, vaktinden önce
gelmek, ansızın gelmek) * öne geçmek, sınırı aşmak, acele etmek, vaktinden önce
gelmek, ansızın gelmek
farta :
ara. * ara. * farta (öne geçmek, sınırı aşmak, haddi aşmak, acele etmek,
vaktinden önce gelmek, ansızın gelmek) * aşırı derecede abartılmış, şişirilmiş
asılsız söz, abartılmış söz, abartılmış yalan
faruk :
ara. * fark (ayrışım, ayrı olma, değişik olma, değişim, değişiklik) * doğru ile
yanlışı, iyi ile kötüyü birbirinden ayıran; ayırt eden, farklılaştıran; erkek
ismi
farz :
ara. * farada, faraza (farz etmek, yüklemek, emretmek, zorlamak, zorunlu kılmak
mecbur tutmak, tahsis etmek) * farz, zorunluluk, yükümlülük, zorunlu kabul,
yasa, varsayım; tanrısal buyruk, tanrı buyruğu; kişinin yapmak zorunda
bulunduğu görev; bir davaya mevzu ve rükün kılınan husus
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder