27 Eylül 2026 Pazar

eşantiyon - farz

eşantiyon : lat., fra. * scandaculum (merdiven, basamak) (lat.); eschandiller (pazarcıların ölçülerini doğrulamak, onaylamak), échantillon (standart, patern) (fra.) * numune, örnek ürün; özellikle ticarette veya laboratuvarda küçük örnek

eş'ari : ara. * şa'r (kıl, tüy) * kıllar, tüyler

eşarp : fra. * écharpe (küçük çanta, çanta, çuval, sazlardan yapılmış çuval) * başı veya boynu örtmekte kullanılan, kumaştan veya yün örgüden yapılmış kadın atkısı

eşbabiye : erm. * işbabyan (kuru kayısı) * Elazığ'ın verimli topraklarında yetişen Mişmiş kayısısının güneşin sıcaklığında kurutulmuş hali

eşbah : ara. * şibh (benzeyen, benzeyiş); şebah (cüsse, cisim, ceset; şahıs; karaltı), teşbih (benzetme) * görünüşler, benzerlikler, benzeyenler, şibihler; şahıslar, cisimler, vücutlar, cesetler; büyük kapılar; uzaktan görünen karaltılar, hayaller; renk, levn; şen şakrak, neşeli ve girişken kişi

eşber : ara. * şebere ölçmek,ihsan etmek) * aslan; heybetli, cesur, mert, yiğit kimse; parlak, çok ışık saçan yıldız/gök cismi

eşcinsel : tür., ara. * eş (denk, müsavi, aynı) + cins (tür, çeşit, oluşum) + el (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kendi cinsiyle cinsel ilişkiye giren erkek veya kadın, homoseksüel

eşdeğer : tür. * eş (denk, müsavi, aynı) + değer (ölçü, kıymet, miktar, sayısal nicelik, paha, fiyat) * aynı kıymette olan, değer olarak tam karşılığı olan

eşeddu : ara. * şedid (kuvvetli, sert) * daha şiddetli, daha sert

eşek : tür. * eş (yürümek) + gek (isim yapım eki) * atgillerden (Equidae), attan küçük, irice başlı, uzun kulaklı, anırma sesiyle bilinen yük ve binek hayvanı

eşekarısı : tür. * eşek (atgillerden (Equidae), attan küçük, irice başlı, uzun kulaklı, yük ve binek hayvanı) (eş (yürümek) + gek, ek (isim yapım eki) ) + arığ, arı (saf , temiz) + sı (iyelik eki) * Vespa crabro veya Sarıca, Vespa cinsine bağlı Avrupa'ya özgü bir yaban arısı türü

eşeksenli : tür., gre. * eş (denk, müsavi, aynı, benzer) + axon (aks, ax (dingil, mihver, ayırıcı çizgi, çubuk) + on (son ek) ) (gre.) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iki veya daha fazla objenin aynı eksene sahip olması

eşel : lat., fra. * scala (merdiven, basamak, ölçek) (lat.); échelle (fra.) * ölçek, skala; deniz inşaatında sıkça kullanılan, su kotunu takip etmeye yarayan ve deniz suyunun ulaştığı bir yerde sabit duran cetvel (escalier (merdiven) (fra.), escalate, escalader (tırmanmak, yükselmek) (ing., fra.) )

eşelek : tür. * eş (karıştırmak, kazmak, kaşımak) + e (etken fiil eki) + lek (isim yapım eki) * cevizin ortasında bulunan ve içi ikiye ayıran sert madde; armut, ayva, elma gibi meyvelerin yenmeyen, çekirdekli bölümü

eşelemek : tür. * eşge, eşe, eş (karıştırmak, kazmak, kaşımak) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * toprak, kül gibi toz durumundaki şeyleri hafifçe kazıp karıştırmak; bir sorun veya işin içyüzünü anlamak için kurcalamak (mecaz)

eşelmobil : lat. * scala (merdiven, basamak, ölçek) + movere (hareket etmek, kıpırdamak, kımıldamak, kıpırdamak), mobilis (hareketli) (lat.); échelle mobile (fra.) * fiyatlar veya ücretler için enflasyona göre kendiliğinden ayarlanan ölçek; akaryakıt fiyatlarındaki dalgalanmaları dengelemek amacıyla özel tüketim vergisinin (ÖTV) dinamik olarak ayarlanması sistemi

eşelon : lat., fra. * scala (merdiven, basamak, ölçek) (lat.); échelon (fra.) * merdiven, basamak, aşama, seviye, kademe, diziliş, sıralama, ölçek

eşey : tür. * eş (arkadaş, dost, yar, yanında olan, refakat eden; denk, müsavi, aynı) + ey (isim yapım eki) * üremede bireyleri, erkekle dişiyi ayırt ettiren özellik, cinslik, cinsiyet

eşey hücresi : tür. * eş (arkadaş, dost, yar, yanında olan, refakat eden; denk, müsavi, aynı) + ey (isim yapım eki) (tür.) + hucra (oda, odacık, göze, hücre) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * erkeklerde sperm (veya bitkilerde polen), dişilerde ise yumurta olarak adlandırılan, kromozom sayısının yarısını taşıyan ve döllenmeyle yeni bir canlı oluşturarak eşeyli üremeyi sağlayan cinsiyet hücresi

eşeyli üreme : tür. * eş (arkadaş, dost, yar, yanında olan, refakat eden; denk, aynı) + ey (isim yapım eki) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) + üre (oluşmak, oluşturmak, ortaya çıkarmak) + me (isim yapım eki) * dişi ve erkek olmak üzere iki farklı eşeyin (cinsiyetin) katkısıyla gerçekleşen üreme

eşeysel dimorfizm : tür. * eş (arkadaş, dost, yar, yanında olan, refakat eden; denk, aynı) + ey (isim yapım eki) + sel (ile ilgili, -a ait, gibi) (tür.) + dyo, di (iki, ikili, çift) + morphe, morphos (şekil, biçim, form, kalıp) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.) * aynı türün dişi ve erkek bireyleri arasında üreme organları dışındaki fiziksel, davranışsal veya boyutsal özelliklerde belirgin farklılıklar olması durumu

eşeysiz üreme : tür. * eş (arkadaş, dost, yar, yanında olan, refakat eden; denk, aynı) + ey (isim yapım eki) + siz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + üre (oluşmak, oluşturmak, ortaya çıkarmak) + me (isim yapım eki) * tek bir ata canlının başka bir eşe ihtiyaç duymadan, döllenme olmaksızın ve temelinde mitoz bölünme yer alarak kendisiyle aynı genetik yapıda yeni yavrular oluşturduğu, genetik çeşitliliğin görülmediği ve çoğalma hızının oldukça yüksek olduğu üreme şekli

eşgin : tür. * eş (arkadaş, dost, yar, yanında olan, refakat eden; denk, müsavi, aynı) + gin (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * filiz, sürgün, ışkın bitkisi, atın yürüyüş biçimi

eşgüdüm : tür. * eş (arkadaş, dost, yar, yanında olan, birlikte olan, refakat eden) + güdüm (yönetim, yölendirme) (güt, güd (yönetmek, yönlendirmek) + üm (isim yapım eki) ) * birliktelik, uyum ve düzen sağlama; bir işin icrasında ilgili unsurlar arasında sağlanan bağlantı ve uyum

eşhas : ara. * şahs (kişi, kimse, ferd, birey) * şahıslar, kişiler, kimseler, ferdler, bireyler

eşik : tür. * eşü (örtmek, bürümek, kaplamak) + k (isim yapım eki) * giriş, basamak, geçiş aşaması, kademe; kapı boşluğunun dış zemini ve alçak basamağı

eşir : ara * eşir (şımarık, küstah, kendini beğenmiş, azgın, nimet karşısında taşkınlık gösteren, pek sevinçli; kibirli, mütekebbir, snob) * şımarık, küstah, kendini beğenmiş, azgın, nimet karşısında taşkınlık gösteren, pek sevinçli; kibirli, mütekebbir, snob

eşit : tür. * eş (yanında olan, birlikte olan, refakat eden; denk, müsavi, aynı) + it (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * refakatçi, birlikte olan, aynı olan, denk

eşitlemek : tür. * eş (yanında olan, birlikte olan, refakat eden; denk, müsavi, aynı) + it (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * aynı seviyeye getirmek, değer olarak aynı kılmak, müsavi kılmak, denkleştirmek

eşitlik : tür. * eş (yanında olan, birlikte olan, refakat eden; denk, müsavi, aynı) + it (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (isim yapım eki) * eşit olma durumu, denklik

eşitsizlik : tür. * eş (yanında olan, birlikte olan, refakat eden; denk, müsavi, aynı) + it (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + siz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + lik (durum eki) * eşit olmama durumu

eşiz : tür. * eş (denk, müsavi, aynı) + iz (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * birleşimleri özdeş, yapıları değişik özdeciklerden her biri; bileşimleri özdeş olan molleküllerden, uzayda ayrı dizilenleri oluşturma

eşkal : ara. * şekl, şekil (biçim, form, yapısal görünüş) * şekiller, biçimler, kalıplar; dış görünüşler, özellikle kişinin fiziki özellikleri

eşkenar : tür., far. * eş (denk, müsavi, aynı, benzer) + kenar (kıyı, çevre, yan hat, çizgi şekli oluşturan hat, yan, taraf) * tüm kenarları birbirine eşit olan iki boyutlu geometrik şekil

eşkıya : ara. * şaki (bedbaht, garip, zavallı, zor durumda kalmış) * dağda, kırda yol kesen, adam soyan ve öldüren, yasadışı eylemlerde bulunan silahlı topluluk, haydutlar, şakiler

eşkin : tür. * eş (harekete geçmek, gitmek, hızlı ve geniş adımlarla yürümek) + gin, kin (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hızlı yürüyen, koşan at

eşkina : tür. * eş (harekete geçmek, gitmek, hızlı ve geniş adımlarla yürümek) + kina (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gölgebalığıgillerden, ılıman denizlerde yaşayan, Marmara’da bol bulunan, kurşuni lacivert renkli, gözlerinin arka taraflarında birer taş bulunduğu için taşbalığı da denen bir balık

eşkinci : tür. * eş (harekete geçmek, gitmek, hızlı ve geniş adımlarla yürümek) + kin (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ci (yapan, eden eki) * Osmanlı ordusunda sefer zamanında orduya katılan asker veya yardımcı birlik mensubu

eşkinli : tür. * eş (harekete geçmek, gitmek, hızlı ve geniş adımlarla yürümek) + kin (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * sefer görmüş, sefere katılmış, savaşa gitmiş

eşkiya : ara. * şaki (bedbaht, garip, zavallı, zor durumda kalmış) * dağda, kırda yol kesen, adam soyan ve öldüren, yasadışı eylemlerde bulunan silahlı topluluk, haydutlar, şakiler

eşlek : tür. * eş (denk, müsavi, aynı, benzer) + lek (isim yapım eki) * yerkürenin eksenine dik olarak geçtiği ve onu iki eşit parçaya böldüğü varsayılan, uzunluğu kırk milyon metre olan, en büyük çember, ekvator

eşlemek : tür. * eş (denk, müsavi, aynı, benzer) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * denkleştirmek, müsavi kılmak, aynı seviyeye getirmek, değer olarak aynı kılmak

eşlenik : tür. * eş (denk, müsavi, aynı, benzer) + len (dönüşlü fiil eki) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * herhangi bir biçimde birbiriyle oranlı bulunan sayı, çizgi, nokta, nesne

eşlenik sayılar : tür. * eşlenik (eş yapılmış, denk olan; birbirinin tamamlayıcısı, karşılığı olan) + sayı (nicelik, numara, miktar) + lar (çoğul eki) * bir z=a+ib karmaşık sayısı için z

eşleşmek : tür. * eş (denk, müsavi, aynı, benzer) + leş (işteş fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * birbiriyle yanyana gelmek, birbirine refakat etmek, mücadelede karşı karşıya gelmek

eşlik : tür. * eş (denk, müsavi, aynı, benzer) + lik (isim yapım eki) * birbiriyle yanyana gelme, birbirine refakat etme

eşme : tür. * eşme (kumsal yerde kaynayan pınar, sulak yer) (eş (yer altından çıkmak, kaynamak; karıştırmak, kazmak, kaşımak) + me (isim yapım eki) ) * Uşak’ın bir ilçesi; Yörük aşireti isminden

eşmek : tür. * eşge, eşe, eş (kazımak, kaşımak, karıştırmak) + mek (fiil mastar eki) * toprağı veya benzer bir şeyi hafifçe kazmak, deşmek

eşmerkezli : tür., ara. * eş (denk, müsavi, aynı) + rekz (saplayıp baskılayıp sabit kılmak, dikmek), merkez (orta nokta, odak) (ara.) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) * merkezleri aynı olan (iki veya daha çok şekil)

eşofman : fra. * chaud (sıcak), échauffement (ısıtma, ısınma) (échauffer (ısıtmak) + ment (isim yapım eki) ) * genellikle pamuktan imal edilen spor giysisi

eşraf : ara. * şeref (yücelme, öne çıkma, onur, itibar), şerif (onurlu, saygın, seçkin, soylu, elit) * bir yerin zengin, muteber ve tanınmış, ileri gelen, sözü tutulan, etkili kişileri, saygınlar, elitler, seçkinler

eşraku : ara. * şaraka (yarmak, ayırmak, bölmek; ortak olmak, ortak koşmak, ortak etmek), şerik (ortak) * ortak koşanlar

eşrar : ara. * şerr (kötülük) * kötüler, kötülük yapanlar

eşref : ara. * şeref (onur, saygınlık, haysiyet), şerif (onurlu, saygın, seçkin, soylu, elit, değerli) * çok şerefli, çok saygın, çok onurlu, çok seçkin (sheriff (Amerika Birleşik Devletleri’nde, halk tarafından seçilen ve belli süre için bir kasabanın veya şehrin düzenini, güvenliğini sağlamakla görevli kimse, şerif) (ing.) )

eşribegah : ara., far. * şeribe (içmek), şarab (içki, içecek), eşribe (içecekler) (ara.) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) (far.) * içki içilen yer, meyhane, içki âlemlerinin yapıldığı yer; büfelerde içki ve benzeri şeylerin ikram edildiği yer

eşsiz : tür. * eş (denk, müsavi, aynı, aynı seviyede) + siz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * benzeri olmayan, denki bulunmayan

eştat : ara. * şetit (çeşit, cins, nevi; takım, grup, fırka, bölük), şetat (çeşitli) * çeşitler, cinsler, neviler; takımlar, gruplar, fırkalar, bölükler

eşya : ara. * şey (olgu, nesne, obje); şae (dilemek, istemek) * türlü işlerde ve türlü amaçlarla kullanılan, insan eliyle yapılmış ve taşınabilir cansız varlıkların genel ismi, mal

eşzamanlı : tür. * eş (denk, aynı, müsavi, aynı seviyede) (tür.) + zaman (süre, vakit, çağ, devir) (ara.) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) * bir veya birden çok durumun veya olayın aynı anda gerçekleşmesini tanımlayan sıfat, senkronik

et : tür. * et (kas dokusu, kemik harici doku, ten, beden, can) * öz, esas, köken, menşe, yapı hammaddesi, yapmak, eylemek, oluşturmak, düzenlemek, işlemek, yarar kılmak; insanların ve hayvanların maddi özünü oluşturan, deriyle kemik arasında bulunan, kas dokuları ile bunları çevreleyen yağ, bağ dokusu ve kemik gibi kısımlardan oluşan, protein ve demir açısından zengin ve temel bir besin maddesi olan doku

ETA : ing. * estimated (tahmin edilen) + time (zaman) + of (tamlama eki) + arrival (varış, geliş) * tahmini varış zamanı; ulaşım, lojistik ve günlük navigasyon uygulamalarında bir yere ne zaman varılacağını gösteren ifade

etabli : lat., fra. * stabilis (ayakta duran, sabit olan, dikilen, dik duran, kararlı olan, devam eden, daim olan, değişmeyen, varlığını sürdüren) (stare (durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, kararlı olmak, sabit kalmak, değişmemek, varlığını sürdürmek, devam etmek, daim olmak) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ), stabilire (sabitlemek, sağlamlaştırmak, kararlı hale getirmek) (lat.); établir (kurmak, yerleştirmek), établi (kurulmuş, yerleşmiş; tezgah) (fra.) * kurulmuş, yerleşmiş, belirli bir bölgede sakin olan; kendi devletinin değil de başka bir devletin topraklarında ikamet eden kişi

etajer : lat., fra. * stare (durmak, dikilmek, ayakta durmak, daim olmak, devam etmek, kalmak) (lat.); étage (kat, konumlanma yeri, konut, durma yeri) + ère (isim yapım eki) * rafları olan, kapaksız ve taşınabilir dolap

etakrinik asit : lat. * eth (etil (C2H5) grubu eki) + acrynic (asit türevi eki) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) * konjestif kalp yetmezliği, karaciğer hastalığı, böbrek hastalığı veya diğer tıbbi rahatsızlıkların neden olduğu sıvı tutulmasının (ödem) ve şişliğin tedavisinde kullanılan, loop diüretikleri grubundan bir ilacın etken maddesi (C13H12Cl2O4)

etalon : lat., fra. * stallare (yerleştirmek, bir yere koymak, durdurmak), stalla (durulan yer, sabit yer; tezgah) (lat.); étaler (yaymak, sermek, sergilemek); estalon, étalon * ağırlık ve uzunluk ölçüleri için kabul edilmiş yasal ölçü modeli

etambutol : lat. * eth (etil (C2H5; CH2CH3) grubu eki) + am (amin grubu eki) + but (bütan (dört karbonlu düz zincirli hidrokarbon) eki) + ol (alkol (-OH) grubu eki) * hücre duvarı sentezini inhibe eden ve tüberkülozu yönetmek ve tedavi etmek için kullanılan bir bakteriyostatik bir antibiyotik (C10H24N2O2)

etamin : gre., lat., fra. * stemon (çözgü, çözgü ipliği, iplik, dik duran ip, dokuma tezgahındaki dik ip; çubuk, filament, erkek organ, erkeklik organı, stamen) (gre.) (gre.); stamina, stamen (lat.), staminea (iplikten yapılma) (lat.); étamine (seyrek dokuma) * perde yapmakta kullanılan, pamuk, keten veya ipekten, gevşek ve delikli dokunmuş bir kumaş

etan : gre., fra. * aithein (yanmak, parlamak), aither, aether (üst hava, atmosfer üstü, eter) (gre.); ether (eter, esir) (ing.), éthane (éther (eter, esir) + an (doymuş hidrokarbon eki) (fra.) ) * alkanların ikinci en küçük molekülü olan, doğalgazda metandan sonra en fazla bulunan ve formülü C2H6 olan ikinci gaz

etanersept : lat. * etan (etan serisi eki; insan TNF reseptörünün yapısal kısmı eki) + ner (rekombinant protein ve TNF (tümör nekroz faktörü) reseptörü eki) + cept (reseptör eki) * TNF inhibitörü olarak, tümör nekroz faktör birleşmesi ile otoimmün hastalıkları tedavi eden rekombinant DNA teknolojisi ile üretilmiş bir füzyon proteini (C4448H6930N1236O1402S72)

etanol : gre., ing., lat. * aithein (yanmak, parlamak), aither, aether (üst hava, atmosfer üstü, eter) (gre.); ether (eter, esir) (ing.) + an (doymuş hidrokarbon eki) (gre.) ) + ol (alkol (-OH) grubu eki) ) * alkollü içecek üretiminde kullanılan tek alkol türü olan, renksiz, hoş kokulu, yanıcı, hafif sıvı, etil alkol (C2H5OH)

etap : alm., fra. * staepe, stepe (adım, kademe, aşama, basamak) (alm.), étape (fra.) * aşama, safha, adım, kademe; bir yarışın belirli uzaklıktaki bölümlerinden her biri

etçil : tür. * et (kas dokusu, kemik harici doku, ten, beden, can) + çil (isim yapım eki) * et ile beslenen hayvan, etobur

etek : ing., tür. * eteg, etek (alt kısım) * belden aşağıya düşerek vücudun alt kısmını örten genellikle kadınlara özgü bağımsız giysi veya bir giysinin belden aşağıda kalan bölümü; alt kısım, başlangıç kısmı, uç, kenar, sınır, etraf; bir şeyin alt bölgesi; kadın giysisinin alt kısmı

eteklik : tür. * eteg, etek (belden aşağıya düşerek vücudun alt kısmını örten genellikle kadınlara özgü bağımsız giysi veya bir giysinin belden aşağıda kalan bölümü; alt kısım, başlangıç kısmı, uç, kenar, sınır, etraf; bir şeyin alt bölgesi; kadın giysisinin alt kısmı + lik (isim yapım eki) * kadınların veya çocukların giydiği, belden aşağıya doğru uzanan, genellikle tek parça olan bir giysi

etelemek : tür. * ete (atmak, savurmak, fırlatmak) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * tahıl, un, tohum gibi maddeleri kalbur veya elek ile eleme işlemi yapmak; ertelemek, bir şeyi geri bırakmak, ötelemek (argo)

eten : tür. * eten (et (kas dokusu, kemik harici doku, ten, beden, can) + en (isim/sıfat yapım eki) ) * yemişlerin yenilen bölümü; memeli hayvanlarda ve insanlarda gebelik sürecinde anne ile embriyo arasında bağlantıyı sağlayarak besin, oksijen ve atık alışverişini gerçekleştiren geçici organ, gebelikte, anne ile bebek arasındaki besin, gaz ve atık alışverişini sağlayan yapı, plasenta, döl eşi

etene : tür. * etenan, etene (birbirine yakın olan; adımları birbirine yakın olan) * yemişlerin yenilen bölümü; memelilerde rahmin iç yüzeyine ve ceninin göbek bağı damarlarına bağlı olan ve cenine kan akışı ile beslenme ve solunum sağlayan organ (itina (ilgi, ilişki, özen) (ara.) )

eter : gre., ara. * aithein (yanmak, ışımak), aither, aether (gökyüzü, üst hava, gökyüzünün parlak ve saf katmanı, eter, esir) (gre.); aether (eter; uçucu, kokulu madde) (lat.); esir, sir (latif, ince, süptil madde) (ara.) * oksijenli bir asidin karboksil grubundaki hidrojenin bir alkolün alkil grubu ile yer değiştirmesi sonucu oluşan, genellikle hoş kokulu ve organik sentezlerde yaygın olarak bulunan R-COO-R′ yapısındaki kimyasal bileşik; kainatı kaplayan, elektrik, ışık ve ısının yayılmasını sağlayan latif (ince, süptil), rakik (uçucu), seyyal, elastik madde, esir; gökyüzü, sema, yıldızlar katmanı

eterik : gre. * aither, aether (gökyüzü, üst hava, eter, esir) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * esiri, süptil, ince

etfal : ara. * tifl (çocuk) * çocuklar

ethelochoric : gre. * ethelo- (gönüllü, isteğe bağlı) + khoros (yer, alan, saha), khorein (gitmek, ilerlemek, yayılmak) + ikos (ile ilgili,-a ait) * (bitkiler, fideler veya tohumlar) insanlar tarafından bilinçli ve kasıtlı olarak yeni bir yaşam alanına veya bölgeye taşınıp yayılan

ethem : ara. * dahm (kararmak, koyulaşmak, koyu renkli hale gelmek) * daha siyah, edhem; koyu siyah renkli, zifiri siyah, kara at (saf, parlak siyah at), simsiyah gözlü veya saçlı kimse, koyu tenli, esmer kimse

ethernet : gre., lat. * aithein (yanmak, ışımak), aither, aether (gökyüzü, üst hava, gökyüzünün parlak ve saf katmanı, eter, esir) (gre.); aether (eter; uçucu, kokulu madde) (lat.); esir, sir (latif, ince, süptil madde) (ara.); ether (iletim ortamı varsayımı, eter, esir) + network (ağ, şebeke) * yerel alan ağlarında veri iletimi için kullanılan en yaygın kablolu ağ teknolojisi

eti : asu., ibr. * hatti, khatti, hittim, hitit (yerli halk; Hattuşa merkezli coğrafyanın insanları) * Anadolu'nun en eski büyük medeniyetlerinden biri olan ve MÖ 2. binyılda güçlü bir imparatorluk kuran Hitit uygarlığı

etibba : ara. * tabba (tedavi etmek, iyileştirmek, hoş hale getirmek), tabib (tedavi eden, iyileştiren, doktor) * tabibler, doktorlar, hekimler

etidronat : gre. * eti (aither, aether (gökyüzü, üst hava, eter, esir); ethane eki) + dron (koşmak, hareket etmek; bifosfonat eki) * Paget hastalığının tedavisi ve heterotopik ossifikasyonun önlenmesinde kullanılan ilaç, etidronik asit (C2H8O7P2)

etik : gre. * ethos (kural, kanun, ilke, prensip, töre, ahlak) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ahlaki, ahlakla ilgili, ilkesel; ahlak, meslek ahlakı

etiket : lat., fra. * attachiare (tutturmak, bağlamak, birleştirmek) (lat.); étiquette (isim veya kod belirten yazı, not, küçük belge; yapıştırılan, tutturulan) (fra.), attach, attacher (birleştirmek, bağlamak, tutturmak) (ing., fra.) * bir nesne veya mal ile ilgili aidiyet ve özellik bilgilerini içeren ve nesnenin, malın üzerine yapıştırılan küçük kağıt (stick (yapıştırmak) (ing.) )

etil : gre., ara., lat. * ethyl (aither, aether (eter; parlayan hava) (gre.); esir, sir (ince, süptil, latif, kainatı kaplayan, elektrik, ışık ve ısının yayılmasını sağlayan latif, ince, süptil, rakik (uçucu), seyyal, elastik madde; gökyüzü, sema, yıldızlar katmanı) (ara.) + yl (kimyasal radikal eki) ) (lat.) * organik bileşiklerin bileşimine giren karbon ve hidrojen atomları grubu (C2H5-)

etil alkol : gre., ara. * ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) (gre.) + alcohol (el (ön ek) + kuhl (koyu mavi, siyah, kara; kömür) ) (ara.) * alkollü içecek üretiminde kullanılan tek alkol türü olan, renksiz, hoş kokulu, yanıcı, hafif sıvı, etil alkol (C2H5OH)

etilamin : gre., lat. * ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) (athein (yakmak, parlamak) + yl (son ek) ) (gre.) + amine (amonyak türevli bir azot içeren grup (-NH2) eki) (lat.) * keskin kokulu ve uçucu özellik gösteren birincil alifatik amin, organik kimyada kullanılan basit azotlu bileşik (C2H5NH2, C2H7N veya CH3CH2NH2)

etilen : gre. * ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) * alken sınıfında renksiz bir gaz niteliği arzeden karbon hidrokarbon (C2H4)

etilstilbamidin : gre., ara., lat. * ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) + stilbein (parlamak, ışıldamak) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) + ine (kimyasal bileşik eki) * protozoal enfeksiyonlar (özellikle Leishmania türleri) için kullanılan bir antiprotozoal ajan (C16H16N2O2)

etimesgut : ara., gre. * ahi (eliaçık, cömert) (ah (kardeş) + i (benim) ) + seid (mutlu), mesud (mutlu, bahtlı); eytam el suk (çarşı yetimleri, pazar öksüzleri) (eytam (yetimler) + el (önek, artikel) + suk (çarşı, pazar) ) (ara.); anaksis (ana (yukarı, yukarıya) + axon, axis (eksen, aks, dingil, mihver, çizgi) (gre.) * Ankara'nın bir ilçesi

etimolog : gre. * etymologia (etymon (köken, gerçek kaynak) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kelimelerin kökenini ve gerçek anlamını araştıran kimse, kökenbilimci

etimoloji : gre. * etymologia (etymon (köken, gerçek kaynak) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kelimelerin kökenini ve gerçek anlamını araştıran bilim dalı, kökenbilim

etimolojik : gre. * etymon (köken, gerçek kaynak) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kökenbilimsel

etinilestradiol : gre. * ethyl (etil (C2H5- alkil grubu), ethinyl (etin ve etilen bileşiği) + oistros (cinsel istek, şiddetli arzu, hayvanda kızgınlık (estrus) dönemi, harekete geçiren kuvvet) + diol (iki hidroksil (oh) grubu eki) * desogestrel ile birlikte uygulanan, yumurtlamayı durdurarak gebeliği önleyen, östrojen ve progestin hormonlarını içeren bir tür oral kontraseptif (C20H24O2)

etiokolanolon : gre. * aither, aether (eter, esir) (gre.); esir, sir (ince, süptil, latif) (ara.) + kol (kolesterol eki) + anolon (anabolik hormon eki) * hormonel etkiler gösteren, kas kütlesi artırma amaçlı kullanılan kolesterol türevi steroid yapılı ve bir bileşik (C20H30O2)

etiolasyon : fra. * étioler (ışık yetersizliğinde solmak, zayıflamak, sararmak) + tion (isim yapım eki) * bitkinin ışık eksikliği nedeniyle normal gelişimini kaybederek uzaması, yapraklarının küçülmesi ve klorofil oluşumunun azalması olayı

etionamid : gre. * ethyl (etil (C2H5- alkil grubu) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) * tüberkülozu tedavi etmek için kullanılan bir antibiyotik (C8H10N2S)

etiyoloji : gre. * aitia, aitios (neden, sebep) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * neden-sonuç ilişkisi ve sebep araştırma bilimi; bir olayın, hastalığın veya durumun nedenlerinin ve kökeninin araştırılması ve incelenmesi bilimi

etiyolojik : gre. * aitia, aitios (neden, sebep) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * etiyoloji ile ilgili

etiyopya : gre. * ethiopian (aithein (yanmak) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) + eia (yer eki) * Sudan, Güney Sudan, Eritre, Cibuti, Somali ve Kenya ile komşu olan Afrika kıtasının en kalabalık ikinci ülkesi

etka : ara. * taki (sakınan, kendini koruyan, takva sahibi, günahtan çekinen) * en sakınan, en fazla takva sahibi olan

etken : tür. * et (yapmak, eylemek) + ken (isim yapım eki) * bir olgunun veya olayın belirli bir şekilde oluşmasını veya hal almasına sebep olan maddi veya manevi koşul, faktör

etki : tür. * et (yapmak, eylemek) + ki (durum eki) * bir olgunun veya olayın diğer bir olgu veya olayın maddi veya manevi niteliğinde değişiklik oluşturma gücü, tesir

etkilemek : tür. * etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * etki altına almak, tesir etmek

etkileşim : tür. * etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + le (etken fiil eki) + şim (isim yapım eki) * iki veya daha çok olgu arasındaki karşılıklı güç aktarımi, tesirleşme

etkileyici : tür. * etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + le (etken fiil eki) + yici (yapan, eden eki) * etki oluşturan, tesir edebilen

etkili : tür. * etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * etkisi olan, tesirli

etkin : tür. * et (yapmak, eylemek) + kin (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * etkili olan, etkisi olan, tesirli

etkin madde : tür., ara. * etkin (etkili olan, etkisi olan, tesirli) + madde (kütlesi, ağırlığı ve hacmi olan ve uzayda yer kaplayan varlık, cisim, cismani olan) * biyolojik olarak aktif olan yani bir ilaçta tedavi edici etkiyi sağlayan kimyasal bileşik veya bileşikler

etkinlik : tür. * etkin (etkili olan, etkisi olan, tesirli) + lik (durum eki) * aktivite, faaliyet, eylem; etki etme seviyesi

etmek : tür. * et (yapmak, eylemek) + mek (fiil mastar eki) * yapmak, oluşturmak, özünü oluşturmak, esası olmak, köken olmak, menşe olmak, yapı hammaddesi olmak

etmen : tür. * et (yapmak, eylemek) + men (isim yapım eki) * maddi veya manevi bir olgunun veya olayın oluşumuna veya hal değişimine sebep olan unsur, tesiri olan unsur, faktör

etmoid : gre. * ethmoeides (ethmos (kalbur, elek, süzgeç, filtre) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) * gözenekli yapısı sayesinde sinüs boşluklarının bir parçasını oluşturan ve solunum sisteminin sağlıklı işleyişine katkı veren kemik

etmoidal : gre., lat. * ethmoeides (ethmos (kalbur, elek, süzgeç, filtre) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) ) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * kalbursu kemik (etmoid kemik) ile ilgili olan

etnik : gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ortak kültüre, geleneklere, tarihe ve yaşam tarzına sahip olan ve diğerlerinden ayrışan insan topluluğunu niteleyen sıfat; bir millete, kavme veya kültürel topluluğa ait, budunsal

etnisite : gre., lat. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) (gre.) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.) * ortak ırksal, ulusal, kabilesel, dinsel, dilsel veya kültürel kökenleri olan insan gruplarını tanımlayan kelime

etnograf : gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) * etnografi uzmanı

etnografya : gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kavimleri karşılaştırarak inceleyen, kültür oluşumlarını araştıran bilim dalı, budun betimi, kavmiyat

etnokrasi : gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + kratia (kudret, güç, iktidar, güçlülük, kuvvetlilik; yönetim) (kratos (güç, kudret, kuvvet, sağlamlık) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ülke yönetiminin, baskın olan etnik grubun kontrolünde olduğu ve bu kontrolün yönetimdeki grubun çıkarlarını ilerletmek için kullanıldığı sosyolojik, siyasal veya toplumsal sistem

etnolog : gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * insanların etnik gruplara ayrılışını, bu grupların kökenini, oluşumunu, yeryüzüne yayılışını, aralarındaki bağıntıları ve bunların töre, dil ve kültür niteliklerini inceleyen bilim insanı, budunbilimci

etnoloji : gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * etnologun iştigal alanı

etnolojik : gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * etnoloji ile ilgili

etnonim : gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + onumos, onuma, onymos, onyma (isim, ad, nam) * bir halkı, kavmi veya etnik topluluğu adlandırmak için kullanılan, genellikle o topluluğun kendisi veya başkaları tarafından verilmiş olan isim

etnotoponim : gre. * ethnos (kavim, topluluk, halk, millet, ulus) + topos (yer, konum, mevki, lokasyon; konu) + onumos, onuma, onymos, onyma (isim, ad, nam) * halk, millet adından oluşan yer adı

etobur : tür., far. * et (öz, esas, köken, menşe) + ob (gürültüyle yemek, yalayıp yutmak) + ur (-cı, yapan, eden eki); avbar (far.) * sadece et ile beslenen hayvan, etçil

etodolak : gre., lat. * eto (etil grubu (C2H5) eki) + dolac (ağrı kesici veya iltihap giderici eki) (dolor (acı, ıstırap) + activus (aktif, etkin) ) * artritis (eklem iltihabı) tedavisinde kullanlan, ağrıyı ve iltihabı azaltarak etki eden indol türevi bir non-steroid antiinflamatuar ilacın etken maddesi (C17H21NO3)

etofenamat : gre. * eto (etil grubu (C2H5) eki) + fenam (phenyl + amine; fenil türevli amin, karboksilat çekirdeği) + ate (asit tuzu veya esteri eki) * eklem ve kas ağrılarının tedavisinde kullanılan nonsteroid antiinflamatuar bir analjezik ilacın etken maddesi (C18H18F3NO4)

etokrasi : gre. * ethos (kural, kanun, töre, adet, ahlak) + kratia (kudret, güç, iktidar, güçlülük, kuvvetlilik; yönetim) (kratos (güç, kudret, kuvvet, sağlamlık) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * sadece töreye dayalı ahlak üzerine kurulu yönetim biçimi

etol : lat. * stolere (yükseltmek, kaldırmak), stola (yükselmiş, kalkmış) (lat.); étole (fra.) * genellikle kürkten yapılan, gösterişli kumaşlardan veya yün örgüden de yapılabilen, kadınlarca kullanılan uzun omuz atkısı; katolik kilisesinde ayin yöneten rahibin taşıdığı göğüse sarkan atkı; kürkten yapılmış atkı; Antik Roma'da kadınların giydiği uzun giysi veya elbise

etoloji : gre. * ethos (kural, kanun, töre, adet, ahlak, davranış, karakter) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * insanın karakteri, oluşumu ve evrimi ile ilgilenen bilgi dali; hayvan davranışlarını inceleyen bilim sahası

etolojik : gre. * ethos (kural, kanun, töre, adet, ahlak, davranış, karakter) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hayvan davranışlarıyla ilgili, etoloji ile ilgili

etomidat : gre. * eto (etil grubu (C2H5) eki) + omid (imidazol (azot içeren beş üyeli bir heterosiklik halka) eki) + ate (asidin tuzu veya esteri eki) * çıkık eklemlerin redüksiyonu, trakeal entübasyon, kardiyoversiyon ve elektrokonvülsif tedavi gibi kısa işlemler için genel anestezi ve sedasyon indüksiyonu için kullanılan kısa etkili bir intravenöz anestezik ajan (C14H16N2O2)

etonogestrel : gre. * eto (etil grubu (C2H5) eki) + no (17α-vinil modifikasyonu eki) + gestrel (progesteron türevi eki) (gestare (taşımak, gebe olmak) + el (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * üst kol derisi altına yerleştirilen implant olarak kullanılan ve kadınlar için doğum kontrol aracı olan bir ilacın etken maddesi (C22H28O2)

etoposid : gre. * eto (etil grubu (C2H5) eki) + poside (podofilotoksin eki) * testis kanseri, akciğer kanseri, lenfoma, lösemi, nöroblastom ve yumurtalık kanseri gibi çeşitli kanser türlerinin ve hemofagositik lenfohistiositoz tedavisinde kullanılan bir kemoterapi ilacın etken maddesi (C29H32O13)

etosüksimid : gre., lat. * ethos (karakter, mizaç, alışkanlık) (gre.) + succinum (kehribar, amber) + imide (dikarboksilik asit türevi (-CO-NH-CO-) * özellikle petit mal epilepsi tedavisinde kullanılan, nöbet önleyici antiepileptik ilacın etken maddesi (C7H11NO2)

etrab : ara. * tirb (yaşıt, akran) * aynı yaşta olanlar, yaşıtlar, akranlar

etraf : ara. * taraf (kenar, yan, kıyı) * yönler, uçlar, kıyılar, çevreler, doğrultular, yanlar, yönler, kapsamlar (thoroughly (etraflı, kapsamlı, enikonu) (ing.) )

etravirin : lat. * e (kimyasal modifikasyon veya versiyon eki) + tra (transkriptaz eki) + vir (antiviral madde eki) + ine (kimyasal bileşik eki) * HIV tedavisinde kullanılan nükleosid olmayan bir ters transkriptaz inhibitörü (C20H15BrN6O)

etrüsk : gre., lat. * turskum, turrhenos (kule halkı) (turrhis (kule, yüksek yapı, kale, burç) + enos (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (gre.); etruscus (lat.) * İtalya'nın Tiber ile Arno nehirleri arasında yer alan Etruria bölgesinde yaşamış ve MÖ 6. yüzyıla dek varlığını sürdürmüş bir halk (türk (yükselen, yükselmiş) (tür.), door, Tür (kapı) (ing., alm.), Tor (kale) (alm.) )

ettehiyyatu : ara. * el (önek, artikel) + tehiyye (selamlama) + at (çoğul eki); hayya (yaşam dilemek, selamlamak, selam vermek, dirilik temennisinde bulunmak) * selamlar, selamlamalar

ettirgen : tür. * et (yapmak, eylemek) + tir (ettirgen fiil eki) + gen (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * eylemin belirttiği işin başkasına yaptırıldığını gösteren

etüd : lat , fra. * studium (çaba, çalışma, gayret, özenli uygulama) (studere (istekle yönelmek, gayret etmek, kendini adamak, öğrenmeye çalışmak) + ium (isim yapım eki) (lat.); étude (fra.) * inceleme, araştırma, çalışma

etügen : tür. * etügen (toprak, yer, dünya) * Türk ve Orta Asya mitolojisinde Toprak Anayı temsil eden kutsal bir dişi ruh

etüt : lat , fra. * studium (çaba, çalışma, gayret, özenli uygulama) (studere (istekle yönelmek, gayret etmek, kendini adamak, öğrenmeye çalışmak) + ium (isim yapım eki) (lat.); étude (fra.) * inceleme, araştırma, çalışma

etüv : lat. * extupa (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + tupare (tütmek) (lat.); étuve (fra.) * belirli sıcaklıklarda mikrop üretme, sterilize etmekte, ısıtma, pişirme veya kurutma amaçlı kullanılan bir laboratuvar fırını

etyoloji : gre. * aitia, aitios (neden, sebep) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * neden-sonuç ilişkisi ve sebep araştırma bilimi; bir olayın, hastalığın veya durumun nedenlerinin ve kökeninin araştırılması ve incelenmesi bilimi

etyopatogenez : gre. * aitios (neden, sebep) + pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genesis (yaratılış, oluşum) (genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + isis (isim yapım eki) ) * bir hastalığın nedeniyle birlikte nasıl ortaya çıktığını açıklayan süreç; hastalığın neden ve nasıl geliştiği ile ilgili durumlar

eu : ara., gre., lat. * ereb, ırib (güneşin battığı yön, batı), (mağrib (batı) (ara.), europa (avrupa) (eurys (geniş, yayvan, engin) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) ) (gre.) + ium (durum, yer) (lat.) * periyodik tabloda lantanitler (nadir toprak elementleri) grubunda yer alan, atom numarası 63 olan evropiyum elementinin simgesi

Eu : lat. * europium (Europa (Avrupa kıtası) (europa (avrupa) (eurys (geniş, yayvan, engin) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) ) (gre.) + ium (durum, yer) (lat.) ) * atom numarası 63 olan, lantanitler serisinde bulunan, yumuşak, gümüş beyazı renkli ve manyetik özellik gösteren, renkli ekranlarda, LED teknolojilerinde, fosfor malzemelerinde ve güvenlik işaretlerinde kullanılan nadir bir toprak elementi

eubalaena : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + balaena, phalaina (balina) * gerçek balinaları (right whales) kapsayan balina cinsi

eubalaenidae : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + balaena, phalaina (balina) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familya eki) (lat.) * gerçek balinaları kapsayan balina familyası

eubalaeninae : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + balaena, phalaina (balina) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familya eki) (lat.) * Balaenidae (balinagiller) familyası içinde yer alan, Eubalaena cinsi gerçek balinaları kapsayan alt familya

eublepharidae : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + blepharon (göz kapağı) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * göz kapaklı gekoları kapsayan kertenkele familyası

eublepharinae : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + blepharon (göz kapağı) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) * Eublepharidae familyası içinde yer alan, göz kapaklı gekoları kapsayan alt familya

eublepharis : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + blepharon (göz kapağı) + is (isim yapım eki) * hareketli göz kapaklarına sahip gekoları kapsayan kertenkele cinsi

eucalyptus : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + kalyptos (örtülü) * tomurcukları kapalı halde gelişen, uçucu yağlarıyla bilinen, Myrtaceae familyasından bir bitki cinsi

euclea : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + kleos (ün) * dayanıklı odunsu yapısıyla bilinen Afrika kökenli türleri içeren, Ebenaceae familyasından bir bitki cinsi

eucoelomata : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + koiloma (boşluk, oyuk, çukurlaşmış yer, kavite, kavern) (koilos (boş, oyuk, içi boş, boşluk, oyuk, kavernöz, çukur) + oma (isim yapım eki) ) (gre.) + ata (taksonomik çoğul eki) (lat.) * embriyonik gelişim sırasında iç organları çevreleyen, mezoderm kökenli bir zar (periton) ile tamamen astarlanmış gerçek bir vücut boşluğuna (sölom) sahip olan gelişmiş hayvan grupları, gerçek sölomlular

eucomis : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + kome (saç tutamı) * çiçek tepesindeki yaprak demetiyle ayırt edilen, Asparagaceae familyasından bir bitki cinsi

euglena : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + glene (göz bebeği, göz; parlak nokta) + a (isim eki) * tatlı su birikintilerinde yaşayan, kloroplast taşıdığı için ışıkta fotosentez yapan, ışığa duyarlı göz benzeri lekesi bulunan, karanlıkta ise dışarıdan besin alan (miksotrof), hem bitkisel (fotosentez) hem de hayvansal (aktif hareket, beslenme) özellikler gösteren, yeşil renkli, kamçılı (kamçısıyla hareket eden) ve tek hücreli ökaryot bir mikroskobik canlı

euglenidae : gre., lat. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + glene (göz bebeği, göz; parlak nokta) + a (isim eki) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Euglena cinsini kapsayan kamçılı tek hücreli canlılar familyası

eugleninae : gre., lat. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + glene (göz bebeği, göz; parlak nokta) + a (isim eki) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) * Euglena cinsini içeren kamçılı tek hücreli canlılar alt familyası

euglenozoa : gre., lat. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + glene (göz bebeği, göz; parlak nokta) + zoon (canlı, hayvan) + a (taksonik çoğul eki) * aralarında hem kendi besinini üreten öglenaların hem de insanlarda hastalık yapan bazı parazitlerin yer aldığı, kamçılı ve tek hücreli ökaryot canlılardan oluşan büyük bir filum

euler özdeşliği : alm., lat. * Euler (İsviçreli matematikçi Leonhard Euler’in soyadından) + öz (içsel nitelik, esas, asıl, temel, cevher) + deş (aynı, denk, eşit) + lik (isim yapım eki) + i (iyelik eki) * karmaşık analizde e^iπ +1 = 0 biçiminde ifade edilen ve e, i, π, 1 ve 0 gibi temel matematiksel sabitleri tek bir denklemde birleştiren eşitlik

euler sabiti : lat., alm. * euler (İsviçreli matematikçi Leonhard Euler'in soyadından) (olla (kap) (lat.); ulner, auler (kap yapıcı, çanak yapıcı) (ul, aul + er (-çı) (alm.) ) + sabit (hareketsiz, durağan, değişmeyen) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * doğal logaritmanın tabanı olan irrasyonel ve sabit reel sayı, euler sayısı, e = 2,718

euler teoremi : alm., gre. * Euler (İsviçreli matematikçi Leonhard Euler’in soyadından) (alm.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * sayı kuramında, a ile n aralarında asal olmak üzere a^φ(n) ≡1 mod n biçiminde ifade edilen teorem (φ(n), Euler'in totient fonksiyonu); Fermat'nın küçük teoreminin genelleştirilmiş biçimi

euler-lagrange denklemi : alm., fra. * Euler (İsviçreli matematikçi Leonhard Euler’in soyadından) (alm.) + Lagrange (İtalyan asıllı Fransız matematikçi Joseph-Louis Lagrange’ın soyadından) (fra.) + denklem (eşitlik, denklik) + i (iyelik eki) (tür.) * varyasyon hesabında bir fonksiyonelin en küçük (minimum) veya en büyük değerini (ekstremumunu) bulmaya yarayan fonksiyonları belirleyen diferansiyel denklem veya bu denkleme ilişkin yöntem

eulimidae : gre., lat. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + lime (törpü, eğe, düzgün yüzey) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * çok küçük boyutlu olan ve derisi dikenliler (denizyıldızları, deniz kestaneleri ve deniz hıyarları gibi canlılar) üzerinde veya içinde parazit olarak yaşayan Eulima cinsini ve ince ve parlak kabuklu deniz salyangozlarını kapsayan parazit bir yumuşakça familyası

eulipotyphla : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + leipein (geride bırakmak, eksik olmak), leipsis (eksiklik, yoksunluk) + typhle (gözü görmeyen, kör) * gerçek şişman ve kör; kirpi, köstebek, sivrifare, solenodon ve akrabalarını kapsayan plasentalı memeliler takımı

eulipotyphlidae : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + leipein (geride bırakmak, eksik olmak), leipsis (eksiklik, yoksunluk) + typhle (gözü görmeyen, kör) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Eulipotyphla takımına bağlı memelileri kapsayan taksonomik familya

eulipotyphlinae : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + leipein (geride bırakmak, eksik olmak), leipsis (eksiklik, yoksunluk) + typhle (gözü görmeyen, kör) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) * Eulipotyphla takımına bağlı memelileri kapsayan taksonomik alt familya

eumeces : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + mekes (uzunluk, boy; uzun) * Scincidae (skinkgiller) ailesine bağlı olan, uzun ve silindirik gövdeli, derisi pürüzsüz pullar barındıran kertenkele cinsi

eumeces fasciatus : gre., lat. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + mekes (uzunluk, boy; uzun) (gre.) + fasciatus (bantlı, şeritli) (fascia (bant, şerit, kuşak, sargı, demet, zar, örtü, bağ dokusu) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.) * Kuzey Amerika'da yaşayan, pürüzsüz pullara ve sırtında belirgin beş açık renk çizgiye sahip olan, beş çizgili skink (beş çizgili kertenkele) türü, Plestiodon fasciatus

eumecinae : gre., lat. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + mekes (uzunluk, boy; uzun) (gre.) + iane (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) * kertenkeleler (Scincidae) ailesi içinde, özellikle Eumeces cinsi ve yakın akrabalarını sınıflandırmak amacıyla önerilmiş, ancak güncel taksonomide tartışmalı olan ve yaygın kabul görmeyen bir alt familya

eumetopina : gre., lat. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + mekes (uzunluk, boy; uzun) + metopon (alın, ön yüz) (gre.) + ina (ile ilgili, -a ait) (lat.) * Hemiptera (yarımkanatlılar) takımına ait bir Delphacidae (cazgır böcekleri/planthopper) cinsi olan, şeker kamışı gibi bitkilerde zarar yapan ve bitki virüslerini taşıyan bir böcek cinsi

eunomia : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + nomia (nomos (kural, kanun, ilke, prensip, yasa, duzen, düzenleme, ayarlama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * Yunan mitolojisinde hukuk ve yasama tanrıçası

euonymus : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + onoma (ad, isim) (gre.) + us (isim yapım eki) (lat.) * “iyi adlı” anlamıyla süs değeri yüksek çalı ve ağaçları kapsayan, Celastraceae familyasından bir bitki cinsi

eupatorium : gre., lat. * Eupator (Pontus Kralı Mithridates Eupator) (gre.) + ium (isim yapım eki) (lat.) * tıbbi özellikleriyle bilinen otsu türleri kapsayan, Asteraceae familyasından bir bitki cinsi

euphausiacea : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phausis (ışık saçma, ışıldama, parıldama) (gre.) + acea (zoolojik grup eki) (lat.) * okyanuslarda yaşayan küçük, karides benzeri deniz kabukluları olan kriller

euphausiidae : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phausis (ışık saçma, ışıldama, parıldama) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * kril olarak bilinen küçük kabuklu deniz canlılarını kapsayan bir hayvan familyası

euphausiinae : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phausis (ışık saçma, ışıldama, parıldama) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) * kril olarak bilinen küçük planktonik deniz kabuklularını kapsayan alt familya

euphlyctis : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phlyktis (kabarcık, bül, şişlik, su toplaması, şişkinlik durumu) (phlyktaina (kabarcık, bül, şişlik) + sis (isim yapım eki) ) * Dicroglossidae familyasına bağlı, Güney ve Güneydoğu Asya ile Güneybatı Arap Yarımadası'nda, genellikle su kenarlarında yaşayan bir kurbağa cinsi

euphorbia : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + pherein (taşımak, getirmek), phora (taşıma, getirme) + bia (güç, kuvvet, kudret) * sütlü lateksi ve değişken formlarıyla tanınan, Euphorbiaceae (sütleğengiller) familyasından Madagaskar'a özgü dikenli bir bitki; Antik çağda yaşamış Yunan hekimi Euphorbus'un isminden)

euphorbiaceae : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + pherein (taşımak, getirmek), phora (taşıma, getirme) + bia (güç, kuvvet, kudret) (gre.) + aceae (-giller, botanik familya eki) (lat.) * çoğunlukla sütlü ve zehirli bir özsuya sahip, otsu bitki, çalı ve ağaçları içeren büyük bir çiçekli bitki familyası, sütleğengiller

euphrasia : gre. * euphrasia (sevinç, ferahlık) * geleneksel olarak göz rahatsızlıklarında kullanılan, Orobanchaceae familyasından bir bitki cinsi

euphyllia : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phyllon (yaprak) + eia (isim yapım ve durum eki) * büyük ve belirgin tentakülleri yaprağı andıran taş mercanları kapsayan bir mercan cinsi

euphylliidae : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phyllon (yaprak) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Scleractinia takımına ait, büyük polipli taş mercanları (LPS) içeren bir deniz mercanı familyası

euphyllinae : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phyllon (yaprak) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) * uphyllia cinsini içeren taş mercanları alt familyası

euphyllus : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + phyllon (yaprak) + us (isim yapım eki) (lat.) * güzel yapraklı; iyi gelişmiş veya belirgin yapraklı özellik taşıyan canlılara verilen tür veya cins adı

eupleridae : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + pleres (dolu, eksiksiz, bütün) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Afrika'nın Madagaskar adasına özgü, kedi ve firavunfaresi benzeri etçil memelileri kapsayan, en tanınan ve en büyük üyesi, kediye benzeyen ancak firavunfareleriyle akraba olan fossa (Cryptoprocta ferox) hayvanı olan bir hayvan familyası, Madagaskarlıgiller, Madagaskar etoburları

euploid : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + ploos (kat, katlanmış) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * somatik kromozom sayısının haploid (tekli) kromozom sayısının tam katı olan organizma

euro : gre., ara., aka. * europa (avrupa) (eurys (geniş, yayvan, engin) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) ) (gre.); ereb, ırib (güneşin battığı yön, batı), (mağrib (batı) (ara.); erebu (aşağı gitmek, batmak (güneş) ) (aka.) * Avrupa Birliği para birimi

europa : gre., sam. * eurys (geniş, yayvan, engin) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) + a (çoğul eki) (gre.); erebu (güneşin battığı taraf, batı) (sam.), ereb, ırib (güneşin battığı yön, batı), (mağrib (batı) (ara.); erebu (aşağı gitmek, batmak (güneş) ) (aka.) * Yunan mitolojisinde Zeus tarafından kaçırılan ve ismi Avrupa kıtasına verilen Fenikeli prensesin ismi

euros : gre., sam. * eurys (geniş, yayvan, engin) + ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) + a (çoğul eki) (gre.); erebu (güneşin battığı taraf, batı) (sam.), ereb, ırib (güneşin battığı yön, batı), (mağrib (batı) (ara.); erebu (aşağı gitmek, batmak (güneş) ) (aka.) * Yunan mitolojisinde doğu rüzgarının tanrısı

euryaleferox : gre., lat. * eurys (geniş, yayvan, engin) + hallesthai (sıçramak, atılmak, hareket etmek), ales (hareket etme, kuvvetle hareket etme) (gre.) + ferox (sert, azgın, şiddetli, vahşi, yabani) (lat.) * çok yıllık bir su zambağı türü ve Euryale'nin yaşayan tek türü, Gorgon Bitkisi, Dev Nilüfer

eurybia : gre. * eurys (geniş, yayvan, engin) + bia (güç, kuvvet, kudret) * Yunan mitolojisinde Poseidon altında küçük bir deniz tanrıçası

eurycea : gre. * eurys (geniş, yayvan, engin) + khaos (boşluk; maddenin uçucu hali) * Plethodontidae (akciğersiz semenderler) familyasına bağlı, geniş vücut boşluklarıyla ayırt edilen, Kuzey Amerika başta olmak üzere, özellikle tatlı su kaynaklarında ve mağaralarda yaşayan bir kuyruklu amfibi (semender) cinsi

euryceinae : gre., lat. * eurys (geniş, yayvan, engin) + khaos (boşluk; maddenin uçucu hali) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası) (lat.) * Eurycea cinsini içeren akciğersiz semenderler alt familyası

eurylaimidae : gre., lat. * eurys (geniş, yayvan, engin) + laimos (gırtlak, boğaz) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Doğu Himalayalar'dan Endonezya ve Filipinler'e kadar uzanan bölgelerde yaşayan, halk arasında "geniş gaga" olarak bilinen, renkli tüylere ve geniş, yassı gagalara sahip ötücü kuşların bir alt ötücü familyası, genişgagagiller

eurylaiminae : gre., lat. * eurys (geniş, yayvan, engin) + laimos (gırtlak, boğaz) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) * Gagalıgiller (Eurylaimidae) familyasına bağlı bir ötücü kuş altfamilyası

eurylaimus : gre. * eurys (geniş, yayvan, engin) + laimos (gırtlak, boğaz) * Güneydoğu Asya'da yaşayan ve Türkçe adıyla "genişgaga" olarak bilinen, renkli tüylere ve çok geniş, yassı gagalara sahip ötücü kuş

eutely : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + telein (tamamlamak, gerçekleştirmek, sona erdirmek, yerine getirmek), teleia (tamamlanma, yetkinlik, olgunluk) * bir canlı türüne ait bireylerin yetişkin dönemlerinde vücutlarında (somatik hücrelerinde) tam olarak aynı sayıda hücre bulunması durumu

eutropiichthyinae : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + trephein (beslemek, gıdalamak, büyütmek, geliştirmek), trophia (beslenme, gıdalanma, büyüme durumu) (trophos, trophe (besin, gıda, beslenme, gelişim, büyüme) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikhthys (balık) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) * yayın balığıgiller (Siluriformes) takımı içinde yer alan, Genellikle Asya bölgesindeki tatlı sularda yaşayan ve Eutropiichthys cinsini de içeren şilbid (Schilbeidae veya güncel sınıflandırmalarda Ailiidae) yayın balığı gruplarıyla ilişkilendirilen bir alt familya

eutropiichthys : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + trephein (beslemek, gıdalamak, büyütmek, geliştirmek), trophia (beslenme, gıdalanma, büyüme durumu) (trophos, trophe (besin, gıda, beslenme, gelişim, büyüme) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikhthys (balık) * Schilbeidae (camgöz yayıngiller) familyasına ait tatlı su balıklarını içeren bilimsel bir hayvan cinsi

eutropiichthys vacha : gre. * eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + trephein (beslemek, gıdalamak, büyütmek, geliştirmek), trophia (beslenme, gıdalanma, büyüme durumu) (trophos, trophe (besin, gıda, beslenme, gelişim, büyüme) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikhthys (balık) + bachwa, vacha (Ganj Nehri çevresinde bu ve benzeri yayın balıkları için kullanılan yerel bir isim) (hin., ben.) * Güney Asya'daki (Hindistan, Nepal, Bhutan ve Bangladeş bölgelerine özgü) tatlı su nehirlerinde yaşayıp ekonomik değeri olan, Schilbeidae familyasından bir yayın balığı (catfish) türü

ev : ara. * ava (barındırmak, sığındırmak) * bir kimsenin veya bir ailenin oturduğu, içinde yaşadığı yer, konut, hane, barınak

ev : ara. * ev (veya, yahut, ya da) * veya, yahut, ya da

ev bark : ara., tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + bark (bar (varmak, gitmek) + k (isim yapım eki) ) * ev, barınak, mülk; çoluk çocuk, aile, ev halkı

evakuasyon : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + vacare (boş olmak, boşalmak) (vacuus (boş, boşaltılmış) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * boşaltma, boşaltım

evalüasyon : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + valere (güçlü olmak, kuvvetli olmak; sağlıklı olmak; değeri olmak) + tio (isim yapım eki) * değerlendirme, değer biçme, takdir etme

evamir : ara. * emr (iş; buyruk, talimat) * işler; emirler, buyruklar, talimatlar

evanjelist : gre. * euangelistes (eu (iyi, güzel, tam, gerçek, doğru, düzgün, asıl) + angelos (haberci, mesajcı, melek) + istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) * Hristiyanlık bildirisini vaaz eden, yayan kişi

evantrasyon : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + ventus (hava, rüzgar), venter (karın, göbek) + tio (isim yapım ve durum eki) * diyafram kası veya liflerindeki azalmalar, zayıflamalar, kas felci gibi nedenlerden dolayı göğüs boşluğu ile karın boşluğunu birbirinden ayıran diyaframın, gerginliğinin azalarak olması gerekenden daha yukarıya doğru bombeleşmesi

evaporasyon : lat. * evaporatio (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + vapor (buhar, buğu) + are (fiil mastar eki) + tio (isim yapım eki) ) * sıvının buhar haline geçmesi, buharlaşma

evaporatör : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + vapor (buhar, buğu) + are (fiil mastar eki) + tor (-cı, yapan, eden eki) * bir çözeltideki çözücü maddeyi veya bir sıvı karışımdaki daha düşük kaynama noktasına sahip bileşeni buharlaştırarak uzaklaştırılmasını sağlayan cihaz, buharlaştırıcı; kaynama noktası farkından yararlanarak karışımları birbirinden ayırmayı sağlayan bir endüstriyel ekipman

evaze : lat., fra. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + vasatus (içi oyuklaştırılmış, oyulnuş, çukurlaşmış; kap biçimli, genişçe oyuk halinde olan) (vasare (vase (kap, genişlik; oyuk, boşluk) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); évasé (genişlemiş) (fra.) * dışa doğru açılmış, genişlemiş; etek ucuna doğru genişleyen giysi

evbar : ara. * vabara (yapağı, hayvan tüyü) * yapağılar, hayvan tüyleri; deve, koyun, tavşan gibi hayvanların yumuşak kılları, yapağıları; postun üzerindeki ince, tüylü katman; incelik, yumuşaklık, narin örtü (mecazi)

evbe : ara. * iyab (dönüş, geri dönüş, geri gelme, rücu, varış, avdet) * geri çekilmek, geri dönmek, dönmek, rücu etmek

evc : ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) * bir şeyin en yüksek noktası, yüksek yer, tepe, doruk, zirve; astronomide bir gök cisminin yörüngesi boyunca bağlı olduğu çekim merkezine (örneğin Dünya'nın Güneş'e) en uzak olduğu nokta, günöte, afelyon (aphelion); dizisi, eviç perdesindeki eksik segah beşlisine nevada rast beşlisinin, yerinde uşşak makamı dizisinin ve ırak perdesindeki eksik segâh beşlisinin eklenmesinden meydana gelen bir Türk musikisi makamı, eviç

evcara : ara. * evcara (gizlenme, siper, çukur) * Irak perdesindeki Hicaz beşlisine Nim Hicaz perdesinde Hicaz dörtlüsünün eklenmesiyle oluşmuş inici bir Türk musikisi makamı

evc-aşiran : ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * evc makamının aşiran perdesi üzerine göçürülmüş (transpoze edilmiş) hali olan bir Türk musikisi makamı

evc-buselik : ara. * evc evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) * evc dizisi üzerine buselik çeşnisi eklenerek oluşturulmuş bir Türk musikisi makamı

evce : ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) * bir şeyin en yüksek noktası, yüksek yer, tepe, doruk, zirve; dizisi, eviç perdesindeki eksik segah beşlisine nevada rast beşlisinin, yerinde uşşak makamı dizisinin ve ırak perdesindeki eksik segâh beşlisinin eklenmesinden meydana gelen bir Türk musikisi makamı, eviç

evc-gerdaniye : ara., far. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) (ara.) + gardan (boynun ön kısmı, ense ile göğüs arası; dönmek, döndürmek, çevirmek, çevrilmek) (far.) + iye (yer ve durum eki) (ara.) * Evc dizisi üzerine Gerdaniye çeşnisi eklenerek oluşturulmuş bir Türk musikisi makamı

evc-huzi : ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + huzi (Mevlevi ayinlerinde ve bazı uzun havalarda kullanılan makam) * Evc dizisi üzerine Huzi çeşnisi eklenerek oluşturulmuş bir Türk musikisi makamı

evc-ısfahan : ara., far. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) (ara.) + isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) (far.) * Evc dizisi üzerine İsfahan çeşnisi eklenerek oluşturulmuş bir Türk musikisi makamı

evci : tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + ci (yapan, eden eki) * kışlada görevli olan ancak geceyi kendi evinde geçirmesine izin verilen er, erbaş veya uzman personel

evc-i muhalif : ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + i (tamlama eki) + muhalif (karşıt, zıt, ters) * sokakta, sahada, mücadelede aktif olmayan ancak sosyal medyada veya arkadaş ortamlarında sürekli muhalif söylemlerde bulunan; evde oturup muhalefet yapan kişi

evc-i şevk : ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + i (tamlama eki) + şevk (heves, istek, arzu, coşku, güdülenme, büyük istek, şiddetli arzu, motivasyon) * Tasavvufi müzikte, özellikle Mevlevi ayinlerinde ve ilahilerde kullanılan, karar perdesi "Re" (D) olan, Hüseyni ve Kürdi dizilerine özgü ara geçişlere sahip, duygusal ve hüzünlü bir Türk musikisi makamı

evcil : tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + cil (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * eve ve insana alışmış, evde beslenebilen, kendisinden yararlanılabilen

evciler : ara., tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + ci (yapan, eden eki) + ler (çoğul eki) * Afyonkarahisar’ın bir ilçesi

evcimen : ara., tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + ci (yapan, eden eki) + men (gibi olan kimse, ilgili kimse) * ev işlerini iyi bilen ve yapan, ev işlerinde becerikli, kendini ev işlerine veren (kadın); evine ve ailesine çok bağlı (erkek)

evc-kürdi : ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde Kürdi makamı üzerine kurulu olan, karar perdesi "Re" (D) olan hüzünlü ve melankolik bir birleşik (mürekkep) makam

evc-maklub : ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + kalaba (dönmek, döndürmek, çevirmek, ters döndürmek, tersine çevirmek), maklub (dönmüş, döndürülmüş; altı üstüne çevrilmiş, ters döndürülmüş) * Türk musikisinde Evci ve Maklub makamlarının birleşimiyle oluşmuş bir birleşik (mürekkep) makam

evc-matlub : ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + talaba (istemek, talep etmek), matlub (talep edilen, istenen) * Türk musikisinde Evc ve Matlub makamlarının birleşimiyle oluşmuş bir birleşik (mürekkep) makam

evc-maye : ara., far. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) (ara.) + maye (asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde, maya) (far.) * Türk musikisinde Evc ve Maye makamlarının birleşimiyle oluşmuş bir birleşik (mürekkep) makam

evc-nihavendi : ara. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + nihavend (İran'ın Hamedan Eyaleti'nin 9 şehristanından biri) * Türk musikisinde Evc ve Nihavend makamlarının birleşimiyle oluşmuş bir birleşik (mürekkep) makam

evc-ruy-i neva : ara., far. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + ruy (yüz) (far.) + i (tamlama eki) + neva (ahenk, ses, güzel sada, nağme, avaz) (ara.) * Türk musikisinde Evc ve Ruy-i neva makamlarının birleşimiyle oluşmuş bir birleşik (mürekkep) makam

evc-saba : ara., far. * evc (doruk, zirve, tepe, uç, bir şeyin en yüksek noktası) + saba (gün doğusundan esen hoş ve latif rüzgar) * Türk musikisinde Evc ve Saba makamlarının birleşimiyle oluşmuş bir birleşik (mürekkep) makam

evç : ara. * evc (bir şeyin en yüksek noktası, yüksek yer, tepe, doruk, zirve) * bir şeyin en yüksek noktası, yüksek yer, tepe, doruk, zirve

evdemonizm : gre. * eu (iyi, güzel, düzgün, hoş) + daimon (ruh, ilahi güç, kader) + eia (isim yapım eki) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * iyi ruh, esenlik, kişinin gerçek doğasına uygun yaşaması, insani gelişme; insan eylemlerinin gerçek ereğinin mutluluk olduğunu, yaşamın anlamının mutlulukta bulunduğunu öne süren ahlak öğretisi, mutçuluk

evdiye : ara. * vadi (akarsuyun aşındırmasıyla oluşmuş çukur arazi, dere-çay yatağı; iki dağ arasındaki çukur alan) * vadiler

even-pinnate : ing., lat. * even (eşit, aynı seviyede) (ing.) + pinnatus (tüylü, kanatlı) (pinna (tüy, kanat, yüzgeç) + atus (sıfat yapım eki) ) (lat.) * bir yaprak sapının her iki yanında çift sayıda yaprakçık bulunduğu ve yaprağın ucunda tek bir yaprakçık yerine karşılıklı iki yaprakçıkla (çift olarak) bittiği durum; yaprak sapı boyunca karşılıklı dizilen yaprakçıkları çiftler halinde yer alan (bitki), çift tarslıi çift teleksi

event : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + venire (gelmek), ventus (gelme, geliş) * olay, durum, vaka, hadise

eventus bonus : lat. * eventus (olay, durum, vaka, hadise) + bonus (iyi, uygun, güzel, faydalı, yararlı, erdemli; iyilik, ödül, ikramiye, fayda, yarar) * Roma inançlarında ve kültüründe, başarı, iyi sonuçlar ve şansla ilişkilendirilmiş bir terim

everest : lat., ing. * eburovices (eburo (kader, baht) + vices, vita (yaşam) ) (lat.); eoforwic (eofor (nehir ismi) + wic (yaşam) ) (Eure Nehri'nde yaşayan) (eski ing.) * Himalayalar'ın Mahalangur Himal alt bölgesinde yer alan, 8849 metrelik yüksekliğiyle Dünya'nın deniz seviyesinden en yüksek noktası

evermek : tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + er (ulaşmak, varmak; etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * evlendirmek

everolimus : ing., lat. * ever (daimi, sürekli, devamlı) (ing.) + olimus (rapamisin ailesindeki immünosüpresan eki) (lat.) * organ nakillerinin reddedilmesini önlemek için bir bağışıklık bastırıcı olarak kullanılan bir ilacın etken maddesi (C53H83NO14)

eversiyon : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + versio (dönme, dönüş, rotasyon, dönüşüm, yönelim, çevrim) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) + tio (isim yapım eki) ) * bir kişinin içsel duygularının, düşüncelerinin veya dürtülerinin dışa vurulması veya başkalarına yansıtılması; bir organın (örneğin kalbin) normaldeki pozisyonunun veya yönünün tersine dönmesi

evet : tür., san., far. * emet, yemet (tür.), eva (san.), avatha (far.) * olumlama kelimesi ("hayır" kelimesinin zıttı)

evfer : ara * vafir (çok, bol, fazla) * pek çok, pek bol, daha fazla; Türk musikisinde dokuz zamanlı küçük bir usül

evfer-mısri : ara. * evfer (çok, bol, fazla) + i (tamlama eki) + mısr (Mısır) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde, karar perdesi genellikle "Dügâh" (La) olan, Mısrî dizisine dayanan ve hem neşeli hem de derin duygular ifade eden bir makam

evgin : far. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + gin (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * uysal, yumuşak; kolay yönlendirilen; sakin yaradılışlı; güzel, hoş, iyi

evham : ara. * vehm (manasız korku) * temelsiz kaygılar, kuruntular, kuşkular, vehmler

evhen : ara. * vehene (gevşemek, çözülmek), vehn (zayıf, gevşek) * en gevşek, çok zayıf, pek dayanıksız, kuvvetsiz takatı kalmamış

evidens : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + videre (görmek) + entia (isim, yer ve durum eki) * açıklık, belirti, görünürlük, barizlik; delil, kanıt, ispat, bulgu

evident : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + videre (görmek) + ens, ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * açık, bariz, görünür

evil : ara. * evvel (öncelikli olan, ilk sıradaki, önceki (hüküm/durum) * ilk, başlangıç, birinci veya öncelikli, önce

evin : tür. * ebin (tahıl tanesinin içindeki unlu, besleyici özü; bir nesnenin cevheri) * bir şeyin özü, cevheri, içi, en verimli ve besleyici kısmı (özellikle buğday ve tahıl tanelerinin içi); kadın ismi

evirmek : tür. * evür (çevirmek, döndürmek) + mek (fiil mastar eki) * çevirmek, döndürmek; yapısını değiştirmek

evirtim : tür. * evür (çevirmek, döndürmek) + tim (isim yapım eki) * elektrostatikte potansiyel problemlerinin çözümlerinde kullanılan bir yöntem (Kelvin tersinme yöntemi); kristalde, bir çoklu biçimden başka bir çoklu biçime geçiş; uygulanan dış alan etkisiyle bir yarıiletken yüzeyine, söz konusu yarıiletkene zıt türden bir katmanın üretilmesi

eviserasyon : lat. * eviscerare (iç organları çıkarmak) (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + viscera (iç organlar, bağırsaklar) + tio (isim yapım eki) * göz içeriğinin skleral kabuğu ve ekstraoküler kasları bozmadan çıkarılması

eviye : lat., fra. * aquarium (su kabı, su yalağı, su yeri) (lat.); évier (fra.) * taştan veya madenden yapılmış, mutfak musluğu altına konan bulaşık teknesi

evkaf : ara. * vakf (durmak, duraklatmak; bağışlama, bahşetme, sadaka verme, bir şeyin bir hayır amacıyla bağışlanması, yardım amaçlı ve karşılıksız verme) * yardım ve hayır işleri için kurulmuş kurumlar, vakıflar

evla : ara. * vely (yakınlık, bibiri ardı gelme, takip etme), veliy (yakın, bibiri ardı gelen, takip eden) * daha uygun, daha değerli, yakışan, yeğ

evlad-i iyal : ara. * evlad (çocuklar) + i (tamlama eki) + iyal (halk, insanlar, topluluk; nafaka ile geçindirilen kimseler) * aile üyeleri, yakın akrabalar, çocuklar, ailenin diğer fertleri

evladiyelik : ara., tür. * veled (çocuk), evlad (çocuklar) + iye (yer ve durum eki) + lik (durum eki) * babadan çocuklarına kalacak kadar dayanıklı ve sağlam

evlat : ara. * veled (çocuk) * çocuklar

evlatlık : ara. * evlad (çocuklar, veledler) + lık (isim yapım eki) * öz çocuk olmayan, edinilmiş çocuk

evlek : gre. * aulaksion, avlakion (sabanla toprakta açılan yarık, kanal, su arkı) (aulax (yarık, kanal) + ion (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * tarlanın, sürmek ve tohum ekmek için saban iziyle bölünen küçük parçalarından her biri

evlenmek : tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + len (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir kadın ile bir erkeğin yaşamlarını aynı evde birlikte sürdürmek amacıyla resmi prosedür gerçekleştirme eylemi, nikahlanmak

evleviyet : ara. * evla (önce, öncelikli, ilk) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (durum eki) * öncelik, öncelikli olma

evli : tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * evlenmiş kişi, resmi nikahlı

evlilik : tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (isim yapım eki) * evli olma durumu, resmi nikahlı olma durumu

evliya : ara. * veli (koruyan, sahip çıkan, himaye eden, yakın dost veya yönetici) * dostlar; ermiş kimseler, erenler, veliler

evmek : tür. * ev (çekmek, itmek, çekiştirmek) + mek (fiil mastar eki) * çekmek, çekiştirmek, itmek

evolocumab : lat. * evo (evolution (evrim) eki) + locus, lokus (yer, konum) eki) + mab (monoclonal antibody (monoklonal antikor) eki) * ailesel hiperkolesterolemi adı verilen kalıtsal yüksek kolesterol türünü ve aterosklerotik kardiyovasküler hastalık adı verilen bir kalp hastalığı türünü ve düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol seviyelerini düşürmek için kullanılan ilacın etken maddesi (C6242H9648K1668O1996S56)

evolüsyon : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + volutio (volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek) + tio (isim yapım eki) ) * açılma, açılarak gelişme; canlı türlerinin zaman içinde değişmesi; aşamalı ilerleme, evrim

evolüt : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + volutus (volvere (yuvarlamak, dürmek, sarmak, rulo yapmak, döndürmek, çevirmek) + utus (ek) ) * 𝛼̃ eğrisinin, 𝛼̃(𝑠) noktasındaki teğet doğrusunun 𝛼(𝑠) noktasından geçmesi ve 〈𝑇̃(𝑠),𝑇(𝑠)〉 = 0 olması halinde 𝛼̃ eğrisinin 𝛼 eğrisine göre durumuna verilen isim, eğeç

evrak : ara. * varak (yaprak; yazılı kağıt, belge) * yapraklar; belgeler

evrat : ara. * vird (dua) * dualar, Müslümanlarca belirli zamanlarda okunması gelenek olan dualar ve ayetler

evre : tür. * evir (döndürmek, çevirmek, döngü oluşturmak) + e (isim yapım eki) * safha, aşama, döngü, dönüm

evreka : gre. * heuriskein (bulmak, keşfetmek, açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak), heureka (buldum, keşfettim, açığa çıkardım, ortaya çıkardım) * buldum, onu buldum, keşfettim; Grek fizikçi Arkhimedes'in suyun kaldırma kuvvetini bulması sonrasındaki meşhur nidası

evren : tür. * evir (döndürmek, çevirmek, döngü oluşturmak) + en (isim yapım eki) * döngüsel olan, dönüştüren, değiştiren, eviren; uzay, kainat; felek, talih; Ankara'nın bir ilçesi (zamanın Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in soyadına atfen) (vary, varier (değişmek) (ing., fra.) )

evrensel : tür. * evren (döngüsel olan, dönüştüren, değiştiren, eviren; uzay, kainat; felek, talih) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * evren ile ilgili olan; tümü kapsayan, bütüncül; her yerde geçerli olan

evrensel çekim sabiti : tür., ara. * evrensel (evren ile ilgili olan; tümü kapsayan, bütüncül; her yerde geçerli olan) + çekim (kendine doğru yaklaştırma, kendine çekme, sürükleme veya yönlendirme) (tür.) + sabit (hareketsiz, durağan, değişmeyen) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * tüm kütleler arasında etki eden çekim kuvvetinin hesaplanmasında kullanılan sabit sayı (G = 6.67430×10 ^−11 m3⋅kg^−1⋅s^−2) (Newton’un evrensel kütleçekim yasasında yer alır.)

evrensel küme : tür. * evrensel (evren ile ilgili olan; tümü kapsayan, bütüncül; her yerde geçerli olan) + küme (toplamak, bir araya getirmek) + e (isim yapım eki) (tür.); kyomat (yığın, öbek, toplanma, gruplaşma, grup, birikme, küme) (kyo (şişmek, kabarmak, top gibi olmak) + mat (isim yapım eki) ) (gre.) * herhangi bir konuda veya problemde dikkate alınan ve alınabilecek bütün elemanlar topluluğu, bütü elemanların kümesi

evrilmek : tür. * evir (döndürmek, çevirmek, döngü oluşturmak) + il (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * dönüşmek, dönmek, hal değiştirmek (evolve, évoluer ("ev"rilmek) (ing., fra.) )

evrim : tür. * evir (döndürmek, çevirmek, döngü oluşturmak) + im (isim yapım eki) * dönüşme, dönüşüm, dönüm, hal değiştirme; zaman içinde birdenbire olmayan kesintisiz, niteliksel ve niceliksel değişim süreci

evropiyum : gre., ara., lat. * ereb, ırib (güneşin battığı yön, batı) (mağrib (batı) ) (ara.), europa (avrupa) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * simgesi Eu, atom sayısı 63, atom ağırlığı 122 olan, yalnız tuzlarıyla bir tek oksidi bulunan, parlak kurşuni renkli bir element

evsaf : ara. * vasf (nitelik, özellik) kelimesini çoğulu * nitelikler, özellikler, vasıflar

evsan : ara. * vesen (put, idol, sanem) * putlar, idoller, sanemler

evsat : ara. * vasat (orta) * ortalar, vasatlar

evsel : ara. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ev ile ilgili, evde kullanılan her türlü olgu

evsemek : tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + se (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * tahılı bir tepsi içine koyarak, tanelerinin içinde bulunan taş, çöp gibi yabancı maddeleri temizlemek, ayıklamak için savurup altüst etmek

evsin : tür. * ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + sin (isim yapım eki) * avcıların, av sırasında, hayvanlara görünmemek, onları ürkütüp kaçırmamak için gizlenip nişan aldıkları yer

evtad : ara. * veted (direk, kolon, sütun, kazık) * direkler, kolonlar, sütunlar, kazıklar

evvab : ara. * evbe, aba (geri dönmek, varmak), iyab (dönüş, geri dönüş, geri gelme, rücu, varış, avdet) * rücu eden, geri dönen; günahlardan tevbe edip hakkı kabul eden

evvah : ara. * avh, avvaha (vah etmek, inleyerek dilemek, inleyerek acı veya üzüntü ifade etmek, haykırmak, yakınmak, feryat etmek; yalvarmak) * vah eden, yakınan, feryat eden, kusurunu bilerek, ah, vah ederek yalvaran; çok ah edip dua eden; merhametli. sağlam imanlı; yakin ilim sahibi

evvel : ara. * ala, ele (geri dönmek, başa dönmek) * birinci, ilk, önce

evvela : ara. * evvel (önce, ilk) + a, en (olarak, gibi) * ilk olarak, ilk önce

evvelce : ara., tür. * evvel (önce, ilk) + ce (gibi, ile ilgili) * önceden, geçmişte

evvelemir : ara. * evvel (önce, ilk) + emr (iş, talimat, buyruk) * her şeyden önce olan, ilk iş olan, ilk önce olan, ilkin olan

evveliyat : ara. * evvel (önce, ilk) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + at (çoğul eki) * önceki evreler, öncesinde olanlar, önceler

evzara : ara. * vizr (yük) * yükler

exacum : gal., gre. * exacon (exacon (Galya dilinde kantaron benzeri bir bitki) (gal.); exakos (tam, kusursuz) (gre.) * gentianaceae (balkıyanakgiller) familyasından, Asya, Afrika ve Arap Yarımadası'nda yetişen, düzgün simetrili ve yoğun renkli çiçekleri olan, en yaygın türü Exacum affine (İran menekşesi, Fars menekşesi) olan çiçekli bir bitki cinsi

exalbuminous : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + albumen (beyaz, ak, yumurta akı; bitki tohumundaki besi doku) + osus (sıfat yapım eki) * botanikte embriyo etrafında besidokusu (albümen) bulunmayan, endospermsiz (besidokusuz) (tohum)

exchange transfusion : lat., ing. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + cambiare (değiştirmek, takas etmek), cambium (değişim, takas) (lat.); exchange (ing.) + trans (geçiş, geçme, ötesi, karşıdan karşıya, öteye) + fundere (dökmek, akıtmak), fusio (döküm, akıtma) (lat.) * kişinin kanının yavaş yavaş alınarak yerine taze donör kanı veya plazmasının verilmesi

excimer : ing., gre. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + citare (çağırmak, toplamak) (lat.); excited (uyarılmış) (ing.) + dimer (di, dyo (iki) + meros (parça, bölüm, kısım, birim) ) + * uyarılmış iki parçalı molekül; iki atom veya molekülün normalde kararsız veya bağ yapmayan bir durumda olmalarına rağmen, birinin uyarılmış hâli sayesinde geçici olarak bağ oluşturmasıyla oluşan molekül yapısı

exe : ing. * executable (çalıştırılabilir, icra edilebilir) * işletim sistemi tarafından doğrudan çalıştırılabilen program dosyası uzantısı (aplikasyon dosyası uzantısı)

exenatid : lat. * exen (Heloderma suspectum (Gila canavarı) adlı zehirli kertenkelenin salgısında keşfedilen Exendin-4 (eksendin-4) maddesinden) + tide (peptit veya amino asit zinciri belirteci) * tip 2 diyabet (şeker hastalığı) tedavisinde kullanılan, glukagon benzeri peptit-1 (GLP-1) (glukagon benzeri peptid-1) reseptörünü uyararak kan şekerini düşüren enjeksiyon (iğne) formundaki reçeteli reseptör agonisti ilacın etken maddesi (C184H282N50O60S)

exit : lat. * exire (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + ire (gitmek) ), exit (dışarı gider) * dışarı gidiş, çıkış

exobasidium : gre. * exo (dış, dışarı, harici) + basidion (dayanak) * bitkiler üzerinde parazit yaşayan mantarları içeren, Exobasidiaceae familyasından bir cins

exocarp : gre. * exo (dış, dışarı, harici) + karpos (meyve, tohum) * meyve kabuğunun, meyveyi dış etkenlerden koruyan en dış katmanı, dış kabuk

exochorda : gre. * exo (dış, dışarı, harici) + khorde (ip, sicim, lif, tel) * çiçek saplarının dışa doğru belirginliğiyle tanınan, Rosaceae familyasından bir bitki cinsi

exocoetidae : gre. * exo (dış, dışarı, harici) + koitos (yatak, dinlenme yeri, uyuma yeri) (gre.) + idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * tropikal ve subtropikal denizlerde yaşayan, su yüzeyine hızla fırlayıp kanat benzeri büyük göğüs yüzgeçleri sayesinde havada kısa mesafeler boyunca süzülebilen ışın yüzgeçli bir balık familyası, uçanbalıkgiller

exocoetinae : gre. * exo (dış, dışarı, harici) + koitein (yatmak, uzanmak, dinlenmek), koitos (yatak, dinlenme yeri, uyuma yeri) (gre.) + inae (-giller, zoolojik alt familya eki) (lat.) * uçan balıklar familyası (Exocoetidae) içinde yer alan gerçek uçan balıkları kapsayan alt familya

exocoetus : gre. * exo (dış, dışarı, harici) + koitein (yatmak, uzanmak, dinlenmek), koitos (yatak, dinlenme yeri, uyuma yeri) * geceleri su yüzeyinde dinlenen ve sudan sıçrayarak süzülebilen uçan balıkları kapsayan balık cinsi

exoristidae : gre. * exorkizein (yeminle bağlamak, yemin ettirmek; uzaklaştırmak, defetmek, savmak; kötü ruhu kovmak) (exo (dış, dışarı, harici) + horkos (yemin, ant, ahd + izein (fiil yapım eki) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) *

exoristinae : gre. * exorkizein (yeminle bağlamak, yemin ettirmek; uzaklaştırmak, defetmek, savmak; kötü ruhu kovmak) (exo (dış, dışarı, harici) + horkos (yemin, ant, ahd + izein (fiil yapım eki) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) * Exorista cinsini ve yakın akraba asalak sinekleri kapsayan alt familya, özellikle tırtıl ve diğer böcek larvaları üzerinde gelişen parazitik sinekler alt familyası

exospory : gre. * ex, exos (dış, dışarı, harici) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) + eia (isim yapım ve durum eki) * sporların ana hücre veya spor kesesinin dış yüzeyinde oluşması ve dışarıya doğru gelişmesi durumu

exulans : lat. * ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + ulare (dolaşmak, gezinmek, sürgünde olmak, yurdundan uzakta yaşamak) + entia (isim yapım eki) * sürgünde olan, yurdundan uzakta dolaşan; gezgin (örneğin Diomedea exulans (çok geniş okyanus alanlarında sürekli dolaşan, göçebe yaşam tarzına sahip kuş)

ey : tür. * ey (hey, ya) * kendisine seslenilen kimsenin veya nesnenin isminin başına getirilerek pekiştirme işlevi gören nida, hitap nidası, hey

eyalet : ara. * velaya (yakın olmak, yönetmek, korumak), iyal (yönetmek, idare etmek; halk, topluluk, bir kişinin, nafakasını vererek geçindirdiği kimseler) + et (isim yapım eki), vali (yönetici, idareci; şehir yöneticisi) * Osmanlı ve İslam coğrafyasında yönetim birimi, idari bölge, vilayet

eyd : ara. * yed (el) * eller

eyer : tür. * eğ (eğmek, bükmek), ed (takip etmek, izlemek, eşlik etmek) + er (isim/sıfat yapım eki) * binek hayvanlarının (özellikle atların) sırtına yerleştirilen, binicinin rahatça oturmasını, dengede kalmasını ve hayvanı güvenli bir şekilde yönlendirmesini sağlayan, genellikle deriden yapılan minderli ve iskeletli oturak, hayvan sırtlığı

eykazan : ara. * yakiza, yakaza (uyanmak, uyanık olmak, farkında olmak), teyakkuz (uyanık olma, uykudan kalkma, gözu açık olma) * uyanıklar, gözleri açık olanlar; dikkatli, tetikte bulunanlar

eyke : ara. * aik (ağaçlık, ormanlık) * ağaçlık, ormanlık, sık bitki örtüsü; sık ve birbirine karışmış ağaç; yumuşak; ağaç bitiren bataklık (Kur’an’da “ashab-ı eyke” ifadesi yer alır.)

eylem : tür. * ey (yapmak, etmek) + lem (isim yapım eki) * yapma, etme, aktivite, faaliyet

eylemci : tür. * eylem (yapma, etme, aktivite, faaliyet) + ci (yapan, eden eki) * eylem yapan, aktivist, fail

eylemek : tür. * ey (yapmak, etmek) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * yapmak, etmek

eylemsizlik : tür. * eylem (yapma, etme, aktivite, faaliyet) + siz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + lik (isim yapım eki) * hareketsizlik, atalet, durağanlık, sabit olma

eylemsizlik momenti : tür., lat. * eylem (yapma, etme, aktivite, faaliyet) + siz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + lik (isim yapım eki) (tür.) + movimentum, momentum (movere (hareket etmek, devinmek, kımıldamak, kıpırdamak) + mentum (isim yapım eki) ) (lat.) + i (iyelik eki (tür.) * dönmekte olan bir cismin, dönme hareketine karşı direnci; I = Σm.r^2

eylül : aka., sür. * elulu (hasat festivali, sevinç çığlığı) (aka.); eylül (hasat bağbozumu, ürün toplama ayı) (sür.) * hasat bağbozumu, ürün toplama ayı; yılın dokuzuncu ayı (ial, yale (verimli toprak) (gal., ing.) )

eyman : ara. * yemin (sağ el; ant, kutsal söz) * andlar, yeminler, kasemler

eymen : ara. * yemin (sağ el; ant, kutsal söz) * sağ tarafta, uğurlu, şanslı, talihli

eymir : tür., ara. * ey (iyi, güzel) (tür.) + mür, mir (bey; kişi, kimse) (ara.) * iyi durumda, varlıklı, zengin; Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri olan "Üçoklar" koluna bağlı bir boy

eymür : tür., ara. * ey (iyi, güzel) (tür.) + mür, mir (bey; kişi, kimse) (ara.) * iyi durumda, varlıklı, zengin; Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri olan "Üçoklar" koluna bağlı bir boy

eyne : ara. * eyn (nerede, hani) * nerede, hani

eynesil : tür. * ey (hitap nidası, hey, ya) + nesil (soy, döl, jenerasyon, ırs) * Giresun’un bir ilçesi

eyni : ara. * eyn (iki) * iki

eytam : ara. * yetim (babası ölmüş çocuk, öksüz) * babası ölmüş çocuklar, yetimler, öksüzler; tekler, eşsizler, yalnızlar

eytişim : tür. * eyt (kaçmak, uzaklaşmak) + işim (isim yapım eki) * aklı doğru ve yöntemli bir biçimde kullanma, tartışmayı doğru bir biçimde yürütme sanatı, sav ve karşı savdan bileşime ulaşma yöntemi

eyüp : ibr., ara. * ayyav, iyyov (düşmanlık etmek; sınanmak, denenmek) (ibr.); eyyub (aba, evb (ger dönmek), iyab (dönüş, geri dönüş) ); evvab (tevbe edip dönen, Allah’a dönen) (ara.) * sınanan, sabreden, geri dönen, tevbe eden; İstanbul’un bir ilçesi; çok ıstırap çeken

eyvah : far. * ay, ey (hitap nidası) + vah (üzüntü nidası) * teessüf ünlemi, üzüntü nidası

eyvallah : ara. * ey (hitap nidası) + ve (ve, ile) + Allah (Allah) * Allahaısmarladık, hoşça kalın, teşekkür ederim, evet, öyle olsun, olur, tamam

eyvan : far. * eyvan (büyük oda, geçit, büyük kapı) * büyük kapı, eşik, bab; köşk, büyük salon veya taht odası, kemerli yüksek bina, çardak; saray,; Türk-İslam mimarisinde üç tarafı kapalı, ön yüzü genellikle bir avluya veya sokağa tamamen açık olan ve tonoz ya da kubbeyle örtülü büyük oda veya geçit

eyyam : ara. * yevm (gün) * günler

eyyama : ara. * eyam (bekar, evlenmemiş) * bekarlar, evlenmemiş kadınlar, bekar kadınlar; kocası olmayan kadınlar

eyyamcı : ara. * eyyam (günler) + cı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * davranışlarını yere ve zamana göre ayarlayan, gününü gün eden kimse, günlük yaşayan, günü kurtarmaya çalışan

eyyane : ara. * eyye (hangi, hangisi) + ane (an, zaman, vakit, süre) * ne zaman, ne vakit

eyye : ara. * eyye (hangi, hangisi) * hangi, hangisi

eyyim : ara. * eyam (bekar, evlenmemiş) * bekarlar, evlenmemişler, bekar erkekler, bekar kadınlar; kocası olmayan kadın

eyyin : ara. * ayn (göz; görmek, farketmek) * nerede, hangi yerde, hangi konumda

eyyub : ibr., ara. * ayyav, iyyov (düşmanlık etmek; sınanmak, denenmek) (ibr.); eyyub (iyab (dönmek, geri dönmek) ); evvab (tevbe edip dönen, Allah’a dönen) (ara.) * sınanan, sabreden, geri dönen, tevbe eden; İstanbul’un bir ilçesi; çok ıstırap çeken

eyyübiye : ara. * eyyub (sınanan, sabreden, geri dönen, tevbe eden) + iye (yer eki) * Şanlıurfa'nın bir ilçesi

eyyüp : ibr., ara. * ayyav, iyyov (düşmanlık etmek; sınanmak, denenmek) (ibr.); eyyub (iyab (dönmek, geri dönmek) ); evvab (tevbe edip dönen, Allah’a dönen) (ara.) * sınanan, sabreden, geri dönen, tevbe eden; İstanbul’un bir ilçesi; çok ıstırap çeken

eyzan : ara. * eyz (tekrar, yine) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yine, tekrar, böylece, keza, bunun gibi, yine böyle, bu da böyle

ez : far. * ez (gibi, olarak, -den, -den itibaren) * gibi, olarak, -den, -den itibaren (as (gibi) (ing.), als (gibi) (alm.), ez kaza (kaza olarak, kazara), ez cümle (sözün özü olarak, özetle, kısaca, toparlarsak, topluca) (far., ara) )

ez cümle : far. * ez (-dan, dolayı, yüzünden, sayesinde, sebebiyle) + cümle (bir araya getirilmiş söz dizisi, bütün hâlindeki ifade) * sözün özü olarak, özetle, kısaca; bu cümleden, mesela, bunun gibi

ez kaza : far. * ez (-dan, dolayı, yüzünden, sayesinde, sebebiyle) + kada, kaza (olay, vaka, yapma, eylem, gerçekleşme, musibet, hüküm) * rastgele, tesadüfen, plansız, kazara

eza : ara. * ada, aza, eza (incitmek, acıtmak, ıstırap vermek, üzmek, eziyet etmek) * sıkıntı verme, sıkıntı çektirme, üzme, azap etmek, eziyet (ezmek (bastırmak, sıkıştırmak) (tür.) )

ezan : ara. * uzun (kulak), ezzene (duyurmak, işittirmek, izin vermek, bildirmek), muezzin (ilan eden, duyurucu, anonçu) * ilan etme, duyurma, anons

ezber : far. * ez (-dan, -den, uzak) + bar, barm (hafıza, hıfz, bellek, zihin) * hafızadan, bellekten; bilgiyi, unutmayacak şekilde hafızaya koyma

ezberlemek : far. * ezber (hafızadan, bellekten; bilgiyi, unutmayacak şekilde hafızaya koyma) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bilgiyi hafızaya koymak

ezel : ara. * ezel (sonsuz geçmiş) * sonsuz geçmiş, başlangıcı olmayan, öncesiz, zamanın ve mekanın ötesinde var olan süresizlik veya ebediyetin geçmişe doğru uzanan boyutu (zıttı "ebed" (sonsuz gelecek) )

ezeli : ara. * ezel (sonsuz geçmiş) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sonsuz, namütenahi (eternal, eternel (sonsuz) (ing., fra.) )

ezetimib : lat. * eze (ön ek) + timib (kolesterol emilimi inhibitörü) * yüksek kan kolesterolünü ve diğer bazı lipid anormalliklerini tedavi etmek için kullanılan bir ilacın etken maddesi (C24H21F2NO3)

ezgi : tür. * adgü (iyi, güzel, hoş) * müzikte belirli bir kurala göre düzenlenen, kulağa hoş gelen, duygusal yönü ön planda olan ses dizisi, seda, melodi, ton, nağme, tempo

ezhan : ara. * zihn (hafıza, anlama ve bilme kudreti) * zihinler

ezidi : far. * ized, yezed (tanrı, ilah, kutsal varlık, melek) + i (-cı, ile ilgili) * tanrıcı, tanrıya inanan, yezidi; Kürtçe konuşan etnodinsel bir topluluk

ezik : tür. * ez (çizmek (deriyi) sıyırmak, tırmalamak; bastırmak, çiğnemek, sıkıştırmak) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * basık, üzerine bastırılmış, sıkıştırılmış, çiğnenmiş

ezille : ara. * zelil (alçak, aşağılık, hakir) * zeliller, alçaklar, aşağılıklar

ezilmek : tür. * ez (çizmek (deriyi) sıyırmak, tırmalamak, bastırmak, çiğnemek, sıkıştırmak) + il (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bastırılmak, sıkıştırılmak, çiğnenmek

ezine : far. * ezine, azine (cuma) * Çanakkale’nin bir ilçesi (eski ismi Grekçe Neandreia (neos (yeni, taze, ilk) + anthropos (insan, adam, erkek) + eia (yer eki) (yeni insan yeri) )

eziyet : ara. * ada, eza (incitmek, acıtmak, ıstırap vermek, üzmek) + iyet (isim yapım eki) * sıkıntı, azap, üzüntü, hüzün, gam, keder, çile, ıstırap

ezka : ara. * zeki (temiz; anlayışlı) * en temiz; en anlayışlı, en zeki

ezkan : ara. * zakn (çene) * çeneler

ezkaza : far. * ez (-dan, dolayı, yüzünden, sayesinde, sebebiyle) + kada, kaza (olay, vaka, yapma, eylem, gerçekleşme, musibet, hüküm) * rastgele, tesadüfen, plansız, kazara

ezlam : ara. * zelm (ok) * oklar; kumar okları; fal okları

ezme : tür. * ez (çizmek (deriyi) sıyırmak, tırmalamak, bastırmak, çiğnemek, sıkıştırmak) + me (isim yapım eki) * bastırma, sıkıştırma, çiğneme; meyve veya sebzeleri ezerek yapılan ve içki mezesi olarak tüketilen yiyecek

ezmek : tür. * ez (çizmek (deriyi) sıyırmak, tırmalamak, bastırmak, çiğnemek, sıkıştırmak) + mek (fiil mastar eki) * bastırmak, sıkıştırmak, çiğnemek

ezofori : gre. * esophoria (es, eis (iç, içeri, içe doğru) + phoria (taşıma, götürme) (pherein (taşımak, götürmek, getirmek) + eia (isim yapım eki) ) * her iki göz, tek bir görsel hedefe odaklanmadığında gözlerin içe doğru kayma eğiliminde olması, gizli şaşılık

ezoforya : gre. * esophoria (es, eis (iç, içeri, içe doğru) + phoria (taşıma, götürme) (pherein (taşımak, götürmek, getirmek) + eia (isim yapım eki) ) * her iki göz, tek bir görsel hedefe odaklanmadığında gözlerin içe doğru kayma eğiliminde olması, gizli şaşılık

ezogelin çorbası : tür. * ezo + gelin (evlenecek olan genç kız) + çorba (sebze ile hazırlanan ve sıcak tüketilen sulu yemek) + sı (iyelik eki) * Gaziantep'te yaşayan, asıl adı Zöhre Bozgeyik olan, Suriye’ye gelin gidip hayatı boyunca sıla hasreti çekmiş olan Ezo lakaplı güzel bir kadının isminin verildiği, mercimek, bulgur, pirinç, domates salçası ve baharatlarla yapılan bir çorba

ezop otu : gre., tür. * hyssopos (kutsal ot, ezop otu) (gre.) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) (tür.) * Ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasına ait, tıbbi ve aromatik özellikleri olan çok yıllık bitki cinsi

ezoterik : gre. * esoterikos (es, eis (iç, içe, içine), eso (içinde, içinden) + teros (karşılaştırma, taraf, yön eki) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * içe yönelik, içe ilişkin, batıni; sadece belirli bir zümrenin veya belirli bir bilgiye haiz olanların anlayabileceği gibi olan

ezotropi : gre. * esotropia (es, eis (iç, içe, içine), eso (içinde, içinden) + trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropia (dönüş durumu, dönme durumu, değişim durumu, yönelme durumu) (trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * gözün buruna doğru içe dönmesiyle oluşan bir şaşılık türü

ezra : ibr. * azr, ezr (yardım etmek, desteklemek, korumak), azar (yardım, destek, koruma) * yardım eden, destekleyen, koruyan; yardım, destek, koruma

ezrail : ibr. * azar (yardım eden, destekleyen) + el (tanrı, ilah) * ölüm meleği

ezvac : ara. * zevc (eş, çift) * eşler, çiftler

F : lat. * fluorum (fluere (akmak, akışkan olmak) + or (-cı, yapan, eden eki) + um (element adı eki) ) * atom numarası 9 olan, periyodik tablonun 17. grubunda bulunan, en elektronegatif ve en reaktif element olan, açık sarı renkli, florür bileşikleri, nükleer yakıt işleme, diş macunları ve çeşitli kimyasal sentezlerde kullanılan bir halojen element

f : tür. * f, F * Türkçe alfabedeki yedinci harf ("E"den sonra, "G"den önce)

fa : ara. * fa (ağız) * kafada burnun altında, çenenin üstünde bulunan ve girişi iki dudaktan oluşan konuşma, seslenme ve beslenme organı, ağız

fa : lat. * famuli (hizmetkarların ) + tuorum (senin) * Batı müziği ses sisteminde yedili temel dizinin dördüncü notasını ifade eden, solfej eğitiminde kullanılan ses adı ve müziksel perde karşılığı (Orta Çağ’da solfej sistemi geliştirilirken temel olarak Latince bir ilahi olan “Ut queant laxis” kullanılmış olup, notalar (ut - re - mi - fa - sol - la - si) bu ilahinin dizelerinin ilk hecelerinden türetilmiştir. Notalar 8. yüzyılda Lombard tarihçi ve din adamı Paulus Diaconus tarafından Vaftizci Yahya onuruna Latince olarak yazılmış "Ut queant laxis" isimli ilahiden gelir. (Ut

faah : ara. * faa (dönmek, geri gelmek; yön değiştirmek) * dönüş, geri gelme, yön değişikliği

faal : ara. * faʿala (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, gerçekleştirmek; etkilemek, tesir etmek) * eylem halinde olan, aktif

faaliyet : ara. * faʿala (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, gerçekleştirmek; etkilemek, tesir etmek) + iyet (isim yapım eki) * eylem, aktivite

fabaceae : lat. * faba (bakla, bakla tanesi; bakla bitkisi) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * baklagiller familyası, bakla ve fasulye gibi tohumları meyve içinde bulunan çiçekli bitkileri kapsayan bitki familyası

fabiana : lat. * Fabius (Roma aile adı) + ana (ile ilgili, -a ait) * odunsu yapılı ve aromatik türleri içeren, Solanaceae familyasından bir bitki cinsi

fabianizm : lat. * fabianus (fasulye yetiştiricisi) (faba (bakla, bakla tanesi; bakla bitkisi; fasulye) + ianus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * devrimci yöntemler yerine tedrici ve reformist yollardan demokratik sosyalizmin ilkelerini ilerletmeyi amaçlayan Britanyalı sosyalist hareket

fabiform : lat. * faba (bakla, bakla tanesi; bakla bitkisi; fasulye) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * bakla biçiminde olan, bakla tanesine benzeyen

fabl : lat. * fari (konuşmak, söylemek), fabula (söz, söylem, konuşma, anlatı, hikaye, öykü) * kişileri çoğunlukla hayvanlardan seçilen, sonunda bir yaşam dersi ortaya koyan, genellikle şiir biçiminde yazılmış öykü; ders verme amacı taşıyan kısa masal; çoğunlukla hayvanların konuşturulduğu hikaye

fabrika : lat. * fabricare (yapmak, inşa etmek, üretmek, oluşturmak) (fabricus (yapım, üretim, inşa) (faber (zanaatkar, mucit, demirci; taklitçi, sahteci, kalpazan) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + are (fiil mastar eki) ), fabrica (yapım yeri, üretim yeri) (faber (zanaatkar, mucit, demirci; taklitçi, sahteci, kalpazan) + ica (yer eki) ) * işlenmemiş veya yarı işlenmiş maddeleri insan, makine ve benzeri araçlar kullanarak işleyen ve kullanıma, tüketime hazır duruma getiren sanayi kuruluşu, üretim yapılan yer, imalathane

fabrikasyon : lat. * fabricare (yapmak, inşa etmek, üretmek, oluşturmak) + tio (isim yapım eki) * fabrikada yapılarak tüketime sunulan madde

fabrikatör : lat. * fabricare (yapmak, inşa etmek, üretmek, oluşturmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) * fabrika sahibi veya işletmecisi olan kimse

fabry hastalığı : alm., tür. * fabry (Alman dermatolog Johannes Fabry'nin soyadından) (alm.) + hasta (sağlığı bozulmuş olan) + lık (durum eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * dokularda aşırı lipit birikmesi kaynaklı meydana gelen ve X kromozomuna bağlı nadir görülen lizozomal enzim eksikliğine bağlı bir hastalık

fabulinus : lat. * fabula (söz, konuşma, anlatı, hikaye, öykü) + inus (ile ilgili, sağlayıcı) * Roma mitolojisinde çocuklara ilk kelimelerini söylemeyi öğreten tanrı

facia : ara. * facaa (acı vermek, sarsmak; birini ağır bir musibetle vurmak) + a (isim yapım eki) * acıklı durum, üzüntü verici olay

facir : ara. * fecera, facara (fışkırtmak, ikiye ayırmak, yarmak, yarıp açmak, patlatmak, açığa çıkarmak, kaynak çıkarmak; haktan sapmak; günaha girmek) * günah işleyen; yoldan çıkan; ahlâken bozulmuş kimse; kötülük yapan, günahkar, haktan sapan, haram ve günaha dalmış kötü insan, günah işleyen

facula : lat. * facula (küçük meşale, küçük ışık, ışık lekesi) (fax (meşale, çıra, ışık kaynağı) + ula (dişil küçültme eki) ) * Güneş yüzeyinde çevresine göre daha parlak görünen küçük ışık alanı, parlak leke

faça : lat. * facies (suret, yüz, çehre, yüzey, görünüş) * yüz, çehre, görünüm, görünüş

façeta : lat. * facies (suret, yüz, çehre, yüzey, görünüş) + etta (küçültme eki) (lat.); facette (fra.) * küçük yüzey, yüzey parçası

façuna : ita., ita. * fascis (demet, bağ; bir arada tutan bağ, sargı, geniş şerit, kuşak; teknenin bordasında boylamasına uzanan geniş bant) (lat.) + one (isim yapım eki) (ita.) * halatın örselenmesini önlemek için, örselenecek yerlerinde tel veya sicimle yapılan sargı; gemi bordasında boylamasına uzanan geniş şerit; dış yüzeyde belirgin bant

fadahat : ara. * fadh, fadaha (rezil etmek, utandırmak, açığa çıkarmak), iftidah (kırma, kırıp ufalama; maskara olma, rezil olma, utanç verici duruma düşme) * rezillik, utanç, açığa çıkma durumu

fadıl : ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak) * üstün, faziletli

fadih : ara. * fadh, fadaha (rezil etmek, utandırmak, açığa çıkarmak), iftidah (kırma, kırıp ufalama; maskara olma, rezil olma, utanç verici duruma düşme), fadahat (rezillik, utanç, açığa çıkma durumu) * rezil, rezil edici, utandırıcı

fadime : ara. * fatama (kesmek, ayırmak; sütten kesmek) * çocuğunu sütten kesen kadın; kesen, ayıran, fatima

fadl : ara. * fadala (üstün gelmek, üstün olmak, fazla olmak, artmak, aşmak) * üstünlük, üstün, fazla

fado : lat., por. * fari (konuşmak, söylemek), fatum (konuşulmuş olan; kader, alın yazısı) (lat.); fado (kader, alın yazısı) (por.) * 19. yüzyıldan bugüne kadar uzanmış bir Portekiz halk müziği türü

fadr : ara. * faddara (karşı karşıya gelmek, mücadele etmek, kapışmak) * çatışma, mücadele, kapışma, karşılaşma

fagaceae : lat. * fagus (kayın ağacı) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Kuzey Yarımküre'deki ılıman ormanların temelini oluşturan odunsu bitkileri, kayın, meşe, kestane, ve kestane gibi ağaçları kapsayan bitki familyası, kayıngiller

fagales : lat. * fagus (kayın ağacı) + ales (taksonomik ek) * Kuzey Yarımküre'deki ormanların temelini oluşturan meşe, kestane, kayın, ceviz, fındık ve huş ağacı gibi odunsu ve çiçekli bitkileri içeren geniş bir bitki takım, kayın takımı

fagolizozom : gre. * phagein (yemek, yutmak, tüketmek), phago (yeme, yutma) + lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) + soma (vücut, gövde, cisim, beden, nesne, yapı; topluluk, toplum veya cemiyet) * yutucu ve parçalayıcı yapı, yutulan maddeleri parçalayan birleşik hücre yapısı; hücrelerin yabancı cisimleri yutmak için oluşturduğu fagosom isimli yapı ile, sindirim enzimleri içeren lizozom isimli yapının birleşmesiyle oluşan, yutulan maddeyi sindirip yok eden ve bağışıklık sisteminin önemli bir savunma mekanizması olan birleşik yapı

fagosit : gre. * phagein (yemek, yutmak, tüketmek), phago (yeme, yutma) + kytos (barındıran, odacık, hücre, oyuk, çukur, boşluk, kap, kanal) * bir hücre veya partikülü sitoplazması içine alan hücre

fagositoz : gre. * phagein (yemek, yutmak, tüketmek), phago (yeme, yutma) + kytos (barındıran, odacık, hücre, oyuk, çukur, boşluk, kap, kanal) + isis (isim yapım ve durum eki) * bir hücrenin diğer bir hücre veya partikülü sitoplazması içine alması

fagot : gre., ita. * phakelos (demet, çıkın, bohça; toplu şey) (gre.); fagotto (ita.) * yakıt için bir demet çubuk, rulo; tahtadan yapılan ve parçalardan oluşan, parçaları uç uca ekli olduğu için uzun bir boruya benzeyen bir üflemeli çalgı

fagozom : gre. * phagein (yemek, yutmak, tüketmek) + soma (vücut, gövde, cisim, beden, nesne, yapı; topluluk, toplum veya cemiyet) * bir hücre tarafından fagositoz yoluyla yutulan büyük partiküllerin (örneğin bakteri) etrafını saran vezikül

fagus : lat. * fagus (kayın ağacı) * geniş yapraklı, uzun ömürlü orman ağaçlarını kapsayan, Fagaceae familyasından bir bitki cinsi

fağfur : çin. * huangfu (huang (imparator) + fu (saygu ünvanı) ) * Çin’de yapılmış, Çin işi de denilen vazo, sürahi, kadeh, fincan, tabak, kase gibi, değerli porselen (eşya)

fahamet : ara. * fahima (anlamak, kavramak, idrak etmek) + et (isim yapım eki) * anlayış, kavrayış; yüksek idrak; vakar ve ciddiyet, vakur görünüş; ihtişam, yücelik, büyüklük, ulu olma, yüce olma

fahhar : ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören), fahr (övünme, iftihar etme, gururlanma, fahirlenme; kendini büyük ve üstün görme, kibirlenme, böbürlenme) * övünen, övüngen, kibirlenen, böbürlenen, gururlanan, fahirlenen

fahhar : ara. * fahhara (yoğurmak, şekil vermek, sert veya yoğun maddelerle çalışmak; çamur veya balçık ile çalışmak) * balçık, çamur, yoğun ve yapışkan toprak, yoğrulmuş veya şekillendirilmiş çamur, kil; yoğun, yapışkan veya zor çözülür madde (mecazi)

fahim : ara. * fahima (anlamak, kavramak, idrak etmek) * anlayışlı, kavrayışlı, akıllı, yüksek idrakli, vakur, ciddi, itibar ve nüfuz sahibi olan, büyük zat

fahir : ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fahr (övünme, iftihar etme, gururlanma, fahirlenme; kendini büyük ve üstün görme, kibirlenme, böbürlenme) * övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören

fahiş : ara. * fahuşa (aşırılık etmek; çirkinlikte ileri gitmek; edebe aykırı davranmak), fahşa (ahlaksızlık, edepsizlik, çirkinlik, aşırılık) * ahlaksız, edepsiz, terbiyesiz

fahişe : ara. * fahuşa (aşırılık etmek; çirkinlikte ileri gitmek; edebe aykırı davranmak), fahşa (ahlaksızlık, edepsizlik, çirkinlik, aşırılık) * ahlaksız kadın, hayat kadını, orospu

fahr : ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) * övünme, övünç, iftihar etme, gururlanma, fahirlenme; kendini büyük ve üstün görme, kibirlenme, böbürlenme

fahrenhayt : alm. * fahrenheit (Alman fizikçi Daniel Gabriel Fahrenheit’ın soyadından) * Alman fizikçi Daniel Gabriel Fahrenheit tarafından 1724 yılında oluşturulan bir sıcaklık ölçüm birimi, fahrenheit; 1 F = -17.22 °C; formülü (F = (9 / 5 × °C) + 32)

fahri : ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * onursal, övgüsel, iftiharla, övünerek

fahriye : ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) + iye (isim yapım eki) * iftihar etme, övünme; kadın ismi; Divan Edebiyatı’nda ozanların, şiirlerde, kasidelerde, mesnevilerde kendi özelliklerinden övünerek söz ettikleri, kendilerini övdükleri bölüm

fahrunnisa : ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören) + el (ön ek, artikel) + unsa (dişi, dişil varlık, kadın), nisa (kadınlar) * kadınların gururu; kadın ismi

fahte : far. * fah (bilgi, kavrama; ayrı, yabancı) + te (isim yapım ve durum eki) * başkasına ait, eşe bağlı olmayan, dolaylı ilişkili kuş, üveyik kuşu

fahur : ara. * fahara (övünmek, iftihar etmek, gururlanmak, fahirlenmek; kendini büyük ve üstün görmek, kibirlenmek, böbürlenmek), fehur, fahir (övünen, iftihar eden, kibirlenen, böbürlenen, kendini üstün gören), fahr (gurur, onur, iftihar, övünme, kibirlenme, böbürlenme) * çok övünen, çok iftihar eden; mütekebbir, kibirlenen

faik : ara. * faka (aşmak, üstün gelmek), fevk (üst, üzeri, yukarısı) * üstün, üstünde, yüksek, diğerinden daha değerli ve üstün

faikiyet : ara. * faka (aşmak, üstün gelmek), fevk (üst, üzeri, yukarısı) + iyet (isim yapım ve durum eki) * üstünlük, yücelik

fail : ara. * fa'ala (yapmak, etmek, eylemek, gerçekleştirmek) * yapan, eden, eyleyen, gerçekleştiren, icra eden, suçlu, faal olan, faaliyeti yapan

fail-i meçhul : ara. * fail (yapan, eden, eyleyen, gerçekleştiren, icra eden, suçlu, faal olan, faaliyeti yapan) + i (tamlama eki) + cahila (bilmemek, cahil olmak; bir şeyden habersiz olmak), cehl (bilmemek, bilgisizlik), mechul (bilinmeyen, belirsiz) * yapanı belli olmayan, suçlusu belirlenememiş olan

fail-i muhtar : ara. * fail (yapan, eden, eyleyen, gerçekleştiren, icra eden, suçlu, faal olan, faaliyeti yapan) + i (tamlama eki) + ihtira (seçmek), muhtar (seçilmiş olan) * Allah'ın bütün nesne ve olayları, özellikle insanlara ait ihtiyari fiilleri iradesine göre yarattığını ifade eden tabir

fair play : ing. * fair (adil, adaletli, iyi, makul) + play (oyun) * hileye ve şiddete başvurmadan sportmence oynama

faiz : ara. * fada (taşmak, artmak, fazlalık olmak; faydalı olmak, yarar sağlamak, kazandırmak), faida (artma, artış, fazlalaşma; fayda, yarar, kazanç) * artan, taşan, fazla olan, artış, fazlalık; verilen bir borcun karşılığında borç tutarı üzerinden belirli bir oranda (enflasyon oranı vb.) elde edilen gelir; üretim amaçlı girdi olarak kullanılan sermayenin gelir oranı

faj : gre. * phagein (yemek, yutmak, tüketmek), phagos (yiyen, yutan) * yiyici, yiyen, yutan; belirli bir hücre veya organizmayı yiyen, sindiren veya enfekte eden varlık

fak : ara. * fahha (sıkıştırmak, tuzak kurnak, pusuya düşürmek) * hile, tuzak, kapan, kumpas, komplo (faka basmak (tuzağa düşmek) ) (fake (sahte, aldatmaca) (ing.) )

fakahet : ara. * fakiha (anlamak, kavramak, idrak etmek), fakih (anlayan, kavrayan, idrak eden; İslam hukuku bilgini), fıkh, fikh (anlayış, kavrayış, idrak, akıl yürütme; derin bilgi; İslam hukuku, fıkıh) + et (isim yapım eki) * anlayışlı olma, kavrayışlı olma, idrakli olma; şeriat bilgisinde alimlik, fıkıh bilgisinde uzmanlık

fakat : ara. * fe (o halde, artık, böylece) + kad (oldu, hükmetti) * ancak, yalnız, şöyle ki, mutlak olarak

fakd : ara. * fakada (kaybetmek, yitirmek, bulamamak; elden çıkarmak; incelemek, araştırmak, kaybolanı aramak, denetlemek) * kaybetme, kayıp, yitirme, zarar görme, bulunmama, bulamama, belirsiz olma; taleb etme, isteme; elden çıkarmak; inceleme, kaybolanı arama, denetleme, inceleme, kayıpların tespiti, görevlendirme

fakfon : çin. * bai (beyaz) + tong (bakır); pak (beyaz, temiz, açık) + tung (bakır) * bakır, çinko ve nikelden oluşan, gümüş görünüşünde, kuyumculukta da kullanılan bir alaşım

fakha : ara. * fakha (meyve vermek, olgunlaşmak, şişmek) * meyve; bitkinin yeni açmış çiçeği; bir yıldız adı; dübür halkası

faki : ara. * favk, faka (üstün olmak, öne çıkmak, parlak veya belirgin olmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * parlak, üstün, öne çıkan, belirgin olan

fakid : ara. * fakada (kaybetmek, yitirmek, bulamamak; elden çıkarmak; incelemek, araştırmak, kaybolanı aramak, denetlemek), fakd (kaybetme, kayıp, yitirme, zarar görme, bulunmama, bulamama, belirsiz olma; taleb etme, isteme; elden çıkarmak; inceleme, kaybolanı arama, denetleme) * kaybolmuş olan; az rastlanan şey, nadir bulunabilen nesne

fakih : ara. * fakaha (eğlenmek, sevinmek, neşelenmek, şaşırmak, hayret etmek), fukuh (sevinç, neşe; şaşkınlık, hayret) * sevinen, sevinçli, neşeli; şaşkın, hayret etmiş

fakih : ara. * fakaha (yorumlamak, kavramak, bilmek, anlamak, idrak etmek, hüküm vermek), fıkh, fikh (anlayış, kavrayış, idrak, akıl yürütme; derin bilgi; İslam hukuku, fıkıh) * bilgin, bilge, fıkıh ilmini bilen, islam hukukçusu; zeki, anlayışlı kimse

fakihe : ara. * fakh, fakaha (eğlenmek, sevinmek, neşelenmek, şaşırmak, hayret etmek), fukuh (sevinç, neşe; şaşkınlık, hayret), fakih (neşelenen, sevinen, hoşlanan; keyif alan) * insanı neşelendiren şey; meyve; tatlı, yenebilir bitki ürünü, fevakih (ç.)

fakir : ara. * fakara (yoksul olmak, muhtaç olmak, güçsüz olmak; kötü muamele görmek), fakr (yoksulluk, eksiklik, muhtaçlık, ihtiyaç, yoksunluk) * yoksul, muhtaç; gelir ve mal bakımından zayıf olan kimse

fakirane : ara., far. * fakir (yoksul, yoksun, muhtaç; gelir ve mal bakımından zayıf olan kimse) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) * yoksulca, yoksul bir şekilde

fakire : ara. * fakara (yoksul olmak, muhtaç olmak, güçsüz olmak; kötü muamele görmek), fakr (yoksulluk, eksiklik, muhtaçlık, ihtiyaç, yoksunluk) * çok kötü muamele gören, çaresiz kalan; büyük musibet, sıkıntı, yokluk; yoksul, muhtaç, ihtiyaç içinde olan

fakirhane : ara. * fakir (yoksul, yoksun, muhtaç; gelir ve mal bakımından zayıf olan kimse) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * yoksulların yaşadığı yer, yoksullara yönelik bir kurum

fakirizm : ara., lat. * fakr (yoksunluk, yoksulluk, azlık, ihtiyaç), fakir (yoksul, yoksun, muhtaç; gelir ve mal bakımından zayıf olan kimse) (ara.) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * insanın vücudunun bütün kötülüklerin kaynağı olduğunu, ruhun kurtuluşu ve mutluluğu için bedene eziyet etmek gerektiğini öne süren ve bunu uygulayan Hint felsefesi, Hint çileciliği, Hint dervişliği

fakoemülsifikasyon : gre., lat. * phakos (mercek, lens) (gre.) + emulgere (ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) + mulgere (sağmak, süt sağmak; emmek, sıvı çıkarmak) ) + sio (isim yapım eki) + ficatio (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tio (isim yapım eki) ) * katarakt sendromu arzeden yani sertleşmiş, saydamlığın yitirmiş olan göz merceğinin, ultrasonik enerjiyle eritilerek dışarı alınması işlemi, lazerli katarakt ameliyatı, fako

fakolitik : gre. * phakos (mercek, lens) + lithos (taş, kaya) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * olgun veya olgunlaşmamış katarakt nedeniyle oluşan bir glokom türü

fakomalazi : gre. * phakos (mercek, lens) + malakia (yumuşaklık, hastalık) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * göz merceğinin yumuşaması; yumuşak katarakt, sert çekirdeği olmayan

fakr : ara. * fakr (yoksulluk, yoksunluk, muhtaçlık) * yoksulluk, yoksunluk, muhtaçlık

fakra : ara. * fakr, fakara (yoksul olmak, muhtaç olmak, güçsüz olmak, muhtaç olmak; kötü muamele görmek) * fakirlik, yoksulluk, yoksunluk, muhtaçlık durumu

faks : lat. * facs, fax (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + similis (benzer, aynı) ) * yazı ve resimleri, telefon hattı aracılığıyla anında tıpkıbasım olarak gönderip alabilen elektronik cihaz

faksimile : lat. * facs, fax (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + similis (benzer, aynı) ) * yazı ve resimleri, telefon hattı aracılığıyla anında tıpkıbasım olarak gönderip alabilen elektronik cihaz

faktitif : lat. * facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak), factus (yapılmış, edilmiş, eylenmiş, oluşturulmuş) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ettirgen eylem

faktoring : lat., ing. * facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) + ing (isim yapım eki) * mal ve hizmet satışlarından oluşan vadeli alacakların temlik yolu ile bir finansal kuruluşa (faktöring şirketi) devredilmesi ve bu alacakların bu kuruluş tarafından yönetilmesi

faktör : lat. * facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) * etken, etmen, etkileyici unsur

faktör VIII inhibitör bypass aktivitesi : lat., ing. * factor (etken, etmen, etkileyici unsur) + VIII (sekiz) + inhibitor (engelleyici, inhibitör) + by (yanında, yanından, sayesinde) + passing (geçiş, geçme) + activity (aktivite, faaliyet, eylem) * faktör VIII inhibütörleri gelişmiş bir hemofili hastasında, pıhtılaşma sürecini bypass eden alternatif bir tedavi yöntemi ile pıhtılaşmanın sağlanması

faktörizasyon : lat. * facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) * bir niceliği çarpanlarına ayırma ve çarpanlara ayırma yoluyla elde edilen çarpım

faktöryel : lat. * facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * 1'den başlayarak belirli bir sayma sayısına kadar olan sayıların çarpımı (örneğin 4! = 1x2x3x4 = 24)

fakültatif : lat. * facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak), facilis (kolay, mümkün; kolayca yapılan), facultas (yapım, yapma, oluşturma; yetenek, güç, kapasite; hak, imkan) + tivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ihtiyari, seçmeli, zorunlu olmayan; isteğe bağlı; gönüllü; seçmeli; bir eylemi yapma yetkisine sahip; bakteriyolojide hem aerobik hem de anaerobik ortamlarda çoğalabilen bakteri türü

fakülte : lat. * facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak), facilis (kolay), facultas (yapım, yapma, oluşturma; yetenek, güç, kapasite; hak, imkan) * yetenek, kapasite, beceri; akademik bölüm, bir üniversitenin, öğrenim alanı veya uzmanlık konusu bakımından ayrılmış kollarından her biri

fal : ara. * fal (iyiye yorulan alamet, uğur, baht, talih, kehanet, kısmetine düşen, kaderine düşen, bahtına düşen) * iyiye yorulan alamet, uğur, baht, talih, kehanet, kısmetine düşen, kaderine düşen, bahtına düşen; kaderi, şans ve kısmeti anlamak, gelecekte olacakları öğrenmek gayesiyle kahve telvesi, iskambil kağıdı, el ayası, bakla gibi şeylere bakarak anlam çıkarma (fall, fallen (düşmek, rastlamak) (ing., alm.), Zufall (rastlantı, rastgelme) (alm.) )

falaka : gre. * phalanks (kütük, kalın sopa, Eski Yunan"da bir ordu birliği) * kalınca bir sopayla bunun iki ucuna bağlı bir ipten oluşan, ayakları uygun bir biçimde sıkıştırmakta yararlanılan bir dayak aracı

falan : ara. * fulan (X şahsı, adı anılmayan kimse) * adı zikredilmeyen kişi veya nesne için kullanılan kelime

falanj : gre., lat. * phalanga, phalanx, phalangos, phalangaem (savaş düzeni, dizi; kalas, tahta, kalın sopa, kütük, tomruk, payanda) (gre.); phalangis (lat.) * eski Yunan’da, özellikle Makedonya piyadelerinin çekirdeğini oluşturan mızraklı alay (plank (kalas, tahta, payanda) (ing.) )

falanjist : gre., lat. * phalanga, phalanx, phalangos, phalangaem (savaş düzeni, dizi; kalas, tahta, kalın sopa, kütük, tomruk, payanda) (gre.); phalangis + ista (-cı, yapan, eden, destekçi, yandaş) (lat.) * İspanya'daki faşist parti Falange'nin üyesi

falanks : gre. * phalanga, phalanx, phalangos, phalangaem, (savaş düzeni, dizi; kalas, tahta, kalın sopa, kütük, tomruk, payanda; eski Yunan'da bir ordu birliği) * el parmaklarını ve ayak parmaklarını oluşturan kemikler; savaş düzeni, dizi (plank (kalas, tahta, payanda) (ing.), falaka (bir sopanın iki ucuna bağlı bir ipten oluşan ve ayakları sıkıştıran bir dayak aracı. (tür.) )

falcı : ara., tür. * fal (uğur, baht, talih, kader, kısmet, kehanet) (ara.) + cı (yapan, eden eki) * fal bakan kimse

falco : lat. * falx, falce (orak, tırpan), falco (orak biçimli kuş, doğan) * doğan, şahin ve doğangiller (Falconidae) familyasına ait yırtıcı kuşları kapsayan kuş cinsi

falconidae : lat. * falx, falce (orak, tırpan), falco (orak biçimli kuş, doğan) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * doğan, kerkenez, karakara gibi yırtıcı kuşları kapsayan kuş familyası, doğangiller

falconiformes : lat. * falx, falce (orak, tırpan), falco (orak biçimli kuş, doğan) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * biçim ve görünüş itibarıyla doğan ve doğan benzeri olan yırtıcı kuşları kapsayan kuşlar takımı, doğansı kuşlar takımı

falçata : lat., ita. * falx, falce (orak, tırpan) + etta (küçültme eki) (lat.); falcetta (ita.) * eğri biçimli kunduracı bıçağı

falez : lat., fra. * fala (dalga, kayalık çıkıntı), falisia (kaya, kayalık, uçurum), vallis (vadi, dik yamaç) (lat.); falaise (fra.) * dik kayalık, uçurum; deniz veya kara kenarında dik yükselen kayalık

falic : gre., ara. * plegein, plessein (vurmak, çalmak, çarpmak, darp etmek), plexis (felç, vurma, çarpma, durdurma), plegia (plege (darbe, felç) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.); falaca (bölmek, ayırmak; sinir veya damar etkilenmesi sonucu hareket kaybı), felc (ara.) * felç geçirmiş, vücut veya organ hareketi kaybolmuş; felç durumunda olan kimse veya yapı, felçli

falihayır : ara. * fal (uğur, baht, talih, kader, kısmet, kehanet) + ı (tamlama eki) + hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk, fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) * iyiye yorulur olgu

falik : ara. * falaka (açmak, yarık açmak, yarmak) * yaran, açan, yarak, penis (phallus, Phallus (lat., ing., alm.), penis, pénis (penis) (ing., fra.) )

falkland adaları : gal., ing. * falaichte (saklı, gizli), failc (banyo, duş, yıkanma), falc (yoğun yağmur) (gal.) + land (ülke) (ing.) * Birleşik Krallık’a bağlı, Britanya Denizaşırı Toprakları'ndan biri olan ve Güney Atlas Okyanusu'nda, Patagonya'nın 480 km doğusunda bulunan takımadalar, Malvina Adaları

fallaş : far. * ferş (yaymak, sermek, döşemek), ferraş (yayıcı, serici, döşeyici; hizmetçi) * cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak, kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişi; yaşlı fahişe; hizmetçi kadın; yıpranmış, dağılmış, asıl biçimini kaybetmiş, genişleyip yayılmış, deforme olmuş, fallafoş, folloş

fallik : ara., gre. * falaka (açmak, yarık açmak, yarmak) (ara.); phallos (şişen, büyüyen, penis) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.); phallus (lat.); * penisle ilgili, erkeklik organıyla ilgili (falik (yaran, açan, patlatan) (ara.) )

fallop : ita. * falloppio (İtalyan anatomist Gabriele Falloppio’nun soyadından) * kadın üreme sisteminde, yumurta kanalı olarak da bilinen yumurtalıkların rahime bağlanmasında ve döllenmede önemli rol oynayan iki uzun tüp

fallopian tüp : ita., lat. * falloppio (İtalyan anatomist Gabriele Falloppio’nun soyadından) (ita.) + ianus (sıfat yapım eki; ile ilgili) + tubus (boru) (lat.) * sperm ve yumurtanın, döllenmiş bir yumurtanın (embriyo) rahime ulaşmasını sağlayan, yumurtalıkları rahime bağlayan iki uzun ince tüpten her biri

fallot tetralojisi : fra. * fallot (Fransız doktor Étienne-Louis Arthur Fallot’un soyadından) + tetra (dört) + (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * doğumsal kalp anomalilerinden oluşan ve siyanoza (cilt mavileşmesine) yol açan konjenital kalp hastalığı

fallus : gre. * phallos (şişen, büyüyen, erkek cinsel organı, penis), phallus (lat.) * penis, erkeklik organı, erkek cinsel organı; Antik Yunan ve Roma kültürlerinde bereket, çoğalma ve gücü simgeleyen, genellikle dik konumda tasvir edilen erkek cinsel organı veya bu organın sanatsal ve sembolik gösterimi

falname : ara. * fal (uğur, baht, talih, kader, kısmet, kehanet) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * fal bakmaya yarayan resimli veya resimsiz, tıbbi folklora ait telkine dayalı bibliomistik kitaplar

fals : ara. * falasa (başarısız olmak, kaybetmek; parasız kalmak, batmak,), iflas (başarısız olma, kaybetme; mali açıdan çökme; borcunu ödeyememe; ekonomik olarak batma) * hatalı, yanlış, başarısız (false (hatalı, yanlış), falsification (yanıltma, aldatma, sahtekarlık) (ing., fra.), Falsch (yanlış, hatalı) (alm.) )

false consensus effect : lat. * falsus (sahte, yanlış, hatalı, gerçek olmayan) + consensus (uzlaşma, genel kabul) (con (ile, birlikte, beraber, tamamen) + sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek) (sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + effectus (gerçekleştirme, gerçelleme, sonuç, etki, tesir) * kişinin kendi inançlarının, tercihlerinin veya davranışlarının çoğunluk tarafından paylaşıldığını abartılı biçimde varsayması; bilişsel önyargı ve sosyal algı hatası; kendi görüşünün toplumda çok yaygın olduğunu zannetme

false memory : lat. * falsus (sahte, yanlış, hatalı, gerçek olmayan) + memoria (bellek, hafiza, anı, zihin, hatırlama, hatıra) (memor (hatırlayan, anımsayan, düşünen akılda tutan) (men, mem (zihinde tutmak, hatırlamak, anımsamak, düşünmek akılda tutmak) + or (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) + eia (isim yapım eki) (gre.) ) * gerçekte yaşanmamış olayları yaşamış gibi hatırlama; yalancı anı, sahte anı

falsetto : lat., ita. * falsus (sahte, yanlış, hatalı, gerçek olmayan) + ettus, etta (küçültme eki) (lat.); falso (yanlış, hata) + etto (küçültme eki) (ita.) * modal ses kaydının hemen üzerindeki frekans aralığını kaplayan ve onunla yaklaşık bir oktav örtüşen ses

falsifikasyon : lat. * falsus (sahte, yanlış, hatalı, gerçek olmayan) + ficatio (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, oluşturmak) + tio (isim yapım eki) ) * sahtecilik, gerçeği değiştirme, yanıltmacılık

falsiform : lat. * falsus (sahte, yanlış, hatalı, gerçek olmayan) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ); falx, falce (orak, tırpan) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * sahte şekilli, yanlış biçimli, hatalı şekilli, normal formundan sapmış; orak şekilli

falsiform bağ : lat., tür. * falsus (sahte, yanlış, hatalı, gerçek olmayan) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ); falx, falce (orak, tırpan) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) + bağ (ilinti, ilgi, alaka) (tür.) * orak şekilli bağ; karaciğeri ön gövde duvarına bağlayan ve karaciğeri sol loba ve sağ loba bölen bağ

falso : lat. * falsus (sahte, yanlış, hatalı, gerçek olmayan) (lat.); falso (ita.) * yanlış davranış, hatalı hareket

falx cerebri : lat. * falx (orak, tırpan) + cerebrum, cerebri (beyin) * beynin iki yarım küresi arasında bulunan orak biçimli bölme

falya : ita. * faglia (yarık, çatlak, delik) * eskiden ağızdan dolma toplarda bulunan, topu ateşlemek için ağızotunun konulduğu delik; kapıp koyuverme, salıverme, bırakma

falyanos : gre. * phalianos (phallein (şişirmek, kabartmak) + anos (isim veya sıfat yapım eki) ) * yunusbalığının iri bir türü

familya : lat., gre. * famulus (hizmetçi, köle, ev kölesi; ev halkı üyesi) (fam (hizmetçi, köle) + ulus (küçültme eki) ) (lat.); familia (ev halkı, ev köleleri, ev hizmetçileri, aile; soy ve hane) (fam (hizmetçi, köle) + ilis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) (gre.) ) * ortak özellikleri dolayısıyla bir arada değerlendirilen cinslerin oluşturduğu topluluk, aile

familyal : lat. * familia (ortak özellikleri dolayısıyla bir arada değerlendirilen cinslerin oluşturduğu topluluk, aile) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * aile ile ilgili

famotidin : lat. * fam (fa-sülfamid türevi, kimyasal kök) + tidine (imidazol türevi ilaç son eki) ( (tiosülfanilamid (sülfür içeren) yapı eki) + ine (kimyasal bileşik eki) ) * gastrik asit (mide asidi) sekresyonunu inhibe eden bir H2 reseptör antagonisti (C8H15N7O2S3)

fampridin : lat. * fam (ön ek) + pyridinum (piridin halkası, aromatik azotlu heterosiklik bileşik C5H5N) (pyr (ateş) (gre.) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) ) (lat.) * MS (multipl skleroz) nedeniyle hasar gören sinir hücrelerinden potasyum çıkışını durdurarak etki eden potasyum kanal blokeri, aminopridin (C5H6N2)

famsiklovir : lat., gre. * fam (aktif bileşen eki) + kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, tekerlek, siklus) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) (gre.) + vir (antiviral ilaç eki) (lat.) * zona (herpes zoster), genital herpes atakları ve dudak uçuğu (herpes labialis) gibi rahatsızlıkların tedavisinde ve semptomların hafifletilmesinde kullanılan, herpes virüslerinin çoğalmasını durdurarak vücuttaki viral enfeksiyonlarla savaşan reçeteli antiviral ilacın etken maddesi (C14H19N5O4)

fan : ara. * fana (sonlanmak, bitmek, sona ermek, nihayete ermek) * sonlu, sonu olan, geçici, eğlenceli, yokluk, yok olma (funny (gelip geçici, zaman geçirici, eğlenceli), funeral, funérailles (cenaze, ölü, sonlanmış), finite, fini (sonlu, sona ermiş, bitmiş), final, Finale (son) (ing., fra., alm.), fin (son) (fra.) )

fanatik : lat. * fanum (tapınak, kutsal alan) + ticus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan, bağnaz, taparcasına bağlanmış olan

fanatizm : lat. * fanum (tapınak, kutsal alan) + ticus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * fanatik olma durumu, bağnazlık, taparcasına bağlılık

fanconi anemisi : ita., gre. * fanconi (İtalyan doktor Guido Fanconi’in soyadından) (ita.) + anaemia (kansızlık; kırmızı kan hücresi (alyuvar, eritrosit) sayısının azalması veya eritrositlerin içindeki hemoglobin miktarının azalması veya her ikisinin birlikte olması durumu) (anaemia (an (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * kemik iliği yetmezliği ile karakterize genetik hastalık

fandango : lat., isp. * fan (ritm, dans) + dare (vermek, yönlendirmek), dango (verme, yönlendirme) * genellikle üçlü ölçüde olan, kastanyet veya tef eşliğinde icra edilen iki kişilik canlı bir İspanyol dansı

fanerantöz : gre. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phaneros (açık, görünür, belirgin) + anthos (çiçek) (gre.) + osus (sıfat yapım eki) (lat.) * açık, belirgin ve gösterişli çiçek yapısına sahip olan (çiçek)

fanfan : tür. * fan (ses yansımalı kelime) + fan * ağzının içinde konuşan, konuşması çok iyi anlaşılmayan kimse; yaşlanmış, yaşlı kimse (onomatopeik kelime)

fanfar : fra. * fanfa (sesli ilan, duyuru), fanfare (bando; gösteriş), fanfaronner (gösteriş yapmak) * bakırdan yapılmış üflemeli çalgılardan oluşan orkestra; gürültülü bando müziği

fanfin : tür. * fan (ses yansımalı kelime) + fin (ses yansımalı kelime) * anlaşılmayan yabancı bir dille konuşmak anlamına gelen fanfin etmek deyiminde geçen onomatopeik kelime

fangri : gre. * phagros, phangri (bileği taşı; mercan balığı), * ılıman ve sıcak denizlerde yaşayan, mercan türünden bir balık, pagrus vulgaris

fani : ara. * fan (sonlu, sonu olan, geçici, eğlenceli, yokluk, yok olma) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sonlu, sonu olan, geçici, eğlenceli, yokluk, yok olma (funus (ölüm, cenaze) (lat.); funny (gelip geçici, zaman geçirici, eğlenceli), funeral, funérailles (cenaze, ölü, sonlanmış), finite, fini (sonlu, sona ermiş, bitmiş), final, Finale (son) (ing., fra., alm.), fin (son) (fra.) )

fanila : gal., ing. * gwlan, wool (yün) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gal.); flan (yün) + el (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ing.) * vücudun üst bölümüne, ten üzerine giyilen iç çamaşırı

fanta : lat., ing. * fantail (vannus (fan, yelpaze) (lat.); fan (yelpaze) + taegel, tail (kuyruk) (ing.) ) * baştankaragillerden, gök baştankara da denilen, mavimsi yeşil renkte bir kuş

fantasma : gre. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phantazein (görünür kılmak, sunmak, ortaya çıkarmak), phantasma (görünüş, görüm, belirme, hayalet) * hayali görüntü, hayalet, siluet

fantastik : gre. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phantazein (görünür kılmak, sunmak, ortaya çıkarmak, fantezi yapmak), phantazesthai (görümleri olmak, hayal kurmak, imajine etmek), phantos (görünür) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * gerçekte var olmayan, gerçek olmayan, düş ürünü olan, hayali

fantazma : gre. * phanein (görünmek, belirmek, parıldamak) + asma (isim yapım eki) * duyularla algılanmasa bile zihinde beliren, hayaletimsi veya yanılsamalı bir görüntü olarak ortaya çıkan, gerçek ile hayal arasında yer alan tasavvur veya imge, hayalet, görüntü, yanılsama

fantazmagoria : gre. * phantasma (hayalet, görüntü, yanılsama) + agora (açık lan), agorein (toplanmak, sergilenmek; kamusal gösterim alanı) * gerçeklikten kopuk, sürekli değişen hayali görüntülerin, düşsel sahnelerin veya korku-fantazi yüklü imgelerin ardışık ve etkileyici biçimde sunulduğu görsel veya zihinsel yanılsamalar bütünü

fantezi : gre. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phantasia (hayal, imajinasyon, tezahür, görünüm) (phantazein (görünür kılmak, sunmak, ortaya çıkarmak, fantezi yapmak) + eia (isim yapım eki) ); phantasma, phantom (illüzyon, delüzyon, hayalet) * sonsuz, sınırsız düş, düşlem, görüm, hayal

fantezist : gre. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phantazein (görünür kılmak, sunmak, ortaya çıkarmak, fantezi yapmak) + istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) * fantazi düşkünü, hayalci, hayalperest

fanti : gre. * fantis (vale, bacak, oğlan) * üzerinde oğlan resmi bulunan iskambul kağıdı, vale, bacak (infant, enfant (bebek, çocuk), infantry, infanterie, Infanterie (piyade) (ing., fra., alm.) )

fantom : gre. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phantasma, phantom (görünüş, görüm, belirme, hayalet) * illüzyon, delüzyon, hayalet

fantom ekstremite : gre. * phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phantasma, phantom (görünüş, görüm, belirme, hayalet) + extremitas extremus (en dış, en uzak; son, en uç) + itas (isim yapım ve durum eki) ) * kişinin daha önceden kesilmiş eli, kolu veya bacağının sanki hiç kesilmemiş gibi ağrıdığını hissetmesi

fanus : ara., gre., lat. * fanasa (aydınlatmak ışık vermek) (ara.); phanos (fener, lamba; ışıklı kap veya cam hazne; koruyucu örtü) (gre.) * içine ışık kaynağı konulan, genellikle camdan yapılmış koruyucu şeffaf kap veya lamba; sergileme veya koruma amacıyla kullanılan kap; üzerinde süsler bulunan, uzun ayaklı fener; mikroskop, saat gibi araçları tozdan korumak için üzerlerine kapatılan yarımküre biçiminde cam kap (fener (tür.) )

fanya : gre. * phaneia (parıltı, görünüm, tezahür) (phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak) + eia (isim yapım eki) ) * ince gözlü bir balık ağına, mantar yakasından kurşun yakasına kadar uzanacak şekilde eklenen iri gözlü ikinci ağ

fanyata : lat., gre. * fringilla (fringere (kırmak, çatlatmak) + illa (küçültme eki) ) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * ispinozgiller (fringillidae) familyasından ötücü bir kuş türü, keten kuşu, carduelis cannabina

fanyol : gre., lat. * euphonium (bakır üflemeli çalgı, tenor veya bariton sesli) (eu (iyi, güzel, düzgün, gerçek) + phone (ses, ton) (gre.) + ium (isim yapım eki) (lat.) ) * bariton veya tenor ses veren, bakırdan yapılmış çalgı

far : gre., ara. * pharos (antik İskenderiye’de deniz feneri) (gre.); far, fara (ayrılmak, bölünmek, yükselmek; ateşlenmek, yakmak, tutuşmak) (ara.); phare (far, taşıtların önünde bulunan ve önü ve uzağı aydınlatan, güçlü ışık verici lamba; denizcileri yönlendirecek herhangi bir deniz feneri veya işaret) (fra.) * ateş, yanma, tutuşma, ateş, fırın, ışık, parlaklık; fener, ışık kaynağı

farabi : ara. * farab (Kazakistan sınırları içinde yer alan Otrar olarak da anılan şehir) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Farablı olan kimse; Aristo'nun temel eserlerinin birçoğunu Arapçaya yeniden çevirmiş olan, bu eserlerin daha iyi anlaşılabilmesini sağlayan şerhler yazmış olan Türk-İslam filozofu Ebu Nasr el-Farabi

farad : ing. * farad (İngiliz fizikçi Michael Faraday'ın soyadından) * yükleri depolayabilen ve devrelerde enerjinin depolanması ve salınması için kullanılan elektriksel bileşen olan kapasitörün ölçü birimi, kapasitans ölçü birimi; F = s / Ω

faraday : ing. * faraday (elektromanyetik indüklemeyi, manyetik alanın ışığın kutuplanma düzlemini döndürdüğünü bulan, elektrolizin temel ilkelerini belirleyen, klor gazını sıvılaştırmayı başaran, elektrik motoru ile dinamoyu icat eden İngiliz fizikçi Michael Faraday'ın soyadından) * 1 mol atomun yani 6.10^23 adet elektronun taşıdığı 965000 Coulomb'luk yük

faraday indüksiyon yasası : ing., lat., tür. * faraday (İngiliz fizikçi Michael Faraday'ın soyadından) + inductio (elektrik enerjisinin manyetik alanlar aracılığıyla ısı enerjisine dönüştürülmesi) (in (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak), ductus (kanal, yol, kemer, yönlendirme) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) + yasa (kural, kanun, kural, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) (tür.) * manyetik alanın değişimiyle oluşan elektromotor kuvveti tanımlayan indüktörlerin, elektrik motorlarının, jeneratörlerin, transformatörlerin gelişmesini sağlayan yasa

faraday kafesi : ing., ara., tür. * faraday (İngiliz fizikçi Michael Faraday'ın soyadından) (ing.) + kafes (hasır örgü sepet, dikey ve yatay tellerden oluşmuş hazne, kutu, sandık) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * elektriksel iletken metal ile kaplanmış veya iletkenler ile ağ biçiminde örülmüş olan ve içinde yer alan nesneyi veya organizmayı dışarıdaki elektrik alanlarından koruyan muhafaza

faraday sabiti : ing., ara., tür. * faraday (İngiliz fizikçi Michael Faraday'ın soyadından) (ing.) + sabit (duran, durağan, değişmez, değişmeyen, hareketsiz) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * fizik ve kimyada, bir mol elektronun sahip olduğu elektrik yükü, F = Na.q = 96485

farah : ara. * feraha (rahatlatmak, huzur bulmak; gönlü açık olmak, sevinmek, şenlenmek) * geniş olan, bol, geniş; iç açıcı, aydınlık, havadar; mutluluk veren, neşeli, sevinçli, coşkulu; kadın ismi Türk musikisinde, karar perdesi "Rast" (Do) olan, neşeli ve ferahlatıcı karakterde, orta hızda icra edilen makam

faraklit : gre. * parakletos (tesellici, avutucu), para (yanında, dışında, ötesinde, yanında duran; arasından, vasıtasıyla, sayesinde, boyunca arasında; zıt, karşıt, engel; ayrı, farklı) + kletos (çağrılmış, davet edilmiş) (kalein (çağırmak) + tos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * teselli eden, avutan; avukat, şefaatçi, hukuk asistanı; İncil’de Mesih İsa’yı nitelemek üzere geçen kelime

faran : ibr. * pa’ar (güzelleştirmek, parlamak, ihtişamla donatmak), pa’aran (ihtişamlı, parlayan yer; yeşilliği bol olan yer) (ibr.); pharan (gre.) * Kitab-ı Mukaddes'te (Tevrat ve İncil bağlamında) İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkıştan sonra 40 yıl boyunca göçebe olarak dolaştığı, Hz. İsmail ile annesi Hacer'in yerleştiği ve Sina Yarımadası'nın kuzeydoğusunda yer alan geniş, engebeli çöl bölgesi ve buradaki sıradağlar (1-Genesis-21-21 Paran Çölü'nde yaşarken annesi ona Mısırlı bir kadın aldı.; 35-Habakkuk-3-3 Tanrı Teman'dan, Kutsal Tanrı Paran Dağı'ndan geldi. Sela Görkemi kapladı gökleri, O'na sunulan övgüler dünyayı doldurdu.)

farandole : alm. * fara (yola çıkmak, yolculuğa çıkmak) + ando (isim yapım eki) (alm.); fare (gitmek, yola çıkmak) (ing.) * Fransa'nın Provence bölgesinde popüler olan, gavotte, jig ve tarantella ile benzerlikler taşıyan, Fransız Devrimi'nin carmagnole'ünün bir trevi olan açık zincirli topluluk dansı

faraş : ara. * feraşe (pervane kelebeği) * kürek kemiği, kafatasının yan kemiği; fırça, çatal (fork, fourchette (çatal) (ing., fra.) )

faraza : ara. * farz (addetmek, saymak, varsaymak, tutmak; varsayım) * mesela, varsayalım ki, öyle sayalım ki, farzedelim ki, ola ki, tutalım ki

farazi : ara. * farz (addetmek, saymak, varsaymak, tutmak; varsayım) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * varsayımsal, teorik

faraziye : ara. * farz (addetmek, saymak, varsaymak, tutmak; varsayım) + iye (isim yapım eki) * gerçekliği delillerle ispatlanıp teyid edilmemiş hüküm, sav, tez, teori

farba : ara. * farb (dönmek, dönme hareketi yapmak) * giysi, perde ve benzeri şeylerin kenarlarına dikilen, kırmalı veya büzgülü süs kurdele, fırfır, farbala

farbala : ara., fra. * farb (dönmek, dönme hareketi yapmak) (ara.), falbala (süsleme amacıyla kullanılan geniş kurdele) (fra.) * kadın giysilerinde kullanılan, genellikle etek ucu, kol, yaka gibi bölgelere dikilen kıvrımlı veya büzgülü kumaş şeritleriyle yapılan dekoratif fırfır, volan veya gösterişli süsleme

fare : ara. * fare (sıçan, küçük kemirgen) * sıçangillerden, sıçandan ufak, küçük vücutlu, sivri çeneli, uzun bıyıklı, uzun ve çıplak kulaklı, ufak ve kara gözlü, kemirgen bir memeli hayvan

fare kulağı : tür. * fare (sıçan, küçük kemirgen) + kulak (işitme organı) + ı (iyelik eki) * Teksas, Meksika ve Karayipler'e özgü Convolvulaceae familyasındaki çiçekli bir bitki, Dichondra micrantha, Asya at ayağı, Çim yaprağı

farenjit : gre. * pharyngitis (pharunx, pharung, pharynx (yutak, gırtlak) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * genellikle viral veya bakteriyel enfeksiyonlara bağlı olarak gelişen, boğazda ağrı, yanma, yutma güçlüğü ve kızarıklıkla seyreden yutak mukozasının iltihabi durumu, yutak iltihabı (enfeksiyonu)

farenks : gre. * pharunx, pharung, pharynx (yutak, gırtlak) * burun ve ağız boşluğunun arkasında yer alan organ, yutak, gırtlak (üst kısmı nazofarenks, alt kısmı hipofarenks)

farfara : gre., ita., ara. * perperos (gre.); farfalla (ita.), ferfere (ara.) * akılsızlık, hafif meşreplik; ağzı kalabalık, lafazan, şamatacı, gürültücü, geveze, akılsız; gürültüye boğmak

farfugium : lat. * farfugium (öksürük otu) * geniş yaprakları ve sarı çiçekleriyle bilinen, Asteraceae familyasından bir bitki cinsi

fargesia : lat. * Farges (Fransız misyoner ve botanikçi Paul Farges) + ia (isim yapım eki) * kümeler halinde büyüyen bambuları kapsayan, Poaceae familyasından bir bitki cinsi

farımak : ara., tür. * fariğa, ferağa (dökmek, akıtmak, boşaltmak; boşlamak, ilişkisini kesmek, vazgeçmek), fariğ (dökülmüş, akmış, boşalmış; boşlamış, ilişkisini kesmiş, vazgeçmiş) (ara.) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * yorulup güçten düşmek, güçsüzleşmek, yorulmak; usanmak, bıkmak, caymak, vazgeçmek

fari : lat., ara. * fatum (kader; Yunan mitolojisinde kaderin kişileşmiş hali) (lat.); fari (yüce nesne, yüksek, ulu, peri) (ara.) * ulu varlık, yüce varlık, peri (fairy, fée, Fee (peri) (ing., fra., alm.) )

faricimab : lat. * fari (ön ek) + ci (immunoglobulin eki) + mab (monoclonal antibody (monoklonal antikor) eki) * yetişkinlerde neovasküler yaşa bağlı makula dejenerasyonu, diyabetik makula ödemi ve retinal ven tıkanıklığı sonrası makula ödemi tedavisinde kullanılan ilaç; retina hastalıklarında (örneğin yaşa bağlı makula dejenerasyonu) VEGF ve Angiopoietin-2 adlı iki farklı hedefe çift yönlü bağlanan, damar sızıntısını önleyip görme kaybını engellemeye yardımcı olan çift spesifik monoklonal antikor (C6506H9968K1724O1026S45)

farid : ara. * farada (tek olmak, eşsiz olmak, yalnız kalmak, birey olarak kalmak; ayırmak, ayrıştırmak, tek bırakmak, yalnızlaştırmak) * eşsiz, benzersiz, tek olan, birey olan; yalnız, kimsesiz; değerli, üstün, nadide; yaşlı (mecazi)

fariğ : ara. * fariğa, ferağa (dökmek, akıtmak, boşaltmak; boşlamak, ilişkisini kesmek, vazgeçmek) * dökülmüş, akmış, boşalmış; boşlamış, ilişkisini kesmiş, vazgeçmiş

farih : ara. * ferah (rahat, geniş) * ferahlayan, ferahlamış, genişliğe kavuşmuş

farika : ara. * fark (ayırmak, ayırt etmek, farklılaştırmak, bölmek; değişik olma, ayrılma, ayrışma, ayırt etme, ayrım, ayırt etme, ayrım yapma, değişiklik) * ayırt edici, ayrıştırıcı, ayıran, değişik kılan (frequence, fréquence, Frequenz (sıklık, farklanma, ayrışma) (ing., fra., alm.), firkat (ayrılış), tefrika (ayrı ayrı olan, parça parça olan) (ara.) )

faril : ita. * farla (fare (yapmak, etmek, eylemek, oluşturmak) + la (onu) ) * balık ağlarının alt ve üst yanlarına geçirilen, keçi kılından ip

farina : lat. * farina (un, öğütülmüş tahıl, unlu madde) (far (kılçıksız buğday, tahıl) + ina (küçültme eki) ) * un, nişastalı toz madde; bitkilerde tohum veya yüzeyde bulunan unumsu toz oluşum, unlu görünüm

faringeal : gre., lat. * pharunx, pharung, pharynx (yutak, gırtlak) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * farenks (yutak, gırtlak) ile ilgili

faringo : gre. * pharunx, pharung, pharynx (yutak, gırtlak) * oral yolla baryum alımını takiben farinks veya yemek borusunun görüntülerinin alınması ve detaylı incelemesi, özefagografi

faringoglossal : gre., lat. * pharunx, pharung, pharynx (yutak, gırtlak) + glotto, glossa, glotta (dil) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * yutak ve dil ile ilgili

farinks : gre. * pharunx, pharung, pharynx (yutak, gırtlak) * burun ve ağız boşluğunun arkasında yer alan organ, yutak, gırtlak (üst kısmı nazofarenks ve alt kısmı hipofarenks)

faris : ara. * farasa (at biniyor olmak, savaşçı olmak, at ile ilgili hareket etmek) * at, binek; savaşçı, atlı, binici, süvari, şövalye; yırtıcı (ferocious, féroce (yırtıcı) (ing., fra.) )

faris : ara. * ferasa (akıl yürütmek, fark etmek, sezmek), feraset (derin anlayış, sezgi gücü, kavrayış yeteneği; kişinin olayları ve durumları önceden veya doğru bir şekilde değerlendirebilme kabiliyeti) * sezgi sahibi, akıl yürütebilen, derin anlayışlı, güçlü kavrayışlı, ferasetli

farisan : ara. * faris (binici, süvari, şövalye) + an (çoğul eki) * Osmanlı döneminde kalelerde görevli atlı muhafız askerler

farisi : far. * parsa, pers, fars (dilenci, derviş, zahid; dilencilik, dervişlik, zuhd; bugünkü İran toprakları içinde yaşayan İrani topluluk, Pers, Acem) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Hint-Avrupa dillerinin İran dilleri koluna ait bir batı İran dili olan Farsça (persis (gre.); ferisi (İsrailoğulları içinde doğan bir Yahudi toplumsal hareketinin üyesi) (ibr.) )

fariz : ara. * farada, faraza (farz etmek, yüklemek, emretmek, zorlamak, zorunlu kılmak mecbur tutmak, tahsis etmek) * farz eden, takdir eden, belirleyen; yaşlı, kocamış (hayvan veya insan)

fariza : ara. * farada, faraza (farz etmek, yüklemek, emretmek, zorlamak, zorunlu kılmak mecbur tutmak, tahsis etmek) * farz, zorunluluk, yükümlülük, zorunlu kabul, yasa, varsayım; tanrısal buyruk, tanrı buyruğu; kişinin yapmak zorunda bulunduğu görev; bir davaya mevzu ve rükün kılınan husus

fark : ara. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak, fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), tefrik (ayırma, ayrışım), firkat (ayrılma, ayrılık) * ayrışım, ayrı olma, ayrılma, ayrım, değişik olma, değişim, değişiklik (frequency (ayrıksallık, frekans) (ing.), frequence (frekans) (fra.), Frequenz (frekans) (alm.) )

farketmek : ara., tür. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak, fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), fark (ayrışım, ayrı olma, ayrılma, ayrım, değişik olma, değişim, değişiklik) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) * değişim arzetmek, değişiklik arzetmek, ayrışmak; değişikliği algılamak, değişimi algılamak, varlığını algılamak

farklılaştırmak : ara., tür. * farraka (ayırmak, bölmek, ayrılmak, ayrışmak, bölmek, uzaklaştırmak, fark yaratmak, ayrıştırmak, ayrım yapmak; korkutmak, ürkütmek), fark (ayrışım, ayrı olma, ayrılma, ayrım, değişik olma, değişim, değişiklik) (ara.) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + laş (fiil dönüşüm eki) + tır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * değişik hale getirmek, ayrıştırmak

farlutal : lat. * far (fluor eki) + lutal (kimyasal veya farmasötik madde eki) * operasyon yapılmayan, nüksetmiş ve metastize olmuş endometrium ve renal karsinomaların yardımcı tedavisinde palyatif olarak kullanılan ilaç, flutamid (C11H11F3N2O3S)

farmakodinamik : gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) + dynamo (kuvvet, kudret) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ilaçların vücuttaki etkilerini inceleyen bilim dalı

farmakofobi : gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ilaç kullanmaya veya ilaçların olası yan etkilerine karşı duyulan mantıksız, aşırı ve patolojik korku, ilaç korkusu

farmakognozi : gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) + gignoskein (tanımak, bilmek), gnosis (bilme, tanıma, bilgi, tanı) * bitkilerin ve diğer doğal maddelerin ilaç kaynağı olma potansiyellerinin incelenmesi

farmakokinetik : gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinetikos (kinesia (hareket etme) (kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ilaçların vücuda emilimi, vücutta dağılımı, dönüşümü ve vücuttan atılması süreçlerini matematiksel modeller kurarak inceleyen bilim dalı

farmakokinezi : gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak), kinesia (hareket etme) (kinesis (hareket, devinim, kıpırdama, kımıldama) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ilaçların vücuda emilimi, vücutta dağılımı, dönüşümü ve vücuttan atılması süreci

farmakolog : gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * farmakoloji ile uğraşan kimse, ilaçbilimci

farmakoloji : gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ilaçların üretimini, kullanıma sunulmasını ve biyolojik etkileşimlerini inceleyen bilim dalı, ilaçbilim

farmakolojik : gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * farmakoloji ile ilgili, ilaçbilimsel

farmakon : gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) * hastalığı iyileştirmek veya bedeni etkilemek için kullanılan madde, ilaç; zehir veya zararlı etki gösteren madde

farmakope : gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) + poiein (yapmak, hazırlamak) * ilaç yapımı, ilaç hazırlama sanatı

farmakoterapi : gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) * hastalıkların önlenmesi, hafifletilmesi veya tedavi edilmesi amacıyla ilaçların bilimsel ilkelere göre kullanılması süreci, ilaç tedavisi

farmakovijilans : gre., lat. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir) (gre.) + vigilantia (uyanık olma, tayakkuz) (vigilare (uyanık olmak, teyakkuzda olmak, tetikte olmak) (vigil (uyanık, teyakkuz halinde, tetikte, dikkatli, gözeten) + are (fiil mastar eki) ) + entia (durum eki) ) (lat.) * klinik uygulamada ilaçların güvenliği ile ilgili klinik verilerin toplanması, ilaç uygulamasında karşılaşılan sorunların takibi, sorunların ve nedenlerinin belirlenmesi, araştırılması, kaydedilmesi, duyurulması ve gerekli önlemlerin alınması süreci

farmasi : gre. * pharmakeia (ilaç yapma, ilaçla tedavi etme) (pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir; büyü) + eia (isim yapım ve durum eki) ) * ilaçların keşfi, hazırlanması, üretimi, saklanması, dağıtımı ve güvenli kullanımının sağlanmasıyla ilgilenen sağlık bilim dalı; eczacılık, ilaç hazırlama, ilaç kullanımı, şifacılık uygulaması; iksir hazırlama, zehirleme; büyücülük, sihir uygulaması

farmason : fra. * franc (özgür, hür) + maçon (duvarcı, duvarcı ustası) * özgür duvarcı, duvarcı ustası; kökeni, Süleyman Tapınağı’nın inşaatında çalışan Fenikeli duvarcı ustalarına dayanan, daha sonra okült ve ritüalistik bir cemiyete dönüşmüş olan Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar cemiyetinin loca üyelerine verilen isim

farmasötik : gre. * pharmakon (ilaç, tedavi edici madde; uyuşturucu, narkotik; zehir; büyü) + eutes (-cı, yapan, eden eki) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ilacın etken maddesinin tasarımını, sentezini, yapısını, miktarını, biyolojik etkileşimlerini ve metabolizmasını, inceleyen bilim dalı

farnesil transferaz : lat. * farnesyl (doğal terpen alkolü farnesoldan türeyen kimyasal grup) + transfer (aktarma, ileti) (trans (geçiş, geçme, ötesi, karşıdan karşıya, öteye) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) ) + ase (enzim eki) * hücre içinde proteinlerin yapısına, RAS gibi bazı hücresel sinyal proteinlerinin hücre zarna tutunmasına ve aktifleşmesine yardım eden, 15 karbonlu bir farnesil grubunun eklenmesi (prenilasyon) sürecini sağlayan önemli bir enzim

faroe adaları : isk. * fær (gemi) + eyjar (adalar) * Kuzey Atlantik'te bulunan, Danimarka Krallığı'na ait özerk bir devlet olan adalar birliği

farr : ara. * ferre (kaçmak, firar etmek, tüymek, sıvışmak) * kaçmak, firar etmek, tüymek, sıvışmak, serbest kalmak

fars : ara. * farasa (ayırmak, parçalamak, yırtmak, yarmak; fers) * ayırma, parçalama, yırtma (ferocious (yırtıcı) (ing.), feroce (yırtıcı) (fra.) )

fars : fra. * farce (doldurma, dolma yapma), farcir (doldurmak, dolma yapmak) * edebi derinliği olmayan kaba güldürü, ortaçağda dini oyunların sahne aralarına eklenen halk tipi diyalog

farsak : tür. * varsak (dağ, dağlık bölgede yaşayan topluluk, kısa kılıç/yatağan), karsak (bozkır tilkisi) * ğuzların Üçok koluna mensup olan, 13. yüzyıldan itibaren Toroslar ile Çukurova bölgesini yurt edinmiş, Anadolu’nun güneyinde, Gaziantep’ten, Kahramanmaraş’tan İçel’e değin olan bölgede göçebe olarak yaşayan, kendine has müzik türü "varsağı" ile Türk halk edebiyatına büyük katkı sağlamış köklü bir Türkmen boyu

farsça : far. * parsa, pers, fars (dilenci, derviş, zahid; dilencilik, dervişlik, zuhd; bugünkü İran toprakları içinde yaşayan İrani topluluk, Pers, Acem) (far.) + ça (ile ilgili; dil eki) (tür.) * Hint-Avrupa dillerinin İran dilleri koluna ait bir batı İran dili olan Farsça (persis (gre.); ferisi (İsrailoğulları içinde doğan bir Yahudi toplumsal hareketinin üyesi) (ibr.) )

fart : ara. * farta (öne geçmek, sınırı aşmak, haddi aşmak, acele etmek, vaktinden önce gelmek, ansızın gelmek) * öne geçmek, sınırı aşmak, acele etmek, vaktinden önce gelmek, ansızın gelmek

farta : ara. * ara. * farta (öne geçmek, sınırı aşmak, haddi aşmak, acele etmek, vaktinden önce gelmek, ansızın gelmek) * aşırı derecede abartılmış, şişirilmiş asılsız söz, abartılmış söz, abartılmış yalan

faruk : ara. * fark (ayrışım, ayrı olma, değişik olma, değişim, değişiklik) * doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü birbirinden ayıran; ayırt eden, farklılaştıran; erkek ismi

farz : ara. * farada, faraza (farz etmek, yüklemek, emretmek, zorlamak, zorunlu kılmak mecbur tutmak, tahsis etmek) * farz, zorunluluk, yükümlülük, zorunlu kabul, yasa, varsayım; tanrısal buyruk, tanrı buyruğu; kişinin yapmak zorunda bulunduğu görev; bir davaya mevzu ve rükün kılınan husus

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...