gliserin :
gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + seros (yağ) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) * tatlı ve yağlı özelliklere sahip, renksiz,
kokusuz, tatlı ve yapışkan bir sıvı olan, endüstride ve ilaç yapımında çözücü
ve nemlendirici olarak kullanılan organik bileşik (C3H8O3)
gliserol :
gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + seros (yağ) (gre.) + ol (alkol
eki) (lat.) * tatlı ve yağlı özelliklere sahip, üç hidroksil (-OH) grubu içeren,
renksiz, kokusuz ve tatlı bir alkol olan, endüstride ve ilaç yapımında çözücü,
nemlendirici ve yumuşatıcı olarak kullanılan organik bileşik
glisin :
lat. * glykys, glykos (glikoz, şeker, tatlı) + in (protein yapısında amino asit
eki) * proteinlerde bulunan 20 aminoasit arasında en basit olan apolar bir
aminoasit (NH2CH2COOH)
glisirizin :
gre. * glykys (şeker, tatlı) + rhiza (kök) * meyan köküne (Glycyrrhiza glabra)
özgü olan, tıbbi ilaç yapımında ve gıda sanayisinde tatlandırıcı ile iltihap
önleyici olarak kullanılan, sakkarozdan (çay şekerinden) yaklaşık 30 ila 50 kat
daha tatlı bir triterpenoid saponin bileşiği (C42H62O16)
glissando :
ita., fra. * glissare (kaymak, sürüklenmek) + ando (ile ilgili, gibi, -a ait)
(ita.); glisser (kaymak) + ant (gibi olan, ile ilgili; sıfat eki) (fra.) *
kemanda, parmağı bir tel üzerinde kaldırmadan bir notadan diğer notaya geçiş
gibi olan "kayarak" çalma; yaylı çalgılarda telin üstünde kaydırma
glitazon :
ing. * glide (kaymak, rahatça hareket etmek) + azone (kimyasal ek) * tip 2
diyabet tedavisinde kullanılan, insülin duyarlılığını artıran oral
antidiyabetik ilaç sınıfı (C19H20N2O3S)
glob :
lat. * globus (küre, top) * yuvarlak şekilli, küre biçiminde veya top şeklinde
glob vezikal :
lat. * globus (küre, top) + vesica (baloncuk, torba, kese; mesane, idrar
torbası, sidik torbası) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * küre veya
top şeklinde, kesecik veya mesane yapısında olan, özellikle hücre içindeki
veziküllerle ilgili
global :
lat. * globus (küre, top) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dünya
çapında veya her yeri kapsayan; tümüyle ilgili olan, evrensel veya küresel
nitelik taşıyan, küresel
globicephala :
lat., gre. * globus (küre, top) (lat.) + kephale (baş, kafa) (gre.) *
yunusgiller (Delphinidae) familyasına ait, küresel kafa formu nedeniyle halk
arasında “pilot balina” olarak bilinen deniz memelisi cinsi
globöz :
lat. * globus (küre, top) + osus (ile ilgili, -a ait) * küre biçiminde veya
küreye yakın şekilli olan, küre şeklinde, küresel, küremsi
globül :
lat. * globus (küre, top) + ulus, ula (küçültme eki) * kan veya yağ gibi
sıvılar içinde bulunan küçük yuvarlak kütle, yuvar
globüler :
lat. * globus (küre, top) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * küresel şekle sahip olan veya küreciklerden oluşan, küresel,
top gibi, yuvarlak; biyokimyada genellikle katlanmış, kompakt yapıya sahip,
çözünür proteinlerin niteliği
globülin :
lat. * globulus (küçük küre, kürecik) (globus (küre, top) + ulus, ula (küçültme
eki) ) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * kanda ve diğer vücut
sıvılarında bulunan, bağışıklık yanıtı, taşıma ve diğer fizyolojik işlevlerde
rol oynayan, genellikle çözünür protein sınıfı
globülinemi :
lat., gre. * globus (küre, top) + ulus, ula (küçültme eki) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma
durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) *
kanda normalden fazla globülin proteinlerinin bulunması durumu
globülöz :
lat. * globus (küre, top) + ulus, ula (küçültme eki) + osus (ile ilgili, -a
ait) * küçük küre veya yuvarlak tanecik biçiminde olan
glochid :
gre. * glokhis (ok ucu, dikenli uç, çengel) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer,
şekilli, biçimli) * özellikle Opuntioideae alt ailesine ait kaktüs türlerinde
(örneğin frenk inciri / dikenli armut) bulunan, gözle zor görülen, kıl veya saç
benzeri çok ince ve küçük diken
glockenspiel :
alm. * glocke (çan, zil) + spielen (oynamak, çalmak) * çan çalma; metal veya
plastik gibi sert bir malzemeden yapılmış tokmaklarla çubuklara çanlara
vurularak çalınan müzik aleti
glokom :
gre. * glaukos (gri, mavimsi) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser;
toplanma, oluşum) * göz içi basıncının artması sonucu optik sinirin hasar görmesiyle
karakterize, görme kaybına yol açabilen kronik bir göz hastalığı
glokoni :
gre. * glaukos (gri, mavimsi) + onia (kimyasal türev eki); glaukos (gri,
mavimsi) + (konos (koni, konik şekil, çam kozalağı) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * gözle ilgili anatomik yapılarda konik veya sivri biçimli
anormalliği tanımlayan terim; deniz dibi çökeltilerinde bol olarak bulunan,
koyu yeşil renkli, hidratlı doğal demir ve potasyum silikat
glokum :
gre. * glaukos (gri, mavimsi) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser;
toplanma, oluşum) * göz içi basıncının artması sonucu optik sinirin hasar
görmesiyle karakterize, görme kaybına yol açabilen kronik bir göz hastalığı
glomerül :
lat. * glomus (top, küçük top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) + erulus,
erulum, erula (küçültme eki) * böbreklerde bulunan, kılcal damarların
oluşturduğu kanın süzülmesinde (filtrasyon) görevli küçük yumak yapısı
glomerüler :
lat. * glomus (top, küçük top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) + erulus,
erulum, erula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
glomerulusla (böbrekteki kılcal damar yumaklarıyla) ilgili veya ona ait olan
glomerülonefrit :
lat., gre. * glomus (top, küçük top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) +
erulus, erulum, erula (küçültme eki) (lat.) + nephros (böbrek) + itis
(enflamasyon, iltihap, enfeksiyon) (gre.) * böbreklerin içinde bulunan glomerül
adı verilen damar yumağının iltihaplanması, idrarda kan veya protein görülmesi,
ödem ve yüksek tansiyon gibi belirtilerle karakterize olan böbrek hastalığı
glomerülopati :
lat., gre. * glomus (top, küçük top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) +
erulus, erulum, erula (küçültme eki) (lat.) + patheia (sorunlu, sıkıntılı,
hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap;
duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * böbreklerin kanı
süzmekle görevli kılcal damar yumakçıkları olan glomerüllerin, inflamasyon
(iltihap) dışındaki nedenlere, metabolik hastalıklara veya genetik faktörlere
bağlı olarak hasar görmesiyle ortaya çıkan yapısal ve fonksiyonel böbrek
rahatsızlıkları grubu
glomerüloskleroz :
lat., gre. * glomus (top, küçük top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) +
erulus, erulum, erula (küçültme eki) (lat.) + sklerosis (sertleşme) (skleroun
(sertleşmek) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) (gre.) *
böbreklerde glomerulusların (kılcal damar yumaklarının) sertleşmesi veya
sklerozu ile karakterize patolojik durum
glomus :
lat. * glomus (top, küçük top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) * küçük top,
yumak; kılcal damarların veya hücrelerin top hâlinde kümelendiği, özellikle
böbreklerde ve bazı sinir-damar yapılarında işlev gören küçük yuvarlak yapı
glomus caroticum :
lat. * glomus (top, küçük top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) + caroticum
(karotis (boyun atardamarı) + cum (ile ilgili, -a ait) ) * karotid cisimcik,
kan basıncını algılayan küçük yapılar
glosektomi :
gre. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış,
dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme,
kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * dilin tamamının veya bir
bölümünün cerrahi olarak çıkarılması işlemi
gloser :
gre. * glossa (dil, lisan) (gre.) + arium (yer ve durum eki) (lat.) * bir
metindeki terimlerin, yabancı ve özel kelimelerin açıklamalarını içeren
sözlükçe
glossal :
gre., lat. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) (gre.) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (lat.) * dile ait olan, dil ile ilgili olan
glossit :
gre. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + itis (enflamasyon, iltihap,
enfeksiyon) * dil iltihabı, dil yangısı
glosso :
gre. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) * konuşmaya ve tat almaya yarayan
ağızdaki etsi organ; bir ulusun konuştuğu kelimeler bütünü, lisan
glossodini :
gre. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + odyne (ağrı, acı, ıstırap) * dil
ağrısı, özellikle dilde hissedilen ağrı durumu
glossofaringeal :
gre., lat. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + pharynx (yutak, farenks)
(gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * dil ve yutakla ilgili
glossofobi :
gre. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + phobia (korkma, korkulu olma)
(phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * topluluk önünde
konuşma korkusu, konuşma korkusu, sahne korkusu
glossolali :
gre. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + lalein (konuşmak, söz söylemek,
kelam etmek) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * dil konuşma, özellikle
bilinmeyen veya anlaşılmayan dillerde konuşma durumu, dini bağlamda kutsal
dillerde konuşma (dillerde konuşma) olarak tanımlanan fenomen
gluino :
ing., lat. * glue (yapıştırıcı, tutkal) (ing.) + inus (ile ilgili, -a ait)
(lat.); ino (lat.) * parçacık fiziğindeki süpersimetri teorisinde, kuarkları
bir arada tutan gluon parçacığının, Majorana fermiyonu niteliğinde olan ve renk
yüküne sahip bir süpersimetrik parçacık olarak tanımlanan varsayımsal
süpersimetrik eşi
glukagon :
gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + agein (hareket ettirmek,
götürmek, yöneltmek), agon (hareket ettiren, yönlendiren, götüren) *
pankreastan salgılanan, karaciğerdeki glikojenin glikoza dönüşümünü uyararak
kan şekeri seviyesini yükselten ve insülinin etkisine karşıt çalışan peptid
hormon (C178H277N45O55S)
glukan :
gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + an (polimer eki) * bitkilerde,
mantarlarda ve bakterilerde bulunan, glikoz monomerlerinin çeşitli bağlarla
birleşmesiyle oluşan, suda çözünmeyen veya çözünürlüğü sınırlı olan
polisakkarit yapısındaki doğal karbonhidrat polimeri
glukogenez :
gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + genesis (yaratılış, oluşum)
(genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan,
kaynaklanan) + isis (isim yapım eki) ) * böbreklerde, özellikle açlık
sırasında, karbonhidrat içermeyen kaynaklardan (örneğin amino asitler, laktat
ve gliserol) glikoz sentezlenmesi süreci
glukojen :
gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + gennaein (doğurmak, üretmek,
oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran,
yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) * hayvanlarda ve
insanlarda karaciğer ve kas hücrelerinde depolanan, gerektiğinde glikoza
dönüşerek enerji sağlayan, çok dallanmış yapıda bir polisakkarit ( (C6H10O5)n)
glukokortikoid :
gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + cortex (kabuk, dış tabaka, dış
katman, korteks) (cor (kabuk, örtü, kaplama) + ex (dış, dışarı, harici, yokluk,
olmama) ) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * böbreküstü
bezlerinin korteksinden salgılanan, karbonhidrat metabolizması üzerine etkili
olan ve aynı zamanda antiinflamatuvar ve immünsüpresif özellikler gösteren
steroid hormon grubu
glukonat :
gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + atum, ate (bir asidin esterini
veya tuzunu belirten ek) (lat.) * glukozun asit formundan türemiş olan ve
çimento, alümina boyama ve kaplama endüstrileri gibi çeşitli uygulamalarda
şelatlama maddesi olarak kullanılan organik bir tuz türü (C6H11NaO7)
glukoneogenez :
gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + neos (yeni, taze, ilk) + genesis
(yaratılış, oluşum) (genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana
getiren, oluşturan, kaynaklanan) + isis (isim yapım eki) ) * karaciğerde ve
böbreklerde, karbonhidrat dışı kaynaklardan (örn. amino asitler, laktat,
gliserol) glukoz sentezlenmesi sürecini ifade eden, açlık durumunda kan şekeri
seviyesini korumaya yardımcı olan metabolik süreç
glukopeni :
gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + penia (eksiklik, azalma, düşüş,
yoksunluk) * kandaki şeker seviyesinin normalden düşük düzeyde olması
glukoprotein :
gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + protein (protos (ilk, önce,
önde) + eios (ile ilgili, gibi) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) *
yapısında proteinlere bağlı karbonhidrat zincirleri (şeker grupları) bulunan,
hücre zarlarının yapısında yer alan ve bağışıklık sistemi, hormonlar gibi
birçok biyolojik süreçte önemli rol oynayan bileşik
glukoz :
gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + ose (şeker eki; kimyasal
monosakkarit eki) * doğada en yaygın bulunan basit şekerlerden biri olan,
fotosentezle üretilen ve canlı hücrelerde enerji kaynağı olarak kullanılan altı
karbonlu monosakkarit (C6H12O6)
glukozüri :
gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + ose (şeker eki; kimyasal
monosakkarit eki) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar,
sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * idrarda glukoz (üzüm
şekeri) bulunması durumu
glukuronit :
gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + ouron (idrar, sidik, üre, çiş) +
id (kimyasal bileşik eki) * glukuronik asidin tuzu veya esteri olan, biyolojik
sistemlerde konjugasyon yoluyla toksik maddelerin suda çözünebilen formlara
dönüştürülmesini sağlayan bileşik
glume :
lat. * glubere (soymak, soyulmak, kabuğunu soymak), gluma (tahıl kabuğu, kabuk,
saman zarı, kavuz) * botanikte buğdaygiller ve çayırgiller (Poaceae)
ailesindeki bitkilerin (buğday, arpa ve çavdar gibi tahıllar) başakçıklarını
veya çiçeklerini çevreleyen pul şeklindeki kabuk veya zar yapısı, kavuz yapısı
gluon :
ing., gre. * glue (yapıştırıcı, tutkal) (ing.) + on (parçacık/tanecik eki)
(gre.) * kuarkları birbirine bağlayan, güçlü nükleer kuvveti taşıyan kütlesiz
bir temel parçacık
gluseraz :
gre., lat. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + seros (yağ) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) (gre.) + ase (enzim eki) (lat.) * gliserol veya
gliserol türevleri üzerinde hidroliz veya parçalanma tepkimelerini katalizleyen
enzim grubu
glutamat eksitatuar :
lat. * gluten (yapıştırıcı madde, tutkal) + amat (amin ve karboksil grubu
içeren kimyasal yapı) + excitare (uyarmak, harekete geçirmek) + orius (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sinir sisteminde, özellikle merkezi sinir
sisteminde, nöronlar arasında sinyallerin iletimini kolaylaştıran en yaygın
uyarıcı (eksitatuar) nörotransmiter olan aminoasit türevi
glutamaz :
lat. * gluten (yapıştırıcı madde, tutkal) + amat (amin ve karboksil grubu
içeren kimyasal yapı) + ase (enzim eki) * glutamin gibi bir substratın
yapısındaki amid grubunun hidroliz yoluyla ayrılmasını katalizleyen, bu tepkime
sonucunda amonyak oluşturan ve amino asit metabolizmasında azotun işlenmesi ile
hücresel metabolik süreçlerde görev yapan enzim grubu
glutamik asit :
lat. * glutamicus (gluten (yapıştırıcı madde, tutkal) + amin (-NH2 içeren grup,
ammonium; azotlu bileşik) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + acidum,
acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) *
proteinlerin yapı taşlarından biri olan, amino grubuna ve karboksil grubuna
sahip, nörotransmitter ve metabolik süreçlerde rol oynayan organik asit
(C5H9NO4)
glutamin :
lat. * gluten (yapıştırıcı madde, tutkal) + amin (-NH2 içeren grup, ammonium;
azotlu bileşik) * vücutta sentezlenebilen, bağışıklık sistemi, bağırsak sağlığı
ve kas metabolizmasında önemli rol oynayan, protein yapıtaşı olan bir aminoasit
(C5H10N2O3)
glutarik asit :
lat. * glutaricus (beş karbonlu organik asit kökü) (gluta (sakız, reçine) +
aris (ile ilgili olan) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + acidum, acidus
(ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) * beş
karbonlu, iki karboksil (-COOH) grubu içeren, organik kimyada kullanılan,
özellikle polimer sentezinde önemli olan doymuş dikarboksilik asit (C5H8O4)
glutatyon :
gre., lat. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + aminos (azot içeren
bileşik) + cystein (kükürt içeren amino asit) (kystis (kist, kese, kapsül,
mesane, idrar torbası, sidik torbası) + ein (kimyasal madde son eki) ) + ion
(küçültme eki) * üç amino asitten (glutamat, sistein ve glisin) oluşan, hücre
içinde antioksidan görev yapan, serbest radikalleri etkisizleştirerek hücreleri
oksidatif strese karşı koruyan önemli bir tripeptit
gluteal :
lat. * glutaeus (kalçayla ilgili) (gluta (kalça) + eus (ile ilgili, gibi, -a
ait) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kalçayla ilgili, kalçaya ait
veya kalça bölgesinde bulunan yapıları tanımlamak için kullanılan tıbbi terim
gluten :
lat. * gluta (sakız, reçine) + en (ile ilgili, gibi, -a ait) * yapıştırıcı
madde, tutkal; buğday, arpa ve çavdar gibi tahıllarda bulunan, suyla
karıştırıldığında hamura elastikiyet kazandıran ve pişirme sırasında gazların
tutulmasına olanak sağlayan, gliadin ve glutenin proteinlerinden oluşan
yapışkan madde
gluteraldehit :
lat. * glutaricum (glutarik asit kökü) + aldehydum (aldehit) * iki aldehit
grubu içeren, güçlü dezenfektan ve sterilizasyon maddesi olarak kullanılan,
mikrobiyal sporlar dahil birçok mikroorganizmaya karşı etkili kimyasal bileşik
(C5H8O2)
glutetimid :
lat. * gluta (sakız, reçine), gluten (yapıştırıcı madde, tutkal) + et (bağlaç)
+ imid (imidazolin halkası içeren bileşik) * imidazol halkası içeren ve reçine
benzeri yapıya sahip olan, uykusuzluk tedavisinde hipnotik bir yatıştırıcı
olarak kullanılan organik bileşik (C13H15NO2)
gluteus :
lat. * gluta (kalça) + eus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * kalçayla ilgili,
kalça bölgesine ait kas veya kaslarla ilgili olan
glutinöz :
lat. * gluta (sakız, reçine) + en (ile ilgili, gibi, -a ait) + osus (ile
ilgili, -a ait) * apışkan özellik gösteren veya yapışkan madde içeren,
yapışkan, hamurumsu, yapış yapış, tutkala benzer
gluton :
lat. * gluttire (yutmak, boğazdan geçirmek) + osus (sıfat yapım eki) (lat.);
glouton (fra.) * çok yiyen, yeme isteği aşırı olan, obur, açgözlü olan
glüsid :
gre., lat. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) (gre.) + id (kimyasal
bileşik eki) (lat.) * karbonhidrat yapısında olan veya karbonhidratlardan
oluşan, genellikle enerji kaynağı olarak kullanılan organik bileşik (Cn(H2O)n)
glüten :
lat. * gluta (sakız, reçine) + en (ile ilgili, gibi, -a ait) * yapıştırıcı
madde, tutkal; buğday, arpa ve çavdar gibi tahıllarda bulunan, suyla
karıştırıldığında hamura elastikiyet kazandıran ve pişirme sırasında gazların
tutulmasına olanak sağlayan, gliadin ve glutenin proteinlerinden oluşan
yapışkan madde
glütetimid : lat.
* gluta (sakız, reçine), gluten (yapıştırıcı madde, tutkal) + et (bağlaç) +
imid (imidazolin halkası içeren bileşik) * imidazol halkası içeren ve reçine
benzeri yapıya sahip olan, uykusuzluk tedavisinde hipnotik bir yatıştırıcı
olarak kullanılan organik bileşik (C13H15NO2)
glycine :
gre. *glykys (tatlı, şeker) * tatlımsı tohumları ve baklagil yapısıyla bilinen,
Fabaceae familyasından bir bitki cinsi
gnaphalium :
gre. * gnaphalon (keçe, yün) * tüylü ve keçemsi yapraklarıyla tanınan,
Asteraceae familyasından bir bitki cinsi
gnays :
alm. * Gneis (katmanlı, şeritli taş, bantlı kayaç) * yüksek sıcaklık ve basınç
altında tortul kayaçlardan, metamorfik süreçlerle oluşan, belirgin bantlı
yapıya sahip granit benzeri sert metamorfik (başkalaşım), magmatik kayaç türü
gnetaceae :
gre., lat. * gnethein (örmek, dokumak, birleştirmek), gneton, gnetos (örülmüş,
örgülü, dokunmuş, birleşmiş) (gre.); gnetum (lat.) * aceae (-giller, bitki
familyası eki) (lat.)
gnetum :
gre., lat. * gnethein (örmek, dokumak, birleştirmek), gneton, gnetos (örülmüş,
örgülü, dokunmuş, birleşmiş) (gre.); gnetum (lat.) * Gnetaceae familyasının
açık tohumlular (gymnospermler) grubundan olan, tropikal bölgelerde yetişen,
geniş, parlak yeşil ve damar yapısı gelişmiş yapraklara sahip, ilkel tohumlu
ağaç, çalı veya odunsu sarmaşık formundaki bir bitki cinsi
gnokok :
gre. * gnokos (gnosis (bilme, bilgi, tanı) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * belirli veya kesin tanımlı bir durumu veya şeyi ifade eden tıbbi
terim
gnostik :
gre. * gignoskein (bilmek, tanımak, kavramak), gnosis (bilme, bilgi, tanı) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bilgili, bilge; özellikle dini ve
felsefi bağlamlarda, gizli veya derin bilgiye sahip olan, bu bilgiyi arayan
veya bilen kişi
gnostisizm :
gre. * gignoskein (bilmek, tanımak, kavramak), gnosis (bilme, bilgi, tanı) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ismos (isim yapım, durum, akım,
öğreti, doktrin eki) * evrenin yaratılışını, Tanrı’nın doğasını, insan ruhunun
ilahi kaynağa dönüş yolunu açıklayan, maddenin kötü, ruhun iyi olduğunu,
insanın ancak içindeki tanrısal kıvılcımı fark edip ilahi kozmik bilgiyi
(gnosis) keşfetmek suretiyle madde aleminden kurtulabileceğini, ilahi bilginin
kurtuluşa götüren yegane unsur olduğunu esas alan mistik, felsefi düşünce
sistemi
gobiidae :
gre., lat. * kobios (küçük balık, kaya balığı) (gre.) + idae (-giller, hayvan
familyası eki) (lat.) * ışınlı yüzgeçliler (Actinopterygii) sınıfına ve
levrekgiller takımına bağlı çok büyük bir balık familyası, kaya balıkları
gobiiformes :
gre., lat. * kobios (küçük balık, kaya balığı) (gre.) + formis (şekilli,
biçimli, kalıplı) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) )
(lat.) * deniz kıyılarında, tuzlu sularda ve tatlı su akarsularında yaşayan
kayabalığı ve benzeri balıkları kapsayan bir kemikli balık takımı
goblen :
fra. * gobelin (Fransız Gobelin ailesinden) * ismini, 17. yüzyılda Fransa’da
kurulan, ince ipliklerle duvar halısı (tapisseri) ve nakış üretimiyle ünlü bir
atölye olan Gobelin atölyesinden alan, ince ipliklerle dokunan ve işlenen,
dekoratif amaçlı kullanılan el işi duvar halısı veya nakış türü
goblet hücre :
fra. * goblet (kadeh, küçük kase) (fra.) + hucra (oda, odacık, göze, hücre)
(ara.) * mukus salgılayan, solunum ve sindirim yollarının epitelinde bulunan,
kadeh biçiminde yapıya sahip özel bir salgı hücresi
gocuk :
bul. * koja (kürk, post) + ux (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tek parça
hayvan postundan yapılmış olan ceket; iç yüzü kürk, pelüş ve benzeri bir şeyle
kaplanmış ceket
gocunmak :
tür. * goc (acı hissetmek, üzülmek, kırılmak) + un (dönüşlü fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * rahatsız olmak, huzursuz olmak veya kendini iyi
hissetmemek; bir davranıştan, bir sözden, bir durumdan alınmak, bir şeyden
kırgınlık duymak
gode :
fra. * gode (ucu sivri değnek; penis) * altında sert bir kemik dokusunun olduğu
ödemlenmiş cilt bölgelerine (örneğin alt ekstremitelere) parmakla
bastırıldığında, basınç etkisi ile interstisyel sıvının etrafa dağılması
sonucunda oluşan çöküntü
gofik :
tür. * kof (boş, oyuk) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * içi boş olan
veya kurutulmuş patlıcan, biber
gofret :
fra. * gaufre (petek, yassı ve kıtır hamur, ince çıtır tatlı, bal peteği) +
ette (küçük anlamı veren son ek) * ince, çıtır ve petek deseniyle kabartılmış,
genellikle tatlı veya atıştırmalık olarak tüketilen ince hamur ürünü, petek
kağıt helva
gogaji :
san. * Goga (özel isim, halk kahramanı) + ji (saygı eki) * Hint mitolojisinde
yılan tanrısı olarak tapılan, özellikle yılan ısırmalarından korunma ve sağlık
için kutsal kabul edilen halk kahramanı karakter
gokkun :
jap. * gokkun (yutmak, büyük yudumlarla içmek) (yutma sesinden ses yansımalı
onomatopeik kelime) * yudum, yutma, lokma; pornografide, bir kimsenin, bir veya
birden fazla kişinin bir kapta biriktirdiği meniyi (spermi) içmesi
gol :
ing. * gal, gol (engellemek, sınırı belirlemek; sınır çizgisi, bitiş noktası),
goal (hedef, amaç, niyet, gaye) * hedef, amaç, niyet, gaye; futbolda hücum eden
takımın topu rakip kalenin içine sokmasıyla oluşan skor durumu
golem :
ibr., ara. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk;
genç hizmetçi, köle) * şekilsiz kütle, ham madde; Yahudi folklorunda, mistik
yollarla canlandırılan ve sahibine hizmet eden, genellikle çamurdan yapılmış
şekilsiz varlık
golf :
hol. * colf, colve (sopa) * özel sopalarla küçük bir topun, minimum vuruş
sayısıyla hedefteki deliklere sokulması esasına dayanan açık hava sporu
golfstrim :
alm., ing. * golf (körfez) (alm.); gulf (ing.) + Strom (akıntı, akış) (alm.);
stream (ing.) * Atlas Okyanusu’nun batısından başlayarak Avrupa’nın batı
kıyılarına kadar uzanan, iklim üzerinde ılımanlaştırıcı etkisi olan sıcak
okyanus akıntısı
golgi aygıtı :
ital. * Golgi (İtalyan anatomist Camillo Golgi’nin soyadından) (ita.) + aygıt
(cihaz, alet, enstrüman) + ı (iyelik eki) (tür.) * Hücre içinde proteinlerin
işlenmesi, paketlenmesi ve taşınması görevini üstlenen, zarla çevrili yassı
keseciklerden oluşan organel
golgota :
aram. * gulgulta (çukur, mezar yeri; kafatası) * kafatası; İncil’e göre Mesih
İsa’nın çarmıha gerildiği tepe, Kafatası Tepesi
golimumab :
lat. * gol (ön ek) + im (immunomodulatör eki) + umab (human monoclonal antibody
(insan monokllonal antikoru) ) * tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α) adlı
sitokini hedefleyerek inflamasyonu baskılayan, romatoid artrit, ankilozan
spondilit ve ülseratif kolit gibi hastalıklarda kullanılan immünsüpresif bir
insan monoklonal antikoru (C6530H10068K1752O2026S44)
gollik :
kür. * gollik (kısa, eksik, noksan) * boyu kısa, ufak tefek, cüce veya zayıf olan
kişileri ya da kuyruğu kesilmiş hayvan; inek yavrusu, buzağı (Anadolu
ağızlarında (özellikle Erzurum, Gümüşhane ve Erzincan yörelerinde)
goloz :
erm., gre. * goğz (yuvarlak, top gibi nesne/pislik) (erm.); golos (düzlük, düz
arazi) (gre.) * büyük sertleşmiş dışkı, at pisliği; Karadeniz Bölgesi’ne özgü
bir hakaret kelimesi
golu devata :
san. * golu (halk kahramanı, adaletli kral) + devata (tanrı) * Hint
mitolojisinde, Hindistan’ın Uttarakhand eyaletinde özellikle Kumaon bölgesinde
adaletin tanrısı olarak tapınılan, beyaz at üzerinde betimlenen ve halk
dileklerini yazılı olarak ilettiği için “dileklerin tanrısı” kabul edilen yerel
tanrı
gom :
fra. * gome (topak, yumru) * sifilis (frengi) hastalığında deri veya organlarda
oluşan iltihabi, sertleşmiş, nodüler, genellikle nekrotik doku topağı veya
yumru şeklinde lezyon, koagülasyon nekrozu
gomalak :
ara. * gum (sakız, reçine, yapışkan madde) + lakh (lak böceğinin salgısı, lak,
reçinemsi madde) (hin.) * Kerria lacca/Coccus lacca adlı lak böceğinin dişi
bireylerinin salgısından elde edilen, alkolde çözünebilen, gıda ve ilaçlarda
E904 koduyla parlatıcı, ahşap kaplama işlerinde ise doğal reçine, cila, ve
vernik olarak kullanılan madde, şellak (C30H50O11)
gomphrena :
gre. * gomphos (çivi) * sert ve düğme görünümlü çiçek başlarıyla tanınan,
Amaranthaceae familyasından bir bitki cinsi
gon kompleksi :
lat. * Ghon (Avusturyalı patolog Dr. Arnold C. Ghon) + complex (karmaşık yapı,
kompleks) * tüberkülozda primer akciğer lezyonları ve ilgili lenf nodları, Gohn
focus
gonad :
gre. * gone (doğurma, üreme, soy meydana getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm,
yumru, yumurtalık, testis, erbezi, üreme maddesi) + adenos, aden (bez, beze;
gudde) * eşey hücrelerini üreten ve üreme hormonlarını salgılayan yumurtalık
veya erbezinden oluşan üreme bezi; erkek ve dişi üreme hücrelerinin üretildiği
organ, testis, yumurtalık
gonadal :
gre., lat. * gonad (eşey hücrelerini üreten ve üreme hormonlarını salgılayan
yumurtalık veya erbezinden oluşan üreme bezi; erkek ve dişi üreme hücrelerinin
üretildiği organ, testis, yumurtalık) (gone (doğurma, üreme, soy meydana
getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm, yumru, yumurtalık, testis, erbezi, üreme
maddesi) + adenos, aden (bez, beze; gudde) ) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) (lat.) * gonad ile ilgili
gonadorelin :
gre., lat. * gonad (eşey hücrelerini üreten ve üreme hormonlarını salgılayan
yumurtalık veya erbezinden oluşan üreme bezi; erkek ve dişi üreme hücrelerinin
üretildiği organ, testis, yumurtalık) (gone (doğurma, üreme, soy meydana
getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm, yumru, yumurtalık, testis, erbezi, üreme
maddesi) + adenos, aden (bez, beze; gudde) ) + relin (sentetik peptid eki)
(lat.) * hipotalamustan salgılanan, hipofiz bezini gonadotropin hormonları
salgılaması için uyaran sentetik hormon (C55H75N17O13)
gonadotoksin :
gre., lat. * gonad (eşey hücrelerini üreten ve üreme hormonlarını salgılayan
yumurtalık veya erbezinden oluşan üreme bezi; erkek ve dişi üreme hücrelerinin
üretildiği organ, testis, yumurtalık) (gone (doğurma, üreme, soy meydana
getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm, yumru, yumurtalık, testis, erbezi, üreme
maddesi) + adenos, aden (bez, beze; gudde) ) + toxikon (ok zehiri) (toxikos
(toxon (ok) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + pharmakon (zehir) ) (okların
ucuna zehir sürmekten) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki)
(lat.) * üreme organlarına zarar veren veya zehir etkisi gösteren madde
gonadotrop :
gre. * gonad (eşey hücrelerini üreten ve üreme hormonlarını salgılayan
yumurtalık veya erbezinden oluşan üreme bezi; erkek ve dişi üreme hücrelerinin
üretildiği organ, testis, yumurtalık) (gone (doğurma, üreme, soy meydana
getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm, yumru, yumurtalık, testis, erbezi, üreme
maddesi) + adenos, aden (bez, beze; gudde) ) + tropia (dönüş durumu, dönme
durumu, değişim durumu, yönelme durumu) (trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek,
yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme,
değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara
çevrilebilir) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * cinsiyet bezlerini
uyaran veya onlara yönelen anlamına gelen, özellikle hipofiz bezinden
salgılanan hormonları tanımlayan terim
gonadotropik :
gre. * gonad (eşey hücrelerini üreten ve üreme hormonlarını salgılayan
yumurtalık veya erbezinden oluşan üreme bezi; erkek ve dişi üreme hücrelerinin
üretildiği organ, testis, yumurtalık) (gone (doğurma, üreme, soy meydana
getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm, yumru, yumurtalık, testis, erbezi, üreme
maddesi) + adenos, aden (bez, beze; gudde) ) + tropia (dönüş durumu, dönme
durumu, değişim durumu, yönelme durumu) (trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek,
yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme,
değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara
çevrilebilir) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * üreme organlarının işlevini uyaran veya bu organlara yönelik
etkisi olan
gonadotropin :
gre. * gonad (eşey hücrelerini üreten ve üreme hormonlarını salgılayan
yumurtalık veya erbezinden oluşan üreme bezi; erkek ve dişi üreme hücrelerinin
üretildiği organ, testis, yumurtalık) (gone (doğurma, üreme, soy meydana
getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm, yumru, yumurtalık, testis, erbezi, üreme
maddesi) + adenos, aden (bez, beze; gudde) ) + trophe (besin, beslenme, gıda),
trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek,
değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil;
yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) ) * üreme organlarının işlevini uyaran ve hormon
olarak görev yapan peptid yapısında madde
gonca :
far. * guncidan (toparlamak, top haline getirmek, bohçalamak), gunce (tomurcuk)
* henüz açılmamış veya açılmak üzere olan çiçek, tomurcuk
gonca-i-rana :
ara. * gonca (tomurcuk) + i (tamlama eki) + rana (iyi, güzel, hoş, latif) *
Türk musikisinde, güzel veya hoş tomurcuk anlamında, nazik ve tatlı bir ezgi
veya motif için kullanılan terim
gondii :
fra. * gondii (Fransız biyolog Alfred Mathieu Gondi'nin soyadından) *
insanlarda ve diğer hayvanlarda toxoplazmoz hastalığına neden olan,
intracelüler parazit olarak bilinen protozoon (tek hücreli parazit) türü
gondik :
tür. * gon (kon) + dik (duk, isim yapım eki) (konduk) * misket oyununda, bir
misketi, yerde yuvarlamadan, doğrudan yukarıdan atarak bir başka miskete
çarptırma atışı
gondol :
ita. * gondola (uzun, ince, yassı tabanlı Venedik kanoları) * Venedik’e özgü,
genellikle yassı tabanlı, uzun ve ince şekilli, kürekle çekilen tekne
gong :
çin. * gong (metalden yapılmış, çekiçle vurularak çalınan büyük vurmalı çalgı;
ses yansımalı onomatopeik kelime) * genellikle törenlerde veya müzikte
kullanılan, çekiçle vurulduğunda titreşerek ses çıkaran büyük, yuvarlak metal
çalgı
gonggong :
çin. * gong (ortak, birlikte) + gong (iş, emek, zanaat veya yönetici/memur) *
birlikte çalışan, ortak iş gören, kamu işlerinden sorumlu görevli/usta; Çin
mitolojisinde yıkım, sel ve kozmik felaketlerle tanınan kırmızı saçlı, yılan
gövdeli bir su tanrısı; Neptün'ün ötesinde yer alan uzak bir cüce gezegen
goniobranchidae :
gre. * gonia (açı, köşe) + brankhia (brankhios (solungaç) + a (çoğul eki) ) +
idae (-giller, hayvan familyası eki) * renkli deniz tavşanlarını ve benzeri
deniz sümüklüböceklerini kapsayan yumuşakça familyası
gonokok :
gre. * genos, gonos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, üretim, oluşum, doğum,
ırk, yavru, döl, soy, nesil, köken, aile, akraba, tür, cins, sınıf, kategori) +
kokkos (tohum, tomurcuk, tane, tanecik, çekirdek, yuvarlak, küre) * bel
soğukluğu (gonore) hastalığına neden olan yuvarlak şekilli mikroorganizma,
Neisseria gonorrhoeae bakterisi
gonokoksik :
gre. * genos, gonos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, üretim, oluşum, doğum,
ırk, yavru, döl, soy, nesil, köken, aile, akraba, tür, cins, sınıf, kategori) +
kokkos (tohum, tomurcuk, tane, tanecik, çekirdek, yuvarlak, küre) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gonokok ile ilgili
gonopor :
gre. * gonos, gone (sperm, döl, üreme, tohum) + spora (ekim, ekme, saçma,
dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek,
üreme hücresi) * birçok omurgasız hayvanda ve eklembacaklıda üreme hücrelerinin
(gametlerin) vücut dışına atıldığı eşey organı gözenegi veya genital açıklık
gonore :
gre., tür. * gonorrhoia, gonorrhoeae (genos, gonos, gone (sperm, döl, üreme,
tohum) + rhea (akış, akıntı) ) * neisseria gonorrhoeae bakterisinin neden
olduğu, özellikle döl ve idrar yollarını etkileyen, cinsel yolla bulaşan,
kontrolsüz sperm boşalmasına neden olan bir hastalık
gonyometre :
gre. * gonia (açı, köşe) + metros, metron (ölçü) * açıları ölçmeye yarayan
alet, açıölçer
gonyoskopi :
gre. * gonia (açı, köşe) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek,
araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma,
hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye,
gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * gözün ön
kamara açısını incelemek amacıyla yapılan optik muayene yöntemi
gonzalez :
isp., lat. * guntho (savaş, mücadele, muharebe) + elf (cin, peri; cüce) (isp.);
gundisalv (lat.) * cinler savaşı; savaşçı cin; çok yaygın bir İspanyol erkek
ismi;; Yüzüklerin Efendisi filmindeki büyücü karakterin ismi olan
"Gandalf" da aynı köktendir.
goodpasture sendromu :
ing., gre., tür. * goodpasture (Amerikalı patolog Ernest William Goodpasture'ün
soyadından) (ing.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik
durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * böbreklerde ve akciğerlerde kılcal
damarlara karşı bağışıklık sistemi tarafından saldırı gelişmesiyle ortaya
çıkan, glomerülonefrit ve alveolar kanama ile seyreden otoimmün hastalık
gordion :
gre. * Gordion (antik Frigya’nın başkenti, Kral Midas’ın efsanevi kenti; Frigya
kralı Gordios'tan) * efsanevi düğümün adıyla anılan, çözülmesi zor veya
imkansız sorun (kordon (tür.), cord, cordon, Kordel, Kordon (ing., fra., alm.)
)
gorgon :
gre. * gorgon (dehşet verici, korkunç yaratık) * Yunan mitolojisinde, bakışlarıyla
insanları taşa çevirme gücüne sahip kadın canavar
gorgoniidae :
gre., lat. * gorgon (dehşet verici olan, korkunç yaratık; Yunan mitolojisinde
saçları yılanlardan oluşan ve bakanı taşa çeviren dişi canavar) (gorgos
(korkunç, dehşet verici, acımasız, şiddetli) + on (isim yapım eki) ) (gre.) +
idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * deniz yelpazesi veya deniz
kırbacı olarak bilinen, yumuşak mercan türlerini içine alan bir deniz
omurgasızları hayvan familyası
goril :
gre. * gore (vahşi, dev, canavar; kıllı varlık) + illa (dişilik eki) * Afrika
ormanlarında yaşayan büyük, iri yapılı, insan benzeri büyük maymun türü
goserelin :
lat. * go (molekül öneki) + serel (peptid veya sentetik hormon bileşiği) + in
(kimyasal bileşik eki) * sentetik olarak üretilen, meme kanseri ve prostat
kanseri tedavisinde seks hormonlarının üretimini baskılamak için kullanılan
gonadotropin salgılatıcı analog ilacın etken maddesi (C59H84N18O14)
gossipiboma :
lat. * gossypium (pamuk) + boma (bozulmuş doku) * cerrahi işlem sonrası vücutta
unutulan steril olmayan pamuk veya gaz tamponun oluşturduğu yabancı cisim
reaksiyonu sonucu ortaya çıkan kitle veya enfeksiyon
gossypium :
lat. * gossypion (pamuk) * lifli tohumları tekstilde kullanılan, Malvaceae
familyasından bir bitki cinsi
gostil :
alm. * Kartoffel (patates) * patates, yumru köklü nişastalı bir bitki türü
(Karadeniz bölgesine özgü kelime)
gosting :
ing. * ghost (hayalet) + ing (isim yapım eki) * sosyal veya romantik
ilişkilerde, açıklama yapmadan aniden iletişimi kesme, ortadan kaybolma eylemi
goşist :
fra. * gauche (sol) + iste (-cı, yapan, eden, yandaş eki) * aşırı sol eylemleri
öngören, siyasal çözüm yollarını aşırı eylemlerde ve ansızın başlatılan
devrimlerde gören, solcu, aşırı solcu
goşizm :
fra. * gauche (sol) + isme (durum eki) * aşırı sol eylemleri öngören, siyasal
çözüm yollarını aşırı eylemlerde ve ansızın başlatılan devrimlerde gören
solculuk tutumu, aşırı solculuk
got :
gre., nor. * gothoi, gothos (adamlar, insanlar, halk) * eski bir Cermen kavmi
veya Gotlar'a ait olan
gotik :
gre. * gothoi, gothos (adamlar, insanlar, halk) + ikos (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * Gotlara ait olan veya Gotlara özgü olan, özellikle Orta Çağ
Avrupa’sında gelişen sanatsal ve mimari tarz
govend :
kür. * govend (halay, toplu halk oyunu) * Kürt kültüründe geleneksel olarak
topluca oynanan, el ele tutuşularak ritmik hareketlerle yapılan bir halk dansı
goy :
ibr. * goy (ulus, halk; Yahudi olmayan kimse) * Yahudi topluluğu dışındaki
milletleri veya kişileri ifade etmekte kullanılan terim
goygoy :
tür. * goy (boş, anlamsız) + goy (boş, anlamsız) * içi boş, anlamsız veya
gereksiz konuşma veya gösterişli ama içeriksiz davranış (goy (ulus, millet,
topluluk) (ibr.) (milleti galeyana getirici söylem veya eylem anlamı bağlamında
"goy" kelimesiyle ilinti olabilir.) )
goygoycu :
tür. * goy (boş, anlamsız) + goy (boş, anlamsız) + cu (yapan, eden eki) *
goygoy yapan kimse
goyim :
ibr. * goyim (uluslar, halklar; Yahudi olmayanlar) (goy (ulus, halk; Yahudi
olmayan kimse) + im (çoğul eki) ) * Yahudi olmayan toplumları veya bireyleri
çoğul olarak ifade etmekte kullanılan terim
göbek :
tür. * göbek (karın bölgesinin orta kısmı; şeylerin merkezi, ortası) (köv, köb,
göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak, kabarmak) + ek (isim yapım eki) ) *
karın bölgesinin ortası veya bir şeyin merkezi, ortası
göbek bağı :
tür. * göbek (karın bölgesinin ortası veya bir şeyin merkezi, ortası) + bağ
(ilgi, ilinti, ilişki, alaka) + ı (iyelik eki) * fetüsü plasentaya bağlayan,
fetüs ile anne arasındaki besin ve oksijen alışverişini sağlayan, doğumdan
sonra kesilen ve kalan izine “göbek bağı” denilen damarlar bütünü
göbek taşı :
tür. * göbek (karın bölgesinin ortası veya bir şeyin merkezi, ortası) + taş
(sert mineral, kaya) + ı (iyelik eki) * hamamlarda çoğunlukla ortak kullanım
alanının tam ortasında yer alan, mermerden yapılma düz platformlara verilen
isim
göbel :
tür. * göbek (göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak) + ek (isim yapım eki) )
+ el (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yuvarlak veya tümsek şekilli nesne
göbelek :
tür. * göbek (göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak) + ek (isim yapım eki) )
+ lek (küçültme eki) * küçük veya genç göbek, özellikle meyve ve sebzelerde
göbeğe yakın küçük çıkıntı veya yumru
göbelez :
tür. * göbek (göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak) + lez (küçültme ve
benzetme eki) * göbeğe ait veya göbekle ilgili olan, göbek kısmında oluşan veya
bulunan, şişman, göbekli kişi; yuvarlak, tombul nesne
göbülük :
tür. * köv, köb, göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak, kabarmak) + ül
(edilgen fiil eki) + ük (ile ilgili, gibi) * tombul çocuk; şişman, göbekli;
karın; köpek yavrusu
göce :
tür. * göce (karın bölgesinin orta kısmı; şeylerin merkezi, ortası) (köv, köb,
göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak, kabarmak) + ce (isim yapım eki) ) *
karın bölgesinin ortası veya bir şeyin merkezi, ortası
göcek :
tür. * göç (yer değiştirmek, geçmek) + ek (isim yapım eki) * Türkiye’de Muğla
iline bağlı bir belde ve koy
göcen :
tür. * göcen (karın bölgesinin orta kısmı; şeylerin merkezi, ortası) (köv, köb,
göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak, kabarmak) + en (isim yapım eki) ) *
karın bölgesinin ortası veya bir şeyin merkezi, ortası
göç :
tür. * göç (yer değiştirmek, geçmek) * insanların, hayvanların veya
toplulukların çeşitli nedenlerle bulundukları yerden başka bir yere kalıcı veya
geçici olarak yer değiştirmesi
göçebe :
tür. * göç (yer değiştirmek, geçmek) + ebe (isim yapım eki) * sürekli veya
dönem dönem yaşadıkları yerleri değiştirerek dolaşan, genellikle yerleşik
olmayan ve hayvancılıkla uğraşan topluluk veya kişi
göçmek :
tür. * göç (yer değiştirmek, geçmek) + mek (fiil mastar eki) * içine doğru
çökmek
göçmen :
tür. * göç (yer değiştirmek, geçmek) + men (-cı, yapan, eden eki) * göç eden;
mevsimlere göre coğrafi konum değiştiren (kuş)
göçük :
tür. * göç (yer değiştirmek, geçmek) + ük (isim yapım eki) * toprak, kaya veya
yapı malzemesinin ani olarak çökmesi sonucu oluşan yığılma veya çökmüş kısım
gödel numaraları :
alm., lat. * gödel (Avusturya-Macaristan doğumlu matematikçi Kurt Gödel'in
soyadından) (alm.) + numerus (sayı) (lat.) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki)
(tür.) * matematiksel ifadeleri (formüller, semboller, ispat adımları) doğal
sayılarla kodlayarak matematiğin kendi üzerine konuşabilmesini sağlayan yöntem
gödel’in eksiklik teoremi :
alm., gre., tür. * Gödel (Avusturyalı matematikçi Kurt Gödel’in soyadından)
(alm.) + eksiklik (tam olmama durumu, yetersizlik, azlık) (tür.) + theorema
(seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram,
ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * matematiksel sistemlerde,
yeterince güçlü ve tutarlı olan herhangi bir aksiyomatik sistemde,
ispatlanamayan ancak doğru olan önermelerin mutlaka var olduğunu gösteren ve
biçimsel sistemlerin sınırlarını ortaya koyan mantık ve matematik temelleri
teoremi
göden :
tür. * kö (kalkmak, yükselmek, uzamak) + t (fiili sıfat yapım eki), köt
(yüksek, kalkmış, uzun, uzamış; yüksek yer, en uçta olan, sırt, arka) + en
(isim yapım eki) * kalın bağırsağın son bölümü (gut (bağırsak) (ing.) )
gödeş :
tür. * gödeş (karın bölgesinin orta kısmı; şeylerin merkezi, ortası) (köv, köb,
göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak, kabarmak) + deş (isim yapım eki) ) *
karın bölgesinin ortası veya bir şeyin merkezi, ortası
göğçek :
tür. * göğçek (güzel, hoş, çekici) (göğ (geniş, şişkin, göğüs bölgesi) + çek
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * dış görünüşüyle hoş ve alımlı olan,
zarif veya çekici nitelik taşıyan kişi veya nesne için kullanılan sıfat
göğermek :
tür. * göğer- (kabarmak, şişmek) + mek (fiil mastar eki) * şişmek, kabarmak,
özellikle deri veya bir yüzey hava veya sıvı dolarak büyümek
göğüs :
tür. * göğ (geniş, şişkin, göğüs bölgesi) + üs (ek) * insan vücudunun boyun ile
karın arasındaki ön kısmı olan ve kalp, akciğer gibi hayati organları içinde
barındıran, koruyan bölüm
göğüs boşluğu :
tür. * göğüs (insan vücudunun boyun ile karın arasındaki ön kısmı olan ve kalp,
akciğer gibi hayati organları içinde barındıran, koruyan bölüm) + boşluk
(açıklık, içinde hiçbir şey olmayan iki veya üç boyutlu alan) + u (iyelik eki)
* göğüs kafesi içinde yer alan ve kalp, akciğerler gibi hayati organları
barındıran, koruyan iç alan veya mekanizma
göğüs cerrahisi :
tür. * göğüs (insan vücudunun boyun ile karın arasındaki ön kısmı olan ve kalp,
akciğer gibi hayati organları içinde barındıran, koruyan bölüm) + cerrahi (açma
işlemiyle ilgili, ameliyat ile ilgili) + si (iyelik eki) * göğüs boşluğundaki
organların (kalp, akciğerler, yemek borusu vb.) hastalıklarının tanı ve
tedavisi ile ilgilenen tıp dalı
göğüs kafesi :
tür. * göğüs (insan vücudunun boyun ile karın arasındaki ön kısmı olan ve kalp,
akciğer gibi hayati organları içinde barındıran, koruyan bölüm) + kafes
(kapsayan içine alan örgü, hasır örgü sepet, kutu, sandık) + i (iyelik eki) *
kalp ve akciğerleri koruyan, kaburgalar, göğüs kemiği ve omurga tarafından
oluşturulan kemik ve kıkırdaklardan oluşan yapısal çerçeve
göğüs kemiği :
tür. * göğüs (insan vücudunun boyun ile karın arasındaki ön kısmı olan ve kalp,
akciğer gibi hayati organları içinde barındıran, koruyan bölüm) + kemik
(omurgalıların vücuduna destek veren sert dokulu organ; iskelet elemanı) + i
(iyelik eki) * kaburgaların ön tarafta bağlandığı, göğüs kafesini oluşturan ve
koruyan, uzun yassı ve merkezi kemik
gök :
tür. * kök, gök (gökyüzü; mavi veya yeşil tonunda renk) * içinde yıldızların,
gezegenlerin ve bulutların yer aldığı, dünyayı çevreleyen, yeryüzünün üstünde
sonsuz genişlikte uzanan ve gündüzleri mavi, geceleri ise yıldızlarla dolu
karanlık olarak görülen ve sfer katmanlarından (litosfer, troposfer,
stratosfer, mezosfer, iyonosfer, termosfer, ekzosfer) oluşan alan, sonsuz
boşluk ve kubbe biçimindeki mavi sema
gök cismi :
tür., ara. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek
tabaka; mavi) (tür.) + cism (uzunluğu, derinliği, genişliği olan varlık) (ara.)
+ i (iyelik eki) * uzayda bulunan yıldız, gezegen, ay, kuyruklu yıldız gibi
doğal nesneler
gök gürültüsü :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + gür (güçlü ses çıkarmak) + ül (edilgen fiil eki) + tü (isim yapım eki)
+ sü (iyelik eki) * fırtına bulutları içinde oluşan elektrik boşalmaları
(yıldırımlar) sırasında ani hava ısınması ve genleşmesi sonucu havada yüksek
basınç dalgaları yaratmasıyla meydana gelen, kulakla patlama sesi olarak
algılanabilen şiddetli ses dalgası
gök han :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + han (hükümdar, kral, reis) * Türk ve Altay mitolojisinde gökyüzünün
hükümdarı veya tanrısı olarak kabul edilen, gök ile ilişkilendirilen mitolojik
figür
gök kandil :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + kandil (içinde yağ ve fitil bulunan, ışık veren nesne) * aşırı derecede
sarhoş
gök kubbe :
tür., ara. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek
tabaka; mavi) + kubbe (yarım küre veya oval biçimli örtü) (ara.) * gökyüzü veya
semayı mecazi olarak anlatan, yuvarlak ve geniş yapıya sahip yapı
gök kurt :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + kurt (lupus cinsinden yırtıcı hayvan) * Türk mitolojisinde Türklere yol
gösteren, rehberlik eden kutsal varlık
gökada :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + atağ, ada (ayrılmış veya kesilmiş yer; çevresi su ile kaplı kara
parçası) (otrul (kesmek) + ğ (isim yapım eki) ) * kütle çekimi tarafından bir
arada tutulan gaz, toz, yıldızlar ve bu yıldızların gezegen sistemlerinden
oluşan kozmik kütle
gökalp :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan yüksek tabaka) + alp (yiğit, kahraman,
cesur, yüce, ulu, saygın) * yüce yiğit, ulu kahraman; erkek ismi
gökay :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + ay (dünyanın uydusu) * gökyüzü ile ilgili olan veya gökyüzündeki ayı
ifade eden; erkek ismi
gökbilge :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + bilge (bilgili, alim) * gökyüzüyle ilgili veya gökyüzünü bilen, eski
Türklerde gök ve doğa olayları hakkında bilgi sahibi olan, bilgeliğiyle tanınan
kişi
gökbilim :
tür. * gök (gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve sfer katmanlarından oluşan
yüksek tabaka) + bilim (bilme, tanıma) * gök cisimlerini, uzayı, gezegenleri ve
evreni inceleyen, astronomi olarak da bilinen bilim dalı, astronomi
gökçe :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + çe (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gökyüzü rengi veya ona benzer
açık mavi renkte olan, güzel ve hoş; erkek veya kadın ismi
gökçeada :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + çe (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ada (dört tarafı su ile çevrili
kara parçası) * Çanakkale’nin bir ilçesi
gökçebey :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + çe (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + beg, bey (bay, kişi; ağa,
efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip
olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın,
zengin, mal mülk sahibi) * Zonguldak’ın bir ilçesi
gökçek :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + çek (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gökyüzü rengi veya gökyüzüne
ait, genellikle açık mavi veya hoş renk tonu ifade eden sıfat
gökçen :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + çen (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gökyüzüne ait olan, gökyüzüyle
ilgili veya gökyüzü renginde olan anlamında kullanılan isim veya sıfat; kadın
ismi
gökdelen :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + delen (açıklık, oyuk oluşturarak içe giren, dalan) (del (açıklık, oyuk
oluşturarak içe girmek, dalmak) ) + en (-cı, yapan, eden eki) ) * gökyüzünü
delercesine çok yüksek, çok katlı bina veya yapı
göke :
tür. * kök, gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek
tabaka; mavi) + e (belirtili nesne eki); galea (kürek gemisi) (gre.) *
Osmanlı'da ilk kez II. Bayezid döneminde yapılmış olan kalyonun ismi
gökhan :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + han (hükümdar, kral, reis) * eski Türklerde gökyüzüyle
ilişkilendirilen, gök hükümdarı anlamında kullanılan ünvan veya erkek ismi
gökkuşağı :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + kuşak (şerit, hat, kayış) + ı (iyelik eki) * yağmur sonrasında beyaz
ışığın damlacıklardan geçerek spektrumuna (tayf) ayrılması sonucunda gökyüzünde
oluşan ve yedi rengi şeritler halinde içeren optik ve meteorolojik yay formu
gökkuzgun :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + kuzgun (corvus corax türü, büyük ve siyah tüylü, zeki ve güçlü bir
karga türü) * gökuzgungiller familyasına ait bir kuş türü, Coracias garrulus
gökmen :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + men (kişi, kimse, şahıs) * gökle, gökyüzüyle ilgili olan veya
gökyüzünden gelen kişi anlamında kullanılan erkek ismi
göknar :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + nar (bitki eki) * iğne yapraklı, genellikle yüksek ve düz gövdesi olan,
soğuk iklimlerde yetişen ağaç türü ("gök" öneki mavi-yeşil renkteki
iğne yaprakları vurgular.)
göknur :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) * gökyüzünden gelen
veya gökyüzü gibi parlak ve aydınlık olan; kadın ismi
göksel :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gökyüzüne ait olan veya
gökyüzüyle ilgili, semavi
göksenin :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + sen (ikinci tekil şahıs) + in (iyelik eki) * gökyüzü gibi olasın,
gökyüzü gibi yükseklere ulaşasın; erkek ismi
göksun :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + sun (ile ilgili olan, sahibi) * gökyüzüyle ilgili veya gökyüzü gibi
yüce, parlak, yüksek; erkek ve kadın ismi; Kahramanmaraş’ın bir ilçesi
göktaşı :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + taş (mineral aya parçası) + ı (iyelik eki) * uzaydan dünyaya düşen veya
düşmekte olan, genellikle küçük taş veya kaya parçası şeklindeki gök cismi,
meteor
göktekin :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + tekin (güvenilir, sağlam, emniyetli kişi veya şey) * gökyüzüyle ilgili
olan veya gökyüzünden gelen; erkek ismi
göktuğ :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + tuğ (eski Türklerde atın üzerine takılan, genellikle at kuyruğundan
yapılmış sancak veya bayrak) * gökyüzü veya göklerle ilişkilendirilen, eski
Türklerde sancak, bayrak veya alamet olarak kullanılan simgesel obje; erkek
ismi
göktürk :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka;
mavi) + türk (türeyen, yükselen) * Orta Asya’da tarih boyunca var olmuş,
Türklerin ilk büyük devletlerinden biri olan ve adını “gökyüzü” veya “gök”
kelimesinden alan, tarihi ve kültürel açıdan önemli Türk boyu veya devleti
gökyüzü :
tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi)
+ yüz (surat, sima, çehre; cephe, geniş alan) + ü (iyelik eki) * atmosferin üst
kısmı, insanların üzerinde görülen geniş ve açık alan, bulutların, güneşin,
ayın ve yıldızların yer aldığı uzay bölümü
göl :
tür. * göl (su birikintisi, çevresi kara ile çevrili büyük su kütlesi) * doğal
olarak oluşan, genellikle tatlı suyla dolu, çevresi kara ile çevrili ve
akarsular tarafından beslenen veya kendi kendine oluşan büyük su birikintisi
gölalası :
tür. * göl (su birikintisi, çevresi kara ile çevrili büyük su kütlesi) + alag,
ala (lekeli, benekli, karışık renkli; değişik, çeşitli) + sı (iyelik eki) *
gölün üzerinde görülen, genellikle suyun yüzeyinde oluşan parlak, renkli veya
yansıma şeklindeki ışık görüntüsü
gölbaşı :
tür. * göl (su birikintisi, çevresi kara ile çevrili büyük su kütlesi) + baş
(ilk, ön, tepe, kafa) + ı (iyelik eki) * Adıyaman’ın bir ilçesi; Ankara'nın bir
ilçesi; Kocaeli’nin bir ilçesi
göle :
gür. * kolhis, kola (bataklık, suya yakın alan; antik Kolhis Krallığı) *
Ardahan’ın bir ilçesi
gölek :
tür. * göl + ek (küçültme eki) * küçük su birikintisi, küçük göl, gölcük
gölet :
tür. * göl (su birikintisi, çevresi kara ile çevrili büyük su kütlesi) + et
(küçültme eki) * gölden küçük olan, doğal veya yapay, durgun su birikintisi
gölevez :
gre., lat. * kolokasion (ko (birlikte, beraber, ile) + lokasion (konumlama)
(gre.); collocatio (lat.) * yılanyastığıgiller (Araceae) familyasından bolca
potasyum içeren bir bitki (Colocasia esculenta), taro, kolokas
gölge :
tür. * göl (örtmek, kaplamak, engellemek) + ge (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * ışığın engellenmesi sonucu bir cismin arkasında oluşan karanlık alan
veya ışığın kısmen veya tamamen engellenmesiyle ortaya çıkan koyu renkli şekil
gölgelik :
tür. * göl (örtmek, kaplamak, engellemek) + ge (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + lik (isim yapım ve araç eki) * güneş ışınlarını engelleyerek gölge
alan oluşturan veya gölgesinde oturulan tente, çardak, file veya şemsiye gibi
her türlü örtü ve yapı
gölhisar :
tür., ara. * göl (etrafı kara ile kaplı su birikintisi) (tür.) + hisar
(çevreleyen, kuşatan, korugan) (ara.) * Burdur’un bir ilçesi
gölköy :
tür. * göl (etrafı kara ile kaplı su birikintisi) + köy (kasabadan küçük
yerlrşim birimi) * Ordu’nun bir ilçesi
gölmarmara :
tür. * göl (etrafı kara ile kaplı su birikintisi) + marmaros (mermer) *
Manisa'nın bir ilçesi
gölova :
tür., far. * göl (etrafı kara ile kaplı su birikintisi) (tür.) + ova (düz,
geniş arazi, yayla, yazı, düzlük) (far.) * Sivas’ın bir ilçesi
gölpazarı :
tür. * göl (etrafı kara ile kaplı su birikintisi) + pazar (ürün ve hizmet
alış-satış yeri, çarşı, market) + ı (iyelik eki) * Bilecik’in bir ilçesi
gölük :
tür. * göl (etrafı kara ile kaplı su birikintisi) + ük (isim yapım eki) * at,
eşek, katır gibi yük ve binek hayvanlarının ortak ismi
gölyaka :
tür. * göl (etrafı kara ile kaplı su birikintisi) + yaka (kenar, uç, ağız,
etek; giysilerin boyun çevresi) * Düzce’nin bir ilçesi
gömeç :
tür. * göm (batırmak, yerin veya bir şeyin içine sokmak) + eç (isim yapım eki)
* bal peteğini oluşturan altı köşeli gözeneklerden her biri, gümeç;
Balıkesir’in bir ilçesi
gömgök :
tür. * göm (çok gök; pekiştirme eki) + gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve
katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) * çok yoğun mavi, masmavi anlamında
kullanılan sıfat; gökyüzünün berrak ve parlak maviliği
gömlek :
tür. * göm (örtmek, kaplamak, sarmak, gizlemek) + lek (isim yapım eki) * vücudu
örtmek için giyilen, genellikle yakalı, düğmeli ve kollu üst giysi
gömmek :
tür. * göm (örtmek, kaplamak, sarmak, gizlemek) + mek (fiil mastar eki) * yerin
altına koymak, toprak ile örtmek, görülmeyecek bir yere koymak
gömü :
tür. * göm (örtmek, kaplamak, sarmak, gizlemek) + ü (isim yapım eki) * değerli
eşyaların, özellikle altın ve mücevherlerin, saklanmak amacıyla toprağa veya
gizli bir yere konmuş hali; hazine, define
gön :
tür. * kön, gön (tabaklanmış deri) * hayvan derisinin işlenerek
yumuşatılmasıyla elde edilen, dayanıklı ve esnek materyal; özellikle ayakkabı,
çanta ve çeşitli giyim eşyalarının yapımında kullanılan tabaklanmış deri,
işlenmiş deri; kösele
gönç :
tür. * gön (doymak, tatmin olmak), kön (doğrulmak, düzene girmek) + ç (sıfat
yapım eki) * maddi ve manevi bakımdan varlıklı, hiçbir eksiği olmayan, bolluk
ve refah içinde yaşayan (kimse), varlıklı, varsıl, zengin (kimse); şen, neşeli,
gamsız, kedersiz (kimse); çiçeğin açılmamış, henüz olgunlaşmamış hali; tomurcuk
gönder :
gre. * kontari (mızrak, kargı, sırık) * bayrak direği; üvendire
göndermek :
tür. * gön (iletmek, aktarmak, ulaştırmak, eriştirmek, vardırmak) + der (etken fiil
eki) + mek (fiil mastar eki) * gitmesini sağlamak, iletmek (going (gitmek),
gone (gitti, gitmiş) (ing.), gehen (gitmek), gang (gidiş) (alm.) )
gönen :
tür. * gön (sevinç, neşe, iç huzuru; ruh, kalp) + en (isim yapım eki) * iç
huzuru, sevinç ve gönül rahatlığı; Balıkesir’in bir ilçesi; Isparta'nın bir
ilçesi
gönenç :
tür. * gön (sevinç, neşe, iç huzuru; ruh, kalp) + enç (isim yapım eki) *
mutluluk, refah, bolluk ve içten gelen neşe hali
gönül :
tür. * gön (sevinç, neşe, iç huzuru; ruh, kalp) + ül (isim yapım eki) * insanın
iç dünyasında sevgi, his, istek ve düşüncelerin kaynağı olarak kabul edilen
duygu merkezi; kalp, ruh; aşk, bağlılık, içtenlik
gönye :
gre. * gonia (açı, köşe) * köşe açı, dik açı; dik açıları ölçmek, çizmek veya
kontrol etmek amacıyla kullanılan, genellikle üçgen biçimindeki metal, ahşap ya
da plastikten yapılmış araç
gördek :
tür. * gör (acı) + dek (balık, canlı, hayvan) * sazan familyasına ait,
genellikle 9-10 santimetre boylarında, göllerde, ırmaklarda, yavaş akan
akarsuların bitkili kıyılarında yaşayan, Türkiye’de İznik Gölü’nde bol bulunan,
ortalama 10 cm. boyunda, sırtı esmer, yanları kirli beyaz, karnı gümüş
renginde, vücudu elips biçiminde tatlı su balığı türü, acıbalık
görder :
gre., ing. * khorde (bağırsak, bir müzik aletinin tel; bağ, ip) (gre.); cord
(kordon, bağ, ip, bağlantı) + er (-cı, yapan, eden eki) (ing.) * öksüz
kemerelerin iç kenar bağlantılarını sağlayan boyuna yapı elemanı
gördes :
gre. * gordos (ağır, kalın, hantal; antik Yunan’da Lidya bölgesinde bir şehir ve
yerleşim yeri ismi) * Manisa'nın bir ilçesi (antik Lidya bölgesi bugünkü Manisa
civarıdır.)
göre :
tür. * gör (görmek, dikkat etmek, bilmek, tanımak) + e (-a doğru, yönelim, yan,
yakın) * bir kıyaslama, şart veya karşılaştırma
görecelik :
tür. * gör (görmek, dikkat etmek, bilmek, tanımak) + e (-a doğru, yönelim, yan,
yakın) + ce (isim yapım eki) + lik (isim yapım eki) * bir şeyin mutlak değil,
belirli bir ölçüte, duruma veya bakış açısına bağlı olarak değişken veya farklı
algılanabilir olması durumu; nesnel değil, bağlama göre değişen niteliğe haiz
olma, görelilik
görecelik teorisi :
tür, gre. * görece (kesin olmayıp kişiden kişiye, zamandan zamana, yerden yere
değişebilen, varlığı başka bir şeyin varlığına bağlı olan) + lik (durum eki)
(tür.) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (gre.) + si (iyelik eki)
(tür.) * uzay ve zaman arasındaki ilişkiyi açıklayan, zaman, mekan ve hareketin
birbirinden bağımsız olmadığını, bunların birbirleriyle bağlantılı izafi
(göreceli) bir bütün olduklarını, cismin zamanla, zamanın cisimle, mekanın
hareketle, hareketin mekanla yani hepsinin birbiri ile bağlantılı olduğunu
öneren teori, izafiyet teorisi, görelilik teorisi (e = m.c^2)
görele :
gre. * coralla, koralla, korallion (mercanla ilgili) (koral (mercan) + ion, eia
(isim yapım, yer ve durum eki) * Giresun’un bir ilçesi
görelilik :
tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak,
idrak etmek) + e (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + lik (isim yapım eki) * bir
şeyin mutlak değil, belirli bir ölçüte, duruma veya bakış açısına bağlı olarak
değişken veya farklı algılanabilir olması durumu; nesnel değil, bağlama göre
değişen niteliğe haiz olma, görecelik
görenek :
tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak,
idrak etmek) + e (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + nek (isim yapım eki) *
yapıldığı görülen uygulama; bir toplumda, grup içinde zamanla yerleşmiş,
nesilden nesile aktarılan davranış biçimi, adet veya gelenek
görev :
tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak,
idrak etmek) + ev (isim yapım eki) * belirli bir kişi veya kuruma yüklenen
sorumluluk, yapması gereken iş veya üstlenilen vazife
görgü :
tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak,
idrak etmek) + gü (isim yapım eki) * toplumda bireylerin uyduğu, sosyal
ilişkilerde saygı ve nezaket kurallarını içeren davranış biçimi
görgü tanığı :
tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak,
idrak etmek) + gü (isim yapım eki) + tan (görmek, bilmek) + ık (isim yapım eki)
+ ı (iyelik eki) * bir olayı, durumu veya olguyu doğrudan gözlemleyerek şahit
olan kişi
görkem :
tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak,
idrak etmek), kem (isim yapım eki) * ihtişam, güzellik
görmek :
tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak,
idrak etmek) + mek (fiil mastar eki) * göz veya zihin yoluyla algılamak, fark
etmek, bir nesneyi, durumu veya olayı idrak etmek; göz ile somut olguları
algılamak
görsel :
tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak,
idrak etmek) + sel (isım veya sıfat yapım eki) * gözle algılanabilen, görüntüye
ait olan veya görüntüyle ilgili olan
görücü :
tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak,
idrak etmek) + ücü (yapan, eden eki) * evlilik için, kız veya erkek tarafına
uygun eş adaylarını gören, seçen ve gösteren kimse
görümce :
tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak,
idrak etmek) + üm (isim yapım eki) + ce (isim yapım eki) * evli bir kişinin,
eşinin kız kardeşi
görüntü :
tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak,
idrak etmek) + üntü (isim yapım eki) * bir şeyin gözle algılanan şekli, dış
görünüşü veya yansıması
görünüm :
tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak,
idrak etmek) + ün (dönüşlü fiil eki) + üm (isim yapım eki) * bir şeyin gözle
algılanan şekli, dış görünüşü veya yansıması
görünüş :
tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak,
idrak etmek) + ün (dönüşlü fiil eki) + üş (isim yapım eki) * bir şeyin gözle
algılanan şekli, dış görünüşü veya yansıması
görüş :
tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak
etmek) + üş (isim yapım eki) * düşünce, fikir, fikir alışverişi veya karşılıklı
konuşma; ayrıca bir şeyi gözle görme veya algılama eylemi
görüşmek :
tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak,
idrak etmek) + üş (isim yapım eki) + mek (fiil mastar eki) * iki veya daha
fazla kişi bir araya gelerek karşılıklı olarak konuşmak, fikir alışverişinde
bulunmak veya buluşmak
gösterge :
tür. * gös (göstermek, sunmak, açığa çıkarmak, belli hale getirmek, görünür
kılmak) + ter (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir durumu, nesneyi,
olayı veya kavramı işaret eden, temsil eden veya belirtip anlatan işaret veya
simge
gösteri :
tür. * gös (göstermek, sunmak, açığa çıkarmak, belli hale getirmek, görünür
kılmak) + ter (etken fiil eki) + i (isim yapım eki) * topluluk önünde yapılan
sahne, performans veya sergi; insanların dikkatini çekmek amacıyla yapılan
etkinlik
gösterim :
tür. * gös (göstermek, sunmak, açığa çıkarmak, belli hale getirmek, görünür
kılmak) + ter (etken fiil eki) + im (isim yapım eki) * bir şeyin ortaya
konması, sunulması veya sergilenmesi durumu
gösteriş :
tür. * gös (göstermek, sunmak, açığa çıkarmak, belli hale getirmek, görünür
kılmak) + ter (etken fiil eki) + iş (isim yapım eki) * dikkat çekmek amacıyla
yapılan abartılı davranış veya görünüş
göstermek :
tür. * gös (göstermek, sunmak, açığa çıkarmak, belli hale getirmek, görünür
kılmak) + ter (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * sunmak, açığa
çıkarmak, belli hale getirmek, görünür kılmak, tezahür ettirmek
göstermelik :
tür. * gös (göstermek, sunmak, açığa çıkarmak, belli hale getirmek, görünür
kılmak) + ter (etken fiil eki) + me (isim yapım eki) + lik (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * gerçek amacından çok, sadece dış görünüş için yapılan,
gösterilen veya sunulan şey
göt :
tür. * kö (kalkmak, yükselmek, uzamak) + t (fiili sıfat yapım eki), köt
(yüksek, kalkmış, uzun, uzamış; yüksek yer, en uçta olan, sırt, arka) * insan
anatomisinde kuyruk sokumu bölgesi, kalçalar ve anüsü (makat) içeren bölge,
kalın bağırsağın en uç ve son bölümü, makat; kaba et, kıç (kök, gök (kö
(yüksek) + k (ile ilgili, gibi); yeryüzünün üzerine mavi bir kubbe gibi kapanan
boşluk; uzay) ) (tür.), götürmek, kötürmek (kaldırıp yükselterek taşımak)
(tür.), good, gut (iyi, yüksek nitelikli) (ing., alm.), gut (bağırsak; geçit,
şerit, uzun hat) )
götürmek :
tür. * göt (taşımak, iletmek, aktarmak, ulaştırmak) + ür (etken fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * bir şeyi bulunduğu yerden alarak başka bir yere taşımak
veya ulaştırmak
götürü : tür.
* göt (taşımak, iletmek, aktarmak, ulaştırmak) + ür (etken fiil eki) + ü (isim
yapım eki) * götürme işi; (parayla satın alınan şeyler veya yapılan işler için)
toptan olarak, topluca; önceden belirlenmiş toplam bir ödeme veya miktarla
yapılan iş biçimi
gövde :
tür. * kövtün, köv, göv (beden, ana kütle) * canlı veya cansız varlıkların
taşıyıcı, ana yapısı
gövek :
tür. * göv (beden, ana kütle) + ek (sıfat-isim yapım eki, nitelik veya küçültme
anlamı katar) * taze, olgunlaşmamış veya yumuşak dokuya sahip (meyve, sebze
veya beden)
gövel :
tür. * gök (mavi) + el (-msi, gibi olan) * mavimsi renk
gövermek :
tür. * göver (filizlenmek, yeşermek) + mek (fiil mastar eki) * bitki topraktan
çıkarak yeşermek, filizlenmek
göverti :
tür. * göver (filizlenmek, yeşermek) + ti (isim yapım eki) * bitkilerin yeşerme
durumu veya yeşeren filiz
göymek :
tür. * göy (yakmak, yanmak; acı duymak; kabarmak, şişmek, içte baskı oluşmak) +
mek (fiil mastar eki) * yakmak, yanmak; için için acımak, kabarmak veya
sızlamak
göynek :
tür. * könlek (könül (göğüs) + lek (isim yapım eki) ) * belin altına kadar
inen, çoğunlukla basmadan dikilmiş bir tür gömlek
göynücek :
tür. * göynü (acı duyma, içten yanma kökü) (göy (yakmak, yanmak; acı duymak;
kabarmak, şişmek, içte baskı oluşmak) + nü (isim yapım eki) ) + cek (küçültme
eki) * acıma, yanma duygusunu hafif ve sevecen biçimde ifade eden, halk
arasında kullanılan sözcük Amasya'nın bir ilçesi
göynük :
tür. * göynü (acı duyma, içten yanma kökü) (göy (yakmak, yanmak; acı duymak;
kabarmak, şişmek, içte baskı oluşmak) + nü (isim yapım eki) ) + k (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * Bolu’nun bir ilçesi
göyük :
tür. * göy (yakmak, yanmak; acı duymak; kabarmak, şişmek, içte baskı oluşmak) +
ük (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yanık; acılı
göz :
tür. * kö, kör (görmek), köz (kor ateş, parlayan şey) * kafada, alnın hemen
altındaki iki oyuğa yerleşmiş olan görme organlarından her biri, gören
göz yaşartıcı :
tür. * göz (görme organı, gören) + yaşartıcı (gözün yaşarmasına yol açan,
sulandıran, sulandırıcı) (yaş (taze, genç, yeşil, nemli, ıslak, gözyaşı;
herhangi bir an itibarıyla o ana kadar yaşanılan süre) + ar (dönüşlü fiil eki)
+ tı (isim yapım eki) + cı (yapan, eden eki) ) * göze temas ettiğinde veya
solunduğunda, gözlerdeki mukoza zarlarını, solunum yollarını ve cildi tahriş
ederek şiddetli yanma, acı, yoğun gözyaşı akması ve öksürüğe yol açan (kimyasal
madde veya gaz)
göz yummak :
tür. * göz (görme organı, gören) + yum (kapatmak, sıkmak) + mak (fiil mastar
eki) * gözünü kapamak; görmezden gelmek, olmaması gereken veya istenmeyen bir
duruma, davranışa, söyleme, eyleme müsmaha etmek
göz yuvarı :
tür. * göz (görme organı, gören) + yuvar (dairesel veya silindirik şekilde
döndürmek, dönmek) + ı (iyelik eki) * gözün yuvarlak biçimli, dıştan görülen küresel
kısmı
gözaltı :
tür. * göz (görme organı, gören) + alt (aşağı) + ı (iyelik eki) * bir kişinin
geçici olarak güvenlik amacıyla alıkonularak tutulması durumu
gözbebeği :
tür. * göz (görme organı, gören) + bebek (çok küçük insan yavrusu) + i (iyelik eki)
* gözün ortasında bulunan, ışığın girişini sağlayan siyah renkli yuvarlak kısım
gözcü :
tür. * göz (görme organı, gören) + cü (yapan, eden eki) * bir yeri veya durumu
gözlemleyen, gözetleyen kişi
gözdağı :
tür. * göz (görme organı, gören) + dağ (korkutmak, yıldırmak) + ı (iyelik eki)
* birini korkutmaya veya yıldırmaya yönelik sert, tehditkar bakış, davranış
veya söylem
gözde :
tür. * göz (görme organı, gören) + de (zarf/belirteç eki) * sevilen, değer
verilen veya birinin en çok tercih ettiği kişi veya şey; kadın ismi
göze :
tür. * göz (görme organı, gören) + e (isim yapım eki) * gözle görülemeyecek
denli küçük olup yarı geçirgen bir ince zarla çevrili protoplazma ve
çekirdekten oluşan, bitki ve hayvanlarda dokuları oluşturan en küçük öğe, hücre
gözenek :
tür. * göz (görme organı, gören) + e (ek) + nek (isim yapım eki) * delikli bir
nesnenin deliklerinden her biri, küçük delik; cilt, taş veya başka bir yüzeyde
bulunan küçük delik veya boşluk; bitkilerde, solunum ve fotosentez için gerekli
oksijen ve karbondioksit alışverişine, suyun buhar olarak dışarı atılmasına
yarayan, yaprakların alt yüzeyinde ve çok sayıda bulunan, gözeler arasındaki
mikroskopik deliklerden her biri
gözetim :
tür. * göz (görme organı, gören) + et (yapmak, eylemek, etmek) + im (isim yapım
eki) * bir şeyi veya durumu dikkatle izleme, denetleme, kontrol altında tutma
işlemi
gözetlemek :
tür. * göz (görme organı, gören) + et (yapmak, eylemek, etmek) + le (etken fiil
eki) + mek (fiil mastar eki) * bir yeri veya durumu dikkatle sürekli izlemek ve
korumak
gözetmek :
tür. * göz (görme organı, gören) + et (yapmak, eylemek, etmek) + mek (fiil
mastar eki) * bir şeyi dikkatle izlemek, kontrol etmek veya korumak, sakınmak
gözetmen :
tür. * göz (görme organı, gören) + et (yapmak, eylemek, etmek) + men (kişi,
kimse, şahıs) * bir yeri, durumu veya süreci dikkatle izleyen, kontrol eden
veya denetleyen kişi
gözlem :
tür. * göz (görme organı, gören) + lem (isim yapım eki) * bir şeyi dikkatle
izleme, inceleme veya takip etme
gözlemek :
tür. * göz (görme organı, gören) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki)
* bir şeyi dikkatle izlemek, incelemek veya takip etmek
gözlemevi :
tür. * göz (görme organı, gören) + lem (isim yapım eki) + ev (yer, konut, hane,
barınak, sığınak, yuva) + i (iyelik eki) * gök cisimleri ve doğa olaylarını
incelemek amacıyla kurulan bilimsel araştırma merkezi, rasathane, obzervatoryum
gözlemlemek :
tür. * göz (görme organı, gören) + lem (isim yapım eki) + le (etken fiil eki) +
mek (fiil mastar eki) * bir şeyi dikkatle ve sistemli şekilde izlemek,
incelemek veya takip etmek
gözlük :
tür. * göz (görme organı, gören) + lük (isim yapım ve araç eki) * görmeyi
kolaylaştıran, gözleri ışıktan veya diğer unsurlardan koruyan veya görme
kusurunu düzelten camlı araç
gözü tok : tür.
* göz (görme organı, gören) + ü (iyelik eki) + tok (açlık hissi olmayan, karnı
doymuş, tatmin olmuş doymuş) * paraya mala düşkünlüğü olmayan, gözü gönlü
doymuş
gözükmek :
tür. * göz (görme organı, gören) + ük (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar
eki) * görünmek, belli olmak veya dışarıdan görünür olmak
gözüpek :
tür. * göz (görme organı, gören) + ü (iyelik eki) + pek (sert, sağlam, katı,
sıkı, korunaklı, muhkem) * cesur, korkusuz ve kararlı
gözyaşı :
tür. * göz (görme organı, gören) + yaş (ıslaklık, nem) + ı (iyelik eki) * göz
boşluğundaki bezlerin salgıladığı, gözlerin temizlenmesi ve nemlenmesini
sağlayan berrak, tuzlu sıvı
GPIO :
ing. * general (genel amaçlı) + purpose (kullanım) + input (giriş) + output
(çıkış) * mikrodenetleyici ve işlemcilerde harici donanımlarla doğrudan
bağlantı kurmayı sağlayan çok amaçlı pinler
GPS :
ing. * global (küresel) + positioning (konumlama) + system (sistemi) * ABD
hükümetine ait ve ABD Uzay Kuvvetleri tarafından yönetilen ve dünya üzerindeki
konumu uydu sinyalleriyle kesin olarak belirlemeye yarayan uydu navigasyon
sistemi
GPU :
ing. * graphics (grafik) + processing (işleme) + unit (birim) * görüntü işleme
ve paralel hesaplamalar için optimize edilmiş, kullanıcıların simge, pencere ve
menüler aracılığıyla bilgisayarla etkileşim kurmasını sağlayan grafiksel arayüz
graben :
alm. * graben (çukur, çöküntü, hendek) * yer kabuğunda iki fay hattı arasında
kalan ve genellikle çökerek oluşan uzun, dar çukur veya çöküntü
grad :
lat. * gradus (adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama, mertebe,
sınıf) * adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama, mertebe, sınıf
grade :
lat., ing. * gradus (adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama,
mertebe, sınıf) * bir şeyin niteliğini veya seviyesini belirten sıralama, adım,
basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama, mertebe, sınıf
gradient :
lat. * gradus (adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama, mertebe,
sınıf) + ientis (isim yapım eki) * bir yüzeyde, mesafe boyunca değişen eğim
veya derecenin ölçüsü; matematik ve fizik alanlarında bir büyüklüğün konuma
göre değişimi
grading :
lat., ing. * gradus (adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama,
mertebe, sınıf) (lat.); grade (derece; derecelendirmek) + ing (isım yapım eki)
(ing.) * bir şeyin kalitesini, seviyesini veya derecesini belirleme, sıralama
veya sınıflandırma, derecelendirme
grado :
lat. * gradus, grado (merdiven, adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey,
aşama, mertebe, sınıf) * bir sıvının içindeki alkol derecesi
gradyan :
lat. * gradient (gradus (adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama,
mertebe, sınıf) + ient (isim yapım eki) ) * bir skaler alandaki artımın en çok
olduğu yere doğru yönelmiş bir vektör alanı, yön türevi, gradyen; R3 uzayındaki
bir f fonksiyonu için bileşenleri kısmi türevler olan grad(f) = ifx + jfy + kfz
vektörü
graf :
gre. * graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) * natematikte, nesne
çiftlerinin bir anlamda "ilişkili" olduğu bir dizi nesne kümesini
belirleyen bir yapı, çizge
grafen :
gre. * graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + ene (çift bağ içeren
doymamış hidrokarbon molekülü eki) * karbon atomlarının bal peteği şeklinde
dizildiği, tek bir atom kalınlığında, yüksek iletkenlik ve dayanıklılığa sahip
iki boyutlu malzeme
grafen oksit :
gre. * graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + ene (çift bağ içeren
doymamış hidrokarbon molekülü eki) + oxydio (oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik,
oksijenli) + idios (kimyasal madde eki) ) * tek katmanlı karbon atomlarının
altıgen örgü şeklinde dizildiği grafenin oksijen içeren bileşiği; malzeme
biliminde kullanılan nanomalzeme (C140H42O20)
grafi :
gre. * graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma,
işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) * yazı, yazma, işaret, çizme, işaretleme; Röntgen
ışınları olarak da bilinen foton partiküllerinin dokudan geçiş özelliklerinden
yararlanarak bir organın görüntülenmesi
grafik :
gre. * graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma,
işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
bilgilerin, sayıların veya verilerin çizgiler, şekiller ve sembollerle görsel
olarak temsil edilmesi; çizim veya resim biçiminde sunulan gösterim
grafit :
gre. * graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma,
işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) + ites (element, kayaç ve mineral eki) * kalemlerin
uç yapımında ve endüstride kullanılan, karbonun yumuşak, siyah, parlak bir
allotropu olan madde
grafiti :
gre. * graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma,
işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) + ites (element, kayaç ve mineral eki) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) * duvarlara veya diğer yüzeylere kazıma, çizme veya
sprey boya ile yapılan resim veya yazı; genellikle sokak sanatı veya
sosyal/dışavurum amaçlı yapılan görsel ifade biçimi
grafolog :
gre. * (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + logos (kelime, bilgi,
söylem, söz, akıl) * el yazısını inceleyerek yazanın kişilik ve psikolojik
özelliklerini araştıran kişi; el yazısı bilimiyle uğraşan uzman
grafoloji :
gre. * graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma,
işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos
(kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * el
yazısını inceleyerek, yazanın kişilik ve psikolojik özelliklerini belirleme
bilimi
grafometre :
gre. * graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma,
işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) + metros, metron (ölçü) * çizim, yazı veya
işaretlerin ölçülmesinde ve özellikle harita, plan veya çizimlerin uzunluk ve
oranlarını ölçmekte kullanılan ölçüm aracı
graft :
ing. * graft (aşı, nakil; bitki veya doku parçasını başka bir yere nakletmek) *
kendine ait kan dolaşımına sahip olmayan bir dokuyu vücuttaki bir bölgeden
diğerine veya başka bir canlıdan diğerine taşımak için yapılan cerrahi
prosedür; bir bitki parçasının başka bir bitkiye aşılanması işlemi veya tıbbi
olarak dokuların bir bölgeden alınarak başka bir bölgeye nakledilmesi
graft versus host hastalığı :
ing. * graft (nakledilen doku veya organ) + versus (karşı) + host (alıcı
organizma, konak) (ing.) + hastalık (sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık,
bozukluk) + ı (iyelik eki) (tür.) * organ nakli sonrasında donörün (vericinin)
bağışıklık hücrelerinin alıcının dokularına saldırmasıyla ortaya çıkan ve
alıcının dokularında inflamasyon, hasar ve işlev bozukluklarına yol açan
immünolojik reaksiyon
graham difüzyon yasası :
lat. * graham (İskoç kimyager Thomas Graham’ın soyadından) + diffusion
(geçişme, yayılma) (lat.) + yasa (kural, kanun, ilke, prensip, esas) (tür.) *
gazların efüzyon hızının, mol kütlelerinin karekökü ile ters orantılı olduğunu
belirten yasa,
grain :
lat. * granum (tane, tohum, küçük parça) * tahıl tanesi, tanecik, küçük
parçacık, kristal yapıda küçük birim
grajus :
lat. * gragius (öncü, muhafız, koruma görevlisi) * askeri birliklerde belirli
görevlerde bulunan öncü veya muhafız asker
gram :
gre. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık)
* kütle ölçü birimi olarak kullanılan ve 1 kilogramın binde biri olan ağırlık
ölçüsü
gram negatif :
lat. * gram (Danimarkalı bakteriyolog Hans Christian Gram’ın soyadından) +
negativus (olumsuz, zıt, karşıt, ters, aksi; sıfırdan küçük) (negatus (negare
(inkar etmek, yadsımak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile
ilgili, -a ait) ) * bakterilerin Gram boyama yönteminde kristal viyole boyasını
tutmayıp pembe/kırmızı renkte görünen ve hücre duvarı yapısı farklı olan
bakteri grubunu ifade eden mikrobiyolojik sınıflandırma
gramaj :
gre., fra. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük
ağırlık) (gre.) + age (isim yapım eki) (fra.) * ağırlık ölçüsü anlamında
kullanılan ve özellikle kumaş veya kağıt gibi maddelerin metrekare başına düşen
gram cinsinden ağırlığını ifade eden terim
gramatikal :
gre., lat. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük
ağırlık) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + alis (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (lat.) * dilbilgisi ile ilgili olan veya dilbilgisi
kurallarına uygun olan
gramer :
gre., lat. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük
ağırlık) (gre.) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * bir dilin
ses, biçim, sözcük ve cümle yapısını ve bu unsurların doğru, düzenli ve anlamlı
kullanım kurallarını inceleyen ve tanımlayan dil bilgisi sistemi, dilbilgisi
kuralları
graminaceous :
lat. * gramen (çim, ot) + aceae (-giller, bitki familyası) + osus (ile ilgili,
-a ait) * çimsi, ota ait, ot gibi, buğgillerden olan; çimenlere benzeyen, çim
ailesine (Poaceae / Gramineae) mensup buğday, arpa veya çayır otları gibi
bitkiler
graminoid :
lat., gre. * gramen (çim, ot) (lat.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer,
şekilli, biçimli) (gre.) * ota benzeyeb, çime benzeyen, otsu, çimensi
graminoloji :
lat., gre. * gramen (çim, ot) (lat.) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı,
söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) (gre.) * otları ve özellikle buğdaygiller (Poaceae) gibi çimensi
bitkileri inceleyen bilim dalı
gramkuvvet :
gre., ara. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük
ağırlık) (gre.) + kuvvet (güç, kudret) (ara.) * kütle birimi olan gram ile
fiziksel kuvvet anlamındaki kuvvet kelimelerinin birleşmesinden oluşan, bir
cismin gram cinsinden ölçülen ağırlık veya dayanıklılık gücü
gramofon :
gre. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık)
+ phone (ses) * ses kaydı yapmak ve çalmak için kullanılan mekanik cihaz
grampus :
lat. * grampus (büyük deniz hayvanı, balina türü) * Risso yunusu (Grampus
griseus (boz yunus) ) veya bazı bağlamlarda katil balina gibi yunus
familyasından büyük deniz memelisi
gramsantimetre :
gre., lat. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük
ağırlık) + centum (yüz) (lat.) + metros, metron (ölçü) (gre.) * bir santimetre
uzunluğundaki bir kaldıraç koluna etki eden bir gram ağırlığın torkuna eşit
olan bir tork birimi
granat :
lat. * granatum (nar taneli, çok çekirdekli) * başkalaşmış kayaçlarda ve bazı
yerli kayaçlarda bulunan, sert kabuğa sahip ve genellikle kırmızı renkli
değerli taş olan doğal silikat grubu veya patlayıcı madde türü, süleyman taşı,
lal taşı, grena, garnet (X3Y2(SiO4)3)
grand :
lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, ulu, görkemli) * görkemli, büyük ve etkileyici
nitelikte olan şey; yüksek derece veya statü ifade eden ünvan veya sıfat
grand prix :
fra. * grand (büyük, iri, kocaman) + prix (ödül, mükafat) * büyük ödül; bazı
yarışmalarda verilen en büyük ödül ve bu yarışmaları tanımlamakta kullanılan
terim
grandi :
lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, heybetli, görkemli, ulu, yetişkin) *
büyük, iri, kocaman, ulu, görkemli, büyüklük taslayan, debdebeli, ihtişamlı
veya yapay bir azamet taşıyan
grandioso :
lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, heybetli, görkemli, ulu, yetişkin) + osus
(sıfat yapım eki) (lat.); grandioso (ita.); grandiose (fra.) * görkemli,
gösterişli, heybetli, abartılı, büyük; bir müzik pasajının görkemli ve asil bir
tarzda çalınmasını yönlendiren bir tempo işareti
grandiöz :
lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, heybetli, görkemli, ulu, yetişkin) + osus
(sıfat yapım eki) (lat.); grandiose (fra.) * görkemli, gösterişli, heybetli,
abartılı, büyük
grandiözite :
lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, heybetli, görkemli, ulu, yetişkin) + osus
(sıfat yapım ve durum eki) + itas (isim yapım eki) (lat.); grandiosité (fra.) *
görkem, gösteriş, heybet, abartılı olma, büyüklük; kişinin kendi önemini,
gücünü, zenginliğini, yeteneklerini veya statüsünü gerçek dışı bir şekilde
aşırı yüksek ve üstün görmesi
grandiyöz :
lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, heybetli, görkemli, ulu, yetişkin) + osus
(sıfat yapım eki) (lat.); grandiose (fra.) * görkemli, gösterişli, heybetli,
abartılı, büyük
grandiyözite :
lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, heybetli, görkemli, ulu, yetişkin) + osus
(sıfat yapım ve durum eki) + itas (isim yapım eki) (lat.); grandiosité (fra.) *
görkem, gösteriş, heybet, abartılı olma, büyüklük; kişinin kendi önemini,
gücünü, zenginliğini, yeteneklerini veya statüsünü gerçek dışı bir şekilde
aşırı yüksek ve üstün görmesi
grandük :
lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, ulu, görkemli) + dux, duc (lider, önder,
yönlendirici) * bazı Avrupa monarşilerinde prens ile kral arasında yer alan
yüksek asalet ünvanı
granisetron :
gre. * granum, grani (tanecik, çekirdek) + setron (serotonin eki) * kemoterapi
ve radyoterapiyi takiben bulantı ve kusmayı tedavi etmek için antiemetik olarak
kullanılan, medulla oblongata'daki kusma merkezini aktive eden bir sinir olan
vagus sinirinin aktivitesini azaltan, ticari ismi "kytril" olan bir
serotonin 5-HT3 reseptör antagonisti (C18H24N4O)
granit :
lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ite (element, kayaç ve
mineral eki) * taneli yapıya sahip olan, feldispat, kuvars, mika ve ortoklaz
minerallerinden bileşmiş, türlü renkte, billursu, çok sert bir tür magmatik
kayaç
granular :
lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme
eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * taneciklerden oluşan,
taneciklere ait olan, taneciklerle ilgili, tane taneli
granül :
lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme
eki) * küçük ve yuvarlak tanecik biçimindeki madde parçası; şeker ve laktozdan
yapılan ve içinde az miktarda aktif madde bulunan küçük tanecikler durumunda
hap
granülasyon :
lat. * granulare (tanecikleşmek) (granum (tane, tohum, zerre, çekirdek,
tomurcuk) + ulus, ula (küçültme eki) + are (fiil mastar eki) ) + (tio, sio
(isim yapım eki) * bir maddenin küçük tanecikler haline getirilmesi veya bu
biçimi alması süreci, taneciklendirme; tanecik boyutunu istenen boyuta getirmek
için yapılan işlem ve proseslere verilen isim
granüler :
lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme
eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * taneciklerden oluşan,
taneciklere ait olan, taneciklerle ilgili, tane taneli
granülin :
lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme
eki) + in (kimyasal bileşik eki) * tanecikli yapıda olan veya granül içeren,
özellikle biyokimyasal bağlamda tanecikli madde
granülit :
lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme
eki) + ite (element, kayaç ve mineral eki) * feldispat, granit, kuvars,
moskofcamı gibi maddelerden bileşmiş, tanecikli yapıda sertleşmiş veya
kristalize olmuş billur kayaç kütlesi
granülom :
lat., gre. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula
(küçültme eki) (lat.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser;
toplanma, oluşum) (gre.) * dokuda küçük taneciklerden oluşan iltihabi kitle
granüloma inguinale :
lat., gre. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula
(küçültme eki) (lat.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser;
toplanma, oluşum) (gre.) + inguen, inguin (kasık) + alis (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) (lat.) * kasık bölgesinde oluşan, genellikle cinsel yolla bulaşan
bakteriyel enfeksiyon sonucu ortaya çıkan, granül adı verilen küçük iltihaplı
kitlelerden oluşan hastalık, donovanoz
granüloma venerum :
lat., gre. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula
(küçültme eki) (lat.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser;
toplanma, oluşum) (gre.) + venerum (Venüs ile ilgili olanlar; cinsel yolla
ilgili olan) (Venus (Roma mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası) + arum
(çoğul eki) ) (lat.) * genital bölgedeki lenf bezlerini ilgilendiren cinsel
yolla bulaşan bir hastalık veya enfeksiyon
granülomatis :
lat., gre. * granulum (tanecik, zerrecik, çekirdekcik) (granum (tane, tohum,
zerre, çekirdek, tomurcuk) + lum (küçültme eki) ) (lat.) + oma (tümör, kabarma,
şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) ) + itis (iltihap, enfeksiyon,
yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * granülomaya ait, granülomlu,
mikroskop altında küçük granüller (tanecikler) içeren, özellikle bağışıklık
sistemi hücrelerinin oluşturduğu iltihabi doku yapısı
granülomatozis :
lat., gre. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula
(küçültme eki) (lat.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser;
toplanma, oluşum) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) *
granülomların (mikroskopik tanecikli iltihabi yapılar) oluştuğu veya bulunduğu
kronik inflamatuar hastalık durumu
granülomatöz :
lat., gre. * granulum (tanecik, zerrecik, çekirdekcik) (granum (tane, tohum,
zerre, çekirdek, tomurcuk) + lum (küçültme eki) ) (lat.) + oma (tümör, kabarma,
şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) ) (gre.) + osus (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) (lat.) * granül yapısına sahip olan, granül içeren, tanecikli
dokudan oluşan; granülomaya benzer yapıda, granülom içeren veya granülomlarla
ilişkili; kronik inflamasyon sonucu oluşan, küçük granül hücre kümeleri ve
iltihabi dokular içeren durumlar
granülosit :
lat., gre. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula
(küçültme eki) (lat.) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) (gre.);
cytus (lat.) * granüllü (tanecikli) yapıya sahip kan hücresi türü
granülovakuoler :
lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme
eki) + vacare (boş olmak, boş kalmak, boşaltmak, tahliye etmek), vacuus (boş),
vacuum (boşluk, vakum) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * içinde küçük tanecikler (granüller) ve boşluklar (vakuoller)
bulunan yapıyla ilgili
granyöz :
lat., gre. * granios (tane, sert parça; kaya balığı, granit gibi sert balık)
(granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) (lat.) + ios (ile ilgili,
gibi, -a ait) (gre.) * kaya balıkları arasında sayılan, iri ve sert yapılı
balık, sinagrit, kaya balığı
grapsidae :
gre. * grapsos (yengeç, kabuklu deniz hayvanı) ile ilişkili cins adı) + idae
(-giller, hayvan familyası eki) * deniz kıyılarında, kayalıklar arasında,
bataklıklarda ve nehir ağızlarında yaşayan ve genellikle hızlı hareket eden
kara ile kıyı yengeçlerini kapsayan yengeç familyası, bataklık yengeçleri, kıyı
yengeçleri, kaya yengeçleri
grass :
ing. * grass (ot, çimen) * çimen, ot ve özellikle Poaceae (buğdaygiller)
familyasına ait bitkilerin genel ismi
gratis :
lat. * gratis (ücretsiz, bedava) * para ödemesi olmadan, ücretsiz, karşılıksız
verilen veya yapılan
gravastar :
ing. * gravitational (kütleçekimsel) + vacare (boş olmak, boş kalmak,
boşaltmak, tahliye etmek), vacuus (boş), vacuum (boşluk, vakum) + star (yıldız)
* kütleçekimsel vakum yıldızı; kara deliklere alternatif olarak önerilen, iç
kısmında vakum enerjisi ve dış kısmında yoğun kabuk bulunan varsayımsal kozmik
cisim
grave :
lat. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) * çok yavaş müzik temposu
graves hastalığı :
ing. * graves (İrlandalı doktor Robert James Graves'in soyadından) (ing.) +
hastalık (sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, bozukluk) + ı (iyelik eki)
(tür.) * tiroid bezinin aşırı çalışmasıyla ortaya çıkan otoimmün hastalık,
toksik guatr
gravid :
lat. * gravidus (hamile, dolu, yüklü) (gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + idus
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * gebelik, hamilelik, dolu olma, yüklü
olma
gravidarum :
lat. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + idus (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + arum (durum eki; dişil çoğul genitif eki) * şiddetli bulantı, kusma,
kilo kaybı ve muhtemelen dehidrasyonla karakterize bir gebelik komplikasyonu
graviditas :
lat. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + idus (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + itas (isim yapım ve durum eki) * gebelik, hamilelik
gravimetrik :
lat., gre. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) (lat.) + metros, metron (ölçü) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * ağırlığa dayalı ölçümle
ilgili; kütle temelli analiz yöntemi
gravitasyon :
lat. * gravitare (ağırlaşmak, ağırlık merkezi etrafında dönmek, yönelmek)
(gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım
eki) * kütlelerin birbirini çekmesi olayı; yerçekimi veya kütleçekimi etkisi
gravitasyonel :
lat. * gravitare (ağırlaşmak, ağırlık merkezi etrafında dönmek, yönelmek)
(gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + are (fiil mastar eki) ) + tio, tionem
(isim yapım eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kütlelerin
birbirini çekmesi olayıyla ilgili; yerçekimi veya kütleçekimi etkisiyle ilgili
gravite :
lat. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + itas (isim yapım ve durum eki) *
ağırlık, ciddiyet, vakar; kişilikte veya davranışta kendine güvenen, ağırbaşlı
ve saygı uyandıran hâl; Roma kültüründe erdemli bir yurttaşın taşıması beklenen
ağırbaşlılık ve itibar
gravitino :
lat. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + itas (isim yapım ve durum eki) +
inus (ile ilgili,-a ait) (lat.); ino (ita.) * süperkütleçekim ve süpersimetri
teorilerinde, kütleçekim kuvvetini taşıdığı varsayılan teorik parçacık
gravitonun süpersimetrik eşi olan hayali bir ayar fermiyonu
graviton :
lat. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + itas (isim yapım ve durum eki) + on
(parçacık/tanecik eki) * kütleçekim kuvvetinin kuantum taşıyıcısı olduğu
varsayılan, henüz deneysel olarak doğrulanmamış temel parçacık
gravitropizm :
lat., gre. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) (lat.) + tropismos (yönelme,
dönme, eğilim) (trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön
değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki;
biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) +
ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) ) * bitkilerin kök, gövde
veya diğer organlarının yerçekimi kuvvetine bağlı olarak belirli bir yöne doğru
büyüme ve yönelme göstermesiyle ortaya çıkan fizyolojik büyüme tepkisi
gravür :
lat. * gravo, gravare (oymak, kazımak) + ura (isim yapım eki) * metal, tahta
veya taş yüzeye oyma veya kazıma yoluyla yapılan resim, baskı resmi tekniği.
gravyer :
fra. * Gruyère (İsviçre’nin Fribourg kantonuna bağlı bir bölge ve bu bölgede
üretilen peynirin ismi) * Fransız ve Alman mutfaklarında yaygın olarak
kullanılan, büyük tekerlekler halinde üretilen, sarı renkli, sert ve delikli
inek peyniri
gray turner işareti :
ing., ara., tür. * gray turner (İngiliz doktor George Gray Turner’ın
soyadından) + işaret (belirti, alamet, ayet, iz, simge, sembol, nişan, kod,
şekil) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * pankreatit ve özellikle akut
pankreatitte retroperitoneal kanama veya kan sızıntısının dışa vurumuna bağlı
olarak karın duvarının yan taraflarında morarma görülmesi olup genellikle
grazialar :
gre., lat. * gratiae (zarafetler, hoşluklar, sevimlilikler, cazibeler,
güzellikler) (gre.); gratia (lat.) * Roma mitolojisinde her biri zarafet,
güzellik ve neşeyi simgeleyen Zarafetler veya Güzellik Tanrıçaları olarak
bilinen üç tanrıçayı (Aglaea, Euphrosyne, Thalia) temsil eden kelime
grazioso :
gre., lat. * gratia (zarafet, incelik, hoşluk ve cazibe) + osus (ile ilgili,
gibi) * zarif, hoş, sevimli, ince duygulu; müzikte zarif çalma temposu
green teoremi :
ing., gre., tür. * green (İngiliz matematikçi George Green’in soyadından)
(ing.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel
önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) *
düzlemde tanımlı bir vektör alanının kapalı bir eğri boyunca alınan çizgi
integralini, bu eğrinin çevrelediği bölge üzerindeki türevsel (rotasyonel)
özellikleri ifade eden çift katlı alan integraliyle ilişkilendiren ve çok
değişkenli analizde temel rol oynayan matematik teoremi
greft :
lat., fra., hol., ing. * graphium (çubuğumsu alet, yazı kalemi) (lat), greffe
(aşı, doku nakli) (fra.), graft (kanal), graven (kazmak) (hol), graffe (iğne,
mil) (ing.) * bitki aşısı, aşılama; doku nakli; kendine ait kan dolaşımına
sahip olmayan bir dokuyu vücuttaki bir bölgeden diğerine veya bir canlıdan
diğerine taşımak için yapılan cerrahi prosedür; nakledilen organ
gregoryen :
gre., lat. * gregorios (uyanık olan, dikkatli olan, tetikte olan) (gregorein
(uyanmak, dikkatli olmak, tetikte olmak) + ios (ile ilgili, gibi) (gre.);
gregorius + ianus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * Papa III. Gregorius
tarafından başlatılan veya onun adıyla anılan; özellikle takvim sistemi
anlamında kullanılan ve 1582 yılında Papa XIII. Gregorius tarafından reform
edilen miladi takvim; kilise müziğinde, orta çağda gelişmiş ve Papa Gregorius
ile ilişkilendirilen düz ve monofonik ilahiler türü
grejuva :
fra. * grève (grev) + juive (yahudi) * 14. yüzyılda Fransa ve diğer Avrupa
bölgelerinde Yahudi topluluklarına karşı yapılan ekonomik veya sosyal boykot ve
ayaklanmalar için kullanılan ifade
grek :
gre. * graikhos (Graialı, Graia sakini) (graia (gri, yaşlı; eski, solmuş,
bozulmuş, pörsümüş) + ikos (ile ilgili, gibi) ) * Yunanistan'ın yerlisi veya
sakini veya Yunan kökenli kişi (grandis (büyük, yaşlı) (lat.) )
grekoromen :
gre. * grekos (Yunanlı) + Romanos (Romalı) * Antik Yunan ve Roma kültürlerinin,
sanatının, hukukunun ve yaşam tarzının karışımı veya bu iki medeniyete ait
unsurların birleşimi; özellikle tarih, arkeoloji ve kültür çalışmalarında
kullanılan terim
gremory :
gre., lat. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük
ağırlık) (gre.) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * Hz.
Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji
ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde
yer alan, deve üzerinde taçlı güzel bir kadın şeklinde beliren ve gizli
hazinelerin yerini söyleme, kadınların sevgisini kazanma ile geçmiş, şimdiki ve
gelecek zamana dair sırları ifşa etme güçlerine sahip olan 26. cin
gren :
lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) (lat.); grain (fra.) *
tohum, çekirdek, tane; kağıt yüzeyinin pürüzlülük durumu
grena :
lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk), granatum (nar, nar
taneli, çok çekirdekli) * narçiçeği renginde bir süs taşı; alüminyum silikat
ile kalsiyum, magnezyum, demir veya manganez gibi madenlerden birinin
bileşmesinden oluşmuş, çeşitli renkteki mineral
grenada :
lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk), granatum (nar, nar
taneli, çok çekirdekli) * Karayip Denizi'nde, doğusunda Atlas Okyanusu yer
alan, Grenada adası ile Grenadinler ada grubundan oluşan ülke
grepafloksasin :
gre., lat. * graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek) (gre.) + fluere (akmak,
sıvı ilerleyerek hareket etmek) (metal eritme işlemlerinde kullanılan “flux”
(akı) kavramından), fluor (akışkan, flor elementi) (fluere (akmak, sıvı
ilerleyerek hareket etmek) + or (element eki) ) (lat.) + oxys (keskin, oksijen)
(gre.) + cine (kinolon eki) (lat.) * bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek
için kullanılan, DNA giraz enzimini hedef alan, geniş spektrumlu florokinolon
grubu antibiyotik (C19H22FN3O3)
gres :
fra.* graisse (yağ, yağlama yağı, yağlı madde) * makine parçalarını yağlamak ve
sürtünmeyi azaltmak için kullanılan katı ile yarı akışkan arası, yoğun ve
yapışkan yağ
grev :
fra.* grève (iş bırakma) * çalışanların toplu halde iş yapmayı durdurması; işçi
hakları için kullanılan toplu eylem biçimi
grevillea :
lat. * Greville (İngiliz botanikçi Charles Francis Greville) + a (ile ilgili,
-a ait) * iğne yapraklı görünümlü çalı ve ağaçları kapsayan, Proteaceae
familyasından bir bitki cinsi
greyder :
lat., ing. * gradus (adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama,
mertebe, sınıf) (lat.); grade (düzlemek, tesviye etmek, düzeltmek,
derecelendirmek) + er (-cı, yapan, eden eki) * yol yapımında veya inşaatta
zemin veya araziyi düzeltmek için kullanılan ağır iş makinesi
greyfrut :
ing.* grape (üzüm) + fruit (meyve) * turunçgiller familyasından, büyük ve
ekşi-tatlı aromaya sahip sarı veya pembe etli meyve
gri :
alm.* grau (gri renk) (alm.) * siyah ile beyazın karışımı olan, genellikle ara
ton, soluk ve mat renk anlamında kullanılan nötr renk
grid :
ing.* grid (ızgara, şebeke, kafes) * elektrik ve enerji dağıtımında kullanılan
birbirine bağlı hatlar ağı; ayrıca grafik, harita veya tasarımlarda düzenli
çizgilerle oluşturulan yapı
gril :
fra.* grille (ızgara, parmaklık) * metal veya demirden yapılmış, genellikle
pencere, kapı veya koruma amacıyla kullanılan kafes veya parmaklık
grimas :
fra.* grimace (yüz buruşturma, çirkin yüz ifadesi) * genellikle hoşnutsuzluk,
acı veya alay belirtisi olarak yapılan yüz ifadesi ve mimik hareketi;
şizofrenide görülen garip yüz hareketleri
grimuar :
gre. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık)
(gre.) + oire (isim yapım ve araç eki) (fra.) * büyü amaçlı yazılan harfler;
kara büyü kitabı; büyü ritüelleri ve tılsımlar için rehber olarak kullanılan
büyü, sihir ve okült bilgiler içeren eski el yazması veya kitap
grip :
fra.* grippe (grip, influenza) * solunum yollarını etkileyen, ateş, öksürük ve
halsizlikle seyreden bulaşıcı viral hastalık
griselinia :
lat. * Griselini (İtalyan botanikçi Francesco Griselini) + a (ile ilgili, -a
ait) * herdemyeşil çalı ve ağaçları içeren, Griseliniaceae familyasından bir
bitki cinsi
griseofulvin :
lat. * griseus (gri) + fulvus (sarımsı kahverengi) * mantar enfeksiyonlarının
tedavisinde kullanılan, doğada bulunan gri-sarımsı renk tonlarında antifungal
ilacın etken maddesi (C17H17ClO6)
grizu :
alm., fra. * Griess, Gries (ince tanecik, tortu, pislik) (alm.); grisou
(patlayıcı kömür gazı) (fra.) * maden ocaklarında bulunan, havayla karışınca
patlayıcı özelliğe sahip renksiz, kokusuz doğal gaz, metan (CH4)
grizumetre :
gre., fra * grisou (patlayıcı kömür gazı) (fra.) + metros, metron (ölçü) *
maden ocaklarında patlayıcı kömür gazı (grizu) miktarını ölçmek için kullanılan
cihaz
gros :
fra.* gros, grosse (dişi için) (büyük, iri) * miktar olarak çok, hacim veya
boyut açısından büyük; vergiler ve kesintiler dahil toplam miktar veya ağırlık,
brüt; perakende değil toptan (büyük miktarda veya toplu olarak) yapılan satış
veya alışveriş
grosa :
ita. * grossa (büyük, kaba, kalın) * on iki düzinelik ölçü birimi
grossulariaceae :
lat. * grossula (küçük incir; frenk üzümü meyvesine benzeri meyve) (grossus
(iri, kalın, büyük) + ulus, ula (küçültme eki) ) + aceae (-giller, bitki familyası
eki) * frenk üzümü ve bektaşi üzümü gibi yenilebilir, sulu meyveler veren,
genellikle çalı formundaki bitkileri kapsayan bir bitki familyası,
bektaşiüzümügiller veya kuşüzümügiller
groston :
fra. * gros, grosse (dişi için) (büyük, iri) + ton (bir metre küp oylumunda ve
+4 0C’deki arı suyun ağırlığına eşit ağırlık, bin kilogramlık ağırlık birimi) *
bir geminin kullanılan bölümlerinin ton birimi cinsinden karşılığı
grotesk :
ita., fra.* grotesco (garip, tuhaf, abartılı) (grotta (mağara) + esco (ile ilgili,
gibi, -a ait) (ita.); grotesque (fra.) * Rönesans’ta Roma’daki yeraltı mağara
benzeri kalıntılarda bulunan tuhaf süslemelerden adını alan, insan, hayvan ve
bitki biçimlerinin abartılı, garip veya fantastik biçimde birleştirilmesiyle
oluşan sanatsal üslup veya çarpık ve tuhaf görünüş
groundcover :
ing. * ground (yer, toprak) + cover (örtü, kaplama) * yer örtücü, toprak
örtüsü; bahçe ve peyzaj mimarlığında toprak yüzeyini halı gibi saran, yabani
otları engelleyen ve erozyonu önleyen kısa boylu bitkiler
growth faktör :
ing., lat. * grow (büyümek), growth (büyüme) + factor (facere, ficere (yapmak,
etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) )
(lat.) * belirli dokuların büyümesini uyaran birprotein grubundan herhangi biri,
büyüme faktörü
grönland :
ing. * green (yeşil) + land (toprak, arsa, arazi, ülke) * Atlas Okyanusu'nun
kuzeyinde yer alan, kuzey kutbundaki en büyük buz örtüsüyle kaplı, Danimarka
Krallığı'na bağlı özerk bir bölge
gruidae :
lat. * grus (turna kuşu) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * uzun bacaklı,
uzun boyunlu ve büyük sulak alan kuşları olan turnaları kapsayan, turnamsılar
(Gruiformes) takımına ait olan turnagiller familyası
gruiformes :
lat. * grus (turna kuşu) + formis (şekilli, biçimli, kalıplı) (forma (şekil,
biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * turnalar, su tavukları ve yelve
kuşları gibi türleri içeren bir kuş takımı, turnamsılar, bataklık kuşları
grup :
lat.* cruppa (atın kıçı, arka kısmı; yuvarlak kütle), gruppus (topluluk, küme,
grup) * ortak özelliklere sahip bireylerin veya nesnelerin bir araya gelmesiyle
oluşan topluluk veya kümelenme, toplanma, tolpuluk, kitle
gryllidae :
lat. * gryllus (cırcır böceği) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) *
Düzkanatlılar (Orthoptera) takımında yer alan parlak siyah veya kahverengi
tonlardaki, erkekleri ses çıkaran gerçek cırcır böceklerini kapsayan böcek
familyası
guadelup :
ara., fra. * vadi (vadi, akarsu yatağı) + lubb (oyun, eglence) (ara.);
Guadeloupe (fra.) * Antiller'de (Karayipler) yer alan, Fransa'nın eski bir
sömürgesi olan denizaşırı illerinden biri olan ada
guaifenesin :
tai., isp., gre., lat. * guayacan (sert odunlu, tropikal Guaiacum cinsine ait
guaiak ağacından elde edilen reçine kıvamındaki fenolik bileşik) (tai.) +
phenyl (fenil grubu C6H5-) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli)
(gre.) + ine (kimyasal madde eki) (lat.) * soğuk algınlığı, grip veya bronşit
gibi üst solunum yolu rahatsızlıklarında solunum yollarındaki mukusu (balgamı)
incelten ve gevşeten, balgamın yapışkanlığını azaltarak öksürük yoluyla
vücuttan atılmasını kolaylaştıran balgam söktürücü (ekspektoran) ilacın etken
maddesi (C10H14O4)
guam :
kam. * guahan (bizimkine ait olan, bizim yerimiz) (kam.), guam (isp.) * Pasifik
Okyanusu’nda yer alan, Mikronezya bölgesinde bulunan ve günümüzde Amerika
Birleşik Devletleri’ne bağlı özerk statüdeki bir ada ve denizaşırı toprak
guanabenz :
lat. * guanidine (azotlu organik bileşik) + benz (benzen, aromatik hidrokarbon
halkası) * merkezi sinir sistemini etkileyerek kan basıncını düşüren,
antihipertansif (yüksek tansiyon düşürücü) etkili bir α2-adrenerjik agonist
(C8H8Cl2N4)
guanetidin :
lat. * guanidine (azotlu organik bileşik) + tidine (sentetik madde eki) *
sempatik sinir sistemini baskılayarak ve damarları gevşeterek kan basıncını
düşüren, güçlü bir adrenerjik nöron blokeri olan ve geçmişte hipertansiyon
tedavisinde kullanılan bir ilacın etken maddesi (C10H22N4)
guanfasin :
lat. * guanidine (azotlu organik bileşik) + fa (farmakolojik işlevsel grup
kökü) + cine (kimyasal madde eki) * merkezi sinir sisteminde α2-adrenerjik
reseptörleri etkileyerek tansiyon düşürücü ve dikkat eksikliği hiperaktivite
tedavisinde kullanılan bir ilaç; yapısal olarak guanidin türevi bir farmasötik
ajan (C9H9Cl2N3O-HCl)
guanidin :
spa., lat. * guan (guano, gübre) (spa.) + idine (azot içeren heterosiklik
bileşik eki) (lat.) * güçlü bazik özellik gösteren, organik bir azot bileşiği;
protein sentezi ve bazı biyokimyasal reaksiyonlarda önemli rol oynayan kimyasal
madde (CH5N3)
gaunilat siklaz :
que., lat., gre. * wanu (gübre) (que.) + yl (alkil eki; kimyasal radikal
hidrokarbon veya türev eki) (gre.) ) + ate (tuz veya ester eki) (lat.) +
kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, dönem, tekerlek, dairesel hareket,
siklus) (gre.); cyclus (lat.) + ase, asis (enzim eki) (gre.) * hücresel
haberleşmede hayati bir rol oynayan ve guanozin trifosfatı (GTP), ikincil bir
haberci olan siklik guanozin monofosfata (cGMP) dönüştüren bir enzim
guanin :
lat. * guano (deniz kuşu dışkısı; içerdiği azotlu bileşiklerden ötürü) + ine
(organik bileşik/alkaloid türevi eki) * DNA ve RNA’da bulunan dört nükleotid
(adenine, thymine, guanine, cytosine) bazından biri olan, purin türevi azotlu
organik bileşik; ilk kez guano (kuş dışkısı) örneklerinden izole edildiği için
guano :
que. * huanu, wanu (dışkı, gübre, hayvan gübresi) (que.); guano (isp.) *
özellikle Güney Amerika kıyılarındaki adalarda yaşayan deniz kuşlarının,
yarasaların veya fokların, mağaralarda ve kıyı kayalıklarında bıraktıkları,
uzun yıllar boyunca birikip kurumuş, mineralleşmiş olan ve yüksek azot, fosfat
ile potasyum içeren, tarımda son derece etkili ve organik bir gübre olarak
kullanılan dışkıları ("guanin" isimli DNA nükleotidinin izole
edildiği azotlu madde)
guarani :
tup., isp. * guarani (cesur, savaşçı halk ismi) * Güney Amerika’da yaşayan
yerli bir etnik grup ile bu halkın konuştuğu Tupi-Guarani dil ailesine ait dili
ve Paraguay’ın resmi para birimi
guaş :
fra. * gouache (opak, yoğun kıvamlı sulu boya) * su bazlı, opak ve yoğun
pigmentli bir boya türünü ifade eden, özellikle resim ve illüstrasyon
çalışmalarında kullanılan bir sanat malzemesi
guatemala :
nah. * quauhtemallan (ormanlar yeri, ağaçlık yer) (quauh (ağaç) + tlemalli
(yığın, bol miktar, yer) * ağaçların bol olduğu yer; Orta Amerika'da Kıstas
bölgesinde yer alan, kuzeyde Meksika, doğuda Belize ve Honduras, güneyde ise El
Salvador'la komşu olan, doğuda Karayip Denizi'ne, batıda Büyük Okyanus'a kıyısı
olan ülke
guatr :
lat., fra. * guttur (boğaz, gırtlak) (lat.); goitre (fra.) * tiroid bezinin
çeşitli nedenlerle büyümesi sonucu boyunda şişlik oluşmasıyla karakterize
edilen tıbbi durum
guava :
arav., tai. * wayaba, guayaba (yeni ruhumuz) (gua (bizim) + ya (ruh) + ba
(tekrar, yeni) ) * mersingiller familyasından olan, genellikle tropikal bölgelerde
yetişen, içi pembe veya beyaz, dışı yeşil ya da sarı renkli, C vitamini
bakımından oldukça zengin ve tatlı-mayhoş bir aromaya sahip küre biçimli
tropikal bir meyve
guba kerem :
aze., ara. * guba (Azerbaycan’ın kuzeydoğusunda yer alan tarihi bir şehir ismi)
(aze.) + kerem (cömertlik, iyilik, fayda) (ara.) * Doğu Anadolu bölgesindeki,
karar perdesi kerem, güçlü perdesi güzel veya rast olan; kerem dizisi
temelinde, hicaz, kürdi ve buselik çeşnileriyle zenginleştirilen, geniş inici
çıkıcılara sahip, derin duygular ve hüzün barındıran aşık makamlarından biri
gudde :
ara. * gudda (ur, tümör, vücutta şişkinlik, salgı bezi) * yara veya çıban
nedeniyle vücudun herhangi bir yerinde beliren şişlik, bez, beze
gudubet :
ara. * gadab (gazap, öfke), gadub (gazaplı, öfkeli) + et (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * görünüşü, hali veya varlığıyla insanda itici, uğursuz veya kötü
bir izlenim uyandıran; yüzüne bakılamayacak denli çirkin ve sevimsiz
gudüvv :
ara. * gadava (sabah vakti çıkmak, erkenden gitmek), gudv (sabah erken saat,
günün başlangıcı; sabahleyin yapılan gidiş veya hareket) * sabah vakti;
sabahleyin harekete geçme, sabahleyin bir şeye başlama
guernsey :
isk., nor. * grani, warinn (erkek ismi), gron (yeşil) + ey (ada) * Manş
Denizi'nde, İngiliz Kanalı'nda yer alan ve Birleşik Krallık'a bağlı (Crown
Dependency) özerk yönetime sahip, Normandiya yakınlarında bulunan bir ada; bu
adada yetiştirilen yüksek kaliteli sütüyle ünlü altın-kahverengi bir sığır
ırkı; bu adaya özgü kalın, yün bir kazak türü, gansey
gufran :
ara. * gafere (affetmek, bağışlamak) * affedilme, bağışlanma
guguk :
tür. * guguk (ses yansımalı onomatopeik kelime) * dünya genelinde "Cuculus
canorus" türü olarak bilinen, özellikle başka kuşların yuvalarına
yumurtalarını bırakarak yavrularını onların bakımına bırakan, ötüşü “guguk”
diye duyulan, yaygın olarak bilinen bir ötücü kuş türü, guguk kuşu; bu kuşun
çıkardığı “guguk” sesiyle ilişkili olan, aynı zamanda birdenbire ortaya çıkan
ani ses veya çağrı anlamında da kullanılan onomatopeik kelime
GUI :
ing. * graphical (grafiksel) + user (kullanıcı) + interface (arayüz) *
kullanıcının ikonlar ve pencereler aracılığıyla bilgisayarla etkileşim
kurmasını sağlayan görsel arayüz
guidance :
lat., fra. * videre (görmek, yol göstermek) (lat.); guider (yol göstermek,
yönlendirmek, rehberlik etmek, liderlik etmek) + ance (isim yapım eki) (fra.) *
bir kişi veya grubun doğru yönde hareket etmesini sağlamak için verilen
yönlendirme, talimat veya rehberlik
guillain-barré sendromu :
fra. * Guillain (Fransız hekim Georges Guillain’in soyadından) + Barré (Jean
Alexandre Barré'nin soyadından) (fra.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya
dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * bağışıklık sisteminin
periferik sinirlere saldırması sonucu gelişen, kas güçsüzlüğü ve felce yol
açabilen akut nörolojik hastalık
gulam :
ara. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk; genç
hizmetçi, köle) (ara.); golem (şekilsiz kütle, ham madde; Yahudi folklorunda,
mistik yollarla canlandırılan ve sahibine hizmet eden, genellikle çamurdan
yapılmış şekilsiz varlık) (ibr.) * genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş
genç erkek çocuk; genç hizmetçi, köle
gulampare :
ara., far. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk;
genç hizmetçi, köle) (ara.) + bare (düşkün, tutkun) (far.) * genç erkeklerle
veya çocuklarla cinsel ilişkiye giren eşcinsel erkek, oğlancı, oğlan düşkünü
gulaş :
mac. * gulyas (gulya (sığır sürüsü) + s (isim yapım eki) * Macar mutfağına özgü
olarak kırmızı et (dana eti), soğan, paprika (kırmızı biber ve biber) ve
çeşitli baharatlarla hazırlanan, Avrupa’da yaygınlaşarak farklı versiyonlarıyla
bilinen sulu yahni türü geleneksel yemek
gulden :
alm. * Gold (altın) + en (-dan yapılmış, oluşmuş) * Ortaçağ Almanya’sında,
altından yapılan para birimi olarak kullanılan ve “altın” anlamına gelen bir
kelimeden türeyen, zamanla Hollanda ve bazı Avrupa ülkelerinde de resmi para
birimi adı olarak kullanılan terim
gulet :
bre., fra. * gwelan (kuş) (bre.); goéland (balıkçı kuşu, martı) + ette
(küçültme eki) (fra.); galiotta (ita.) * iki veya üç direkli, genellikle ahşap
malzemeden yapılan yelkenli bir savaş gemisi; güncel durumda hem yelken hem de
motor gücüyle çalışan, özellikle Ege ile Akdeniz’de mavi yolculuk turizminde
kullanılan geniş gövdeli bir deniz taşıtı
gulf :
ara. * galf, galafa (örtmek, kaplamak) * içine alan, içine girilen, kapsayan;
genellikle kılıcı, silahı, kalemi veya benzeri nesneleri korumak veya taşımak
için kullanılan, içine sokulan ve koruyan kap, örtü veya kovan; ayrıca giysi ve
eşya örtüsü, kılıf; kabuk (gulf, golfe, Golfe (körfez), golf, Golf (topu
deliğe, kılıfa sokma oyunu) (ing., fra., alm.) )
gulgule :
san. * gulgule (tatlı kızartma hamur topu; kabaran, kabarık, şişkin, tatlı
hamur lokması) * Hindistan'da bayramlarda ve törenlerde yapılan, un, şeker, süt
ve bazen muzla hazırlanan ve yağda kızartılan geleneksel tatlı atıştırmalık;
gürültü, şamata
gull :
ara. * galla (gizlice almak, çalmak, aşırmak, hile yapmak, emanete ihanet
etmek, ihanet etmek; bağlamak, gizlemek, kısıtlamak), gall (kelepçe, zincir
halka, pranga; hilekar, sahtekar, hırısz, gizlice alan, güveni kötüye
kullanan), gulul (hırsızlık, gizli yolsuzluk, emanete ihanet) * bağlı; ele
bağlanan zincir, kelepçe, boyuna bağlanan zincir, boyunduruk, ayağa bağlanan
zincir, pranga
gulul :
ara. * galla (gizlice almak, çalmak, aşırmak, hile yapmak, emanete ihanet
etmek, ihanet etmek; bağlamak, gizlemek, kısıtlamak), gall (kelepçe, zincir
halka, pranga; hilekar, sahtekar, hırısz, gizlice alan, güveni kötüye kullanan)
* hırsızlık, gizli yolsuzluk, emanete ihanet
gulyabani :
ara., far. * gul (cin, hortlak, iblis, hortlak, uğursuz varlık; ölüm, bela)
(ara.) + yaban (çöl, sahra, ıssız, vahşi doğa ortamı) (far.) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Türk halk inanışlarında geceleri ortaya
çıktığına inanılan, uzun boylu, korkunç kılıklı, bazen insanlara musallat olan
hayalet veya cin benzeri varlık
gumma :
lat. * gummi (sakız, reçine, yumuşak ve yapışkan madde) * frengi (sifiliz)
hastalığının geç döneminde vücutta oluşabilen, yavaş büyüyen, yumuşak,
granülomatöz tümör benzeri yapılar
gumme :
ara. * gamm (üzüntü, tasa, keder, acı, ıstırap) + et (isim yapım ve durum eki)
* gamlı olma, üzüntülü olma, tasalanma, kederli olma, acılı olma, ıstıraplı
olma durumu (Kummer (tasa) (alm.) )
gumuz :
gum. * gumuz (yerel endonim) *
genellikle Batı Etiyopya’daki Benishangul-Gumuz bölgesinde yaşayan ve tarım,
avcılık ile geçinen bir topluluk olarak bilinen, Etiyopya ve Sudan’ın sınır
bölgelerinde yaşayan, Nilo-Saharan dil ailesine ait Gumuzcayı konuşan Nilotik
yerli bir etnik grup
gumuz :
ara * gamz, gumuz (sır, gizem, anlaşılması güç mesele) * sözün kapalı,
belirsiz, karışık, gizemli olması
gurab :
ara. * gurab (karga) * kargagiller (Corvidae) familyasından, iri yapılı,
genellikle siyah tüylü, zeki ve ses çıkarışıyla tanınan, hem şehir hem doğa
ortamında yaşayan ötücü kuş türü
guraf :
ara. * garafa (avuçlamak, su
veya tahıl kapmak, kepçeyle ya da kapla çekip almak) *
yüksek, köşk gibi; büyü; Osmanlı
ve Arap takvim/ölçü terminolojisinde tahıl veya sıvı benzeri maddelerin
miktarını belirlemek amacıyla kullanılan büyük ölçek ya da büyük hacimli ölçü
kabı,büyük
ölçek
gurbet :
ara. * garb (uzak; batı), garaba (uzaklaşmak), gurba (ayrı ve uzak olma,
yabancı yerde olma; yabancılık, sürgün) + et (durum eki) * doğup büyünen yerden
uzakta, başka bir yerde olma durumu, yabancılık, hasret ve özlem duyulan uzak
yer
gureba :
ara. * garib (zavallı, kimsesiz; yabancı, gurbette olan), gurbet (gariplik,
yabancılıllk, uzakta olma) * zavallılar, kimsesizler, garipler; yabancılar,
evinden uzakta bulunan kimseler, garipler
gurfet :
ara. * garafa (eliyle veya bir kapla su almak, avuçlayarak çekip almak) * avuç
ölçeği
gurk :
tür. * gurk (kümes
hayvanlarının çıkardığı sesten ses yansımalı kelime) * kuluçkaya yatmış veya yatma zamanı gelmiş tavuk; kuluçka;
erkek hindi
gurm :
ara. * garima (borçlanmak, yükümlü olmak), mugram (borçlu, yükümlü) * borç,
maddi yükümlülük; bir kimse üzerine eda edilmesi, yerine getirilmesi gereken iş
(borç ve diyet gibi), garamet
gurme :
ing., fra. * gourmet (grom (hizmetçi, servis elemanı; erkek çocuk), grommet,
groumet (şarap servisi yapan görevli, vale), gourmand (obur, açgözlü, pisboğaz)
(fra.) * yemeğe ve içmeye meraklı kişi; lezzetli ve kaliteli yiyecek ve içecekleri
seçip tadım konusunda uzmanlaşmış kişi (gastronomi alanında “ince damak zevkine
sahip” anlamında kullanılır.)
gurre :
ara. * gurre (bağırma, gürleme; travmatik doğum veya düşük anındaki acı
ifadesini temsil eden onomatopeik kelime) * ana karnındaki ceninin, suç işleme
yoluyla düşmesine sebep olan kimsenin ödeyeceği tazminat
guru :
san. * guru (öğretmen, hoca, usta, bilge) * Brahmacı eğitimde yüksek kasttan
gençleri ve öğrencileri yetiştiren, manevi gücünün en yüksek noktada olduğuna
inanılan kimse
gurub :
ara. * garaba (batmak, (güneş için) doğup sonra batmak, kaybolmak) * batma,
batış; batıda görünmez olma; gözden kaybolma; uzaklaşma, ırak olmak
guruh :
far. * guroh (grup, topluluk, bölük, kitle) *
grup, topluluk, bölük, kitle,
kalabalık, küme, insan topluluğu, cemaat
guruldamak :
tür. * gurul (hırıltı, homurtu sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + da
(etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * mide veya bağırsaklarda gaz ve sıvı
hareketine bağlı olarak veya benzer biçimde içten ve süreklilik gösteren
yuvarlak sesler çıkarmak; homurtu, mırıltı sesi çıkarmak (growl (guruldamak)
(ing.) )
gurultu :
tür. * gurul (hırıltı, homurtu sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + tu
(isim yapım ek) * mide veya bağırsaklarda gaz ve sıvı hareketine bağlı olarak
veya benzer biçimde içten ve süreklilik gösteren yuvarlak sesler çıkarma,
guruldama işi
gurup :
ara. * garaba (batmak, (güneş için) doğup sonra batmak, kaybolmak), garb
(batı), garaba (uzaklaşmak, ayrılmak) * güneşin veya ayın ufkun altına inmesi,
günün sona ermesi
gurur :
ara. * garara (aldatmak, kandırmak, yanıltmak) * böbürlenme, aşırı onur
duygusu, kibir, kendini üstün görme, kendini beğenme; aldanma, kanma
gururi :
ara. * gurur (kibir, kendini beğenme, aşırı onur) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * Türk musikisinde, karar perdesi rast, güçlü perdesi çargah olan;
rast dizisi temelinde hicaz ve kürdi çeşnileriyle zenginleştirilen, geniş
seyirli, neşeli ve coşkulu karakter taşıyan bir makam
guruvayurappan :
san. * guru (öğretmen, rehber) + vayur (Kerala’daki kutsal şehir Guruvayur) +
appan (baba, efendi) * Hint mitolojisinde, Hindistan’ın Kerala eyaletinde
bulunan kutsal Guruvayur tapınağında tapılan Hindu tanrısı Krişna’nın sevgiyle
anılan bir biçimi
gusa : arn., lat. * gusha (boğaz, gerdan, kursak) (arn.);
guttur (boğaz; yutma) (lat.) * tiroid bezinin aşırı büyümesiyle boyunda oluşan
ve dışarıdan fark edilen büyük ur, yani guatr hastalığı
gusa :
ara. * gussat (boğaza bir şeyin dizilmesi, yutkunamama, boğulma
hissi ve boğaz tıkanıklığı; tortu, çökelti) * sel köpüklerine karışmış
çürük ağaç yaprakları tortusu, köpüğü
gusion : fra. * gousser (boşaltmak, akıtmak), gousse (kılıf, kabuk) *
Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te
maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı)
bölümünde yer alan, geçmiş,
şimdi ve geleceğe dair tüm soruları doğru yanıtlayan, insanlara rütbe, onur ve
saygınlık kazandıran, aynı zamanda dostlukları barıştıran kırk lejyonluk bir
orduya hükmeden 11. cin
gusto :
lat. * gustare (tatmak,
lezzetine bakmak), gustus (tatma, tat alma) * tat alma duyusu;
yiyecek, içecek, sanat gibi alanlardan hoşlanma, zevk duyma, keyif alma ifadesi
gusül :
ara. * gasele (yıkamak), gasl (yıkama) * yıkanma, temizlenme, İslam dini fıkhına göre hükmü kirlilikten (cenabet,
hayız ve nifas gibi durumlardan) temizlenmek amacıyla bütün vücudun kuru bir
yer kalmayacak şekilde, belirli bir düzen ve niyetle tamamen yıkanmasını ifade
eden dini bir temizlik ibadeti, gasl, gusl
gusülhane : ara.,
far. * gasele (yıkamak), gasl (yıkama), gusul (yıkanma, temizlenme) (ara.) +
hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * yıkanma yeri, hamam
guşa :
fra. * guşa (kulak; köşe, kenar) * tiroid bezinin çeşitli nedenlerle büyümesi
sonucu boyunda şişlik oluşmasıyla karakterize edilen tıbbi durum
gut :
lat., fra. * gutta (damla, su damlası) (lat.); goutte (fra.) * organizmadaki
ürik asidin atılmayarak vücudun kimi yerlerinde, özellikle ayak başparmağında,
topuk ve eklem yerlerinde birikmesinden ileri gelen, ağrı ve şişkinliklerle
ortaya çıkan hastalık
gutasyon :
lat., fra. * gutta (damla, su damlası), guttare (damlamak) + tio (isim yapım
eki) (lat.); gouttation (fra.) * bitkilerde su basıncının arttığı zamanlarda
yapraklarda hidatod denilen özel yapılardan ksilem özsuyunun damlalar halinde
dışarıya çıkması
gutenberg projesi :
alm., lat. * Gutenberg (Alman matbaacı Johannes Gutenberg'in soyadından) (alm.)
+ projectus (öne atılmış, fırlatılmış, savrulmuş, uzatılmış, ileri atılmış,
fırlatılmış, savrulmuş, uzatılmış) (lat.) * kamu malı haline gelmiş kültürel
eserleri dijitalleştirip e-kitap haline getirerek internet üzerinden tamamen
ücretsiz bir şekilde dağıtan, 1971 yılında kurulmuş dünyanın en eski dijital
kütüphanesi ve gönüllü bir arşivleme çalışması
guttat :
lat. * guttatus (damlamış) (guttare (damlamak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) ) * vücuttaki damla biçimli döküntüler veya lekeler
gutter :
fra., ing. * goutte (damla) (fra.) + er (-cı, yapan, eden eki) (ing.) *
damlatan; bir binanın saçaklarında veya çatısında yağmur suyunun taşınması için
yapılmış kanal, oluk
guttiferae :
lat. * gutta (damla) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) + ae
(familya eki) * Clusiaceae (sarıçalıgiller) adı verilen, çoğunlukla tropikal
bölgelerde yetişen, reçine veya sütlü özsu damlacıkları olan ağaç, çalı ve otsu
bitkileri kapsayan bir bitki familyası
guttulate :
lat. * gutta (damla) + ulus, ula (küçültme eki) + atus (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) * damlacık içeren, damla biçiminde küçük benekleri olan, içinde yağ
benzeri küçük globüller (damlacıklar) barındıran
guugu yimithirr :
ant. * guugu (konuşmak, söylemek, dile getirmek; dil) + yimithirr (bölge ismi;
topluluk, kabile ismi; burası, şimdi) * Yimithirr halkının dili, Yimithirr
konuşanlar; Avustralya Aborjin halklarından biri tarafından konuşulan ve
“kangaroo” (kanguru) kelimesinin kaynağı olarak bilinen yerel dil
guvernör :
lat. * gubernare (yönetmek, dümen tutmak) (gubern (dümen) + are (fiil mastar
eki) ) + tor, or (-cı, yapan, eden eki) (lat.); gouverneur (fra.) * bir bölge
veya kuruluşu yöneten kişi, yönetici veya vali
guyana :
arav. * wai ana (suların ülkesi) (wai (su) + ana (ülke, toprak, yer) *
batısında Venezuela, doğusunda Surinam, güneyinde Brezilya, kuzeyinde Karayip
Denizi yer alan ülke
guyem :
far. * guye (söylemek, demek) * söylerim, derim
guyende :
far. * guye (söylemek, demek) + ende (-cı, yapan, eden eki) * söyleyen kimse,
söyleyici
guyub :
ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak, bilinmez
olmak), gayb (yok olan, mevcut olmayan, görünmeyen, bilinmeyen) * yokluklar,
boşluklar, gizli olanlar, görünmeyenler, bilinmeyenler, kayıp olanlar
gübre :
gre. * kopria (dışkı) * ince bağırsakta sindirilmeyen ve kalın bağırsakta
bakteriler tarafından parçalanan ve anüs kanalıyla vücuttan dışarı atılan katı
veya yarı katı gıda kalıntıları
güce :
tür. * güce (yerleşim yeri, il) * Giresun’un bir ilçesi (ismini Doğu
Anadolu'dan gelerek yerleşen Gücefteroğulları'ndan aldığı söylenir.)
gücenmek :
tür. * güç (kuvvet, zor, zorlayıcı etki, şiddet) + en (dönüşlü fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * güçlük duymak, alınmak, zorlanmak, üzülmek, kırılmak,
içerlemek, darılmak
gücük :
tür. * güc (kısa, küçük, ufak, minik, yavru) + ük (küçültme ve sevimlilik
anlamı eki) * gelişmemiş, bodur, kısa, güdük; kuyruğu kesik, kuyruksuz (hayvan)
güç :
tür. * güç (kuvvet, kudret, iş
yapabilme yetisi ve kabiliyeti) * kuvvet, kudret, iş yapabilme yetisi ve kabiliyeti,
zor, zorlayıcı etki, şiddet
güçlükonak :
tür. * güç (kuvvet, kudret, zor, zorlayıcı etki, şiddet) + lü (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + konak (ikamet yeri, ev) * Şırnak’ın bir ilçesi
güdek :
far. * küd (çocuk) + ek (isim yapım eki) * çocuk, çocukluk, bücür (kid (çocuk)
(far.) )
güdek :
tür. * güd, güt (yönlendirmek, rehberlik etmek, yönetmek, sevk etmek, sürmek) +
ek (isim yapım eki) * amaç, gaye, hedef, amaçlanan sonuç
güderi :
gre., far. * kodari (yumuşak meşin, tavşan derisi) (gre.); gaudara (genç sığır,
dana; dana derisi) (far.) * keçi derisinin, balık yağı veya balık yağı+aldehit
ile işlenmesiyle elde edilen, süet benzeri ince, yumuşak, hafif ve su emme
özelliğine sahip deri
güdü :
tür. * güd, güt (yönlendirmek, rehberlik etmek, yönetmek, sevk etmek, sürmek) +
ü (isim yapım eki) * bir davranışa yönelten içsel dürtü veya motivasyon, içsel
yönlendirme tesiri
güdük :
tür. * güd, güt (kesilmek, eksilmek, eksik bırakmak; yönlendirmek, rehberlik
etmek, yönetmek, sevk etmek, sürmek) + ük (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
normalden kısa, eksik kalmış veya tam gelişmemiş nesne veya organ
güdül :
tür. * güdül (yerin kurucusu Selçuklu hükümdarı Mesut Emiri Şahabüddevlet Güdül
Bey'in isminden) * Ankara'nın bir ilçesi
güdüm :
tür. * güd, güt (yönlendirmek, rehberlik etmek, yönetmek, sevk etmek, sürmek) +
üm (isim yapım eki) * bir şeyin denetim altında tutulması, yönlendirilmesi veya
bir hedefe doğru sevk edilmesi, yönlendirme, sevketme
güdümbilim :
tür. * güdüm (yönlendirme, sevketme) + bilim (bilim (bilme, bilgi edinme
süreci, öğrenilen, bilinen şey) * yönetimde makinenin insanın yerini
alabileceği düşüncesinden yola çıkarak, otomatik bir makinenin, çağdaş tekniğin
olanakları içinde, bir işi yönetmesini veya bir ereğe ulaşmasını sağlamaya
çalışan, canlılarda ve makinelerde denetim, iletişim ve işleyişi konu alan,
canlıların çözüm bulma yöntemlerini inceleyen bilim, sibernetik
güdümlü mermi :
tür., ara. * güdüm (yönlendirme, sevketme) + lü (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) (tür.) + rama (atmak, fırlatmak, savurmak), mermi (atılan, fırlatılan,
silah kurşunu) (ara.) * belirli bir hedefi tam olarak vurmak, ikincil hasarı
(collateral damage) en aza indirmek ve hedeflere karşı ölümcüllüğü artırmak
için tasarlanmış, önceden hedeflendirilmiş akıllı bomba
güftar :
far. * guften (söylemek, demek) + ar (-cı, yapan, eden eki) * şarkı veya ilahi
sözlerini yazan veya bestelerken sözleri düzenleyen kişi
güfte :
far. * guften (söylemek, demek) * söz, söylem, deyiş, kelam
güğüm :
gre. * kukumi, kukumion (bakır su kabı, dar boyunlu su kabı, ibrik, bakraç) *
genellikle bakırdan yapılmış, karın bölümü şişkin, yandan kulplu, uzun ve dar
boyunlu, ağzı kapaklı su kabı
güher :
far. * gohar, güher (mücevher, değerli taş, cevher) * değerli taş, mücevher
veya parlak, cevher; kadın ismi
güherçile :
far. * gohar (mücevher, değerli taş) + çile (kireç, killi toprak) *
Hindistan’da ve Mısır’da bulunan, tarımda gübre, hekimlikte ilaç olarak
kullanılan, barut gibi patlayıcı maddeler yapımına yarayan, ak renkte ve billur
durumunda bileşik bir madde, potasyum nitrat (KNO3)
gül :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) (far.); gül (neşe, sevinç, hoşnutluk ifade den mimik eylemi
olan “gülmek” fiilinin emir kipi) (tür.) * gülgiller (Rosaceae) familyasının
Rosa cinsinden, odunsu, çok yıllık, kapalı tohumlu güzel kokulu bitki türü
gül kurusu :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + kuru (yaş olmayan, su içrmeyen) + su (iyelik eki) * soluk
pembe renkte, özellikle tekstil ve kozmetikte kullanılan hafif, pastel pembe
tonu; gül goncasının yapraklarının ayrıştırılmasıyla elde edilen ürün
gülabdan :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + ab (su) + dan (yer, mekan) * gül suyu elde edilen yer veya
gül suyu damıtma işlemi
gülağaç :
far., tür. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı
renkli çiçek, güş çiçeği) (far.) + ağaç (kalın gövdeli ve dallı bitki) (tür.) *
Aksaray’ın bir ilçesi
gülay :
far., tür. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı
renkli çiçek, güş çiçeği) (far.) + ay (ay, ay ışığı) (tür.) * gül gibi güzel
ay, ay gibi parlak gül; kadın ismi
gülazer :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + azar, azer (ateş, yanma) * gül gibi yanan, gül ateşi
(sevgi, tutku bağlamında)
gülbahar :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + bahar (koku; güzel kokulu bir bitki, buphthalmum; çölde
yağmurdan sonra açan bitkilerin genel ismi; kış ile yaz arasındaki geçiş
mevsimi) * tavla oyunlarının bir türü; ebru yapımında kullanılan koyu kırmızı
toprakboya
gülbank :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + bank (koruyan, bekçi) * eskiden yeniçerilerin ulufe
aldıklarında hep bir ağızdan makamla söyledikleri dua veya kimi dergahlarda hep
bir ağızdan ve makamla yapılan dua, söylenen ilahi veya içilen ant
gülbeşeker :
far. * gul (gül, şeker) + be (ile, birlikte, beraber) + şeker (tatlı tadıyla
bilinen, kamış veya pancardan elde edilen, gıdalara lezzet vermek için
kullanılan ve kimyasal olarak sakkaroz başta olmak üzere çeşitli
karbonhidratları ifade eden temel besin maddesi, tatlı) * gül yaprağından
yapılan, macun kıvamında bir çeşit tatlı, gül reçeli; genellikle tatlı veya hoş
kokulu şeyler için kullanılan sıfat
gülböceği :
far., tür. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı
renkli çiçek, güş çiçeği) + böcek (eklembacaklı, kanatlı veya kanatsız küçük
hayvan) + i (iyelik eki) (tür.) * kınkanatlılardan, ağaçların, çiçeklerin
üzerinde yaşayan, maden yeşili renkte, üzüm, gül ve diğer bitkilerin çiçek ve
yapraklarıyla beslenen, bronz renkli, uzun bacaklı bir böcek, yıkıcı böcek,
altınböcek
gül-buse :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + buse (öpme, öpücük) * öpmesi gül hissini veren
gülcan :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + can (yaşayış, hayat cevheri, ruh) * gül gibi güzel can,
gülün ruhu; kadın ismi
gülçehre :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + çehre (yüz, insan yüzü) * çehresi gül gibi latif olan,
çehresi gül gibi olan;
gülçemen :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + çimen (ot) (çim (yaş, ıslak, nemli şey; suya girmek) + en
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * çimende yetişen gül gibi güzel olan;
kadın ismi
gülçin :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + çin (toplayan) * gül toplayan; kadım ismi
güldan :
far * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + dan (kutu, kap, yer, hazne) * çiçek konulan kap, çiçeklik
güldehen :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + dehen (ağız, açıklık) * gül ağzı, gül gibi açılan (çiçek);
ağzı gül gibi güzel ve latif olan, kadın ismi
gülden :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + den (ayrılma, kaynak, çıkış eki) * gül gibi güzel;
güldeste :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + deste (el; demet, buket) * gül demeti, gül buketi;
genellikle yazınsal ürünlerden özenle seçilerek oluşturulan ve türlü yöntemlere
göre düzenlenen kitap, seçki; Türk musikisinde perde olarak Rast makamını temel
alır ve çeşitli geçiş notaları ile renklenen, genellikle neşeli, canlı ve
hareketli ezgiler için tercih edilen makam
güleç :
tür. * gül, kül (sevinme veya komik bulma durumunda yüzsel tepki vermek) + eç
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * güler yüzlü, gülen
güleğen :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + eğen (yapan, eden eki) * gül yetiştiren, gül bakımı yapan
kimse
gülendam :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + endam (vücut, beden, görünüş; eklem, uzuv, organ) *
gülfam :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + fam (renk) * rengi gül gibi kırmızı olan, gül renkli
gülfem :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + fem (söz, kelime) (far.); fama (söylenti, ün, yayılmış
söz, nam, şöhret) (lat.) * gül gibi güzel konuşan
gülhane :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) *
İstanbulda Sarayburnu'ndan Topkapı Sarayı'nın duvarlarına ve bir taraftan Çizme
Kapısı hizasına kadar devam eden saha (deniz tarafında, güncel durumdaki hat
boyunun batısında vaktiyle sıra ile gül bahçeleri bulunduğundan dolayı bu isim
verilmiştir.)
gülhane hatt-ı hümayunu :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) + hatt
(yazı, ferman, çizgi) + i (tamlama eki) + humayun (yüce, ulu, büyük, kutsal,
muhteşem, mübarek, padişaha ait) (ara.) + u (iyelik eki) (tür.) * Osmanlı
Devleti’nde 1839 yılında Sultan Abdülmecid adına ilan edilen, can, mal ve namus
güvenliği ile vergi ve askerlik konularında hukuki düzen ve eşitlik vaat ederek
Tanzimat Dönemi’ni başlatan temel reform fermanı
gülhatmi :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + hatmi (hatmi, bir bitki türü) * ebegümecigiller
familyasından, beyaz, pembe, mor, sarı, kırmızı çiçekleri olabilen, çizgili
veya lekeli çiçekli çok yıllık otsu bitki
gülistan :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) * gül
bahçesi, gül yeri; Türk musikisinde, karar perdesi rast, güçlü perdesi çargah
olan; rast dizisi temelinde hicaz ve kürdî çeşnileriyle zenginleştirilmiş,
duygusal ve zarif bir ifade taşıyan bir makam
güliz :
far. * gul (gül çiçeği) + iz (iz, iz bırakmak, işaret) * gül izi, gül gibi iz
bırakan; kadın ismi
gülizar :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + izar (yanak) * gül yanak, güle benzer yüz, gül yüzlü; Türk
musikisinde, durak perdesi üzerinde bulunan hüseyni beşlisinin tiz durak
muhayyer perdesine simetrik olarak göçürülmesiyle oluşturulan bir makam; kadın
ismi
güllabici :
far., tür. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı
renkli çiçek, güş çiçeği) + ab (su) + ci (yapan, eden eki) (tür.) * akıl
hastanelerindeki hademelere verilen isim; Osmanlı döneminde, psikiyatri veya
ruh sağlığı hastanelerinde gül suyu hazırlayan veya dağıtan kişi (gül suyunun
rahatlatıcı, sakinleştirici ve dezenfektan özelliğinden)
güllaç :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + laç (yiyecek, tatlı) * Osmanlı mutfağına ait, süt, gülsuyu
ve ince yufka (mısır nişastası veya buğday unundan yapılmış) ile hazırlanan,
özellikle Ramazan ayında tüketilen hafif, geleneksel bir tatlı
gülle :
tür. * gül (top mermisi, ağır yuvarlak cisim) + le (isim yapım eki) * top veya
havan gibi ağır ve yuvarlak atış aracı; özellikle top mermisi; atletizmde
kullanılan, elle atılan ağır metal top (gülle atma sporu)
gülmek : far., tür. * gul (sevinç, neşe veya komik durum
kaynaklı olarak verilen mimikli ve ağızdan ses çıkarmalı tepki vermek; gül,
çiçek) (far.) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * mutluluk, sevinç, eğlenme veya
şaşkınlık gibi duyguları açığa vurarak yüz kasları gerilmek, dudakları
kıvrılmak ve bazen sesli, kesintili soluk alıp vermeyle kendini gösteren
istemsiz veya iradi fizyolojik tepki vermek
gülname :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine
hitaben yazılmış yazı) * sevgiliye yazılan mektup
gülnar :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + nar (içinde çok sayıda kırmızı taneler bulunan, kabuğu
kalın, yuvarlak bir meyve) * Mersin’in bir ilçesi (Yörük Beylerinden Yahşi
Bey'in kızı Gülnar Hanım'ın isminden)
gülnari :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + nar (içinde çok sayıda kırmızı taneler bulunan, kabuğu
kalın, yuvarlak bir meyve) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * rast
perdesini temel alan, karar perdesi gülnarî (segah üstü), güçlü perdesi neva
olan; segah dizisi temelinde hicaz ve kürdî çeşnileriyle zenginleştirilen,
lirik, içli ve hüzünlü bir ifade taşıyan bir Türk musikisi makamı
gülnur :
far., ara. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı
renkli çiçek, güş çiçeği) (far.) + nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı,
ışıltı) (ara.) * gül gibi ışık saçan, gül gibi parlak ve aydınlık; kadın ismi
gülperi :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + peri (zarif, ince, uçabilen ruhani varlık) * gül kadar
nazik ve peri gibi büyüleyici varlık; kadın ismi
gülriz :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + rihten (dökmek, saçmak, serpmek), riz (döken, saçan,
serpen) * gül serpen, gül saçan; bir cins lale
gülru :
far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli
çiçek, güş çiçeği) + ru (yüz, surat, çehre) * gül gibi yüz, güzel, zarif yüzlü
kadın; kadın ismi
gül-ruh :
far., tür. * gul (çiçek) + ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık
olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi,
bilinç) (ara.) * Abdülbaki Nasır Dede tarafından Isfahan makamının dizisine
rast makamının temel dizisinin eklenmesiyle meydana getirilmiş olam bir Türk
musikisi makamı
gülse :
far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + se (isim yapım eki) * gülen, neşeli, gül gibi
güzel ve neşeli; kadın ismi
gülsen :
far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + sen (ikinci tekil şahıs zamiri) * sen gül,
sen gülersen; neşeli, yüzü gülen, sevinçli; kadın ismi
gülser :
far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + ser (baş, kafa, yüz, çehre) * gül gibi yüz,
gül gibi baş; zarif, güzel yüzlü kadın; kadın ismi
gülseren :
far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + ser (baş, kafa, yüz, çehre) + en (isim yapım
eki) * gül açan, gül gibi açan, gül gibi yayılan; güzelliğiyle çevresini
aydınlatan, zarif kadın; kadın ismi
gülsev :
far., tür. * gul (gül, çiçek; gülmek) + sev (sevmek) * gülü sev, gülmeyi sev;
güzelliği, neşeyi ve sevgiyi birleştiren kadın ismi
gülsüm :
ara. * kultum, kulsum (dolgun yanaklı, tombul yüzlü, tombul, yanakları etli,
dolgun yüzlü kadın) * dolgun yanaklı, sağlıklı ve güzel yüzlü kadın (İslam
tarihinde Hz. Muhammed’in kızlarından birinin ismi)
gülşah :
far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan,
padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) * güllerin şahı, en güzel gül;
zarafetin ve güzelliğin simgesi olan kadın; kadın ismi
gülşehir :
far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + şahr, şehr (yerleşim birimi, vilayet,
memleket, belde, kent, il) * Nevşehir’in bir ilçesi
gülşen :
far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + şen (neşeli, mutlu, keyifli; çevresine neşe
ve canlılık saçan kimse; sevinçli ve içten bir ruh hali olan) * güller bahçesi,
neşeli, güzel yer; gül gibi neşeli anlamında kadın ismi
gülşen-i vefa :
far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + şen (neşeli, mutlu, keyifli; çevresine neşe
ve canlılık saçan kimse; sevinçli ve içten bir ruh hali olan) + i (tamlama eki)
+ vefa (sadakat, bağlılık, güven) * Türk musikisinde, karar perdesi neva, güçlü
perdesi çargah olan, neva dizisi temelinde hicaz ve kürdi çeşnileriyle
zenginleştirilmiş, ince, zarif ve duygusal ifade taşıyan bir makam
gültekin :
far., tür. * gul (gül, çiçek; gülmek) (far.) + tegin, tigin, tekin (güvenilir,
değerli; Türk hükümdarlarının oğullarına verilen ünvan) (tür.) * gül gibi
değerli, gülün değerli olduğu
gülten :
far., tür. * gul (gül, çiçek; gülmek) (far.) + ten (cilt, deri, beden, vücut,
gövde) (tür.) * gül gibi latif ve nazik vücutlu ve ciltli, gül tenli; kadın
ismi
gülücük :
far., tür. * gul (gül, çiçek; gülmek) (far.) + cük (küçültme eki) (tür.) *
küçük gülüş
gülümsemek :
far., tür. * gul (gül, çiçek; gülmek) (far.) + üm (edilgen fiil eki) + se
(etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * hafifçe gülmek, nazikçe gülmek,
tebessüm etmek; yüz ifadesiyle neşe, sevgi veya hoşnutluk göstermek
gülümser :
far., tür. * gul (gül, çiçek; gülmek) (far.) + üm (edilgen fiil eki) + ser
(fiil geniş zaman kipi) * tebessüm eden; kadın ismi
gülüt :
tür. * gül (sevinç, neşe veya
komik durum kaynaklı olarak verilen mimikli ve ağızdan ses çıkarmalı tepki
vermek, gülmek + üt (isim yapım eki) * Türk mutfağında özellikle Sivas yöresine ait olan,
klasik malzemelerin yanı sıra içeriğindeki mısır unu sayesinde süngerimsi bir
doku kazanan, genellikle üzeri haşhaş ve cevizle süslenerek çay saatlerinde
tüketilen geleneksel ve tatlı bir kek türüd
gülyalı :
far., tür. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı
renkli çiçek, güş çiçeği) (far.) + yalı (deniz kenarına inşa edilmiş ev) (tür.)
* Ordu’nun bir ilçesi
gülzar :
far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + zar (bahçe; örtmek, sarmak) * Türk
musikisinde, karar perdesi rast, güçlü perdesi çargah olan; rast dizisi
temelinde hicaz ve kürdî çeşnileriyle zenginleştirilmiş, neşeli, parlak ve
içten bir ifade taşıyan bir makam
güm :
tür. * güm (çarpma veya patlama
sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * ani patlama veya çarpma sesini ifade eden ses
yansımalı onomatopeik kelime; yitik, kayıp, zayi (far.)
güman : far. * guman (düşünce, zan, şüphe, sanı) * kesin olmayan bilgiye veya sezgiye dayanarak bir
durumun gerçekleşebileceğine inanma, zanda bulunma, şüphelenme, kuşku veya
büyük bir ümitle bekleme, umut etme; bir olayın veya durumun
doğruluğuna dair kesin bir bilgiye sahip olunmadığında, kişi içinde oluşan
belirsizlik, şüphe, tereddüt, kuşku
gümbet :
ara. * kubba (kubbe, yuvarlak örtü) * su sarıcı, kümbet (Türkçe ve Farsça ses
uyarlaması); Genellikle Selçuklu ve Beylikler dönemine ait, içten kubbeli,
dıştan çokgen veya silindirik gövdeli, üstü konik veya piramidal külahla örtülü
anıtsal mezar yapısı; Bodrum’un bir beldesi
gümbürdemek :
tür. * gümbür (sert, kalın, tok ses, çarpama veya patlama sesi) + de (edilgen
fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * genellikle düşme, çarpma, patlama sonucunda
yüksek, tok ve titreşimli bir ses çıkarmak
güme :
tür. * güme (gizli yer, kulübe,
çardak, toprak altı sığınak, kılıf) * avcıların yaban kuşlarını (özellikle ördek ve kaz gibi
su kuşlarını) gizlice gözetlemek ve avlamak amacıyla çalılık, kamış veya
topraktan inşa ettikleri, çevreye uyumlu küçük gizlenme kulübesi ya da siper; avcılıkta
saklanma, pusuda bekleme, güme
yatma
gümeç :
tür. * köm, göm (örtmek,
kaplamak, sarmak, gizlemek; oyuk,
delik, ağaç kovuğu, yeraltı sığınağı) + eç (isim yapım, araç ve yer eki) *
bal peteğini oluşturan altı köşeli gözeneklerden her biri; parlaklık, ışıltı,
beyazlık
gümrah :
far. * gumrah (yoldan sapmış, sapık, dağınık) (gum (kayıp, yitik) + rah (yol) )
* yolunu kaybetmiş, yoldan sapmış; çimen, saç, su, ses gibi bir yerden çıkan
şeyler için gür, bol, sık, çok
gümrük :
gre., tür. * kommerkion (ticaret; ticaret vergisi, gümrük resmi) (gre.); commercium
(ticaret) (lat.); kümrük, komruk (vergi, ticaret geçiş ücreti) (tür.) * bir
ülkeye giren veya çıkan mallardan alınan vergilerin tahsil edildiği, dış
ticaretin denetlendiği ve malların yasal işlemlerinin yapıldığı resmi kamu
kurumu ve bu işlemlerin bütünü
gümül :
tür. * göm, güm (gömmek, içine sokmak, içine daldırmak) + ül (isim yapım eki) *
gömülü, içine geçirilmiş, toprağa gömülmüş şey; susam veya ekinlerin üst üste
yığılmasıyla oluşturulan demet
gümüldür :
gre. * komodromos (yol köyü, geçit köyü) (kome (köy, büyük köy) + dramos (yol,
geçit) ) * İzmir'in Menderes (Cumaovası) ilçesine bağlı bir belde ismi
gümüş :
tür. * kümüş, gümüş (parlak, beyazımsı metal) * simgesi Ag, atom sayısı 47,
atom ağırlığı 107.868, yoğunluğu 10.5 olan, 961,93 santigrat derecede ergiyen,
parlak beyaz renkte, kolay işlenen, tel durumuna gelebilen, değerli bir
element, argentum
gümüş balığı :
tür. * kümüş, gümüş (parlak, beyazımsı metal) + balık (suda yaşayan omurgalı,
solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki) * tatlı sularda yaşayan,
ince uzun gövdeli, gümüş rengi pullara sahip küçük balık türü, atherina
gümüş nitrat :
tür., lat. * kümüş, gümüş (parlak, beyazımsı metal) + nitrat (NO3⁻ iyonu içeren bileşik)
(nitrum (azot kökü, güherçile) + ate (asit tuzu veya esteri eki) ) * gümüş
iyonları ile nitrat iyonlarının birleşiminden oluşan, suda kolay çözünebilen,
antiseptik ve fotokimyasal uygulamalarda kullanılan gümüş tuzu (AgNO3)
gümüş sülfadiazin :
tür., gre., lat. * gümüş (Ag, metal elementi) + sulphadiazine (sülphanilamid
türevi antibiyotik) (sulphur (kükürt, sulphonamid grubu) + di (iki, ikili,
çift) + azine (azot içeren heterosiklik halka) ) * bakterilerin folik asit
sentezini engelleyerek çoğalmalarını durduran, özellikle yanık enfeksiyonları
ve bazı sistemik bakteriyel hastalıkların tedavisinde kullanılan, sülfonamid
grubuna ait antibakteriyel ilaç
gümüşçün :
tür. * gümüş (parlak, beyaz metal) + çün (küçültme ve benzetme eki) *
püskülkuyruklulardan, vücudu gümüşi pullarla kaplı, nemli ortamlarda yaşayan ve
nişasta, kağıt, kitap gibi organik maddelerle beslenen kanatsız küçük böcek,
lepisma saccharinum
gümüşhacıköy :
tür., ara. * gümüş (parlak, beyaz metal) + hacı (hacca gitmiş kimse) + köy
(kasabadan küçük yerleşim birimi) * Amasya'nın bir ilçesi
gümüşhane :
tür., far. * gümüş (parlak, beyaz metal) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak,
konut, yuva) * doğusunda Bayburt, batısında Giresun, kuzeyinde Trabzon
güneyinde Erzincan bulunan Türkiye'nin Karadeniz bölgesindeki 29 plakalı ili
(bölgedeki gümüş maenlerinden)
gümüşi :
tür. * gümüş (parlak, beyaz metal) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
gümüş renginde, gümüşe benzeyen, parlak ve açık gri tonda
gümüşova :
tür. * gümüş (parlak, beyaz metal) + ova (düz, geniş arazi, yayla, yazı,
düzlük) * Düzce’nin bir ilçesi
gün :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) * yerkürenin kendi ekseni çevresinde bir kez dönmesiyle geçen
yirmi dört saatlik süre; zaman, gündüz, Güneş; 24 saati kapsayan süre; Güneşin
doğuşundan batışına kadar geçen süre, ışıklı zaman dilimi; zaman, çağ, dönem
(mecazi)
gün ağarmak :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + ağarmak (beyazlaşmak, aydınlanmak) * sabahın erken
saatlerinde, karanlığın yerini aydınlığa bırakması, şafak vakti
gün ana :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + ana (anne, valide) * Türk mitolojisinde veya halk kültüründe
güneşi temsil eden veya koruyan kutsal dişi figür, güneş tanrıçası benzeri bir
varlık
gün batmak :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + batmak (alçalmak, çökmek, dalmak, kaybolmak) * Güneşin ufka
doğru alçalması ve akşamın başlaması
gün doğmak :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + doğmak (başlamak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, tezahür
etmek, oluşmak) * Güneşin ufuktan yükselmesi ve yeni günün başlaması
gün han :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral,
padişah, egemen) * Türk ve Altay mitolojisinde Güneş Kağanı
günah :
ara. * canaha (sapmak, yan çizmek, yanlış yöne gitmek, yanlış tarafa yönelmek),
cenah (yön, yan, taraf, kenar), cunah (günah, suç, kusur, hata yanlış) * dini
ve ahlaki bağlamda yasaklanmış, suç sayılan davranış veya eylem, doğruluktan
sapma, yanlış davranışlarda bulunma, suç, kusur, hata, yanlış, cünah
günahkar :
ara., far. * cunah (günah, suç, kusur, hata yanlış) (ara.) + kar (-cı, yapan,
eden eki) (far.) * günah işleyen, hata yapan, yanlış yapan
günaşırı :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + aşırı (fazla, öte, belirli bir sınırı geçen) * gündüzün
ötesi, günün bitiminden sonra veya gün içinde olağandan fazla olan zaman dilimi
günay :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + ay (dünyanın uydusu, gece ışığı) * güneş ve ay; gündüz ve
geceyi simgeleyen, denge veya bütünlük anlamı taşıyan isim; erkek ismi
günaydın :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + aydın (ışıklı, ışıklanmış; bilgili, kültürlü, görgülü) *
Güneşin doğuşuyla başlayan aydınlık zaman; sabah selamı
günbatısı :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + batı (güneşin battığı yön) * güneşin ufukta kaybolduğu yön;
akşam, güneşin ufukta kaybolması
günbegün :
tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan
batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş,
aydınlık, ışık) + be (pekiştirme eki) + kün, gün (genişlemiş olma, açılmış
yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24
saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) * gün gün, her geçen gün,
sürekli olarak
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder