27 Eylül 2026 Pazar

gliserin - günbegün

gliserin : gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + seros (yağ) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * tatlı ve yağlı özelliklere sahip, renksiz, kokusuz, tatlı ve yapışkan bir sıvı olan, endüstride ve ilaç yapımında çözücü ve nemlendirici olarak kullanılan organik bileşik (C3H8O3)

gliserol : gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + seros (yağ) (gre.) + ol (alkol eki) (lat.) * tatlı ve yağlı özelliklere sahip, üç hidroksil (-OH) grubu içeren, renksiz, kokusuz ve tatlı bir alkol olan, endüstride ve ilaç yapımında çözücü, nemlendirici ve yumuşatıcı olarak kullanılan organik bileşik

glisin : lat. * glykys, glykos (glikoz, şeker, tatlı) + in (protein yapısında amino asit eki) * proteinlerde bulunan 20 aminoasit arasında en basit olan apolar bir aminoasit (NH2CH2COOH)

glisirizin : gre. * glykys (şeker, tatlı) + rhiza (kök) * meyan köküne (Glycyrrhiza glabra) özgü olan, tıbbi ilaç yapımında ve gıda sanayisinde tatlandırıcı ile iltihap önleyici olarak kullanılan, sakkarozdan (çay şekerinden) yaklaşık 30 ila 50 kat daha tatlı bir triterpenoid saponin bileşiği (C42H62O16)

glissando : ita., fra. * glissare (kaymak, sürüklenmek) + ando (ile ilgili, gibi, -a ait) (ita.); glisser (kaymak) + ant (gibi olan, ile ilgili; sıfat eki) (fra.) * kemanda, parmağı bir tel üzerinde kaldırmadan bir notadan diğer notaya geçiş gibi olan "kayarak" çalma; yaylı çalgılarda telin üstünde kaydırma

glitazon : ing. * glide (kaymak, rahatça hareket etmek) + azone (kimyasal ek) * tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan, insülin duyarlılığını artıran oral antidiyabetik ilaç sınıfı (C19H20N2O3S)

glob : lat. * globus (küre, top) * yuvarlak şekilli, küre biçiminde veya top şeklinde

glob vezikal : lat. * globus (küre, top) + vesica (baloncuk, torba, kese; mesane, idrar torbası, sidik torbası) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * küre veya top şeklinde, kesecik veya mesane yapısında olan, özellikle hücre içindeki veziküllerle ilgili

global : lat. * globus (küre, top) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dünya çapında veya her yeri kapsayan; tümüyle ilgili olan, evrensel veya küresel nitelik taşıyan, küresel

globicephala : lat., gre. * globus (küre, top) (lat.) + kephale (baş, kafa) (gre.) * yunusgiller (Delphinidae) familyasına ait, küresel kafa formu nedeniyle halk arasında “pilot balina” olarak bilinen deniz memelisi cinsi

globöz : lat. * globus (küre, top) + osus (ile ilgili, -a ait) * küre biçiminde veya küreye yakın şekilli olan, küre şeklinde, küresel, küremsi

globül : lat. * globus (küre, top) + ulus, ula (küçültme eki) * kan veya yağ gibi sıvılar içinde bulunan küçük yuvarlak kütle, yuvar

globüler : lat. * globus (küre, top) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * küresel şekle sahip olan veya küreciklerden oluşan, küresel, top gibi, yuvarlak; biyokimyada genellikle katlanmış, kompakt yapıya sahip, çözünür proteinlerin niteliği

globülin : lat. * globulus (küçük küre, kürecik) (globus (küre, top) + ulus, ula (küçültme eki) ) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * kanda ve diğer vücut sıvılarında bulunan, bağışıklık yanıtı, taşıma ve diğer fizyolojik işlevlerde rol oynayan, genellikle çözünür protein sınıfı

globülinemi : lat., gre. * globus (küre, top) + ulus, ula (küçültme eki) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * kanda normalden fazla globülin proteinlerinin bulunması durumu

globülöz : lat. * globus (küre, top) + ulus, ula (küçültme eki) + osus (ile ilgili, -a ait) * küçük küre veya yuvarlak tanecik biçiminde olan

glochid : gre. * glokhis (ok ucu, dikenli uç, çengel) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * özellikle Opuntioideae alt ailesine ait kaktüs türlerinde (örneğin frenk inciri / dikenli armut) bulunan, gözle zor görülen, kıl veya saç benzeri çok ince ve küçük diken

glockenspiel : alm. * glocke (çan, zil) + spielen (oynamak, çalmak) * çan çalma; metal veya plastik gibi sert bir malzemeden yapılmış tokmaklarla çubuklara çanlara vurularak çalınan müzik aleti

glokom : gre. * glaukos (gri, mavimsi) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * göz içi basıncının artması sonucu optik sinirin hasar görmesiyle karakterize, görme kaybına yol açabilen kronik bir göz hastalığı

glokoni : gre. * glaukos (gri, mavimsi) + onia (kimyasal türev eki); glaukos (gri, mavimsi) + (konos (koni, konik şekil, çam kozalağı) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * gözle ilgili anatomik yapılarda konik veya sivri biçimli anormalliği tanımlayan terim; deniz dibi çökeltilerinde bol olarak bulunan, koyu yeşil renkli, hidratlı doğal demir ve potasyum silikat

glokum : gre. * glaukos (gri, mavimsi) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * göz içi basıncının artması sonucu optik sinirin hasar görmesiyle karakterize, görme kaybına yol açabilen kronik bir göz hastalığı

glomerül : lat. * glomus (top, küçük top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) + erulus, erulum, erula (küçültme eki) * böbreklerde bulunan, kılcal damarların oluşturduğu kanın süzülmesinde (filtrasyon) görevli küçük yumak yapısı

glomerüler : lat. * glomus (top, küçük top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) + erulus, erulum, erula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * glomerulusla (böbrekteki kılcal damar yumaklarıyla) ilgili veya ona ait olan

glomerülonefrit : lat., gre. * glomus (top, küçük top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) + erulus, erulum, erula (küçültme eki) (lat.) + nephros (böbrek) + itis (enflamasyon, iltihap, enfeksiyon) (gre.) * böbreklerin içinde bulunan glomerül adı verilen damar yumağının iltihaplanması, idrarda kan veya protein görülmesi, ödem ve yüksek tansiyon gibi belirtilerle karakterize olan böbrek hastalığı

glomerülopati : lat., gre. * glomus (top, küçük top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) + erulus, erulum, erula (küçültme eki) (lat.) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * böbreklerin kanı süzmekle görevli kılcal damar yumakçıkları olan glomerüllerin, inflamasyon (iltihap) dışındaki nedenlere, metabolik hastalıklara veya genetik faktörlere bağlı olarak hasar görmesiyle ortaya çıkan yapısal ve fonksiyonel böbrek rahatsızlıkları grubu

glomerüloskleroz : lat., gre. * glomus (top, küçük top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) + erulus, erulum, erula (küçültme eki) (lat.) + sklerosis (sertleşme) (skleroun (sertleşmek) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) (gre.) * böbreklerde glomerulusların (kılcal damar yumaklarının) sertleşmesi veya sklerozu ile karakterize patolojik durum

glomus : lat. * glomus (top, küçük top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) * küçük top, yumak; kılcal damarların veya hücrelerin top hâlinde kümelendiği, özellikle böbreklerde ve bazı sinir-damar yapılarında işlev gören küçük yuvarlak yapı

glomus caroticum : lat. * glomus (top, küçük top, yumak, yumru, küçük yuvarlak yapı) + caroticum (karotis (boyun atardamarı) + cum (ile ilgili, -a ait) ) * karotid cisimcik, kan basıncını algılayan küçük yapılar

glosektomi : gre. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * dilin tamamının veya bir bölümünün cerrahi olarak çıkarılması işlemi

gloser : gre. * glossa (dil, lisan) (gre.) + arium (yer ve durum eki) (lat.) * bir metindeki terimlerin, yabancı ve özel kelimelerin açıklamalarını içeren sözlükçe

glossal : gre., lat. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * dile ait olan, dil ile ilgili olan

glossit : gre. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + itis (enflamasyon, iltihap, enfeksiyon) * dil iltihabı, dil yangısı

glosso : gre. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) * konuşmaya ve tat almaya yarayan ağızdaki etsi organ; bir ulusun konuştuğu kelimeler bütünü, lisan

glossodini : gre. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + odyne (ağrı, acı, ıstırap) * dil ağrısı, özellikle dilde hissedilen ağrı durumu

glossofaringeal : gre., lat. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + pharynx (yutak, farenks) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * dil ve yutakla ilgili

glossofobi : gre. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * topluluk önünde konuşma korkusu, konuşma korkusu, sahne korkusu

glossolali : gre. * glossa, glotto, glottis (dil, lisan) + lalein (konuşmak, söz söylemek, kelam etmek) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * dil konuşma, özellikle bilinmeyen veya anlaşılmayan dillerde konuşma durumu, dini bağlamda kutsal dillerde konuşma (dillerde konuşma) olarak tanımlanan fenomen

gluino : ing., lat. * glue (yapıştırıcı, tutkal) (ing.) + inus (ile ilgili, -a ait) (lat.); ino (lat.) * parçacık fiziğindeki süpersimetri teorisinde, kuarkları bir arada tutan gluon parçacığının, Majorana fermiyonu niteliğinde olan ve renk yüküne sahip bir süpersimetrik parçacık olarak tanımlanan varsayımsal süpersimetrik eşi

glukagon : gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + agein (hareket ettirmek, götürmek, yöneltmek), agon (hareket ettiren, yönlendiren, götüren) * pankreastan salgılanan, karaciğerdeki glikojenin glikoza dönüşümünü uyararak kan şekeri seviyesini yükselten ve insülinin etkisine karşıt çalışan peptid hormon (C178H277N45O55S)

glukan : gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + an (polimer eki) * bitkilerde, mantarlarda ve bakterilerde bulunan, glikoz monomerlerinin çeşitli bağlarla birleşmesiyle oluşan, suda çözünmeyen veya çözünürlüğü sınırlı olan polisakkarit yapısındaki doğal karbonhidrat polimeri

glukogenez : gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + genesis (yaratılış, oluşum) (genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + isis (isim yapım eki) ) * böbreklerde, özellikle açlık sırasında, karbonhidrat içermeyen kaynaklardan (örneğin amino asitler, laktat ve gliserol) glikoz sentezlenmesi süreci

glukojen : gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) * hayvanlarda ve insanlarda karaciğer ve kas hücrelerinde depolanan, gerektiğinde glikoza dönüşerek enerji sağlayan, çok dallanmış yapıda bir polisakkarit ( (C6H10O5)n)

glukokortikoid : gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + cortex (kabuk, dış tabaka, dış katman, korteks) (cor (kabuk, örtü, kaplama) + ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) ) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * böbreküstü bezlerinin korteksinden salgılanan, karbonhidrat metabolizması üzerine etkili olan ve aynı zamanda antiinflamatuvar ve immünsüpresif özellikler gösteren steroid hormon grubu

glukonat : gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + atum, ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) * glukozun asit formundan türemiş olan ve çimento, alümina boyama ve kaplama endüstrileri gibi çeşitli uygulamalarda şelatlama maddesi olarak kullanılan organik bir tuz türü (C6H11NaO7)

glukoneogenez : gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + neos (yeni, taze, ilk) + genesis (yaratılış, oluşum) (genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + isis (isim yapım eki) ) * karaciğerde ve böbreklerde, karbonhidrat dışı kaynaklardan (örn. amino asitler, laktat, gliserol) glukoz sentezlenmesi sürecini ifade eden, açlık durumunda kan şekeri seviyesini korumaya yardımcı olan metabolik süreç

glukopeni : gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + penia (eksiklik, azalma, düşüş, yoksunluk) * kandaki şeker seviyesinin normalden düşük düzeyde olması

glukoprotein : gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + protein (protos (ilk, önce, önde) + eios (ile ilgili, gibi) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) * yapısında proteinlere bağlı karbonhidrat zincirleri (şeker grupları) bulunan, hücre zarlarının yapısında yer alan ve bağışıklık sistemi, hormonlar gibi birçok biyolojik süreçte önemli rol oynayan bileşik

glukoz : gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) * doğada en yaygın bulunan basit şekerlerden biri olan, fotosentezle üretilen ve canlı hücrelerde enerji kaynağı olarak kullanılan altı karbonlu monosakkarit (C6H12O6)

glukozüri : gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * idrarda glukoz (üzüm şekeri) bulunması durumu

glukuronit : gre. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + id (kimyasal bileşik eki) * glukuronik asidin tuzu veya esteri olan, biyolojik sistemlerde konjugasyon yoluyla toksik maddelerin suda çözünebilen formlara dönüştürülmesini sağlayan bileşik

glume : lat. * glubere (soymak, soyulmak, kabuğunu soymak), gluma (tahıl kabuğu, kabuk, saman zarı, kavuz) * botanikte buğdaygiller ve çayırgiller (Poaceae) ailesindeki bitkilerin (buğday, arpa ve çavdar gibi tahıllar) başakçıklarını veya çiçeklerini çevreleyen pul şeklindeki kabuk veya zar yapısı, kavuz yapısı

gluon : ing., gre. * glue (yapıştırıcı, tutkal) (ing.) + on (parçacık/tanecik eki) (gre.) * kuarkları birbirine bağlayan, güçlü nükleer kuvveti taşıyan kütlesiz bir temel parçacık

gluseraz : gre., lat. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + seros (yağ) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (gre.) + ase (enzim eki) (lat.) * gliserol veya gliserol türevleri üzerinde hidroliz veya parçalanma tepkimelerini katalizleyen enzim grubu

glutamat eksitatuar : lat. * gluten (yapıştırıcı madde, tutkal) + amat (amin ve karboksil grubu içeren kimyasal yapı) + excitare (uyarmak, harekete geçirmek) + orius (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sinir sisteminde, özellikle merkezi sinir sisteminde, nöronlar arasında sinyallerin iletimini kolaylaştıran en yaygın uyarıcı (eksitatuar) nörotransmiter olan aminoasit türevi

glutamaz : lat. * gluten (yapıştırıcı madde, tutkal) + amat (amin ve karboksil grubu içeren kimyasal yapı) + ase (enzim eki) * glutamin gibi bir substratın yapısındaki amid grubunun hidroliz yoluyla ayrılmasını katalizleyen, bu tepkime sonucunda amonyak oluşturan ve amino asit metabolizmasında azotun işlenmesi ile hücresel metabolik süreçlerde görev yapan enzim grubu

glutamik asit : lat. * glutamicus (gluten (yapıştırıcı madde, tutkal) + amin (-NH2 içeren grup, ammonium; azotlu bileşik) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) * proteinlerin yapı taşlarından biri olan, amino grubuna ve karboksil grubuna sahip, nörotransmitter ve metabolik süreçlerde rol oynayan organik asit (C5H9NO4)

glutamin : lat. * gluten (yapıştırıcı madde, tutkal) + amin (-NH2 içeren grup, ammonium; azotlu bileşik) * vücutta sentezlenebilen, bağışıklık sistemi, bağırsak sağlığı ve kas metabolizmasında önemli rol oynayan, protein yapıtaşı olan bir aminoasit (C5H10N2O3)

glutarik asit : lat. * glutaricus (beş karbonlu organik asit kökü) (gluta (sakız, reçine) + aris (ile ilgili olan) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) * beş karbonlu, iki karboksil (-COOH) grubu içeren, organik kimyada kullanılan, özellikle polimer sentezinde önemli olan doymuş dikarboksilik asit (C5H8O4)

glutatyon : gre., lat. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + aminos (azot içeren bileşik) + cystein (kükürt içeren amino asit) (kystis (kist, kese, kapsül, mesane, idrar torbası, sidik torbası) + ein (kimyasal madde son eki) ) + ion (küçültme eki) * üç amino asitten (glutamat, sistein ve glisin) oluşan, hücre içinde antioksidan görev yapan, serbest radikalleri etkisizleştirerek hücreleri oksidatif strese karşı koruyan önemli bir tripeptit

gluteal : lat. * glutaeus (kalçayla ilgili) (gluta (kalça) + eus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kalçayla ilgili, kalçaya ait veya kalça bölgesinde bulunan yapıları tanımlamak için kullanılan tıbbi terim

gluten : lat. * gluta (sakız, reçine) + en (ile ilgili, gibi, -a ait) * yapıştırıcı madde, tutkal; buğday, arpa ve çavdar gibi tahıllarda bulunan, suyla karıştırıldığında hamura elastikiyet kazandıran ve pişirme sırasında gazların tutulmasına olanak sağlayan, gliadin ve glutenin proteinlerinden oluşan yapışkan madde

gluteraldehit : lat. * glutaricum (glutarik asit kökü) + aldehydum (aldehit) * iki aldehit grubu içeren, güçlü dezenfektan ve sterilizasyon maddesi olarak kullanılan, mikrobiyal sporlar dahil birçok mikroorganizmaya karşı etkili kimyasal bileşik (C5H8O2)

glutetimid : lat. * gluta (sakız, reçine), gluten (yapıştırıcı madde, tutkal) + et (bağlaç) + imid (imidazolin halkası içeren bileşik) * imidazol halkası içeren ve reçine benzeri yapıya sahip olan, uykusuzluk tedavisinde hipnotik bir yatıştırıcı olarak kullanılan organik bileşik (C13H15NO2)

gluteus : lat. * gluta (kalça) + eus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * kalçayla ilgili, kalça bölgesine ait kas veya kaslarla ilgili olan

glutinöz : lat. * gluta (sakız, reçine) + en (ile ilgili, gibi, -a ait) + osus (ile ilgili, -a ait) * apışkan özellik gösteren veya yapışkan madde içeren, yapışkan, hamurumsu, yapış yapış, tutkala benzer

gluton : lat. * gluttire (yutmak, boğazdan geçirmek) + osus (sıfat yapım eki) (lat.); glouton (fra.) * çok yiyen, yeme isteği aşırı olan, obur, açgözlü olan

glüsid : gre., lat. * glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) (gre.) + id (kimyasal bileşik eki) (lat.) * karbonhidrat yapısında olan veya karbonhidratlardan oluşan, genellikle enerji kaynağı olarak kullanılan organik bileşik (Cn(H2O)n)

glüten : lat. * gluta (sakız, reçine) + en (ile ilgili, gibi, -a ait) * yapıştırıcı madde, tutkal; buğday, arpa ve çavdar gibi tahıllarda bulunan, suyla karıştırıldığında hamura elastikiyet kazandıran ve pişirme sırasında gazların tutulmasına olanak sağlayan, gliadin ve glutenin proteinlerinden oluşan yapışkan madde

glütetimid : lat. * gluta (sakız, reçine), gluten (yapıştırıcı madde, tutkal) + et (bağlaç) + imid (imidazolin halkası içeren bileşik) * imidazol halkası içeren ve reçine benzeri yapıya sahip olan, uykusuzluk tedavisinde hipnotik bir yatıştırıcı olarak kullanılan organik bileşik (C13H15NO2)

glycine : gre. *glykys (tatlı, şeker) * tatlımsı tohumları ve baklagil yapısıyla bilinen, Fabaceae familyasından bir bitki cinsi

gnaphalium : gre. * gnaphalon (keçe, yün) * tüylü ve keçemsi yapraklarıyla tanınan, Asteraceae familyasından bir bitki cinsi

gnays : alm. * Gneis (katmanlı, şeritli taş, bantlı kayaç) * yüksek sıcaklık ve basınç altında tortul kayaçlardan, metamorfik süreçlerle oluşan, belirgin bantlı yapıya sahip granit benzeri sert metamorfik (başkalaşım), magmatik kayaç türü

gnetaceae : gre., lat. * gnethein (örmek, dokumak, birleştirmek), gneton, gnetos (örülmüş, örgülü, dokunmuş, birleşmiş) (gre.); gnetum (lat.) * aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.)

gnetum : gre., lat. * gnethein (örmek, dokumak, birleştirmek), gneton, gnetos (örülmüş, örgülü, dokunmuş, birleşmiş) (gre.); gnetum (lat.) * Gnetaceae familyasının açık tohumlular (gymnospermler) grubundan olan, tropikal bölgelerde yetişen, geniş, parlak yeşil ve damar yapısı gelişmiş yapraklara sahip, ilkel tohumlu ağaç, çalı veya odunsu sarmaşık formundaki bir bitki cinsi

gnokok : gre. * gnokos (gnosis (bilme, bilgi, tanı) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * belirli veya kesin tanımlı bir durumu veya şeyi ifade eden tıbbi terim

gnostik : gre. * gignoskein (bilmek, tanımak, kavramak), gnosis (bilme, bilgi, tanı) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bilgili, bilge; özellikle dini ve felsefi bağlamlarda, gizli veya derin bilgiye sahip olan, bu bilgiyi arayan veya bilen kişi

gnostisizm : gre. * gignoskein (bilmek, tanımak, kavramak), gnosis (bilme, bilgi, tanı) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * evrenin yaratılışını, Tanrı’nın doğasını, insan ruhunun ilahi kaynağa dönüş yolunu açıklayan, maddenin kötü, ruhun iyi olduğunu, insanın ancak içindeki tanrısal kıvılcımı fark edip ilahi kozmik bilgiyi (gnosis) keşfetmek suretiyle madde aleminden kurtulabileceğini, ilahi bilginin kurtuluşa götüren yegane unsur olduğunu esas alan mistik, felsefi düşünce sistemi

gobiidae : gre., lat. * kobios (küçük balık, kaya balığı) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * ışınlı yüzgeçliler (Actinopterygii) sınıfına ve levrekgiller takımına bağlı çok büyük bir balık familyası, kaya balıkları

gobiiformes : gre., lat. * kobios (küçük balık, kaya balığı) (gre.) + formis (şekilli, biçimli, kalıplı) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * deniz kıyılarında, tuzlu sularda ve tatlı su akarsularında yaşayan kayabalığı ve benzeri balıkları kapsayan bir kemikli balık takımı

goblen : fra. * gobelin (Fransız Gobelin ailesinden) * ismini, 17. yüzyılda Fransa’da kurulan, ince ipliklerle duvar halısı (tapisseri) ve nakış üretimiyle ünlü bir atölye olan Gobelin atölyesinden alan, ince ipliklerle dokunan ve işlenen, dekoratif amaçlı kullanılan el işi duvar halısı veya nakış türü

goblet hücre : fra. * goblet (kadeh, küçük kase) (fra.) + hucra (oda, odacık, göze, hücre) (ara.) * mukus salgılayan, solunum ve sindirim yollarının epitelinde bulunan, kadeh biçiminde yapıya sahip özel bir salgı hücresi

gocuk : bul. * koja (kürk, post) + ux (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tek parça hayvan postundan yapılmış olan ceket; iç yüzü kürk, pelüş ve benzeri bir şeyle kaplanmış ceket

gocunmak : tür. * goc (acı hissetmek, üzülmek, kırılmak) + un (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * rahatsız olmak, huzursuz olmak veya kendini iyi hissetmemek; bir davranıştan, bir sözden, bir durumdan alınmak, bir şeyden kırgınlık duymak

gode : fra. * gode (ucu sivri değnek; penis) * altında sert bir kemik dokusunun olduğu ödemlenmiş cilt bölgelerine (örneğin alt ekstremitelere) parmakla bastırıldığında, basınç etkisi ile interstisyel sıvının etrafa dağılması sonucunda oluşan çöküntü

gofik : tür. * kof (boş, oyuk) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * içi boş olan veya kurutulmuş patlıcan, biber

gofret : fra. * gaufre (petek, yassı ve kıtır hamur, ince çıtır tatlı, bal peteği) + ette (küçük anlamı veren son ek) * ince, çıtır ve petek deseniyle kabartılmış, genellikle tatlı veya atıştırmalık olarak tüketilen ince hamur ürünü, petek kağıt helva

gogaji : san. * Goga (özel isim, halk kahramanı) + ji (saygı eki) * Hint mitolojisinde yılan tanrısı olarak tapılan, özellikle yılan ısırmalarından korunma ve sağlık için kutsal kabul edilen halk kahramanı karakter

gokkun : jap. * gokkun (yutmak, büyük yudumlarla içmek) (yutma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * yudum, yutma, lokma; pornografide, bir kimsenin, bir veya birden fazla kişinin bir kapta biriktirdiği meniyi (spermi) içmesi

gol : ing. * gal, gol (engellemek, sınırı belirlemek; sınır çizgisi, bitiş noktası), goal (hedef, amaç, niyet, gaye) * hedef, amaç, niyet, gaye; futbolda hücum eden takımın topu rakip kalenin içine sokmasıyla oluşan skor durumu

golem : ibr., ara. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk; genç hizmetçi, köle) * şekilsiz kütle, ham madde; Yahudi folklorunda, mistik yollarla canlandırılan ve sahibine hizmet eden, genellikle çamurdan yapılmış şekilsiz varlık

golf : hol. * colf, colve (sopa) * özel sopalarla küçük bir topun, minimum vuruş sayısıyla hedefteki deliklere sokulması esasına dayanan açık hava sporu

golfstrim : alm., ing. * golf (körfez) (alm.); gulf (ing.) + Strom (akıntı, akış) (alm.); stream (ing.) * Atlas Okyanusu’nun batısından başlayarak Avrupa’nın batı kıyılarına kadar uzanan, iklim üzerinde ılımanlaştırıcı etkisi olan sıcak okyanus akıntısı

golgi aygıtı : ital. * Golgi (İtalyan anatomist Camillo Golgi’nin soyadından) (ita.) + aygıt (cihaz, alet, enstrüman) + ı (iyelik eki) (tür.) * Hücre içinde proteinlerin işlenmesi, paketlenmesi ve taşınması görevini üstlenen, zarla çevrili yassı keseciklerden oluşan organel

golgota : aram. * gulgulta (çukur, mezar yeri; kafatası) * kafatası; İncil’e göre Mesih İsa’nın çarmıha gerildiği tepe, Kafatası Tepesi

golimumab : lat. * gol (ön ek) + im (immunomodulatör eki) + umab (human monoclonal antibody (insan monokllonal antikoru) ) * tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α) adlı sitokini hedefleyerek inflamasyonu baskılayan, romatoid artrit, ankilozan spondilit ve ülseratif kolit gibi hastalıklarda kullanılan immünsüpresif bir insan monoklonal antikoru (C6530H10068K1752O2026S44)

gollik : kür. * gollik (kısa, eksik, noksan) * boyu kısa, ufak tefek, cüce veya zayıf olan kişileri ya da kuyruğu kesilmiş hayvan; inek yavrusu, buzağı (Anadolu ağızlarında (özellikle Erzurum, Gümüşhane ve Erzincan yörelerinde)

goloz : erm., gre. * goğz (yuvarlak, top gibi nesne/pislik) (erm.); golos (düzlük, düz arazi) (gre.) * büyük sertleşmiş dışkı, at pisliği; Karadeniz Bölgesi’ne özgü bir hakaret kelimesi

golu devata : san. * golu (halk kahramanı, adaletli kral) + devata (tanrı) * Hint mitolojisinde, Hindistan’ın Uttarakhand eyaletinde özellikle Kumaon bölgesinde adaletin tanrısı olarak tapınılan, beyaz at üzerinde betimlenen ve halk dileklerini yazılı olarak ilettiği için “dileklerin tanrısı” kabul edilen yerel tanrı

gom : fra. * gome (topak, yumru) * sifilis (frengi) hastalığında deri veya organlarda oluşan iltihabi, sertleşmiş, nodüler, genellikle nekrotik doku topağı veya yumru şeklinde lezyon, koagülasyon nekrozu

gomalak : ara. * gum (sakız, reçine, yapışkan madde) + lakh (lak böceğinin salgısı, lak, reçinemsi madde) (hin.) * Kerria lacca/Coccus lacca adlı lak böceğinin dişi bireylerinin salgısından elde edilen, alkolde çözünebilen, gıda ve ilaçlarda E904 koduyla parlatıcı, ahşap kaplama işlerinde ise doğal reçine, cila, ve vernik olarak kullanılan madde, şellak (C30H50O11)

gomphrena : gre. * gomphos (çivi) * sert ve düğme görünümlü çiçek başlarıyla tanınan, Amaranthaceae familyasından bir bitki cinsi

gon kompleksi : lat. * Ghon (Avusturyalı patolog Dr. Arnold C. Ghon) + complex (karmaşık yapı, kompleks) * tüberkülozda primer akciğer lezyonları ve ilgili lenf nodları, Gohn focus

gonad : gre. * gone (doğurma, üreme, soy meydana getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm, yumru, yumurtalık, testis, erbezi, üreme maddesi) + adenos, aden (bez, beze; gudde) * eşey hücrelerini üreten ve üreme hormonlarını salgılayan yumurtalık veya erbezinden oluşan üreme bezi; erkek ve dişi üreme hücrelerinin üretildiği organ, testis, yumurtalık

gonadal : gre., lat. * gonad (eşey hücrelerini üreten ve üreme hormonlarını salgılayan yumurtalık veya erbezinden oluşan üreme bezi; erkek ve dişi üreme hücrelerinin üretildiği organ, testis, yumurtalık) (gone (doğurma, üreme, soy meydana getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm, yumru, yumurtalık, testis, erbezi, üreme maddesi) + adenos, aden (bez, beze; gudde) ) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * gonad ile ilgili

gonadorelin : gre., lat. * gonad (eşey hücrelerini üreten ve üreme hormonlarını salgılayan yumurtalık veya erbezinden oluşan üreme bezi; erkek ve dişi üreme hücrelerinin üretildiği organ, testis, yumurtalık) (gone (doğurma, üreme, soy meydana getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm, yumru, yumurtalık, testis, erbezi, üreme maddesi) + adenos, aden (bez, beze; gudde) ) + relin (sentetik peptid eki) (lat.) * hipotalamustan salgılanan, hipofiz bezini gonadotropin hormonları salgılaması için uyaran sentetik hormon (C55H75N17O13)

gonadotoksin : gre., lat. * gonad (eşey hücrelerini üreten ve üreme hormonlarını salgılayan yumurtalık veya erbezinden oluşan üreme bezi; erkek ve dişi üreme hücrelerinin üretildiği organ, testis, yumurtalık) (gone (doğurma, üreme, soy meydana getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm, yumru, yumurtalık, testis, erbezi, üreme maddesi) + adenos, aden (bez, beze; gudde) ) + toxikon (ok zehiri) (toxikos (toxon (ok) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + pharmakon (zehir) ) (okların ucuna zehir sürmekten) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * üreme organlarına zarar veren veya zehir etkisi gösteren madde

gonadotrop : gre. * gonad (eşey hücrelerini üreten ve üreme hormonlarını salgılayan yumurtalık veya erbezinden oluşan üreme bezi; erkek ve dişi üreme hücrelerinin üretildiği organ, testis, yumurtalık) (gone (doğurma, üreme, soy meydana getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm, yumru, yumurtalık, testis, erbezi, üreme maddesi) + adenos, aden (bez, beze; gudde) ) + tropia (dönüş durumu, dönme durumu, değişim durumu, yönelme durumu) (trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * cinsiyet bezlerini uyaran veya onlara yönelen anlamına gelen, özellikle hipofiz bezinden salgılanan hormonları tanımlayan terim

gonadotropik : gre. * gonad (eşey hücrelerini üreten ve üreme hormonlarını salgılayan yumurtalık veya erbezinden oluşan üreme bezi; erkek ve dişi üreme hücrelerinin üretildiği organ, testis, yumurtalık) (gone (doğurma, üreme, soy meydana getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm, yumru, yumurtalık, testis, erbezi, üreme maddesi) + adenos, aden (bez, beze; gudde) ) + tropia (dönüş durumu, dönme durumu, değişim durumu, yönelme durumu) (trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * üreme organlarının işlevini uyaran veya bu organlara yönelik etkisi olan

gonadotropin : gre. * gonad (eşey hücrelerini üreten ve üreme hormonlarını salgılayan yumurtalık veya erbezinden oluşan üreme bezi; erkek ve dişi üreme hücrelerinin üretildiği organ, testis, yumurtalık) (gone (doğurma, üreme, soy meydana getirme, soy, döl, tohum, döl, düğüm, yumru, yumurtalık, testis, erbezi, üreme maddesi) + adenos, aden (bez, beze; gudde) ) + trophe (besin, beslenme, gıda), trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) ) * üreme organlarının işlevini uyaran ve hormon olarak görev yapan peptid yapısında madde

gonca : far. * guncidan (toparlamak, top haline getirmek, bohçalamak), gunce (tomurcuk) * henüz açılmamış veya açılmak üzere olan çiçek, tomurcuk

gonca-i-rana : ara. * gonca (tomurcuk) + i (tamlama eki) + rana (iyi, güzel, hoş, latif) * Türk musikisinde, güzel veya hoş tomurcuk anlamında, nazik ve tatlı bir ezgi veya motif için kullanılan terim

gondii : fra. * gondii (Fransız biyolog Alfred Mathieu Gondi'nin soyadından) * insanlarda ve diğer hayvanlarda toxoplazmoz hastalığına neden olan, intracelüler parazit olarak bilinen protozoon (tek hücreli parazit) türü

gondik : tür. * gon (kon) + dik (duk, isim yapım eki) (konduk) * misket oyununda, bir misketi, yerde yuvarlamadan, doğrudan yukarıdan atarak bir başka miskete çarptırma atışı

gondol : ita. * gondola (uzun, ince, yassı tabanlı Venedik kanoları) * Venedik’e özgü, genellikle yassı tabanlı, uzun ve ince şekilli, kürekle çekilen tekne

gong : çin. * gong (metalden yapılmış, çekiçle vurularak çalınan büyük vurmalı çalgı; ses yansımalı onomatopeik kelime) * genellikle törenlerde veya müzikte kullanılan, çekiçle vurulduğunda titreşerek ses çıkaran büyük, yuvarlak metal çalgı

gonggong : çin. * gong (ortak, birlikte) + gong (iş, emek, zanaat veya yönetici/memur) * birlikte çalışan, ortak iş gören, kamu işlerinden sorumlu görevli/usta; Çin mitolojisinde yıkım, sel ve kozmik felaketlerle tanınan kırmızı saçlı, yılan gövdeli bir su tanrısı; Neptün'ün ötesinde yer alan uzak bir cüce gezegen

goniobranchidae : gre. * gonia (açı, köşe) + brankhia (brankhios (solungaç) + a (çoğul eki) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * renkli deniz tavşanlarını ve benzeri deniz sümüklüböceklerini kapsayan yumuşakça familyası

gonokok : gre. * genos, gonos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, üretim, oluşum, doğum, ırk, yavru, döl, soy, nesil, köken, aile, akraba, tür, cins, sınıf, kategori) + kokkos (tohum, tomurcuk, tane, tanecik, çekirdek, yuvarlak, küre) * bel soğukluğu (gonore) hastalığına neden olan yuvarlak şekilli mikroorganizma, Neisseria gonorrhoeae bakterisi

gonokoksik : gre. * genos, gonos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, üretim, oluşum, doğum, ırk, yavru, döl, soy, nesil, köken, aile, akraba, tür, cins, sınıf, kategori) + kokkos (tohum, tomurcuk, tane, tanecik, çekirdek, yuvarlak, küre) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gonokok ile ilgili

gonopor : gre. * gonos, gone (sperm, döl, üreme, tohum) + spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) * birçok omurgasız hayvanda ve eklembacaklıda üreme hücrelerinin (gametlerin) vücut dışına atıldığı eşey organı gözenegi veya genital açıklık

gonore : gre., tür. * gonorrhoia, gonorrhoeae (genos, gonos, gone (sperm, döl, üreme, tohum) + rhea (akış, akıntı) ) * neisseria gonorrhoeae bakterisinin neden olduğu, özellikle döl ve idrar yollarını etkileyen, cinsel yolla bulaşan, kontrolsüz sperm boşalmasına neden olan bir hastalık

gonyometre : gre. * gonia (açı, köşe) + metros, metron (ölçü) * açıları ölçmeye yarayan alet, açıölçer

gonyoskopi : gre. * gonia (açı, köşe) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * gözün ön kamara açısını incelemek amacıyla yapılan optik muayene yöntemi

gonzalez : isp., lat. * guntho (savaş, mücadele, muharebe) + elf (cin, peri; cüce) (isp.); gundisalv (lat.) * cinler savaşı; savaşçı cin; çok yaygın bir İspanyol erkek ismi;; Yüzüklerin Efendisi filmindeki büyücü karakterin ismi olan "Gandalf" da aynı köktendir.

goodpasture sendromu : ing., gre., tür. * goodpasture (Amerikalı patolog Ernest William Goodpasture'ün soyadından) (ing.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * böbreklerde ve akciğerlerde kılcal damarlara karşı bağışıklık sistemi tarafından saldırı gelişmesiyle ortaya çıkan, glomerülonefrit ve alveolar kanama ile seyreden otoimmün hastalık

gordion : gre. * Gordion (antik Frigya’nın başkenti, Kral Midas’ın efsanevi kenti; Frigya kralı Gordios'tan) * efsanevi düğümün adıyla anılan, çözülmesi zor veya imkansız sorun (kordon (tür.), cord, cordon, Kordel, Kordon (ing., fra., alm.) )

gorgon : gre. * gorgon (dehşet verici, korkunç yaratık) * Yunan mitolojisinde, bakışlarıyla insanları taşa çevirme gücüne sahip kadın canavar

gorgoniidae : gre., lat. * gorgon (dehşet verici olan, korkunç yaratık; Yunan mitolojisinde saçları yılanlardan oluşan ve bakanı taşa çeviren dişi canavar) (gorgos (korkunç, dehşet verici, acımasız, şiddetli) + on (isim yapım eki) ) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * deniz yelpazesi veya deniz kırbacı olarak bilinen, yumuşak mercan türlerini içine alan bir deniz omurgasızları hayvan familyası

goril : gre. * gore (vahşi, dev, canavar; kıllı varlık) + illa (dişilik eki) * Afrika ormanlarında yaşayan büyük, iri yapılı, insan benzeri büyük maymun türü

goserelin : lat. * go (molekül öneki) + serel (peptid veya sentetik hormon bileşiği) + in (kimyasal bileşik eki) * sentetik olarak üretilen, meme kanseri ve prostat kanseri tedavisinde seks hormonlarının üretimini baskılamak için kullanılan gonadotropin salgılatıcı analog ilacın etken maddesi (C59H84N18O14)

gossipiboma : lat. * gossypium (pamuk) + boma (bozulmuş doku) * cerrahi işlem sonrası vücutta unutulan steril olmayan pamuk veya gaz tamponun oluşturduğu yabancı cisim reaksiyonu sonucu ortaya çıkan kitle veya enfeksiyon

gossypium : lat. * gossypion (pamuk) * lifli tohumları tekstilde kullanılan, Malvaceae familyasından bir bitki cinsi

gostil : alm. * Kartoffel (patates) * patates, yumru köklü nişastalı bir bitki türü (Karadeniz bölgesine özgü kelime)

gosting : ing. * ghost (hayalet) + ing (isim yapım eki) * sosyal veya romantik ilişkilerde, açıklama yapmadan aniden iletişimi kesme, ortadan kaybolma eylemi

goşist : fra. * gauche (sol) + iste (-cı, yapan, eden, yandaş eki) * aşırı sol eylemleri öngören, siyasal çözüm yollarını aşırı eylemlerde ve ansızın başlatılan devrimlerde gören, solcu, aşırı solcu

goşizm : fra. * gauche (sol) + isme (durum eki) * aşırı sol eylemleri öngören, siyasal çözüm yollarını aşırı eylemlerde ve ansızın başlatılan devrimlerde gören solculuk tutumu, aşırı solculuk

got : gre., nor. * gothoi, gothos (adamlar, insanlar, halk) * eski bir Cermen kavmi veya Gotlar'a ait olan

gotik : gre. * gothoi, gothos (adamlar, insanlar, halk) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Gotlara ait olan veya Gotlara özgü olan, özellikle Orta Çağ Avrupa’sında gelişen sanatsal ve mimari tarz

govend : kür. * govend (halay, toplu halk oyunu) * Kürt kültüründe geleneksel olarak topluca oynanan, el ele tutuşularak ritmik hareketlerle yapılan bir halk dansı

goy : ibr. * goy (ulus, halk; Yahudi olmayan kimse) * Yahudi topluluğu dışındaki milletleri veya kişileri ifade etmekte kullanılan terim

goygoy : tür. * goy (boş, anlamsız) + goy (boş, anlamsız) * içi boş, anlamsız veya gereksiz konuşma veya gösterişli ama içeriksiz davranış (goy (ulus, millet, topluluk) (ibr.) (milleti galeyana getirici söylem veya eylem anlamı bağlamında "goy" kelimesiyle ilinti olabilir.) )

goygoycu : tür. * goy (boş, anlamsız) + goy (boş, anlamsız) + cu (yapan, eden eki) * goygoy yapan kimse

goyim : ibr. * goyim (uluslar, halklar; Yahudi olmayanlar) (goy (ulus, halk; Yahudi olmayan kimse) + im (çoğul eki) ) * Yahudi olmayan toplumları veya bireyleri çoğul olarak ifade etmekte kullanılan terim

göbek : tür. * göbek (karın bölgesinin orta kısmı; şeylerin merkezi, ortası) (köv, köb, göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak, kabarmak) + ek (isim yapım eki) ) * karın bölgesinin ortası veya bir şeyin merkezi, ortası

göbek bağı : tür. * göbek (karın bölgesinin ortası veya bir şeyin merkezi, ortası) + bağ (ilgi, ilinti, ilişki, alaka) + ı (iyelik eki) * fetüsü plasentaya bağlayan, fetüs ile anne arasındaki besin ve oksijen alışverişini sağlayan, doğumdan sonra kesilen ve kalan izine “göbek bağı” denilen damarlar bütünü

göbek taşı : tür. * göbek (karın bölgesinin ortası veya bir şeyin merkezi, ortası) + taş (sert mineral, kaya) + ı (iyelik eki) * hamamlarda çoğunlukla ortak kullanım alanının tam ortasında yer alan, mermerden yapılma düz platformlara verilen isim

göbel : tür. * göbek (göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak) + ek (isim yapım eki) ) + el (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yuvarlak veya tümsek şekilli nesne

göbelek : tür. * göbek (göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak) + ek (isim yapım eki) ) + lek (küçültme eki) * küçük veya genç göbek, özellikle meyve ve sebzelerde göbeğe yakın küçük çıkıntı veya yumru

göbelez : tür. * göbek (göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak) + lez (küçültme ve benzetme eki) * göbeğe ait veya göbekle ilgili olan, göbek kısmında oluşan veya bulunan, şişman, göbekli kişi; yuvarlak, tombul nesne

göbülük : tür. * köv, köb, göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak, kabarmak) + ül (edilgen fiil eki) + ük (ile ilgili, gibi) * tombul çocuk; şişman, göbekli; karın; köpek yavrusu

göce : tür. * göce (karın bölgesinin orta kısmı; şeylerin merkezi, ortası) (köv, köb, göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak, kabarmak) + ce (isim yapım eki) ) * karın bölgesinin ortası veya bir şeyin merkezi, ortası

göcek : tür. * göç (yer değiştirmek, geçmek) + ek (isim yapım eki) * Türkiye’de Muğla iline bağlı bir belde ve koy

göcen : tür. * göcen (karın bölgesinin orta kısmı; şeylerin merkezi, ortası) (köv, köb, göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak, kabarmak) + en (isim yapım eki) ) * karın bölgesinin ortası veya bir şeyin merkezi, ortası

göç : tür. * göç (yer değiştirmek, geçmek) * insanların, hayvanların veya toplulukların çeşitli nedenlerle bulundukları yerden başka bir yere kalıcı veya geçici olarak yer değiştirmesi

göçebe : tür. * göç (yer değiştirmek, geçmek) + ebe (isim yapım eki) * sürekli veya dönem dönem yaşadıkları yerleri değiştirerek dolaşan, genellikle yerleşik olmayan ve hayvancılıkla uğraşan topluluk veya kişi

göçmek : tür. * göç (yer değiştirmek, geçmek) + mek (fiil mastar eki) * içine doğru çökmek

göçmen : tür. * göç (yer değiştirmek, geçmek) + men (-cı, yapan, eden eki) * göç eden; mevsimlere göre coğrafi konum değiştiren (kuş)

göçük : tür. * göç (yer değiştirmek, geçmek) + ük (isim yapım eki) * toprak, kaya veya yapı malzemesinin ani olarak çökmesi sonucu oluşan yığılma veya çökmüş kısım

gödel numaraları : alm., lat. * gödel (Avusturya-Macaristan doğumlu matematikçi Kurt Gödel'in soyadından) (alm.) + numerus (sayı) (lat.) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * matematiksel ifadeleri (formüller, semboller, ispat adımları) doğal sayılarla kodlayarak matematiğin kendi üzerine konuşabilmesini sağlayan yöntem

gödel’in eksiklik teoremi : alm., gre., tür. * Gödel (Avusturyalı matematikçi Kurt Gödel’in soyadından) (alm.) + eksiklik (tam olmama durumu, yetersizlik, azlık) (tür.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * matematiksel sistemlerde, yeterince güçlü ve tutarlı olan herhangi bir aksiyomatik sistemde, ispatlanamayan ancak doğru olan önermelerin mutlaka var olduğunu gösteren ve biçimsel sistemlerin sınırlarını ortaya koyan mantık ve matematik temelleri teoremi

göden : tür. * kö (kalkmak, yükselmek, uzamak) + t (fiili sıfat yapım eki), köt (yüksek, kalkmış, uzun, uzamış; yüksek yer, en uçta olan, sırt, arka) + en (isim yapım eki) * kalın bağırsağın son bölümü (gut (bağırsak) (ing.) )

gödeş : tür. * gödeş (karın bölgesinin orta kısmı; şeylerin merkezi, ortası) (köv, köb, göv, göb (şişmek, dolmak, yuvarlaklaşmak, kabarmak) + deş (isim yapım eki) ) * karın bölgesinin ortası veya bir şeyin merkezi, ortası

göğçek : tür. * göğçek (güzel, hoş, çekici) (göğ (geniş, şişkin, göğüs bölgesi) + çek (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * dış görünüşüyle hoş ve alımlı olan, zarif veya çekici nitelik taşıyan kişi veya nesne için kullanılan sıfat

göğermek : tür. * göğer- (kabarmak, şişmek) + mek (fiil mastar eki) * şişmek, kabarmak, özellikle deri veya bir yüzey hava veya sıvı dolarak büyümek

göğüs : tür. * göğ (geniş, şişkin, göğüs bölgesi) + üs (ek) * insan vücudunun boyun ile karın arasındaki ön kısmı olan ve kalp, akciğer gibi hayati organları içinde barındıran, koruyan bölüm

göğüs boşluğu : tür. * göğüs (insan vücudunun boyun ile karın arasındaki ön kısmı olan ve kalp, akciğer gibi hayati organları içinde barındıran, koruyan bölüm) + boşluk (açıklık, içinde hiçbir şey olmayan iki veya üç boyutlu alan) + u (iyelik eki) * göğüs kafesi içinde yer alan ve kalp, akciğerler gibi hayati organları barındıran, koruyan iç alan veya mekanizma

göğüs cerrahisi : tür. * göğüs (insan vücudunun boyun ile karın arasındaki ön kısmı olan ve kalp, akciğer gibi hayati organları içinde barındıran, koruyan bölüm) + cerrahi (açma işlemiyle ilgili, ameliyat ile ilgili) + si (iyelik eki) * göğüs boşluğundaki organların (kalp, akciğerler, yemek borusu vb.) hastalıklarının tanı ve tedavisi ile ilgilenen tıp dalı

göğüs kafesi : tür. * göğüs (insan vücudunun boyun ile karın arasındaki ön kısmı olan ve kalp, akciğer gibi hayati organları içinde barındıran, koruyan bölüm) + kafes (kapsayan içine alan örgü, hasır örgü sepet, kutu, sandık) + i (iyelik eki) * kalp ve akciğerleri koruyan, kaburgalar, göğüs kemiği ve omurga tarafından oluşturulan kemik ve kıkırdaklardan oluşan yapısal çerçeve

göğüs kemiği : tür. * göğüs (insan vücudunun boyun ile karın arasındaki ön kısmı olan ve kalp, akciğer gibi hayati organları içinde barındıran, koruyan bölüm) + kemik (omurgalıların vücuduna destek veren sert dokulu organ; iskelet elemanı) + i (iyelik eki) * kaburgaların ön tarafta bağlandığı, göğüs kafesini oluşturan ve koruyan, uzun yassı ve merkezi kemik

gök : tür. * kök, gök (gökyüzü; mavi veya yeşil tonunda renk) * içinde yıldızların, gezegenlerin ve bulutların yer aldığı, dünyayı çevreleyen, yeryüzünün üstünde sonsuz genişlikte uzanan ve gündüzleri mavi, geceleri ise yıldızlarla dolu karanlık olarak görülen ve sfer katmanlarından (litosfer, troposfer, stratosfer, mezosfer, iyonosfer, termosfer, ekzosfer) oluşan alan, sonsuz boşluk ve kubbe biçimindeki mavi sema

gök cismi : tür., ara. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) (tür.) + cism (uzunluğu, derinliği, genişliği olan varlık) (ara.) + i (iyelik eki) * uzayda bulunan yıldız, gezegen, ay, kuyruklu yıldız gibi doğal nesneler

gök gürültüsü : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + gür (güçlü ses çıkarmak) + ül (edilgen fiil eki) + tü (isim yapım eki) + sü (iyelik eki) * fırtına bulutları içinde oluşan elektrik boşalmaları (yıldırımlar) sırasında ani hava ısınması ve genleşmesi sonucu havada yüksek basınç dalgaları yaratmasıyla meydana gelen, kulakla patlama sesi olarak algılanabilen şiddetli ses dalgası

gök han : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + han (hükümdar, kral, reis) * Türk ve Altay mitolojisinde gökyüzünün hükümdarı veya tanrısı olarak kabul edilen, gök ile ilişkilendirilen mitolojik figür

gök kandil : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + kandil (içinde yağ ve fitil bulunan, ışık veren nesne) * aşırı derecede sarhoş

gök kubbe : tür., ara. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + kubbe (yarım küre veya oval biçimli örtü) (ara.) * gökyüzü veya semayı mecazi olarak anlatan, yuvarlak ve geniş yapıya sahip yapı

gök kurt : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + kurt (lupus cinsinden yırtıcı hayvan) * Türk mitolojisinde Türklere yol gösteren, rehberlik eden kutsal varlık

gökada : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + atağ, ada (ayrılmış veya kesilmiş yer; çevresi su ile kaplı kara parçası) (otrul (kesmek) + ğ (isim yapım eki) ) * kütle çekimi tarafından bir arada tutulan gaz, toz, yıldızlar ve bu yıldızların gezegen sistemlerinden oluşan kozmik kütle

gökalp : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan yüksek tabaka) + alp (yiğit, kahraman, cesur, yüce, ulu, saygın) * yüce yiğit, ulu kahraman; erkek ismi

gökay : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + ay (dünyanın uydusu) * gökyüzü ile ilgili olan veya gökyüzündeki ayı ifade eden; erkek ismi

gökbilge : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + bilge (bilgili, alim) * gökyüzüyle ilgili veya gökyüzünü bilen, eski Türklerde gök ve doğa olayları hakkında bilgi sahibi olan, bilgeliğiyle tanınan kişi

gökbilim : tür. * gök (gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve sfer katmanlarından oluşan yüksek tabaka) + bilim (bilme, tanıma) * gök cisimlerini, uzayı, gezegenleri ve evreni inceleyen, astronomi olarak da bilinen bilim dalı, astronomi

gökçe : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + çe (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gökyüzü rengi veya ona benzer açık mavi renkte olan, güzel ve hoş; erkek veya kadın ismi

gökçeada : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + çe (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ada (dört tarafı su ile çevrili kara parçası) * Çanakkale’nin bir ilçesi

gökçebey : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + çe (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) * Zonguldak’ın bir ilçesi

gökçek : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + çek (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gökyüzü rengi veya gökyüzüne ait, genellikle açık mavi veya hoş renk tonu ifade eden sıfat

gökçen : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + çen (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gökyüzüne ait olan, gökyüzüyle ilgili veya gökyüzü renginde olan anlamında kullanılan isim veya sıfat; kadın ismi

gökdelen : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + delen (açıklık, oyuk oluşturarak içe giren, dalan) (del (açıklık, oyuk oluşturarak içe girmek, dalmak) ) + en (-cı, yapan, eden eki) ) * gökyüzünü delercesine çok yüksek, çok katlı bina veya yapı

göke : tür. * kök, gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + e (belirtili nesne eki); galea (kürek gemisi) (gre.) * Osmanlı'da ilk kez II. Bayezid döneminde yapılmış olan kalyonun ismi

gökhan : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + han (hükümdar, kral, reis) * eski Türklerde gökyüzüyle ilişkilendirilen, gök hükümdarı anlamında kullanılan ünvan veya erkek ismi

gökkuşağı : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + kuşak (şerit, hat, kayış) + ı (iyelik eki) * yağmur sonrasında beyaz ışığın damlacıklardan geçerek spektrumuna (tayf) ayrılması sonucunda gökyüzünde oluşan ve yedi rengi şeritler halinde içeren optik ve meteorolojik yay formu

gökkuzgun : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + kuzgun (corvus corax türü, büyük ve siyah tüylü, zeki ve güçlü bir karga türü) * gökuzgungiller familyasına ait bir kuş türü, Coracias garrulus

gökmen : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + men (kişi, kimse, şahıs) * gökle, gökyüzüyle ilgili olan veya gökyüzünden gelen kişi anlamında kullanılan erkek ismi

göknar : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + nar (bitki eki) * iğne yapraklı, genellikle yüksek ve düz gövdesi olan, soğuk iklimlerde yetişen ağaç türü ("gök" öneki mavi-yeşil renkteki iğne yaprakları vurgular.)

göknur : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) * gökyüzünden gelen veya gökyüzü gibi parlak ve aydınlık olan; kadın ismi

göksel : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gökyüzüne ait olan veya gökyüzüyle ilgili, semavi

göksenin : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + sen (ikinci tekil şahıs) + in (iyelik eki) * gökyüzü gibi olasın, gökyüzü gibi yükseklere ulaşasın; erkek ismi

göksun : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + sun (ile ilgili olan, sahibi) * gökyüzüyle ilgili veya gökyüzü gibi yüce, parlak, yüksek; erkek ve kadın ismi; Kahramanmaraş’ın bir ilçesi

göktaşı : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + taş (mineral aya parçası) + ı (iyelik eki) * uzaydan dünyaya düşen veya düşmekte olan, genellikle küçük taş veya kaya parçası şeklindeki gök cismi, meteor

göktekin : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + tekin (güvenilir, sağlam, emniyetli kişi veya şey) * gökyüzüyle ilgili olan veya gökyüzünden gelen; erkek ismi

göktuğ : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + tuğ (eski Türklerde atın üzerine takılan, genellikle at kuyruğundan yapılmış sancak veya bayrak) * gökyüzü veya göklerle ilişkilendirilen, eski Türklerde sancak, bayrak veya alamet olarak kullanılan simgesel obje; erkek ismi

göktürk : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + türk (türeyen, yükselen) * Orta Asya’da tarih boyunca var olmuş, Türklerin ilk büyük devletlerinden biri olan ve adını “gökyüzü” veya “gök” kelimesinden alan, tarihi ve kültürel açıdan önemli Türk boyu veya devleti

gökyüzü : tür. * gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) + yüz (surat, sima, çehre; cephe, geniş alan) + ü (iyelik eki) * atmosferin üst kısmı, insanların üzerinde görülen geniş ve açık alan, bulutların, güneşin, ayın ve yıldızların yer aldığı uzay bölümü

göl : tür. * göl (su birikintisi, çevresi kara ile çevrili büyük su kütlesi) * doğal olarak oluşan, genellikle tatlı suyla dolu, çevresi kara ile çevrili ve akarsular tarafından beslenen veya kendi kendine oluşan büyük su birikintisi

gölalası : tür. * göl (su birikintisi, çevresi kara ile çevrili büyük su kütlesi) + alag, ala (lekeli, benekli, karışık renkli; değişik, çeşitli) + sı (iyelik eki) * gölün üzerinde görülen, genellikle suyun yüzeyinde oluşan parlak, renkli veya yansıma şeklindeki ışık görüntüsü

gölbaşı : tür. * göl (su birikintisi, çevresi kara ile çevrili büyük su kütlesi) + baş (ilk, ön, tepe, kafa) + ı (iyelik eki) * Adıyaman’ın bir ilçesi; Ankara'nın bir ilçesi; Kocaeli’nin bir ilçesi

göle : gür. * kolhis, kola (bataklık, suya yakın alan; antik Kolhis Krallığı) * Ardahan’ın bir ilçesi

gölek : tür. * göl + ek (küçültme eki) * küçük su birikintisi, küçük göl, gölcük

gölet : tür. * göl (su birikintisi, çevresi kara ile çevrili büyük su kütlesi) + et (küçültme eki) * gölden küçük olan, doğal veya yapay, durgun su birikintisi

gölevez : gre., lat. * kolokasion (ko (birlikte, beraber, ile) + lokasion (konumlama) (gre.); collocatio (lat.) * yılanyastığıgiller (Araceae) familyasından bolca potasyum içeren bir bitki (Colocasia esculenta), taro, kolokas

gölge : tür. * göl (örtmek, kaplamak, engellemek) + ge (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ışığın engellenmesi sonucu bir cismin arkasında oluşan karanlık alan veya ışığın kısmen veya tamamen engellenmesiyle ortaya çıkan koyu renkli şekil

gölgelik : tür. * göl (örtmek, kaplamak, engellemek) + ge (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (isim yapım ve araç eki) * güneş ışınlarını engelleyerek gölge alan oluşturan veya gölgesinde oturulan tente, çardak, file veya şemsiye gibi her türlü örtü ve yapı

gölhisar : tür., ara. * göl (etrafı kara ile kaplı su birikintisi) (tür.) + hisar (çevreleyen, kuşatan, korugan) (ara.) * Burdur’un bir ilçesi

gölköy : tür. * göl (etrafı kara ile kaplı su birikintisi) + köy (kasabadan küçük yerlrşim birimi) * Ordu’nun bir ilçesi

gölmarmara : tür. * göl (etrafı kara ile kaplı su birikintisi) + marmaros (mermer) * Manisa'nın bir ilçesi

gölova : tür., far. * göl (etrafı kara ile kaplı su birikintisi) (tür.) + ova (düz, geniş arazi, yayla, yazı, düzlük) (far.) * Sivas’ın bir ilçesi

gölpazarı : tür. * göl (etrafı kara ile kaplı su birikintisi) + pazar (ürün ve hizmet alış-satış yeri, çarşı, market) + ı (iyelik eki) * Bilecik’in bir ilçesi

gölük : tür. * göl (etrafı kara ile kaplı su birikintisi) + ük (isim yapım eki) * at, eşek, katır gibi yük ve binek hayvanlarının ortak ismi

gölyaka : tür. * göl (etrafı kara ile kaplı su birikintisi) + yaka (kenar, uç, ağız, etek; giysilerin boyun çevresi) * Düzce’nin bir ilçesi

gömeç : tür. * göm (batırmak, yerin veya bir şeyin içine sokmak) + eç (isim yapım eki) * bal peteğini oluşturan altı köşeli gözeneklerden her biri, gümeç; Balıkesir’in bir ilçesi

gömgök : tür. * göm (çok gök; pekiştirme eki) + gök (gökyüzü, yeryüzünü kuşatan ve katmanlardan oluşan yüksek tabaka; mavi) * çok yoğun mavi, masmavi anlamında kullanılan sıfat; gökyüzünün berrak ve parlak maviliği

gömlek : tür. * göm (örtmek, kaplamak, sarmak, gizlemek) + lek (isim yapım eki) * vücudu örtmek için giyilen, genellikle yakalı, düğmeli ve kollu üst giysi

gömmek : tür. * göm (örtmek, kaplamak, sarmak, gizlemek) + mek (fiil mastar eki) * yerin altına koymak, toprak ile örtmek, görülmeyecek bir yere koymak

gömü : tür. * göm (örtmek, kaplamak, sarmak, gizlemek) + ü (isim yapım eki) * değerli eşyaların, özellikle altın ve mücevherlerin, saklanmak amacıyla toprağa veya gizli bir yere konmuş hali; hazine, define

gön : tür. * kön, gön (tabaklanmış deri) * hayvan derisinin işlenerek yumuşatılmasıyla elde edilen, dayanıklı ve esnek materyal; özellikle ayakkabı, çanta ve çeşitli giyim eşyalarının yapımında kullanılan tabaklanmış deri, işlenmiş deri; kösele

gönç : tür. * gön (doymak, tatmin olmak), kön (doğrulmak, düzene girmek) + ç (sıfat yapım eki) * maddi ve manevi bakımdan varlıklı, hiçbir eksiği olmayan, bolluk ve refah içinde yaşayan (kimse), varlıklı, varsıl, zengin (kimse); şen, neşeli, gamsız, kedersiz (kimse); çiçeğin açılmamış, henüz olgunlaşmamış hali; tomurcuk

gönder : gre. * kontari (mızrak, kargı, sırık) * bayrak direği; üvendire

göndermek : tür. * gön (iletmek, aktarmak, ulaştırmak, eriştirmek, vardırmak) + der (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * gitmesini sağlamak, iletmek (going (gitmek), gone (gitti, gitmiş) (ing.), gehen (gitmek), gang (gidiş) (alm.) )

gönen : tür. * gön (sevinç, neşe, iç huzuru; ruh, kalp) + en (isim yapım eki) * iç huzuru, sevinç ve gönül rahatlığı; Balıkesir’in bir ilçesi; Isparta'nın bir ilçesi

gönenç : tür. * gön (sevinç, neşe, iç huzuru; ruh, kalp) + enç (isim yapım eki) * mutluluk, refah, bolluk ve içten gelen neşe hali

gönül : tür. * gön (sevinç, neşe, iç huzuru; ruh, kalp) + ül (isim yapım eki) * insanın iç dünyasında sevgi, his, istek ve düşüncelerin kaynağı olarak kabul edilen duygu merkezi; kalp, ruh; aşk, bağlılık, içtenlik

gönye : gre. * gonia (açı, köşe) * köşe açı, dik açı; dik açıları ölçmek, çizmek veya kontrol etmek amacıyla kullanılan, genellikle üçgen biçimindeki metal, ahşap ya da plastikten yapılmış araç

gördek : tür. * gör (acı) + dek (balık, canlı, hayvan) * sazan familyasına ait, genellikle 9-10 santimetre boylarında, göllerde, ırmaklarda, yavaş akan akarsuların bitkili kıyılarında yaşayan, Türkiye’de İznik Gölü’nde bol bulunan, ortalama 10 cm. boyunda, sırtı esmer, yanları kirli beyaz, karnı gümüş renginde, vücudu elips biçiminde tatlı su balığı türü, acıbalık

görder : gre., ing. * khorde (bağırsak, bir müzik aletinin tel; bağ, ip) (gre.); cord (kordon, bağ, ip, bağlantı) + er (-cı, yapan, eden eki) (ing.) * öksüz kemerelerin iç kenar bağlantılarını sağlayan boyuna yapı elemanı

gördes : gre. * gordos (ağır, kalın, hantal; antik Yunan’da Lidya bölgesinde bir şehir ve yerleşim yeri ismi) * Manisa'nın bir ilçesi (antik Lidya bölgesi bugünkü Manisa civarıdır.)

göre : tür. * gör (görmek, dikkat etmek, bilmek, tanımak) + e (-a doğru, yönelim, yan, yakın) * bir kıyaslama, şart veya karşılaştırma

görecelik : tür. * gör (görmek, dikkat etmek, bilmek, tanımak) + e (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + ce (isim yapım eki) + lik (isim yapım eki) * bir şeyin mutlak değil, belirli bir ölçüte, duruma veya bakış açısına bağlı olarak değişken veya farklı algılanabilir olması durumu; nesnel değil, bağlama göre değişen niteliğe haiz olma, görelilik

görecelik teorisi : tür, gre. * görece (kesin olmayıp kişiden kişiye, zamandan zamana, yerden yere değişebilen, varlığı başka bir şeyin varlığına bağlı olan) + lik (durum eki) (tür.) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * uzay ve zaman arasındaki ilişkiyi açıklayan, zaman, mekan ve hareketin birbirinden bağımsız olmadığını, bunların birbirleriyle bağlantılı izafi (göreceli) bir bütün olduklarını, cismin zamanla, zamanın cisimle, mekanın hareketle, hareketin mekanla yani hepsinin birbiri ile bağlantılı olduğunu öneren teori, izafiyet teorisi, görelilik teorisi (e = m.c^2)

görele : gre. * coralla, koralla, korallion (mercanla ilgili) (koral (mercan) + ion, eia (isim yapım, yer ve durum eki) * Giresun’un bir ilçesi

görelilik : tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + e (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + lik (isim yapım eki) * bir şeyin mutlak değil, belirli bir ölçüte, duruma veya bakış açısına bağlı olarak değişken veya farklı algılanabilir olması durumu; nesnel değil, bağlama göre değişen niteliğe haiz olma, görecelik

görenek : tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + e (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + nek (isim yapım eki) * yapıldığı görülen uygulama; bir toplumda, grup içinde zamanla yerleşmiş, nesilden nesile aktarılan davranış biçimi, adet veya gelenek

görev : tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + ev (isim yapım eki) * belirli bir kişi veya kuruma yüklenen sorumluluk, yapması gereken iş veya üstlenilen vazife

görgü : tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + gü (isim yapım eki) * toplumda bireylerin uyduğu, sosyal ilişkilerde saygı ve nezaket kurallarını içeren davranış biçimi

görgü tanığı : tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + gü (isim yapım eki) + tan (görmek, bilmek) + ık (isim yapım eki) + ı (iyelik eki) * bir olayı, durumu veya olguyu doğrudan gözlemleyerek şahit olan kişi

görkem : tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek), kem (isim yapım eki) * ihtişam, güzellik

görmek : tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + mek (fiil mastar eki) * göz veya zihin yoluyla algılamak, fark etmek, bir nesneyi, durumu veya olayı idrak etmek; göz ile somut olguları algılamak

görsel : tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + sel (isım veya sıfat yapım eki) * gözle algılanabilen, görüntüye ait olan veya görüntüyle ilgili olan

görücü : tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + ücü (yapan, eden eki) * evlilik için, kız veya erkek tarafına uygun eş adaylarını gören, seçen ve gösteren kimse

görümce : tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + üm (isim yapım eki) + ce (isim yapım eki) * evli bir kişinin, eşinin kız kardeşi

görüntü : tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + üntü (isim yapım eki) * bir şeyin gözle algılanan şekli, dış görünüşü veya yansıması

görünüm : tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + ün (dönüşlü fiil eki) + üm (isim yapım eki) * bir şeyin gözle algılanan şekli, dış görünüşü veya yansıması

görünüş : tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + ün (dönüşlü fiil eki) + üş (isim yapım eki) * bir şeyin gözle algılanan şekli, dış görünüşü veya yansıması

görüş : tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + üş (isim yapım eki) * düşünce, fikir, fikir alışverişi veya karşılıklı konuşma; ayrıca bir şeyi gözle görme veya algılama eylemi

görüşmek : tür. * kör, gör (görmek, göz ile algılamak, dikkat etmek, bilmek, tanımak, idrak etmek) + üş (isim yapım eki) + mek (fiil mastar eki) * iki veya daha fazla kişi bir araya gelerek karşılıklı olarak konuşmak, fikir alışverişinde bulunmak veya buluşmak

gösterge : tür. * gös (göstermek, sunmak, açığa çıkarmak, belli hale getirmek, görünür kılmak) + ter (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir durumu, nesneyi, olayı veya kavramı işaret eden, temsil eden veya belirtip anlatan işaret veya simge

gösteri : tür. * gös (göstermek, sunmak, açığa çıkarmak, belli hale getirmek, görünür kılmak) + ter (etken fiil eki) + i (isim yapım eki) * topluluk önünde yapılan sahne, performans veya sergi; insanların dikkatini çekmek amacıyla yapılan etkinlik

gösterim : tür. * gös (göstermek, sunmak, açığa çıkarmak, belli hale getirmek, görünür kılmak) + ter (etken fiil eki) + im (isim yapım eki) * bir şeyin ortaya konması, sunulması veya sergilenmesi durumu

gösteriş : tür. * gös (göstermek, sunmak, açığa çıkarmak, belli hale getirmek, görünür kılmak) + ter (etken fiil eki) + iş (isim yapım eki) * dikkat çekmek amacıyla yapılan abartılı davranış veya görünüş

göstermek : tür. * gös (göstermek, sunmak, açığa çıkarmak, belli hale getirmek, görünür kılmak) + ter (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * sunmak, açığa çıkarmak, belli hale getirmek, görünür kılmak, tezahür ettirmek

göstermelik : tür. * gös (göstermek, sunmak, açığa çıkarmak, belli hale getirmek, görünür kılmak) + ter (etken fiil eki) + me (isim yapım eki) + lik (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gerçek amacından çok, sadece dış görünüş için yapılan, gösterilen veya sunulan şey

göt : tür. * kö (kalkmak, yükselmek, uzamak) + t (fiili sıfat yapım eki), köt (yüksek, kalkmış, uzun, uzamış; yüksek yer, en uçta olan, sırt, arka) * insan anatomisinde kuyruk sokumu bölgesi, kalçalar ve anüsü (makat) içeren bölge, kalın bağırsağın en uç ve son bölümü, makat; kaba et, kıç (kök, gök (kö (yüksek) + k (ile ilgili, gibi); yeryüzünün üzerine mavi bir kubbe gibi kapanan boşluk; uzay) ) (tür.), götürmek, kötürmek (kaldırıp yükselterek taşımak) (tür.), good, gut (iyi, yüksek nitelikli) (ing., alm.), gut (bağırsak; geçit, şerit, uzun hat) )

götürmek : tür. * göt (taşımak, iletmek, aktarmak, ulaştırmak) + ür (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi bulunduğu yerden alarak başka bir yere taşımak veya ulaştırmak

götürü : tür. * göt (taşımak, iletmek, aktarmak, ulaştırmak) + ür (etken fiil eki) + ü (isim yapım eki) * götürme işi; (parayla satın alınan şeyler veya yapılan işler için) toptan olarak, topluca; önceden belirlenmiş toplam bir ödeme veya miktarla yapılan iş biçimi

gövde : tür. * kövtün, köv, göv (beden, ana kütle) * canlı veya cansız varlıkların taşıyıcı, ana yapısı

gövek : tür. * göv (beden, ana kütle) + ek (sıfat-isim yapım eki, nitelik veya küçültme anlamı katar) * taze, olgunlaşmamış veya yumuşak dokuya sahip (meyve, sebze veya beden)

gövel : tür. * gök (mavi) + el (-msi, gibi olan) * mavimsi renk

gövermek : tür. * göver (filizlenmek, yeşermek) + mek (fiil mastar eki) * bitki topraktan çıkarak yeşermek, filizlenmek

göverti : tür. * göver (filizlenmek, yeşermek) + ti (isim yapım eki) * bitkilerin yeşerme durumu veya yeşeren filiz

göymek : tür. * göy (yakmak, yanmak; acı duymak; kabarmak, şişmek, içte baskı oluşmak) + mek (fiil mastar eki) * yakmak, yanmak; için için acımak, kabarmak veya sızlamak

göynek : tür. * könlek (könül (göğüs) + lek (isim yapım eki) ) * belin altına kadar inen, çoğunlukla basmadan dikilmiş bir tür gömlek

göynücek : tür. * göynü (acı duyma, içten yanma kökü) (göy (yakmak, yanmak; acı duymak; kabarmak, şişmek, içte baskı oluşmak) + nü (isim yapım eki) ) + cek (küçültme eki) * acıma, yanma duygusunu hafif ve sevecen biçimde ifade eden, halk arasında kullanılan sözcük Amasya'nın bir ilçesi

göynük : tür. * göynü (acı duyma, içten yanma kökü) (göy (yakmak, yanmak; acı duymak; kabarmak, şişmek, içte baskı oluşmak) + nü (isim yapım eki) ) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Bolu’nun bir ilçesi

göyük : tür. * göy (yakmak, yanmak; acı duymak; kabarmak, şişmek, içte baskı oluşmak) + ük (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yanık; acılı

göz : tür. * kö, kör (görmek), köz (kor ateş, parlayan şey) * kafada, alnın hemen altındaki iki oyuğa yerleşmiş olan görme organlarından her biri, gören

göz yaşartıcı : tür. * göz (görme organı, gören) + yaşartıcı (gözün yaşarmasına yol açan, sulandıran, sulandırıcı) (yaş (taze, genç, yeşil, nemli, ıslak, gözyaşı; herhangi bir an itibarıyla o ana kadar yaşanılan süre) + ar (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) + cı (yapan, eden eki) ) * göze temas ettiğinde veya solunduğunda, gözlerdeki mukoza zarlarını, solunum yollarını ve cildi tahriş ederek şiddetli yanma, acı, yoğun gözyaşı akması ve öksürüğe yol açan (kimyasal madde veya gaz)

göz yummak : tür. * göz (görme organı, gören) + yum (kapatmak, sıkmak) + mak (fiil mastar eki) * gözünü kapamak; görmezden gelmek, olmaması gereken veya istenmeyen bir duruma, davranışa, söyleme, eyleme müsmaha etmek

göz yuvarı : tür. * göz (görme organı, gören) + yuvar (dairesel veya silindirik şekilde döndürmek, dönmek) + ı (iyelik eki) * gözün yuvarlak biçimli, dıştan görülen küresel kısmı

gözaltı : tür. * göz (görme organı, gören) + alt (aşağı) + ı (iyelik eki) * bir kişinin geçici olarak güvenlik amacıyla alıkonularak tutulması durumu

gözbebeği : tür. * göz (görme organı, gören) + bebek (çok küçük insan yavrusu) + i (iyelik eki) * gözün ortasında bulunan, ışığın girişini sağlayan siyah renkli yuvarlak kısım

gözcü : tür. * göz (görme organı, gören) + cü (yapan, eden eki) * bir yeri veya durumu gözlemleyen, gözetleyen kişi

gözdağı : tür. * göz (görme organı, gören) + dağ (korkutmak, yıldırmak) + ı (iyelik eki) * birini korkutmaya veya yıldırmaya yönelik sert, tehditkar bakış, davranış veya söylem

gözde : tür. * göz (görme organı, gören) + de (zarf/belirteç eki) * sevilen, değer verilen veya birinin en çok tercih ettiği kişi veya şey; kadın ismi

göze : tür. * göz (görme organı, gören) + e (isim yapım eki) * gözle görülemeyecek denli küçük olup yarı geçirgen bir ince zarla çevrili protoplazma ve çekirdekten oluşan, bitki ve hayvanlarda dokuları oluşturan en küçük öğe, hücre

gözenek : tür. * göz (görme organı, gören) + e (ek) + nek (isim yapım eki) * delikli bir nesnenin deliklerinden her biri, küçük delik; cilt, taş veya başka bir yüzeyde bulunan küçük delik veya boşluk; bitkilerde, solunum ve fotosentez için gerekli oksijen ve karbondioksit alışverişine, suyun buhar olarak dışarı atılmasına yarayan, yaprakların alt yüzeyinde ve çok sayıda bulunan, gözeler arasındaki mikroskopik deliklerden her biri

gözetim : tür. * göz (görme organı, gören) + et (yapmak, eylemek, etmek) + im (isim yapım eki) * bir şeyi veya durumu dikkatle izleme, denetleme, kontrol altında tutma işlemi

gözetlemek : tür. * göz (görme organı, gören) + et (yapmak, eylemek, etmek) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir yeri veya durumu dikkatle sürekli izlemek ve korumak

gözetmek : tür. * göz (görme organı, gören) + et (yapmak, eylemek, etmek) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi dikkatle izlemek, kontrol etmek veya korumak, sakınmak

gözetmen : tür. * göz (görme organı, gören) + et (yapmak, eylemek, etmek) + men (kişi, kimse, şahıs) * bir yeri, durumu veya süreci dikkatle izleyen, kontrol eden veya denetleyen kişi

gözlem : tür. * göz (görme organı, gören) + lem (isim yapım eki) * bir şeyi dikkatle izleme, inceleme veya takip etme

gözlemek : tür. * göz (görme organı, gören) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi dikkatle izlemek, incelemek veya takip etmek

gözlemevi : tür. * göz (görme organı, gören) + lem (isim yapım eki) + ev (yer, konut, hane, barınak, sığınak, yuva) + i (iyelik eki) * gök cisimleri ve doğa olaylarını incelemek amacıyla kurulan bilimsel araştırma merkezi, rasathane, obzervatoryum

gözlemlemek : tür. * göz (görme organı, gören) + lem (isim yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi dikkatle ve sistemli şekilde izlemek, incelemek veya takip etmek

gözlük : tür. * göz (görme organı, gören) + lük (isim yapım ve araç eki) * görmeyi kolaylaştıran, gözleri ışıktan veya diğer unsurlardan koruyan veya görme kusurunu düzelten camlı araç

gözü tok : tür. * göz (görme organı, gören) + ü (iyelik eki) + tok (açlık hissi olmayan, karnı doymuş, tatmin olmuş doymuş) * paraya mala düşkünlüğü olmayan, gözü gönlü doymuş

gözükmek : tür. * göz (görme organı, gören) + ük (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * görünmek, belli olmak veya dışarıdan görünür olmak

gözüpek : tür. * göz (görme organı, gören) + ü (iyelik eki) + pek (sert, sağlam, katı, sıkı, korunaklı, muhkem) * cesur, korkusuz ve kararlı

gözyaşı : tür. * göz (görme organı, gören) + yaş (ıslaklık, nem) + ı (iyelik eki) * göz boşluğundaki bezlerin salgıladığı, gözlerin temizlenmesi ve nemlenmesini sağlayan berrak, tuzlu sıvı

GPIO : ing. * general (genel amaçlı) + purpose (kullanım) + input (giriş) + output (çıkış) * mikrodenetleyici ve işlemcilerde harici donanımlarla doğrudan bağlantı kurmayı sağlayan çok amaçlı pinler

GPS : ing. * global (küresel) + positioning (konumlama) + system (sistemi) * ABD hükümetine ait ve ABD Uzay Kuvvetleri tarafından yönetilen ve dünya üzerindeki konumu uydu sinyalleriyle kesin olarak belirlemeye yarayan uydu navigasyon sistemi

GPU : ing. * graphics (grafik) + processing (işleme) + unit (birim) * görüntü işleme ve paralel hesaplamalar için optimize edilmiş, kullanıcıların simge, pencere ve menüler aracılığıyla bilgisayarla etkileşim kurmasını sağlayan grafiksel arayüz

graben : alm. * graben (çukur, çöküntü, hendek) * yer kabuğunda iki fay hattı arasında kalan ve genellikle çökerek oluşan uzun, dar çukur veya çöküntü

grad : lat. * gradus (adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama, mertebe, sınıf) * adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama, mertebe, sınıf

grade : lat., ing. * gradus (adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama, mertebe, sınıf) * bir şeyin niteliğini veya seviyesini belirten sıralama, adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama, mertebe, sınıf

gradient : lat. * gradus (adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama, mertebe, sınıf) + ientis (isim yapım eki) * bir yüzeyde, mesafe boyunca değişen eğim veya derecenin ölçüsü; matematik ve fizik alanlarında bir büyüklüğün konuma göre değişimi

grading : lat., ing. * gradus (adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama, mertebe, sınıf) (lat.); grade (derece; derecelendirmek) + ing (isım yapım eki) (ing.) * bir şeyin kalitesini, seviyesini veya derecesini belirleme, sıralama veya sınıflandırma, derecelendirme

grado : lat. * gradus, grado (merdiven, adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama, mertebe, sınıf) * bir sıvının içindeki alkol derecesi

gradyan : lat. * gradient (gradus (adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama, mertebe, sınıf) + ient (isim yapım eki) ) * bir skaler alandaki artımın en çok olduğu yere doğru yönelmiş bir vektör alanı, yön türevi, gradyen; R3 uzayındaki bir f fonksiyonu için bileşenleri kısmi türevler olan grad(f) = ifx + jfy + kfz vektörü

graf : gre. * graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) * natematikte, nesne çiftlerinin bir anlamda "ilişkili" olduğu bir dizi nesne kümesini belirleyen bir yapı, çizge

grafen : gre. * graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) * karbon atomlarının bal peteği şeklinde dizildiği, tek bir atom kalınlığında, yüksek iletkenlik ve dayanıklılığa sahip iki boyutlu malzeme

grafen oksit : gre. * graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) + oxydio (oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + idios (kimyasal madde eki) ) * tek katmanlı karbon atomlarının altıgen örgü şeklinde dizildiği grafenin oksijen içeren bileşiği; malzeme biliminde kullanılan nanomalzeme (C140H42O20)

grafi : gre. * graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * yazı, yazma, işaret, çizme, işaretleme; Röntgen ışınları olarak da bilinen foton partiküllerinin dokudan geçiş özelliklerinden yararlanarak bir organın görüntülenmesi

grafik : gre. * graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bilgilerin, sayıların veya verilerin çizgiler, şekiller ve sembollerle görsel olarak temsil edilmesi; çizim veya resim biçiminde sunulan gösterim

grafit : gre. * graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ites (element, kayaç ve mineral eki) * kalemlerin uç yapımında ve endüstride kullanılan, karbonun yumuşak, siyah, parlak bir allotropu olan madde

grafiti : gre. * graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ites (element, kayaç ve mineral eki) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * duvarlara veya diğer yüzeylere kazıma, çizme veya sprey boya ile yapılan resim veya yazı; genellikle sokak sanatı veya sosyal/dışavurum amaçlı yapılan görsel ifade biçimi

grafolog : gre. * (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * el yazısını inceleyerek yazanın kişilik ve psikolojik özelliklerini araştıran kişi; el yazısı bilimiyle uğraşan uzman

grafoloji : gre. * graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * el yazısını inceleyerek, yazanın kişilik ve psikolojik özelliklerini belirleme bilimi

grafometre : gre. * graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + metros, metron (ölçü) * çizim, yazı veya işaretlerin ölçülmesinde ve özellikle harita, plan veya çizimlerin uzunluk ve oranlarını ölçmekte kullanılan ölçüm aracı

graft : ing. * graft (aşı, nakil; bitki veya doku parçasını başka bir yere nakletmek) * kendine ait kan dolaşımına sahip olmayan bir dokuyu vücuttaki bir bölgeden diğerine veya başka bir canlıdan diğerine taşımak için yapılan cerrahi prosedür; bir bitki parçasının başka bir bitkiye aşılanması işlemi veya tıbbi olarak dokuların bir bölgeden alınarak başka bir bölgeye nakledilmesi

graft versus host hastalığı : ing. * graft (nakledilen doku veya organ) + versus (karşı) + host (alıcı organizma, konak) (ing.) + hastalık (sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, bozukluk) + ı (iyelik eki) (tür.) * organ nakli sonrasında donörün (vericinin) bağışıklık hücrelerinin alıcının dokularına saldırmasıyla ortaya çıkan ve alıcının dokularında inflamasyon, hasar ve işlev bozukluklarına yol açan immünolojik reaksiyon

graham difüzyon yasası : lat. * graham (İskoç kimyager Thomas Graham’ın soyadından) + diffusion (geçişme, yayılma) (lat.) + yasa (kural, kanun, ilke, prensip, esas) (tür.) * gazların efüzyon hızının, mol kütlelerinin karekökü ile ters orantılı olduğunu belirten yasa,

grain : lat. * granum (tane, tohum, küçük parça) * tahıl tanesi, tanecik, küçük parçacık, kristal yapıda küçük birim

grajus : lat. * gragius (öncü, muhafız, koruma görevlisi) * askeri birliklerde belirli görevlerde bulunan öncü veya muhafız asker

gram : gre. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) * kütle ölçü birimi olarak kullanılan ve 1 kilogramın binde biri olan ağırlık ölçüsü

gram negatif : lat. * gram (Danimarkalı bakteriyolog Hans Christian Gram’ın soyadından) + negativus (olumsuz, zıt, karşıt, ters, aksi; sıfırdan küçük) (negatus (negare (inkar etmek, yadsımak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) * bakterilerin Gram boyama yönteminde kristal viyole boyasını tutmayıp pembe/kırmızı renkte görünen ve hücre duvarı yapısı farklı olan bakteri grubunu ifade eden mikrobiyolojik sınıflandırma

gramaj : gre., fra. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) (gre.) + age (isim yapım eki) (fra.) * ağırlık ölçüsü anlamında kullanılan ve özellikle kumaş veya kağıt gibi maddelerin metrekare başına düşen gram cinsinden ağırlığını ifade eden terim

gramatikal : gre., lat. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * dilbilgisi ile ilgili olan veya dilbilgisi kurallarına uygun olan

gramer : gre., lat. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) (gre.) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * bir dilin ses, biçim, sözcük ve cümle yapısını ve bu unsurların doğru, düzenli ve anlamlı kullanım kurallarını inceleyen ve tanımlayan dil bilgisi sistemi, dilbilgisi kuralları

graminaceous : lat. * gramen (çim, ot) + aceae (-giller, bitki familyası) + osus (ile ilgili, -a ait) * çimsi, ota ait, ot gibi, buğgillerden olan; çimenlere benzeyen, çim ailesine (Poaceae / Gramineae) mensup buğday, arpa veya çayır otları gibi bitkiler

graminoid : lat., gre. * gramen (çim, ot) (lat.) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.) * ota benzeyeb, çime benzeyen, otsu, çimensi

graminoloji : lat., gre. * gramen (çim, ot) (lat.) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * otları ve özellikle buğdaygiller (Poaceae) gibi çimensi bitkileri inceleyen bilim dalı

gramkuvvet : gre., ara. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) (gre.) + kuvvet (güç, kudret) (ara.) * kütle birimi olan gram ile fiziksel kuvvet anlamındaki kuvvet kelimelerinin birleşmesinden oluşan, bir cismin gram cinsinden ölçülen ağırlık veya dayanıklılık gücü

gramofon : gre. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) + phone (ses) * ses kaydı yapmak ve çalmak için kullanılan mekanik cihaz

grampus : lat. * grampus (büyük deniz hayvanı, balina türü) * Risso yunusu (Grampus griseus (boz yunus) ) veya bazı bağlamlarda katil balina gibi yunus familyasından büyük deniz memelisi

gramsantimetre : gre., lat. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) + centum (yüz) (lat.) + metros, metron (ölçü) (gre.) * bir santimetre uzunluğundaki bir kaldıraç koluna etki eden bir gram ağırlığın torkuna eşit olan bir tork birimi

granat : lat. * granatum (nar taneli, çok çekirdekli) * başkalaşmış kayaçlarda ve bazı yerli kayaçlarda bulunan, sert kabuğa sahip ve genellikle kırmızı renkli değerli taş olan doğal silikat grubu veya patlayıcı madde türü, süleyman taşı, lal taşı, grena, garnet (X3Y2(SiO4)3)

grand : lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, ulu, görkemli) * görkemli, büyük ve etkileyici nitelikte olan şey; yüksek derece veya statü ifade eden ünvan veya sıfat

grand prix : fra. * grand (büyük, iri, kocaman) + prix (ödül, mükafat) * büyük ödül; bazı yarışmalarda verilen en büyük ödül ve bu yarışmaları tanımlamakta kullanılan terim

grandi : lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, heybetli, görkemli, ulu, yetişkin) * büyük, iri, kocaman, ulu, görkemli, büyüklük taslayan, debdebeli, ihtişamlı veya yapay bir azamet taşıyan

grandioso : lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, heybetli, görkemli, ulu, yetişkin) + osus (sıfat yapım eki) (lat.); grandioso (ita.); grandiose (fra.) * görkemli, gösterişli, heybetli, abartılı, büyük; bir müzik pasajının görkemli ve asil bir tarzda çalınmasını yönlendiren bir tempo işareti

grandiöz : lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, heybetli, görkemli, ulu, yetişkin) + osus (sıfat yapım eki) (lat.); grandiose (fra.) * görkemli, gösterişli, heybetli, abartılı, büyük

grandiözite : lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, heybetli, görkemli, ulu, yetişkin) + osus (sıfat yapım ve durum eki) + itas (isim yapım eki) (lat.); grandiosité (fra.) * görkem, gösteriş, heybet, abartılı olma, büyüklük; kişinin kendi önemini, gücünü, zenginliğini, yeteneklerini veya statüsünü gerçek dışı bir şekilde aşırı yüksek ve üstün görmesi

grandiyöz : lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, heybetli, görkemli, ulu, yetişkin) + osus (sıfat yapım eki) (lat.); grandiose (fra.) * görkemli, gösterişli, heybetli, abartılı, büyük

grandiyözite : lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, heybetli, görkemli, ulu, yetişkin) + osus (sıfat yapım ve durum eki) + itas (isim yapım eki) (lat.); grandiosité (fra.) * görkem, gösteriş, heybet, abartılı olma, büyüklük; kişinin kendi önemini, gücünü, zenginliğini, yeteneklerini veya statüsünü gerçek dışı bir şekilde aşırı yüksek ve üstün görmesi

grandük : lat. * grandis (büyük, iri, kocaman, ulu, görkemli) + dux, duc (lider, önder, yönlendirici) * bazı Avrupa monarşilerinde prens ile kral arasında yer alan yüksek asalet ünvanı

granisetron : gre. * granum, grani (tanecik, çekirdek) + setron (serotonin eki) * kemoterapi ve radyoterapiyi takiben bulantı ve kusmayı tedavi etmek için antiemetik olarak kullanılan, medulla oblongata'daki kusma merkezini aktive eden bir sinir olan vagus sinirinin aktivitesini azaltan, ticari ismi "kytril" olan bir serotonin 5-HT3 reseptör antagonisti (C18H24N4O)

granit : lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ite (element, kayaç ve mineral eki) * taneli yapıya sahip olan, feldispat, kuvars, mika ve ortoklaz minerallerinden bileşmiş, türlü renkte, billursu, çok sert bir tür magmatik kayaç

granular : lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * taneciklerden oluşan, taneciklere ait olan, taneciklerle ilgili, tane taneli

granül : lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme eki) * küçük ve yuvarlak tanecik biçimindeki madde parçası; şeker ve laktozdan yapılan ve içinde az miktarda aktif madde bulunan küçük tanecikler durumunda hap

granülasyon : lat. * granulare (tanecikleşmek) (granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme eki) + are (fiil mastar eki) ) + (tio, sio (isim yapım eki) * bir maddenin küçük tanecikler haline getirilmesi veya bu biçimi alması süreci, taneciklendirme; tanecik boyutunu istenen boyuta getirmek için yapılan işlem ve proseslere verilen isim

granüler : lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * taneciklerden oluşan, taneciklere ait olan, taneciklerle ilgili, tane taneli

granülin : lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme eki) + in (kimyasal bileşik eki) * tanecikli yapıda olan veya granül içeren, özellikle biyokimyasal bağlamda tanecikli madde

granülit : lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme eki) + ite (element, kayaç ve mineral eki) * feldispat, granit, kuvars, moskofcamı gibi maddelerden bileşmiş, tanecikli yapıda sertleşmiş veya kristalize olmuş billur kayaç kütlesi

granülom : lat., gre. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme eki) (lat.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) (gre.) * dokuda küçük taneciklerden oluşan iltihabi kitle

granüloma inguinale : lat., gre. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme eki) (lat.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) (gre.) + inguen, inguin (kasık) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * kasık bölgesinde oluşan, genellikle cinsel yolla bulaşan bakteriyel enfeksiyon sonucu ortaya çıkan, granül adı verilen küçük iltihaplı kitlelerden oluşan hastalık, donovanoz

granüloma venerum : lat., gre. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme eki) (lat.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) (gre.) + venerum (Venüs ile ilgili olanlar; cinsel yolla ilgili olan) (Venus (Roma mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası) + arum (çoğul eki) ) (lat.) * genital bölgedeki lenf bezlerini ilgilendiren cinsel yolla bulaşan bir hastalık veya enfeksiyon

granülomatis : lat., gre. * granulum (tanecik, zerrecik, çekirdekcik) (granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + lum (küçültme eki) ) (lat.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) ) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * granülomaya ait, granülomlu, mikroskop altında küçük granüller (tanecikler) içeren, özellikle bağışıklık sistemi hücrelerinin oluşturduğu iltihabi doku yapısı

granülomatozis : lat., gre. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme eki) (lat.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * granülomların (mikroskopik tanecikli iltihabi yapılar) oluştuğu veya bulunduğu kronik inflamatuar hastalık durumu

granülomatöz : lat., gre. * granulum (tanecik, zerrecik, çekirdekcik) (granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + lum (küçültme eki) ) (lat.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) ) (gre.) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * granül yapısına sahip olan, granül içeren, tanecikli dokudan oluşan; granülomaya benzer yapıda, granülom içeren veya granülomlarla ilişkili; kronik inflamasyon sonucu oluşan, küçük granül hücre kümeleri ve iltihabi dokular içeren durumlar

granülosit : lat., gre. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme eki) (lat.) + kytos (hücre, göze, odacık, boşluk, oyuk, kap) (gre.); cytus (lat.) * granüllü (tanecikli) yapıya sahip kan hücresi türü

granülovakuoler : lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + ulus, ula (küçültme eki) + vacare (boş olmak, boş kalmak, boşaltmak, tahliye etmek), vacuus (boş), vacuum (boşluk, vakum) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * içinde küçük tanecikler (granüller) ve boşluklar (vakuoller) bulunan yapıyla ilgili

granyöz : lat., gre. * granios (tane, sert parça; kaya balığı, granit gibi sert balık) (granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) (lat.) + ios (ile ilgili, gibi, -a ait) (gre.) * kaya balıkları arasında sayılan, iri ve sert yapılı balık, sinagrit, kaya balığı

grapsidae : gre. * grapsos (yengeç, kabuklu deniz hayvanı) ile ilişkili cins adı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * deniz kıyılarında, kayalıklar arasında, bataklıklarda ve nehir ağızlarında yaşayan ve genellikle hızlı hareket eden kara ile kıyı yengeçlerini kapsayan yengeç familyası, bataklık yengeçleri, kıyı yengeçleri, kaya yengeçleri

grass : ing. * grass (ot, çimen) * çimen, ot ve özellikle Poaceae (buğdaygiller) familyasına ait bitkilerin genel ismi

gratis : lat. * gratis (ücretsiz, bedava) * para ödemesi olmadan, ücretsiz, karşılıksız verilen veya yapılan

gravastar : ing. * gravitational (kütleçekimsel) + vacare (boş olmak, boş kalmak, boşaltmak, tahliye etmek), vacuus (boş), vacuum (boşluk, vakum) + star (yıldız) * kütleçekimsel vakum yıldızı; kara deliklere alternatif olarak önerilen, iç kısmında vakum enerjisi ve dış kısmında yoğun kabuk bulunan varsayımsal kozmik cisim

grave : lat. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) * çok yavaş müzik temposu

graves hastalığı : ing. * graves (İrlandalı doktor Robert James Graves'in soyadından) (ing.) + hastalık (sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, bozukluk) + ı (iyelik eki) (tür.) * tiroid bezinin aşırı çalışmasıyla ortaya çıkan otoimmün hastalık, toksik guatr

gravid : lat. * gravidus (hamile, dolu, yüklü) (gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + idus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * gebelik, hamilelik, dolu olma, yüklü olma

gravidarum : lat. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + idus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + arum (durum eki; dişil çoğul genitif eki) * şiddetli bulantı, kusma, kilo kaybı ve muhtemelen dehidrasyonla karakterize bir gebelik komplikasyonu

graviditas : lat. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + idus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + itas (isim yapım ve durum eki) * gebelik, hamilelik

gravimetrik : lat., gre. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) (lat.) + metros, metron (ölçü) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * ağırlığa dayalı ölçümle ilgili; kütle temelli analiz yöntemi

gravitasyon : lat. * gravitare (ağırlaşmak, ağırlık merkezi etrafında dönmek, yönelmek) (gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * kütlelerin birbirini çekmesi olayı; yerçekimi veya kütleçekimi etkisi

gravitasyonel : lat. * gravitare (ağırlaşmak, ağırlık merkezi etrafında dönmek, yönelmek) (gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + are (fiil mastar eki) ) + tio, tionem (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kütlelerin birbirini çekmesi olayıyla ilgili; yerçekimi veya kütleçekimi etkisiyle ilgili

gravite : lat. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + itas (isim yapım ve durum eki) * ağırlık, ciddiyet, vakar; kişilikte veya davranışta kendine güvenen, ağırbaşlı ve saygı uyandıran hâl; Roma kültüründe erdemli bir yurttaşın taşıması beklenen ağırbaşlılık ve itibar

gravitino : lat. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + itas (isim yapım ve durum eki) + inus (ile ilgili,-a ait) (lat.); ino (ita.) * süperkütleçekim ve süpersimetri teorilerinde, kütleçekim kuvvetini taşıdığı varsayılan teorik parçacık gravitonun süpersimetrik eşi olan hayali bir ayar fermiyonu

graviton : lat. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) + itas (isim yapım ve durum eki) + on (parçacık/tanecik eki) * kütleçekim kuvvetinin kuantum taşıyıcısı olduğu varsayılan, henüz deneysel olarak doğrulanmamış temel parçacık

gravitropizm : lat., gre. * gravis (ağır, dolu, yüklü; ciddi) (lat.) + tropismos (yönelme, dönme, eğilim) (trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) ) * bitkilerin kök, gövde veya diğer organlarının yerçekimi kuvvetine bağlı olarak belirli bir yöne doğru büyüme ve yönelme göstermesiyle ortaya çıkan fizyolojik büyüme tepkisi

gravür : lat. * gravo, gravare (oymak, kazımak) + ura (isim yapım eki) * metal, tahta veya taş yüzeye oyma veya kazıma yoluyla yapılan resim, baskı resmi tekniği.

gravyer : fra. * Gruyère (İsviçre’nin Fribourg kantonuna bağlı bir bölge ve bu bölgede üretilen peynirin ismi) * Fransız ve Alman mutfaklarında yaygın olarak kullanılan, büyük tekerlekler halinde üretilen, sarı renkli, sert ve delikli inek peyniri

gray turner işareti : ing., ara., tür. * gray turner (İngiliz doktor George Gray Turner’ın soyadından) + işaret (belirti, alamet, ayet, iz, simge, sembol, nişan, kod, şekil) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * pankreatit ve özellikle akut pankreatitte retroperitoneal kanama veya kan sızıntısının dışa vurumuna bağlı olarak karın duvarının yan taraflarında morarma görülmesi olup genellikle

grazialar : gre., lat. * gratiae (zarafetler, hoşluklar, sevimlilikler, cazibeler, güzellikler) (gre.); gratia (lat.) * Roma mitolojisinde her biri zarafet, güzellik ve neşeyi simgeleyen Zarafetler veya Güzellik Tanrıçaları olarak bilinen üç tanrıçayı (Aglaea, Euphrosyne, Thalia) temsil eden kelime

grazioso : gre., lat. * gratia (zarafet, incelik, hoşluk ve cazibe) + osus (ile ilgili, gibi) * zarif, hoş, sevimli, ince duygulu; müzikte zarif çalma temposu

green teoremi : ing., gre., tür. * green (İngiliz matematikçi George Green’in soyadından) (ing.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * düzlemde tanımlı bir vektör alanının kapalı bir eğri boyunca alınan çizgi integralini, bu eğrinin çevrelediği bölge üzerindeki türevsel (rotasyonel) özellikleri ifade eden çift katlı alan integraliyle ilişkilendiren ve çok değişkenli analizde temel rol oynayan matematik teoremi

greft : lat., fra., hol., ing. * graphium (çubuğumsu alet, yazı kalemi) (lat), greffe (aşı, doku nakli) (fra.), graft (kanal), graven (kazmak) (hol), graffe (iğne, mil) (ing.) * bitki aşısı, aşılama; doku nakli; kendine ait kan dolaşımına sahip olmayan bir dokuyu vücuttaki bir bölgeden diğerine veya bir canlıdan diğerine taşımak için yapılan cerrahi prosedür; nakledilen organ

gregoryen : gre., lat. * gregorios (uyanık olan, dikkatli olan, tetikte olan) (gregorein (uyanmak, dikkatli olmak, tetikte olmak) + ios (ile ilgili, gibi) (gre.); gregorius + ianus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * Papa III. Gregorius tarafından başlatılan veya onun adıyla anılan; özellikle takvim sistemi anlamında kullanılan ve 1582 yılında Papa XIII. Gregorius tarafından reform edilen miladi takvim; kilise müziğinde, orta çağda gelişmiş ve Papa Gregorius ile ilişkilendirilen düz ve monofonik ilahiler türü

grejuva : fra. * grève (grev) + juive (yahudi) * 14. yüzyılda Fransa ve diğer Avrupa bölgelerinde Yahudi topluluklarına karşı yapılan ekonomik veya sosyal boykot ve ayaklanmalar için kullanılan ifade

grek : gre. * graikhos (Graialı, Graia sakini) (graia (gri, yaşlı; eski, solmuş, bozulmuş, pörsümüş) + ikos (ile ilgili, gibi) ) * Yunanistan'ın yerlisi veya sakini veya Yunan kökenli kişi (grandis (büyük, yaşlı) (lat.) )

grekoromen : gre. * grekos (Yunanlı) + Romanos (Romalı) * Antik Yunan ve Roma kültürlerinin, sanatının, hukukunun ve yaşam tarzının karışımı veya bu iki medeniyete ait unsurların birleşimi; özellikle tarih, arkeoloji ve kültür çalışmalarında kullanılan terim

gremory : gre., lat. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) (gre.) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, deve üzerinde taçlı güzel bir kadın şeklinde beliren ve gizli hazinelerin yerini söyleme, kadınların sevgisini kazanma ile geçmiş, şimdiki ve gelecek zamana dair sırları ifşa etme güçlerine sahip olan 26. cin

gren : lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) (lat.); grain (fra.) * tohum, çekirdek, tane; kağıt yüzeyinin pürüzlülük durumu

grena : lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk), granatum (nar, nar taneli, çok çekirdekli) * narçiçeği renginde bir süs taşı; alüminyum silikat ile kalsiyum, magnezyum, demir veya manganez gibi madenlerden birinin bileşmesinden oluşmuş, çeşitli renkteki mineral

grenada : lat. * granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk), granatum (nar, nar taneli, çok çekirdekli) * Karayip Denizi'nde, doğusunda Atlas Okyanusu yer alan, Grenada adası ile Grenadinler ada grubundan oluşan ülke

grepafloksasin : gre., lat. * graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek) (gre.) + fluere (akmak, sıvı ilerleyerek hareket etmek) (metal eritme işlemlerinde kullanılan “flux” (akı) kavramından), fluor (akışkan, flor elementi) (fluere (akmak, sıvı ilerleyerek hareket etmek) + or (element eki) ) (lat.) + oxys (keskin, oksijen) (gre.) + cine (kinolon eki) (lat.) * bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan, DNA giraz enzimini hedef alan, geniş spektrumlu florokinolon grubu antibiyotik (C19H22FN3O3)

gres : fra.* graisse (yağ, yağlama yağı, yağlı madde) * makine parçalarını yağlamak ve sürtünmeyi azaltmak için kullanılan katı ile yarı akışkan arası, yoğun ve yapışkan yağ

grev : fra.* grève (iş bırakma) * çalışanların toplu halde iş yapmayı durdurması; işçi hakları için kullanılan toplu eylem biçimi

grevillea : lat. * Greville (İngiliz botanikçi Charles Francis Greville) + a (ile ilgili, -a ait) * iğne yapraklı görünümlü çalı ve ağaçları kapsayan, Proteaceae familyasından bir bitki cinsi

greyder : lat., ing. * gradus (adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama, mertebe, sınıf) (lat.); grade (düzlemek, tesviye etmek, düzeltmek, derecelendirmek) + er (-cı, yapan, eden eki) * yol yapımında veya inşaatta zemin veya araziyi düzeltmek için kullanılan ağır iş makinesi

greyfrut : ing.* grape (üzüm) + fruit (meyve) * turunçgiller familyasından, büyük ve ekşi-tatlı aromaya sahip sarı veya pembe etli meyve

gri : alm.* grau (gri renk) (alm.) * siyah ile beyazın karışımı olan, genellikle ara ton, soluk ve mat renk anlamında kullanılan nötr renk

grid : ing.* grid (ızgara, şebeke, kafes) * elektrik ve enerji dağıtımında kullanılan birbirine bağlı hatlar ağı; ayrıca grafik, harita veya tasarımlarda düzenli çizgilerle oluşturulan yapı

gril : fra.* grille (ızgara, parmaklık) * metal veya demirden yapılmış, genellikle pencere, kapı veya koruma amacıyla kullanılan kafes veya parmaklık

grimas : fra.* grimace (yüz buruşturma, çirkin yüz ifadesi) * genellikle hoşnutsuzluk, acı veya alay belirtisi olarak yapılan yüz ifadesi ve mimik hareketi; şizofrenide görülen garip yüz hareketleri

grimuar : gre. * gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) (gre.) + oire (isim yapım ve araç eki) (fra.) * büyü amaçlı yazılan harfler; kara büyü kitabı; büyü ritüelleri ve tılsımlar için rehber olarak kullanılan büyü, sihir ve okült bilgiler içeren eski el yazması veya kitap

grip : fra.* grippe (grip, influenza) * solunum yollarını etkileyen, ateş, öksürük ve halsizlikle seyreden bulaşıcı viral hastalık

griselinia : lat. * Griselini (İtalyan botanikçi Francesco Griselini) + a (ile ilgili, -a ait) * herdemyeşil çalı ve ağaçları içeren, Griseliniaceae familyasından bir bitki cinsi

griseofulvin : lat. * griseus (gri) + fulvus (sarımsı kahverengi) * mantar enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan, doğada bulunan gri-sarımsı renk tonlarında antifungal ilacın etken maddesi (C17H17ClO6)

grizu : alm., fra. * Griess, Gries (ince tanecik, tortu, pislik) (alm.); grisou (patlayıcı kömür gazı) (fra.) * maden ocaklarında bulunan, havayla karışınca patlayıcı özelliğe sahip renksiz, kokusuz doğal gaz, metan (CH4)

grizumetre : gre., fra * grisou (patlayıcı kömür gazı) (fra.) + metros, metron (ölçü) * maden ocaklarında patlayıcı kömür gazı (grizu) miktarını ölçmek için kullanılan cihaz

gros : fra.* gros, grosse (dişi için) (büyük, iri) * miktar olarak çok, hacim veya boyut açısından büyük; vergiler ve kesintiler dahil toplam miktar veya ağırlık, brüt; perakende değil toptan (büyük miktarda veya toplu olarak) yapılan satış veya alışveriş

grosa : ita. * grossa (büyük, kaba, kalın) * on iki düzinelik ölçü birimi

grossulariaceae : lat. * grossula (küçük incir; frenk üzümü meyvesine benzeri meyve) (grossus (iri, kalın, büyük) + ulus, ula (küçültme eki) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * frenk üzümü ve bektaşi üzümü gibi yenilebilir, sulu meyveler veren, genellikle çalı formundaki bitkileri kapsayan bir bitki familyası, bektaşiüzümügiller veya kuşüzümügiller

groston : fra. * gros, grosse (dişi için) (büyük, iri) + ton (bir metre küp oylumunda ve +4 0C’deki arı suyun ağırlığına eşit ağırlık, bin kilogramlık ağırlık birimi) * bir geminin kullanılan bölümlerinin ton birimi cinsinden karşılığı

grotesk : ita., fra.* grotesco (garip, tuhaf, abartılı) (grotta (mağara) + esco (ile ilgili, gibi, -a ait) (ita.); grotesque (fra.) * Rönesans’ta Roma’daki yeraltı mağara benzeri kalıntılarda bulunan tuhaf süslemelerden adını alan, insan, hayvan ve bitki biçimlerinin abartılı, garip veya fantastik biçimde birleştirilmesiyle oluşan sanatsal üslup veya çarpık ve tuhaf görünüş

groundcover : ing. * ground (yer, toprak) + cover (örtü, kaplama) * yer örtücü, toprak örtüsü; bahçe ve peyzaj mimarlığında toprak yüzeyini halı gibi saran, yabani otları engelleyen ve erozyonu önleyen kısa boylu bitkiler

growth faktör : ing., lat. * grow (büyümek), growth (büyüme) + factor (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tor (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) * belirli dokuların büyümesini uyaran birprotein grubundan herhangi biri, büyüme faktörü

grönland : ing. * green (yeşil) + land (toprak, arsa, arazi, ülke) * Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde yer alan, kuzey kutbundaki en büyük buz örtüsüyle kaplı, Danimarka Krallığı'na bağlı özerk bir bölge

gruidae : lat. * grus (turna kuşu) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * uzun bacaklı, uzun boyunlu ve büyük sulak alan kuşları olan turnaları kapsayan, turnamsılar (Gruiformes) takımına ait olan turnagiller familyası

gruiformes : lat. * grus (turna kuşu) + formis (şekilli, biçimli, kalıplı) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * turnalar, su tavukları ve yelve kuşları gibi türleri içeren bir kuş takımı, turnamsılar, bataklık kuşları

grup : lat.* cruppa (atın kıçı, arka kısmı; yuvarlak kütle), gruppus (topluluk, küme, grup) * ortak özelliklere sahip bireylerin veya nesnelerin bir araya gelmesiyle oluşan topluluk veya kümelenme, toplanma, tolpuluk, kitle

gryllidae : lat. * gryllus (cırcır böceği) ) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Düzkanatlılar (Orthoptera) takımında yer alan parlak siyah veya kahverengi tonlardaki, erkekleri ses çıkaran gerçek cırcır böceklerini kapsayan böcek familyası

guadelup : ara., fra. * vadi (vadi, akarsu yatağı) + lubb (oyun, eglence) (ara.); Guadeloupe (fra.) * Antiller'de (Karayipler) yer alan, Fransa'nın eski bir sömürgesi olan denizaşırı illerinden biri olan ada

guaifenesin : tai., isp., gre., lat. * guayacan (sert odunlu, tropikal Guaiacum cinsine ait guaiak ağacından elde edilen reçine kıvamındaki fenolik bileşik) (tai.) + phenyl (fenil grubu C6H5-) + oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) (gre.) + ine (kimyasal madde eki) (lat.) * soğuk algınlığı, grip veya bronşit gibi üst solunum yolu rahatsızlıklarında solunum yollarındaki mukusu (balgamı) incelten ve gevşeten, balgamın yapışkanlığını azaltarak öksürük yoluyla vücuttan atılmasını kolaylaştıran balgam söktürücü (ekspektoran) ilacın etken maddesi (C10H14O4)

guam : kam. * guahan (bizimkine ait olan, bizim yerimiz) (kam.), guam (isp.) * Pasifik Okyanusu’nda yer alan, Mikronezya bölgesinde bulunan ve günümüzde Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlı özerk statüdeki bir ada ve denizaşırı toprak

guanabenz : lat. * guanidine (azotlu organik bileşik) + benz (benzen, aromatik hidrokarbon halkası) * merkezi sinir sistemini etkileyerek kan basıncını düşüren, antihipertansif (yüksek tansiyon düşürücü) etkili bir α2-adrenerjik agonist (C8H8Cl2N4)

guanetidin : lat. * guanidine (azotlu organik bileşik) + tidine (sentetik madde eki) * sempatik sinir sistemini baskılayarak ve damarları gevşeterek kan basıncını düşüren, güçlü bir adrenerjik nöron blokeri olan ve geçmişte hipertansiyon tedavisinde kullanılan bir ilacın etken maddesi (C10H22N4)

guanfasin : lat. * guanidine (azotlu organik bileşik) + fa (farmakolojik işlevsel grup kökü) + cine (kimyasal madde eki) * merkezi sinir sisteminde α2-adrenerjik reseptörleri etkileyerek tansiyon düşürücü ve dikkat eksikliği hiperaktivite tedavisinde kullanılan bir ilaç; yapısal olarak guanidin türevi bir farmasötik ajan (C9H9Cl2N3O-HCl)

guanidin : spa., lat. * guan (guano, gübre) (spa.) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) (lat.) * güçlü bazik özellik gösteren, organik bir azot bileşiği; protein sentezi ve bazı biyokimyasal reaksiyonlarda önemli rol oynayan kimyasal madde (CH5N3)

gaunilat siklaz : que., lat., gre. * wanu (gübre) (que.) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki) (gre.) ) + ate (tuz veya ester eki) (lat.) + kuklos, kyklos (daire, devir, çember, döngü, dönem, tekerlek, dairesel hareket, siklus) (gre.); cyclus (lat.) + ase, asis (enzim eki) (gre.) * hücresel haberleşmede hayati bir rol oynayan ve guanozin trifosfatı (GTP), ikincil bir haberci olan siklik guanozin monofosfata (cGMP) dönüştüren bir enzim

guanin : lat. * guano (deniz kuşu dışkısı; içerdiği azotlu bileşiklerden ötürü) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * DNA ve RNA’da bulunan dört nükleotid (adenine, thymine, guanine, cytosine) bazından biri olan, purin türevi azotlu organik bileşik; ilk kez guano (kuş dışkısı) örneklerinden izole edildiği için

guano : que. * huanu, wanu (dışkı, gübre, hayvan gübresi) (que.); guano (isp.) * özellikle Güney Amerika kıyılarındaki adalarda yaşayan deniz kuşlarının, yarasaların veya fokların, mağaralarda ve kıyı kayalıklarında bıraktıkları, uzun yıllar boyunca birikip kurumuş, mineralleşmiş olan ve yüksek azot, fosfat ile potasyum içeren, tarımda son derece etkili ve organik bir gübre olarak kullanılan dışkıları ("guanin" isimli DNA nükleotidinin izole edildiği azotlu madde)

guarani : tup., isp. * guarani (cesur, savaşçı halk ismi) * Güney Amerika’da yaşayan yerli bir etnik grup ile bu halkın konuştuğu Tupi-Guarani dil ailesine ait dili ve Paraguay’ın resmi para birimi

guaş : fra. * gouache (opak, yoğun kıvamlı sulu boya) * su bazlı, opak ve yoğun pigmentli bir boya türünü ifade eden, özellikle resim ve illüstrasyon çalışmalarında kullanılan bir sanat malzemesi

guatemala : nah. * quauhtemallan (ormanlar yeri, ağaçlık yer) (quauh (ağaç) + tlemalli (yığın, bol miktar, yer) * ağaçların bol olduğu yer; Orta Amerika'da Kıstas bölgesinde yer alan, kuzeyde Meksika, doğuda Belize ve Honduras, güneyde ise El Salvador'la komşu olan, doğuda Karayip Denizi'ne, batıda Büyük Okyanus'a kıyısı olan ülke

guatr : lat., fra. * guttur (boğaz, gırtlak) (lat.); goitre (fra.) * tiroid bezinin çeşitli nedenlerle büyümesi sonucu boyunda şişlik oluşmasıyla karakterize edilen tıbbi durum

guava : arav., tai. * wayaba, guayaba (yeni ruhumuz) (gua (bizim) + ya (ruh) + ba (tekrar, yeni) ) * mersingiller familyasından olan, genellikle tropikal bölgelerde yetişen, içi pembe veya beyaz, dışı yeşil ya da sarı renkli, C vitamini bakımından oldukça zengin ve tatlı-mayhoş bir aromaya sahip küre biçimli tropikal bir meyve

guba kerem : aze., ara. * guba (Azerbaycan’ın kuzeydoğusunda yer alan tarihi bir şehir ismi) (aze.) + kerem (cömertlik, iyilik, fayda) (ara.) * Doğu Anadolu bölgesindeki, karar perdesi kerem, güçlü perdesi güzel veya rast olan; kerem dizisi temelinde, hicaz, kürdi ve buselik çeşnileriyle zenginleştirilen, geniş inici çıkıcılara sahip, derin duygular ve hüzün barındıran aşık makamlarından biri

gudde : ara. * gudda (ur, tümör, vücutta şişkinlik, salgı bezi) * yara veya çıban nedeniyle vücudun herhangi bir yerinde beliren şişlik, bez, beze

gudubet : ara. * gadab (gazap, öfke), gadub (gazaplı, öfkeli) + et (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * görünüşü, hali veya varlığıyla insanda itici, uğursuz veya kötü bir izlenim uyandıran; yüzüne bakılamayacak denli çirkin ve sevimsiz

gudüvv : ara. * gadava (sabah vakti çıkmak, erkenden gitmek), gudv (sabah erken saat, günün başlangıcı; sabahleyin yapılan gidiş veya hareket) * sabah vakti; sabahleyin harekete geçme, sabahleyin bir şeye başlama

guernsey : isk., nor. * grani, warinn (erkek ismi), gron (yeşil) + ey (ada) * Manş Denizi'nde, İngiliz Kanalı'nda yer alan ve Birleşik Krallık'a bağlı (Crown Dependency) özerk yönetime sahip, Normandiya yakınlarında bulunan bir ada; bu adada yetiştirilen yüksek kaliteli sütüyle ünlü altın-kahverengi bir sığır ırkı; bu adaya özgü kalın, yün bir kazak türü, gansey

gufran : ara. * gafere (affetmek, bağışlamak) * affedilme, bağışlanma

guguk : tür. * guguk (ses yansımalı onomatopeik kelime) * dünya genelinde "Cuculus canorus" türü olarak bilinen, özellikle başka kuşların yuvalarına yumurtalarını bırakarak yavrularını onların bakımına bırakan, ötüşü “guguk” diye duyulan, yaygın olarak bilinen bir ötücü kuş türü, guguk kuşu; bu kuşun çıkardığı “guguk” sesiyle ilişkili olan, aynı zamanda birdenbire ortaya çıkan ani ses veya çağrı anlamında da kullanılan onomatopeik kelime

GUI : ing. * graphical (grafiksel) + user (kullanıcı) + interface (arayüz) * kullanıcının ikonlar ve pencereler aracılığıyla bilgisayarla etkileşim kurmasını sağlayan görsel arayüz

guidance : lat., fra. * videre (görmek, yol göstermek) (lat.); guider (yol göstermek, yönlendirmek, rehberlik etmek, liderlik etmek) + ance (isim yapım eki) (fra.) * bir kişi veya grubun doğru yönde hareket etmesini sağlamak için verilen yönlendirme, talimat veya rehberlik

guillain-barré sendromu : fra. * Guillain (Fransız hekim Georges Guillain’in soyadından) + Barré (Jean Alexandre Barré'nin soyadından) (fra.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * bağışıklık sisteminin periferik sinirlere saldırması sonucu gelişen, kas güçsüzlüğü ve felce yol açabilen akut nörolojik hastalık

gulam : ara. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk; genç hizmetçi, köle) (ara.); golem (şekilsiz kütle, ham madde; Yahudi folklorunda, mistik yollarla canlandırılan ve sahibine hizmet eden, genellikle çamurdan yapılmış şekilsiz varlık) (ibr.) * genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk; genç hizmetçi, köle

gulampare : ara., far. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk; genç hizmetçi, köle) (ara.) + bare (düşkün, tutkun) (far.) * genç erkeklerle veya çocuklarla cinsel ilişkiye giren eşcinsel erkek, oğlancı, oğlan düşkünü

gulaş : mac. * gulyas (gulya (sığır sürüsü) + s (isim yapım eki) * Macar mutfağına özgü olarak kırmızı et (dana eti), soğan, paprika (kırmızı biber ve biber) ve çeşitli baharatlarla hazırlanan, Avrupa’da yaygınlaşarak farklı versiyonlarıyla bilinen sulu yahni türü geleneksel yemek

gulden : alm. * Gold (altın) + en (-dan yapılmış, oluşmuş) * Ortaçağ Almanya’sında, altından yapılan para birimi olarak kullanılan ve “altın” anlamına gelen bir kelimeden türeyen, zamanla Hollanda ve bazı Avrupa ülkelerinde de resmi para birimi adı olarak kullanılan terim

gulet : bre., fra. * gwelan (kuş) (bre.); goéland (balıkçı kuşu, martı) + ette (küçültme eki) (fra.); galiotta (ita.) * iki veya üç direkli, genellikle ahşap malzemeden yapılan yelkenli bir savaş gemisi; güncel durumda hem yelken hem de motor gücüyle çalışan, özellikle Ege ile Akdeniz’de mavi yolculuk turizminde kullanılan geniş gövdeli bir deniz taşıtı

gulf : ara. * galf, galafa (örtmek, kaplamak) * içine alan, içine girilen, kapsayan; genellikle kılıcı, silahı, kalemi veya benzeri nesneleri korumak veya taşımak için kullanılan, içine sokulan ve koruyan kap, örtü veya kovan; ayrıca giysi ve eşya örtüsü, kılıf; kabuk (gulf, golfe, Golfe (körfez), golf, Golf (topu deliğe, kılıfa sokma oyunu) (ing., fra., alm.) )

gulgule : san. * gulgule (tatlı kızartma hamur topu; kabaran, kabarık, şişkin, tatlı hamur lokması) * Hindistan'da bayramlarda ve törenlerde yapılan, un, şeker, süt ve bazen muzla hazırlanan ve yağda kızartılan geleneksel tatlı atıştırmalık; gürültü, şamata

gull : ara. * galla (gizlice almak, çalmak, aşırmak, hile yapmak, emanete ihanet etmek, ihanet etmek; bağlamak, gizlemek, kısıtlamak), gall (kelepçe, zincir halka, pranga; hilekar, sahtekar, hırısz, gizlice alan, güveni kötüye kullanan), gulul (hırsızlık, gizli yolsuzluk, emanete ihanet) * bağlı; ele bağlanan zincir, kelepçe, boyuna bağlanan zincir, boyunduruk, ayağa bağlanan zincir, pranga

gulul : ara. * galla (gizlice almak, çalmak, aşırmak, hile yapmak, emanete ihanet etmek, ihanet etmek; bağlamak, gizlemek, kısıtlamak), gall (kelepçe, zincir halka, pranga; hilekar, sahtekar, hırısz, gizlice alan, güveni kötüye kullanan) * hırsızlık, gizli yolsuzluk, emanete ihanet

gulyabani : ara., far. * gul (cin, hortlak, iblis, hortlak, uğursuz varlık; ölüm, bela) (ara.) + yaban (çöl, sahra, ıssız, vahşi doğa ortamı) (far.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Türk halk inanışlarında geceleri ortaya çıktığına inanılan, uzun boylu, korkunç kılıklı, bazen insanlara musallat olan hayalet veya cin benzeri varlık

gumma : lat. * gummi (sakız, reçine, yumuşak ve yapışkan madde) * frengi (sifiliz) hastalığının geç döneminde vücutta oluşabilen, yavaş büyüyen, yumuşak, granülomatöz tümör benzeri yapılar

gumme : ara. * gamm (üzüntü, tasa, keder, acı, ıstırap) + et (isim yapım ve durum eki) * gamlı olma, üzüntülü olma, tasalanma, kederli olma, acılı olma, ıstıraplı olma durumu (Kummer (tasa) (alm.) )

gumuz : gum. * gumuz (yerel endonim) * genellikle Batı Etiyopya’daki Benishangul-Gumuz bölgesinde yaşayan ve tarım, avcılık ile geçinen bir topluluk olarak bilinen, Etiyopya ve Sudan’ın sınır bölgelerinde yaşayan, Nilo-Saharan dil ailesine ait Gumuzcayı konuşan Nilotik yerli bir etnik grup

gumuz : ara * gamz, gumuz (sır, gizem, anlaşılması güç mesele) * sözün kapalı, belirsiz, karışık, gizemli olması

gurab : ara. * gurab (karga) * kargagiller (Corvidae) familyasından, iri yapılı, genellikle siyah tüylü, zeki ve ses çıkarışıyla tanınan, hem şehir hem doğa ortamında yaşayan ötücü kuş türü

guraf : ara. * garafa (avuçlamak, su veya tahıl kapmak, kepçeyle ya da kapla çekip almak) * yüksek, köşk gibi; büyü; Osmanlı ve Arap takvim/ölçü terminolojisinde tahıl veya sıvı benzeri maddelerin miktarını belirlemek amacıyla kullanılan büyük ölçek ya da büyük hacimli ölçü kabı,büyük ölçek

gurbet : ara. * garb (uzak; batı), garaba (uzaklaşmak), gurba (ayrı ve uzak olma, yabancı yerde olma; yabancılık, sürgün) + et (durum eki) * doğup büyünen yerden uzakta, başka bir yerde olma durumu, yabancılık, hasret ve özlem duyulan uzak yer

gureba : ara. * garib (zavallı, kimsesiz; yabancı, gurbette olan), gurbet (gariplik, yabancılıllk, uzakta olma) * zavallılar, kimsesizler, garipler; yabancılar, evinden uzakta bulunan kimseler, garipler

gurfet : ara. * garafa (eliyle veya bir kapla su almak, avuçlayarak çekip almak) * avuç ölçeği

gurk : tür. * gurk (kümes hayvanlarının çıkardığı sesten ses yansımalı kelime) * kuluçkaya yatmış veya yatma zamanı gelmiş tavuk; kuluçka; erkek hindi

gurm : ara. * garima (borçlanmak, yükümlü olmak), mugram (borçlu, yükümlü) * borç, maddi yükümlülük; bir kimse üzerine eda edilmesi, yerine getirilmesi gereken iş (borç ve diyet gibi), garamet

gurme : ing., fra. * gourmet (grom (hizmetçi, servis elemanı; erkek çocuk), grommet, groumet (şarap servisi yapan görevli, vale), gourmand (obur, açgözlü, pisboğaz) (fra.) * yemeğe ve içmeye meraklı kişi; lezzetli ve kaliteli yiyecek ve içecekleri seçip tadım konusunda uzmanlaşmış kişi (gastronomi alanında “ince damak zevkine sahip” anlamında kullanılır.)

gurre : ara. * gurre (bağırma, gürleme; travmatik doğum veya düşük anındaki acı ifadesini temsil eden onomatopeik kelime) * ana karnındaki ceninin, suç işleme yoluyla düşmesine sebep olan kimsenin ödeyeceği tazminat

guru : san. * guru (öğretmen, hoca, usta, bilge) * Brahmacı eğitimde yüksek kasttan gençleri ve öğrencileri yetiştiren, manevi gücünün en yüksek noktada olduğuna inanılan kimse

gurub : ara. * garaba (batmak, (güneş için) doğup sonra batmak, kaybolmak) * batma, batış; batıda görünmez olma; gözden kaybolma; uzaklaşma, ırak olmak

guruh : far. * guroh (grup, topluluk, bölük, kitle) * grup, topluluk, bölük, kitle, kalabalık, küme, insan topluluğu, cemaat

guruldamak : tür. * gurul (hırıltı, homurtu sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + da (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * mide veya bağırsaklarda gaz ve sıvı hareketine bağlı olarak veya benzer biçimde içten ve süreklilik gösteren yuvarlak sesler çıkarmak; homurtu, mırıltı sesi çıkarmak (growl (guruldamak) (ing.) )

gurultu : tür. * gurul (hırıltı, homurtu sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + tu (isim yapım ek) * mide veya bağırsaklarda gaz ve sıvı hareketine bağlı olarak veya benzer biçimde içten ve süreklilik gösteren yuvarlak sesler çıkarma, guruldama işi

gurup : ara. * garaba (batmak, (güneş için) doğup sonra batmak, kaybolmak), garb (batı), garaba (uzaklaşmak, ayrılmak) * güneşin veya ayın ufkun altına inmesi, günün sona ermesi

gurur : ara. * garara (aldatmak, kandırmak, yanıltmak) * böbürlenme, aşırı onur duygusu, kibir, kendini üstün görme, kendini beğenme; aldanma, kanma

gururi : ara. * gurur (kibir, kendini beğenme, aşırı onur) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde, karar perdesi rast, güçlü perdesi çargah olan; rast dizisi temelinde hicaz ve kürdi çeşnileriyle zenginleştirilen, geniş seyirli, neşeli ve coşkulu karakter taşıyan bir makam

guruvayurappan : san. * guru (öğretmen, rehber) + vayur (Kerala’daki kutsal şehir Guruvayur) + appan (baba, efendi) * Hint mitolojisinde, Hindistan’ın Kerala eyaletinde bulunan kutsal Guruvayur tapınağında tapılan Hindu tanrısı Krişna’nın sevgiyle anılan bir biçimi

gusa : arn., lat. * gusha (boğaz, gerdan, kursak) (arn.); guttur (boğaz; yutma) (lat.) * tiroid bezinin aşırı büyümesiyle boyunda oluşan ve dışarıdan fark edilen büyük ur, yani guatr hastalığı

gusa : ara. * gussat (boğaza bir şeyin dizilmesi, yutkunamama, boğulma hissi ve boğaz tıkanıklığı; tortu, çökelti) * sel köpüklerine karışmış çürük ağaç yaprakları tortusu, köpüğü

gusion : fra. * gousser (boşaltmak, akıtmak), gousse (kılıf, kabuk) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, geçmiş, şimdi ve geleceğe dair tüm soruları doğru yanıtlayan, insanlara rütbe, onur ve saygınlık kazandıran, aynı zamanda dostlukları barıştıran kırk lejyonluk bir orduya hükmeden 11. cin

gusto : lat. * gustare (tatmak, lezzetine bakmak), gustus (tatma, tat alma) * tat alma duyusu; yiyecek, içecek, sanat gibi alanlardan hoşlanma, zevk duyma, keyif alma ifadesi

gusül : ara. * gasele (yıkamak), gasl (yıkama) * yıkanma, temizlenme, İslam dini fıkhına göre hükmü kirlilikten (cenabet, hayız ve nifas gibi durumlardan) temizlenmek amacıyla bütün vücudun kuru bir yer kalmayacak şekilde, belirli bir düzen ve niyetle tamamen yıkanmasını ifade eden dini bir temizlik ibadeti, gasl, gusl

gusülhane : ara., far. * gasele (yıkamak), gasl (yıkama), gusul (yıkanma, temizlenme) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * yıkanma yeri, hamam

guşa : fra. * guşa (kulak; köşe, kenar) * tiroid bezinin çeşitli nedenlerle büyümesi sonucu boyunda şişlik oluşmasıyla karakterize edilen tıbbi durum

gut : lat., fra. * gutta (damla, su damlası) (lat.); goutte (fra.) * organizmadaki ürik asidin atılmayarak vücudun kimi yerlerinde, özellikle ayak başparmağında, topuk ve eklem yerlerinde birikmesinden ileri gelen, ağrı ve şişkinliklerle ortaya çıkan hastalık

gutasyon : lat., fra. * gutta (damla, su damlası), guttare (damlamak) + tio (isim yapım eki) (lat.); gouttation (fra.) * bitkilerde su basıncının arttığı zamanlarda yapraklarda hidatod denilen özel yapılardan ksilem özsuyunun damlalar halinde dışarıya çıkması

gutenberg projesi : alm., lat. * Gutenberg (Alman matbaacı Johannes Gutenberg'in soyadından) (alm.) + projectus (öne atılmış, fırlatılmış, savrulmuş, uzatılmış, ileri atılmış, fırlatılmış, savrulmuş, uzatılmış) (lat.) * kamu malı haline gelmiş kültürel eserleri dijitalleştirip e-kitap haline getirerek internet üzerinden tamamen ücretsiz bir şekilde dağıtan, 1971 yılında kurulmuş dünyanın en eski dijital kütüphanesi ve gönüllü bir arşivleme çalışması

guttat : lat. * guttatus (damlamış) (guttare (damlamak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * vücuttaki damla biçimli döküntüler veya lekeler

gutter : fra., ing. * goutte (damla) (fra.) + er (-cı, yapan, eden eki) (ing.) * damlatan; bir binanın saçaklarında veya çatısında yağmur suyunun taşınması için yapılmış kanal, oluk

guttiferae : lat. * gutta (damla) + ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek) + ae (familya eki) * Clusiaceae (sarıçalıgiller) adı verilen, çoğunlukla tropikal bölgelerde yetişen, reçine veya sütlü özsu damlacıkları olan ağaç, çalı ve otsu bitkileri kapsayan bir bitki familyası

guttulate : lat. * gutta (damla) + ulus, ula (küçültme eki) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * damlacık içeren, damla biçiminde küçük benekleri olan, içinde yağ benzeri küçük globüller (damlacıklar) barındıran

guugu yimithirr : ant. * guugu (konuşmak, söylemek, dile getirmek; dil) + yimithirr (bölge ismi; topluluk, kabile ismi; burası, şimdi) * Yimithirr halkının dili, Yimithirr konuşanlar; Avustralya Aborjin halklarından biri tarafından konuşulan ve “kangaroo” (kanguru) kelimesinin kaynağı olarak bilinen yerel dil

guvernör : lat. * gubernare (yönetmek, dümen tutmak) (gubern (dümen) + are (fiil mastar eki) ) + tor, or (-cı, yapan, eden eki) (lat.); gouverneur (fra.) * bir bölge veya kuruluşu yöneten kişi, yönetici veya vali

guyana : arav. * wai ana (suların ülkesi) (wai (su) + ana (ülke, toprak, yer) * batısında Venezuela, doğusunda Surinam, güneyinde Brezilya, kuzeyinde Karayip Denizi yer alan ülke

guyem : far. * guye (söylemek, demek) * söylerim, derim

guyende : far. * guye (söylemek, demek) + ende (-cı, yapan, eden eki) * söyleyen kimse, söyleyici

guyub : ara. * gayaba (görünmemek, göz önünde olmamak, mevcut olmamak, kaybolmak, bilinmez olmak), gayb (yok olan, mevcut olmayan, görünmeyen, bilinmeyen) * yokluklar, boşluklar, gizli olanlar, görünmeyenler, bilinmeyenler, kayıp olanlar

gübre : gre. * kopria (dışkı) * ince bağırsakta sindirilmeyen ve kalın bağırsakta bakteriler tarafından parçalanan ve anüs kanalıyla vücuttan dışarı atılan katı veya yarı katı gıda kalıntıları

güce : tür. * güce (yerleşim yeri, il) * Giresun’un bir ilçesi (ismini Doğu Anadolu'dan gelerek yerleşen Gücefteroğulları'ndan aldığı söylenir.)

gücenmek : tür. * güç (kuvvet, zor, zorlayıcı etki, şiddet) + en (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * güçlük duymak, alınmak, zorlanmak, üzülmek, kırılmak, içerlemek, darılmak

gücük : tür. * güc (kısa, küçük, ufak, minik, yavru) + ük (küçültme ve sevimlilik anlamı eki) * gelişmemiş, bodur, kısa, güdük; kuyruğu kesik, kuyruksuz (hayvan)

güç : tür. * güç (kuvvet, kudret, iş yapabilme yetisi ve kabiliyeti) * kuvvet, kudret, iş yapabilme yetisi ve kabiliyeti, zor, zorlayıcı etki, şiddet

güçlükonak : tür. * güç (kuvvet, kudret, zor, zorlayıcı etki, şiddet) + lü (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + konak (ikamet yeri, ev) * Şırnak’ın bir ilçesi

güdek : far. * küd (çocuk) + ek (isim yapım eki) * çocuk, çocukluk, bücür (kid (çocuk) (far.) )

güdek : tür. * güd, güt (yönlendirmek, rehberlik etmek, yönetmek, sevk etmek, sürmek) + ek (isim yapım eki) * amaç, gaye, hedef, amaçlanan sonuç

güderi : gre., far. * kodari (yumuşak meşin, tavşan derisi) (gre.); gaudara (genç sığır, dana; dana derisi) (far.) * keçi derisinin, balık yağı veya balık yağı+aldehit ile işlenmesiyle elde edilen, süet benzeri ince, yumuşak, hafif ve su emme özelliğine sahip deri

güdü : tür. * güd, güt (yönlendirmek, rehberlik etmek, yönetmek, sevk etmek, sürmek) + ü (isim yapım eki) * bir davranışa yönelten içsel dürtü veya motivasyon, içsel yönlendirme tesiri

güdük : tür. * güd, güt (kesilmek, eksilmek, eksik bırakmak; yönlendirmek, rehberlik etmek, yönetmek, sevk etmek, sürmek) + ük (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * normalden kısa, eksik kalmış veya tam gelişmemiş nesne veya organ

güdül : tür. * güdül (yerin kurucusu Selçuklu hükümdarı Mesut Emiri Şahabüddevlet Güdül Bey'in isminden) * Ankara'nın bir ilçesi

güdüm : tür. * güd, güt (yönlendirmek, rehberlik etmek, yönetmek, sevk etmek, sürmek) + üm (isim yapım eki) * bir şeyin denetim altında tutulması, yönlendirilmesi veya bir hedefe doğru sevk edilmesi, yönlendirme, sevketme

güdümbilim : tür. * güdüm (yönlendirme, sevketme) + bilim (bilim (bilme, bilgi edinme süreci, öğrenilen, bilinen şey) * yönetimde makinenin insanın yerini alabileceği düşüncesinden yola çıkarak, otomatik bir makinenin, çağdaş tekniğin olanakları içinde, bir işi yönetmesini veya bir ereğe ulaşmasını sağlamaya çalışan, canlılarda ve makinelerde denetim, iletişim ve işleyişi konu alan, canlıların çözüm bulma yöntemlerini inceleyen bilim, sibernetik

güdümlü mermi : tür., ara. * güdüm (yönlendirme, sevketme) + lü (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + rama (atmak, fırlatmak, savurmak), mermi (atılan, fırlatılan, silah kurşunu) (ara.) * belirli bir hedefi tam olarak vurmak, ikincil hasarı (collateral damage) en aza indirmek ve hedeflere karşı ölümcüllüğü artırmak için tasarlanmış, önceden hedeflendirilmiş akıllı bomba

güftar : far. * guften (söylemek, demek) + ar (-cı, yapan, eden eki) * şarkı veya ilahi sözlerini yazan veya bestelerken sözleri düzenleyen kişi

güfte : far. * guften (söylemek, demek) * söz, söylem, deyiş, kelam

güğüm : gre. * kukumi, kukumion (bakır su kabı, dar boyunlu su kabı, ibrik, bakraç) * genellikle bakırdan yapılmış, karın bölümü şişkin, yandan kulplu, uzun ve dar boyunlu, ağzı kapaklı su kabı

güher : far. * gohar, güher (mücevher, değerli taş, cevher) * değerli taş, mücevher veya parlak, cevher; kadın ismi

güherçile : far. * gohar (mücevher, değerli taş) + çile (kireç, killi toprak) * Hindistan’da ve Mısır’da bulunan, tarımda gübre, hekimlikte ilaç olarak kullanılan, barut gibi patlayıcı maddeler yapımına yarayan, ak renkte ve billur durumunda bileşik bir madde, potasyum nitrat (KNO3)

gül : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) (far.); gül (neşe, sevinç, hoşnutluk ifade den mimik eylemi olan “gülmek” fiilinin emir kipi) (tür.) * gülgiller (Rosaceae) familyasının Rosa cinsinden, odunsu, çok yıllık, kapalı tohumlu güzel kokulu bitki türü

gül kurusu : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + kuru (yaş olmayan, su içrmeyen) + su (iyelik eki) * soluk pembe renkte, özellikle tekstil ve kozmetikte kullanılan hafif, pastel pembe tonu; gül goncasının yapraklarının ayrıştırılmasıyla elde edilen ürün

gülabdan : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + ab (su) + dan (yer, mekan) * gül suyu elde edilen yer veya gül suyu damıtma işlemi

gülağaç : far., tür. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) (far.) + ağaç (kalın gövdeli ve dallı bitki) (tür.) * Aksaray’ın bir ilçesi

gülay : far., tür. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) (far.) + ay (ay, ay ışığı) (tür.) * gül gibi güzel ay, ay gibi parlak gül; kadın ismi

gülazer : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + azar, azer (ateş, yanma) * gül gibi yanan, gül ateşi (sevgi, tutku bağlamında)

gülbahar : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + bahar (koku; güzel kokulu bir bitki, buphthalmum; çölde yağmurdan sonra açan bitkilerin genel ismi; kış ile yaz arasındaki geçiş mevsimi) * tavla oyunlarının bir türü; ebru yapımında kullanılan koyu kırmızı toprakboya

gülbank : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + bank (koruyan, bekçi) * eskiden yeniçerilerin ulufe aldıklarında hep bir ağızdan makamla söyledikleri dua veya kimi dergahlarda hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua, söylenen ilahi veya içilen ant

gülbeşeker : far. * gul (gül, şeker) + be (ile, birlikte, beraber) + şeker (tatlı tadıyla bilinen, kamış veya pancardan elde edilen, gıdalara lezzet vermek için kullanılan ve kimyasal olarak sakkaroz başta olmak üzere çeşitli karbonhidratları ifade eden temel besin maddesi, tatlı) * gül yaprağından yapılan, macun kıvamında bir çeşit tatlı, gül reçeli; genellikle tatlı veya hoş kokulu şeyler için kullanılan sıfat

gülböceği : far., tür. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + böcek (eklembacaklı, kanatlı veya kanatsız küçük hayvan) + i (iyelik eki) (tür.) * kınkanatlılardan, ağaçların, çiçeklerin üzerinde yaşayan, maden yeşili renkte, üzüm, gül ve diğer bitkilerin çiçek ve yapraklarıyla beslenen, bronz renkli, uzun bacaklı bir böcek, yıkıcı böcek, altınböcek

gül-buse : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + buse (öpme, öpücük) * öpmesi gül hissini veren

gülcan : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + can (yaşayış, hayat cevheri, ruh) * gül gibi güzel can, gülün ruhu; kadın ismi

gülçehre : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + çehre (yüz, insan yüzü) * çehresi gül gibi latif olan, çehresi gül gibi olan;

gülçemen : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + çimen (ot) (çim (yaş, ıslak, nemli şey; suya girmek) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * çimende yetişen gül gibi güzel olan; kadın ismi

gülçin : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + çin (toplayan) * gül toplayan; kadım ismi

güldan : far * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + dan (kutu, kap, yer, hazne) * çiçek konulan kap, çiçeklik

güldehen : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + dehen (ağız, açıklık) * gül ağzı, gül gibi açılan (çiçek); ağzı gül gibi güzel ve latif olan, kadın ismi

gülden : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + den (ayrılma, kaynak, çıkış eki) * gül gibi güzel;

güldeste : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + deste (el; demet, buket) * gül demeti, gül buketi; genellikle yazınsal ürünlerden özenle seçilerek oluşturulan ve türlü yöntemlere göre düzenlenen kitap, seçki; Türk musikisinde perde olarak Rast makamını temel alır ve çeşitli geçiş notaları ile renklenen, genellikle neşeli, canlı ve hareketli ezgiler için tercih edilen makam

güleç : tür. * gül, kül (sevinme veya komik bulma durumunda yüzsel tepki vermek) + eç (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * güler yüzlü, gülen

güleğen : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + eğen (yapan, eden eki) * gül yetiştiren, gül bakımı yapan kimse

gülendam : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + endam (vücut, beden, görünüş; eklem, uzuv, organ) *

gülfam : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + fam (renk) * rengi gül gibi kırmızı olan, gül renkli

gülfem : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + fem (söz, kelime) (far.); fama (söylenti, ün, yayılmış söz, nam, şöhret) (lat.) * gül gibi güzel konuşan

gülhane : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * İstanbulda Sarayburnu'ndan Topkapı Sarayı'nın duvarlarına ve bir taraftan Çizme Kapısı hizasına kadar devam eden saha (deniz tarafında, güncel durumdaki hat boyunun batısında vaktiyle sıra ile gül bahçeleri bulunduğundan dolayı bu isim verilmiştir.)

gülhane hatt-ı hümayunu : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) + hatt (yazı, ferman, çizgi) + i (tamlama eki) + humayun (yüce, ulu, büyük, kutsal, muhteşem, mübarek, padişaha ait) (ara.) + u (iyelik eki) (tür.) * Osmanlı Devleti’nde 1839 yılında Sultan Abdülmecid adına ilan edilen, can, mal ve namus güvenliği ile vergi ve askerlik konularında hukuki düzen ve eşitlik vaat ederek Tanzimat Dönemi’ni başlatan temel reform fermanı

gülhatmi : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + hatmi (hatmi, bir bitki türü) * ebegümecigiller familyasından, beyaz, pembe, mor, sarı, kırmızı çiçekleri olabilen, çizgili veya lekeli çiçekli çok yıllık otsu bitki

gülistan : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) * gül bahçesi, gül yeri; Türk musikisinde, karar perdesi rast, güçlü perdesi çargah olan; rast dizisi temelinde hicaz ve kürdî çeşnileriyle zenginleştirilmiş, duygusal ve zarif bir ifade taşıyan bir makam

güliz : far. * gul (gül çiçeği) + iz (iz, iz bırakmak, işaret) * gül izi, gül gibi iz bırakan; kadın ismi

gülizar : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + izar (yanak) * gül yanak, güle benzer yüz, gül yüzlü; Türk musikisinde, durak perdesi üzerinde bulunan hüseyni beşlisinin tiz durak muhayyer perdesine simetrik olarak göçürülmesiyle oluşturulan bir makam; kadın ismi

güllabici : far., tür. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + ab (su) + ci (yapan, eden eki) (tür.) * akıl hastanelerindeki hademelere verilen isim; Osmanlı döneminde, psikiyatri veya ruh sağlığı hastanelerinde gül suyu hazırlayan veya dağıtan kişi (gül suyunun rahatlatıcı, sakinleştirici ve dezenfektan özelliğinden)

güllaç : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + laç (yiyecek, tatlı) * Osmanlı mutfağına ait, süt, gülsuyu ve ince yufka (mısır nişastası veya buğday unundan yapılmış) ile hazırlanan, özellikle Ramazan ayında tüketilen hafif, geleneksel bir tatlı

gülle : tür. * gül (top mermisi, ağır yuvarlak cisim) + le (isim yapım eki) * top veya havan gibi ağır ve yuvarlak atış aracı; özellikle top mermisi; atletizmde kullanılan, elle atılan ağır metal top (gülle atma sporu)

gülmek : far., tür. * gul (sevinç, neşe veya komik durum kaynaklı olarak verilen mimikli ve ağızdan ses çıkarmalı tepki vermek; gül, çiçek) (far.) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * mutluluk, sevinç, eğlenme veya şaşkınlık gibi duyguları açığa vurarak yüz kasları gerilmek, dudakları kıvrılmak ve bazen sesli, kesintili soluk alıp vermeyle kendini gösteren istemsiz veya iradi fizyolojik tepki vermek

gülname : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * sevgiliye yazılan mektup

gülnar : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + nar (içinde çok sayıda kırmızı taneler bulunan, kabuğu kalın, yuvarlak bir meyve) * Mersin’in bir ilçesi (Yörük Beylerinden Yahşi Bey'in kızı Gülnar Hanım'ın isminden)

gülnari : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + nar (içinde çok sayıda kırmızı taneler bulunan, kabuğu kalın, yuvarlak bir meyve) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * rast perdesini temel alan, karar perdesi gülnarî (segah üstü), güçlü perdesi neva olan; segah dizisi temelinde hicaz ve kürdî çeşnileriyle zenginleştirilen, lirik, içli ve hüzünlü bir ifade taşıyan bir Türk musikisi makamı

gülnur : far., ara. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) (far.) + nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) (ara.) * gül gibi ışık saçan, gül gibi parlak ve aydınlık; kadın ismi

gülperi : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + peri (zarif, ince, uçabilen ruhani varlık) * gül kadar nazik ve peri gibi büyüleyici varlık; kadın ismi

gülriz : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + rihten (dökmek, saçmak, serpmek), riz (döken, saçan, serpen) * gül serpen, gül saçan; bir cins lale

gülru : far. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) + ru (yüz, surat, çehre) * gül gibi yüz, güzel, zarif yüzlü kadın; kadın ismi

gül-ruh : far., tür. * gul (çiçek) + ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) (ara.) * Abdülbaki Nasır Dede tarafından Isfahan makamının dizisine rast makamının temel dizisinin eklenmesiyle meydana getirilmiş olam bir Türk musikisi makamı

gülse : far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + se (isim yapım eki) * gülen, neşeli, gül gibi güzel ve neşeli; kadın ismi

gülsen : far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + sen (ikinci tekil şahıs zamiri) * sen gül, sen gülersen; neşeli, yüzü gülen, sevinçli; kadın ismi

gülser : far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + ser (baş, kafa, yüz, çehre) * gül gibi yüz, gül gibi baş; zarif, güzel yüzlü kadın; kadın ismi

gülseren : far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + ser (baş, kafa, yüz, çehre) + en (isim yapım eki) * gül açan, gül gibi açan, gül gibi yayılan; güzelliğiyle çevresini aydınlatan, zarif kadın; kadın ismi

gülsev : far., tür. * gul (gül, çiçek; gülmek) + sev (sevmek) * gülü sev, gülmeyi sev; güzelliği, neşeyi ve sevgiyi birleştiren kadın ismi

gülsüm : ara. * kultum, kulsum (dolgun yanaklı, tombul yüzlü, tombul, yanakları etli, dolgun yüzlü kadın) * dolgun yanaklı, sağlıklı ve güzel yüzlü kadın (İslam tarihinde Hz. Muhammed’in kızlarından birinin ismi)

gülşah : far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) * güllerin şahı, en güzel gül; zarafetin ve güzelliğin simgesi olan kadın; kadın ismi

gülşehir : far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + şahr, şehr (yerleşim birimi, vilayet, memleket, belde, kent, il) * Nevşehir’in bir ilçesi

gülşen : far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + şen (neşeli, mutlu, keyifli; çevresine neşe ve canlılık saçan kimse; sevinçli ve içten bir ruh hali olan) * güller bahçesi, neşeli, güzel yer; gül gibi neşeli anlamında kadın ismi

gülşen-i vefa : far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + şen (neşeli, mutlu, keyifli; çevresine neşe ve canlılık saçan kimse; sevinçli ve içten bir ruh hali olan) + i (tamlama eki) + vefa (sadakat, bağlılık, güven) * Türk musikisinde, karar perdesi neva, güçlü perdesi çargah olan, neva dizisi temelinde hicaz ve kürdi çeşnileriyle zenginleştirilmiş, ince, zarif ve duygusal ifade taşıyan bir makam

gültekin : far., tür. * gul (gül, çiçek; gülmek) (far.) + tegin, tigin, tekin (güvenilir, değerli; Türk hükümdarlarının oğullarına verilen ünvan) (tür.) * gül gibi değerli, gülün değerli olduğu

gülten : far., tür. * gul (gül, çiçek; gülmek) (far.) + ten (cilt, deri, beden, vücut, gövde) (tür.) * gül gibi latif ve nazik vücutlu ve ciltli, gül tenli; kadın ismi

gülücük : far., tür. * gul (gül, çiçek; gülmek) (far.) + cük (küçültme eki) (tür.) * küçük gülüş

gülümsemek : far., tür. * gul (gül, çiçek; gülmek) (far.) + üm (edilgen fiil eki) + se (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * hafifçe gülmek, nazikçe gülmek, tebessüm etmek; yüz ifadesiyle neşe, sevgi veya hoşnutluk göstermek

gülümser : far., tür. * gul (gül, çiçek; gülmek) (far.) + üm (edilgen fiil eki) + ser (fiil geniş zaman kipi) * tebessüm eden; kadın ismi

gülüt : tür. * gül (sevinç, neşe veya komik durum kaynaklı olarak verilen mimikli ve ağızdan ses çıkarmalı tepki vermek, gülmek + üt (isim yapım eki) * Türk mutfağında özellikle Sivas yöresine ait olan, klasik malzemelerin yanı sıra içeriğindeki mısır unu sayesinde süngerimsi bir doku kazanan, genellikle üzeri haşhaş ve cevizle süslenerek çay saatlerinde tüketilen geleneksel ve tatlı bir kek türüd

gülyalı : far., tür. * gul (Rosaceae (gülgiller) familyasından bir tür kokulu ve kırmızı renkli çiçek, güş çiçeği) (far.) + yalı (deniz kenarına inşa edilmiş ev) (tür.) * Ordu’nun bir ilçesi

gülzar : far. * gul (gül, çiçek; gülmek) + zar (bahçe; örtmek, sarmak) * Türk musikisinde, karar perdesi rast, güçlü perdesi çargah olan; rast dizisi temelinde hicaz ve kürdî çeşnileriyle zenginleştirilmiş, neşeli, parlak ve içten bir ifade taşıyan bir makam

güm : tür. * güm (çarpma veya patlama sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * ani patlama veya çarpma sesini ifade eden ses yansımalı onomatopeik kelime; yitik, kayıp, zayi (far.)

güman : far. * guman (düşünce, zan, şüphe, sanı) * kesin olmayan bilgiye veya sezgiye dayanarak bir durumun gerçekleşebileceğine inanma, zanda bulunma, şüphelenme, kuşku veya büyük bir ümitle bekleme, umut etme; bir olayın veya durumun doğruluğuna dair kesin bir bilgiye sahip olunmadığında, kişi içinde oluşan belirsizlik, şüphe, tereddüt, kuşku

gümbet : ara. * kubba (kubbe, yuvarlak örtü) * su sarıcı, kümbet (Türkçe ve Farsça ses uyarlaması); Genellikle Selçuklu ve Beylikler dönemine ait, içten kubbeli, dıştan çokgen veya silindirik gövdeli, üstü konik veya piramidal külahla örtülü anıtsal mezar yapısı; Bodrum’un bir beldesi

gümbürdemek : tür. * gümbür (sert, kalın, tok ses, çarpama veya patlama sesi) + de (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * genellikle düşme, çarpma, patlama sonucunda yüksek, tok ve titreşimli bir ses çıkarmak

güme : tür. * güme (gizli yer, kulübe, çardak, toprak altı sığınak, kılıf) * avcıların yaban kuşlarını (özellikle ördek ve kaz gibi su kuşlarını) gizlice gözetlemek ve avlamak amacıyla çalılık, kamış veya topraktan inşa ettikleri, çevreye uyumlu küçük gizlenme kulübesi ya da siper; avcılıkta saklanma, pusuda bekleme, güme yatma

gümeç : tür. * köm, göm (örtmek, kaplamak, sarmak, gizlemek; oyuk, delik, ağaç kovuğu, yeraltı sığınağı) + eç (isim yapım, araç ve yer eki) * bal peteğini oluşturan altı köşeli gözeneklerden her biri; parlaklık, ışıltı, beyazlık

gümrah : far. * gumrah (yoldan sapmış, sapık, dağınık) (gum (kayıp, yitik) + rah (yol) ) * yolunu kaybetmiş, yoldan sapmış; çimen, saç, su, ses gibi bir yerden çıkan şeyler için gür, bol, sık, çok

gümrük : gre., tür. * kommerkion (ticaret; ticaret vergisi, gümrük resmi) (gre.); commercium (ticaret) (lat.); kümrük, komruk (vergi, ticaret geçiş ücreti) (tür.) * bir ülkeye giren veya çıkan mallardan alınan vergilerin tahsil edildiği, dış ticaretin denetlendiği ve malların yasal işlemlerinin yapıldığı resmi kamu kurumu ve bu işlemlerin bütünü

gümül : tür. * göm, güm (gömmek, içine sokmak, içine daldırmak) + ül (isim yapım eki) * gömülü, içine geçirilmiş, toprağa gömülmüş şey; susam veya ekinlerin üst üste yığılmasıyla oluşturulan demet

gümüldür : gre. * komodromos (yol köyü, geçit köyü) (kome (köy, büyük köy) + dramos (yol, geçit) ) * İzmir'in Menderes (Cumaovası) ilçesine bağlı bir belde ismi

gümüş : tür. * kümüş, gümüş (parlak, beyazımsı metal) * simgesi Ag, atom sayısı 47, atom ağırlığı 107.868, yoğunluğu 10.5 olan, 961,93 santigrat derecede ergiyen, parlak beyaz renkte, kolay işlenen, tel durumuna gelebilen, değerli bir element, argentum

gümüş balığı : tür. * kümüş, gümüş (parlak, beyazımsı metal) + balık (suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki) * tatlı sularda yaşayan, ince uzun gövdeli, gümüş rengi pullara sahip küçük balık türü, atherina

gümüş nitrat : tür., lat. * kümüş, gümüş (parlak, beyazımsı metal) + nitrat (NO3⁻ iyonu içeren bileşik) (nitrum (azot kökü, güherçile) + ate (asit tuzu veya esteri eki) ) * gümüş iyonları ile nitrat iyonlarının birleşiminden oluşan, suda kolay çözünebilen, antiseptik ve fotokimyasal uygulamalarda kullanılan gümüş tuzu (AgNO3)

gümüş sülfadiazin : tür., gre., lat. * gümüş (Ag, metal elementi) + sulphadiazine (sülphanilamid türevi antibiyotik) (sulphur (kükürt, sulphonamid grubu) + di (iki, ikili, çift) + azine (azot içeren heterosiklik halka) ) * bakterilerin folik asit sentezini engelleyerek çoğalmalarını durduran, özellikle yanık enfeksiyonları ve bazı sistemik bakteriyel hastalıkların tedavisinde kullanılan, sülfonamid grubuna ait antibakteriyel ilaç

gümüşçün : tür. * gümüş (parlak, beyaz metal) + çün (küçültme ve benzetme eki) * püskülkuyruklulardan, vücudu gümüşi pullarla kaplı, nemli ortamlarda yaşayan ve nişasta, kağıt, kitap gibi organik maddelerle beslenen kanatsız küçük böcek, lepisma saccharinum

gümüşhacıköy : tür., ara. * gümüş (parlak, beyaz metal) + hacı (hacca gitmiş kimse) + köy (kasabadan küçük yerleşim birimi) * Amasya'nın bir ilçesi

gümüşhane : tür., far. * gümüş (parlak, beyaz metal) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * doğusunda Bayburt, batısında Giresun, kuzeyinde Trabzon güneyinde Erzincan bulunan Türkiye'nin Karadeniz bölgesindeki 29 plakalı ili (bölgedeki gümüş maenlerinden)

gümüşi : tür. * gümüş (parlak, beyaz metal) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * gümüş renginde, gümüşe benzeyen, parlak ve açık gri tonda

gümüşova : tür. * gümüş (parlak, beyaz metal) + ova (düz, geniş arazi, yayla, yazı, düzlük) * Düzce’nin bir ilçesi

gün : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) * yerkürenin kendi ekseni çevresinde bir kez dönmesiyle geçen yirmi dört saatlik süre; zaman, gündüz, Güneş; 24 saati kapsayan süre; Güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre, ışıklı zaman dilimi; zaman, çağ, dönem (mecazi)

gün ağarmak : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + ağarmak (beyazlaşmak, aydınlanmak) * sabahın erken saatlerinde, karanlığın yerini aydınlığa bırakması, şafak vakti

gün ana : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + ana (anne, valide) * Türk mitolojisinde veya halk kültüründe güneşi temsil eden veya koruyan kutsal dişi figür, güneş tanrıçası benzeri bir varlık

gün batmak : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + batmak (alçalmak, çökmek, dalmak, kaybolmak) * Güneşin ufka doğru alçalması ve akşamın başlaması

gün doğmak : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + doğmak (başlamak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, tezahür etmek, oluşmak) * Güneşin ufuktan yükselmesi ve yeni günün başlaması

gün han : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * Türk ve Altay mitolojisinde Güneş Kağanı

günah : ara. * canaha (sapmak, yan çizmek, yanlış yöne gitmek, yanlış tarafa yönelmek), cenah (yön, yan, taraf, kenar), cunah (günah, suç, kusur, hata yanlış) * dini ve ahlaki bağlamda yasaklanmış, suç sayılan davranış veya eylem, doğruluktan sapma, yanlış davranışlarda bulunma, suç, kusur, hata, yanlış, cünah

günahkar : ara., far. * cunah (günah, suç, kusur, hata yanlış) (ara.) + kar (-cı, yapan, eden eki) (far.) * günah işleyen, hata yapan, yanlış yapan

günaşırı : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + aşırı (fazla, öte, belirli bir sınırı geçen) * gündüzün ötesi, günün bitiminden sonra veya gün içinde olağandan fazla olan zaman dilimi

günay : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + ay (dünyanın uydusu, gece ışığı) * güneş ve ay; gündüz ve geceyi simgeleyen, denge veya bütünlük anlamı taşıyan isim; erkek ismi

günaydın : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + aydın (ışıklı, ışıklanmış; bilgili, kültürlü, görgülü) * Güneşin doğuşuyla başlayan aydınlık zaman; sabah selamı

günbatısı : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + batı (güneşin battığı yön) * güneşin ufukta kaybolduğu yön; akşam, güneşin ufukta kaybolması

günbegün : tür. * kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) + be (pekiştirme eki) + kün, gün (genişlemiş olma, açılmış yayılmış olma; Güneş’in doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi; 24 saatlik zaman dilimi, gündüz, güneş, aydınlık, ışık) * gün gün, her geçen gün, sürekli olarak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...