27 Eylül 2026 Pazar

kasıt - kemosentez

kasıt : ara. * kasada (niyet etmek, yönelmek, hedef almak, amaçlamak) * niyet, amaç, gaye, hedef, istikamet, doğru yol, kasd (cast (yöntem, yol, mesafe, dökmek) (ing.) )

kaside : ara. * kasada (niyet etmek, yönelmek, hedef almak, amaçlamak) * klasik Arap, Fars ve Türk edebiyatlarında belirli kurallara göre yazılan, genellikle bir kişiyi, devleti, dini veya bir değeri övmek için yazılan nazım biçimi, övgü şiiri, düz yazı halinde düzenlenmiş uzun nazım

kasidehan : ara., far. * kaside (övgü şiiri) (ara.) + han (okuyan, söyleyen, seslendiren, yapan, eden) (far.) * kaside okumayı meslek edinmiş kimse, kasideci

kasidyum : lat. * cassis (miğfer, kask, başlık) + idium (küçültme eki) * bazı çiçek veya organ yapılarında kask biçimli, kapak veya örtü oluşturan küçük yapı

kasif : ara. * kasafa (yakmak, kavurmak, şiddetle ısıtmak) * yakıcı, kavurucu, şiddetli sıcak

kasimir efekti : hol., lat., tür. * casimir (Hollandalı teorik fizikçi Hendrik Casimirin soyadından) (hol.) + effectus (gerçekleştirme, gerçelleme, sonuç, etki, tesir) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * kuantum alan teorisinde, boşlukta iki iletken plaka arasındaki sanal parçacıkların oluşturduğu vakum enerjisi farkından kaynaklanan çekimsel kuvvet olayı

kasir : ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak, ayırmak) * kısa tutan, saklayan

kasir-ül akl : ara. * kasir (kısa) + el (ön ek, artikel) + akl (akıl, idrak, zihin) * aklı kısa, aklı ermez

kasis : fra. * cassare (çatlamak, parçalamak, kırmak), cassis (çatlak, çukur, çöküntü) (lat.); casser (kırmak), cassis (çatlak, çukur, çöküntü) (fra.) * özellikle araçların yavaşlaması veya dikkat edilmesi gereken yükseklik farkları için kullanılan ve yol yüzeyinde veya zeminde oluşan küçük çukur veya engebeli alanı ifade eden kelime; yol tümseği, tümsek, yol yükseltisi; özellikle yerleşim bölgelerinde trafik güvenliğini artırmak ve araçların hızını düşürmek amacıyla yol yüzeyine enine yerleştirilen yapay yükseltilerin genel smi

kasiyer : lat., fra. * cassa (kasa, sandık, kutu, kap, hazne, mahfaza) (lat.); caissier (kasacı, tahsildar, kasada duran, kasa görevlisi, para tahsildarı) (caisse (kasa) + ier (-cı, yapan, eden eki) ) (fra.) * mağaza, banka veya benzeri yerlerde paraları tutmak, kasa işlerini yürütmek ve finansal işlemleri yapmakla görevli kişi

kasiyet : ara. * kasa (örtmek, kaplamak, katılaşmak, sertleşmek) * örtülmüş, kaplanmış, katılaşmış, sertleşmiş

kask : lat. * cascum (kabuk, boş kabuk, dış kaplama, başlık, miğfer) (lat.); casque (fra.) * savaşta veya tehlikeli işlerde başı korumaya yarayan sert başlık

kaskad : lat. * cadere (düşmek, çökmek, yere yığılmak) (lat.); cascare (düşmek, akmak, dökülmek, devrilmek), cascata (düşme, akma, dökülme, akış, devrilme) (lat.); cascade (şelale, çağlayan, basamaklı akış) (fra.) * doğal veya yapay bir eğim üzerinden sürekli akan suyun ardışık biçimde dökülmesiyle oluşan şelale görüntüsü; suyun veya başka bir maddenin basamaklar halinde veya dik bir şekilde aşağı doğru akışı

kaskader : lat. * cascare (düşmek, akmak, dökülmek, devrilmek), cascator (cascatus (düşmüş, akmış, dökülmüşi devrilmiş), cascata (düşme, akma, dökülme, akış) + or (-cı, yapan, eden eki) ) * film ve tiyatro alanında, özellikle tehlikeli sahnelerde düşme, atlama veya aksiyon hareketlerini profesyonel olarak gerçekleştiren kişi, kaskat, dublör

kaskatı : tür. * kas (pekiştirme öneki) + katığ (sert, sıkı, zor) * çok katı, çok sert

kasket : lat. * cascum (kabuk, boş kabuk, dış kaplama, başlık, miğfer) + etta (küçültme eki) (lat.); casqueette (fra.) * genellikle kumaştan yapılan ve ön kısmında gölgelik siperliği bulunan, işçilerin, köylülerin ve şehirli erkeklerin günlük yaşamda sıklıkla kullandığı, başı güneşten ve yağmurdan korumaya yarayan şapka türü, siperlikli başlık, şapka

kasko : lat., ita. * cascum (kabuk, boş kabuk, dış kaplama, başlık, miğfer) (lat.); casco (miğfer, koruyucu başlık, baş koruyucu, gemi gövdesi) (ita.) * motorlu taşıtların çarpma, çalınma, yanma gibi risklere karşı dış fiziksel zararlarını güvence altına alan özel bir sigorta türü

kasm : ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, bölüştürmek, paylaştırmak; kırmak, parçalamak, şiddetle yok etmek; bahsetmek) * kırma, parçalama, yok etme; kesme, bölme, ayırma

kasmak : tür. * kas (germek, sıkmak, titretmek, sallamak) + mak (fiil mastar eki) * fiziksel olarak kasları iradeli biçimde gerip sertleştirmek, germek, sıkmak; kendini sıkmak, yapmacık davranmak veya zorlayıcı biçimde bir şeyi kontrol altında tutmaya çalışmak (mecazi)

kasmogami : gre. * khainein (açılmak, yarılmak, ağzını açmak, boşluk oluşturmak), khasma (yarık, açıklık, açılma) + gamos (eşlilik, evlilik, birleşme) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * çiçeklerin tamamen açılarak üreme organlarını dışarıya sunduğu ve genellikle çapraz tozlaşmaya olanak tanıdığı bir bitki üreme, döllenme mekanizması

kasmogamöz : gre., lat. * khainein (açılmak, yarılmak, ağzını açmak, boşluk oluşturmak), khasma (yarık, açıklık, açılma) + gamos (eşlilik, evlilik, birleşme) (gre.) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * açık çiçek oluşturan, çiçekleri açılarak tozlaşmaya izin veren

kasnak : tür. * kas (germek, sıkmak, titretmek, sallamak) + nak (-cı, araç, yapan, eden eki) * ip veya kayış gibi elemanların çevresinden geçirilerek gerilmesini, yönlendirilmesini veya dönmesini sağlayan, mekanik sistemlerde veya el sanatlarında kullanılan dairesel veya makaralı araç, gergi, germe çemberi

kasnı : ara. * kasni (hindiba, şifalı bitki) * çadıruşağı, şeytantersi ağacı gibi bitkilerden elde edilen zamk

kasopitant : lat., gre. * caso (farmasötik ön ek) + pitant (NK₁ reseptör antagonisti ilaç adlarında kullanılan farmasötik adlandırma unsuru (ör. aprepitant, fosaprepitant, rolapitant) ) * nörokinin-1 (NK1) reseptör antagonisti olarak geliştirilmiş, özellikle kemoterapiye bağlı bulantı ve kusmanın önlenmesine yönelik araştırılmış ilacın etken maddesi (C23H26F3N3O2)

kaspar : aram., ibr. * gizbar (elinde tutan, tutan) (giz (saklamak, depolamak, gizlemek) + bar (yapan, eden kimse) ) * Osmanlı döneminde kasayı tutmakla görevli kişi, hazinedar, sayman ( kazanmak (eline almak, tutmak, elde etmek) (tür.), ehaze (almak, elde etmek) (ara.), haz (alma, elde etme, pay) (ara.) )

kaspofungin : lat. * caspo (kapsül, kılıf), caspa (yüzey, kabuk) + fungus (mantar) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * Candida ve Aspergillus türü mantarlara karşı kullanılan ve mantar hücre duvarının sentezinden sorumlu β-(1,3)-D-glukan üretimini inhibe ederek etki eden, intravenöz uygulanan yarı sentetik antifungal bir ilacın etken maddesi (C52H88N10O15)

kaspri şeridi : lat., tür. * Caspary (botanikçi Robert Caspary'nin soyadından) + ianus (ile ilgili, -a ait) (lat.) + şerit (uzun, dar parça; bant, ince çizgi) + i (iyelik eki) (tür.) * köklerin endodermis tabakasında bulunan, su ve çözünmüş maddelerin hücreler arası yoldan geçişini engelleyerek seçici madde taşınmasını sağlayan süberin ve lignin içeren bant biçimli yapı

kasr : gre., ara., lat. * kaisaras (kral, hükümdar, imparator) (gre.); caesar (lat.); kasr (köşk, saray, yüksek yapı) (ara.) * hükümdarlar için şehir dışında yaptırılmış küçük saray veya köşk

kassas : ara. * kassa (anlatmak, öykülemek, hikaye etmek, nakletmek), kıssa (hikaye, öykü, anlatı), kasas (hikayeler, öyküler; Kur'an'ın 28. suresinin ismi) * hikaye anlatıcısı, anlatıcı, anlatan

kast : ara. * kasada (niyet etmek, yönelmek, hedef almak, amaçlamak) * niyet, amaç, gaye, hedef, istikamet, doğru yol, kasd (cast (yöntem, yol, mesafe, dökmek) (ing.) )

kast : lat. * castigare (düzeltmek, disipline etmek, arındırmak), castus (saf, temiz, arınmış, günahsız, iffetli; ırk, soy, sınıf) * özellikle Hindistan'daki geleneksel toplum yapısında doğuştan belirlenmiş olan, kişinin mesleğini, evliliğini ve sosyal ilişkilerini belirleyen ve geçişin mümkün olmadığı katı sosyal sınıf sistemi

kastamonu : gre. * Gas, Kas (Kuzey Anadolu'da yaşamış Türk asıllı topluluk, Gaşka Türkleri) + Timonitis (bugünkü Karadeniz sahillerindeki antik Paphlagonia'da bir bölge), Timonion, Timonium (Paphlagonia'daki Timonitis bölgesindeki bir kalenin ismi) (timon (dümen) + itis (-ci) + ion (yer, şehir) * Türkiye’nin Karadeniz Bölgesi’nde yer alan, kuzeyde Karadeniz, batıda Çankırı ve Çorum, doğuda Sinop, güneyde Çankırı ve Bartın illeri ile komşu olan 37 plakalı ili

kastanöz : lat. * castaneis, castanea (kestane) + osus (ile ilgili, -a ait) * kestane kahverengisi renkte olan

kastanyet : lat. * castaneis, castanea (kestane) (lat.); castagno (ita.), castaneta (isp.), castagnette (fra.), kestane (kayıngillerden, kabuklu meyvesi olan bir ağaç ve meyvesi) (tür.) * ahşap veya plastik olarak iki farklı malzeme üretilen, içbükey çift kapağın bir ip ile birleştirilip avuç içinde birbirine çarptırılarak ses üretilen, genellikle İspanyol dans müziklerinde kullanılan bir tür perküsyon aleti

kastanyola : lat. * castaneis, castanea (kestane) (lat.); castagno + la (küçültme eki) (ita.) * bir çarkın dişlerine takılarak geriye dönmesine engel olan dil; akan çapa zincirini durdurmaya yarayan demir kol

kastar : ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak, ayırmak) * pamuklu bezi veya pamuk ipliğini soğuk suyla yıkayarak ağartma işi; pamuklu veya keten bezlerin üretiminde, doğal renk ve kirlerin kimyasal veya fiziksel yöntemlerle giderilerek kumaşın daha beyaz ve parlak hale getirilmesini sağlayan ağartma işlemi

kastel : lat. * castellum (kalecik) (castrum (kale, hisar, korugan, askeri kamp) + ellum (küçültme eki) ) * çeşme, pınar, şadırvan (castle, château (kale), chalet (dağ evi) (ing., fra.) )

kasten : ara. * kasada (niyet etmek, yönelmek, hedef almak, amaçlamak), kasd (niyet, amaç, gaye, hedef, istikamet, doğru yol) + en (gibi, olarak) * kasıtlı olarak, niyetli olarak, isteyerek ve bilerek (cast (yöntem, yol, mesafe, dökmek) (ing.) )

kastetmek : ara., tür. * kasd (niyet, amaç, gaye, hedef, istikamet, doğru yol) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * sözel veya davranışsal olarak belirli bir niyetle, hedefle ve bilinçli şekilde bir şeyi amaçlamak, dilemek, yönlendirmek, hedeflemek, amaçlamak

kasti : ara. * kasd (niyet, amaç, gaye, hedef, istikamet, doğru yol) + i (ile ilgili, gibi) * kasıtlı, niyetli, isteyerek ve bilerek

kastor : gre. * kastor (kunduz) * klasik mitolojide Dioskurlar’dan biri olarak ikiz kardeşi Polluks ile birlikte yer alan karakter; kunduz

kastor yağı : gre. * kastor (kunduz) (gre.) + yağ (hayvan dokularında bulunan veya çeşitli bitkilerden elde edilen, suda çözünmeyen, kayganlık veren, hücrelerin enerji ihtiyacını karşılayan ve sanayiden yemek kültürüne kadar geniş bir alanda kullanılan organik lipit bileşiği; iç yağı) + ı (iyelik eki) (tür.) * Ricinus communis tohumlarından elde edilen, esas olarak risinoleik asit trigliseritlerinden oluşan bitkisel yağ, hint yağı (C57104O9)

kastrasyon : lat. * castratio (castrare (kesmek, kısaltmak) + tio (isim yapım eki) ) * erkek bireylerin üreme yeteneğini ortadan kaldırmak amacıyla testislerin cerrahi yolla çıkarılması veya hormonal yöntemlerle işlevlerinin durdurulması

kasvet : ara. * kasa (sertleşmek, katılaşmak) * kaygı, sıkıntı, iç sıkıntısı, tasa, üzüntü, kasvet; kalp katılığı, acımasızlık, gaddarlık, kasavet

kasyopya : gre. * kassiopeia (kassieus (Zeus’un bir sıfatı veya bölgesel bir tanrıya gönderme) + ops (yüz, görünüş, göz) + eia (dişil isim son eki) * Kassieus’a ait yüz-görünüş; tanrısal görünüşe sahip kadın; Yunan mitolojisinde kibri yüzünden deniz tanrılarını öfkelendiren Etiyopya kraliçesi ve onunla ilişkilendirilmiş kuzey gökyüzündeki takımyıldız

kaş : ara. * ka (yığmak, üstüste koymak, istiflemek) + ş (isim/sıfat yapım eki) * deri çadır, tente, örtü; göçebe toplulukların barınma veya korunma amaçlı kullandığı deri veya kıl çadır

kaş : tür. * kaş (uç, kenar, çıkıntı, sınır, denize doğru uzanan çıkıntılı yer, burun) * Antalya'nın bir ilçesi (uç, sınır, denize doğru uzanan çıkıntılı yer, burun anlamından); alın kemiğinin göz çukurunu sınırlayan tümsekleri üzerinde bulunan ve çizgi

kaşağı : tür. * kaş (tırnak törpülemek, parlatmak, kaş (oymak, kazımak, yontmak, şekil vermek, tırmalamak, hafifçe sürtmek) + ağı (isim yapım eki) * atların ve büyükbaş hayvanların tırnaklarını düzeltmek, temizlemek ve parlatmak amacıyla kullanılan alet

kaşalot : por. * cachola (büyük kafa, kocabaş) (cacho (kafa, baş; kap) + ola (küçültme veya aşağılama eki) ) + ote (büyültme eki) (por.), cachalot (fra.) * büyük kafalı, kocabaş; kocabaş balina, başı vücuduna oranla çok büyük olan ispermeçet balinası (physeter macrocephalus)

kaşan : tür. * kaş (sidik torbası, mesane, idrar torbası) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) * hizmet ve binek hayvanlarının sidiği; hizmet ve binek hayvanlarının durup işemesi, kaşanma

kaşar : ibr. * kaşer (uygun olma, uyma, başarma) * koyun sütünden yapılan, tekerlek biçiminde, sarımtırak renkte, yağlı bir peynir türü; Yahudilerde özel kurallara göre kesilebilecek olan hayvanları belirleme geleneği; kurala uygun yiyecek, helal gıda

kaşara : ara. * kaşara (ürpermek, titremek) * heyecan, huşu, soğuk vb. nedeniyle derinin titreyip tüyler diken diken olmak, ürpermek

kaşe : lat., fra. * cachetare (kapamak, baskılamak, mühürlemek, damgalamak, gizlemek, saklamak), cache (kapama, baskı, mühür, damga, gizleme) + tare (fiil mastar eki) ) (lat.); cacher (saklamak, gizlemek), cachet (mühür, damga), cacheter (mühürlemek, damgalamak) (fra.) * resmi belgelerde veya evraklarda kimlik veya onay belirtmek için kullanılan, mürekkepli damga şeklinde olan ve genellikle kurum, kuruluş veya kişiye ait isim ve bilgiler içeren mühür veya damga aracı

kaşeksi : gre. * kakos (pis, kötü, çirkin, zayıf, zararlı) + hexis (durum, hal, vaziyet) * kronik hastalıklar veya yetersiz beslenme nedeniyle ortaya çıkan aşırı zayıflık, kas ve dokularda dejenerasyon durumu

kaşektik : gre. * kakos (pis, kötü, çirkin, zayıf, zararlı) + hexis (durum, hal, vaziyet) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kaşeksi durumunda olan, aşırı zayıf, hastalıklı görünümlü

kaşer : ibr. * kaşer, koşer (uygun olma, uyma, başarma) * Yahudilerde özel kurallara göre kesilebilecek olan hayvanları belirleme geleneği; kurala uygun yiyecek, dinen sakıncası olmayan yiyecek, helal gıda

kaşgar : far. * köşker (kunduracı) (kavş (ayakkabı, kap, içi oyuk hazne) + gar (-cı, yapan, eden eki) ) * Köşker oymağının ata yurdu Kırgızistan'ın güneyinde, Kırgızistan-Özbekistan sınırına yakın Celal-Abad İlinde bulunan Koşkar-Ata şehrinden

kaşık : tür. * kaş (oymak, kazımak, yontmak, şekil vermek, tırmalamak, hafifçe sürtmek) + ık (isim yapım eki) * sıvı veya taneli yiyecekleri taşımaya yarayan saplı çukur araç

kaşıkçı kuşu : tür. * kaşık (sıvı veya taneli yiyecekleri taşımaya yarayan saplı çukur araç) + çı (yapan, eden eki) + kuş (kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) + u (iyelik eki) * Threskiornithidae familyasının Platalea cinsinden 6 türü oluşturan, çok uzun, ucu iyice yassılaşmış yayvan gagaları olan kuşların ortak adı

kaşıkçın : tür. * kaşık (sıvı veya taneli yiyecekleri taşımaya yarayan saplı çukur araç) + çı (yapan, eden eki) + çı (yapan, eden eki) + n (isim yapım eki) * ördekgillerden, tüyleri ak, kara, kahverengi, ayakları kırmızı, gagası kaşık biçiminde bir kuş

kaşımak : tür. * kaş (oymak, kazımak, yontmak, şekil vermek, tırmalamak, hafifçe sürtmek) + ı (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * tırnak veya sert bir cisimle deriye hafifçe sürtmek

kaşif : ara. * kaşafa (açmak, kaldırmak, gidermek; ortaya çıkarmak, meydana çıkarmak) * açan, kaldıran, gideren; bulan, ortaya çıkaran, meydana çıkaran

kaşkariko : gre. * kaşkar (garip, uyumsuz) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dolap, düzen, tuzak, oyun, hile; yalan dolan

kaşkaval : lat. * caseus (peynir) + caballus (at) (at peyniri) * inek ve koyun sütünden yapılan, tekerlek biçiminde, sarı renkli bir peynir; aptal, budala, bön, salak, sersem

kaşkol : fra. * cacher (saklamak, gizlemek), cache (örtü, kapak; sakla, gizle, ört) + col (yaka) * boynu soğuktan korumak için takılan uzun, genellikle yün kumaştan yapılan atkı

kaşkorse : fra. * cacher (saklamak, gizlemek), cache (örtü, kapak; sakla, gizle, ört) + corset (korse) (corpus (gövde, vücut, beden, ceset) + etta (küçültme eki) (lat.); corset (fra.) ) * gövdeyi saran kıyafetlerin veya korselerin üzerini örtmek için giyilen ince ve kısa giysi

kaşlamak : tür. * kaş (yüzükte taşın oturtulduğu veya taşın çevresini saran metal parça veya tırnak) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yüzüğün taşını kaşa oturtmak

kaşmer : tür., ara. * kaş (göz üstü kıl kümesi) (tür.) + mer (kişi, kimse) (ara.) * kaşları bitişik kimse; maskara, soytarı

kaşmir : san. * ke (su) + şmir (kurumak, kurutmak, çekilmek) * Hindistan'ın kuzeybatısında, Himalayalar'da bulunan Keşmir bölgesinde yetişen Keşmir keçilerinin ince ve yumuşak yünlerinden elde edilen, son derece hafif, ince dokulu, yumuşak, sıcak tutan ve lüks sayılan tekstil ürünü, kazmir, keşmir

kaşpusiye : fra. * cacher (gizlemek, saklamak), cache (örtü, kapak; sakla, gizle, ört) + poussière (toz) * hafif üstlük

kaşt : ara. * kaşata (soymak, kazımak, açmak) * soyma, kazıma, açma, deriyi yüzme (kaşımak (tırnak veya sivri bir nesneyle deriye sürtmek) (tür.) )

kat : ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) * engel, kesit, kesinti; tabaka; geçme, yol alma (cut (kesik, kesmek) (ing.), couture (kesim), couteau (bıçak) (fra.)

kat irtifakı : ara., tür. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek), kat (kesit, kesinti; tabaka) + rafaka (eşlik etmek, yoldaş olmak, yanında olmak, birlikte olmak), refakat (eşlik etme, yanında olma, beraber olma), irtifak (yardımlaşma, dayanışma, dayanma, destek alma) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir arsa üzerinde yapılacak veya yapımı süren bir binanın bağımsız bölümleri için kurulan ve ileride kat mülkiyetine dönüşecek olan hukuki yararlanma hakkı

kat mülkiyeti : ara., tür. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek), kat (kesit, kesinti; tabaka) + meleke (sahip olmak), mulkiyet (sahip olma) (mulk (sahip olunan) + iyet (isim yapım ve durum eki) ) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir binanın tamamlanmış bağımsız bölümleri üzerinde kişilerin ayrı ayrı mülkiyet hakkına sahip olması durumu

kat'a : ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) * kesinlikle; asla, hiçbir zaman

katabolik : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, yıkıma doğru) + ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atma, fırlatma) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yıkımla ilgili, parçalara ayrılma ile ilgili; organizmadaki büyük moleküllerin daha küçük bileşenlerine ayrıldığı, enerji açığa çıkaran metabolik süreçle ilgili

katabolizma : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, yıkıma doğru) + ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atma, fırlatma) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * büyük moleküllerin küçük parçalara ayrılarak enerji üretildiği metabolik yıkım süreci

katade : ara. * katad, kutad (dikenli çalı, sert diken) * dikenli ot, dikenli çalı, dayanıklılığı ve yakacak olarak kullanımıyla tanınan mugaylan dikeni

katafalk : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta) + fala (iskele, ahşap kuşatma kulesi) * önünden sessizce geçilerek kendisine saygı gösterilecek bir ölünün tabutunun konulması için hazırlanmış, üzeri kumaşla örtülü yüksekçe yer

katafil : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + phyllon (yaprak) * bitkilerde normal yapraklardan farklı olarak genellikle pulsu, koruyucu veya depo görevi gören ve özellikle tomurcuk pulları, rizom pulları gibi özelleşmiş yaprak yapısı

katafot : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta) + phos (ısık) * dışardan gelen bir ışığın etkisiyle geceleyin ışıklı görünen yansıtaç; ışığı kaynağına geri yansıtan yol veya araç üzerindeki reflektör, yansıtıcı

katagen : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) * saç folikülünün büyüme evresi (anajen) ile dinlenme evresi (telojen) arasındaki gerileme ve küçülme evresi

kataif : ara. * katafa (bir şeyin yüzeyini sıyırmak, traşlamak; sütün kaymağını almak; koparmak, derlemek, toplamak, devşirmek), katifa (ince parça, koparılmış şey) * saçaklı, tüylü havlular; ehramlar; kadayıf tatlısı

kataklismik : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + klyzein (yıkamak, dalga vurmak, taşırmak) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * büyük ve yıkıcı değişimlere veya olaylara ait; felaket niteliğinde olan

kataklizm : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + klyzein (yıkamak, dalga vurmak, taşırmak) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * yeryüzünde büyük yıkıma neden olan ani ve şiddetli doğal afet veya toplumsal felaket, tufan, büyük yıkım

katakofti : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + koptein (kesmek, bölmek, ayırmak, yarmak, kırmak, vurmak, parçalamak) * kabadayıca davranış, kabadayılık; yalan dolan; Türk musikisinde 8 zamanlı basit bir usül (ritmik vuruş veya müzikte belirli bir sesin kesilerek durdurulması)

katakomp : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + kymbein (oymak, içini boşaltmak, çukur hale getirmek), kymbos (çukur, oyuk, kovuk; mezar) * kayaların içine oyulmuş veya yeraltına kurulmuş dehlizli tapınak veya mezar, yeraltı gömütü

katakulli : gre., fra. * katakoulio (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + kollaein (yapıştırmak, birbirine tutturmak, iliştirmek), kollaeo (yapıştırma, birbirine tutturma, iliştirme) (hileyle bağlamak, gizlice ilişkilendirmek); koulein (yuvarlanmak), koulio (yuvarlanma); fait (yapış, iş) + accompli (tamamlanmış, bitmiş) (fra.) * bir işi gizlice ve aldatıcı yollarla ayarlamak amacıyla kurulan düzen, entrika veya hile; oldu bittiye getirme

katalan : lat. * cathalanus (cathalonia (İspanya ve Portekiz'i kapsayan İber Yarımadası'nın kuzeydoğusunda yer alan tarihi ve özerk yönetim bölgesi) (Gothia (Gotlar) + onia (yer, bölge eki) ) + us (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * Katalonya’ya ait, Katalonya ile ilişkili kişi veya dil

katalan sayıları : fra., bel. * catalan (Fransız matematikçi Eugène Charles Catalan'ın soyadından) (fra.) + sayı (nicelik, miktar, rakamla ifade edilen değer) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * kombinatoryal problemlerde (parantezleme, ağaç yapıları, yol sayısı) sıkça görülen özel tam sayılar dizisi (Katalan sayılarının her biri, kendinden önceki terimlere bağlıdır. C0=1 alınır.

katalaz : gre. * katalysis (çözünme, ayrışma, bozulma) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) + ase (enzim eki) * oksijene maruz kalan hemen hemen bütün canlılarda bulunan, hidrojen peroksiti (H2O2) su ve oksijene ayırıran yaygın bir enzim

katalepsi : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lambanein (ele geçirmek, ele almak, kapmak, tutmak, almak, kavramak, yakalamak), lepsis (tutma, yakalama, kavrama) * ele geçirilme, tutulma, zihinsel veya fiziksel donma; ani bilinç dışı kas donmasıyla ortaya çıkan hareketsizlik durumu

kataleptik : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lambanein (ele geçirmek, ele almak, kapmak, tutmak, almak, kavramak, yakalamak), lepsis (tutma, yakalama, kavrama) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * katalepsi ile ilgili

katalitik : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kimyasal tepkimeleri hızlandıran veya etkileyen özellikte olan

katalitik konvertör : gre., lat. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + con (ile, birlikte, beraber) + vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.) * içten yanmalı motorların egzozundan çıkan zehirli gazları kimyasal reaksiyonla zararsız hale dönüştüren araç parçası (Karbon monoksit (CO), Karbon dioksit (CO2)'e, Azot oksitler (NO ve NO2, genel adıyla NOₓ, Azot gazı (N2) ve O2'ye gibi)

kataliz : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) * bir kimyasal tepkimenin hızını artıran ancak reaksiyon sonunda kimyasal olarak değişmeden kalan bir madde aracılığıyla gerçekleşen etki süreci

katalizatör : gre., lat. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) (gre.) + izator (izare (dönüştürmek, hale getirmek) + or (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) * kimyasal reaksiyonların hızını artıran ancak kendisi reaksiyona girmeyen ve bu süreçte tüketilmeyen madde veya ajan

katalizör : gre., lat. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) (gre.) + or (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) * kimyasal reaksiyonların hızını artıran ancak kendisi reaksiyona girmeyen ve bu süreçte tüketilmeyen madde veya ajan

katalizör : gre., lat. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.) * kimyasal reaksiyonların hızını artıran ancak kendisi bu süreçte tüketilmeyen madde veya ajan

katalog : gre. * katalogos (liste, sayım) (katalegein (listelemek, saymak, dökümünü yapmak) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + legein (toplamak, seçmek; saymak, listelemek; söylemek, kelam etmek), logos (toplama, seçim, seçme; sayma, listeleme; söyleme, kelam, kelime) ) * nesnelerin, eserlerin veya bilgilerin belirli bir düzen ve sıra içinde tanıtıldığı, açıklandığı ve listelendiği kağıda yazılı veya dijital derleme; kurum, kuruluş ve işletmelerin ürettikleri malları, hizmetleri tanıtmak üzere veya bir kütüphanedeki kitapları tanıtmak amacıyla düzenlenmiş liste

katalpa : mus. * kutuhlpa (baş aşağı çiçek) * Bignoniaceae familyasından olan, geniş yapraklı, uzun hüzmeli beyaz çiçekli, uzun ve sigaraya benzeyen meyveleri olan Amerika kökenli bir süs bitkisi, sigara ağacı

katalpagiller : mus., tür. * kutuhlpa (baş aşağı çiçek) (mus.) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * trompet biçimli çiçekleri ve büyük yapraklarıyla bilinen, Bignoniaceae (acıbaklagiller) familyasına bağlı bitki grubu, katalpa ağaçları

katamaran : tam. * kata (birleştirilmiş, bağlanmış, aynı anda, çift taraflı, ikili) + maran (tekne) * iki gövdeli, yan yana paralel iki teknenin birleşimiyle oluşan deniz aracı; yüksek denge ve hız sağlayan, genellikle yarışlarda veya turizmde kullanılan hafif, stabil yüzen tekne

katamenial pnömotoraks : gre., lat. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + menia (ay, ay döngüsü, adet) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + pneuma (hava, nefes) + thorax (göğüs kafesi, göğüs boşluğu) (gre.) * adet döngüsüne bağlı olarak göğüs boşluğunda hava birikmesiyle akciğerin kısmen veya tamamen sönmesine yol açan, endometriozisle ilişkili nadir ve tekrarlayan klinik durum

kat'an : ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) + an (olarak) * kesinlikle; asla, hiçbir zaman, katiyyen

katana : jap. * kata (tek taraf, tek taraflı, bir yönlü) + na (bıçak, kesici alet) * tek kenarlı, uzun ve hafif eğimli, geleneksel Japon savaş kılıcı; keskinliği ve hızlı çekilip vurma yeteneğiyle samurayların ikonik silahı

katapleksi : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + plexis (felç, vurma, çarpma, darbe, durdurma), plessein (darbelemek, felç inmek), plege (darbe, felç) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ani ve geçici kas tonusu kaybı ile karakterize, genellikle güçlü duygusal uyarılarla tetiklenen, bilinç açıkken kasın kontrolünü yitirdiği, felç benzeri kısa süreli gevşeklik yaşanan nörolojik durum

katapult : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + paltein (vurmak, sallamak, atmak, fırlatmak, savurmak), pult (fırlatma, atma, savurma) * güçlü bir mekanizma ile cisimleri yüksek hızla ve uzun mesafeye fırlatmaya yarayan antik savaş aracı veya modern mekanik düzenek (atış kuvvetiyle taş, ok veya diğer mermileri hedefe ulaştırır.)

katar : ara., gre. * katara (damlamak, akmak, dökülmek), katar (dizi, koşma, kervan; bağlamak, iki şeyi birbirine koşmak) (ara.), katarhein (akmak, dökülmek) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + rhein (akmak, yağmak, dökülmek) ) (gre.) * arka arkaya tekrarlı olarak yerleştirilmiş, dizili, sıralı, dizi, sıra (“hatır”lama, "katar"lama (tekrar akla getirme) )

katarakt : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + rhein (akmak, yağmak, dökülmek), raktes (dökülen, akan) * büyük miktarda suyun yüksekten güçlü ve sürekli olarak düşmesiyle oluşan doğal şelale; göz merceğinin saydamlığını kaybedip bulanıklaşması sonucu ışığın retinaya doğru düzgün ulaşamamasıyla görme keskinliğinin azalmasına, renk algısının bozulmasına ve ilerleyen durumda görme kaybına yol açan, genellikle yaşa bağlı gelişen veya travma, metabolik hastalıklar ve genetik faktörlerle tetiklenen kronik oftalmolojik hastalık, akbasma (normalde saydam olan lens proteinleri zamanla yapısal bozulmaya uğrar; bu bozulma sonucunda proteinler kümelenir ve lensin içinde opak, yani ışığı geçirmeyen alanlar (beyaz perde) oluşur.)

kataral : gre., lat. * katarhein (akmak, dökülmek) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + rhein (akmak, yağmak, dökülmek) ) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * solunum yollarında mukus salgısının artması ve inflamasyonun eşlik etmesiyle seyreden, soğuk algınlığı veya grip gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarında görülen, burun tıkanıklığı, öksürük ve balgam üretimiyle karakterize klinik durum; fazla akıntılı, nezleli olan, kataralis

kataral tonsilit : gre., lat. * katarhein (akmak, dökülmek) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + rhein (akmak, yağmak, dökülmek) ) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + tonsilla (boğazcık, bademcik) (tondere (kesmek, kırpmak, tıraşlamak, budamak), tonsa (kesilmiş, kırpılmış, tıraşlanmış, budanmış şey) + illa (küçültme eki) ) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * bademciklerde, genellikle üst solunum yolu enfeksiyonlarıyla birlikte görülen, mukuslu yüzey iltihabı ile seyreden, kızarıklık, hafif şişlik ve ağrıyla karakterize, yüzeyel ve genellikle başlangıç evresinde olan iltihabi durum

katarsis : gre. * katharos (saf, arınmış), katharsis (arınma, temizlenme, saflaşma), (kathairein (temizlemek, arındırmak, saflaştırmak) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) ) * özellikle trajik sanat eserleri veya yoğun duygusal deneyimler yoluyla bireyin bastırılmış duygularını dışavurarak ruhsal arınma ve rahatlama yaşaması; güçlü duyguların açıkça ifade edilmesiyle psikolojik rahatlama sağlama

katartik : gre. * katharos (saf, arınmış), katharsis (arınma, temizlenme, saflaşma), (kathairein (temizlemek, arındırmak, saflaştırmak) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * güçlü duyguların açıkça ifade edilmesiyle psikolojik rahatlama sağlayan; katarsise neden olan

katastrof : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + strephein (dönmek, çevrilmek), strophe (dönme, dönüş, dönüşüm, çevrilme, çevrim) * ani ve büyük bir değişimle sonuçlanan, etkisi geniş yıkıcı olay veya felaket

katastrofik : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + strephein (dönmek, çevrilmek), strophe (dönme, dönüş, dönüşüm, çevrilme, çevrim) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ani, yıkıcı ve geri dönülemez sonuçlar doğuran olaylara, genellikle doğal afetlere, kazalara, ekonomik çöküşlere veya büyük çaplı felaketlere ilişkin

katater : gre. * kathienein (aşağı göndermek, indirmek, aşağı yerleştirmek) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + hienai, hienein (göndermek, yerleştirmek) ) + ter (yapan, eden, araç eki) * vücut boşluklarına sıvı akışı sağlamak, boşaltmak veya sıvı enjekte etmek amacıyla yerleştirilen, genellikle esnek boru şeklinde olan tıbbi araç, sonda

katatoni : gre. * katatonia (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + teinein, teino (germek, uzatmak), tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) + eia (durum eki) ) * beyin fonksiyonlarının bozulması sonucu ortaya çıkan ve kişinin çevre uyaranlara karşı tepkisiz veya aşırı tepkili olmasına sebep olan bir nöropsikyatrik durum

katatonik : gre. * katatonia (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + teinein, teino (germek, uzatmak), tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) + eia (durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * katatoni ile ilgili

katavasya : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * Ortodoks kilise geleneğinde ilahilerin belirli bir bölümünde koroların kürsülerinden aşağı inerek birlikte söyledikleri, törensel iniş hareketiyle ilişkili ilahi türü; göçebe balıkların, kışa doğru Karadeniz’de ısının düşmesi nedeniyle Marmara Denizi’ne veya Akdeniz’e geçmeleri

katbekat : far. * kat (defa, kez, kere) + be (ile, -den) + kat (defa, kez, kere) * defalarca, kat kat, üst üste, çok kez

katedral : gre., lat. * kathedra (oturak, makam, kürsü) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + hezomai (oturmak, yerleşmek), hedra (oturulan yer, yerleşke, temel) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * bir piskoposun resmi makamının bulunduğu ana kilise, genellikle büyük, görkemli ve merkezi yapısıyla bir bölgenin ruhani ve idari kilise otoritesi

kategori : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + agoreuo, agoreein (konuşmak, ilan etmek, meydana çıkarmak, beyan etmek), agora (açık alan) + eia (durum eki) * antik Yunan felsefesinde düşünce ve varlıkları sınıflandırmak için kullanılan temel kavram; nesneleri, fikirleri veya olguları belirli özelliklere göre sınıflandırma sistemi, sınıf, klas

kategorik : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + agoreuo, agoreein (konuşmak, ilan etmek, meydana çıkarmak, beyan etmek), agora (açık alan) + eia (durum eki) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kategorisel, kategori ile ilgili

kategorize : gre., lat. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + agoreuo, agoreein (konuşmak, ilan etmek, meydana çıkarmak, beyan etmek), agora (açık alan) + eia (durum eki) (gre.) + izatus (dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); catégorisé (fra.) * sınıflandırılmış, gruplandırılmış, düzenlenmiş

katekolamin : gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + ekol (çift hidroksili benzen bileşiği) + amine (azot N içeren organik bileşik) (amine, amino (ammonia (amonyak) + ine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * vücutta sinir sistemi tarafından salgılanan ve adrenalin, noradrenalin ile dopamin gibi biyojenik aminler grubuna ait, hem katekol (çift hidroksilli benzen halkası) yapısına hem de amin grubuna sahip nörotransmitter ve hormon işlevi gören kimyasal bileşik (C8H11NO3)

katenari : lat. * catena (zincir) + arius, aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * zincir gibi sarkan, zincirle ilgili; özellikle mimarlıkta ve fizikte, uçları sabitlenmiş bir ipin veya kablonun kendi ağırlığıyla oluşturduğu eğriyi (katenary eğrisi) tanımlamak için ve elektrik mühendisliğinde, özellikle demiryolu hatlarında havai elektrik hatlarını taşıyan eğimli kabloların yapısına da atıfla kullanılan teknik sıfat, zincir eğrisi; zincir şeklinde birbirine bağlı birimler içeren yapıları tanımlamak için kullanılan, özellikle kimyada ardışık ve düzenli şekilde bağlanmış atom gruplarını (örneğin polimer zincirleri) ifade eden teknik terim

katener : lat. * catena (zincir) + arius, aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * zincir gibi sarkan, zincirle ilgili; özellikle mimarlıkta ve fizikte, uçları sabitlenmiş bir ipin veya kablonun kendi ağırlığıyla oluşturduğu eğriyi (katenary eğrisi) tanımlamak için ve elektrik mühendisliğinde, özellikle demiryolu hatlarında havai elektrik hatlarını taşıyan eğimli kabloların yapısına da atıfla kullanılan teknik sıfat, zincir eğrisi; zincir şeklinde birbirine bağlı birimler içeren yapıları tanımlamak için kullanılan, özellikle kimyada ardışık ve düzenli şekilde bağlanmış atom gruplarını (örneğin polimer zincirleri) ifade eden teknik terim

kateneri : lat., gre. * catena (zincir) + arius, aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + eia (isim yapım ve durum eki) (gre.) * zincire ait, zincir biçimli; özellikle iki noktadan asılı esnek bir zincirin veya kablonun oluşturduğu eğri

katepsin : gre. * kathepsein (tamamen sindirmek, parçalamak) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + hepsein (pişirmek, sindirmek) ) * lizozomlarda bulunan ve hücre içi proteinleri düşük pH koşullarında parçalayan, proteolitik enzim ailesine ait, özellikle hücre yenilenmesi, apoptoz ve hastalık süreçlerinde rol oynayan biyokimyasal yapıdaki sindirim enzimi (C1550H2484N426O489S10)

kateter : gre. * kathienein (aşağı göndermek, indirmek, aşağı yerleştirmek) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + hienai, hienein (göndermek, yerleştirmek) ) + ter (yapan, eden, araç eki) * vücut boşluklarına sıvı akışı sağlamak, boşaltmak veya sıvı enjekte etmek amacıyla yerleştirilen, genellikle esnek boru şeklinde olan tıbbi araç, sonda

kateterizasyon : gre., lat. * kathienein (aşağı göndermek, indirmek, aşağı yerleştirmek) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + hienai, hienein (göndermek, yerleştirmek) ) + ter (yapan, eden, araç eki) (gre.) + izatio (dönüştürme, kılma, hale getirme) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * vücut boşluklarına, damar sistemine veya idrar yollarına tanı koymak, sıvı boşaltmak veya ilaç vermek amacıyla bir kateterin tıbbi olarak yerleştirilmesi işlemi

katetmek : ara., tür. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek; geçmek, aşmak) + et (yapmak, eylemek) + mek (fiil mastar eki) * bölmek, kesmek; bir yeri aşarak geçmek, yol almak

katetometre : gre. * kathetos (düşey, dik, aşağı doğru bırakılmış, sarkıtılmış, salnmış) (kathienein (aşağı bırakmak, aşağı doğru salmak, aşağı göndermek, aşağı bırakmak, aşağı sarkıtmak) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + hienein (göndermek, salmak, bırakmak, sarkıtmak, yerleştirmek) ) + tos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + metron (ölçü) * sıvı yüzeyindeki küçük seviye farklarını veya yükseklik değişimlerini çok hassas biçimde ölçmek için kullanılan, genellikle dikey yerleştirilmiş bir mikrometrik ölçekli ölçüm cihazı

katf : ara. * katafa (dermek, biçmek, daldan/ağaçtan koparıp toplamak, dveşirmek) * meyve; ağaçtan veya bağdan olgunlaşmış meyve ile üzümleri koparıp toplama, daldan devşirme

katgüt : ing. * cat (kedi) + gut (bağırsak) * ameliyat yerini veya yaraları dikmek için kullanılan, kedi veya koyun bağırsağından yapılmış özel iplik

katı : tür. * kat (sertleşmek, yoğunlaşmak, sıkılaşmak) + ığ (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sert, sıkı, zor

katık : tür. * kat (eklemek, ilave etmek, bir araya getirmek, dahil etmek, içine sokmak) + ık (isim yapım eki) * yemeklere eklenen, birlikte yenilen veya karıştırılan yiyecek; bir çözelti, karışım veya bileşiğe dahil edilen, çözücü dışında kalan ve özellikleri çözeltiye etki eden katı, sıvı veya gaz halinde bulunan, reaksiyon ortamına veya karışıma özellik kazandıran, miktarı genellikle çözücüden az olan ama işlevsel rolü önemli olan bileşen

katılaşmak : tür. * katı (sert, sıkı, yoğun, zor) (kat (sertleşmek, yoğunlaşmak) + ı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + laş (edilgen fiil ve dönüşme eki) + mak (fiil mastar eki) * katı, sert hale gelmek, sertleşmek

katılık : tür. * kat (eklemek, ilave etmek, bir araya getirmek, dahil etmek, içine sokmak) + ıl (edilgen fiil eki) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dahil, dahil olmuş, içine alınmış, katılmış (“katolik” (evrensel, her şeyi içe dahil eden), catholic (katolik) (ing.) )

katılık : tür. * katı (sert, yoğun, sıkı, zor) (kat (sertleşmek) + ı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + lık (isim yapım eki) * sertlik

katılım : tür. * kat (eklemek, ilave etmek, bir araya getirmek, dahil etmek, içine sokmak) + ıl *edilgen fiil eki) + ım (isim yapım eki)

katılmak : tür. * kat (eklemek, ilave etmek, bir araya getirmek, dahil etmek, içine sokmak) + ıl *edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki)

katır : tür. * kat (karıştırmak, bir araya getirmek, katmak, katıştırmak) + ır (geniş zaman fiil ve isim yapım eki) * eşek ile atın melezlenmesi sonucu ortaya çıkan, genellikle kısır olan ve yük taşıma, tarım gibi işlerde kullanılan dayanıklı, güçlü, çift tırnaklı evcil hayvan

katırtırnağı : tür. * katır (eşek ile at melezi hayvan) + tırnak (insanda ve birçok omurgalı hayvanda parmak uçlarının dış bölümünü örten boynuzsu tabaka; ayak parmağı, toynak) + ı (iyelik eki) * papatyagiller (Asteraceae/Compositae) familyasından, dikenli, yaygın bir yabani otsu bitki olan ve dikenli yapraklarıyla dikkat çeken, özellikle eski çağlardan beri ilaç yapımında kullanılan, tıbbi ve halk hekimliğinde yara iyileştirici ve ağrı kesici özellikleriyle bilinen Eryngium campestre türü

kati : ara. * kataa (kesmek, sona erdirmek, sınırlamak, ayırmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kesin, net, tereddütsüz, değişmez, mutlak

katib : ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı), mektub (yazılmış olan) * yazan, yazıcı, kitabet eden

katibe : ara. * ketebe (yazmak), ketebe (yazmak), kitab (yazı), mektub (yazılmış olan) * yazı yazan, belge tutan, yazı işleriyle uğraşan kadın, yazıcı kadın, yazı yazan kadın kişi (katib (eril), katibe (dişil) )

katib-i adil : ara. * katib (yazıcı) + i (tamlama eki) + adil (doğru, dengeli eşit, hakkaniyetli, adaletli) * adaletle iş gören, adaletten, doğruluktan ayrılmayan, hakkı yerine getiren, adaletli; doğruluk gösteren. doğru; eit, eş, müsavi; doğruluktan ayrılmayan kimse

katife : ara. * katafa (bir şeyin yüzeyini sıyırmak, traşlamak; sütün kaymağını almak; koparmak, derlemek, toplamak, devşirmek) * ince parça, koparılmış şey)

katil : ara. * katele (öldürmek) * öldüren, cinayet işleyen

katim : ara. * keteme (susmak, sır tutmak, gizlemek, saklamak) * ağzı sıkı, sır tutan; gizleyen, saklayan, ketmeden, saklayan, tutan

katip : ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı) * yazıcı, katib

katiyen : ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek; sona erdirmek, sınırlamak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + en (gibi, olarak) * kesin olarak, kesinlikle, net olarak, tereddütsüz olarak, mutlaka

katiyet : ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek; sona erdirmek, sınırlamak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (isim yapım ve durum eki) * kesinlik, kat'ilik

katkı : tür. * kat (eklemek, ilave etmek, bir araya getirmek, dahil etmek, içine sokmak) + kı (isim yapım eki) * bir bütüne eklenen veya ilave edilen şey, özellikle bir işi, projeyi veya maddeyi geliştirmek, tamamlamak, güçlendirmek amacıyla sağlanan yardım, ilave malzeme veya destek; ilave, destek

katkı payı : tür., far. * kat (eklemek, ilave etmek, bir araya getirmek, dahil etmek, içine sokmak) + kı (isim yapım eki) (tür.) + pay (ayak, adım, basamak, kademe, ayak izi; ard, arka; işaret, nişan; hisse, kısım, bölüm, parça, oran) (far.) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir ortaklık, ortak gider veya işletme faaliyetinde, her ortak veya ilgili tarafın üstlendiği, karşılıklı sorumluluk gereği maliyete veya giderlere ek olarak ödenen veya tahsis edilen miktar; özellikle ortaklıklarda, sermaye veya giderlerin paylaşımında tarafların yükümlü oldukları finansal katkı; bir işletmenin satış gelirinden değişken maliyetlerinin çıkarılması ile elde edilen tutar (contribution margin)

katl : ara. * katele (öldürmek, cinayet işlemek) * öldürme, cinayet

katlamak : tür. * kat (eklemek, ilave etmek, üst üste koymak, bükmek) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi bükerek üst üste koymak veya sayıca veya nicelikçe artmasını sağlamak

katletmek : ara., tür. * katele (öldürmek, cinayet işlemek), katl (öldürme, cinayet) + et (yapmak, eylemek) + mek (fiil mastar eki) * öldürmek

katlı kur : tür. * kat (eklemek, ilave etmek, üst üste koymak, bükmek) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + kuruy, kuruğ (kural, düzen, oran) * azgelişmiş ülke ekonomilerinde görülen, birden çok döviz kuru uygulama yöntemi

katliam : ara. * katele (öldürmek, cinayet işlemek), katl (öldürme, cinayet) + i (tamlama eki) + amm (genel, toplu, herkesi kapsayan) * çok sayıda insanın aynı anda, genellikle topluca ve kasıtlı olarak öldürülmesi; savaş, soykırım, etnik arındırma veya kitlesel saldırılar sırasında meydana gelen, hukuki ve etik açıdan ağır suç kabul edilen insan kıyımı

katma değer vergisi : tür. * katma (ekleme, ilave etme, üstüne koyma) + değer (ölçü, kıymet, miktar, sayısal nicelik, paha, fiyat) + vergi (devletin kamu hizmetleri için zorunlu olarak halktan topladığı para) + si (iyelik eki) * bir mal veya hizmetin üretim ve dağıtım süreçlerinde her aşamada eklenen ekonomik değerin vergilendirilmesi esasına dayanan, nihai tüketiciye yansıyan dolaylı vergi türü (KDV)

katmak : tür. * kat (eklemek, ilave etmek, birleştirmek, üst üste koymak, bükmek) + mak (fiil mastar eki) * eklemek, ilave etmek, üst üste koymak; bükmek

katman : tür. * kat (eklemek, ilave etmek, birleştirmek, üst üste koymak, bükmek) + man (isim yapım eki) * bir yapının, oluşumun veya düzenin üst üste sıralanmış, genellikle benzer özellikler taşıyan yatay veya dikey düzeyleri, yüzey, tabaka, seviye

katman : tür. * kat (eklemek, ilave etmek, birleştirmek, üst üste koymak, bükmek) + man (isim yapım eki) * kaplayan tabaka

katmandu : san. * kastha (tahta) + mandap (sundurma, salon, toplantı yeri) * ahşap salon, tahta pavyon; Nepal'in başkenti

katmer : tür. * kat (eklemek, ilave etmek, birleştirmek, üst üste koymak, bükmek; üst üste gelmiş tabaka, katman) + mer (çoğul veya yoğunluk eki) * bir şeyi oluşturan katlardan her biri; oklavayla kalın bir yufka gibi açılan hamurun üzerine eritilmiş tereyağı ve tahin gezdirip kat kat yumak durumuna getirerek yeniden oklavayla açıp kızgın yağda kızartılma yoluyla hazırlanan balla veya pekmezle yenilen bir hamur işi

katodofosforesans : gre., lat. * kathodos (aşağı iniş, elektron yayan elektrot, katot) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta) + hodos (yol, geçit, izlenen yol, yön) ) + phos (ışık, aydınlık), photos (ışıkla ilgili) + pherein, phero (getirmek, taşımak), phoros (taşıyan, getiren; taşıma, getirme) (gre.) + escentia (başlama, filizlenme, olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + entia (isim yapım eki) ) (lat.) * katottan çıkan elektronların bir yüzeye çarpması sonucu yüzeydeki atomların uyarılarak görünür ışık yayması biçiminde gerçekleşen ve özellikle fosforlu malzemelerde gözlenen, ışınım-temelli bir fiziksel ışıma olayı

katodolüminesans : gre., lat. * kathodos (aşağı iniş, elektron yayan elektrot, katot) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta) + hodos (yol, geçit, izlenen yol, yön) ) (gre.) + luminescentia (lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + escentia (başlama, filizlenme, olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + entia (isim yapım eki) ) (lat.) * katottan çıkan elektronların bir yüzeye çarpması sonucu, yüzeydeki atomların ısıl olmayan uyarımla ışık yayması olayı (elektron mikroskopları, ekran tüpleri, fosforlu kaplamalar ve çeşitli spektroskopik uygulamalarda kullanılır.)

katolik : gre. * kata (genel, bütün) + holos (her şey, tüm, bütün) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * evrensel, kapsayıcı, bütüncül, genel geçer, bütünle ilgili, her şeyi kapsayan, her şey hakkında; Hristiyanlıkta tüm inananları kapsadığı iddiasındaki Kilise’ye ve bu öğretinin mensuplarına verilen ad

katot : gre. * kathodos (aşağı iniş, elektron yayan elektrot, katot) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta) + hodos (yol, geçit, izlenen yol, yön) ) * aşağıya giden yol; akımın veya yüklü parçacıkların aşağı yönlü kabul edilen hareket yolunun sonlandığı, indirgenmenin gerçekleştiği elektrot, negatif yüklü elektrot, elektronların çıktığı kutb

katr : ara. * katara (kesip kısmak, daraltmak, kısarak vermek, cimrilik etmek), katur (cimri, eli sıkı) * darlık, kısıtlı olma durumu, sıkıntıda olma

katra : gre., ara. * kedron, kedros (sedir, çam) (gre.); katira, katere (damlamak), katre (damla, su damlası, bir damla olan), katran (damlayan, buhur veya tütsü amacıyla yakılan reçine) (ağaçtan elde edilen sızıntı, reçine, zifte istinaden) (ara.) * çamgiller (pinaceae) familyasından, özellikle Toroslar ve Akdeniz'in yüksek dağlarında yetişen, bin yıla kadar yaşayabilen heybetli yapısı, çürümeye karşı son derece dayanıklı odunu ve gövdesinden elde edilen şifalı/koruyucu siyah sıvı (katran) ile bilinen Lübnan sediri (Cedrus libani) ağacı, sedir ağacı

katrah : ara. * katara (yoğunlaşmak, katılaşmak, birikmek, yığılmak) * yoğunluk, katılık, birikim, yığılma

katrak : tür. * kat (eklemek, ilave etmek, birleştirmek, üst üste koymak, bükmek; üst üste gelmiş tabaka, katman) + rak (isim yapım ve araç eki) * Osmanlı ve erken dönem Türkçesinde kullanılan, büyük ve ağır taş bloklarını kesmek veya şekillendirmek için kullanılan büyük keski veya balta türü; bir tür kalın, sağlam kereste parçası

katran : ara. * katira, katere (damlamak) + an (isim yapım eki) * damlatılarak, damıtılarak elde edilen reçineli sıvı; çam ve benzeri reçineli ağaçların odunlarının hava almadan ısıtılmasıyla elde edilen, su geçirmezlik, antiseptik özellik veya yol yapımı gibi alanlarda kullanılan siyah renkli, yapışkan ve yoğun bir madde

katre : ara. * katira, katere (damlamak) * damla, su damlası, bir damla olan

katrilyon : lat. * quadri (dört) + illion (million (milyon) kelimesinden türeyen büyük sayı eki) * 1.000.000.000.000.000 (10^15) sayısını ifade eden büyük sayı ismi

katsayı : tür. * kat (eklemek, ilave etmek, üst üste koymak, bükmek) + sayı (nicelik, miktar, rakamla ifade edilen değer) * cebirsel ifadelerde bir değişkenin önünde yer alan ve o değişkenin kaç kat alındığını belirten, matematiksel ifadelerde oranlama, denklemler kurma ve çözümleme açısından temel rol oynayan sabit çarpan

katun : tür. * katun (hanım, kadın yönetici) * Göktürkler ve diğer eski Türk topluluklarında yüksek sosyal statüye sahip, genellikle hükümdarın eşi veya kadın lider anlamında kullanılan ünvan, hatun

katur : ara. * katara (kesip kısmak, daraltmak, kısarak vermek, cimrilik etmek) * cimri, eli sıkı; dar olan

katyon : gre. * kata (aşağı, asağıya, alt, alta) + ion (giden, hareket eden, ilerleyen) * bir veya daha fazla elektron kaybederek pozitif (+) elektrik yükü kazanan atom veya molekül türü

katyonik : gre. * kata (aşağı, asağıya, alt, alta) + ion (giden, hareket eden, ilerleyen) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * katyonlara ait, katyon karakteri taşıyan, pozitif yüklü iyonlar içeren

katyonik akım : gre., tür. * kationikos (katyonik) (gre.) + akım (akış, dökülerek ilerleme) (tür.) * pozitif yüklü iyonların (katyonların) elektriksel bir potansiyel farkı nedeniyle negatif yüklü elektrota (katoda) doğru hareketiyle oluşan elektriksel akım türü

kauçuk : tup. * caoutchouc (caa (ağaç) + ochu (ağlamak, akmak, dökülmek, damlamak) ) * hevea brasiliensis bitkisinin süt gibi akan zamk niteliğindeki lateks özsuyundan elde edilen esnek, su geçirmez ve elastik madde

kauda ekuina : lat. * cauda (kuyruk) + equina (atla ilgili, at gibi) * omuriliğin son kısmında yer alan ve at kuyruğunu andıran sinir demeti

kauda equina sendromu : lat., gre., tür. * cauda (kuyruk) + equina (atla ilgili, at gibi) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * omuriliğin alt ucunda bulunan ve at kuyruğuna benzeyen sinir liflerinin (kauda ekuina) baskı altında kalmasıyla ortaya çıkan, idrar ve dışkı kontrolü kaybı, bacaklarda güçsüzlük ve uyuşukluk, cinsel disfonksiyon gibi belirtilerle karakterize nörolojik durum

kaudal : lat. * cauda (kuyruk) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kauda ile ilgili

kaudat : lat. * cauda (kuyruk) + atus (geçmiş zaman ve isim yapım eki) * kuyruklu, kuyruk biçiminde uzantısı olan

kauffman braketi : alm., ing. * kauffman (Amerikalı matematikçi Louis Kauffman’ın soyadından) (alm.) + bracket (parantez, işaret) (ing.) * matematikte düğümlerin ve bağlantıların topolojik özelliklerini, farklı düğümler arasındaki eşdeğerlikleri, düğüm sınıflandırmalarını ve düğümlerin uzaydaki davranışlarını inceleyen çalışma alanı olan Knot teorisinde, bir düğüm veya bağlantının cebirsel olarak ifade edilmesini sağlayan özel bir polinom hesaplama yöntemi

kaurit tutkalı : alm. * kaurit (ticari marka adı) (alm.) + tutkal (bağlayıcı, yapıştırıcı madde) (tut (kavramak, yakalamak) + kal (bulunmak, sabit olmak, durmak) ) + ı (iyelik eki) (tür.) * Almanya'da geliştirilen ve özellikle mobilya, kontrplak ve ahşap sanayisinde kullanılan, ana bileşeni formaldehit, melamin veya yüksek yapışma gücüne ve suya dayanıklı termoset (ısı ile sertleşen) plastik ve üre reçineleri olan bir tür sentetik yapıştırıcı

kav : tür. * kav (yakmak, kavurmak, kurutmak) * yanmış ağaç közü, çürümüş ağaç içi, ateş tutuşturmak için kullanılan kuru lifli madde; çürüyerek lifli hale gelmiş ağaç içi veya kömürleşmiş odun parçaları; kav mantarlarının kurutulmasıyla elde edilen, çabuk tutuşan, süngerimsi bir madde

kava superiora : lat. * cava, cavus (boşluk, oyuk, içi boş şey; kanal, damar) (lat.) + superiora (üstte bulunan, yukarıdaki) * vücudun üst kısmından kalbe az oksijenli kan taşıyan büyük toplardamar, üst ana toplardamar

kavaf : ara. * haffa (hafif olmak, ağırlığı hafiflemek), huff (abdest alırken üzerine doğrudan meshedilebilen, ayağı topuklarla birlikte örten, ince deriden yapılmış hafif ve topuksuz bir tür çizme veya mest) * her türlü ayakkabı, terlik, mesh ve pabuç gibi ayak giysilerini imal eden ya da bunları hazır olarak satan zanaatkar ve esnaf, haffaf, ayakkabıcı, kunduracı

kavaid : ara. * kaide (kural, kanun, yasa, ilke, esas, prensip, temel, kök) * bir şeyin dayandığı, üzerine kurulduğu temel ilkeler, kurallar, kanunlar, yasalar, esaslar, kaideler

kavak : tür. * kavak (yücelik, yükseklik, dik duruş; yüksek, uzun boylu ağaç) (kav (esnek, ince, bükülebilir) + ak (isim yapım eki) ) * hızlı büyüyen, uzun boylu, genellikle sulak alanlarda yetişen, yumuşak dokulu odunu nedeniyle yapı malzemesi, marangozluk ve kağıt üretiminde kullanılan, yaprak döken ağaç türü (Populus spp.); Samsun’un bir ilçesi

kavaklıdere : tür. * kavak (ağaç türü) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + dere (küçük akarsu) * Muğla'nın bir ilçesi

kaval : tür. * kav (ince, uzun ve içi boş bir boru, boşluk, oyuk) + al (isim yapım eki) * içi boş, uzun, üzerinde delikleri olan ve üflendiğinde ses çıkaran boru, nefesli bir çalgı türü (kehf, cave (mağara) (ing., ara.), cava, cavity, cavité (oyuk, boşluk) (lat., ing., fra.) )

kaval kemiği : tür. * kaval (içi boş boru, nefesli çalgı) (kav (ince, uzun ve içi boş bir boru, boşluk, oyuk) + al (isim yapım eki) ) + kemik (sert doku, iskelet parçası) (kemrük (kemür, kemir (kırtlatmak, kıtırdatmak) + ik, ük (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + i (iyelik eki) * insan veya hayvanın bacağının alt kısmında bulunan, ince ve uzun yapısıyla nefesli kaval çalgısının borusuna benzeyen, yürümeyi ve destek sağlamayı mümkün kılan ana kemik

kavalye : lat. * caballarius (atlı asker, at sürücüsü, şövalye) (caballus (at) + aris, arius (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.); cavalier, chevalier (fra.) * şövalye, atlı savaşçı; dansta kadına eşlk eden erkek

kavam : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kiyam (durma, ayakta durma, dikilme, dik durma, devam etme, daim olma) * ayakta duran, devam ettiren, direnen, idare eden, yöneten, gözeten

kavanço : lat., fra. * cambage (bükme, eğme, kıvırma, yamultma, döndürme) (cambare (bükmek, eğmek, kıvırmak, yamultmak) (lat.); (camber + age (isim yapım eki) ) (fra.) ) * yelkeni bir bordadan öteki bordaya geçirme işi; bir nesneyi yerine aynı türden bir şey koyarak alma, değiştirme (argo)

kavanoz : gre. * gavathon, gavatulos, gavena, kabanos, gabano (küçük kap, şişe) (gre.); kannation (lat.); cannetot (fra.) * yiyecek ve sıvı saklamada kullanılan, cam veya porselenden yapılmış kap

kavara : ara. * kavra (geniş yer), kavar (büyük kap, küp, testi) * balı sağılmış petek; kovanda arıların yemesi için bırakılan bal

kavarir : ara. * karure (göz bebeği, gözün siyah kısmı; şişe; şeffaf parlak taş, billur) (karra (parlamak, ışıldamak) + ure (isim yapım eki) ) * göz bebekleri, gözün siyah kısımları; şişeler; şeffaf parlak taşlar, billurlar

kavas : ara. * kavis, kavs (yay, eğri, eğrilik), kavvas (yay çeken, okçu; ok ve yay taşıyan muhafız) * elçiliklerde veya konsolosluklarda çalışan, özel giysili koruma görevlisi; Osmanlı döneminde, önemli bir makamı veya o makamdaki yöneticiyi koruyan silahlı görevli (kehf, cave (mağara) (ing., ara.), cava, cavity, cavité (oyuk, boşluk) (lat., ing., fra.) )

kavasya : tür. * kava (acı, bitki) + sya (isim yapım eki) * sedefotugillerden, sıcak ülkelerde, özellikle Brezilya’da yetişen, odunu ve kabuğu kaynatılarak elde edilen suyu iştah açıcı ve böcek öldürücü ilaç gibi kullanılan bir küçük ağaç, acıağaç

kavat : ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek), kavvad (hüküm veren, hükmeden, karara bağlayan, iş bitiren, işi yerine getiren) * kadınla erkeğin para karşılığı veya gayrımeşru şekilde birleşmelerine aracılık eden erkek, fuhuşa aracılık eden, muhabbet tellalı, arsız, pezevenk, deyyus, kaltaban, kavvad

kavata : gre. * kavatha (çanak, kase, kap) * ağaçtan bütün bir biçimde oyularak yapılmış kap (kehf, cave (mağara) (ing., ara.), cava, cavity, cavité (oyuk, boşluk) (lat., ing., fra.) )

kavela : lat. * clavicula (anahtarcık, küçük anahtar) (clavis (anahtar) + cula (küçültme eki) ) (lat.); caviglia (ita.) * halat dikişi için halat ucundaki kolları açmaya ve düğüm çözmeye yarayan, ayrıca geçici bir tutacak olarak da kullanılabilen, kama şekilli bir denizci aracı

kavendiş : ing. * cave (mağara; kale, hisar) + denu (vadi; çayır) + ish (ile ilgili, gibi, -a ait) * yumuşatılmış, tatlandırılmış ve kek haline getirilmiş tütün

kavern : lat. * caverna (oyuk , boşluk, mağara) (cava (oyuk, boşluk) + erna (isim yapım eki) ) * içi boş yer, mağara

kavernom : lat., gre. * caverna (oyuk , boşluk, mağara) (lat.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) (gre.) * beyinde, omurilikte, beyin zarlarında veya sinir sisteminde görülebilen anormal, deforme olmuş kan damarı kümelenmesi, kan damarlarının anormal genişlemesi sonucu oluşan boşluklu tümör veya kitle, kavernöz malformasyon, anjiyom, kavernöz hemanjiyom veya intrakraniyal vasküler malformasyon

kavernöz : lat. * caverna (oyuk , boşluk, mağara) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * oyuklu, boşluklu, mağaraya ait; damar ve dokularda genişlemiş boşluklu yapılarla ilgili

kavernöz hemanjiyom : lat., gre. * caverna (oyuk , boşluk, mağara) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) + haima, haimat (kan) + angeion, angio (kasa, kap, hazne, damar, kanal) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) (gre.) * kan damarlarının genişlemiş, boşluklu yapılar şeklindeki iyi huylu tümörü

kavga : tür. * kav (çekişmek, mücadele etmek) + ga (isim yapım eki) * iki veya daha fazla kişi arasında fiziksel veya sözlü mücadele durumu, çatışma, dövüş, tartışma

kavi : ara. * kava (yakmak, dağlamak, ütülemek) * dağlayan, yakan, ütüleyen

kavi : ara. * kuvvet (güç, kudret), kavva (güçlendirmek, kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak), takviye (güçlendirme, kuvvetlendirme, sağlamlaştırma), kava (güçlü olmak, kudretli olmak), kava (güçlü olmak, kudretli olmak) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * güçlü, sağlam, kuvvetli, kudretli

kavil : ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek) * söz, söylem, söyleme, deyiş, deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme

kavilya : lat. * clavicula (anahtarcık, küçük anahtar) (clavis (anahtar) + cula (küçültme eki) ) (lat.); caviglia (ita.) * halat dikişi için halat ucundaki kolları açmaya ve düğüm çözmeye yarayan, ayrıca geçici bir tutacak olarak da kullanılabilen, kama şekilli bir denizci aracı

kavim : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * birlikte ayakta duranlar; aynı soydan gelen, ortak dil, kültür, tarih ve genellikle coğrafyayı paylaşan topluluk, etnik grup, millet, ulus, budun, kavm

kavis : ara. * kasa (eğmek, bükmek, eğilmek, bükülmek, yay şeklini almak) * yay, eğri, eğrilik, kavs

kavitasyon : lat. * cavitare (oymak, boşluk oluşturmak, içini delmek) (cava, cavus (oyuk, boşluk) + itas (isim yapım ve durum eki) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * oyuk, boşluk oluşturma

kavite : lat. * cava, cavus (oyuk, boşluk) + itas (isim yapım ve durum eki) * oyuk, boşluk, girinti

kavkı : tür. * kavk (sert dış katman, kabuk) + ı (isim yapım eki) * bitkilerin gövde ve dallarının dış yüzeylerini, kimi meyvelerin ve sebzelerin üstünü kaplayan ve onları dış etkilere karşı koruyan, doğal olarak oluşmuş sertçe bölüm, kabuk

kavl : ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek) * söz, söylem, söyleme, deyiş, deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme

kavlağan : tür. * kavlak (çıplak, kabuksuz, açık renkli yüzey) (kav (açmak, açılmak, soyulmak, açığa çıkmak; yakmak, ısıtmak, kavurmak) + lak (etken fiil eki) ) + ğan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * büyük, kalın gövdeli, geniş yelpaze biçiminde yaprakları olan, çok uzun ömürlü, dayanıklı ve özellikle Anadolu’da kültürel simge olarak kabul edilen bir ağaç türü, platanus orientalis L (platanus (düz, düzlem) (gre.) + orientalis (doğu ile ilgili) (oriens, orientis (doğu, doğan yer) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ), çınar ağacı, biladan, çaymığ, çilbirtir, gavulağan, kavlak

kavlak : tür. * kavlak (çıplak, kabuksuz, açık renkli yüzey) (kav (açmak, açılmak, soyulmak, açığa çıkmak; yakmak, ısıtmak, kavurmak) + lak (etken fiil eki) ) * çınar ağacı, biladan, çaymığ, çilbirtir, gavulağan

kavlamak : tür. * kav (açmak, açılmak, soyulmak, açığa çıkmak; yakmak, ısıtmak, kavurmak) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi ısı etkisiyle kavurmak veya kabuk, deri gibi dış katman açılarak soyulmak, açığa çıkmak

kavlen : ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek), kavl (söz, söylem, söyleme, deyiş, deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme) + en (gibi, olarak) * söz olarak, sözel olarak, söyleyerek, söz ile; anlaşarak

kavlıç : tür. * kav (açmak, açılmak, soyulmak, açığa çıkmak; yakmak, ısıtmak, kavurmak) + lıç (isim veya sıfat yapım eki) * fıtık, fıtığı olan, fıtıklı

kavli : ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek), kavl (söz, söylem, söyleme, deyiş, deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * söz ile ilgili

kavlü karar : ara. * kavl (söz, söylem, söyleme, deyiş, deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme) + i (tamlama eki) + karar (durma, sabit olma, istikrar, kesin görüş, tercih, yargı, hüküm) * karar sözü; bir şeyi yapmaya çok ciddi şekilde kafaya koyma, verilen bu karardan dönüşü olmama

kavm : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * birlikte ayakta duranlar; aynı soydan gelen, ortak dil, kültür, tarih ve genellikle coğrafyayı paylaşan topluluk, etnik grup, millet, ulus, budun, kavim

kavmiyat : ara. * kavm (etnik grup, halk, topluluk, millet, ulus, budun) + iyat (isim yapım ve durum eki) * insan cinsinin soylara, ırklara ayrılışını, bu soyların nereden çıktığını, oluşumlarını, yeryüzüne yayılışlarını, aralarındaki ilişkileri ele alan ve onları belirleyen nitelikleri araştırıp, inceleyip karşılaştıran ve bölümleyen bilim, budunbilim

kavmiyet : ara. * kavm (etnik grup, halk, topluluk, millet, ulus, budun) + iyet (ile ilgili olma) * bir kavme mensup olma durumu, kavimsel nitelikler veya aidiyet, kavimcilik, etnik aidiyet, kavme dayalı düşünce; bir buduna özgü belirleyici özellikler; bir kimsenin bağlı olduğu buduna göre durumu

kavrak : tür. * kav (açmak, açılmak, soyulmak, açığa çıkmak; yakmak, ısıtmak, kavurmak) + rak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kuru yaprak

kavram : tür. * kavr (içine almak, kapsamak, dahil etmek) + am (isim yapım eki) * bir nesnenin, bir duygunun veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı, oluşturduğu algı, anlamı, anlam yükü; nesnelerin veya olayların ortak özelliklerini içine alan ve onları bir ortak ad altında toplayan genel tasarım

kavramak : tür. * kavr (içine almak, kapsamak, dahil etmek) + a (bağlaç) + mak (fil mastar eki) * kapsamak, sarmak, birleşmek, içine almak, dahil etmek, örtmek (cover (örtmek, kavramak, kapsamak) (ing.), couvrir (örtmek, kavramak, kapsamak) (fra.) )

kavrulmak : tür. * kav (yakmak, ısıtmak, kavurmak) + r (geniş zaman fiil eki) + ul (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yüksek ısıya maruz kalarak içten dışa kuruyup pişmek, yanmaya yaklaşmak veya güneş gibi doğal etkenlerle yoğun biçimde ısınmak

kavs : ara. * kasa (eğmek, bükmek, eğilmek, bükülmek, yay şeklini almak) * yay, eğri, eğrilik, kavis

kavs-i huruc : ara. * kavs (yay, eğri, eğrilik) + i (tamlama eki) + huruc (çıkış) * dünyadan yüce aleme, evrene varıncaya kadar geçen zaman

kavs-i nuzul : ara. * kavs (yay, eğri, eğrilik) + i (tamlama eki) + nuzul (iniş) * vücud-u mutlaktan (mutlak varlık, Tanrı) evrene gelinceye kadar olan bölüm

kavşak : tür. * kav (birleşmek, kavuşmak, buluşmak, bağlanmak, yönelmek) + ş (işteş fiil eki) + ak (isim yapım eki) * iki veya daha fazla yolun kesiştiği, birleştiği yer; yolların, akışların veya yönlerin birbirine bağlandığı veya kavuştuğu nokta

kavuk : tür. * kav (çukur, oyuk, boşluk, kofluk, kovuk) + uk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * üzerine sarık dolanan erkek başlığı; Osmanlı döneminde erkeklerin başına giydiği, genellikle sarıkla birlikte kullanılan, içi dolgun, dışı kumaşla sarılmış geleneksel başlık

kavun : tür. * kav (şişmek, olgunlaşmak, kabarmak, dolgunlasmak) + un (isim yapım eki) * kabakgiller (Cucurbitaceae) familyasından olan, kabuğu genellikle sarı veya yeşilimsi, içi tatlı, sulu ve etli olan, yaz aylarında yetişen, iri ve yuvarlak biçimli bir meyve, Cucumis melo

kavuniçi : tür. * kavun (kabakgillerden bir cins meyve) + iç (derinlik, dahili kısım) + i (iyelik eki) * turuncu renk, pembeye çalan sarı renk

kavurga : tür. * kav (yakmak, ısıtmak, kavurmak) + ur (geniş zaman fiil eki) + ga (isim yapım eki) * kuruyemiş gibi yenilmek üzere kavrulmuş buğday, mısır gibi tahıl taneleri

kavurma : tür. * kav (yakmak, ısıtmak, kavurmak) + ur (geniş zaman fiil eki) + ma (isim yapım eki) * kuşbaşı biçiminde doğranarak tencerede pişirildikten sonra kendi yağıyla kızartılıp ilerde yemeklerde kullanılmak üzere saklanan et

kavurmak : tür. * kav (yakmak, ısıtmak, kavurmak) + ur (geniş zaman fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yüksek ısıya maruz bırakarak içten dışa kurutup pişirmek, yakmak

kavuşmak : tür. * kav (birleşmek, buluşmak, bağlanmak, yönelmek) + uş (işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birleşmek, bir araya gelmek, buluşmak, bağlanmak, karşılaşmak

kavuştak : tür. * kav (birleşmek, buluşmak, bağlanmak, yönelmek) + uş (işteş fiil eki) + tak (isim yapım eki) * iki veya daha çok şeyin, özellikle de kişi veya kolların birleştiği, kavuştuğu yer veya biçim; geleneksel bağlamda, iki kolun birleşim yerindeki kıyafet süsü veya eski giysilerdeki kol altı takviyesi; Türkü sözleri arasında söylenen ve çoğu kez asıl sözlerin söylediği anlam ile ilişkili olmayan kısım

kavut : tür. * kav (yakmak, ısıtmak, kavurmak) + ut (iim yapım eki) * kavrulduktan sonra öğütülmüş tahılın ununa şeker katılarak yapılan yiyecek, bir tür un helvası

kavuz : tür. * kav (açmak, açılmak, soyulmak, açığa çıkmak) + uz (isim yapım eki) * buğdaygillerin başağında, başakçıkları veya çiçeği saran kabuk; tahılda, içi oluşmamış veya çürümüş kapçıklı tane

kavuzlular : tür. * kavuz (buğdaygillerin başağında, başakçıkları veya çiçeği saran kabuk; tahılda, içi oluşmamış veya çürümüş kapçıklı tane) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) + lar (çoğul eki) * birçeneklilerden, çiçeklerinde renkli taçyaprağı yerine, kavuz denilen yeşil renkte yaprakçıklar bulunan bitki takımı

kavvad : ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek), kavvad (hüküm veren, hükmeden, karara bağlayan, iş bitiren, işi yerine getiren) * kadınla erkeğin para karşılığı veya gayrımeşru şekilde birleşmelerine aracılık eden erkek, fuhuşa aracılık eden, muhabbet tellalı, arsız, pezevenk, deyyus, kaltaban, kavat

kavval : ara. * kale (söylemek, konuşmak), kavl (söz, söylem, deme, deyiş, konuşma; anlaşma, sözleşme), kavval (söyleyen, konuşan, konuşkan; gezgin ilahici) * Türk musikisinde "hanende" yerine kullanılan isim

kavvam : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * yöneten, koruyan, gözeten, diri tutan, ayakta tutan, gözeten, düzeni sağlayan, sorumluluğu üstlenen, nezaret ve muhafaza eden, işlerin sorumluluğunu üzerine alan ve idare eden

kavvas : ara. * kasa (eğmek, bükmek, eğilmek, bükülmek, yay şeklini almak), kavs (yay, eğri, eğrilik, kavis) * oklu asker; ok imal eden kişi; okçu, ok atan

kavzamak : tür. * kabz, kavz (tutmak, yakalamak, kavramak, kapmak) + a (bağlaç eki) + mak (fiil mastar eki) * sıkı sıkı tutmak, kavramak, kapmak, tutmak; gözetmek, korumak

kawasaki hastalığı : jap. * kawasaki (Japon pediatrist Tomisaku Kawasaki’in soyadından) (jap.) + hastalık (sağlık sorunu, rahatsızlık, tıbbi bozukluk) + ı (iyelik eki) (tür.) * küçük damarları etkileyen, ateş ve kardiyak komplikasyon riski ile karakterize pediatrik vaskülit

kay : tür. * kai, kay (insanın göğsünden ve gırtlağından gelen derin ses) * Altay Türklerinde kahramanlık destanına verilen isim

kaya : tür. * kay (sertleşmek, katılaşmak) + a (isim yapım eki) * yer kabuğunda büyük, sert, katı ve doğal olarak oluşmuş, jeolojik süreçlerle meydana gelmiş, parçalanması güç, büyük hacimli ve dayanıklı sert mineral kütlesi, büyük taş kütlesi

kaya balığı : tür. * kaya (sert, yoğun ve büyük taş kütlesi) + balık + ı * Gobiidae familyasından olan, deniz veya tatlı su kıyılarında, özellikle kayalık bölgelerde yaşayan, çoğunlukla dipte saklanmayı seven, vücudu sağlam yapılı ve kayalık zemine uyumlu balık türlerinin genel adı

kayabaşı : tür. * kaya (sert, yoğun ve büyük taş kütlesi) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) * genellikle özgür bir söyleyişin egemen olduğu bir Anadolu halk ezgisi ve bu ezgiyle söylenen koşma

kayaç : tür. * kaya (sert, yoğun ve büyük taş kütlesi) + ç (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çeşitli minerallerin veya mineral ve taş parçacıklarının bir araya gelmesinden veya bir mineralin çok miktarda birikmesinden meydana gelen katı birikinti

kayağan : tür. * kaya (sert, yoğun ve büyük taş kütlesi) + ğan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * üzerine basılınca kolaylıkla kayılabilen, kaypak (nesne)

kayak : tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek) + ak (isim yapım eki) * kar, buz gibi yüzeylerde kaymak için kullanılan uzun, ince ve düz biçimli ayak aracı ve bu aracı kullanarak yapılan sporun adı

kayapınar : tür. * kaya (sert, yoğun ve büyük taş kütlesi) + pınar (su kaynağı) * Diyarbakır’ın bir ilçesi

kayarlamak : tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek) + ar (geniş zaman fiil eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hayvanın eskiyen nallarını ve düşen nal çivilerini onarmak, değiştirmek; düvenin düşen taşlarını yenilemek, onarmak

kayarto : tür. * kayaut (çok ahlaksız insan) * toplumsal normlara ve ahlaki değerlere aykırı davranan, kötü niyetli, lanetlenmiş, melun ve ahlaksız kimse; cahil, saf kimse

kaybetmek : ara. * gayb (bilinmezlik, yokluk) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * sahip olunan bir şeyi elden çıkarmak, yitirmek; somut bir nesneyi, kişiyi, fırsatı, değeri veya soyut bir niteliği (örneğin zamanı, itibarı, sağlığı) artık geri dönüşsüz biçimde yoksun kalacak şekilde yitirmek

kaybolmak : ara. * gayb (bilinmezlik, yokluk) (ara.) + olmak (ortaya çıkmak, vücuda gelmek, meydana çıkmak, oluşmak, varlığa kavuşmak, değişime uğramak, bir hale bürünmek) * elden çıkmak, yitirilmek, yok olmak, gözden kaybolmak, bulunamaz hale gelmek; nerede olduğunu ve nereye gideceğini bilmez durumda kalmak

kayd : ara. * ka'ada (oturmak, yerleşmek), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) * kelepçe, bağ; bağlama; bir olayın, bilginin, belgenin veya durumun yazılı, görsel veya dijital biçimde sabitlenerek saklanması işlemi veya bu işlemin sonucu olan belge veya bilgi; bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul

kaydetmek : ara., tür. * ka'ada (oturmak, yerleşmek), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir bilgiyi, olayı, düşünceyi veya durumu korunmak üzere yazılı, görsel veya dijital bir ortama geçirerek sabitlemek

kaydı hayat : ara. * kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) + i (tamlama eki) + hayat (doğumdan ölüme değin geçen süre, ömür, yaşam, dirim, canlılık, dirilik) (hayy (yaşamak, hayatta olmak, canlı olmak, diri olmak, gerçek olmak) + at (isim yapım eki) ) * hayatta olduğu müddetçe, yaşadıkça

kaydı ihtiyat : ara. * kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) + i (tamlama eki) + ihtiyat (kuşanma, donanma, tedbirli olma, önlem alma) * şüpheli konularda hata ve günaha düşmemek için en güvenli usulü ve çözümü benimseme

kaydırak : tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek) + dır (ettirgen fiil eki) + ak (isim yapım ve araç eki) * üzerine çıkılıp genellikle üstten aşağıya kayılarak eğlenceli biçimde inilen, çocuk oyun alanlarında bulunan, eğimli yüzeye sahip oyun aracı

kaydırmak : tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek) + dır (ettirgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi bulunduğu yerden başka bir yere doğru sürtünerek hareket ettirmek veya başkasının kayma eylemini gerçekleştirmesini sağlamak, kaymasını sağlamak

kaydiye : ara. * ka'ada (oturmak, yerleşmek), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) + iye (isim yapım eki) * kayıt için alınan para

kaygan : tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ıslak, buzlu veya düz olduğu için kolayca kayan veya üzerinde kolayca kayılan

kaygana : tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + a (isim yapım eki) * yumurta, un ve suyun çırpılıp yağda kızartılmasıyla yapılan, bir nevi sebzeli krep veya sebzeli omlet olan yumurtalı bir yiyecek

kaygı : tür. * kadgu (tasa, üzüntü) (kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek, katlanmak; yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + gu (isim yapım eki) ) * kötü bir sonucun doğacağını düşünmekten dolayı oluşan huzursuzluk, üzüntü ve tasa, endişe

kaygılanmak : tür. * kadgu (tasa, üzüntü) (kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek, katlanmak; yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + gu (isim yapım eki) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * endişelenmek

kaygın : tür. * kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek, katlanmak; yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + gın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * doğum zamanı yaklaşan veya doğum yapmak üzere olan gebe deve; hareketleri yavaşlamış ve ağırlaşmış hayvanı

kayhan : far., tür. * kay (güç, kuvvet, kudret; yücelik, ululuk ve soyluluk ünvanı) (far.) + han (kağan, hükümdar) (tür.) * büyük ve güçlü hükümdar; erkek ismi

kayı : tür. * kay (güç, kuvvet, kudret; yücelik, ululuk ve soyluluk ünvanı) + ı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + boy (kabile, soy, nesil, jenerasyon, oymak) + u (iyelik eki) * kayıtlı, sağlam, güçlü, kuvvetli, kudretli; Oğuzların Bozok koluna mensup, Osmanlı hanedanını da oluşturan eski ve soylu Türk boylarından biri

kayık : tür., luk. * kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek, katlanmak; yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + ık (isim yapım ve araç eki) (tür.); caya (ada) (luk.) * su üzerinde kayar gibi ilerleyen, genellikle küçük boyutlu, kürekle veya motorla kullanılan ulaşım ve balıkçılık aracı, sandal, tekne

kayıkhane : tür., far. * kayık (sandal, tekne) (tür.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * kayıkların saklandığı, tamir edildiği veya barındırıldığı kapalı veya yarı açık yapı

kayın : tür. * kay (güç, kuvvet, kudret; yücelik, ululuk ve soyluluk ünvanı) + ın (isim yapım eki); kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek, katlanmak; yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + ın (isim yapım eki) (ailenin içine kaynayan, kayan, akan anlamından) * Fagaceae familyasının Fagus cinsine ait olan, nemli ve serin iklimlerde yetişen, sert ve açık renkli odun veren, genellikle mobilya ve yapı malzemesi olarak değerlendirilen uzun gövdeli yaprak döken bir ağaç türü; kaynayan, karışan, iç içe giren, dahil olan; eşin ailesine ait olan, evlilikle kazanılmış; evlilik yoluyla kazanılan hısım, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkisi; karı veya kocaya göre birbirlerinin erkek kardeşi

kayınbirader : tür., far. * kayın (kaynayan, karışan, iç içe giren; bağ, ilişki, evlilik yoluyla kazanılan hısım, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkisi) (tür.) + birader (kardeş, erkek kardeş) (far.) * evlilik yoluyla kazanılan erkek akraba, eşin erkek kardeşi

kayınço : tür. * kayın (kaynayan, karışan, iç içe giren; bağ, ilişki, evlilik yoluyla kazanılan hısım, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkisi) + ço (küçültme ve yakınlık eki) * eşin erkek kardeşi veya eşin ailesinden erkek akraba için sevgi veya yakınlık ifadesi

kayınpeder : tür., far., lat. * kayın (kaynayan, karışan, iç içe giren; bağ, ilişki, evlilik yoluyla kazanılan hısım, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkisi) (tür.) + peder (papaz, baba) (far.), pater (baba) (lat.) * eşin babasını ifade eden, evlilik yoluyla kurulan akrabalık bağını belirten terim

kayıntı : tür. * kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek, katlanmak; yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + ıntı (isim yapım eki) * bir şeyin akması, sürüklenmesi veya hareket etmesi sonucu oluşan durum veya oluşum, ayrıca sıvıların veya gazların hareketiyle ortaya çıkan devingenlik hali

kayınvalide : ara., tür. * kayın (kaynayan, karışan, iç içe giren; bağ, ilişki, evlilik yoluyla kazanılan hısım, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkisi) (tür.) + valide (çocuk sahibi kadın, anne, ana) (ara.) * eşin annesini ifade eden, evlilik yoluyla kurulan akrabalık bağı

kayıp : ara. * gayb (bilinmezlik, yokluk), gaib (bilinmeyen, yok olan) * yitirilmiş olan, bulunamayan, mevcut olmayan, gözle görülemeyen

kayırmak : tür. * kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek, katlanmak; yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + ır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kişiyi veya grubu özel olarak gözetmek, kollamak, ayrıcalıklı davranmak, ayrıcalık sağlamak veya haksız da olsa tarafını tutarak koruyup desteklemek, korumak, kollamak, esirgemek

kayısı : erm. * haysi (kayısı ağacı veya meyvesi) * gülgiller (rosaceae) familyasından, genellikle sıcak iklimlerde yetişen, tüylü kabuklu, sarımsı-turuncu renkli, tatlı ve hoş kokulu etli meyve veren, Prunus cinsinden bir ağaç ve bu ağacın meyvesi, zerdalinin iyi ve iri cinsi, kaysi

kayış : tür. * kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek, katlanmak; yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + ış (isim yapım eki) * genellikle deri, plastik veya kumaştan yapılan ve bağlamak, tutturmak, taşımak veya hareketi iletmek gibi işlevler için kullanılan uzun, dar şerit biçiminde araç

kayışbalığı : tür. * kayış (kemer, şerit şeklinde bağ) + balık (suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki) * boyu 45 cm.yi bulan, sıcak ve ılık denizlerde yaşayan yılanbalığıgiller familyasından küçük bir balık, ophidium barbatum

kayışdili : tür. * kayış (kemer, şerit şeklinde bağ) + dil (ağızda yer alan tat alma ve konuşma organı) + i (iyelik eki) * kaba ve çirkin sözcükler kullanılarak veya hırsızlar arasında konuşulan dil, hırsız argosu

kayışkıran : tür. * kayış (kemer, şerit şeklinde bağ) + kır (vurarak parçalamak, doğramak, ayırmak; kazmak, kazımak) + an (isim yapım eki) * baklagiller familyasından 30-60 cm boyunda çok yıllık dikenli bir bitki (kısırlık, deri sivilceleri, gut hastalığı, basur, idrar zorluğu, idrardan kan gelmesi, lenf bezleri şişmesi, romatizma, gut, ödem gibi durumlarda kullanılır.)

kayıt : ara. * ka'ada (oturmak, yerleşmek), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) * kelepçe, bağ; bağlama; bir olayın, bilginin, belgenin veya durumun yazılı, görsel veya dijital biçimde sabitlenerek saklanması işlemi veya bu işlemin sonucu olan belge veya bilgi; bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul

kayıtlamak : ara. * ka'ada (oturmak, yerleşmek), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir durumu, bilgiyi veya veriyi resmi veya sistemli biçimde belgelemek, kayda geçirmek veya kayıt altına almak

kaykay : tür. * kay (yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + kay * altına tekerlekler monte edilmiş tekerlekli bir tahta üzerinde dengede durarak kayma hareketine dayalı yapılan spor ve bu sporda kullanılan araç

kaykılmak : tür. * kay (yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + kıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * oturulan veya yaslanılan yüzeyde yavaşça yana veya arkaya doğru kaymak, gevşekçe yaslanmak veya vücudu salıvererek oturmak

kayla : ibr., gre. * kaila (tac, defne tacı) (ibr.); katharos (saf, temiz, arınmış) (gre.) * arı, saf, lekesiz ve günahsız temiz kadın; kadın ismi (Katherine, Caitlin ve Kay gibi isimlerin de temeli)

kaylule : ara. * kayl (uyuklamak, kısa uyku uyumak, öğle vakti dinlenmek) + ule (isim yapım eki) * öğle saatlerinde, özellikle sıcak iklimlerde kısa süreli dinlenme veya uyuma; sünnet olarak kabul edilen öğle sonrası kısa uyku; kerahet vakti olmayan kuşluk vakti uykusu, öğle uykusu

kaymak : tür. * kay (yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + mak (fiil mastar eki) * bir cisim veya canlı, genellikle düz, eğimli veya kaygan bir yüzey üzerinde sürtünerek kontrolsüz veya kontrollü biçimde yer değiştirmek

kaymak : tür., moğ. * kayl (erimek, metal dökmek) + mag (isim yapım eki) * sütün ısıtılıp soğutulmasıyla üst yüzeyinde biriken, yoğun, yağlı ve kıvamlı tabakanın toplanmasıyla elde edilen, geleneksel olarak kahvaltıda tüketilen süt ürünü

kaymakam : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kaim (duran, ayakta duran, dikilen, yerine geçen, yerinde duran) + makam (durulan yer, durma yeri, konum, mevki, yer, pozisyon) * bir ilçenin idari başkanı olarak vali yetkilerini kısmen temsil eden, merkezi yönetim tarafından atanmış devlet memuru; Osmanlılarda, binbaşı ile miralay arasındaki askeri rütbe, yarbay

kayme : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kaime (duran, ayakta duran, dikilen, yerine geçen, ikame eden) * kağıt para

kaynaç : tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + aç (isim yapım eki) * volkanik yerlerde, belli aralıklarla sıcak su ve buhar fışkırtan kaynak

kaynak : tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + ak (isim yapım eki) * yeraltından doğal olarak çıkan su, suyun çıkış yeri veya metal parçaların yüksek ısı ve basınçla birleştirilmesi işlemi; bilgi veya malzemenin elde edildiği yer veya kişi, köken, orijin

kaynakça : tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + ak (isim yapım eki) + ça (isim yapım eki) * bir eserde, araştırmada veya yazıda kullanılan, başvurulan veya alıntı yapılan tüm bilgi kaynaklarının listesi veya dökümü

kaynakçı : tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + ak (isim yapım eki) + çı (yapan kişi eki) * ısıtma yöntemiyle metal parçaları birleştirme işlemini gerçekleştiren usta veya çalışan kişi; bilgi toplama ve aktarma işiyle uğraşan kişi

kaynakhane : tür., far. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + ak (isim yapım eki) (tür.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * kaynak işleminin yapıldığı atölye veya iş yeri; ayrıca suyun doğal olarak çıktığı veya toplandığı yer

kaynaklanmak : tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + ak (isim yapım eki) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir durum, bilgi, malzeme veya olay belirli bir sebebe, kaynağa dayanmak, o kaynaktan türemek veya elde edilmek

kaynama noktası : tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + ma (isim yapım eki) + nokta (yazıda, matematikte ve geometrik anlatımda konum belirtmek, ayırmak veya işaretlemek için kullanılan; boyutsuz kabul edilen en küçük işaret veya sınır birimi) + sı (iyelik eki) * bir maddenin sıvı halden gaz haline geçtiği, yani kaynamaya başladığı özgül sıcaklık değeri

kaynamak : tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + mak (mastar eki) * sıvı ısı alarak buharlaşmaya başlayacak derecede yüksek sıcaklığa ulaşmak ve köpürerek kabarmak

kaynana : ara., tür. * kayın (kaynayan, karışan, iç içe giren; bağ, ilişki, evlilik yoluyla kazanılan hısım, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkisi) + ana (anne, valide; esas, asıl, temel, başlıca) (tür.) * evli bir erkeğin annesi, gelinin eşinin annesi olarak aile içindeki kadın figürü

kaynarca : tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + ar (geniş zaman fiil eki) + ca (isim yapım eki) * genellikle sıcak su kaynaklarının bulunduğu veya adını kaynamayla ilişkilendiren coğrafi yer; Sakarya'nın bir ilçesi

kaynaşlı : tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + aş (işteş fiil eki) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Düzce’nin bir ilçesi

kaynaşmak : tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + aş (işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * iki veya daha fazla unsur birbiriyle etkileşerek birleşmek, bütünleşmek veya uyum içinde bulunmak

kaynata : ara., tür. * kayın (kaynayan, karışan, iç içe giren; bağ, ilişki, evlilik yoluyla kazanılan hısım, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkisi) + ata (baba, öncel, dede, geçmişteki soy büyükleri, soy, nesil) (tür.) * kadına göre kocasının, kocaya göre karısının babası, kayınbaba

kaynatmak : tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + at (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sıvıyı veya bir maddeyi yüksek sıcaklığa getirerek kaynama aşamasına getirmek

kaypak : tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek) + pak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * düz, kaygan veya tutunması zor olan yüzey; güvenilmez, sözünde durmayan, kaygan karakterli kişi veya davranış biçimi (mecazi)

kayra : tür. * kayr (kayırmak, iyilik etmek, korumak, esirgemek) + a (isim yapım eki) * koruma, himaye, iyilik, lütuf; saygı duyulan büyük bir kimseden gelen iyilik; tanrısal merhamet veya kutsal ihsan; Tanrı’nın dünya işlerinde kendini gösteren iyilik ve bilgeliği

kayra han : tür. * kayr (kayırmak, iyilik etmek, korumak, esirgemek) + a (isim yapım eki) + han (kağan, hükümdar) * Türk mitolojisinde evrenin yaratıcısı ve en yüce tanrısı olarak kabul edilen, iyilik, düzen ve merhameti temsil eden ilahi hükümdar

kayrak : tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek) + rak (isim yapım eki) * çakılların kırılmasıyla oluşmuş ince kum; taşlı ve kumlu, ekime elverişli olmayan toprak; ince katmanlar halinde kolayca parçalanabilen, genellikle gri, siyah veya yeşilimsi renkte olan, basınca ve hava etkisine dirençli, tortul kökenli bir taş türü

kayran : tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek) + ran (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * orman içindeki ağaçsız, düz alan; yağmurda çamur tutmayan yer

kayser : gre., lat. * kaisaras (kral, hükümdar, imparator) (gre.); Caesar (Roma İmparatoru Julius Caesar'ın soyadı zamanla “imparator” anlamı ile özdeşleşmiştir.), caesaries (gür saç), cadere (kesmek), caesius (mavi gözlü) (lat.); Kaiser (hükümdar) (alm.) * Roma, Bizans ve Alman imparatorlarının kullandıkları san

kayser-fleischer halkası : alm. * kayser (Alman göz hastalıkları uzmanı Bernhard H. Kayser'in soyadından) + fleischer (Alman göz hastalıkları uzmanı Bruno Fleischer'ın soyadından) + halka (boğaz, daire şekli, çember) (ara.) + sı (iyelik eki) (tür.) * Wilson hastalığında gözün kornea kenarında biriken bakır nedeniyle gözün sclerası (beyaz kısmı) ile renkli olan kısmının (iris) birleştiği yerde oluşan, altın-kahverengi-turuncu renkli halka

kayseri : gre. * Kaisareias (kralın şehri, kralın yeri) (kaisaras (kral, hükümdar) + eia (yer, mekan, şehir) * Türkiye’nin Orta Anadolu Bölgesi’nde yer alan 38 plaka numaralı ili (caesar, ceasar, César, Kaiser (imparator) (lat., ing., fra., alm.) )

kayşamak : tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek) + şa (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kaya, toprak vb. yerinden koparak aşağıya inmek

kayşat : tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek) + şa (edilgen fiil eki) + t (isim yapım eki) * kayşama sonucu yerinden kopmuş parça

kaytaban : tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek) + taban (ayağın yere basan yüzü, alt yüzü; üstü kapalı olan bir yerin tavanına karşıt olan, ayakla basılan yüzü; yer, zemin) * sürü, deve sürüsü, bsşıboş, düzensiz

kaytağı : tür. * kayta (parça, kalıntı, uç) + ğı (isim yapım eki) * Azerbaycan ve diğer bazı Kafkas ülkelerine özgü bir halk oyunu ve bu oyuna eşlik eden ezgi; Kuzey Kafkasya’da, özellikle Dağıstan’da yaşayan bir halk (Kaytaklar) ve onların konuştuğu dil

kaytak : tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek) + tak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * (yer için) kuytu; sözünde durmayan, dönek (kimse)

kaytan : tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek) + tan (isim yapım eki) * pamuktan veya ipekten yapılmış sicim; yelkeni yarı kapatmak için kullanılan örgü halat; ince, yuvarlak veya yassı biçimli, genellikle dokumadan yapılan, örgülü veya bükümlü süs veya bağ ipi; giysi, perde, yastık gibi eşyalarda dekoratif veya işlevsel olarak kullanılan tekstil malzemesi

kaytarmak : tür. * kayt (dönmek, geri dönmek, geri gelmek, geri gitmek, vazgeçmek) + ar (fiil geniş zaman eki) + mak (fiil mastar eki) * dönmek, döndürmek, caymak, geri dönmek, bırakmak, terketmek (kite (uçurtma, uçan, terkedip giden), quiet (sessiz, ıssız, terkedilmiş), quit (terketmek, bırakmak) (ing.), quitter (terketmek, bırakmak) (fra.) )

kayyım : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kaim (duran, ayakta duran, dikilen, yerine geçen, yerinde duran) * daim olan, devamlı olan, duran, dikilen

kayyim : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kaim (duran, ayakta duran, dikilen, yerine geçen, yerinde duran) * daim olan, devamlı olan, duran, dikilen

kayyum : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kaim (duran, ayakta duran, dikilen, yerine geçen, yerinde duran) * daim olan, devamlı olan, duran, dikilen; bir kurum, kuruluş, şirket veya vakfın idaresini geçici olarak üstlenmesi için mahkeme kararıyla atanan görevli; her şeyi "ayakta tutan, yöneten” anlamında Allah’ın sıfatlarından biri

kaz : tür. * kaz (kuğu ve ördeğe benzeyen, geniş gagalı, kısa bacaklı, suyu ve karayı seven, evcilleştirilebilen iri yapılı kümes kuşu (onomatopeik kelime) ) * Anatidae (Ördekgiller) familyasından olan, sulak alanlarda yaşayan, hem etinden hem de tüyünden yararlanılan, bağırgan yapısıyla tanınan evcil veya yabani bir su kuşu türü (goose, Gans (kaz) (ing., alm.) )

kaz ayağı : tür. * kaz (kuğu ve ördeğe benzeyen, geniş gagalı, kısa bacaklı, suyu ve karayı seven, evcilleştirilebilen iri yapılı kümes kuşu (onomatopeik kelime) ) + ayak (bacağın bilekten aşağıda bulunan ve yere basmaya yarayan bölümü) + ı (iyelik eki) * kaz kuşunun üç parmaklı ayak izine benzer biçimde, özellikle insan göz çevresinde yaşlanmayla ortaya çıkan ince, çatallı kırışıklık çizgiler

kaza : ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek) * beklenmedik olumsuz vaka, problem, sorun, durum; kada; birbirine lazım olmak, gerekmek, biri diğerinin sebebi olmak (cause (sebep) (ibg., fra.), because (çünkü, sebebiyle, lazım olduğu üzere) (ing.) )

kazaen : ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek; beklenmedik olumsuz vaka, problem, sorun, durum) + en (gibi, olarak) * karar gereği, takdiren, sonuç olarak; istemeyerek, yanlışlıkla, istenmeden meydana gelmiş şekilde

kazağı : tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir şeyi açmak) + ağı (isim yapım eki) * düzeltmekte, kazımakta veya temizlemekte kullanılan, enli bıçak biçiminde demir araç

kazak : kıpç., rus. * kazak (bağımsız dolaşan, başına buyruk savaşçı veya göçebe) * Ruslara ve Kazak Türkleri’ne özgü, baş ve kolları geçirmeli, yakasız veya yuvarlak yaka, genellikle yünlü, düğmesiz kısa yün üst giysisi

kazakistan : kıpç., rus. * kazak (bağımsız dolaşan, başına buyruk savaşçı veya göçebe) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) * kuzeyinde Rusya, güneyinde Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan, doğusunda Çin bulunan, Hazar Denizi ve Aral Gölü'ne kıyısı da bulunan bir Asya ülkesi

kazamat : ita., ara. * casa (ev) (ita.) + matta, matiyya (karanlık, gizli) (ara.) * obüslerden, bombalardan korunmak için yerin altına kazılmış korunak, siper; kalelerde veya askeri yapılarda yer altında veya sur içinde yapılan, düşman ateşinden korunmaya yarayan korunaklı sığınak, cephanelik veya topçu mevzisi

kazan : tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir şeyi açmak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kazğan, büyük kaynatma tenceresi; kazılı yer, çukur, hendek; Ankara'nın bir ilçesi (cauldron (kazan) (ing.), caisse (bavul, kasa), chaudière (kazan) (fra.), Kessel (kazan) (alm.) )

kazanç : tür. * kaz (elde etmek, çekip almak, uğraşarak elde etmek, almak, içine koymak) + anç (isim yapım eki) * emek, beceri veya sermaye karşılığında elde edilen maddi veya manevi getiri, yarar, fayda veya artı değer

kazandibi : tür. * kazan (kazğan, büyük kaynatma tenceresi) (kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir şeyi açmak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + dip (zemin, taban, en alt nokta) + i (iyelik eki) * sütlü tatlıların pişirildiği kazan veya tencerenin dibinde oluşan, hafif kızarmış veya karamelleşmiş, karakteristik lezzet ve kıvamda tatlı alt tabaka

kazanfer : ara., far. * gazanfar (aslan) (gaz (ısırmak; kazanmak, elde etmek); gaza (akın etmek, sefer düzenlemek, yağmalamak, talan etmek, öldürmek, yok etmek, parçalamak, dövmek, ezmek, vurmak; kavga etmek, mücadele etmek, savaşmak; gezmek, gitmek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + far (-cı, yapan, eden, taşıyan eki) (far.) * aslan; cesur, kahraman, yiğit

kazanmak : tür. * kaz (elde etmek, çekip almak, uğraşarak elde etmek, almak, içine koymak) + an (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * almak, elde etmek, içeri almak, içine koymak, tutmak, “haz” etmek (almak), haznelemek (hazine, hazne (ara.), casino (küçük ev, köşk, eğlence mekanı, kumar, oyun ve eğlence faaliyetlerinin yapıldığı özel mekan) (ita.), case (bavul, kılıf), cash, caisse (kasa, içine eşya konan) (ing.) )

kazara : ara., tür. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek; beklenmedik olumsuz vaka, problem, sorun, durum) + ra (olarak) * karar gereği, takdiren, sonuç olarak; istemeyerek, yanlışlıkla, istenmeden meydana gelmiş şekilde

kazaratar : tür. * kazar (oyarak derinleştirmek) + atar (fırlatmak, savurmak) * toprağı kazma işinde kullanılan, eklemli bir kol üzerinde devinebilen bir kepçesi bulunan ve bu kepçeyle toprağı kazıp dışarı atabilen araç

kazaska : kıpç., rus. * kazak (bağımsız dolaşan, başına buyruk savaşçı veya göçebe) + ska (isim yapım eki) * kaynağı Kafkasya olan, Kafkas ve Türk halk dansları arasında yer alan, genellikle canlı ritimlere sahip, erkeklerin gösterişli hareketlerle sergilediği, çok hızlı bir biçimde oynanan geleneksel bir dans türü

kazasker : ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek) + askar (asker, ordu mensubu, ordu) * Osmanlı hukuk sisteminde, askerî mahkemelerde görev yapan yüksek yargıç veya askeri kadı, hem askeri hem sivil hukuki meselelerle ilgilenen üst düzey yargıç (hakim)

kazaz : far. * kazaz (ipekçi, ipek eğirici) (kaz (ipek ipliği) + az (-ci, yapan, eden eki) ) * ham ipeği işleyen, iplik ve ibrişim durumuna getiren kimse

kazazede : ara., far. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek; beklenmedik olumsuz vaka, problem, sorun, durum) (ara.) + zede (zarar, ziyan; vurulmuş, etkilenmiş, maruz kalmış) (far.) * kaza sonucu zarar gören, yaralanan veya hayatını kaybeden kişi

kazboku : tür. * kaz (kuğu ve ördeğe benzeyen, geniş gagalı, kısa bacaklı, suyu ve karayı seven, evcilleştirilebilen iri yapılı kümes kuşu (onomatopeik kelime) ) + bok (dışkı, küf, pas) + u (iyelik eki) * kirli sarı (renk); kirli sarı renkte olan

kazef : ara. * kazafa (atmak, savurmak, fırlatmak) * uzak, ırak, baid

kazeifikasyon : lat. * caseus (peynir) + fication (yapma, etme, eyleme) (facere, ficare (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tio (isim yapım eki) ) * özellikle tüberküloz gibi enfeksiyonlarda dokuların peynir kıvamında yumuşak, sarı-beyaz, granüle nekrotik bir yapıya dönüşmesi ile karakterize bir doku dejenerasyonu süreci

kazein : lat. * caseus (peynir) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * süt proteinlerinden biri olan ve özellikle peynirin ana yapısını oluşturan, süt pıhtılaştığında çöken, suda çözünmeyen fosfoprotein (C18H14N2O3C)

kazevi : far. * gazevi (deve üzerine konulan bir çeşit oturulacak sepet, büyük sepet, mahfe) * genellikle hurma, pirinç veya bulgur gibi kışlık zahireleri taşımak ve saklamak amacıyla kullanılan, saz, kamış veya hasırdan örülmüş, ağzı dikilerek kapatılan büyük ve kulpsuz bir çeşit sepet

kazgıç : tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + gıç (isim yapım ve araç eki) * tandırdan ekmeği çıkarmaya yarayan bir araç bitki kökü çıkarmaya yarayan ucu sivriltilmiş sopa

kazı : tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + ı (isim yapım eki) * kazma işi

kazı kazan : tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + ı (fiil emir kipi eki) + kaz (elde etmek, çekip almak, uğraşarak elde etmek, almak, içine koymak) + an (fiil emir kipi eki) * üzeri kazınarak altındaki bilginin veya ödülün ortaya çıkarıldığı, genellikle küçük meblağlı para veya ödül içeren şans oyunu kart

kazık : tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + ık (isim yapım eki) * yere çakılarak bir şeyi sabitlemekte, desteklemekte veya sınırlamakta kullanılan, genellikle ahşap veya metalden yapılan, sivri uçlu kalın çubuk, direk, kalas

kazık kök : tür. * kazık (toprağa çakılan sivri, uzun parça) + kök (bitkinin toprağa tutunan organı) * ana kökten gelişen, aşağı doğru uzayan, kalınlaşmış ve genellikle yan köklerin çıktığı baskın kök tipi

kazıklamak : tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + ık (isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir malı veya hizmeti olması gerekenden yani piyasa fiyatından daha yüksek fiyata satarak aldatmak, dolandırmak

kazıklı humma : tür. * kazık (direk, kalas) + lı (ile, birlikte, beraber) + hamma (ısınmak, sıcak olmak), hamim (sıcak), humma (ateş, yüksek sıcaklık; hastalık belirtisi olarak ateşlenme) (ara.) * vücutta batıcı ve saplanıcı tarzda ağrılarla seyreden, yüksek ateşli, akut enfeksiyöz bir hastalık

kazıkoz : tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + koz (güçlü hamle, son argüman) * söylenen bir sözün, jestin veya davranışın yanlış anlaşılması sonucu kişinin aslında söylemek istemediği bir şeyi ima ettiği sanılarak karşı tarafça tepki görmesi durumu

kazım : ara. * kazeme (öfkesini bastırmak) * öfkesini açığa vurmayıp bastıran; hoşgörülü, bağışlayıcı, sabır sahibi

kazımak : tür. * kaz, kazı (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + mak (fiil mastar eki) * bir yüzeydeki maddeyi, kir veya kaplamayı sert bir cisimle sürterek veya sıyırarak çıkarmak veya altındaki katmanı ortaya çıkarmak

kazif : ara. * kazafa (atmak, fırlatmak, savurmak, sokmak, bırakmak) * atan, fırlatan, savuran, sokan

kaziye : ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek) * dava, iddia, mesele, mantıkta önerme, kadiyyat

kazkanadı : tür. * kaz (kuğu ve ördeğe benzeyen, geniş gagalı, kısa bacaklı, suyu ve karayı seven, evcilleştirilebilen iri yapılı kümes kuşu (onomatopeik kelime) ) + kanat (kuşlarda ve bazı böceklerde uçmayı sağlayan organ; uçağın iki yanından dışa doğru uzanan ve uçağın havada dengede durmasını sağlayan metal yüzeylerden her biri; taraf) + ı (iyelik eki) * güreşte, hasmın başını koltuk altına alarak veya hasmı arkadan, yandan sararak, elleri onun koltukları altından geçirip sırtında veya ensesinde birleştirme biçiminde uygulanan bir oyun

kazma : tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + ma (isim yapım eki) * kazmak eylemi; toprağı kazmak, düzeltmek gibi işlerde kullanılan, uzunca, ağaç saplı demir araç

kazmak : tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + mak (fiil mastar eki) * herhangi bir araçla toprağı yarmak, oymak, açmak, toprakta çukur, kuyu vb. oluşturmak; sert bir metali ince uçlu çelik bir kalemle oymak

kazmir : san. * ke (su) + şmir (kurumak, kurutmak, çekilmek) * Hindistan'ın kuzeybatısında, Himalayalar'da bulunan Keşmir bölgesinde yetişen Keşmir keçilerinin ince ve yumuşak yünlerinden elde edilen, son derece hafif, ince dokulu, yumuşak, sıcak tutan ve lüks sayılan tekstil ürünü, kaşmir

kazmofit : gre. * khasma (yarık, boşluk) + phyton, phytos (bitki, büyüyen şey) (phyo, phyein (doğmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek, gelişmek, şişmek, kabarmak) + ton, tos (sıfat yapım eki) ) * kaya çatlaklarında, yarıklarda veya kayalık oyuklarda yetişen bitki

kazolit : ban., gre. * Kasolo (Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin Katanga (Haut-Katanga) bölgesinde yer alan tarihi bir tepe ve maden yatağı) (ban.) + lithos (taş, kaya) (gre.) * kalsiyum, alüminyum ve titanyum içeren nadir, opak, koyu renkli bir granat türü olan ve genellikle metamorfik kayaçlarda bulunan hidratlı doğal kurşun ve uranyum silikat (Pb(UO2)(SiO4) • H2O)

kazulet : ara. * kazaret (pislik, murdarlık, necaset; iğrençlik, ahlaken düşüklük), kazur, kadur (pislik, kir, abdesti bozan şey, murdar, insandan kaçan (kişi, özellikle kadın) ) + at (çoğul eki) * iri yapılı, güçlü, cüsseli adam, hantal, kaba yapılı, beceriksiz, kazurat

kazur : ara. * kazaret (pislik, murdarlık, necaset; iğrençlik, ahlaken düşüklük) * temiz olmayan şeylerden sakınan kimse

kazurat : ara. * kazaret (pislik, murdarlık, necaset; iğrençlik, ahlaken düşüklük),, kazur, kadur (pislik, kir, abdesti bozan şey, murdar, insandan kaçan (kişi, özellikle kadın) ) + at (çoğul eki) * yenilen besinlerin sindirimden sonra kalan ve anüs yoluyla dışarı atılan artığı, dışkı

kazure : ara. * kazaret (pislik, murdarlık, necaset; iğrençlik, ahlaken düşüklük), kazur, kadur (pislik, kir, abdesti bozan şey, murdar, insandan kaçan (kişi, özellikle kadın) ) + et (isim yapım ve durum eki) * pislik, kir, mezbele, süprüntülük

KDV : tür. * katma (ekleme, ilave etme, üstüne koyma) + değer (ölçü, kıymet, miktar, sayısal nicelik, paha, fiyat) + vergi (devletin kamu hizmetleri için zorunlu olarak halktan topladığı para) + si (iyelik eki) * bir mal veya hizmetin üretim ve dağıtım süreçlerinde her aşamada eklenen ekonomik değerin vergilendirilmesi esasına dayanan, nihai tüketiciye yansıyan dolaylı vergi türü (KDV)

ke : ara. * ke (ikinci tekil şahıs zamiri, sen; gibi, benzer) * ikinci tekil şahıs zamiri, sen; gibi, benzer

kebab : ara. * kababa (yakmak, pişirmek, kızartmak) * ateşte pişirme, kızartma, pişirme, yakma; kızartılmış et, pişirilmiş et

keban : erm. * gaban, kaban, geben (geçit, boğaz, dağ yolu, sarp ve büyük taşlık yer) * dağ yolu, geçit yeri, yamaç, eğimli arazi, üstten aşma/aşırtma, yamaç, sarp ve büyük taşlık yer; Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan Elazığ iline bağlı, üzerinde ülkenin en büyük hidroelektrik santrallerinden birini barındıran barajıyla tanınan tarihi ve coğrafi bir ilçe

kebap : ara. * kababa (yakmak, pişirmek, kızartmak) * ateşte pişirme, kızartma, pişirme, yakma; kızartılmış et, pişirilmiş et

kebb : ara. * kabba (kapamak, örtmek, kapalı hale getirmek) * kapama, örtme

kebed : ara. * kabuda, kebede (ağır gelmek, sıkıntı vermek, yük olmak; güçlük çekmek, sıkıntıya katlanmak, zahmet vermek) * meşakkat, zorluk, sıkıntı, ağır yük; iğer ağrısı; karaciğer; meşakkat, şiddet, mihnet; karın şişmesi

kebere : gre. * kapari (çiçekleri turşu yapılan bir bitki, capparis spinosa) * Capparaceae familyasından olan ve gıda, kozmetik, boya ve ilaç sanayiinde kullanılan dikenli bir bitki türü, gebreotu, kapari

kebikec : sür., far. * keb (korumak) + i (tamlama eki) + kec (saklamak) * el yazması kitapları güvelerden korumak için üzerlerine yazılan ve tılsımlı olduğuna inanılan kelime; haşarat ve zararlı böceklerin hareketini düzenleyen meleğin ismi

kebir : ara. * kabara (büyümek, irileşmek, iri olmak, önemli olmak), kibr (büyüklük, ululuk, yücelik) * büyük, iri, önemli, "kabar”mış

kebuter : far. * kebuter (güvercin) * İran musikisinde özellikle güvercin uçuşunu veya hüzünlü duyguları betimleyen nağmeli ezgi; uçuculuk, hafiflik

kebze : ara. * kabd, kabz (tutmak, kavramak, yakalamak) * tutacak, sap, kulp, kavrama yeri; omzun art bölümünde bulunan, üçgen biçiminde, geniş ve ince kemik, kürekkemiği

kebzeci : ara., tür. * kebze (kürekkemiği) (ara.) + ci (ile ilgili, yapan eki) (tür.) * koyunların kebzelerine bakarak gelecekten haber verdiğini öne süren kimse

keçe : tür. * keç (sıkmak, sıkıştırmak, bastırmak) + e (isim yapım eki) * yün, kıl gibi lifli maddelerin sıcaklık ve basınçla sıkıştırılması sonucu elde edilen, dokunmadan yapılan kalın kumaş türü, sıkıştırılarak keçeleşmiş yünlü dokusuz kumaş

keçeli kalem : tür., ara. * keçe (yünlü kumaş türü) + li (ile, beraber) + kalem (yazı yazmak için kullanılan, kurşun, tükenmez veya dolma olarak kategorize edilen, ucu sivriltilmiş ince uzun alet) (ara.) * ucu keçeden yapılmış veya keçemsi liflerle emici yazı ucu taşıyan ve genellikle mürekkep deposu olan modern yazı aracı, keçe uçlu yazı kalemi

keçi : tür. * keç (gitmek; ilerlemek; tırmanmak) + i (isim yapım eki) * boynuzlugiller (Bovidae) familyasından olan, sütü, eti ve derisi için yetiştirilen boynuzlu, geviş getiren, otçul, tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı

keçi sakalı : tür., ara. * keçi (tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı) (tür.) + sakal (yüzde, özellikle çenede ve yanaklarda yetişen erkeklik tüyü, kılı) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * özellikle bitkilerde, ince, uzun ve genellikle dağınık biçimde bulunan tüy veya filament yapısı (şekil ve görünüş olarak keçi sakalına benzetilmesinden)

keçiborlu : tür. * kiçi (küçük, minik, ufak) + bor (taş, çakıl) + lu (ile, birlikte, beraber) * Isparta'nın bir ilçesi (bölgenin kırık, küçük tepeciklerden meydana gelen arazi yapısına atfen)

keçiboynuzu : tür. * keçi (tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı) + boynuz (hayvan kafasının iki yanındaki kemiksi, sert çıkıntılardan her biri) + u (iyelik eki) * meyvesi uzun, koyu renkli ve kavisli yapısıyla keçi boynuzuna benzetilen, Akdeniz ikliminde yetişen baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından bir ağaç ve onun yenilebilir meyvesi

keçimemesi : tür. * keçi (tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı) + meme (vücudun göğüs bölgesinde bulunan, dişilerde yavru emzirmeye yarayan, erkeklerde gelişmemiş durumda olan süt bezi; sıvı pükürtmeye yarayan borunun uç kısmı) + si (iyelik eki) * genç kızlarda meme gelişimi ile ortaya çıkan meme tabanının normalden dar, meme başının normale göre geniş olduğu, memenin konik yapısının bir tüp halini aldığı durum, tübüler meme, tüp meme

keçiören : tür. * keçe (yünlü kumaş türü) + ör (lifleri, ipleri veya telleri belirli bir sırayla birbirine geçirerek bütünlük kazandırmak) + en (yapan, eden eki) * Ankara'nın bir ilçesi (keçe örülen yer olmasından; bölgedeki üzüm bağlarında yetişen üzümlerin geç olgunlaşmasından dolayı “geçveren” sözcüğünden türetilmiş olabileceği de söylenir.)

keçisağan : tür. * keçi (tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı) + sağ (süt veya sıvı elde etmek için hayvanın memesine basmak; elde etmek) + an (yapan, eden eki) * çobanaldatangillerden, alaca çizgili ve benekli yumuşak ve esmer tüyleri olan, uzun kanatlı ve kuyruklu, bacakları ve gagası kısa, böcekçil, ötücü bir kuş, çoban aldatan, dağ kırlangıcı

keçisedefi : tür. * keçi (tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı) (tür.) + sedef (inci; parlak kabuk) (ara.) + i (iyelik eki) * parlak, zarif ve ince yapraklarıyla bilinen, özellikle dağlık ve kayalık alanlarda yetişen çok yıllık otsu bitki türü, galega officinalis

keçitırnağı : tür. * keçi (tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı) + tırnak (ayak ucu keratini; hayvanın sert ayak uzantısı) + ı (iyelik eki) * özellikle taşlık, kayalık bölgelerde yetişen, sert yapılı, yayılıcı gövdeli ve toprağa tutunma biçimiyle keçilerin tırnaklarını andıran bir yer örtücü bitki türü

keçiyolu : tür. * keçi (tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı) + yol (gidilen rota, istikamet, güzergah) + u (iyelik eki) * keçinin yürüyerek açtığı veya geçebildiği yol; genellikle dağlık, kayalık ve dar alanlarda keçilerin yürüyerek oluşturduğu veya sadece keçilerin geçebileceği kadar dar, dolambaçlı ve sarp olan patika

keder : ara. * kadara (bulanıklaşmak, kararmak, kötüleşmek) * bulanıklık, kararma, kötüleşme; insanı içten sarsan, kalpte ağırlık yapan derin hüzün, üzüntü, hüzün, acı, ıstırap

kedi : lat. * cattus (kedi; evcil küçük yırtıcı, çevik ve gece görüşü güçlü memeli hayvan) * kedigiller (felidae) ve etçiller (carnivora) familyasından küçük, genelde kıllı, evcilleştirilmiş, avcılık yeteneği gelişmiş etobur memeli

kedi dili : lat., tür. * cattus (kedi; evcil küçük yırtıcı, çevik ve gece görüşü güçlü memeli hayvan) (lat.) + dil (ağız içindeki tat alma ve konuşma organı; biçim benzerliği olan uzun ince şey) + i (iyelik eki) (tür.) * uzun, ince ve yassı biçimiyle kedinin diline benzetilen, genellikle çikolata kaplı veya sade olarak yapılan, tiramisu gibi tatlılarda kullanılan hafif ve gevrek bir bisküvi türü

kedi gözü : lat., tür. * cattus (kedi; evcil küçük yırtıcı, çevik ve gece görüşü güçlü memeli hayvan) (lat.) + göz (görme organı; bakış) + ü (iyelik eki) (tür.) * kedi gözünün parlaklığına veya biçimine benzeyen nesne; genellikle kedilerin gece parlayan gözlerinden esinlenerek adlandırılan bir yansıma taşı (örneğin kalsedon çeşidi), gece parlayan yol reflektörü veya benzeri nesneleri tanımlamakta kullanılan terim

kedi otu : lat., tür. * cattus (kedi; evcil küçük yırtıcı, çevik ve gece görüşü güçlü memeli hayvan) (lat.) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) (tür.) * kedilerin kokusuna karşı aşırı duyarlılık gösterdiği, sakinleştirici ve spazm giderici özellikleriyle bilinen, tıbbi amaçla da kullanılan çok yıllık otsu bitki; adını kedilerin bu bitkiye olan ilgisinden alan bir terim

kedibastı : lat., tür. * cattus (kedi; evcil küçük yırtıcı, çevik ve gece görüşü güçlü memeli hayvan) (lat.) + bastı (basmak fiilinin -dı geçmiş zaman ekiyle türetilmiş hali; basılmış nesne) (tür.) * iki ahşap parçayı hizalamak ve birleştirmek için kullanılan, genellikle yuvarlak veya yassı şekilde ahşaptan yapılan, deliklere bastırılarak yerleştirilen marangozluk elemanı; adını, biçim veya işlev açısından kedinin bastığı yer veya pati izine benzemesinden alan bir terim; marangozlukta, bir yüzeyin her yerine tutkal sürmeyi gerektirmeyen işlerde, fırçayı aralıklı bastırarak tutkal sürme eylemi

kedigiller : lat., tür. * cattus (kedi; evcil küçük yırtıcı, çevik ve gece görüşü güçlü memeli hayvan) (lat.) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * etçiller takımına ait, genellikle çevik yapılı, keskin dişli ve pençeli memelilerden oluşan, evcil kediden aslana kadar uzanan yırtıcı hayvanlar familyası; adını bu familyanın en tanınmış üyesi olan kediden alan, biyolojik sınıflamada "Felidae" adıyla bilinen hayvanlar topluluğu

keel : ing. * keel (gemi omurgası; çıkıntılı alt kısım, omurga biçimli yapı) * geminin tabanındaki uzunlamasına destek parçası; ayrıca biyoloji ve botanikte omurga biçimli çıkıntı

kef : ara. * kef (ك) * Arapça alfabenin on birinci harfi

kefal : gre. * kephale (baş, kafa) * özellikle iri başlı yapısıyla tanınan, hem tatlı hem tuzlu sularda yaşayabilen, sürü hâlinde gezen ve ekonomik değeri yüksek olan bir balık türü, mugil cephalus

kefalet : ara. * kafala (bakmak, teminat vermek, sorumluluk üstlenmek, desteklemek; güvence vermek, garantör olmak, sorumluluğu almak, taahhüt etmek) * bir kimsenin bir başkasının borcunu, yükümlülüğünü veya davranışını üstlenmeyi taahhüt etmesi durumu; hukuki ve toplumsal bağlamda birine güvenceyle arka çıkma; teminat, garantörlük, güvence, sorumluluk, himaye, destek

kefaleten : ara. * kefalet (garanti, güvence, taahhüt) + en (gibi, olarak) * kefalet olarak, kefil olarak

kefaletname : ara., far. * kefalet (garanti, güvence, taahhüt) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir kimsenin başka birinin borcunu, görevini veya sorumluluğunu üstlendiğini gösteren yazılı belge

kefaret : ara. * kefere (örtmek), kafir (örten) * işlenen bir günahı, suçu veya hatayı telafi etmek amacıyla yapılan ibadet, ödeme, fidye veya iyi davranış gibi eylemlerle kötülüğü örtmeyi, manevi arınmayı ve sorumluluğu ortadan kaldırmayı amaçlayan uygulama; dini ve ahlaki bağlamda "günahın bedelini ödeme; arındırıcı karşılık"

kefe : ara. * kaff, keff (el ayası, avuç; kase, terazi gözü), kefe (ağırlık ölçüsü; denizcilikte kullanılan sepet) * geleneksel olarak denizcilikte veya ticarette kullanılan, özellikle balık veya diğer küçük yüklerin taşınmasında kullanılan, sepet biçiminde kap

kefeki : gre. * kefeki (köpük veya küf benzeri, gözenekli, pürüzlü) ) * geleneksel mimaride ve inşaatlarda kullanılan açık renkli, gözenekli (delikli), hafif, işlenmesi son derece kolay ve ateşe dayanıklı bir kalker/kireç taşı türü olmasının yanı sıra, günlük dilde dişlerin yüzeyinde veya kapların tabanında biriken kireç tabakasını, diş taşı/tartar

kefen : ara., gre. * kafana (örtmek, sarmak, kaplamak), kafan (örtü, sargı) (ara.), kophinos (gre.) * ölü bedenin defin işlemi sırasında sarıldığı, genellikle beyaz ve ince bezden yapılan örtü

kefere : ara. * kefere (örtmek; inkar etmek), kafir (örten, inkar eden, inançsız; tarımcı, ziraatçi) ) + e (çoğul eki, arkaik veya halk ağzı kullanımı) * İslam inancına göre Allah’a ve peygamberlere inanmayan veya İslam dinini reddeden kimseleri tanımlamak için kullanılan, bazen olumsuz veya küçümseyici anlam taşıyan, Arapça kökenli çoğul isim

keff : ara. * kaffa (kavramak, tutmak, çekmek, alıkoymak, durdurmak, engellemek, geri çemke, vazgeçirmek) * kavrama, tutma, çekme, alkoyma, durdurma, engelleme, geri çekme, vazgeçirme; avuç, el, avuç içi, el ayası

keffar : ara. * kefere (örtmek; inkar etmek), kafir (örten) * örten, tarımcı, ziraatçi; inkarcı (cover, couvrir (örtmek) (ing., fra.) )

keffaret : ara. * kefere (örtmek), kafir (örten) * işlenen bir günahı, suçu veya hatayı telafi etmek amacıyla yapılan ibadet, ödeme, fidye veya iyi davranış gibi eylemlerle kötülüğü örtmeyi, manevi arınmayı ve sorumluluğu ortadan kaldırmayı amaçlayan uygulama; dini ve ahlaki bağlamda "günahın bedelini ödeme; arındırıcı karşılık"

kefil : ara. * kafala (bakmak, teminat vermek, sorumluluk üstlenmek, desteklemek; güvence vermek, garantör olmak, sorumluluğu almak, taahhüt etmek), kefalet (teminat, garantörlük, güvence, sorumluluk, himaye, destek) * sorumlu olan, teminat veren, destekleyen; bir kimsenin borcunu, sorumluluğunu veya taahhüdünü yerine getireceğini başkası adına üstlenen ve güvence veren kişi

kefin : ara., gre. * kafana (örtmek, sarmak, kaplamak), kafan, kefen (örtü, sargı) (ara.), kophinos (gre.) * ölü bedenin defin işlemi sırasında sarıldığı, genellikle beyaz ve ince bezden yapılan örtü

kefir : rus., tur. * kefir (keyif, sağlık, iyi his; mayalı süt içeceği) * Kafkas kökenli, süt şekerinin (laktoz) kefir tanelerindeki bakteri ve mayalar tarafından fermantasyonu sonucu elde edilen hafif ekşimsi, probiyotik özellik taşıyan geleneksel içecek kefiye

kefne : ara. * kefne (büyük, kalın dikiş iğnesi) * çuvaldızla iş görenlerin, avuçlarını korumak için ellerine giydikleri üzeri demirli kayış

kefren : mıs., gre. * kephren (Ra gibi olarak) (kephe (ortaya çıkmak, görünmek, belirmek) + Ra (Güneş tanrısı) + en (gibi, ile ilgili, gibi, olarak) ) * Antik Mısır’ın IV. Hanedanı’na mensup firavunlardan biri olup, Gize platosundaki ikinci büyük piramidin (Kefren Piramidi) sahibi olarak bilinen tarihsel şahsiyet

keftar : far. * keftar (pençe atan) (keftan (pençe atmak, kapmak, yakalamak) (keft (pençe; el) + an (fiil mastar eki) + ar (-cı, yapan, eden eki) ) * sırtlan

kehanet : ara. * kehane (gaybdan haber vermek, bilinmeyeni söylemek, olacak olanı söylemek, fala bakmak) * geleceğe dair olayları doğaüstü yollarla önceden bilme veya bildirme, kahinlik

kehf : ara. * kehf (mağara, sığınak, dağdaki büyük oyuk) * yerleşim alanlarının dışında, genellikle dağlık ve kayalık bölgelerde bulunan doğal yeraltı veya yerüstü boşluğu, mağara; Kur'an'ın 18. suresinin ismi

kehhal : ara. * kehele (göze sürme çekmek), kuhl (sürme) * gözlere sürme çeken, göz ilacı hazırlayan, göz tedavisiyle uğraşan kişi; Osmanlı döneminde ve eski tıp geleneğinde göz hastalıklarını teşhis ve tedavi eden, göz ameliyatları (özellikle katarakt/aksu) yapan göz hekimi (oftalmolog), göz doktoru

kehkeşan : far. * keh (dağınık, yayılmış, toz) + keşan (çekilmiş, yayılmış) * yayılan toz; geceleyin gökte yayılmış şekilde görünen, milyarlarca yıldızdan oluşan ve Samanyolu Galaksisi olarak bilinen ışıklı şerit

kehl : ara. * kehele (olgunlaşmak, yaşlanmak, yetişkin olmak, saçına kır düşmek) * İslam hukuku ve Arap dili literatüründe genellikle 30 ile 50 yaşları arasındaki, gençlik dönemini geride bırakıp olgunluk çağına ayak basmış, saçlarına kır düşmeye başlamış yetişkin erkek, erişkin, ergin, yetişkin

kehle : ara. * kehle (bit) * genellikle insanların saç, sakal ve giysilerinde parazit olarak yaşayan küçük, kan emici ve kanatsız böcek türü, bit, pediculus

kehribar : far. * kah (saman, saman çöpü) + ruba (çeken, çalıcı) * saman çeken; doğada fosilleşmiş ağaç reçinesi olarak bulunan, sarıdan kızıla değişen renklerde olabilen, sürtüldüğünde küçük nesneleri çekme özelliği gösterdiği için “saman çeken” anlamında adlandırılan, tespih, takı ve süs eşyası yapımında kullanılan yarı değerli taş; elektrik (Yunancası “elektron” olan “kehribar”ın, bir nesneye veya zemine sürtüldüğünde hafif cisimleri çekme özelliği “kehribari çekim” olarak adlandırılmış ve bu kökten de elektrik kelimesi oluşmuştur.)

kehrüba : far. * kah (saman, saman çöpü) + ruba (çeken, çalıcı) * saman çeken; doğada fosilleşmiş ağaç reçinesi olarak bulunan, sarıdan kızıla değişen renklerde olabilen, sürtüldüğünde küçük nesneleri çekme özelliği gösterdiği için “saman çeken” anlamında adlandırılan, tespih, takı ve süs eşyası yapımında kullanılan yarı değerli taş; elektrik (Yunancası “elektron” olan “kehribar”ın, bir nesneye veya zemine sürtüldüğünde hafif cisimleri çekme özelliği “kehribari çekim” olarak adlandırılmış ve bu kökten de elektrik kelimesi oluşmuştur.)

kehulet : ara. * kehl (erişkin, ergin, yetişkin) + et (isim yapım ve durum eki) * erginlik, erişkinlik, orta yaşlılık

keiferia : ing., lat. * keifer (Amerikalı entomolog Hartford Hammond Keifer'ın soyadından) (ing.) + ia (taksonomik çoğul eki) (lat.) * Gelechiidae (pembe kurtgiller, fırıl güveleri) familyasına ait olan ve larvaları özellikle domates, patlıcan, patates gibi patlıcangiller (Solanaceae) familyasındaki bitkilerde galeri açarak beslenen küçük güve (mikro-lepidoptera) türlerini kapsayan bir böcek cinsi

keilitis : gre. * kheilos (dudak) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * dudakların iltihaplanması, çatlama ve soyulmayla seyreden inflamatuar durum

kejçeşm : far. * kej (çarpık, eğri) + çeşm (göz) * şaşı, eğri bakışlı, şehla

kek : ing. * cake (tatlı hamur işi) * un, şeker, yumurta, süt ve kabartıcılarla yapılan, genellikle fırında pişirilerek hazırlanan, tatlı ve yumuşak yapılı hamur işi

keka : kür. * kekah (ses yansımalı (onomatope) kelime * iyi bir olayı, keyifli bir durumu tanımlayan nida, ne iyi, ne hoş, ne güzel, keyfimize diyecek yok, oh ne güzel, ne hoş, ne ala

keke : tür. * kek (tekrarlamak, takılmak) + e (isim yapım eki) * konuşurken kelimeleri veya heceleri tekrarlama, takılma ve düzgün ifade edememe durumu yaşayan kimse

kekeç : tür. * kekeç (küçük, ince, cılız; kuru, sert ve ince dal; kütük parçası) * odun işçiliğinde kullanılan, ince ve sert dallar veya küçük kütük parçaları

kekelemek : tür. * kek (tekrarlamak, takılmak) + e (isim yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * konuşurken kelimeleri veya heceleri tekrarlamak, takılmak ve düzgün ifade edememek

kekeme : tür. * kek (tekrarlamak, takılmak) + eme (isim yapım eki) * konuşurken kelimeleri veya heceleri tekrarlama, takılma ve düzgün ifade edememe durumu yaşayan kimse

kekik : tür. * kekul, kakuti (yabani zahter) * Akdeniz ve Anadolu bölgelerinde yaygın olarak yetişen, hoş kokulu, küçük yapraklı ve mor çiçekli, baharat ve tıbbi amaçlarla kullanılan otsu bitki

kekil : far. * kakul (alına dökülen kısa saç tutamı, perçem, kakül) * alına dökülen kısa saç tutamı, perçem, kakül

keklemek : tür. * kek (aldatmak, kandırmak, yanıltmak) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * aldatmak, işletmek, kandırmak

keklik : tür. * gak, kek (gagalamak, koparmak) + lik (isim yapım eki) * sülüngillerden, Avrupa, Kuzey Afrika ve Asya’da yaşayan, güvercinden biraz daha iri ve tombul gövdeli, kısa kuyruklu, boz renkli, ayakları ve gagası kırmızı, genellikle yerde yaşamayı seven ve tohumlarla, böceklerle beslenen, eti yenen bir kuş, perdrix

keklik otu : tür. * keklik (küçük orman kuşu) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) * kekliğin yaşadığı veya sevdiği doğal ortamda yetişen, özellikle kokusuyla veya görünüşüyle kekliğe benzetilen veya keklikle ilişkilendirilen, genellikle aromatik özellikleri bulunan bir bitki türü, lamiaceae (nane), origanum vulgare

keko : kür * keko (ağabey, kardeş) * ağabey, kardeş; genellikle giyim tarzı, tavırları, konuşma şekli veya genel kültürü kıraathaneyi ve varoş kültürünü andıran, görgüsüz ya da eğitimsiz bulunan erkek tipi

kekre : tür. * kekre (acı, buruk tat) * ağızda buruk ve acımsı bir tat bırakan durum veya madde

kekremsi : tür. * kekre (acı, buruk tat) + msi (ile ilgili, -a ait, gibi) * burukumsu, acımsı

kel : tür. * kel, kal (saçı olmayan, kılsız, çıplak) * saçları tamamen veya büyük oranda dökülmüş olan, saçsız başa sahip kişi veya saçsız baş, başı açık olan (kahl (alm.) )

kelalaka : fra., ara. * qu'est-ce que (nedir bu) + le, l' (artikel) (fra.) + alaka (ilgi, ilişki, ilinti, bağ) (ara.) (kısaca "kel alaka" (quel alaka) da denen, bir tiyatro oyununda yer almış olan uydurma ifade) * ne alakası var, ne ilgisi var

kelale : ara. * kalla (yorulmak, gücü tükenmek, zayıflamak) * İslam hukukunda anne-baba ve çocuk gibi doğrudan mirasçıları bulunmayan kimsenin miras durumu ve bu durumdaki miras bırakan kişi; ana baba ve çocuğu olmadan

kelalet : ara. * kalla (yorulmak, gücü tükenmek, zayıflamak) * yorgunluk, bitkinlik, zayıflık, usançlık, bıkkınlık; akrabalığı uzak olanlar

kelam : ara. * kalama (kesmek, kesip ayırmak, ayırmak, darbelemek, yaralamak, tesir etmek, etkilemek), kelime (sözcük) * bir manayı ifade eden, bir maksadı anlatan ifade, kesik kesik söylenen harf grupları, söz, söylem, deyiş, konuşma (claim (sav, iddia) (ing.), réclamer (şikayet etmek, iddia etmek) (fra.) )

kelam-ı kadim : ara. * kelam (söz, söylem, deyiş, konuşma) + i (tamlama eki) + kadim (eski, geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte kalmış) * eski söz; Kur'an'ın diğer ismi

kelam-ı kibar : ara. * kelam (söz, söylem, deyiş, konuşma) + i (tamlama eki) + kebir (büyük, ulu), kibar (büyükler, ulular, seçkinler, soylular) * büyüklerin sözü, önemli ve değerli söz

kelaynak : tür. * kel (saçsız, tüysüz) + aynak (bir kuş türü) * başı tüysüz olduğu için "kel" sıfatıyla anılan, gagası uzun, kıvrık ve kırmızı, nesli tükenme tehlikesi altında olan, Anadolu ve Kuzey Afrika’da yaşayan büyük ve kara tüylü bir göçmen kuş türü

kelb : ibr., sür., ara. * kalba (köpek) (sür.); kelev (ibr.); kelb (ara.) * memelilerden Canidae familyasına ait, insanlara yakın yaşayan evcil hayvan; ayrıca mitolojide ve kültürde koruyucu, bekçi anlamlarında önemli simge, köpek

keldani : gre., ara. * khaldai (Babil’in güneyinde, Güney Mezopotamya’da yaşayan topluluk) (khaldu (rahip-astronom, müneccim (yıldız bilgin), kahin) + ai (çoğul eki) ) * Babil’in güneyinde, Güney Mezopotamya bölgesindeki Khaldaya bölgesinde yaşayan, astronomi ve büyücülükle tanınan, tarih boyunca Hristiyanlığı (katoliklik) kabul etmiş eski bir etnik grup ve dilleri; özellikle Süryanice konuşan halktan olan

kele : tür. * kel (gelmek) + ge (gelecek zaman ve olasılık eki) * genellikle kadınlar için ve kadınlarca kullanılan, sitem, şaşkınlık, sevgi veya dikkat çekme amacı taşıyan, cümle başına ya da sonuna gelen “ayol”, “hey”, “yahu”, “be” muadili samimi bir hitap ve ünlem kelimesi

kelebek : tür. * kele (uçmak, çırpınmak; ses yansımalı kelime) + bek (küçültme veya canlı eki) * pul kanatlılar familyasından, genellikle renkli kanatlara sahip, zarif yapılı, tırtıl evresinden geçerek başkalaşım yoluyla oluşan, çiçekli bitkilerle beslenen uçucu böcek türü

kelebek stili yüzme : tür., lat. * kelebek (pul kanatlılar familyasından böcek) (tür.) + stilus (tarz, üslup, biçem, usül, yöntem; yazı çubuğu, sivri uçlu kalem, kazıma aracı) (lat.) + yüzme (su üzerinde hareket etme) (yüz (kol, bacak veya yüzgeç gibi organların yardımıyla su üstünde veya su içinde ilerlemek ya da durmak) + me (isim yapım eki) ) (tür.) * iki kolun aynı anda hareket ettirilmesiyle gerçekleştirilen bir yüzme stili

keleci : ara., tür. * kele (toplamak, bir araya getirmek; düzenlemek) + ci (yapan, eden eki) * bir işi yapan, bir şeyi toplayan veya düzenleyen kişi; özellikle meslek veya aracı, arabulucu, vasıta, muyancı

kelek : tür. * kel (eksik olmak, dökülmek; saçı dökülmüş, çıplak) + ek (isim/sıfat yapım eki) * ham meyve, olgunlaşmamış meyve, ham kavun, olgunlaşmamış kavun; hile, düzen, tertip, entrika

kelem : tür. * kelem (lahana) (Doğu Anadolu ağzı) * turpgillerden, ilkin Güney Avrupa kıyılarında yabanıl bir bitki olarak rastlanan, bugün pek çok çeşidi bütün dünyada güz ve kış sebzesi olarak yetiştirilen, iri ve kalın yapraklı, C vitamini yönünden zengin bir bitki, lahana

keleme : tür. * kelem (lahana) + e (isim yapma eki) * özellikle Orta Anadolu ve Doğu Anadolu ağızlarında lahana yaprağıyla yapılan yemekleri veya lahana dolması

kelep : far. * kelep (tutmak, sabitlemek, bağlamak; kilitlemek) * genellikle kapı, pencere veya başka bir nesneyi kapatmak veya sabitlemek amacıyla kullanılan, hareketini engelleyen, mekanik veya basit alet

kelepçe : far. * kelep (tutmak, sabitlemek, bağlamak; kilitlemek) + çe (küçültme ve araç eki) * genellikle kollara takılarak hareketi kısıtlayan, elleri veya bilekleri bağlamak için kullanılan metalden yapılmış, iki parçalı, menteşeli veya kilitli bağlama aracı

kelepir : tür. * kele (ucuz, elverişli; hafif hareket etmek) + pir (eski, birinci; bir, çok) * uygun fiyatlı, ucuz, hesaplı ve genellikle iyi kalite veya işlevselliğe sahip olan eşya veya mal

kelepser : far. * kelep (tutmak, sabitlemek, bağlamak; kilitlemek) + ser (baş, kafa) * atın baş atmasını, baş vurmasını engelleyen kayış düzeni

keler : mal. * geko (gekkonidae familyasına bağlı bir sürüngen cinsi) * sürüngenler sınıfının gekolar takımına giren, agamidae Iguania alttakımına bağlı hayvanların ortak ismi

keles : kaz. * keles (kertenkele) * Bursa'nın bir ilçesi

keleş : kür., gre. * keleş (haydut, eşkıya; dağ gibi, yiğit, cesur, bahadır, heybetli; yakışıklı, güzel) (kür.); kallos (iyi, güzel, soylu, asil) (gre.) * yiğit, cesur, bahadır, heybetli; yakışıklı, güzel, iyi; soylu, asil

kelifit : gre. * kelyfos (kabuk) + ite (element, kayaç ve mineral eki) * başkalaşıma uğramış kayaçlardaki granat (lal) gibi minerallerin çevresini bir kabuk veya taç şeklinde saran, piroksen, spinel ve amfibol gibi çeşitli ikincil minerallerin mikroskobik lifsi birleşmesinden oluşan hidratlı doğal magnezyum silikat yapılı bir bozunma ürünü (Mg3Si4O10(OH)2•nH2O)

kelik : tür. * kel (açık, boş, çıplak alan) + ik (küçültme eki) * bağ evi ve üzüm bağlarının bulunduğu açık, küçük tepe veya çıplak alan

kelil : ara. * akalla (azaltmak, eksiltmek) * az, eksik; zavallı, geri kalmış, bitik; körleşmiş, kalil; az gören, uzağı veya yakını göremeyen (kill (öldürmek, bitirmek) (ing.) )

kelime : ara. * kalama (kesmek, kesip ayırmak, ayırmak, darbelemek, yaralamak, tesir etmek, etkilemek) * sözcük; söz, söylem, kelam, konuşma (calamus (kamış), calamitas, calamity, calamité (felaket, musibet, facia, darbe, kesilme) (lat., ing., fra.), culminate, culminer (sonuçlanmak, bitmek) (ing., fra.) )

kelime-i şahadet : ara. * kelime (sözcük) + i (tamlama eki) + şahadet (tanıklık, şahitlik, tanık olma, şahit olma) * Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in peygamber olduğuna dair kelime ve inanış ifadesi (eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne muhammeden resuluhu)

kelime-i tevhid : ara. * kelime (sözcük) + i (tamlama eki) + tevhid (birleme, tekleme) * Allah’ın birliğini, tekliğini ifade eden kelime; "Lailahe illallah Muhammedür Resulullah" (Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed Allah’ın resulüdür.) kelime grubu

kelkeçel : tür. * kel (saçsız, tüysüz) + keçel (kel olan, saç veya tüyü dökülmüş) * saç veya tüyü dökülmüş, kel kalmış

kelkit : gre. * lykos (kurt) * Gümüşhane’nin bir ilçesi (Kelkit çayının Antik Çağdaki isminden)

kella : ara. * ke (gibi) + el (ön ek, artikel) + la (hayır, olmaz, yokluk, zırlık ve olumsuzluk eki) * öyle değil, asla; hayır

kelle : tür. * kel (saçsız, tüysüz) + le (isim yapım eki) * başın tamamı, özellikle saçsız veya tüysüz kafa

kelli felli : far. * karr (kuvvet, kudret, güç, nüfuz, celadet) + lı (ile, sahibi) + farr (parıltı, ışılıtı, ihtişam) + lı (ile, sahibi) * saygın, önemli, nüfuzlu kimse, kılığı kıyafeti düzgün, olgun ve gösterişli kimse, kerli ferli

keloğlan : tür. * kel (saçsız, tüysüz) + oğlan (erkek çocuk, genç) * saçsız veya kel bir erkek çocuğunu veya genç adamı ifade eden, Türkçe kökenli, halk hikayelerinde ve masallarda sıkça kullanılan, genellikle saf, zeki ve cesur kahraman tipini anlatan birleşik isim

keloid : gre. * kelos (yara, leke, kabarıklık, şişlik, tümör, büyüme) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * ciltte yara iyileşmesi sonrası aşırı doku büyümesi sonucu oluşan, genel olarak kulak memesi, omuz, yanak ve göğüste görülen kabarık, sert ve genişlemiş yara izi

kelp : ing. * culpe, kilpe (deniz yosunlarının yakılmasıyla elde edilen ve cam ile sabun yapımında kullanılan kül (alkali) maddesi; yosun) * soğuk ve sığ kıyı sularında yetişen, yüksek miktarda iyot, mineral ve vitamin içeren, büyük su altı ormanları oluşturarak deniz ekosistemi için hayati bir barınak sağlayan sudan besinleri ve güneşten enerjiyi alarak fotosentez yapan yapraklar, yaprağı destekleyen gövde ve organizmanın deniz tabanına tutunmasını sağlayan bir tutunma organından oluşan Laminaria türü kahverengi bir deniz yosunu

kelt : gre. * keltoi (gizlenenler, örtülü olanlar) * batıdaki barbar kabileler; Kelt halkları; Avrupa'nın batısında yaşamış Hint-Avrupa kökenli Kelt kavimleri

kelvin : ing. * kelvin (William Thomson, Lord Kelvin'in soyadından) * termodinamiğin mutlak sıcaklık ölçeğinde kullanılan SI sıcaklık birimi (maddenin termal hareketinin tamamen durduğu teorik sıcaklık 0 kelvin mutlak sıfır noktasıdır ve suyun donma sıcaklığı 273,16 K kabul edilir.)

kelvin sabiti : ing., ara., tür. * kelvin (William Thomson, Lord Kelvin'in soyadından) (ing.) + sabit (durağan, hareketsiz, değişmeyen, yerinden oynamayan) (tür.) + i (iyelik eki) (tür.) * mutlak sıfır sıcaklığın termodinamik anlamda enerji ile ilişkisini belirleyen, sıcaklık ölçümünde kullanılan, genellikle mutlak sıfırın tanımlanmasında veya termodinamik hesaplamalarda temel alınan, Kelvin biriminde sabit olan referans değer (1.380649×10^-23J/K)

kelvin-helmholtz bulutları : isk., alm., tür. * kelvin (İskoçyalı fizikçi William Thomson (Lord Kelvin)'in soyadından) (isk.) + helmholtz (Alman fizikçi ve fizyolog Hermann von Helmholtz'un soyadından) (alm.) + bulut (gökyüzünde yoğunlaşmış su buharı kütlesi) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * atmosferde farklı hızlarda hareket eden hava tabakaları arasındaki akış kararsızlığı sonucu oluşan dalga biçimli bulutlar

kelvin-helmholtz kararsızlığı : isk., alm., tür. * kelvin (İskoçyalı fizikçi William Thomson (Lord Kelvin)'in soyadından) (isk.) + helmholtz (Alman fizikçi ve fizyolog Hermann von Helmholtz'un soyadından) (alm.) + karar (sonuca bağlama, düşünsel ve eylemsel seçim yapma) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + lık (isim yapım eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * farklı hızlarda hareket eden veya farklı yoğunluklara sahip iki akışkan tabakasının sınırında oluşan dalgalanma ve girdaplaşma olayı

kelvin-helmholtz mekanizması : isk., alm., gre., tür. * kelvin (İskoçyalı fizikçi William Thomson (Lord Kelvin)'in soyadından) (isk.) + helmholtz (Alman fizikçi ve fizyolog Hermann von Helmholtz'un soyadından) (alm.) + mekhane (alet, araç, düzenek, makine, cihaz) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.) + sı (iyelik eki) (tür ) * yıldızların kütleçekimsel büzülmesi sırasında açığa çıkan enerjiyi açıklayan fiziksel süreç (ayrıca akışkanlardaki Kelvin–Helmholtz kararsızlığıyla ilişkili süreçler için de kullanılır.)

kem : ara. * kem, kema (kaç, kaç tane, ne kadar, nice) * kaç, kaç tane, ne kadar, nice

kem : far. * kem (az, kötü, eksik, kötü nitelik, fena; az noksan, eksik; fakir, hakir; uğursuz) * az, kötü, eksik, kötü nitelik, fena; az noksan, eksik; fakir, hakir; uğursuz

kema : ara. * ke (gibi, benzer) + ma (ne, o) * gibi, benzer

kemah : ura. * gamakha (yülsek yer, kale) * Erzincan’ın bir ilçesi

kemakan : ara. * ke (gibi) + ma (ne, o) + kane (olur) * önceden olduğu gibi

kemal : ara. * kamala (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz hale getirmek), kamula (tam olmak, tamamlanmak, eksiksiz olmak, olgunlaşmak), kamil (olgunlaşmış, tamamlanmış), kemal (olgunluk, olmuşluk, tamamlanmışlık) * olgunlaşma, tamamlanma, mükemmellik, olgunluk, tekamül

kemalist : ara., lat. * kemal (olgun, olmuş, tamamlanmış, mükemmel, tekamül etmiş; Mustafa Kemal Atatürk'ün isminden) (ara.) + ista (ile ilgili olan, destekleyici, yandaş) (lat.) * Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün düşüncelerini, devrimlerini ve ilke sistemini benimseyen kişi veya kurum

kemaliye : ara. * kemal (olgunluk, olmuşluk, tamamlanmışlık, mükemmellik, tekamül etmişlik) + iye (yer ve durum eki) * Erzincan’ın bir ilç esi

kemalizm : ara., gre. * kemal (olgun, olmuş, tamamlanmış, mükemmel, tekamül etmiş; Mustafa Kemal Atatürk'ün isminden) (ara.) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün düşünsel mirası ve devlet yönetimine dair ilke ve devrimlerini esas alan siyasal ve toplumsal bir ideoloji

kemalpaşa : ara., far. * kemal (olgun, olmuş, tamamlanmış, mükemmel, tekamül etmiş; Mustafa Kemal Atatürk'ün isminden) (ara.) + paşa (Osmanlı İmparatorluğu döneminde albaydan yüksek rütbede bulunan askerlere ve valilik, vezirlik gibi yüksek sivil görevlerdeki kimselere verilen san, general) (pati (usta) + şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) ) (far.) * İzmir’in bir ilçesi

keman : far. * keman (yay, eğri biçim) * gövdesi çeneyle omuz arasına sıkıştırılarak çalınan, dört telli yaylı çalgı

kemane : far. * keman (yay, eğri biçim) + e (çalgı ismi eki) * yayla çalınan, armudi gövdeli geleneksel çalgı

kemani : far. * keman (yay, eğri biçim) + i (yapan, eden kimse) * yaylı çalgı çalan kişi, kemancı

kemankeş : far. * keman (yay) + keş (çeken, çekici, taşıyan) * Osmanlı döneminde okçu, yay kullanarak nişan alan kişi

keme : tür. * keme (yumru, mantar, trüf, keler, gömeç) * genellikle ilkbahar aylarında, özellikle sağanak yağışların ardından kurak ve yarı kurak bölgelerde toprağın altında yetişen, patatese benzer şekliyle bilinen, besin değeri yüksek, aromatik ve oldukça nadide bir yaban mantarı (domalan mantarı) türü, trüf, domalan

keme : tür. * kemir (bir şeyi dişleriyle parça parça koparmak) * muridae familyasının rattus cinsini oluşturan sivri ağızlı, kesik üst dudaklı, iri gövdeli fare türlerinin ortak ismi, sıçan, lağım faresi, cardın, cardon

kemençe : far. * kemançe (küçük yay, yaylı küçük çalgı) (keman (yay) + çe (küçültme eki) ) * genellikle Karadeniz ve Klasik Türk müziğinde kullanılan, yayla çalınan, üç telli ve gövdesi dut, erik veya sarıçam gibi odunlardan oyularak yapılan geleneksel bir yaylı çalgı

kement : far. * kam (küçük), kamidan (küçülmek, daralmak), kamand (ip, sicim, yakalama aracı; küçülmüş; çekince daralan düğüm, ilmik) * hayvan yakalamak veya tutmak için kullanılan, uçları bağlı ip veya sicimden yapılmış esnek yakalama aracı; sığırtmaçların kovaladıkları hayvanları yakalamak için savurdukları, ucu ilmikli, kaygan, uzun ip veya kayış

kemer : far. * kamar (bel, kuşak, kayış) * deriden, kumaştan vb. yapılan, bele dolayarak iki ucu birbirine tokayla tutturulan bel bağı; pantolon, etek gibi giysilerin bel bölümü; yay biçiminde, yük taşıyan veya açıklık oluşturan yapı elemanı; su taşıma amacıyla inşa edilen, kemer formundaki köprü veya kanal; Antalya'nın bir ilçesi; Burdur’un bir ilçesi

kemere : far. * kemer (kuşak; mimaride iki sütun veya ayağı birbirine bağlayan kiriş, kubbe) + e (son ek) * gemi güvertesinin enine konulmuş kirişlerinden her biri

kemh : ara. * kamaha (somurtmak, surat asmak, keyifsiz olmak) * somurtma, suratsızlık, keyifsizlik

kemha : far. * kemha (ipekli ağır kumaş, atlas benzeri dokuma) * saray ve yüksek zümre giyimine özgü, parlak, yoğun dokumalı, genellikle altın veya gümüş sırma ile işlenmiş ipekli kumaş

kemik : tür. * kem (dişle ısırmak) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dişle ısırılmış, kıtırdatılmış; sert, mineralize vücut parçası

kemik erimesi : tür. * kemik (canlılarda iskelet yapısını oluşturan sert doku) + erime (bir maddenin çözülerek veya yapısını yitirerek yok olması durumu) + -si (iyelik eki) * kemik dokusunun yoğunluk ve dayanıklığını kaybetmesi sonucu kemiklerin zayıflaması ve kırılgan hale gelmesi durumu, osteoporoz

kemik zarı : tür. * kemik (canlılarda iskelet sistemini oluşturan sert doku) + zar (ince örtü, koruyucu doku) + ı (iyelik eki) * kemiklerin dış yüzeyini saran, onları koruyan ve beslenmesini sağlayan ince, lifli bağ dokusu, kemik membranı, periost

kemilüminesans : gre., lat. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.); kimya (ara.) + lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + escentia (başlama, filizlenme, olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + entia (isim yapım eki) ) (lat.) * kimyasal bir tepkime sonucunda ısıdan çok ışık açığa çıkması, kimyasal yollarla ışık oluşumu

kemilüminometre : gre., lat. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.); kimya (ara.) + lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + escentia (başlama, filizlenme, olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + entia (isim yapım eki) ) (lat.) + metron, metros (ölçü) (gre.) * kimyasal reaksiyon sonucu yayılan ışığı ölçen cihaz

kemircik : tür. * kemir (bir şeyi dişleriyle parça parça koparmak) + cik (isim yapım ve küçültme eki) * burun, kulak gibi kimi organlarda bulunan küçük kıkırdak

kemirdek : tür. * kemir (bir şeyi dişleriyle parça parça koparmak) + dek (isim yapım eki) * kuyruğun iskeleti; olmamış kavun, kelek

kemirgen : tür. * kemir (bir şeyi dişleriyle parça parça koparmak) + gen (isim yapım eki, yapan, eden eki) * kemirme yetisine sahip olan canlı; fare, sıçan, kunduz, sincap gibi sürekli büyüyen ön dişleriyle kemirme davranışı gösteren memeli hayvanların genel ismi

kemirmek : tür. * kemir (bir şeyi dişleriyle parça parça koparmak) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi dişleriyle parça parça kopararak aşındırmak veya tüketmek

kemisorbsiyon : gre., lat. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.); kimya (ara.) + sorbtio (emme, içine çekme) (sorbere (emmek, içine çekmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * bir yüzey ile molekül arasında gerçekleşen kimyasal bağlanma yoluyla tutunma olayı

kemiyet : ara. * kem (ne kadar, kaç) + iyet (-luk, durum eki) * nicelik, miktar, büyüklük, çokluk, toplanma, toplanmışlık, birikme, nicelik, kemiyet (chemistry, chimie, Chemie (kimya) (ing., fra., alm.) )

kemküm : tür. * kem (az, eksik) + küm (ses tekrarından türeme kelime) * boğuk, kısıtlı veya zayıf ses çıkarmak; sesin kesik, zayıf ve anlaşılmaz olması

kemlik : far., tür. * kem (az, kötü, eksik, kötü nitelikli, fena) (far.) + lik (durum eki) (tür.) * kötülük

kemodektoma : ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kimyasal yöntemlerle yapılan cerrahi doku kesip çıkarma işlemi

kemokin : ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + kine (kimyasal madde eki) * bağışıklık sistemi hücrelerini yönlendiren ve inflamasyon, immün yanıt gibi biyolojik süreçlerde rol oynayan küçük proteinlerden her biri

kemoprofilaksi : ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + pro, pros (ilk, birinci, baş, ön, önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için, lehine, içinde, gerektikçe) + phylaxis (koruma, sakınma, muhafaza) * kimyasal maddeler kullanılarak hastalıkların önlenmesi veya hastalıklardan koruma

kemoproventif : ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + praeventivus (önleyici) (praeventus (praevenire (önlemek, engellemek) (prae (ön, önce, önce, önceki) + venire (gelmek) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) * kimyasal ajanların kullanımıyla hastalıkların ortaya çıkmasını engellemeye yönelik tedavi veya korumaya ilişkin

kemoreseptör : ara., gre., lat. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + receptor (alan, alıcı) (recaptus (re (tekrar, geri) + capere (almak, içine almak, tutmak, kapmak, kavramak, yakalamak, sezmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + or (isim yapım eki, yapan, eden eki) ) (lat.) * kimyasal uyaranları algılayan ve bu uyaranlara yanıt veren biyolojik alıcı yapı; sinir sisteminde veya organizmada kimyasal maddeleri algılayarak içsel tepkilerin başlatılmasını sağlayan hücre tipi

kemorezistan : ara., gre., lat. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + resistere (karşı koymak, direnmek) + ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * kimyasal maddelere karşı dirençli olan, kimyasallara karşı dayanıklılık gösteren

kemosensitif : ara., gre., lat. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek), sensitivus (hassas, duyarlı, algılayan) (sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * kimyasal uyaranlara karşı duyarlı olan, kimyasal maddeleri algılayabilen veya tepki verebilen

kemosentez : ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme) (khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki) ), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + syhthesis (sentez) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + tithenai (koymak, yerleştirmek, konumlandırmak, kurmak), thesis (koyma, koyuş, yerleştirme) ) (gre.) * bazı organizmaların, güneş enerjisi kullanılmaksızın, inorganik bileşikleri kimyasal oksitlenme ile sentezlemesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...