kasıt :
ara. * kasada (niyet etmek, yönelmek, hedef almak, amaçlamak) * niyet, amaç,
gaye, hedef, istikamet, doğru yol, kasd (cast (yöntem, yol, mesafe, dökmek)
(ing.) )
kaside :
ara. * kasada (niyet etmek, yönelmek, hedef almak, amaçlamak) * klasik Arap,
Fars ve Türk edebiyatlarında belirli kurallara göre yazılan, genellikle bir
kişiyi, devleti, dini veya bir değeri övmek için yazılan nazım biçimi, övgü
şiiri, düz yazı halinde düzenlenmiş uzun nazım
kasidehan :
ara., far. * kaside (övgü şiiri) (ara.) + han (okuyan, söyleyen, seslendiren,
yapan, eden) (far.) * kaside okumayı meslek edinmiş kimse, kasideci
kasidyum :
lat. * cassis (miğfer, kask, başlık) + idium (küçültme eki) * bazı çiçek veya
organ yapılarında kask biçimli, kapak veya örtü oluşturan küçük yapı
kasif :
ara. * kasafa (yakmak, kavurmak, şiddetle ısıtmak) * yakıcı, kavurucu, şiddetli
sıcak
kasimir efekti :
hol., lat., tür. * casimir (Hollandalı teorik fizikçi Hendrik Casimirin
soyadından) (hol.) + effectus (gerçekleştirme, gerçelleme, sonuç, etki, tesir)
(lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * kuantum alan teorisinde, boşlukta iki iletken
plaka arasındaki sanal parçacıkların oluşturduğu vakum enerjisi farkından kaynaklanan
çekimsel kuvvet olayı
kasir :
ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak,
parçalamak, ayırmak) * kısa tutan, saklayan
kasir-ül akl :
ara. * kasir (kısa) + el (ön ek, artikel) + akl (akıl, idrak, zihin) * aklı
kısa, aklı ermez
kasis :
fra. * cassare (çatlamak, parçalamak, kırmak), cassis (çatlak, çukur, çöküntü)
(lat.); casser (kırmak), cassis (çatlak, çukur, çöküntü) (fra.) * özellikle
araçların yavaşlaması veya dikkat edilmesi gereken yükseklik farkları için
kullanılan ve yol yüzeyinde veya zeminde oluşan küçük çukur veya engebeli alanı
ifade eden kelime; yol tümseği, tümsek, yol yükseltisi; özellikle yerleşim
bölgelerinde trafik güvenliğini artırmak ve araçların hızını düşürmek amacıyla
yol yüzeyine enine yerleştirilen yapay yükseltilerin genel smi
kasiyer :
lat., fra. * cassa (kasa, sandık, kutu, kap, hazne, mahfaza) (lat.); caissier
(kasacı, tahsildar, kasada duran, kasa görevlisi, para tahsildarı) (caisse
(kasa) + ier (-cı, yapan, eden eki) ) (fra.) * mağaza, banka veya benzeri
yerlerde paraları tutmak, kasa işlerini yürütmek ve finansal işlemleri yapmakla
görevli kişi
kasiyet :
ara. * kasa (örtmek, kaplamak, katılaşmak, sertleşmek) * örtülmüş, kaplanmış,
katılaşmış, sertleşmiş
kask :
lat. * cascum (kabuk, boş kabuk, dış kaplama, başlık, miğfer) (lat.); casque
(fra.) * savaşta veya tehlikeli işlerde başı korumaya yarayan sert başlık
kaskad :
lat. * cadere (düşmek, çökmek, yere yığılmak) (lat.); cascare (düşmek, akmak,
dökülmek, devrilmek), cascata (düşme, akma, dökülme, akış, devrilme) (lat.);
cascade (şelale, çağlayan, basamaklı akış) (fra.) * doğal veya yapay bir eğim
üzerinden sürekli akan suyun ardışık biçimde dökülmesiyle oluşan şelale
görüntüsü; suyun veya başka bir maddenin basamaklar halinde veya dik bir
şekilde aşağı doğru akışı
kaskader :
lat. * cascare (düşmek, akmak, dökülmek, devrilmek), cascator (cascatus
(düşmüş, akmış, dökülmüşi devrilmiş), cascata (düşme, akma, dökülme, akış) + or
(-cı, yapan, eden eki) ) * film ve tiyatro alanında, özellikle tehlikeli
sahnelerde düşme, atlama veya aksiyon hareketlerini profesyonel olarak
gerçekleştiren kişi, kaskat, dublör
kaskatı :
tür. * kas (pekiştirme öneki) + katığ (sert, sıkı, zor) * çok katı, çok sert
kasket :
lat. * cascum (kabuk, boş kabuk, dış kaplama, başlık, miğfer) + etta (küçültme
eki) (lat.); casqueette (fra.) * genellikle kumaştan yapılan ve ön kısmında
gölgelik siperliği bulunan, işçilerin, köylülerin ve şehirli erkeklerin günlük
yaşamda sıklıkla kullandığı, başı güneşten ve yağmurdan korumaya yarayan şapka
türü, siperlikli başlık, şapka
kasko :
lat., ita. * cascum (kabuk, boş kabuk, dış kaplama, başlık, miğfer) (lat.);
casco (miğfer, koruyucu başlık, baş koruyucu, gemi gövdesi) (ita.) * motorlu
taşıtların çarpma, çalınma, yanma gibi risklere karşı dış fiziksel zararlarını
güvence altına alan özel bir sigorta türü
kasm :
ara. * kasama (bölmek, ayırmak, kesmek, bölüştürmek, paylaştırmak; kırmak,
parçalamak, şiddetle yok etmek; bahsetmek) * kırma, parçalama, yok etme; kesme,
bölme, ayırma
kasmak :
tür. * kas (germek, sıkmak, titretmek, sallamak) + mak (fiil mastar eki) *
fiziksel olarak kasları iradeli biçimde gerip sertleştirmek, germek, sıkmak;
kendini sıkmak, yapmacık davranmak veya zorlayıcı biçimde bir şeyi kontrol
altında tutmaya çalışmak (mecazi)
kasmogami :
gre. * khainein (açılmak, yarılmak, ağzını açmak, boşluk oluşturmak), khasma
(yarık, açıklık, açılma) + gamos (eşlilik, evlilik, birleşme) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) * çiçeklerin tamamen açılarak üreme organlarını
dışarıya sunduğu ve genellikle çapraz tozlaşmaya olanak tanıdığı bir bitki
üreme, döllenme mekanizması
kasmogamöz :
gre., lat. * khainein (açılmak, yarılmak, ağzını açmak, boşluk oluşturmak),
khasma (yarık, açıklık, açılma) + gamos (eşlilik, evlilik, birleşme) (gre.) +
osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * açık çiçek oluşturan, çiçekleri açılarak
tozlaşmaya izin veren
kasnak :
tür. * kas (germek, sıkmak, titretmek, sallamak) + nak (-cı, araç, yapan, eden
eki) * ip veya kayış gibi elemanların çevresinden geçirilerek gerilmesini,
yönlendirilmesini veya dönmesini sağlayan, mekanik sistemlerde veya el
sanatlarında kullanılan dairesel veya makaralı araç, gergi, germe çemberi
kasnı :
ara. * kasni (hindiba, şifalı bitki) * çadıruşağı, şeytantersi ağacı gibi
bitkilerden elde edilen zamk
kasopitant :
lat., gre. * caso (farmasötik ön ek) + pitant (NK₁ reseptör antagonisti ilaç adlarında
kullanılan farmasötik adlandırma unsuru (ör. aprepitant, fosaprepitant,
rolapitant) ) * nörokinin-1 (NK1) reseptör antagonisti olarak geliştirilmiş,
özellikle kemoterapiye bağlı bulantı ve kusmanın önlenmesine yönelik
araştırılmış ilacın etken maddesi (C23H26F3N3O2)
kaspar :
aram., ibr. * gizbar (elinde tutan, tutan) (giz (saklamak, depolamak, gizlemek)
+ bar (yapan, eden kimse) ) * Osmanlı döneminde kasayı tutmakla görevli kişi,
hazinedar, sayman ( kazanmak (eline almak, tutmak, elde etmek) (tür.), ehaze
(almak, elde etmek) (ara.), haz (alma, elde etme, pay) (ara.) )
kaspofungin :
lat. * caspo (kapsül, kılıf), caspa (yüzey, kabuk) + fungus (mantar) + ine
(organik bileşik/alkaloid türevi eki) * Candida ve Aspergillus türü mantarlara
karşı kullanılan ve mantar hücre duvarının sentezinden sorumlu β-(1,3)-D-glukan
üretimini inhibe ederek etki eden, intravenöz uygulanan yarı sentetik
antifungal bir ilacın etken maddesi (C52H88N10O15)
kaspri şeridi :
lat., tür. * Caspary (botanikçi Robert Caspary'nin soyadından) + ianus (ile
ilgili, -a ait) (lat.) + şerit (uzun, dar parça; bant, ince çizgi) + i (iyelik
eki) (tür.) * köklerin endodermis tabakasında bulunan, su ve çözünmüş
maddelerin hücreler arası yoldan geçişini engelleyerek seçici madde taşınmasını
sağlayan süberin ve lignin içeren bant biçimli yapı
kasr :
gre., ara., lat. * kaisaras (kral, hükümdar, imparator) (gre.); caesar (lat.);
kasr (köşk, saray, yüksek yapı) (ara.) * hükümdarlar için şehir dışında
yaptırılmış küçük saray veya köşk
kassas :
ara. * kassa (anlatmak, öykülemek, hikaye etmek, nakletmek), kıssa (hikaye,
öykü, anlatı), kasas (hikayeler, öyküler; Kur'an'ın 28. suresinin ismi) *
hikaye anlatıcısı, anlatıcı, anlatan
kast : ara. * kasada (niyet etmek, yönelmek, hedef almak, amaçlamak) * niyet, amaç, gaye, hedef, istikamet, doğru yol, kasd (cast (yöntem, yol, mesafe, dökmek) (ing.) )
kast :
lat. * castigare (düzeltmek, disipline etmek, arındırmak), castus (saf, temiz,
arınmış, günahsız, iffetli; ırk, soy, sınıf) * özellikle Hindistan'daki
geleneksel toplum yapısında doğuştan belirlenmiş olan, kişinin mesleğini,
evliliğini ve sosyal ilişkilerini belirleyen ve geçişin mümkün olmadığı katı
sosyal sınıf sistemi
kastamonu :
gre. * Gas, Kas (Kuzey Anadolu'da yaşamış Türk asıllı topluluk, Gaşka Türkleri)
+ Timonitis (bugünkü Karadeniz sahillerindeki antik Paphlagonia'da bir bölge),
Timonion, Timonium (Paphlagonia'daki Timonitis bölgesindeki bir kalenin ismi)
(timon (dümen) + itis (-ci) + ion (yer, şehir) * Türkiye’nin Karadeniz
Bölgesi’nde yer alan, kuzeyde Karadeniz, batıda Çankırı ve Çorum, doğuda Sinop,
güneyde Çankırı ve Bartın illeri ile komşu olan 37 plakalı ili
kastanöz :
lat. * castaneis, castanea (kestane) + osus (ile ilgili, -a ait) * kestane
kahverengisi renkte olan
kastanyet :
lat. * castaneis, castanea (kestane) (lat.); castagno (ita.), castaneta (isp.),
castagnette (fra.), kestane (kayıngillerden, kabuklu meyvesi olan bir ağaç ve
meyvesi) (tür.) * ahşap veya plastik olarak iki farklı malzeme üretilen,
içbükey çift kapağın bir ip ile birleştirilip avuç içinde birbirine
çarptırılarak ses üretilen, genellikle İspanyol dans müziklerinde kullanılan
bir tür perküsyon aleti
kastanyola :
lat. * castaneis, castanea (kestane) (lat.); castagno + la (küçültme eki)
(ita.) * bir çarkın dişlerine takılarak geriye dönmesine engel olan dil; akan
çapa zincirini durdurmaya yarayan demir kol
kastar :
ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak,
parçalamak, ayırmak) * pamuklu bezi veya pamuk ipliğini soğuk suyla yıkayarak
ağartma işi; pamuklu veya keten bezlerin üretiminde, doğal renk ve kirlerin
kimyasal veya fiziksel yöntemlerle giderilerek kumaşın daha beyaz ve parlak
hale getirilmesini sağlayan ağartma işlemi
kastel :
lat. * castellum (kalecik) (castrum (kale, hisar, korugan, askeri kamp) + ellum
(küçültme eki) ) * çeşme, pınar, şadırvan (castle, château (kale), chalet (dağ
evi) (ing., fra.) )
kasten :
ara. * kasada (niyet etmek, yönelmek, hedef almak, amaçlamak), kasd (niyet,
amaç, gaye, hedef, istikamet, doğru yol) + en (gibi, olarak) * kasıtlı olarak,
niyetli olarak, isteyerek ve bilerek (cast (yöntem, yol, mesafe, dökmek) (ing.)
)
kastetmek :
ara., tür. * kasd (niyet, amaç, gaye, hedef, istikamet, doğru yol) (ara.) +
etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * sözel veya davranışsal olarak belirli
bir niyetle, hedefle ve bilinçli şekilde bir şeyi amaçlamak, dilemek,
yönlendirmek, hedeflemek, amaçlamak
kasti :
ara. * kasd (niyet, amaç, gaye, hedef, istikamet, doğru yol) + i (ile ilgili,
gibi) * kasıtlı, niyetli, isteyerek ve bilerek
kastor :
gre. * kastor (kunduz) * klasik mitolojide Dioskurlar’dan biri olarak ikiz
kardeşi Polluks ile birlikte yer alan karakter; kunduz
kastor yağı :
gre. * kastor (kunduz) (gre.) + yağ (hayvan dokularında bulunan veya çeşitli
bitkilerden elde edilen, suda çözünmeyen, kayganlık veren, hücrelerin enerji ihtiyacını
karşılayan ve sanayiden yemek kültürüne kadar geniş bir alanda kullanılan
organik lipit bileşiği; iç yağı) + ı (iyelik eki) (tür.) * Ricinus communis
tohumlarından elde edilen, esas olarak risinoleik asit trigliseritlerinden
oluşan bitkisel yağ, hint yağı (C57104O9)
kastrasyon :
lat. * castratio (castrare (kesmek, kısaltmak) + tio (isim yapım eki) ) * erkek
bireylerin üreme yeteneğini ortadan kaldırmak amacıyla testislerin cerrahi
yolla çıkarılması veya hormonal yöntemlerle işlevlerinin durdurulması
kasvet :
ara. * kasa (sertleşmek, katılaşmak) * kaygı, sıkıntı, iç sıkıntısı, tasa,
üzüntü, kasvet; kalp katılığı, acımasızlık, gaddarlık, kasavet
kasyopya :
gre. * kassiopeia (kassieus (Zeus’un bir sıfatı veya bölgesel bir tanrıya
gönderme) + ops (yüz, görünüş, göz) + eia (dişil isim son eki) * Kassieus’a ait
yüz-görünüş; tanrısal görünüşe sahip kadın; Yunan mitolojisinde kibri yüzünden
deniz tanrılarını öfkelendiren Etiyopya kraliçesi ve onunla ilişkilendirilmiş
kuzey gökyüzündeki takımyıldız
kaş :
ara. * ka (yığmak, üstüste koymak, istiflemek) + ş (isim/sıfat yapım eki) *
deri çadır, tente, örtü; göçebe toplulukların barınma veya korunma amaçlı
kullandığı deri veya kıl çadır
kaş :
tür. * kaş (uç, kenar, çıkıntı, sınır, denize doğru uzanan çıkıntılı yer,
burun) * Antalya'nın bir ilçesi (uç, sınır, denize doğru uzanan çıkıntılı yer,
burun anlamından); alın kemiğinin göz çukurunu sınırlayan tümsekleri üzerinde
bulunan ve çizgi
kaşağı :
tür. * kaş (tırnak törpülemek, parlatmak, kaş (oymak, kazımak, yontmak, şekil
vermek, tırmalamak, hafifçe sürtmek) + ağı (isim yapım eki) * atların ve
büyükbaş hayvanların tırnaklarını düzeltmek, temizlemek ve parlatmak amacıyla
kullanılan alet
kaşalot :
por. * cachola (büyük kafa, kocabaş) (cacho (kafa, baş; kap) + ola (küçültme
veya aşağılama eki) ) + ote (büyültme eki) (por.), cachalot (fra.) * büyük
kafalı, kocabaş; kocabaş balina, başı vücuduna oranla çok büyük olan ispermeçet
balinası (physeter macrocephalus)
kaşan :
tür. * kaş (sidik torbası, mesane, idrar torbası) + an (ile ilgili, gibi, -a
ait) * hizmet ve binek hayvanlarının sidiği; hizmet ve binek hayvanlarının
durup işemesi, kaşanma
kaşar :
ibr. * kaşer (uygun olma, uyma, başarma) * koyun sütünden yapılan, tekerlek
biçiminde, sarımtırak renkte, yağlı bir peynir türü; Yahudilerde özel kurallara
göre kesilebilecek olan hayvanları belirleme geleneği; kurala uygun yiyecek,
helal gıda
kaşara :
ara. * kaşara (ürpermek, titremek) * heyecan, huşu, soğuk vb. nedeniyle derinin
titreyip tüyler diken diken olmak, ürpermek
kaşe :
lat., fra. * cachetare (kapamak, baskılamak, mühürlemek, damgalamak, gizlemek,
saklamak), cache (kapama, baskı, mühür, damga, gizleme) + tare (fiil mastar
eki) ) (lat.); cacher (saklamak, gizlemek), cachet (mühür, damga), cacheter
(mühürlemek, damgalamak) (fra.) * resmi belgelerde veya evraklarda kimlik veya
onay belirtmek için kullanılan, mürekkepli damga şeklinde olan ve genellikle
kurum, kuruluş veya kişiye ait isim ve bilgiler içeren mühür veya damga aracı
kaşeksi :
gre. * kakos (pis, kötü, çirkin, zayıf, zararlı) + hexis (durum, hal, vaziyet)
* kronik hastalıklar veya yetersiz beslenme nedeniyle ortaya çıkan aşırı
zayıflık, kas ve dokularda dejenerasyon durumu
kaşektik :
gre. * kakos (pis, kötü, çirkin, zayıf, zararlı) + hexis (durum, hal, vaziyet)
+ ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kaşeksi durumunda olan, aşırı
zayıf, hastalıklı görünümlü
kaşer :
ibr. * kaşer, koşer (uygun olma, uyma, başarma) * Yahudilerde özel kurallara
göre kesilebilecek olan hayvanları belirleme geleneği; kurala uygun yiyecek,
dinen sakıncası olmayan yiyecek, helal gıda
kaşgar :
far. * köşker (kunduracı) (kavş (ayakkabı, kap, içi oyuk hazne) + gar (-cı,
yapan, eden eki) ) * Köşker oymağının ata yurdu Kırgızistan'ın güneyinde,
Kırgızistan-Özbekistan sınırına yakın Celal-Abad İlinde bulunan Koşkar-Ata
şehrinden
kaşık :
tür. * kaş (oymak, kazımak, yontmak, şekil vermek, tırmalamak, hafifçe sürtmek)
+ ık (isim yapım eki) * sıvı veya taneli yiyecekleri taşımaya yarayan saplı
çukur araç
kaşıkçı kuşu :
tür. * kaşık (sıvı veya taneli yiyecekleri taşımaya yarayan saplı çukur araç) +
çı (yapan, eden eki) + kuş (kuş (yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak
kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu
hayvanların ortak ismi) + u (iyelik eki) * Threskiornithidae familyasının
Platalea cinsinden 6 türü oluşturan, çok uzun, ucu iyice yassılaşmış yayvan
gagaları olan kuşların ortak adı
kaşıkçın :
tür. * kaşık (sıvı veya taneli yiyecekleri taşımaya yarayan saplı çukur araç) +
çı (yapan, eden eki) + çı (yapan, eden eki) + n (isim yapım eki) *
ördekgillerden, tüyleri ak, kara, kahverengi, ayakları kırmızı, gagası kaşık
biçiminde bir kuş
kaşımak :
tür. * kaş (oymak, kazımak, yontmak, şekil vermek, tırmalamak, hafifçe sürtmek)
+ ı (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * tırnak veya sert bir cisimle
deriye hafifçe sürtmek
kaşif :
ara. * kaşafa (açmak, kaldırmak, gidermek; ortaya çıkarmak, meydana çıkarmak) *
açan, kaldıran, gideren; bulan, ortaya çıkaran, meydana çıkaran
kaşkariko :
gre. * kaşkar (garip, uyumsuz) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
dolap, düzen, tuzak, oyun, hile; yalan dolan
kaşkaval :
lat. * caseus (peynir) + caballus (at) (at peyniri) * inek ve koyun sütünden
yapılan, tekerlek biçiminde, sarı renkli bir peynir; aptal, budala, bön, salak,
sersem
kaşkol :
fra. * cacher (saklamak, gizlemek), cache (örtü, kapak; sakla, gizle, ört) +
col (yaka) * boynu soğuktan korumak için takılan uzun, genellikle yün kumaştan
yapılan atkı
kaşkorse :
fra. * cacher (saklamak, gizlemek), cache (örtü, kapak; sakla, gizle, ört) +
corset (korse) (corpus (gövde, vücut, beden, ceset) + etta (küçültme eki)
(lat.); corset (fra.) ) * gövdeyi saran kıyafetlerin veya korselerin üzerini
örtmek için giyilen ince ve kısa giysi
kaşlamak :
tür. * kaş (yüzükte taşın oturtulduğu veya taşın çevresini saran metal parça
veya tırnak) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yüzüğün taşını
kaşa oturtmak
kaşmer :
tür., ara. * kaş (göz üstü kıl kümesi) (tür.) + mer (kişi, kimse) (ara.) *
kaşları bitişik kimse; maskara, soytarı
kaşmir :
san. * ke (su) + şmir (kurumak, kurutmak, çekilmek) * Hindistan'ın
kuzeybatısında, Himalayalar'da bulunan Keşmir bölgesinde yetişen Keşmir
keçilerinin ince ve yumuşak yünlerinden elde edilen, son derece hafif, ince
dokulu, yumuşak, sıcak tutan ve lüks sayılan tekstil ürünü, kazmir, keşmir
kaşpusiye :
fra. * cacher (gizlemek, saklamak), cache (örtü, kapak; sakla, gizle, ört) +
poussière (toz) * hafif üstlük
kaşt :
ara. * kaşata (soymak, kazımak, açmak) * soyma, kazıma, açma, deriyi yüzme
(kaşımak (tırnak veya sivri bir nesneyle deriye sürtmek) (tür.) )
kat :
ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) * engel, kesit, kesinti; tabaka; geçme,
yol alma (cut (kesik, kesmek) (ing.), couture (kesim), couteau (bıçak) (fra.)
kat irtifakı : ara.,
tür. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek), kat (kesit, kesinti; tabaka) + rafaka
(eşlik etmek, yoldaş olmak, yanında olmak, birlikte olmak), refakat (eşlik
etme, yanında olma, beraber olma), irtifak (yardımlaşma, dayanışma, dayanma,
destek alma) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir arsa üzerinde yapılacak veya
yapımı süren bir binanın bağımsız bölümleri için kurulan ve ileride kat
mülkiyetine dönüşecek olan hukuki yararlanma hakkı
kat mülkiyeti :
ara., tür. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek), kat (kesit, kesinti; tabaka) +
meleke (sahip olmak), mulkiyet (sahip olma) (mulk (sahip olunan) + iyet (isim
yapım ve durum eki) ) (ara.) + ı (iyelik eki) (tür.) * bir binanın tamamlanmış
bağımsız bölümleri üzerinde kişilerin ayrı ayrı mülkiyet hakkına sahip olması durumu
kat'a :
ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) * kesinlikle; asla, hiçbir zaman
katabolik :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, yıkıma doğru) + ballein (atmak, fırlatmak,
savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atma, fırlatma) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yıkımla ilgili, parçalara ayrılma ile
ilgili; organizmadaki büyük moleküllerin daha küçük bileşenlerine ayrıldığı,
enerji açığa çıkaran metabolik süreçle ilgili
katabolizma :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, yıkıma doğru) + ballein (atmak, fırlatmak,
savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atma, fırlatma) +
ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * büyük moleküllerin küçük
parçalara ayrılarak enerji üretildiği metabolik yıkım süreci
katade :
ara. * katad, kutad (dikenli çalı, sert diken) * dikenli ot, dikenli çalı,
dayanıklılığı ve yakacak olarak kullanımıyla tanınan mugaylan dikeni
katafalk :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta) + fala (iskele, ahşap kuşatma kulesi) *
önünden sessizce geçilerek kendisine saygı gösterilecek bir ölünün tabutunun
konulması için hazırlanmış, üzeri kumaşla örtülü yüksekçe yer
katafil :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + phyllon (yaprak) * bitkilerde
normal yapraklardan farklı olarak genellikle pulsu, koruyucu veya depo görevi
gören ve özellikle tomurcuk pulları, rizom pulları gibi özelleşmiş yaprak
yapısı
katafot :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta) + phos (ısık) * dışardan gelen bir
ışığın etkisiyle geceleyin ışıklı görünen yansıtaç; ışığı kaynağına geri
yansıtan yol veya araç üzerindeki reflektör, yansıtıcı
katagen :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + gennaein (doğurmak, üretmek,
oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran,
yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) * saç folikülünün
büyüme evresi (anajen) ile dinlenme evresi (telojen) arasındaki gerileme ve
küçülme evresi
kataif :
ara. * katafa (bir şeyin yüzeyini sıyırmak, traşlamak; sütün kaymağını almak;
koparmak, derlemek, toplamak, devşirmek), katifa (ince parça, koparılmış şey) *
saçaklı, tüylü havlular; ehramlar; kadayıf tatlısı
kataklismik :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + klyzein (yıkamak, dalga
vurmak, taşırmak) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) + ikos
(ile ilgili, -a ait, gibi) * büyük ve yıkıcı değişimlere veya olaylara ait;
felaket niteliğinde olan
kataklizm :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + klyzein (yıkamak, dalga
vurmak, taşırmak) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) *
yeryüzünde büyük yıkıma neden olan ani ve şiddetli doğal afet veya toplumsal
felaket, tufan, büyük yıkım
katakofti :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + koptein (kesmek, bölmek,
ayırmak, yarmak, kırmak, vurmak, parçalamak) * kabadayıca davranış,
kabadayılık; yalan dolan; Türk musikisinde 8 zamanlı basit bir usül (ritmik
vuruş veya müzikte belirli bir sesin kesilerek durdurulması)
katakomp :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + kymbein (oymak, içini
boşaltmak, çukur hale getirmek), kymbos (çukur, oyuk, kovuk; mezar) * kayaların
içine oyulmuş veya yeraltına kurulmuş dehlizli tapınak veya mezar, yeraltı
gömütü
katakulli :
gre., fra. * katakoulio (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + kollaein
(yapıştırmak, birbirine tutturmak, iliştirmek), kollaeo (yapıştırma, birbirine
tutturma, iliştirme) (hileyle bağlamak, gizlice ilişkilendirmek); koulein
(yuvarlanmak), koulio (yuvarlanma); fait (yapış, iş) + accompli (tamamlanmış,
bitmiş) (fra.) * bir işi gizlice ve aldatıcı yollarla ayarlamak amacıyla
kurulan düzen, entrika veya hile; oldu bittiye getirme
katalan :
lat. * cathalanus (cathalonia (İspanya ve Portekiz'i kapsayan İber
Yarımadası'nın kuzeydoğusunda yer alan tarihi ve özerk yönetim bölgesi) (Gothia
(Gotlar) + onia (yer, bölge eki) ) + us (ile ilgili, gibi, -a ait) ) *
Katalonya’ya ait, Katalonya ile ilişkili kişi veya dil
katalan sayıları :
fra., bel. * catalan (Fransız matematikçi Eugène Charles Catalan'ın soyadından)
(fra.) + sayı (nicelik, miktar, rakamla ifade edilen değer) + lar (çoğul eki) +
ı (iyelik eki) (tür.) * kombinatoryal problemlerde (parantezleme, ağaç
yapıları, yol sayısı) sıkça görülen özel tam sayılar dizisi (Katalan
sayılarının her biri, kendinden önceki terimlere bağlıdır. C0=1 alınır.
katalaz :
gre. * katalysis (çözünme, ayrışma, bozulma) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta,
geriye) + lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma,
yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis
(isim yapım ve durum eki) ) + ase (enzim eki) * oksijene maruz kalan hemen
hemen bütün canlılarda bulunan, hidrojen peroksiti (H2O2) su ve oksijene
ayırıran yaygın bir enzim
katalepsi :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lambanein (ele geçirmek, ele
almak, kapmak, tutmak, almak, kavramak, yakalamak), lepsis (tutma, yakalama,
kavrama) * ele geçirilme, tutulma, zihinsel veya fiziksel donma; ani bilinç
dışı kas donmasıyla ortaya çıkan hareketsizlik durumu
kataleptik :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lambanein (ele geçirmek, ele
almak, kapmak, tutmak, almak, kavramak, yakalamak), lepsis (tutma, yakalama,
kavrama) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * katalepsi ile ilgili
katalitik :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lysis (gevşeme, çözülme,
çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest
bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kimyasal tepkimeleri hızlandıran veya
etkileyen özellikte olan
katalitik konvertör :
gre., lat. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lysis (gevşeme,
çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein
(serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum
eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + con (ile, birlikte,
beraber) + vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) + or (-cı, yapan,
eden eki) (lat.) * içten yanmalı motorların egzozundan çıkan zehirli gazları
kimyasal reaksiyonla zararsız hale dönüştüren araç parçası (Karbon monoksit
(CO), Karbon dioksit (CO2)'e, Azot oksitler (NO ve NO2, genel adıyla NOₓ, Azot
gazı (N2) ve O2'ye gibi)
kataliz :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lysis (gevşeme, çözülme,
çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest
bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) *
bir kimyasal tepkimenin hızını artıran ancak reaksiyon sonunda kimyasal olarak
değişmeden kalan bir madde aracılığıyla gerçekleşen etki süreci
katalizatör :
gre., lat. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lysis (gevşeme,
çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein
(serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum
eki) ) (gre.) + izator (izare (dönüştürmek, hale getirmek) + or (-cı, yapan,
eden eki) ) (lat.) * kimyasal reaksiyonların hızını artıran ancak kendisi
reaksiyona girmeyen ve bu süreçte tüketilmeyen madde veya ajan
katalizör :
gre., lat. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lysis (gevşeme,
çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein
(serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum
eki) ) (gre.) + or (-cı, yapan, eden eki) ) (lat.) * kimyasal reaksiyonların
hızını artıran ancak kendisi reaksiyona girmeyen ve bu süreçte tüketilmeyen
madde veya ajan
katalizör :
gre., lat. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + lysis (gevşeme,
çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein
(serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum
eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.) * kimyasal reaksiyonların hızını
artıran ancak kendisi bu süreçte tüketilmeyen madde veya ajan
katalog :
gre. * katalogos (liste, sayım) (katalegein (listelemek, saymak, dökümünü
yapmak) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + legein (toplamak, seçmek;
saymak, listelemek; söylemek, kelam etmek), logos (toplama, seçim, seçme;
sayma, listeleme; söyleme, kelam, kelime) ) * nesnelerin, eserlerin veya
bilgilerin belirli bir düzen ve sıra içinde tanıtıldığı, açıklandığı ve
listelendiği kağıda yazılı veya dijital derleme; kurum, kuruluş ve işletmelerin
ürettikleri malları, hizmetleri tanıtmak üzere veya bir kütüphanedeki kitapları
tanıtmak amacıyla düzenlenmiş liste
katalpa :
mus. * kutuhlpa (baş aşağı çiçek) * Bignoniaceae familyasından olan, geniş
yapraklı, uzun hüzmeli beyaz çiçekli, uzun ve sigaraya benzeyen meyveleri olan
Amerika kökenli bir süs bitkisi, sigara ağacı
katalpagiller :
mus., tür. * kutuhlpa (baş aşağı çiçek) (mus.) + gil (soy, nesil, kan bağı,
aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * trompet
biçimli çiçekleri ve büyük yapraklarıyla bilinen, Bignoniaceae (acıbaklagiller)
familyasına bağlı bitki grubu, katalpa ağaçları
katamaran :
tam. * kata (birleştirilmiş, bağlanmış, aynı anda, çift taraflı, ikili) + maran
(tekne) * iki gövdeli, yan yana paralel iki teknenin birleşimiyle oluşan deniz
aracı; yüksek denge ve hız sağlayan, genellikle yarışlarda veya turizmde
kullanılan hafif, stabil yüzen tekne
katamenial pnömotoraks :
gre., lat. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + menia (ay, ay döngüsü,
adet) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + pneuma (hava,
nefes) + thorax (göğüs kafesi, göğüs boşluğu) (gre.) * adet döngüsüne bağlı
olarak göğüs boşluğunda hava birikmesiyle akciğerin kısmen veya tamamen
sönmesine yol açan, endometriozisle ilişkili nadir ve tekrarlayan klinik durum
kat'an :
ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek) + an (olarak) * kesinlikle; asla, hiçbir
zaman, katiyyen
katana :
jap. * kata (tek taraf, tek taraflı, bir yönlü) + na (bıçak, kesici alet) * tek
kenarlı, uzun ve hafif eğimli, geleneksel Japon savaş kılıcı; keskinliği ve
hızlı çekilip vurma yeteneğiyle samurayların ikonik silahı
katapleksi :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + plexis (felç, vurma, çarpma,
darbe, durdurma), plessein (darbelemek, felç inmek), plege (darbe, felç) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * ani ve geçici kas tonusu kaybı ile
karakterize, genellikle güçlü duygusal uyarılarla tetiklenen, bilinç açıkken
kasın kontrolünü yitirdiği, felç benzeri kısa süreli gevşeklik yaşanan
nörolojik durum
katapult :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + paltein (vurmak, sallamak,
atmak, fırlatmak, savurmak), pult (fırlatma, atma, savurma) * güçlü bir
mekanizma ile cisimleri yüksek hızla ve uzun mesafeye fırlatmaya yarayan antik
savaş aracı veya modern mekanik düzenek (atış kuvvetiyle taş, ok veya diğer
mermileri hedefe ulaştırır.)
katar :
ara., gre. * katara (damlamak, akmak, dökülmek), katar (dizi, koşma, kervan;
bağlamak, iki şeyi birbirine koşmak) (ara.), katarhein (akmak, dökülmek) (kata
(aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + rhein (akmak, yağmak, dökülmek) ) (gre.)
* arka arkaya tekrarlı olarak yerleştirilmiş, dizili, sıralı, dizi, sıra
(“hatır”lama, "katar"lama (tekrar akla getirme) )
katarakt :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + rhein (akmak, yağmak,
dökülmek), raktes (dökülen, akan) * büyük miktarda suyun yüksekten güçlü ve
sürekli olarak düşmesiyle oluşan doğal şelale; göz merceğinin saydamlığını
kaybedip bulanıklaşması sonucu ışığın retinaya doğru düzgün ulaşamamasıyla
görme keskinliğinin azalmasına, renk algısının bozulmasına ve ilerleyen durumda
görme kaybına yol açan, genellikle yaşa bağlı gelişen veya travma, metabolik
hastalıklar ve genetik faktörlerle tetiklenen kronik oftalmolojik hastalık,
akbasma (normalde saydam olan lens proteinleri zamanla yapısal bozulmaya uğrar;
bu bozulma sonucunda proteinler kümelenir ve lensin içinde opak, yani ışığı
geçirmeyen alanlar (beyaz perde) oluşur.)
kataral :
gre., lat. * katarhein (akmak, dökülmek) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta,
geriye) + rhein (akmak, yağmak, dökülmek) ) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) (lat.) * solunum yollarında mukus salgısının artması ve
inflamasyonun eşlik etmesiyle seyreden, soğuk algınlığı veya grip gibi üst
solunum yolu enfeksiyonlarında görülen, burun tıkanıklığı, öksürük ve balgam
üretimiyle karakterize klinik durum; fazla akıntılı, nezleli olan, kataralis
kataral tonsilit :
gre., lat. * katarhein (akmak, dökülmek) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta,
geriye) + rhein (akmak, yağmak, dökülmek) ) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) (lat.) + tonsilla (boğazcık, bademcik) (tondere (kesmek, kırpmak,
tıraşlamak, budamak), tonsa (kesilmiş, kırpılmış, tıraşlanmış, budanmış şey) +
illa (küçültme eki) ) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon,
sorun, hastalık eki) (gre.) * bademciklerde, genellikle üst solunum yolu
enfeksiyonlarıyla birlikte görülen, mukuslu yüzey iltihabı ile seyreden,
kızarıklık, hafif şişlik ve ağrıyla karakterize, yüzeyel ve genellikle
başlangıç evresinde olan iltihabi durum
katarsis :
gre. * katharos (saf, arınmış), katharsis (arınma, temizlenme, saflaşma),
(kathairein (temizlemek, arındırmak, saflaştırmak) + osis (durum, sorun ve
hastalık eki) ) * özellikle trajik sanat eserleri veya yoğun duygusal
deneyimler yoluyla bireyin bastırılmış duygularını dışavurarak ruhsal arınma ve
rahatlama yaşaması; güçlü duyguların açıkça ifade edilmesiyle psikolojik
rahatlama sağlama
katartik :
gre. * katharos (saf, arınmış), katharsis (arınma, temizlenme, saflaşma),
(kathairein (temizlemek, arındırmak, saflaştırmak) + osis (durum, sorun ve
hastalık eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * güçlü duyguların
açıkça ifade edilmesiyle psikolojik rahatlama sağlayan; katarsise neden olan
katastrof :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + strephein (dönmek,
çevrilmek), strophe (dönme, dönüş, dönüşüm, çevrilme, çevrim) * ani ve büyük
bir değişimle sonuçlanan, etkisi geniş yıkıcı olay veya felaket
katastrofik :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + strephein (dönmek,
çevrilmek), strophe (dönme, dönüş, dönüşüm, çevrilme, çevrim) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ani, yıkıcı ve geri dönülemez sonuçlar doğuran
olaylara, genellikle doğal afetlere, kazalara, ekonomik çöküşlere veya büyük
çaplı felaketlere ilişkin
katater :
gre. * kathienein (aşağı göndermek, indirmek, aşağı yerleştirmek) (kata (aşağı,
alt; aşağıya, alta, geriye) + hienai, hienein (göndermek, yerleştirmek) ) + ter
(yapan, eden, araç eki) * vücut boşluklarına sıvı akışı sağlamak, boşaltmak
veya sıvı enjekte etmek amacıyla yerleştirilen, genellikle esnek boru şeklinde
olan tıbbi araç, sonda
katatoni :
gre. * katatonia (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + teinein, teino
(germek, uzatmak), tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç,
kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses
perdesi) + eia (durum eki) ) * beyin fonksiyonlarının bozulması sonucu ortaya
çıkan ve kişinin çevre uyaranlara karşı tepkisiz veya aşırı tepkili olmasına
sebep olan bir nöropsikyatrik durum
katatonik :
gre. * katatonia (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + teinein, teino
(germek, uzatmak), tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç,
kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi)
+ eia (durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * katatoni ile
ilgili
katavasya :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + bainein (gitmek, yürümek,
ilerlemek, adım atmak; inmek), bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak;
inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş,
ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) * Ortodoks kilise geleneğinde ilahilerin belirli bir bölümünde koroların
kürsülerinden aşağı inerek birlikte söyledikleri, törensel iniş hareketiyle
ilişkili ilahi türü; göçebe balıkların, kışa doğru Karadeniz’de ısının düşmesi
nedeniyle Marmara Denizi’ne veya Akdeniz’e geçmeleri
katbekat :
far. * kat (defa, kez, kere) + be (ile, -den) + kat (defa, kez, kere) *
defalarca, kat kat, üst üste, çok kez
katedral :
gre., lat. * kathedra (oturak, makam, kürsü) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta,
geriye) + hezomai (oturmak, yerleşmek), hedra (oturulan yer, yerleşke, temel)
(gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * bir piskoposun resmi
makamının bulunduğu ana kilise, genellikle büyük, görkemli ve merkezi yapısıyla
bir bölgenin ruhani ve idari kilise otoritesi
kategori :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + agoreuo, agoreein (konuşmak,
ilan etmek, meydana çıkarmak, beyan etmek), agora (açık alan) + eia (durum eki)
* antik Yunan felsefesinde düşünce ve varlıkları sınıflandırmak için kullanılan
temel kavram; nesneleri, fikirleri veya olguları belirli özelliklere göre
sınıflandırma sistemi, sınıf, klas
kategorik :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + agoreuo, agoreein (konuşmak,
ilan etmek, meydana çıkarmak, beyan etmek), agora (açık alan) + eia (durum eki)
+ ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kategorisel, kategori ile ilgili
kategorize :
gre., lat. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + agoreuo, agoreein
(konuşmak, ilan etmek, meydana çıkarmak, beyan etmek), agora (açık alan) + eia
(durum eki) (gre.) + izatus (dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş)
(izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım
eki) ) (lat.); catégorisé (fra.) * sınıflandırılmış, gruplandırılmış,
düzenlenmiş
katekolamin :
gre. * kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + ekol (çift hidroksili benzen
bileşiği) + amine (azot N içeren organik bileşik) (amine, amino (ammonia
(amonyak) + ine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * vücutta sinir sistemi tarafından
salgılanan ve adrenalin, noradrenalin ile dopamin gibi biyojenik aminler
grubuna ait, hem katekol (çift hidroksilli benzen halkası) yapısına hem de amin
grubuna sahip nörotransmitter ve hormon işlevi gören kimyasal bileşik
(C8H11NO3)
katenari :
lat. * catena (zincir) + arius, aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
zincir gibi sarkan, zincirle ilgili; özellikle mimarlıkta ve fizikte, uçları
sabitlenmiş bir ipin veya kablonun kendi ağırlığıyla oluşturduğu eğriyi
(katenary eğrisi) tanımlamak için ve elektrik mühendisliğinde, özellikle
demiryolu hatlarında havai elektrik hatlarını taşıyan eğimli kabloların yapısına
da atıfla kullanılan teknik sıfat, zincir eğrisi; zincir şeklinde birbirine
bağlı birimler içeren yapıları tanımlamak için kullanılan, özellikle kimyada
ardışık ve düzenli şekilde bağlanmış atom gruplarını (örneğin polimer
zincirleri) ifade eden teknik terim
katener :
lat. * catena (zincir) + arius, aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
zincir gibi sarkan, zincirle ilgili; özellikle mimarlıkta ve fizikte, uçları
sabitlenmiş bir ipin veya kablonun kendi ağırlığıyla oluşturduğu eğriyi
(katenary eğrisi) tanımlamak için ve elektrik mühendisliğinde, özellikle
demiryolu hatlarında havai elektrik hatlarını taşıyan eğimli kabloların
yapısına da atıfla kullanılan teknik sıfat, zincir eğrisi; zincir şeklinde
birbirine bağlı birimler içeren yapıları tanımlamak için kullanılan, özellikle
kimyada ardışık ve düzenli şekilde bağlanmış atom gruplarını (örneğin polimer
zincirleri) ifade eden teknik terim
kateneri :
lat., gre. * catena (zincir) + arius, aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(lat.) + eia (isim yapım ve durum eki) (gre.) * zincire ait, zincir biçimli;
özellikle iki noktadan asılı esnek bir zincirin veya kablonun oluşturduğu eğri
katepsin :
gre. * kathepsein (tamamen sindirmek, parçalamak) (kata (aşağı, alt; aşağıya,
alta, geriye) + hepsein (pişirmek, sindirmek) ) * lizozomlarda bulunan ve hücre
içi proteinleri düşük pH koşullarında parçalayan, proteolitik enzim ailesine
ait, özellikle hücre yenilenmesi, apoptoz ve hastalık süreçlerinde rol oynayan
biyokimyasal yapıdaki sindirim enzimi (C1550H2484N426O489S10)
kateter :
gre. * kathienein (aşağı göndermek, indirmek, aşağı yerleştirmek) (kata (aşağı,
alt; aşağıya, alta, geriye) + hienai, hienein (göndermek, yerleştirmek) ) + ter
(yapan, eden, araç eki) * vücut boşluklarına sıvı akışı sağlamak, boşaltmak
veya sıvı enjekte etmek amacıyla yerleştirilen, genellikle esnek boru şeklinde
olan tıbbi araç, sonda
kateterizasyon :
gre., lat. * kathienein (aşağı göndermek, indirmek, aşağı yerleştirmek) (kata
(aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + hienai, hienein (göndermek, yerleştirmek)
) + ter (yapan, eden, araç eki) (gre.) + izatio (dönüştürme, kılma, hale
getirme) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) )
(lat.) * vücut boşluklarına, damar sistemine veya idrar yollarına tanı koymak,
sıvı boşaltmak veya ilaç vermek amacıyla bir kateterin tıbbi olarak
yerleştirilmesi işlemi
katetmek :
ara., tür. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek; geçmek, aşmak) + et (yapmak,
eylemek) + mek (fiil mastar eki) * bölmek, kesmek; bir yeri aşarak geçmek, yol
almak
katetometre :
gre. * kathetos (düşey, dik, aşağı doğru bırakılmış, sarkıtılmış, salnmış)
(kathienein (aşağı bırakmak, aşağı doğru salmak, aşağı göndermek, aşağı
bırakmak, aşağı sarkıtmak) (kata (aşağı, alt; aşağıya, alta, geriye) + hienein
(göndermek, salmak, bırakmak, sarkıtmak, yerleştirmek) ) + tos (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) + metron (ölçü) * sıvı yüzeyindeki küçük seviye
farklarını veya yükseklik değişimlerini çok hassas biçimde ölçmek için
kullanılan, genellikle dikey yerleştirilmiş bir mikrometrik ölçekli ölçüm
cihazı
katf :
ara. * katafa (dermek, biçmek, daldan/ağaçtan koparıp toplamak, dveşirmek) *
meyve; ağaçtan veya bağdan olgunlaşmış meyve ile üzümleri koparıp toplama,
daldan devşirme
katgüt :
ing. * cat (kedi) + gut (bağırsak) * ameliyat yerini veya yaraları dikmek için
kullanılan, kedi veya koyun bağırsağından yapılmış özel iplik
katı :
tür. * kat (sertleşmek, yoğunlaşmak, sıkılaşmak) + ığ (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * sert, sıkı, zor
katık :
tür. * kat (eklemek, ilave etmek, bir araya getirmek, dahil etmek, içine
sokmak) + ık (isim yapım eki) * yemeklere eklenen, birlikte yenilen veya
karıştırılan yiyecek; bir çözelti, karışım veya bileşiğe dahil edilen, çözücü
dışında kalan ve özellikleri çözeltiye etki eden katı, sıvı veya gaz halinde
bulunan, reaksiyon ortamına veya karışıma özellik kazandıran, miktarı
genellikle çözücüden az olan ama işlevsel rolü önemli olan bileşen
katılaşmak :
tür. * katı (sert, sıkı, yoğun, zor) (kat (sertleşmek, yoğunlaşmak) + ı (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + laş (edilgen fiil ve dönüşme eki) + mak (fiil
mastar eki) * katı, sert hale gelmek, sertleşmek
katılık :
tür. * kat (eklemek, ilave etmek, bir araya getirmek, dahil etmek, içine
sokmak) + ıl (edilgen fiil eki) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
dahil, dahil olmuş, içine alınmış, katılmış (“katolik” (evrensel, her şeyi içe
dahil eden), catholic (katolik) (ing.) )
katılık :
tür. * katı (sert, yoğun, sıkı, zor) (kat (sertleşmek) + ı (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) ) + lık (isim yapım eki) * sertlik
katılım :
tür. * kat (eklemek, ilave etmek, bir araya getirmek, dahil etmek, içine
sokmak) + ıl *edilgen fiil eki) + ım (isim yapım eki)
katılmak :
tür. * kat (eklemek, ilave etmek, bir araya getirmek, dahil etmek, içine
sokmak) + ıl *edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki)
katır :
tür. * kat (karıştırmak, bir araya getirmek, katmak, katıştırmak) + ır (geniş
zaman fiil ve isim yapım eki) * eşek ile atın melezlenmesi sonucu ortaya çıkan,
genellikle kısır olan ve yük taşıma, tarım gibi işlerde kullanılan dayanıklı,
güçlü, çift tırnaklı evcil hayvan
katırtırnağı :
tür. * katır (eşek ile at melezi hayvan) + tırnak (insanda ve birçok omurgalı
hayvanda parmak uçlarının dış bölümünü örten boynuzsu tabaka; ayak parmağı,
toynak) + ı (iyelik eki) * papatyagiller (Asteraceae/Compositae) familyasından,
dikenli, yaygın bir yabani otsu bitki olan ve dikenli yapraklarıyla dikkat
çeken, özellikle eski çağlardan beri ilaç yapımında kullanılan, tıbbi ve halk
hekimliğinde yara iyileştirici ve ağrı kesici özellikleriyle bilinen Eryngium
campestre türü
kati :
ara. * kataa (kesmek, sona erdirmek, sınırlamak, ayırmak) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * kesin, net, tereddütsüz, değişmez, mutlak
katib :
ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı), mektub (yazılmış olan) * yazan, yazıcı,
kitabet eden
katibe :
ara. * ketebe (yazmak), ketebe (yazmak), kitab (yazı), mektub (yazılmış olan) *
yazı yazan, belge tutan, yazı işleriyle uğraşan kadın, yazıcı kadın, yazı yazan
kadın kişi (katib (eril), katibe (dişil) )
katib-i adil :
ara. * katib (yazıcı) + i (tamlama eki) + adil (doğru, dengeli eşit,
hakkaniyetli, adaletli) * adaletle iş gören, adaletten, doğruluktan ayrılmayan,
hakkı yerine getiren, adaletli; doğruluk gösteren. doğru; eit, eş, müsavi;
doğruluktan ayrılmayan kimse
katife :
ara. * katafa (bir şeyin yüzeyini sıyırmak, traşlamak; sütün kaymağını almak;
koparmak, derlemek, toplamak, devşirmek) * ince parça, koparılmış şey)
katil :
ara. * katele (öldürmek) * öldüren, cinayet işleyen
katim :
ara. * keteme (susmak, sır tutmak, gizlemek, saklamak) * ağzı sıkı, sır tutan;
gizleyen, saklayan, ketmeden, saklayan, tutan
katip :
ara. * ketebe (yazmak), kitab (yazı) * yazıcı, katib
katiyen :
ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek; sona erdirmek, sınırlamak) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + en (gibi, olarak) * kesin olarak, kesinlikle, net
olarak, tereddütsüz olarak, mutlaka
katiyet :
ara. * kataa (kesmek, ayırmak, bölmek; sona erdirmek, sınırlamak) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (isim yapım ve durum eki) * kesinlik,
kat'ilik
katkı :
tür. * kat (eklemek, ilave etmek, bir araya getirmek, dahil etmek, içine
sokmak) + kı (isim yapım eki) * bir bütüne eklenen veya ilave edilen şey,
özellikle bir işi, projeyi veya maddeyi geliştirmek, tamamlamak, güçlendirmek
amacıyla sağlanan yardım, ilave malzeme veya destek; ilave, destek
katkı payı :
tür., far. * kat (eklemek, ilave etmek, bir araya getirmek, dahil etmek, içine
sokmak) + kı (isim yapım eki) (tür.) + pay (ayak, adım, basamak, kademe, ayak
izi; ard, arka; işaret, nişan; hisse, kısım, bölüm, parça, oran) (far.) + ı
(iyelik eki) (tür.) * bir ortaklık, ortak gider veya işletme faaliyetinde, her
ortak veya ilgili tarafın üstlendiği, karşılıklı sorumluluk gereği maliyete
veya giderlere ek olarak ödenen veya tahsis edilen miktar; özellikle
ortaklıklarda, sermaye veya giderlerin paylaşımında tarafların yükümlü
oldukları finansal katkı; bir işletmenin satış gelirinden değişken
maliyetlerinin çıkarılması ile elde edilen tutar (contribution margin)
katl :
ara. * katele (öldürmek, cinayet işlemek) * öldürme, cinayet
katlamak :
tür. * kat (eklemek, ilave etmek, üst üste koymak, bükmek) + la (etken fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi bükerek üst üste koymak veya sayıca
veya nicelikçe artmasını sağlamak
katletmek :
ara., tür. * katele (öldürmek, cinayet işlemek), katl (öldürme, cinayet) + et
(yapmak, eylemek) + mek (fiil mastar eki) * öldürmek
katlı kur :
tür. * kat (eklemek, ilave etmek, üst üste koymak, bükmek) + lı (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + kuruy, kuruğ (kural, düzen, oran) * azgelişmiş ülke
ekonomilerinde görülen, birden çok döviz kuru uygulama yöntemi
katliam :
ara. * katele (öldürmek, cinayet işlemek), katl (öldürme, cinayet) + i (tamlama
eki) + amm (genel, toplu, herkesi kapsayan) * çok sayıda insanın aynı anda,
genellikle topluca ve kasıtlı olarak öldürülmesi; savaş, soykırım, etnik
arındırma veya kitlesel saldırılar sırasında meydana gelen, hukuki ve etik
açıdan ağır suç kabul edilen insan kıyımı
katma değer vergisi :
tür. * katma (ekleme, ilave etme, üstüne koyma) + değer (ölçü, kıymet, miktar,
sayısal nicelik, paha, fiyat) + vergi (devletin kamu hizmetleri için zorunlu
olarak halktan topladığı para) + si (iyelik eki) * bir mal veya hizmetin üretim
ve dağıtım süreçlerinde her aşamada eklenen ekonomik değerin vergilendirilmesi
esasına dayanan, nihai tüketiciye yansıyan dolaylı vergi türü (KDV)
katmak :
tür. * kat (eklemek, ilave etmek, birleştirmek, üst üste koymak, bükmek) + mak
(fiil mastar eki) * eklemek, ilave etmek, üst üste koymak; bükmek
katman :
tür. * kat (eklemek, ilave etmek, birleştirmek, üst üste koymak, bükmek) + man
(isim yapım eki) * bir yapının, oluşumun veya düzenin üst üste sıralanmış,
genellikle benzer özellikler taşıyan yatay veya dikey düzeyleri, yüzey, tabaka,
seviye
katman :
tür. * kat (eklemek, ilave etmek, birleştirmek, üst üste koymak, bükmek) + man
(isim yapım eki) * kaplayan tabaka
katmandu :
san. * kastha (tahta) + mandap (sundurma, salon, toplantı yeri) * ahşap salon,
tahta pavyon; Nepal'in başkenti
katmer :
tür. * kat (eklemek, ilave etmek, birleştirmek, üst üste koymak, bükmek; üst
üste gelmiş tabaka, katman) + mer (çoğul veya yoğunluk eki) * bir şeyi
oluşturan katlardan her biri; oklavayla kalın bir yufka gibi açılan hamurun
üzerine eritilmiş tereyağı ve tahin gezdirip kat kat yumak durumuna getirerek
yeniden oklavayla açıp kızgın yağda kızartılma yoluyla hazırlanan balla veya
pekmezle yenilen bir hamur işi
katodofosforesans :
gre., lat. * kathodos (aşağı iniş, elektron yayan elektrot, katot) (kata
(aşağı, alt; aşağıya, alta) + hodos (yol, geçit, izlenen yol, yön) ) + phos
(ışık, aydınlık), photos (ışıkla ilgili) + pherein, phero (getirmek, taşımak),
phoros (taşıyan, getiren; taşıma, getirme) (gre.) + escentia (başlama,
filizlenme, olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak,
filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + entia (isim yapım eki) )
(lat.) * katottan çıkan elektronların bir yüzeye çarpması sonucu yüzeydeki
atomların uyarılarak görünür ışık yayması biçiminde gerçekleşen ve özellikle
fosforlu malzemelerde gözlenen, ışınım-temelli bir fiziksel ışıma olayı
katodolüminesans :
gre., lat. * kathodos (aşağı iniş, elektron yayan elektrot, katot) (kata
(aşağı, alt; aşağıya, alta) + hodos (yol, geçit, izlenen yol, yön) ) (gre.) +
luminescentia (lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + escentia (başlama,
filizlenme, olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak,
filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + entia (isim yapım eki) )
(lat.) * katottan çıkan elektronların bir yüzeye çarpması sonucu, yüzeydeki
atomların ısıl olmayan uyarımla ışık yayması olayı (elektron mikroskopları,
ekran tüpleri, fosforlu kaplamalar ve çeşitli spektroskopik uygulamalarda
kullanılır.)
katolik :
gre. * kata (genel, bütün) + holos (her şey, tüm, bütün) + ikos (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * evrensel, kapsayıcı, bütüncül, genel geçer, bütünle
ilgili, her şeyi kapsayan, her şey hakkında; Hristiyanlıkta tüm inananları
kapsadığı iddiasındaki Kilise’ye ve bu öğretinin mensuplarına verilen ad
katot :
gre. * kathodos (aşağı iniş, elektron yayan elektrot, katot) (kata (aşağı, alt;
aşağıya, alta) + hodos (yol, geçit, izlenen yol, yön) ) * aşağıya giden yol;
akımın veya yüklü parçacıkların aşağı yönlü kabul edilen hareket yolunun
sonlandığı, indirgenmenin gerçekleştiği elektrot, negatif yüklü elektrot,
elektronların çıktığı kutb
katr :
ara. * katara (kesip kısmak, daraltmak, kısarak vermek, cimrilik etmek), katur
(cimri, eli sıkı) * darlık, kısıtlı olma durumu, sıkıntıda olma
katra :
gre., ara. * kedron, kedros (sedir, çam) (gre.); katira, katere (damlamak),
katre (damla, su damlası, bir damla olan), katran (damlayan, buhur veya tütsü
amacıyla yakılan reçine) (ağaçtan elde edilen sızıntı, reçine, zifte istinaden)
(ara.) * çamgiller (pinaceae) familyasından, özellikle Toroslar ve Akdeniz'in
yüksek dağlarında yetişen, bin yıla kadar yaşayabilen heybetli yapısı, çürümeye
karşı son derece dayanıklı odunu ve gövdesinden elde edilen şifalı/koruyucu
siyah sıvı (katran) ile bilinen Lübnan sediri (Cedrus libani) ağacı, sedir
ağacı
katrah :
ara. * katara (yoğunlaşmak, katılaşmak, birikmek, yığılmak) * yoğunluk,
katılık, birikim, yığılma
katrak :
tür. * kat (eklemek, ilave etmek, birleştirmek, üst üste koymak, bükmek; üst
üste gelmiş tabaka, katman) + rak (isim yapım ve araç eki) * Osmanlı ve erken
dönem Türkçesinde kullanılan, büyük ve ağır taş bloklarını kesmek veya
şekillendirmek için kullanılan büyük keski veya balta türü; bir tür kalın,
sağlam kereste parçası
katran :
ara. * katira, katere (damlamak) + an (isim yapım eki) * damlatılarak,
damıtılarak elde edilen reçineli sıvı; çam ve benzeri reçineli ağaçların
odunlarının hava almadan ısıtılmasıyla elde edilen, su geçirmezlik, antiseptik
özellik veya yol yapımı gibi alanlarda kullanılan siyah renkli, yapışkan ve
yoğun bir madde
katre :
ara. * katira, katere (damlamak) * damla, su damlası, bir damla olan
katrilyon :
lat. * quadri (dört) + illion (million (milyon) kelimesinden türeyen büyük sayı
eki) * 1.000.000.000.000.000 (10^15) sayısını ifade eden büyük sayı ismi
katsayı :
tür. * kat (eklemek, ilave etmek, üst üste koymak, bükmek) + sayı (nicelik,
miktar, rakamla ifade edilen değer) * cebirsel ifadelerde bir değişkenin önünde
yer alan ve o değişkenin kaç kat alındığını belirten, matematiksel ifadelerde oranlama,
denklemler kurma ve çözümleme açısından temel rol oynayan sabit çarpan
katun :
tür. * katun (hanım, kadın yönetici) * Göktürkler ve diğer eski Türk
topluluklarında yüksek sosyal statüye sahip, genellikle hükümdarın eşi veya
kadın lider anlamında kullanılan ünvan, hatun
katur :
ara. * katara (kesip kısmak, daraltmak, kısarak vermek, cimrilik etmek) *
cimri, eli sıkı; dar olan
katyon :
gre. * kata (aşağı, asağıya, alt, alta) + ion (giden, hareket eden, ilerleyen)
* bir veya daha fazla elektron kaybederek pozitif (+) elektrik yükü kazanan
atom veya molekül türü
katyonik :
gre. * kata (aşağı, asağıya, alt, alta) + ion (giden, hareket eden, ilerleyen)
+ ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * katyonlara ait, katyon karakteri
taşıyan, pozitif yüklü iyonlar içeren
katyonik akım :
gre., tür. * kationikos (katyonik) (gre.) + akım (akış, dökülerek ilerleme)
(tür.) * pozitif yüklü iyonların (katyonların) elektriksel bir potansiyel farkı
nedeniyle negatif yüklü elektrota (katoda) doğru hareketiyle oluşan elektriksel
akım türü
kauçuk :
tup. * caoutchouc (caa (ağaç) + ochu (ağlamak, akmak, dökülmek, damlamak) ) *
hevea brasiliensis bitkisinin süt gibi akan zamk niteliğindeki lateks
özsuyundan elde edilen esnek, su geçirmez ve elastik madde
kauda ekuina : lat.
* cauda (kuyruk) + equina (atla ilgili, at gibi) * omuriliğin son kısmında yer
alan ve at kuyruğunu andıran sinir demeti
kauda equina sendromu :
lat., gre., tür. * cauda (kuyruk) + equina (atla ilgili, at gibi) + syndromon
(sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki)
(tür.) * omuriliğin alt ucunda bulunan ve at kuyruğuna benzeyen sinir
liflerinin (kauda ekuina) baskı altında kalmasıyla ortaya çıkan, idrar ve dışkı
kontrolü kaybı, bacaklarda güçsüzlük ve uyuşukluk, cinsel disfonksiyon gibi
belirtilerle karakterize nörolojik durum
kaudal :
lat. * cauda (kuyruk) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kauda ile
ilgili
kaudat :
lat. * cauda (kuyruk) + atus (geçmiş zaman ve isim yapım eki) * kuyruklu,
kuyruk biçiminde uzantısı olan
kauffman braketi :
alm., ing. * kauffman (Amerikalı matematikçi Louis Kauffman’ın soyadından)
(alm.) + bracket (parantez, işaret) (ing.) * matematikte düğümlerin ve
bağlantıların topolojik özelliklerini, farklı düğümler arasındaki
eşdeğerlikleri, düğüm sınıflandırmalarını ve düğümlerin uzaydaki davranışlarını
inceleyen çalışma alanı olan Knot teorisinde, bir düğüm veya bağlantının
cebirsel olarak ifade edilmesini sağlayan özel bir polinom hesaplama yöntemi
kaurit tutkalı :
alm. * kaurit (ticari marka adı) (alm.) + tutkal (bağlayıcı, yapıştırıcı madde)
(tut (kavramak, yakalamak) + kal (bulunmak, sabit olmak, durmak) ) + ı (iyelik
eki) (tür.) * Almanya'da geliştirilen ve özellikle mobilya, kontrplak ve ahşap
sanayisinde kullanılan, ana bileşeni formaldehit, melamin veya yüksek yapışma
gücüne ve suya dayanıklı termoset (ısı ile sertleşen) plastik ve üre reçineleri
olan bir tür sentetik yapıştırıcı
kav :
tür. * kav (yakmak, kavurmak, kurutmak) * yanmış ağaç közü, çürümüş ağaç içi,
ateş tutuşturmak için kullanılan kuru lifli madde; çürüyerek lifli hale gelmiş
ağaç içi veya kömürleşmiş odun parçaları; kav mantarlarının kurutulmasıyla elde
edilen, çabuk tutuşan, süngerimsi bir madde
kava superiora :
lat. * cava, cavus (boşluk, oyuk, içi boş şey; kanal, damar) (lat.) + superiora
(üstte bulunan, yukarıdaki) * vücudun üst kısmından kalbe az oksijenli kan
taşıyan büyük toplardamar, üst ana toplardamar
kavaf :
ara. * haffa (hafif olmak, ağırlığı hafiflemek), huff (abdest alırken üzerine
doğrudan meshedilebilen, ayağı topuklarla birlikte örten, ince deriden yapılmış
hafif ve topuksuz bir tür çizme veya mest) * her türlü ayakkabı, terlik, mesh
ve pabuç gibi ayak giysilerini imal eden ya da bunları hazır olarak satan
zanaatkar ve esnaf, haffaf, ayakkabıcı, kunduracı
kavaid :
ara. * kaide (kural, kanun, yasa, ilke, esas, prensip, temel, kök) * bir şeyin
dayandığı, üzerine kurulduğu temel ilkeler, kurallar, kanunlar, yasalar,
esaslar, kaideler
kavak :
tür. * kavak (yücelik, yükseklik, dik duruş; yüksek, uzun boylu ağaç) (kav
(esnek, ince, bükülebilir) + ak (isim yapım eki) ) * hızlı büyüyen, uzun boylu,
genellikle sulak alanlarda yetişen, yumuşak dokulu odunu nedeniyle yapı
malzemesi, marangozluk ve kağıt üretiminde kullanılan, yaprak döken ağaç türü
(Populus spp.); Samsun’un bir ilçesi
kavaklıdere :
tür. * kavak (ağaç türü) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + dere (küçük
akarsu) * Muğla'nın bir ilçesi
kaval :
tür. * kav (ince, uzun ve içi boş bir boru, boşluk, oyuk) + al (isim yapım eki)
* içi boş, uzun, üzerinde delikleri olan ve üflendiğinde ses çıkaran boru,
nefesli bir çalgı türü (kehf, cave (mağara) (ing., ara.), cava, cavity, cavité
(oyuk, boşluk) (lat., ing., fra.) )
kaval kemiği :
tür. * kaval (içi boş boru, nefesli çalgı) (kav (ince, uzun ve içi boş bir
boru, boşluk, oyuk) + al (isim yapım eki) ) + kemik (sert doku, iskelet
parçası) (kemrük (kemür, kemir (kırtlatmak, kıtırdatmak) + ik, ük (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) + i (iyelik eki) * insan veya hayvanın bacağının alt
kısmında bulunan, ince ve uzun yapısıyla nefesli kaval çalgısının borusuna
benzeyen, yürümeyi ve destek sağlamayı mümkün kılan ana kemik
kavalye :
lat. * caballarius (atlı asker, at sürücüsü, şövalye) (caballus (at) + aris,
arius (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.); cavalier, chevalier (fra.) *
şövalye, atlı savaşçı; dansta kadına eşlk eden erkek
kavam :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kiyam (durma, ayakta
durma, dikilme, dik durma, devam etme, daim olma) * ayakta duran, devam
ettiren, direnen, idare eden, yöneten, gözeten
kavanço :
lat., fra. * cambage (bükme, eğme, kıvırma, yamultma, döndürme) (cambare
(bükmek, eğmek, kıvırmak, yamultmak) (lat.); (camber + age (isim yapım eki) )
(fra.) ) * yelkeni bir bordadan öteki bordaya geçirme işi; bir nesneyi yerine
aynı türden bir şey koyarak alma, değiştirme (argo)
kavanoz :
gre. * gavathon, gavatulos, gavena, kabanos, gabano (küçük kap, şişe) (gre.);
kannation (lat.); cannetot (fra.) * yiyecek ve sıvı saklamada kullanılan, cam
veya porselenden yapılmış kap
kavara :
ara. * kavra (geniş yer), kavar (büyük kap, küp, testi) * balı sağılmış petek;
kovanda arıların yemesi için bırakılan bal
kavarir :
ara. * karure (göz bebeği, gözün siyah kısmı; şişe; şeffaf parlak taş, billur)
(karra (parlamak, ışıldamak) + ure (isim yapım eki) ) * göz bebekleri, gözün
siyah kısımları; şişeler; şeffaf parlak taşlar, billurlar
kavas :
ara. * kavis, kavs (yay, eğri, eğrilik), kavvas (yay çeken, okçu; ok ve yay
taşıyan muhafız) * elçiliklerde veya konsolosluklarda çalışan, özel giysili
koruma görevlisi; Osmanlı döneminde, önemli bir makamı veya o makamdaki
yöneticiyi koruyan silahlı görevli (kehf, cave (mağara) (ing., ara.), cava,
cavity, cavité (oyuk, boşluk) (lat., ing., fra.) )
kavasya :
tür. * kava (acı, bitki) + sya (isim yapım eki) * sedefotugillerden, sıcak
ülkelerde, özellikle Brezilya’da yetişen, odunu ve kabuğu kaynatılarak elde
edilen suyu iştah açıcı ve böcek öldürücü ilaç gibi kullanılan bir küçük ağaç,
acıağaç
kavat :
ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme
bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek), kavvad (hüküm veren,
hükmeden, karara bağlayan, iş bitiren, işi yerine getiren) * kadınla erkeğin
para karşılığı veya gayrımeşru şekilde birleşmelerine aracılık eden erkek,
fuhuşa aracılık eden, muhabbet tellalı, arsız, pezevenk, deyyus, kaltaban,
kavvad
kavata :
gre. * kavatha (çanak, kase, kap) * ağaçtan bütün bir biçimde oyularak yapılmış
kap (kehf, cave (mağara) (ing., ara.), cava, cavity, cavité (oyuk, boşluk)
(lat., ing., fra.) )
kavela :
lat. * clavicula (anahtarcık, küçük anahtar) (clavis (anahtar) + cula (küçültme
eki) ) (lat.); caviglia (ita.) * halat dikişi için halat ucundaki kolları
açmaya ve düğüm çözmeye yarayan, ayrıca geçici bir tutacak olarak da
kullanılabilen, kama şekilli bir denizci aracı
kavendiş :
ing. * cave (mağara; kale, hisar) + denu (vadi; çayır) + ish (ile ilgili, gibi,
-a ait) * yumuşatılmış, tatlandırılmış ve kek haline getirilmiş tütün
kavern :
lat. * caverna (oyuk , boşluk, mağara) (cava (oyuk, boşluk) + erna (isim yapım
eki) ) * içi boş yer, mağara
kavernom :
lat., gre. * caverna (oyuk , boşluk, mağara) (lat.) + oma (tümör, kabarma,
şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) (gre.) * beyinde, omurilikte,
beyin zarlarında veya sinir sisteminde görülebilen anormal, deforme olmuş kan
damarı kümelenmesi, kan damarlarının anormal genişlemesi sonucu oluşan boşluklu
tümör veya kitle, kavernöz malformasyon, anjiyom, kavernöz hemanjiyom veya
intrakraniyal vasküler malformasyon
kavernöz :
lat. * caverna (oyuk , boşluk, mağara) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * oyuklu, boşluklu, mağaraya ait; damar ve dokularda genişlemiş
boşluklu yapılarla ilgili
kavernöz hemanjiyom :
lat., gre. * caverna (oyuk , boşluk, mağara) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait)
(lat.) + haima, haimat (kan) + angeion, angio (kasa, kap, hazne, damar, kanal)
+ oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) (gre.) *
kan damarlarının genişlemiş, boşluklu yapılar şeklindeki iyi huylu tümörü
kavga :
tür. * kav (çekişmek, mücadele etmek) + ga (isim yapım eki) * iki veya daha
fazla kişi arasında fiziksel veya sözlü mücadele durumu, çatışma, dövüş,
tartışma
kavi :
ara. * kava (yakmak, dağlamak, ütülemek) * dağlayan, yakan, ütüleyen
kavi :
ara. * kuvvet (güç, kudret), kavva (güçlendirmek, kuvvetlendirmek,
sağlamlaştırmak), takviye (güçlendirme, kuvvetlendirme, sağlamlaştırma), kava
(güçlü olmak, kudretli olmak), kava (güçlü olmak, kudretli olmak) + iy (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * güçlü, sağlam, kuvvetli, kudretli
kavil :
ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek) * söz, söylem, söyleme, deyiş,
deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme
kavilya :
lat. * clavicula (anahtarcık, küçük anahtar) (clavis (anahtar) + cula (küçültme
eki) ) (lat.); caviglia (ita.) * halat dikişi için halat ucundaki kolları
açmaya ve düğüm çözmeye yarayan, ayrıca geçici bir tutacak olarak da
kullanılabilen, kama şekilli bir denizci aracı
kavim :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * birlikte ayakta
duranlar; aynı soydan gelen, ortak dil, kültür, tarih ve genellikle coğrafyayı
paylaşan topluluk, etnik grup, millet, ulus, budun, kavm
kavis :
ara. * kasa (eğmek, bükmek, eğilmek, bükülmek, yay şeklini almak) * yay, eğri,
eğrilik, kavs
kavitasyon :
lat. * cavitare (oymak, boşluk oluşturmak, içini delmek) (cava, cavus (oyuk,
boşluk) + itas (isim yapım ve durum eki) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim
yapım eki) * oyuk, boşluk oluşturma
kavite :
lat. * cava, cavus (oyuk, boşluk) + itas (isim yapım ve durum eki) * oyuk,
boşluk, girinti
kavkı :
tür. * kavk (sert dış katman, kabuk) + ı (isim yapım eki) * bitkilerin gövde ve
dallarının dış yüzeylerini, kimi meyvelerin ve sebzelerin üstünü kaplayan ve
onları dış etkilere karşı koruyan, doğal olarak oluşmuş sertçe bölüm, kabuk
kavl :
ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek) * söz, söylem, söyleme, deyiş,
deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme
kavlağan :
tür. * kavlak (çıplak, kabuksuz, açık renkli yüzey) (kav (açmak, açılmak,
soyulmak, açığa çıkmak; yakmak, ısıtmak, kavurmak) + lak (etken fiil eki) ) +
ğan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * büyük, kalın gövdeli, geniş yelpaze
biçiminde yaprakları olan, çok uzun ömürlü, dayanıklı ve özellikle Anadolu’da kültürel
simge olarak kabul edilen bir ağaç türü, platanus orientalis L (platanus (düz,
düzlem) (gre.) + orientalis (doğu ile ilgili) (oriens, orientis (doğu, doğan
yer) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ), çınar ağacı, biladan, çaymığ,
çilbirtir, gavulağan, kavlak
kavlak :
tür. * kavlak (çıplak, kabuksuz, açık renkli yüzey) (kav (açmak, açılmak,
soyulmak, açığa çıkmak; yakmak, ısıtmak, kavurmak) + lak (etken fiil eki) ) *
çınar ağacı, biladan, çaymığ, çilbirtir, gavulağan
kavlamak :
tür. * kav (açmak, açılmak, soyulmak, açığa çıkmak; yakmak, ısıtmak, kavurmak)
+ la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi ısı etkisiyle kavurmak
veya kabuk, deri gibi dış katman açılarak soyulmak, açığa çıkmak
kavlen :
ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek), kavl (söz, söylem, söyleme,
deyiş, deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme) + en (gibi, olarak) * söz
olarak, sözel olarak, söyleyerek, söz ile; anlaşarak
kavlıç :
tür. * kav (açmak, açılmak, soyulmak, açığa çıkmak; yakmak, ısıtmak, kavurmak)
+ lıç (isim veya sıfat yapım eki) * fıtık, fıtığı olan, fıtıklı
kavli :
ara. * kale (söylemek, demek, dile getirmek), kavl (söz, söylem, söyleme,
deyiş, deme, konuşma; söz verme, anlaşma, sözleşme) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * söz ile ilgili
kavlü karar :
ara. * kavl (söz, söylem, söyleme, deyiş, deme, konuşma; söz verme, anlaşma,
sözleşme) + i (tamlama eki) + karar (durma, sabit olma, istikrar, kesin görüş,
tercih, yargı, hüküm) * karar sözü; bir şeyi yapmaya çok ciddi şekilde kafaya
koyma, verilen bu karardan dönüşü olmama
kavm :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * birlikte ayakta
duranlar; aynı soydan gelen, ortak dil, kültür, tarih ve genellikle coğrafyayı
paylaşan topluluk, etnik grup, millet, ulus, budun, kavim
kavmiyat :
ara. * kavm (etnik grup, halk, topluluk, millet, ulus, budun) + iyat (isim
yapım ve durum eki) * insan cinsinin soylara, ırklara ayrılışını, bu soyların
nereden çıktığını, oluşumlarını, yeryüzüne yayılışlarını, aralarındaki
ilişkileri ele alan ve onları belirleyen nitelikleri araştırıp, inceleyip
karşılaştıran ve bölümleyen bilim, budunbilim
kavmiyet :
ara. * kavm (etnik grup, halk, topluluk, millet, ulus, budun) + iyet (ile
ilgili olma) * bir kavme mensup olma durumu, kavimsel nitelikler veya aidiyet,
kavimcilik, etnik aidiyet, kavme dayalı düşünce; bir buduna özgü belirleyici
özellikler; bir kimsenin bağlı olduğu buduna göre durumu
kavrak :
tür. * kav (açmak, açılmak, soyulmak, açığa çıkmak; yakmak, ısıtmak, kavurmak)
+ rak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kuru yaprak
kavram :
tür. * kavr (içine almak, kapsamak, dahil etmek) + am (isim yapım eki) * bir
nesnenin, bir duygunun veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı,
oluşturduğu algı, anlamı, anlam yükü; nesnelerin veya olayların ortak
özelliklerini içine alan ve onları bir ortak ad altında toplayan genel tasarım
kavramak :
tür. * kavr (içine almak, kapsamak, dahil etmek) + a (bağlaç) + mak (fil mastar
eki) * kapsamak, sarmak, birleşmek, içine almak, dahil etmek, örtmek (cover
(örtmek, kavramak, kapsamak) (ing.), couvrir (örtmek, kavramak, kapsamak)
(fra.) )
kavrulmak :
tür. * kav (yakmak, ısıtmak, kavurmak) + r (geniş zaman fiil eki) + ul (edilgen
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yüksek ısıya maruz kalarak içten dışa
kuruyup pişmek, yanmaya yaklaşmak veya güneş gibi doğal etkenlerle yoğun
biçimde ısınmak
kavs :
ara. * kasa (eğmek, bükmek, eğilmek, bükülmek, yay şeklini almak) * yay, eğri,
eğrilik, kavis
kavs-i huruc :
ara. * kavs (yay, eğri, eğrilik) + i (tamlama eki) + huruc (çıkış) * dünyadan
yüce aleme, evrene varıncaya kadar geçen zaman
kavs-i nuzul :
ara. * kavs (yay, eğri, eğrilik) + i (tamlama eki) + nuzul (iniş) * vücud-u
mutlaktan (mutlak varlık, Tanrı) evrene gelinceye kadar olan bölüm
kavşak :
tür. * kav (birleşmek, kavuşmak, buluşmak, bağlanmak, yönelmek) + ş (işteş fiil
eki) + ak (isim yapım eki) * iki veya daha fazla yolun kesiştiği, birleştiği
yer; yolların, akışların veya yönlerin birbirine bağlandığı veya kavuştuğu
nokta
kavuk :
tür. * kav (çukur, oyuk, boşluk, kofluk, kovuk) + uk (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * üzerine sarık dolanan erkek başlığı; Osmanlı döneminde erkeklerin
başına giydiği, genellikle sarıkla birlikte kullanılan, içi dolgun, dışı
kumaşla sarılmış geleneksel başlık
kavun :
tür. * kav (şişmek, olgunlaşmak, kabarmak, dolgunlasmak) + un (isim yapım eki)
* kabakgiller (Cucurbitaceae) familyasından olan, kabuğu genellikle sarı veya
yeşilimsi, içi tatlı, sulu ve etli olan, yaz aylarında yetişen, iri ve yuvarlak
biçimli bir meyve, Cucumis melo
kavuniçi :
tür. * kavun (kabakgillerden bir cins meyve) + iç (derinlik, dahili kısım) + i
(iyelik eki) * turuncu renk, pembeye çalan sarı renk
kavurga :
tür. * kav (yakmak, ısıtmak, kavurmak) + ur (geniş zaman fiil eki) + ga (isim
yapım eki) * kuruyemiş gibi yenilmek üzere kavrulmuş buğday, mısır gibi tahıl
taneleri
kavurma :
tür. * kav (yakmak, ısıtmak, kavurmak) + ur (geniş zaman fiil eki) + ma (isim
yapım eki) * kuşbaşı biçiminde doğranarak tencerede pişirildikten sonra kendi
yağıyla kızartılıp ilerde yemeklerde kullanılmak üzere saklanan et
kavurmak :
tür. * kav (yakmak, ısıtmak, kavurmak) + ur (geniş zaman fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * yüksek ısıya maruz bırakarak içten dışa kurutup pişirmek, yakmak
kavuşmak :
tür. * kav (birleşmek, buluşmak, bağlanmak, yönelmek) + uş (işteş fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * birleşmek, bir araya gelmek, buluşmak, bağlanmak,
karşılaşmak
kavuştak :
tür. * kav (birleşmek, buluşmak, bağlanmak, yönelmek) + uş (işteş fiil eki) +
tak (isim yapım eki) * iki veya daha çok şeyin, özellikle de kişi veya kolların
birleştiği, kavuştuğu yer veya biçim; geleneksel bağlamda, iki kolun birleşim
yerindeki kıyafet süsü veya eski giysilerdeki kol altı takviyesi; Türkü sözleri
arasında söylenen ve çoğu kez asıl sözlerin söylediği anlam ile ilişkili
olmayan kısım
kavut :
tür. * kav (yakmak, ısıtmak, kavurmak) + ut (iim yapım eki) * kavrulduktan
sonra öğütülmüş tahılın ununa şeker katılarak yapılan yiyecek, bir tür un
helvası
kavuz :
tür. * kav (açmak, açılmak, soyulmak, açığa çıkmak) + uz (isim yapım eki) *
buğdaygillerin başağında, başakçıkları veya çiçeği saran kabuk; tahılda, içi
oluşmamış veya çürümüş kapçıklı tane
kavuzlular :
tür. * kavuz (buğdaygillerin başağında, başakçıkları veya çiçeği saran kabuk;
tahılda, içi oluşmamış veya çürümüş kapçıklı tane) + lu (ile, birlikte,
beraber, sahibi) + lar (çoğul eki) * birçeneklilerden, çiçeklerinde renkli
taçyaprağı yerine, kavuz denilen yeşil renkte yaprakçıklar bulunan bitki takımı
kavvad :
ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme
bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek), kavvad (hüküm veren,
hükmeden, karara bağlayan, iş bitiren, işi yerine getiren) * kadınla erkeğin
para karşılığı veya gayrımeşru şekilde birleşmelerine aracılık eden erkek,
fuhuşa aracılık eden, muhabbet tellalı, arsız, pezevenk, deyyus, kaltaban,
kavat
kavval :
ara. * kale (söylemek, konuşmak), kavl (söz, söylem, deme, deyiş, konuşma;
anlaşma, sözleşme), kavval (söyleyen, konuşan, konuşkan; gezgin ilahici) * Türk
musikisinde "hanende" yerine kullanılan isim
kavvam :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * yöneten, koruyan,
gözeten, diri tutan, ayakta tutan, gözeten, düzeni sağlayan, sorumluluğu üstlenen,
nezaret ve muhafaza eden, işlerin sorumluluğunu üzerine alan ve idare eden
kavvas :
ara. * kasa (eğmek, bükmek, eğilmek, bükülmek, yay şeklini almak), kavs (yay,
eğri, eğrilik, kavis) * oklu asker; ok imal eden kişi; okçu, ok atan
kavzamak :
tür. * kabz, kavz (tutmak, yakalamak, kavramak, kapmak) + a (bağlaç eki) + mak
(fiil mastar eki) * sıkı sıkı tutmak, kavramak, kapmak, tutmak; gözetmek,
korumak
kawasaki hastalığı :
jap. * kawasaki (Japon pediatrist Tomisaku Kawasaki’in soyadından) (jap.) + hastalık
(sağlık sorunu, rahatsızlık, tıbbi bozukluk) + ı (iyelik eki) (tür.) * küçük
damarları etkileyen, ateş ve kardiyak komplikasyon riski ile karakterize
pediatrik vaskülit
kay :
tür. * kai, kay (insanın göğsünden ve gırtlağından gelen derin ses) * Altay
Türklerinde kahramanlık destanına verilen isim
kaya :
tür. * kay (sertleşmek, katılaşmak) + a (isim yapım eki) * yer kabuğunda büyük,
sert, katı ve doğal olarak oluşmuş, jeolojik süreçlerle meydana gelmiş,
parçalanması güç, büyük hacimli ve dayanıklı sert mineral kütlesi, büyük taş
kütlesi
kaya balığı :
tür. * kaya (sert, yoğun ve büyük taş kütlesi) + balık + ı * Gobiidae
familyasından olan, deniz veya tatlı su kıyılarında, özellikle kayalık
bölgelerde yaşayan, çoğunlukla dipte saklanmayı seven, vücudu sağlam yapılı ve
kayalık zemine uyumlu balık türlerinin genel adı
kayabaşı :
tür. * kaya (sert, yoğun ve büyük taş kütlesi) + baş (ilk olan, tepede olan,
tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) * genellikle özgür bir
söyleyişin egemen olduğu bir Anadolu halk ezgisi ve bu ezgiyle söylenen koşma
kayaç :
tür. * kaya (sert, yoğun ve büyük taş kütlesi) + ç (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * çeşitli minerallerin veya mineral ve taş parçacıklarının bir araya
gelmesinden veya bir mineralin çok miktarda birikmesinden meydana gelen katı
birikinti
kayağan :
tür. * kaya (sert, yoğun ve büyük taş kütlesi) + ğan (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * üzerine basılınca kolaylıkla kayılabilen, kaypak (nesne)
kayak :
tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek) + ak (isim yapım eki) * kar, buz gibi yüzeylerde
kaymak için kullanılan uzun, ince ve düz biçimli ayak aracı ve bu aracı
kullanarak yapılan sporun adı
kayapınar :
tür. * kaya (sert, yoğun ve büyük taş kütlesi) + pınar (su kaynağı) *
Diyarbakır’ın bir ilçesi
kayarlamak :
tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek) + ar (geniş zaman fiil eki) + la (etken fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * hayvanın eskiyen nallarını ve düşen nal çivilerini
onarmak, değiştirmek; düvenin düşen taşlarını yenilemek, onarmak
kayarto :
tür. * kayaut (çok ahlaksız insan) * toplumsal normlara ve ahlaki değerlere
aykırı davranan, kötü niyetli, lanetlenmiş, melun ve ahlaksız kimse; cahil, saf
kimse
kaybetmek :
ara. * gayb (bilinmezlik, yokluk) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek)
(tür.) * sahip olunan bir şeyi elden çıkarmak, yitirmek; somut bir nesneyi,
kişiyi, fırsatı, değeri veya soyut bir niteliği (örneğin zamanı, itibarı,
sağlığı) artık geri dönüşsüz biçimde yoksun kalacak şekilde yitirmek
kaybolmak :
ara. * gayb (bilinmezlik, yokluk) (ara.) + olmak (ortaya çıkmak, vücuda gelmek,
meydana çıkmak, oluşmak, varlığa kavuşmak, değişime uğramak, bir hale bürünmek)
* elden çıkmak, yitirilmek, yok olmak, gözden kaybolmak, bulunamaz hale gelmek;
nerede olduğunu ve nereye gideceğini bilmez durumda kalmak
kayd :
ara. * ka'ada (oturmak, yerleşmek), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir şeyi bir
yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) * kelepçe, bağ; bağlama;
bir olayın, bilginin, belgenin veya durumun yazılı, görsel veya dijital biçimde
sabitlenerek saklanması işlemi veya bu işlemin sonucu olan belge veya bilgi;
bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul
kaydetmek :
ara., tür. * ka'ada (oturmak, yerleşmek), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir şeyi
bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) (ara.) + etmek
(yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir bilgiyi, olayı, düşünceyi veya durumu
korunmak üzere yazılı, görsel veya dijital bir ortama geçirerek sabitlemek
kaydı hayat :
ara. * kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme;
sınırlama; şart, koşul) + i (tamlama eki) + hayat (doğumdan ölüme değin geçen
süre, ömür, yaşam, dirim, canlılık, dirilik) (hayy (yaşamak, hayatta olmak,
canlı olmak, diri olmak, gerçek olmak) + at (isim yapım eki) ) * hayatta olduğu
müddetçe, yaşadıkça
kaydı ihtiyat :
ara. * kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme;
sınırlama; şart, koşul) + i (tamlama eki) + ihtiyat (kuşanma, donanma, tedbirli
olma, önlem alma) * şüpheli konularda hata ve günaha düşmemek için en güvenli
usulü ve çözümü benimseme
kaydırak :
tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek) + dır (ettirgen fiil eki) + ak (isim yapım ve araç
eki) * üzerine çıkılıp genellikle üstten aşağıya kayılarak eğlenceli biçimde
inilen, çocuk oyun alanlarında bulunan, eğimli yüzeye sahip oyun aracı
kaydırmak :
tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek) + dır (ettirgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) *
bir şeyi bulunduğu yerden başka bir yere doğru sürtünerek hareket ettirmek veya
başkasının kayma eylemini gerçekleştirmesini sağlamak, kaymasını sağlamak
kaydiye :
ara. * ka'ada (oturmak, yerleşmek), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir şeyi bir
yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) + iye (isim yapım eki) *
kayıt için alınan para
kaygan :
tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ıslak,
buzlu veya düz olduğu için kolayca kayan veya üzerinde kolayca kayılan
kaygana :
tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + a (isim
yapım eki) * yumurta, un ve suyun çırpılıp yağda kızartılmasıyla yapılan, bir
nevi sebzeli krep veya sebzeli omlet olan yumurtalı bir yiyecek
kaygı : tür.
* kadgu (tasa, üzüntü) (kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek, katlanmak;
yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak,
hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek,
yönelmek) + gu (isim yapım eki) ) * kötü bir sonucun doğacağını düşünmekten
dolayı oluşan huzursuzluk, üzüntü ve tasa, endişe
kaygılanmak :
tür. * kadgu (tasa, üzüntü) (kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek,
katlanmak; yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek,
kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek,
ilgilenmek, yönelmek) + gu (isim yapım eki) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * endişelenmek
kaygın :
tür. * kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek, katlanmak; yana ilerlemek,
taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + gın
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * doğum zamanı yaklaşan veya doğum yapmak
üzere olan gebe deve; hareketleri yavaşlamış ve ağırlaşmış hayvanı
kayhan :
far., tür. * kay (güç, kuvvet, kudret; yücelik, ululuk ve soyluluk ünvanı)
(far.) + han (kağan, hükümdar) (tür.) * büyük ve güçlü hükümdar; erkek ismi
kayı :
tür. * kay (güç, kuvvet, kudret; yücelik, ululuk ve soyluluk ünvanı) + ı (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) + boy (kabile, soy, nesil, jenerasyon, oymak) + u
(iyelik eki) * kayıtlı, sağlam, güçlü, kuvvetli, kudretli; Oğuzların Bozok
koluna mensup, Osmanlı hanedanını da oluşturan eski ve soylu Türk boylarından
biri
kayık :
tür., luk. * kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek, katlanmak; yana
ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak,
hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek,
yönelmek) + ık (isim yapım ve araç eki) (tür.); caya (ada) (luk.) * su üzerinde
kayar gibi ilerleyen, genellikle küçük boyutlu, kürekle veya motorla kullanılan
ulaşım ve balıkçılık aracı, sandal, tekne
kayıkhane :
tür., far. * kayık (sandal, tekne) (tür.) + hane (ev, yer, mekan, mesken,
konak, konut, yuva) (far.) * kayıkların saklandığı, tamir edildiği veya
barındırıldığı kapalı veya yarı açık yapı
kayın :
tür. * kay (güç, kuvvet, kudret; yücelik, ululuk ve soyluluk ünvanı) + ın (isim
yapım eki); kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek, katlanmak; yana ilerlemek,
taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + ın
(isim yapım eki) (ailenin içine kaynayan, kayan, akan anlamından) * Fagaceae
familyasının Fagus cinsine ait olan, nemli ve serin iklimlerde yetişen, sert ve
açık renkli odun veren, genellikle mobilya ve yapı malzemesi olarak
değerlendirilen uzun gövdeli yaprak döken bir ağaç türü; kaynayan, karışan, iç
içe giren, dahil olan; eşin ailesine ait olan, evlilikle kazanılmış; evlilik
yoluyla kazanılan hısım, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkisi; karı veya
kocaya göre birbirlerinin erkek kardeşi
kayınbirader :
tür., far. * kayın (kaynayan, karışan, iç içe giren; bağ, ilişki, evlilik
yoluyla kazanılan hısım, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkisi) (tür.) +
birader (kardeş, erkek kardeş) (far.) * evlilik yoluyla kazanılan erkek akraba,
eşin erkek kardeşi
kayınço :
tür. * kayın (kaynayan, karışan, iç içe giren; bağ, ilişki, evlilik yoluyla
kazanılan hısım, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkisi) + ço (küçültme ve
yakınlık eki) * eşin erkek kardeşi veya eşin ailesinden erkek akraba için sevgi
veya yakınlık ifadesi
kayınpeder :
tür., far., lat. * kayın (kaynayan, karışan, iç içe giren; bağ, ilişki, evlilik
yoluyla kazanılan hısım, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkisi) (tür.) +
peder (papaz, baba) (far.), pater (baba) (lat.) * eşin babasını ifade eden,
evlilik yoluyla kurulan akrabalık bağını belirten terim
kayıntı :
tür. * kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek, katlanmak; yana ilerlemek,
taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) +
ıntı (isim yapım eki) * bir şeyin akması, sürüklenmesi veya hareket etmesi
sonucu oluşan durum veya oluşum, ayrıca sıvıların veya gazların hareketiyle
ortaya çıkan devingenlik hali
kayınvalide :
ara., tür. * kayın (kaynayan, karışan, iç içe giren; bağ, ilişki, evlilik
yoluyla kazanılan hısım, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkisi) (tür.) +
valide (çocuk sahibi kadın, anne, ana) (ara.) * eşin annesini ifade eden,
evlilik yoluyla kurulan akrabalık bağı
kayıp :
ara. * gayb (bilinmezlik, yokluk), gaib (bilinmeyen, yok olan) * yitirilmiş
olan, bulunamayan, mevcut olmayan, gözle görülemeyen
kayırmak :
tür. * kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek, katlanmak; yana ilerlemek,
taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + ır
(etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kişiyi veya grubu özel olarak
gözetmek, kollamak, ayrıcalıklı davranmak, ayrıcalık sağlamak veya haksız da
olsa tarafını tutarak koruyup desteklemek, korumak, kollamak, esirgemek
kayısı :
erm. * haysi (kayısı ağacı veya meyvesi) * gülgiller (rosaceae) familyasından,
genellikle sıcak iklimlerde yetişen, tüylü kabuklu, sarımsı-turuncu renkli,
tatlı ve hoş kokulu etli meyve veren, Prunus cinsinden bir ağaç ve bu ağacın
meyvesi, zerdalinin iyi ve iri cinsi, kaysi
kayış :
tür. * kad, kay (bükülmek, kendi üstüne dönmek, katlanmak; yana ilerlemek,
taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek, ilgilenmek, yönelmek) + ış
(isim yapım eki) * genellikle deri, plastik veya kumaştan yapılan ve bağlamak,
tutturmak, taşımak veya hareketi iletmek gibi işlevler için kullanılan uzun,
dar şerit biçiminde araç
kayışbalığı :
tür. * kayış (kemer, şerit şeklinde bağ) + balık (suda yaşayan omurgalı,
solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) + ı (iyelik eki) * boyu 45 cm.yi bulan,
sıcak ve ılık denizlerde yaşayan yılanbalığıgiller familyasından küçük bir
balık, ophidium barbatum
kayışdili :
tür. * kayış (kemer, şerit şeklinde bağ) + dil (ağızda yer alan tat alma ve
konuşma organı) + i (iyelik eki) * kaba ve çirkin sözcükler kullanılarak veya
hırsızlar arasında konuşulan dil, hırsız argosu
kayışkıran :
tür. * kayış (kemer, şerit şeklinde bağ) + kır (vurarak parçalamak, doğramak,
ayırmak; kazmak, kazımak) + an (isim yapım eki) * baklagiller familyasından
30-60 cm boyunda çok yıllık dikenli bir bitki (kısırlık, deri sivilceleri, gut
hastalığı, basur, idrar zorluğu, idrardan kan gelmesi, lenf bezleri şişmesi,
romatizma, gut, ödem gibi durumlarda kullanılır.)
kayıt :
ara. * ka'ada (oturmak, yerleşmek), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir şeyi bir
yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) * kelepçe, bağ; bağlama;
bir olayın, bilginin, belgenin veya durumun yazılı, görsel veya dijital biçimde
sabitlenerek saklanması işlemi veya bu işlemin sonucu olan belge veya bilgi;
bir şeyi bir yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul
kayıtlamak :
ara. * ka'ada (oturmak, yerleşmek), kayd (kelepçe, bağ; bağlama; bir şeyi bir
yere yazma; deftere geçirme; sınırlama; şart, koşul) + la (etken fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * bir durumu, bilgiyi veya veriyi resmi veya sistemli
biçimde belgelemek, kayda geçirmek veya kayıt altına almak
kaykay :
tür. * kay (yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek,
kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek,
ilgilenmek, yönelmek) + kay * altına tekerlekler monte edilmiş tekerlekli bir tahta
üzerinde dengede durarak kayma hareketine dayalı yapılan spor ve bu sporda
kullanılan araç
kaykılmak :
tür. * kay (yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek,
kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek,
ilgilenmek, yönelmek) + kıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) *
oturulan veya yaslanılan yüzeyde yavaşça yana veya arkaya doğru kaymak,
gevşekçe yaslanmak veya vücudu salıvererek oturmak
kayla :
ibr., gre. * kaila (tac, defne tacı) (ibr.); katharos (saf, temiz, arınmış)
(gre.) * arı, saf, lekesiz ve günahsız temiz kadın; kadın ismi (Katherine,
Caitlin ve Kay gibi isimlerin de temeli)
kaylule :
ara. * kayl (uyuklamak, kısa uyku uyumak, öğle vakti dinlenmek) + ule (isim
yapım eki) * öğle saatlerinde, özellikle sıcak iklimlerde kısa süreli dinlenme
veya uyuma; sünnet olarak kabul edilen öğle sonrası kısa uyku; kerahet vakti
olmayan kuşluk vakti uykusu, öğle uykusu
kaymak :
tür. * kay (yana ilerlemek, taraf değiştirmek; akıp gitmek, yer değiştirmek,
kıpırdanmak, hareket etmek, sürüklenmek, akmak, dönmek, birine doğru meyletmek,
ilgilenmek, yönelmek) + mak (fiil mastar eki) * bir cisim veya canlı,
genellikle düz, eğimli veya kaygan bir yüzey üzerinde sürtünerek kontrolsüz
veya kontrollü biçimde yer değiştirmek
kaymak :
tür., moğ. * kayl (erimek, metal dökmek) + mag (isim yapım eki) * sütün
ısıtılıp soğutulmasıyla üst yüzeyinde biriken, yoğun, yağlı ve kıvamlı
tabakanın toplanmasıyla elde edilen, geleneksel olarak kahvaltıda tüketilen süt
ürünü
kaymakam :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kaim (duran, ayakta
duran, dikilen, yerine geçen, yerinde duran) + makam (durulan yer, durma yeri,
konum, mevki, yer, pozisyon) * bir ilçenin idari başkanı olarak vali
yetkilerini kısmen temsil eden, merkezi yönetim tarafından atanmış devlet
memuru; Osmanlılarda, binbaşı ile miralay arasındaki askeri rütbe, yarbay
kayme :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kaime (duran, ayakta
duran, dikilen, yerine geçen, ikame eden) * kağıt para
kaynaç :
tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + aç (isim
yapım eki) * volkanik yerlerde, belli aralıklarla sıcak su ve buhar fışkırtan
kaynak
kaynak :
tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + ak (isim
yapım eki) * yeraltından doğal olarak çıkan su, suyun çıkış yeri veya metal
parçaların yüksek ısı ve basınçla birleştirilmesi işlemi; bilgi veya malzemenin
elde edildiği yer veya kişi, köken, orijin
kaynakça :
tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + ak (isim
yapım eki) + ça (isim yapım eki) * bir eserde, araştırmada veya yazıda
kullanılan, başvurulan veya alıntı yapılan tüm bilgi kaynaklarının listesi veya
dökümü
kaynakçı :
tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + ak (isim
yapım eki) + çı (yapan kişi eki) * ısıtma yöntemiyle metal parçaları
birleştirme işlemini gerçekleştiren usta veya çalışan kişi; bilgi toplama ve
aktarma işiyle uğraşan kişi
kaynakhane :
tür., far. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + ak
(isim yapım eki) (tür.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva)
(far.) * kaynak işleminin yapıldığı atölye veya iş yeri; ayrıca suyun doğal olarak
çıktığı veya toplandığı yer
kaynaklanmak :
tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + ak (isim
yapım eki) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir durum, bilgi,
malzeme veya olay belirli bir sebebe, kaynağa dayanmak, o kaynaktan türemek
veya elde edilmek
kaynama noktası :
tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + ma (isim
yapım eki) + nokta (yazıda, matematikte ve geometrik anlatımda konum belirtmek,
ayırmak veya işaretlemek için kullanılan; boyutsuz kabul edilen en küçük işaret
veya sınır birimi) + sı (iyelik eki) * bir maddenin sıvı halden gaz haline
geçtiği, yani kaynamaya başladığı özgül sıcaklık değeri
kaynamak :
tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + mak (mastar
eki) * sıvı ısı alarak buharlaşmaya başlayacak derecede yüksek sıcaklığa
ulaşmak ve köpürerek kabarmak
kaynana :
ara., tür. * kayın (kaynayan, karışan, iç içe giren; bağ, ilişki, evlilik
yoluyla kazanılan hısım, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkisi) + ana
(anne, valide; esas, asıl, temel, başlıca) (tür.) * evli bir erkeğin annesi,
gelinin eşinin annesi olarak aile içindeki kadın figürü
kaynarca :
tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + ar (geniş
zaman fiil eki) + ca (isim yapım eki) * genellikle sıcak su kaynaklarının
bulunduğu veya adını kaynamayla ilişkilendiren coğrafi yer; Sakarya'nın bir
ilçesi
kaynaşlı :
tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + aş (işteş
fiil eki) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Düzce’nin bir ilçesi
kaynaşmak :
tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + aş (işteş
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * iki veya daha fazla unsur birbiriyle
etkileşerek birleşmek, bütünleşmek veya uyum içinde bulunmak
kaynata :
ara., tür. * kayın (kaynayan, karışan, iç içe giren; bağ, ilişki, evlilik
yoluyla kazanılan hısım, evlilik yoluyla oluşan akrabalık ilişkisi) + ata
(baba, öncel, dede, geçmişteki soy büyükleri, soy, nesil) (tür.) * kadına göre
kocasının, kocaya göre karısının babası, kayınbaba
kaynatmak :
tür. * kayn (ısınmak, köpürmek, hareketlenmek, başlamak, çıkmak) + at (etken
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sıvıyı veya bir maddeyi yüksek sıcaklığa
getirerek kaynama aşamasına getirmek
kaypak :
tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek) + pak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * düz,
kaygan veya tutunması zor olan yüzey; güvenilmez, sözünde durmayan, kaygan
karakterli kişi veya davranış biçimi (mecazi)
kayra :
tür. * kayr (kayırmak, iyilik etmek, korumak, esirgemek) + a (isim yapım eki) *
koruma, himaye, iyilik, lütuf; saygı duyulan büyük bir kimseden gelen iyilik;
tanrısal merhamet veya kutsal ihsan; Tanrı’nın dünya işlerinde kendini gösteren
iyilik ve bilgeliği
kayra han :
tür. * kayr (kayırmak, iyilik etmek, korumak, esirgemek) + a (isim yapım eki) +
han (kağan, hükümdar) * Türk mitolojisinde evrenin yaratıcısı ve en yüce
tanrısı olarak kabul edilen, iyilik, düzen ve merhameti temsil eden ilahi
hükümdar
kayrak :
tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek) + rak (isim yapım eki) * çakılların kırılmasıyla
oluşmuş ince kum; taşlı ve kumlu, ekime elverişli olmayan toprak; ince
katmanlar halinde kolayca parçalanabilen, genellikle gri, siyah veya yeşilimsi
renkte olan, basınca ve hava etkisine dirençli, tortul kökenli bir taş türü
kayran :
tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek) + ran (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * orman
içindeki ağaçsız, düz alan; yağmurda çamur tutmayan yer
kayser :
gre., lat. * kaisaras (kral, hükümdar, imparator) (gre.); Caesar (Roma
İmparatoru Julius Caesar'ın soyadı zamanla “imparator” anlamı ile özdeşleşmiştir.),
caesaries (gür saç), cadere (kesmek), caesius (mavi gözlü) (lat.); Kaiser
(hükümdar) (alm.) * Roma, Bizans ve Alman imparatorlarının kullandıkları san
kayser-fleischer halkası :
alm. * kayser (Alman göz hastalıkları uzmanı Bernhard H. Kayser'in soyadından)
+ fleischer (Alman göz hastalıkları uzmanı Bruno Fleischer'ın soyadından) +
halka (boğaz, daire şekli, çember) (ara.) + sı (iyelik eki) (tür.) * Wilson
hastalığında gözün kornea kenarında biriken bakır nedeniyle gözün sclerası
(beyaz kısmı) ile renkli olan kısmının (iris) birleştiği yerde oluşan,
altın-kahverengi-turuncu renkli halka
kayseri :
gre. * Kaisareias (kralın şehri, kralın yeri) (kaisaras (kral, hükümdar) + eia
(yer, mekan, şehir) * Türkiye’nin Orta Anadolu Bölgesi’nde yer alan 38 plaka
numaralı ili (caesar, ceasar, César, Kaiser (imparator) (lat., ing., fra.,
alm.) )
kayşamak :
tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek) + şa (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) *
kaya, toprak vb. yerinden koparak aşağıya inmek
kayşat :
tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek) + şa (edilgen fiil eki) + t (isim yapım eki) *
kayşama sonucu yerinden kopmuş parça
kaytaban :
tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek) + taban (ayağın yere basan yüzü, alt yüzü; üstü
kapalı olan bir yerin tavanına karşıt olan, ayakla basılan yüzü; yer, zemin) *
sürü, deve sürüsü, bsşıboş, düzensiz
kaytağı :
tür. * kayta (parça, kalıntı, uç) + ğı (isim yapım eki) * Azerbaycan ve diğer
bazı Kafkas ülkelerine özgü bir halk oyunu ve bu oyuna eşlik eden ezgi; Kuzey
Kafkasya’da, özellikle Dağıstan’da yaşayan bir halk (Kaytaklar) ve onların
konuştuğu dil
kaytak :
tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek) + tak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * (yer
için) kuytu; sözünde durmayan, dönek (kimse)
kaytan :
tür. * kay (akıp gitmek, yer değiştirmek, kıpırdanmak, hareket etmek,
sürüklenmek, akmak, dönmek) + tan (isim yapım eki) * pamuktan veya ipekten
yapılmış sicim; yelkeni yarı kapatmak için kullanılan örgü halat; ince,
yuvarlak veya yassı biçimli, genellikle dokumadan yapılan, örgülü veya bükümlü
süs veya bağ ipi; giysi, perde, yastık gibi eşyalarda dekoratif veya işlevsel
olarak kullanılan tekstil malzemesi
kaytarmak :
tür. * kayt (dönmek, geri dönmek, geri gelmek, geri gitmek, vazgeçmek) + ar
(fiil geniş zaman eki) + mak (fiil mastar eki) * dönmek, döndürmek, caymak,
geri dönmek, bırakmak, terketmek (kite (uçurtma, uçan, terkedip giden), quiet
(sessiz, ıssız, terkedilmiş), quit (terketmek, bırakmak) (ing.), quitter
(terketmek, bırakmak) (fra.) )
kayyım :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kaim (duran, ayakta
duran, dikilen, yerine geçen, yerinde duran) * daim olan, devamlı olan, duran, dikilen
kayyim :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kaim (duran, ayakta
duran, dikilen, yerine geçen, yerinde duran) * daim olan, devamlı olan, duran,
dikilen
kayyum :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak), kaim (duran, ayakta
duran, dikilen, yerine geçen, yerinde duran) * daim olan, devamlı olan, duran,
dikilen; bir kurum, kuruluş, şirket veya vakfın idaresini geçici olarak
üstlenmesi için mahkeme kararıyla atanan görevli; her şeyi "ayakta tutan,
yöneten” anlamında Allah’ın sıfatlarından biri
kaz :
tür. * kaz (kuğu ve ördeğe benzeyen, geniş gagalı, kısa bacaklı, suyu ve karayı
seven, evcilleştirilebilen iri yapılı kümes kuşu (onomatopeik kelime) ) *
Anatidae (Ördekgiller) familyasından olan, sulak alanlarda yaşayan, hem etinden
hem de tüyünden yararlanılan, bağırgan yapısıyla tanınan evcil veya yabani bir
su kuşu türü (goose, Gans (kaz) (ing., alm.) )
kaz ayağı :
tür. * kaz (kuğu ve ördeğe benzeyen, geniş gagalı, kısa bacaklı, suyu ve karayı
seven, evcilleştirilebilen iri yapılı kümes kuşu (onomatopeik kelime) ) + ayak
(bacağın bilekten aşağıda bulunan ve yere basmaya yarayan bölümü) + ı (iyelik
eki) * kaz kuşunun üç parmaklı ayak izine benzer biçimde, özellikle insan göz
çevresinde yaşlanmayla ortaya çıkan ince, çatallı kırışıklık çizgiler
kaza :
ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme
bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek) * beklenmedik olumsuz vaka,
problem, sorun, durum; kada; birbirine lazım olmak, gerekmek, biri diğerinin
sebebi olmak (cause (sebep) (ibg., fra.), because (çünkü, sebebiyle, lazım
olduğu üzere) (ing.) )
kazaen :
ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme
bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek; beklenmedik olumsuz vaka,
problem, sorun, durum) + en (gibi, olarak) * karar gereği, takdiren, sonuç
olarak; istemeyerek, yanlışlıkla, istenmeden meydana gelmiş şekilde
kazağı :
tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir
şeyi açmak) + ağı (isim yapım eki) * düzeltmekte, kazımakta veya temizlemekte
kullanılan, enli bıçak biçiminde demir araç
kazak :
kıpç., rus. * kazak (bağımsız dolaşan, başına buyruk savaşçı veya göçebe) *
Ruslara ve Kazak Türkleri’ne özgü, baş ve kolları geçirmeli, yakasız veya
yuvarlak yaka, genellikle yünlü, düğmesiz kısa yün üst giysisi
kazakistan :
kıpç., rus. * kazak (bağımsız dolaşan, başına buyruk savaşçı veya göçebe) +
istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) * kuzeyinde Rusya, güneyinde
Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan, doğusunda Çin bulunan, Hazar Denizi ve
Aral Gölü'ne kıyısı da bulunan bir Asya ülkesi
kazamat :
ita., ara. * casa (ev) (ita.) + matta, matiyya (karanlık, gizli) (ara.) * obüslerden,
bombalardan korunmak için yerin altına kazılmış korunak, siper; kalelerde veya
askeri yapılarda yer altında veya sur içinde yapılan, düşman ateşinden
korunmaya yarayan korunaklı sığınak, cephanelik veya topçu mevzisi
kazan :
tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir
şeyi açmak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kazğan, büyük kaynatma
tenceresi; kazılı yer, çukur, hendek; Ankara'nın bir ilçesi (cauldron (kazan)
(ing.), caisse (bavul, kasa), chaudière (kazan) (fra.), Kessel (kazan) (alm.) )
kazanç :
tür. * kaz (elde etmek, çekip almak, uğraşarak elde etmek, almak, içine koymak)
+ anç (isim yapım eki) * emek, beceri veya sermaye karşılığında elde edilen
maddi veya manevi getiri, yarar, fayda veya artı değer
kazandibi :
tür. * kazan (kazğan, büyük kaynatma tenceresi) (kaz (toprağı oymak, toprakta
çukur açmak, içine bir şey koymak için bir şeyi açmak) + an (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) ) + dip (zemin, taban, en alt nokta) + i (iyelik eki) * sütlü
tatlıların pişirildiği kazan veya tencerenin dibinde oluşan, hafif kızarmış
veya karamelleşmiş, karakteristik lezzet ve kıvamda tatlı alt tabaka
kazanfer :
ara., far. * gazanfar (aslan) (gaz (ısırmak; kazanmak, elde etmek); gaza (akın
etmek, sefer düzenlemek, yağmalamak, talan etmek, öldürmek, yok etmek,
parçalamak, dövmek, ezmek, vurmak; kavga etmek, mücadele etmek, savaşmak;
gezmek, gitmek) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + far (-cı,
yapan, eden, taşıyan eki) (far.) * aslan; cesur, kahraman, yiğit
kazanmak :
tür. * kaz (elde etmek, çekip almak, uğraşarak elde etmek, almak, içine koymak)
+ an (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * almak, elde etmek, içeri
almak, içine koymak, tutmak, “haz” etmek (almak), haznelemek (hazine, hazne
(ara.), casino (küçük ev, köşk, eğlence mekanı, kumar, oyun ve eğlence
faaliyetlerinin yapıldığı özel mekan) (ita.), case (bavul, kılıf), cash, caisse
(kasa, içine eşya konan) (ing.) )
kazara :
ara., tür. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek,
hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek; beklenmedik olumsuz
vaka, problem, sorun, durum) + ra (olarak) * karar gereği, takdiren, sonuç
olarak; istemeyerek, yanlışlıkla, istenmeden meydana gelmiş şekilde
kazaratar :
tür. * kazar (oyarak derinleştirmek) + atar (fırlatmak, savurmak) * toprağı
kazma işinde kullanılan, eklemli bir kol üzerinde devinebilen bir kepçesi
bulunan ve bu kepçeyle toprağı kazıp dışarı atabilen araç
kazaska :
kıpç., rus. * kazak (bağımsız dolaşan, başına buyruk savaşçı veya göçebe) + ska
(isim yapım eki) * kaynağı Kafkasya olan, Kafkas ve Türk halk dansları arasında
yer alan, genellikle canlı ritimlere sahip, erkeklerin gösterişli hareketlerle
sergilediği, çok hızlı bir biçimde oynanan geleneksel bir dans türü
kazasker :
ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme
bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek) + askar (asker, ordu mensubu,
ordu) * Osmanlı hukuk sisteminde, askerî mahkemelerde görev yapan yüksek yargıç
veya askeri kadı, hem askeri hem sivil hukuki meselelerle ilgilenen üst düzey
yargıç (hakim)
kazaz :
far. * kazaz (ipekçi, ipek eğirici) (kaz (ipek ipliği) + az (-ci, yapan, eden
eki) ) * ham ipeği işleyen, iplik ve ibrişim durumuna getiren kimse
kazazede :
ara., far. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek,
hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek; beklenmedik olumsuz
vaka, problem, sorun, durum) (ara.) + zede (zarar, ziyan; vurulmuş, etkilenmiş,
maruz kalmış) (far.) * kaza sonucu zarar gören, yaralanan veya hayatını
kaybeden kişi
kazboku :
tür. * kaz (kuğu ve ördeğe benzeyen, geniş gagalı, kısa bacaklı, suyu ve karayı
seven, evcilleştirilebilen iri yapılı kümes kuşu (onomatopeik kelime) ) + bok
(dışkı, küf, pas) + u (iyelik eki) * kirli sarı (renk); kirli sarı renkte olan
kazef :
ara. * kazafa (atmak, savurmak, fırlatmak) * uzak, ırak, baid
kazeifikasyon :
lat. * caseus (peynir) + fication (yapma, etme, eyleme) (facere, ficare
(yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tio (isim yapım eki) ) * özellikle
tüberküloz gibi enfeksiyonlarda dokuların peynir kıvamında yumuşak, sarı-beyaz,
granüle nekrotik bir yapıya dönüşmesi ile karakterize bir doku dejenerasyonu
süreci
kazein :
lat. * caseus (peynir) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * süt
proteinlerinden biri olan ve özellikle peynirin ana yapısını oluşturan, süt
pıhtılaştığında çöken, suda çözünmeyen fosfoprotein (C18H14N2O3C)
kazevi :
far. * gazevi (deve üzerine konulan bir çeşit oturulacak sepet, büyük sepet,
mahfe) * genellikle hurma, pirinç veya bulgur gibi kışlık zahireleri taşımak ve
saklamak amacıyla kullanılan, saz, kamış veya hasırdan örülmüş, ağzı dikilerek
kapatılan büyük ve kulpsuz bir çeşit sepet
kazgıç :
tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir
şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + gıç (isim yapım ve araç eki) *
tandırdan ekmeği çıkarmaya yarayan bir araç bitki kökü çıkarmaya yarayan ucu
sivriltilmiş sopa
kazı :
tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir
şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + ı (isim yapım eki) * kazma işi
kazı kazan :
tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir
şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + ı (fiil emir kipi eki) + kaz
(elde etmek, çekip almak, uğraşarak elde etmek, almak, içine koymak) + an (fiil
emir kipi eki) * üzeri kazınarak altındaki bilginin veya ödülün ortaya
çıkarıldığı, genellikle küçük meblağlı para veya ödül içeren şans oyunu kart
kazık :
tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir
şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + ık (isim yapım eki) * yere
çakılarak bir şeyi sabitlemekte, desteklemekte veya sınırlamakta kullanılan,
genellikle ahşap veya metalden yapılan, sivri uçlu kalın çubuk, direk, kalas
kazık kök :
tür. * kazık (toprağa çakılan sivri, uzun parça) + kök (bitkinin toprağa
tutunan organı) * ana kökten gelişen, aşağı doğru uzayan, kalınlaşmış ve
genellikle yan köklerin çıktığı baskın kök tipi
kazıklamak :
tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir
şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + ık (isim yapım eki) + la
(etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir malı veya hizmeti olması
gerekenden yani piyasa fiyatından daha yüksek fiyata satarak aldatmak,
dolandırmak
kazıklı humma :
tür. * kazık (direk, kalas) + lı (ile, birlikte, beraber) + hamma (ısınmak,
sıcak olmak), hamim (sıcak), humma (ateş, yüksek sıcaklık; hastalık belirtisi
olarak ateşlenme) (ara.) * vücutta batıcı ve saplanıcı tarzda ağrılarla
seyreden, yüksek ateşli, akut enfeksiyöz bir hastalık
kazıkoz :
tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir
şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + koz (güçlü hamle, son argüman)
* söylenen bir sözün, jestin veya davranışın yanlış anlaşılması sonucu kişinin
aslında söylemek istemediği bir şeyi ima ettiği sanılarak karşı tarafça tepki
görmesi durumu
kazım :
ara. * kazeme (öfkesini bastırmak) * öfkesini açığa vurmayıp bastıran;
hoşgörülü, bağışlayıcı, sabır sahibi
kazımak :
tür. * kaz, kazı (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak
için bir şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + mak (fiil mastar eki)
* bir yüzeydeki maddeyi, kir veya kaplamayı sert bir cisimle sürterek veya
sıyırarak çıkarmak veya altındaki katmanı ortaya çıkarmak
kazif :
ara. * kazafa (atmak, fırlatmak, savurmak, sokmak, bırakmak) * atan, fırlatan,
savuran, sokan
kaziye :
ara. * kaza, kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme
bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek) * dava, iddia, mesele,
mantıkta önerme, kadiyyat
kazkanadı :
tür. * kaz (kuğu ve ördeğe benzeyen, geniş gagalı, kısa bacaklı, suyu ve karayı
seven, evcilleştirilebilen iri yapılı kümes kuşu (onomatopeik kelime) ) + kanat
(kuşlarda ve bazı böceklerde uçmayı sağlayan organ; uçağın iki yanından dışa
doğru uzanan ve uçağın havada dengede durmasını sağlayan metal yüzeylerden her
biri; taraf) + ı (iyelik eki) * güreşte, hasmın başını koltuk altına alarak
veya hasmı arkadan, yandan sararak, elleri onun koltukları altından geçirip
sırtında veya ensesinde birleştirme biçiminde uygulanan bir oyun
kazma :
tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir
şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + ma (isim yapım eki) * kazmak
eylemi; toprağı kazmak, düzeltmek gibi işlerde kullanılan, uzunca, ağaç saplı
demir araç
kazmak :
tür. * kaz (toprağı oymak, toprakta çukur açmak, içine bir şey koymak için bir
şeyi açmak, tırmalamak, eşelemek, tıraş etmek) + mak (fiil mastar eki) *
herhangi bir araçla toprağı yarmak, oymak, açmak, toprakta çukur, kuyu vb.
oluşturmak; sert bir metali ince uçlu çelik bir kalemle oymak
kazmir :
san. * ke (su) + şmir (kurumak, kurutmak, çekilmek) * Hindistan'ın
kuzeybatısında, Himalayalar'da bulunan Keşmir bölgesinde yetişen Keşmir
keçilerinin ince ve yumuşak yünlerinden elde edilen, son derece hafif, ince
dokulu, yumuşak, sıcak tutan ve lüks sayılan tekstil ürünü, kaşmir
kazmofit :
gre. * khasma (yarık, boşluk) + phyton, phytos (bitki, büyüyen şey) (phyo,
phyein (doğmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek,
gelişmek, şişmek, kabarmak) + ton, tos (sıfat yapım eki) ) * kaya
çatlaklarında, yarıklarda veya kayalık oyuklarda yetişen bitki
kazolit :
ban., gre. * Kasolo (Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin Katanga (Haut-Katanga)
bölgesinde yer alan tarihi bir tepe ve maden yatağı) (ban.) + lithos (taş,
kaya) (gre.) * kalsiyum, alüminyum ve titanyum içeren nadir, opak, koyu renkli
bir granat türü olan ve genellikle metamorfik kayaçlarda bulunan hidratlı doğal
kurşun ve uranyum silikat (Pb(UO2)(SiO4) • H2O)
kazulet :
ara. * kazaret (pislik, murdarlık, necaset; iğrençlik, ahlaken düşüklük),
kazur, kadur (pislik, kir, abdesti bozan şey, murdar, insandan kaçan (kişi,
özellikle kadın) ) + at (çoğul eki) * iri yapılı, güçlü, cüsseli adam, hantal,
kaba yapılı, beceriksiz, kazurat
kazur :
ara. * kazaret (pislik, murdarlık, necaset; iğrençlik, ahlaken düşüklük) *
temiz olmayan şeylerden sakınan kimse
kazurat :
ara. * kazaret (pislik, murdarlık, necaset; iğrençlik, ahlaken düşüklük),,
kazur, kadur (pislik, kir, abdesti bozan şey, murdar, insandan kaçan (kişi,
özellikle kadın) ) + at (çoğul eki) * yenilen besinlerin sindirimden sonra
kalan ve anüs yoluyla dışarı atılan artığı, dışkı
kazure :
ara. * kazaret (pislik, murdarlık, necaset; iğrençlik, ahlaken düşüklük),
kazur, kadur (pislik, kir, abdesti bozan şey, murdar, insandan kaçan (kişi,
özellikle kadın) ) + et (isim yapım ve durum eki) * pislik, kir, mezbele,
süprüntülük
KDV : tür.
* katma (ekleme, ilave etme, üstüne koyma) + değer (ölçü, kıymet, miktar,
sayısal nicelik, paha, fiyat) + vergi (devletin kamu hizmetleri için zorunlu
olarak halktan topladığı para) + si (iyelik eki) * bir mal veya hizmetin üretim
ve dağıtım süreçlerinde her aşamada eklenen ekonomik değerin vergilendirilmesi
esasına dayanan, nihai tüketiciye yansıyan dolaylı vergi türü (KDV)
ke :
ara. * ke (ikinci tekil şahıs zamiri, sen; gibi, benzer) * ikinci tekil şahıs
zamiri, sen; gibi, benzer
kebab :
ara. * kababa (yakmak, pişirmek, kızartmak) * ateşte pişirme, kızartma,
pişirme, yakma; kızartılmış et, pişirilmiş et
keban :
erm. * gaban, kaban, geben (geçit, boğaz, dağ yolu, sarp ve büyük taşlık yer) *
dağ yolu, geçit yeri, yamaç, eğimli arazi, üstten aşma/aşırtma, yamaç, sarp ve
büyük taşlık yer; Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan Elazığ iline
bağlı, üzerinde ülkenin en büyük hidroelektrik santrallerinden birini
barındıran barajıyla tanınan tarihi ve coğrafi bir ilçe
kebap :
ara. * kababa (yakmak, pişirmek, kızartmak) * ateşte pişirme, kızartma,
pişirme, yakma; kızartılmış et, pişirilmiş et
kebb :
ara. * kabba (kapamak, örtmek, kapalı hale getirmek) * kapama, örtme
kebed :
ara. * kabuda, kebede (ağır gelmek, sıkıntı vermek, yük olmak; güçlük çekmek,
sıkıntıya katlanmak, zahmet vermek) * meşakkat, zorluk, sıkıntı, ağır yük; iğer
ağrısı; karaciğer; meşakkat, şiddet, mihnet; karın şişmesi
kebere :
gre. * kapari (çiçekleri turşu yapılan bir bitki, capparis spinosa) *
Capparaceae familyasından olan ve gıda, kozmetik, boya ve ilaç sanayiinde
kullanılan dikenli bir bitki türü, gebreotu, kapari
kebikec :
sür., far. * keb (korumak) + i (tamlama eki) + kec (saklamak) * el yazması
kitapları güvelerden korumak için üzerlerine yazılan ve tılsımlı olduğuna
inanılan kelime; haşarat ve zararlı böceklerin hareketini düzenleyen meleğin
ismi
kebir : ara.
* kabara (büyümek, irileşmek, iri olmak, önemli olmak), kibr (büyüklük, ululuk,
yücelik) * büyük, iri, önemli, "kabar”mış
kebuter :
far. * kebuter (güvercin) * İran musikisinde özellikle güvercin uçuşunu veya
hüzünlü duyguları betimleyen nağmeli ezgi; uçuculuk, hafiflik
kebze :
ara. * kabd, kabz (tutmak, kavramak, yakalamak) * tutacak, sap, kulp, kavrama
yeri; omzun art bölümünde bulunan, üçgen biçiminde, geniş ve ince kemik,
kürekkemiği
kebzeci :
ara., tür. * kebze (kürekkemiği) (ara.) + ci (ile ilgili, yapan eki) (tür.) *
koyunların kebzelerine bakarak gelecekten haber verdiğini öne süren kimse
keçe :
tür. * keç (sıkmak, sıkıştırmak, bastırmak) + e (isim yapım eki) * yün, kıl
gibi lifli maddelerin sıcaklık ve basınçla sıkıştırılması sonucu elde edilen,
dokunmadan yapılan kalın kumaş türü, sıkıştırılarak keçeleşmiş yünlü dokusuz
kumaş
keçeli kalem :
tür., ara. * keçe (yünlü kumaş türü) + li (ile, beraber) + kalem (yazı yazmak
için kullanılan, kurşun, tükenmez veya dolma olarak kategorize edilen, ucu
sivriltilmiş ince uzun alet) (ara.) * ucu keçeden yapılmış veya keçemsi
liflerle emici yazı ucu taşıyan ve genellikle mürekkep deposu olan modern yazı
aracı, keçe uçlu yazı kalemi
keçi :
tür. * keç (gitmek; ilerlemek; tırmanmak) + i (isim yapım eki) * boynuzlugiller
(Bovidae) familyasından olan, sütü, eti ve derisi için yetiştirilen boynuzlu,
geviş getiren, otçul, tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı
keçi sakalı :
tür., ara. * keçi (tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı) (tür.) + sakal (yüzde,
özellikle çenede ve yanaklarda yetişen erkeklik tüyü, kılı) (ara.) + ı (iyelik
eki) (tür.) * özellikle bitkilerde, ince, uzun ve genellikle dağınık biçimde
bulunan tüy veya filament yapısı (şekil ve görünüş olarak keçi sakalına
benzetilmesinden)
keçiborlu :
tür. * kiçi (küçük, minik, ufak) + bor (taş, çakıl) + lu (ile, birlikte,
beraber) * Isparta'nın bir ilçesi (bölgenin kırık, küçük tepeciklerden meydana
gelen arazi yapısına atfen)
keçiboynuzu :
tür. * keçi (tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı) + boynuz (hayvan kafasının iki
yanındaki kemiksi, sert çıkıntılardan her biri) + u (iyelik eki) * meyvesi
uzun, koyu renkli ve kavisli yapısıyla keçi boynuzuna benzetilen, Akdeniz
ikliminde yetişen baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından bir ağaç ve
onun yenilebilir meyvesi
keçimemesi :
tür. * keçi (tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı) + meme (vücudun göğüs bölgesinde
bulunan, dişilerde yavru emzirmeye yarayan, erkeklerde gelişmemiş durumda olan
süt bezi; sıvı pükürtmeye yarayan borunun uç kısmı) + si (iyelik eki) * genç
kızlarda meme gelişimi ile ortaya çıkan meme tabanının normalden dar, meme
başının normale göre geniş olduğu, memenin konik yapısının bir tüp halini
aldığı durum, tübüler meme, tüp meme
keçiören :
tür. * keçe (yünlü kumaş türü) + ör (lifleri, ipleri veya telleri belirli bir
sırayla birbirine geçirerek bütünlük kazandırmak) + en (yapan, eden eki) *
Ankara'nın bir ilçesi (keçe örülen yer olmasından; bölgedeki üzüm bağlarında
yetişen üzümlerin geç olgunlaşmasından dolayı “geçveren” sözcüğünden türetilmiş
olabileceği de söylenir.)
keçisağan :
tür. * keçi (tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı) + sağ (süt veya sıvı elde etmek
için hayvanın memesine basmak; elde etmek) + an (yapan, eden eki) *
çobanaldatangillerden, alaca çizgili ve benekli yumuşak ve esmer tüyleri olan,
uzun kanatlı ve kuyruklu, bacakları ve gagası kısa, böcekçil, ötücü bir kuş,
çoban aldatan, dağ kırlangıcı
keçisedefi :
tür. * keçi (tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı) (tür.) + sedef (inci; parlak
kabuk) (ara.) + i (iyelik eki) * parlak, zarif ve ince yapraklarıyla bilinen,
özellikle dağlık ve kayalık alanlarda yetişen çok yıllık otsu bitki türü,
galega officinalis
keçitırnağı :
tür. * keçi (tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı) + tırnak (ayak ucu keratini;
hayvanın sert ayak uzantısı) + ı (iyelik eki) * özellikle taşlık, kayalık
bölgelerde yetişen, sert yapılı, yayılıcı gövdeli ve toprağa tutunma biçimiyle
keçilerin tırnaklarını andıran bir yer örtücü bitki türü
keçiyolu :
tür. * keçi (tırmanıcı küçükbaş dağ hayvanı) + yol (gidilen rota, istikamet,
güzergah) + u (iyelik eki) * keçinin yürüyerek açtığı veya geçebildiği yol;
genellikle dağlık, kayalık ve dar alanlarda keçilerin yürüyerek oluşturduğu
veya sadece keçilerin geçebileceği kadar dar, dolambaçlı ve sarp olan patika
keder :
ara. * kadara (bulanıklaşmak, kararmak, kötüleşmek) * bulanıklık, kararma,
kötüleşme; insanı içten sarsan, kalpte ağırlık yapan derin hüzün, üzüntü,
hüzün, acı, ıstırap
kedi :
lat. * cattus (kedi; evcil küçük yırtıcı, çevik ve gece görüşü güçlü memeli
hayvan) * kedigiller (felidae) ve etçiller (carnivora) familyasından küçük,
genelde kıllı, evcilleştirilmiş, avcılık yeteneği gelişmiş etobur memeli
kedi dili :
lat., tür. * cattus (kedi; evcil küçük yırtıcı, çevik ve gece görüşü güçlü
memeli hayvan) (lat.) + dil (ağız içindeki tat alma ve konuşma organı; biçim
benzerliği olan uzun ince şey) + i (iyelik eki) (tür.) * uzun, ince ve yassı
biçimiyle kedinin diline benzetilen, genellikle çikolata kaplı veya sade olarak
yapılan, tiramisu gibi tatlılarda kullanılan hafif ve gevrek bir bisküvi türü
kedi gözü :
lat., tür. * cattus (kedi; evcil küçük yırtıcı, çevik ve gece görüşü güçlü
memeli hayvan) (lat.) + göz (görme organı; bakış) + ü (iyelik eki) (tür.) *
kedi gözünün parlaklığına veya biçimine benzeyen nesne; genellikle kedilerin
gece parlayan gözlerinden esinlenerek adlandırılan bir yansıma taşı (örneğin
kalsedon çeşidi), gece parlayan yol reflektörü veya benzeri nesneleri
tanımlamakta kullanılan terim
kedi otu :
lat., tür. * cattus (kedi; evcil küçük yırtıcı, çevik ve gece görüşü güçlü
memeli hayvan) (lat.) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki)
(tür.) * kedilerin kokusuna karşı aşırı duyarlılık gösterdiği, sakinleştirici
ve spazm giderici özellikleriyle bilinen, tıbbi amaçla da kullanılan çok yıllık
otsu bitki; adını kedilerin bu bitkiye olan ilgisinden alan bir terim
kedibastı :
lat., tür. * cattus (kedi; evcil küçük yırtıcı, çevik ve gece görüşü güçlü
memeli hayvan) (lat.) + bastı (basmak fiilinin -dı geçmiş zaman ekiyle
türetilmiş hali; basılmış nesne) (tür.) * iki ahşap parçayı hizalamak ve
birleştirmek için kullanılan, genellikle yuvarlak veya yassı şekilde ahşaptan
yapılan, deliklere bastırılarak yerleştirilen marangozluk elemanı; adını, biçim
veya işlev açısından kedinin bastığı yer veya pati izine benzemesinden alan bir
terim; marangozlukta, bir yüzeyin her yerine tutkal sürmeyi gerektirmeyen
işlerde, fırçayı aralıklı bastırarak tutkal sürme eylemi
kedigiller :
lat., tür. * cattus (kedi; evcil küçük yırtıcı, çevik ve gece görüşü güçlü
memeli hayvan) (lat.) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins
belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * etçiller takımına ait, genellikle çevik
yapılı, keskin dişli ve pençeli memelilerden oluşan, evcil kediden aslana kadar
uzanan yırtıcı hayvanlar familyası; adını bu familyanın en tanınmış üyesi olan
kediden alan, biyolojik sınıflamada "Felidae" adıyla bilinen
hayvanlar topluluğu
keel :
ing. * keel (gemi omurgası; çıkıntılı alt kısım, omurga biçimli yapı) * geminin
tabanındaki uzunlamasına destek parçası; ayrıca biyoloji ve botanikte omurga
biçimli çıkıntı
kef :
ara. * kef (ك) * Arapça alfabenin on birinci harfi
kefal :
gre. * kephale (baş, kafa) * özellikle iri başlı yapısıyla tanınan, hem tatlı
hem tuzlu sularda yaşayabilen, sürü hâlinde gezen ve ekonomik değeri yüksek
olan bir balık türü, mugil cephalus
kefalet :
ara. * kafala (bakmak, teminat vermek, sorumluluk üstlenmek, desteklemek;
güvence vermek, garantör olmak, sorumluluğu almak, taahhüt etmek) * bir
kimsenin bir başkasının borcunu, yükümlülüğünü veya davranışını üstlenmeyi
taahhüt etmesi durumu; hukuki ve toplumsal bağlamda birine güvenceyle arka
çıkma; teminat, garantörlük, güvence, sorumluluk, himaye, destek
kefaleten :
ara. * kefalet (garanti, güvence, taahhüt) + en (gibi, olarak) * kefalet
olarak, kefil olarak
kefaletname : ara.,
far. * kefalet (garanti, güvence, taahhüt) (ara.) + name (kitapçık, mektup,
risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * bir kimsenin başka
birinin borcunu, görevini veya sorumluluğunu üstlendiğini gösteren yazılı belge
kefaret :
ara. * kefere (örtmek), kafir (örten) * işlenen bir günahı, suçu veya hatayı
telafi etmek amacıyla yapılan ibadet, ödeme, fidye veya iyi davranış gibi
eylemlerle kötülüğü örtmeyi, manevi arınmayı ve sorumluluğu ortadan kaldırmayı
amaçlayan uygulama; dini ve ahlaki bağlamda "günahın bedelini ödeme;
arındırıcı karşılık"
kefe :
ara. * kaff, keff (el ayası, avuç; kase, terazi gözü), kefe (ağırlık ölçüsü;
denizcilikte kullanılan sepet) * geleneksel olarak denizcilikte veya ticarette
kullanılan, özellikle balık veya diğer küçük yüklerin taşınmasında kullanılan,
sepet biçiminde kap
kefeki :
gre. * kefeki (köpük veya küf benzeri, gözenekli, pürüzlü) ) * geleneksel
mimaride ve inşaatlarda kullanılan açık renkli, gözenekli (delikli), hafif,
işlenmesi son derece kolay ve ateşe dayanıklı bir kalker/kireç taşı türü
olmasının yanı sıra, günlük dilde dişlerin yüzeyinde veya kapların tabanında
biriken kireç tabakasını, diş taşı/tartar
kefen :
ara., gre. * kafana (örtmek, sarmak, kaplamak), kafan (örtü, sargı) (ara.),
kophinos (gre.) * ölü bedenin defin işlemi sırasında sarıldığı, genellikle
beyaz ve ince bezden yapılan örtü
kefere :
ara. * kefere (örtmek; inkar etmek), kafir (örten, inkar eden, inançsız;
tarımcı, ziraatçi) ) + e (çoğul eki, arkaik veya halk ağzı kullanımı) * İslam
inancına göre Allah’a ve peygamberlere inanmayan veya İslam dinini reddeden
kimseleri tanımlamak için kullanılan, bazen olumsuz veya küçümseyici anlam
taşıyan, Arapça kökenli çoğul isim
keff :
ara. * kaffa (kavramak, tutmak, çekmek, alıkoymak, durdurmak, engellemek, geri
çemke, vazgeçirmek) * kavrama, tutma, çekme, alkoyma, durdurma, engelleme, geri
çekme, vazgeçirme; avuç, el, avuç içi, el ayası
keffar :
ara. * kefere (örtmek; inkar etmek), kafir (örten) * örten, tarımcı, ziraatçi;
inkarcı (cover, couvrir (örtmek) (ing., fra.) )
keffaret :
ara. * kefere (örtmek), kafir (örten) * işlenen bir günahı, suçu veya hatayı
telafi etmek amacıyla yapılan ibadet, ödeme, fidye veya iyi davranış gibi
eylemlerle kötülüğü örtmeyi, manevi arınmayı ve sorumluluğu ortadan kaldırmayı
amaçlayan uygulama; dini ve ahlaki bağlamda "günahın bedelini ödeme;
arındırıcı karşılık"
kefil :
ara. * kafala (bakmak, teminat vermek, sorumluluk üstlenmek, desteklemek;
güvence vermek, garantör olmak, sorumluluğu almak, taahhüt etmek), kefalet
(teminat, garantörlük, güvence, sorumluluk, himaye, destek) * sorumlu olan,
teminat veren, destekleyen; bir kimsenin borcunu, sorumluluğunu veya taahhüdünü
yerine getireceğini başkası adına üstlenen ve güvence veren kişi
kefin :
ara., gre. * kafana (örtmek, sarmak, kaplamak), kafan, kefen (örtü, sargı)
(ara.), kophinos (gre.) * ölü bedenin defin işlemi sırasında sarıldığı,
genellikle beyaz ve ince bezden yapılan örtü
kefir :
rus., tur. * kefir (keyif, sağlık, iyi his; mayalı süt içeceği) * Kafkas
kökenli, süt şekerinin (laktoz) kefir tanelerindeki bakteri ve mayalar
tarafından fermantasyonu sonucu elde edilen hafif ekşimsi, probiyotik özellik
taşıyan geleneksel içecek kefiye
kefne :
ara. * kefne (büyük, kalın dikiş iğnesi) * çuvaldızla iş görenlerin, avuçlarını
korumak için ellerine giydikleri üzeri demirli kayış
kefren :
mıs., gre. * kephren (Ra gibi olarak) (kephe (ortaya çıkmak, görünmek,
belirmek) + Ra (Güneş tanrısı) + en (gibi, ile ilgili, gibi, olarak) ) * Antik
Mısır’ın IV. Hanedanı’na mensup firavunlardan biri olup, Gize platosundaki
ikinci büyük piramidin (Kefren Piramidi) sahibi olarak bilinen tarihsel
şahsiyet
keftar :
far. * keftar (pençe atan) (keftan (pençe atmak, kapmak, yakalamak) (keft
(pençe; el) + an (fiil mastar eki) + ar (-cı, yapan, eden eki) ) * sırtlan
kehanet :
ara. * kehane (gaybdan haber vermek, bilinmeyeni söylemek, olacak olanı
söylemek, fala bakmak) * geleceğe dair olayları doğaüstü yollarla önceden bilme
veya bildirme, kahinlik
kehf :
ara. * kehf (mağara, sığınak, dağdaki büyük oyuk) * yerleşim alanlarının
dışında, genellikle dağlık ve kayalık bölgelerde bulunan doğal yeraltı veya
yerüstü boşluğu, mağara; Kur'an'ın 18. suresinin ismi
kehhal :
ara. * kehele (göze sürme çekmek), kuhl (sürme) * gözlere sürme çeken, göz
ilacı hazırlayan, göz tedavisiyle uğraşan kişi; Osmanlı döneminde ve eski tıp
geleneğinde göz hastalıklarını teşhis ve tedavi eden, göz ameliyatları
(özellikle katarakt/aksu) yapan göz hekimi (oftalmolog), göz doktoru
kehkeşan :
far. * keh (dağınık, yayılmış, toz) + keşan (çekilmiş, yayılmış) * yayılan toz;
geceleyin gökte yayılmış şekilde görünen, milyarlarca yıldızdan oluşan ve
Samanyolu Galaksisi olarak bilinen ışıklı şerit
kehl :
ara. * kehele (olgunlaşmak, yaşlanmak, yetişkin olmak, saçına kır düşmek) *
İslam hukuku ve Arap dili literatüründe genellikle 30 ile 50 yaşları
arasındaki, gençlik dönemini geride bırakıp olgunluk çağına ayak basmış,
saçlarına kır düşmeye başlamış yetişkin erkek, erişkin, ergin, yetişkin
kehle :
ara. * kehle (bit) * genellikle insanların saç, sakal ve giysilerinde parazit
olarak yaşayan küçük, kan emici ve kanatsız böcek türü, bit, pediculus
kehribar :
far. * kah (saman, saman çöpü) + ruba (çeken, çalıcı) * saman çeken; doğada
fosilleşmiş ağaç reçinesi olarak bulunan, sarıdan kızıla değişen renklerde
olabilen, sürtüldüğünde küçük nesneleri çekme özelliği gösterdiği için “saman
çeken” anlamında adlandırılan, tespih, takı ve süs eşyası yapımında kullanılan
yarı değerli taş; elektrik (Yunancası “elektron” olan “kehribar”ın, bir nesneye
veya zemine sürtüldüğünde hafif cisimleri çekme özelliği “kehribari çekim”
olarak adlandırılmış ve bu kökten de elektrik kelimesi oluşmuştur.)
kehrüba :
far. * kah (saman, saman çöpü) + ruba (çeken, çalıcı) * saman çeken; doğada
fosilleşmiş ağaç reçinesi olarak bulunan, sarıdan kızıla değişen renklerde
olabilen, sürtüldüğünde küçük nesneleri çekme özelliği gösterdiği için “saman
çeken” anlamında adlandırılan, tespih, takı ve süs eşyası yapımında kullanılan
yarı değerli taş; elektrik (Yunancası “elektron” olan “kehribar”ın, bir nesneye
veya zemine sürtüldüğünde hafif cisimleri çekme özelliği “kehribari çekim”
olarak adlandırılmış ve bu kökten de elektrik kelimesi oluşmuştur.)
kehulet :
ara. * kehl (erişkin, ergin, yetişkin) + et (isim yapım ve durum eki) *
erginlik, erişkinlik, orta yaşlılık
keiferia :
ing., lat. * keifer (Amerikalı entomolog Hartford Hammond Keifer'ın soyadından)
(ing.) + ia (taksonomik çoğul eki) (lat.) * Gelechiidae (pembe kurtgiller,
fırıl güveleri) familyasına ait olan ve larvaları özellikle domates, patlıcan,
patates gibi patlıcangiller (Solanaceae) familyasındaki bitkilerde galeri
açarak beslenen küçük güve (mikro-lepidoptera) türlerini kapsayan bir böcek
cinsi
keilitis :
gre. * kheilos (dudak) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun,
hastalık eki) * dudakların iltihaplanması, çatlama ve soyulmayla seyreden
inflamatuar durum
kejçeşm :
far. * kej (çarpık, eğri) + çeşm (göz) * şaşı, eğri bakışlı, şehla
kek :
ing. * cake (tatlı hamur işi) * un, şeker, yumurta, süt ve kabartıcılarla
yapılan, genellikle fırında pişirilerek hazırlanan, tatlı ve yumuşak yapılı
hamur işi
keka :
kür. * kekah (ses yansımalı (onomatope) kelime * iyi bir olayı, keyifli bir
durumu tanımlayan nida, ne iyi, ne hoş, ne güzel, keyfimize diyecek yok, oh ne
güzel, ne hoş, ne ala
keke :
tür. * kek (tekrarlamak, takılmak) + e (isim yapım eki) * konuşurken kelimeleri
veya heceleri tekrarlama, takılma ve düzgün ifade edememe durumu yaşayan kimse
kekeç :
tür. * kekeç (küçük, ince, cılız; kuru, sert ve ince dal; kütük parçası) * odun
işçiliğinde kullanılan, ince ve sert dallar veya küçük kütük parçaları
kekelemek :
tür. * kek (tekrarlamak, takılmak) + e (isim yapım eki) + le (etken fiil eki) +
mek (fiil mastar eki) * konuşurken kelimeleri veya heceleri tekrarlamak,
takılmak ve düzgün ifade edememek
kekeme :
tür. * kek (tekrarlamak, takılmak) + eme (isim yapım eki) * konuşurken
kelimeleri veya heceleri tekrarlama, takılma ve düzgün ifade edememe durumu
yaşayan kimse
kekik :
tür. * kekul, kakuti (yabani zahter) * Akdeniz ve Anadolu bölgelerinde yaygın
olarak yetişen, hoş kokulu, küçük yapraklı ve mor çiçekli, baharat ve tıbbi
amaçlarla kullanılan otsu bitki
kekil :
far. * kakul (alına dökülen kısa saç tutamı, perçem, kakül) * alına dökülen
kısa saç tutamı, perçem, kakül
keklemek :
tür. * kek (aldatmak, kandırmak, yanıltmak) + le (etken fiil eki) + mek (fiil
mastar eki) * aldatmak, işletmek, kandırmak
keklik :
tür. * gak, kek (gagalamak, koparmak) + lik (isim yapım eki) * sülüngillerden,
Avrupa, Kuzey Afrika ve Asya’da yaşayan, güvercinden biraz daha iri ve tombul
gövdeli, kısa kuyruklu, boz renkli, ayakları ve gagası kırmızı, genellikle
yerde yaşamayı seven ve tohumlarla, böceklerle beslenen, eti yenen bir kuş,
perdrix
keklik otu :
tür. * keklik (küçük orman kuşu) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u
(iyelik eki) * kekliğin yaşadığı veya sevdiği doğal ortamda yetişen, özellikle
kokusuyla veya görünüşüyle kekliğe benzetilen veya keklikle ilişkilendirilen,
genellikle aromatik özellikleri bulunan bir bitki türü, lamiaceae (nane),
origanum vulgare
keko :
kür * keko (ağabey, kardeş) * ağabey, kardeş; genellikle giyim tarzı,
tavırları, konuşma şekli veya genel kültürü kıraathaneyi ve varoş kültürünü
andıran, görgüsüz ya da eğitimsiz bulunan erkek tipi
kekre :
tür. * kekre (acı, buruk tat) * ağızda buruk ve acımsı bir tat bırakan durum
veya madde
kekremsi :
tür. * kekre (acı, buruk tat) + msi (ile ilgili, -a ait, gibi) * burukumsu,
acımsı
kel :
tür. * kel, kal (saçı olmayan, kılsız, çıplak) * saçları tamamen veya büyük
oranda dökülmüş olan, saçsız başa sahip kişi veya saçsız baş, başı açık olan
(kahl (alm.) )
kelalaka :
fra., ara. * qu'est-ce que (nedir bu) + le, l' (artikel) (fra.) + alaka (ilgi,
ilişki, ilinti, bağ) (ara.) (kısaca "kel alaka" (quel alaka) da
denen, bir tiyatro oyununda yer almış olan uydurma ifade) * ne alakası var, ne
ilgisi var
kelale :
ara. * kalla (yorulmak, gücü tükenmek, zayıflamak) * İslam hukukunda anne-baba
ve çocuk gibi doğrudan mirasçıları bulunmayan kimsenin miras durumu ve bu
durumdaki miras bırakan kişi; ana baba ve çocuğu olmadan
kelalet :
ara. * kalla (yorulmak, gücü tükenmek, zayıflamak) * yorgunluk, bitkinlik,
zayıflık, usançlık, bıkkınlık; akrabalığı uzak olanlar
kelam :
ara. * kalama (kesmek, kesip ayırmak, ayırmak, darbelemek, yaralamak, tesir
etmek, etkilemek), kelime (sözcük) * bir manayı ifade eden, bir maksadı anlatan
ifade, kesik kesik söylenen harf grupları, söz, söylem, deyiş, konuşma (claim
(sav, iddia) (ing.), réclamer (şikayet etmek, iddia etmek) (fra.) )
kelam-ı kadim :
ara. * kelam (söz, söylem, deyiş, konuşma) + i (tamlama eki) + kadim (eski,
geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte kalmış) * eski söz; Kur'an'ın diğer ismi
kelam-ı kibar :
ara. * kelam (söz, söylem, deyiş, konuşma) + i (tamlama eki) + kebir (büyük,
ulu), kibar (büyükler, ulular, seçkinler, soylular) * büyüklerin sözü, önemli
ve değerli söz
kelaynak :
tür. * kel (saçsız, tüysüz) + aynak (bir kuş türü) * başı tüysüz olduğu için
"kel" sıfatıyla anılan, gagası uzun, kıvrık ve kırmızı, nesli tükenme
tehlikesi altında olan, Anadolu ve Kuzey Afrika’da yaşayan büyük ve kara tüylü
bir göçmen kuş türü
kelb :
ibr., sür., ara. * kalba (köpek) (sür.); kelev (ibr.); kelb (ara.) *
memelilerden Canidae familyasına ait, insanlara yakın yaşayan evcil hayvan; ayrıca
mitolojide ve kültürde koruyucu, bekçi anlamlarında önemli simge, köpek
keldani :
gre., ara. * khaldai (Babil’in güneyinde, Güney Mezopotamya’da yaşayan
topluluk) (khaldu (rahip-astronom, müneccim (yıldız bilgin), kahin) + ai (çoğul
eki) ) * Babil’in güneyinde, Güney Mezopotamya bölgesindeki Khaldaya bölgesinde
yaşayan, astronomi ve büyücülükle tanınan, tarih boyunca Hristiyanlığı
(katoliklik) kabul etmiş eski bir etnik grup ve dilleri; özellikle Süryanice
konuşan halktan olan
kele :
tür. * kel (gelmek) + ge (gelecek zaman ve olasılık eki) * genellikle kadınlar
için ve kadınlarca kullanılan, sitem, şaşkınlık, sevgi veya dikkat çekme amacı
taşıyan, cümle başına ya da sonuna gelen “ayol”, “hey”, “yahu”, “be” muadili
samimi bir hitap ve ünlem kelimesi
kelebek :
tür. * kele (uçmak, çırpınmak; ses yansımalı kelime) + bek (küçültme veya canlı
eki) * pul kanatlılar familyasından, genellikle renkli kanatlara sahip, zarif
yapılı, tırtıl evresinden geçerek başkalaşım yoluyla oluşan, çiçekli bitkilerle
beslenen uçucu böcek türü
kelebek stili yüzme :
tür., lat. * kelebek (pul kanatlılar familyasından böcek) (tür.) + stilus
(tarz, üslup, biçem, usül, yöntem; yazı çubuğu, sivri uçlu kalem, kazıma aracı)
(lat.) + yüzme (su üzerinde hareket etme) (yüz (kol, bacak veya yüzgeç gibi
organların yardımıyla su üstünde veya su içinde ilerlemek ya da durmak) + me
(isim yapım eki) ) (tür.) * iki kolun aynı anda hareket ettirilmesiyle
gerçekleştirilen bir yüzme stili
keleci :
ara., tür. * kele (toplamak, bir araya getirmek; düzenlemek) + ci (yapan, eden
eki) * bir işi yapan, bir şeyi toplayan veya düzenleyen kişi; özellikle meslek
veya aracı, arabulucu, vasıta, muyancı
kelek :
tür. * kel (eksik olmak, dökülmek; saçı dökülmüş, çıplak) + ek (isim/sıfat
yapım eki) * ham meyve, olgunlaşmamış meyve, ham kavun, olgunlaşmamış kavun;
hile, düzen, tertip, entrika
kelem :
tür. * kelem (lahana) (Doğu Anadolu ağzı) * turpgillerden, ilkin Güney Avrupa
kıyılarında yabanıl bir bitki olarak rastlanan, bugün pek çok çeşidi bütün
dünyada güz ve kış sebzesi olarak yetiştirilen, iri ve kalın yapraklı, C
vitamini yönünden zengin bir bitki, lahana
keleme :
tür. * kelem (lahana) + e (isim yapma eki) * özellikle Orta Anadolu ve Doğu
Anadolu ağızlarında lahana yaprağıyla yapılan yemekleri veya lahana dolması
kelep :
far. * kelep (tutmak, sabitlemek, bağlamak; kilitlemek) * genellikle kapı,
pencere veya başka bir nesneyi kapatmak veya sabitlemek amacıyla kullanılan,
hareketini engelleyen, mekanik veya basit alet
kelepçe :
far. * kelep (tutmak, sabitlemek, bağlamak; kilitlemek) + çe (küçültme ve araç
eki) * genellikle kollara takılarak hareketi kısıtlayan, elleri veya bilekleri
bağlamak için kullanılan metalden yapılmış, iki parçalı, menteşeli veya kilitli
bağlama aracı
kelepir :
tür. * kele (ucuz, elverişli; hafif hareket etmek) + pir (eski, birinci; bir,
çok) * uygun fiyatlı, ucuz, hesaplı ve genellikle iyi kalite veya işlevselliğe
sahip olan eşya veya mal
kelepser :
far. * kelep (tutmak, sabitlemek, bağlamak; kilitlemek) + ser (baş, kafa) *
atın baş atmasını, baş vurmasını engelleyen kayış düzeni
keler :
mal. * geko (gekkonidae familyasına bağlı bir sürüngen cinsi) * sürüngenler
sınıfının gekolar takımına giren, agamidae Iguania alttakımına bağlı
hayvanların ortak ismi
keles :
kaz. * keles (kertenkele) * Bursa'nın bir ilçesi
keleş :
kür., gre. * keleş (haydut, eşkıya; dağ gibi, yiğit, cesur, bahadır, heybetli;
yakışıklı, güzel) (kür.); kallos (iyi, güzel, soylu, asil) (gre.) * yiğit,
cesur, bahadır, heybetli; yakışıklı, güzel, iyi; soylu, asil
kelifit :
gre. * kelyfos (kabuk) + ite (element, kayaç ve mineral eki) * başkalaşıma
uğramış kayaçlardaki granat (lal) gibi minerallerin çevresini bir kabuk veya
taç şeklinde saran, piroksen, spinel ve amfibol gibi çeşitli ikincil
minerallerin mikroskobik lifsi birleşmesinden oluşan hidratlı doğal magnezyum
silikat yapılı bir bozunma ürünü (Mg3Si4O10(OH)2•nH2O)
kelik :
tür. * kel (açık, boş, çıplak alan) + ik (küçültme eki) * bağ evi ve üzüm
bağlarının bulunduğu açık, küçük tepe veya çıplak alan
kelil :
ara. * akalla (azaltmak, eksiltmek) * az, eksik; zavallı, geri kalmış, bitik;
körleşmiş, kalil; az gören, uzağı veya yakını göremeyen (kill (öldürmek,
bitirmek) (ing.) )
kelime :
ara. * kalama (kesmek, kesip ayırmak, ayırmak, darbelemek, yaralamak, tesir etmek,
etkilemek) * sözcük; söz, söylem, kelam, konuşma (calamus (kamış), calamitas,
calamity, calamité (felaket, musibet, facia, darbe, kesilme) (lat., ing.,
fra.), culminate, culminer (sonuçlanmak, bitmek) (ing., fra.) )
kelime-i şahadet :
ara. * kelime (sözcük) + i (tamlama eki) + şahadet (tanıklık, şahitlik, tanık
olma, şahit olma) * Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in peygamber
olduğuna dair kelime ve inanış ifadesi (eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu
enne muhammeden resuluhu)
kelime-i tevhid :
ara. * kelime (sözcük) + i (tamlama eki) + tevhid (birleme, tekleme) * Allah’ın
birliğini, tekliğini ifade eden kelime; "Lailahe illallah Muhammedür
Resulullah" (Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed Allah’ın resulüdür.)
kelime grubu
kelkeçel :
tür. * kel (saçsız, tüysüz) + keçel (kel olan, saç veya tüyü dökülmüş) * saç
veya tüyü dökülmüş, kel kalmış
kelkit :
gre. * lykos (kurt) * Gümüşhane’nin bir ilçesi (Kelkit çayının Antik Çağdaki
isminden)
kella :
ara. * ke (gibi) + el (ön ek, artikel) + la (hayır, olmaz, yokluk, zırlık ve
olumsuzluk eki) * öyle değil, asla; hayır
kelle :
tür. * kel (saçsız, tüysüz) + le (isim yapım eki) * başın tamamı, özellikle
saçsız veya tüysüz kafa
kelli felli :
far. * karr (kuvvet, kudret, güç, nüfuz, celadet) + lı (ile, sahibi) + farr
(parıltı, ışılıtı, ihtişam) + lı (ile, sahibi) * saygın, önemli, nüfuzlu kimse,
kılığı kıyafeti düzgün, olgun ve gösterişli kimse, kerli ferli
keloğlan :
tür. * kel (saçsız, tüysüz) + oğlan (erkek çocuk, genç) * saçsız veya kel bir
erkek çocuğunu veya genç adamı ifade eden, Türkçe kökenli, halk hikayelerinde
ve masallarda sıkça kullanılan, genellikle saf, zeki ve cesur kahraman tipini
anlatan birleşik isim
keloid :
gre. * kelos (yara, leke, kabarıklık, şişlik, tümör, büyüme) + oeides (gibi,
ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * ciltte yara iyileşmesi sonrası aşırı
doku büyümesi sonucu oluşan, genel olarak kulak memesi, omuz, yanak ve göğüste
görülen kabarık, sert ve genişlemiş yara izi
kelp :
ing. * culpe, kilpe (deniz yosunlarının yakılmasıyla elde edilen ve cam ile
sabun yapımında kullanılan kül (alkali) maddesi; yosun) * soğuk ve sığ kıyı
sularında yetişen, yüksek miktarda iyot, mineral ve vitamin içeren, büyük su
altı ormanları oluşturarak deniz ekosistemi için hayati bir barınak sağlayan
sudan besinleri ve güneşten enerjiyi alarak fotosentez yapan yapraklar, yaprağı
destekleyen gövde ve organizmanın deniz tabanına tutunmasını sağlayan bir
tutunma organından oluşan Laminaria türü kahverengi bir deniz yosunu
kelt :
gre. * keltoi (gizlenenler, örtülü olanlar) * batıdaki barbar kabileler; Kelt
halkları; Avrupa'nın batısında yaşamış Hint-Avrupa kökenli Kelt kavimleri
kelvin :
ing. * kelvin (William Thomson, Lord Kelvin'in soyadından) * termodinamiğin
mutlak sıcaklık ölçeğinde kullanılan SI sıcaklık birimi (maddenin termal
hareketinin tamamen durduğu teorik sıcaklık 0 kelvin mutlak sıfır noktasıdır ve
suyun donma sıcaklığı 273,16 K kabul edilir.)
kelvin sabiti :
ing., ara., tür. * kelvin (William Thomson, Lord Kelvin'in soyadından) (ing.) +
sabit (durağan, hareketsiz, değişmeyen, yerinden oynamayan) (tür.) + i (iyelik
eki) (tür.) * mutlak sıfır sıcaklığın termodinamik anlamda enerji ile
ilişkisini belirleyen, sıcaklık ölçümünde kullanılan, genellikle mutlak sıfırın
tanımlanmasında veya termodinamik hesaplamalarda temel alınan, Kelvin biriminde
sabit olan referans değer (1.380649×10^-23J/K)
kelvin-helmholtz bulutları :
isk., alm., tür. * kelvin (İskoçyalı fizikçi William Thomson (Lord Kelvin)'in
soyadından) (isk.) + helmholtz (Alman fizikçi ve fizyolog Hermann von
Helmholtz'un soyadından) (alm.) + bulut (gökyüzünde yoğunlaşmış su buharı
kütlesi) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * atmosferde farklı hızlarda
hareket eden hava tabakaları arasındaki akış kararsızlığı sonucu oluşan dalga
biçimli bulutlar
kelvin-helmholtz
kararsızlığı : isk., alm., tür. * kelvin (İskoçyalı
fizikçi William Thomson (Lord Kelvin)'in soyadından) (isk.) + helmholtz (Alman
fizikçi ve fizyolog Hermann von Helmholtz'un soyadından) (alm.) + karar (sonuca
bağlama, düşünsel ve eylemsel seçim yapma) + sız (yokluk, eksiklik, zıtlık,
olumsuzluk eki) + lık (isim yapım eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * farklı
hızlarda hareket eden veya farklı yoğunluklara sahip iki akışkan tabakasının
sınırında oluşan dalgalanma ve girdaplaşma olayı
kelvin-helmholtz mekanizması
:
isk., alm., gre., tür. * kelvin (İskoçyalı fizikçi William Thomson (Lord
Kelvin)'in soyadından) (isk.) + helmholtz (Alman fizikçi ve fizyolog Hermann
von Helmholtz'un soyadından) (alm.) + mekhane (alet, araç, düzenek, makine,
cihaz) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.) + sı
(iyelik eki) (tür ) * yıldızların kütleçekimsel büzülmesi sırasında açığa çıkan
enerjiyi açıklayan fiziksel süreç (ayrıca akışkanlardaki Kelvin–Helmholtz
kararsızlığıyla ilişkili süreçler için de kullanılır.)
kem :
ara. * kem, kema (kaç, kaç tane, ne kadar, nice) * kaç, kaç tane, ne kadar,
nice
kem :
far. * kem (az, kötü, eksik, kötü nitelik, fena; az noksan, eksik; fakir,
hakir; uğursuz) * az, kötü, eksik, kötü nitelik, fena; az noksan, eksik; fakir,
hakir; uğursuz
kema :
ara. * ke (gibi, benzer) + ma (ne, o) * gibi, benzer
kemah :
ura. * gamakha (yülsek yer, kale) * Erzincan’ın bir ilçesi
kemakan :
ara. * ke (gibi) + ma (ne, o) + kane (olur) * önceden olduğu gibi
kemal :
ara. * kamala (tamamlamak, mükemmelleştirmek, olgunlaştırmak, eksiksiz hale
getirmek), kamula (tam olmak, tamamlanmak, eksiksiz olmak, olgunlaşmak), kamil
(olgunlaşmış, tamamlanmış), kemal (olgunluk, olmuşluk, tamamlanmışlık) *
olgunlaşma, tamamlanma, mükemmellik, olgunluk, tekamül
kemalist :
ara., lat. * kemal (olgun, olmuş, tamamlanmış, mükemmel, tekamül etmiş; Mustafa
Kemal Atatürk'ün isminden) (ara.) + ista (ile ilgili olan, destekleyici,
yandaş) (lat.) * Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün
düşüncelerini, devrimlerini ve ilke sistemini benimseyen kişi veya kurum
kemaliye :
ara. * kemal (olgunluk, olmuşluk, tamamlanmışlık, mükemmellik, tekamül
etmişlik) + iye (yer ve durum eki) * Erzincan’ın bir ilç esi
kemalizm :
ara., gre. * kemal (olgun, olmuş, tamamlanmış, mükemmel, tekamül etmiş; Mustafa
Kemal Atatürk'ün isminden) (ara.) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti,
doktrin eki) * Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün
düşünsel mirası ve devlet yönetimine dair ilke ve devrimlerini esas alan
siyasal ve toplumsal bir ideoloji
kemalpaşa :
ara., far. * kemal (olgun, olmuş, tamamlanmış, mükemmel, tekamül etmiş; Mustafa
Kemal Atatürk'ün isminden) (ara.) + paşa (Osmanlı İmparatorluğu döneminde
albaydan yüksek rütbede bulunan askerlere ve valilik, vezirlik gibi yüksek
sivil görevlerdeki kimselere verilen san, general) (pati (usta) + şah
(hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde
gelen) ) (far.) * İzmir’in bir ilçesi
keman :
far. * keman (yay, eğri biçim) * gövdesi çeneyle omuz arasına sıkıştırılarak
çalınan, dört telli yaylı çalgı
kemane :
far. * keman (yay, eğri biçim) + e (çalgı ismi eki) * yayla çalınan, armudi
gövdeli geleneksel çalgı
kemani :
far. * keman (yay, eğri biçim) + i (yapan, eden kimse) * yaylı çalgı çalan
kişi, kemancı
kemankeş :
far. * keman (yay) + keş (çeken, çekici, taşıyan) * Osmanlı döneminde okçu, yay
kullanarak nişan alan kişi
keme :
tür. * keme (yumru, mantar, trüf, keler, gömeç) * genellikle ilkbahar aylarında,
özellikle sağanak yağışların ardından kurak ve yarı kurak bölgelerde toprağın
altında yetişen, patatese benzer şekliyle bilinen, besin değeri yüksek,
aromatik ve oldukça nadide bir yaban mantarı (domalan mantarı) türü, trüf,
domalan
keme :
tür. * kemir (bir şeyi dişleriyle parça parça koparmak) * muridae familyasının
rattus cinsini oluşturan sivri ağızlı, kesik üst dudaklı, iri gövdeli fare
türlerinin ortak ismi, sıçan, lağım faresi, cardın, cardon
kemençe :
far. * kemançe (küçük yay, yaylı küçük çalgı) (keman (yay) + çe (küçültme eki)
) * genellikle Karadeniz ve Klasik Türk müziğinde kullanılan, yayla çalınan, üç
telli ve gövdesi dut, erik veya sarıçam gibi odunlardan oyularak yapılan
geleneksel bir yaylı çalgı
kement :
far. * kam (küçük), kamidan (küçülmek, daralmak), kamand (ip, sicim, yakalama
aracı; küçülmüş; çekince daralan düğüm, ilmik) * hayvan yakalamak veya tutmak
için kullanılan, uçları bağlı ip veya sicimden yapılmış esnek yakalama aracı;
sığırtmaçların kovaladıkları hayvanları yakalamak için savurdukları, ucu
ilmikli, kaygan, uzun ip veya kayış
kemer :
far. * kamar (bel, kuşak, kayış) * deriden, kumaştan vb. yapılan, bele
dolayarak iki ucu birbirine tokayla tutturulan bel bağı; pantolon, etek gibi
giysilerin bel bölümü; yay biçiminde, yük taşıyan veya açıklık oluşturan yapı
elemanı; su taşıma amacıyla inşa edilen, kemer formundaki köprü veya kanal;
Antalya'nın bir ilçesi; Burdur’un bir ilçesi
kemere :
far. * kemer (kuşak; mimaride iki sütun veya ayağı birbirine bağlayan kiriş,
kubbe) + e (son ek) * gemi güvertesinin enine konulmuş kirişlerinden her biri
kemh :
ara. * kamaha (somurtmak, surat asmak, keyifsiz olmak) * somurtma, suratsızlık,
keyifsizlik
kemha :
far. * kemha (ipekli ağır kumaş, atlas benzeri dokuma) * saray ve yüksek zümre
giyimine özgü, parlak, yoğun dokumalı, genellikle altın veya gümüş sırma ile
işlenmiş ipekli kumaş
kemik :
tür. * kem (dişle ısırmak) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dişle
ısırılmış, kıtırdatılmış; sert, mineralize vücut parçası
kemik erimesi :
tür. * kemik (canlılarda iskelet yapısını oluşturan sert doku) + erime (bir
maddenin çözülerek veya yapısını yitirerek yok olması durumu) + -si (iyelik
eki) * kemik dokusunun yoğunluk ve dayanıklığını kaybetmesi sonucu kemiklerin
zayıflaması ve kırılgan hale gelmesi durumu, osteoporoz
kemik zarı :
tür. * kemik (canlılarda iskelet sistemini oluşturan sert doku) + zar (ince
örtü, koruyucu doku) + ı (iyelik eki) * kemiklerin dış yüzeyini saran, onları
koruyan ve beslenmesini sağlayan ince, lifli bağ dokusu, kemik membranı,
periost
kemilüminesans :
gre., lat. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
) (gre.); kimya (ara.) + lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + escentia
(başlama, filizlenme, olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak,
filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + entia (isim yapım eki) )
(lat.) * kimyasal bir tepkime sonucunda ısıdan çok ışık açığa çıkması, kimyasal
yollarla ışık oluşumu
kemilüminometre :
gre., lat. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
) (gre.); kimya (ara.) + lumen, luminis (ışık, aydınlık, iç boşluk) + escentia
(başlama, filizlenme, olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak,
filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + entia (isim yapım eki) )
(lat.) + metron, metros (ölçü) (gre.) * kimyasal reaksiyon sonucu yayılan ışığı
ölçen cihaz
kemircik :
tür. * kemir (bir şeyi dişleriyle parça parça koparmak) + cik (isim yapım ve
küçültme eki) * burun, kulak gibi kimi organlarda bulunan küçük kıkırdak
kemirdek :
tür. * kemir (bir şeyi dişleriyle parça parça koparmak) + dek (isim yapım eki)
* kuyruğun iskeleti; olmamış kavun, kelek
kemirgen :
tür. * kemir (bir şeyi dişleriyle parça parça koparmak) + gen (isim yapım eki,
yapan, eden eki) * kemirme yetisine sahip olan canlı; fare, sıçan, kunduz,
sincap gibi sürekli büyüyen ön dişleriyle kemirme davranışı gösteren memeli
hayvanların genel ismi
kemirmek :
tür. * kemir (bir şeyi dişleriyle parça parça koparmak) + mek (fiil mastar eki)
* bir şeyi dişleriyle parça parça kopararak aşındırmak veya tüketmek
kemisorbsiyon :
gre., lat. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
) (gre.); kimya (ara.) + sorbtio (emme, içine çekme) (sorbere (emmek, içine
çekmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * bir yüzey ile molekül arasında
gerçekleşen kimyasal bağlanma yoluyla tutunma olayı
kemiyet :
ara. * kem (ne kadar, kaç) + iyet (-luk, durum eki) * nicelik, miktar,
büyüklük, çokluk, toplanma, toplanmışlık, birikme, nicelik, kemiyet (chemistry,
chimie, Chemie (kimya) (ing., fra., alm.) )
kemküm :
tür. * kem (az, eksik) + küm (ses tekrarından türeme kelime) * boğuk, kısıtlı
veya zayıf ses çıkarmak; sesin kesik, zayıf ve anlaşılmaz olması
kemlik :
far., tür. * kem (az, kötü, eksik, kötü nitelikli, fena) (far.) + lik (durum
eki) (tür.) * kötülük
kemodektoma :
ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış,
dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme,
kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kimyasal yöntemlerle
yapılan cerrahi doku kesip çıkarma işlemi
kemokin :
ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + kine (kimyasal madde eki) *
bağışıklık sistemi hücrelerini yönlendiren ve inflamasyon, immün yanıt gibi
biyolojik süreçlerde rol oynayan küçük proteinlerden her biri
kemoprofilaksi :
ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + pro, pros (ilk, birinci, baş, ön,
önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için, lehine, içinde,
gerektikçe) + phylaxis (koruma, sakınma, muhafaza) * kimyasal maddeler
kullanılarak hastalıkların önlenmesi veya hastalıklardan koruma
kemoproventif :
ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + praeventivus (önleyici) (praeventus
(praevenire (önlemek, engellemek) (prae (ön, önce, önce, önceki) + venire
(gelmek) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) ) (lat.) * kimyasal ajanların kullanımıyla hastalıkların ortaya
çıkmasını engellemeye yönelik tedavi veya korumaya ilişkin
kemoreseptör : ara.,
gre., lat. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + receptor (alan, alıcı) (recaptus (re
(tekrar, geri) + capere (almak, içine almak, tutmak, kapmak, kavramak,
yakalamak, sezmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + or (isim yapım
eki, yapan, eden eki) ) (lat.) * kimyasal uyaranları algılayan ve bu uyaranlara
yanıt veren biyolojik alıcı yapı; sinir sisteminde veya organizmada kimyasal
maddeleri algılayarak içsel tepkilerin başlatılmasını sağlayan hücre tipi
kemorezistan :
ara., gre., lat. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + resistere (karşı koymak, direnmek) +
ent (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * kimyasal maddelere karşı
dirençli olan, kimyasallara karşı dayanıklılık gösteren
kemosensitif :
ara., gre., lat. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + sentire (hissetmek, duyumsamak,
sezmek, algılamak, farketmek), sensitivus (hassas, duyarlı, algılayan) (sensus
(his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ivus (ile ilgili, -a ait)
) (lat.) * kimyasal uyaranlara karşı duyarlı olan, kimyasal maddeleri
algılayabilen veya tepki verebilen
kemosentez :
ara., gre. * khymeia (karışım sanatı, dönüştürme sanatı, metal eritme)
(khymeuein (karıştırmak, eritmek, dönüştürmek) + eia (isim yapım ve durum eki)
), khemo (kimyasal) (gre.); kimya (ara.) + syhthesis (sentez) (sun, syn (ile,
birlikte, beraber, eş, tamamen) + tithenai (koymak, yerleştirmek,
konumlandırmak, kurmak), thesis (koyma, koyuş, yerleştirme) ) (gre.) * bazı
organizmaların, güneş enerjisi kullanılmaksızın, inorganik bileşikleri kimyasal
oksitlenme ile sentezlemesi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder