27 Eylül 2026 Pazar

bankiz - bentik zon

bankiz : isk., fra. * pakkis (paket, parsel, bölüm, kısım) (isk.); banquise (buz parçası) (fra.) * kutup bölgelerinde deniz suyunun donması sebebiyle su yüzeyinde oluşan buzul alan, buzla

banknot : ita. * banco (banka) + nota (not, belge, yazı) * resmi olarak para yerine geçen, bankalarca çıkarılan kağıt para, kağıt para

banko : ita. * banca (tezgah, masa, uzun sıra) * oturmak için yapılmış, arkalığı da olabilen uzun sıra

banksia : lat. * Banks (İngiliz botanikçi Joseph Banks) + ia (isim yapım eki) * Avustralya kökenli, büyük çiçek salkımları olan çalı veya ağaç, Proteaceae familyasından bir bitki

banlamak : ing. * ban (yasaklamak, menetmek) (ing.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * dışlamak, yasaklamak, sınır dışı etmek

banliyö : lat., fra. * banleuca (ban (uç nokta, dış, sınır) + leuca (yer, konum, mekan) ) (lat.); banlieu (fra.) * varoş, şehir merkezinin dışındaki yerleşim bölgesi, şehirin uç noktasına, sınırına yakın olan

banmak : tür. * ban (nüfuz, içine girme) + mak (fiil mastar eki) (tür.); bain (banyo), se baigner (banyo yapmak) (fra.) * içine daldırmak

bant : alm. * band (bağ, kuşak, şerit; grup, topluluk), binden (bağlamak, tutturmak), Band (bağ, birleştirici; bir arada olan, çete) (alm.), bande (fra.) * bir şeyin üstüne yapıştırılan, bağlanan ince uzun şerit; bağlamak, set çekmek, engel olmak, emri altına almak (önünde eğdirmek; bağ, bağlanan, bağlanmış, boğum, mafsal

banu : far. * ban, pan (gözeten, güden, yönlendiren; ev, dam, mesken, çatı) * hanım efendi, sahibe, soylu kadın ünvanı

banyo : lat., ita. * balneum (hamam, kaplıca, yıkanma yeri), balneare (banyo yapmak, yıkanmak) (lat.); bagno (ita.), bain (fra.) * yıkanma, yıkanma bölümü

baobap : ara. * abuhibab (tohumların babası) (abu (baba) + hibab (tohumlar, çekrdekler) ) * tropikal Afrika ve Madagaskar’da yetişen, gövdesinde su depolayan, kalın gövdeli, büyük ve meyveli, uzun ömürlü ağaç türü, adansonia digitata

bap : ara. * bab (kapı, bölüm, kısım, husus), ebvab (kapılar) * kapı; kısım, mevzu, fasıl, bölüm, parça, kitap

bar : far. * bar (yük, ağırlık; meyve; izin, huzura kabul) * yemiş, meyve; barı (strawberry (çilek) (ing.) )

bar : far. * upari (yukarı doğru hareket bildiren fiil ön eki) * yukarı doğru, yükseğe (upper (yukarı) (ing.) )

bar : fra. * bar (sopa, çubuk, uzun ince hat; engel; üzerine içkilerin konulduğu mobilya; kapı sabitlemek için kullanılan kazık veya demir çubuk) * içki servisi yapılan mekan (başlangıçta tezgahın önündeki çubuk veya engel anlamı, zamanla içki servisi yapılan yer anlamına evrilmiştir.)

bar : gre. * baros (ağırlık) * basınç ölçü birimi

bar : erm. * par (dans, raks; halka, grup) * Anadolu'nun doğu ve kuzey bölgesinde, en çok Artvin ve Erzurum yörelerinde el ele tutuşularak oynanan, ağır ritimli bir halk oyunu

baraj : fra. * barre (parmaklık, çubuk, engel) + er (fiil mastar eki) + age (isim yapım eki) * akarsuların veya su yollarının önüne, hidroelektrik, sulama veya taşkın kontrolü amaçlı olarak yapılan su tutma yapısı, set, setleme

barak : tür. * bar (hızlı gitmek, koşmak) + ak (isim yapım eki) * tüylü veya kıllı çuha; Türk mitolojisinde de yer alan sırtı çok tüylü, hızlı koşan bir cins av köpeği (bark (havlamak) (ing.) )

barak ağzı : tür. * barak (köpek cinsi) + ağız (yüzde, avurtlarla iki çene arasında yer alan, sesin çıkışına, solumaya, besin almaya yarayan, içinde dil ve dişler bulunan boşluk) + ı (iyelik eki) * Gaziantep'in güney doğusunda yaşayan Türkmen aşiretlerinden biri olan Barakların uzun hava söyleyiş tarzı

baraka : lat. * verruca (yalçın, sarp yer, yükseklik) (lat.); bark (mesken, konut) (tür.) * temelsiz, genellikle tek kat yapı

barakuda : isp. * barraco, barracuda (üst üste binen diş; düzenlemek) * sıcak ve tropikal denizlerde yaşayan, uzun, ince, silindirik vücutlu ve çok keskin dişlere sahip yırtıcı bir deniz balığı türü, deniz turnası, sphyraena

baran : far. * baran, varan (yağmur) (bar, var (yağmak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * çift demirinin toprakta açtığı geniş yarık, saban izi; üzüm çubuğu veya sebze fidesi dikmek için hazırlanan çukur

barana : far. * barhane (yük eşyası konulan yer, yüklük) (bar (yük) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) ) * büyük han veya kervansaray; depo, yüklük, yük yeri; yolcu eşyası indirilecek ve saklanacak yer; küçük bir topluluktan oluşan göç; erkeklerin dostluk, yardımlaşma ve musiki amacıyla bir araya gelerek düzenledikleri, kendine has kuralları ve hiyerarşisi olan geleneksel yaren / sohbet toplantılarını ve bu toplantıları oluşturan topluluk

barana : tür. * baran (tırmık) * tarımda toprağı düzeltmek için kullanılan dişli araç, demir tırmık

baras : ara. * baras (alacalı, lekeli, benekli) * pigment kaybı sonucu deride beyaz lekeler meydana getiren ve tedavi edilmesi mümkün olmayan bir hastalık, alaca hastalığı, vitiligo

barata : lat. * baratus (hamamböceği; pazarlık, ucuz) * Osmanlı sarayında bostancı, baltacı ve kapıcıların giydikleri, kırmızı çuhadan veya keçeden yapılmış, yukarısı geniş ve kıvrık, boyu uzunca başlık

baratarya : lat. * baratus (ucuz, pazarlık) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ia (isim, yer ve durum eki) * takas, ticaret; gemi sahibinin bilgisi dışında olarak, kaptanın, tayfaların gemi yüküne, gemiye, sigorta ortaklığına bile bile verdikleri zarar

barba : lat. * barba (sakal), barbatum (sakal, sakallı) * yaşlı, sakallı erkek; yaşlı Rum meyhanecilere hitap kelimesi

barbados : lat. * barbatus (sakallı) (barba (sakal) + tus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Karayipler'in en doğusundaki ada (ismi adadaki uzun sarkık asma ağaçlarının dallarının sakal benzeri görünümünden kaynaklanır.)

barbakan : ara., far., fra. * barbacane (dış güçlendirme, dış istihkam) (bar, pari (çevre) + varaka (örtmek) ) (far.); babıhan (han kapısı) (bab (kapı, bölüm, kısım, husus) (ara.) + han (konak, konut, ev) (tür.) ) * istinat duvarı gibi yapıların arkasında birikmiş olan suların yapıya zarar gelmeden tahliyesini sağlamak amacıyla yapılan delik

barbar : gre. * barbaros, varvaros (Yunan olmayan, yabancı) (gre.); berberi (yabancı; Kuzey Afrika’nın bilinen en eski halkından olan) (ber.) * yabancı, anlaşılmayan dil konuşan, ne dediği anlaşılmayan; kekeme (bırbır etmek (ne dediği anlaşılmadan konuşmak) kelimesinden ses yansımalı onomatopeik kelime )

barbara : gre. * barbaros, varvaros (yabancı, anlaşılmaz olan, kekeme) * yabancı, medeniyetten uzak, konuştuğu dil anlaşılamayan kişi; yabancı kültürden gelen şey; barbarca, anlaşılmaz dil veya konuşma; kadın ismi

barbarea : lat. * barba (sakalımsı) + rea (ile ilgili, -a ait) * sarı çiçekli, yaprakları yenilebilir, Brassicaceae familyasından bir bitki

barbarizm : gre. * barbaros, varvaros (yabancı, anlaşılmaz olan, kekeme) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * medeniyetten uzak, yabancı kültür veya dile ait özellik; dilde yanlış, yabancı veya bozuk kullanım; barbarlık, uygunsuzluk

barbaros : gre. * barbaros, varvaros (yabancı, anlaşılmaz olan, kekeme) * yabancı, medeniyetten uzak, konuştuğu dil anlaşılamayan kişi; yabancı kültürden gelen şey; barbarca, anlaşılmaz dil veya konuşma; kadın ismi

barbaşı : tür. * bar (bir Anadolu halk oyunu) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) * barlarda elinde mendil sallayarak öteki oyuncuları yöneten kimse, bar çeken

barbata : lat. * barba (sakal) + tus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kale duvarlarının ve mazgalların üstlerindeki siperli korkuluk, uzantı

barbatos : lat. * barbatus (sakallı) (barba (sakal) + tus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Hz. Süleyman'ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis'te maji ile ilgili olan ve 72 cinden bahsedilen Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, 30 lejyonu yöneten, büyüyle gizlenmiş hazineleri açığa çıkarma, geçmiş ile geleceği bilme, hayvanların dilini anlama ve dostlukları barıştırma güçlerine sahip eski bir "Virtues" (Erdemler) korosu meleği ve cehennem dükü olan 8. sıradaki cin

barbatula : lat. * barbatus (sakallı) (barba (sakal) + tus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + ula (dişil küçültme eki) * ağız çevresindeki kısa bıyıkçıkları nedeniyle adlandırılan, Avrupa ve Asya'nın tatlı sularında dipte yaşayan küçük taşkaya balıklarını kapsayan ışın yüzgeçli balık cinsi, kayabalığı, taş çoprabalığı

barbekü : lat. * barbacoa (çubuklardan oluşan çerçeve) (bar (çubuk) + bacoa (çerçeve) * çubuklardan oluşan çerçeve; genellikle açık havada ızgara yapmak için hazırlanmış ocak

barbeuiaceae : lat. * Barbeuia (Fransız botanikçi Claude Barbey'in isminden) + aceae (-giller, botanik familya eki) * yalnızca Barbeuia cinsini kapsayan küçük bir çiçekli bitki familyası

barbeyaceae : lat. * Barbeya (İsviçreli botanikçi William Barbey'in soyadından) + aceae (-giller, botanik familya eki) * Rosales (gül takımı) içerisinde yer alan, Barbeya cinsini tip cins olarak içeren, Doğu Afrika ile Güneybatı Arabistan'a özgü, her dem yeşil, odunsu ve çiçekli bitkilerden oluşan küçük bir bitki familyası

barbiton : gre. * barbiton, barbitos (barbos (sazan balıklarıyla akraba olan ve tropikal akvaryumlarda popüler olan bir dizi balık da dahil olmak üzere, çoğunlukla küçük, genellikle parlak renkli Eski Dünya balıklarından oluşan çok büyük bir cins) + itos (gibi, ile ilgili) ); barbit (barbitürik asit türevi kimyasal bileşik) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) * Yunan ve Roma klasiklerinden bilinen lirle akraba olan eski bir telli çalgı (şeklinin, barbos balığına benzemesinden)

barbitürat : lat., gre. * usnea barbata (sakallı yosun) (usnea (yosun) + barbata (sakallı) ) + ouro (idrar) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * sakinleştirici ve uyku getirme amacıyla kullanılan, merkezi sinir sistemi üzerinde yatıştırıcı veya uyutucu etki yapan kimyasal bileşik (C4H3N2O3)

barbun : gre., lat. * barbounos (barba (sakal) + ounos (ile ilgili, sahibi) ) * mullidae familyasından, kırmızı renkli, dipte yaşayan bir deniz balığı, mullus barbatus

barbunya : gre. * barbuni (koca sakal) (barb (sakal) + uni (büyük, koca) ) * taneleri kırmızı benekli olan bir fasulye türü; kırmızı benekleri olan bir balık

barbut : lat. * barbata (barba (sakal) + tus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * ortaya para konup, konulan paraya zar atılarak oynanan bir kumar; at arabasında arka tekerleri tutan ağaç

barça : lat. * barca (sandal, kayık, küçük tekne) * ortaçağda kullanılan yelkenli ve kürekli gemi; kalyon türünden, asker taşımada da yararlanılan küçük savaş gemisi

barçak : tür. * bar (çarpmak, vurmak, çalmak) + çak (-cı, araç, alet eki) * kılıç kabzasında veya bıçakların tutulacak yerlerinde, eli korumak için yapılan bölüm, kabza siperi

barda : tür. * bar (çarpmak, vurmak, çalmak) + da (-cı, araç, alet eki) * çatı ustalarının kullandığı, başının bir ucu keskin, bir ucu çember parçası gibi olan, kısa saplı çekiç, çatı keseri; fıçı yapımında kullanılan, özel biçimde yapılmış keser, fıçıcı keseri

bardacık : tür. * bart, barda (su içilen kap, su testisi) + cık (küçültme eki) * küçük boylu bir incir türü ve onun taze yemişi; argoda kadın cinsel organı

bardak : tür. * bart, barda (su içilen kap, su testisi) + ak (araç, alet eki) (tür.) * içine sıvı doldurularak içmeye yarayan genellikle camdan yapılmış kap

bardan : tür. * bar (yük, taşınan şey) + dan (tutan, alan, taşıyan, kap, muhafaza eden, bulunduran); baran (yağmur), bariden (yağmak), bart, barda (su içilen kap, su testisi) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yük taşımak için kullanılan çanta veya çuval; çok beyaz

barden : far. * bar (yük, taşınan şey) + dan (tutan, alan, taşıyan, kap, muhafaza eden, bulunduran); baran (yağmur), bariden (yağmak) * yüklenmek, taşımak (burden (yük, külfet) (ing.), Bürde (yük) (alm.) )

bardo : tib. * bar (aralık, mesafe) + do (iki) * bazı Budizm okullarında ölüm ve yeniden doğuş arasında bir ara, geçiş veya eşik hali, antarabhava

barem : fra. * barème (sayısal basamak tablosu) (bar (çizgi, çubuk) + ème (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * maaşların derece ve tutarlarını düzenleyen dizge ve bunu gösteren çizelge

baret : fra. * barre (engelleme amaçlı kullanılan uzun, düz, sağlam ve çubuk şeklinde tahta veya metal) + ette (küçültme eki) * başı korumak için kullanılan sert veya yumuşak başlık; özellikle iş güvenliği veya askeri kullanımda kask türü başlık

barfiks : lat. * barra (çubuk) + fixus (sabit, tutturulmuş) (figere (düzeltmek, sabitlemek, tutturmak) + xus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * iki ayak üzerine tutturulmuş yuvarlak demirden veya sağlam tahta çubuktan oluşmuş jimnastik aleti; vücut ağırlığını kullanarak yapılan üst vücut kaslarını güçlendirme hareketi

bargah : far. * bar (izin, müsaade; huzur, yüksek makam) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * izinle girilen yer; sultanın oturduğu saray

bargam : tür. * bar, var (gitmek, ilerlemek, yürümek) + gam (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * levreğe benzeyen bir balık

barhana : far. * barhane (yük eşyası konulan yer, yüklük) (bar (yük) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) ) * büyük han veya kervansaray; depo, yüklük, yük yeri; yolcu eşyası indirilecek ve saklanacak yer; küçük bir topluluktan oluşan göç

barı : tür. * bar (sığınmak) + ı (isim yapım eki) * eğimli tarlaların alt yanına çekilen taş set; harçsız yapılan duvar, bahçe duvarı

barınak : tür. * barın (kendi başına gitmek, kendince gitmek) + ak (araç, vasıta eki) * insanların, hayvanların veya eşyaların korunmak, saklanmak veya konaklamak amacıyla kullandığı yapı; sığınak, kulübe, konaklama yeri

barınmak : tür. * bar (sığınma, koruma, engel) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.); barrier, bar, barrière, Barriere (bariyer, engel) (ing., fra., alm.) * kendini veya başkalarını korumak, saklanmak veya konaklamak amacıyla bir yerde kalmak; sığınmak, ikamet etmek, korunmak

barış : tür. * bar, var (gitmek) + ış (işteş fiil ve isim yapım eki) (karşılıklı olarak birbirlerine gidiş anlamından) * dargın olmama hali, savaş halinde olmama hali

barışçıl : tür. * bar, var (gitmek) + ış (işteş fiil ve isim yapım eki) + çıl (sıfat yapım eki) * barıştan yana olan, barışsever

barışmak : tür. * bar, var (gitmek) + ış (işteş fiil ve isim yapım eki) (karşılıklı olarak birbirlerine gidiş anlamından) + mak (fiil mastar eki) * dargınlığı gidermek

barışsever : tür. * bar, var (gitmek) + ış (işteş fiil ve isim yapım eki) + sev (ilgilenmek, yönelmek, değer vermek) + er (yapan, eden eki) * barıştan yana olan, barışçıl

bari : ara. * bara (yaratmak) + i -cı, yapan, eden eki) * yaratan, yaratıcı, ortaya çıkaran, oluşturan

bari : far. * bar (kere, defa) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hiç olmazsa, hiç değilse, öyle ise, bir kere, ancak

bariatri : gre. * bariatrikos (bar (ağırlık) + iatros (tedavi, iyileştirme, doktor) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * obezitenin engellenmesi veya tedavisi amacıyla mide ve ince bağırsaklara müdahale edilerek besin kapasitesinin ve emiliminin azaltılması

barika : ara. * berk (şimşek) * kıvılcım, şimşek

barikat : isp. * barre (bar, uzun ve çubuk şeklinde tahta veya metal, parmaklık) + ica (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + da (isim yapım eki) * bir yolu, bir geçidi kapatmak için oluşturulan engel, blok, set, siper

barisantr : gre. * barus (ağır) + kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) * birbirinin yörüngesinde dönen iki veya daha fazla cismin kütle merkezi ve cisimlerin etrafında döndüğü, fiziksel olmayan dinamik bir nokta, çift merkezi

barisenter : gre. * barus (ağır) + kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) * birbirinin yörüngesinde dönen iki veya daha fazla cismin kütle merkezi ve cisimlerin etrafında döndüğü, fiziksel olmayan dinamik bir nokta, çift merkezi

barisfer : gre. * baros, barus (ağır) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * ağırküre, dünyanın en yoğun ve en ağır katmanı, iç çekirdek

barisitinib : gre. * bari (ağırlık, basınç, bası) + cyclic (döngüsel) + tinib (tyrosine kinase (tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani olan) (lat.) ) * romatoid artrit, şiddetli saç dökülmesi ve COVID-19 tedavisinde kullanılan ilacın etken maddesi (C16H17N7O2S)

barista : ita. * bar (içki konulan uzun hat şeklindeki mobilya) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) * içki servis eden kişi

barit : gre. * baros, barus (ağır) + itis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * baryum sülfattan oluşan bir mineral

baritin : gre. * baros, barus (ağır) + tin (tyrosine kinase inhibitörünü belirten ek) * doğal baryum sülfat (Ba-SO2)

bariton : gre. * baros, barus (ağır) + teinein, teino (germek, uzatmak), tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) * tenor ile bas arasındaki erkek sesi

bariyer : lat. * barra (sopa, çubuk, uzun ince hat; üzerine içkilerin konulduğu mobilya; kapı sabitlemek için kullanılan kazık veya demir çubuk) + iere (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * geçişi, ilerlemeyi veya teması engelleyen set, engel, sınır elemanı; koruyucu veya ayırıcı yapı, fiziksel veya kavramsal engel, mania

bariz : ara. * baraza (ortaya çıkarmak, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, gelmek, meydana çıkmak, belirmek), ibraz (sunma, ortaya çıkarma) * açık, aşikar, sahih, meydanda olan, ortada açıkça görünür ve farkedilir olan

bark : tür. * bar, var (gitmek, ilerlemek, yürümek) + k, uk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * mesken, konut, durma yeri (park, parc, Park (durma yeri) (ing., fra., alm.), baraque, Baracke (baraka) (fra., alm.), barracks (kışla) (ing.) )

barka : lat. * barca (sandal, kayık, küçük tekne) * büyük sandal; ortaçağda kullanılan yelkenli ve kürekli gemi; kalyon türünden, asker taşımada da yararlanılan küçük savaş gemisi

barkarol : ita. * barcarolla (sandalcı şarkısı) (barca (kayık, sandal) + rolla (çevirilen, dolanan, söylenen) ) * İtalya’da Venedik kayıkçılarının doğaçlama söyledikleri şarkı; çalgı veya insan sesi için yazılmış, bir kayığın dalgalar üstünde sallanışını andırır, ritmi üç zamanlı müzik parçası

barkod : gre., lat. * bar (çubuk, sopa, değnek, ince hat) + kodikas (kod) (gre.); barra (çubuk) + codex (kod) (lat.) * optik makineler tarafından okunabilen çubuk kod, çizgi im

barlam : gre., ibr. * bar (oğul) (gre.) + laam (ekmek) (ibr.) * Akdeniz ve Atlantik'te İzlanda ile Moritanya arasında yaşayan, Ringa balığı ile beslenen, Merluccius cinsinden, yenilebilen bir tuzlu su balığı

barlas : tür., far. * barl (savaş, kavga) + as (ile ilgili, gibi, -a ait) (tür.), brawl (kavga) (ing.) * kahraman, cesur, yiğit, savaşçı

barmen : ing. * bar (sopa, çubuk, uzun ince hat; üzerine içkilerin konulduğu mobilya; kapı sabitlemek için kullanılan kazık veya demir çubuk) + man (adam, kişi, yapan) * barlarda içki hazırlayıp sunan kimse, bar tezgahtarı

barnabas : aram. * bar (oğul, oğlu) + naba (haberci, haber) * Hristiyanlığın erken döneminde Nasıralı İsa'nın yaşamı boyunca kendi etrafında oluşturduğu "On İkiler"in (oniki havari) arasında yer almayan, Kıbrıs'taki Yahudi diaspora cemaatinden gelen, yazdığı belirtilen Barnabas İncili ile anılan, Levililerin kahin İsrail kabilesine mensup elçilerinden biri

baro : gre. * baros (ağırlık; bar, çubuk, değnek, bariyer) * avukatların zorunlu olarak bağlı oldukları meslek kuruluşu

barofilik : gre. * baros, barus (ağır; ağırlık, bası, baskı, basınç) + philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yüksek hidrostatik basınçta optimum büyüyebilen

barograf : gre. * baros, barus (ağır; ağırlık, bası, baskı, basınç) + graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) * bir hava taşıtının uçarken izlediği yükseklikleri çizgiler halinde yazan cihaz

barok : lat. * verruca (yalçın, sarp yer, yükseklik) * görkemi ve göz kamaştırıcılığı yeğleyen sanat, sivri ve yüksek tarz yapılara odaklanan mimari

barometre : gre. * baros, barus (ağır; ağırlık, bası, baskı, basınç) + metros (ölçme) * basınçölçer

baron : lat. * baro (adam; hizmetçi, asker, paralı asker) + n (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kont ile şövalye arasındaki soyluluk ünvanı

barones : lat. * baron (baron) + issa (dişilik eki) (lat.); baronesse (fra.) * baron eşine verilen ünvan

baroskop : gre. * baros, barus (ağır; ağırlık, bası, baskı, basınç) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * iç kısımların veya dar alanların görsel olarak incelenmesini sağlayan bir endoskopik ölçüm ve kontrol cihazı

barotaksi : gre. * baros, barus (ağır; ağırlık, bası, baskı, basınç) + tassein, tasson (düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek), taxis (düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme, sıra, diziliş, hareket, yönelme, düzenli hareket) * organizmanın basınca doğru veya basınçtan kaçarak yönelmesi

baroterapi : gre. * baros, barus (ağır; ağırlık, bası, baskı, basınç) + therapeia (hizmet etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme, öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek, ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) * basınç altında tedavi uygulaması (özellikle hiperbarik oksijen tedavisi)

barotravma : gre. * baros, barus (ağır; ağırlık, bası, baskı, basınç) + trauma (yara) * gaz sıkışması ve basınç değişiklikleri sonucu oluşan doku hasarı (özellikle kulak, akciğer)

barparalel : fra., gre. * bar (sopa, çubuk, uzun ince hat) + para (yanında, dışında, ötesinde, yanında duran; arasından, vasıtasıyla, sayesinde, boyunca arasında; zıt, karşıt, engel; ayrı, farklı) + allelos (birbirine, karşılıklı) * belirli yükseklikteki düşey direkler üzerine yatay ve birbirine koşut olarak tutturulmuş, demir veya ağaçtan yapılmış, yuvarlak iki çubuktan oluşan jimnastik aracı

barramundi : guu., daru. * barramundi (büyük pullu nehir balığı) * Avustralya ve Güneydoğu Asya kökenli, beyaz etli, hafif tatlı lezzetli ve yüksek omega-3 içeren, hem tuzlu hem tatlı suda yaşayabilen, çiftliklerde yetiştirilen, fileto veya bütün olarak tüketime uygun popüler bir deniz levreği türü, büyük pullu nehir balığı

barrett özofagusu : ing. * barrett (İngiliz cerrah Norman Barrett’ın soyadından) + oesophagus (yemek borusu) (gre.) * kronik reflüye bağlı olarak özofagus mukozasının intestinal tip epitel ile değişmesi durumu

bars : ara. * barasa (lekelenmek, vitiligo olmak, deri üzerinde beyaz lekeler çıkmak, alacalı olmak), ebras, mubras (vitiligolu, alacalı) * derideki melanin pigmentinin azalması veya yokluğu nedeniyle deride soluk leke oluşması sendromu, vitiligo, deri lekesi hastalığı, alaca hastalığı

barsak : tür. * bağır (karın, gövdenin iç boşluğu, göğüs) + sak (ile ilgili, gibi, -a ait) * sindirim sisteminin, midenin sonundan anüse kadar olan, incebağırsak ile kalınbağırsaktan oluşan bölümü

barsam : far. * barsam (ışıltı, pırıltı; yangın, alev) * kemikli balıklar takımının çarpanbalığıgillerden, ılıman denizlerde yaşayan, özellikle Akdeniz’de çok bulunan, ortalama on santimetre boyunda, çarpanbalığına çok benzeyen, denizlerin kıyı kesiminde, çoğunlukla kuma gömülü olarak yaşayan, yüzgeçleri dikenli olduğu için çarptığı zaman çok can acıtan çok zehirli bir balık cinsi, varsam, trachinus vipera

barsama : gre. * varsamos, barsamos (naneye benzer güzel kokulu ot) * hoş kokulu yaprakları yemeklere konulan, yabankekiği ve nanenin ortak ismi

bartın : gre. * partheinos (bakir, genç bekar erkek; kız, bakire, kızlık, bakirelik) (Yunan mitolojisinde baba Tanrı Okenaus’ un (Okyanus) çocuklarından olan Sular Tanrısı) * Karadeniz Bölgesi'nin batı bölümünde yer alan, doğusunda Kastamonu, doğu ve güneyinde Karabük, batısında ise Zonguldak bulunan 74 plakalı il

bartlettina : lat. * Bartlett (Amerikalı bitki botanikçisi ve koleksiyoncusu Harley Harris Bartlett) + ina (ile ilgili, -a ait) * dekoratif çiçekleri olan çalı, Asteraceae familyasından bir bitki

bartolin kisti : dan., gre. * bartholin (Danimarkalı fizyolog Caspar Bartholin'in isminden) (dan.) + kustis, kystis (kist, kese, kapsül, torba, mesane, idrar torbası, sidik torbası) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * vajinanın alt kısmının her iki yanında bulunan ve kayganlaştırıcı bir mukus salgılayan iki oval salkım şeklinde bez olan bartholin bezlerine sıvının geri dönmesi sonucu sıvı birikmesi ile oluşan şişlik

bartolinit : dan., gre. * bartholin (Danimarkalı fizyolog Caspar Bartholin'in isminden) (dan.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) ) * kadın dış genital bölgesinde vajina girişinin her iki yanında bulunan ve cinsel uyarılma sırasında kayganlaştırıcı sıvı salgılayan Bartholin bezlerinin, çeşitli bakteriyel enfeksiyonlar veya kanal tıkanıklıkları sebebiyle tek ya da çift taraflı olarak iltihaplanması durumu

barudi : gre., ara. * pyr (ateş) (gre.); barud (kıvılcım, ateşle ilgili toz) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * barut renginde, koyu kurşuni, koyu gri renkte olan

barut : gre., ara. * pyr (ateş) + teinein, teino (germek, uzatmak), tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) (gre.); barud (kıvılcım, ateşle ilgili toz) (ara.) * kömür ve kükürt karışımından yapılan, genellikle toz durumunda, ateşli silahlarda merminin atılmasına yarayan, çabuk ateş alan, patlayıcı katı madde

baruthane : gre., ara., far. * pyr (ateş) + teinein, teino (germek, uzatmak), tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) (gre.); barud (kıvılcım, ateşle ilgili toz) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * Osmanlı döneminde, barut yapılan veya depolanan yer

baryon : gre. * baris, baros, barus (ağır, ağırlık) + onos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * üç kuarktan veya üç antikuarktan oluşan atomaltı parçacık

baryon asimetrisi : gre. * barionos (üç kuarktan veya üç antikuarktan oluşan atomaltı parçacık) (baris, baros, barus (ağır, ağırlık) + onos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + asymmetria (bakışımsızlık, simetrik olmama durumu) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + symmetria (uyum, denge, bakışım) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * evrenin erken dönemlerinde, baryonlar (proton ve nötron gibi ağır temel parçacıklar) ile antibaryonlar arasındaki sayı farkının oluşması sonucu madde-antimadde dengesizliğini ve evrendeki gözlemlenen maddenin baskınlığını açıklayan kozmoloji ve parçacık fiziği terimi

baryum : gre., lat. * barys, baris, baros, barus (ağır, ağırlık) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * Barium (lat.); simgesi Ba, atom sayısı 56, atom ağırlığı 137,34, yoğunluğu 3.78 olan, kolayca oksitlenen, gümüş parlaklığında, katı ve basit bir element

baryum yıldız : gre., lat. * barium (barys, baris, baros, barus (ağır, ağırlık) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) + yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) (tür.) * spektral olarak normalden fazla baryum ve diğer ağır elementler gösteren, genellikle çift yıldız sistemlerinde kütle transferi sonucu zenginleşmiş kimyasal bileşimleri olan yıldız türü

bas : gre. * basso (alçak, düşük) * en kalın erkek sesi; düşük frekans

bas klarnet : lat. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) + clarinetto (clarus (zil, çan) + inus (ek) + etto (küçültme eki) ) * normal klarnetin bir oktav kalından çalan çeşidi

basal : ara. * basal (soğan) * yer altında katmanlı yapıya sahip, kesildiğinde göz yaşartan, yemeklik sebze olarak tüketilen Allium cinsi bitki

basalmetabolizma : gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + meta (yeni, bir sonraki, değişim, dönüşüm, sonra, sonrası, öte, ötesi) + ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atış, atma, fırlatış, fırlatma, gönderme) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.) * organizmanın tam dinlenme halinde, açlık sonrası ve nötr çevre sıcaklığında yaşamını sürdürebilmesi için solunum, dolaşım, hücre onarımı ve vücut ısısının korunması gibi temel yaşamsal işlevlerde harcadığı en düşük enerji düzeyi

basalt : gre. * basanos (dokunma taşı, mihenk taşı) + ites (element, kayaç ve mineral eki) * demir ve magnezyum bakımından zengin, ince taneli, koyu renkli ve lavların yeryüzünde hızla soğumasıyla oluşan, koyu renkli plajiyoklaz ve mineralleri olan feldispatlı bir volkanik kayaç

basamak : tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + a (bağlaç) + mak araç, vasıta eki) * bir yere çıkmak için üzerine binilen nesne; onlu sayı sisteminde sayıların tam kısımlarındaki rakam hanelerinden her biri; aşama, kademe, derece, adım

basamaklı-reaksiyon : tür., lat. * basamaklı (aşamalı, kademeli, dereceli, adımlı) (tür.) + reactio (tepkime, tepki verme) (lat.) * bir reaksiyonun ürününün bir sonraki reaksiyonun başlangıcını oluşturduğu ve birbirini ardışık olarak tetikleyen çok aşamalı kimyasal veya biyokimyasal tepkimeler dizisi

basar : ara. * basara (görmek, idrak etmek, kavramak), basiret (görüş, idrak, kavrama) * görme duygusu, görüş, idrak, fikir

basarat : ara. * bu'sira (altüst etmek, darmadağın etmek, ortaya çıkarmak) * altüst etme, darmadağın etme, ortaya çıkarma

basari : gre. * basari (pazar, çarşı, alışveriş yeri, market) * çeşitli mal ve hizmetlerin alınıp satıldığı, satıcılarla alıcıların bir araya gelerek ticaret yaptığı pazar yeri, çarşı veya alışveriş alanı, pazar, market

basarna : gre. * basarna (kaldıraç, manivela; kaldıraçla kaldırma, yükseltme; dalyan kapağı) * bir dayanma noktası üzerinde inip kalkabilecek biçimde devinebilen, az bir güç kullanarak büyük bir yükü kaldırmaya yarayan sert çubuk, kaldıraç; bir cismin bir yanını bir destekle, kaldıraçla yükseltme işi; dalyanın kapak yeri

basbayağı : tür. * bas (pekiştirme öneki) + bayaki (önceki, eski) (baya (önce, eski) + ki (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * her zamankinden, alışılandan, bilinenden ayrı bir yönü, değişik bir yeri olmayan

base : ara. * base (öpmek) (ara.); baiser (öpmek), bisou (öpücük) (fra.) * öpmek

baseline : ing. * base (temel, baz) + line (çizgi, hat) * bir ölçümler dizisinin referans olarak kullanılan başlangıçtaki düzeyi veya en düşük düzeyi; basketbolda her iki potanın da altından geçen ve sahayı sınırlayan düz çizgilerden her biri

basellaceae : mal., lat. * pasala (Malabar ıspanağı) (mal.) + aceae (-giller, botanik familya eki) (lat.) * Basella cinsini tip cins olarak içeren, çoğunlukla tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen, otsu, etli yapraklı, sarılıcı veya tırmanıcı gövdeli çiçekli bitkilerden oluşan bitki familyası, Madeira sarmaşığı familyası

basen : lat , fra. * bacinus, bacinum (su biriktirmeye yarayan çukur alan; havuz, gölcük; leğen) (lat.); bassin (fra.) * omurganın bel ile kalça arasındaki bölümü

bası : tür. * bas (üzerine yüklemek, itmek) + ı (isim yapım eki) * klişe, dökme harf, çinko veya taş kalıp vb. kullanarak makine veya başka araçlar yardımıyla kağıt, bez ve benzeri şeylere yazı, resim çıkarma işi

basık : tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.); base, bas (alçak), abase, abaisser (alçaltmak) (ing., fra.) * üstten basılmış gibi görünen; yassı, yayvan, yatay yönde geniş, dikey yönde kısa, alçak

basım : tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + ım (isim yapım eki) * basma işi, bir şeyin üzerine kuvvet uygulama eylemi; bir eserin matbaada çoğaltılması, yayın, edisyon

basın : tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + ın (isim yapım eki) * baskı işleri; habercilik

basınç : tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + ınç (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir yüzeye uygulanan kuvvetin yüzölçümü birimine (cm^2, m^2 vb.) düşen Newton cinsinden miktarı (P=F/S (p (basınç), f (kuvvet), s (yüzey); atmosferik basınç P=h.d (p (basınç), h (yükseklik), d (yoğunluk) ); (76 cmHg (cıva basıncı) 1 atmosfere eşittir.); kapalı kaplarda basınç P.V = N.R.T) (P = basınç, V = hacim, N = mol sayısı (madde miktarı), R = Evrensel gaz sabiti (8,314 J/(mol•K) ), T = Sıcaklık); kaptaki bir sıvının yoğunluğu ile yüksekliğinin çarpımı o sıvının kabın tabanına uyguladığı basınç miktarını verir.)

basik : ara. * basaka (uzun, yüksek olmak, yükselmek, uzamak) * uzun, yüksek, dik

basil : gre., lat. * bakillos, (sopa, çubuk, değnek) (gre.); bacillus (lat.) * ince uzun çomak biçiminde olan bakteri

basiliximab : gre. * basilia (kral, kraliyet) + ximab (monoklonal antikor belirten ek) (khimaira (Yunan mitolojisinde aslan başlı, keçi gövdeli ve yılan kuyruklu melez yaratık; dişi keçi, kimera; insana veya hayvana ait antikor) (khi (dişi) + maira (keçi) ) + mab (monoklonal antikor (antibody) eki) * böbrek nakillerinde reddi önlemek için kullanılan immünosüpresan nitelikli monoklonal antikor

basipetal : gre., lat. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) (gre.) + petalis (arzulayan, yönelen, giden, isteyen, saldıran) petere (arzulamak, yönelmek, gitmek, istemek, saldırmak) + alis (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * bitki organlarında, madde taşınımında veya gelişim sürecinde uçtan (tepeden) tabana doğru gerçekleşen yönelim, hareket veya gelişim biçimini ifade eden

basir : ara. * basar (göz), basara (görmek, idrak etmek, kavramak) * gören, görüş sahibi, basiret sahibi, idrak eden, (Allah için) her şeyi hakkıyla gören

basiret : ara. * basar (göz), basara (görmek, idrak etmek, kavramak), basir (gören, idrak eden) + et (isim yapım eki) * görüş, görü, içgörü, feraset, kalp gözü, doğruyu görme yetisi

basit : ara. * basit (yaygın, düz ve engebesiz) (besata (yaymak, genişletmek, sermek, açmak) ) (ara.); best (en iyi, en yaygın, en faydalı) (ing., alm) * kolay, zor olmayan; yayan

basit kesir : ara. * basit (kolay, sade, yalın) + kesir (çoklanmış; kesir (bölünmüş sayı parçası) * payı paydasından küçük olan kesir (örneğin 2/5)

basit sarkaç : ara., tür. * basit (kolay, sade, yalın) + sark (asılı olmak, salınmak, sallanmak, boş ve gevşek kalmak) + aç (isim yapım eki) * bir ucu sabitlenmiş l uzunluğunda kütlesiz bir ipin diğer ucuna asılmış m kütlesinden oluşan sistem (periyod formülü T = 2π√ l/g)

basit yaprak : ara., tür. * basit (kolay, sade, yalın) (ara.) + yaprak (bitkilerin dalları üzerinde yer alan, genellikle yeşil renkli, yassı ve ince solunum ve besin üretim organı) (yapırga (sallanmak, hışırdamak, titreşmek, rüzgarda titreşmek) + ak (isim yapım eki) ) (tür.) * yaprak sapına tek bir parça (yaprak ayası) olarak bağlı olan, daha küçük yaprakçıklara ayrılmamış yaprak

basitrasin : lat. * basi (Bacillus, bakteriyel kaynak eki) + tracin (antibiyotik eki) * Bacillus licheniformis bakterileri tarafından üretilen ilgili siklik peptitlerin bir karışımı olan, hücre duvarı ve peptidoglikan sentezine müdahale ederek gram-pozitif bakterileri bozan peptitler

basitratsin : lat. * bac (türetilmiş özel ad veya kök, antibiyotik adı) + itracin (kimyasal madde eki, polipeptid antibiyotik sınıfı) * gram-pozitif bakterilere karşı etkili, topikal veya sistemik olarak kullanılan polipeptid sınıfı sentetik antibiyotik etken maddesi (C66H103N17O16S)

bask : isk. * batha (yıkanmak) + sik (kendisi) * Fransa ile İspanya arasında, Pireneler’in batısında yer alan; Bask halkının yaşadığı tarihi ve kültürel bölge

basket : lat. * bascauda (tencere, kap), baskis (heybe, çıkın, yük) * sepet

basketbol : lat., gre. * bascauda (tencere, kap), baskis (heybe, çıkın, yük) (lat.) + bala (top) (gre.) * sepet topu; topu yüksekteki bir çemberden geçirme hedefine dayalı bir takım oyunu

baskı : tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + kı (isim yapım eki) * basma işi, bir şeyin üzerine kuvvet uygulama eylemi; bir eserin matbaada çoğaltılması, yayın, edisyon

baskın : tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + kın (isim yapım eki) * habersiz şekilde bir yere hücum etme, ani ve hazırlıksız yakalama veya saldırı; ani müdahale

baskil : kür. * baskil (Herdi aşiretine bağlı Baskil oymağının isminden) * Elazığ’ın bir ilçesi

baskül : lat. * battuo (çarpmak, vurmak) + culum (kıç, göt) * tartı, büyük ağırlıkları tartmakta kullanılan tartı aracı

basma : tür. * bas (aşağı veya yukarı doğru itmek, üzerine baskı uygulamak, itmek) + ma (isim yapım eki) * basmak eylemi; üzerinde renkli biçimler (motifler) basılmış pamuklu kumaş

basmak : tür. * bas (aşağı veya yukarı doğru itmek, üzerine baskı uygulamak, itmek) + mak (fiil mastar eki) * aşağı itmek, aşağı darbelemek

basmakalıp : tür. * bas (aşağı veya yukarı doğru itmek, üzerine baskı uygulamak, itmek) + ma (isim yapım eki) + kalıp (şekil, biçim, form, patern) * hiçbir özgün yönü bulunmayan, bilinenden değişik olmayan, her zamankini, var olanı yineleyen, aynı biçimi tekrarlayan, sıradan, alışılmış, yeniliği olmayan

basmati : hin. * basmati (kokulu, güzel kokulu) * Hindistan ve Pakistan'da yetişen aromatik, ince ve uzun taneli bir pirinç türü

basoreksi : lat., gre. * basiare (öpmek) (basium (öpücük) + are (fiil mastar eki) ) + regomai (istemek, arzulamak, iştahlanmak), rexia (istekli olma, arzulama, iştahlanma) (orexis (istek, arzu, iştah) + eia (durum eki) ) (gre.) * yoğun ve kontrol edilemeyen bir şekilde öpüşme arzusuna sahip olma durumu

basra körfezi : ara., gre. * basara (görmek, idrak etmek, kavramak), basra (gözlemci, gözleme; yumuşak küfki taşı) (ara.) + korfos (kucak, koy, körfez, içeri doğru girinti) (gre.) * Hint Okyanusunun Arabistan Yarımadası ve İran arasındaki girintisi

basseterre : fra. * basse (alçak) + terre (yer) * alçak yer; Saint Kitts ve Nevis'in başkenti

bassia : lat. * Bass (İtalyan doğa bilimci ve botanikçi Ferdinando Bassi) + ia (isim yapım eki) * genellikle tuzlu veya kurak alanlarda yetişen, Amaranthaceae familyasından bir bitki

basso : lat., ita. * bassus (kısa, alçak, düşük) (lat.); basso (ita.) * müzikte en düşük ses aralığı, en düşük frekans, bas

basso continuo : lat. * bassus (kısa, alçak, aşağı, düşük) + continuare (devam etmek, sürmek) (con (ile, birlikte, beraber, tamamen) + tinuare (sürmek, ilerlemek, devam etmek) ), continuus (devamlı, sürekli) (lat.); basso continuo (ita.) * sürekli bas tonda çalınan müzik türü

bast : ara. * besata (yaymak, genişletmek, sermek, açmak) * ruhen rahatlama ve manevi ferahlık duyma

bastana : ara. * bustan (bahçe) * domates, taze soğan, yeşilbiber, maydanoz, nane ve limon suyu kullanılarak yapılan bir salata türü

bastarda : lat. * bastum (yük semeri, çıkın, paket, heybe, kese) + ardus (ile ilgili, gibi, -a ait) * Osmanlı donanmasında kullanılmış olan, kadırga türünden bir savaş gemisi, baştarde

bastet : ara. * bess, bisse (kedi) * Mısır mitolojisinde evin, doğurganlığın, müziğin ve neşenin koruyucusu olan kedi tanrıça

bastıbacak : tür. * bas (aşağı veya yukarı doğru itmek, üzerine baskı uygulamak, itmek) + tı (geçmiş zaman eki) + bacak (vücudun, kalça ile ayaklar arasındaki iki adet yürüme veya destek organından her biri; alt uzuv) * bacakları kısa olan (kimse veya hayvan) (genellikle hafif alaycı, lakap niteliğinde), kısa boylu

bastık : erm., tür. * pasteğ (meyve kabuğu); bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + tı (geçmiş zaman eki) + k (birinci çoğul şahıs fiil eki) * üzüm suyu ve nişastadan yapılan ince tabaka şeklinde tatlı, pestil

bastırak : tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + tır (fiil eki) + ak (isim yapım eki) * yol yapımında çakıl, kum, cüruf vb. maddeleri ezmeye ve sıkıştırmaya yarayan alet

bastırma : tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + tır (fiil eki) + ma (isim yapım eki) (tür.); pastrami, Pastrami (pastırma) (ing., alm.) * üzerine kuvvet uygulayarak bir yüzeye sıkıştırma; baharatla kurutulmuş ve deri palan içinde bastırılarak saklanmış et, sıkıştırılarak saklanmış et; pastırma

bastırmak : tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + tır (fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek

bastika : gre., ita. * mastix (direk, gemi direği; kamçı, sopa) (gre.); bastika (ita.) * demir makara; serene açılan delik

baston : gre., lat. * bastazein (taşımak, götürmek) (gre.); bastum (sopa, asa, çubuk) (lat.) * elde taşınabilen ve yürürken dayanmaya yarayan, tutacak yeri bulunan, genellikle ağaçtan yapılmış, çoğunlukla üzeri işlenmiş değnek

basuk : tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + uk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * cılız, zayıf, kısa boylu

basur : aram., ara., far., sür. * besra (et, et parçası) (aram.), basur (hemoroid, her çeşit et şeklinde tümör) (ara.) * kalınbağırsağın alt bölümünde ve anüste toplardamarın genişlemesiyle oluşan varis

basübadelmevt : ara. * ba's (göndermek, diriltmek; gönderi, diriliş) + u (bağlaç) + ba'd (sonra, ardından) + el (ön ek, artikel) + mevt (ölüm) * ölümden sora diriliş

basya : lat., gre. * basium (öpücük) (lat.); basia (yabancı, dış) (gre.) * sapotgillerden, Asya’da, özellikle Hindistan ve Endonezya’da yetişen, odunu çok sert ve dayanıklı, yaprakları tüysüz ve sert, çiçekleri sarkık durumda olan, meyvesi şarap yapmak için kuru incir gibi işlendiği gibi tohumundan yenebilen ve sabunculukta y ararlanılan bir yağ çıkarılan bir ağaç

baş : tür. * baş (kafa, tepe, uç, ön) * ilk olan, önde olan, önce olan, tepede olan, en uç; kafa

baş kasara : tür., ven. * baş (ilk, önde, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + cassaro (geminin en üst güvertesi, kaptan köşkü) (ven.) * yelkenli gemilerde ön direğin ilerisinde üst güvertede yer alan kısmı

başabaş : tür. * baş (ilk, önde, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + a (bağlaç) + baş (ilk, önde, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) * gelir ve giderin miktarsal olarak eşit olma durumu, sıfır kar ve sıfır zarar durumu

başağaç : tür. * baş (ilk, önde, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ağaç (kalın gövdeli ve dallı bitki) * boyu doğrultusunda (dikey yönde) kesilmiş olan ve yılhalkaları çember biçiminde bir görünüm veren ağaç

başak : tür. * baş (ilk, önde, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ak (isim yapım eki) * arpa, buğday, yulaf gibi ekinlerin taneleri taşıyan kılçıklı tepesi (ucu)

başak burcu : tür., gre., gre. * başak (buğday salkımı) (tür.) + burc (kule, bir yapının en yüksek noktası) (ara.), pyrgos (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * 23 Ağustos - 22 Eylül tarihleri arasında doğanları temsil eden, titiz, düzenli, analitik ve hizmet odaklı olan zodyak burcu

başakşehir : tür., far. * başak (buğday salkımı) + şahr, şehr (yerleşim birimi, vilayet, memleket, belde, kent, il) (far.) * İstanbul’un bir ilçesi

başarmak : tür. * baş (ilk, önde, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ar (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * muvaffak olmak, hedefe ulaşmak, isteneni gerçekleştirmek

başat : tür. * baş (ilk, önde, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + at (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir grup, sistem veya süreç içinde belirleyici, baskın, temel, en önemli olan; egemen unsur, lider, ön, en önemli

başavut : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + avut (teselli etmek, sakinleştirmek) * geveze

başbakan : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + bak (gözle incelemek, yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya gözleri çevirmek) + an (isim yapım eki) * bakanlar kurulunun başı olan kimse, hükümet başkanı

başbaşa : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + a (-a doğru, yönelim) * iki kişinin yalnız, yüz yüze; yalnız kalarak, araya kimse girmeden; karşılıklı, doğrudan temas halinde, birlikte, beraberce

başbuğ : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + buğ (reis, emir, amir, komutan, asker başı) * eski Türklerde başkomutan, başkan, önder, lider

başçavuş : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + çav (seslenmek, bağırmak, ünlemek) + uş (-cı, -ci, yapan, eden) * bağırgan; astsubaylığın beşinci aşamasında bulunan çavuş

başçiftlik : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + çiftlik (hayvan ve bitki yetiştirilen yer) * Tokat’ın bir ilçesi

başeski : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + eski (kadim, geçmişe ait) * bir yerde çalışanların en kıdemlisi; yeniçeri bölüklerinin en kıdemli eri ve en kıdemsiz subayına verilen ünvan

başgedikli : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ged (oymak, çentmek, açmak, yarmak) + ik (isim yapım eki) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * en yüksek rütbeli astsubay

başhekim : tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + hekim (bilge, bilim adamı, filozof; tabip, doktor) (ara.) * bir hastaneyi yönetmekle görevlendirilen hekim

başhemşire : tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + hemşire (kız kardeş, bacı; hastabakıcılık konusunda eğitim görmüş hastabakıcı kadın) (hem (aynı, eş) + şir (süt) + e (dişilik eki) ) (ara.) * en üst kademedeki hemşire, hemşirelerin yöneticisi

başıboş : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ı (iyelik eki) + boş (serbest, salık, kayıtsız, bağsız, içinde bir şey bulunmayan, dolu olmayan, açık; içeriksiz; işe yaramaz; geçersiz; meşguliyetsiz; değersiz görülen; anlamsız, amaçsız) * kontrol altında olmayan

başıbozuk : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ı (iyelik eki) + boz (kötüleştirmek, düzensizleştirmek) + uk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * savaşta, askerlerin arasına katılmış sivil savaşçı; Osmanlı döneminde, savaş sırasında orduya katılan gönüllü erlere verilen isim

başiskele : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + iskele (gemilerin yanaştığı, yük ve yolcu indirip bindirdiği yapı; su kenarında platform) * Kocaeli’nin bir ilçesi

başka : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ka (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * diğer, ayrı, öbür, farklı

başkalaşım : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ka (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + laş (dönüşüm eki) + ım (isim yapım eki) * değişim, dönüşüm

başkaldırı : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + kal (yükseğe çıkmak, yukarıya yönelmek) + dır (ettirgen fiil eki) + ı (isim yapım eki) * isyan, itaatsizlik

başkale : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + kale (savunma yapısı, şehir suru, hisar, korugan) * Van’ın bir ilçesi

başkan : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + kan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * reis, baştaki, tepedeki, amir, tepe yönetici

başkatip : tür, ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + ketebe (yazmak), katip (yazman) (ara.) * kanunlarda belirtilen noter işlerinin yapılmasından sorumlu olan kişi, baş yazman

başkent : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + kent (şehir, il) * bir devletin yasama ve yürütme organlarının bulunduğu, devletin yönetim merkezi olan önemli kent (şehir, il)

başkesit : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + kes (biçmek, ayırmak) + it (isim yapım eki) * ağacın boyuna dikey yönde kesilmesi sonunda yılhalkalarının çember biçiminde görünüm verdiği yüzey

başkomutan : lat., tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + commandant (com, con (ile, birlikte, beraber, tamamen) + mandare (görev vermek, emanet etmek, tevdi etmek, yetkilendirmek, emretmek, talimat vermek, komuta etmek, taahhüt etmek) + ant (isim yapım eki) ) (lat.); komıt (coşturmak, heyecana getirmek), komut (emir, talimat) + an -cı, yapan, eden eki) (tür.) * savaşta, bir devletin ordularının tümüne komuta eden en büyük komutan

başkonsolos : lat., tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + consul (con (ile, birlikte, beraber, tamamen) + solere (görevli olmak, alışmış olmak), sul (görevli alışmış) ) * bir devletin yabancı ülkelerde bulunan yurttaşlarının haklarını koruyan, bağlı bulunduğu hükümete siyasal ve ticari bilgileri veren en üst dereceli konsolos

başköşe : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + köşe (iki kenarın temas noktası, yer, mekan) * oturularak iş görülen bir toplantıda en önemli, üstün sayılan yer; bir yerde saygın kişilere ayrılan bölüm

başkumandan : lat., tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + commandant (com (birlikte, beraber) + mandare (görev vermek, emanet etmek, tevdi etmek, yetkilendirmek, emretmek, talimat vermek, komuta etmek, taahhüt etmek) + ant (isim yapım eki) ) (lat.); komıt (coşturmak, heyecana getirmek), komut (emir, talimat) + an -cı, yapan, eden eki) (tür.) * savaşta, bir devletin ordularının tümüne komuta eden en büyük komutan

başkurt : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + kurt (canidae familyasından, canis lupus türü yabani etobur memeli) * Güney ve Orta Ural bölgesinde bulunan Başkurdistan’da yaşayan, Türklerin Kıpçak kolundan bir halk; bu halkın soyundan olan kimse

başlamak : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir işe, bir eyleme, ilişkin ilk hareketi, ilk girişimi yapmak, ilk adını atmak

başlangıç : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + lan (dönüşlü fiil eki) + gıç (isim yapım eki) * bir işe, bir eyleme, ilişkin ilk hareket, ilk girişim

başlayış : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + la (etken fiil eki) + yış (isim yapım eki) * bir işe, bir eyleme, ilişkin ilk hareket, ilk girişim

başlı başına : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ı (iyelik eki) + na (yer ve durum eki) * bütün yönleriyle, tamamen, bütü haliyle, bütün olarak

başlıca : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ca (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * önde gelen, başı çeken, ilk sıralarda olan

başlık : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + lık (isim yapım eki) * başa giyilen, takılan giysi, şapka

başmabeyinci : tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ma (ne, o) + beyn (arası, arasında) (ara.) + ci (yapan, eden eki) (tür.) * Osmanlı döneminde, padişahın dışarıyla olan ilişkilerine bakan, onun buyruklarını ilgililere bildiren, bazı kişilerin dileklerini de padişaha ileten görevlilerin başı

başmak : oğu., tür. * başmak (ayakkabı) (baş (iki şey birbirine bağlanmak, bağlaşmak) + mak (isim yapım eki) * eskiden kullanılan, genellikle kadınların giydiği bir ayakkabı

başmakale : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + kale (söylemek, demek, dile getirmek), kavl (söz, deyiş), makale (söylem, deyiş, söz, nutuk, anlatı, vecize) * gazete ve dergilerde ilk sütuna veya birinci sayfaya konulan, başyazar veya yetkili bir kişice yazılan önemli yazı, başyazı

başmakçı : tür. * başmak (eskiden kullanılan, genellikle kadınların giydiği bir ayakkabı) (bas, baş (ayakla yeri itmek, aşağı doğru itmek, basmak) + mak (isim yapım eki) + çi (yapan, eden eki) ) * Afyonkarahisar’ın bir ilçesi

başmal : tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + mal (para) * üretim ve ticarette kâr elde etmek için kullanılan para, mal, varlıklar bütünü; başlangıç finansmanı; temel ekonomik kaynak, sermaye, kapital

başmuallim : tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + ilm (bilgi, bilim), alleme (öğretmek, bilgilendirmek), muallim (öğretmen, bilgilendiren) * başöğretmen

başmuharrir : tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + muharrir (tahrir eden, yazan, kitap neşreden) (ma (ön ek) + harere (yazmak) ) * başyazar

başmurakıp : tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + murakıb (rakabe (gözlemek, gözetlemek, denetlemek) * başdenetçi, diyanette görev yapan denetmenlerin amiri

başmüdür : tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + mudur (dara (çevirmek, döndürmek, idare, idarat (çevirme, döndürme), daire (bir merkezi noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın 360 derece döndürülmesiyle oluşan şekil; çember, halka, çevrim, döngü, devir, dönem, çağ) (ara.) * baş idareci

başmüfettiş : tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + mufettiş (fetteşe (sorgulamak, teftiş etmek), teftiş (sorgu) ) (ara.) * bir kuruluşta yürütülen işlerin yasa, tüzük ve yönetmeliklere uygun bir biçimde, yolunca yürütülüp yürütülmediğini denetleyen resmi görevlilerin amiri

başmühendis : tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + muhendis (arazi ölçen, geometrist, yapı ustası) (hendese (arazi ölçme, geometri) ) (ara.) * bir kuruluşta görev yapan mühendislerin amiri

başmürettip : tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + murettib (tertib eden, düzenleyen, dizen, sıralayan) (rettebe (tertib etmek, dizmek, sıralamak, düzenlemek) ) (ara.) * basımevinde dizgi işi yapan kimselerin amiri; baş yönetici

başmüsevvit : tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + musevvid (müsvedde hazırlayan) (esved (siyah, kara), musvedde (karalama, taslak), sevd, sevvede (siyah yapmak, karartmak; taslak hazırlamak) (ara.) * eskimiş yazı müsveddeleri hazırlayan ve adına müsevvit denen memurların başkanı

başoda : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + oda (kapalı mekan) * geleneksel Türk evinde, konukların ağırlandığı, özenle döşenmiş oda

başol : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ol (var hale gelmek, mevcut bulunmak) * önder ol, lider ol; baştaki kişi, yönetici; erkek ismi

başoyuncu : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + oyun (yarış, müsabaka) (oy (yarışmak) + un (fiili isim yapan son ek) ) + cu (yapan, eden eki) * bir tiyatro oyununda veya filmde konunun odaklandığı ana karakteri yani başkişiyi, esaskişiyi, başrolü canlandıran, oynayan oyuncu

başöğretmen : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + öğür (bilgi, akıl, fikir) + et (yapmak, eylemek) + men (yapan, eden eki) * bir eğitim kurumundaki en üst kademedeki öğretmen, öğretmenlerin başkanı

başörtü : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ört (kaplamak, sarmak, korumak) + ü (isim yapım eki) * kadınların başlarını örtmek için kullandıkları kumaş parçası

başpapaz : tür., gre. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + presbus (büyük, ileri gelen, önde olan) (gre.) * episkopos ile diyakoz arasında yer alan din adamlarının başkanı

başpare : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + pare (parça, kısım, bölüm, dilim) (far.) * ney enstrumanından güçlü ve parlak bir ses elde etmek için neyin ağzına takılan, sağlam ağaçlardan, fildişi, boynuz, kehribar gibi maddelerden yapılan parça

başparmak : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + par (bir şeyin ilki, önceli, başı; yürümek, gitmek) + mak (isim yapım eki) * elin diğer parmaklarından daha kısa ve kalın olan ilk parmağı

başpehlivan : tür., far. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + pahlavan (kahraman, bahadır, yiğit, savaşçı, güçlü güreşçi) (pahlav (güç, soyluluk ideali; Pehlav / Part halkı) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (far.) * birçok güreşçiyi yenerek gücünü kabul ettirmiş ve en öne geçmiş güreşçi

başpiskopos : tür., gre. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + episkopos (epi (tepe, baş, zirve, uç) + skopos (gözlem, görüş, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan; gözeten, nezaret eden) ) (gre.) * Katoliklerde, piskoposların amiri olan din adamı

başrahip : tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + rahip (korkan, hürmet eden, huşu duyan) (rahiba (korkmak, ürkmek, dehşet duymak, huşu duymak), rahab (korku, hürmet, huşu) ) * bir kilisedeki rahiplerin başkanı

başrejisör : tür., lat., fra. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + (regere (doğrultmak, yönlendirmek, yönetmek, rehberlik etmek, gütmek, hükmetmek) (lat.); régisseur (yönetmen, yönetici, idareci) (régir (yönetmek, yön vermek, idare etmek, hükmetmek) + seur -cı, yapan, eden eki) ) (fra.) * tiyatroda rejisörlerin (yönetmenlerin) başı olan kimse

başrol : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + roule (yuvarlanmak) (fra.), roll (ing.) * bir tiyatro veya sinama eserinde ana karakteri oynama durumu

başsağlığı : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + sağ (beden veya ruh bakımından iyi durumda olmak) + lık (isim yapma eki) + ı (iyelik eki) * vefat edenin yakınlarını teselli etme eylemi ve bu eylem esnasında söylenen “Allah rahmet eylesin”, “Mekanı cennet olsun”, “Allah geride kalanlara sabırlar versin” gibi dilek cümlelerine verilen isim

başsavcı : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + sav (tez, iddia, önerme) + cı (yapan, eden eki) * üst düzey kamu görevlileri hakkında soruşturma yapma, iddianame düzenleme, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verme, açılan davalarda iddia makamını temsil etme ve kanun yoluna başvurma görevleri bulunan savcı

başşehir : tür., far. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + şahr, şehr (yerleşim birimi, vilayet, memleket, belde, kent, il) (far.) * bir devletin yasama ve yürütme organlarının bulunduğu, devletin yönetim merkezi olan önemli şehir (kent)

baştaban : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + tab (basma, damga basma, damga) + an (isim yapım eki) (ara.) * eski Yunan ve Roma mimarlığında, saçaklık bölümünü taşıyan ve sütun başlıkları üzerine oturarak sütunları birbirine bağlayan taş kirişlerden oluşan bölüm; bir kapı veya pencereyi çevreleyen kabartmalı çerçeve

baştabip : tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + tabib (doktor, hekim, bilen) (tıbb (doktorluk, hekimlik, bilme) ) * bir hastanede görev yapan hekimlerin (doktorların) amiri, en üst kademe hekim

baştankara : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + tan (yer ve kaynak, köken eki) + kara (siyah, koyu renkli) * baştankaragillerden, Asya, Avrupa ve Kuzey Afrika’da yaşayan, yuva yapma mevsimi dışında sürü halinde dolaşan, renkleri çok çeşitli olabilen, böceklerle beslendiği için tarıma yararlı, küçük bir ötücü kuş

baştarda : lat. * bastum (yük semeri, çıkın, paket, heybe, kese) + ardus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Osmanlı donanmasında kullanılmış olan, kadırga türünden bir savaş gemisi, bastarda

başucu : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + uç (en son nokta, tepe, baş, son, sınır, had, limit, serhad) + u (iyelik eki) * yatılan bir yerin baş gelen yeri veya yakını; yeryüzündeki bir gözlem noktasından geçen düşey doğrultusunun gökyüzünü deldiği iki noktadan, gözeriminin üstünde olanı

başüstüne : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + ü (iyelik eki) + ne (yer ve durum eki) * askeriyede bir ast tarafından, üstün verdiği emrin anlaşıldığını ve yerine getirileceğini belirten ifade

başvekil : tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + vekkele (güvenmek, dayanmak, işin yapılmasını başkasına bırakmak, temsil yetkisi vermek, vekil tayin etmek, temsilci belirlemek), vekil (başkası adına hareket etme, karar alma veya bir işi yürütme yetkisi verilen kişi, temsilci, başkası adına yetki kullanan) * bakanlar kurulunun başı olan kimse, hükümet başkanı, başbakan

başvermek : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ver (vermek, bir şeyi bir başkasına birisine eriştirmek, ulaştırmak, vardırmak, iletmek, aktarmak, sunmak, teslim etmek, uzatmak, bağışlamak, bırakmak) + mek (fiil mastar eki) * ucu görünmek; çiçeğin tohum açması

başvurmak : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + vur (çarpmak, darbelemek, çakmak) + mak (fiil mastar eki) * bir konuda bilgi almak veya bir konuda işlem yapılması, eyleme geçilmesi için bir kişi veya makama sözlü veya yazılı talepte bulunmak, müracaat etmek

başvuru : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + vur (çarpmak, darbelemek, çakmak) + u (isim yapım eki) * bir kişi veya kurumun resmi olarak müracaat etmesi; talepte bulunma; müracaat, dilekçe, teklif veya öneri sunma, müracaat

başyapıt : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yap (yapmak, etmek, eylemek, icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ıt (isim yapım eki) * ustalık ürünü olan, usta işi eser, çok üstün ve kalıcı nitelikte olan eser

başyargıç : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yargıç (hakim, hükmeden) (yar (ayırmak, bölmek, hükmetmek) + gıç (yapan, eden eki) ) * çok yargıçlı bir mahkemede başkanlık eden hakim, hakimler kurulu başkanı

başyaver : tür., far. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + yarvar, yavar (yardımcı, yardım eden, destek olan) (yar (yardımcı, arkadaş, dost) + bar, var (getiren, taşıyan) ) (far.) * baş yardımcı

başyayla : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yay (genişletmek, sermek; yüksek, açık, geniş alan; yazın hayvan otlatılan dağlık alan) + la (yer ve durum eki) * Karaman’ın bir ilçesi

başyazar : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yaz (kaleme almak, metin oluşturmak, çizmek) + ar (-cı, yapan, eden eki) * bir gazete veya derginin başyazılarını yazan kimse

başyazı : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yaz (kaleme almak, metin oluşturmak, çizmek) + ı (isim yapım eki) * gazete ve dergilerde ilk sütuna veya birinci sayfaya konulan, başyazar veya yetkili bir kişi tarafından yazılan önemli yazı

başyazman : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yaz (kaleme almak, metin oluşturmak, çizmek) + man -cı, yapan, eden eki) * bir kuruluştaki, bir dairedeki yazı işlerinden sorumlu olan görevlilerin (yazmanlar) amiri

başyıldız : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) * çiftyıldızlarda büyük yıldıza verilen isim

başyönetmen : tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yön (yönlendirmek, idare etmek) + et (etken fiil eki) + men (yapan, eden kişi) * tiyatroda yönetmenlerin (rejisör) başı olan kimse

bat : tür. * bat (dalmak, içe girmek, aşağı inmek; bastırmak, aşağıya doğru itmek, içine itmek, saplamak) * kurşun boru ağzı açmakta yararlanılan, şimşirden yapılmış, sivri uçlu bir tür takoz

bata : isp. * bata (file, kafa bandı, tespih) * Afrika kıtasında bulunan Ekvator Ginesi'nin en büyük şehri

bataceae : gre. * batis (böğürtlen) (gre.) + aceae (-giller, botanik familya eki) (lat.) * Batis cinsini tip cins olarak içeren, tropik ve subtropik bölgelerdeki kıyısal tuzlu bataklıklarda ve mangrov çevresinde yetişen, etli yapraklı, tuza dayanıklı çiçekli bitkilerden oluşan küçük bir bitki familyası

batak : tür. * bat (dalmak, içe girmek, gömülmek, saplanmak, aşağı inmek; bastırmak, aşağıya doğru itmek, içine itmek, saplamak) + ak (isim yapım eki) * batmış olan, içine batılan, içinden çıkılması çok zor olan; sulu ve yumuşak toprak parçası; suyla dolu çamurlu alan; gömülmeye elverişli yer; bataklık

batakçı : tür. * bat (dalmak, içe girmek, gömülmek, saplanmak, aşağı inmek; bastırmak, aşağıya doğru itmek, içine itmek, saplamak) + ak (isim yapım eki) + çi (yapan, eden eki) * aldığını vermemeyi, borcunu ödememeyi huy edinmiş olan kimse

batakçıl : tür. * bat (dalmak, içe girmek, gömülmek, saplanmak, aşağı inmek; bastırmak, aşağıya doğru itmek, içine itmek, saplamak) + ak (isim yapım eki) + çıl (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * batak yerleri seven, bataklıklarda yaşayan, oralarda beslenen, yetişen bitki veya hayvan

batakhane : tür. * bat (dalmak, içe girmek, gömülmek, saplanmak, aşağı inmek; bastırmak, aşağıya doğru itmek, içine itmek, saplamak) + ak (isim yapım eki) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * gidenlerin genellikle içki, kumar, kadın aracılığıyla dolandırıldıkları veya kötü duruma düşürüldükleri yer

bataklık : tür. * bat (dalmak, içe girmek, gömülmek, saplanmak, aşağı inmek; bastırmak, aşağıya doğru itmek, içine itmek, saplamak) + ak (isim yapım eki) + lık (isim yapım eki) * durgun, sığ, üzeri yoğun sazlarla kaplı su birikintisi ve bu durumda sularla, sazlarla örtülü toprak parçası; sulu ve yumuşak toprak parçası; suyla dolu çamurlu alan; gömülmeye elverişli yer

batal : battal : ara. * batala (boşa çıkmak, yok olmak, geçersizleşmek, batıl olmak, gerçek dışı olmak, anlamsız olmak, boş ve geçersiz olmak), battal (hükümsüz, geçersiz, boş, batıl; büyük, iri, güçlü; boylu poslu, iri yapılı, güçlü kişi veya hayvan), batl (gerçek dışı, anlamsız, boş ve geçersiz, hükümsüz) * işe yaramaz, muattal, hükümsüz, batıl, atıl, boş; iri gövdeli, boyutça alışılmış olandan, olağandan büyük, kahraman, bahadır, cesur, yiğit, yenen, savaşan, cenk eden, dövüşen; hükümsüz geçersiz kılan 

batale : ara. * batala (boşa çıkmak, yok olmak, geçersizleşmek, batıl olmak, gerçek dışı olmak, anlamsız olmak, boş ve geçersiz olmak), battal (işe yaramaz, muattal, hükümsüz, batıl, atıl, boş; iri gövdeli, boyutça alışılmış olandan, olağandan büyük, kahraman, bahadır, cesur, yiğit, yenen, savaşan, cenk eden, dövüşen; hükümsüz geçersiz kılan; büyük, iri, güçlü; boylu poslu, iri yapılı, güçlü kişi veya hayvan), batl (gerçek dışı, anlamsız, boş ve geçersiz, hükümsüz) * yenmek, galip gelmek (battuere, beat, batter, battre (yenmek, dövmek) (lat.; ing., fra.), battle, bataille (savaş, kavga, dövüş cenk) (ing., fra.) )

batalin - vilkovisky cebiri : rus. * batalin (Sovyet-Rus teorik fizikçi Igor Batalin’in soyadından) + vilkovisky (Sovyet-Rus matematikçi ve fizikçi Grigori Vilkovisky’nin soyadından) (rus.) + cebir (zorlama, güdüleme, harfler ile yapılan hesap; sayısal işlemlerin, sayılar yerine imler (semboller) konularak genelleştiridiği sistem) (ara.) * matematik ve teorik fizikte, özellikle kuantum alan teorisi ve diferansiyel geometri bağlamında, antifield formalizmi ile tanımlanan ve belirli gradyan operatörleri içeren süper cebir yapısı

batanet : ara. * batn (karın, mide) + et (isim yapım eki) * oburluk, çok yiyicilik; şişmanlık

batar : tür. * bater (keskin, katıksız bir şekilde kesip atan veya sonuca bağlayan, keskin şemşir, kılıç) * batıcı, keskin ve aniden saplanan sancı, ağrı; zatürree (akciğer üşütmesi)

batarya : lat. * battuere (vurmak, dövmek, yenmek) * pil, akımtoplar, musluk gibi şeylerin belirli bir biçimde birbirine bağlanmasından oluşan takım; birden fazla hücre veya elemandan oluşan, elektrik depolayan veya sağlayan düzenek; enerji depolama ünitesi; silah veya topçu dizisi; bir subayın komutasındaki en küçük topçu birliği

bate : ara. * bate (yatmak, yatay olarak uzanmak) (ara.); bed, bett (yatak) (ing., alm.) * yatmak, uzanmak

bateri : lat. * battuere (vurmak, dövmek, yenmek) (lat.); batere (tef) (far.) * davullar ve ziller başta olmak üzere, bir orkestrada vurmalı çalgılardan oluşan müzik enstrümanlarının tümü

baterist : lat. * battuere (vurmak, dövmek, yenmek) + ista (-cı, destekçi, yandaş, yapan, eden) * bir müzik topluluğunda veya orkestrada, ritim ve temponun sürdürülebilmesini sağlamak amacıyla davul, zil ve diğer vurmalı çalgılardan oluşan vurmalı takımını (bateri) profesyonel veya amatör olarak çalan kişi, bateri çalan kimse

bathin : ara. * batin (içsel, içeride, gizli, saklı, salgılamak) * Hz. Süleyman'ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis'te maji ile ilgili olan ve 72 cinden bahsedilen Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, üst pale soluk renkli bir ata binen, yılan kuyruklu güçlü bir dük olarak tanımlanan, bitki ve değerli taşların gizli şifalarını bilen ve insanları bir ülkeden diğerine ışık hızında taşıma gücüne sahip olan 8. cin

bathyergidae : gre., lat. * bathys, bathos (derin) + ergon (iş, eylem, çalışma) (gre.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * Bathyergus cinsini tip cins olarak içeren, Afrika'da yaşayan, yaşamlarının büyük bölümünü yer altında tüneller kazarak geçiren, silindirik gövdeli ve kazmaya uyum sağlamış kemirgenleri kapsayan memeliler familyası

bathynellidae : gre., lat. * bathys, bathos (derin) (gre.) + nellus, nella (küçültme eki) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * Bathynella cinsini tip cins olarak içeren, yer altı sularında yaşayan, küçük, kör ve pigmentsiz gövdeleriyle yer altı yaşamına uyum sağlamış tatlı su kabuklularından oluşan familya

batı : tür. * bat (bastırmak, aşağıya veya yukarıya doğru itmek, içine itmek, saplamak, daldırmak, sokmak) + ı (isim yapım eki) * Güneş’in battığı yön

batı sahra : ara. * batı (Güneş’in battığı yön) + sahra (kır, ova, çöl; kaya) * Afrika kıtasının kuzeybatısında yer alan üçte ikisi Fas tarafından bölge

batık : tür. * bat (bastırmak, aşağıya veya yukarıya doğru itmek, içine itmek, saplamak, daldırmak, sokmak) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * deniz veya nehirlerde kaza veya deniz savaşı sonucu suya batan, seyahat, ticaret veya savaş gemisi

batıl : ara. * batala (boşa çıkmak, hükümsüz olmak, geçersiz olmak), butlan (geçersizlik, batıl olma) * boş, geçersiz, yanlış, gerçek dışı, haksız, geçersiz

batın : ara. * batn (karın, rahim, içte olan, gizli olan) * bir şeyin içi, ortası, bilinmeyen yüzü, içyüzü, gizli olan, gizemli; karın

batınen : ara. * batn (karın, rahim, içte olan, gizli olan) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * içinden olarak, dahilen, içyüzünde, ezoterik olarak

batıni : ara. * batn (iç, gizli, kapalı, alt; karın) + i, iy (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * içte olan, içsel, gizli, altta olan, altta yatan, ezoterik

batıniye : ara. * batn (iç, içeri, içindesi, içi), batin (içte, içsel, içeride, gizli, saklı) + iye (yer ve durum eki) * gizli olma; bir şeyin iç yüzünü bilme, ezoterizm; Kur'an ayetlerinin görünür anlamlarının dışında, daha derinde farklı anlamlarının da bulunduğu inancı

batırık : tür. * bat (bastırmak, aşağıya veya yukarıya doğru itmek, içine itmek, saplamak, daldırmak, sokmak) + ır (etken fiil eki) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bulgur, domates, soğan, ceviz içi, maydanoz, nane, limon suyu ve kırmızı biberle yapılan, haşlanmış asma yaprağı veya lahanaya sarılaran bir tür sarma

batırmak : tür. * bat (bastırmak, aşağıya veya yukarıya doğru itmek, içine itmek, saplamak, daldırmak, sokmak) + ır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.); baptizein, baptize, baptiser (suya daldırmak) (yun., ing., fra.), battuere, batter, battre (dövmek, vurmak) (lat., ing., fra.), batir (inşa etmek, bir alana yapyı batırmak, sokmak, yerleştirmek) (fra.) * bir noktaya güç uygulamak, içine sokmak, daldırmak

batifil : gre. * bathys, bathos (derin) + philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici) * denizlerin derin bölgelerinde yaşamaya uyum sağlamış veya bu ortamları tercih eden organizma veya bu yaşam biçimine ilişkin

batik : cav., por. * amba (yazmak; batırmak) + thik (isim yapım eki) * kumaş, deri veya kağıt süslemede lekeler bırakılarak boyama yöntemi ve bu yöntemle hazırlanmış kumaş

batimetri : gre. * bathys, bathos (derin) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * su, deniz, göl ve okyanus tabanlarının derinlik ölçmek suretiyle topoğrafik ölçümlerinin yapılması

batipelajik : gre. * bathys, bathos (derin) + pelagos (deniz, açık deniz) + ikos (sıfat yapım eki, ile ilgili) * oşinografide, deniz derinliklerinin 1000-4000 metre arası açık su bölgesini ifade eden ve çoğunlukla karanlık, yüksek basınçlı ortamı kapsayan derin deniz katmanı

batisfer : gre. * bathys, bathos (derin) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * su üstü araçlarına çelik kablo ile bağlanmış, negatif yüzebilirliği bulunan dalış küresi

batiskaf : gre. * bathys, bathos (derin) + skaphe (küçük gemi) * derin sularda kullanılan su altı aracı

batiş : ara. * bataşa (şiddet, kuvvet; güçle tutmak, yakalamak, kavramak, kapmak, saldırmak), batş (tutma, yakalama, kavrama, kapma) * sertlikle, şiddetle hareket eden, sertçe tutup yakalayan

batmak : tür. * bat (bastırmak, aşağıya veya yukarıya doğru itmek, içine itmek, saplamak, sokmak) + mak (fiil mastar eki) * içine dalmak, saplanmak

batman : far. * padman (tartı birimi) * Yakındoğu’da kullanılan, miktarı bölgelere ve tartılacak şeylere göre değişen bir ağırlık ölçüsü

batokromik : gre. * bathos (derin) + khroma (renk) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir bileşiğin absorpsiyon spektrumunun daha uzun dalga boylarına doğru kayması

batolit : gre. * bathos (derin) + lythos (taş, kaya) * yer kabuğunun derinliklerinde erimiş magmanın yavaşça soğuyup katılaşmasıyla oluşan, tabanı genellikle belirsiz ve yüzey alanı 100 kilometrekareden büyük olan en büyük magmatik kayaç kütlesi

baton : lat., fra. * bastum (değnek, sopa, çubuk) (lat.); bâton (fra.) * sopa, değnek, çubuk; orkestra şefinin orkestrayı (çalgıcı topluluğu) yönetirken kullandığı çubuk; bir tür ince uzun Fransız ekmeği

batonsale : lat., fra. * bastum (değnek, sopa, çubuk) + sal (tuz) + salsus (tuzlu) (lat.); bâton (değnek, sopa, çubuk) + sel (tuz), salé (tuzlu) (fra.) * pastanelerde ve evlerde çay veya kahve yanına ikram edilen, genellikle üzeri susam ya da çörek otuyla süslenmiş, gevrek yapılı ve tuzlu hamurdan hazırlanan ince uzun çubuk şeklindeki hamur işi, tuzlu çubuk

batöz : fra. * batteuse (vurucu, dövücü, çarpıcı) (battre (vurmak, dövmek, çarpmak) + euse (dişil sıfat yapım eki) ) * başaktan taneyi ayıran makine, harman makinesi

batrachylidae : gre., lat. * batrakhos (kurbağa) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) (gre.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * Batrachyla cinsini tip cins olarak içeren, Güney Amerika'nın (özellikle Arjantin ve Şili) güney kesimlerindeki ılıman ormanlarında yaşayan küçük boyutlu kurbağaları kapsayan amfibiler (iki yaşamlılar) familyası, orman kurbağasıgiller

batsat : tür. * batt (kesmek, bölmek, koparmak) + sat (defa, kez, kere, sefer) * ara sıra, seyrek olarak, tek tük

batş : ara. * batş, bataşa (şiddet, kuvvet; güçle tutmak, yakalamak, kavramak, kapmak, saldırmak) * tutuş, tutma, yakalayış, yakalama, kavrayış, kavrama, kapış, kapma, şiddetle kapma; kuvvet, şiddet, saldırı

battal : ara. * batala (boşa çıkmak, yok olmak, geçersizleşmek, batıl olmak, gerçek dışı olmak, anlamsız olmak, boş ve geçersiz olmak), battal (işe yaramaz, muattal, hükümsüz, batıl, atıl, boş; iri gövdeli, boyutça alışılmış olandan, olağandan büyük, kahraman, bahadır, cesur, yiğit, yenen, savaşan, cenk eden, dövüşen; hükümsüz geçersiz kılan; büyük, iri, güçlü; boylu poslu, iri yapılı, güçlü kişi veya hayvan), batl (gerçek dışı, anlamsız, boş ve geçersiz, hükümsüz) * işe yaramaz, muattal, hükümsüz, batıl, atıl, boş; iri gövdeli, boyutça alışılmış olandan, olağandan büyük, kahraman, bahadır, cesur, yiğit, yenen, savaşan, cenk eden, dövüşen; hükümsüz geçersiz kılan; büyük, iri, güçlü; boylu poslu, iri yapılı, güçlü kişi veya hayvan

battalgazi : ara. * battal (cesur, yiğit, kahraman) + gazi (akıncı, istilacı) (gaza (akın etmek, yağmak, talan, öldürmek, yok etmek, parçalamak, dövmek, ezmek, vurmak; kavga etmek, mücadele etmek, savaşmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Malatya'nın bir ilçesi

battaniye : ara. * batn (gövde, iç, karın, gizli, örtülü), bitan (karına örtülen, örten, gizleyen, devenin karın örtüsü) + iye (yer ve durum eki) * yünden dokunmuş yorgan; kalın, yumuşak ve sıcak örtü; yatak örtüsü, yorgan veya koruyucu örtü

battered child sendromu : ing., gre., tür. * batter (dövmek) + ed (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) + child (çocuk) (ing.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * dövülmüş çocuk sendromu; genellikle ebeveynler veya bakıcılar tarafından sürekli şiddet uygulanan çocuklarda görülen ve tekrarlayan fiziksel istismar sonucunda ortaya çıkan fiziksel ve psikolojik belirtiler bütünü

battuto : ita. * battere (dövmek, vurmak, çarpmak) + uto (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * dövülmüş; İtalyan mutfağında kullanılan çeşitli doğranmış otlar

batu : moğ. * bat (bastırmak, aşağıya veya yukarıya doğru itmek, içine itmek, saplamak, daldırmak, sokmak) + u (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sert, katı, güçlü, kudretli, muktedir, nüfuzlu; kaya

batuhan : moğ. * batu (sert, katı, güçlü, kudretli, muktedir, nüfuzlu; kaya) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * güçlü lider, kudretli hükümdar

batur : tür. * bat (bastırmak, aşağıya veya yukarıya doğru itmek, içine itmek, saplamak, daldırmak, sokmak) + ur (yapan, eden eki) * güçlü, yılmaz, cesur, yiğit, kahraman

baturalp : tür. * batur (güçlü, yılmaz, cesur, yiğit, kahraman) + alp (cesur, yiğit), alpmak (al (almak, zaptetmek, fethetmek, alt etmek, yenmek) + lp (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (saygı göstermek, yüceltmek) * cesur, yiğit, kahraman

baturay : tür. * batur (güçlü, yılmaz, cesur, yiğit, kahraman) + ay (Dünyanın uydusu) * kahraman, yiğit, cesur, bahadır kimse

batyal : gre., lat. * bathys, bathos (derin) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * iki yüz ile bin metre arasında derinliği olan deniz)

baud : fra. * baud (telegraf yazım sistemini geliştiren Fransız mühendis Jean M. E. Baudot’un isminden) * uzak iletişim ve elektronik haberleşmede saniyedeki veri aktarım oranını ifade eden ve "Bd" ile gösterilen birim

baud rate : ing. * baud (telegraf yazım sistemini geliştiren Fransız mühendis Jean M. E. Baudot’un isminden) + rate (hız, oran) * dijital iletişimde birim zamanda iletilen sembol sayısını ifade eden ölçü birimi

bauda : ara. * bauda (sivrisinek) * Culicidae familyasından olan, dişi bireyleri kan emerek beslenen, iğne biçiminde ağız yapısıyla deri delerek kan alan ve bazı türleri sıtma, dang, Zika gibi hastalıkları taşıyabilen küçük kanatlı böcek

bauer en büyük değer ilkesi : alm., tür. * bauer (Alman matematikçi Friedrich Ludwig "Fritz" Bauer’in soyadından) (alm.) + en (pek, çok, önde) + büyük (geniş, iri, değer olarak fazla) + değer (ölçü, kıymet, miktar, sayısal nicelik, paha, fiyat) + ilke (kural, yasa, prensip, kanun) + si (iyelik eki) (tür.) * dışbükey ve sürekli olan ve dışbükey ve tıkız (dolgun) bir kümede tanımlanan herhangi bir fonksiyonun, bu kümenin uç noktalarından birinde en büyük değerini alacağını öneren teorem

bauhaus : alm. * bauen (inşa etmek, yapılandırmak, kurmak) + Haus (ev) * mimaride sade ve minimalist tasarım tarzı; 20. yüzyılda mimari, tasarım, sanat alanlarında yeni akımlar yaratmış bir okul

bauhinia : lat. * Bauhin (İsviçreli botanikçi Gaspard Bauhin veya Jean Bauhin) + ia (isim yapım eki) * tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen, büyük çiçekli ağaç veya çalı, Fabaceae familyasından bir bitki

bav : tür. * bav (av hayvanı eğitme) * şahin ve köpek gibi yabani veya evcil hayvanları avcılık yapmaya hazırlama, onları avcılığa alıştırma ve eğitme işi

baver : far. * bavar (inanmak, seçmek, güvenmek, tasdik etmek, doğruluğuna kanaat getirmek) * inanma, seçme, güvenme, doğru bulma, tasdik, doğruluğuna kanaat getirme, sağlam, pek doğru

bavi : ara. * bevvee (yerleştirmek, tahsis etmek, hazırlamak, uygun konumda olmak) * yerleştirilmiş, tahsis edilmiş, hazırlanmış, sahib kılınmış

bavul : ita. * baule (yük) (ita.); bowel, boyau (bağırsak, işkembe, büyük mide bölümü) (ing., fra.) * büyük seyahat çantası, içine eşya konan büyük çanta

bavyera : lat. * bavaria (boiu (sığır) + varii (sahibi) ) * Almanya'nın güneydoğusunda bir eyalet

bay : tür. * bay (erkek, adam, bey, mir, emir, efendi, zengin, reis, egemen, tanrı) * malı mülkü, parası çok olan, varsıl, zengin kimse; bey bay bayanay

bayağı : tür. * bayaki (önceki, eski) (baya (önce, eski) + ki (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * sıradan, banal, adi, değersiz, olağan, alışılmış, düşük nitelikli, basit

bayağı kesir : tür., ara. * bayağı (basit) (tür.) + kasr (kesmek, kırmak, kırılmak), kesir (kırılma, kırıntı, kırık, kesik, bölüm, çok) (ara.) * bir pay ve paydadan oluşan kesir

bayan : tür. * bay (erkek, adam, bey, mir, emir, efendi, zengin, reis, egemen, tanrı) + an (dişil eki) * kadın nitelemesi için ismin başına getirilen ek, "bay"ın zıttı

bayanay : tür. * bay, pay, may (geçim, zenginlik, rızık ve kutsal) + an (gibi olan) + ai, ay (ile ilgili, gibi, -a ait) * Türk mitolojisinde bereket, doğa ve geçim tanrıçası, Bayana, Payana, Payna

bayanay : tür. * bay, pay, may (geçim, zenginlik, rızık ve kutsal) + bayan (zenginlik) + ai, ay (ile ilgili, gibi, -a ait) * Türk mitolojisinde bereket, doğa ve geçim tanrıçası, Bayana, Payana, Payna

bayat : ara. * bata (gecelemek, kalmak), bait (geceden kalan, dünden kalan, vakti geçmiş) * güncelliği geçmiş, önemini yitirmiş, bir özelliği kalmamış, çok yinelenmiş, zamanı geçmiş, eskimiş

bayat : tür. * bayad (varlıklı, zengin, nimeti nol; hüdavend, Tanrı) * Afyonkarahisar’ın bir ilçesi; Çorum’un bir ilçesi; ismini Oğuzların 24 boyundan birisi olan Oğuz-Han'ın büyük oğlu Gün Han'ın Kayı'dan sonra ikinci oğlu olan Bayat'tan almıştır.

bayati : tür., ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) (tür.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * varlıklı, devletli, imkana sahip, zengin; Türk musikisinde uşşak dörtlüsüne buselik beşlisi katılmasıyla oluşturulmuş, adını Oğuzlar’ın Bayat boyundan almış olan eski bir makam; Doğu Anadolu’da maniye verilen isim

bayati sultani : tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + sultan (hükümdar, padişah, şah) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati dizisi temelinde Segah ve Hicaz renkleriyle zenginleştirilen, özellikle orta ve tiz bölgelerde gösterişli geçkiler ve duygusal yoğunluk barındıran, ihtişamlı ve derin bir ifade taşıyan, ilahi, durak ve kaside türlerinde tercih edilen süslemelere açık, etkileyici ve nadir kullanılan bir makam

bayati şiraz : tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + şiraz (ince şerit; düzen, nizam, esas) (ara.) * Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati dizisinin alt ve orta bölgelerinde Hicaz, üst bölgelerde Kürdi ve Segâh renkleriyle zenginleşen; hüzünlü, mistik ve derin duygular uyandıran melodik yapısıyla özellikle kaside, durak ve ilahi formlarında kullanılan, geçkileri güçlü, tiz perdelerde etkileyici seyirler içeren birleşik ve klasik bir makam

bayati-araban : tür., ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + araban (rabbani (rab ile ilgili; rabbe adanmış) ) (ara.) * Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati ve Araban dizilerinin birleşimiyle oluşan, derin duygusal ifadeler ve hüzünlü melodik motiflerle karakterize edilen, özellikle gazel ve ilahi türlerinde kullanılan, yoğun süslemeler ve modülasyonlara olanak veren zengin ve etkileyici bir makam

bayati-araban-buselik : tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + araban (rabbani (rab ile ilgili; rabbe adanmış) ) ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) (ara.) * Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati, Araban ve Buselik dizilerinin birleşiminden oluşan, hem hüzünlü hem de neşeli motifler içeren, zengin melodik çeşitlilik ve geçişlere imkan tanıyan, özellikle ilahi, gazel ve şarkı türlerinde derin duygusal ifadeler sunan karmaşık ve etkileyici bir makam

bayati-araban-kürdi : tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + araban (rabbani (rab ile ilgili; rabbe adanmış) ) (ara.) + kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati, Araban ve Kürdi dizilerinin birleşimiyle oluşan, hüzün ve melankoli arasında gidip gelen zengin melodik yapısıyla, çeşitli modülasyonlara açık, özellikle gazel ve ilahi türlerinde derin duygusal ifadeler taşıyan karmaşık ve nüanslı bir makam

bayati-aşiran : tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati ve Aşiran dizilerinin birleşimiyle oluşan, duygusal derinlik ve hüzünlü ifadeler içeren, melodik geçişlerde zengin süslemeler ve modülasyonlara olanak sağlayan, özellikle tasavvuf müziği ve ilahi türlerinde tercih edilen etkileyici ve nüanslı bir makam

bayati-buselik : tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) (tür.) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) (ara.) * Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati ve Buselik dizilerinin birleşiminden oluşan, hüzün ve neşe arasında dengeli melodik yapısı, zengin süslemeler ve geçişlere açık yapısıyla özellikle şarkı ve ilahi türlerinde derin duygusal ifadeler sunan karmaşık ve çok yönlü bir makam

bayati-hisar : tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur, korugan) (ara.) * Türk musikisinde, karar perdesi hisar (dügâh üstü si bemol) olan, Bayati dizisi temelinde hisar ve tiz bölge renkleriyle genişletilmiş; hüzünlü, içli ve zarif melodik çizgilerle karakterize edilen, özellikle gazel, ilahi ve ağır şarkı formlarında kullanılan, süslemelere açık, duygusal derinlik taşıyan ve tiz perdelerde etkileyici yükselmelerle zenginleşen sofistike bir makam

bayati-ısfahan : tür. far. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan şehri) (far.) * Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati dizisi üzerine Isfahan makamının renklerini ekleyen, özellikle tiz bölgede Isfahan etkisiyle zenginleşen, hüznü ve zarafeti birlikte yansıtan, gazel, şarkı ve ilahi türlerinde tercih edilen, geçkileri ve süslemeleriyle melodik çeşitlilik sunan birleşik ve duygusal bir makam

bayati-i ruy-i acem : tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + ruy (yüz) + ı (tamlama eki) + acem (yabancı; Persli, İranlı) * Türk musikisinde, karar perdesi Acem olan, Bayati dizisinin tiz bölgede Acem perdesiyle birleşerek oluşturduğu, özellikle tiz duraklı ve yüksek seyirli melodik yapıların ön planda olduğu, zarif geçkilerle donatılmış, duygusal yoğunluk taşıyan ve özellikle gazel ile ağır usullü eserlerde kullanılan özgün ve klas bir makam

bayati-kürdi : tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati dizisinin Kürdi çeşnisiyle zenginleştirilmesiyle oluşan, özellikle tiz perdelerde Kürdi etkisini belirgin şekilde hissettiren, hem hüznü hem duruluğu barındıran melodik yapısıyla gazel, şarkı ve ilahi formlarında kullanılan, geçkiler ve süslemelere açık, sade fakat etkileyici bir makam

bayatlamak : ara., tür. * bata (gecelemek, kalmak), bait (geceden kalan, dünden kalan, vakti geçmiş) + la (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bayat hale gelmek, tüketim süresi aşılmak, bozulmak

baybars : tür. * bay (önde gelen, değerli, varlıklı) + pars (pars, yırtıcı hayvan) * erkek ismi

bayburt : gre., erm. * baiberdon (bai (körfez) + berdon (kale) ) (gre.); baydbert (bayd (körfez) + bert (kale) ) (erm.) * Türkiye’nin, kuzeyinde Trabzon ve Rize ile doğusunda Erzurum güneyinde Erzincan ve batısında Gümüşhane illeri ile komşu olan 69 plakalı ili

bayes teoremi : ing., gre., tür. * bayes (İngiliz Thomas Bayes’in isminden) (ing.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * bir olayın meydana gelme olasılığının, olaya yonelik ek bilgi edinilmesi halinde nasıl değişeceğini ve bir rassal değişken için olasılık dağılımı içinde koşullu olasılıklar ile marjinal olasılıklar arasındaki ilişkiyi gösteren teorem

bayeste : far. * bayad (gerekmek, gerekli olmak) * lüzumlu, gerekli, zaruri, mecburi, muhtemel, icap eden, yapılması gereken

bayezid : far., ara. * bay (var olmak, sahip olmak) (far.) + zada (artmak, çoğalmak, fazlalaşmak), zid (çoğunluk, büyüklük) (far.); payazat (ardıl, halef, mirasçı, sonra gelen) (erm.) * yüksek dereceli, soylu; Osmanlı’da yüceltici ünvan

baygın : tür. * bay (kendinden geçmek, bilinçsiz uyku haline geçmek, uyuklamak; sıkmak, bunaltmak) + gın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer); baymak (sıkmak, bunaltmak) (tür), bailler (esnemek) (fra.) * kendinden geçmiş, beynine kan akışı kısa süre kesildiği için bilincini yitirmiş

bayılmak : tür. * bay (kendinden geçmek, bilinçsiz uyku haline geçmek, uyuklamak; sıkmak, bunaltmak) + ıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kendinden geçmek, bilinçsiz uyku haline geçmek; sıkmak, bunaltmak

bayındır : tür. * bay (zengin, bey, mir, emir, reis, egemen, tanrı) + un (ek) + dur (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bakılıp güzelleştirilmiş olan, bakımlı; İzmir’in bir ilçesi

bayır : ara. * bair (işlenmeyen toprak, yaban yer) * az eğimli yer, küçük yokuş

bayi : ara. * bay’a (satmak, satın almak); bey‘at etmek, bağlılık sözü vermek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.); buy (satın almak (ing.) * herhangi bir ürünü veya hizmeti para karşılığında tüketiciye satan kişi veya kurum, satan, satıcı

baykal : tür. * bay (büyük, geniş, önemli) + kal (su, göl, yer) * Asya Türk ülkelerinde bulunan yaban kısrağı; Sibirya’da bulunan, dünyanın en büyük ve en derin tatlı su göllerinden biri

baykan : tür. * bay (malı, mülkü, parası çok olan, varsıl, soylu, zengin kimse, bey, reis, egemen, tanrı) + kan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (örneğin başkan, yapışkan vb.) * Siirt’in bir ilçesi

baykara : tür. * bay (malı, mülkü, parası çok olan, varsıl, soylu, zengin kimse, bey, reis, egemen, tanrı) + kara (yoğun, sert, güçlü, kudretli, kuvvetli; yiğit, cesur, bahadır) * doğan cinsinden bir kuş türü; kale muhafızı, zengin; erkek ismi

baykuş : tür. * bay (malı, mülkü, parası çok olan, varsıl, soylu, zengin kimse, bey, reis, egemen, tanrı) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan (vertebrata), akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) * başında, kulak yerinde iki tüy demeti (sorguç) bulunan, yeryüzünde yaklaşık iki yüz türü olan yırtıcı gece kuşlarının ortak adı

baylan : tür. * bayl (güzel, zarif) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * zarif, çekici, zengin; şımartılmış, nazlı, edalı

baymak : tür. * bay (kendinden geçmek, bilinçsiz uyku haline geçmek, uyuklamak; sıkmak, bunaltmak) + mak (fiil mastar eki) (tür.); * bailler (esnemek) (fra.)

baypas : ing. * by (sayesinde, aracılığıyla, vasıtasıyla) + pass (geçmek) * kalp damarlarında tıkanıklık olan damara bacak veya göğüsten alınan yeni damarlar aracılığıyla yapılan köprüleme

bayrak : tür. * batrak (bat (saplamak, içine sokmak, daldırmak) + rak (isim yapım eki) ) (bayrak direğinin toprağa saplanmasından) * bir ulusu simgelemek üzere şekillerden ve renklerden oluşan kumaş

bayraklı : tür. * bayrak (bir ulusu simgelemek üzere şekillerden ve renklerden oluşan kumaş) + lı (ile, birlikte, beraber) * İzmir’in bir ilçesi

bayraktar : tür., far. * bat (saplamak, içine sokmak, daldırmak) + rak (isim yapım eki) (tür.) + dar (taşıyan, tutan, -cı, yapan, eden) (far.) * bayrak taşıyan

bayram : far. * patram, pazram, pezram (neşe, huzur, mutluluk, sükun) (pat (geri, tekrar, yeniden, karşı, birlikte) + rama (sükun, barış, mutluluk, huzur, sevinç, dinginlik) ) * ulusal veya dinsel yönden önemi olan, kutsal sayılan ve ulusça kutlanan gün, şenlik, kutlama

bayrami : far. * pat (geri, tekrar) + rama (sükun, barış, mutluluk) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Bayramilik tarikatına bağlı kimse

bayramiç : far., tür. * bayram (şenlik, kutlama) (far.) + iç (dahili) + i (iyelik eki) (tür.) * Çanakkale’nin bir ilçesi

bayramilik : far. * bayram (şenlik, kutlama) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik (durum eki) * XIV. yüzyılın sonlarında Hacı Bayram Veli’ce kurulmuş olan tarikat

bayramören : tür. * bayram (şenlik, kutlama) + ören (eski yapı veya kent kalıntısı) * eski Paflogonya bölgesinde yer alan Çankırı'nın bir ilçesi

bayrampaşa : far. * bayram (şenlik, kutlama) + paşa (şah, hükümdar, reis) (pati (usta) + şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) ) * İstanbul’un bir ilçesi

bayrı : tür. * bedür (büyümek, ulu olmak, yücelmek), beyrü, bayrı (kadim, eski, ezeli) * çok eski zamanlardan beri varlığını sürdüren, zamanın başlangıcından beri süregelen veya kökeni derin geçmişe dayanan, kadim, ezeli

baysal : tür. * bay (zengin; büyük; saygıdeğer) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) * huzur ve refah içinde olan, rahat, dingin

baysungur : tür. * bay (zengin; büyük; saygıdeğer) + sungur (bir şahin cinsi) * şahin türünden yırtıcı bir kuş

bayt : lat. * binaris digitus (ikili basamak) (binaris (ikili, iki tabanlı) (binus (ikişer, çift, ikili) + aris (ile ilgili,-a ait) ) + digitus (parmak; sayı, rakam) ); beyt (ev) (ara.), bite (ing.) * ASCII karakterlerini ifade etmek için kullanılan ve her bitinde 0 veya 1 sayısı bulunan 8 bitlik küme

baytar : gre. * hippiatroi, hippiatros (at hekimi) (hippos (at) + iatros (tedavi, iyileştirme, doktor) ) * veteriner, hayvan doktoru

ba'z : ara. * ba'd, ba'z (kısım, bölüm, parça), bazı (bir kısım), bazen (kısmen, ara sıra) * bir şeyin bir kısmı, bir parça, biraz

baz : gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) * ana, temel, kök, esas, asıl

baz : gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) * suda iyonlaştığında ortama OH⁻ iyonu ve elektron çifti verebilen, bir asitle birleşince tuz oluşturan madde (örneğin NaOH + HCl = NaCl)

baz eksisi : gre., tür. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) + eksi (azalma) + si (iyelik eki) (tür.) * kandaki pH, pCO2 ve bikarbonat (HCO3-) seviyeleri ölçülerek hesaplanan, kanın tamponlama kapasitesinin bir ölçüsü (formülü BE = (HCO3- - 24.8) + ᵝ . (PH -7.40) ); hemoglobin konsantrasyonuna dayalı bir formülle hesaplanabileceği gibi sabit olarak 16.2 mmol/L olarak da kabul edilebilir.

baza : ara., far. * baz (iniş, oturma) * somya gibi, yatak altına yükselti için konulan, döşemelik kaplanmış oturtmalık

bazal : gre., lat. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * bazı çok olan (tuz) veya bazın özelliklerini taşıyan madde

bazal ganglion : lat., gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + ganglion (şişiklik, düğüm, yumru; deri altı tümörü) (gre.) * beynin orta kısmında bulunan prefrontal korteks ve alt motor ve duyu bölgeleri arasındaki iletişim ve yönetimi sağlayan subkortikal çekirdek ve ilişkili yapıların genel ismi

bazal lamina : gre., lat. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lamina (ince tabaka, levha, plaka) (lat.) * epitel hücrelerinin bazal yüzeyini örten ve onları alttaki bağ dokusundan ayıran, temel olarak tip IV kollajen, laminin ve glikoproteinlerden oluşan, hücre tutunması, filtrasyon ve doku yenilenmesinde kritik roller üstlenen ince, hücresel olmayan dış matris tabakası

bazalt : gre. * basanos (dokunma taşı, mihenk taşı) + ites (element, kayaç ve mineral eki) * demir ve magnezyum bakımından zengin, ince taneli, koyu renkli ve lavların yeryüzünde hızla soğumasıyla oluşan, koyu renkli plajiyoklaz ve mineralleri olan feldispatlı bir volkanik kayaç

bazar : far. * baha (değer, kıymet, fiyat) + zar (yer, konum, mevki, alan, saha) * genellikle haftanın belirli bir günü kurulan, satıcıların tezgah açarak her türlü gıda, giyim ve ev eşyası gibi malları doğrudan tüketicilere sattığı açık veya kapalı alışveriş yeri, pazar

bazeks sendromu : fra., gre., tür.* bazex (Fransız dermatolog André Bazex ve Fransız fizyologlar Bernard Christol ve Michel Dupré’nin isimlerinden) (fra.) + syndromon (sendrom, hastalık belirtisi) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * iç malignitelerle, üst aerodigestif sistemin skuamöz hücreli karsinomueskamosası karsinomu, konjenital hipotrikozis, çoklu bazal hücreli karsinomlar, hipotrikoz ve hipohidroz, ve foliküler atrofoderma ile karakterize nadir bir genodermatoz, akral psoriasiform dermatoz ve kese paraneoplazması belirtisi, bazex-dupré-christol sendromu

bazen : ara. * ba'd (bir kısım, parça, bölüm) + en (durum eki) * ara sıra, sık olmayarak, seyrek olarak

bazı : ara. * ba'd (bir kısım, parça, bölüm) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir kısım, bir bölüm

baziçe : far. * bazi (oyun) + çe (araç eki) * oyun, oyuncak

bazidiyomit : gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük), basidion (temel ile ilgili, esas ile ilgili) + mykes, myketes, mykota (mantar) * sporlarını “bazidium” denilen özel yapılarla oluşturan mantar

bazidiyospor : gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük), basidion (temel ile ilgili, esas ile ilgili) + speirein (ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma, dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek, üreme hücresi) * karakteristik olarak Basidiomicetes sınıfında görülen mayoz bölünmeyi takiben bazidyum denen özel hücre üzerinde oluşmuş dört adet eşeyli spor, bazitli mantarların sporları

bazigah : far. * bazi (oyun, eğlence, oyun oynama) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * eğlence yeri, oyun yeri

baziğ : ara. * bazağa (doğmak, ortaya çıkmak, görünmek, belirmek) * doğan, çıkan, görünen, beliren

bazik : gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sulu çözeltilere hidroksil iyonu (OH-) veren, genellikle acı tatta ve kaygan yapıda olan, baz niteliği arzeden

bazil : ara. * bezl (bol vermek, esirgemeden vermek) * bol bol veren, dağıtan, cömert

baziler : gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) + ilis (ile ilgili, -a ait) + aris (ile ilgili, -a ait) * bir yapının tabanında bulunan veya tabanına ilişkin olan

bazilika : gre. * basileus (kral) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * eski çağlarda kral sarayı; Roma döneminde dikdörtgen biçiminde, uç bölümünde yarım çember gibi bir çıkıntısı olan mahkeme yapısı

baziliksimab : lat. * basil (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + ix (kimyasal madde eki, monoklonal antikor türevi) + imab (monoclonal antibody (monoklonal antikor) sınıfı eki) * organ nakli sonrası bağışıklık tepkisini önlemek için kullanılan, interlökin-2 reseptörünü hedef alan sentetik monoklonal antikor ilacın etken maddesi (C6400H9888N1696O2006S52) (C6378H9844N1698O1997S48)

baziller anevrizma : gre., lat. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) (gre.) + alis, aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + aneurusma (ana (tekrar, yeniden, yukarı doğru, yukarıya, yükseğe, üste, geri, arkaya, baş, önce, evvel) + urunein (genişlemek) + usma (ile ilgili olma) ) (gre.) * baziler orijinin distalinde ve superior serebellar arter orijininin proksimalinde bulunan anevrizma; beyin tabanındaki arterin genişlemesi

bazir : ara. * bezr (tohum) * tohumcu, ekici, eken; dedikodu yapan, laf taşıyan; geveze

bazirgan : far. * bazar (ürün ve hizmet satışının yapıldığı açık veya kapalı yer, ticaret yeri; çarşı, market, pazar) + gan (-cı, yapan, eden eki) * pazarcı, tüccar (eskiden Musevi tüccarlar için kullanılmış olan bir tabir)

bazit : gre. * basidion (basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş; alt, aşağı, düşük) + idion (isim yapım eki) ), basidium (lat.) * bazitli mantarlara özgü üreme organı

bazlama : tür. * baza (hamur yumağı, bir ekmeklik hamur parçası) + la (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) * sac üzerinde pişirilmiş yuvarlak ve kalınca yufka, tepsi ekmeği, mayalı ekmek

bazlamaç : tür. * baza (hamur yumağı, bir ekmeklik hamur parçası) + la (etken fiil eki) + maç (isim yapım eki) * Kastamonu’ya özel bir hamur işi

bazofil : gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) + o (bağlaç) + philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici) * alkali özelliği üstün bitki; bağışıklık sisteminin bir parçası olan, vücudu enfeksiyonlardan korumakla görevli kemik iliğinde üretilen bir tür beyaz kan hücresi

bazofilik : gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) + o (bağlaç) + philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bazofil özelliği olan

bazolateral : gre., lat. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş, alt, aşağı, düşük) + o (bağlaç) + lateralis (iki tarafa da ait) (latus (taraf) + eralis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * altta ve yanlarda bulunan; tabanda ve bir veya daha fazla kenarda bulunan

bazuka : ing. * bazoo (ağız, kibirli konuşma) (argoda) + ka (isim yapım eki) * uzun namlulu, taşınabilir roketatar silah

bazzania : lat. * Bazzani (İtalyan botanikçi ve insan anatomisi profesörü Matteo Bazzani) + ia (isim yapım eki) * yosun benzeri, nemli alanlarda yetişen bitki, Lepidoziaceae familyasından bir bitki

BCG aşısı : lat., tür. * Bacillus Calmette - Guerin (bacullus (sopa, değnek, çubuk) + calmette - guerin (Fransız bakteriyolog Albert Calmette ve Fransız veteriner ve bakteriyolog Camille Guérin’in soyadlarından) + aşı (hastalıklara karşı bağışıklık sağlamak için bir organizmaya verilen madde) (aş (geçmek, geçirmek, eklemek, yamamak, onarmak, nakletmek) + ı (isim yapım eki) ) + sı (iyelik eki) (tür.) * Fransız bilim insanları Albert Calmette ve Camille Guérin tarafından geliştirilmiş olan tüberküloz aşısı

BDSM : ing. * bondage (bağlama, kısıtlama) + discipline (disiplin) + sadism (sadizm), submission (boyun eğme, itaat) + masochism (mazoşizm) * estetik, erotik veya duyusal amaçlarla rızaya dayalı olarak partnerlerin birbirleri üzerinde güç uygulamasına ve fiziksel kısıtlamalara dayalı geniş bir cinsel ve davranışsal alt kültür yelpazesinin akronimi

be : ara. * be (ب) * Arapça alfabenin ikinci harfi

be : arn., far. * bratar (birader, kardeş) (arn.), birader (far.) * bra, bre (hitap ünlemi (nidası) )

Be : gre., lat. * beryllium (beryllos (beril minerali) (gre.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) ) * atom numarası 4 olan, periyodik tablonun 2. grubunda bulunan, hafif, sert, yüksek erime noktalı ve korozyona dayanıklı olan, havacılık alaşımlarında, nükleer reaktörlerde, X ışını cihazlarında ve hassas mekanik parçalarda kullanılan bir metal element

beatifik : lat. * beatus (mutlu, kutlu, kutsanmış) + facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, meydana getirmek, oluşturmak), ficus (yapıcı, yapan, eden, eyleyen; yapılmış, edilmiş, eylenmiş, oluşturulmuş) * dini ve felsefi bağlamda, kutsal, mutlu veya ilahi bir mutluluk ve huzur hali veren; özellikle Tanrı veya cennetle ilgili

beaucarnea : lat. * Beaucarnea (Belçikalı bir koleksiyoner ve sukulent (sulu, suyu olan) bitki yetiştiricisi olan Jean‑Baptiste Beaucarne) + ea (ile ilgili, -a ait) * uzun gövdeli, saksıda yetiştirilen süs bitkisi, Asparagaceae familyasından bir bitki

beaufort derecesi : fra. * beaufort (İrlandalı hidrograf Francis Beaufort’un soyadından) + derece (mertebe, merhale, aşama, safha) + si (iyelik eki) (tür.) * rüzgarları hızlarına göre sınıflandıran Beaufort Ölçeği’nin oluşturucusu

bebe : tür. * bapay, bebey, be be (ben ben, konuşan kişi) * çok küçük çocuk

bebek : tür. * bapay, bebey, be be (hecelemeli çocuk dilinden ses yansımalı onomatopeik kelime) (be - be) + k (isim yapım eki) * çok küçük insan yavrusu

beberuhi : tür., ara. * bebe (çok küçük çocuk) + ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli) varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi, bilinç) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sevimsiz, budala, bücür (erkek); Karagöz oyunundaki kambur cücenin ismi

becayiş : far. * be (ile) + cay (yer, yer değiştirmek) + iş (isim yapım eki) (far.); bijection (becayiş, birebir örten fonksiyon) (ing., fra., alm.) * ikame etme, karşılıklı yer değiştirme

becel : tür. * becel (şaşkınlık, hayret) * yalan, iftira; şaşma, şaşırma, tuhafına gitme, hayret etme

beceri : tür. * bec (yapmak, yapabilmek) + eri (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir işi yapabilme niteliği, ustalık, maharet

becerikli : tür. * bec (yapmak, yapabilmek) + eri (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + k (bağlaç) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * becerisi olan, beceri sahibi

becermek : tür. * bec (yapmak, yapabilmek) + er (geniş zaman eki) + mek (fiil mastar eki) * bir işi yapabilmek, başarmak, başa çıkmak, muvaffak olmak

becet : tür. * becet (serçegillerden, küçük bir kuş) * serçeye benzeyen küçük kuş

becir : tür. * becir (çok, bol, fazla) * birçok, çok, hayli, fazla

becit : far. * bi (ile, birlikte, beraber) + cidd (enerji, gayret, hız, acele, ivedilik, çabukluk) * gerekli, önemli; hemen yapılması gereken, ivedi, çabuk, acele

becker kas distrofisi : alm. * becker (Alman nörolog, psikiyatrist ve genetik bilimci Peter Emil Becker) + kas (adele) (tür.) + dystrophia (bozuk beslenme, gelişim bozukluğu) (gre.) * Duchenne kas distrofisine benzer şekilde ilerleyen, kasların zayıflaması ve dejenerasyonu ile karakterize, ancak daha hafif ve yavaş seyirli kalıtsal kas hastalığı

beckwith-wiedemann sendromu : ing., alm., gre., tür. * beckwith + wiedemann (Amerikalı patolojist John Bruce Beckwith ve Alman pediatr Hans-Rudolf Wiedemann’ın isimlerinden) (ing., alm.) + syndromon (sendrom, hastalık belirtisi) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * otosomal dominant yolla aktarılan kalıtsal bir aşırı büyüme sendromu

beç : tür. * beç (aptal, budala; aklı başında olmayan, deli) * aptal, budala; aklı başında olmayan, deli; çirkin, biçimsiz, kötü fena

beçenek : tür., rus. * peçeneg, peçeneği (duvar kırmak) (peçe (duvar) + neği (kırmak) ) * Göktürk Devleti'nin yıkılmasıyla birlikte yurtlarından çıkan göçebe Türk halkı, peçenek

bed : far., ara. * bed (kötü, fena, çirkin) (far.); bad (kötü) (ing.) * kötü, fena, çirkin

bedahet : ara. * bedh (açık olmak, aşikar olmak, aleni olmak) + et (isim yapım eki) * açık olma durumu, açıklık; hazırlıksız konuşma yeteneği, irtical; kesin ve apaçık bilgi

bedakvilin : lat. * beda (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + quin (kinolin veya kuinolin türevi) + ile (kimyasal madde eki) * ilaca çok dirençli tüberkülozun tedavisinde kullanılan, mikobakteriyel ATP sentazını inhibe eden sentetik antibiyotik etken maddesi (C32H31BrN2O2)

bedasıl : far. * bed (kötü, fena, çirkin) + asl (esas, öz, temel) * soyu kötü, aslı fena, özü kötü

bedava : far. * bad (yel, rüzgar) + avard (getirmek) * rüzgarın getirdiği; bedelsiz, ücretsiz, para karşılığında olmayan

bedayi : ara. * bede (başlamak, yenilemek), bed (yeni, oluşmuş, güzel) + ayi (çoğul eki) (bedi (güzel, beğenilen) ) (ara.); beauty, beauté (güzellik) (ing., fra.) * başlangıçlar, yenilikler, orijinal şeyler, icatlar, güzellikler, güzeller

bedbaht : far. * bed (kötü, fena, çirkin) + baht (talih, şans) * kötü talihli, talihsiz, şanssız

bedbin : far. * bed (kötü, fena, çirkin) + bin (gören) * karamsar, kötümser

bedçehre : far. * bed (kötü, fena, çirkin) + cehre, çehre (yüz, insan yüzü) * kötü yüzlü

beddua : far., ara. * bed (kötü) + dua (çağrı, dua) * kötü dua

bedel : ara. * badala (değişmek), beddele (değiştirmek, mübadele etmek), mübadele (değişim, değiş tokuş) * karşılık, değer, eder, fiyat; bir şeyin yerini tutabilen karşılık; değişim değeri

beden : ara. * bedn (vücut, gövde, yapı, cüsse) * vücut, gövde, cüsse

bedesten : far. * bazza (kumaş) + az (-çı, yapan, eden) + istan (durulan yer, bulunulan yer, konum, mekan, ülke) * içinde kumaş, mücevher, silah ve benzeri değerli eşya satılan kapalı çarşı

bedevi : ara. * bedv (çöl) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çölde, çadırda yaşayan, göçebe, Arap göçebesi

bedhah : far. * bed, bad (kötü, fena, çirkin) + hah (dileyen, isteyen, hüküm veren, dilek) * kötülük isteyen, kötü niyetli, kötü kalpli

bedi : ara. * bada (oluşturmak, yaratmak, icad etmek, başlatmak; açıklamak, ortaya çıkarmak, meydana getirmek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * mucid, yaratıcı, yaratan, oluşturan, başlatan; eşi, benzeri olmayan, hayret verici güzellikte olan, beğenilen; güzel, yeni; sözün garib ve güzel olması hali

bedia : ara. * bedee (oluşturmak, yaratmak, icad etmek, başlatmak; güzel; yeni) + ia (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * eşsiz, benzersiz, güzel, eşi, benzeri olmayan, hayret verici güzellikte olan; garib, acib

bedihi : ara. * bedh (açık olmak, aşikar olmak, aleni olmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çok açık, besbelli, apaçık, aşikar, aleni

bedii : ara. * bedee (yaratmak, oluşturmak, başlatmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * güzellik ölçülerine uyan; gözü gönlü okşayan, beğenilen

bediiyat : ara. * bedee (yaratmak, oluşturmak, başlatmak) + iyat (durum eki) * güzel şeylerle ilgili olma

bedik : kür. * bıdık, pıtık (kısa, tıknaz, küçük, bebek) (kür.) * Kazak Türklerinde bir hastalığın iyileşmesi için yapılan ritüel; Türk ve Tatar halk inacında eğlence cini

bedir : ara. * badara (acele etmek, aniden çıkmak, birden görünmek) * dolunay, Ayın en parlak olduğu hali, bedir; Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer ismi; bir şeyin tamam olması; sibak ve sür'at etmek; bir işin ansızın zahir olması; tam ve münasib olan aza; dolu şey; iyi hizmet eden köle

bedirik : ara., tür. * bedir (dolunay, ayın on dördü) (ara.) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * taranmış, temizlenmiş ve eğrilmeye hazır hale getirilmiş yün veya pamuk yumağı, topağı; taranmış pamuğun içine ince çubuk koyarak elde edilen fitil

bediüzzaman : ara. * bedee (yaratmak, oluşturmak, başlatmak), bedi (yaratıcı, oluşturucu, başlatıcı; eşsiz, harikulade, benzersiz) + el (ön ek, artikel) + zaman (süre, vakit, çağ, devir) * zamanın eşsiz olanı; çağının ötesinde olan, çağının üstünü, çağının benzersiz kişisi

bednam : far. * bad, bed (kötü, fena, çirkin) + nam (isim, ad; san, ün, şöhret) * kötü ünlü, kötü üne sahip kişi

bednigah : far. * bad, bed (kötü, fena, çirkin) + nigah (bakış) * kötü bakışlı

bednihad : far. * bad, bed (kötü, fena, çirkin) + nihad (huy, mizac, karakter, tabiat, hilkat, bünye, yaratılış) * kötü huylu, kötü mizaclı, kötü karakterli

bedpesend : far. * bad, bed (kötü, fena, çirkin) + pesend (beğenen, tercih eden) * kötülüğü beğenen, kötülüğü öven, medheden; güç beğenir, müşkülpesend

bedpeyman : far. * bad, bed (kötü, fena, çirkin) + padman, patman, payman (ölçü, ölçek; itidal, antlaşma, sözleşme, and, yemin, muahede, ahdleşme) * verdiği sözde durmayan, sozünden dönen, sözünün eri olmayan, sözünü tutmayan

bedr : ara. * badara (acele etmek, aniden çıkmak, birden görünmek) * dolunay, Ayın en parlak olduğu hali, bedir; Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer ismi; bir şeyin tamam olması; sibak ve sür'at etmek; bir işin ansızın zahir olması; tam ve münasib olan aza; dolu şey; iyi hizmet eden köle

bedreddin : ara. * bedr (dolunay) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin ayı, dinin aydınlığı

bedri : ara. * bedr (dolunay) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dolunay ile ilgili; erkek ismi

bedriye : ara. * bedr (dolunay) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ye (dişilik eki) * güzel, Ay güzelliğinde kadın

bedük : tür. * bedü (büyümek) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * büyük; çam sakızı, reçine

bedv : ara. * bada, beda (ortaya çıkmak, görünmek, açığa çıkmak; başlamak), bedi (yaratan, oluşturan, ortaya çıkaran, meydana getiren; başlatan) * açık yer, çöl; yerleşik olmayan hayat; zihinde bir şeyin oluşması olması, bir şey zahir olması; başlama; sahraya çıkma

beef stroganof : ing., rus. * beef (sığır eti) (ing.) + strogat (kesmek, yontmak, ince dilimlemek), Stroganov (soylu ve tüccar bir Rus ailesinin adı; ince dilimlenmiş etin krema veya ekşi krema temelli sosla pişirilmesiyle hazırlanan, 19. yüzyılda Alexander Grigorievich Stroganov veya onun çevresi için çalışan bir aşçı tarafından geliştirilmiş olan Rus mutfağına özgü yemek türü) (rus.) * ince dilimlenmiş sığır etinin mantar, soğan ve ekşi krema gibi malzemelerle hazırlanan Rus kökenli yemek türü

beer yasası : alm., tür. * beer (Alman matematikçi ve kimyager August Beer’in soyadından) (alm.) + yasa (kural, kanun, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) (tür.) * bir çözeltinin konsantrasyonunun ışık absorbansı ile doğru orantılı olduğunu belirten yasa (formülü A (soğurganlık) = ε (molar soğurganlık) .b (ışık yolu uzunluğu) .C (konsantrasyon) )

beer-lambert yasası : alm. * beer (Alman matematikçi ve kimyager August Beer’in soyadından) + lambert (Alman fizikçi Johann Heinrich Lambert) (alm.) + yasa (kural, kanun, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) * ışığın bir madde çözeltisinden geçerken absorbansının, ışık yolunun uzunluğu ve çözeltideki maddenin derişimiyle doğru orantılı olduğunu ifade eden ve spektroskopide temel kabul edilen optik yasa

beg : tür. * bey, beg, beğ (baş, reis, şef, yönetici, soylu kişi) * saygınlık, asalet, riyaset ve hakimiyet derecesini belirten ve isimden sonra kullanılan ek, erkeklere verilen saygı/ünvan sözü; efendi, yönetici, soylu kişi

begaye : far. * beg (isteme, yalvarma) + aye (fiil mastar eki) (far.); beg (yalvarmak) (ing.) * talep etmek, istemek

begayet : ara. * ba, be (ön ek) + gayet (son) * son olarak, son derece, çok fazla, pek çok, pek fazla, fazlaca

begdili : tür. * beg (saygın, asil, soylu) + dil (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + i (iyelik eki) * Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuzların 24 boyundan biri

begonia : lat. * Begon (Fransız vali ve botanikçi Michel Bégon) + ia (isim yapım eki) * dekoratif çiçekleri olan çalı, Begoniaceae familyasından bir bitki

begoniaceae : lat. * Begonia (Fransız botanikçi Michel Bégon) + aceae (-giller, botanik familya eki) * Begoniaceae familyası, çoğunlukla dekoratif ve süs bitkilerinden oluşur

begonvil : fra. * bougainvillea (Fransız denizci Louis Bougainville'in soyadından) * mor, beyaz, pembe ve kırmızı renkte çiçekleri olan, tırmanıcı özellikte ve ağaçsı bir bitki

begonya : fra. * bougainvillea (Fransız denizci Louis Bougainville'in soyadından) * mor, beyaz, pembe ve kırmızı renkte çiçekleri olan, tırmanıcı özellikte ve ağaçsı bir bitki

begüm : tür., hin. * beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + üm (birinci tekil şahıs iyelik sıfatı eki, bey+im, beg+im) * soylu kadınlara hitap tarzı; Hindistan’da prenslerin annelerine, kız kardeşlerine veya dul eşlerine verilen onursal ünvan, hanımefendi, prenses, kraliçe; kadın ismi

beğ : tür. * bey, beg, beğ (saygın, asil, soylu) * saygınlık, asalet, riyaset ve hakimiyet derecesini belirten ve isimden sonra kullanılan ek

beğdili : tür. * beg (saygın, asil, soylu) + dil (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + i (iyelik eki) * Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuzların 24 boyundan biri

beğenmek : tür. * beğ - bey (beylik, hoşlanma, değer verme) + en (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * iyi bulma, hoşnutluk, iyi bulmak, hoşlanmak, beylik etmek

behacet : ara. * behc (sevinç, neşe, parlaklık, güzellik, güzel olma), behic (iyi huylu, iyiliksever, neşeli, güzel, sevecen) * güzellik, güzel yüzlü olma

behavyorizm : ing., lat. * behave (davranmak), behavior (davranış) + ismus (isim yapım ki) (lat.) * 1. Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkmış olan ve bilinç hallerinin değil, davranışların, gözlenebilir durumların incelenmesi gerekliliğini savunan psikoloji kuramı akımı; basit ve yanlış bir yaklaşımla insanın düşüncelerini, duygularını inkar ve ihmal eden, önemsizleştiren psikoloji ekolü, davranışçılık

behc : ara. * behece (sevinmek, neşelenmek; hoşlanmak) * sevinç, neşe, parlaklık, güzellik, güzel olma

behcet : ara. * behece (sevinmek, neşelenmek; hoşlanmak), behic (iyi huylu, iyiliksever, neşeli, güzel, sevecen), behc (sevinç, neşe, parlaklık, güzellik, güzel olma) + et (durum eki) * sevinç, neşe, aydınlık, parlak güzellik, gönül ferahlığı

behçet : ara. * behece (sevinmek, neşelenmek; hoşlanmak), behic (iyi huylu, iyiliksever, neşeli, güzel, sevecen), behc (sevinç, neşe, parlaklık, güzellik, güzel olma) + et (durum eki) * sevinç, neşe, aydınlık, parlak güzellik, gönül ferahlığı

behçet hastalığı : ara. * behçet (Dr. Hulusi Behçet’in soyadından) (ara.) + hasta (sağlığı bozulmuş olan) + lık (durum eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * vücudun her yerinde kan damarlarının iltihaplanmasına neden olan nadir bir hastalık

behemehal : far. * be (ile) + heme (bütün, tüm) + hal (durum, vaziyet) * her durumda, ne olursa olsun, ne yapıp edip, kesin olarak, kesin bir biçimde

beher : far. * be (ile) + her (bir bütünü oluşturan parçaların tek başlarına halleri) * her bir

behey : tür. * be (nida, ünlem) + hey (nida, ünlem) * azarlama, çıkışma bildiren bir ünlem

behiç : ara. * behece (sevinmek, neşelenmek; hoşlanmak), behc (sevinç, neşe, parlaklık, güzellik, güzel olma), behcet (sevinç, neşe, aydınlık, parlak güzellik, gönül ferahlığı) * güzel, iyi huylu, iyiliksever, neşeli, şen, güler yüzlü, güleç, sevecen

behime : ara * bahuma (karanlık, kapalı, belirsiz, anlaşılmaz olmak), behim (düz siyah şey; anlamı kapalı olan; diliyle ifade edemeyen canlı; dört ayaklı hayvan, alacasız hayvan; söyleyemeyen, idrak edemeyen varlık; hayvan; dik) * anlaşılmaz, belirsiz, kapalı; ayırt etme ve dili ile ifade etme yetisi bulunmayan, sığır, koyun, keçi ve deve gibi dört ayaklı otobur evcil hayvanlar

behimi : ara. * behime (dört ayaklı hayvan) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hayvani arzular ile ilgili

behire : ara. * bahara (ayırmak, kesmek, ayırıcı yapmak) * hayvancılıkta damızlık seçiminde kulağı kesilmiş deve

behişt : far. * bahş (vermek, bağışlamak) + t (isim yapım eki) ) * cennet; uçmak

behiye : ara. * baha (parlaklık, güzellik, ihtişam) + iye (dişil sıfat yapım eki) * güzel, parlak, zarif, göz alıcı; hoş görünen

behlül : ara. * bahla (saf, temiz kalpli; gafil görünüşlü ama iyi niyetli) + ul (pekiştirme eki) * güleryüzlü, güleç, cömert, hayırsever, akıllı, neşeli, saf görünümlü, temiz kalpli; iyi niyetli, nüktedan, şakacı; erkek ismi

behnke-stein teoremi : alm. * behnke (Alman matematikçi Heinrich Adolph Louis Behnke’nin soyadından) + stein (Alman matematikçi Karl Stein’ın soyadından) (alm.) + theorema (seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram, ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * birbirinin altkümesi olarak artarak giden bir holomorfi bölgesi dizisinin birleşiminin yine bir holomorfi bölgesi olduğunu ifade eden teorem

behram : far. * behram (zafer, galibiyet; Mars gezegeni) * Pers mitolojisinde gezegenlerin ve zaferin tanrısı, Verethragna

behre : far. * behr (nasip, kısmet, hisse, pay) + e (son ek) * nasip, pay, hisse, kısmet; hızlı solumak; vasat, orta

behreber : far. * behr (nasip, kısmet, hisse, pay) + ber (yapan, eden eki) * şerik, ortak, hissedar

behzat : far. * behzad (bih (iyi) + zad (doğmuş, doğan) ) * üstün, en iyi, soylu, yüce; erkek ismi

beis : ara. * baasa (güç göstermek, kuvvet uygulamak, zorlamak, sertlik göstermek) * zorluk, güçlük, meşakkat, sorun, sıkıntı, kötülük, zarar, sakınca, be's, baas

bej : lat., fra. * bysseus, beige (koyun yünü rengi) * sarıya çalan çok açık kahverengi

bek : tür. * bek (ard arda vurmak; çarpmak, vurmak, darbelemek) * ard arda vurmak; klarnet ve saksofonun ağızlık olarak kullanılan kısmı

beka : ara. * bek (arka, ard) + a (-lık, gibi olma) (ara.); back (arka, ard) (ing.) * devamlılık, ardının gelmesi, arkasından gelme

bekar : ara. * bekr, bikr (ilk doğan evlat, genç kız, cinsel ilişkide bulunmamış dişi, kız) * evlenmemiş olan kişi

bekaret : ara. * bekr, bikr (ilk doğan evlat, genç kız, cinsel ilişkide bulunmamış dişi, kız), bekar (hiç evlenmemiş olan) + et (isim yapım eki) * cinsel ilişkide bulunmamış kimsenin durumu, kızlık, erdenlik; masumluk, temizlik, saflık

bekarhane : ara., far. * bekar (evlenmemiş olan kişi) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * bekar evi

bekçi : tür. * bek (arka, ard) + çi (-an, yapan, eden) * arkasını kollayan, koruyan

bekenstein limiti : alm., lat. * Bekenstein (Amerikalı teorik fizikçi Jacob Bekenstein) (alm.) + limitus (sınır, hudut, kısıt) (lat.) * bir fiziksel sistemin belirli bir hacim ve enerjiye sahipken taşıyabileceği maksimum entropi veya bilgi miktarını, kara delik termodinamiği ve kuantum bilgi teorisi bağlamında belirleyen teorik üst sınır

bekilli : ara., tür. * bekir (ilk çocuk, genç, taze, el değmemiş) + li (ile, birlikte, beraber); bekil (yakışıklı delikanlı, genç) + li (ile, birlikte, beraber) * Denizli’nin bir ilçesi; kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şahin Uç Beyi olan Bekir Bey’den

bekim : ara. * bekm (konuşamamak, dili tutulmak), bukm (dilsizlik, konuşma yoksunluğu) * dilsiz, konuşamayan

bekinmek : tür. * bek (arka, ard) + in (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * ayak diremek, direnmek

bekir : ara. * bekr, bikr (ilk doğan evlat, genç kız, cinsel ilişkide bulunmamış dişi, kız) * ilk, ilk doğan

bekitmek : tür. * bek (arka, ard) + it (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * kapamak, tıkamak

beklemek : tür. * bek (arkada olmak, ardında olmak, gözetmek, nöbet tutmak, hazırda durmak) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * korumak, arkasında olup destek vemek, arkayı kollamak, ardını kollamak, arka çıkmak

beklenmedik : tür. * bek (arkada olmak, ardında olmak, gözetmek, nöbet tutmak, hazırda durmak) + len (dönüşlü fiil eki) + me (olumsuzluk eki) + dik (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * beklenilmeyen, olacağı tahmin edilmeyen, öngörülmeyen

beklenti : tür. * bek (arkada olmak, ardında olmak, gözetmek, nöbet tutmak, hazırda durmak) + len (dönüşlü fiil eki) + ti (isim yapım eki) * bir şeyin gerçekleşmesini isteme hali, ümüt, umut

beklometazon : gre. * be (farmasötik ön ek) + khloros (klor Cl) + methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + methasone (methyl (CH3 grubu) + sone (kortikosteroid belirten son ek) ) * astım, alerjik rinit, dermatit, sedef hastalığı, ülseratif kolit ve nazal polip gibi çeşitli inflamatuar cilt hastalıklarının tedavisinde kullanılan, güçlü antiinflamatuar (iltihap önleyici) ve immünosupresif (bağışıklık sistemini baskılayıcı) etkilere sahip sentetik bir glukokortikoid (kortikosteroid) ilacın etken maddesi (C28H37ClO7)

beklometazon dipropiyonat : lat. * be (farmasötik ön ek) + khloros (klor Cl) + methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + asone (steroid kökü) + di (iki, ikili, çift) (lat.) + propion (propiyonik asit türevi) + ate (tuz veya ester eki) * inflamasyonu azaltmak ve alerjik reaksiyonları kontrol etmek için kullanılan inhale veya topikal steroid ilacı etken maddesi (C28H37ClO7)

bekr : ara. * bekr (ilk olan, ilk doğan; genç erkek deve), bikr (ilk doğan, ilk gelen; el değmemiş, bakire) * ilk doğan evlat, genç kız, cinsel ilişkide bulunmamış dişi, kız

bekri : ara. * bekr (erken) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * erken, sabah; erkenci, sabahtan içmeye başlayan, içkiye çok düşkün; sarhoş

bekriyye : ara. * bekr (erken) + iyye (ile ilgili olma) * tasavvufta Hakk'a ulaşmak için benimsenen usul, tutulan yol

beksaroten : lat. * bex (farmasötik ön ek) + arotene (aromatik halkalar içeren arotinoid türevi belirteci) * vücuttaki Retinoid X reseptörlerini (RXR) seçici olarak aktive ederek kanserli hücrelerin büyümesini ve çoğalmasını durduran, özellikle diğer tedavilere yanıt vermeyen ileri evre kutanöz T hücreli lenfoma (cilt lenfoması) vakalarında kullanılan üçüncü kuşak sentetik bir retinoid (A vitamini türevi) antineoplastik ila ilacın etken maddesi (C24H28O2)

bektaşi : tür. * beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + daş, deş (aynılık, eşlik eki) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Hacı Bektaş-ı Veli tarafından kurulduğuna inanılan bir islam tarikatı

bektaşi devr-i revanı : tür., ara., far. * beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + daş, deş (aynılık, eşlik eki) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + devr (döngü, dönme) + ı (tamlama eki) (ara.) + revan (yürüyen, akan) (far.) + ı (iyelik eki) (tür.) * Türk musikisinde 13 zamanlı ve dokuz vuruşlu olan, bir aksak ile bir sofyanın birleşmesinden meydana gelen ve ektaşî tarikatı toplantılarında icra edilen müzik

bektaşi divanisi : ara. * beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + daş, deş (aynılık, eşlik eki) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + divan (dev; div (kötülük tanrısı, cin, iblis, şeytan, ifrit; dev, yüce, ulu) + an (çoğul eki, gibi olan) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * Kuzey Doğu Anadolu'da yaygın aşık makamlarından olan bir divan türü

bel : ara. * bele (yutmak, emmek, yok etmek, yitirmek, kaybetmek) * yutma, emme; belirsiz kılma, ortadan kaldırma, yok etme

bel : tür. * bel (gövdenin orta bölümü; iki dağ arasındaki geçit/eşik, tarlanın ortası) * göğüsle karın arasındaki bölüm, dağın iki zirvesi arasındaki kavisli bölüm

bel : tür. * bel (sperm, erlik suyu ) * erkeğe ait üreme hücresi, dişi yumurta hücresini dölleyerek yeni organizmanın oluşmasını sağlayan gamet, spermatozoon, sperm, erlik suyu

bel kanto : lat., ita. * bellus, bella (güzel) + cantus, canto (şarkı) * güzel şarkı, güzel şarkı söyleyiş; müzik parçası içerisindeki duygusal farklılıkların vurgulanması, notaların daha cazibeli bir şekilde söylenmesi

bela : ara. * bala’a (sınamak, denemek, ölçmek, test etmek, imtihan etmek; musibet vermek, başına bela getirmek), ibtila (sınav, sınama, deneme, test, imtihan) * sınav, sınama, deneme, test, imtihan; zorluk, büyük sıkıntı, problem, dert, sorun, musibet

belagat : ara. * belağa (ulaştırmak, eriştirmek) + at (isim yapım eki) * ulaştırma, eriştirme, bildirme, iletme, ulaştırma, eriştirme, bildiri, ileti

belahat : ara. * ebleh (aptal, salak) * kalın kafalılık, bönlük, alıklık, eblehlik

belarus : bel. * belaya (beyaz) + rus (rus) * Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla bağımsızlığını ilan eden Slav devleti

belatasept : lat. * bela (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + ta (bağlayıcı veya türev eki) + cept (reseptör bağlayan biyolojik madde eki) * organ nakli sonrası bağışıklık tepkisini önlemek için kullanılan, T hücrelerini hedef alan sentetik biyolojik ilacın etken maddesi (C3508H5440N922O1096S32)

belce : tür. * bel (gövdenin orta bölümü; iki dağ arasındaki geçit/eşik, tarlanın ortası) + ce (küçültme eki) * iki kaş arası

belçika : lat. * belgicus (Gallia Belgica) (bataklık alan); belgium (belgae (şişmek, kabarmak; sinirlenmek) + ium (yer, mekan, durum eki, isim yapım eki) ) * kökeni Kelt ve Cermen karışımı bir halk olan Belgae'lerin yaşadığı, Roma eyaleti Galya'nın en kuzeyindeki Gallia Belgica’ya dayanan, doğusunda Almanya, güneybatısında Fransa, kuzeydoğusunda Hollanda, güneyde ise Lüksemburg bulunan bir Batı Avrupa şehri

belde : ara. * belede (yerleşmek, bir yere yerleşim sağlamak) * memleket, şehir, yer, ikamet edilen yer, ikamet için oluşturulmuş olan; beled

belde-i tayyibe : ara. * belde (kent, kasaba, küçük yerleşim birimi) + i (tamlama eki) + tayyib (temiz) + e (son ek) * güzel şehir, temiz şehir; Kur’an’ın Sebe suresinin 15. ayetinde geçen ifade

beled : ara. * belde (kent, kasaba, küçük yerleşim birimi) * beldeler, kasabalar, kentler, memleketler, yerleşim birimleri; Kur'an'ın 90. suresinin ismi

belediye : ara. * beled (belde) + iye (yer ve durum eki) * bir yerleşim yerinin yerel hizmetlerini yürüten ve yöneten kamu kuruluşu; yerel yönetim kurumu, il veya ilçe yönetimi

beleh : ara. * ebleh (sersem, aptal, salak, ahmak, budala, bön) * sersemlik, aptallık, bönlük, ahmaklık, budalalık

belek : tür. * bele (ulamak, bulaştırmak, çamur veya boya sürmek, kundaklamak) + k (araç eki) * bebeği sarmakta kullanılan uzunca bez, kundak

belemek : tür. * bele (ulamak, bulaştırmak, çamur veya boya sürmek, kundaklamak) + mek (fiil mastar eki) * çocuğu beleğe sarmak, kundaklamak veya beşiğe yatırıp bağlamak; bulamak

belemir : ara. * belemir (mavikantaron, peygamber çiçeği) * bileşikgillerden/papatyagillerden (Asteraceae), Orta Anadolu’da, baharda genellikle buğday tarlalarında yetişen, mavimsi veya mor renkte çiçekleri olan bitki, peygamberçiçeği, mavi kantaron

belen : tür. * bel (geçit, dağ geçidi) + en (yer ve durum eki) * dağ sırtlarında geçit veren yer, dağ geçidi, bel; Hatay'ın bir ilçesi

belermek : tür. * belgü (işaret, belirti, alamet, sembol), bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + er (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * göz akları iyice belirecek biçimde açılmak

beleş : ara. * bi (ile, birlikte, beraber) + la (-sız, hayır, yok, değil) + şey (şey) * bir şeysiz, bir şey olmadan, karşılıksız, bedava, ücretsiz

beleth : lat. * baal (kanat, cenah; kol; üst, yukarı, yüksek; boybos, endam, uzunluk; sahip, efendi, koca) + eth (cin belirten son ek) * Hz. Süleyman'ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis'te maji ile ilgili olan ve 72 cinden bahsedilen Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, seksen lejyon iblise hükmeden, soluk bir ata binmiş ve trompetler eşliğinde dehşet verici bir ihtişamla gelen, çağrıldığında sert mizacıyla korku salsa da büyücüye karşı tüm erkek ve kadınların sevgisini kazanma gücüne sahip olan 13. sıradaki cin

beletmek : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + et (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bildirmek, öğretmek belletmek

belge : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + ge (isim yapım eki) * bir olayı, durumu veya bilgiyi kanıtlayan yazılı, görsel veya dijital kayıt; resmi veya gayriresmi doğrulama aracı; belli eden yazı, beliri hale getiren, döküman

belgesel : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + ge (isim yapım eki) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * belge ile ilgili; kurgusal senaryoya dayalı olmayıp gerçek durumları yansıtan yazı veya film

belgi : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + gi (isim yapım eki) * bir şeyi kendi benzerlerinden ayırmamıza, onu tanımamıza yarayan özellik; duyuş, düşünüş ve inanıştaki ayırıcı özellik

belgin : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + gin (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kesin bir biçimde açık hale getirilmiş veya gelmiş olan, belirlenmiş olan; kadın ismi

belgisiz : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + gi (gibi olma) + siz (yoksunluk, zıtlık ve olumsuzluk eki) * sınırlanmamış, belirtilmemiş, belli edilmemiş olan, belirli olmayan

belgit : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + git (isim yapım eki) * bir borç veya yüklenimi göstermek için imzalan yasal belge; bir önermeyi kanıtlamak için öne sürülen ve daha önce doğruluğu kabul edilmiş olan başka önerme

belgrad : sır. * beograd, belgrad (beo, bel (beyaz) + grad (şehir) ) * Sırbistan'ın başkenti

belgü : ara. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + gü (isim yapım eki) * işaret, alamet, sembol, nişan, im; beyazlamak, ağarmak; belli

belgütay : tür., moğ * belgü (işaret, alamet, nişan, sembol, simge, tamga) + tay (ile ilgili, gibi olan; ince, genç, taze; at yavrusu) * işaretli, görünen, belli, belirgin

beli : far. * beli (evet, peki) * evet, peki, tamam

belial : ibr. * beli (değersizlik, yıkım, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk son eki) + ya’al (değeri olmak) * değersizlik, kötücüllük; Hz. Süleyman'ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis'te maji ile ilgili olan ve 72 cinden bahsedilen Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, insanları kötülüğe teşvik eden, onur, makam ve lütuf bahşeden 68. cin

beliğ : ara. * belağa (beyan etmek, bildirmek, açıklamak, ilan etmek, duyurmak, ulaştırmak) * açık, net, düzgün

belik : tür. * belik (fitil, kandil fitili) (tür.); porik (kakül, zülüf) (erm.) * saç örgüsü; arıza, uğram, değişim

belinograf : fra., gre. * belin (Fransız mucit Édouard Belin'in soyadından) (fra.) + graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) (gre.) * telefon hatlarıyla fotoğraf, şekil ve yazıyı uzak mesafeye nakleden cihaz; ses dalgalarını elektrik işaretlerine çevirip ileten aygıt, faks, telefoto cihazı

belirgin : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + gin (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * açık ve bariz hale gelmiş olan, meydanda olan, aşikar

belirlemek : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * açık ve bariz hale getirmek, tespit etmek

belirli : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + le (etken fiil eki) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * açık olan, bariz olan, belli olan

belirmek : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * açığa çıkmak, ortaya çıkmak, meydana çıkmak, tezahür etmek

belirsiz : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + sız (yoksunluk, zıtlık ve olumsuzluk eki) * açık olmayan, bariz olmayan, belli olmayan

belirteç : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + teç (araç eki) * bir fiilin, bir sıfatın veya bir ismin anlamını yer, zaman, nicelik, nitelik, ölçü, soru kavramları yönünden etkileyen, kesinleştiren veya sınırlayan kelime, zarf

belirti : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + ti (isim yapım eki) * işaret, sinyal, nişan, im, simge, sembol, semptom

belirtmek : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + t (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * işaret etmek, dikkat çekmek

belit : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + it (isim yapım eki) * doğruluğu apaçık bulunan, kanıtlanması gerekmeyen ve kendiliğinden apaçık olduğu için öteki önermelerin ön dayanağı olan temel önerme

belitsel geometri : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + it (isim yapım eki) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + metria (ölçüm, ölçme) (metros, metron (ölçü) + ia (isim, yer ve durum eki) ) * koordinat kullanmadan veya minimal formül ile yapılan, geometrik şekilleri bir araya gelmiş noktalar kümesi olarak ele almayan geometri tipi, sentetik geometri

beliyye : ara. * bela (sorun, müşkilat, musibet, afet, tasa, keder) + iyye (durum eki) * bela, müşkilat, musibet, afet, tasa, keder; cahiliye döneminde Araplar'ın ölünün mezarı başında aç ve susuz bırakarak ölüme terkettikleri dişi deveye verilen isim

belize : may. * beliz (çamurlu su, bataklık) + e (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Kuzeyinde Meksika, batı ve güneyinde Guatemala, doğusunda Karayip Denizi yer alan, Orta Amerika'nın kuzeydoğu kıyısında bir Karayip ülkesi

belkıs : gre. * pallakis (cariye, nikahsız eş, metres) (pallas (nikahsız eş, metres) + kis (küçültme eki) ), palaks (genç kız) * Hz. Süleyman’ın hüdhüd kuşu vasıtasıyla kitap gönderdiği Sebe melikesinin ismi

belki : ara., far. * bel (ama, fakat) + ki (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer), balki (hatta, o kadar ki) * olabilirliği şüpheli olan, kesin olmayan hususlar için kullanılan bir zarf

bell paralizi : ing. * bell (19. yüzyılın başlarında idiyopatik yüz felcini tanımlayan Sir Charles Bell'in soyadından) + paralysis (felç) (para (yanında, vasıta; engel, karşıt, zıt) + lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ); paraluesthein (yandan sakat olmak, yandan engelli olmak), paralusis (felç, engelli olma) ) * yedinci kranial sinirin fonksiyon bozukluğundan kaynaklanan ve etkilenen tarafta yüz kaslarının kontrol edilememesine neden olan bir yüz felci

belladonna : lat. * bellus (güzel; yakışıklı) + dominus, donna (efendi, hükümdar, reis) * patlıcangillerden, sıcak ve ılıman iklimlerde orman içlerinde yetişen,Türkiye’de Karadeniz dağlarıyla Toroslar’da bol bulunan, kökleri, köksapları ve yaprakları hekimlikte kullanılan, atropin denilen zehirli ilacın elde edildiği, pis kokulu, otsu bir bitki, güzelavratotu

bellece : tür. * bellece (işaret, alamet; belirli olma, açığa çıkma) * işaret, alamet, belirli olma, açığa çıkma

bellek : tür. * bel (işaret, alâmet, im) + lek (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (işaretleyerek belirleme, saptama, koruma anlamında) * hafıza

bellemek : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * işaretlemek, saptamak, belirlemek, imlemek

belli : tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * işaretli, saptanmış, belirlenmiş, imlenmiş

bellis : lat. * bellus (güzel) * küçük, yuvarlak beyaz veya pembe çiçekleri olan, Asteraceae familyasından bir bitki

bellium : lat. * bellus (güzel) + ium (isim yapım eki) * küçük, dekoratif çiçekler açan, Asteraceae familyasından bir bitki

bellona : lat. * bellum (savaş) + ona (dişilik eki) * Roma mitolojisinde savaş tanrıçası

belma : far., ara. * purmah (dolunay) (far.), balma (ara.) * dolunay; sakin ve yumuşak; çok güzel, ay yüzlü, ay gibi parlak; kadın ismi

belmopan : may. * belix, belize (çamurlu su) + mopan (Guatemala'nın yerli halkının ismi) * Belize’nin başkenti (Ülkenin en uzun nehri "Belize"’dir. İskoç kaptan Wallace'ın Belize Nehri'ndeki sığınağına kendi adını verdiğine inanılmaktadır.)

belonidae : gre., lat. * belone (iğ, iğne, uzunve sivri yapı) (gre.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * uzun, ince gövdeli, üst ve alt çeneleri uzamış gaga biçiminde olan, çoğunlukla yüzey sularında yaşayan zargana balıklarını kapsayan ışın yüzgeçli balıklar familyası, zargana, iğne balığı

beloniformes : gre., lat. * belone (iğ, iğne, uzunve sivri yapı) (gre.) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * zarganalar, uçan balıklar ve yakın akrabalarını kapsayan, genellikle uzun ince gövdeli, yüzey sularında yaşayan ve bazı üyelerinde su dışına sıçrayarak süzülme yeteneği bulunan ışınsal yüzgeçli (kemikli balıklar) balıklar takımı

belostomatidae : gre. * belos (ok, mızrak) + stoma (ağız, açıklık, açılış) (gre.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * büyük su böcekleri olarak bilinen, tatlı sularda yaşayan, güçlü ön bacaklarıyla avlarını yakalayan ve sokucu-emici ağız parçalarıyla beslenen yarım kanatlı böcekler (Hemiptera) familyası

belsem : gre., ibr. * balsamon (baharat, hoş koku, parfüm), boshem (ibr.) * bazı ağaçlardan elde edilen, parfüm ve ilaç yapımında kullanılan reçine

belsoğukluğu : gre., tür. * bel (sperm) + soğuk (sıcak olmama) + luk (isim yapım eki) + u (iyelik eki) (tür.) * neisseria gonorrhoeae bakterisinin neden olduğu, özellikle döl ve idrar yollarını etkileyen, cinsel yolla bulaşan, kontrolsüz sperm boşalmasına neden olan bir hastalık, gonore

bembeyaz : tür., ara. * bem (pekiştirme öneki) (tür.) + beyaz (ak) (ara.) * çok beyaz, tamamen beyaz

bemiparin : lat. * bemi (ön ek) + parin (antikoagülan ilaç belirten son ek) * düşük moleküler ağırlıklı heparinler grubuna ait bir antitrombotik (pıhtılaşma önleyici) (C26H41NO34S4)

bemol : lat. * b (b) + mollis (yumuşak) * bir ölçü içinde, notanın önüne konulunca sesin yarım ton kalınlaştırılacağını belirten nota işareti

ben : far. * ban (tanecik, tohum) * cilde rengini veren melanin pigmentini üreten hücrelerin genellikle iyi huylu olarak oluşturduğu deri lezyonu, et beni, melanositik nevüs

ben : tür. * men, ben (ben, birinci tekil şahıs zamiri) * birinci tekil şahıs zamiri

benan : ara. * binnah (parmak, parmak ucu) + an (çoğul eki) * parmaklar, parmak uçları; parmakla gösterilen; kadın ismi

benat : ara. * bint (kız) * kızlar; bebekler

benazepril : lat. * bena (ön ek) + ase (anjiyotensin dönüştürücü enzim belirtme eki) + pril (anjiyotensin dönüştürücü enzimi inhibe eden ilacı belirten son ek) * hipertansiyon, kardiyovasküler rahatsızlıklar, kalp yetmezliği ve diyabetik böbrek hastalığını tedavi etmek için kullanılan bir ilacın etken maddesi (C24H28N2O5)

bence : tür. * ben (birinci tekil şahıs zamiri) + ce (-a göre) * benim düşünceme göre, bana göre

bench : alm., ing. * bank, bench (oturmak için uzun tahta, sıra, banka) * uzun, düz oturma yeri; spor veya mahkeme bağlamında oturma sırası veya kenarda bekleyen oyuncular için kullanılan terim

benchmarking : alm., ing. * bank, bench (oturmak için uzun tahta, sıra, banka) + marking (işaretleme) * bir ürün, süreç veya performansın standartlarla veya en iyi uygulamalarla karşılaştırılarak değerlendirilmesi süreci, karşılaştırma

bencil : tür. * ben (birinci tekil şahıs zamiri) + cil (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * egoist, sadece kendi menfaatini düşünüp önceliklendiren

bencileyin : tür. * ben (birinci tekil şahıs zamiri) + ci (yönelim, benzerlik eki) + leyin (gibi, tarzında) * benim gibi, bana göre

bend : far. * band, bend (bağlamak, tutturmak, iliştirmek) * bağlamak, set çekmek, engel olmak, emri altına almak (önünde eğdirmek); bağ, bağlanan, bağlanmış, kuşak, boğum, mafsal; bir şiiri meydana getiren ikilik (beyit), üçlük, dörtlük, beşlik vb. kümeler

bendamustin : lat. * benda (ön ek) + mustine (kemoterapide kullanılan alkilleyici ajan belirten ek) * kronik lenfositik lösemi, multipl miyelom ve Hodgkin dışı lenfoma tedavisinde kullanılan bir kemoterapi ilacın etken maddesi (C16H21Cl2N3O2)

bende : far. * band, bend (bağlamak, tutturmak, iliştirmek) * bağlanmış olan; kul, köle, esir, tutsak, hizmetçi, hizmetkar

bendegan : far. * bende (kul, köle, hizmetçi) + gan (çoğul eki) * kullar, köleler; padişaha bağlı olanlar, padişahın hizmetinde bulunan kimseler

bendegi : far. * bende (kul, köle, hizmetçi) + gi (isim yapım eki) * kulluk, kölelik, hizmetçilik

bendehane : far. * bende (kul, köle, hizmetçi) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * kölelerin, hizmetçilerin kaldığı ev, köle evi

bendeniz : far. * bende (kul, köle, hizmetçi) (far.) + niz (ikinci çoğul şahıs iyelik eki) (tür.) * kulunuz, köleniz

bender : far. * bender (liman, iskele, ticaret yeri) * liman, iskele, ticaret yeri

benderek : far. * bender (liman, iskele) + ek (küçültme eki) * küçük iskele; boğaz ve liman ağızlarında yapılan küçük kale. mendirek

bendevi : far. * bende (kul, köle, hizmetçi) (band, bend (bağlamak) + evi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kul gibi olan, köle gibi olan

bendezade : far. * bende (kul, köle, hizmetçi) + zade (-den doğmuş, oğlu, kızı, soyundan) * köle oğlu, köle evladı

bend-i-buselik : far., ara. * band, bend (bağ, kuşak, su seddi; hapis) (far.) + i (tamlama eki) + ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) (ara.) * Türk musikisinde, karar perdesi buselik olan, temelinde Buselik dizisi bulunup Hüseyni ve Hicaz renkleriyle zenginleştirilen; özellikle orta ve tiz bölgelerde derinlik ve lirizm barındıran, makamın seyri içinde yumuşak geçkiler ve duygusal yoğunluk sunan, şarkı ve gazel formlarında tercih edilen klasikleşmiş ve içli bir makam

bend-i-hisar : far. * band, bend (bağ, kuşak, su seddi; hapis) + i (tamlama eki) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur, korugan) * Türk musikisinde, karar perdesi hisar (dügâh üzeri si) olan, temelinde Hisar dizisi bulunan ve Hüzzam ile Segâh renklerini taşıyan, tiz bölgelerde zenginleşen ve orta bölgede sabit seyir gösteren; özellikle gazel ve ağır klasik formlarda kullanılan, duygusal derinlik ve zarif geçkilerle öne çıkan, süslemeye açık nadir bir birleşik (mürekkep) makam

bendir : ara. * bandir (büyük boyda zilsiz def, vurmalı çalgı) * zilsiz büyük def; keçi derisinden imal edilen geniş yüzeyli davul (pandora (tüm hediyeler; üç telli ud) (pan (tüm, bütün; daire) + doron (hediye, armağan) )

benefşe : gre., far. * monemvasia (tek girişli) (moni (tek) + emvasis (yaklaşma, giriş) ) (gre.); banafşe, benefşe (far.) * menekşegillerden, doğada kendiliğinden yetiştiği gibi birçok türü bahçe bitkisi, saksı çiçeği olarak da yetiştirilen, yaprakları yürek biçiminde, çok yıllık otsu bir bitki, menekşe; Monemvasia (Mora Yarımadası'nın Lakonya iline bağlı Monemvasia belediyesinde bir kasaba)

benek : tür., far. * men, ben, ban (kuş yemi, küçük parça, tanecik, tohum, ciltte leke) + ek (küçültme eki) * bir yüzey üzerinde bulunan küçük leke, nokta, puan veya desen; ciltteki leke

benelüks : ing. * benelux (Belgium (Belçika) + Netherland (Hollanda) + Luxembourg (Lüksemburg) kelimelerinin ilk harflerinden oluşam kelime * Belçika, Hollanda ve Lüksemburg'un coğrafi olarak birlikteliğini anlatan, politik ve ekonomik iş birliği temeline oturan uluslararası bir birlik

bener : tür. * ben (birinci tekil şahıs) + er (asker, erkek) * “ben erim”, “ben askerim”; erkek ismi

bengi : tür. * bengü, mengü (sonu olmayan, hep kalacak olan, ölümsüz, ebedi) * ebedi, sonsuz, ölümsüz, daimi, baki; Balıkesir dolaylarında erkekler tarafından oynanan bir zeybek çeşidi ve bu oyuna eşlik eden ezgi

bengisu : tür. * bengü, mengü (ebedi, sonsuz, ölümsüz, daimi, baki; ölümsüzlük, sonsuzluk, ebediyet) + su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve akışkan madde, sıvı (H2O) ) * ölümsüzlük suyu, sonsuzluk suyu; kadın ismi

bengü : tür. * bengü, mengü (ebedi, sonsuz, ölümsüz, daimi, baki) * ebedi, sonsuz, ölümsüz, daimi, baki; Balıkesir dolaylarında erkekler tarafından oynanan bir zeybek çeşidi ve bu oyuna eşlik eden ezgi

bengühan : tür. * bengü, mengü (ebedi, sonsuz, ölümsüz, daimi, baki) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * sonsuz hükümdar

beni : ara. * ibn (oğul, velet, evlat, çocuk) * oğullar, evlatlar, çocuklar

beni adem : ara. * ibn (oğul), beni (oğullar) + Adem (Adem) * Ademoğulları

beni beşer : ara. * ibn (oğul), beni (oğullar) + beşer (insan; deri, cilt, ten) * insanoğulları

beni israil : ara. * ibn (oğul), beni (oğullar) + israil (Tanrı ile mücadele eden) (sara, isra (mücadele etmek) + el (ilah, tanrı) ) * İsrail oğulları. Yahudiler, Yahudi

benidipin : lat. * beni (benzo türevi) + di (dihydro) + pine (dihydropyridine ilacının son eki) * yüksek kan basıncının (hipertansiyon) tedavisi için kullanılan bir dihidropiridin kalsiyum kanal blokeri (C28H31N3O6)

benign : lat. * benignus (bene (iyi) + genus (oluşmuş, yaratılmış, doğmuş) ) * iyi, iyimser, iyi huylu

benim : tür. * ben (birinci tekil şahıs zamiri) + im (birinci tekil şahıs iyelik eki) * bana ait

benimsemek : tür. * ben (birinci tekil şahıs zamiri) + im (birinci tekil şahıs iyelik eki) + se (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi içselleştirmek, bir şey ile kendisi arasında bağ tesis etmek

benin : ara. * ibn (oğul, erkek çocuk, velet, evlat) * oğullar, erkek çocuklar, veletler, zadeler, evlad; Batı Afrika’da Atlas Okyanusu kıyısında yer alan; batıda Togo, doğuda Nijerya, kuzeyde Burkina Faso ve Nijer ile komşu olan ülke

beniz : tür. * meniz (görünüş, suret, çehre) * yüz veya yüzün rengi

benlik : tür. * ben (birinci tekil şahıs zamiri) + lik (isim yapım eki) * nefs, özlük, ego, öz varlık, şahsiyet

benmari : lat., fra. * balneum, balineum (banyo) + Mariae (Meryem) (lat.); Bain-marie (Marie'nin banyosu) (bain (banyo) + Marie (Meryem) (fra.) * bir kabı sıcak suya oturtarak içindekini ısıtma veya eritme

benmerkezci : tür. * ben (birinci tekil şahıs zamiri) + merkez (orta nokta, odak) + ci (yandaş, yapan, eden eki) * kendisini her ortamda ilgi odağı, dikkat merkezi addeden ve buna göre abartılı söylem ve davranışlarda bulunan

benna : ara. * bana (yapmak, inşa etmek, bina etmek, yapılandırmak, kurmak) * yapıcı, usta inşacı, bina eden, mimar, usta, kalfa

bennain : ara. * banna, benna (duvar ustası, bina yapıcı) * duvar ustaları, bina yapıcılar

bennak vergisi : erm. * bennak (topraksız köylü; evlenmemiş adam) + vergi (devlete ödenecek pay, resim, yükümlülük ödemesi) + si (iyelik eki) * Osmanlı Devleti'nde toprak sahibi olan babalarının yanında yaşayan erkeklerin evlendikleri zaman ödedikleri örfi bir vergi

benralizumab : lat. * ben (benzen belirten onek) + ra (reseptör veya respons (yanıt) belirten önek) + li (ek) + zu (insanlaştırılmış) + mab (monoklonal antikor eki, (humanized monoclonal antibody) ) * astım tedavisinde kullanılan, interlökin-5 reseptörünün alfa zincirine karşı yönlendirilmiş bir monoklonal antikor (C6492H10060N1724O2028S42)

bent : far. * band, bend (bağlamak, tutturmak, iliştirmek) * bağlamak, set çekmek, engel olmak, emri altına almak (önünde eğdirmek); bağ, bağlanan, bağlanmış, kuşak, boğum, mafsal; bir şiiri meydana getiren ikilik (beyit), üçlük, dörtlük, beşlik vd. kümeler

bentik : gre. * benthos (derinlik, deniz dibi, dip bölgesi, deniz veya göl tabanı) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * deniz, göl veya akarsu gibi su kütlelerinin tabanında veya tabana yakın bölgelerde yaşayan organizmalara veya bu dip yaşam bölgesiyle ilgili olan özelliklere ait

bentik zon : gre. * benthos (derinlik, deniz dibi, dip bölgesi, deniz veya göl tabanı) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + zone (kuşak, kemer, şerit, bant, halka, sargı veya yeryüzünün beş kuşağından her biri, bölge, alan) (gre.); zona (lat.) * oşinografide, okyanus veya göl tabanına yakın olan ve bentik organizmaların yaşadığı ekolojik bölge

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...