bankiz :
isk., fra. * pakkis (paket, parsel, bölüm, kısım) (isk.); banquise (buz
parçası) (fra.) * kutup bölgelerinde deniz suyunun donması sebebiyle su
yüzeyinde oluşan buzul alan, buzla
banknot :
ita. * banco (banka) + nota (not, belge, yazı) * resmi olarak para yerine
geçen, bankalarca çıkarılan kağıt para, kağıt para
banko :
ita. * banca (tezgah, masa, uzun sıra) * oturmak için yapılmış, arkalığı da
olabilen uzun sıra
banksia :
lat. * Banks (İngiliz botanikçi Joseph Banks) + ia (isim yapım eki) *
Avustralya kökenli, büyük çiçek salkımları olan çalı veya ağaç, Proteaceae
familyasından bir bitki
banlamak :
ing. * ban (yasaklamak, menetmek) (ing.) + la (etken fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * dışlamak, yasaklamak, sınır dışı etmek
banliyö :
lat., fra. * banleuca (ban (uç nokta, dış, sınır) + leuca (yer, konum, mekan) )
(lat.); banlieu (fra.) * varoş, şehir merkezinin dışındaki yerleşim bölgesi,
şehirin uç noktasına, sınırına yakın olan
banmak :
tür. * ban (nüfuz, içine girme) + mak (fiil mastar eki) (tür.); bain (banyo),
se baigner (banyo yapmak) (fra.) * içine daldırmak
bant :
alm. * band (bağ, kuşak, şerit; grup, topluluk), binden (bağlamak, tutturmak),
Band (bağ, birleştirici; bir arada olan, çete) (alm.), bande (fra.) * bir şeyin
üstüne yapıştırılan, bağlanan ince uzun şerit; bağlamak, set çekmek, engel
olmak, emri altına almak (önünde eğdirmek; bağ, bağlanan, bağlanmış, boğum,
mafsal
banu :
far. * ban, pan (gözeten, güden, yönlendiren; ev, dam, mesken, çatı) * hanım
efendi, sahibe, soylu kadın ünvanı
banyo :
lat., ita. * balneum (hamam, kaplıca, yıkanma yeri), balneare (banyo yapmak,
yıkanmak) (lat.); bagno (ita.), bain (fra.) * yıkanma, yıkanma bölümü
baobap :
ara. * abuhibab (tohumların babası) (abu (baba) + hibab (tohumlar, çekrdekler)
) * tropikal Afrika ve Madagaskar’da yetişen, gövdesinde su depolayan, kalın
gövdeli, büyük ve meyveli, uzun ömürlü ağaç türü, adansonia digitata
bap :
ara. * bab (kapı, bölüm, kısım, husus), ebvab (kapılar) * kapı; kısım, mevzu,
fasıl, bölüm, parça, kitap
bar :
far. * bar (yük, ağırlık; meyve; izin, huzura kabul) * yemiş, meyve; barı
(strawberry (çilek) (ing.) )
bar :
far. * upari (yukarı doğru hareket bildiren fiil ön eki) * yukarı doğru,
yükseğe (upper (yukarı) (ing.) )
bar :
fra. * bar (sopa, çubuk, uzun ince hat; engel; üzerine içkilerin konulduğu
mobilya; kapı sabitlemek için kullanılan kazık veya demir çubuk) * içki servisi
yapılan mekan (başlangıçta tezgahın önündeki çubuk veya engel anlamı, zamanla
içki servisi yapılan yer anlamına evrilmiştir.)
bar :
gre. * baros (ağırlık) * basınç ölçü birimi
bar :
erm. * par (dans, raks; halka, grup) * Anadolu'nun doğu ve kuzey bölgesinde, en
çok Artvin ve Erzurum yörelerinde el ele tutuşularak oynanan, ağır ritimli bir
halk oyunu
baraj :
fra. * barre (parmaklık, çubuk, engel) + er (fiil mastar eki) + age (isim yapım
eki) * akarsuların veya su yollarının önüne, hidroelektrik, sulama veya taşkın
kontrolü amaçlı olarak yapılan su tutma yapısı, set, setleme
barak :
tür. * bar (hızlı gitmek, koşmak) + ak (isim yapım eki) * tüylü veya kıllı çuha;
Türk mitolojisinde de yer alan sırtı çok tüylü, hızlı koşan bir cins av köpeği
(bark (havlamak) (ing.) )
barak ağzı :
tür. * barak (köpek cinsi) + ağız (yüzde, avurtlarla iki çene arasında yer
alan, sesin çıkışına, solumaya, besin almaya yarayan, içinde dil ve dişler
bulunan boşluk) + ı (iyelik eki) * Gaziantep'in güney doğusunda yaşayan Türkmen
aşiretlerinden biri olan Barakların uzun hava söyleyiş tarzı
baraka :
lat. * verruca (yalçın, sarp yer, yükseklik) (lat.); bark (mesken, konut)
(tür.) * temelsiz, genellikle tek kat yapı
barakuda :
isp. * barraco, barracuda (üst üste binen diş; düzenlemek) * sıcak ve tropikal
denizlerde yaşayan, uzun, ince, silindirik vücutlu ve çok keskin dişlere sahip
yırtıcı bir deniz balığı türü, deniz turnası, sphyraena
baran :
far. * baran, varan (yağmur) (bar, var (yağmak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * çift demirinin toprakta açtığı geniş yarık, saban izi; üzüm çubuğu
veya sebze fidesi dikmek için hazırlanan çukur
barana :
far. * barhane (yük eşyası konulan yer, yüklük) (bar (yük) + hane (ev, yer,
mekan, mesken, konak, konut, yuva) ) * büyük han veya kervansaray; depo,
yüklük, yük yeri; yolcu eşyası indirilecek ve saklanacak yer; küçük bir
topluluktan oluşan göç; erkeklerin dostluk, yardımlaşma ve musiki amacıyla bir
araya gelerek düzenledikleri, kendine has kuralları ve hiyerarşisi olan
geleneksel yaren / sohbet toplantılarını ve bu toplantıları oluşturan topluluk
barana :
tür. * baran (tırmık) * tarımda toprağı düzeltmek için kullanılan dişli araç,
demir tırmık
baras :
ara. * baras (alacalı, lekeli, benekli) * pigment kaybı sonucu deride beyaz
lekeler meydana getiren ve tedavi edilmesi mümkün olmayan bir hastalık, alaca
hastalığı, vitiligo
barata :
lat. * baratus (hamamböceği; pazarlık, ucuz) * Osmanlı sarayında bostancı,
baltacı ve kapıcıların giydikleri, kırmızı çuhadan veya keçeden yapılmış,
yukarısı geniş ve kıvrık, boyu uzunca başlık
baratarya :
lat. * baratus (ucuz, pazarlık) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ia
(isim, yer ve durum eki) * takas, ticaret; gemi sahibinin bilgisi dışında
olarak, kaptanın, tayfaların gemi yüküne, gemiye, sigorta ortaklığına bile bile
verdikleri zarar
barba :
lat. * barba (sakal), barbatum (sakal, sakallı) * yaşlı, sakallı erkek; yaşlı
Rum meyhanecilere hitap kelimesi
barbados :
lat. * barbatus (sakallı) (barba (sakal) + tus (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * Karayipler'in en doğusundaki ada (ismi adadaki uzun sarkık asma
ağaçlarının dallarının sakal benzeri görünümünden kaynaklanır.)
barbakan :
ara., far., fra. * barbacane (dış güçlendirme, dış istihkam) (bar, pari (çevre)
+ varaka (örtmek) ) (far.); babıhan (han kapısı) (bab (kapı, bölüm, kısım,
husus) (ara.) + han (konak, konut, ev) (tür.) ) * istinat duvarı gibi yapıların
arkasında birikmiş olan suların yapıya zarar gelmeden tahliyesini sağlamak
amacıyla yapılan delik
barbar :
gre. * barbaros, varvaros (Yunan olmayan, yabancı) (gre.); berberi (yabancı;
Kuzey Afrika’nın bilinen en eski halkından olan) (ber.) * yabancı, anlaşılmayan
dil konuşan, ne dediği anlaşılmayan; kekeme (bırbır etmek (ne dediği
anlaşılmadan konuşmak) kelimesinden ses yansımalı onomatopeik kelime )
barbara :
gre. * barbaros, varvaros (yabancı, anlaşılmaz olan, kekeme) * yabancı,
medeniyetten uzak, konuştuğu dil anlaşılamayan kişi; yabancı kültürden gelen
şey; barbarca, anlaşılmaz dil veya konuşma; kadın ismi
barbarea :
lat. * barba (sakalımsı) + rea (ile ilgili, -a ait) * sarı çiçekli, yaprakları
yenilebilir, Brassicaceae familyasından bir bitki
barbarizm :
gre. * barbaros, varvaros (yabancı, anlaşılmaz olan, kekeme) + ismos (isim
yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * medeniyetten uzak, yabancı kültür
veya dile ait özellik; dilde yanlış, yabancı veya bozuk kullanım; barbarlık,
uygunsuzluk
barbaros :
gre. * barbaros, varvaros (yabancı, anlaşılmaz olan, kekeme) * yabancı,
medeniyetten uzak, konuştuğu dil anlaşılamayan kişi; yabancı kültürden gelen
şey; barbarca, anlaşılmaz dil veya konuşma; kadın ismi
barbaşı :
tür. * bar (bir Anadolu halk oyunu) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön;
kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) * barlarda elinde mendil
sallayarak öteki oyuncuları yöneten kimse, bar çeken
barbata :
lat. * barba (sakal) + tus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kale
duvarlarının ve mazgalların üstlerindeki siperli korkuluk, uzantı
barbatos :
lat. * barbatus (sakallı) (barba (sakal) + tus (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * Hz. Süleyman'ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula
Salomonis'te maji ile ilgili olan ve 72 cinden bahsedilen Ars Goetia (Hükmetme
Sanatı) bölümünde yer alan, 30 lejyonu yöneten, büyüyle gizlenmiş hazineleri
açığa çıkarma, geçmiş ile geleceği bilme, hayvanların dilini anlama ve
dostlukları barıştırma güçlerine sahip eski bir "Virtues" (Erdemler)
korosu meleği ve cehennem dükü olan 8. sıradaki cin
barbatula :
lat. * barbatus (sakallı) (barba (sakal) + tus (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) + ula (dişil küçültme eki) * ağız çevresindeki kısa bıyıkçıkları
nedeniyle adlandırılan, Avrupa ve Asya'nın tatlı sularında dipte yaşayan küçük
taşkaya balıklarını kapsayan ışın yüzgeçli balık cinsi, kayabalığı, taş
çoprabalığı
barbekü :
lat. * barbacoa (çubuklardan oluşan çerçeve) (bar (çubuk) + bacoa (çerçeve) *
çubuklardan oluşan çerçeve; genellikle açık havada ızgara yapmak için hazırlanmış
ocak
barbeuiaceae :
lat. * Barbeuia (Fransız botanikçi Claude Barbey'in isminden) + aceae (-giller,
botanik familya eki) * yalnızca Barbeuia cinsini kapsayan küçük bir çiçekli
bitki familyası
barbeyaceae :
lat. * Barbeya (İsviçreli botanikçi William Barbey'in soyadından) + aceae
(-giller, botanik familya eki) * Rosales (gül takımı) içerisinde yer alan,
Barbeya cinsini tip cins olarak içeren, Doğu Afrika ile Güneybatı Arabistan'a
özgü, her dem yeşil, odunsu ve çiçekli bitkilerden oluşan küçük bir bitki
familyası
barbiton :
gre. * barbiton, barbitos (barbos (sazan balıklarıyla akraba olan ve tropikal
akvaryumlarda popüler olan bir dizi balık da dahil olmak üzere, çoğunlukla
küçük, genellikle parlak renkli Eski Dünya balıklarından oluşan çok büyük bir
cins) + itos (gibi, ile ilgili) ); barbit (barbitürik asit türevi kimyasal
bileşik) + one (oksijenli bileşik, keton grubu (C=O) ) * Yunan ve Roma
klasiklerinden bilinen lirle akraba olan eski bir telli çalgı (şeklinin, barbos
balığına benzemesinden)
barbitürat :
lat., gre. * usnea barbata (sakallı yosun) (usnea (yosun) + barbata (sakallı) )
+ ouro (idrar) + tikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * sakinleştirici ve
uyku getirme amacıyla kullanılan, merkezi sinir sistemi üzerinde yatıştırıcı
veya uyutucu etki yapan kimyasal bileşik (C4H3N2O3)
barbun :
gre., lat. * barbounos (barba (sakal) + ounos (ile ilgili, sahibi) ) * mullidae
familyasından, kırmızı renkli, dipte yaşayan bir deniz balığı, mullus barbatus
barbunya :
gre. * barbuni (koca sakal) (barb (sakal) + uni (büyük, koca) ) * taneleri
kırmızı benekli olan bir fasulye türü; kırmızı benekleri olan bir balık
barbut :
lat. * barbata (barba (sakal) + tus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) *
ortaya para konup, konulan paraya zar atılarak oynanan bir kumar; at arabasında
arka tekerleri tutan ağaç
barça :
lat. * barca (sandal, kayık, küçük tekne) * ortaçağda kullanılan yelkenli ve
kürekli gemi; kalyon türünden, asker taşımada da yararlanılan küçük savaş
gemisi
barçak :
tür. * bar (çarpmak, vurmak, çalmak) + çak (-cı, araç, alet eki) * kılıç
kabzasında veya bıçakların tutulacak yerlerinde, eli korumak için yapılan
bölüm, kabza siperi
barda :
tür. * bar (çarpmak, vurmak, çalmak) + da (-cı, araç, alet eki) * çatı
ustalarının kullandığı, başının bir ucu keskin, bir ucu çember parçası gibi
olan, kısa saplı çekiç, çatı keseri; fıçı yapımında kullanılan, özel biçimde
yapılmış keser, fıçıcı keseri
bardacık :
tür. * bart, barda (su içilen kap, su testisi) + cık (küçültme eki) * küçük
boylu bir incir türü ve onun taze yemişi; argoda kadın cinsel organı
bardak :
tür. * bart, barda (su içilen kap, su testisi) + ak (araç, alet eki) (tür.) *
içine sıvı doldurularak içmeye yarayan genellikle camdan yapılmış kap
bardan :
tür. * bar (yük, taşınan şey) + dan (tutan, alan, taşıyan, kap, muhafaza eden,
bulunduran); baran (yağmur), bariden (yağmak), bart, barda (su içilen kap, su
testisi) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yük taşımak için kullanılan
çanta veya çuval; çok beyaz
barden :
far. * bar (yük, taşınan şey) + dan (tutan, alan, taşıyan, kap, muhafaza eden,
bulunduran); baran (yağmur), bariden (yağmak) * yüklenmek, taşımak (burden
(yük, külfet) (ing.), Bürde (yük) (alm.) )
bardo :
tib. * bar (aralık, mesafe) + do (iki) * bazı Budizm okullarında ölüm ve
yeniden doğuş arasında bir ara, geçiş veya eşik hali, antarabhava
barem :
fra. * barème (sayısal basamak tablosu) (bar (çizgi, çubuk) + ème (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) * maaşların derece ve tutarlarını düzenleyen dizge ve
bunu gösteren çizelge
baret :
fra. * barre (engelleme amaçlı kullanılan uzun, düz, sağlam ve çubuk şeklinde
tahta veya metal) + ette (küçültme eki) * başı korumak için kullanılan sert
veya yumuşak başlık; özellikle iş güvenliği veya askeri kullanımda kask türü
başlık
barfiks :
lat. * barra (çubuk) + fixus (sabit, tutturulmuş) (figere (düzeltmek,
sabitlemek, tutturmak) + xus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * iki ayak
üzerine tutturulmuş yuvarlak demirden veya sağlam tahta çubuktan oluşmuş
jimnastik aleti; vücut ağırlığını kullanarak yapılan üst vücut kaslarını
güçlendirme hareketi
bargah :
far. * bar (izin, müsaade; huzur, yüksek makam) + gah (yer, mekan, konum,
mevki, makam, lokasyon) * izinle girilen yer; sultanın oturduğu saray
bargam :
tür. * bar, var (gitmek, ilerlemek, yürümek) + gam (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * levreğe benzeyen bir balık
barhana :
far. * barhane (yük eşyası konulan yer, yüklük) (bar (yük) + hane (ev, yer,
mekan, mesken, konak, konut, yuva) ) * büyük han veya kervansaray; depo,
yüklük, yük yeri; yolcu eşyası indirilecek ve saklanacak yer; küçük bir
topluluktan oluşan göç
barı :
tür. * bar (sığınmak) + ı (isim yapım eki) * eğimli tarlaların alt yanına
çekilen taş set; harçsız yapılan duvar, bahçe duvarı
barınak :
tür. * barın (kendi başına gitmek, kendince gitmek) + ak (araç, vasıta eki) *
insanların, hayvanların veya eşyaların korunmak, saklanmak veya konaklamak
amacıyla kullandığı yapı; sığınak, kulübe, konaklama yeri
barınmak :
tür. * bar (sığınma, koruma, engel) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) (tür.); barrier, bar, barrière, Barriere (bariyer, engel) (ing., fra.,
alm.) * kendini veya başkalarını korumak, saklanmak veya konaklamak amacıyla
bir yerde kalmak; sığınmak, ikamet etmek, korunmak
barış :
tür. * bar, var (gitmek) + ış (işteş fiil ve isim yapım eki) (karşılıklı olarak
birbirlerine gidiş anlamından) * dargın olmama hali, savaş halinde olmama hali
barışçıl :
tür. * bar, var (gitmek) + ış (işteş fiil ve isim yapım eki) + çıl (sıfat yapım
eki) * barıştan yana olan, barışsever
barışmak :
tür. * bar, var (gitmek) + ış (işteş fiil ve isim yapım eki) (karşılıklı olarak
birbirlerine gidiş anlamından) + mak (fiil mastar eki) * dargınlığı gidermek
barışsever :
tür. * bar, var (gitmek) + ış (işteş fiil ve isim yapım eki) + sev (ilgilenmek,
yönelmek, değer vermek) + er (yapan, eden eki) * barıştan yana olan, barışçıl
bari :
ara. * bara (yaratmak) + i -cı, yapan, eden eki) * yaratan, yaratıcı, ortaya
çıkaran, oluşturan
bari :
far. * bar (kere, defa) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hiç olmazsa,
hiç değilse, öyle ise, bir kere, ancak
bariatri :
gre. * bariatrikos (bar (ağırlık) + iatros (tedavi, iyileştirme, doktor) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * obezitenin engellenmesi veya tedavisi
amacıyla mide ve ince bağırsaklara müdahale edilerek besin kapasitesinin ve
emiliminin azaltılması
barika :
ara. * berk (şimşek) * kıvılcım, şimşek
barikat :
isp. * barre (bar, uzun ve çubuk şeklinde tahta veya metal, parmaklık) + ica
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + da (isim yapım eki) * bir yolu, bir geçidi
kapatmak için oluşturulan engel, blok, set, siper
barisantr :
gre. * barus (ağır) + kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz,
iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) * birbirinin yörüngesinde dönen iki veya
daha fazla cismin kütle merkezi ve cisimlerin etrafında döndüğü, fiziksel
olmayan dinamik bir nokta, çift merkezi
barisenter :
gre. * barus (ağır) + kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz,
iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) * birbirinin yörüngesinde dönen iki
veya daha fazla cismin kütle merkezi ve cisimlerin etrafında döndüğü, fiziksel
olmayan dinamik bir nokta, çift merkezi
barisfer :
gre. * baros, barus (ağır) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * ağırküre,
dünyanın en yoğun ve en ağır katmanı, iç çekirdek
barisitinib :
gre. * bari (ağırlık, basınç, bası) + cyclic (döngüsel) + tinib (tyrosine
kinase (tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir)
+ ine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek,
devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak,
kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani
olan) (lat.) ) * romatoid artrit, şiddetli saç dökülmesi ve COVID-19 tedavisinde
kullanılan ilacın etken maddesi (C16H17N7O2S)
barista :
ita. * bar (içki konulan uzun hat şeklindeki mobilya) + ista (-cı, yapan, eden,
destekleyen, yandaş eki) * içki servis eden kişi
barit :
gre. * baros, barus (ağır) + itis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * baryum
sülfattan oluşan bir mineral
baritin :
gre. * baros, barus (ağır) + tin (tyrosine kinase inhibitörünü belirten ek) *
doğal baryum sülfat (Ba-SO2)
bariton :
gre. * baros, barus (ağır) + teinein, teino (germek, uzatmak), tonos (perde,
vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi,
sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) * tenor ile bas arasındaki
erkek sesi
bariyer :
lat. * barra (sopa, çubuk, uzun ince hat; üzerine içkilerin konulduğu mobilya;
kapı sabitlemek için kullanılan kazık veya demir çubuk) + iere (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * geçişi, ilerlemeyi veya teması engelleyen set, engel,
sınır elemanı; koruyucu veya ayırıcı yapı, fiziksel veya kavramsal engel, mania
bariz :
ara. * baraza (ortaya çıkarmak, ortaya çıkmak, açığa çıkmak, gelmek, meydana
çıkmak, belirmek), ibraz (sunma, ortaya çıkarma) * açık, aşikar, sahih,
meydanda olan, ortada açıkça görünür ve farkedilir olan
bark :
tür. * bar, var (gitmek, ilerlemek, yürümek) + k, uk (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * mesken, konut, durma yeri (park, parc, Park (durma yeri) (ing., fra.,
alm.), baraque, Baracke (baraka) (fra., alm.), barracks (kışla) (ing.) )
barka :
lat. * barca (sandal, kayık, küçük tekne) * büyük sandal; ortaçağda kullanılan
yelkenli ve kürekli gemi; kalyon türünden, asker taşımada da yararlanılan küçük
savaş gemisi
barkarol :
ita. * barcarolla (sandalcı şarkısı) (barca (kayık, sandal) + rolla (çevirilen,
dolanan, söylenen) ) * İtalya’da Venedik kayıkçılarının doğaçlama söyledikleri
şarkı; çalgı veya insan sesi için yazılmış, bir kayığın dalgalar üstünde
sallanışını andırır, ritmi üç zamanlı müzik parçası
barkod :
gre., lat. * bar (çubuk, sopa, değnek, ince hat) + kodikas (kod) (gre.); barra
(çubuk) + codex (kod) (lat.) * optik makineler tarafından okunabilen çubuk kod,
çizgi im
barlam :
gre., ibr. * bar (oğul) (gre.) + laam (ekmek) (ibr.) * Akdeniz ve Atlantik'te
İzlanda ile Moritanya arasında yaşayan, Ringa balığı ile beslenen, Merluccius
cinsinden, yenilebilen bir tuzlu su balığı
barlas :
tür., far. * barl (savaş, kavga) + as (ile ilgili, gibi, -a ait) (tür.), brawl
(kavga) (ing.) * kahraman, cesur, yiğit, savaşçı
barmen :
ing. * bar (sopa, çubuk, uzun ince hat; üzerine içkilerin konulduğu mobilya;
kapı sabitlemek için kullanılan kazık veya demir çubuk) + man (adam, kişi,
yapan) * barlarda içki hazırlayıp sunan kimse, bar tezgahtarı
barnabas :
aram. * bar (oğul, oğlu) + naba (haberci, haber) * Hristiyanlığın erken
döneminde Nasıralı İsa'nın yaşamı boyunca kendi etrafında oluşturduğu "On
İkiler"in (oniki havari) arasında yer almayan, Kıbrıs'taki Yahudi diaspora
cemaatinden gelen, yazdığı belirtilen Barnabas İncili ile anılan, Levililerin
kahin İsrail kabilesine mensup elçilerinden biri
baro :
gre. * baros (ağırlık; bar, çubuk, değnek, bariyer) * avukatların zorunlu
olarak bağlı oldukları meslek kuruluşu
barofilik :
gre. * baros, barus (ağır; ağırlık, bası, baskı, basınç) + philein (sevmek),
philos (seven, sever, sevici) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yüksek
hidrostatik basınçta optimum büyüyebilen
barograf :
gre. * baros, barus (ağır; ağırlık, bası, baskı, basınç) + graphos (yazı,
yazım, çizim, kayıt, işaret) * bir hava taşıtının uçarken izlediği
yükseklikleri çizgiler halinde yazan cihaz
barok :
lat. * verruca (yalçın, sarp yer, yükseklik) * görkemi ve göz kamaştırıcılığı
yeğleyen sanat, sivri ve yüksek tarz yapılara odaklanan mimari
barometre :
gre. * baros, barus (ağır; ağırlık, bası, baskı, basınç) + metros (ölçme) *
basınçölçer
baron :
lat. * baro (adam; hizmetçi, asker, paralı asker) + n (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * kont ile şövalye arasındaki soyluluk ünvanı
barones :
lat. * baron (baron) + issa (dişilik eki) (lat.); baronesse (fra.) * baron
eşine verilen ünvan
baroskop :
gre. * baros, barus (ağır; ağırlık, bası, baskı, basınç) + skopein (gözlemek,
bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma,
bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * iç kısımların
veya dar alanların görsel olarak incelenmesini sağlayan bir endoskopik ölçüm ve
kontrol cihazı
barotaksi :
gre. * baros, barus (ağır; ağırlık, bası, baskı, basınç) + tassein, tasson
(düzenlemek, sıralamak, dizmek, sınıflandırmak, vergi tayin etmek), taxis
(düzen, düzenleme, sıralama, dizim, dizme, sıra, diziliş, hareket, yönelme,
düzenli hareket) * organizmanın basınca doğru veya basınçtan kaçarak yönelmesi
baroterapi :
gre. * baros, barus (ağır; ağırlık, bası, baskı, basınç) + therapeia (hizmet
etme, ilgilenme, iyileştirme, tedavi etme, eğitme, öğretme, iyileştirme,
öğretiyle islah etme; bakım, hizmet, tedavi) (therapuein (hizmet etmek,
ilgilenmek, iyileştirmek, tedavi etmek, yönetmek, tıbbi tedavi etmek), the (ön
ek) + rapein (eğitmek, öğretmek) ) + eia (isim yapım eki) ) * basınç altında
tedavi uygulaması (özellikle hiperbarik oksijen tedavisi)
barotravma :
gre. * baros, barus (ağır; ağırlık, bası, baskı, basınç) + trauma (yara) * gaz
sıkışması ve basınç değişiklikleri sonucu oluşan doku hasarı (özellikle kulak,
akciğer)
barparalel :
fra., gre. * bar (sopa, çubuk, uzun ince hat) + para (yanında, dışında,
ötesinde, yanında duran; arasından, vasıtasıyla, sayesinde, boyunca arasında;
zıt, karşıt, engel; ayrı, farklı) + allelos (birbirine, karşılıklı) * belirli
yükseklikteki düşey direkler üzerine yatay ve birbirine koşut olarak
tutturulmuş, demir veya ağaçtan yapılmış, yuvarlak iki çubuktan oluşan
jimnastik aracı
barramundi :
guu., daru. * barramundi (büyük pullu nehir balığı) * Avustralya ve Güneydoğu
Asya kökenli, beyaz etli, hafif tatlı lezzetli ve yüksek omega-3 içeren, hem
tuzlu hem tatlı suda yaşayabilen, çiftliklerde yetiştirilen, fileto veya bütün
olarak tüketime uygun popüler bir deniz levreği türü, büyük pullu nehir balığı
barrett özofagusu :
ing. * barrett (İngiliz cerrah Norman Barrett’ın soyadından) + oesophagus
(yemek borusu) (gre.) * kronik reflüye bağlı olarak özofagus mukozasının
intestinal tip epitel ile değişmesi durumu
bars :
ara. * barasa (lekelenmek, vitiligo olmak, deri üzerinde beyaz lekeler çıkmak,
alacalı olmak), ebras, mubras (vitiligolu, alacalı) * derideki melanin
pigmentinin azalması veya yokluğu nedeniyle deride soluk leke oluşması
sendromu, vitiligo, deri lekesi hastalığı, alaca hastalığı
barsak :
tür. * bağır (karın, gövdenin iç boşluğu, göğüs) + sak (ile ilgili, gibi, -a
ait) * sindirim sisteminin, midenin sonundan anüse kadar olan, incebağırsak ile
kalınbağırsaktan oluşan bölümü
barsam :
far. * barsam (ışıltı, pırıltı; yangın, alev) * kemikli balıklar takımının
çarpanbalığıgillerden, ılıman denizlerde yaşayan, özellikle Akdeniz’de çok
bulunan, ortalama on santimetre boyunda, çarpanbalığına çok benzeyen,
denizlerin kıyı kesiminde, çoğunlukla kuma gömülü olarak yaşayan, yüzgeçleri
dikenli olduğu için çarptığı zaman çok can acıtan çok zehirli bir balık cinsi,
varsam, trachinus vipera
barsama :
gre. * varsamos, barsamos (naneye benzer güzel kokulu ot) * hoş kokulu
yaprakları yemeklere konulan, yabankekiği ve nanenin ortak ismi
bartın :
gre. * partheinos (bakir, genç bekar erkek; kız, bakire, kızlık, bakirelik)
(Yunan mitolojisinde baba Tanrı Okenaus’ un (Okyanus) çocuklarından olan Sular
Tanrısı) * Karadeniz Bölgesi'nin batı bölümünde yer alan, doğusunda Kastamonu,
doğu ve güneyinde Karabük, batısında ise Zonguldak bulunan 74 plakalı il
bartlettina :
lat. * Bartlett (Amerikalı bitki botanikçisi ve koleksiyoncusu Harley Harris
Bartlett) + ina (ile ilgili, -a ait) * dekoratif çiçekleri olan çalı,
Asteraceae familyasından bir bitki
bartolin kisti :
dan., gre. * bartholin (Danimarkalı fizyolog Caspar Bartholin'in isminden)
(dan.) + kustis, kystis (kist, kese, kapsül, torba, mesane, idrar torbası,
sidik torbası) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * vajinanın alt kısmının her iki
yanında bulunan ve kayganlaştırıcı bir mukus salgılayan iki oval salkım
şeklinde bez olan bartholin bezlerine sıvının geri dönmesi sonucu sıvı
birikmesi ile oluşan şişlik
bartolinit :
dan., gre. * bartholin (Danimarkalı fizyolog Caspar Bartholin'in isminden)
(dan.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) )
* kadın dış genital bölgesinde vajina girişinin her iki yanında bulunan ve
cinsel uyarılma sırasında kayganlaştırıcı sıvı salgılayan Bartholin bezlerinin,
çeşitli bakteriyel enfeksiyonlar veya kanal tıkanıklıkları sebebiyle tek ya da
çift taraflı olarak iltihaplanması durumu
barudi :
gre., ara. * pyr (ateş) (gre.); barud (kıvılcım, ateşle ilgili toz) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * barut renginde, koyu kurşuni, koyu gri
renkte olan
barut :
gre., ara. * pyr (ateş) + teinein, teino (germek, uzatmak), tonos (perde,
vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi,
sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) (gre.); barud (kıvılcım,
ateşle ilgili toz) (ara.) * kömür ve kükürt karışımından yapılan, genellikle
toz durumunda, ateşli silahlarda merminin atılmasına yarayan, çabuk ateş alan,
patlayıcı katı madde
baruthane :
gre., ara., far. * pyr (ateş) + teinein, teino (germek, uzatmak), tonos (perde,
vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi,
sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) (gre.); barud (kıvılcım,
ateşle ilgili toz) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva)
(far.) * Osmanlı döneminde, barut yapılan veya depolanan yer
baryon :
gre. * baris, baros, barus (ağır, ağırlık) + onos (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * üç kuarktan veya üç antikuarktan oluşan atomaltı parçacık
baryon asimetrisi :
gre. * barionos (üç kuarktan veya üç antikuarktan oluşan atomaltı parçacık)
(baris, baros, barus (ağır, ağırlık) + onos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
) + asymmetria (bakışımsızlık, simetrik olmama durumu) (a (-sız, yokluk, zıtlık
ve olumsuzluk ön eki) + symmetria (uyum, denge, bakışım) (sun, syn (ile,
birlikte, beraber, eş, tamamen) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * evrenin erken dönemlerinde, baryonlar
(proton ve nötron gibi ağır temel parçacıklar) ile antibaryonlar arasındaki
sayı farkının oluşması sonucu madde-antimadde dengesizliğini ve evrendeki
gözlemlenen maddenin baskınlığını açıklayan kozmoloji ve parçacık fiziği terimi
baryum :
gre., lat. * barys, baris, baros, barus (ağır, ağırlık) (gre.) + ium (kimyasal
element eki) (lat.) * Barium (lat.); simgesi Ba, atom sayısı 56, atom ağırlığı
137,34, yoğunluğu 3.78 olan, kolayca oksitlenen, gümüş parlaklığında, katı ve
basit bir element
baryum yıldız :
gre., lat. * barium (barys, baris, baros, barus (ağır, ağırlık) (gre.) + ium
(kimyasal element eki) (lat.) ) + yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı
olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan
oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak,
ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) (tür.) * spektral
olarak normalden fazla baryum ve diğer ağır elementler gösteren, genellikle
çift yıldız sistemlerinde kütle transferi sonucu zenginleşmiş kimyasal
bileşimleri olan yıldız türü
bas :
gre. * basso (alçak, düşük) * en kalın erkek sesi; düşük frekans
bas klarnet :
lat. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım,
basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş,
alt, aşağı, düşük) + clarinetto (clarus (zil, çan) + inus (ek) + etto (küçültme
eki) ) * normal klarnetin bir oktav kalından çalan çeşidi
basal :
ara. * basal (soğan) * yer altında katmanlı yapıya sahip, kesildiğinde göz
yaşartan, yemeklik sebze olarak tüketilen Allium cinsi bitki
basalmetabolizma :
gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım,
basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş,
alt, aşağı, düşük) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + meta (yeni, bir
sonraki, değişim, dönüşüm, sonra, sonrası, öte, ötesi) + ballein (atmak,
fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atış,
atma, fırlatış, fırlatma, gönderme) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti,
doktrin eki) (gre.) * organizmanın tam dinlenme halinde, açlık sonrası ve nötr
çevre sıcaklığında yaşamını sürdürebilmesi için solunum, dolaşım, hücre onarımı
ve vücut ısısının korunması gibi temel yaşamsal işlevlerde harcadığı en düşük
enerji düzeyi
basalt :
gre. * basanos (dokunma taşı, mihenk taşı) + ites (element, kayaç ve mineral
eki) * demir ve magnezyum bakımından zengin, ince taneli, koyu renkli ve
lavların yeryüzünde hızla soğumasıyla oluşan, koyu renkli plajiyoklaz ve
mineralleri olan feldispatlı bir volkanik kayaç
basamak :
tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + a (bağlaç) +
mak araç, vasıta eki) * bir yere çıkmak için üzerine binilen nesne; onlu sayı
sisteminde sayıların tam kısımlarındaki rakam hanelerinden her biri; aşama,
kademe, derece, adım
basamaklı-reaksiyon :
tür., lat. * basamaklı (aşamalı, kademeli, dereceli, adımlı) (tür.) + reactio
(tepkime, tepki verme) (lat.) * bir reaksiyonun ürününün bir sonraki
reaksiyonun başlangıcını oluşturduğu ve birbirini ardışık olarak tetikleyen çok
aşamalı kimyasal veya biyokimyasal tepkimeler dizisi
basar :
ara. * basara (görmek, idrak etmek, kavramak), basiret (görüş, idrak, kavrama)
* görme duygusu, görüş, idrak, fikir
basarat :
ara. * bu'sira (altüst etmek, darmadağın etmek, ortaya çıkarmak) * altüst etme,
darmadağın etme, ortaya çıkarma
basari :
gre. * basari (pazar, çarşı, alışveriş yeri, market) * çeşitli mal ve
hizmetlerin alınıp satıldığı, satıcılarla alıcıların bir araya gelerek ticaret
yaptığı pazar yeri, çarşı veya alışveriş alanı, pazar, market
basarna :
gre. * basarna (kaldıraç, manivela; kaldıraçla kaldırma, yükseltme; dalyan
kapağı) * bir dayanma noktası üzerinde inip kalkabilecek biçimde devinebilen,
az bir güç kullanarak büyük bir yükü kaldırmaya yarayan sert çubuk, kaldıraç;
bir cismin bir yanını bir destekle, kaldıraçla yükseltme işi; dalyanın kapak
yeri
basbayağı :
tür. * bas (pekiştirme öneki) + bayaki (önceki, eski) (baya (önce, eski) + ki
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * her zamankinden, alışılandan, bilinenden
ayrı bir yönü, değişik bir yeri olmayan
base :
ara. * base (öpmek) (ara.); baiser (öpmek), bisou (öpücük) (fra.) * öpmek
baseline :
ing. * base (temel, baz) + line (çizgi, hat) * bir ölçümler dizisinin referans
olarak kullanılan başlangıçtaki düzeyi veya en düşük düzeyi; basketbolda her
iki potanın da altından geçen ve sahayı sınırlayan düz çizgilerden her biri
basellaceae : mal.,
lat. * pasala (Malabar ıspanağı) (mal.) + aceae (-giller, botanik familya eki)
(lat.) * Basella cinsini tip cins olarak içeren, çoğunlukla tropikal ve
subtropikal bölgelerde yetişen, otsu, etli yapraklı, sarılıcı veya tırmanıcı
gövdeli çiçekli bitkilerden oluşan bitki familyası, Madeira sarmaşığı familyası
basen :
lat , fra. * bacinus, bacinum (su biriktirmeye yarayan çukur alan; havuz,
gölcük; leğen) (lat.); bassin (fra.) * omurganın bel ile kalça arasındaki
bölümü
bası :
tür. * bas (üzerine yüklemek, itmek) + ı (isim yapım eki) * klişe, dökme harf,
çinko veya taş kalıp vb. kullanarak makine veya başka araçlar yardımıyla kağıt,
bez ve benzeri şeylere yazı, resim çıkarma işi
basık :
tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + ık (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.); base, bas (alçak), abase, abaisser
(alçaltmak) (ing., fra.) * üstten basılmış gibi görünen; yassı, yayvan, yatay
yönde geniş, dikey yönde kısa, alçak
basım :
tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + ım (isim
yapım eki) * basma işi, bir şeyin üzerine kuvvet uygulama eylemi; bir eserin
matbaada çoğaltılması, yayın, edisyon
basın :
tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + ın (isim
yapım eki) * baskı işleri; habercilik
basınç :
tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + ınç (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir yüzeye uygulanan kuvvetin yüzölçümü
birimine (cm^2, m^2 vb.) düşen Newton cinsinden miktarı (P=F/S (p (basınç), f
(kuvvet), s (yüzey); atmosferik basınç P=h.d (p (basınç), h (yükseklik), d
(yoğunluk) ); (76 cmHg (cıva basıncı) 1 atmosfere eşittir.); kapalı kaplarda
basınç P.V = N.R.T) (P = basınç, V = hacim, N = mol sayısı (madde miktarı), R =
Evrensel gaz sabiti (8,314 J/(mol•K) ), T = Sıcaklık); kaptaki bir sıvının
yoğunluğu ile yüksekliğinin çarpımı o sıvının kabın tabanına uyguladığı basınç
miktarını verir.)
basik :
ara. * basaka (uzun, yüksek olmak, yükselmek, uzamak) * uzun, yüksek, dik
basil :
gre., lat. * bakillos, (sopa, çubuk, değnek) (gre.); bacillus (lat.) * ince
uzun çomak biçiminde olan bakteri
basiliximab :
gre. * basilia (kral, kraliyet) + ximab (monoklonal antikor belirten ek)
(khimaira (Yunan mitolojisinde aslan başlı, keçi gövdeli ve yılan kuyruklu
melez yaratık; dişi keçi, kimera; insana veya hayvana ait antikor) (khi (dişi)
+ maira (keçi) ) + mab (monoklonal antikor (antibody) eki) * böbrek
nakillerinde reddi önlemek için kullanılan immünosüpresan nitelikli monoklonal
antikor
basipetal :
gre., lat. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis
(adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış;
iniş, alt, aşağı, düşük) (gre.) + petalis (arzulayan, yönelen, giden, isteyen,
saldıran) petere (arzulamak, yönelmek, gitmek, istemek, saldırmak) + alis (ile
ilgili, -a ait) ) (lat.) * bitki organlarında, madde taşınımında veya gelişim
sürecinde uçtan (tepeden) tabana doğru gerçekleşen yönelim, hareket veya
gelişim biçimini ifade eden
basir :
ara. * basar (göz), basara (görmek, idrak etmek, kavramak) * gören, görüş
sahibi, basiret sahibi, idrak eden, (Allah için) her şeyi hakkıyla gören
basiret :
ara. * basar (göz), basara (görmek, idrak etmek, kavramak), basir (gören, idrak
eden) + et (isim yapım eki) * görüş, görü, içgörü, feraset, kalp gözü, doğruyu
görme yetisi
basit :
ara. * basit (yaygın, düz ve engebesiz) (besata (yaymak, genişletmek, sermek,
açmak) ) (ara.); best (en iyi, en yaygın, en faydalı) (ing., alm) * kolay, zor
olmayan; yayan
basit kesir :
ara. * basit (kolay, sade, yalın) + kesir (çoklanmış; kesir (bölünmüş sayı
parçası) * payı paydasından küçük olan kesir (örneğin 2/5)
basit sarkaç :
ara., tür. * basit (kolay, sade, yalın) + sark (asılı olmak, salınmak,
sallanmak, boş ve gevşek kalmak) + aç (isim yapım eki) * bir ucu sabitlenmiş l
uzunluğunda kütlesiz bir ipin diğer ucuna asılmış m kütlesinden oluşan sistem
(periyod formülü T = 2π√ l/g)
basit yaprak :
ara., tür. * basit (kolay, sade, yalın) (ara.) + yaprak (bitkilerin dalları
üzerinde yer alan, genellikle yeşil renkli, yassı ve ince solunum ve besin
üretim organı) (yapırga (sallanmak, hışırdamak, titreşmek, rüzgarda titreşmek)
+ ak (isim yapım eki) ) (tür.) * yaprak sapına tek bir parça (yaprak ayası)
olarak bağlı olan, daha küçük yaprakçıklara ayrılmamış yaprak
basitrasin :
lat. * basi (Bacillus, bakteriyel kaynak eki) + tracin (antibiyotik eki) *
Bacillus licheniformis bakterileri tarafından üretilen ilgili siklik
peptitlerin bir karışımı olan, hücre duvarı ve peptidoglikan sentezine müdahale
ederek gram-pozitif bakterileri bozan peptitler
basitratsin :
lat. * bac (türetilmiş özel ad veya kök, antibiyotik adı) + itracin (kimyasal
madde eki, polipeptid antibiyotik sınıfı) * gram-pozitif bakterilere karşı
etkili, topikal veya sistemik olarak kullanılan polipeptid sınıfı sentetik
antibiyotik etken maddesi (C66H103N17O16S)
bask :
isk. * batha (yıkanmak) + sik (kendisi) * Fransa ile İspanya arasında,
Pireneler’in batısında yer alan; Bask halkının yaşadığı tarihi ve kültürel
bölge
basket :
lat. * bascauda (tencere, kap), baskis (heybe, çıkın, yük) * sepet
basketbol :
lat., gre. * bascauda (tencere, kap), baskis (heybe, çıkın, yük) (lat.) + bala
(top) (gre.) * sepet topu; topu yüksekteki bir çemberden geçirme hedefine
dayalı bir takım oyunu
baskı :
tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + kı (isim
yapım eki) * basma işi, bir şeyin üzerine kuvvet uygulama eylemi; bir eserin
matbaada çoğaltılması, yayın, edisyon
baskın :
tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + kın (isim
yapım eki) * habersiz şekilde bir yere hücum etme, ani ve hazırlıksız yakalama
veya saldırı; ani müdahale
baskil :
kür. * baskil (Herdi aşiretine bağlı Baskil oymağının isminden) * Elazığ’ın bir
ilçesi
baskül :
lat. * battuo (çarpmak, vurmak) + culum (kıç, göt) * tartı, büyük ağırlıkları
tartmakta kullanılan tartı aracı
basma :
tür. * bas (aşağı veya yukarı doğru itmek, üzerine baskı uygulamak, itmek) + ma
(isim yapım eki) * basmak eylemi; üzerinde renkli biçimler (motifler) basılmış
pamuklu kumaş
basmak :
tür. * bas (aşağı veya yukarı doğru itmek, üzerine baskı uygulamak, itmek) +
mak (fiil mastar eki) * aşağı itmek, aşağı darbelemek
basmakalıp :
tür. * bas (aşağı veya yukarı doğru itmek, üzerine baskı uygulamak, itmek) + ma
(isim yapım eki) + kalıp (şekil, biçim, form, patern) * hiçbir özgün yönü
bulunmayan, bilinenden değişik olmayan, her zamankini, var olanı yineleyen,
aynı biçimi tekrarlayan, sıradan, alışılmış, yeniliği olmayan
basmati :
hin. * basmati (kokulu, güzel kokulu) * Hindistan ve Pakistan'da yetişen
aromatik, ince ve uzun taneli bir pirinç türü
basoreksi :
lat., gre. * basiare (öpmek) (basium (öpücük) + are (fiil mastar eki) ) +
regomai (istemek, arzulamak, iştahlanmak), rexia (istekli olma, arzulama,
iştahlanma) (orexis (istek, arzu, iştah) + eia (durum eki) ) (gre.) * yoğun ve
kontrol edilemeyen bir şekilde öpüşme arzusuna sahip olma durumu
basra körfezi :
ara., gre. * basara (görmek, idrak etmek, kavramak), basra (gözlemci, gözleme;
yumuşak küfki taşı) (ara.) + korfos (kucak, koy, körfez, içeri doğru girinti)
(gre.) * Hint Okyanusunun Arabistan Yarımadası ve İran arasındaki girintisi
basseterre :
fra. * basse (alçak) + terre (yer) * alçak yer; Saint Kitts ve Nevis'in
başkenti
bassia :
lat. * Bass (İtalyan doğa bilimci ve botanikçi Ferdinando Bassi) + ia (isim
yapım eki) * genellikle tuzlu veya kurak alanlarda yetişen, Amaranthaceae
familyasından bir bitki
basso :
lat., ita. * bassus (kısa, alçak, düşük) (lat.); basso (ita.) * müzikte en
düşük ses aralığı, en düşük frekans, bas
basso continuo :
lat. * bassus (kısa, alçak, aşağı, düşük) + continuare (devam etmek, sürmek)
(con (ile, birlikte, beraber, tamamen) + tinuare (sürmek, ilerlemek, devam
etmek) ), continuus (devamlı, sürekli) (lat.); basso continuo (ita.) * sürekli
bas tonda çalınan müzik türü
bast :
ara. * besata (yaymak, genişletmek, sermek, açmak) * ruhen rahatlama ve manevi
ferahlık duyma
bastana :
ara. * bustan (bahçe) * domates, taze soğan, yeşilbiber, maydanoz, nane ve
limon suyu kullanılarak yapılan bir salata türü
bastarda :
lat. * bastum (yük semeri, çıkın, paket, heybe, kese) + ardus (ile ilgili,
gibi, -a ait) * Osmanlı donanmasında kullanılmış olan, kadırga türünden bir
savaş gemisi, baştarde
bastet :
ara. * bess, bisse (kedi) * Mısır mitolojisinde evin, doğurganlığın, müziğin ve
neşenin koruyucusu olan kedi tanrıça
bastıbacak :
tür. * bas (aşağı veya yukarı doğru itmek, üzerine baskı uygulamak, itmek) + tı
(geçmiş zaman eki) + bacak (vücudun, kalça ile ayaklar arasındaki iki adet
yürüme veya destek organından her biri; alt uzuv) * bacakları kısa olan (kimse
veya hayvan) (genellikle hafif alaycı, lakap niteliğinde), kısa boylu
bastık :
erm., tür. * pasteğ (meyve kabuğu); bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya
doğru itmek) + tı (geçmiş zaman eki) + k (birinci çoğul şahıs fiil eki) * üzüm
suyu ve nişastadan yapılan ince tabaka şeklinde tatlı, pestil
bastırak :
tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + tır (fiil
eki) + ak (isim yapım eki) * yol yapımında çakıl, kum, cüruf vb. maddeleri
ezmeye ve sıkıştırmaya yarayan alet
bastırma :
tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + tır (fiil
eki) + ma (isim yapım eki) (tür.); pastrami, Pastrami (pastırma) (ing., alm.) *
üzerine kuvvet uygulayarak bir yüzeye sıkıştırma; baharatla kurutulmuş ve deri
palan içinde bastırılarak saklanmış et, sıkıştırılarak saklanmış et; pastırma
bastırmak :
tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + tır (fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru
itmek
bastika :
gre., ita. * mastix (direk, gemi direği; kamçı, sopa) (gre.); bastika (ita.) *
demir makara; serene açılan delik
baston :
gre., lat. * bastazein (taşımak, götürmek) (gre.); bastum (sopa, asa, çubuk)
(lat.) * elde taşınabilen ve yürürken dayanmaya yarayan, tutacak yeri bulunan,
genellikle ağaçtan yapılmış, çoğunlukla üzeri işlenmiş değnek
basuk :
tür. * bas (üzerine yüklenmek, yukarı veya aşağıya doğru itmek) + uk (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * cılız, zayıf, kısa boylu
basur :
aram., ara., far., sür. * besra (et, et parçası) (aram.), basur (hemoroid, her
çeşit et şeklinde tümör) (ara.) * kalınbağırsağın alt bölümünde ve anüste
toplardamarın genişlemesiyle oluşan varis
basübadelmevt :
ara. * ba's (göndermek, diriltmek; gönderi, diriliş) + u (bağlaç) + ba'd
(sonra, ardından) + el (ön ek, artikel) + mevt (ölüm) * ölümden sora diriliş
basya :
lat., gre. * basium (öpücük) (lat.); basia (yabancı, dış) (gre.) *
sapotgillerden, Asya’da, özellikle Hindistan ve Endonezya’da yetişen, odunu çok
sert ve dayanıklı, yaprakları tüysüz ve sert, çiçekleri sarkık durumda olan,
meyvesi şarap yapmak için kuru incir gibi işlendiği gibi tohumundan yenebilen
ve sabunculukta y ararlanılan bir yağ çıkarılan bir ağaç
baş :
tür. * baş (kafa, tepe, uç, ön) * ilk olan, önde olan, önce olan, tepede olan,
en uç; kafa
baş kasara :
tür., ven. * baş (ilk, önde, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + cassaro
(geminin en üst güvertesi, kaptan köşkü) (ven.) * yelkenli gemilerde ön direğin
ilerisinde üst güvertede yer alan kısmı
başabaş :
tür. * baş (ilk, önde, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + a (bağlaç) + baş (ilk,
önde, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) * gelir ve giderin miktarsal olarak eşit
olma durumu, sıfır kar ve sıfır zarar durumu
başağaç :
tür. * baş (ilk, önde, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ağaç (kalın gövdeli ve
dallı bitki) * boyu doğrultusunda (dikey yönde) kesilmiş olan ve yılhalkaları
çember biçiminde bir görünüm veren ağaç
başak :
tür. * baş (ilk, önde, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ak (isim yapım eki) *
arpa, buğday, yulaf gibi ekinlerin taneleri taşıyan kılçıklı tepesi (ucu)
başak burcu :
tür., gre., gre. * başak (buğday salkımı) (tür.) + burc (kule, bir yapının en
yüksek noktası) (ara.), pyrgos (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * 23 Ağustos - 22
Eylül tarihleri arasında doğanları temsil eden, titiz, düzenli, analitik ve
hizmet odaklı olan zodyak burcu
başakşehir :
tür., far. * başak (buğday salkımı) + şahr, şehr (yerleşim birimi, vilayet,
memleket, belde, kent, il) (far.) * İstanbul’un bir ilçesi
başarmak :
tür. * baş (ilk, önde, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ar (etken fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * muvaffak olmak, hedefe ulaşmak, isteneni
gerçekleştirmek
başat :
tür. * baş (ilk, önde, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + at (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * bir grup, sistem veya süreç içinde belirleyici, baskın, temel,
en önemli olan; egemen unsur, lider, ön, en önemli
başavut :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + avut (teselli etmek,
sakinleştirmek) * geveze
başbakan :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + bak (gözle incelemek,
yönelmek; dikkatle görmek veya izlemek, görmek için başı veya gözleri çevirmek)
+ an (isim yapım eki) * bakanlar kurulunun başı olan kimse, hükümet başkanı
başbaşa :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + baş (ilk, öncel, evvel, tepe,
uç; kafa) + a (-a doğru, yönelim) * iki kişinin yalnız, yüz yüze; yalnız
kalarak, araya kimse girmeden; karşılıklı, doğrudan temas halinde, birlikte,
beraberce
başbuğ :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + buğ (reis, emir, amir,
komutan, asker başı) * eski Türklerde başkomutan, başkan, önder, lider
başçavuş :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + çav (seslenmek, bağırmak,
ünlemek) + uş (-cı, -ci, yapan, eden) * bağırgan; astsubaylığın beşinci
aşamasında bulunan çavuş
başçiftlik :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + çiftlik (hayvan ve bitki
yetiştirilen yer) * Tokat’ın bir ilçesi
başeski :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + eski (kadim, geçmişe ait) *
bir yerde çalışanların en kıdemlisi; yeniçeri bölüklerinin en kıdemli eri ve en
kıdemsiz subayına verilen ünvan
başgedikli :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ged (oymak, çentmek, açmak,
yarmak) + ik (isim yapım eki) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * en
yüksek rütbeli astsubay
başhekim :
tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + hekim (bilge,
bilim adamı, filozof; tabip, doktor) (ara.) * bir hastaneyi yönetmekle
görevlendirilen hekim
başhemşire :
tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + hemşire (kız
kardeş, bacı; hastabakıcılık konusunda eğitim görmüş hastabakıcı kadın) (hem
(aynı, eş) + şir (süt) + e (dişilik eki) ) (ara.) * en üst kademedeki hemşire,
hemşirelerin yöneticisi
başıboş :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ı (iyelik eki) + boş (serbest,
salık, kayıtsız, bağsız, içinde bir şey bulunmayan, dolu olmayan, açık;
içeriksiz; işe yaramaz; geçersiz; meşguliyetsiz; değersiz görülen; anlamsız,
amaçsız) * kontrol altında olmayan
başıbozuk :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ı (iyelik eki) + boz
(kötüleştirmek, düzensizleştirmek) + uk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
savaşta, askerlerin arasına katılmış sivil savaşçı; Osmanlı döneminde, savaş
sırasında orduya katılan gönüllü erlere verilen isim
başiskele :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + iskele (gemilerin yanaştığı,
yük ve yolcu indirip bindirdiği yapı; su kenarında platform) * Kocaeli’nin bir
ilçesi
başka :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ka (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * diğer, ayrı, öbür, farklı
başkalaşım :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ka (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + laş (dönüşüm eki) + ım (isim yapım eki) * değişim, dönüşüm
başkaldırı :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + kal (yükseğe çıkmak, yukarıya
yönelmek) + dır (ettirgen fiil eki) + ı (isim yapım eki) * isyan, itaatsizlik
başkale :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + kale (savunma yapısı, şehir suru,
hisar, korugan) * Van’ın bir ilçesi
başkan :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + kan (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * reis, baştaki, tepedeki, amir, tepe yönetici
başkatip :
tür, ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + ketebe (yazmak),
katip (yazman) (ara.) * kanunlarda belirtilen noter işlerinin yapılmasından
sorumlu olan kişi, baş yazman
başkent :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + kent (şehir, il) * bir
devletin yasama ve yürütme organlarının bulunduğu, devletin yönetim merkezi
olan önemli kent (şehir, il)
başkesit :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + kes (biçmek, ayırmak) + it
(isim yapım eki) * ağacın boyuna dikey yönde kesilmesi sonunda yılhalkalarının
çember biçiminde görünüm verdiği yüzey
başkomutan :
lat., tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + commandant (com,
con (ile, birlikte, beraber, tamamen) + mandare (görev vermek, emanet etmek,
tevdi etmek, yetkilendirmek, emretmek, talimat vermek, komuta etmek, taahhüt etmek)
+ ant (isim yapım eki) ) (lat.); komıt (coşturmak, heyecana getirmek), komut
(emir, talimat) + an -cı, yapan, eden eki) (tür.) * savaşta, bir devletin
ordularının tümüne komuta eden en büyük komutan
başkonsolos :
lat., tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + consul (con (ile,
birlikte, beraber, tamamen) + solere (görevli olmak, alışmış olmak), sul
(görevli alışmış) ) * bir devletin yabancı ülkelerde bulunan yurttaşlarının
haklarını koruyan, bağlı bulunduğu hükümete siyasal ve ticari bilgileri veren
en üst dereceli konsolos
başköşe :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + köşe (iki kenarın temas
noktası, yer, mekan) * oturularak iş görülen bir toplantıda en önemli, üstün
sayılan yer; bir yerde saygın kişilere ayrılan bölüm
başkumandan :
lat., tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + commandant (com
(birlikte, beraber) + mandare (görev vermek, emanet etmek, tevdi etmek,
yetkilendirmek, emretmek, talimat vermek, komuta etmek, taahhüt etmek) + ant
(isim yapım eki) ) (lat.); komıt (coşturmak, heyecana getirmek), komut (emir,
talimat) + an -cı, yapan, eden eki) (tür.) * savaşta, bir devletin ordularının
tümüne komuta eden en büyük komutan
başkurt :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + kurt (canidae familyasından,
canis lupus türü yabani etobur memeli) * Güney ve Orta Ural bölgesinde bulunan
Başkurdistan’da yaşayan, Türklerin Kıpçak kolundan bir halk; bu halkın soyundan
olan kimse
başlamak :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + la (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * bir işe, bir eyleme, ilişkin ilk hareketi, ilk girişimi
yapmak, ilk adını atmak
başlangıç :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + lan (dönüşlü fiil eki) + gıç
(isim yapım eki) * bir işe, bir eyleme, ilişkin ilk hareket, ilk girişim
başlayış :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + la (etken fiil eki) + yış
(isim yapım eki) * bir işe, bir eyleme, ilişkin ilk hareket, ilk girişim
başlı başına :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ı (iyelik eki) + na (yer ve
durum eki) * bütün yönleriyle, tamamen, bütü haliyle, bütün olarak
başlıca :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + ca (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * önde gelen, başı çeken, ilk
sıralarda olan
başlık :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + lık (isim yapım eki) * başa
giyilen, takılan giysi, şapka
başmabeyinci :
tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ma (ne, o) + beyn
(arası, arasında) (ara.) + ci (yapan, eden eki) (tür.) * Osmanlı döneminde,
padişahın dışarıyla olan ilişkilerine bakan, onun buyruklarını ilgililere
bildiren, bazı kişilerin dileklerini de padişaha ileten görevlilerin başı
başmak :
oğu., tür. * başmak (ayakkabı) (baş (iki şey birbirine bağlanmak, bağlaşmak) +
mak (isim yapım eki) * eskiden kullanılan, genellikle kadınların giydiği bir
ayakkabı
başmakale :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + kale (söylemek, demek, dile
getirmek), kavl (söz, deyiş), makale (söylem, deyiş, söz, nutuk, anlatı,
vecize) * gazete ve dergilerde ilk sütuna veya birinci sayfaya konulan,
başyazar veya yetkili bir kişice yazılan önemli yazı, başyazı
başmakçı :
tür. * başmak (eskiden kullanılan, genellikle kadınların giydiği bir ayakkabı)
(bas, baş (ayakla yeri itmek, aşağı doğru itmek, basmak) + mak (isim yapım eki)
+ çi (yapan, eden eki) ) * Afyonkarahisar’ın bir ilçesi
başmal :
tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + mal (para) * üretim ve
ticarette kâr elde etmek için kullanılan para, mal, varlıklar bütünü; başlangıç
finansmanı; temel ekonomik kaynak, sermaye, kapital
başmuallim :
tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + ilm (bilgi,
bilim), alleme (öğretmek, bilgilendirmek), muallim (öğretmen, bilgilendiren) *
başöğretmen
başmuharrir :
tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + muharrir (tahrir
eden, yazan, kitap neşreden) (ma (ön ek) + harere (yazmak) ) * başyazar
başmurakıp :
tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + murakıb (rakabe
(gözlemek, gözetlemek, denetlemek) * başdenetçi, diyanette görev yapan
denetmenlerin amiri
başmüdür :
tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + mudur (dara
(çevirmek, döndürmek, idare, idarat (çevirme, döndürme), daire (bir merkezi
noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın 360 derece döndürülmesiyle
oluşan şekil; çember, halka, çevrim, döngü, devir, dönem, çağ) (ara.) * baş
idareci
başmüfettiş :
tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + mufettiş (fetteşe
(sorgulamak, teftiş etmek), teftiş (sorgu) ) (ara.) * bir kuruluşta yürütülen
işlerin yasa, tüzük ve yönetmeliklere uygun bir biçimde, yolunca yürütülüp
yürütülmediğini denetleyen resmi görevlilerin amiri
başmühendis :
tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + muhendis (arazi
ölçen, geometrist, yapı ustası) (hendese (arazi ölçme, geometri) ) (ara.) * bir
kuruluşta görev yapan mühendislerin amiri
başmürettip :
tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + murettib (tertib
eden, düzenleyen, dizen, sıralayan) (rettebe (tertib etmek, dizmek, sıralamak,
düzenlemek) ) (ara.) * basımevinde dizgi işi yapan kimselerin amiri; baş
yönetici
başmüsevvit :
tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + musevvid
(müsvedde hazırlayan) (esved (siyah, kara), musvedde (karalama, taslak), sevd,
sevvede (siyah yapmak, karartmak; taslak hazırlamak) (ara.) * eskimiş yazı
müsveddeleri hazırlayan ve adına müsevvit denen memurların başkanı
başoda :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + oda (kapalı mekan) *
geleneksel Türk evinde, konukların ağırlandığı, özenle döşenmiş oda
başol :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ol (var hale gelmek, mevcut
bulunmak) * önder ol, lider ol; baştaki kişi, yönetici; erkek ismi
başoyuncu :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + oyun (yarış, müsabaka) (oy
(yarışmak) + un (fiili isim yapan son ek) ) + cu (yapan, eden eki) * bir
tiyatro oyununda veya filmde konunun odaklandığı ana karakteri yani başkişiyi,
esaskişiyi, başrolü canlandıran, oynayan oyuncu
başöğretmen :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + öğür (bilgi, akıl, fikir) + et
(yapmak, eylemek) + men (yapan, eden eki) * bir eğitim kurumundaki en üst
kademedeki öğretmen, öğretmenlerin başkanı
başörtü :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ört (kaplamak, sarmak,
korumak) + ü (isim yapım eki) * kadınların başlarını örtmek için kullandıkları
kumaş parçası
başpapaz :
tür., gre. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + presbus (büyük,
ileri gelen, önde olan) (gre.) * episkopos ile diyakoz arasında yer alan din
adamlarının başkanı
başpare :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + pare (parça, kısım,
bölüm, dilim) (far.) * ney enstrumanından güçlü ve parlak bir ses elde etmek
için neyin ağzına takılan, sağlam ağaçlardan, fildişi, boynuz, kehribar gibi
maddelerden yapılan parça
başparmak :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + par (bir şeyin ilki, önceli,
başı; yürümek, gitmek) + mak (isim yapım eki) * elin diğer parmaklarından daha
kısa ve kalın olan ilk parmağı
başpehlivan :
tür., far. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + pahlavan
(kahraman, bahadır, yiğit, savaşçı, güçlü güreşçi) (pahlav (güç, soyluluk
ideali; Pehlav / Part halkı) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (far.) *
birçok güreşçiyi yenerek gücünü kabul ettirmiş ve en öne geçmiş güreşçi
başpiskopos :
tür., gre. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + episkopos (epi
(tepe, baş, zirve, uç) + skopos (gözlem, görüş, hedef, amaç, niyet, gaye,
gözlem, gözlenen, bakılan; gözeten, nezaret eden) ) (gre.) * Katoliklerde,
piskoposların amiri olan din adamı
başrahip :
tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + rahip (korkan,
hürmet eden, huşu duyan) (rahiba (korkmak, ürkmek, dehşet duymak, huşu duymak),
rahab (korku, hürmet, huşu) ) * bir kilisedeki rahiplerin başkanı
başrejisör :
tür., lat., fra. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + (regere
(doğrultmak, yönlendirmek, yönetmek, rehberlik etmek, gütmek, hükmetmek)
(lat.); régisseur (yönetmen, yönetici, idareci) (régir (yönetmek, yön vermek,
idare etmek, hükmetmek) + seur -cı, yapan, eden eki) ) (fra.) * tiyatroda rejisörlerin
(yönetmenlerin) başı olan kimse
başrol :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + roule (yuvarlanmak)
(fra.), roll (ing.) * bir tiyatro veya sinama eserinde ana karakteri oynama
durumu
başsağlığı :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + sağ (beden veya ruh bakımından
iyi durumda olmak) + lık (isim yapma eki) + ı (iyelik eki) * vefat edenin
yakınlarını teselli etme eylemi ve bu eylem esnasında söylenen “Allah rahmet
eylesin”, “Mekanı cennet olsun”, “Allah geride kalanlara sabırlar versin” gibi
dilek cümlelerine verilen isim
başsavcı :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + sav (tez, iddia, önerme) + cı
(yapan, eden eki) * üst düzey kamu görevlileri hakkında soruşturma yapma,
iddianame düzenleme, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verme, açılan
davalarda iddia makamını temsil etme ve kanun yoluna başvurma görevleri bulunan
savcı
başşehir :
tür., far. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + şahr, şehr
(yerleşim birimi, vilayet, memleket, belde, kent, il) (far.) * bir devletin
yasama ve yürütme organlarının bulunduğu, devletin yönetim merkezi olan önemli
şehir (kent)
baştaban :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + tab (basma, damga
basma, damga) + an (isim yapım eki) (ara.) * eski Yunan ve Roma mimarlığında,
saçaklık bölümünü taşıyan ve sütun başlıkları üzerine oturarak sütunları
birbirine bağlayan taş kirişlerden oluşan bölüm; bir kapı veya pencereyi
çevreleyen kabartmalı çerçeve
baştabip :
tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + tabib (doktor,
hekim, bilen) (tıbb (doktorluk, hekimlik, bilme) ) * bir hastanede görev yapan
hekimlerin (doktorların) amiri, en üst kademe hekim
baştankara :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + tan (yer ve kaynak, köken eki)
+ kara (siyah, koyu renkli) * baştankaragillerden, Asya, Avrupa ve Kuzey
Afrika’da yaşayan, yuva yapma mevsimi dışında sürü halinde dolaşan, renkleri
çok çeşitli olabilen, böceklerle beslendiği için tarıma yararlı, küçük bir
ötücü kuş
baştarda :
lat. * bastum (yük semeri, çıkın, paket, heybe, kese) + ardus (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * Osmanlı donanmasında kullanılmış olan, kadırga türünden
bir savaş gemisi, bastarda
başucu :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + uç (en son nokta, tepe, baş,
son, sınır, had, limit, serhad) + u (iyelik eki) * yatılan bir yerin baş gelen
yeri veya yakını; yeryüzündeki bir gözlem noktasından geçen düşey doğrultusunun
gökyüzünü deldiği iki noktadan, gözeriminin üstünde olanı
başüstüne :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + üst (üzeri, yukarı, tepe, bir
şeyin üzerindeki bölüm) + ü (iyelik eki) + ne (yer ve durum eki) * askeriyede
bir ast tarafından, üstün verdiği emrin anlaşıldığını ve yerine getirileceğini
belirten ifade
başvekil :
tür., ara. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + vekkele
(güvenmek, dayanmak, işin yapılmasını başkasına bırakmak, temsil yetkisi
vermek, vekil tayin etmek, temsilci belirlemek), vekil (başkası adına hareket
etme, karar alma veya bir işi yürütme yetkisi verilen kişi, temsilci, başkası
adına yetki kullanan) * bakanlar kurulunun başı olan kimse, hükümet başkanı,
başbakan
başvermek :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + ver (vermek, bir şeyi bir
başkasına birisine eriştirmek, ulaştırmak, vardırmak, iletmek, aktarmak,
sunmak, teslim etmek, uzatmak, bağışlamak, bırakmak) + mek (fiil mastar eki) *
ucu görünmek; çiçeğin tohum açması
başvurmak :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + vur (çarpmak, darbelemek,
çakmak) + mak (fiil mastar eki) * bir konuda bilgi almak veya bir konuda işlem
yapılması, eyleme geçilmesi için bir kişi veya makama sözlü veya yazılı talepte
bulunmak, müracaat etmek
başvuru :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + vur (çarpmak, darbelemek,
çakmak) + u (isim yapım eki) * bir kişi veya kurumun resmi olarak müracaat
etmesi; talepte bulunma; müracaat, dilekçe, teklif veya öneri sunma, müracaat
başyapıt :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yap (yapmak, etmek, eylemek,
icra etmek, işlemek, üretmek, oluşturmak, gerçekleştirmek) + ıt (isim yapım
eki) * ustalık ürünü olan, usta işi eser, çok üstün ve kalıcı nitelikte olan
eser
başyargıç :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yargıç (hakim, hükmeden) (yar
(ayırmak, bölmek, hükmetmek) + gıç (yapan, eden eki) ) * çok yargıçlı bir
mahkemede başkanlık eden hakim, hakimler kurulu başkanı
başyaver :
tür., far. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) (tür.) + yarvar, yavar
(yardımcı, yardım eden, destek olan) (yar (yardımcı, arkadaş, dost) + bar, var
(getiren, taşıyan) ) (far.) * baş yardımcı
başyayla :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yay (genişletmek, sermek;
yüksek, açık, geniş alan; yazın hayvan otlatılan dağlık alan) + la (yer ve
durum eki) * Karaman’ın bir ilçesi
başyazar :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yaz (kaleme almak, metin
oluşturmak, çizmek) + ar (-cı, yapan, eden eki) * bir gazete veya derginin
başyazılarını yazan kimse
başyazı :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yaz (kaleme almak, metin
oluşturmak, çizmek) + ı (isim yapım eki) * gazete ve dergilerde ilk sütuna veya
birinci sayfaya konulan, başyazar veya yetkili bir kişi tarafından yazılan
önemli yazı
başyazman :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yaz (kaleme almak, metin
oluşturmak, çizmek) + man -cı, yapan, eden eki) * bir kuruluştaki, bir
dairedeki yazı işlerinden sorumlu olan görevlilerin (yazmanlar) amiri
başyıldız :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yıldız (kendi enerjisini
üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak
gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak,
parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki)
) * çiftyıldızlarda büyük yıldıza verilen isim
başyönetmen :
tür. * baş (ilk, öncel, evvel, tepe, uç; kafa) + yön (yönlendirmek, idare
etmek) + et (etken fiil eki) + men (yapan, eden kişi) * tiyatroda yönetmenlerin
(rejisör) başı olan kimse
bat :
tür. * bat (dalmak, içe girmek, aşağı inmek; bastırmak, aşağıya doğru itmek,
içine itmek, saplamak) * kurşun boru ağzı açmakta yararlanılan, şimşirden
yapılmış, sivri uçlu bir tür takoz
bata :
isp. * bata (file, kafa bandı, tespih) * Afrika kıtasında bulunan Ekvator
Ginesi'nin en büyük şehri
bataceae :
gre. * batis (böğürtlen) (gre.) + aceae (-giller, botanik familya eki) (lat.) *
Batis cinsini tip cins olarak içeren, tropik ve subtropik bölgelerdeki kıyısal
tuzlu bataklıklarda ve mangrov çevresinde yetişen, etli yapraklı, tuza
dayanıklı çiçekli bitkilerden oluşan küçük bir bitki familyası
batak :
tür. * bat (dalmak, içe girmek, gömülmek, saplanmak, aşağı inmek; bastırmak,
aşağıya doğru itmek, içine itmek, saplamak) + ak (isim yapım eki) * batmış
olan, içine batılan, içinden çıkılması çok zor olan; sulu ve yumuşak toprak
parçası; suyla dolu çamurlu alan; gömülmeye elverişli yer; bataklık
batakçı :
tür. * bat (dalmak, içe girmek, gömülmek, saplanmak, aşağı inmek; bastırmak,
aşağıya doğru itmek, içine itmek, saplamak) + ak (isim yapım eki) + çi (yapan,
eden eki) * aldığını vermemeyi, borcunu ödememeyi huy edinmiş olan kimse
batakçıl :
tür. * bat (dalmak, içe girmek, gömülmek, saplanmak, aşağı inmek; bastırmak,
aşağıya doğru itmek, içine itmek, saplamak) + ak (isim yapım eki) + çıl (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * batak yerleri seven, bataklıklarda yaşayan,
oralarda beslenen, yetişen bitki veya hayvan
batakhane :
tür. * bat (dalmak, içe girmek, gömülmek, saplanmak, aşağı inmek; bastırmak,
aşağıya doğru itmek, içine itmek, saplamak) + ak (isim yapım eki) + hane (ev,
yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * gidenlerin genellikle içki, kumar,
kadın aracılığıyla dolandırıldıkları veya kötü duruma düşürüldükleri yer
bataklık :
tür. * bat (dalmak, içe girmek, gömülmek, saplanmak, aşağı inmek; bastırmak,
aşağıya doğru itmek, içine itmek, saplamak) + ak (isim yapım eki) + lık (isim
yapım eki) * durgun, sığ, üzeri yoğun sazlarla kaplı su birikintisi ve bu
durumda sularla, sazlarla örtülü toprak parçası; sulu ve yumuşak toprak
parçası; suyla dolu çamurlu alan; gömülmeye elverişli yer
batal : battal : ara. * batala (boşa çıkmak,
yok olmak, geçersizleşmek, batıl olmak, gerçek dışı olmak, anlamsız olmak, boş
ve geçersiz olmak), battal (hükümsüz, geçersiz, boş, batıl; büyük, iri, güçlü;
boylu poslu, iri yapılı, güçlü kişi veya hayvan), batl (gerçek dışı, anlamsız,
boş ve geçersiz, hükümsüz) * işe yaramaz, muattal, hükümsüz, batıl, atıl, boş;
iri gövdeli, boyutça alışılmış olandan, olağandan büyük, kahraman, bahadır,
cesur, yiğit, yenen, savaşan, cenk eden, dövüşen; hükümsüz geçersiz kılan
batale :
ara. * batala (boşa çıkmak, yok olmak, geçersizleşmek, batıl olmak, gerçek dışı
olmak, anlamsız olmak, boş ve geçersiz olmak), battal (işe yaramaz, muattal,
hükümsüz, batıl, atıl, boş; iri gövdeli, boyutça alışılmış olandan, olağandan
büyük, kahraman, bahadır, cesur, yiğit, yenen, savaşan, cenk eden, dövüşen;
hükümsüz geçersiz kılan; büyük, iri, güçlü; boylu poslu, iri yapılı, güçlü kişi
veya hayvan), batl (gerçek dışı, anlamsız, boş ve geçersiz, hükümsüz) * yenmek,
galip gelmek (battuere, beat, batter, battre (yenmek, dövmek) (lat.; ing.,
fra.), battle, bataille (savaş, kavga, dövüş cenk) (ing., fra.) )
batalin - vilkovisky cebiri :
rus. * batalin (Sovyet-Rus teorik fizikçi Igor Batalin’in soyadından) +
vilkovisky (Sovyet-Rus matematikçi ve fizikçi Grigori Vilkovisky’nin
soyadından) (rus.) + cebir (zorlama, güdüleme, harfler ile yapılan hesap;
sayısal işlemlerin, sayılar yerine imler (semboller) konularak genelleştiridiği
sistem) (ara.) * matematik ve teorik fizikte, özellikle kuantum alan teorisi ve
diferansiyel geometri bağlamında, antifield formalizmi ile tanımlanan ve
belirli gradyan operatörleri içeren süper cebir yapısı
batanet :
ara. * batn (karın, mide) + et (isim yapım eki) * oburluk, çok yiyicilik;
şişmanlık
batar : tür.
* bater (keskin, katıksız bir şekilde kesip atan veya sonuca bağlayan, keskin
şemşir, kılıç) * batıcı, keskin ve aniden saplanan sancı, ağrı; zatürree
(akciğer üşütmesi)
batarya :
lat. * battuere (vurmak, dövmek, yenmek) * pil, akımtoplar, musluk gibi şeylerin
belirli bir biçimde birbirine bağlanmasından oluşan takım; birden fazla hücre
veya elemandan oluşan, elektrik depolayan veya sağlayan düzenek; enerji
depolama ünitesi; silah veya topçu dizisi; bir subayın komutasındaki en küçük
topçu birliği
bate :
ara. * bate (yatmak, yatay olarak uzanmak) (ara.); bed, bett (yatak) (ing.,
alm.) * yatmak, uzanmak
bateri :
lat. * battuere (vurmak, dövmek, yenmek) (lat.); batere (tef) (far.) * davullar
ve ziller başta olmak üzere, bir orkestrada vurmalı çalgılardan oluşan müzik
enstrümanlarının tümü
baterist :
lat. * battuere (vurmak, dövmek, yenmek) + ista (-cı, destekçi, yandaş, yapan,
eden) * bir müzik topluluğunda veya orkestrada, ritim ve temponun
sürdürülebilmesini sağlamak amacıyla davul, zil ve diğer vurmalı çalgılardan
oluşan vurmalı takımını (bateri) profesyonel veya amatör olarak çalan kişi,
bateri çalan kimse
bathin :
ara. * batin (içsel, içeride, gizli, saklı, salgılamak) * Hz. Süleyman'ın
(Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis'te maji ile ilgili
olan ve 72 cinden bahsedilen Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan,
üst pale soluk renkli bir ata binen, yılan kuyruklu güçlü bir dük olarak
tanımlanan, bitki ve değerli taşların gizli şifalarını bilen ve insanları bir
ülkeden diğerine ışık hızında taşıma gücüne sahip olan 8. cin
bathyergidae :
gre., lat. * bathys, bathos (derin) + ergon (iş, eylem, çalışma) (gre.) + eidos
(görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki)
(lat.) * Bathyergus cinsini tip cins olarak içeren, Afrika'da yaşayan,
yaşamlarının büyük bölümünü yer altında tüneller kazarak geçiren, silindirik
gövdeli ve kazmaya uyum sağlamış kemirgenleri kapsayan memeliler familyası
bathynellidae :
gre., lat. * bathys, bathos (derin) (gre.) + nellus, nella (küçültme eki) +
eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya
eki) (lat.) * Bathynella cinsini tip cins olarak içeren, yer altı sularında
yaşayan, küçük, kör ve pigmentsiz gövdeleriyle yer altı yaşamına uyum sağlamış
tatlı su kabuklularından oluşan familya
batı :
tür. * bat (bastırmak, aşağıya veya yukarıya doğru itmek, içine itmek,
saplamak, daldırmak, sokmak) + ı (isim yapım eki) * Güneş’in battığı yön
batı sahra :
ara. * batı (Güneş’in battığı yön) + sahra (kır, ova, çöl; kaya) * Afrika
kıtasının kuzeybatısında yer alan üçte ikisi Fas tarafından bölge
batık :
tür. * bat (bastırmak, aşağıya veya yukarıya doğru itmek, içine itmek,
saplamak, daldırmak, sokmak) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * deniz
veya nehirlerde kaza veya deniz savaşı sonucu suya batan, seyahat, ticaret veya
savaş gemisi
batıl :
ara. * batala (boşa çıkmak, hükümsüz olmak, geçersiz olmak), butlan
(geçersizlik, batıl olma) * boş, geçersiz, yanlış, gerçek dışı, haksız,
geçersiz
batın :
ara. * batn (karın, rahim, içte olan, gizli olan) * bir şeyin içi, ortası,
bilinmeyen yüzü, içyüzü, gizli olan, gizemli; karın
batınen :
ara. * batn (karın, rahim, içte olan, gizli olan) + en (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * içinden olarak, dahilen, içyüzünde, ezoterik olarak
batıni :
ara. * batn (iç, gizli, kapalı, alt; karın) + i, iy (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * içte olan, içsel, gizli, altta olan, altta yatan, ezoterik
batıniye :
ara. * batn (iç, içeri, içindesi, içi), batin (içte, içsel, içeride, gizli,
saklı) + iye (yer ve durum eki) * gizli olma; bir şeyin iç yüzünü bilme,
ezoterizm; Kur'an ayetlerinin görünür anlamlarının dışında, daha derinde farklı
anlamlarının da bulunduğu inancı
batırık :
tür. * bat (bastırmak, aşağıya veya yukarıya doğru itmek, içine itmek,
saplamak, daldırmak, sokmak) + ır (etken fiil eki) + ık (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * bulgur, domates, soğan, ceviz içi, maydanoz, nane, limon suyu ve
kırmızı biberle yapılan, haşlanmış asma yaprağı veya lahanaya sarılaran bir tür
sarma
batırmak :
tür. * bat (bastırmak, aşağıya veya yukarıya doğru itmek, içine itmek,
saplamak, daldırmak, sokmak) + ır (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki)
(tür.); baptizein, baptize, baptiser (suya daldırmak) (yun., ing., fra.),
battuere, batter, battre (dövmek, vurmak) (lat., ing., fra.), batir (inşa
etmek, bir alana yapyı batırmak, sokmak, yerleştirmek) (fra.) * bir noktaya güç
uygulamak, içine sokmak, daldırmak
batifil :
gre. * bathys, bathos (derin) + philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici)
* denizlerin derin bölgelerinde yaşamaya uyum sağlamış veya bu ortamları tercih
eden organizma veya bu yaşam biçimine ilişkin
batik :
cav., por. * amba (yazmak; batırmak) + thik (isim yapım eki) * kumaş, deri veya
kağıt süslemede lekeler bırakılarak boyama yöntemi ve bu yöntemle hazırlanmış
kumaş
batimetri :
gre. * bathys, bathos (derin) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * su, deniz, göl ve okyanus tabanlarının
derinlik ölçmek suretiyle topoğrafik ölçümlerinin yapılması
batipelajik :
gre. * bathys, bathos (derin) + pelagos (deniz, açık deniz) + ikos (sıfat yapım
eki, ile ilgili) * oşinografide, deniz derinliklerinin 1000-4000 metre arası
açık su bölgesini ifade eden ve çoğunlukla karanlık, yüksek basınçlı ortamı
kapsayan derin deniz katmanı
batisfer :
gre. * bathys, bathos (derin) + sphaira (top, küre, yuvarlaklık) * su üstü
araçlarına çelik kablo ile bağlanmış, negatif yüzebilirliği bulunan dalış
küresi
batiskaf :
gre. * bathys, bathos (derin) + skaphe (küçük gemi) * derin sularda kullanılan
su altı aracı
batiş :
ara. * bataşa (şiddet, kuvvet; güçle tutmak, yakalamak, kavramak, kapmak,
saldırmak), batş (tutma, yakalama, kavrama, kapma) * sertlikle, şiddetle
hareket eden, sertçe tutup yakalayan
batmak :
tür. * bat (bastırmak, aşağıya veya yukarıya doğru itmek, içine itmek,
saplamak, sokmak) + mak (fiil mastar eki) * içine dalmak, saplanmak
batman :
far. * padman (tartı birimi) * Yakındoğu’da kullanılan, miktarı bölgelere ve
tartılacak şeylere göre değişen bir ağırlık ölçüsü
batokromik :
gre. * bathos (derin) + khroma (renk) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* bir bileşiğin absorpsiyon spektrumunun daha uzun dalga boylarına doğru
kayması
batolit :
gre. * bathos (derin) + lythos (taş, kaya) * yer kabuğunun derinliklerinde
erimiş magmanın yavaşça soğuyup katılaşmasıyla oluşan, tabanı genellikle
belirsiz ve yüzey alanı 100 kilometrekareden büyük olan en büyük magmatik kayaç
kütlesi
baton :
lat., fra. * bastum (değnek, sopa, çubuk) (lat.); bâton (fra.) * sopa, değnek,
çubuk; orkestra şefinin orkestrayı (çalgıcı topluluğu) yönetirken kullandığı
çubuk; bir tür ince uzun Fransız ekmeği
batonsale :
lat., fra. * bastum (değnek, sopa, çubuk) + sal (tuz) + salsus (tuzlu) (lat.);
bâton (değnek, sopa, çubuk) + sel (tuz), salé (tuzlu) (fra.) * pastanelerde ve
evlerde çay veya kahve yanına ikram edilen, genellikle üzeri susam ya da çörek
otuyla süslenmiş, gevrek yapılı ve tuzlu hamurdan hazırlanan ince uzun çubuk
şeklindeki hamur işi, tuzlu çubuk
batöz :
fra. * batteuse (vurucu, dövücü, çarpıcı) (battre (vurmak, dövmek, çarpmak) +
euse (dişil sıfat yapım eki) ) * başaktan taneyi ayıran makine, harman makinesi
batrachylidae :
gre., lat. * batrakhos (kurbağa) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman,
fıçı) (gre.) + eidos (görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller,
zoolojik familya eki) (lat.) * Batrachyla cinsini tip cins olarak içeren, Güney
Amerika'nın (özellikle Arjantin ve Şili) güney kesimlerindeki ılıman
ormanlarında yaşayan küçük boyutlu kurbağaları kapsayan amfibiler (iki
yaşamlılar) familyası, orman kurbağasıgiller
batsat :
tür. * batt (kesmek, bölmek, koparmak) + sat (defa, kez, kere, sefer) * ara
sıra, seyrek olarak, tek tük
batş :
ara. * batş, bataşa (şiddet, kuvvet; güçle tutmak, yakalamak, kavramak, kapmak,
saldırmak) * tutuş, tutma, yakalayış, yakalama, kavrayış, kavrama, kapış,
kapma, şiddetle kapma; kuvvet, şiddet, saldırı
battal :
ara. * batala (boşa çıkmak, yok olmak, geçersizleşmek, batıl olmak, gerçek dışı
olmak, anlamsız olmak, boş ve geçersiz olmak), battal (işe yaramaz, muattal,
hükümsüz, batıl, atıl, boş; iri gövdeli, boyutça alışılmış olandan, olağandan
büyük, kahraman, bahadır, cesur, yiğit, yenen, savaşan, cenk eden, dövüşen;
hükümsüz geçersiz kılan; büyük, iri, güçlü; boylu poslu, iri yapılı, güçlü kişi
veya hayvan), batl (gerçek dışı, anlamsız, boş ve geçersiz, hükümsüz) * işe
yaramaz, muattal, hükümsüz, batıl, atıl, boş; iri gövdeli, boyutça alışılmış
olandan, olağandan büyük, kahraman, bahadır, cesur, yiğit, yenen, savaşan, cenk
eden, dövüşen; hükümsüz geçersiz kılan; büyük, iri, güçlü; boylu poslu, iri
yapılı, güçlü kişi veya hayvan
battalgazi :
ara. * battal (cesur, yiğit, kahraman) + gazi (akıncı, istilacı) (gaza (akın
etmek, yağmak, talan, öldürmek, yok etmek, parçalamak, dövmek, ezmek, vurmak;
kavga etmek, mücadele etmek, savaşmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
Malatya'nın bir ilçesi
battaniye :
ara. * batn (gövde, iç, karın, gizli, örtülü), bitan (karına örtülen, örten,
gizleyen, devenin karın örtüsü) + iye (yer ve durum eki) * yünden dokunmuş
yorgan; kalın, yumuşak ve sıcak örtü; yatak örtüsü, yorgan veya koruyucu örtü
battered child sendromu :
ing., gre., tür. * batter (dövmek) + ed (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) +
child (çocuk) (ing.) + syndromon (sendrom, belirti ve bulguya dayalı klinik
durum) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * dövülmüş çocuk sendromu; genellikle
ebeveynler veya bakıcılar tarafından sürekli şiddet uygulanan çocuklarda
görülen ve tekrarlayan fiziksel istismar sonucunda ortaya çıkan fiziksel ve
psikolojik belirtiler bütünü
battuto :
ita. * battere (dövmek, vurmak, çarpmak) + uto (geçmiş zaman ve sıfat yapım
eki) * dövülmüş; İtalyan mutfağında kullanılan çeşitli doğranmış otlar
batu :
moğ. * bat (bastırmak, aşağıya veya yukarıya doğru itmek, içine itmek,
saplamak, daldırmak, sokmak) + u (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sert,
katı, güçlü, kudretli, muktedir, nüfuzlu; kaya
batuhan :
moğ. * batu (sert, katı, güçlü, kudretli, muktedir, nüfuzlu; kaya) + han
(kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * güçlü
lider, kudretli hükümdar
batur :
tür. * bat (bastırmak, aşağıya veya yukarıya doğru itmek, içine itmek,
saplamak, daldırmak, sokmak) + ur (yapan, eden eki) * güçlü, yılmaz, cesur,
yiğit, kahraman
baturalp :
tür. * batur (güçlü, yılmaz, cesur, yiğit, kahraman) + alp (cesur, yiğit),
alpmak (al (almak, zaptetmek, fethetmek, alt etmek, yenmek) + lp (ile ilgili,
gibi, -a ait) ) (saygı göstermek, yüceltmek) * cesur, yiğit, kahraman
baturay :
tür. * batur (güçlü, yılmaz, cesur, yiğit, kahraman) + ay (Dünyanın uydusu) *
kahraman, yiğit, cesur, bahadır kimse
batyal :
gre., lat. * bathys, bathos (derin) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) (lat.) * iki yüz ile bin metre arasında derinliği olan deniz)
baud :
fra. * baud (telegraf yazım sistemini geliştiren Fransız mühendis Jean M. E.
Baudot’un isminden) * uzak iletişim ve elektronik haberleşmede saniyedeki veri
aktarım oranını ifade eden ve "Bd" ile gösterilen birim
baud rate :
ing. * baud (telegraf yazım sistemini geliştiren Fransız mühendis Jean M. E.
Baudot’un isminden) + rate (hız, oran) * dijital iletişimde birim zamanda
iletilen sembol sayısını ifade eden ölçü birimi
bauda :
ara. * bauda (sivrisinek) * Culicidae familyasından olan, dişi bireyleri kan
emerek beslenen, iğne biçiminde ağız yapısıyla deri delerek kan alan ve bazı
türleri sıtma, dang, Zika gibi hastalıkları taşıyabilen küçük kanatlı böcek
bauer en büyük değer ilkesi :
alm., tür. * bauer (Alman matematikçi Friedrich Ludwig "Fritz" Bauer’in
soyadından) (alm.) + en (pek, çok, önde) + büyük (geniş, iri, değer olarak
fazla) + değer (ölçü, kıymet, miktar, sayısal nicelik, paha, fiyat) + ilke
(kural, yasa, prensip, kanun) + si (iyelik eki) (tür.) * dışbükey ve sürekli
olan ve dışbükey ve tıkız (dolgun) bir kümede tanımlanan herhangi bir
fonksiyonun, bu kümenin uç noktalarından birinde en büyük değerini alacağını
öneren teorem
bauhaus :
alm. * bauen (inşa etmek, yapılandırmak, kurmak) + Haus (ev) * mimaride sade ve
minimalist tasarım tarzı; 20. yüzyılda mimari, tasarım, sanat alanlarında yeni
akımlar yaratmış bir okul
bauhinia :
lat. * Bauhin (İsviçreli botanikçi Gaspard Bauhin veya Jean Bauhin) + ia (isim
yapım eki) * tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen, büyük çiçekli ağaç
veya çalı, Fabaceae familyasından bir bitki
bav :
tür. * bav (av hayvanı eğitme) * şahin ve köpek gibi yabani veya evcil
hayvanları avcılık yapmaya hazırlama, onları avcılığa alıştırma ve eğitme işi
baver :
far. * bavar (inanmak, seçmek, güvenmek, tasdik etmek, doğruluğuna kanaat
getirmek) * inanma, seçme, güvenme, doğru bulma, tasdik, doğruluğuna kanaat
getirme, sağlam, pek doğru
bavi :
ara. * bevvee (yerleştirmek, tahsis etmek, hazırlamak, uygun konumda olmak) *
yerleştirilmiş, tahsis edilmiş, hazırlanmış, sahib kılınmış
bavul :
ita. * baule (yük) (ita.); bowel, boyau (bağırsak, işkembe, büyük mide bölümü)
(ing., fra.) * büyük seyahat çantası, içine eşya konan büyük çanta
bavyera :
lat. * bavaria (boiu (sığır) + varii (sahibi) ) * Almanya'nın güneydoğusunda
bir eyalet
bay :
tür. * bay (erkek, adam, bey, mir, emir, efendi, zengin, reis, egemen, tanrı) *
malı mülkü, parası çok olan, varsıl, zengin kimse; bey bay bayanay
bayağı :
tür. * bayaki (önceki, eski) (baya (önce, eski) + ki (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * sıradan, banal, adi, değersiz, olağan, alışılmış, düşük nitelikli,
basit
bayağı kesir :
tür., ara. * bayağı (basit) (tür.) + kasr (kesmek, kırmak, kırılmak), kesir
(kırılma, kırıntı, kırık, kesik, bölüm, çok) (ara.) * bir pay ve paydadan
oluşan kesir
bayan :
tür. * bay (erkek, adam, bey, mir, emir, efendi, zengin, reis, egemen, tanrı) +
an (dişil eki) * kadın nitelemesi için ismin başına getirilen ek,
"bay"ın zıttı
bayanay :
tür. * bay, pay, may (geçim, zenginlik, rızık ve kutsal) + an (gibi olan) + ai,
ay (ile ilgili, gibi, -a ait) * Türk mitolojisinde bereket, doğa ve geçim
tanrıçası, Bayana, Payana, Payna
bayanay :
tür. * bay, pay, may (geçim, zenginlik, rızık ve kutsal) + bayan (zenginlik) +
ai, ay (ile ilgili, gibi, -a ait) * Türk mitolojisinde bereket, doğa ve geçim
tanrıçası, Bayana, Payana, Payna
bayat :
ara. * bata (gecelemek, kalmak), bait (geceden kalan, dünden kalan, vakti
geçmiş) * güncelliği geçmiş, önemini yitirmiş, bir özelliği kalmamış, çok
yinelenmiş, zamanı geçmiş, eskimiş
bayat :
tür. * bayad (varlıklı, zengin, nimeti nol; hüdavend, Tanrı) *
Afyonkarahisar’ın bir ilçesi; Çorum’un bir ilçesi; ismini Oğuzların 24 boyundan
birisi olan Oğuz-Han'ın büyük oğlu Gün Han'ın Kayı'dan sonra ikinci oğlu olan
Bayat'tan almıştır.
bayati :
tür., ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) (tür.) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * varlıklı, devletli, imkana sahip,
zengin; Türk musikisinde uşşak dörtlüsüne buselik beşlisi katılmasıyla
oluşturulmuş, adını Oğuzlar’ın Bayat boyundan almış olan eski bir makam; Doğu
Anadolu’da maniye verilen isim
bayati sultani :
tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (tür.) + sultan (hükümdar, padişah, şah) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Türk musikisinde, karar perdesi rast olan,
Bayati dizisi temelinde Segah ve Hicaz renkleriyle zenginleştirilen, özellikle
orta ve tiz bölgelerde gösterişli geçkiler ve duygusal yoğunluk barındıran,
ihtişamlı ve derin bir ifade taşıyan, ilahi, durak ve kaside türlerinde tercih
edilen süslemelere açık, etkileyici ve nadir kullanılan bir makam
bayati şiraz :
tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (tür.) + şiraz (ince şerit; düzen, nizam, esas) (ara.) *
Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati dizisinin alt ve orta
bölgelerinde Hicaz, üst bölgelerde Kürdi ve Segâh renkleriyle zenginleşen;
hüzünlü, mistik ve derin duygular uyandıran melodik yapısıyla özellikle kaside,
durak ve ilahi formlarında kullanılan, geçkileri güçlü, tiz perdelerde
etkileyici seyirler içeren birleşik ve klasik bir makam
bayati-araban :
tür., ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (tür.) + araban (rabbani (rab ile ilgili; rabbe adanmış)
) (ara.) * Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati ve Araban
dizilerinin birleşimiyle oluşan, derin duygusal ifadeler ve hüzünlü melodik
motiflerle karakterize edilen, özellikle gazel ve ilahi türlerinde kullanılan,
yoğun süslemeler ve modülasyonlara olanak veren zengin ve etkileyici bir makam
bayati-araban-buselik :
tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (tür.) + araban (rabbani (rab ile ilgili; rabbe adanmış)
) ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola
giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) (ara.) * Türk
musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati, Araban ve Buselik dizilerinin
birleşiminden oluşan, hem hüzünlü hem de neşeli motifler içeren, zengin melodik
çeşitlilik ve geçişlere imkan tanıyan, özellikle ilahi, gazel ve şarkı
türlerinde derin duygusal ifadeler sunan karmaşık ve etkileyici bir makam
bayati-araban-kürdi :
tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (tür.) + araban (rabbani (rab ile ilgili; rabbe adanmış)
) (ara.) + kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * Türk
musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati, Araban ve Kürdi dizilerinin
birleşimiyle oluşan, hüzün ve melankoli arasında gidip gelen zengin melodik
yapısıyla, çeşitli modülasyonlara açık, özellikle gazel ve ilahi türlerinde
derin duygusal ifadeler taşıyan karmaşık ve nüanslı bir makam
bayati-aşiran : tür.
ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan,
onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) * Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati ve Aşiran
dizilerinin birleşimiyle oluşan, duygusal derinlik ve hüzünlü ifadeler içeren,
melodik geçişlerde zengin süslemeler ve modülasyonlara olanak sağlayan,
özellikle tasavvuf müziği ve ilahi türlerinde tercih edilen etkileyici ve
nüanslı bir makam
bayati-buselik :
tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) (tür.) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk
etmek), selik, salik (yola giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan;
yol, iz) (ara.) * Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati ve Buselik
dizilerinin birleşiminden oluşan, hüzün ve neşe arasında dengeli melodik
yapısı, zengin süslemeler ve geçişlere açık yapısıyla özellikle şarkı ve ilahi
türlerinde derin duygusal ifadeler sunan karmaşık ve çok yönlü bir makam
bayati-hisar :
tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (tür.) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur,
korugan) (ara.) * Türk musikisinde, karar perdesi hisar (dügâh üstü si bemol)
olan, Bayati dizisi temelinde hisar ve tiz bölge renkleriyle genişletilmiş;
hüzünlü, içli ve zarif melodik çizgilerle karakterize edilen, özellikle gazel,
ilahi ve ağır şarkı formlarında kullanılan, süslemelere açık, duygusal derinlik
taşıyan ve tiz perdelerde etkileyici yükselmelerle zenginleşen sofistike bir
makam
bayati-ısfahan :
tür. far. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (tür.) + isfahan (ordu, askerler, askeri kamp; Isfahan
şehri) (far.) * Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati dizisi
üzerine Isfahan makamının renklerini ekleyen, özellikle tiz bölgede Isfahan
etkisiyle zenginleşen, hüznü ve zarafeti birlikte yansıtan, gazel, şarkı ve
ilahi türlerinde tercih edilen, geçkileri ve süslemeleriyle melodik çeşitlilik
sunan birleşik ve duygusal bir makam
bayati-i ruy-i acem :
tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (tür.) + ruy (yüz) + ı (tamlama eki) + acem (yabancı;
Persli, İranlı) * Türk musikisinde, karar perdesi Acem olan, Bayati dizisinin
tiz bölgede Acem perdesiyle birleşerek oluşturduğu, özellikle tiz duraklı ve
yüksek seyirli melodik yapıların ön planda olduğu, zarif geçkilerle donatılmış,
duygusal yoğunluk taşıyan ve özellikle gazel ile ağır usullü eserlerde
kullanılan özgün ve klas bir makam
bayati-kürdi :
tür. ara. * bayad, bayat (varlık, devlet, imkan, zenginlik) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (tür.) + kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * Türk musikisinde, karar perdesi rast olan, Bayati dizisinin Kürdi
çeşnisiyle zenginleştirilmesiyle oluşan, özellikle tiz perdelerde Kürdi
etkisini belirgin şekilde hissettiren, hem hüznü hem duruluğu barındıran
melodik yapısıyla gazel, şarkı ve ilahi formlarında kullanılan, geçkiler ve
süslemelere açık, sade fakat etkileyici bir makam
bayatlamak :
ara., tür. * bata (gecelemek, kalmak), bait (geceden kalan, dünden kalan, vakti
geçmiş) + la (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bayat hale gelmek,
tüketim süresi aşılmak, bozulmak
baybars :
tür. * bay (önde gelen, değerli, varlıklı) + pars (pars, yırtıcı hayvan) *
erkek ismi
bayburt :
gre., erm. * baiberdon (bai (körfez) + berdon (kale) ) (gre.); baydbert (bayd
(körfez) + bert (kale) ) (erm.) * Türkiye’nin, kuzeyinde Trabzon ve Rize ile
doğusunda Erzurum güneyinde Erzincan ve batısında Gümüşhane illeri ile komşu
olan 69 plakalı ili
bayes teoremi :
ing., gre., tür. * bayes (İngiliz Thomas Bayes’in isminden) (ing.) + theorema
(seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram,
ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * bir olayın meydana gelme
olasılığının, olaya yonelik ek bilgi edinilmesi halinde nasıl değişeceğini ve
bir rassal değişken için olasılık dağılımı içinde koşullu olasılıklar ile
marjinal olasılıklar arasındaki ilişkiyi gösteren teorem
bayeste :
far. * bayad (gerekmek, gerekli olmak) * lüzumlu, gerekli, zaruri, mecburi,
muhtemel, icap eden, yapılması gereken
bayezid :
far., ara. * bay (var olmak, sahip olmak) (far.) + zada (artmak, çoğalmak,
fazlalaşmak), zid (çoğunluk, büyüklük) (far.); payazat (ardıl, halef, mirasçı,
sonra gelen) (erm.) * yüksek dereceli, soylu; Osmanlı’da yüceltici ünvan
baygın :
tür. * bay (kendinden geçmek, bilinçsiz uyku haline geçmek, uyuklamak; sıkmak,
bunaltmak) + gın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer); baymak (sıkmak, bunaltmak)
(tür), bailler (esnemek) (fra.) * kendinden geçmiş, beynine kan akışı kısa süre
kesildiği için bilincini yitirmiş
bayılmak :
tür. * bay (kendinden geçmek, bilinçsiz uyku haline geçmek, uyuklamak; sıkmak,
bunaltmak) + ıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kendinden geçmek,
bilinçsiz uyku haline geçmek; sıkmak, bunaltmak
bayındır :
tür. * bay (zengin, bey, mir, emir, reis, egemen, tanrı) + un (ek) + dur (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bakılıp güzelleştirilmiş olan, bakımlı;
İzmir’in bir ilçesi
bayır :
ara. * bair (işlenmeyen toprak, yaban yer) * az eğimli yer, küçük yokuş
bayi :
ara. * bay’a (satmak, satın almak); bey‘at etmek, bağlılık sözü vermek) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.); buy (satın almak (ing.) * herhangi
bir ürünü veya hizmeti para karşılığında tüketiciye satan kişi veya kurum,
satan, satıcı
baykal :
tür. * bay (büyük, geniş, önemli) + kal (su, göl, yer) * Asya Türk ülkelerinde
bulunan yaban kısrağı; Sibirya’da bulunan, dünyanın en büyük ve en derin tatlı
su göllerinden biri
baykan :
tür. * bay (malı, mülkü, parası çok olan, varsıl, soylu, zengin kimse, bey,
reis, egemen, tanrı) + kan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (örneğin başkan,
yapışkan vb.) * Siirt’in bir ilçesi
baykara :
tür. * bay (malı, mülkü, parası çok olan, varsıl, soylu, zengin kimse, bey,
reis, egemen, tanrı) + kara (yoğun, sert, güçlü, kudretli, kuvvetli; yiğit,
cesur, bahadır) * doğan cinsinden bir kuş türü; kale muhafızı, zengin; erkek
ismi
baykuş :
tür. * bay (malı, mülkü, parası çok olan, varsıl, soylu, zengin kimse, bey,
reis, egemen, tanrı) + kuş (yumurtlayan omurgalılardan (vertebrata), akciğerli,
sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu
hayvanların ortak ismi) * başında, kulak yerinde iki tüy demeti (sorguç)
bulunan, yeryüzünde yaklaşık iki yüz türü olan yırtıcı gece kuşlarının ortak
adı
baylan : tür.
* bayl (güzel, zarif) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * zarif, çekici,
zengin; şımartılmış, nazlı, edalı
baymak :
tür. * bay (kendinden geçmek, bilinçsiz uyku haline geçmek, uyuklamak; sıkmak,
bunaltmak) + mak (fiil mastar eki) (tür.); * bailler (esnemek) (fra.)
baypas :
ing. * by (sayesinde, aracılığıyla, vasıtasıyla) + pass (geçmek) * kalp
damarlarında tıkanıklık olan damara bacak veya göğüsten alınan yeni damarlar
aracılığıyla yapılan köprüleme
bayrak :
tür. * batrak (bat (saplamak, içine sokmak, daldırmak) + rak (isim yapım eki) )
(bayrak direğinin toprağa saplanmasından) * bir ulusu simgelemek üzere
şekillerden ve renklerden oluşan kumaş
bayraklı :
tür. * bayrak (bir ulusu simgelemek üzere şekillerden ve renklerden oluşan
kumaş) + lı (ile, birlikte, beraber) * İzmir’in bir ilçesi
bayraktar :
tür., far. * bat (saplamak, içine sokmak, daldırmak) + rak (isim yapım eki)
(tür.) + dar (taşıyan, tutan, -cı, yapan, eden) (far.) * bayrak taşıyan
bayram :
far. * patram, pazram, pezram (neşe, huzur, mutluluk, sükun) (pat (geri,
tekrar, yeniden, karşı, birlikte) + rama (sükun, barış, mutluluk, huzur,
sevinç, dinginlik) ) * ulusal veya dinsel yönden önemi olan, kutsal sayılan ve
ulusça kutlanan gün, şenlik, kutlama
bayrami :
far. * pat (geri, tekrar) + rama (sükun, barış, mutluluk) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * Bayramilik tarikatına bağlı kimse
bayramiç :
far., tür. * bayram (şenlik, kutlama) (far.) + iç (dahili) + i (iyelik eki)
(tür.) * Çanakkale’nin bir ilçesi
bayramilik :
far. * bayram (şenlik, kutlama) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + lik
(durum eki) * XIV. yüzyılın sonlarında Hacı Bayram Veli’ce kurulmuş olan
tarikat
bayramören :
tür. * bayram (şenlik, kutlama) + ören (eski yapı veya kent kalıntısı) * eski
Paflogonya bölgesinde yer alan Çankırı'nın bir ilçesi
bayrampaşa :
far. * bayram (şenlik, kutlama) + paşa (şah, hükümdar, reis) (pati (usta) + şah
(hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde
gelen) ) * İstanbul’un bir ilçesi
bayrı : tür.
* bedür (büyümek, ulu olmak, yücelmek), beyrü, bayrı (kadim, eski, ezeli) * çok
eski zamanlardan beri varlığını sürdüren, zamanın başlangıcından beri süregelen
veya kökeni derin geçmişe dayanan, kadim, ezeli
baysal :
tür. * bay (zengin; büyük; saygıdeğer) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer,
gibi) * huzur ve refah içinde olan, rahat, dingin
baysungur :
tür. * bay (zengin; büyük; saygıdeğer) + sungur (bir şahin cinsi) * şahin
türünden yırtıcı bir kuş
bayt :
lat. * binaris digitus (ikili basamak) (binaris (ikili, iki tabanlı) (binus
(ikişer, çift, ikili) + aris (ile ilgili,-a ait) ) + digitus (parmak; sayı,
rakam) ); beyt (ev) (ara.), bite (ing.) * ASCII karakterlerini ifade etmek için
kullanılan ve her bitinde 0 veya 1 sayısı bulunan 8 bitlik küme
baytar :
gre. * hippiatroi, hippiatros (at hekimi) (hippos (at) + iatros (tedavi,
iyileştirme, doktor) ) * veteriner, hayvan doktoru
ba'z :
ara. * ba'd, ba'z (kısım, bölüm, parça), bazı (bir kısım), bazen (kısmen, ara
sıra) * bir şeyin bir kısmı, bir parça, biraz
baz :
gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım,
basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş,
alt, aşağı, düşük) * ana, temel, kök, esas, asıl
baz :
gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım,
basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş,
alt, aşağı, düşük) * suda iyonlaştığında ortama OH⁻ iyonu ve elektron çifti
verebilen, bir asitle birleşince tuz oluşturan madde (örneğin NaOH + HCl =
NaCl)
baz eksisi :
gre., tür. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis
(adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış;
iniş, alt, aşağı, düşük) + eksi (azalma) + si (iyelik eki) (tür.) * kandaki pH,
pCO2 ve bikarbonat (HCO3-) seviyeleri ölçülerek hesaplanan, kanın tamponlama
kapasitesinin bir ölçüsü (formülü BE = (HCO3- - 24.8) + ᵝ . (PH -7.40) );
hemoglobin konsantrasyonuna dayalı bir formülle hesaplanabileceği gibi sabit
olarak 16.2 mmol/L olarak da kabul edilebilir.
baza :
ara., far. * baz (iniş, oturma) * somya gibi, yatak altına yükselti için
konulan, döşemelik kaplanmış oturtmalık
bazal :
gre., lat. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis
(adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış;
iniş, alt, aşağı, düşük) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(lat.) * bazı çok olan (tuz) veya bazın özelliklerini taşıyan madde
bazal ganglion :
lat., gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis
(adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış;
iniş, alt, aşağı, düşük) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(lat.) + ganglion (şişiklik, düğüm, yumru; deri altı tümörü) (gre.) * beynin
orta kısmında bulunan prefrontal korteks ve alt motor ve duyu bölgeleri
arasındaki iletişim ve yönetimi sağlayan subkortikal çekirdek ve ilişkili
yapıların genel ismi
bazal lamina :
gre., lat. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis
(adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış;
iniş, alt, aşağı, düşük) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) +
lamina (ince tabaka, levha, plaka) (lat.) * epitel hücrelerinin bazal yüzeyini
örten ve onları alttaki bağ dokusundan ayıran, temel olarak tip IV kollajen,
laminin ve glikoproteinlerden oluşan, hücre tutunması, filtrasyon ve doku
yenilenmesinde kritik roller üstlenen ince, hücresel olmayan dış matris
tabakası
bazalt :
gre. * basanos (dokunma taşı, mihenk taşı) + ites (element, kayaç ve mineral
eki) * demir ve magnezyum bakımından zengin, ince taneli, koyu renkli ve
lavların yeryüzünde hızla soğumasıyla oluşan, koyu renkli plajiyoklaz ve
mineralleri olan feldispatlı bir volkanik kayaç
bazar :
far. * baha (değer, kıymet, fiyat) + zar (yer, konum, mevki, alan, saha) *
genellikle haftanın belirli bir günü kurulan, satıcıların tezgah açarak her
türlü gıda, giyim ve ev eşyası gibi malları doğrudan tüketicilere sattığı açık
veya kapalı alışveriş yeri, pazar
bazeks sendromu :
fra., gre., tür.* bazex (Fransız dermatolog André Bazex ve Fransız fizyologlar
Bernard Christol ve Michel Dupré’nin isimlerinden) (fra.) + syndromon (sendrom,
hastalık belirtisi) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) * iç malignitelerle, üst
aerodigestif sistemin skuamöz hücreli karsinomueskamosası karsinomu, konjenital
hipotrikozis, çoklu bazal hücreli karsinomlar, hipotrikoz ve hipohidroz, ve
foliküler atrofoderma ile karakterize nadir bir genodermatoz, akral
psoriasiform dermatoz ve kese paraneoplazması belirtisi, bazex-dupré-christol
sendromu
bazen :
ara. * ba'd (bir kısım, parça, bölüm) + en (durum eki) * ara sıra, sık
olmayarak, seyrek olarak
bazı :
ara. * ba'd (bir kısım, parça, bölüm) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
bir kısım, bir bölüm
baziçe :
far. * bazi (oyun) + çe (araç eki) * oyun, oyuncak
bazidiyomit :
gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım,
basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş,
alt, aşağı, düşük), basidion (temel ile ilgili, esas ile ilgili) + mykes,
myketes, mykota (mantar) * sporlarını “bazidium” denilen özel yapılarla
oluşturan mantar
bazidiyospor :
gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım,
basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş,
alt, aşağı, düşük), basidion (temel ile ilgili, esas ile ilgili) + speirein
(ekmek, tohum atmak, serpmek, saçmak, dağıtmak), spora (ekim, ekme, saçma,
dağıtma), sporas (ekilmiş, saçılmış, dağınık), sporos (ekin, tohum, çekirdek,
üreme hücresi) * karakteristik olarak Basidiomicetes sınıfında görülen mayoz
bölünmeyi takiben bazidyum denen özel hücre üzerinde oluşmuş dört adet eşeyli
spor, bazitli mantarların sporları
bazigah : far.
* bazi (oyun, eğlence, oyun oynama) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam,
lokasyon) * eğlence yeri, oyun yeri
baziğ :
ara. * bazağa (doğmak, ortaya çıkmak, görünmek, belirmek) * doğan, çıkan,
görünen, beliren
bazik :
gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım,
basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş,
alt, aşağı, düşük) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sulu çözeltilere
hidroksil iyonu (OH-) veren, genellikle acı tatta ve kaygan yapıda olan, baz
niteliği arzeden
bazil :
ara. * bezl (bol vermek, esirgemeden vermek) * bol bol veren, dağıtan, cömert
baziler :
gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım,
basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş,
alt, aşağı, düşük) + ilis (ile ilgili, -a ait) + aris (ile ilgili, -a ait) *
bir yapının tabanında bulunan veya tabanına ilişkin olan
bazilika :
gre. * basileus (kral) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * eski
çağlarda kral sarayı; Roma döneminde dikdörtgen biçiminde, uç bölümünde yarım
çember gibi bir çıkıntısı olan mahkeme yapısı
baziliksimab :
lat. * basil (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + ix (kimyasal madde eki,
monoklonal antikor türevi) + imab (monoclonal antibody (monoklonal antikor)
sınıfı eki) * organ nakli sonrası bağışıklık tepkisini önlemek için kullanılan,
interlökin-2 reseptörünü hedef alan sentetik monoklonal antikor ilacın etken
maddesi (C6400H9888N1696O2006S52) (C6378H9844N1698O1997S48)
baziller anevrizma :
gre., lat. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis
(adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış;
iniş, alt, aşağı, düşük) (gre.) + alis, aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(lat.) + aneurusma (ana (tekrar, yeniden, yukarı doğru, yukarıya, yükseğe,
üste, geri, arkaya, baş, önce, evvel) + urunein (genişlemek) + usma (ile ilgili
olma) ) (gre.) * baziler orijinin distalinde ve superior serebellar arter
orijininin proksimalinde bulunan anevrizma; beyin tabanındaki arterin
genişlemesi
bazir :
ara. * bezr (tohum) * tohumcu, ekici, eken; dedikodu yapan, laf taşıyan; geveze
bazirgan :
far. * bazar (ürün ve hizmet satışının yapıldığı açık veya kapalı yer, ticaret
yeri; çarşı, market, pazar) + gan (-cı, yapan, eden eki) * pazarcı, tüccar
(eskiden Musevi tüccarlar için kullanılmış olan bir tabir)
bazit :
gre. * basidion (basis (adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş; alt,
aşağı, düşük) + idion (isim yapım eki) ), basidium (lat.) * bazitli mantarlara
özgü üreme organı
bazlama :
tür. * baza (hamur yumağı, bir ekmeklik hamur parçası) + la (etken fiil eki) +
ma (isim yapım eki) * sac üzerinde pişirilmiş yuvarlak ve kalınca yufka, tepsi
ekmeği, mayalı ekmek
bazlamaç :
tür. * baza (hamur yumağı, bir ekmeklik hamur parçası) + la (etken fiil eki) +
maç (isim yapım eki) * Kastamonu’ya özel bir hamur işi
bazofil :
gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım,
basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş,
alt, aşağı, düşük) + o (bağlaç) + philein (sevmek), philos (seven, sever,
sevici) * alkali özelliği üstün bitki; bağışıklık sisteminin bir parçası olan,
vücudu enfeksiyonlardan korumakla görevli kemik iliğinde üretilen bir tür beyaz
kan hücresi
bazofilik :
gre. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis (adım,
basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış; iniş,
alt, aşağı, düşük) + o (bağlaç) + philein (sevmek), philos (seven, sever,
sevici) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bazofil özelliği olan
bazolateral :
gre., lat. * bainein (gitmek, yürümek, ilerlemek, adım atmak; inmek), basis
(adım, basamak, temel, esas, baz, kaide, gidiş, yürüyüş, ilerleyiş, adım atış;
iniş, alt, aşağı, düşük) + o (bağlaç) + lateralis (iki tarafa da ait) (latus
(taraf) + eralis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * altta ve yanlarda
bulunan; tabanda ve bir veya daha fazla kenarda bulunan
bazuka :
ing. * bazoo (ağız, kibirli konuşma) (argoda) + ka (isim yapım eki) * uzun
namlulu, taşınabilir roketatar silah
bazzania :
lat. * Bazzani (İtalyan botanikçi ve insan anatomisi profesörü Matteo Bazzani)
+ ia (isim yapım eki) * yosun benzeri, nemli alanlarda yetişen bitki,
Lepidoziaceae familyasından bir bitki
BCG aşısı :
lat., tür. * Bacillus Calmette - Guerin (bacullus (sopa, değnek, çubuk) +
calmette - guerin (Fransız bakteriyolog Albert Calmette ve Fransız veteriner ve
bakteriyolog Camille Guérin’in soyadlarından) + aşı (hastalıklara karşı
bağışıklık sağlamak için bir organizmaya verilen madde) (aş (geçmek, geçirmek,
eklemek, yamamak, onarmak, nakletmek) + ı (isim yapım eki) ) + sı (iyelik eki)
(tür.) * Fransız bilim insanları Albert Calmette ve Camille Guérin tarafından
geliştirilmiş olan tüberküloz aşısı
BDSM :
ing. * bondage (bağlama, kısıtlama) + discipline (disiplin) + sadism (sadizm),
submission (boyun eğme, itaat) + masochism (mazoşizm) * estetik, erotik veya
duyusal amaçlarla rızaya dayalı olarak partnerlerin birbirleri üzerinde güç
uygulamasına ve fiziksel kısıtlamalara dayalı geniş bir cinsel ve davranışsal
alt kültür yelpazesinin akronimi
be :
ara. * be (ب) * Arapça alfabenin ikinci harfi
be :
arn., far. * bratar (birader, kardeş) (arn.), birader (far.) * bra, bre (hitap
ünlemi (nidası) )
Be :
gre., lat. * beryllium (beryllos (beril minerali) (gre.) + ium (kimyasal
element eki) (lat.) ) * atom numarası 4 olan, periyodik tablonun 2. grubunda
bulunan, hafif, sert, yüksek erime noktalı ve korozyona dayanıklı olan,
havacılık alaşımlarında, nükleer reaktörlerde, X ışını cihazlarında ve hassas
mekanik parçalarda kullanılan bir metal element
beatifik :
lat. * beatus (mutlu, kutlu, kutsanmış) + facere, ficere (yapmak, etmek,
eylemek, işlemek, meydana getirmek, oluşturmak), ficus (yapıcı, yapan, eden,
eyleyen; yapılmış, edilmiş, eylenmiş, oluşturulmuş) * dini ve felsefi bağlamda,
kutsal, mutlu veya ilahi bir mutluluk ve huzur hali veren; özellikle Tanrı veya
cennetle ilgili
beaucarnea :
lat. * Beaucarnea (Belçikalı bir koleksiyoner ve sukulent (sulu, suyu olan)
bitki yetiştiricisi olan Jean‑Baptiste
Beaucarne) + ea (ile ilgili, -a ait) * uzun gövdeli, saksıda yetiştirilen süs
bitkisi, Asparagaceae familyasından bir bitki
beaufort derecesi :
fra. * beaufort (İrlandalı hidrograf Francis Beaufort’un soyadından) + derece
(mertebe, merhale, aşama, safha) + si (iyelik eki) (tür.) * rüzgarları
hızlarına göre sınıflandıran Beaufort Ölçeği’nin oluşturucusu
bebe :
tür. * bapay, bebey, be be (ben ben, konuşan kişi) * çok küçük çocuk
bebek :
tür. * bapay, bebey, be be (hecelemeli çocuk dilinden ses yansımalı onomatopeik
kelime) (be - be) + k (isim yapım eki) * çok küçük insan yavrusu
beberuhi :
tür., ara. * bebe (çok küçük çocuk) + ruh (maddenin canlı ve idrakli (bilinçli)
varlık olmasını sağlayan tesir; nefes, can, hayat cevheri, tin, yaşam enerjisi,
bilinç) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sevimsiz, budala, bücür
(erkek); Karagöz oyunundaki kambur cücenin ismi
becayiş :
far. * be (ile) + cay (yer, yer değiştirmek) + iş (isim yapım eki) (far.);
bijection (becayiş, birebir örten fonksiyon) (ing., fra., alm.) * ikame etme,
karşılıklı yer değiştirme
becel :
tür. * becel (şaşkınlık, hayret) * yalan, iftira; şaşma, şaşırma, tuhafına
gitme, hayret etme
beceri :
tür. * bec (yapmak, yapabilmek) + eri (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir
işi yapabilme niteliği, ustalık, maharet
becerikli :
tür. * bec (yapmak, yapabilmek) + eri (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + k
(bağlaç) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * becerisi olan, beceri sahibi
becermek : tür.
* bec (yapmak, yapabilmek) + er (geniş zaman eki) + mek (fiil mastar eki) * bir
işi yapabilmek, başarmak, başa çıkmak, muvaffak olmak
becet :
tür. * becet (serçegillerden, küçük bir kuş) * serçeye benzeyen küçük kuş
becir :
tür. * becir (çok, bol, fazla) * birçok, çok, hayli, fazla
becit :
far. * bi (ile, birlikte, beraber) + cidd (enerji, gayret, hız, acele,
ivedilik, çabukluk) * gerekli, önemli; hemen yapılması gereken, ivedi, çabuk,
acele
becker kas distrofisi :
alm. * becker (Alman nörolog, psikiyatrist ve genetik bilimci Peter Emil
Becker) + kas (adele) (tür.) + dystrophia (bozuk beslenme, gelişim bozukluğu)
(gre.) * Duchenne kas distrofisine benzer şekilde ilerleyen, kasların
zayıflaması ve dejenerasyonu ile karakterize, ancak daha hafif ve yavaş seyirli
kalıtsal kas hastalığı
beckwith-wiedemann sendromu :
ing., alm., gre., tür. * beckwith + wiedemann (Amerikalı patolojist John Bruce
Beckwith ve Alman pediatr Hans-Rudolf Wiedemann’ın isimlerinden) (ing., alm.) +
syndromon (sendrom, hastalık belirtisi) (gre.) + u (iyelik eki) (tür.) *
otosomal dominant yolla aktarılan kalıtsal bir aşırı büyüme sendromu
beç :
tür. * beç (aptal, budala; aklı başında olmayan, deli) * aptal, budala; aklı
başında olmayan, deli; çirkin, biçimsiz, kötü fena
beçenek : tür.,
rus. * peçeneg, peçeneği (duvar kırmak) (peçe (duvar) + neği (kırmak) ) *
Göktürk Devleti'nin yıkılmasıyla birlikte yurtlarından çıkan göçebe Türk halkı,
peçenek
bed :
far., ara. * bed (kötü, fena, çirkin) (far.); bad (kötü) (ing.) * kötü, fena,
çirkin
bedahet :
ara. * bedh (açık olmak, aşikar olmak, aleni olmak) + et (isim yapım eki) *
açık olma durumu, açıklık; hazırlıksız konuşma yeteneği, irtical; kesin ve
apaçık bilgi
bedakvilin :
lat. * beda (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + quin (kinolin veya kuinolin
türevi) + ile (kimyasal madde eki) * ilaca çok dirençli tüberkülozun
tedavisinde kullanılan, mikobakteriyel ATP sentazını inhibe eden sentetik
antibiyotik etken maddesi (C32H31BrN2O2)
bedasıl :
far. * bed (kötü, fena, çirkin) + asl (esas, öz, temel) * soyu kötü, aslı fena,
özü kötü
bedava :
far. * bad (yel, rüzgar) + avard (getirmek) * rüzgarın getirdiği; bedelsiz,
ücretsiz, para karşılığında olmayan
bedayi :
ara. * bede (başlamak, yenilemek), bed (yeni, oluşmuş, güzel) + ayi (çoğul eki)
(bedi (güzel, beğenilen) ) (ara.); beauty, beauté (güzellik) (ing., fra.) *
başlangıçlar, yenilikler, orijinal şeyler, icatlar, güzellikler, güzeller
bedbaht :
far. * bed (kötü, fena, çirkin) + baht (talih, şans) * kötü talihli, talihsiz,
şanssız
bedbin :
far. * bed (kötü, fena, çirkin) + bin (gören) * karamsar, kötümser
bedçehre :
far. * bed (kötü, fena, çirkin) + cehre, çehre (yüz, insan yüzü) * kötü yüzlü
beddua :
far., ara. * bed (kötü) + dua (çağrı, dua) * kötü dua
bedel :
ara. * badala (değişmek), beddele (değiştirmek, mübadele etmek), mübadele
(değişim, değiş tokuş) * karşılık, değer, eder, fiyat; bir şeyin yerini
tutabilen karşılık; değişim değeri
beden :
ara. * bedn (vücut, gövde, yapı, cüsse) * vücut, gövde, cüsse
bedesten :
far. * bazza (kumaş) + az (-çı, yapan, eden) + istan (durulan yer, bulunulan
yer, konum, mekan, ülke) * içinde kumaş, mücevher, silah ve benzeri değerli
eşya satılan kapalı çarşı
bedevi :
ara. * bedv (çöl) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çölde, çadırda
yaşayan, göçebe, Arap göçebesi
bedhah :
far. * bed, bad (kötü, fena, çirkin) + hah (dileyen, isteyen, hüküm veren,
dilek) * kötülük isteyen, kötü niyetli, kötü kalpli
bedi :
ara. * bada (oluşturmak, yaratmak, icad etmek, başlatmak; açıklamak, ortaya
çıkarmak, meydana getirmek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * mucid,
yaratıcı, yaratan, oluşturan, başlatan; eşi, benzeri olmayan, hayret verici
güzellikte olan, beğenilen; güzel, yeni; sözün garib ve güzel olması hali
bedia :
ara. * bedee (oluşturmak, yaratmak, icad etmek, başlatmak; güzel; yeni) + ia
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * eşsiz, benzersiz, güzel, eşi, benzeri
olmayan, hayret verici güzellikte olan; garib, acib
bedihi :
ara. * bedh (açık olmak, aşikar olmak, aleni olmak) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * çok açık, besbelli, apaçık, aşikar, aleni
bedii :
ara. * bedee (yaratmak, oluşturmak, başlatmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * güzellik ölçülerine uyan; gözü gönlü okşayan, beğenilen
bediiyat :
ara. * bedee (yaratmak, oluşturmak, başlatmak) + iyat (durum eki) * güzel
şeylerle ilgili olma
bedik :
kür. * bıdık, pıtık (kısa, tıknaz, küçük, bebek) (kür.) * Kazak Türklerinde bir
hastalığın iyileşmesi için yapılan ritüel; Türk ve Tatar halk inacında eğlence
cini
bedir :
ara. * badara (acele etmek, aniden çıkmak, birden görünmek) * dolunay, Ayın en
parlak olduğu hali, bedir; Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında
bir yer ismi; bir şeyin tamam olması; sibak ve sür'at etmek; bir işin ansızın
zahir olması; tam ve münasib olan aza; dolu şey; iyi hizmet eden köle
bedirik :
ara., tür. * bedir (dolunay, ayın on dördü) (ara.) + ik (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * taranmış, temizlenmiş ve eğrilmeye hazır hale getirilmiş yün
veya pamuk yumağı, topağı; taranmış pamuğun içine ince çubuk koyarak elde
edilen fitil
bediüzzaman :
ara. * bedee (yaratmak, oluşturmak, başlatmak), bedi (yaratıcı, oluşturucu,
başlatıcı; eşsiz, harikulade, benzersiz) + el (ön ek, artikel) + zaman (süre,
vakit, çağ, devir) * zamanın eşsiz olanı; çağının ötesinde olan, çağının
üstünü, çağının benzersiz kişisi
bednam :
far. * bad, bed (kötü, fena, çirkin) + nam (isim, ad; san, ün, şöhret) * kötü
ünlü, kötü üne sahip kişi
bednigah :
far. * bad, bed (kötü, fena, çirkin) + nigah (bakış) * kötü bakışlı
bednihad :
far. * bad, bed (kötü, fena, çirkin) + nihad (huy, mizac, karakter, tabiat,
hilkat, bünye, yaratılış) * kötü huylu, kötü mizaclı, kötü karakterli
bedpesend :
far. * bad, bed (kötü, fena, çirkin) + pesend (beğenen, tercih eden) * kötülüğü
beğenen, kötülüğü öven, medheden; güç beğenir, müşkülpesend
bedpeyman :
far. * bad, bed (kötü, fena, çirkin) + padman, patman, payman (ölçü, ölçek;
itidal, antlaşma, sözleşme, and, yemin, muahede, ahdleşme) * verdiği sözde
durmayan, sozünden dönen, sözünün eri olmayan, sözünü tutmayan
bedr :
ara. * badara (acele etmek, aniden çıkmak, birden görünmek) * dolunay, Ayın en
parlak olduğu hali, bedir; Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında
bir yer ismi; bir şeyin tamam olması; sibak ve sür'at etmek; bir işin ansızın
zahir olması; tam ve münasib olan aza; dolu şey; iyi hizmet eden köle
bedreddin :
ara. * bedr (dolunay) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (borç, yükümlülük,
itaat, haysiyet) * dinin ayı, dinin aydınlığı
bedri :
ara. * bedr (dolunay) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dolunay ile
ilgili; erkek ismi
bedriye :
ara. * bedr (dolunay) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ye (dişilik eki)
* güzel, Ay güzelliğinde kadın
bedük :
tür. * bedü (büyümek) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * büyük; çam
sakızı, reçine
bedv :
ara. * bada, beda (ortaya çıkmak, görünmek, açığa çıkmak; başlamak), bedi
(yaratan, oluşturan, ortaya çıkaran, meydana getiren; başlatan) * açık yer,
çöl; yerleşik olmayan hayat; zihinde bir şeyin oluşması olması, bir şey zahir
olması; başlama; sahraya çıkma
beef stroganof :
ing., rus. * beef (sığır eti) (ing.) + strogat (kesmek, yontmak, ince
dilimlemek), Stroganov (soylu ve tüccar bir Rus ailesinin adı; ince dilimlenmiş
etin krema veya ekşi krema temelli sosla pişirilmesiyle hazırlanan, 19.
yüzyılda Alexander Grigorievich Stroganov veya onun çevresi için çalışan bir
aşçı tarafından geliştirilmiş olan Rus mutfağına özgü yemek türü) (rus.) * ince
dilimlenmiş sığır etinin mantar, soğan ve ekşi krema gibi malzemelerle
hazırlanan Rus kökenli yemek türü
beer yasası :
alm., tür. * beer (Alman matematikçi ve kimyager August Beer’in soyadından)
(alm.) + yasa (kural, kanun, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) (tür.) * bir
çözeltinin konsantrasyonunun ışık absorbansı ile doğru orantılı olduğunu belirten
yasa (formülü A (soğurganlık) = ε (molar soğurganlık) .b (ışık yolu uzunluğu)
.C (konsantrasyon) )
beer-lambert yasası :
alm. * beer (Alman matematikçi ve kimyager August Beer’in soyadından) + lambert
(Alman fizikçi Johann Heinrich Lambert) (alm.) + yasa (kural, kanun, ilke,
prensip) + sı (iyelik eki) * ışığın bir madde çözeltisinden geçerken
absorbansının, ışık yolunun uzunluğu ve çözeltideki maddenin derişimiyle doğru
orantılı olduğunu ifade eden ve spektroskopide temel kabul edilen optik yasa
beg :
tür. * bey, beg, beğ (baş, reis, şef, yönetici, soylu kişi) * saygınlık,
asalet, riyaset ve hakimiyet derecesini belirten ve isimden sonra kullanılan
ek, erkeklere verilen saygı/ünvan sözü; efendi, yönetici, soylu kişi
begaye :
far. * beg (isteme, yalvarma) + aye (fiil mastar eki) (far.); beg (yalvarmak)
(ing.) * talep etmek, istemek
begayet :
ara. * ba, be (ön ek) + gayet (son) * son olarak, son derece, çok fazla, pek
çok, pek fazla, fazlaca
begdili :
tür. * beg (saygın, asil, soylu) + dil (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + i
(iyelik eki) * Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuzların 24 boyundan biri
begonia :
lat. * Begon (Fransız vali ve botanikçi Michel Bégon) + ia (isim yapım eki) *
dekoratif çiçekleri olan çalı, Begoniaceae familyasından bir bitki
begoniaceae :
lat. * Begonia (Fransız botanikçi Michel Bégon) + aceae (-giller, botanik
familya eki) * Begoniaceae familyası, çoğunlukla dekoratif ve süs bitkilerinden
oluşur
begonvil :
fra. * bougainvillea (Fransız denizci Louis Bougainville'in soyadından) * mor,
beyaz, pembe ve kırmızı renkte çiçekleri olan, tırmanıcı özellikte ve ağaçsı
bir bitki
begonya :
fra. * bougainvillea (Fransız denizci Louis Bougainville'in soyadından) * mor,
beyaz, pembe ve kırmızı renkte çiçekleri olan, tırmanıcı özellikte ve ağaçsı
bir bitki
begüm :
tür., hin. * beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim,
hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi
olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + üm (birinci
tekil şahıs iyelik sıfatı eki, bey+im, beg+im) * soylu kadınlara hitap tarzı;
Hindistan’da prenslerin annelerine, kız kardeşlerine veya dul eşlerine verilen
onursal ünvan, hanımefendi, prenses, kraliçe; kadın ismi
beğ :
tür. * bey, beg, beğ (saygın, asil, soylu) * saygınlık, asalet, riyaset ve
hakimiyet derecesini belirten ve isimden sonra kullanılan ek
beğdili :
tür. * beg (saygın, asil, soylu) + dil (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + i
(iyelik eki) * Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuzların 24 boyundan biri
beğenmek :
tür. * beğ - bey (beylik, hoşlanma, değer verme) + en (dönüşlü fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * iyi bulma, hoşnutluk, iyi bulmak, hoşlanmak, beylik etmek
behacet :
ara. * behc (sevinç, neşe, parlaklık, güzellik, güzel olma), behic (iyi huylu,
iyiliksever, neşeli, güzel, sevecen) * güzellik, güzel yüzlü olma
behavyorizm :
ing., lat. * behave (davranmak), behavior (davranış) + ismus (isim yapım ki)
(lat.) * 1. Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkmış olan ve bilinç hallerinin
değil, davranışların, gözlenebilir durumların incelenmesi gerekliliğini savunan
psikoloji kuramı akımı; basit ve yanlış bir yaklaşımla insanın düşüncelerini,
duygularını inkar ve ihmal eden, önemsizleştiren psikoloji ekolü, davranışçılık
behc :
ara. * behece (sevinmek, neşelenmek; hoşlanmak) * sevinç, neşe, parlaklık,
güzellik, güzel olma
behcet :
ara. * behece (sevinmek, neşelenmek; hoşlanmak), behic (iyi huylu, iyiliksever,
neşeli, güzel, sevecen), behc (sevinç, neşe, parlaklık, güzellik, güzel olma) +
et (durum eki) * sevinç, neşe, aydınlık, parlak güzellik, gönül ferahlığı
behçet :
ara. * behece (sevinmek, neşelenmek; hoşlanmak), behic (iyi huylu, iyiliksever,
neşeli, güzel, sevecen), behc (sevinç, neşe, parlaklık, güzellik, güzel olma) +
et (durum eki) * sevinç, neşe, aydınlık, parlak güzellik, gönül ferahlığı
behçet hastalığı :
ara. * behçet (Dr. Hulusi Behçet’in soyadından) (ara.) + hasta (sağlığı
bozulmuş olan) + lık (durum eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * vücudun her yerinde
kan damarlarının iltihaplanmasına neden olan nadir bir hastalık
behemehal :
far. * be (ile) + heme (bütün, tüm) + hal (durum, vaziyet) * her durumda, ne
olursa olsun, ne yapıp edip, kesin olarak, kesin bir biçimde
beher :
far. * be (ile) + her (bir bütünü oluşturan parçaların tek başlarına halleri) *
her bir
behey :
tür. * be (nida, ünlem) + hey (nida, ünlem) * azarlama, çıkışma bildiren bir
ünlem
behiç :
ara. * behece (sevinmek, neşelenmek; hoşlanmak), behc (sevinç, neşe, parlaklık,
güzellik, güzel olma), behcet (sevinç, neşe, aydınlık, parlak güzellik, gönül
ferahlığı) * güzel, iyi huylu, iyiliksever, neşeli, şen, güler yüzlü, güleç,
sevecen
behime :
ara * bahuma (karanlık, kapalı, belirsiz, anlaşılmaz olmak), behim (düz siyah
şey; anlamı kapalı olan; diliyle ifade edemeyen canlı; dört ayaklı hayvan,
alacasız hayvan; söyleyemeyen, idrak edemeyen varlık; hayvan; dik) *
anlaşılmaz, belirsiz, kapalı; ayırt etme ve dili ile ifade etme yetisi
bulunmayan, sığır, koyun, keçi ve deve gibi dört ayaklı otobur evcil hayvanlar
behimi :
ara. * behime (dört ayaklı hayvan) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
hayvani arzular ile ilgili
behire :
ara. * bahara (ayırmak, kesmek, ayırıcı yapmak) * hayvancılıkta damızlık
seçiminde kulağı kesilmiş deve
behişt :
far. * bahş (vermek, bağışlamak) + t (isim yapım eki) ) * cennet; uçmak
behiye :
ara. * baha (parlaklık, güzellik, ihtişam) + iye (dişil sıfat yapım eki) *
güzel, parlak, zarif, göz alıcı; hoş görünen
behlül :
ara. * bahla (saf, temiz kalpli; gafil görünüşlü ama iyi niyetli) + ul
(pekiştirme eki) * güleryüzlü, güleç, cömert, hayırsever, akıllı, neşeli, saf
görünümlü, temiz kalpli; iyi niyetli, nüktedan, şakacı; erkek ismi
behnke-stein teoremi :
alm. * behnke (Alman matematikçi Heinrich Adolph Louis Behnke’nin soyadından) +
stein (Alman matematikçi Karl Stein’ın soyadından) (alm.) + theorema
(seyredilen, incelenen şey, kanıtlanabilir matematiksel önerme, teorem, kuram,
ispatlı önerme) (gre.) + i (iyelik eki) (tür.) * birbirinin altkümesi olarak
artarak giden bir holomorfi bölgesi dizisinin birleşiminin yine bir holomorfi
bölgesi olduğunu ifade eden teorem
behram :
far. * behram (zafer, galibiyet; Mars gezegeni) * Pers mitolojisinde
gezegenlerin ve zaferin tanrısı, Verethragna
behre :
far. * behr (nasip, kısmet, hisse, pay) + e (son ek) * nasip, pay, hisse,
kısmet; hızlı solumak; vasat, orta
behreber :
far. * behr (nasip, kısmet, hisse, pay) + ber (yapan, eden eki) * şerik, ortak,
hissedar
behzat :
far. * behzad (bih (iyi) + zad (doğmuş, doğan) ) * üstün, en iyi, soylu, yüce;
erkek ismi
beis :
ara. * baasa (güç göstermek, kuvvet uygulamak, zorlamak, sertlik göstermek) *
zorluk, güçlük, meşakkat, sorun, sıkıntı, kötülük, zarar, sakınca, be's, baas
bej :
lat., fra. * bysseus, beige (koyun yünü rengi) * sarıya çalan çok açık
kahverengi
bek :
tür. * bek (ard arda vurmak; çarpmak, vurmak, darbelemek) * ard arda vurmak;
klarnet ve saksofonun ağızlık olarak kullanılan kısmı
beka :
ara. * bek (arka, ard) + a (-lık, gibi olma) (ara.); back (arka, ard) (ing.) *
devamlılık, ardının gelmesi, arkasından gelme
bekar :
ara. * bekr, bikr (ilk doğan evlat, genç kız, cinsel ilişkide bulunmamış dişi,
kız) * evlenmemiş olan kişi
bekaret :
ara. * bekr, bikr (ilk doğan evlat, genç kız, cinsel ilişkide bulunmamış dişi,
kız), bekar (hiç evlenmemiş olan) + et (isim yapım eki) * cinsel ilişkide
bulunmamış kimsenin durumu, kızlık, erdenlik; masumluk, temizlik, saflık
bekarhane :
ara., far. * bekar (evlenmemiş olan kişi) + hane (ev, yer, mekan, mesken,
konak, konut, yuva) * bekar evi
bekçi :
tür. * bek (arka, ard) + çi (-an, yapan, eden) * arkasını kollayan, koruyan
bekenstein limiti :
alm., lat. * Bekenstein (Amerikalı teorik fizikçi Jacob Bekenstein) (alm.) +
limitus (sınır, hudut, kısıt) (lat.) * bir fiziksel sistemin belirli bir hacim
ve enerjiye sahipken taşıyabileceği maksimum entropi veya bilgi miktarını, kara
delik termodinamiği ve kuantum bilgi teorisi bağlamında belirleyen teorik üst
sınır
bekilli :
ara., tür. * bekir (ilk çocuk, genç, taze, el değmemiş) + li (ile, birlikte,
beraber); bekil (yakışıklı delikanlı, genç) + li (ile, birlikte, beraber) *
Denizli’nin bir ilçesi; kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şahin Uç Beyi olan Bekir
Bey’den
bekim :
ara. * bekm (konuşamamak, dili tutulmak), bukm (dilsizlik, konuşma yoksunluğu)
* dilsiz, konuşamayan
bekinmek :
tür. * bek (arka, ard) + in (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * ayak
diremek, direnmek
bekir :
ara. * bekr, bikr (ilk doğan evlat, genç kız, cinsel ilişkide bulunmamış dişi,
kız) * ilk, ilk doğan
bekitmek :
tür. * bek (arka, ard) + it (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * kapamak,
tıkamak
beklemek :
tür. * bek (arkada olmak, ardında olmak, gözetmek, nöbet tutmak, hazırda
durmak) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * korumak, arkasında olup
destek vemek, arkayı kollamak, ardını kollamak, arka çıkmak
beklenmedik :
tür. * bek (arkada olmak, ardında olmak, gözetmek, nöbet tutmak, hazırda
durmak) + len (dönüşlü fiil eki) + me (olumsuzluk eki) + dik (geçmiş zaman ve
sıfat yapım eki) * beklenilmeyen, olacağı tahmin edilmeyen, öngörülmeyen
beklenti :
tür. * bek (arkada olmak, ardında olmak, gözetmek, nöbet tutmak, hazırda
durmak) + len (dönüşlü fiil eki) + ti (isim yapım eki) * bir şeyin
gerçekleşmesini isteme hali, ümüt, umut
beklometazon :
gre. * be (farmasötik ön ek) + khloros (klor Cl) + methyl (metil (CH3) grubu)
(methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + methasone
(methyl (CH3 grubu) + sone (kortikosteroid belirten son ek) ) * astım, alerjik
rinit, dermatit, sedef hastalığı, ülseratif kolit ve nazal polip gibi çeşitli
inflamatuar cilt hastalıklarının tedavisinde kullanılan, güçlü antiinflamatuar
(iltihap önleyici) ve immünosupresif (bağışıklık sistemini baskılayıcı)
etkilere sahip sentetik bir glukokortikoid (kortikosteroid) ilacın etken
maddesi (C28H37ClO7)
beklometazon dipropiyonat :
lat. * be (farmasötik ön ek) + khloros (klor Cl) + methyl (metil (CH3) grubu)
(methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + asone
(steroid kökü) + di (iki, ikili, çift) (lat.) + propion (propiyonik asit
türevi) + ate (tuz veya ester eki) * inflamasyonu azaltmak ve alerjik
reaksiyonları kontrol etmek için kullanılan inhale veya topikal steroid ilacı
etken maddesi (C28H37ClO7)
bekr :
ara. * bekr (ilk olan, ilk doğan; genç erkek deve), bikr (ilk doğan, ilk gelen;
el değmemiş, bakire) * ilk doğan evlat, genç kız, cinsel ilişkide bulunmamış
dişi, kız
bekri :
ara. * bekr (erken) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * erken, sabah;
erkenci, sabahtan içmeye başlayan, içkiye çok düşkün; sarhoş
bekriyye :
ara. * bekr (erken) + iyye (ile ilgili olma) * tasavvufta Hakk'a ulaşmak için
benimsenen usul, tutulan yol
beksaroten :
lat. * bex (farmasötik ön ek) + arotene (aromatik halkalar içeren arotinoid
türevi belirteci) * vücuttaki Retinoid X reseptörlerini (RXR) seçici olarak
aktive ederek kanserli hücrelerin büyümesini ve çoğalmasını durduran, özellikle
diğer tedavilere yanıt vermeyen ileri evre kutanöz T hücreli lenfoma (cilt
lenfoması) vakalarında kullanılan üçüncü kuşak sentetik bir retinoid (A
vitamini türevi) antineoplastik ila ilacın etken maddesi (C24H28O2)
bektaşi :
tür. * beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar,
yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek;
asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + daş, deş (aynılık,
eşlik eki) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Hacı Bektaş-ı Veli
tarafından kurulduğuna inanılan bir islam tarikatı
bektaşi devr-i revanı :
tür., ara., far. * beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim,
hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi
olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + daş, deş
(aynılık, eşlik eki) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + devr
(döngü, dönme) + ı (tamlama eki) (ara.) + revan (yürüyen, akan) (far.) + ı
(iyelik eki) (tür.) * Türk musikisinde 13 zamanlı ve dokuz vuruşlu olan, bir
aksak ile bir sofyanın birleşmesinden meydana gelen ve ektaşî tarikatı
toplantılarında icra edilen müzik
bektaşi divanisi :
ara. * beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar,
yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek;
asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + daş, deş (aynılık,
eşlik eki) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + divan (dev; div
(kötülük tanrısı, cin, iblis, şeytan, ifrit; dev, yüce, ulu) + an (çoğul eki,
gibi olan) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) + si (iyelik eki)
(tür.) * Kuzey Doğu Anadolu'da yaygın aşık makamlarından olan bir divan türü
bel :
ara. * bele (yutmak, emmek, yok etmek, yitirmek, kaybetmek) * yutma, emme;
belirsiz kılma, ortadan kaldırma, yok etme
bel :
tür. * bel (gövdenin orta bölümü; iki dağ arasındaki geçit/eşik, tarlanın
ortası) * göğüsle karın arasındaki bölüm, dağın iki zirvesi arasındaki kavisli
bölüm
bel :
tür. * bel (sperm, erlik suyu ) * erkeğe ait üreme hücresi, dişi yumurta
hücresini dölleyerek yeni organizmanın oluşmasını sağlayan gamet, spermatozoon,
sperm, erlik suyu
bel kanto :
lat., ita. * bellus, bella (güzel) + cantus, canto (şarkı) * güzel şarkı, güzel
şarkı söyleyiş; müzik parçası içerisindeki duygusal farklılıkların
vurgulanması, notaların daha cazibeli bir şekilde söylenmesi
bela :
ara. * bala’a (sınamak, denemek, ölçmek, test etmek, imtihan etmek; musibet
vermek, başına bela getirmek), ibtila (sınav, sınama, deneme, test, imtihan) *
sınav, sınama, deneme, test, imtihan; zorluk, büyük sıkıntı, problem, dert,
sorun, musibet
belagat :
ara. * belağa (ulaştırmak, eriştirmek) + at (isim yapım eki) * ulaştırma,
eriştirme, bildirme, iletme, ulaştırma, eriştirme, bildiri, ileti
belahat :
ara. * ebleh (aptal, salak) * kalın kafalılık, bönlük, alıklık, eblehlik
belarus :
bel. * belaya (beyaz) + rus (rus) * Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla
bağımsızlığını ilan eden Slav devleti
belatasept :
lat. * bela (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + ta (bağlayıcı veya türev eki)
+ cept (reseptör bağlayan biyolojik madde eki) * organ nakli sonrası bağışıklık
tepkisini önlemek için kullanılan, T hücrelerini hedef alan sentetik biyolojik
ilacın etken maddesi (C3508H5440N922O1096S32)
belce :
tür. * bel (gövdenin orta bölümü; iki dağ arasındaki geçit/eşik, tarlanın
ortası) + ce (küçültme eki) * iki kaş arası
belçika :
lat. * belgicus (Gallia Belgica) (bataklık alan); belgium (belgae (şişmek,
kabarmak; sinirlenmek) + ium (yer, mekan, durum eki, isim yapım eki) ) * kökeni
Kelt ve Cermen karışımı bir halk olan Belgae'lerin yaşadığı, Roma eyaleti
Galya'nın en kuzeyindeki Gallia Belgica’ya dayanan, doğusunda Almanya,
güneybatısında Fransa, kuzeydoğusunda Hollanda, güneyde ise Lüksemburg bulunan
bir Batı Avrupa şehri
belde :
ara. * belede (yerleşmek, bir yere yerleşim sağlamak) * memleket, şehir, yer,
ikamet edilen yer, ikamet için oluşturulmuş olan; beled
belde-i tayyibe :
ara. * belde (kent, kasaba, küçük yerleşim birimi) + i (tamlama eki) + tayyib
(temiz) + e (son ek) * güzel şehir, temiz şehir; Kur’an’ın Sebe suresinin 15.
ayetinde geçen ifade
beled :
ara. * belde (kent, kasaba, küçük yerleşim birimi) * beldeler, kasabalar,
kentler, memleketler, yerleşim birimleri; Kur'an'ın 90. suresinin ismi
belediye :
ara. * beled (belde) + iye (yer ve durum eki) * bir yerleşim yerinin yerel
hizmetlerini yürüten ve yöneten kamu kuruluşu; yerel yönetim kurumu, il veya ilçe
yönetimi
beleh :
ara. * ebleh (sersem, aptal, salak, ahmak, budala, bön) * sersemlik, aptallık,
bönlük, ahmaklık, budalalık
belek :
tür. * bele (ulamak, bulaştırmak, çamur veya boya sürmek, kundaklamak) + k
(araç eki) * bebeği sarmakta kullanılan uzunca bez, kundak
belemek :
tür. * bele (ulamak, bulaştırmak, çamur veya boya sürmek, kundaklamak) + mek
(fiil mastar eki) * çocuğu beleğe sarmak, kundaklamak veya beşiğe yatırıp
bağlamak; bulamak
belemir :
ara. * belemir (mavikantaron, peygamber çiçeği) *
bileşikgillerden/papatyagillerden (Asteraceae), Orta Anadolu’da, baharda
genellikle buğday tarlalarında yetişen, mavimsi veya mor renkte çiçekleri olan
bitki, peygamberçiçeği, mavi kantaron
belen :
tür. * bel (geçit, dağ geçidi) + en (yer ve durum eki) * dağ sırtlarında geçit
veren yer, dağ geçidi, bel; Hatay'ın bir ilçesi
belermek :
tür. * belgü (işaret, belirti, alamet, sembol), bel (bilmek, açıklamak,
bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa etmek, işaretlemek) + er (edilgen
fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * göz akları iyice belirecek biçimde açılmak
beleş :
ara. * bi (ile, birlikte, beraber) + la (-sız, hayır, yok, değil) + şey (şey) *
bir şeysiz, bir şey olmadan, karşılıksız, bedava, ücretsiz
beleth :
lat. * baal (kanat, cenah; kol; üst, yukarı, yüksek; boybos, endam, uzunluk;
sahip, efendi, koca) + eth (cin belirten son ek) * Hz. Süleyman'ın (Solomon)
ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis'te maji ile ilgili olan ve 72
cinden bahsedilen Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, seksen
lejyon iblise hükmeden, soluk bir ata binmiş ve trompetler eşliğinde dehşet
verici bir ihtişamla gelen, çağrıldığında sert mizacıyla korku salsa da
büyücüye karşı tüm erkek ve kadınların sevgisini kazanma gücüne sahip olan 13.
sıradaki cin
beletmek :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + et (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bildirmek,
öğretmek belletmek
belge :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + ge (isim yapım eki) * bir olayı, durumu veya bilgiyi
kanıtlayan yazılı, görsel veya dijital kayıt; resmi veya gayriresmi doğrulama
aracı; belli eden yazı, beliri hale getiren, döküman
belgesel :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + ge (isim yapım eki) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * belge ile ilgili; kurgusal senaryoya dayalı olmayıp gerçek durumları
yansıtan yazı veya film
belgi :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + gi (isim yapım eki) * bir şeyi kendi benzerlerinden
ayırmamıza, onu tanımamıza yarayan özellik; duyuş, düşünüş ve inanıştaki
ayırıcı özellik
belgin :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + gin (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kesin bir
biçimde açık hale getirilmiş veya gelmiş olan, belirlenmiş olan; kadın ismi
belgisiz :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + gi (gibi olma) + siz (yoksunluk, zıtlık ve olumsuzluk
eki) * sınırlanmamış, belirtilmemiş, belli edilmemiş olan, belirli olmayan
belgit :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + git (isim yapım eki) * bir borç veya yüklenimi göstermek
için imzalan yasal belge; bir önermeyi kanıtlamak için öne sürülen ve daha önce
doğruluğu kabul edilmiş olan başka önerme
belgrad :
sır. * beograd, belgrad (beo, bel (beyaz) + grad (şehir) ) * Sırbistan'ın
başkenti
belgü :
ara. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + gü (isim yapım eki) * işaret, alamet, sembol, nişan, im;
beyazlamak, ağarmak; belli
belgütay :
tür., moğ * belgü (işaret, alamet, nişan, sembol, simge, tamga) + tay (ile
ilgili, gibi olan; ince, genç, taze; at yavrusu) * işaretli, görünen, belli,
belirgin
beli :
far. * beli (evet, peki) * evet, peki, tamam
belial :
ibr. * beli (değersizlik, yıkım, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk son eki) + ya’al
(değeri olmak) * değersizlik, kötücüllük; Hz. Süleyman'ın (Solomon) ana kitabı
olan Lemegeton, Clavicula Salomonis'te maji ile ilgili olan ve 72 cinden
bahsedilen Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, insanları kötülüğe
teşvik eden, onur, makam ve lütuf bahşeden 68. cin
beliğ :
ara. * belağa (beyan etmek, bildirmek, açıklamak, ilan etmek, duyurmak,
ulaştırmak) * açık, net, düzgün
belik :
tür. * belik (fitil, kandil fitili) (tür.); porik (kakül, zülüf) (erm.) * saç
örgüsü; arıza, uğram, değişim
belinograf :
fra., gre. * belin (Fransız mucit Édouard Belin'in soyadından) (fra.) + graphos
(yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) (gre.) * telefon hatlarıyla fotoğraf, şekil
ve yazıyı uzak mesafeye nakleden cihaz; ses dalgalarını elektrik işaretlerine
çevirip ileten aygıt, faks, telefoto cihazı
belirgin :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + gin (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * açık ve bariz hale gelmiş olan, meydanda olan, aşikar
belirlemek :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil
mastar eki) * açık ve bariz hale getirmek, tespit etmek
belirli :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + le (etken fiil eki) + li (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * açık olan, bariz olan, belli olan
belirmek :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * açığa
çıkmak, ortaya çıkmak, meydana çıkmak, tezahür etmek
belirsiz :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + sız (yoksunluk, zıtlık ve
olumsuzluk eki) * açık olmayan, bariz olmayan, belli olmayan
belirteç :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + teç (araç eki) * bir fiilin, bir
sıfatın veya bir ismin anlamını yer, zaman, nicelik, nitelik, ölçü, soru
kavramları yönünden etkileyen, kesinleştiren veya sınırlayan kelime, zarf
belirti :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + ti (isim yapım eki) * işaret,
sinyal, nişan, im, simge, sembol, semptom
belirtmek :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + ir (edilgen fiil eki) + t (etken fiil eki) + mek (fiil
mastar eki) * işaret etmek, dikkat çekmek
belit :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + it (isim yapım eki) * doğruluğu apaçık bulunan, kanıtlanması
gerekmeyen ve kendiliğinden apaçık olduğu için öteki önermelerin ön dayanağı
olan temel önerme
belitsel geometri :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + it (isim yapım eki) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + metria (ölçüm, ölçme) (metros,
metron (ölçü) + ia (isim, yer ve durum eki) ) * koordinat kullanmadan veya
minimal formül ile yapılan, geometrik şekilleri bir araya gelmiş noktalar
kümesi olarak ele almayan geometri tipi, sentetik geometri
beliyye :
ara. * bela (sorun, müşkilat, musibet, afet, tasa, keder) + iyye (durum eki) *
bela, müşkilat, musibet, afet, tasa, keder; cahiliye döneminde Araplar'ın
ölünün mezarı başında aç ve susuz bırakarak ölüme terkettikleri dişi deveye
verilen isim
belize :
may. * beliz (çamurlu su, bataklık) + e (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
Kuzeyinde Meksika, batı ve güneyinde Guatemala, doğusunda Karayip Denizi yer
alan, Orta Amerika'nın kuzeydoğu kıyısında bir Karayip ülkesi
belkıs :
gre. * pallakis (cariye, nikahsız eş, metres) (pallas (nikahsız eş, metres) +
kis (küçültme eki) ), palaks (genç kız) * Hz. Süleyman’ın hüdhüd kuşu
vasıtasıyla kitap gönderdiği Sebe melikesinin ismi
belki :
ara., far. * bel (ama, fakat) + ki (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer), balki
(hatta, o kadar ki) * olabilirliği şüpheli olan, kesin olmayan hususlar için
kullanılan bir zarf
bell paralizi :
ing. * bell (19. yüzyılın başlarında idiyopatik yüz felcini tanımlayan Sir
Charles Bell'in soyadından) + paralysis (felç) (para (yanında, vasıta; engel,
karşıt, zıt) + lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest
kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak)
+ isis (isim yapım ve durum eki) ); paraluesthein (yandan sakat olmak, yandan
engelli olmak), paralusis (felç, engelli olma) ) * yedinci kranial sinirin
fonksiyon bozukluğundan kaynaklanan ve etkilenen tarafta yüz kaslarının kontrol
edilememesine neden olan bir yüz felci
belladonna :
lat. * bellus (güzel; yakışıklı) + dominus, donna (efendi, hükümdar, reis) *
patlıcangillerden, sıcak ve ılıman iklimlerde orman içlerinde
yetişen,Türkiye’de Karadeniz dağlarıyla Toroslar’da bol bulunan, kökleri,
köksapları ve yaprakları hekimlikte kullanılan, atropin denilen zehirli ilacın
elde edildiği, pis kokulu, otsu bir bitki, güzelavratotu
bellece :
tür. * bellece (işaret, alamet; belirli olma, açığa çıkma) * işaret, alamet,
belirli olma, açığa çıkma
bellek :
tür. * bel (işaret, alâmet, im) + lek (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
(işaretleyerek belirleme, saptama, koruma anlamında) * hafıza
bellemek :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * işaretlemek,
saptamak, belirlemek, imlemek
belli :
tür. * bel (bilmek, açıklamak, bildirmek, göstermek, açığa çıkarmak, ifşa
etmek, işaretlemek) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * işaretli,
saptanmış, belirlenmiş, imlenmiş
bellis :
lat. * bellus (güzel) * küçük, yuvarlak beyaz veya pembe çiçekleri olan,
Asteraceae familyasından bir bitki
bellium :
lat. * bellus (güzel) + ium (isim yapım eki) * küçük, dekoratif çiçekler açan,
Asteraceae familyasından bir bitki
bellona :
lat. * bellum (savaş) + ona (dişilik eki) * Roma mitolojisinde savaş tanrıçası
belma :
far., ara. * purmah (dolunay) (far.), balma (ara.) * dolunay; sakin ve yumuşak;
çok güzel, ay yüzlü, ay gibi parlak; kadın ismi
belmopan :
may. * belix, belize (çamurlu su) + mopan (Guatemala'nın yerli halkının ismi) *
Belize’nin başkenti (Ülkenin en uzun nehri "Belize"’dir. İskoç kaptan
Wallace'ın Belize Nehri'ndeki sığınağına kendi adını verdiğine inanılmaktadır.)
belonidae :
gre., lat. * belone (iğ, iğne, uzunve sivri yapı) (gre.) + eidos (görünüş, şekil,
biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * uzun, ince
gövdeli, üst ve alt çeneleri uzamış gaga biçiminde olan, çoğunlukla yüzey
sularında yaşayan zargana balıklarını kapsayan ışın yüzgeçli balıklar
familyası, zargana, iğne balığı
beloniformes :
gre., lat. * belone (iğ, iğne, uzunve sivri yapı) (gre.) + formis (şekilli,
biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) *
zarganalar, uçan balıklar ve yakın akrabalarını kapsayan, genellikle uzun ince
gövdeli, yüzey sularında yaşayan ve bazı üyelerinde su dışına sıçrayarak
süzülme yeteneği bulunan ışınsal yüzgeçli (kemikli balıklar) balıklar takımı
belostomatidae :
gre. * belos (ok, mızrak) + stoma (ağız, açıklık, açılış) (gre.) + eidos
(görünüş, şekil, biçim, form) (gre.); idae (-giller, zoolojik familya eki)
(lat.) * büyük su böcekleri olarak bilinen, tatlı sularda yaşayan, güçlü ön
bacaklarıyla avlarını yakalayan ve sokucu-emici ağız parçalarıyla beslenen
yarım kanatlı böcekler (Hemiptera) familyası
belsem :
gre., ibr. * balsamon (baharat, hoş koku, parfüm), boshem (ibr.) * bazı
ağaçlardan elde edilen, parfüm ve ilaç yapımında kullanılan reçine
belsoğukluğu :
gre., tür. * bel (sperm) + soğuk (sıcak olmama) + luk (isim yapım eki) + u
(iyelik eki) (tür.) * neisseria gonorrhoeae bakterisinin neden olduğu,
özellikle döl ve idrar yollarını etkileyen, cinsel yolla bulaşan, kontrolsüz
sperm boşalmasına neden olan bir hastalık, gonore
bembeyaz :
tür., ara. * bem (pekiştirme öneki) (tür.) + beyaz (ak) (ara.) * çok beyaz,
tamamen beyaz
bemiparin :
lat. * bemi (ön ek) + parin (antikoagülan ilaç belirten son ek) * düşük
moleküler ağırlıklı heparinler grubuna ait bir antitrombotik (pıhtılaşma
önleyici) (C26H41NO34S4)
bemol :
lat. * b (b) + mollis (yumuşak) * bir ölçü içinde, notanın önüne konulunca
sesin yarım ton kalınlaştırılacağını belirten nota işareti
ben :
far. * ban (tanecik, tohum) * cilde rengini veren melanin pigmentini üreten
hücrelerin genellikle iyi huylu olarak oluşturduğu deri lezyonu, et beni,
melanositik nevüs
ben :
tür. * men, ben (ben, birinci tekil şahıs zamiri) * birinci tekil şahıs zamiri
benan :
ara. * binnah (parmak, parmak ucu) + an (çoğul eki) * parmaklar, parmak uçları;
parmakla gösterilen; kadın ismi
benat :
ara. * bint (kız) * kızlar; bebekler
benazepril :
lat. * bena (ön ek) + ase (anjiyotensin dönüştürücü enzim belirtme eki) + pril
(anjiyotensin dönüştürücü enzimi inhibe eden ilacı belirten son ek) *
hipertansiyon, kardiyovasküler rahatsızlıklar, kalp yetmezliği ve diyabetik
böbrek hastalığını tedavi etmek için kullanılan bir ilacın etken maddesi
(C24H28N2O5)
bence :
tür. * ben (birinci tekil şahıs zamiri) + ce (-a göre) * benim düşünceme göre,
bana göre
bench :
alm., ing. * bank, bench (oturmak için uzun tahta, sıra, banka) * uzun, düz
oturma yeri; spor veya mahkeme bağlamında oturma sırası veya kenarda bekleyen
oyuncular için kullanılan terim
benchmarking :
alm., ing. * bank, bench (oturmak için uzun tahta, sıra, banka) + marking
(işaretleme) * bir ürün, süreç veya performansın standartlarla veya en iyi
uygulamalarla karşılaştırılarak değerlendirilmesi süreci, karşılaştırma
bencil :
tür. * ben (birinci tekil şahıs zamiri) + cil (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * egoist, sadece kendi menfaatini düşünüp önceliklendiren
bencileyin : tür.
* ben (birinci tekil şahıs zamiri) + ci (yönelim, benzerlik eki) + leyin (gibi,
tarzında) * benim gibi, bana göre
bend :
far. * band, bend (bağlamak, tutturmak, iliştirmek) * bağlamak, set çekmek,
engel olmak, emri altına almak (önünde eğdirmek); bağ, bağlanan, bağlanmış,
kuşak, boğum, mafsal; bir şiiri meydana getiren ikilik (beyit), üçlük, dörtlük,
beşlik vb. kümeler
bendamustin :
lat. * benda (ön ek) + mustine (kemoterapide kullanılan alkilleyici ajan
belirten ek) * kronik lenfositik lösemi, multipl miyelom ve Hodgkin dışı
lenfoma tedavisinde kullanılan bir kemoterapi ilacın etken maddesi
(C16H21Cl2N3O2)
bende :
far. * band, bend (bağlamak, tutturmak, iliştirmek) * bağlanmış olan; kul,
köle, esir, tutsak, hizmetçi, hizmetkar
bendegan :
far. * bende (kul, köle, hizmetçi) + gan (çoğul eki) * kullar, köleler;
padişaha bağlı olanlar, padişahın hizmetinde bulunan kimseler
bendegi :
far. * bende (kul, köle, hizmetçi) + gi (isim yapım eki) * kulluk, kölelik,
hizmetçilik
bendehane :
far. * bende (kul, köle, hizmetçi) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak,
konut, yuva) * kölelerin, hizmetçilerin kaldığı ev, köle evi
bendeniz :
far. * bende (kul, köle, hizmetçi) (far.) + niz (ikinci çoğul şahıs iyelik eki)
(tür.) * kulunuz, köleniz
bender :
far. * bender (liman, iskele, ticaret yeri) * liman, iskele, ticaret yeri
benderek :
far. * bender (liman, iskele) + ek (küçültme eki) * küçük iskele; boğaz ve
liman ağızlarında yapılan küçük kale. mendirek
bendevi :
far. * bende (kul, köle, hizmetçi) (band, bend (bağlamak) + evi (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * kul gibi olan, köle gibi olan
bendezade :
far. * bende (kul, köle, hizmetçi) + zade (-den doğmuş, oğlu, kızı, soyundan) *
köle oğlu, köle evladı
bend-i-buselik :
far., ara. * band, bend (bağ, kuşak, su seddi; hapis) (far.) + i (tamlama eki)
+ ebu (baba, ata) + salaka (yola gitmek, yolculuk etmek), selik, salik (yola
giren, yol yürüyen, yolcu, bir yola girmiş olan; yol, iz) (ara.) * Türk
musikisinde, karar perdesi buselik olan, temelinde Buselik dizisi bulunup
Hüseyni ve Hicaz renkleriyle zenginleştirilen; özellikle orta ve tiz bölgelerde
derinlik ve lirizm barındıran, makamın seyri içinde yumuşak geçkiler ve
duygusal yoğunluk sunan, şarkı ve gazel formlarında tercih edilen klasikleşmiş
ve içli bir makam
bend-i-hisar :
far. * band, bend (bağ, kuşak, su seddi; hapis) + i (tamlama eki) + hisar
(etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur, korugan) * Türk musikisinde, karar
perdesi hisar (dügâh üzeri si) olan, temelinde Hisar dizisi bulunan ve Hüzzam
ile Segâh renklerini taşıyan, tiz bölgelerde zenginleşen ve orta bölgede sabit
seyir gösteren; özellikle gazel ve ağır klasik formlarda kullanılan, duygusal
derinlik ve zarif geçkilerle öne çıkan, süslemeye açık nadir bir birleşik
(mürekkep) makam
bendir :
ara. * bandir (büyük boyda zilsiz def, vurmalı çalgı) * zilsiz büyük def; keçi
derisinden imal edilen geniş yüzeyli davul (pandora (tüm hediyeler; üç telli
ud) (pan (tüm, bütün; daire) + doron (hediye, armağan) )
benefşe :
gre., far. * monemvasia (tek girişli) (moni (tek) + emvasis (yaklaşma, giriş) )
(gre.); banafşe, benefşe (far.) * menekşegillerden, doğada kendiliğinden
yetiştiği gibi birçok türü bahçe bitkisi, saksı çiçeği olarak da yetiştirilen,
yaprakları yürek biçiminde, çok yıllık otsu bir bitki, menekşe; Monemvasia
(Mora Yarımadası'nın Lakonya iline bağlı Monemvasia belediyesinde bir kasaba)
benek :
tür., far. * men, ben, ban (kuş yemi, küçük parça, tanecik, tohum, ciltte leke)
+ ek (küçültme eki) * bir yüzey üzerinde bulunan küçük leke, nokta, puan veya
desen; ciltteki leke
benelüks :
ing. * benelux (Belgium (Belçika) + Netherland (Hollanda) + Luxembourg
(Lüksemburg) kelimelerinin ilk harflerinden oluşam kelime * Belçika, Hollanda
ve Lüksemburg'un coğrafi olarak birlikteliğini anlatan, politik ve ekonomik iş
birliği temeline oturan uluslararası bir birlik
bener :
tür. * ben (birinci tekil şahıs) + er (asker, erkek) * “ben erim”, “ben
askerim”; erkek ismi
bengi :
tür. * bengü, mengü (sonu olmayan, hep kalacak olan, ölümsüz, ebedi) * ebedi,
sonsuz, ölümsüz, daimi, baki; Balıkesir dolaylarında erkekler tarafından
oynanan bir zeybek çeşidi ve bu oyuna eşlik eden ezgi
bengisu :
tür. * bengü, mengü (ebedi, sonsuz, ölümsüz, daimi, baki; ölümsüzlük,
sonsuzluk, ebediyet) + su (hidrojen ile oksijen bileşiminden oluşan saydam ve
akışkan madde, sıvı (H2O) ) * ölümsüzlük suyu, sonsuzluk suyu; kadın ismi
bengü :
tür. * bengü, mengü (ebedi, sonsuz, ölümsüz, daimi, baki) * ebedi, sonsuz,
ölümsüz, daimi, baki; Balıkesir dolaylarında erkekler tarafından oynanan bir
zeybek çeşidi ve bu oyuna eşlik eden ezgi
bengühan :
tür. * bengü, mengü (ebedi, sonsuz, ölümsüz, daimi, baki) + han (kağan,
hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * sonsuz hükümdar
beni :
ara. * ibn (oğul, velet, evlat, çocuk) * oğullar, evlatlar, çocuklar
beni adem :
ara. * ibn (oğul), beni (oğullar) + Adem (Adem) * Ademoğulları
beni beşer :
ara. * ibn (oğul), beni (oğullar) + beşer (insan; deri, cilt, ten) *
insanoğulları
beni israil :
ara. * ibn (oğul), beni (oğullar) + israil (Tanrı ile mücadele eden) (sara,
isra (mücadele etmek) + el (ilah, tanrı) ) * İsrail oğulları. Yahudiler, Yahudi
benidipin :
lat. * beni (benzo türevi) + di (dihydro) + pine (dihydropyridine ilacının son
eki) * yüksek kan basıncının (hipertansiyon) tedavisi için kullanılan bir
dihidropiridin kalsiyum kanal blokeri (C28H31N3O6)
benign :
lat. * benignus (bene (iyi) + genus (oluşmuş, yaratılmış, doğmuş) ) * iyi,
iyimser, iyi huylu
benim :
tür. * ben (birinci tekil şahıs zamiri) + im (birinci tekil şahıs iyelik eki) *
bana ait
benimsemek :
tür. * ben (birinci tekil şahıs zamiri) + im (birinci tekil şahıs iyelik eki) +
se (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi içselleştirmek, bir şey
ile kendisi arasında bağ tesis etmek
benin :
ara. * ibn (oğul, erkek çocuk, velet, evlat) * oğullar, erkek çocuklar,
veletler, zadeler, evlad; Batı Afrika’da Atlas Okyanusu kıyısında yer alan;
batıda Togo, doğuda Nijerya, kuzeyde Burkina Faso ve Nijer ile komşu olan ülke
beniz :
tür. * meniz (görünüş, suret, çehre) * yüz veya yüzün rengi
benlik :
tür. * ben (birinci tekil şahıs zamiri) + lik (isim yapım eki) * nefs, özlük,
ego, öz varlık, şahsiyet
benmari :
lat., fra. * balneum, balineum (banyo) + Mariae (Meryem) (lat.); Bain-marie
(Marie'nin banyosu) (bain (banyo) + Marie (Meryem) (fra.) * bir kabı sıcak suya
oturtarak içindekini ısıtma veya eritme
benmerkezci :
tür. * ben (birinci tekil şahıs zamiri) + merkez (orta nokta, odak) + ci
(yandaş, yapan, eden eki) * kendisini her ortamda ilgi odağı, dikkat merkezi
addeden ve buna göre abartılı söylem ve davranışlarda bulunan
benna :
ara. * bana (yapmak, inşa etmek, bina etmek, yapılandırmak, kurmak) * yapıcı,
usta inşacı, bina eden, mimar, usta, kalfa
bennain :
ara. * banna, benna (duvar ustası, bina yapıcı) * duvar ustaları, bina
yapıcılar
bennak vergisi :
erm. * bennak (topraksız köylü; evlenmemiş adam) + vergi (devlete ödenecek pay,
resim, yükümlülük ödemesi) + si (iyelik eki) * Osmanlı Devleti'nde toprak
sahibi olan babalarının yanında yaşayan erkeklerin evlendikleri zaman ödedikleri
örfi bir vergi
benralizumab :
lat. * ben (benzen belirten onek) + ra (reseptör veya respons (yanıt) belirten
önek) + li (ek) + zu (insanlaştırılmış) + mab (monoklonal antikor eki,
(humanized monoclonal antibody) ) * astım tedavisinde kullanılan, interlökin-5
reseptörünün alfa zincirine karşı yönlendirilmiş bir monoklonal antikor
(C6492H10060N1724O2028S42)
bent :
far. * band, bend (bağlamak, tutturmak, iliştirmek) * bağlamak, set çekmek,
engel olmak, emri altına almak (önünde eğdirmek); bağ, bağlanan, bağlanmış,
kuşak, boğum, mafsal; bir şiiri meydana getiren ikilik (beyit), üçlük, dörtlük,
beşlik vd. kümeler
bentik :
gre. * benthos (derinlik, deniz dibi, dip bölgesi, deniz veya göl tabanı) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * deniz, göl veya akarsu gibi su
kütlelerinin tabanında veya tabana yakın bölgelerde yaşayan organizmalara veya
bu dip yaşam bölgesiyle ilgili olan özelliklere ait
bentik zon :
gre. * benthos (derinlik, deniz dibi, dip bölgesi, deniz veya göl tabanı) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + zone (kuşak, kemer, şerit, bant,
halka, sargı veya yeryüzünün beş kuşağından her biri, bölge, alan) (gre.); zona
(lat.) * oşinografide, okyanus veya göl tabanına yakın olan ve bentik
organizmaların yaşadığı ekolojik bölge
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder