semavi :
ara. * sema (gök, gökyüzü) + vi (-sel, gibi olan, ile ilgili) * göksel, gök ile
ilgili
semazen :
ara., far. * sema (gök, gökyüzü) (ara.) + zeden, zen (yapan, eden, icra ve ifa
eden) (far.) * ney gibi dini çalgılar eşliğinde kollarını iki tarafa doğru açıp
sağ avucunu gökyüzüne, sol avucunu ise yeryüzüne çevirerek, Hak'tan alıp halka
dağıtma sembolizmi yapıp dönerek sema gösterisi yapan kişi
sembiyotik :
gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam,
dirim, canlılık) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait) * farklı türlerin karşılıklı
yarar sağlayacak şekilde birlikte yaşaması durumu
sembiyoz :
gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam,
dirim, canlılık) + osis (isim yapım ve durum eki) * iki canlının tek bir
organizma gibi birbirleriyle yardımlaşarak bir arada yaşamaları, ortak yaşam,
ortak yaşarlık
sembiyozis :
gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam,
dirim, canlılık) + osis (isim yapım ve durum eki) * iki canlının tek bir
organizma gibi birbirleriyle yardımlaşarak bir arada yaşamaları, ortak yaşam,
ortak yaşarlık
sembol :
gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ballein (atmak,
fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atış,
fırlatma) (gre.); symbolon (lat.) * bir düşünceyi, kavramı, nesneyi veya durumu
temsil eden işaret, simge, parola, alamet, remiz
sembolik :
gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ballein (atmak,
fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atış,
fırlatma) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.); symbolicus (lat.) *
doğrudan kendisini değil başka bir düşünceyi, değeri, kavramı veya durumu
temsil eden, gerçek anlamının ötesinde çağrışımsal ve simgesel anlam taşıyan,
çoğu zaman temsili veya mecazi nitelikte olan
sembolist :
gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ballein (atmak,
fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atış,
fırlatma) + istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (gre.);
symbolista (lat.) * duygu, düşünce ve izlenimleri doğrudan anlatmak yerine
simgeler, çağrışımlar ve örtülü anlatımlar aracılığıyla ifade etmeyi benimseyen
sanat, edebiyat veya düşünce anlayışına bağlı kimse, simgeci
sembolize :
gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ballein (atmak,
fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atış,
fırlatma) (gre.) + izatus (dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş) (izare
(dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) )
(lat.) * doğrudan anlatılmak yerine bir simge, işaret, nesne, kişi veya temsil
aracılığıyla ifade edilmiş, belirli bir düşünceyi, kavramı, inancı veya durumu
çağrışımsal biçimde temsil edecek hale getirilmiş
sembolizm :
gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ballein (atmak,
fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atış,
fırlatma) + ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) (gre.);
symbolismus (lat.) * düşünce, duygu, inanç ve estetik kavramların doğrudan
anlatım yerine simgeler, çağrışımlar ve örtülü anlamlar aracılığıyla ifade
edilmesini esas alan sanat, edebiyat ve düşünce anlayışı, simgecilik
seme :
far. * sem (ahmak, şaşkın, alık) * sersem, şaşkın, alık, aptal, durgun, moron
semek :
ara. * semek (balık) * denizde veya tatlı sularda yaşayan solungaçlı, yüzgeçli
ve kuyruklu canlı
semelparite :
lat. * semel (bir kez, bir defa) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek,
yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ürermek, öne getirmek, başarmak;
görünmek, belirmek, ortaya çıkmak) + itas (isim yapım ve durum eki) *
biyolojide bir organizmanın yaşamı boyunca yalnızca bir kez üreme
gerçekleştirdikten sonra genellikle ölmesi veya üreme yeteneğini kaybetmesi
durumu, tek üremelilik, bir kez üreyen yaşam stratejisi
semen :
ara. * semen (değer, kıymet, fiyat, bedel, karşılık) * karşılık olarak verilen
bedel, değer, fiyat; bir mal veya hizmetin alım-satımında ödenen parasal
karşılık, kıymet
semen :
lat. * semen (tohum, çekirdek, döl, sperma; canlılarda soyun devamını sağlayan
üreme hücresi, üreme taneciği) * bitkilerde yeni bir bireyin oluşmasını
sağlayan üreme taneciği, hayvan ve insanda dişiyi döllendiren ve üremenin
gerçekleşmesini sağlayan sperm hücrelerini içeren sıvı, aynı zamanda mecazen
bir şeyin başlangıcını, kaynağını veya kökenini oluşturan öz, tohum, çekirdek,
döl
semender :
gre. * salamandros (kertenkeleye benzeyen, ateşe dayanıklı mitolojik canlı) *
nemli ortamlarda yaşayan, hem karada hem suda bulunabilen, bazı türleri zehirli
deri salgısına sahip olan ve halk inanışlarında ateşe dayanabildiği düşünülen
kuyruklu amfibi hayvan
sement :
lat. * caementum (yontulmuş taş parçası, kırık taş, moloz; duvar ve yapı
işlerinde harç için kullanılan taş kırıntısı) (lat.); ciment (bağlayıcı madde,
harç) (fra.) * suyla karıştırıldığında sertleşerek taş ve tuğla gibi yapı
malzemelerini birbirine bağlayan, inşaatta kullanılan toz halinde bağlayıcı
madde, çimento
semer :
gre. * sagma (yüklemek), sagmari (yük hayvanı semeri, yük eyer donanımı) * yük
hayvanlarının sırtına yerleştirilen, üzerine yük bağlanan veya binilen, yük
taşımayı kolaylaştıran minderli araç; eşek, at gibi hayvanlarda kullanılan yük
taşıma düzeni
semere :
ara. * semere (meyve vermek, ürün vermek, verimli olmak) * meyve, yemiş mahsul,
verim, ürün
semerkant :
far., soğ. * asmara (taş, kaya) + kand (kent, şehir, kale) * taş kale, taş
şehir; Özbekistan'ın 12 ilinden biri
semh :
ara. * samaha (cömert olmak, eli açık olmak, hoşgörmek, bağışlamak), semih
(cömert, eli açık, hoşgörülü, bağışlayıcı), semahat (cömertlik, hoşgörü, eli
açıklık) * cömert olma, eli açık olma, hoşgörülü olma, bağışlayıcı olma, ismah
semi :
ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek) + i (sıfat yapım eki) *
duyan işiten, kulak veren
semi final :
lat. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + finalis (finis
(son, bitim, nihayet, sınır) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * bir
yarışma, turnuva veya süreçte son aşamadan önceki, finale kalacak tarafları
belirleyen ara ve eleme niteliğindeki son ön aşama, yarı final
semi metal :
lat., gre. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) (lat.) +
metallon (maden, taş ocağı) (gre.) * özellikleri hem metaller hem de ametaller
arasında ara nitelik gösteren; elektrik iletkenliği, parlaklık ve kırılganlık
gibi özellikleri tam metalik veya tam ametalik olmayan, “yarı metal” veya
“metaloid” olarak adlandırılan element türü veya madde grubu
semih :
ara. * samaha (cömert olmak, eli açık olmak, hoşgörmek, bağışlamak), semahat
(cömertlik, hoşgörü, eli açıklık), semh (cömert olma, eli açık olma, hoşgörülü
olma, bağışlayıcı olma, ismah) * cömert, eli açık, verici, bağışlayıcı; erkek
ismi
semiha :
ara. * samaha (cömert olmak, eli açık olmak, hoşgörmek, bağışlamak), semih
(cömert, eli açık, hoşgörülü, bağışlayıcı) + a (dişil eki) * cömert, eli açık,
verici, bağışlayıcı kadın; kadın ismi
semilunaris :
lat. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + luna (ay) + aris
(ile ilgili, -a ait) * yarım ay biçiminde olan, hilal şeklini andıran; yarım ay
görünümündeki yapılar (örneğin bazı kıkırdaklar, damarlar veya yapısal
kıvrımlar)
semiluner :
lat., fra. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + luna (ay) +
aris (ile ilgili, -a ait) (lat.); semilunaire (fra.) * yarım ay biçiminde olan,
hilal şeklini andıran; yarım ay görünümündeki yapılar (örneğin bazı
kıkırdaklar, damarlar veya yapısal kıvrımlar)
semi-majör :
lat., fra. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + major
(büyük), büyük (iri, koca, geniş) (lat.); semi-majeur (fra.) * astronomide bir
elipsin veya gök cisminin yörüngesinin uzun ekseninin yarısını ifade eden,
elipsin merkezinden en uzak iki noktasını birleştiren büyük eksenin yarısı olan
uzunluk, yarı büyük eksen
semin :
ara. * semen (yağ, tereyağı, sade yağ), semene (şişman olmak, yağlı olmak,
dolgunlaşmak) * besili, etli, şişman, yağlı, semiz
seminal :
lat. * semen (tohum, çekirdek, döl, sperma; canlılarda soyun devamını sağlayan
üreme hücresi, üreme taneciği) + alis (ile ilgili, -a aiy) * tohuma ait,
tohumla ilgili; meniyle ilgili, spermle ilgili; bir düşünce, akım veya alanın
doğmasına yol açan, temel oluşturan, başlangıç niteliği taşıyan, kurucu ve
belirleyici etkiye sahip
semine :
lat. * seminatus (döllenmiş, tohumlanmış) (seminare (döllemek, tohumlamak)
(semen (tohum, çekirdek, döl, sperma; canlılarda soyun devamını sağlayan üreme
hücresi, üreme taneciği) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) ) * meni veya tohumla bulaşmış, tohumla temas etmiş veya döllenme
ile ilgili bir etki almış, döllenmiş, tohumlanmış
seminer :
lat. * seminarium (seminare (döllemek, tohumlamak) (semen (tohum, çekirdek,
döl, sperma; canlılarda soyun devamını sağlayan üreme hücresi, üreme taneciği)
+ are (fiil mastar eki) ) + ium (isim yapım eki) (lat.); séminaire (fra.) *
belirli bir konu üzerinde bilgi paylaşmak, tartışmak, öğrenmek ve derinlemesine
inceleme yapmak amacıyla uzman veya katılımcıların bir araya geldiği eğitim ve
çalışma toplantısı, öğretici oturum, bilimsel/akademik çalışma ortamı
seminifer :
lat., gre. * seminifer (tohum taşıyan, tohum getiren) (semen (tohum, çekirdek,
döl, sperma; canlılarda soyun devamını sağlayan üreme hücresi, üreme taneciği)
+ pherein (taşımak, götürmek, getirmek), phoros (taşıyan, taşıyıcı, götüren,
getiren) (gre.); ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek), fer (taşıyan,
taşıyıcı, götüren, getiren) (lat.) ) * tohum veya sperm taşıyan (yapı);
testisteki seminifer tübüller gibi üreme hücrelerini barındıran dokular için
kullanılan teknik terim
seminom :
lat., gre. * semen (tohum, çekirdek, döl, sperma; canlılarda soyun devamını
sağlayan üreme hücresi, üreme taneciği) (lat.) + oma (tümör, kabarma, şişme,
şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) (gre.) * özellikle testislerde germ
hücrelerinden gelişen, üreme hücrelerinden köken alan ve kontrolsüz hücre
çoğalması sonucu oluşan kötü huylu tümör türü olan kanser
semipermeabl :
lat. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + permeabilis (bir
maddenin veya ortamın sıvı veya gazların içinden geçmesine izin veren,
geçirgen) (permeare (içinden geçmek, nüfuz etmek, yayılmak) (per (içinden,
boyunca, arasından, sayesinde, aracılığıyla, yoluyla, vasıtasıyla, dolayısıyla,
boyunca, tamamen, tümden; başına, beher) + meare (gitmek, geçmek) ) + abilis
(olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) * bazı maddelerin veya taneciklerin
geçişine izin verirken diğerlerinin geçişini engelleyen, seçici geçirgenlik
özelliği gösteren (zar, doku veya yüzey), yarı geçirgen
semiramis :
aka., gre., sür. * Sammuramat (Asur kraliçesi ismi) (aka.); Semiramis (gre.),
şamiram (güvercinlerden gelen, güvercinlerden doğan; güvercin) (sür.) * Antik
Asur geleneğinde efsanevi ve yarı mitolojik bir kraliçe olarak kabul edilen,
güçlü yönetimi, imar faaliyetleri ve özellikle Babil ile ilişkilendirilen
yapılarla anılan tarihi, efsanevi kadın hükümdar
semiregüler :
lat. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + regularis (düz
çizgi, doğru çizgi, doğru, çubuk, cetvel, doğrultu; kural, ilke, yasa, düzen,
ölçü) (regula (düz çizgi, doğru çizgi, doğru, çubuk, cetvel, doğrultu; kural,
ilke, yasa, düzen, ölçü) (regere (doğrultmak, yönlendirmek, yönetmek, rehberlik
etmek, gütmek, hükmetmek) + ula (isim yapım ve külçültme eki) ) + aris (ile
ilgili, -a ait) ) (lat.) * tamamen düzenli olmayan ancak belirli bir ölçüde
düzen veya tekrarlılık gösteren, kısmen düzenli, yarı düzenli
semirgin :
tür. * semir (besili hale gelmek, kilo almak, yağ bağlamak, semirmek) + gin
(sıfat yapım eki) * besili hale gelmiş, kilolanmış, yağ bağlamış, semirmiş,
tembellik yaparak yağ bağlayan, hareketleri ağırlaşmış ve aşırı semirmiş
(şişmanlamış) kimse
semirijid :
lat. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + rigidus (sert,
katı, bükülmez) (rigere (sert olmak, katılaşmak) + idus (sıfat yapım eki) ) *
tamamen sert (rijit) olmayan, bir kısmı esnek bir kısmı sabit yapıda olan, hem
esneklik hem de sertlik özelliklerini birlikte kısmen taşıyan (yapı, malzeme
veya sistem)
semirmek :
tür. * semir (besili hale gelmek, kilo almak, yağ bağlamak, semirmek) + mek
(fiil mastar eki) * besili hale gelmek, kilolanmak, yağ bağlamak
semisentez :
lat., gre. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) (lat.) +
kentesis (iğneleme) (kentein (iğnelemek, iğne yapmak) + sis (isim yapım eki) )
* kimyada doğal olarak elde edilen bir bileşiğin veya mevcut bir kimyasal
maddenin yapısının kısmen değiştirilmesiyle yeni bir bileşik üretme yöntemi,
yarı sentez
semisirküler :
lat. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + circularis (küçük
dairesel, küçük döngüsel) (circulus (küçük daire, dairecik) (kirkos (daire,
çember, halka, döngü) (gre.); circa, circus (lat.) + ula, ulus (küçültme eki) )
+ ula, ulus (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, gibi) ) * yarım daire
biçiminde olan, tam bir çember oluşturmayan ancak çemberin yarısını andıran
kıvrımlı veya eğrisel yapıda bulunan; yarım ay veya yarım halka formunda olan
semiterete :
lat. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + teres (yuvarlak,
silindirik) * bir tarafı düz, diğer tarafı ise kuvvetlice dışbükey (yuvarlak)
olan yapı (botanikte kullanılan terim)
semiy :
ara. * semme (isimlendirmek, adlandırmak) + iy (sıfat yapım eki) * aynı isimde
olan, adaş, hemnam
semiyoloji :
gre. * semeion (işaret, belirti, gösterge) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı,
söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) (gre.); sémiologie (fra.) * kelimelerin, sembollerin, jestlerin,
görsel tasarımların, belirtilerin ve diğer iletişim sistemlerinin nasıl anlam
ürettiğini ve bu anlamların insanlar tarafından nasıl yorumlandığını inceleyen,
özellikle tıpta hastalıkların klinik belirtilerini ve bu belirtilerin
anlamlarını sistematik biçimde araştıran, daha genel anlamda ise iletişimdeki
göstergelerin yapısını ve anlam üretimini konu alan bilim dalı, göstergebilim,
işaretbilim
semiyotik :
gre. * semeion (işaret, belirti, gösterge) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi)
(gre.); sémiotique (fra.) * işaretle ilgili, belirti ile ilgili, gösterge ile
ilgili; kelimelerin, sembollerin, jestlerin, görsel tasarımların, belirtilerin
ve diğer iletişim sistemlerinin nasıl anlam ürettiğini ve bu anlamların
insanlar tarafından nasıl yorumlandığını inceleyen, özellikle tıpta
hastalıkların klinik belirtilerini ve bu belirtilerin anlamlarını sistematik
biçimde araştıran, daha genel anlamda ise iletişimdeki göstergelerin yapısını
ve anlam üretimini konu alan bilim dalı, göstergebilim, işaretbilim
semiz :
tür. * semir (besili hale gelmek, kilo almak, yağ bağlamak, semirmek) + iz
(sıfat yapım eki) * eti yağlı, şişman, tav, et ve yağ bağlamış olan, besili,
semirmiş (semin (besili, semiz) (ara.) )
semizotu :
tür. * semiz (eti yağlı, şişman, tav, et ve yağ bağlamış olan, besili,
semirmiş) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) * Portulacaceae
(Semizotugiller) familyasına ait olan, etli, sulu ve dolgun yapraklı yapısıyla
tanınan, genellikle salata veya yemek olarak tüketilen, yaprakları ve
sürgünleri yenilebilen, “Portulaca oleracea” türüne karşılık gelen, hızlı
yayılan ve besleyici özellikleri nedeniyle sebze olarak değerlendirilen bitki
semm :
ara. * semm (zehir, toksik madde, ağu) * canlı organizmaya girdiğinde biyolojik
işleyişi bozarak hastalık, zarar veya ölüm etkisi oluşturan, doğal veya yapay
kaynaklı toksik madde, zehir, ağu
semmak :
ara. * semek (balık) * balıkçı
semmi :
ara. * samma (içe işlemek, içe girmek, içe sızmak, nüfuz etmek, delmek,
zehirlemek) * bir yüzey üzerinde açılmış küçük açıklık, oyuk veya geçiş
noktası; bir cismin içinden dışına veya dışından içine bağlantı sağlayan
boşluk, delik, açıklık
semm-ül hıyat :
ara. * semmi (boşluk, delik, açıklık) + el (ön ek, artikel) + hayata (dikmek,
iğneyle birleştirmek, kumaşı geçirmek), hiyat (iğne) * iğne deliği
semmüssemek :
ara * semm (zehir, toksik madde) + el (ön ek, artikel) + semek (balık) * balık
avlamak için suya atılan ve balıkları uyuşturup su yüzeyine çıkmalarını
sağlayan, nohut büyüklüğündeki zehirli bir bitki türü, balıkotu
sempatektomi :
gre. * synpatheia (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + patheia
(sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı,
hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) +
ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia
(kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * özellikle aşırı terleme, damar spazmı veya bazı ağrı
sendromlarının tedavisinde kullanılan, otonom sinir sisteminin sempatik sinir
zincirinin belirli bir bölümünün cerrahi olarak kesilmesi veya çıkarılması
işlemi
sempati :
gre. * synpatheia (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + patheia
(sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı,
hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
yakınlaşma duygusu uyandırma, cana yakınlık, sevimlilik; hoşa gitme, çok hoş
olma
sempatik :
gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + patheia (sorunlu,
sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık,
acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yakınlaşma duygusu uyandıran, cana yakın,
sevimli; hoş gelen, çok hoş, hoşa giden
sempatizan :
gre., lat. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + patheia (sorunlu,
sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık,
acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + izare
(dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + ens, ent (sıfat yapım eki) (lat.) * bir
siyasi görüşe, ideolojiye, hareket veya düşünce sistemine resmî üye olmamakla
birlikte duygusal, düşünsel veya fiilî olarak yakınlık duyan, onu destekleyen
veya benimseyen kişi, taraftar, yandaş
sempatomimetik :
gre., lat. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + patheia (sorunlu,
sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık,
acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + mimeisthai
(taklit etmek, benzetmek, örnek almak, yansıtmak), mimos (taklitçi, taklit
eden, oyuncu), mimesis (taklit, benzetme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * sempatik sinir sisteminin etkilerini taklit eden, bu sistemin
uyarılmasıyla ortaya çıkan fizyolojik sonuçlara benzer etkiler oluşturan ve
özellikle damar daraltma, kalp hızını artırma veya bronş genişletme gibi
etkiler gösteren (ilaç veya madde)
semperit :
lat. * semper (her zaman, daima, devamlı, sürekli) + ire (gitmek, hareket
etmek) + it (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * her zaman gider, daima
dayanıklı ve güvenilir; genellikle lastik ve kauçuk ürünleri üreten Avusturya
kökenli firma veya marka ismi
sempervirens :
lat. * semper (her zaman, daima, devamlı, sürekli) + virere (yeşil olmak, canlı
ve taze görünmek, yeşermek) (viridis (yeşil, taze, canlı) + are (fiil mastar
eki) ) + ens (sıfat yapım eki) * yıl boyunca yapraklarını dökmeyen, sürekli
yeşil kalan, her mevsim canlılığını ve yeşilliğini koruyan, her zaman yeşil
(botanik terimi)
sempling :
ing. * sample (örnek, numune) + ing (isim yapım eki) * bir bütünü temsil etmesi
amacıyla o bütünden seçilen örnek parçaların alınması, ölçülmesi veya
incelenmesi işlemi; istatistikte evreni temsil edecek alt kümenin seçilmesi;
müzikte mevcut seslerden parça alıp yeni bir kompozisyon içinde kullanma veya
genel olarak veri, madde veya sinyalden temsili örnekleme yapma süreci
sempozyum :
gre., lat. * symposion (birlikte içme, ortak içki şöleni; sohbetli toplantı)
(syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + pinein (içmek), posis (içme, içiş)
+ ion (isim yapım, durum ve yer eki) (gre.); symposium (lat.) * birlikte içme;
belirli bir konu üzerinde uzmanların bir araya gelerek bildiri sunduğu,
tartışma yaptığı ve bilimsel görüş alışverişinde bulunduğu akademik toplantı,
bilimsel kongre niteliğinde bilgi paylaşım etkinliği
sempre : lat.
* semper (her zaman, daima, devamlı, sürekli (sem (bir, bir gibi, beraber,
birlikte) + per (içinden, boyunca, arasından, sayesinde, aracılığıyla, yoluyla,
vasıtasıyla, dolayısıyla, boyunca, tamamen, tümden; başına, beher) ) (lat.);
sempre (ita.) * her zaman, daima, devamlı, sürekli
semptom :
gre. * symptoma (belirti, gösterge, alamet; işaret, sinyal) (syn (ile,
birlikte, beraber, eş, tamamen) + piptein (düşmek, meydana gelmek, oluşmak,
ortaya çıkmak) + ma (isim yapım eki) ) * bir hastalığın, bozukluğun veya
patolojik durumun varlığını gösteren; gözlemlenebilir, hissedilebilir veya
ölçülebilir nitelikte ortaya çıkan klinik belirti, gösterge, işaret, bulgu
semptomatik :
gre. * symptoma (belirti, gösterge, alamet; işaret, sinyal) (syn (ile,
birlikte, beraber, eş, tamamen) + piptein (düşmek, meydana gelmek, oluşmak,
ortaya çıkmak) + ma (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * bir
hastalığın veya bozukluğun belirtisini gösteren, bir durumu işaret eden;
doğrudan nedeni değil ancak varlığını veya etkisini belirtiler aracılığıyla
ortaya koyan (nitelik veya durum), belirtisel, göstergesel
semptomatoloji :
gre. * symptoma (belirti, gösterge, alamet; işaret, sinyal) (syn (ile,
birlikte, beraber, eş, tamamen) + piptein (düşmek, meydana gelmek, oluşmak,
ortaya çıkmak) + ma (isim yapım eki) ) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı,
söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * hastalıkların ve bozuklukların klinik belirtilerini, bu
belirtilerin ortaya çıkış biçimlerini, anlamlarını ve tanısal değerlerini
inceleyen tıp bilimi dalı, semiyolojinin tıptaki karşılığı olarak kullanılan
alan
semra :
ara. * esmer kadın, buğday tenli kadın), samara (meyve vermek, fayda vermek,
ürün vermek; mıhlamak, çivilemek; esmer olmak, koyu buğday renk taşımak, gece
sohbet etmek) * buğday tenli, koyu renkli veya esmer güzellikte kadın; yemişli
ağaç, meyveli ağaç
semramis :
aka., gre., sür. * Sammuramat (Asur kraliçesi ismi) (aka.); Semiramis (gre.),
şamiram (güvercinlerden gelen, güvercinlerden doğan; güvercin) (sür.) * Antik
Asur geleneğinde efsanevi ve yarı mitolojik bir kraliçe olarak kabul edilen,
güçlü yönetimi, imar faaliyetleri ve özellikle Babil ile ilişkilendirilen
yapılarla anılan tarihi, efsanevi kadın hükümdar
semrük bürküt :
far., tür. * simurg (sena (kartal), si (otuz) + murg (kuş) ) (far.) + bürküt
(kartal) (bür (yakalamak, kavramak) + küt (isim veya sıfat yapım eki) ) (tür.)
* Türk mitolojisinde gökyüzünü, gücü ve kudreti temsil eden, Tanrı Ülgen'in
temsilcisi olarak kabul edilen efsanevi çift başlı kartal
semt :
ara. * samata (bir yöne yönelmek, doğrultu tutmak, yol izlemek), samt (yön,
taraf, istikamet, gidiş doğrultusu) * bir yerin bulunduğu yön, taraf veya
mahal; bir kişinin tutumu, tavrı, gidiş biçimi veya yöneliş tarzı (mecazi); bir
şehir veya kasaba içinde yer alan, idari sınırları kesin kurallarla
belirlenmemiş, genellikle halk arasında bilinen belirli bir bölge veya yerleşim
alanı
semtürreis :
ara. * samt (yön, taraf, istikamet, gidiş doğrultusu) + el (ön ek, artikel) +
reis (baş, kafa, tepe, uç; başkan, önder, yönetici) * gök biliminde (astronomi)
başucu noktası; bulunulan yerin tam dikey olarak gökyüzünde üstte kalan ve
ufkun en üst noktasını işaret eden sanal tepe noktası
semud :
ara. * semud (az su, kuruyan kuyu, tükenmeye yüz tutmuş su kaynağı) * Kur’an’da
ve eski Arap rivayetlerinde adı geçen, kayaları oyarak yapılar inşa ettikleri
anlatılan, Hz. Salih ile ilişkilendirilen eski Arabistan kavmi ve bu kavme
verilen tarihi ve etnik isim
semuh :
ara. * samaha (cömert olmak, eli açık olmak, hoşgörmek, bağışlamak), semahat
(cömertlik, hoşgörü, eli açıklık), semh (cömert olma, eli açık olma, hoşgörülü
olma, bağışlayıcı olma, ismah) * cömert, eli açık, verici, bağışlayıcı; erkek
ismi
semum :
ara. * samma (içe işlemek, içe girmek, içe sızmak, nüfuz etmek, delmek,
zehirlemek) * içe işleyen zehir; içe işleyip kavurarak zehirleyip mahveden,
kavurucu sıcak rüzgar, zehirli çöl yeli; özellikle çöllerde görülen, aşırı
sıcak ve kuru niteliğiyle yakıcı etki oluşturan, insanı bunaltan ve zarar
verebilen kavurucu rüzgar türü (samiel (samyeli rüzgarı) (ing.) )
semustin :
lat. * se (farmasötik ön ek) + methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle
(ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + CCNU (chloroethyl + cyclohexyl +
nitrosourea türev adlandırma sistemi) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi
eki) (lat.) * özellikle beyin tümörleri, mide-bağırsak kanserleri ve lenfoma
gibi kötü huylu tümörlerin kemoterapisinde kullanılan, kan-beyin bariyerini
geçme özelliğine sahip lipofilik (yağda çözünen) ve alkilleyici nitrozüre grubu
yapay bir anti-kanser ilacının etken maddesi (C10H18ClN3O2)
sen :
tür. * sen (ikinci tekil şahıs zamiri) * ikinci tekil şahıs zamiri
sena :
ara. * sana (yükselmek, yüce olmak, parlamak), sena (yükseklik, yücelik,
parlaklık, ihtişam) * yücelik, ululuk, şeref; parlaklık, ışıltı, parıltı
senabil :
gre., ara. * hyakinthos (sümbül çiçeği, mor-mavi çiçekli bitki) (gre.); sunbul
(başak, salkım, sümbül) * sünbüller, başaklar; zambakgiller (Liliaceae)
familyasından, soğanla yetişen, oldukça hoş kokulu ve renk renk açan otsu bir
süs bitkileri, sümbüller
senan :
ara. * sana (yükselmek, yüce olmak, parlamak), sena (yükseklik, yücelik,
parlaklık, ihtişam) + an (isim veya sıfat yapım eki); sanna (bilemek, keskinleştirmek,
sivriltmek) + an (isim veya sıfat yapım eki) * mızrak ve benzeri silahlarda uca
takılan keskin metal kısım, mızrak ucu, sivri uç, parlayan sivri demir başlık;
sivri, keskin, delici; keskin zekalı, anlayışı güçlü, kavrayışı güçlü
senarist :
gre., lat. * skene (sahne, tiyatro alanı; oyunların sergilendiği yer, çadır,
oyun alanı) + iste (-cı, yapan, eden eki) (gre.); scaena (sahne, tiyatro alanı;
oyunların sergilendiği yer) + arium (isim yapım ve yer eki) + ista (-cı, yapan,
eden, destekleyen, yandaş eki) (lat.); scénariste (fra.) * film, dizi, tiyatro
veya benzeri görsel anlatı eserlerinin hikaye yapısını, diyaloglarını ve sahne
akışını yazan, senaryo hazırlayan kişi, senaryo yazarı
senaryo :
gre., lat. * skene (sahne, tiyatro alanı; oyunların sergilendiği yer, çadır,
oyun alanı) (gre.); scaena (sahne, tiyatro alanı; oyunların sergilendiği yer) +
arium (isim yapım ve yer eki) (lat.); scénario (fra.) * film, dizi, tiyatro
veya benzeri görsel anlatı eserlerinde sahnelerin sırasını, olay örgüsünü, diyalogları
ve çekim akışını belirleyen yazılı metin; görsel bir eserin nasıl
ilerleyeceğini planlayan hikaye ve yapı taslağı
senato :
lat. * senatus (yaşlı adamlar konseyi, yaşlılar meclisi, danışma kurulu; Roma
devletinde en yüksek siyasi organlardan biri) (senex (yaşlı, ihtiyar, olgun,
büyük) + atus (çoğul eki) ) * özellikle Roma Cumhuriyeti ve İmparatorluğu’nda
devlet yönetiminde söz sahibi olan, deneyimli ve ileri yaştaki kişilerden
oluşan danışma ve karar organı; bazı ülkelerde yasama organının bir parçası
olarak görev yapan yasama veya yüksek danışma meclisi
senatör :
lat. * senatus (yaşlı adamlar konseyi, yaşlılar meclisi, danışma kurulu; Roma
devletinde en yüksek siyasi organlardan biri) (senex (yaşlı, ihtiyar, olgun,
büyük) + atus (çoğul eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * Roma döneminde senato
meclisine üye olan seçkin ve deneyimli devlet adamı; bazı ülkelerde yasama
meclisinin üst kanadında (senato) görev yapan seçilmiş veya atanmış
milletvekili veya meclis üyesi, senato üyesi
senaver :
ara. * sena (övgü, medhetme, medh, yüceltme) (ara.) + ver (-cı, yapan, eden
eki) (far.) * medheden, öven, yücelten
sence :
tür. * sen (ikinci tekil şahıs zamiri) + ce (göre) * senin düşüncene göre, sana
göre
sencer :
tür. * sanc (saplamak, sokmak, batırmak) + ar (-cı, yapan, eden eki) * mızrak
saplayan, vurucu, savaşçı; kısa kama, hançer, mızrak saplayan, yenen veya
batıran kişi; Selçuklu döneminde hükümdar adı
sendelemek :
tür. * sende (dengesini kaybetmek, yalpalamak, sağa sola eğilmek) + le (dönüşlü
fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * yürürken veya hareket hâlindeyken dengeyi
geçici olarak kaybedip yalpalamak, tökezlemek veya düşecek gibi olmak; kararsız
kalmak, tereddüt etmek veya bir konuda tutarsız davranmak (mecazi)
sendika :
gre. * syn (birlikte, beraber, ile) + dike (adalet, hak, hukuk) (gre.);
syndicus (temsilci, vekil, yönetici) (lat.); syndicat (işçi veya meslek örgütü)
(fra.) * işçilerin veya belirli bir meslek grubunun ortak haklarını korumak,
ekonomik ve sosyal çıkarlarını savunmak ve çalışma koşullarını iyileştirmek
amacıyla oluşturulan örgüt, işçi birliği veya meslek kuruluşu
sendikal :
gre. * syn (birlikte, beraber, ile) + dike (adalet, hak, hukuk) (gre.) + alis
(ile ilgili, -a ait) (lat.); syndicus (temsilci, vekil, yönetici) + alis (ile
ilgili, -a ait) (lat.); syndical (işçi veya meslek örgütü ile ilgili) (fra.) *
sendika ile ilgili olan, sendikaya ait bulunan veya sendika faaliyetleriyle
bağlantılı olan; işçi örgütleri, toplu pazarlık süreçleri ve mesleki
birliklerin yapısı ve işleyişine ilişkin
sendrom :
gre. * syndromon (sun, syn (birlikte, beraber, ile) + dramein (koşmak,
yürümek), dromos (koşu, koşma; yön, rota, yol, pist, sokak) ) * belirli bir
hastalığa veya bozukluğa işaret eden, birlikte ortaya çıkan ve karakteristik
bir tablo oluşturan belirti ve bulgular bütünü; birden fazla belirti ve
bulgunun bir araya gelerek oluşturduğu klinik durum veya durumlar topluluğu;
belirli bir durumun tipik özelliklerini oluşturan ortak özellikler kümesi
sene :
ara. * sana (zamanın geçmesi, yıl, dönem; sayım ve süreklilik alanı), sene
(yıl) * on iki aylık zaman dilimi; uzun zaman, dönem veya süre (mecazi)
senear-usher sendromu :
ing. * senear (Amerikalı dermatolog Francis Eugene Senear'ın soyadından) +
usher (İngiliz dermatolog Arnold William Usher'ın soyadından) * dermatolojide,
özellikle ekzamatöz (egzama benzeri) lezyonlarla birlikte pemfigus grubuna ait
otoimmün deri hastalıklarının örtüşen veya karışık klinik tablolarını
tanımlamak için kullanılan, klinik birlikteliğe dayanan, aynı hastada birden
fazla dermatolojik sendrom özelliğinin birlikte görüldüğü durumu tanımlayab
eponim terim
sened :
ara. * sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek,
yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), istinad (bir şeye dayanma, yaslanma,
dayanak edinme), isnad (bir rivayetin veya hadisin kaynağını oluşturan ravi
zinciri; bir bilginin kime dayandığını belirtme, kaynak gösterme, dayandırma,
dayanma) * üzerine dayanılacak, yaslanılacak, güvenilecek şey; bir hakkı, borcu
veya iddiayı ispat eden yazılı belge; özellikle hukuki ve ekonomik işlemlerde
ödeme taahhüdünü veya borç ilişkisini gösteren, belirli bir tarihte ödeme
yapılacağını içeren resmi nitelikli evrak
senegal :
wol. * sunu (bizim, bize ait) + gaal (kano, tekne) * Romanya'nın nerede
olduğunu ve yönleriyle komşularını tek bir sözlük tanım cümlesi formatında yaz
sene-i devriye :
ara. * sene (yıl, 365 günlük (12 aylık) zaman dilimi) + i (tamlama eki) +
devriyye (dönme, dönüm, dolaşım, devre, döngü) * bir olayın, doğumun veya
ölümün üzerinden tam bir yıl geçmesini ifade eden ve özellikle anma, kutlama
veya hatırlama amacıyla kullanılan tamlama, yıldönümü
senek :
tür. * senek (su kabı, içecek taşıma kabı) * çam ağacından oyularak veya
çubuklarla yapılarak oluşturulan, su taşımaya ve içmeye yarayan geleneksel
tahta su kabı, su ibriği, matara veya testi
senem :
ara. * seneme (yükselmek, yücelmek, belirginleşmek, sivrilmek; güzellikte öne
çıkmak) * yükselen, yücelen; güzellikte öne çıkan; çok sevilen, yüzü güzel,
gönülde yer eden; kadın ismi
senesens : lat.
* senescere (yaşlanmak, ihtiyarlamak, giderek zayıflamak) (senex (yaşlı,
ihtiyar, olgun, büyük) + escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek,
belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) ) + entia (isim yapım eki) * hücrelerin,
dokuların veya organizmanın bölünme kapasitesini kaybederek işlevsel olarak
yaşlanma durumuna girmesi; biyolojide hücresel yaşlanma ve geri dönüşsüz büyüme
durması süreci
senet :
ara. * sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek,
yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), istinad (bir şeye dayanma, yaslanma,
dayanak edinme), isnad (bir rivayetin veya hadisin kaynağını oluşturan ravi
zinciri; bir bilginin kime dayandığını belirtme, kaynak gösterme, dayandırma,
dayanma) * üzerine dayanılacak, yaslanılacak, güvenilecek şey; bir hakkı, borcu
veya iddiayı ispat eden yazılı belge; özellikle hukuki ve ekonomik işlemlerde
ödeme taahhüdünü veya borç ilişkisini gösteren, belirli bir tarihte ödeme
yapılacağını içeren resmi nitelikli evrak
senevat :
ara. * sene (yıl, on iki aylık zaman dilimi) + vat (çoğul eki) * yıllar,
seneler
senevi :
ara. * sene (yıl, on iki aylık zaman dilimi) + vi (ile ilgili, -a ait) *
yıllık, senelik, her yıla ilişkin
senfoni :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + phonein (ses çıkarmak,
konuşmak veya ses vermek), phonia (ses çıkarma) (phonos, phone (ses) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * orkestralar için yazılmış, çok bölümlü ve
genellikle geniş ölçekli klasik müzik eseri; farklı çalgı gruplarının uyumlu
biçimde birlikte seslendirdiği, tematik gelişim ve biçimsel bütünlük taşıyan
büyük müzik formu
senfonik :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + phonein (ses çıkarmak,
konuşmak veya ses vermek), phonia (ses çıkarma) (phonos, phone (ses) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * senfoniye
ait olan, orkestral yapıda düzenlenmiş, çok sesli ve uyumlu müzik özellikleri
taşıyan; geniş orkestra düzeni ve klasik müzik formuna özgü, senfoni ile ilgili
seng :
far. * seng (taş, kaya, sert mineral kütle) * doğal olarak oluşan sert ve
mineral yapılı kaya parçaları, inşaatta veya doğada bulunan katı taş materyal;
sertlik, dayanıklılık veya değişmezlik (mecazi)
sengdil :
far. * seng (taş, kaya, sert mineral kütle) + dil (kal, yürek, gönül) * taş yürekli,
merhametsiz, acımasız
sengin :
far. * seng (taş, kaya, sert mineral kütle) + in (sıfat yapım eki) * taş gibi;
ağırlığı fazla olan, tartısı yüksek olan; ciddi, ağırbaşlı, etkileyici veya
yoğun nitelik taşıyan (mecazi)
senih :
ara. * sanaha (ortaya çıkmak, belirginleşmek, belirgin olmak, görünür olmak,
fırsat olmak, yükselmek) * ortaya çıkmış, belirgin, açık; mübarek fiil, iyi ve
güzel
seniha :
ara. * sanaha (ortaya çıkmak, belirginleşmek, belirgin olmak, görünür olmak,
fırsat olmak, yükselmek), senih (ortaya çıkmış, belirgin, açık; mübarek fiil,
iyi ve güzel) + a (dişil eki) * güzel, seçkin, hoş görülen ve olumlu nitelik
taşıyan kadın; iyi bir fırsat olarak ortaya çıkan kadın; kadın ismi
senil :
lat. * senis, senex (yaşlı, ihtiyar, olgun, büyük) + ilis (ile ilgili, -a ait)
* yaşlılık ile ilgili; yaşlılığa bağlı olarak ortaya çıkan; yaşlanma ile
ilişkili bilişsel, fiziksel veya doku değişimlerini ifade eden (örneğin
“senilis dementia” (senil demans) )
senilite :
lat. * senis, senex (yaşlı, ihtiyar, olgun, büyük) + ilis (ile ilgili, -a ait)
+ itas (isim yapım ve durum eki) * yaşlanma; yaşlanmaya bağlı olarak ortaya
çıkan zihinsel ve fiziksel gerileme durumu, bilişsel fonksiyonlarda azalma,
unutkanlık ve genel işlev kaybı ile karakterize edilen yaşlılık hâli veya
yaşlılığa bağlı bozulma süreci
senir :
tür. * senir (uç, uzantı, çıkıntı) * dağın ucu, zirvesi, burnu veya iki dağ
arasındaki sırt, dağ çıkıntısı, dağ burnu, iki dağ arasındaki sırt veya dağ
eteklerindeki meyilli düzlük
senirkent :
tür. * senir (uç, uzantı, çıkıntı; dağın ucu, zirvesi, burnu veya iki dağ
arasındaki sırt, dağ çıkıntısı, dağ burnu, iki dağ arasındaki sırt veya dağ
eteklerindeki meyilli düzlük) + kent (il, şehir) * Isparta'nın bir ilçesi
senit :
gre. * sanida (uzun tahta) * hamur tahtası veya üzerinde yufka, ekmek açılan
düz tahta
seniyye :
ara. * sena, sana (yükseltmek, yüceltmek, yukarı kaldırmak) + iyye (sıfat yapım
eki) * yüce, ulu, yüksek, çok mühim ve kıymetli; ön dişlerin birisi; sarp ve
yokuş yerde olan yol
senkendaz : far.
* seng (taş, kaya, sert mineral kütle) + endahten, endaz (atmak, fırlatmak,
savurmak) * Orta Çağ ve Osmanlı kale mimarisinde sur duvarlarının en üst
kısımlarından dışarıya doğru çıkıntı yapacak şekilde inşa edilen, tabanında
delikler bulunan taş veya ahşap cumba/balkon yapı
senklinal :
gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + klei (eğilmek,
dayanmak, yaslanmak), klinein (eğilmek, yana yatmak, eğim vermek, eğim yapmak,
meyletmek, meyil vermek, katmanlamak) (gre.); inclinare (eğmek, eğilmek,
yöneltmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) +
clinare (eğmek, eğilmek, meyletmek) ) + alis (ile ilgili;-a ait) (lat.) *
birbirine göre aynı yöne doğru eğimli; esnek yapıdaki tortul tabakaların
oluşturduğu kıvrım dağlarının kıvrılan tabakalarının çanak formundaki kısımları
(yükselen kısımları ise “antiklinal” olarak isimlendirilmiştir.)
senkop :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + koptein (kesmek, bölmek,
ayırmak, yarmak, kırmak, vurmak, parçalamak) * bir akışın, ritmin veya sürecin
ani ve geçici olarak kesintiye uğraması; kısa süreli bilinç kaybı (bayılma)
durumu; kelime içinden bir sesin düşmesi veya kısalması olayı;
senkopal :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + koptein (kesmek, bölmek, ayırmak,
yarmak, kırmak, vurmak, parçalamak) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) *
senkop ile ilgili olan, bayılma durumuna bağlı gelişen; dilde ses düşmesi
(senkop) özelliği gösteren; kısa süreli bilinç kaybı durumuna veya dilbilimde
ses düşmesi olayına ait
senkretik :
gre. * synkretikos (farklı inanç ve düşüncelerin birleştirilmesi,
uzlaştırılması) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + krete (Girit) +
ikos (ile ilgili, -a ait) ) * farklı felsefi, dini, kültürel veya düşünsel
akımların bir araya getirilip uzlaştırılmasıyla oluşan yeni bir inanç, felsefe
ya da gelenek modeli ile ilgili; birbirine tamamen zıt gibi görünen inanç ya da
düşünce sistemlerinin ortak noktalarını bularak birleştiren, bağdaştırmacı
senkretizm :
gre. * synkretismos (farklı inanç ve düşüncelerin birleştirilmesi,
uzlaştırılması) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + krete (Girit) +
ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) ) * Giritlilerin
birleşmesi; farklı dini, felsefi veya kültürel öğelerin tek bir sistem içinde
birleşmesi, kaynaşması veya uzlaştırılması; özellikle inanç sistemlerinde
çeşitli öğelerin harmanlanarak yeni bir bütün oluşturması (dış tehditler
karşısında kendi aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp birleşen Girit
halkına atfen), bağdaştırmacılık
senkron :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khronos (zaman, vakit, süre)
* olayların, hareketlerin veya süreçlerin aynı zaman dilimi içinde uyumlu ve
eşzamanlı biçimde gerçekleşmesi durumu, eşzaman
senkronik :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khronos (zaman, vakit, süre)
+ ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * aynı zaman dilimi içinde uyumlu ve
eşzamanlı olarak gerçekleşen, eşzamanlı
senkronizasyon :
gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khronos (zaman, vakit,
süre) (gre.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım ve
durum eki) (lat.) * iki veya daha fazla sistemin, cihazın, sürecin veya olayın
zamanlama, hız veya işleyiş bakımından uyumlu ve eşzamanlı çalışacak şekilde düzenlenmesi
ve eşleştirilmesi süreci, eşzamanlılaştırma
senkronize :
gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khronos (zaman, vakit,
süre) (gre.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman
ve sıfat yapım eki) (lat.) * hız veya işleyiş bakımından birbirine uyumlu hale
getirilmiş ve eşzamanlı çalışacak şekilde düzenlenmiş
senkronizm :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khronos (zaman, vakit, süre)
+ ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) * olayların,
hareketlerin veya süreçlerin aynı zaman dilimi içinde uyumlu ve eşzamanlı
biçimde gerçekleşmesi durumu, eşzamanlılık
senkrotron :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khronos (zaman, vakit, süre)
+ tron (araç, düzenek, etkileşim sistemi) * yüklü parçacıkları (özellikle
elektronları) manyetik alanlarla hızlandırarak ışık hızına yakın hızlarda
döndüren ve bu sırada yüksek enerjili elektromanyetik radyasyon üreten parçacık
hızlandırıcı düzenek
senna :
lat. * sena, sana (parlamak, ışıldamak, parlaklık vermek) * baklagiller
(Fabaceae) familyasında yer alan, özellikle müshil etkisiyle bilinen, yaprak ve
meyveleri farmakolojik olarak kullanılan Cassia/Senna cinsine ait şifalı
yapraklı otsu bitki cinsi
senna glikozitleri :
lat., gre. * sena, sana (parlamak, ışıldamak, parlaklık vermek), senna
(baklagiller (Fabaceae) familyasında yer alan, özellikle müshil etkisiyle
bilinen, yaprak ve meyveleri farmakolojik olarak kullanılan Cassia/Senna
cinsine ait şifalı yapraklı otsu bitki cinsi) (lat.) + glukos, glykys, glukon
(tatlı, şeker) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) + oeides (gibi, ile
ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * Senna bitkisinin yaprak ve meyvelerinde
bulunan, bağırsak hareketlerini uyararak laksatif (müshil) etki oluşturan antrakinon
türevi glikozit bileşikler grubu
sennetsu ateşi :
jap. * sennetsu (yüksek ateş, şiddetli ısı; enfeksiyona bağlı ateş durumu)
(jap.) + ateş (vücut sıcaklığının yükselmesi, yanma, sıcaklık, ısı yükselmesi)
+ i (iyelik eki) (tür.) * Neorickettsia sennetsu isimli bakteri kaynaklı olarak
gelişen, ateş, halsizlik ve sistemik belirtilerle seyreden ve özellikle
lenfatik sistem tutulumu ile karakterize edilen nadir riketsiyal enfeksiyon
hastalığı
senozoik :
gre. * kainos (yeni, taze, çağdaş, alışılmamış; çağ, dönem, devir; zaman) +
ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * jeolojik zaman ölçeğinde yaklaşık 66 milyon
yıl önce başlayıp günümüze kadar süren, dinozorların yok oluşu sonrası
memelilerin ve modern canlı türlerinin baskın hale geldiği “Yeni Yaşam Çağı” ile
ilgili
sens :
lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) * canlı
organizmanın dış dünyadan gelen uyarıları (ışık, ses, dokunma, koku, tat) veya
içsel durumları algılama ve bunları sinir sistemi aracılığıyla yorumlama
yetisi, algı, duyum ve anlamlandırma kapasitesi
sensasyon :
lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek) (sensus
(his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ire (fiil mastar eki) ) +
tio (isim yapım eki) * duyularla algılama durumu, güçlü his; toplumda büyük
ilgi uyandırma
sensesioid :
lat. * senecio (kanaryaotu) (senex (yaşlı, ihtiyar) + io (isim yapım eki) ) +
oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * Asteraceae
(papatyagiller) familyasındaki Senecio cinsine benzeyen veya bu cinsin
özelliklerini taşıyan bitki veya yapı ile ilgili, Senecio benzeri
sensibıl :
lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ibilis
(olabilir, yapılabilir, mümkün eki) * duyularla algılanabilen, etkilenmeye
açık, kolay etkilenebilir; duyarlı, hassas
sensibilite :
lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ibilis
(olabilir, yapılabilir, mümkün eki) + itas (isim yapım ve durum eki) * bir
varlığın dış uyaranlara karşı duyusal veya duygusal tepki verme kapasitesi,
duyarlılık, hassasiyet, hissedebilirlik, etkilenebilme hali
sensibilizasyon :
lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ibilis
(olabilir, yapılabilir, mümkün eki) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale
getirmek) + tio (isim yapım ve durum eki) * bir organizmanın, hücrenin veya
dokunun belirli bir uyarana (alerjen, ilaç, antijen vb.) karşı giderek daha
duyarlı hale gelmesi süreci; immünolojide alerjenle ilk temas sonrası
bağışıklık sisteminin sonraki temaslara daha güçlü tepki verecek şekilde
hazırlanması durumu
sensitif :
lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ivus (ile
ilgili, -a ait) * fiziksel, duygusal veya çevresel uyarıcılardan kolay
etkilenen; duyarlılığı yüksek olan, incinebilir veya hızlı tepki veren,
duyarlı, hassas
sensitivite :
lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ivus (ile
ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum eki) * bir canlının, dokunun veya
sistemin dış uyaranlara karşı tepki verme ve değişiklikleri algılama
kapasitesi, duyarlılık, hassasiyet
sensitizan :
lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + izare
(dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + ens, ent (sıfat yapım eki) * bir
organizmayı, dokuyu veya sistemi belirli bir maddeye (alerjen, kimyasal, ilaç
vb.) karşı duyarlı hale getiren; immünolojik olarak hassasiyet oluşturan (etken
madde veya uyarıcı); alerjik duyarlılık geliştiren (ajan)
sensitizasyon :
lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + izare
(dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) * bir organizma,
hücre veya dokunun belirli bir uyarana (alerjen, kimyasal madde, ilaç vb.)
karşı giderek artan duyarlılık kazanması süreci; immünoloji ve tıpta özellikle
alerjik yanıtların gelişiminde “duyarlı hale gelme” durumu
sensor :
lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + or (-cı,
yapan, eden eki) * fiziksel, kimyasal veya çevresel bir değişkeni (ısı, ışık,
basınç, hareket vb.) algılayıp ölçülebilir bir sinyale dönüştüren cihaz veya
algılayıcı eleman; teknik sistemlerde veri toplamak için kullanılan duyarga,
algılayıcı
sensorinöral :
lat., gre. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + or
(-cı, yapan, eden eki) (lat.) + neuron (sinir, lif, kiriş, tel, tendon, ip,
bağ) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * duyu organları (özellikle iç
kulak) ile sinir sistemi arasındaki iletim ve algılama mekanizmasına ait olan;
tıpta özellikle iç kulak ve işitme siniri kaynaklı işitme kaybını (sensorinöral
işitme kaybı) ifade eden sıfat
sensoriyel :
lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + or (-cı,
yapan, eden eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * duyulara, algı sistemine ve
duyusal işleme süreçlerine ait olan; görme, işitme, dokunma, tat ve koku gibi
duyularla ilgili nörolojik ve fizyolojik işlevlerle ilgili, duyulara ilişkin
sensoryal :
lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + or (-cı,
yapan, eden eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * duyulara, algı sistemine ve
duyusal işleme süreçlerine ait olan; görme, işitme, dokunma, tat ve koku gibi
duyularla ilgili nörolojik ve fizyolojik işlevlerle ilgili, duyulara ilişkin
sensoryum :
lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + orium (isim
yapım, yer, durum ve araç eki) (or (-cı, yapan, eden eki) + ium (isim yapım
eki) ) * canlı bir organizmada tüm duyusal bilgilerin toplandığı, işlendiği ve
anlamlandırıldığı sistem veya merkez; duyuların algı merkezi, sinir sistemi
içinde duyusal deneyimin bütünü
sensör :
lat. * sentire (hissetmek, algılamak, duyumsamak) (sensus (his, duygu, duyu,
sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ire (fiil mastar eki) ) + or (-cı, yapan,
eden eki) ) * fiziksel, kimyasal veya çevresel bir değişkeni (ısı, ışık, basınç,
hareket vb.) algılayıp ölçülebilir bir sinyale dönüştüren cihaz veya algılayıcı
eleman; teknik sistemlerde veri toplamak için kullanılan duyarga, algılayıcı
sensöriel :
lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + or (-cı,
yapan, eden eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * duyulara, algı sistemine ve
duyusal işleme süreçlerine ait olan; görme, işitme, dokunma, tat ve koku gibi
duyularla ilgili nörolojik ve fizyolojik işlevlerle ilgili, duyulara ilişkin
sensörinöral :
lat., gre. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + or
(-cı, yapan, eden eki) (lat.) + neuron (sinir, lif, kiriş, tel, tendon, ip,
bağ) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * duyu organları (özellikle iç
kulak) ile sinir sistemi arasındaki iletim ve algılama mekanizmasına ait olan;
tıpta özellikle iç kulak ve işitme siniri kaynaklı işitme kaybını (sensorinöral
işitme kaybı) ifade eden sıfat
sensu :
lat. * sensus (anlam, kavrayış, anlayış, sezgi, his, duyu) (sentire (hissetmek,
algılamak, düşünmek) + us (isim yapım eki) ) * biyolojik ve taksonomik
adlandırmada bir terimin veya grubun belirli bir anlamda, belirli bir yorum
veya kapsam içinde kullanıldığını belirtmek için kullanılam kelime, anlamında,
... anlayışına göre, anlamına gelen
sensus :
lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek), sensus
(his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) * his, duygu, duyu, sezgi,
algı, farkındalık, anlam
sent :
lat. * centum (yüz) * İngilizcede 100’lük sistemde kullanılan “cent” (1
doların/euronun 1/100’ü) ve genel olarak “yüzde birim” kavramını ifade eden
ölçü ve para birimi
sentagma :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + tassein, tattein (dizmek,
düzenlemek, sıralamak) + agma (isim yapım eki) * birlikte düzenlenmiş şey,
yapı, düzenleme; dilbilimde bir cümle içinde birlikte işlev gören, anlam ve
görev bakımından bir bütün oluşturan kelime öbeği; sözdizimsel yapı birimi (ör.
isim öbeği, fiil öbeği) ve genel olarak “birlikte düzenlenmiş dil birimi”
sentaks :
gre. * syntaxis (birlikte düzenleme, dizim, sıralama) (syn (ile, birlikte,
beraber, eş, tamamen) + tassein, tattein (dizmek, düzenlemek, sıralamak), taxis
(dizme, düzenleme, sıralama) * birlikte düzenleme, dizim, sıralama, dilbilimde
kelimelerin bir cümle içinde sıralanmalarını, bir araya gelme kurallarını
inceleyen alan; cümle yapısı, sözcük dizimi ve gramer düzeni
sentaktik :
gre. * syntaxis (birlikte düzenleme, dizim, sıralama) (syn (ile, birlikte,
beraber, eş, tamamen) + tassein, tattein (dizmek, düzenlemek, sıralamak), taxis
(dizme, düzenleme, sıralama) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * dilbilimde
cümle içindeki sözcüklerin dizilişine, yapısal ilişkilerine ve gramer
kurallarına ait olan; sözdizimsel, sentaks ile ilgili
sentaktik afazi :
gre. * syntaxis (birlikte düzenleme, dizim, sıralama) (syn (ile, birlikte,
beraber, eş, tamamen) + tassein, tattein (dizmek, düzenlemek, sıralamak), taxis
(dizme, düzenleme, sıralama) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + aphasia
(konuşamama, konuşmazlık) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) +
phasia (konuşma) (phasein (konuşmak), phasis (konuşma, ifade) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) * beynin dil üretimi ve özellikle cümle kurma
(sözdizimi) kapasitesinin bozulmasıyla ortaya çıkan, kişinin kelime
bulabilmesine rağmen doğru gramer yapısında cümle kurmakta zorlandığı nörolojik
dil bozukluğu (Broca afazisi spektrumunda değerlendirilen klinik durum)
sentetik :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + tithemi, tithenai (koymak,
yerleştirmek, ortaya koymak) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * farklı
unsurların bir araya getirilmesiyle oluşturulan, doğal olmayan yolla bileşim
haline getirilmiş; yapay olarak üretilen (madde); analitik olmayan yapı ve
genel olarak “birleştirilmiş/üretilmiş” nitelik taşıyan, sentezlenmiş, sentez
sonucu oluşmuş
sentetik geometri :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + tithemi, tithenai (koymak,
yerleştirmek, ortaya koymak) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + ge, geos (yer,
yeryüzü, toprak) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) * geometrik şekil ve ilişkilerin koordinat, denklem
veya cebirsel yöntemler yerine doğrudan aksiyomlar, teoremler ve mantıksal
çıkarımlar kullanılarak incelendiği klasik geometri yaklaşımı; noktalar,
doğrular ve açılar arasındaki ilişkilerin saf geometrik akıl yürütme ile ele
alındığı matematik dalı, belitsel geometri
sentez :
gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + tithemi, tithenai (koymak,
yerleştirmek, ortaya koymak), thesis (yerleştirme, koyma, konumlama, önerme) *
farklı öğelerin, bileşenlerin veya fikirlerin bir araya getirilerek yeni ve
bütüncül bir yapı oluşturulması; basit maddelerden daha karmaşık bir bileşiğin
üretilmesi; tez ve antitezin bir üst bütünlükte birleşmesi
sentinel :
lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek), sentina
(gemi sintinesi, dipte biriken su; gözetim yeri) + ellus (küçültme eki) (lat );
sentinel (fra.) * belirli bir bölgeyi gözetleyen, tehlikeyi önceden fark etmek
için nöbet tutan asker veya gözcü, nöbetçi, koruyucu
sentistok :
lat., ing. * centum (yüz) (lat.) + stokes (İrlandalı fizikçi George Gabriel
Stokes’un soyadından) (ing.) * akışkanların kinematik viskozitesini ölçmekte
kullanılan “stok” biriminin yüzde biri değerindeki ölçü birimi; özellikle
yağlar ve sıvıların akıcılığını belirtmek için kullanılan fiziksel viskozite
birimi (cSt)
sentor :
gre. * kentauros (ken (gibi) + tauros (boğa) * Yunan mitolojisinde üst kısmı
insan, alt kısmı at biçiminde tasvir edilen, genellikle vahşi doğa, içgüdü ve
savaşçılıkla ilişkilendirilen, insani akıl ile hayvansal güç veya dürtülerin
birleşimini simgeleyen mitolojik yaratık, Centaur, Kentaur
sentrasiner :
gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne,
iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.);
centrum (merkez) + acinus (üzüm tanesi, küçük salkım; salgı bezi keseciği) +
aris (ile ilgili, -a ait) (lat.) * özellikle maden, mekanik veya teknik
alanlarda merkezleme yapan, merkeze alan veya merkez çevresinde çalışan düzenek
veya işçi; merkezleyici araç, merkezi işlev gören unsur
sentrifügasyon :
gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne,
iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.);
centrum (merkez) + fugere (kaçmak; sıvışmak, uzaklaşmak), fugare (kovmak,
savmak) + tio (isim yapım eki) (lat.) * sıvı veya karışımlar içindeki farklı
yoğunluktaki maddelerin yüksek hızda döndürülerek merkezkaç kuvveti etkisiyle
birbirinden ayrılması işlemi
sentrik :
gre., lat. * kentrikos (merkezcil) (kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta,
diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) + ikos (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) (gre.); centricus (lat.); centrique (fra.) * merkezle
ilişkili olan, merkeze ait bulunan veya merkezi konum taşıyan, bir merkeze göre
düzenlenmiş, merkezle ilişkili olan, merkeze yönelimli, merkezcil, merkezi
sentrik oklüzyon :
gre., lat. * kentrikos (merkezcil) (kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta,
diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) + ikos (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) (gre.); centricus (lat.); centrique (fra.) + occlusio
(kapanma, örtülme) (ob (üzerine, karşı, ters, karşıt) + claudere (kapatmak,
kapamak, çevrelemek, örtmek) + sio (isim yapım eki) ) (lat.) * alt çene
(mandibula) doğal kas yönlendirmesiyle kapandığında, alt ve üst dişlerin temas
ettiği en üst düzeydeki ve en stabil kapanış pozisyonu; mandibulanın stabil ve
referans kabul edilen merkezi konumundaki diş temas düzeni
sentriyol :
gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne,
iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.);
centrum (merkez) + iolus (küçültme eki) (lat.); centriole (fra.) * hayvan
hücrelerinde bulunan, hücre bölünmesi sırasında iğ ipliklerinin
organizasyonunda görev alan, genellikle çiftler halinde bulunan silindirik
mikrotübül yapı formundaki organel
sentromer :
gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne,
iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.);
centrum (merkez) (lat.) + meros (parça, bölüm, kısım, birim) (gre.) * kromozom
üzerinde kardeş kromatitlerin birbirine tutunduğu, hücre bölünmesi sırasında iğ
ipliklerinin bağlandığı ve kromozom hareketinin düzenlendiği, genetik
materyalin eşit dağılımında kritik rol oynayan daralmış merkez bölge
niteliğindeki kromozomal yapı
sentroplazma :
gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne,
iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.);
centrum (merkez) (lat.) + plasma (şekillenmiş, biçimlenmiş şey; katı, sıvı ve
gazdan sonra maddenin dördüncü hali olarak bilinen, yüksek enerjili, iyonize
olmuş (elektronlarından arınmış) gaz benzeri bir yapı) (plassein (kalıp vermek,
şekillendirmek, biçimlendirmek, form vermek), plasis (şekillenme, biçimlenme,
oluşum) + ma (isim yapım eki) ) (gre.) * hücredeki sentrozomun çevresinde
bulunan, mikrotübül organizasyonuna katkı sağlayan, hücre iskeletinin düzenlenmesinde
rol oynayan ve hücre merkez organizasyonu ile ilişkili olan jel benzeri
sitoplazmik bölge
sentrozom :
gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne,
iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.);
centrum (merkez) (lat.) + some (madde, nesne, cisim, gövde) (gre.) * hayvan
hücrelerinde bulunan, sitoplazmada çekirdeğin yakınında yer alan, birbirine dik
iki sentriyolden oluşan, hücre bölünmesi sırasında eşlenerek kutuplara göç
etmek ve iğ ipliklerini (mikrotübül) oluşturarak kromozomların hareketini
sağlayan zarsız organel
senyo :
lat., ita. * signum (işaret, iz, alamet, nişan) (lat.); segno (ita.) * bir
müzik eserinde tekrar edilecek veya bir bölümden başka bir bölüme atlanacak
yerleri gösteren işaret
senyö :
lat., ita. * signum (işaret, iz, alamet, nişan) (lat.); segno (ita.) * bir
müzik eserinde tekrar edilecek veya bir bölümden başka bir bölüme atlanacak
yerleri gösteren işaret
senyör :
lat. * senis, senex (yaşlı, ihtiyar, olgun, büyük) + or (kişi, kimse) (lat.);
senieur (fra.) * efendi, bey, hazret, lord; yaş, deneyim veya kıdem bakımından
daha ileri olan; özellikle mesleki, akademik veya sportif bağlamda üst düzeyde
bulunan, kıdemli veya deneyimli kişi
se-pa :
far. * se (üç) + pa (ayak) * üç ayaklı; genellikle ev içinde kullanılan, çay,
kahve veya küçük eşyaların konulmasına yarayan, çoğunlukla alçak ve üç veya
dört ayaklı küçük masa veya destek yüzeyi, sehpa
sepal :
gre., lat. * skepe (örtü, kaplama) + petalon (yaprak) (gre.); sepalum (çanak
yaprak) (lat.) * çiçeğin en dış kısmında bulunan, genellikle yeşil renkli olan
ve çiçek tomurcuğunu koruyan çanak yapraklardan biri, çanak yaprak
separasyon :
lat. * se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + parare (hazırlamak,
düzenlemek, temin etmek, edinmek) + tio (isim yapım eki) (lat.); séparation
(ayrılma) (fra.) * ayrılma; bir bütünün bileşenlerinin fiziksel, kimyasal,
biyolojik veya teknik yöntemlerle birbirinden ayrılması işlemi; karışım, yapı
veya sistem içindeki unsurların farklı fazlara veya gruplara bölünmesi süreci
separasyon anksiyetesi :
lat. * se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + parare (hazırlamak,
düzenlemek, temin etmek, edinmek) + tio (isim yapım eki) (lat.); séparation
(ayrılma) (fra.) + ankho, ankhein, angein (sıkmak, daraltmak, acı vermek,
boğmak) (gre.); ango (boğulma, sıkılma), angere (kızmak, kızgın olmak),
anxietas (anxius (endişeli) + itas (gibi olma, ile ilgili olma) ) (lat.);
anxiété (fra.) + si (iyelik eki) (tür.) * bağlanma figüründen (özellikle ebeveyn,
bakım veren veya önemli bir kişiden) ayrılma durumunda ortaya çıkan yoğun
kaygı, korku ve huzursuzluk hali; çocuklukta gelişimsel olarak normal kabul
edilebilen ancak şiddetli ve süreğen olduğunda anksiyete bozukluğu kapsamında
değerlendirilen psikolojik durum
separatör :
lat., fra. * se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + parare
(hazırlamak, düzenlemek, temin etmek, edinmek) + tor (-cı, yapan, eden, araç
eki) (lat.); séparateur (fra.) * ayıran, ayırıcı, ayraç, bölen, bölücü
sepek :
tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak) + ek (isim yapım ve araç eki) *
değirmenlerde üst taşın ortasında yer alan ve taşın dönmesini sağlayan mil veya
dingil düzeneği, değirmen taşının ekseni
sepelek :
tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak) + elek (sıfat yapım eki) *
sersem, ahmak, alık, aptal, budala, moron (aklı dağınık anlamı bağlamında)
sepelemek :
tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak) + e (bağlaç) + le (dönüşlü fiil)
+ mek (fiil mastar eki) * yağmur veya karı ince ince, serpinti halinde, hafifçe
yağmak
sepenc :
far. * se (üç) + u (ve) + penc (beş) * 3 ve 5; tavla oyununda atılan zarlardan
birinin 3, diğerinin 5 gelmesi
sepet :
tür. * sapad (hasır kova) * genellikle ince dallar, hasır, kamış veya tel gibi
malzemelerden örülerek yapılan, eşya veya yiyecek taşımaya yarayan bir kap
sepi :
tür. * sep, serp (azar azar dökmek, saçmak, yaymak) + i (isim yapım eki) (deri
tabaklama işlemlerinde deriye çeşitli maddelerin (tuz, boya, kimyasallar)
serpilerek terbiye edilmesine atfen) * deri, post veya kürkleri çeşitli
kimyasal ve bitkisel işlemlerle dayanıklı, kullanılabilir hale getirmek için
uygulanan işlemler, çiğ derinin işlenerek dayanıklı hale getirilmesi süreci,
tabaklama
sepid :
far. * sepid (beyaz, ak) * ak, beyaz
sepiidae :
lat. * sepia (mürekkep balığı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) *
Cephalopoda (kafadanbacaklılar) sınıfına bağlı, iç iskelet olarak kalkerli bir
mürekkep balığı kemiğine sahip olan, renk değiştirme ve mürekkep salgılama
yetenekleriyle tanınan mürekkep balıkları ile yakın akrabalarını içeren deniz
yumuşakçaları familyası, mürekkep balığıgiller
sepil :
tür. * sep, serp (azar azar dökmek, saçmak, yaymak) + il (isim yapım eki) *
hafif, çiseleyerek yağan yağmur
sepilemek :
tür. * sep, serp (azar azar dökmek, saçmak, yaymak) + i (isim yapım eki) + le
(etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * deri, post veya kürkleri çeşitli
kimyasal ve bitkisel işlemlerle dayanıklı, kullanılabilir hale getirmek,
tabaklamak
sepken :
tür. * sep, serp (azar azar dökmek, saçmak, yaymak) + ken (sıfat yapım eki) *
rüzgar eşliğinde veya rüzgarlı havada yağan yağmur veya karla karışık yağmur;
kar veya dolu tanelerinin yağmurla karışık bir şekilde, serpiştirerek yere
düşmesi durumu (sulu sepken)
seppuku :
jap. * setsu (kesmek) + fuku (karın) * iç organların dışarı çıkmasını sağlayan
bir tür Japon intihar
sepsis :
gre. * sepein (çürütmek, bozmak, ayrıştırmak) + sis (isim yapım eki) * çürüme,
bozulma, çözünme, ayrışma; vücudun bir enfeksiyona karşı verdiği kontrolsüz ve
aşırı bağışıklık tepkisi sonucu ortaya çıkan, kanda veya dokularda irin türü
patolojik organizmaların veya toksinlerin mevcudiyeti ile karakterize olan
patolojik durum, kan zehirlenmesi
septa :
lat. * saepire, sepire (çevirmek, çitle çevirmek, ayırmak, bölmek), septum
(çit, perde, bölme, ayraç, çevreleyen şey), septa (çitler, perdeler, bölmeler,
ayraçlar, çevreleyen şeyler) * yapıları kısımlara bölen duvarlar; vücuttaki
boşlukları, organları veya dokuları daha küçük bölmelere ayıran perde
şeklindeki ince duvarlar veya bölmeler
septal :
lat. * saepire, sepire (çevirmek, çitle çevirmek, ayırmak, bölmek), septum
(çit, perde, bölme, ayraç, çevreleyen şey), septa (çitler, perdeler, bölmeler,
ayraçlar, çevreleyen şeyler) + alis (ile ilgili, -a ait) * septuma yani ayırıcı
perde veya bölmeye ait olan, bölme yapısıyla ilişkili
septasyon :
lat. * saepire, sepire (çevirmek, çitle çevirmek, ayırmak, bölmek), septum
(çit, perde, bölme, ayraç, çevreleyen şey), septa (çitler, perdeler, bölmeler,
ayraçlar, çevreleyen şeyler) + tio (isim yapım eki) * bölmelenme, bölümlere
ayrılma; bir yapı içinde bölmelerin, perdelerin veya ayırıcı duvarların
oluşması veya oluşturulması süreci; anatomi, biyoloji ve patolojide dokuların
bölmeli hale gelmesi
septe :
lat., ara. * septem (yedi) (lat.); sebta, sebt (yedi) (ara.) * Afrika kıtasının
kuzeyinde, Cebelitarık Boğazı’nın güney kıyısında yer alan, batı ve güneyde Fas
ile çevrili, kuzeyde Akdeniz üzerinden İspanya’ya bakan ve İspanya’ya bağlı
özerk şehir statüsündeki yerleşim
septet :
lat. * septem (yedi) + ettus (küçültme eki) (lat ); septette (fra.) * yedili;
müzikte yedi çalgı veya yedi ses sanatçısından oluşan küçük topluluk; ayrıca
klasik müzikte yedi icracı için yazılmış oda müziği eseri veya yedi kişilik
performans grubu
septik :
gre. * sepsis (çürüme, bozulma, bozunma, çözülme, çözünme, ayrışma) (sepein
(çürütmek, bozmak, ayrıştırmak) + sis (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a
ait, gibi) * çürümüş, bozulmuş, ayrışmış, çözünmüş, iltihaplı;
mikroorganizmalarla, özellikle zararlı bakterilerle enfekte olmuş
septik :
gre. * skeptikos (düşünen, sorgulayan, kuşku duyan) (skeptesthai, skeptomai
(bakmak, incelemek, düşünmek, araştırmak, gözden geçirmek), skepein (düşünmek,
sorgulamak), skepsis (düşünme, inceleme, sorgulama) + ikos (ile ilgili, -a ait,
gibi) ) * bilgi, inanç veya iddiaları doğrudan kabul etmeyip eleştirel biçimde
sorgulayan, kesin yargıya varmadan önce kanıt arayan; felsefede kuşkucu
(şüpheci) yaklaşımı benimseyen kişi veya bu tutuma ait nitelik; kolayca ikna
olmayan; şüpheleri veya çekinceleri olan
septilyon :
lat. * septem (yedi) (lat.); sept (yedi) + illion (milyon tabanlı katlar
sistemi belirteci) (fra.) * ondalık sayı sisteminde 10 üzeri 24 (kısa ölçek,
ABD sistemi) veya 10 üzeri 42 (uzun ölçek, bazı Avrupa sistemleri) büyüklüğünü
ifade eden, “milyar/milyon” katlarıyla oluşturulan çok büyük sayı adlandırması
septisemi :
gre. * sepsis (çürüme, bozulma, bozunma, çözülme, çözünme, ayrışma) (sepein
(çürütmek, bozmak, ayrıştırmak) + sis (isim yapım eki) ) + emia (kanla ilgili
olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * bakteri veya diğer mikropların kan dolaşımına girip vücuda
yayılmasıyla oluşan enfeksiyon
septisid :
lat. * septum (bölme, ayırıcı perde) (sepire (çevirmek, kuşatmak, ayırmak,
bölmek) + tum (isim yapım eki) ) + caede, cide, cidium (kesme, vurma, çarpma,
öldürme) (caedere, cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak,
çarpmak; öldürmek) + ium (isim yapım eki) ) * bir kapsül meyvenin
olgunlaştığında karpel bölmelerini ayıran bölme duvarları boyunca açılmasıyla
tohumlarını dağıtması durumunu ifade eden, bölme duvarı boyunca yarılan,
septisidal
septisidal :
gre. * septum (bölme, ayırıcı perde) (sepire (çevirmek, kuşatmak, ayırmak,
bölmek) + tum (isim yapım eki) ) + caede, cide, cidium (kesme, vurma, çarpma,
öldürme) (caedere, cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak,
çarpmak; öldürmek) + ium (isim yapım eki) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * bir kapsül meyvenin olgunlaştığında bölme duvarları boyunca açılarak
tohumları serbest bırakması durumunu ifade eden, bölme duvarı boyunca açılan,
septisid
septisizm :
gre. * skeptikos (düşünen, sorgulayan, kuşku duyan) (skeptesthai, skeptomai
(bakmak, incelemek, düşünmek, araştırmak, gözden geçirmek), skepein (düşünmek,
sorgulamak), skepsis (düşünme, inceleme, sorgulama) + ikos (ile ilgili, -a ait,
gibi) ) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * bilgi, inanç
ve yargıların kesinliğini sorgulayan; mutlak kesin bilgiye ulaşmanın mümkün
olup olmadığını tartışan, şüphe ve eleştirel incelemeyi yöntem olarak
benimseyen felsefi yaklaşım ve düşünce akımı; özellikle dogmatik iddialara
karşı temkinli ve doğrulanabilirlik arayan epistemolojik tutum
septostomi :
gre. * sepsis (çürüme, bozulma, bozunma, çözülme, çözünme, ayrışma) (sepein
(çürütmek, bozmak, ayrıştırmak) + sis (isim yapım eki) ) + temnein (kesmek),
tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer
ve durum eki) ) * oksijenden zengin ve fakir kanın birbirine karışmasını sağlayarak
vücuttaki oksijen seviyesini artırmak veya kalbin sağ tarafındaki yükü
hafifletmek amacıyla kalbin sağ ve sol kulakçıkları (atriyum) arasındaki
duvarda tıbbi bir yöntemle delik açılması veya mevcut deliğin genişletilmesi
işlemi
septum :
lat. * sepes (çit, engel, aurım), sepire (çevrelemek, çit ile çevirmek,
ayırmak), septum (ayırma, çevreleme, çit ile çevirme) * organ veya boşluğu
kısımlara ayıran perde şeklinde ince bölmeye verilen isim
sepya :
mürekkep balığının salgısından elde edilen, fotoğrafçılık ve resim sanatında,
nostaljik veya eski bir görünüm yaratmak için ve kahverengi-beyaz renk
tonlarını tanımlamak için kullanılan kırmızımsı kahverengi bir pigment ve bu
tonu ifade eden renk
sequoia :
lat. * Sequoia (Kızılderili yazı sistemiyle Cherokee’yi geliştiren Joseph
Sequoia’ya ithafen) * Cupressaceae (Servigiller) familyasına ait, Kuzey
Amerika’nın batısında doğal olarak yetişen, dünyanın en uzun ve en büyük
hacimli ağaç türleri arasında yer alan, özellikle dev gövdeleri ve uzun
ömürleriyle bilinen iğne yapraklı ağaç cinsi
ser :
far. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) *
kafa, baş, uç, tepe, son (cerebral, cérébral, zerebral (kafasal, beyinsel)
(ing., fra., alm.), serenity, sérénité (kafa dinginliği, sükunet, huzur,
vukuatsız sona ulaşma) (ing., fra.), cerebral (kafa ile ilgili, beyin ile
ilgili) (ing., alm.), cérébral (kafa ile ilgili, beyin ile ilgili) (fra.) )
sera :
ara. * sera (açık alan, tarla, boş toprak) * tarımda bitki yetiştirmek için
ayrılmış açık toprak alanı, ekim yapılan tarla veya bahçe parçası, tarımda
bitki yetiştirmek için ayrılmış açık toprak alanı, ekim yapılan tarla veya
bahçe parçası
sera :
lat., fra. * serare (kilitlemek, kapamak, sürgülemek), seratus (kilitlenmiş,
kapatılmış, sürgülenmiş) (lat.); serrer (sıkıca kapatmak, tutmak, sıkmak),
serre (kapalı, kapalı yer) (fra.) * toprak; bitkilerin yetişmesine uygun
sıcaklık ve nem koşullarını sağlamak amacıyla cam, plastik veya fiberglas gibi
ışığı geçiren malzemelerle örtülü, kontrollü yetiştiricilik alanı
sera etkisi :
lat., fra., tür. * serare (kilitlemek, kapamak, sürgülemek), seratus
(kilitlenmiş, kapatılmış, sürgülenmiş) (lat.); serrer (sıkıca kapatmak, tutmak,
sıkmak), serre (kapalı, kapalı yer) (fra.) + etki (bir olgunun veya olayın
oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik eki) (tür.) * atmosferdeki bazı gazların
(özellikle karbondioksit ve metan) güneşten gelen kısa dalga ışınımını içeri
alıp yer yüzeyinden yayılan uzun dalga ısı ışınımını geri tutması sonucu
Dünya’nın ısısının artması olayı, küresel ısınmanın temel fiziksel mekanizması
sera gazı :
lat., fra., tür. * serare (kilitlemek, kapamak, sürgülemek), seratus
(kilitlenmiş, kapatılmış, sürgülenmiş) (lat.); serrer (sıkıca kapatmak, tutmak,
sıkmak), serre (kapalı, kapalı yer) (fra.) + khaos (boşluk; maddenin uçucu
hali, gaz) (gre.); gas (lat.) + ı (iyelik eki) (tür.) * atmosferde ısıyı
tutarak Dünya’nın yüzeyinden yayılan uzun dalga kızılötesi ışınımın uzaya
kaçmasını engelleyen ve sera etkisine yol açan karbondioksit, metan, diazot
monoksit ve su buharı gibi atmosferik gazların genel adı
serab :
ara * saraba (akıp gitmek, kaybolmak, görünürde olup aslında olmamak), serab
(çöl veya sıcak zeminde uzaktan su varmış gibi görünen optik yanılsama) * sıcak
ve düz arazilerde ışığın kırılması sonucu su birikintisi varmış gibi görünen,
gerçekte var olmayan optik görüntü, optik yanılsama; ulaşılması mümkün olmayan
hayal, aldatıcı umut veya yanılsama (mecazi)
serabil :
ara. * sirbal (gömlek; elbise, giysi) * gömlekler; elbiseler, giysiler
seradik : ara.
* saradaka (örtmek, çevrelemek, çadırla kaplamak), saradik (çadır, büyük tente,
gölgelik, geçici örtü, geçici barınak, örtü) * geçici olarak kurulan çadır,
barınak veya örtü yapısı; özellikle askerî kamp, panayır veya geçici
yerleşimlerde kullanılan hafif ve taşınabilir örtü/çadır sistemi; padişaha
mahsus çadır perdesi veya büyük sarayın perdesi; cibinlik tarzında yapılan
perdeden oda
serafim :
ibr. * saraf (yanmak, ateşlenmek) + im (isim yapım ve çoğul eki) * yananlar,
ateşli olanlar; Tanrı’ya yakın ve kutsal kabul edilen, yüksek dereceli melekler
(Tanrı'ya olan ateşli hayranlıkları ve sevgileri nedeniyle); özellikle Yahudi
ve Hristiyan geleneklerinde Tanrı’nın tahtının etrafında sürekli ibadet eden
varlıklar
serahor :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + ahur
(ahır, at barınağı, hayvan barınağı) * ahır amiri, baş seyis; Osmanlı
İmparatorluğu ve Selçuklular döneminde ücret karşılığı geçici olarak cephe
gerisi hizmetlerde (ordunun geçeceği yolların açılması, köprülerin yapımı,
ağırlıkların (lojistik ve mühimmat) taşınması ve ordu ağırlıklarının korunması)
ve lojistikte kullanılan görevliler, askerler
serair :
ara. * sirr (başkalarına söylenmesi istenmeyen, gizli tutulan bilgi veya durum,
akıl erdirilemeyen durum, giz, gizem) * gizli şeyler, gizemler, sırlar
serak :
lat., fra. * serum (peynir altı suyu), seraceum (peynir altı suyu peyniri)
(lat.); sérac (kesilmiş blok, sert tuğla şeklinde blok; kalıp halinde beyaz
peynir) * dik yamaçlarda buzul parçalarının koparak aşağı düşmesiyle, hareket
halindeki buzulun yüzeyinde oluşan derin çatlakların (yarıkların) kesişmesi
sonucu meydana gelen büyük buz blokları veya sütunlar
seramik :
gre. * keramos (çömlekçi kili, pişmiş toprak, pişmiş topraktan çömlek) + ikos
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * inorganik toprakların suyla
şekillendirilip yüksek sıcaklıkta pişirilmesiyle elde edilen sert, dayanıklı ve
genellikle ısıya/aşınmaya dirençli malzemelerin genel adı; kil ve benzeri
inorganik malzemelerin yüksek ısıda pişirilmesiyle elde edilen sert ve
dayanıklı maddelere ilişkin olan veya bu maddelerden yapılmış; yüksek ısıda
pişirilmiş toprak, fayans, porselen yapımıyla ilgili
serap :
ara * saraba (akıp gitmek, kaybolmak, görünürde olup aslında olmamak), serab
(çöl veya sıcak zeminde uzaktan su varmış gibi görünen optik yanılsama) * sıcak
ve düz arazilerde ışığın kırılması sonucu su birikintisi varmış gibi görünen,
gerçekte var olmayan optik görüntü, optik yanılsama; ulaşılması mümkün olmayan
hayal, aldatıcı umut veya yanılsama (mecazi)
seraser :
far. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + a (a
doğru, yönelim) + ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç
noktası) * baştan başa, bütün, tümden, hepten, hep mecmuan, külliyen; temeli
ipekten olan, üzerine altın ve gümüş teller işlenerek dokunan ağır, parlak ve
çok değerli bir kumaş türü
serasker :
far., ara. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası)
+ askar (ordu mensubu kişi) (ara.) * Osmanlı İmparatorluğu'nda ordu komutanı
veya başkumandan
seratan :
gre., ara. * karkinos (yengeç; tümör, kanser) (gre.); seretan (ara.) * fındık
veya küçük yumru büyüklüğünde, ağrılı, etrafı damarlı yengeç benzeri bir
oluşum; yengeç, Yengeç Burcu; kanser
seray :
far., tür. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası)
(far.) + ay (dünyanın uydusu olan gök cismi) * Ay gibi güzellerin başı; büyük
konak, saray; parlak, ışıltılı ay
serazat :
far. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + azad
(özgür, hür, serbest) * özgür, hür, serbest, başıboş, kaygısız ve dilediği gibi
davranan
serbaz :
far. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + baz
(oynayan, oynatıcı) * korkusuz, cesur, gözü pek, kahraman, yiğit
serbend :
far. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + bend
(bağlamak, tutmak) * başa bağlanan veya sarılan her türlü şey (sarık, tülbent,
saç bandı veya başörtüsü gibi); hayvan yuları
serbest :
far. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) +
bastan (bağlamak, kapatmak, tutmak, örtmek, sarmak, kaplamak), bast (bağ) *
herhangi bir şarta, kısıtlamaya, zorlamaya veya bir yere bağlı olmadan,
istediği gibi hareket edebilen, özgür, hür
serbest bölge :
far. * serbest (kısıtlama veya zorlamaya tabi olmayan, özgür, hür) (far.) +
bölge (bir bütün içindeki belirli alan, kısım, saha, bölünmüş olan, alan,
mıntıka, saha, bölünmüş alan; coğrafi veya idari alan, zon; bir bütün içindeki
belirli alan, kısım, bölünmüş olan; yeryüzünün doğal (iklim, bitki örtüsü),
beşeri (insan faaliyetleri) veya ekonomik özellikler bakımından çevresinden
farklılaşan, ancak kendi içinde benzerlik gösteren belirli bir toprak parçası
veya alanı; sınırları idari veya ekonomik birliğe göre belirlenen, mıntıka)
(tür.) * bir ülkenin siyasi sınırları içinde yer almasına rağmen gümrük ve
vergi mevzuatı açısından ülke dışı sayılan, ticari, mali ve idari konulardaki
yasal düzenlemelerin esnetildiği veya uygulanmadığı, uluslararası ticareti
kolaylaştırmak ve yabancı yatırımları teşvik etmek amaçlı olarak kurulmuş özel
alan
serbest düşüş :
far., tür. * serbest (kısıtlama veya zorlamaya tabi olmayan, özgür, hür) (ser
(baş) + bastan (bağlamak, kapatmak, tutmak, örtmek, sarmak, kaplamak), bast
(bağ) ) (far.) + düşüş (yerçekimi nedeniyle aşağıya iniş; herhangi bir şeyin
seviyesinde, değerinde, miktarında veya konumunda meydana gelen aşağı yönlü
azalma, gerileme) (tür.) * bir cismin hava direncinin olmadığı (veya yok
sayıldığı) ideal bir ortamda, yalnızca yerçekimi kuvvetinin etkisi altında
kütlesine bağlı olmaksızın aşağıya doğru yaptığı ivmeli hareket (v^2 = 2gh;
v=gt)
serbest radikal :
far., lat. * serbest (kısıtlama veya zorlamaya tabi olmayan, özgür, hür) (ser
(baş) + bastan (bağlamak, kapatmak, tutmak, örtmek, sarmak, kaplamak), bast
(bağ) ) (far.) + radicalis (köksel, köke ait, kökle ilgili, kökten) (radix
(kök, köken, temel, asl, esas, soy) + alis (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) *
eşleşmemiş bir veya daha fazla elektrona sahip olduğu için çok reaktif davranan
ve başka moleküllerle kolayca kimyasal reaksiyona giren atom, molekül veya iyon
türü
serbest yüzme :
far., tür. * serbest (kısıtlama veya zorlamaya tabi olmayan, özgür, hür) (ser
(baş) + bastan (bağlamak, kapatmak, tutmak, örtmek, sarmak, kaplamak), bast (bağ)
) (far.) + yüzme (su üzerinde hareket etme) (yüz (kol, bacak veya yüzgeç gibi
organların yardımıyla su üstünde veya su içinde ilerlemek ya da durmak) + me
(isim yapım eki) ) (tür.) * yüzücünün belirli bir stil zorunluluğu olmadan
(genellikle en hızlı stil olan crawl kullanılarak) kendi seçtiği teknikle
yüzebildiği yüzme disiplini; yarışmalarda teknik kural kısıtlaması bulunmayan
yüzme kategorisi
serbesti :
far. * serbest (kısıtlama veya zorlamaya tabi olmayan, özgür, hür) (ser (baş) +
bastan (bağlamak, kapatmak, tutmak, örtmek, sarmak, kaplamak), bast (bağ) ) + i
(isim yapım eki) * özgürlük, bağımsızlık ve kısıtlamalardan uzak olma durumu;
bir kişinin veya yapının dış baskı ve zorlamalardan bağımsız hareket edebilme
hali
serbestiyet :
far., ara. * serbest (kısıtlama veya zorlamaya tabi olmayan, özgür, hür) (ser
(baş) + bastan (bağlamak, kapatmak, tutmak, örtmek, sarmak, kaplamak), bast
(bağ) ) (far.) + iyet (isim yapım eki) (ara.) * özgürlük, bağımsızlık ve
kısıtlama olmaksızın hareket edebilme durumu; bireyin veya bir yapının dış
baskıdan ve zorlamadan uzak olma hali, serbestlik, serbest oluş, özgürlük
serbülend :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + buland,
bulend (yüksek, yüce, ulu) * başı yüksek, başı dik, yücelmiş, onurlu ve
itibarlı; şerefli, üstün konumda bulunan veya yücelik kazanmış kişi/hal
(mecazi)
serbülent :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + buland,
bulend (yüksek, yüce, ulu) * başı yüksek, başı dik, yücelmiş, onurlu ve
itibarlı; şerefli, üstün konumda bulunan veya yücelik kazanmış kişi/hal
(mecazi)
sercan :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + can
(ruh, yaşam, hayat, durum, hayat cevheri) * canın özü, hayatın başı; canı yüce,
hayat dolu kişi; erkek ismi
sercem :
far., ara. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası)
(far.) + (toplanma, bir araya gelme, birleşme) (ara.) * Alevi-Bektaşi
geleneğinde cem törenlerini yöneten, "dede" veya "mürşit"
makamındaki din büyüğü
serçe :
tür. * seçe (küçük ötücü kuş) * serçegiller (Passeridae) familyasından, insan
yerleşimlerine yakın yaşayan, genellikle kahverengi, gri ve siyah tonlarda
tüylere sahip olan, göç etmeyen ve küçük, konik gagalı ötücü kuşlara verilen
genel ad
serçe parmak :
tür. * seçe (küçük ötücü kuş) + parmak (el veya ayakların uç kısmında bulunan,
boğumlu, hareketli, ince uzun sopa, çubuk şeklinde olan organ) * elde veya
ayakta en küçük ve en dışta yer alan parmak, digitus minimus
serçin :
tür. * seç, serç (ayırmak, seçmek, ayıklamak) + in (sıfat yapım eki) *
seçilmiş, ayıklanmış, özenle bir araya getirilmiş, toplanmış, gözde, el ile
seçilip ayrılmış, en iyi, en mergup, en rağbet edilen; değerli görülen unsurlar
arasından derlenip toplanan veya seçkin kabul edilen şey/kişi
serd :
ara. * sarda (sıralamak, dizmek; anlatmak, ardışık olarak söylemek, ard arda
dizmek, zincirleme anlatmak) * bir şeyi düzenli ve ardışık biçimde sıralama,
listeleme veya olayları kesintisiz şekilde anlatma; özellikle metin, hadis veya
rivayetlerin zincirleme aktarımı
serd :
far. * serd (soğuk, katı, donuk; sert, katı, yumuşak olmayan) * soğukluk,
donukluk; sertlik, katılık; davranışta veya üslupta yumuşak olmama, kırıcı veya
mesafeli olma hali; duygusuzluk, katılık ve kabalık
serdab :
far. * serd (soğuk) + ab (su) * yer altında inşa edilen, sıcak iklimlerde
serinlik sağlamak amacıyla kullanılan mahzen, bodrum veya depo niteliğindeki
yapı; özellikle su ve erzak saklamak veya yazın serin alan oluşturmak için
kullanılan mimari bir unsur
serdal :
far., tür. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası)
(far.) + dal (uzantı, kol; ağacın gövdesinden çıkan kollardan her biri) (tür.)
* başta olan dal; güçlü, önde gelen veya aile/soyun devamını temsil eden kişi
(mecazi); erkek ismi
serdar :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + dar
(gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) *
Osmanlı’da ordu veya bir askeri birliğin başındaki komutan; lider, öncü ve
yöneten kişi; erkek ismi
serdengeçti :
far., tür. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası)
(far.) + den (kaynak belirten ek) + geçti (geride bıraktı, ilerledi) (tür.) *
Osmanlı’da özellikle yeniçeri ve gönüllü akıncılar içinde, ölüm tehlikesini göze
alarak düşman üzerine saldıran, fedakar ve gözü kara asker; korkusuz, risk alan
ve hayatını ortaya koyan kişi
serdetmek :
ara., tür. * sarda (sıralamak, dizmek; anlatmak, ardışık olarak söylemek, ard
arda dizmek, zincirleme anlatmak) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek)
(tür.) * bir konuyu düzenli ve ardışık biçimde anlatmak, açıklamak veya yazılı
veya sözlü olarak sıralı şekilde ifade etmek
serdi :
far. * serd (soğuk, katı, donuk; sert, katı, yumuşak olmayan) * soğukluk,
donukluk; sertlik, katılık; davranışta veya üslupta yumuşak olmama, kırıcı veya
mesafeli olma hali; duygusuzluk, katılık, kabalık, sertlik, hoyratlık
serdivan :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + divan
(heyet, meclis, idari kurul; eser koleksiyonu) (dev, büyük, yüce, ulu; dev, div
(kötülük tanrısı, kötü ruh, cin, iblis, şeytan, ifrit) + an (çoğul eki, gibi
olan) ) * baş meclis, baş heyet; Osmanlı idari ve askeri düzeninde
divanın/askeri meclisin başı, yöneticisi veya ileri gelen temsilcisi; Sakarya'nın
bir ilçesi
serdrud :
far. * sard, serd (sert, katı, kaba; keskin; soğuk) + rud (tel; telli bir müzik
aleti) * Iran'ın, Tebriz'den sonraki en büyük şehri
serdud :
far. * sard, serd (sert, katı, kaba; keskin; soğuk) + ud (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * katı, sert ve kesici özelliği olan; soğuk olan
serdümen :
far., gre. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası)
(far.) + timoni (idare, yönetim) (gre.); dümen (gemi dümeni, yönlendirme aracı)
(far.) * gemilerde dümeni kullanan, geminin yönünü belirleyen görevli;
denizcilikte helmsman (dümenci) anlamına gelen Osmanlıca meslek terimi
sere :
tür. * sere (açık durumdaki başparmak ile işaret parmağı arasındaki mesafe;
dörtte bir) * iki elin başparmağı ile işaret parmağı arasındaki açıklığı ifade
eden bir uzunluk ölçü birimi; dörtte bir
serebellar :
lat. * cerebrum (beyin) + ellum (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) *
beyincik (cerebellum) ile ilgili olan, beyinciğe ait
serebellar hemoraji :
lat., gre. * cerebrum (beyin) + ellum (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a
ait) (lat.) + haimorrhagia (kanama, kan akması) (haima, haimat (kan) +
rhegnynai, rhegnynein, rhein (akmak, dökülmek, yağmak, yırtılmak, patlamak,
kanamak), rhage (akma, akış, yağma, yağış, dökülme, yırtılma, patlama, kanama)
+ eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.) * beyinciği (serebellum) besleyen
damarların yırtılması veya sızması sonucu beyincik dokusu içinde oluşan ve ani
baş dönmesi, denge kaybı ve bilinç değişiklikleriyle seyreden kanama durumu
serebellar infarkt :
lat. * cerebrum (beyin) + ellum (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) +
infarctus (doku içine dolma, tıkanmaya bağlı doku ölümü) (in (iç, içine,
içinde) + farctus (doldurulmuş, yığılmış) (farcire (doldurmak, yığmak) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * beyinciği besleyen arterlerden birinin
tıkanması sonucu serebellum dokusunda gelişen, ani baş dönmesi, koordinasyon
bozukluğu ve denge kaybıyla seyreden iskemik doku ölümü
serebellopontin :
lat. * cerebrum (beyin) + ellum (küçültme eki) + pons, pontis (köprü; beyin
sapının bir bölümü) + in (sıfat yapım eki) * beyincik (cerebellum) ile pons
(beyin sapı köprüsü) arasındaki anatomik bölgeye ait olan
serebellum :
lat. * cerebrum (beyin) + ellum (küçültme eki) * beyincik; beynin arka-alt kısmında
yer alan, hareket koordinasyonu, denge, kas tonusu ve motor öğrenme gibi
işlevleri düzenleyen merkezi sinir sistemi yapısı
serebral :
lat. * cerebrum (beyin) + alis (ile ilgili, -a ait) * beyinle ilgili, büyük
beyin (serebrum) ile ilgili olan
serebral konküzyon :
lat. * cerebrum (beyin) + alis (ile ilgili, -a ait) + concussion (sarsıntı,
çalkantı, sarsılma) (co, con (birlikte, beraber, ile) + cussion (sallantı,
sarsıntı, çalkantı) (cutere (sallamak, sarsmak, çalkalamak) + sion, tio (isim
yapım eki) ) * bilinç değişikliği, baş dönmesi, geçici fonksiyon bozukluğu ve
hafıza bulanıklığı ile karakterize olan, kafa travmasına bağlı olarak beyinde
yapısal hasar olmaksızın gelişen hafif travmatik beyin hasarı durumu
serebral korteks :
lat. * cerebrum (beyin) + alis (ile ilgili, -a ait) + cortex (kabuk, ağaç
kabuğu, dış tabaka, beyin kabuğu) (crusta (kabuk) + ex (dış, dışarı, harici,
yokluk, olmama) ) * beynin dış yüzeyini oluşturan, duyusal algı, istemli
hareket, dil, hafıza ve yüksek bilişsel işlevlerin büyük kısmından sorumlu olan
gri madde tabakası formundaki beyin kabuğu
serebral palsi :
lat., gre. * cerebrum (beyin) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + paralysis
(felç, kas zayıflığı veya kas kontrolünün kaybı, inme, nuzul) (para (yanında,
dışında, ötesinde, yanında duran; arasından, vasıtasıyla, sayesinde, boyunca
arasında; zıt, karşıt, engel; ayrı, farklı) + lusis, lysis (gevşeme, çözülme,
çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest
bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) )
(gre.) * gelişmekte olan beyinde doğum öncesi, doğum sırası veya erken çocukluk
döneminde oluşan hasara bağlı olarak ortaya çıkan, kalıcı ancak ilerleyici
olmayan hareket, duruş ve kas tonusu bozukluklarıyla seyreden nörolojik durum,
beyin felci
serebrospinal :
lat. * cerebrum (beyin) + spina (çıkıntı, diken; omurga, omurilik) + alis (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * beyin ve omuriliğe ait olan, merkezi sinir
sistemini çevreleyen ve besleyen beyin-omurilik sıvısı (liquor cerebrospinalis)
ile ilişkili
serebrospinal sıvı :
lat., tür. * cerebrum (beyin) + spina (çıkıntı, diken; omurga, omurilik) + alis
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + sıvı (akan, akıcı olan) (tür.) *
beyin ve omurilik boşluklarında ventriküllerin içinde dolaşan, merkezi sinir
sistemini mekanik darbelere karşı koruyan, besin ve atık madde alışverişine
aracılık eden şeffaf beyin-omurilik sıvısı (BOS)
serebrovasküler :
lat * cerebrum (beyin) + vasculum (küçük kap, küçük kanal, küçük hazne, küçük
damar, kılcal damar) (vas, vasis, vasum (kap, hazne, kanal, damar) + cula,
culus, culum (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * beyin
damarlarına ait olan, beyin kan dolaşımıyla ilişkili
serebrum :
lat * cerebrum (beyin) * beyin; büyük beyin
seremoni :
lat. * caerimonia (kutsal tören, ritüel) * dini, resmi veya toplumsal bir olayı
belirli kurallar ve sembolik hareketlerle gerçekleştirme; evlilik, yemin,
açılış gibi özel durumlarda yapılan düzenli ve törensel etkinlik
seren :
gre. * diren, siren, seren (söyledikleri şarkılar ile denizcileri büyüleyip
kandıran, denizkızına benzer şeytani varlıklardan her biri, denizkızı) *
yelkenli gemilerde, üzerine dört köşe yelken açmak, işaret kaldırmak için
direğe yatay bir biçimde bağlanmış olan gönder; kapı veya dolap kanadında,
birine menteşe, ötekine kapı kolu ve kilidin takıldığı, çerçevenin düşey
parçalarından her biri
serenad :
lat. * serenus (sakin, dingin, açık hava; gece sessizliği; soğuk akşam buharı,
soğukça) + atus (isim yapım eki) (lat ), ata (ita.), ade (fra.) * genellikle
gece saatlerinde, açık havada sevilen bir kişiye duygu ifade etmek amacıyla
seslendirilen vokal veya enstrümantal müzik parçası; romantik, kısa ve yumuşak
karakterli müzik türü
serenat :
lat. * serenus (sakin, dingin, açık hava; gece sessizliği; soğuk akşam buharı,
soğukça) + atus (isim yapım eki) (lat ), ata (ita.), ade (fra.) * genellikle
gece saatlerinde, açık havada sevilen bir kişiye duygu ifade etmek amacıyla
seslendirilen vokal veya enstrümantal müzik parçası; romantik, kısa ve yumuşak
karakterli müzik türü
serencam :
far. * serancam (sonuç, akıbet, nihai durum) (ser (kafa, baş, tepe, üst kısım;
önderlik, başlangıç noktası) + encam (son, tamamlanma, bitiş, nihayete erme) )
* bir olayın veya sürecin sonunda ulaşılan netice; gelişmelerin vardığı sonuç,
akıbet veya nihai durum
serendaz :
Türk musikisinde bir makam, seng endaz
serendi :
gre. * xerantri, xerandri (xeros (kuru) + andri (seki, balkon, çıkıntı,
yükseltilmiş bölüm) ) * özellikle Doğu Karadeniz bölgesinde, tahıl ve yiyecek
saklamak amacıyla direkler üzerine yükseltilmiş ahşap ambar yapısı; nemden ve
hayvanlardan korumak için yerden yüksek yapılan geleneksel depo
serendib :
san. * sinhala (aslan) + dvipa (ada) * aslanların mekanı, aslanlar adası; Hint
Okyanusu'nda, Hindistan'ın güneyinde yer alan Sri Lanka adasının Arapça, Farsça
ve Osmanlıcada kullanılan tarihsel adı
serendipite :
hin., lat. * serendib (Hindistan'ın güneyindeki Seylan adasının ismi) (hin.) +
itas (isim yapım ve durum eki) (lat.) * kişinin aramadığı halde, dikkat ve
sezgi sayesinde beklenmedik biçimde değerli, faydalı veya anlamlı bir şey
keşfetmesi durumu; tesadüf sonucu ortaya çıkan mutlu buluş veya rastlantısal
keşif yeteneği
sereno :
lat., isp * serenus (sakin, dingin, açık hava; gece sessizliği; soğuk akşam
buharı, soğukça) (lat.); sereno (isp., ita.) * sakin, dingin, açık hava, gece
sessizliği; gece bekçisi, geceleri sokakları dolaşarak güvenliği sağlayan
görevli
seretan :
gre., ara. * karkinos (yengeç; tümör, kanser) (gre.); seretan (ara.) * fındık
veya küçük yumru büyüklüğünde, ağrılı, etrafı damarlı yengeç benzeri bir
oluşum; yengeç, Yengeç Burcu; kanser
sereyan :
ara. * ser, sery (yayılmak, dağılmak, geçmek) * yayılma, dağılma, sirayet etme,
başka bir şeye bulaşma veya geçme
serf :
lat. * servire (hizmet etmek, boyun eğmek), servus (hizmetçi, köle) * Orta Çağ
Avrupa'sındaki feodal sistemde toprağa bağlı olan, klasik kölelikten farklı
olarak bireysel olarak alınıp satılamayan ancak bağlı oldukları toprakla
birlikte bir mülk gibi el değiştirebilen ve senyör (toprak ağası) için çalışan
köylü sınıfı
sergen :
tür. * ser (yaymak, saçmak, döşemek, açmak, göstermek) + gen (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * evlerde mutfak eşyası, kap kacak veya yiyeceklerin dizildiği
raf, yüksek dolap üstü veya duvara yakın ahşap yerleştirme bölümü; bir şeylerin
serilip gösterildiği düzenek veya raf, teşhir ünitesi; gösteriş yapan, ön
planda olan, sergileyen, teşhirci
sergi :
tür. * ser (yaymak, saçmak, döşemek, açmak, göstermek) + gi (isim yapım eki) *
ürünlerin, sanat eserlerinin veya çeşitli nesnelerin görülebilecek şekilde
düzenli biçimde ortaya konduğu gösterim; ayrıca serilmiş şey, yaygı veya teşhir
düzeni
sergin :
tür. * ser (yaymak, saçmak, döşemek, açmak, göstermek) + gin (sıfat yapım eki)
* serilmiş, yayılmış veya açık halde bulunan
sergüzeşt :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + guzeşt
(gudastan, guzastan (geçmek, geçirmek, yerine getirmek, becermek, yapmak,
halletmek) + eşt (-cı, yapan, eden eki) ) * baştan geçen; hayatın olağanüstü
olaylarını, maceralarını veya başkalarının başına gelen serüvenleri anlatan
hikaye veya öykü, roman, macera, olay, hikaye
serhad :
far., ara. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası)
(far.) + hadd (sınır, uç, çizgi, hat) (ara.) * bir devletin veya ülkenin uç
bölgesi, sınır hattı; Osmanlı kullanımında düşman ülkeye komşu hudut boyları ve
sınır eyaletleri
serhan :
far., tür. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası)
(far.) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen)
(tür.) * baş han, önder, lider, reis, hükümdar; liderlik, güç ve üstünlük
serhat :
far., ara. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası)
(far.) + hadd (sınır, uç, çizgi, hat) (ara.) * bir devletin veya ülkenin uç
bölgesi, sınır hattı; Osmanlı kullanımında düşman ülkeye komşu hudut boyları ve
sınır eyaletleri
ser-henk :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + ahenk
(düzen, dizim, uyum, harmoni; askeri diziliş) * baş çavuş, askeri bölüğün başı,
divan çavuşu; Türk musikisinde bir makam
serık :
ara. * saraka (çalmak, gizlice almak, araklamak, aşırmak) * hırsızlık,
arakçılık
seri :
lat., ara. * serere (bağlamak, ardı ardına dizmek, sıralamak), series
(ardışıklık, sıra, dizi, zincir) (lat.); saraa, seree (hızlı gitmek), seyr
(gidiş), ser (hız, sürat) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) *
hızlı, çabuk; ard arda aralıksız olan, dizi halinde olan, sıralanmış olan,
sıra; hızlı, çabuk
seri bağlantı :
lat., tür. * serere (bağlamak, ardı ardına dizmek, sıralamak), series
(ardışıklık, sıra, dizi, zincir) (lat.) + bağlantı (birleşme, ilinti, bağ)
(tür.) * elektrik devresinde elemanların akımın tek bir yol üzerinden art arda
geçeceği biçimde uç uca bağlandığı, aynı akımın tüm elemanlardan sırayla
geçtiği devre bağlantısı düzeni
serial position effect :
ing. * serial (dizisel) + position (yer, konum, mevki) + effect (etki, tesir) *
bir liste içindeki öğelerin, bulundukları sıraya bağlı olarak hatırlanma
olasılığının değişmesi; baştaki öğelerin daha iyi hatırlanması (öncelik etkisi)
ve sondaki öğelerin daha iyi hatırlanması (sonralık etkisi); listelerde ilk ve
son öğeleri daha iyi hatırlama eğilimi
seriat :
lat. * series (dizi, sıra, zincir, silsile) + atus (sıfat yapım eki) * belirli
bir düzen içinde sıra halinde, dizi veya sıralar oluşturarak yerleşmiş olan,
sıralı, dizili
serigrafi :
gre. * serikon (ipek) + graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı,
yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ipek veya
ince dokulu ağ gerili bir kalıp üzerinden boya geçirilerek yapılan, özellikle
afiş, tekstil ve sanat baskılarında kullanılan elek baskı tekniği
serik :
tür. * seyrek (az yoğun, sık olmayan, dağınık) * Antalya'nın bir ilçesi
(Bölgedeki yerleşimlerin dağınık ve aralıklı olmasından)
serika :
ara. * saraka (çalmak, hırsızlık yapmak, araklamak), sirkat (çalna, hırsızlık)
* çalınmış, araklanmış
serim :
tür. * ser (sermek, yaymak, düzenli biçimde açmak) + im (isim yapım eki) * bir
şeyin serilmesi, yayılması veya ortaya düzenli biçimde konulması; edebiyatta
olay örgüsünün başlangıç bölümü, kişilerin ve ortamın tanıtıldığı giriş kısmı; tekstil sektöründe kumaşların kesim öncesinde
düzgün, gergin ve katlar halinde üst üste masaya serilmesi işlemi
serin :
moğ., tür. * serüün, serin (soğuğa yakın ılımlı hava) * ne sıcak ne de soğuk
olan, hafif soğukluk hissi veren, soğukça, ferahlık veren, taze, dinçleştiren,
ferahlatan; sakin, dingin ve bunaltıcı olmayan ortam veya tavır (mecazi)
(serenus (sakin, dingin, açık hava; gece sessizliği; soğuk akşam buharı,
soğukça), serenitas (huzur, ferahlık) (lat.)
serinhisar :
tür. * serin (ne sıcak ne de soğuk olan, hafif soğukluk hissi veren, soğukça,
ferahlık veren, taze, dinçleştiren, ferahlatan; sakin, dingin ve bunaltıcı
olmayan ortam veya tavır (mecazi) ) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer,
sur, korugan) * Denizli’nin bir ilçesi
serinkanlı :
tür. * serin (ne sıcak ne de soğuk olan, hafif soğukluk hissi veren, soğukça,
ferahlık veren, taze, dinçleştiren, ferahlatan; sakin, dingin ve bunaltıcı
olmayan ortam veya tavır (mecazi) ) + kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve
plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy,
nesil, kök, köken) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * heyecan, korku
veya öfke anlarında duygularını kontrol edebilen, sakinliğini koruyan, telaşa
kapılmadan, panik yapmadan düşünebilen ve karar alabilen kişi
serir :
ara. * sarra (sevindirmek, memnun etmek, gönlünü hoş etmek, hoşnut etmek,
gizlemek, içe almak, rahatlık vermek), sarir (yatak, döşek, taht, sedir) *
üzerine oturulan veya yatılan yükseltilmiş yatak, döşek, taht veya sedir; tahta
karyola; özellikle hükümdar tahtı hükümdarlık makamı
serisöz :
gre., lat. * serikon (ipek) (gre.) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * ince,
yumuşak ve parlak tüylerle kaplı olan, ipeksi görünümlü, ipek gibi tüylü,
ipeksi
serissa :
lat. * Serres (Fransız botanikçi Nicolas Charles Seringe) + a (ile ilgili, -a
ait) * Rubiaceae (Kökboyasıgiller / Kahvegiller) familyasına ait, küçük beyaz
çiçekleriyle tanınan, özellikle bonsai yetiştiriciliğinde yaygın kullanılan
çiçekli çalı cinsi
seriul hisab :
ara. * seri (hızlı, çabuk) + el (ön ek, artikel) + hesab (ölçülendirme, sayma)
* hesabı hızlı olan (Allah'ın isimlerinden biri)
seriyye :
ara * sereye (gece yürümek, gizlice ilerlemek, sefere çıkmak), isra (gece
ilerleme, gece yolculuğu) * düşman üzerine gönderilen süvari müfrezesi; İslam
tarihinde Hz. Muhammed'in bizzat katılmadığı, sahabelerden (ashap) birinin
komutasında gönderilen askeri birlik veya sefer
serkan :
far., tür. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası)
(far.) + kan (damarlardaki oksijen ve besin taşıyan hayat sıvısı) (tür.) *
soylu bir ailede veya bir kanda önde gelen, önemli kişi, kanın başı, soyun
başı; erkek ismi
serkat :
ara. * saraka (çalnak, hırsızlık yapmak; araklamak) * mülkiyeti kendisine ait
olmayan bir şeyi izinsiz ve habersiz olarak alma ve sahiplenme, hırsızlık,
çalma, araklama, gasp, sirkat
serkeş : far.
* ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + keş (çeken,
çekici, taşıyan) * söz dinlemeyen, başına buyruk davranan, otoriteye karşı
gelen kişi; asi, dik başlı ve itaatsiz kimse
serket :
mıs. * serket (boğazın nefes almasını sağlayan, nefes verdiren) * Mısır
mitolojisinde akrep, zehir ve şifa ile ilişkilendirilen, özellikle akrep
sokmaları ve zehirli canlılara karşı koruyucu kabul edilen Eski Mısır tanrıçası
serkus :
lat. * cercus (kuyruk uzantısı, çıkıntı) * zoolojide özellikle böcekler ve bazı
eklembacaklılarda karın ucunda bulunan, duyusal işlev görebilen bir çift uzantı
olan yapı, kuyrukçuk, karın uzantısı
serlevha :
far., ara. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası)
(far.) + levha (üzerinde yazı veya resim bulunan sayfa, düz plaka) (ara.) * bir
kitabın, eserin veya bölümün başında yer alan süslemeli başlık sayfası; Osmanlı
kitap sanatında genellikle tezhipli, dekoratif ve metnin adını veren giriş
sayfası
serma :
far. * serd (soğuk) + ma (isim/sıfat yapım eki) * kış; soğuk
sermaye :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + maye
(para; asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde, maya) * bir işin kurulması,
yürütülmesi ve geliştirilmesi için gereken nakit para, makine, bina, hammadde
ve fikri mülkiyet gibi paraya çevrilebilir tüm maddi/maddi olmayan değerlerin
bütünü, ana para
sermayedar :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + maye
(para; asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde, maya) + dar (gibi olan, ile
ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * ekonomik anlamda
yatırım gücüne sahip, üretim veya ticarette büyük miktarda parayı kontrol eden
kimse, kapitalist, işveren sınıfı, sermaye sahibi olan kişi
sermed :
ara. * sermed (başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz, daimi, ebedi) * sonu
olmayan, kesintisiz devam eden; ebedi, daim ve süreklilik gösteren şey veya
durum
sermeden :
ara. * sermed (başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz, daimi, ebedi) + en (olarak,
gibi) * daim, sürekli, ebedi
sermedi :
ara. * sermed (başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz, daimi, ebedi) + i (ile
ilgili, -a ait) * daim, sürekli, ebedi
sermek :
tür. * ser (yaymak, saçmak, döşemek, açmak, göstermek) + mek (fiil mastar eki)
*
sermest :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + mest
(hoş, mutlu, kendinden geçmiş) * aşırı sevinç, aşk, vecd veya içki etkisiyle
kendinden geçmiş, mest olmuş, esrik, sarhoş; coşkun, mest olmuş, ruhsal
taşkınlık içinde bulunan (mecazi)
sermesti :
far. * sermest (aşırı sevinç, aşk, vecd veya içki etkisiyle kendinden geçmiş,
mest olmuş, esrik, sarhoş; coşkun, mest olmuş, ruhsal taşkınlık içinde bulunan
(mecazi) ) (ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) +
mest (hoş, mutlu, kendinden geçmiş) ) + i (isim yapım eki) * mestlik, vecd
hali, coşkunluk; özellikle tasavvuf ve klasik edebiyatta aşk, ilham veya manevi
taşkınlık sonucu oluşan kendinden geçme durumu
sermet :
ara. * sermed (başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz, daimi, ebedi) * sonu olmayan,
kesintisiz devam eden; ebedi, daim ve süreklilik gösteren şey veya durum
seroloji :
lat., gre. * serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) (lat.) + logia
(bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * kan serumunu ve serum içindeki
antikor, antijen gibi bağışıklık bileşenlerini inceleyen tıp ve laboratuvar
bilimi dalı
serolojik :
lat., gre. * serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) (lat.) + logia
(bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) *
seroloji ile ilgili olan; kan serumu üzerinden yapılan bağışıklık, antikor veya
enfeksiyon incelemelerine ait
seronegatif :
lat. * serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + negativus (olumsuz,
yok) (negatus (negare (inkar etmek, yadsımak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) * kan serumunda belirli bir antikor,
antijen veya enfeksiyon göstergesinin laboratuvar testlerinde saptanmadığı
durum; serolojik test sonucu negatif olan kişi veya örnek
seropozitif :
lat. * serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + positivus (olumlu,
mevcut, var) (ponere (koymak, yerleştirmek, düzenlemek, yatırmak), positum,
positus (konmuş, konumlanmış, yerleştirilmiş, yatırılmış) + ivus (ile ilgili,
-a ait) ) * kan serumunda belirli bir antikor, antijen veya enfeksiyon
belirtecinin laboratuvar testlerinde saptandığı durum; serolojik test sonucu
pozitif olan kişi veya örnek
serotip :
lat. * serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) (lat.) + typos (iz,
kalıp, model, örnek, tip) (gre.) * bakteri ve virüslerin alt tür seviyesindeki
birbirinden farklı cinsleri; belirli bir antijen grubu ile karakterize
mikroorganizmalar grubu, serovar
serotonerjik :
lat., gre. * serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) (lat.) + teinein,
teino (germek, uzatmak), tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç,
kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses
perdesi) (gre.) + in (protein-peptit ve kimyadal madde eki) (lat.) + ergon (iş,
çalışma, etkinlik) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) (gre.) * serotonin ile
ilişkili olan, serotonin üzerinden etki gösteren veya serotonin sistemini
etkileyen
serotonin :
lat., gre. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu)
(lat.) + teinein, teino (germek, uzatmak), tonos (perde, vurgu, gerilim,
gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin
yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) (gre.) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * merkezi sinir sistemi, bağırsak ve kan
damarlarında bulunan; ruh hâli, uyku, iştah ve damar tonusu gibi birçok
fizyolojik süreci düzenleyen, mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren
biyojenik amin nörotransmitter, mutluluk hormonu
serovar :
lat. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + varietas
(çeşit, cins, tür, varyasyon) (variare (değiştirmek, çeşitlendirmek, farklılaştırmak)
(varius (çeşitli, farklı) + are (fiil mastar eki) ) + itas (isim yapım eki) ) *
bakteri ve virüslerin alt tür seviyesindeki birbirinden farklı alt varyantları,
alt cinsleri; belirli bir antijen grubu ile karakterize mikroorganizmalar
grubu, serotip
seroza :
lat. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + osus
(ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * seröz (sulu, ince, berrak) sıvı içeren;
seröz zarlar (periton, plevra, perikard gibi organları saran ince zarlar) ve
bunların salgıladığı sıvı ile ilişkili
serozit :
lat., gre. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) +
osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon,
yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * seröz zarların (plevra,
periton, perikard gibi) iltihaplanması; vücut boşluklarını saran ince zarların
enflamasyonu ile seyreden tıbbi durum; sinovit (eklem zarlarında oluşan
iltihaplanma) veya deri döküntüsünün eşlik ettiği kısa süreli ateş atakları ile
karakterize hastalık
serömüköz :
lat. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + mucus
(balgam, sümük) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * hem seröz (sulu ve
akışkan) hem muköz (sümüksü, kaygan ve yoğun) salgı üreten (karışık yapıdaki
doku veya bezler)
seröz :
lat. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + osus
(ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * berrak ve sulu yapıdaki sıvıları veya bu
tür sıvıları salgılayan/üreten (doku)
seröz membran :
lat. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + osus
(ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) + membrum (organ, uzuv) + ana (ile ilgili,
gibi, -a ait) * vücut boşluklarını döşeyen, ince, kaygan ve seröz sıvı
salgılayan zar tabakası; plevra, periton ve perikard gibi organları saran ince
koruyucu membran/zar
serözanginöz :
lat. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + osus
(ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) + sanguis (kan) + osus (ile ilgili, -a ait,
gibi, benzer) * hem seröz (sulu, berrak) hem de kanlı (hemorajik) özellikler
içeren; özellikle yara akıntısı, plevral/peritoneal sıvı veya doku
eksüdalarında görülen sero-kanlı içerik
serpantin :
lat. * serpens, serpent (sürünen, kıvrılarak ilerleyen) (serpere (sürünmek,
kıvrılarak ilerlemek) + ens, ent (yapan, eden; ile ilgili, -a ait) ) + inus
(ile ilgili, -a ait) * yılan gibi kıvrımlı, zikzaklı veya dolambaçlı şekil;
coğrafyada dağ yolları, makine parçaları veya dekoratif şeritlerde görülen
kıvrımlı form
serpe :
tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak) + e (sıfat yapım eki) * rahatça,
sıkışık olmadan, yayvan bir şekilde, açılıp saçılarak, çekinmeden ve serbestçe
("sere serpe" ikilemesinde yer alır.)
serpentes :
lat. * serpens, serpent (sürünen, kıvrılarak ilerleyen) (serpere (sürünmek,
kıvrılarak ilerlemek) + ens, ent (yapan, eden; ile ilgili, -a ait) ) + es
(taksonomik çoğul eki) * Squamata (pullular) takımına bağlı, uzuvlarını büyük
ölçüde kaybetmiş, uzun silindirik gövdeli, sürünerek hareket eden ve yılanları
içeren sürüngenler alt takımı, yılanlar
serpil :
tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak), serp (büyümek, gelişmek,
canlanmak) + il (dönüşlü fiil emir kipi eki) * gelişip büyü, boy at, güçlen,
ortaya çıkıp yayıl ve geliş; kadın ismi
serpinti :
tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak) + inti (isim yapım eki) * küçük
damlacıklar veya parçacıklar halinde hafifçe yağan yağmur, su zerreleri veya
dağınık şekilde düşen ince maddeler; bir şeyin küçük ve dağınık parçaları
(mecazi)
serpiştirmek :
tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak) + iş (dönüşlü fiil eki) + tir
(etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi küçük parçalar halinde
çeşitli yerlere yaydırmak, dağıtmak veya rastgele gibi görünen biçimde
yerleştirmek, küçük parçalar halinde saçmak; serpmeyi bir başkasına yaptırmak
veya yoğunluğu azaltarak yaymak
serpmek :
tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak) + mek (fiil mastar eki) *
üzerine yaymak, dökmek, saçmak; küçük parçacıkları, taneleri veya damlacıkları
bir yüzeye veya alana yaymak, dağıtmak; tohum, tuz, su gibi maddeleri ince ve
dağınık şekilde bırakmak
serpuş :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + puş
(örtü, giysi) * başörtüsü
serranidae :
lat. * serranus (hani balığı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Perciformes
(levrek biçimliler) takımına bağlı, çoğunlukla denizel, güçlü çenelere, dikenli
yüzgeçlere ve avcı yaşam biçimine sahip olan orfozlar, hani balıkları ve yakın
akrabalarını içeren balık familyası, orfozgiller
serratia :
lat. * serrati (İtalyan bir doğa bilimci ve mucit Serafino Serrati) + ia (isim
yapım eki) * mikrobiyolojide Enterobacteriaceae familyasına ait Gram-negatif,
çubuk şekilli bakterileri kapsayan ve özellikle fırsatçı enfeksiyonlara yol
açabilen türleri içeren modern taksonomik bakteri cinsi
serratus anterior :
lat. * serra (testere) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) + anterior (ön,
öndeki) * göğüs kafesinin yan duvarından köken alıp kürek kemiğinin ön yüzüne
tutunan, skapulayı öne ve dışa çeken, ayrıca kol kaldırma hareketlerinde kürek
kemiğinin sabitlenmesine katkı sağlayan, “testere dişli ön kas” olarak
adlandırılan çizgili kas, boksör kası (omuz bıçağının öne doğru ve göğüs
kafesinin etrafına çekilmesi ile bir boksörün yumruk atmasına benzetilmesinden)
sersefil :
far., ara. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası)
(far.) + sefil (aşağılık, alçakta) (ara.) * son derece yoksul, bakımsız,
düzensiz ve perişan durumda bulunan; maddi veya manevi açıdan kötü hale düşmüş
kimse veya görünüm
sersem :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + sem
(ateş, ateşli hastalık; bilinç zafiyeti) * başı dönmüş, algısı zayıflamış, ne
yaptığını tam kavrayamayacak ölçüde şaşkın veya uyuşuk durumda olan (kimse)
serseri :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + ser
(kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + i (gibi, ile ilgili
* düzenli işi, yeri veya bağlılığı olmayan biçimde başıboş dolaşan kimse;
davranışlarında düzensiz, sorumsuz veya gelişigüzel tavırlı kişi, başıboş,
gelişigüzel, yüzeysel (kimse)
sert :
far. * sard (soğuk, katı, donuk) * kolay eğilmeyen, kırılması veya işlenmesi
güç derecede katı; ayrıca davranış, söz veya tutum bakımından yumuşak olmayan,
katı; soğuk; keskin, kaba ve tavizsiz
sertab :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + tab
(parlaklık, ışık saçma, ışıltı, parıltı) * başta gelen parlaklık, üstün ışık;
dikkat çeken, ışıldayan ve seçkin
sertabip :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + tabib
(hekim, doktor) * başhekim; Osmanlı sarayında hekimlerin başı sayılan,
padişahın sağlık işlerinden sorumlu en yüksek dereceli saray doktoru ve
hekimbaşı
sertac :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + tac
(başa konan dairesel aksesuar, taç, hükümdarlık simgesi) * baş tacı olan; en
değerli, en üstün tutulan kişi
sertaç :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + tac
(başa konan dairesel aksesuar, taç, hükümdarlık simgesi) * baş tacı olan; en
değerli, en üstün tutulan kişi
sertakonazol :
lat. * serta (ön ek) + conazol (azole halkası taşıyan antifungal bileşik son
eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer
alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip
bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız,
cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * mantar
hücre zarındaki ergosterol sentezini bozarak etki gösteren, özellikle deri
mantarı ve kandida enfeksiyonlarında kullanılan imidazol türevi antifungal
ilacın etken maddesi (C20H15Cl3N2OS)
sertan :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + ten
(cilt, deri, beden, vücut, gövde) * üstün kişi, seçkin kimse
sertap :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + tab
(parlaklık, ışık saçma, ışıltı, parıltı) * başta gelen parlaklık, üstün ışık;
dikkat çeken, ışıldayan ve seçkin
sertelmek :
far., tür. * sard (soğuk, katı, donuk) (far.) + el (edilgen fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) (tür.) * vücudun, kasın veya bir nesnenin gerginleşip
katılaşması; ayrıca mecazen tavır veya davranışın keskinleşip yumuşaklığını
kaybetmesi
sertifika :
lat. * certus (kesin, doğru) + ficatus (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek,
işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) *
bir kişinin belirli bir eğitim, sınav veya faaliyeti başarıyla tamamladığını
resmi olarak belgeleyen yazılı onay; ayrıca bir ürünün veya hizmetin belirli
standartlara uygunluğunu gösteren resmi belge.
sertifikasyon :
lat. * certus (kesin, doğru) + ficatio (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek,
işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tio (fiili isim yapan son ek) ) * bir
kişinin, kurumun, ürünün veya sistemin belirli standartlara uygunluğunun
değerlendirilip resmî bir sertifika ile belgelendirilmesi süreci
sertifiye :
lat., fra. * certus (kesin, doğru) + ficatus (facere, ficere (yapmak, etmek,
eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım
eki) ) (lat.); certifié (fra.) * belirli bir eğitim, sınav veya değerlendirme
sürecini başarıyla tamamlayarak resmi olarak yetkinliği belgelenmiş;
standartlara uygunluğunun yetkili kurum tarafından onaylanmış
sertindol :
lat., gre. * serotonine (ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan
serumu) (lat.) + teinein, teino (germek, uzatmak), tonos (perde, vurgu,
gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin
yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) (gre.) + ine (organik
bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) ) + phenylindol (phenyl (fenil grubu C6H5-)
(phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek,
ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak),
phenos (boya; bitki), phene (benzen), phen (phenyl (C6H5) halkası eki) + hyle
(ağaç, odun, tahta; ağaçlık, orman; radikal türev eki, alkil eki) ) (gre.) +
indigo (Hindistan’daki Indigofera Tinctoria isimli çivit bitkisi ve bu bitkiden
elde edilen koyu mavi renkli boya maddesi) (indicum (Hindistan ile ilgili,
Hint, Hintli) (indicus (Hindistan’a ait) + um (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) (lat.) + elaia (zeytin, zeytin ağacı), elaion (zeytin yağı, yağ)
(gre.); oliva (zeytin), oleum (yağ, zeytin yağı) (lat.) * beyindeki dopamin ve
serotonin reseptörlerini etkileyerek şizofreni semptomlarını kontrol altına
almak amacıyla kullanılan atipik (ikinci kuşak) bir antipsikotik ilaç etken
maddesi (C24H26ClFN4O)
sertoli :
ita. * sertoli (İtalyan histolog Enrico Sertoli'nin soyadından) * testis
seminifer tübüllerinde bulunan, sperm hücrelerinin gelişimini destekleyen,
besleyen ve düzenleyen “Sertoli hücreleri” olarak bilinen destekleyici somatik
hücre tipi
sertolizumab pegol :
ita., lat. * sertoli (İtalyan histolog Enrico Sertoli'nin soyadından) (ita.) +
zu (insanlaştırılmış monoklonal antikor adlandırma infiksi) + mab (monoclonal
antiody/monoklonal antikor) + pegol (PEG = polietilen glikol ile konjugasyon)
(lat.) * TNF-α’yı bağlayarak inflamatuvar yanıtı baskılayan, özellikle romatoid
artrit, Crohn hastalığı ve psoriatik artrit gibi otoimmün hastalıklarda
kullanılan PEG ile stabilize edilmiş humanize monoklonal antikor biyolojik
ilacın etken maddesi (C2115H3252N556O673S16)
sertralin :
lat. * serus, serum (sulu sıvı, ince sıvı, süt suyu, peynir altı suyu) + tralin
(kimyasal isimlendirme kökü, arilamin türevi yapı çağrışımı) * beyindeki
serotonin geri alımını (SERT taşıyıcısını) seçici olarak inhibe ederek
antidepresan, anksiyolitik ve obsesif-kompulsif bozukluk tedavisinde kullanılan
seçici serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) grubu psikiyatrik ilacın etken
maddesi (C17H17Cl2N)
sertunç :
far., tür. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası)
(far.) + tunç (bakır ve kalayın alaşımı olan bronz) * sert, dayanıklı ve güçlü
(mecazi); erkek ismi
seruloplazm :
lat., gre. * serus, serum (sulu sıvı, ince sıvı, süt suyu, peynir altı suyu)
(lat.) + plassein (kalıp vermek, şekillendirmek, biçimlendirmek, form vermek),
plasis (şekillenme, biçimlenme, oluşum) + ismos (isim yapım, durum, akım,
öğreti, doktrin eki) (gre.) * kanda bakır taşıyan, oksidaz aktivitesiyle demir
metabolizmasında görev alan ve özellikle bakırın taşınması ve antioksidan
savunmada rol oynayan, yaklaşık ~132 kDa molekül ağırlığında, birden fazla
polipeptid zinciri ve bağlı karbonhidratlardan oluşan glikoprotein yapısındaki
plazma proteini
seruloplazmin :
lat., gre. * serus, serum (sulu sıvı, ince sıvı, süt suyu, peynir altı suyu)
(lat.) + plassein (kalıp vermek, şekillendirmek, biçimlendirmek, form vermek),
plasis (şekillenme, biçimlenme, oluşum) + ismos (isim yapım, durum, akım,
öğreti, doktrin eki) (gre.) + in (kimyasal madde eki) (lat.) * kanda bakır
taşıyan, oksidaz aktivitesiyle demir metabolizmasında görev alan ve özellikle
bakırın taşınması ve antioksidan savunmada rol oynayan, yaklaşık ~132 kDa
molekül ağırlığında, birden fazla polipeptid zinciri ve bağlı
karbonhidratlardan oluşan glikoprotein yapısındaki plazma proteini
serum :
lat., fra. * serus, serum (sulu sıvı, ince sıvı, süt suyu, peynir altı suyu)
(lat.); sérum (fra.) * pıhtılaşma sonunda kandan ayrılan berrak sıvı;
besleyici, aktif sıvı formdaki çözelti
serum fizyolojik :
lat., gre. * serus, serum (sulu sıvı, ince sıvı, süt suyu, peynir altı suyu)
(lat.) + physis (öne getirme, üretme, doğurma, oluşturma, meydana getirme,
ortaya çıkarma, büyütme, geliştirme) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı,
söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) * insan vücudundaki hücre
içi ve dışı sıvı dengesiyle uyumlu olacak şekilde %0,9 sodyum klorür (NaCl)
içeren steril izotonik çözelti; tıbbi uygulamalarda damar içi sıvı tedavisi,
yara temizliği ve ilaç taşıyıcı çözelti olarak kullanılan “normal salin” çözeltisi
serumen :
lat. * cerumen (cera (balmumu, mum) + men (ile ilgili, son ek) ) (lat.); cire
(mum, balmumu) (fra.) * dış kulak yolunda yer alan salgı bezleri tarafından
üretilen, sebum ve epitel artıklarıyla karışarak kulak kanalını koruyan ve
“kulak kiri” olarak bilinen koruyucu salgı, kulak kiri
serüven :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + evan
(hareket, gitme, akış, ilerleme, katetme) * kişinin başından geçen olaylar
zinciri, özellikle beklenmedik, maceralı ve gelişim içeren yolculuk veya
yaşantı süreci; macera ve olay örgüsü, macera
serv :
ara. * serve (çok olmak, çoğalmak, artmak, bereketlenmek; çoklamak, artırmak,
mal artırmak) * mal artırma, çoklama; su çok olma
server :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + ver
(sahip, malik) * reis, baş, başkan, seyyid
server :
lat., ing. * servire (hizmet etmek, boyun eğmek) + or (-cı, yapan, eden eki)
(lat.); server (ing.) * hizmet eden; bilgisayar sistemlerinde ağ üzerindeki
istemcilere veri, hizmet veya kaynak sunan bilgisayar sistemi
server-i kainat :
far., ara. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) +
ver (sahip, malik) (far.) + i (tamlama bağlacı) + kainat (evren, yaratılış,
oluşum) (kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek), kain (olan, mevcut)
+ at (durum eki) ) (ara.) * kainatın başı, yaratılışın maliki, evrenin sahibi
(Allah'a atfen)
servet :
ara. * serve (çok olmak, çoğalmak, artmak, bereketlenmek; çoklamak, artırmak,
mal artırmak) + et (isim yapım eki) * maddi varlıkların, para, mal ve mülkün
toplamı; mal artırma, çokluk, bolluk, zenginlik
servet-i fünun :
far., ara. * servet (maddi varlıkların, para, mal ve mülkün toplamı; mal
artırma, çokluk, bolluk, zenginlik) (serve (çok olmak, çoğalmak, artmak, bereketlenmek;
çoklamak, artırmak, mal artırmak) (far.) + et (isim yapım eki) ) + i (tamlama
eki) + funun (fenler, bilimler, sanatlar) (ara.) * bilimler, sanatlar
zenginliği, bilim çokluğu; II. Abdülhamid dönemi Osmanlısında yayımlanan ve
daha sonra bir edebî akıma adını veren, Batı etkisinde gelişen modern Türk
edebiyatının merkezi dergisi ve çevresi
servi :
far., ara. * sarv (ince, uzun, her dem yeşil iğne yapraklı ağaç) (far.) + i
(sıfat yapım eki) (ara.) * Servigiller (Cupressus) familyasına ait, her mevsim
yeşil kalan, iğne yapraklı uzun bir ağaç türü; klasik edebiyatta özellikle dik
duruş, zarafet, boy uzunluğu ve sevgilinin endamı için mecaz olarak kullanılan
ağaç ad
servigiller :
far., ara., tür. * sarv (ince, uzun, her dem yeşil iğne yapraklı ağaç) (far.) +
i (sıfat yapım eki) (ara.) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür,
cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * iğne yapraklı, kozalaklı ve
çoğunlukla her dem yeşil olan servi, ardıç ve mazı gibi türleri kapsayan bitki
familyası; özellikle reçineli, dayanıklı odunlu ve aromatik ağaçları içeren
kozalaklılar grubu, Cupressaceae (cupressus (servi ağacı) + aceae (familya eki,
-giller) )
servik :
lat. * cervix (boyun, baş-gövde bağlantısı; rahim boynu) * boyun bölgesi veya
organların dar bağlantı kısmı; özellikle rahim boynu (serviks uteri) için
kullanılan yapısal anatomik adlandırma
servikal :
lat. * cervix (boyun, baş-gövde bağlantısı; rahim boynu) + alis (ile ilgili, -a
ait) * boyun bölgesiyle veya rahim boynu (serviks uteri) ile ilgili olan;
özellikle omurga, lenf düğümleri veya rahim boynu yapıları ile ilgili
servikal lordozis :
lat. * cervix (boyun, baş-gövde bağlantısı; rahim boynu) + alis (ile ilgili, -a
ait) * boyun omurlarının (servikal vertebralar) normal fizyolojik olarak öne
doğru içbükey (lordotik) eğim göstermesi; bu eğriliğin artması veya azalması
durumunda boyun ağrısı, duruş bozukluğu ve kas-iskelet sistemi problemleriyle
ilişkili olabilen anatomik omurga eğriliği
servikofasiyal :
lat. * cervix (boyun, baş-gövde bağlantısı; rahim boynu) + facies (yüz, yüzey,
görünüm, görünüş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * boyun (servikal
bölge) ile yüz (fasiyal bölge) arasında yer alan yapıları veya bu iki anatomik
bölgeyi birlikte etkileyen; özellikle lenfatik drenaj, enfeksiyonlar veya
cerrahi anatomide boyun-yüz ilişkisi
serviks :
lat. * cervix (boyun, baş-gövde bağlantısı; rahim boynu) * boyun bölgesi veya
organların dar bağlantı kısmı; özellikle rahim boynu (serviks uteri) için
kullanılan yapısal anatomik adlandırma
servis :
lat. * servitium (kölelik, hizmet) (servire (hizmet etmek, boyun eğmek, kölelik
etmek) (servus (hizmetçi, köle) + ire (fiil mastar eki) ) + itium (isim yapım
eki) ) * bir kişinin veya kurumun başkasına ihtiyaçlarını karşılamak üzere
sunduğu hizmet, görev veya fayda; ayrıca teknik, kamu veya özel alanlarda
sağlanan destek, bakım, servis ve hizmet faaliyetlerinin genel adı; hizmet
servisit :
lat., gre. * cervix (boyun, baş-gövde bağlantısı; rahim boynu) (lat.) + itis
(iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) *
genellikle bakteriyel, viral veya kimyasal nedenlerle ortaya çıkan, rahim ağzı
(serviks uteri) dokusunun enfeksiyon veya irritasyona bağlı olarak
iltihaplanması
serviyet :
lat., fra. * serviettus (servire (hizmet etmek, boyun eğmek, kölelik etmek)
(servus (hizmetçi, köle) + ire (fiil mastar eki) ) + ettus (küçültme eki) )
(lat.); serviette (peçete, havlu) (fra.) * yemek sırasında ağız ve elleri
silmek için kullanılan kumaş veya kağıt peçete; ayrıca otel ve ev kullanımında küçük
havlu/bez türü yardımcı tekstil ürünü; peçete, havlu
seryaver :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + yarvar,
yavar (yardımcı, yardım eden, destek olan) (yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip,
arkadaş, yardımcı, destekçi) + bar, var (getiren, taşıyan) ) (far.) * Osmanlı
saray ve askerî teşkilatında yüksek rütbeli yardımcı, padişaha veya üst düzey
komutana yakın görev yapan emir subayı veya özel hizmet görevlisi, baş
yardımcı, baş yaver
seryum :
lat. * Ceres (Roma mitolojisi * cerium ( Ce 58 ), silvery-white metal; cérium;
Cer
serzeniş :
far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + zaniş,
zaneş (vurma, çarpma, çalma; söyleme) (zadan, zan (vurmak, çarpmak, çalmak;
söylemek) + iş (isim yapım eki) ) * bir kimseye kırgınlık, sitem veya hafif
suçlama içeren dolaylı ve duygusal yakınma; doğrudan sert eleştiri olmadan
içsel dertlenme ve sitem etme hali
ses :
tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) * insan, hayvan veya nesnelerin
titreşim yoluyla oluşturduğu ve kulak tarafından algılanan işitsel dalga;
konuşma tonu, ün, yankı; düşünce ve ifade biçimi (mecazi)
sesamoid :
gre. * sesamon (susam tanesi) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli,
biçimli) * biçim olarak susam tanesine benzeyen küçük yuvarlak kemikleri ifade
eden ve özellikle tendon içinde gelişerek hareket sırasında basınç azaltımı ile
kuvvet dağılımı düzenlenmesinde rol alan anatomik kemik yapısı
sesamum :
gre., lat. * sesamon (susam tanesi) (gre.); sesamum (susam) (lat.) * Pedaliaceae
(susamgiller) familyasına ait, yağ bakımından zengin küçük taneli tohumları
bulunan ve gıda ile yağ üretiminde kullanılan sıcak iklim bitkisi ile bu
bitkinin yenilebilir tohumu
sesbilgisi :
tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + bilgi (bir hususa ilişkin
gerçekler, haber, malumat) + si (iyelik eki) * bir dildeki seslerin oluşumu
sınıflandırılması değişimi ve kullanım kurallarını inceleyen dilbilim dalı,
fonetik, fonoloji
sesbilim :
tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + bilim (bilme, ilim, tanıma) *
bir dildeki konuşma seslerinin fiziksel ve işlevsel özelliklerini üretim
algılama ve sistem içindeki görevleri açısından inceleyen dilbilim dalı olan
fonetik ve fonoloji alanlarını kapsayan bilim dalı, fonetik, fonoloji
sesçil :
tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + çil (sıfat yapım eki) * dilde
yazıdan ziyade konuşma seslerini esas alan ses temelli özellik taşıyan veya ses
olaylarını öncelikli kabul eden (yaklaşım veya özellik)
sese :
far. * se (üç) + u (ve) + se (üç) * 3 ve 3; tavla oyununda atılan zarlardan
ikisinin de 3 gelmesi
seselim :
tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + elim (isim yapım eki) * bir
ortamın, boşluğun veya cismin belirli frekanslardaki ses titreşimlerini
güçlendirerek iletmesi ve bu titreşimlerin yankılanarak artması olayı, rezonans
sesgeçirmez :
tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + gevirmez (iletmez, aktarmaz) *
ses dalgalarının bir ortamdan diğerine iletimini büyük ölçüde engelleyen veya
tamamen durduran, akustik izolasyon sağlayan nitelik veya malzeme
sesha :
san. * sesa (kalan, artan, sonsuzluk yılanı) (sis (artmak, geri kalan olmak) +
a (sıfat yapım eki) * Hint mitolojisinde kozmik okyanusta dünyayı taşıdığına
inanılan bin başlı yılan tanrı Ananta olarak da bilinen ve Vişnu’nun yattığı
ilksel varlık kabul edilen kozmik varlık
seshat :
mıs. * sesha (yazmak, kaydetmek, ölçmek) * Mısır mitolojisinde bilgi yazı ölçüm
ve kayıt işlemlerinin koruyucusu olan başında yedi köşeli yıldız veya palmiye
yaprağı sembolü taşıyan bilgelik ve yazı tanrıçası
sesil :
lat. * sessilis (yerleşik, oturan) (sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak,
durmak, kalmak) + ilis (sıfat yapım eki) ) * bir yüzeye sap veya destek olmadan
doğrudan oturmuş durumda bulunan, özellikle botanikte sapı olmayan veya çok kısa
sapla doğrudan gövdeye bağlı (yaprak veya organ)
seskipedalian :
lat. * sesqui (bir buçuk) + pedalianus (ped, pes (ayak, ölçü birimi) + alis
(ile ilgili, gibi, -a ait) + ianus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) *
kelimelerin veya ifadelerin gereğinden uzun, karmaşık ve gösterişli biçimde
kullanıldığı, özellikle aşırı uzun kelimelerle yapılan anlatım tarzına ilişkin
seslenmek :
tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + len (dönüşlü fiil) + mek (fiil
mastar eki) * birine veya bir şeye ses çıkararak hitap etmek çağırmak veya
dikkatini çekmek amacıyla konuşma veya bağırma yoluyla iletişim kurmak
sesli harf :
tür., ara. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + li (ile, birlikte,
beraber; sıfat yapım eki) (tür.) + harf (harf (kenar, uç, taraf; ses işareti)
(ara.) * konuşma sırasında ses yolunda serbest titreşimle üretilen ve hece
kurabilen a e ı i o ö u ü gibi ünlü sesleri karşılayan alfabe birimi
sessiz harf :
tür., ara. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + siz (yokluk, eksiklik,
zıtlık, olumsuzluk eki) (tür.) + harf (harf (kenar, uç, taraf; ses işareti)
(ara.) * konuşma sırasında ses yolunda tam kapanma daralma veya sürtünme ile
üretilen ve tek başına hece oluşturamayan b c ç d f g ğ h j k l m n p r s ş t v
y z gibi ünsüz sesleri karşılayan alfabe birimi
sesteş :
tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + teş (birliktelik, ortaklık,
benzerlik eki) * yazılış ve/veya okunuş bakımından aynı olduğu hâlde anlamları
farklı olan (kelimeler)
sestet :
lat. * sextus (altıncı) (sex (altı) + tus (-ncı; sıfat yapım eki) ) *
edebiyatta özellikle İtalyan (Petrark) sonelerinin son altı dizesinden oluşan
bölüm; altı dizelik her türlü şiir kıtasını veya altı kişiden/enstrümandan
oluşan müzik grupları (sekizli için oktet)
sestod :
gre., lat. * kestos (kuşak, şerit) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli,
biçimli) (gre.); cestoda (şerit solucanlar) (lat.) * omurgalıların
bağırsaklarında parazit olarak yaşayan segmentli yassı solucanları kapsayan
Cestoda sınıfına ait parazit canlılar grubu, şerit solucanlar
sestodiyaz :
gre., lat. * kestodiasis (kestos (kuşak, şerit) + iasis (iltihap, enfeksiyon,
durum, sorun, hastalık, enfestasyon eki) (gre.); cestodiasis (lat.) * insan ve
hayvanlarda Cestoda sınıfına ait parazit şerit solucanların bağırsak sisteminde
yerleşerek oluşturduğu enfeksiyon ve paraziter enfeksiyon hastalığı
seşeş :
far. * se (üç) + u (ve) + şeş (altı, 6) * 3 ve 6; tavla oyununda atılan
zarlardan birinin 3, diğerinin 6 gelmesi
set :
ara., ing. * sadda (tıkamak, engellemek, kapamak), sedd (tıkaç, engel, mania,
set) (ara.); set (yerleştirmek, koymak, sabitlemek, düzenlemek, kurgulamak,
ayarlamak, kurmak) (ing.) * birbiriyle uyumlu parçaların bir araya gelmesiyle
oluşan grup; teniste maçın bölümlerinden her biri veya fitness egzersizlerinde
tekrarlanan hareket grubu; film veya tiyatro çekimlerinin yapıldığı plato
setan sayısı :
lat., ing. * cetus (balina) + ane (doymuş hidrokarbon belirteci) (lat.); cetane
(n-hexadecane) (ing.) * dizel yakıtların ateşleme kalitesini gösteren ve
yakıtın sıkıştırma altında tutuşma (yanma) gecikmesini referans cetane
(n-hekzadekan) ile karşılaştırarak belirleyen performans ölçütü olan yakıt
kalite indeksi, yanma kalitesi indeksi; enjeksiyon ve ateşleme arasındaki
gecikmeye bağlı olarak dizel yakıtın yanma kalitesini tanımlayan değer
setenay :
far. * setareh, sitare (yıldız) + nay (kamış, nefesli ezgi; ses, nağme) *
yıldızın ezgisi, yıldız gibi parlayan nağme; kadın ismi
setianizm :
ibr., lat. * set, şit (yerine konan, ikame edilen) (ibr.) + ianus (ile ilgili,
gibi, -a ait) (lat.) * Tevrat’ta Adem’in üçüncü oğlu olarak belirtilen Şit
(Seth)'in kutsal bir figür olarak görüldüğü, onun soyundan gelenlerin ruhsal
bilgiye açık, kurtuluşa ermiş insanlar addedildiği, ruhun ilahi kaynağa dönmesi
için bilgi (gnosis) gerektiğini savunan gnostik inanç akımı
setilpiridinyum :
lat. * cetyl (C16 alkil zinciri, hexadecyl grubu) (cetus (balina) + yl (alkil
(CnH2n+1) eki) ) + pyridine (C5H5N) (pyr (ateş) + idine (kimyasal bileşik eki)
) + ium (element ve kimyasal madde eki) * ağız gargaraları ve yüzey
dezenfektanlarında kullanılan, katyonik yüzey aktif ve antiseptik özellik
gösteren kuaterner amonyum bileşiği
setir :
ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek; satırlamak,
çizmek, yazmak), setre, sitra (örtü) * örtme, gizleme, saklama, kaplama, kapama
setirizin :
lat. * set (acetic acid/asetik asit (CH3COOH) ) + irizin (difenilmetilpiperazin
türevi eki) * histamin H1 reseptörlerini bloke ederek alerjik reaksiyonları
azaltan, özellikle alerjik rinit ve ürtiker tedavisinde kullanılan ikinci nesil
antihistaminik ilacın etken maddesi (C21H25ClN2O3)
setiyen :
lat. * cetene (alken türevi hidrokarbon adlandırma kökü) (cetyl (C16 alkil
zinciri, hexadecyl grubu) (cetus (balina) + yl (alkil (CnH2n+1) eki) ) + ene
(çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) ) * karbon zincirinde en az
bir çift bağ bulunduran, doymamış hidrokarbon
setliç :
fra., alm. * seltz (gazlı maden suyu, soda) (fra.); Selters (Almanya’da doğal
karbonatlı su kaynağı adı) (alm.) * genellikle mideyi rahatlatmak ve sindirimi
kolaylaştırmak amacıyla kullanılan, hafifçe müshil etkisi olan, doğal veya
yapay olarak karbondioksit gazı ile doygunlaştırılmış içme suyu yani soda suyu
ve bu tür gazlı içecek
setr :
ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek; satırlamak,
çizmek, yazmak), setre, sitra (örtü, perde) * örtme, gizleme, saklama, kaplama,
kapama
setr :
ara. * satara (yazmak, çizmek, satırlamak) * yazı, satır, saf, hat
setre :
ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek) * bir şeyi
örtmek, kapatmak veya gizlemek amacıyla kullanılan örtü, perde veya kaplama;
örtme, giyinme, giysi
setrimid :
lat. * cetyl (C16 alkil zinciri, hexadecyl grubu) (cetus (balina) + yl (alkil
(CnH2n+1) eki) ) + trimethyl (üç metil) (tri (üç) + methyl (metil (CH3) grubu)
(methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + ammonium
(kuaterner amonyum katyonu) + bromide (Br⁻
karşı iyonu) * antiseptik ve yüzey dezenfektanı özellik gösteren katyonik yüzey
aktif madde sınıfında yer alan ve özellikle ağız gargaraları ile topikal
mikrobiyal kontrol ürünlerinde kullanılan, cetyltrimethylammonium bromide
(CTAB) türevi kuaterner amonyum bileşiği (C19H42BrN)
settar :
ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek), setre, sitra
(örtü, perde) * örtücü, örten, gizleyen, sakayan, kapayan; Allah'ın
isimlerinden biri
settar-ül uyub :
ara. * settar (örtücü, örten, gizleyen, sakayan, kapayan; Allah'ın isimlerinden
biri) + el (ön ek, artikel) + ayb (kusur, hata, kabahat, yanlışlık, eksiklik,
noksanlık), uyub (ayıplar) * ayıpları, kusurları örten; kusurları göstermeyen,
günahları bağışlayan (Allah)
setuksimab :
lat., gre. * ce (ayırt edici ön ek) + tu (tumor (tümör) hedefi eki) (lat.) + xi
(khimairikos; insan ve fare kaynaklı birleşik antikor eki) (gre.) + mab
(monoclonal antibody; monoklonal antikor) (gre., lat.) * özellikle EGFR’ye
bağlanarak epidermal büyüme faktörü reseptörünü hedefleyen ve kanser
hücrelerinin büyümesini engelleyen kimerik monoklonal antikor yapısında antineoplastik
ilacın etken maddesi (C6484H10042N1732O2023S36)
seul :
lat., kor. * solus (yalnız, tek) (lat.); seoul (yalnız, tek; başkent) (kor.) *
Güney Kore'nin başkenti
seva :
ara. * sava (yerleşmek, bir yerde durmak; düz ve elverişli olmak; eşit olmak,
denk olmak; düz olmak, aynı seviyede bulunmak), savva (eşitlemek, düzlemek,
düzenlemek, dengelemek, düzgün hale getirmek), saviy (düzgün, eşit) + a (isim
yapım eki) * eşitlik, denklik, müsavilik, aynı seviyede olma, bir şeyi başka
bir şeyle denk görme, beraber olma, beraberlik
sevab :
ara * saba (geri dönmek, ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek),
savvaba (tekrar çağırmak, yeniden seslenmek; ödüllendirmek, geri döndürmek) *
dini anlamda yapılan iyi, doğru ve erdemli davranışların Allah katında
karşılığı olarak verilen manevi ödül; iyilikten doğan mükafat, kazanç, hayır
sonucu oluşan değer; ödül, karşılık; iyi iş karşılığı verilen mükafat, hayır,
doğruluk, dürüstlük
sevad :
ara. * esved (siyah, kara) * siyahlık, karanlık, karaltı, karartı; yoğunluk,
kalabalık, kütle halinde görünme; yazı karalama; çokluk, kalabalık, toplu hal
(özellikle uzaktan tek bir siyah kütle gibi görünen insan/nesne topluluğu)
sevad-ül ayn :
ara. * sevad (siyahlık, karanlık, karaltı, karartı) + el (ön ek, artikel) + ayn
(göz) * gözün siyah kısmı; iris içindeki koyu alan, göz bebeği; gözün merkezi,
en hassas ve değerli kısmı
sevad-ül kalb :
ara. * sevad (siyahlık, karanlık, karaltı, karartı) + el (ön ek, artikel) +
kalb (kalp, yürek) * kalbin ortasında var olduğu farzedilen kara leke; kalbin
iç merkezi; insanın iç dünyasının özü, en derin duygusal ve ruhsal çekirdeği;
kalbin hakikati, içsel merkez, saf bilinç noktası (tasavvufta)
seval :
tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek) + al
(elde etmek, edinmek, tutmak, yakalamak) * severek al; kadın ismi
sevan :
erm. * sev (siyah, koyu renk) + an (ile ilgili, -a ait) * siyah olan yer, koyu
renkli alan (özellikle Sevan Gölü çevresindeki koyu renkli su/dağ siluetiyle
ilişkilendirilmiştir.)
sevap :
ara * saba (geri dönmek, ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek),
savvaba (tekrar çağırmak, yeniden seslenmek; ödüllendirmek, geri döndürmek) *
dini anlamda yapılan iyi, doğru ve erdemli davranışların Allah katında
karşılığı olarak verilen manevi ödül; iyilikten doğan mükafat, kazanç, hayır
sonucu oluşan değer; ödül, karşılık; iyi iş karşılığı verilen mükafat, hayır,
doğruluk; dürüstlük
sevb :
ara * savaba (isabet etmek, doğru hedefe ulaşmak, doğruyu bulmak; geri dönmek,
ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek) * elbise, giysi,
örtü,kaftan, kumaş, giyim
sevcan :
tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek) + can
(ruh, yaşam, hayat, durum, hayat cevheri) * gönülden seven, içten sevilen,
sevgili can; kadın ismi
sevda :
ara. * esved (siyah, kara), sevda (siyah şey, kara şey) * güçlü sevgi, aşk,
sevgiden yanıp kül olma (kararma, siyahlaşma) (mecazi); aşırı ve güçlü istek,
saplantılı arzu, tutku, melankoli; antikçağ ve ortaçağda insanın biyolojik,
ahlaki ve psikolojik fonksiyonlarını etkilediği kabul edilen ve ahlat-ı erbaa
adı verilen insan bedenindeki dört sıvı maddeden (kan, safra, sevda, balgam)
biri olan ve safranın yanmasıyla oluşan sıvı, kara safra
sevda-ül kalb :
ara. * sevda (siyahlık, karanlık, karaltı, karartı) + el (ön ek, artikel) +
kalb (kalp, yürek) * kalbin ortasında var olduğu farzedilen kara leke; kalbin
iç merkezi; insanın iç dünyasının özü, en derin duygusal ve ruhsal çekirdeği;
kalbin hakikati, içsel merkez, saf bilinç noktası (tasavvufta)
sevde :
ara. * esved (siyah, kara) * siyahlık, esmerlik, esmer güzeli; kadın ismi
sevecen :
tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek) + ecen
(sıfat yapım eki) * sevgi göstermeye eğilimli, sıcak davranan, kolay yakınlık
kuran; sevgisini belli eden (kimse)
sevelamer :
lat. * se (-den, dışarı) + velare (örtmek, sarmak, kaplamak) (velum (örtü) +
are (fiil mastar eki) ) + mer (polimer benzeri büyük molekül yapısı belirteci)
* fosfat bağlayıcı olarak kullanılan, bağırsakta fosfatı bağlayıp emilimini
azaltan sentetik polimer ilacın etken maddesi (C 3 H 7 N) a+b .(C 9 H 17 N 2 O)
c ] )
sevelamer hidroklorür :
lat. * se (-den, dışarı) + velare (örtmek, sarmak, kaplamak) (velum (örtü) +
are (fiil mastar eki) ) + mer (polimer benzeri büyük molekül yapısı belirteci)
(lat.) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + khloros (soluk yeşil, sarımsı
yeşil, klor (Cl) ) (gre.) + ura (kimyasal madde eki) (lat.) * diyaliz tedavisi
gören kronik böbrek yetmezliği hastalarında kanda yükselen fosfor (hiperfosfatemi)
seviyesini düşürmek için kullanılan bir fosfat bağlayıcı ilacın etken maddesi
(C6H12ClNO)
sevele :
ara. * sevvele (oyalamak, kandırmak, boş ümide düşürmek, sürüklemek) *
aldatmak, oyalamak, sürüklemek; yanıltmak, boş vaatle yönlendirmek
sev'et :
ara. * su, sev (kötü, çirkin) + et (isim yapım eki) * insan vücudunun cansız ve
parçalanmış hali, ceset, gövde, beden, ölü beden
sevfe :
ara. * sevfe (ileride, yakında, gelecekte; gelecek zaman edatı) * ileride,
yakında, gelecekte
sevgi :
tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek;
ayırmak, korumak, sakınmak) + gi (isim yapım eki) * bir kişiye, varlığa veya
şeye karşı duyulan bağlılık, yakınlık, ilgi ve olumlu duyguların genel ismi
sevgili :
tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek;
ayırmak, korumak, sakınmak) + gi (isim yapım eki) + li (sıfat yapım eki) *
güçlü duygusal bağ hissedilen, sevilen kimseyi ifade eden sıfat ve isim
sevgül :
tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek;
ayırmak, korumak, sakınmak) + gül (kırmızı renkli bir çiçek türü) * sevilen
gül, gül gibi sevilen kişi; kadın ismi
sevici :
tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek;
ayırmak, korumak, sakınmak) + i (bağlaç eki) + ci (yapan, eden eki) * kadınlara
cinsel arzu besleyen ve kadınlarla cinsel ilişkide bulunan kadın, lezbiyen
sevil :
tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek;
ayırmak, korumak, sakınmak) + il (edilgen fiil eki) * sevilen, sevilmeye değer
olan; kadın ismi
sevim :
tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek;
ayırmak, korumak, sakınmak) + im (isim yapım eki) * sevimlilik, hoşluk, iç
ısıtan özellik; kadın ismi
sevimli :
tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek;
ayırmak, korumak, sakınmak) + im (isim yapım eki) + li (sıfat yapım eki) * dış
görünüşü veya tavırlarıyla başkalarında sevgi ve hoşlanma duygusu uyandıran,
hoş ve çekici özellikler taşıyan (kişi)
sevinç :
tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek;
ayırmak, korumak, sakınmak) + inç (isim yapım eki) * hoş bir olay karşısında
duyulan içsel mutluluk, memnuniyet ve neşe
sevir :
ara. * sevr, sevir (öküz, boğa) * tarımda yük çekmede kullanılan, güçlü yapılı
erkek sığır, öküz, boğa; Boğa burcu
sevişmek :
tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek;
ayırmak, korumak, sakınmak) + iş (işteş fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * iki
kişinin birbirine karşı cinsel ilgi, sevgi veya şehvet duyarak, ten teması,
öpüşme, okşama ve cinsel birleşme içeren fiziksel eylemlerde bulunması
seviye :
ara. * sava (yerleşmek, bir yerde durmak; düz ve elverişli olmak; eşit olmak,
denk olmak; düz olmak, aynı seviyede bulunmak), savva (eşitlemek, düzlemek,
düzenlemek, dengelemek, düzgün hale getirmek), saviy (düzgün, eşit) + iye (isim
yapım eki) * yükseklik, derece, kademe, basamak, düzey, mertebe
sevk :
ara. * savaka (sürmek, götürmek, yönlendirmek, nakletmek) * bir şeyi bir yerden
başka bir yere gönderme, yönlendirme, nakletme, yollama veya idare etme
sevk-i tabii :
ara. * savaka (sürmek, götürmek, yönlendirmek, nakletmek), sevk (bir şeyi bir
yerden başka bir yere gönderme, yönlendirme, nakletme, yollama veya idare etme)
+ i (tamlama eki) + tabii (doğal, natürel) * insanın bilinçli bir irade veya
öğrenilmiş bir kural olmaksızın, doğuştan gelen içgüdüsel yönelimle hareket
etme durumu, doğal eğilim veya içgüdüsel davranış, doğal yönlendirme
sevkiyat :
ara. * savaka (sürmek, götürmek, yönlendirmek, nakletmek), sevk (bir şeyi bir
yerden başka bir yere gönderme, yönlendirme, nakletme, yollama veya idare etme)
+ iyat (isim yapım ve çoğul eki) * mal, ürün veya eşyaların bir yerden başka
bir yere toplu halde gönderilmesi, dağıtım ve nakliye işlemlerinin tümü
sevk-ül ceyş :
ara. * savaka (sürmek, götürmek, yönlendirmek, nakletmek), sevk (bir şeyi bir
yerden başka bir yere gönderme, yönlendirme, nakletme, yollama veya idare etme)
+ el (ön ek, artikel) + ceyş (ordu, askeri kuvvet topluluğu) * askerî birliklerin
düzenli şekilde yönlendirilmesi, ordunun sevk ve idare edilmesi
sevmek :
tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek;
ayırmak, korumak, sakınmak) + mek (fiil mastar eki) * tutmak, ayırmak, korumak,
sakınmak, saklamak; bir kişiye, varlığa veya şeye karşı yakınlık hissetmek ve
olumlu duygular besleme (save, sauver (kurtarmak, ayırmak, sakınmak, saklamak)
(ing., fra.) )
sevofluran :
kat. * sevo (yüksek derecede halojenlenmiş eter yapısı) + fluor (akışkan, flor
elementi) (fluere (akmak, sıvı ilerleyerek hareket etmek) + or (element eki) )
+ an (doymuş hidrokarbon eki) * ameliyatlarda genel anestezi sağlamak için
kullanılan, inhalasyon yoluyla verilen uçucu halojenli eter türevi anestezik
ilacın etken maddesi (C4H3F7O)
sevr :
ara. * sevr, sevir (öküz, boğa) * tarımda yük çekmede kullanılan, güçlü yapılı
erkek sığır, öküz, boğa; Boğa burcu
sevta :
ara. * savata (vurmak, dövmek, cezalandırmak) * vurma nesnesi, kamçı, kırbaç,
sopa
seyahat :
ara. * seyaha (yürümek, dolaşmak, gezmek) + at (isim yapım eki) * bir yerden
bir yere gitme, hareket halinde olma, yolculuk, gezme, gezi
seyahatname :
ara., far. * seyaha (yürümek, dolaşmak, gezmek) + at (isim yapım eki) (ara.) +
name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı)
(far.) * gezilen yerlerin, yolculukların ve gözlemlerin anlatıldığı edebî eser
türü, gezi kitabı
seydikemer :
ara. * seyyid (efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi) + i (ile
ilgili, -a ait) * Muğla'nın bir ilçesi
seydiler :
ara., tür. * seyyid (efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi) + i
(ile ilgili, -a ait) (ara.) + ler (çoğul eki) (tür.) * Kastamonu’nun bir ilçesi
seydişehir :
ara., far. * seyyid (efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi) + i
(ile ilgili, -a ait) (ara.) + şahr, şehr (yerleşim birimi, vilayet, memleket,
belde, kent, il) (far.) * Konya'nın bir ilçesi
seyek :
far. * se (üç) + u (ve) + yek (bir, tek) * 3 ve 1; tavla oyununda atılan
zarlardan birinin 3, diğerinin 1 gelmesi
seyelan :
ara. * sala (akmak, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek) *
akma, akış, sıvının sürekli hareket halinde olması; olayların veya sözlerin
ardı ardına sürüp gitmesi
seyeran :
ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek, gitmek,
yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk etme,
hareket ettirme; gezme, hareket etme) + an (isim yapım eki) * gezip dolaşma,
gezinme, gezinti; hareket halinde olma, dolaşarak vakit geçirme, seyahat etme
durumu
seyf :
ara. * seyf (kılıç) * kesmeye ve savaşmaya yarayan uzun, tek veya çift ağızlı
metal silah
seyfeddin :
ara. * seyf (kılıç) + el (ön ek, artikel) + din, deyn (borç, yükümlülük,
haysiyet) * dinin kılıcı, dinin askeri, dinin savunucusu
seyfert gökadası :
ing., tür. * seyfert (Amerikalı astronom Carl Keenan Seyfert) (ing.) + gökada
(yıldız, gaz, toz, karanlık madde ve çeşitli gök cisimlerinden oluşan, evrende
büyük ölçekli yapılar halinde bulunan yıldız sistemi topluluğu, galaksi, yıldız
adası) + sı (iyelik eki) (tür.) * merkezindeki etkin galaktik çekirdeğin çok
parlak ışınım yaydığı, tayfında güçlü emisyon çizgileri görülen ve çoğunlukla
süper kütleli kara deliğe madde akışıyla enerji üreten etkin gökada türü
seyfi :
ara. * seyf (kılıç) + i (sıfat yapım eki) * kılıçla ilgili, kılıca ait; kılıç
gibi güçlü, savaşçı; erkek ismi
seyfiye :
ara. * seyf (kılıç) + i (sıfat yapım eki) + iye (isim yapım eki) * Osmanlı
idarî yapısında askeri sınıfı ve kılıç ehli yönetici zümre; savaş ve askerlikle
görevli devlet sınıfı
seyfullah :
ara. * seyf (kılıç) + allah (Allah; el ilah) * Allah'ın kılıcı
seyhan :
ara. * seyh (akarsu) + an (sıfat yapım eki; ile ilgili, -a ait) * Adana'nın bir
ilçesi
seyir :
ara. * sara (gitmek, yürümek, hareket etmek, sevk olmak), sayyara (yürütmek,
sevk etmek, dolaştırmak, hareket ettirmek, göndermek, yollamak) * yürütme,
yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve
temaşa etme, hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş,
ilerleyiş, hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu
seyirci :
ara., tür. * seyir, seyr (yürütme, yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme;
gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme, hareket halinde olma, rota,
yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş, hareket; bir olayın gelişme
biçimi, yol alış durumu) (ara.) + ci (yapan, eden eki) (tür.) * bir olayı,
gösteriyi veya durumu izleyen kişi; özellikle tiyatro, sinema, spor gibi
etkinlikleri izleyen kimse, seyreden, izleyen, temaşa eden
seyirtmek :
ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek,
gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyir, seyr (yürütme, yönlendirme,
sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme,
hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş,
hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) (ara.) + t (dönüşlü fiil
eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * hızlıca koşmak, aceleyle bir yere doğru
atılmak, süratle hareket etmek; özellikle Anadolu Türkçesinde “koşarak gitmek,
fırlamak"
seyis :
ara. * sasa (eğitmek, bakmak, yetiştirmek, yönetmek), siyaset (eğitim, bakım,
bakıcılık, yetiştirme, yönetim, idare), seys (at bakımı) * at bakımından
(barınması, beslenmesi, temizliği, eğitimi ve terbiyesi) sorumlu kişi, at
bakıcısı (syce (seyis) (ing.) )
seyit :
ara. * seyyid (efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi) * efendi,
bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi; İslam geleneğinde Hz. Muhammed’in
soyundan geldiği kabul edilen kimseler için kullanılan ünvan
seyitgazi :
ara. * seyyid (efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi) + gazi
(akıncı, istilacı) (gaza (akın etmek, yağmak, talan, öldürmek, yok etmek,
parçalamak, dövmek, ezmek, vurmak; kavga etmek, mücadele etmek, savaşmak) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Eskişehir’in bir ilçesi
seyl :
ara. * sala (akmak, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek) *
aşırı yağış veya su taşması sonucu hızla akan ve çevreyi basan büyük su
akıntısı, taşan su, akıntı, su baskını, sel; yoğun ve önüne geçilemeyen akış
(mecazi)
seylabe-i hun :
far. * seylabe (sel, taşkın, coşkun akıntı) + i (tamlama eki) + hun (kan) * kan
seli, kan taşkını; savaş, katliam veya yoğun kan dökülmesi durumu
seylan :
ara. * sala (akmak, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek) *
akma, akış, sıvının sürekli hareket halinde olması; olayların veya sözlerin
ardı ardına sürüp gitmesi
seymen :
tür. * seğmen (topluluk, silahlı yiğitler birliği; koruyucu savaşçı topluluk)
(seğ (hareket etmek, yürümek, sefere çıkmak; topluca ilerlemek) + men (kişi
eki, yapan, eden eki) * Anadolu’da özellikle Ankara ve çevresinde görülen
geleneksel silahlı halk teşkilatı üyesi; yiğitlik, koruyuculuk ve tören
geleneğiyle ilişkilendirilen halk savaşçısı/oyuncusu
seyna :
ara. * seyna (ağaç) * ağaç, şecer; Kur’an’da “Tur-i Seyna” (Seyna Dağı)
ifadesinde yer alan kelime
seyr :
ara. * sara (gitmek, yürümek, hareket etmek, sevk olmak), sayyara (yürütmek,
sevk etmek, dolaştırmak, hareket ettirmek, göndermek, yollamak) * yürütme,
yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve
temaşa etme, hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş,
ilerleyiş, hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu
seyran :
ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek,
gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk
etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme,
hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş,
hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) + an (isim yapım eki) *
gezip dolaşma, gezinme, gezinti; tabiatta veya şehir içinde dolaşarak vakit
geçirme, eğlenme ve temaşa etme durumu
seyrangah :
ara. * seyran (gezip dolaşma, gezinme, gezinti; tabiatta veya şehir içinde
dolaşarak vakit geçirme, eğlenme ve temaşa etme durumu) + gah (yer, mekan,
konum, mevki, makam, lokasyon) * gezip dolaşma ve seyir yeri; manzarası güzel
olduğu için insanların çıkıp etrafı seyrettiği, gezdiği yüksek veya açık alan,
seyir noktası
seyrek :
tür. * sark, sergek (aralıklı, sık olmayan, gevşek, nadir) * aralıkları geniş,
yoğun olmayan, az sıklıkta bulunan; bir şeyin parçalarının veya örneklerinin
birbirine uzak olduğu durum (örneğin "seyrek saç", "seyrek
orman") )
seyrelmek :
tür. * sark, sergek, seyrek (aralıklı, sık olmayan, gevşek, nadir) + el
(dönüşlü fiil) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyin yoğunluğunun azalması,
aralıklarının artması; sık olan bir yapının giderek daha az ve aralıklı hale
gelmesi
seyretmek :
ara., tür. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek;
gezmek, gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme,
sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme,
hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş,
hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) (ara.) + etmek (yapmak,
eylemek, işlemek) (tür.) * bakmak, izlemek, temaşa etmek; bir olayı, manzarayı
veya gösteriyi dikkatle takip etmek, görsel olarak takipte bulunmak
seyr-ü sefer :
ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek,
gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk
etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme,
hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş,
hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) + u (tamlama bağlacı) +
sefer (kere, tekrar adedi; yolculuk, seyahat, git-gel, döngüsel hareket) *
gidiş geliş, yolculuk ve hareket hali; ulaşım, dolaşım ve yolculuk düzeni
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder