27 Eylül 2026 Pazar

semavi - seyr-ü sefer

semavi : ara. * sema (gök, gökyüzü) + vi (-sel, gibi olan, ile ilgili) * göksel, gök ile ilgili

semazen : ara., far. * sema (gök, gökyüzü) (ara.) + zeden, zen (yapan, eden, icra ve ifa eden) (far.) * ney gibi dini çalgılar eşliğinde kollarını iki tarafa doğru açıp sağ avucunu gökyüzüne, sol avucunu ise yeryüzüne çevirerek, Hak'tan alıp halka dağıtma sembolizmi yapıp dönerek sema gösterisi yapan kişi

sembiyotik : gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam, dirim, canlılık) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait) * farklı türlerin karşılıklı yarar sağlayacak şekilde birlikte yaşaması durumu

sembiyoz : gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam, dirim, canlılık) + osis (isim yapım ve durum eki) * iki canlının tek bir organizma gibi birbirleriyle yardımlaşarak bir arada yaşamaları, ortak yaşam, ortak yaşarlık

sembiyozis : gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + bios (hayat, yaşam, dirim, canlılık) + osis (isim yapım ve durum eki) * iki canlının tek bir organizma gibi birbirleriyle yardımlaşarak bir arada yaşamaları, ortak yaşam, ortak yaşarlık

sembol : gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atış, fırlatma) (gre.); symbolon (lat.) * bir düşünceyi, kavramı, nesneyi veya durumu temsil eden işaret, simge, parola, alamet, remiz

sembolik : gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atış, fırlatma) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.); symbolicus (lat.) * doğrudan kendisini değil başka bir düşünceyi, değeri, kavramı veya durumu temsil eden, gerçek anlamının ötesinde çağrışımsal ve simgesel anlam taşıyan, çoğu zaman temsili veya mecazi nitelikte olan

sembolist : gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atış, fırlatma) + istes (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (gre.); symbolista (lat.) * duygu, düşünce ve izlenimleri doğrudan anlatmak yerine simgeler, çağrışımlar ve örtülü anlatımlar aracılığıyla ifade etmeyi benimseyen sanat, edebiyat veya düşünce anlayışına bağlı kimse, simgeci

sembolize : gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atış, fırlatma) (gre.) + izatus (dönüştürülmüş, halini almış, kılınmış, olmuş) (izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.) * doğrudan anlatılmak yerine bir simge, işaret, nesne, kişi veya temsil aracılığıyla ifade edilmiş, belirli bir düşünceyi, kavramı, inancı veya durumu çağrışımsal biçimde temsil edecek hale getirilmiş

sembolizm : gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + ballein (atmak, fırlatmak, savurmak; sıkıştırmak, sokmak, koymak, yerleştirmek), bole (atış, fırlatma) + ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) (gre.); symbolismus (lat.) * düşünce, duygu, inanç ve estetik kavramların doğrudan anlatım yerine simgeler, çağrışımlar ve örtülü anlamlar aracılığıyla ifade edilmesini esas alan sanat, edebiyat ve düşünce anlayışı, simgecilik

seme : far. * sem (ahmak, şaşkın, alık) * sersem, şaşkın, alık, aptal, durgun, moron

semek : ara. * semek (balık) * denizde veya tatlı sularda yaşayan solungaçlı, yüzgeçli ve kuyruklu canlı

semelparite : lat. * semel (bir kez, bir defa) + parere (ortaya çıkarmak, doğurmak, üretmek, yaratmak, oluşturmak, meydana getirmek, ürermek, öne getirmek, başarmak; görünmek, belirmek, ortaya çıkmak) + itas (isim yapım ve durum eki) * biyolojide bir organizmanın yaşamı boyunca yalnızca bir kez üreme gerçekleştirdikten sonra genellikle ölmesi veya üreme yeteneğini kaybetmesi durumu, tek üremelilik, bir kez üreyen yaşam stratejisi

semen : ara. * semen (değer, kıymet, fiyat, bedel, karşılık) * karşılık olarak verilen bedel, değer, fiyat; bir mal veya hizmetin alım-satımında ödenen parasal karşılık, kıymet

semen : lat. * semen (tohum, çekirdek, döl, sperma; canlılarda soyun devamını sağlayan üreme hücresi, üreme taneciği) * bitkilerde yeni bir bireyin oluşmasını sağlayan üreme taneciği, hayvan ve insanda dişiyi döllendiren ve üremenin gerçekleşmesini sağlayan sperm hücrelerini içeren sıvı, aynı zamanda mecazen bir şeyin başlangıcını, kaynağını veya kökenini oluşturan öz, tohum, çekirdek, döl

semender : gre. * salamandros (kertenkeleye benzeyen, ateşe dayanıklı mitolojik canlı) * nemli ortamlarda yaşayan, hem karada hem suda bulunabilen, bazı türleri zehirli deri salgısına sahip olan ve halk inanışlarında ateşe dayanabildiği düşünülen kuyruklu amfibi hayvan

sement : lat. * caementum (yontulmuş taş parçası, kırık taş, moloz; duvar ve yapı işlerinde harç için kullanılan taş kırıntısı) (lat.); ciment (bağlayıcı madde, harç) (fra.) * suyla karıştırıldığında sertleşerek taş ve tuğla gibi yapı malzemelerini birbirine bağlayan, inşaatta kullanılan toz halinde bağlayıcı madde, çimento

semer : gre. * sagma (yüklemek), sagmari (yük hayvanı semeri, yük eyer donanımı) * yük hayvanlarının sırtına yerleştirilen, üzerine yük bağlanan veya binilen, yük taşımayı kolaylaştıran minderli araç; eşek, at gibi hayvanlarda kullanılan yük taşıma düzeni

semere : ara. * semere (meyve vermek, ürün vermek, verimli olmak) * meyve, yemiş mahsul, verim, ürün

semerkant : far., soğ. * asmara (taş, kaya) + kand (kent, şehir, kale) * taş kale, taş şehir; Özbekistan'ın 12 ilinden biri

semh : ara. * samaha (cömert olmak, eli açık olmak, hoşgörmek, bağışlamak), semih (cömert, eli açık, hoşgörülü, bağışlayıcı), semahat (cömertlik, hoşgörü, eli açıklık) * cömert olma, eli açık olma, hoşgörülü olma, bağışlayıcı olma, ismah

semi : ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek) + i (sıfat yapım eki) * duyan işiten, kulak veren

semi final : lat. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + finalis (finis (son, bitim, nihayet, sınır) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * bir yarışma, turnuva veya süreçte son aşamadan önceki, finale kalacak tarafları belirleyen ara ve eleme niteliğindeki son ön aşama, yarı final

semi metal : lat., gre. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) (lat.) + metallon (maden, taş ocağı) (gre.) * özellikleri hem metaller hem de ametaller arasında ara nitelik gösteren; elektrik iletkenliği, parlaklık ve kırılganlık gibi özellikleri tam metalik veya tam ametalik olmayan, “yarı metal” veya “metaloid” olarak adlandırılan element türü veya madde grubu

semih : ara. * samaha (cömert olmak, eli açık olmak, hoşgörmek, bağışlamak), semahat (cömertlik, hoşgörü, eli açıklık), semh (cömert olma, eli açık olma, hoşgörülü olma, bağışlayıcı olma, ismah) * cömert, eli açık, verici, bağışlayıcı; erkek ismi

semiha : ara. * samaha (cömert olmak, eli açık olmak, hoşgörmek, bağışlamak), semih (cömert, eli açık, hoşgörülü, bağışlayıcı) + a (dişil eki) * cömert, eli açık, verici, bağışlayıcı kadın; kadın ismi

semilunaris : lat. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + luna (ay) + aris (ile ilgili, -a ait) * yarım ay biçiminde olan, hilal şeklini andıran; yarım ay görünümündeki yapılar (örneğin bazı kıkırdaklar, damarlar veya yapısal kıvrımlar)

semiluner : lat., fra. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + luna (ay) + aris (ile ilgili, -a ait) (lat.); semilunaire (fra.) * yarım ay biçiminde olan, hilal şeklini andıran; yarım ay görünümündeki yapılar (örneğin bazı kıkırdaklar, damarlar veya yapısal kıvrımlar)

semi-majör : lat., fra. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + major (büyük), büyük (iri, koca, geniş) (lat.); semi-majeur (fra.) * astronomide bir elipsin veya gök cisminin yörüngesinin uzun ekseninin yarısını ifade eden, elipsin merkezinden en uzak iki noktasını birleştiren büyük eksenin yarısı olan uzunluk, yarı büyük eksen

semin : ara. * semen (yağ, tereyağı, sade yağ), semene (şişman olmak, yağlı olmak, dolgunlaşmak) * besili, etli, şişman, yağlı, semiz

seminal : lat. * semen (tohum, çekirdek, döl, sperma; canlılarda soyun devamını sağlayan üreme hücresi, üreme taneciği) + alis (ile ilgili, -a aiy) * tohuma ait, tohumla ilgili; meniyle ilgili, spermle ilgili; bir düşünce, akım veya alanın doğmasına yol açan, temel oluşturan, başlangıç niteliği taşıyan, kurucu ve belirleyici etkiye sahip

semine : lat. * seminatus (döllenmiş, tohumlanmış) (seminare (döllemek, tohumlamak) (semen (tohum, çekirdek, döl, sperma; canlılarda soyun devamını sağlayan üreme hücresi, üreme taneciği) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * meni veya tohumla bulaşmış, tohumla temas etmiş veya döllenme ile ilgili bir etki almış, döllenmiş, tohumlanmış

seminer : lat. * seminarium (seminare (döllemek, tohumlamak) (semen (tohum, çekirdek, döl, sperma; canlılarda soyun devamını sağlayan üreme hücresi, üreme taneciği) + are (fiil mastar eki) ) + ium (isim yapım eki) (lat.); séminaire (fra.) * belirli bir konu üzerinde bilgi paylaşmak, tartışmak, öğrenmek ve derinlemesine inceleme yapmak amacıyla uzman veya katılımcıların bir araya geldiği eğitim ve çalışma toplantısı, öğretici oturum, bilimsel/akademik çalışma ortamı

seminifer : lat., gre. * seminifer (tohum taşıyan, tohum getiren) (semen (tohum, çekirdek, döl, sperma; canlılarda soyun devamını sağlayan üreme hücresi, üreme taneciği) + pherein (taşımak, götürmek, getirmek), phoros (taşıyan, taşıyıcı, götüren, getiren) (gre.); ferre (getirmek, taşımak, götürmek, yüklenmek), fer (taşıyan, taşıyıcı, götüren, getiren) (lat.) ) * tohum veya sperm taşıyan (yapı); testisteki seminifer tübüller gibi üreme hücrelerini barındıran dokular için kullanılan teknik terim

seminom : lat., gre. * semen (tohum, çekirdek, döl, sperma; canlılarda soyun devamını sağlayan üreme hücresi, üreme taneciği) (lat.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) (gre.) * özellikle testislerde germ hücrelerinden gelişen, üreme hücrelerinden köken alan ve kontrolsüz hücre çoğalması sonucu oluşan kötü huylu tümör türü olan kanser

semipermeabl : lat. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + permeabilis (bir maddenin veya ortamın sıvı veya gazların içinden geçmesine izin veren, geçirgen) (permeare (içinden geçmek, nüfuz etmek, yayılmak) (per (içinden, boyunca, arasından, sayesinde, aracılığıyla, yoluyla, vasıtasıyla, dolayısıyla, boyunca, tamamen, tümden; başına, beher) + meare (gitmek, geçmek) ) + abilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) ) * bazı maddelerin veya taneciklerin geçişine izin verirken diğerlerinin geçişini engelleyen, seçici geçirgenlik özelliği gösteren (zar, doku veya yüzey), yarı geçirgen

semiramis : aka., gre., sür. * Sammuramat (Asur kraliçesi ismi) (aka.); Semiramis (gre.), şamiram (güvercinlerden gelen, güvercinlerden doğan; güvercin) (sür.) * Antik Asur geleneğinde efsanevi ve yarı mitolojik bir kraliçe olarak kabul edilen, güçlü yönetimi, imar faaliyetleri ve özellikle Babil ile ilişkilendirilen yapılarla anılan tarihi, efsanevi kadın hükümdar

semiregüler : lat. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + regularis (düz çizgi, doğru çizgi, doğru, çubuk, cetvel, doğrultu; kural, ilke, yasa, düzen, ölçü) (regula (düz çizgi, doğru çizgi, doğru, çubuk, cetvel, doğrultu; kural, ilke, yasa, düzen, ölçü) (regere (doğrultmak, yönlendirmek, yönetmek, rehberlik etmek, gütmek, hükmetmek) + ula (isim yapım ve külçültme eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * tamamen düzenli olmayan ancak belirli bir ölçüde düzen veya tekrarlılık gösteren, kısmen düzenli, yarı düzenli

semirgin : tür. * semir (besili hale gelmek, kilo almak, yağ bağlamak, semirmek) + gin (sıfat yapım eki) * besili hale gelmiş, kilolanmış, yağ bağlamış, semirmiş, tembellik yaparak yağ bağlayan, hareketleri ağırlaşmış ve aşırı semirmiş (şişmanlamış) kimse

semirijid : lat. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + rigidus (sert, katı, bükülmez) (rigere (sert olmak, katılaşmak) + idus (sıfat yapım eki) ) * tamamen sert (rijit) olmayan, bir kısmı esnek bir kısmı sabit yapıda olan, hem esneklik hem de sertlik özelliklerini birlikte kısmen taşıyan (yapı, malzeme veya sistem)

semirmek : tür. * semir (besili hale gelmek, kilo almak, yağ bağlamak, semirmek) + mek (fiil mastar eki) * besili hale gelmek, kilolanmak, yağ bağlamak

semisentez : lat., gre. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) (lat.) + kentesis (iğneleme) (kentein (iğnelemek, iğne yapmak) + sis (isim yapım eki) ) * kimyada doğal olarak elde edilen bir bileşiğin veya mevcut bir kimyasal maddenin yapısının kısmen değiştirilmesiyle yeni bir bileşik üretme yöntemi, yarı sentez

semisirküler : lat. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + circularis (küçük dairesel, küçük döngüsel) (circulus (küçük daire, dairecik) (kirkos (daire, çember, halka, döngü) (gre.); circa, circus (lat.) + ula, ulus (küçültme eki) ) + ula, ulus (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, gibi) ) * yarım daire biçiminde olan, tam bir çember oluşturmayan ancak çemberin yarısını andıran kıvrımlı veya eğrisel yapıda bulunan; yarım ay veya yarım halka formunda olan

semiterete : lat. * semi (yarı, yarım, yarıya ait, eksik, tam olmayan) + teres (yuvarlak, silindirik) * bir tarafı düz, diğer tarafı ise kuvvetlice dışbükey (yuvarlak) olan yapı (botanikte kullanılan terim)

semiy : ara. * semme (isimlendirmek, adlandırmak) + iy (sıfat yapım eki) * aynı isimde olan, adaş, hemnam

semiyoloji : gre. * semeion (işaret, belirti, gösterge) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.); sémiologie (fra.) * kelimelerin, sembollerin, jestlerin, görsel tasarımların, belirtilerin ve diğer iletişim sistemlerinin nasıl anlam ürettiğini ve bu anlamların insanlar tarafından nasıl yorumlandığını inceleyen, özellikle tıpta hastalıkların klinik belirtilerini ve bu belirtilerin anlamlarını sistematik biçimde araştıran, daha genel anlamda ise iletişimdeki göstergelerin yapısını ve anlam üretimini konu alan bilim dalı, göstergebilim, işaretbilim

semiyotik : gre. * semeion (işaret, belirti, gösterge) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.); sémiotique (fra.) * işaretle ilgili, belirti ile ilgili, gösterge ile ilgili; kelimelerin, sembollerin, jestlerin, görsel tasarımların, belirtilerin ve diğer iletişim sistemlerinin nasıl anlam ürettiğini ve bu anlamların insanlar tarafından nasıl yorumlandığını inceleyen, özellikle tıpta hastalıkların klinik belirtilerini ve bu belirtilerin anlamlarını sistematik biçimde araştıran, daha genel anlamda ise iletişimdeki göstergelerin yapısını ve anlam üretimini konu alan bilim dalı, göstergebilim, işaretbilim

semiz : tür. * semir (besili hale gelmek, kilo almak, yağ bağlamak, semirmek) + iz (sıfat yapım eki) * eti yağlı, şişman, tav, et ve yağ bağlamış olan, besili, semirmiş (semin (besili, semiz) (ara.) )

semizotu : tür. * semiz (eti yağlı, şişman, tav, et ve yağ bağlamış olan, besili, semirmiş) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) * Portulacaceae (Semizotugiller) familyasına ait olan, etli, sulu ve dolgun yapraklı yapısıyla tanınan, genellikle salata veya yemek olarak tüketilen, yaprakları ve sürgünleri yenilebilen, “Portulaca oleracea” türüne karşılık gelen, hızlı yayılan ve besleyici özellikleri nedeniyle sebze olarak değerlendirilen bitki

semm : ara. * semm (zehir, toksik madde, ağu) * canlı organizmaya girdiğinde biyolojik işleyişi bozarak hastalık, zarar veya ölüm etkisi oluşturan, doğal veya yapay kaynaklı toksik madde, zehir, ağu

semmak : ara. * semek (balık) * balıkçı

semmi : ara. * samma (içe işlemek, içe girmek, içe sızmak, nüfuz etmek, delmek, zehirlemek) * bir yüzey üzerinde açılmış küçük açıklık, oyuk veya geçiş noktası; bir cismin içinden dışına veya dışından içine bağlantı sağlayan boşluk, delik, açıklık

semm-ül hıyat : ara. * semmi (boşluk, delik, açıklık) + el (ön ek, artikel) + hayata (dikmek, iğneyle birleştirmek, kumaşı geçirmek), hiyat (iğne) * iğne deliği

semmüssemek : ara * semm (zehir, toksik madde) + el (ön ek, artikel) + semek (balık) * balık avlamak için suya atılan ve balıkları uyuşturup su yüzeyine çıkmalarını sağlayan, nohut büyüklüğündeki zehirli bir bitki türü, balıkotu

sempatektomi : gre. * synpatheia (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * özellikle aşırı terleme, damar spazmı veya bazı ağrı sendromlarının tedavisinde kullanılan, otonom sinir sisteminin sempatik sinir zincirinin belirli bir bölümünün cerrahi olarak kesilmesi veya çıkarılması işlemi

sempati : gre. * synpatheia (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * yakınlaşma duygusu uyandırma, cana yakınlık, sevimlilik; hoşa gitme, çok hoş olma

sempatik : gre. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yakınlaşma duygusu uyandıran, cana yakın, sevimli; hoş gelen, çok hoş, hoşa giden

sempatizan : gre., lat. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + ens, ent (sıfat yapım eki) (lat.) * bir siyasi görüşe, ideolojiye, hareket veya düşünce sistemine resmî üye olmamakla birlikte duygusal, düşünsel veya fiilî olarak yakınlık duyan, onu destekleyen veya benimseyen kişi, taraftar, yandaş

sempatomimetik : gre., lat. * sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + mimeisthai (taklit etmek, benzetmek, örnek almak, yansıtmak), mimos (taklitçi, taklit eden, oyuncu), mimesis (taklit, benzetme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sempatik sinir sisteminin etkilerini taklit eden, bu sistemin uyarılmasıyla ortaya çıkan fizyolojik sonuçlara benzer etkiler oluşturan ve özellikle damar daraltma, kalp hızını artırma veya bronş genişletme gibi etkiler gösteren (ilaç veya madde)

semperit : lat. * semper (her zaman, daima, devamlı, sürekli) + ire (gitmek, hareket etmek) + it (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * her zaman gider, daima dayanıklı ve güvenilir; genellikle lastik ve kauçuk ürünleri üreten Avusturya kökenli firma veya marka ismi

sempervirens : lat. * semper (her zaman, daima, devamlı, sürekli) + virere (yeşil olmak, canlı ve taze görünmek, yeşermek) (viridis (yeşil, taze, canlı) + are (fiil mastar eki) ) + ens (sıfat yapım eki) * yıl boyunca yapraklarını dökmeyen, sürekli yeşil kalan, her mevsim canlılığını ve yeşilliğini koruyan, her zaman yeşil (botanik terimi)

sempling : ing. * sample (örnek, numune) + ing (isim yapım eki) * bir bütünü temsil etmesi amacıyla o bütünden seçilen örnek parçaların alınması, ölçülmesi veya incelenmesi işlemi; istatistikte evreni temsil edecek alt kümenin seçilmesi; müzikte mevcut seslerden parça alıp yeni bir kompozisyon içinde kullanma veya genel olarak veri, madde veya sinyalden temsili örnekleme yapma süreci

sempozyum : gre., lat. * symposion (birlikte içme, ortak içki şöleni; sohbetli toplantı) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + pinein (içmek), posis (içme, içiş) + ion (isim yapım, durum ve yer eki) (gre.); symposium (lat.) * birlikte içme; belirli bir konu üzerinde uzmanların bir araya gelerek bildiri sunduğu, tartışma yaptığı ve bilimsel görüş alışverişinde bulunduğu akademik toplantı, bilimsel kongre niteliğinde bilgi paylaşım etkinliği

sempre : lat. * semper (her zaman, daima, devamlı, sürekli (sem (bir, bir gibi, beraber, birlikte) + per (içinden, boyunca, arasından, sayesinde, aracılığıyla, yoluyla, vasıtasıyla, dolayısıyla, boyunca, tamamen, tümden; başına, beher) ) (lat.); sempre (ita.) * her zaman, daima, devamlı, sürekli

semptom : gre. * symptoma (belirti, gösterge, alamet; işaret, sinyal) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + piptein (düşmek, meydana gelmek, oluşmak, ortaya çıkmak) + ma (isim yapım eki) ) * bir hastalığın, bozukluğun veya patolojik durumun varlığını gösteren; gözlemlenebilir, hissedilebilir veya ölçülebilir nitelikte ortaya çıkan klinik belirti, gösterge, işaret, bulgu

semptomatik : gre. * symptoma (belirti, gösterge, alamet; işaret, sinyal) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + piptein (düşmek, meydana gelmek, oluşmak, ortaya çıkmak) + ma (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * bir hastalığın veya bozukluğun belirtisini gösteren, bir durumu işaret eden; doğrudan nedeni değil ancak varlığını veya etkisini belirtiler aracılığıyla ortaya koyan (nitelik veya durum), belirtisel, göstergesel

semptomatoloji : gre. * symptoma (belirti, gösterge, alamet; işaret, sinyal) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + piptein (düşmek, meydana gelmek, oluşmak, ortaya çıkmak) + ma (isim yapım eki) ) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * hastalıkların ve bozuklukların klinik belirtilerini, bu belirtilerin ortaya çıkış biçimlerini, anlamlarını ve tanısal değerlerini inceleyen tıp bilimi dalı, semiyolojinin tıptaki karşılığı olarak kullanılan alan

semra : ara. * esmer kadın, buğday tenli kadın), samara (meyve vermek, fayda vermek, ürün vermek; mıhlamak, çivilemek; esmer olmak, koyu buğday renk taşımak, gece sohbet etmek) * buğday tenli, koyu renkli veya esmer güzellikte kadın; yemişli ağaç, meyveli ağaç

semramis : aka., gre., sür. * Sammuramat (Asur kraliçesi ismi) (aka.); Semiramis (gre.), şamiram (güvercinlerden gelen, güvercinlerden doğan; güvercin) (sür.) * Antik Asur geleneğinde efsanevi ve yarı mitolojik bir kraliçe olarak kabul edilen, güçlü yönetimi, imar faaliyetleri ve özellikle Babil ile ilişkilendirilen yapılarla anılan tarihi, efsanevi kadın hükümdar

semrük bürküt : far., tür. * simurg (sena (kartal), si (otuz) + murg (kuş) ) (far.) + bürküt (kartal) (bür (yakalamak, kavramak) + küt (isim veya sıfat yapım eki) ) (tür.) * Türk mitolojisinde gökyüzünü, gücü ve kudreti temsil eden, Tanrı Ülgen'in temsilcisi olarak kabul edilen efsanevi çift başlı kartal

semt : ara. * samata (bir yöne yönelmek, doğrultu tutmak, yol izlemek), samt (yön, taraf, istikamet, gidiş doğrultusu) * bir yerin bulunduğu yön, taraf veya mahal; bir kişinin tutumu, tavrı, gidiş biçimi veya yöneliş tarzı (mecazi); bir şehir veya kasaba içinde yer alan, idari sınırları kesin kurallarla belirlenmemiş, genellikle halk arasında bilinen belirli bir bölge veya yerleşim alanı

semtürreis : ara. * samt (yön, taraf, istikamet, gidiş doğrultusu) + el (ön ek, artikel) + reis (baş, kafa, tepe, uç; başkan, önder, yönetici) * gök biliminde (astronomi) başucu noktası; bulunulan yerin tam dikey olarak gökyüzünde üstte kalan ve ufkun en üst noktasını işaret eden sanal tepe noktası

semud : ara. * semud (az su, kuruyan kuyu, tükenmeye yüz tutmuş su kaynağı) * Kur’an’da ve eski Arap rivayetlerinde adı geçen, kayaları oyarak yapılar inşa ettikleri anlatılan, Hz. Salih ile ilişkilendirilen eski Arabistan kavmi ve bu kavme verilen tarihi ve etnik isim

semuh : ara. * samaha (cömert olmak, eli açık olmak, hoşgörmek, bağışlamak), semahat (cömertlik, hoşgörü, eli açıklık), semh (cömert olma, eli açık olma, hoşgörülü olma, bağışlayıcı olma, ismah) * cömert, eli açık, verici, bağışlayıcı; erkek ismi

semum : ara. * samma (içe işlemek, içe girmek, içe sızmak, nüfuz etmek, delmek, zehirlemek) * içe işleyen zehir; içe işleyip kavurarak zehirleyip mahveden, kavurucu sıcak rüzgar, zehirli çöl yeli; özellikle çöllerde görülen, aşırı sıcak ve kuru niteliğiyle yakıcı etki oluşturan, insanı bunaltan ve zarar verebilen kavurucu rüzgar türü (samiel (samyeli rüzgarı) (ing.) )

semustin : lat. * se (farmasötik ön ek) + methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + CCNU (chloroethyl + cyclohexyl + nitrosourea türev adlandırma sistemi) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * özellikle beyin tümörleri, mide-bağırsak kanserleri ve lenfoma gibi kötü huylu tümörlerin kemoterapisinde kullanılan, kan-beyin bariyerini geçme özelliğine sahip lipofilik (yağda çözünen) ve alkilleyici nitrozüre grubu yapay bir anti-kanser ilacının etken maddesi (C10H18ClN3O2)

sen : tür. * sen (ikinci tekil şahıs zamiri) * ikinci tekil şahıs zamiri

sena : ara. * sana (yükselmek, yüce olmak, parlamak), sena (yükseklik, yücelik, parlaklık, ihtişam) * yücelik, ululuk, şeref; parlaklık, ışıltı, parıltı

senabil : gre., ara. * hyakinthos (sümbül çiçeği, mor-mavi çiçekli bitki) (gre.); sunbul (başak, salkım, sümbül) * sünbüller, başaklar; zambakgiller (Liliaceae) familyasından, soğanla yetişen, oldukça hoş kokulu ve renk renk açan otsu bir süs bitkileri, sümbüller

senan : ara. * sana (yükselmek, yüce olmak, parlamak), sena (yükseklik, yücelik, parlaklık, ihtişam) + an (isim veya sıfat yapım eki); sanna (bilemek, keskinleştirmek, sivriltmek) + an (isim veya sıfat yapım eki) * mızrak ve benzeri silahlarda uca takılan keskin metal kısım, mızrak ucu, sivri uç, parlayan sivri demir başlık; sivri, keskin, delici; keskin zekalı, anlayışı güçlü, kavrayışı güçlü

senarist : gre., lat. * skene (sahne, tiyatro alanı; oyunların sergilendiği yer, çadır, oyun alanı) + iste (-cı, yapan, eden eki) (gre.); scaena (sahne, tiyatro alanı; oyunların sergilendiği yer) + arium (isim yapım ve yer eki) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (lat.); scénariste (fra.) * film, dizi, tiyatro veya benzeri görsel anlatı eserlerinin hikaye yapısını, diyaloglarını ve sahne akışını yazan, senaryo hazırlayan kişi, senaryo yazarı

senaryo : gre., lat. * skene (sahne, tiyatro alanı; oyunların sergilendiği yer, çadır, oyun alanı) (gre.); scaena (sahne, tiyatro alanı; oyunların sergilendiği yer) + arium (isim yapım ve yer eki) (lat.); scénario (fra.) * film, dizi, tiyatro veya benzeri görsel anlatı eserlerinde sahnelerin sırasını, olay örgüsünü, diyalogları ve çekim akışını belirleyen yazılı metin; görsel bir eserin nasıl ilerleyeceğini planlayan hikaye ve yapı taslağı

senato : lat. * senatus (yaşlı adamlar konseyi, yaşlılar meclisi, danışma kurulu; Roma devletinde en yüksek siyasi organlardan biri) (senex (yaşlı, ihtiyar, olgun, büyük) + atus (çoğul eki) ) * özellikle Roma Cumhuriyeti ve İmparatorluğu’nda devlet yönetiminde söz sahibi olan, deneyimli ve ileri yaştaki kişilerden oluşan danışma ve karar organı; bazı ülkelerde yasama organının bir parçası olarak görev yapan yasama veya yüksek danışma meclisi

senatör : lat. * senatus (yaşlı adamlar konseyi, yaşlılar meclisi, danışma kurulu; Roma devletinde en yüksek siyasi organlardan biri) (senex (yaşlı, ihtiyar, olgun, büyük) + atus (çoğul eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * Roma döneminde senato meclisine üye olan seçkin ve deneyimli devlet adamı; bazı ülkelerde yasama meclisinin üst kanadında (senato) görev yapan seçilmiş veya atanmış milletvekili veya meclis üyesi, senato üyesi

senaver : ara. * sena (övgü, medhetme, medh, yüceltme) (ara.) + ver (-cı, yapan, eden eki) (far.) * medheden, öven, yücelten

sence : tür. * sen (ikinci tekil şahıs zamiri) + ce (göre) * senin düşüncene göre, sana göre

sencer : tür. * sanc (saplamak, sokmak, batırmak) + ar (-cı, yapan, eden eki) * mızrak saplayan, vurucu, savaşçı; kısa kama, hançer, mızrak saplayan, yenen veya batıran kişi; Selçuklu döneminde hükümdar adı

sendelemek : tür. * sende (dengesini kaybetmek, yalpalamak, sağa sola eğilmek) + le (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * yürürken veya hareket hâlindeyken dengeyi geçici olarak kaybedip yalpalamak, tökezlemek veya düşecek gibi olmak; kararsız kalmak, tereddüt etmek veya bir konuda tutarsız davranmak (mecazi)

sendika : gre. * syn (birlikte, beraber, ile) + dike (adalet, hak, hukuk) (gre.); syndicus (temsilci, vekil, yönetici) (lat.); syndicat (işçi veya meslek örgütü) (fra.) * işçilerin veya belirli bir meslek grubunun ortak haklarını korumak, ekonomik ve sosyal çıkarlarını savunmak ve çalışma koşullarını iyileştirmek amacıyla oluşturulan örgüt, işçi birliği veya meslek kuruluşu

sendikal : gre. * syn (birlikte, beraber, ile) + dike (adalet, hak, hukuk) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.); syndicus (temsilci, vekil, yönetici) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.); syndical (işçi veya meslek örgütü ile ilgili) (fra.) * sendika ile ilgili olan, sendikaya ait bulunan veya sendika faaliyetleriyle bağlantılı olan; işçi örgütleri, toplu pazarlık süreçleri ve mesleki birliklerin yapısı ve işleyişine ilişkin

sendrom : gre. * syndromon (sun, syn (birlikte, beraber, ile) + dramein (koşmak, yürümek), dromos (koşu, koşma; yön, rota, yol, pist, sokak) ) * belirli bir hastalığa veya bozukluğa işaret eden, birlikte ortaya çıkan ve karakteristik bir tablo oluşturan belirti ve bulgular bütünü; birden fazla belirti ve bulgunun bir araya gelerek oluşturduğu klinik durum veya durumlar topluluğu; belirli bir durumun tipik özelliklerini oluşturan ortak özellikler kümesi

sene : ara. * sana (zamanın geçmesi, yıl, dönem; sayım ve süreklilik alanı), sene (yıl) * on iki aylık zaman dilimi; uzun zaman, dönem veya süre (mecazi)

senear-usher sendromu : ing. * senear (Amerikalı dermatolog Francis Eugene Senear'ın soyadından) + usher (İngiliz dermatolog Arnold William Usher'ın soyadından) * dermatolojide, özellikle ekzamatöz (egzama benzeri) lezyonlarla birlikte pemfigus grubuna ait otoimmün deri hastalıklarının örtüşen veya karışık klinik tablolarını tanımlamak için kullanılan, klinik birlikteliğe dayanan, aynı hastada birden fazla dermatolojik sendrom özelliğinin birlikte görüldüğü durumu tanımlayab eponim terim

sened : ara. * sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek, yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), istinad (bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme), isnad (bir rivayetin veya hadisin kaynağını oluşturan ravi zinciri; bir bilginin kime dayandığını belirtme, kaynak gösterme, dayandırma, dayanma) * üzerine dayanılacak, yaslanılacak, güvenilecek şey; bir hakkı, borcu veya iddiayı ispat eden yazılı belge; özellikle hukuki ve ekonomik işlemlerde ödeme taahhüdünü veya borç ilişkisini gösteren, belirli bir tarihte ödeme yapılacağını içeren resmi nitelikli evrak

senegal : wol. * sunu (bizim, bize ait) + gaal (kano, tekne) * Romanya'nın nerede olduğunu ve yönleriyle komşularını tek bir sözlük tanım cümlesi formatında yaz

sene-i devriye : ara. * sene (yıl, 365 günlük (12 aylık) zaman dilimi) + i (tamlama eki) + devriyye (dönme, dönüm, dolaşım, devre, döngü) * bir olayın, doğumun veya ölümün üzerinden tam bir yıl geçmesini ifade eden ve özellikle anma, kutlama veya hatırlama amacıyla kullanılan tamlama, yıldönümü

senek : tür. * senek (su kabı, içecek taşıma kabı) * çam ağacından oyularak veya çubuklarla yapılarak oluşturulan, su taşımaya ve içmeye yarayan geleneksel tahta su kabı, su ibriği, matara veya testi

senem : ara. * seneme (yükselmek, yücelmek, belirginleşmek, sivrilmek; güzellikte öne çıkmak) * yükselen, yücelen; güzellikte öne çıkan; çok sevilen, yüzü güzel, gönülde yer eden; kadın ismi

senesens : lat. * senescere (yaşlanmak, ihtiyarlamak, giderek zayıflamak) (senex (yaşlı, ihtiyar, olgun, büyük) + escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) ) + entia (isim yapım eki) * hücrelerin, dokuların veya organizmanın bölünme kapasitesini kaybederek işlevsel olarak yaşlanma durumuna girmesi; biyolojide hücresel yaşlanma ve geri dönüşsüz büyüme durması süreci

senet : ara. * sanada (dayandırmak, yaslamak, baz almak, dayanmak, desteklemek, yaslanmak; bir şeyi ispatla güçlendirmek), istinad (bir şeye dayanma, yaslanma, dayanak edinme), isnad (bir rivayetin veya hadisin kaynağını oluşturan ravi zinciri; bir bilginin kime dayandığını belirtme, kaynak gösterme, dayandırma, dayanma) * üzerine dayanılacak, yaslanılacak, güvenilecek şey; bir hakkı, borcu veya iddiayı ispat eden yazılı belge; özellikle hukuki ve ekonomik işlemlerde ödeme taahhüdünü veya borç ilişkisini gösteren, belirli bir tarihte ödeme yapılacağını içeren resmi nitelikli evrak

senevat : ara. * sene (yıl, on iki aylık zaman dilimi) + vat (çoğul eki) * yıllar, seneler

senevi : ara. * sene (yıl, on iki aylık zaman dilimi) + vi (ile ilgili, -a ait) * yıllık, senelik, her yıla ilişkin

senfoni : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + phonein (ses çıkarmak, konuşmak veya ses vermek), phonia (ses çıkarma) (phonos, phone (ses) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * orkestralar için yazılmış, çok bölümlü ve genellikle geniş ölçekli klasik müzik eseri; farklı çalgı gruplarının uyumlu biçimde birlikte seslendirdiği, tematik gelişim ve biçimsel bütünlük taşıyan büyük müzik formu

senfonik : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + phonein (ses çıkarmak, konuşmak veya ses vermek), phonia (ses çıkarma) (phonos, phone (ses) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * senfoniye ait olan, orkestral yapıda düzenlenmiş, çok sesli ve uyumlu müzik özellikleri taşıyan; geniş orkestra düzeni ve klasik müzik formuna özgü, senfoni ile ilgili

seng : far. * seng (taş, kaya, sert mineral kütle) * doğal olarak oluşan sert ve mineral yapılı kaya parçaları, inşaatta veya doğada bulunan katı taş materyal; sertlik, dayanıklılık veya değişmezlik (mecazi)

sengdil : far. * seng (taş, kaya, sert mineral kütle) + dil (kal, yürek, gönül) * taş yürekli, merhametsiz, acımasız

sengin : far. * seng (taş, kaya, sert mineral kütle) + in (sıfat yapım eki) * taş gibi; ağırlığı fazla olan, tartısı yüksek olan; ciddi, ağırbaşlı, etkileyici veya yoğun nitelik taşıyan (mecazi)

senih : ara. * sanaha (ortaya çıkmak, belirginleşmek, belirgin olmak, görünür olmak, fırsat olmak, yükselmek) * ortaya çıkmış, belirgin, açık; mübarek fiil, iyi ve güzel

seniha : ara. * sanaha (ortaya çıkmak, belirginleşmek, belirgin olmak, görünür olmak, fırsat olmak, yükselmek), senih (ortaya çıkmış, belirgin, açık; mübarek fiil, iyi ve güzel) + a (dişil eki) * güzel, seçkin, hoş görülen ve olumlu nitelik taşıyan kadın; iyi bir fırsat olarak ortaya çıkan kadın; kadın ismi

senil : lat. * senis, senex (yaşlı, ihtiyar, olgun, büyük) + ilis (ile ilgili, -a ait) * yaşlılık ile ilgili; yaşlılığa bağlı olarak ortaya çıkan; yaşlanma ile ilişkili bilişsel, fiziksel veya doku değişimlerini ifade eden (örneğin “senilis dementia” (senil demans) )

senilite : lat. * senis, senex (yaşlı, ihtiyar, olgun, büyük) + ilis (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum eki) * yaşlanma; yaşlanmaya bağlı olarak ortaya çıkan zihinsel ve fiziksel gerileme durumu, bilişsel fonksiyonlarda azalma, unutkanlık ve genel işlev kaybı ile karakterize edilen yaşlılık hâli veya yaşlılığa bağlı bozulma süreci

senir : tür. * senir (uç, uzantı, çıkıntı) * dağın ucu, zirvesi, burnu veya iki dağ arasındaki sırt, dağ çıkıntısı, dağ burnu, iki dağ arasındaki sırt veya dağ eteklerindeki meyilli düzlük

senirkent : tür. * senir (uç, uzantı, çıkıntı; dağın ucu, zirvesi, burnu veya iki dağ arasındaki sırt, dağ çıkıntısı, dağ burnu, iki dağ arasındaki sırt veya dağ eteklerindeki meyilli düzlük) + kent (il, şehir) * Isparta'nın bir ilçesi

senit : gre. * sanida (uzun tahta) * hamur tahtası veya üzerinde yufka, ekmek açılan düz tahta

seniyye : ara. * sena, sana (yükseltmek, yüceltmek, yukarı kaldırmak) + iyye (sıfat yapım eki) * yüce, ulu, yüksek, çok mühim ve kıymetli; ön dişlerin birisi; sarp ve yokuş yerde olan yol

senkendaz : far. * seng (taş, kaya, sert mineral kütle) + endahten, endaz (atmak, fırlatmak, savurmak) * Orta Çağ ve Osmanlı kale mimarisinde sur duvarlarının en üst kısımlarından dışarıya doğru çıkıntı yapacak şekilde inşa edilen, tabanında delikler bulunan taş veya ahşap cumba/balkon yapı

senklinal : gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + klei (eğilmek, dayanmak, yaslanmak), klinein (eğilmek, yana yatmak, eğim vermek, eğim yapmak, meyletmek, meyil vermek, katmanlamak) (gre.); inclinare (eğmek, eğilmek, yöneltmek) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + clinare (eğmek, eğilmek, meyletmek) ) + alis (ile ilgili;-a ait) (lat.) * birbirine göre aynı yöne doğru eğimli; esnek yapıdaki tortul tabakaların oluşturduğu kıvrım dağlarının kıvrılan tabakalarının çanak formundaki kısımları (yükselen kısımları ise “antiklinal” olarak isimlendirilmiştir.)

senkop : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + koptein (kesmek, bölmek, ayırmak, yarmak, kırmak, vurmak, parçalamak) * bir akışın, ritmin veya sürecin ani ve geçici olarak kesintiye uğraması; kısa süreli bilinç kaybı (bayılma) durumu; kelime içinden bir sesin düşmesi veya kısalması olayı;

senkopal : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + koptein (kesmek, bölmek, ayırmak, yarmak, kırmak, vurmak, parçalamak) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * senkop ile ilgili olan, bayılma durumuna bağlı gelişen; dilde ses düşmesi (senkop) özelliği gösteren; kısa süreli bilinç kaybı durumuna veya dilbilimde ses düşmesi olayına ait

senkretik : gre. * synkretikos (farklı inanç ve düşüncelerin birleştirilmesi, uzlaştırılması) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + krete (Girit) + ikos (ile ilgili, -a ait) ) * farklı felsefi, dini, kültürel veya düşünsel akımların bir araya getirilip uzlaştırılmasıyla oluşan yeni bir inanç, felsefe ya da gelenek modeli ile ilgili; birbirine tamamen zıt gibi görünen inanç ya da düşünce sistemlerinin ortak noktalarını bularak birleştiren, bağdaştırmacı

senkretizm : gre. * synkretismos (farklı inanç ve düşüncelerin birleştirilmesi, uzlaştırılması) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + krete (Girit) + ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) ) * Giritlilerin birleşmesi; farklı dini, felsefi veya kültürel öğelerin tek bir sistem içinde birleşmesi, kaynaşması veya uzlaştırılması; özellikle inanç sistemlerinde çeşitli öğelerin harmanlanarak yeni bir bütün oluşturması (dış tehditler karşısında kendi aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp birleşen Girit halkına atfen), bağdaştırmacılık

senkron : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khronos (zaman, vakit, süre) * olayların, hareketlerin veya süreçlerin aynı zaman dilimi içinde uyumlu ve eşzamanlı biçimde gerçekleşmesi durumu, eşzaman

senkronik : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khronos (zaman, vakit, süre) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * aynı zaman dilimi içinde uyumlu ve eşzamanlı olarak gerçekleşen, eşzamanlı

senkronizasyon : gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khronos (zaman, vakit, süre) (gre.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım ve durum eki) (lat.) * iki veya daha fazla sistemin, cihazın, sürecin veya olayın zamanlama, hız veya işleyiş bakımından uyumlu ve eşzamanlı çalışacak şekilde düzenlenmesi ve eşleştirilmesi süreci, eşzamanlılaştırma

senkronize : gre., lat. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khronos (zaman, vakit, süre) (gre.) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) (lat.) * hız veya işleyiş bakımından birbirine uyumlu hale getirilmiş ve eşzamanlı çalışacak şekilde düzenlenmiş

senkronizm : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khronos (zaman, vakit, süre) + ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) * olayların, hareketlerin veya süreçlerin aynı zaman dilimi içinde uyumlu ve eşzamanlı biçimde gerçekleşmesi durumu, eşzamanlılık

senkrotron : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + khronos (zaman, vakit, süre) + tron (araç, düzenek, etkileşim sistemi) * yüklü parçacıkları (özellikle elektronları) manyetik alanlarla hızlandırarak ışık hızına yakın hızlarda döndüren ve bu sırada yüksek enerjili elektromanyetik radyasyon üreten parçacık hızlandırıcı düzenek

senna : lat. * sena, sana (parlamak, ışıldamak, parlaklık vermek) * baklagiller (Fabaceae) familyasında yer alan, özellikle müshil etkisiyle bilinen, yaprak ve meyveleri farmakolojik olarak kullanılan Cassia/Senna cinsine ait şifalı yapraklı otsu bitki cinsi

senna glikozitleri : lat., gre. * sena, sana (parlamak, ışıldamak, parlaklık vermek), senna (baklagiller (Fabaceae) familyasında yer alan, özellikle müshil etkisiyle bilinen, yaprak ve meyveleri farmakolojik olarak kullanılan Cassia/Senna cinsine ait şifalı yapraklı otsu bitki cinsi) (lat.) + glukos, glykys, glukon (tatlı, şeker) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * Senna bitkisinin yaprak ve meyvelerinde bulunan, bağırsak hareketlerini uyararak laksatif (müshil) etki oluşturan antrakinon türevi glikozit bileşikler grubu

sennetsu ateşi : jap. * sennetsu (yüksek ateş, şiddetli ısı; enfeksiyona bağlı ateş durumu) (jap.) + ateş (vücut sıcaklığının yükselmesi, yanma, sıcaklık, ısı yükselmesi) + i (iyelik eki) (tür.) * Neorickettsia sennetsu isimli bakteri kaynaklı olarak gelişen, ateş, halsizlik ve sistemik belirtilerle seyreden ve özellikle lenfatik sistem tutulumu ile karakterize edilen nadir riketsiyal enfeksiyon hastalığı

senozoik : gre. * kainos (yeni, taze, çağdaş, alışılmamış; çağ, dönem, devir; zaman) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * jeolojik zaman ölçeğinde yaklaşık 66 milyon yıl önce başlayıp günümüze kadar süren, dinozorların yok oluşu sonrası memelilerin ve modern canlı türlerinin baskın hale geldiği “Yeni Yaşam Çağı” ile ilgili

sens : lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) * canlı organizmanın dış dünyadan gelen uyarıları (ışık, ses, dokunma, koku, tat) veya içsel durumları algılama ve bunları sinir sistemi aracılığıyla yorumlama yetisi, algı, duyum ve anlamlandırma kapasitesi

sensasyon : lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek) (sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ire (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * duyularla algılama durumu, güçlü his; toplumda büyük ilgi uyandırma

sensesioid : lat. * senecio (kanaryaotu) (senex (yaşlı, ihtiyar) + io (isim yapım eki) ) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * Asteraceae (papatyagiller) familyasındaki Senecio cinsine benzeyen veya bu cinsin özelliklerini taşıyan bitki veya yapı ile ilgili, Senecio benzeri

sensibıl : lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) * duyularla algılanabilen, etkilenmeye açık, kolay etkilenebilir; duyarlı, hassas

sensibilite : lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) + itas (isim yapım ve durum eki) * bir varlığın dış uyaranlara karşı duyusal veya duygusal tepki verme kapasitesi, duyarlılık, hassasiyet, hissedebilirlik, etkilenebilme hali

sensibilizasyon : lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım ve durum eki) * bir organizmanın, hücrenin veya dokunun belirli bir uyarana (alerjen, ilaç, antijen vb.) karşı giderek daha duyarlı hale gelmesi süreci; immünolojide alerjenle ilk temas sonrası bağışıklık sisteminin sonraki temaslara daha güçlü tepki verecek şekilde hazırlanması durumu

sensitif : lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ivus (ile ilgili, -a ait) * fiziksel, duygusal veya çevresel uyarıcılardan kolay etkilenen; duyarlılığı yüksek olan, incinebilir veya hızlı tepki veren, duyarlı, hassas

sensitivite : lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ivus (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum eki) * bir canlının, dokunun veya sistemin dış uyaranlara karşı tepki verme ve değişiklikleri algılama kapasitesi, duyarlılık, hassasiyet

sensitizan : lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + ens, ent (sıfat yapım eki) * bir organizmayı, dokuyu veya sistemi belirli bir maddeye (alerjen, kimyasal, ilaç vb.) karşı duyarlı hale getiren; immünolojik olarak hassasiyet oluşturan (etken madde veya uyarıcı); alerjik duyarlılık geliştiren (ajan)

sensitizasyon : lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım eki) * bir organizma, hücre veya dokunun belirli bir uyarana (alerjen, kimyasal madde, ilaç vb.) karşı giderek artan duyarlılık kazanması süreci; immünoloji ve tıpta özellikle alerjik yanıtların gelişiminde “duyarlı hale gelme” durumu

sensor : lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + or (-cı, yapan, eden eki) * fiziksel, kimyasal veya çevresel bir değişkeni (ısı, ışık, basınç, hareket vb.) algılayıp ölçülebilir bir sinyale dönüştüren cihaz veya algılayıcı eleman; teknik sistemlerde veri toplamak için kullanılan duyarga, algılayıcı

sensorinöral : lat., gre. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.) + neuron (sinir, lif, kiriş, tel, tendon, ip, bağ) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * duyu organları (özellikle iç kulak) ile sinir sistemi arasındaki iletim ve algılama mekanizmasına ait olan; tıpta özellikle iç kulak ve işitme siniri kaynaklı işitme kaybını (sensorinöral işitme kaybı) ifade eden sıfat

sensoriyel : lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + or (-cı, yapan, eden eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * duyulara, algı sistemine ve duyusal işleme süreçlerine ait olan; görme, işitme, dokunma, tat ve koku gibi duyularla ilgili nörolojik ve fizyolojik işlevlerle ilgili, duyulara ilişkin

sensoryal : lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + or (-cı, yapan, eden eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * duyulara, algı sistemine ve duyusal işleme süreçlerine ait olan; görme, işitme, dokunma, tat ve koku gibi duyularla ilgili nörolojik ve fizyolojik işlevlerle ilgili, duyulara ilişkin

sensoryum : lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + orium (isim yapım, yer, durum ve araç eki) (or (-cı, yapan, eden eki) + ium (isim yapım eki) ) * canlı bir organizmada tüm duyusal bilgilerin toplandığı, işlendiği ve anlamlandırıldığı sistem veya merkez; duyuların algı merkezi, sinir sistemi içinde duyusal deneyimin bütünü

sensör : lat. * sentire (hissetmek, algılamak, duyumsamak) (sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ire (fiil mastar eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) ) * fiziksel, kimyasal veya çevresel bir değişkeni (ısı, ışık, basınç, hareket vb.) algılayıp ölçülebilir bir sinyale dönüştüren cihaz veya algılayıcı eleman; teknik sistemlerde veri toplamak için kullanılan duyarga, algılayıcı

sensöriel : lat. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + or (-cı, yapan, eden eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * duyulara, algı sistemine ve duyusal işleme süreçlerine ait olan; görme, işitme, dokunma, tat ve koku gibi duyularla ilgili nörolojik ve fizyolojik işlevlerle ilgili, duyulara ilişkin

sensörinöral : lat., gre. * sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.) + neuron (sinir, lif, kiriş, tel, tendon, ip, bağ) (gre.) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * duyu organları (özellikle iç kulak) ile sinir sistemi arasındaki iletim ve algılama mekanizmasına ait olan; tıpta özellikle iç kulak ve işitme siniri kaynaklı işitme kaybını (sensorinöral işitme kaybı) ifade eden sıfat

sensu : lat. * sensus (anlam, kavrayış, anlayış, sezgi, his, duyu) (sentire (hissetmek, algılamak, düşünmek) + us (isim yapım eki) ) * biyolojik ve taksonomik adlandırmada bir terimin veya grubun belirli bir anlamda, belirli bir yorum veya kapsam içinde kullanıldığını belirtmek için kullanılam kelime, anlamında, ... anlayışına göre, anlamına gelen

sensus : lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek), sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) * his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam

sent : lat. * centum (yüz) * İngilizcede 100’lük sistemde kullanılan “cent” (1 doların/euronun 1/100’ü) ve genel olarak “yüzde birim” kavramını ifade eden ölçü ve para birimi

sentagma : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + tassein, tattein (dizmek, düzenlemek, sıralamak) + agma (isim yapım eki) * birlikte düzenlenmiş şey, yapı, düzenleme; dilbilimde bir cümle içinde birlikte işlev gören, anlam ve görev bakımından bir bütün oluşturan kelime öbeği; sözdizimsel yapı birimi (ör. isim öbeği, fiil öbeği) ve genel olarak “birlikte düzenlenmiş dil birimi”

sentaks : gre. * syntaxis (birlikte düzenleme, dizim, sıralama) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + tassein, tattein (dizmek, düzenlemek, sıralamak), taxis (dizme, düzenleme, sıralama) * birlikte düzenleme, dizim, sıralama, dilbilimde kelimelerin bir cümle içinde sıralanmalarını, bir araya gelme kurallarını inceleyen alan; cümle yapısı, sözcük dizimi ve gramer düzeni

sentaktik : gre. * syntaxis (birlikte düzenleme, dizim, sıralama) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + tassein, tattein (dizmek, düzenlemek, sıralamak), taxis (dizme, düzenleme, sıralama) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * dilbilimde cümle içindeki sözcüklerin dizilişine, yapısal ilişkilerine ve gramer kurallarına ait olan; sözdizimsel, sentaks ile ilgili

sentaktik afazi : gre. * syntaxis (birlikte düzenleme, dizim, sıralama) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + tassein, tattein (dizmek, düzenlemek, sıralamak), taxis (dizme, düzenleme, sıralama) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + aphasia (konuşamama, konuşmazlık) (a (-sız, yokluk, zıtlık ve olumsuzluk ön eki) + phasia (konuşma) (phasein (konuşmak), phasis (konuşma, ifade) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * beynin dil üretimi ve özellikle cümle kurma (sözdizimi) kapasitesinin bozulmasıyla ortaya çıkan, kişinin kelime bulabilmesine rağmen doğru gramer yapısında cümle kurmakta zorlandığı nörolojik dil bozukluğu (Broca afazisi spektrumunda değerlendirilen klinik durum)

sentetik : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + tithemi, tithenai (koymak, yerleştirmek, ortaya koymak) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * farklı unsurların bir araya getirilmesiyle oluşturulan, doğal olmayan yolla bileşim haline getirilmiş; yapay olarak üretilen (madde); analitik olmayan yapı ve genel olarak “birleştirilmiş/üretilmiş” nitelik taşıyan, sentezlenmiş, sentez sonucu oluşmuş

sentetik geometri : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + tithemi, tithenai (koymak, yerleştirmek, ortaya koymak) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) + ge, geos (yer, yeryüzü, toprak) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * geometrik şekil ve ilişkilerin koordinat, denklem veya cebirsel yöntemler yerine doğrudan aksiyomlar, teoremler ve mantıksal çıkarımlar kullanılarak incelendiği klasik geometri yaklaşımı; noktalar, doğrular ve açılar arasındaki ilişkilerin saf geometrik akıl yürütme ile ele alındığı matematik dalı, belitsel geometri

sentez : gre. * syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + tithemi, tithenai (koymak, yerleştirmek, ortaya koymak), thesis (yerleştirme, koyma, konumlama, önerme) * farklı öğelerin, bileşenlerin veya fikirlerin bir araya getirilerek yeni ve bütüncül bir yapı oluşturulması; basit maddelerden daha karmaşık bir bileşiğin üretilmesi; tez ve antitezin bir üst bütünlükte birleşmesi

sentinel : lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek), sentina (gemi sintinesi, dipte biriken su; gözetim yeri) + ellus (küçültme eki) (lat ); sentinel (fra.) * belirli bir bölgeyi gözetleyen, tehlikeyi önceden fark etmek için nöbet tutan asker veya gözcü, nöbetçi, koruyucu

sentistok : lat., ing. * centum (yüz) (lat.) + stokes (İrlandalı fizikçi George Gabriel Stokes’un soyadından) (ing.) * akışkanların kinematik viskozitesini ölçmekte kullanılan “stok” biriminin yüzde biri değerindeki ölçü birimi; özellikle yağlar ve sıvıların akıcılığını belirtmek için kullanılan fiziksel viskozite birimi (cSt)

sentor : gre. * kentauros (ken (gibi) + tauros (boğa) * Yunan mitolojisinde üst kısmı insan, alt kısmı at biçiminde tasvir edilen, genellikle vahşi doğa, içgüdü ve savaşçılıkla ilişkilendirilen, insani akıl ile hayvansal güç veya dürtülerin birleşimini simgeleyen mitolojik yaratık, Centaur, Kentaur

sentrasiner : gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centrum (merkez) + acinus (üzüm tanesi, küçük salkım; salgı bezi keseciği) + aris (ile ilgili, -a ait) (lat.) * özellikle maden, mekanik veya teknik alanlarda merkezleme yapan, merkeze alan veya merkez çevresinde çalışan düzenek veya işçi; merkezleyici araç, merkezi işlev gören unsur

sentrifügasyon : gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centrum (merkez) + fugere (kaçmak; sıvışmak, uzaklaşmak), fugare (kovmak, savmak) + tio (isim yapım eki) (lat.) * sıvı veya karışımlar içindeki farklı yoğunluktaki maddelerin yüksek hızda döndürülerek merkezkaç kuvveti etkisiyle birbirinden ayrılması işlemi

sentrik : gre., lat. * kentrikos (merkezcil) (kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.); centricus (lat.); centrique (fra.) * merkezle ilişkili olan, merkeze ait bulunan veya merkezi konum taşıyan, bir merkeze göre düzenlenmiş, merkezle ilişkili olan, merkeze yönelimli, merkezcil, merkezi

sentrik oklüzyon : gre., lat. * kentrikos (merkezcil) (kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.); centricus (lat.); centrique (fra.) + occlusio (kapanma, örtülme) (ob (üzerine, karşı, ters, karşıt) + claudere (kapatmak, kapamak, çevrelemek, örtmek) + sio (isim yapım eki) ) (lat.) * alt çene (mandibula) doğal kas yönlendirmesiyle kapandığında, alt ve üst dişlerin temas ettiği en üst düzeydeki ve en stabil kapanış pozisyonu; mandibulanın stabil ve referans kabul edilen merkezi konumundaki diş temas düzeni

sentriyol : gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centrum (merkez) + iolus (küçültme eki) (lat.); centriole (fra.) * hayvan hücrelerinde bulunan, hücre bölünmesi sırasında iğ ipliklerinin organizasyonunda görev alan, genellikle çiftler halinde bulunan silindirik mikrotübül yapı formundaki organel

sentromer : gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centrum (merkez) (lat.) + meros (parça, bölüm, kısım, birim) (gre.) * kromozom üzerinde kardeş kromatitlerin birbirine tutunduğu, hücre bölünmesi sırasında iğ ipliklerinin bağlandığı ve kromozom hareketinin düzenlendiği, genetik materyalin eşit dağılımında kritik rol oynayan daralmış merkez bölge niteliğindeki kromozomal yapı

sentroplazma : gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centrum (merkez) (lat.) + plasma (şekillenmiş, biçimlenmiş şey; katı, sıvı ve gazdan sonra maddenin dördüncü hali olarak bilinen, yüksek enerjili, iyonize olmuş (elektronlarından arınmış) gaz benzeri bir yapı) (plassein (kalıp vermek, şekillendirmek, biçimlendirmek, form vermek), plasis (şekillenme, biçimlenme, oluşum) + ma (isim yapım eki) ) (gre.) * hücredeki sentrozomun çevresinde bulunan, mikrotübül organizasyonuna katkı sağlayan, hücre iskeletinin düzenlenmesinde rol oynayan ve hücre merkez organizasyonu ile ilişkili olan jel benzeri sitoplazmik bölge

sentrozom : gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centrum (merkez) (lat.) + some (madde, nesne, cisim, gövde) (gre.) * hayvan hücrelerinde bulunan, sitoplazmada çekirdeğin yakınında yer alan, birbirine dik iki sentriyolden oluşan, hücre bölünmesi sırasında eşlenerek kutuplara göç etmek ve iğ ipliklerini (mikrotübül) oluşturarak kromozomların hareketini sağlayan zarsız organel

senyo : lat., ita. * signum (işaret, iz, alamet, nişan) (lat.); segno (ita.) * bir müzik eserinde tekrar edilecek veya bir bölümden başka bir bölüme atlanacak yerleri gösteren işaret

senyö : lat., ita. * signum (işaret, iz, alamet, nişan) (lat.); segno (ita.) * bir müzik eserinde tekrar edilecek veya bir bölümden başka bir bölüme atlanacak yerleri gösteren işaret

senyör : lat. * senis, senex (yaşlı, ihtiyar, olgun, büyük) + or (kişi, kimse) (lat.); senieur (fra.) * efendi, bey, hazret, lord; yaş, deneyim veya kıdem bakımından daha ileri olan; özellikle mesleki, akademik veya sportif bağlamda üst düzeyde bulunan, kıdemli veya deneyimli kişi

se-pa : far. * se (üç) + pa (ayak) * üç ayaklı; genellikle ev içinde kullanılan, çay, kahve veya küçük eşyaların konulmasına yarayan, çoğunlukla alçak ve üç veya dört ayaklı küçük masa veya destek yüzeyi, sehpa

sepal : gre., lat. * skepe (örtü, kaplama) + petalon (yaprak) (gre.); sepalum (çanak yaprak) (lat.) * çiçeğin en dış kısmında bulunan, genellikle yeşil renkli olan ve çiçek tomurcuğunu koruyan çanak yapraklardan biri, çanak yaprak

separasyon : lat. * se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + parare (hazırlamak, düzenlemek, temin etmek, edinmek) + tio (isim yapım eki) (lat.); séparation (ayrılma) (fra.) * ayrılma; bir bütünün bileşenlerinin fiziksel, kimyasal, biyolojik veya teknik yöntemlerle birbirinden ayrılması işlemi; karışım, yapı veya sistem içindeki unsurların farklı fazlara veya gruplara bölünmesi süreci

separasyon anksiyetesi : lat. * se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + parare (hazırlamak, düzenlemek, temin etmek, edinmek) + tio (isim yapım eki) (lat.); séparation (ayrılma) (fra.) + ankho, ankhein, angein (sıkmak, daraltmak, acı vermek, boğmak) (gre.); ango (boğulma, sıkılma), angere (kızmak, kızgın olmak), anxietas (anxius (endişeli) + itas (gibi olma, ile ilgili olma) ) (lat.); anxiété (fra.) + si (iyelik eki) (tür.) * bağlanma figüründen (özellikle ebeveyn, bakım veren veya önemli bir kişiden) ayrılma durumunda ortaya çıkan yoğun kaygı, korku ve huzursuzluk hali; çocuklukta gelişimsel olarak normal kabul edilebilen ancak şiddetli ve süreğen olduğunda anksiyete bozukluğu kapsamında değerlendirilen psikolojik durum

separatör : lat., fra. * se (olumsuzluk, ayrı, öte anlamı veren ön ek) + parare (hazırlamak, düzenlemek, temin etmek, edinmek) + tor (-cı, yapan, eden, araç eki) (lat.); séparateur (fra.) * ayıran, ayırıcı, ayraç, bölen, bölücü

sepek : tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak) + ek (isim yapım ve araç eki) * değirmenlerde üst taşın ortasında yer alan ve taşın dönmesini sağlayan mil veya dingil düzeneği, değirmen taşının ekseni

sepelek : tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak) + elek (sıfat yapım eki) * sersem, ahmak, alık, aptal, budala, moron (aklı dağınık anlamı bağlamında)

sepelemek : tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak) + e (bağlaç) + le (dönüşlü fiil) + mek (fiil mastar eki) * yağmur veya karı ince ince, serpinti halinde, hafifçe yağmak

sepenc : far. * se (üç) + u (ve) + penc (beş) * 3 ve 5; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 3, diğerinin 5 gelmesi

sepet : tür. * sapad (hasır kova) * genellikle ince dallar, hasır, kamış veya tel gibi malzemelerden örülerek yapılan, eşya veya yiyecek taşımaya yarayan bir kap

sepi : tür. * sep, serp (azar azar dökmek, saçmak, yaymak) + i (isim yapım eki) (deri tabaklama işlemlerinde deriye çeşitli maddelerin (tuz, boya, kimyasallar) serpilerek terbiye edilmesine atfen) * deri, post veya kürkleri çeşitli kimyasal ve bitkisel işlemlerle dayanıklı, kullanılabilir hale getirmek için uygulanan işlemler, çiğ derinin işlenerek dayanıklı hale getirilmesi süreci, tabaklama

sepid : far. * sepid (beyaz, ak) * ak, beyaz

sepiidae : lat. * sepia (mürekkep balığı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Cephalopoda (kafadanbacaklılar) sınıfına bağlı, iç iskelet olarak kalkerli bir mürekkep balığı kemiğine sahip olan, renk değiştirme ve mürekkep salgılama yetenekleriyle tanınan mürekkep balıkları ile yakın akrabalarını içeren deniz yumuşakçaları familyası, mürekkep balığıgiller

sepil : tür. * sep, serp (azar azar dökmek, saçmak, yaymak) + il (isim yapım eki) * hafif, çiseleyerek yağan yağmur

sepilemek : tür. * sep, serp (azar azar dökmek, saçmak, yaymak) + i (isim yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * deri, post veya kürkleri çeşitli kimyasal ve bitkisel işlemlerle dayanıklı, kullanılabilir hale getirmek, tabaklamak

sepken : tür. * sep, serp (azar azar dökmek, saçmak, yaymak) + ken (sıfat yapım eki) * rüzgar eşliğinde veya rüzgarlı havada yağan yağmur veya karla karışık yağmur; kar veya dolu tanelerinin yağmurla karışık bir şekilde, serpiştirerek yere düşmesi durumu (sulu sepken)

seppuku : jap. * setsu (kesmek) + fuku (karın) * iç organların dışarı çıkmasını sağlayan bir tür Japon intihar

sepsis : gre. * sepein (çürütmek, bozmak, ayrıştırmak) + sis (isim yapım eki) * çürüme, bozulma, çözünme, ayrışma; vücudun bir enfeksiyona karşı verdiği kontrolsüz ve aşırı bağışıklık tepkisi sonucu ortaya çıkan, kanda veya dokularda irin türü patolojik organizmaların veya toksinlerin mevcudiyeti ile karakterize olan patolojik durum, kan zehirlenmesi

septa : lat. * saepire, sepire (çevirmek, çitle çevirmek, ayırmak, bölmek), septum (çit, perde, bölme, ayraç, çevreleyen şey), septa (çitler, perdeler, bölmeler, ayraçlar, çevreleyen şeyler) * yapıları kısımlara bölen duvarlar; vücuttaki boşlukları, organları veya dokuları daha küçük bölmelere ayıran perde şeklindeki ince duvarlar veya bölmeler

septal : lat. * saepire, sepire (çevirmek, çitle çevirmek, ayırmak, bölmek), septum (çit, perde, bölme, ayraç, çevreleyen şey), septa (çitler, perdeler, bölmeler, ayraçlar, çevreleyen şeyler) + alis (ile ilgili, -a ait) * septuma yani ayırıcı perde veya bölmeye ait olan, bölme yapısıyla ilişkili

septasyon : lat. * saepire, sepire (çevirmek, çitle çevirmek, ayırmak, bölmek), septum (çit, perde, bölme, ayraç, çevreleyen şey), septa (çitler, perdeler, bölmeler, ayraçlar, çevreleyen şeyler) + tio (isim yapım eki) * bölmelenme, bölümlere ayrılma; bir yapı içinde bölmelerin, perdelerin veya ayırıcı duvarların oluşması veya oluşturulması süreci; anatomi, biyoloji ve patolojide dokuların bölmeli hale gelmesi

septe : lat., ara. * septem (yedi) (lat.); sebta, sebt (yedi) (ara.) * Afrika kıtasının kuzeyinde, Cebelitarık Boğazı’nın güney kıyısında yer alan, batı ve güneyde Fas ile çevrili, kuzeyde Akdeniz üzerinden İspanya’ya bakan ve İspanya’ya bağlı özerk şehir statüsündeki yerleşim

septet : lat. * septem (yedi) + ettus (küçültme eki) (lat ); septette (fra.) * yedili; müzikte yedi çalgı veya yedi ses sanatçısından oluşan küçük topluluk; ayrıca klasik müzikte yedi icracı için yazılmış oda müziği eseri veya yedi kişilik performans grubu

septik : gre. * sepsis (çürüme, bozulma, bozunma, çözülme, çözünme, ayrışma) (sepein (çürütmek, bozmak, ayrıştırmak) + sis (isim yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * çürümüş, bozulmuş, ayrışmış, çözünmüş, iltihaplı; mikroorganizmalarla, özellikle zararlı bakterilerle enfekte olmuş

septik : gre. * skeptikos (düşünen, sorgulayan, kuşku duyan) (skeptesthai, skeptomai (bakmak, incelemek, düşünmek, araştırmak, gözden geçirmek), skepein (düşünmek, sorgulamak), skepsis (düşünme, inceleme, sorgulama) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) * bilgi, inanç veya iddiaları doğrudan kabul etmeyip eleştirel biçimde sorgulayan, kesin yargıya varmadan önce kanıt arayan; felsefede kuşkucu (şüpheci) yaklaşımı benimseyen kişi veya bu tutuma ait nitelik; kolayca ikna olmayan; şüpheleri veya çekinceleri olan

septilyon : lat. * septem (yedi) (lat.); sept (yedi) + illion (milyon tabanlı katlar sistemi belirteci) (fra.) * ondalık sayı sisteminde 10 üzeri 24 (kısa ölçek, ABD sistemi) veya 10 üzeri 42 (uzun ölçek, bazı Avrupa sistemleri) büyüklüğünü ifade eden, “milyar/milyon” katlarıyla oluşturulan çok büyük sayı adlandırması

septisemi : gre. * sepsis (çürüme, bozulma, bozunma, çözülme, çözünme, ayrışma) (sepein (çürütmek, bozmak, ayrıştırmak) + sis (isim yapım eki) ) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * bakteri veya diğer mikropların kan dolaşımına girip vücuda yayılmasıyla oluşan enfeksiyon

septisid : lat. * septum (bölme, ayırıcı perde) (sepire (çevirmek, kuşatmak, ayırmak, bölmek) + tum (isim yapım eki) ) + caede, cide, cidium (kesme, vurma, çarpma, öldürme) (caedere, cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek) + ium (isim yapım eki) ) * bir kapsül meyvenin olgunlaştığında karpel bölmelerini ayıran bölme duvarları boyunca açılmasıyla tohumlarını dağıtması durumunu ifade eden, bölme duvarı boyunca yarılan, septisidal

septisidal : gre. * septum (bölme, ayırıcı perde) (sepire (çevirmek, kuşatmak, ayırmak, bölmek) + tum (isim yapım eki) ) + caede, cide, cidium (kesme, vurma, çarpma, öldürme) (caedere, cidere (kesmek, yarmak, parçalamak, doğramak, vurmak, çarpmak; öldürmek) + ium (isim yapım eki) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir kapsül meyvenin olgunlaştığında bölme duvarları boyunca açılarak tohumları serbest bırakması durumunu ifade eden, bölme duvarı boyunca açılan, septisid

septisizm : gre. * skeptikos (düşünen, sorgulayan, kuşku duyan) (skeptesthai, skeptomai (bakmak, incelemek, düşünmek, araştırmak, gözden geçirmek), skepein (düşünmek, sorgulamak), skepsis (düşünme, inceleme, sorgulama) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * bilgi, inanç ve yargıların kesinliğini sorgulayan; mutlak kesin bilgiye ulaşmanın mümkün olup olmadığını tartışan, şüphe ve eleştirel incelemeyi yöntem olarak benimseyen felsefi yaklaşım ve düşünce akımı; özellikle dogmatik iddialara karşı temkinli ve doğrulanabilirlik arayan epistemolojik tutum

septostomi : gre. * sepsis (çürüme, bozulma, bozunma, çözülme, çözünme, ayrışma) (sepein (çürütmek, bozmak, ayrıştırmak) + sis (isim yapım eki) ) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * oksijenden zengin ve fakir kanın birbirine karışmasını sağlayarak vücuttaki oksijen seviyesini artırmak veya kalbin sağ tarafındaki yükü hafifletmek amacıyla kalbin sağ ve sol kulakçıkları (atriyum) arasındaki duvarda tıbbi bir yöntemle delik açılması veya mevcut deliğin genişletilmesi işlemi

septum : lat. * sepes (çit, engel, aurım), sepire (çevrelemek, çit ile çevirmek, ayırmak), septum (ayırma, çevreleme, çit ile çevirme) * organ veya boşluğu kısımlara ayıran perde şeklinde ince bölmeye verilen isim

sepya : mürekkep balığının salgısından elde edilen, fotoğrafçılık ve resim sanatında, nostaljik veya eski bir görünüm yaratmak için ve kahverengi-beyaz renk tonlarını tanımlamak için kullanılan kırmızımsı kahverengi bir pigment ve bu tonu ifade eden renk

sequoia : lat. * Sequoia (Kızılderili yazı sistemiyle Cherokee’yi geliştiren Joseph Sequoia’ya ithafen) * Cupressaceae (Servigiller) familyasına ait, Kuzey Amerika’nın batısında doğal olarak yetişen, dünyanın en uzun ve en büyük hacimli ağaç türleri arasında yer alan, özellikle dev gövdeleri ve uzun ömürleriyle bilinen iğne yapraklı ağaç cinsi

ser : far. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) * kafa, baş, uç, tepe, son (cerebral, cérébral, zerebral (kafasal, beyinsel) (ing., fra., alm.), serenity, sérénité (kafa dinginliği, sükunet, huzur, vukuatsız sona ulaşma) (ing., fra.), cerebral (kafa ile ilgili, beyin ile ilgili) (ing., alm.), cérébral (kafa ile ilgili, beyin ile ilgili) (fra.) )

sera : ara. * sera (açık alan, tarla, boş toprak) * tarımda bitki yetiştirmek için ayrılmış açık toprak alanı, ekim yapılan tarla veya bahçe parçası, tarımda bitki yetiştirmek için ayrılmış açık toprak alanı, ekim yapılan tarla veya bahçe parçası

sera : lat., fra. * serare (kilitlemek, kapamak, sürgülemek), seratus (kilitlenmiş, kapatılmış, sürgülenmiş) (lat.); serrer (sıkıca kapatmak, tutmak, sıkmak), serre (kapalı, kapalı yer) (fra.) * toprak; bitkilerin yetişmesine uygun sıcaklık ve nem koşullarını sağlamak amacıyla cam, plastik veya fiberglas gibi ışığı geçiren malzemelerle örtülü, kontrollü yetiştiricilik alanı

sera etkisi : lat., fra., tür. * serare (kilitlemek, kapamak, sürgülemek), seratus (kilitlenmiş, kapatılmış, sürgülenmiş) (lat.); serrer (sıkıca kapatmak, tutmak, sıkmak), serre (kapalı, kapalı yer) (fra.) + etki (bir olgunun veya olayın oluşturduğu sonuç, tesir) + si (iyelik eki) (tür.) * atmosferdeki bazı gazların (özellikle karbondioksit ve metan) güneşten gelen kısa dalga ışınımını içeri alıp yer yüzeyinden yayılan uzun dalga ısı ışınımını geri tutması sonucu Dünya’nın ısısının artması olayı, küresel ısınmanın temel fiziksel mekanizması

sera gazı : lat., fra., tür. * serare (kilitlemek, kapamak, sürgülemek), seratus (kilitlenmiş, kapatılmış, sürgülenmiş) (lat.); serrer (sıkıca kapatmak, tutmak, sıkmak), serre (kapalı, kapalı yer) (fra.) + khaos (boşluk; maddenin uçucu hali, gaz) (gre.); gas (lat.) + ı (iyelik eki) (tür.) * atmosferde ısıyı tutarak Dünya’nın yüzeyinden yayılan uzun dalga kızılötesi ışınımın uzaya kaçmasını engelleyen ve sera etkisine yol açan karbondioksit, metan, diazot monoksit ve su buharı gibi atmosferik gazların genel adı

serab : ara * saraba (akıp gitmek, kaybolmak, görünürde olup aslında olmamak), serab (çöl veya sıcak zeminde uzaktan su varmış gibi görünen optik yanılsama) * sıcak ve düz arazilerde ışığın kırılması sonucu su birikintisi varmış gibi görünen, gerçekte var olmayan optik görüntü, optik yanılsama; ulaşılması mümkün olmayan hayal, aldatıcı umut veya yanılsama (mecazi)

serabil : ara. * sirbal (gömlek; elbise, giysi) * gömlekler; elbiseler, giysiler

seradik : ara. * saradaka (örtmek, çevrelemek, çadırla kaplamak), saradik (çadır, büyük tente, gölgelik, geçici örtü, geçici barınak, örtü) * geçici olarak kurulan çadır, barınak veya örtü yapısı; özellikle askerî kamp, panayır veya geçici yerleşimlerde kullanılan hafif ve taşınabilir örtü/çadır sistemi; padişaha mahsus çadır perdesi veya büyük sarayın perdesi; cibinlik tarzında yapılan perdeden oda

serafim : ibr. * saraf (yanmak, ateşlenmek) + im (isim yapım ve çoğul eki) * yananlar, ateşli olanlar; Tanrı’ya yakın ve kutsal kabul edilen, yüksek dereceli melekler (Tanrı'ya olan ateşli hayranlıkları ve sevgileri nedeniyle); özellikle Yahudi ve Hristiyan geleneklerinde Tanrı’nın tahtının etrafında sürekli ibadet eden varlıklar

serahor : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + ahur (ahır, at barınağı, hayvan barınağı) * ahır amiri, baş seyis; Osmanlı İmparatorluğu ve Selçuklular döneminde ücret karşılığı geçici olarak cephe gerisi hizmetlerde (ordunun geçeceği yolların açılması, köprülerin yapımı, ağırlıkların (lojistik ve mühimmat) taşınması ve ordu ağırlıklarının korunması) ve lojistikte kullanılan görevliler, askerler

serair : ara. * sirr (başkalarına söylenmesi istenmeyen, gizli tutulan bilgi veya durum, akıl erdirilemeyen durum, giz, gizem) * gizli şeyler, gizemler, sırlar

serak : lat., fra. * serum (peynir altı suyu), seraceum (peynir altı suyu peyniri) (lat.); sérac (kesilmiş blok, sert tuğla şeklinde blok; kalıp halinde beyaz peynir) * dik yamaçlarda buzul parçalarının koparak aşağı düşmesiyle, hareket halindeki buzulun yüzeyinde oluşan derin çatlakların (yarıkların) kesişmesi sonucu meydana gelen büyük buz blokları veya sütunlar

seramik : gre. * keramos (çömlekçi kili, pişmiş toprak, pişmiş topraktan çömlek) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * inorganik toprakların suyla şekillendirilip yüksek sıcaklıkta pişirilmesiyle elde edilen sert, dayanıklı ve genellikle ısıya/aşınmaya dirençli malzemelerin genel adı; kil ve benzeri inorganik malzemelerin yüksek ısıda pişirilmesiyle elde edilen sert ve dayanıklı maddelere ilişkin olan veya bu maddelerden yapılmış; yüksek ısıda pişirilmiş toprak, fayans, porselen yapımıyla ilgili

serap : ara * saraba (akıp gitmek, kaybolmak, görünürde olup aslında olmamak), serab (çöl veya sıcak zeminde uzaktan su varmış gibi görünen optik yanılsama) * sıcak ve düz arazilerde ışığın kırılması sonucu su birikintisi varmış gibi görünen, gerçekte var olmayan optik görüntü, optik yanılsama; ulaşılması mümkün olmayan hayal, aldatıcı umut veya yanılsama (mecazi)

seraser : far. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + a (a doğru, yönelim) + ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) * baştan başa, bütün, tümden, hepten, hep mecmuan, külliyen; temeli ipekten olan, üzerine altın ve gümüş teller işlenerek dokunan ağır, parlak ve çok değerli bir kumaş türü

serasker : far., ara. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + askar (ordu mensubu kişi) (ara.) * Osmanlı İmparatorluğu'nda ordu komutanı veya başkumandan

seratan : gre., ara. * karkinos (yengeç; tümör, kanser) (gre.); seretan (ara.) * fındık veya küçük yumru büyüklüğünde, ağrılı, etrafı damarlı yengeç benzeri bir oluşum; yengeç, Yengeç Burcu; kanser

seray : far., tür. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) (far.) + ay (dünyanın uydusu olan gök cismi) * Ay gibi güzellerin başı; büyük konak, saray; parlak, ışıltılı ay

serazat : far. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + azad (özgür, hür, serbest) * özgür, hür, serbest, başıboş, kaygısız ve dilediği gibi davranan

serbaz : far. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + baz (oynayan, oynatıcı) * korkusuz, cesur, gözü pek, kahraman, yiğit

serbend : far. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + bend (bağlamak, tutmak) * başa bağlanan veya sarılan her türlü şey (sarık, tülbent, saç bandı veya başörtüsü gibi); hayvan yuları

serbest : far. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + bastan (bağlamak, kapatmak, tutmak, örtmek, sarmak, kaplamak), bast (bağ) * herhangi bir şarta, kısıtlamaya, zorlamaya veya bir yere bağlı olmadan, istediği gibi hareket edebilen, özgür, hür

serbest bölge : far. * serbest (kısıtlama veya zorlamaya tabi olmayan, özgür, hür) (far.) + bölge (bir bütün içindeki belirli alan, kısım, saha, bölünmüş olan, alan, mıntıka, saha, bölünmüş alan; coğrafi veya idari alan, zon; bir bütün içindeki belirli alan, kısım, bölünmüş olan; yeryüzünün doğal (iklim, bitki örtüsü), beşeri (insan faaliyetleri) veya ekonomik özellikler bakımından çevresinden farklılaşan, ancak kendi içinde benzerlik gösteren belirli bir toprak parçası veya alanı; sınırları idari veya ekonomik birliğe göre belirlenen, mıntıka) (tür.) * bir ülkenin siyasi sınırları içinde yer almasına rağmen gümrük ve vergi mevzuatı açısından ülke dışı sayılan, ticari, mali ve idari konulardaki yasal düzenlemelerin esnetildiği veya uygulanmadığı, uluslararası ticareti kolaylaştırmak ve yabancı yatırımları teşvik etmek amaçlı olarak kurulmuş özel alan

serbest düşüş : far., tür. * serbest (kısıtlama veya zorlamaya tabi olmayan, özgür, hür) (ser (baş) + bastan (bağlamak, kapatmak, tutmak, örtmek, sarmak, kaplamak), bast (bağ) ) (far.) + düşüş (yerçekimi nedeniyle aşağıya iniş; herhangi bir şeyin seviyesinde, değerinde, miktarında veya konumunda meydana gelen aşağı yönlü azalma, gerileme) (tür.) * bir cismin hava direncinin olmadığı (veya yok sayıldığı) ideal bir ortamda, yalnızca yerçekimi kuvvetinin etkisi altında kütlesine bağlı olmaksızın aşağıya doğru yaptığı ivmeli hareket (v^2 = 2gh; v=gt)

serbest radikal : far., lat. * serbest (kısıtlama veya zorlamaya tabi olmayan, özgür, hür) (ser (baş) + bastan (bağlamak, kapatmak, tutmak, örtmek, sarmak, kaplamak), bast (bağ) ) (far.) + radicalis (köksel, köke ait, kökle ilgili, kökten) (radix (kök, köken, temel, asl, esas, soy) + alis (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * eşleşmemiş bir veya daha fazla elektrona sahip olduğu için çok reaktif davranan ve başka moleküllerle kolayca kimyasal reaksiyona giren atom, molekül veya iyon türü

serbest yüzme : far., tür. * serbest (kısıtlama veya zorlamaya tabi olmayan, özgür, hür) (ser (baş) + bastan (bağlamak, kapatmak, tutmak, örtmek, sarmak, kaplamak), bast (bağ) ) (far.) + yüzme (su üzerinde hareket etme) (yüz (kol, bacak veya yüzgeç gibi organların yardımıyla su üstünde veya su içinde ilerlemek ya da durmak) + me (isim yapım eki) ) (tür.) * yüzücünün belirli bir stil zorunluluğu olmadan (genellikle en hızlı stil olan crawl kullanılarak) kendi seçtiği teknikle yüzebildiği yüzme disiplini; yarışmalarda teknik kural kısıtlaması bulunmayan yüzme kategorisi

serbesti : far. * serbest (kısıtlama veya zorlamaya tabi olmayan, özgür, hür) (ser (baş) + bastan (bağlamak, kapatmak, tutmak, örtmek, sarmak, kaplamak), bast (bağ) ) + i (isim yapım eki) * özgürlük, bağımsızlık ve kısıtlamalardan uzak olma durumu; bir kişinin veya yapının dış baskı ve zorlamalardan bağımsız hareket edebilme hali

serbestiyet : far., ara. * serbest (kısıtlama veya zorlamaya tabi olmayan, özgür, hür) (ser (baş) + bastan (bağlamak, kapatmak, tutmak, örtmek, sarmak, kaplamak), bast (bağ) ) (far.) + iyet (isim yapım eki) (ara.) * özgürlük, bağımsızlık ve kısıtlama olmaksızın hareket edebilme durumu; bireyin veya bir yapının dış baskıdan ve zorlamadan uzak olma hali, serbestlik, serbest oluş, özgürlük

serbülend : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + buland, bulend (yüksek, yüce, ulu) * başı yüksek, başı dik, yücelmiş, onurlu ve itibarlı; şerefli, üstün konumda bulunan veya yücelik kazanmış kişi/hal (mecazi)

serbülent : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + buland, bulend (yüksek, yüce, ulu) * başı yüksek, başı dik, yücelmiş, onurlu ve itibarlı; şerefli, üstün konumda bulunan veya yücelik kazanmış kişi/hal (mecazi)

sercan : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + can (ruh, yaşam, hayat, durum, hayat cevheri) * canın özü, hayatın başı; canı yüce, hayat dolu kişi; erkek ismi

sercem : far., ara. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) (far.) + (toplanma, bir araya gelme, birleşme) (ara.) * Alevi-Bektaşi geleneğinde cem törenlerini yöneten, "dede" veya "mürşit" makamındaki din büyüğü

serçe : tür. * seçe (küçük ötücü kuş) * serçegiller (Passeridae) familyasından, insan yerleşimlerine yakın yaşayan, genellikle kahverengi, gri ve siyah tonlarda tüylere sahip olan, göç etmeyen ve küçük, konik gagalı ötücü kuşlara verilen genel ad

serçe parmak : tür. * seçe (küçük ötücü kuş) + parmak (el veya ayakların uç kısmında bulunan, boğumlu, hareketli, ince uzun sopa, çubuk şeklinde olan organ) * elde veya ayakta en küçük ve en dışta yer alan parmak, digitus minimus

serçin : tür. * seç, serç (ayırmak, seçmek, ayıklamak) + in (sıfat yapım eki) * seçilmiş, ayıklanmış, özenle bir araya getirilmiş, toplanmış, gözde, el ile seçilip ayrılmış, en iyi, en mergup, en rağbet edilen; değerli görülen unsurlar arasından derlenip toplanan veya seçkin kabul edilen şey/kişi

serd : ara. * sarda (sıralamak, dizmek; anlatmak, ardışık olarak söylemek, ard arda dizmek, zincirleme anlatmak) * bir şeyi düzenli ve ardışık biçimde sıralama, listeleme veya olayları kesintisiz şekilde anlatma; özellikle metin, hadis veya rivayetlerin zincirleme aktarımı

serd : far. * serd (soğuk, katı, donuk; sert, katı, yumuşak olmayan) * soğukluk, donukluk; sertlik, katılık; davranışta veya üslupta yumuşak olmama, kırıcı veya mesafeli olma hali; duygusuzluk, katılık ve kabalık

serdab : far. * serd (soğuk) + ab (su) * yer altında inşa edilen, sıcak iklimlerde serinlik sağlamak amacıyla kullanılan mahzen, bodrum veya depo niteliğindeki yapı; özellikle su ve erzak saklamak veya yazın serin alan oluşturmak için kullanılan mimari bir unsur

serdal : far., tür. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) (far.) + dal (uzantı, kol; ağacın gövdesinden çıkan kollardan her biri) (tür.) * başta olan dal; güçlü, önde gelen veya aile/soyun devamını temsil eden kişi (mecazi); erkek ismi

serdar : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * Osmanlı’da ordu veya bir askeri birliğin başındaki komutan; lider, öncü ve yöneten kişi; erkek ismi

serdengeçti : far., tür. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) (far.) + den (kaynak belirten ek) + geçti (geride bıraktı, ilerledi) (tür.) * Osmanlı’da özellikle yeniçeri ve gönüllü akıncılar içinde, ölüm tehlikesini göze alarak düşman üzerine saldıran, fedakar ve gözü kara asker; korkusuz, risk alan ve hayatını ortaya koyan kişi

serdetmek : ara., tür. * sarda (sıralamak, dizmek; anlatmak, ardışık olarak söylemek, ard arda dizmek, zincirleme anlatmak) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir konuyu düzenli ve ardışık biçimde anlatmak, açıklamak veya yazılı veya sözlü olarak sıralı şekilde ifade etmek

serdi : far. * serd (soğuk, katı, donuk; sert, katı, yumuşak olmayan) * soğukluk, donukluk; sertlik, katılık; davranışta veya üslupta yumuşak olmama, kırıcı veya mesafeli olma hali; duygusuzluk, katılık, kabalık, sertlik, hoyratlık

serdivan : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + divan (heyet, meclis, idari kurul; eser koleksiyonu) (dev, büyük, yüce, ulu; dev, div (kötülük tanrısı, kötü ruh, cin, iblis, şeytan, ifrit) + an (çoğul eki, gibi olan) ) * baş meclis, baş heyet; Osmanlı idari ve askeri düzeninde divanın/askeri meclisin başı, yöneticisi veya ileri gelen temsilcisi; Sakarya'nın bir ilçesi

serdrud : far. * sard, serd (sert, katı, kaba; keskin; soğuk) + rud (tel; telli bir müzik aleti) * Iran'ın, Tebriz'den sonraki en büyük şehri

serdud : far. * sard, serd (sert, katı, kaba; keskin; soğuk) + ud (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * katı, sert ve kesici özelliği olan; soğuk olan

serdümen : far., gre. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) (far.) + timoni (idare, yönetim) (gre.); dümen (gemi dümeni, yönlendirme aracı) (far.) * gemilerde dümeni kullanan, geminin yönünü belirleyen görevli; denizcilikte helmsman (dümenci) anlamına gelen Osmanlıca meslek terimi

sere : tür. * sere (açık durumdaki başparmak ile işaret parmağı arasındaki mesafe; dörtte bir) * iki elin başparmağı ile işaret parmağı arasındaki açıklığı ifade eden bir uzunluk ölçü birimi; dörtte bir

serebellar : lat. * cerebrum (beyin) + ellum (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) * beyincik (cerebellum) ile ilgili olan, beyinciğe ait

serebellar hemoraji : lat., gre. * cerebrum (beyin) + ellum (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) (lat.) + haimorrhagia (kanama, kan akması) (haima, haimat (kan) + rhegnynai, rhegnynein, rhein (akmak, dökülmek, yağmak, yırtılmak, patlamak, kanamak), rhage (akma, akış, yağma, yağış, dökülme, yırtılma, patlama, kanama) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.) * beyinciği (serebellum) besleyen damarların yırtılması veya sızması sonucu beyincik dokusu içinde oluşan ve ani baş dönmesi, denge kaybı ve bilinç değişiklikleriyle seyreden kanama durumu

serebellar infarkt : lat. * cerebrum (beyin) + ellum (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) + infarctus (doku içine dolma, tıkanmaya bağlı doku ölümü) (in (iç, içine, içinde) + farctus (doldurulmuş, yığılmış) (farcire (doldurmak, yığmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * beyinciği besleyen arterlerden birinin tıkanması sonucu serebellum dokusunda gelişen, ani baş dönmesi, koordinasyon bozukluğu ve denge kaybıyla seyreden iskemik doku ölümü

serebellopontin : lat. * cerebrum (beyin) + ellum (küçültme eki) + pons, pontis (köprü; beyin sapının bir bölümü) + in (sıfat yapım eki) * beyincik (cerebellum) ile pons (beyin sapı köprüsü) arasındaki anatomik bölgeye ait olan

serebellum : lat. * cerebrum (beyin) + ellum (küçültme eki) * beyincik; beynin arka-alt kısmında yer alan, hareket koordinasyonu, denge, kas tonusu ve motor öğrenme gibi işlevleri düzenleyen merkezi sinir sistemi yapısı

serebral : lat. * cerebrum (beyin) + alis (ile ilgili, -a ait) * beyinle ilgili, büyük beyin (serebrum) ile ilgili olan

serebral konküzyon : lat. * cerebrum (beyin) + alis (ile ilgili, -a ait) + concussion (sarsıntı, çalkantı, sarsılma) (co, con (birlikte, beraber, ile) + cussion (sallantı, sarsıntı, çalkantı) (cutere (sallamak, sarsmak, çalkalamak) + sion, tio (isim yapım eki) ) * bilinç değişikliği, baş dönmesi, geçici fonksiyon bozukluğu ve hafıza bulanıklığı ile karakterize olan, kafa travmasına bağlı olarak beyinde yapısal hasar olmaksızın gelişen hafif travmatik beyin hasarı durumu

serebral korteks : lat. * cerebrum (beyin) + alis (ile ilgili, -a ait) + cortex (kabuk, ağaç kabuğu, dış tabaka, beyin kabuğu) (crusta (kabuk) + ex (dış, dışarı, harici, yokluk, olmama) ) * beynin dış yüzeyini oluşturan, duyusal algı, istemli hareket, dil, hafıza ve yüksek bilişsel işlevlerin büyük kısmından sorumlu olan gri madde tabakası formundaki beyin kabuğu

serebral palsi : lat., gre. * cerebrum (beyin) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + paralysis (felç, kas zayıflığı veya kas kontrolünün kaybı, inme, nuzul) (para (yanında, dışında, ötesinde, yanında duran; arasından, vasıtasıyla, sayesinde, boyunca arasında; zıt, karşıt, engel; ayrı, farklı) + lusis, lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım ve durum eki) ) (gre.) * gelişmekte olan beyinde doğum öncesi, doğum sırası veya erken çocukluk döneminde oluşan hasara bağlı olarak ortaya çıkan, kalıcı ancak ilerleyici olmayan hareket, duruş ve kas tonusu bozukluklarıyla seyreden nörolojik durum, beyin felci

serebrospinal : lat. * cerebrum (beyin) + spina (çıkıntı, diken; omurga, omurilik) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * beyin ve omuriliğe ait olan, merkezi sinir sistemini çevreleyen ve besleyen beyin-omurilik sıvısı (liquor cerebrospinalis) ile ilişkili

serebrospinal sıvı : lat., tür. * cerebrum (beyin) + spina (çıkıntı, diken; omurga, omurilik) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + sıvı (akan, akıcı olan) (tür.) * beyin ve omurilik boşluklarında ventriküllerin içinde dolaşan, merkezi sinir sistemini mekanik darbelere karşı koruyan, besin ve atık madde alışverişine aracılık eden şeffaf beyin-omurilik sıvısı (BOS)

serebrovasküler : lat * cerebrum (beyin) + vasculum (küçük kap, küçük kanal, küçük hazne, küçük damar, kılcal damar) (vas, vasis, vasum (kap, hazne, kanal, damar) + cula, culus, culum (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * beyin damarlarına ait olan, beyin kan dolaşımıyla ilişkili

serebrum : lat * cerebrum (beyin) * beyin; büyük beyin

seremoni : lat. * caerimonia (kutsal tören, ritüel) * dini, resmi veya toplumsal bir olayı belirli kurallar ve sembolik hareketlerle gerçekleştirme; evlilik, yemin, açılış gibi özel durumlarda yapılan düzenli ve törensel etkinlik

seren : gre. * diren, siren, seren (söyledikleri şarkılar ile denizcileri büyüleyip kandıran, denizkızına benzer şeytani varlıklardan her biri, denizkızı) * yelkenli gemilerde, üzerine dört köşe yelken açmak, işaret kaldırmak için direğe yatay bir biçimde bağlanmış olan gönder; kapı veya dolap kanadında, birine menteşe, ötekine kapı kolu ve kilidin takıldığı, çerçevenin düşey parçalarından her biri

serenad : lat. * serenus (sakin, dingin, açık hava; gece sessizliği; soğuk akşam buharı, soğukça) + atus (isim yapım eki) (lat ), ata (ita.), ade (fra.) * genellikle gece saatlerinde, açık havada sevilen bir kişiye duygu ifade etmek amacıyla seslendirilen vokal veya enstrümantal müzik parçası; romantik, kısa ve yumuşak karakterli müzik türü

serenat : lat. * serenus (sakin, dingin, açık hava; gece sessizliği; soğuk akşam buharı, soğukça) + atus (isim yapım eki) (lat ), ata (ita.), ade (fra.) * genellikle gece saatlerinde, açık havada sevilen bir kişiye duygu ifade etmek amacıyla seslendirilen vokal veya enstrümantal müzik parçası; romantik, kısa ve yumuşak karakterli müzik türü

serencam : far. * serancam (sonuç, akıbet, nihai durum) (ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + encam (son, tamamlanma, bitiş, nihayete erme) ) * bir olayın veya sürecin sonunda ulaşılan netice; gelişmelerin vardığı sonuç, akıbet veya nihai durum

serendaz : Türk musikisinde bir makam, seng endaz

serendi : gre. * xerantri, xerandri (xeros (kuru) + andri (seki, balkon, çıkıntı, yükseltilmiş bölüm) ) * özellikle Doğu Karadeniz bölgesinde, tahıl ve yiyecek saklamak amacıyla direkler üzerine yükseltilmiş ahşap ambar yapısı; nemden ve hayvanlardan korumak için yerden yüksek yapılan geleneksel depo

serendib : san. * sinhala (aslan) + dvipa (ada) * aslanların mekanı, aslanlar adası; Hint Okyanusu'nda, Hindistan'ın güneyinde yer alan Sri Lanka adasının Arapça, Farsça ve Osmanlıcada kullanılan tarihsel adı

serendipite : hin., lat. * serendib (Hindistan'ın güneyindeki Seylan adasının ismi) (hin.) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.) * kişinin aramadığı halde, dikkat ve sezgi sayesinde beklenmedik biçimde değerli, faydalı veya anlamlı bir şey keşfetmesi durumu; tesadüf sonucu ortaya çıkan mutlu buluş veya rastlantısal keşif yeteneği

sereno : lat., isp * serenus (sakin, dingin, açık hava; gece sessizliği; soğuk akşam buharı, soğukça) (lat.); sereno (isp., ita.) * sakin, dingin, açık hava, gece sessizliği; gece bekçisi, geceleri sokakları dolaşarak güvenliği sağlayan görevli

seretan : gre., ara. * karkinos (yengeç; tümör, kanser) (gre.); seretan (ara.) * fındık veya küçük yumru büyüklüğünde, ağrılı, etrafı damarlı yengeç benzeri bir oluşum; yengeç, Yengeç Burcu; kanser

sereyan : ara. * ser, sery (yayılmak, dağılmak, geçmek) * yayılma, dağılma, sirayet etme, başka bir şeye bulaşma veya geçme

serf : lat. * servire (hizmet etmek, boyun eğmek), servus (hizmetçi, köle) * Orta Çağ Avrupa'sındaki feodal sistemde toprağa bağlı olan, klasik kölelikten farklı olarak bireysel olarak alınıp satılamayan ancak bağlı oldukları toprakla birlikte bir mülk gibi el değiştirebilen ve senyör (toprak ağası) için çalışan köylü sınıfı

sergen : tür. * ser (yaymak, saçmak, döşemek, açmak, göstermek) + gen (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * evlerde mutfak eşyası, kap kacak veya yiyeceklerin dizildiği raf, yüksek dolap üstü veya duvara yakın ahşap yerleştirme bölümü; bir şeylerin serilip gösterildiği düzenek veya raf, teşhir ünitesi; gösteriş yapan, ön planda olan, sergileyen, teşhirci

sergi : tür. * ser (yaymak, saçmak, döşemek, açmak, göstermek) + gi (isim yapım eki) * ürünlerin, sanat eserlerinin veya çeşitli nesnelerin görülebilecek şekilde düzenli biçimde ortaya konduğu gösterim; ayrıca serilmiş şey, yaygı veya teşhir düzeni

sergin : tür. * ser (yaymak, saçmak, döşemek, açmak, göstermek) + gin (sıfat yapım eki) * serilmiş, yayılmış veya açık halde bulunan

sergüzeşt : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + guzeşt (gudastan, guzastan (geçmek, geçirmek, yerine getirmek, becermek, yapmak, halletmek) + eşt (-cı, yapan, eden eki) ) * baştan geçen; hayatın olağanüstü olaylarını, maceralarını veya başkalarının başına gelen serüvenleri anlatan hikaye veya öykü, roman, macera, olay, hikaye

serhad : far., ara. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) (far.) + hadd (sınır, uç, çizgi, hat) (ara.) * bir devletin veya ülkenin uç bölgesi, sınır hattı; Osmanlı kullanımında düşman ülkeye komşu hudut boyları ve sınır eyaletleri

serhan : far., tür. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) (far.) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) (tür.) * baş han, önder, lider, reis, hükümdar; liderlik, güç ve üstünlük

serhat : far., ara. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) (far.) + hadd (sınır, uç, çizgi, hat) (ara.) * bir devletin veya ülkenin uç bölgesi, sınır hattı; Osmanlı kullanımında düşman ülkeye komşu hudut boyları ve sınır eyaletleri

ser-henk : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + ahenk (düzen, dizim, uyum, harmoni; askeri diziliş) * baş çavuş, askeri bölüğün başı, divan çavuşu; Türk musikisinde bir makam

serık : ara. * saraka (çalmak, gizlice almak, araklamak, aşırmak) * hırsızlık, arakçılık

seri : lat., ara. * serere (bağlamak, ardı ardına dizmek, sıralamak), series (ardışıklık, sıra, dizi, zincir) (lat.); saraa, seree (hızlı gitmek), seyr (gidiş), ser (hız, sürat) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * hızlı, çabuk; ard arda aralıksız olan, dizi halinde olan, sıralanmış olan, sıra; hızlı, çabuk

seri bağlantı : lat., tür. * serere (bağlamak, ardı ardına dizmek, sıralamak), series (ardışıklık, sıra, dizi, zincir) (lat.) + bağlantı (birleşme, ilinti, bağ) (tür.) * elektrik devresinde elemanların akımın tek bir yol üzerinden art arda geçeceği biçimde uç uca bağlandığı, aynı akımın tüm elemanlardan sırayla geçtiği devre bağlantısı düzeni

serial position effect : ing. * serial (dizisel) + position (yer, konum, mevki) + effect (etki, tesir) * bir liste içindeki öğelerin, bulundukları sıraya bağlı olarak hatırlanma olasılığının değişmesi; baştaki öğelerin daha iyi hatırlanması (öncelik etkisi) ve sondaki öğelerin daha iyi hatırlanması (sonralık etkisi); listelerde ilk ve son öğeleri daha iyi hatırlama eğilimi

seriat : lat. * series (dizi, sıra, zincir, silsile) + atus (sıfat yapım eki) * belirli bir düzen içinde sıra halinde, dizi veya sıralar oluşturarak yerleşmiş olan, sıralı, dizili

serigrafi : gre. * serikon (ipek) + graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ipek veya ince dokulu ağ gerili bir kalıp üzerinden boya geçirilerek yapılan, özellikle afiş, tekstil ve sanat baskılarında kullanılan elek baskı tekniği

serik : tür. * seyrek (az yoğun, sık olmayan, dağınık) * Antalya'nın bir ilçesi (Bölgedeki yerleşimlerin dağınık ve aralıklı olmasından)

serika : ara. * saraka (çalmak, hırsızlık yapmak, araklamak), sirkat (çalna, hırsızlık) * çalınmış, araklanmış

serim : tür. * ser (sermek, yaymak, düzenli biçimde açmak) + im (isim yapım eki) * bir şeyin serilmesi, yayılması veya ortaya düzenli biçimde konulması; edebiyatta olay örgüsünün başlangıç bölümü, kişilerin ve ortamın tanıtıldığı giriş kısmı; tekstil sektöründe kumaşların kesim öncesinde düzgün, gergin ve katlar halinde üst üste masaya serilmesi işlemi

serin : moğ., tür. * serüün, serin (soğuğa yakın ılımlı hava) * ne sıcak ne de soğuk olan, hafif soğukluk hissi veren, soğukça, ferahlık veren, taze, dinçleştiren, ferahlatan; sakin, dingin ve bunaltıcı olmayan ortam veya tavır (mecazi) (serenus (sakin, dingin, açık hava; gece sessizliği; soğuk akşam buharı, soğukça), serenitas (huzur, ferahlık) (lat.)

serinhisar : tür. * serin (ne sıcak ne de soğuk olan, hafif soğukluk hissi veren, soğukça, ferahlık veren, taze, dinçleştiren, ferahlatan; sakin, dingin ve bunaltıcı olmayan ortam veya tavır (mecazi) ) + hisar (etrafı çevrili yer, müstahkem yer, sur, korugan) * Denizli’nin bir ilçesi

serinkanlı : tür. * serin (ne sıcak ne de soğuk olan, hafif soğukluk hissi veren, soğukça, ferahlık veren, taze, dinçleştiren, ferahlatan; sakin, dingin ve bunaltıcı olmayan ortam veya tavır (mecazi) ) + kan (damarlardaki, alyuvar, akyuvar ve plazmadan oluşan, oksijen ve besin taşıyan kırmızı renkli hayat sıvısı; soy, nesil, kök, köken) + lı (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * heyecan, korku veya öfke anlarında duygularını kontrol edebilen, sakinliğini koruyan, telaşa kapılmadan, panik yapmadan düşünebilen ve karar alabilen kişi

serir : ara. * sarra (sevindirmek, memnun etmek, gönlünü hoş etmek, hoşnut etmek, gizlemek, içe almak, rahatlık vermek), sarir (yatak, döşek, taht, sedir) * üzerine oturulan veya yatılan yükseltilmiş yatak, döşek, taht veya sedir; tahta karyola; özellikle hükümdar tahtı hükümdarlık makamı

serisöz : gre., lat. * serikon (ipek) (gre.) + osus (ile ilgili, -a ait) (lat.) * ince, yumuşak ve parlak tüylerle kaplı olan, ipeksi görünümlü, ipek gibi tüylü, ipeksi

serissa : lat. * Serres (Fransız botanikçi Nicolas Charles Seringe) + a (ile ilgili, -a ait) * Rubiaceae (Kökboyasıgiller / Kahvegiller) familyasına ait, küçük beyaz çiçekleriyle tanınan, özellikle bonsai yetiştiriciliğinde yaygın kullanılan çiçekli çalı cinsi

seriul hisab : ara. * seri (hızlı, çabuk) + el (ön ek, artikel) + hesab (ölçülendirme, sayma) * hesabı hızlı olan (Allah'ın isimlerinden biri)

seriyye : ara * sereye (gece yürümek, gizlice ilerlemek, sefere çıkmak), isra (gece ilerleme, gece yolculuğu) * düşman üzerine gönderilen süvari müfrezesi; İslam tarihinde Hz. Muhammed'in bizzat katılmadığı, sahabelerden (ashap) birinin komutasında gönderilen askeri birlik veya sefer

serkan : far., tür. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) (far.) + kan (damarlardaki oksijen ve besin taşıyan hayat sıvısı) (tür.) * soylu bir ailede veya bir kanda önde gelen, önemli kişi, kanın başı, soyun başı; erkek ismi

serkat : ara. * saraka (çalnak, hırsızlık yapmak; araklamak) * mülkiyeti kendisine ait olmayan bir şeyi izinsiz ve habersiz olarak alma ve sahiplenme, hırsızlık, çalma, araklama, gasp, sirkat

serkeş : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + keş (çeken, çekici, taşıyan) * söz dinlemeyen, başına buyruk davranan, otoriteye karşı gelen kişi; asi, dik başlı ve itaatsiz kimse

serket : mıs. * serket (boğazın nefes almasını sağlayan, nefes verdiren) * Mısır mitolojisinde akrep, zehir ve şifa ile ilişkilendirilen, özellikle akrep sokmaları ve zehirli canlılara karşı koruyucu kabul edilen Eski Mısır tanrıçası

serkus : lat. * cercus (kuyruk uzantısı, çıkıntı) * zoolojide özellikle böcekler ve bazı eklembacaklılarda karın ucunda bulunan, duyusal işlev görebilen bir çift uzantı olan yapı, kuyrukçuk, karın uzantısı

serlevha : far., ara. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) (far.) + levha (üzerinde yazı veya resim bulunan sayfa, düz plaka) (ara.) * bir kitabın, eserin veya bölümün başında yer alan süslemeli başlık sayfası; Osmanlı kitap sanatında genellikle tezhipli, dekoratif ve metnin adını veren giriş sayfası

serma : far. * serd (soğuk) + ma (isim/sıfat yapım eki) * kış; soğuk

sermaye : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + maye (para; asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde, maya) * bir işin kurulması, yürütülmesi ve geliştirilmesi için gereken nakit para, makine, bina, hammadde ve fikri mülkiyet gibi paraya çevrilebilir tüm maddi/maddi olmayan değerlerin bütünü, ana para

sermayedar : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + maye (para; asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde, maya) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * ekonomik anlamda yatırım gücüne sahip, üretim veya ticarette büyük miktarda parayı kontrol eden kimse, kapitalist, işveren sınıfı, sermaye sahibi olan kişi

sermed : ara. * sermed (başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz, daimi, ebedi) * sonu olmayan, kesintisiz devam eden; ebedi, daim ve süreklilik gösteren şey veya durum

sermeden : ara. * sermed (başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz, daimi, ebedi) + en (olarak, gibi) * daim, sürekli, ebedi

sermedi : ara. * sermed (başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz, daimi, ebedi) + i (ile ilgili, -a ait) * daim, sürekli, ebedi

sermek : tür. * ser (yaymak, saçmak, döşemek, açmak, göstermek) + mek (fiil mastar eki) *

sermest : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + mest (hoş, mutlu, kendinden geçmiş) * aşırı sevinç, aşk, vecd veya içki etkisiyle kendinden geçmiş, mest olmuş, esrik, sarhoş; coşkun, mest olmuş, ruhsal taşkınlık içinde bulunan (mecazi)

sermesti : far. * sermest (aşırı sevinç, aşk, vecd veya içki etkisiyle kendinden geçmiş, mest olmuş, esrik, sarhoş; coşkun, mest olmuş, ruhsal taşkınlık içinde bulunan (mecazi) ) (ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + mest (hoş, mutlu, kendinden geçmiş) ) + i (isim yapım eki) * mestlik, vecd hali, coşkunluk; özellikle tasavvuf ve klasik edebiyatta aşk, ilham veya manevi taşkınlık sonucu oluşan kendinden geçme durumu

sermet : ara. * sermed (başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz, daimi, ebedi) * sonu olmayan, kesintisiz devam eden; ebedi, daim ve süreklilik gösteren şey veya durum

seroloji : lat., gre. * serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) (lat.) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * kan serumunu ve serum içindeki antikor, antijen gibi bağışıklık bileşenlerini inceleyen tıp ve laboratuvar bilimi dalı

serolojik : lat., gre. * serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) (lat.) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) * seroloji ile ilgili olan; kan serumu üzerinden yapılan bağışıklık, antikor veya enfeksiyon incelemelerine ait

seronegatif : lat. * serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + negativus (olumsuz, yok) (negatus (negare (inkar etmek, yadsımak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) * kan serumunda belirli bir antikor, antijen veya enfeksiyon göstergesinin laboratuvar testlerinde saptanmadığı durum; serolojik test sonucu negatif olan kişi veya örnek

seropozitif : lat. * serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + positivus (olumlu, mevcut, var) (ponere (koymak, yerleştirmek, düzenlemek, yatırmak), positum, positus (konmuş, konumlanmış, yerleştirilmiş, yatırılmış) + ivus (ile ilgili, -a ait) ) * kan serumunda belirli bir antikor, antijen veya enfeksiyon belirtecinin laboratuvar testlerinde saptandığı durum; serolojik test sonucu pozitif olan kişi veya örnek

serotip : lat. * serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) (lat.) + typos (iz, kalıp, model, örnek, tip) (gre.) * bakteri ve virüslerin alt tür seviyesindeki birbirinden farklı cinsleri; belirli bir antijen grubu ile karakterize mikroorganizmalar grubu, serovar

serotonerjik : lat., gre. * serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) (lat.) + teinein, teino (germek, uzatmak), tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) (gre.) + in (protein-peptit ve kimyadal madde eki) (lat.) + ergon (iş, çalışma, etkinlik) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) ) (gre.) * serotonin ile ilişkili olan, serotonin üzerinden etki gösteren veya serotonin sistemini etkileyen

serotonin : lat., gre. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) (lat.) + teinein, teino (germek, uzatmak), tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * merkezi sinir sistemi, bağırsak ve kan damarlarında bulunan; ruh hâli, uyku, iştah ve damar tonusu gibi birçok fizyolojik süreci düzenleyen, mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren biyojenik amin nörotransmitter, mutluluk hormonu

serovar : lat. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + varietas (çeşit, cins, tür, varyasyon) (variare (değiştirmek, çeşitlendirmek, farklılaştırmak) (varius (çeşitli, farklı) + are (fiil mastar eki) ) + itas (isim yapım eki) ) * bakteri ve virüslerin alt tür seviyesindeki birbirinden farklı alt varyantları, alt cinsleri; belirli bir antijen grubu ile karakterize mikroorganizmalar grubu, serotip

seroza : lat. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * seröz (sulu, ince, berrak) sıvı içeren; seröz zarlar (periton, plevra, perikard gibi organları saran ince zarlar) ve bunların salgıladığı sıvı ile ilişkili

serozit : lat., gre. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * seröz zarların (plevra, periton, perikard gibi) iltihaplanması; vücut boşluklarını saran ince zarların enflamasyonu ile seyreden tıbbi durum; sinovit (eklem zarlarında oluşan iltihaplanma) veya deri döküntüsünün eşlik ettiği kısa süreli ateş atakları ile karakterize hastalık

serömüköz : lat. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + mucus (balgam, sümük) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * hem seröz (sulu ve akışkan) hem muköz (sümüksü, kaygan ve yoğun) salgı üreten (karışık yapıdaki doku veya bezler)

seröz : lat. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * berrak ve sulu yapıdaki sıvıları veya bu tür sıvıları salgılayan/üreten (doku)

seröz membran : lat. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) + membrum (organ, uzuv) + ana (ile ilgili, gibi, -a ait) * vücut boşluklarını döşeyen, ince, kaygan ve seröz sıvı salgılayan zar tabakası; plevra, periton ve perikard gibi organları saran ince koruyucu membran/zar

serözanginöz : lat. * ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) + sanguis (kan) + osus (ile ilgili, -a ait, gibi, benzer) * hem seröz (sulu, berrak) hem de kanlı (hemorajik) özellikler içeren; özellikle yara akıntısı, plevral/peritoneal sıvı veya doku eksüdalarında görülen sero-kanlı içerik

serpantin : lat. * serpens, serpent (sürünen, kıvrılarak ilerleyen) (serpere (sürünmek, kıvrılarak ilerlemek) + ens, ent (yapan, eden; ile ilgili, -a ait) ) + inus (ile ilgili, -a ait) * yılan gibi kıvrımlı, zikzaklı veya dolambaçlı şekil; coğrafyada dağ yolları, makine parçaları veya dekoratif şeritlerde görülen kıvrımlı form

serpe : tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak) + e (sıfat yapım eki) * rahatça, sıkışık olmadan, yayvan bir şekilde, açılıp saçılarak, çekinmeden ve serbestçe ("sere serpe" ikilemesinde yer alır.)

serpentes : lat. * serpens, serpent (sürünen, kıvrılarak ilerleyen) (serpere (sürünmek, kıvrılarak ilerlemek) + ens, ent (yapan, eden; ile ilgili, -a ait) ) + es (taksonomik çoğul eki) * Squamata (pullular) takımına bağlı, uzuvlarını büyük ölçüde kaybetmiş, uzun silindirik gövdeli, sürünerek hareket eden ve yılanları içeren sürüngenler alt takımı, yılanlar

serpil : tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak), serp (büyümek, gelişmek, canlanmak) + il (dönüşlü fiil emir kipi eki) * gelişip büyü, boy at, güçlen, ortaya çıkıp yayıl ve geliş; kadın ismi

serpinti : tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak) + inti (isim yapım eki) * küçük damlacıklar veya parçacıklar halinde hafifçe yağan yağmur, su zerreleri veya dağınık şekilde düşen ince maddeler; bir şeyin küçük ve dağınık parçaları (mecazi)

serpiştirmek : tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak) + iş (dönüşlü fiil eki) + tir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi küçük parçalar halinde çeşitli yerlere yaydırmak, dağıtmak veya rastgele gibi görünen biçimde yerleştirmek, küçük parçalar halinde saçmak; serpmeyi bir başkasına yaptırmak veya yoğunluğu azaltarak yaymak

serpmek : tür. * sep (serpmek, saçmak, dağıtmak, yaymak) + mek (fiil mastar eki) * üzerine yaymak, dökmek, saçmak; küçük parçacıkları, taneleri veya damlacıkları bir yüzeye veya alana yaymak, dağıtmak; tohum, tuz, su gibi maddeleri ince ve dağınık şekilde bırakmak

serpuş : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + puş (örtü, giysi) * başörtüsü

serranidae : lat. * serranus (hani balığı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Perciformes (levrek biçimliler) takımına bağlı, çoğunlukla denizel, güçlü çenelere, dikenli yüzgeçlere ve avcı yaşam biçimine sahip olan orfozlar, hani balıkları ve yakın akrabalarını içeren balık familyası, orfozgiller

serratia : lat. * serrati (İtalyan bir doğa bilimci ve mucit Serafino Serrati) + ia (isim yapım eki) * mikrobiyolojide Enterobacteriaceae familyasına ait Gram-negatif, çubuk şekilli bakterileri kapsayan ve özellikle fırsatçı enfeksiyonlara yol açabilen türleri içeren modern taksonomik bakteri cinsi

serratus anterior : lat. * serra (testere) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) + anterior (ön, öndeki) * göğüs kafesinin yan duvarından köken alıp kürek kemiğinin ön yüzüne tutunan, skapulayı öne ve dışa çeken, ayrıca kol kaldırma hareketlerinde kürek kemiğinin sabitlenmesine katkı sağlayan, “testere dişli ön kas” olarak adlandırılan çizgili kas, boksör kası (omuz bıçağının öne doğru ve göğüs kafesinin etrafına çekilmesi ile bir boksörün yumruk atmasına benzetilmesinden)

sersefil : far., ara. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) (far.) + sefil (aşağılık, alçakta) (ara.) * son derece yoksul, bakımsız, düzensiz ve perişan durumda bulunan; maddi veya manevi açıdan kötü hale düşmüş kimse veya görünüm

sersem : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + sem (ateş, ateşli hastalık; bilinç zafiyeti) * başı dönmüş, algısı zayıflamış, ne yaptığını tam kavrayamayacak ölçüde şaşkın veya uyuşuk durumda olan (kimse)

serseri : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + i (gibi, ile ilgili * düzenli işi, yeri veya bağlılığı olmayan biçimde başıboş dolaşan kimse; davranışlarında düzensiz, sorumsuz veya gelişigüzel tavırlı kişi, başıboş, gelişigüzel, yüzeysel (kimse)

sert : far. * sard (soğuk, katı, donuk) * kolay eğilmeyen, kırılması veya işlenmesi güç derecede katı; ayrıca davranış, söz veya tutum bakımından yumuşak olmayan, katı; soğuk; keskin, kaba ve tavizsiz

sertab : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + tab (parlaklık, ışık saçma, ışıltı, parıltı) * başta gelen parlaklık, üstün ışık; dikkat çeken, ışıldayan ve seçkin

sertabip : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + tabib (hekim, doktor) * başhekim; Osmanlı sarayında hekimlerin başı sayılan, padişahın sağlık işlerinden sorumlu en yüksek dereceli saray doktoru ve hekimbaşı

sertac : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + tac (başa konan dairesel aksesuar, taç, hükümdarlık simgesi) * baş tacı olan; en değerli, en üstün tutulan kişi

sertaç : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + tac (başa konan dairesel aksesuar, taç, hükümdarlık simgesi) * baş tacı olan; en değerli, en üstün tutulan kişi

sertakonazol : lat. * serta (ön ek) + conazol (azole halkası taşıyan antifungal bileşik son eki) (co, con (ile, birlikte, beraber) + azole (mantar önleyici ilaçlarda yer alan bir veya daha fazla nitrojen (azot) atomu içeren 5 üyeli bir halkaya sahip bir grup heterosiklik bileşik belirtici ek) (azotos, azotikos (yaşamsız, cansız, hayatsız) (gre.) + ol (hidroksil, alkol grubu OH) (lat.) ) * mantar hücre zarındaki ergosterol sentezini bozarak etki gösteren, özellikle deri mantarı ve kandida enfeksiyonlarında kullanılan imidazol türevi antifungal ilacın etken maddesi (C20H15Cl3N2OS)

sertan : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + ten (cilt, deri, beden, vücut, gövde) * üstün kişi, seçkin kimse

sertap : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + tab (parlaklık, ışık saçma, ışıltı, parıltı) * başta gelen parlaklık, üstün ışık; dikkat çeken, ışıldayan ve seçkin

sertelmek : far., tür. * sard (soğuk, katı, donuk) (far.) + el (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * vücudun, kasın veya bir nesnenin gerginleşip katılaşması; ayrıca mecazen tavır veya davranışın keskinleşip yumuşaklığını kaybetmesi

sertifika : lat. * certus (kesin, doğru) + ficatus (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * bir kişinin belirli bir eğitim, sınav veya faaliyeti başarıyla tamamladığını resmi olarak belgeleyen yazılı onay; ayrıca bir ürünün veya hizmetin belirli standartlara uygunluğunu gösteren resmi belge.

sertifikasyon : lat. * certus (kesin, doğru) + ficatio (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tio (fiili isim yapan son ek) ) * bir kişinin, kurumun, ürünün veya sistemin belirli standartlara uygunluğunun değerlendirilip resmî bir sertifika ile belgelendirilmesi süreci

sertifiye : lat., fra. * certus (kesin, doğru) + ficatus (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); certifié (fra.) * belirli bir eğitim, sınav veya değerlendirme sürecini başarıyla tamamlayarak resmi olarak yetkinliği belgelenmiş; standartlara uygunluğunun yetkili kurum tarafından onaylanmış

sertindol : lat., gre. * serotonine (ser (akmak), serum (sıvı, peynir altı suyu; tıpta kan serumu) (lat.) + teinein, teino (germek, uzatmak), tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) ) + phenylindol (phenyl (fenil grubu C6H5-) (phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phenos (boya; bitki), phene (benzen), phen (phenyl (C6H5) halkası eki) + hyle (ağaç, odun, tahta; ağaçlık, orman; radikal türev eki, alkil eki) ) (gre.) + indigo (Hindistan’daki Indigofera Tinctoria isimli çivit bitkisi ve bu bitkiden elde edilen koyu mavi renkli boya maddesi) (indicum (Hindistan ile ilgili, Hint, Hintli) (indicus (Hindistan’a ait) + um (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (lat.) + elaia (zeytin, zeytin ağacı), elaion (zeytin yağı, yağ) (gre.); oliva (zeytin), oleum (yağ, zeytin yağı) (lat.) * beyindeki dopamin ve serotonin reseptörlerini etkileyerek şizofreni semptomlarını kontrol altına almak amacıyla kullanılan atipik (ikinci kuşak) bir antipsikotik ilaç etken maddesi (C24H26ClFN4O)

sertoli : ita. * sertoli (İtalyan histolog Enrico Sertoli'nin soyadından) * testis seminifer tübüllerinde bulunan, sperm hücrelerinin gelişimini destekleyen, besleyen ve düzenleyen “Sertoli hücreleri” olarak bilinen destekleyici somatik hücre tipi

sertolizumab pegol : ita., lat. * sertoli (İtalyan histolog Enrico Sertoli'nin soyadından) (ita.) + zu (insanlaştırılmış monoklonal antikor adlandırma infiksi) + mab (monoclonal antiody/monoklonal antikor) + pegol (PEG = polietilen glikol ile konjugasyon) (lat.) * TNF-α’yı bağlayarak inflamatuvar yanıtı baskılayan, özellikle romatoid artrit, Crohn hastalığı ve psoriatik artrit gibi otoimmün hastalıklarda kullanılan PEG ile stabilize edilmiş humanize monoklonal antikor biyolojik ilacın etken maddesi (C2115H3252N556O673S16)

sertralin : lat. * serus, serum (sulu sıvı, ince sıvı, süt suyu, peynir altı suyu) + tralin (kimyasal isimlendirme kökü, arilamin türevi yapı çağrışımı) * beyindeki serotonin geri alımını (SERT taşıyıcısını) seçici olarak inhibe ederek antidepresan, anksiyolitik ve obsesif-kompulsif bozukluk tedavisinde kullanılan seçici serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) grubu psikiyatrik ilacın etken maddesi (C17H17Cl2N)

sertunç : far., tür. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) (far.) + tunç (bakır ve kalayın alaşımı olan bronz) * sert, dayanıklı ve güçlü (mecazi); erkek ismi

seruloplazm : lat., gre. * serus, serum (sulu sıvı, ince sıvı, süt suyu, peynir altı suyu) (lat.) + plassein (kalıp vermek, şekillendirmek, biçimlendirmek, form vermek), plasis (şekillenme, biçimlenme, oluşum) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.) * kanda bakır taşıyan, oksidaz aktivitesiyle demir metabolizmasında görev alan ve özellikle bakırın taşınması ve antioksidan savunmada rol oynayan, yaklaşık ~132 kDa molekül ağırlığında, birden fazla polipeptid zinciri ve bağlı karbonhidratlardan oluşan glikoprotein yapısındaki plazma proteini

seruloplazmin : lat., gre. * serus, serum (sulu sıvı, ince sıvı, süt suyu, peynir altı suyu) (lat.) + plassein (kalıp vermek, şekillendirmek, biçimlendirmek, form vermek), plasis (şekillenme, biçimlenme, oluşum) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.) + in (kimyasal madde eki) (lat.) * kanda bakır taşıyan, oksidaz aktivitesiyle demir metabolizmasında görev alan ve özellikle bakırın taşınması ve antioksidan savunmada rol oynayan, yaklaşık ~132 kDa molekül ağırlığında, birden fazla polipeptid zinciri ve bağlı karbonhidratlardan oluşan glikoprotein yapısındaki plazma proteini

serum : lat., fra. * serus, serum (sulu sıvı, ince sıvı, süt suyu, peynir altı suyu) (lat.); sérum (fra.) * pıhtılaşma sonunda kandan ayrılan berrak sıvı; besleyici, aktif sıvı formdaki çözelti

serum fizyolojik : lat., gre. * serus, serum (sulu sıvı, ince sıvı, süt suyu, peynir altı suyu) (lat.) + physis (öne getirme, üretme, doğurma, oluşturma, meydana getirme, ortaya çıkarma, büyütme, geliştirme) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) * insan vücudundaki hücre içi ve dışı sıvı dengesiyle uyumlu olacak şekilde %0,9 sodyum klorür (NaCl) içeren steril izotonik çözelti; tıbbi uygulamalarda damar içi sıvı tedavisi, yara temizliği ve ilaç taşıyıcı çözelti olarak kullanılan “normal salin” çözeltisi

serumen : lat. * cerumen (cera (balmumu, mum) + men (ile ilgili, son ek) ) (lat.); cire (mum, balmumu) (fra.) * dış kulak yolunda yer alan salgı bezleri tarafından üretilen, sebum ve epitel artıklarıyla karışarak kulak kanalını koruyan ve “kulak kiri” olarak bilinen koruyucu salgı, kulak kiri

serüven : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + evan (hareket, gitme, akış, ilerleme, katetme) * kişinin başından geçen olaylar zinciri, özellikle beklenmedik, maceralı ve gelişim içeren yolculuk veya yaşantı süreci; macera ve olay örgüsü, macera

serv : ara. * serve (çok olmak, çoğalmak, artmak, bereketlenmek; çoklamak, artırmak, mal artırmak) * mal artırma, çoklama; su çok olma

server : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + ver (sahip, malik) * reis, baş, başkan, seyyid

server : lat., ing. * servire (hizmet etmek, boyun eğmek) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.); server (ing.) * hizmet eden; bilgisayar sistemlerinde ağ üzerindeki istemcilere veri, hizmet veya kaynak sunan bilgisayar sistemi

server-i kainat : far., ara. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + ver (sahip, malik) (far.) + i (tamlama bağlacı) + kainat (evren, yaratılış, oluşum) (kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek), kain (olan, mevcut) + at (durum eki) ) (ara.) * kainatın başı, yaratılışın maliki, evrenin sahibi (Allah'a atfen)

servet : ara. * serve (çok olmak, çoğalmak, artmak, bereketlenmek; çoklamak, artırmak, mal artırmak) + et (isim yapım eki) * maddi varlıkların, para, mal ve mülkün toplamı; mal artırma, çokluk, bolluk, zenginlik

servet-i fünun : far., ara. * servet (maddi varlıkların, para, mal ve mülkün toplamı; mal artırma, çokluk, bolluk, zenginlik) (serve (çok olmak, çoğalmak, artmak, bereketlenmek; çoklamak, artırmak, mal artırmak) (far.) + et (isim yapım eki) ) + i (tamlama eki) + funun (fenler, bilimler, sanatlar) (ara.) * bilimler, sanatlar zenginliği, bilim çokluğu; II. Abdülhamid dönemi Osmanlısında yayımlanan ve daha sonra bir edebî akıma adını veren, Batı etkisinde gelişen modern Türk edebiyatının merkezi dergisi ve çevresi

servi : far., ara. * sarv (ince, uzun, her dem yeşil iğne yapraklı ağaç) (far.) + i (sıfat yapım eki) (ara.) * Servigiller (Cupressus) familyasına ait, her mevsim yeşil kalan, iğne yapraklı uzun bir ağaç türü; klasik edebiyatta özellikle dik duruş, zarafet, boy uzunluğu ve sevgilinin endamı için mecaz olarak kullanılan ağaç ad

servigiller : far., ara., tür. * sarv (ince, uzun, her dem yeşil iğne yapraklı ağaç) (far.) + i (sıfat yapım eki) (ara.) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * iğne yapraklı, kozalaklı ve çoğunlukla her dem yeşil olan servi, ardıç ve mazı gibi türleri kapsayan bitki familyası; özellikle reçineli, dayanıklı odunlu ve aromatik ağaçları içeren kozalaklılar grubu, Cupressaceae (cupressus (servi ağacı) + aceae (familya eki, -giller) )

servik : lat. * cervix (boyun, baş-gövde bağlantısı; rahim boynu) * boyun bölgesi veya organların dar bağlantı kısmı; özellikle rahim boynu (serviks uteri) için kullanılan yapısal anatomik adlandırma

servikal : lat. * cervix (boyun, baş-gövde bağlantısı; rahim boynu) + alis (ile ilgili, -a ait) * boyun bölgesiyle veya rahim boynu (serviks uteri) ile ilgili olan; özellikle omurga, lenf düğümleri veya rahim boynu yapıları ile ilgili

servikal lordozis : lat. * cervix (boyun, baş-gövde bağlantısı; rahim boynu) + alis (ile ilgili, -a ait) * boyun omurlarının (servikal vertebralar) normal fizyolojik olarak öne doğru içbükey (lordotik) eğim göstermesi; bu eğriliğin artması veya azalması durumunda boyun ağrısı, duruş bozukluğu ve kas-iskelet sistemi problemleriyle ilişkili olabilen anatomik omurga eğriliği

servikofasiyal : lat. * cervix (boyun, baş-gövde bağlantısı; rahim boynu) + facies (yüz, yüzey, görünüm, görünüş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * boyun (servikal bölge) ile yüz (fasiyal bölge) arasında yer alan yapıları veya bu iki anatomik bölgeyi birlikte etkileyen; özellikle lenfatik drenaj, enfeksiyonlar veya cerrahi anatomide boyun-yüz ilişkisi

serviks : lat. * cervix (boyun, baş-gövde bağlantısı; rahim boynu) * boyun bölgesi veya organların dar bağlantı kısmı; özellikle rahim boynu (serviks uteri) için kullanılan yapısal anatomik adlandırma

servis : lat. * servitium (kölelik, hizmet) (servire (hizmet etmek, boyun eğmek, kölelik etmek) (servus (hizmetçi, köle) + ire (fiil mastar eki) ) + itium (isim yapım eki) ) * bir kişinin veya kurumun başkasına ihtiyaçlarını karşılamak üzere sunduğu hizmet, görev veya fayda; ayrıca teknik, kamu veya özel alanlarda sağlanan destek, bakım, servis ve hizmet faaliyetlerinin genel adı; hizmet

servisit : lat., gre. * cervix (boyun, baş-gövde bağlantısı; rahim boynu) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * genellikle bakteriyel, viral veya kimyasal nedenlerle ortaya çıkan, rahim ağzı (serviks uteri) dokusunun enfeksiyon veya irritasyona bağlı olarak iltihaplanması

serviyet : lat., fra. * serviettus (servire (hizmet etmek, boyun eğmek, kölelik etmek) (servus (hizmetçi, köle) + ire (fiil mastar eki) ) + ettus (küçültme eki) ) (lat.); serviette (peçete, havlu) (fra.) * yemek sırasında ağız ve elleri silmek için kullanılan kumaş veya kağıt peçete; ayrıca otel ve ev kullanımında küçük havlu/bez türü yardımcı tekstil ürünü; peçete, havlu

seryaver : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + yarvar, yavar (yardımcı, yardım eden, destek olan) (yar (sevgili, dost, yoldaş, sahip, arkadaş, yardımcı, destekçi) + bar, var (getiren, taşıyan) ) (far.) * Osmanlı saray ve askerî teşkilatında yüksek rütbeli yardımcı, padişaha veya üst düzey komutana yakın görev yapan emir subayı veya özel hizmet görevlisi, baş yardımcı, baş yaver

seryum : lat. * Ceres (Roma mitolojisi * cerium ( Ce 58 ), silvery-white metal; cérium; Cer

serzeniş : far. * ser (kafa, baş, tepe, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + zaniş, zaneş (vurma, çarpma, çalma; söyleme) (zadan, zan (vurmak, çarpmak, çalmak; söylemek) + iş (isim yapım eki) ) * bir kimseye kırgınlık, sitem veya hafif suçlama içeren dolaylı ve duygusal yakınma; doğrudan sert eleştiri olmadan içsel dertlenme ve sitem etme hali

ses : tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) * insan, hayvan veya nesnelerin titreşim yoluyla oluşturduğu ve kulak tarafından algılanan işitsel dalga; konuşma tonu, ün, yankı; düşünce ve ifade biçimi (mecazi)

sesamoid : gre. * sesamon (susam tanesi) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * biçim olarak susam tanesine benzeyen küçük yuvarlak kemikleri ifade eden ve özellikle tendon içinde gelişerek hareket sırasında basınç azaltımı ile kuvvet dağılımı düzenlenmesinde rol alan anatomik kemik yapısı

sesamum : gre., lat. * sesamon (susam tanesi) (gre.); sesamum (susam) (lat.) * Pedaliaceae (susamgiller) familyasına ait, yağ bakımından zengin küçük taneli tohumları bulunan ve gıda ile yağ üretiminde kullanılan sıcak iklim bitkisi ile bu bitkinin yenilebilir tohumu

sesbilgisi : tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + bilgi (bir hususa ilişkin gerçekler, haber, malumat) + si (iyelik eki) * bir dildeki seslerin oluşumu sınıflandırılması değişimi ve kullanım kurallarını inceleyen dilbilim dalı, fonetik, fonoloji

sesbilim : tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + bilim (bilme, ilim, tanıma) * bir dildeki konuşma seslerinin fiziksel ve işlevsel özelliklerini üretim algılama ve sistem içindeki görevleri açısından inceleyen dilbilim dalı olan fonetik ve fonoloji alanlarını kapsayan bilim dalı, fonetik, fonoloji

sesçil : tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + çil (sıfat yapım eki) * dilde yazıdan ziyade konuşma seslerini esas alan ses temelli özellik taşıyan veya ses olaylarını öncelikli kabul eden (yaklaşım veya özellik)

sese : far. * se (üç) + u (ve) + se (üç) * 3 ve 3; tavla oyununda atılan zarlardan ikisinin de 3 gelmesi

seselim : tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + elim (isim yapım eki) * bir ortamın, boşluğun veya cismin belirli frekanslardaki ses titreşimlerini güçlendirerek iletmesi ve bu titreşimlerin yankılanarak artması olayı, rezonans

sesgeçirmez : tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + gevirmez (iletmez, aktarmaz) * ses dalgalarının bir ortamdan diğerine iletimini büyük ölçüde engelleyen veya tamamen durduran, akustik izolasyon sağlayan nitelik veya malzeme

sesha : san. * sesa (kalan, artan, sonsuzluk yılanı) (sis (artmak, geri kalan olmak) + a (sıfat yapım eki) * Hint mitolojisinde kozmik okyanusta dünyayı taşıdığına inanılan bin başlı yılan tanrı Ananta olarak da bilinen ve Vişnu’nun yattığı ilksel varlık kabul edilen kozmik varlık

seshat : mıs. * sesha (yazmak, kaydetmek, ölçmek) * Mısır mitolojisinde bilgi yazı ölçüm ve kayıt işlemlerinin koruyucusu olan başında yedi köşeli yıldız veya palmiye yaprağı sembolü taşıyan bilgelik ve yazı tanrıçası

sesil : lat. * sessilis (yerleşik, oturan) (sedere (oturmak, yerleşmek, konumlanmak, durmak, kalmak) + ilis (sıfat yapım eki) ) * bir yüzeye sap veya destek olmadan doğrudan oturmuş durumda bulunan, özellikle botanikte sapı olmayan veya çok kısa sapla doğrudan gövdeye bağlı (yaprak veya organ)

seskipedalian : lat. * sesqui (bir buçuk) + pedalianus (ped, pes (ayak, ölçü birimi) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait) + ianus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * kelimelerin veya ifadelerin gereğinden uzun, karmaşık ve gösterişli biçimde kullanıldığı, özellikle aşırı uzun kelimelerle yapılan anlatım tarzına ilişkin

seslenmek : tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + len (dönüşlü fiil) + mek (fiil mastar eki) * birine veya bir şeye ses çıkararak hitap etmek çağırmak veya dikkatini çekmek amacıyla konuşma veya bağırma yoluyla iletişim kurmak

sesli harf : tür., ara. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + li (ile, birlikte, beraber; sıfat yapım eki) (tür.) + harf (harf (kenar, uç, taraf; ses işareti) (ara.) * konuşma sırasında ses yolunda serbest titreşimle üretilen ve hece kurabilen a e ı i o ö u ü gibi ünlü sesleri karşılayan alfabe birimi

sessiz harf : tür., ara. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + siz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) (tür.) + harf (harf (kenar, uç, taraf; ses işareti) (ara.) * konuşma sırasında ses yolunda tam kapanma daralma veya sürtünme ile üretilen ve tek başına hece oluşturamayan b c ç d f g ğ h j k l m n p r s ş t v y z gibi ünsüz sesleri karşılayan alfabe birimi

sesteş : tür. * ses, sas (işitilen titreşim, yankı, ün) + teş (birliktelik, ortaklık, benzerlik eki) * yazılış ve/veya okunuş bakımından aynı olduğu hâlde anlamları farklı olan (kelimeler)

sestet : lat. * sextus (altıncı) (sex (altı) + tus (-ncı; sıfat yapım eki) ) * edebiyatta özellikle İtalyan (Petrark) sonelerinin son altı dizesinden oluşan bölüm; altı dizelik her türlü şiir kıtasını veya altı kişiden/enstrümandan oluşan müzik grupları (sekizli için oktet)

sestod : gre., lat. * kestos (kuşak, şerit) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) (gre.); cestoda (şerit solucanlar) (lat.) * omurgalıların bağırsaklarında parazit olarak yaşayan segmentli yassı solucanları kapsayan Cestoda sınıfına ait parazit canlılar grubu, şerit solucanlar

sestodiyaz : gre., lat. * kestodiasis (kestos (kuşak, şerit) + iasis (iltihap, enfeksiyon, durum, sorun, hastalık, enfestasyon eki) (gre.); cestodiasis (lat.) * insan ve hayvanlarda Cestoda sınıfına ait parazit şerit solucanların bağırsak sisteminde yerleşerek oluşturduğu enfeksiyon ve paraziter enfeksiyon hastalığı

seşeş : far. * se (üç) + u (ve) + şeş (altı, 6) * 3 ve 6; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 3, diğerinin 6 gelmesi

set : ara., ing. * sadda (tıkamak, engellemek, kapamak), sedd (tıkaç, engel, mania, set) (ara.); set (yerleştirmek, koymak, sabitlemek, düzenlemek, kurgulamak, ayarlamak, kurmak) (ing.) * birbiriyle uyumlu parçaların bir araya gelmesiyle oluşan grup; teniste maçın bölümlerinden her biri veya fitness egzersizlerinde tekrarlanan hareket grubu; film veya tiyatro çekimlerinin yapıldığı plato

setan sayısı : lat., ing. * cetus (balina) + ane (doymuş hidrokarbon belirteci) (lat.); cetane (n-hexadecane) (ing.) * dizel yakıtların ateşleme kalitesini gösteren ve yakıtın sıkıştırma altında tutuşma (yanma) gecikmesini referans cetane (n-hekzadekan) ile karşılaştırarak belirleyen performans ölçütü olan yakıt kalite indeksi, yanma kalitesi indeksi; enjeksiyon ve ateşleme arasındaki gecikmeye bağlı olarak dizel yakıtın yanma kalitesini tanımlayan değer

setenay : far. * setareh, sitare (yıldız) + nay (kamış, nefesli ezgi; ses, nağme) * yıldızın ezgisi, yıldız gibi parlayan nağme; kadın ismi

setianizm : ibr., lat. * set, şit (yerine konan, ikame edilen) (ibr.) + ianus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * Tevrat’ta Adem’in üçüncü oğlu olarak belirtilen Şit (Seth)'in kutsal bir figür olarak görüldüğü, onun soyundan gelenlerin ruhsal bilgiye açık, kurtuluşa ermiş insanlar addedildiği, ruhun ilahi kaynağa dönmesi için bilgi (gnosis) gerektiğini savunan gnostik inanç akımı

setilpiridinyum : lat. * cetyl (C16 alkil zinciri, hexadecyl grubu) (cetus (balina) + yl (alkil (CnH2n+1) eki) ) + pyridine (C5H5N) (pyr (ateş) + idine (kimyasal bileşik eki) ) + ium (element ve kimyasal madde eki) * ağız gargaraları ve yüzey dezenfektanlarında kullanılan, katyonik yüzey aktif ve antiseptik özellik gösteren kuaterner amonyum bileşiği

setir : ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek; satırlamak, çizmek, yazmak), setre, sitra (örtü) * örtme, gizleme, saklama, kaplama, kapama

setirizin : lat. * set (acetic acid/asetik asit (CH3COOH) ) + irizin (difenilmetilpiperazin türevi eki) * histamin H1 reseptörlerini bloke ederek alerjik reaksiyonları azaltan, özellikle alerjik rinit ve ürtiker tedavisinde kullanılan ikinci nesil antihistaminik ilacın etken maddesi (C21H25ClN2O3)

setiyen : lat. * cetene (alken türevi hidrokarbon adlandırma kökü) (cetyl (C16 alkil zinciri, hexadecyl grubu) (cetus (balina) + yl (alkil (CnH2n+1) eki) ) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) ) * karbon zincirinde en az bir çift bağ bulunduran, doymamış hidrokarbon

setliç : fra., alm. * seltz (gazlı maden suyu, soda) (fra.); Selters (Almanya’da doğal karbonatlı su kaynağı adı) (alm.) * genellikle mideyi rahatlatmak ve sindirimi kolaylaştırmak amacıyla kullanılan, hafifçe müshil etkisi olan, doğal veya yapay olarak karbondioksit gazı ile doygunlaştırılmış içme suyu yani soda suyu ve bu tür gazlı içecek

setr : ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek; satırlamak, çizmek, yazmak), setre, sitra (örtü, perde) * örtme, gizleme, saklama, kaplama, kapama

setr : ara. * satara (yazmak, çizmek, satırlamak) * yazı, satır, saf, hat

setre : ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek) * bir şeyi örtmek, kapatmak veya gizlemek amacıyla kullanılan örtü, perde veya kaplama; örtme, giyinme, giysi

setrimid : lat. * cetyl (C16 alkil zinciri, hexadecyl grubu) (cetus (balina) + yl (alkil (CnH2n+1) eki) ) + trimethyl (üç metil) (tri (üç) + methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + ammonium (kuaterner amonyum katyonu) + bromide (Br⁻ karşı iyonu) * antiseptik ve yüzey dezenfektanı özellik gösteren katyonik yüzey aktif madde sınıfında yer alan ve özellikle ağız gargaraları ile topikal mikrobiyal kontrol ürünlerinde kullanılan, cetyltrimethylammonium bromide (CTAB) türevi kuaterner amonyum bileşiği (C19H42BrN)

settar : ara. * satara (örtmek, gizlemek, saklamak, kapamak, perdelemek), setre, sitra (örtü, perde) * örtücü, örten, gizleyen, sakayan, kapayan; Allah'ın isimlerinden biri

settar-ül uyub : ara. * settar (örtücü, örten, gizleyen, sakayan, kapayan; Allah'ın isimlerinden biri) + el (ön ek, artikel) + ayb (kusur, hata, kabahat, yanlışlık, eksiklik, noksanlık), uyub (ayıplar) * ayıpları, kusurları örten; kusurları göstermeyen, günahları bağışlayan (Allah)

setuksimab : lat., gre. * ce (ayırt edici ön ek) + tu (tumor (tümör) hedefi eki) (lat.) + xi (khimairikos; insan ve fare kaynaklı birleşik antikor eki) (gre.) + mab (monoclonal antibody; monoklonal antikor) (gre., lat.) * özellikle EGFR’ye bağlanarak epidermal büyüme faktörü reseptörünü hedefleyen ve kanser hücrelerinin büyümesini engelleyen kimerik monoklonal antikor yapısında antineoplastik ilacın etken maddesi (C6484H10042N1732O2023S36)

seul : lat., kor. * solus (yalnız, tek) (lat.); seoul (yalnız, tek; başkent) (kor.) * Güney Kore'nin başkenti

seva : ara. * sava (yerleşmek, bir yerde durmak; düz ve elverişli olmak; eşit olmak, denk olmak; düz olmak, aynı seviyede bulunmak), savva (eşitlemek, düzlemek, düzenlemek, dengelemek, düzgün hale getirmek), saviy (düzgün, eşit) + a (isim yapım eki) * eşitlik, denklik, müsavilik, aynı seviyede olma, bir şeyi başka bir şeyle denk görme, beraber olma, beraberlik

sevab : ara * saba (geri dönmek, ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek), savvaba (tekrar çağırmak, yeniden seslenmek; ödüllendirmek, geri döndürmek) * dini anlamda yapılan iyi, doğru ve erdemli davranışların Allah katında karşılığı olarak verilen manevi ödül; iyilikten doğan mükafat, kazanç, hayır sonucu oluşan değer; ödül, karşılık; iyi iş karşılığı verilen mükafat, hayır, doğruluk, dürüstlük

sevad : ara. * esved (siyah, kara) * siyahlık, karanlık, karaltı, karartı; yoğunluk, kalabalık, kütle halinde görünme; yazı karalama; çokluk, kalabalık, toplu hal (özellikle uzaktan tek bir siyah kütle gibi görünen insan/nesne topluluğu)

sevad-ül ayn : ara. * sevad (siyahlık, karanlık, karaltı, karartı) + el (ön ek, artikel) + ayn (göz) * gözün siyah kısmı; iris içindeki koyu alan, göz bebeği; gözün merkezi, en hassas ve değerli kısmı

sevad-ül kalb : ara. * sevad (siyahlık, karanlık, karaltı, karartı) + el (ön ek, artikel) + kalb (kalp, yürek) * kalbin ortasında var olduğu farzedilen kara leke; kalbin iç merkezi; insanın iç dünyasının özü, en derin duygusal ve ruhsal çekirdeği; kalbin hakikati, içsel merkez, saf bilinç noktası (tasavvufta)

seval : tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek) + al (elde etmek, edinmek, tutmak, yakalamak) * severek al; kadın ismi

sevan : erm. * sev (siyah, koyu renk) + an (ile ilgili, -a ait) * siyah olan yer, koyu renkli alan (özellikle Sevan Gölü çevresindeki koyu renkli su/dağ siluetiyle ilişkilendirilmiştir.)

sevap : ara * saba (geri dönmek, ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek), savvaba (tekrar çağırmak, yeniden seslenmek; ödüllendirmek, geri döndürmek) * dini anlamda yapılan iyi, doğru ve erdemli davranışların Allah katında karşılığı olarak verilen manevi ödül; iyilikten doğan mükafat, kazanç, hayır sonucu oluşan değer; ödül, karşılık; iyi iş karşılığı verilen mükafat, hayır, doğruluk; dürüstlük

sevb : ara * savaba (isabet etmek, doğru hedefe ulaşmak, doğruyu bulmak; geri dönmek, ödül/karşılık olmak, karşılık vermek, dönüp gelmek) * elbise, giysi, örtü,kaftan, kumaş, giyim

sevcan : tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek) + can (ruh, yaşam, hayat, durum, hayat cevheri) * gönülden seven, içten sevilen, sevgili can; kadın ismi

sevda : ara. * esved (siyah, kara), sevda (siyah şey, kara şey) * güçlü sevgi, aşk, sevgiden yanıp kül olma (kararma, siyahlaşma) (mecazi); aşırı ve güçlü istek, saplantılı arzu, tutku, melankoli; antikçağ ve ortaçağda insanın biyolojik, ahlaki ve psikolojik fonksiyonlarını etkilediği kabul edilen ve ahlat-ı erbaa adı verilen insan bedenindeki dört sıvı maddeden (kan, safra, sevda, balgam) biri olan ve safranın yanmasıyla oluşan sıvı, kara safra

sevda-ül kalb : ara. * sevda (siyahlık, karanlık, karaltı, karartı) + el (ön ek, artikel) + kalb (kalp, yürek) * kalbin ortasında var olduğu farzedilen kara leke; kalbin iç merkezi; insanın iç dünyasının özü, en derin duygusal ve ruhsal çekirdeği; kalbin hakikati, içsel merkez, saf bilinç noktası (tasavvufta)

sevde : ara. * esved (siyah, kara) * siyahlık, esmerlik, esmer güzeli; kadın ismi

sevecen : tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek) + ecen (sıfat yapım eki) * sevgi göstermeye eğilimli, sıcak davranan, kolay yakınlık kuran; sevgisini belli eden (kimse)

sevelamer : lat. * se (-den, dışarı) + velare (örtmek, sarmak, kaplamak) (velum (örtü) + are (fiil mastar eki) ) + mer (polimer benzeri büyük molekül yapısı belirteci) * fosfat bağlayıcı olarak kullanılan, bağırsakta fosfatı bağlayıp emilimini azaltan sentetik polimer ilacın etken maddesi (C 3 H 7 N) a+b .(C 9 H 17 N 2 O) c ] )

sevelamer hidroklorür : lat. * se (-den, dışarı) + velare (örtmek, sarmak, kaplamak) (velum (örtü) + are (fiil mastar eki) ) + mer (polimer benzeri büyük molekül yapısı belirteci) (lat.) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + khloros (soluk yeşil, sarımsı yeşil, klor (Cl) ) (gre.) + ura (kimyasal madde eki) (lat.) * diyaliz tedavisi gören kronik böbrek yetmezliği hastalarında kanda yükselen fosfor (hiperfosfatemi) seviyesini düşürmek için kullanılan bir fosfat bağlayıcı ilacın etken maddesi (C6H12ClNO)

sevele : ara. * sevvele (oyalamak, kandırmak, boş ümide düşürmek, sürüklemek) * aldatmak, oyalamak, sürüklemek; yanıltmak, boş vaatle yönlendirmek

sev'et : ara. * su, sev (kötü, çirkin) + et (isim yapım eki) * insan vücudunun cansız ve parçalanmış hali, ceset, gövde, beden, ölü beden

sevfe : ara. * sevfe (ileride, yakında, gelecekte; gelecek zaman edatı) * ileride, yakında, gelecekte

sevgi : tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek; ayırmak, korumak, sakınmak) + gi (isim yapım eki) * bir kişiye, varlığa veya şeye karşı duyulan bağlılık, yakınlık, ilgi ve olumlu duyguların genel ismi

sevgili : tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek; ayırmak, korumak, sakınmak) + gi (isim yapım eki) + li (sıfat yapım eki) * güçlü duygusal bağ hissedilen, sevilen kimseyi ifade eden sıfat ve isim

sevgül : tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek; ayırmak, korumak, sakınmak) + gül (kırmızı renkli bir çiçek türü) * sevilen gül, gül gibi sevilen kişi; kadın ismi

sevici : tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek; ayırmak, korumak, sakınmak) + i (bağlaç eki) + ci (yapan, eden eki) * kadınlara cinsel arzu besleyen ve kadınlarla cinsel ilişkide bulunan kadın, lezbiyen

sevil : tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek; ayırmak, korumak, sakınmak) + il (edilgen fiil eki) * sevilen, sevilmeye değer olan; kadın ismi

sevim : tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek; ayırmak, korumak, sakınmak) + im (isim yapım eki) * sevimlilik, hoşluk, iç ısıtan özellik; kadın ismi

sevimli : tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek; ayırmak, korumak, sakınmak) + im (isim yapım eki) + li (sıfat yapım eki) * dış görünüşü veya tavırlarıyla başkalarında sevgi ve hoşlanma duygusu uyandıran, hoş ve çekici özellikler taşıyan (kişi)

sevinç : tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek; ayırmak, korumak, sakınmak) + inç (isim yapım eki) * hoş bir olay karşısında duyulan içsel mutluluk, memnuniyet ve neşe

sevir : ara. * sevr, sevir (öküz, boğa) * tarımda yük çekmede kullanılan, güçlü yapılı erkek sığır, öküz, boğa; Boğa burcu

sevişmek : tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek; ayırmak, korumak, sakınmak) + iş (işteş fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * iki kişinin birbirine karşı cinsel ilgi, sevgi veya şehvet duyarak, ten teması, öpüşme, okşama ve cinsel birleşme içeren fiziksel eylemlerde bulunması

seviye : ara. * sava (yerleşmek, bir yerde durmak; düz ve elverişli olmak; eşit olmak, denk olmak; düz olmak, aynı seviyede bulunmak), savva (eşitlemek, düzlemek, düzenlemek, dengelemek, düzgün hale getirmek), saviy (düzgün, eşit) + iye (isim yapım eki) * yükseklik, derece, kademe, basamak, düzey, mertebe

sevk : ara. * savaka (sürmek, götürmek, yönlendirmek, nakletmek) * bir şeyi bir yerden başka bir yere gönderme, yönlendirme, nakletme, yollama veya idare etme

sevk-i tabii : ara. * savaka (sürmek, götürmek, yönlendirmek, nakletmek), sevk (bir şeyi bir yerden başka bir yere gönderme, yönlendirme, nakletme, yollama veya idare etme) + i (tamlama eki) + tabii (doğal, natürel) * insanın bilinçli bir irade veya öğrenilmiş bir kural olmaksızın, doğuştan gelen içgüdüsel yönelimle hareket etme durumu, doğal eğilim veya içgüdüsel davranış, doğal yönlendirme

sevkiyat : ara. * savaka (sürmek, götürmek, yönlendirmek, nakletmek), sevk (bir şeyi bir yerden başka bir yere gönderme, yönlendirme, nakletme, yollama veya idare etme) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) * mal, ürün veya eşyaların bir yerden başka bir yere toplu halde gönderilmesi, dağıtım ve nakliye işlemlerinin tümü

sevk-ül ceyş : ara. * savaka (sürmek, götürmek, yönlendirmek, nakletmek), sevk (bir şeyi bir yerden başka bir yere gönderme, yönlendirme, nakletme, yollama veya idare etme) + el (ön ek, artikel) + ceyş (ordu, askeri kuvvet topluluğu) * askerî birliklerin düzenli şekilde yönlendirilmesi, ordunun sevk ve idare edilmesi

sevmek : tür. * sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek; ayırmak, korumak, sakınmak) + mek (fiil mastar eki) * tutmak, ayırmak, korumak, sakınmak, saklamak; bir kişiye, varlığa veya şeye karşı yakınlık hissetmek ve olumlu duygular besleme (save, sauver (kurtarmak, ayırmak, sakınmak, saklamak) (ing., fra.) )

sevofluran : kat. * sevo (yüksek derecede halojenlenmiş eter yapısı) + fluor (akışkan, flor elementi) (fluere (akmak, sıvı ilerleyerek hareket etmek) + or (element eki) ) + an (doymuş hidrokarbon eki) * ameliyatlarda genel anestezi sağlamak için kullanılan, inhalasyon yoluyla verilen uçucu halojenli eter türevi anestezik ilacın etken maddesi (C4H3F7O)

sevr : ara. * sevr, sevir (öküz, boğa) * tarımda yük çekmede kullanılan, güçlü yapılı erkek sığır, öküz, boğa; Boğa burcu

sevta : ara. * savata (vurmak, dövmek, cezalandırmak) * vurma nesnesi, kamçı, kırbaç, sopa

seyahat : ara. * seyaha (yürümek, dolaşmak, gezmek) + at (isim yapım eki) * bir yerden bir yere gitme, hareket halinde olma, yolculuk, gezme, gezi

seyahatname : ara., far. * seyaha (yürümek, dolaşmak, gezmek) + at (isim yapım eki) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * gezilen yerlerin, yolculukların ve gözlemlerin anlatıldığı edebî eser türü, gezi kitabı

seydikemer : ara. * seyyid (efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi) + i (ile ilgili, -a ait) * Muğla'nın bir ilçesi

seydiler : ara., tür. * seyyid (efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi) + i (ile ilgili, -a ait) (ara.) + ler (çoğul eki) (tür.) * Kastamonu’nun bir ilçesi

seydişehir : ara., far. * seyyid (efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi) + i (ile ilgili, -a ait) (ara.) + şahr, şehr (yerleşim birimi, vilayet, memleket, belde, kent, il) (far.) * Konya'nın bir ilçesi

seyek : far. * se (üç) + u (ve) + yek (bir, tek) * 3 ve 1; tavla oyununda atılan zarlardan birinin 3, diğerinin 1 gelmesi

seyelan : ara. * sala (akmak, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek) * akma, akış, sıvının sürekli hareket halinde olması; olayların veya sözlerin ardı ardına sürüp gitmesi

seyeran : ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek, gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme) + an (isim yapım eki) * gezip dolaşma, gezinme, gezinti; hareket halinde olma, dolaşarak vakit geçirme, seyahat etme durumu

seyf : ara. * seyf (kılıç) * kesmeye ve savaşmaya yarayan uzun, tek veya çift ağızlı metal silah

seyfeddin : ara. * seyf (kılıç) + el (ön ek, artikel) + din, deyn (borç, yükümlülük, haysiyet) * dinin kılıcı, dinin askeri, dinin savunucusu

seyfert gökadası : ing., tür. * seyfert (Amerikalı astronom Carl Keenan Seyfert) (ing.) + gökada (yıldız, gaz, toz, karanlık madde ve çeşitli gök cisimlerinden oluşan, evrende büyük ölçekli yapılar halinde bulunan yıldız sistemi topluluğu, galaksi, yıldız adası) + sı (iyelik eki) (tür.) * merkezindeki etkin galaktik çekirdeğin çok parlak ışınım yaydığı, tayfında güçlü emisyon çizgileri görülen ve çoğunlukla süper kütleli kara deliğe madde akışıyla enerji üreten etkin gökada türü

seyfi : ara. * seyf (kılıç) + i (sıfat yapım eki) * kılıçla ilgili, kılıca ait; kılıç gibi güçlü, savaşçı; erkek ismi

seyfiye : ara. * seyf (kılıç) + i (sıfat yapım eki) + iye (isim yapım eki) * Osmanlı idarî yapısında askeri sınıfı ve kılıç ehli yönetici zümre; savaş ve askerlikle görevli devlet sınıfı

seyfullah : ara. * seyf (kılıç) + allah (Allah; el ilah) * Allah'ın kılıcı

seyhan : ara. * seyh (akarsu) + an (sıfat yapım eki; ile ilgili, -a ait) * Adana'nın bir ilçesi

seyir : ara. * sara (gitmek, yürümek, hareket etmek, sevk olmak), sayyara (yürütmek, sevk etmek, dolaştırmak, hareket ettirmek, göndermek, yollamak) * yürütme, yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme, hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş, hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu

seyirci : ara., tür. * seyir, seyr (yürütme, yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme, hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş, hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) (ara.) + ci (yapan, eden eki) (tür.) * bir olayı, gösteriyi veya durumu izleyen kişi; özellikle tiyatro, sinema, spor gibi etkinlikleri izleyen kimse, seyreden, izleyen, temaşa eden

seyirtmek : ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek, gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyir, seyr (yürütme, yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme, hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş, hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) (ara.) + t (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * hızlıca koşmak, aceleyle bir yere doğru atılmak, süratle hareket etmek; özellikle Anadolu Türkçesinde “koşarak gitmek, fırlamak"

seyis : ara. * sasa (eğitmek, bakmak, yetiştirmek, yönetmek), siyaset (eğitim, bakım, bakıcılık, yetiştirme, yönetim, idare), seys (at bakımı) * at bakımından (barınması, beslenmesi, temizliği, eğitimi ve terbiyesi) sorumlu kişi, at bakıcısı (syce (seyis) (ing.) )

seyit : ara. * seyyid (efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi) * efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi; İslam geleneğinde Hz. Muhammed’in soyundan geldiği kabul edilen kimseler için kullanılan ünvan

seyitgazi : ara. * seyyid (efendi, bey, önder, soylu kimse, bey, saygın kişi) + gazi (akıncı, istilacı) (gaza (akın etmek, yağmak, talan, öldürmek, yok etmek, parçalamak, dövmek, ezmek, vurmak; kavga etmek, mücadele etmek, savaşmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Eskişehir’in bir ilçesi

seyl : ara. * sala (akmak, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek) * aşırı yağış veya su taşması sonucu hızla akan ve çevreyi basan büyük su akıntısı, taşan su, akıntı, su baskını, sel; yoğun ve önüne geçilemeyen akış (mecazi)

seylabe-i hun : far. * seylabe (sel, taşkın, coşkun akıntı) + i (tamlama eki) + hun (kan) * kan seli, kan taşkını; savaş, katliam veya yoğun kan dökülmesi durumu

seylan : ara. * sala (akmak, taşmak, dökülmek, akıtmak, dökmek; iletmek, göndermek) * akma, akış, sıvının sürekli hareket halinde olması; olayların veya sözlerin ardı ardına sürüp gitmesi

seymen : tür. * seğmen (topluluk, silahlı yiğitler birliği; koruyucu savaşçı topluluk) (seğ (hareket etmek, yürümek, sefere çıkmak; topluca ilerlemek) + men (kişi eki, yapan, eden eki) * Anadolu’da özellikle Ankara ve çevresinde görülen geleneksel silahlı halk teşkilatı üyesi; yiğitlik, koruyuculuk ve tören geleneğiyle ilişkilendirilen halk savaşçısı/oyuncusu

seyna : ara. * seyna (ağaç) * ağaç, şecer; Kur’an’da “Tur-i Seyna” (Seyna Dağı) ifadesinde yer alan kelime

seyr : ara. * sara (gitmek, yürümek, hareket etmek, sevk olmak), sayyara (yürütmek, sevk etmek, dolaştırmak, hareket ettirmek, göndermek, yollamak) * yürütme, yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme, hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş, hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu

seyran : ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek, gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme, hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş, hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) + an (isim yapım eki) * gezip dolaşma, gezinme, gezinti; tabiatta veya şehir içinde dolaşarak vakit geçirme, eğlenme ve temaşa etme durumu

seyrangah : ara. * seyran (gezip dolaşma, gezinme, gezinti; tabiatta veya şehir içinde dolaşarak vakit geçirme, eğlenme ve temaşa etme durumu) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) * gezip dolaşma ve seyir yeri; manzarası güzel olduğu için insanların çıkıp etrafı seyrettiği, gezdiği yüksek veya açık alan, seyir noktası

seyrek : tür. * sark, sergek (aralıklı, sık olmayan, gevşek, nadir) * aralıkları geniş, yoğun olmayan, az sıklıkta bulunan; bir şeyin parçalarının veya örneklerinin birbirine uzak olduğu durum (örneğin "seyrek saç", "seyrek orman") )

seyrelmek : tür. * sark, sergek, seyrek (aralıklı, sık olmayan, gevşek, nadir) + el (dönüşlü fiil) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyin yoğunluğunun azalması, aralıklarının artması; sık olan bir yapının giderek daha az ve aralıklı hale gelmesi

seyretmek : ara., tür. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek, gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme, hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş, hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bakmak, izlemek, temaşa etmek; bir olayı, manzarayı veya gösteriyi dikkatle takip etmek, görsel olarak takipte bulunmak

seyr-ü sefer : ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek, gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (yürütme, yönlendirme, sevk etme, hareket ettirme; gezme, hareket etme, görme, izleme ve temaşa etme, hareket halinde olma, rota, yol, takip edilen hat, seyr; gidiş, ilerleyiş, hareket; bir olayın gelişme biçimi, yol alış durumu) + u (tamlama bağlacı) + sefer (kere, tekrar adedi; yolculuk, seyahat, git-gel, döngüsel hareket) * gidiş geliş, yolculuk ve hareket hali; ulaşım, dolaşım ve yolculuk düzeni

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...