kruvazör :
lat., fra. * crux, cruc (artı işaret, haç, çapraz, çarmıh), cruciatus (çapraz)
(cruciare (çarmıha germek, çapraz yapmak) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki)
) (lat.); croix (haç, çapraz), croiseur (çaprazlayan, kesişen) (croiser
(çaprazlamak, kesişmek) + eur (-cı, yapan, eden eki) ) (fra.) * deniz yollarını
gözetlemek, açık denizlerde bağımsız operasyonlar yürütmek, ticaret gemilerini
korumak veya düşman filolarına karşı hızlı saldırılar düzenlemek amacıyla ağır
silahlar ve gelişmiş zırhlarla donatılmış, yüksek sürat ve geniş menzile sahip
büyük bir askeri savaş gemisi sınıfı
ksantelazma :
gre. * ksanthos, xanthos (sarı) + elasma (plak, levha, tabaka) * genellikle
lipid metabolizması bozuklukları kaynaklı olarak deride özellikle göz kapakları
çevresinde biriken, kolesterol ve yağ birikimi sonucu oluşan sarımsı, plak veya
lezyon
ksantin :
gre. * ksanthos, xanthos (sarı) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) *
biyokimyada, pürin bazlarının bir türevi olan ve DNA ile RNA metabolizmasında
ara ürün olarak yer alan, sarımsı kristal yapıda organik bileşik; ayrıca
idrarda ve vücutta bazı metabolik süreçlerde görülen bileşik
ksantinüri :
gre. * ksanthos, xanthos (sarı) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) +
ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre, ürin) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * belirli metabolik hastalıkların göstergesi
olarak genellikle ürik asit metabolizmasındaki bozukluklar sonucu ortaya çıkan,
idrarda ksantin (pürin metabolizması ara ürünü) bulunması durumu
ksantofil :
gre. * ksanthos, xanthos (sarı) + phyllon (yaprak) * bitkilere ve diğer bazı
canlılara sarı rengini veren, karotenoid grubuna ait doğal bir organik pigment
maddesi
ksantogranülomatöz :
gre., lat. * ksanthos, xanthos (sarı, sarımsı; açık renkli, altın rengi) (gre.)
+ granuloma (granülom, iltihabi doku, enfeksiyonlu lezyon) (granulum (tanecik,
zerrecik, çekirdekcik) (granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + lum
(küçültme eki) ) (lat.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser;
toplanma, oluşum) ) (gre.) ) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) *
patolojide, sarı renkli granülomlardan oluşan, kronik iltihabi reaksiyonlarla
seyreden doku veya hastalık tipi; özellikle belirli inflamatuar süreçlerde
dokuda biriken lipid ve bağışıklık hücrelerinin oluşturduğu sarımsı lezyon
ksantoma :
gre. * ksanthos, xanthos (sarı, sarımsı; açık renkli, altın rengi) + oma
(tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * genellikle
lipid metabolizması bozukluklarının göstergesi olarak ortaya çıkan, deri veya
tendonda, kolesterol ve lipid birikimi nedeniyle oluşan, sarımsı renkli,
yumuşak veya sert kitle şeklindeki lezyon
ksantopsi : gre.
* ksanthos, xanthos (sarı, sarımsı; açık renkli, altın rengi) + opsis, opsia
(görüş, görme, bakış, görünüş) * bazı ilaçların (digoksin gibi) neden olduğu
sarı görme bozukluğu
ksenia :
gre. * xenia (xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir
bulunan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * misafirperverlik, yabancıya
gösterilen konukseverlik; antik Yunan kültüründe misafire verilen saygı ve
koruma
ksenofobi :
gre. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) +
phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum
eki) ) * yabancılara, özellikle farklı kültür veya milletlerden insanlara karşı
duyulan aşırı korku, nefret veya düşmanlık durumu
ksenogreft :
gre., ing. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir
bulunan) (gre.) + graft (nakil, aktarım, aşı) (ing.) * bir bireyden (genellikle
başka türden veya farklı genetik yapıya sahip bir canlıdan) alınan dokunun
başka bir bireye nakledilmesi işlemi, bir tür doku nakli veya greft yöntemi
ksenojenik :
gre. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) +
genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan,
kaynaklanan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * farklı bir türe ait
olan veya farklı bir türden elde edilen (örneğin, hayvandan insana yapılan doku
nakli gibi) yapı
ksenolit :
gre. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) +
lythos (taş, kaya) * bir magmanın yer kabuğunun derinliklerinden yukarıya doğru
yükselirken çevre kayaçlardan koparıp içine aldığı ve eritemeden kendi
bünyesinde hapsettiği, magmatik kayaçların içinde yabancı bir cisim olarak
kalan farklı türdeki kayaç veya mineral parçası
ksenon :
lat. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) *
periyodik tablonun soygazlar grubunda bulunan, atom numarası 54, sembolü Xe
olan renksiz, kokusuz ve inert (pasif) bir asal gaz elementi
ksenotransplantasyon :
gre. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) +
transplantatio (aktarma, nakil) (trans (karşıdan, öteye, geçiş) + plantatio
(dikme, dikim, ekme, ekim) (plantare (dikmek, ekmek) + tio (isim yapım eki) ) *
bir tür canlıdan alınan doku veya organın başka türden bir canlının vücuduna nakledilmesi
(örneğin domuzdan insana kalp veya böbrek nakli)
kserik :
gre. * xeros (kuru) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * kurak, nemsiz veya çok
az su barındıran, kurak koşullarda büyüyen veya yaşayan
kseroderma :
gre. * xeros (kuru) + derma (deri, cilt, ten) * cilt yüzeyinin nem kaybına
bağlı olarak sertleşmesiyle karakterize olan, derinin aşırı kuruluğu durumu
kserodermi :
gre. * xeros (kuru) + dermia (derma (deri, cilt, ten) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) * cilt yüzeyinin nem kaybına bağlı olarak sertleşmesiyle
karakterize olan, derinin aşırı kuruluğu durumu
kserofilik :
gre. * xeros (kuru) + philia (sevme durumu, hoşlanma durumu) (philein (sevmek),
philos (seven, sever, sevici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kuraklığa dayanıklı, susuz koşullarda
hayatta kalabilen; özellikle çok kuru ortamlarda yaşamaya veya gelişmeye uyum
sağlamış bitki veya organizmalar için kullanılan terim
kserofit :
gre. * xeros (kuru) + phyton, phytos (bitki, büyüyen şey) (phyo, phyein
(doğmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek, gelişmek,
şişmek, kabarmak) + ton, tos (sıfat yapım eki) ) * kurak veya su azlığı olan
ortamlara uyum sağlamış, su tutma kapasitesi yüksek ve su kaybını minimize eden
özel yapılar geliştirmiş bitki türü; susuzluğa dayanıklı, kuraklıkta
yaşayabilen bitki
kseroftalmi :
gre. * xeros (kuru) + opththalmia (oph, ops, opsis (göz, görme, görünüş,
görünüm, yüz) + thalamos (iç oda, odacık) + eia (isim yapım, yer ve durum eki)
) * özellikle gözyaşı bezlerinin yetersiz çalışması sonucu ortaya çıkan ve
gözde kuruluk, tahriş ile kendini gösteren göz yüzeyinin aşırı kuruması durumu
kserojel :
gre. * xeros (kuru) + gelare (donmak, katılaşmak), gel (katılaşmış, jel, ağ
yapı) (lat.) * sıvı fazı büyük ölçüde uzaklaştırılmış, kurutulmuş jel yapısı;
gözenekli katı malzeme
kseromorf :
gre. * xeros (kuru) + morphe (form, şekil, biçim) * kurak ortamlara uyum
sağlamış, su kaybını azaltan yapısal özelliklere sahip bitki biçimi
kserostomi :
gre. * xeros (kuru) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma (ağız, açıklık,
açılış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * tükürük bezlerinin yetersiz
çalışması nedeniyle ağızda yeterince tükürük bulunmaması sonucu ortaya çıkan ve
konuşma, yutma gibi fonksiyonları zorlaştıran ağız kuruluğu durumu
kserozis :
gre. * xeros (kuru) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * kronik
kuruluk sonucu oluşan patolojik değişiklikleri ifade eden, dokuların, özellikle
cildin veya mukozaların aşırı kuruması ve sertleşmesi durumu
ksi :
gre. * ksi (küçük harfi ξ, büyük harfi Ξ) * Grek alfabesinin 14. harfi
ksifoid :
gre. * xiphos (kılıç) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) *
kılıç şekilli; göğüs kafesinin alt kısmında, sternumun (göğüs kemiği) en uç ve
sivri ucu olan kılıç benzeri yapı
ksilem :
gre. * xylo, xylos, xylon (ağaç, ahşap, odun) + em (isim yapım eki) *
bitkilerde su ve inorganik minerallerin köklerden yapraklara taşınmasını
sağlayan iletim borusu nitekiğindeki doku
ksilen :
gre. * xylo, xylos, xylon (ağaç, ahşap, odun) + ene (çift bağ içeren doymamış
hidrokarbon molekülü eki) * aromatik hidrokarbon; odun katranında bulunması
nedeniyle adlandırılan, benzen halkalı dimetil türevi bileşik.
ksilofaj :
gre. * xylophagos (xylo, xylos, xylon (ağaç, ahşap, odun) + phagein (yemek,
yutmak, tüketmek), phagos (yiyen, yutan) * odunla beslenen, selüloz yiyen canlı
ksilofon :
gre. * xylophone (xylo, xylos, xylon (ağaç, ahşap, odun) + phonos, phone (ses)
* farklı uzunlukta tahta plaketlerden oluşan vurmalı çalgı, ksilofon
ksilografi :
gre. * xylo, xylos, xylon (ağaç, ahşap, odun) + graphein (yazmak, çizmek,
işaretlemek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım,
çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ahşap üzerine
oyma veya baskı yapma sanatı; ahşap bloklara desen veya yazı kazıyarak baskı
alma tekniği
ksilometazolin :
gre. * xylo, xylos, xylon (ağaç, ahşap, odun) + meta (yeni, bir sonraki,
değişim, dönüşüm, sonra, sonrası, öte, ötesi) + zoline (sentetik ilaçlarda
bulunan heterosiklik halka eki) * burun tıkanıklığını gidermek için kullanılan,
burun mukozasını daraltarak burun pasajlarını açan dekongestan etkili bir
ilacın (Otrivin) etken maddesi (C16H24N2)
ksilometazolin hidroklorür :
gre. * xylo, xylos, xylon (ağaç, ahşap, odun) + meta (yeni, bir sonraki,
değişim, dönüşüm, sonra, sonrası, öte, ötesi) + zoline (sentetik ilaçlarda
bulunan heterosiklik halka eki) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + khloros
(soluk yeşil, sarımsı yeşil, klor (Cl) ) + ura (kimyasal madde eki) * burun
spreylerinde bulunan ve burun tıkanıklığını gideren, hidroklorik asit tuzu
şeklinde stabilize edilmiş kimyasal bileşik, otrivin (marka ismi)
(C16H24N2•HCl)
ktonik :
gre. * khthon (yer, toprak, yeraltı) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* mitolojide veya edebiyatta yeraltı ile ilişkili olan, yerin derinliklerine
ait veya yeraltı tanrı ve varlıklarıyla bağlantılı
kuadratur :
lat. * quattuor (dört, 4) + ura (isim yapım eki) * matematikte eğri çizgilerle
çevrili bir şeklin alanını hesaplama veya kareleme; astronomide iki gök
cisminin dünyadan bakıldığında aralarında 90 derecelik bir açı oluşturacak
şekilde konumlanması (dördün evresi)
kuadrilyon :
lat. * quadrillionem (dördüncü büyük sayı) (quattuor, quadri, quadro (dört) +
illionem (büyük sayı eki) ) * sayı sistemi terimi olarak, 1 kuadrilyon 1’den
sonra 15 sıfır (10^15) ile ifade edilen sayı, trilyon sonrası dördüncü basamak
kuadripleji :
lat. * quattuor (dört, 4), quadri (dört) + plexis (felç, vurma, çarpma, darbe,
durdurma), plessein (darbelemek, vurmak, çarpmak, felç inmek), plegia (felç,
inme, nuzul) (plege (darbe, vurma, çarpma) + eia (durum ve usim yapın eki) ) *
vücudun dört uzvunun (iki kol ve iki bacak) felç olması durumu ile karakterize
olan, genellikle omurilik yaralanması veya sinir hasarından kaynaklanan, tüm
ekstremitelerin hareket ve duyu kaybı ile karakterize edilen nörolojik hastalık
kuadriseps :
lat. * quattor, quadri (dört) + caput, ceps (kafa, baş) * diz ekstansiyonunda
görevli olan, uyluğun ön kısmında yer alan ve dört ayrı kastan (rectus femoris,
vastus lateralis, vastus medialis, vastus intermedius) oluşan dört başlı büyük
kas grubu
kuadrupedal :
lat. * quattor, quadri (dört, 4) + pes, ped, pedis (ayak; taban) + alis (ile
ilgili, -a ait) * ört ayak üzerinde hareket eden veya dört ayağa sahip olan
(canlı)
kuadrupol :
lat. * quattor, quadri (dört, 4) + polos (kutup, eksen, aks, mil, gök kutbu,
dönme ekseni) * birbirine yakın iki zıt dipolün (çift kutup) birleşmesiyle
oluşan ve dört kutuplu bir yük veya akım dağılımı
kuaför :
lat., fra. * cuffia (başlık), cophinus (sepet, kap) (lat.); coiffer (saç
yapmak, taramak) + eur (-cı, yapan, eden kişi) (fra.) * saç tasarımı ve
bakımında uzman erkek, berber
kuala :
mal. * kuala (birleşme noktası, kesişme; nehir ağzı, iki nehrin birleştiği yer)
* nehir ağzı, delta; iki nehrin birleştiği veya nehrin denize döküldüğü yer
kuala lumpur :
mal. * kuala (birleşme noktası, kesişme; nehir ağzı, iki nehrin birleştiği yer)
+ lumpur (çamur) * çamurlu nehir ağzı; Malezya’nın başkenti
kualifikasyon :
lat. * qualis (nasıl, ne tür, ne gibi) + facere, ficare (yapmak, etmek,
eylemek, işlemek) + tio (isim yapım eki) * nitelik kazandırma, uygunluk
sağlama; bir kişinin belli bir göreve, işe veya statüye uygun olduğunu gösteren
belge, yetkinlik veya özellik, nitelik
kuanta :
lat. * quantus (ne kadar, miktar) + um (isim yapım eki) + a (çoğul eki) *
ölçülebilen, belirli miktarlar veya nicelikler
kuantum :
lat. * quantus (ne kadar, miktar) + um (isim yapım eki); ölçülebilen, belirli
miktar veya nicelik; fizikte enerjinin ve diğer bazı büyüklüklerin sürekli
değil, en küçük ayrık paketler halinde bulunduğunu ifade eden temel kavram *
quantum; quantum; Quantum
kuantum alan teorisi :
lat., tür., gre. * quantum (ölçülebilen, belirli miktar veya nicelik) (quantus
(ne kadar, miktar) + um (isim yapım eki) ) (lat.) + alan (arazi, açık alan,
saha, açık ve geniş, düz yer, düz yüzey, meydan, bölge, mıntıka, yüzey, zon,
platform)(tür.) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (gre.) + si (iyelik
eki) (tür.) * fizikte, parçacıkların ve kuvvetlerin davranışlarını hem kuantum
mekaniği hem de özel görelilik ilkeleri çerçevesinde, alanlar aracılığıyla
tanımlayan teorik çerçeve
kuark :
ing. * quark (Amerikalı fizikçi Murray Gell-Mann tarafından Finnegans Wake adlı
eserdeki "Three quarks for Muster Mark!" ifadesinden alınarak
üretilmiş olan kelime) * bir araya gelerek hadronlar olarak bilinen bileşik
parçacıkları oluşturan bir tür temel parçacık ve maddenin temel bileşenlerinden
biri (kuarkların en kararlıları, atom çekirdeğinin bileşenleri proton ve
nötrondur.)
kuarkonyum :
ing. * quark (Amerikalı fizikçi Murray Gell-Mann tarafından Finnegans Wake adlı
eserdeki "Three quarks for Muster Mark!" ifadesinden alınarak
üretilmiş olan kelime) + on (parçacık/tanecik eki) + ium (element eki) * bir
kuark ile karşıt kuarkın kütleçekimsel değil, güçlü nükleer kuvvetle bağlı
oluşturduğu mezon türü
kuarterner :
lat. * quattuor, quadri, quadro (dört), quartus (dördüncü, dörtte bir) + ner
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * jeolojide Dünya’nın dört ana jeolojik
zaman diliminden dördüncüsü olan ve günümüzden yaklaşık 2.6 milyon yıl
öncesinden başlayarak günümüze kadar süren jeolojik dönem
kuartet :
lat., ita. * quartetto (quattuor, quadri, quadro (dört), quartus (dördüncü,
dörtte bir) + etta (küçültme eki) (lat.); quarto + etto (küçültme eki) (ita.) )
* dört kişilik müzik grubu veya dört sesli müzik parçası; dört çalgı veya dört
ses için bestelenmiş müzik
kuartır :
lat., ing. * quartetto (quattuor, quadri, quadro (dört), quartus (dördüncü,
dörtte bir) + etta (küçültme eki) (lat.); quarter (çeyrek, dörtte bir) (ing.) *
çeyrek, dörtte bir; zaman ölçüsünde yılın dörtte biri (çeyrek); para biriminde
25 sent veya bir alanın dörtte biri; basketbolda dört periyottan biri; çeyrek
(Avrupa liginde bir periyot 10 dk., NBA’de ise 12 dakikadır.)
kuasar :
lat. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) + stella (yıldız) +
aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * galaksilerin merkezlerinde yer alan,
Güneş'in kütlesinden milyonlarca kat büyük süper kütleli kara deliklerin
etrafında dönen yoğun madde bulutlarının (yığılma diskinin) oluşturduğu,
evrendeki en parlak ve en güçlü enerji kaynaklarından olan aktif galaksi
çekirdeklerinden her biri
kuasigrup :
lat., fra. * quasi ( (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) (lat.) +
groupe (küme, yığın, topluluk, grup) (fra.) * bir grup benzeri yapıda, ancak
ters eleman gerektirmeyen cebirsel yapı
kuasi-metrik :
lat., gre. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) (lat.) +
metros, metron (ölçü) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * tam
olarak ölçülü veya düzenli olmayan, ama ona benzeyen, yarı ölçülü, ölçülü gibi
olan
kuasimodo :
lat. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) + modus, modo (ölçü,
kapsam, nicelik; uygun ölçü, ritim, şarkı; bir yol, tavır, tarz, stil, şekil,
biçim, yöntem, patern, kalıp, format) * Fransız yazar Victor Hugo’nun
“Notre-Dame de Paris” isimli romanındaki kambur çan kulesi görevlisi karakterin
ismi (“quasi modo geniti infantes” ifadesi, Paskalya’dan sonraki ilk Pazar
gününün antifonası olup, anlamı "yeni doğmuş bebekler gibi" veya
"neredeyse doğmuş gibi"dir. Bu nedenle o Pazar gününe Quasimodo Pazar
denir.)
kuasipartikül :
lat. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) + pars, partis
(parça, kısım, bölüm, hisse, pay, kesim, porsiyon) + culus, cula (küçültme eki)
* katı hal fiziğinde çok parçacıklı bir sistemin kolektif davranışının tek bir
parçacık gibi modellenmesi, yarı parçacık, yalancı parçacık; kalabalık bir
ortamın (örneğin katı maddelerin veya elektron denizinin) ortak hareketini
sanki ayrı bir parçacıkmış gibi gösteren matematiksel bir model
kuasi-periyodik :
lat., gre. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) (lat.) + peri
(çevresinde, etrafında) + hodos (yol, yolculuk) + ikos (ile ilgili, -a ait,
gibi) (gre.) * tam periyodik olmayan ancak düzenli, tekrarlayan veya birden
fazla periyodun birleşiminden oluşan örüntü gösteren
kuasisimetrik fonksiyon :
gre., lat. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) (lat.) +
symmetria (uyum, denge, bakışım) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş,
tamamen) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer
ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + functio
(yapma, yerine getirme, icra, işlev, görev) (fungi, fungere (yapmak, yerine
getirmek, icra etmek, işlemek, uygulamak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) *
neredeyse simetrik olan, tam simetrik olmamakla birlikte simetriye yakın
özellikler gösteren fonksiyon; fonksiyonun simetri koşullarını tam sağlamadığı
ama simetriye benzer davranış sergilediği durumlarda kullanılan terim
kuasispecies :
lat. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) + species (görünüş,
şekil, tür, çeşit, cins) * moleküler biyolojide RNA virüsleri gibi yüksek
mutasyon oranına sahip popülasyonlarda, belirgin bir tür değil de birbirine çok
benzeyen ve sürekli değişen genetik varyantlar topluluğu, neredeyse tür olan,
tür benzeri genetik çeşitlilik gösteren grup
kuasi-yıldız :
lat., tür. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) (lat.) + yıldız
(kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir
arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul,
yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız
(isim yapım eki) ) (tür.) * erken evrende oluştuğu öne sürülen, merkezinde kara
delik bulunan ve dış katmanı yıldız benzeri görünen varsayımsal dev gök cismi
kuaterner :
lat. * quaternarius (dörtlü, dördüncü) (quattuor (dört) + arius (ile ilgili,
gibi) ) * jeoloji ve paleontolojide dördüncü jeolojik zaman dilimi, dörtlü,
dördüncü sıradaki
kuaterniyon :
lat. * quaternion (dörtlü, dört elemanlı grup) ( (quattuor (dört) + nion (ile
ilgili, gibi, içeren, oluşan) ) * matematikte ve fiziksel uygulamalarda dört
bileşenli karmaşık sayılar kümesi, dört elemandan oluşan yapıyı veya grubu
ifade eden ve özellikle vektörler ve uzay dönüşümlerinde kullanılan terim
kubai :
tür. * ku (su; akmak, dökülmek) + bai (isim yapım eki) * Türk mitolojisinde
özellikle Altay ve Sibirya Türklerinde yer alan, su kaynaklarını, nehirleri ve
gölleri koruduğuna inanılan bir su perisi veya su ruhu
kuban :
tür., far. * kuban (coşkulu, heyecanlı, canlı, gür akan su, sel) (tür.); kuban
(vurucular, dövücüler, çarpanlar, farbeciler) (kub (vurmak, dövmek, çarpmak,
darbelemek) + an (çoğul eki) ) (far.) * Kafkasya'nın kuzeybatısında, Güney
Rusya'da Kuban Nehri çevresinde, Karadeniz kıyısında Don Stepleri, Volga
Deltası ve Kafkasya arasında ve Kırım Yarımadası'ndan Kerç Boğazı ile ayrılmış
olan bir coğrafi bölge
kubarmak :
tür. * kub (kabarmak, şişmek, çıkıntı yapmak) + ar (edilgen fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * (hindi, güvercin vb.) tüylerini kabartmak
kubaşmak :
tür. * kub (kabarmak, şişmek, çıkıntı yapmak) + aş (işteş fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * imeceyle iş görmek, yardımlaşarak bir iş yapmak
kubat :
far. * kubad (iri kıyım, dev cüsseli) * kaba, biçimsiz; davranışları kaba olan
kubbe :
ara. * kabba (yuvarlamak, devirmek, baş aşağı çevirmek, tersine çevirmek), kubb
(yuvarlak olmak, bükülmek) + e (isim yapım eki) * yuvarlak olan, bükülmüş olan,
küçük oda, tonoz, yuvarlak olma, bükülme, kab, kap (cap, chapeau (şapka, baş),
cup, coupe (kap) (ing., fra.), coupola, coupole, Kuppel (kubbe) (ing., fra.,
alm.) )
kubbealtı :
ara., tür. * kubbe (yuvarlak olan, bükülmüş olan, küçük oda, tonoz, yuvarlak
olma, bükülme) (ara.) + alt (aşağı) + ı (iyelik eki) (tür.) * Topkapı Sarayı
içinde, Osmanlı vezirlerinin toplanıp devlet işlerini görüştükleri yer
kubbetus sahra :
ara., tür. * kubbet (yuvarlak olan, bükülmüş olan, küçük oda, tonoz, yuvarlak
olma, bükülme) + el (ön ek, artikel) + sahr (kaya, büyük taş), sahra (kır, ova,
çöl, açık arazi) * kaya kubbe; çöl kubbesi; Kudüs'te bulunan, içinde kutsal
kabul edilen büyük bir kaya yer alan, İslam mimarisinin önemli eserlerinden
biri olan ve kutsal addedilen yapı
kubera :
san. * ku (gizli, saklı) + bera (sahip, koruyucu) * Hint mitolojisinde
(Hinduizm) yeraltı hazinelerinin ve bolluğun koruyucusu, maddi refahın ve
servetin simgesi olan zenginlik ve servet tanrısı
kubh :
ara. * kabaha (yanlış olmak, kötü olmak, çirkin olmak), kabiha (çirkin ve kötü
davranış, ayıp iş, fena muamele), kabahat (çirkin davranış, hata, yanlış, suç,
günah), kabih (çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp, kabahatli, suç içeren) *
günah ve çirkin hareket, kabahat, suç
kubilay :
tür., moğ. * kubilay (göksel, parlak ay, Büyük Kubilay Han ismi) (ku (göksel,
büyük, yüce , ulu) + ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi, Ay) ) * büyük ay,
parlak ay, yüce lider; Moğol İmparatorluğu'nun önemli hükümdarlarından Kubilay
Han'ın ismi; erkek ismi
kuble :
ara. * kabila, kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek,
mümkün olmak, yapabilmek; dudakla temas etmek, öpmek), kubla (öpücük, dudakla
temas) * sevgi, saygı veya selam ifade etmek için dudakla yapılan kısa temas,
yani öpücük
kubur :
ara. * kabara (gömmek; çukura koymak, mezara koymak, haznelemek, kabire koymak,
defnetmek), kabr (gömme; çukur, hazne, mezar, gömü yeri, defin yeri) * ölülerin
defnedildiği yerler, kabirler, mezarlar
kubuz :
ara. * kabz (elde tutmak, tutmak, kavramak; zorluk çekmek, zorda kalmak); kubuz
(eli sıkı, cimri; zor olan, zor kılınmış) * mal veya parayı harcamaktan aşırı
derecede kaçınan, eli sıkı kimse, cimri, eli sıkı; kendini beğenmiş, kibirli,
pek sevilmeyen, memnun olmayan, sevimsiz, zor beğenen
kucak :
tür. * kuc (sarılıp üstüne almak, sevişmek) + ak (isim yapım ve araç eki) *
açık durumdaki kollarla göğüs arasındaki bölüm
kucaklamak :
tür. * kuc (sarılıp üstüne almak, sevişmek) + ak (isim yapım ve araç eki) + la
(etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birini veya bir şeyi iki kolunu
açarak göğsüne doğru çekmek; kapsamak, benimsemek (mecazi)
kuçek :
far. * kuçek (küçük, ufak) * Türk musikisinde küçük aralıklarla seyreden ve
ince nağmelerden oluşan bir makam
kuçek-geveşt :
far. * kuçek (küçük, ufak) + gevah (ferahlık, açıklık) + eşt (isim yapım eki) *
Türk musikisinde kuçek makamının inici seyrini ve küçük aralık dizisini, geveşt
makamının ağır usul ve geniş pest alan kararını birleştiren, toplam ses
genişliği yaklaşık bir oktav olan birleşik (mürekkep) makam
kuçek-maye :
far. * kuçek (küçük, ufak) + maye (asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde,
maya) * Türk musikisinde kuçek makamı ile mâye makamının özelliklerini birleştiren,
küçük aralıklarla başlayıp maye kararında sonlanan birleşik (mürekkep) makam.
kuçek-neva :
far. * kuçek (küçük, ufak) + neva (ahenk, ses, güzel sada, nağme, avaz) * Türk
musikisinde kuçek makamının küçük aralık dizisi ile neva makamının güçlü sesi
ve karar perdesini birleştiren, yaklaşık bir oktavlık ses alanına sahip
birleşik (mürekkep) makam
kuçek-nevruz :
far. * kuçek (küçük, ufak) + nevruz (yeni gün) (nev (yeni, taze) + roz, ruz
(gün) ) * Türk musikisinde kuçek makamının küçük aralık dizisi ile nevruz
makamının neşeli ve hareketli yapısını birleştiren, yaklaşık bir oktav
aralığında ve genellikle 8/8 usulde icra edilen birleşik (mürekkep) makam
kuçek-selmek :
far., ara. * kuçek (küçük, ufak) (far.) + selm (barış, sükunet; yavaşlama,
geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) *
Türk musikisinde kuçek makamının ince ve küçük aralık dizisi ile selmek
makamının akıcı ve süzülerek ilerleyen karakterini birleştiren, yaklaşık bir
oktav ses genişliğine sahip, melodik geçişlere vurgu yapan birleşik (mürekkep)
makam
kuçek-sünbüle :
far., ara. * kuçek (küçük, ufak) (far.) + sünbüle (çiçek ismi, sümbül) (ara.) *
Türk musikisinde kuçek makamının ince, küçük aralıklarla seyreden yapısı ile
sünbüle makamının zarif, çiçeksi ve hafif melankolik havasını birleştiren,
yaklaşık bir oktav aralığında ve genellikle ağır usulde icra edilen birleşik
(mürekkep) makam
kuçek-şehnaz :
far. * kuçek (küçük, ufak) + şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği,
kraliyet güzelliği) (şeh (padişah, hükümdar, kral) + naz (zerafet, güzellik,
çekicilik, naz) ) * Türk musikisinde kuçek makamının küçük aralık dizisi ile
şehnaz makamının zarif ve tatlı melodik yapısını birleştiren, yaklaşık bir
oktav aralığında ve genellikle orta tempoda icra edilen birleşik (mürekkep)
makam
kuçek-zemzeme :
far. * kuçek (küçük, ufak) + zamzama (bol akan kaynak; coşkulu müzik), zemzeme
(nağme, hoş ses; geniz ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak; belirsiz ses, yüksek
olamayan ses, titreme, vızıltı, fısıltı, mırıldanma) * Türk musikisinde kuçek
makamının ince, küçük aralık dizisi ile zemzeme makamının yumuşak, hafif ve
mırıldanır tarzını birleştiren, yaklaşık bir oktav ses aralığında ve genellikle
sakin, hafif usulde icra edilen birleşik (mürekkep) makam
kuçu :
tür. * kuçu (köpek, özellikle küçük köpek) * Anadolu ağızlarında küçük veya
yavru köpek anlamında kullanılan, köpeği ifade eden yöresel isim
kudas :
ara. * kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olmak, kutsal olmak, ilahi ve manevi
değeri olmak), kudsi (kutsal, mukaddes) * Hıristiyanların kilisede, Hazreti
İsa’nın havarileriyle birlikte yediği son yemeği anmak için, bir kap içinde
ekmeği ve şarabı kutsayarak yaptıkları tören
kuddus :
ara. * kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olmak, kutsal olmak, ilahi ve manevi
değeri olmak) * kutsal kılan; Allah’ın esmalarından olan sıfat
kuddusi :
ara. * kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olmak, kutsal olmak, ilahi ve manevi
değeri olmak) + i (ile ilgili, -a ait) * kutsallıkla ilgili olan, manevi
bakımdan temiz ve yüce kabul edilen; dinî ve tasavvufî bağlamda kutsal niteliğe
sahip kişi veya şey
kudema :
ara. * kadem (ayak, adım), kademe (ayak basmak, adım atmak), kadim (eski,
geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte kalmış) * eskiler, öncekiler, gelip geçmiş
olanlar; tecrübeliler, kıdemliler (mecazi)
kudret :
ara. * kadara (güç, kudret, yetki sahibi olmak, gücü yetmek), kadr (güç,
kuvvet, kudret, yetki, iktidar), kadir (güçlü, kuvvetli, yetkili, kudretli),
kudret (güç, kuvvet) * bir şeyi yapabilme gücü, enerji veya yetenek, kuvvet,
güç
kudret helvası :
ara., tür. * kudret (güç, kuvvet) + hulv (tatlı), helva (tatlı, şerbetli hamur
işi) (ara.) + sı (iyelik eki) (tür.) * geleneksel olarak afrodizyak etkisi
olduğuna inanılan, güç ve kuvvet artırıcı özellikleriyle bilinen, genellikle
baharatlar ve bitkisel karışımlarla hazırlanan şerbetli tatlı, man
kudret narı :
ara., tür. * kudret (güç, kuvvet) + nar (içi çok sayıda kırmızı ve sulu
tanelerle dolu, yenilebilir ve genellikle tatlı-ekşi tadıyla bilinen meyve) + ı
(iyelik eki) * acımsı tadı ve karakteristik aromasıyla bilinen, geleneksel
olarak sindirim, bağışıklık ve enerji verici etkileri nedeniyle kullanılan,
sağlık açısından faydalı kabul edilen Cucurbitaceae familyasından şifalı bir
meyve
kudsi :
ara. * kaddasa (kutsamak, takdis etmek, mübarek kılmak, temizlemek), kuds
(mübareklik, kutsallık; temiz olma, kutsal olma, ilahi ve manevi değeri olma) +
i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dinen değerli, mübarek, kutsal, mukaddes
kudsiyet :
ara. * kaddasa (kutsamak, takdis etmek, mübarek kılmak, temizlemek), kuds
(mübareklik, kutsallık; temiz olma, kutsal olma, ilahi ve manevi değeri olma) +
i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (isim yapım eki) * dinen değerli
olma, mübareklik, kutsallık, mukaddes olma
kudum :
ara. * kadim (eski, geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte kalmış) * gelme, geliş,
uzak yoldan gelme, geçmişten bugüne gelme, gelenek (custom, coutume (gelenek,
adet) (ing., fra.) )
kudur :
ara. * kidr (çanak, çömlek, tencere, kap) * çanaklar, çömlekler, tencereler,
kaplar
kudurmak :
ara. * kudr, kudret (güç, kuvvet) (ara.) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * aşırı
öfke, kontrolsüz güç gösterisi veya şiddetli heyecan sonucu kendini kaybetmek,
taşkın davranışlar sergilemek, azmak
kuduz :
ara. * kudud (kızgın, öfkeli) * köpekler ve diğer hayvanlarda sinir sistemi
enfeksiyonuna bağlı olarak aşırı öfke, saldırganlık ve salya akmasıyla kendini
gösteren bulaşıcı hastalık
kudüm :
ara. * kadim (eski, geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte kalmış), kudum(gelme,
geliş, uzak yoldan gelme, geçmişten bugüne gelme, gelenek) * mehter
takımlarında ve genellikle Mevlevi tekkelerinde kullanılan, metal kaseli küçük
iki davuldan oluşan usul vurma çalgısı, nakkare (custom, coutume (gelenek,
adet) (ing., fra.) )
kudümzen :
ara., far. * kudum (vurmalı çalgı) (ara.) + zen (-cı, yapan, eden eki) (far.) *
kudüm çalan kimse
kudüs :
ara. * kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olma, kutsal olma, ilahi ve manevi
değeri olma) * kutsal, mübarek; İsrail’in başkenti, Yeruşalim
kuf :
far. * kuf (baykuşun çıkardığı boğuk ve üflemeli sesten ses yansımalı
(onomatopeik) kelime) * omurgalılardan (vertebrata), akciğerli, sıcak kanlı,
vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak
ismi) * başında, kulak yerinde iki tüy demeti (sorguç) bulunan, yeryüzünde yaklaşık
iki yüz türü olan yırtıcı gece kuşlarının ortak adı, baykuş
kuffaz :
ara. * kuff (el, pençe, pranga) + az (-lik, araç eki) * eldiven (cuff (kelepçe)
(ing.) )
kufi :
ara. * kufa (toplanmak, bir araya gelmek; yuvarlaklaşmak, kıvrılmak) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Arapça harfleri dik, sert, açılı ve köşeli
çizgilerle yazmaya dayalı bir hat çeşidi; Irak'ın Necef şehrine komşu olan,
çoğunluğunu Şii Müslümanların oluşturduğu, Halife Ali'nin öldürüldüğü ve
türbesinin bulunduğu Irak'taki Kufe isimli şehir
kufu :
mıs. * huv (korumak), khnum, khufu (Beni koruyan Khnum'dur, beni korur) * beni
korur, o korur, koruyan; Antik Mısır mitolojisinde insanları balçıktan
şekillendiren, suyun ve yaratılışın baş tanrısı; Mısır’da bir firavun ismi,
Keops (“Khufu” kelimesinin Antik Yunan tarihçisi Herodot tarafından
Yunancalaştırılmış hali)
kugelblitz :
alm. * Kugel (küre, top) + Blitz (şimşek, yıldırım) * yoğunlaştırılmış ışık
veya elektromanyetik ışınım enerjisinin kütleçekimsel çökmesiyle oluşması
kuramsal olarak öngörülen kara delik türü, ışık topu, yıldırım küresi
kuğu :
gre. * kyknos (kuğu; dönüşlü, döngüsel (kuğunun, boynunu bir daire şeklinde
döndürebilmesinden) ) * beyaz tüylü, uzun boyunlu, su kenarlarında yaşayan ve
zarif görünümüyle bilinen, kuğugiller familyasından olan, beyaz, zarif ve uzun
boyunlu büyük su kuşu
kuğurmak :
tür. * kuğ (ses yansımalı onomatopeik kelime) + ur (edilgen fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * (güvercin için) ötmek
kuhi :
far. * kuh (dağ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dağlık, ıssız
kuhl :
ara. * kehele (göze sürme çekmek), kuhl (sürme) * gözü korumak, parlatmak veya
estetik bir görünüm kazandırmak amacıyla sürme çekme eylemi; göze sürme çekmek
için kullanılan siyah renkli mineral toz, sürme; kömür
kuintet :
lat. * quintetto (quintus (beşinci) + etta (küçültme eki) (lat.); quinto + etto
(küçültme eki) (ita.) ) * beş çalgı veya beş ses için bestelenmiş müzik
kuiper :
kuiper kuşağı
kuiver :
ing. * quiver (titremek, sallanmak) * okçulukta okları taşımak için kullanılan
ve genellikle deri veya kumaştan yapılmış, okların dik olarak yerleştirildiği
kılıf
kuiz :
ing. * question (soru, sual) kelimesinin kısaltılmışı * kısa, genellikle sınav
veya bilgi ölçme amaçlı yapılan test
kuka :
gre. * kukuli (koza, küçük top şeklinde nesne) * Bovling sporunda, top ile
vurulmak üzere onar veya dokuzarlık setler halinde dizilen ekipman
kukla :
gre. * kukla (oyuncak bebek, bebek) * kol, bacak, kafa gibi devinmesi gereken
yerleri oynatan sanatçının parmaklarına görünmez bir biçimde iplikle
bağlanarak, oynatanın gizlendiği bir yerin üzerinden oynatılmak, konuşturulmak
üzere, karton ve benzeri hafif şeylerden yapılmış insan ve hayvan figürü
kuku :
lat. * cuculus (guguk kuşu) (lat.); coucou (fra.) (kuşun çıkardığı sesten ses
yansımalı kelime) * güvercin büyüklüğünde, siyah şeritli kül grisi tüyleri
olan, dişisi yumurtalarını diğer kuşların yuvalarına bırakan, böcek öldürücü
tırmanıcı kuş; kadın cinsel organı
kukuleta :
lat. * cucullus, cuculla (başlık, kukuleta; kapüşonlu cübbe) (cucu (kabarmak,
şişmek; kapüşon) + ulus, ula (küçültme eki) ) + etta (küçültme eki) * başı ve
omuzları örten küçük kapüşon veya başlık
kukulkan :
may. * kukul (tüy) + kan (yılan) * tüylü yılan; Mesoamerika mitolojisinde,
yılanın gücünü ve kuşun özgürlüğünü simgeleyen, doğa ve gökyüzü ile
ilişkilendirilen, bilgelik, yağmur, tarım ve yenilenmenin tanrısı olarak kabul
edilen kutsal bir varlık
kukumav :
gre. * kukuvayia (gece kuşu; kuşun çıkardığı sesten ses yansımalı (onomatope)
kelime) * basık başlı, yarım peçeli, külrenginde, küçük, yırtıcı bir gece kuşu,
küçük baykuş
kul :
ara. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk; genç
hizmetçi, köle), golem (kul, köle, hizmetçi) (ibr.) * köle, hizmetçi
kula :
ara. * kulla (zirve, doruk, tepe; yüksek, savunma amaçlı yapı) * Manisa'nın bir
ilçesi
kula :
tür. * kula (sarımsı kahverengi, açık kahverengi at rengi) * sarımsı kahverengi
tonlarında, genellikle açık kahverengi gövdeye sahip; yele ve kuyruk bazen daha
koyu olabilir, bazen sırt çizgisi (yılan çizgisi) görülebilen at rengi
kulacık :
tür. * kula (sarıya çalan at rengi; kılık, giysi) + cık (küçültme eki) *
Türkiye’nin İç Anadolu Bölgesi'nde yetişen, şapka çapı kısa olan bir mantar
türü
kulaç :
tür. * kulaç (bir kol hareketiyle açılan mesafe) (kul (kol) + aç (açmak fiil
kökü) ) * yüzmede bir kolun tam yaptığı ve yaklaşık 1,8 metreye eşit kabul
edilen geniş hareket
kulak :
tür. * kul (duyma, işitme, ses alma, bağırma, çağrı) + ak (isim yapım ve araç
eki) * sesi duyurucu, bağırmayı duyurucu; canlılarda sesleri algılayan, işitme
ve denge duyusunu sağlayan organ; dinleme, dikkat etme ve algılama (mecazi)
(call (bağırmak, seslenmek, çağırmak) (ing.) )
kulak memesi :
tür. * kulak (sesi duyurucu, bağırmayı duyurucu; canlılarda sesleri algılayan,
işitme ve denge duyusunu sağlayan organ) + meme (vücudun göğüs bölgesinde
bulunan, dişilerde yavru emzirmeye yarayan, erkeklerde gelişmemiş durumda olan
süt bezi; sıvı pükürtmeye yarayan borunun uç kısmı) + si (iyelik eki) *
earlobe; cartilage (de l'oreille); Ohrläppchen s
kulak zarı :
tür. * kulak (işitme organı; kepçe şeklinde kavisli) + zar (sarmak, kaplamak;
ince tabaka, membran) + ı (iyelik eki) * dış kulak ile orta kulak arasındaki
ince, esnek ve titreşime duyarlı membran
kulakçık :
tür. * kulak (işitme organı; kepçe şeklinde kavisli) + çık (küçültme eki) *
kalpteki küçük kulak benzeri çıkıntı (atrium) veya küçük kulak yapısı
kulaklı somun :
tür., gre. * kulak (işitme organı; kepçe şeklinde kavisli) + lı (ile, birlikte,
beraber) (tür.) + psomos (lokma, küçük parça), psomin (ekmek, çörek) (gre.) *
el ile kolayca sıkılıp gevşetilebilmesi için iki yanına kulak şeklinde
çıkıntılar eklenmiş, yanlarında kanat gibi çıkıntıları olan, genellikle alet
gerektirmeden kullanılan bağlantı elemanı, bir somun türü
kulaklık :
tür. * kulak (işitme organı; kepçe şeklinde kavisli) + lık (isim yapım ve araç
eki) * kulağa takılarak sesi dinlemeye yarayan elektronik cihaz; kulakları
soğuktan korumaya yarayan şapka bileşeni
kulampara :
ara., far. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk;
genç hizmetçi, köle) (ara.) + bare (düşkün, tutkun) (far.) * oğlancı, oğlan
düşkünü
kuldesak :
lat., fra. * culdus (vücut boşluğu, pelvis bölgesi) + sacculus (küçük kese,
kesecik, torbacık) (sac (çanta, torba, kese, çıkın) + culus (küçültme eki) )
(lat.); cul (kıç, göt, dip) + de (tamlama bağlacı) + sac (çanta, torba, kese)
(fra.) * pelviste rektum ve uterus arasında bulunan doğal boşluk
kuldoplasti :
lat., gre. * culdus (vücut boşluğu, pelvis bölgesi) (lat.) + plassein
(şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia
(oluşturma, şekillendirme, şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos
(oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * sarkmış olan pelvik organların daha fazla
aşağı inmesini engelleyebilmek için vajinanın en üst kısmında, rahim ağzının
(serviks) çıkarılmasından sonra geriye kalan vajinal kubbedeki dokuların
dikilerek ve gerginleştirilerek güçlendirilmesi
kuldosentez :
lat., gre. * culdus (vücut boşluğu, pelvis bölgesi) (lat.) + kentesis
(iğneleme) (kentein (iğnelemek, iğne yapmak) + sis (isim yapım eki) ) (gre.) *
pelvisteki kuldus boşluğundan iğne veya sondayla sıvı alınması işlemi
kuldoskopi :
lat., gre. * culdus (vücut boşluğu, pelvis bölgesi) (lat.) + skopein (gözlemek,
bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme,
gözetleme, gözlem, gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma,
bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım,
yer ve durum eki) ) * vajinadan bir ensizyon yapılarak pelvik iç organların
optik aletle (endoskop) görüntülenmesi işlemi
kule :
ara. * kulla (zirve, douk; yüksek, savunma amaçlı yapı) * alanı dar ve
genellikle kare veya yuvarlak biçimli yüksek yapı
kulis :
lat., fra. * colare (toplamak; süzmek, filtrelemek, damlatmak; akmak, akıtmak;
sarmak; dolamak; halka haline getirmek) (lat.); couler (akmak) + isse (isim
yapım eki) (fra.) * tiyatroda, izleyicinin oturduğu yerler dışında kalan,
sahnenin gerisinde ve yanlarında bulunan, oyuncuların sahne öncesi
hazırlıklarını yaptıkları bölüm
kullanmak :
ara., tür. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk;
genç hizmetçi, köle) (ara.), kul (yararlanmak, işe koşmak, faydalanmak) + lan
(dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * bir araç, yöntem, nesne,
hayvan veya insandan faydalanmak, yararlanmak
kullap :
ara. * kullab (çengel, kanca, ucu eğri nesne) * çengel, kanca, ucu eğri nesne;
iplik üzerine sırma sarmaya yarar bir dolap; bir tür menteşe
kulle :
ara. * kulla (büyük testi, su küpü, iri kap) * su veya benzeri sıvıları
depolamak için kullanılan, genellikle seramikten yapılmış büyük hacimli kap;
bazı harp gemilerinin güvertelerinde bulunan ve makine ile hareket eden ağır
top
kulli :
ara. * kull (bütün, tüm) + i (ile ilgili, -a ait) * hepsi, tümü, tamamı; var
olan her şeyi kapsayan, bütün varlıkları ve düşünülen şeyleri içine alan;
bütüne, genele, tüme değgin, tümle ilgili, tümel (whole (tüm, hepsi) (ing.) )
kulliye :
tür. * kull (bütün, tüm) + i (ile ilgili, -a ait) + ye (isim yapım ve durum
eki) *, toplanmış olma, bir araya gelmiş olma, birleştirilmiş olma, külliye
(college, collège, College (kolej) (ing., fra., alm.), collage (kolaj) (fra.),
kolla (yapıştırıcı, yapışkan, tutkal, zamk, birleştirici) (gre.), coller
(yapıştırmak, tutturmak, birleştirmek) (fra.) )
kulluk :
ara., tür. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk;
genç hizmetçi, köle) (ara.) + luk (durum eki) (tür.) * kul olma durumu
kullukçu :
ara., tür. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk;
genç hizmetçi, köle) (ara.) + luk (durum eki) + çu (yapan, eden eki) (tür.) *
Osmanlı devletinde istanbul'un güvenliğini sağlamakla görevli yeniçerilere
verilen isim
kulm :
kür. * kulm (avuç, el içi, yumruk) * avuç, elin iç kısmı veya sıkılmış el,
yumruk
kuloğlu :
ara., tür. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk;
genç hizmetçi, köle) (ara.) + ol, oğl (var hale gelmek, vücuda gelmek, tezahür
etmek, olmak), oğul (erkek insan yavrusu, erkek evlat, erkek çocuk) + u
(tamlama eki) ) (tür.) * Osmanlı'nın Berberi sahilindeki batı ve orta kıyı
bölgelerinde (Cezayir, Libya ve Tunus) yaşayan, Türk erkek ve Berberi
kadınlardan doğan insanları tanımlamak için kullanılmış bir terim
kulometrik :
fra., gre.. * coulomb (Fransız fizikçi ve mühendis Charles-Augustin de
Coulomb'un soyadından) (fra.) + metros, metron (ölçü) + ikos (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) (gre.) * elektrik yükü miktarının ölçülmesine dayanan;
elektrokimyada geçen ölçüm yöntemi
kulp :
ara. * halib, halabi (Halep şehri ile ilgili) * Diyarbakır’ın bir ilçesi
(Halepli madenci topluluktan)
kulp :
ara. * kalebe (çevirmek, döndürmek, eğirmek, eğmek, bükmek), kulb (halka, bilezik)
* kazan, testi, ibrik, fincan gibi kapların, genellikle halka biçiminde olan,
kaldırırken, taşırken tutulacak yeri
kulu :
tür. * kulu (bir aşiret beyinin isminin Kulupoğlu Mustafa (Kulu Beyi)
olmasından) * Konya'nın bir ilçesi
kulub :
ara. * kalb (yürek) * kalpler, gönüller
kuluçka :
sır., bul. * kloçka (tavuğun yumurta üstüne yatması; yumurtaya yatmış tavuk) *
civciv çıkarmak üzere yumurta üzerine yatmış veya yatmak üzere kızmış durumda
olan veya yeni civciv çıkarmış bulunan dişi kuş veya dişi kümes hayvanı, gurk;
her tür kuşun, civciv çıkarmak üzere yumurtaların üstüne yatarak geçirdiği
süre; bir virüsün, girdiği bir organizmada aktif hale geçmesine kadar geçen
süre
kuluçkahane :
sır., bul., far. * kloçka (tavuğun yumurta üstüne yatması; yumurtaya yatmış
tavuk) (sır., bul.) + hane (ev, mekan, yer) (far.) * kümes hayvanı üreten bir
çiftlikte kuluçka makinelerinin bulunduğu yer, kuluçka evi
kulun :
tür. * kulun (at yavrusu, tay) * at, eşek gibi tek tırnaklı hayvanların yeni
doğmuş yavrusu, tay; bazı yörelerde özellikle bir yaşına kadar olan manda
yavrusu, malak
kuluncak :
tür., gre. * kuytu (gizli, tenha ve ulaşılması zor yer) (koy, kuy (dökmek,
indirmek) + tu (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (tür.); koiti (kuş yuvası,
yatma yeri, deniz yatağı, yatak) (gre.) + cak (küçültme eki) (tür.) *
Malatya'nın bir ilçesi
kulunç :
gre. * kolingos, kolikos (ağrı, sancı) * özellikle bağırsakta ani ve şiddetli
sancı, kolik, kulanc, kulinc (ara.)
kulunlamak :
tür. * kulun (atın veya eşeğin yeni doğmuş yavrusu) + la (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * (kısrak veya dişi eşek) yavrulamak
kulübe :
gre., far. * kalybe (büyük sepet, sazdan örülmüş barınak, üstü örtülü yer)
(gre.); kolbe, kulbe (far.) * genellikle ahşap (ağaç), kerpiç, taş gibi basit
malzemelerden ilkel veya derme çatma şekilde inşa edilen, küçük ve mütevazı tek
odalı barınak, küçük oda, hücre, küçük kapalı mekan (kalb (yürek) (ara.), club,
Klub (kulüp) (ing., fra., alm.) )
kulüp :
isk., nor. * klubba (topuz, odun parçası, değnek, sopa, çomak) (isk., nor.);
club (fra.) * benzer amaçları, ilgi alanlarını veya uğraşları paylaşan
kişilerin bir araya gelerek oluşturdukları, belirli kuralları ve yönetim kurulu
olan resmi ya da gayriresmi topluluk, topluluk, dernek veya spor camiası;
değnek, sopa, çomak
kulvar :
lat., fra. * colare (toplamak; süzmek, filtrelemek, damlatmak; akmak, akıtmak;
sarmak; dolamak; halka haline getirmek) + orium (isim yapım, yer, durum ve araç
eki) (or (-cı, yapan, eden eki) + ium (isim yapım eki) ) (lat.); couler
(akmak), couloire (akış yeri, akma yeri; koridor, geçit) (fra.) * özellikle
spor ve ulaşım alanlarında belirli bir sınır veya yol anlamında kullanılan,
yarış veya hareket için ayrılmış şerit, koridor, geçit
kulyuç :
tür. * kul (bağlı, kapalı) + yuç (yüksek yer, uçurum) * geniş ve derin ağızlı
mağara
kum :
ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta
durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi
üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * dur, gel, ayağa
kalk, daim ol, devam ettir
kum :
tür. * kum (ufak taş tanecikleri) * doğada kayaların ve minerallerin dış
etkenlerle aşınarak ufalanması sonucu oluşan, su veya rüzgar etkisiyle taşınan,
silis minerallerinden oluşan, tarımdan inşaata kadar birçok alanda kullanılan,
taneli ve gevşek yapıdaki mineral parçacıkları, silisli toprak örtüsü
kum saati :
tür., ara. * kum (küçük silis mineralleri) (tür.) + saat (zaman, vakit, süre;
60 dk.lık zaman dilimi) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * iki cam hazne
arasındaki dar geçitten akan kum miktarına göre belirli bir zaman aralığını
ölçen, yerçekimiyle çalışan basit mekanik zaman ölçüm aracı
kuma :
tür. * kumak (birlikte yaşamak, kucaklaşmak), kuma (cariye, ortak kadın) * aynı
erkeğin nikahsız veya şeri nikahlı olan eşlerinden her biri (birbirlerine
göre), cariye, erkeğin ikinci karısı
kumadin :
fra. * coumadine (coumarin (bitkilerden elde edilen doğal bileşik, kan
pıhtılaşmasını etkileyen madde) + dine (kimyasal madde eki) ) * kan
pıhtılaşmasını önleyen antikoagülan ilaç, varfarin sodyum (C19H15NaO4)
kuman :
tür. * ku, kun (soluk, soluk, krem rengi, soluk sarı, sarımsı gri) + man (gibi
olan kişi) * 11. yüzyıl ile 14. yüzyıl arasında Doğu Avrupa’da Kıpçaklar ile
aynı birlik içinde bulunarak yaşamış bir Türk halkı
kumanda :
lat. * commandare (emretmek, buyurmak, talimat vermek, yönetmek) (co, com
(birlikte, beraber, ile) + mandare (görev vermek, emanet etmek, tevdi etmek,
yetkilendirmek, emretmek, buyurmak, talimat vermek, komuta etmek, taahhüt
etmek) ) * bir asker birliğini ve onunla ilgili bütün işleri yönetme görevi,
komuta
kumandan :
lat. * co, com (birlikte, beraber, ile) + mandatus (emanet edilmiş, verilmiş
görev, emredilmiş, emir, yetki) (mandare (görev vermek, emanet etmek, tevdi
etmek, yetkilendirmek, emretmek, talimat vermek, komuta etmek, taahhüt etmek) +
ant (-cı, yapan, eden eki) * bir asker topluluğunun başı, bir asker topluluğunu
yöneten rütbeli kimse, komutan
kumanya :
lat., ita. * compania (co, com (birlikte, beraber, ile) + panis (ekmek) )
(lat.); compagna (gemi erzakının saklandığı depo; gemi erzakı) (ita.) *
yolculukta yenilmek için hazırlanan yiyecek, azık; sefer durumundaki askerler
için hazırlanan yiyecek
kumar :
ara. * kamara (kumar oynamak, şans oyunu oynamak, bahis yapmak) * şans ve risk
unsurlarına dayalı olan ve ortaya para konularak ödül karşılığı oynanan her
türlü talih ve bahis oyunu, kimar
kumarbaz :
ara., far. * kamara (kumar oynamak, şans oyunu oynamak, bahis yapmak), kimar,
kumar (para veya benzeri ödül karşılığı oynanan talih oyunu) (ara.) + baz (-cı,
yapan, eden kişi; oynayan, iştigal eden, uğraşan) (far.) * kumar oynayan kişi,
bahisçi
kumarhane :
ara., far. * kamara (kumar oynamak, şans oyunu oynamak, bahis yapmak), kimar,
kumar (para veya benzeri ödül karşılığı oynanan talih oyunu) (ara.) + hane (ev,
mekan, yer) (far.) * kumar oynanan açık veya kapalı yer
kumaş :
ara. * kamis (gömlek), kumisa * dokuma bez (chemise (gömlek) (fra.) )
kumay :
far. * huma, hümay, kumay, umay (kutlu, uğurlu, mübarek), hümayun (padişaha ait,
kutlu) * vulturidae cinsinden kar kuşu, akbaba; Türk mitolojisi olan
Tengricilik’te, İslam mitolojisinde ve klasik edebiyatta üzerine gölgesi
düştüğü kişiye devlet, şans, zenginlik ve saltanat getirdiğine, asla yere
konmayıp görünmeyecek şekilde çok yükseklerde ve dinlenmeksizin sürekli
uçtuğuna inanılan efsanevi kuş, cennet kuşu, huma, hümay, humay
kumbara :
far. * kumpare, humpara (küçük küp, küçük kavanoz) (hum (küp, kavanoz) + pare
(parça) ) * para biriktirmek için kullanılan, metal, seramik, porselen, plastik
vb. maddelerden yapılan, üzerinde para atılacak bir deliği (bazı çeşitlerinde
banknotlar için yuvarlak delik) ve altında içini boşaltmak için kullanılan çoğu
zaman kilitli kapağı bulunan değişik biçimlerde üretilmiş küçük kutucuk
kumbaşı :
tür. * kum (küçük silis mineralleri) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç,
ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) * deniz, göl veya akarsu
kıyılarında oluşan kumlu yer, kumsal, kumluk
kumbul :
tür. * kum, küm (kabuğu sıyırmak, oyuk yapmak) + bul, bül (isim yapım eki) *
çam, söğüt, çınar vb. ağaçların kabuğundan yapılan kap; çam, söğüt, çınar vb.
ağaçların kabuğundaki sakız
kumkuma :
ara. * kumkum (güğüm, dar boyunlu su kabı, yuvarlak kap, küçük şişe) * sıvı,
koku veya yanıcı madde koymaya yarayan, genellikle yuvarlak gövdeli ve dar
ağızlı küçük kap veya kap biçimli nesne, küçük testi, çömlek; olumsuz, kötü bir
özelliği kendinde fazlasıyla toplayan kimse, olay veya yer
kumla :
tür. * kum (küçük silis mineralleri) + la (isim yapım eki) * geniş kumsal,
kumluk yer; güneş banyosu yapmak ereğiyle düzenlenmiş kumsal
kumlu :
tür. * kum (küçük silis mineralleri) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) *
Hatay'ın bir ilçesi
kumluca :
tür. * kum (küçük silis mineralleri) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) + ca
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Antalya'nın bir ilçesi
kumpanya :
lat., ita. * compania (co, com (birlikte, beraber, ile) + panis (ekmek) )
(lat.) * birlikte ekmek paylaşanlar; grup, arkadaşlık veya ticari ortaklık,
şirket; genellikle kazanç amacıyla büyük çapta yapılan alışveriş, ticaret
amaçlı bir araya gelmiş özel tiyatro topluluğu; aynı görüşü paylaşan, aynı
eylemi yapan kimseler topluluğu
kumpas :
lat. * com (ile, birlikte, beraber) + passus (adım) * tuzak, hile, komplo
(compasses, compas (pergel) (ing., fra.) )
kumpir :
alm. * Kartoffelpüree (patates püresi) (Kartoffel (patates) + püree (püresi) )
* fırında pişirilmiş büyük patatesin içinin ezilip, soğuk meze tarzı çeşitli
malzemelerle karıştırıldığı yemek türü
kumral :
tür. * konur (kestane, kestane rengi) + al (ile ilgili, gibi, -a ait) * açık
kestanerengi veya koyu sarı renk (saç ve kıl için)
kumru :
ara. * kamer (Ay), kameri, kumri (Ay gibi, Aya'a benzer; bir tür beyaz
güvercin) (Ay'ın beyaz renkli görünmesinden) * güvercingiller (columbidae)
familyasından olan, güvercine benzeyen ancak ondan daha küçük, evcil ve
genellikle boz renkli bir kuş türü; Ordu’nun bir ilçesi
kumsal :
tür. * kum (küçük silis mineralleri) + sal (gibi, ile ilgili) * deniz veya göl
kenarındaki kumluk alan
kumuç :
tür. * kum (küçük silis mineralleri) + uç (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
bir arada bulut halinde uçan, sivrisineğe benzer çok küçük bir sinek; içine et
veya peynir konarak yapılan bir çeşit sigara böreği
kumuk :
tür. * kuman (11. yüzyıl ile 14. yüzyıl arasında Doğu Avrupa’da Kıpçaklar ile
aynı birlik içinde bulunarak yaşamış bir Türk halkı) + uk (ile ilgili, gibi, -a
ait) * Kuzey Kafkasya'da Türkçe konuşan halkları tanımlayan terim (Dağıstan,
Çeçenya ve İnguşetya sadece Kumuklar veya Kumuk terimleriyle anılırdı.)
kumul :
tür. * kum (küçük silis mineralleri) + ul (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
çöllerde veya deniz kıyılarında, rüzgarların yığmasıyla oluşmuş kum tepesi.
kun :
san., far. * kuna (delik, oyuk) (san.); kun (popo, kıç, göt, makat ) (far.);
cul (popo, kıç, göt) (fra.) * popo, kıç, göt, makat
kun :
tür., ara. * kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek) * ol, oluş,
meydana çık; gün, gündüz, oluşum, genişleme, meydana çıkma
kunçuy :
tür., moğ. * kun (gün, güneş) + çuy (hanım, prenses) * Göktürk ve Moğol
kültüründe “hükümdar kızı” veya “prenses” ünvanı olarak kullanılan ve hanedan
mensubu kadınları ifade eden tarihi terim
kunda :
tür. * kund (sarmak, dolamak, bağlamak) + a (isim yapım eki) * örümcek; ağını
sararak veya dolayarak avını yakalayan büyük ve zehirli bir örümcek
kundak :
tür. * kund (sarmak, dolamak, bağlamak) + ak (isim yapım eki) * sarma veya
sargı işlevi gören nesne; bebekleri sarmaya yarayan bez; yangın çıkarma
amacıyla kullanılan fitil demeti
kundaklamak :
tür. * kund (sarmak, dolamak, bağlamak) + ak (isim yapım eki) + ka (etken fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi veya kişiyi kundak içine yerleştirip
sarmak veya nesneyi kundakla donatarak korumak, sabitlemek; yangın çıkartmak
amaçlı olarak ateşe vermek
kundt aygıtı :
alm., tür. * kundt (Alman fizikçi August Kundt'un soyadından) (alm.) + aygıt
(cihaz, alet, araç, enstrüman, aparat) (tür.) * ses dalgalarının hava veya gaz
sütunlarındaki dalga boyu ve ses hızını ölçmek amacıyla kullanılan, genellikle cam
tüp, mantar tıpa ve ince toz (örneğin likopodyum tozu) ile yapılan akustik
deney düzeneği
kundura :
gre., lat. * kyndyra (ayakkabı, çizme) (gre.); conducere (birlikte götürmek,
taşımak, iletmek, aktarmak) (con (ile, birlikte, beraber, tamamen) + ducere
(yönlendirmek, sürmek, götürmek, taşımak, iletmek) ) (lat.) * işçiliği kaba,
bağsız ve konçsuz ayakkabı
kunduru :
tür. * kund (sert, sağlam, dayanıklı) + ur (ile ilgili, gibi, -a ait) * başağı
dört sıradan oluşan, bir tür sert, sarı, sert ve iri taneli, yüksek glüten
oranına sahip ekmeklik bir buğday türü
kunduz :
tür. * kun (gece) + duz (ile ilgili; hayvan ismi eki) * geceleyin etkin olan
hayvan; kemirgenlerin castoridae familyasına ait, geniş kuyruklu ve baraj yapma
davranışıyla tanınan memeli türü, castor fiber
kuneat :
lat. * cuneus (kama, takoz, üçgen biçimli parça) + atus (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) * kama biçiminde olan, kamamsı, özellikle yaprak tabanı daralarak
üçgenimsi-kama şeklini alan yapıları tanımlayan botanik sıfat
kungfu :
çin. * gong (emek, çaba) + fu (adam, kişi) * uzun süreli emek ve disiplinli
çalışma sonucu elde edilen ustalık, beceri ve yetenek; Çin Mücadele
Sanatlarının bilinen yaygın ismi
kunnilingus :
lat. * cunni (vajina) + lingua, lingus (yalama) * kadın cinsel organının ağız
ve dil yoluyla uyarılması, vajina yalama (lisan (dil) (ara.), lingusitic,
linguistique, Linguistik (dilbilim) (ing., fra., alm.) )
kunt :
far. * kund, kunt (keskin olmayan, kör (bıçak), kaba, kalın, top veya sert) *
ağır, dayanıklı, kalın, sağlam, sert; iri yapılı, güçlü, cesur, mert, yiğit,
bahadır (insan için)
kuntay :
tür. * kunt (ağır, dayanıklı, kalın, sağlam, sert) + ay (Dünya’nın uydusu olan
gezegen, Ay) * dayanıklı, güçlü ve ay yüzlü, Ay gibi sağlam, güçlü, İri yapılı
genç
kunter :
tür. * kunt (ağır, dayanıklı, kalın, sağlam, sert) + er (erkek, adam, yiğit,
kahraman, cesur, mert, rütbesiz asker, asker; olgunlaşmak, yetişmek) * güçlü,
dayanıklı adam, sağlam erkek, sert erkek
kunut :
ara. * kanata (ayakta dua etmek, teslim olmak, huşu içinde olmak), kanit
(ayakta dua okuyan; itaat eden) * ayakta durma, ayakta daim olma, itaat etme;
namazda rükunun öncesinde veya sonrasında Allah Teala'ya ayakta okunan dua; bir
şeye o suretle devam ve mülazemet edip durma (continue, continuer (devam etmek)
(ing., fra.) )
kup :
fra. * couper (kesmek), coupe (kesme, kesim, kesik) * giysi kesimi, kesimle
verilen biçim
kupa :
gre., lat. * kupe (yuvarlak şekil; halka) (gre.); cupa (varil, fıçı, yuvarlak
kap) (lat.) * içeceklerin konulduğu yuvarlak ve kulplu kap, kase, tas, kap,
küçük içecek kabı
kuperoz :
fra. * couper (kesmek, kesilmek) + rose (gül) * ciltte küçük kılcal damarların
genişlemesi sonucu oluşan kızarıklık ve damar görünürlüğü durumu
kupes :
gre. * gopa (izmarit balığı) * İzmaritgillerden, ılıman denizlerde yaşayan bir
balık (boops boops)
kupfer :
alm. * Kupfer (bakır) * atom numarası 29, sembolü Cu olan, yüksek termal ve
elektrik iletkenliği olan yumuşak, dövülebilir ve sünek bir metal
kupffer hücresi :
alm. * Kupffer (Alman anatomi uzmanı Karl Wilhelm Ritter von Kupffer’in
soyadından) (alm.) + hucra (oda, odacık, göze, hücre) (ara.) + si (iyelik eki)
(tür.) * karaciğerde bulunan, kanı filtreleyip eski kırmızı kan hücrelerini ve
patojenleri fagosite eden makrofaj tipi hücre
kuplaj :
lat. * co, com (birlikte, beraber, ile) + pulare (bağlamak, birleştirmek) + gia
(isim yapım eki) (lat.); couplage (fra.) * bağlama, birleştirme, eşleştirme;
mekanikte iki mil veya sistemin tork aktarımı amacıyla rijit, elastik veya
hidrolik bağlantı elemanıyla birleştirilmesi işlemi; bir elektriksel sinyali
başka bir noktaya bağlamak, aktarma icin yapılan baglantıya tanımlayan teknik
terim
kuple :
lat. * copulatus (bağlanmış, birleştirilmiş), copula (bağ, bağlantı, birleşme)
(co, com (birlikte, beraber, ile) + pulare (bağlamak, birleştirmek) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); couplet (fra.) * birbirini
tamamlayan iki unsurdan oluşan yapı, ikili yapı; bir şarkıyı meydana getiren ve
bir nakaratla sona eren bölümlerden her biri; edebiyatta iki mısralık bent
kupon :
fra. * couper (kesmek), coupon (kesilen) * hisse senetleri, devlet tahvili gibi
değerli kağıtların üzerinde bulunan ve bu kağıtların belirli zamanlarda
getireceği faiz veya kazanç payını gösteren, zamanı gelince kesilip ilgili yere
verilerek karşılığında nakit para alınan parça; bir ürün veya hizmeti satın
alırken indirim veya indirim sayılabilecek nitelikte avantaj sağlayan belge
kupula :
lat. * cupa (kap, küvet, tekne, fıçı, varil, kasa) + ula (dişil küçültme eki) *
bir binanın tamamının veya bir kısmının kaplandığı yarım küre şeklindeki tonoz,
kubbe; kokleanın kemikli tepe noktası; akciğerin apeksini kaplayan plevral
kesenin zirvesi; krista ampullarisin, kristadan ampullaların çatısına kadar
uzanan endolenf ile çevrili soğan biçimli, jelatinimsi bileşeni
kupular :
lat. * cupa (kap, küvet, tekne, fıçı, varil, kasa) + ulus, ula (küçültme eki) +
aris (ile ilgili, -a ait) * küçük kase veya çanak biçiminde olan, kupa/kapsül
benzeri yapı taşıyan (botanikte özellikle meyve veya çiçek çevresindeki çanak biçimli
yapılar için kullanılan sıfat)
kupuliform :
lat. * cupa (kap, küvet, tekne, fıçı, varil, kasa) + ulus, ula (küçültme eki) +
formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a
ait) ) * küçük kase veya çanak biçiminde olan, kupa şeklinde olan
kupür :
fra. * coupure (kesim, kesilmiş olan, kesik) (couper (kesmek) + ure (isim yapım
eki) ) * kesilmiş olan, kesik; gazete, dergi gibi şeylerden kesilmiş yazı
kur :
lat. * cohors (avlu, korunaklı alan, askeri birlik) (co, con (ile, birlikte,
beraber) + hortos (bahçe, çevrili alan) (lat.); court (fra.) * birine saygı,
ilgi veya övgü gösterme, hoşnut etmek amacıyla davranma; karşı cinsi etkilemek,
ona olan ilgiyi göstermek amacıyla yapılan davranış
kur :
tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) * bir
birim ülke parasının diğer bir ülke parası cinsinden fiyatı, değeri, parite
kura :
ara. * karia (köy, kasaba, il, kent, şehir, yerleşim yeri) * köyler, kasabalar,
iller, kentler, şehirler, küçük yerleşim birimleri
kura :
tür. * kura (birden fazla seçenek arasından şansa dayalı seçim yapma yöntemi) *
hak sahipleri veya seçenekler arasında rastlantısal seçim yapma, çekiliş;
rastlantısal seçim, paylaştırma aracı
kurabiye :
far. * gulabiya (gul (gül) + ab (su) + iye (yer ve durum eki) ) * gülsuyu ile
yapılan hamur işi
kurak :
tür. * kur (susuzlaşmak, suyu tükenmek) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* az yağış alan, susuz, nemsiz
kural :
tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + al
(isim yapım eki) * bir oluşumun esası, oluşum koşulu, ilke, prensip, yasa,
kanun, kaide, düzen
kuram :
tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + am
(isim yapım eki) * bilimsel veya sistematik olarak düzenlenmiş, genel geçer
bilgi ve ilkeleri içeren teori veya sistem; uygulanarak ve şahit olunarak
geçerliliği, doğruluğu ispatlanmamış fikir veya düşünce
kur'an :
ara. * karaa (okumak) + an (isim yapım eki), kiraat (okuma) * okuma,
kelimelerle okuyarak yaratma, kurmak; İslam peygamberi Hz. Muhammed’e indirilen
kutsal kitap (create, créer (yaratmak) (ing., fra.) (Yaratıcının, kelimeler ile
yaratması bağlamında) )
kurander :
fra. * courir (koşmak, hızla ilerlemek), courant (akım, akış) + de (tamlama
eki) + air (hava) * hava akımı, cereyan
kur'an-ı kerim :
ara. * karaa (okumak) + an (isim yapım eki) + i (tamlama bağlacı) + kerim
(faydalı, cömert) * İslam peygamberi Hz. Muhammed’e indirilen kutsal kitap
kuratowski belitleri :
pol., tür. * kuratowski (Polonyalı matematikçi Kazimierz Kuratowski’nin
soyadından) + belit (doğruluğu apaçık bulunan, kanıtlanması gerekmeyen ve
kendiliğinden apaçık olduğu için öteki önermelerin ön dayanağı olan temel
önerme) + ler (çoğul eki) + i (iyellik eki) (tür.) * kümeler teorisinde
topolojik uzaylarda kapanış ve iç küme işlemleriyle oluşturulan ve belirli
kurallara göre tanımlanan 14 farklı küme türünü ifade eden teknik matematiksel
kavramlar
kurb :
ara. * karaba (yaklaşmak, yakınlaşmak), kurb (yakınlık, yakında olma; vücudun,
karnın yumuşaklığına kadar olan yani kıvrılma, eğilme noktasına kadar olan
bölümü, böğür), kurban (yakınlaşan, karib (yakın), akraba (yakınlar) *
yuvarlak, dairesel, döngüsel hat; yakınlık, yaklaşım (curve, courbe, Kurve
(eğim, eğri, bir yöne yaklaşmış) (ing., fra., alm.) )
kurbağa :
san., tür. * kur (kurbağanın çıkardığı sesten onomatopeik kelime) (tür.) +
baka, bağa (kurbağa; boynuzumsu veya kireçli örtü, boğumlu kabuk) (san.),
kurbaka (tür.) * sulak yerlerde yaşayan, çıplak derisi, sıçramaya ve yüzmeye
elverişli vücudu olan, yumurtayla üreyen, yavruları gelişimlerini durgun
sularda tamamladıktan sonra kuyruğu ve solungacı körelerek karada ve suda
yaşayabilecek (amfibik) duruma gelen, sıçrayarak yürüyen, suda iyi yüzen küçük
bir hayvan
kurbağa testi :
san., lat., tür. * kurbağa (amfibyen bir hayvan) (san.) + testa, testum, testus
(kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı; test, deneme, sınav, tecrübe) (lat.) + i
(iyelik eki) (tür.) * bir kadının idrarının, dişi kurbağanın derisinin altına
enjekte edilmesiyle uygulanan ve enjeksiyondan 12 veya 24 saat sonra kurbağanın
yumurtlaması durumunda sonucun pozitif olduğu anlaşılan hamilelik testi
kurbağalama :
san., tür. * kurbağa (amfibyen bir hayvan) (san.) + la (etken fiil eki) + ma
(isim yapım eki) (tür.) * kurbağanın su içinde yüzme şekline benzer şekilde
yüzmek; yüzme yarışlarında serbest, kelebek, sırtüstü gibi bir yüzme kategorisi
ismi
kurban :
ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak), karib, kurb (yakın) + an (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * yakın olan, yakınlaşan; İslami kültürde kesilecek
hayvan
kurbet :
ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak), karib, kurb (yakın) + et (isim yapım ve
durum eki) * yakınlık
kurbiyet :
ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak), karib, kurb (yakın) + i (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) + et (durum eki) * yakın olma durumu, yakınlık
kurcalamak :
tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + ca (ek)
+ la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi merakla veya gereksiz
biçimde elleyerek karıştırmak, içini yoklamak veya düzenini bozacak şekilde
müdahale etmek; dikkatli, sabırsız veya meraklı bir şekilde bir şeyi didik
didik etmek, karıştırmak, incelemek
kurçatovyum :
rus., lat. * kurchatov (Sovyet nükleer fizikçisi Igor Kurchatov'un soyadından)
(rus.) + ium (yer ve durum eki) (lat.) * atom numarası 104, atom ağırlığı 260,
simgesi Ku olan yapay element
kurdele :
lat., ita. * cordola (ince ip, şerit, kordon, dar kumaş şeridi) (corda (halat,
ip) + ula, ola (küçültme eki) ) * ince, genellikle kumaştan yapılmış, süs veya
bağlama amacıyla kullanılan uzun şerit şeklinde malzeme
kurdeşen :
tür. * kurda (kaşımak, kazımak) + eş (işteş fiil eki) + en (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * histamin ve diğer kimyasal medyatörlerin etkisiyle kapiller
damarların geçirgenliğinin artması sonucu ortaya çıkan, 24 saati geçmeyen,
eritematöz, ödemli ve kaşıntılı kızarıklık ve kabarcıklar ile kendini gösteren
alerjik deri hastalığı, ürtiker (insidansı %20-30 olup akut ve kronik formları
vardır, akut form genellikle 6 hafta içinde kendiliğinden iyileşir.)
kureyş :
ara., far. * kureyş (toplanma, bir araya gelme) * İslam öncesi Arabistan’daki
Mekke bölgesinde nüfuz sahibi olan, islam peygamberi Hz. Muhammed’in de mensubu
olduğu, Kabe’nin koruyucusu olan Arap kabilesi; Kur'an'ın 106. suresinin ismi
kurgan :
tür. * kor (saklamak, sakınmak, zarar gelmesini önlemek, kaplamak, örtmek) +
gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * mezar höyüğü, tümülüs; yığma tepe ve
höyük şeklinde bulunan genellikle toprak, taş veya tahtadan yapılmış mezarlar
için kullanılan bir tümülüs türü
kurgu :
tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + gu
(isim yapım eki) * gerçek unsurların belirli bir amaç doğrultusunda seçilip
düzenlenmesiyle oluşturulan yapay bütün; tamamen veya kısmen gerçeklere dayanmayan;
yazar veya sanatçının hayal gücünün eseri olan kişi, yer ve olaylar içeren
eser; saat ve benzeri aygıtlarda zembereği kurmaya yarayan araç; zembereğin
kurulmuş olma durumu
kurgu bilim :
tür. * kurgu (oluşturma, düzenleme, ayarlama) + bilim (bilme, ilim, tanıma) *
mevcut bilimsel ve teknolojik imkanların ötesinde bir gelişmişliği yansıtan
hikayelerin kategorisini tanımlayan terim, bilimkurgu
kurgusal :
tür. * kurgu (oluşturma, düzenleme, ayarlama) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer, gibi) * kurguya dayalı
kurkuma :
san., ara. * kurikuma (safran) (san.), kurkum (ara.) * zerdeçal (curcuma longa)
bitkisinin kökünden elde edilen, kimyasal bileşenlerinden biri kurkumin olan,
antiinflamatuar ve antioksidan özellikleri ile tıpta ve gıda sanayinde kullanılan
sarı renkte baharat ve boya maddesi (C21H20O6)
kurlağan :
tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + la
(etken fiil eki) + ğan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * parmaklarda,
özellikle tırnak yörelerindeki yumuşak bölümlerde oluşan ağrılı şiş, dolama,
etyaran, kurlugan
kurmaca :
tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + ma
(isim yapım eki) + ca (isim yapım eki) * gerçekte olmadığı halde varmış gibi
tasarımlanan, düşsel, yapıntısal, kurgusal, düzen; gerçek yaşamın somut olgu ve
olaylarıyla doğrudan doğruya bir özdeşlik ilişkisi kurulmasına elverişli
olmayan, yaratısal
kurmak :
tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + mak
(fiil mastar eki) * oluşturmak, yapılandırmak, kaplamak, örtmek, yokluğu
doldurup oluşturmak
kurmay :
tür. * kurum (oluşum, yapı) (kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek,
ayarlamak; germek) + um (isim yapım eki) ) + ay (yer ve durum eki) * sınavla
bir harp akademisine girip oradaki eğitimini başarıyla bitirerek askerlik ve
savaş bilgisiyle donanmış subay
kurna :
gre. * krunia (yalak, lavabo) * hamamlarda, musluğun altında bulunan ve içinde
su biriktirilen, yuvarlak ve genellikle mermer veya taş tekne
kurnaz :
tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + naz
(gibi olan, ile ilgili, -mış olan) * menfaati için oyun kurgulayarak
başkalarını kandıran, açıkgöz, uyanık
kuro :
gre., kür. * kuros (erkek çocuk, delikanlı, kıro) (gre.); kuro (kür.) * erkek
çocuk, delikanlı, kıro
kuron :
lat., fra. * corona (taç, çelenk, halka biçimli süs) (lat.); couronne (fra.) *
diş hekimliğinde kesilmiş dişlerin üzerine geçirilen, porselen ve metal alt
yapılı olarak hazırlanan sabit protez
kuros :
gre., kür. * kuros (erkek çocuk, delikanlı, kıro) (gre.); kuro (kür.) *
arkeolojide çoğunlukla çıplak olan genç erkek heykellerine verilen isim
kurra :
ara. * karaa (okumak) * çok okuyan, çok Kur’an okuyan
kurre :
ara. * karra (parlamak, ışıldamak; geri dönmek, tekrarlamak) * parlaklık, aydınlık
kurret-ül ayn :
ara. * kurret (parlaklık, aydınlık) + el (ön ek, artikel) + ayn (göz; pınar,
kaynak, menba) * göz aydınlığı, göz nuru
kurrikulum :
lat. * curriculum (koşu, yarış, araba) (currere (koşmak) + culum (küçültme eki)
) * derslerin ve içeriklerinin sistematik olarak sıralandığı öğrenim programı,
müfredat
kurrikulum vitae :
lat. * curriculum (koşu, yarış, araba) (currere (koşmak) + culum (küçültme eki)
) + vitae (hayat, yaşam) * bir kişinin kariyerinin, niteliklerinin ve
eğitiminin yazılı kısa özeti, özgeçmiş, rezüme
kurs :
ara., lat. * currere (koşmak), curs, cursus (koşma) (lat.); kurs (yuvarlak,
daire, çember, dairesel, çembersel), akras (yuvarlaklar, daireler, çemberler)
(ara.) * izlenen yol, yuvarlak, dairesel, döngüsel hat (Kreis (daire, çember)
(alm.) )
kursak :
tür. * kurga (kurumak), kurug (kuru) + sak (sap) * kuşların yemek borusu
üzerinde bulunan, hayvanın yediği şeylerin sindirilmek üzere toplandığı, torba
biçiminde şişkin organ; böceklerin ve solucanların sindirim kanallarında
bulunan, kuşların kursağına benzeyen yapı
kursak sütü :
tür. * kursak (kuşlardaki sindirim torbası) + süt (kadınların ve memeli dişi
hayvanların memelerinden gelen, besin değeri yüksek, beyaz sıvı; bitkilerin
türlü organlarında bulunan beyaz sıvı) + ü (iyelik eki) * bazı türlerde ana
kuşların kursak astarından salgılanan ve yavru kuşlara geri gönderilen bir
salgı
kursiyer :
lat., fra. * currere (koşmak), curs, cursus (koşma) + iaris (ile ilgili, gibi,
-a ait) (lat.); coursier (koşucu, atlet; haberci) (cours (ders, öğrenim süreci)
+ ier (-cı, yapan, eden eki) (fra.) * belirli bir süreliğine eğitim alan
öğrenci veya katılımcı, kurs öğrencisi, kurs katılımcısı
kurşun :
tür. * kurug (kurşun, metal) * atom numarası 82, atom kütlesi 207,19, simgesi
Pb olan mavi-gümüş rengi karışımı ağır metal element; silah mermisi
kurşuni :
tür. * kurug (kurşun, metal) + un (ek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
mavi-gümüş karışımı rengi olan, kurşun rengi olan
kurşunlamak :
tür. * kurug (kurşun, metal) + un (ek) + la (etken diil eki) + mak (fiil mastar
eki) * silahla ateş ederek vurmak, kurşun atmak
kurşunlu :
tür. * kurug (kurşun, metal) + un (ek) + la (etken diil eki) + lu (ile,
birlikte, beraber, sahibi) * Çankırı'nın bir ilçesi
kurşunsuz benzin :
tür., alm. * kurşun (ağır metal element Pb) + suz (yoksunluk, zıtlık ve
olumsuzluk eki) (tür.) + benzine (yakıt olarak kullanılan hidrokarbon) (alm.) *
benzinin içinde bulunan ve hem oktan yükseltme, hem de yağlama görevi gören
kurşun elementini içermeyen, ancak izomerizasyon yöntemiyle bileşiğindeki C
(Karbon) ve H (Hidrojen) atomlarının diziliminin değiştirilmiş olması nedeniyle
süper benzin ile aynı performansı veren benzin türü
kurt :
tür., oğu. * kurt (tırtıl, larva; köpeğe benzer vahşi hayvan) * Avrasya ve
Kuzey Amerika'ya özgü, köpekgiller (canidae) familyasından, genellikle sürü
halinde yaşayan, etçil, vahşi ve yırtıcı memeli hayvan, Canis lupus
kurt köpeği :
tür., oğu. * kurt (tırtıl, larva; köpeğe benzer vahşi hayvan) + köpek (Canidae
familyasına ait memeli hayvan) + i (iyelik eki) * Alman çoban kurdu, Alman
kurdu
kurtağzı :
tür. * kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) +
ağız (açılma yeri, delik, giriş veya çıkış noktası) + ı (iyelik eki) * gemi ve
sandallarda, halatın geçmesi için teknenin kenarına tutturulmuş, açık ağız
biçiminde metal parça; çekmece, sandık gibi eşyalarda, doğramanın birbirine
geçen dişleri.
kurtalan :
tür., oğu. * kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan)
+ alan (arazi, açık alan, saha, açık ve geniş, düz yer, düz yüzey, meydan,
bölge, mıntıka, yüzey; alıcı, alma işini yapan) * Siirt’in bir ilçesi (eski
simi Garzan)
kurtarmak :
tür. * kurt (sıkıntıyı sonlandırmak; tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe
benzer vahşi hayvan) + ar (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * zor
durumdan çıkarmak (kurtun Türkleri Ergenekon’dan çıkarışına atfen)
kurtayağı :
tür. * kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) +
ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme organından her
biri) + ı (iyelik eki) * yaprak dizilişi veya sürgün görünümü kurt ayağına
benzeyen, genellikle Lycopodium cinsinden otsu sporlu bitkilerin ortak ismi,
lycopus europaeus
kurtbağrı :
tür. * kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) +
bağr, bağır (göğüs, yürek) + ı (iyelik eki) * zeytingiller familyasından
Ligustrum cinsini oluşturan çalı veya küçük ağaçlara verilan isim
kurtboğan :
tür. * kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) +
boğan (boğmak eylemi yapan, sıkıştıran) * ranunculaceae familyasına bağlı olan,
yaklaşık 250 türe sahip, gövde veya sapı, bitkiye sıkıca sarılarak diğer
bitkileri boğan, genellikle sarılıcı özelliğe sahip bir bitki türü, aconitum
kurtçuk :
tür. * kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) + çuk
(küçültme eki) * böceklerin yumurtadan çıktıktan sonra krizalit veya ergin
yapılarını kazanmadan önceki larva halini ifade eden, küçük ve genellikle beyaz
renkli, yumuşak gövdeli canlı
kurtkıyan : tür.
* kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) + kıyan
(kesen, yok eden, zarar veren) * afrika'da yaşayan sığırcıkgiller familyasının
genel ismi
kurtpençesi :
tür. * kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) +
pençe (yırtıcı hayvanların sivri tırnaklı ön ayağı) + si (iyelik eki) *
karabuğdaygillerden, kurt pençesine benzeyen, çoğunlukla dikenli veya sert
yapraklı olan, sapında ve kökünde bol tanen (tannik asit) bulunan, çiçekleri
salkım durumunda olan, iç sürgününü önlemede yararlanılabilen, clubmoss
(gülgiller) familyasından Lycopodium cinsinin en yaygın türü olan çok yıllık
bir bitki, kurttırnağı
kurtuluş :
tür. * kurt (sıkıntıyı sonlandırmak; tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe
benzer vahşi hayvan) + ul (edilgen fiil eki) + uş (isim yapım eki) * tehlikeli,
sıkıntılı veya kötü bir durumu savma, atlatma, böyle bir durumdan uzaklaşma
kuru :
ara. * kur (ay hali, hayız veya temizlik dönemi; bir şeyin başlangıcıyla sonu
arasındaki süre) * adet dönemleri, ay halleri, regl dönemi, menstrüasyon
dönemi, aybaşı hali
kuru :
tür. * kur (susuzlaşmak, suyu tükenmek) + u (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
* susuz, sudan yoksun, ıslak olmayan, nemsiz; az yağış alan
kuru fasulye :
tür., lat. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) (tür.) + phaseolos (kayık,
tekne, sandal) (gre.) (baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından
yenilebilir tohumlu bitki, fasulye) (gre.); phaseolus (lat.) * taneleri
olgunlaşıp kurutulmuş, baklagiller familyasından, yemeklik olarak kullanılan
bir fasulye türü
kuru soğuk :
tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + soğuk (düşük sıcaklık, ılık veya
sıcak olmayan ısı) * yağmursuz havadaki sert soğuk
kuru temizleme :
tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + temiz (kirli olmayan) + le (etken
fiil eki) + me (isim yapım eki) * su yerine uçucu organik çözücüler
(solventler) kullanarak tekstil ürünlerini temizleme yöntemi
kuru üzüm :
tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + üzüm (vitis adı verilen yaprak
döken asma yapraklarının meyvesi) * farklı üzüm türlerinin doğal yöntemlerle
kurutulmasıyla elde edilen kurutulmuş üzüm, Vitis vinifera L)
kurucaşile :
tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + ca (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + şile (ballıbabagillerden, kuru yerlerde yetişen, saksıda da
yetiştirilebilen, küçük yapraklı, pembe çiçekli, güzel kokulu bir bitki,
mercanköşk) * Bartın’ın bir ilçesi (eski simi Luvi ve Hitit dilinde “Kromna”
(kar, kro (baş, kafa, tepe) + umna (halk, insan) )
kurukafa :
tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + kafa (baş, tepe) * tamamen
kemikleşmiş, et ve deri olmadan kuru kalmış insan veya hayvan kafatası
kurul :
tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + ul
(isim yapım eki) * belirli bir amaç veya görev için düzenlenen ve bir araya
gelen resmi veya gayriresmi görevli insan topluluğu, heyet, meclis, komite,
konsey
kurulamak :
tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + la (etken fil eki) + mak (fiil
mastar eki) * kuru hale getirmek, ıslaklığını gidermek, suyu yitmek
kurulmak :
tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + ul
(isim yapım eki) + mak (fiil mastar eki) * bir yere yerleşmek, konumlanmak;
birine karşı olumsuz düşünceler biriktirmek
kurultay :
tür. * kurul (heyet, meclis, komite, konsey) + tay (büyük toplantı, topluluk,
heyet, toy) * devlet veya topluluk meselelerini görüşmek ve karar almak
amacıyla düzenlenen geniş katılımlı resmi toplantı
kuruluş :
tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + ul
(edilgen fiil eki) + uş (isim yapım eki) * kurulma işi; toplumsal veya
üretimsel bir işlev görmek üzere kurulmuş, oluşturulmuş her türlü örgüt,
organizasyon, işyeri, dernek, kurum, oluşum, teşkilat
kurum :
tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + um
(isim yapım eki) * kurulma işi; toplumsal veya üretimsel bir işlev görmek üzere
kurulmuş, oluşturulmuş her türlü kuruluş, örgüt, organizasyon, işyeri, dernek,
oluşum, teşkilat; toplumun din, dil, adalet, aile, hukuk, mülkiyet, devlet vb.
gibi, insanlarca oluşturulan ve belli düzeni, yasası, ilkesi bulunan manevi
varlıklarından her biri
kurum :
tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + um (isim yapım eki) * yanma sonucu
ortaya çıkan kara toz
kurumak :
tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + mak (fiil mastar eki) * kuru hale
gelmek, ıslaklığı kaybolmak, suyu yitmek
kurumsal :
tür. * kurum (örgüt, organizasyon, işyeri, dernek, kuruluş, oluşum, teşkilat) +
sal (ile ilgili, gibi) * bir kurumun yapısına, işleyişine, kimliğine ve resmî
düzenine ait olan veya bu özellikleri taşıyan nitelik, kurumla ilgili, kuruma
ilişkin
kuruntu :
tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + un
(dönüşlü fiil eki) + tu (isim yapım eki) * gerçekliği olmayan, kişinin zihninde
oluşan, genellikle olumsuz, endişelendirici, kaygı verici hayali düşünce
kuruş :
lat. * grossus (iri, büyük, kalın, kaba; Orta Çağ’da büyük gümüş para) *
Osmanlı döneminden itibaren kullanılan, değeri zamanla değişen ve günümüzde
Türk lirasının yüzde birine eşit olan para birimi
kurutmak :
tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + t (etken fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * kuru hale getirmek, ıslaklığını kaybettirmek, suyunu gidermek
kuruyemiş :
tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + yemiş (meyve, bitkinin yenecek
ürünü) (ye (yemek) + miş (geçmiş zaman ve isim yapım eki) ) * doğal olarak veya
kurutularak suyu azaltılmış, genellikle kabuklu olarak tüketilen meyve ve tohum
kurvatür :
lat. * curvatura (eğrilik, eğim) (curvare (eğmek, bükmek) (curvus, curva (eğri,
büküklük) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) +
ura (isim yapım eki) ) * matematik ve geometride bir eğrinin veya yüzeyin
eğrilik derecesi, eğim
kurve :
lat. * curvus, curva (eğri, büküklük) * eğri çizgi veya kavisli form; yolun
veya çizginin eğrilmiş kısmı, viraj
kurya :
lat. * curia (Roma’da senato binası; yönetim ve yargı organı) * bir araya
gelinen, yönetim ve karar alma işlerinin yürütüldüğü yer; Katolik Kilisesi’nde,
Vatikan'ı yöneten yürütme ve yargılama organlarının bütünü
kurye :
lat. * currere (koşmak, akmak, ilerlemek) + arius (isim yapım eki) (lat.);
courir (koşmak) + ier (-cu, yapan, eden) (fra.) * haber, belge veya küçük
paketleri hızlı şekilde ulaştırmakla görevli kişi veya hizmet
kusa :
ara. * kusa (zayıflık, eksiklik) * zayıflığı, eksikliği bulunmak
kuskun :
tür. * kus (at kuyruğu) + kun (ile ilgili, bağlama ve yer eki) * atın kuyruğu
altından geçirilip eyere bağlanan kayış;
kuskus :
ara. * kaskasa (püre yapmak, kırpmak) * un, süt ve yumurtayla yapılan, ufak ve
yuvarlak taneler biçiminde kurutulmuş hamur
kusmak :
tür. * kus (mide içeriğini midenin kasılması sonucunda ağız yoluyla dışarı
çıkarmak) + mak (fiil mastar eki) * mide içeriğini, midedeki kasılmalara dayalı
olarak istemli veya istemsiz şekilde ağız yoluyla dışarı atmak
kusmuk :
tür. * kus (mide içeriğini midenin kasılması sonucunda ağız yoluyla dışarı
çıkarmak) + mak (isim yapım eki) * ağız yoluyla dışarı atılmış mide içeriği
kuspidat :
lat. * cuspis (uç, sivri uç, mızrak ucu) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım
eki) * sivri uçlu, uç kısmı iğne veya mızrak ucu şeklinde olan; botanikte sivri
uçla sonlanan yapıları tanımlayan sıfat
kuspis :
lat. * cuspis (uç, sivri uç, mızrak ucu) * özellikle kalp ve damar yapılarında
kapakçıkların (örneğin aort kapağı) üçgenimsi sivri uçları veya kenar
çıkıntıları; aort kapağındaki üç yaprakçıktan her biri
kussmaul :
alm. * kussmaul (Alman hekim Adolf Kussmaul’un soydından) * genellikle şiddetli
metabolik asidoz, özellikle diyabetik ketoasidoz ve aynı zamanda böbrek
yetmezliği ile ilişkili sürekli ve hızlı, derin nefes almayla karakterize
anormal bir solunum şekli (artan hız veya solunum derinliği nedeniyle kandaki
karbondioksiti azaltan herhangi bir solunum şekli olan bir hiperventilasyon
şekli)
kusur :
ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak,
parçalamak, ayırmak, kısaltmak, eksiltmek) * bir şeyin beklenen veya olması
gereken ölçülere göre eksik, hatalı veya yetersiz olma durumu, zayıflık, acz,
acizlik, eksiklik, hata
kusva :
ara. * kasa (uzak olmak, uzaklaşmak), kasi (uzak), aksa (en uzak) * en uzak, en
ileri, en son nokta, Son derecede bulunan; Son, nihayet; Son sınır. Erişilecek
olan en son nokta;
kuş :
tür. * k (ön ek) + uçu, uç (havalanmak, yerden yükselmek, havada hareket etmek,
kanat çırpıp gitmek) ) * yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı,
vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu, yumurtlayarak
üreyen omurgalı hayvanların ortak ismi
kuş sütü :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + süt (kadınların ve memeli dişi
hayvanların memelerinden gelen, besin değeri yüksek, beyaz sıvı; bitkilerin
türlü organlarında bulunan beyaz sıvı) + ü (iyelik eki) * çok nadir, değerli,
zor bulunan veya hiç bulunamayan bir şeyi ifade eden deyimsel bir ifade
kuşadası :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + ada (çevresi su ile kaplı kara parçası)
+ sı (iyelik eki) * Aydın’ın turistik bir ilçesi
kuşak :
tür. * kuş (tabaka oluşturmak, katman oluşturmak, etrafını sarmak, çevrelemek,
çevreleyen) + ak (isim yapım eki) * çevreleyen, çevresini saran, etrafını
saran, çevresinde bir tabaka oluşturan (couche (tabaka, katman) (fra.) )
kuşam :
tür. * kuş (tabaka oluşturmak, katman oluşturmak, etrafını sarmak, çevrelemek)
+ am (isim yapım eki) * giyim, giysiyle örtünme, elbiseye sarınma
kuşane :
far. * koş (güzel, hoş) + ane (kap, kase, çanak) * yayvan ve küçük tencere
kuşanmak :
tür. * kuş (tabaka oluşturmak, katman oluşturmak, etrafını sarmak, çevrelemek)
+ an (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sarınmak, giymek
kuşatmak :
ara. * kuş (tabaka oluşturmak, katman oluşturmak, etrafını sarmak, çevrelemek)
+ at (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * çevrelemek, etrafını sarmak,
çevresini sarmak, çevresinde bir tabaka oluşturmak
kuşbakışı :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + bakış (bakma işi) (bak (görmek için
gözleri yöneltmek) + ış (isim yapım eki) ) * yukarıdan, yüksekten, tıpkı bir
kuşun bakışı gibi geniş ve genel bir perspektiften görme
kuşbaşı :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç,
ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) * yemeklik olarak
kullanılan et veya sebzelerin, kuş başı büyüklüğünde küçük parçalar halinde
doğranmış biçimi
kuşbaz :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + baz (-cı, yapan, eden kişi; oynayan,
iştigal eden, uğraşan) * süs kuşları yetiştiren, kuş meraklısı kimse, kuşçu;
Osmanlı döneminde, padişahların av kuşlarını yetiştiren, o kuşlara bakmakla
görevli kimse
kuşbeyinli :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + beyin (kafatasının içindeki merkezi
yönetim organı) + li (sahibi, ile, birlikte, beraber) * akılsız, aptal, ahmak
kuşbilim :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + bilim (bilme, ilim, tanıma) * kuş
taşıllarını, kuşları ve onların doğal ortamlarını konu alan hayvanbilim dalı,
ornitoloji
kuşburnu :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + burun (yüzde, başın ön kısmında bulunan,
öne doğru çıkıntılı olan ve solunum ile koku alma işlevlerini gören organ) + u
(iyelik eki) * Avrupa, kuzeybatı Afrika ve Batı Asya’da yetişen, içi tüylü ve
çok sayıda tohumu bulunan, sonbaharda olgunlaşan, C vitamini açısından dünyanın
en zengin meyvesi olup limondan 60 kat daha fazla C vitamini içerdiği için taze
olarak tüketilmesinin yanı sıra kurutularak da kullanılan ve çayı ile marmelatı
yapılan bir tür bitki; yaban gülünün (Rosa canina) olgunlaştığında kırmızıya
dönen burun biçimli küçük meyvesi
kuşdili :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + dil (ağızdaki konuşma, yeme, yalama ve
tat alma organı) + i (iyelik eki) * genellikle çocukların, başkaları anlamasın
diye sözcüklerin başına ve hecelerinin arasına başka heceler ekleyerek
uydurdukları bir tür konuşma; örneğin sa-ga-na-ga (sana) gibi
kuşe :
fra. * couche (tabaka, katman, zar, membran), couché (kaplanmış, tabaka ile
kaplanmış, ince zar ile örtülmüş) * baskı işlerinde kullanılan ve yüzey
parlaklığı, pürüzsüzlük, ağırlık gibi belirli özellikler kazanması için polimer
veya bileşik ile kaplanarak üretilen, günlük hayatta dergi, broşür, afiş gibi
çalışmaların basımında kullanılan kaygan ve parlak yüzeye sahip bir kağıt türü
kuşekmeği :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + ekmek (un hamurundan yapılan yiyecek) +
i (iyelik eki) * turpgillerden, çorak yerlerde yetişen, beyaz veya mor çiçekli,
eskiden hekimlikte kullanılmış olan otçul bir bitki, çobandağarcığı (thlaspi),
polygonum aviculare; madımakgiller (polygonaceae) ailesine bağlı madımak
(polygonum) cinsinden yarı dik gövdesi ile 10 ila 40 cm büyüyebilen tek yıllık
bir bitki, çoban değneği
kuşet :
lat., fra. * collocare (yerleştirmek, yatırmak, uzandırmak), cubare (yatmak,
uzanmak) (lat.); couchette (yatar koltuk, yataklı kompartıman) (couche (katman,
tabaka), coucher (yatmak, uzanmak) + ette (küçültme eki) ) (fra.) * trenlerde
veya otobüslerde yolcuların yatabilmesi için tasarlanmış, genellikle koltuk
veya katlanabilir dar yatak sisteminden oluşan düzenek
kuşgömü :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + gömü (gömme, saklama, gizleme) *
sığırın, en az hareket eden kısmı olan sırt kısmındaki etin belirli
baharatlarla hazırlanıp gömülerek veya kapatılarak saklanması yoluyla yapılan
bir pastırma türü, kuşgönü
kuşkirazı :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + kiraz (gülgillerden kırmızı renkli ve
çekirdekli bir meyve) + ı (iyelik eki) * gülgillerden, bütün ılıman ülkelerde
yetişen, gövdesi silindir biçiminde, boyu 15 metreyi bulabilen, yapraklanmadan
önce ak çiçekler açan, esmer kırmızı renkli kerestesi kaplamacılıkta,
tornacılıkta ve müzik araçları yapımında kullanılan bir ağaç
kuşkonmaz :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + kon (yerleşmek, oturmak) + maz (üçüncü
tekil şahıs olumsuzluk eki) * sebze olarak yenen ve süs amacıyla yetiştirilen
çeşitli bitki türlerini kapsayan, tamamı Asparagaceae familyasının cinsinde yer
alan, kuşların üzerine konamadığı ve yabanilerine dünyanın ılıman bölgelerinde
sıkça rastlanan bir bitki cinsi
kuşku :
tür. * kuş (tabaka oluşturmak, katman oluşturmak, etrafını sarmak, çevrelemek)
+ ku (isim yapım eki) * bir durum, bilgi veya kişinin doğruluğu veya
güvenilirliği hakkında emin olamama hali, şüphe
kuşlokumu :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + lokum (şeker, su ve nişasta temelinde
hazırlanan, kıvamı yumuşak, çiğnemesi keyifli, ağızda dağılan bir Türk tatlısı)
+ u (iyelk eki) * un, yumurta ve şekerle yapılan bir kurabiye
kuşluk :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + luk (yer ve durum eki) * Güneşin
doğuşundan 45 dakika sonra başlayan, öğle vaktinden 10 dakika önce sona eren
zaman dilimi, duha
kuşmar :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + mar (vurmak, yakalamak) * kuş avlamak
için hazırlanmış tuzak
kuşotu :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u
(iyelik eki) * caryophyllaceae familyasından yıllık çiçekli bir bitki olan,
Avrasya'ya özgü olup atık topraklarda, tarım arazilerinde ve bahçelerde ot
olarak, tüm dünyada doğallaştırılmış ve bazen salata mahsulü veya kümes
hayvanlarının tüketimi için yetiştirilen bitki
kuşpalazı :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + palaz (gelişen, büyüyen) + ı (iyelik
eki) * corynebacterium diphtheriae isimli mikroorganizmanın boğaz, burun, göz
ve derideki yaralarda yerleşmesiyle ortaya çıkan bulaşıcı bir hastalık, difteri
kuştüyü :
tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + tüy (ince kıl) + ü (iyelik eki) *
genellikle yastık, yorgan veya giysi doldurmada kullanılan hafif ve yalıtkan
malzeme olan kuş tüyü
kut :
ara. * kata (kuvvet vermek, desteklemek; beslemek, gıda vermek) * gıda, azık,
besin; insan veya hayvanın yaşamını sürdürmesi için gerekli yiyecek, rızık
kutadgu bilig :
tür. * kutadgu (mutluluk veren, kutlu eden, güzel hissettiren) (kut (baht,
tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet, mutluluk, rızık) + adgu
(getiren, ulaştıran) ) + bilig (bilgi) * mutluluk veren bilgi, mutuluk getiren
bilgi
kutan :
tür. * kut (baht, tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet,
mutluluk, rızık) + an (isim yapım ve araç eki) * büyük pulluk, köten
kutanöz :
lat. * cutis (deri, cilt, ten) + aneus (ile ilgili, gibi, -a ait) * deri
tabakaları, deri yoluyla etki eden ilaçlar, deri hastalıkları, deri yoluyla
uygulanan tedaviler veya dermatolojik yapılar ile ilgili
kutanöz inokülasyon :
lat. * cutaneus (deriyle ilgili) (cutis (deri, cilt, ten) + aneus (ile ilgili,
gibi, -a ait) ) + inoculatio (enjeksiyon, zerk, aşılama) (in (iç, içeri,
içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + oculare (gözü kullanarak
görmek, gözle donatmak, gözle algılamak) (oculus (göz; tomurcuk) + are (fiil
mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) ) * mikroorganizma, aşı veya biyokimyasal
maddenin deri yoluyla vücuda verilmesi işlemi
kutanöz kandidiazis :
lat., gre. * cutaneus (deriyle ilgili) (cutis (deri, cilt, ten) + aneus (ile
ilgili, gibi, -a ait) ) + candidiasis (candida mantarlarının aşırı çoğalması
sonucu oluşan mantar enfeksiyonlarının genel ismi) (candidus (parlak, beyaz,
temiz), candere (parlamak, beyaz olmak), candidus (parlak beyaz, ak), candida
(beyaz, parlak, temiz) (lat.) + iasis (iltihap, enfeksiyon, durum, sorun,
hastalık eki) (gre.) * deride Candida türü mantarların neden olduğu yüzeysel
mantar enfeksiyonu
kutb :
ara. * ketebe (yazmak, çizmek), kitab (yazı, çizgi) * çizgi, eksen, mihver,
aks, dingil, kazık; yerkürenin, kuzey ve güney olmak üzere, yer ekseninin
geçtiği varsayılan iki noktasından her biri
kutikula :
lat. * cutis (deri, cilt, ten) + cula (dişil küçültme eki) ) * küçük deri, ince
örtü; tırnak, yaprak veya bazı hayvanların dış yüzeyinde bulunan ince, koruyucu
tabaka; bitkilerde epidermisin üzerinde bulunan mumsu koruyucu tabaka;
hayvanlarda da dış örtü veya ince dış tabaka
kutis :
lat. * cutis (deri, cilt, ten) * deri, cilt; anatomide özellikle derinin ana
tabakası
kutis verrükoza :
lat. * cutis (deri, cilt, ten) + verrucosus (siğilli, siğil gibi çıkıntılı)
(verruca (siğil) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * deri yüzeyinde siğil
benzeri kabarıklıklar ve pürtüklü bir görünümle karakterize durum.
kutla :
ara. * kutla (yığın, küme, hepsi, tümü; kütle) * büyük parça, küme, yığın; bir
yerde toplanmış, bir araya gelmiş insan yığını; bir nesneye uygulanan kuvvetle,
oluşan ivme arasındaki orantıyı veren katsayı veya nesne niceliği; bir cismin
sahip olduğu madde miktarını, hacmi ve yoğunluğu ile ölçülebilir fiziksel
özelliğini ifade eden, SI biriminde kilogram (kg) ile ölçülen büyüklük, yığın,
küme, hepsi, tümü; kütle
kutlamak :
tür. * kut (baht, tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet,
mutluluk, rızık) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * tebrik etmek;
bir olayı, başarıyı veya özel günü iyi dilekler ve sevinçle anmak,
onurlandırmak
kutn :
aka., ara. * katanu (zayıf, ince, narin) (aka.); kutn (ara.); (cotton, coton
(pamuk) (ing., fra) * ebegümecigiller familyasına ait, sıcak bölgelerde
yetişen, tohumlarının etrafındaki beyaz ve yumuşak lifleri tekstil sanayisinin
en temel ham maddesini oluşturan kozalı tarım bitkisi, pamuk
kutne :
ara. * kutne (parça, dilim, tüy veya pamuk topağı/parçası); Kutteln (işkembe)
(alm.) * geviş getiren hayvanların dört odacıklı midelerinin son bölümü, şirden
(şirdan)
kutnu :
aka., ara. * katanu (zayıf, ince, narin) (aka.); kutn (pamuk) + u (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) (ara.) * pamuk veya ipekle karışık pamuktan dokunmuş
kalın, ensiz kumaş türü
kutr :
ara. * katara (azalmak, eksik olmak, kesmek) * dairenin merkezinden geçerek
daireyi iki eşit parçaya ayıran doğru parçası, kesim, kesit, bölük, bölge, çap,
aktar (ç.)
kutsal :
tür. * kut (baht, tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet,
mutluluk, rızık) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) * güçlü bir
dinsel saygı uyandıran veya uyandırması gereken; tapılacak veyayolunda can
verilecek denli sevilen
kutsal kase :
tür., ara. * kutsal (mukaddes, mübarek, dini açıdan değerli) (tür.) + kase
(kap, çanak, tas) (ara.) * Mesih İsa’nın son akşam yemeğinde kullandığına
inanılan efsanevi özel, manevi değeri yüksek, kutsanmış kap
kutsamak :
tür. * kut (baht, tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet,
mutluluk, rızık) + sa (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kişiyi,
yeri veya nesneyi kutsal saymak, ona manevi değer yüklemek veya Tanrı’dan
iyilik dilemek
kutsi :
ara. * kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olmak, kutsal olmak, ilahi ve manevi
değeri olmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dinen değerli, mübarek,
kutsal, mukaddes
kutsiyet :
ara. * kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olmak, kutsal olmak, ilahi ve manevi
değeri olmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (isim yapım eki) *
dinen değerli olma, mübareklik, kutsallık, mukaddes olma
kutu :
gre. * kuti (kapanabilir küçük sandık, hazne, kap) * içine eşya konulan,
genellikle dört köşeli kap, muhafaza kabı, kovuk, hazne, kap, tas; arı
peteğinin her hücresi
kutup :
ara. * ketebe (yazmak, çizmek), kitab (yazı, çizgi) * çizgi, eksen, mihver,
aks, dingil, kazık; yerkürenin, kuzey ve güney olmak üzere, yer ekseninin
geçtiği varsayılan iki noktasından her biri
kutup ayısı :
ara., tür. * kutup (yerkürenin iki uç noktasından her biri) (ara.) + ayı (iri
memeli hayvan) + sı (iyelik eki) (tür.) * dünyanın kutup bölgelerinde yaşayan,
beyaz postlu, iri yapılı etçil memeli türü (Ursus maritimus)
kutup yıldızı :
ara., tür. * kutup (yerkürenin iki uç noktasından her biri) (ara.) + yıldız
(ısı ve ışık kaynağı olan gök cismi) + ı (iyelik eki) (tür.) * kuzey yönünü
gösteren ve gökyüzünde Küçük Ayı takımyıldızının en parlak yıldızı olan Polaris
kutuplanmak :
ara., tür. * kutup (yerkürenin iki uç noktasından her biri) (ara.) + lan
(dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir nesnenin veya durumun kutuplar
halinde, karşıt özelliklerde veya zıt kutuplar doğrultusunda ayrılması veya
yönlendirilmesi durumu
kutuplaşmak :
ara., tür. * kutup (yerkürenin iki uç noktasından her biri) (ara.) + laş
(edilgen ve işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * fikir, görüş veya
durumlar karşıt iki kutba ayrılarak belirginleşmek, zıtlaşmak, karşıt hale
gelmek
kutur :
ara. * katara (azalmak, eksik olmak, kesmek) * dairenin merkezinden geçerek
daireyi iki eşit parçaya ayıran doğru parçası, kesim, kesit, bölük, bölge, çap,
aktar (ç.) (couture (kesim), cut (keik, kesmek) (ing., fra.), couteau (bıçak,
keski) (fra.) )
kut'ül amare :
ara. * kut (uğur, baht, şans, talih) + el (ön ek, artikel) + amare (ebedi,
sonsuz) * sonsuz uğur; Osmanlı Ordusunun 29 Nisan 1916 tarihinde İngilizlere
karşı zafer kazandığı Irak´ın Kut bölgesi
kutür :
lat., fra. * consutura (birlikte dikme, ekleme) (co, con, com (birlikte,
beraber, ile) + sutura (dikiş, dikme) (suere (dikmek), sutus (dikilmiş) + ura
(isim yapım eki) ) (lat.); couture (dikim, terzilik, dikiş işi) (fra.) * dikiş,
terzilik, dikim, dikme (kutr (çap; ortadan kesen) (ara.) )
kuudi :
ara. * kaada (oturmak) * oturur halde, oturarak
kuva :
ara. * kuvveh (güç, kuvvet, kudret, kadr, iktidar) * güç, kuvvet, kudret;
kuvvetli, güçlü, kudretli, muktedir
kuva-i milliye :
ara. * kuva (güç, kuvvet, kudret) + i (tamlama eki) + milliye (ulusal, milletle
ilgili) * Osmanlı Devleti’nin son döneminde, özellikle Kurtuluş Savaşı
sırasında halkın oluşturduğu, bağımsızlık ve ulusal direniş amacıyla
örgütlenmiş silahlı güçleri ifade eden terim
kuvars :
alm. * quarz (sert, kristal yapılı mineral) * az çok saf durumda olan
billurlaşmış silisin doğada çok yaygın biçimde bulunan bir türü
kuvarsit :
alm., gre. * quarz (sert, kristal yapılı mineral) (alm.) + ites (element, kayaç
ve mineral eki) (gre.) * kuvarsın metamorfik süreçle dönüşmesi sonucu oluşan,
sert ve dayanıklı metamorfik kayaç türü
kuver :
lat., fra.* coperire (örtmek, kaplamak) (co, con (ile, birlikte, beraber) +
operire (çalışmak, yapmak, uğraşmak) ) (lat.); couvrir (örtmek, kaplamak),
couvert (örtülü, kaplı) (fra.) * örtülü, kaplı; restoranlarda masaya önceden
konulan ve genellikle ücretsiz olan örtü, çatal-bıçak, peçete, tuzluk,
karabiberlik gibi araç ve gereçler
kuvertür :
lat., fra. * coperire (örtmek, kaplamak) (co, con (ile, birlikte, beraber) +
operire (çalışmak, yapmak, uğraşmak) ) (lat.); couvrir (örtmek, kaplamak),
couverture (örtü, kaplama) (couvert (örtülü, kaplı) + ure (isim yapım eki) )
(fra.) * kaplama; çikolata yapımında kullanılan, yüzeyi parlak ve düzgün,
yüksek kaliteli kaplama çikolatası
kuveykır :
ing. * quaker (titreyenler) (quake (titremek) + er (-cı, yapan, eden eki) ) *
mevcut Hristiyan mezheplerinden ve tarikatlarından memnun olmayanlar tarafından
17. yüzyıl ortalarında İngiltere'nin kuzeybatısında ortaya çıkmış bir mezhep
kuveyt :
ara. * kut (kale), kuveyt (küçük hisar, tahkimli yer, küçük kale) * Basra
Körfezi kıyısında yer alan, 18. yüzyılda küçük bir yerleşim ve kale etrafında
gelişmiş olan bağımsız bir Arap devleti
kuvöz :
fra. * couver (kuluçkaya yatmak, üretmek) + euse (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * yeni doğan bebekleri, özellikle prematüreleri dış etkenlerden izole
ederek sıcak ve kontrollü bir ortamda tutmak ve bilirubin seviyesini düşürmek
için tasarlanmış tıbbi cihaz; kuluçka makinesi
kuvve :
ara. * kuvve (güç, kudret) * güç, kudret, potans; düşünce, tasarı, niyet,
zihinsel güç, kuvvet
kuvvet :
ara. * kuvvet (güç, kudret), kavva (güçlendirmek, kuvvetlendirmek,
sağlamlaştırmak), takviye (güçlendirme, kuvvetlendirme, sağlamlaştırma), kava
(güçlü olmak, kudretli olmak), kava (güçlü olmak, kudretli olmak), kavi (güçlü,
sağlam, kuvvetli, kudretli) * sabit bir şeyi hareket ettirebilen, hareket
halindeki bir şeyin yönünü değiştirebilen veya o şeyin şeklini değiştirebilen
tesir, güç, kudret (kuvvet (F), kütle (m) çarpı ivme (a) veya yerçekimi ivmesi
(g) olarak hesaplanır. F = m.g; F = m.a)
kuymak :
moğ. * kuyu (içi boş veya sıvı dolu olan ve derinliğe sahip çukur; içine sıvı
akıtılan veya içinden sıvı çekilen derin çukur), kuy (dökmek, içine akıtmak) +
mag, mak (isim yapım eki) * dökme metal; yumurta, un, beyazpeynir ve yağ ile
yapılan omlete benzer bir yiyecek; un, yağ, şekerle yapılan ve kaymak eklenerek
yenilen bir tatlı
kuyruk :
tür. * kud, kuy (akıtmak, dökmek) + ruk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
hayvanların arka kısmında uzanan organ; nesnelerde arka kısımda bulunan uzantı;
ardıl, sıra, izleyen (aşağı doğru akarcasıba uzanması bağlamından)
kuyruk sokumu :
tür. * kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve
omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) + sok (içeri
itmek, dahil etmek) + um (isim yapım eki) + u (iyelik eki) * omurganın en alt
kısmı, kuyruk kemiği, koksiks
kuyrukkakan :
tür. * kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve
omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) + kakan (iten,
dürten, vuran, bastıran, zorlayan) * önceden karatavukgiller familyasında
sınıflandırılan, şimdi ise sinekkapangiller familyasına yerleştirilen, Avrupa
ve Asya’daki açık taşlı bölgelerde yayılış gösteren göçmen ve böcekçil bir tür
kuş
kuyruklu yıldız :
tür. * kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve
omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) + lu (sahibi,
ile, birlikte, beraber) + yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve
ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök
cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak,
ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) * Güneş’e yaklaştığında buz,
toz ve gazlarının buharlaşmasıyla ışıklı bir kuyruk oluşturan, Güneş etrafında
eliptik yörüngelerde dönen küçük gökcismi
kuyruksallayan :
tür. * kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve
omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) + sallayan
(kımıldatan, kıpırdatan, hareket ettiren) * kuyruksallayangillerden, kanatları
ve vücudunun üst bölümü kül rengi, alt bölümü sarı olan, uzun kuyruklu, küçük,
ötücü kuş, yont kuşu (motacilla)
kuyruksüren :
tür. * kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve
omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) + süren (temas
ettiren, dokunduran, sürten) * etçillerden, Afrika’da ve özellikle Mısır’da çok
bol olarak yaşayan, kedi iriliğinde, yeşile çalar kızılımsı külrenginde, timsah
yumurtaları ve yılanlarla beslenen bir hayvan, firavunfaresi
kuytu :
gre. * khoiti (kuş yuvası, yatma yeri, deniz yatağı), khoitos, koiton (yatak,
yatak odası), khoite (deniz kıyısında karaya girintili yer, girinti, oyuk) *
gözden uzakta, ıssız, sessiz, kimsesiz (yer); rüzgar, güneş veya dış etkilerden
korunaklı, gizli ve sakin yer
kuyu :
tür. * kud, kuy (akıtmak, dökmek) + u (isim yapım eki) * toprakta, su katmanına
ulaşıncaya değin derinliğine kazılan, genellikle silindir biçiminde, iç çevre
yüzeyine duvar örülen, suyundan yararlanılan çukur; toprağa kazılan derince
çukur
kuyucak :
tür. * kuyu (toprakta açılan derin çukur) + cak (küçültme eki) * Aydın’ın bir
ilçesi
kuyudat :
ara. * kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme
bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek), kaide (temel, esas, ilke,
taban), kayd (koşul, bağ, şart) * (resmi defterdeki) kayıtlar, yazılı belgeler
kuyumcu :
tür. * kuyum (altın, gümüş ve değerli taş işleme; değerli taşlardan ve
metallerden yapılan süs eşyası) (kuy (işlemek, oymak) + um (isim yapım eki) ) +
cu (yapan, eden kimse) * altın, gümüş ve değerli taşları işleyip satan kimse
kuz :
tür. * kuz (gölge, güneş görmeyen yer) * güneş almayan veya az güneş alan;
güneş almayan yer, gölge
kuzen :
lat., fra. * lat. consobrinus (anne tarafından kuzen) (co, con (birlikte,
beraber, ile) + sobrinus (anne kardeşinin oğlu) (soror (kız kardeş) + inus (ile
ilgili, gibi, -a ait) ) (lat.); cousin (fra.) * akrabalık bağları içinde,
ebeveynlerden birinin kardeşinin çocuğunu ifade eden yakın hısım
kuzey :
tür. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge, loş,
karanlık) + ey (isim yapım eki) * dünya üzerinde kuzey kutbuna yönelen
(Norveç’in bulunduğu konum ve ilerisi), çoğunlukla soğuk iklimlerle özdeşleşen
ve coğrafi koordinat sistemindeki dört temel yönden (kuzey, güney, doğu, batı)
biri olan yön, şimal
kuzey kıbrıs türk
cumhuriyeti : tür., ara. * kuz (güneş almayan veya az
güneş alan; güneş almayan yer, gölge, loş, karanlık) + ey (isim yapım eki)
(tür.) + kypros (küpür, bakır; sakız ağacı (özellikle ladan reçinesi) (gre.) +
cumhuriyet (halk yönetimi sistemi) (ara.) + i (iyelik eki) * Akdenizde, Mersin
ilinin açıklarında yer alan Kıbrıs Adası’nın kuzey bölümünde bulunan ve
yalnızca Türkiye tarafından tanınan, Türk halkının çoğunlukta olduğu bağımsız
yönetim birimi
kuzey kore :
tür., çin. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge,
loş, karanlık) + ey (isim yapım eki) (tür.) + goryeo (eski hanedan ismi) (go
(yüksek) + ryeo (krallık, düzen) ) (çin.) * Kore Yarımadası’nın kuzey kesiminde
yer alan, Güney Kore, Çin ve Rusya ile sınırı olan, resmi adıyla Kore
Demokratik Halk Cumhuriyeti olan, tek partili sosyalist yönetimle yönetilen
devlet
kuzey kutbu :
tür., ara. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge,
loş, karanlık) + ey (isim yapım eki) (tür.) + kutb (çizgi, eksen, mihver, aks,
dingil, kazık) (ara.) + u (iyelik eki) (tür.) * Dünyanın coğrafi olarak en
kuzeyde yer alan, sürekli buzlarla kaplı ve kuzey enleminin 90° olduğu bölge
kuzey makedonya :
tür., gre. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge,
loş, karanlık) + ey (isim yapım eki) (tür.) + macedonia (yüksek yerli olan,
dağlık olan yer) (maced (yüksek, dağlı, yüksek yerli) + on (ile ilgili, gibi,
-a ait) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * Balkanlar’da, tarihsel
olarak, Büyük İskender tarafından kurulan antik Makedonya Krallığı topraklarını
kapsayan ve günümüzde Kuzey Makedonya Cumhuriyeti ile Yunanistan’ın bazı
bölgelerini içine alan coğrafi ve tarihi bölge (Kuzey Makedonya Cumhuriyeti,
kuzeyinde Kosova ve Sırbistan, doğusunda Bulgaristan, güneyinde Yunanistan ve
batısında Arnavutluk yer alan ülkedir.)
kuzey mariana adaları :
tür., ibr., ara., lat. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan
yer, gölge, loş, karanlık) + ey (isim yapım eki) + miryam (deniz; üzüntü; deniz
yıldızı) (ibr.), meryem (ara.), mariana (Maria’ya ait, Maria ile ilgili,
Maria’nın soyundan) (maria (deniz; üzüntü; deniz yıldızı) + ana (ile ilgili, -e
ait) ) (ibr., lat.) + ada (dört tarafı su ile çevirili kara parçası) + lar
(çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * Dünya haritasında Pasifik Okyanusu’nda
yer alan, Mariana Takımadaları’nın kuzey bölümünü oluşturan ve siyasi olarak
Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlı özerk bir bölge
kuzeybatı :
tür. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge, loş,
karanlık) + ey (isim yapım eki) + batı (güneşin battığı yön; coğrafi koordinat
sistemindeki dört temel yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri olan yön, garb) *
kuzey ve batının kesişiminden oluşan yönü ifade eden ve coğrafi
konumlandırmalarda kullanılan bileşik yön ismi
kuzeydoğu :
tür. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge, loş,
karanlık) + ey (isim yapım eki) + batı (güneşin battığı yön; coğrafi koordinat
sistemindeki dört temel yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri olan yön, şark)
* kuzey ve doğunun kesişiminden oluşan yönü ifade eden ve coğrafi
konumlandırmalarda kullanılan bileşik yön ismi
kuzgun :
tür. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge, loş,
karanlık, siyah) + gun (kuş) * Corvidae familyasından olan birçok karga türüne,
özellikle asıl kargadan daha küçük olan karakargaya verilen isim
kuzgunkılıcı :
tür. * kuzgun (küçük karga türü) + kılıç (uzun ve kenarı keskin metalden
yapılmış savaş aleti) + ı (iyelik eki) * süsengillerden, iki yüzden çok türü
bulunan, soğuğa dayanıklı, ensiz, uzun ve sivri yapraklı, güzel çiçekli bir süs
bitkisi
kuzin :
lat., fra. * consobrinus (anne tarafından kuzen) (co, con (birlikte, beraber,
ile) + sobrinus (anne kardeşinin oğlu) (soror (kız kardeş) + inus (ile ilgili,
gibi, -a ait) ) (lat.); cousine (fra.) * akrabalık bağları içinde,
ebeveynlerden birinin kardeşinin kız çocuğunu ifade eden yakın hısım
kuzine :
lat., fra. * coquina (mutfak) (coquere (pişirmek) + ina (yer ve durum eki) )
(lat.); cuisine (mutfak) (cuir (pişirmek) + sine (yer ve durum eki) ) (fra.) *
hem ısınmaya hem de üzerinde yemek pişirmeye yarayan büyük soba; gemilerde
yemek pişirilen yer, gemi mutfağı
kuzu :
tür. * kuz (çocuk, yavru) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * küçük baş
hayvanlar arasında özellikle koyun yavrusu için kullanılan, genellikle yumuşak
ve besleyici etiyle bilinen memeli hayvan, koyun yavrusu (kızan (erkek çocuk;
çocuklar, çoluk çocuk) (tür.) )
kuzudişi :
tür. * kuz (çocuk, yavru), kuzu (koyun yavrusu) + diş (çıkıntı; ağızda yer alan
ve çiğnemeye, ısırmaya, kesmeye yarayan kemiksi çıkıntı) + i (iyelik eki) *
kuzunun süt dişi veya yavru koyun dişi; insanda küçük ve yeni çıkan dişler
kuzugöbeği :
tür. * kuz (çocuk, yavru), kuzu (koyun yavrusu) + göbek (karın bölgesinin orta
kısmı; şeylerin merkezi, ortası) + i (iyelik eki) * Morchellaceae
familyasından, yenilebilen bir mantar türü
kuzukulağı :
tür. * kuz (çocuk, yavru), kuzu (koyun yavrusu) + kulak (işitme organı) + ı
(iyelik eki) * Polygonaceae (kuzukulağıgiller, madımakgiller) familyasından,
20-50 cm boyunda, kırmızı gövdeli ve çok yıllık bir bitki türü olan,
yapraklarında potasyum oksalat ve oksalik asit, köklerinde tanen, antrakinon
türevleri, nişasta, reçine ve şekerler bulunan, ayrıca A, B, C vitaminleri,
demir ve fosfor açısından da zengin olan bitki türü
kuzukulağı asidi :
tür., lat. * kuzukulağı (bitki türü) + asit (acidum, ekşi) (lat.) + i (iyelik
eki) (tür.) * sistematik adı etandioik asit ve kimyasal formülü karboksilik
asit olan organik bir asit, oksalik asit (C2H2O4)
kuzzulkurt :
kür. * kuzilkurt (zıkkım; zehirli ot, zakkum) * bir azar ifadesi olarak
söylenen, sinirlenen kişiyi baştan defetme amacını güden, zıkkımın dibi,
zıkkımın kökü, ne var, yeter artık anlamlarını içeren söylem
küba :
tai. * cuba (bereketli toprak; büyük yer, büyük yerleşim) * Atlantik
Okyanusu'nda ABD'nin 150 km kadar güneyinde yer alan Karayip adalar grubu
içindeki bir ada ülkesi
kübey hatun :
tür. * kübey (büyük, ulu, saygıdeğer, aziz) + hatun (kraliçe, kadın hükümdar;
kadın) * Türk ve Altay mitolojisinde, doğum yapan kadınları koruyan doğum
tanrıçası, Kubay Ana
kübik :
gre. * kybikos (küp şeklinde olan) (kybos (altı yüzlü geometrik şekil, küp) +
ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.); cubus (altı kare yüzü olan üç
boyutlu geometrik şekil, küp) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.); kabe
(ara.) * küp biçiminde, küp özelliği taşıyan, hacim veya şekil açısından küp
ile ilgili
kübik denklem :
gre., tür. * kybikos (küp şeklinde olan) (gre.) + denklem (eşitlik, eşitleme) *
küp dereceli değişken içeren, yani değişkenin en yüksek kuvveti 3 olan, üçüncü
dereceden bir polinomun 0’a eşit olması şeklinde yazılan denklem
kübist :
gre., lat. * kybos (altı yüzlü geometrik şekil, küp) + iste (-cı, destekçi,
yandaş, yapan, eden) (gre.); cubista (lat.) * küp biçimli perspektifleri ve
geometrik şekilleri kullanarak nesneleri farklı açılardan aynı anda tasvir eden
sanatçı; kübizm akımını benimseyen veya uygulayan kişi
kübit :
gre., lat. * kubitos (dirsek, uzantı) (gre.); cubitum (dirsek, uzantı) (cubare
(yatarak uzanmak, yatmak) + itum (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * dirsek;
dirsekten parmak ucuna kadar, yaklaşık 45-52 cm olan uzunluk ölçüsü
kübizm :
gre. * kybos (altı yüzlü geometrik şekil, küp) + ismos (isim yapım, durum,
akım, öğreti, doktrin eki) (gre.); cubismus (lat.) * 20. yüzyıl başındaki
temsile dayalı sanat anlayışından saparak devrim yapan, Pablo Picasso ve
Georges Braque tarafından, nesne yüzeylerinin ardına bakarak konuyu aynı anda
değişik açılardan sunabilecek geometrik şekilleri vurgulayacak şekilde
geliştirilen Fransız sanat akımı
küboid :
gre. * kybos (altı yüzlü geometrik şekil, küp) + oeides (gibi, ile ilgili,
benzer, şekilli, biçimli) * küp biçimine benzeyen, dikdörtgen prizma formunda
üç boyutlu cisim
kübra :
ara. * kebir (büyük, yüce, ulu, iri), kibr (büyüklük, yücelik, ululuk, irilik;
büyüklenme, kendini büyük görme, ululanma) sıfat * büyük, en büyük, en yüce
küçük :
tür. * kiç, giç (ufak, min,k) + ük (ile ilgili, gibi) * büyük olmayan,
boyutları, benzerlerinden daha ufak olan, ufak, minik
küçük aptes :
tür., far. * küçük (ufak, minik) (tür.) + abdest (dua öncesi yıkanma, gusül,
gasl) (ab (su) + dest (el) ) (far.) * sidik, idrar, ürin; işeme, idrar yapma
küçük dil :
tür. * küçük (ufak, minik) + tıl (eski Türkçede dil, lisan) * ağız boşluğunun
yutak ile birleştiği kısımda, damağın en arka kısmında asılı şekilde duran,
mukoza, bağ ve kas dokusu ile tükürük salgılayan kanallardan oluşan ve
besinlerin ağızdan yutağa doğru itilmesini sağlayan etli doku parçası, uvula
küçük kan dolaşımı :
tür. * küçük (ufak, minik) + kan (damarlardaki hayati sıvı) + dol (dönmek,
çevrelemek, çevresinde gezinmek) + aş (edilgen ve işteş fiil eki) + ım (isim
yapım eki) + ı (iyelik eki) * kalbin sağ karıncığından çıkan kirli (oksijeni
az) kanın akciğerlere pompalanarak burada oksijenlenip temizlenmesini ve sonra
sol kulakçığa dönmesini sağlayan dolaşım sistemi, circulatio minor, circulatio
pulmonalis
küçük mücenneb :
tür., ara. * küçük (ufak, minik) (tür.) + cenb (yan, taraf, yan taraf),
mucenneb (yanda olan, yanında olan) (ara.) * müzikte asıl sesin yan
taraflarındaki ses; Osmanlı tıbbında ve anatomi terimlerinde “küçük yan kası”
veya “küçük yan bölge”
küçük parmak :
tür. * küçük (ufak, minik) + parmak (el veya ayağın uç kısımlarındaki eklemli
organ) (bar, par (tutmak, kavramak) + ma (isim yapım eki) + k (araç eki) ) *
(insanda) el veya ayaktaki beş parmağın en küçüğü, serçeparmak
küçükayı :
tür. * küçük (ufak, minik) + adığ, ayı (yabanıl ve etçil memeli hayvan) * Büyük
Ayı takımyıldızının kuzeydoğusunda yer alan ve Kutup Yıldızı’nı da içeren
takımyıldız, Ursa Minor
küçükbaş :
tür. * küçük (ufak, minik) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa;
şef, yönetici, lider, reis) * hayvancılıkta koyun, keçi gibi gövde yapısı ve
ağırlığı büyükbaş hayvanlardan küçük olan evcil hayvanları ifade eden terim
küçükçekmece :
tür. * küçük (ufak, minik) + çek (kendine sürmek, kendine yönlendirmek; yük
çekmek, katlanmak, tahammül etmek, tartmak, ağırlığını ölçmek için kaldırmak) +
mece (isim yapım eki) * İstanbul’un bir ilçesi (gölde salın çekilerek
götürülmesinden)
küçülmek :
tür. * kiç, giç (ufak, min,k) + ül (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) *
boyutlarının ölçüleri azalmak, ufalmak, küçük hale gelmek
küçümen :
tür. * kiç, giç (ufak, min,k) + men (kişi, kimse) * boyu posu kısa, yapısı
minyon veya ufak tefek olan kimse; önemi, etkisi veya yetkisi az kişi (mecazi)
küçümsemek :
tür. * kiç, giç (ufak, min,k) + üm (edilgen fiil eki) + se (etken fiil eki) +
mek (fiil mastar eki) * değerini az addetmek, değer vermemek, az değer vermek,
aşağılamak, hakir görmek, önemsiz ve değersiz addedip horlamak
küçürek :
tür. * kiç, giç (ufak, min,k) + ü (bağlaç) + rek (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * çok küçük, en ufak boyutta; edebiyatta özellikle az sözcükle yoğun
anlam veren uzunluğu oldukça kısa olan, en fazla 300 kelime içeren bir yazım
türü
küf :
far., tür. * kuf, kof, küf (çürümek) * nemli ve havasız ortamlarda organik
maddeler üzerinde üreyen, çoğunlukla kötü koku ve bozulmaya yol açan
mikroskobik mantar topluluğu
küfe :
ara. * kaffe (çekmek), kufa (toplanmak, bir araya gelmek; yuvarlaklaşmak,
kıvrılmak), kuffa (hasırdan veya ince tahtadan yapılmış büyük sepet) * söğüt ve
benzeri ağaçların ince dallarından örülen, sırtta yük taşımaya yarayan, kaba ve
dayanıklı, derin, büyük sepet, sırt sepeti
küfelik :
ara., tür. * kaffe (çekmek), kufa (toplanmak, bir araya gelmek; yuvarlaklaşmak,
kıvrılmak), kuffa (hasırdan veya ince tahtadan yapılmış büyük sepet) (ara.) +
lik (isim yapım eki) (tür.) * bir küfeyi dolduracak miktarda, bir küfe dolusu;
ayakta duramayacak denli sarhoş kimse (mecazi)
küffar :
ara. * kefere (örtmek, gizlemek, inkar etmek), kufr (örtme, gizleme, reddetme,
inkar etme), kafir (örtücü, inkarcı; tarımcı çiftçi) * inkarcılar, kafirler
küfr :
ara. * kefere (örtmek, gizlemek, inkar etmek), kafir (örtücü, inkarcı; tarımcı
çiftçi) * örtme, gizleme, reddetme, inkar etme
küfran :
ara. * kefere (örtmek, gizlemek, inkar etmek), kufr (örtme, gizleme, reddetme)
+ an (isim yapım eki) * nimeti inkar etme, nankörlük
küfretmek :
ara. * kefere (örtmek, gizlemek, inkar etmek), kufr (örtme, gizleme, reddetme)
(ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * inkar etmek; kötü söz
söylemek, namus, onur ve kişiliğe yönelik, kaba, çirkin, ağıza alınmaz sözler
söylemek, sövmek
küfür :
ara. * kefere (örtmek, gizlemek, inkar etmek), kufr (örtme, gizleme, reddetme)
* inkar etme; kötü söz söyleme, namus, onur ve kişiliğe yönelik, kaba, çirkin,
ağza alınmaz sözler söyleme, sövme, sövgü
küfürbaz :
ara., far. * kefere (örtmek, gizlemek, inkar etmek), kufr (örtme, gizleme,
reddetme) (ara.) + baz (-cı, yapan, eden kişi; oynayan, iştigal eden, uğraşan)
(far.) * küfür eden kişi
küfüv :
ara. * kefa (yetmek, yeterli olmak), kafi (yeterli, yeten) * eşitlik, denklik,
benzerlik ve yeterlik
küğ :
tür. * kü (ses, seda, ün, şöhret, haber ve fısıltı), küğ (şiir vezni, şarkı
nağmesi ve ahenk) * uyum, ezgi, makam, musiki parçası, çalgısal musiki, melodi,
tartım, türkü, besteleme, şiir vezni veya genel olarak düzen ve ahenk
küheylan :
ara. * kuhl (kömür, siyah), kuheyl (siyaha boyanmış, sürmeli) + an (ile ilgili,
gibi, -a ait) * siyah renkli olan; siyah renkli soylu Arap atı
kühulet :
ara. * kehl (ergin, erişkin, yetişkin) * erginlik, erişkinlik, yetişkinlik,
orta yaşlılık
kükremek :
tür. * kükr (gür ve güçlü ses çıkarmak) + e (bağlaç) + mek (fiil mastar eki) *
aslan bağırmak, deniz veya nehir kabarmak, taşmak coşkuyla saldırmak, mayalanıp
kabarmak, gür bir biçimde yetişmek coşmak, taşkınlık göstermek
kükürt :
far. * gugird (yanıcı bir madde, sülfür) * simgesi S, atom sayısı 16, atom
ağırlığı 32,064 olan, 12,08 santigrat derecede ergiyen, doğada saf olarak veya
başka cisimlerle bileşik durumda bulunan, kokusuz ve tatsız, limon sarısı
renkte, pek geniş bir kullanım alanı olan katı bir element
kül :
tür., ara. * kül (yanma sonucu oluşan toz) * yanmış veya yanmakta olan organik
maddelerin geriye kalan gri veya beyaz renkli, toz halindeki mineral kalıntısı,
curufu; sigara veya tütün ürünlerinin yanması sonucu oluşan gri toz madde; kül,
yanık veya kavrulmuş madde; yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde
kül tablası :
tür., gre., lat. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz
kalıntısı; yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) (tür.) + tavli
(tabla, tahta levha, yazı tahtası, masa, düz yüzey) (gre.); tabula (tahta
levha, yazı tahtası, liste) (tab (tahta, levha) + ulus, ula (küçültme eki) )
(lat.) + sı (iyelik eki) (tür.) * sigaranın yanması sonucunda oluşan yanmış gri
toz bölümün dökülmesi için kullanılan çanak veya kap
külah :
aram., sür., far. * kalah, kulah (yüksek başlık, taç) (aram., sür.), kullah
(far.) * eskiden erkeklerin giydiği, genellikle keçeden yapılan, ucu sivri veya
yüksek başlık, yüksek başlık, taç; soylulara mahsus yüksek başlık; takke,
kalpak; içine leblebi, çekirdek gibi taneli kuru şeyler konulmak için huni
biçiminde bükülmüş kağıt kap
külale :
far. * kulale, kolale (taç, başlık veya saç buklesi) * kıvırcık saç, bukle,
kıvrım kıvrım olan saç; çiçek demeti
külbastı :
tür. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz kalıntısı;
yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) + bas (aşağı veya yukarı
doğru itmek, üzerine baskı uygulamak, itmek) + tı (geçmiş zaman eki) * közde
veya ızgarada pişirilen kemiksiz et
külbe :
tür. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz kalıntısı;
yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) + be (isim yapım eki) *
küçük kazma, çapa; tandırdaki ateşin yanmasını sağlayan hava deliği; ocak,
fırın veya ateşle temas eden küçük kap veya hazne; geleneksel kullanımlarda
ateşin, közün veya yanmış maddenin toplandığı yer
külbütör :
lat., fra. * culus (arka, geri, popo, göt, kıç, kuyruk) + vertere (dönmek,
döndürmek, çevirmek) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.); culbuteur (fra.) *
içten yanmalı motorlarda silindir veya piston hareketini yönlendirme işlevi
olan, kam lobundan radyal hareketi poppet valfte doğrusal harekete ileten ve
onu açmak için salınan, bir ucu, eksantrik milinin dönen bir lobu tarafından
kaldırılırken ve indirilirken, diğer ucu supap gövdesi üzerinde hareket eden
kol
külçe :
tür. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz kalıntısı;
yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) + çe (küçültme eki)
eritilip kalıba dökülmüş, kalıp durumunda maden veya alaşım; yığın durumundaki
nesnelerin oluşturduğu öbek * ingot, bullion, nugget; lingot le; Metallklumpen
r, Barren r
küldöken :
tür. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz kalıntısı;
yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) + dök (akıtmak, boşaltmak,
yağdırmak) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kasım fırtınası, kasım ayı
ortalarında esen, havaları aniden soğutan şiddetli rüzgar (soğuktan ötürü
ocakların yakılıp küllerinin dökülmesine atfen)
külek :
tür. * kül, küle (sıvı taşımak, aktarmak) + ek (isim yapım eki, araç eki) *
yağ, bal, pekmez gibi şeyler koymaya yarayan, genellikle kapaklı tahta kova
külfet :
ara. * kallafa (yüklemek, sorumlu kılmak, görev vermek), kulf (yük,
sorumluluk), kulfat (yük olma, yükümlülük, sorumluluk) * ağır sorumluluk, yük
veya zahmet, sıkıntılı zorluk, yorgunluk; bir işin veya durumun kişiye
getirdiği sıkıntı veya meşakkat (mecazi)
külhan :
far. * gul (ateş) + han (yer, mekan) * hamamın altında bulunan, hamamı ve
suyunu ısıtan, kapalı ve geniş ocak; hamam veya demirhane gibi yerlerde odun
ateşinin bulunduğu bölüm veya mekan; mecazen kaba, hoyrat veya aykırı davranışlı
kişilerin bulunduğu yer
külhanbeyi :
far., tür. * gul (ateş) + han (yer, mekan) (far.) + beg, bey (bay, kişi; ağa,
efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip
olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın,
zengin, mal mülk sahibi) + i (iyelik eki) (tür.) * demirhane veya hamam ocağını
yakan kişi; kendilerine özgü giyinişleri ve konuşma biçimleri olan, başıboş ve
haylaz takımından kimse, kabadayı, serseri, hayta (mecazi)
külhancı :
far., tür. * gul (ateş) + han (yer, mekan) (far.) + cı (yapan, eden eki) (tür.)
* hamam ocağını yakan kimse; Osmanlı döneminde saray hamamlarını ısıtmakla
görevli kimse
külhani :
far. * gul (ateş) + han (yer, mekan) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
külhanbeyi, kabadayı, serseri, hayta; hafif sövgü anlamı taşıyan bir okşama
sözü
külkedisi :
far., tür. * gul (ateş) (far.) + kedi (küçük etobur memeli) (tür.) * çok
üşüdüğü için ateşin, mangalın başından ayrılmayan (kimse); sokulgan (kimse)
külli :
ara. * kull (tüm, bütün, hepsi, tamamı) + i (ile ilgili, -a ait) * hepsi, tümü,
tamamı; var olan her şeyi kapsayan, bütün varlıkları ve düşünülen şeyleri içine
alan; bütüne, genele, tüme değgin, tümle ilgili, tümel (whole (tüm, hepsi)
(ing.) )
külliyat :
ara. * kull (tüm, bütün, hepsi, tamamı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
+ yat (isim yapım eki) * bir yazarın, bir konunun veya bir alandaki tüm
eserlerin, yazıların veya çalışmaların bütünü
külliye :
ara. * kull (tüm, bütün, hepsi, tamamı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
+ iye (yer ve durum eki) * Osmanlı mimarisinde cami etrafında medrese, hamam,
aşevi, kütüphane gibi sosyal ve eğitim yapılarının bir arada bulunduğu
kompleks; toplu yapı veya kurum
külliyen :
ara. * kull (tüm, bütün, hepsi, tamamı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
+ yen (olarak, gibi) * bir işin, durumun veya olgunun tüm yönlerini kapsayacak
şekilde, tamamen, bütünüyle, tümüyle, eksiksiz
külliyet :
ara. * kull (tüm, bütün, hepsi, tamamı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer)
+ yet (durum eki) * bütünlük, bir şeyin bütünlüğü, eksiksiz ve tam hali;
genellikle bir yazarın veya bir konunun tüm eserleri, bilgileri
küllük :
tür. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz kalıntısı;
yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) + lük (araç eki) * sigara
veya tütün külünü toplamak için kullanılan kap
külot :
lat. * culus (arka, geri, kıç, popo, göt, kalça) + otta (küçültme ve ilgi eki)
(lat.); culotte (fra.) * kalçayı örten kısa pantolon veya iç çamaşırı, şort, don
kült :
lat. * cultus (işlenmiş, bakımı yapılmış, yetiştirilmiş; tapınma) * belirli bir
grup veya toplum tarafından benimsenen ve uygulanan dini, sosyal veya
entelektüel uygulamalar bütünü; özel, seçkin veya sapkın topluluk
külte :
tür. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz kalıntısı;
yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) + te (isim yapım eki) *
külçe; kayaç; kalıntı, tortu
kültivatör :
lat. * cultivare (işlemek, ekip biçmek, bakım yapmak, yetiştirmek) (cultus (işlenmiş,
bakımı yapılmış, yetiştirilmiş; tapınma) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + are (fiil mastar eki) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) * tarımda
toprağı işleyen, ekime hazırlayan veya bitki yetiştiren kişi veya makine
kültür :
lat. * cultivare (işlemek, ekip biçmek, bakım yapmak, yetiştirmek), cultura
(işleme, tarım, bakım, yetiştirme) (cultus (işlenmiş, bakımı yapılmış; tapınma)
+ ura (isim yapım eki) ) * bir toplumun bilgi, sanat, ahlak, inanç ve
gelenekleriyle oluşturduğu yaşam biçimi ve değerler bütünü; biyolojide
mikroorganizmaların laboratuvarda yetiştirilmesi
kültürel :
lat. * cultivare (işlemek, ekip biçmek, bakım yapmak, yetiştirmek), cultura
(işleme, tarım, bakım, yetiştirme) + alis (ile ilgili, -a ait) * bir toplumun
bilgi, sanat, gelenek, görenek ve değerleriyle ilgili; kültüre ait veya
kültürel özellikler taşıyan
kültürfizik :
lat. * cultura (işleme, tarım, bakım, yetiştirme) (lat.) + phusis, physis (öne
getirme, üretme, doğurma, oluşturma, meydana getirme, ortaya çıkarma, büyütme,
geliştirme) (gre.) * jimnastik, beden eğitimi
külük :
far. * kolang, kulang (taş kırmak, kazmak), kulung (taş kazması, minkar) *
boynuzlu olması gerektiği halde, boynuzsuz veya kısa ve kırık boynuzlu olan
hayvan; taşları kırmakta ve parçalamakta kullanılan iki ucu da sivri kazma,
taşçı kazması, taşçı çekici, balyoz, minkar
külünk :
far. * kolang, kulang (taş kırmak, kazmak), kulung (taş kazması, minkar) *
boynuzlu olması gerektiği halde, boynuzsuz veya kısa ve kırık boynuzlu olan
hayvan; taşları kırmakta ve parçalamakta kullanılan iki ucu da sivri kazma,
taşçı kazması, taşçı çekici, balyoz, minkar
külüstür :
gre. * kylismein (yuvarlama; yuvarlanma), kylistra (cambazhane, oyun yeri,
ahırın bir bölümü; yuvarlanma yeri, hayvanların toz ve çamurda debelendiği yer)
* eskimiş, yıpranmış, eski görünüşlü olan; bakımsız
külyutmaz :
tür. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz kalıntısı;
yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) + yut (ağızda bulunan bir
şeyi yutağa geçirmek; içine almak, içine dahil etmek) + maz (üçüncü tekil şahıs
geniş zaman olumsuz fiil eki) * çok zeki, hileye, dalavereye kanmayan, kurnaz,
açıkgöz
kümbet :
far. * gunbad (kubbe, tümsek, kemer) * Anadolu Selçuklu Hanedanı zamanında
yapılan, bir mumyalık katı üzerinde silindirik veya çokgen gövdeli, içten
kubbe, dıştan konik veya piramidal çatı ile örtülü mezar anıtı
kümbül :
tür. * kum, küm (kabuğu sıyırmak, oyuk yapmak) + bul, bül (isim yapım eki) *
çam, söğüt, çınar vb. ağaçların kabuğundan yapılan kap; çam, söğüt, çınar vb.
ağaçların kabuğundaki sakız
küme :
gre., lat., ara. * kyomat (yığın, öbek, toplanma, gruplaşma, grup, birikme,
küme) (kyo (şişmek, kabarmak, top gibi olmak) + mat (ile ilgili olma) (gre.);
cum, cumus (birlikte, beraber, topanmış, birikmiş, bir araya gelmiş, yığılmış,
istiflenmiş, yoğunlaşmış) (lat.); kavm (toplanma, topluluk, toplum, yığın;
millet), kumat (yığın, yığılma, toplanma) (ara.) * yığın, cismi terkib eden
bütün, toplu şey, grup (cumulative, cumulatif, kumulativ (toplu, toplanmış, birikmiş),
cumulus, Kumulus (bulut topluluğu) (ing., fra., alm.), accumulation,
Akkumulation (toplanma) (ing., fra , alm.) )
kümes :
gre. * kimumein, koimisein (uyumak), kimumos, koumasi, koimese (uyku, uyku
yeri) * tavuk, hindi gibi evcil hayvanlar için yapılmış kapalı barınak; küçük
ev
kümülasyon :
gre., lat. * kyomat (yığın, öbek, toplanma, gruplaşma, grup, birikme, küme)
(kyo (şişmek, kabarmak, top gibi olmak) + mat (ile ilgili olma) (gre.) + tio
(isim yapım eki) (lat.); cumulare (yığmak, toplamak, birleştirmek, birikmek,
bir araya getirmek, yoğunlaştırmak, istiflemek) (cum, cumus (birlikte, beraber,
topanmış, bir araya gelmiş, yığılmış, istiflenmiş) + ulus (küçültme eki) + are
(fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * bir şeyin zamanla üst üste
eklenerek çoğalması veya birikmesi; birikme, yığılma, istifleme, istiflenme,
toplama, toplanma
kümülatif :
gre., lat. * kyomat (yığın, öbek, toplanma, gruplaşma, grup, birikme, küme)
(kyo (şişmek, kabarmak, top gibi olmak) + mat (ile ilgili olma) (gre.);
cumulatus (yığılmış, toplanmış, birikmiş, istiflenmiş) (cumulare (yığmak,
toplamak, birleştirmek, birikmek, bir araya getirmek, yoğunlaştırmak,
istiflemek) (cum, cumus (birlikte, beraber, topanmış, bir araya gelmiş,
yığılmış) + ulus (küçültme eki) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman
ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * önceki
miktarların üzerine eklenerek artan veya biriken nitelikte olan
kümülonimbus :
gre., lat. * kyomatos (yığın, öbek, toplanma, gruplaşma, grup, birikme,
kümelenme, kabarma) (kyo (şişmek, kabarmak, top gibi olmak) + matos (isim yapım
eki) ) (gre.); cumulare (yığmak, toplamak, birleştirmek, birikmek, bir araya
getirmek, yoğunlaştırmak, istiflemek), cumulus (yığın, birikim, istif, küme)
(cum, cumus (birlikte, beraber, topanmış, bir araya gelmiş, yığılmış,
istiflenmiş) + ulus (küçültme eki) ) + nimbus (bulut, yağmur bulutu, parlak
hale) (lat.) * dikey gelişimi çok güçlü, gök gürültülü fırtına ve şiddetli
yağışlarla ilişkili büyük konveksiyon bulutu
kümültü :
lat. * cumulatus (yığılmış, toplanmış, birikmiş, istiflenmiş) (cumulare
(yığmak, toplamak, birleştirmek, birikmek, bir araya getirmek, yoğunlaştırmak,
istiflemek) (cum, cumus (birlikte, beraber, topanmış, bir araya gelmiş,
yığılmış) + ulus (küçültme eki) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman
ve sıfat yapım eki) ) * kırlarda, ormanlarda eğreti olarak yapılmış bekçi veya
avcı kulübesi
kümülüs :
gre., lat. * kyomatos (yığın, öbek, toplanma, gruplaşma, grup, birikme,
kümelenme, kabarma) (kyo (şişmek, kabarmak, top gibi olmak) + matos (isim yapım
eki) ) (gre.); cumulare (yığmak, toplamak, birleştirmek, birikmek, bir araya
getirmek, yoğunlaştırmak, istiflemek), cumulus (yığın, birikim, istif, küme)
(cum, cumus (birlikte, beraber, topanmış, bir araya gelmiş, yığılmış,
istiflenmiş) + ulus (küçültme eki) ) (lat.) * yığın, tepe, bir araya toplanmış
şey; üst üste getirilmiş küçük yığın veya tepecik; pamuk yığınına benzeyen,
dikey gelişimli bulut türü
küncü :
soğ., far. * kuncit, kuncid (susam tanesi) * susamgillerden, sıcak bölgelerde
yetiştirilen, boyu 60 cm.yi bulan bir tarım bitkisi, susam; susamın yağı
çıkarılan, öğütülerek tahin elde edilen, simit ve benzeri çörekler, helva vb.
üzerine konulan, küçük, sarımtırak tohumu
künde :
far. * kundag (tomruk, ağaç kütüğü) (kund, gund (yuvarlak nesne) + ag (gibi,
ile ilgili) ), künde (iri ve kalın ağaç, tomruk, bukağı) * eskiden, kaçmalarını
önlemek için suçluların ayağına bağlanan demir halka, ayak bağı; güreşte, hasmı
altına alıp bir elini önden, ötekini arkadan geçirerek kilitleme biçimindeki
oyun
künefe :
ara. * kanafa, kenefe (sarmak, sarmalamak, kucaklamak, örtmek, kanadı altına
almak), kanif, kenef (korunak, sığınak, saran örten yer; hela) * sarılmış,
sarmalanmış, kucaklanmış (künefe tatlısı da ismini, kadayıfın peyniri
sarmasından almıştır.)
küngüldemek :
tür. * kün (düşmek, savrulmak, sallanmak) + gül (edilgen fiil eki) + de (etken
fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * uyuklamak; uyuklarken düşecek gibi olmak;
elden ayaktan düşmek
künh :
ara. * kanaha (bir nesnenin veya işin sınırına, son noktasına, cevherine ve en
ince detayına kadar ulaşmak) * bir şeyin özü veya son derecesi cevher, esas,
bir şeyin özü, öz, kök, içyüz
küniform :
lat. * cuneiformis (cuneus (kama) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil,
biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) ) * M.Ö. 3000 yılından itibaren
Mezopotamya’da, Sümer, Akad, Babil, Asur, Hitit, Urartu uygarlıkları tarafından
kullanılmaya başlanan, işaretlerin heceye karşılık geldiği yazı sistemi, çivi
yazısı
künk :
lat., far. * cunniculus (cunni (tavşan) + culus (küçültme eki) (tavşancık;
tavşan tüneli, yeraltı geçidi) ) (lat.); gung (kilden yapılmış kalın su borusu
segmenti) (far.) * pişmiş topraktan veya çimentodan yapılmış, kalın su borusu
künnes :
ara. * kanasa (süpürmek; akarak gitmek), kanis (süpüren) * süpürenler,
süpürülenler, akarak gidenler; gündüz gizlenen, gece görünen seyyar yıldızlar
künt :
far. * kund, kunt (keskin olmayan, kör (bıçak), kaba, kalın, top veya sert) *
ağır, dayanıklı, kalın, sağlam, sert; iri yapılı, güçlü, cesur, mert, yiğit,
bahadır (insan için)
künye :
ara. * kuniya, kuniye (lakap, aile adı, şahsı tanıtan ad; baba adıyla anma)
(kevn (varlık, oluş), kane (olmak, var olmak), kun (ol) + iye (isim yapım eki)
) * bir kimsenin adı, soyadı, anasının ve babasının adları, doğum yeri ve yılı,
medeni durumu vb. gibi kişisel özelliklerini gösteren resmi kayıt; kişi özlük
bilgilerinin yazılı bulunduğu, kişinin üzerinde taşıdığı bilezik, kolye gibi
metalden yapılmış eşya; ordu birlik ve kurumlarında görevli asker ve sivil
kişilerin kimliklerini önemli ayrıntılarıyla gösteren bilgilerin tümü
küp :
lat., ara. * cubus (altı kare yüzü olan üç boyutlu geometrik şekil) (lat.);
kabe (ara.) * altı kare yüzü olan üç boyutlu geometrik şekil, küp (alanı s =
6a^2, hacmi v = a^3)
küpe :
gre., lat. * kupe (yuvarlak şekil; halka) (gre.); cupa (varil, fıçı, yuvarlak
kap) (lat.) * kulak süsü olarak kullanılan genellikle yuvarlak formda nesne;
bitki tomurcuğu
küpeşte :
gre. * kupes, kopes (kürek sapı, küreğin tutulacak yeri), kupasti (kürek dayama
yeri) * gemilerde borda kaplamalarının en üstü, güverteden yukarıda kalan
bölüm; korkuluğun elle tutulan, uzunlamasına yatay üst parçası
küpkök :
lat., ara., tür. * cubus (altı kare yüzü olan üç boyutlu geometrik şekil)
(lat.); kabe (ara.) + kök (asıl, esas, temel) (tür.) * orijinal sayıyı elde
etmek için üç kez çarpılması gereken sayı; üçüncü dereceden kök; üçüncü kuvveti
a'ya eşit olan b sayısı (b^3 = a)
küpleği :
tür. * küp (ahşap veya metalden yapılmış büyük kap) + leg, lek (küçültme veya
eşya ismi yapım eki) + i (iyelik eki) * sıvı veya tahıl koymaya yarayan büyükçe
kap
kür :
lat., fra. * curare (bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi etmek, ilgilenmek,
bakımını üstlenmek), cura (bakım, tedavi, özen, ilgi, dikkat, itina, himaye,
aldırış, gözetim, tedavi, ilgilenme) (lat.); cure (fra.) * iyileşmeyi,
canlanmayı sağlamak için başvurulan bakım ve beslenme yöntemlerinin tümü (cure,
curer, guérir, kurieren (tedavi, kür; tedavi etmek, iyileştirmek) (ing., fra.,
alm.) )
kürabilite :
lat., fra. * curare (bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi etmek, ilgilenmek,
bakımını üstlenmek) (cura (bakım, tedavi, özen, ilgi, dikkat, itina, himaye,
aldırış, gözetim, tedavi, ilgilenme) + are (fil mastar eki) ) + ibilis
(olabilir, yapılabilir, mümkün eki) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.);
curabilité (fra.) * tedavi edilebilirlik, iyileştirilebilirlik
kürabl :
lat., fra. * curare (bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi etmek, ilgilenmek,
bakımını üstlenmek) (cura (bakım, tedavi, özen, ilgi, dikkat, itina, himaye,
aldırış, gözetim, tedavi, ilgilenme) + are (fiil mastar eki) ) + ibilis
(olabilir, yapılabilir, mümkün eki) (lat.); curable (fra.) * tedavi edilebilir,
iyileştirilebilir
kürar :
kari. * wurari, curare (ok zehri, vurulduğu anda düşüren/öldüren zehir, kürar)
* Güney Amerika yerlilerinin oklarının ucuna sürdükleri, çok öldürücü bitkisel
zehir
küraso :
por. * curacau (yuvarlak, daire, çevre; meyve, tatlı, aromalı bir turunç
likörü) (Curaçao adasından) * acı portakal kabuğundan yapılan bir içki (circa
(çevre, civar, dolay; döngü, devir) (lat.); Kreis (daire, çember, halka, döngü)
(alm.) )
küratif :
lat. * curatus (bakılmış, ilgilenilmiş, gözetilmiş, dikkat edilmiş, tedavi
edilmiş, ilgilenilmiş, bakımı üstlenilmiş) (curare (bakmak, ilgilenmek,
gözetmek, dikkat etmek, tedavi etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (cura
(bakım, tedavi, özen, ilgi, dikkat, itina, himaye, aldırış, gözetim, tedavi,
ilgilenme) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) )
+ ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tedavi edici, iyileştirici
küratör :
lat. * curatus (bakılmış, ilgilenilmiş, gözetilmiş, dikkat edilmiş, tedavi
edilmiş, ilgilenilmiş, bakımı üstlenilmiş) (curare (bakmak, ilgilenmek,
gözetmek, dikkat etmek, tedavi etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (cura
(bakım, tedavi, özen, ilgi, dikkat, itina, himaye, aldırış, gözetim, tedavi,
ilgilenme) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) )
+ or (-cı, yapan, eden eki) * ilgilenip gözeten kişi; bir müze, galeri, arşiv
veya kütüphane koleksiyonunun yöneticisi, sergi düzenleyicisi
kürdan :
lat., fra. * cura-dentis (cura (bakım, tedavi, özen, ilgi, dikkat, itina,
himaye, aldırış, gözetim, tedavi, ilgilenme) + dentis (diş) ) (lat.); cure-dent
(curer (temizlemek, kazımak), cure (tedavi, bakım) + dent (diş) ) (fra.) * diş
temizleyici; dişleri temizlemek için kullanılan küçük çubuk
kürdi :
ara. * kurd (Kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Kürte ait, Kürt ile
ilgili; Türk musikisinde hicaz ve rast perdesi üzerine kurulu melodik dizilerle
karakterize edilen, genellikle hüzünlü veya duygusal ezgiler üreten bir makam
kürdi-aşiran :
ara., far. * kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + aşiran
(aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) * Türk musikisinde
Kürdi dizisi üzerine kurulu olan, genellikle Hüseyni ve Kürdi aralıklı
motiflerle işlenir; 1. perde (D), 2. perde (E♭), 3. perde (F), 4. perde (G), 5. perde (A♭), 6. perde (B♭), 7. perde (C) şeklinde
dizilen perdelere sahip olan ve karakteristik olarak hüzünlü, derin ve dingin
bir ifade taşıyan, tetkiklerde rastgele kullanılan segah ve rast
tetrachordlarıyla zenginleştiriln Kürdi’nin temel hüzünlü havasını koruyan bir
makam
kürdili çargah :
ara., far. * kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + car, çar
(dört, cihar) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) (far.) * Türk
musikisinde Türk musikisinde Rast perdesi (C) üzerine kurulu olan, dizi yapısı
Kürdi’ye benzeyen ancak 1. perde (C), 2. perde (D), 3. perde (E♭), 4. perde (F), 5. perde
(G), 6. perde (A♭),
7. perde (B♭)
şeklinde dizilen ve melodik karakteri ağır, hüzünlü bir ifade veren makam
kürdili hicazkar :
ara., far. * kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + hicaz (engel,
sınır hudut) (ara.) + kar (-cı, yapan, eden eki; gibi, ile ilgili) (far.) *
Türk ve Osmanlı musikisinde Kürdi dizisine ve Hicaz karakterine sahip,
genellikle Dügâh perdesinden başlayan, aksak yapıda, tonal Kürdi aralıklarını
içeren, hüzünlü ve ihtişamlı duyguyu ifade eden, beste ve taksimlerde hicaz
melodik motifleriyle öne çıkan, karakteristik perdeleri Dügâh - Re - Mi - Fa -
Sol - La - Sib - Dügâh şeklinde olan bir makam
kürdili hümayun :
ara., far. * kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + humayun
(yüce, ulu, büyük, kutsal, muhteşem, mübarek, padişaha ait) (huma (yücelik
simgesi Huma kuşundan) + yun (ile ilgili, gibi) ) * Türk ve Osmanlı musikisinde
Dügah perdesinden başlayan, Kürdi dizisi temelinde gelişen, 8-perdelik tiz ve
7-perdelik pes aksak dizilerle örülen, hüzünlü ve duygusal karakterli, beste ve
taksimlerde melankolik ifade sağlayan makam
kürdistan :
ara., far. * kurd (kürt) (ara.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan,
ülke) (far.) * Kürdlerin oturdukları bölge; İran'ın Ardelan eyaletinin eski
adı.
küre :
ara., tür. * kura (top, yuvarlak cisim, sfer; ocak) (ara.); küre (tür.) *
durağan bir noktadan eşit uzaklıkta bulunan noktaların oluşturduğu yüzeyle
sınırlı cisim (alanı s = 4π.r^2; hacmi v = 4/3π.r^3); yeryuvarı, yeryüzü,
Dünya; Kastamonu’nun bir ilçesi
kürek :
lat., tür. * curare (kazımak, temizlemek; bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi
etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (lat.); kür (kazmak, taşımak,
karıştırmak, kazımak) + ek (-cı, araç eki, yapan eden alet) (tür.) * kazıyıcı,
kazıyarak toplama aleti; el ile veya mekanik olarak kullanılarak malzeme (su,
toprak, kar vb.) taşıma, karıştırma veya kazıma aracı; buz hokeyi ve kürek
çekme sporlarında kullanılan alet (cureting, curetage (kürtaj) (ing., fra.) )
kürek kemiği :
tür. * kürek (taşıma, karıştırma veya kazıma aracı) + kemik (sert, mineralize
vücut parçası) + i (iyelik eki) * omuz bölgesinde, kol ile gövde arasında yer
alan üçgensi yassı kemik
küremek :
lat., tür. * curare (kazımak, temizlemek; bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi
etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (lat.); kür (kazmak, taşımak,
karıştırmak, kazımak) + e (bağlaç) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * kazımak,
kazıyarak toplamak (cureting, curetage (kürtaj) (ing., fra.) )
küresel :
ara., tür. * kura (top, yuvarlak cisim; ocak); küre + sel (ile ilgili, gibi, -a
ait) (tür.) * küre şeklinde, küre ile ilgili; dünya çapında, dünya ölçeğinde
küret :
lat., fra. * curare (kazımak, temizlemek; bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi
etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) + etta (küçültme ve araç eki) (lat.);
curer (kazımak, temizlemek) + ette (küçültme ve araç eki) (fra.) * cerrahi veya
diş hekimliğinde, doku veya yabancı cisimleri kazımak için kullanılan küçük
kaşık biçimli kazıma aracı
küretaj :
lat., fra. * curare (kazımak, temizlemek; bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi
etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (lat.); curetage (cureter (kazımak,
temizlemek) + age (isim yapım eki) ) (fra.) * yaradan veya vücut boşluklarından
dokuların kazıyıp temizlenmesi veya rahim içinin kazınarak temizlenmesi işlemi
kürete :
lat., fra. * curatus (curare (kazımak, temizlemek; bakmak, ilgilenmek,
gözetmek, tedavi etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) + tus (geçmiş zaman ve
sıfat yapım eki) ) (lat.); cureter (kazımak, temizlemek), cureté (kazınmış, temizlenmiş,
küret ile kazınmış) (fra.) * kazınmış, temizlenmiş, küret ile kazınmış; bir
cerrahi işlem sırasında curette adı verilen kaşık veya kürek benzeri aletle
kazınmış, temizlenmiş veya çıkarılmış
kürevi :
ara., tür. * kura (top, yuvarlak cisim; ocak); küre (tür.) + vi (ile ilgili,
benzer, gibi) (ara.) * küreye benzer, küre formunda, küresel, global
küreyve :
ara., tür. * kura (top, yuvarlak cisim; ocak); küre (tür.) + yve (ile ilgili,
benzer, gibi) * küçük yuvarlak, yuvar
kürh :
ara. * karaha (hoşlanmamak, istememek, zorlanmak, zorla yapmak, zorla
yaptırmak), karh, kerh (hoşlanmama, istememe, zorlanma, zorla yaptırma) *
sıkıntı, meşakkat, zahmet, zorlanma, istememe, isteksizlik, tiksinti
kürit :
ing. * curium (küriyum; plütonyum-239'un helyum çekirdekleriyle
bombardımanından elde edilen, atom numarası 96, simgesi Cm, atom ağırlığı 247
olan, radyoaktif bir element) + to (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + lawrencium
(lavrensiyum; atom numarası 103, sembolü Lr olan, yüksek derecede radyoaktif,
yalnızca yapay olarak üretilen ve aktinitler grubunda yer alan metalik element)
* periyodik tabloda atom numarası 96 (Curium) ile 103 (Lawrencium) arasındaki
aktinit serisinin son bölümü olup radyoaktif, yüksek atom ağırlıklı ve
çoğunlukla sentetik elementler
küriyum :
lat. * Curium (Fransız fizikçi ve kimyager Pierre Curie ve Marie
Skłodowska-Curie'nin soyadından) * plütonyum-239'un helyum çekirdekleriyle
bombardımanından elde edilen, atom numarası 96, simgesi Cm, atom ağırlığı 247
olan, yalnızca yapay olarak üretilen ve uzay araçlarındaki spektrometrelerde ve
termoelektrik jeneratörlerde kullanılan metalik radyoaktif kimyasal element
kürk :
tür. * kürk (hayvan postu, kürklü giysi) * derisi postuyla birlikte çıkarılmış
ve işlenmiş, genellikle soğuktan korunmak amacıyla kullanılan hayvan derisi
veya bu deriden yapılmış giysi
kürkas :
lat. * quercus (meşe ağacı) * sütleğengillerden, Amerika’nın tropik
bölgelerinde yetişen, zehirli olan çekirdekleri çıkarılmak koşuluyla meyvesi
yenilebilen bir ağaç
kürnemek :
tür. * kür (boğuk, hırıltılı ses çıkarmak (ses yansımalı onomatopeik kelime) )
+ ne (durum eki) + mek (fiil mastar eki) * büyük ve küçükbaş hayvanlar için
genellikle sıcak havalarda birbirine sokularak yatıp dinlenmek
kürsi :
aka., ara. * kussü (sandalye, oturak, taht) (aka.), kursi (ara.) * çevreleyen,
içine alan yer; saltanat, kaide, kudret, mülk
kürsü :
aka., ara. * kussü (sandalye, oturak, taht) (aka.), kursi (ara.) * çevreleyen,
içine alan yer; saltanat, kaide, kudret, mülk
kürşad :
tür. * kür (yiğit, sarsılmaz; pek yürekli, kabadayı) + şad (cüret, cesaret) *
yiğit, egemen, kabadayı, kürşat; erkek ismi
kürt :
ara., far. * kurd (kürt) * oğuda Zagros Dağları'ndan batıda güneydoğu Toros
Dağları'na ve güneyde Hemrin Dağları'ndan kuzeyde Kars-Erzurum platolarına
kadar uzanan coğrafi bölgede yoğun yaşayan, tahminlere göre dünyada yaklaşık
20-45 milyon nüfusa sahip olan İrani halk
kürtaj :
lat., fra. * curare (kazımak, temizlemek; bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi
etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (lat.); curetage (cureter (kazımak,
temizlemek) + age (isim yapım eki) ) (fra.) * yaradan veya vücut boşluklarından
dokuların kazıyıp temizlenmesi veya rahim içinin kazınarak temizlenmesi işlemi
kürtün :
tür. * kürt (biriktirmek, toplamak) + ün (isim yapım eki) * rüzgarın kuytu
yerlere topladığı kar yığını; yük hayvanlarına vurulan palan, semer;
Gümüşhane’nin bir ilçesi
kürümek :
lat., tür. * curare (kazımak, temizlemek; bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi
etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (lat.); kür (kazmak, taşımak,
karıştırmak, kazımak) + e (bağlaç) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * kazımak,
kazıyarak toplamak (cureting, curetage (kürtaj) (ing., fra.) )
küsbe :
far. * kusbe (posa, susam posası; hayvan yiyeceği) * hayvan yemi, gübre veya
yakacak olarak kullanılan, yağı veya suyu çıkarılmış her türlü yağlı tohum ve
bitki artığı; özü alınmış meyvelerin kalan bölümü
küseğen :
tür. * küs (kös, vurmak; alınmak, darılmak, gücenmek, dargın olmak, gönlü kırık
olmak) + eğen (ile ilgili, -a ait, gibi) * kolayca alınan, darılan veya çabuk
kırılan
küskün :
tür. * küs (kös, vurmak; alınmak, darılmak, gücenmek, dargın olmak, gönlü kırık
olmak) + gün, kün (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dargın, içerlemiş,
kırılmış, darılmış, gücenmiş
küsküt :
tür., lat. * kük, küsk (kuru ve sert ot) + üt (isim yapım eki) (tür.); cuscuta
(küsküt, parazit sarmaşık) (lat.) * Convolvulaceae (sarmaşıkgiller/sabah
sefagiller/çitsarmaşığıgiller) familyasına ait klorofilsiz ve konukçu
bitkilere, ince uzun ipliksi saplarıyla asmalara, baklagillere sarılarak
beslenen mor çiçekli, birçok türü bulunan, klorofilsiz bir parazit sarmaşıklar
cinsi
küsmek :
tür. * küs (kös, vurmak; alınmak, darılmak, gücenmek, dargın olmak, gönlü kırık
olmak) + mek (fiil mastar eki) * tepki göstermek, darbelemek, katılaşmak,
sertleşmek, pekişmek, kösmek (tokmakla vurmak)
küspe :
far. * kusbe (posa, susam posası; hayvan yiyeceği) * hayvan yemi, gübre veya
yakacak olarak kullanılan, yağı veya suyu çıkarılmış her türlü yağlı tohum ve
bitki artığı; özü alınmış meyvelerin kalan bölümü
küstah :
far. * gustah (kibirli, nezaketsiz, cüretkar) * iyi giyinmiş, yakışıklı, güzel,
çalım satan, çalımlı, zarif, kibar
küstere :
far. * kuştara (marangoz rendesi; bıçak ağzı) (kuş, kus, küs (kesmek, kazımak,
törpülemek) + arre, erre (keski, bıçkı, bıçak) ) * rendeye benzer bir marangoz
aracı; bileği çarkı
küstüm :
tür. * küs (kös, vurmak; alınmak, darılmak, gücenmek, dargın olmak, gönlü kırık
olmak) + tüm (birinci tekil şahıs geçmiş zaman eki) * Fabaceae (Baklagiller)
familyasından olan ve dünya genelinde birçok bölgede doğal olarak yetişen,
özellikle Güney Amerika, Orta Amerika ve Karayipler ile Hindistan ve Güneydoğu
Asya ülkelerinde yaygın olan tropikal bir bitki türü
küsuf :
ara. * kasafa (kesmek, güneş tutulmak) * Ay’ın, Yer ile Güneş arasına girmesi,
Güneş tekerini örtmesi dolayısıyla Güneş’in yeryüzünden bir süre kararmış
görünmesi olayı, Güneş tutulması
küsur :
ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak,
parçalamak, ayırmak; kısmak, kısaltmak, yetersiz kalmak, eksik olmak,
eksilmek), kasr (kırık, kırıntı), kesir (çok) * bir nicelikten artan bölümler,
geriye kalanlar, artanlar; tamsayıdan sonra gelen kesirli sayı
küsurat :
ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak,
ayırmak; kısmak, kısaltmak, yetersiz kalmak, eksik olmak, eksilmek), kasr
(kırık, kırıntı), kesir (çok), küsur (bir nicelikten artan bölümler, geriye
kalanlar, artanlar; tamsayıdan sonra gelen kesirli sayı) + at (çoğul eki) *
geriye kalan parçalar, artanlar, kesirler
küşad :
far. * guşadan (açmak), guşad (açma, açış, açılış) * açma, açılış; gümrük
mevzuatında mal sahiplerinin gümrük beyanından önce eşyalarını muayne etme,
numune alma ve tartma hakkı
küşade :
far. * guşadan (açmak), guşad (açma, açış, açılış) + e (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * açık, fasih, açılmış; ferah
küşayiş :
far. * guşadan (açmak), guşad (açma, açış, açılış) + iş (isim yapım eki) *
açılma, ferahlama, açıklık, ferahlık
küşleme :
far., tür. * guşadan (açmak), guşad (açma, açış, açılış) (far.) + le (etken
fiil eki) + me (isim yapım eki) (tür.) * koyunların omurga bölümünde
uzunlamasına bulunan et
küşne :
kür., ara. * kuşne, kuşna (burçak) * Fabaceae (Baklagiller) familyasına ait
baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından, hayvan yemi ve gübre olarak
kullanılan bir burçak türü, karaburçak
küşüm :
tür. * küş (üzülmek, tasalanmak) + üm (isim yapım eki) * işkil, kuşku; tasa,
kaygı
küt :
tür. * küt (ses yansımalı onomatopeik kelime) * kısa ve kalınca; (kesici araç
için) kesme özelliğini yitirmiş, keskin olmayan
kütahya :
gre. * kotiaeion (kotys + eion (yer, şehir) ) * sayfiye yeri, kır evi, kulübe;
Kotys'in şehri (Kotys, Trakya'da yaşayan Odrisler'den Romalı bir liderin ismi)
kütanöz :
lat. * cutis (deri, cilt, ten) + aneus (ile ilgili, gibi, -a ait) * deri
tabakaları, deri yoluyla etki eden ilaçlar, deri hastalıkları, deri yoluyla
uygulanan tedaviler veya dermatolojik yapılar ile ilgili
kütikula :
lat. * cutis (deri, cilt, ten) + cula (dişil küçültme eki) ) * küçük deri, ince
örtü; tırnak, yaprak veya bazı hayvanların dış yüzeyinde bulunan ince, koruyucu
tabaka; bitkilerde epidermisin üzerinde bulunan mumsu koruyucu tabaka;
hayvanlarda da dış örtü veya ince dış tabaka
kütikül :
lat. * cutis (deri, cilt, ten) + culus, cula (küçültme eki) ) * küçük deri,
ince örtü; tırnak, yaprak veya bazı hayvanların dış yüzeyinde bulunan ince,
koruyucu tabaka; bitkilerde epidermisin üzerinde bulunan mumsu koruyucu tabaka;
hayvanlarda da dış örtü veya ince dış tabaka
kütin :
lat. * cutis (deri, cilt, ten) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) *
bitkilerin kütiküllerini oluşturan, geçirgen olmayan, bitki epidermisinde
bulunan, özellikle yaprak ve meyve yüzeyinde su kaybını önleyen, balmumu
yapısında koruyucu madde
kütle :
ara. * kutla (yığın, küme) * büyük parça, küme, yığın; bir yerde toplanmış, bir
araya gelmiş insan yığını; bir nesneye uygulanan kuvvetle, oluşan ivme
arasındaki orantıyı veren katsayı veya nesne niceliği; bir cismin sahip olduğu
madde miktarını, hacmi ve yoğunluğu ile ölçülebilir fiziksel özelliğini ifade
eden, SI biriminde kilogram (kg) ile ölçülen büyüklük, yığın, küme, hepsi, tümü
kütle çekim kuvveti :
ara., tür. * kutla (yığın, küme) (ara.) + çekim (kendine sürme, kendine
yönlendirme) (tür.) + kuvvet (güç, kudret) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) *
Newton fiziğinde iki kütle arasındaki çekim kuvveti (F = G.( (m1.m2)/r2)
(formülde G, evrensel çekim sabiti olup değeri 6,674x10^-11m^3kg^-1s^-2)
kütle çekim sabiti :
ara., tür. * kutla (yığın, küme) (ara.) + çekim (kendine sürme, kendine
yönlendirme) (tür.) + sabit (duran, durağan, değişmeyen) (ara.) + i (iyelik
eki) (tür.) * Newton yasasında kütleler arasındaki çekim kuvvetinin büyüklüğünü
belirleyen 6,674x10^-11m^3kg^-1s^-2 değerindeki evrensel sabit
kütle korunumu :
ara., tür. * kutla (yığın, küme) (ara.) + korunum (sakınma, korunma durumu)
(tür.) * kapalı bir sistemde var olan çevrimler ve işlemler ne olursa olsun,
kütlenin sabit kalacağını, sistem içindeki hiçbir maddenin yoktan var
edilemeyeceğini veya vardan yok edilemeyeceğini belirten kanun
kütle numarası :
ara., lat., tür. * kutla (yığın, küme) (ara.) + numerus (sayı, rakam, numara)
(lat.) + sı (iyelik eki) (tür.) * atom çekirdeğindeki proton ve nötron
sayılarının toplamı (Kütle numarası = proton sayısı + nötron sayısı A
kütle-enerji :
ara., gre. * kutla (yığın, küme) (ara.) + energeia (iş oluşumu) (en (iç, içeri,
içinde, içinde, içeride) + ergia (iş durumu, çalışma durumu, eylemsellik)
(ergos, ergon (iş, çalışma, eylem) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) )
(gre.) * kütle ile enerjinin aynı fiziksel gerçekliğin iki farklı biçimi
olduğunu ve birbirine dönüşebileceğini belirten kavram (Albert Einstein'ın ünlü
E=mc² formülüyle ifade edilir; burada kütle (m), ışık hızının karesi (c²) ile
çarpılarak enerjiye (E) eşitlenir.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder