27 Eylül 2026 Pazar

kruvazör - kütle-enerji

kruvazör : lat., fra. * crux, cruc (artı işaret, haç, çapraz, çarmıh), cruciatus (çapraz) (cruciare (çarmıha germek, çapraz yapmak) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); croix (haç, çapraz), croiseur (çaprazlayan, kesişen) (croiser (çaprazlamak, kesişmek) + eur (-cı, yapan, eden eki) ) (fra.) * deniz yollarını gözetlemek, açık denizlerde bağımsız operasyonlar yürütmek, ticaret gemilerini korumak veya düşman filolarına karşı hızlı saldırılar düzenlemek amacıyla ağır silahlar ve gelişmiş zırhlarla donatılmış, yüksek sürat ve geniş menzile sahip büyük bir askeri savaş gemisi sınıfı

ksantelazma : gre. * ksanthos, xanthos (sarı) + elasma (plak, levha, tabaka) * genellikle lipid metabolizması bozuklukları kaynaklı olarak deride özellikle göz kapakları çevresinde biriken, kolesterol ve yağ birikimi sonucu oluşan sarımsı, plak veya lezyon

ksantin : gre. * ksanthos, xanthos (sarı) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * biyokimyada, pürin bazlarının bir türevi olan ve DNA ile RNA metabolizmasında ara ürün olarak yer alan, sarımsı kristal yapıda organik bileşik; ayrıca idrarda ve vücutta bazı metabolik süreçlerde görülen bileşik

ksantinüri : gre. * ksanthos, xanthos (sarı) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) + ouria (idrar olma durumu, üre durumu) (ouron, (idrar, sidik, üre, ürin) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * belirli metabolik hastalıkların göstergesi olarak genellikle ürik asit metabolizmasındaki bozukluklar sonucu ortaya çıkan, idrarda ksantin (pürin metabolizması ara ürünü) bulunması durumu

ksantofil : gre. * ksanthos, xanthos (sarı) + phyllon (yaprak) * bitkilere ve diğer bazı canlılara sarı rengini veren, karotenoid grubuna ait doğal bir organik pigment maddesi

ksantogranülomatöz : gre., lat. * ksanthos, xanthos (sarı, sarımsı; açık renkli, altın rengi) (gre.) + granuloma (granülom, iltihabi doku, enfeksiyonlu lezyon) (granulum (tanecik, zerrecik, çekirdekcik) (granum (tane, tohum, zerre, çekirdek, tomurcuk) + lum (küçültme eki) ) (lat.) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) ) (gre.) ) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.) * patolojide, sarı renkli granülomlardan oluşan, kronik iltihabi reaksiyonlarla seyreden doku veya hastalık tipi; özellikle belirli inflamatuar süreçlerde dokuda biriken lipid ve bağışıklık hücrelerinin oluşturduğu sarımsı lezyon

ksantoma : gre. * ksanthos, xanthos (sarı, sarımsı; açık renkli, altın rengi) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * genellikle lipid metabolizması bozukluklarının göstergesi olarak ortaya çıkan, deri veya tendonda, kolesterol ve lipid birikimi nedeniyle oluşan, sarımsı renkli, yumuşak veya sert kitle şeklindeki lezyon

ksantopsi : gre. * ksanthos, xanthos (sarı, sarımsı; açık renkli, altın rengi) + opsis, opsia (görüş, görme, bakış, görünüş) * bazı ilaçların (digoksin gibi) neden olduğu sarı görme bozukluğu

ksenia : gre. * xenia (xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * misafirperverlik, yabancıya gösterilen konukseverlik; antik Yunan kültüründe misafire verilen saygı ve koruma

ksenofobi : gre. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) + phobia (korkma, korkulu olma) (phobos (korku) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * yabancılara, özellikle farklı kültür veya milletlerden insanlara karşı duyulan aşırı korku, nefret veya düşmanlık durumu

ksenogreft : gre., ing. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) (gre.) + graft (nakil, aktarım, aşı) (ing.) * bir bireyden (genellikle başka türden veya farklı genetik yapıya sahip bir canlıdan) alınan dokunun başka bir bireye nakledilmesi işlemi, bir tür doku nakli veya greft yöntemi

ksenojenik : gre. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * farklı bir türe ait olan veya farklı bir türden elde edilen (örneğin, hayvandan insana yapılan doku nakli gibi) yapı

ksenolit : gre. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) + lythos (taş, kaya) * bir magmanın yer kabuğunun derinliklerinden yukarıya doğru yükselirken çevre kayaçlardan koparıp içine aldığı ve eritemeden kendi bünyesinde hapsettiği, magmatik kayaçların içinde yabancı bir cisim olarak kalan farklı türdeki kayaç veya mineral parçası

ksenon : lat. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) * periyodik tablonun soygazlar grubunda bulunan, atom numarası 54, sembolü Xe olan renksiz, kokusuz ve inert (pasif) bir asal gaz elementi

ksenotransplantasyon : gre. * xenon, xenos (yabancı, misafir, konuk, yabancı madde; nadir bulunan) + transplantatio (aktarma, nakil) (trans (karşıdan, öteye, geçiş) + plantatio (dikme, dikim, ekme, ekim) (plantare (dikmek, ekmek) + tio (isim yapım eki) ) * bir tür canlıdan alınan doku veya organın başka türden bir canlının vücuduna nakledilmesi (örneğin domuzdan insana kalp veya böbrek nakli)

kserik : gre. * xeros (kuru) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * kurak, nemsiz veya çok az su barındıran, kurak koşullarda büyüyen veya yaşayan

kseroderma : gre. * xeros (kuru) + derma (deri, cilt, ten) * cilt yüzeyinin nem kaybına bağlı olarak sertleşmesiyle karakterize olan, derinin aşırı kuruluğu durumu

kserodermi : gre. * xeros (kuru) + dermia (derma (deri, cilt, ten) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * cilt yüzeyinin nem kaybına bağlı olarak sertleşmesiyle karakterize olan, derinin aşırı kuruluğu durumu

kserofilik : gre. * xeros (kuru) + philia (sevme durumu, hoşlanma durumu) (philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kuraklığa dayanıklı, susuz koşullarda hayatta kalabilen; özellikle çok kuru ortamlarda yaşamaya veya gelişmeye uyum sağlamış bitki veya organizmalar için kullanılan terim

kserofit : gre. * xeros (kuru) + phyton, phytos (bitki, büyüyen şey) (phyo, phyein (doğmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek, gelişmek, şişmek, kabarmak) + ton, tos (sıfat yapım eki) ) * kurak veya su azlığı olan ortamlara uyum sağlamış, su tutma kapasitesi yüksek ve su kaybını minimize eden özel yapılar geliştirmiş bitki türü; susuzluğa dayanıklı, kuraklıkta yaşayabilen bitki

kseroftalmi : gre. * xeros (kuru) + opththalmia (oph, ops, opsis (göz, görme, görünüş, görünüm, yüz) + thalamos (iç oda, odacık) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * özellikle gözyaşı bezlerinin yetersiz çalışması sonucu ortaya çıkan ve gözde kuruluk, tahriş ile kendini gösteren göz yüzeyinin aşırı kuruması durumu

kserojel : gre. * xeros (kuru) + gelare (donmak, katılaşmak), gel (katılaşmış, jel, ağ yapı) (lat.) * sıvı fazı büyük ölçüde uzaklaştırılmış, kurutulmuş jel yapısı; gözenekli katı malzeme

kseromorf : gre. * xeros (kuru) + morphe (form, şekil, biçim) * kurak ortamlara uyum sağlamış, su kaybını azaltan yapısal özelliklere sahip bitki biçimi

kserostomi : gre. * xeros (kuru) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma (ağız, açıklık, açılış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * tükürük bezlerinin yetersiz çalışması nedeniyle ağızda yeterince tükürük bulunmaması sonucu ortaya çıkan ve konuşma, yutma gibi fonksiyonları zorlaştıran ağız kuruluğu durumu

kserozis : gre. * xeros (kuru) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * kronik kuruluk sonucu oluşan patolojik değişiklikleri ifade eden, dokuların, özellikle cildin veya mukozaların aşırı kuruması ve sertleşmesi durumu

ksi : gre. * ksi (küçük harfi ξ, büyük harfi Ξ) * Grek alfabesinin 14. harfi

ksifoid : gre. * xiphos (kılıç) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * kılıç şekilli; göğüs kafesinin alt kısmında, sternumun (göğüs kemiği) en uç ve sivri ucu olan kılıç benzeri yapı

ksilem : gre. * xylo, xylos, xylon (ağaç, ahşap, odun) + em (isim yapım eki) * bitkilerde su ve inorganik minerallerin köklerden yapraklara taşınmasını sağlayan iletim borusu nitekiğindeki doku

ksilen : gre. * xylo, xylos, xylon (ağaç, ahşap, odun) + ene (çift bağ içeren doymamış hidrokarbon molekülü eki) * aromatik hidrokarbon; odun katranında bulunması nedeniyle adlandırılan, benzen halkalı dimetil türevi bileşik.

ksilofaj : gre. * xylophagos (xylo, xylos, xylon (ağaç, ahşap, odun) + phagein (yemek, yutmak, tüketmek), phagos (yiyen, yutan) * odunla beslenen, selüloz yiyen canlı

ksilofon : gre. * xylophone (xylo, xylos, xylon (ağaç, ahşap, odun) + phonos, phone (ses) * farklı uzunlukta tahta plaketlerden oluşan vurmalı çalgı, ksilofon

ksilografi : gre. * xylo, xylos, xylon (ağaç, ahşap, odun) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * ahşap üzerine oyma veya baskı yapma sanatı; ahşap bloklara desen veya yazı kazıyarak baskı alma tekniği

ksilometazolin : gre. * xylo, xylos, xylon (ağaç, ahşap, odun) + meta (yeni, bir sonraki, değişim, dönüşüm, sonra, sonrası, öte, ötesi) + zoline (sentetik ilaçlarda bulunan heterosiklik halka eki) * burun tıkanıklığını gidermek için kullanılan, burun mukozasını daraltarak burun pasajlarını açan dekongestan etkili bir ilacın (Otrivin) etken maddesi (C16H24N2)

ksilometazolin hidroklorür : gre. * xylo, xylos, xylon (ağaç, ahşap, odun) + meta (yeni, bir sonraki, değişim, dönüşüm, sonra, sonrası, öte, ötesi) + zoline (sentetik ilaçlarda bulunan heterosiklik halka eki) + hydor, hudros, hydros (su, sıvı) + khloros (soluk yeşil, sarımsı yeşil, klor (Cl) ) + ura (kimyasal madde eki) * burun spreylerinde bulunan ve burun tıkanıklığını gideren, hidroklorik asit tuzu şeklinde stabilize edilmiş kimyasal bileşik, otrivin (marka ismi) (C16H24N2•HCl)

ktonik : gre. * khthon (yer, toprak, yeraltı) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * mitolojide veya edebiyatta yeraltı ile ilişkili olan, yerin derinliklerine ait veya yeraltı tanrı ve varlıklarıyla bağlantılı

kuadratur : lat. * quattuor (dört, 4) + ura (isim yapım eki) * matematikte eğri çizgilerle çevrili bir şeklin alanını hesaplama veya kareleme; astronomide iki gök cisminin dünyadan bakıldığında aralarında 90 derecelik bir açı oluşturacak şekilde konumlanması (dördün evresi)

kuadrilyon : lat. * quadrillionem (dördüncü büyük sayı) (quattuor, quadri, quadro (dört) + illionem (büyük sayı eki) ) * sayı sistemi terimi olarak, 1 kuadrilyon 1’den sonra 15 sıfır (10^15) ile ifade edilen sayı, trilyon sonrası dördüncü basamak

kuadripleji : lat. * quattuor (dört, 4), quadri (dört) + plexis (felç, vurma, çarpma, darbe, durdurma), plessein (darbelemek, vurmak, çarpmak, felç inmek), plegia (felç, inme, nuzul) (plege (darbe, vurma, çarpma) + eia (durum ve usim yapın eki) ) * vücudun dört uzvunun (iki kol ve iki bacak) felç olması durumu ile karakterize olan, genellikle omurilik yaralanması veya sinir hasarından kaynaklanan, tüm ekstremitelerin hareket ve duyu kaybı ile karakterize edilen nörolojik hastalık

kuadriseps : lat. * quattor, quadri (dört) + caput, ceps (kafa, baş) * diz ekstansiyonunda görevli olan, uyluğun ön kısmında yer alan ve dört ayrı kastan (rectus femoris, vastus lateralis, vastus medialis, vastus intermedius) oluşan dört başlı büyük kas grubu

kuadrupedal : lat. * quattor, quadri (dört, 4) + pes, ped, pedis (ayak; taban) + alis (ile ilgili, -a ait) * ört ayak üzerinde hareket eden veya dört ayağa sahip olan (canlı)

kuadrupol : lat. * quattor, quadri (dört, 4) + polos (kutup, eksen, aks, mil, gök kutbu, dönme ekseni) * birbirine yakın iki zıt dipolün (çift kutup) birleşmesiyle oluşan ve dört kutuplu bir yük veya akım dağılımı

kuaför : lat., fra. * cuffia (başlık), cophinus (sepet, kap) (lat.); coiffer (saç yapmak, taramak) + eur (-cı, yapan, eden kişi) (fra.) * saç tasarımı ve bakımında uzman erkek, berber

kuala : mal. * kuala (birleşme noktası, kesişme; nehir ağzı, iki nehrin birleştiği yer) * nehir ağzı, delta; iki nehrin birleştiği veya nehrin denize döküldüğü yer

kuala lumpur : mal. * kuala (birleşme noktası, kesişme; nehir ağzı, iki nehrin birleştiği yer) + lumpur (çamur) * çamurlu nehir ağzı; Malezya’nın başkenti

kualifikasyon : lat. * qualis (nasıl, ne tür, ne gibi) + facere, ficare (yapmak, etmek, eylemek, işlemek) + tio (isim yapım eki) * nitelik kazandırma, uygunluk sağlama; bir kişinin belli bir göreve, işe veya statüye uygun olduğunu gösteren belge, yetkinlik veya özellik, nitelik

kuanta : lat. * quantus (ne kadar, miktar) + um (isim yapım eki) + a (çoğul eki) * ölçülebilen, belirli miktarlar veya nicelikler

kuantum : lat. * quantus (ne kadar, miktar) + um (isim yapım eki); ölçülebilen, belirli miktar veya nicelik; fizikte enerjinin ve diğer bazı büyüklüklerin sürekli değil, en küçük ayrık paketler halinde bulunduğunu ifade eden temel kavram * quantum; quantum; Quantum

kuantum alan teorisi : lat., tür., gre. * quantum (ölçülebilen, belirli miktar veya nicelik) (quantus (ne kadar, miktar) + um (isim yapım eki) ) (lat.) + alan (arazi, açık alan, saha, açık ve geniş, düz yer, düz yüzey, meydan, bölge, mıntıka, yüzey, zon, platform)(tür.) + theoria (gözlem, bakış, düşünce, kuram) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * fizikte, parçacıkların ve kuvvetlerin davranışlarını hem kuantum mekaniği hem de özel görelilik ilkeleri çerçevesinde, alanlar aracılığıyla tanımlayan teorik çerçeve

kuark : ing. * quark (Amerikalı fizikçi Murray Gell-Mann tarafından Finnegans Wake adlı eserdeki "Three quarks for Muster Mark!" ifadesinden alınarak üretilmiş olan kelime) * bir araya gelerek hadronlar olarak bilinen bileşik parçacıkları oluşturan bir tür temel parçacık ve maddenin temel bileşenlerinden biri (kuarkların en kararlıları, atom çekirdeğinin bileşenleri proton ve nötrondur.)

kuarkonyum : ing. * quark (Amerikalı fizikçi Murray Gell-Mann tarafından Finnegans Wake adlı eserdeki "Three quarks for Muster Mark!" ifadesinden alınarak üretilmiş olan kelime) + on (parçacık/tanecik eki) + ium (element eki) * bir kuark ile karşıt kuarkın kütleçekimsel değil, güçlü nükleer kuvvetle bağlı oluşturduğu mezon türü

kuarterner : lat. * quattuor, quadri, quadro (dört), quartus (dördüncü, dörtte bir) + ner (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * jeolojide Dünya’nın dört ana jeolojik zaman diliminden dördüncüsü olan ve günümüzden yaklaşık 2.6 milyon yıl öncesinden başlayarak günümüze kadar süren jeolojik dönem

kuartet : lat., ita. * quartetto (quattuor, quadri, quadro (dört), quartus (dördüncü, dörtte bir) + etta (küçültme eki) (lat.); quarto + etto (küçültme eki) (ita.) ) * dört kişilik müzik grubu veya dört sesli müzik parçası; dört çalgı veya dört ses için bestelenmiş müzik

kuartır : lat., ing. * quartetto (quattuor, quadri, quadro (dört), quartus (dördüncü, dörtte bir) + etta (küçültme eki) (lat.); quarter (çeyrek, dörtte bir) (ing.) * çeyrek, dörtte bir; zaman ölçüsünde yılın dörtte biri (çeyrek); para biriminde 25 sent veya bir alanın dörtte biri; basketbolda dört periyottan biri; çeyrek (Avrupa liginde bir periyot 10 dk., NBA’de ise 12 dakikadır.)

kuasar : lat. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) + stella (yıldız) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * galaksilerin merkezlerinde yer alan, Güneş'in kütlesinden milyonlarca kat büyük süper kütleli kara deliklerin etrafında dönen yoğun madde bulutlarının (yığılma diskinin) oluşturduğu, evrendeki en parlak ve en güçlü enerji kaynaklarından olan aktif galaksi çekirdeklerinden her biri

kuasigrup : lat., fra. * quasi ( (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) (lat.) + groupe (küme, yığın, topluluk, grup) (fra.) * bir grup benzeri yapıda, ancak ters eleman gerektirmeyen cebirsel yapı

kuasi-metrik : lat., gre. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) (lat.) + metros, metron (ölçü) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * tam olarak ölçülü veya düzenli olmayan, ama ona benzeyen, yarı ölçülü, ölçülü gibi olan

kuasimodo : lat. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) + modus, modo (ölçü, kapsam, nicelik; uygun ölçü, ritim, şarkı; bir yol, tavır, tarz, stil, şekil, biçim, yöntem, patern, kalıp, format) * Fransız yazar Victor Hugo’nun “Notre-Dame de Paris” isimli romanındaki kambur çan kulesi görevlisi karakterin ismi (“quasi modo geniti infantes” ifadesi, Paskalya’dan sonraki ilk Pazar gününün antifonası olup, anlamı "yeni doğmuş bebekler gibi" veya "neredeyse doğmuş gibi"dir. Bu nedenle o Pazar gününe Quasimodo Pazar denir.)

kuasipartikül : lat. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) + pars, partis (parça, kısım, bölüm, hisse, pay, kesim, porsiyon) + culus, cula (küçültme eki) * katı hal fiziğinde çok parçacıklı bir sistemin kolektif davranışının tek bir parçacık gibi modellenmesi, yarı parçacık, yalancı parçacık; kalabalık bir ortamın (örneğin katı maddelerin veya elektron denizinin) ortak hareketini sanki ayrı bir parçacıkmış gibi gösteren matematiksel bir model

kuasi-periyodik : lat., gre. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) (lat.) + peri (çevresinde, etrafında) + hodos (yol, yolculuk) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) (gre.) * tam periyodik olmayan ancak düzenli, tekrarlayan veya birden fazla periyodun birleşiminden oluşan örüntü gösteren

kuasisimetrik fonksiyon : gre., lat. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) (lat.) + symmetria (uyum, denge, bakışım) (sun, syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + functio (yapma, yerine getirme, icra, işlev, görev) (fungi, fungere (yapmak, yerine getirmek, icra etmek, işlemek, uygulamak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * neredeyse simetrik olan, tam simetrik olmamakla birlikte simetriye yakın özellikler gösteren fonksiyon; fonksiyonun simetri koşullarını tam sağlamadığı ama simetriye benzer davranış sergilediği durumlarda kullanılan terim

kuasispecies : lat. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) + species (görünüş, şekil, tür, çeşit, cins) * moleküler biyolojide RNA virüsleri gibi yüksek mutasyon oranına sahip popülasyonlarda, belirgin bir tür değil de birbirine çok benzeyen ve sürekli değişen genetik varyantlar topluluğu, neredeyse tür olan, tür benzeri genetik çeşitlilik gösteren grup

kuasi-yıldız : lat., tür. * quasi (sanki, gibi, adeta, neredeyse, hemen hemen) (lat.) + yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) (tür.) * erken evrende oluştuğu öne sürülen, merkezinde kara delik bulunan ve dış katmanı yıldız benzeri görünen varsayımsal dev gök cismi

kuaterner : lat. * quaternarius (dörtlü, dördüncü) (quattuor (dört) + arius (ile ilgili, gibi) ) * jeoloji ve paleontolojide dördüncü jeolojik zaman dilimi, dörtlü, dördüncü sıradaki

kuaterniyon : lat. * quaternion (dörtlü, dört elemanlı grup) ( (quattuor (dört) + nion (ile ilgili, gibi, içeren, oluşan) ) * matematikte ve fiziksel uygulamalarda dört bileşenli karmaşık sayılar kümesi, dört elemandan oluşan yapıyı veya grubu ifade eden ve özellikle vektörler ve uzay dönüşümlerinde kullanılan terim

kubai : tür. * ku (su; akmak, dökülmek) + bai (isim yapım eki) * Türk mitolojisinde özellikle Altay ve Sibirya Türklerinde yer alan, su kaynaklarını, nehirleri ve gölleri koruduğuna inanılan bir su perisi veya su ruhu

kuban : tür., far. * kuban (coşkulu, heyecanlı, canlı, gür akan su, sel) (tür.); kuban (vurucular, dövücüler, çarpanlar, farbeciler) (kub (vurmak, dövmek, çarpmak, darbelemek) + an (çoğul eki) ) (far.) * Kafkasya'nın kuzeybatısında, Güney Rusya'da Kuban Nehri çevresinde, Karadeniz kıyısında Don Stepleri, Volga Deltası ve Kafkasya arasında ve Kırım Yarımadası'ndan Kerç Boğazı ile ayrılmış olan bir coğrafi bölge

kubarmak : tür. * kub (kabarmak, şişmek, çıkıntı yapmak) + ar (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * (hindi, güvercin vb.) tüylerini kabartmak

kubaşmak : tür. * kub (kabarmak, şişmek, çıkıntı yapmak) + aş (işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * imeceyle iş görmek, yardımlaşarak bir iş yapmak

kubat : far. * kubad (iri kıyım, dev cüsseli) * kaba, biçimsiz; davranışları kaba olan

kubbe : ara. * kabba (yuvarlamak, devirmek, baş aşağı çevirmek, tersine çevirmek), kubb (yuvarlak olmak, bükülmek) + e (isim yapım eki) * yuvarlak olan, bükülmüş olan, küçük oda, tonoz, yuvarlak olma, bükülme, kab, kap (cap, chapeau (şapka, baş), cup, coupe (kap) (ing., fra.), coupola, coupole, Kuppel (kubbe) (ing., fra., alm.) )

kubbealtı : ara., tür. * kubbe (yuvarlak olan, bükülmüş olan, küçük oda, tonoz, yuvarlak olma, bükülme) (ara.) + alt (aşağı) + ı (iyelik eki) (tür.) * Topkapı Sarayı içinde, Osmanlı vezirlerinin toplanıp devlet işlerini görüştükleri yer

kubbetus sahra : ara., tür. * kubbet (yuvarlak olan, bükülmüş olan, küçük oda, tonoz, yuvarlak olma, bükülme) + el (ön ek, artikel) + sahr (kaya, büyük taş), sahra (kır, ova, çöl, açık arazi) * kaya kubbe; çöl kubbesi; Kudüs'te bulunan, içinde kutsal kabul edilen büyük bir kaya yer alan, İslam mimarisinin önemli eserlerinden biri olan ve kutsal addedilen yapı

kubera : san. * ku (gizli, saklı) + bera (sahip, koruyucu) * Hint mitolojisinde (Hinduizm) yeraltı hazinelerinin ve bolluğun koruyucusu, maddi refahın ve servetin simgesi olan zenginlik ve servet tanrısı

kubh : ara. * kabaha (yanlış olmak, kötü olmak, çirkin olmak), kabiha (çirkin ve kötü davranış, ayıp iş, fena muamele), kabahat (çirkin davranış, hata, yanlış, suç, günah), kabih (çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp, kabahatli, suç içeren) * günah ve çirkin hareket, kabahat, suç

kubilay : tür., moğ. * kubilay (göksel, parlak ay, Büyük Kubilay Han ismi) (ku (göksel, büyük, yüce , ulu) + ay (Dünya’nın uydusu olan gök cismi, Ay) ) * büyük ay, parlak ay, yüce lider; Moğol İmparatorluğu'nun önemli hükümdarlarından Kubilay Han'ın ismi; erkek ismi

kuble : ara. * kabila, kabala (yüzünü dönmek, karşılamak, almak, tutmak, kabul etmek, mümkün olmak, yapabilmek; dudakla temas etmek, öpmek), kubla (öpücük, dudakla temas) * sevgi, saygı veya selam ifade etmek için dudakla yapılan kısa temas, yani öpücük

kubur : ara. * kabara (gömmek; çukura koymak, mezara koymak, haznelemek, kabire koymak, defnetmek), kabr (gömme; çukur, hazne, mezar, gömü yeri, defin yeri) * ölülerin defnedildiği yerler, kabirler, mezarlar

kubuz : ara. * kabz (elde tutmak, tutmak, kavramak; zorluk çekmek, zorda kalmak); kubuz (eli sıkı, cimri; zor olan, zor kılınmış) * mal veya parayı harcamaktan aşırı derecede kaçınan, eli sıkı kimse, cimri, eli sıkı; kendini beğenmiş, kibirli, pek sevilmeyen, memnun olmayan, sevimsiz, zor beğenen

kucak : tür. * kuc (sarılıp üstüne almak, sevişmek) + ak (isim yapım ve araç eki) * açık durumdaki kollarla göğüs arasındaki bölüm

kucaklamak : tür. * kuc (sarılıp üstüne almak, sevişmek) + ak (isim yapım ve araç eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birini veya bir şeyi iki kolunu açarak göğsüne doğru çekmek; kapsamak, benimsemek (mecazi)

kuçek : far. * kuçek (küçük, ufak) * Türk musikisinde küçük aralıklarla seyreden ve ince nağmelerden oluşan bir makam

kuçek-geveşt : far. * kuçek (küçük, ufak) + gevah (ferahlık, açıklık) + eşt (isim yapım eki) * Türk musikisinde kuçek makamının inici seyrini ve küçük aralık dizisini, geveşt makamının ağır usul ve geniş pest alan kararını birleştiren, toplam ses genişliği yaklaşık bir oktav olan birleşik (mürekkep) makam

kuçek-maye : far. * kuçek (küçük, ufak) + maye (asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde, maya) * Türk musikisinde kuçek makamı ile mâye makamının özelliklerini birleştiren, küçük aralıklarla başlayıp maye kararında sonlanan birleşik (mürekkep) makam.

kuçek-neva : far. * kuçek (küçük, ufak) + neva (ahenk, ses, güzel sada, nağme, avaz) * Türk musikisinde kuçek makamının küçük aralık dizisi ile neva makamının güçlü sesi ve karar perdesini birleştiren, yaklaşık bir oktavlık ses alanına sahip birleşik (mürekkep) makam

kuçek-nevruz : far. * kuçek (küçük, ufak) + nevruz (yeni gün) (nev (yeni, taze) + roz, ruz (gün) ) * Türk musikisinde kuçek makamının küçük aralık dizisi ile nevruz makamının neşeli ve hareketli yapısını birleştiren, yaklaşık bir oktav aralığında ve genellikle 8/8 usulde icra edilen birleşik (mürekkep) makam

kuçek-selmek : far., ara. * kuçek (küçük, ufak) (far.) + selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) * Türk musikisinde kuçek makamının ince ve küçük aralık dizisi ile selmek makamının akıcı ve süzülerek ilerleyen karakterini birleştiren, yaklaşık bir oktav ses genişliğine sahip, melodik geçişlere vurgu yapan birleşik (mürekkep) makam

kuçek-sünbüle : far., ara. * kuçek (küçük, ufak) (far.) + sünbüle (çiçek ismi, sümbül) (ara.) * Türk musikisinde kuçek makamının ince, küçük aralıklarla seyreden yapısı ile sünbüle makamının zarif, çiçeksi ve hafif melankolik havasını birleştiren, yaklaşık bir oktav aralığında ve genellikle ağır usulde icra edilen birleşik (mürekkep) makam

kuçek-şehnaz : far. * kuçek (küçük, ufak) + şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şeh (padişah, hükümdar, kral) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) * Türk musikisinde kuçek makamının küçük aralık dizisi ile şehnaz makamının zarif ve tatlı melodik yapısını birleştiren, yaklaşık bir oktav aralığında ve genellikle orta tempoda icra edilen birleşik (mürekkep) makam

kuçek-zemzeme : far. * kuçek (küçük, ufak) + zamzama (bol akan kaynak; coşkulu müzik), zemzeme (nağme, hoş ses; geniz ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak; belirsiz ses, yüksek olamayan ses, titreme, vızıltı, fısıltı, mırıldanma) * Türk musikisinde kuçek makamının ince, küçük aralık dizisi ile zemzeme makamının yumuşak, hafif ve mırıldanır tarzını birleştiren, yaklaşık bir oktav ses aralığında ve genellikle sakin, hafif usulde icra edilen birleşik (mürekkep) makam

kuçu : tür. * kuçu (köpek, özellikle küçük köpek) * Anadolu ağızlarında küçük veya yavru köpek anlamında kullanılan, köpeği ifade eden yöresel isim

kudas : ara. * kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olmak, kutsal olmak, ilahi ve manevi değeri olmak), kudsi (kutsal, mukaddes) * Hıristiyanların kilisede, Hazreti İsa’nın havarileriyle birlikte yediği son yemeği anmak için, bir kap içinde ekmeği ve şarabı kutsayarak yaptıkları tören

kuddus : ara. * kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olmak, kutsal olmak, ilahi ve manevi değeri olmak) * kutsal kılan; Allah’ın esmalarından olan sıfat

kuddusi : ara. * kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olmak, kutsal olmak, ilahi ve manevi değeri olmak) + i (ile ilgili, -a ait) * kutsallıkla ilgili olan, manevi bakımdan temiz ve yüce kabul edilen; dinî ve tasavvufî bağlamda kutsal niteliğe sahip kişi veya şey

kudema : ara. * kadem (ayak, adım), kademe (ayak basmak, adım atmak), kadim (eski, geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte kalmış) * eskiler, öncekiler, gelip geçmiş olanlar; tecrübeliler, kıdemliler (mecazi)

kudret : ara. * kadara (güç, kudret, yetki sahibi olmak, gücü yetmek), kadr (güç, kuvvet, kudret, yetki, iktidar), kadir (güçlü, kuvvetli, yetkili, kudretli), kudret (güç, kuvvet) * bir şeyi yapabilme gücü, enerji veya yetenek, kuvvet, güç

kudret helvası : ara., tür. * kudret (güç, kuvvet) + hulv (tatlı), helva (tatlı, şerbetli hamur işi) (ara.) + sı (iyelik eki) (tür.) * geleneksel olarak afrodizyak etkisi olduğuna inanılan, güç ve kuvvet artırıcı özellikleriyle bilinen, genellikle baharatlar ve bitkisel karışımlarla hazırlanan şerbetli tatlı, man

kudret narı : ara., tür. * kudret (güç, kuvvet) + nar (içi çok sayıda kırmızı ve sulu tanelerle dolu, yenilebilir ve genellikle tatlı-ekşi tadıyla bilinen meyve) + ı (iyelik eki) * acımsı tadı ve karakteristik aromasıyla bilinen, geleneksel olarak sindirim, bağışıklık ve enerji verici etkileri nedeniyle kullanılan, sağlık açısından faydalı kabul edilen Cucurbitaceae familyasından şifalı bir meyve

kudsi : ara. * kaddasa (kutsamak, takdis etmek, mübarek kılmak, temizlemek), kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olma, kutsal olma, ilahi ve manevi değeri olma) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dinen değerli, mübarek, kutsal, mukaddes

kudsiyet : ara. * kaddasa (kutsamak, takdis etmek, mübarek kılmak, temizlemek), kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olma, kutsal olma, ilahi ve manevi değeri olma) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (isim yapım eki) * dinen değerli olma, mübareklik, kutsallık, mukaddes olma

kudum : ara. * kadim (eski, geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte kalmış) * gelme, geliş, uzak yoldan gelme, geçmişten bugüne gelme, gelenek (custom, coutume (gelenek, adet) (ing., fra.) )

kudur : ara. * kidr (çanak, çömlek, tencere, kap) * çanaklar, çömlekler, tencereler, kaplar

kudurmak : ara. * kudr, kudret (güç, kuvvet) (ara.) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * aşırı öfke, kontrolsüz güç gösterisi veya şiddetli heyecan sonucu kendini kaybetmek, taşkın davranışlar sergilemek, azmak

kuduz : ara. * kudud (kızgın, öfkeli) * köpekler ve diğer hayvanlarda sinir sistemi enfeksiyonuna bağlı olarak aşırı öfke, saldırganlık ve salya akmasıyla kendini gösteren bulaşıcı hastalık

kudüm : ara. * kadim (eski, geçmiş, gelmiş geçmiş, geçmişte kalmış), kudum(gelme, geliş, uzak yoldan gelme, geçmişten bugüne gelme, gelenek) * mehter takımlarında ve genellikle Mevlevi tekkelerinde kullanılan, metal kaseli küçük iki davuldan oluşan usul vurma çalgısı, nakkare (custom, coutume (gelenek, adet) (ing., fra.) )

kudümzen : ara., far. * kudum (vurmalı çalgı) (ara.) + zen (-cı, yapan, eden eki) (far.) * kudüm çalan kimse

kudüs : ara. * kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olma, kutsal olma, ilahi ve manevi değeri olma) * kutsal, mübarek; İsrail’in başkenti, Yeruşalim

kuf : far. * kuf (baykuşun çıkardığı boğuk ve üflemeli sesten ses yansımalı (onomatopeik) kelime) * omurgalılardan (vertebrata), akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak ismi) * başında, kulak yerinde iki tüy demeti (sorguç) bulunan, yeryüzünde yaklaşık iki yüz türü olan yırtıcı gece kuşlarının ortak adı, baykuş

kuffaz : ara. * kuff (el, pençe, pranga) + az (-lik, araç eki) * eldiven (cuff (kelepçe) (ing.) )

kufi : ara. * kufa (toplanmak, bir araya gelmek; yuvarlaklaşmak, kıvrılmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Arapça harfleri dik, sert, açılı ve köşeli çizgilerle yazmaya dayalı bir hat çeşidi; Irak'ın Necef şehrine komşu olan, çoğunluğunu Şii Müslümanların oluşturduğu, Halife Ali'nin öldürüldüğü ve türbesinin bulunduğu Irak'taki Kufe isimli şehir

kufu : mıs. * huv (korumak), khnum, khufu (Beni koruyan Khnum'dur, beni korur) * beni korur, o korur, koruyan; Antik Mısır mitolojisinde insanları balçıktan şekillendiren, suyun ve yaratılışın baş tanrısı; Mısır’da bir firavun ismi, Keops (“Khufu” kelimesinin Antik Yunan tarihçisi Herodot tarafından Yunancalaştırılmış hali)

kugelblitz : alm. * Kugel (küre, top) + Blitz (şimşek, yıldırım) * yoğunlaştırılmış ışık veya elektromanyetik ışınım enerjisinin kütleçekimsel çökmesiyle oluşması kuramsal olarak öngörülen kara delik türü, ışık topu, yıldırım küresi

kuğu : gre. * kyknos (kuğu; dönüşlü, döngüsel (kuğunun, boynunu bir daire şeklinde döndürebilmesinden) ) * beyaz tüylü, uzun boyunlu, su kenarlarında yaşayan ve zarif görünümüyle bilinen, kuğugiller familyasından olan, beyaz, zarif ve uzun boyunlu büyük su kuşu

kuğurmak : tür. * kuğ (ses yansımalı onomatopeik kelime) + ur (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * (güvercin için) ötmek

kuhi : far. * kuh (dağ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dağlık, ıssız

kuhl : ara. * kehele (göze sürme çekmek), kuhl (sürme) * gözü korumak, parlatmak veya estetik bir görünüm kazandırmak amacıyla sürme çekme eylemi; göze sürme çekmek için kullanılan siyah renkli mineral toz, sürme; kömür

kuintet : lat. * quintetto (quintus (beşinci) + etta (küçültme eki) (lat.); quinto + etto (küçültme eki) (ita.) ) * beş çalgı veya beş ses için bestelenmiş müzik

kuiper : kuiper kuşağı

kuiver : ing. * quiver (titremek, sallanmak) * okçulukta okları taşımak için kullanılan ve genellikle deri veya kumaştan yapılmış, okların dik olarak yerleştirildiği kılıf

kuiz : ing. * question (soru, sual) kelimesinin kısaltılmışı * kısa, genellikle sınav veya bilgi ölçme amaçlı yapılan test

kuka : gre. * kukuli (koza, küçük top şeklinde nesne) * Bovling sporunda, top ile vurulmak üzere onar veya dokuzarlık setler halinde dizilen ekipman

kukla : gre. * kukla (oyuncak bebek, bebek) * kol, bacak, kafa gibi devinmesi gereken yerleri oynatan sanatçının parmaklarına görünmez bir biçimde iplikle bağlanarak, oynatanın gizlendiği bir yerin üzerinden oynatılmak, konuşturulmak üzere, karton ve benzeri hafif şeylerden yapılmış insan ve hayvan figürü

kuku : lat. * cuculus (guguk kuşu) (lat.); coucou (fra.) (kuşun çıkardığı sesten ses yansımalı kelime) * güvercin büyüklüğünde, siyah şeritli kül grisi tüyleri olan, dişisi yumurtalarını diğer kuşların yuvalarına bırakan, böcek öldürücü tırmanıcı kuş; kadın cinsel organı

kukuleta : lat. * cucullus, cuculla (başlık, kukuleta; kapüşonlu cübbe) (cucu (kabarmak, şişmek; kapüşon) + ulus, ula (küçültme eki) ) + etta (küçültme eki) * başı ve omuzları örten küçük kapüşon veya başlık

kukulkan : may. * kukul (tüy) + kan (yılan) * tüylü yılan; Mesoamerika mitolojisinde, yılanın gücünü ve kuşun özgürlüğünü simgeleyen, doğa ve gökyüzü ile ilişkilendirilen, bilgelik, yağmur, tarım ve yenilenmenin tanrısı olarak kabul edilen kutsal bir varlık

kukumav : gre. * kukuvayia (gece kuşu; kuşun çıkardığı sesten ses yansımalı (onomatope) kelime) * basık başlı, yarım peçeli, külrenginde, küçük, yırtıcı bir gece kuşu, küçük baykuş

kul : ara. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk; genç hizmetçi, köle), golem (kul, köle, hizmetçi) (ibr.) * köle, hizmetçi

kula : ara. * kulla (zirve, doruk, tepe; yüksek, savunma amaçlı yapı) * Manisa'nın bir ilçesi

kula : tür. * kula (sarımsı kahverengi, açık kahverengi at rengi) * sarımsı kahverengi tonlarında, genellikle açık kahverengi gövdeye sahip; yele ve kuyruk bazen daha koyu olabilir, bazen sırt çizgisi (yılan çizgisi) görülebilen at rengi

kulacık : tür. * kula (sarıya çalan at rengi; kılık, giysi) + cık (küçültme eki) * Türkiye’nin İç Anadolu Bölgesi'nde yetişen, şapka çapı kısa olan bir mantar türü

kulaç : tür. * kulaç (bir kol hareketiyle açılan mesafe) (kul (kol) + aç (açmak fiil kökü) ) * yüzmede bir kolun tam yaptığı ve yaklaşık 1,8 metreye eşit kabul edilen geniş hareket

kulak : tür. * kul (duyma, işitme, ses alma, bağırma, çağrı) + ak (isim yapım ve araç eki) * sesi duyurucu, bağırmayı duyurucu; canlılarda sesleri algılayan, işitme ve denge duyusunu sağlayan organ; dinleme, dikkat etme ve algılama (mecazi) (call (bağırmak, seslenmek, çağırmak) (ing.) )

kulak memesi : tür. * kulak (sesi duyurucu, bağırmayı duyurucu; canlılarda sesleri algılayan, işitme ve denge duyusunu sağlayan organ) + meme (vücudun göğüs bölgesinde bulunan, dişilerde yavru emzirmeye yarayan, erkeklerde gelişmemiş durumda olan süt bezi; sıvı pükürtmeye yarayan borunun uç kısmı) + si (iyelik eki) * earlobe; cartilage (de l'oreille); Ohrläppchen s

kulak zarı : tür. * kulak (işitme organı; kepçe şeklinde kavisli) + zar (sarmak, kaplamak; ince tabaka, membran) + ı (iyelik eki) * dış kulak ile orta kulak arasındaki ince, esnek ve titreşime duyarlı membran

kulakçık : tür. * kulak (işitme organı; kepçe şeklinde kavisli) + çık (küçültme eki) * kalpteki küçük kulak benzeri çıkıntı (atrium) veya küçük kulak yapısı

kulaklı somun : tür., gre. * kulak (işitme organı; kepçe şeklinde kavisli) + lı (ile, birlikte, beraber) (tür.) + psomos (lokma, küçük parça), psomin (ekmek, çörek) (gre.) * el ile kolayca sıkılıp gevşetilebilmesi için iki yanına kulak şeklinde çıkıntılar eklenmiş, yanlarında kanat gibi çıkıntıları olan, genellikle alet gerektirmeden kullanılan bağlantı elemanı, bir somun türü

kulaklık : tür. * kulak (işitme organı; kepçe şeklinde kavisli) + lık (isim yapım ve araç eki) * kulağa takılarak sesi dinlemeye yarayan elektronik cihaz; kulakları soğuktan korumaya yarayan şapka bileşeni

kulampara : ara., far. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk; genç hizmetçi, köle) (ara.) + bare (düşkün, tutkun) (far.) * oğlancı, oğlan düşkünü

kuldesak : lat., fra. * culdus (vücut boşluğu, pelvis bölgesi) + sacculus (küçük kese, kesecik, torbacık) (sac (çanta, torba, kese, çıkın) + culus (küçültme eki) ) (lat.); cul (kıç, göt, dip) + de (tamlama bağlacı) + sac (çanta, torba, kese) (fra.) * pelviste rektum ve uterus arasında bulunan doğal boşluk

kuldoplasti : lat., gre. * culdus (vücut boşluğu, pelvis bölgesi) (lat.) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * sarkmış olan pelvik organların daha fazla aşağı inmesini engelleyebilmek için vajinanın en üst kısmında, rahim ağzının (serviks) çıkarılmasından sonra geriye kalan vajinal kubbedeki dokuların dikilerek ve gerginleştirilerek güçlendirilmesi

kuldosentez : lat., gre. * culdus (vücut boşluğu, pelvis bölgesi) (lat.) + kentesis (iğneleme) (kentein (iğnelemek, iğne yapmak) + sis (isim yapım eki) ) (gre.) * pelvisteki kuldus boşluğundan iğne veya sondayla sıvı alınması işlemi

kuldoskopi : lat., gre. * culdus (vücut boşluğu, pelvis bölgesi) (lat.) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * vajinadan bir ensizyon yapılarak pelvik iç organların optik aletle (endoskop) görüntülenmesi işlemi

kule : ara. * kulla (zirve, douk; yüksek, savunma amaçlı yapı) * alanı dar ve genellikle kare veya yuvarlak biçimli yüksek yapı

kulis : lat., fra. * colare (toplamak; süzmek, filtrelemek, damlatmak; akmak, akıtmak; sarmak; dolamak; halka haline getirmek) (lat.); couler (akmak) + isse (isim yapım eki) (fra.) * tiyatroda, izleyicinin oturduğu yerler dışında kalan, sahnenin gerisinde ve yanlarında bulunan, oyuncuların sahne öncesi hazırlıklarını yaptıkları bölüm

kullanmak : ara., tür. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk; genç hizmetçi, köle) (ara.), kul (yararlanmak, işe koşmak, faydalanmak) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * bir araç, yöntem, nesne, hayvan veya insandan faydalanmak, yararlanmak

kullap : ara. * kullab (çengel, kanca, ucu eğri nesne) * çengel, kanca, ucu eğri nesne; iplik üzerine sırma sarmaya yarar bir dolap; bir tür menteşe

kulle : ara. * kulla (büyük testi, su küpü, iri kap) * su veya benzeri sıvıları depolamak için kullanılan, genellikle seramikten yapılmış büyük hacimli kap; bazı harp gemilerinin güvertelerinde bulunan ve makine ile hareket eden ağır top

kulli : ara. * kull (bütün, tüm) + i (ile ilgili, -a ait) * hepsi, tümü, tamamı; var olan her şeyi kapsayan, bütün varlıkları ve düşünülen şeyleri içine alan; bütüne, genele, tüme değgin, tümle ilgili, tümel (whole (tüm, hepsi) (ing.) )

kulliye : tür. * kull (bütün, tüm) + i (ile ilgili, -a ait) + ye (isim yapım ve durum eki) *, toplanmış olma, bir araya gelmiş olma, birleştirilmiş olma, külliye (college, collège, College (kolej) (ing., fra., alm.), collage (kolaj) (fra.), kolla (yapıştırıcı, yapışkan, tutkal, zamk, birleştirici) (gre.), coller (yapıştırmak, tutturmak, birleştirmek) (fra.) )

kulluk : ara., tür. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk; genç hizmetçi, köle) (ara.) + luk (durum eki) (tür.) * kul olma durumu

kullukçu : ara., tür. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk; genç hizmetçi, köle) (ara.) + luk (durum eki) + çu (yapan, eden eki) (tür.) * Osmanlı devletinde istanbul'un güvenliğini sağlamakla görevli yeniçerilere verilen isim

kulm : kür. * kulm (avuç, el içi, yumruk) * avuç, elin iç kısmı veya sıkılmış el, yumruk

kuloğlu : ara., tür. * gulam (genç, delikanlı, oğlan, ergenliğe girmiş genç erkek çocuk; genç hizmetçi, köle) (ara.) + ol, oğl (var hale gelmek, vücuda gelmek, tezahür etmek, olmak), oğul (erkek insan yavrusu, erkek evlat, erkek çocuk) + u (tamlama eki) ) (tür.) * Osmanlı'nın Berberi sahilindeki batı ve orta kıyı bölgelerinde (Cezayir, Libya ve Tunus) yaşayan, Türk erkek ve Berberi kadınlardan doğan insanları tanımlamak için kullanılmış bir terim

kulometrik : fra., gre.. * coulomb (Fransız fizikçi ve mühendis Charles-Augustin de Coulomb'un soyadından) (fra.) + metros, metron (ölçü) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * elektrik yükü miktarının ölçülmesine dayanan; elektrokimyada geçen ölçüm yöntemi

kulp : ara. * halib, halabi (Halep şehri ile ilgili) * Diyarbakır’ın bir ilçesi (Halepli madenci topluluktan)

kulp : ara. * kalebe (çevirmek, döndürmek, eğirmek, eğmek, bükmek), kulb (halka, bilezik) * kazan, testi, ibrik, fincan gibi kapların, genellikle halka biçiminde olan, kaldırırken, taşırken tutulacak yeri

kulu : tür. * kulu (bir aşiret beyinin isminin Kulupoğlu Mustafa (Kulu Beyi) olmasından) * Konya'nın bir ilçesi

kulub : ara. * kalb (yürek) * kalpler, gönüller

kuluçka : sır., bul. * kloçka (tavuğun yumurta üstüne yatması; yumurtaya yatmış tavuk) * civciv çıkarmak üzere yumurta üzerine yatmış veya yatmak üzere kızmış durumda olan veya yeni civciv çıkarmış bulunan dişi kuş veya dişi kümes hayvanı, gurk; her tür kuşun, civciv çıkarmak üzere yumurtaların üstüne yatarak geçirdiği süre; bir virüsün, girdiği bir organizmada aktif hale geçmesine kadar geçen süre

kuluçkahane : sır., bul., far. * kloçka (tavuğun yumurta üstüne yatması; yumurtaya yatmış tavuk) (sır., bul.) + hane (ev, mekan, yer) (far.) * kümes hayvanı üreten bir çiftlikte kuluçka makinelerinin bulunduğu yer, kuluçka evi

kulun : tür. * kulun (at yavrusu, tay) * at, eşek gibi tek tırnaklı hayvanların yeni doğmuş yavrusu, tay; bazı yörelerde özellikle bir yaşına kadar olan manda yavrusu, malak

kuluncak : tür., gre. * kuytu (gizli, tenha ve ulaşılması zor yer) (koy, kuy (dökmek, indirmek) + tu (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (tür.); koiti (kuş yuvası, yatma yeri, deniz yatağı, yatak) (gre.) + cak (küçültme eki) (tür.) * Malatya'nın bir ilçesi

kulunç : gre. * kolingos, kolikos (ağrı, sancı) * özellikle bağırsakta ani ve şiddetli sancı, kolik, kulanc, kulinc (ara.)

kulunlamak : tür. * kulun (atın veya eşeğin yeni doğmuş yavrusu) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * (kısrak veya dişi eşek) yavrulamak

kulübe : gre., far. * kalybe (büyük sepet, sazdan örülmüş barınak, üstü örtülü yer) (gre.); kolbe, kulbe (far.) * genellikle ahşap (ağaç), kerpiç, taş gibi basit malzemelerden ilkel veya derme çatma şekilde inşa edilen, küçük ve mütevazı tek odalı barınak, küçük oda, hücre, küçük kapalı mekan (kalb (yürek) (ara.), club, Klub (kulüp) (ing., fra., alm.) )

kulüp : isk., nor. * klubba (topuz, odun parçası, değnek, sopa, çomak) (isk., nor.); club (fra.) * benzer amaçları, ilgi alanlarını veya uğraşları paylaşan kişilerin bir araya gelerek oluşturdukları, belirli kuralları ve yönetim kurulu olan resmi ya da gayriresmi topluluk, topluluk, dernek veya spor camiası; değnek, sopa, çomak

kulvar : lat., fra. * colare (toplamak; süzmek, filtrelemek, damlatmak; akmak, akıtmak; sarmak; dolamak; halka haline getirmek) + orium (isim yapım, yer, durum ve araç eki) (or (-cı, yapan, eden eki) + ium (isim yapım eki) ) (lat.); couler (akmak), couloire (akış yeri, akma yeri; koridor, geçit) (fra.) * özellikle spor ve ulaşım alanlarında belirli bir sınır veya yol anlamında kullanılan, yarış veya hareket için ayrılmış şerit, koridor, geçit

kulyuç : tür. * kul (bağlı, kapalı) + yuç (yüksek yer, uçurum) * geniş ve derin ağızlı mağara

kum : ara. * kama (ayağa kalkmak, doğrulmak, görevi yerine getirmek, durmak, ayakta durmak, dikilmek, dik durmak, direnmek, dayanmak, sorumluluk almak, bir işi üstlenmek, sürdürmek, yönetmek, devam etmek, daim olmak) * dur, gel, ayağa kalk, daim ol, devam ettir

kum : tür. * kum (ufak taş tanecikleri) * doğada kayaların ve minerallerin dış etkenlerle aşınarak ufalanması sonucu oluşan, su veya rüzgar etkisiyle taşınan, silis minerallerinden oluşan, tarımdan inşaata kadar birçok alanda kullanılan, taneli ve gevşek yapıdaki mineral parçacıkları, silisli toprak örtüsü

kum saati : tür., ara. * kum (küçük silis mineralleri) (tür.) + saat (zaman, vakit, süre; 60 dk.lık zaman dilimi) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * iki cam hazne arasındaki dar geçitten akan kum miktarına göre belirli bir zaman aralığını ölçen, yerçekimiyle çalışan basit mekanik zaman ölçüm aracı

kuma : tür. * kumak (birlikte yaşamak, kucaklaşmak), kuma (cariye, ortak kadın) * aynı erkeğin nikahsız veya şeri nikahlı olan eşlerinden her biri (birbirlerine göre), cariye, erkeğin ikinci karısı

kumadin : fra. * coumadine (coumarin (bitkilerden elde edilen doğal bileşik, kan pıhtılaşmasını etkileyen madde) + dine (kimyasal madde eki) ) * kan pıhtılaşmasını önleyen antikoagülan ilaç, varfarin sodyum (C19H15NaO4)

kuman : tür. * ku, kun (soluk, soluk, krem rengi, soluk sarı, sarımsı gri) + man (gibi olan kişi) * 11. yüzyıl ile 14. yüzyıl arasında Doğu Avrupa’da Kıpçaklar ile aynı birlik içinde bulunarak yaşamış bir Türk halkı

kumanda : lat. * commandare (emretmek, buyurmak, talimat vermek, yönetmek) (co, com (birlikte, beraber, ile) + mandare (görev vermek, emanet etmek, tevdi etmek, yetkilendirmek, emretmek, buyurmak, talimat vermek, komuta etmek, taahhüt etmek) ) * bir asker birliğini ve onunla ilgili bütün işleri yönetme görevi, komuta

kumandan : lat. * co, com (birlikte, beraber, ile) + mandatus (emanet edilmiş, verilmiş görev, emredilmiş, emir, yetki) (mandare (görev vermek, emanet etmek, tevdi etmek, yetkilendirmek, emretmek, talimat vermek, komuta etmek, taahhüt etmek) + ant (-cı, yapan, eden eki) * bir asker topluluğunun başı, bir asker topluluğunu yöneten rütbeli kimse, komutan

kumanya : lat., ita. * compania (co, com (birlikte, beraber, ile) + panis (ekmek) ) (lat.); compagna (gemi erzakının saklandığı depo; gemi erzakı) (ita.) * yolculukta yenilmek için hazırlanan yiyecek, azık; sefer durumundaki askerler için hazırlanan yiyecek

kumar : ara. * kamara (kumar oynamak, şans oyunu oynamak, bahis yapmak) * şans ve risk unsurlarına dayalı olan ve ortaya para konularak ödül karşılığı oynanan her türlü talih ve bahis oyunu, kimar

kumarbaz : ara., far. * kamara (kumar oynamak, şans oyunu oynamak, bahis yapmak), kimar, kumar (para veya benzeri ödül karşılığı oynanan talih oyunu) (ara.) + baz (-cı, yapan, eden kişi; oynayan, iştigal eden, uğraşan) (far.) * kumar oynayan kişi, bahisçi

kumarhane : ara., far. * kamara (kumar oynamak, şans oyunu oynamak, bahis yapmak), kimar, kumar (para veya benzeri ödül karşılığı oynanan talih oyunu) (ara.) + hane (ev, mekan, yer) (far.) * kumar oynanan açık veya kapalı yer

kumaş : ara. * kamis (gömlek), kumisa * dokuma bez (chemise (gömlek) (fra.) )

kumay : far. * huma, hümay, kumay, umay (kutlu, uğurlu, mübarek), hümayun (padişaha ait, kutlu) * vulturidae cinsinden kar kuşu, akbaba; Türk mitolojisi olan Tengricilik’te, İslam mitolojisinde ve klasik edebiyatta üzerine gölgesi düştüğü kişiye devlet, şans, zenginlik ve saltanat getirdiğine, asla yere konmayıp görünmeyecek şekilde çok yükseklerde ve dinlenmeksizin sürekli uçtuğuna inanılan efsanevi kuş, cennet kuşu, huma, hümay, humay

kumbara : far. * kumpare, humpara (küçük küp, küçük kavanoz) (hum (küp, kavanoz) + pare (parça) ) * para biriktirmek için kullanılan, metal, seramik, porselen, plastik vb. maddelerden yapılan, üzerinde para atılacak bir deliği (bazı çeşitlerinde banknotlar için yuvarlak delik) ve altında içini boşaltmak için kullanılan çoğu zaman kilitli kapağı bulunan değişik biçimlerde üretilmiş küçük kutucuk

kumbaşı : tür. * kum (küçük silis mineralleri) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) * deniz, göl veya akarsu kıyılarında oluşan kumlu yer, kumsal, kumluk

kumbul : tür. * kum, küm (kabuğu sıyırmak, oyuk yapmak) + bul, bül (isim yapım eki) * çam, söğüt, çınar vb. ağaçların kabuğundan yapılan kap; çam, söğüt, çınar vb. ağaçların kabuğundaki sakız

kumkuma : ara. * kumkum (güğüm, dar boyunlu su kabı, yuvarlak kap, küçük şişe) * sıvı, koku veya yanıcı madde koymaya yarayan, genellikle yuvarlak gövdeli ve dar ağızlı küçük kap veya kap biçimli nesne, küçük testi, çömlek; olumsuz, kötü bir özelliği kendinde fazlasıyla toplayan kimse, olay veya yer

kumla : tür. * kum (küçük silis mineralleri) + la (isim yapım eki) * geniş kumsal, kumluk yer; güneş banyosu yapmak ereğiyle düzenlenmiş kumsal

kumlu : tür. * kum (küçük silis mineralleri) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Hatay'ın bir ilçesi

kumluca : tür. * kum (küçük silis mineralleri) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) + ca (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Antalya'nın bir ilçesi

kumpanya : lat., ita. * compania (co, com (birlikte, beraber, ile) + panis (ekmek) ) (lat.) * birlikte ekmek paylaşanlar; grup, arkadaşlık veya ticari ortaklık, şirket; genellikle kazanç amacıyla büyük çapta yapılan alışveriş, ticaret amaçlı bir araya gelmiş özel tiyatro topluluğu; aynı görüşü paylaşan, aynı eylemi yapan kimseler topluluğu

kumpas : lat. * com (ile, birlikte, beraber) + passus (adım) * tuzak, hile, komplo (compasses, compas (pergel) (ing., fra.) )

kumpir : alm. * Kartoffelpüree (patates püresi) (Kartoffel (patates) + püree (püresi) ) * fırında pişirilmiş büyük patatesin içinin ezilip, soğuk meze tarzı çeşitli malzemelerle karıştırıldığı yemek türü

kumral : tür. * konur (kestane, kestane rengi) + al (ile ilgili, gibi, -a ait) * açık kestanerengi veya koyu sarı renk (saç ve kıl için)

kumru : ara. * kamer (Ay), kameri, kumri (Ay gibi, Aya'a benzer; bir tür beyaz güvercin) (Ay'ın beyaz renkli görünmesinden) * güvercingiller (columbidae) familyasından olan, güvercine benzeyen ancak ondan daha küçük, evcil ve genellikle boz renkli bir kuş türü; Ordu’nun bir ilçesi

kumsal : tür. * kum (küçük silis mineralleri) + sal (gibi, ile ilgili) * deniz veya göl kenarındaki kumluk alan

kumuç : tür. * kum (küçük silis mineralleri) + uç (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bir arada bulut halinde uçan, sivrisineğe benzer çok küçük bir sinek; içine et veya peynir konarak yapılan bir çeşit sigara böreği

kumuk : tür. * kuman (11. yüzyıl ile 14. yüzyıl arasında Doğu Avrupa’da Kıpçaklar ile aynı birlik içinde bulunarak yaşamış bir Türk halkı) + uk (ile ilgili, gibi, -a ait) * Kuzey Kafkasya'da Türkçe konuşan halkları tanımlayan terim (Dağıstan, Çeçenya ve İnguşetya sadece Kumuklar veya Kumuk terimleriyle anılırdı.)

kumul : tür. * kum (küçük silis mineralleri) + ul (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çöllerde veya deniz kıyılarında, rüzgarların yığmasıyla oluşmuş kum tepesi.

kun : san., far. * kuna (delik, oyuk) (san.); kun (popo, kıç, göt, makat ) (far.); cul (popo, kıç, göt) (fra.) * popo, kıç, göt, makat

kun : tür., ara. * kane (olmak, var olmak, oluşmak, meydana gelmek) * ol, oluş, meydana çık; gün, gündüz, oluşum, genişleme, meydana çıkma

kunçuy : tür., moğ. * kun (gün, güneş) + çuy (hanım, prenses) * Göktürk ve Moğol kültüründe “hükümdar kızı” veya “prenses” ünvanı olarak kullanılan ve hanedan mensubu kadınları ifade eden tarihi terim

kunda : tür. * kund (sarmak, dolamak, bağlamak) + a (isim yapım eki) * örümcek; ağını sararak veya dolayarak avını yakalayan büyük ve zehirli bir örümcek

kundak : tür. * kund (sarmak, dolamak, bağlamak) + ak (isim yapım eki) * sarma veya sargı işlevi gören nesne; bebekleri sarmaya yarayan bez; yangın çıkarma amacıyla kullanılan fitil demeti

kundaklamak : tür. * kund (sarmak, dolamak, bağlamak) + ak (isim yapım eki) + ka (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi veya kişiyi kundak içine yerleştirip sarmak veya nesneyi kundakla donatarak korumak, sabitlemek; yangın çıkartmak amaçlı olarak ateşe vermek

kundt aygıtı : alm., tür. * kundt (Alman fizikçi August Kundt'un soyadından) (alm.) + aygıt (cihaz, alet, araç, enstrüman, aparat) (tür.) * ses dalgalarının hava veya gaz sütunlarındaki dalga boyu ve ses hızını ölçmek amacıyla kullanılan, genellikle cam tüp, mantar tıpa ve ince toz (örneğin likopodyum tozu) ile yapılan akustik deney düzeneği

kundura : gre., lat. * kyndyra (ayakkabı, çizme) (gre.); conducere (birlikte götürmek, taşımak, iletmek, aktarmak) (con (ile, birlikte, beraber, tamamen) + ducere (yönlendirmek, sürmek, götürmek, taşımak, iletmek) ) (lat.) * işçiliği kaba, bağsız ve konçsuz ayakkabı

kunduru : tür. * kund (sert, sağlam, dayanıklı) + ur (ile ilgili, gibi, -a ait) * başağı dört sıradan oluşan, bir tür sert, sarı, sert ve iri taneli, yüksek glüten oranına sahip ekmeklik bir buğday türü

kunduz : tür. * kun (gece) + duz (ile ilgili; hayvan ismi eki) * geceleyin etkin olan hayvan; kemirgenlerin castoridae familyasına ait, geniş kuyruklu ve baraj yapma davranışıyla tanınan memeli türü, castor fiber

kuneat : lat. * cuneus (kama, takoz, üçgen biçimli parça) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * kama biçiminde olan, kamamsı, özellikle yaprak tabanı daralarak üçgenimsi-kama şeklini alan yapıları tanımlayan botanik sıfat

kungfu : çin. * gong (emek, çaba) + fu (adam, kişi) * uzun süreli emek ve disiplinli çalışma sonucu elde edilen ustalık, beceri ve yetenek; Çin Mücadele Sanatlarının bilinen yaygın ismi

kunnilingus : lat. * cunni (vajina) + lingua, lingus (yalama) * kadın cinsel organının ağız ve dil yoluyla uyarılması, vajina yalama (lisan (dil) (ara.), lingusitic, linguistique, Linguistik (dilbilim) (ing., fra., alm.) )

kunt : far. * kund, kunt (keskin olmayan, kör (bıçak), kaba, kalın, top veya sert) * ağır, dayanıklı, kalın, sağlam, sert; iri yapılı, güçlü, cesur, mert, yiğit, bahadır (insan için)

kuntay : tür. * kunt (ağır, dayanıklı, kalın, sağlam, sert) + ay (Dünya’nın uydusu olan gezegen, Ay) * dayanıklı, güçlü ve ay yüzlü, Ay gibi sağlam, güçlü, İri yapılı genç

kunter : tür. * kunt (ağır, dayanıklı, kalın, sağlam, sert) + er (erkek, adam, yiğit, kahraman, cesur, mert, rütbesiz asker, asker; olgunlaşmak, yetişmek) * güçlü, dayanıklı adam, sağlam erkek, sert erkek

kunut : ara. * kanata (ayakta dua etmek, teslim olmak, huşu içinde olmak), kanit (ayakta dua okuyan; itaat eden) * ayakta durma, ayakta daim olma, itaat etme; namazda rükunun öncesinde veya sonrasında Allah Teala'ya ayakta okunan dua; bir şeye o suretle devam ve mülazemet edip durma (continue, continuer (devam etmek) (ing., fra.) )

kup : fra. * couper (kesmek), coupe (kesme, kesim, kesik) * giysi kesimi, kesimle verilen biçim

kupa : gre., lat. * kupe (yuvarlak şekil; halka) (gre.); cupa (varil, fıçı, yuvarlak kap) (lat.) * içeceklerin konulduğu yuvarlak ve kulplu kap, kase, tas, kap, küçük içecek kabı

kuperoz : fra. * couper (kesmek, kesilmek) + rose (gül) * ciltte küçük kılcal damarların genişlemesi sonucu oluşan kızarıklık ve damar görünürlüğü durumu

kupes : gre. * gopa (izmarit balığı) * İzmaritgillerden, ılıman denizlerde yaşayan bir balık (boops boops)

kupfer : alm. * Kupfer (bakır) * atom numarası 29, sembolü Cu olan, yüksek termal ve elektrik iletkenliği olan yumuşak, dövülebilir ve sünek bir metal

kupffer hücresi : alm. * Kupffer (Alman anatomi uzmanı Karl Wilhelm Ritter von Kupffer’in soyadından) (alm.) + hucra (oda, odacık, göze, hücre) (ara.) + si (iyelik eki) (tür.) * karaciğerde bulunan, kanı filtreleyip eski kırmızı kan hücrelerini ve patojenleri fagosite eden makrofaj tipi hücre

kuplaj : lat. * co, com (birlikte, beraber, ile) + pulare (bağlamak, birleştirmek) + gia (isim yapım eki) (lat.); couplage (fra.) * bağlama, birleştirme, eşleştirme; mekanikte iki mil veya sistemin tork aktarımı amacıyla rijit, elastik veya hidrolik bağlantı elemanıyla birleştirilmesi işlemi; bir elektriksel sinyali başka bir noktaya bağlamak, aktarma icin yapılan baglantıya tanımlayan teknik terim

kuple : lat. * copulatus (bağlanmış, birleştirilmiş), copula (bağ, bağlantı, birleşme) (co, com (birlikte, beraber, ile) + pulare (bağlamak, birleştirmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); couplet (fra.) * birbirini tamamlayan iki unsurdan oluşan yapı, ikili yapı; bir şarkıyı meydana getiren ve bir nakaratla sona eren bölümlerden her biri; edebiyatta iki mısralık bent

kupon : fra. * couper (kesmek), coupon (kesilen) * hisse senetleri, devlet tahvili gibi değerli kağıtların üzerinde bulunan ve bu kağıtların belirli zamanlarda getireceği faiz veya kazanç payını gösteren, zamanı gelince kesilip ilgili yere verilerek karşılığında nakit para alınan parça; bir ürün veya hizmeti satın alırken indirim veya indirim sayılabilecek nitelikte avantaj sağlayan belge

kupula : lat. * cupa (kap, küvet, tekne, fıçı, varil, kasa) + ula (dişil küçültme eki) * bir binanın tamamının veya bir kısmının kaplandığı yarım küre şeklindeki tonoz, kubbe; kokleanın kemikli tepe noktası; akciğerin apeksini kaplayan plevral kesenin zirvesi; krista ampullarisin, kristadan ampullaların çatısına kadar uzanan endolenf ile çevrili soğan biçimli, jelatinimsi bileşeni

kupular : lat. * cupa (kap, küvet, tekne, fıçı, varil, kasa) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) * küçük kase veya çanak biçiminde olan, kupa/kapsül benzeri yapı taşıyan (botanikte özellikle meyve veya çiçek çevresindeki çanak biçimli yapılar için kullanılan sıfat)

kupuliform : lat. * cupa (kap, küvet, tekne, fıçı, varil, kasa) + ulus, ula (küçültme eki) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * küçük kase veya çanak biçiminde olan, kupa şeklinde olan

kupür : fra. * coupure (kesim, kesilmiş olan, kesik) (couper (kesmek) + ure (isim yapım eki) ) * kesilmiş olan, kesik; gazete, dergi gibi şeylerden kesilmiş yazı

kur : lat. * cohors (avlu, korunaklı alan, askeri birlik) (co, con (ile, birlikte, beraber) + hortos (bahçe, çevrili alan) (lat.); court (fra.) * birine saygı, ilgi veya övgü gösterme, hoşnut etmek amacıyla davranma; karşı cinsi etkilemek, ona olan ilgiyi göstermek amacıyla yapılan davranış

kur : tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) * bir birim ülke parasının diğer bir ülke parası cinsinden fiyatı, değeri, parite

kura : ara. * karia (köy, kasaba, il, kent, şehir, yerleşim yeri) * köyler, kasabalar, iller, kentler, şehirler, küçük yerleşim birimleri

kura : tür. * kura (birden fazla seçenek arasından şansa dayalı seçim yapma yöntemi) * hak sahipleri veya seçenekler arasında rastlantısal seçim yapma, çekiliş; rastlantısal seçim, paylaştırma aracı

kurabiye : far. * gulabiya (gul (gül) + ab (su) + iye (yer ve durum eki) ) * gülsuyu ile yapılan hamur işi

kurak : tür. * kur (susuzlaşmak, suyu tükenmek) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * az yağış alan, susuz, nemsiz

kural : tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + al (isim yapım eki) * bir oluşumun esası, oluşum koşulu, ilke, prensip, yasa, kanun, kaide, düzen

kuram : tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + am (isim yapım eki) * bilimsel veya sistematik olarak düzenlenmiş, genel geçer bilgi ve ilkeleri içeren teori veya sistem; uygulanarak ve şahit olunarak geçerliliği, doğruluğu ispatlanmamış fikir veya düşünce

kur'an : ara. * karaa (okumak) + an (isim yapım eki), kiraat (okuma) * okuma, kelimelerle okuyarak yaratma, kurmak; İslam peygamberi Hz. Muhammed’e indirilen kutsal kitap (create, créer (yaratmak) (ing., fra.) (Yaratıcının, kelimeler ile yaratması bağlamında) )

kurander : fra. * courir (koşmak, hızla ilerlemek), courant (akım, akış) + de (tamlama eki) + air (hava) * hava akımı, cereyan

kur'an-ı kerim : ara. * karaa (okumak) + an (isim yapım eki) + i (tamlama bağlacı) + kerim (faydalı, cömert) * İslam peygamberi Hz. Muhammed’e indirilen kutsal kitap

kuratowski belitleri : pol., tür. * kuratowski (Polonyalı matematikçi Kazimierz Kuratowski’nin soyadından) + belit (doğruluğu apaçık bulunan, kanıtlanması gerekmeyen ve kendiliğinden apaçık olduğu için öteki önermelerin ön dayanağı olan temel önerme) + ler (çoğul eki) + i (iyellik eki) (tür.) * kümeler teorisinde topolojik uzaylarda kapanış ve iç küme işlemleriyle oluşturulan ve belirli kurallara göre tanımlanan 14 farklı küme türünü ifade eden teknik matematiksel kavramlar

kurb : ara. * karaba (yaklaşmak, yakınlaşmak), kurb (yakınlık, yakında olma; vücudun, karnın yumuşaklığına kadar olan yani kıvrılma, eğilme noktasına kadar olan bölümü, böğür), kurban (yakınlaşan, karib (yakın), akraba (yakınlar) * yuvarlak, dairesel, döngüsel hat; yakınlık, yaklaşım (curve, courbe, Kurve (eğim, eğri, bir yöne yaklaşmış) (ing., fra., alm.) )

kurbağa : san., tür. * kur (kurbağanın çıkardığı sesten onomatopeik kelime) (tür.) + baka, bağa (kurbağa; boynuzumsu veya kireçli örtü, boğumlu kabuk) (san.), kurbaka (tür.) * sulak yerlerde yaşayan, çıplak derisi, sıçramaya ve yüzmeye elverişli vücudu olan, yumurtayla üreyen, yavruları gelişimlerini durgun sularda tamamladıktan sonra kuyruğu ve solungacı körelerek karada ve suda yaşayabilecek (amfibik) duruma gelen, sıçrayarak yürüyen, suda iyi yüzen küçük bir hayvan

kurbağa testi : san., lat., tür. * kurbağa (amfibyen bir hayvan) (san.) + testa, testum, testus (kap, çömlek, hazne, kalıp, el kabı; test, deneme, sınav, tecrübe) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * bir kadının idrarının, dişi kurbağanın derisinin altına enjekte edilmesiyle uygulanan ve enjeksiyondan 12 veya 24 saat sonra kurbağanın yumurtlaması durumunda sonucun pozitif olduğu anlaşılan hamilelik testi

kurbağalama : san., tür. * kurbağa (amfibyen bir hayvan) (san.) + la (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) (tür.) * kurbağanın su içinde yüzme şekline benzer şekilde yüzmek; yüzme yarışlarında serbest, kelebek, sırtüstü gibi bir yüzme kategorisi ismi

kurban : ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak), karib, kurb (yakın) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yakın olan, yakınlaşan; İslami kültürde kesilecek hayvan

kurbet : ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak), karib, kurb (yakın) + et (isim yapım ve durum eki) * yakınlık

kurbiyet : ara. * karaba (yakınlaşmak, yaklaşmak), karib, kurb (yakın) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + et (durum eki) * yakın olma durumu, yakınlık

kurcalamak : tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + ca (ek) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi merakla veya gereksiz biçimde elleyerek karıştırmak, içini yoklamak veya düzenini bozacak şekilde müdahale etmek; dikkatli, sabırsız veya meraklı bir şekilde bir şeyi didik didik etmek, karıştırmak, incelemek

kurçatovyum : rus., lat. * kurchatov (Sovyet nükleer fizikçisi Igor Kurchatov'un soyadından) (rus.) + ium (yer ve durum eki) (lat.) * atom numarası 104, atom ağırlığı 260, simgesi Ku olan yapay element

kurdele : lat., ita. * cordola (ince ip, şerit, kordon, dar kumaş şeridi) (corda (halat, ip) + ula, ola (küçültme eki) ) * ince, genellikle kumaştan yapılmış, süs veya bağlama amacıyla kullanılan uzun şerit şeklinde malzeme

kurdeşen : tür. * kurda (kaşımak, kazımak) + eş (işteş fiil eki) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * histamin ve diğer kimyasal medyatörlerin etkisiyle kapiller damarların geçirgenliğinin artması sonucu ortaya çıkan, 24 saati geçmeyen, eritematöz, ödemli ve kaşıntılı kızarıklık ve kabarcıklar ile kendini gösteren alerjik deri hastalığı, ürtiker (insidansı %20-30 olup akut ve kronik formları vardır, akut form genellikle 6 hafta içinde kendiliğinden iyileşir.)

kureyş : ara., far. * kureyş (toplanma, bir araya gelme) * İslam öncesi Arabistan’daki Mekke bölgesinde nüfuz sahibi olan, islam peygamberi Hz. Muhammed’in de mensubu olduğu, Kabe’nin koruyucusu olan Arap kabilesi; Kur'an'ın 106. suresinin ismi

kurgan : tür. * kor (saklamak, sakınmak, zarar gelmesini önlemek, kaplamak, örtmek) + gan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * mezar höyüğü, tümülüs; yığma tepe ve höyük şeklinde bulunan genellikle toprak, taş veya tahtadan yapılmış mezarlar için kullanılan bir tümülüs türü

kurgu : tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + gu (isim yapım eki) * gerçek unsurların belirli bir amaç doğrultusunda seçilip düzenlenmesiyle oluşturulan yapay bütün; tamamen veya kısmen gerçeklere dayanmayan; yazar veya sanatçının hayal gücünün eseri olan kişi, yer ve olaylar içeren eser; saat ve benzeri aygıtlarda zembereği kurmaya yarayan araç; zembereğin kurulmuş olma durumu

kurgu bilim : tür. * kurgu (oluşturma, düzenleme, ayarlama) + bilim (bilme, ilim, tanıma) * mevcut bilimsel ve teknolojik imkanların ötesinde bir gelişmişliği yansıtan hikayelerin kategorisini tanımlayan terim, bilimkurgu

kurgusal : tür. * kurgu (oluşturma, düzenleme, ayarlama) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) * kurguya dayalı

kurkuma : san., ara. * kurikuma (safran) (san.), kurkum (ara.) * zerdeçal (curcuma longa) bitkisinin kökünden elde edilen, kimyasal bileşenlerinden biri kurkumin olan, antiinflamatuar ve antioksidan özellikleri ile tıpta ve gıda sanayinde kullanılan sarı renkte baharat ve boya maddesi (C21H20O6)

kurlağan : tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + la (etken fiil eki) + ğan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * parmaklarda, özellikle tırnak yörelerindeki yumuşak bölümlerde oluşan ağrılı şiş, dolama, etyaran, kurlugan

kurmaca : tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + ma (isim yapım eki) + ca (isim yapım eki) * gerçekte olmadığı halde varmış gibi tasarımlanan, düşsel, yapıntısal, kurgusal, düzen; gerçek yaşamın somut olgu ve olaylarıyla doğrudan doğruya bir özdeşlik ilişkisi kurulmasına elverişli olmayan, yaratısal

kurmak : tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + mak (fiil mastar eki) * oluşturmak, yapılandırmak, kaplamak, örtmek, yokluğu doldurup oluşturmak

kurmay : tür. * kurum (oluşum, yapı) (kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + um (isim yapım eki) ) + ay (yer ve durum eki) * sınavla bir harp akademisine girip oradaki eğitimini başarıyla bitirerek askerlik ve savaş bilgisiyle donanmış subay

kurna : gre. * krunia (yalak, lavabo) * hamamlarda, musluğun altında bulunan ve içinde su biriktirilen, yuvarlak ve genellikle mermer veya taş tekne

kurnaz : tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + naz (gibi olan, ile ilgili, -mış olan) * menfaati için oyun kurgulayarak başkalarını kandıran, açıkgöz, uyanık

kuro : gre., kür. * kuros (erkek çocuk, delikanlı, kıro) (gre.); kuro (kür.) * erkek çocuk, delikanlı, kıro

kuron : lat., fra. * corona (taç, çelenk, halka biçimli süs) (lat.); couronne (fra.) * diş hekimliğinde kesilmiş dişlerin üzerine geçirilen, porselen ve metal alt yapılı olarak hazırlanan sabit protez

kuros : gre., kür. * kuros (erkek çocuk, delikanlı, kıro) (gre.); kuro (kür.) * arkeolojide çoğunlukla çıplak olan genç erkek heykellerine verilen isim

kurra : ara. * karaa (okumak) * çok okuyan, çok Kur’an okuyan

kurre : ara. * karra (parlamak, ışıldamak; geri dönmek, tekrarlamak) * parlaklık, aydınlık

kurret-ül ayn : ara. * kurret (parlaklık, aydınlık) + el (ön ek, artikel) + ayn (göz; pınar, kaynak, menba) * göz aydınlığı, göz nuru

kurrikulum : lat. * curriculum (koşu, yarış, araba) (currere (koşmak) + culum (küçültme eki) ) * derslerin ve içeriklerinin sistematik olarak sıralandığı öğrenim programı, müfredat

kurrikulum vitae : lat. * curriculum (koşu, yarış, araba) (currere (koşmak) + culum (küçültme eki) ) + vitae (hayat, yaşam) * bir kişinin kariyerinin, niteliklerinin ve eğitiminin yazılı kısa özeti, özgeçmiş, rezüme

kurs : ara., lat. * currere (koşmak), curs, cursus (koşma) (lat.); kurs (yuvarlak, daire, çember, dairesel, çembersel), akras (yuvarlaklar, daireler, çemberler) (ara.) * izlenen yol, yuvarlak, dairesel, döngüsel hat (Kreis (daire, çember) (alm.) )

kursak : tür. * kurga (kurumak), kurug (kuru) + sak (sap) * kuşların yemek borusu üzerinde bulunan, hayvanın yediği şeylerin sindirilmek üzere toplandığı, torba biçiminde şişkin organ; böceklerin ve solucanların sindirim kanallarında bulunan, kuşların kursağına benzeyen yapı

kursak sütü : tür. * kursak (kuşlardaki sindirim torbası) + süt (kadınların ve memeli dişi hayvanların memelerinden gelen, besin değeri yüksek, beyaz sıvı; bitkilerin türlü organlarında bulunan beyaz sıvı) + ü (iyelik eki) * bazı türlerde ana kuşların kursak astarından salgılanan ve yavru kuşlara geri gönderilen bir salgı

kursiyer : lat., fra. * currere (koşmak), curs, cursus (koşma) + iaris (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.); coursier (koşucu, atlet; haberci) (cours (ders, öğrenim süreci) + ier (-cı, yapan, eden eki) (fra.) * belirli bir süreliğine eğitim alan öğrenci veya katılımcı, kurs öğrencisi, kurs katılımcısı

kurşun : tür. * kurug (kurşun, metal) * atom numarası 82, atom kütlesi 207,19, simgesi Pb olan mavi-gümüş rengi karışımı ağır metal element; silah mermisi

kurşuni : tür. * kurug (kurşun, metal) + un (ek) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * mavi-gümüş karışımı rengi olan, kurşun rengi olan

kurşunlamak : tür. * kurug (kurşun, metal) + un (ek) + la (etken diil eki) + mak (fiil mastar eki) * silahla ateş ederek vurmak, kurşun atmak

kurşunlu : tür. * kurug (kurşun, metal) + un (ek) + la (etken diil eki) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Çankırı'nın bir ilçesi

kurşunsuz benzin : tür., alm. * kurşun (ağır metal element Pb) + suz (yoksunluk, zıtlık ve olumsuzluk eki) (tür.) + benzine (yakıt olarak kullanılan hidrokarbon) (alm.) * benzinin içinde bulunan ve hem oktan yükseltme, hem de yağlama görevi gören kurşun elementini içermeyen, ancak izomerizasyon yöntemiyle bileşiğindeki C (Karbon) ve H (Hidrojen) atomlarının diziliminin değiştirilmiş olması nedeniyle süper benzin ile aynı performansı veren benzin türü

kurt : tür., oğu. * kurt (tırtıl, larva; köpeğe benzer vahşi hayvan) * Avrasya ve Kuzey Amerika'ya özgü, köpekgiller (canidae) familyasından, genellikle sürü halinde yaşayan, etçil, vahşi ve yırtıcı memeli hayvan, Canis lupus

kurt köpeği : tür., oğu. * kurt (tırtıl, larva; köpeğe benzer vahşi hayvan) + köpek (Canidae familyasına ait memeli hayvan) + i (iyelik eki) * Alman çoban kurdu, Alman kurdu

kurtağzı : tür. * kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) + ağız (açılma yeri, delik, giriş veya çıkış noktası) + ı (iyelik eki) * gemi ve sandallarda, halatın geçmesi için teknenin kenarına tutturulmuş, açık ağız biçiminde metal parça; çekmece, sandık gibi eşyalarda, doğramanın birbirine geçen dişleri.

kurtalan : tür., oğu. * kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) + alan (arazi, açık alan, saha, açık ve geniş, düz yer, düz yüzey, meydan, bölge, mıntıka, yüzey; alıcı, alma işini yapan) * Siirt’in bir ilçesi (eski simi Garzan)

kurtarmak : tür. * kurt (sıkıntıyı sonlandırmak; tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) + ar (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * zor durumdan çıkarmak (kurtun Türkleri Ergenekon’dan çıkarışına atfen)

kurtayağı : tür. * kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) + ayak (bacakların ucunda yer alan iki adet ayakta durma ve yürüme organından her biri) + ı (iyelik eki) * yaprak dizilişi veya sürgün görünümü kurt ayağına benzeyen, genellikle Lycopodium cinsinden otsu sporlu bitkilerin ortak ismi, lycopus europaeus

kurtbağrı : tür. * kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) + bağr, bağır (göğüs, yürek) + ı (iyelik eki) * zeytingiller familyasından Ligustrum cinsini oluşturan çalı veya küçük ağaçlara verilan isim

kurtboğan : tür. * kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) + boğan (boğmak eylemi yapan, sıkıştıran) * ranunculaceae familyasına bağlı olan, yaklaşık 250 türe sahip, gövde veya sapı, bitkiye sıkıca sarılarak diğer bitkileri boğan, genellikle sarılıcı özelliğe sahip bir bitki türü, aconitum

kurtçuk : tür. * kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) + çuk (küçültme eki) * böceklerin yumurtadan çıktıktan sonra krizalit veya ergin yapılarını kazanmadan önceki larva halini ifade eden, küçük ve genellikle beyaz renkli, yumuşak gövdeli canlı

kurtkıyan : tür. * kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) + kıyan (kesen, yok eden, zarar veren) * afrika'da yaşayan sığırcıkgiller familyasının genel ismi

kurtpençesi : tür. * kurt (tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) + pençe (yırtıcı hayvanların sivri tırnaklı ön ayağı) + si (iyelik eki) * karabuğdaygillerden, kurt pençesine benzeyen, çoğunlukla dikenli veya sert yapraklı olan, sapında ve kökünde bol tanen (tannik asit) bulunan, çiçekleri salkım durumunda olan, iç sürgününü önlemede yararlanılabilen, clubmoss (gülgiller) familyasından Lycopodium cinsinin en yaygın türü olan çok yıllık bir bitki, kurttırnağı

kurtuluş : tür. * kurt (sıkıntıyı sonlandırmak; tırtıl, larva; canis lupus cinsi köpeğe benzer vahşi hayvan) + ul (edilgen fiil eki) + uş (isim yapım eki) * tehlikeli, sıkıntılı veya kötü bir durumu savma, atlatma, böyle bir durumdan uzaklaşma

kuru : ara. * kur (ay hali, hayız veya temizlik dönemi; bir şeyin başlangıcıyla sonu arasındaki süre) * adet dönemleri, ay halleri, regl dönemi, menstrüasyon dönemi, aybaşı hali

kuru : tür. * kur (susuzlaşmak, suyu tükenmek) + u (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * susuz, sudan yoksun, ıslak olmayan, nemsiz; az yağış alan

kuru fasulye : tür., lat. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) (tür.) + phaseolos (kayık, tekne, sandal) (gre.) (baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından yenilebilir tohumlu bitki, fasulye) (gre.); phaseolus (lat.) * taneleri olgunlaşıp kurutulmuş, baklagiller familyasından, yemeklik olarak kullanılan bir fasulye türü

kuru soğuk : tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + soğuk (düşük sıcaklık, ılık veya sıcak olmayan ısı) * yağmursuz havadaki sert soğuk

kuru temizleme : tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + temiz (kirli olmayan) + le (etken fiil eki) + me (isim yapım eki) * su yerine uçucu organik çözücüler (solventler) kullanarak tekstil ürünlerini temizleme yöntemi

kuru üzüm : tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + üzüm (vitis adı verilen yaprak döken asma yapraklarının meyvesi) * farklı üzüm türlerinin doğal yöntemlerle kurutulmasıyla elde edilen kurutulmuş üzüm, Vitis vinifera L)

kurucaşile : tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + ca (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + şile (ballıbabagillerden, kuru yerlerde yetişen, saksıda da yetiştirilebilen, küçük yapraklı, pembe çiçekli, güzel kokulu bir bitki, mercanköşk) * Bartın’ın bir ilçesi (eski simi Luvi ve Hitit dilinde “Kromna” (kar, kro (baş, kafa, tepe) + umna (halk, insan) )

kurukafa : tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + kafa (baş, tepe) * tamamen kemikleşmiş, et ve deri olmadan kuru kalmış insan veya hayvan kafatası

kurul : tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + ul (isim yapım eki) * belirli bir amaç veya görev için düzenlenen ve bir araya gelen resmi veya gayriresmi görevli insan topluluğu, heyet, meclis, komite, konsey

kurulamak : tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + la (etken fil eki) + mak (fiil mastar eki) * kuru hale getirmek, ıslaklığını gidermek, suyu yitmek

kurulmak : tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + ul (isim yapım eki) + mak (fiil mastar eki) * bir yere yerleşmek, konumlanmak; birine karşı olumsuz düşünceler biriktirmek

kurultay : tür. * kurul (heyet, meclis, komite, konsey) + tay (büyük toplantı, topluluk, heyet, toy) * devlet veya topluluk meselelerini görüşmek ve karar almak amacıyla düzenlenen geniş katılımlı resmi toplantı

kuruluş : tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + ul (edilgen fiil eki) + uş (isim yapım eki) * kurulma işi; toplumsal veya üretimsel bir işlev görmek üzere kurulmuş, oluşturulmuş her türlü örgüt, organizasyon, işyeri, dernek, kurum, oluşum, teşkilat

kurum : tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + um (isim yapım eki) * kurulma işi; toplumsal veya üretimsel bir işlev görmek üzere kurulmuş, oluşturulmuş her türlü kuruluş, örgüt, organizasyon, işyeri, dernek, oluşum, teşkilat; toplumun din, dil, adalet, aile, hukuk, mülkiyet, devlet vb. gibi, insanlarca oluşturulan ve belli düzeni, yasası, ilkesi bulunan manevi varlıklarından her biri

kurum : tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + um (isim yapım eki) * yanma sonucu ortaya çıkan kara toz

kurumak : tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + mak (fiil mastar eki) * kuru hale gelmek, ıslaklığı kaybolmak, suyu yitmek

kurumsal : tür. * kurum (örgüt, organizasyon, işyeri, dernek, kuruluş, oluşum, teşkilat) + sal (ile ilgili, gibi) * bir kurumun yapısına, işleyişine, kimliğine ve resmî düzenine ait olan veya bu özellikleri taşıyan nitelik, kurumla ilgili, kuruma ilişkin

kuruntu : tür. * kur (oluşturmak, yapılandırmak, düzenlemek, ayarlamak; germek) + un (dönüşlü fiil eki) + tu (isim yapım eki) * gerçekliği olmayan, kişinin zihninde oluşan, genellikle olumsuz, endişelendirici, kaygı verici hayali düşünce

kuruş : lat. * grossus (iri, büyük, kalın, kaba; Orta Çağ’da büyük gümüş para) * Osmanlı döneminden itibaren kullanılan, değeri zamanla değişen ve günümüzde Türk lirasının yüzde birine eşit olan para birimi

kurutmak : tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + t (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kuru hale getirmek, ıslaklığını kaybettirmek, suyunu gidermek

kuruyemiş : tür. * kuru (az yağış alan, susuz, nemsiz) + yemiş (meyve, bitkinin yenecek ürünü) (ye (yemek) + miş (geçmiş zaman ve isim yapım eki) ) * doğal olarak veya kurutularak suyu azaltılmış, genellikle kabuklu olarak tüketilen meyve ve tohum

kurvatür : lat. * curvatura (eğrilik, eğim) (curvare (eğmek, bükmek) (curvus, curva (eğri, büküklük) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) + ura (isim yapım eki) ) * matematik ve geometride bir eğrinin veya yüzeyin eğrilik derecesi, eğim

kurve : lat. * curvus, curva (eğri, büküklük) * eğri çizgi veya kavisli form; yolun veya çizginin eğrilmiş kısmı, viraj

kurya : lat. * curia (Roma’da senato binası; yönetim ve yargı organı) * bir araya gelinen, yönetim ve karar alma işlerinin yürütüldüğü yer; Katolik Kilisesi’nde, Vatikan'ı yöneten yürütme ve yargılama organlarının bütünü

kurye : lat. * currere (koşmak, akmak, ilerlemek) + arius (isim yapım eki) (lat.); courir (koşmak) + ier (-cu, yapan, eden) (fra.) * haber, belge veya küçük paketleri hızlı şekilde ulaştırmakla görevli kişi veya hizmet

kusa : ara. * kusa (zayıflık, eksiklik) * zayıflığı, eksikliği bulunmak

kuskun : tür. * kus (at kuyruğu) + kun (ile ilgili, bağlama ve yer eki) * atın kuyruğu altından geçirilip eyere bağlanan kayış;

kuskus : ara. * kaskasa (püre yapmak, kırpmak) * un, süt ve yumurtayla yapılan, ufak ve yuvarlak taneler biçiminde kurutulmuş hamur

kusmak : tür. * kus (mide içeriğini midenin kasılması sonucunda ağız yoluyla dışarı çıkarmak) + mak (fiil mastar eki) * mide içeriğini, midedeki kasılmalara dayalı olarak istemli veya istemsiz şekilde ağız yoluyla dışarı atmak

kusmuk : tür. * kus (mide içeriğini midenin kasılması sonucunda ağız yoluyla dışarı çıkarmak) + mak (isim yapım eki) * ağız yoluyla dışarı atılmış mide içeriği

kuspidat : lat. * cuspis (uç, sivri uç, mızrak ucu) + atus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * sivri uçlu, uç kısmı iğne veya mızrak ucu şeklinde olan; botanikte sivri uçla sonlanan yapıları tanımlayan sıfat

kuspis : lat. * cuspis (uç, sivri uç, mızrak ucu) * özellikle kalp ve damar yapılarında kapakçıkların (örneğin aort kapağı) üçgenimsi sivri uçları veya kenar çıkıntıları; aort kapağındaki üç yaprakçıktan her biri

kussmaul : alm. * kussmaul (Alman hekim Adolf Kussmaul’un soydından) * genellikle şiddetli metabolik asidoz, özellikle diyabetik ketoasidoz ve aynı zamanda böbrek yetmezliği ile ilişkili sürekli ve hızlı, derin nefes almayla karakterize anormal bir solunum şekli (artan hız veya solunum derinliği nedeniyle kandaki karbondioksiti azaltan herhangi bir solunum şekli olan bir hiperventilasyon şekli)

kusur : ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak, ayırmak, kısaltmak, eksiltmek) * bir şeyin beklenen veya olması gereken ölçülere göre eksik, hatalı veya yetersiz olma durumu, zayıflık, acz, acizlik, eksiklik, hata

kusva : ara. * kasa (uzak olmak, uzaklaşmak), kasi (uzak), aksa (en uzak) * en uzak, en ileri, en son nokta, Son derecede bulunan; Son, nihayet; Son sınır. Erişilecek olan en son nokta;

kuş : tür. * k (ön ek) + uçu, uç (havalanmak, yerden yükselmek, havada hareket etmek, kanat çırpıp gitmek) ) * yumurtlayan omurgalılardan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu, yumurtlayarak üreyen omurgalı hayvanların ortak ismi

kuş sütü : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + süt (kadınların ve memeli dişi hayvanların memelerinden gelen, besin değeri yüksek, beyaz sıvı; bitkilerin türlü organlarında bulunan beyaz sıvı) + ü (iyelik eki) * çok nadir, değerli, zor bulunan veya hiç bulunamayan bir şeyi ifade eden deyimsel bir ifade

kuşadası : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + ada (çevresi su ile kaplı kara parçası) + sı (iyelik eki) * Aydın’ın turistik bir ilçesi

kuşak : tür. * kuş (tabaka oluşturmak, katman oluşturmak, etrafını sarmak, çevrelemek, çevreleyen) + ak (isim yapım eki) * çevreleyen, çevresini saran, etrafını saran, çevresinde bir tabaka oluşturan (couche (tabaka, katman) (fra.) )

kuşam : tür. * kuş (tabaka oluşturmak, katman oluşturmak, etrafını sarmak, çevrelemek) + am (isim yapım eki) * giyim, giysiyle örtünme, elbiseye sarınma

kuşane : far. * koş (güzel, hoş) + ane (kap, kase, çanak) * yayvan ve küçük tencere

kuşanmak : tür. * kuş (tabaka oluşturmak, katman oluşturmak, etrafını sarmak, çevrelemek) + an (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sarınmak, giymek

kuşatmak : ara. * kuş (tabaka oluşturmak, katman oluşturmak, etrafını sarmak, çevrelemek) + at (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * çevrelemek, etrafını sarmak, çevresini sarmak, çevresinde bir tabaka oluşturmak

kuşbakışı : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + bakış (bakma işi) (bak (görmek için gözleri yöneltmek) + ış (isim yapım eki) ) * yukarıdan, yüksekten, tıpkı bir kuşun bakışı gibi geniş ve genel bir perspektiften görme

kuşbaşı : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) * yemeklik olarak kullanılan et veya sebzelerin, kuş başı büyüklüğünde küçük parçalar halinde doğranmış biçimi

kuşbaz : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + baz (-cı, yapan, eden kişi; oynayan, iştigal eden, uğraşan) * süs kuşları yetiştiren, kuş meraklısı kimse, kuşçu; Osmanlı döneminde, padişahların av kuşlarını yetiştiren, o kuşlara bakmakla görevli kimse

kuşbeyinli : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + beyin (kafatasının içindeki merkezi yönetim organı) + li (sahibi, ile, birlikte, beraber) * akılsız, aptal, ahmak

kuşbilim : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + bilim (bilme, ilim, tanıma) * kuş taşıllarını, kuşları ve onların doğal ortamlarını konu alan hayvanbilim dalı, ornitoloji

kuşburnu : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + burun (yüzde, başın ön kısmında bulunan, öne doğru çıkıntılı olan ve solunum ile koku alma işlevlerini gören organ) + u (iyelik eki) * Avrupa, kuzeybatı Afrika ve Batı Asya’da yetişen, içi tüylü ve çok sayıda tohumu bulunan, sonbaharda olgunlaşan, C vitamini açısından dünyanın en zengin meyvesi olup limondan 60 kat daha fazla C vitamini içerdiği için taze olarak tüketilmesinin yanı sıra kurutularak da kullanılan ve çayı ile marmelatı yapılan bir tür bitki; yaban gülünün (Rosa canina) olgunlaştığında kırmızıya dönen burun biçimli küçük meyvesi

kuşdili : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + dil (ağızdaki konuşma, yeme, yalama ve tat alma organı) + i (iyelik eki) * genellikle çocukların, başkaları anlamasın diye sözcüklerin başına ve hecelerinin arasına başka heceler ekleyerek uydurdukları bir tür konuşma; örneğin sa-ga-na-ga (sana) gibi

kuşe : fra. * couche (tabaka, katman, zar, membran), couché (kaplanmış, tabaka ile kaplanmış, ince zar ile örtülmüş) * baskı işlerinde kullanılan ve yüzey parlaklığı, pürüzsüzlük, ağırlık gibi belirli özellikler kazanması için polimer veya bileşik ile kaplanarak üretilen, günlük hayatta dergi, broşür, afiş gibi çalışmaların basımında kullanılan kaygan ve parlak yüzeye sahip bir kağıt türü

kuşekmeği : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + ekmek (un hamurundan yapılan yiyecek) + i (iyelik eki) * turpgillerden, çorak yerlerde yetişen, beyaz veya mor çiçekli, eskiden hekimlikte kullanılmış olan otçul bir bitki, çobandağarcığı (thlaspi), polygonum aviculare; madımakgiller (polygonaceae) ailesine bağlı madımak (polygonum) cinsinden yarı dik gövdesi ile 10 ila 40 cm büyüyebilen tek yıllık bir bitki, çoban değneği

kuşet : lat., fra. * collocare (yerleştirmek, yatırmak, uzandırmak), cubare (yatmak, uzanmak) (lat.); couchette (yatar koltuk, yataklı kompartıman) (couche (katman, tabaka), coucher (yatmak, uzanmak) + ette (küçültme eki) ) (fra.) * trenlerde veya otobüslerde yolcuların yatabilmesi için tasarlanmış, genellikle koltuk veya katlanabilir dar yatak sisteminden oluşan düzenek

kuşgömü : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + gömü (gömme, saklama, gizleme) * sığırın, en az hareket eden kısmı olan sırt kısmındaki etin belirli baharatlarla hazırlanıp gömülerek veya kapatılarak saklanması yoluyla yapılan bir pastırma türü, kuşgönü

kuşkirazı : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + kiraz (gülgillerden kırmızı renkli ve çekirdekli bir meyve) + ı (iyelik eki) * gülgillerden, bütün ılıman ülkelerde yetişen, gövdesi silindir biçiminde, boyu 15 metreyi bulabilen, yapraklanmadan önce ak çiçekler açan, esmer kırmızı renkli kerestesi kaplamacılıkta, tornacılıkta ve müzik araçları yapımında kullanılan bir ağaç

kuşkonmaz : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + kon (yerleşmek, oturmak) + maz (üçüncü tekil şahıs olumsuzluk eki) * sebze olarak yenen ve süs amacıyla yetiştirilen çeşitli bitki türlerini kapsayan, tamamı Asparagaceae familyasının cinsinde yer alan, kuşların üzerine konamadığı ve yabanilerine dünyanın ılıman bölgelerinde sıkça rastlanan bir bitki cinsi

kuşku : tür. * kuş (tabaka oluşturmak, katman oluşturmak, etrafını sarmak, çevrelemek) + ku (isim yapım eki) * bir durum, bilgi veya kişinin doğruluğu veya güvenilirliği hakkında emin olamama hali, şüphe

kuşlokumu : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + lokum (şeker, su ve nişasta temelinde hazırlanan, kıvamı yumuşak, çiğnemesi keyifli, ağızda dağılan bir Türk tatlısı) + u (iyelk eki) * un, yumurta ve şekerle yapılan bir kurabiye

kuşluk : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + luk (yer ve durum eki) * Güneşin doğuşundan 45 dakika sonra başlayan, öğle vaktinden 10 dakika önce sona eren zaman dilimi, duha

kuşmar : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + mar (vurmak, yakalamak) * kuş avlamak için hazırlanmış tuzak

kuşotu : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) * caryophyllaceae familyasından yıllık çiçekli bir bitki olan, Avrasya'ya özgü olup atık topraklarda, tarım arazilerinde ve bahçelerde ot olarak, tüm dünyada doğallaştırılmış ve bazen salata mahsulü veya kümes hayvanlarının tüketimi için yetiştirilen bitki

kuşpalazı : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + palaz (gelişen, büyüyen) + ı (iyelik eki) * corynebacterium diphtheriae isimli mikroorganizmanın boğaz, burun, göz ve derideki yaralarda yerleşmesiyle ortaya çıkan bulaşıcı bir hastalık, difteri

kuştüyü : tür. * kuş (uçabilen kanatlı hayvan) + tüy (ince kıl) + ü (iyelik eki) * genellikle yastık, yorgan veya giysi doldurmada kullanılan hafif ve yalıtkan malzeme olan kuş tüyü

kut : ara. * kata (kuvvet vermek, desteklemek; beslemek, gıda vermek) * gıda, azık, besin; insan veya hayvanın yaşamını sürdürmesi için gerekli yiyecek, rızık

kutadgu bilig : tür. * kutadgu (mutluluk veren, kutlu eden, güzel hissettiren) (kut (baht, tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet, mutluluk, rızık) + adgu (getiren, ulaştıran) ) + bilig (bilgi) * mutluluk veren bilgi, mutuluk getiren bilgi

kutan : tür. * kut (baht, tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet, mutluluk, rızık) + an (isim yapım ve araç eki) * büyük pulluk, köten

kutanöz : lat. * cutis (deri, cilt, ten) + aneus (ile ilgili, gibi, -a ait) * deri tabakaları, deri yoluyla etki eden ilaçlar, deri hastalıkları, deri yoluyla uygulanan tedaviler veya dermatolojik yapılar ile ilgili

kutanöz inokülasyon : lat. * cutaneus (deriyle ilgili) (cutis (deri, cilt, ten) + aneus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + inoculatio (enjeksiyon, zerk, aşılama) (in (iç, içeri, içeride, içeriye, içinde, içine, üzerine, üstüne) + oculare (gözü kullanarak görmek, gözle donatmak, gözle algılamak) (oculus (göz; tomurcuk) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) ) * mikroorganizma, aşı veya biyokimyasal maddenin deri yoluyla vücuda verilmesi işlemi

kutanöz kandidiazis : lat., gre. * cutaneus (deriyle ilgili) (cutis (deri, cilt, ten) + aneus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + candidiasis (candida mantarlarının aşırı çoğalması sonucu oluşan mantar enfeksiyonlarının genel ismi) (candidus (parlak, beyaz, temiz), candere (parlamak, beyaz olmak), candidus (parlak beyaz, ak), candida (beyaz, parlak, temiz) (lat.) + iasis (iltihap, enfeksiyon, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * deride Candida türü mantarların neden olduğu yüzeysel mantar enfeksiyonu

kutb : ara. * ketebe (yazmak, çizmek), kitab (yazı, çizgi) * çizgi, eksen, mihver, aks, dingil, kazık; yerkürenin, kuzey ve güney olmak üzere, yer ekseninin geçtiği varsayılan iki noktasından her biri

kutikula : lat. * cutis (deri, cilt, ten) + cula (dişil küçültme eki) ) * küçük deri, ince örtü; tırnak, yaprak veya bazı hayvanların dış yüzeyinde bulunan ince, koruyucu tabaka; bitkilerde epidermisin üzerinde bulunan mumsu koruyucu tabaka; hayvanlarda da dış örtü veya ince dış tabaka

kutis : lat. * cutis (deri, cilt, ten) * deri, cilt; anatomide özellikle derinin ana tabakası

kutis verrükoza : lat. * cutis (deri, cilt, ten) + verrucosus (siğilli, siğil gibi çıkıntılı) (verruca (siğil) + osus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * deri yüzeyinde siğil benzeri kabarıklıklar ve pürtüklü bir görünümle karakterize durum.

kutla : ara. * kutla (yığın, küme, hepsi, tümü; kütle) * büyük parça, küme, yığın; bir yerde toplanmış, bir araya gelmiş insan yığını; bir nesneye uygulanan kuvvetle, oluşan ivme arasındaki orantıyı veren katsayı veya nesne niceliği; bir cismin sahip olduğu madde miktarını, hacmi ve yoğunluğu ile ölçülebilir fiziksel özelliğini ifade eden, SI biriminde kilogram (kg) ile ölçülen büyüklük, yığın, küme, hepsi, tümü; kütle

kutlamak : tür. * kut (baht, tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet, mutluluk, rızık) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * tebrik etmek; bir olayı, başarıyı veya özel günü iyi dilekler ve sevinçle anmak, onurlandırmak

kutn : aka., ara. * katanu (zayıf, ince, narin) (aka.); kutn (ara.); (cotton, coton (pamuk) (ing., fra) * ebegümecigiller familyasına ait, sıcak bölgelerde yetişen, tohumlarının etrafındaki beyaz ve yumuşak lifleri tekstil sanayisinin en temel ham maddesini oluşturan kozalı tarım bitkisi, pamuk

kutne : ara. * kutne (parça, dilim, tüy veya pamuk topağı/parçası); Kutteln (işkembe) (alm.) * geviş getiren hayvanların dört odacıklı midelerinin son bölümü, şirden (şirdan)

kutnu : aka., ara. * katanu (zayıf, ince, narin) (aka.); kutn (pamuk) + u (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (ara.) * pamuk veya ipekle karışık pamuktan dokunmuş kalın, ensiz kumaş türü

kutr : ara. * katara (azalmak, eksik olmak, kesmek) * dairenin merkezinden geçerek daireyi iki eşit parçaya ayıran doğru parçası, kesim, kesit, bölük, bölge, çap, aktar (ç.)

kutsal : tür. * kut (baht, tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet, mutluluk, rızık) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) * güçlü bir dinsel saygı uyandıran veya uyandırması gereken; tapılacak veyayolunda can verilecek denli sevilen

kutsal kase : tür., ara. * kutsal (mukaddes, mübarek, dini açıdan değerli) (tür.) + kase (kap, çanak, tas) (ara.) * Mesih İsa’nın son akşam yemeğinde kullandığına inanılan efsanevi özel, manevi değeri yüksek, kutsanmış kap

kutsamak : tür. * kut (baht, tanrısal rahmet, bereket, uğur, talih, devlet, saadet, mutluluk, rızık) + sa (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kişiyi, yeri veya nesneyi kutsal saymak, ona manevi değer yüklemek veya Tanrı’dan iyilik dilemek

kutsi : ara. * kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olmak, kutsal olmak, ilahi ve manevi değeri olmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dinen değerli, mübarek, kutsal, mukaddes

kutsiyet : ara. * kuds (mübareklik, kutsallık; temiz olmak, kutsal olmak, ilahi ve manevi değeri olmak) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (isim yapım eki) * dinen değerli olma, mübareklik, kutsallık, mukaddes olma

kutu : gre. * kuti (kapanabilir küçük sandık, hazne, kap) * içine eşya konulan, genellikle dört köşeli kap, muhafaza kabı, kovuk, hazne, kap, tas; arı peteğinin her hücresi

kutup : ara. * ketebe (yazmak, çizmek), kitab (yazı, çizgi) * çizgi, eksen, mihver, aks, dingil, kazık; yerkürenin, kuzey ve güney olmak üzere, yer ekseninin geçtiği varsayılan iki noktasından her biri

kutup ayısı : ara., tür. * kutup (yerkürenin iki uç noktasından her biri) (ara.) + ayı (iri memeli hayvan) + sı (iyelik eki) (tür.) * dünyanın kutup bölgelerinde yaşayan, beyaz postlu, iri yapılı etçil memeli türü (Ursus maritimus)

kutup yıldızı : ara., tür. * kutup (yerkürenin iki uç noktasından her biri) (ara.) + yıldız (ısı ve ışık kaynağı olan gök cismi) + ı (iyelik eki) (tür.) * kuzey yönünü gösteren ve gökyüzünde Küçük Ayı takımyıldızının en parlak yıldızı olan Polaris

kutuplanmak : ara., tür. * kutup (yerkürenin iki uç noktasından her biri) (ara.) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir nesnenin veya durumun kutuplar halinde, karşıt özelliklerde veya zıt kutuplar doğrultusunda ayrılması veya yönlendirilmesi durumu

kutuplaşmak : ara., tür. * kutup (yerkürenin iki uç noktasından her biri) (ara.) + laş (edilgen ve işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * fikir, görüş veya durumlar karşıt iki kutba ayrılarak belirginleşmek, zıtlaşmak, karşıt hale gelmek

kutur : ara. * katara (azalmak, eksik olmak, kesmek) * dairenin merkezinden geçerek daireyi iki eşit parçaya ayıran doğru parçası, kesim, kesit, bölük, bölge, çap, aktar (ç.) (couture (kesim), cut (keik, kesmek) (ing., fra.), couteau (bıçak, keski) (fra.) )

kut'ül amare : ara. * kut (uğur, baht, şans, talih) + el (ön ek, artikel) + amare (ebedi, sonsuz) * sonsuz uğur; Osmanlı Ordusunun 29 Nisan 1916 tarihinde İngilizlere karşı zafer kazandığı Irak´ın Kut bölgesi

kutür : lat., fra. * consutura (birlikte dikme, ekleme) (co, con, com (birlikte, beraber, ile) + sutura (dikiş, dikme) (suere (dikmek), sutus (dikilmiş) + ura (isim yapım eki) ) (lat.); couture (dikim, terzilik, dikiş işi) (fra.) * dikiş, terzilik, dikim, dikme (kutr (çap; ortadan kesen) (ara.) )

kuudi : ara. * kaada (oturmak) * oturur halde, oturarak

kuva : ara. * kuvveh (güç, kuvvet, kudret, kadr, iktidar) * güç, kuvvet, kudret; kuvvetli, güçlü, kudretli, muktedir

kuva-i milliye : ara. * kuva (güç, kuvvet, kudret) + i (tamlama eki) + milliye (ulusal, milletle ilgili) * Osmanlı Devleti’nin son döneminde, özellikle Kurtuluş Savaşı sırasında halkın oluşturduğu, bağımsızlık ve ulusal direniş amacıyla örgütlenmiş silahlı güçleri ifade eden terim

kuvars : alm. * quarz (sert, kristal yapılı mineral) * az çok saf durumda olan billurlaşmış silisin doğada çok yaygın biçimde bulunan bir türü

kuvarsit : alm., gre. * quarz (sert, kristal yapılı mineral) (alm.) + ites (element, kayaç ve mineral eki) (gre.) * kuvarsın metamorfik süreçle dönüşmesi sonucu oluşan, sert ve dayanıklı metamorfik kayaç türü

kuver : lat., fra.* coperire (örtmek, kaplamak) (co, con (ile, birlikte, beraber) + operire (çalışmak, yapmak, uğraşmak) ) (lat.); couvrir (örtmek, kaplamak), couvert (örtülü, kaplı) (fra.) * örtülü, kaplı; restoranlarda masaya önceden konulan ve genellikle ücretsiz olan örtü, çatal-bıçak, peçete, tuzluk, karabiberlik gibi araç ve gereçler

kuvertür : lat., fra. * coperire (örtmek, kaplamak) (co, con (ile, birlikte, beraber) + operire (çalışmak, yapmak, uğraşmak) ) (lat.); couvrir (örtmek, kaplamak), couverture (örtü, kaplama) (couvert (örtülü, kaplı) + ure (isim yapım eki) ) (fra.) * kaplama; çikolata yapımında kullanılan, yüzeyi parlak ve düzgün, yüksek kaliteli kaplama çikolatası

kuveykır : ing. * quaker (titreyenler) (quake (titremek) + er (-cı, yapan, eden eki) ) * mevcut Hristiyan mezheplerinden ve tarikatlarından memnun olmayanlar tarafından 17. yüzyıl ortalarında İngiltere'nin kuzeybatısında ortaya çıkmış bir mezhep

kuveyt : ara. * kut (kale), kuveyt (küçük hisar, tahkimli yer, küçük kale) * Basra Körfezi kıyısında yer alan, 18. yüzyılda küçük bir yerleşim ve kale etrafında gelişmiş olan bağımsız bir Arap devleti

kuvöz : fra. * couver (kuluçkaya yatmak, üretmek) + euse (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * yeni doğan bebekleri, özellikle prematüreleri dış etkenlerden izole ederek sıcak ve kontrollü bir ortamda tutmak ve bilirubin seviyesini düşürmek için tasarlanmış tıbbi cihaz; kuluçka makinesi

kuvve : ara. * kuvve (güç, kudret) * güç, kudret, potans; düşünce, tasarı, niyet, zihinsel güç, kuvvet

kuvvet : ara. * kuvvet (güç, kudret), kavva (güçlendirmek, kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak), takviye (güçlendirme, kuvvetlendirme, sağlamlaştırma), kava (güçlü olmak, kudretli olmak), kava (güçlü olmak, kudretli olmak), kavi (güçlü, sağlam, kuvvetli, kudretli) * sabit bir şeyi hareket ettirebilen, hareket halindeki bir şeyin yönünü değiştirebilen veya o şeyin şeklini değiştirebilen tesir, güç, kudret (kuvvet (F), kütle (m) çarpı ivme (a) veya yerçekimi ivmesi (g) olarak hesaplanır. F = m.g; F = m.a)

kuymak : moğ. * kuyu (içi boş veya sıvı dolu olan ve derinliğe sahip çukur; içine sıvı akıtılan veya içinden sıvı çekilen derin çukur), kuy (dökmek, içine akıtmak) + mag, mak (isim yapım eki) * dökme metal; yumurta, un, beyazpeynir ve yağ ile yapılan omlete benzer bir yiyecek; un, yağ, şekerle yapılan ve kaymak eklenerek yenilen bir tatlı

kuyruk : tür. * kud, kuy (akıtmak, dökmek) + ruk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hayvanların arka kısmında uzanan organ; nesnelerde arka kısımda bulunan uzantı; ardıl, sıra, izleyen (aşağı doğru akarcasıba uzanması bağlamından)

kuyruk sokumu : tür. * kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) + sok (içeri itmek, dahil etmek) + um (isim yapım eki) + u (iyelik eki) * omurganın en alt kısmı, kuyruk kemiği, koksiks

kuyrukkakan : tür. * kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) + kakan (iten, dürten, vuran, bastıran, zorlayan) * önceden karatavukgiller familyasında sınıflandırılan, şimdi ise sinekkapangiller familyasına yerleştirilen, Avrupa ve Asya’daki açık taşlı bölgelerde yayılış gösteren göçmen ve böcekçil bir tür kuş

kuyruklu yıldız : tür. * kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) + lu (sahibi, ile, birlikte, beraber) + yıldız (kendi enerjisini üreten, ışık kaynağı olan ve ışık yayan, kütleçekimiyle bir arada tutulan sıcak gaz ve plazmadan oluşan gök cismi, necm, star) (yal, yul, yıl (ışıldamak, parıldamak, parlamak, ışımak, ışık saçmak, aydınlatmak) + dız (isim yapım eki) ) * Güneş’e yaklaştığında buz, toz ve gazlarının buharlaşmasıyla ışıklı bir kuyruk oluşturan, Güneş etrafında eliptik yörüngelerde dönen küçük gökcismi

kuyruksallayan : tür. * kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) + sallayan (kımıldatan, kıpırdatan, hareket ettiren) * kuyruksallayangillerden, kanatları ve vücudunun üst bölümü kül rengi, alt bölümü sarı olan, uzun kuyruklu, küçük, ötücü kuş, yont kuşu (motacilla)

kuyruksüren : tür. * kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) + süren (temas ettiren, dokunduran, sürten) * etçillerden, Afrika’da ve özellikle Mısır’da çok bol olarak yaşayan, kedi iriliğinde, yeşile çalar kızılımsı külrenginde, timsah yumurtaları ve yılanlarla beslenen bir hayvan, firavunfaresi

kuytu : gre. * khoiti (kuş yuvası, yatma yeri, deniz yatağı), khoitos, koiton (yatak, yatak odası), khoite (deniz kıyısında karaya girintili yer, girinti, oyuk) * gözden uzakta, ıssız, sessiz, kimsesiz (yer); rüzgar, güneş veya dış etkilerden korunaklı, gizli ve sakin yer

kuyu : tür. * kud, kuy (akıtmak, dökmek) + u (isim yapım eki) * toprakta, su katmanına ulaşıncaya değin derinliğine kazılan, genellikle silindir biçiminde, iç çevre yüzeyine duvar örülen, suyundan yararlanılan çukur; toprağa kazılan derince çukur

kuyucak : tür. * kuyu (toprakta açılan derin çukur) + cak (küçültme eki) * Aydın’ın bir ilçesi

kuyudat : ara. * kada (bitirmek, iş bitirmek, tamamlamak, yerine getirmek, hükme bağlamak, karar vermek, hüküm vermek, hükmetmek), kaide (temel, esas, ilke, taban), kayd (koşul, bağ, şart) * (resmi defterdeki) kayıtlar, yazılı belgeler

kuyumcu : tür. * kuyum (altın, gümüş ve değerli taş işleme; değerli taşlardan ve metallerden yapılan süs eşyası) (kuy (işlemek, oymak) + um (isim yapım eki) ) + cu (yapan, eden kimse) * altın, gümüş ve değerli taşları işleyip satan kimse

kuz : tür. * kuz (gölge, güneş görmeyen yer) * güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge

kuzen : lat., fra. * lat. consobrinus (anne tarafından kuzen) (co, con (birlikte, beraber, ile) + sobrinus (anne kardeşinin oğlu) (soror (kız kardeş) + inus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (lat.); cousin (fra.) * akrabalık bağları içinde, ebeveynlerden birinin kardeşinin çocuğunu ifade eden yakın hısım

kuzey : tür. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge, loş, karanlık) + ey (isim yapım eki) * dünya üzerinde kuzey kutbuna yönelen (Norveç’in bulunduğu konum ve ilerisi), çoğunlukla soğuk iklimlerle özdeşleşen ve coğrafi koordinat sistemindeki dört temel yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri olan yön, şimal

kuzey kıbrıs türk cumhuriyeti : tür., ara. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge, loş, karanlık) + ey (isim yapım eki) (tür.) + kypros (küpür, bakır; sakız ağacı (özellikle ladan reçinesi) (gre.) + cumhuriyet (halk yönetimi sistemi) (ara.) + i (iyelik eki) * Akdenizde, Mersin ilinin açıklarında yer alan Kıbrıs Adası’nın kuzey bölümünde bulunan ve yalnızca Türkiye tarafından tanınan, Türk halkının çoğunlukta olduğu bağımsız yönetim birimi

kuzey kore : tür., çin. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge, loş, karanlık) + ey (isim yapım eki) (tür.) + goryeo (eski hanedan ismi) (go (yüksek) + ryeo (krallık, düzen) ) (çin.) * Kore Yarımadası’nın kuzey kesiminde yer alan, Güney Kore, Çin ve Rusya ile sınırı olan, resmi adıyla Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti olan, tek partili sosyalist yönetimle yönetilen devlet

kuzey kutbu : tür., ara. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge, loş, karanlık) + ey (isim yapım eki) (tür.) + kutb (çizgi, eksen, mihver, aks, dingil, kazık) (ara.) + u (iyelik eki) (tür.) * Dünyanın coğrafi olarak en kuzeyde yer alan, sürekli buzlarla kaplı ve kuzey enleminin 90° olduğu bölge

kuzey makedonya : tür., gre. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge, loş, karanlık) + ey (isim yapım eki) (tür.) + macedonia (yüksek yerli olan, dağlık olan yer) (maced (yüksek, dağlı, yüksek yerli) + on (ile ilgili, gibi, -a ait) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * Balkanlar’da, tarihsel olarak, Büyük İskender tarafından kurulan antik Makedonya Krallığı topraklarını kapsayan ve günümüzde Kuzey Makedonya Cumhuriyeti ile Yunanistan’ın bazı bölgelerini içine alan coğrafi ve tarihi bölge (Kuzey Makedonya Cumhuriyeti, kuzeyinde Kosova ve Sırbistan, doğusunda Bulgaristan, güneyinde Yunanistan ve batısında Arnavutluk yer alan ülkedir.)

kuzey mariana adaları : tür., ibr., ara., lat. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge, loş, karanlık) + ey (isim yapım eki) + miryam (deniz; üzüntü; deniz yıldızı) (ibr.), meryem (ara.), mariana (Maria’ya ait, Maria ile ilgili, Maria’nın soyundan) (maria (deniz; üzüntü; deniz yıldızı) + ana (ile ilgili, -e ait) ) (ibr., lat.) + ada (dört tarafı su ile çevirili kara parçası) + lar (çoğul eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * Dünya haritasında Pasifik Okyanusu’nda yer alan, Mariana Takımadaları’nın kuzey bölümünü oluşturan ve siyasi olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlı özerk bir bölge

kuzeybatı : tür. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge, loş, karanlık) + ey (isim yapım eki) + batı (güneşin battığı yön; coğrafi koordinat sistemindeki dört temel yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri olan yön, garb) * kuzey ve batının kesişiminden oluşan yönü ifade eden ve coğrafi konumlandırmalarda kullanılan bileşik yön ismi

kuzeydoğu : tür. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge, loş, karanlık) + ey (isim yapım eki) + batı (güneşin battığı yön; coğrafi koordinat sistemindeki dört temel yönden (kuzey, güney, doğu, batı) biri olan yön, şark) * kuzey ve doğunun kesişiminden oluşan yönü ifade eden ve coğrafi konumlandırmalarda kullanılan bileşik yön ismi

kuzgun : tür. * kuz (güneş almayan veya az güneş alan; güneş almayan yer, gölge, loş, karanlık, siyah) + gun (kuş) * Corvidae familyasından olan birçok karga türüne, özellikle asıl kargadan daha küçük olan karakargaya verilen isim

kuzgunkılıcı : tür. * kuzgun (küçük karga türü) + kılıç (uzun ve kenarı keskin metalden yapılmış savaş aleti) + ı (iyelik eki) * süsengillerden, iki yüzden çok türü bulunan, soğuğa dayanıklı, ensiz, uzun ve sivri yapraklı, güzel çiçekli bir süs bitkisi

kuzin : lat., fra. * consobrinus (anne tarafından kuzen) (co, con (birlikte, beraber, ile) + sobrinus (anne kardeşinin oğlu) (soror (kız kardeş) + inus (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (lat.); cousine (fra.) * akrabalık bağları içinde, ebeveynlerden birinin kardeşinin kız çocuğunu ifade eden yakın hısım

kuzine : lat., fra. * coquina (mutfak) (coquere (pişirmek) + ina (yer ve durum eki) ) (lat.); cuisine (mutfak) (cuir (pişirmek) + sine (yer ve durum eki) ) (fra.) * hem ısınmaya hem de üzerinde yemek pişirmeye yarayan büyük soba; gemilerde yemek pişirilen yer, gemi mutfağı

kuzu : tür. * kuz (çocuk, yavru) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * küçük baş hayvanlar arasında özellikle koyun yavrusu için kullanılan, genellikle yumuşak ve besleyici etiyle bilinen memeli hayvan, koyun yavrusu (kızan (erkek çocuk; çocuklar, çoluk çocuk) (tür.) )

kuzudişi : tür. * kuz (çocuk, yavru), kuzu (koyun yavrusu) + diş (çıkıntı; ağızda yer alan ve çiğnemeye, ısırmaya, kesmeye yarayan kemiksi çıkıntı) + i (iyelik eki) * kuzunun süt dişi veya yavru koyun dişi; insanda küçük ve yeni çıkan dişler

kuzugöbeği : tür. * kuz (çocuk, yavru), kuzu (koyun yavrusu) + göbek (karın bölgesinin orta kısmı; şeylerin merkezi, ortası) + i (iyelik eki) * Morchellaceae familyasından, yenilebilen bir mantar türü

kuzukulağı : tür. * kuz (çocuk, yavru), kuzu (koyun yavrusu) + kulak (işitme organı) + ı (iyelik eki) * Polygonaceae (kuzukulağıgiller, madımakgiller) familyasından, 20-50 cm boyunda, kırmızı gövdeli ve çok yıllık bir bitki türü olan, yapraklarında potasyum oksalat ve oksalik asit, köklerinde tanen, antrakinon türevleri, nişasta, reçine ve şekerler bulunan, ayrıca A, B, C vitaminleri, demir ve fosfor açısından da zengin olan bitki türü

kuzukulağı asidi : tür., lat. * kuzukulağı (bitki türü) + asit (acidum, ekşi) (lat.) + i (iyelik eki) (tür.) * sistematik adı etandioik asit ve kimyasal formülü karboksilik asit olan organik bir asit, oksalik asit (C2H2O4)

kuzzulkurt : kür. * kuzilkurt (zıkkım; zehirli ot, zakkum) * bir azar ifadesi olarak söylenen, sinirlenen kişiyi baştan defetme amacını güden, zıkkımın dibi, zıkkımın kökü, ne var, yeter artık anlamlarını içeren söylem

küba : tai. * cuba (bereketli toprak; büyük yer, büyük yerleşim) * Atlantik Okyanusu'nda ABD'nin 150 km kadar güneyinde yer alan Karayip adalar grubu içindeki bir ada ülkesi

kübey hatun : tür. * kübey (büyük, ulu, saygıdeğer, aziz) + hatun (kraliçe, kadın hükümdar; kadın) * Türk ve Altay mitolojisinde, doğum yapan kadınları koruyan doğum tanrıçası, Kubay Ana

kübik : gre. * kybikos (küp şeklinde olan) (kybos (altı yüzlü geometrik şekil, küp) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (gre.); cubus (altı kare yüzü olan üç boyutlu geometrik şekil, küp) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait) (lat.); kabe (ara.) * küp biçiminde, küp özelliği taşıyan, hacim veya şekil açısından küp ile ilgili

kübik denklem : gre., tür. * kybikos (küp şeklinde olan) (gre.) + denklem (eşitlik, eşitleme) * küp dereceli değişken içeren, yani değişkenin en yüksek kuvveti 3 olan, üçüncü dereceden bir polinomun 0’a eşit olması şeklinde yazılan denklem

kübist : gre., lat. * kybos (altı yüzlü geometrik şekil, küp) + iste (-cı, destekçi, yandaş, yapan, eden) (gre.); cubista (lat.) * küp biçimli perspektifleri ve geometrik şekilleri kullanarak nesneleri farklı açılardan aynı anda tasvir eden sanatçı; kübizm akımını benimseyen veya uygulayan kişi

kübit : gre., lat. * kubitos (dirsek, uzantı) (gre.); cubitum (dirsek, uzantı) (cubare (yatarak uzanmak, yatmak) + itum (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) * dirsek; dirsekten parmak ucuna kadar, yaklaşık 45-52 cm olan uzunluk ölçüsü

kübizm : gre. * kybos (altı yüzlü geometrik şekil, küp) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.); cubismus (lat.) * 20. yüzyıl başındaki temsile dayalı sanat anlayışından saparak devrim yapan, Pablo Picasso ve Georges Braque tarafından, nesne yüzeylerinin ardına bakarak konuyu aynı anda değişik açılardan sunabilecek geometrik şekilleri vurgulayacak şekilde geliştirilen Fransız sanat akımı

küboid : gre. * kybos (altı yüzlü geometrik şekil, küp) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * küp biçimine benzeyen, dikdörtgen prizma formunda üç boyutlu cisim

kübra : ara. * kebir (büyük, yüce, ulu, iri), kibr (büyüklük, yücelik, ululuk, irilik; büyüklenme, kendini büyük görme, ululanma) sıfat * büyük, en büyük, en yüce

küçük : tür. * kiç, giç (ufak, min,k) + ük (ile ilgili, gibi) * büyük olmayan, boyutları, benzerlerinden daha ufak olan, ufak, minik

küçük aptes : tür., far. * küçük (ufak, minik) (tür.) + abdest (dua öncesi yıkanma, gusül, gasl) (ab (su) + dest (el) ) (far.) * sidik, idrar, ürin; işeme, idrar yapma

küçük dil : tür. * küçük (ufak, minik) + tıl (eski Türkçede dil, lisan) * ağız boşluğunun yutak ile birleştiği kısımda, damağın en arka kısmında asılı şekilde duran, mukoza, bağ ve kas dokusu ile tükürük salgılayan kanallardan oluşan ve besinlerin ağızdan yutağa doğru itilmesini sağlayan etli doku parçası, uvula

küçük kan dolaşımı : tür. * küçük (ufak, minik) + kan (damarlardaki hayati sıvı) + dol (dönmek, çevrelemek, çevresinde gezinmek) + aş (edilgen ve işteş fiil eki) + ım (isim yapım eki) + ı (iyelik eki) * kalbin sağ karıncığından çıkan kirli (oksijeni az) kanın akciğerlere pompalanarak burada oksijenlenip temizlenmesini ve sonra sol kulakçığa dönmesini sağlayan dolaşım sistemi, circulatio minor, circulatio pulmonalis

küçük mücenneb : tür., ara. * küçük (ufak, minik) (tür.) + cenb (yan, taraf, yan taraf), mucenneb (yanda olan, yanında olan) (ara.) * müzikte asıl sesin yan taraflarındaki ses; Osmanlı tıbbında ve anatomi terimlerinde “küçük yan kası” veya “küçük yan bölge”

küçük parmak : tür. * küçük (ufak, minik) + parmak (el veya ayağın uç kısımlarındaki eklemli organ) (bar, par (tutmak, kavramak) + ma (isim yapım eki) + k (araç eki) ) * (insanda) el veya ayaktaki beş parmağın en küçüğü, serçeparmak

küçükayı : tür. * küçük (ufak, minik) + adığ, ayı (yabanıl ve etçil memeli hayvan) * Büyük Ayı takımyıldızının kuzeydoğusunda yer alan ve Kutup Yıldızı’nı da içeren takımyıldız, Ursa Minor

küçükbaş : tür. * küçük (ufak, minik) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) * hayvancılıkta koyun, keçi gibi gövde yapısı ve ağırlığı büyükbaş hayvanlardan küçük olan evcil hayvanları ifade eden terim

küçükçekmece : tür. * küçük (ufak, minik) + çek (kendine sürmek, kendine yönlendirmek; yük çekmek, katlanmak, tahammül etmek, tartmak, ağırlığını ölçmek için kaldırmak) + mece (isim yapım eki) * İstanbul’un bir ilçesi (gölde salın çekilerek götürülmesinden)

küçülmek : tür. * kiç, giç (ufak, min,k) + ül (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * boyutlarının ölçüleri azalmak, ufalmak, küçük hale gelmek

küçümen : tür. * kiç, giç (ufak, min,k) + men (kişi, kimse) * boyu posu kısa, yapısı minyon veya ufak tefek olan kimse; önemi, etkisi veya yetkisi az kişi (mecazi)

küçümsemek : tür. * kiç, giç (ufak, min,k) + üm (edilgen fiil eki) + se (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * değerini az addetmek, değer vermemek, az değer vermek, aşağılamak, hakir görmek, önemsiz ve değersiz addedip horlamak

küçürek : tür. * kiç, giç (ufak, min,k) + ü (bağlaç) + rek (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çok küçük, en ufak boyutta; edebiyatta özellikle az sözcükle yoğun anlam veren uzunluğu oldukça kısa olan, en fazla 300 kelime içeren bir yazım türü

küf : far., tür. * kuf, kof, küf (çürümek) * nemli ve havasız ortamlarda organik maddeler üzerinde üreyen, çoğunlukla kötü koku ve bozulmaya yol açan mikroskobik mantar topluluğu

küfe : ara. * kaffe (çekmek), kufa (toplanmak, bir araya gelmek; yuvarlaklaşmak, kıvrılmak), kuffa (hasırdan veya ince tahtadan yapılmış büyük sepet) * söğüt ve benzeri ağaçların ince dallarından örülen, sırtta yük taşımaya yarayan, kaba ve dayanıklı, derin, büyük sepet, sırt sepeti

küfelik : ara., tür. * kaffe (çekmek), kufa (toplanmak, bir araya gelmek; yuvarlaklaşmak, kıvrılmak), kuffa (hasırdan veya ince tahtadan yapılmış büyük sepet) (ara.) + lik (isim yapım eki) (tür.) * bir küfeyi dolduracak miktarda, bir küfe dolusu; ayakta duramayacak denli sarhoş kimse (mecazi)

küffar : ara. * kefere (örtmek, gizlemek, inkar etmek), kufr (örtme, gizleme, reddetme, inkar etme), kafir (örtücü, inkarcı; tarımcı çiftçi) * inkarcılar, kafirler

küfr : ara. * kefere (örtmek, gizlemek, inkar etmek), kafir (örtücü, inkarcı; tarımcı çiftçi) * örtme, gizleme, reddetme, inkar etme

küfran : ara. * kefere (örtmek, gizlemek, inkar etmek), kufr (örtme, gizleme, reddetme) + an (isim yapım eki) * nimeti inkar etme, nankörlük

küfretmek : ara. * kefere (örtmek, gizlemek, inkar etmek), kufr (örtme, gizleme, reddetme) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * inkar etmek; kötü söz söylemek, namus, onur ve kişiliğe yönelik, kaba, çirkin, ağıza alınmaz sözler söylemek, sövmek

küfür : ara. * kefere (örtmek, gizlemek, inkar etmek), kufr (örtme, gizleme, reddetme) * inkar etme; kötü söz söyleme, namus, onur ve kişiliğe yönelik, kaba, çirkin, ağza alınmaz sözler söyleme, sövme, sövgü

küfürbaz : ara., far. * kefere (örtmek, gizlemek, inkar etmek), kufr (örtme, gizleme, reddetme) (ara.) + baz (-cı, yapan, eden kişi; oynayan, iştigal eden, uğraşan) (far.) * küfür eden kişi

küfüv : ara. * kefa (yetmek, yeterli olmak), kafi (yeterli, yeten) * eşitlik, denklik, benzerlik ve yeterlik

küğ : tür. * kü (ses, seda, ün, şöhret, haber ve fısıltı), küğ (şiir vezni, şarkı nağmesi ve ahenk) * uyum, ezgi, makam, musiki parçası, çalgısal musiki, melodi, tartım, türkü, besteleme, şiir vezni veya genel olarak düzen ve ahenk

küheylan : ara. * kuhl (kömür, siyah), kuheyl (siyaha boyanmış, sürmeli) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) * siyah renkli olan; siyah renkli soylu Arap atı

kühulet : ara. * kehl (ergin, erişkin, yetişkin) * erginlik, erişkinlik, yetişkinlik, orta yaşlılık

kükremek : tür. * kükr (gür ve güçlü ses çıkarmak) + e (bağlaç) + mek (fiil mastar eki) * aslan bağırmak, deniz veya nehir kabarmak, taşmak coşkuyla saldırmak, mayalanıp kabarmak, gür bir biçimde yetişmek coşmak, taşkınlık göstermek

kükürt : far. * gugird (yanıcı bir madde, sülfür) * simgesi S, atom sayısı 16, atom ağırlığı 32,064 olan, 12,08 santigrat derecede ergiyen, doğada saf olarak veya başka cisimlerle bileşik durumda bulunan, kokusuz ve tatsız, limon sarısı renkte, pek geniş bir kullanım alanı olan katı bir element

kül : tür., ara. * kül (yanma sonucu oluşan toz) * yanmış veya yanmakta olan organik maddelerin geriye kalan gri veya beyaz renkli, toz halindeki mineral kalıntısı, curufu; sigara veya tütün ürünlerinin yanması sonucu oluşan gri toz madde; kül, yanık veya kavrulmuş madde; yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde

kül tablası : tür., gre., lat. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz kalıntısı; yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) (tür.) + tavli (tabla, tahta levha, yazı tahtası, masa, düz yüzey) (gre.); tabula (tahta levha, yazı tahtası, liste) (tab (tahta, levha) + ulus, ula (küçültme eki) ) (lat.) + sı (iyelik eki) (tür.) * sigaranın yanması sonucunda oluşan yanmış gri toz bölümün dökülmesi için kullanılan çanak veya kap

külah : aram., sür., far. * kalah, kulah (yüksek başlık, taç) (aram., sür.), kullah (far.) * eskiden erkeklerin giydiği, genellikle keçeden yapılan, ucu sivri veya yüksek başlık, yüksek başlık, taç; soylulara mahsus yüksek başlık; takke, kalpak; içine leblebi, çekirdek gibi taneli kuru şeyler konulmak için huni biçiminde bükülmüş kağıt kap

külale : far. * kulale, kolale (taç, başlık veya saç buklesi) * kıvırcık saç, bukle, kıvrım kıvrım olan saç; çiçek demeti

külbastı : tür. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz kalıntısı; yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) + bas (aşağı veya yukarı doğru itmek, üzerine baskı uygulamak, itmek) + tı (geçmiş zaman eki) * közde veya ızgarada pişirilen kemiksiz et

külbe : tür. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz kalıntısı; yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) + be (isim yapım eki) * küçük kazma, çapa; tandırdaki ateşin yanmasını sağlayan hava deliği; ocak, fırın veya ateşle temas eden küçük kap veya hazne; geleneksel kullanımlarda ateşin, közün veya yanmış maddenin toplandığı yer

külbütör : lat., fra. * culus (arka, geri, popo, göt, kıç, kuyruk) + vertere (dönmek, döndürmek, çevirmek) + or (-cı, yapan, eden eki) (lat.); culbuteur (fra.) * içten yanmalı motorlarda silindir veya piston hareketini yönlendirme işlevi olan, kam lobundan radyal hareketi poppet valfte doğrusal harekete ileten ve onu açmak için salınan, bir ucu, eksantrik milinin dönen bir lobu tarafından kaldırılırken ve indirilirken, diğer ucu supap gövdesi üzerinde hareket eden kol

külçe : tür. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz kalıntısı; yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) + çe (küçültme eki) eritilip kalıba dökülmüş, kalıp durumunda maden veya alaşım; yığın durumundaki nesnelerin oluşturduğu öbek * ingot, bullion, nugget; lingot le; Metallklumpen r, Barren r

küldöken : tür. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz kalıntısı; yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) + dök (akıtmak, boşaltmak, yağdırmak) + en (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * kasım fırtınası, kasım ayı ortalarında esen, havaları aniden soğutan şiddetli rüzgar (soğuktan ötürü ocakların yakılıp küllerinin dökülmesine atfen)

külek : tür. * kül, küle (sıvı taşımak, aktarmak) + ek (isim yapım eki, araç eki) * yağ, bal, pekmez gibi şeyler koymaya yarayan, genellikle kapaklı tahta kova

külfet : ara. * kallafa (yüklemek, sorumlu kılmak, görev vermek), kulf (yük, sorumluluk), kulfat (yük olma, yükümlülük, sorumluluk) * ağır sorumluluk, yük veya zahmet, sıkıntılı zorluk, yorgunluk; bir işin veya durumun kişiye getirdiği sıkıntı veya meşakkat (mecazi)

külhan : far. * gul (ateş) + han (yer, mekan) * hamamın altında bulunan, hamamı ve suyunu ısıtan, kapalı ve geniş ocak; hamam veya demirhane gibi yerlerde odun ateşinin bulunduğu bölüm veya mekan; mecazen kaba, hoyrat veya aykırı davranışlı kişilerin bulunduğu yer

külhanbeyi : far., tür. * gul (ateş) + han (yer, mekan) (far.) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + i (iyelik eki) (tür.) * demirhane veya hamam ocağını yakan kişi; kendilerine özgü giyinişleri ve konuşma biçimleri olan, başıboş ve haylaz takımından kimse, kabadayı, serseri, hayta (mecazi)

külhancı : far., tür. * gul (ateş) + han (yer, mekan) (far.) + cı (yapan, eden eki) (tür.) * hamam ocağını yakan kimse; Osmanlı döneminde saray hamamlarını ısıtmakla görevli kimse

külhani : far. * gul (ateş) + han (yer, mekan) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * külhanbeyi, kabadayı, serseri, hayta; hafif sövgü anlamı taşıyan bir okşama sözü

külkedisi : far., tür. * gul (ateş) (far.) + kedi (küçük etobur memeli) (tür.) * çok üşüdüğü için ateşin, mangalın başından ayrılmayan (kimse); sokulgan (kimse)

külli : ara. * kull (tüm, bütün, hepsi, tamamı) + i (ile ilgili, -a ait) * hepsi, tümü, tamamı; var olan her şeyi kapsayan, bütün varlıkları ve düşünülen şeyleri içine alan; bütüne, genele, tüme değgin, tümle ilgili, tümel (whole (tüm, hepsi) (ing.) )

külliyat : ara. * kull (tüm, bütün, hepsi, tamamı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yat (isim yapım eki) * bir yazarın, bir konunun veya bir alandaki tüm eserlerin, yazıların veya çalışmaların bütünü

külliye : ara. * kull (tüm, bütün, hepsi, tamamı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + iye (yer ve durum eki) * Osmanlı mimarisinde cami etrafında medrese, hamam, aşevi, kütüphane gibi sosyal ve eğitim yapılarının bir arada bulunduğu kompleks; toplu yapı veya kurum

külliyen : ara. * kull (tüm, bütün, hepsi, tamamı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yen (olarak, gibi) * bir işin, durumun veya olgunun tüm yönlerini kapsayacak şekilde, tamamen, bütünüyle, tümüyle, eksiksiz

külliyet : ara. * kull (tüm, bütün, hepsi, tamamı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (durum eki) * bütünlük, bir şeyin bütünlüğü, eksiksiz ve tam hali; genellikle bir yazarın veya bir konunun tüm eserleri, bilgileri

küllük : tür. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz kalıntısı; yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) + lük (araç eki) * sigara veya tütün külünü toplamak için kullanılan kap

külot : lat. * culus (arka, geri, kıç, popo, göt, kalça) + otta (küçültme ve ilgi eki) (lat.); culotte (fra.) * kalçayı örten kısa pantolon veya iç çamaşırı, şort, don

kült : lat. * cultus (işlenmiş, bakımı yapılmış, yetiştirilmiş; tapınma) * belirli bir grup veya toplum tarafından benimsenen ve uygulanan dini, sosyal veya entelektüel uygulamalar bütünü; özel, seçkin veya sapkın topluluk

külte : tür. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz kalıntısı; yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) + te (isim yapım eki) * külçe; kayaç; kalıntı, tortu

kültivatör : lat. * cultivare (işlemek, ekip biçmek, bakım yapmak, yetiştirmek) (cultus (işlenmiş, bakımı yapılmış, yetiştirilmiş; tapınma) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + are (fiil mastar eki) ) + tor (-cı, yapan, eden eki) * tarımda toprağı işleyen, ekime hazırlayan veya bitki yetiştiren kişi veya makine

kültür : lat. * cultivare (işlemek, ekip biçmek, bakım yapmak, yetiştirmek), cultura (işleme, tarım, bakım, yetiştirme) (cultus (işlenmiş, bakımı yapılmış; tapınma) + ura (isim yapım eki) ) * bir toplumun bilgi, sanat, ahlak, inanç ve gelenekleriyle oluşturduğu yaşam biçimi ve değerler bütünü; biyolojide mikroorganizmaların laboratuvarda yetiştirilmesi

kültürel : lat. * cultivare (işlemek, ekip biçmek, bakım yapmak, yetiştirmek), cultura (işleme, tarım, bakım, yetiştirme) + alis (ile ilgili, -a ait) * bir toplumun bilgi, sanat, gelenek, görenek ve değerleriyle ilgili; kültüre ait veya kültürel özellikler taşıyan

kültürfizik : lat. * cultura (işleme, tarım, bakım, yetiştirme) (lat.) + phusis, physis (öne getirme, üretme, doğurma, oluşturma, meydana getirme, ortaya çıkarma, büyütme, geliştirme) (gre.) * jimnastik, beden eğitimi

külük : far. * kolang, kulang (taş kırmak, kazmak), kulung (taş kazması, minkar) * boynuzlu olması gerektiği halde, boynuzsuz veya kısa ve kırık boynuzlu olan hayvan; taşları kırmakta ve parçalamakta kullanılan iki ucu da sivri kazma, taşçı kazması, taşçı çekici, balyoz, minkar

külünk : far. * kolang, kulang (taş kırmak, kazmak), kulung (taş kazması, minkar) * boynuzlu olması gerektiği halde, boynuzsuz veya kısa ve kırık boynuzlu olan hayvan; taşları kırmakta ve parçalamakta kullanılan iki ucu da sivri kazma, taşçı kazması, taşçı çekici, balyoz, minkar

külüstür : gre. * kylismein (yuvarlama; yuvarlanma), kylistra (cambazhane, oyun yeri, ahırın bir bölümü; yuvarlanma yeri, hayvanların toz ve çamurda debelendiği yer) * eskimiş, yıpranmış, eski görünüşlü olan; bakımsız

külyutmaz : tür. * kül (yanık veya kavrulmuş madde; yanma sonucu oluşan gri toz kalıntısı; yanmış, yoğunlaştırılmış, yığılmış, birikmiş madde) + yut (ağızda bulunan bir şeyi yutağa geçirmek; içine almak, içine dahil etmek) + maz (üçüncü tekil şahıs geniş zaman olumsuz fiil eki) * çok zeki, hileye, dalavereye kanmayan, kurnaz, açıkgöz

kümbet : far. * gunbad (kubbe, tümsek, kemer) * Anadolu Selçuklu Hanedanı zamanında yapılan, bir mumyalık katı üzerinde silindirik veya çokgen gövdeli, içten kubbe, dıştan konik veya piramidal çatı ile örtülü mezar anıtı

kümbül : tür. * kum, küm (kabuğu sıyırmak, oyuk yapmak) + bul, bül (isim yapım eki) * çam, söğüt, çınar vb. ağaçların kabuğundan yapılan kap; çam, söğüt, çınar vb. ağaçların kabuğundaki sakız

küme : gre., lat., ara. * kyomat (yığın, öbek, toplanma, gruplaşma, grup, birikme, küme) (kyo (şişmek, kabarmak, top gibi olmak) + mat (ile ilgili olma) (gre.); cum, cumus (birlikte, beraber, topanmış, birikmiş, bir araya gelmiş, yığılmış, istiflenmiş, yoğunlaşmış) (lat.); kavm (toplanma, topluluk, toplum, yığın; millet), kumat (yığın, yığılma, toplanma) (ara.) * yığın, cismi terkib eden bütün, toplu şey, grup (cumulative, cumulatif, kumulativ (toplu, toplanmış, birikmiş), cumulus, Kumulus (bulut topluluğu) (ing., fra., alm.), accumulation, Akkumulation (toplanma) (ing., fra , alm.) )

kümes : gre. * kimumein, koimisein (uyumak), kimumos, koumasi, koimese (uyku, uyku yeri) * tavuk, hindi gibi evcil hayvanlar için yapılmış kapalı barınak; küçük ev

kümülasyon : gre., lat. * kyomat (yığın, öbek, toplanma, gruplaşma, grup, birikme, küme) (kyo (şişmek, kabarmak, top gibi olmak) + mat (ile ilgili olma) (gre.) + tio (isim yapım eki) (lat.); cumulare (yığmak, toplamak, birleştirmek, birikmek, bir araya getirmek, yoğunlaştırmak, istiflemek) (cum, cumus (birlikte, beraber, topanmış, bir araya gelmiş, yığılmış, istiflenmiş) + ulus (küçültme eki) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) (lat.) * bir şeyin zamanla üst üste eklenerek çoğalması veya birikmesi; birikme, yığılma, istifleme, istiflenme, toplama, toplanma

kümülatif : gre., lat. * kyomat (yığın, öbek, toplanma, gruplaşma, grup, birikme, küme) (kyo (şişmek, kabarmak, top gibi olmak) + mat (ile ilgili olma) (gre.); cumulatus (yığılmış, toplanmış, birikmiş, istiflenmiş) (cumulare (yığmak, toplamak, birleştirmek, birikmek, bir araya getirmek, yoğunlaştırmak, istiflemek) (cum, cumus (birlikte, beraber, topanmış, bir araya gelmiş, yığılmış) + ulus (küçültme eki) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * önceki miktarların üzerine eklenerek artan veya biriken nitelikte olan

kümülonimbus : gre., lat. * kyomatos (yığın, öbek, toplanma, gruplaşma, grup, birikme, kümelenme, kabarma) (kyo (şişmek, kabarmak, top gibi olmak) + matos (isim yapım eki) ) (gre.); cumulare (yığmak, toplamak, birleştirmek, birikmek, bir araya getirmek, yoğunlaştırmak, istiflemek), cumulus (yığın, birikim, istif, küme) (cum, cumus (birlikte, beraber, topanmış, bir araya gelmiş, yığılmış, istiflenmiş) + ulus (küçültme eki) ) + nimbus (bulut, yağmur bulutu, parlak hale) (lat.) * dikey gelişimi çok güçlü, gök gürültülü fırtına ve şiddetli yağışlarla ilişkili büyük konveksiyon bulutu

kümültü : lat. * cumulatus (yığılmış, toplanmış, birikmiş, istiflenmiş) (cumulare (yığmak, toplamak, birleştirmek, birikmek, bir araya getirmek, yoğunlaştırmak, istiflemek) (cum, cumus (birlikte, beraber, topanmış, bir araya gelmiş, yığılmış) + ulus (küçültme eki) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * kırlarda, ormanlarda eğreti olarak yapılmış bekçi veya avcı kulübesi

kümülüs : gre., lat. * kyomatos (yığın, öbek, toplanma, gruplaşma, grup, birikme, kümelenme, kabarma) (kyo (şişmek, kabarmak, top gibi olmak) + matos (isim yapım eki) ) (gre.); cumulare (yığmak, toplamak, birleştirmek, birikmek, bir araya getirmek, yoğunlaştırmak, istiflemek), cumulus (yığın, birikim, istif, küme) (cum, cumus (birlikte, beraber, topanmış, bir araya gelmiş, yığılmış, istiflenmiş) + ulus (küçültme eki) ) (lat.) * yığın, tepe, bir araya toplanmış şey; üst üste getirilmiş küçük yığın veya tepecik; pamuk yığınına benzeyen, dikey gelişimli bulut türü

küncü : soğ., far. * kuncit, kuncid (susam tanesi) * susamgillerden, sıcak bölgelerde yetiştirilen, boyu 60 cm.yi bulan bir tarım bitkisi, susam; susamın yağı çıkarılan, öğütülerek tahin elde edilen, simit ve benzeri çörekler, helva vb. üzerine konulan, küçük, sarımtırak tohumu

künde : far. * kundag (tomruk, ağaç kütüğü) (kund, gund (yuvarlak nesne) + ag (gibi, ile ilgili) ), künde (iri ve kalın ağaç, tomruk, bukağı) * eskiden, kaçmalarını önlemek için suçluların ayağına bağlanan demir halka, ayak bağı; güreşte, hasmı altına alıp bir elini önden, ötekini arkadan geçirerek kilitleme biçimindeki oyun

künefe : ara. * kanafa, kenefe (sarmak, sarmalamak, kucaklamak, örtmek, kanadı altına almak), kanif, kenef (korunak, sığınak, saran örten yer; hela) * sarılmış, sarmalanmış, kucaklanmış (künefe tatlısı da ismini, kadayıfın peyniri sarmasından almıştır.)

küngüldemek : tür. * kün (düşmek, savrulmak, sallanmak) + gül (edilgen fiil eki) + de (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * uyuklamak; uyuklarken düşecek gibi olmak; elden ayaktan düşmek

künh : ara. * kanaha (bir nesnenin veya işin sınırına, son noktasına, cevherine ve en ince detayına kadar ulaşmak) * bir şeyin özü veya son derecesi cevher, esas, bir şeyin özü, öz, kök, içyüz

küniform : lat. * cuneiformis (cuneus (kama) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) ) * M.Ö. 3000 yılından itibaren Mezopotamya’da, Sümer, Akad, Babil, Asur, Hitit, Urartu uygarlıkları tarafından kullanılmaya başlanan, işaretlerin heceye karşılık geldiği yazı sistemi, çivi yazısı

künk : lat., far. * cunniculus (cunni (tavşan) + culus (küçültme eki) (tavşancık; tavşan tüneli, yeraltı geçidi) ) (lat.); gung (kilden yapılmış kalın su borusu segmenti) (far.) * pişmiş topraktan veya çimentodan yapılmış, kalın su borusu

künnes : ara. * kanasa (süpürmek; akarak gitmek), kanis (süpüren) * süpürenler, süpürülenler, akarak gidenler; gündüz gizlenen, gece görünen seyyar yıldızlar

künt : far. * kund, kunt (keskin olmayan, kör (bıçak), kaba, kalın, top veya sert) * ağır, dayanıklı, kalın, sağlam, sert; iri yapılı, güçlü, cesur, mert, yiğit, bahadır (insan için)

künye : ara. * kuniya, kuniye (lakap, aile adı, şahsı tanıtan ad; baba adıyla anma) (kevn (varlık, oluş), kane (olmak, var olmak), kun (ol) + iye (isim yapım eki) ) * bir kimsenin adı, soyadı, anasının ve babasının adları, doğum yeri ve yılı, medeni durumu vb. gibi kişisel özelliklerini gösteren resmi kayıt; kişi özlük bilgilerinin yazılı bulunduğu, kişinin üzerinde taşıdığı bilezik, kolye gibi metalden yapılmış eşya; ordu birlik ve kurumlarında görevli asker ve sivil kişilerin kimliklerini önemli ayrıntılarıyla gösteren bilgilerin tümü

küp : lat., ara. * cubus (altı kare yüzü olan üç boyutlu geometrik şekil) (lat.); kabe (ara.) * altı kare yüzü olan üç boyutlu geometrik şekil, küp (alanı s = 6a^2, hacmi v = a^3)

küpe : gre., lat. * kupe (yuvarlak şekil; halka) (gre.); cupa (varil, fıçı, yuvarlak kap) (lat.) * kulak süsü olarak kullanılan genellikle yuvarlak formda nesne; bitki tomurcuğu

küpeşte : gre. * kupes, kopes (kürek sapı, küreğin tutulacak yeri), kupasti (kürek dayama yeri) * gemilerde borda kaplamalarının en üstü, güverteden yukarıda kalan bölüm; korkuluğun elle tutulan, uzunlamasına yatay üst parçası

küpkök : lat., ara., tür. * cubus (altı kare yüzü olan üç boyutlu geometrik şekil) (lat.); kabe (ara.) + kök (asıl, esas, temel) (tür.) * orijinal sayıyı elde etmek için üç kez çarpılması gereken sayı; üçüncü dereceden kök; üçüncü kuvveti a'ya eşit olan b sayısı (b^3 = a)

küpleği : tür. * küp (ahşap veya metalden yapılmış büyük kap) + leg, lek (küçültme veya eşya ismi yapım eki) + i (iyelik eki) * sıvı veya tahıl koymaya yarayan büyükçe kap

kür : lat., fra. * curare (bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek), cura (bakım, tedavi, özen, ilgi, dikkat, itina, himaye, aldırış, gözetim, tedavi, ilgilenme) (lat.); cure (fra.) * iyileşmeyi, canlanmayı sağlamak için başvurulan bakım ve beslenme yöntemlerinin tümü (cure, curer, guérir, kurieren (tedavi, kür; tedavi etmek, iyileştirmek) (ing., fra., alm.) )

kürabilite : lat., fra. * curare (bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (cura (bakım, tedavi, özen, ilgi, dikkat, itina, himaye, aldırış, gözetim, tedavi, ilgilenme) + are (fil mastar eki) ) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.); curabilité (fra.) * tedavi edilebilirlik, iyileştirilebilirlik

kürabl : lat., fra. * curare (bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (cura (bakım, tedavi, özen, ilgi, dikkat, itina, himaye, aldırış, gözetim, tedavi, ilgilenme) + are (fiil mastar eki) ) + ibilis (olabilir, yapılabilir, mümkün eki) (lat.); curable (fra.) * tedavi edilebilir, iyileştirilebilir

kürar : kari. * wurari, curare (ok zehri, vurulduğu anda düşüren/öldüren zehir, kürar) * Güney Amerika yerlilerinin oklarının ucuna sürdükleri, çok öldürücü bitkisel zehir

küraso : por. * curacau (yuvarlak, daire, çevre; meyve, tatlı, aromalı bir turunç likörü) (Curaçao adasından) * acı portakal kabuğundan yapılan bir içki (circa (çevre, civar, dolay; döngü, devir) (lat.); Kreis (daire, çember, halka, döngü) (alm.) )

küratif : lat. * curatus (bakılmış, ilgilenilmiş, gözetilmiş, dikkat edilmiş, tedavi edilmiş, ilgilenilmiş, bakımı üstlenilmiş) (curare (bakmak, ilgilenmek, gözetmek, dikkat etmek, tedavi etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (cura (bakım, tedavi, özen, ilgi, dikkat, itina, himaye, aldırış, gözetim, tedavi, ilgilenme) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + ivus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tedavi edici, iyileştirici

küratör : lat. * curatus (bakılmış, ilgilenilmiş, gözetilmiş, dikkat edilmiş, tedavi edilmiş, ilgilenilmiş, bakımı üstlenilmiş) (curare (bakmak, ilgilenmek, gözetmek, dikkat etmek, tedavi etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (cura (bakım, tedavi, özen, ilgi, dikkat, itina, himaye, aldırış, gözetim, tedavi, ilgilenme) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + or (-cı, yapan, eden eki) * ilgilenip gözeten kişi; bir müze, galeri, arşiv veya kütüphane koleksiyonunun yöneticisi, sergi düzenleyicisi

kürdan : lat., fra. * cura-dentis (cura (bakım, tedavi, özen, ilgi, dikkat, itina, himaye, aldırış, gözetim, tedavi, ilgilenme) + dentis (diş) ) (lat.); cure-dent (curer (temizlemek, kazımak), cure (tedavi, bakım) + dent (diş) ) (fra.) * diş temizleyici; dişleri temizlemek için kullanılan küçük çubuk

kürdi : ara. * kurd (Kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Kürte ait, Kürt ile ilgili; Türk musikisinde hicaz ve rast perdesi üzerine kurulu melodik dizilerle karakterize edilen, genellikle hüzünlü veya duygusal ezgiler üreten bir makam

kürdi-aşiran : ara., far. * kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) * Türk musikisinde Kürdi dizisi üzerine kurulu olan, genellikle Hüseyni ve Kürdi aralıklı motiflerle işlenir; 1. perde (D), 2. perde (E♭), 3. perde (F), 4. perde (G), 5. perde (A♭), 6. perde (B♭), 7. perde (C) şeklinde dizilen perdelere sahip olan ve karakteristik olarak hüzünlü, derin ve dingin bir ifade taşıyan, tetkiklerde rastgele kullanılan segah ve rast tetrachordlarıyla zenginleştiriln Kürdi’nin temel hüzünlü havasını koruyan bir makam

kürdili çargah : ara., far. * kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + car, çar (dört, cihar) + gah (yer, mekan, konum, mevki, makam, lokasyon) (far.) * Türk musikisinde Türk musikisinde Rast perdesi (C) üzerine kurulu olan, dizi yapısı Kürdi’ye benzeyen ancak 1. perde (C), 2. perde (D), 3. perde (E♭), 4. perde (F), 5. perde (G), 6. perde (A♭), 7. perde (B♭) şeklinde dizilen ve melodik karakteri ağır, hüzünlü bir ifade veren makam

kürdili hicazkar : ara., far. * kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + hicaz (engel, sınır hudut) (ara.) + kar (-cı, yapan, eden eki; gibi, ile ilgili) (far.) * Türk ve Osmanlı musikisinde Kürdi dizisine ve Hicaz karakterine sahip, genellikle Dügâh perdesinden başlayan, aksak yapıda, tonal Kürdi aralıklarını içeren, hüzünlü ve ihtişamlı duyguyu ifade eden, beste ve taksimlerde hicaz melodik motifleriyle öne çıkan, karakteristik perdeleri Dügâh - Re - Mi - Fa - Sol - La - Sib - Dügâh şeklinde olan bir makam

kürdili hümayun : ara., far. * kurd (kürt) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + humayun (yüce, ulu, büyük, kutsal, muhteşem, mübarek, padişaha ait) (huma (yücelik simgesi Huma kuşundan) + yun (ile ilgili, gibi) ) * Türk ve Osmanlı musikisinde Dügah perdesinden başlayan, Kürdi dizisi temelinde gelişen, 8-perdelik tiz ve 7-perdelik pes aksak dizilerle örülen, hüzünlü ve duygusal karakterli, beste ve taksimlerde melankolik ifade sağlayan makam

kürdistan : ara., far. * kurd (kürt) (ara.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) * Kürdlerin oturdukları bölge; İran'ın Ardelan eyaletinin eski adı.

küre : ara., tür. * kura (top, yuvarlak cisim, sfer; ocak) (ara.); küre (tür.) * durağan bir noktadan eşit uzaklıkta bulunan noktaların oluşturduğu yüzeyle sınırlı cisim (alanı s = 4π.r^2; hacmi v = 4/3π.r^3); yeryuvarı, yeryüzü, Dünya; Kastamonu’nun bir ilçesi

kürek : lat., tür. * curare (kazımak, temizlemek; bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (lat.); kür (kazmak, taşımak, karıştırmak, kazımak) + ek (-cı, araç eki, yapan eden alet) (tür.) * kazıyıcı, kazıyarak toplama aleti; el ile veya mekanik olarak kullanılarak malzeme (su, toprak, kar vb.) taşıma, karıştırma veya kazıma aracı; buz hokeyi ve kürek çekme sporlarında kullanılan alet (cureting, curetage (kürtaj) (ing., fra.) )

kürek kemiği : tür. * kürek (taşıma, karıştırma veya kazıma aracı) + kemik (sert, mineralize vücut parçası) + i (iyelik eki) * omuz bölgesinde, kol ile gövde arasında yer alan üçgensi yassı kemik

küremek : lat., tür. * curare (kazımak, temizlemek; bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (lat.); kür (kazmak, taşımak, karıştırmak, kazımak) + e (bağlaç) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * kazımak, kazıyarak toplamak (cureting, curetage (kürtaj) (ing., fra.) )

küresel : ara., tür. * kura (top, yuvarlak cisim; ocak); küre + sel (ile ilgili, gibi, -a ait) (tür.) * küre şeklinde, küre ile ilgili; dünya çapında, dünya ölçeğinde

küret : lat., fra. * curare (kazımak, temizlemek; bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) + etta (küçültme ve araç eki) (lat.); curer (kazımak, temizlemek) + ette (küçültme ve araç eki) (fra.) * cerrahi veya diş hekimliğinde, doku veya yabancı cisimleri kazımak için kullanılan küçük kaşık biçimli kazıma aracı

küretaj : lat., fra. * curare (kazımak, temizlemek; bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (lat.); curetage (cureter (kazımak, temizlemek) + age (isim yapım eki) ) (fra.) * yaradan veya vücut boşluklarından dokuların kazıyıp temizlenmesi veya rahim içinin kazınarak temizlenmesi işlemi

kürete : lat., fra. * curatus (curare (kazımak, temizlemek; bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); cureter (kazımak, temizlemek), cureté (kazınmış, temizlenmiş, küret ile kazınmış) (fra.) * kazınmış, temizlenmiş, küret ile kazınmış; bir cerrahi işlem sırasında curette adı verilen kaşık veya kürek benzeri aletle kazınmış, temizlenmiş veya çıkarılmış

kürevi : ara., tür. * kura (top, yuvarlak cisim; ocak); küre (tür.) + vi (ile ilgili, benzer, gibi) (ara.) * küreye benzer, küre formunda, küresel, global

küreyve : ara., tür. * kura (top, yuvarlak cisim; ocak); küre (tür.) + yve (ile ilgili, benzer, gibi) * küçük yuvarlak, yuvar

kürh : ara. * karaha (hoşlanmamak, istememek, zorlanmak, zorla yapmak, zorla yaptırmak), karh, kerh (hoşlanmama, istememe, zorlanma, zorla yaptırma) * sıkıntı, meşakkat, zahmet, zorlanma, istememe, isteksizlik, tiksinti

kürit : ing. * curium (küriyum; plütonyum-239'un helyum çekirdekleriyle bombardımanından elde edilen, atom numarası 96, simgesi Cm, atom ağırlığı 247 olan, radyoaktif bir element) + to (-a doğru, yönelim, yan, yakın) + lawrencium (lavrensiyum; atom numarası 103, sembolü Lr olan, yüksek derecede radyoaktif, yalnızca yapay olarak üretilen ve aktinitler grubunda yer alan metalik element) * periyodik tabloda atom numarası 96 (Curium) ile 103 (Lawrencium) arasındaki aktinit serisinin son bölümü olup radyoaktif, yüksek atom ağırlıklı ve çoğunlukla sentetik elementler

küriyum : lat. * Curium (Fransız fizikçi ve kimyager Pierre Curie ve Marie Skłodowska-Curie'nin soyadından) * plütonyum-239'un helyum çekirdekleriyle bombardımanından elde edilen, atom numarası 96, simgesi Cm, atom ağırlığı 247 olan, yalnızca yapay olarak üretilen ve uzay araçlarındaki spektrometrelerde ve termoelektrik jeneratörlerde kullanılan metalik radyoaktif kimyasal element

kürk : tür. * kürk (hayvan postu, kürklü giysi) * derisi postuyla birlikte çıkarılmış ve işlenmiş, genellikle soğuktan korunmak amacıyla kullanılan hayvan derisi veya bu deriden yapılmış giysi

kürkas : lat. * quercus (meşe ağacı) * sütleğengillerden, Amerika’nın tropik bölgelerinde yetişen, zehirli olan çekirdekleri çıkarılmak koşuluyla meyvesi yenilebilen bir ağaç

kürnemek : tür. * kür (boğuk, hırıltılı ses çıkarmak (ses yansımalı onomatopeik kelime) ) + ne (durum eki) + mek (fiil mastar eki) * büyük ve küçükbaş hayvanlar için genellikle sıcak havalarda birbirine sokularak yatıp dinlenmek

kürsi : aka., ara. * kussü (sandalye, oturak, taht) (aka.), kursi (ara.) * çevreleyen, içine alan yer; saltanat, kaide, kudret, mülk

kürsü : aka., ara. * kussü (sandalye, oturak, taht) (aka.), kursi (ara.) * çevreleyen, içine alan yer; saltanat, kaide, kudret, mülk

kürşad : tür. * kür (yiğit, sarsılmaz; pek yürekli, kabadayı) + şad (cüret, cesaret) * yiğit, egemen, kabadayı, kürşat; erkek ismi

kürt : ara., far. * kurd (kürt) * oğuda Zagros Dağları'ndan batıda güneydoğu Toros Dağları'na ve güneyde Hemrin Dağları'ndan kuzeyde Kars-Erzurum platolarına kadar uzanan coğrafi bölgede yoğun yaşayan, tahminlere göre dünyada yaklaşık 20-45 milyon nüfusa sahip olan İrani halk

kürtaj : lat., fra. * curare (kazımak, temizlemek; bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (lat.); curetage (cureter (kazımak, temizlemek) + age (isim yapım eki) ) (fra.) * yaradan veya vücut boşluklarından dokuların kazıyıp temizlenmesi veya rahim içinin kazınarak temizlenmesi işlemi

kürtün : tür. * kürt (biriktirmek, toplamak) + ün (isim yapım eki) * rüzgarın kuytu yerlere topladığı kar yığını; yük hayvanlarına vurulan palan, semer; Gümüşhane’nin bir ilçesi

kürümek : lat., tür. * curare (kazımak, temizlemek; bakmak, ilgilenmek, gözetmek, tedavi etmek, ilgilenmek, bakımını üstlenmek) (lat.); kür (kazmak, taşımak, karıştırmak, kazımak) + e (bağlaç) + mek (fiil mastar eki) (tür.) * kazımak, kazıyarak toplamak (cureting, curetage (kürtaj) (ing., fra.) )

küsbe : far. * kusbe (posa, susam posası; hayvan yiyeceği) * hayvan yemi, gübre veya yakacak olarak kullanılan, yağı veya suyu çıkarılmış her türlü yağlı tohum ve bitki artığı; özü alınmış meyvelerin kalan bölümü

küseğen : tür. * küs (kös, vurmak; alınmak, darılmak, gücenmek, dargın olmak, gönlü kırık olmak) + eğen (ile ilgili, -a ait, gibi) * kolayca alınan, darılan veya çabuk kırılan

küskün : tür. * küs (kös, vurmak; alınmak, darılmak, gücenmek, dargın olmak, gönlü kırık olmak) + gün, kün (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dargın, içerlemiş, kırılmış, darılmış, gücenmiş

küsküt : tür., lat. * kük, küsk (kuru ve sert ot) + üt (isim yapım eki) (tür.); cuscuta (küsküt, parazit sarmaşık) (lat.) * Convolvulaceae (sarmaşıkgiller/sabah sefagiller/çitsarmaşığıgiller) familyasına ait klorofilsiz ve konukçu bitkilere, ince uzun ipliksi saplarıyla asmalara, baklagillere sarılarak beslenen mor çiçekli, birçok türü bulunan, klorofilsiz bir parazit sarmaşıklar cinsi

küsmek : tür. * küs (kös, vurmak; alınmak, darılmak, gücenmek, dargın olmak, gönlü kırık olmak) + mek (fiil mastar eki) * tepki göstermek, darbelemek, katılaşmak, sertleşmek, pekişmek, kösmek (tokmakla vurmak)

küspe : far. * kusbe (posa, susam posası; hayvan yiyeceği) * hayvan yemi, gübre veya yakacak olarak kullanılan, yağı veya suyu çıkarılmış her türlü yağlı tohum ve bitki artığı; özü alınmış meyvelerin kalan bölümü

küstah : far. * gustah (kibirli, nezaketsiz, cüretkar) * iyi giyinmiş, yakışıklı, güzel, çalım satan, çalımlı, zarif, kibar

küstere : far. * kuştara (marangoz rendesi; bıçak ağzı) (kuş, kus, küs (kesmek, kazımak, törpülemek) + arre, erre (keski, bıçkı, bıçak) ) * rendeye benzer bir marangoz aracı; bileği çarkı

küstüm : tür. * küs (kös, vurmak; alınmak, darılmak, gücenmek, dargın olmak, gönlü kırık olmak) + tüm (birinci tekil şahıs geçmiş zaman eki) * Fabaceae (Baklagiller) familyasından olan ve dünya genelinde birçok bölgede doğal olarak yetişen, özellikle Güney Amerika, Orta Amerika ve Karayipler ile Hindistan ve Güneydoğu Asya ülkelerinde yaygın olan tropikal bir bitki türü

küsuf : ara. * kasafa (kesmek, güneş tutulmak) * Ay’ın, Yer ile Güneş arasına girmesi, Güneş tekerini örtmesi dolayısıyla Güneş’in yeryüzünden bir süre kararmış görünmesi olayı, Güneş tutulması

küsur : ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak, ayırmak; kısmak, kısaltmak, yetersiz kalmak, eksik olmak, eksilmek), kasr (kırık, kırıntı), kesir (çok) * bir nicelikten artan bölümler, geriye kalanlar, artanlar; tamsayıdan sonra gelen kesirli sayı

küsurat : ara. * kasara (kesmek, kısaltmak, kısa tutmak, azaltmak, kısmak, kırmak, parçalamak, ayırmak; kısmak, kısaltmak, yetersiz kalmak, eksik olmak, eksilmek), kasr (kırık, kırıntı), kesir (çok), küsur (bir nicelikten artan bölümler, geriye kalanlar, artanlar; tamsayıdan sonra gelen kesirli sayı) + at (çoğul eki) * geriye kalan parçalar, artanlar, kesirler

küşad : far. * guşadan (açmak), guşad (açma, açış, açılış) * açma, açılış; gümrük mevzuatında mal sahiplerinin gümrük beyanından önce eşyalarını muayne etme, numune alma ve tartma hakkı

küşade : far. * guşadan (açmak), guşad (açma, açış, açılış) + e (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * açık, fasih, açılmış; ferah

küşayiş : far. * guşadan (açmak), guşad (açma, açış, açılış) + iş (isim yapım eki) * açılma, ferahlama, açıklık, ferahlık

küşleme : far., tür. * guşadan (açmak), guşad (açma, açış, açılış) (far.) + le (etken fiil eki) + me (isim yapım eki) (tür.) * koyunların omurga bölümünde uzunlamasına bulunan et

küşne : kür., ara. * kuşne, kuşna (burçak) * Fabaceae (Baklagiller) familyasına ait baklagiller (Fabaceae, Leguminosae) familyasından, hayvan yemi ve gübre olarak kullanılan bir burçak türü, karaburçak

küşüm : tür. * küş (üzülmek, tasalanmak) + üm (isim yapım eki) * işkil, kuşku; tasa, kaygı

küt : tür. * küt (ses yansımalı onomatopeik kelime) * kısa ve kalınca; (kesici araç için) kesme özelliğini yitirmiş, keskin olmayan

kütahya : gre. * kotiaeion (kotys + eion (yer, şehir) ) * sayfiye yeri, kır evi, kulübe; Kotys'in şehri (Kotys, Trakya'da yaşayan Odrisler'den Romalı bir liderin ismi)

kütanöz : lat. * cutis (deri, cilt, ten) + aneus (ile ilgili, gibi, -a ait) * deri tabakaları, deri yoluyla etki eden ilaçlar, deri hastalıkları, deri yoluyla uygulanan tedaviler veya dermatolojik yapılar ile ilgili

kütikula : lat. * cutis (deri, cilt, ten) + cula (dişil küçültme eki) ) * küçük deri, ince örtü; tırnak, yaprak veya bazı hayvanların dış yüzeyinde bulunan ince, koruyucu tabaka; bitkilerde epidermisin üzerinde bulunan mumsu koruyucu tabaka; hayvanlarda da dış örtü veya ince dış tabaka

kütikül : lat. * cutis (deri, cilt, ten) + culus, cula (küçültme eki) ) * küçük deri, ince örtü; tırnak, yaprak veya bazı hayvanların dış yüzeyinde bulunan ince, koruyucu tabaka; bitkilerde epidermisin üzerinde bulunan mumsu koruyucu tabaka; hayvanlarda da dış örtü veya ince dış tabaka

kütin : lat. * cutis (deri, cilt, ten) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * bitkilerin kütiküllerini oluşturan, geçirgen olmayan, bitki epidermisinde bulunan, özellikle yaprak ve meyve yüzeyinde su kaybını önleyen, balmumu yapısında koruyucu madde

kütle : ara. * kutla (yığın, küme) * büyük parça, küme, yığın; bir yerde toplanmış, bir araya gelmiş insan yığını; bir nesneye uygulanan kuvvetle, oluşan ivme arasındaki orantıyı veren katsayı veya nesne niceliği; bir cismin sahip olduğu madde miktarını, hacmi ve yoğunluğu ile ölçülebilir fiziksel özelliğini ifade eden, SI biriminde kilogram (kg) ile ölçülen büyüklük, yığın, küme, hepsi, tümü

kütle çekim kuvveti : ara., tür. * kutla (yığın, küme) (ara.) + çekim (kendine sürme, kendine yönlendirme) (tür.) + kuvvet (güç, kudret) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * Newton fiziğinde iki kütle arasındaki çekim kuvveti (F = G.( (m1.m2)/r2) (formülde G, evrensel çekim sabiti olup değeri 6,674x10^-11m^3kg^-1s^-2)

kütle çekim sabiti : ara., tür. * kutla (yığın, küme) (ara.) + çekim (kendine sürme, kendine yönlendirme) (tür.) + sabit (duran, durağan, değişmeyen) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * Newton yasasında kütleler arasındaki çekim kuvvetinin büyüklüğünü belirleyen 6,674x10^-11m^3kg^-1s^-2 değerindeki evrensel sabit

kütle korunumu : ara., tür. * kutla (yığın, küme) (ara.) + korunum (sakınma, korunma durumu) (tür.) * kapalı bir sistemde var olan çevrimler ve işlemler ne olursa olsun, kütlenin sabit kalacağını, sistem içindeki hiçbir maddenin yoktan var edilemeyeceğini veya vardan yok edilemeyeceğini belirten kanun

kütle numarası : ara., lat., tür. * kutla (yığın, küme) (ara.) + numerus (sayı, rakam, numara) (lat.) + sı (iyelik eki) (tür.) * atom çekirdeğindeki proton ve nötron sayılarının toplamı (Kütle numarası = proton sayısı + nötron sayısı A

kütle-enerji : ara., gre. * kutla (yığın, küme) (ara.) + energeia (iş oluşumu) (en (iç, içeri, içinde, içinde, içeride) + ergia (iş durumu, çalışma durumu, eylemsellik) (ergos, ergon (iş, çalışma, eylem) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * kütle ile enerjinin aynı fiziksel gerçekliğin iki farklı biçimi olduğunu ve birbirine dönüşebileceğini belirten kavram (Albert Einstein'ın ünlü E=mc² formülüyle ifade edilir; burada kütle (m), ışık hızının karesi (c²) ile çarpılarak enerjiye (E) eşitlenir.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...