27 Eylül 2026 Pazar

çekopeksi - dasyatinae

çekopeksi : gre. * caecopexy, kekopexia (kekos (körbağırsak) + pegnynai, pegnynein (dikmek, sabitlemek, tespit etmek), pexia (sabitleme, dikme, sağlamlık) (pexis (sabitleme, tutturma, dikleştirme) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.); caeco, caecum (çekum, kör bağırsak) + pexare (dikmek, sabitlemek, tespit etmek), pexy (sabitlemek, dikmek) (lat.) * çekumun (körbağırsağın) karın duvarına bağlanması işlemi

çekoslovak : çek. * czech (halk, soy, klan) (çek.) + slovo (söz, konuşmak), slovak (konuşan insanlar, söz sahibi halk) (slo.) * tarihte Bohemya olarak bilinen, Orta Avrupa'da denize kıyısı olmayan Çekya ülkesinin vatandaşı; Çekoslovakya ile ilgili, Çekoslovakya vatandaşı

çekoslovakya : çek., slo., lat. * czech (halk, soy, klan) (çek.) + slovo (söz, konuşmak), slovak (konuşan insanlar, söz sahibi halk) (slo.) + ia (isim, yer ve durum eki) (lat.) * Orta Avrupa'da 1918 ile 1992 arasında varlığını sürdürmüş olan Çek ve Slovak halklarından oluşan ülke

çekostomi : gre., lat. * kekos (körbağırsak) (gre.); caecum (gizli, görünmeyen; kör; kör bağırsak) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma (ağız, açıklık, açılış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * şiddetli dışkı tutamama veya kabızlığı tedavi etmek için yapılan, bağırsak temziliğine yönelik cerrahi işlem

çekum : lat. * caecum (gizli, görünmeyen; kör) * körbağırsak

çekül : ara. * şakul, siklet, sekulet (ağırlık, ağır gelmek) * duvarcıların kullandığı, dikey doğruluğu veya düşeyliği ölçmek için kullanılan araç; ağırlıkla sarkıtılan ipin ucuna bağlı, doğruluk kontrolü sağlayan ağırlık

çekya : çek., lat. * czech, cesky (halk, soy, klan, halktan olan; insan; ordu; yerel bohem halk) + ia (isim, yer ve durum eki) * Kuzeyinde Polonya, batı ve kuzeybatısında Almanya, güneyinde Avusturya ve doğusunda Slovakya bulunan, tarihte Bohemya olarak bilinen, Orta Avrupa'da denize kıyısı olmayan ülke

çekyat : tür. * çek (kendine sürmek, kendine yönlendirmek; yük çekmek, katlanmak, tahammül etmek, tartmak, ağırlığını ölçmek için kaldırmak) + yat (yere paralel şekilde bir platformun üzerine veya yere uzanmak) * gerektiğinde açılarak geçici olarak yatak olabilen koltuk

çelebi : tür. * çalab, çeleb (Tanrı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * beyfendi, iyi huylu, nazik; Kırıkkale’nin bir ilçesi

çelek : tür. * çel (engellemek, karşı koymak, vurmak) + ek (isim yapım eki) * bir boynuzu kırık veya eğri hayvan; gözü şaşı kimse

çelenk : tür. * çelek, çelenk (büyük ve gösterişli kuş tüyü, telek) * çiçek, dal ve yaprakların birbirine dolanmasıyla oluşturulan dairesel veya spiral şeklindeki tasarım; genellikle dairesel şekilli büyük çiçek grubu

çelgi : tür. * çel (bağlamak, takmak, tutturmak, iliştirmek) + gi (isim yapım eki) * alına veya çene altından bağlanan başörtüsü

çelik : tür. * çal, çel (dövmek, çarpmak, vurmak, darbelemek) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * su verilerek çok sert, dayanıklı ve esnek duruma gelmesi sağlanabilen, bileşiminde az miktarda karbon yer alan demir ve karbon alaşımı

çelikhan : tür. * çelik (demir ve karbon alaşımı metal) + han (hükümdar, padişah, lider, reis, kral) * Adıyaman’ın bir ilçesi (eski ismi Komişir (comissarius (komiser, görevli) (co (birlikte) + missarius (görev) ) (lat.) )

çelimsiz : tür. * çalım, çelim (güç, kuvvet, enerji) (çal, çel (engellemek, karşı koymak, vurmak) + im (isim yapım eki) ) + siz (yoksunluk, zıtlık ve olumsuzluk eki) * zayıf, bedence güçsüz, ince yapılı

çelişik : tür. * çel (engellemek, karşı koymak, vurmak) + iş (işteşlik eki) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * birbiriyle anlamsal ve mantıksal olarak ters düşen, birbirine aykırı olan

çelişki : tür. * çel (engellemek, karşı koymak, vurmak) + iş (işteşlik eki) + ki (isim yapım eki) * mevcut veriler arasında birbirlerini teyid etme, doğrulama, gerçelleme niteliği olmaması hali, tutarsızlık

çelişmek : tür. * çel (engellemek, karşı koymak, vurmak) + iş (işteşlik eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyle zıtlık, karşıtlık oluşturmak, karşıt olmak (örnekler challenge (karşıt olmak, karşısında durmak, meydan okumak, zıtlaşmak, "çelinç") (ing.), sev"inç" (tür.) )

çelişmezlik ilkesi : tür. * çeliş (karşıt olma, uyumsuzluk gösterme) (çel (engellemek, karşı koymak, vurmak) + iş (işteşlik eki) ) + mez (olumsuzluk eki) + lik (isim yapım eki) + ilke (kural, yasa, kanun, prensip) + si (iyelik eki) * aynı anda hem bir önermenin hem de onun olumsuzlamasının doğru olamayacağını ifade eden Aristoteles’in temel mantık prensiplerinden biri

çellist : lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + on (son ek) + cellus (küçültme eki) (lat.); cello (küçültme eki) (ita.) + ista (-cı, yapan, eden eki) (lat.) * viyolonsel (çello) çalan, çello icra eden müzisyen

çello : lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + on (son ek) + cellus (küçültme eki) (lat.); cello (küçültme eki) (ita.) * yaylı çalgılar ailesinde yer alan, keman ve viyoladan daha büyük, viyolondan daha küçük olan, çellist tarafından oturarak çalınan, bas ve tenor aralığında ses veren çalgı

çelmek : tür. * çel (engellemek, karşı koymak, vurmak) + mek (fiil mastar eki) * engellemek, aksilik çıkarmak, karşıtlık yaratmak, zıt etki yaratmak

çelmik : tür. * çel (toplamak, bir araya getirmek) + mik (isim yapım eki) * başak veya tanelerle karışık iri saman

çeltek : tür. * çel (yönlendirmek, gözetmek, yardımcı olmak) + tek (isim yapım eki) * çoban yamağı, yardımcı, uşak

çeltik : far. * çel (toplamak, bir araya getirmek) + tik (isim yapım eki) * pirinç bitkisinin yetiştirildiği tarla veya pirinç taneleri; kabuğu soyulmamış pirinç; Konya'nın bir ilçesi

çeltikçi : tür. * çeltik (pirinç bitkisinin yetiştirildiği tarla veya pirinç taneleri; kabuğu soyulmamış pirinç) + çi (yapan, eden eki) * çeltik yetiştiricisi; Burdur’un bir ilçesi

çembalo : gre., lat. * kymbalon (küçük zil, çan) (kymbe (kavis, kase, kap, çanak) + alon (küçültme eki) ) (gre.); clavicymbalum (clavis (anahtar) + cymbalum (zil) ) * klavyeli ve telli, madeni sesli bir çalgı, klavsen

çember : far. * çanbar (kuşak, kasnak, halka, dairesel şekilli nesne, kuşak, başa sarılan kuşak) (çan, çen, çem (dairesel) + ber (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) (far.); kamara, camera caméra Kamera (oda, kavis, kubbe, kemer, kamera) (gre., lat., ing., fra., alm.), chamber, chambre, Zimmer (oda) (ing., fra., alm.) * daire, halka, kasnak; Türk musikisinde yirmi dört zamanlı ve on altı vuruşlu bir büyük usul, cenber

çemçe : tür. * çem, çim, çom, çöm (ot, yeşillik; ıslak, suya girmek, suya dalmak) + çe (isim yapım eki) * kepçe, büyük tahta kaşık, çömçe

çemen : far. * çem, çim, çom, çöm (ot, yeşillik; ıslak, suya girmek, suya dalmak) + en (isim yapım eki) (far.); cuminum, cummin, cumin, Kümmel (kimyon) (lat., ing., fra., alm.) * taze ot, çiğ yenen yeşillik veya baharat, kimyon, çemen

çemenzar : far. * çem, çim (ot, yeşillik; ıslak, suya girmek) + en (isim yapım eki) + zar (tarla, bahçe; yer eki) * bitki yetişen yer, bahçe, bostan

çemiç : erm. * çamiç (kuru üzüm, kurutulmuş meyve) * güneşte kurutulmuş dut, kuru üzüm veya küçük çekirdekli kuru meyve, üzüm kurusu, kuru üzüm

çemis : lat. * camisia (tunik, iç çamaşırı) (lat.); chemise (gömlek) (fra.) * kadın giyiminde elbiselerin altına giyilen ya da gecelik/pijama olarak tercih edilen, kalçaları kaplayan, askılı, hafif ve genellikle örme kumaştan üretilen şık bir kadın iç çamaşırı üstü/gömleği; sıska, zayıf; görgüsüz, kaba

çemiş : lat. * camisia (tunik, iç çamaşırı) (lat.); chemise (gömlek) (fra.) * kadın giyiminde elbiselerin altına giyilen ya da gecelik/pijama olarak tercih edilen, kalçaları kaplayan, askılı, hafif ve genellikle örme kumaştan üretilen şık bir kadın iç çamaşırı üstü/gömleği; sıska, zayıf; görgüsüz, kaba

çemişgezek : erm. * tzimis (kırmızı) + kes (çizme ayakkabı) * Tunceli’nin bir ilçesi; Ermeni kökenli Bizans imparatoru Tzimiskes’in isminden

çemkirmek : tür. * çemk (kesik kesik havlamak; bağırmak) + ir (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * kesik kesik havlamak, ürümek; somurtmak, sitem etmek, azarlamak; özellikle sözle tepki göstermek, kınamak, öfkeli cevap vermek

çemremek : tür. * çemre (katlamak) + mek (fiil mastar eki) * kol, paça, etek için yukarı doğru toplayıp üst üste katlamak

çençen : far. * çana, çene (başta yer alan, kemik veya kıkırdak ile desteklenen, genellikle dişleri taşıyan ve ağzın açılıp kapanmasını sağlayan, biri oynak iki parça) kelimesi kökünden tekrarlama yoluyla türetilmiş kelime * çok konuşan, geveze; çok konuşmak

çene : far. * çana, çene (ağzın açılıp kapanmasını sağlayan, kemikten, biri oynak iki parça) * başta yer alan, kemik veya kıkırdak ile desteklenen, genellikle dişleri taşıyan ve ağzın açılıp kapanmasını sağlayan, kemikten, biri oynak iki parça (çiğnemek (ağızda dişler ile ezip öğütmek) (tür.), jaw, chin, Kinn (çene) (ing., fra., alm.), chew (çiğnemek) (ing.) )

çenebaz : far. * çana, çene (ağzın açılıp kapanmasını sağlayan, kemikten, biri oynak iki parça) + baz (-cı, yapan, eden eki) * çok konuşan, lafazan, geveze

çenek : far., tür. * çana, çene (ağzın açılıp kapanmasını sağlayan, kemikten, biri oynak iki parça) (far.) + k (isim yapım eki) (tür.) * tohumlu bitkilerde, tohumda embriyonu kaplayan etli bölüm; böceklerde, ağzın iki yanında bulunan parçalayıcı, sert organ

çenet : far., tür. * çana, çene (ağzın açılıp kapanmasını sağlayan, kemikten, biri oynak iki parça) (far.) + t (isim yapım eki) (tür.) * tohumu içinde barındıran, olgunlaştığı zaman çatlayıp ikiye açılan kabuk; kabuklu deniz hayvanlarının açılıp kapanan iki kabuğundan her biri

çeng : far. * çang (pençe, el, tırnak, tırnakla/parmakla kavranan eğri büğrü şey) * kucakta dikey tutularak parmak veya tırnaklarla çalınan, günümüz arpının atası sayılan kavisli ve açık gövdeli, arp ailesinden telli bir çalgı

çengel : far. * çang (pençe, el, tırnak, tırnakla/parmakla kavranan eğri büğrü şey) + al (isim yapım eki) * kanca, tırnak; bir şeyi asmak, tutturmak veya kavramak için kullanılan kıvrık metal veya ağaç parça

çengi : far. * çang (pençe, el, tırnak, tırnakla/parmakla kavranan eğri büğrü şey) + i (isim yapım eki) * çalgıcı, çeng adı verilen çalgıyı çalan; dansçı kadın, dansöz

çengüçegane : far. * çang (pençe, el, tırnak, tırnakla/parmakla kavranan eğri büğrü şey) + u (bağlaç) + çang, çeng + ane (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * birden çok çalgının bulunduğu takım; çalgılı eğlence yeri; müzik ve dansla ilgili olarak, ritmik ve neşeli bir şekilde yapılan; eğlendirici, şenlikli tarzda; saz eğlentisi

çenilemek : tür. * çene, çeni (ağzın alt kısmındaki kemikli yapı) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * can acısıyla ağlar gibi sesler çıkarmak; hakaret sözü olarak da kullanılır

çentik : tür. * çet, çent (kertmek, oymak) + ik (isim yapım eki) * oyuk, yarık, girinti

çentmek : tür. * çet, çent (kertmek, oymak) + mek (fiil mastar eki) * oymak, oyuk açmak

çepeçevre : tür., far. * çep (pekiştirme öneki) (tür.) + cevr (kaplamak, etrafını dönmek) + e (isim yapım eki) (far.) * tamamen çevresini kaplamış halde

çepel : tür. * çepel, çipil (kirli, pis) * kaplardaki yemek bulaşığı, bulaşık

çependaz : far. * çepen (dağıtmak, yaymak, savurmak) + daz (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hileci, hilekar, hile yapan kişi, sahtekar

çeper : far. * çap, çanb (dönmek, kuşatmak, sarmak, çevrelemek) + ar (isim yapım eki) ) * kuşak, halka, daire, çember, döngü; duvar, çit, çevirme, çevreleyen, kuşatan, kapsayan

çepez : tür. * çöp, çep (çer çöp, pürüz, işe yaramaz veya kusurlu kalıntı) + ez (isim/sıfat yapım eki) * ipek böcekçiliğinde düzgün iplik veremeyecek durumda olan bozuk veya kusurlu ipek kozası, bozuk ipek kozası; yosunlu, sazlı yer

çepi : tür. * çap, çep (vurmak, kesmek, bölmek, ayırmak; yüzmek, tırmanmak, hızla hareket etmek) + i (isim yapım eki) * bir yaşındaki keçi yavrusu, bir yaşındaki erkek keçi; iki yaşında olan keçi; her ay ödenen para, maaş

çepiç : tür. * çap, çep (vurmak, kesmek, bölmek, ayırmak; yüzmek, tırmanmak, hızla hareket etmek) + iç (isim yapım eki) * henüz keçi denilemeyecek, ancak büyükçe, bir yaşındaki keçi yavrusu, çebiç, çepiş

çepik : kür. * çap, çep (vurmak, kesmek, bölmek, ayırmak; yüzmek, tırmanmak, hızla hareket etmek) + ik (idim yspım eki) * alkış, el çırpma; küçük sepet, yemiş sepeti; çekirdek

çepil : tür. * çep (küçük parça, dal, çırpı) * çelimsiz, zayıf, gelişmemiş (insan veya hayvan); çalı çırpı, odun kırığı

çepil : far., kür. * çep (sol) + il (sıfat yapım eki) * sol el, solak; çarpık, eğri büğrü, düzgün olmayan, beceriksiz; huysuz, ters karaktere sahip kimse; alkış, kolun dirsekle omuz arasındaki bölümü, pazu

çepin : tür. * çap (vurmak, kesmek, bölmek, ayırmak; yüzmek, tırmanmak, hızla hareket etmek) + in (küçültme eki) * toprağı kazmakta kullanılan küçük çapa

çepni : far. * çepiden (sapmak, aksine gitmek, ters dönmek), çep (aksi, ters, sol, direnen, karşı koyan, asabi, doğru olmayan; kalkan) + ni (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * düşmanla savaşan, asi, yiğit ve cesur; yoğunlukla Doğu Karadeniz ve Türkmenistan'ın batı bölgelerinde yaşayan, Oğuz boylarından Üçoklar’a mensup olan yerleşik Türk halkı

çer : tür. * çerig (ordu, askeri birlik) * büyük yığın, süprüntü, çer çöp; ev veya kulübe için çürük, işe yaramaz, dayanıksız gereçlerden özensizce yapılmış, derme çatma

çerağan : far. * çerag (aydınlık, ışık, kandil, lamba, mum) + kan, ğan (yapan, eden eki) * aydınlatıcı, aydınlatan, ışık veren, aydınlatma, ışıklandırma, çırağan

çerçeve : far. * carcevre (dört çevreli) (car (dört) + cevr (çeviren, etrafını kaplayan, saran, kuşatan) ) * dört taraflı, dört kenarlı; çevresini kaplayan, dörtgen

çerçi : far., moğ. * çer, caru (hizmet etmek; istihdam edilmek) + çi (yapan, eden eki) * iğne, iplik, kumaş, boncuk ve süs eşyası gibi ufak tefek tuhafiye ürünleri satan gezici esnaf; seyyar satıcı, pazarcı, ulak

çerçöp : ara., far. * carra (sürüklemek, çekmek, akıtmak) (ara.) + çöp (tortu, çökelti) (çö (dibe vurmak) + p (isim yapım eki) ) (far.) * ot ve atık parçaları, kuru dal parçaları

çerez : far. * çaras (dilenciye verilen sadaka); çereş (kavrulmuş arpa veya buğday) * yemek dışı yenilen her türlü kuruyemiş veya taze meyveler

çerge : tür. * çer (kurmak, sermek, yaymak) + ge (isim yapım eki) * derme çatma Çingene veya göçebe çadırı; bir tür kilime benzer dokuma örtü

çergi : tür. * çer (kurmak, sermek, yaymak) + gi (isim yapım eki) * derme çatma Çingene veya göçebe çadırı; bir tür kilime benzer dokuma örtü

çeri : tür. * çerig (asker) * asker safı, ordu, askeri güç (yeniçeri, yeniçerig (yeni asker) (tür.) )

çeribaşı : tür. * çerig (asker) + baş (ön, ilk, tepe, uç, yönetici, amir) + ı (iyelik eki) * askerlerin başı, komutan, kumandan

çerkes : gre. * cercetae (kerket) (kıç kürek; çatırtı) * Kuzey Kafkasya'da, tarihi Çerkesya'nın yerli halkı olan etnik grup, Çerkes, Adige

çerkeş : tür. * çerig (asker) + keş (çeken, getiren, toplayan) (far.) * Çankırı'nın bir ilçesi; eski ismi Antoniopolis

çerkez : gre. * cercetae (kerket) (kıç kürek; çatırtı) * Kuzey Kafkasya'da, tarihi Çerkesya'nın yerli halkı olan etnik grup, Çerkes, Adige

çerkezköy : gre., tür. * cercetae (kerket) (kıç kürek; çatırtı) + köy (kasabadan küçük yerleşim birimi) * Tekirdağ’ın bir ilçesi

çerlemek : tür. * çer (pis, atık, çöp) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * hayvan çok yağlanarak veya zehirli ot yiyerek ölmek

çermik : zaz., far. * çermug (sıcak su, ısı, sıcak, termal) * Diyarbakır’ın bir ilçesi; bölgede kaplıcalar bulunmasından

çerviş : far. * çerbiş, çerviş, çarviş (iç yağı, et suyu yağı, semizlik) * kasaplık hayvanlardan elde edilen çeşitli iç yağların eritilmiş hâlini, yemeğin sulu ve yağlı kısmını ya da göçmen mutfağında bu yağ ve kavrulmuş unla yapılan geleneksel bir yemek çeşidi

çeşit : far. * çaş, çeş (tatmak, tadına bakmak, tadıp seçmek, yemek) + it (isim yapım eki) * tür, cins

çeşitkenar : far. * çaş, çeş (tatmak, tadına bakmak, tadıp seçmek, yemek) + it (isim yapım eki) + kenar (kıyı, çevre, yan hat, çizgi şekli oluşturan hat, yan, taraf) * kenar uzunlukları farklı olan çokgen veya geometrik şekil; özellikle üçgenlerde tüm kenarları birbirinden farklı olan tür

çeşm : far. * çeşm (göz) * görme organı, göz

çeşme : far. * çeşm (göz) * su kaynağı, su pınarı, menba; İzmir’in bir ilçesi

çeşm-i bülbül : far. * çeşm (göz) + i (tamlama eki) + karatavukgillerden ötücü bir kuş) * üzeri beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleri ile bezenmiş cam işleri

çeşm-i siyah : far. * çeşm (göz) + i (tamlama eki) + siyah (kara, koyu renkli) * siyah göz, kara göz

çeşni : far. * çaş, çeş (tatmak, tadına bakmak, tadıp seçmek, yemek) + ni (isim yapım eki) * tat, lezzet, tadım

çeşte : far * şeş (altı, 6) + tar (tel, kiriş, lif) * Türk halk müziğinde geleneksel olarak kullanılan, uzun saplı, sık perdeli, büyük tekneli ve genellikle altı kirişli ya da altı telli olan bağlama benzeri telli bir müzik aleti

çeşte : far. * çeşte (kırpıntı, kesilmiş parça, seçilmiş, ayıklanmış) * kırkılmış yünler arasında bulunan, kalitesiz, kirli, pıtraklı veya birbirine keçeleşmiş kısa yün parçalarını ve yün döküntülerini ifade eden yöresel bir tekstil terimi; koyun kırkıldığında üzerinde bırakılan yün; sulanmadan yetişen mahsul; uzun saplı büyük tekneli bir çeşit musiki aleti

çet : ing. * chat (sohbet; sohbet etmek, karşılıklı konuşmak) * sohbet, sohbet etmek, karşılıklı konuşmak (çatmak (karşılıklı koymak, birleştirmek) (tür.), çatı (evin tepesini örten birleştirilmiş iki yüzey) (tür.) )

çet : tür. * çet (kesmek, koparmak, parçalamak, ufalanıp tam elenmemiş olmak) * iyice dövülmemiş buğdayın kalburda toplanan kısmı; ormanlarda büyük ağaçlar arasında yetişen gövdesi ve dalları elastiki bir cins küçük ağaç

çete : tür. * çat (vurmak, çalmak, baskın yapmak, yağmalamak; bir araya getirmek, birleştirmek, bitiştirmek) + e (isim yapım eki) * birkaç kişilik topluluk; organize olmuş, genellikle suç işleyen grup veya topluluk; küçük, koordineli ve planlı birlik

çetele : lat. * schedula (kağıt parçası, kağıt, pusula) (lat.); cedola (kağıt, pusula) (ita.), schedule (zaman planını gösteren tablo, takvim) (ing.) * oyularak veya çizilerek açılan kertik

çetene : far. * cau, cav (arpa) + dana, dane (tane, tohum) * keten bitkisinin, yağı çıkarılan veya ezilerek, dövülerek hekimlikte kullanılan tohumu, ketentohumu

çetik : tür. * çet (bağlamak, sarmak, korumak) + ik (isim yapım eki) * patik, ayak battaniyesi

çetin : tür. * çat, çet (vurmak, kesmek, çarpmak, karşı karşıya gelmek) + in (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sert, dayanıklı, zorlu, engelleri olan

çetrefil : slav. * chetiri, ctyri (dört) + fil (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dört yöne de çekilebilecek olan, belirsiz; karışık, karmaşık, kompleks, anlaşılması veya çözülmesi güç

çetr-i nur : far., ara. * çetr (gölge, şemsiye, koruyucu) (far.) + i (tamlama eki) + nur (aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) (ara.) * ışığın gölgesi, ışıkla örtülmüş alan, ışık örtüsü; güneş, şems

çetük : tür. * çat, çet (vurmak, kesmek, çarpmak, karşı karşıya gelmek) + ük (isim yapım eki) * kedi

çevgan : far. * çev, çav (ince uzun, sopa, çubuk) + gan (isim yapım eki) * bir ucu kıvrık sopa, bu sopayla oynanan oyun, çevgen, polo

çevik : far. * çevuk, çabuk (çab (hız yapmak, süratli olmak) + uk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * hızlı, süratli, çabuk, acele, tez

çeviri : far., tür. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak) (far.) + i (isim yapım eki) (tür.) * bir dildeki bir konuşmanın veya yazının başka bir dil ile yapılması, tercüme

çevirim : far., tür. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak) (far.) + im (isim yapım eki) (tür.) * çevirme işi, döndürme işi; bir şeyin, düzenli bir biçimde ve sürekli olarak uğradığı değişlikler dizisi, döngü; üzerinden bir elektrik akımı geçmekte olan yolun bütünü

çevirmek : far., tür. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak) (far.) + mek (fiil mastar eki) (tür.); kevr (devretmek, dönmek, sarmak) (ara.), cover, couvrir (kaplamak, kapsamak, çevrelemek, örtü) (ing., fra.), couverture (örtü, çevreleyici) (fra.) * kapsamak, etrafını kaplamak, sarmak, kuşatmak; döndürmek

çevirmen : far., tür. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak) (far.) + men (yapan, eden kişi) (tür.) * yabancı bir dili başka bir dile çeviren kişi

çevre : far. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak) (far.) + e (isim yapım eki) (tür.) * kapsama, etrafını kaplama; bir alanın etrafını saran kısım, sınır veya hat; bir nesnenin, topluluğun veya olayın etrafı

çevrelemek : far., tür. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak) + e (isim yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * etrafını sarmak, etrafını kaplamak, kuşatmak

çevrim : far., tür. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak) (far.) + im (isim yapım eki) (tür.) * çevirme işi, döndürme işi; bir şeyin, düzenli bir biçimde ve sürekli olarak uğradığı değişlikler dizisi, döngü; üzerinden bir elektrik akımı geçmekte olan yolun bütünü

çevrimiçi : tür. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak) (far.) + im (isim yapım eki) + iç (dahiliyesi, derinlik) + i (iyelik eki) (tür.) * bilgisayar ağında sunucuya bağlı ve çalışır durumda olma, on line olma

çevrimsel permütasyon : tür., lat. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak) (far.) + im (isim yapım eki) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) + permutatio (tamamen değiştirme, dizilimi yenileme, takas, değiştirme) (permutare (tamamen değiştirmek) (per (arasından, sayesinde, boyunca; tamamen, tümden) + mutare (değiştirmek) ) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * bir çember üzerinde seçilen bir yönde dizilmiş sonlu dizinin her teriminin kendi önündeki terimin yerine geçmesini sağlayan dönüşüm; dairesel permütasyon, devre

çeyiz : ara. * cehheze (donatmak), cihaz (donanım) (ara.) * gelin için hazırlanan her türlü giysi ve ev eşyası

çeyrek : far. * car, çar (dört) + yek (bir, tek) * dörtte bir

çıban : tür. * çıp, çup (kabarmak, şişmek) + gan (isim yapım eki) * irin birikimi, iltihap yoğunlaşması, deride çıkan iltihaplı kabartı

çıdam : tür. * çıda (katlanmak, sabretmek, dayanmak, tahammül etmek) + m (isim yapım eki) * zor durumlara karşı gösterilen sabır, dayanma gücü, tahammül

çıfıt : far. * cihud, cuhud (yahudi) (far.); jew, juif, Jude (yahudi) (ing., fra., alm.) * hilekar, sahtekar, düzenbaz

çığ : tür. * çıg, çag, çağ, çığ (bağırmak, ses çıkarmak, yüksek ses, gürültü; dürmek, yuvarlamak) * dağda yuvarlanarak büyüyen kar yığını (çağlamak, çağırmak, çağlayan (tür.) )

çığa : rus. * sterlyad (küçük mersin balığı) * genellikle mersin balığıgiller familyasından mersinbalığının havyar elde edilen türü

çığalanmak : tür. * çığ (yükselmek; yüksek sesle bağırmak) + a (bağlaç) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * atın kuyruğu horoz kuyruğu gibi dikilmek

çığır : tür. * çığ (yükselmek; yüksek sesle bağırmak) + ır (isim yapım eki) * çığın kar üzerinde bıraktığı iz; yürüyerek açılan yol, patika

çığırtkan : tür. * çığ (yükselmek; yüksek sesle bağırmak) + ırt (etken fiil eki) + kan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çağırtkan; seslenen, en iyi bağıran ve bu yolla müşteri çeken, güzel sesli kimse

çığırtmak : tür. * çığ (yükselmek; yüksek sesle bağırmak) + ırt (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * çağırmak; bağırmak, seslenmek

çığlık : tür. * çağ, çığ (yükselmek; yüksek sesle bağırmak, yüksek ses çıkarmak, gürültü yapmak) + lık (isim yapım eki) * bağırma, haykırış, feryat

çıkar : tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + ar (isim yapım eki) * menfaat; çözüm, kurtuluş

çıkarcı : tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + ar (isim yapım eki) + ci (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * menfaatperest, kendi faydasını düşünen, kendisine fırsat yaratmayı gözleyen

çıkarma : tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + ar (isim yapım eki) + ma (isim yapım eki) * bir şeyi bulunduğu yerden dışarı alma, bir şeyi bir bütün içinden dışarı alma, eksiltme; yukarı yükseltme

çıkarmak : tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + ar (ek) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi bulunduğu yerden dışarı almak, bir şeyi bir bütün içinden dışarı almak, eksiltmek; yukarı yükseltmek

çıkarsama : tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + ar (ek) + sa + ma (isim yapım eki) * bir önermeden, sonuç olarak yeni bir önerme çıkarma, düşünce yoluyla bir başka önermeye geçme; bir veya daha çok yargıdan başka bir yargıya varma süreci; bir şeyin varlığını veya bir sonucu, o şeyin var olmasına veya o sonucun oluşmasına sebep olan unsurlara dayanarak ispatlama

çıkartmak : tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + ar (ek) + t (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi bulunduğu yerden dışarı almak, bir şeyi bir bütün içinden dışarı almak, eksiltmek; yukarı yükseltmek

çıkık : tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çıkmış olan, yerinden kaymış olan; normal yerinden sapmış, eklem veya parçanın yerinden kaymış durumu; belirgin, öne çıkan

çıkın : tür. * çıg (dürmek, paketlemek) + ın (isim yapım eki) * küçük bohça, kese, torbacık, heybe

çıkıntı : tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + ıntı (isim yapım eki) * ileri doğru konumlanmış olan; yüzeyden veya çevreden öne çıkan kısım, parça veya unsur; ayrıca mecazi olarak göze çarpan, belirgin olan

çıkış : tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + ış (isim yapım eki) * içinde olunandan ayrılış, dışarı gidiş, hariç oluş; yukarı gidiş

çıkışmak : tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + ış (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * parası yetmek; birisine kızıp eleştirel sözler söylemek

çıkmak : tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + mak (fiil mastar eki) * dışarı gitmek, hariç olmak; yukarı gitmek

çıkmaz : tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + maz (olumsuzluk eki) * çözümü olmayan durum, kurtuluşu mümkün olmayan durum, kurtulunamayan sorun

çıkra : tür. * çık (dışarı gitmek, yerden bitmek, yükselmek) + ra (isim yapım eki) * sık çalı, küçük çalı topluluğu

çıkrık : far., tür. * çakra, çıgra (tekerlek, çark, kasnak, dönen, döngü) (far.) + ık (isim yapım eki) (tür.); chakra, Chakra (çakra, tekerlek, insandaki yedi spiritüel enerji seviyesinden her biri) (ing., fra., alm.) * sarkıtılmış olan kovayı kuyudan kolayca çekmekte kullanılan, el ile çevrilen ve döndükçe kovanın ipi kendisine dolandığı için kovayı yukarı çeken araç; fizikte F.R = G.r

çıktı : tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç tutmak, dışarıda tutmak) + tı (geçmiş zaman ve isim yapım eki) * girdilerin kullanılması sonucunda elde edilen sonuç, ürün; yazıcıdan alınan baskı

çılan : tür. * çılan (yılan) (meyvenin rengi veya dikenli yapısıyla ilgili) * cehriygiller familyasından, sert çekirdekli, zeytin biçiminde, ilk önceleri yeşilken olgunlaştıkça kırmızımtırak-kahverengine dönen, hafif tatlı ve yenilebilir meyveleri olan çalı veya ağaççık formundaki bitki türü, bir tür hünnap

çılbır : erm. * tsvabur, çilbur (yumurta aşı, yumurtalı yemek) * haşlanmış yumurta üzerine yoğurt ve kızgın yağ dökülerek yapılmış yemek

çıldır : tür. * çav (bakmak, göz, gözetmek) + ul (isim yapım eki) + dur (son ek) * Ardahan’ın bir ilçesi; Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuzların 24 boyundan biri ve Kaşgarlı Mahmud'a göre Divân-ı Lügati't-Türk'teki yirmi iki Oğuz bölüğünden yirmincisi

çıldırmak : tür. * çıl (çatlamak, çatırdamak, şakırdamak, şaplamak; dönmek, dönüp durmak) + dır (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * delirmek, çok sinirlenip kontrolü kaybetmek

çılgar : tür. * çal, çıl (sağlam, güçlü, çetin; kötü; elle dokunmak, dövmek, vurmak, darbetmek, götürmek; yenmek) ) + gar (isim yapım eki) * çift sürerken hayvanların yanına yardımcı olarak koşulan hayvan; akarsuyun her bir koluna verilen isim

çılgın : tür. * çıl (çatlamak, çatırdamak, şakırdamak, şaplamak; dönmek, dönüp durmak) + gın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * aklı başında olmayan, deli, kontrolünü kaybetmiş, aşırı, taşkın, ölçüsüz davranan; heyecanlı ve kontrolsüz tutum veya davranış sergileyen

çıma : gre. * kyma (filiz, dal ve bitki ucu, ağacın tepesi) * gemi halatı, halat parçası

çımacı : gre., tür. * kyma (filiz, dal ve bitki ucu, ağacın tepesi) (gre.) + cı (yapan, eden eki) * iskelelerde ve vapurlarda çıma atan veya toplayan işçi

çımbar : far. * çin (büklüm, çatıklık, buruşukluk, kıvrım) + bardan (yüklenmek, taşımak, götürmek, getirmek, kaldırmak), bar (yüklenen, taşıyan, götüren, getiren) * dokuma tezgahındaki kumaşı germeye yarayan iki yanı dişli araç

çınar : far. * çanar, çinar, çanal (çınar ağacı) * Diyarbakır’ın bir ilçesi; ikiçeneklilerden (Eudicotidae, Magnoliopsida / Dicotyledoneae), uzun ve geniş gövdeli, kerestesinden de yararlanılan, uzun ömürlü, geniş gövdeli ve dallı, yaprakları geniş olan bir ağaç türü, platanus orientalis

çınarcık : far. * çinar (geniş gövdeli ağaç türü) + cık (küçültme eki) * Yalova'nın, denize kıyısı olan bir ilçesi

çınayaz : far. * çın (buz çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + ayaz (aya (berrak ve aydınlık olmak) + s (isim yapım eki) ) * açık, mehtaplı, çok soğuk hava

çıngar : gre. * tsingra (münakaşa, kavga, dalaş) * gürültü patırtı, kargaşa, kavga

çıngı : tür. * çın (parlamak, ses çıkarmak) + gı (isim yapım eki) * ateşten veya kıvılcımdan saçılan küçük parça, kıvılcım; yanıcı küçük ateş parçacığı, kıvılcım, ateş parçası; parça, zerre; sopa parçası, dal kırığı; kuru çam odunu

çıngıl : tür., gre. * şıngıl, çıngıl, cingil (salkım; süs eşyası, süs eşyalarının çıkardığı sesten onomatopeik kelime) (tür.); açinganos, tsinganos (dalcık, kurutulduktan sonra üzüm salkımının üstünde kalan küçük dal; çingene) (gre.) * üzüm salkımını oluşturan her bir dalcık, küçük üzüm salkımı; süs ve salkım şeklinde nesneler

çıngırak : tür. * çın (tınlamak, çın sesi çıkarmak (onomatopeik kelime) ) + gır (ek) + ak, agu (isim yapım eki) * küçük boyutlu çan

çıngıraklı yılan : tür. * çıngırak (küçük boyutlu çan) + lı (sıfat yspım eki) + yılan (zeminde sürünerek hareket eden, zehirli veya zehirsiz türleri olan, uzun, silindirik, sürüngen hayvan) * başının her iki tarafında, burun deliği ve göz arasında bulunan çukur şeklindeki ısı sensörü organıyla diğer cinslerden ayrıştırılabilen, engerekgillerin Asya ve Amerika'da bulunan bir alt familyasından olan yılan cinsi

çıngırdamak : tür. * çın (tınlamak, çın sesi çıkarmak) + gır (edilgen fiil eki) + da (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * çın sesi çıkarmak

çınlamak : tür. * çın (tınlamak, çın sesi çıkarmak) + mak (fiil mastar eki) (tür.); tinnitus (kulak çınlaması) (lat.) * çın sesi çıkarmak

çıpa : tür. * çap, çıp (vurmak, kesmek) + a (isim yapım eki) (tür.); chop, couper (kesmek) (ing., fra.) * gemilerin dalgalara, akıntılara kapılarak yer değiştirmemesi için suya atılan, zincirle gemiye bağlı bulunan, ucu çengelli ağır demir araç, çipo, demir, lenger

çıpıl : tür. * cıb, çap (deriye (tene) vurulunca çıkan ses, çarpma sesi, çıplak cilt sesi) (onomatope yani ses yansımalı bir kelime) + ıl (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tüysüz genç

çıpır : tür. * çıp (hızla hareket etmek, sıvışmak, atlamak) + ır (isim yapım eki) (tür.); chip (çip; patates kızartması) (ing.) * kesilen, yontulan veya rendelenen bir şeyden çıkan irice parça; çok sayıda küçük anahtardan oluşan elektronik devre, yonga

çıplak : tür. * cıb, çap (deriye (tene) vurulunca çıkan ses, çarpma sesi, çıplak cilt sesi) (onomatope yani ses yansımalı bir kelime) + lak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * üzerinde hiç giysi bulunmayan; korumasız, savunmasız; sade, yalın

çır : tür. * çır (suyun akma sesinden onomatopeik kelime) * gürültü yapmadan, hafif, ince ve cılız bir biçimde, sızıntı halinde akan küçük su veya su kaynağı, az akan su

çıra : far. * çerag, çirag (kandil, ışık, mum) (çar, çir (yanmak, ışımak, ateşlenmek, alevlenmek) + ag (isim yapım eki) ) * çam ve benzeri reçineli ağaçların yağlı ve yanabilen parçası

çırağan : far. * çerag, çirag (kandil, ışık, mum) (çar, çir (yanmak, ışımak, ateşlenmek, alevlenmek) + ag (isim yapım eki) ) + gan, kan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * lamba, aydınlatıcı veya ışık kaynağı

çırak : far. * çerag, çirag (kandil, meşale, ışık, mum) (çar, çir (yanmak, ışımak, ateşlenmek, alevlenmek) + ag (isim yapım eki) ) (müridin, mürşidinin yanında mecazen yanarak pişmesi bağlamında) * bir ustanın yanında meslek öğrenen kimse, kalfa olmadan önceki aşamadaki öğrenici, asistan

çıramoz : far. * çerag, çirag (kandil, meşale, ışık, mum) + moz (isim yapım eki) * balıkçıların, sardalye avlarken kullandıkları, üzerinde çıra veya funda yaktıkları uzun saplı ızgara

çırçıl : tür. * çırçıl (zincir sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * gemiye yük yüklemekte veya gemiden yük boşaltmakta yararlanılan, halat veya zincirden yapılmış kancalı araç

çırçır : gre. * tzutzuria (lapina familyasından küçük balık) * eski İstanbul kültüründe Lapina familyasından küçük, değersiz alaca renkli ve eti tatsız bir balık türü

çırçır : tür., ara. * car car, çır çır (makina sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * gıcırdama sesi; pamuk atma makinası; demir teker

çırılçıplak : tür. * çırıl (pekiştirme öneki) + çıplak (tamamen giysisiz, üzerinde hiçbir giysi bulunmayan) * tamamen çıplak, tümden çıplak

çırnık : sla. * carnik (nehirlerde tahıl taşıyan düz dipli dalyan kayıklarını ve çektirme benzeri küçük yelkenli) * küçük kayık; Karadeniz havzasında ve Tuna Nehri çevresinde kullanılan, aşırı yatırılmış düz baş bodoslaması ve yuvarlak kıç yapısıyla ayırt edilen, üç flok yelkenli ve iki yüz tona kadar yük taşıma kapasitesine sahip olabilen tek direkli bir kıyı taşımacılığı ve balıkçı teknesi

çırpı : tür. * çırp (kesmek, vurmak) + ı (isim yapım eki) (tür.); sharp, scharf (keskin) (ing., alm.), chop (kesmek) (ing.) * kesilmiş, ince, kuru dal veya sopa; hafif ve ince odun parçası; ayrıca mecazi olarak zayıf ve cılız kimse

çırpıntı : tür. * çırp (kesmek, vurmak, çarpmak, darbelemek) + ın (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) * bir şeyin hafif hafif titremesi, dalgalanması veya bir heyecan, sıkıntı durumu nedeniyle yerinde duramaması

çırpmak : tür. * çırp (kesmek, vurmak, çarpmak, darbelemek) + mak (fiil mastar eki) (tür.); sharp, scharf (keskin) (ing., alm.), chop (kesmek) (ing.) * kesmek, vurmak

çıta : moğ. * cida (mızrak) * ince uzun tahta

çıtak : tür. * çıt (kaş çatmak, sertleşmek) + ak (sıfat yapım eki) * Anadolu'nun belirli bölgelerinde (özellikle Bolu, Kastamonu, Çankırı civarı) yaşayan, kendilerine has kaba veya sert bir şiveyle konuşan köylüleri, Balkan göçmeni Türk topluluklarını ya da genel anlamda huysuz, inatçı ve geçimsiz kimseleri tanımlamak için kullanılan yerel ve kültürel bir ifade; dağda yaşayan ve odun satarak geçinen kimse; kavgacı, huysuz, kaba kimse

çıtçıt : tür. * çıtçıt (ses yansımalı onomatopeik kelime) (tür.); tzittzit (antik dönemde israiloğulları tarafından, günümüzde ise yahudiler ve samiriler tarafından giyilen, özel olarak düğümlenmiş ritüel saçaklar veya püsküller) (ibr.) * birbirinin içine girerek kapanan, iki parçadan oluşan tutturmalık

çıtı pıtı : tür. * çıt (kırılma sesinden onomatopeik kelime) + pıt (küçük patlama sesi) * nazik, narin, ince

çıtırdamak : tür. * çıt (kırılma sesinden onomatopeik kelime) + ır (edilgen fiil eki) + da (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * çatlarken ses çıkartmak

çıtkı : tür. * çıt (kırılma sesinden onomatopeik kelime) + kı (isim yapım eki) * ölen kişilerin çene kısımlarının bağlanmasında kullanılan bağ

çıtkırıldım : tür. * çıt (kırılma sesinden onomatopeik kelime) + kır (ayırmak, bölmek) + ıl (edilgen fiil eki) + dım (birinci tekil şahıs geçmiş zaman eki) * aşırı derecede hassas ve ince, suni derecede bakımlı ve özentili, kabalık ve sertlikten, güçlüklerden çok çabuk incinen nazlı kimse

çıvgar : gre. * zevgari (çift, ikili) * çift süren veya araba çeken koşu hayvanlarınaa yardımcı olmak üzere onların arkasına koşulmuş hayvan

çıvgın : tür. * çıv (sapmak, doğrultudan sapmak, eğrilmek; uzamak, ansızın büyümek; fırlamak; sivri olmak) + gın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * rüzgar dolayısıyla eğri biçimde yağan, rüzgarla ve karla karışık yağmur, şıvgın

çıvmak : tür. * çıv (sapmak, doğrultudan sapmak, eğrilmek) + mak (fiil mastar eki) * kurşun, ok, yağmur vb. için doğruca hedefe giderken biraz sağa veya sola kaymak, gidiş yönünden şaşmak, yoldan sapmak

çıyan : tür. * çadan (akrep) * çokayaklılardan zehirli böcek

çi : çin. * çi, qi (nefes, hava, buhar) * geleneksel Çin kültürü, felsefesi ve tıbbında evrendeki her şeyin var olmasını, hareket etmesini ve dönüşmesini sağlayan, mevcut olan her şeyde yer alan, etken veya edilgen haldeki enerji

çiçek : tür. * çaçak, çeçeg, çiçek (çiç (tomurcuk açmak) + ek (ile ilgili olan) ) * bir bitkinin, üreme organlarını taşıyan, genellikle hoş kokulu ve renkli bölümü

çiçekdağı : tür. * çiçek (bir bitkinin, üreme organlarını taşıyan, genellikle hoş kokulu ve renkli bölümü) + dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + ı (iyelik eki) * Kırşehir’in bir ilçesi

çiço : kür. * çiço (çiçek, tomurcuk) * sevecenlik/şefkat bildiren bir seslenme ifadesi, canım, gülüm; çocuk

çift : far. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) * iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi

çiftçi : far., tür. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) + çu (yapan, eden eki) * toprağı ekip işleyen kimse, rençber

çifte : far. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) + e (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ikili

çifte sofyan : far., ara. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) (far.) + e (isim veya sıfat yapım eki) (tür.) + sofyan (dört zamanlı ve üç vuruşlu bir küçük usul) (sufi (bilge) + yan (çoğul eki) ) (ara.) * Türk musikisinde, aksak usulünün, 9/16'lık mertebesinin, özel bir kalıba girmesinden ibaret olan usül ve belli düzümlerden yapılarak kalıp halinde tesbit edilen ölçülere verilen isim

çiftehane : far. * cuft (Osmanlı döneminde, bir ailenin geçimini sağlamak için işletmekte olduğu, iki öküzün işleyebileceği büyüklükte olan ve mülkiyeti devlete ait olan toprak) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * Osmanlı İmparatorluğu'nda iki öküzün (cuft) ve işlenen arazinin bir üretim birimi ve dolayısıyla bir mali birim oluşturduğu sistem

çiftelemek : far., tür. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) + e (isim yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * at veya eşek iki arka ayağı ile tepmek

çifteler : far., tür. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) + e (isim yapım eki) + ler (çoğul eki) * Eskişehir’in bir ilçesi

çifteli : far. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) + e (isim yapım eki) + li (sıfat yapım eki) * iki namlulu tüfek

çifter : far., tür. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) + er (gruplama eki) * ikili gruplar halinde, ikişer

çiftetelli : far. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) + e (isim yapım eki) + tel (iplik, sırma lifi) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Anadolu'da ve Balkanlar'da yaygın olan 4/4'lük ritim ve bu ritim eşliğindeki dans

çiftleşmek : far., tür. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) + leş (dönüşüm eki) + mek (fiil mastar eki) * hayvanlar için cinsel ilişkide bulunmak

çiftlik : far., tür. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) + lik (isim yapım eki) * üzerinde tarım yapılan, hayvan yetiştirilen ve çalışanların oturması, türlü işlerin görülmesi için yapılar bulunan geniş toprak; Niğde’nin bir ilçesi

çiftlikköy : far., tür. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) + lik (isim yapım eki) + köy (kasabadan küçük yerleşim birimi) * Yalova'nın bir ilçesi

çigan : gre., far. * tsingana, çingane, çigan (çingene, fakir, yoksul) (gre., far., tür.) (tsing, çing, çeng (müzik aleti, çalgı) (gre.) + ane (-ca, -cesine, tarzında, olarak, gibi) (far.) ); sing, singen (şarkı söylemek) (ing., alm.), song (şarkı) (alm.) * Hindistan kökenli olan ve Bohemya ve Macaristan’da yaşayan göçebe bir halk

çiğ : tür. * çiğ, yiğ (ıslak, nemli, ham) * taze, yaş, olgunlaşmamış, pişmemiş

çiğbörek : tür. * çiğ, yiğ (ıslak, nemli, ham, pişmemiş, taze, yaş, olgunlaşmamış) + börek (ince açılmış hamurun veya hazır yufkanın arasına peynir, ıspanak, kıyma vb. konduktan sonra yağda veya fırında pişirilen hamur işi) * yufkaya çiğ kıyma, soğan ve baharat karışımı konularak yağda kızartılan börek

çiğde : tür. * çiğ (ıslak, nemli, taze, yaş, olgunlaşmamış, pişmemiş) + de (isim yapım eki) * ayrı çanakyapraklı ikiçeneklilerden, birçok türü bulunan bir ağaç ve iri zeytin biçiminde, kırmızı kabuklu, sert çekirdekli, güzün olgunlaşan, yenilen ve göğüs yumuşatıcı ilaçlarda da kullanılan meyvesi

çiğdem : tür.; far. * çiğ (ıslak, nemli, taze, yaş, olgunlaşmamış, pişmemiş) + dem (vakit, zaman; nefes) * zambakgillerden (liliaceae) sarı, mor, beyaz renklerde açan, baharın gelişini müjdeleyen, yumrulu ve şifalı bir otsu bitki, crocus

çiğe : tür. * çiğ (ıslak, nemli, taze, yaş, olgunlaşmamış, pişmemiş) + e (isim yapım eki) * ceviz veya badem içi

çiğil : tür. * çiğ (ıslak, nemli, taze, yaş, olgunlaşmamış, pişmemiş) + il (isim yapım eki) * Göktürkler ve Uygurlar döneminde Batı Türkistan’da yaşamış, Karluk birliğine dahil olan Oğurî-Türk topluluğu; 7.yüzyıldan beri Issık gölü etrafında oturan, Çinli tarihçilerin yazdıklarına göre "altı Chu boyu"'na ait olan iki boydan veya Chumuhun, Chuyue ve Chumi boylarından olan Türk boyu

çiğin : tür. * çiğin (omuz) * omuz, omuz başı veya iki omuz arası

çiğit : tür. * çiğ (ıslak, nemli, taze, yaş, olgunlaşmamış, pişmemiş) + it (isim yapım eki) * çekirdek ve özellikle de pamuk çekirdeği, pamuk tohumu

çiğnemek : tür. * çayna (dişlerle parçalayıp öğütmek, çiğnemek) + mak (fiil mastar eki) (tür.); jaw, chin, Kinn (çene) (ing., fra., alm.), jaw (çene), chew (çiğnemek) (ing.) * çene hareketiyle, ağız içinde dişler ile sıkıştırarak ezmek, öğütmek

çikita : isp. * chiquita (chica (kız) + ita (küçültme eki) ) * küçük, küçük kız, tatlı kadın

çiklet : ing. * chicklet (chick (piliç) + let (küçültme eki) ) * küçük veya genç bir piliç

çiklet : isp. * chicle (yapışkan), chiclet (bir yapay sakız markası) * ağızda çiğnenen ancak yutulmayan macun kıvamında şekerleme, yapay sakız

çikolata : nah., azt. * chocolate (kakao ile yapılan içecek) (cacaua (kakao tohumu, kakao çekirdeği) + atl (su) ) * kavrulmuş kakao çekirdeklerinin şeker, süt vb. ile karıştırılmasıyla yapılan tatlı madde; ayrıca bu maddeden yapılmış yiyecek veya içecek

çil : tür. * çal (alaca, karışık renkli, kır) * vücutta ve genellikle yüzde oluşan kahverengi benekler; orman tavuğugillerden, eti için avlanan, ormanlarda yaşayan kuş

çile : far. * çil (kırk; sıkılma) + e (isim yapım eki) (far.); chill (keyif kaçırıcı, huzursuz edici, korkutucu) (ing.) * sıkıntı, huzursuzluk, azap; kırk (kırk günlük çile halvetinden)

çilehane : far. * çile (kırklık; sıkıntı, üzüntü) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * tarikat sistemlerinde dervişlerin halvete girdikleri, yalnızca küçük bir kapısı bulunan penceresiz ve dar oda

çilek : tür. * çige (meyvenin etli ve sulu kısmı; vişne) + lek (isim yapım eki) * gülgiller (Rosaceae) familyasından, beyaz çiçekli ve kırmızı renkli, hoş kokulu meyvesi yenilen otsu bitki ve bu bitkinin yenilen kırmızı meyvesi

çilekeş : far. * çile (kırklık; sıkıntı, üzüntü) + keş (çekiş, çeken) * acı çeken, ıstıraba maruz kalan

çilimli : tür. * çilim (tütün, sarılmış tütün, sigara) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Düzce’nin bir ilçesi

çilingir : far. * çelan (demir) + kar, gar (-cı, yapan, eden eki) * anahtar ve kilit işiyle uğraşan demirci

çim : tür. * çim (yeşillik, taze ot) * buğdaygiller familyasından olan, yeşil renkli, sık üreyerek toprağın yüzeyini ince bir halı gibi kaplayan ve park, bahçe gibi alanların yeşillendirilmesinde kullanılan otsu bitkilerin genel adı; yaş, ıslak, nemli şey; suya girmek

çimbali : gre., lat. * kymbalon (küçük zil, çan) (kymbe (kavis, kase, kap, çanak) + alon (küçültme eki) ) (gre.); clavicymbalum (clavis (anahtar) + cymbalum (zil) ) * klavyeli ve telli, madeni sesli bir çalgı, klavsen

çimçek : tür. * çip (kuş sesinden ses yansımalı kelime) + çek (küçültme ve sevimlilik eki) * serçe gibi küçük ve çevik kuş

çimdik : tür. * çimdük (çimd (başparmak ve işaret parmağı ile sıkıştırmak) + ik, uk (isim yapım eki) ) * başparmak ile işaret parmağının ucu arasına sığan miktar

çimdiklemek : tür. * çimdük (çimd (başparmak ve işaret parmağı ile sıkıştırmak) + ik, uk (isim yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) ) * başparmak ve işaret parmağının ucu ile sıkıştırmak

çimen : tür. * çim (yaş, ıslak, nemli şey; suya girmek) + en (isim yapım eki) * ot, yeşillik

çimento : lat. * caementum (taş yontulması) (caedere (kesmek, vurmak, çarpmak, öldürmek), caede, cide, cidium (kesme, vurma, çarpma, öldürme) + mentum (isim yapım eki) ) * killi kalkerlerin özel fırınlarda pişirilip ezilmesi yoluyla elde edilen, belli oranda su katılınca çabucak kuruyup sertleşen toz

çimmek : tür. * çim (yaş, ıslak, nemli şey; suya girmek) + mek (fiil mastar eki) * suya girmek, yıkanmak

çin : far. * çin (büklüm, çatıklık, buruşuk, kıvrım; derleyen, toplayan); Kin hanedanının isminden; Cina, Sina (Indo Aryan dillerinde), Sinai, Thinai (gre., lat.) * Asya kıtasının doğusunda ve Pasifik Okyanusu'nun batı kıyısında bulunan, kuzeyinde Moğolistan ve Rusya, doğusunda Rusya, Kore Körfezi, Sarı Deniz ve Doğu Çin Denizi, güneyinde Güney Çin Denizi, Vietnam, Laos, Myanmar, Bhutan ve Nepal, batısında ise Hindistan, Pakistan, Afganistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan yer alan ülke

çinakop : gre. * tsinokopos (kesik çene) (tsino (çene) + kopos (kesik) ) (gre.); çene, chin, Kinn (çene) (tür., ing., alm.), chop, couper (kesmek) (ing., fra.), koparmak (kesip ayırmak) (tür.) * lüfer balığının küçüğü

çinçilya : lat. * chinchilla (chinche (böcek, tahtakurusu) + illa (küçültme eki) ) * Güney Amerika'ya özgü bir kemirgen

çine : far. * çine (kuş yemi) * Aydın’ın bir ilçesi; antik ismi Marsyas (Marsyas (Yunan mitolojisinde yarı insan yarı keçi (at) olan kır tanrısı bir sentaurun (satir) ismi) (gre.) )

çinekop : gre. * tsienes (çene) + koptein (kesmek, bölmek, ayırmak, yarmak, kırmak, vurmak, parçalamak) * çene kesen, keskin çeneli; yırtıcı ve göçmen bir tür olan lüfer balığının (Pomatomus saltatrix), ortalama 15-18 cm boyundaki genç ve yağlı yavrusuna verilen, "defneyaprağı" aşamasından sonra, "sarıkanat" aşamasından ise önce gelen büyüme evresindeki adı

çingene : gre., far. * tsinganos, tsingana, çingane, çigan (çingene, fakir, yoksul) (tsing, çing, çeng (müzik aleti, çalgı) + ane (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (gre., far., tür.); sing, singen (şarkı söylemek) (ing., alm.), song (şarkı) (alm.) * Hindistan kökenli göçebe topluluk

çini : far. * çin (Çin) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (Çin işi) * bir yüzü sırlı pişmiş balçık levha

çiniofil : gre. * chion (kar) + philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici), ophile (seven) * kar seven

çinke : tür. * çinke (ufak tefek, zayıf, cılız (özellikle çocuk veya hayvan); çene, çene kemiği; kıvılcım) * iki parmak ucuyla alınan miktar; zerre, en ufak parça

çinko : alm., lat. * zink (nokta, çatal, diş); zincum (lat.) * atom numarası 30 olan kimyasal element

çinko glukonat : alm., lat. * zink (çinko) (alm.) + glukus, glykys (tatlı, şekerli) (gre.) + on (son ek) + atum, ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) * çinko eksikliğini önlemek veya tedavi etmek için kullanılan, çinko iyonu içeren mineral takviyesi (C12H22O14Zn)

çinko oksit : alm., lat. * zink (çinko) (alm.) + oxydio (oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + idio (gibi, ile ilgili, benzer) ) (gre.) * cilt koruyucu, antiseptik ve güneş kremi formülasyonlarında kullanılan inorganik bileşik (ZnO)

çinko sülfat : alm., lat. * zink (çinko) (alm.) + sulphate (sülfürik asit türevi SO4²⁻) (sulphur (selp, sulph (yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) ) + atus, ate (asidin tuzu veya esteri eki) ) (lat.) * çinko eksikliğini tedavi etmek ve yüksek risk altındakilerde eksikliği önlemek için besin takviyesi olarak kullanılan bileşik (ZnSO4)

çinkografi : alm., gre. * zink (çinko) (alm.) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * çoğaltılmak istenilen fotograf, resim veya yazıların kalıplarının çinko üzerine çıkarılmasına ilişkin bir gravür tekniği

çinober : gre. * kinnabari (parlak kırmızı boya, sülfürlü cıva) (gre.); cingifre (far.) * kimyada cıva sülfür (HgS) bileşiğinden oluşan, doğada parlak kırmızı kristaller halinde bulunan ve antik çağlardan beri parlak kırmızı-turuncu renkli bir pigment (allık, boya) üretiminde kullanılan zehirli bir mineral, zincifre

çintiyan : gre. * cynthian (Cynthia tarzı) (Cynthia (Yunan mitolojisine göre Delos'taki Cynthus Dağı'nda doğan Yunan tanrıçası Artemis'in bir sıfatı) + an (gibi olan) ) * içi astarlı, uzun kadın donu, kadın şalvarı

çip : ing. * chip (küçük parçalara ayırmak) * yonga, kırmık

çipil : tür. * çip (suyun damladığında zeminde çıkardığı sesten, düşme, dökülme anlamı) + il (sıfaylt yapım eki) * kirpikleri dökülmüş; ağrılı, hastalıklı

çipo : ita. * ceppo, chipo (kütük, ana gövde) * gemilerin akıntıya, dalgalara kapılarak yer değiştirmesini önlemek, yüzer halde durabilmelerini sağlamak için suya atılan, bir zincirle gemiye bağlı bulunan, deniz dibinde tutunabilecek biçimde özel olarak yapılmış, ucu çengelli, çok ağır, demir araç

çipura : gre. * tsipura (altın mızrak) (sparos (mızrak, cirit) + aurata (altın) ); kiprinos (sazan, balık) * Sparidae familyasından, lezzetli eti ile bilinen, yanları basık ve oval gövdeli bir tür Akdeniz ve Ege balığı

çir : erm. * çir (kurutulmuş meyve) * erik, kayısı, zerdali gibi meyvelerin kurusu

çiriş : far. * çiriş, siriş (tutkal, hamur) * zambakgillerden bir bitki olan asphodelusun (çirişotunun) kökünün öğütülmesi ile elde edilen tutkal (church, église, Kirche (kilise, insanların birleştiği, toplandıği yer) (ing., fra., alm.), kiriş (iki ucu birleştiren hat; yay gergisi; iki kolonu birleştiren betonarme hat) (tür.) )

çirişotu : far., tür. * çiriş (far.) + ot (kısa boylu teşil bitki) + u (tür.) * Asphodelaceae familyasından Asphodelus cinsinin oluşturan bitki türlerinin ortak ismi ve yenilebilir yabani bir ot

çirkef : far. * çirk (pis, pislik) + ab (su) * kokuşmuş pis su; kötü enerjisini bulaştıran ve yayan kimse (jerk (pislik; ahmak) (ing.) )

çirkin : far. * çirk (pis, pislik) + in (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * pis, kirli, iğrenç (jerk (iğrenç, iğrenç tip) (ing.) )

çirli : tür. * çir (kayısı kurusu) + li * et ve kayısı kurusuyla yapılan bir yemek

çiroz : gre. * tsiros (kuru, yağsız) * yumurtasını atarak zayıflamış uskumru; kurutulmuş uskumru

çis : tür. * çi, çis (ince yağmak, ince ince akmak) * bazı bitkilerden sızan ve katılaşarak sarımtırak bir cisim durumuna gelen, hekimlikte iç sürdürücü olarak yararlanılan bir tür şekerli özsu

çise : tür. * çi, çis (nem, yaşlık, rutubet) + e (isim yapım eki) * ince damlalar halinde yağan yağmur

çisel : tür. * çi, çis (nem, yaşlık, rutubet) + e (isim yapım eki) + l (isim yapım eki) * hafifçe yağan yağmur

çiselemek : tür. * çi, çis (nem, yaşlık, rutubet) + e (isim yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * hafifçe yağmur yağmak

çisinti : tür. * çi, çis (nem, yaşlık, rutubet) + inti (isim yapım eki) * çiseleme eylemi

çiş : tür. * çi, çis (nem, yaşlık, rutubet) * böbrekler tarafından kandaki artık maddelerin süzülmesiyle oluşan, üreterler aracılığıyla mesanede biriktirilen ve idrar yolu üzerinden dışarı atılan sıvı atık, sidik, idrar, bevl, ürin, akıtılmış olan, su akıntısı

çişik : tür. * çici, cücük, çiçik (küçük hayvan yavrusu) * yavru tavşan

çit : tür. * çit (örmek, birbirine tutturmak, çatmak) * bağ, bahçe veya tarla gibi alanların sınırlarını belirlemek, güvenliğini sağlamak amacıyla ahşap, tel, taş veya çalı gibi malzemelerden yapılan ince koruyucu engel; çalı çırpıdan yapılan ayıraç, kenar, sınır, engel

çita : hin. * cheetah (alacalı, benekli, süslenmiş, boyalı) * Afrika ve Asya'nın bazı bölgelerinde bulunan büyük, ince, benekli bir kedi

çitari : far., gre. * sihtar (üç iplikli, üç telli) (sih (üç) + tar (tel, kiriş, lif) ) (far.); kithari (sarpa balığı) (gre.) * izmaritgiller (Sparidae/Centracanthidae) familyasından, elips biçiminde ve yanlarda basık gövdeli, başı, gözleri ve ağzı küçük, gövdesinde birbirine paralel sarı çizgiler bulunan, sırtı esmer, yanları ve karnı gümüş renginde, hoş görünüşlü olmakla birlikte eti kılçıklı ve lezzetsiz, küçük bir balık, çitari, sarpa balığı (kithara, guitare, Gitarre (gitar) (gre.) (birbirine paralel teller ilintisi) )

çiten : tür. * çıt, çit (ince dalların birbirine örülmesiyle yapılan bariyer veya bağ, engel) + en (isim yapım eki) * saman ve benzeri şeyler taşımakta kullanılan, ince dallardan ya da kamışlardan örülmüş büyük sepet

çitilemek : tür. * çit (hafifçe çatıştırmak, sürtmek, ovalamak) + i (ek) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * elde çamaşır yıkarken kirini çıkarmak için, çamaşırın iki yerini ele alıp birbirine sürtmek (çatmak (karşı karşıya getirmek, birleştirmek) (tür.), chat (karşılıklı konuşmak, sohbet etmek) (ing.) )

çitlembik : tür. * çıt (çıt sesinden onomatopeik kelime) + la (ek) + muk, guk (isim yapım eki) (fındık, çekirdek) * karaağaçgillerden küçük, siyah veya kırmızı renkli meyvesi olan ağaç

çitmek : tür. * çit (hafifçe çatıştırmak, sürtmek, ovalamak) + mek (fiil mastar eki) * kumaştaki veya yün örgüdeki deliği örerek kapamak; fideyi yan yana sıkışık bir biçimde dikmek

çitmik : tür. * çit (hafifçe çatıştırmak, sürtmek, ovalamak) + mik (küçültme eki) * üzüm salkımının küçük dalı

çivi : tür. * çiv (vurma, çakma) + i (isim yapım eki) * iki şeyi birbirine tutturmak için darbelenerek (vurularak) çakılan, sivri uçlu nesne

çivit : tür. * çiv (renk vermek, boyamak) + it (isim yapım eki) * çivitotunun yapraklarının fermantasyonu ile elde edilen, mavi renkli, beyaz çarşaf ve çamaşırda oluşmuş sarılığı gidermek, mavimtırak bir renk vermek için çamaşırın son suyuna karıştırılan toz boya

çivril : tür. * çivril (sulu bol olan yer, sulak yer) (çim (yaş, ıslak, nemli şey; suya girmek) + ril (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * Denizli’nin bir ilçesi

çiy : tür. * çiğ (ıskak, nemli) * havada buğu durumundayken gece toplanan su damlacıkları

çiya : kür. * çi (yükseklik, diklik) + ya (yer eki) * dağ, çevresindeki araziye göre pek yüksek olan toprak

çiylemek : tür. * çiğ (ıskak, nemli) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * yağmur, hafif ve ince yağmak

çiz : far. * çiş (ne, şey) * şey, nesne, madde veya herhangi bir varlık

çizelge : tür. * çiz (yüzeyde hat oluşturmak, yarmak, iz ve yarık oluşturmak) + el (ek) + ge (isim yapım eki) * çizgilerle kare veya dikdörtgenlere bölünmüş kağıt

çizge : tür. * çiz (yüzeyde hat oluşturmak, yarmak, iz ve yarık oluşturmak) + ge (isim yapım eki) * bir olayın yürüyüşünü, türlü durumlarını göstermeye veya birkaç şey arasında karşılaştırma yapmaya yarayan, türlü çizgilerden oluşmuş şekil

çizgi : tür. * çiz (yüzeyde hat oluşturmak, yarmak, iz ve yarık oluşturmak) + gi (isim yapım eki) * hat, ince uzun işaret, yarık

çizgisel hız : tür. * çizgi (hat, ince uzun işaret, yarık) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + hız (sürat, çabukluk) * düzgün dairesel hareket yapan bir cismin birim zamanda kat ettiği yay uzunluğu (2πr / T)

çizgisel ivme : tür. * çizgi (hat, ince uzun işaret, yarık) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ivme (hızlanma) * birim zamandaki çizgisel hız değişimi (a = v^2/r)

çizik : tür. * çiz (yüzeyde hat oluşturmak, yarmak, iz ve yarık oluşturmak) + ik (isim yapım eki) * çizilmiş, çizgi

çiziktirmek : tür. * çiz (yüzeyde hat oluşturmak, yarmak, iz ve yarık oluşturmak) + ik (isim yapım eki) + tir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * çabukça çizmek; bir yüzeyde küçük çizikler veya izler bırakmak, yüzeyi hafifçe çizmek

çizme : süm. * gisma (gemi, tekne) (gis (ağaç) + ma (ile ilgili, gibi, -a ait) (ağaçtan yapılan) ) * gizme, çizme, koncu dize veya dizden daha yukarıya çıkan ayakkabı (cezm, cizm (ağacın kökü) (ara.) )

çizmek : tür. * çiz (yüzeyde hat oluşturmak, yarmak, iz ve yarık oluşturmak) + mek (fiil mastar eki) * kalem veya keskin bir araçla üzerinden geçerek iz veya yarık oluşturmak

çoban : far. * çuban, şupan (davar güden) (ço, şu (korumak, gözetmek, gütmek, sürmek) + ban (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * koyun, keçi, sığır gibi otlayan hayvan sürülerini güden, onları koruyup yöneten kimse

çobanaldatan : far., tür. * çoban (güden, süren) (far.) + alda (yanılmak) + t (etken fiil eki) + an (isim yapım eki) (tür.) * çobanaldatangillerden, alaca çizgili ve benekli yumuşak ve esmer tüyleri olan, uzun kanatlı ve kuyruklu, bacakları ve gagası kısa, böcekçil, ötücü bir kuş

çobaniğnesi : far., tür. * çoban (far.) + iğne (ince ve uzun, ucu sivri, delmeye yarayan metal araç) + si (iyelik eki) (tür.) * ıtır çiçeği cinsinden kokulu bir bitki

çobanlar : far., tür. * çoban (güden, süren) (far.) + lar (çoğul eki) (tür.) * Afyonkarahisar’ın bir ilçesi

çobanpüskülü : far., tür. * çoban (güden, süren) + püskil, puşkil (salkım, iplik, saçak, tel sarkıtı) (far.) + ü (tür.) * çobanpüskülügillerden, diken yapraklı, köksapından sidik söktürücü, iştah açıcı olarak yararlanılan bir süs bitkisi

çobansüzgeci : far., tür. * çoban (güden, süren) (far.) + süz (akıtmak, geçirerek ayırmak, ayıklamak) + geç (araç eki) + i (iyelik eki) (tür.) * kökboyasıgiller familyasına ait, doğada yabani olarak yetişen yıllık otsu bir bitki, yoğurt otu

çobantarağı : far., tür. * çoban (güden, süren) (far.) + tara (düzlemek, sıralamak, temizlemek) + ak (araç eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * maydanozgillerden, tarlalarda kendiliğinden yetişen, şemsiye biçiminde ve ak çiçekleri ve iki kapçık içinde çok uzun şerit gaga biçiminde meyvesi olan, ekin için zararlı sayılan otsu bir bitki

çobantuzluğu : far., tür. * çoban (güden, süren) (far.) + tuz (suda çözünebilen, gıda lezzetini artırmak, besinleri korumak, pH ve elektrolit dengesini sağlamak için kullanılan beyaz kristal mineral madde, sodyum klorür (NaCl) ) + luk (araç eki) + u (iyelik eki) (tür.) * ayrı taçyapraklı ikiçeneklilerden, çalılıklarda, tarlalarda yetişen, sarı çiçekleri, kırmızı ve ekşi meyvesi olan, kabuğundan ve kökünden solucan düşürücü ilaç olarak yararlanılan, tahıllarda pas hastalığına yol açan bir bitki, sarıçalı

çocuk : tür. * çu (yavru, küçük olan) + cuk (küçültme eki) * yaşı küçük veya bebek çağında insan (cücük (soğanın yanında oluşan tomurcuk, küçük soğan), cucak (yavru, civciv) (far.) )

çoçona : lat. * chichona (göğüs, geniş göğüslü, büyük göğüslü) * vatoz cinsi bir balık olan fulya balığının diğer ismi, Myliobatis aquila

çoğalmak : tür. * ço (üşüşmek, vurmak, saldırmak) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + al (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * artmak, fazlalaşmak

çoğaltım : tür. * ço (üşüşmek, vurmak, saldırmak) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + al (edilgen fiil eki) + tım (isim yapım eki) * çoğaltma, artırma, fazlalaştırma

çoğul : tür. * ço (üşüşmek, vurmak, saldırmak) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ul (sıfat eki) * çoku ifade eden, fazlayı ifade eden, birden fazla kişiyi ifade eden

çoğunluk : tür. * ço (üşüşmek, vurmak, saldırmak) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + un (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + luk (durum eki) * fazla olan kısım, büyük bölüm, sayısı daha çok olan kısım

çoğurcuk : tür. * çoğur (çok, çokça) + cuk (küçültme eki) * sürüler halinde yaşayan, ötücü bir kuş türü, sığırcık

çok : tür. * ço (üşüşmek, vurmak, saldırmak) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * fazla; vurmak, saldırmak, üşüşmek, yoğunlaşmak, artmış, artmak, fazla gelmek (choke (boğulmak, baskılamak, basarak darbelemek, üzerinde yoğunlaşmak, boğazlamak), shock, choc, Schock (sarsılma, darbe, bunalım, şok) (ing., fra., alm.) )

çok çenekli : tür. * çok (fazla, bol, artmış) + çenek (tohumda embriyonu kaplayan etli bölüm) + li (iyelik eki) * tohum embriyolarında iki çenek (kotiledon) bulunan kapalı tohumlu bitki (angiosperm) sınıfı, ödikot

çok yıllık bitki : tür. * çok (fazla, bol, artmış) + yıllık (senelik, on iki aylık zaman dilimine ilişkin) + bitki (biten, yetişen; yosun, ot, ağaç gibi canlı varlıklar) * yaşam döngüsü iki yıldan daha uzun süren, birden fazla büyüme mevsimi boyunca yaşayan ve uygun koşullarda her yıl yeniden gelişebilen bitki; odunsu bitkilerin yanı sıra soğan, yumru, rizom veya kalıcı kök sistemine sahip birçok otsu bitkiyi kapsayan bitki yaşam biçimi

çokal : tür. * çokal (örtmek, kaplamak, sıkıştırmak; giyinmek) * Türk ve Moğol kültüründe tarihî dönemlerde askerlerin korunma amacıyla giydiği, genellikle metal levha, deri, zincir veya kumaş kombinasyonlarıyla yapılan zırh ve koruyucu giysi; giyim kuşam

çokbilmiş : tür. * çok (fazla, bol, artmış) + bil (tanımak, anlamak, kavramak, farkında olmak, öğrenmek) + miş (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * ukala, bilgiçlik taslayan

çokgen : tür., gre. * çok (fazla, bol, artmış) + gone, gonia (köşe, açı, dik açı, gönye; kenar, genişlemiş hat) (gre.) * çok kenarlı

çoklu kişilik bozukluğu : tür. * çok (fazla, bol, artmış) + lu (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + kişi (kimse, şahıs) + lik (isim yapım eki) + boz (kötüleştirmek, düzensizleştirmek) + uk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + luk (isim yapım eki) + u (iyelik eki) * kişilik bütünlüğünün, birliğinin bozulması ve kişinin iki veya daha fazla birbirinden bağımsız kişiliğinin oluşması ile karakterize zihinsel bir hastalık, dissosiyatif kimlik bozukluğu, ayrışmış kişilik bozukluğu

çokramak : tür. * çok (fazla, bol, artmış) + ra (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * tencere, mide, su vb. fıkır fıkır kaynamak

çoktan : tür. * çok (fazla, bol, artmış) + tan (kaynak, köken eki) * çok önceden, daha evvelden

çolak : tür. * çal (vurmak, kesmek, koparmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sakat kol veya el, eli veya kolu olmayan (çolpa (bir ayağı sakat olan) (far.) )

çolpa : far., gre. * çulpa (sakar, beceriksiz) (çul (eğri) + pa (ayak, bacak) ) (far.), kolaphos (darbe) (gre.) * bir ayağı sakat olan, beceriksiz, eli işe yakışmayan, acemi (klopfen (vurmak, çarpmak) (alm.) )

çolpan : tür., moğ. * çol, çul, sol, sul, zol (parlaklık, ışık, gök cismi) + pan, bon (isim yapım eki) * Türk, Altay ve Moğol mitolojilerinde hem Gezegenler Tanrısı hem de gökyüzünün en parlak gök cismi olan Venüs, Çoban Yıldızı, Sabah Yıldızı, Zühre, Tan Çulpanı

çoluk : tür. * çu (yavru, küçük olan) + ol (meydana gelmek, ortaya çıkmak) + uk (isim yapım eki) * çoban yardımcısı, çoban yamağı, küçük çoban

çomak : tür., moğ. * çokmak, çokimağ (ağır çekiç, tokmak) (çoki (vurmak, darp etmek) + mağ (isim yapım eki) ) * kalın, kısa ve sert odun parçası; sopaya benzer araç, dayanak veya savunma amacıyla kullanılan çubuk, değnek, sopa

çomak hücreleri : tür., moğ., ara. * çomak (çubuk, sopa, değnek) (tür., moğ.) + hucra (oda, odacık, göze, hücre) (ara.) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki) (tür.) * omurgalılarda gözün ağ tabakasında (retina) bulunan, düşük ışıkta görmeyi sağlayan, ışığa duyarlı fotoreseptör hücreler; siyah-beyaz ve gece görüşünde görev yapan, ancak renk ayrımında koni hücreleri kadar etkili olmayan görme hücreleri

çomar : tür. * çokmar (iri başlı tokmak, topuz; iri başlı hayvan) (çoki (vurmak, darp etmek, bastırmak) + mar (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * kaba yapılı, gövdesi yere yakın, bacakları güçlü, iri bir köpek, çoban köpeği; yaşlı, düşkün (kimse), yaşlı meyhaneci

çon : kor. * qian (para) * Güney ve Kuzey Kore’nin para birimi olan Von’un yüzde biri değerindeki para birimi

çon : tür. * çon (kalça, but, uyluk kemiği, kaba et) * sığır hayvanlarının sırtında olan bir çeşit hastalık; at, eşek, öküz ve sığır gibi hayvanlarda görülen ve alnından veya kulaklarından kan alınarak tedavi edilen bir çeşit hastalık; hayvanlarda soğuktan olan bir çeşit hastalık, öküz zatürresi; hayvan vücudunda olan yumru, ur

çon : tür. * çom (topuz, kalın değnek, tomruk), çong (kalın, kaba, şişkin) * dalsız, budaksız ağaç gövdesi, kalın dal veya budaklanmış odun parçası; ağaç gövdesinde meydana gelen ur ve yumrular, budaklar; yarması güç ve budaklı kütük

çopra : tür., gre. * cibre (üzüm ve başka meyve posası); tso'pra (kaya balığına benzer şekilde kılçığı çok bir yuvarlak balık (çipuradan farklı bir balık) * balık kılçığı; sık çalılık, sazlık

çopur : tür. * çapar, çopur (çilli, alacalı, çiçek bozuğu) * yüzünde çiçek hastalığından kalma çok sayıda küçük yara izleri bulunan kimse

çopurina : gre. * tsipura (çipura) + ina (küçültme eki) * izmarite benzeyen küçük bir balık

çor : tür. * çer, çur, şor, şar, çora, çura (cin, peri, görünmez kötü ruh; eksiklik, yarımlık, tamamlanmamış olma) * hastalık, üzüntü, dert, keder; gözle görülmeme, görünmeyen, cin (cure, curer, kurieren (iyileştirmek, temizlemek, kazımak, sorunu gidermek) (ing., fra., alm.), Nevali Çori (Cin Nevalesi, Cin Yemeği) (far.) (Şanlıurfa'da adak ritüelleri tapınağı olarak kullanılmış antik bir ören yeri) )

çorak : far. * çor, şor (tuzlu, kuru, kurak, susuzluktan ürün vermeyen; hastalık, üzüntü, dert, keder) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ürün vermeyen, bitki yetişmeyen toprak

çoraman : tür. * çor (hastalık, üzüntü, dert, keder; gözle görülmeme, görünmeyen, cin) + a (ek) + man (kişi) * cinci, cin kovan

çorap : ara. * curab (torba, kılıf, zarf) * ayağa giyilen kumaştan yapılmış giysi

çorba : far. * sor, şur (tuzlu, acı) + ba, aba (yemek, yemek kabı, güveç, lapa, kaşık, aş) * sebze ile hazırlanan ve sıcak tüketilen sulu yemek

çori : gre., lat. * koriannon (koris (böcek, tahtakurusu) + annon (hoş kukulu anason) (gre.); coriandrum sativum (lat.) * kişniş, baharat olarak kullanılan bir tür otsu bitki

çorlu : gre. * Tzarylus, Tzurulum, Tziraltum (tzar (imparator) + ylus (ile ilgili, gibi, -a ait) ); Tyribiton (peynir kasabası) (tyri (peynir) + biton (kasaba) ); çor (hastalık, üzüntü, dert, keder; gözle görülmeme, görünmeyen, cin) + lu (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hastalıklı, cinli; Tekirdağ’ın bir ilçesi

çorman : tür. * çor (hastalık, üzüntü, dert, keder; verimsizlik) + man (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tek başına kullanılmayan, çok karışık ve düzensiz, karmakarışık anlamındaki karman çorman ikilemesinde geçen kelime

çorum : kel., gre. * trokmu, dzorum (vadi) * Orta Karadeniz’in iç kesimlerinde yer alan ve Amasya, Yozgat, Çankırı, Sinop, Samsun ve Kırıkkale ile komşu olan 19 plakalı şehir (Şehrin, dağlarla çevrili bir ova niteliğinde olması nedeniyle “Çevrim” isimini aldığı ve bu kelimenin zamanla “Çorum”a dönüştüğü de rivayet edilmektedir.)

çotanak : tür. * çot, çat (kavuşmak, birleşmek, bitişmek, karşı karşıya gelmek) + a (ek) + nak (isim yapım eki) * üzerinde birçok fındık bulunan dal, çatanak

çotira : gre. * çotra (balık ağı) * çotiragillerden, sıcak denizlerde ve bir türü Akdeniz kıyılarında yaşayan, kısa ve geniş gövdeli, kalın derili, sert pullu, sırt yüzgecinin önünde dikilebilen bir diken bulunan, kara denebilecek denli esmer, eti lezzetli bir balık

çotra : ita. * ciotola (tas, kadeh, şarap kadehi) * ağaçtan yapılmış küçük su kabı, tahta matara, şişe (çotra, citura, çotre (bul., sır., arn.) )

çotuk : tür. * çot, çat (kavuşmak, birleşmek, bitişmek, karşı karşıya gelmek) + uk (isim yapım eki) * ağaç veya çalı kökü; dibinden kesilen ağacın toprak üzerinde kalmış olan bölümü

çöğmek : tür. * çöğ (çökmek, büzülmek, eğilmek, alçalmak) + mek (fiil mastar eki) * yükseldikten sonra aşağıya inmek, yere doğru alçalarak gitmek, alçalmak

çöğüncek : tür. * çöğ (çökmek, büzülmek, eğilmek, alçalmak; bir yanı inerken öbür yanı kalkmak) + ün (dönüşlü fiil eki) + cek (isim yapım ve araç eki) * dayanma ve bir durumdan diğerine geçişi sağlayan nesne veya araç; çorak ve kurak alanlarda yetişen, halk arasında bazı dikenli veya otsu yabani bitkiler için kullanılan yerel bitki

çöğür : tür. * çöğ (çökmek, büzülmek, eğilmek, alçalmak; bir yanı inerken öbür yanı kalkmak) + ür (geniş zaman ve isim yapım eki) * bağlama ailesinden iri gövdeli ve kısa saplı bir halk çalgısı; tarım ve ormancılıkta tohumdan yetiştirilip üzerine aşı yapılacak olan henüz genç fidan/anaç

çökek : tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + ek (isim yapım eki) * çukur yer; bataklık, sazlık, balçık

çökelek : tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + el (edilgen fiil eki) + ek (isim yapım eki) * tortu oluşturmak, tortu olarak dibe inmek

çökelmek : tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + el (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * tortu oluşturmak, tortu olarak dibe inmek

çökelti : tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + el (edilgen fiil eki) + ti (isim yapım eki) * sıvı içinde askıda bulunan maddelerin zamanla dibe inerek birikmesi sonucu oluşan tortu veya katı parçacıklar topluluğu

çökertmek : tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + ert (ettirgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * aşağı indirmek, dibe vurdurmak, yıkmak

çökmek : tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + mek (fiil mastar eki) * aşağı inmek, dibe vurmak, yıkılmak

çöküntü : tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + üntü (isim yapım eki) * çökme; yer yüzeyinde veya bir yapıda seviye azalması; moral, ekonomi veya düzenin bozulması durumu (mecazi)

çöküş : tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + üş (isim yapım eki) * çökme, yıkılma, bir yapı, sistem veya düzenin yıkılması, çökmesi

çöl : tür. * çöl, tiyöl (yaban yer, bozkır) * kumlarla kaplı, su bulunmayan, ıssız ve geniş coğrafi alan

çölyak : gre. * koiliakos (karın boşluğu) (koilos (boş, oyuk, içi boş, boşluk, oyuk, kavernöz, çukur) + iakos (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * bağırsaklardaki besin emilimini sağlayan villus denilen yapıların bozulmasına sebep olan ve dolayısıyla da yiyeceklerdeki besinin emilmesini engelleyen ve ince bağırsakta hasarlar oluşturan bir sindirim sistemi hastalığı

çömçe : tür. * çim, çom, çöm (suya girmek, ıslanmak), çöm (küçük kap, oyuk) + ça, çe (araç eki) * kepçe, saplı, derin ve geniş ağızlı kepçe veya kaşık

çömelmek : tür. * çöm (aşağı düşmek, inmek, dibe vurmak, dizleri kırarak aşağıya hareket edip oturmak) + el (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki); çön (kalça, but, popo) + el (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * dizlerini bükerek topukları üzerine oturmak

çömez : lat. * comes (yoldaş, refakatçi) * ustasına refakat ederek onun yanında yetişen kişi

çömlek : tür. * çönek, çömlek (çön (kalça, but, popo) + ek (ilgili) ) * topraktan pişirilerek yapılan tencere (kabın oval, yuvarlak şekli iibarıyla)

çömmek : tür. * çöm (aşağı düşmek, inmek, dibe vurmak, dizleri kırarak aşağıya hareket edip oturmak) + mek (fiil mastar eki) * çömelmek, çökmek

çöngül : tür. * çön (çukurlaşmak; gölgelik, alçak yer) + gül (isim yapım eki) * küçük ve sığ bataklık, su birikintisi veya çamurlu çukur, ufak bataklık

çöp : far. * çöp (tortu, çökelti) (çö (dibe vurmak, alçalmak) + p (isim yapım eki) ) * artık, pislik; ince dal veya tahta parçası

çöpçatan : tür. * çöp (ince dal veya tahta parçası) + çat (birleştirmek, bir araya getirmek, karşılıklı konumlamak, yığmak) + an (-cı, yapan, eden eki) * iki kişinin evlenmesine aracılık eden kimse

çöpreşik : tür. * çöp (atık, pislik) + reş (dönüşüm eki) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hassas bünye, çapraşık; çöplerle veya artıklarla dolu, pis ve dağınık yer; mecazi olarak önemsiz, değersiz veya karışık

çör : tür. * çer, çur, şor, şar, çora, çura (cin, peri, görünmez kötü ruh; eksiklik, yarımlık, tamamlanmamış olma) * hastalık, bir çeşit hayvan hastalığı, sığır vebası; üzüntü, dert, keder; tuzlu; küçük yara, bere; gözle görülmeme, görünmeyen, cin, şeytan (Nevali Çori (Cin Nevalesi, Cin Yemeği) (far.) (Şanlıurfa'da adak ritüelleri tapınağı olarak kullanılmış antik bir ören yeri) )

çördek : tür. * çör (çekmek, kaldırmak) + dek (araç eki) * yukarı çekmekte kullanılan ip, halat, palanga, flok

çördük : tür. * çör (hastalık, dert, üzüntü, keder; çekirdek, tohum) + dük (isim yapım eki) * küçük yabani armut (Sivas ağzı) (kalp rahatsızlığı, kabızlık gibi hastalıkları tedavi edici özelliği olmasından)

çöre : tür. * çevür, çör (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek) + e (isim yapım eki) * su kaynağı, çeşme; nesil, soy

çörek : tür. * çevür, çör (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek) + ek (isim yapım eki) * gevrekçe pişirilmiş hamur işlerinin genel ismi (tsoureki (yuvarlak ekmek) (gre.) )

çöreotu : tür. * çevür, çör (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek) + ek (isim yapım eki) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) * düğünçiçeğigillerden, çiçekleri tek tek ve sap ucunda bulunan otsu bir bitki ve onun yemeklerde kullanılan tohumu

çörkü : tür. * çevür, çör (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek) + kü (isim yapım eki) * genellikle küçük çocuklara toplama, çıkarma gibi basit aritmetik işlemlerini öğretmek için yararlanılan, her teline onar boncuk geçirilmiş on telden ve onları çerçeveleyen bir çerçeveden oluşan ilkel hesap aracı, sayıboncuğu

çörten : erm. * çurtan (su oluğu) (çur (su) + ortan (oluk) ) * yağmur sularını alıp duvar temelinden uzağa akıtan, dam çevresi boyunca saçak kenarından dışarı doğru uzanmış oluk, gargoyle

çörtü : tür. * çevür, çör (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek) + tü (isim yapım eki) * un değirmeninin teknesinin oluğu

çöven : tür. * çöv (köpürmek, kaynamak), çög, çök (döverek toz haline getirmek) * büyük, kalın bir kökü bulunan, çiçekleri salkım durumunda olan ve pembe, ak çiçekler açan, kökü ve dalları suda sabun gibi köpürdüğü için kir temizleyici olarak kullanılan, helvacılıkta ağdayı ağartmakta, hekimlikte sidik ve balgam söktürücü, yatıştırıcı olarak da yararlanılan bir bitki; sabun otu (Saponaria officinalis) bitkisinin köklerinden elde edilen, içeriğindeki saponin maddesi sayesinde suyla köpüren, gıda sanayisinde (özellikle tahin helvası, kerebiç ve koz helva yapımında) ağartıcı ve kıvam artırıcı olarak kullanılan kökler

çözelti : tür. * çöz (ayırmak, kurtarmak, açmak, bağını açmak) + el (edilgen fiil eki) + ti (isim yapım eki) * iki veya daha fazla kimyasal maddenin herhangi bir oranda bir araya gelerek oluşturdukları homojen karışım, solüsyon

çözmek : tür. * çöz (ayırmak, kurtarmak, açmak, bağını açmak, seyreltmek) + mek (fiil mastar eki) * bağlanmış bir şeyin bağını açmak, bağından kurtarmak; seyrelterek dağıtmak; bir sorunu ortadan kaldırmak

çözüm : tür. * çöz (ayırmak, kurtarmak, açmak, bağını açmak, seyreltmek) + üm (isim yapım eki) * çözme işi

çözünmek : tür. * çöz (ayırmak, kurtarmak, açmak, bağını açmak, seyreltmek) + ün (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir madde moleküllerini veya atomlarını bir arada tutan güçleri yenerek bir başka madde içinde onunla bütünleşme oluşturacak biçimde dağılmak, karışmak, erimek

çözyağı : tür. * çöz (ayırmak, kurtarmak, açmak, bağını açmak, seyreltmek) + yağ (ağır hidrokarbon veya gliserin karışımından oluşan, genellikle kaygan ve yakıt olarak kullanılan sıvı madde ve akışkan mineral) + ı (iyelik eki) * karın boşluğundaki sindirim organları üzerinde bulunan ve onların üzerinden sıyrılarak veya kesilerek alınan yağ

çubuk : tür., far. * çub (odun, dal, tahta, kök, çöp, dal parçası) (far.) + uk (ile ilgili, gibi, -a ait) (tür.) * ince, uzun, yuvarlak ve sert nesne, sopa, değnek, çomak, dal; Ankara'nın bir ilçesi; eski ismi Çubukabad

çucu : tür. * çul (keçe, kaba dokuma, örtü) + cu (yapan, eden eki) * semer yapan, semer satan veya semer onaran kimse, semerci

çuçuna : lat. * chichona (göğüs, geniş göğüslü, büyük göğüslü) * vatoz cinsi bir balık olan fulya balığının diğer ismi, Myliobatis aquila

çuha : far. * çühe, çuka (yün kumaş) * ince, sık dokunmuş, tüysüz yün kumaş

çuhadar : far. * çuha (yün kumaş) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) * Osmanlı döneminde saraydaki kişilerin dış işlerini yapan hizmetli kişi (çuhadan elbise giymesi veya çuhadan yapılma perdenin ardında emre hazır beklemesinden)

çuka : far. * çuha, coka (yünlü kumaş, aba) (far.); cuka (mersin balığı türü) (rus.) * Akdeniz, Marmara ve Karadeniz'de yaşayan tekirlerin irisi; mersin balığıgiller ailesine ait, tatlı su ve denizlerde yaşayan "çiga" (çoka) balığı, Acipenser ruthenus

çukur : tür. * çok, çoki (delmek, oymak) + ur (isim yapım eki) * hendek, oyuk, delik

çukurca : tür. * çukur (hendek, oyuk, delik) + ca (isim yapım eki) * Hakkari’nin bir ilçesi (ismini düz olmayan coğrafi konumundan almıştır.)

çukurova : tür., far. * çukur (hendek, oyuk, delik) (tür.) + abad (mamur ve tarım yapılan yer, çöl ve bozkır zıddı, düz, geniş arazi, yayla, yazı, düzlük) (far.) * Adana'nın bir ilçesi; Türkler Torosları aşıp güneye indiklerinde karşılaştıkları bölgeye verdikleri isim

çul : far. * cul (kaba kumaş, çuval bezi) * kıldan veya yünden kabaca dokunmuş hayvan örtüsü, yer örtüsü veya çadır

çulha : far. * cul (kaba kumaş, çuval bezi) + ah (kişi, yapan, eden eki) * kumaşçı, bezci, dokumacı, kumaş dokuyan; el tezgahında bez dokuyan kimse, dokumacı

çullanmak : far., tür. * cul (kaba kumaş, çuval bezi) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bez örtü gibi üzerini sarmak, örtmek anlamından; üstüne atılmak, yüklenmek, saldırmak

çulluk : tür. * cul (kaba kumaş, çuval bezi, kumaş, giysi; kaba dokunmuş örtü) + ik (isim/sıfat yapım eki) * çullukgillerden, genellikle nemli ormanlarda ve bataklıklarda yaşayan, uzun gagalı, tüyleri kahverengi ve lekeli, eti avcılar tarafından oldukça makbul sayılan, geceleri aktif olan göçmen bir av kuşu

çulpan : tür., moğ. * çol, çul, sol, sul, zol (parlaklık, ışık, gök cismi) + pan, bon (isim yapım eki) * Türk, Altay ve Moğol mitolojilerinde hem Gezegenler Tanrısı hem de gökyüzünün en parlak gök cismi olan Venüs, Çoban Yıldızı, Sabah Yıldızı, Zühre, Tan Çulpanı

çulsuz : tür. * cul (kaba kumaş, çuval bezi) + suz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * çulu bulunmayan; yoksul, varlıksız, parasız

çultar : tür. * cul (kaba kumaş, çuval bezi) + tar (isim yapım eki) * bir cins kilim; palan veya eyerin üzerine örtülen halı, kilim gibi bir örtü

çumra : tür. * çumra (çamurlu, balçıklı) (çumr (çamur, balçık) + a (isim yapım eki) ) * Konya'nın bir ilçesi; çamur (balçık)

çupra : gre. * tsipura (altın mızrak) (sparos (mızrak, cirit) + aurata (altın) ) * Sparidae familyasından bir tür Akdeniz ve Ege balığı

çurçur : gre. * tzutzuria (ufak tefek şeyler, ıvır zıvır) (tzoutz (küçük şey, ıvır zıvır) + oıri (küçültme eki) ) * lapina familyasından, pek soğuk olmayan denizlerin taşlık kayalık kıyı bölgelerinde sürüler halinde yaşayan, sularımızda da bulunan ve bazı yerlerde çırçır da denilen, birçok çeşidi olan, eti pek lezzetli olmayan küçük bir balık

çuşka : bul. * cuşka (acı biber, kırmızıbiber; külçe hammadde. görgüsüz, kaba saba taşralı kimse) * görgüsüz, kaba saba taşralı kimse

çuval : far. * cul (kaba kumaş, çuval bezi), cuval (çuldan, kaba kumaştan yapılmış büyük torba, harar) * genellikle kenevir, keten, jüt veya sentetik ipliklerden dokunan, tahıl, kömür, yem gibi gevşek veya dökme malzemeleri taşımak ve depolamak için kullanılan, ağzı geniş, tabanı kapalı, kaba ve büyük torba

çuvaldız : far. * cul (kaba kumaş, çuval bezi), cuval (çuldan, kaba kumaştan yapılmış büyük torba, harar) + dız, duz (araç eki) * çuval ve çuval gibi kaba dokumaları dikmekte kullanılan, ucu yassı ve hafif eğri, büyük iğne

çuvaş : tür. * yavaş (dost, barışçıl, sakin); Suvar (Suvaz/Çuvaz; boy adı) * Rusya Federasyonu içindeki Çuvaşistan Cumhuriyeti'nde, Olga nehri kıyısında yaşayan, Türk dillerinin Ogur (Bulgar) grubuna mensup kendine özgü bir lehçeyi konuşan ve çoğunluğu Ortodoks Hristiyan olan bir Türk halkı ve bu halka ait olan

çük : far. * çubak (küçük değnek, sopacık, çubuk) * erkek cinsel organı, penis, sik, yarak

çükür : far., tür. * çubak (küçük değnek, sopacık) + ür (isim yapım eki) (tür.) * ağaç saplı ve bir yüzü balta bir yüzü kazma olan bir araç

çüngüş : erm. * çenguş (çoban aldatan kuş, çoban kaçıran kuş) * Diyarbakır’ın bir ilçesi

çünkü : far. * çun (böyle, şunun gibi) + ki (ilgi edatı) * bu nedenle, nedeniyle

çürük : tür. * çuri (ekşimek, bozularak köpüklenmek) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * bozulmuş, zayıf veya sağlamlığını yitirmiş olan; dayanaksız, geçersiz veya işe yaramaz olan (mecazi) (caries (çürüme, bozulma) (lat.) )

çürümek : tür. * çuri (ekşimek, bozularak köpüklenmek) + mek (fiil mastar eki) * organik maddelerin mikroorganizmaların etkisiyle kimyasal değişikliğe uğrayarak bozulmak, kokmak ve dağılmak

çüş : far. * cuş (kargaşa) * yürüyen eşeği durdurmak için kullanılan nida

d : tür. * d, D * Türkçe alfabedeki beşinci harf ("Ç"den sonra, "E"den önce)

da : tür. * da, ta (yer bildirim eki) * orada, uzakta; ta (da (orada) (alm.) )

da’b : ara. * daaba (azimle devam etmek, gayret göstermek, sürekli çalışmak) * azim, gayret, sürekli çaba

da’n : ara. * da’n (dişi koyun) * dişi koyun

dabak : tür. * dab (vurmak, dövmek, ezmek) + ak (isim yapım eki) * koyun, keçi ve sığırların, ağız, tırnak aralarında olan bir hastalık; şap hastalığı; boynuzsuz keçi vb. hayvan; yaşlanmış ağaç; dalları kesilmiş ağaç gövdesi; tabaka, yaprak

dabaz : san. * tapas (sıcaklık, kızma, yanma) * kurdeşen ve veyabaz olarak bilinen, tıptaki ismiyle ürtiker, ciltte kırmızı plaklar şeklinde görülen, kaşıntılı, alerjik bir hastalık

dabbe : ara. * dabba (yürümek, ilerletmek, hareket etmek, debelenmek, tepmek, vurmak, sürünmek, yavaşça ilerlemek, hayvan gibi hareket etmek) + be (ile ilgili, gibi, -a ait) * debelenen, hareket eden, vuran, tepen, yürüyen; kapıyı kapamaya yarayan kol demiri (dub (kılıçla vurmak), dubbing (şövalyelik ünvanı verme) (ing.), depmek, tepmek (ayak ile itmek) (tür.), tab (basmak, baskı almak, damga basmak, mühür basmak) (tür.) )

dabbet ül arz : ara. * dabbe (debelenen, hareket eden, vuran, tepen, yürüyen) + el (ön ek, artikel) + erd, ard (yer, toprak, yeryüzü) * yerde debelenen; Kur’an’da Hz. Musa’nın asasını kemirerek cinlere O’nun vefatını haber veren varlık

dabh : ara. * dabaha (nefes nefese ve hızlı solumak; boğazlamak, kesmek, hızlı koşmak, solumak, hırıltı çıkarmak) * soluma, nefes nefese olma, hızlı soluma, hırıltı çıkarma

dabıl : ara. * tabl (geniş yüzey, dairesel ve yassı tepsi) * tokmakla vurularak ses çıkarılan dairesel deri yüzey (table (masa) (ing., fra.), tableau, Tabelle (tablo) (fra., alm.) )

dabigatran : lat. * dabi (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + gatran (kimyasal madde eki, direkt trombin inhibitörü sınıfı) * kan pıhtılaşmasını önlemek için kullanılan, trombini inhibe ederek antikoagülan etki gösteren sentetik ilacın etken maddesi (C25H25N7O3)

dabigatran eteksilat : lat., gre. * dabi (türeme kök) + gat (guanidin grubu içeren moleküller eki) + tran (trombin eki) + et (ethyl eki) + ex (‎ hexoxycarbonyl eki) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki) (gre.) + ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) * atriyal fibrilasyonu olan kişilerde kan pıhtılarını tedavi etmek ve önlemek ve inmeyi önlemek için kullanılan bir antikoagülan (C34H41N7O5)

dabir : ara. * dabara (arkasından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek, yönetmek, idare etmek, planlamak), dubr (arka, arka taraf, kıç, göt, makat; kök, son, nihayet) * yönetici, idareci, düzenleyeci, düzenleyen; arkadan gelen, ardından gelen, takip eden

dabrafenib : lat. * dabra (türeme önek) + fenib (küçük moleküllü kinaz inhibitörü eki) (phenyl (fenil grubu C6H5-) ) + ib (inhibitör eki) ) * hücre büyümesinin düzenlenmesinde rol oynayan ilgili enzim B-Raf'ın inhibitörü olarak görev yapan, BRAF geninin mutasyona uğramış versiyonuyla ilişkili kanserlerin tedavisinde kullanılan bir anti-kanser ilacın etken maddesi (C23H20F3N5O2S2)

dabuh : ara. * dabaha (nefes nefese ve hızlı solumak; boğazlamak, kesmek, hızlı koşmak, solumak, hırıltı çıkarmak), dabh (soluma, nefes nefese olma, hızlı soluma, hırıltı çıkarma) * soluyan, nefes nefese olan, hırıltı çıkaran, hırlayan

DAC : ing. * digital (sayısal) + analog (sürekli) + converter (dönüştürücü) * sayısal verileri sürekli analog sinyallere çevirerek hoparlör, motor veya analog devrelerde kullanılmasını sağlayan donanım bileşeni

dacarbazin : lat. * da (türeme kök) + carba (karbamat, üre yapısı veya karbon içeriği eki) + azine (azot içeren heterosiklik halkayı belirten kimyasal son ek, triazen eki) * melanom ve Hodgkin lenfomasının tedavisinde kullanılan alkilleyici ve antineoplastik özellikte kemoterapi ilacı, imidazol karboksamid (C6H10N6O)

dacrycarpus : gre. * dakryon (gözyaşı) + karpos (meyve, tohum) * reçine damlacıklarını andıran meyveleri olan, Podocarpaceae familyasından bir ağaç

dactylis : gre. * daktylos (parmak) * parmak gibi ayrılmış çiçek salkımlarına sahip, Poaceae familyasından bir çim

dactylopteridae : gre., lat. * daktylos (parmak) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) (gre.) + idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * kapkanatlılar (Dactylopteriformes) takımı içinde yer alan, Dactylopteridae familyasına ait, tropik ve subtropik denizlerde özellikle kumlu ve çamurlu dip bölgelerinde yaşayan, geniş göğüs yüzgeçlerini açarak kanat görünümü oluşturan uçan kırlangıç balıklarını kapsayan hayvan familyası

dactylopterinae : gre., lat. * daktylos (parmak) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) (gre.) + inae (-giller, zoolojik alt familya eki) (lat.) * kapkanatlılar (Dactylopteriformes) takımı içinde yer alan, Dactylopteridae familyasına ait, tropik ve subtropik denizlerde kumlu ve çamurlu dip bölgelerinde yaşayan, geniş göğüs yüzgeçleri parmak benzeri ışınlara ayrılmış uçan kırlangıç balıklarını kapsayan hayvan alt familyası

dactylopterus : gre., lat. * daktylos (parmak) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) (gre.) + us (isim yapım eki) (lat.) * kapkanatlılar (Dactylopteriformes) takımı içinde yer alan, Dactylopteridae familyasına ait, tropik ve subtropik denizlerin kumlu ve çamurlu diplerinde yaşayan, geniş göğüs yüzgeçleri parmak benzeri ışınlara ayrılmış ve kanat gibi açılabilen uçan kırlangıç balıklarını kapsayan balık cinsi

dactyloscopidae : gre., lat. * daktylos (parmak) + skopein (bakmak, incelemek, gözlemlemek, hedeflemek), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) (gre.) + idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * levreksiler (Perciformes) takımı içinde yer alan, Dactyloscopidae familyasına ait, Amerika kıtalarının tropik ve subtropik kıyılarında özellikle kumlu sığ deniz tabanlarında yaşayan, gözleri başın üst kısmında bulunan ve kuma gömülerek avlanan kum yıldızı balıklarını kapsayan hayvan familyası

dactyloscopus : gre., lat. * daktylos (parmak) + skopein (bakmak, incelemek, gözlemlemek, hedeflemek), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * levreksiler (Perciformes) takımı içinde yer alan, Dactyloscopidae familyasına ait, Amerika kıtalarının tropik ve subtropik kıyılarında sığ kumlu deniz tabanlarında yaşayan, gözleri başın üst kısmında bulunan ve kuma gömülerek avlanan kum yıldızı balıkları cinsi

dad : ara. * dad (ض) * Arapça alfabenin yirmi altıncı harfi

dadaist : tür., lat. * dada (üzerine gitme, tepki gösterme) (tür.) + ista (-cı, yapan, eden, destekleyen, yandaş eki) (lat.) * dadacı, dadaizm destekçisi, dadaizm taraftarı

dadaizm : tür., gre. * dada (üzerine gitme, tepki gösterme) (tür.) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.) * Dünya Savaşı'nın barbarlığına, sanat alanındaki ve gündelik hayattaki entelektüel katılığa ve erotizme tepki olarak ortaya çıkmış bir sanat akımı; 20. yüzyılın başında ortaya çıkan, geleneksel sanat kurallarını reddeden, absürd ve provokatif bir sanat akımı (dadaş (erkek kardeş, ağabey; delikanlı, babayiğit, cesur, bahadır) (tür.) )

dadak : tür. * dad (tatmak, tadına bakmak; ağabey, büyük erkek) + ak (isim yapım eki) * büyük kardeş, ağabey, dadaş; bebek; bir yiyeceğin tadına bakmak için yenilen parçası, tadımlık; şeker, akide şekeri

dadanmak : tür. * dada (üzerine gitme, sürekli isteme) + an (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyin sürekli üzerine gitmek, bir şeyi sürekli istemek, yiğit, cesur, kahraman (dadaïsme, dadaismus (irrasyonellik ve geleneksel sanatsal değerleri red) (ing., fra, alm.) )

dadaş : tür. * dada, dadak, dedaş (büyük erkek kardeş, ağabey) * erkek kardeş, ağabey; delikanlı, babayiğit, cesur, bahadır

daday : gre. * dadybra (verimli arazi) * Kastamonu’nun bir ilçesi (eski ismi Dadybra, Dadybraki)

dadı : far. * dadu (çocuk bakıcısı kadın, halayık) * özellikle küçük çocukların bakımını üstlenen kadın; sütanne, bakıcı veya çocuk yetiştirmekle görevli kadın (dad, daddy (baba) (ing.), dede (babanın veya annenin babası; yaşlı erkek) (tür.) )

dafi : ara. * dafe (savmak, savuşturmak, savunmak, kovmak, defetmek) * defeden, savunan, savuşturan

dafik : ara. * dafaka (fışkırmak, taşmak, boşalmak, atılmak, dökülmek) * fışkıran, taşan, boşalan, dökülen

daggıç : tür. * tagg, dagg (alın) + ıç (isim yapım eki) * alnın tam ortası (örneğin alnının takgıcına vurmak veya alnın takgıcıyla vurmak) (Erzurum ağzı)

daginet : ara. * dagana, dagn (kin beslemek, nefret etmek, düşman olmak) * kin, nefret, düşmanlık

dagr : lat., ara. * de (aşağı) + gradus (adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama, mertebe, sınıf) (lat.) * bir yere doğru gitmek, bir şeye ilerlemek, aşama kaydetmek (degree, degré (derece, ilerleme seviyesi, ilerleme, aşma, aşama), grade, Grad (derece, mertebe, ilerleme seviyesi, ilerleme, aşma, aşama) (ing., fra., alm.) )

dags : ara. * dağasa (karıştırmak, birbirine karışmak, karmaşık hâle getirmek) * karışıklık, karışık olma, karışım, karmaşık şey, birbirine karışmış şey

dağ : far. * dağ (ateş, yakı), dağdar (yanık, kederli, acılı kimse) (far.), dağlamak (yakmak) (tür., far. * yakı

dağ : tür. * tağ (uzak, yukarıda, yüksekte) * kıtaların çarpışması sonucu ortaya çıkmış yüksek kayalık (ta (uzakta) (tür.), da (orada) (alm.) )

dağ armudu : tür., far. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) (tür.) + amrud, urmod (gülgillerden ak çiçekler açan bir meyve ağacı) (far.) + u (iyeik eki) (tür.) * Rosaceae familyasının bir armut türü

dağ aslanı : tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + aslan (kedigillerden büyük yırtıcı ve etobur memeli hayvan) + ı (iyelik eki) * Kuzey ve Güney Amerika'da yaşayan; kedigiller familyasından yırtıcı bir hayvan türü, puma, kugar

dağ dalak : tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + dalak (midenin arkasında, diyaframın altında, sol böbreğin üstünde bulunan, bağışıklık sistemine destek veren, akyuvar üreten, kanı filtreleyen ve yıpranmış alyuvarları toplayan lenfoid organ) * yüksekliği 5-10 santimetre olan, yere yatık ve çiçekleri soluk sarı renkli bir tür dalak otu (teucrium montana)

dağ han : tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + han (kağan, hükümdar, sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * Oğuz Kağan'ın ilk eşinden olan oğullarından biri; Türk ve Altay mitolojisinde Dağ Kağanı. Tav Han

dağ ispinozu : tür., gre. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) (tür.) + spinos (bir tür ötücü kuş, fringilla) (gre.) * ispinozgiller familyasından bir ispinoz türü, fringilla montifringilla

dağ keçisi : tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + eçkü, keçi (etinden ve sütünden faydalanılan boynuzlu küçükbaş hayvan) + si (iyelik eki) * gevişgetirenler familyasından olan yaban keçisinin evcilleştirilmiş bir alt türü, capra aegagrus hircus

dağ kestanesi : tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) (tür.) + kastanon (bir tür kuruyemiş) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * yüksek bölgelerde, doğal şartlar altında, ilaç ve gübre kullanılmadan organik olarak yetişen, B1, B2 ve C vitaminleri açısından zengin olan, vücuda enerji veren, cinsel gücü arttıran,. bedensel yorgunluğu gideren. kandaki kolesterol oranını düşüren kestane cinsi

dağ kırlangıcı : tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + karlıgaç, kargılaç (bir tür göçmen kuş) (tür.) * kırlangıçgiller (hirundinidae) familyasından bir kuş türü, hirundo daurica, ebabil, ebrehe

dağalası : tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + ala (karışık renkli) + sı (iyelik eki) * Salmonidae familyasından Türkiye'nin en yaygın ve en büyük alabalık türü, Salmo trutta macrostigma

dağar : tür. * tağar (torba, çuval) * topraktan yapılmış, içine su, pekmez, turşu vb. konulan, dibi dar, ağzı geniş küp veya hamur yoğurmaya yarayan, topraktan yapılmış iki kulplu büyük çanak

dağarcık : tür. * tağar (çuval, torba) + cık (küçültme eki) * meşin veya dokuma, çoban veya avcı torbası; bilgi birikimi

dağdağa : tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + dağ + a (isim yapım eki) * gürültü patırtı

dağılım : tür. * dar, tar (yaymak, dağıtmak) + ıl (edilgen fiil eki) + ım (fiil isim yapım eki * yayılarak birbirinden ayrılma, dağılma işi

dağılmak : tür. * dar, tar (yaymak, dağıtmak) + ıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * yayılarak ayrılıp birbirinden uzaklaşmak, etrafa yayılmak (tar-u mar (darmadağın) (tür., far. )

dağınık : tür. * dar, tar (yaymak, dağıtmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * düzensiz, rastgele etrafa yayılmış, saçılmış

dağıstan : tür., far. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) (tür.) + istan (durulan yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) * Doğu Avrupa'nın Kuzey Kafkasya kısmında, Hazar Denizi kıyısında bulunan Rusya'ya bağlı olan, güney ve güneybatıda Gürcistan ve Azerbaycan ile, batı ve kuzeyde Rusya'ya bağlı cumhuriyetler olan Çeçenistan ve Kalmukya ile kuzeybatıda ise Stavrapol Krayı ile sınır komşusu olan özerk bir cumhuriyet

dağıtmak : tür. * dar, tar (yaymak, dağıtmak) + ıt (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ayırıp birbirinden uzaklaştırmak, etrafa yaymak (tar-u mar (darmadağın) (tür., far. )

daği : tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dağlık bölge ezgilerini içeren, karar perdesi Re (D) olan, özgün aralıklar ve hareketlerle karakterize edilen, melankolik ve dramatik ifadeye sahip, dağlık bölgelerde söylenen ve uzun havayı andıran türkülerin makamı

daği-bayati : tür., ara. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + i (tamlama eki) + bayati (varlıklı, devletli, imkana sahip, zengin) (bayat (varlık, devlet, imkan) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Türk musikisinde, karar perdesi Re (D) olan, Daği makamının Bayati usulüyle harmanlandığı, zengin melodi geçişleri ve duygusal derinliğiyle öne çıkan Türk makam müziğinde özgün bir makam

dağlamak : far. * dağ (yakı, ateş) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * üzerine ateş bastırmak, yakmak

dağlık : tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + lık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dağ bulunan bölge, dağların olduğu yer

dağlık karabağ : tür., far. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + lik (isim yapım eki) + kara (siyah, koyu renkli) + bağ (bahçe) * Güney Kafkasya'da, Küçük Kafkas Sıradağları'nda Azerbaycan'a ait ancak uzun yıllar Ermeni işgali altında kalmış tarihi bölge

dah : ara. * daha (yaymak, serpmek, sermek, düzlemek) * yayılmış, serilmiş, düzlenmiş

dah : tür. * dah (akıl) * düşünme, kavrama ve anlama yetisi, zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış, muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri alma, akıl

dah : tür. * dah, deh (at için yönlendirme ve komut nidası) * atın koşmasını sağlamak için söylenen nida

daha : tür. * keza, dahi (ek olarak, ilaveten, -da, de) * ilave olarak, ek olarak; henüz

dahd : ara. * dahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek) * çürütme, aksini ispatlama, reddetme

dahdah : tür. * dehdeh, dahdah (at yönlendirme nidası ikilemesi * çocuk dilinde at

dahi : ara. * dah (akıl) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * akıllı, kurnaz; zihinsel açıdan üstün yeteneklere sahip olan

dahi : tür. * da, de (ek olarak, ilaveten, dahi) * ilave, ek olarak, dahi

dahikat : ara. * dahika (gülmek, sevinç göstermek) * kahkaha, gülme, neşe

dahil : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma) * içeride, kapsama alınmış, içeri alınmış, içeri girmiş, nüfuz etmiş

dahilen : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), dahil (içeride, kapsama alınmış, içeri alınmış, içeri girmiş, nüfuz etmiş) + en (gibi, olarak) * dahil olarak, içeride olarak

dahili : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), dahil (içeride, kapsama alınmış, içeri alınmış, içeri girmiş, nüfuz etmiş) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iç, içsel, içe yönelik, iç ile ilgili

dahiliye : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), dahil (içeride, kapsama alınmış, içeri alınmış, içeri girmiş, nüfuz etmiş) + iye (yer ve durum eki) * iç ile ilgili olma; tıp alanında iç hastalıkları bölümü; organ ve sistemlerin iç yapılarıyla ilgilenen tıp dalı, iç hastalıkları

dahiliyeci : ara., tür. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), dahil (içeride, kapsama alınmış, içeri alınmış, içeri girmiş, nüfuz etmiş) + iye (yer ve durum eki) (ara.) + ci (yapan, eden eki) (tür.) * iç hastalıkları uzmanı

dahin : ara. * daha (yaymak, döşemek, sermek) * yayılan, döşenen, serilen

dahir : ara. * dahara (bozguna uğratmak, yenmek, mağlup etmek, alçaltmak, aşağılamak, boyun eğdirmek) * aşağılanmış, alçaltılmış, boyun eğdirilmiş, yenilmiş, mağlup, hor, hakir

dahiyane : ara., far. * dahi (akıllı, kurnaz; zihinsel açıdan üstün yeteneklere sahip olan) + ane (gibi, ile ilgili) * dahice, dahiye yakışır şekilde

dahiyyet : ara. * daha (kurban etmek, adamak, öğle vakti sunmak) + iyyet (isim yapım eki) * kurban, adanmış şey, sunulmuş hayvan, adaklık hayvan, adak

dahl : ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), duhul (giriş, içeri girme, dahil olma, nüfuz) * girme, içeri girme, dahil olma, nüfuz, tesir; kar, gelir, irad

dahlia : lat. * Dahl (İsveçli botanikçi Anders Dahl) * gösterişli çiçeklere sahip, Asteraceae familyasından süs bitkisi

dahra : tür. * tahra (keskin sırt/arka yüzey, eğrilmiş metal nesne) * çalıları, dik dikenleri, ince dalları, küçük çapta odunu, odunlaşmış çalıları ve dalları kesmek ve ağaç budamak için kullanılan, ucu öne doğru eğri, pala veya nacak benzeri saplı bir tarım aleti

dai : ara. * da’a (çağırmak, çağrı yapmak) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer), davet (çağırma, çağrı * çağırıcı, çağıran, davet eden, çağrı yapan (due (vadesi dolmuş, zamanı gelmiş, çağrılan, çağrılmış) (ing.) )

daib : ara. * daba (devam etmek, süreklilik göstermek, sürüp gitmek) * adet ve usulünde devam eden; sürekli devam eden, aralıksız, devamlı; özellikle usül veya ritüel bağlamında sürekli olan

daim : ara. * dama (sürmek, devam etmek, kesintisiz olmak), devam (sürme, daim olma) * süregelen, sürekli, devamlı, kalıcı

daima : ara. * daim (sürekli, devamlı) + a (zarf yapım eki) * sürekli, hep, her zaman

daimi : ara. * daim (sürekli, devamlı) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sürekli, hep, her zaman

dair : ara. * daara (dönmek, çevresinde dönmek, hareket etmek, çevirmek, yuvarlamak), dair (bir şey etrafında dönen, deveran eden), devr (devir, döngü, dönem) * hakkında, ilgili, çevresinde

daire : ara. * daara (dönmek, çevresinde dönmek, hareket etmek, çevirmek, yuvarlamak), dairat (döngü, dönüş, çember, halka), devr (devir, döngü, dönem, çağ, epok, periyod) * bir merkezi noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın 360 derece döndürülmesiyle oluşan şekil, çember, halka, döngü; bir çember ile çemberin iç bölgesinin bileşiminden oluşan düzlem parçası; dairenin alanı S = π.r^2; dairenin çevresi P = 2π.r

dairesel hareket : ara. * daire (bir merkezi noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın 360 derece döndürülmesiyle oluşan şekil; çember, halka, çevrim, döngü, devir, dönem, çağ) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + harake (devinmek, kımıldamak, kıpırdamak) + et (isim yapım eki) * bir cismin bir eksen etrafında izlediği çembersel, halkasal, döngüsel, yörüngesel hareket (v=ω.r)

dairevi : ara. * daire (bir merkezi noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın 360 derece döndürülmesiyle oluşan şekil; çember, halka, çevrim, döngü, devir, dönem, çağ) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dairesel

daiy : ara. * da’a (çağırmak, çağrı yapmak; istemek, arzulamak, yalvarmak; ad vermek, nispet etmek) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer), ed’iya (ç.) * çağırılan, davet edilen, ad verilen nispet edilen; evlat edinilmiş kimse, başkasının çocuğu olduğu halde kendisine nispet edilen kişi, evlatlık

dakar : sen. * dekk (ülke) + rav (kaçmak) (kaçış ülkesi); tamarind (demirhindi) * Senegal'in başkenti

dakarbazin : lat. * da (türeme önek) + carba (karbamat, üre yapısı veya karbon içeriği eki) + azine (azot içeren heterosiklik halkayı belirten kimyasal son ek, triazen eki) * Melanom ve Hodgkin lenfomasının tedavisinde kullanılan bir kemoterapi ilacı, imidazol karboksamid (C6H10N6O)

dakik : ara. * dakik (ince, hassas, narin), dakka (ufalamak, inceltmek, ayrıntılandırmak, incelemek, inceltmek, dikkatle araştırmak; vurmak, yıkmak, ezmek, ezip ufalamak, yerle bir etmek, düzlemek, dümdüz etmek) * düzenli işleyen, aksamayan, hassas

dakika : ara. * dakika (partikül, ince ayrıntı, nüans; derecenin ve saatin altmışta biri), dakka (ufalamak, inceltmek, ayrıntılandırmak, incelemek, inceltmek, dikkatle araştırmak; vurmak, yıkmak, ezmek, ezip ufalamak, yerle bir etmek, düzlemek, dümdüz etmek) * altmış saniyelik zaman birimi

dakikane : ara., far. * dakka (ufalamak, inceltmek, ayrıntılandırmak, incelemek, inceltmek, dikkatle araştırmak; vurmak, yıkmak, ezmek, ezip ufalamak, yerle bir etmek, düzlemek, dümdüz etmek), dakik (düzenli işleyen, aksamayan, hassas) + ane (gibi, ile ilgili) * dakik bir şekilde

dakk : ara. * dakka (ufalamak, inceltmek, ayrıntılandırmak, incelemek, inceltmek, dikkatle araştırmak; vurmak, yıkmak, ezmek, ezip ufalamak, yerle bir etmek, düzlemek, dümdüz etmek) * yıkım, ezilme, vurulma, çarpılma, parçalanma, düzlenme, dümdüz olma

dakka : san. * dhaka (dhak (doğu Hindistan'a ait bir ağaç türü); Dhakeshwari (bir Hindu tanrıçası ismi), dhakkya (gözkulak olmak, gözlemek, gözetmek) * Bangladeş'in başkenti

daklatasvir : lat. * dacla (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + tasvir (kimyasal madde eki, NS5A inhibitörü sınıfı) * hepatit C tedavisinde kullanılan, viral çoğalmayı engelleyerek etkili olan sentetik antiviral ilacın etken maddesi (C40H52Cl2N8O6)

daklizumab : lat. * dacli (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + zu (insanlaştırılmış) + mab (monoklonal antikor eki, (humanized monoclonal antibody) ) * bağışıklık sistemini hedef alan, özellikle T hücrelerini inhibe ederek bazı otoimmün hastalıkların tedavisinde kullanılan sentetik monoklonal antikor ilacın etken maddesi (C6332H9808N1678O1989S42)

dakomitinib : lat., gre. * da (türeme önek) + co (bileşik eki) + mi (ek) + tinib (tyrosine kinase (tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine (kimyasal madde eki) (lat.) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani olan) (lat.) ) * EGFR'nin (Estimated, Glomerular Filtration) seçici ve geri döndürülemez bir inhibitörü olan, küçük hücreli dışı akciğer karsinomunun tedavisine yönelik bir ilacın etken maddesi (C24H27ClFN5O)

dakriyoadenit : gre. * dakru (göz yaşı) + adenos (beze) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) ) * lakrimal bezlerin (gözyaşı bezleri) iltihaplanması

dakriyolit : gre. * dakryolithos (dakryos (gözyaşı) + lithos (taş, kaya) ) * çeşitli hastalıklar sonucunda zamanla oluşan gözyaşı taşları

dakriyosistektomi : gre. * dakryokystektomi (dakryos (göz yaşı) + kystis (kist, kese, torba, kapsül, mesane) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * gözyaşı kesesinin tamamen çıkarılması

dakriyosistit : gre. * dakryokystitida (dakryos (göz yaşı) + kystis (kist, kese, torba, kapsül, mesane) + tidis, tida (iltihap, enfeksiyon) ) * lakrimal kese (göz yaşı kesesi) iltihabı

dakriyosistografi : gre. * dakryokystographia (dakryos (gözyaşı) + kystis (kist, kese, torba, kapsül, mesane) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * göz yaşı kanalının kanüle edilerek, floroskopik gözlem altında kontrast madde tatbiki ile incelenmesi

dakriyosistorinostomi : gre. * dakryokystorhinostomia (dakryos (gözyaşı) + kystis (kist, kese, torba, kapsül, mesane, idrar torbası, sidik torbası) + rhis, rhinos (burun, gaga, hortum) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma (ağız, açıklık, açılış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * göz yaşı kanalının tıkalı olması nedeniyle, göz yaşının akmasını sağlamak için cerrahi operasyonla delik açılması işlemi

dakriyostenoz : gre. * dakryos (göz yaşı) + stenosis (daralma) (stenos (dar) + osis (durum, sorun, hastalık) ) * konjenital (doğuştan) gözyaşı kanalı tıkanıklığı

daksha : san. * daksha (yapabilen, yetenekli, uzman, becerikli, dürüst) * Hint mitolojisinde Vedik dönem öncesine ait bir tanrı

daktil : gre. * dachtylos (parmak) * parmak anlamına gelen kök; bilimsel terimlerde parmak, parmak biçimli uzantı veya parmağa benzeyen yapı anlamında kullanılan ön ek ve kök; Yunan mitolojisinde İda Dağı'nda yaşayan doğaüstü küçük parmak adamlar/cüceler

daktilit : gre. * dachtylos (parmak) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * tüm parmağın iltihaplanmasına bağlı olarak parmaktaki aşırı şişkinlik durumu, sosis parmağı sendromu

daktilo : gre. * dachtylos (parmak) * parmakla yazan anlamından türetilen, yazı yazma işini parmak hareketleriyle yapan mekanik yazı makinesini ve bu makineyi kullanan kişi

daktilografi : gre. * dachtylos (parmak) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * parmakla yazma sanatı; daktilo (yazı makinesi) kullanarak yazı yazma işi, özellikle resmi yazışmalar, sekreterlik ve büro çalışmaları kapsamında gelişen yazım tekniği

daktiloskopi : gre. * dachtylos (parmak) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * parmak izine dayanarak kimlik belirleme yöntemi

daktilotekni : gre. * dachtylos (parmak) + tekhne, tekhnos (sanat, zanaat, beceri) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) * suçlunun parmak izlerini belirlemeye, kimliğini araştırıp bulmaya yarayan yöntemlerin bütünü

dal : ara. * dal (د) * Arapça alfabenin dördüncü harfi

dal : tür. * tal, dal (ayrışmak, şubelere ayrılmak, bölünmek, bir noktadan dağılmak; uzanmak) * uzantı, kol; ağacın gövdesinden çıkan kollardan her biri (teilen (bölmek, ikiye ayırmak) (alm.), dal (bölmek) (san.) )

dalab : tür. * dal (oymak, batırmak, saplamak, içine girmek, derinine inmek) + ab (isim yapım eki) * azim ve gayretle çalışmak; dişi hayvan çiftleşmek istemek, erkek istemek; aygır isteyen kısrak, erkek isteyen dişi eşek veya hayvan; cinsel ilişkiye çok düşkün kadın

dalak : tür. * tal (ayrışmak, şubelere ayrılmak, bölünmek, bir noktadan dağılmak) + ak (isim yapım eki) * midenin arkasında, diyaframın altında, sol böbreğin üstünde bulunan, bağışıklık sistemine destek veren, akyuvar üreten, kanı filtreleyen ve yıpranmış alyuvarları toplayan lenfoid organ

dalal : ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak) * sapıklık; sapma, yönelme, doğrudan, iman ve İslam yolundan sapma

dalalet : ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek, kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak), dalal (sapıklık, sapma, yönelme) + et (isim yapım eki) ) * doğru yoldan uzaklaşma, sapıklık, sapkınlık, sapma

dalamak : tür. * dala, tala (ısırmak, dişlemek) + mak (fiil mastar eki) * ısırmak, dişlemek; dokunarak teni acıtmak

dalaman : tür. * dal, dala (uzamak, sarkmak; bir çalgı) + man (isim yapım eki) * uzun boylu; bir çeşit çalgı; Muğla'nın bir ilçesi (della, delv (sarkıtmak) (ara.) )

dalan : tür. * dal (oymak, batırmak, saplamak, içine girmek, derinine inmek) + an (-cı, yapan, eden eki) * bir yapının veya yapının bir bölümünün çeşitli yerlerine dağılmayı sağlayan giriş, içeri girildiğinde görülen ilk boşluk

dalap : tür. * dal (oymak, batırmak, saplamak, içine girmek, derinine inmek) + ab (isim yapım eki) * dişi eşek, kısrak için çiftleşmek isteğinde olan, çiftleşme zamanı gelmiş, erkek arayan

dalaşmak : tür. * dala, tala (ısırmak, dişlemek) + ş (işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birbirini ısırarak boğuşmak, birbirini ısırmak; ağız kavgası etmek, karşılıklı olarak sözle atışmak

dalavere : ita. * dare (gidiş) + le (ön ek) + avere (alışmak, sahip olmal) * hile, düzen, kumpas, sahtekarlık, dolandırıcılı; ayrışan, ayrışma, ayrışmak, bir yöne gitmek (delivery (teslimat) (ing.), deliver, livrer (teslim etmek) (ing., fra.) )

dalaylama : moğ., tib. * dalai (okyanus, büyük deniz) + lama (üstün; şef, reis, başkan, baş rahip; rehber, ruhani öğretmen, rahip) * okyanus kadar engin bilgeliğe sahip öğretmen; Tibet Budizmi’nin en yüksek ruhani lideri ünvanı

dalbastı : ara. * dal (ağaç gövdesinden çıkan tomurcuklu uzantı) + bas (itmek, sıkıştırmak) + tı (geçmiş zaman eki) * aşılı, iri bir kiraz cinsi

daldız : tür. * dal (oymak, batırmak, saplamak) + dız, duz (araç eki) * marangozların ağaç oymakta kullandıkları oluklu demir araç; ağaçtan oyulmuş arı kovanı veya yayık

d'alembert ilkesi : fra., tür. * d'alembert (Fransız matematikçi ve filozof Jean le Rond d’Alembert'in soyadından) (fra.) + * ilke (kural, yasa, kanun, prensip) + si (iyelik eki) (tür.)

dalfampridin : lat. * dalfa (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + ampridin (kimyasal madde türevi, potasyum kanal inhibitörü) * multipl skleroz gibi nörolojik hastalıklarda sinir iletimini artırmak için kullanılan sentetik ilacın etken maddesi (C5H6N2)

dalfes : ara. * dal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) + fes (Fas'ın Fes şehrinden) * üstünde sarık bulunmayan, sarıksız fes

dalfidan : tür., gre. * tal, dal (ayrışmak, şubelere ayrılmak, bölünmek, bir noktadan dağılmak; uzanmak) (tür.) + phyo, phyein (doğmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek, gelişmek, şişmek, kabarmak), phyton (bitki, yeni tohumdan çıkan taze bitki) (gre.) * taze ve yeni fidan

dalga : ara., tür. * dal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) (ara.) + ga (isim yapım eki) (tür.) * denizde veya gölde rüzgarın, depremin, akıntının etkisiyle oluşan çalkalanma, sallanma

dalga boyu : tür. * dalga (çalkalanma, sallanma, osilasyon) + boy (uzunluk, yükseklik) + u (iyelik eki) * Yunanca lamda (λ) harfi ile sembolize edilen, bir dalga örüntüsünün tekrarlanan birimleri arasındaki mesafe (λ = v / f)

dalgacı : tür. * dalga (çalkalanma, sallanma, osilasyon) + cı (yapan, eden eki) * vaktini boşa harcayan, üretmek yerine oyalanmayı tercih eden

dalgakıran : tür. * dalga (çalkalanma, sallanma, osilasyon) + kıran (kesen, ayıran, bölen, engelleyen) * kıyıyı, kıyıdaki yapıları ve limandaki gemileri, tekneleri dalgaların yıpratıcı etkisinden korumak için liman veya iskele önlerinde denizin içinde yapılan metalden veya betondan uzun set

dalgalı akım : tür. * dalga (çalkalanma, sallanma, osilasyon) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + akım (akış, ilerleme) * bir çevrimde akış yönü ve gerilimi sürekli değişen akım, alternatif akım

dalgıç : tür. * dal (oymak, batırmak, saplamak, içine girmek, derinine inmek) + gıç (-cı, -ci, yapan, eden) * suya dalan kişi (delve (derinlemesine araştırmak, içine dalmak, derin oyuk yaratmak) (ing.), delve (kova) (ara.) )

dalgın : tür. * dal (oymak, batırmak, saplamak, içine girmek, derinine inmek) + gın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dikkat etmeyen, dikkatini başka bir noktaya vermiş, aklı başka yerde, dikkatsiz

dalkavuk : tür. * dal, zal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) + kavuk (üzerine sarık dolanan erkek başlığı; başa giyilen uzun şapka) (kavuk sallayan, ne denirse tasdik edip destekleyen) * yağcı, şakşakçı, yalaka

dalkılıç : tür. * dal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) + kılıç (uzun ve kenarı keskin metalden yapılmış savaş aleti) * kılıcını kınından çekmiş olan

dalkıran : tür. * tal, dal (ayrışmak, şubelere ayrılmak, bölünmek, bir noktadan dağılmak; uzanmak) + kır (kesmek, bölmek, ayırmak) + an (isim yapım eki) * çok şiddetli esen rüzgar

dalkurutan : tür. * tal, dal (ayrışmak, şubelere ayrılmak, bölünmek, bir noktadan dağılmak; uzanmak) + kuru (ıslak olmayan, nemli olmayan, susuz) + tan (isim yapım eki) * kabuk altındaki odun katında oyuklar açarak zeytin dallarını, dişbudak sürgünlerini kurutan zararlı bir kınkanatlı böcek

dall : ara. * dalle (saptırmak, azdırmak, yöneltmek) * sapan, sapık, azan, azdırıcı, dalalet içinde olan

dallama : tür. * dal, zal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) + la (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) * boş boş salınıp duran, aptalca hareketler yapan, tuhaf davranışlar sergileyen

dalmak : ita., tür. * dal (içine girmek, derinine inmek, batırmak, saplamak) + mak (fiil mastar eki) * suyun içine girmek, suyun derinliklerine inmek; derinlemesine araştırmak, içine dalmak, derin oyuk yaratmak (delve (derinlemesine araştırmak, içine dalmak, derin oyuk yaratmak) (ing.), delve (kova) (ara.) )

daltaban : tür. * dal, zal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) + tab (basmak, ayakla değmek) + an (isim yapım eki) * yalınayak, çıplak ayak

dalteparin : lat. * dal (sentetik madde eki) + tepar (heparin türevi eki) + in (kimyasal bileşik eki) * felç veya kalp krizi riskini azaltmak için derin ven trombozu ve pulmoner emboli profilaksisi veya tedavisinde kullanılan düşük molekül ağırlıklı bir heparin (C12H17NO20S3)

dalton yasası : ing., tür. * dalton (İngiliz kimyager John Dalton’un soyadından) (ing.) + yasa (kanun, kural, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) (tür.) * bir gaz karışımındaki toplam basıncın, bileşen gazların kısmi basınçlarının toplamına eşit olduğunu belirten ve gaz karışımlarının davranışını açıklayan gaz yasası

daltonizm : ing., gre. * dalton (İngiliz kimyager John Dalton'un soyadından) (ing.) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.) * gözün retinasındaki koni hücrelerinin renk algısını sağlayan pigmentleri üretememesi veya eksik üretmesi sonucu, özellikle kırmızı, yeşil ve mavi tonlarının ayırt edilemediği, en yaygın türü kırmızı-yeşil renk körlüğü olan kalıtsal bir görme bozukluğu, renk körlüğü

daluy : tür. * dal, tal (dalmak, içine girmek, odaklanmak) + uy (ile ilgili, gibi, -a ait) * büyük deniz, dünya denizlerini oluşturan geniş su kütlesi, okyanus (dalaylama (okyanus kadar engin bilgeliğe sahip öğretmen) (moğ., tib.) )

dalya : ita. * taglio (kesik, çentik) * bir şey sayılırken birim olarak alınan sayıya gelince söylenen uyarma sözü (örneğin dalya yüz ise, her yüz sayışta "dalya" denir.) (tailor, tailleur (terzi) (ing., fra.), tailler (budamak, kesmek) (fra.) )

dalyan : gre. * ta aliiana (balıkçılık yerleri, balıkhaneler) (ta (çoğul öneki) + aliia (balıkçılık, balık avı) + na (yer eki) * su içinde, çakılmış kazıklara gerilmiş ağlardan oluşturulan büyük ve geniş balık avlama sahası

dalyan : tür. * taylan (tay gibi, taya benzeyen, genç) (tay (at yavrusu) + lan (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * uzun boylu, zarif

dalyarak : tür. * dal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) + yarak (penis) (yar (keserek ikiye ayırmak) + ak (-cı, araç anlamı) ) * penis sallayan; bön, salak, budala

dalyasan : tür. * dal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) + yas (dayamak, yaymak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sarıkların omuz üzerine dökülen ucu

dam : lat., fra. * domina (kadın hükümdar, kraliçe) (lat.); damus, dame (kadın) (lat., fra.) * kadın, avrat, hatun, cins-i latif

dam : zen., lat. * dam (ev, ikametgah, konut, mesken) * yapıların üstünü örten bölüm (domus (ev, barınak, yuva) (lat.); dome, dôme (kubbe, büyük ev) (ing., fra.) )

dama : lat. * domina, dama (kraliçe) * altmış dört kareye bölünmüş bir zemin üzerinde on altışar taşla iki kişi arasında oynanan bir oyun

damacana : ita. * damigiana (Giana Hanım) (dami (kadın, hanım) + giana (Giana) ) * 18 litre veya üzeri büyük şişe (lady Jane (Jane hanım), demijohn (yarım John) (ing.), dame-jeanne (Jeanne Hanım) (fra.) )

damak : gre., san., tür. * doma, tama, tam (duvar) + ak (isim yapım eki) * ağız boşluğunun tavanı (dome, dôme (kubbe) (ing., fra.) )

damal : gür. * damali (sakla, saklı, gizle, gizli) * Ardahan’ın bir ilçesi

damalı : lat., tür. * domina, dama (kraliçe) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dama oyunu zemini gibi siyah ve beyaz karelerden oluşan

daman : ara. * damman (hiraks, faremsi küçük memeli; kaya tavşanı) * Afrika ve Orta Doğu'da yaşayan, dış görünüşü tavşana veya kocaman bir kobaya benzeyen, ancak fillerin ve deniz ineklerinin en yakın yaşayan akrabası olan küçük bir memeli hayvan, hiraks, kaya tavşanı

damar : tür. * dam, tam (damlamak, küçük parçalar halinde kesik kesik akmak) + ar (isim yapım eki) * canlı varlıklarda içinde kanın dolaştığı kanal (dem (kan) (ara.) )

damasko : ara. * dari masak (sulanmış yer) (dar (yurt, yer) + i (tamlama eki) + masak (sulanmış) ) * döşemelik olarak kullanılan, çözgü ve atkı iplikleri birbirinden ayrı parlaklıkta olduğu için değişik desen oluşturan, ipek ve keten karışımı bir kumaş

damat : far. * damad, damatar (düğün yapan, düğün sahibi) * gelinin kocası, evlenip koca olan erkek, birinin kızının kocası, güvey

dambıl : ing. * dumbbell (dumb (dilsiz; aptal, atıl, uyuşuk) + bell (çan, zil) ) * küçük el halteri; kilise çanını çalmak için kullanılan alet (hımbıl (uyuşuk, atıl, güçsüz, zavallı, tembel, aptal, budala), tembel (atıl duran, iş yapmayan, çalışmayan, çalışmayı sevmeyen) (tür.) )

dambıra : tür. * dombra (alwtin çıkardığı sesten onomatopeik kelime) * Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan gibi Orta Asya ülkelerinde yaygın olarak kullanılan, gövdesi genellikle armut biçiminde olan, iki telli ve parmakla ya da mızrapla çalınan uzun boyunlu ve yaylı Türk çalgısı

damga : tür. * tamga (baskı bloku, mühür) * bir işareti, logoyu, yazıyı, nişanı bir yere basmakta kullanılan araç, mühür (demg (dimağa vurmak, beyine vurmak), dimağ (beyin) (ara.) ("damga vurmak" ifadesi ilintisi) )

damgalamak : tür. * tamga (baskı bloku, mühür) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * damga vurmak

damıtmak : tür. * tam, dam (damlamak, küçük tanecikler halinde kesik kesik akmak) + ıt (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir sıvının veya karışımın belirli bir bileşenini ısıtarak buharlaştırıp ayrıştırdıktan sonra en uçucu öğelerini soğutup yoğunlaştırarak arı bir durumda yeniden veya yeni bir öğe olarak elde etmek (damp, Dampf (buhar, nem, rutubet), damp, dämpfen (nemlendirmek, ıslatmak) (ing., alm.) )

damızlık : tür. * tam, dam (damlamak, küçük tanecikler halinde kesik kesik akmak) + ız (isim yapım eki) + lık (isim yapım eki) * sadece dişileri döllemesi amacıyla yetiştirilen erkek hayvan (damıtmak, damlatmak (tür.) (dölleyici hayvanın spermini damlatması anlamı ilintisi) )

damir : ara. * damara (özdeşleştirmek, gizlemek, saklamak; inceltmek, zayıflatmak (mecazi) ) * zayıf, ince

damla : tür. * tam, dam (damlamak, küçük tanecikler halinde kesik kesik akmak) + la (isim yapım eki) * suyun, kesik kesik akan küçük taneciklerinden her biri (dem (kan, göz yaşı) (ara) )

damlalık : tür. * tam, dam (damlamak, küçük tanecikler halinde kesik kesik akmak) + la (isim yapım eki) + lık (araç eki) * bir sıvıyı damla damla akıtmak için bir ucuna kauçuktan yapılmış başlık geçirilmiş, öbür ucu sivri, cam veya plastikten araç

damlamak : tür. * tam, dam (damlamak, küçük tanecikler halinde kesik kesik akmak) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * küçük tanecikler halinde kesik kesik akmak (damp, Dampf (buhar, nem, rutubet), damp, dämpfen (nemlendirmek, ıslatmak) (ing., alm.) )

damm : ara. * damma (toplamak, katmak, kapamak, kavuşturmak, kucaklamak, yanına almak, eklemek) * eklenti, ekleme, kavuşturma, katma, kapatma (dame, Dame (bayan, erkeğin yanına eklenen) (ing., fra., alm.) )

damokloid : gre. * Damokles (Yunan mitolojisinde Sicilya tiranı Dionysios’un sarayında yaşayan, aşırı şans veya güç sahibi olmanın ardındaki sürekli tehlike ve tehdidi simgeleyen ve kılıçla tehdit edilen kişi adı) (damos, demos (halk) + kleos (ün, nam, şöhret, şan) ) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * Güneş Sistemi’nde uzun dönemli ve oldukça eliptik yörüngelere sahip, kuyruklu yıldız kökenli olabileceği düşünülen küçük gökcisimlerini kapsayan asteroit grubu; adını Damokles’in kılıcından alan ve genellikle Minor Planet Center sınıflandırmalarında kullanılan gökbilim terimi

damon : gre. * damein (evcilleştirmek), damon (evcilleştiren, boyun eğdiren) * Yunan mitolojisinde, arkadaşı Pythias için hayatını riske atan, dostlukta sadakatın simgesi olmuş filozof; dişlerin üzerine yapıştırılan braketlerin üzerinde kapakların bulunduğu sistem

damper : ing. * damp (söndürmek, sönümlemek, sindirmek, absorbe etmek, amortisör işlevi görmek) + er (-cı, yapan, eden eki) * hidrolik krikoyla hareketi sağlanan bir yük boşaltma düzeneği (Stoßdämpfer (amortisör, çarpma şiddeti azaltıcı, güç emici, absorbe edici) (alm.) )

damping : ing. * damp (söndürmek, sönümlemek, gücünü azaltmak) + ing (isim yapım eki) * bir malı, fiyatını çok aşağı düşürerek satmak; fizikte, salınımlı bir sistemin enerji kaybı

dan : ara. * danna (alçaltmak, aşağılamak, alçak olmak) * alçak, altta, aşağı, aşağıda, düşük, yakın, yakında (down (aşağı, aşağıya, alt, altta), den (mağara, in, batakhane, yeraltı) (ing.) )

dan : far. * dan (tutan, alan, taşıyan, kap, muhafaza eden, bulunduran) * Kazaklarda tefe verilen isim

dana : tür. * tana (bir yaşında sığır yavrusu) * ineğin, sütten kesilmesinden sonraki bir yaşını doldurmuş yavrusu

danaburnu : tür. * dana (yavru sığır) + burun (yüzde, başın ön kısmında bulunan, öne doğru çıkıntılı olan ve solunum ile koku alma işlevlerini gören organ) + u (iyelik eki) * Gryllotalpidae familyasından toprak altında yaşayan ve bitki kökleriyle beslenen bir böcek, gryllotalpa gryllotalpa, köstebek böceği.; aslanağzı çiçeği

danakıran : tür. * dana (yavru sığır) + kır (kesmek, ayırmak, bölmek; helak etmek, yok etmek) + an (isim yapım eki) * Düğünçiçeğigiller familyasına ait olan Kuzey Anadolu dağlarındaki ormanlarda yetişen, halk arasında Bohça otu, Kara çöpleme, Siyah harbak, Boynuz otu, Danabağırtan olarak anılan bitki

danaparoid : lat. * dana (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + paro (parin türevi, heparin benzeri antikoagülan) + id (kimyasal madde eki) * kan pıhtılaşmasını önlemek için kullanılan, heparin benzeri yapıya sahip sentetik antikoagülan ilacın etken maddesi

danazol : lat. * dan (türeme ek) + azol (isoksazol halkası eki) * endometriosis, fibrokistik meme hastalığı, kalıtsal anjiyoödem tedavisinde kullanılan bir ilacın etken maddesi (C22H27NO2)

danca : isk., nor. * danr (düzlükte yaşayanlar, ova insanları) (isk., nor.) + ca (dil belirten ek) (tür.) * Hint-Avrupa dil ailesinin Cermen kollarından Kuzey Cermen (İskandinav) grubuna ait olan, çoğunluğu Danimarka'da ve Grönland ile Faroe Adaları gibi özerk bölgelerde yaşayan yaklaşık altı milyon insan tarafından konuşulan, kendine has yutma ve gırtlak sesleriyle (stød) bilinen resmi bir dil, Danimarka dili

dandanakan : far., tür. * dandan (güç, kuvvet, sertlik; diş) (far.) + kan (yer) (tür.) * güçlü yer, sert yer; 1040 yılında, Selçuklu Türkmenleri ile Gazneliler İmparatorluğu arasında Merv şehrinde yapılan ve Selçukluların kesin zaferiyle sona eren savaş

dandik : ara., tür. * dan (aşağı, alt) + dik (son ek) * çok düşük nitelikli, kalitesiz, aşağılık, aşağı seviyede

dandini : lat. * dandinare (salınmak, yalpalamak, payrak yürümek) (lat.); dandiner (fra.) * genellikle bebekleri sakinleştirmek ve uyutmak amacıyla söylenen ninni nidası; karmakarışık, darmadağınık, düzensiz

dandini dastana : tür. * dandini (kutlug dandini) + dasdana (farsus dasdana) * Kutlug Dandini veya Dandin ve Farsus Dasdana, İsa’dan sonra VII. yüzyılda Anadolu’da yaşadığı sanılan ve İsa’nın doktrinini yaymak üzere Mezopotomya’dan Nevşehir’e göç etmiş bir din adamı olan Hartug Dandin’in kötü karakterli ve ahlaksız oğulları olup, hikayeye göre babalarını öldürmüşlerdir. Çocukların uyumaları için ninni olarak bu iki kardeşin isimlerinin zikredilmesi "uyumazsan dandini dastana geliyor" anlamında korkutup uyutma amaçlıdır.

dandy-walker malformasyonu : eng., lat. * dandy-walker (Amerikalı nörolog Walter Dandy’nin soyadından) + walker (Amerikalı nörolog Arthur Earl Walker’ın soyadından) (ing.) + malformatio (şekil bozukluğu) (mal (kötü, fena, bozuk) + formatio (şekillenme, biçimlenme) (formare (şekil vermek, biçimlendirmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * serebellum ve dördüncü ventrikülün şekilsel anomalileri ile karakterize konjenital hastalık

dane : far. * dane (tohum, çekirdek, tane) * tohum, çekirdek, tane

danende : far. * dan (bilmek) + ende (yapan, eden eki) * bilgin, bilen, haberli

dang : lat. * damnum (kayıp, zarar) * başta, kaslarda, oynaklarda ağrılar yapan, vücutta kızıl lekeler oluşturan, virüs kaynaklı, ateşli ve salgın bir hastalık (damn, Verdammung (lanet) (ing., alm.) )

dangadak : tür. * dangadak (ses yansımalı onomatopeik kelime) * aniden, birdenbire, damdan düşer gibi

dangalak : tür. * tan (hayret, şaşkınlık, şaşma) + ga (ek) + lak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * budala, ahmak, düşüncesiz

dangaloz : tür. * tan (hayret, şaşkınlık, şaşma) + ga (ek) + loz (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * budala, ahmak, düşüncesiz

dangıl : tür. * tan (hayret, şaşkınlık, şaşma) + gıl ( (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * budala, düşüncesiz, kaba saba, hödük, dangalak

danışmak : tür. * tanuş (karşılıklı konuşmak, söyleşmek) + mak (fiil mastar eki) * bir konuda birisine fikir sormak, görüş almak

danışman : tür. * tanuş (karşılıklı konuşmak, söyleşmek) + man (kişi, kimse) * kendisine fikir sorulan, görüşü alınan kişi

danıştay : tür. * tanuş (karşılıklı konuşmak, söyleşmek) + tay (büyük toplantı, topluluk, heyet, toy) * yürütme organına yardımcı bir yargı kuruluşu

dani : ara. * dana (aşağıda olmak, altında olmak, düşük seviyede bulunmak, altında kalmak, yakın olmak, yaklaşmak, alçalmak, küçülmek; haricinde, dışında, yerine; değersiz veya ikincil konumda), dunya (alçak olan, aşağı olan, düşük olan) * alçak, alt, aşağı, düşük, yakın; hor, zelil, aşağılık, rezil

danik : far. * dane (tane, çekirdek, tohum) + ik (küçültme eki) * bir dirhemin altıda biri

danimarka : far., ara., ing. * dansk (Danimarka'ya özgü) (dana (bilen, bilgili, alim), daniş (bilgi, ilim, biliş) (far.), dan (yakın) (ara.) + merki, mark (sınır, çizgi) (alm.) * Kuzey Avrupa'da yer alan, kuzeyde Norveç ve İsveç (Kuzey Denizi ve Baltık Denizi üzerinden), güneyde Almanya ile kara sınırıyla, batıda Kuzey Denizi ve doğuda Baltık Denizi ile çevrili olan bir İskandinav ülkesi

danin : ara. * danna (cimrilik etmek, kısmak, tutumlu davranmak) + in (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * cimri, eli sıkı, pinti, tutumlu

daniska : alm. * Gdansk (Gutisk (Gotlar, Gotlar'ın toprağı) + anja (sonu) ) * en güzel, en iyi, en iyi örnek; Polonya'nın, Baltık denizindeki bir liman şehri olan Danzig veya Gdansk şehri (Almanya'dan ithal edilen malların üzerine bu damga vurulduğundan en iyi kalite anlamında kullanılagelmiştir.)

danişment : far. * danişmend (bilgili kişi) (daniş (bilgi, biliş, ilim) + mend (-cı, yapan, eden kimse; ile ilgili, -a ait) ) * medresede ders veren yüksek rütbeli hoca

danişveran : far. * daniş (bilgi) + ver (sahip olan, taşıyan) + an (çoğul eki) * Türk musikisinde, Bünyan (Bünyan perdesi) veya Hüseyni dizisiyle başlayan, rast türünde bir asıl ton üzerinden gelişen, karar perdesi La (A) olan, Doğu ve Türk makam müziğinde kullanılan, Bayati ve Hüseyni aralıklarının birleşimiyle karakterize edilen, duygusal ve derinlikli ezgilere sahip özgün bir makam

daniye : ara. * dan (yakın, alt, aşağı, alçak) + iye (isim ve sıfat yapım eki) * yakın olan, aşağı derecede bulunan

dank : ara. * danaka (sıkıntı vermek, zorlaştırmak, sıkmak, darlık vermek, daraltmak) * sıkıntı, daralma, sarlık, güçlük, zorluk

dank : tür. * dank (çarpma sesi yansımalı onomatopeik kelime) * çoktan beri anlayamadığı bir şeyi, bir olay dolayısıyla birdenbire kavrayıvermeyi niteleyen nida

dans : friz., fra. * dintje (titremek, ürpermek) (friz.), dancer (müzik eşliğinde, müziğe uygun hareket etmek) (fra.) * müzik eşliğinde yapılan uyumlu vücut hareketleri

dansimetre : lat., gre. * densus (yoğun, sık, sıkı, kalın) (lat.) + metron, metros (ölçü) (gre.); densimètre (densité (yoğunluk) + mètre (ölçü) ) (fra.) * bir sıvının yoğunluğunu ölçen alet, yoğunlukölçer

dansite : lat., fra. * densitas (densus (yoğun, sık, sıkı, kalın) + itas (ile ilgili olma) ) (lat.); densité (fra.) * katı veya sıvı bir cismin kütlesinin (kg.) hacmine (m3) bölünmesiyle elde edilen nicelik, bir maddenin birim hacmindeki kütle miktarı, yoğunluk

dansitometre : lat., fra., gre. * densitas (densus (yoğun, sık, sıkı, kalın) + itas (ile ilgili olma) ) (lat.); densité (fra.) + metros, metron (ölçü) * bir sıvının yoğunluğunu ölçen alet, yoğunlukölçer

dansör : fra. * dance (dans) + eur (-çı, yapan eden eki erkek kişi) * erkek dansçı

dansöz : fra. * dance (dans) + euse (-çı, yapan eden eki kadın kişi) * kadın dansçı

dantalion : lat. * dens, dentis (diş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ion (olma furumu) * Hz. Süleyman'ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis'te maji ile ilgili olan ve 72 cinden bahsedilen Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, sağ elinde bir yılan tutan ve her iki cinsiyetten sayısız erkek ile kadının yüz hatlarına bürünebilen, insanların düşüncelerini okuma, zihinleri manipüle etme, gizli sanatları öğretme ve illüzyonlar yaratma güçlerine sahip 71. cin

dantel : lat., fra. * dentella (küçük diş, dişçik; iğne oyası) (dens, dentis (diş) + ella (küçültme eki) (lat.); dentelle (fra.) * kumaşın kenarına işlenen girintili örgü (indentation (girinti, diş diş olma) (ing.), tooth, Zahn (diş) (ing., alm.) )

dantela : lat., fra. * dentella ( (küçük diş, dişçik; iğne oyası) (dens, dentis (diş) + ella (küçültme eki) (lat.); dentelle (fra.) * kumaşın kenarına işlenen girintili örgü (indentation (girinti, diş diş olma) (ing.), tooth, Zahn (diş) (ing., alm.) )

dantrolen : lat. * dan (ön ek) + trolene (toluene, nitro-toluene dizisi eki) * ryanodin reseptörlerini antagonize ederek sarkoplazmik retikulum depolarından Ca²⁺ iyonlarının salınımını engelleyen, kas hücrelerinde uyarma-kasılma bağlantısını azaltan bir postsinaptik kas gevşetici (C14H10N4O5)

danyal : ibr. * daniel (yargıcım tanrıdır) (dan (yargılamak, hüküm vermek) + i (benim) + el (tanrı) ) * erkek ismi; Babil kralı II. Nebukadnezar tarafından esir alınan Yahudi karakter

dap : far. * dap (vurma sesinden ses yansımalı kelime) * Kırgız ve Özbeklerde tef; vurmalı çalgılarda deriye yapılan her bir vurgu, darb

dap : far. * dab (yol, yordam, usül, alışkanlık, tarz, ahlak) * gelenek, görenek, adet, usul veya seçkin bir topluluğun uyması gereken davranış kuralları ve edep

dapagliflozin : gre., lat. * dapa (ön ek) + gliflozin (SGLT2 inhibitörü belirteci) (glykys (tatlı, şeker) + phloios (çiçerk, ağaç kabuğu) + riza (kök) (gre.) + ine (kimyasal madde eki) (lat.) ) * belirli kalp yetmezliği ve kronik böbrek hastalığı ve tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan ilacın etken maddesi (C21H25ClO6)

daphne : gre. * daphne (defne, mitolojik Daphne) * mitolojik kökene dayanan adıyla bilinen, aromatik yapraklı, Thymelaeaceae familyasından bir çalı

daphniphyllaceae : gre. * daphne (defne, defne ağacı) + phyllon (yaprak) + aceae (-giller, bitki familyası eki) (lat.) * Saxifragales (taşkırangiller) takımı içinde yer alan, Daphniphyllaceae familyasına ait, Doğu Asya’nın nemli ormanlarında yaşayan, her dem yeşil çalı ve küçük ağaçları kapsayan bitki familyası

dapoksetin : lat. * dapo (ön ek) + xetine (serotonin geri alım inhibitörleri eki) * serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) ailesinin bir üyesi olan, 18-64 yaş arası erkeklerde erken boşalmanın tedavisinde kullanılan bir antidepresan (C21H23NO)

dapson : lat. * dap (ön ek) + sone (steroid ve sulfonamid eki) * lepra (cüzzam) tedavisinde kullanılan bir ilacın etken maddesi (C12H12N2O2S)

daptomisin : lat., gre. * dapto (ön ek) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) (gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * gram-pozitif bakterilere karşı kullanılan, siklik lipopeptid yapılı bir antibiyotik (Streptomyces roseosporus kaynaklı); Streptomyces roseosporus isimli bakteri tarafından üretilen, metisilin dirençli Staphylococcus aureus ve glikopeptit dirençli Enterococci karşısında çok etkili olan bir lipopeptit antibiyotiği (C72H101N17O26)

dar : ara. * dara, devr (dönmek; ikamet etmek) * ev, yurt, mesken, ikamet yeri, diyar (ç.)

dar : ara. * darra (zarar vermek, sıkıştırmak, sıkıntı vermek, dokunmak) * geniş olmayan, sıkışık olan, alanı az olan, aralığı az olan; kapı; yer, mekan, yurt; ağaç

dar el selam : ara. * dar (kapı, yer, mekan, yurt, diyar) + el (ön ek, artikel) + selam (esenlik, barış, kurtuluş, güvenlik, emniyet, huzur) * selamet yurdu, selamet kapısı (Jerusalem (ing.), Yaruşalim (ibr.) )

dar el sina : ara. * dar (kapı, yer, mekan, yurt, diyar) + el (ön ek, artikel) + sina (üretim) * sanat yeri, üretim yeri

dara : ita. * tara (tartıda brüt ağırlıktan çıkarılan kap payı) * kabıyla birlikte tartılan bir nesnenin kabının ağırlığı

dara’a : ara. * dara’a (itmek, defetmek, kovmak, savmak, savuşturmak, engellemek, bir şeyi başka bir şeyle ortadan kaldırmak) * itmek, defetmek, kovmak, savmak, savuşturmak, engellemek, bir şeyi başka bir şeyle ortadan kaldırmak

daraban : far. * darb (vurmak, çarpmak, darbetmek) * vurma, vuruş, çarpış, çarpıntı, çarpma, darbe, atış; kalp atışı

daracık : tür., ara. * dar (geniş olmayan, sıkışık olan, alanı az olan, aralığı az olan) (ara.) + a (ek) + cık (küçültme eki) (tür.) * çok dar

darağacı : far., tür. * dar (ağaç, direk, sırık, çarmıh, haç, idam ağacı) (far.) + ağaç (kalın gövdeli ve dallı bitki) + ı (iyelik eki) * asarak idam etmede kullanılan sistem, idam sehpası (dory, dendron (ağaç, ağaç dalı; odunsu bitki) (gre.), tree (ağaç) (ing.) )

daral : ara., tür. * darra (zarar vermek, sıkıştırmak, sıkıntı vermek, dokunmak) (ara.) + al (dönüşlü fiil veya isim yapım eki) (tür.) * iç sıkıntısı, bunalım, ruhsal daralma veya bir mekanın ya da durumun kısıtlayıcı gelmesiyle oluşan huzursuzluk hissi, darlık, darlanma

daralmak : ara., tür. * darra (zarar vermek, sıkıştırmak, sıkıntı vermek, dokunmak) (ara.); dar (sıkışık, geniş olmayan) + al (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) (tür.) * genişliğini yitirmek, küçülmek, kapladığı alan azalmak, sıkışmak

daratumumab : lat. * dara (ön ek) + tu (immünmodülatör hedef antijen CD38) + mu (insan kaynaklı antikor eki) + mab (monoklonal antikor (monoclonal antibody) eki) * multipl malign plazma miyelom hücrelerini öldüren ve ayrıca kanser hücrelerini öldürmeye yardımcı olmak için bağışıklık hücrelerini harekete geçiren hedefli bir kanser ilacın etken maddesi (C6466H9996K1724O2010S)

darb : ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek; gezmek, dolaşmak) * vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma; Türk musikisinde sağ ve sol eli dizlere vurmak suretiyle uygulanan usüllerin her bir vuruşu (drop, tropfen (topa vuruş, damlamak), drum tambour, Trommel (davul) (ing., fra., alm.) )

darb engiz : ara., far. * darb (vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma) + engiz (harekete getiren, uyandıran, tahrik eden, uyandıran, kışkırtan, koparan, meydana getiren, kaldıran, karıştıran, coşturan) * Türk musikisinde 10 süreli bir küçük usül

darbe : ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek; gezmek, dolaşmak), darb (vurma, çarpma; beyan etme, bildirme, gezme, dolaşma) + e (isim yapım eki) * vurma, vuruş, çarpma; beyan etme, bildirme, gezme, dolaşma

darbeniyye : ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek; gezmek, dolaşmak) + en (gibi, olarak) + iye (durum eki) * Türk musikisinde Türk Aksağı, Semâî, Müsemmen, Evfer ve tekrar Müsemmen usûllerinin birleştirilmesiyle meydana getirilmiş olan 33 süreli usül

darbepoetin alfa : lat., gre. * darbe (ön ek) + poetin (erythropoietin eki) + alfa (alpha, Grek alfabesinin ilk harfi) * kronik diyaliz hastalarındaki anemi ve kemoterapi sonrası gelişen anemi tedavisinde kullanılan erithropoetin uyarıcı bir ajan

darbımesel : ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + mesel (örnek, misal, husus, özdeyiş, atasözü) * atasözü, bir durumu açıklamak için kullanılan örnek söz 

darb-i cedid : ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + cedid (yeni) * Türk musikisinde, karar perdesi Re (D) olan, rast dizisinin varyantı niteliğinde, özgün melodik yapısı ve geçiş sesleriyle karakterize edilen bir makam

darb-i fetih : ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + fetih (açılış) * Türk musikisinde 88 zamanlı, karar perdesi La (A) olan ve hicaz dizisinin etkili motiflerini barındıran, duygusal ve coşkulu melodik yapıya sahip bir makam

darb-i hüner : ara., far. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + hüner (beceri, sanat, marifet, erdem) (far.) * Türk musikisinde 38 süreli, karar perdesi Re (D) olan, özgün motifler ve geçişlerle zenginleştirilmiş, hüner ve ustalık vurgusuyla karakterize edilen nadir ve sanatkârane bir makam

darb-i kameriyye : ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + kamer (Ay) + iyye (ile ilgili olma) * Türk musikisinde, karar perdesi Re (D) olan, ay ışığı ve gece temalarını çağrıştıran yumuşak ve melankolik motiflerle bezenmiş nadir ve zarif bir makam

darb-i kasir : ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma) + ı (tamlama eki) + kasr (korunaklı konut, köşk, kale, şato) * Türk musikisinde, karar perdesi Re (D) olan, keskin ve hızlı geçişlerle karakterize edilen, dinamik yapıya sahip özgün bir makam

darb-i peşrev : ara., far. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + piş, peş (ön) + rev (gitmek, ilerlemek) (önden gitmek) * Türk musikisinde, karar perdesi Re (D) olan, peşrev usulüne uygun, zengin motifler ve düzenli ritmik yapıyla karakterize edilen, giriş ve gelişme bölümlerinde vurgulu duraklamalar içeren bir makam

darb-i şahi : ara., far. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) (ara.) + şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (far.) * Türk musikisinde, karar perdesi Re (D) olan, özellikle şahi usulüyle icra edilen, zengin melodi süslemeleri ve ağır, ağır ilerleyen ritmik yapısıyla karakterize edilen köklü ve ağırbaşlı bir makam

darb-i tavil : ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + tavil (uzun) * Türk musikisinde, karar perdesi Re (D) olan, uzun ve geniş nefeslerle icra edilen, ağır tempo ve derin ifade özelliklerine sahip, özellikle tasavvuf müziğinde sıkça kullanılan bir makam

darb-i türki : ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + turk (türk) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde, karar perdesi Re (D) olan, güçlü, hareketli ve coşkulu motiflerle karakterize edilen, genellikle halk ezgilerinde ve halk müziği formlarında kullanılan canlı bir makam

darbuka : ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek; gezmek, dolaşmak) + ukka (-lık, araç eki) * el vurmalı çalgı, arkası açık uzun dümbelek

dardağan : tür. * tar (yaymak, dağıtmak) + tağ (dağıtmak, saçmak) + an (isim yapım eki) * palmiye cinsinden sert çekirdekli bir ağaç, çitlembik

dardanel : gre. * dardanos, dardapto (yutmak; öldürmek, yakmak) + ellia (yer eki) * Çanakkale ilinin Yunan mitolojisindeki ismi

darende : far. * darende (saklayan, tutan; ulaştıran, vasıl eden, kavuşturan, getiren) (dar (tutmak, saklamak, ulaştırmak, kavuşturmak, getirmek) + and, ende (yapan, eden eki) ) * Malatya'nın bir ilçesi

dargeçit : far., tür. * dar (sıkışık, geniş olmayan) + geçit (geçiş yolu, yol) * Mardin’in bir ilçesi

dargın : tür. * taru (sıkılmak) + gın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * küskün, küsmüş, gücenmiş, bunalmış, sıkılmış

darı : tür. * tarı (ekin ekmek, tohum saçmak) + ıg (isim yapım eki) * buğdaygillerden, tohumları buğday gibi besin olarak da kullanılabilen bitki

darıca : isp. * daritzia, daritzion (Tanrı hediyesi) (daro (hediye) + tzia, tzion (Tanrı) ); arecu (gre.); dar + uca (ara.) * Kocaeli’nin bir ilçesi; eski ismi Aruca veya bölgede bulunan Bizans kalesinin ismi olan Daritzion'dan veya Trallio'dan

darılmak : tür. * taru (sıkılmak) + ıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * küsmek, gücenmek, bunalmak, sıkılmak

dari : ara. * dariy (dikenli ot, çalı, dikenli bitki; kök) * dikenli ot, çalı, dikenli bitki; kök

darib : ara. * darb (vurmak, çarpmak; gezmek; beyan etmek) * beyan eden, vurgulayan, vuran

darier hastalığı : fra., tür. * darier (Fransız hekim, patolog ve dermatolog Ferdinand-Jean Darier’in soyadından) (fra.) + hastalık (sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, bozukluk) + ı (iyelik eki) (tür.) * kalıtsal akantolitik dermatoz olarak sınıflandırılan otozomal dominant genetik bir dermatolojik hastalık

darifenasin : lat. * dari (farmasötik ön ek) +‎ phenyl (fenil grubu C6H5-) (phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phenos (boya; bitki), phene (benzen), phen (phenyl (C6H5) halkası eki) + hyle (ağaç, odun, tahta; ağaçlık, orman; radikal türev eki, alkil eki) ) + acetamide (CH3CONH2) (acet (acetic acid) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun bir asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren bir organik bileşik) ) +‎ ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * mesane kaslarının istemsiz kasılmalarını engellemek amacıyla asetilkolin nörotransmitterinin bağlandığı M3 muskarinik reseptörlerini seçici olarak bloke eden ve böylece sık idrara çıkma, ani sıkışma hissi ile idrar kaçırma gibi aşırı aktif mesane (AAM) semptomlarını tedavi etmek için kullanılan antimuskarinik (antikolinerjik) sınıftan farmasötik ilacın etken maddesi (C28H30N2O2)

dariyye : ara. * dar, tar (geniş olmayan; kapı; yer, mekan, yurt; ağaç) + iyye (durum eki) * divan şairlerinin, dünyevi makamca büyük olanların yaptırdıkları köşk ve konaklara dair yazdıkları manzume

darmadağınık : tür. * tar (atmak, dağıtmak, yaymak, saçmak, serpmek, ekmek) + ma (isim yapım eki) + tar (atmak, saçmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * saçılmış, düzensiz olarak yayılmış, atılmış

darmaduman : tür. * tar (atmak, dağıtmak, yaymak, saçmak, serpmek, ekmek) + ma (isim yapım eki) + tuman (sis, bulut) (tun (kapanmak, hava bulutlanmak) + man (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * saçılmış, düzensiz olarak yayılmış, atılmış

darmstadtiyum : alm., lat. * Darmstadt (Almanya’da şehir) (alm.) + ium (kimyasal element eki) (lat.) * Darmstadtium, ununnilium veya eka-platin olarak da bilinen, sembolü Ds, atom numarası 110 olan kimyasal element (elementin ilk üretildiği yer olan Almanya'nın Darmstadt şehrinden)

darolutamid : lat. * dar (ön ek) + olut (alkol grubu; hidroksil OH eki) + amid (amidum; azot içeren organik bileşik sınıfı (-CONH2 yapısı) ) * erkeklerde metastatik olmayan, kastrasyona dirençli prostat kanserinin tedavisinde kullanılan antiandrojen bir ilacın etken maddesi (C19H19ClN6O2)

darp : ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek) * vurma, vuruş, çarpma; beyan

darphane : ara., far. * daraba (vurmak, çarpmak, basmak), darb (vurma, çarpma; beyan) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * para basılan yer; sikke üretim yeri; resmi para ve madeni eşya üretim fabrikası

darr : ara. * darr (dar, geniş olmayan, ince) * kısan, zarar veren

darrab : ara. * darb (vurmak, çarpmak; gezmek; beyan etmek) * beyan eden, vurgulayan, vuran, çarpan

dart : ing. * dart (şiş, hafif mızrak) * iç içe renkli halkalardan ve bunları kesen üçgen dilimlerden oluşan bir hedefe, ufak okların (dartların) elle atılarak saplanması suretiyle oynanan bir oyun (dart (dağıtmak, saçmak) (tür.) )

darunavir : lat. * dar (ön ek) + unavir (antiviral ilaç proteaz inhibitörü eki) * HIV/AIDS'i tedavi etmek ve önlemek için, genellikle düşük dozlarda ritonavir veya kobisistat ile birlikte kullanılan bir antiretroviral ilacın etken maddesi (C27H37N3O7S)

darülaceze : ara. * dar (yer, mekan, yurt) + el (ön ek, artikel) + aceze (acizler, çaresizler, zayıflar, yetisizler) * acizler yurdu, yaşlı veya hasta bakımevi

darülbedayi : ara. * dar (yer, mekan, yurt) + el (ön ek, artikel) + bedi, bedi'a (başlatan, oluşturan, meydana getiren, yaratan; yeni ve güzel olan; güzel, yaratıcı eser; sanat eseri), bedai (başlatanlar, oluşturanlar, meydana getirenler, yaratanlar; güzellikler, sanatlar, yaratıcı eserler) * Osmanlı döneminde, İstanbul Belediyesi bünyesinde konservatuvar olarak açıldıktan sonra okul hüviyetinden çıkıp bir tiyatro topluluğuna dönüşen; hâlen İstanbul Şehir Tiyatroları adıyla varlığını sürdüren sanat kurumu, Darü'l-bedayi-i Osmani

darüleytam : ara. * dar (yurt, yer) + el (ön ek, artikel) + yetim (babasız veya anne-babasız çocuk; korumasız kalan çocuk; sosyal ve hukuki olarak himayeye muhtaç kişi), eytam (yetimler) * Osmanlı döneminde, kimsesiz ve fakir çocuklara mesleki eğitim vermek üzere kurulan ve daha sonra sanat mektepleri haline dönüşen kurumlar

darülfülfül : ara. * dar (yurt, yer) + el (ön ek, artikel) + fülfül (karabiber) * Hint mutfağında ve Ayurveda tıbbında kullanılan değerli bir baharat

darülfünun : ara., gre. * dar (yurt, yer) + el (ön ek, artikel) + phainein (parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phenomenon (olgu) (gre.); fen (ilim, bilim, teknik, hüner), funun (fenler, ilimler, bilimler, teknikler, hünerler) (ara.) * ilim yurdu; Osmanlı bürokrasisinde görev yapacak memurlar yetiştirmeyi amaçlayan üniversite muadili eğitim kurumu

darüşşifa : ara. * dar (yurt, yer) + el (ön ek, artikel) + şifa (iyileşme) * sağlık yurdu, hastane

darwincilik : ing. * darwin (İngiliz doğa tarihçisi Charles Darwin'in soyadından) (ing.) + ci (yandaş, destekçi eki) + lik (durum eki) (tür.) * canlıların doğal seçilim yoluyla geliştiğini savunan evrim kuramı

darwinizm : ing., gre. * darwin (İngiliz doğa tarihçisi Charles Darwin'in soyadından) (ing.) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.) * darwincilik

dasatinib : lat. * da (ön ek) + sa (ek) + tinib (tyrosine kinase (tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani olan) (lat.) ) * kronik miyeloid lösemi ve akut lenfoblastik lösemi vakalarını tedavi etmek için kullanılan bir ilacın etken maddesi (C22H26ClN7O2S)

dashboard : ing. * dash (vurma; vurmak) + board (tahta, pano) * gösterge paneli, kontrol paneli

dasit : lat. * dak (kesmek, bölmek); Dacia (kayanın ilk olarak tanımlandığı, Tuna Nehri ile Karpat Dağları (günümüzde Romanya ve Moldova) arasında kalan Roma İmparatorluğu'nun bir eyaleti olan Dacia'dan) + ite (element, kayaç ve mineral eki) * silika içeriği yüksek ve alkali metal oksitleri düşük lavların hızlı katılaşmasıyla oluşan volkanik bir kaya

dasitan : far. * dast (anlatı, hikaye) + tan (çoğul eki) * öğreti, anlatı, mit, anlatı, hikaye, destan, serüven, macera, sergüzeşt; uzun halk hikayesi; kahramanlık, tarih veya mitolojik olayları konu alan epik anlatı

dass : ara. * dassa (yerleştirmek, gizlemek, saklamak, sokmak) * yerleştirme, gizleme, saklama, sokma

dastar : far. * dest, dast (el) + ar (-cı, yapan, eden eki) * yün veya kıl ile dokunan bir çeşit kilim; kilim şeklinde dokunan yatak örtüsü; sofra bezi; başörtüsü; ekmeklik hamuru veya ekmeği korumak için örtülen örtü

dasyatidae : gre., lat. * dasys (yoğun, sık, kaba) + batis (vatoz) (gre.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Myliobatiformes (vatozlar) takımı içinde yer alan, Dasyatidae familyasına ait, tropik ve ılıman denizlerde özellikle kıyısal sığ sularda yaşayan, uzun kuyruklu ve zehirli diken taşıyan iğneli vatozları kapsayan hayvan familyası

dasyatinae : gre., lat. * dasys (yoğun, sık, kaba) + batis (vatoz) (gre.) + inae (-giller, hayvan alt familyası eki) (lat.) * Myliobatiformes (vatozlar) takımı içinde yer alan, Dasyatidae familyasına ait, tropik ve ılıman denizlerin özellikle kıyısal sığ sularında yaşayan, uzun kuyruklu ve zehirli diken taşıyan iğneli vatozları kapsayan hayvan alt familyası

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...