çekopeksi :
gre. * caecopexy, kekopexia (kekos (körbağırsak) + pegnynai, pegnynein (dikmek,
sabitlemek, tespit etmek), pexia (sabitleme, dikme, sağlamlık) (pexis
(sabitleme, tutturma, dikleştirme) + eia (isim yapım ve durum eki) ) (gre.);
caeco, caecum (çekum, kör bağırsak) + pexare (dikmek, sabitlemek, tespit
etmek), pexy (sabitlemek, dikmek) (lat.) * çekumun (körbağırsağın) karın
duvarına bağlanması işlemi
çekoslovak :
çek. * czech (halk, soy, klan) (çek.) + slovo (söz, konuşmak), slovak (konuşan
insanlar, söz sahibi halk) (slo.) * tarihte Bohemya olarak bilinen, Orta
Avrupa'da denize kıyısı olmayan Çekya ülkesinin vatandaşı; Çekoslovakya ile
ilgili, Çekoslovakya vatandaşı
çekoslovakya :
çek., slo., lat. * czech (halk, soy, klan) (çek.) + slovo (söz, konuşmak), slovak
(konuşan insanlar, söz sahibi halk) (slo.) + ia (isim, yer ve durum eki) (lat.)
* Orta Avrupa'da 1918 ile 1992 arasında varlığını sürdürmüş olan Çek ve Slovak
halklarından oluşan ülke
çekostomi :
gre., lat. * kekos (körbağırsak) (gre.); caecum (gizli, görünmeyen; kör; kör
bağırsak) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma (ağız, açıklık, açılış) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * şiddetli dışkı tutamama veya
kabızlığı tedavi etmek için yapılan, bağırsak temziliğine yönelik cerrahi işlem
çekum :
lat. * caecum (gizli, görünmeyen; kör) * körbağırsak
çekül :
ara. * şakul, siklet, sekulet (ağırlık, ağır gelmek) * duvarcıların kullandığı,
dikey doğruluğu veya düşeyliği ölçmek için kullanılan araç; ağırlıkla
sarkıtılan ipin ucuna bağlı, doğruluk kontrolü sağlayan ağırlık
çekya :
çek., lat. * czech, cesky (halk, soy, klan, halktan olan; insan; ordu; yerel
bohem halk) + ia (isim, yer ve durum eki) * Kuzeyinde Polonya, batı ve
kuzeybatısında Almanya, güneyinde Avusturya ve doğusunda Slovakya bulunan,
tarihte Bohemya olarak bilinen, Orta Avrupa'da denize kıyısı olmayan ülke
çekyat :
tür. * çek (kendine sürmek, kendine yönlendirmek; yük çekmek, katlanmak,
tahammül etmek, tartmak, ağırlığını ölçmek için kaldırmak) + yat (yere paralel
şekilde bir platformun üzerine veya yere uzanmak) * gerektiğinde açılarak
geçici olarak yatak olabilen koltuk
çelebi :
tür. * çalab, çeleb (Tanrı) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * beyfendi,
iyi huylu, nazik; Kırıkkale’nin bir ilçesi
çelek :
tür. * çel (engellemek, karşı koymak, vurmak) + ek (isim yapım eki) * bir
boynuzu kırık veya eğri hayvan; gözü şaşı kimse
çelenk :
tür. * çelek, çelenk (büyük ve gösterişli kuş tüyü, telek) * çiçek, dal ve
yaprakların birbirine dolanmasıyla oluşturulan dairesel veya spiral şeklindeki
tasarım; genellikle dairesel şekilli büyük çiçek grubu
çelgi :
tür. * çel (bağlamak, takmak, tutturmak, iliştirmek) + gi (isim yapım eki) *
alına veya çene altından bağlanan başörtüsü
çelik :
tür. * çal, çel (dövmek, çarpmak, vurmak, darbelemek) + ik (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * su verilerek çok sert, dayanıklı ve esnek duruma gelmesi
sağlanabilen, bileşiminde az miktarda karbon yer alan demir ve karbon alaşımı
çelikhan :
tür. * çelik (demir ve karbon alaşımı metal) + han (hükümdar, padişah, lider,
reis, kral) * Adıyaman’ın bir ilçesi (eski ismi Komişir (comissarius (komiser,
görevli) (co (birlikte) + missarius (görev) ) (lat.) )
çelimsiz :
tür. * çalım, çelim (güç, kuvvet, enerji) (çal, çel (engellemek, karşı koymak,
vurmak) + im (isim yapım eki) ) + siz (yoksunluk, zıtlık ve olumsuzluk eki) *
zayıf, bedence güçsüz, ince yapılı
çelişik :
tür. * çel (engellemek, karşı koymak, vurmak) + iş (işteşlik eki) + ik (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * birbiriyle anlamsal ve mantıksal olarak ters
düşen, birbirine aykırı olan
çelişki :
tür. * çel (engellemek, karşı koymak, vurmak) + iş (işteşlik eki) + ki (isim
yapım eki) * mevcut veriler arasında birbirlerini teyid etme, doğrulama,
gerçelleme niteliği olmaması hali, tutarsızlık
çelişmek :
tür. * çel (engellemek, karşı koymak, vurmak) + iş (işteşlik eki) + mek (fiil
mastar eki) * bir şeyle zıtlık, karşıtlık oluşturmak, karşıt olmak (örnekler
challenge (karşıt olmak, karşısında durmak, meydan okumak, zıtlaşmak,
"çelinç") (ing.), sev"inç" (tür.) )
çelişmezlik ilkesi :
tür. * çeliş (karşıt olma, uyumsuzluk gösterme) (çel (engellemek, karşı koymak,
vurmak) + iş (işteşlik eki) ) + mez (olumsuzluk eki) + lik (isim yapım eki) +
ilke (kural, yasa, kanun, prensip) + si (iyelik eki) * aynı anda hem bir önermenin
hem de onun olumsuzlamasının doğru olamayacağını ifade eden Aristoteles’in
temel mantık prensiplerinden biri
çellist :
lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + on (son ek) + cellus (küçültme eki)
(lat.); cello (küçültme eki) (ita.) + ista (-cı, yapan, eden eki) (lat.) *
viyolonsel (çello) çalan, çello icra eden müzisyen
çello :
lat. * viola (menekşe, mor çiçekli bitki) + on (son ek) + cellus (küçültme eki)
(lat.); cello (küçültme eki) (ita.) * yaylı çalgılar ailesinde yer alan, keman
ve viyoladan daha büyük, viyolondan daha küçük olan, çellist tarafından
oturarak çalınan, bas ve tenor aralığında ses veren çalgı
çelmek :
tür. * çel (engellemek, karşı koymak, vurmak) + mek (fiil mastar eki) *
engellemek, aksilik çıkarmak, karşıtlık yaratmak, zıt etki yaratmak
çelmik :
tür. * çel (toplamak, bir araya getirmek) + mik (isim yapım eki) * başak veya
tanelerle karışık iri saman
çeltek :
tür. * çel (yönlendirmek, gözetmek, yardımcı olmak) + tek (isim yapım eki) *
çoban yamağı, yardımcı, uşak
çeltik : far.
* çel (toplamak, bir araya getirmek) + tik (isim yapım eki) * pirinç bitkisinin
yetiştirildiği tarla veya pirinç taneleri; kabuğu soyulmamış pirinç; Konya'nın
bir ilçesi
çeltikçi :
tür. * çeltik (pirinç bitkisinin yetiştirildiği tarla veya pirinç taneleri;
kabuğu soyulmamış pirinç) + çi (yapan, eden eki) * çeltik yetiştiricisi;
Burdur’un bir ilçesi
çembalo :
gre., lat. * kymbalon (küçük zil, çan) (kymbe (kavis, kase, kap, çanak) + alon
(küçültme eki) ) (gre.); clavicymbalum (clavis (anahtar) + cymbalum (zil) ) *
klavyeli ve telli, madeni sesli bir çalgı, klavsen
çember :
far. * çanbar (kuşak, kasnak, halka, dairesel şekilli nesne, kuşak, başa
sarılan kuşak) (çan, çen, çem (dairesel) + ber (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) ) (far.); kamara, camera caméra Kamera (oda, kavis, kubbe, kemer,
kamera) (gre., lat., ing., fra., alm.), chamber, chambre, Zimmer (oda) (ing.,
fra., alm.) * daire, halka, kasnak; Türk musikisinde yirmi dört zamanlı ve on
altı vuruşlu bir büyük usul, cenber
çemçe :
tür. * çem, çim, çom, çöm (ot, yeşillik; ıslak, suya girmek, suya dalmak) + çe
(isim yapım eki) * kepçe, büyük tahta kaşık, çömçe
çemen :
far. * çem, çim, çom, çöm (ot, yeşillik; ıslak, suya girmek, suya dalmak) + en
(isim yapım eki) (far.); cuminum, cummin, cumin, Kümmel (kimyon) (lat., ing.,
fra., alm.) * taze ot, çiğ yenen yeşillik veya baharat, kimyon, çemen
çemenzar :
far. * çem, çim (ot, yeşillik; ıslak, suya girmek) + en (isim yapım eki) + zar
(tarla, bahçe; yer eki) * bitki yetişen yer, bahçe, bostan
çemiç :
erm. * çamiç (kuru üzüm, kurutulmuş meyve) * güneşte kurutulmuş dut, kuru üzüm
veya küçük çekirdekli kuru meyve, üzüm kurusu, kuru üzüm
çemis :
lat. * camisia (tunik, iç çamaşırı) (lat.); chemise (gömlek) (fra.) * kadın
giyiminde elbiselerin altına giyilen ya da gecelik/pijama olarak tercih edilen,
kalçaları kaplayan, askılı, hafif ve genellikle örme kumaştan üretilen şık bir
kadın iç çamaşırı üstü/gömleği; sıska, zayıf; görgüsüz, kaba
çemiş :
lat. * camisia (tunik, iç çamaşırı) (lat.); chemise (gömlek) (fra.) * kadın
giyiminde elbiselerin altına giyilen ya da gecelik/pijama olarak tercih edilen,
kalçaları kaplayan, askılı, hafif ve genellikle örme kumaştan üretilen şık bir
kadın iç çamaşırı üstü/gömleği; sıska, zayıf; görgüsüz, kaba
çemişgezek :
erm. * tzimis (kırmızı) + kes (çizme ayakkabı) * Tunceli’nin bir ilçesi; Ermeni
kökenli Bizans imparatoru Tzimiskes’in isminden
çemkirmek :
tür. * çemk (kesik kesik havlamak; bağırmak) + ir (edilgen fiil eki) + mek
(fiil mastar eki) * kesik kesik havlamak, ürümek; somurtmak, sitem etmek,
azarlamak; özellikle sözle tepki göstermek, kınamak, öfkeli cevap vermek
çemremek :
tür. * çemre (katlamak) + mek (fiil mastar eki) * kol, paça, etek için yukarı
doğru toplayıp üst üste katlamak
çençen :
far. * çana, çene (başta yer alan, kemik veya kıkırdak ile desteklenen,
genellikle dişleri taşıyan ve ağzın açılıp kapanmasını sağlayan, biri oynak iki
parça) kelimesi kökünden tekrarlama yoluyla türetilmiş kelime * çok konuşan,
geveze; çok konuşmak
çene :
far. * çana, çene (ağzın açılıp kapanmasını sağlayan, kemikten, biri oynak iki
parça) * başta yer alan, kemik veya kıkırdak ile desteklenen, genellikle
dişleri taşıyan ve ağzın açılıp kapanmasını sağlayan, kemikten, biri oynak iki
parça (çiğnemek (ağızda dişler ile ezip öğütmek) (tür.), jaw, chin, Kinn (çene)
(ing., fra., alm.), chew (çiğnemek) (ing.) )
çenebaz :
far. * çana, çene (ağzın açılıp kapanmasını sağlayan, kemikten, biri oynak iki
parça) + baz (-cı, yapan, eden eki) * çok konuşan, lafazan, geveze
çenek :
far., tür. * çana, çene (ağzın açılıp kapanmasını sağlayan, kemikten, biri
oynak iki parça) (far.) + k (isim yapım eki) (tür.) * tohumlu bitkilerde,
tohumda embriyonu kaplayan etli bölüm; böceklerde, ağzın iki yanında bulunan
parçalayıcı, sert organ
çenet :
far., tür. * çana, çene (ağzın açılıp kapanmasını sağlayan, kemikten, biri
oynak iki parça) (far.) + t (isim yapım eki) (tür.) * tohumu içinde barındıran,
olgunlaştığı zaman çatlayıp ikiye açılan kabuk; kabuklu deniz hayvanlarının
açılıp kapanan iki kabuğundan her biri
çeng :
far. * çang (pençe, el, tırnak, tırnakla/parmakla kavranan eğri büğrü şey) *
kucakta dikey tutularak parmak veya tırnaklarla çalınan, günümüz arpının atası
sayılan kavisli ve açık gövdeli, arp ailesinden telli bir çalgı
çengel :
far. * çang (pençe, el, tırnak, tırnakla/parmakla kavranan eğri büğrü şey) + al
(isim yapım eki) * kanca, tırnak; bir şeyi asmak, tutturmak veya kavramak için
kullanılan kıvrık metal veya ağaç parça
çengi :
far. * çang (pençe, el, tırnak, tırnakla/parmakla kavranan eğri büğrü şey) + i
(isim yapım eki) * çalgıcı, çeng adı verilen çalgıyı çalan; dansçı kadın,
dansöz
çengüçegane :
far. * çang (pençe, el, tırnak, tırnakla/parmakla kavranan eğri büğrü şey) + u
(bağlaç) + çang, çeng + ane (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * birden çok
çalgının bulunduğu takım; çalgılı eğlence yeri; müzik ve dansla ilgili olarak,
ritmik ve neşeli bir şekilde yapılan; eğlendirici, şenlikli tarzda; saz
eğlentisi
çenilemek :
tür. * çene, çeni (ağzın alt kısmındaki kemikli yapı) + le (etken fiil eki) +
mek (fiil mastar eki) * can acısıyla ağlar gibi sesler çıkarmak; hakaret sözü
olarak da kullanılır
çentik :
tür. * çet, çent (kertmek, oymak) + ik (isim yapım eki) * oyuk, yarık, girinti
çentmek :
tür. * çet, çent (kertmek, oymak) + mek (fiil mastar eki) * oymak, oyuk açmak
çepeçevre :
tür., far. * çep (pekiştirme öneki) (tür.) + cevr (kaplamak, etrafını dönmek) +
e (isim yapım eki) (far.) * tamamen çevresini kaplamış halde
çepel :
tür. * çepel, çipil (kirli, pis) * kaplardaki yemek bulaşığı, bulaşık
çependaz :
far. * çepen (dağıtmak, yaymak, savurmak) + daz (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * hileci, hilekar, hile yapan kişi, sahtekar
çeper :
far. * çap, çanb (dönmek, kuşatmak, sarmak, çevrelemek) + ar (isim yapım eki) )
* kuşak, halka, daire, çember, döngü; duvar, çit, çevirme, çevreleyen, kuşatan,
kapsayan
çepez :
tür. * çöp, çep (çer çöp, pürüz, işe yaramaz veya kusurlu kalıntı) + ez
(isim/sıfat yapım eki) * ipek böcekçiliğinde düzgün iplik veremeyecek durumda
olan bozuk veya kusurlu ipek kozası, bozuk ipek kozası; yosunlu, sazlı yer
çepi :
tür. * çap, çep (vurmak, kesmek, bölmek, ayırmak; yüzmek, tırmanmak, hızla
hareket etmek) + i (isim yapım eki) * bir yaşındaki keçi yavrusu, bir yaşındaki
erkek keçi; iki yaşında olan keçi; her ay ödenen para, maaş
çepiç :
tür. * çap, çep (vurmak, kesmek, bölmek, ayırmak; yüzmek, tırmanmak, hızla
hareket etmek) + iç (isim yapım eki) * henüz keçi denilemeyecek, ancak büyükçe,
bir yaşındaki keçi yavrusu, çebiç, çepiş
çepik :
kür. * çap, çep (vurmak, kesmek, bölmek, ayırmak; yüzmek, tırmanmak, hızla
hareket etmek) + ik (idim yspım eki) * alkış, el çırpma; küçük sepet, yemiş
sepeti; çekirdek
çepil : tür. * çep (küçük parça, dal, çırpı) * çelimsiz, zayıf, gelişmemiş (insan veya hayvan); çalı
çırpı, odun kırığı
çepil : far., kür. * çep (sol) + il (sıfat yapım eki) * sol
el, solak; çarpık, eğri büğrü, düzgün olmayan, beceriksiz; huysuz, ters
karaktere sahip kimse; alkış, kolun dirsekle omuz arasındaki bölümü,
pazu
çepin :
tür. * çap (vurmak, kesmek, bölmek, ayırmak; yüzmek, tırmanmak, hızla hareket
etmek) + in (küçültme eki) * toprağı kazmakta kullanılan küçük çapa
çepni :
far. * çepiden (sapmak, aksine gitmek, ters dönmek), çep (aksi, ters, sol,
direnen, karşı koyan, asabi, doğru olmayan; kalkan) + ni (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * düşmanla savaşan, asi, yiğit ve cesur; yoğunlukla Doğu Karadeniz
ve Türkmenistan'ın batı bölgelerinde yaşayan, Oğuz boylarından Üçoklar’a mensup
olan yerleşik Türk halkı
çer :
tür. * çerig (ordu, askeri
birlik) *
büyük yığın, süprüntü, çer çöp; ev
veya kulübe için çürük, işe yaramaz, dayanıksız gereçlerden özensizce yapılmış, derme çatma
çerağan :
far. * çerag (aydınlık, ışık, kandil, lamba, mum) + kan, ğan (yapan, eden eki)
* aydınlatıcı, aydınlatan, ışık veren, aydınlatma, ışıklandırma, çırağan
çerçeve :
far. * carcevre (dört çevreli) (car (dört) + cevr (çeviren, etrafını kaplayan,
saran, kuşatan) ) * dört taraflı, dört kenarlı; çevresini kaplayan, dörtgen
çerçi :
far., moğ. * çer, caru (hizmet etmek; istihdam edilmek) + çi (yapan, eden eki)
* iğne, iplik, kumaş, boncuk ve süs eşyası gibi ufak tefek tuhafiye ürünleri
satan gezici esnaf; seyyar satıcı, pazarcı, ulak
çerçöp :
ara., far. * carra (sürüklemek, çekmek, akıtmak) (ara.) + çöp (tortu, çökelti)
(çö (dibe vurmak) + p (isim yapım eki) ) (far.) * ot ve atık parçaları, kuru
dal parçaları
çerez :
far. * çaras (dilenciye verilen sadaka); çereş (kavrulmuş arpa veya buğday) *
yemek dışı yenilen her türlü kuruyemiş veya taze meyveler
çerge :
tür. * çer (kurmak, sermek, yaymak) + ge (isim yapım eki) * derme çatma Çingene
veya göçebe çadırı; bir tür kilime benzer dokuma örtü
çergi :
tür. * çer (kurmak, sermek, yaymak) + gi (isim yapım eki) * derme çatma Çingene
veya göçebe çadırı; bir tür kilime benzer dokuma örtü
çeri :
tür. * çerig (asker) * asker safı, ordu, askeri güç (yeniçeri, yeniçerig (yeni
asker) (tür.) )
çeribaşı :
tür. * çerig (asker) + baş (ön, ilk, tepe, uç, yönetici, amir) + ı (iyelik eki)
* askerlerin başı, komutan, kumandan
çerkes :
gre. * cercetae (kerket) (kıç kürek; çatırtı) * Kuzey Kafkasya'da, tarihi
Çerkesya'nın yerli halkı olan etnik grup, Çerkes, Adige
çerkeş :
tür. * çerig (asker) + keş (çeken, getiren, toplayan) (far.) * Çankırı'nın bir
ilçesi; eski ismi Antoniopolis
çerkez :
gre. * cercetae (kerket) (kıç kürek; çatırtı) * Kuzey Kafkasya'da, tarihi
Çerkesya'nın yerli halkı olan etnik grup, Çerkes, Adige
çerkezköy :
gre., tür. * cercetae (kerket) (kıç kürek; çatırtı) + köy (kasabadan küçük
yerleşim birimi) * Tekirdağ’ın bir ilçesi
çerlemek :
tür. * çer (pis, atık, çöp) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) *
hayvan çok yağlanarak veya zehirli ot yiyerek ölmek
çermik :
zaz., far. * çermug (sıcak su, ısı, sıcak, termal) * Diyarbakır’ın bir ilçesi;
bölgede kaplıcalar bulunmasından
çerviş :
far. * çerbiş, çerviş, çarviş (iç yağı, et suyu yağı, semizlik) * kasaplık
hayvanlardan elde edilen çeşitli iç yağların eritilmiş hâlini, yemeğin sulu ve
yağlı kısmını ya da göçmen mutfağında bu yağ ve kavrulmuş unla yapılan
geleneksel bir yemek çeşidi
çeşit : far.
* çaş, çeş (tatmak, tadına bakmak, tadıp seçmek, yemek) + it (isim yapım eki) *
tür, cins
çeşitkenar :
far. * çaş, çeş (tatmak, tadına bakmak, tadıp seçmek, yemek) + it (isim yapım
eki) + kenar (kıyı, çevre, yan hat, çizgi şekli oluşturan hat, yan, taraf) *
kenar uzunlukları farklı olan çokgen veya geometrik şekil; özellikle üçgenlerde
tüm kenarları birbirinden farklı olan tür
çeşm :
far. * çeşm (göz) * görme organı, göz
çeşme :
far. * çeşm (göz) * su kaynağı, su pınarı, menba; İzmir’in bir ilçesi
çeşm-i bülbül :
far. * çeşm (göz) + i (tamlama eki) + karatavukgillerden ötücü bir kuş) * üzeri
beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleri ile bezenmiş cam işleri
çeşm-i siyah :
far. * çeşm (göz) + i (tamlama eki) + siyah (kara, koyu renkli) * siyah göz, kara göz
çeşni :
far. * çaş, çeş (tatmak, tadına bakmak, tadıp seçmek, yemek) + ni (isim yapım
eki) * tat, lezzet, tadım
çeşte : far * şeş (altı, 6) + tar (tel, kiriş, lif) * Türk
halk müziğinde geleneksel olarak kullanılan, uzun saplı, sık perdeli, büyük tekneli
ve genellikle altı kirişli ya da altı telli olan bağlama benzeri telli bir
müzik aleti
çeşte : far. * çeşte (kırpıntı, kesilmiş parça, seçilmiş, ayıklanmış) * kırkılmış yünler arasında bulunan, kalitesiz, kirli,
pıtraklı veya birbirine keçeleşmiş kısa yün parçalarını ve yün döküntülerini
ifade eden yöresel bir tekstil terimi; koyun kırkıldığında üzerinde
bırakılan yün; sulanmadan yetişen mahsul; uzun saplı büyük tekneli bir çeşit
musiki aleti
çet :
ing. * chat (sohbet; sohbet
etmek, karşılıklı konuşmak) * sohbet, sohbet etmek, karşılıklı
konuşmak (çatmak (karşılıklı koymak, birleştirmek) (tür.), çatı (evin tepesini
örten birleştirilmiş iki yüzey) (tür.) )
çet :
tür. * çet (kesmek, koparmak,
parçalamak, ufalanıp tam elenmemiş olmak) * iyice dövülmemiş buğdayın
kalburda toplanan kısmı; ormanlarda büyük ağaçlar arasında yetişen gövdesi ve
dalları elastiki bir cins küçük ağaç
çete :
tür. * çat (vurmak, çalmak, baskın yapmak, yağmalamak; bir araya getirmek,
birleştirmek, bitiştirmek) + e (isim yapım eki) * birkaç kişilik topluluk;
organize olmuş, genellikle suç işleyen grup veya topluluk; küçük, koordineli ve
planlı birlik
çetele :
lat. * schedula (kağıt parçası, kağıt, pusula) (lat.); cedola (kağıt, pusula)
(ita.), schedule (zaman planını gösteren tablo, takvim) (ing.) * oyularak veya
çizilerek açılan kertik
çetene :
far. * cau, cav (arpa) + dana, dane (tane, tohum) * keten bitkisinin, yağı
çıkarılan veya ezilerek, dövülerek hekimlikte kullanılan tohumu, ketentohumu
çetik :
tür. * çet (bağlamak, sarmak, korumak) + ik (isim yapım eki) * patik, ayak
battaniyesi
çetin :
tür. * çat, çet (vurmak, kesmek, çarpmak, karşı karşıya gelmek) + in (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sert, dayanıklı, zorlu, engelleri olan
çetrefil :
slav. * chetiri, ctyri (dört) + fil (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dört
yöne de çekilebilecek olan, belirsiz; karışık, karmaşık, kompleks, anlaşılması
veya çözülmesi güç
çetr-i nur :
far., ara. * çetr (gölge, şemsiye, koruyucu) (far.) + i (tamlama eki) + nur
(aydınlık, ışık, parlaklık, parıltı, ışıltı) (ara.) * ışığın gölgesi, ışıkla
örtülmüş alan, ışık örtüsü; güneş, şems
çetük :
tür. * çat, çet (vurmak, kesmek, çarpmak, karşı karşıya gelmek) + ük (isim
yapım eki) * kedi
çevgan :
far. * çev, çav (ince uzun, sopa, çubuk) + gan (isim yapım eki) * bir ucu
kıvrık sopa, bu sopayla oynanan oyun, çevgen, polo
çevik :
far. * çevuk, çabuk (çab (hız yapmak, süratli olmak) + uk (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) ) * hızlı, süratli, çabuk, acele, tez
çeviri :
far., tür. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak)
(far.) + i (isim yapım eki) (tür.) * bir dildeki bir konuşmanın veya yazının
başka bir dil ile yapılması, tercüme
çevirim :
far., tür. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak)
(far.) + im (isim yapım eki) (tür.) * çevirme işi, döndürme işi; bir şeyin,
düzenli bir biçimde ve sürekli olarak uğradığı değişlikler dizisi, döngü;
üzerinden bir elektrik akımı geçmekte olan yolun bütünü
çevirmek :
far., tür. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak)
(far.) + mek (fiil mastar eki) (tür.); kevr (devretmek, dönmek, sarmak) (ara.),
cover, couvrir (kaplamak, kapsamak, çevrelemek, örtü) (ing., fra.), couverture
(örtü, çevreleyici) (fra.) * kapsamak, etrafını kaplamak, sarmak, kuşatmak;
döndürmek
çevirmen :
far., tür. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak)
(far.) + men (yapan, eden kişi) (tür.) * yabancı bir dili başka bir dile
çeviren kişi
çevre :
far. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak) (far.) + e
(isim yapım eki) (tür.) * kapsama, etrafını kaplama; bir alanın etrafını saran
kısım, sınır veya hat; bir nesnenin, topluluğun veya olayın etrafı
çevrelemek :
far., tür. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak) + e
(isim yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * etrafını
sarmak, etrafını kaplamak, kuşatmak
çevrim :
far., tür. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak)
(far.) + im (isim yapım eki) (tür.) * çevirme işi, döndürme işi; bir şeyin,
düzenli bir biçimde ve sürekli olarak uğradığı değişlikler dizisi, döngü;
üzerinden bir elektrik akımı geçmekte olan yolun bütünü
çevrimiçi :
tür. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak) (far.) +
im (isim yapım eki) + iç (dahiliyesi, derinlik) + i (iyelik eki) (tür.) *
bilgisayar ağında sunucuya bağlı ve çalışır durumda olma, on line olma
çevrimsel permütasyon :
tür., lat. * cevr (kaplamak, etrafını dönmek, döndürmek, sarmak, kuşatmak)
(far.) + im (isim yapım eki) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (tür.) +
permutatio (tamamen değiştirme, dizilimi yenileme, takas, değiştirme)
(permutare (tamamen değiştirmek) (per (arasından, sayesinde, boyunca; tamamen,
tümden) + mutare (değiştirmek) ) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * bir çember
üzerinde seçilen bir yönde dizilmiş sonlu dizinin her teriminin kendi önündeki
terimin yerine geçmesini sağlayan dönüşüm; dairesel permütasyon, devre
çeyiz :
ara. * cehheze (donatmak), cihaz (donanım) (ara.) * gelin için hazırlanan her
türlü giysi ve ev eşyası
çeyrek :
far. * car, çar (dört) + yek (bir, tek) * dörtte bir
çıban :
tür. * çıp, çup (kabarmak, şişmek) + gan (isim yapım eki) * irin birikimi,
iltihap yoğunlaşması, deride çıkan iltihaplı kabartı
çıdam :
tür. * çıda (katlanmak,
sabretmek, dayanmak, tahammül etmek) + m (isim yapım eki) * zor durumlara karşı gösterilen sabır, dayanma gücü,
tahammül
çıfıt :
far. * cihud, cuhud (yahudi) (far.); jew, juif, Jude (yahudi) (ing., fra.,
alm.) * hilekar, sahtekar, düzenbaz
çığ :
tür. * çıg, çag, çağ, çığ (bağırmak, ses çıkarmak, yüksek ses, gürültü; dürmek,
yuvarlamak) * dağda yuvarlanarak büyüyen kar yığını (çağlamak, çağırmak,
çağlayan (tür.) )
çığa : rus. * sterlyad (küçük mersin balığı) * genellikle mersin balığıgiller familyasından mersinbalığının
havyar elde edilen türü
çığalanmak :
tür. * çığ (yükselmek; yüksek sesle bağırmak) + a (bağlaç) + lan (dönüşlü fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * atın kuyruğu horoz kuyruğu gibi dikilmek
çığır :
tür. * çığ (yükselmek; yüksek sesle bağırmak) + ır (isim yapım eki) * çığın kar
üzerinde bıraktığı iz; yürüyerek açılan yol, patika
çığırtkan :
tür. * çığ (yükselmek; yüksek sesle bağırmak) + ırt (etken fiil eki) + kan (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çağırtkan; seslenen, en iyi bağıran ve bu yolla
müşteri çeken, güzel sesli kimse
çığırtmak :
tür. * çığ (yükselmek; yüksek sesle bağırmak) + ırt (etken fiil eki) + mak
(fiil mastar eki) * çağırmak; bağırmak, seslenmek
çığlık :
tür. * çağ, çığ (yükselmek; yüksek sesle bağırmak, yüksek ses çıkarmak, gürültü
yapmak) + lık (isim yapım eki) * bağırma, haykırış, feryat
çıkar :
tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç
tutmak, dışarıda tutmak) + ar (isim yapım eki) * menfaat; çözüm, kurtuluş
çıkarcı :
tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç
tutmak, dışarıda tutmak) + ar (isim yapım eki) + ci (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * menfaatperest, kendi faydasını düşünen, kendisine fırsat yaratmayı
gözleyen
çıkarma :
tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç
tutmak, dışarıda tutmak) + ar (isim yapım eki) + ma (isim yapım eki) * bir şeyi
bulunduğu yerden dışarı alma, bir şeyi bir bütün içinden dışarı alma, eksiltme;
yukarı yükseltme
çıkarmak :
tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç
tutmak, dışarıda tutmak) + ar (ek) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi bulunduğu
yerden dışarı almak, bir şeyi bir bütün içinden dışarı almak, eksiltmek; yukarı
yükseltmek
çıkarsama :
tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç
tutmak, dışarıda tutmak) + ar (ek) + sa + ma (isim yapım eki) * bir önermeden,
sonuç olarak yeni bir önerme çıkarma, düşünce yoluyla bir başka önermeye geçme;
bir veya daha çok yargıdan başka bir yargıya varma süreci; bir şeyin varlığını
veya bir sonucu, o şeyin var olmasına veya o sonucun oluşmasına sebep olan
unsurlara dayanarak ispatlama
çıkartmak :
tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç
tutmak, dışarıda tutmak) + ar (ek) + t (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki)
* bir şeyi bulunduğu yerden dışarı almak, bir şeyi bir bütün içinden dışarı
almak, eksiltmek; yukarı yükseltmek
çıkık :
tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç
tutmak, dışarıda tutmak) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çıkmış olan,
yerinden kaymış olan; normal yerinden sapmış, eklem veya parçanın yerinden
kaymış durumu; belirgin, öne çıkan
çıkın :
tür. * çıg (dürmek, paketlemek) + ın (isim yapım eki) * küçük bohça, kese,
torbacık, heybe
çıkıntı :
tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç
tutmak, dışarıda tutmak) + ıntı (isim yapım eki) * ileri doğru konumlanmış
olan; yüzeyden veya çevreden öne çıkan kısım, parça veya unsur; ayrıca mecazi
olarak göze çarpan, belirgin olan
çıkış :
tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç
tutmak, dışarıda tutmak) + ış (isim yapım eki) * içinde olunandan ayrılış, dışarı
gidiş, hariç oluş; yukarı gidiş
çıkışmak :
tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç
tutmak, dışarıda tutmak) + ış (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) *
parası yetmek; birisine kızıp eleştirel sözler söylemek
çıkmak :
tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç
tutmak, dışarıda tutmak) + mak (fiil mastar eki) * dışarı gitmek, hariç olmak;
yukarı gitmek
çıkmaz :
tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç
tutmak, dışarıda tutmak) + maz (olumsuzluk eki) * çözümü olmayan durum,
kurtuluşu mümkün olmayan durum, kurtulunamayan sorun
çıkra :
tür. * çık (dışarı gitmek,
yerden bitmek, yükselmek) + ra (isim yapım eki) * sık çalı, küçük çalı topluluğu
çıkrık :
far., tür. * çakra, çıgra (tekerlek, çark, kasnak, dönen, döngü) (far.) + ık
(isim yapım eki) (tür.); chakra, Chakra (çakra, tekerlek, insandaki yedi
spiritüel enerji seviyesinden her biri) (ing., fra., alm.) * sarkıtılmış olan
kovayı kuyudan kolayca çekmekte kullanılan, el ile çevrilen ve döndükçe kovanın
ipi kendisine dolandığı için kovayı yukarı çeken araç; fizikte F.R = G.r
çıktı :
tür. * çık (bir yerden dışarı gitmek; yukarı doğru ilerlemek; eksiltmek; hariç
tutmak, dışarıda tutmak) + tı (geçmiş zaman ve isim yapım eki) * girdilerin
kullanılması sonucunda elde edilen sonuç, ürün; yazıcıdan alınan baskı
çılan :
tür. * çılan (yılan) (meyvenin
rengi veya dikenli yapısıyla ilgili) * cehriygiller familyasından, sert çekirdekli, zeytin
biçiminde, ilk önceleri yeşilken olgunlaştıkça kırmızımtırak-kahverengine
dönen, hafif tatlı ve yenilebilir meyveleri olan çalı veya ağaççık formundaki
bitki türü, bir tür hünnap
çılbır :
erm. * tsvabur, çilbur (yumurta aşı, yumurtalı yemek) * haşlanmış yumurta üzerine
yoğurt ve kızgın yağ dökülerek yapılmış yemek
çıldır :
tür. * çav (bakmak, göz, gözetmek) + ul (isim yapım eki) + dur (son ek) *
Ardahan’ın bir ilçesi; Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuzların 24 boyundan biri ve
Kaşgarlı Mahmud'a göre Divân-ı Lügati't-Türk'teki yirmi iki Oğuz bölüğünden
yirmincisi
çıldırmak :
tür. * çıl (çatlamak, çatırdamak, şakırdamak, şaplamak; dönmek, dönüp durmak) +
dır (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * delirmek, çok sinirlenip
kontrolü kaybetmek
çılgar :
tür. * çal, çıl (sağlam, güçlü, çetin; kötü; elle dokunmak, dövmek, vurmak,
darbetmek, götürmek; yenmek) ) + gar (isim yapım eki) * çift sürerken
hayvanların yanına yardımcı olarak koşulan hayvan; akarsuyun her bir koluna
verilen isim
çılgın :
tür. * çıl (çatlamak, çatırdamak, şakırdamak, şaplamak; dönmek, dönüp durmak) +
gın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * aklı başında olmayan, deli, kontrolünü
kaybetmiş, aşırı, taşkın, ölçüsüz davranan; heyecanlı ve kontrolsüz tutum veya
davranış sergileyen
çıma :
gre. * kyma (filiz, dal ve bitki ucu, ağacın tepesi) * gemi halatı, halat
parçası
çımacı :
gre., tür. * kyma (filiz, dal ve bitki ucu, ağacın tepesi) (gre.) + cı (yapan,
eden eki) * iskelelerde ve vapurlarda çıma atan veya toplayan işçi
çımbar :
far. * çin (büklüm, çatıklık, buruşukluk, kıvrım) + bardan (yüklenmek, taşımak,
götürmek, getirmek, kaldırmak), bar (yüklenen, taşıyan, götüren, getiren) *
dokuma tezgahındaki kumaşı germeye yarayan iki yanı dişli araç
çınar :
far. * çanar, çinar, çanal (çınar
ağacı) *
Diyarbakır’ın bir ilçesi; ikiçeneklilerden (Eudicotidae, Magnoliopsida / Dicotyledoneae),
uzun ve geniş gövdeli, kerestesinden de yararlanılan, uzun ömürlü, geniş
gövdeli ve dallı, yaprakları geniş olan bir ağaç türü, platanus orientalis
çınarcık :
far. * çinar (geniş gövdeli ağaç türü) + cık (küçültme eki) * Yalova'nın,
denize kıyısı olan bir ilçesi
çınayaz :
far. * çın (buz çarpma sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + ayaz (aya
(berrak ve aydınlık olmak) + s (isim yapım eki) ) * açık, mehtaplı, çok soğuk
hava
çıngar :
gre. * tsingra (münakaşa, kavga, dalaş) * gürültü patırtı, kargaşa, kavga
çıngı :
tür. * çın (parlamak, ses çıkarmak) + gı (isim yapım eki) * ateşten veya
kıvılcımdan saçılan küçük parça, kıvılcım; yanıcı küçük ateş parçacığı,
kıvılcım, ateş parçası; parça, zerre; sopa parçası, dal kırığı; kuru çam odunu
çıngıl :
tür., gre. * şıngıl, çıngıl, cingil (salkım; süs eşyası, süs eşyalarının
çıkardığı sesten onomatopeik kelime) (tür.); açinganos, tsinganos (dalcık,
kurutulduktan sonra üzüm salkımının üstünde kalan küçük dal; çingene) (gre.) *
üzüm salkımını oluşturan her bir dalcık, küçük üzüm salkımı; süs ve salkım
şeklinde nesneler
çıngırak :
tür. * çın (tınlamak, çın sesi çıkarmak (onomatopeik kelime) ) + gır (ek) + ak,
agu (isim yapım eki) * küçük boyutlu çan
çıngıraklı yılan :
tür. * çıngırak (küçük boyutlu çan) + lı (sıfat yspım eki) + yılan (zeminde
sürünerek hareket eden, zehirli veya zehirsiz türleri olan, uzun, silindirik,
sürüngen hayvan) * başının her iki tarafında, burun deliği ve göz arasında
bulunan çukur şeklindeki ısı sensörü organıyla diğer cinslerden
ayrıştırılabilen, engerekgillerin Asya ve Amerika'da bulunan bir alt
familyasından olan yılan cinsi
çıngırdamak :
tür. * çın (tınlamak, çın sesi çıkarmak) + gır (edilgen fiil eki) + da (etken
fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * çın sesi çıkarmak
çınlamak :
tür. * çın (tınlamak, çın sesi çıkarmak) + mak (fiil mastar eki) (tür.);
tinnitus (kulak çınlaması) (lat.) * çın sesi çıkarmak
çıpa :
tür. * çap, çıp (vurmak, kesmek) + a (isim yapım eki) (tür.); chop, couper
(kesmek) (ing., fra.) * gemilerin dalgalara, akıntılara kapılarak yer
değiştirmemesi için suya atılan, zincirle gemiye bağlı bulunan, ucu çengelli
ağır demir araç, çipo, demir, lenger
çıpıl :
tür. * cıb, çap (deriye (tene) vurulunca çıkan ses, çarpma sesi, çıplak cilt
sesi) (onomatope yani ses yansımalı bir kelime) + ıl (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * tüysüz genç
çıpır :
tür. * çıp (hızla hareket etmek, sıvışmak, atlamak) + ır (isim yapım eki)
(tür.); chip (çip; patates kızartması) (ing.) * kesilen, yontulan veya
rendelenen bir şeyden çıkan irice parça; çok sayıda küçük anahtardan oluşan
elektronik devre, yonga
çıplak :
tür. * cıb, çap (deriye (tene) vurulunca çıkan ses, çarpma sesi, çıplak cilt
sesi) (onomatope yani ses yansımalı bir kelime) + lak (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * üzerinde hiç giysi bulunmayan; korumasız, savunmasız; sade,
yalın
çır :
tür. * çır (suyun akma sesinden
onomatopeik kelime) * gürültü yapmadan, hafif, ince ve cılız bir biçimde, sızıntı halinde akan
küçük su veya su kaynağı, az akan su
çıra :
far. * çerag, çirag (kandil, ışık, mum) (çar, çir (yanmak, ışımak, ateşlenmek,
alevlenmek) + ag (isim yapım eki) ) * çam ve benzeri reçineli ağaçların yağlı
ve yanabilen parçası
çırağan :
far. * çerag, çirag (kandil, ışık, mum) (çar, çir (yanmak, ışımak, ateşlenmek,
alevlenmek) + ag (isim yapım eki) ) + gan, kan (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * lamba, aydınlatıcı veya ışık kaynağı
çırak :
far. * çerag, çirag (kandil, meşale, ışık, mum) (çar, çir (yanmak, ışımak,
ateşlenmek, alevlenmek) + ag (isim yapım eki) ) (müridin, mürşidinin yanında
mecazen yanarak pişmesi bağlamında) * bir ustanın yanında meslek öğrenen kimse,
kalfa olmadan önceki aşamadaki öğrenici, asistan
çıramoz :
far. * çerag, çirag (kandil, meşale, ışık, mum) + moz (isim yapım eki) *
balıkçıların, sardalye avlarken kullandıkları, üzerinde çıra veya funda
yaktıkları uzun saplı ızgara
çırçıl :
tür. * çırçıl (zincir sesinden ses yansımalı onomatopeik kelime) * gemiye yük
yüklemekte veya gemiden yük boşaltmakta yararlanılan, halat veya zincirden
yapılmış kancalı araç
çırçır :
gre. * tzutzuria (lapina
familyasından küçük balık) * eski İstanbul kültüründe Lapina familyasından küçük,
değersiz alaca renkli ve eti tatsız bir balık türü
çırçır :
tür., ara. * car car, çır çır (makina sesinden ses yansımalı onomatopeik
kelime) * gıcırdama sesi; pamuk atma makinası; demir teker
çırılçıplak :
tür. * çırıl (pekiştirme öneki) + çıplak (tamamen giysisiz, üzerinde hiçbir
giysi bulunmayan) * tamamen çıplak, tümden çıplak
çırnık :
sla. * carnik (nehirlerde
tahıl taşıyan düz dipli dalyan kayıklarını ve çektirme benzeri küçük yelkenli) *
küçük kayık; Karadeniz havzasında
ve Tuna Nehri çevresinde kullanılan, aşırı yatırılmış düz baş bodoslaması ve
yuvarlak kıç yapısıyla ayırt edilen, üç flok yelkenli ve iki yüz tona kadar yük
taşıma kapasitesine sahip olabilen tek direkli bir kıyı taşımacılığı ve balıkçı
teknesi
çırpı :
tür. * çırp (kesmek, vurmak) + ı (isim yapım eki) (tür.); sharp, scharf
(keskin) (ing., alm.), chop (kesmek) (ing.) * kesilmiş, ince, kuru dal veya
sopa; hafif ve ince odun parçası; ayrıca mecazi olarak zayıf ve cılız kimse
çırpıntı :
tür. * çırp (kesmek, vurmak, çarpmak, darbelemek) + ın (dönüşlü fiil eki) + tı
(isim yapım eki) * bir şeyin hafif hafif titremesi, dalgalanması veya bir
heyecan, sıkıntı durumu nedeniyle yerinde duramaması
çırpmak :
tür. * çırp (kesmek, vurmak, çarpmak, darbelemek) + mak (fiil mastar eki)
(tür.); sharp, scharf (keskin) (ing., alm.), chop (kesmek) (ing.) * kesmek,
vurmak
çıta :
moğ. * cida (mızrak) * ince uzun tahta
çıtak :
tür. * çıt (kaş çatmak,
sertleşmek) + ak (sıfat yapım eki) * Anadolu'nun belirli bölgelerinde (özellikle Bolu,
Kastamonu, Çankırı civarı) yaşayan, kendilerine has kaba veya sert bir şiveyle
konuşan köylüleri, Balkan göçmeni Türk topluluklarını ya da genel anlamda
huysuz, inatçı ve geçimsiz kimseleri tanımlamak için kullanılan yerel ve
kültürel bir ifade; dağda yaşayan ve odun satarak geçinen kimse;
kavgacı, huysuz, kaba kimse
çıtçıt : tür.
* çıtçıt (ses yansımalı onomatopeik kelime) (tür.); tzittzit (antik dönemde
israiloğulları tarafından, günümüzde ise yahudiler ve samiriler tarafından
giyilen, özel olarak düğümlenmiş ritüel saçaklar veya püsküller) (ibr.) *
birbirinin içine girerek kapanan, iki parçadan oluşan tutturmalık
çıtı pıtı :
tür. * çıt (kırılma sesinden onomatopeik kelime) + pıt (küçük patlama sesi) *
nazik, narin, ince
çıtırdamak :
tür. * çıt (kırılma sesinden onomatopeik kelime) + ır (edilgen fiil eki) + da
(etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * çatlarken ses çıkartmak
çıtkı :
tür. * çıt (kırılma sesinden onomatopeik kelime) + kı (isim yapım eki) * ölen
kişilerin çene kısımlarının bağlanmasında kullanılan bağ
çıtkırıldım :
tür. * çıt (kırılma sesinden onomatopeik kelime) + kır (ayırmak, bölmek) + ıl
(edilgen fiil eki) + dım (birinci tekil şahıs geçmiş zaman eki) * aşırı
derecede hassas ve ince, suni derecede bakımlı ve özentili, kabalık ve
sertlikten, güçlüklerden çok çabuk incinen nazlı kimse
çıvgar :
gre. * zevgari (çift, ikili) * çift süren veya araba çeken koşu hayvanlarınaa
yardımcı olmak üzere onların arkasına koşulmuş hayvan
çıvgın :
tür. * çıv (sapmak, doğrultudan sapmak, eğrilmek; uzamak, ansızın büyümek;
fırlamak; sivri olmak) + gın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * rüzgar
dolayısıyla eğri biçimde yağan, rüzgarla ve karla karışık yağmur, şıvgın
çıvmak :
tür. * çıv (sapmak, doğrultudan sapmak, eğrilmek) + mak (fiil mastar eki) *
kurşun, ok, yağmur vb. için doğruca hedefe giderken biraz sağa veya sola kaymak,
gidiş yönünden şaşmak, yoldan sapmak
çıyan :
tür. * çadan (akrep) * çokayaklılardan zehirli böcek
çi :
çin. * çi, qi (nefes, hava,
buhar) *
geleneksel Çin kültürü, felsefesi
ve tıbbında evrendeki her şeyin var olmasını, hareket etmesini ve dönüşmesini sağlayan,
mevcut
olan her şeyde yer alan,
etken veya edilgen haldeki enerji
çiçek :
tür. * çaçak, çeçeg, çiçek (çiç (tomurcuk açmak) + ek (ile ilgili olan) ) * bir
bitkinin, üreme organlarını taşıyan, genellikle hoş kokulu ve renkli bölümü
çiçekdağı : tür.
* çiçek (bir bitkinin, üreme organlarını taşıyan, genellikle hoş kokulu ve
renkli bölümü) + dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + ı (iyelik eki) *
Kırşehir’in bir ilçesi
çiço :
kür. * çiço (çiçek, tomurcuk) * sevecenlik/şefkat bildiren bir seslenme ifadesi,
canım, gülüm; çocuk
çift :
far. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) * iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla
sürdürülen iki öküz, terazi kefesi
çiftçi :
far., tür. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki
öküz, terazi kefesi) +
çu (yapan, eden eki) * toprağı ekip işleyen kimse, rençber
çifte :
far. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) + e (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * ikili
çifte sofyan :
far., ara. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki
öküz, terazi kefesi)
(far.) + e (isim veya sıfat yapım eki) (tür.) + sofyan (dört zamanlı ve üç
vuruşlu bir küçük usul) (sufi (bilge) + yan (çoğul eki) ) (ara.) * Türk
musikisinde, aksak usulünün, 9/16'lık mertebesinin, özel bir kalıba girmesinden
ibaret olan usül ve belli düzümlerden yapılarak kalıp halinde tesbit edilen
ölçülere verilen isim
çiftehane :
far. * cuft (Osmanlı döneminde, bir ailenin geçimini sağlamak için işletmekte
olduğu, iki öküzün işleyebileceği büyüklükte olan ve mülkiyeti devlete ait olan
toprak) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) * Osmanlı
İmparatorluğu'nda iki öküzün (cuft) ve işlenen arazinin bir üretim birimi ve
dolayısıyla bir mali birim oluşturduğu sistem
çiftelemek :
far., tür. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki
öküz, terazi kefesi) +
e (isim yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * at veya eşek
iki arka ayağı ile tepmek
çifteler :
far., tür. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki
öküz, terazi kefesi) +
e (isim yapım eki) + ler (çoğul eki) * Eskişehir’in bir ilçesi
çifteli :
far. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) + e (isim yapım eki) + li
(sıfat yapım eki) * iki namlulu tüfek
çifter :
far., tür. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki
öküz, terazi kefesi) +
er (gruplama eki) * ikili gruplar halinde, ikişer
çiftetelli :
far. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki öküz, terazi kefesi) + e (isim yapım eki) + tel
(iplik, sırma lifi) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Anadolu'da ve
Balkanlar'da yaygın olan 4/4'lük ritim ve bu ritim eşliğindeki dans
çiftleşmek :
far., tür. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki
öküz, terazi kefesi) +
leş (dönüşüm eki) + mek (fiil mastar eki) * hayvanlar için cinsel ilişkide
bulunmak
çiftlik :
far., tür. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki
öküz, terazi kefesi) +
lik (isim yapım eki) * üzerinde tarım yapılan, hayvan yetiştirilen ve
çalışanların oturması, türlü işlerin görülmesi için yapılar bulunan geniş
toprak; Niğde’nin bir ilçesi
çiftlikköy :
far., tür. * cuft, çift (iki, ikili, eş, iki şeyin biri, tarla sürdürülen iki
öküz, terazi kefesi) +
lik (isim yapım eki) + köy (kasabadan küçük yerleşim birimi) * Yalova'nın bir
ilçesi
çigan :
gre., far. * tsingana, çingane, çigan (çingene, fakir, yoksul) (gre., far.,
tür.) (tsing, çing, çeng (müzik aleti, çalgı) (gre.) + ane (-ca, -cesine,
tarzında, olarak, gibi) (far.) ); sing, singen (şarkı söylemek) (ing., alm.),
song (şarkı) (alm.) * Hindistan kökenli olan ve Bohemya ve Macaristan’da
yaşayan göçebe bir halk
çiğ :
tür. * çiğ, yiğ (ıslak, nemli, ham) * taze, yaş, olgunlaşmamış, pişmemiş
çiğbörek :
tür. * çiğ, yiğ (ıslak, nemli, ham, pişmemiş, taze, yaş, olgunlaşmamış) + börek
(ince açılmış hamurun veya hazır yufkanın arasına peynir, ıspanak, kıyma vb.
konduktan sonra yağda veya fırında pişirilen hamur işi) * yufkaya çiğ kıyma,
soğan ve baharat karışımı konularak yağda kızartılan börek
çiğde :
tür. * çiğ (ıslak, nemli, taze, yaş, olgunlaşmamış, pişmemiş) + de (isim yapım
eki) * ayrı çanakyapraklı ikiçeneklilerden, birçok türü bulunan bir ağaç ve iri
zeytin biçiminde, kırmızı kabuklu, sert çekirdekli, güzün olgunlaşan, yenilen
ve göğüs yumuşatıcı ilaçlarda da kullanılan meyvesi
çiğdem :
tür.; far. * çiğ (ıslak, nemli, taze, yaş, olgunlaşmamış, pişmemiş) + dem
(vakit, zaman; nefes) * zambakgillerden (liliaceae) sarı, mor, beyaz renklerde
açan, baharın gelişini müjdeleyen, yumrulu ve şifalı bir otsu bitki, crocus
çiğe :
tür. * çiğ (ıslak, nemli, taze, yaş, olgunlaşmamış, pişmemiş) + e (isim yapım
eki) * ceviz veya badem içi
çiğil :
tür. * çiğ (ıslak, nemli, taze, yaş, olgunlaşmamış, pişmemiş) + il (isim yapım
eki) * Göktürkler ve Uygurlar döneminde Batı Türkistan’da yaşamış, Karluk
birliğine dahil olan Oğurî-Türk topluluğu; 7.yüzyıldan beri Issık gölü
etrafında oturan, Çinli tarihçilerin yazdıklarına göre "altı Chu
boyu"'na ait olan iki boydan veya Chumuhun, Chuyue ve Chumi boylarından
olan Türk boyu
çiğin :
tür. * çiğin (omuz) * omuz, omuz başı veya iki omuz arası
çiğit :
tür. * çiğ (ıslak, nemli, taze, yaş, olgunlaşmamış, pişmemiş) + it (isim yapım
eki) * çekirdek ve özellikle de pamuk çekirdeği, pamuk tohumu
çiğnemek :
tür. * çayna (dişlerle parçalayıp öğütmek, çiğnemek) + mak (fiil mastar eki)
(tür.); jaw, chin, Kinn (çene) (ing., fra., alm.), jaw (çene), chew (çiğnemek)
(ing.) * çene hareketiyle, ağız içinde dişler ile sıkıştırarak ezmek, öğütmek
çikita :
isp. * chiquita (chica (kız) + ita (küçültme eki) ) * küçük, küçük kız, tatlı
kadın
çiklet :
ing. * chicklet (chick (piliç) + let (küçültme eki) ) * küçük veya genç bir
piliç
çiklet :
isp. * chicle (yapışkan), chiclet (bir yapay sakız markası) * ağızda çiğnenen
ancak yutulmayan macun kıvamında şekerleme, yapay sakız
çikolata :
nah., azt. * chocolate (kakao ile yapılan içecek) (cacaua (kakao tohumu, kakao
çekirdeği) + atl (su) ) * kavrulmuş kakao çekirdeklerinin şeker, süt vb. ile
karıştırılmasıyla yapılan tatlı madde; ayrıca bu maddeden yapılmış yiyecek veya
içecek
çil :
tür. * çal (alaca, karışık renkli, kır) * vücutta ve genellikle yüzde oluşan
kahverengi benekler; orman tavuğugillerden, eti için avlanan, ormanlarda
yaşayan kuş
çile :
far. * çil (kırk; sıkılma) + e (isim yapım eki) (far.); chill (keyif kaçırıcı,
huzursuz edici, korkutucu) (ing.) * sıkıntı, huzursuzluk, azap; kırk (kırk
günlük çile halvetinden)
çilehane :
far. * çile (kırklık; sıkıntı, üzüntü) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak,
konut, yuva) * tarikat sistemlerinde dervişlerin halvete girdikleri, yalnızca
küçük bir kapısı bulunan penceresiz ve dar oda
çilek :
tür. * çige (meyvenin etli ve sulu kısmı; vişne) + lek (isim yapım eki) *
gülgiller (Rosaceae) familyasından, beyaz çiçekli ve kırmızı renkli, hoş kokulu
meyvesi yenilen otsu bitki ve bu bitkinin yenilen kırmızı meyvesi
çilekeş :
far. * çile (kırklık; sıkıntı, üzüntü) + keş (çekiş, çeken) * acı çeken,
ıstıraba maruz kalan
çilimli :
tür. * çilim (tütün, sarılmış tütün, sigara) + li (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * Düzce’nin bir ilçesi
çilingir :
far. * çelan (demir) + kar, gar (-cı, yapan, eden eki) * anahtar ve kilit
işiyle uğraşan demirci
çim :
tür. * çim (yeşillik, taze ot) * buğdaygiller familyasından olan, yeşil renkli, sık
üreyerek toprağın yüzeyini ince bir halı gibi kaplayan ve park, bahçe gibi
alanların yeşillendirilmesinde kullanılan otsu bitkilerin genel adı; yaş,
ıslak, nemli şey; suya girmek
çimbali :
gre., lat. * kymbalon (küçük zil, çan) (kymbe (kavis, kase, kap, çanak) + alon
(küçültme eki) ) (gre.); clavicymbalum (clavis (anahtar) + cymbalum (zil) ) *
klavyeli ve telli, madeni sesli bir çalgı, klavsen
çimçek :
tür. * çip (kuş sesinden ses
yansımalı kelime) + çek (küçültme ve sevimlilik eki) * serçe gibi küçük ve çevik kuş
çimdik :
tür. * çimdük (çimd (başparmak ve işaret parmağı ile sıkıştırmak) + ik, uk
(isim yapım eki) ) * başparmak ile işaret parmağının ucu arasına sığan miktar
çimdiklemek :
tür. * çimdük (çimd (başparmak ve işaret parmağı ile sıkıştırmak) + ik, uk
(isim yapım eki) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) ) * başparmak ve
işaret parmağının ucu ile sıkıştırmak
çimen :
tür. * çim (yaş, ıslak, nemli şey; suya girmek) + en (isim yapım eki) * ot,
yeşillik
çimento :
lat. * caementum (taş yontulması) (caedere (kesmek, vurmak, çarpmak, öldürmek),
caede, cide, cidium (kesme, vurma, çarpma, öldürme) + mentum (isim yapım eki) )
* killi kalkerlerin özel fırınlarda pişirilip ezilmesi yoluyla elde edilen,
belli oranda su katılınca çabucak kuruyup sertleşen toz
çimmek :
tür. * çim (yaş, ıslak, nemli şey; suya girmek) + mek (fiil mastar eki) * suya
girmek, yıkanmak
çin :
far. * çin (büklüm, çatıklık, buruşuk, kıvrım; derleyen, toplayan); Kin
hanedanının isminden; Cina, Sina (Indo Aryan dillerinde), Sinai, Thinai (gre.,
lat.) * Asya kıtasının doğusunda ve Pasifik Okyanusu'nun batı kıyısında
bulunan, kuzeyinde Moğolistan ve Rusya, doğusunda Rusya, Kore Körfezi, Sarı
Deniz ve Doğu Çin Denizi, güneyinde Güney Çin Denizi, Vietnam, Laos, Myanmar,
Bhutan ve Nepal, batısında ise Hindistan, Pakistan, Afganistan, Tacikistan,
Kırgızistan ve Kazakistan yer alan ülke
çinakop :
gre. * tsinokopos (kesik çene) (tsino (çene) + kopos (kesik) ) (gre.); çene,
chin, Kinn (çene) (tür., ing., alm.), chop, couper (kesmek) (ing., fra.),
koparmak (kesip ayırmak) (tür.) * lüfer balığının küçüğü
çinçilya :
lat. * chinchilla (chinche (böcek, tahtakurusu) + illa (küçültme eki) ) * Güney
Amerika'ya özgü bir kemirgen
çine :
far. * çine (kuş yemi) * Aydın’ın bir ilçesi; antik ismi Marsyas (Marsyas
(Yunan mitolojisinde yarı insan yarı keçi (at) olan kır tanrısı bir sentaurun
(satir) ismi) (gre.) )
çinekop :
gre. * tsienes (çene) + koptein (kesmek, bölmek, ayırmak, yarmak, kırmak,
vurmak, parçalamak) * çene kesen, keskin çeneli; yırtıcı ve göçmen bir tür olan
lüfer balığının (Pomatomus saltatrix), ortalama 15-18 cm boyundaki genç ve
yağlı yavrusuna verilen, "defneyaprağı" aşamasından sonra,
"sarıkanat" aşamasından ise önce gelen büyüme evresindeki adı
çingene :
gre., far. * tsinganos, tsingana, çingane, çigan (çingene, fakir, yoksul)
(tsing, çing, çeng (müzik aleti, çalgı) + ane (ile ilgili, gibi, -a ait) )
(gre., far., tür.); sing, singen (şarkı söylemek) (ing., alm.), song (şarkı)
(alm.) * Hindistan kökenli göçebe topluluk
çini :
far. * çin (Çin) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (Çin işi) * bir yüzü
sırlı pişmiş balçık levha
çiniofil :
gre. * chion (kar) + philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici), ophile
(seven) * kar seven
çinke :
tür. * çinke (ufak tefek, zayıf,
cılız (özellikle çocuk veya hayvan); çene, çene kemiği; kıvılcım) *
iki parmak ucuyla alınan miktar; zerre, en ufak parça
çinko :
alm., lat. * zink (nokta, çatal, diş); zincum (lat.) * atom numarası 30 olan
kimyasal element
çinko glukonat :
alm., lat. * zink (çinko) (alm.) + glukus, glykys (tatlı, şekerli) (gre.) + on
(son ek) + atum, ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) *
çinko eksikliğini önlemek veya tedavi etmek için kullanılan, çinko iyonu içeren
mineral takviyesi (C12H22O14Zn)
çinko oksit :
alm., lat. * zink (çinko) (alm.) + oxydio (oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik,
oksijenli) + idio (gibi, ile ilgili, benzer) ) (gre.) * cilt koruyucu,
antiseptik ve güneş kremi formülasyonlarında kullanılan inorganik bileşik (ZnO)
çinko sülfat :
alm., lat. * zink (çinko) (alm.) + sulphate (sülfürik asit türevi SO4²⁻) (sulphur (selp, sulph
(yağ) + urum, ura (ikili bileşik, inorganik ve anyon-katyon temelli tuz eki) )
+ atus, ate (asidin tuzu veya esteri eki) ) (lat.) * çinko eksikliğini tedavi
etmek ve yüksek risk altındakilerde eksikliği önlemek için besin takviyesi
olarak kullanılan bileşik (ZnSO4)
çinkografi :
alm., gre. * zink (çinko) (alm.) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek,
kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım,
çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) *
çoğaltılmak istenilen fotograf, resim veya yazıların kalıplarının çinko üzerine
çıkarılmasına ilişkin bir gravür tekniği
çinober :
gre. * kinnabari (parlak kırmızı boya, sülfürlü cıva) (gre.); cingifre (far.) *
kimyada cıva sülfür (HgS) bileşiğinden oluşan, doğada parlak kırmızı kristaller
halinde bulunan ve antik çağlardan beri parlak kırmızı-turuncu renkli bir
pigment (allık, boya) üretiminde kullanılan zehirli bir mineral, zincifre
çintiyan :
gre. * cynthian (Cynthia tarzı) (Cynthia (Yunan mitolojisine göre Delos'taki
Cynthus Dağı'nda doğan Yunan tanrıçası Artemis'in bir sıfatı) + an (gibi olan)
) * içi astarlı, uzun kadın donu, kadın şalvarı
çip :
ing. * chip (küçük parçalara ayırmak) * yonga, kırmık
çipil :
tür. * çip (suyun damladığında zeminde çıkardığı sesten, düşme, dökülme anlamı)
+ il (sıfaylt yapım eki) * kirpikleri dökülmüş; ağrılı, hastalıklı
çipo :
ita. * ceppo, chipo (kütük, ana gövde) * gemilerin akıntıya,
dalgalara kapılarak yer değiştirmesini önlemek, yüzer halde durabilmelerini
sağlamak için suya atılan, bir zincirle gemiye bağlı bulunan, deniz dibinde
tutunabilecek biçimde özel olarak yapılmış, ucu çengelli, çok ağır, demir araç
çipura :
gre. * tsipura (altın mızrak) (sparos (mızrak, cirit) + aurata (altın) );
kiprinos (sazan, balık) * Sparidae familyasından, lezzetli eti ile bilinen,
yanları basık ve oval gövdeli bir tür Akdeniz ve Ege balığı
çir : erm. * çir (kurutulmuş meyve) * erik, kayısı,
zerdali gibi meyvelerin kurusu
çiriş :
far. * çiriş, siriş (tutkal, hamur) * zambakgillerden bir bitki olan
asphodelusun (çirişotunun) kökünün öğütülmesi ile elde edilen tutkal (church,
église, Kirche (kilise, insanların birleştiği, toplandıği yer) (ing., fra.,
alm.), kiriş (iki ucu birleştiren hat; yay gergisi; iki kolonu birleştiren
betonarme hat) (tür.) )
çirişotu :
far., tür. * çiriş (far.) + ot (kısa boylu teşil bitki) + u (tür.) *
Asphodelaceae familyasından Asphodelus cinsinin oluşturan bitki türlerinin
ortak ismi ve yenilebilir yabani bir ot
çirkef :
far. * çirk (pis, pislik) + ab (su) * kokuşmuş pis su; kötü enerjisini
bulaştıran ve yayan kimse (jerk (pislik; ahmak) (ing.) )
çirkin :
far. * çirk (pis, pislik) + in (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * pis, kirli,
iğrenç (jerk (iğrenç, iğrenç tip) (ing.) )
çirli :
tür. * çir (kayısı kurusu) + li * et ve kayısı kurusuyla yapılan bir yemek
çiroz :
gre. * tsiros (kuru, yağsız) * yumurtasını atarak zayıflamış uskumru;
kurutulmuş uskumru
çis :
tür. * çi, çis (ince yağmak, ince ince akmak) * bazı bitkilerden sızan ve
katılaşarak sarımtırak bir cisim durumuna gelen, hekimlikte iç sürdürücü olarak
yararlanılan bir tür şekerli özsu
çise :
tür. * çi, çis (nem, yaşlık, rutubet) + e (isim yapım eki) * ince damlalar
halinde yağan yağmur
çisel :
tür. * çi, çis (nem, yaşlık, rutubet) + e (isim yapım eki) + l (isim yapım eki)
* hafifçe yağan yağmur
çiselemek :
tür. * çi, çis (nem, yaşlık, rutubet) + e (isim yapım eki) + le (etken fiil
eki) + mek (fiil mastar eki) * hafifçe yağmur yağmak
çisinti :
tür. * çi, çis (nem, yaşlık, rutubet) + inti (isim yapım eki) * çiseleme eylemi
çiş :
tür. * çi, çis (nem, yaşlık, rutubet) * böbrekler tarafından kandaki artık
maddelerin süzülmesiyle oluşan, üreterler aracılığıyla mesanede biriktirilen ve
idrar yolu üzerinden dışarı atılan sıvı atık, sidik, idrar, bevl, ürin,
akıtılmış olan, su akıntısı
çişik : tür.
* çici, cücük, çiçik (küçük hayvan
yavrusu) * yavru tavşan
çit :
tür. * çit (örmek, birbirine
tutturmak, çatmak) * bağ, bahçe veya tarla gibi alanların sınırlarını belirlemek, güvenliğini
sağlamak amacıyla ahşap, tel, taş veya çalı gibi malzemelerden yapılan ince
koruyucu engel; çalı çırpıdan yapılan ayıraç, kenar, sınır,
engel
çita :
hin. * cheetah (alacalı, benekli, süslenmiş, boyalı) * Afrika ve Asya'nın bazı
bölgelerinde bulunan büyük, ince, benekli bir kedi
çitari : far., gre. * sihtar (üç iplikli, üç telli) (sih (üç) + tar (tel, kiriş, lif) ) (far.); kithari (sarpa balığı) (gre.) * izmaritgiller (Sparidae/Centracanthidae) familyasından,
elips biçiminde ve yanlarda basık gövdeli, başı, gözleri ve ağzı küçük,
gövdesinde birbirine paralel sarı çizgiler bulunan, sırtı esmer, yanları ve
karnı gümüş renginde, hoş
görünüşlü olmakla birlikte eti kılçıklı ve lezzetsiz, küçük bir balık, çitari, sarpa balığı (kithara, guitare, Gitarre
(gitar) (gre.) (birbirine paralel teller ilintisi) )
çiten :
tür. * çıt, çit (ince
dalların birbirine örülmesiyle yapılan bariyer veya bağ, engel) + en (isim
yapım eki) * saman ve benzeri şeyler taşımakta kullanılan, ince dallardan ya da kamışlardan örülmüş büyük
sepet
çitilemek :
tür. * çit (hafifçe çatıştırmak, sürtmek, ovalamak) + i (ek) + le (etken fiil
eki) + mek (fiil mastar eki) * elde çamaşır yıkarken kirini çıkarmak için,
çamaşırın iki yerini ele alıp birbirine sürtmek (çatmak (karşı karşıya
getirmek, birleştirmek) (tür.), chat (karşılıklı konuşmak, sohbet etmek) (ing.)
)
çitlembik :
tür. * çıt (çıt sesinden onomatopeik kelime) + la (ek) + muk, guk (isim yapım
eki) (fındık, çekirdek) * karaağaçgillerden küçük, siyah veya kırmızı renkli
meyvesi olan ağaç
çitmek :
tür. * çit (hafifçe çatıştırmak, sürtmek, ovalamak) + mek (fiil mastar eki) *
kumaştaki veya yün örgüdeki deliği örerek kapamak; fideyi yan yana sıkışık bir
biçimde dikmek
çitmik :
tür. * çit (hafifçe çatıştırmak, sürtmek, ovalamak) + mik (küçültme eki) * üzüm
salkımının küçük dalı
çivi :
tür. * çiv (vurma, çakma) + i (isim yapım eki) * iki şeyi birbirine tutturmak
için darbelenerek (vurularak) çakılan, sivri uçlu nesne
çivit :
tür. * çiv (renk vermek, boyamak) + it (isim yapım eki) * çivitotunun
yapraklarının fermantasyonu ile elde edilen, mavi renkli, beyaz çarşaf ve
çamaşırda oluşmuş sarılığı gidermek, mavimtırak bir renk vermek için çamaşırın
son suyuna karıştırılan toz boya
çivril :
tür. * çivril (sulu bol olan yer, sulak yer) (çim (yaş, ıslak, nemli şey; suya
girmek) + ril (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * Denizli’nin bir ilçesi
çiy :
tür. * çiğ (ıskak, nemli) * havada buğu durumundayken gece toplanan su
damlacıkları
çiya :
kür. * çi (yükseklik, diklik) + ya (yer eki) * dağ, çevresindeki araziye göre
pek yüksek olan toprak
çiylemek :
tür. * çiğ (ıskak, nemli) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) *
yağmur, hafif ve ince yağmak
çiz :
far. * çiş (ne, şey) * şey, nesne, madde veya herhangi bir varlık
çizelge :
tür. * çiz (yüzeyde hat oluşturmak, yarmak, iz ve yarık oluşturmak) + el (ek) +
ge (isim yapım eki) * çizgilerle kare veya dikdörtgenlere bölünmüş kağıt
çizge :
tür. * çiz (yüzeyde hat oluşturmak, yarmak, iz ve yarık oluşturmak) + ge (isim
yapım eki) * bir olayın yürüyüşünü, türlü durumlarını göstermeye veya birkaç
şey arasında karşılaştırma yapmaya yarayan, türlü çizgilerden oluşmuş şekil
çizgi :
tür. * çiz (yüzeyde hat oluşturmak, yarmak, iz ve yarık oluşturmak) + gi (isim
yapım eki) * hat, ince uzun işaret, yarık
çizgisel hız :
tür. * çizgi (hat, ince uzun işaret, yarık) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + hız (sürat, çabukluk) * düzgün dairesel hareket yapan bir cismin
birim zamanda kat ettiği yay uzunluğu (2πr / T)
çizgisel ivme :
tür. * çizgi (hat, ince uzun işaret, yarık) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) + ivme (hızlanma) * birim zamandaki çizgisel hız değişimi (a = v^2/r)
çizik :
tür. * çiz (yüzeyde hat oluşturmak, yarmak, iz ve yarık oluşturmak) + ik (isim
yapım eki) * çizilmiş, çizgi
çiziktirmek :
tür. * çiz (yüzeyde hat oluşturmak, yarmak, iz ve yarık oluşturmak) + ik (isim
yapım eki) + tir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * çabukça çizmek; bir
yüzeyde küçük çizikler veya izler bırakmak, yüzeyi hafifçe çizmek
çizme :
süm. * gisma (gemi, tekne) (gis (ağaç) + ma (ile ilgili, gibi, -a ait) (ağaçtan
yapılan) ) * gizme, çizme, koncu dize veya dizden daha yukarıya çıkan ayakkabı
(cezm, cizm (ağacın kökü) (ara.) )
çizmek :
tür. * çiz (yüzeyde hat oluşturmak, yarmak, iz ve yarık oluşturmak) + mek (fiil
mastar eki) * kalem veya keskin bir araçla üzerinden geçerek iz veya yarık
oluşturmak
çoban :
far. * çuban, şupan (davar güden) (ço, şu (korumak, gözetmek, gütmek, sürmek) +
ban (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * koyun, keçi, sığır gibi otlayan
hayvan sürülerini güden, onları koruyup yöneten kimse
çobanaldatan :
far., tür. * çoban (güden, süren) (far.) + alda (yanılmak) + t (etken fiil eki)
+ an (isim yapım eki) (tür.) * çobanaldatangillerden, alaca çizgili ve benekli
yumuşak ve esmer tüyleri olan, uzun kanatlı ve kuyruklu, bacakları ve gagası
kısa, böcekçil, ötücü bir kuş
çobaniğnesi :
far., tür. * çoban (far.) + iğne (ince ve uzun, ucu sivri, delmeye yarayan
metal araç) + si (iyelik eki) (tür.) * ıtır çiçeği cinsinden kokulu bir bitki
çobanlar :
far., tür. * çoban (güden, süren) (far.) + lar (çoğul eki) (tür.) *
Afyonkarahisar’ın bir ilçesi
çobanpüskülü :
far., tür. * çoban (güden, süren) + püskil, puşkil (salkım, iplik, saçak, tel
sarkıtı) (far.) + ü (tür.) * çobanpüskülügillerden, diken yapraklı, köksapından
sidik söktürücü, iştah açıcı olarak yararlanılan bir süs bitkisi
çobansüzgeci :
far., tür. * çoban (güden, süren) (far.) + süz (akıtmak, geçirerek ayırmak,
ayıklamak) + geç (araç eki) + i (iyelik eki) (tür.) * kökboyasıgiller
familyasına ait, doğada yabani olarak yetişen yıllık otsu bir bitki, yoğurt otu
çobantarağı :
far., tür. * çoban (güden, süren) (far.) + tara (düzlemek, sıralamak,
temizlemek) + ak (araç eki) + ı (iyelik eki) (tür.) * maydanozgillerden,
tarlalarda kendiliğinden yetişen, şemsiye biçiminde ve ak çiçekleri ve iki
kapçık içinde çok uzun şerit gaga biçiminde meyvesi olan, ekin için zararlı
sayılan otsu bir bitki
çobantuzluğu :
far., tür. * çoban (güden, süren) (far.) + tuz (suda çözünebilen, gıda
lezzetini artırmak, besinleri korumak, pH ve elektrolit dengesini sağlamak için
kullanılan beyaz kristal mineral madde, sodyum klorür (NaCl) ) + luk (araç eki)
+ u (iyelik eki) (tür.) * ayrı taçyapraklı ikiçeneklilerden, çalılıklarda,
tarlalarda yetişen, sarı çiçekleri, kırmızı ve ekşi meyvesi olan, kabuğundan ve
kökünden solucan düşürücü ilaç olarak yararlanılan, tahıllarda pas hastalığına
yol açan bir bitki, sarıçalı
çocuk :
tür. * çu (yavru, küçük olan) + cuk (küçültme eki) * yaşı küçük veya bebek
çağında insan (cücük (soğanın yanında oluşan tomurcuk, küçük soğan), cucak
(yavru, civciv) (far.) )
çoçona :
lat. * chichona (göğüs, geniş göğüslü, büyük göğüslü) * vatoz cinsi bir balık
olan fulya balığının diğer ismi, Myliobatis aquila
çoğalmak :
tür. * ço (üşüşmek, vurmak, saldırmak) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) +
al (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * artmak, fazlalaşmak
çoğaltım :
tür. * ço (üşüşmek, vurmak, saldırmak) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) +
al (edilgen fiil eki) + tım (isim yapım eki) * çoğaltma, artırma, fazlalaştırma
çoğul :
tür. * ço (üşüşmek, vurmak, saldırmak) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) +
ul (sıfat eki) * çoku ifade eden, fazlayı ifade eden, birden fazla kişiyi ifade
eden
çoğunluk :
tür. * ço (üşüşmek, vurmak, saldırmak) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) +
un (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + luk (durum eki) * fazla olan kısım,
büyük bölüm, sayısı daha çok olan kısım
çoğurcuk :
tür. * çoğur (çok, çokça) + cuk (küçültme eki) * sürüler halinde yaşayan, ötücü
bir kuş türü, sığırcık
çok :
tür. * ço (üşüşmek, vurmak, saldırmak) + k (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
fazla; vurmak, saldırmak, üşüşmek, yoğunlaşmak, artmış, artmak, fazla gelmek
(choke (boğulmak, baskılamak, basarak darbelemek, üzerinde yoğunlaşmak,
boğazlamak), shock, choc, Schock (sarsılma, darbe, bunalım, şok) (ing., fra.,
alm.) )
çok çenekli :
tür. * çok (fazla, bol, artmış) + çenek (tohumda embriyonu kaplayan etli bölüm)
+ li (iyelik eki) * tohum embriyolarında iki çenek (kotiledon) bulunan kapalı
tohumlu bitki (angiosperm) sınıfı, ödikot
çok yıllık bitki :
tür. * çok (fazla, bol, artmış) + yıllık (senelik, on iki aylık zaman dilimine
ilişkin) + bitki (biten, yetişen; yosun, ot, ağaç gibi canlı varlıklar) * yaşam
döngüsü iki yıldan daha uzun süren, birden fazla büyüme mevsimi boyunca yaşayan
ve uygun koşullarda her yıl yeniden gelişebilen bitki; odunsu bitkilerin yanı
sıra soğan, yumru, rizom veya kalıcı kök sistemine sahip birçok otsu bitkiyi
kapsayan bitki yaşam biçimi
çokal :
tür. * çokal (örtmek, kaplamak,
sıkıştırmak; giyinmek) * Türk ve Moğol kültüründe tarihî dönemlerde askerlerin korunma amacıyla
giydiği, genellikle metal levha, deri, zincir veya kumaş kombinasyonlarıyla
yapılan zırh ve koruyucu giysi; giyim kuşam
çokbilmiş :
tür. * çok (fazla, bol, artmış) + bil (tanımak, anlamak, kavramak, farkında
olmak, öğrenmek) + miş (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * ukala, bilgiçlik
taslayan
çokgen :
tür., gre. * çok (fazla, bol, artmış) + gone, gonia (köşe, açı, dik açı, gönye;
kenar, genişlemiş hat) (gre.) * çok kenarlı
çoklu kişilik bozukluğu :
tür. * çok (fazla, bol, artmış) + lu (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + kişi
(kimse, şahıs) + lik (isim yapım eki) + boz (kötüleştirmek, düzensizleştirmek)
+ uk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + luk (isim yapım eki) + u (iyelik eki)
* kişilik bütünlüğünün, birliğinin bozulması ve kişinin iki veya daha fazla
birbirinden bağımsız kişiliğinin oluşması ile karakterize zihinsel bir
hastalık, dissosiyatif kimlik bozukluğu, ayrışmış kişilik bozukluğu
çokramak :
tür. * çok (fazla, bol, artmış) + ra (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) *
tencere, mide, su vb. fıkır fıkır kaynamak
çoktan :
tür. * çok (fazla, bol, artmış) + tan (kaynak, köken eki) * çok önceden, daha evvelden
çolak :
tür. * çal (vurmak, kesmek, koparmak) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
sakat kol veya el, eli veya kolu olmayan (çolpa (bir ayağı sakat olan) (far.) )
çolpa :
far., gre. * çulpa (sakar, beceriksiz) (çul (eğri) + pa (ayak, bacak) ) (far.),
kolaphos (darbe) (gre.) * bir ayağı sakat olan, beceriksiz, eli işe yakışmayan,
acemi (klopfen (vurmak, çarpmak) (alm.) )
çolpan :
tür., moğ. * çol, çul, sol, sul, zol (parlaklık, ışık, gök cismi) +
pan, bon (isim yapım eki) * Türk, Altay ve Moğol mitolojilerinde hem Gezegenler
Tanrısı hem de gökyüzünün en parlak gök cismi olan Venüs, Çoban Yıldızı, Sabah
Yıldızı, Zühre, Tan Çulpanı
çoluk :
tür. * çu (yavru, küçük olan) + ol (meydana gelmek, ortaya çıkmak) + uk (isim
yapım eki) * çoban yardımcısı, çoban yamağı, küçük çoban
çomak :
tür., moğ. * çokmak, çokimağ (ağır çekiç, tokmak) (çoki (vurmak, darp etmek) +
mağ (isim yapım eki) ) * kalın, kısa ve sert odun parçası; sopaya benzer araç,
dayanak veya savunma amacıyla kullanılan çubuk, değnek, sopa
çomak hücreleri :
tür., moğ., ara. * çomak (çubuk, sopa, değnek) (tür., moğ.) + hucra (oda,
odacık, göze, hücre) (ara.) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki) (tür.) *
omurgalılarda gözün ağ tabakasında (retina) bulunan, düşük ışıkta görmeyi
sağlayan, ışığa duyarlı fotoreseptör hücreler; siyah-beyaz ve gece görüşünde
görev yapan, ancak renk ayrımında koni hücreleri kadar etkili olmayan görme
hücreleri
çomar :
tür. * çokmar (iri başlı tokmak, topuz; iri başlı hayvan) (çoki (vurmak, darp
etmek, bastırmak) + mar (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * kaba yapılı, gövdesi
yere yakın, bacakları güçlü, iri bir köpek, çoban köpeği; yaşlı, düşkün
(kimse), yaşlı meyhaneci
çon :
kor. * qian (para) *
Güney ve Kuzey Kore’nin para birimi olan Von’un yüzde biri değerindeki para
birimi
çon :
tür. * çon (kalça, but,
uyluk kemiği, kaba et) * sığır hayvanlarının sırtında olan bir çeşit
hastalık; at, eşek, öküz ve sığır gibi hayvanlarda görülen ve alnından veya
kulaklarından kan alınarak tedavi edilen bir çeşit hastalık; hayvanlarda
soğuktan olan bir çeşit hastalık, öküz zatürresi; hayvan vücudunda olan yumru,
ur
çon :
tür. * çom (topuz, kalın
değnek, tomruk), çong (kalın, kaba, şişkin) * dalsız, budaksız ağaç
gövdesi, kalın dal veya
budaklanmış odun parçası; ağaç gövdesinde meydana gelen ur ve
yumrular, budaklar; yarması güç ve budaklı kütük
çopra :
tür., gre. * cibre (üzüm ve başka meyve posası); tso'pra (kaya balığına benzer
şekilde kılçığı çok bir yuvarlak balık (çipuradan farklı bir balık) * balık
kılçığı; sık çalılık, sazlık
çopur :
tür. * çapar, çopur (çilli, alacalı, çiçek bozuğu) * yüzünde çiçek
hastalığından kalma çok sayıda küçük yara izleri bulunan kimse
çopurina :
gre. * tsipura (çipura) + ina (küçültme eki) * izmarite benzeyen küçük bir
balık
çor :
tür. * çer, çur, şor, şar, çora, çura (cin, peri, görünmez kötü ruh; eksiklik,
yarımlık, tamamlanmamış olma) * hastalık, üzüntü, dert, keder; gözle görülmeme,
görünmeyen, cin (cure, curer, kurieren (iyileştirmek, temizlemek, kazımak,
sorunu gidermek) (ing., fra., alm.), Nevali Çori (Cin Nevalesi, Cin Yemeği)
(far.) (Şanlıurfa'da adak ritüelleri tapınağı olarak kullanılmış antik bir ören
yeri) )
çorak :
far. * çor, şor (tuzlu, kuru, kurak, susuzluktan ürün vermeyen; hastalık,
üzüntü, dert, keder) + ak (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * ürün vermeyen,
bitki yetişmeyen toprak
çoraman :
tür. * çor (hastalık, üzüntü, dert, keder; gözle görülmeme, görünmeyen, cin) +
a (ek) + man (kişi) * cinci, cin kovan
çorap :
ara. * curab (torba, kılıf, zarf) * ayağa giyilen kumaştan yapılmış giysi
çorba :
far. * sor, şur (tuzlu, acı) + ba, aba (yemek, yemek kabı, güveç, lapa, kaşık,
aş) * sebze ile hazırlanan ve sıcak tüketilen sulu yemek
çori :
gre., lat. * koriannon (koris (böcek, tahtakurusu) + annon (hoş kukulu anason)
(gre.); coriandrum sativum (lat.) * kişniş, baharat olarak kullanılan bir tür
otsu bitki
çorlu :
gre. * Tzarylus, Tzurulum, Tziraltum (tzar (imparator) + ylus (ile ilgili,
gibi, -a ait) ); Tyribiton (peynir kasabası) (tyri (peynir) + biton (kasaba) );
çor (hastalık, üzüntü, dert, keder; gözle görülmeme, görünmeyen, cin) + lu (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * hastalıklı, cinli; Tekirdağ’ın bir ilçesi
çorman :
tür. * çor (hastalık, üzüntü, dert, keder; verimsizlik) + man (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * tek başına kullanılmayan, çok karışık ve düzensiz,
karmakarışık anlamındaki karman çorman ikilemesinde geçen kelime
çorum :
kel., gre. * trokmu, dzorum (vadi) * Orta Karadeniz’in iç kesimlerinde yer alan
ve Amasya, Yozgat, Çankırı, Sinop, Samsun ve Kırıkkale ile komşu olan 19
plakalı şehir (Şehrin, dağlarla çevrili bir ova niteliğinde olması nedeniyle
“Çevrim” isimini aldığı ve bu kelimenin zamanla “Çorum”a dönüştüğü de rivayet
edilmektedir.)
çotanak :
tür. * çot, çat (kavuşmak, birleşmek, bitişmek, karşı karşıya gelmek) + a (ek)
+ nak (isim yapım eki) * üzerinde birçok fındık bulunan dal, çatanak
çotira :
gre. * çotra (balık ağı) * çotiragillerden, sıcak denizlerde ve bir türü
Akdeniz kıyılarında yaşayan, kısa ve geniş gövdeli, kalın derili, sert pullu,
sırt yüzgecinin önünde dikilebilen bir diken bulunan, kara denebilecek denli
esmer, eti lezzetli bir balık
çotra :
ita. * ciotola (tas, kadeh, şarap kadehi) * ağaçtan yapılmış küçük su kabı,
tahta matara, şişe (çotra, citura, çotre (bul., sır., arn.) )
çotuk :
tür. * çot, çat (kavuşmak, birleşmek, bitişmek, karşı karşıya gelmek) + uk
(isim yapım eki) * ağaç veya çalı kökü; dibinden kesilen ağacın toprak üzerinde
kalmış olan bölümü
çöğmek :
tür. * çöğ (çökmek, büzülmek, eğilmek, alçalmak) + mek (fiil mastar eki) *
yükseldikten sonra aşağıya inmek, yere doğru alçalarak gitmek, alçalmak
çöğüncek :
tür. * çöğ (çökmek, büzülmek, eğilmek, alçalmak; bir yanı inerken öbür yanı
kalkmak) + ün (dönüşlü fiil eki) + cek (isim yapım ve araç eki) * dayanma ve
bir durumdan diğerine geçişi sağlayan nesne veya araç; çorak ve kurak alanlarda
yetişen, halk arasında bazı dikenli veya otsu yabani bitkiler için kullanılan
yerel bitki
çöğür :
tür. * çöğ (çökmek, büzülmek, eğilmek, alçalmak; bir yanı inerken öbür yanı
kalkmak) + ür (geniş zaman ve isim yapım eki) * bağlama ailesinden iri gövdeli
ve kısa saplı bir halk çalgısı; tarım ve ormancılıkta tohumdan yetiştirilip
üzerine aşı yapılacak olan henüz genç fidan/anaç
çökek :
tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + ek (isim yapım eki)
* çukur yer; bataklık, sazlık, balçık
çökelek :
tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + el (edilgen fiil
eki) + ek (isim yapım eki) * tortu oluşturmak, tortu olarak dibe inmek
çökelmek :
tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + el (edilgen fiil
eki) + mek (fiil mastar eki) * tortu oluşturmak, tortu olarak dibe inmek
çökelti :
tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + el (edilgen fiil
eki) + ti (isim yapım eki) * sıvı içinde askıda bulunan maddelerin zamanla dibe
inerek birikmesi sonucu oluşan tortu veya katı parçacıklar topluluğu
çökertmek :
tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + ert (ettirgen fiil
eki) + mek (fiil mastar eki) * aşağı indirmek, dibe vurdurmak, yıkmak
çökmek :
tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + mek (fiil mastar
eki) * aşağı inmek, dibe vurmak, yıkılmak
çöküntü :
tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + üntü (isim yapım
eki) * çökme; yer yüzeyinde veya bir yapıda seviye azalması; moral, ekonomi
veya düzenin bozulması durumu (mecazi)
çöküş :
tür. * çök (oturmak, aşağı inmek, alçalmak, dibe vurmak) + üş (isim yapım eki)
* çökme, yıkılma, bir yapı, sistem veya düzenin yıkılması, çökmesi
çöl :
tür. * çöl, tiyöl (yaban yer, bozkır) * kumlarla kaplı, su bulunmayan, ıssız ve
geniş coğrafi alan
çölyak :
gre. * koiliakos (karın boşluğu) (koilos (boş, oyuk, içi boş, boşluk, oyuk,
kavernöz, çukur) + iakos (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * bağırsaklardaki besin
emilimini sağlayan villus denilen yapıların bozulmasına sebep olan ve
dolayısıyla da yiyeceklerdeki besinin emilmesini engelleyen ve ince bağırsakta
hasarlar oluşturan bir sindirim sistemi hastalığı
çömçe :
tür. * çim, çom, çöm (suya girmek, ıslanmak), çöm (küçük kap, oyuk) + ça, çe
(araç eki) * kepçe, saplı, derin ve geniş ağızlı kepçe veya kaşık
çömelmek :
tür. * çöm (aşağı düşmek, inmek, dibe vurmak, dizleri kırarak aşağıya hareket
edip oturmak) + el (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki); çön (kalça, but,
popo) + el (edilgen fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * dizlerini bükerek
topukları üzerine oturmak
çömez :
lat. * comes (yoldaş, refakatçi) * ustasına refakat ederek onun yanında yetişen
kişi
çömlek :
tür. * çönek, çömlek (çön (kalça, but, popo) + ek (ilgili) ) * topraktan
pişirilerek yapılan tencere (kabın oval, yuvarlak şekli iibarıyla)
çömmek :
tür. * çöm (aşağı düşmek, inmek, dibe vurmak, dizleri kırarak aşağıya hareket
edip oturmak) + mek (fiil mastar eki) * çömelmek, çökmek
çöngül :
tür. * çön (çukurlaşmak; gölgelik, alçak yer) + gül (isim yapım eki) * küçük ve
sığ bataklık, su birikintisi veya çamurlu çukur, ufak bataklık
çöp :
far. * çöp (tortu, çökelti) (çö (dibe vurmak, alçalmak) + p (isim yapım eki) )
* artık, pislik; ince dal veya tahta parçası
çöpçatan :
tür. * çöp (ince dal veya tahta parçası) + çat (birleştirmek, bir araya
getirmek, karşılıklı konumlamak, yığmak) + an (-cı, yapan, eden eki) * iki
kişinin evlenmesine aracılık eden kimse
çöpreşik :
tür. * çöp (atık, pislik) + reş (dönüşüm eki) + ik (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * hassas bünye, çapraşık; çöplerle veya artıklarla dolu, pis ve dağınık
yer; mecazi olarak önemsiz, değersiz veya karışık
çör :
tür. * çer, çur, şor, şar, çora, çura (cin, peri, görünmez kötü ruh; eksiklik,
yarımlık, tamamlanmamış olma) * hastalık, bir çeşit hayvan hastalığı, sığır
vebası; üzüntü, dert, keder; tuzlu; küçük yara, bere; gözle görülmeme,
görünmeyen, cin, şeytan (Nevali Çori (Cin Nevalesi, Cin Yemeği) (far.)
(Şanlıurfa'da adak ritüelleri tapınağı olarak kullanılmış antik bir ören yeri)
)
çördek :
tür. * çör (çekmek, kaldırmak) + dek (araç eki) * yukarı çekmekte kullanılan
ip, halat, palanga, flok
çördük :
tür. * çör (hastalık, dert, üzüntü, keder; çekirdek, tohum) + dük (isim yapım
eki) * küçük yabani armut (Sivas ağzı) (kalp rahatsızlığı, kabızlık gibi
hastalıkları tedavi edici özelliği olmasından)
çöre :
tür. * çevür, çör (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek) + e (isim yapım eki) * su
kaynağı, çeşme; nesil, soy
çörek :
tür. * çevür, çör (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek) + ek (isim yapım eki) *
gevrekçe pişirilmiş hamur işlerinin genel ismi (tsoureki (yuvarlak ekmek)
(gre.) )
çöreotu :
tür. * çevür, çör (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek) + ek (isim yapım eki) + ot
(küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) * düğünçiçeğigillerden,
çiçekleri tek tek ve sap ucunda bulunan otsu bir bitki ve onun yemeklerde
kullanılan tohumu
çörkü :
tür. * çevür, çör (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek) + kü (isim yapım eki) *
genellikle küçük çocuklara toplama, çıkarma gibi basit aritmetik işlemlerini
öğretmek için yararlanılan, her teline onar boncuk geçirilmiş on telden ve
onları çerçeveleyen bir çerçeveden oluşan ilkel hesap aracı, sayıboncuğu
çörten :
erm. * çurtan (su oluğu) (çur (su) + ortan (oluk) ) * yağmur sularını alıp
duvar temelinden uzağa akıtan, dam çevresi boyunca saçak kenarından dışarı
doğru uzanmış oluk, gargoyle
çörtü :
tür. * çevür, çör (yuvarlamak, döndürmek, çevirmek) + tü (isim yapım eki) * un
değirmeninin teknesinin oluğu
çöven :
tür. * çöv (köpürmek,
kaynamak), çög, çök (döverek toz haline getirmek) *
büyük, kalın bir kökü bulunan, çiçekleri salkım durumunda olan ve pembe, ak
çiçekler açan, kökü ve dalları suda sabun gibi köpürdüğü için kir temizleyici
olarak kullanılan, helvacılıkta ağdayı ağartmakta, hekimlikte sidik ve balgam
söktürücü, yatıştırıcı olarak da yararlanılan bir bitki; sabun otu (Saponaria officinalis) bitkisinin
köklerinden elde edilen, içeriğindeki saponin maddesi sayesinde suyla köpüren,
gıda sanayisinde (özellikle tahin helvası, kerebiç ve koz helva yapımında)
ağartıcı ve kıvam artırıcı olarak kullanılan kökler
çözelti :
tür. * çöz (ayırmak, kurtarmak, açmak, bağını açmak) + el (edilgen fiil eki) +
ti (isim yapım eki) * iki veya daha fazla kimyasal maddenin herhangi bir oranda
bir araya gelerek oluşturdukları homojen karışım, solüsyon
çözmek :
tür. * çöz (ayırmak, kurtarmak, açmak, bağını açmak, seyreltmek) + mek (fiil
mastar eki) * bağlanmış bir şeyin bağını açmak, bağından kurtarmak; seyrelterek
dağıtmak; bir sorunu ortadan kaldırmak
çözüm :
tür. * çöz (ayırmak, kurtarmak, açmak, bağını açmak, seyreltmek) + üm (isim
yapım eki) * çözme işi
çözünmek :
tür. * çöz (ayırmak, kurtarmak, açmak, bağını açmak, seyreltmek) + ün (dönüşlü
fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir madde moleküllerini veya atomlarını bir
arada tutan güçleri yenerek bir başka madde içinde onunla bütünleşme
oluşturacak biçimde dağılmak, karışmak, erimek
çözyağı :
tür. * çöz (ayırmak, kurtarmak, açmak, bağını açmak, seyreltmek) + yağ (ağır
hidrokarbon veya gliserin karışımından oluşan, genellikle kaygan ve yakıt
olarak kullanılan sıvı madde ve akışkan mineral) + ı (iyelik eki) * karın
boşluğundaki sindirim organları üzerinde bulunan ve onların üzerinden
sıyrılarak veya kesilerek alınan yağ
çubuk :
tür., far. * çub (odun, dal,
tahta, kök, çöp, dal parçası) (far.) + uk (ile ilgili, gibi, -a ait)
(tür.) * ince, uzun, yuvarlak ve sert nesne, sopa, değnek, çomak, dal;
Ankara'nın bir ilçesi; eski ismi Çubukabad
çucu :
tür. * çul (keçe, kaba dokuma, örtü) + cu (yapan, eden eki) * semer yapan,
semer satan veya semer onaran kimse, semerci
çuçuna :
lat. * chichona (göğüs, geniş göğüslü, büyük göğüslü) * vatoz cinsi bir balık
olan fulya balığının diğer ismi, Myliobatis aquila
çuha :
far. * çühe, çuka (yün kumaş) * ince, sık dokunmuş, tüysüz yün kumaş
çuhadar :
far. * çuha (yün kumaş) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan,
sahip ve malik olan, taşıyan) * Osmanlı döneminde saraydaki kişilerin dış
işlerini yapan hizmetli kişi (çuhadan elbise giymesi veya çuhadan yapılma
perdenin ardında emre hazır beklemesinden)
çuka : far. * çuha, coka (yünlü kumaş, aba) (far.); cuka (mersin balığı
türü) (rus.) * Akdeniz,
Marmara ve Karadeniz'de yaşayan tekirlerin irisi; mersin balığıgiller ailesine ait, tatlı su ve
denizlerde yaşayan "çiga" (çoka) balığı, Acipenser ruthenus
çukur :
tür. * çok, çoki (delmek, oymak) + ur (isim yapım eki) * hendek, oyuk, delik
çukurca :
tür. * çukur (hendek, oyuk, delik) + ca (isim yapım eki) * Hakkari’nin bir
ilçesi (ismini düz olmayan coğrafi konumundan almıştır.)
çukurova :
tür., far. * çukur (hendek, oyuk, delik) (tür.) + abad (mamur ve tarım yapılan
yer, çöl ve bozkır zıddı, düz, geniş arazi, yayla, yazı, düzlük) (far.) *
Adana'nın bir ilçesi; Türkler Torosları aşıp güneye indiklerinde
karşılaştıkları bölgeye verdikleri isim
çul :
far. * cul (kaba kumaş, çuval bezi) * kıldan veya yünden kabaca dokunmuş hayvan
örtüsü, yer örtüsü veya çadır
çulha :
far. * cul (kaba kumaş, çuval bezi) + ah (kişi, yapan, eden eki) * kumaşçı,
bezci, dokumacı, kumaş dokuyan; el tezgahında bez dokuyan kimse, dokumacı
çullanmak :
far., tür. * cul (kaba kumaş, çuval bezi) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * bez örtü gibi üzerini sarmak, örtmek anlamından; üstüne atılmak,
yüklenmek, saldırmak
çulluk :
tür. * cul (kaba kumaş, çuval bezi, kumaş, giysi; kaba dokunmuş örtü) + ik (isim/sıfat
yapım eki) * çullukgillerden, genellikle nemli ormanlarda ve bataklıklarda
yaşayan, uzun gagalı, tüyleri kahverengi ve lekeli, eti avcılar tarafından
oldukça makbul sayılan, geceleri aktif olan göçmen bir av kuşu
çulpan :
tür., moğ. * çol, çul, sol, sul, zol (parlaklık, ışık, gök cismi) +
pan, bon (isim yapım eki) * Türk, Altay ve Moğol mitolojilerinde hem Gezegenler
Tanrısı hem de gökyüzünün en parlak gök cismi olan Venüs, Çoban Yıldızı, Sabah
Yıldızı, Zühre, Tan Çulpanı
çulsuz :
tür. * cul
(kaba kumaş, çuval bezi) + suz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) *
çulu bulunmayan; yoksul, varlıksız, parasız
çultar :
tür. * cul
(kaba kumaş, çuval bezi) + tar (isim yapım eki) * bir cins kilim; palan veya
eyerin üzerine örtülen halı, kilim gibi bir örtü
çumra :
tür. * çumra (çamurlu, balçıklı) (çumr (çamur, balçık) + a (isim yapım eki) ) *
Konya'nın bir ilçesi; çamur (balçık)
çupra :
gre. * tsipura (altın mızrak) (sparos (mızrak, cirit) + aurata (altın) ) *
Sparidae familyasından bir tür Akdeniz ve Ege balığı
çurçur :
gre. * tzutzuria (ufak tefek şeyler, ıvır zıvır) (tzoutz (küçük şey, ıvır
zıvır) + oıri (küçültme eki) ) * lapina familyasından, pek soğuk olmayan
denizlerin taşlık kayalık kıyı bölgelerinde sürüler halinde yaşayan,
sularımızda da bulunan ve bazı yerlerde çırçır da denilen, birçok çeşidi olan,
eti pek lezzetli olmayan küçük bir balık
çuşka :
bul. * cuşka (acı biber, kırmızıbiber; külçe hammadde. görgüsüz, kaba saba
taşralı kimse) * görgüsüz, kaba saba taşralı kimse
çuval :
far. * cul
(kaba kumaş, çuval bezi), cuval (çuldan, kaba kumaştan yapılmış büyük torba, harar) * genellikle kenevir, keten, jüt veya sentetik
ipliklerden dokunan, tahıl, kömür, yem gibi gevşek veya dökme malzemeleri
taşımak ve depolamak için kullanılan, ağzı geniş, tabanı kapalı, kaba ve büyük
torba
çuvaldız :
far. * cul
(kaba kumaş, çuval bezi), cuval (çuldan, kaba kumaştan yapılmış büyük torba, harar) +
dız, duz (araç eki) * çuval ve çuval gibi kaba dokumaları dikmekte kullanılan,
ucu yassı ve hafif eğri, büyük iğne
çuvaş :
tür. * yavaş (dost, barışçıl,
sakin); Suvar (Suvaz/Çuvaz; boy adı) * Rusya Federasyonu içindeki Çuvaşistan Cumhuriyeti'nde,
Olga nehri kıyısında yaşayan, Türk dillerinin Ogur (Bulgar) grubuna mensup
kendine özgü bir lehçeyi konuşan ve çoğunluğu Ortodoks Hristiyan olan bir Türk halkı
ve bu halka ait olan
çük :
far. * çubak (küçük değnek, sopacık, çubuk) * erkek cinsel organı, penis, sik, yarak
çükür :
far., tür. * çubak (küçük değnek, sopacık) + ür (isim yapım eki) (tür.) * ağaç
saplı ve bir yüzü balta bir yüzü kazma olan bir araç
çüngüş :
erm. * çenguş (çoban aldatan kuş, çoban kaçıran kuş) * Diyarbakır’ın bir ilçesi
çünkü :
far. * çun (böyle, şunun gibi) + ki (ilgi edatı) * bu nedenle, nedeniyle
çürük :
tür. * çuri (ekşimek, bozularak köpüklenmek) + k (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * bozulmuş, zayıf veya sağlamlığını yitirmiş olan; dayanaksız, geçersiz
veya işe yaramaz olan (mecazi) (caries (çürüme, bozulma) (lat.) )
çürümek :
tür. * çuri (ekşimek, bozularak köpüklenmek) + mek (fiil mastar eki) * organik
maddelerin mikroorganizmaların etkisiyle kimyasal değişikliğe uğrayarak
bozulmak, kokmak ve dağılmak
çüş :
far. * cuş (kargaşa) * yürüyen eşeği durdurmak için kullanılan nida
d :
tür. * d, D *
Türkçe alfabedeki beşinci harf ("Ç"den sonra, "E"den önce)
da :
tür. * da, ta (yer bildirim eki) *
orada, uzakta; ta (da (orada) (alm.) )
da’b :
ara. * daaba (azimle devam etmek, gayret göstermek, sürekli çalışmak) * azim,
gayret, sürekli çaba
da’n :
ara. * da’n (dişi koyun) *
dişi koyun
dabak :
tür. * dab (vurmak, dövmek, ezmek) + ak (isim yapım eki) * koyun, keçi ve
sığırların, ağız, tırnak aralarında olan bir hastalık; şap hastalığı; boynuzsuz
keçi vb. hayvan; yaşlanmış ağaç; dalları kesilmiş ağaç gövdesi; tabaka, yaprak
dabaz :
san. * tapas (sıcaklık, kızma, yanma) * kurdeşen ve veyabaz olarak bilinen,
tıptaki ismiyle ürtiker, ciltte kırmızı plaklar şeklinde görülen, kaşıntılı,
alerjik bir hastalık
dabbe :
ara. * dabba (yürümek, ilerletmek, hareket etmek, debelenmek, tepmek, vurmak,
sürünmek, yavaşça ilerlemek, hayvan gibi hareket etmek) + be (ile ilgili, gibi,
-a ait) * debelenen, hareket eden, vuran, tepen, yürüyen; kapıyı kapamaya
yarayan kol demiri (dub (kılıçla vurmak), dubbing (şövalyelik ünvanı verme)
(ing.), depmek, tepmek (ayak ile itmek) (tür.), tab (basmak, baskı almak, damga
basmak, mühür basmak) (tür.) )
dabbet ül arz :
ara. * dabbe (debelenen, hareket eden, vuran, tepen, yürüyen) + el (ön ek,
artikel) + erd, ard (yer, toprak, yeryüzü) * yerde debelenen; Kur’an’da Hz.
Musa’nın asasını kemirerek cinlere O’nun vefatını haber veren varlık
dabh :
ara. * dabaha (nefes nefese ve hızlı solumak; boğazlamak, kesmek, hızlı koşmak,
solumak, hırıltı çıkarmak) * soluma, nefes nefese olma, hızlı soluma, hırıltı
çıkarma
dabıl :
ara. * tabl (geniş yüzey, dairesel ve yassı tepsi) * tokmakla vurularak ses
çıkarılan dairesel deri yüzey (table (masa) (ing., fra.), tableau, Tabelle
(tablo) (fra., alm.) )
dabigatran :
lat. * dabi (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + gatran (kimyasal madde eki,
direkt trombin inhibitörü sınıfı) * kan pıhtılaşmasını önlemek için kullanılan,
trombini inhibe ederek antikoagülan etki gösteren sentetik ilacın etken maddesi
(C25H25N7O3)
dabigatran eteksilat :
lat., gre. * dabi (türeme kök) + gat (guanidin grubu içeren moleküller eki) +
tran (trombin eki) + et (ethyl eki) + ex ( hexoxycarbonyl eki) + yl (alkil
eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki) (gre.) + ate (bir asidin
esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) * atriyal fibrilasyonu olan kişilerde
kan pıhtılarını tedavi etmek ve önlemek ve inmeyi önlemek için kullanılan bir
antikoagülan (C34H41N7O5)
dabir :
ara. * dabara (arkasından gitmek, takip etmek, peşinden gitmek, yönetmek, idare
etmek, planlamak), dubr (arka, arka taraf, kıç, göt, makat; kök, son, nihayet)
* yönetici, idareci, düzenleyeci, düzenleyen; arkadan gelen, ardından gelen,
takip eden
dabrafenib :
lat. * dabra (türeme önek) + fenib (küçük moleküllü kinaz inhibitörü eki)
(phenyl (fenil grubu C6H5-) ) + ib (inhibitör eki) ) * hücre büyümesinin
düzenlenmesinde rol oynayan ilgili enzim B-Raf'ın inhibitörü olarak görev
yapan, BRAF geninin mutasyona uğramış versiyonuyla ilişkili kanserlerin
tedavisinde kullanılan bir anti-kanser ilacın etken maddesi (C23H20F3N5O2S2)
dabuh :
ara. * dabaha (nefes nefese ve hızlı solumak; boğazlamak, kesmek, hızlı koşmak,
solumak, hırıltı çıkarmak), dabh (soluma, nefes nefese olma, hızlı soluma,
hırıltı çıkarma) * soluyan, nefes nefese olan, hırıltı çıkaran, hırlayan
DAC :
ing. * digital (sayısal) + analog (sürekli) + converter (dönüştürücü) * sayısal
verileri sürekli analog sinyallere çevirerek hoparlör, motor veya analog
devrelerde kullanılmasını sağlayan donanım bileşeni
dacarbazin :
lat. * da (türeme kök) + carba (karbamat, üre yapısı veya karbon içeriği eki) +
azine (azot içeren heterosiklik halkayı belirten kimyasal son ek, triazen eki)
* melanom ve Hodgkin lenfomasının tedavisinde kullanılan alkilleyici ve
antineoplastik özellikte kemoterapi ilacı, imidazol karboksamid (C6H10N6O)
dacrycarpus :
gre. * dakryon (gözyaşı) + karpos (meyve, tohum) * reçine damlacıklarını
andıran meyveleri olan, Podocarpaceae familyasından bir ağaç
dactylis :
gre. * daktylos (parmak) * parmak gibi ayrılmış çiçek salkımlarına sahip,
Poaceae familyasından bir çim
dactylopteridae :
gre., lat. * daktylos (parmak) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat,
yüzgeç) (gre.) + idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.) * kapkanatlılar
(Dactylopteriformes) takımı içinde yer alan, Dactylopteridae familyasına ait,
tropik ve subtropik denizlerde özellikle kumlu ve çamurlu dip bölgelerinde
yaşayan, geniş göğüs yüzgeçlerini açarak kanat görünümü oluşturan uçan
kırlangıç balıklarını kapsayan hayvan familyası
dactylopterinae :
gre., lat. * daktylos (parmak) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat,
yüzgeç) (gre.) + inae (-giller, zoolojik alt familya eki) (lat.) *
kapkanatlılar (Dactylopteriformes) takımı içinde yer alan, Dactylopteridae
familyasına ait, tropik ve subtropik denizlerde kumlu ve çamurlu dip
bölgelerinde yaşayan, geniş göğüs yüzgeçleri parmak benzeri ışınlara ayrılmış
uçan kırlangıç balıklarını kapsayan hayvan alt familyası
dactylopterus :
gre., lat. * daktylos (parmak) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat,
yüzgeç) (gre.) + us (isim yapım eki) (lat.) * kapkanatlılar
(Dactylopteriformes) takımı içinde yer alan, Dactylopteridae familyasına ait,
tropik ve subtropik denizlerin kumlu ve çamurlu diplerinde yaşayan, geniş göğüs
yüzgeçleri parmak benzeri ışınlara ayrılmış ve kanat gibi açılabilen uçan
kırlangıç balıklarını kapsayan balık cinsi
dactyloscopidae :
gre., lat. * daktylos (parmak) + skopein (bakmak, incelemek, gözlemlemek,
hedeflemek), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye,
gözlem, gözlenen, bakılan) (gre.) + idae (-giller, zoolojik familya eki) (lat.)
* levreksiler (Perciformes) takımı içinde yer alan, Dactyloscopidae familyasına
ait, Amerika kıtalarının tropik ve subtropik kıyılarında özellikle kumlu sığ
deniz tabanlarında yaşayan, gözleri başın üst kısmında bulunan ve kuma
gömülerek avlanan kum yıldızı balıklarını kapsayan hayvan familyası
dactyloscopus :
gre., lat. * daktylos (parmak) + skopein (bakmak, incelemek, gözlemlemek,
hedeflemek), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye,
gözlem, gözlenen, bakılan) * levreksiler (Perciformes) takımı içinde yer alan,
Dactyloscopidae familyasına ait, Amerika kıtalarının tropik ve subtropik
kıyılarında sığ kumlu deniz tabanlarında yaşayan, gözleri başın üst kısmında
bulunan ve kuma gömülerek avlanan kum yıldızı balıkları cinsi
dad :
ara. * dad (ض) * Arapça alfabenin yirmi altıncı harfi
dadaist :
tür., lat. * dada (üzerine gitme, tepki gösterme) (tür.) + ista (-cı, yapan,
eden, destekleyen, yandaş eki) (lat.) * dadacı, dadaizm destekçisi, dadaizm
taraftarı
dadaizm :
tür., gre. * dada (üzerine gitme, tepki gösterme) (tür.) + ismos (isim yapım,
durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.) * Dünya Savaşı'nın barbarlığına, sanat
alanındaki ve gündelik hayattaki entelektüel katılığa ve erotizme tepki olarak
ortaya çıkmış bir sanat akımı; 20. yüzyılın başında ortaya çıkan, geleneksel
sanat kurallarını reddeden, absürd ve provokatif bir sanat akımı (dadaş (erkek
kardeş, ağabey; delikanlı, babayiğit, cesur, bahadır) (tür.) )
dadak :
tür. * dad (tatmak, tadına bakmak; ağabey, büyük erkek) + ak (isim yapım eki) *
büyük kardeş, ağabey, dadaş; bebek; bir yiyeceğin tadına bakmak için yenilen
parçası, tadımlık; şeker, akide şekeri
dadanmak :
tür. * dada (üzerine gitme, sürekli isteme) + an (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * bir şeyin sürekli üzerine gitmek, bir şeyi sürekli istemek,
yiğit, cesur, kahraman (dadaïsme, dadaismus (irrasyonellik ve geleneksel
sanatsal değerleri red) (ing., fra, alm.) )
dadaş :
tür. * dada, dadak, dedaş (büyük
erkek kardeş, ağabey) * erkek kardeş, ağabey; delikanlı, babayiğit,
cesur, bahadır
daday :
gre. * dadybra (verimli arazi) * Kastamonu’nun bir ilçesi (eski ismi Dadybra,
Dadybraki)
dadı :
far. * dadu (çocuk bakıcısı kadın, halayık) * özellikle küçük çocukların
bakımını üstlenen kadın; sütanne, bakıcı veya çocuk yetiştirmekle görevli kadın
(dad, daddy (baba) (ing.), dede (babanın veya annenin babası; yaşlı erkek)
(tür.) )
dafi :
ara. * dafe (savmak, savuşturmak, savunmak, kovmak, defetmek) * defeden,
savunan, savuşturan
dafik :
ara. * dafaka (fışkırmak, taşmak, boşalmak, atılmak, dökülmek) * fışkıran,
taşan, boşalan, dökülen
daggıç :
tür. * tagg, dagg (alın) + ıç (isim yapım eki) * alnın tam ortası (örneğin
alnının takgıcına vurmak veya alnın takgıcıyla vurmak) (Erzurum ağzı)
daginet :
ara. * dagana, dagn (kin beslemek, nefret etmek, düşman olmak) * kin, nefret,
düşmanlık
dagr :
lat., ara. * de (aşağı) + gradus (adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey,
aşama, mertebe, sınıf) (lat.) * bir yere doğru gitmek, bir şeye ilerlemek,
aşama kaydetmek (degree, degré (derece, ilerleme seviyesi, ilerleme, aşma, aşama),
grade, Grad (derece, mertebe, ilerleme seviyesi, ilerleme, aşma, aşama) (ing.,
fra., alm.) )
dags :
ara. * dağasa (karıştırmak, birbirine karışmak, karmaşık hâle getirmek) *
karışıklık, karışık olma, karışım, karmaşık şey, birbirine karışmış şey
dağ :
far. * dağ (ateş, yakı), dağdar (yanık, kederli, acılı kimse) (far.), dağlamak
(yakmak) (tür., far. * yakı
dağ :
tür. * tağ (uzak, yukarıda, yüksekte) * kıtaların çarpışması sonucu ortaya
çıkmış yüksek kayalık (ta (uzakta) (tür.), da (orada) (alm.) )
dağ armudu :
tür., far. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) (tür.) + amrud, urmod
(gülgillerden ak çiçekler açan bir meyve ağacı) (far.) + u (iyeik eki) (tür.) *
Rosaceae familyasının bir armut türü
dağ aslanı :
tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + aslan (kedigillerden büyük
yırtıcı ve etobur memeli hayvan) + ı (iyelik eki) * Kuzey ve Güney Amerika'da
yaşayan; kedigiller familyasından yırtıcı bir hayvan türü, puma, kugar
dağ dalak :
tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + dalak (midenin arkasında,
diyaframın altında, sol böbreğin üstünde bulunan, bağışıklık sistemine destek
veren, akyuvar üreten, kanı filtreleyen ve yıpranmış alyuvarları toplayan
lenfoid organ) * yüksekliği 5-10 santimetre olan, yere yatık ve çiçekleri soluk
sarı renkli bir tür dalak otu (teucrium montana)
dağ han :
tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + han (kağan, hükümdar,
sultan, reis, hakim, şah, kral, padişah, egemen) * Oğuz Kağan'ın ilk eşinden
olan oğullarından biri; Türk ve Altay mitolojisinde Dağ Kağanı. Tav Han
dağ ispinozu :
tür., gre. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) (tür.) + spinos (bir
tür ötücü kuş, fringilla) (gre.) * ispinozgiller familyasından bir ispinoz
türü, fringilla montifringilla
dağ keçisi :
tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + eçkü, keçi (etinden ve
sütünden faydalanılan boynuzlu küçükbaş hayvan) + si (iyelik eki) *
gevişgetirenler familyasından olan yaban keçisinin evcilleştirilmiş bir alt
türü, capra aegagrus hircus
dağ kestanesi : tür.
* dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) (tür.) + kastanon (bir tür
kuruyemiş) (gre.) + si (iyelik eki) (tür.) * yüksek bölgelerde, doğal şartlar
altında, ilaç ve gübre kullanılmadan organik olarak yetişen, B1, B2 ve C
vitaminleri açısından zengin olan, vücuda enerji veren, cinsel gücü arttıran,.
bedensel yorgunluğu gideren. kandaki kolesterol oranını düşüren kestane cinsi
dağ kırlangıcı :
tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + karlıgaç, kargılaç (bir tür
göçmen kuş) (tür.) * kırlangıçgiller (hirundinidae) familyasından bir kuş türü,
hirundo daurica, ebabil, ebrehe
dağalası :
tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + ala (karışık renkli) + sı
(iyelik eki) * Salmonidae familyasından Türkiye'nin en yaygın ve en büyük
alabalık türü, Salmo trutta macrostigma
dağar :
tür. * tağar (torba, çuval) * topraktan yapılmış, içine su, pekmez, turşu vb.
konulan, dibi dar, ağzı geniş küp veya hamur yoğurmaya yarayan, topraktan
yapılmış iki kulplu büyük çanak
dağarcık :
tür. * tağar (çuval, torba) + cık (küçültme eki) * meşin veya dokuma, çoban
veya avcı torbası; bilgi birikimi
dağdağa :
tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + dağ + a (isim yapım eki) *
gürültü patırtı
dağılım :
tür. * dar, tar (yaymak, dağıtmak) + ıl (edilgen fiil eki) + ım (fiil isim
yapım eki * yayılarak birbirinden ayrılma, dağılma işi
dağılmak :
tür. * dar, tar (yaymak, dağıtmak) + ıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) * yayılarak ayrılıp birbirinden uzaklaşmak, etrafa yayılmak (tar-u mar
(darmadağın) (tür., far. )
dağınık :
tür. * dar, tar (yaymak, dağıtmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + ık (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * düzensiz, rastgele etrafa yayılmış, saçılmış
dağıstan :
tür., far. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) (tür.) + istan (durulan
yer, bulunulan yer, mekan, ülke) (far.) * Doğu Avrupa'nın Kuzey Kafkasya
kısmında, Hazar Denizi kıyısında bulunan Rusya'ya bağlı olan, güney ve
güneybatıda Gürcistan ve Azerbaycan ile, batı ve kuzeyde Rusya'ya bağlı
cumhuriyetler olan Çeçenistan ve Kalmukya ile kuzeybatıda ise Stavrapol Krayı
ile sınır komşusu olan özerk bir cumhuriyet
dağıtmak :
tür. * dar, tar (yaymak, dağıtmak) + ıt (etken fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) * ayırıp birbirinden uzaklaştırmak, etrafa yaymak (tar-u mar (darmadağın)
(tür., far. )
daği :
tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + i (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * dağlık bölge ezgilerini içeren, karar perdesi Re (D) olan, özgün
aralıklar ve hareketlerle karakterize edilen, melankolik ve dramatik ifadeye
sahip, dağlık bölgelerde söylenen ve uzun havayı andıran türkülerin makamı
daği-bayati :
tür., ara. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + i (tamlama eki) +
bayati (varlıklı, devletli, imkana sahip, zengin) (bayat (varlık, devlet,
imkan) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Türk musikisinde, karar
perdesi Re (D) olan, Daği makamının Bayati usulüyle harmanlandığı, zengin
melodi geçişleri ve duygusal derinliğiyle öne çıkan Türk makam müziğinde özgün
bir makam
dağlamak :
far. * dağ (yakı, ateş) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * üzerine
ateş bastırmak, yakmak
dağlık :
tür. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + lık (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * dağ bulunan bölge, dağların olduğu yer
dağlık karabağ :
tür., far. * dağ (yüksek toprak, kayalık veya yükselti) + lik (isim yapım eki)
+ kara (siyah, koyu renkli) + bağ (bahçe) * Güney Kafkasya'da, Küçük Kafkas
Sıradağları'nda Azerbaycan'a ait ancak uzun yıllar Ermeni işgali altında kalmış
tarihi bölge
dah :
ara. * daha (yaymak, serpmek, sermek, düzlemek) * yayılmış, serilmiş, düzlenmiş
dah :
tür. * dah (akıl) *
düşünme, kavrama ve anlama yetisi, zihin, zeka, idrak, anlayış, kavrayış,
muhakeme, bilgiyi hafızaya alma, içeri alma, akıl
dah :
tür. * dah, deh (at için
yönlendirme ve komut nidası) * atın koşmasını sağlamak için söylenen
nida
daha :
tür. * keza, dahi (ek olarak,
ilaveten, -da, de) * ilave olarak, ek olarak; henüz
dahd :
ara. * dahada (çürütmek, aksini ispatlamak, reddetmek) * çürütme, aksini
ispatlama, reddetme
dahdah :
tür. * dehdeh, dahdah (at
yönlendirme nidası ikilemesi * çocuk dilinde at
dahi :
ara. * dah (akıl) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * akıllı, kurnaz;
zihinsel açıdan üstün yeteneklere sahip olan
dahi :
tür. * da, de (ek olarak,
ilaveten, dahi) * ilave, ek olarak, dahi
dahikat :
ara. * dahika (gülmek, sevinç göstermek) * kahkaha, gülme, neşe
dahil :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma) * içeride, kapsama alınmış, içeri alınmış, içeri girmiş, nüfuz
etmiş
dahilen :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma), dahil (içeride, kapsama alınmış, içeri alınmış, içeri girmiş,
nüfuz etmiş) + en (gibi, olarak) * dahil olarak, içeride olarak
dahili :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma), dahil (içeride, kapsama alınmış, içeri alınmış, içeri girmiş,
nüfuz etmiş) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * iç, içsel, içe yönelik,
iç ile ilgili
dahiliye :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma), dahil (içeride, kapsama alınmış, içeri alınmış, içeri girmiş,
nüfuz etmiş) + iye (yer ve durum eki) * iç ile ilgili olma; tıp alanında iç
hastalıkları bölümü; organ ve sistemlerin iç yapılarıyla ilgilenen tıp dalı, iç
hastalıkları
dahiliyeci :
ara., tür. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl
(giriş, dahil olma), dahil (içeride, kapsama alınmış, içeri alınmış, içeri
girmiş, nüfuz etmiş) + iye (yer ve durum eki) (ara.) + ci (yapan, eden eki)
(tür.) * iç hastalıkları uzmanı
dahin :
ara. * daha (yaymak, döşemek, sermek) * yayılan, döşenen, serilen
dahir :
ara. * dahara (bozguna uğratmak, yenmek, mağlup etmek, alçaltmak, aşağılamak,
boyun eğdirmek) * aşağılanmış, alçaltılmış, boyun eğdirilmiş, yenilmiş, mağlup,
hor, hakir
dahiyane :
ara., far. * dahi (akıllı, kurnaz; zihinsel açıdan üstün yeteneklere sahip
olan) + ane (gibi, ile ilgili) * dahice, dahiye yakışır şekilde
dahiyyet :
ara. * daha (kurban etmek, adamak, öğle vakti sunmak) + iyyet (isim yapım eki)
* kurban, adanmış şey, sunulmuş hayvan, adaklık hayvan, adak
dahl :
ara. * dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş,
dahil olma), duhul (giriş, içeri girme, dahil olma, nüfuz) * girme, içeri
girme, dahil olma, nüfuz, tesir; kar, gelir, irad
dahlia :
lat. * Dahl (İsveçli botanikçi Anders Dahl) * gösterişli çiçeklere sahip,
Asteraceae familyasından süs bitkisi
dahra :
tür. * tahra (keskin sırt/arka
yüzey, eğrilmiş metal nesne) * çalıları, dik dikenleri, ince dalları, küçük
çapta odunu, odunlaşmış çalıları ve
dalları kesmek ve ağaç
budamak için kullanılan, ucu öne doğru eğri, pala veya nacak benzeri saplı bir
tarım aleti
dai :
ara. * da’a (çağırmak, çağrı yapmak) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer),
davet (çağırma, çağrı * çağırıcı, çağıran, davet eden, çağrı yapan (due (vadesi
dolmuş, zamanı gelmiş, çağrılan, çağrılmış) (ing.) )
daib :
ara. * daba (devam etmek, süreklilik göstermek, sürüp gitmek) * adet ve
usulünde devam eden; sürekli devam eden, aralıksız, devamlı; özellikle usül
veya ritüel bağlamında sürekli olan
daim :
ara. * dama (sürmek, devam etmek, kesintisiz olmak), devam (sürme, daim olma) *
süregelen, sürekli, devamlı, kalıcı
daima :
ara. * daim (sürekli, devamlı) + a (zarf yapım eki) * sürekli, hep, her zaman
daimi :
ara. * daim (sürekli, devamlı) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
sürekli, hep, her zaman
dair :
ara. * daara (dönmek, çevresinde dönmek, hareket etmek, çevirmek, yuvarlamak),
dair (bir şey etrafında dönen, deveran eden), devr (devir, döngü, dönem) *
hakkında, ilgili, çevresinde
daire :
ara. * daara (dönmek, çevresinde dönmek, hareket etmek, çevirmek, yuvarlamak),
dairat (döngü, dönüş, çember, halka), devr (devir, döngü, dönem, çağ, epok,
periyod) * bir merkezi noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın 360
derece döndürülmesiyle oluşan şekil, çember, halka, döngü; bir çember ile
çemberin iç bölgesinin bileşiminden oluşan düzlem parçası; dairenin alanı S =
π.r^2; dairenin çevresi P = 2π.r
dairesel hareket :
ara. * daire (bir merkezi noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın 360
derece döndürülmesiyle oluşan şekil; çember, halka, çevrim, döngü, devir,
dönem, çağ) + sel (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + harake (devinmek,
kımıldamak, kıpırdamak) + et (isim yapım eki) * bir cismin bir eksen etrafında
izlediği çembersel, halkasal, döngüsel, yörüngesel hareket (v=ω.r)
dairevi :
ara. * daire (bir merkezi noktadan belirli bir uzaklıkta olan bir noktanın 360
derece döndürülmesiyle oluşan şekil; çember, halka, çevrim, döngü, devir,
dönem, çağ) + vi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dairesel
daiy :
ara. * da’a (çağırmak, çağrı yapmak; istemek, arzulamak, yalvarmak; ad vermek,
nispet etmek) + iy (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer), ed’iya (ç.) * çağırılan,
davet edilen, ad verilen nispet edilen; evlat edinilmiş kimse, başkasının
çocuğu olduğu halde kendisine nispet edilen kişi, evlatlık
dakar :
sen. * dekk (ülke) + rav (kaçmak) (kaçış ülkesi); tamarind (demirhindi) *
Senegal'in başkenti
dakarbazin :
lat. * da (türeme önek) + carba (karbamat, üre yapısı veya karbon içeriği eki)
+ azine (azot içeren heterosiklik halkayı belirten kimyasal son ek, triazen
eki) * Melanom ve Hodgkin lenfomasının tedavisinde kullanılan bir kemoterapi
ilacı, imidazol karboksamid (C6H10N6O)
dakik :
ara. * dakik (ince, hassas, narin), dakka (ufalamak, inceltmek,
ayrıntılandırmak, incelemek, inceltmek, dikkatle araştırmak; vurmak, yıkmak,
ezmek, ezip ufalamak, yerle bir etmek, düzlemek, dümdüz etmek) * düzenli
işleyen, aksamayan, hassas
dakika :
ara. * dakika (partikül, ince ayrıntı, nüans; derecenin ve saatin altmışta
biri), dakka (ufalamak, inceltmek, ayrıntılandırmak, incelemek, inceltmek,
dikkatle araştırmak; vurmak, yıkmak, ezmek, ezip ufalamak, yerle bir etmek,
düzlemek, dümdüz etmek) * altmış saniyelik zaman birimi
dakikane :
ara., far. * dakka (ufalamak, inceltmek, ayrıntılandırmak, incelemek,
inceltmek, dikkatle araştırmak; vurmak, yıkmak, ezmek, ezip ufalamak, yerle bir
etmek, düzlemek, dümdüz etmek), dakik (düzenli işleyen, aksamayan, hassas) +
ane (gibi, ile ilgili) * dakik bir şekilde
dakk :
ara. * dakka (ufalamak, inceltmek, ayrıntılandırmak, incelemek, inceltmek,
dikkatle araştırmak; vurmak, yıkmak, ezmek, ezip ufalamak, yerle bir etmek,
düzlemek, dümdüz etmek) * yıkım, ezilme, vurulma, çarpılma, parçalanma,
düzlenme, dümdüz olma
dakka :
san. * dhaka (dhak (doğu Hindistan'a ait bir ağaç türü); Dhakeshwari (bir Hindu
tanrıçası ismi), dhakkya (gözkulak olmak, gözlemek, gözetmek) * Bangladeş'in
başkenti
daklatasvir :
lat. * dacla (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + tasvir (kimyasal madde eki,
NS5A inhibitörü sınıfı) * hepatit C tedavisinde kullanılan, viral çoğalmayı
engelleyerek etkili olan sentetik antiviral ilacın etken maddesi
(C40H52Cl2N8O6)
daklizumab :
lat. * dacli (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + zu (insanlaştırılmış) + mab
(monoklonal antikor eki, (humanized monoclonal antibody) ) * bağışıklık
sistemini hedef alan, özellikle T hücrelerini inhibe ederek bazı otoimmün
hastalıkların tedavisinde kullanılan sentetik monoklonal antikor ilacın etken
maddesi (C6332H9808N1678O1989S42)
dakomitinib :
lat., gre. * da (türeme önek) + co (bileşik eki) + mi (ek) + tinib (tyrosine
kinase (tirozin kinaz) inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir)
+ ine (kimyasal madde eki) (lat.) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket
ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek,
kıpırdamak, kımıldamak) + asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici,
mani olan) (lat.) ) * EGFR'nin (Estimated, Glomerular Filtration) seçici ve
geri döndürülemez bir inhibitörü olan, küçük hücreli dışı akciğer karsinomunun
tedavisine yönelik bir ilacın etken maddesi (C24H27ClFN5O)
dakriyoadenit :
gre. * dakru (göz yaşı) + adenos (beze) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı,
enflamasyon, sorun, hastalık eki) ) * lakrimal bezlerin (gözyaşı bezleri)
iltihaplanması
dakriyolit :
gre. * dakryolithos (dakryos (gözyaşı) + lithos (taş, kaya) ) * çeşitli
hastalıklar sonucunda zamanla oluşan gözyaşı taşları
dakriyosistektomi :
gre. * dakryokystektomi (dakryos (göz yaşı) + kystis (kist, kese, torba,
kapsül, mesane) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein
(kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) ) * gözyaşı kesesinin tamamen çıkarılması
dakriyosistit :
gre. * dakryokystitida (dakryos (göz yaşı) + kystis (kist, kese, torba, kapsül,
mesane) + tidis, tida (iltihap, enfeksiyon) ) * lakrimal kese (göz yaşı kesesi)
iltihabı
dakriyosistografi :
gre. * dakryokystographia (dakryos (gözyaşı) + kystis (kist, kese, torba,
kapsül, mesane) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia
(yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) +
eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * göz yaşı kanalının kanüle edilerek,
floroskopik gözlem altında kontrast madde tatbiki ile incelenmesi
dakriyosistorinostomi :
gre. * dakryokystorhinostomia (dakryos (gözyaşı) + kystis (kist, kese, torba,
kapsül, mesane, idrar torbası, sidik torbası) + rhis, rhinos (burun, gaga,
hortum) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma (ağız, açıklık, açılış) + eia
(isim yapım, yer ve durum eki) ) * göz yaşı kanalının tıkalı olması nedeniyle,
göz yaşının akmasını sağlamak için cerrahi operasyonla delik açılması işlemi
dakriyostenoz :
gre. * dakryos (göz yaşı) + stenosis (daralma) (stenos (dar) + osis (durum,
sorun, hastalık) ) * konjenital (doğuştan) gözyaşı kanalı tıkanıklığı
daksha :
san. * daksha (yapabilen, yetenekli, uzman, becerikli, dürüst) * Hint
mitolojisinde Vedik dönem öncesine ait bir tanrı
daktil :
gre. * dachtylos (parmak) * parmak anlamına gelen kök; bilimsel terimlerde
parmak, parmak biçimli uzantı veya parmağa benzeyen yapı anlamında kullanılan
ön ek ve kök; Yunan mitolojisinde İda Dağı'nda yaşayan doğaüstü küçük parmak
adamlar/cüceler
daktilit :
gre. * dachtylos (parmak) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon,
sorun, hastalık eki) * tüm parmağın iltihaplanmasına bağlı olarak parmaktaki aşırı
şişkinlik durumu, sosis parmağı sendromu
daktilo :
gre. * dachtylos (parmak) * parmakla yazan anlamından türetilen, yazı yazma
işini parmak hareketleriyle yapan mekanik yazı makinesini ve bu makineyi
kullanan kişi
daktilografi :
gre. * dachtylos (parmak) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek),
graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt,
işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * parmakla yazma sanatı; daktilo
(yazı makinesi) kullanarak yazı yazma işi, özellikle resmi yazışmalar,
sekreterlik ve büro çalışmaları kapsamında gelişen yazım tekniği
daktiloskopi :
gre. * dachtylos (parmak) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek,
araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma,
hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye,
gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * parmak
izine dayanarak kimlik belirleme yöntemi
daktilotekni :
gre. * dachtylos (parmak) + tekhne, tekhnos (sanat, zanaat, beceri) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) * suçlunun parmak izlerini belirlemeye, kimliğini
araştırıp bulmaya yarayan yöntemlerin bütünü
dal :
ara. * dal (د) * Arapça alfabenin dördüncü harfi
dal :
tür. * tal, dal (ayrışmak, şubelere ayrılmak, bölünmek, bir noktadan dağılmak;
uzanmak) * uzantı, kol; ağacın gövdesinden çıkan kollardan her biri (teilen
(bölmek, ikiye ayırmak) (alm.), dal (bölmek) (san.) )
dalab :
tür. * dal (oymak, batırmak, saplamak, içine girmek, derinine inmek) + ab (isim
yapım eki) * azim ve gayretle çalışmak; dişi hayvan çiftleşmek istemek, erkek
istemek; aygır isteyen kısrak, erkek isteyen dişi eşek veya hayvan; cinsel
ilişkiye çok düşkün kadın
dalak :
tür. * tal (ayrışmak, şubelere ayrılmak, bölünmek, bir noktadan dağılmak) + ak
(isim yapım eki) * midenin arkasında, diyaframın altında, sol böbreğin üstünde
bulunan, bağışıklık sistemine destek veren, akyuvar üreten, kanı filtreleyen ve
yıpranmış alyuvarları toplayan lenfoid organ
dalal :
ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek,
kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola saptırmak)
* sapıklık; sapma, yönelme, doğrudan, iman ve İslam yolundan sapma
dalalet :
ara. * dalla (sapmak, saptırmak, doğru yoldan çıkarmak, yönlendirmek,
kılavuzlamak, yöneltmek, rehberlik etmek, eğilim göstermek, bir yola
saptırmak), dalal (sapıklık, sapma, yönelme) + et (isim yapım eki) ) * doğru
yoldan uzaklaşma, sapıklık, sapkınlık,
sapma
dalamak :
tür. * dala, tala (ısırmak, dişlemek) + mak (fiil mastar eki) * ısırmak,
dişlemek; dokunarak teni acıtmak
dalaman :
tür. * dal, dala (uzamak, sarkmak; bir çalgı) + man (isim yapım eki) * uzun
boylu; bir çeşit çalgı; Muğla'nın bir ilçesi (della, delv (sarkıtmak) (ara.) )
dalan :
tür. * dal (oymak, batırmak, saplamak, içine girmek, derinine inmek) + an (-cı,
yapan, eden eki) * bir yapının veya yapının bir bölümünün çeşitli yerlerine
dağılmayı sağlayan giriş, içeri girildiğinde görülen ilk boşluk
dalap :
tür. * dal (oymak, batırmak, saplamak, içine girmek, derinine inmek) + ab (isim
yapım eki) * dişi eşek, kısrak için çiftleşmek isteğinde olan, çiftleşme zamanı
gelmiş, erkek arayan
dalaşmak :
tür. * dala, tala (ısırmak, dişlemek) + ş (işteş fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) * birbirini ısırarak boğuşmak, birbirini ısırmak; ağız kavgası etmek,
karşılıklı olarak sözle atışmak
dalavere :
ita. * dare (gidiş) + le (ön ek) + avere (alışmak, sahip olmal) * hile, düzen,
kumpas, sahtekarlık, dolandırıcılı; ayrışan, ayrışma, ayrışmak, bir yöne gitmek
(delivery (teslimat) (ing.), deliver, livrer (teslim etmek) (ing., fra.) )
dalaylama :
moğ., tib. * dalai (okyanus, büyük deniz) + lama (üstün; şef, reis, başkan, baş
rahip; rehber, ruhani öğretmen, rahip) * okyanus kadar engin bilgeliğe sahip
öğretmen; Tibet Budizmi’nin en yüksek ruhani lideri ünvanı
dalbastı :
ara. * dal (ağaç gövdesinden çıkan tomurcuklu uzantı) + bas (itmek,
sıkıştırmak) + tı (geçmiş zaman eki) * aşılı, iri bir kiraz cinsi
daldız :
tür. * dal (oymak, batırmak, saplamak) + dız, duz (araç eki) * marangozların
ağaç oymakta kullandıkları oluklu demir araç; ağaçtan oyulmuş arı kovanı veya
yayık
d'alembert ilkesi :
fra., tür. * d'alembert (Fransız matematikçi ve filozof Jean le Rond
d’Alembert'in soyadından) (fra.) + * ilke (kural, yasa, kanun, prensip) + si
(iyelik eki) (tür.)
dalfampridin :
lat. * dalfa (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + ampridin (kimyasal madde
türevi, potasyum kanal inhibitörü) * multipl skleroz gibi nörolojik
hastalıklarda sinir iletimini artırmak için kullanılan sentetik ilacın etken
maddesi (C5H6N2)
dalfes :
ara. * dal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) + fes (Fas'ın Fes
şehrinden) * üstünde sarık bulunmayan, sarıksız fes
dalfidan :
tür., gre. * tal, dal (ayrışmak, şubelere ayrılmak, bölünmek, bir noktadan
dağılmak; uzanmak) (tür.) + phyo, phyein (doğmak, ortaya çıkmak, meydana
gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek, gelişmek, şişmek, kabarmak), phyton (bitki,
yeni tohumdan çıkan taze bitki) (gre.) * taze ve yeni fidan
dalga :
ara., tür. * dal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) (ara.) + ga
(isim yapım eki) (tür.) * denizde veya gölde rüzgarın, depremin, akıntının
etkisiyle oluşan çalkalanma, sallanma
dalga boyu :
tür. * dalga (çalkalanma, sallanma, osilasyon) + boy (uzunluk, yükseklik) + u (iyelik
eki) * Yunanca lamda (λ) harfi ile sembolize edilen, bir dalga örüntüsünün
tekrarlanan birimleri arasındaki mesafe (λ = v / f)
dalgacı :
tür. * dalga (çalkalanma, sallanma, osilasyon) + cı (yapan, eden eki) * vaktini
boşa harcayan, üretmek yerine oyalanmayı tercih eden
dalgakıran :
tür. * dalga (çalkalanma, sallanma, osilasyon) + kıran (kesen, ayıran, bölen,
engelleyen) * kıyıyı, kıyıdaki yapıları ve limandaki gemileri, tekneleri
dalgaların yıpratıcı etkisinden korumak için liman veya iskele önlerinde
denizin içinde yapılan metalden veya betondan uzun set
dalgalı akım :
tür. * dalga (çalkalanma, sallanma, osilasyon) + lı (ile, birlikte, beraber,
sahibi) + akım (akış, ilerleme) * bir çevrimde akış yönü ve gerilimi sürekli
değişen akım, alternatif akım
dalgıç :
tür. * dal (oymak, batırmak, saplamak, içine girmek, derinine inmek) + gıç
(-cı, -ci, yapan, eden) * suya dalan kişi (delve (derinlemesine araştırmak,
içine dalmak, derin oyuk yaratmak) (ing.), delve (kova) (ara.) )
dalgın :
tür. * dal (oymak, batırmak, saplamak, içine girmek, derinine inmek) + gın (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * dikkat etmeyen, dikkatini başka bir noktaya
vermiş, aklı başka yerde, dikkatsiz
dalkavuk :
tür. * dal, zal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) + kavuk (üzerine
sarık dolanan erkek başlığı; başa giyilen uzun şapka) (kavuk sallayan, ne
denirse tasdik edip destekleyen) * yağcı, şakşakçı, yalaka
dalkılıç :
tür. * dal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) + kılıç (uzun ve
kenarı keskin metalden yapılmış savaş aleti) * kılıcını kınından çekmiş olan
dalkıran :
tür. * tal, dal (ayrışmak, şubelere ayrılmak, bölünmek, bir noktadan dağılmak;
uzanmak) + kır (kesmek, bölmek, ayırmak) + an (isim yapım eki) * çok şiddetli
esen rüzgar
dalkurutan :
tür. * tal, dal (ayrışmak, şubelere ayrılmak, bölünmek, bir noktadan dağılmak;
uzanmak) + kuru (ıslak olmayan, nemli olmayan, susuz) + tan (isim yapım eki) *
kabuk altındaki odun katında oyuklar açarak zeytin dallarını, dişbudak
sürgünlerini kurutan zararlı bir kınkanatlı böcek
dall :
ara. * dalle (saptırmak, azdırmak, yöneltmek) * sapan, sapık, azan, azdırıcı,
dalalet içinde olan
dallama :
tür. * dal, zal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) + la (etken fiil
eki) + ma (isim yapım eki) * boş boş salınıp duran, aptalca hareketler yapan,
tuhaf davranışlar sergileyen
dalmak :
ita., tür. * dal (içine girmek, derinine inmek, batırmak, saplamak) + mak (fiil
mastar eki) * suyun içine girmek, suyun derinliklerine inmek; derinlemesine
araştırmak, içine dalmak, derin oyuk yaratmak (delve (derinlemesine araştırmak,
içine dalmak, derin oyuk yaratmak) (ing.), delve (kova) (ara.) )
daltaban :
tür. * dal, zal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) + tab (basmak,
ayakla değmek) + an (isim yapım eki) * yalınayak, çıplak ayak
dalteparin :
lat. * dal (sentetik madde eki) + tepar (heparin türevi eki) + in (kimyasal
bileşik eki) * felç veya kalp krizi riskini azaltmak için derin ven trombozu ve
pulmoner emboli profilaksisi veya tedavisinde kullanılan düşük molekül ağırlıklı
bir heparin (C12H17NO20S3)
dalton yasası :
ing., tür. * dalton (İngiliz kimyager John Dalton’un soyadından) (ing.) + yasa
(kanun, kural, ilke, prensip) + sı (iyelik eki) (tür.) * bir gaz karışımındaki
toplam basıncın, bileşen gazların kısmi basınçlarının toplamına eşit olduğunu
belirten ve gaz karışımlarının davranışını açıklayan gaz yasası
daltonizm :
ing., gre. * dalton (İngiliz kimyager John Dalton'un soyadından) (ing.) + ismus
(isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.) * gözün retinasındaki
koni hücrelerinin renk algısını sağlayan pigmentleri üretememesi veya eksik
üretmesi sonucu, özellikle kırmızı, yeşil ve mavi tonlarının ayırt edilemediği,
en yaygın türü kırmızı-yeşil renk körlüğü olan kalıtsal bir görme bozukluğu,
renk körlüğü
daluy :
tür. * dal, tal (dalmak, içine girmek, odaklanmak) + uy (ile ilgili, gibi, -a
ait) * büyük deniz, dünya denizlerini oluşturan geniş su kütlesi, okyanus
(dalaylama (okyanus kadar engin bilgeliğe sahip öğretmen) (moğ., tib.) )
dalya :
ita. * taglio (kesik, çentik) * bir şey sayılırken birim olarak alınan sayıya
gelince söylenen uyarma sözü (örneğin dalya yüz ise, her yüz sayışta
"dalya" denir.) (tailor, tailleur (terzi) (ing., fra.), tailler
(budamak, kesmek) (fra.) )
dalyan :
gre. * ta aliiana (balıkçılık yerleri, balıkhaneler) (ta (çoğul öneki) + aliia
(balıkçılık, balık avı) + na (yer eki) * su içinde, çakılmış kazıklara gerilmiş
ağlardan oluşturulan büyük ve geniş balık avlama sahası
dalyan :
tür. * taylan (tay gibi, taya benzeyen, genç) (tay (at yavrusu) + lan (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * uzun boylu, zarif
dalyarak :
tür. * dal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) + yarak (penis) (yar
(keserek ikiye ayırmak) + ak (-cı, araç anlamı) ) * penis sallayan; bön, salak,
budala
dalyasan :
tür. * dal (sallamak, çalkalamak, çırpmak, hareket etmek) + yas (dayamak,
yaymak) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sarıkların omuz üzerine
dökülen ucu
dam :
lat., fra. * domina (kadın hükümdar, kraliçe) (lat.); damus, dame (kadın)
(lat., fra.) * kadın, avrat, hatun, cins-i latif
dam :
zen., lat. * dam (ev, ikametgah, konut, mesken) * yapıların üstünü örten bölüm
(domus (ev, barınak, yuva) (lat.); dome, dôme (kubbe, büyük ev) (ing., fra.) )
dama :
lat. * domina, dama (kraliçe) * altmış dört kareye bölünmüş bir zemin üzerinde
on altışar taşla iki kişi arasında oynanan bir oyun
damacana :
ita. * damigiana (Giana Hanım) (dami (kadın, hanım) + giana (Giana) ) * 18
litre veya üzeri büyük şişe (lady Jane (Jane hanım), demijohn (yarım John) (ing.),
dame-jeanne (Jeanne Hanım) (fra.) )
damak :
gre., san., tür. * doma, tama, tam (duvar) + ak (isim yapım eki) * ağız
boşluğunun tavanı (dome, dôme (kubbe) (ing., fra.) )
damal :
gür. * damali (sakla, saklı, gizle, gizli) * Ardahan’ın bir ilçesi
damalı :
lat., tür. * domina, dama (kraliçe) + li (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) *
dama oyunu zemini gibi siyah ve beyaz karelerden oluşan
daman :
ara. * damman (hiraks, faremsi küçük memeli; kaya tavşanı) * Afrika ve Orta
Doğu'da yaşayan, dış görünüşü tavşana veya kocaman bir kobaya benzeyen, ancak
fillerin ve deniz ineklerinin en yakın yaşayan akrabası olan küçük bir memeli
hayvan, hiraks, kaya tavşanı
damar :
tür. * dam, tam (damlamak, küçük parçalar halinde kesik kesik akmak) + ar (isim
yapım eki) * canlı varlıklarda içinde kanın dolaştığı kanal (dem (kan) (ara.) )
damasko :
ara. * dari masak (sulanmış yer) (dar (yurt, yer) + i (tamlama eki) + masak
(sulanmış) ) * döşemelik olarak kullanılan, çözgü ve atkı iplikleri birbirinden
ayrı parlaklıkta olduğu için değişik desen oluşturan, ipek ve keten karışımı
bir kumaş
damat :
far. * damad, damatar (düğün yapan, düğün sahibi) * gelinin kocası, evlenip
koca olan erkek, birinin kızının kocası, güvey
dambıl :
ing. * dumbbell (dumb (dilsiz; aptal, atıl, uyuşuk) + bell (çan, zil) ) * küçük
el halteri; kilise çanını çalmak için kullanılan alet (hımbıl (uyuşuk, atıl,
güçsüz, zavallı, tembel, aptal, budala), tembel (atıl duran, iş yapmayan,
çalışmayan, çalışmayı sevmeyen) (tür.) )
dambıra :
tür. * dombra (alwtin çıkardığı
sesten onomatopeik kelime) * Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan
gibi Orta Asya ülkelerinde yaygın olarak kullanılan, gövdesi genellikle armut biçiminde olan, iki telli
ve parmakla ya da mızrapla çalınan uzun boyunlu ve yaylı Türk
çalgısı
damga : tür.
* tamga (baskı bloku, mühür) * bir işareti, logoyu, yazıyı, nişanı bir yere
basmakta kullanılan araç, mühür (demg (dimağa vurmak, beyine vurmak), dimağ
(beyin) (ara.) ("damga vurmak" ifadesi ilintisi) )
damgalamak :
tür. * tamga (baskı bloku, mühür) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki)
* damga vurmak
damıtmak :
tür. * tam, dam (damlamak, küçük tanecikler halinde kesik kesik akmak) + ıt
(etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir sıvının veya karışımın belirli
bir bileşenini ısıtarak buharlaştırıp ayrıştırdıktan sonra en uçucu öğelerini
soğutup yoğunlaştırarak arı bir durumda yeniden veya yeni bir öğe olarak elde
etmek (damp, Dampf (buhar, nem, rutubet), damp, dämpfen (nemlendirmek,
ıslatmak) (ing., alm.) )
damızlık :
tür. * tam, dam (damlamak, küçük tanecikler halinde kesik kesik akmak) + ız
(isim yapım eki) + lık (isim yapım eki) * sadece dişileri döllemesi amacıyla
yetiştirilen erkek hayvan (damıtmak, damlatmak (tür.) (dölleyici hayvanın
spermini damlatması anlamı ilintisi) )
damir : ara.
* damara (özdeşleştirmek, gizlemek, saklamak; inceltmek, zayıflatmak (mecazi) )
* zayıf, ince
damla :
tür. * tam, dam (damlamak, küçük tanecikler halinde kesik kesik akmak) + la
(isim yapım eki) * suyun, kesik kesik akan küçük taneciklerinden her biri (dem
(kan, göz yaşı) (ara) )
damlalık :
tür. * tam, dam (damlamak, küçük tanecikler halinde kesik kesik akmak) + la
(isim yapım eki) + lık (araç eki) * bir sıvıyı damla damla akıtmak için bir
ucuna kauçuktan yapılmış başlık geçirilmiş, öbür ucu sivri, cam veya plastikten
araç
damlamak :
tür. * tam, dam (damlamak, küçük tanecikler halinde kesik kesik akmak) + la
(etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * küçük tanecikler halinde kesik kesik
akmak (damp, Dampf (buhar, nem, rutubet), damp, dämpfen (nemlendirmek,
ıslatmak) (ing., alm.) )
damm :
ara. * damma (toplamak, katmak, kapamak, kavuşturmak, kucaklamak, yanına almak,
eklemek) * eklenti, ekleme, kavuşturma, katma, kapatma (dame, Dame (bayan,
erkeğin yanına eklenen) (ing., fra., alm.) )
damokloid :
gre. * Damokles (Yunan mitolojisinde Sicilya tiranı Dionysios’un sarayında
yaşayan, aşırı şans veya güç sahibi olmanın ardındaki sürekli tehlike ve
tehdidi simgeleyen ve kılıçla tehdit edilen kişi adı) (damos, demos (halk) +
kleos (ün, nam, şöhret, şan) ) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli,
biçimli) * Güneş Sistemi’nde uzun dönemli ve oldukça eliptik yörüngelere sahip,
kuyruklu yıldız kökenli olabileceği düşünülen küçük gökcisimlerini kapsayan
asteroit grubu; adını Damokles’in kılıcından alan ve genellikle Minor Planet
Center sınıflandırmalarında kullanılan gökbilim terimi
damon :
gre. * damein (evcilleştirmek), damon (evcilleştiren, boyun eğdiren) * Yunan
mitolojisinde, arkadaşı Pythias için hayatını riske atan, dostlukta sadakatın
simgesi olmuş filozof; dişlerin üzerine yapıştırılan braketlerin üzerinde
kapakların bulunduğu sistem
damper :
ing. * damp (söndürmek, sönümlemek, sindirmek, absorbe etmek, amortisör işlevi
görmek) + er (-cı, yapan, eden eki) * hidrolik krikoyla hareketi sağlanan bir
yük boşaltma düzeneği (Stoßdämpfer (amortisör, çarpma şiddeti azaltıcı, güç
emici, absorbe edici) (alm.) )
damping :
ing. * damp (söndürmek, sönümlemek, gücünü azaltmak) + ing (isim yapım eki) *
bir malı, fiyatını çok aşağı düşürerek satmak; fizikte, salınımlı bir sistemin
enerji kaybı
dan :
ara. * danna (alçaltmak, aşağılamak, alçak olmak) * alçak, altta, aşağı,
aşağıda, düşük, yakın, yakında (down (aşağı, aşağıya, alt, altta), den (mağara,
in, batakhane, yeraltı) (ing.) )
dan :
far. * dan (tutan, alan, taşıyan, kap, muhafaza eden, bulunduran) * Kazaklarda
tefe verilen isim
dana :
tür. * tana (bir yaşında sığır yavrusu) * ineğin, sütten kesilmesinden sonraki
bir yaşını doldurmuş yavrusu
danaburnu :
tür. * dana (yavru sığır) + burun (yüzde, başın ön kısmında bulunan, öne doğru
çıkıntılı olan ve solunum ile koku alma işlevlerini gören organ) + u (iyelik
eki) * Gryllotalpidae familyasından toprak altında yaşayan ve bitki kökleriyle
beslenen bir böcek, gryllotalpa gryllotalpa, köstebek böceği.; aslanağzı çiçeği
danakıran :
tür. * dana (yavru sığır) + kır (kesmek, ayırmak, bölmek; helak etmek, yok
etmek) + an (isim yapım eki) * Düğünçiçeğigiller familyasına ait olan Kuzey
Anadolu dağlarındaki ormanlarda yetişen, halk arasında Bohça otu, Kara çöpleme,
Siyah harbak, Boynuz otu, Danabağırtan olarak anılan bitki
danaparoid :
lat. * dana (özel ad veya türev kodu, ilaç adı) + paro (parin türevi, heparin
benzeri antikoagülan) + id (kimyasal madde eki) * kan pıhtılaşmasını önlemek
için kullanılan, heparin benzeri yapıya sahip sentetik antikoagülan ilacın
etken maddesi
danazol :
lat. * dan (türeme ek) + azol (isoksazol halkası eki) * endometriosis,
fibrokistik meme hastalığı, kalıtsal anjiyoödem tedavisinde kullanılan bir
ilacın etken maddesi (C22H27NO2)
danca : isk., nor. * danr (düzlükte yaşayanlar, ova insanları) (isk., nor.) +
ca (dil belirten ek) (tür.) * Hint-Avrupa dil ailesinin Cermen kollarından Kuzey
Cermen (İskandinav) grubuna ait olan, çoğunluğu Danimarka'da ve Grönland ile
Faroe Adaları gibi özerk bölgelerde yaşayan yaklaşık altı milyon insan
tarafından konuşulan, kendine has yutma ve gırtlak sesleriyle (stød) bilinen
resmi bir dil, Danimarka dili
dandanakan :
far., tür. * dandan (güç, kuvvet, sertlik; diş) (far.) + kan (yer) (tür.) *
güçlü yer, sert yer; 1040 yılında, Selçuklu Türkmenleri ile Gazneliler
İmparatorluğu arasında Merv şehrinde yapılan ve Selçukluların kesin zaferiyle
sona eren savaş
dandik :
ara., tür. * dan (aşağı, alt) + dik (son ek) * çok düşük nitelikli, kalitesiz,
aşağılık, aşağı seviyede
dandini : lat. * dandinare (salınmak, yalpalamak, payrak yürümek) (lat.);
dandiner (fra.) * genellikle bebekleri sakinleştirmek ve uyutmak amacıyla söylenen ninni
nidası; karmakarışık,
darmadağınık, düzensiz
dandini dastana :
tür. * dandini (kutlug
dandini) + dasdana (farsus
dasdana) *
Kutlug Dandini veya Dandin ve Farsus Dasdana, İsa’dan sonra VII. yüzyılda
Anadolu’da yaşadığı sanılan ve İsa’nın doktrinini yaymak üzere Mezopotomya’dan
Nevşehir’e göç etmiş bir din adamı olan Hartug Dandin’in kötü karakterli ve
ahlaksız oğulları olup, hikayeye
göre babalarını öldürmüşlerdir. Çocukların uyumaları için ninni olarak bu iki
kardeşin isimlerinin zikredilmesi "uyumazsan dandini dastana geliyor"
anlamında korkutup uyutma amaçlıdır.
dandy-walker malformasyonu :
eng., lat. * dandy-walker (Amerikalı nörolog Walter Dandy’nin soyadından) +
walker (Amerikalı nörolog Arthur Earl Walker’ın soyadından) (ing.) +
malformatio (şekil bozukluğu) (mal (kötü, fena, bozuk) + formatio (şekillenme,
biçimlenme) (formare (şekil vermek, biçimlendirmek) + tio (isim yapım eki) )
(lat.) * serebellum ve dördüncü ventrikülün şekilsel anomalileri ile
karakterize konjenital hastalık
dane :
far. * dane (tohum,
çekirdek, tane) * tohum, çekirdek, tane
danende :
far. * dan (bilmek) + ende (yapan, eden eki) * bilgin, bilen, haberli
dang :
lat. * damnum (kayıp, zarar) * başta, kaslarda, oynaklarda ağrılar yapan,
vücutta kızıl lekeler oluşturan, virüs kaynaklı, ateşli ve salgın bir hastalık
(damn, Verdammung (lanet) (ing., alm.) )
dangadak :
tür. * dangadak (ses yansımalı onomatopeik kelime) * aniden, birdenbire, damdan
düşer gibi
dangalak :
tür. * tan (hayret, şaşkınlık, şaşma) + ga (ek) + lak (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * budala, ahmak, düşüncesiz
dangaloz :
tür. * tan (hayret, şaşkınlık, şaşma) + ga (ek) + loz (ile ilgili, gibi, -a
ait, benzer) * budala, ahmak, düşüncesiz
dangıl :
tür. * tan (hayret, şaşkınlık, şaşma) + gıl ( (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * budala, düşüncesiz, kaba saba, hödük, dangalak
danışmak :
tür. * tanuş (karşılıklı konuşmak, söyleşmek) + mak (fiil mastar eki) * bir
konuda birisine fikir sormak, görüş almak
danışman :
tür. * tanuş (karşılıklı konuşmak, söyleşmek) + man (kişi, kimse) * kendisine
fikir sorulan, görüşü alınan kişi
danıştay :
tür. * tanuş (karşılıklı konuşmak, söyleşmek) + tay (büyük toplantı, topluluk,
heyet, toy) * yürütme organına yardımcı bir yargı kuruluşu
dani :
ara. * dana (aşağıda olmak, altında olmak, düşük seviyede bulunmak, altında
kalmak, yakın olmak, yaklaşmak, alçalmak, küçülmek; haricinde, dışında, yerine;
değersiz veya ikincil konumda), dunya (alçak olan, aşağı olan, düşük olan) *
alçak, alt, aşağı, düşük, yakın; hor,
zelil, aşağılık, rezil
danik :
far. * dane (tane, çekirdek,
tohum)
+ ik (küçültme eki) * bir dirhemin altıda biri
danimarka :
far., ara., ing. * dansk (Danimarka'ya özgü) (dana (bilen, bilgili, alim),
daniş (bilgi, ilim, biliş) (far.), dan (yakın) (ara.) + merki, mark (sınır,
çizgi) (alm.) * Kuzey Avrupa'da yer alan, kuzeyde Norveç ve İsveç (Kuzey Denizi
ve Baltık Denizi üzerinden), güneyde Almanya ile kara sınırıyla, batıda Kuzey
Denizi ve doğuda Baltık Denizi ile çevrili olan bir İskandinav ülkesi
danin :
ara. * danna (cimrilik etmek, kısmak, tutumlu davranmak) + in (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) * cimri, eli sıkı, pinti, tutumlu
daniska :
alm. * Gdansk (Gutisk (Gotlar, Gotlar'ın toprağı) + anja (sonu) ) * en güzel,
en iyi, en iyi örnek; Polonya'nın, Baltık denizindeki bir liman şehri olan
Danzig veya Gdansk şehri (Almanya'dan ithal edilen malların üzerine bu damga
vurulduğundan en iyi kalite anlamında kullanılagelmiştir.)
danişment :
far. * danişmend (bilgili kişi) (daniş (bilgi, biliş, ilim) + mend (-cı, yapan,
eden kimse; ile ilgili, -a ait) ) * medresede ders veren yüksek rütbeli hoca
danişveran :
far. * daniş (bilgi) + ver (sahip olan, taşıyan) + an (çoğul eki) * Türk
musikisinde, Bünyan (Bünyan perdesi) veya Hüseyni dizisiyle başlayan, rast
türünde bir asıl ton üzerinden gelişen, karar perdesi La (A) olan, Doğu ve Türk
makam müziğinde kullanılan, Bayati ve Hüseyni aralıklarının birleşimiyle
karakterize edilen, duygusal ve derinlikli ezgilere sahip özgün bir makam
daniye :
ara. * dan (yakın, alt, aşağı, alçak) + iye (isim ve sıfat yapım eki) * yakın
olan, aşağı derecede bulunan
dank :
ara. * danaka (sıkıntı vermek, zorlaştırmak, sıkmak, darlık vermek, daraltmak)
* sıkıntı, daralma, sarlık, güçlük, zorluk
dank :
tür. * dank (çarpma sesi yansımalı onomatopeik kelime) * çoktan beri
anlayamadığı bir şeyi, bir olay dolayısıyla birdenbire kavrayıvermeyi niteleyen
nida
dans :
friz., fra. * dintje (titremek, ürpermek) (friz.), dancer (müzik eşliğinde,
müziğe uygun hareket etmek) (fra.) * müzik eşliğinde yapılan uyumlu vücut
hareketleri
dansimetre :
lat., gre. * densus (yoğun, sık, sıkı, kalın) (lat.) + metron, metros (ölçü)
(gre.); densimètre (densité (yoğunluk) + mètre (ölçü) ) (fra.) * bir sıvının
yoğunluğunu ölçen alet, yoğunlukölçer
dansite :
lat., fra. * densitas (densus (yoğun, sık, sıkı, kalın) + itas (ile ilgili
olma) ) (lat.); densité (fra.) * katı veya sıvı bir cismin kütlesinin (kg.)
hacmine (m3) bölünmesiyle elde edilen nicelik, bir maddenin birim hacmindeki
kütle miktarı, yoğunluk
dansitometre :
lat., fra., gre. * densitas (densus (yoğun, sık, sıkı, kalın) + itas (ile
ilgili olma) ) (lat.); densité (fra.) + metros, metron (ölçü) * bir sıvının
yoğunluğunu ölçen alet, yoğunlukölçer
dansör :
fra. * dance (dans) + eur (-çı, yapan eden eki erkek kişi) * erkek dansçı
dansöz :
fra. * dance (dans) + euse (-çı, yapan eden eki kadın kişi) * kadın dansçı
dantalion :
lat. * dens, dentis (diş) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + ion (olma
furumu) * Hz. Süleyman'ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula
Salomonis'te maji ile ilgili olan ve 72 cinden bahsedilen Ars Goetia (Hükmetme
Sanatı) bölümünde yer alan, sağ elinde bir yılan tutan ve her iki cinsiyetten
sayısız erkek ile kadının yüz hatlarına bürünebilen, insanların düşüncelerini
okuma, zihinleri manipüle etme, gizli sanatları öğretme ve illüzyonlar yaratma
güçlerine sahip 71. cin
dantel :
lat., fra. * dentella (küçük diş, dişçik; iğne oyası) (dens, dentis (diş) +
ella (küçültme eki) (lat.); dentelle (fra.) * kumaşın kenarına işlenen
girintili örgü (indentation (girinti, diş diş olma) (ing.), tooth, Zahn (diş)
(ing., alm.) )
dantela :
lat., fra. * dentella ( (küçük diş, dişçik; iğne oyası) (dens, dentis (diş) +
ella (küçültme eki) (lat.); dentelle (fra.) * kumaşın kenarına işlenen
girintili örgü (indentation (girinti, diş diş olma) (ing.), tooth, Zahn (diş)
(ing., alm.) )
dantrolen :
lat. * dan (ön ek) + trolene (toluene, nitro-toluene dizisi eki) * ryanodin
reseptörlerini antagonize ederek sarkoplazmik retikulum depolarından Ca²⁺ iyonlarının salınımını
engelleyen, kas hücrelerinde uyarma-kasılma bağlantısını azaltan bir
postsinaptik kas gevşetici (C14H10N4O5)
danyal :
ibr. * daniel (yargıcım tanrıdır) (dan (yargılamak, hüküm vermek) + i (benim) +
el (tanrı) ) * erkek ismi; Babil kralı II. Nebukadnezar tarafından esir alınan
Yahudi karakter
dap :
far. * dap (vurma sesinden ses
yansımalı kelime) * Kırgız ve Özbeklerde tef; vurmalı
çalgılarda deriye yapılan her bir vurgu, darb
dap : far. * dab (yol, yordam, usül, alışkanlık, tarz,
ahlak) * gelenek, görenek, adet, usul veya seçkin bir topluluğun uyması gereken
davranış kuralları ve edep
dapagliflozin :
gre., lat. * dapa (ön ek) + gliflozin (SGLT2 inhibitörü belirteci) (glykys
(tatlı, şeker) + phloios (çiçerk, ağaç kabuğu) + riza (kök) (gre.) + ine
(kimyasal madde eki) (lat.) ) * belirli kalp yetmezliği ve kronik böbrek
hastalığı ve tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan ilacın etken maddesi
(C21H25ClO6)
daphne :
gre. * daphne (defne, mitolojik Daphne) * mitolojik kökene dayanan adıyla
bilinen, aromatik yapraklı, Thymelaeaceae familyasından bir çalı
daphniphyllaceae :
gre. * daphne (defne, defne ağacı) + phyllon (yaprak) + aceae (-giller, bitki
familyası eki) (lat.) * Saxifragales (taşkırangiller) takımı içinde yer alan,
Daphniphyllaceae familyasına ait, Doğu Asya’nın nemli ormanlarında yaşayan, her
dem yeşil çalı ve küçük ağaçları kapsayan bitki familyası
dapoksetin :
lat. * dapo (ön ek) + xetine (serotonin geri alım inhibitörleri eki) *
serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) ailesinin bir üyesi olan, 18-64 yaş arası
erkeklerde erken boşalmanın tedavisinde kullanılan bir antidepresan (C21H23NO)
dapson :
lat. * dap (ön ek) + sone (steroid ve sulfonamid eki) * lepra (cüzzam)
tedavisinde kullanılan bir ilacın etken maddesi (C12H12N2O2S)
daptomisin :
lat., gre. * dapto (ön ek) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma)
(gre.) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) (lat.) * gram-pozitif
bakterilere karşı kullanılan, siklik lipopeptid yapılı bir antibiyotik
(Streptomyces roseosporus kaynaklı); Streptomyces roseosporus isimli bakteri
tarafından üretilen, metisilin dirençli Staphylococcus aureus ve glikopeptit
dirençli Enterococci karşısında çok etkili olan bir lipopeptit antibiyotiği
(C72H101N17O26)
dar :
ara. * dara, devr (dönmek; ikamet etmek) * ev, yurt, mesken, ikamet yeri, diyar
(ç.)
dar :
ara. * darra (zarar vermek, sıkıştırmak, sıkıntı vermek, dokunmak) * geniş
olmayan, sıkışık olan, alanı az olan, aralığı az olan; kapı; yer, mekan, yurt;
ağaç
dar el selam :
ara. * dar (kapı, yer, mekan, yurt, diyar) + el (ön ek, artikel) + selam
(esenlik, barış, kurtuluş, güvenlik, emniyet, huzur) * selamet yurdu, selamet
kapısı (Jerusalem (ing.), Yaruşalim (ibr.) )
dar el sina :
ara. * dar (kapı, yer, mekan, yurt, diyar) + el (ön ek, artikel) + sina
(üretim) * sanat yeri, üretim yeri
dara :
ita. * tara (tartıda brüt ağırlıktan çıkarılan kap payı) * kabıyla birlikte
tartılan bir nesnenin kabının ağırlığı
dara’a :
ara. * dara’a (itmek, defetmek, kovmak, savmak, savuşturmak, engellemek, bir
şeyi başka bir şeyle ortadan kaldırmak) * itmek, defetmek, kovmak, savmak,
savuşturmak, engellemek, bir şeyi başka bir şeyle ortadan kaldırmak
daraban :
far. * darb (vurmak, çarpmak, darbetmek) * vurma, vuruş, çarpış, çarpıntı,
çarpma, darbe, atış; kalp atışı
daracık :
tür., ara. * dar (geniş olmayan, sıkışık olan, alanı az olan, aralığı az olan)
(ara.) + a (ek) + cık (küçültme eki) (tür.) * çok dar
darağacı :
far., tür. * dar (ağaç, direk, sırık, çarmıh, haç, idam ağacı) (far.) + ağaç
(kalın gövdeli ve dallı bitki) + ı (iyelik eki) * asarak idam etmede kullanılan
sistem, idam sehpası (dory, dendron (ağaç, ağaç dalı; odunsu bitki) (gre.),
tree (ağaç) (ing.) )
daral :
ara., tür. * darra (zarar vermek, sıkıştırmak, sıkıntı vermek, dokunmak) (ara.)
+ al (dönüşlü fiil veya isim yapım eki) (tür.) * iç sıkıntısı, bunalım, ruhsal
daralma veya bir mekanın ya da durumun kısıtlayıcı gelmesiyle oluşan
huzursuzluk hissi, darlık, darlanma
daralmak :
ara., tür. * darra (zarar vermek, sıkıştırmak, sıkıntı vermek, dokunmak)
(ara.); dar (sıkışık, geniş olmayan) + al (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar
eki) (tür.) * genişliğini yitirmek, küçülmek, kapladığı alan azalmak, sıkışmak
daratumumab :
lat. * dara (ön ek) + tu (immünmodülatör hedef antijen CD38) + mu (insan
kaynaklı antikor eki) + mab (monoklonal antikor (monoclonal antibody) eki) *
multipl malign plazma miyelom hücrelerini öldüren ve ayrıca kanser hücrelerini
öldürmeye yardımcı olmak için bağışıklık hücrelerini harekete geçiren hedefli
bir kanser ilacın etken maddesi (C6466H9996K1724O2010S)
darb :
ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek; gezmek, dolaşmak) *
vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma; Türk musikisinde sağ ve
sol eli dizlere vurmak suretiyle uygulanan usüllerin her bir vuruşu (drop,
tropfen (topa vuruş, damlamak), drum tambour, Trommel (davul) (ing., fra.,
alm.) )
darb engiz :
ara., far. * darb (vurma, çarpma; beyan etme, bildirme; gezme, dolaşma) + engiz
(harekete getiren, uyandıran, tahrik eden, uyandıran, kışkırtan, koparan,
meydana getiren, kaldıran, karıştıran, coşturan) * Türk musikisinde 10 süreli
bir küçük usül
darbe :
ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek; gezmek, dolaşmak), darb
(vurma, çarpma; beyan etme, bildirme, gezme, dolaşma) + e (isim yapım eki) *
vurma, vuruş, çarpma; beyan etme, bildirme, gezme, dolaşma
darbeniyye :
ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek; gezmek, dolaşmak) + en
(gibi, olarak) + iye (durum eki) * Türk musikisinde Türk Aksağı, Semâî,
Müsemmen, Evfer ve tekrar Müsemmen usûllerinin birleştirilmesiyle meydana
getirilmiş olan 33 süreli usül
darbepoetin alfa :
lat., gre. * darbe (ön ek) + poetin (erythropoietin eki) + alfa (alpha, Grek
alfabesinin ilk harfi) * kronik diyaliz hastalarındaki anemi ve kemoterapi
sonrası gelişen anemi tedavisinde kullanılan erithropoetin uyarıcı bir ajan
darbımesel :
ara. * daraba (vurmak,
çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan
etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + mesel (örnek, misal, husus,
özdeyiş, atasözü) * atasözü, bir durumu açıklamak için kullanılan örnek
söz
darb-i cedid :
ara. * daraba (vurmak,
çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan
etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + cedid (yeni) * Türk
musikisinde, karar perdesi Re (D) olan, rast dizisinin varyantı niteliğinde,
özgün melodik yapısı ve geçiş sesleriyle karakterize edilen bir makam
darb-i fetih :
ara. * daraba (vurmak,
çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan
etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + fetih (açılış) * Türk
musikisinde 88 zamanlı, karar perdesi La (A) olan ve hicaz dizisinin etkili
motiflerini barındıran, duygusal ve coşkulu melodik yapıya sahip bir makam
darb-i hüner :
ara., far. * daraba (vurmak,
çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan
etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + hüner (beceri, sanat,
marifet, erdem) (far.) * Türk musikisinde 38 süreli, karar perdesi Re (D) olan,
özgün motifler ve geçişlerle zenginleştirilmiş, hüner ve ustalık vurgusuyla
karakterize edilen nadir ve sanatkârane bir makam
darb-i kameriyye :
ara. * daraba (vurmak,
çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan
etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + kamer (Ay) + iyye (ile
ilgili olma) * Türk musikisinde, karar perdesi Re (D) olan, ay ışığı ve gece
temalarını çağrıştıran yumuşak ve melankolik motiflerle bezenmiş nadir ve zarif
bir makam
darb-i kasir :
ara. * daraba (vurmak,
çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan
etme, bildirme; gezme, dolaşma) + ı (tamlama eki) + kasr (korunaklı konut,
köşk, kale, şato) * Türk musikisinde, karar perdesi Re (D) olan, keskin ve
hızlı geçişlerle karakterize edilen, dinamik yapıya sahip özgün bir makam
darb-i peşrev :
ara., far. * daraba (vurmak,
çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan
etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + piş, peş (ön) + rev
(gitmek, ilerlemek) (önden gitmek) * Türk musikisinde, karar perdesi Re (D)
olan, peşrev usulüne uygun, zengin motifler ve düzenli ritmik yapıyla
karakterize edilen, giriş ve gelişme bölümlerinde vurgulu duraklamalar içeren
bir makam
darb-i şahi :
ara., far. * daraba (vurmak,
çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan
etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) (ara.) + şah (hükümdar,
kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) + i
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (far.) * Türk musikisinde, karar perdesi Re
(D) olan, özellikle şahi usulüyle icra edilen, zengin melodi süslemeleri ve
ağır, ağır ilerleyen ritmik yapısıyla karakterize edilen köklü ve ağırbaşlı bir
makam
darb-i tavil :
ara. * daraba (vurmak,
çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan
etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + tavil (uzun) * Türk
musikisinde, karar perdesi Re (D) olan, uzun ve geniş nefeslerle icra edilen, ağır
tempo ve derin ifade özelliklerine sahip, özellikle tasavvuf müziğinde sıkça
kullanılan bir makam
darb-i türki :
ara. * daraba (vurmak,
çarpmak; beyan etmek, bildirmek), darb (vurma, çarpma; beyan
etme, bildirme; gezme, dolaşma) + i (tamlama eki) + turk (türk) + i (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Türk musikisinde, karar perdesi Re (D) olan,
güçlü, hareketli ve coşkulu motiflerle karakterize edilen, genellikle halk
ezgilerinde ve halk müziği formlarında kullanılan canlı bir makam
darbuka :
ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek, bildirmek; gezmek, dolaşmak) +
ukka (-lık, araç eki) * el vurmalı çalgı, arkası açık uzun dümbelek
dardağan :
tür. * tar (yaymak, dağıtmak) + tağ (dağıtmak, saçmak) + an (isim yapım eki) *
palmiye cinsinden sert çekirdekli bir ağaç, çitlembik
dardanel :
gre. * dardanos, dardapto (yutmak; öldürmek, yakmak) + ellia (yer eki) *
Çanakkale ilinin Yunan mitolojisindeki ismi
darende :
far. * darende (saklayan, tutan; ulaştıran, vasıl eden, kavuşturan, getiren)
(dar (tutmak, saklamak, ulaştırmak, kavuşturmak, getirmek) + and, ende (yapan,
eden eki) ) * Malatya'nın bir ilçesi
dargeçit :
far., tür. * dar (sıkışık, geniş olmayan) + geçit (geçiş yolu, yol) * Mardin’in
bir ilçesi
dargın :
tür. * taru (sıkılmak) + gın (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * küskün,
küsmüş, gücenmiş, bunalmış, sıkılmış
darı :
tür. * tarı (ekin ekmek, tohum saçmak) + ıg (isim yapım eki) * buğdaygillerden,
tohumları buğday gibi besin olarak da kullanılabilen bitki
darıca :
isp. * daritzia, daritzion (Tanrı hediyesi) (daro (hediye) + tzia, tzion
(Tanrı) ); arecu (gre.); dar + uca (ara.) * Kocaeli’nin bir ilçesi; eski ismi
Aruca veya bölgede bulunan Bizans kalesinin ismi olan Daritzion'dan veya
Trallio'dan
darılmak :
tür. * taru (sıkılmak) + ıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) *
küsmek, gücenmek, bunalmak, sıkılmak
dari :
ara. * dariy (dikenli ot, çalı, dikenli bitki; kök) * dikenli ot, çalı, dikenli bitki; kök
darib :
ara. * darb (vurmak, çarpmak; gezmek; beyan etmek) * beyan eden, vurgulayan,
vuran
darier hastalığı :
fra., tür. * darier (Fransız hekim, patolog ve dermatolog Ferdinand-Jean
Darier’in soyadından) (fra.) + hastalık (sağlığın bozulması durumu,
rahatsızlık, bozukluk) + ı (iyelik eki) (tür.) * kalıtsal akantolitik dermatoz
olarak sınıflandırılan otozomal dominant genetik bir dermatolojik hastalık
darifenasin :
lat. * dari (farmasötik ön ek) + phenyl (fenil grubu C6H5-) (phainein
(parlamak, ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya
çıkmak, oluşmak, göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phenos
(boya; bitki), phene (benzen), phen (phenyl (C6H5) halkası eki) + hyle (ağaç,
odun, tahta; ağaçlık, orman; radikal türev eki, alkil eki) ) + acetamide
(CH3CONH2) (acet (acetic acid) + amide (amonyaktan bir hidrojen atomunun bir
asil grubu (R–CO–) ile değiştirilmesiyle elde edilen, R-CONH2 grubunu içeren
bir organik bileşik) ) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * mesane
kaslarının istemsiz kasılmalarını engellemek amacıyla asetilkolin nörotransmitterinin
bağlandığı M3 muskarinik reseptörlerini seçici olarak bloke eden ve böylece sık
idrara çıkma, ani sıkışma hissi ile idrar kaçırma gibi aşırı aktif mesane (AAM)
semptomlarını tedavi etmek için kullanılan antimuskarinik (antikolinerjik)
sınıftan farmasötik ilacın etken maddesi (C28H30N2O2)
dariyye :
ara. * dar, tar (geniş olmayan; kapı; yer, mekan, yurt; ağaç) + iyye (durum
eki) * divan şairlerinin, dünyevi makamca büyük olanların yaptırdıkları köşk ve
konaklara dair yazdıkları manzume
darmadağınık : tür.
* tar (atmak, dağıtmak, yaymak, saçmak, serpmek, ekmek) + ma (isim yapım eki) +
tar (atmak, saçmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + ık (ile ilgili, gibi, -a ait,
benzer) * saçılmış, düzensiz olarak yayılmış, atılmış
darmaduman :
tür. * tar (atmak, dağıtmak, yaymak, saçmak, serpmek, ekmek) + ma (isim yapım
eki) + tuman (sis, bulut) (tun (kapanmak, hava bulutlanmak) + man (ile ilgili,
gibi, -a ait, benzer) ) * saçılmış, düzensiz olarak yayılmış, atılmış
darmstadtiyum :
alm., lat. * Darmstadt (Almanya’da şehir) (alm.) + ium (kimyasal element eki)
(lat.) * Darmstadtium, ununnilium veya eka-platin olarak da bilinen, sembolü
Ds, atom numarası 110 olan kimyasal element (elementin ilk üretildiği yer olan
Almanya'nın Darmstadt şehrinden)
darolutamid :
lat. * dar (ön ek) + olut (alkol grubu; hidroksil OH eki) + amid (amidum; azot
içeren organik bileşik sınıfı (-CONH2 yapısı) ) * erkeklerde metastatik
olmayan, kastrasyona dirençli prostat kanserinin tedavisinde kullanılan
antiandrojen bir ilacın etken maddesi (C19H19ClN6O2)
darp :
ara. * daraba (vurmak, çarpmak; beyan etmek) * vurma, vuruş, çarpma; beyan
darphane :
ara., far. * daraba (vurmak, çarpmak, basmak), darb (vurma, çarpma; beyan)
(ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * para basılan
yer; sikke üretim yeri; resmi para ve madeni eşya üretim fabrikası
darr :
ara. * darr (dar, geniş olmayan, ince) * kısan, zarar veren
darrab :
ara. * darb (vurmak, çarpmak; gezmek; beyan etmek) * beyan eden, vurgulayan,
vuran, çarpan
dart :
ing. * dart (şiş, hafif mızrak) * iç içe renkli halkalardan ve bunları kesen
üçgen dilimlerden oluşan bir hedefe, ufak okların (dartların) elle atılarak
saplanması suretiyle oynanan bir oyun (dart (dağıtmak, saçmak) (tür.) )
darunavir :
lat. * dar (ön ek) + unavir (antiviral ilaç proteaz inhibitörü eki) *
HIV/AIDS'i tedavi etmek ve önlemek için, genellikle düşük dozlarda ritonavir
veya kobisistat ile birlikte kullanılan bir antiretroviral ilacın etken maddesi
(C27H37N3O7S)
darülaceze :
ara. * dar (yer, mekan, yurt) + el (ön ek, artikel) + aceze (acizler,
çaresizler, zayıflar, yetisizler) * acizler yurdu, yaşlı veya hasta bakımevi
darülbedayi :
ara. * dar (yer, mekan, yurt) + el (ön ek, artikel) + bedi, bedi'a (başlatan,
oluşturan, meydana getiren, yaratan; yeni ve güzel olan; güzel, yaratıcı eser;
sanat eseri), bedai (başlatanlar, oluşturanlar, meydana getirenler, yaratanlar;
güzellikler, sanatlar, yaratıcı eserler) * Osmanlı döneminde, İstanbul
Belediyesi bünyesinde konservatuvar olarak açıldıktan sonra okul hüviyetinden
çıkıp bir tiyatro topluluğuna dönüşen; hâlen İstanbul Şehir Tiyatroları adıyla
varlığını sürdüren sanat kurumu, Darü'l-bedayi-i Osmani
darüleytam :
ara. * dar (yurt, yer) + el (ön ek, artikel) + yetim (babasız veya anne-babasız
çocuk; korumasız kalan çocuk; sosyal ve hukuki olarak himayeye muhtaç kişi),
eytam (yetimler) * Osmanlı döneminde, kimsesiz ve fakir çocuklara mesleki
eğitim vermek üzere kurulan ve daha sonra sanat mektepleri haline dönüşen
kurumlar
darülfülfül :
ara. * dar (yurt, yer) + el (ön ek, artikel) + fülfül (karabiber) * Hint
mutfağında ve Ayurveda tıbbında kullanılan değerli bir baharat
darülfünun :
ara., gre. * dar (yurt, yer) + el (ön ek, artikel) + phainein (parlamak,
ışıldamak, ışık saçmak, parıldamak, görünmek, belirmek, ortaya çıkmak, oluşmak,
göstermek, açığa çıkarmak, göstermek, görünür kılmak), phenomenon (olgu)
(gre.); fen (ilim, bilim, teknik, hüner), funun (fenler, ilimler, bilimler,
teknikler, hünerler) (ara.) * ilim yurdu; Osmanlı bürokrasisinde görev yapacak
memurlar yetiştirmeyi amaçlayan üniversite muadili eğitim kurumu
darüşşifa :
ara. * dar (yurt, yer) + el (ön ek, artikel) + şifa (iyileşme) * sağlık yurdu,
hastane
darwincilik :
ing. * darwin (İngiliz doğa tarihçisi Charles Darwin'in soyadından) (ing.) + ci
(yandaş, destekçi eki) + lik (durum eki) (tür.) * canlıların doğal seçilim
yoluyla geliştiğini savunan evrim kuramı
darwinizm :
ing., gre. * darwin (İngiliz doğa tarihçisi Charles Darwin'in soyadından)
(ing.) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (gre.) *
darwincilik
dasatinib :
lat. * da (ön ek) + sa (ek) + tinib (tyrosine kinase (tirozin kinaz)
inhibitörü) (tyrosine (aminoasit) (turos, tyros (peynir) + ine (ile ilgili,
gibi, -a ait) ) + kinesis, kinase (kinein (hareket ettirmek, devindirmek,
kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) +
asis (son ek) ) (gre.) + inhibitor (engelleyici, önleyici, mani olan) (lat.) )
* kronik miyeloid lösemi ve akut lenfoblastik lösemi vakalarını tedavi etmek
için kullanılan bir ilacın etken maddesi (C22H26ClN7O2S)
dashboard :
ing. * dash (vurma; vurmak) + board (tahta, pano) * gösterge paneli, kontrol
paneli
dasit :
lat. * dak (kesmek, bölmek); Dacia (kayanın ilk olarak tanımlandığı, Tuna Nehri
ile Karpat Dağları (günümüzde Romanya ve Moldova) arasında kalan Roma
İmparatorluğu'nun bir eyaleti olan Dacia'dan) + ite (element, kayaç ve mineral
eki) * silika içeriği yüksek ve alkali metal oksitleri düşük lavların hızlı
katılaşmasıyla oluşan volkanik bir kaya
dasitan :
far. * dast (anlatı, hikaye) + tan (çoğul eki) * öğreti, anlatı, mit, anlatı,
hikaye, destan, serüven, macera, sergüzeşt; uzun halk hikayesi; kahramanlık,
tarih veya mitolojik olayları konu alan epik anlatı
dass :
ara. * dassa (yerleştirmek, gizlemek, saklamak, sokmak) * yerleştirme, gizleme,
saklama, sokma
dastar :
far. * dest, dast (el) + ar (-cı, yapan, eden eki) * yün veya kıl ile dokunan
bir çeşit kilim; kilim şeklinde dokunan yatak örtüsü; sofra bezi; başörtüsü;
ekmeklik hamuru veya ekmeği korumak için örtülen örtü
dasyatidae :
gre., lat. * dasys (yoğun, sık, kaba) + batis (vatoz) (gre.) + idae (-giller,
hayvan familyası eki) (lat.) * Myliobatiformes (vatozlar) takımı içinde yer
alan, Dasyatidae familyasına ait, tropik ve ılıman denizlerde özellikle kıyısal
sığ sularda yaşayan, uzun kuyruklu ve zehirli diken taşıyan iğneli vatozları
kapsayan hayvan familyası
dasyatinae :
gre., lat. * dasys (yoğun, sık, kaba) + batis (vatoz) (gre.) + inae (-giller,
hayvan alt familyası eki) (lat.) * Myliobatiformes (vatozlar) takımı içinde yer
alan, Dasyatidae familyasına ait, tropik ve ılıman denizlerin özellikle kıyısal
sığ sularında yaşayan, uzun kuyruklu ve zehirli diken taşıyan iğneli vatozları
kapsayan hayvan alt familyası
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder