27 Eylül 2026 Pazar

saint kitts ve nevis - saspens

saint kitts ve nevis : lat., fra. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.); saint (fra.) + Kitts, Khristopher (Khristos (mesih, mesheden) + phoros (taşıyan, getiren) ) (gre.) + ve (ve) (tür.) + nix, nivis (kar) (lat.) * Karayipler’de Küçük Antiller içinde Leeward Adaları bölümünde yer alan, kuzeybatısında Saint Barthélemy ve Saint Martin, güneyinde Montserrat, Saint Eustatius ve Antigua ve Barbuda’ya yakın konumda bulunan, iki ana adadan oluşan ada devleti

saint lucia : lat., fra. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.); saint (fra.) + lucia (ışık) * Karayipler’de Küçük Antiller içinde yer alan, adını Hristiyanlıkta “Azize Lucia”dan alan, kuzeyinde Martinique, güneyinde Saint Vincent and the Grenadines bulunan, doğusunda Atlantik Okyanusu, batısında Karayip Denizi ile çevrili ada devleti

saint martin : lat., fra. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.); saint (fra.) + Martinus (Roma savaş tanrısı Mars’tan türeyen isim; 4. yüzyıl azizi Aziz Martin) (mars (mars) + inus (ile ilgili, -a ait) ) * Karayipler’de Küçük Antiller içinde Leeward Adaları bölgesinde yer alan, kuzeyde Atlantik Okyanusu’na ve güneyde Karayip Denizi’ne açılan, kuzeyinde Anguilla, güneyinde Saint Barthélemy bulunan ve tek bir ada üzerinde iki farklı egemenliğe ayrılmış bir yerleşim olup, kuzey kısmı Fransa’ya bağlı denizaşırı kolektivite olan Saint-Martin, güney kısmı ise Hollanda Krallığı’na bağlı özerk ülke statüsündeki Sint Maarten olarak yönetilen bir ada ülkesi

saint pierre ve miquelon : lat., fra., gre., ibr. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.); saint (fra.) + petros (taş, kaya) (gre.); pierre (taş, kaya) (fra.) + ve (ve) (tür.) + mikael (Tarnrı’ya kim benzer) (ma (kim) + ke (gibi, bezer) + el (Tanrı) ) (ibr.) * Kuzey Atlantik Okyanusu’nda, Kanada’nın Newfoundland ve Labrador kıyılarının güneyinde yer alan, batısında Newfoundland Adası bulunan ve Fransa’ya bağlı denizaşırı kolektivite statüsünde olan takımadalar

saint vincent ve grenadinler : lat., fra. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.); saint (fra.) + Vincent (yenen, galip gelen) (vincere (yenmek, galip gelmek) + ens, ent (sıfat yapım eki) ) (lat.) + ve (ve) (tür.) + granatum (tane, tohum, çekirdek) (lat.); grenade (nar) (isp.) + ler (çoğul eki) (tür.) * Karayipler’de Küçük Antiller içinde Windward Adaları bölümünde yer alan, kuzeyinde Saint Lucia, güneyinde Grenada bulunan, Saint Vincent adası ile onun güneyindeki Grenadinler takımadalarından oluşan bağımsız ada devleti

saipan : cha. * saipan (boş yer, boş alan; kayalık yer, taşlık yer) * Batı Pasifik Okyanusu'nda bulunan ve Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı bir "topluluk" (Commonwealth) olan Kuzey Mariana Adaları'nın başkenti ve en büyük adası

sair : ara. * saara (alevlenmek, şiddetle yanmak, ateşi körüklemek, ateşi alevlendirmek, tutuşturmak, harlamak) * alevlenme, şiddetli yanma, tutuşma; son derece şiddetli yanan ateş, alevi çok güçlü ve yakıcı olan ateş

sair : ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek, gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (gidiş, ilerleyiş, seyir), isra (gidiş, ilerleyiş) * yürüyen, giden, ilerleyen, seyreden, hareket eden; diğer, kalan, geri kalan (“vs” kısaltmasının açılımı “vesair/vesaire” kelimesidir.)

sair fil menam : ara. * sair (yürüyen, giden, ilerleyen, seyreden, hareket eden; diğer, kalan, geri kalan) + fi (içinde, hakkında) + el (ön ek, artikel) + menam (uyku) * rüya içinde geçen diğer şeyler, rüya aleminde kalan, geri kalan durumlar

sait : ara. * sata (ses çıkarmak, bağırmak, sesli olmak), savt (ses, bağırma) * sesli, ses çıkartan

sajital : lat. * sagitta (ok) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * vücudu önden arkaya dik kesen eksen, düzlem (diğerleri "aksiyal" (vücudu alt ve üst olarak iki parçaya bölen düzlem, eksen, kesit), "proksimal" (bir doku veya organın vücudun merkezine (orta hat) en yakın olan kısmı), "koronal" (vücudu baştan ayağa doğru ve omuzlara paralel olacak şekilde kesen eksen veya düzlem)

sak : ara. * sak (bacağın baldır kısmı) * bacağın baldır kısmı, alt bacak

sak : lat., fra. * saccus (torba, kese, çuval) (lat.); sac (çanta, torba, kese, çuval, poşet) (fra.) * içi sıvı, doku veya organ içeren kese benzeri yapı (tıpta)

saka : tür. * saka (çabuk hareket eden, canlı; hafif, çevik) * Carduelis carduelis türü, ötücü bir kuş olan ve özellikle renkli tüyleriyle bilinen “saka kuşu”

saka türkleri : far., tür. * saka (İskitlerin doğu kolu olarak anılan, Orta Asya bozkırlarında yaşamış göçebe savaşçı topluluk adı) (far.) + türk (türeyen, yükselen, türemiş, yükselmiş Orta Asya kökenli halk ismi) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki) (tür.) * MÖ 9. yüzyıldan MS 5. yüzyıla kadar Avrasya bozkırlarında, Tuna Nehri'nden Çin sınırlarına kadar geniş bir alanda yaşamış, tarihteki bilinen, İskitlerle yakından ilişkili olan ilk Türk boylarından biri olarak kabul edilen göçebe bir topluluk

sakaf : ara. * sakf (çatı, dam) * binaların en üstünde yer alan, yağmur, kar ve rüzgar gibi dış etkenlerden koruyan, ahşap, çelik veya betondan yapılan örtü sistemi; evlerin en üst kısmındaki çatı veya düz örtü, dam, çatı

sakagliptin : lat., gre. * saxa (siklik halka belirteci) + glylys (tatlı, şeker) (gre.) + pt (peptide belirteci) + ine (kimyasal madde eki) * tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan, DPP-4 (dipeptidil peptidaz-4) enzimini inhibe ederek inkretin hormonlarının etkisini artıran ve böylece kan glukozunun düşürülmesine yardımcı olan oral antidiyabetik ilacın etken maddesi (C18H27N3O3)

sakağı : tür. * sak (kabarmak, çıban çıkarmak) + ağı (isim yapım eki) * genellikle at, eşek ve katır gibi tek tırnaklı hayvanlarda görülen, Burkholderia mallei bakterisinin neden olduğu, yüksek ateş, burun akıntısı, lenf yumrularının büyümesi ve deri yaraları ile karakterize olan ciddi, bulaşıcı ve zoonoz (hayvandan insana geçen) bir hastalık

sakal : tür. * sak (kabarmak, tüylenmek, kıllanmak) + al (isim yapım eki) * ergenlik dönemiyle birlikte erkeklerde çene, yanak ve boyun bölgesinde çıkan kılların tümü; keçilerin çenelerinin altında çıkan uzun kıl kütlesi

sakalan : ara. * sakil, sakal (ağır) + eyn (iki) * iki ağır olan; insanlar ve cinler (Kur'an terimi)

sakallı kartal : tür. * sakal (çenede çıkan kıl kütlesi) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + kartal (atmacagiller (Accipitridae) familyasından yırtıcı, büyük ve güçlü, yüksekten süzülen, keskin bakışlı avcı ve alıcı kuş) * iri vücutlu, güçlü ve çengelli gagaya sahip, sakala benzeyen çene tüyleriyle dikkat çeken, kemik iliği ile beslenen, yüksek dağlık bölgelerde yaşayan bir yırtıcı kuş türü, Gypaetus barbatus

sakam : ara. * sekim (bozuk, yanlış, eksik, sakat, hasta), sakama (hastalanmak, bozulmak) * illet, hastalık, sakatlık, dert; hata, yanlışlık, eksiklik, bozukluk; zillet

sakamet : ara. * sekim (bozuk, yanlış, eksik, sakat, hasta), sakama (hastalanmak, bozulmak) + et (isim yapım eki) * illetli, hastalıklı, sakat, dertli olma durumu; hatalı, yanlış, eksik, bozuk olma durumu; zilletli olma durumu

sakar : tür. * sakar (hayvanların (özellikle atların) alnında bulunan beyaz leke veya akıtma) (bu fiziksel özelliğe sahip hayvanların uğursuz veya şanssız olduğu yönündeki eski halk inanışından) * sürekli bir şeyler kıran, döken, beceriksiz, hareketlerindeki dikkatsizliği veya kontrolsüzlüğü ile sorun yaratan

sakarimetre : gre. * sakkharon (şeker) + metron (ölçü) * bir sıvı veya çözelti içinde çözünmüş halde bulunan şeker miktarını (konsantrasyonunu) ölçmeye yarayan, polarize ışık kullanarak çözeltinin şeker derecesini belirleyen, gıda ve kimya sanayisinde (özellikle şeker üretimi) kullanılan polarimetre türü ölçüm aleti

sakarimetri : gre. * sakkharon (şeker) + metria (ölçme, ölçüm) (metron (ölçü) + eia (isim yapım ve durum eki) ) * bir sıvı veya çözelti içinde çözünmüş halde bulunan şeker miktarını (konsantrasyonunu) ölçme yöntemi

sakarin : gre. * sakkharon (şeker) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * şekerden 300-400 kat daha tatlı olan, sıfır kalorili, besleyici olmayan, beyaz kristal yapıda olan, vücut tarafından metabolize edilmediği için kan şekerini yükseltmeyen, diyabet hastaları ile kilo kontrolü yapanlar tarafından kullanılan yapay tatlandırıcı (C7H5NO3S)

sakarometre : gre. * sakkharon (şeker) + metron (ölçü) * bir sıvı veya çözelti içinde çözünmüş halde bulunan şeker miktarını (konsantrasyonunu) ölçmeye yarayan, polarize ışık kullanarak çözeltinin şeker derecesini belirleyen, gıda ve kimya sanayisinde (özellikle şeker üretimi) kullanılan polarimetre türü ölçüm aleti

sakaroz : gre. * sakkharon (şeker) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) * bir molekül glikoz ve bir molekül fruktozun birleşmesiyle oluşan, günlük hayatta sofra şekeri olarak bildiğimiz doğal bir disakkarit karbonhidrattı (C12H22O11)

sakarya : gre. * sangari, sangarios (güzel, güzellik Tanrıçası, Frigya nehir Tanrısı), zakharion (saldırgan, agresif, asabi) * Türkiye’nin Marmara Bölgesi’nin doğu kesiminde yer alan, kuzeyinde Karadeniz, batısında Kocaeli, güneybatısında Bursa, güneyinde Bilecik, doğusunda Düzce ve güneydoğusunda Bolu illeri bulunan, plaka numarası 54 olan şehir (Adını, bölgeden geçen ve antik dönemde "Sangarios" olarak anılan Sakarya Nehri'nden alır.)

sakat : ara. * sakata (düşmek) * düşük, döküntü, işe yaramaz, hor, kıymetsiz; fiziksel veya zihinsel engelli

sakatat : ara. * sakata (düşmek), sakat (düşük, döküntü, işe yaramaz, hor, kıymetsiz; fiziksel veya zihinsel engelli) + at (çoğul eki) * kasaplık hayvanların (koyun, kuzu, dana, sığır vb.) kesimi sonrasında kas (et) kısımları dışında kalan, yenebilen iç organları (karaciğer, yürek, böbrek, işkembe, beyin, dalak, bağırsak gibi kısımlar), baş (kelle) ve ayak kısımlarına verilen genel isim

sakayn : ara. * sak (bacak; kenar) + eyn (iki) * ikizkenar; iki bacaklı

sakf : ara. * sakafa (yükseltmek, örtmek, tavan/çatı yapmak) * bir yapının üstünü örten kaplama, çatı, dam, tavan

sakıb : ara. * sakaba (delmek, delip geçmek) * delen, delip geçen; erkek ismi

sakın : tür. * sak (korumak, saklamak, uyanık olmak, bilinçli olmak, dikkatli olmak) + ın (ikinci tekil şahıs emir kipi eki) * bir işin yapılmaması gerektiğini vurgulayan, uyarı, yasaklama veya kaçınma bildiren bir ünlem, asla, zinhar

sakınca : tür. * sakınmak (sak (korumak, saklamak, uyanık olmak, bilinçli olmak, dikkatli olmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) ) + ca (isim yapım eki) * bir işin yapılmasında çekinilmesi, kaçınılması veya dikkatli olunması gereken durum, engel, risk

sakıngan : tür. * sakınmak (sak (korumak, saklamak, uyanık olmak, bilinçli olmak, dikkatli olmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) ) + gan (sıfat yapım eki) * ihtiyatlı, temkinli, sakınarak ve çekinerek davranan, sakınan, çekinen, tehlikelerden uzak durmaya çalışan, mütevakki, müctenib (sakınan)

sakınmak : tür. * sak (korumak, saklamak, uyanık olmak, bilinçli olmak, dikkatli olmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) ) * korunmak, çekinmek, gizlenmek, uzak durmak

sakıp : ara. * sakaba (delmek, delip geçmek) * delen, delip geçen; erkek ismi

sakırga : tür. * sakır (titremek, sarsılmak) + ga (-cı, yapan, eden eki) * kırsal kesimlerde kene (özellikle büyük, kan emmiş kene) için kullanılan halk ağzı bir kelime

sakıt : ara. * sakata (düşmek; susmak, sessiz olmak) * düşmüş; susan, sessiz olan, ses çıkarmayan

sakız : tür. * sakır (yapışmak) + ız (sıfat yapım eki) * yapışan; genellikle ağaç reçinesinden elde edilen veya yapay olarak üretilen, hoş kokulu, çiğnendiğinde yumuşayan tatlı/tatlandırılmış ürün, reçine; Ege Denizi'nde yer alan ve Yunanistan'a bağlı olan bir ada (Sakız Adası)

saki : ara. * saka (sulamak, akıtmak, yağdırmak, dökmek) + i (-cu, yapan, eden, sıfat eki) * sucu, sulayıcı, su taşıyan kişi (soak (ıslanmak, ıslatmak, sırılsıklam olmak) (ing.) )

sakib : ara. * sakaba (delmek, delip geçmek) * delen, delip geçen

sakil : ara. * sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sikl (ağırlık, yük) * ağır, sıkıntı veren, çirkin, kaba ve uyumsuz, göze hoş gelmeyen, hantal, rahatsız edici

sakim : ara. * sakama (hastalanmak, bozulmak), sakam (illet, hastalık, sakatlık, dert; hata, yanlışlık, eksiklik, bozukluk; zillet) * bozuk, yanlış, hatalı, sakat, sağlam olmayan; hasta; fikir, mantık veya görüşün kusurlu olduğunu vurgulayan ifade

sakin : ara. * sakana, sekene (yerleşmek, ikamet etmek, dinmek, dinlenmek), sakkana (sükunet vermek, sakinleştirmek, yerleştirmek, ikamet ettirmek, dindirmek, dinlendirmek), teskin (dindirme, sakinleştirme, yatıştırma, yerleştirme) * yerleşmiş, oturmuş, ikamet eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin

sakiname : ara., far. * saki (sulayan, döken, akıtan, içki sunan) (ara.) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * Divan edebiyatında içki (şarap), içki meclisleri, saki (içki sunan kişi) ve meyhane kültürünü konu alan, genellikle mesnevi nazım şekliyle yazılmış olan, içki meclislerini, bu meclisteki araç-gereçleri ve adabı anlatan manzum eserler

sakine : ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek, oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek, sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek, sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak; kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin) + e (isim yapım eki) * huzur, dinginlik, iç sükunet, iç huzuru, dinginlik, kalp yatışması; kadın ismi

sakit : ara. * sakata (düşmek; susmak, sessiz olmak) * düşmüş; susan, sessiz olan, ses çıkarmayan

sakk : ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak, çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma) * İslam hukukunda şer’i mahkemelerden verilen ilam, berat, kadı hücceti gibi yazılı belge, tutanak veya vesika (belgenin iki nüsha halinde hazırlanıp yarılarak ortadan bölünmesinden)

sakkadik : lat. * saccus (torba, kese; ani sarsılma hareketi anlamına evrilen kök alanı) + ad (-a doğru, yönelim) + icus (ile ilgili, -a ait) * gözlerin bir noktadan diğerine (örneğin kitap okurken bir kelimeden diğerine) yaptığı, beyin tarafından kontrol edilen en hızlı göz hareketleri olan çok hızlı, anlık ve eş zamanlı sıçrama hareketler ile ilgili

sakkaroz : gre. * sakkharon (şeker) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) * bir molekül glikoz ve bir molekül fruktozun birleşmesiyle oluşan, günlük hayatta sofra şekeri olarak bildiğimiz doğal bir disakkarit karbonhidrattı (C12H22O11)

sakkül : lat. * saccus (torba, kese; ani sarsılma hareketi anlamına evrilen kök alanı) + ulus (küçültme eki) * iç kulakta dengeyle ilişkili, sıvı içeren küçük kese biçimindeki anatomik yapı

sakküler : lat. * saccus (torba, kese; ani sarsılma hareketi anlamına evrilen kök alanı) + ulus (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) * torba şekilli, kese biçimli

saklamak : tür. * sak (saklamak, muhafaza etmek, korumak, içine almak; uyanık olmak, bilinçli olmak, dikkatli olmak) + la (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) * görünmez ve algılanmaz kılmak, gizlemek, muhafaza etmek, gizleyerek korumak

saklambaç : tür. * sak (korumak, saklamak, uyanık olmak, bilinçli olmak, dikkatli olmak) + lan (dönüşlü fiil eki) + baç (isim yapım eki) * eki)

sako : lat. * saccus (torba, kese) * ceket veya paltoya benzeyen, elbise üstüne giyilen uzunca, bol üst giysi

sakol : lat. * saccus (torba, kese) + ulus (küçültme eki) * üzeri örten giysi, kısa ceket türü

sakral : lat. * sacrum (sacer (kutsal, dokunulmaz) + um (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * omurganın alt kısmındaki, belin alt ve pelvis bölgesi olan “sakrum” kemiğiyle ilgili

sakral çakra : lat. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + çakra (tekerlek, dönüş, döngü, devre, daire, disk, çark) (san.) * Hindu yoğa geleneğinde insanda var olduğu düşünülen yedi çakradan (enerji merkezi) biri olan ve karın bölgesinde yer aldığı kabul edilen, duygular, yaratıcılık ve cinsel enerjiden sorumlu olduğu düşünülen ikinci enerji merkezi

sakralizasyon : lat. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım ve durum eki) * alt bel omurlarından birinin yapısal olarak sakrum kemiğine kaynaşması veya ona benzer hale gelmesi durumu

sakrament : lat. * sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + mentum (isim yapım eki) * kutsal yemin, kutsal antlaşma; Roma hukuku ve Hristiyanlıkta kutsal ve bağlayıcı tören, ayin veya gizem (örneğin vaftiz, evharistiya)

sakramentoloji : lat., gre. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım eki) ) + mentum (isim yapım eki) (lat.) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı, söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * sakramentlerin (kutsal ayinler, ritüeller, sırlar, okült uygulamalar, vaftiz, evkaristiya, kutsal sofra vb.) ne olduğunu, nasıl işlediğini, İsa Mesih tarafından nasıl tesis edildiğini ve kilise yaşamındaki yerini inceleyen teoloji dalı

sakre : ara. * sakr (yırtıcı kuş) (Güneşin en dik ve kavurucu olduğu anlardaki "avını çarpan sertliği", yırtıcı bir kuşun ani ve keskin saldırganlığından) * güneşin yeryüzüne olan çok şiddetli, yakıcı ve yoğun etkisi ile sıcaklığı (paganizmde güneşin kutsal addedilmesi ve ilahi sembol olması)

sakrifiye : lat., fra. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım eki) ) + ficatus (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tus (geçimş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); sacrifié (fra.) * kurban edilmiş, adak olarak verilmiş, feda edilmiş

sakroiliak : lat. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım eki) ) + ilion (kalça kemiği) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sakrum (kuyruk sokumu üstü kemik) ile leğen kemiği (ilium) arasındaki eklem ile ilgili

sakrokoksigeal : lat., gre. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım eki) ) + kokkyx (guguk kuşu; kuş gagasına benzer biçimi nedeniyle kuyruksokumu kemiği) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * sakrum (kuyruk kemiği üstü) ile koksiks (kuyruk sokumu) arasındaki eklem ile ilgili

sakrospinöz : lat., gre. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım eki) ) + spina (dik çıkıntı, omurga çıkıntısı) + osus, eus (ile ilgili, -a ait) * pelviste (leğen kemiği) sakrum kemiği ile iskium kemiği (oturma kemiği) arasındaki “spina ischiadica”ya uzanan üçgen şeklinde bağ ile ilgili

sakrotuberöz : lat., gre. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım eki) ) + tuberosus (yumrulu, yumru taşıyan) (tuber (yumru, çıkıntı, kabartı, kabarıklık, şişlik) + osus (ile ilgili, -a ait, sıfat yapım eki) (lat.) * leğen kemiği (pelvis) bölgesinde bulunan, sakrum (kuyruk sokumu kemiği) ile iskial tüberosite (oturma kemiği) arasında uzanan çok güçlü ve yelpaze şeklinde bir bağ ile ilgili

sakroz : lat. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım eki) ) + osus, eus (ile ilgili, -a ait) * omurganın alt kısmındaki, belin alt ve pelvis bölgesi olan sakrum bölgesiyle ilgili olan veya sakrum çevresinde gelişen yapısal klinik durumla ilgili

sakrum : lat. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım eki) ) * omurganın en alt kısmında yer alan, leğen kemiğiyle birleşen ve beş omurun kaynaşmasıyla oluşmuş üçgen şekilli kemik

saksagliptin : lat. * sax (ön ek) + gly (glykys (şeker, tatlı) + ptin (DPP-4 (dipeptidil peptidaz-4) inhibitörleri sınıfı eki) * tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan, kan şekerini düşürmeye yardımcı DPP-4 inhibitörleri sınıfına ait oral antidiyabetik ilacın etken maddesi (C18H25N3O2)

saksağan : tür. * sakızgan (sakız (şakımak, ötmek) + gan (sıfat yapım eki) ) * Pica pica türü, siyah-beyaz tüyleri ve parlak nesnelere ilgisiyle bilinen, kargagiller familyasından zeki bir kuş türü

saksı : tür. * sak (saklamak, muhafaza etmek, korumak, içine almak; uyanık olmak, bilinçli olmak, dikkatli olmak) + sı (isim yapım eki) * bitki yetiştirmek için içine toprak konulan kap, çiçek kabı

saksıgüzeli : tür. * saksı (bitki yetiştirmek için içine toprak konulan kap, çiçek kabı) + güzel (hoş, zarif, iyi) + i (iyelik eki) * dam koruğugiller (Crassulaceae) familyasından gelen, yaprakları etli ve çiçekleri başak şeklinde olan, saksıda yetiştirilmeye uygun, genellikle kayalık alanlarda veya duvar üstlerinde yetişen, yumru köklü ve otsu bir bitki türü

saksikolöz : lat. * saxum (kaya, taş) + colere (yaşamak, yerleşmek, yetiştirmek, bakmak, gözetmek, beslemek) + osus (ile ilgili, -a ait) * kayalar üzerinde yaşayan, kaya yarıklarında veya taşlık alanlarda yetişen organizmalarla ilgili olan, kayada yaşayan, kaya seven

saksofon : fra., gre. * Sax (Belçikalı müzik aleti yapımcısı Adolphe Sax'ın soyadından) + phone (ses) (gre.) * üflemeli çalgılar sınıfında yer alan, metal gövdeye sahip olup tek kamış ve ağızlık aracılığıyla hava titreşimleriyle ses üreten, caz, klasik ve popüler müzikte yaygın kullanılan bir müzik aleti

sakson : lat. * Saxones (Cermen kökenli bir halk adı; Saksonlar) (sax (kısa kılıç, bıçak) + ones (topluluk/çoğul eki) ) * Orta Çağ’da Avrupa’nın özellikle bugünkü Almanya ve İngiltere bölgelerinde yaşamış Cermen kökenli bir halkı ifade eden ve tarihsel olarak Anglo-Sakson kültürünün oluşumunda önemli rol oynamış etnik topluluk

saksonya : lat. * Saxones (Cermen kökenli bir halk adı; Saksonlar) (sax (kısa kılıç, bıçak) + ones (topluluk/çoğul eki) ) + eia (isim yapım eki) * Saksonların yerleştiği tarihsel Cermen halkından adını alan ve günümüzde Almanya’nın doğu-kuzeydoğusunda yer alan bir federal eyalet

sakşın : lat., ing. * suctio (emme, içine çekme) (sugere (emmek, içine çekmek) + tio (isim yapım eki) ) (lat.); suction (ing.) * bir ortamda gaz, sıvı veya parçacıkların düşük basınç veya vakum etkisiyle bir yöne doğru çekilmesi veya emilmesi işlemi, emme, içe çekme

sakubitril : lat. * sacu (süksinik asit veya süksinil türevi eki) + bi (biphenyl grubu) + tril (nitril (-C≡N) veya benzeri fonksiyonel bağ grubu belirteci) * özellikle kalp yetersizliğinin tedavisinde, genellikle valsartan ile birlikte kullanılan; neprilizin enzimini inhibe ederek natriüretik peptitlerin etkisini artıran, böylece damar genişlemesi ve sodyum atılımını destekleyen ilacın etken maddesi (C24H29NO5)

sakuleta : lat. * sacculus (küçük kese, kesecik, torbacık) (sac (çanta, torba, kese, çıkın) + culus (küçültme eki) ) + ettus (küçültme eki) * kişisel eşyaları taşımak için kullanılan hafif, küçük boyutlu çanta türü, çantacık, torbacık, kesecik

sakur : jap. * sakura (kiraz çiçeği) * Japon kültüründe kiraz ağacının çiçeğini ifade eden, özellikle ilkbaharda kısa süreli açan, estetik, geçicilik, baharın ve geçiciliğin simgesi ve yenilenme anlamlarını simgeleyen çiçek türü

saky : ara. * saka (sulamak, akıtmak, yağdırmak, dökmek) * sulama, akıtma, dökme (sequence, séquence, Sequenz (akış, dizi, sıra) (ing., fra., alm.) )

sal : tür. * sal (kütük, birbirine bağlanmış ağaç kütüklerinden oluşan su üstünde yüzebilen basit taşıma aracı; ahşap yüzey) * suda seyreden geniş nesne, suya "sal"ınmış; nehir, göl veya deniz gibi su yüzeylerinde insan veya yük taşımak amacıyla birbirine bağlanmış ağaç kütüklerinden veya geniş düz tahta parçalarından oluşan, motor veya yelken gibi gelişmiş sistemler içermeyen ilkel su taşıma aracı (sail, segeln (denize açılmak, seyretmek, denizde seyretmek) (ing., alm.) )

sala : ara. * sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak) + t (isim yapım eki) * dua, ibadet, namaz; İslam kültüründe Allah’a yönelerek yapılan dua, ibadet ve özellikle belirli ritüel hareket ve okumaları içeren namaz eylemi; Hz. Muhammed’e (s.a.s.) selam, övgü ve Allah'tan rahmet dilemek amacıyla, genellikle Cuma namazı öncesi, cenaze ilanı veya mübarek günlerde minarelerden okunan manzum dua formu

salabet : ara. * salaba (sertleşmek, katılaşmak, sağlamlaşmak) * bir şeyin kırılmaya, bükülmeye veya etkilenmeye karşı gösterdiği direnç, sertlik ve dayanıklılık, sertlik, katılık, sağlamlık, metanet, dayanıklılık

salacak : tür. * sal (kütük, birbirine bağlanmış ağaç kütüklerinden oluşan su üstünde yüzebilen basit taşıma aracı; ahşap yüzey) + acak (araç eki) * üstünde ölü yıkanılan tahta yüzey, teneşir, kerevet; İstanbul'un Üsküdar ilçesinde, Kız Kulesi manzarasıyla ünlü tarihi bir semt

salacia : lat. * salacia (Roma mitolojisinde Neptunus’un eşi olan deniz tanrıçası) * Celastraceae (iğdeotugiller) familyasına bağlı, çoğunlukla tropikal ve subtropikal bölgelerde yetişen, odunsu sarılıcılar, çalılar ve küçük ağaçları içeren bitki cinsi

salah : ara. * sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek, selamlamak) + h (isim yapım eki) * boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz; İslam kültüründe Allah’a yönelerek yapılan dua, ibadet ve özellikle belirli ritüel hareket ve okumaları içeren namaz eylemi; Hz. Muhammed’e (s.a.s.) selam, övgü ve Allah'tan rahmet dilemek amacıyla, genellikle Cuma namazı öncesi, cenaze ilanı veya mübarek günlerde minarelerden okunan manzum dua formu (salus, salut (selamlama), salutare (selamlamak, saygısını sunmak) (lat.) )

salahattin : ara. * salah (doğruluk, iyilik, düzgünlük, erdem, uygunluk, elverişlilik) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (inanç, hüküm, hesap, yol, ibadet düzeni; borç) * dinin doğruluğu/iyiliği; erkek ismi

salahiyet : ara. * salah (doğruluk, iyilik, düzgünlük, erdem, uygunluk, elverişlilik) + iy (ile ilgili, -a ait) + et (isim yapım eki) * bir kişiye hukuk, idare veya resmî düzen içinde belirli işleri yapabilme, karar verebilme ve temsil edebilme gücü ve yetkisi veren durum, yetkinlik

salak : tür. * sal (hareket ettirmek, bırakmak) + ak (sıfat yapım eki) * kendini salmış, salınmış, bırakılmış, kendi haline bırakılmış; zihinsel kapasitenin düşük olduğu veya düşünmeden, mantıksız ve dikkatsiz davranışlar sergileyen, aptal, moron, idiot, aptal, bön, gerzek, budala

salam : lat., ita. * salumen (tuzlanmış) (sal (tuz) + men (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); salame (kıyılmış etin baharatlanıp fermente edilmesiyle yapılan yiyecek) (ita.) * kıyılmış etin tuz, baharat ve çeşitli katkılarla karıştırılıp bağırsak veya yapay kılıflar içinde fermente edilerek kurutulmasıyla elde edilen, dilimlenerek soğuk tüketilen işlenmiş et ürünü

salamander : gre., far. * salamandra (ateşin içindeki, semender, ateşböceği veya mitolojik ateş yaratığı, ateş kertenkelesi) (gre.) samandar (semender, ateşböceği veya mitolojik ateş yaratığı) (far.); * amfibik (hem karada, hem denizde yaşayabilen) sürüngenler (reptilia) familyasından, nemli ortamlarda yaşayan, bazı türleri parlak renkli ve toksik deri salgısına sahip olan kuyruklu kurbağa; mitolojik ve antik inançlarda ateşin içinde yaşadığına, hatta ateşi söndürdüğüne veya ondan beslendiğine inanılan efsanevi bir yaratık

salamandra : gre. * salamandra (semender) * Caudata (kuyruklu iki yaşamlılar) takımındaki semenderleri ifade eden Latince cins adı; Salamandridae (semendergiller) familyasına bağlı, özellikle karasal yaşamı tercih eden, uzun gövdeli ve kuyruklu iki yaşamlıları içeren cins

salamandra : gre. * salamandros (kertenkeleye benzeyen, ateşe dayanıklı mitolojik canlı) * nemli ortamlarda yaşayan, hem karada hem suda bulunabilen, bazı türleri zehirli deri salgısına sahip olan ve halk inanışlarında ateşe dayanabildiği düşünülen kuyruklu amfibi hayvan

salamandridae : gre. * salamandra (semender) + idae (-giller, bitki familyası eki) * Caudata (kuyruklu iki yaşamlılar) takımına bağlı, Avrupa, Asya, Kuzey Afrika ve Kuzey Amerika’da yayılış gösteren, çoğunlukla uzun gövdeli ve kuyruklu, bazı türleri karasal bazıları sucul yaşam süren, semenderleri ve tritonları içeren iki yaşamlılar familyası, semendergiller

salamanje : fra. * salle (oda, salon) + à (-a doğru, yönelim) + manger (yemek yemek) * yemek salonu

salamura : lat., gre. * sal (tuz) (lat.) + halme (sos), halmuris (tuzluluk, baharatlı sos) (gre.); muria, muries (lat.) * peynir, turşu, asma yaprağı, balık, et, zeytin gibi yiyeceklerin, bozulmaması için içinde tutuldukları tuzlu suya ve içindeki yiyeceğe verilen isim

salangan : mal. * sal (mağara, yuva, oyuk) + angan, agan (yer, yuva, barınma; bazı Austronesian lehçelerde “yuva kurma” anlam alanı) * Güneydoğu Asya’da özellikle mağaralarda yaşayan ve yuvasını tükürük benzeri salgılarla yapan, yuvaları “kuş yuvası çorbası” yapımında kullanılan küçük swift türü kuşları ifade eden zoolojik isim

salangidae : lat. * salanx (akarsu salyangozu balığı, Salanx cinsi) + -idae (-giller, hayvan familyası eki) * Osmeriformes (alabalıksı balıklar) takımına bağlı, Doğu Asya’nın tatlı ve acı sularında yaşayan, küçük, ince ve çoğunlukla saydam gövdeli, erişkinlerinde pul bulunmayan ve “whitebait” olarak bilinen küçük balıkları içeren familya, salangidgiller, cam balığıgiller

salapurya : ita. * scialuppa (büyük yük gemisi) (scialare (serbest bırakmak, rahatça kullanmak) + luppa (kapalı küçük araç, kap, taşıma kabı) ) * büyük gemilerde taşınan, acil durumlarda yolcu ve mürettebatın tahliyesi için kullanılan, küçük boyutlu ve genellikle kürek veya küçük motorla hareket eden cankurtaran botu türü

salar : far. * salar (önder, komutan, yönetici, baş kişi) * askeri, idari veya toplumsal bir topluluğun başında bulunan, yönetme ve komuta etme yetkisine sahip lider, bey veya kumandan, kafile veya kabile reisi; baş; başkan, reis, en büyük amir, bşkumandan

salaş : mac. * szallas (konaklama yeri, ev), szall (konmak, konaklamak, ikamet etmek) + as (isim yapım eki) ) * bakımsız, düzensiz, özensiz yapılmış veya görünüş bakımından derme çatma izlenimi veren yer, yapı veya ortam, derme çatma yapı

salaşpur : san. * sala (ev, yapı, salon, barınak) + pura (şehir, yerleşim, kale-şehir) * Seyrek dokunmuş, hafif ve genellikle astarlık olarak kullanılan, kökeni Hindistan'daki bir şehre dayanan kumaş türü

salat : ara. * sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) * boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz; İslam kültüründe Allah’a yönelerek yapılan dua, ibadet ve özellikle belirli ritüel hareket ve okumaları içeren namaz eylemi; Hz. Muhammed’e (s.a.s.) selam, övgü ve Allah'tan rahmet dilemek amacıyla, genellikle Cuma namazı öncesi, cenaze ilanı veya mübarek günlerde minarelerden okunan manzum dua formu (salus, salut (selamlama), salutare (selamlamak, saygısını sunmak) (lat.) )

salata : lat. * salatus (salare (tuzlamak) (sal (tuz) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * Romalıların yeşillikleri tuz, yağ ve sirke ile tatlandırma geleneğine (herba salata) dayanan

salat-ı vusta : ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + i (tamlama eki) + vusta (orta) * genellikle ikindi namazı olarak yorumlansa da, sabah veya öğle namazı olduğu da belirtilen, tevazu ve itidali temsil eden kavram

salatin : ara. * salata, sallata (hükmetmek, hakim olmak, tahakküm altına almak, yetki sahibi olmak, egemen olmak), sultan (şah, padişah, hükümdar) * sultanlar, şahlar, padişahlar, hükümdarlar

salat-ül asr : ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + asr (ikindi vakti, günün öğleden sonraki kısmı; dönem, devir, çağ) * İslam’da gün içinde kılınan beş vakit namazdan biri olan, öğleden sonra güneşin batıya yönelmesinden önce kılınan “ikindi namazı"

salat-ül fecr : ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + fecr (şafak, tan, gün ağarması) * İslam’da güneş doğmadan önce, şafak vaktinde kılınan ve günün ilk vakit namazı olan sabah (fecr) namazı, sabah namazı

salat-ül id : ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + id (bayram) * İslam’da Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı gibi dinî bayram günlerinde topluca kılınan, özel hutbe ve cemaat ibadeti içeren bayram namazı, bayram namazı

salat-ül işa : ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + işa (yatsı zamanı, akşam ile yatsı namazı arasındaki vakit) * İslam’da gün batımından sonra, gecenin ilk saatlerinde kılınan ve günlük beş vakit namazın sonuncusu olan yatsı namazı, yatsı namazı

salat-ül mağrib : ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + mağrib (batış, gün batımı, güneşin battığı yer/zaman) * sonra kılınan ve günlük beş vakit namazdan biri olan akşam (mağrib) namazı, akşam namazı

salat-ül vitr : ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + vitr, vetr (tek, bir, çift olmayan) * İslam’da genellikle yatsı namazından sonra kılınan, tek rekât veya tek sayılı rekâtlarla yapılan ve “gecenin son ibadeti” olarak kabul edilen nafile/ vacip nitelikli namaz, vitir namazı

salat-üz zuhr : ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + zuhr (ortaya çıkma, belirme, meydana çıkma; öğle, güneşin en yüksek noktadan sonra batıya kaydığı zaman) * İslam’da güneşin tepe noktasını geçmesinden sonra, öğle vaktinde kılınan ve günlük beş vakit namazdan biri olan öğle namazı, öğle namazı

salavat : ara. * salat (saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + vat (çoğul eki) * saygı ile eğilmeler, boyun eğmeler, saygı göstermeler, selamlamalar, yere kapanmalar, dualar, ibadetler, namazlar

salb : ara. * salaba (asmak, bir yere takıp aşağı sarkıtmak) * asma; darağacına çekme, çarmıha germe; kemikten yağ çıkarma

salbutamol : lat. * salus (sağlık, esenlik, güvenlik, kurtuluş) + butyl (dört karbonlu alkan zincirinden türeyen, organik kimyada yan grup olarak kullanılan ve özellikle bileşiklerin yapısında hidrokarbon zinciri şeklinde yer alan “C4H9-” yapısını ifade eden kimyasal radikal grubu) (butyrum (tereyağı) + yl (bir hidrokarbondan bir hidrojen çıkarıldığında oluşan yan grup olan radikal belirteci) ) + ol (alkol grubu (-OH) eki) * özellikle astım ve bronşit gibi solunum yolu hastalıklarında bronşları genişleterek nefes almayı kolaylaştıran, kısa etkili beta-2 agonist sınıfına ait sentetik bir bronkodilatör ilacın etken maddesi (C13H21NO3)

salça : lat. * salsus (tuzlu) (sal (tuz) + osus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); salsa (ita.) * domates, biber veya benzeri sebzelerin ezilip kaynatılması ve suyunun yoğunlaştırılmasıyla elde edilen, yemeklere renk ve tat vermek için kullanılan kıvamlı gıda ürünü

salda : ara. * sald (taş, kaya, çok sert şey) * Türkiye’nin Burdur ilinde yer alan, kireç taşlı yapısı ve beyaz plajlarıyla “Türkiye’nin Maldivleri” olarak anılan Salda Gölü’nün adı, Gökçe, Kayadibi (solid, solide (sert, katı) (ing., fra., alm) )

saldırgan : tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + dır (etken fiil eki) + gan (sıfat yapım eki) * başkalarına zarar vermeye eğilimli olan, öfke veya düşmanca tutumla fiziksel veya sözlü zarar verme davranışı gösteren, saldıran, atak eden, hücum eden

saldırı : tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + dır (etken fiil eki) + ı (isim yapım eki) * bir kişi, grup veya hedefe zarar vermek amacıyla yapılan planlı veya ani fiziksel, ruhsal, sözel veya dijital nitelikli zorlayıcı eylem, atak, hücum

salep : ara. * sahlab (Orchis türü yabani orkide bitkilerinin yumrularından elde edilen nişastalı toz, un) * orkide yumrularından elde edilen nişastalı tozdan yapılan, özellikle kışın sıcak içecek olarak tüketilen geleneksel içecek

salevat : ara. * salat (saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + vat (çoğul eki) * saygı ile eğilmeler, boyun eğmeler, saygı göstermeler, selamlamalar, yere kapanmalar, dualar, ibadetler, namazlar; Yahudi ibadet geleneğinde özellikle Tevrat okumaları ve cemaat duaları sırasında Tanrı’ya yöneltilen kutsama ve övgü ifadelerini veya toplu dini ilahiler; havralar

salgı : tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + gı (isim yapım eki) * canlı organizmaların bezler aracılığıyla ürettiği ve vücut içinde veya dışında belirli bir işlev için kullanılan sıvı veya madde (örneğin hormon, enzim, mukus vb.)

salgın : tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + gın (isim yapım eki) * bulaşıcı bir hastalığın kısa sürede geniş bir coğrafyada çok sayıda insana yayılması durumu

salhane : ara., far. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * hayvanların kesildiği, etin hazırlanıp satışa sunulduğu mezbaha veya kesimhane

salı : ara. * salis (üçüncü; üçüncü gün); Eski sistemde pazarın kurulduğu yani işlerin başladığı gün olan Bazar veya Pazar günü haftanın ilk günü addedilmiştir. * haftanın ikinci günü

salık : tür. * sal (ileri-geri hareket ettirmek, serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak; iletmek, göndermek, bildirmek, haber vermek) + ık (isim yapım eki) * bir konuda bilgi verme, yol gösterme, uyarma amacıyla söylenen söz, tavsiye, öğüt

salıncak : tür. * sal (ileri-geri hareket ettirmek, serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + cak (araç eki) * genellikle iki ip veya zincirle asılı olan, oturularak ileri geri ritmik şekilde sallanmak için kullanılan eğlence veya dinlenme aracı

salınım : tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + ın (dönüşlü fiil eki) + ım (isim yapım eki) * bir cismin, sistemin veya dalganın denge konumu etrafında düzenli veya düzensiz şekilde ileri-geri hareket etmesi veya titreşim göstermesi durumu, osilasyon

salıpazarı : ara., * salis (üçüncü; üçüncü gün; Pazartesi'den sonra, Çarşamba'dan önce olan gün) + bazar (ürün ve hizmet satışının yapıldığı açık veya kapalı yer, ticaret yeri; çarşı, market, pazar) (far.) * Samsun’un bir ilçesi

salib : ara. * salaba (sertleşmek, katılaşmak, sağlamlaşmak; dik durmak; asmak, bir yere takıp aşağı sarkıtmak) * Hristiyanlıkta İsa’nın gerildiği, ahşap veya metal direklerden oluşan ve insanın bağlanarak veya çivilenerek idam edildiği tarihi infaz aracı olan çarmıhı simgeleyen, dikey ve yatay iki çizginin kesişmesiyle oluşan sembol, haç, çarmıh

salicaceae : lat. * salix (söğüt) + -aceae (-giller, bitki familyası eki) * Malpighiales (ebegümeci çiçekliler) takımına bağlı, çoğunlukla ağaç ve çalılardan oluşan; söğüt (Salix), kavak (Populus) ve bunlarla akraba cinsleri içeren, yaprakları genellikle almaşık ve çiçekleri çoğunlukla tek eşeyli olan bitki familyası, söğütgiller

salih : ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak) * iyi, doğru, düzgün; erkek ismi

saliha : ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek, düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), salih (iyi, doğru, düzgün, dürüst) + a (dişil eki) * iyi, doğru, düzgün, dürüst, erdemli, dinin emirlerine uyan, iffetli ve elverişli kadın

salihat : ara. * salih (iyi, doğru, düzgün, dürüst) + at (çoğul eki) * doğru, faydalı ve Allah katında makbul kabul edilen iyi davranışlar, işler ve ameller, iyilikler

salihli : ara., tür. * salih (iyi, doğru, düzgün, dürüst) (ara.) + li (ile, beraber, birlikte, sahibi) (tür.) * Manisa'nın bir ilçesi

salik : ara. * silk (dizi, sıra; yol, tarik; iplik, hayt), süluk (bir gruba girme, bir yolu takip etme, tarikate bağlanma) * bir yol tutmuş olan, yolda giden, tarikate tabi olan

salim : ara. * salima (sağ olmak, sağlam olmak, güvende olmak, zarar görmemek), selm (güven, emniyet) * sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz, selim; erkek ismi

salime : ara. * salima (sağ olmak, sağlam olmak, güvende olmak, zarar görmemek), salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş) + e (dişil eki) ) * sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz kadın; kadın ismi

salimen : ara. * salima (sağ olmak, sağlam olmak, güvende olmak, zarar görmemek), salim (sağlam, güvenli, zarar görmemiş, esen, güvenli) + en (gibi, olarak) * zarar görmeden, güvenli ve sağlıklı bir şekilde, sağ olarak, esenlikle

salin : lat. * sal (tuz) + in (kimyasal madde eki) * içeriğinde %0,9 oranında sodyum klorür (tuz) bulunan, vücut sıvısıyla aynı ozmotik basınca sahip olduğundan yara temizliği, damar yoluyla sıvı takviyesi ve burun nemlendirme gibi amaçlarla kullanılan steril, izotonik su çözeltisi, serum fizyolojik (NaCl)

salinasyon : lat. * salinare (sal (tuz) + in (kimyasal madde eki) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * özellikle toprak veya su ortamlarında tuz oranının artmasıyla meydana gelen tuzlanma süreci

saline : lat. * salinatus (salinare (sal (tuz) + in (kimyasal madde eki) + are (fiil mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); saliné (tuzlu, tuzlanmış) (fra.) * tuzlu hale getirilmiş, tuz eklenerek tuz oranını artırılmış

salinite : lat. * salinare (sal (tuz) + in (kimyasal madde eki) + are (fiil mastar eki) ) + itas (isim yapım ve durum eki) * bir su kütlesinde (deniz, göl veya yeraltı suyu gibi) çözünmüş tuzların toplam yoğunluğu veya tuzluluk derecesi

salinometre : lat. * sal (tuz) + in (kimyasal madde eki) + metron (ölçü) * su, toprak veya çözeltilerde bulunan tuz yoğunluğunu (saliniteyi) ölçmek için kullanılan ölçüm cihazı

salip : ara. * salaba (sertleşmek, katılaşmak, sağlamlaşmak; dik durmak; asmak, bir yere takıp aşağı sarkıtmak) * Hristiyanlıkta İsa’nın gerildiği, ahşap veya metal direklerden oluşan ve insanın bağlanarak veya çivilenerek idam edildiği tarihi infaz aracı olan çarmıhı simgeleyen, dikey ve yatay iki çizginin kesişmesiyle oluşan sembol, haç, çarmıh

salise : ara. * selase (üç), salis (üçüncü) + e (isim yapım eki) * üçüncü olma; saniyenin (ikinci olma) altmışta birini ifade eden zaman birimi

salisilat : lat., gre. * salix (söğüt ağacı) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki) (gre.) ) + ate (tuz veya ester eki) (lat.) * söğüt kabuğundan türeyen salisilik asidin tuz veya ester formunu ifade eden, ağrı kesici ve ateş düşürücü etkileri olan kimyasal bileşik sınıfı (C7H5O3⁻)

salisilik : lat. * salix (söğüt ağacı) + yl (ester eki) + icus (ile ilgili, -a ait) * söğüt ağacından türetilen bileşiklerle ilişkili olan, özellikle salisilik asit ve türevlerini ifade eden ve organik kimyada ağrı kesici, iltihap giderici ve antiseptik özellikli maddeler grubu

salisilik asit : lat. * salix (söğüt ağacı) + yl (ester eki) + icus (ile ilgili, -a ait) + acidum (asit, ekşi) * söğüt kabuğundan doğal olarak elde edilebilen veya sentetik olarak üretilen, ağrı kesici, ateş düşürücü ve antiinflamatuar ilaçların sentezinde kullanılan aromatik organik asit bileşiği (C7H6O3)

saliva : lat. * saliva (tükürük, salya) * ağız içindeki tükürük bezleri tarafından üretilen, sindirime yardımcı olan, ağızın nemli kalmasını sağlayan ve bazı enzimler içeren biyolojik sıvı

salivari : lat. * salivarius (tükürükle ilgili, salya ile ilgili) (saliva (tükürük, salya) + aris (ile ilgili, -a ait) ) * tükürük bezleriyle, tükürük salgısıyla veya ağız içi tükürük üretimiyle ilgili

salivasyon : lat. * saliva (tükürük, salya) + tio (isim yapım eki) * tükürük bezlerinin uyarılması sonucu ağız boşluğuna tükürük salgılanması süreci, tükürük üretimi ve akışı

salix : lat. * salix (söğüt) * Salicaceae (söğütgiller) familyasına ait ağaç ve çalı türlerini ifade eden, özellikle nemli alanlarda yetişen ince dallı, esnek yapılı ağaç grubu

salkım : tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + kım (isim yapım eki) * üzüm, kiraz gibi meyvelerin veya çiçeklerin dal üzerinde bir arada ve aşağı doğru sarkarak oluşturduğu küme

sallabaş : tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + la (ikinci tekil şahıs emir kipi eki) + baş (kafa, tepe, uç) * başı sürekli sallanan; her sözü düşünmeden onaylayan (kişi) (mecazi)

sallamak : tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir nesneyi, organı veya aracı ileri-geri veya yanlara doğru ritmik biçimde hareket ettirmek, sarsmak veya dalgalandırmak

sallapati : tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + la (etken fiil eki) + podos (taban, dip, zemin; ayak tabanı) (gre.); pes, pedis (ayak, adım) (lat.) * düzensiz, özensiz, baştan savma, dağınık, gelişigüzel ve dikkatsizce

sallasırt : tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + la (etken fiil eki) + sırı (kalın ve sert iple dikmek), sırt (hayvanların sırtında bulunan kalın ve sert kıl, yele; tepe (Oğuz'ca) ) * yalnızca bir şeyi kaldırıp sırtına, omuzuna almak, yüklenmek

sallos : gre. * salos (dalgalanma, çalkantı, denizin huzursuz hareketi) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, bir timsahın üzerinde dük asasıyla simgelenen, insanlar arasında özellikle kadın ve erkek ilişkilerinde aşkı, sevgiyi ve şehveti uyandırma gücüne sahip olduğuna inanılan 19. cin

salmak : tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + mak (fiil mastar eki) * bırakmak, serbest bırakmak, akışına izin vermek

salman : tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + man (-cı, yapan, eden eki) * salma işi yapan, serbest bırakan, bırakma/dağıtma işiyle ilgili kişi

salmastra : lat., gre. * salvare (korumak, kurtarmak, şifa vermek, sağ salim kılmak) (lat.) + mastikhe (sakız reçinesi; macun, dolgu malzemesi; sızdırmazlık için kullanılan reçineli madde) (gre.) * makinelerde hareketli (döner mil) ve sabit (gövde) parçalar arasında sızdırmazlığı sağlayan, pompa, vana, karıştırıcı ve mil yataklarında yüksek basınç ve sıcaklık altında çalışarak sistem verimliliğini artıran, sıvı veya gaz kaçaklarını önleyen endüstriyel conta elemanı

salmeterol : lat * sal (salbumatol C13H21NO3) + methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) + hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + erol, terol (β₂- adrenerjik agonist bronkodilatör reseptör etkili bileşik sınıfı) * β₂-adrenerjik reseptör agonisti olan, bronş düz kaslarını gevşeterek hava yollarını genişleten ve özellikle astım ile kronik obstrüktif akciğer hastalığının (KOAH) idame tedavisinde kullanılan bronkodilatör ilacın etken maddesi (C25H37NO4)

salmo salar : lat. * salmo (som balığı, alabalık, somon; Amerikalı veteriner hekim Daniel Elmer Salmon'un soyadından) + salaris (sıçrayan, zıplayan, fırlayan, atlayan) (salire (çıkmak, atılmak; bir göreve atılmak, girişmek; sıçramak, zıplamak, fırlamak, atlamak) + aris (ile ilgili, -a ait) ) * Salmonidae (somongiller) familyasına bağlı, Kuzey Atlantik havzası ve bağlantılı nehirlerde yaşayan, deniz ile tatlı su arasında göç eden, ekonomik ve ekolojik açıdan önemli bir balık türü, Atlantik somonu

salmo trutta : lat. * salmo (som balığı, alabalık, somon; Amerikalı veteriner hekim Daniel Elmer Salmon'un soyadından) + trutta (alabalık) * Salmonidae (somongiller) familyasına bağlı, Avrupa, Asya’nın batısı ve Kuzey Afrika’da yayılış gösteren, tatlı su ve deniz arasında göç edebilen veya yaşamını tamamen tatlı suda sürdürebilen balık türü; kahverengi alabalık, dere alabalığı

salmonella : ing., lat., gre. * salmon (Amerikalı veteriner hekim Daniel Elmer Salmon'un soyadından) (ing.) + ella, ellus (küçültme eki) (lat.) * insan ve hayvanlarda gıda zehirlenmesi, bağırsak enfeksiyonu ve tifo benzeri hastalıklara yol açabilen gram-negatif bakteri cinsi

salmonelloz : ing., lat., gre. * salmon (Amerikalı veteriner hekim Daniel Elmer Salmon'un soyadından) (ing.) + ella, ellus (küçültme eki) (lat.) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * Salmonella bakterilerinin neden olduğu, genellikle kirli gıda veya su yoluyla bulaşan ve ishal, ateş, karın ağrısı gibi belirtilerle seyreden enfeksiyon hastalığı

salmonidae : ing., lat. * salmon (Amerikalı veteriner hekim Daniel Elmer Salmon'un soyadından) (ing.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Salmoniformes (somon balıkları) takımına bağlı, çoğunlukla Kuzey Yarımküre’nin soğuk ve temiz sularında yaşayan, somon, alabalık ve akrabalarını içeren balık familyası, somongiller

salmoniformes : ing., lat. * salmon (Amerikalı veteriner hekim Daniel Elmer Salmon'un soyadından) (ing.) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * Actinopterygii (ışınsal yüzgeçli balıklar) sınıfına bağlı, somonlar, alabalıklar ve yakın akrabalarını içeren balıklar takımı; somon biçimliler, somon balıkları takımı

salname : far. * sal (yıl, sene) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) * Osmanlı döneminde devlet kurumları, vilayetler veya resmi teşkilatlar hakkında yıllık bilgi ve istatistikleri içeren resmi yıllık, almanak veya kayıt kitabı

salon : lat., fra. * sala (geniş oda, büyük kabul odası) (lat ); salon (fra.) * evlerde, saraylarda veya kamusal yapılarda insanların bir araya geldiği, oturma, kabul, toplantı veya etkinlik amacıyla kullanılan geniş oda veya mekan

saloz : gre. * salos (salak, sersem, ahmak, dengesiz, moron, idiot, aptal, bön, budala) * giyiniş veya davranışlarıyla seviyesiz, saf, aptal veya şaşkın görünen

salpa : gre. * salpe (denizlerde yaşayan jelatinimsi tunikalı canlı) * Doğu Atlantik Okyanusu, Akdeniz ve güneybatı Hint Okyanusu'nda bulunan, rüya balığı, salema, inek çipura, karanteen, salpa, saupe, strepie veya goldline olarak da bilinen salema porgy, çipura ve porjileri içeren Sparidae familyasına ait Sarpa cinsinin monospesifik tek türü olan bir deniz ışın yüzgeçli balık türü

salpak : tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + pak (sıfat yapım eki) * gevşek, iş bilmez, tembel, dağınık veya beceriksiz

salpenjektomi : gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü, yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kadınlarda yumurtalıkları rahme bağlayan fallop tüplerinden birinin (tek taraflı) veya her ikisinin (çift taraflı) cerrahi yöntemle tamamen çıkarılması işlemi (Genellikle dış gebelik, şiddetli enfeksiyon, tüp tıkanıklığı veya kanser riski durumlarında uygulanır ve tüp bebek tedavisine engel olmaz.)

salpenjit : gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü, yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * genellikle cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar (özellikle klamidya veya gonore) sonucu gelişen, şiddetli karın ağrısı, ateş ve anormal vajinal akıntı ile karakterize olan kadın üreme sistemindeki fallop tüplerinin (yumurta kanallarının) bakteriyel enfeksiyonu ve iltihaplanması

salpiglossis : gre., lat. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü, yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) (gre.) + glossa, glotta (dil) (gre.), glossis (dil) (lat.) * Solanaceae (patlıcangiller) familyasına ait, özellikle Güney Amerika kökenli, trompet/boru şeklinde çiçekleri olan süs bitkisi

salpingo : gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet) * boru, trompet çalgısı; tüp biçimli anatomik yapı

salpingooforektomi : gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü, yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) + oophoron (yumurtalık; dişi üreme hücresini ve hormonları üreten organ) (oon (yumurta; dişi üreme hücresinin yumurta biçimindeki yapısı) + pherein (taşımak, götürmek, getirmek), phoros (taşıyan, taşıyıcı, götüren, getiren) ) + ektomia (kesip çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * enfeksiyon, tümör veya başka patolojik durumlar nedeniyle fallop tüpü ile yumurtalığın birlikte veya tek taraflı olarak tamamen çıkarılması işlemi

salpingopeksi : gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü, yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) + pegnynai, pegnynein (dikmek, sabitlemek, tespit etmek), pexia (sabitleme, dikme, sağlamlık) (pexis (sabitleme, tutturma, dikleştirme) + eia (isim yapım ve durum eki) ) * fallop tüpünün anormal hareketliliği, sarkması veya yer değiştirmesi durumlarında tüpün cerrahi olarak pelvis içinde uygun bir yapıya dikilerek sabitlenmesi işlemi

salpingoskop : gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü, yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * fallop tüplerinin iç yüzeyini ve açıklığını doğrudan gözlemlemek amacıyla kullanılan optik inceleme cihazı

salpinjit : gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü, yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * genellikle cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar (özellikle klamidya veya gonore) sonucu gelişen, şiddetli karın ağrısı, ateş ve anormal vajinal akıntı ile karakterize olan kadın üreme sistemindeki fallop tüplerinin (yumurta kanallarının) bakteriyel enfeksiyonu ve iltihaplanması

salpinks : gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü, yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) * antik Yunan’da trompet benzeri bir çalgı; rahimle yumurtalıklar arasındaki geçişi sağlayan, sağlı sollu iki tarafta bulunan tüplerden her biri; fallop borusu

salsa : lat. * salsus (tuzlu) (sal (tuz) + osus (ile ilgili, -a ait) ) * genellikle sebze, meyve veya baharatların karıştırılmasıyla hazırlanan, yemeklere eşlik eden akışkan veya yarı akışkan sos türü; Karayipler kökenli, oldukça hareketli, ritmik ve enerjik bir Latin dansı ile müzik türü (Küba son, mambo ve caz gibi farklı tarzların karışımından doğduğu için, "sos gibi karışım" anlamı bağlamındanda)

salsal : ara. * salsala (çalkalamak, sıvı çamur haline getirmek) * suyla doygun hâle gelerek akışkan, yapışkan ve yarı sıvı kıvam kazanmış ince taneli toprak veya çamur karışımı , balçık

salsalat : lat. * salsola (tuzlu topraklarda yetişen bir bitki cinsi) + ate (asitin tuzu veya esteri eki) * eklem iltihabı ve romatizma gibi ağrılı durumları tedavi etmek için kullanılan, iltihap önleyici, salisilik asit türevi non steroid ilacın etken maddesi (C14H10O5)

salt : tür. * sal (salmak, bırakmak, ayırmak, serbest bırakmak) + t (sıfat ve isim yapım eki) * başka unsurlardan ayrılmış ve tek başına kalan şey; katışıksız, yalnızca, sırf, mutlak, yalnız, tek, yalın, yek, yegane

salta : lat., ita. * salire, saltare (atlamak, sıçramak, zıplamak), saltus, saltum (atlama, sıçrama, zıplama) (lat.); salto (sıçrama, şahlanma) (ita.) * eskimiş, yakasız ve iliksiz kolları bol bir tür giysi veya denizcilikte kullanılan bir merdiven türü, şeytan çarmıhı; köpeklerin arka ayakları üzerine kalkması; denizcilikte gergin halatı gevşetme; kısa, yakasız ceket

saltanat : ara. * salt (yalnız, sadece, katıksız, mutlak, tek, sırf, yalın, yek, yegane, katı, kesin, değişmez) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + at (durum eki) * bir sultanın veya mutlak hükümdarın egemenliği altında kurulan yönetim biçimi, bu yönetim sırasında sahip olunan siyasi otorite ve bu egemenliğin sürdüğü devlet düzeni, hükümdarlık, padişahlık, şahlık, sultanlık

saltarello : lat. * salire, saltare (atlamak, sıçramak, zıplamak) + ellus (küçültme eki) (lat.), ello (ita.) * İtalyan halk müziğinde özellikle Rönesans döneminden beri bilinen, hızlı tempolu ve sıçrayarak yapılan adımlarla karakterize edilen canlı halk dansı

saltık : ara., tür. * salt (yalnız, sadece, katıksız, mutlak, tek, sırf, yalın, yek, yegane, katı, kesin, değişmez) (ara.) + ık (sıfat yapım eki) (tür.) * felsefe ve mantıkta herhangi bir koşula, sınırlamaya veya göreliliğe bağlı olmayan, her durumda geçerli ve değişmez nitelik taşıyan, mutlak

salticidae : lat. * salticus (sıçrayan, atlayan, zıplayan, fırlayan) (saltus (salire (çıkmak, atılmak; bir göreve atılmak, girişmek; sıçramak, zıplamak, fırlamak, atlamak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + icus (ile ilgili, -a ait) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * Araneae (örümcekler) takımına bağlı, iyi gelişmiş görme yetenekleri, kısa ve güçlü bacakları ile avına sıçrayarak saldırmalarıyla bilinen, dünyanın en geniş örümcek familyalarından biri olan örümcekler grubu, sıçrayan örümcekgiller

salto : lat., ita. * salire, saltare (atlamak, sıçramak, zıplamak), saltus, saltum (atlama, sıçrama, zıplama) (lat.); salto (ita.) * jimnastik ve akrobatik hareketlerde kişinin havada tam veya kısmi dönerek yaptığı ileri, geri veya yan yönlü takla şeklindeki sıçrama hareketi

salur : tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + ur (isim yapım eki) * kılıç sallayan, silahşor, vardığı yerde kılıç ve çomağı ile iş gören, saldırgan, asker salan; Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri olan Üçok kolu

salus : lat. * salus (sağlık, esenlik, güvenlik, kurtuluş), salvus (sağ, sağlam, salim, zarar görmemiş, güvenli, emniyetli, sağlıklı) * Roma mitolojisinde hem bireylerin hem de devletin sağlık, refah, esenlik ve güvenliğini koruyan ilahi güç olarak kişileştirilen ve aynı zamanda “iyilik hâli” ile “devletin selameti” kavramlarını temsil eden tanrıça

salvage : lat., fra. * salvare (kurtarmak, tehlikeden korumak, sakınmak, şifa vermek, sağ salim kılmak) (salvus (sağ, sağlam, salim, zarar görmemiş, güvenli, emniyetli, sağlıklı) + are (fiil mastar eki) ) + agium (isim yapım eki ) (lat.); salvage (kurtarma, kurtarılan eşya) (ing. * gemi kazası, yangın, afet veya benzeri yıkıcı olaylardan sonra geriye kalan mal, yük veya değerli parçaların kurtarılması, toplanması veya yeniden kullanılabilir hâle getirilmesi işlemi; standart tedavilere (kanser, HIV vb.) yanıt vermeyen veya bu tedavilerin başarısız olduğu durumlarda, hastayı veya bir organı/dokuyu kurtarmak amacıyla uygulanan son çare veya ek tedavi/cerrahi prosedürler

salvaj : lat., fra. * salvare (kurtarmak, tehlikeden korumak, sakınmak, şifa vermek, sağ salim kılmak) (salvus (sağ, sağlam, salim, zarar görmemiş, güvenli, emniyetli, sağlıklı) + are (fiil mastar eki) ) + agium (isim yapım eki ) (lat.); salvage (kurtarma, kurtarılan eşya) (ing. * gemi kazası, yangın, afet veya benzeri yıkıcı olaylardan sonra geriye kalan mal, yük veya değerli parçaların kurtarılması, toplanması veya yeniden kullanılabilir hâle getirilmesi işlemi; standart tedavilere (kanser, HIV vb.) yanıt vermeyen veya bu tedavilerin başarısız olduğu durumlarda, hastayı veya bir organı/dokuyu kurtarmak amacıyla uygulanan son çare veya ek tedavi/cerrahi prosedürler

salvele : ara. * salavat (salat (saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + vat (çoğul eki) ) + seleme (teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete ermek), selam (esenlik, barış, kurtuluş, güvenlik, emniyet, huzur) * Hz. Muhammed’e salat ve selam getirme (salavat okuma) ifadesi ("sallallahu aleyhi ve sellem" veya "aleyhi's-salatu ve's-selam" gibi dua cümleleri)

salverform : lat. * salvera (tepsi, sığ kap) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * özellikle botanikte, çiçek taç yapraklarının uzun ve dar bir tüp oluşturduğu, uç kısmının ise düz ve yayvan biçimde açıldığı huni veya tepsi biçimli çiçek yapısı; tepsi biçimli, tabak biçimli

salvia : lat. * salvare (kurtarmak, tehlikeden korumak, sakınmak, şifa vermek, sağ salim kılmak) (salvus (sağ, sağlam, salim, zarar görmemiş, güvenli, emniyetli, sağlıklı) + are (fiil mastar eki) ), salvia (kurtarıcı, koruyucu, şifa veren) * Lamiaceae familyasına ait, şifalı ve aromatik bitki cinsi

salvo : lat., ita. * salvare (kurtarmak, tehlikeden korumak, sakınmak, şifa vermek, sağ salim kılmak), salvus (sağ, sağlam, salim, zarar görmemiş, güvenli, emniyetli, sağlıklı) (lat.); salvo (ita.) * sağ, sağlam, salim, zarar görmemiş, güvenli, emniyetli, sağlıklı

salya : gre., lat. * sialon, salia (ağız salgısı, tükürük) (gre.); saliva (lat.) * ağız boşluğunda yer alan parotis, submandibular ve sublingual tükürük bezleri tarafından salgılanan, büyük oranda su ile birlikte amilaz, mukin, elektrolitler (sodyum, potasyum, klorür, bikarbonat), lizozim ve immünoglobulin A gibi maddeler içeren ve hem sindirimin başlangıcını sağlayan hem de ağız içi kayganlık, koruma ve antimikrobiyal savunma işlevi gören biyolojik sıvı

salyangoz : gre. * sialon, salia (ağız salgısı, salya, tükürük) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * Helicoidea (spiral kabuklular), familyasının, Mollusca (yumuşakçalar) şubesinin, Gastropoda (Karındanbacaklılar) sınıfından olan, vücudu salgıladığı mukus (salya benzeri yapışkan sıvı) ile hareket eden, spiral biçimli kabuğa sahip, yavaş hareket eden karasal veya sucul yumuşakça canlıyı ifade eden hayvan, sümüklü böcek

sam yeli : ara., tür. * samma (içe işlemek, içe girmek, nüfuz etmek, içte olmak, zehirlemek), samim (içtenlik, içten olma, iç, asıl, esas, temel, öz), samm (içe işleyen yakıcı etki, zehir, öldürücü sıcak; yakıcı, kurutucu etki) (ara.) + yel (rüzgar, esinti) + i (iyelik eki) (tür.) * özellikle Orta Doğu'da, Anadolu'da, çöl iklimi olan bölgelerde yaz aylarında görülen, çok sıcak ve kuru yapısıyla bitkileri kurutan, insanlarda bunaltı ve halsizlik hissi oluşturan yakıcı, sıcak, kuru, tozlu rüzgar

saman : tür. * saman (tahıl sapı ve kurumuş bitki artığı) * tahıl bitkilerinin harman sonrası geriye kalan, hayvan yemi, yataklık veya yakacak olarak kullanılan kurumuş sap ve yaprak kısımları

saman nezlesi : tür., ara. * saman (tahıl sapı ve kurumuş bitki artığı) (tür.) + özellikle polen, toz, küf gibi alerjenlere karşı bağışıklık sisteminin aşırı reaksiyonu sonucu burun akıntısı, hapşırma, göz yaşarması ve tıkanıklık gibi belirtilerle ortaya çıkan alerjik rinit hastalığı * hay fever; le rhume des foins; Heuschnupfen r

samandağ : tür. * saman (tahıl sapı ve kurumuş bitki artığı) + tağ, dağ (yüksek arazi, tepe) * Hatay'nın bir ilçesi

samanyolu : far. * kah (saman) + keşan (çekenler) (Gökyüzündeki beyazımsı görünümün saman taşıyan bir arabanın izine benzetilmesi sonucu ortaya çıkan ve İran mitolojisine dayaan isim) (far.); saman (tahıl sapı ve kurumuş bitki artığı) + yol (bir yerden bir yere gitmek için iz, geçit, ilerleme hattı, güzergah) + u (iyelik eki) (tür.) * gökyüzünde milyarlarca yıldızın oluşturduğu, Güneş Sistemi’nin de içinde bulunduğu (galaksinin Orion Kolu (Yerel Kol) ) beyazımsı şerit görünümündeki galaksi, saman serpilmiş yol

samara : lat. * samara (kanatlı meyve, karaağaç meyvesi) * botanikte, tek tohum taşıyan ve tohumun rüzgarla yayılmasını sağlayan kanat biçimli kuru meyve tipi; kanatlı kuru meyve, kanatlı tohumlu meyve

samaryum : rus., lat. * samarskite (Rus mineralog Vasili Samarsky-Bykhovets’in soyadından) (rus.) + ium (element eki) (lat.) * adını samarskit mineralinden alan, atom numarası 62, simgesi Sm olan, periyodik tabloda nadir toprak elementleri arasında yer alan, manyetik özellikleri ve alaşım uygulamalarıyla kullanılan gümüşi renkli kimyasal element

samba : kim. * semba (göğüsle göğse çarpma, ritmik dokunuşla yapılan dans hareketi; karşılıklı temasla yapılan dans selamlaşması) * karınla göğüs arasındaki ritmik temasla yapılan dans hareketi; Afrika kökenli ritmik dans hareketlerinden türeyerek Brezilya’da gelişen, güçlü vurmalı ritimlere dayanan ve özellikle karnaval kültürüyle özdeşleşmiş canlı müzik ve dans türü

sambucus : lat. * sambucus (antik bitki adı) * Adoxaceae familyasına ait, mürver çalı ve ağaçlarını kapsayan bitki cinsi

samed : ara. * samada (dayanmak, direnmek, sarsılmamak, sağlam durmak; yönelmek, meyletmek) * hiçbir şeye muhtaç olmayan, varlığı kendinden olan, değişmeyen, sarsılmaz ve her şeyin kendisine yöneldiği mutlak varlık, muhtaç olmayan kuvvet; ihtiyaçların giderilmesi için başvurulan efendi; som, içi boş olmayan; erkek ismi

samet : ara. * samada (dayanmak, direnmek, sarsılmamak, sağlam durmak; yönelmek, meyletmek) * hiçbir şeye muhtaç olmayan, varlığı kendinden olan, değişmeyen, sarsılmaz ve her şeyin kendisine yöneldiği mutlak varlık, muhtaç olmayan kuvvet; ihtiyaçların giderilmesi için başvurulan efendi; som, içi boş olmayan; erkek ismi

samg : far. * samg (ağaç sakızı, reçine) * zamk, ağaç sakızı, reçine; yapıştırıcı madde, tutkal

sami : ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek), sem'i (duyan, işiten) * işiten, duyan, dinleyen

sami : ibr., ara. * şem (Hz. Nuh’un oğlu) (ibr.) + i (ile ilgili, -a ait) (ara.) * İbrani, Arap, Süryani ve Asuri gibi halkların atası sayılan Sam sıyundan gelenler

samia : ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek), sem'i (duyan, işiten) + a (isim yapım eki) * duyma, işitme duygusu, işitme kuvveti

samid : ara. * samada (dayanmak, direnmek, sarsılmamak, sağlam durmak; yönelmek, meyletmek; başını yukarı kaldırmak, eğlenmek, oyalanmak; bir şey karşısında donakalmak, şaşırmak) * dayanan, direnen, sarsılmayan, sağlam duran; başını dik tutarak göğsünü kabartan, gururla yükselen; etrafında olup bitenlerden habersizce hayrete düşüp gafil kalan (kimse)

samigina : lat. * samigin, gamigin (koruyucu varlık anlamı bağlamında kökeni belirsiz kelime) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde yer alan, ölülerin ruhlarıyla ilişkilendirilen, bilgi ve cevap verme gücüne sahip olduğu söylenen, çoğunlukla küçük bir at veya eşek şeklinde tasvir edilen ve çağıran kişiye liberal bilimleri öğretip günah içinde ölen ruhların hesaplarını verdiğine inanılan, bazen “Gamigin” adıyla da varyantlaştırılan 4. cin (demon)

samim : ara. * samma (içe işlemek, içe girmek, nüfuz etmek, içte olmak, zehirlemek), samim (içtenlik, içten olma, iç, asıl, esas, temel, öz), samm (içe işleyen yakıcı etki, zehir, öldürücü sıcak; yakıcı, kurutucu etki) * iç, asıl, esas, temel, öz

samimi : ara. * samma (içe işlemek, içe girmek, nüfuz etmek, içte olmak, zehirlemek), samim (içtenlik, içten olma, iç, asıl, esas, temel, öz) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * içten, sıcak, yapmacıksız, dürüst ve kalpten gelen, gerçek niyetini gizlemeden sıcak ve doğal bir şekilde

samimiyet : ara. * samma (içe işlemek, içe girmek, nüfuz etmek, içte olmak, zehirlemek), samim (içtenlik, içten olma, iç, asıl, esas, temel, öz) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + yet (isim eki) * içtenlik, sıcaklık, doğallık, yapmacıksızlık, gerçek niyetini gizlemezlik

samin : ara. * samana (beslemek, yedirmek, semirtmek, besili hale getirmek, yağlandırmak) * iyi beslenmiş, etlenmiş ve dolgun yapıya sahip, semiz, yağlı, besili, semirmiş, zayıf olmayan, et verimi artmış

samin : ara. * semaniye (sekiz) * sekizinci

samir : ara. * samara (gece sohbet etmek, gece konuşmak, sohbet etmek, söyleşmek, karşılıklı konuşmak, gece vakti birlikte oturmak, hikaye anlatmak, gece eğlencesi yapmak, gece toplanmak, gösteri yapmak) * geceleri sohbet eden, gece arkadaşı olan, hoş sohbet kimse; Arap kültüründe geceleri yapılan dostça sohbetler, hikaye anlatımları ve birlikte vakit geçirme etkinlikleri, gece toplantıları, gece sosyal buluşmaları; erkek ismi

samiri : ara. * samiri (sohbet eden, söyleşen, konuşan) (samara (sohbet etmek, söyleşmek, karşılıklı konuşmak, gece sohbet etmek, gece vakti birlikte oturmak, hikaye anlatmak) + i (sıfat yapım eki) ) * Kur'an’ın Taha Suresinde ismi geçen, Hz. Musa Tur Dağı'ndayken, içine rüzgar girdiğinde ses çıkaran (konuşuyor, sesleniyor izlenimi vermek için), altından bir buzağı heykeli yapıp İsrailoğulları'nı bu Altın Buzağı heykeline tapınmaya yönelterek aldatan ve fitne çıkaran isyankar ve sahtekar bir takipçi

samit : ara. * samata (susmak, ses çıkarmamak, sükut etmek) * susan, ses çıkarmayan, sessiz, sükut eden; sessiz; sessiz harf

samoa : sam. * sa (kutsal) + moa (merkez); sa (kabile, halk) + moa (tavuk, kuş) * Güney Büyük Okyanusu’nda, Polinezya'da bulunan, adalar topluluğundan oluşan bir ülke; ülkenin isminin en yüksek ünvana sahip Tui Manu’a ailesine atfen verildiği bilgisi de mevcuttur.

samolus : lat. * Samolus (antik bitki adı) ( samol (nemli, bataklıkla ilgili) + us (isim yapım eki) ) * özellikle bataklık ve su kenarı habitatlarında yetişen, Primulaceae (çuha çiçeğigiller) familyasına ait bitki cinsi

sampling : lar., ing. * exemplum (bir bütün içinden seçilip ayrılarak diğerlerine örnek teşkil eden parça, model, örek, numune) (eximere (seçip çıkarmak, dışarıya almak, ayırmak) (ex (dış, dışında, dışarıda, hariç, haricinde, ötesinde) + emere (almak, elde etmek, edinmek, seçmek, ayırıp almak, satın almak, kurtarmak) ) + plum (isim yapım eki) ) (lat.); example (örnek), sample (örnek, numune) + ing (isim yapım eki) (ing.) * bir bütünü temsil etmek üzere seçilen küçük parça, deneme amacıyla alınan örnek veya bir şeyi tanıtmak veya test etmek için kullanılan temsili parça, numune

samsa : far. * samose, sambuse (üç köşeli; üçgen böreği) * Orta Asya, Kafkas ve özellikle Türk-İran mutfak geleneğinde, içine et, peynir veya sebze konularak üçgen veya kapalı biçimde katlanan ve fırında pişirilen hamur işi

samsara : san. * sam (birlikte, beraber, tamamen, bütün olarak) + sara (akan, ilerleyen, hareket eden, dolaşan) (sar (akmak, ilerlemek, hareket etmek, dolaşmak) + a (isim yapım eki) ) * döngüsel akış, dolaşım, sürekli akış halinde olan yaşam, doğum-ölüm-yeniden doğum döngüsü, dünya, döngüsel değişim, yeniden doğuş döngüsü

samsat : aram., sür., aka. * samasta, samsata (toplanma yeri, yerleşim, birleşmiş yer) * Adıyaman’ın bir ilçesi

samsun : ibr. * simson (güneş gibi) (semes (güneş) + on (ile ilgili, -a ait) ) * Tevrat ve İncil geleneğinde geçen, olağanüstü gücüyle bilinen, saçları kesilmediği sürece gücünü koruduğuna inanılan ve Filistinlilere karşı mücadele eden efsanevi kahraman karakter

samt : ara. * samata (susmak, ses çıkarmamak, sükut etmek) * susma, sükut, sessiz olma, sessizlik

samuel : ibr. * sama (duymak, işitmek) + el (tanrı, ilah) * tarrı duyar, tanrı duydu, tanrı işitti; erkek İbrani ismi

samur : ara. * sammur (kürk hayvanı) * soğuk iklimlerde yaşayan su samuru (mustela zibellina), gelincik, porsuk, sansar ve vizon gibi yırtıcı türleri içeren, genellikle uzun gövdeli ve çevik hayvanlar grubu sansargiller (Mustelidae) familyasından olan hayvanların yumuşak, yoğun ve değerli tüylerinden elde edilen kürkü veya bu kürke sahip hayvan

samuray : jap. * saburau, saburai (hizmet etmek, korumak) (sabu (hizmet etmek) + rai (yapan, eden) ) * feodal Japonya’da lordlarına hizmet eden, onları koruyan savaşçı sınıf ve bu sınıfın disiplinli, silahlı askerleri

samut : ara. * samata (susmak, ses çıkarmamak, sükut etmek) * susan, suskun, sükut eden, sessiz, az konuşan

SAN : ing. * storage (depolama) + area (alan) + network (ağ) * yüksek hızlı bağlantılar üzerinden sunuculara blok düzeyinde depolama sağlayan özel ağ altyapısı

san : tür. * sa (saymak, düşünmek) + in (isim yapım ek) * bir kişinin toplum içinde kazandığı itibar, saygınlık, ün, şeref, ünvan itibar, değer, şöhret

san josé : lat., fra., ibr., gre. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.); saint (fra.) + yasaf (artırmak, eklemek, çoğaltmak) (ibr.), Ioseph (Yusuf) (gre.), Iosephus (lat.) * Kosta Rika’nın başkenti

san juan : lat., fra., ibr., gre. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.); saint (fra.) + Yoahanan (Tanrı lütufkardır, Tanrı bağışlar, Tanrı merhamet eder) (Yahve (Tarnrı) + hanan (lütfetmek, merhamet etmek, bağışlamak) ) (ibr.), Ioannes (gre.) * Porto Riko’nun başkenti

san marino : lat., ita. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) + marinus (denizci, denize ait) (mare (deniz) + inus (sıfat yapım eki) ) (lat.); marino (ita.) * Güney Avrupa’da, İtalya Yarımadası içinde Apeninler üzerinde yer alan, tamamen İtalya ile çevrili bir mikrodevlet olup kuzeybatı, kuzeydoğu, güneybatı ve güneydoğu yönlerinden tek komşusu olan İtalya ile çevrili bağımsız cumhuriyet; San Marino’nun başkenti

san salvador : lat., isp. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) + salvare (kurtarmak, tehlikeden korumak, sakınmak, şifa vermek, sağ salim kılmak), salvator (kurtarıcı, koruyucu, şifacı) (lat.); salvador (isp.) * El Salvador’un başkenti

sanal : tür. * san (zihinde değerlendirmek, kabul etmek, varsaymak, zannetmek, inanmak, kani olmak) + al (isim yapım eki) * gerçekte fiziksel olarak var olmayan, ancak zihinsel olarak varmış gibi algılanabilen, bilgisayar ortamında simüle edilen veya gerçekliğin yerine dijital olarak üretilmiş olan, virtual

sanat : ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) + at (isim yapım ve çoğul eki) * üretim, yapım; resim, müzik, edebiyat, mimari gibi alanlarda estetik, zihinsel ve teknik beceriyle ortaya konan, duygu, düşünce ve hayal gücünü çeşitli araçlarla (görsel, işitsel, performatif vb.) ifade eden yaratıcı üretim

sanatkar : ara., far. * sanat (yapım, üretim) (sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) + at (isim yapım ve çoğul eki) ) (ara.) + kar (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) (far.) * estetik, yaratıcı veya ustalık gerektiren bir işi yapan, özellikle resim, müzik, edebiyat, zanaat gibi alanlarda üretim yapan kişi

sanatnüma : ara., far. * sanat (yapım, üretim) (sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) + at (isim yapım ve çoğul eki) ) (ara.) + numa (gösteren, belirten, ortaya koyan) (far.) * sanatkarlığını gösteren, sanatt gösteren, sanat icra eden

sanatoryum : lat. * sanare (iyileştirmek, sağaltmak, sağlığına kavuşturmak, tedavi etmek), sanatus (iyileştirilmiş, tedavi edilmiş, sağaltılmış, sağlığına kavuşturulmuş) + orium (isim yapım, yer, durum ve araç eki) (or (-cı, yapan, eden eki) + ium (isim yapım eki) ) * özellikle verem (tüberküloz) gibi uzun süreli hastalıkların tedavisi için kurulmuş, hastaların dinlenme, temiz hava ve tıbbi bakım imkanlarından faydalandıkları sağlık kurumu veya hastane tipi tesis

sanatsal : ara., tür. * sanat (yapım, üretim) (sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) + at (isim yapım ve çoğul eki) ) (ara.) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) (tür.) * estetik kaygı taşıyan, yaratıcılık, özgünlük ve duygu içeren (görsel veya işitsel (resim, müzik, edebiyat, dans) üretim), sanata ilişkin, sanatla ilgili, sanat özelliği taşıyan

sanatsever : ara., tür. * sanat (yapım, üretim) (sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) + at (isim yapım ve çoğul eki) ) (ara.) + sever (ister, hoşlanır, ilgi duyar) (tür.) * resim, müzik, edebiyat, tiyatro gibi sanat alanlarına ilgi duyan, estetik üretimleri beğenen, destekleyen, sanat eserlerini takdir eden, sanatı koruyup yaşatan kişi

sanavber : ara. * sanavbar (çam ağacı veya çam kozalağı) * çam fıstığı ağacı, çam fıstığı kozalağı veya kozalak şeklinde olan; Divan edebiyatında genellikle servi ağacı gibi uzun ve ince yapısı nedeniyle sevgilinin uzun boyu ve endamı için kullanılan benzetme kelimesi

sanayi : ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) + i (ile ilgili, -a ait) * yapılmış iş, üretim, zanaat; hammaddelerin, fabrikalar, atölyeler ve endüstriyel üretim alanlarında işlenerek ekonomik değeri olan ürünlere dönüştürüldüğü üretim ve imalat faaliyetlerinin tümü, üretim, endüstri

sancak : tür. * sanc (saplamak, sokmak, batırmak) + ak (isim eki); sancı (saplanan acı) * saplanan, sokulan, batırılan, mızrak, gönderli ve işlemeli bayrak, ucunda flama olan mızrak; bir devletin veya askeri birliğin şerefini temsil eden, genellikle kenarları saçaklı, gönderli, işlemeli özel bayrak (sink, senken (batırmak, sokmak, saplamak) (ing., alm.) )

sancak beyi : tür. * sancak (saplanan, sokulan, batırılan, mızrak, gönderli ve işlemeli bayrak, ucunda flama olan mızrak; bir devletin veya askeri birliğin şerefini temsil eden, genellikle kenarları saçaklı, gönderli, işlemeli özel bayrak) + beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici, sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil, soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + i (iyelik eki) * Osmanlı Devleti’nde bir sancağın (bölge) askeri ve idari yönetiminden sorumlu olan, eyalet sistemine bağlı bölgesel yönetici ve komutan

sancaktar : tür., far. * sancak (saplanan, sokulan, batırılan, mızrak, gönderli ve işlemeli bayrak, ucunda flama olan mızrak; bir devletin veya askeri birliğin şerefini temsil eden, genellikle kenarları saçaklı, gönderli, işlemeli özel bayrak) (tür.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan, taşıyan) (far.) * savaşta veya törende hükümdarın veya ordunun sancağını taşıyan görevliyi; mecazen bir düşünceyi, hareketi veya davayı önde temsil eden kişi

sancaktepe : tür. * sancak (saplanan, sokulan, batırılan, mızrak, gönderli ve işlemeli bayrak, ucunda flama olan mızrak; bir devletin veya askeri birliğin şerefini temsil eden, genellikle kenarları saçaklı, gönderli, işlemeli özel bayrak) + tepe (yükseklik, en yüksek nokta) * İstanbul’un bir ilçesi

sancar : tür. * sanc (saplamak, sokmak, batırmak) + ar (-cı, yapan, eden eki) * mızrak saplayan, vurucu, savaşçı; kısa kama, hançer, mızrak saplayan, yenen veya batıran kişi; Selçuklu döneminde hükümdar adı

sancı : tür. * sanc (saplamak, sokmak, batırmak) + ı (isim yapım eki) * batıcı, kıvrandırıcı ve aralıklı ağrı türü; düz kasların kasılması sonucu oluşan, iç organlarda (karın, bağırsak, rahim) hissedilen, batar veya saplanır tarzda, nöbetlerle azalıp çoğalan şiddetli ağrı, kolik (sink, senken (batırmak, sokmak, saplamak) (ing., alm.) )

sancı otu : tür. * sancı (batıcı, kıvrandırıcı ve aralıklı ağrı türü) + ot (küçük yabani bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) * özellikle kırsal kesimlerde bilinen, ormanlık alanlarda yetişen ve genellikle kadınların sancılı dönemlerinde, karın ağrısı veya idrar kaçırma gibi rahatsızlıklarda kaynatılarak içilen, halk arasında şifalı olduğuna inanılan doğal bir bitki, tüylü dalak otu

sanctus spiritus : lat. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (sancire (kutsamak, mukaddes kılmak, kutsal kılmak, dokunulmaz ilan etmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + spirare (nefes almak, üflemek, nefes vermek, solumak), spiritus (spiritus (nefes, ruh, yaşam soluğu) * kutsal ruh; Hristiyan teolojisinde “Kutsal Ruh” anlamına gelen, Teslis’in (Trinite) üçüncü unsuru

sandal : gre. * sandalion (tahta tabanlı açık ayakkabı, nalın) * küçük ve hafif kürekli tekne (deniz taşıtı olan sandalın, benzer şekilde düz tabanlı sandalet şeklinde olmasından)

sandalet : gre., lat. * sandalion (tahta tabanlı açık ayakkabı, nalın) (gre.) + ettus (küçültme eki) (lat.) * ayağın büyük bölümünü açıkta bırakan, yazın giyilen hafif ve genellikle kayışlı ayakkabı türü

sandalgiller : lat. * santalum (kokulu odun veren sandal ağacı cinsi) (lat.) + gil (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.) * tropikal bölgelerde yetişen, genellikle kokulu odunu ve yarı parazit özellikleri bulunan sandal ağacı ve benzeri türleri içeren bitki familyası, sandalgiller, santalaceae

sandalye : lat., gre. * santalum (kokulu odun veren sandal ağacı cinsi) (lat.); sandalion (tahta tabanlı açık ayakkabı, nalın) (gre.) * arkalıklı ve tek kişilik oturma eşyası

sandık : gre. * syntheke (derleme, bir araya koyma; sandık, dolap, depo) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + tithenai (koymak, yerleştirmek, konumlandırmak, kurmak), theke (koyma yeri, yerleştirme yeri, saklama yeri, ambar, depo, kutu, kılıf, kap, hazne) ) (gre.); sanduk (ara.) * içine eşya konan genellikle tahtadan yapılmış olan, dört köşe ve kapaklı ev eşyası

sandıklı : gre., tür. * syntheke ( içine eşya konan genellikle tahtadan yapılmış olan, dört köşe ve kapaklı ev eşyası) (gre.) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Afyonkarahisar’ın bir ilçesi

sanduka : gre. * syntheke (derleme, bir araya koyma; sandık, dolap, depo) (syn (ile, birlikte, beraber, eş, tamamen) + tithenai (koymak, yerleştirmek, konumlandırmak, kurmak), theke (koyma yeri, yerleştirme yeri, saklama yeri, ambar, depo, kutu, kılıf, kap, hazne) ) (gre.); sanduka (ara.) * içine eşya konan genellikle tahtadan yapılmış olan, dört köşe ve kapaklı ev eşyası

sandviç : ing. * sandwich (18. yüzyıl İngiltere'sindeki 4. Sandwich Kontu John Montagu'nun oyun masasından kalkmamak için ekmek arası et yemesinden) * iki veya daha fazla dilim ekmek veya ortadan ikiye bölünmüş bir rulo ekmek arasına peynir, et, sucuk, sebze veya sos gibi çeşitli malzemelerin konularak hazırlanan, pratik ve genellikle soğuk tüketilen bir yiyecek türü

sanem : ara. * sanama (cisimleştirmek, heykel yapmak; cansız bir varlığa şekil vermek), sanam (put, heykel) * çok güzel kadın, kendisine tapılacak kadar sevilen sevgili; heykel, put; kadın ismi

sanevber : ara. * sanavbar (çam ağacı veya çam kozalağı) * çam fıstığı ağacı, çam fıstığı kozalağı veya kozalak şeklinde olan; Divan edebiyatında genellikle servi ağacı gibi uzun ve ince yapısı nedeniyle sevgilinin uzun boyu ve endamı için kullanılan benzetme kelimesi

sanevi : ara. * isnaan (iki), saniye (ikinci, sırası iki olan, ilkten bir sonraki) + evi (ile ilgili, -a ait) * ikinci ile ilgili, ikinci derecede, ikincil

sanfor : ing. * sanford (Amerikalı mucit Sanford Lockwood Cluett'in adından) * tekstilde kumaşların yıkandığında çekmesini ve boyut değiştirmesini önlemek amacıyla, nem, ısı ve basınç kullanılarak mekanik olarak ön çektirme yapılması işlemi

sangin : lat. * sanguis (kan) + inus (ile ilgili, gibi, -a ait) * kanlı, kan yapısıyla ilişkili, kan ile ilgili; kan baskın mizaç (humoral teori); iyimser, neşeli, canlı, coşkulu

sanguisorba : lat. * sanguis (kan) + sorbere (emmek, yutmak, içine çekmek) * kan emen, kan çeken; Rosaceae familyasına ait, kan durdurucu etkisi olduğuna inanılan otsu bitki cinsi

sanhedrin : gre. * synedrion (meclis, konsey) * M.Ö. 165'ten, Doğu Roma İmparatorluğu tarafından kaldırıldığı M.S. 425'e kadar Roma'ya bağlı Filistin bölgesinde çalışan Yahudi Konseyi

sanı : tür. * san (zihinde değerlendirmek, kabul etmek, varsaymak, zannetmek, inanmak, kani olmak) + ı (isim yapım eki) * kesin bilgiye dayanmayan, kanıtlanmamış geçici düşünce veya görüş, kanı, inanç, zan, kanaat

sanık : tür. * san (zihinde değerlendirmek, kabul etmek, varsaymak, zannetmek, inanmak, kani olmak) + ık (isim veya sıfat yapım eki) * bir suçla itham edilen, hakkında ceza davası açılmış ve yargılanan kişi, suç işlediği "san"ılan kişi

sani : ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) + i (sıfat yapım eki) * sanatçı, işleyen, yapan, işleyen, üreten

sanicula : lat. * sanare (iyileştirmek, tedavi etmek, sağlıklı hale getirmek), sanicula (küçük sağlık) (sanus (sağlıklı, şifa verici, sağlam, doğru) + culus, cula (küçültme eki) ) * Avrupa ve Asya’da yetişen, geleneksel tıpta yara iyileştirici olarak kullanılan Apiaceae (maydanozgiller) familyasına ait, şifalı otları kapsayan bitki cinsi

sanidin : gre., lat. * sanis (ince tabakalı, levhamsı yapı; feldspat yapısına atıf yapan kök) (gre.) + din (mineral kayaç eki) * volkanik kayaçlarda bulunan, yüksek sıcaklıkta oluşmuş ortoz potasyum feldspat türü

sanitasyon : lat. * sanitare (hijyen sağlamak, temizlemek ve sağlık koşullarını düzenlemek) (sanitas (sağlık, temizlik) (sanus (sağlıklı, şifa verici, sağlam, doğru) + itas (isim yapım ve durum eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * çevre ve insan sağlığını korumak amacıyla su, atık ve hijyen koşullarının düzenlenmesi ve temiz tutulması süreci

saniter : lat. * sanitas (sağlık, temizlik) + aris (ile ilgili, -a ait) * sağlık, hijyen ve temizlikle ilgili; özellikle su, kanalizasyon ve çevre sağlığı sistemlerine ilişkin

saniye : ara. * isnaan (iki) + iye (-nci) * ikinci, sırası iki olan, ilkten bir sonraki

saniyen : ara. * isnaan (iki) + iye (-nci) + en (gibi, olarak) * ikinci olarak, ikinci derecede, ikincil

sanjna : san. * sanjna (bilinç, farkındalık, tanıma, algılama, zihinle kavrama) * Hint mitolojisinde Güneş tanrısı Sūrya’nın eşi olarak bilinen, aynı zamanda Chhaya (gölge) hikayesiyle de bağlantılı olan, bilinç, algı ve tanıma kavramlarını temsil eden tanrıça

sanki : tür. * san (zihinde değerlendirmek, kabul etmek, varsaymak, zannetmek, inanmak, kani olmak) + ki (bağlama ve pekiştirme eki) * bir durumun gerçekte kesin olmadığını, yalnızca öyleymiş gibi göründüğünü veya benzetme yapıldığını ifade eden bağlaç ve zarf niteliğindeki kelime

sanktus spiritus : lat. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (sancire (kutsamak, mukaddes kılmak, kutsal kılmak, dokunulmaz ilan etmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + spirare (nefes almak, üflemek, nefes vermek, solumak), spiritus (spiritus (nefes, ruh, yaşam soluğu) * kutsal ruh; Hristiyan teolojisinde “Kutsal Ruh” anlamına gelen, Teslis’in (Trinite) üçüncü unsuru

sanmak : tür. * san (zihinde değerlendirmek, kabul etmek, varsaymak, zannetmek, inanmak, kani olmak) + mak (fiil mastar eki) * zannetmek, kanaat getirmek, düşünmek, varsaymak

sanrı : tür. * san (zihinde değerlendirmek, kabul etmek, varsaymak, zannetmek, inanmak, kani olmak) + rı (isim yapım eki) * gerçekte var olmayan bir şeyi varmış gibi algılama, halüsinasyon

sanrısal : tür. * sanrı (gerçekte var olmayan bir şeyi varmış gibi algılama, halüsinasyon) + sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) * sanrı ile ilgili, halüsinojenik

sansar : tür. * sansar (kokuşuk, çevik yırtıcı küçük memeli) * Mustelidae (gelincikgiller) familyasına ait, küçük, çevik ve yırtıcı bir memeli hayvan; kürkü için de bilinen sansargillerden bir tür

sansasyon : lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek) (sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ire (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım eki) * duyularla algılama durumu, güçlü his; toplumda büyük ilgi uyandırma

sansasyonel : lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek), sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + tion (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) * olağanüstü derecede dikkat çekici, heyecan uyandıran, abartılı biçimde etkileyici

sansevieria : lat. * Sanseviera (İtalyan botanikçi Raimondo di Sangro, Prens di Sansevero'nun soyadından) + ia (isim yapım eki) * Asparagaceae ( kuşkonmazgiller) familyasına ait, Afrika ve Asya kökenli, kılıç şeklinde sert yaprakları olan ve “paşa kılıcı” olarak da bilinen etli yapraklı süs bitkisi cinsi

sansitif : lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek), sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ivus (ile ilgili, -a ait) * duygusal, kolay etkilenen; fiziksel olarak uyarana tepki veren veya psikolojik olarak hassas davranan, duyarlı, hassas

sanskrit : san. * samskrta (düzenlenmiş, kusursuzlaştırılmış, rafine edilmiş; iyi oluşturulmuş) (sam (birlikte, tam, tamamen) + krta (yapılmış, oluşturulmuş, düzenlenmiş) ) * Hint-Avrupa dil ailesine ait, eski Hindistan’ın kutsal metinlerinde ve klasik edebiyatında kullanılan tarihi ve edebi dil

sansüalizm : lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek), sensualis (duygusal, duyusal, hissi) (sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * insan bilgisinin ve davranışlarının temelinde duyuların ve duyusal deneyimlerin bulunduğunu savunan düşünce akımı

sansür : lat. * censura (denetleme, yargılama, hüküm verme, kamu ahlakını gözetme) (censere (değerlendirmek, hüküm vermek, yargılamak, incelemek, denetlemek) + ura (isim yapım eki) ) * devletin, kurumların veya otoritelerin yazılı, sözlü veya görsel içerikleri denetleyip kısıtlaması veya yasaklaması işlemi

santa lucia : lat. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) + lucia (ışıklı olma, aydınlık olma, parıldama, parlaklık) luc, lux (ışık, aydınlık, parlaklık) + ia (isim yapım ve durum eki) ) * Hristiyanlıkta özellikle İtalya kökenli Aziz Lucia’ya atfen kullanılan “Azize Lucia” adı ve bu adla anılan yer, kilise veya ezgi

santalaceae : lat. * santalum (kokulu odun veren sandal ağacı cinsi) (lat.) + ceae (soy, nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten çoğul ek) * tropikal bölgelerde yetişen, genellikle kokulu odunu ve yarı parazit özellikleri bulunan sandal ağacı ve benzeri türleri içeren bitki familyası, sandalgiller, sandal ağacıgiller, güvelekgiller

santhoşi mata : san. * santoşi (hoşnut, memnun, tatmin olmuş) (santoşa (hoşnutluk, kanaat, tatmin) + i (dişil eki) ) + mata (anne, ana, tanrıça) * Hint mitolojisinde (Hinduizm) memnuniyet, huzur ve kanaati temsil eden anne tanrıça figürü

santiago : lat., ibr., isp. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) + akib (topuk), Yakub (topuk tutan) (ibr.); Iacobus (Yakub) (lat.); Iago (isp.) * Şili'nin başkenti

santiar : lat. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) + area (alan, yüzey, satıh, ölçülen arazi; “ar” birimi) + ium (isim yapım eki) * 1 m^2'ye eşit olan yüzey alanı, 1 arın (100 m^2) yüzde biri

santigram : lat., gre. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) (lat.) + gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) (gre.) * gramın yüzde biri olan ve 0,01 gramı ifade eden kütle ölçü birimi

santigrat : lat. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) + gradus (adım, basamak, kademe, derece, seviye, düzey, aşama, mertebe, sınıf) * sıcaklık ölçümünde suyun donma ve kaynama noktası arasında 100 eşit parçaya bölünmesine dayanan, günümüzde “Celsius” olarak da bilinen derece ölçeği sistemi

santilitre : lat. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) + litro, litra (küçük hacim) * bir litrenin yüzde biri olan, 0,01 litreye eşit hacim ölçü birimi

santim : lat., gre. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) + metron (ölçü) (gre.) * metrik sistemde “santimetre”nin günlük dilde kısaltması olarak kullanılan ve 1 santimetreyi ifade eden uzunluk birimi

santimantal : lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek) (sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ire (fiil mastar eki) ) + mentum (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.); sentimental (fra.) * duygulara aşırı önem veren, duygusal hassasiyeti yüksek ve duygularla yönlendirilen, duygusal, hissi

santimantalite : lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek) (sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ire (fiil mastar eki) ) + mentum (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.); sentimentalité (fra.) * duygusallığa aşırı eğilim gösterme, olaylara mantıktan çok duygu yoğunluğu ile yaklaşma durumu, duygusallık

santimantalizm : lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek) (sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ire (fiil mastar eki) ) + mentum (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) (lat.); sentimentalisme (fra.) * duygulara ve duygusal ifadelere aşırı önem veren, edebiyat ve düşüncede duygu merkezli yaklaşımı savunan akım veya eğilim

santimetre : lat., gre. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) + metron (ölçü) (gre.) * metrik sistemde “santimetre”nin günlük dilde kısaltması olarak kullanılan ve 1 santimetreyi ifade eden uzunluk birimi

santimetrekare : lat., gre. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) + metron (ölçü) (gre.) + quattor (dört), quadratus (kare, dört köşeli) (lat.); centimètre carré (fra.) * bir santimetre uzunluğundaki kenarların oluşturduğu karenin alanını ifade eden ve 1 cm^2’ye eşit olan alan ölçü birimi

santimetreküp : lat., gre. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) + metron (ölçü) (gre.) + cubus (altı kare yüzü olan üç boyutlu geometrik şekil) (lat.) * bir santimetre kenar uzunluğuna sahip küpün hacmini ifade eden ve 1 cm^3’e eşit olan hacim ölçü birimi

santo domingo : lat., isp. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) + dominicus (dominium (hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme, idare etme) (dominus (efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev, konut, hane, barınak, yuva, yurt) + inus (isim yapım eki) ) + ium (durum eki) ) + icus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); domingo (isp.) * Dominik Cumhuriyeti'nin başkenti

santra : gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centrum (merkez) + alis (ile ilgili, -a ait) *

santral : gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centralis (merkezi, merkezcil) (centrum (merkez) + alis (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); central (fra.) * merkezi; elektrik, telefon veya iletişim gibi sistemlerde tüm hatların toplandığı ve yönlendirildiği merkez nokta veya tesis

santralizasyon : gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centralis (merkezi, merkezcil) (centrum (merkez) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım ve durum eki) (lat.) * yönetim veya idarenin tek bir merkezde toplanması, merkezileştirme, merkezcilleştirme, merkeziyet

santrfor : gre., ing. * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centrum (merkez) (lat.) + forward (öne doğru, ileri) (fore (ön, önce, önceden, önde, ileri) + ward (-a doğru, yönelim) ) (ing.) * futbol maçlarında takımın en uçta görev yapan, temel amacı rakip kaleye en yakın konumda bulunarak gol atmak ve hücum hattını yönlendirmek olan merkez forvet oyuncusu

santrifügasyon : gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centrum (merkez) + refugium (re (yeniden, tekrar, geri) + fugere (kaçmak; sıvışmak, uzaklaşmak) + ium (isim yapım eki) ) + atio (isim yapım eki) (lat.) * merkezkaç kuvvetinden yararlanarak yoğunlukları farklı maddeleri veya parçacıkları dönme hareketiyle birbirinden ayırma işlemi; santrifüjleme, merkezkaçla ayırma

santrifüj : gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centrum (merkez) + refugium (re (yeniden, tekrar, geri) + fugere (kaçmak; sıvışmak, uzaklaşmak) + ium (isim yapım eki) ) (lat.); centrefuge (fra.) * dairesel veya dönme hareketi yapan cisimlerin, hareketin merkezinden dışarıya doğru savruluyormuş gibi hissetmelerine neden olan "hayali" veya "eylemsizlik" kuvveti; yoğunlukları birbirinden farklı olan maddeleri (sıvı-katı veya sıvı-sıvı karışımlar) yüksek hızda döndürerek, merkezkaç kuvveti yardımıyla birbirinden ayrıştıran mekanik bir cihaz

santrozom : gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centrum (merkez) (lat.) + some (madde, nesne, cisim, gövde) (gre.) * hayvan hücrelerinde bulunan, sitoplazmada çekirdeğin yakınında yer alan, birbirine dik iki sentriyolden oluşan, hücre bölünmesi sırasında eşlenerek kutuplara göç etmek ve iğ ipliklerini (mikrotübül) oluşturarak kromozomların hareketini sağlayan zarsız organel

santur : aram., sür., aka. * pantur (yaylı/telli çalgı) (aram., sür. aka.); psalterion (telli çalgı/kanun) (gre.); santur (far.) * Mezopotamya kökenli, yaklaşık 3500 yıllık geçmişe sahip, ceviz gibi egzotik ağaçlardan yapılan, genellikle 72 ila 160 arasında teli bulunan, "zahme" adı verilen küçük ahşap mızrapların tellere vurulmasıyla çalınan, piyanonun atası olarak kabul edilen yamuk gövdeli telli ve vurmalı bir çalgı

sao tome ve principe : por. * sao (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) + Tome (Thomas, Hristiyan havarisi Aziz Thomas) (por.) + ve (ve) (tür.) + principe (prens, hükümdar oğlu) (por.) * Orta Afrika'nın batı kıyısında, Gine Körfezi'nde yer alan iki ana adadan oluşan, Afrika kıtasında Gabon ile Ekvator Ginesi ile komşu olan küçük bir ada ülkesi

sap : tür. * sap (almak, tutmak, kavramak, yakalamak) * bir aletin veya nesnenin elle tutulmasını sağlayan uzantı kısmı; bitkilerde yaprağı/çiçeği taşıyan ince gövde

sapa : tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + a (sıfat yapım eki) * ana yoldan ayrılmış, ulaşımı zor, kenarda veya tali konumda bulunan yer veya yol

sapak : tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + ak (isim yapım eki) * bir yolun başka bir yola ayrıldığı kavşak noktası veya ana yoldan ayrılan yan yol/kol ayrımı

sapan : tür. * sap (sallamak, atmak, fırlatmak, savurmak) + an (isim yapım eki) * taş veya benzeri küçük cisimleri iki ip arasında döndürerek fırlatmaya yarayan basit silah veya alet; karasaban, toprak sürme aleti, saban; sallayarak taş fırlatma aracı

sapan kemiği : tür. * sap (sallamak, atmak, fırlatmak, savurmak) + an (isim yapım eki) + kemik (omurgalıların vücuduna destek veren sert dokulu organ; iskelet elemanı) + i (iyelik eki) * insan vücudunda göğüs kemiğinin alt kısmında bulunan, iki kaburgayı birbirine bağlayan ve göğüs yapısının ön orta kısmını oluşturan kemiksi yapı

sapanca : gre., lat. * Siphonensis (sifon bulunan, sifonla ilişkili, sifon yapısına sahip bölgeye ait) (siphon (su çekmeye yarayan boru, pompa) (gre.) + ensis (isim yapım ve yer eki) (lat.) ) + lacus (su birikintisi, durgun su, göl) (lat.) * Sakarya'nın bir ilçesi

saparna : isp. * zarzaparrilla (zarza (çalı) + parrilla (küçük ızgara, kafes ızgara, ızgara demiri; küçük asma, dikenli asma) (parra (parçalama, ızgaralama) + illa (küçültme eki) ) * Smilax cinsine ait, zambakgillerden gelen, Karadeniz ve Ege bölgelerinde sıkça görülen, 15 metreye kadar uzayabilen, ilkbaharda taze sürgünleri (diken ucu) toplanarak yemek (kavurma) yapılan, kökleri ise eskiden tıbbi amaçla kullanılan dikenli, tırmanıcı, çok yıllık şifalı bir bitki türü

sapı silik : tür. * sap (almak, tutmak, kavramak, yakalamak; bir aletin veya nesnenin elle tutulmasını sağlayan uzantı kısmı; bitkilerde yaprağı/çiçeği taşıyan ince gövde) + ı (iyelik eki) + silik (izi kaybolmuş, belirsizleşmiş, aşınmış, silinmiş, görünmez, görülemeyen, yok olmuş) * kişiliksiz, sözünü dinletemeyen, başıboş, serseri, ipsiz sapsız veya davranışları toplumca hoş karşılanmayan kimse, karaktersiz, güvenilmez

sapık : tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + ık (sıfat yapım eki) * sapmış, yoldan çıkmış, yön değiştirmiş, dalalete düşmüş; ahlaki, toplumsal veya psikolojik normlardan “sapmış” kabul edilen, özellikle cinsel davranışları toplumca uygunsuz görülen eğilimlere sahip olan

sapınç : tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + ınç (isim yapım eki) * ana yoldan veya doğru kabul edilen çizgiden ayrılma, sapma, yön değiştirme; düşünce, davranış veya yön bakımından normdan uzaklaşma durumu, dalalet

sapır sapır : tür. * sapır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + sapır * özellikle yaprak, meyve veya saç gibi şeylerin birbiri ardınca, yoğun ve sürekli bir şekilde dökülmesini veya titremesini ifade eden, ses yansımalı ikileme

sapış : tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + ış (isim yapım eki) * bir doğrultudan, yoldan, yönden veya hedeften ayrılma, yön değiştirme, dalalet

sapıtmak : tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + ıt (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * ruhsal bir düzensizlik içine düşmek, saçmalamaya başlamak, şaşırmak, aklını bozmak, kontrolü kaybetmek, tutarsız davranmak veya doğru yoldan/yönden ayrılmak, dalalete düşmek

sapien : gre., lat. * sophia (bilgelik, bilgili olma) (sophos (bilgi, bilme) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) (gre.); sapiens (bilge, bilgili, anlayışlı, akıl sahibi) (sapere (tatmak, lezzet almak; akıl yürütmek, bilmek, kavramak, anlamak, idrakli olmak, akıllı olmak) + iens (ile ilgili, gibi, -a ait) ) (lat.) * bilge, bilgili, idrakli, akıllı, anlayışlı, kavrayışlı (savoir (bilmek), savant (bilge, bilgin) (fra.) )

sapindaceae : lat. * sapindus (sapo (sabun) + indicus (Hint, Hindistan'a ait) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * akçaağaç, at kestanesi, liçi ve guarana gibi bitkileri kapsayan çiçekli bitki familyası, akçaağaçgiller, sabun ağacı ailesi, sabuniyegiller

sapkın : tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + kın (sıfat yapım eki) * sapmış, yoldan çıkmış, yön değiştirmiş, dalalete düşmüş; ahlaki, toplumsal veya psikolojik normlardan “sapmış” kabul edilen, özellikle cinsel davranışları toplumca uygunsuz görülen eğilimlere sahip olan

saplamak : tür. * sap (almak, tutmak, kavramak, yakalamak; bir aletin veya nesnenin elle tutulmasını sağlayan uzantı kısmı; bitkilerde yaprağı/çiçeği taşıyan ince gövde) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir sivri nesneyi bir yüzeye veya cisme zorlayarak içeri geçirmek, batırmak, daldırmak, içine yerleştirmek

saplantı : tür. * sap (almak, tutmak, kavramak, yakalamak; bir aletin veya nesnenin elle tutulmasını sağlayan uzantı kısmı; bitkilerde yaprağı/çiçeği taşıyan ince gövde) + lan (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) * zihinde sürekli ve takıntılı biçimde tekrar eden düşünce, fikir veya duygu, belirli bir düşünceye takıntılı hale gelme

saplement : lat. * supplere (tamamlamak, doldurmak, eklemek) (sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + plere (doldurmak, tamamlamak, bütünlemek) ) + mentum (isim yapım eki) * bir şeyi tamamlamak, desteklemek veya eksik kısmını gidermek için eklenen şey; besin takviyesi; ek parça

saplı meşe : tür. * sap (almak, tutmak, kavramak, yakalamak; bir aletin veya nesnenin elle tutulmasını sağlayan uzantı kısmı; bitkilerde yaprağı/çiçeği taşıyan ince gövde) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + bişa, mişe (çalılık, yaban yer, fundalık, orman; kayıngiller (Fagaceae) familyasından, 600'den fazla türü bulunan, dayanıklı kerestesi ve palamut meyvesi ile bilinen uzun ömürlü, yapraklı bir orman ağacı cinsi) (far.) * meşe türleri içinde meyvesi (palamudu) kısa sapla dala bağlı olan, Quercus robur türü

sapma : tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + ma (isim yapım eki) * yoldan çıkma, yön değiştirme, dalalete düşme

sapmak : tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + mak (fiil mastar eki) * yoldan çıkmak, yön değiştirmek, belirlenen bir hedeften, doğrudan veya doğruluktan uzaklaşmak, dalalete düşmek

sapogenin : lat., gre. * sapo (sabun) (lat.) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, köken, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) + es (ile ilgili, -a ait) ) (gre.) + in (kimyasal madde eki) (lat.) * bitkilerde yaygın olarak bulunan ve saponin adı verilen glikozitlerin, şeker kısımlarından arındırılmış (hidroliz edilmiş) aglikon (şekersiz) kısmı

saponacens : lat. * sapo (sabun) + in (kimyasal madde eki) + escentia (başlama, filizlenme, olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek, belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + entia (isim yapım eki) ) * Atlas Okyanusu kıyılarında yaşayan, Grammistidae (sabun balığıgiller) familyasına ait olan, tehlike anında derisinden bol miktarda, sabun köpüğüne benzeyen, toksik (zehirli) bir mukus salgılayan, sabun balığı olarak bilinen küçük balık türü

saponaria : lat. * sapo (sabun) + in (kimyasal madde eki) + arius (ile ilgili, -a ait) + a (çoğul eki) * Caryophyllaceae (Karanfilgiller) familyasına ait olan, kökleri ve yaprakları suyla karıştırıldığında sabun gibi köpüren, saponin içerdiği için temizleyici, idrar söktürücü ve terletici özelliklere sahip olan doğal temizleyici ve şifalı bir bitki cinsi, sabun otu

saponariaceae : lat. * sapo (sabun) + in (kimyasal madde eki) + arius (ile ilgili, -a ait) + a (çoğul eki) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Caryophyllales (karanfil çiçekliler) takımına bağlı, çoğunlukla otsu bitkilerden oluşan, bazı eski sınıflandırmalarda Saponaria cinsini ve yakın akrabalarını içeren bitki familyası adı; günümüzde çoğunlukla Caryophyllaceae (karanfilgiller) familyası içinde değerlendirilir, sabunotugiller

saponifikasyon : lat. * sapo (sabun) + in (kimyasal madde eki) + ficatio (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tio (fiili isim yapan son ek) ) * yağların alkali nitelikli bazlar (genellikle sodyum hidroksit veya potasyum hidroksit) ile tepkimeye girerek sabun ve gliserol oluşturduğu kimyasal süreç, sabunlaşma reaksiyonu

saponin : lat. * sapo (sabun) + in (kimyasal madde eki) * bitkilerde bulunan, suyla temas ettiğinde sabun benzeri köpürme oluşturan ve yüzey aktif özellik gösteren glikozit yapılı doğal bileşik sınıfı

sapot : nah. * tzapotl (yumuşak, tatlı meyve) * tropikal iklimlerde (Orta Amerika, Meksika ve Güneydoğu Asya) yaygın olarak yetiştirilen, dış kabuğu kahverengi, ince ve patatesi andıran, fruktoz ve sakkaroz içeren, yumuşak ve etli bir dokuya sahip olan tatlı ve aromatik meyvelerin (sapodilla, mamey vb.) genel ismi

sapotaceae : lat. * sapota (sapodilla, çiklet eriği) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Ericales (fundagiller takımı) takımına bağlı, çoğunlukla tropikal bölgelerde yayılış gösteren, süt özsuyu taşıyan ağaç ve çalıları içeren, sapodilla (Manilkara zapota), yıldız elması (Chrysophyllum), argan benzeri ekonomik türleri kapsayan bitki familyası, sapotagiller

saprofaj : gre. * sapros (çürük, bozulmuş) + phagein (yemek, yutmak, tüketmek), phagos (yiyen, yutan) * doğadaki çürümekte olan organik maddelerle (özellikle ölü bitki ve hayvan kalıntılarıyla) beslenen canlı türü

saprofit : gre. * sapros (çürük, bozulmuş) + phyton, phytos (bitki, büyüyen şey) (phyo, phyein (doğmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek, gelişmek, şişmek, kabarmak) + ton, tos (sıfat yapım eki) ) * ölü organik maddeler üzerinde yaşayan ve besinini çürümüş bitki veya hayvan artıklarından sağlayan, doğada ayrıştırıcı rol oynayan canlı türü (özellikle mantarlar ve bazı bakteriler)

saprofitik : gre. * sapros (çürük, bozulmuş) + phyton, phytos (bitki, büyüyen şey) (phyo, phyein (doğmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek, gelişmek, şişmek, kabarmak) + ton, tos (sıfat yapım eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait, gibi) * ölü organik maddeler üzerinde beslenen, çürümüş maddeyi parçalayarak yaşayan ve ayrıştırıcı ekolojik rol üstlenen (canlı türü), saprofit özelliğe sahip

sapropterin : gre. * sapros (çürük, bozulmuş) + pterin (hücre metabolizmasında kofaktör olarak rol oynamasıyla karakterize edilen, 2-amino-4-hidroksipiridin çekirdekli nitrojen heterosiklik bileşikleri) (pteron (kanat, yaprak benzeri yapı) + ine (kimyasal madde eki) ) * özellikle BH4 (tetrahidrobiopterin) türevi olarak bilinen, fenilketonüri gibi bazı metabolik hastalıklarda kullanılan, enzim kofaktörü (C9H15N5O3)

saproterin : gre. * sapros (çürük, bozulmuş) + pterin (hücre metabolizmasında kofaktör olarak rol oynamasıyla karakterize edilen, 2-amino-4-hidroksipiridin çekirdekli nitrojen heterosiklik bileşikleri) (pteron (kanat, yaprak benzeri yapı) + ine (kimyasal madde eki) ) * özellikle BH4 (tetrahidrobiopterin) türevi olarak bilinen, fenilketonüri gibi bazı metabolik hastalıklarda kullanılan, enzim kofaktörü (C9H15N5O3)

saprotrof : gre. * sapros (çürük, bozulmuş) + trephein (beslemek, gıdalamak, büyütmek, geliştirmek), trophe (besin, beslenme, gıda) * ölü ve çürüyen organik maddelerden besin sağlayan organizma; ayrıştırıcı, çürükçül

sapsarı : tür. * sap (pekiştirme ön eki) + sarı (renk ismi) * çok yoğun, parlak ve tamamen sarı

saptamak : tür. * sap (almak, tutmak, kavramak, yakalamak; bir aletin veya nesnenin elle tutulmasını sağlayan uzantı kısmı; bitkilerde yaprağı/çiçeği taşıyan ince gövde) + ta (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi belirlemek, tespit etmek, kesinleştirmek, bir sonuca bağlamak, dikkatle inceleyerek ortaya çıkarmak

SAR : ing. * specific (özgül) + absorption (emme, içe çekme, soğurma) + rate (oran, nispet) * elektromanyetik alanlara maruz kalan bir dokunun birim kütle başına ne kadar elektromanyetik enerji emdiğini gösteren ve özellikle mobil cihazların insan vücuduna ısı etkisini ölçmek için kullanılan fiziksel güvenlik parametresi

sara : ara. * sara (düşmek, yere yıkılmak; bayılmak) * beynin ani ve kontrolsüz elektriksel deşarjları sonucu ortaya çıkan, bilinç kaybı, kasılma ve nöbetlerle seyreden kronik nörolojik hastalık, epilepsi

saraç : ara. * serc, sarc (binek hayvanlarının (at, deve vb.) sırtına konulan, deri, tahta ve demirden yapılan, üzerine oturmaya veya yük taşımaya yarayan kolanlı yapı, eyer), sarrac (eyerci, eyer yapan) * kösele, deri veya meşin kullanarak hayvanlar için koşum ve eyer takımları yapan veya satan kişi

saraçhane : ara., far. * sarrac (kösele, deri veya meşin kullanarak hayvanlar için koşum ve eyer takımları yapan veya satan kişi) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * at takımları, eyerler, araba koşumları ve çeşitli meşin/deri eşyaların yapıldığı ve satıldığı çarşı veya atölye; İstanbul Fatih'te bulunan ve adını 1475'te Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulan sarraclar çarşısından alan semt

sarad : tür. * sarad (Büyük delikli kalbur; yer bağırsağı (bir tür toprak altı oluşumu veya bitki kökü) * yer bağırsağı veya solucan benzeri canlı; hurma ağacının susuzluktan kurumuş, büzüşmüş kökü/gövdesi ya da sertleşmiş koruk hurma (olgunlaşmamış hurma); deri dikme, dikiş atma işi veya deri dikmeye yarayan biz/bız (dikiş aleti)

saraka : gre., ita. * sarx (et, beden dokusu) (gre.); saraca (tuzlanmış et; küfür, hakaret) (ita.) * alay, istihza, eğlence, maskaralık, üstü kapalı alay, gizliden alay etme, iğneleme, eğlenme, alay etme (sarcasmus, sarcasme, Sarkasmus (iğneleme, hiciv) (lat., ing., fra., alm.) )

saramet : ara. * sarama (sağlam olmak, güvenli ve esen kalmak, zarar görmemek) + et (isim yapım eki) * yiğitlik, mertlik, sağlamlık, cesaret, dayanıklılık, güvenilirlik

sararmak : tür. * sarı (renk türü) + ar (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sarı renge bürünmek, sarı renge dönüşmek

sarartı : tür. * sarı (renk türü) + ar (edilgen fiil eki) + tı (isim yapım eki) * yüzeyde veya bedende hastalık, solgunluk, kuruma veya renk değişimi nedeniyle ortaya çıkan sarımsı görünüm veya sararma durumu

saraswati : san. * saras (su, göl, akarsu; bilgi ve söz akıcılığı) + vati (sahip olan, taşıyan, dişil nitelik eki) * akıcılığa ve bilgiye sahip olan; Hint mitolojisinde bilgi, bilgelik, sanat, müzik, öğrenim ve kutsal sözün tanrıçası

sarat : ara. * sarrad (elek, kalbur) * iri delikli kalbur, iri delikli kömür veya çakıl eleği

saray : far., gre. * saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, köşk, hükümdar evi, hükümdar konağı) (far.); garsaura (fışkıran, akan) (gre.) * hükümdar, devlet büyüğü veya varlıklı kimseler için yapılmış büyük ve gösterişli konut; geniş ve görkemli ev, konak

saraybosna : far., gre., sla. * saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, köşk, hükümdar evi, hükümdar konağı) (far.); garsaura (fışkıran, akan) (gre.) + evo (ova) (sla.) * Bosna-Hersek’in başkenti, Sarajevo

saraydüzü : far., sla. * saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, hükümdar konağı) (far.) + düz, tüz (sıraya koymak, dizmek, düzenlemek; girintisi çıkıntısı, inişi çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden) + ü (iyelik eki) (tür.) * Sinop’un bir ilçesi

saraykent : far., tür. * saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, hükümdar konağı) (far.) + kent (şehir, il, yerleşim yeri) (tür.) * Yozgat’ın bir ilçesi

sarayköy : far., tür. * saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, hükümdar konağı) (far.) + köy (kasabadan küçük yerleşim birimi) (tür.) * Denizli’nin bir ilçesi

sarayönü : far., tür. * saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, hükümdar konağı) (far.) + ön (ileri taraf, karşı, başlangıç noktası, cephe) + ü (iyelik eki) (tür.) * Konya'nın bir ilçesi

saraypatı : far., tür. * saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, hükümdar konağı) (far.) + patı (papatya) (tür.) * genellikle saray bahçelerini süsleyen, gösterişli ve katmerli yapısıyla papatyaya benzeyen çiçeklerin genel ismi

sarban : far. * sar (deve) + ban (koruyan, gözeten, -cı, yapan, eden) * kervanları yöneten veya develerle ilgilenen kişi

sarcococca : gre. * sarx, sarkos (et, beden dokusu) + kokkos (tohum, tomurcuk, tane, tanecik, çekirdek, yuvarlak, küre) (gre.), coccus (meyve) (lat.) * Asya kökenli olan, Buxaceae (şimşirgiller) familyasına ait, etli meyve veren çalı cinsi

sarcolaenaceae : gre. * sarx, sarkos (et, beden dokusu) + khlaena (örtü, manto) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Malvales (ebegümecigiller takımı) takımına bağlı, yalnızca Madagaskar’da yayılış gösteren, çoğunlukla ağaç ve çalılardan oluşan, etli görünümlü yapıları ve özgün çiçek özellikleriyle tanınan bitki familyası, sarcolaenagiller

sarcophaga : lat. * sark, sarx (et, beden dokusu) + phagos (yiyen, yutan) (phagein (yemek, yutmak, tüketmek) + os (sıfat yapım eki) ) + a (çoğul eki) * Sarcophagidae (et sinekleri) familyasına ait, genellikle gri renkli ve çizgili toraksa sahip olan, larvaları genellikle çürümekte olan etler veya organik maddelerle beslenen sineklerin (Diptera) bir cinsi, et sineği türleri

sarcopterygii : lat. * sark, sarx (et, beden dokusu) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat, yüzgeç) + ii (sınıflandırma eki) * Actinopterygii’den ayrılan, yüzgeçlerinin etli ve kemikli loblarla desteklenmiş olmasıyla tanınan, akciğerli balıklar, sölakanthlar ve soyu tükenmiş birçok grubu içeren balıklar sınıfı, et yüzgeçliler

sardalya : lat. * Sardina (İtalya ana karasının güneybatısında yer alan özerk bölge nitelikli büyük bir ada) * Akdeniz ve Atlantik’te yaşayan, küçük, yağlı ve sürü halinde dolaşan, genellikle konserve olarak tüketilen bir balık türü

sardalye : lat. * Sardina (İtalya ana karasının güneybatısında yer alan özerk bölge nitelikli büyük bir ada) * Akdeniz ve Atlantik’te yaşayan, küçük, yağlı ve sürü halinde dolaşan, genellikle konserve olarak tüketilen bir balık türü

sardoğan : tür. * sarı (sarı renk, açık ton) + doğan (şahin benzeri yırtıcı kuş, falcon türü) * genellikle açık renkli tüy yapısına sahip olan, doğangillerden bir yırtıcı kuş türü

sardonik : gre. * sardonios (Sardinya adasına ait, Sardinia ile ilgili) * alaycı, acı ve hafif küçümseyici bir gülüş veya ifade taşıyan, genellikle hem mizah hem de iğneleyici bir alay içeren (Sardinya adasındaki zehirli bir bitki nedeniyle insanların acıyla karışık alaycı gülüşe benzeyen yüz ifadeleriyle öldükleri rivayetinden; Antik Yunanlar bu adayı acı, sert ve ölümcül etkilerle ilişkilendirmişlerdir.)

sardoniks : gre. * sardios (kırmızımsı kahverengi akik taşı) + onyx (parmak tırnağı, pençe) * oniksin kırmızımsı kahverengi bir çeşidi olan, kırmızı/kahverengi (sard) ve beyaz/siyah (oniks) renkli katmanlardan oluşan, bantlı bir kalsedon kuvars çeşidi

sardun : gre. * sardoni (halat türü) * balıkçılıkta ağların, halatların veya düzeneklerin su içinde sabitlenmesi, gerilmesi ve toplanmasında kullanılan kalın ip/halat türü

sardunya : lat. * sardinia (Sardinya adasına ait, Sardinia ile ilgili) * Akdeniz kökenli ve Geraniaceae (turnagagasıgiller) familyasından olan, özellikle Akdeniz ikliminde yetişen, pembe, kırmızı, beyaz ve sarı tonlarında renkli çiçekler açan, kokulu ve çok yıllık çalımsı bir süs bitkisi, pelargonium (leylek gagası)

sare : ibr. * sar (hükümdar, önder, yönetici) + ah (dişil eki) * prenses, soylu kadın, hükümdar; Hz. İbrahim’in eşinin ismi

sarf : ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek, dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak, kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak) * para, emek veya bir kaynağın başka bir şeye dönüştürülmesi veya tüketilmesi, harcama, masraf, tüketim, tüketme, dönüştürme

sarfınazar : ara. * sarf (çevirme, döndürme, dönüştürme, yön değiştirme, harcama, tüketim) + i (tamlama eki) + nazar (bakış, görüş, dikkat, değerlendirme) * bir konuya bakışın bilinçli olarak başka yöne çevrilmesi, bir hususun dikkate alınmayarak görmezden gelinmesi veya göz ardı edilmesi durumu, dikkate almama, kasten bakmama ve ilgilenmeme

sarfiyat : ara. * sarf (harcama, tüketim) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) * harcamalar, masraflar, giderler, tüketimler, para, enerji, malzeme veya herhangi bir kaynağın belirli bir süreç içinde kullanılmasıyla ortaya çıkan tüketim miktarı, harcama veya kullanım düzeyi

sargı : tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) + gı (isim yapım eki) * bir yarayı kapatmak, korumak veya sabitlemek için üzerine sarılan bez, bandaj veya tıbbi malzeme ve yapılan bu işlem

sargın : tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) + gın (sıfat yapım eki) * candan, içten, samimi ve çekici, cazibeli

sargramostim : lat. * sar (farmasötik ön ek) + granulo (granülosit belirteci) + stimulus (uyarıcı, uyaran) * granülosit-makrofaj koloni uyarıcı faktörün (GM-CSF) rekombinant biçimi olan, kemik iliğinde granülosit ve makrofaj öncül hücrelerinin çoğalmasını ve farklılaşmasını uyaran hematopoietik büyüme faktörü olan ve kemoterapi veya kemik iliği baskılanması sonrası beyaz kan hücrelerinin üretimini desteklemek için kullanılan ilacın etken maddesi (C639H1006N168O196S8)

sarh : ara. * saraha (açıklamak, açığa çıkarmak, dile getirmek, seslenmek; açık olmak, ortaya çıkmak, yükselmek, belirgin ve görünür hale gelmek), sarih (apaçık, açık, net, kesin, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade edilmiş, anlaşılır) * yüksek köşk, saray, yüksek yapı, yüksek, görkemli, açık planlı köşk, saray tipi yapı

sarhoş : far. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + hoş (iyi, güzel, keyif verici) * alkol veya benzeri maddelerin etkisiyle zihinsel ve bedensel kontrolünü kaybederek dengesizlik, bilinç ve davranış bozulması yaşayan

sarı : tür. * sar (parlaklık, altın rengi, limon rengi, soluk açık renk) + ı (sıfat yapım eki) * ışık spektrumunda yeşil ile turuncu arasında yer alan, altın, limon ve buğday tonlarını kapsayan, doğada güneş, olgun tahıllar ve bazı minerallerde görülen temel renklerden biri

sarı benek : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + benek (bir yüzey üzerinde bulunan küçük leke, nokta, puan veya desen; ciltteki leke ) (men, ben, ban (kuş yemi, küçük parça, tanecik, tohum, ciltte leke) + ek (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * gözün arka kısmındaki retina tabakasının merkezinde bulunan, keskin, detaylı ve renkli görmeyi sağlayan yaklaşık 1.5 mm çapındaki bölge, makula (Genellikle 55 yaş üstünde bu bölgenin bozulmasıyla ortaya çıkan duruma ise “makula dejenerasyonu” veya “sarı nokta hastalığı” denir.)

sarı burma : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + burma (kıvırma, eğme, bükme) * Sivas ve çevresine özgü, ince açılmış ve içine ceviz serpilmiş yufkanın (hamurun) oklavaya sarılıp büzülmesiyle yapılan şerbetli bir tatlı türü

sarı çıyan : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + çıyan (çok ayaklılar (Myriapoda) sınıfına ait, uzun, yassı vücutlu ve zehirli bir eklembacaklı (arthropod) türü) * sinsi, hain ve sarışın kimse, çirkef, güvenilmez veya tehlikeli sarışın kadınlar/kişiler için bir lakap

sarı ırk : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + ırk (soy, nesil) * 18. ve 19. yüzyıl Batı merkezli ırk teorilerinde, Doğu Asya, Güneydoğu Asya ve Orta Asya kökenli olan ve ten renkleri sarımsı, açık kahverengi veya buğday rengine yakın olan insan toplulukları için kullanılan bir sınıflandırma terimi

sarı kart : tür., lat. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) (tür.) + charta (kağıt, yazı levhası, belge, doküman, papirüs yaprağı, yazı levhası, kart) (lat.); carte (fra.) * başta futbol olmak üzere çeşitli spor dallarında hakemin, kural ihlali yapan veya sportmenlik dışı davranış sergileyen bir oyuncuya, teknik direktöre veya takım yetkilisine, uyarı cezasını temsilen gösterdiği sarı renkli kart (oyundan atılmayı gerektiren kırmızı kart öncesindeki uyarı cezası kartı)

sarı lira : tür., lat. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) (tür.) + libra (terazi, ölçü, libre, ağırlık ölçüsü, pound) (lat.) * Darphane tarafından basılan, 22 ayar (916 saflıkta) olan resmi sikke türü, Ata Lira, Ata Altını veya Cumhuriyet Altını

sarı mercimek : tür., far. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) (tür.) + marcak, mercek, marcumak, mardumak (gözbebeği, lens) (far.) * kırmızı mercimeğin kabuksuz hali olan, rengi sarımtırak, fındıksı bir tada sahip ve oldukça çabuk pişen, genellikle püre, çorba ve besleyici yemeklerin yapımında kullanılan, yüksek oranda bitkisel protein, lif, demir, B vitamini ve çeşitli mineraller (çinko, fosfor, bakır) içeren bir baklagil türü

sarı mürdümük : tür., far. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) (tür.) + mardum (adam, insan; gözbebeği), mard (adam, insan) + tohm (tohum, çekirdek) ) + uk (son ek) (far.) * baklagiller (Fabaceae) familyasından, gerçek yaprakları evrimleşerek tamamen tutunma organı olan sülüklere (tendril) indirgendiği için fotosentez görevini yaprak benzeri geniş kulakçıklarının (stipül) üstlendiği, sarı çiçekli, tek yıllık sıra dışı otsu bir bitki, Lathyrus aphaca (aphake), yabani mürdümük

sarı papatya : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + papadia (genellikle sarı merkezi ve beyaz taç yaprakları olan, hoş kokulu ve çay veya süs bitkisi olarak kullanılan, Anthemis, Matricaria, Bellis, Leucanthemum ve Tripleurospermum gibi farklı cinslerden bitki türleri) (papad (papa, papaz) + ia (isim yapım eki) ) * sarı renkli taç yapraklara veya merkez bölgesine sahip olan, genellikle süs ve kır çiçeği olarak bilinen papatyagiller (Asteraceae) familyasına ait çiçek türü, Euryops pectinatus, çalı papatyası

sarı sendika : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + sendika (çalışanların veya işverenlerin ortak ekonomik, sosyal ve mesleki haklarını korumak, geliştirmek amacıyla yasalara uygun olarak kurdukları tüzel kişilik) * işçilerin haklarını savunmak yerine işverenlerin veya siyasi iktidarın çıkarlarını gözeten, işveren güdümünde hareket eden, patronla uyumlu çalışarak grevleri kırmaya çalışan veya işçiyi düşük zamlara razı eden, "satış sözleşmelerine" imza atan sendika tipi

sarı sıcak : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + sıcak (yüksek ısılı) * özellikle Türkiye'nin güney bölgelerinde (Çukurova gibi) görülen, kavurucu, bunaltıcı ve insanı adeta eriten yakıcı yaz sıcağı

sarı zambak : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + zambak (soğanlı bir bitki, lilium) * Liliaceae (zambakgiller) familyasına bağlı, Lilium cinsine ait, genellikle parlak sarı tonlarında, huni veya çan formunda çiçekler açan soğanlı ve otsu, bir bitki türü

sarıağı : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + ağ (örgü formunda ince lifli yapı; şebeke) + ı (iyelik eki) * Doğu Karadeniz bölgesinde yetişen, Ericaceae (Fundagiller) familyasına ait, kışın yapraklarını döken, çalı formunda olan ve sarı renkli çiçekler açan bir bitki türü, sarıcık, sifin, zifin

sarıağız : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + ağız (açıklık, boşluk, giriş) * gölge balığıgiller (Sciaenidae) familyasından, ağzının içi sarı renkli olan, beyaz etli ve oldukça lezzetli bir deniz balığı türü, granyöz

sarıasma : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + asma (bir yere takılıp aşağı sarkıtma; asma bitkisi) * sarıasmagiller (Oriolidae) familyasından, erkekleri parlak sarı, kanatları siyah, yaklaşık 24 cm boyunda, göçmen, oldukça hareketli ve dalgalı uçuşa sahip ötücü bir kuş türü

sarıbalık : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + balık (suda yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) * sazangiller (Cyprinidae) familyasına ait, göl ve nehirler gibi tatlı sularda yaşayan, büyük pullu ve iri bir tatlı su balığı türü

sarıca : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + ca (gibi, benzer) * sarı renk gibi, sarıya yakın, sarımsı; Vespa crabro (eşek arısı) veya benzeri sarı renkli, tehlike anında sokabilen yaban arısı türü

sarıcakaya : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + ca (gibi, benzer) + kaya (sert, yoğun ve büyük taş kütlesi) * Eskişehir’in bir ilçesi

sarıcı : tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) + cı (yapan, eden eki) * bir şeyi saran, kaplayan veya çevreleyen

sarıcık : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + cık (küçültme ve sevimlilik eki) * sarı asma veya alaca sığırcık türü kuşlar için kullanılan bir ifade, Sarı asma kuşu (Oriolus oriolus) veya alaca sığırcık

sarıçalı : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + çalı (küçük boylu bitki grubu) * dikenli, sarı çiçekli ve kırmızı meyveli bir çalı türü olan, kökü ve kabukları solucan düşürücü (derman) olarak kullanılan, meyveleri ekşi olan ve İç Anadolu'da "karamuk" olarak da bilinen Berberis vulgaris (kadıntuzluğu) bitkisi

sarıçam : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + çam (kozalaklılar grubunun çamgiller familyasından iğne yapraklı bir ağaç cinsi) * Adana'nın bir ilçesi

sarıçiçek : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + çiçek (bir bitkinin, üreme organlarını taşıyan, genellikle hoş kokulu ve renkli bölümü) * ölmez çiçek (Helichrysum) olarak bilinen, kurutulsa bile şekli bozulmayan sarı renkli bir bitki türü

sarıçiğdem : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + çiğdem (zambakgillerden (liliaceae) sarı, mor, beyaz renklerde açan, baharın gelişini müjdeleyen, yumrulu ve şifalı bir otsu bitki, crocus) * süsengiller (iridaceae) familyasına ait, soğanlı, çok yıllık, kadeh biçimli, parlak sarı renkli çiçekleri olan bir çiğdem türü, Sarı renkli çiğdem çiçeği (Crocus chrysanthus veya Sternbergia lutea)

sarıdiken : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + diken (sert, ucu sivri ve batıcı çıkıntı, dik halde olan) * dikenli, tüylü, iki veya çok yıllık otsu bir bitki türü, Scolymus hispanicus

sarıerik : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + erik (gülgillerden olan yapraklanmadan önce ak çiçekler açan bir ağaç ve bu ağacın sert ve tek çekirdekli yemişi) * gülgiller (rosaceae) familyasına ait, sıcak/ılık iklimde yetişen, genellikle sarı veya turuncu renkli, çekirdekli tatlı bir meyve olan Prunus armeniaca türü, kayısı

sarıfiğ : tür., lat. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) (tür.) + vicia (bakla, fiğ, baklagiller familyasından, hayvan yemi olarak kullanılan bir bitki türü) (lat.) * sarı renkli çiçeklere sahip olan, baklagiller (Fabaceae) familyasından bir bitki türü olan, yem bitkisi olarak yetiştirilen fiğ bitkisinin (Vicia) sarı çiçekli varyasyonlarını ifade eden bir terim

sarıgöl : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + göl (deniz ile bağlantısı olmayan su ile kaplı alan) * Manisa'nın bir ilçesi

sarıgöz : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + göz (görme organı) * izmaritgiller (Sparidae) familyasından, genellikle sığ ve kayalık bölgelerde bulunan, pulları ve göz çevresi altın sarısı yansımalara sahip, Akdeniz ve Atlantik Okyanusu'nda yaşayan, eti lezzetli bir balık türü, Sargus salvieri

sarıhalile : tür., san. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) (tür.) + haritaki (Ayurveda'da (Sanskritçe'de "yaşam bilimi" anlamına gelen bütüncül bir sağlık ve şifa sistemi) Terminalia chebula ağacının kurutulmuş meyvesi) (hari (koy yeşil, sarı-yeşil) + tak (tutmak, yakalamak, almak, getirmek) (san.) * özellikle Hindistan ve Güneydoğu Asya kökenli, geleneksel Ayurveda ve Doğu tıbbında yaygın olarak kullanılan, vücuttaki toksinlerin ve ağır metallerin atılmasına yardımcı olan güçlü bir detoksifikasyon ajanı olan, karaciğeri koruyucu (hepatoprotektif), ağız içi enfeksiyonları önleyici ve ishal giderici (karabash halileden farklı olarak ishali durdurucu) özelliği olan, yüksek antioksidan ve C vitamini içeriğiyle bağışıklığı güçlendiren, sindirim sistemini düzenlemeye yardımcı olan, genellikle kurutulmuş meyve veya toz formunda tüketilen şifalı bir bitki (ağaç meyvesi) türü, Terminalia chebula

sarıhumma : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) (tür.) + hamma (ısınmak, sıcak olmak), hamim (sıcak), humma (ateş, yüksek sıcaklık; hastalık belirtisi olarak ateşlenme) (ara.) * özellikle tropikal Afrika ve Güney Amerika bölgelerinde görülen, Aedes ve Haemagogus türü sivrisineklerin ısırmasıyla insanlara bulaşan Flaviviridae ailesinden bir virüsün neden olduğu akut viral bir kanamalı hastalık

sarık : tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) + ık (isim yapım ve araç eki) * genellikle fes, kavuk, külah veya takke gibi bir başlığın üzerine sarılan uzun tülbent, şal veya kumaştan meydana gelen, başı aşırı sıcaklıktan ve soğuktan korumak amacıyla karasal iklime sahip çöl bölgelerinde kullanılan geleneksel bir baş örtüsü, imame, destar

sarıkamış : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + çam (kozalaklılar grubunun çamgiller familyasından iğne yapraklı bir ağaç cinsi) * Kars’ın bir ilçesi

sarıkanat : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + kanat (uçmak için kullanılan, bir nesnenin veya canlının gövdesinin yan tarafından çıkmış uzantı) * lüfer balığının çinekop ile lüfer arasındaki (Çinekoptan daha iri, lüferden ise daha küçük ve genç) boyuna (18-25 cm arası) verilen isim

sarıkaya : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + kaya (sert, yoğun ve büyük taş kütlesi) * Yozgat’ın bir ilçesi

sarıkuyruk : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + kuyruk (hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve omurlardan oluşan eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) (kud, kuy (akıtmak, dökmek) + ruk (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Işınsal yüzgeçliler (Actinopterygii) familyasına ait, genellikle sıcak ve ılık denizlerin kayalık sahillerinde, küçük sürüler halinde yaşayan, oldukça lezzetli ve kıymetli bir avcı balık türü, Seriola dumerili, kuzu balığı

sarılmak : tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) + ıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birini veya bir şeyi kollarla çevreleyerek kucaklamak, dolanmak, çevresini dolamak, çevresini kaplamak, çevresini örtmek

sarım : tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) + ım (isim yapım eki) * sarmak işi veya sarılan şey; elektromıknatıslarda veya bobinlerde makara biçiminde sarılan iletken telin her bir halkası; keten veya kendir liflerinden eğrilen ince iplik

sarımsak : tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) + ım (isim yapım eki) + sak (isim yapım eki) * zambakgiller (Amaryllidaceae) familyasına ait, soğan ve pırasa ile akraba olan, içerdiği allisin (C6H10OS) (kükürt bileşiği) sayesinde doğal bir antibiyotik ve bağışıklık güçlendirici olan, hem taze hem de kuru olarak tüketilen kokulu ve lezzetli bir kök sebzesi, Allium sativum

sarımsı : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + msı (gibi, benzer, andıran) * sarıya yakın, sarı rengi andıran, içinde hafif sarı tonu barındıran

sarımtırak : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + trak (gibi, benzer, andıran) * sarıya yakın, sarı rengi andıran, içinde hafif sarı tonu barındıran

sarıoğlan : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + oğlan (oğul (erkek çocuk) * Kayseri’nin bir ilçesi

sarısabır : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + sabr (tahammül etme, dayanma, katlanma, direnme) * zambakgiller (liliaceae) familyasından gelen, sıcak bölgelerde yetişen, ıbbi ve kozmetik alanlarda kullanılan etli ve kalın yapraklı bir süs bitkisi, aloe vera

sarısalkım : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + salkım (üzüm, kiraz gibi meyvelerin veya çiçeklerin dal üzerinde bir arada ve aşağı doğru sarkarak oluşturduğu küme) * baklagiller familyasından, bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilen, salkım şeklinde sarı çiçekleri olan bir ağaç türü, Laburnum anagyroides

sarışın : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + şın (ile ilgili, -a ait) * sarı veya sarıya yakın renkte saçlara ve genellikle açık (ak/beyaz) ten rengine sahip olan (kimse)

sarıveliler : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + veli (koruyan, sahip çıkan, himaye eden, yakın dost veya yönetici) + ler (çoğul eki) * Karaman’ın bir ilçesi

sarıyağ : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + yağ (ağır hidrokarbon veya gliserin karışımından oluşan, genellikle kaygan ve yakıt olarak kullanılan sıvı madde ve akışkan mineral) * tuzsuz, kaliteli tereyağının eritilerek içindeki suyun, süt proteinlerinin ve tortuların (kazein) arındırılmasıyla elde edilen %99-100 oranında saf süt yağı

sarıyağız : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + yağız (kara, koyu tenli, esmer, toprak rengi) * açık renk saçlı, sarışın, sarı saçlı veya bazen koyu tenli/kestane rengi saçlı kişi

sarıyahşi : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + yakşı (pek güzel, çok güzel, iyi, güzel, uyumlu ) (yakış (güzel olmak, uymak) + ı (gibi olan) ) * Aksaray’ın bir ilçesi

sarıyer : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + yar (uçurum, dik kıyı) * İstanbul’un, Avrupa yakasındaki bir ilçesi (bölgede tarih boyunca yapılan madencilik faaliyetleri (altın, bakır) veya toprağın yapısı nedeniyle, özellikle bugünkü Maden Mahallesi ve Şifa Suyu civarındaki yarların (uçurum, dik kıyı) sarı renkte görünmesi sebebiyle ilçeye bu isim verilmiştir.)

sarıyonca : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + yorincga, yonca (baklagiller familyasından gelen, hayvan yemi olarak kullanılan yeşil bir bitki türü, Medicago sativa) * Melilotus (kokulu yonca) cinsi içerisindeki sarı yapraklı ve çiçekli yonca türü

sarız : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + öz (esas, temel, asıl) * Kayseri’nin bir ilçesi (ilçenin içerisinden geçen çay etrafında ilkbahar aylarında yetişen sarı renkli güzel çiçeklere ve yeşilliklere ithafen)

sari : san. * sati (kumaş şeridi) * Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Nepal gibi Güney Asya ülkelerinde kadınların giydiği, genellikle "choli" adı verilen kısa bir bluz ve "ghagra" veya "pavadai" denilen bir etek (petticoat) üzerine, vücudun bir kısmını kapatıp bir ucunu omuzdan sarkıtacak şekilde sarılan geleneksel, dikişsiz bir giysi

sarib : ara. * saraba (gitmek, dolaşmak, yol almak, gizlice geçmek, yayılmak) * giden, dolaşan, yol ala, geçen, yayılan; yol, tarik

sarif : ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek, dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak, kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak) * değiştiren, dönüştüren

sarig : tup., fra. * sarigue (gece dolaşan, gece hayvanı; hızlı, çevik) * ağaçlarda yaşayan, gececil, etçil veya otçul beslenebilen keseli sıçan, opossum

sarih : ara. * saraha (açıklamak, açığa çıkarmak, dile getirmek, seslenmek) * apaçık, açık, net, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade edilmiş, anlaşılır

sariha : ara. * saraha (açıklamak, açığa çıkarmak, dile getirmek, seslenmek), sarih (apaçık, açık, net, kesin, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade edilmiş, anlaşılır) * apaçık, açık, net, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade edilmiş, anlaşılır (dişil)

sarik : ara. * saraka (çalmak, hırsızlık yapmak) * hırsız erkek

sarim : ara. * sarama (kesmek, hasad etmek, biçmek) * kesilmiş, biçilmiş, hasad edilmiş

sarkaç : tür. * sark (sallanmak, sarkmak, boşa çıkmak, boşta kalmak) + aç (araç, alet eki) * sabit bir noktaya ip veya zincirle asılı duran, kütleçekim etkisiyle iki yönlü salınım (titreşim) hareketi yapan ağırlık düzeneği

sarkastik : gre. * sark (et, et kesme) + azein (fiil mastar eki) + kos (sıfat yapan son ek) * iğneleyen, alaycı şekilde eleştiren, laf sokan, iğneleyici ve eleştirel konuşan

sarkazm : gre. * sark, sarx (et, beden dokusu) + azein (fiil mastar eki) + ismos (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * iğneleme, alaycı şekilde eleştirme, laf sokma, iğneleyici ve eleştirel konuşma

sarkık : tür. * sark (sallanmak, sarkmak, boşa çıkmak, boşta kalmak) + ık (sıfat yapım eki) * aşağı doğru uzanmış, asılı duran, gevşek veya sölpük (sıkı olmayan), sarkmış

sarkıntılık : tür. * sark (sallanmak, sarkmak, boşa çıkmak, boşta kalmak) + ıntı (isim yapım eki) (ın (dönüşlü fiil eki) + tı (son ek) ) + lık (isim yapım eki) * bir kimsenin vücuduna rızası dışında, cinsel amaçla, ani ve kesik (süreklilik arz etmeyen) fiziksel temas içeren cinsel davranışlarda bulunulması (cinsel saldırı suçunun daha hafif, basit bir türü olarak kabul edilen sarılma, öpme, dokunma gibi anlık eylemler)

sarkıt : tür. * sark (sallanmak, sarkmak, boşa çıkmak, boşta kalmak) + ıt (isim yapım eki) * mağara tavanlarından aşağıya doğru sarkan, su damlalarındaki minerallerin (genellikle kalsiyum karbonat) çökelmesiyle oluşan koni biçimindeki doğal taş oluşum

sarkmak : tür. * sark (sallanmak, sarkmak, boşa çıkmak, boşta kalmak) + mak (fiil mastar eki) * boşa çıkmak, ayrılmak, kopmak

sarkofagus : gre * sark, sarx (et, beden dokusu) + phagos (yiyen, yutan) (phagein (yemek, yutmak, tüketmek) + os (sıfat yapım eki) ) * antik çağlarda kullanılan, taştan, mermerden, pişmiş topraktan veya ahşaptan yapılan, süslemeli veya sade, kapaklı taş tabut veya lahit

sarkoid : gre * sark, sarx (et, beden dokusu) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * etsi, et gibi, et biçimli, ete benzer

sarkoidoz : gre * sark, sarx (et, beden dokusu) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * bağışıklık sisteminin aşırı reaksiyonu sonucu vücudun çeşitli organlarında granülom adı verilen küçük iltihaplı hücre kümelerinin oluşmasıyla karakterize olan, en sık akciğerleri ve lenf bezlerini etkilese de cilt, gözler ve diğer organlarda da görülebilen, kronik bir seyir izlese de çoğunlukla tedavisiz de iyileşebilen, nedeni bilinmeyen multisistemik bir hastalık

sarkom : gre * sark, sarx (et, beden dokusu) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * vücudun bağ dokularından (kas, yağ, kemik, kıkırdak, tendon, sinirler ve kan damarları) kaynaklanan, nadir görülen, yumuşak doku ve kemik olmak üzere iki ana tipe ayrılan kötü huylu (malign), kanserli bir tümör türü

sarkoma : gre * sark, sarx (et, beden dokusu) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) * vücudun bağ dokularından (kas, yağ, kemik, kıkırdak, tendon, sinirler ve kan damarları) kaynaklanan, nadir görülen, yumuşak doku ve kemik olmak üzere iki ana tipe ayrılan kötü huylu (malign), kanserli bir tümör türü

sarkomatoid : gre * sark, sarx (et, beden dokusu) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) * mikroskop altında bağ dokusu tümörlerine (sarkom) benzeyen, ancak kökeni genellikle epitel hücreleri (karsinom) olan oldukça agresif ve hızlı yayılan bir kanser türü

sarkoplazma : gre * sark, sarx (et, beden dokusu) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur; kanser; toplanma, oluşum) + plasma (şekillenmiş, biçimlenmiş şey; katı, sıvı ve gazdan sonra maddenin dördüncü hali olarak bilinen, yüksek enerjili, iyonize olmuş (elektronlarından arınmış) gaz benzeri bir yapı) (plassein (kalıp vermek, şekillendirmek, biçimlendirmek, form vermek), plasis (şekillenme, biçimlenme, oluşum) + ma (isim yapım eki) ) * kas liflerindeki miyofibrilleri (kasılma birimlerini) çevreleyen, glikojen, miyoglobin ve mitokondri açısından zengin olan bu sıvı-jel yapı, kas kasılması için gereken kalsiyum iyonlarını depolar ve enerji metabolizmasını yöneten plazma, kas hücrelerinin sitoplazması

sarma : tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) + ma (isim yapım eki) * asma yaprağı, lahana veya pazı gibi sebzelerin içerisine pirinç, bulgur, soğan ve çeşitli baharatlarla hazırlanan iç harcın konulup rulo şeklinde sarılmasıyla yapılan etli veya zeytinyağlı geleneksel yemek

sarmak : tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) + mak (fiil mastar eki) * dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek

sarmal : tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) + ma (isim yapım eki) + l (ile ilgili, gibi) * bir merkez etrafında dolanarak ilerleyen, burgu şeklindeki üç boyutlu yapıya denir; helezoni, spiral veya birbirini izleyen, dolana dolana oluşmuş, helis biçiminde olan, dolantılı

sarmalamak : tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) + ma (isim yapım eki) + l (ile ilgili, gibi) + a (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir nesneyi veya kişiyi çepeçevre sarıp kaplamak, örtmek veya sıkıca sarmak

sarman : tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + man (sıfat yapım eki) * genellikle turuncu, sarı veya krem tonlarında tüy rengine ve çizgili (tekir) desene sahip kedileri tanımlamak için kullanılan, belirli bir ırkı değil renk türünü ifade eden bir terim

sarmaş dolaş : tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) + ma (isim yapım eki) + ş (işteşlik eki) + tolga, tol, dol (döndürmek, sarmak, acıdan kıvranmak) + a (etken fiil eki) + ş (işteşlik eki) * iki veya daha fazla kişinin birbirine sıkıca sarılıp kucaklaşması, iç içe geçmesi veya ayrılmaz bir şekilde kenetlenmesi durumu

sarmaşık : tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) + ma (isim yapım eki) + ş (işteşlik eki) + ık (isim veya sıfat yapım eki) * sarmaşıkgiller (araliaceae) familyasından, destek bulduğu yüzeylere (duvar, ağaç vb.) küçük kökleriyle yapışarak tırmanan veya zeminde yayılan, koyu yeşil yapraklı, odunsu ve genellikle çok yıllık bir tırmanıcı bitki türü

sarment : lat. * sarmentum (dal parçası, ince dal, çubuk) (sarpere (budamak, kesmek) + mentum (isim yapım eki) ) * botanikte ince, uzun, esnek ve çoğunlukla sürünücü veya tırmanıcı özellik gösteren dal veya sürgün; sarılıcı dal, sürünücü gövde

sarmentoz : lat. * sarmentum (dal parçası, ince dal, çubuk) (sarpere (budamak, kesmek) + mentum (isim yapım eki) ) + osus (ile ilgili, -a ait) * botanikte ince, uzun, esnek ve sarılıcı veya sürünücü dallara sahip olan bitki veya yapı ile ilgili; sarmentöz, ince dallı, sürünücü dallı

sarmısak : tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) + ım (isim yapım eki) + sak (isim yapım eki) * zambakgiller (Amaryllidaceae) familyasına ait, soğan ve pırasa ile akraba olan, içerdiği allisin (C6H10OS) (kükürt bileşiği) sayesinde doğal bir antibiyotik ve bağışıklık güçlendirici olan, hem taze hem de kuru olarak tüketilen kokulu ve lezzetli bir kök sebzesi, Allium sativum

sarnıç : far. * sahrınc, sarinc, sarnıç (su deposu, suyun verildiği yer, şırınga) * su ihtiyacını karşılamak amacıyla yağmur sularını biriktirmek veya temiz su saklamak için genellikle yeraltına inşa edilen, etrafı duvarla çevrili, su geçirmez, üstü kapalı depo veya havuz (syrinx (boru, delik, kanal, çoban borusu (pan flüt) ) (gre.), syringe, seringue (şırınga, su basma pompası) (ing., fra.) )

saros döngüsü : aka., gre. * saros (3600’lük sayı birimi; döngü, dönem, devir, periyod) (gre.) (sar, saru (dönmek, çevrilmek, dolanmak, sarmak) (aka.) + os (isim yapım eki) (gre ) ) * Güneş ve Ay tutulmalarının yaklaşık 18 yıl, 11 gün ve 8 saat (6585,3 gün) aralıklarla neredeyse aynı geometri ve sırada tekrar etmesini sağlayan, Dünya, Ay ve Güneş'in birbirine göre konumlarının 223 kavuşum ayı (sinodik ay) sonunda neredeyse aynı noktaya dönmesiyle oluşan ve tutulma tahminlerinde kullanılan astronomik bir periyod

sarp : tür. * sar (sertleşmek, dikelmek, zorlaşmak) + p (sıfat yapım eki) * dik, çıkılması veya geçilmesi güç, zorlu, çetin (dağlık, engebeli araziler veya zorlu yollar için kullanılır.)

sarpa : lat. * sarpa (bağ budama bıçağı) * izmaritgiller (Sparidae/Centracanthidae) familyasından, elips biçiminde ve yanlarda basık gövdeli, başı, gözleri ve ağzı küçük, gövdesinde birbirine paralel sarı çizgiler bulunan, sırtı esmer, yanları ve karnı gümüş renginde, hoş görünüşlü olmakla birlikte eti kılçıklı ve lezzetsiz, küçük bir balık, çitari

sarpi : ing. * sharp (keskin, sivri) + ie (küçültme eki) * altı düz, üçgen biçiminde, tek direkli ve iki yelkenli küçük tekne

sarracenia : lat. * sarracenia (Fransız botanikçi Michel Sarrazin'in soyadından) + ia (isim yapım eki) * Kuzey Amerika'ya özgü, sürahi veya trompet şeklindeki yapraklarıyla böcekleri yakalayıp sindiren, Sarraceniaceae familyasına ait etçil (etobur) bir bitki cinsi

sarraceniaceae : lat. * sarracenia (Fransız botanikçi Michel Sarrazin'in soyadından) + ia (isim yapım eki) + aceae (bitki familyası eki) * Ericales (fundagiller takımı) takımına bağlı, çoğunlukla Kuzey Amerika’da yayılış gösteren, böcekçil özellik taşıyan ve yaprakları, içi sıvıyla dolu ibrik biçimli tuzaklara dönüşmüş bitkileri içeren bitki familyası, ibrikotugiller

sarraç : ara. * serc, sarc (binek hayvanlarının (at, deve vb.) sırtına konulan, deri, tahta ve demirden yapılan, üzerine oturmaya veya yük taşımaya yarayan kolanlı yapı, eyer), sarrac (eyerci, eyer yapan) * kösele, deri veya meşin kullanarak hayvanlar için koşum ve eyer takımları yapan veya satan kişi

sarraf : ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek, dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak, kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak) * dönüştürücü, çevirici; altın, gümüş gibi değerli madenleri ve yabancı para birimlerini (döviz) alıp satan, bozduran veya bunların ayar kontrolünü yapan kişi

sarrat : ara. * sarra (neşelenmek, sevinmek), surur (neşe, sevinç) * sevinçli olma, neşeli olma

SARS : ing. * severe (şiddetli) + acute (ani, keskin) + respiratory (solunumla ilgili) + syndrome (belirtiler topluluğu) * Şiddetli Akut Solunum Sendromu; koronavirüs ailesinden SARS-CoV virüsünün neden olduğu, yüksek ateş, boğaz ağrısı, kas ağrısı ve zatürre belirtileriyle seyreden, bulaşıcı, zoonotik (hayvan kaynaklı) ve ciddi bir viral solunum yolu enfeksiyonu sendromu

sarsak : tür. * sars (sarsmak, kımıldatmak, silkelemek, sallamak, titretmek) + ak (sıfat yapım eki) * yaşlılık veya hastalık nedeniyle titrek, güçsüz ve sağlam olmayan (kişi/nesne); ahmak, sersem, ne yaptığını bilmeyen veya dengesiz (kimse)

sarsar : ara. * sarsar (şiddetli, dondurucu ve uğultulu esen kış rüzgârı, fırtına veya kasırga) * gürültü ile gelen çok soğuk rüzgar, şiddetli ve soğuk yel, kasırga; Ağustos böceği

sarsılmak : tür. * sars (sarsmak, kımıldatmak, silkelemek, sallamak, titretmek) + ıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hızlı, ani ve düzensiz hareketlerle sallanmak; fiziksel güçsüzlük, psikolojik çöküntü yaşamak veya beklenmedik üzücü bir olaydan derinden etkilenmek (mecazi)

sarsıntı : tür. * sars (sarsmak, kımıldatmak, silkelemek, sallamak, titretmek) + ıntı (isim yapım eki) * sallanma, titreme, dengeyi bozan şiddetli hareket

sarsmak : tür. * sars (sarsmak, kımıldatmak, silkelemek, sallamak, titretmek) + mak (fiil mastar eki) * sallamak, titretmek, dengeyi bozacak şekilde şiddetli hareket ettirmek

saruç : tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) + uç (isim yapım eki) * özellikle Erzincan yöresine ait, tescilli Cimin üzümü ve cevizin birleşimiyle yapılan, ortadan ikiye ayrılarak güneşte kurutulan üzüm tanelerinin arasına ceviz yerleştirilmesi ve ipe dizilmesiyle hazırlan geleneksel ve besleyici bir yiyecek, basmaca

saruhanlı : tür. * saruhan (sarışın hükümdar, sarı han) (sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + han (şah, padişah, hükümdar) ) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Manisa'nın bir ilçesi

sasani : far. * sasan (kurucu I. Erdeşîr'in baba tarafından dedesi olan Sasan'dan) + i (ile ilgili, -a ait) * MS 224-651 yılları arasında İran ve çevresinde hüküm süren, I. Ardeşir tarafından kurulan, zerdüştlüğü din olarak benimseyen güçlü Pers imparatorluğu

sası : tür. * sası (küflenmiş, bozulmuş, kokuşmuş) * küf, rutubet veya çürük gibi kokan, kokuşmuş veya tadı bozulmuş (yavan, tatsız) yiyecekler için kullanılan bir sıfat

sası kokmak : tür. * sası (küflenmiş, bozulmuş, kokuşmuş) + kokmak (koku yaymak) * küflenmiş, bozulmuş gibi kokmak

sason : erm. * sasun (dağlık, sarp, zorlu, dirençli) * Batman’ın bir ilçesi

saspens : lat., ing. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + pendere (asmak, sarkıtmak, tartmak, ödeme yapmak), pendix (asılmış, asılan, sarkan) (lat.); suspense (ing.) * askıda kalma, sürüncemede kalma, belirsizlik

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...