saint kitts ve nevis :
lat., fra. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.); saint (fra.) +
Kitts, Khristopher (Khristos (mesih, mesheden) + phoros (taşıyan, getiren) )
(gre.) + ve (ve) (tür.) + nix, nivis (kar) (lat.) * Karayipler’de Küçük
Antiller içinde Leeward Adaları bölümünde yer alan, kuzeybatısında Saint
Barthélemy ve Saint Martin, güneyinde Montserrat, Saint Eustatius ve Antigua ve
Barbuda’ya yakın konumda bulunan, iki ana adadan oluşan ada devleti
saint lucia :
lat., fra. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.); saint (fra.) +
lucia (ışık) * Karayipler’de Küçük Antiller içinde yer alan, adını
Hristiyanlıkta “Azize Lucia”dan alan, kuzeyinde Martinique, güneyinde Saint
Vincent and the Grenadines bulunan, doğusunda Atlantik Okyanusu, batısında
Karayip Denizi ile çevrili ada devleti
saint martin :
lat., fra. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.); saint (fra.) +
Martinus (Roma savaş tanrısı Mars’tan türeyen isim; 4. yüzyıl azizi Aziz Martin)
(mars (mars) + inus (ile ilgili, -a ait) ) * Karayipler’de Küçük Antiller
içinde Leeward Adaları bölgesinde yer alan, kuzeyde Atlantik Okyanusu’na ve
güneyde Karayip Denizi’ne açılan, kuzeyinde Anguilla, güneyinde Saint
Barthélemy bulunan ve tek bir ada üzerinde iki farklı egemenliğe ayrılmış bir
yerleşim olup, kuzey kısmı Fransa’ya bağlı denizaşırı kolektivite olan
Saint-Martin, güney kısmı ise Hollanda Krallığı’na bağlı özerk ülke
statüsündeki Sint Maarten olarak yönetilen bir ada ülkesi
saint pierre ve miquelon :
lat., fra., gre., ibr. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.);
saint (fra.) + petros (taş, kaya) (gre.); pierre (taş, kaya) (fra.) + ve (ve)
(tür.) + mikael (Tarnrı’ya kim benzer) (ma (kim) + ke (gibi, bezer) + el
(Tanrı) ) (ibr.) * Kuzey Atlantik Okyanusu’nda, Kanada’nın Newfoundland ve
Labrador kıyılarının güneyinde yer alan, batısında Newfoundland Adası bulunan
ve Fransa’ya bağlı denizaşırı kolektivite statüsünde olan takımadalar
saint vincent ve grenadinler
:
lat., fra. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.); saint (fra.) +
Vincent (yenen, galip gelen) (vincere (yenmek, galip gelmek) + ens, ent (sıfat
yapım eki) ) (lat.) + ve (ve) (tür.) + granatum (tane, tohum, çekirdek) (lat.);
grenade (nar) (isp.) + ler (çoğul eki) (tür.) * Karayipler’de Küçük Antiller
içinde Windward Adaları bölümünde yer alan, kuzeyinde Saint Lucia, güneyinde
Grenada bulunan, Saint Vincent adası ile onun güneyindeki Grenadinler
takımadalarından oluşan bağımsız ada devleti
saipan :
cha. * saipan (boş yer, boş alan; kayalık yer, taşlık yer) * Batı Pasifik
Okyanusu'nda bulunan ve Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı bir
"topluluk" (Commonwealth) olan Kuzey Mariana Adaları'nın başkenti ve
en büyük adası
sair :
ara. * saara (alevlenmek, şiddetle yanmak, ateşi körüklemek, ateşi
alevlendirmek, tutuşturmak, harlamak) * alevlenme, şiddetli yanma, tutuşma; son
derece şiddetli yanan ateş, alevi çok güçlü ve yakıcı olan ateş
sair :
ara. * sara (yürütmek, yönlendirmek, sevk etmek, hareket ettirmek; gezmek,
gitmek, yürümek, hareket etmek, dolaşmak), seyr (gidiş, ilerleyiş, seyir), isra
(gidiş, ilerleyiş) * yürüyen, giden, ilerleyen, seyreden, hareket eden; diğer,
kalan, geri kalan (“vs” kısaltmasının açılımı “vesair/vesaire” kelimesidir.)
sair fil menam :
ara. * sair (yürüyen, giden, ilerleyen, seyreden, hareket eden; diğer, kalan,
geri kalan) + fi (içinde, hakkında) + el (ön ek, artikel) + menam (uyku) * rüya
içinde geçen diğer şeyler, rüya aleminde kalan, geri kalan durumlar
sait :
ara. * sata (ses çıkarmak, bağırmak, sesli olmak), savt (ses, bağırma) * sesli,
ses çıkartan
sajital :
lat. * sagitta (ok) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * vücudu önden
arkaya dik kesen eksen, düzlem (diğerleri "aksiyal" (vücudu alt ve
üst olarak iki parçaya bölen düzlem, eksen, kesit), "proksimal" (bir
doku veya organın vücudun merkezine (orta hat) en yakın olan kısmı),
"koronal" (vücudu baştan ayağa doğru ve omuzlara paralel olacak
şekilde kesen eksen veya düzlem)
sak :
ara. * sak (bacağın baldır kısmı) * bacağın baldır kısmı, alt bacak
sak :
lat., fra. * saccus (torba, kese, çuval) (lat.); sac (çanta, torba, kese,
çuval, poşet) (fra.) * içi sıvı, doku veya organ içeren kese benzeri yapı
(tıpta)
saka :
tür. * saka (çabuk hareket eden, canlı; hafif, çevik) * Carduelis carduelis
türü, ötücü bir kuş olan ve özellikle renkli tüyleriyle bilinen “saka kuşu”
saka türkleri :
far., tür. * saka (İskitlerin doğu kolu olarak anılan, Orta Asya bozkırlarında
yaşamış göçebe savaşçı topluluk adı) (far.) + türk (türeyen, yükselen, türemiş,
yükselmiş Orta Asya kökenli halk ismi) + ler (çoğul eki) + i (iyelik eki)
(tür.) * MÖ 9. yüzyıldan MS 5. yüzyıla kadar Avrasya bozkırlarında, Tuna
Nehri'nden Çin sınırlarına kadar geniş bir alanda yaşamış, tarihteki bilinen,
İskitlerle yakından ilişkili olan ilk Türk boylarından biri olarak kabul edilen
göçebe bir topluluk
sakaf :
ara. * sakf (çatı, dam) * binaların en üstünde yer alan, yağmur, kar ve rüzgar
gibi dış etkenlerden koruyan, ahşap, çelik veya betondan yapılan örtü sistemi;
evlerin en üst kısmındaki çatı veya düz örtü, dam, çatı
sakagliptin :
lat., gre. * saxa (siklik halka belirteci) + glylys (tatlı, şeker) (gre.) + pt
(peptide belirteci) + ine (kimyasal madde eki) * tip 2 diyabet tedavisinde
kullanılan, DPP-4 (dipeptidil peptidaz-4) enzimini inhibe ederek inkretin
hormonlarının etkisini artıran ve böylece kan glukozunun düşürülmesine yardımcı
olan oral antidiyabetik ilacın etken maddesi (C18H27N3O3)
sakağı :
tür. * sak (kabarmak, çıban çıkarmak) + ağı (isim yapım eki) * genellikle at,
eşek ve katır gibi tek tırnaklı hayvanlarda görülen, Burkholderia mallei
bakterisinin neden olduğu, yüksek ateş, burun akıntısı, lenf yumrularının
büyümesi ve deri yaraları ile karakterize olan ciddi, bulaşıcı ve zoonoz
(hayvandan insana geçen) bir hastalık
sakal :
tür. * sak (kabarmak, tüylenmek, kıllanmak) + al (isim yapım eki) * ergenlik
dönemiyle birlikte erkeklerde çene, yanak ve boyun bölgesinde çıkan kılların
tümü; keçilerin çenelerinin altında çıkan uzun kıl kütlesi
sakalan :
ara. * sakil, sakal (ağır) + eyn (iki) * iki ağır olan; insanlar ve cinler
(Kur'an terimi)
sakallı kartal :
tür. * sakal (çenede çıkan kıl kütlesi) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) +
kartal (atmacagiller (Accipitridae) familyasından yırtıcı, büyük ve güçlü,
yüksekten süzülen, keskin bakışlı avcı ve alıcı kuş) * iri vücutlu, güçlü ve
çengelli gagaya sahip, sakala benzeyen çene tüyleriyle dikkat çeken, kemik
iliği ile beslenen, yüksek dağlık bölgelerde yaşayan bir yırtıcı kuş türü,
Gypaetus barbatus
sakam :
ara. * sekim (bozuk, yanlış, eksik, sakat, hasta), sakama (hastalanmak,
bozulmak) * illet, hastalık, sakatlık, dert; hata, yanlışlık, eksiklik,
bozukluk; zillet
sakamet :
ara. * sekim (bozuk, yanlış, eksik, sakat, hasta), sakama (hastalanmak,
bozulmak) + et (isim yapım eki) * illetli, hastalıklı, sakat, dertli olma
durumu; hatalı, yanlış, eksik, bozuk olma durumu; zilletli olma durumu
sakar :
tür. * sakar (hayvanların (özellikle atların) alnında bulunan beyaz leke veya
akıtma) (bu fiziksel özelliğe sahip hayvanların uğursuz veya şanssız olduğu
yönündeki eski halk inanışından) * sürekli bir şeyler kıran, döken, beceriksiz,
hareketlerindeki dikkatsizliği veya kontrolsüzlüğü ile sorun yaratan
sakarimetre :
gre. * sakkharon (şeker) + metron (ölçü) * bir sıvı veya çözelti içinde
çözünmüş halde bulunan şeker miktarını (konsantrasyonunu) ölçmeye yarayan,
polarize ışık kullanarak çözeltinin şeker derecesini belirleyen, gıda ve kimya
sanayisinde (özellikle şeker üretimi) kullanılan polarimetre türü ölçüm aleti
sakarimetri :
gre. * sakkharon (şeker) + metria (ölçme, ölçüm) (metron (ölçü) + eia (isim
yapım ve durum eki) ) * bir sıvı veya çözelti içinde çözünmüş halde bulunan
şeker miktarını (konsantrasyonunu) ölçme yöntemi
sakarin :
gre. * sakkharon (şeker) + ine (organik bileşik/alkaloid türevi eki) * şekerden
300-400 kat daha tatlı olan, sıfır kalorili, besleyici olmayan, beyaz kristal
yapıda olan, vücut tarafından metabolize edilmediği için kan şekerini
yükseltmeyen, diyabet hastaları ile kilo kontrolü yapanlar tarafından
kullanılan yapay tatlandırıcı (C7H5NO3S)
sakarometre :
gre. * sakkharon (şeker) + metron (ölçü) * bir sıvı veya çözelti içinde
çözünmüş halde bulunan şeker miktarını (konsantrasyonunu) ölçmeye yarayan,
polarize ışık kullanarak çözeltinin şeker derecesini belirleyen, gıda ve kimya
sanayisinde (özellikle şeker üretimi) kullanılan polarimetre türü ölçüm aleti
sakaroz :
gre. * sakkharon (şeker) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) * bir
molekül glikoz ve bir molekül fruktozun birleşmesiyle oluşan, günlük hayatta
sofra şekeri olarak bildiğimiz doğal bir disakkarit karbonhidrattı (C12H22O11)
sakarya :
gre. * sangari, sangarios (güzel, güzellik Tanrıçası, Frigya nehir Tanrısı),
zakharion (saldırgan, agresif, asabi) * Türkiye’nin Marmara Bölgesi’nin doğu
kesiminde yer alan, kuzeyinde Karadeniz, batısında Kocaeli, güneybatısında
Bursa, güneyinde Bilecik, doğusunda Düzce ve güneydoğusunda Bolu illeri
bulunan, plaka numarası 54 olan şehir (Adını, bölgeden geçen ve antik dönemde
"Sangarios" olarak anılan Sakarya Nehri'nden alır.)
sakat :
ara. * sakata (düşmek) * düşük, döküntü, işe yaramaz, hor, kıymetsiz; fiziksel
veya zihinsel engelli
sakatat :
ara. * sakata (düşmek), sakat (düşük, döküntü, işe yaramaz, hor, kıymetsiz;
fiziksel veya zihinsel engelli) + at (çoğul eki) * kasaplık hayvanların (koyun,
kuzu, dana, sığır vb.) kesimi sonrasında kas (et) kısımları dışında kalan,
yenebilen iç organları (karaciğer, yürek, böbrek, işkembe, beyin, dalak,
bağırsak gibi kısımlar), baş (kelle) ve ayak kısımlarına verilen genel isim
sakayn :
ara. * sak (bacak; kenar) + eyn (iki) * ikizkenar; iki bacaklı
sakf :
ara. * sakafa (yükseltmek, örtmek, tavan/çatı yapmak) * bir yapının üstünü
örten kaplama, çatı, dam, tavan
sakıb :
ara. * sakaba (delmek, delip geçmek) * delen, delip geçen; erkek ismi
sakın :
tür. * sak (korumak, saklamak, uyanık olmak, bilinçli olmak, dikkatli olmak) +
ın (ikinci tekil şahıs emir kipi eki) * bir işin yapılmaması gerektiğini
vurgulayan, uyarı, yasaklama veya kaçınma bildiren bir ünlem, asla, zinhar
sakınca :
tür. * sakınmak (sak (korumak, saklamak, uyanık olmak, bilinçli olmak, dikkatli
olmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) ) + ca (isim yapım eki)
* bir işin yapılmasında çekinilmesi, kaçınılması veya dikkatli olunması gereken
durum, engel, risk
sakıngan :
tür. * sakınmak (sak (korumak, saklamak, uyanık olmak, bilinçli olmak, dikkatli
olmak) + ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) ) + gan (sıfat yapım
eki) * ihtiyatlı, temkinli, sakınarak ve çekinerek davranan, sakınan, çekinen,
tehlikelerden uzak durmaya çalışan, mütevakki, müctenib (sakınan)
sakınmak :
tür. * sak (korumak, saklamak, uyanık olmak, bilinçli olmak, dikkatli olmak) +
ın (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) ) * korunmak, çekinmek,
gizlenmek, uzak durmak
sakıp :
ara. * sakaba (delmek, delip geçmek) * delen, delip geçen; erkek ismi
sakırga :
tür. * sakır (titremek, sarsılmak) + ga (-cı, yapan, eden eki) * kırsal
kesimlerde kene (özellikle büyük, kan emmiş kene) için kullanılan halk ağzı bir
kelime
sakıt :
ara. * sakata (düşmek; susmak, sessiz olmak) * düşmüş; susan, sessiz olan, ses
çıkarmayan
sakız :
tür. * sakır (yapışmak) + ız (sıfat yapım eki) * yapışan; genellikle ağaç
reçinesinden elde edilen veya yapay olarak üretilen, hoş kokulu, çiğnendiğinde
yumuşayan tatlı/tatlandırılmış ürün, reçine; Ege Denizi'nde yer alan ve
Yunanistan'a bağlı olan bir ada (Sakız Adası)
saki :
ara. * saka (sulamak, akıtmak, yağdırmak, dökmek) + i (-cu, yapan, eden, sıfat
eki) * sucu, sulayıcı, su taşıyan kişi (soak (ıslanmak, ıslatmak, sırılsıklam
olmak) (ing.) )
sakib :
ara. * sakaba (delmek, delip geçmek) * delen, delip geçen
sakil :
ara. * sakala (ağır gelmek, ağır olmak), sikl (ağırlık, yük) * ağır, sıkıntı
veren, çirkin, kaba ve uyumsuz, göze hoş gelmeyen, hantal, rahatsız edici
sakim :
ara. * sakama (hastalanmak, bozulmak), sakam (illet, hastalık, sakatlık, dert;
hata, yanlışlık, eksiklik, bozukluk; zillet) * bozuk, yanlış, hatalı, sakat,
sağlam olmayan; hasta; fikir, mantık veya görüşün kusurlu olduğunu vurgulayan ifade
sakin :
ara. * sakana, sekene (yerleşmek, ikamet etmek, dinmek, dinlenmek), sakkana
(sükunet vermek, sakinleştirmek, yerleştirmek, ikamet ettirmek, dindirmek,
dinlendirmek), teskin (dindirme, sakinleştirme, yatıştırma, yerleştirme) *
yerleşmiş, oturmuş, ikamet eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin
sakiname :
ara., far. * saki (sulayan, döken, akıtan, içki sunan) (ara.) + name (kitapçık,
mektup, risale, belge, yazı; birine hitaben yazılmış yazı) (far.) * Divan
edebiyatında içki (şarap), içki meclisleri, saki (içki sunan kişi) ve meyhane
kültürünü konu alan, genellikle mesnevi nazım şekliyle yazılmış olan, içki
meclislerini, bu meclisteki araç-gereçleri ve adabı anlatan manzum eserler
sakine :
ara. * sakana, sekene (yerleşmek, sakinleşmek, sabit olmak, ikamet etmek,
oturmak, bir yerin sakini olmak, durmak, durulmak, durgunlaşmak, yerleşmek,
sakinleşmek, dinmek, hareketsizleşmek; yerleştirmek, sabitlemek,
sakinleştirmek, hareketsizleştirmek, dindirmek, durgunlaştırmak, durdurmak;
kondurmak, yerleştirmek, koymak, oturtmak), sakin (yerleşmiş, oturmuş, ikamet
eden, dinen, yatışan, durmuş, durgun, dingin) + e (isim yapım eki) * huzur,
dinginlik, iç sükunet, iç huzuru, dinginlik, kalp yatışması; kadın ismi
sakit :
ara. * sakata (düşmek; susmak, sessiz olmak) * düşmüş; susan, sessiz olan, ses
çıkarmayan
sakk :
ara. * şakka (yarmak, yarılmak, ayırmak, bölmek, ikiye bölmek, çatlamak,
çatlatmak, parçalanmak), şikak (yarılma, ayrılma, bölünme, çatlama, parçalanma)
* İslam hukukunda şer’i mahkemelerden verilen ilam, berat, kadı hücceti gibi
yazılı belge, tutanak veya vesika (belgenin iki nüsha halinde hazırlanıp
yarılarak ortadan bölünmesinden)
sakkadik :
lat. * saccus (torba, kese; ani sarsılma hareketi anlamına evrilen kök alanı) +
ad (-a doğru, yönelim) + icus (ile ilgili, -a ait) * gözlerin bir noktadan
diğerine (örneğin kitap okurken bir kelimeden diğerine) yaptığı, beyin
tarafından kontrol edilen en hızlı göz hareketleri olan çok hızlı, anlık ve eş
zamanlı sıçrama hareketler ile ilgili
sakkaroz :
gre. * sakkharon (şeker) + ose (şeker eki; kimyasal monosakkarit eki) * bir
molekül glikoz ve bir molekül fruktozun birleşmesiyle oluşan, günlük hayatta
sofra şekeri olarak bildiğimiz doğal bir disakkarit karbonhidrattı (C12H22O11)
sakkül :
lat. * saccus (torba, kese; ani sarsılma hareketi anlamına evrilen kök alanı) +
ulus (küçültme eki) * iç kulakta dengeyle ilişkili, sıvı içeren küçük kese
biçimindeki anatomik yapı
sakküler :
lat. * saccus (torba, kese; ani sarsılma hareketi anlamına evrilen kök alanı) +
ulus (küçültme eki) + aris (ile ilgili, -a ait) * torba şekilli, kese biçimli
saklamak :
tür. * sak (saklamak, muhafaza etmek, korumak, içine almak; uyanık olmak,
bilinçli olmak, dikkatli olmak) + la (bağlaç) + mak (fiil mastar eki) *
görünmez ve algılanmaz kılmak, gizlemek, muhafaza etmek, gizleyerek korumak
saklambaç :
tür. * sak (korumak, saklamak, uyanık olmak, bilinçli olmak, dikkatli olmak) +
lan (dönüşlü fiil eki) + baç (isim yapım eki) * eki)
sako :
lat. * saccus (torba, kese) * ceket veya paltoya benzeyen, elbise üstüne
giyilen uzunca, bol üst giysi
sakol :
lat. * saccus (torba, kese) + ulus (küçültme eki) * üzeri örten giysi, kısa
ceket türü
sakral :
lat. * sacrum (sacer (kutsal, dokunulmaz) + um (isim yapım eki) + alis (ile
ilgili, -a ait) * omurganın alt kısmındaki, belin alt ve pelvis bölgesi olan
“sakrum” kemiğiyle ilgili
sakral çakra :
lat. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım eki)
) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + çakra (tekerlek, dönüş, döngü, devre, daire,
disk, çark) (san.) * Hindu yoğa geleneğinde insanda var olduğu düşünülen yedi
çakradan (enerji merkezi) biri olan ve karın bölgesinde yer aldığı kabul
edilen, duygular, yaratıcılık ve cinsel enerjiden sorumlu olduğu düşünülen
ikinci enerji merkezi
sakralizasyon :
lat. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım eki)
) + alis (ile ilgili, -a ait) + izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) +
tio (isim yapım ve durum eki) * alt bel omurlarından birinin yapısal olarak
sakrum kemiğine kaynaşması veya ona benzer hale gelmesi durumu
sakrament :
lat. * sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + mentum (isim yapım eki) *
kutsal yemin, kutsal antlaşma; Roma hukuku ve Hristiyanlıkta kutsal ve
bağlayıcı tören, ayin veya gizem (örneğin vaftiz, evharistiya)
sakramentoloji :
lat., gre. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım
eki) ) + mentum (isim yapım eki) (lat.) + logia (bilim, bilme; söz, anlatı,
söylem) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve
durum eki) ) (gre.) * sakramentlerin (kutsal ayinler, ritüeller, sırlar, okült
uygulamalar, vaftiz, evkaristiya, kutsal sofra vb.) ne olduğunu, nasıl
işlediğini, İsa Mesih tarafından nasıl tesis edildiğini ve kilise yaşamındaki
yerini inceleyen teoloji dalı
sakre :
ara. * sakr (yırtıcı kuş) (Güneşin en dik ve kavurucu olduğu anlardaki
"avını çarpan sertliği", yırtıcı bir kuşun ani ve keskin
saldırganlığından) * güneşin yeryüzüne olan çok şiddetli, yakıcı ve yoğun
etkisi ile sıcaklığı (paganizmde güneşin kutsal addedilmesi ve ilahi sembol
olması)
sakrifiye :
lat., fra. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım
eki) ) + ficatus (facere, ficere (yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek,
oluşturmak) + tus (geçimş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); sacrifié (fra.) *
kurban edilmiş, adak olarak verilmiş, feda edilmiş
sakroiliak :
lat. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım eki)
) + ilion (kalça kemiği) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * sakrum
(kuyruk sokumu üstü kemik) ile leğen kemiği (ilium) arasındaki eklem ile ilgili
sakrokoksigeal :
lat., gre. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım
eki) ) + kokkyx (guguk kuşu; kuş gagasına benzer biçimi nedeniyle kuyruksokumu
kemiği) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) * sakrum
(kuyruk kemiği üstü) ile koksiks (kuyruk sokumu) arasındaki eklem ile ilgili
sakrospinöz :
lat., gre. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım
eki) ) + spina (dik çıkıntı, omurga çıkıntısı) + osus, eus (ile ilgili, -a ait)
* pelviste (leğen kemiği) sakrum kemiği ile iskium kemiği (oturma kemiği)
arasındaki “spina ischiadica”ya uzanan üçgen şeklinde bağ ile ilgili
sakrotuberöz :
lat., gre. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım
eki) ) + tuberosus (yumrulu, yumru taşıyan) (tuber (yumru, çıkıntı, kabartı,
kabarıklık, şişlik) + osus (ile ilgili, -a ait, sıfat yapım eki) (lat.) * leğen
kemiği (pelvis) bölgesinde bulunan, sakrum (kuyruk sokumu kemiği) ile iskial
tüberosite (oturma kemiği) arasında uzanan çok güçlü ve yelpaze şeklinde bir
bağ ile ilgili
sakroz :
lat. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım eki)
) + osus, eus (ile ilgili, -a ait) * omurganın alt kısmındaki, belin alt ve
pelvis bölgesi olan sakrum bölgesiyle ilgili olan veya sakrum çevresinde
gelişen yapısal klinik durumla ilgili
sakrum :
lat. * sacrum (sacer (kutsal, hürmet edilen, dokunulmaz) + um (isim yapım eki)
) * omurganın en alt kısmında yer alan, leğen kemiğiyle birleşen ve beş omurun
kaynaşmasıyla oluşmuş üçgen şekilli kemik
saksagliptin :
lat. * sax (ön ek) + gly (glykys (şeker, tatlı) + ptin (DPP-4 (dipeptidil
peptidaz-4) inhibitörleri sınıfı eki) * tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan,
kan şekerini düşürmeye yardımcı DPP-4 inhibitörleri sınıfına ait oral
antidiyabetik ilacın etken maddesi (C18H25N3O2)
saksağan :
tür. * sakızgan (sakız (şakımak, ötmek) + gan (sıfat yapım eki) ) * Pica pica
türü, siyah-beyaz tüyleri ve parlak nesnelere ilgisiyle bilinen, kargagiller
familyasından zeki bir kuş türü
saksı :
tür. * sak (saklamak, muhafaza etmek, korumak, içine almak; uyanık olmak,
bilinçli olmak, dikkatli olmak) + sı (isim yapım eki) * bitki yetiştirmek için
içine toprak konulan kap, çiçek kabı
saksıgüzeli :
tür. * saksı (bitki yetiştirmek için içine toprak konulan kap, çiçek kabı) +
güzel (hoş, zarif, iyi) + i (iyelik eki) * dam koruğugiller (Crassulaceae)
familyasından gelen, yaprakları etli ve çiçekleri başak şeklinde olan, saksıda
yetiştirilmeye uygun, genellikle kayalık alanlarda veya duvar üstlerinde
yetişen, yumru köklü ve otsu bir bitki türü
saksikolöz :
lat. * saxum (kaya, taş) + colere (yaşamak, yerleşmek, yetiştirmek, bakmak,
gözetmek, beslemek) + osus (ile ilgili, -a ait) * kayalar üzerinde yaşayan,
kaya yarıklarında veya taşlık alanlarda yetişen organizmalarla ilgili olan,
kayada yaşayan, kaya seven
saksofon :
fra., gre. * Sax (Belçikalı müzik aleti yapımcısı Adolphe Sax'ın soyadından) +
phone (ses) (gre.) * üflemeli çalgılar sınıfında yer alan, metal gövdeye sahip
olup tek kamış ve ağızlık aracılığıyla hava titreşimleriyle ses üreten, caz,
klasik ve popüler müzikte yaygın kullanılan bir müzik aleti
sakson :
lat. * Saxones (Cermen kökenli bir halk adı; Saksonlar) (sax (kısa kılıç,
bıçak) + ones (topluluk/çoğul eki) ) * Orta Çağ’da Avrupa’nın özellikle bugünkü
Almanya ve İngiltere bölgelerinde yaşamış Cermen kökenli bir halkı ifade eden
ve tarihsel olarak Anglo-Sakson kültürünün oluşumunda önemli rol oynamış etnik
topluluk
saksonya :
lat. * Saxones (Cermen kökenli bir halk adı; Saksonlar) (sax (kısa kılıç,
bıçak) + ones (topluluk/çoğul eki) ) + eia (isim yapım eki) * Saksonların
yerleştiği tarihsel Cermen halkından adını alan ve günümüzde Almanya’nın doğu-kuzeydoğusunda
yer alan bir federal eyalet
sakşın :
lat., ing. * suctio (emme, içine çekme) (sugere (emmek, içine çekmek) + tio
(isim yapım eki) ) (lat.); suction (ing.) * bir ortamda gaz, sıvı veya
parçacıkların düşük basınç veya vakum etkisiyle bir yöne doğru çekilmesi veya
emilmesi işlemi, emme, içe çekme
sakubitril :
lat. * sacu (süksinik asit veya süksinil türevi eki) + bi (biphenyl grubu) +
tril (nitril (-C≡N) veya benzeri fonksiyonel bağ grubu belirteci) * özellikle
kalp yetersizliğinin tedavisinde, genellikle valsartan ile birlikte kullanılan;
neprilizin enzimini inhibe ederek natriüretik peptitlerin etkisini artıran,
böylece damar genişlemesi ve sodyum atılımını destekleyen ilacın etken maddesi
(C24H29NO5)
sakuleta :
lat. * sacculus (küçük kese, kesecik, torbacık) (sac (çanta, torba, kese,
çıkın) + culus (küçültme eki) ) + ettus (küçültme eki) * kişisel eşyaları
taşımak için kullanılan hafif, küçük boyutlu çanta türü, çantacık, torbacık,
kesecik
sakur :
jap. * sakura (kiraz çiçeği) * Japon kültüründe kiraz ağacının çiçeğini ifade
eden, özellikle ilkbaharda kısa süreli açan, estetik, geçicilik, baharın ve
geçiciliğin simgesi ve yenilenme anlamlarını simgeleyen çiçek türü
saky :
ara. * saka (sulamak, akıtmak, yağdırmak, dökmek) * sulama, akıtma, dökme
(sequence, séquence, Sequenz (akış, dizi, sıra) (ing., fra., alm.) )
sal :
tür. * sal (kütük, birbirine bağlanmış ağaç kütüklerinden oluşan su üstünde
yüzebilen basit taşıma aracı; ahşap yüzey) * suda seyreden geniş nesne, suya
"sal"ınmış; nehir, göl veya deniz gibi su yüzeylerinde insan veya yük
taşımak amacıyla birbirine bağlanmış ağaç kütüklerinden veya geniş düz tahta
parçalarından oluşan, motor veya yelken gibi gelişmiş sistemler içermeyen ilkel
su taşıma aracı (sail, segeln (denize açılmak, seyretmek, denizde seyretmek)
(ing., alm.) )
sala :
ara. * sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak) + t (isim yapım eki) * dua,
ibadet, namaz; İslam kültüründe Allah’a yönelerek yapılan dua, ibadet ve
özellikle belirli ritüel hareket ve okumaları içeren namaz eylemi; Hz.
Muhammed’e (s.a.s.) selam, övgü ve Allah'tan rahmet dilemek amacıyla,
genellikle Cuma namazı öncesi, cenaze ilanı veya mübarek günlerde minarelerden
okunan manzum dua formu
salabet :
ara. * salaba (sertleşmek, katılaşmak, sağlamlaşmak) * bir şeyin kırılmaya,
bükülmeye veya etkilenmeye karşı gösterdiği direnç, sertlik ve dayanıklılık,
sertlik, katılık, sağlamlık, metanet, dayanıklılık
salacak :
tür. * sal (kütük, birbirine bağlanmış ağaç kütüklerinden oluşan su üstünde
yüzebilen basit taşıma aracı; ahşap yüzey) + acak (araç eki) * üstünde ölü
yıkanılan tahta yüzey, teneşir, kerevet; İstanbul'un Üsküdar ilçesinde, Kız
Kulesi manzarasıyla ünlü tarihi bir semt
salacia :
lat. * salacia (Roma mitolojisinde Neptunus’un eşi olan deniz tanrıçası) *
Celastraceae (iğdeotugiller) familyasına bağlı, çoğunlukla tropikal ve
subtropikal bölgelerde yetişen, odunsu sarılıcılar, çalılar ve küçük ağaçları
içeren bitki cinsi
salah :
ara. * sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek,
selamlamak) + h (isim yapım eki) * boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere
kapanma, dua, ibadet, namaz; İslam kültüründe Allah’a yönelerek yapılan dua,
ibadet ve özellikle belirli ritüel hareket ve okumaları içeren namaz eylemi;
Hz. Muhammed’e (s.a.s.) selam, övgü ve Allah'tan rahmet dilemek amacıyla,
genellikle Cuma namazı öncesi, cenaze ilanı veya mübarek günlerde minarelerden
okunan manzum dua formu (salus, salut (selamlama), salutare (selamlamak,
saygısını sunmak) (lat.) )
salahattin :
ara. * salah (doğruluk, iyilik, düzgünlük, erdem, uygunluk, elverişlilik) + el
(ön ek, artikel) + deyn, din (inanç, hüküm, hesap, yol, ibadet düzeni; borç) *
dinin doğruluğu/iyiliği; erkek ismi
salahiyet :
ara. * salah (doğruluk, iyilik, düzgünlük, erdem, uygunluk, elverişlilik) + iy
(ile ilgili, -a ait) + et (isim yapım eki) * bir kişiye hukuk, idare veya resmî
düzen içinde belirli işleri yapabilme, karar verebilme ve temsil edebilme gücü
ve yetkisi veren durum, yetkinlik
salak :
tür. * sal (hareket ettirmek, bırakmak) + ak (sıfat yapım eki) * kendini
salmış, salınmış, bırakılmış, kendi haline bırakılmış; zihinsel kapasitenin
düşük olduğu veya düşünmeden, mantıksız ve dikkatsiz davranışlar sergileyen,
aptal, moron, idiot, aptal, bön, gerzek, budala
salam :
lat., ita. * salumen (tuzlanmış) (sal (tuz) + men (ile ilgili, -a ait) )
(lat.); salame (kıyılmış etin baharatlanıp fermente edilmesiyle yapılan
yiyecek) (ita.) * kıyılmış etin tuz, baharat ve çeşitli katkılarla karıştırılıp
bağırsak veya yapay kılıflar içinde fermente edilerek kurutulmasıyla elde
edilen, dilimlenerek soğuk tüketilen işlenmiş et ürünü
salamander :
gre., far. * salamandra (ateşin içindeki, semender, ateşböceği veya mitolojik
ateş yaratığı, ateş kertenkelesi) (gre.) samandar (semender, ateşböceği veya
mitolojik ateş yaratığı) (far.); * amfibik (hem karada, hem denizde
yaşayabilen) sürüngenler (reptilia) familyasından, nemli ortamlarda yaşayan,
bazı türleri parlak renkli ve toksik deri salgısına sahip olan kuyruklu
kurbağa; mitolojik ve antik inançlarda ateşin içinde yaşadığına, hatta ateşi
söndürdüğüne veya ondan beslendiğine inanılan efsanevi bir yaratık
salamandra :
gre. * salamandra (semender) * Caudata (kuyruklu iki yaşamlılar) takımındaki
semenderleri ifade eden Latince cins adı; Salamandridae (semendergiller)
familyasına bağlı, özellikle karasal yaşamı tercih eden, uzun gövdeli ve
kuyruklu iki yaşamlıları içeren cins
salamandra :
gre. * salamandros (kertenkeleye benzeyen, ateşe dayanıklı mitolojik canlı) *
nemli ortamlarda yaşayan, hem karada hem suda bulunabilen, bazı türleri zehirli
deri salgısına sahip olan ve halk inanışlarında ateşe dayanabildiği düşünülen
kuyruklu amfibi hayvan
salamandridae :
gre. * salamandra (semender) + idae (-giller, bitki familyası eki) * Caudata
(kuyruklu iki yaşamlılar) takımına bağlı, Avrupa, Asya, Kuzey Afrika ve Kuzey
Amerika’da yayılış gösteren, çoğunlukla uzun gövdeli ve kuyruklu, bazı türleri
karasal bazıları sucul yaşam süren, semenderleri ve tritonları içeren iki
yaşamlılar familyası, semendergiller
salamanje :
fra. * salle (oda, salon) + à (-a doğru, yönelim) + manger (yemek yemek) *
yemek salonu
salamura :
lat., gre. * sal (tuz) (lat.) + halme (sos), halmuris (tuzluluk, baharatlı sos)
(gre.); muria, muries (lat.) * peynir, turşu, asma yaprağı, balık, et, zeytin
gibi yiyeceklerin, bozulmaması için içinde tutuldukları tuzlu suya ve içindeki
yiyeceğe verilen isim
salangan :
mal. * sal (mağara, yuva, oyuk) + angan, agan (yer, yuva, barınma; bazı
Austronesian lehçelerde “yuva kurma” anlam alanı) * Güneydoğu Asya’da özellikle
mağaralarda yaşayan ve yuvasını tükürük benzeri salgılarla yapan, yuvaları “kuş
yuvası çorbası” yapımında kullanılan küçük swift türü kuşları ifade eden
zoolojik isim
salangidae :
lat. * salanx (akarsu salyangozu balığı, Salanx cinsi) + -idae (-giller, hayvan
familyası eki) * Osmeriformes (alabalıksı balıklar) takımına bağlı, Doğu
Asya’nın tatlı ve acı sularında yaşayan, küçük, ince ve çoğunlukla saydam
gövdeli, erişkinlerinde pul bulunmayan ve “whitebait” olarak bilinen küçük
balıkları içeren familya, salangidgiller, cam balığıgiller
salapurya :
ita. * scialuppa (büyük yük gemisi) (scialare (serbest bırakmak, rahatça
kullanmak) + luppa (kapalı küçük araç, kap, taşıma kabı) ) * büyük gemilerde
taşınan, acil durumlarda yolcu ve mürettebatın tahliyesi için kullanılan, küçük
boyutlu ve genellikle kürek veya küçük motorla hareket eden cankurtaran botu
türü
salar :
far. * salar (önder, komutan, yönetici, baş kişi) * askeri, idari veya
toplumsal bir topluluğun başında bulunan, yönetme ve komuta etme yetkisine
sahip lider, bey veya kumandan, kafile veya kabile reisi; baş; başkan, reis, en
büyük amir, bşkumandan
salaş :
mac. * szallas (konaklama yeri, ev), szall (konmak, konaklamak, ikamet etmek) +
as (isim yapım eki) ) * bakımsız, düzensiz, özensiz yapılmış veya görünüş
bakımından derme çatma izlenimi veren yer, yapı veya ortam, derme çatma yapı
salaşpur :
san. * sala (ev, yapı, salon, barınak) + pura (şehir, yerleşim, kale-şehir) *
Seyrek dokunmuş, hafif ve genellikle astarlık olarak kullanılan, kökeni
Hindistan'daki bir şehre dayanan kumaş türü
salat :
ara. * sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı
göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) * boyun eğme, saygı gösterme,
selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz; İslam kültüründe Allah’a yönelerek
yapılan dua, ibadet ve özellikle belirli ritüel hareket ve okumaları içeren
namaz eylemi; Hz. Muhammed’e (s.a.s.) selam, övgü ve Allah'tan rahmet dilemek
amacıyla, genellikle Cuma namazı öncesi, cenaze ilanı veya mübarek günlerde
minarelerden okunan manzum dua formu (salus, salut (selamlama), salutare
(selamlamak, saygısını sunmak) (lat.) )
salata :
lat. * salatus (salare (tuzlamak) (sal (tuz) + are (fiil mastar eki) ) + tus
(geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) * Romalıların yeşillikleri tuz, yağ ve sirke
ile tatlandırma geleneğine (herba salata) dayanan
salat-ı vusta :
ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet,
namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı
göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + i (tamlama eki) + vusta (orta)
* genellikle ikindi namazı olarak yorumlansa da, sabah veya öğle namazı olduğu
da belirtilen, tevazu ve itidali temsil eden kavram
salatin :
ara. * salata, sallata (hükmetmek, hakim olmak, tahakküm altına almak, yetki
sahibi olmak, egemen olmak), sultan (şah, padişah, hükümdar) * sultanlar,
şahlar, padişahlar, hükümdarlar
salat-ül asr :
ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet,
namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı
göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + asr
(ikindi vakti, günün öğleden sonraki kısmı; dönem, devir, çağ) * İslam’da gün
içinde kılınan beş vakit namazdan biri olan, öğleden sonra güneşin batıya
yönelmesinden önce kılınan “ikindi namazı"
salat-ül fecr :
ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet,
namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı
göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + fecr
(şafak, tan, gün ağarması) * İslam’da güneş doğmadan önce, şafak vaktinde
kılınan ve günün ilk vakit namazı olan sabah (fecr) namazı, sabah namazı
salat-ül id :
ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet,
namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı
göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + id
(bayram) * İslam’da Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı gibi dinî bayram günlerinde
topluca kılınan, özel hutbe ve cemaat ibadeti içeren bayram namazı, bayram
namazı
salat-ül işa :
ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet,
namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek,
selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + işa (yatsı zamanı,
akşam ile yatsı namazı arasındaki vakit) * İslam’da gün batımından sonra,
gecenin ilk saatlerinde kılınan ve günlük beş vakit namazın sonuncusu olan
yatsı namazı, yatsı namazı
salat-ül mağrib :
ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet,
namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı
göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + mağrib (batış,
gün batımı, güneşin battığı yer/zaman) * sonra kılınan ve günlük beş vakit
namazdan biri olan akşam (mağrib) namazı, akşam namazı
salat-ül vitr :
ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet,
namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı
göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + vitr,
vetr (tek, bir, çift olmayan) * İslam’da genellikle yatsı namazından sonra
kılınan, tek rekât veya tek sayılı rekâtlarla yapılan ve “gecenin son ibadeti”
olarak kabul edilen nafile/ vacip nitelikli namaz, vitir namazı
salat-üz zuhr :
ara. * salat (boyun eğme, saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet,
namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek,
selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + zuhr (ortaya çıkma,
belirme, meydana çıkma; öğle, güneşin en yüksek noktadan sonra batıya kaydığı
zaman) * İslam’da güneşin tepe noktasını geçmesinden sonra, öğle vaktinde
kılınan ve günlük beş vakit namazdan biri olan öğle namazı, öğle namazı
salavat :
ara. * salat (saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz)
(sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek,
selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + vat (çoğul eki) * saygı ile eğilmeler,
boyun eğmeler, saygı göstermeler, selamlamalar, yere kapanmalar, dualar,
ibadetler, namazlar
salb :
ara. * salaba (asmak, bir yere takıp aşağı sarkıtmak) * asma; darağacına çekme,
çarmıha germe; kemikten yağ çıkarma
salbutamol :
lat. * salus (sağlık, esenlik, güvenlik, kurtuluş) + butyl (dört karbonlu alkan
zincirinden türeyen, organik kimyada yan grup olarak kullanılan ve özellikle
bileşiklerin yapısında hidrokarbon zinciri şeklinde yer alan “C4H9-” yapısını
ifade eden kimyasal radikal grubu) (butyrum (tereyağı) + yl (bir hidrokarbondan
bir hidrojen çıkarıldığında oluşan yan grup olan radikal belirteci) ) + ol
(alkol grubu (-OH) eki) * özellikle astım ve bronşit gibi solunum yolu
hastalıklarında bronşları genişleterek nefes almayı kolaylaştıran, kısa etkili
beta-2 agonist sınıfına ait sentetik bir bronkodilatör ilacın etken maddesi
(C13H21NO3)
salça :
lat. * salsus (tuzlu) (sal (tuz) + osus (ile ilgili, -a ait) ) (lat.); salsa
(ita.) * domates, biber veya benzeri sebzelerin ezilip kaynatılması ve suyunun
yoğunlaştırılmasıyla elde edilen, yemeklere renk ve tat vermek için kullanılan
kıvamlı gıda ürünü
salda :
ara. * sald (taş, kaya, çok sert şey) * Türkiye’nin Burdur ilinde yer alan,
kireç taşlı yapısı ve beyaz plajlarıyla “Türkiye’nin Maldivleri” olarak anılan
Salda Gölü’nün adı, Gökçe, Kayadibi (solid, solide (sert, katı) (ing., fra.,
alm) )
saldırgan :
tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri
doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + dır (etken fiil eki)
+ gan (sıfat yapım eki) * başkalarına zarar vermeye eğilimli olan, öfke veya
düşmanca tutumla fiziksel veya sözlü zarar verme davranışı gösteren, saldıran,
atak eden, hücum eden
saldırı :
tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri
doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + dır (etken fiil eki)
+ ı (isim yapım eki) * bir kişi, grup veya hedefe zarar vermek amacıyla yapılan
planlı veya ani fiziksel, ruhsal, sözel veya dijital nitelikli zorlayıcı eylem,
atak, hücum
salep :
ara. * sahlab (Orchis türü yabani orkide bitkilerinin yumrularından elde edilen
nişastalı toz, un) * orkide yumrularından elde edilen nişastalı tozdan yapılan,
özellikle kışın sıcak içecek olarak tüketilen geleneksel içecek
salevat :
ara. * salat (saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet, namaz)
(sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı göstermek,
selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + vat (çoğul eki) * saygı ile eğilmeler,
boyun eğmeler, saygı göstermeler, selamlamalar, yere kapanmalar, dualar,
ibadetler, namazlar; Yahudi ibadet geleneğinde özellikle Tevrat okumaları ve
cemaat duaları sırasında Tanrı’ya yöneltilen kutsama ve övgü ifadelerini veya
toplu dini ilahiler; havralar
salgı :
tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri
doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + gı (isim yapım eki) *
canlı organizmaların bezler aracılığıyla ürettiği ve vücut içinde veya dışında
belirli bir işlev için kullanılan sıvı veya madde (örneğin hormon, enzim, mukus
vb.)
salgın :
tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri
doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + gın (isim yapım eki)
* bulaşıcı bir hastalığın kısa sürede geniş bir coğrafyada çok sayıda insana
yayılması durumu
salhane :
ara., far. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek,
düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak) (ara.) + hane
(ev, yer, mekan, mesken, konak, konut, yuva) (far.) * hayvanların kesildiği,
etin hazırlanıp satışa sunulduğu mezbaha veya kesimhane
salı :
ara. * salis (üçüncü; üçüncü gün); Eski sistemde pazarın kurulduğu yani işlerin
başladığı gün olan Bazar veya Pazar günü haftanın ilk günü addedilmiştir. *
haftanın ikinci günü
salık :
tür. * sal (ileri-geri hareket ettirmek, serbest bırakmak, bırakmak, ileri
atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak; iletmek, göndermek,
bildirmek, haber vermek) + ık (isim yapım eki) * bir konuda bilgi verme, yol
gösterme, uyarma amacıyla söylenen söz, tavsiye, öğüt
salıncak :
tür. * sal (ileri-geri hareket ettirmek, serbest bırakmak, bırakmak, ileri
atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak) + ın (dönüşlü fiil
eki) + cak (araç eki) * genellikle iki ip veya zincirle asılı olan, oturularak
ileri geri ritmik şekilde sallanmak için kullanılan eğlence veya dinlenme aracı
salınım :
tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri
doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + ın (dönüşlü fiil eki)
+ ım (isim yapım eki) * bir cismin, sistemin veya dalganın denge konumu
etrafında düzenli veya düzensiz şekilde ileri-geri hareket etmesi veya titreşim
göstermesi durumu, osilasyon
salıpazarı :
ara., * salis (üçüncü; üçüncü gün; Pazartesi'den sonra, Çarşamba'dan önce olan
gün) + bazar (ürün ve hizmet satışının yapıldığı açık veya kapalı yer, ticaret
yeri; çarşı, market, pazar) (far.) * Samsun’un bir ilçesi
salib :
ara. * salaba (sertleşmek, katılaşmak, sağlamlaşmak; dik durmak; asmak, bir
yere takıp aşağı sarkıtmak) * Hristiyanlıkta İsa’nın gerildiği, ahşap veya
metal direklerden oluşan ve insanın bağlanarak veya çivilenerek idam edildiği
tarihi infaz aracı olan çarmıhı simgeleyen, dikey ve yatay iki çizginin
kesişmesiyle oluşan sembol, haç, çarmıh
salicaceae :
lat. * salix (söğüt) + -aceae (-giller, bitki familyası eki) * Malpighiales
(ebegümeci çiçekliler) takımına bağlı, çoğunlukla ağaç ve çalılardan oluşan;
söğüt (Salix), kavak (Populus) ve bunlarla akraba cinsleri içeren, yaprakları
genellikle almaşık ve çiçekleri çoğunlukla tek eşeyli olan bitki familyası,
söğütgiller
salih :
ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek,
düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak) * iyi,
doğru, düzgün; erkek ismi
saliha :
ara. * salaha (iyileştirmek, düzeltmek, iyi yapmak, doğru hale getirmek,
düzeltmek, işlemek, hazırlamak; iyi, faydalı, uygun ve doğru olmak), salih
(iyi, doğru, düzgün, dürüst) + a (dişil eki) * iyi, doğru, düzgün, dürüst,
erdemli, dinin emirlerine uyan, iffetli ve elverişli kadın
salihat :
ara. * salih (iyi, doğru, düzgün, dürüst) + at (çoğul eki) * doğru, faydalı ve
Allah katında makbul kabul edilen iyi davranışlar, işler ve ameller, iyilikler
salihli :
ara., tür. * salih (iyi, doğru, düzgün, dürüst) (ara.) + li (ile, beraber,
birlikte, sahibi) (tür.) * Manisa'nın bir ilçesi
salik :
ara. * silk (dizi, sıra; yol, tarik; iplik, hayt), süluk (bir gruba girme, bir
yolu takip etme, tarikate bağlanma) * bir yol tutmuş olan, yolda giden,
tarikate tabi olan
salim :
ara. * salima (sağ olmak, sağlam olmak, güvende olmak, zarar görmemek), selm
(güven, emniyet) * sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ,
sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz, selim; erkek ismi
salime :
ara. * salima (sağ olmak, sağlam olmak, güvende olmak, zarar görmemek), salim
(sağlam, güvenli, zarar görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen,
güvenli, eksiksiz, temiz, kurtulmuş) + e (dişil eki) ) * sağlam, güvenli, zarar
görmemiş, güvenilir, barışık, sağ, sağlıklı, esen, güvenli, eksiksiz, temiz
kadın; kadın ismi
salimen :
ara. * salima (sağ olmak, sağlam olmak, güvende olmak, zarar görmemek), salim
(sağlam, güvenli, zarar görmemiş, esen, güvenli) + en (gibi, olarak) * zarar
görmeden, güvenli ve sağlıklı bir şekilde, sağ olarak, esenlikle
salin :
lat. * sal (tuz) + in (kimyasal madde eki) * içeriğinde %0,9 oranında sodyum
klorür (tuz) bulunan, vücut sıvısıyla aynı ozmotik basınca sahip olduğundan
yara temizliği, damar yoluyla sıvı takviyesi ve burun nemlendirme gibi
amaçlarla kullanılan steril, izotonik su çözeltisi, serum fizyolojik (NaCl)
salinasyon :
lat. * salinare (sal (tuz) + in (kimyasal madde eki) + are (fiil mastar eki) )
+ tio (isim yapım eki) * özellikle toprak veya su ortamlarında tuz oranının
artmasıyla meydana gelen tuzlanma süreci
saline :
lat. * salinatus (salinare (sal (tuz) + in (kimyasal madde eki) + are (fiil
mastar eki) ) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) (lat.); saliné (tuzlu,
tuzlanmış) (fra.) * tuzlu hale getirilmiş, tuz eklenerek tuz oranını artırılmış
salinite :
lat. * salinare (sal (tuz) + in (kimyasal madde eki) + are (fiil mastar eki) )
+ itas (isim yapım ve durum eki) * bir su kütlesinde (deniz, göl veya yeraltı
suyu gibi) çözünmüş tuzların toplam yoğunluğu veya tuzluluk derecesi
salinometre :
lat. * sal (tuz) + in (kimyasal madde eki) + metron (ölçü) * su, toprak veya
çözeltilerde bulunan tuz yoğunluğunu (saliniteyi) ölçmek için kullanılan ölçüm
cihazı
salip :
ara. * salaba (sertleşmek, katılaşmak, sağlamlaşmak; dik durmak; asmak, bir
yere takıp aşağı sarkıtmak) * Hristiyanlıkta İsa’nın gerildiği, ahşap veya
metal direklerden oluşan ve insanın bağlanarak veya çivilenerek idam edildiği
tarihi infaz aracı olan çarmıhı simgeleyen, dikey ve yatay iki çizginin
kesişmesiyle oluşan sembol, haç, çarmıh
salise :
ara. * selase (üç), salis (üçüncü) + e (isim yapım eki) * üçüncü olma;
saniyenin (ikinci olma) altmışta birini ifade eden zaman birimi
salisilat :
lat., gre. * salix (söğüt ağacı) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon
veya türev eki) (gre.) ) + ate (tuz veya ester eki) (lat.) * söğüt kabuğundan
türeyen salisilik asidin tuz veya ester formunu ifade eden, ağrı kesici ve ateş
düşürücü etkileri olan kimyasal bileşik sınıfı (C7H5O3⁻)
salisilik :
lat. * salix (söğüt ağacı) + yl (ester eki) + icus (ile ilgili, -a ait) * söğüt
ağacından türetilen bileşiklerle ilişkili olan, özellikle salisilik asit ve
türevlerini ifade eden ve organik kimyada ağrı kesici, iltihap giderici ve
antiseptik özellikli maddeler grubu
salisilik asit :
lat. * salix (söğüt ağacı) + yl (ester eki) + icus (ile ilgili, -a ait) +
acidum (asit, ekşi) * söğüt kabuğundan doğal olarak elde edilebilen veya
sentetik olarak üretilen, ağrı kesici, ateş düşürücü ve antiinflamatuar
ilaçların sentezinde kullanılan aromatik organik asit bileşiği (C7H6O3)
saliva :
lat. * saliva (tükürük, salya) * ağız içindeki tükürük bezleri tarafından
üretilen, sindirime yardımcı olan, ağızın nemli kalmasını sağlayan ve bazı
enzimler içeren biyolojik sıvı
salivari :
lat. * salivarius (tükürükle ilgili, salya ile ilgili) (saliva (tükürük, salya)
+ aris (ile ilgili, -a ait) ) * tükürük bezleriyle, tükürük salgısıyla veya
ağız içi tükürük üretimiyle ilgili
salivasyon :
lat. * saliva (tükürük, salya) + tio (isim yapım eki) * tükürük bezlerinin
uyarılması sonucu ağız boşluğuna tükürük salgılanması süreci, tükürük üretimi
ve akışı
salix :
lat. * salix (söğüt) * Salicaceae (söğütgiller) familyasına ait ağaç ve çalı
türlerini ifade eden, özellikle nemli alanlarda yetişen ince dallı, esnek
yapılı ağaç grubu
salkım :
tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri
doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + kım (isim yapım eki)
* üzüm, kiraz gibi meyvelerin veya çiçeklerin dal üzerinde bir arada ve aşağı
doğru sarkarak oluşturduğu küme
sallabaş :
tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri
doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + la (ikinci tekil
şahıs emir kipi eki) + baş (kafa, tepe, uç) * başı sürekli sallanan; her sözü
düşünmeden onaylayan (kişi) (mecazi)
sallamak :
tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri
doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + la (etken fiil eki) +
mak (fiil mastar eki) * bir nesneyi, organı veya aracı ileri-geri veya yanlara
doğru ritmik biçimde hareket ettirmek, sarsmak veya dalgalandırmak
sallapati :
tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri
doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + la (etken fiil eki) +
podos (taban, dip, zemin; ayak tabanı) (gre.); pes, pedis (ayak, adım) (lat.) *
düzensiz, özensiz, baştan savma, dağınık, gelişigüzel ve dikkatsizce
sallasırt :
tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri
doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + la (etken fiil eki) +
sırı (kalın ve sert iple dikmek), sırt (hayvanların sırtında bulunan kalın ve
sert kıl, yele; tepe (Oğuz'ca) ) * yalnızca bir şeyi kaldırıp sırtına, omuzuna
almak, yüklenmek
sallos :
gre. * salos (dalgalanma, çalkantı, denizin huzursuz hareketi) * Hz.
Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula Salomonis’te maji
ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme Sanatı) bölümünde
yer alan, bir timsahın üzerinde dük asasıyla simgelenen, insanlar arasında
özellikle kadın ve erkek ilişkilerinde aşkı, sevgiyi ve şehveti uyandırma
gücüne sahip olduğuna inanılan 19. cin
salmak :
tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri
doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + mak (fiil mastar eki)
* bırakmak, serbest bırakmak, akışına izin vermek
salman :
tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri
doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + man (-cı, yapan, eden
eki) * salma işi yapan, serbest bırakan, bırakma/dağıtma işiyle ilgili kişi
salmastra :
lat., gre. * salvare (korumak, kurtarmak, şifa vermek, sağ salim kılmak) (lat.)
+ mastikhe (sakız reçinesi; macun, dolgu malzemesi; sızdırmazlık için
kullanılan reçineli madde) (gre.) * makinelerde hareketli (döner mil) ve sabit
(gövde) parçalar arasında sızdırmazlığı sağlayan, pompa, vana, karıştırıcı ve
mil yataklarında yüksek basınç ve sıcaklık altında çalışarak sistem
verimliliğini artıran, sıvı veya gaz kaçaklarını önleyen endüstriyel conta
elemanı
salmeterol :
lat * sal (salbumatol C13H21NO3) + methyl (metil (CH3) grubu) (methy (şarap) +
hyle (ahşap, odun, tahta, ağaçlık, orman, fıçı) ) + erol, terol (β₂- adrenerjik agonist
bronkodilatör reseptör etkili bileşik sınıfı) * β₂-adrenerjik reseptör agonisti olan, bronş düz
kaslarını gevşeterek hava yollarını genişleten ve özellikle astım ile kronik
obstrüktif akciğer hastalığının (KOAH) idame tedavisinde kullanılan
bronkodilatör ilacın etken maddesi (C25H37NO4)
salmo salar :
lat. * salmo (som balığı, alabalık, somon; Amerikalı veteriner hekim Daniel
Elmer Salmon'un soyadından) + salaris (sıçrayan, zıplayan, fırlayan, atlayan)
(salire (çıkmak, atılmak; bir göreve atılmak, girişmek; sıçramak, zıplamak,
fırlamak, atlamak) + aris (ile ilgili, -a ait) ) * Salmonidae (somongiller)
familyasına bağlı, Kuzey Atlantik havzası ve bağlantılı nehirlerde yaşayan,
deniz ile tatlı su arasında göç eden, ekonomik ve ekolojik açıdan önemli bir
balık türü, Atlantik somonu
salmo trutta :
lat. * salmo (som balığı, alabalık, somon; Amerikalı veteriner hekim Daniel
Elmer Salmon'un soyadından) + trutta (alabalık) * Salmonidae (somongiller)
familyasına bağlı, Avrupa, Asya’nın batısı ve Kuzey Afrika’da yayılış gösteren,
tatlı su ve deniz arasında göç edebilen veya yaşamını tamamen tatlı suda
sürdürebilen balık türü; kahverengi alabalık, dere alabalığı
salmonella :
ing., lat., gre. * salmon (Amerikalı veteriner hekim Daniel Elmer Salmon'un
soyadından) (ing.) + ella, ellus (küçültme eki) (lat.) * insan ve hayvanlarda
gıda zehirlenmesi, bağırsak enfeksiyonu ve tifo benzeri hastalıklara yol
açabilen gram-negatif bakteri cinsi
salmonelloz :
ing., lat., gre. * salmon (Amerikalı veteriner hekim Daniel Elmer Salmon'un
soyadından) (ing.) + ella, ellus (küçültme eki) (lat.) + osis (isim yapım,
durum, sorun, hastalık eki) (gre.) * Salmonella bakterilerinin neden olduğu,
genellikle kirli gıda veya su yoluyla bulaşan ve ishal, ateş, karın ağrısı gibi
belirtilerle seyreden enfeksiyon hastalığı
salmonidae :
ing., lat. * salmon (Amerikalı veteriner hekim Daniel Elmer Salmon'un
soyadından) (ing.) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) *
Salmoniformes (somon balıkları) takımına bağlı, çoğunlukla Kuzey Yarımküre’nin
soğuk ve temiz sularında yaşayan, somon, alabalık ve akrabalarını içeren balık
familyası, somongiller
salmoniformes :
ing., lat. * salmon (Amerikalı veteriner hekim Daniel Elmer Salmon'un
soyadından) (ing.) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) +
is (ile ilgili, -a ait) ) * Actinopterygii (ışınsal yüzgeçli balıklar) sınıfına
bağlı, somonlar, alabalıklar ve yakın akrabalarını içeren balıklar takımı;
somon biçimliler, somon balıkları takımı
salname :
far. * sal (yıl, sene) + name (kitapçık, mektup, risale, belge, yazı; birine
hitaben yazılmış yazı) * Osmanlı döneminde devlet kurumları, vilayetler veya
resmi teşkilatlar hakkında yıllık bilgi ve istatistikleri içeren resmi yıllık,
almanak veya kayıt kitabı
salon :
lat., fra. * sala (geniş oda, büyük kabul odası) (lat ); salon (fra.) *
evlerde, saraylarda veya kamusal yapılarda insanların bir araya geldiği,
oturma, kabul, toplantı veya etkinlik amacıyla kullanılan geniş oda veya mekan
saloz :
gre. * salos (salak, sersem, ahmak, dengesiz, moron, idiot, aptal, bön, budala)
* giyiniş veya davranışlarıyla seviyesiz, saf, aptal veya şaşkın görünen
salpa :
gre. * salpe (denizlerde yaşayan jelatinimsi tunikalı canlı) * Doğu Atlantik
Okyanusu, Akdeniz ve güneybatı Hint Okyanusu'nda bulunan, rüya balığı, salema,
inek çipura, karanteen, salpa, saupe, strepie veya goldline olarak da bilinen
salema porgy, çipura ve porjileri içeren Sparidae familyasına ait Sarpa
cinsinin monospesifik tek türü olan bir deniz ışın yüzgeçli balık türü
salpak :
tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri
doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + pak (sıfat yapım eki)
* gevşek, iş bilmez, tembel, dağınık veya beceriksiz
salpenjektomi :
gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü,
yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) + itis (iltihap,
enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) + ektomia (kesip çıkarma)
(ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome
(kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
kadınlarda yumurtalıkları rahme bağlayan fallop tüplerinden birinin (tek
taraflı) veya her ikisinin (çift taraflı) cerrahi yöntemle tamamen çıkarılması
işlemi (Genellikle dış gebelik, şiddetli enfeksiyon, tüp tıkanıklığı veya
kanser riski durumlarında uygulanır ve tüp bebek tedavisine engel olmaz.)
salpenjit :
gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü,
yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) + itis (iltihap,
enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * genellikle cinsel yolla
bulaşan enfeksiyonlar (özellikle klamidya veya gonore) sonucu gelişen, şiddetli
karın ağrısı, ateş ve anormal vajinal akıntı ile karakterize olan kadın üreme
sistemindeki fallop tüplerinin (yumurta kanallarının) bakteriyel enfeksiyonu ve
iltihaplanması
salpiglossis :
gre., lat. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü,
yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) (gre.) + glossa,
glotta (dil) (gre.), glossis (dil) (lat.) * Solanaceae (patlıcangiller)
familyasına ait, özellikle Güney Amerika kökenli, trompet/boru şeklinde çiçekleri
olan süs bitkisi
salpingo :
gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet) * boru, trompet
çalgısı; tüp biçimli anatomik yapı
salpingooforektomi :
gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü,
yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) + oophoron
(yumurtalık; dişi üreme hücresini ve hormonları üreten organ) (oon (yumurta;
dişi üreme hücresinin yumurta biçimindeki yapısı) + pherein (taşımak, götürmek,
getirmek), phoros (taşıyan, taşıyıcı, götüren, getiren) ) + ektomia (kesip
çıkarma) (ek (dış, dışarı, harici) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme)
(tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) *
enfeksiyon, tümör veya başka patolojik durumlar nedeniyle fallop tüpü ile
yumurtalığın birlikte veya tek taraflı olarak tamamen çıkarılması işlemi
salpingopeksi :
gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü,
yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) + pegnynai, pegnynein
(dikmek, sabitlemek, tespit etmek), pexia (sabitleme, dikme, sağlamlık) (pexis
(sabitleme, tutturma, dikleştirme) + eia (isim yapım ve durum eki) ) * fallop
tüpünün anormal hareketliliği, sarkması veya yer değiştirmesi durumlarında
tüpün cerrahi olarak pelvis içinde uygun bir yapıya dikilerek sabitlenmesi
işlemi
salpingoskop :
gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü,
yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) + skopein (gözlemek,
bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma,
bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * fallop tüplerinin
iç yüzeyini ve açıklığını doğrudan gözlemlemek amacıyla kullanılan optik
inceleme cihazı
salpinjit :
gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü,
yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) + itis (iltihap,
enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * genellikle cinsel yolla
bulaşan enfeksiyonlar (özellikle klamidya veya gonore) sonucu gelişen, şiddetli
karın ağrısı, ateş ve anormal vajinal akıntı ile karakterize olan kadın üreme
sistemindeki fallop tüplerinin (yumurta kanallarının) bakteriyel enfeksiyonu ve
iltihaplanması
salpinks :
gre. * salpinx, salpingos (boru, tüp, fallop tüpü, trumpet; fallop tüpü,
yumurtalık ile rahim arasındaki tüp biçimli üreme kanalı) * antik Yunan’da
trompet benzeri bir çalgı; rahimle yumurtalıklar arasındaki geçişi sağlayan,
sağlı sollu iki tarafta bulunan tüplerden her biri; fallop borusu
salsa :
lat. * salsus (tuzlu) (sal (tuz) + osus (ile ilgili, -a ait) ) * genellikle
sebze, meyve veya baharatların karıştırılmasıyla hazırlanan, yemeklere eşlik
eden akışkan veya yarı akışkan sos türü; Karayipler kökenli, oldukça hareketli,
ritmik ve enerjik bir Latin dansı ile müzik türü (Küba son, mambo ve caz gibi
farklı tarzların karışımından doğduğu için, "sos gibi karışım" anlamı
bağlamındanda)
salsal :
ara. * salsala (çalkalamak, sıvı çamur haline getirmek) * suyla doygun hâle
gelerek akışkan, yapışkan ve yarı sıvı kıvam kazanmış ince taneli toprak veya
çamur karışımı , balçık
salsalat :
lat. * salsola (tuzlu topraklarda yetişen bir bitki cinsi) + ate (asitin tuzu
veya esteri eki) * eklem iltihabı ve romatizma gibi ağrılı durumları tedavi
etmek için kullanılan, iltihap önleyici, salisilik asit türevi non steroid
ilacın etken maddesi (C14H10O5)
salt :
tür. * sal (salmak, bırakmak, ayırmak, serbest bırakmak) + t (sıfat ve isim
yapım eki) * başka unsurlardan ayrılmış ve tek başına kalan şey; katışıksız,
yalnızca, sırf, mutlak, yalnız, tek, yalın, yek, yegane
salta :
lat., ita. * salire, saltare (atlamak, sıçramak, zıplamak), saltus, saltum
(atlama, sıçrama, zıplama) (lat.); salto (sıçrama, şahlanma) (ita.) * eskimiş,
yakasız ve iliksiz kolları bol bir tür giysi veya denizcilikte kullanılan bir
merdiven türü, şeytan çarmıhı; köpeklerin arka ayakları üzerine kalkması;
denizcilikte gergin halatı gevşetme; kısa, yakasız ceket
saltanat :
ara. * salt (yalnız, sadece, katıksız, mutlak, tek, sırf, yalın, yek, yegane,
katı, kesin, değişmez) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + at (durum eki)
* bir sultanın veya mutlak hükümdarın egemenliği altında kurulan yönetim
biçimi, bu yönetim sırasında sahip olunan siyasi otorite ve bu egemenliğin
sürdüğü devlet düzeni, hükümdarlık, padişahlık, şahlık, sultanlık
saltarello :
lat. * salire, saltare (atlamak, sıçramak, zıplamak) + ellus (küçültme eki)
(lat.), ello (ita.) * İtalyan halk müziğinde özellikle Rönesans döneminden beri
bilinen, hızlı tempolu ve sıçrayarak yapılan adımlarla karakterize edilen canlı
halk dansı
saltık :
ara., tür. * salt (yalnız, sadece, katıksız, mutlak, tek, sırf, yalın, yek,
yegane, katı, kesin, değişmez) (ara.) + ık (sıfat yapım eki) (tür.) * felsefe
ve mantıkta herhangi bir koşula, sınırlamaya veya göreliliğe bağlı olmayan, her
durumda geçerli ve değişmez nitelik taşıyan, mutlak
salticidae :
lat. * salticus (sıçrayan, atlayan, zıplayan, fırlayan) (saltus (salire
(çıkmak, atılmak; bir göreve atılmak, girişmek; sıçramak, zıplamak, fırlamak,
atlamak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + icus (ile ilgili, -a ait)
+ idae (-giller, hayvan familyası eki) * Araneae (örümcekler) takımına bağlı,
iyi gelişmiş görme yetenekleri, kısa ve güçlü bacakları ile avına sıçrayarak
saldırmalarıyla bilinen, dünyanın en geniş örümcek familyalarından biri olan
örümcekler grubu, sıçrayan örümcekgiller
salto :
lat., ita. * salire, saltare (atlamak, sıçramak, zıplamak), saltus, saltum
(atlama, sıçrama, zıplama) (lat.); salto (ita.) * jimnastik ve akrobatik
hareketlerde kişinin havada tam veya kısmi dönerek yaptığı ileri, geri veya yan
yönlü takla şeklindeki sıçrama hareketi
salur :
tür. * sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri
doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) + ur (isim yapım eki) *
kılıç sallayan, silahşor, vardığı yerde kılıç ve çomağı ile iş gören,
saldırgan, asker salan; Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri olan Üçok kolu
salus :
lat. * salus (sağlık, esenlik, güvenlik, kurtuluş), salvus (sağ, sağlam, salim,
zarar görmemiş, güvenli, emniyetli, sağlıklı) * Roma mitolojisinde hem
bireylerin hem de devletin sağlık, refah, esenlik ve güvenliğini koruyan ilahi
güç olarak kişileştirilen ve aynı zamanda “iyilik hâli” ile “devletin selameti”
kavramlarını temsil eden tanrıça
salvage : lat.,
fra. * salvare (kurtarmak, tehlikeden korumak, sakınmak, şifa vermek, sağ salim
kılmak) (salvus (sağ, sağlam, salim, zarar görmemiş, güvenli, emniyetli,
sağlıklı) + are (fiil mastar eki) ) + agium (isim yapım eki ) (lat.); salvage
(kurtarma, kurtarılan eşya) (ing. * gemi kazası, yangın, afet veya benzeri
yıkıcı olaylardan sonra geriye kalan mal, yük veya değerli parçaların
kurtarılması, toplanması veya yeniden kullanılabilir hâle getirilmesi işlemi;
standart tedavilere (kanser, HIV vb.) yanıt vermeyen veya bu tedavilerin
başarısız olduğu durumlarda, hastayı veya bir organı/dokuyu kurtarmak amacıyla
uygulanan son çare veya ek tedavi/cerrahi prosedürler
salvaj :
lat., fra. * salvare (kurtarmak, tehlikeden korumak, sakınmak, şifa vermek, sağ
salim kılmak) (salvus (sağ, sağlam, salim, zarar görmemiş, güvenli, emniyetli,
sağlıklı) + are (fiil mastar eki) ) + agium (isim yapım eki ) (lat.); salvage
(kurtarma, kurtarılan eşya) (ing. * gemi kazası, yangın, afet veya benzeri
yıkıcı olaylardan sonra geriye kalan mal, yük veya değerli parçaların
kurtarılması, toplanması veya yeniden kullanılabilir hâle getirilmesi işlemi;
standart tedavilere (kanser, HIV vb.) yanıt vermeyen veya bu tedavilerin
başarısız olduğu durumlarda, hastayı veya bir organı/dokuyu kurtarmak amacıyla
uygulanan son çare veya ek tedavi/cerrahi prosedürler
salvele :
ara. * salavat (salat (saygı gösterme, selamlama, yere kapanma, dua, ibadet,
namaz) (sala (dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, boyun eğmek saygı
göstermek, selamlamak) + t (isim yapım eki) ) + vat (çoğul eki) ) + seleme
(teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek, kurtulmak, selamete ermek), selam
(esenlik, barış, kurtuluş, güvenlik, emniyet, huzur) * Hz. Muhammed’e salat ve
selam getirme (salavat okuma) ifadesi ("sallallahu aleyhi ve sellem"
veya "aleyhi's-salatu ve's-selam" gibi dua cümleleri)
salverform :
lat. * salvera (tepsi, sığ kap) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil,
biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * özellikle botanikte, çiçek taç
yapraklarının uzun ve dar bir tüp oluşturduğu, uç kısmının ise düz ve yayvan
biçimde açıldığı huni veya tepsi biçimli çiçek yapısı; tepsi biçimli, tabak
biçimli
salvia :
lat. * salvare (kurtarmak, tehlikeden korumak, sakınmak, şifa vermek, sağ salim
kılmak) (salvus (sağ, sağlam, salim, zarar görmemiş, güvenli, emniyetli,
sağlıklı) + are (fiil mastar eki) ), salvia (kurtarıcı, koruyucu, şifa veren) *
Lamiaceae familyasına ait, şifalı ve aromatik bitki cinsi
salvo :
lat., ita. * salvare (kurtarmak, tehlikeden korumak, sakınmak, şifa vermek, sağ
salim kılmak), salvus (sağ, sağlam, salim, zarar görmemiş, güvenli, emniyetli,
sağlıklı) (lat.); salvo (ita.) * sağ, sağlam, salim, zarar görmemiş, güvenli,
emniyetli, sağlıklı
salya :
gre., lat. * sialon, salia (ağız salgısı, tükürük) (gre.); saliva (lat.) * ağız
boşluğunda yer alan parotis, submandibular ve sublingual tükürük bezleri
tarafından salgılanan, büyük oranda su ile birlikte amilaz, mukin,
elektrolitler (sodyum, potasyum, klorür, bikarbonat), lizozim ve immünoglobulin
A gibi maddeler içeren ve hem sindirimin başlangıcını sağlayan hem de ağız içi
kayganlık, koruma ve antimikrobiyal savunma işlevi gören biyolojik sıvı
salyangoz :
gre. * sialon, salia (ağız salgısı, salya, tükürük) + ikos (ile ilgili, -a ait,
gibi) * Helicoidea (spiral kabuklular), familyasının, Mollusca (yumuşakçalar)
şubesinin, Gastropoda (Karındanbacaklılar) sınıfından olan, vücudu salgıladığı
mukus (salya benzeri yapışkan sıvı) ile hareket eden, spiral biçimli kabuğa
sahip, yavaş hareket eden karasal veya sucul yumuşakça canlıyı ifade eden
hayvan, sümüklü böcek
sam yeli :
ara., tür. * samma (içe işlemek, içe girmek, nüfuz etmek, içte olmak,
zehirlemek), samim (içtenlik, içten olma, iç, asıl, esas, temel, öz), samm (içe
işleyen yakıcı etki, zehir, öldürücü sıcak; yakıcı, kurutucu etki) (ara.) + yel
(rüzgar, esinti) + i (iyelik eki) (tür.) * özellikle Orta Doğu'da, Anadolu'da,
çöl iklimi olan bölgelerde yaz aylarında görülen, çok sıcak ve kuru yapısıyla
bitkileri kurutan, insanlarda bunaltı ve halsizlik hissi oluşturan yakıcı,
sıcak, kuru, tozlu rüzgar
saman :
tür. * saman (tahıl sapı ve kurumuş bitki artığı) * tahıl bitkilerinin harman
sonrası geriye kalan, hayvan yemi, yataklık veya yakacak olarak kullanılan
kurumuş sap ve yaprak kısımları
saman nezlesi :
tür., ara. * saman (tahıl sapı ve kurumuş bitki artığı) (tür.) + özellikle
polen, toz, küf gibi alerjenlere karşı bağışıklık sisteminin aşırı reaksiyonu
sonucu burun akıntısı, hapşırma, göz yaşarması ve tıkanıklık gibi belirtilerle
ortaya çıkan alerjik rinit hastalığı * hay fever; le rhume des foins;
Heuschnupfen r
samandağ :
tür. * saman (tahıl sapı ve kurumuş bitki artığı) + tağ, dağ (yüksek arazi,
tepe) * Hatay'nın bir ilçesi
samanyolu :
far. * kah (saman) + keşan (çekenler) (Gökyüzündeki beyazımsı görünümün saman
taşıyan bir arabanın izine benzetilmesi sonucu ortaya çıkan ve İran
mitolojisine dayaan isim) (far.); saman (tahıl sapı ve kurumuş bitki artığı) +
yol (bir yerden bir yere gitmek için iz, geçit, ilerleme hattı, güzergah) + u
(iyelik eki) (tür.) * gökyüzünde milyarlarca yıldızın oluşturduğu, Güneş
Sistemi’nin de içinde bulunduğu (galaksinin Orion Kolu (Yerel Kol) ) beyazımsı
şerit görünümündeki galaksi, saman serpilmiş yol
samara :
lat. * samara (kanatlı meyve, karaağaç meyvesi) * botanikte, tek tohum taşıyan
ve tohumun rüzgarla yayılmasını sağlayan kanat biçimli kuru meyve tipi; kanatlı
kuru meyve, kanatlı tohumlu meyve
samaryum :
rus., lat. * samarskite (Rus mineralog Vasili Samarsky-Bykhovets’in soyadından)
(rus.) + ium (element eki) (lat.) * adını samarskit mineralinden alan, atom
numarası 62, simgesi Sm olan, periyodik tabloda nadir toprak elementleri
arasında yer alan, manyetik özellikleri ve alaşım uygulamalarıyla kullanılan
gümüşi renkli kimyasal element
samba :
kim. * semba (göğüsle göğse çarpma, ritmik dokunuşla yapılan dans hareketi;
karşılıklı temasla yapılan dans selamlaşması) * karınla göğüs arasındaki ritmik
temasla yapılan dans hareketi; Afrika kökenli ritmik dans hareketlerinden
türeyerek Brezilya’da gelişen, güçlü vurmalı ritimlere dayanan ve özellikle
karnaval kültürüyle özdeşleşmiş canlı müzik ve dans türü
sambucus :
lat. * sambucus (antik bitki adı) * Adoxaceae familyasına ait, mürver çalı ve
ağaçlarını kapsayan bitki cinsi
samed :
ara. * samada (dayanmak, direnmek, sarsılmamak, sağlam durmak; yönelmek,
meyletmek) * hiçbir şeye muhtaç olmayan, varlığı kendinden olan, değişmeyen,
sarsılmaz ve her şeyin kendisine yöneldiği mutlak varlık, muhtaç olmayan
kuvvet; ihtiyaçların giderilmesi için başvurulan efendi; som, içi boş olmayan;
erkek ismi
samet :
ara. * samada (dayanmak, direnmek, sarsılmamak, sağlam durmak; yönelmek,
meyletmek) * hiçbir şeye muhtaç olmayan, varlığı kendinden olan, değişmeyen,
sarsılmaz ve her şeyin kendisine yöneldiği mutlak varlık, muhtaç olmayan
kuvvet; ihtiyaçların giderilmesi için başvurulan efendi; som, içi boş olmayan;
erkek ismi
samg :
far. * samg (ağaç sakızı, reçine) * zamk, ağaç sakızı, reçine; yapıştırıcı
madde, tutkal
sami :
ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek), sem'i (duyan, işiten) *
işiten, duyan, dinleyen
sami :
ibr., ara. * şem (Hz. Nuh’un oğlu) (ibr.) + i (ile ilgili, -a ait) (ara.) *
İbrani, Arap, Süryani ve Asuri gibi halkların atası sayılan Sam sıyundan
gelenler
samia :
ara. * sem'a (duymak, işitmek, dinlemek, kulak vermek), sem'i (duyan, işiten) +
a (isim yapım eki) * duyma, işitme duygusu, işitme kuvveti
samid :
ara. * samada (dayanmak, direnmek, sarsılmamak, sağlam durmak; yönelmek,
meyletmek; başını yukarı
kaldırmak, eğlenmek, oyalanmak; bir şey karşısında donakalmak, şaşırmak) *
dayanan, direnen, sarsılmayan, sağlam duran; başını dik tutarak göğsünü kabartan, gururla
yükselen; etrafında olup bitenlerden habersizce hayrete düşüp gafil kalan
(kimse)
samigina :
lat. * samigin, gamigin (koruyucu varlık anlamı bağlamında kökeni belirsiz
kelime) * Hz. Süleyman’ın (Solomon) ana kitabı olan Lemegeton, Clavicula
Salomonis’te maji ile ilgili olan ve 72 cini tanımlayan Ars Goetia (Hükmetme
Sanatı) bölümünde yer alan, ölülerin ruhlarıyla ilişkilendirilen, bilgi ve
cevap verme gücüne sahip olduğu söylenen, çoğunlukla küçük bir at veya eşek
şeklinde tasvir edilen ve çağıran kişiye liberal bilimleri öğretip günah içinde
ölen ruhların hesaplarını verdiğine inanılan, bazen “Gamigin” adıyla da
varyantlaştırılan 4. cin (demon)
samim :
ara. * samma (içe işlemek, içe girmek, nüfuz etmek, içte olmak, zehirlemek),
samim (içtenlik, içten olma, iç, asıl, esas, temel, öz), samm (içe işleyen
yakıcı etki, zehir, öldürücü sıcak; yakıcı, kurutucu etki) * iç, asıl, esas,
temel, öz
samimi :
ara. * samma (içe işlemek, içe girmek, nüfuz etmek, içte olmak, zehirlemek),
samim (içtenlik, içten olma, iç, asıl, esas, temel, öz) + i (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) * içten, sıcak, yapmacıksız, dürüst ve kalpten gelen, gerçek
niyetini gizlemeden sıcak ve doğal bir şekilde
samimiyet :
ara. * samma (içe işlemek, içe girmek, nüfuz etmek, içte olmak, zehirlemek),
samim (içtenlik, içten olma, iç, asıl, esas, temel, öz) + i (ile ilgili, gibi,
-a ait, benzer) + yet (isim eki) * içtenlik, sıcaklık, doğallık,
yapmacıksızlık, gerçek niyetini gizlemezlik
samin :
ara. * samana (beslemek, yedirmek, semirtmek, besili hale getirmek,
yağlandırmak) * iyi beslenmiş, etlenmiş ve dolgun yapıya sahip, semiz, yağlı,
besili, semirmiş, zayıf olmayan, et verimi artmış
samin :
ara. * semaniye (sekiz) * sekizinci
samir :
ara. * samara (gece sohbet etmek, gece konuşmak, sohbet etmek, söyleşmek,
karşılıklı konuşmak, gece vakti birlikte oturmak, hikaye anlatmak, gece
eğlencesi yapmak, gece toplanmak, gösteri yapmak) * geceleri sohbet eden, gece arkadaşı
olan, hoş sohbet kimse; Arap kültüründe geceleri yapılan dostça sohbetler,
hikaye anlatımları ve birlikte vakit geçirme etkinlikleri, gece toplantıları,
gece sosyal buluşmaları; erkek ismi
samiri :
ara. * samiri (sohbet eden, söyleşen, konuşan) (samara (sohbet etmek,
söyleşmek, karşılıklı konuşmak, gece sohbet etmek, gece vakti birlikte oturmak,
hikaye anlatmak) + i (sıfat yapım eki) ) * Kur'an’ın Taha Suresinde ismi geçen,
Hz. Musa Tur Dağı'ndayken, içine rüzgar girdiğinde ses çıkaran (konuşuyor,
sesleniyor izlenimi vermek için), altından bir buzağı heykeli yapıp
İsrailoğulları'nı bu Altın Buzağı heykeline tapınmaya yönelterek aldatan ve
fitne çıkaran isyankar ve sahtekar bir takipçi
samit :
ara. * samata (susmak, ses çıkarmamak, sükut etmek) * susan, ses çıkarmayan,
sessiz, sükut eden; sessiz; sessiz harf
samoa :
sam. * sa (kutsal) + moa (merkez); sa (kabile, halk) + moa (tavuk, kuş) * Güney
Büyük Okyanusu’nda, Polinezya'da bulunan, adalar topluluğundan oluşan bir ülke;
ülkenin isminin en yüksek ünvana sahip Tui Manu’a ailesine atfen verildiği
bilgisi de mevcuttur.
samolus :
lat. * Samolus (antik bitki adı) ( samol (nemli, bataklıkla ilgili) + us (isim
yapım eki) ) * özellikle bataklık ve su kenarı habitatlarında yetişen,
Primulaceae (çuha çiçeğigiller) familyasına ait bitki cinsi
sampling :
lar., ing. * exemplum (bir bütün içinden seçilip ayrılarak diğerlerine örnek
teşkil eden parça, model, örek, numune) (eximere (seçip çıkarmak, dışarıya
almak, ayırmak) (ex (dış, dışında, dışarıda, hariç, haricinde, ötesinde) +
emere (almak, elde etmek, edinmek, seçmek, ayırıp almak, satın almak,
kurtarmak) ) + plum (isim yapım eki) ) (lat.); example (örnek), sample (örnek,
numune) + ing (isim yapım eki) (ing.) * bir bütünü temsil etmek üzere seçilen
küçük parça, deneme amacıyla alınan örnek veya bir şeyi tanıtmak veya test
etmek için kullanılan temsili parça, numune
samsa :
far. * samose, sambuse (üç köşeli; üçgen böreği) * Orta Asya, Kafkas ve
özellikle Türk-İran mutfak geleneğinde, içine et, peynir veya sebze konularak
üçgen veya kapalı biçimde katlanan ve fırında pişirilen hamur işi
samsara :
san. * sam (birlikte, beraber, tamamen, bütün olarak) + sara (akan, ilerleyen,
hareket eden, dolaşan) (sar (akmak, ilerlemek, hareket etmek, dolaşmak) + a
(isim yapım eki) ) * döngüsel akış, dolaşım, sürekli akış halinde olan yaşam,
doğum-ölüm-yeniden doğum döngüsü, dünya, döngüsel değişim, yeniden doğuş
döngüsü
samsat :
aram., sür., aka. * samasta, samsata (toplanma yeri, yerleşim, birleşmiş yer) *
Adıyaman’ın bir ilçesi
samsun :
ibr. * simson (güneş gibi) (semes (güneş) + on (ile ilgili, -a ait) ) * Tevrat
ve İncil geleneğinde geçen, olağanüstü gücüyle bilinen, saçları kesilmediği
sürece gücünü koruduğuna inanılan ve Filistinlilere karşı mücadele eden
efsanevi kahraman karakter
samt :
ara. * samata (susmak, ses çıkarmamak, sükut etmek) * susma, sükut, sessiz
olma, sessizlik
samuel :
ibr. * sama (duymak, işitmek) + el (tanrı, ilah) * tarrı duyar, tanrı duydu,
tanrı işitti; erkek İbrani ismi
samur :
ara. * sammur (kürk hayvanı) * soğuk iklimlerde yaşayan su samuru (mustela
zibellina), gelincik, porsuk, sansar ve vizon gibi yırtıcı türleri içeren,
genellikle uzun gövdeli ve çevik hayvanlar grubu sansargiller (Mustelidae)
familyasından olan hayvanların yumuşak, yoğun ve değerli tüylerinden elde
edilen kürkü veya bu kürke sahip hayvan
samuray :
jap. * saburau, saburai (hizmet etmek, korumak) (sabu (hizmet etmek) + rai
(yapan, eden) ) * feodal Japonya’da lordlarına hizmet eden, onları koruyan
savaşçı sınıf ve bu sınıfın disiplinli, silahlı askerleri
samut :
ara. * samata (susmak, ses çıkarmamak, sükut etmek) * susan, suskun, sükut
eden, sessiz, az konuşan
SAN :
ing. * storage (depolama) + area (alan) + network (ağ) * yüksek hızlı
bağlantılar üzerinden sunuculara blok düzeyinde depolama sağlayan özel ağ
altyapısı
san :
tür. * sa (saymak, düşünmek) + in (isim yapım ek) * bir kişinin toplum içinde
kazandığı itibar, saygınlık, ün, şeref, ünvan itibar, değer, şöhret
san josé :
lat., fra., ibr., gre. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.);
saint (fra.) + yasaf (artırmak, eklemek, çoğaltmak) (ibr.), Ioseph (Yusuf)
(gre.), Iosephus (lat.) * Kosta Rika’nın başkenti
san juan :
lat., fra., ibr., gre. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (lat.);
saint (fra.) + Yoahanan (Tanrı lütufkardır, Tanrı bağışlar, Tanrı merhamet
eder) (Yahve (Tarnrı) + hanan (lütfetmek, merhamet etmek, bağışlamak) ) (ibr.),
Ioannes (gre.) * Porto Riko’nun başkenti
san marino :
lat., ita. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) + marinus (denizci,
denize ait) (mare (deniz) + inus (sıfat yapım eki) ) (lat.); marino (ita.) *
Güney Avrupa’da, İtalya Yarımadası içinde Apeninler üzerinde yer alan, tamamen
İtalya ile çevrili bir mikrodevlet olup kuzeybatı, kuzeydoğu, güneybatı ve güneydoğu
yönlerinden tek komşusu olan İtalya ile çevrili bağımsız cumhuriyet; San
Marino’nun başkenti
san salvador :
lat., isp. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) + salvare (kurtarmak,
tehlikeden korumak, sakınmak, şifa vermek, sağ salim kılmak), salvator
(kurtarıcı, koruyucu, şifacı) (lat.); salvador (isp.) * El Salvador’un başkenti
sanal :
tür. * san (zihinde değerlendirmek, kabul etmek, varsaymak, zannetmek, inanmak,
kani olmak) + al (isim yapım eki) * gerçekte fiziksel olarak var olmayan, ancak
zihinsel olarak varmış gibi algılanabilen, bilgisayar ortamında simüle edilen
veya gerçekliğin yerine dijital olarak üretilmiş olan, virtual
sanat :
ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) +
at (isim yapım ve çoğul eki) * üretim, yapım; resim, müzik, edebiyat, mimari
gibi alanlarda estetik, zihinsel ve teknik beceriyle ortaya konan, duygu,
düşünce ve hayal gücünü çeşitli araçlarla (görsel, işitsel, performatif vb.)
ifade eden yaratıcı üretim
sanatkar :
ara., far. * sanat (yapım, üretim) (sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey
ortaya koymak, tasarlamak) + at (isim yapım ve çoğul eki) ) (ara.) + kar (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer; -cı, yapan, eden eki) (far.) * estetik, yaratıcı
veya ustalık gerektiren bir işi yapan, özellikle resim, müzik, edebiyat, zanaat
gibi alanlarda üretim yapan kişi
sanatnüma :
ara., far. * sanat (yapım, üretim) (sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey
ortaya koymak, tasarlamak) + at (isim yapım ve çoğul eki) ) (ara.) + numa
(gösteren, belirten, ortaya koyan) (far.) * sanatkarlığını gösteren, sanatt
gösteren, sanat icra eden
sanatoryum :
lat. * sanare (iyileştirmek, sağaltmak, sağlığına kavuşturmak, tedavi etmek),
sanatus (iyileştirilmiş, tedavi edilmiş, sağaltılmış, sağlığına kavuşturulmuş)
+ orium (isim yapım, yer, durum ve araç eki) (or (-cı, yapan, eden eki) + ium
(isim yapım eki) ) * özellikle verem (tüberküloz) gibi uzun süreli
hastalıkların tedavisi için kurulmuş, hastaların dinlenme, temiz hava ve tıbbi
bakım imkanlarından faydalandıkları sağlık kurumu veya hastane tipi tesis
sanatsal :
ara., tür. * sanat (yapım, üretim) (sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey
ortaya koymak, tasarlamak) + at (isim yapım ve çoğul eki) ) (ara.) + sal (ile
ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) (tür.) * estetik kaygı taşıyan,
yaratıcılık, özgünlük ve duygu içeren (görsel veya işitsel (resim, müzik,
edebiyat, dans) üretim), sanata ilişkin, sanatla ilgili, sanat özelliği taşıyan
sanatsever :
ara., tür. * sanat (yapım, üretim) (sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey
ortaya koymak, tasarlamak) + at (isim yapım ve çoğul eki) ) (ara.) + sever
(ister, hoşlanır, ilgi duyar) (tür.) * resim, müzik, edebiyat, tiyatro gibi
sanat alanlarına ilgi duyan, estetik üretimleri beğenen, destekleyen, sanat
eserlerini takdir eden, sanatı koruyup yaşatan kişi
sanavber :
ara. * sanavbar (çam ağacı veya çam kozalağı) * çam fıstığı ağacı, çam fıstığı
kozalağı veya kozalak şeklinde olan; Divan edebiyatında genellikle servi ağacı
gibi uzun ve ince yapısı nedeniyle sevgilinin uzun boyu ve endamı için
kullanılan benzetme kelimesi
sanayi :
ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) +
i (ile ilgili, -a ait) * yapılmış iş, üretim, zanaat; hammaddelerin,
fabrikalar, atölyeler ve endüstriyel üretim alanlarında işlenerek ekonomik
değeri olan ürünlere dönüştürüldüğü üretim ve imalat faaliyetlerinin tümü,
üretim, endüstri
sancak :
tür. * sanc (saplamak, sokmak, batırmak) + ak (isim eki); sancı (saplanan acı)
* saplanan, sokulan, batırılan, mızrak, gönderli ve işlemeli bayrak, ucunda
flama olan mızrak; bir devletin veya askeri birliğin şerefini temsil eden,
genellikle kenarları saçaklı, gönderli, işlemeli özel bayrak (sink, senken
(batırmak, sokmak, saplamak) (ing., alm.) )
sancak beyi :
tür. * sancak (saplanan, sokulan, batırılan, mızrak, gönderli ve işlemeli
bayrak, ucunda flama olan mızrak; bir devletin veya askeri birliğin şerefini
temsil eden, genellikle kenarları saçaklı, gönderli, işlemeli özel bayrak) +
beg, bey (bay, kişi; ağa, efendi, reis, amir, lider, hakim, hükümdar, yönetici,
sayesinde imkana sahip olunan, erkek için saygı ifadesi olan son ek; asil,
soylu, muteber, saygın, zengin, mal mülk sahibi) + i (iyelik eki) * Osmanlı
Devleti’nde bir sancağın (bölge) askeri ve idari yönetiminden sorumlu olan,
eyalet sistemine bağlı bölgesel yönetici ve komutan
sancaktar :
tür., far. * sancak (saplanan, sokulan, batırılan, mızrak, gönderli ve işlemeli
bayrak, ucunda flama olan mızrak; bir devletin veya askeri birliğin şerefini
temsil eden, genellikle kenarları saçaklı, gönderli, işlemeli özel bayrak)
(tür.) + dar (gibi olan, ile ilgili, tutan, alan, koruyan, sahip ve malik olan,
taşıyan) (far.) * savaşta veya törende hükümdarın veya ordunun sancağını
taşıyan görevliyi; mecazen bir düşünceyi, hareketi veya davayı önde temsil eden
kişi
sancaktepe :
tür. * sancak (saplanan, sokulan, batırılan, mızrak, gönderli ve işlemeli
bayrak, ucunda flama olan mızrak; bir devletin veya askeri birliğin şerefini
temsil eden, genellikle kenarları saçaklı, gönderli, işlemeli özel bayrak) +
tepe (yükseklik, en yüksek nokta) * İstanbul’un bir ilçesi
sancar :
tür. * sanc (saplamak, sokmak, batırmak) + ar (-cı, yapan, eden eki) * mızrak
saplayan, vurucu, savaşçı; kısa kama, hançer, mızrak saplayan, yenen veya
batıran kişi; Selçuklu döneminde hükümdar adı
sancı :
tür. * sanc (saplamak, sokmak, batırmak) + ı (isim yapım eki) * batıcı,
kıvrandırıcı ve aralıklı ağrı türü; düz kasların kasılması sonucu oluşan, iç
organlarda (karın, bağırsak, rahim) hissedilen, batar veya saplanır tarzda,
nöbetlerle azalıp çoğalan şiddetli ağrı, kolik (sink, senken (batırmak, sokmak,
saplamak) (ing., alm.) )
sancı otu :
tür. * sancı (batıcı, kıvrandırıcı ve aralıklı ağrı türü) + ot (küçük yabani
bitki, yeşillik) + u (iyelik eki) * özellikle kırsal kesimlerde bilinen,
ormanlık alanlarda yetişen ve genellikle kadınların sancılı dönemlerinde, karın
ağrısı veya idrar kaçırma gibi rahatsızlıklarda kaynatılarak içilen, halk
arasında şifalı olduğuna inanılan doğal bir bitki, tüylü dalak otu
sanctus spiritus :
lat. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (sancire (kutsamak, mukaddes
kılmak, kutsal kılmak, dokunulmaz ilan etmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) ) + spirare (nefes almak, üflemek, nefes vermek, solumak), spiritus
(spiritus (nefes, ruh, yaşam soluğu) * kutsal ruh; Hristiyan teolojisinde
“Kutsal Ruh” anlamına gelen, Teslis’in (Trinite) üçüncü unsuru
sandal :
gre. * sandalion (tahta tabanlı açık ayakkabı, nalın) * küçük ve hafif kürekli
tekne (deniz taşıtı olan sandalın, benzer şekilde düz tabanlı sandalet şeklinde
olmasından)
sandalet :
gre., lat. * sandalion (tahta tabanlı açık ayakkabı, nalın) (gre.) + ettus
(küçültme eki) (lat.) * ayağın büyük bölümünü açıkta bırakan, yazın giyilen
hafif ve genellikle kayışlı ayakkabı türü
sandalgiller :
lat. * santalum (kokulu odun veren sandal ağacı cinsi) (lat.) + gil (soy,
nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten ek) + ler (çoğul eki) (tür.)
* tropikal bölgelerde yetişen, genellikle kokulu odunu ve yarı parazit
özellikleri bulunan sandal ağacı ve benzeri türleri içeren bitki familyası,
sandalgiller, santalaceae
sandalye :
lat., gre. * santalum (kokulu odun veren sandal ağacı cinsi) (lat.); sandalion
(tahta tabanlı açık ayakkabı, nalın) (gre.) * arkalıklı ve tek kişilik oturma
eşyası
sandık :
gre. * syntheke (derleme, bir araya koyma; sandık, dolap, depo) (syn (ile,
birlikte, beraber, eş, tamamen) + tithenai (koymak, yerleştirmek,
konumlandırmak, kurmak), theke (koyma yeri, yerleştirme yeri, saklama yeri,
ambar, depo, kutu, kılıf, kap, hazne) ) (gre.); sanduk (ara.) * içine eşya
konan genellikle tahtadan yapılmış olan, dört köşe ve kapaklı ev eşyası
sandıklı :
gre., tür. * syntheke ( içine eşya konan genellikle tahtadan yapılmış olan,
dört köşe ve kapaklı ev eşyası) (gre.) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) *
Afyonkarahisar’ın bir ilçesi
sanduka :
gre. * syntheke (derleme, bir araya koyma; sandık, dolap, depo) (syn (ile,
birlikte, beraber, eş, tamamen) + tithenai (koymak, yerleştirmek,
konumlandırmak, kurmak), theke (koyma yeri, yerleştirme yeri, saklama yeri,
ambar, depo, kutu, kılıf, kap, hazne) ) (gre.); sanduka (ara.) * içine eşya
konan genellikle tahtadan yapılmış olan, dört köşe ve kapaklı ev eşyası
sandviç :
ing. * sandwich (18. yüzyıl İngiltere'sindeki 4. Sandwich Kontu John
Montagu'nun oyun masasından kalkmamak için ekmek arası et yemesinden) * iki
veya daha fazla dilim ekmek veya ortadan ikiye bölünmüş bir rulo ekmek arasına
peynir, et, sucuk, sebze veya sos gibi çeşitli malzemelerin konularak
hazırlanan, pratik ve genellikle soğuk tüketilen bir yiyecek türü
sanem :
ara. * sanama (cisimleştirmek, heykel yapmak; cansız bir varlığa şekil vermek),
sanam (put, heykel) * çok güzel kadın, kendisine tapılacak kadar sevilen
sevgili; heykel, put; kadın ismi
sanevber :
ara. * sanavbar (çam ağacı veya çam kozalağı) * çam fıstığı ağacı, çam fıstığı
kozalağı veya kozalak şeklinde olan; Divan edebiyatında genellikle servi ağacı
gibi uzun ve ince yapısı nedeniyle sevgilinin uzun boyu ve endamı için
kullanılan benzetme kelimesi
sanevi :
ara. * isnaan (iki), saniye (ikinci, sırası iki olan, ilkten bir sonraki) + evi
(ile ilgili, -a ait) * ikinci ile ilgili, ikinci derecede, ikincil
sanfor : ing. * sanford (Amerikalı mucit Sanford Lockwood
Cluett'in adından) * tekstilde kumaşların yıkandığında çekmesini ve boyut
değiştirmesini önlemek amacıyla, nem, ısı ve basınç kullanılarak mekanik olarak
ön çektirme yapılması işlemi
sangin :
lat. * sanguis (kan) + inus (ile ilgili, gibi, -a ait) * kanlı, kan yapısıyla
ilişkili, kan ile ilgili; kan baskın mizaç (humoral teori); iyimser, neşeli,
canlı, coşkulu
sanguisorba :
lat. * sanguis (kan) + sorbere (emmek, yutmak, içine çekmek) * kan emen, kan
çeken; Rosaceae familyasına ait, kan durdurucu etkisi olduğuna inanılan otsu
bitki cinsi
sanhedrin : gre.
* synedrion (meclis, konsey) * M.Ö. 165'ten, Doğu Roma İmparatorluğu tarafından
kaldırıldığı M.S. 425'e kadar Roma'ya bağlı Filistin bölgesinde çalışan Yahudi
Konseyi
sanı :
tür. * san (zihinde değerlendirmek, kabul etmek, varsaymak, zannetmek, inanmak,
kani olmak) + ı (isim yapım eki) * kesin bilgiye dayanmayan, kanıtlanmamış
geçici düşünce veya görüş, kanı, inanç, zan, kanaat
sanık :
tür. * san (zihinde değerlendirmek, kabul etmek, varsaymak, zannetmek, inanmak,
kani olmak) + ık (isim veya sıfat yapım eki) * bir suçla itham edilen, hakkında
ceza davası açılmış ve yargılanan kişi, suç işlediği "san"ılan kişi
sani :
ara. * sanaa (yapmak, üretmek, icat etmek, bir şey ortaya koymak, tasarlamak) +
i (sıfat yapım eki) * sanatçı, işleyen, yapan, işleyen, üreten
sanicula :
lat. * sanare (iyileştirmek, tedavi etmek, sağlıklı hale getirmek), sanicula
(küçük sağlık) (sanus (sağlıklı, şifa verici, sağlam, doğru) + culus, cula
(küçültme eki) ) * Avrupa ve Asya’da yetişen, geleneksel tıpta yara
iyileştirici olarak kullanılan Apiaceae (maydanozgiller) familyasına ait,
şifalı otları kapsayan bitki cinsi
sanidin :
gre., lat. * sanis (ince tabakalı, levhamsı yapı; feldspat yapısına atıf yapan
kök) (gre.) + din (mineral kayaç eki) * volkanik kayaçlarda bulunan, yüksek sıcaklıkta
oluşmuş ortoz potasyum feldspat türü
sanitasyon :
lat. * sanitare (hijyen sağlamak, temizlemek ve sağlık koşullarını düzenlemek)
(sanitas (sağlık, temizlik) (sanus (sağlıklı, şifa verici, sağlam, doğru) +
itas (isim yapım ve durum eki) ) + are (fiil mastar eki) ) + tio (isim yapım
eki) * çevre ve insan sağlığını korumak amacıyla su, atık ve hijyen
koşullarının düzenlenmesi ve temiz tutulması süreci
saniter :
lat. * sanitas (sağlık, temizlik) + aris (ile ilgili, -a ait) * sağlık, hijyen
ve temizlikle ilgili; özellikle su, kanalizasyon ve çevre sağlığı sistemlerine
ilişkin
saniye :
ara. * isnaan (iki) + iye (-nci) * ikinci, sırası iki olan, ilkten bir sonraki
saniyen :
ara. * isnaan (iki) + iye (-nci) + en (gibi, olarak) * ikinci olarak, ikinci derecede,
ikincil
sanjna :
san. * sanjna (bilinç, farkındalık, tanıma, algılama, zihinle kavrama) * Hint
mitolojisinde Güneş tanrısı Sūrya’nın eşi olarak bilinen, aynı zamanda Chhaya
(gölge) hikayesiyle de bağlantılı olan, bilinç, algı ve tanıma kavramlarını
temsil eden tanrıça
sanki :
tür. * san (zihinde değerlendirmek, kabul etmek, varsaymak, zannetmek, inanmak,
kani olmak) + ki (bağlama ve pekiştirme eki) * bir durumun gerçekte kesin
olmadığını, yalnızca öyleymiş gibi göründüğünü veya benzetme yapıldığını ifade
eden bağlaç ve zarf niteliğindeki kelime
sanktus spiritus :
lat. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) (sancire (kutsamak, mukaddes
kılmak, kutsal kılmak, dokunulmaz ilan etmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat
yapım eki) ) + spirare (nefes almak, üflemek, nefes vermek, solumak), spiritus
(spiritus (nefes, ruh, yaşam soluğu) * kutsal ruh; Hristiyan teolojisinde
“Kutsal Ruh” anlamına gelen, Teslis’in (Trinite) üçüncü unsuru
sanmak :
tür. * san (zihinde değerlendirmek, kabul etmek, varsaymak, zannetmek, inanmak,
kani olmak) + mak (fiil mastar eki) * zannetmek, kanaat getirmek, düşünmek,
varsaymak
sanrı :
tür. * san (zihinde değerlendirmek, kabul etmek, varsaymak, zannetmek, inanmak,
kani olmak) + rı (isim yapım eki) * gerçekte var olmayan bir şeyi varmış gibi
algılama, halüsinasyon
sanrısal :
tür. * sanrı (gerçekte var olmayan bir şeyi varmış gibi algılama, halüsinasyon)
+ sal (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer, gibi) * sanrı ile ilgili,
halüsinojenik
sansar :
tür. * sansar (kokuşuk, çevik yırtıcı küçük memeli) * Mustelidae
(gelincikgiller) familyasına ait, küçük, çevik ve yırtıcı bir memeli hayvan;
kürkü için de bilinen sansargillerden bir tür
sansasyon :
lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek) (sensus
(his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ire (fiil mastar eki) ) +
tio (isim yapım eki) * duyularla algılama durumu, güçlü his; toplumda büyük
ilgi uyandırma
sansasyonel :
lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek), sensus
(his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + tion (isim yapım eki) +
alis (ile ilgili, -a ait) * olağanüstü derecede dikkat çekici, heyecan
uyandıran, abartılı biçimde etkileyici
sansevieria :
lat. * Sanseviera (İtalyan botanikçi Raimondo di Sangro, Prens di Sansevero'nun
soyadından) + ia (isim yapım eki) * Asparagaceae ( kuşkonmazgiller) familyasına
ait, Afrika ve Asya kökenli, kılıç şeklinde sert yaprakları olan ve “paşa
kılıcı” olarak da bilinen etli yapraklı süs bitkisi cinsi
sansitif :
lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek), sensus
(his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ivus (ile ilgili, -a ait)
* duygusal, kolay etkilenen; fiziksel olarak uyarana tepki veren veya
psikolojik olarak hassas davranan, duyarlı, hassas
sanskrit :
san. * samskrta (düzenlenmiş, kusursuzlaştırılmış, rafine edilmiş; iyi
oluşturulmuş) (sam (birlikte, tam, tamamen) + krta (yapılmış, oluşturulmuş,
düzenlenmiş) ) * Hint-Avrupa dil ailesine ait, eski Hindistan’ın kutsal
metinlerinde ve klasik edebiyatında kullanılan tarihi ve edebi dil
sansüalizm :
lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek), sensualis
(duygusal, duyusal, hissi) (sensus (his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık,
anlam) + alis (ile ilgili, -a ait) ) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti,
doktrin eki) * insan bilgisinin ve davranışlarının temelinde duyuların ve
duyusal deneyimlerin bulunduğunu savunan düşünce akımı
sansür :
lat. * censura (denetleme, yargılama, hüküm verme, kamu ahlakını gözetme)
(censere (değerlendirmek, hüküm vermek, yargılamak, incelemek, denetlemek) +
ura (isim yapım eki) ) * devletin, kurumların veya otoritelerin yazılı, sözlü
veya görsel içerikleri denetleyip kısıtlaması veya yasaklaması işlemi
santa lucia :
lat. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) + lucia (ışıklı olma,
aydınlık olma, parıldama, parlaklık) luc, lux (ışık, aydınlık, parlaklık) + ia
(isim yapım ve durum eki) ) * Hristiyanlıkta özellikle İtalya kökenli Aziz
Lucia’ya atfen kullanılan “Azize Lucia” adı ve bu adla anılan yer, kilise veya
ezgi
santalaceae :
lat. * santalum (kokulu odun veren sandal ağacı cinsi) (lat.) + ceae (soy,
nesil, kan bağı, aile, familya, tür, cins belirten çoğul ek) * tropikal
bölgelerde yetişen, genellikle kokulu odunu ve yarı parazit özellikleri bulunan
sandal ağacı ve benzeri türleri içeren bitki familyası, sandalgiller, sandal
ağacıgiller, güvelekgiller
santhoşi mata :
san. * santoşi (hoşnut, memnun, tatmin olmuş) (santoşa (hoşnutluk, kanaat,
tatmin) + i (dişil eki) ) + mata (anne, ana, tanrıça) * Hint mitolojisinde
(Hinduizm) memnuniyet, huzur ve kanaati temsil eden anne tanrıça figürü
santiago :
lat., ibr., isp. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) + akib (topuk),
Yakub (topuk tutan) (ibr.); Iacobus (Yakub) (lat.); Iago (isp.) * Şili'nin
başkenti
santiar :
lat. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) + area (alan, yüzey, satıh,
ölçülen arazi; “ar” birimi) + ium (isim yapım eki) * 1 m^2'ye eşit olan yüzey
alanı, 1 arın (100 m^2) yüzde biri
santigram :
lat., gre. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) (lat.) + gramma, gramme
(çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) (gre.) * gramın yüzde
biri olan ve 0,01 gramı ifade eden kütle ölçü birimi
santigrat :
lat. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) + gradus (adım, basamak, kademe,
derece, seviye, düzey, aşama, mertebe, sınıf) * sıcaklık ölçümünde suyun donma
ve kaynama noktası arasında 100 eşit parçaya bölünmesine dayanan, günümüzde
“Celsius” olarak da bilinen derece ölçeği sistemi
santilitre :
lat. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) + litro, litra (küçük hacim) *
bir litrenin yüzde biri olan, 0,01 litreye eşit hacim ölçü birimi
santim :
lat., gre. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) + metron (ölçü) (gre.) *
metrik sistemde “santimetre”nin günlük dilde kısaltması olarak kullanılan ve 1
santimetreyi ifade eden uzunluk birimi
santimantal :
lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek) (sensus
(his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ire (fiil mastar eki) ) +
mentum (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.); sentimental (fra.)
* duygulara aşırı önem veren, duygusal hassasiyeti yüksek ve duygularla
yönlendirilen, duygusal, hissi
santimantalite :
lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek) (sensus
(his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ire (fiil mastar eki) ) +
mentum (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) + itas (isim yapım ve durum
eki) (lat.); sentimentalité (fra.) * duygusallığa aşırı eğilim gösterme,
olaylara mantıktan çok duygu yoğunluğu ile yaklaşma durumu, duygusallık
santimantalizm :
lat. * sentire (hissetmek, duyumsamak, sezmek, algılamak, farketmek) (sensus
(his, duygu, duyu, sezgi, algı, farkındalık, anlam) + ire (fiil mastar eki) ) +
mentum (isim yapım eki) + alis (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım, durum,
akım, öğreti, doktrin eki) (lat.); sentimentalisme (fra.) * duygulara ve
duygusal ifadelere aşırı önem veren, edebiyat ve düşüncede duygu merkezli
yaklaşımı savunan akım veya eğilim
santimetre :
lat., gre. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) + metron (ölçü) (gre.) *
metrik sistemde “santimetre”nin günlük dilde kısaltması olarak kullanılan ve 1
santimetreyi ifade eden uzunluk birimi
santimetrekare :
lat., gre. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) + metron (ölçü) (gre.) +
quattor (dört), quadratus (kare, dört köşeli) (lat.); centimètre carré (fra.) *
bir santimetre uzunluğundaki kenarların oluşturduğu karenin alanını ifade eden
ve 1 cm^2’ye eşit olan alan ölçü birimi
santimetreküp :
lat., gre. * centum (yüz), centi (1/100, yüzde bir) + metron (ölçü) (gre.) +
cubus (altı kare yüzü olan üç boyutlu geometrik şekil) (lat.) * bir santimetre
kenar uzunluğuna sahip küpün hacmini ifade eden ve 1 cm^3’e eşit olan hacim
ölçü birimi
santo domingo :
lat., isp. * sanctus (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) + dominicus (dominium
(hakimiyet, tahakküm, mülkiyet, sahip olma, yönetme, idare etme) (dominus
(efendi, hakim, hükümdar, rab, tanrı) (domus (ev, konut, hane, barınak, yuva,
yurt) + inus (isim yapım eki) ) + ium (durum eki) ) + icus (ile ilgili, -a ait)
) (lat.); domingo (isp.) * Dominik Cumhuriyeti'nin başkenti
santra :
gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne,
iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.);
centrum (merkez) + alis (ile ilgili, -a ait) *
santral :
gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne,
iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.);
centralis (merkezi, merkezcil) (centrum (merkez) + alis (ile ilgili, -a ait) )
(lat.); central (fra.) * merkezi; elektrik, telefon veya iletişim gibi
sistemlerde tüm hatların toplandığı ve yönlendirildiği merkez nokta veya tesis
santralizasyon :
gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne,
iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.);
centralis (merkezi, merkezcil) (centrum (merkez) + alis (ile ilgili, -a ait) )
+ izare (dönüştürmek, kılmak, hale getirmek) + tio (isim yapım ve durum eki)
(lat.) * yönetim veya idarenin tek bir merkezde toplanması, merkezileştirme,
merkezcilleştirme, merkeziyet
santrfor :
gre., ing. * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne,
iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.);
centrum (merkez) (lat.) + forward (öne doğru, ileri) (fore (ön, önce, önceden,
önde, ileri) + ward (-a doğru, yönelim) ) (ing.) * futbol maçlarında takımın en
uçta görev yapan, temel amacı rakip kaleye en yakın konumda bulunarak gol atmak
ve hücum hattını yönlendirmek olan merkez forvet oyuncusu
santrifügasyon :
gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne,
iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.); centrum
(merkez) + refugium (re (yeniden, tekrar, geri) + fugere (kaçmak; sıvışmak,
uzaklaşmak) + ium (isim yapım eki) ) + atio (isim yapım eki) (lat.) * merkezkaç
kuvvetinden yararlanarak yoğunlukları farklı maddeleri veya parçacıkları dönme
hareketiyle birbirinden ayırma işlemi; santrifüjleme, merkezkaçla ayırma
santrifüj :
gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne,
iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.);
centrum (merkez) + refugium (re (yeniden, tekrar, geri) + fugere (kaçmak;
sıvışmak, uzaklaşmak) + ium (isim yapım eki) ) (lat.); centrefuge (fra.) *
dairesel veya dönme hareketi yapan cisimlerin, hareketin merkezinden dışarıya
doğru savruluyormuş gibi hissetmelerine neden olan "hayali" veya
"eylemsizlik" kuvveti; yoğunlukları birbirinden farklı olan maddeleri
(sıvı-katı veya sıvı-sıvı karışımlar) yüksek hızda döndürerek, merkezkaç
kuvveti yardımıyla birbirinden ayrıştıran mekanik bir cihaz
santrozom :
gre., lat * kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne,
iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme), kentein (dikmek, iğne batırmak) (gre.);
centrum (merkez) (lat.) + some (madde, nesne, cisim, gövde) (gre.) * hayvan
hücrelerinde bulunan, sitoplazmada çekirdeğin yakınında yer alan, birbirine dik
iki sentriyolden oluşan, hücre bölünmesi sırasında eşlenerek kutuplara göç
etmek ve iğ ipliklerini (mikrotübül) oluşturarak kromozomların hareketini
sağlayan zarsız organel
santur :
aram., sür., aka. * pantur (yaylı/telli çalgı) (aram., sür. aka.); psalterion
(telli çalgı/kanun) (gre.); santur (far.) * Mezopotamya kökenli, yaklaşık 3500
yıllık geçmişe sahip, ceviz gibi egzotik ağaçlardan yapılan, genellikle 72 ila
160 arasında teli bulunan, "zahme" adı verilen küçük ahşap mızrapların
tellere vurulmasıyla çalınan, piyanonun atası olarak kabul edilen yamuk gövdeli
telli ve vurmalı bir çalgı
sao tome ve principe :
por. * sao (kutsanmış, kutsal, mukaddes, aziz) + Tome (Thomas, Hristiyan
havarisi Aziz Thomas) (por.) + ve (ve) (tür.) + principe (prens, hükümdar oğlu)
(por.) * Orta Afrika'nın batı kıyısında, Gine Körfezi'nde yer alan iki ana
adadan oluşan, Afrika kıtasında Gabon ile Ekvator Ginesi ile komşu olan küçük
bir ada ülkesi
sap :
tür. * sap (almak, tutmak, kavramak, yakalamak) * bir aletin veya nesnenin elle
tutulmasını sağlayan uzantı kısmı; bitkilerde yaprağı/çiçeği taşıyan ince gövde
sapa :
tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + a (sıfat yapım
eki) * ana yoldan ayrılmış, ulaşımı zor, kenarda veya tali konumda bulunan yer
veya yol
sapak :
tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + ak (isim yapım
eki) * bir yolun başka bir yola ayrıldığı kavşak noktası veya ana yoldan
ayrılan yan yol/kol ayrımı
sapan :
tür. * sap (sallamak, atmak, fırlatmak, savurmak) + an (isim yapım eki) * taş
veya benzeri küçük cisimleri iki ip arasında döndürerek fırlatmaya yarayan
basit silah veya alet; karasaban, toprak sürme aleti, saban; sallayarak taş
fırlatma aracı
sapan kemiği :
tür. * sap (sallamak, atmak, fırlatmak, savurmak) + an (isim yapım eki) + kemik
(omurgalıların vücuduna destek veren sert dokulu organ; iskelet elemanı) + i
(iyelik eki) * insan vücudunda göğüs kemiğinin alt kısmında bulunan, iki
kaburgayı birbirine bağlayan ve göğüs yapısının ön orta kısmını oluşturan
kemiksi yapı
sapanca :
gre., lat. * Siphonensis (sifon bulunan, sifonla ilişkili, sifon yapısına sahip
bölgeye ait) (siphon (su çekmeye yarayan boru, pompa) (gre.) + ensis (isim
yapım ve yer eki) (lat.) ) + lacus (su birikintisi, durgun su, göl) (lat.) *
Sakarya'nın bir ilçesi
saparna :
isp. * zarzaparrilla (zarza (çalı) + parrilla (küçük ızgara, kafes ızgara,
ızgara demiri; küçük asma, dikenli asma) (parra (parçalama, ızgaralama) + illa
(küçültme eki) ) * Smilax cinsine ait, zambakgillerden gelen, Karadeniz ve Ege
bölgelerinde sıkça görülen, 15 metreye kadar uzayabilen, ilkbaharda taze
sürgünleri (diken ucu) toplanarak yemek (kavurma) yapılan, kökleri ise eskiden
tıbbi amaçla kullanılan dikenli, tırmanıcı, çok yıllık şifalı bir bitki türü
sapı silik :
tür. * sap (almak, tutmak, kavramak, yakalamak; bir aletin veya nesnenin elle
tutulmasını sağlayan uzantı kısmı; bitkilerde yaprağı/çiçeği taşıyan ince
gövde) + ı (iyelik eki) + silik (izi kaybolmuş, belirsizleşmiş, aşınmış,
silinmiş, görünmez, görülemeyen, yok olmuş) * kişiliksiz, sözünü dinletemeyen,
başıboş, serseri, ipsiz sapsız veya davranışları toplumca hoş karşılanmayan
kimse, karaktersiz, güvenilmez
sapık :
tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + ık (sıfat yapım
eki) * sapmış, yoldan çıkmış, yön değiştirmiş, dalalete düşmüş; ahlaki,
toplumsal veya psikolojik normlardan “sapmış” kabul edilen, özellikle cinsel
davranışları toplumca uygunsuz görülen eğilimlere sahip olan
sapınç :
tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + ınç (isim yapım
eki) * ana yoldan veya doğru kabul edilen çizgiden ayrılma, sapma, yön
değiştirme; düşünce, davranış veya yön bakımından normdan uzaklaşma durumu,
dalalet
sapır sapır :
tür. * sapır (ses yansımalı onomatopeik kelime) + sapır * özellikle yaprak,
meyve veya saç gibi şeylerin birbiri ardınca, yoğun ve sürekli bir şekilde
dökülmesini veya titremesini ifade eden, ses yansımalı ikileme
sapış :
tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + ış (isim yapım
eki) * bir doğrultudan, yoldan, yönden veya hedeften ayrılma, yön değiştirme,
dalalet
sapıtmak :
tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + ıt (edilgen fiil
eki) + mak (fiil mastar eki) * ruhsal bir düzensizlik içine düşmek, saçmalamaya
başlamak, şaşırmak, aklını bozmak, kontrolü kaybetmek, tutarsız davranmak veya
doğru yoldan/yönden ayrılmak, dalalete düşmek
sapien :
gre., lat. * sophia (bilgelik, bilgili olma) (sophos (bilgi, bilme) + eia (isim
yapım, yer ve durum eki) (gre.); sapiens (bilge, bilgili, anlayışlı, akıl
sahibi) (sapere (tatmak, lezzet almak; akıl yürütmek, bilmek, kavramak,
anlamak, idrakli olmak, akıllı olmak) + iens (ile ilgili, gibi, -a ait) )
(lat.) * bilge, bilgili, idrakli, akıllı, anlayışlı, kavrayışlı (savoir (bilmek),
savant (bilge, bilgin) (fra.) )
sapindaceae :
lat. * sapindus (sapo (sabun) + indicus (Hint, Hindistan'a ait) ) + aceae
(-giller, bitki familyası eki) * akçaağaç, at kestanesi, liçi ve guarana gibi
bitkileri kapsayan çiçekli bitki familyası, akçaağaçgiller, sabun ağacı ailesi,
sabuniyegiller
sapkın :
tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + kın (sıfat yapım
eki) * sapmış, yoldan çıkmış, yön değiştirmiş, dalalete düşmüş; ahlaki,
toplumsal veya psikolojik normlardan “sapmış” kabul edilen, özellikle cinsel
davranışları toplumca uygunsuz görülen eğilimlere sahip olan
saplamak :
tür. * sap (almak, tutmak, kavramak, yakalamak; bir aletin veya nesnenin elle
tutulmasını sağlayan uzantı kısmı; bitkilerde yaprağı/çiçeği taşıyan ince
gövde) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir sivri nesneyi bir
yüzeye veya cisme zorlayarak içeri geçirmek, batırmak, daldırmak, içine
yerleştirmek
saplantı :
tür. * sap (almak, tutmak, kavramak, yakalamak; bir aletin veya nesnenin elle
tutulmasını sağlayan uzantı kısmı; bitkilerde yaprağı/çiçeği taşıyan ince
gövde) + lan (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) * zihinde sürekli ve
takıntılı biçimde tekrar eden düşünce, fikir veya duygu, belirli bir düşünceye
takıntılı hale gelme
saplement :
lat. * supplere (tamamlamak, doldurmak, eklemek) (sub (alt, alta, altından,
aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya; altından, aşağıdan yukarıya doğru) + plere
(doldurmak, tamamlamak, bütünlemek) ) + mentum (isim yapım eki) * bir şeyi
tamamlamak, desteklemek veya eksik kısmını gidermek için eklenen şey; besin
takviyesi; ek parça
saplı meşe :
tür. * sap (almak, tutmak, kavramak, yakalamak; bir aletin veya nesnenin elle
tutulmasını sağlayan uzantı kısmı; bitkilerde yaprağı/çiçeği taşıyan ince
gövde) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + bişa, mişe (çalılık, yaban yer,
fundalık, orman; kayıngiller (Fagaceae) familyasından, 600'den fazla türü
bulunan, dayanıklı kerestesi ve palamut meyvesi ile bilinen uzun ömürlü,
yapraklı bir orman ağacı cinsi) (far.) * meşe türleri içinde meyvesi (palamudu)
kısa sapla dala bağlı olan, Quercus robur türü
sapma :
tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + ma (isim yapım
eki) * yoldan çıkma, yön değiştirme, dalalete düşme
sapmak :
tür. * sap (yön değiştirmek, yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak) + mak (fiil mastar
eki) * yoldan çıkmak, yön değiştirmek, belirlenen bir hedeften, doğrudan veya
doğruluktan uzaklaşmak, dalalete düşmek
sapogenin :
lat., gre. * sapo (sabun) (lat.) + genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan,
üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (genos (gen, yaratılış,
türeyiş, üreme, oluşum, doğum, köken, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür,
cins, çeşit, sınıf, kategori) + es (ile ilgili, -a ait) ) (gre.) + in (kimyasal
madde eki) (lat.) * bitkilerde yaygın olarak bulunan ve saponin adı verilen
glikozitlerin, şeker kısımlarından arındırılmış (hidroliz edilmiş) aglikon
(şekersiz) kısmı
saponacens :
lat. * sapo (sabun) + in (kimyasal madde eki) + escentia (başlama, filizlenme,
olma, belirme, oluşma) (escere (başlamak, olmak, oluşmak, filizlenmek,
belirmek, dönüşmek, bir sürece girmek) + entia (isim yapım eki) ) * Atlas
Okyanusu kıyılarında yaşayan, Grammistidae (sabun balığıgiller) familyasına ait
olan, tehlike anında derisinden bol miktarda, sabun köpüğüne benzeyen, toksik
(zehirli) bir mukus salgılayan, sabun balığı olarak bilinen küçük balık türü
saponaria :
lat. * sapo (sabun) + in (kimyasal madde eki) + arius (ile ilgili, -a ait) + a
(çoğul eki) * Caryophyllaceae (Karanfilgiller) familyasına ait olan, kökleri ve
yaprakları suyla karıştırıldığında sabun gibi köpüren, saponin içerdiği için
temizleyici, idrar söktürücü ve terletici özelliklere sahip olan doğal
temizleyici ve şifalı bir bitki cinsi, sabun otu
saponariaceae :
lat. * sapo (sabun) + in (kimyasal madde eki) + arius (ile ilgili, -a ait) + a
(çoğul eki) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Caryophyllales (karanfil
çiçekliler) takımına bağlı, çoğunlukla otsu bitkilerden oluşan, bazı eski
sınıflandırmalarda Saponaria cinsini ve yakın akrabalarını içeren bitki
familyası adı; günümüzde çoğunlukla Caryophyllaceae (karanfilgiller) familyası
içinde değerlendirilir, sabunotugiller
saponifikasyon :
lat. * sapo (sabun) + in (kimyasal madde eki) + ficatio (facere, ficere
(yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icra etmek, oluşturmak) + tio (fiili isim
yapan son ek) ) * yağların alkali nitelikli bazlar (genellikle sodyum hidroksit
veya potasyum hidroksit) ile tepkimeye girerek sabun ve gliserol oluşturduğu
kimyasal süreç, sabunlaşma reaksiyonu
saponin : lat.
* sapo (sabun) + in (kimyasal madde eki) * bitkilerde bulunan, suyla temas
ettiğinde sabun benzeri köpürme oluşturan ve yüzey aktif özellik gösteren
glikozit yapılı doğal bileşik sınıfı
sapot :
nah. * tzapotl (yumuşak, tatlı meyve) * tropikal iklimlerde (Orta Amerika,
Meksika ve Güneydoğu Asya) yaygın olarak yetiştirilen, dış kabuğu kahverengi,
ince ve patatesi andıran, fruktoz ve sakkaroz içeren, yumuşak ve etli bir
dokuya sahip olan tatlı ve aromatik meyvelerin (sapodilla, mamey vb.) genel
ismi
sapotaceae :
lat. * sapota (sapodilla, çiklet eriği) + aceae (-giller, bitki familyası eki)
* Ericales (fundagiller takımı) takımına bağlı, çoğunlukla tropikal bölgelerde
yayılış gösteren, süt özsuyu taşıyan ağaç ve çalıları içeren, sapodilla
(Manilkara zapota), yıldız elması (Chrysophyllum), argan benzeri ekonomik
türleri kapsayan bitki familyası, sapotagiller
saprofaj : gre.
* sapros (çürük, bozulmuş) + phagein (yemek, yutmak, tüketmek), phagos (yiyen,
yutan) * doğadaki çürümekte olan organik maddelerle (özellikle ölü bitki ve
hayvan kalıntılarıyla) beslenen canlı türü
saprofit :
gre. * sapros (çürük, bozulmuş) + phyton, phytos (bitki, büyüyen şey) (phyo,
phyein (doğmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek,
gelişmek, şişmek, kabarmak) + ton, tos (sıfat yapım eki) ) * ölü organik
maddeler üzerinde yaşayan ve besinini çürümüş bitki veya hayvan artıklarından
sağlayan, doğada ayrıştırıcı rol oynayan canlı türü (özellikle mantarlar ve
bazı bakteriler)
saprofitik :
gre. * sapros (çürük, bozulmuş) + phyton, phytos (bitki, büyüyen şey) (phyo,
phyein (doğmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek, oluşmak, bitmek, büyümek,
gelişmek, şişmek, kabarmak) + ton, tos (sıfat yapım eki) ) + ikos (ile ilgili,
-a ait, gibi) * ölü organik maddeler üzerinde beslenen, çürümüş maddeyi
parçalayarak yaşayan ve ayrıştırıcı ekolojik rol üstlenen (canlı türü),
saprofit özelliğe sahip
sapropterin :
gre. * sapros (çürük, bozulmuş) + pterin (hücre metabolizmasında kofaktör
olarak rol oynamasıyla karakterize edilen, 2-amino-4-hidroksipiridin çekirdekli
nitrojen heterosiklik bileşikleri) (pteron (kanat, yaprak benzeri yapı) + ine
(kimyasal madde eki) ) * özellikle BH4 (tetrahidrobiopterin) türevi olarak
bilinen, fenilketonüri gibi bazı metabolik hastalıklarda kullanılan, enzim
kofaktörü (C9H15N5O3)
saproterin :
gre. * sapros (çürük, bozulmuş) + pterin (hücre metabolizmasında kofaktör
olarak rol oynamasıyla karakterize edilen, 2-amino-4-hidroksipiridin çekirdekli
nitrojen heterosiklik bileşikleri) (pteron (kanat, yaprak benzeri yapı) + ine
(kimyasal madde eki) ) * özellikle BH4 (tetrahidrobiopterin) türevi olarak
bilinen, fenilketonüri gibi bazı metabolik hastalıklarda kullanılan, enzim
kofaktörü (C9H15N5O3)
saprotrof :
gre. * sapros (çürük, bozulmuş) + trephein (beslemek, gıdalamak, büyütmek,
geliştirmek), trophe (besin, beslenme, gıda) * ölü ve çürüyen organik
maddelerden besin sağlayan organizma; ayrıştırıcı, çürükçül
sapsarı :
tür. * sap (pekiştirme ön eki) + sarı (renk ismi) * çok yoğun, parlak ve
tamamen sarı
saptamak :
tür. * sap (almak, tutmak, kavramak, yakalamak; bir aletin veya nesnenin elle
tutulmasını sağlayan uzantı kısmı; bitkilerde yaprağı/çiçeği taşıyan ince
gövde) + ta (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi belirlemek,
tespit etmek, kesinleştirmek, bir sonuca bağlamak, dikkatle inceleyerek ortaya
çıkarmak
SAR :
ing. * specific (özgül) + absorption (emme, içe çekme, soğurma) + rate (oran,
nispet) * elektromanyetik alanlara maruz kalan bir dokunun birim kütle başına
ne kadar elektromanyetik enerji emdiğini gösteren ve özellikle mobil cihazların
insan vücuduna ısı etkisini ölçmek için kullanılan fiziksel güvenlik
parametresi
sara :
ara. * sara (düşmek, yere yıkılmak; bayılmak) * beynin ani ve kontrolsüz
elektriksel deşarjları sonucu ortaya çıkan, bilinç kaybı, kasılma ve nöbetlerle
seyreden kronik nörolojik hastalık, epilepsi
saraç :
ara. * serc, sarc (binek hayvanlarının (at, deve vb.) sırtına konulan, deri,
tahta ve demirden yapılan, üzerine oturmaya veya yük taşımaya yarayan kolanlı
yapı, eyer), sarrac (eyerci, eyer yapan) * kösele, deri veya meşin kullanarak
hayvanlar için koşum ve eyer takımları yapan veya satan kişi
saraçhane :
ara., far. * sarrac (kösele, deri veya meşin kullanarak hayvanlar için koşum ve
eyer takımları yapan veya satan kişi) (ara.) + hane (ev, yer, mekan, mesken,
konak, konut, yuva) (far.) * at takımları, eyerler, araba koşumları ve çeşitli
meşin/deri eşyaların yapıldığı ve satıldığı çarşı veya atölye; İstanbul
Fatih'te bulunan ve adını 1475'te Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulan
sarraclar çarşısından alan semt
sarad :
tür. * sarad (Büyük delikli kalbur; yer bağırsağı (bir tür toprak altı oluşumu
veya bitki kökü) * yer bağırsağı veya solucan benzeri canlı; hurma ağacının
susuzluktan kurumuş, büzüşmüş kökü/gövdesi ya da sertleşmiş koruk hurma
(olgunlaşmamış hurma); deri dikme, dikiş atma işi veya deri dikmeye yarayan
biz/bız (dikiş aleti)
saraka :
gre., ita. * sarx (et, beden dokusu) (gre.); saraca (tuzlanmış et; küfür,
hakaret) (ita.) * alay, istihza, eğlence, maskaralık, üstü kapalı alay,
gizliden alay etme, iğneleme, eğlenme, alay etme (sarcasmus, sarcasme,
Sarkasmus (iğneleme, hiciv) (lat., ing., fra., alm.) )
saramet :
ara. * sarama (sağlam olmak, güvenli ve esen kalmak, zarar görmemek) + et (isim
yapım eki) * yiğitlik, mertlik, sağlamlık, cesaret, dayanıklılık, güvenilirlik
sararmak :
tür. * sarı (renk türü) + ar (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * sarı
renge bürünmek, sarı renge dönüşmek
sarartı :
tür. * sarı (renk türü) + ar (edilgen fiil eki) + tı (isim yapım eki) * yüzeyde
veya bedende hastalık, solgunluk, kuruma veya renk değişimi nedeniyle ortaya
çıkan sarımsı görünüm veya sararma durumu
saraswati :
san. * saras (su, göl, akarsu; bilgi ve söz akıcılığı) + vati (sahip olan,
taşıyan, dişil nitelik eki) * akıcılığa ve bilgiye sahip olan; Hint
mitolojisinde bilgi, bilgelik, sanat, müzik, öğrenim ve kutsal sözün tanrıçası
sarat :
ara. * sarrad (elek, kalbur) * iri delikli kalbur, iri delikli kömür veya çakıl
eleği
saray :
far., gre. * saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, köşk, hükümdar
evi, hükümdar konağı) (far.); garsaura (fışkıran, akan) (gre.) * hükümdar,
devlet büyüğü veya varlıklı kimseler için yapılmış büyük ve gösterişli konut;
geniş ve görkemli ev, konak
saraybosna :
far., gre., sla. * saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, köşk,
hükümdar evi, hükümdar konağı) (far.); garsaura (fışkıran, akan) (gre.) + evo
(ova) (sla.) * Bosna-Hersek’in başkenti, Sarajevo
saraydüzü :
far., sla. * saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, hükümdar konağı)
(far.) + düz, tüz (sıraya koymak, dizmek, düzenlemek; girintisi çıkıntısı,
inişi çıkışı olmayan, yüzeyinde pürüz bulunmayan; uzun bir hat boyu devam eden)
+ ü (iyelik eki) (tür.) * Sinop’un bir ilçesi
saraykent :
far., tür. * saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, hükümdar konağı)
(far.) + kent (şehir, il, yerleşim yeri) (tür.) * Yozgat’ın bir ilçesi
sarayköy :
far., tür. * saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, hükümdar konağı)
(far.) + köy (kasabadan küçük yerleşim birimi) (tür.) * Denizli’nin bir ilçesi
sarayönü :
far., tür. * saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, hükümdar konağı)
(far.) + ön (ileri taraf, karşı, başlangıç noktası, cephe) + ü (iyelik eki)
(tür.) * Konya'nın bir ilçesi
saraypatı :
far., tür. * saray (ev, konak, konut, otağ, han, büyük yapı, hükümdar konağı)
(far.) + patı (papatya) (tür.) * genellikle saray bahçelerini süsleyen,
gösterişli ve katmerli yapısıyla papatyaya benzeyen çiçeklerin genel ismi
sarban :
far. * sar (deve) + ban (koruyan, gözeten, -cı, yapan, eden) * kervanları
yöneten veya develerle ilgilenen kişi
sarcococca :
gre. * sarx, sarkos (et, beden dokusu) + kokkos (tohum, tomurcuk, tane,
tanecik, çekirdek, yuvarlak, küre) (gre.), coccus (meyve) (lat.) * Asya kökenli
olan, Buxaceae (şimşirgiller) familyasına ait, etli meyve veren çalı cinsi
sarcolaenaceae :
gre. * sarx, sarkos (et, beden dokusu) + khlaena (örtü, manto) + aceae
(-giller, bitki familyası eki) * Malvales (ebegümecigiller takımı) takımına
bağlı, yalnızca Madagaskar’da yayılış gösteren, çoğunlukla ağaç ve çalılardan
oluşan, etli görünümlü yapıları ve özgün çiçek özellikleriyle tanınan bitki
familyası, sarcolaenagiller
sarcophaga :
lat. * sark, sarx (et, beden dokusu) + phagos (yiyen, yutan) (phagein (yemek,
yutmak, tüketmek) + os (sıfat yapım eki) ) + a (çoğul eki) * Sarcophagidae (et
sinekleri) familyasına ait, genellikle gri renkli ve çizgili toraksa sahip
olan, larvaları genellikle çürümekte olan etler veya organik maddelerle beslenen
sineklerin (Diptera) bir cinsi, et sineği türleri
sarcopterygii :
lat. * sark, sarx (et, beden dokusu) + pteryx, pterygos, ptera, pteron (kanat,
yüzgeç) + ii (sınıflandırma eki) * Actinopterygii’den ayrılan, yüzgeçlerinin
etli ve kemikli loblarla desteklenmiş olmasıyla tanınan, akciğerli balıklar,
sölakanthlar ve soyu tükenmiş birçok grubu içeren balıklar sınıfı, et
yüzgeçliler
sardalya :
lat. * Sardina (İtalya ana karasının güneybatısında yer alan özerk bölge
nitelikli büyük bir ada) * Akdeniz ve Atlantik’te yaşayan, küçük, yağlı ve sürü
halinde dolaşan, genellikle konserve olarak tüketilen bir balık türü
sardalye :
lat. * Sardina (İtalya ana karasının güneybatısında yer alan özerk bölge
nitelikli büyük bir ada) * Akdeniz ve Atlantik’te yaşayan, küçük, yağlı ve sürü
halinde dolaşan, genellikle konserve olarak tüketilen bir balık türü
sardoğan :
tür. * sarı (sarı renk, açık ton) + doğan (şahin benzeri yırtıcı kuş, falcon
türü) * genellikle açık renkli tüy yapısına sahip olan, doğangillerden bir
yırtıcı kuş türü
sardonik :
gre. * sardonios (Sardinya adasına ait, Sardinia ile ilgili) * alaycı, acı ve
hafif küçümseyici bir gülüş veya ifade taşıyan, genellikle hem mizah hem de
iğneleyici bir alay içeren (Sardinya adasındaki zehirli bir bitki nedeniyle insanların
acıyla karışık alaycı gülüşe benzeyen yüz ifadeleriyle öldükleri rivayetinden;
Antik Yunanlar bu adayı acı, sert ve ölümcül etkilerle ilişkilendirmişlerdir.)
sardoniks :
gre. * sardios (kırmızımsı kahverengi akik taşı) + onyx (parmak tırnağı, pençe)
* oniksin kırmızımsı kahverengi bir çeşidi olan, kırmızı/kahverengi (sard) ve
beyaz/siyah (oniks) renkli katmanlardan oluşan, bantlı bir kalsedon kuvars
çeşidi
sardun :
gre. * sardoni (halat türü) * balıkçılıkta ağların, halatların veya
düzeneklerin su içinde sabitlenmesi, gerilmesi ve toplanmasında kullanılan
kalın ip/halat türü
sardunya :
lat. * sardinia (Sardinya adasına ait, Sardinia ile ilgili) * Akdeniz kökenli
ve Geraniaceae (turnagagasıgiller) familyasından olan, özellikle Akdeniz
ikliminde yetişen, pembe, kırmızı, beyaz ve sarı tonlarında renkli çiçekler
açan, kokulu ve çok yıllık çalımsı bir süs bitkisi, pelargonium (leylek gagası)
sare :
ibr. * sar (hükümdar, önder, yönetici) + ah (dişil eki) * prenses, soylu kadın,
hükümdar; Hz. İbrahim’in eşinin ismi
sarf :
ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek,
dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak,
kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak) * para,
emek veya bir kaynağın başka bir şeye dönüştürülmesi veya tüketilmesi, harcama,
masraf, tüketim, tüketme, dönüştürme
sarfınazar :
ara. * sarf (çevirme, döndürme, dönüştürme, yön değiştirme, harcama, tüketim) +
i (tamlama eki) + nazar (bakış, görüş, dikkat, değerlendirme) * bir konuya
bakışın bilinçli olarak başka yöne çevrilmesi, bir hususun dikkate alınmayarak
görmezden gelinmesi veya göz ardı edilmesi durumu, dikkate almama, kasten
bakmama ve ilgilenmeme
sarfiyat :
ara. * sarf (harcama, tüketim) + iyat (isim yapım ve çoğul eki) * harcamalar,
masraflar, giderler, tüketimler, para, enerji, malzeme veya herhangi bir
kaynağın belirli bir süreç içinde kullanılmasıyla ortaya çıkan tüketim miktarı,
harcama veya kullanım düzeyi
sargı :
tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) +
gı (isim yapım eki) * bir yarayı kapatmak, korumak veya sabitlemek için üzerine
sarılan bez, bandaj veya tıbbi malzeme ve yapılan bu işlem
sargın :
tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) +
gın (sıfat yapım eki) * candan, içten, samimi ve çekici, cazibeli
sargramostim :
lat. * sar (farmasötik ön ek) + granulo (granülosit belirteci) + stimulus
(uyarıcı, uyaran) * granülosit-makrofaj koloni uyarıcı faktörün (GM-CSF)
rekombinant biçimi olan, kemik iliğinde granülosit ve makrofaj öncül
hücrelerinin çoğalmasını ve farklılaşmasını uyaran hematopoietik büyüme faktörü
olan ve kemoterapi veya kemik iliği baskılanması sonrası beyaz kan hücrelerinin
üretimini desteklemek için kullanılan ilacın etken maddesi
(C639H1006N168O196S8)
sarh :
ara. * saraha (açıklamak, açığa çıkarmak, dile getirmek, seslenmek; açık olmak,
ortaya çıkmak, yükselmek, belirgin ve görünür hale gelmek), sarih (apaçık,
açık, net, kesin, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade edilmiş,
anlaşılır) * yüksek köşk, saray, yüksek yapı, yüksek, görkemli, açık planlı
köşk, saray tipi yapı
sarhoş :
far. * ser (kafa, baş, tepe, uç, üst kısım; önderlik, başlangıç noktası) + hoş
(iyi, güzel, keyif verici) * alkol veya benzeri maddelerin etkisiyle zihinsel
ve bedensel kontrolünü kaybederek dengesizlik, bilinç ve davranış bozulması
yaşayan
sarı :
tür. * sar (parlaklık, altın rengi, limon rengi, soluk açık renk) + ı (sıfat
yapım eki) * ışık spektrumunda yeşil ile turuncu arasında yer alan, altın,
limon ve buğday tonlarını kapsayan, doğada güneş, olgun tahıllar ve bazı
minerallerde görülen temel renklerden biri
sarı benek :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + benek (bir
yüzey üzerinde bulunan küçük leke, nokta, puan veya desen; ciltteki leke )
(men, ben, ban (kuş yemi, küçük parça, tanecik, tohum, ciltte leke) + ek (ile
ilgili, gibi, -a ait) ) * gözün arka kısmındaki retina tabakasının merkezinde
bulunan, keskin, detaylı ve renkli görmeyi sağlayan yaklaşık 1.5 mm çapındaki
bölge, makula (Genellikle 55 yaş üstünde bu bölgenin bozulmasıyla ortaya çıkan
duruma ise “makula dejenerasyonu” veya “sarı nokta hastalığı” denir.)
sarı burma :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + burma
(kıvırma, eğme, bükme) * Sivas ve çevresine özgü, ince açılmış ve içine ceviz
serpilmiş yufkanın (hamurun) oklavaya sarılıp büzülmesiyle yapılan şerbetli bir
tatlı türü
sarı çıyan :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + çıyan (çok
ayaklılar (Myriapoda) sınıfına ait, uzun, yassı vücutlu ve zehirli bir
eklembacaklı (arthropod) türü) * sinsi, hain ve sarışın kimse, çirkef,
güvenilmez veya tehlikeli sarışın kadınlar/kişiler için bir lakap
sarı ırk :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + ırk (soy,
nesil) * 18. ve 19. yüzyıl Batı merkezli ırk teorilerinde, Doğu Asya, Güneydoğu
Asya ve Orta Asya kökenli olan ve ten renkleri sarımsı, açık kahverengi veya
buğday rengine yakın olan insan toplulukları için kullanılan bir sınıflandırma
terimi
sarı kart :
tür., lat. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) (tür.) +
charta (kağıt, yazı levhası, belge, doküman, papirüs yaprağı, yazı levhası,
kart) (lat.); carte (fra.) * başta futbol olmak üzere çeşitli spor dallarında
hakemin, kural ihlali yapan veya sportmenlik dışı davranış sergileyen bir
oyuncuya, teknik direktöre veya takım yetkilisine, uyarı cezasını temsilen
gösterdiği sarı renkli kart (oyundan atılmayı gerektiren kırmızı kart öncesindeki
uyarı cezası kartı)
sarı lira :
tür., lat. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) (tür.) +
libra (terazi, ölçü, libre, ağırlık ölçüsü, pound) (lat.) * Darphane tarafından
basılan, 22 ayar (916 saflıkta) olan resmi sikke türü, Ata Lira, Ata Altını
veya Cumhuriyet Altını
sarı mercimek :
tür., far. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) (tür.) + marcak, mercek, marcumak,
mardumak (gözbebeği, lens) (far.) * kırmızı mercimeğin kabuksuz hali olan,
rengi sarımtırak, fındıksı bir tada sahip ve oldukça çabuk pişen, genellikle
püre, çorba ve besleyici yemeklerin yapımında kullanılan, yüksek oranda
bitkisel protein, lif, demir, B vitamini ve çeşitli mineraller (çinko, fosfor,
bakır) içeren bir baklagil türü
sarı mürdümük : tür., far. * sarig, sarı (altın,
limon renginde açık bir renk, solgun) (tür.) + mardum (adam, insan; gözbebeği), mard (adam, insan) +
tohm (tohum, çekirdek) ) + uk (son ek) (far.) * baklagiller (Fabaceae) familyasından, gerçek yaprakları
evrimleşerek tamamen tutunma organı olan sülüklere (tendril) indirgendiği için
fotosentez görevini yaprak benzeri geniş kulakçıklarının (stipül) üstlendiği,
sarı çiçekli, tek yıllık sıra dışı otsu bir bitki, Lathyrus aphaca (aphake),
yabani mürdümük
sarı papatya :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + papadia
(genellikle sarı merkezi ve beyaz taç yaprakları olan, hoş kokulu ve çay veya
süs bitkisi olarak kullanılan, Anthemis, Matricaria, Bellis, Leucanthemum ve
Tripleurospermum gibi farklı cinslerden bitki türleri) (papad (papa, papaz) +
ia (isim yapım eki) ) * sarı renkli taç yapraklara veya merkez bölgesine sahip
olan, genellikle süs ve kır çiçeği olarak bilinen papatyagiller (Asteraceae)
familyasına ait çiçek türü, Euryops pectinatus, çalı papatyası
sarı sendika :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + sendika
(çalışanların veya işverenlerin ortak ekonomik, sosyal ve mesleki haklarını
korumak, geliştirmek amacıyla yasalara uygun olarak kurdukları tüzel kişilik) *
işçilerin haklarını savunmak yerine işverenlerin veya siyasi iktidarın
çıkarlarını gözeten, işveren güdümünde hareket eden, patronla uyumlu çalışarak
grevleri kırmaya çalışan veya işçiyi düşük zamlara razı eden, "satış
sözleşmelerine" imza atan sendika tipi
sarı sıcak :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + sıcak
(yüksek ısılı) * özellikle Türkiye'nin güney bölgelerinde (Çukurova gibi)
görülen, kavurucu, bunaltıcı ve insanı adeta eriten yakıcı yaz sıcağı
sarı zambak :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + zambak
(soğanlı bir bitki, lilium) * Liliaceae (zambakgiller) familyasına bağlı,
Lilium cinsine ait, genellikle parlak sarı tonlarında, huni veya çan formunda
çiçekler açan soğanlı ve otsu, bir bitki türü
sarıağı :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + ağ (örgü
formunda ince lifli yapı; şebeke) + ı (iyelik eki) * Doğu Karadeniz bölgesinde
yetişen, Ericaceae (Fundagiller) familyasına ait, kışın yapraklarını döken,
çalı formunda olan ve sarı renkli çiçekler açan bir bitki türü, sarıcık, sifin,
zifin
sarıağız :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + ağız
(açıklık, boşluk, giriş) * gölge balığıgiller (Sciaenidae) familyasından,
ağzının içi sarı renkli olan, beyaz etli ve oldukça lezzetli bir deniz balığı
türü, granyöz
sarıasma :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + asma (bir
yere takılıp aşağı sarkıtma; asma bitkisi) * sarıasmagiller (Oriolidae)
familyasından, erkekleri parlak sarı, kanatları siyah, yaklaşık 24 cm boyunda,
göçmen, oldukça hareketli ve dalgalı uçuşa sahip ötücü bir kuş türü
sarıbalık :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + balık (suda
yaşayan omurgalı, solungaçlı ve yüzgeçli deniz canlısı) * sazangiller
(Cyprinidae) familyasına ait, göl ve nehirler gibi tatlı sularda yaşayan, büyük
pullu ve iri bir tatlı su balığı türü
sarıca :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + ca (gibi,
benzer) * sarı renk gibi, sarıya yakın, sarımsı; Vespa crabro (eşek arısı) veya
benzeri sarı renkli, tehlike anında sokabilen yaban arısı türü
sarıcakaya :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + ca (gibi,
benzer) + kaya (sert, yoğun ve büyük taş kütlesi) * Eskişehir’in bir ilçesi
sarıcı :
tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) +
cı (yapan, eden eki) * bir şeyi saran, kaplayan veya çevreleyen
sarıcık :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + cık
(küçültme ve sevimlilik eki) * sarı asma veya alaca sığırcık türü kuşlar için
kullanılan bir ifade, Sarı asma kuşu (Oriolus oriolus) veya alaca sığırcık
sarıçalı :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + çalı (küçük
boylu bitki grubu) * dikenli, sarı çiçekli ve kırmızı meyveli bir çalı türü
olan, kökü ve kabukları solucan düşürücü (derman) olarak kullanılan, meyveleri
ekşi olan ve İç Anadolu'da "karamuk" olarak da bilinen Berberis
vulgaris (kadıntuzluğu) bitkisi
sarıçam :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + çam
(kozalaklılar grubunun çamgiller familyasından iğne yapraklı bir ağaç cinsi) *
Adana'nın bir ilçesi
sarıçiçek :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + çiçek (bir
bitkinin, üreme organlarını taşıyan, genellikle hoş kokulu ve renkli bölümü) *
ölmez çiçek (Helichrysum) olarak bilinen, kurutulsa bile şekli bozulmayan sarı
renkli bir bitki türü
sarıçiğdem :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + çiğdem
(zambakgillerden (liliaceae) sarı, mor, beyaz renklerde açan, baharın gelişini
müjdeleyen, yumrulu ve şifalı bir otsu bitki, crocus) * süsengiller (iridaceae)
familyasına ait, soğanlı, çok yıllık, kadeh biçimli, parlak sarı renkli
çiçekleri olan bir çiğdem türü, Sarı renkli çiğdem çiçeği (Crocus chrysanthus
veya Sternbergia lutea)
sarıdiken :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + diken (sert,
ucu sivri ve batıcı çıkıntı, dik halde olan) * dikenli, tüylü, iki veya çok
yıllık otsu bir bitki türü, Scolymus hispanicus
sarıerik :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + erik
(gülgillerden olan yapraklanmadan önce ak çiçekler açan bir ağaç ve bu ağacın
sert ve tek çekirdekli yemişi) * gülgiller (rosaceae) familyasına ait,
sıcak/ılık iklimde yetişen, genellikle sarı veya turuncu renkli, çekirdekli
tatlı bir meyve olan Prunus armeniaca türü, kayısı
sarıfiğ :
tür., lat. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) (tür.) +
vicia (bakla, fiğ, baklagiller familyasından, hayvan yemi olarak kullanılan bir
bitki türü) (lat.) * sarı renkli çiçeklere sahip olan, baklagiller (Fabaceae)
familyasından bir bitki türü olan, yem bitkisi olarak yetiştirilen fiğ
bitkisinin (Vicia) sarı çiçekli varyasyonlarını ifade eden bir terim
sarıgöl :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + göl (deniz
ile bağlantısı olmayan su ile kaplı alan) * Manisa'nın bir ilçesi
sarıgöz :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + göz (görme
organı) * izmaritgiller (Sparidae) familyasından, genellikle sığ ve kayalık
bölgelerde bulunan, pulları ve göz çevresi altın sarısı yansımalara sahip,
Akdeniz ve Atlantik Okyanusu'nda yaşayan, eti lezzetli bir balık türü, Sargus
salvieri
sarıhalile :
tür., san. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) (tür.) +
haritaki (Ayurveda'da (Sanskritçe'de "yaşam bilimi" anlamına gelen
bütüncül bir sağlık ve şifa sistemi) Terminalia chebula ağacının kurutulmuş
meyvesi) (hari (koy yeşil, sarı-yeşil) + tak (tutmak, yakalamak, almak,
getirmek) (san.) * özellikle Hindistan ve Güneydoğu Asya kökenli, geleneksel
Ayurveda ve Doğu tıbbında yaygın olarak kullanılan, vücuttaki toksinlerin ve
ağır metallerin atılmasına yardımcı olan güçlü bir detoksifikasyon ajanı olan,
karaciğeri koruyucu (hepatoprotektif), ağız içi enfeksiyonları önleyici ve
ishal giderici (karabash halileden farklı olarak ishali durdurucu) özelliği
olan, yüksek antioksidan ve C vitamini içeriğiyle bağışıklığı güçlendiren,
sindirim sistemini düzenlemeye yardımcı olan, genellikle kurutulmuş meyve veya
toz formunda tüketilen şifalı bir bitki (ağaç meyvesi) türü, Terminalia chebula
sarıhumma :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) (tür.) + hamma
(ısınmak, sıcak olmak), hamim (sıcak), humma (ateş, yüksek sıcaklık; hastalık
belirtisi olarak ateşlenme) (ara.) * özellikle tropikal Afrika ve Güney Amerika
bölgelerinde görülen, Aedes ve Haemagogus türü sivrisineklerin ısırmasıyla
insanlara bulaşan Flaviviridae ailesinden bir virüsün neden olduğu akut viral
bir kanamalı hastalık
sarık :
tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) +
ık (isim yapım ve araç eki) * genellikle fes, kavuk, külah veya takke gibi bir başlığın
üzerine sarılan uzun tülbent, şal veya kumaştan meydana gelen, başı aşırı
sıcaklıktan ve soğuktan korumak amacıyla karasal iklime sahip çöl bölgelerinde
kullanılan geleneksel bir baş örtüsü, imame, destar
sarıkamış :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + çam
(kozalaklılar grubunun çamgiller familyasından iğne yapraklı bir ağaç cinsi) *
Kars’ın bir ilçesi
sarıkanat :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + kanat (uçmak
için kullanılan, bir nesnenin veya canlının gövdesinin yan tarafından çıkmış
uzantı) * lüfer balığının çinekop ile lüfer arasındaki (Çinekoptan daha iri,
lüferden ise daha küçük ve genç) boyuna (18-25 cm arası) verilen isim
sarıkaya :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + kaya (sert,
yoğun ve büyük taş kütlesi) * Yozgat’ın bir ilçesi
sarıkuyruk :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + kuyruk
(hayvanların arka kısmında omurga uzantısı olarak yer alan ve omurlardan oluşan
eklemli organ; ardıl, sıra, izleyen; uzantı) (kud, kuy (akıtmak, dökmek) + ruk
(ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Işınsal yüzgeçliler (Actinopterygii)
familyasına ait, genellikle sıcak ve ılık denizlerin kayalık sahillerinde,
küçük sürüler halinde yaşayan, oldukça lezzetli ve kıymetli bir avcı balık
türü, Seriola dumerili, kuzu balığı
sarılmak :
tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) +
ıl (edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birini veya bir şeyi kollarla
çevreleyerek kucaklamak, dolanmak, çevresini dolamak, çevresini kaplamak,
çevresini örtmek
sarım :
tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) +
ım (isim yapım eki) * sarmak işi veya sarılan şey; elektromıknatıslarda veya bobinlerde
makara biçiminde sarılan iletken telin her bir halkası; keten veya kendir
liflerinden eğrilen ince iplik
sarımsak :
tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) +
ım (isim yapım eki) + sak (isim yapım eki) * zambakgiller (Amaryllidaceae)
familyasına ait, soğan ve pırasa ile akraba olan, içerdiği allisin (C6H10OS)
(kükürt bileşiği) sayesinde doğal bir antibiyotik ve bağışıklık güçlendirici
olan, hem taze hem de kuru olarak tüketilen kokulu ve lezzetli bir kök sebzesi,
Allium sativum
sarımsı :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + msı (gibi,
benzer, andıran) * sarıya yakın, sarı rengi andıran, içinde hafif sarı tonu
barındıran
sarımtırak :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + trak (gibi,
benzer, andıran) * sarıya yakın, sarı rengi andıran, içinde hafif sarı tonu
barındıran
sarıoğlan :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + oğlan (oğul
(erkek çocuk) * Kayseri’nin bir ilçesi
sarısabır :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + sabr
(tahammül etme, dayanma, katlanma, direnme) * zambakgiller (liliaceae)
familyasından gelen, sıcak bölgelerde yetişen, ıbbi ve kozmetik alanlarda
kullanılan etli ve kalın yapraklı bir süs bitkisi, aloe vera
sarısalkım :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + salkım
(üzüm, kiraz gibi meyvelerin veya çiçeklerin dal üzerinde bir arada ve aşağı
doğru sarkarak oluşturduğu küme) * baklagiller familyasından, bahçelerde süs
bitkisi olarak yetiştirilen, salkım şeklinde sarı çiçekleri olan bir ağaç türü,
Laburnum anagyroides
sarışın :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + şın (ile
ilgili, -a ait) * sarı veya sarıya yakın renkte saçlara ve genellikle açık
(ak/beyaz) ten rengine sahip olan (kimse)
sarıveliler :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + veli
(koruyan, sahip çıkan, himaye eden, yakın dost veya yönetici) + ler (çoğul eki)
* Karaman’ın bir ilçesi
sarıyağ :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + yağ (ağır
hidrokarbon veya gliserin karışımından oluşan, genellikle kaygan ve yakıt
olarak kullanılan sıvı madde ve akışkan mineral) * tuzsuz, kaliteli tereyağının
eritilerek içindeki suyun, süt proteinlerinin ve tortuların (kazein)
arındırılmasıyla elde edilen %99-100 oranında saf süt yağı
sarıyağız :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + yağız (kara,
koyu tenli, esmer, toprak rengi) * açık renk saçlı, sarışın, sarı saçlı veya
bazen koyu tenli/kestane rengi saçlı kişi
sarıyahşi :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + yakşı (pek
güzel, çok güzel, iyi, güzel, uyumlu ) (yakış (güzel olmak, uymak) + ı (gibi
olan) ) * Aksaray’ın bir ilçesi
sarıyer :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + yar (uçurum,
dik kıyı) * İstanbul’un, Avrupa yakasındaki bir ilçesi (bölgede tarih boyunca
yapılan madencilik faaliyetleri (altın, bakır) veya toprağın yapısı nedeniyle,
özellikle bugünkü Maden Mahallesi ve Şifa Suyu civarındaki yarların (uçurum,
dik kıyı) sarı renkte görünmesi sebebiyle ilçeye bu isim verilmiştir.)
sarıyonca :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + yorincga,
yonca (baklagiller familyasından gelen, hayvan yemi olarak kullanılan yeşil bir
bitki türü, Medicago sativa) * Melilotus (kokulu yonca) cinsi içerisindeki sarı
yapraklı ve çiçekli yonca türü
sarız :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + öz (esas,
temel, asıl) * Kayseri’nin bir ilçesi (ilçenin içerisinden geçen çay etrafında
ilkbahar aylarında yetişen sarı renkli güzel çiçeklere ve yeşilliklere ithafen)
sari :
san. * sati (kumaş şeridi) * Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Nepal gibi Güney
Asya ülkelerinde kadınların giydiği, genellikle "choli" adı verilen
kısa bir bluz ve "ghagra" veya "pavadai" denilen bir etek
(petticoat) üzerine, vücudun bir kısmını kapatıp bir ucunu omuzdan sarkıtacak
şekilde sarılan geleneksel, dikişsiz bir giysi
sarib :
ara. * saraba (gitmek, dolaşmak, yol almak, gizlice geçmek, yayılmak) * giden,
dolaşan, yol ala, geçen, yayılan; yol, tarik
sarif :
ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek,
dönüşmek), sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak,
kullanmak; dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak) *
değiştiren, dönüştüren
sarig :
tup., fra. * sarigue (gece dolaşan, gece hayvanı; hızlı, çevik) * ağaçlarda
yaşayan, gececil, etçil veya otçul beslenebilen keseli sıçan, opossum
sarih :
ara. * saraha (açıklamak, açığa çıkarmak, dile getirmek, seslenmek) * apaçık,
açık, net, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade edilmiş, anlaşılır
sariha :
ara. * saraha (açıklamak, açığa çıkarmak, dile getirmek, seslenmek), sarih
(apaçık, açık, net, kesin, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça ifade
edilmiş, anlaşılır) * apaçık, açık, net, berrak, anlamı belirgin, belli, açıkça
ifade edilmiş, anlaşılır (dişil)
sarik :
ara. * saraka (çalmak, hırsızlık yapmak) * hırsız erkek
sarim :
ara. * sarama (kesmek, hasad etmek, biçmek) * kesilmiş, biçilmiş, hasad edilmiş
sarkaç :
tür. * sark (sallanmak, sarkmak, boşa çıkmak, boşta kalmak) + aç (araç, alet
eki) * sabit bir noktaya ip veya zincirle asılı duran, kütleçekim etkisiyle iki
yönlü salınım (titreşim) hareketi yapan ağırlık düzeneği
sarkastik :
gre. * sark (et, et kesme) + azein (fiil mastar eki) + kos (sıfat yapan son ek)
* iğneleyen, alaycı şekilde eleştiren, laf sokan, iğneleyici ve eleştirel
konuşan
sarkazm :
gre. * sark, sarx (et, beden dokusu) + azein (fiil mastar eki) + ismos (isim
yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * iğneleme, alaycı şekilde eleştirme,
laf sokma, iğneleyici ve eleştirel konuşma
sarkık :
tür. * sark (sallanmak, sarkmak, boşa çıkmak, boşta kalmak) + ık (sıfat yapım
eki) * aşağı doğru uzanmış, asılı duran, gevşek veya sölpük (sıkı olmayan),
sarkmış
sarkıntılık :
tür. * sark (sallanmak, sarkmak, boşa çıkmak, boşta kalmak) + ıntı (isim yapım
eki) (ın (dönüşlü fiil eki) + tı (son ek) ) + lık (isim yapım eki) * bir
kimsenin vücuduna rızası dışında, cinsel amaçla, ani ve kesik (süreklilik arz
etmeyen) fiziksel temas içeren cinsel davranışlarda bulunulması (cinsel saldırı
suçunun daha hafif, basit bir türü olarak kabul edilen sarılma, öpme, dokunma gibi
anlık eylemler)
sarkıt :
tür. * sark (sallanmak, sarkmak, boşa çıkmak, boşta kalmak) + ıt (isim yapım
eki) * mağara tavanlarından aşağıya doğru sarkan, su damlalarındaki
minerallerin (genellikle kalsiyum karbonat) çökelmesiyle oluşan koni
biçimindeki doğal taş oluşum
sarkmak :
tür. * sark (sallanmak, sarkmak, boşa çıkmak, boşta kalmak) + mak (fiil mastar
eki) * boşa çıkmak, ayrılmak, kopmak
sarkofagus :
gre * sark, sarx (et, beden dokusu) + phagos (yiyen, yutan) (phagein (yemek,
yutmak, tüketmek) + os (sıfat yapım eki) ) * antik çağlarda kullanılan, taştan,
mermerden, pişmiş topraktan veya ahşaptan yapılan, süslemeli veya sade, kapaklı
taş tabut veya lahit
sarkoid :
gre * sark, sarx (et, beden dokusu) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer,
şekilli, biçimli) * etsi, et gibi, et biçimli, ete benzer
sarkoidoz :
gre * sark, sarx (et, beden dokusu) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer,
şekilli, biçimli) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * bağışıklık
sisteminin aşırı reaksiyonu sonucu vücudun çeşitli organlarında granülom adı
verilen küçük iltihaplı hücre kümelerinin oluşmasıyla karakterize olan, en sık
akciğerleri ve lenf bezlerini etkilese de cilt, gözler ve diğer organlarda da
görülebilen, kronik bir seyir izlese de çoğunlukla tedavisiz de iyileşebilen,
nedeni bilinmeyen multisistemik bir hastalık
sarkom :
gre * sark, sarx (et, beden dokusu) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur;
kanser; toplanma, oluşum) * vücudun bağ dokularından (kas, yağ, kemik,
kıkırdak, tendon, sinirler ve kan damarları) kaynaklanan, nadir görülen,
yumuşak doku ve kemik olmak üzere iki ana tipe ayrılan kötü huylu (malign),
kanserli bir tümör türü
sarkoma :
gre * sark, sarx (et, beden dokusu) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur;
kanser; toplanma, oluşum) * vücudun bağ dokularından (kas, yağ, kemik,
kıkırdak, tendon, sinirler ve kan damarları) kaynaklanan, nadir görülen,
yumuşak doku ve kemik olmak üzere iki ana tipe ayrılan kötü huylu (malign),
kanserli bir tümör türü
sarkomatoid :
gre * sark, sarx (et, beden dokusu) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur;
kanser; toplanma, oluşum) + oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli)
* mikroskop altında bağ dokusu tümörlerine (sarkom) benzeyen, ancak kökeni
genellikle epitel hücreleri (karsinom) olan oldukça agresif ve hızlı yayılan
bir kanser türü
sarkoplazma :
gre * sark, sarx (et, beden dokusu) + oma (tümör, kabarma, şişme, şişlik, ur;
kanser; toplanma, oluşum) + plasma (şekillenmiş, biçimlenmiş şey; katı, sıvı ve
gazdan sonra maddenin dördüncü hali olarak bilinen, yüksek enerjili, iyonize
olmuş (elektronlarından arınmış) gaz benzeri bir yapı) (plassein (kalıp vermek,
şekillendirmek, biçimlendirmek, form vermek), plasis (şekillenme, biçimlenme,
oluşum) + ma (isim yapım eki) ) * kas liflerindeki miyofibrilleri (kasılma
birimlerini) çevreleyen, glikojen, miyoglobin ve mitokondri açısından zengin
olan bu sıvı-jel yapı, kas kasılması için gereken kalsiyum iyonlarını depolar
ve enerji metabolizmasını yöneten plazma, kas hücrelerinin sitoplazması
sarma :
tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) +
ma (isim yapım eki) * asma yaprağı, lahana veya pazı gibi sebzelerin içerisine
pirinç, bulgur, soğan ve çeşitli baharatlarla hazırlanan iç harcın konulup rulo
şeklinde sarılmasıyla yapılan etli veya zeytinyağlı geleneksel yemek
sarmak :
tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) +
mak (fiil mastar eki) * dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini
kaplamak, örtmek
sarmal :
tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) +
ma (isim yapım eki) + l (ile ilgili, gibi) * bir merkez etrafında dolanarak
ilerleyen, burgu şeklindeki üç boyutlu yapıya denir; helezoni, spiral veya
birbirini izleyen, dolana dolana oluşmuş, helis biçiminde olan, dolantılı
sarmalamak :
tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) +
ma (isim yapım eki) + l (ile ilgili, gibi) + a (etken fiil eki) + mak (fiil
mastar eki) * bir nesneyi veya kişiyi çepeçevre sarıp kaplamak, örtmek veya
sıkıca sarmak
sarman :
tür. * sarig, sarı (altın, limon renginde açık bir renk, solgun) + man (sıfat
yapım eki) * genellikle turuncu, sarı veya krem tonlarında tüy rengine ve
çizgili (tekir) desene sahip kedileri tanımlamak için kullanılan, belirli bir
ırkı değil renk türünü ifade eden bir terim
sarmaş dolaş :
tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) +
ma (isim yapım eki) + ş (işteşlik eki) + tolga, tol, dol (döndürmek, sarmak,
acıdan kıvranmak) + a (etken fiil eki) + ş (işteşlik eki) * iki veya daha fazla
kişinin birbirine sıkıca sarılıp kucaklaşması, iç içe geçmesi veya ayrılmaz bir
şekilde kenetlenmesi durumu
sarmaşık :
tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) +
ma (isim yapım eki) + ş (işteşlik eki) + ık (isim veya sıfat yapım eki) *
sarmaşıkgiller (araliaceae) familyasından, destek bulduğu yüzeylere (duvar,
ağaç vb.) küçük kökleriyle yapışarak tırmanan veya zeminde yayılan, koyu yeşil
yapraklı, odunsu ve genellikle çok yıllık bir tırmanıcı bitki türü
sarment :
lat. * sarmentum (dal parçası, ince dal, çubuk) (sarpere (budamak, kesmek) +
mentum (isim yapım eki) ) * botanikte ince, uzun, esnek ve çoğunlukla sürünücü
veya tırmanıcı özellik gösteren dal veya sürgün; sarılıcı dal, sürünücü gövde
sarmentoz :
lat. * sarmentum (dal parçası, ince dal, çubuk) (sarpere (budamak, kesmek) +
mentum (isim yapım eki) ) + osus (ile ilgili, -a ait) * botanikte ince, uzun,
esnek ve sarılıcı veya sürünücü dallara sahip olan bitki veya yapı ile ilgili;
sarmentöz, ince dallı, sürünücü dallı
sarmısak :
tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) +
ım (isim yapım eki) + sak (isim yapım eki) * zambakgiller (Amaryllidaceae)
familyasına ait, soğan ve pırasa ile akraba olan, içerdiği allisin (C6H10OS)
(kükürt bileşiği) sayesinde doğal bir antibiyotik ve bağışıklık güçlendirici
olan, hem taze hem de kuru olarak tüketilen kokulu ve lezzetli bir kök sebzesi,
Allium sativum
sarnıç :
far. * sahrınc, sarinc, sarnıç (su deposu, suyun verildiği yer, şırınga) * su
ihtiyacını karşılamak amacıyla yağmur sularını biriktirmek veya temiz su
saklamak için genellikle yeraltına inşa edilen, etrafı duvarla çevrili, su
geçirmez, üstü kapalı depo veya havuz (syrinx (boru, delik, kanal, çoban borusu
(pan flüt) ) (gre.), syringe, seringue (şırınga, su basma pompası) (ing., fra.)
)
saros döngüsü :
aka., gre. * saros (3600’lük sayı birimi; döngü, dönem, devir, periyod) (gre.)
(sar, saru (dönmek, çevrilmek, dolanmak, sarmak) (aka.) + os (isim yapım eki)
(gre ) ) * Güneş ve Ay tutulmalarının yaklaşık 18 yıl, 11 gün ve 8 saat (6585,3
gün) aralıklarla neredeyse aynı geometri ve sırada tekrar etmesini sağlayan,
Dünya, Ay ve Güneş'in birbirine göre konumlarının 223 kavuşum ayı (sinodik ay)
sonunda neredeyse aynı noktaya dönmesiyle oluşan ve tutulma tahminlerinde
kullanılan astronomik bir periyod
sarp :
tür. * sar (sertleşmek, dikelmek, zorlaşmak) + p (sıfat yapım eki) * dik,
çıkılması veya geçilmesi güç, zorlu, çetin (dağlık, engebeli araziler veya
zorlu yollar için kullanılır.)
sarpa : lat. * sarpa (bağ budama bıçağı) * izmaritgiller
(Sparidae/Centracanthidae) familyasından, elips biçiminde ve
yanlarda basık gövdeli, başı, gözleri ve ağzı küçük, gövdesinde birbirine
paralel sarı çizgiler bulunan, sırtı esmer, yanları ve karnı gümüş renginde,
hoş görünüşlü olmakla birlikte eti kılçıklı ve lezzetsiz, küçük bir balık,
çitari
sarpi :
ing. * sharp (keskin, sivri) + ie (küçültme eki) * altı düz, üçgen biçiminde,
tek direkli ve iki yelkenli küçük tekne
sarracenia :
lat. * sarracenia (Fransız botanikçi Michel Sarrazin'in soyadından) + ia (isim
yapım eki) * Kuzey Amerika'ya özgü, sürahi veya trompet şeklindeki
yapraklarıyla böcekleri yakalayıp sindiren, Sarraceniaceae familyasına ait
etçil (etobur) bir bitki cinsi
sarraceniaceae :
lat. * sarracenia (Fransız botanikçi Michel Sarrazin'in soyadından) + ia (isim
yapım eki) + aceae (bitki familyası eki) * Ericales (fundagiller takımı)
takımına bağlı, çoğunlukla Kuzey Amerika’da yayılış gösteren, böcekçil özellik
taşıyan ve yaprakları, içi sıvıyla dolu ibrik biçimli tuzaklara dönüşmüş
bitkileri içeren bitki familyası, ibrikotugiller
sarraç :
ara. * serc, sarc (binek hayvanlarının (at, deve vb.) sırtına konulan, deri,
tahta ve demirden yapılan, üzerine oturmaya veya yük taşımaya yarayan kolanlı
yapı, eyer), sarrac (eyerci, eyer yapan) * kösele, deri veya meşin kullanarak
hayvanlar için koşum ve eyer takımları yapan veya satan kişi
sarraf :
ara. * sarafa (yönelmek, sapmak, yön değiştirmek, ayrılmak, değişmek, dönüşmek),
sarrafa (dönüştürmek, çevirmek, harcamak, yöneltmek, harcamak, kullanmak;
dilediği gibi kullanmak, yönetmek, işlem yapmak, davranmak) * dönüştürücü,
çevirici; altın, gümüş gibi değerli madenleri ve yabancı para birimlerini
(döviz) alıp satan, bozduran veya bunların ayar kontrolünü yapan kişi
sarrat :
ara. * sarra (neşelenmek, sevinmek), surur (neşe, sevinç) * sevinçli olma,
neşeli olma
SARS :
ing. * severe (şiddetli) + acute (ani, keskin) + respiratory (solunumla ilgili)
+ syndrome (belirtiler topluluğu) * Şiddetli Akut Solunum Sendromu; koronavirüs
ailesinden SARS-CoV virüsünün neden olduğu, yüksek ateş, boğaz ağrısı, kas
ağrısı ve zatürre belirtileriyle seyreden, bulaşıcı, zoonotik (hayvan kaynaklı)
ve ciddi bir viral solunum yolu enfeksiyonu sendromu
sarsak :
tür. * sars (sarsmak, kımıldatmak, silkelemek, sallamak, titretmek) + ak (sıfat
yapım eki) * yaşlılık veya hastalık nedeniyle titrek, güçsüz ve sağlam olmayan
(kişi/nesne); ahmak, sersem, ne yaptığını bilmeyen veya dengesiz (kimse)
sarsar :
ara. * sarsar (şiddetli, dondurucu ve uğultulu esen kış rüzgârı, fırtına veya
kasırga) * gürültü ile gelen çok soğuk rüzgar, şiddetli ve soğuk yel, kasırga;
Ağustos böceği
sarsılmak :
tür. * sars (sarsmak, kımıldatmak, silkelemek, sallamak, titretmek) + ıl
(edilgen fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * hızlı, ani ve düzensiz
hareketlerle sallanmak; fiziksel güçsüzlük, psikolojik çöküntü yaşamak veya
beklenmedik üzücü bir olaydan derinden etkilenmek (mecazi)
sarsıntı :
tür. * sars (sarsmak, kımıldatmak, silkelemek, sallamak, titretmek) + ıntı
(isim yapım eki) * sallanma, titreme, dengeyi bozan şiddetli hareket
sarsmak :
tür. * sars (sarsmak, kımıldatmak, silkelemek, sallamak, titretmek) + mak (fiil
mastar eki) * sallamak, titretmek, dengeyi bozacak şekilde şiddetli hareket
ettirmek
saruç :
tür. * sar (dolamak, çevresine dolamak, çevirmek, çevresini kaplamak, örtmek) +
uç (isim yapım eki) * özellikle Erzincan yöresine ait, tescilli Cimin üzümü ve
cevizin birleşimiyle yapılan, ortadan ikiye ayrılarak güneşte kurutulan üzüm
tanelerinin arasına ceviz yerleştirilmesi ve ipe dizilmesiyle hazırlan
geleneksel ve besleyici bir yiyecek, basmaca
saruhanlı :
tür. * saruhan (sarışın hükümdar, sarı han) (sarig, sarı (altın, limon renginde
açık bir renk, solgun) + han (şah, padişah, hükümdar) ) + lı (ile, birlikte,
beraber, sahibi) * Manisa'nın bir ilçesi
sasani :
far. * sasan (kurucu I. Erdeşîr'in baba tarafından dedesi olan Sasan'dan) + i
(ile ilgili, -a ait) * MS 224-651 yılları arasında İran ve çevresinde hüküm
süren, I. Ardeşir tarafından kurulan, zerdüştlüğü din olarak benimseyen güçlü
Pers imparatorluğu
sası :
tür. * sası (küflenmiş, bozulmuş, kokuşmuş) * küf, rutubet veya çürük gibi
kokan, kokuşmuş veya tadı bozulmuş (yavan, tatsız) yiyecekler için kullanılan
bir sıfat
sası kokmak :
tür. * sası (küflenmiş, bozulmuş, kokuşmuş) + kokmak (koku yaymak) * küflenmiş,
bozulmuş gibi kokmak
sason :
erm. * sasun (dağlık, sarp, zorlu, dirençli) * Batman’ın bir ilçesi
saspens :
lat., ing. * sub (alt, alta, altından, aşağı, aşağıda, aşağıdan, aşağıya;
altından, aşağıdan yukarıya doğru) + pendere (asmak, sarkıtmak, tartmak, ödeme
yapmak), pendix (asılmış, asılan, sarkan) (lat.); suspense (ing.) * askıda
kalma, sürüncemede kalma, belirsizlik
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder