26 Eylül 2026 Cumartesi

ureaplasma parvum - vakit

ureaplasma parvum : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + plasma (şekillenmiş, biçimlenmiş şey; katı, sıvı ve gazdan sonra maddenin dördüncü hali olarak bilinen, yüksek enerjili, iyonize olmuş (elektronlarından arınmış) gaz benzeri bir yapı) (plassein (kalıp vermek, şekillendirmek, biçimlendirmek, form vermek), plasis (şekillenme, biçimlenme, oluşum) + ma (isim yapım eki) ) (gre.); ureaplasma (lat.) + prvum, parvus, parvum (küçük, ufak, minik) (lat.) * insan idrar ve üreme yollarında doğal olarak yaşayabilen, genellikle zararsız olup belirti vermeyen ancak aşırı çoğaldığında cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyona dönüşebilen, idrar yollarında yanma veya akıntı gibi sorunlar yaratabilen, hücre duvarı olmayan çok küçük bir bakteri türü

uren : tür. * ur, ür (çoğalmak, artmak, ortaya çıkmak, meyadana gelmek, oluşmak) + en (isim/sıfat yapım eki) * Türk ve Altay mitolojisinde Üren (veya Üren Han), tarım ve toprakla ilişkili olan, toprağın bolluğunu, ekinlerin çoğalmasını ve tarlaların verimli olmasını sağlayan ilahi figür, Hasat Tanrısı

urfa : gre., sür. * edessa (suyu bol yer, suyu bol şehir) (gre.); urhaya (sür.) * Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan, kuzeyinde Adıyaman, doğusunda Mardin, batısında Gaziantep, kuzeydoğusunda Diyarbakır, güneyinde ise Suriye bulunan şehir

urfa-mahur : gre., sür., far. * edessa (suyu bol yer, suyu bol şehir) (gre.); urhaya (sür.) + meyhvar, meyhor (meyhane, içki meclisi; kumarhane) (may, mey (içki, şarap) + hvar, hor (yiyen, içen, tüketen) ) (far.); mahur (ara.) * Orta Doğu ve Arap musikisi literatüründe (özellikle Irak bölgesinde) kullanılan, Arel-Ezgi-Uzdilek sistemindeki tarife göre Çargah makamının Rast perdesindeki şeddi olan, karar sesi Rast, güçlü sesi Neva, tiz durak sesi Gerdaniye, yeden sesi Geveşt olan mürekkep (birleşik) bir müzik makamı

urgan : tür. * ur (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek) + gan (isim/sıfat yapım eki) * ip, halat, bağ, örülmüş olma, yanyana getirilmiş olma, birbirine bağlanma; keten, kenevir, pamuk veya jüt gibi lifli maddelerden yapılan, Nnormal iplere göre çok daha sağlam olduğu için yük bağlama, çekme ve tarım gibi işlerde yaygın olarak kullanılan kalın, bükümlü ve dayanıklı ip veya ince halat

urginea : ara., lat. * beni (oğullar) + urgin (Urgin aşireti) (ara.) + ea (taksonomik çoğul eki) (lat.) * soğanlı bitkileri kapsayan, özellikle deniz soğanı (Drimia maritima) için kullanılan bir cins adı

URI : ing * uniform (tek biçimli, aynı düzenli) + resource (kaynak) + identifier (tanımlayıcı) * internet üzerindeki bir kaynağı benzersiz biçimde tanımlayan adlandırma sistemi

uridin : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) (gre.) + aceticus (asetik, sirkesel) (acetum (sirke, ekşi, asetik asit) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) (lat.) * canlılarda RNA'nın (ribonükleik asit) temel yapı taşlarından biri olan ve vücut tarafından doğal olarak üretilen, hücre içi enerji metabolizmasında, hücre zarı gelişiminde ve sinir sistemi fonksiyonlarında işlev gören bir pirimidin nükleoziti

urkud : ara. * rakada (vurmak, çarpmak, yere vurmak, tepmek) * vur, çarp, tep, yere vur (Kur’an’da “urkud bi riclik” (ayağını yere vur) şeklinde geçer.)

URL : lat., ing. * uniformis (tek biçimli, aynı düzenli) (lat.); uniform (ing.) + resourcia, resursus (kaynak) (lat.); resource (ing.) + locator (yerleştiren, konum belirleyen) (lat., ing.) * internet üzerinde bir kaynağın bulunduğu konumu ve ona nasıl erişileceğini tek ve standart bir biçimde tanımlayan adresleme sistemi

urla : gre. * vourla (bataklık, sazlık veya dere kenarındaki sulak arazilerde yetişen kamış/saz bitkisi) * İzmir’in bir ilçesi

urochloa : gre. * ouros (kuyruk) + khloa (ot, çim, çimen) * buğdaygiller (Poaceae) familyasına ait, aralarında yem bitkileri ve bazı yabani ot türlerinin yer aldığı, kuyruk biçimli salkımları olan, tropikal ve subtropikal iklimlerde yetişen otsu çayır bitkisi cinsi

urodel : gre. * oura (kuyruk) + delos (belirgin, görünür, bariz, açık) * kuyruğu belirgin olan; semender gibi gövdesi ve kuyruğu uzun, bacakları zayıf olan omurgalı amfibiyen hayvanları içine alan bir hayvan grubu (alt takım)

urodela : gre. * oura (kuyruk) + delos (belirgin, görünür, bariz, açık) + a (çoğul eki) * kuyruğu belirgin olan; semender gibi gövdesi ve kuyruğu uzun, bacakları zayıf olan omurgalı amfibiyen hayvanları içine alan bir hayvan grubu (alt takım)

uropeltidae : gre., lat. * oura (kuyruk) + pelte (küçük kalkan) + idae (-giller, hayvan familyası eki) (lat.) * Güney Asya'ya özgü, kuyruklarının ucunda kalkan biçimli bir yapı bulunan zehirsiz yılanlar familyası, kuyruk kalkanlılar

urs : ara. * arasa (evlenmek, düğün yapmak), urs (düğün, evlilik) * düğün, evlilik töreni; gelin ve damadın evlenmesi dolayısıyla yapılan tören ve kutlama

ursa : lat. * ursus (ayı), ursa (dişi ayı) * dişi ayı; takımyıldızı ismi (Ursa Major (Büyük Ayı takımyıldızı), Ursa Minor (Küçük Ayı takımyıldızı) )

urseolat : lat. * urceus (testi, sürahi) + ulus (küçültme eki) + atus (sıfat yapım eki) * küçük testi veya sürahi biçiminde olan; çiçek, taç veya çanak yaprakların taban kısmı şişkin, yukarı doğru daralan ve ağzı küçük olan, testi veya küp şeklindeki yapısı

ursidae : lat. * ursus (ayı) + idae (-giller, hayvan familyası eki) * etçiller (carnivorus) takımına ait olan, bozayı, kutup ayısı, kara ayı ve dev panda gibi günümüzde yaşayan tüm ayı türlerini kapsayan familya, ayıgiller

ursodeoksikolik asit : lat. * ursus (ayı) (lat.) + de (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, -dan eki) + oxy (oxus, oxys (keskin, sivri, ekşi, asidik, oksijenli) + khole (safra; sarı) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) + acidum (ekşi, asit) (lat.) * safra kesesi taşlarını eritmek, safra akışını düzenlemek ve bazı kronik karaciğer hastalıklarını (örneğin primer biliyer kolanjit) tedavi etmek için kullanılan, karaciğeri koruyucu ve safra kalitesini artırıcı etkilere sahip olan doğal bir safra asidi (C24H40O4)

ursula : lat. * ursus (ayı) + ula (dişil küçültme eki) * küçük dişi ayı

urtica : lat. * urtica (ısırgan) (urere (yakmak) + ticus (ile ilgili, -a ait) ) * Urticaceae (ısırgangiller) familyasından, yaprakları dokununca yanma hissi veren, otsu bitki türü

urticaceae : lat. * urtica (ısırgan) (urere (yakmak) + ticus (ile ilgili, -a ait) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * Urtica cinsini ve yakın akrabalarını kapsayan bitki familyası, ısırgangiller

uruc : ara. * raca (yükselmek, yukarı çıkmak, tırmanmak) * yukarı çıkma, yükselmek, tırmanma

uruguay : guar. * uru (küçük kuş türü) + gua (nehir, ırmak, akarsu; yol) * kuş ırmağı; Güney Amerika'nın güneydoğusunda yer alan, kuzey ve kuzeydoğusunda Brezilya, batısında Arjantin, güney ve güneydoğusunda Atlas Okyanusu bulunan ülke

urup : ara. * erbaa (dört), rub (dörtte bir) * geleneksel Türk kültüründe ve halk ağzında kullanılan, arşının sekizde biri (yaklaşık 8,5 cm) uzunluğundaki ölçü birimi; eski bir uzunluk, miktar veya ağırlık ölçü birimi

urus : lat. * urus (yaban öküzü, yabani sığır) * tarihöncesi Avrupa'da yaşamış, günümüzde soyu tükenmiş büyük yabani sığır

uruş : ara. * araşa (insanların veya nesnelerin üzerine koruma sağlamak amacıyla geçici veya kalıcı barınak, tente veya gölgelik kurmak, tavan kurmak, ev yapmak), arş (yükseklik, yüksek yer, yüksek şey; tavan, ev, çadır; taht, gölgelik, yüksek makam, yüksek mekan; taht şeklinde yatak, özellikle Baal tapınağında bulunan taht; en yüksek gök) * gökler, arşlar, tavanlar

urvet : ara. * arv (tutunmak, sarılmak, bağlanmak) * kulp, sap, halka, tutaç, tutamak; bir şeyi tutmaya veya bağlamaya yarayan parça; sıkı bağ, dayanak, tutunacak şey

urvet-ül vüska : ara. * arv (tutunmak, sarılmak, bağlanmak), urvet (kulp, sap, halka, tutaç, tutamak; bir şeyi tutmaya veya bağlamaya yarayan parça; sıkı bağ, dayanak, tutunacak şey) + el (ön ek, artikel) + vasaka (bağlamak, sağlamlaştırmak, güven altına almak), vuska (sağlam, dayanıklı, güvenilir) * sağlam kulp; Allah’a teslim olanların “sağlam kulba” tutunmuş olduklarının belirtildiği, Kur’an’ın Lukman suresinin 22. ayetindeki teşbih tamlaması

uryan : ara. * ary (çıplak olmak, teni açıkta olmak, soyunmak), ury (çıplaklık, soyunma) + an (sıfat yapım eki) * çıplak, soyulmuş, üzerinde giysi olmayan, teni açık durumda bulunan, çırılçıplak

uryani : ara. * uryan (çıplak, soyulmuş, üzerinde giysi olmayan, teni açık durumda bulunan, çırılçıplak) (ary (çıplak olmak, teni açıkta olmak, soyunmak), ury (çıplaklık, soyunma) + an (sıfat yapım eki) ) + i (ile ilgili, -a ait) * kabukları soyulduktan sonra kurutulduğu için bu adı alan, özellikle Kastamonu yöresiyle bilinen etli bir erik ve kuru erik çeşidi

urye : ara. * ary (çıplak olmak, teni açıkta olmak, soyunmak), ury (çıplaklık, soyunma) * ari olmak, çıplak olmak, çıplaklık, soyunma

urz : ara. * urz (taraf, yön, cihet, istikamet, doğrultu; hacet, ihtiyaç, gereksinim; engel, mani, mania; açıkta hedef gibi duran; orta, vasat) * taraf, yön, cihet, istikamet, doğrultu; hacet, ihtiyaç, gereksinim; engel, mani, mania; açıkta hedef gibi duran, hedef; orta, vasat

urza : ara. * urz (taraf, yön, cihet, istikamet, doğrultu; hacet, ihtiyaç, gereksinim; engel, mani, mania; açıkta hedef gibi duran; orta, vasat) * hedef, amaç, gaye, niyet; açıktan duran bir şey, ortada olan

us : tür. * us (akıl, zeka, idrak, kavrayış, düşünme yetisi) * akıl, anlama, kavrama ve düşünme yetisi

USA : ing. * united (birleşmiş) + states (devletler) + of (-nın, iyelik eki) + America (Amerika) * Kuzey Amerika kıtasının orta kesiminde yer alan, kuzeyinde Kanada, güneyinde Meksika, doğusunda Atlas Okyanusu, batısında Büyük Okyanus bulunan ve 50 eyaletten oluşan ülke, Amerika Birleşik Devletleri

usanç : tür. * us (bıkmak, bezmek, sıkılmak) + an (dönüşlü fiil eki) + ç (isim yapım eki) * bir şeyden bıkma, bezme; artık yapmak veya katlanmak istemeyecek duruma gelme hali, usanma duygusu

usanmak : tür. * us (bıkmak, bezmek, sıkılmak) + an (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyden bıkmak, bezmek; artık yapmak veya katlanmak istemeyecek duruma gelmek

usare : ara. * asara (sıkmak, sıkıp suyunu çıkarmak) * canlı dokulardan sızan sıvı veya bitkilerin içinde yer alan, besleyici ve yaşamsal sıvı, öz su

USB : ing. * universal (evrensel) + serial (ardışıl) + bus (veri yolu) * çevre birimlerinin bilgisayara bağlanmasını ve bilgisayar ile çevre birimleri arasında veri ve güç aktarımı sağlayan evrensel bağlantı standardı

usbe : ara. * usbe (grup, topluluk, cemaat, insan kitlesi) * ortak bir bağ etrafında birleşmiş topluluk, grup veya kalabalık; özellikle akrabalık veya dayanışma bağı bulunan insan topluluğu

usçu : tür. * us (akıl, zeka, idrak, kavrayış, düşünme yetisi) + çu (yapan, eden eki, ile ilgili, yandaş, destekçi) * akılcılığı, usçuluğu benimseyen kimse; akılcı, rasyonalist

usçuluk : tür. * us (akıl, zeka, idrak, kavrayış, düşünme yetisi) + çu (yapan, eden eki, ile ilgili, yandaş, destekçi) + luk (isim yapım eki) * bilgide ve düşüncede aklı, mantığı ve akıl yürütmeyi temel alan felsefi yaklaşım; rasyonalizm, akılcılık

uskumru : gre. * skombros (uslumru) * torikgiller (Scombridae) familyasından, hızlı yüzen, gümüşi ve çizgili gövdesi olan pelajik bir deniz balığı türü

uskumrugiller : gre., tür. * skombros (uslumru) (gre.) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) (tür.) * açık denizlerde yaşayan, mekik biçiminde uzun ve zarif gövdeli, çok iyi yüzen kemikli balıkların oluşturduğu, uskumrular, orkinoslar ve yakın akrabalarını kapsayan bir balık familyası, scombridae

uskumrumsugiller : gre., tür. * skombros (uslumru) (gre.) + msu (-sal, gibi, benzer) + gil (familya eki) + ler (çoğul eki) (tür.) * uskumrugillerle benzer özellikler taşıyan balıklar familyası, Scomberesocidae

uskuna : isko., ing. * schooner (iki direkli yelkenli; büyük bardak; kaygan, hızlı) (scun (hızla ilerlemek) + er (-cı, yapan, eden eki) ) * iki veya daha fazla direği sübye armalı olan, pruva direği genellikle grandi direğinden daha kısa olan yelkenli türü; brikten küçük, iki direkli yelkenli gemi; iki veya daha fazla direğe sahip, yelkenlerinin yapısı sayesinde yüksek hız ve manevra kabiliyeti sunan yelkenli gemi türü, iskuna

uskur : lat., ing. * scrofa (dişi domuz; dişi vida, cıvata somunu) (lat.); screw (vida, helezon, pervane, gemi pervanesi) (ing.) * gemi pervanesi; geminin, su altında dönerek itme gücü oluşturan ve geminin hareket etmesini sağlayan kanatlı aygıtı

uslanmak : tür. * us (akıl, zeka, idrak, kavrayış, düşünme yetisi) + lan (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * akıllanmak, davranışlarını düzeltmek, yanlış veya taşkın davranışlardan vazgeçip daha ölçülü davranır hale gelmek, aklını başına almak

uslu : tür. * us (akıl, zeka, idrak, kavrayış, düşünme yetisi) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) * akıllı, makul, ölçülü, rasyonel, söz dinleyen, sakin ve terbiyeli

usr : ara. * usr (güçlük, zorluk, sıkıntı; darlık, sıkıntı, kıtlık) * güçlük, zorluk, sıkıntı; darlık, geçim sıkıntısı, kıtlık (“yusr” (kolaylık, rahatlık, bolluk) kelimesinin karşıtı)

ussal : tür. * us (akıl, zeka, idrak, kavrayış, düşünme yetisi) + sal (gibi, benzer, ile ilgili) * akla uygun, makul, rasyonel

usta : ave., far. * avastata (baş, başkan, yönetici) (ave.); ustad (bilgin, uzman, hoca ve zanaatinde, sanatında, ilminde yetkin kimse) (far.) * bir zanaati veya işi bütün incelikleriyle öğrenen, onu kendi başına yapabilen, işinde çok becerikli ve uzman olan kimse

ustabaşı : ave., far. * avastata (baş, başkan, yönetici) (ave.); ustad (bilgin, uzman, hoca ve zanaatinde, sanatında, ilminde yetkin kimse) (far.); usta (bir zanaati veya işi bütün incelikleriyle öğrenen, onu kendi başına yapabilen, işinde çok becerikli ve uzman olan kimse) + baş (ilk olan, tepede olan, tepe, uç, ön; kafa; şef, yönetici, lider, reis) + ı (iyelik eki) * bir atölyede, fabrikada veya inşaatta çalışan işçileri yöneten, işlerin düzgün gitmesini sağlayan ve ustaların başı olan kıdemli kimse

ustekinumab : lat. * uste (farmasötik ön ek) + kin (interlökin molekülleri (özellikle IL-12 ve IL-23) belirteci) + umab (human monoclonal antibody) (homo, human (insan) + mono (tek, bir, yalnız) + clonal (klonsal, kopyalama ile ilgili) (klonos (filiz, kopya) (gre.) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) ) + anti (zıt, karşıt, karşı, ters, aksi) (lat.) + body (kor, vücut, beden) ) (ing.) ) * bağışıklık sisteminin aşırı çalışması ile ortaya çıkan iltihaplı hastalıkları (Sedef hastalığı (plak psoriazis), Psoriatik artrit (sedef romatizması), Crohn hastalığı, Ülseratif kolit) tedavi etmek için kullanılan, iltihaba yol açan belirli proteinleri (interlökin-12 ve interlökin-23) durdurarak etki gösteren ilacın etken maddesi (C6482H10004N1712O2016S46)

ustura : far. * usture (keskin bıçak) * sakal ve kıl tıraşında kullanılan, katlanıp kapanabilen, çok keskin ve metal bir ağza sahip olan, tek parça özel çelikten yapılan, ağzı körlendikçe deri kayış ve taşlar yardımıyla yeniden bilenmesi gereken özel bir bıçak türü

usturlap : gre. * aster, astron (yıldız, parlayan, ışıldayan) + lambanein (ele geçirmek, ele almak, kapmak, tutmak, almak, kavramak, yakalamak), labion (alan, kapan, tutan, kavrayan, yakalayan) * yıldız tutucu; Güneş, Ay, yıldızlar ve gezegenlerin konumlarını belirlemek, zamanı hesaplamak, enlem tayin etmek ve astronomik gözlemler ile yön bulmada kullanılan tarihi astronomi ve seyrüsefer ölçüm aracı

usturmaça : gre., ita. * stromatsa (deniz taşıtlarında çarpma yastığı) (gre.); stramazzo (ita.) * bir iskeleye, rıhtım duvarına veya başka bir tekneye yanaşan bir teknenin veya geminin kinetik enerjisini emmek için kullanılan hava dolu bir top veya başka şekil ve malzemedeki bir cihaz

usturpa : lat. * stroppus (kayış, çember, bağ) (lat.); stroppa (bitki liflerinden veya sicimden yapılmış bağ, sargı, halat veya kamçı/kırbaç) (ita.) * ince bir halatın ucuna metal ağırlık veya kurşun bağlanarak yapılan bir çeşit kırbaç

usturup : gre. * strophe (çevirme, döndürme, düzen, hile, kumpas, kurgu) (gre.); stropha (hile, düzen, kumpas, oyun, uygun durum) (lat.) * uygun, münasip, yol, yordam veya düzen, yerli yerinde olma, düzenli olma, kuralına uygunluk

usul : ara. * asl (kök, temel, esas, ilke, kaide, kural) * bir işi yapmak, bir amaca ulaşmak, bir işi başarmak için izlenen yol, yöntem, kural, sistem, seçilen düzenli yol, metot; bir işin yapılması için önceden belirlenmiş uyulması gereken esaslar, ilkeler, temeller, kurallar, kaideler

usulsüzlük : ara. * asl (kök, temel, esas, ilke, kaide, kural), usul (bir işi yapmak, bir amaca ulaşmak, bir işi başarmak için izlenen yol, yöntem, kural, sistem, seçilen düzenli yol, metot; bir işin yapılması için önceden belirlenmiş uyulması gereken esaslar, ilkeler, temeller, kurallar, kaideler) + süz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + lük (isim yapım eki) * bir işin veya işlemin kanunlara, kurallara, yasalara veya geleneksel yöntemlere (usule) uygun yapılmaması durumu; genellikle resmi işlemlerde, kuralların dışına çıkılması veya şekil şartlarına uyulmaması

usvet : ara. * usva (izlemek, örnek almak, iyileştirmek) * örnek, model, örnek alınacak kimse/durum

uşak : tür. * uvış (küçük şey, ufak olan, ufalanmış nesne) + ak (isim yapım eki) * çocuk; hizmetçi, yaver; Türkiye'de yer alan, batısında Manisa, güneyinde Denizli , doğusunda Afyon ve kuzeyinde Kütahya bulunan 64 plaka numaralı il

uşakkapan : tür. * uşak (ufak, küçük, çocuk, oğul) + kapan (yakalayan, alan, tutan) * Türk folklorunda bebekleri veya küçük çocukları alıp götürdüğüne inanılan büyük bir akbaba veya yırtıcı kuş türü

uşanka : rus. * uxo, uşa (kulak) + anka (-lık, araç eki) * Rus kültürüne ait, kulakları, boynu ve başı aşırı soğuktan koruyan, yan taraflarında kulaklık kapakları bulunan kürklü bir kış şapkası türü, kulak şapkası

uşb : ara. * a’şeb (otu bol, yeşillik ve otlak durumu gösteren yer, çok ot bitmiş arazi) * taze ot, çim, çimen, yeşil bitki

uşkun : ara. * uşkun (ışkın, dağ/yayla muzu) * kuzukulağıgiller (Polygonaceae) familyasından olan, Doğu Anadolu'da yüksek dağ ve yaylalarında (özellikle Van, Erzurum, Hakkari) ilkbaharda çıkan, ravent (Rheum) cinsinden, dağlık ve yüksek kesimlerde kendiliğinden yetişen, kabuğu soyularak yenilen şifalı bir bitki türü, ışkın/uşkun otu

uşş : ara. * uşş (kuş yuvası) * kuşların ağaç dallarında çerçöpten ve benzeri malzemelerden örerek yaptığı yuva

uşşak : ara. * uşşak (şiddetle sevenler, aşıklar) * Türk musikisinde dügah perdesinde karar kılan, neva perdesinde güçlüsü bulunan, insanlarda lirik, hüzünlü ve samimi duygular uyandıran en eski temel makam

uşşak : gre., ara. * obsekion (tutku, obsesyon, aşk, tutku) (gre.); aşika (aşık olmak, sarmaşmak, sarılmak, yapışmak, bağlanmak), aşeka (sarmaşık, sarmak), aşk (şiddetle sevme, şiddetli, ıstırap verici, yakıcı sevgi) (ara.) * şiddetle sevenler, aşıklar

uşşak-aşiran : ara. * uşşak (şiddetle sevenler, aşıklar) + aşiran (aşiretten türemiş, kabile ile ilgili; onuncu olan, onlu) (aşr, aşere (on), aşir (onuncu; dost) + an (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * Türk musikisinde uşşak dizisinin daha pes bir ses olan aşiran perdesine (yerinde) göçürülmesiyle veya bu perdede karar kuralıyla oluşturulmuş eski ve son derece nadir kullanılan bir bileşik/göçürme makam biçimi

uşşak-gerdaniye : ara., far. * uşşak (şiddetle sevenler, aşıklar) (ara.) + gardan (boynun ön kısmı, ense ile göğüs arası; dönmek, döndürmek, çevirmek, çevrilmek) (far.) + iye (yer ve durum eki) (ara.) * Türk musikisinde tiz bölgelerde (Gerdaniye perdesi civarında) dolaşılarak icra edilen ve seyrinde Uşşak çeşni/dizisi ile karakteristiğin yansıtıldığı eski bir musiki terkibi

uşşak-geveşt : ara., far. * uşşak (şiddetle sevenler, aşıklar) (ara.) + gevah (ferahlık, açıklık) + eşt (isim yapım eki) (far.) * Klasik Türk musikisi tarihi edvar (müzik teorisi) kitaplarında geçen, günümüze notası veya icra örneği kalmamış olan, temel Uşşak makamı ile Geveşt makamının özelliklerinin veya seyrinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş eski bir mürekkep (birleşik) makam

uşşak-maye : ara., far. * uşşak (şiddetle sevenler, aşıklar) (ara.) + maye (asıl, esas, temel, kök, öz, gerekli madde, maya) (far.) * Türk musikisinde segâh ve uşşak makamlarının birbirine geçkili (karışık) olarak kullanılmasıyla meydana gelmiş, dügah perdesinde karar eden eski bir birleşik makam

uşşak-nevruz : ara., far. * uşşak (şiddetle sevenler, aşıklar) (ara.) + nevruz (yeni gün) (nev (yeni, taze) + roz, ruz (gün) ) (far.) * Türk mûsikisi nazariyatında güçlü sesi standart Uşşak makamından farklı olarak neva yerine hüseyni perdesi olan, temel Uşşak seyir ve özelliklerini Nevruz ezgi kalıplarıyla birleştiren bir makam terkibi

uşşak-selmek : ara., far. * uşşak (şiddetle sevenler, aşıklar) (ara.) + selm (barış, sükunet; yavaşlama, geriye gitme; geçmek, akmak, süzülmek) + ek (isim yapım ve durum eki) (ara.) * temel yapısını Uşşak makamı ile Selmek birleşik makamının (veya bileşenlerinin) oluştuduğu, eski ve mürekkep (birleşik) bir makam tasnifi

uşşak-şehnaz : ara., far. * uşşak (şiddetle sevenler, aşıklar) (ara.) + şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şeh (padişah, hükümdar, kral) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) (far.) * Türk musikisinde, temel durak ve dizi özellikleri bakımından ana Uşşak makamı seyri içinde, yer yer Şehnaz makamının karakteristik çeşni ve geçkilerine yer verilerek icra edilen bileşik (mürekkep) bir geçki veya makam

ut : ara. * ud (ağaç, odun; ud çalgısı) * gövdesi armut biçiminde, kısa saplı ve genellikle on bir veya on iki telli, mızrapla çalınan, Türk ve Arap musikisinin başlıca telli çalgılarından biri

utanç : tür. * ut (utanma duygusu, ar, edep, haya) + anç (isim yapım eki) * kişinin yaptığı bir davranış, düştüğü durum veya kendisinde algıladığı bir eksiklik yüzünden duyduğu derin mahcubiyet, ar ve hicap duygusu, onur kırıcı veya uygunsuz bir şey yapma algısıyla ortaya çıkan acı verici bir tepki

utanmak : tür. * ut (utanma duygusu, ar, edep, haya) + an (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * kötü, yanlış veya gülünç bir duruma düşmekten dolayı sıkıntı duymak, kötü bir söz söyleme veya iş yapma nedeniyle üzüntü duymak, mahcup olmak ve ar veya haya etmek, sıkılmak, çekinmek, ar ve namus duygusuyla ölçülü davranmak, saygı veya edep sebebiyle bir şeyi yapmaktan kaçınmak

utarid : ibr., ara. * atarah (taç, hale) (ibr.); utarid (taçlaşmış, hale gibi olmuş) (ara.) * Güneş sisteminde yer alan Güneş'e en yakın ve en küçük gezegen olan Merkür'ün Arapça kökenli eski adı

uterin : lat. * uterus (rahim, döl yatağı) + inus (ile ilgili, gibi, -a ait) * rahim ile ilgili, rahime ait

uteroplasental : lat. * uterus (rahim, döl yatağı) + plax, plakos (tabaka, levha, yüzey, düzlem), plakoeis (düze, yassı, kek) (gre.); placenta (yassı kek, düz ekmek) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * uterus (rahim) ile plasenta (bebeğin eşi) arasındaki bağlantı, bölge veya etkileşim ile ilgili

uterovesikal : lat. * uterus (rahim, döl yatağı) + vesica (baloncuk, torba, kese; mesane, idrar torbası, sidik torbası) + alis (ile ilgili, -a ait) * rahim (uterus) ile idrar torbası (mesane) arasındaki bölge, yapı veya ilişki ile ilgili

uterus : lat. * uterus (rahim, döl yatağı, karın) * kadın üreme sisteminde yer alan, gebelik döneminde bebeğin büyümesini, beslenmesini ve gelişmesini sağlayan, ters dönmüş armut formunda, içi boş, kas yapıdaki organ, rahim

uterus bicornis : lat. * uterus (rahim, döl yatağı, karın) + bi (iki, ikili,) + cornu (boynuz, çıkıntı) + is (sıfat yapım eki) * rahmin doğuştan normalden farklı geliştiği, rahimin, üst kısımda iki ayrı bölüme ayrıldığı ve dışarıdan bakıldığında kalp şeklini andırdığı yapısal anomali, çift boynuzlu rahim, kalp şeklinde rahim

uterus septus : lat. * uterus (rahim, döl yatağı, karın) + saeptum, saeptus (çit, duvar, kuşatılmış alan, çevrilmiş alan, sarılmış alan, bölme, perde, ayırıcı duvar) (saepire (çevirmek, kuşatmak, sarmak) + tus (isim/ sıfat yapım eki) ) * anne karnındayken rahmin gelişimi sırasında ortadaki dokunun erimeyip kalmasıyla oluşan, rahim içinin, zarsı veya kas dokusundan bir perde ile kısmen veya tamamen ikiye bölünmesi ile karakterize konjenital (doğumdan) bir rahim anomalisi, rahim perdesi

UTF : ing * Unicode + transformation (dönüştürme) + format (biçim) * Unicode karakterlerini kodlamak için kullanılan standart biçim

UTI : ing. * urinary (idrarla ilgili) + tract (yol) + infection (enfeksiyon) * üriner sistemin enfeksiyonla etkilenmesi durumu

utilizasyon : lat. * utilis (yararlı, kullanışlı, faydalı) (uti (kullanmak, yararlanmak, faydalanmak) + lis (sıfat yapım eki) ) + izare (dönüştürmek) + tio isim yapım ve durum eki) * kullanma, kullanım, yararlanma, faydalanma

utku : tür. * ut (yenmek, kazanmak, galip olmak) + ku isim yapım eki) * galibiyet, zafer, yengi

utkuuçi : tür. * utku (galibiyet, zafer, yengi) (ut (yenmek, kazanmak, galip olmak) + ku isim yapım eki) ) + içi (-cı, yapan, eden eki) * Türk ve Altay mitolojisinde kurbanları ve duaları baş tanrı Ülgen'e ileten, gökyüzünde yaşayan önemli bir kurban ruhu veya tanrısı, Utkaçı, Utkaçı Han

utle : ara. * atala (hareketsiz olmak, eylemsiz olmak, devinimsiz kalmak, başıboş kalmak, bozulmak, çalışmamak, atıl olmak, hizmet dışı kalmak), atalet (atıl olma, devinimsizlik, eylemsizlik, tembellik, çalışmadan oturma, gevşeklik, uyuşukluk, işsizlik, kullanım dışılık), tatil (atıl olma, bozulma, kullanım dışı kalma, çalışmama), muattal (atıl, çalışmayan, bozuk, tatil edilmiş, kullanılamaz olmuş, battal edilmiş, terkedilmiş) * atıl olma, devinimsizlik, eylemsizlik, tembellik, çalışmadan oturma, gevşeklik, uyuşukluk, işsizlik, kullanım dışılık, muattal olma, boş durma

utmak : tür. * ut (yenmek, kazanmak, galip olmak) + mak (fiil mastar eki) * oyunda yenmek, galip gelmek, kazanmak, ütmek

utrikül : lat. * utriculus (küçük tulum, küçük kese, kesecik, torbacık) (uter (deri tulum, kırba, kese, torba) + culus (küçültme eki) ) * iç kulakta dengeyi sağlayan vestibüler sistemin bir parçası olan, yatay düzlemdeki doğrusal hareketleri ve yerçekimini algılayan, içindeki kıl hücreleri ve kalsiyum karbonat kristalleri (otokoni) sayesinde başın konum değişikliklerini beyne bildiren sıvı dolu küçük bir kese

utull : ara. * atala (sertçe çekmek, zorla sürüklemek) * hududu aşan, isyan eden, kaba ve sert kimse; haşin, katı ve cimri kişi; cahil, hayırdan meneden, galiz ve bahil kimse

utuv : ara. * ata, atav (azmak, isyan etmek, haddi aşmak, küstah davranmak, kibirlenmek) * azma, isyan, haddi aşma, kibirlenme

utüv : ara. * ata, atav (azmak, isyan etmek, haddi aşmak, küstah davranmak, kibirlenmek) * azma, isyan, haddi aşma, kibirlenme

UUID : ing. * universally (evrensel olarak) + unique (benzersiz) + identifier (tanımlayıcı) * bilgisayar sistemleri arasında çakışma olmadan nesneleri tanımlamak için kullanılan benzersiz kimlik numarası

UV : lat. * ultra (aşırı, aşırı derecede, çok ileri, ötesinde, ötesine) + viola (menekşe) * görünür ışığın mor ucunun ötesinde bulunan, dalga boyu yaklaşık 10–400 nm arasında olan elektromanyetik ışınımı, morötesi

uvea : lat. * uvea (üzüm benzeri, üzümsü katman) (uva (üzüm) + ea (gibi, benzeri) ) * gözün beyaz kısmı ile ışığa duyarlı retinanın arasında yer alan, gözü besleyen kan damarlarını içeren, gözün iris, siliyer cisim ve koroidden oluşan orta tabakası

uveal : lat. * uvea (üzüm benzeri, üzümsü katman) (uva (üzüm) + ea (gibi, benzeri) ) + alis (ile ilgili, -a ait) * gözün üvea adı verilen ve kan damarlarıyla dolu olan orta tabakasıyla ilgili

uveit : lat. * uvea (üzüm benzeri, üzümsü katman) (uva (üzüm) + ea (gibi, benzeri) ) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * gözde ağrı, kızarıklık, görme bulanıklığı ve gözün üvea tabakasının iltihabı ile karakterize olan inflamatuar hastalık

uveoparotid : lat. * uvea (üzüm benzeri, üzümsü katman) (uva (üzüm) + ea (gibi, benzeri) ) + parotid (kulağın önünde ve altında bulunan, tükürük salgılayan parotis bezine ait veya onunla ilgili olan) (para (yanında, dışında, ötesinde, yanında duran; arasından, vasıtasıyla, sayesinde, boyunca arasında; zıt, karşıt, engel; ayrı, farklı) + ous, otis, otos (kulak) + oeides (ile ilgili, -a ait, benzer, şekilli, biçimli) ) * genellikle bağışıklık sisteminin aşırı tepki vermesiyle ortaya çıkan sarkoidoz hastalığının bir belirtisi veya özel bir türü (Heerfordt sendromu / üveoparotid ateşi) olarak bilinen, gözün orta tabakası olan uveanın iltihaplanması (üveit) ile kulak önündeki tükürük bezi olan parotis bezinin büyümesinin (parotit) aynı anda görülmesi durumu

uvera : ara. * avra (şaşı, tek gözlü veya kör kadın) * şaşı, tek gözlü, bir gözünde kusur bulunan; mecazen kusurlu kadın

uvertür : lat., fra. * aperire (açmak) (lat.); ouvrir (açmak), ouverture (açılış) (fra.) * opera, bale veya konçerto gibi sahne eserlerinin başında, perde açılmadan hemen önce orkestranın çaldığı açılış müziği

uvula : lat. * uvula (üzümcük) (uva (üzüm) + ula (dişil küçültme eki) ) * ağız boşluğunun yutak ile birleştiği kısımda, damağın en arka kısmında asılı şekilde duran, mukoza, bağ ve kas dokusu ile tükürük salgılayan kanallardan oluşan ve besinlerin ağızdan yutağa doğru itilmesini sağlayan etli doku parçası, küçük dil, dilcik

uvuloplasti : lat. * uvula (üzümcük) (uva (üzüm) + ula (dişil küçültme eki) ) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * küçük dilin (uvula) ve bazen yumuşak damağın cerrahi yöntemlerle kısaltılması veya yeniden şekillendirilmesi işlemi (Horlama şiddetini azaltmak, uyku sırasında hava yolunun tıkanmasını engellemek, küçük dilin aşırı uzun veya kalın olması durumunu düzeltmek için uygulanır.)

uvz : ara. * uvz (kaz) * Anatidae (Ördekgiller) familyasından olan, sulak alanlarda yaşayan, hem etinden hem de tüyünden yararlanılan, bağırgan yapısıyla tanınan evcil veya yabani bir su kuşu türü (goose (kaz) (ing.), oie (kaz) (fra.), Gans (kaz) (alm.) )

UX : ing * user (kullanıcı) + experience (deneyim) * bir ürün veya hizmetin kullanım sürecinde kullanıcıda oluşan deneyim ve memnuniyetin bütünü

uyak : tür. * uy (uymak, tabi olmak, ardındn gitmek, peşinden gitmek, takip etmek, benzerlik göstermek) + ak (isim yapım eki) * şiirde dize (mısra) sonlarında bulunan, yazılışları benzer ama anlamları ve görevleri farklı olan seslerin veya eklerin birbirine benzemesi, kafiye (Şiire ahenk, ritim ve müzikalite katmak amacıyla kullanılır.)

uyanık : tür. * od (uyandırmak, ateşlemek, canlandırmak, harekete geçirmek) + an (dönüşlü fiil eki) + ık (sıfat yapım eki) * uyanmış olan, uyumayan

uyanmak : tür. * od (uyandırmak, ateşlemek, canlandırmak, harekete geçirmek) + an (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * uyku halini sonlandırıp bilince kavuşmak; bir işin veya gerçeğin aslını sonradan idrak etmek; bir duygu veya durum belirmek

uyaran : tür. * od (uyandırmak, ateşlemek, canlandırmak, harekete geçirmek) + ar (etken fiil eki) + an (isim/sıfat yapım eki) * dış veya iç çevreden kaynaklanan ve bir canlıda duyu, tepki veya davranış oluşumu sağlayan her türlü nesne, olay, durum veya enerji

uyarı : tür. * od (uyandırmak, ateşlemek, canlandırmak, harekete geçirmek) + ar (etken fiil eki) + ı (isim yapım eki) * bir tehlike, yanlışlık veya durum hakkında dikkatli olunmasını bildiren söz veya işaret; bir konu veya tehlikeye dikkat çekmek için yapılan ikaz, ihtar veya tembih

uyarlamak : tür. * uy (uymak, tabi olmak, ardındn gitmek, peşinden gitmek, takip etmek, benzerlik göstermek) + ar (bağlaç) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi başka bir duruma, ortama veya şartlara uygun hale getirmek, bir şeyi yeni bir amaca veya ortama uydurma

uyarmak : tür. * od (uyandırmak, ateşlemek, canlandırmak, harekete geçirmek) + ar (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir kişiye yanlış bir şey yapmaması gerektiğini söylemek veya bir durumu ona hatırlatmak, ikaz etmek, ihtar etmek

uydu : tür. * uy (uymak, tabi olmak, ardındn gitmek, peşinden gitmek, takip etmek, benzerlik göstermek) + du (isim yapım eki) * bir gezegenin çekim etkisi altında olan ve onun çevresinde dönen daha küçük gök cismi (peyk); insanların uzaya fırlattığı ve dünya yörüngesinde dönen yapay cihaz

uyduruk : tür. * uy (uymak, tabi olmak, ardındn gitmek, peşinden gitmek, takip etmek, benzerlik göstermek) + dur (ikinci tekil şahıs emir kipi eki) + uk (sıfat yapım eki) * asılsız, gerçek olmayan; yakıştırma veya uydurma olan; geçici, derme çatma; aslı olmayan, gerçeği yansıtmayan, derme çatma veya kalitesiz, gerçek olmayan iddia, uydurma haber, sağlam olmayan eşya

uygar : tür. * uygur (Uygur Türkleri) (uy (uymak, tabi olmak, ardından gitmek, peşinden gitmek, takip etmek, benzerlik göstermek, denk gelmek, yaraşmak) + gur (sıfat yapım eki) ) * medeni, çağdaş, kültürlü, bilgili, eğitimli, görgülü, görgü kurallarına uyan

uygulamak : tür. * uy (uymak, tabi olmak, ardından gitmek, peşinden gitmek, takip etmek, benzerlik göstermek, denk gelmek, yaraşmak) + gu (isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * teorik bir bilgiyi, kuralı, kararı veya düşünceyi pratikte hayata geçirmek, tatbik etmek

uygulamalıbilimler : tür. * uy (uymak, tabi olmak, ardından gitmek, peşinden gitmek, takip etmek, benzerlik göstermek, denk gelmek, yaraşmak) + gu (isim yapım eki) + la (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + bilim (bilme, ilim, tanıma) + ler (çoğul eki) * mevcut bilimsel verileri günlük hayatın ve endüstrinin gerçek sorunlarını çözmek için kullanan, teorik bilgiyi pratiğe dönüştüren bilimler

uygun : tür. * uy (uymak, tabi olmak, ardından gitmek, peşinden gitmek, takip etmek, benzerlik göstermek, denk gelmek, yaraşmak) + gun (sıfat yapım eki) * bir şeye yer, zaman, durum veya özellik bakımından yaraşan, denk olan, yakışan, elverişli veya hesaplı olan, uyan

uygur : tür. * uy (uymak, tabi olmak, ardından gitmek, peşinden gitmek, takip etmek, benzerlik göstermek, denk gelmek, yaraşmak) + gur (sıfat yapım eki) * Orta Asya'da ve Doğu Türkistan bölgesinde yaşayan kadim bir Türk halkı

uyku : tür. * uyu (uyumak, bilinç kapanmak, hareket dinmek) + ku (isim yapım eki) * vücudun ve beynin dinlenmek için dış dünya ile bağını geçici olarak yavaşlattığı, bilincin büyük oranda kapandığı, kasların gevşediği ve bedenin kendini yenilediği doğal ve biyolojik süreç

uyku tulumu : tür. * uyu (uyumak, bilinç kapanmak, hareket dinmek) + ku (isim yapım eki) + tulum (alt ve üst kısmı birleşik olan, kollu veya askılı tek parça kıyafet) (tul (şişmek, kabarmak) + um (isim yapım eki) ) + u (iyelik eki) * vücut ısısını hapsederek dışarıdaki soğuk havanın içeri girmesini önleyen, kampçılık gibi doğa aktivitelerinde veya bebeklerin gece üstlerini açmasını engellemek için giysi şeklinde kullanılan, fermuarla kapanan, taşınabilir ve hafif bir yatak türü

uykuluk : tür. * uyu (uyumak, bilinç kapanmak, hareket dinmek) + ku (isim yapım eki) + luk (isim yapım eki) * kuzu ve dana gibi süt emen genç hayvanların göğüs kafesi ve boğaz bölgesindeki salgı bezlerinden elde edilen, yumuşak dokulu ve lezzetli özel bir sakatat türü

uykusuzluk : tür. * uyu (uyumak, bilinç kapanmak, hareket dinmek) + ku (isim yapım eki) + suz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) + luk (isim yapım eki) * kişinin uykuya dalmakta zorlanması, uykuyu sürdürememesi, gece sık uyanması veya sabah çok erken uyanıp tekrar uyuyamaması ve dinlendirici bir uyku alamadığı için gün içinde yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve huzursuzluk hissetmesi durumu, insomnia

uyluk : tür. * udluk (kalça kemiği, bacağın arka/üst kısmı) (ud (arka, ard) + luk (isim yapım eki) ) * insan vücudunda kalça ile diz eklemi arasında kalan, ayakta durma, yürüme ve koşma gibi hareketlerde temel rol oynayan, güçlü kasları ve vücudun en uzun kemiğini barındıran üst bacak bölgesi

uymak : tür. * uy (uymak, tabi olmak, ardından gitmek, peşinden gitmek, takip etmek, benzerlik göstermek, denk gelmek, yaraşmak) + mak (fiil mastar eki) * bir kurala, kanuna veya karara bağlı kalmak, boyun eğmek; denk gelmek, yaraşmak, yakışmak, belirli kriterler bazında biribirini tutmak/dengelemek, alışmak, uyum sağlamak

uynuk : tür. * uyu (uyumak, bilinç kapanmak, hareket dinmek) + nuk (isim yapım eki) * Anadolu'da ve yöresel ağızlarda çiğ sütün kendiliğinden ekşiyip kesilmesiyle veya yayıkta yağı alındıktan sonra kalan ayran benzeri kıvam; genellikle ekşimik veya hamur işlerinde lezzet vermek için kullanılan, kaynatılmamış çiğ sütün oda sıcaklığında kendiliğinden mayalanıp pıhtılaşması ve sarımtrak bir su salması durumu (sütü mayalamak/uyutmak bağlamında kelimede “uyu” kökü kullanılmıştır.)

uyruk : tür. * uy (uymak, tabi olmak, ardından gitmek, peşinden gitmek, takip etmek, benzerlik göstermek, denk gelmek, yaraşmak) + ruk (isim yapım eki) * kimlik ve pasaport gibi resmi belgelerde kişinin hangi ülkenin vatandaşı olduğunu belirten, kişinin yasal olarak vatandaşlık bağıyla bir devlete bağlı olması durumu

uysal : tür. * uy (uymak, tabi olmak, ardından gitmek, peşinden gitmek, takip etmek, benzerlik göstermek, denk gelmek, yaraşmak) + sal (sıfat yapım eki; gibi, benzer) * yumuşak huylu, iyi kalpli, kavga çıkarmayan ve başkalarının isteklerine kolayca ayak uyduran (kişi); başkalarının sözünden çıkmayan, söz dinleyen, yumuşak başlı, uyumlu ve kolayca yönetilebilen (kimse veya hayvan)

uyuklamak : tür. * uyu (uyumak, bilinç kapanmak, hareket dinmek) + k (bağlaç) + la (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir yere otururken veya ayaktayken derin uykuya dalmadan, başın öne düşmesi gibi hafif bir şekilde uykulu hali sürdürmek, tam olarak uyumamak ile uyku arasında gidip gelme durumu

uyum : tür. * uy (uymak, tabi olmak, ardından gitmek, peşinden gitmek, takip etmek, benzerlik göstermek, denk gelmek, yaraşmak) + um (isim yapım eki) * bir bütünün parçaları arasındaki uygunluk, ahenk veya bir varlığın, bireyin veya sistemin dış çevreye, kurallara ve şartlara ayak uydurması durumu

uyun : ara. * ayn (göz; pınar, çeşme, kaynak) * gözler; kaynaklar, pınarlar, çeşmeler

uyurgezer : tür. * uyu (uyumak, bilinç kapanmak, hareket dinmek) + r (geniş zaman fiil eki) + gez (dolaşmak, seyirtmek, dönmek) + er (geniş zaman fiil eki) * uyku halindeyken bilinçsizce ayağa kalkıp dolaşan veya çeşitli hareketler (konuşma, eşya değiştirme, yürüme) yapan kimse, somnambül

uyurgezerlik : tür. * uyu (uyumak, bilinç kapanmak, hareket dinmek) + r (geniş zaman fiil eki) + gez (dolaşmak, seyirtmek, dönmek) + er (geniş zaman fiil eki) + lik (isim yapım ve durum eki) * kişinin uykunun en derin aşamasında yataktan kalkıp bilinçsizce yürümesi veya karmaşık hareketler yapması durumu, somnambülizm (genellikle çocuklarda sık görülen, yaş ilerledikçe kendiliğinden geçer.)

uyuşmak : tür. * uy (uymak, tabi olmak, ardından gitmek, peşinden gitmek, takip etmek, benzerlik göstermek, denk gelmek, yaraşmak) + uş (işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki); uyu (uyumak, bilinç kapanmak, hareket dinmek) + ş (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * birbirine uymak, anlaşmak, görüş veya düşüncede ortaklaşmak; bir organ duyusunu yitirmek, hissizleşmek

uyuşturucu : tür. * uyu (uyumak, bilinç kapanmak, hareket dinmek) + ş (dönüşlü fiil eki) + tur (etken fiil eki) + ucu (yapan, eden eki) * merkezi sinir sistemini etkileyerek beynin işlevlerini değiştiren, fiziksel veya psikolojik bağımlılığa yol açan, kişinin bilincini, algısını, ruh halini ve davranışlarını doğrudan etkileyen doğal veya sentetik kimyasal maddelerin genel adı

uyuşuk : tür. * uyu (uyumak, bilinç kapanmak, hareket dinmek) + ş (dönüşlü fiil eki) + uk (sıfat yapım eki) * duymaz, hareket edemez hale gelmiş veya mecazi olarak tembel, gevşek ve yavaş kimse; hissedemeyen, karıncalanan veya hareket etme yeteneğini geçici olarak yitirmiş olan

uyuz : tür. * uyu (uyumak, bilinç kapanmak, hareket dinmek) + z (isim yapım eki) * Sarcoptes scabiei adındaki mikroskobik bir akarın deri altına yerleşip yuva yapmasıyla oluşan, özellikle geceleri şiddetlenen yoğun kaşıntı ve döküntülerle kendini gösteren oldukça bulaşıcı bir cilt hastalığı

uyuz böceği : tür. * uyu (uyumak, bilinç kapanmak, hareket dinmek) + z (isim yapım eki) + böcek (eklembacaklı, kanatlı veya kanatsız küçük hayvan) + i (iyelik eki) * çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük, mikroskobik bir akar (parazit) türü, Sarcoptes scabiei

uz : tür. * uz (iyi, güzel, eli işe yatkın, usta kişi, işine yatkın, becerikli, mahir) * bir işi iyi bilen, becerikli, usta

uzaduyum : tür. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + duyum (duyma, duyu organlarıyla algılanan, hissedilen şey, algılayış) (duy, tuy (hissetmek, anlamak, algılamak, fark etmek, işitmek) + um (isim yapım eki) ) * beş duyu organının yardımı olmadan, kişiler arasında düşünce, duygu veya bilgilerin aktarıldığı ileri sürülen paranormal bir iletişim biçimi, telepati

uzak : tür. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + ak (sıfat yapım eki) * gidilmesi uzun süren, arada çok mesafe veya zaman bulunan, ötelerde olan, arasındaki yolu katetmek çok zaman alan

uzak doğu : tür. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + ak (sıfat yapım eki) + doğu (güneşin yükseldiği yön, şark ) (toğ, tuğ, doğ (yükselmek, çıkmak, oluşmak, yaratılmak, meydana çıkmak) + u (isim yapım eki) ) * Asya kıtasının doğu ve güneydoğu kısmında yer alan coğrafi bölge (Avrupa merkezli bir bakış açısıyla dünyanın en doğusunda kalan ülkeleri tanımlamak için kullanılır.)

uzaklık : tür. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + ak (sıfat yapım eki) + lık (isim yapım ve durum eki) * iki nokta veya nesne arasındaki boşluğun veya doğrusal hattın metrik veya kronometrik ölçüsü, mesafe, ıraklık

uzaksamak : tür. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + ak (sıfat yapım eki) + sa (dönüşlü fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * bir şeyi uzak saymak, gerçekleşmesini uzak görmek veya olacağına pek inanmamak, bir durumu veya olayı kendinden veya gerçekten uzak bulmak, ıraksamak

uzaktan kumanda : tür., lat. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + ak (sıfat yapım eki) + tan (kaynak, köken eki) + commandare (emretmek, buyurmak, talimat vermek, yönetmek) (co, com (birlikte, beraber, ile) + mandare (görev vermek, emanet etmek, tevdi etmek, yetkilendirmek, emretmek, buyurmak, talimat vermek, komuta etmek, taahhüt etmek) ) (lat.) * televizyon, klima ve ses sistemi gibi elektronik cihazların, kablosuz sinyallerle uzak mesafeden ve oturulan yerden kalkılmasını gerektirmeden yönetilmesini sağlayan elektronik cihaz

uzam : tür. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + am (isim yapım eki) * bir nesnenin veya varlığın uzayda kapladığı yer, hacim

uzama katsayısı : tür. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + ma (isim yapım eki) + katsayı (cebirsel ifadelerde bir değişkenin önünde yer alan ve o değişkenin kaç kat alındığını belirten, matematiksel ifadelerde oranlama, denklemler kurma ve çözümleme açısından temel rol oynayan sabit çarpan) (kat (eklemek, ilave etmek, üst üste koymak, bükmek) + sayı (nicelik, miktar, rakamla ifade edilen değer) ) * bir maddenin sıcaklığı bir derece arttığında veya bir kuvvet uygulandığında boyunda oluşan boyut değişim oranını gösteren ve her madde için özgün ve değişken nitelik arzeden fiziksel değer, genleşme katsayısı

uzamak : tür. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + mak (fiil mastar eki) * bir şey boyu büyümek, yükseklik kazanmak, uzun bir duruma gelmek; bir durumun veya sürecin gerçekleşmesi, tamamlanması çok zaman almak

uzantı : tür. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + an (dönüşlü fiil eki) + tı (isim yapım eki) * bir şeyin uzayan bölümü, ana bütünün devamı; bir bilgisayar dosyasının isminden sonraki noktadan sonra gelen ve üç harften oluşan dosya türü belirteci; internet tarayıcılarının türünü belirten kod

uzatmalı sevgili : tür. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + at (etken fiil eki) + ma (isim yapım eki) + lı (ile, birlikte, beraber, sahibi) + sevgili (güçlü duygusal bağ hissedilen, sevilen kimseyi ifade eden sıfat ve isim) (sev (sevmek, hoşlanmak, beğenmek, yakınlık duymak, gönül vermek; ayırmak, korumak, sakınmak) + gi (isim yapım eki) + li (sıfat yapım eki) ) * evlenmeye veya ilişkiyi resmi bir adıma taşımaya karar vermeden, aradan çok uzun yıllar geçmesine rağmen birlikte olmaya devam eden çiftler için kullanılan halk tabiri

uzay : tür. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + ay (isim yapım eki) * Dünya atmosferinin dışı ile tüm gök cisimleri arasında kalan, içinde yıldızlar, gezegenler, galaksiler, gaz ve toz bulutları bulunan sınırsız ve sonsuz boşluk, evren, feza

uzay adamı : tür. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + ay (isim yapım eki) + adam (insan) + ı (iyelik eki) * Dünya atmosferi dışında araştırma yapmak, uzay aracını yönetmek veya uzay yolculuğuna çıkmak için özel eğitim almış kimse, astronot, kozmonot

uzay gemisi : tür. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + ay (isim yapım eki) + gemi (denizde yolculuk yapan büyük taşıt) + si (iyelik eki) * Dünya atmosferi dışında, dış uzayda hareket etmek, yük veya insan taşımak ve araştırma yapmak için yapılan büyük taşıt

uzaylı : tür. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + ay (isim yapım eki) + lı (sıfat yapım eki) * Dünya dışında, evrenin başka bir yerinde yaşadığı var sayılan akıllı canlı veya yaşam formu

uzayzaman : tür., ara. * uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak) + ay (isim yapım eki) (tür.) + zaman (süre, vakit, çağ, devir) (ara.) * üç boyutlu uzay ile tek boyutlu zamanı tek bir dört boyutlu yapı içinde birleştiren fiziksel ve matematiksel bir model

uzeyr : ibr. * azr, ezr (yardım etmek, desteklemek, korumak), azar (yardım, destek, koruma), ezra (yardım eden, destekleyen, koruyan; yardım, destek, koruma) * Kur'an’ın 9. suresi olan Tevbe Suresinin 30. ayetinde adı geçen, İbrani kökenli eski bir din adamı veya peygamber olduğu düşünülen kişi

uzgörü : tür. * uz (uzak, ırak, ileri) + görü (görme, gözleriyle algılama) * gelecekteki olayları, durumları veya uzak bir gerçeği, uzak bir doğruyu bugünden, önceden görebilme, sezme ve tahmin etme yeteneği, ileri görüşlülük (Öngörü kavramından daha geniş ve uzak vadeli bir durumu ifade eder.)

uzgörür : tür. * uz (uzak, ırak, ileri, mesafesi çok olan) + görür (gören, gözleriyle algılayan) * gerçeği ve doğruyu önceden görebilen, ileri görüşlü olan, uzgören

uzlaşmak : tür. * uz (iyi, hoş, güzel, uygun, becerikli, usta, sanatkar, mahir, akıllı, uslu) + laş (işteş fiil eki) + mak (fiil mastar eki) * anlaşmazlık veya sorun yaşayan kişiler karşılıklı olarak fedakarlık yaparak, asgari müştereklerde buluşarak veya ortak bir yol bularak anlaşmak

uzlet : tür. * uz (uzak, ırak, ileri, mesafesi çok olan) + let (isim yapım eki) * kişinin toplumsal hayattan ve insanlardan uzaklaşarak yalnız bir yaşam sürmesi, inzivaya çekilmesi

uzman : tür. * uz (iyi, hoş, güzel, uygun, becerikli, usta, sanatkar, mahir, akıllı, uslu) + man (kişi, kimse, isim yapım eki) * belli bir iş veya konuda derin bilgiye, görüşe, deneyime ve özel beceriye sahip olan kimse, eksper, spesiyalist

uzo : gre. * ouzo (anasonlu alkollü içki) * Yunanistan ve Kıbrıs'ta çok sevilen, genellikle sek içilen veya içine su ve buz katılarak tüketilen, su eklendiğinde rengi süt beyazına dönen anason aromalı damıtılmış geleneksel bir alkollü içki

uzra : ara. * azara (bağışlamak, mazur görmek, affetmek) * bağışlama, mazeret, affetme, mazur görme, özür

uzuf : ara. * azifa, ezife (yaklaşmak, yakın olmak, yakınlaşmak, sabretmek) * yaklaşma, yaklaşımlık, zamanın yaklaşması; nefsi kötülüklerden ve şüphelerden menedip uzaklaştırmak

uzun : tür. * uzun (mesafesi veya süresi fazla olan ) (uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak), uz (uzak, ırak, ileri, mesafesi çok olan) + un (sıfat yapım eki) ) * iki ucu veya başlangıcı ile bitimi arasında çok mesafe veya zaman olan, yerden çok yüksek olan

uzun araç : tür. * uzun (mesafesi veya süresi fazla olan ) (uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak), uz (uzak, ırak, ileri, mesafesi çok olan) + un (sıfat yapım eki) ) + araç (bir işi yapabilmek için kullanılan her türlü şey, vasıta ) (ara (iki şeyin birbirine olan uzaklığı) + ç (isim yapım ve araç eki) ) * standart binek otomobillerden boyut olarak belirgin şekilde büyük ve uzun olan; kamyon, tır (çekici ve yarı römork), otobüs veya arkasında römork taşıyan, aynı zamanda Karayolları Trafik Yönetmeliği gereğince arkasında uyarı levhası taşması gereken büyük vasıta

uzun atlama : tür. * uzun (mesafesi veya süresi fazla olan ) (uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak), uz (uzak, ırak, ileri, mesafesi çok olan) + un (sıfat yapım eki) ) + atlama (zıplama, sıçrama, ileriye doğru atılma, bir yerden bir başka yere geçme, üzerinden geçme) * sporcunun belirli bir mesafeden koşarak hızlanıp yatay doğrultuda mümkün olduğunca uzağa sıçramasına dayanan atletizm dalı

uzun eşek : tür. * uzun (mesafesi veya süresi fazla olan ) (uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak), uz (uzak, ırak, ileri, mesafesi çok olan) + un (sıfat yapım eki) ) + eşek (atgillerden, attan küçük, irice başlı, uzun kulaklı, yük ve binek hayvanı) * iki takım arasında, bir grubun belinden bükülerek art arda sıra olması ve diğer takım oyuncularının da koşarak bu kişilerin sırtının üzerine atlamasıyla oynanan, geleneksel bir açık hava çocuk ve sokak oyunu

uzun menzilli : tür., ara. * uzun (mesafesi veya süresi fazla olan ) (uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak), uz (uzak, ırak, ileri, mesafesi çok olan) + un (sıfat yapım eki) ) (tür.) + menzil (inilecek yer, durak, ev; bir yolculukta, belli bir yol alıştan sonra dinlenmek için durulan, daha önce belirlenmiş olan yer; atılan bir merminin ulaşabildiği uzaklık ) (nazala (indirmek, aşağıya göndermek/götürmek), nuzul (inme, indirme, aşağıya gönderme) ) * erişim veya etkili kullanım mesafesi uzun olan; uzak bir noktaya kadar ulaşabilen

uzun vadeli : tür., ara. * uzun (mesafesi veya süresi fazla olan ) (uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak), uz (uzak, ırak, ileri, mesafesi çok olan) + un (sıfat yapım eki) ) (tür.) + vade (daha sonrası için konmuş tarih, zaman) (ara.) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) * gerçekleşmesi veya sonuçlanması için uzun bir süre öngörülen; kısa vadeli olmayan

uzun vadeli alacaklar : tür., ara. * uzun (mesafesi veya süresi fazla olan ) (uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak), uz (uzak, ırak, ileri, mesafesi çok olan) + un (sıfat yapım eki) ) (tür.) + vade (daha sonrası için konmuş tarih, zaman) (ara.) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) + alacak (borçlu olandan tahsil edilmesi veya alınması gereken para veya mal) + lar (çoğul eki) (tür.) * bir işletmenin mal veya hizmet satışından doğan, vadesi veya tahsil süresi bir yıldan (12 aydan) uzun olan ve bilanço içinde duran varlıklar grubunda yer alan alacak türü

uzun vadeli borçlar : tür., ara. * uzun (mesafesi veya süresi fazla olan ) (uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak), uz (uzak, ırak, ileri, mesafesi çok olan) + un (sıfat yapım eki) ) (tür.) + vade (daha sonrası için konmuş tarih, zaman) (ara.) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) + borç (birine ödenmesi gereken para veya yükümlülük; alacak ilişkisi) + lar (çoğul eki) (tür.) * bir şirketin veya kişinin ödeme süresi bilanço tarihinden itibaren bir yıldan (12 aydan) uzun olan ve bilançonun pasifler kısmında yer alan finansal borçları

uzunçalar : tür. * uzun (mesafesi veya süresi fazla olan ) (uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak), uz (uzak, ırak, ileri, mesafesi çok olan) + un (sıfat yapım eki) ) + çalar (müzik aleti, oynatıcı ) (çal (elle dokunmak, dövmek, vurmak, çarpmak, darbetmek, götürmek; yenmek) + ar (geniş zaman ve araç eki) ) * düşük devirle ses kaydedilen, bir yüzüne ortalama 8-10 şarkı (23 dakika) sığdırılabilen, 33lük (dakikada 33 tam 1/3 tur (devir) dönen, genellikle 30 cm (12 inç) çapında olan) veya 45lik (dakikada 45 tam tur (devir) dönen, genellikle 17,5 cm (7 inç) çapında olan) olabilen büyük boyutlu analog müzik plağı veya albümü, long play

uzundere : tür., far. * uzun (mesafesi veya süresi fazla olan ) (uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak), uz (uzak, ırak, ileri, mesafesi çok olan) + un (sıfat yapım eki) ) (tür.) + dere (küçük akarsu) (dare (vadi, iki dağ arasındaki geçit) (far.) ) * Erzurum’un bir ilçesi

uzunköprü : tür. * uzun (mesafesi veya süresi fazla olan ) (uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak), uz (uzak, ırak, ileri, mesafesi çok olan) + un (sıfat yapım eki) ) + köprü (kara yolu, su yolu veya vadiler gibi doğal veya yapay engellerin üzerinden geçmeyi sağlayan yapı) * Edirne’nin bir ilçesi

uzunluk : tür. * uzun (mesafesi veya süresi fazla olan ) (uza (uzun sürmek, uzamak, uzlaşmak, ileri gitmek, mesafesi açılmak), uz (uzak, ırak, ileri, mesafesi çok olan) + un (sıfat yapım eki) ) + luk (isim yapım eki) * bir şeyin iki ucu arasındaki mesafe; bir cismin veya uzaklığın ölçü bakımından değeri; sürenin ölçüsü

uzuv : ara. * uzv (organ, parça) * vücudun bir parçası; kol, bacak gibi organ; bir bütünün parçası, üye

uzv : ara. * uzv (organ, parça) * vücudun bir parçası; kol, bacak gibi organ; bir bütünün parçası, üye

uzyazar : tür. * uz (uzak, uzaktan, mesafesi çok olan) + yaz (kaleme almak, metin oluşturmak, çizmek) + ar (-cı, yapan, eden eki) * uzaktaki bir merkeze elektrik sinyalleriyle metin göndermeye veya almaya yarayan eski tip yazıcı/teletayp cihazı, teletype

uzza : ara. * azaza (aziz olmak, güçlü ve üstün olmak, yüce olmak, ulu olmak), eazz (en aziz, en yüce, en üstün, en ulu) * çok yüce, azize, şerefli ve değerli kadın; İslamiyetten evvel cahiliyet devrinde kutsal addedilerek tapınılan büyük putlardan birisinin ismi

uzzal : ara. * azala (kınamak, ayıplamak, azarlamak), azil (kınayan, ayıplayan, azarlayan) * kınayanlar, ayıplayanlar, azarlayanlar; Türk musikisinde Hicaz ailesine mensup olan, Hicaz beşlisine uşşak dörtlüsünün eklenmesiyle oluşan, Muhayyer perdesi üzerinde buselik beşlisi ile üst taraftan genişleme yapan bir makam

uzzal-acem : ara. * azala (kınamak, ayıplamak, azarlamak), azil (kınayan, ayıplayan, azarlayan), uzzal (kınayanlar, ayıplayanlar, azarlayanlar) + acem (yabancı; Persli, İranlı) * Türk musikisinde Uzzal makamının seyri sırasında, özellikle inici (aşağı doğru inen) nağmelerde eviç perdesi yerine acem perdesinin kullanılmasıyla ortaya çıkan özel bir geçki veya "acemli uzzal dizisi" hali

uzzal-hüseyni : ara. * azala (kınamak, ayıplamak, azarlamak), azil (kınayan, ayıplayan, azarlayan), uzzal (kınayanlar, ayıplayanlar, azarlayanlar) + huseyn (hasan (güzel, yumuşak mizaçlı, iyi, erdemli) + eyn (küçültme eki) ) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * Uzzal makamı ile Hüseyni makamının özelliklerinin veya geçkilerinin bir arada kullanıldığı müzikal bir yapı

uzzal-şehnaz : ara., far. * azala (kınamak, ayıplamak, azarlamak), azil (kınayan, ayıplayan, azarlayan), uzzal (kınayanlar, ayıplayanlar, azarlayanlar) + şehnaz (padişahın zarafeti, krallığın güzelliği, kraliyet güzelliği) (şeh (padişah, hükümdar, kral) + naz (zerafet, güzellik, çekicilik, naz) ) (far.) * Türk Musikisinde yer alan ve Hicaz ailesine mensup olan Şehnaz makamının oluşturulmasında veya icra edilmesinde kullanılan temel dizilerden/geçkilerden biri

ü : tür. * ü, Ü * Türkçe alfabenin 16. harfi (U’dan sonra, V’den önce)

übeyd : ara. * abada (hizmet etmek, kulluk etmek, yardım etmek, bendelik etmek), ubud (kulluk, kölelik, hizmetçilik, bendelik), abd (kul, köle, hizmetçi, bende) * kulcuk, kölecik, kulcağız, küçük köle, küçük kul; erkek ismi

übeydullah : ara. * abada (hizmet etmek, kulluk etmek, yardım etmek, bendelik etmek), ubud (kulluk, kölelik, hizmetçilik, bendelik), abd (kul, köle, hizmetçi, bende), übeyd (kulcuk, kölecik, kulcağız, küçük köle, küçük kul; erkek ismi) + Allah (el (ön ek) + ilah (tanrı, tapılan, yönelinen, yüce varlık) ) * Allah'ın küçük, aciz ve mütevazı kulu

übüvvet : ara. * eb (baba, ata) + vet (isim yapım eki) * babalık, atalık

ücac : ara. * ucac (tuzlu ve acı su) * tuzluluğu ve acılığı belirgin olan, içilmeye elverişli olmayan su

ücra : tür. * uçra (uç (en son nokta, tepe, son, sınır, had, limit) + ra (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * çok uzakta olan, mesafesi çok olan, çok uçta bulunan, kenarda, kıyıda köşede veya merkeze çok uzakta bulunan

ücret : ara. * ecir (ücret, hizmet karşılığı ödül), acara (karşılık vermek, ücret vermek, ücret ödemek, ödüllendirmek, mükafatlandırmak; kiraya vermek, kiralamak, kiraya vermek) * bir kimseye yaptığı iş veya harcadığı emek karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından para olarak ödenen bedel

ücur : ara. * ecir (ücret, hizmet karşılığı ödül), acara (karşılık vermek, ücret vermek, ücret ödemek, ödüllendirmek, mükafatlandırmak; kiraya vermek, kiralamak, kiraya vermek) * ücretler, ödüller

üç : tür. * üç (3) * 2’den sonra, 4’ten önce olan doğal sayı 3

üç boyutlu : tür. * üç (3) + boyut (bir cismin herhangi bir yöndeki uzanımı, bir cismin en, boy veya yüksekliğinden her biri, ebat) (boy (uzunluk, uzama, yükseklik, uzantı) + ut (durum eki) ) + lu (ile, birlikte, beraber, sahibi) * en, boy ve yükseklik olmak üzere üç uzamsal boyutu bulunan

üç düzlemli : tür. * üç (3) + düzlem (üzerinde girinti çıkıntı olmayan düz alan, yüzey, alan, iki boyutlu yüzey) (tüz, düz (doğru hale getirmek, iyileştirmek, sıraya koymak, dizmek, düzenlemek) + lem (isim yapım eki) ) * geometri terimi olarak iki düzlemin kesişmesinden sonra üçüncü bir düzlemi eğik bir açıyla kesmesi durumu

üç taş : tür. * üç (3) + taş (sert mineral, kaya) * üç taşla ve kare şeklindeki bir alanda oynanan geleneksel bir çocuk oyunu; mücevheratta üç taşlı yüzük, tria

üçer : tür. * üç (3) + er (grup eki) * üçlü gruplar halinde

üçgen : tür., gre. * üç (3) + gone, gonia (köşe, açı, dik açı, gönye; kenar, genişlemiş hat) (gre.) * düzlemde birbirine doğrusal olmayan üç noktayı birleştiren üç doğru parçasının birleşiminden oluşan, üç kenarı, üç köşesi ve üç iç açısı bulunan temel geometrik şekil (alanı s = 1/2a.h, çevresi p = a+b+c)

üçkağıtçı : tür., far. * üç (3) (tür.) + kağad (yazı yazılan ince levha) (far.) + çı (yapan, eden eki) (tür.) * üç adet iskambil kağıdının yerini çabuk el hareketleriyle değiştirerek oynanan ve izleyicinin kağıdı tahmin etmeye çalışırken kandırıldığı sokak oyununu icra eden kişi; hilekar, dolandırıcı, sahtekar ve düzenbaz

üçlü : tür. * üç (3) + lü (ile, birlikte, beraber, sahibi) * üçü bir arada olan, üç bileşenden oluşan grup

üçlük : tür. * üç (3) + lük (isim yapım eki) * basketbolda, topun, sahadaki üç sayı çizgisinin gerisinden potaya atılarak ve çemberden geçirilerek takıma 3 puan kazandırılmasıyla yapılan skor türü

üçte bir : tür. * üç (3) + te (yer ve durum eki) + bir (yek, tek, vahid, 1) * bir bütünün üçe bölünmesiyle oluşan eşit parçalardan her biri (1/3) )

üçüncü : tür. * üç (3) + üncü (sıra eki) + sıra numarası üç olan, bir dizideki sırası üç olan * third; troisième, tertiaire; dritte (r, s)

üçüncü göz çakrası : tür., san. * üç (3) + üncü (sıra eki) + göz (görme organı) (tür.) + çakra (tekerlek, dönüş, döngü, devre, daire, disk, çark; insandaki, helezonik (spiral) yapı arzeden spiritüel enerji katmanlarından her biri) (san.) + sı (iyelik eki) (tür.) * insan bedenindeki yedi temel ana çakranın (enerji çıkış noktası) altıncısı olan, iki kaşın tam ortasında, alnın alt kısmında yer alan, sezgi, içgörü, hayal gücü, bilgelik ve altıncı hissin merkezi olan, fiziksel gözlerin ötesini görmeyi, olayların ve evrenin ardındaki gerçeği algılamayı temsil eden çakra, ajna çakra (komut, algı çakrası)

üçüncül : tür. * üç (3) + üncü (sıra eki) + ül (sıfat yapım eki) * üçüncü sırada bulunan; üç numaralı, üçüncü derece veya aşamada olan

üçüz : tür. * üç (3) + üz (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * aynı gebelikte doğan üç kardeşten her biri; üç kardeşten oluşan doğum grubu

üff : ara. * uff (ses yansımalı onomatopeik kelime) * of, olumsuz nida, sıkıntı belirten nida (off (iptal, dışında, olumsuz olan) (ing.) )

üflemek : ara. * üf (nefes verme anındaki dudak hareketinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * ağızdan hava vermek, nefes vermek, soluk vermek; hava akımı oluşturarak bir şeyi soğutmak, hareket ettirmek veya söndürmek

üftade : far. * oftadan (düşmek) * düşmüş, yere düşmüş; düşkün, zavallı, acınacak durumda olan kimse, biçare; aşık, tutkun (tasavvufta)

üful : ara. * afl, afala (batmak, kaybolmak, gözden kaybolmak), afil (batan, kaybolan, görünmez olan; fani, geçici) * batma, kaybolma, gözden kaybolma; sönme, yok olma, ölüm

üfunet : ara. * afn, afana (çürümek, kokmak, bozulmak) * çürüme, bozulma, pis kokma; irin, cerahat; ortamın veya devrin bozulması, ahlaki çürüme veya ruhsal olarak insanı bunaltan ağır hava

üfürmek : ara. * üf (nefes verme anındaki dudak hareketinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + ür (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * ağızdan hava vermek, nefes vermek, soluk vermek; hava akımı oluşturarak bir şeyi soğutmak, hareket ettirmek veya söndürmek

üfürük : ara. * üf (nefes verme anındaki dudak hareketinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + ür (etken fiil eki) + ük (isim yapım eki) * üflenerek dışarı verilen soluk; halk arasında inandırıcılığı olmayan, asılsız, boş söz

üfürükçü : ara. * üf (nefes verme anındaki dudak hareketinden ses yansımalı onomatopeik kelime) + ür (etken fiil eki) + ük (isim yapım eki) + çü (-cı, yapan, eden eki) * dualar veya sözler okuyup hastaların veya sorunlu kişilerin üzerine üfleyerek onları iyileştirdiğini veya musibetlerden kurtardığını iddia eden kimse

ükl : ara. * akala, ekele (yemek, yemek yemek, tüketmek) * yemiş, meyve, yiyecek, azık

ükzube : ara. * kezebe (gerçek olmayanı söylemek, doğru olmayanı söylemek, yalan söylemek), kezzebe (yalanlamak, yalan olduğu öne sürmek), kezzab (gerçek olmayanı söyleyen, doğruyu söylemeyen, yalancı) * yalan söz, uydurma söz, batıl söz

ülema : ara. * aleme (bilmek, tanımak), alim (bilen, tanıyan, bilgin) * alimler, bilenler, tanıyanlar, bilginler; dinî ve hukuki ilimlerde uzmanlaşmış bilginler topluluğu; özellikle İslam toplumlarında din bilgini ve hukukçular sınıfı

ülen : tür. * oğlan, lan (genç çocuk, oğul, erkek çocuk) (oğul (erkek çocuk) + an (küçültme eki) ) * bir kişiye seslenmek, dikkat çekmek veya şaşkınlık, öfke, samimiyet belirtmek için kullanılan argo bir hitap sözü

üleşmek : tür. * ül (pay, hisse, nasip, kısmet) + eş (işteş fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi aralarında paylaşmak, bölüşmek, hisselere ayırmak, taksim etmek

üleştirmek : tür. * ül (pay, hisse, nasip, kısmet) + eş (işteş fiil eki) + tir (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi kişiler arasında paylaştırmak, bölüştürmek, birden çok kişiye pay vermek, taksim etmek

ülfet : ara. * alafa, alifa (alışmak, cana yakın olmak, dostluk kurmak, birleşmek), allafa (birleştirmek, yakınlaştırmak, tanıştırmak, dost haline getirmek, alıştırmak; bir araya getirmek, toplamak, derlemek, düzenlemek, yazmak), itilaf (anlaşma, uyuşma; birleşme) * alışma, alışkanlık, uyum, birleşme, ısınma; ahbaplık, dostluk

ülgen : tür. * ül (yükselmek, yücelmek, ululaşmak) + gen (sıfat yapım eki) * Türk ve Altay mitolojisinde göğün üst katlarında yaşadığına ve insanlara/yaratılışa ilişkin düzeni koruduğuna inanılan, gök, iyilik ve yaratılışla ilişkilendirilen tanrısal varlık

ülger : tür. * ülger (şeftali ve benzeri meyvelerin üzerindeki ince, yumuşak tüy, ince tüy) * şeftali, ayva gibi bazı meyvelerin yüzeyini kaplayan ince ve yumuşak tüy tabakası; mecazen ince, yumuşak tüy

ülin nüha : ara. * ulu (sahip olanlar, haiz olanlar, sahipler, ehil olanlar, maliki olanlar) + el (ön ek, artikel) + naha, neha (yasaklamak, engellemek, önlemek, mani olmak, menetmek, vazgeçirmek; sonlandırmak, sonuçlandırmak, sona erdirmek, bitirmek, nihayetlendirmek, bitirmek, bırakmak, vazgeçmek, terketmek; varmak, erişmek), nehy (yasaklama, engelleme, önleme, mani olma, menetmek, vazgeçirme), nuha (akıl, idrak; yasaklama, kötülükten alıkoyma gücü) * akıl sahipleri, aklı olanlar, akıllılar, sağduyu sahibi kimseler, kötülükten alıkoyan akla sahip olanlar (Kur’an terimidir.)

ülke : tür. * ülke (memleket, yurt, devlet toprağı) * sınırları belirli bir toprak parçası üzerinde örgütlenmiş siyasi topluluk ve bu topluluğun egemenliği altındaki toprak, devlet

ülker : tür. * ül (yıldız) + ker (sıfat yapım eki) * gökyüzündeki Boğa takımyıldızı içinde yer alan yedi parlak yıldızdan oluşan açık yıldız kümesinin adı, Süreyya, Pervin, Yedikızkardeş, Pleiades)

ülkü : tür. * il (tutmak, yakalamak, kavramak) + gu (isim yapım eki) * akıl ve yürekle benimsenen, gerçekleştirilmek için çalışılan en son gaye veya tasarı, hedef, gaye, niyet

ülkücü : tür. * il (tutmak, yakalamak, kavramak) + gu (isim yapım eki) + cu (yapan, eden eki, yandaş, destekçi) * bir amaç veya ideal uğruna özveriyle çalışan, menfaat gözetmeyen kimse; Türk milliyetçiliği ve Türk-İslam ülküsünü benimseyen, bir ülküye (ideale) çıkar gütmeden bağlı olan kimse, idealist

ülser : lat. * ulcer (ulcus (yara, aşınma, tahriş olma) + aris (ile ilgili, -a ait) ) * Helicobacter pylori adı verilen bir bakteri enfeksiyonuna, uzun süre ve bilinçsiz ağrı kesici (aspirin ve romatizma) ilaç kullanımına, sigara ve alkol tüketimine ve aşırı strese bağlı olarak, vücudun iç veya dış yüzeylerini kaplayan dokularda (özellikle sindirim sisteminde) mide asidi ve sindirim sıvıları gibi etkenler nedeniyle oluşan açık yaralar

ülserasyon : lat. * ulcer (ulcus (yara, aşınma, tahriş olma) + aris (ile ilgili, -a ait) ) + tio (isim yapım eki) * ciltte veya vücut içindeki organların (özellikle mide ve bağırsak gibi) iç zarı üzerinde, doku kaybı ve tahrip sonucu açık yara oluşması süreci

ülseratif : lat. * ulcer (ulcus (yara, aşınma, tahriş olma) + aris (ile ilgili, -a ait) ) + tio (isim yapım eki) + ivus (ile ilgili, -a ait) * dokularda açık yara veya harabiyet (ülser) geliştiren, ülser (yara) oluşturan, ülserli, ülser karakterinde olan

ülseratif kolit : lat., gre. * ulcer (ulcus (yara, aşınma, tahriş olma) + aris (ile ilgili, -a ait) ) + tio (isim yapım eki) + ivus (ile ilgili, -a ait) (lat.) + colitis (colon (kolon, sütun) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) ) (gre.) * kalın bağırsağın iç yüzeyindeki tabaka olan kolon mukozasında iltihaplanma meydana gelmesi sonucu oluşan ve yaralarla (ülser) seyreden kronik (uzun süreli) bir inflamatuar bağırsak hastalığı

ülseroglandüler : lat. * ulcer (ulcus (yara, aşınma, tahriş olma) + aris (ile ilgili, -a ait) ) + glans (meşe palamudu, bez) + ulus, ula (küçültme eki) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * deri üzerinde oluşan yara (ülser) ve bu yaraya yakın bölgedeki lenf bezlerinin şişmesi ile ilgili (glandüler lenfadenopati)

ülserojen : lat., gre. * ulcer (ulcus (yara, aşınma, tahriş olma) + aris (ile ilgili, -a ait) ) (lat.) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, köken, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) + es (ile ilgili, -a ait) ) (gre.) * ülser (yara) oluşumuna yol açan veya mevcut ülseri tetikleyerek şiddetlendiren

ültimatom : lat. * ultimatum (en son şey, son teklif, en son olan, en nihai) (ultimus (en son, sonuncu, nihai) + atum (isim yapım eki) ) * bir devletin veya tarafın karşı tarafa belirli bir süre içinde yerine getirilmesini istediği kesin koşulların son bildirim biçiminde sunulması, son uyarı, kesin bildirim

üluf : ara. * elf (bin) * binler; Osmanlı döneminde Ulufe şeklinde kullanılan, kapıkulu askerlerine ve devlet görevlilerine üç ayda bir verilen maaş

üluhiyet : ara. * aliha (tapmak, yönelmek, sığınmak, ibadet etmek; hayrete düşmek), ilah (insanlar tarafından kutsal kabul edilen, tapılan veya yüceltilen varlık; yönelinen, tapılan, tanrı) * tanrılık, ilahlık, tanrısallık, Tanrı'ya özgü olma hali, Tanrısal nitelikler bütünü

ülya : ara. * ala (yüce, yüksek), uluv (yücelik, yükseklik, ululuk) + iya (sıfat yapım eki) * en yüksek, çok yüksek, pek yüce, en ulu

üma : tür. * üma (ses yansımalı onomatopeik kelime) * kedi miyavlaması

ümem : ara. * ummet (aynı din veya inanç etrafında birleşen topluluk, millet, halk, topluluk) (umm (anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası, kaynağı, temeli, başlıca unsuru) + et (isim yapım eki) ) * aynı din veya inanç etrafında birleşen topluluklar, milletler, halklar, topluluklar, ümmetler

ümera : ara. * amara (emretmek, yönetmek, buyurmak), emr (iş, emir, komut, buyruk, talimat), amir (emreden, emir veren, buyuran, buyruk veren, iş veren; erkek ismi) * emirler, beyler, kumandanlar, komutanlar, amirler, yöneticiler

ümid : far. * omet (beklenti, umut) * bir şeyin gerçekleşmesini isteme, bekleme ve olacağına inanma, geleceğe dair olumlu beklenti, iyimser beklenti, umut

ümit : far. * omet (beklenti, umut) * bir şeyin gerçekleşmesini isteme, bekleme ve olacağına inanma, geleceğe dair olumlu beklenti, iyimser beklenti, umut

ümm : ara. * umm (anne, ana, valide) * anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası, kaynağı, temeli, başlıca unsuru (Amme (bakıcı) (alm.) )

ümmehat : ara. * umm (anne, ana, valide) + hat (çoğul eki) * anneler, analar, valideler; esaslar, asıllar, temeller, ilkeler, prensipler

ümmet : ara. * umm (anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası, kaynağı, temeli, başlıca unsuru) + et (isim yapım eki) * aynı din veya inanç etrafında birleşen topluluk, millet, halk, topluluk

ümmi : ara. * umm (anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası, kaynağı, temeli, başlıca unsuru) + i (ile ilgili, -a ait) * annesinden doğduğu saf halini koruyan; okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş; kavimli, kavimsel, avama ait, halktan

ümmiyet : ara. * umm (anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası, kaynağı, temeli, başlıca unsuru) + i (ile ilgili, -a ait) + yet (isim yapım eki) * okuma yazma bilmeme durumu, ümmilik

ümmü : ara. * umm (anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası, kaynağı, temeli, başlıca unsuru) + u (iyelik tamlama eki) * anası, annesi, validesi (örnek “ümm-ü Gülsüm (Gülsüm’ün annesi) )

ümmügülsüm : ara. * umm (anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası, kaynağı, temeli, başlıca unsuru) + u (iyelik tamlama eki) + kultum, kulsum (dolgun yanaklı, tombul yüzlü, tombul, yanakları etli, dolgun yüzlü kadın) * yüzü dolgun, yanakları etli kimsenin annesi; güzel yüzlü anne, bütün güzeller içinde en güzel

ümm-ül bilad : ara. * umm (anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası, kaynağı, temeli, başlıca unsuru) + u (iyelik tamlama eki) + el (ön ek, artikel) + bilad (beldeler) * şehirlerin (beldelerin) anası, şehir merkezi

ümm-ül kitab : ara. * umm (anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası, kaynağı, temeli, başlıca unsuru) + u (iyelik tamlama eki) + el (ön ek, artikel) + kitab (yazı, yazılım, kitap) * kitabın anası, ana kitap (Kur’an terimi olup, Kur’an’ın da içinden indirildiği ledündeki ana kitap.)

ümm-ül kura : ara. * umm (anne, ana, valide; bir şeyin aslı, esası, kaynağı, temeli, başlıca unsuru) + u (iyelik tamlama eki) + el (ön ek, artikel) + karia (köy, kasaba, kent, il, şehir, yerleşim yeri), kura (köyler, kasabalar, iller, şehirler, küçük yerleşim birimleri) * şehirlerin anası, kentlerin merkezi, merkez şehri, Mekke

ümniyye : ara. * manya (dilek, arzu, istek; saplantı, kuruntu) * gerçekleşmesi istenen şey, dilek, arzu, istek, hayal, temenni; saplantı, kuruntu

ümran : ara. * umran (imar (yapma, inşa, tamir, şenlendirme) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) ) * mutluluk, saadet, refah; canlandırma, şenlendirme, mamur kılma, bayındırlık, bayındır olma, bir yerin tamamıyla meskun ve yeterince işlenmiş olması; medeniyet, terakki, refah

ümraniye : ara. * umran (imar (yapma, inşa, tamir, şenlendirme) + an (ile ilgili, gibi, -a ait) ) + iye (isim yapım eki) * İstanbul’un Anadolu yakasındaki bir ilçesi

ümumet : ara. * umm (anne, ana, valide) + umet (isim yapım eki) * annelik, analık

ümük : tür. * ünük (boğaz, gırtlak, hançere; ses cihazı) (ün (ses, avaz, çağrı, ünlem) + ük (isim yapım ve araç eki) ) * nefes borusunun üst kısmını oluşturan, ses tellerini barındıran ve yutkunma sırasında besinlerin akciğere kaçmasını engelleyen kıkırdak yapılı organ, soluk borusu, boğaz, gırtlak, imik

ün : tür. * ün (ses, avaz, çağrı, ünlem) * ses, avaz; herkesçe bilinme, tanınma durumu, şöhret, şan, nam, repütasyon

ünal : tür. * ün (ses, avaz; şan, şöhret, nam) + al (elde etmek, edinmek, tutmak, kapmak, yakalamak) * ün kazan, adını duyur, şöhret bul; erkek ismi

ünas : ara. * anisa (alışmak, yakınlık kurmak, ünsiyet kurmak), insan (bilinç, akıl ve sosyal yeteneklerle donatılmış, düşünebilen ve konuşabilen canlı ve idrakli varlık, beşer) (uns, unsa (yakınlık, dostluk, ünsiyet, birlikte yaşama) + an (sıfat yapım eki) ), nas (insanlar); nesiye (unutmak), nisyan (unutma) (Adem'in, Rab'bin nimetlerini unutmasından), nas (insanlar) * insanlar, halk, topluluk

ünbub : ara. * anbuba (kamış, noru) * kamıştaki boğum arası kısım; parmak uçları; tüp, ince boru

ündeş : tür. * ün (ses, avaz, çağrı, ünlem) + deş (aynılık, eşlik eki) * anlamları ayrı, yazılış ve telaffuzları aynı olan (kelime), sesteş

üni : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) * tek, bir, yek, yegane

ünifokal : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + focus (ocak, odak, yuva, fırın, ateş yeri, ateş merkezi) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * tek bir odak noktası veya odağı bulunan, özellikle tıpta tek bir odakta sınırlı olan, tek odaklı; vücuttaki bir hastalığın, lezyonun, tümörün veya enfeksiyonun sadece tek bir bölgede veya tek bir odakta bulunduğunu belirtmek için kullanılan tıp terimi

üniform : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * tek şekilli, tek biçimli, tek biçimli, aynı görünüşte veya özellikte olan; çeşitlilik göstermeyen, biçimi değişmeyen, her yeri aynı olan, değişmeyen, tek tip, aynı, bir örnek, değişmez

üniforma : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + formis (şekilli, biçimli) (forma (şekil, biçim, kalıp) + is (ile ilgili, -a ait) ) * tek şekilli, tek biçimli, tek biçimli, aynı görünüşte veya özellikte olan; çeşitlilik göstermeyen, biçimi değişmeyen, her yeri aynı olan, değişmeyen, tek tip, aynı, bir örnek, değişmez; aynı işi yapan kişilerin giydiği, kurallarla belirlenmiş, tek tip ve bir örnek giysi; belirli bir kurum, meslek, okul veya askeri birlik mensuplarının aynı biçimde giydiği standart kıyafet, tek tip giysi

ünik : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + icus (ile ilgili, -a ait) * eşi, benzeri olmayan, tek ve benzersiz, eşsiz, biricik

ünikürsal eğri : lat., tür. * unus, uni (tek, bir, yek) + currere (koşmak, akmak, ilerlemek), cursus (koşu, koşma; akış, akma, gidiş, yol, seyir) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + eğri (doğru, düz veya dikey olmayan, bir noktasında yön değiştiren, çarpıklığı olan; yay biçimli) (eğ (eğmek, yön vermek, bükmek, kıvırmak; bir yöne meyletmek, bir doğrultuya yönelmek, doğrultmak, düzeltmek) + ri (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * iki boyutlu Öklid düzleminde, f ve g gerçek katsayılı rasyonel fonksiyonlar olmak üzere, x = f(t), y = g(t) parametrik denklemleri ile tanımlanabilen eğri. 2. Kendi kendini kestiği noktalarda, kendisini en fazla iki kere kesen düzlem eğrisi

ünilateral : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + lateralis (iki tarafa da ait, yan, yanal) (latere (yan tarafında olmak) (latus (taraf, yan) + are (fiil mastar eki) ) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) * yalnızca vücudun, organın veya bir yapının bir yanında bulunan veya gerçekleşen, tek taraflı

ünipolar depresyon : lat., gre. * unus, uni (tek, bir, yek) (lat.) + polos (kutup, eksen, aks, mil, gök kutbu, dönme ekseni) (gre.); polus (lat.) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (lat.) + depressus (aşağı bastırılmış, baskılanmış, çökertilmiş, alçaltılmış, düzleşmiş) (de (yokluk, zıtlık, olumsuzluk, uzak, ayrı, aşağı, -dan eki) + premere, primere (basmak, bastırmak, baskılamak, sıkıştırmak, durdurmak), pressus (basılmış) ) + sio (isim yapım eki) (lat.); dépression (fra.) * yalnızca depresif dönemlerle seyreden, mani veya hipomani dönemlerinin bulunmadığı depresyon türü; tek kutuplu depresyon

ünipolarite : lat., gre. * unus, uni (tek, bir, yek) (lat.) + polos (kutup, eksen, aks, mil, gök kutbu, dönme ekseni) (gre.); polus (lat.) + aris (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + itas (isim yapım ve durum eki) (lat.) * uluslararası ilişkilerde küresel gücün, sistemdeki diğer tüm devletleri gölgede bırakacak şekilde tek bir büyük devlet ya da süper güç elinde toplanması durumu, tek kutupluluk

ünisellüler : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + cellula (küçük hücre, hücrecik, odacık) (cella (hücre, oda, hazne) + ulus, ula (küçültme eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * yalnızca bir hücreden oluşan veya tek bir hücreden meydana gelen, tek hücreli (bakteri, arke, amip, öğlena, terliksi hayvan (paramesyum) gibi)

ünite : lat * unitas (birlik, birim, bir olma) (unus, uni (tek, bir, yek) + itas (isim yapım ve durum eki) ) * birlik, teklik; bir bütünü oluşturan, kendi başına bir bütünlük taşıyan bölüm; ölçü, eğitim, askeri teşkilat veya teknik sistemlerde temel birim; birim

üniter : lat * unitas (birlik, birim, bir olma) (unus, uni (tek, bir, yek) + itas (isim yapım ve durum eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) * tek bir bütün oluşturan, birimlerden meydana gelen; siyaset ve hukukta tek merkezî devlet yapısı ile ilgili olan

üniter matris : lat * unitas (birlik, birim, bir olma) (unus, uni (tek, bir, yek) + itas (isim yapım ve durum eki) ) + aris (ile ilgili, -a ait) + mater (anne, ana, valide, öz, esas, kaynak), matrix (kaynak, ana, temel yapı; doğuran dişi; rahim; matematikte sayıların veya cebirsel ifadelerin satır-sütun düzeninde oluşturduğu düzenli sayı dizisi formundaki tablo; kalıp, kaynak yapı) * karmaşık sayı elemanlarından oluşan ve eşlenik devriğiyle (conjugate transpose) çarpımı birim matrise eşit olan kare matris, U

ünivalan : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + valens, valent (güçlü, kuvvetli, kudretli; sağlıklı; değerli) (valere (güçlü olmak, kuvvetli olmak; sağlıklı olmak; değeri olmak) + ens, ent (sıfat yapım eki) ) * tek değerli; bir girdiye yalnızca tek bir değer karşılık gelen; matematikte her girdiyi tek bir değere eşleyen (fonksiyon)

ünivalent : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + valens, valent (güçlü, kuvvetli, kudretli; sağlıklı; değerli) (valere (güçlü olmak, kuvvetli olmak; sağlıklı olmak; değeri olmak) + ens, ent (sıfat yapım eki) ) * tek değerli; bir girdiye yalnızca tek bir değer karşılık gelen; matematikte her girdiyi tek bir değere eşleyen (fonksiyon)

ünivers : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + versus (dönmüş, çevrilmiş, yönelmiş; dönüştürme, düzenleme, düzen) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) * tek düzen; var olan her şeyin oluşturduğu bütün, evren, kainat;

üniversal : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + versus (dönmüş, çevrilmiş, yönelmiş; dönüştürme, düzenleme, düzen) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) * bütün evreni veya bütün bir sınıfı kapsayan; evrensel, genel, tümel

üniversalizm : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + versus (dönmüş, çevrilmiş, yönelmiş; dönüştürme, düzenleme, düzen) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * bazı düşünce, değer, kural veya inançların coğrafya, kültür veya zamandan bağımsız olarak tüm insanlık için geçerli olduğunu savunan felsefi ve teolojik bir kavram, evrenselcilik

üniversite : lat. * unus, uni (tek, bir, yek) + versus (dönmüş, çevrilmiş, yönelmiş; dönüştürme, düzenleme, düzen) (vertere (dönmek, çevirmek, döndürmek, yönelmek) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + itas (isim yapım ve durum eki) * en üst düzeyde bilimsel eğitim, akademik araştırma ve bilgi üretimi yapan, fakülte, enstitü ve yüksekokullardan oluşan yükseköğretim kurumu

ünlem : tür. * ün (ses, avaz, çağrı, ünlem) + lem (isim yapım eki) * sevinç, korku, şaşkınlık, üzüntü veya kızgınlık gibi ani duyguları anlatan veya birine seslenmek için kullanılan kelime türü

ünlem işareti : tür. * ün (ses, avaz, çağrı, ünlem) + lem (isim yapım eki) + işaret (belirti, alamet, ayet, iz, simge, sembol, nişan, kod, şekil) (ara.) + i (iyelik eki) (tür.) * sevinç, korku, şaşkınlık, üzüntü veya kızgınlık gibi ani duyguları belirten cümlelerin sonuna konan (!) işareti

ünlemek : tür. * ün (ses, avaz, çağrı, ünlem) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * yüksek sesle bağırmak, seslenmek veya bir adı, haberi yüksek sesle duyurmak

ünlü : tür. * ün (ses, avaz, çağrı, ünlem) + lü (sıfat yapım eki) * adını geniş bir toplum kesimine duyurmuş, tanınan, namlı, şanlı, şöhretli, meşhur

üns : ara. * anisa (alışmak, yakınlık kurmak, ünsiyet kurmak), uns, unsa (yakınlık, dostluk, ünsiyet, birlikte yaşama), insan (bilinç, akıl ve sosyal yeteneklerle donatılmış, düşünebilen ve konuşabilen canlı ve idrakli varlık, beşer) * alışkanlık, alışma, yakınlık, samimi olma, ülfet, huzur bulma, hemdem olma

ünsa : ara. * unsa (dişi, kadın, kız), inas (kızlar, kadınlar, dişiler), nisa (kadınlar, dişiler) * dişi, kadın, kız

ünsal : tür. * ün (ses, avaz, çağrı, ünlem) + sal (serbest bırakmak, bırakmak, ileri atmak, yöneltmek, yaymak, ileri doğru göndermek, dağıtmak, sarkıtmak, hareket ettirmek) * ün kazan, adını duyur, meşhur ol; erkek ismi

ünsiyet : ara. * anisa (alışmak, yakınlık kurmak, ünsiyet kurmak), uns, unsa (yakınlık, dostluk, ünsiyet, birlikte yaşama), insan (bilinç, akıl ve sosyal yeteneklerle donatılmış, düşünebilen ve konuşabilen canlı ve idrakli varlık, beşer), uns (alışkanlık, alışma, yakınlık, samimi olma, ülfet, huzur bulma, hemdem olma) + iyet (isim yapım eki) * alışkanlık kazanma, alışma, yakınlık oluşma, samimi olma, ülfet, huzur bulma, hemdem olma, dostluk, samimiyet

ünsüz : tür. * ün (ses, avaz, çağrı, ünlem) + süz (yokluk, eksiklik, zıtlık, olumsuzluk eki) * vücuttaki ses yolunda bir engele (gırtlak, dudak, dil) çarparak çıkan konuşma sesi, sessiz harf; ünü olmayan, tanınmayan, meşhur ollamayan, şöhretsiz (kimse)

ünuset : ara. * unsa (dişi, kadın, kız) + et (isim yapım eki) * dişilik, kadınlık

ünvan : ara. * unvan (başlık, titr, ad, işaret) * bir kimsenin adı, sıfatı veya göreviyle ilgili kullanılan adlandırma; özellikle kişinin makamını, mesleğini veya toplumsal konumunu belirten ad veya sıfat

ünye : gre. * oinos (şarap, üzüm) * Ordu’nun bir ilçesi

ünzile : ara. * enzele (indirmek) fiilinin geçmiş zaman hali * indirildi, indirilmiş; kadın ismi

ürat : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) (gre.); urina (lat.) + ate (bir asidin esterini veya tuzunu belirten ek) (lat.) * ürik asidin (C5H4N4O3) tuzu (C5H3N4O3)

ürban : lat. * urbanus (şehre ait, şehirle ilgili, şehirli, kentsel) (urbs (şehir, kent, il) + anus (ile ilgili, -a ait) ) * şehre, kente veya şehir yaşamına ait olan, şehir ile ilgili, kentsel, şehirli

ürbanizm : lat. * urbanus (şehre ait, şehirle ilgili, şehirli, kentsel) (urbs (şehir, kent, il) + anus (ile ilgili, -a ait) ) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * şehirlerin fiziksel, toplumsal ve işlevsel gelişimini düzenleme, şehircilik, kent planlaması; kentsel yaşam

ürdün : ara., ibr. * yardona (akan su, akarsu, nehir, ırmak) (aram.); yarden (aşağı akan) (ibr.) * Batı Asya'da, Levant bölgesinde yer alan, kuzeyde Suriye, doğuda Irak, güney ve güneydoğuda Suudi Arabistan, batıda İsrail ve Filistin ile komşu olan ülke

üre : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) (gre.); urina (lat.) * vücutta proteinlerin sindirilmesi ve parçalanması sonucunda ortaya çıkan zehirli amonyakın, karaciğer tarafından daha az zararlı olan maddeye dönüştürülmüş hali (CH4N2O veya CO(NH2)2 (veya H2N-CO-NH2)

üreaplasma : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + plasma (şekillenmiş, biçimlenmiş şey; katı, sıvı ve gazdan sonra maddenin dördüncü hali olarak bilinen, yüksek enerjili, iyonize olmuş (elektronlarından arınmış) gaz benzeri bir yapı) (plassein (kalıp vermek, şekillendirmek, biçimlendirmek, form vermek), plasis (şekillenme, biçimlenme, oluşum) + ma (isim yapım eki) ) * insan üreme ve idrar yollarında (ürogenital sistem) normal florada bulunabilen, hücre duvarı olmayan en küçük bakteri tür

üreaplazma : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + plasma (şekillenmiş, biçimlenmiş şey; katı, sıvı ve gazdan sonra maddenin dördüncü hali olarak bilinen, yüksek enerjili, iyonize olmuş (elektronlarından arınmış) gaz benzeri bir yapı) (plassein (kalıp vermek, şekillendirmek, biçimlendirmek, form vermek), plasis (şekillenme, biçimlenme, oluşum) + ma (isim yapım eki) ) * insan üreme ve idrar yollarında (ürogenital sistem) normal florada bulunabilen, hücre duvarı olmayan en küçük bakteri tür

üreaplazma parvum : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + plasma (şekillenmiş, biçimlenmiş şey; katı, sıvı ve gazdan sonra maddenin dördüncü hali olarak bilinen, yüksek enerjili, iyonize olmuş (elektronlarından arınmış) gaz benzeri bir yapı) (plassein (kalıp vermek, şekillendirmek, biçimlendirmek, form vermek), plasis (şekillenme, biçimlenme, oluşum) + ma (isim yapım eki) ) (gre.) + parvus, parvum (küçük, ufak, minik) (lat.) * insan idrar yollarında ve üreme organlarında yaşayabilen, hücre duvarı olmayan çok küçük bir bakteri türü

ürem : tür. * üdre, üre (çoğalmak, artmak, fazlalaşmak, bereketli olmak) + m (isim yapım eki) * anamalcı ekonomide, kiralanan paranın kira bedeli; para getirmesi için ödünç verilen paranın yıllık kazanç yüzdesi veya maktu tutarı, faiz

üremek : tür. * üdre, üre (çoğalmak, artmak, fazlalaşmak, bereketli olmak) + mek (fiil mastar eki) * canlılar nesli sürdürmek amacıyla yeni bireyler meydana getirmek; çoğalmak, nesil vermek

üremi : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * genellikle ileri evre böbrek yetmezliğinde görülen ve tüm vücudu etkileyen, böbreklerin yeterince çalışmaması nedeniyle üre ve diğer zehirli atık maddelerin idrarla atılamayıp kanda birikmesi durumu

üremik : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + emia (kanla ilgili olma; kanda bulunma durumu) (haima, haimat (kan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait) * kanda üre ve diğer zararlı atık maddelerin aşırı oranda birikmesi durumu olan üremi ile ilgili veya üremiye bağlı

üreteç : tür. * üret (oluşturmak, meydana getirmek, ortaya koymak, ortaya çıkarmak, imal etmek) (üdre, üre (çoğalmak, artmak, fazlalaşmak, bereketli olmak) + t (etken fiil eki) ) + eç (araç eki) * farklı türdeki enerjileri elektrik enerjisine çeviren ve bir elektrik devresinde akım geçmesi için gerekli olan voltajı (potansiyel farkı) sağlayan devre elemanı, elektrik enerjisi üreten aygıt, jeneratör

üreter : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) * idrarı böbreklerden mesaneye (idrar kesesine) taşıyan boru, üretra

üreter ektazi : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) + ekteinein (uzamak, gerilmek, genişlemek, esnemek, açılmak), ektasis (esneme, genişleme, genişletme, uzama, gerilme, açılma, kendi dışına çıkma, aşma) + eia (isim yapım eki) * böbreklerden mesaneye (idrar torbasına) idrar taşıyan ince kanal olan üreterin normalden daha fazla genişlemesi veya çapının artması

üreteraj : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) (gre.) + agium (isim yapım ve durum eki) (lat.); uretèrage (fra.) * üreterin kateterizasyonu, sondalanması veya üretere cerrahi olarak müdahale edilmesi

üreteral : gre., lat. * ureter (üreter, idrarı böbrekten mesaneye taşıyan kanal) (lat.) (ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) (gre.) ) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) ) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * idrarı böbreklerden mesaneye (idrar kesesine) taşıyan boru ile ilgili, üretra ile ilgili

üreteral kolik : gre., lat. * ureter (üreter, idrarı böbrekten mesaneye taşıyan kanal) (lat.) (ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) (gre.) ) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) + khole (safra; sarı) + ikos (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) (gre.) * böbrekten mesaneye idrar taşıyan kanallarda (üreter) bir taş veya tıkanıklık oluşması sonucunda, özellikle böbrek taşının üreter boyunca ilerlemesi sırasında bel ve yan taraflarda aniden başlayan dalgalar halinde şiddetli sancı

üreterektaz : gre. * ureter (üreter, idrarı böbrekten mesaneye taşıyan kanal) (lat.) (ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) (gre.) ) + ekteinein (uzamak, gerilmek, genişlemek, esnemek, açılmak), ektasis (esneme, genişleme, genişletme, uzama, gerilme, açılma, kendi dışına çıkma, aşma) * böbreklerden mesaneye (idrar torbasına) idrar taşıyan ince kanal olan üreterin normalden daha fazla genişlemesi veya çapının artması

üreteroileostomi : gre. * ureter (üreter, idrarı böbrekten mesaneye taşıyan kanal) (lat.) (ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) (gre.) ) + ileum (jejunumdan sonra gelen ve kalın bağırsağa bağlanan, ince bağırsağın üçüncü ve son bölümü) (lat.) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma (ağız, açıklık, açılış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * üreterlerin ileuma bağlanarak idrarın bağırsak yoluyla vücut dışına yönlendirilmesini sağlayan cerrahi işlem

üreterolit : gre. * ureter (üreter, idrarı böbrekten mesaneye taşıyan kanal) (lat.) (ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) (gre.) ) + lithos (taş, kaya) * üreter içinde bulunan taş

üreterolitotomi : gre. * ureter (üreter, idrarı böbrekten mesaneye taşıyan kanal) (lat.) (ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) (gre.) ) + lithos (taş, kaya) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * üreterde bulunan taşı çıkarmak amacıyla üreterin cerrahi olarak kesilmesi ve taşın çıkarılması

üreteropelvik : gre. * ureter (üreter, idrarı böbrekten mesaneye taşıyan kanal) (lat.) (ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) (gre.) ) + peluis, pelvis (çanak, leğen, kap biçimli kısım; basen, alt karın) (pel (dökmek, doldurmak, kap yapmak) + uis, vis (isim yapım eki) ) + ikos (ile igili) (gre.); icus (lat.) * üreter ile renal pelvis arasındaki bölgeye ilişkin

üreterorenoskopi : gre., lat. * ureter (üreter, idrarı böbrekten mesaneye taşıyan kanal) (lat.) (ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) (gre.) ) + renes (böbrek) (lat.) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopia (görüş, hedef, gözetme, gözetleme, gözlem, gözleme, bakma, hedefleme) (skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * özellikle idrar yolu taşlarının tanı ve tedavisinde kullanılan, üreter ve böbreğin içinin endoskopik bir aletle görüntülenerek incelenmesi yöntemi

üreterosel : gre. * ureter (üreter, idrarı böbrekten mesaneye taşıyan kanal) (lat.) (ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) (gre.) ) + kele (tümör, yumru, şişlik, şişme, kese, torba, çıkıntı, fıtık) * üreterin mesaneye açıldığı uç bölümünün kese biçiminde genişleyip mesane içine doğru bombeleşmesi

üreterosigmoidostomi : gre. * ureter (üreter, idrarı böbrekten mesaneye taşıyan kanal) (lat.) (ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) (gre.) ) + sigma (Yunan alfabesinin 18. harfi Σ/σ/ς) + eidos, oeides (gibi, ile ilgili, benzer, şekilli, biçimli) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma (ağız, açıklık, açılış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * üreter tüplerinin sigmoid kolona cerrahi olarak bağlanması ve idrarın kalın bağırsak yoluyla dışarı atılmasını sağlayan cerrahi işlem

üreterostenoz : gre. * ureter (üreter, idrarı böbrekten mesaneye taşıyan kanal) (lat.) (ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) (gre.) ) + stenosis (daralma) (stenos (dar), stenein (daralmak) + osis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) ) * üreterin normalden fazla daralması; üreter darlığı, üreter lümeninin daralması

üreterostomi : gre. * ureter (üreter, idrarı böbrekten mesaneye taşıyan kanal) (lat.) (ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) (gre.) ) + stomia (ağız açma, delik açma) (stoma (ağız, açıklık, açılış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * üreterin idrarın vücut dışına akmasını sağlamak amacıyla cerrahi olarak yeni bir açıklığa ağızlaştırılması; üreterin dışarıya açılmasıyla oluşturulan yapay idrar yolu

üretici : tür. * üret (oluşturmak, meydana getirmek, ortaya koymak, ortaya çıkarmak, imal etmek) (üdre, üre (çoğalmak, artmak, fazlalaşmak, bereketli olmak) + t (etken fiil eki) ) + ici (yapan, eden eki) * ham maddeleri işleyerek veya yeni bir değer yaratarak mal, hizmet veya fikir ortaya çıkaran kimse veya kurum, oluşturucu, meydana getirici

üretim : tür. * üdre, üre (oluşmak, meydana gelmek, ortaya çıkmak, imal edilmek; çoğalmak, artmak, fazlalaşmak, bereketli olmak) + t (etken fiil eki) + im (iim yapım eki) * bir şeyi meydana getirme, ortaya çıkarma işi; mal veya hizmet oluşturma, üretme süreci; insan ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla ham maddelerin veya kaynakların belirli bir süreçten geçirilerek mal veya hizmete dönüştürülmesi ve bunların faydasının artırılması

üretken : tür. * üret (oluşturmak, meydana getirmek, ortaya koymak, ortaya çıkarmak, imal etmek) (üdre, üre (çoğalmak, artmak, fazlalaşmak, bereketli olmak) + t (etken fiil eki) ) + ken (sıfat yapım eki) * çok veya sürekli üretme yeteneği olan; verimli, ortaya koyduğu ürün veya sonuç bakımından güçlü olan

üretmek : tür. * üdre, üre (oluşmak, meydana gelmek, ortaya çıkmak, imal edilmek; çoğalmak, artmak, fazlalaşmak, bereketli olmak) + t (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir şeyi ortaya çıkarmak, meydana getirmek; ham maddeyi işleyerek mal oluşturmak, bir sonuç veya ürün ortaya koymak

üretra : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) * idrarı böbreklerden mesaneye (idrar kesesine) taşıyan boru, üreter

üretral : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) + alis (ile ilgili, -a ait) * idrarın mesaneden vücut dışına taşınmasını sağlayan kanala ait, üretraya ilişkin, üretra ile ilgili

üretrit : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * idrarın mesaneden vücut dışına taşınmasını sağlayan kanal olan üretranın iltihaplanması; üretra yangısı, üretre enfeksiyonu

üretrografi : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kontrast madde kullanılarak, üretranın yapısını ve olası darlık veya anormallikleri radyolojik olarak görüntüleme ve inceleme yöntemi

üretroplasti : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) + plassein (şekillendirmek, biçimlendirmek, oluşturmak, kalıp dökmek), plasteia (oluşturma, şekillendirme, şekil verme, biçimlendirme, kalıplama) (plastos (oluşturulmuş, şekillendirilmiş, biçimlendirilmiş, kalıplanmış) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * üretranın darlık veya yapısal bozukluklarını düzeltmek amacıyla cerrahi olarak onarılması ve yeniden yapılandırılması

üretrosel : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) + kele (tümör, yumru, şişlik, şişme, kese, torba, çıkıntı, fıtık) * üretranın veya üretrayı çevreleyen dokunun kese biçiminde dışarı doğru bombeleşmesi, üretral prolapsus veya üretraya ilişkin fıtıklaşma

üretrovezikal : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ethra (kanal, geçit, boru, tüp) + vesica (baloncuk, torba, kese; mesane, idrar torbası, sidik torbası) + alis (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * üretra ve mesaneye ilişkin; üretra ile mesanenin birleştiği bölgeyle ilgili

ürgüp : gre. * hagios (kutsal, aziz) + prokopios (ilerleyen, gelişen, başarı gösteren; erkek ismi) (prokoptein (ilerlemek, gelişmek, başarı göstermek) (pro, pros (ilk, birinci, baş, ön, önde, önce, öncel, öncül, ileri, ileride, öne doğru, için, lehine, içinde, gerektikçe) + koptein (kesmek, bölmek, ayırmak, yarmak, kırmak, vurmak, parçalamak) ) + ios (sıfat yapım eki) * Türkiye’nin Nevşehir iline bağlı, tüflerden oluşmuş peri bacaları ile meşhur Kapadokya bölgesinin en önemli ve turistik ilçelerinden biri

üri : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + eia (isim yapım ve durum eki) * idrarla ilişkili durum veya süreç belirten son ek (örneğin “hematüri”)

üridin : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) (gre.) + aceticus (asetik, sirkesel) (acetum (sirke, ekşi, asetik asit) + icus (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) ) + acidum, acidus (ekşi olan, asit) (acere (ekşi olmak) + idus (ile ilgili olan) ) + yl (alkil eki; kimyasal radikal hidrokarbon veya türev eki) + idine (azot içeren heterosiklik bileşik eki) (lat.) * canlılarda RNA'nın (ribonükleik asit) temel yapı taşlarından biri olan ve vücut tarafından doğal olarak üretilen, hücre içi enerji metabolizmasında, hücre zarı gelişiminde ve sinir sistemi fonksiyonlarında işlev gören bir pirimidin nükleoziti

ürik : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ikos (ile ilgili, -a ait) * üre ile ilgili, idrarla ilgili

ürik asit : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + ikos (ile ilgili, -a ait) (gre.) + acidum (ekşi, asit) * pürinlerin parçalanması sonucu oluşan, insanlarda başlıca idrarla atılan azotlu organik bileşik (C5HF4N4O3)

ürin : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) (gre.) + ine (kimyasal madde eki) (lat.); urina (lat.) * böbreklerin kanı süzmesiyle oluşan, vücuttaki fazla su ve atık maddeleri içeren, idrar yolları aracılığıyla vücuttan atılan sıvı madde, idrar, çiş, sidik

ürinalizis : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + analusis, analysis (analiz, çözme, çözümleme) (ana (tekrar, yeniden, yukarı doğru, yukarıya, yükseğe, üste, geri, arkaya, baş, önce, evvel) + lysis (gevşeme, çözülme, çözünme, parçalanma, ayrışma, serbest kalma, yıkım) (luein, lyein (serbest bırakmak, gevşetmek, bağı çözmek, salmak) + isis (isim yapım eki) ) * idrarın fiziksel, kimyasal ve mikroskobik özelliklerinin incelenmesi, idrar tahlili, idrar analizi

ürinasyon : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) (gre.); urina + tio (isim yapım eki) (lat.) * idrarın mesaneden üretra yoluyla vücut dışına atılması; işeme, idrar yapma

üriner : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) (gre.); urina + aris (ile ilgili, -a ait) (lat.) * idrarla ilgili; idrarın oluşumu, taşınması, depolanması veya vücuttan atılmasıyla ilişkili olan

ürkek : tür. * ürk (korkmak, çekinmek, irkilmek) + ek (sıfat yapım eki) * kolay korkan, çekingen, ürküntülü, korkuya çabuk kapılan, korkak

ürkmek : tür. * ürk (korkmak, çekinmek, irkilmek) + mek (fiil mastar eki) * korkmak, çekinmek, irkilmek

ürobilin : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + bilis (safra) (gre.) + ine (kimyasal madde eki) (lat.) * bilirubinin bağırsaklarda bakteriyel dönüşümü sonucu oluşan ve idrara sarı rengini veren safra pigmenti (C33H42N4O6)

ürobilinojen : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + bilis (safra) (gre.) + ine (kimyasal madde eki) (lat.) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (genos (gen, yaratılış, türeyiş, üreme, oluşum, doğum, köken, ırk, döl, soy, nesil, aile, akraba, tür, cins, çeşit, sınıf, kategori) + es (ile ilgili, -a ait) ) (gre.) * bilirubinin bağırsaklarda bakteriler tarafından parçalanmasıyla oluşan, oksitlenerek ürobiline dönüşen renksiz safra pigmenti öncülü

ürodinami : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + dunamos, dynamos (güç, kuvvet) + eia (isim yapım ve durum eki) * idrar kesesinin (mesane) ve alt idrar yollarının idrarı depolama ile boşaltma fonksiyonlarını değerlendiren kapsamlı bir tanı testi

ürofili : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + philia (sevme durumu, hoşlanma durumu) (philein (sevmek), philos (seven, sever, sevici) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * idrar yapma eyleminden veya idrardan uyarılma ve cinsel haz duyma durumu, ürolagni

üroflovmetri : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) (gre.) + fluere (akmak, sıvı ilerleyerek hareket etmek) (lat.) + metria (ölçüm, ölçme) (metron, metros (ölçü) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * idrar akış hızının ve akış miktarının ölçülmesi; işeme sırasında idrarın debisini değerlendiren ürolojik inceleme

ürofollitropin : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + follis (kese, torba) + trepein (çevirmek, döndürmek, dönmek, yönlendirmek, yön değiştirmek, değiştirmek), tropos (dönüş, dönme, çevrilme, değişim, tepki; biçim, şekil; yanıt; yönelen, etki eden; esnek, bir kenara çevrilebilir) (gre.) + ine (kimyasal madde eki) (lat.) * insan idrarından elde edilen, kadınlarda kısırlık tedavisinde ve yardımcı üreme tedavilerinde yumurtalık foliküllerinin gelişimini uyarmak amacıyla kullanılan saf folikül uyarıcı hormon (FSH) preparatı (C975H1513N267O304S26)

ürogenital : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.); genitus (doğmuş, oluşmuş, yaratılmış) (gignere (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak) + itus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * idrar sistemi ile üreme sistemine ilişkin

ürografi : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + graphein (yazmak, çizmek, işaretlemek, kaydetmek), graphia (yazı yazma, işaretleme, çizme) (graphos (yazı, yazım, çizim, kayıt, işaret) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * idrar yollarının, özellikle böbrekler ve üreterlerin, kontrast madde kullanılarak radyolojik olarak görüntülenmesi

ürogram : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + gramma, gramme (çizgi, hat, çizim, çizelge, harf, yazım; küçük ağırlık) * üriner sistemin görüntüleme veya inceleme sonucu elde edilen, özellikle ürografi sonucunda oluşan radyolojik görüntü/kayıt

ürojenital : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + gennaein (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek), genes (doğuran, ortaya çıkaran, yaratan, üreten, meydana getiren, oluşturan, kaynaklanan) (gre.); genitus (doğmuş, oluşmuş, yaratılmış) (gignere (doğurmak, üretmek, oluşturmak, yaratmak) + itus (geçmiş zaman ve sıfat yapım eki) ) + alis (ile ilgili, -a ait) (lat.) * idrar sistemi ile üreme sistemine ilişkin

ürokinaz : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + kinein (hareket ettirmek, devindirmek, kıpırdatmak, kımıldatmak; hareket etmek, devinmek, kıpırdamak, kımıldamak) (gre.) + ase (enzim eki) (lat.) * insan idrarından elde edilen veya böbrek hücreleri tarafından üretilen plazminojeni plazmine dönüştüren, pıhtıların çözülmesinde kullanılan trombolitik ve fibrinolitik enzim

ürokültür : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + colere (yaşamak, yerleşmek, yetiştirmek, bakmak, gözetmek, beslemek), cultura (bakım, yetiştirme, ekim, üretme, büyütme, kültür) * idrardaki mikroorganizmaları saptamak amacıyla idrar örneğinin laboratuvarda besiyerinde çoğaltılması, idrar kültürü

ürolagni : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + lagneia (şehvet, cinsel haz) (lagneuein (cinsel ilişkide bulunmak) + eia (isim yapım eki) ) * idrar yapma eyleminden veya idrardan uyarılma ve cinsel haz duyma durumu, ürofili

ürolitiazis : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + lithos (taş, kaya) + iasis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * idrar yollarında taş oluşması ve taş bulunması; üriner sistem taş hastalığı

ürolog : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) * kadın ve erkeklerde idrar yolları (üriner sistem) ile erkek üreme sistemi hastalıklarının tanı ve tedavisinde uzmanlaşmış cerrah doktor, bevliyeci

üroloji : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + logia (bilme, bilim) (logos (kelime, bilgi, söylem, söz, akıl) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * kadın ve erkeklerdeki idrar yolları ile erkek üreme sistemine ait hastalıkların tanı ve tedavisiyle ilgilenen cerrahi bir tıp dalı, bevliye

üropati : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + patheia (sorunlu, sıkıntılı, hastalıklı, acılı olma durumu) (pathos (sorun, sıkıntı, hastalık, acı, ıstırap; duygu, his) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * idrar yollarında (böbrekler, üreterler, mesane ve üretra) ortaya çıkan her türlü hastalık, bozukluk veya yapısal sorun

üroplazma : gre. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) + plasma (şekillenmiş, biçimlenmiş şey; katı, sıvı ve gazdan sonra maddenin dördüncü hali olarak bilinen, yüksek enerjili, iyonize olmuş (elektronlarından arınmış) gaz benzeri bir yapı) (plassein (kalıp vermek, şekillendirmek, biçimlendirmek, form vermek), plasis (şekillenme, biçimlenme, oluşum) + ma (isim yapım eki) ) * insan idrar ve üreme yollarında yaşayabilen, hücre duvarı bulunmayan çok küçük bir bakteri türü

üropontin : gre., lat. * ouron (idrar, sidik, üre, çiş) (gre.) + pons, pontis (köprü) + ine (kimyasal madde eki) (lat.) * insan idrarında bulunan ve böbrek taşı oluşumunu engellemeye yardımcı olan özel bir protein türü, glikoprotein, osteopontin

ürpermek : tür. * ürp (titremek, hafifçe sarsılmak) + er (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * korku, heyecan, soğuk veya başka bir etki karşısında vücut hafifçe titremek; tüyleri diken diken olmak

ürperti : tür. * ürp (titremek, hafifçe sarsılmak) + er (dönüşlü fiil eki) + ti (isim yapım eki) * korku, heyecan, soğuk vb. bir etkiyle oluşan hafif titreme veya tüylerin diken diken olması; hafif korku veya heyecan duygusu

ürtikaryal : lat. * urtīca (ısırgan otu) + arius (ile ilgili, -a ait) + alis (ile ilgili, -a ait) * ısırgan otu temasıyla oluşan, deride kaşıntılı, kabarık ve genellikle geçici kızarıklıklarla seyreden döküntüyle ilgili, kurdeşen ile ilgili

ürtiker : lat. * urtīca (ısırgan otu) + arius (ile ilgili, -a ait) * ısırgan otu temasıyla oluşan, deride kaşıntılı, kabarık ve genellikle geçici kızarıklıklarla seyreden döküntü, kurdeşen

ürümek : tür. * ürü (uzun havlama sesi) + mek (fiil mastar eki) * havlamak, ulumak, köpek veya kurt uzun bağırma sesi çıkarmak (howl (ulumak) (ing.), hurler (ulumak) (fra.), heulen (ulumak) (alm.) )

ürün : tür. * üdre, üre (oluşmak, meydana gelmek, ortaya çıkmak, imal edilmek; çoğalmak, artmak, fazlalaşmak, bereketli olmak) + ün (isim yapım eki) * üretim sonucunda ortaya çıkan, meydana getirilen, elde edilen nesne veya sonuç, mahsul

ürüng ayığ toyon : tür. * ürüng (beyaz) + ayığ (yaratmak; kendinde olmak; ay ışığı) + toyon (şef, reis, hükümdar, başkan) * Türk ve Yakut mitolojilerinde gökyüzü tanrısı

üryan : ara. * ary (çıplak olmak, teni açıkta olmak, soyunmak), ury (çıplaklık, soyunma) + an (sıfat yapım eki) * çıplak, soyulmuş, üzerinde giysi olmayan, teni açık durumda bulunan, çırılçıplak

üs : ara. * uss (esas, asıl, öz, temel, kök, baz) * çeşitli görevleri yürütmek, askeri birlikleri barındırmak, malzeme toplamak veya dağıtmak için kurulan tesis veya bölge; Bir sayının kendisiyle kaç kez çarpılacağını gösteren ve sayının üzerine yazılan sayı (kuvvet) (örneğin 5^3 (5x5x5 işlemi) )

üsbu : ara. * usbu (yedi günlük zaman dilimi, hafta) * yedi günlük zaman dilimi, hafta

üsera : ara. * esir (esir, tutsak) * esirler, tutsaklar

üsküdar : gre. * skutarion (yol, geçit; izci; hızlı giden) * İstanbul’un Anadolu yakasındaki bir ilçesi

üsküf : ara. * epískopos (gözetmen, denetçi, piskopos) (epi (üst, üstünde, üzerinde, tepede, yukarıda) + skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * Hristiyan dininde piskopos, patrik yardımcısı veya yüksek rütbeli ruhani görevli

üsküp : lat. * skopein (gözlemek, bakmak, incelemek, gözlemlemek, araştırmak), skopos (gözlem, görüş, bakma, bakış, hedef, amaç, niyet, gaye, gözlem, gözlenen, bakılan) * Kuzey Makedonya’nın başkenti

üsküre : ara. * uskere (toprak çanak, kap, kase, tas) * topraktan veya madenden (genellikle bakırdan) yapılmış büyük çorba tası veya çukur çanak, kap, kase, tas

üslub : ara. * uslub (yol, biçim, usül, ifade tarzı, tarz, rota, yön, stil, yöntem) * bir kişinin, yazarın veya sanatçının duygu, düşünce ve hayallerini ifade ederken kullandığı kişisel ve özgün anlatım biçimi, yol, biçim, usül, ifade tarzı, tarz, rota, yön, stil, yöntem

üslup : ara. * uslub (yol, biçim, usül, ifade tarzı, tarz, rota, yön, stil, yöntem) * bir kişinin, yazarın veya sanatçının duygu, düşünce ve hayallerini ifade ederken kullandığı kişisel ve özgün anlatım biçimi, yol, biçim, usül, ifade tarzı, tarz, rota, yön, stil, yöntem

üsrub : ara. * usrub (kurşun cevheri veya kurşun bileşiği) * kurşun, kurşun cevheri veya kurşun bileşiği

üss : ara. * uss (esas, asıl, öz, temel, kök, baz) * çeşitli görevleri yürütmek, askeri birlikleri barındırmak, malzeme toplamak veya dağıtmak için kurulan tesis veya bölge; Bir sayının kendisiyle kaç kez çarpılacağını gösteren ve sayının üzerine yazılan sayı (kuvvet) (örneğin 5^3 (5x5x5 işlemi) )

üst : tur. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) * bir şeyin yukarısında bulunan bölüm, yüksek, yukarıdaki; derece, makam veya konum bakımından daha ileri olan

üst alize : tür., fra. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) (tür.) + aliser (düzenli, sürekli esmek), alizé (düzenli, sürekli esen) (fra.) * Ekvator bölgelerinden kutuplara doğru yükseklerde (yerden yaklaşık 3 ila 10 kilometre yükseklikte) esen rüzgar

üst çene : tür. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + çana, çene (ağzın açılıp kapanmasını sağlayan, kemikten, biri oynak iki parça) * yüz iskeletinin merkezinde yer alan, üst dişleri taşıyan, hareket etmeyen ve kafatasına sabitlenmiş ana kemik, maksilla

üst deri : tür. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + deri (cilt, ten) * derinin dış ortamla doğrudan temas eden en dış katmanı, epidermis

üst subay : tür. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + subay (askeri yapılarda assubayın üzerinde bir rütbeye ve eğitim seviyesine sahip olan, askeri birliklerin yönetimi, sevk ve idaresinden sorumlu görevli kişi) (su (asker) + bay (bey, erkek için saygı kelimesi, efendi, şef, lider) ) * Türk Silahlı Kuvvetleri'nde binbaşı, yarbay ve albay rütbelerinde bulunan askerler

üstad : ave., far. * avastata (baş, başkan, yönetici) (ave.); ustad (bilgin, uzman, hoca ve zanaatinde, sanatında, ilminde yetkin kimse) (far.) * bir zanaati veya işi bütün incelikleriyle öğrenen, onu kendi başına yapabilen, işinde çok becerikli ve uzman olan kimse

üstat : ave., far. * avastata (baş, başkan, yönetici) (ave.); ustad (bilgin, uzman, hoca ve zanaatinde, sanatında, ilminde yetkin kimse) (far.) * bir zanaati veya işi bütün incelikleriyle öğrenen, onu kendi başına yapabilen, işinde çok becerikli ve uzman olan kimse

üstbitken : tür. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + bit, büt (tamamlanmak, bütünlenmek, kemale ermek, olgunlaşmak, sonlanmak, oluşmak, meydana çıkmak) + ken (sıfat yapım eki) * başka bir bitkinin üzerinde yaşayan ancak o bitkiden beslenmeyen, yani asalak (parazit) olmayan bitki, epifit

üstçavuş : tür. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + çavuş (bağırgan, onbaşıdan bir üst rütbede bulunan erbaş) (çav (seslenmek, bağırmak, ünlemek) + uş (-cı, -ci, yapan, eden) ) * Türk Silahlı Kuvvetleri'nde çavuş rütbesi ile başçavuş rütbesi arasında yer alan bir astsubay rütbesi

üsteğmen : tür. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + teğmen (bağlanan, iltihak eden, ikinci derece görevli; subaylık rütbeleri arasında asteğmen ile üsteğmen arasında bulunan, küçük rütbeli subay (teğ (değmek, dokunmak, temas etmek) + men (isim yapım eki) ) * teğmen rütbesi ile yüzbaşı rütbesi arasında yer alan, takım komutanlığı veya bölük kademesinde görev yapan, Türk Silahlı Kuvvetleri ile birçok ülkenin kara ve hava kuvvetlerinde bulunan askeri bir rütbe

üstel : tür. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + el (sıfat yapım eki) * bir niceliğin belirli bir tabana sabit veya değişken bir kuvvet olarak bağlanmasıyla ilgili olan; üssü veya kuvveti temel alan matematiksel işlem ve bağıntılara ilişkin

üstel fonksiyon : tür., lat. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + el (sıfat yapım eki) (tür.) + fungere (yapmak, yerine getirmek, uygulamak), functio (yapma, yerine getirme, icra, işlev, görev) (fungi, fungere (yapmak, yerine getirmek, icra etmek, işlemek, uygulamak) + tio (isim yapım eki) ) (lat.) * bağımsız değişkenin sabit bir tabanın üssünde yer aldığı, genel olarak (f(x)=a^x) biçiminde gösterilen ve (a>0, a\≠1\) koşullarını sağlayan fonksiyon; değişkenin değerindeki eşit artışlara karşılık fonksiyon değerinin sabit bir oranda değişmesini ifade eden matematiksel bağıntı

üstelemek : tür. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + e (bağlaç) + le (etken fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir konuda ısrar etmek, direnmek veya bir isteği vazgeçmeyip tekrarlamak; bir düşünce, fikir veya istek üzerinde inatla durmak, vazgeçmemek; bir hastalık yeniden başlamak (depreşmek) veya bir şeyin üstüne başka bir şey eklenmek

üstelik : tür. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + e (bağlaç) + lik (isim yapım eki) * ayrıca, bir de, bundan başka, dahası (cümle içinde bağlaç işlevi gören kelime)

üstgeçit : tür. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + geçit (bir yerden diğer bir yere geçmeyi sağlayan yol, aralık veya geçiş yeri, geçiş yolu, geçiş kapısı, geçme yeri) (geç (geç (ilerlemek, aşmak; bir yerden başka bir yere hareket, bir halden başka bir hale hareket, içine girmek) + it (isim yapım eki) ) * yayaların veya araçların bir yol, demir yolu veya başka bir ulaşım hattını kesmeden, üzerinden geçmesini sağlayan köprü biçimindeki geçiş yolu; özellikle yayaların güvenli biçimde karşıya geçmesi için yol seviyesinin üzerinde yapılan geçiş yapısı

üstsubay : tür. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + subay (askeri yapılarda assubayın üzerinde bir rütbeye ve eğitim seviyesine sahip olan, askeri birliklerin yönetimi, sevk ve idaresinden sorumlu görevli kişi ) (su (asker) + bay (bey, erkek için saygı kelimesi, efendi, şef, lider) ) *

üstün : tür. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + ün (sıfat yapım eki) * nitelik, yetenek, güç, değer veya başarı bakımından benzerlerinden daha ileri düzeyde bulunan, onları aşan; daha yüksek veya ayrıcalıklı bir konumda olan kişi veya şey

üstünkörü : tür. * üst (üzeri, yukarı, tepe, bir şeyin üzerindeki bölüm) + ün (sıfat yapım eki) + kör (gözü görmeyen, ama) + ü (iyelik eki) * bir işi veya konuyu ayrıntılarına ve önemli noktalarına yeterince inmeksizin, yalnızca genel hatlarıyla ve dikkat göstermeden ele alan, yüzeysel, gelişigüzel, özensiz, ihtimamsız (“üstten kör" yani derine inmeden, sadece yüzeye bakarak” anlamından)

üstüpü : gre. * stypein (didmek, didiklemek, liflerini ayırmak, lifli hale getirmek), stupi (gemi tahtaları arasına sıkıştırılıp ziftlenen bez yumağı veya paçavra), stypion (didilmiş kendir tıkaç, didilmiş ip kırıntısı, lif yığını, iplik veya liften yapılmış tıkaç) * özellikle kendir, keten veya benzeri bitkisel liflerin didilmesiyle elde edilen ve tıkaç, dolgu veya sarma amacıyla, teknelerin kalafatlanmasında, atölye, tamirhane gibi yerlerde temizlik işlerinde kullanılan lifli malzeme, yoluntu ve artık pamuk ipliği veya didilmiş kenevir

üstüre : far. * usturdan, üstürden (kazımak, yontmak, kesmek, tüyünü/saçını gidermek, kesip atmak, traşlamak) * marangozluk ve doğramacılıkta ağaç veya benzeri malzemeleri yontmak, düzeltmek veya kesmek için kullanılan, keskin ağızlı el aleti; keski benzeri yontma aracı; sakal ve kıl tıraşında kullanılan, katlanıp kapanabilen çok keskin, saplı bir bıçak türü

üstüvane : gre., far. * stylobos (silindir biçimli cisim, silindirik cisim, silindir) (gre.); ustun (sütun, kolon, direk) + vane (ile ilgili, -a ait, gibi) ) (far.) * silindir, sütun şeklinde olan, silindirik

üsvet : ara. * usvet (örnek, örnek alınan kimse, model, rol model) * bir davranış, ahlaki tutum veya yaşam biçimi bakımından kendisine uyulan, örnek alınan kişi veya davranış biçimi

üşengeç : tür. * üşe (isteksiz davranmak, gönülsüz olmak) + n (dönüşlü fiil eki) + geç (sıfat yapım eki) * yapmayı istemeyen, yapmaktan geri duran, yapmaya isteksiz olan

üşenmek : tür. * üşe (isteksiz davranmak, gönülsüz olmak) + n (dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir işi yapmaya karşı isteksizlik veya gönülsüzlük duymak, yapılması gereken işi zahmetli görerek yapmayı ertelemek eğiliminde olmak, yapmayı istememek

üştürmurg : far. * üştür (deve) + murg (kuş) * Struthionidae (devekuşugiller) familyasından olan, ismini, şeklinin deveye benzemesinden alan, Afrika'nın belirli geniş alanlarına özgü uçamayan ancak çok hızlı koşan bir kuş türü, deve kuşu

üşümek : tür. * üşü (soğuk etkisiyle titremek, soğuktan etkilenmek) + mek (fiil mastar eki) * vücut sıcaklığının düşmesi veya çevrenin soğuk olması nedeniyle soğuğu belirgin biçimde hissetmek, titreme ve ürperme gibi tepkiler göstermek

üşüşmek : tür. * üş (toplanmak, bir araya gelmek) + üş (işteş fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * bir yere veya bir kimsenin çevresine çok sayıda kişinin veya canlı topluca ve çoğunlukla aceleyle gelerek toplanmak, birikmek, yığılmak; bir şeyin üzerine veya çevresine topluca yönelmek

üşütmek : tür. * üşü (soğuk etkisiyle titremek, soğuktan etkilenmek) + t (etken veya dönüşlü fiil eki) + mek (fiil mastar eki) * soğuğun etkisiyle vücut sıcaklığının düşmesine, üşüme ve titreme gibi belirtilerin ortaya çıkmasına yol açmak; soğuk almak, soğuğa maruz bırakmak veya bu nedenle hastalanmasına neden olmak

üşütük : tür. * üşü (soğuk etkisiyle titremek, soğuktan etkilenmek) + t (etken veya dönüşlü fiil eki) + ük (sıfat yapım eki) * çılgın, tuhaf davranan veya mantıklı düşünemeyen, aklını yitirmiş, kafadan kontak, hafifçe delirmiş kimse

üteropeksi : lat., gre. * uterus (rahim, döl yatağı) (lat.) + pegnynai, pegnynein (dikmek, sabitlemek, tespit etmek), pexis (sabitleme, tutturma, dikleştirme) (gre.) * rahmin normal konumundan aşağıya veya başka bir yöne doğru yer değiştirmesini önlemek amacıyla cerrahi olarak çevre dokulara veya destekleyici yapılara sabitlenmesi işlemi

üterüs : lat. * uterus (rahim, döl yatağı, karın) * kadın üreme sisteminde yer alan, gebelik döneminde bebeğin büyümesini, beslenmesini ve gelişmesini sağlayan, ters dönmüş armut formunda, içi boş, kas yapıdaki organ, rahim

ütmek : tür. * ut (yenmek, kazanmak, galip olmak) + mak (fiil mastar eki) * oyunda yenmek, galip gelmek, kazanmak, ütmak

ütopi : gre. * ou (yok, değil, olmaz) + topia (yerleşim, yer durumu) (topos (yer) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * hiçbir yer, gerçekte var olmayan yer, olmayan yer, olamayacak yer; gerçek dünyada var olmayan ancak ideal bir toplum düzenini, adil, eşitlikçi, kusursuz yaşam biçimini veya ulaşılması arzulanan mükemmel durumu tasvir eden, düşünsel ve hayali yer veya sistem

ütopik : gre. * ou (yok, değil, olmaz) + topia (yerleşim, yer durumu) (topos (yer) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + ikos (ile ilgili, -a ait) * gerçekleşmesi mümkün görünmeyen ölçüde ideal, kusursuz veya hayali bir toplum düzeni, yaşam biçimi veya düşünce; pratik koşullardan uzak ve idealize edilmiş olan

ütopist : gre. * ou (yok, değil, olmaz) + topia (yerleşim, yer durumu) (topos (yer) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) + istes (-cı, yapan, eden eki) * ideal ve kusursuz bir toplum düzeninin kurulabileceğine inanan, bu doğrultuda düşünce ve tasarılar geliştiren kimse; mevcut toplumsal düzenin yerine idealize edilmiş bir düzen öngören kişi, ütopyacı

ütopya : gre. * ou (yok, değil, olmaz) + topia (yerleşim, yer durumu) (topos (yer) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * hiçbir yer, gerçekte var olmayan yer, olmayan yer, olamayacak yer; gerçek dünyada var olmayan ancak ideal bir toplum düzenini, adil, eşitlikçi, kusursuz yaşam biçimini veya ulaşılması arzulanan mükemmel durumu tasvir eden, düşünsel ve hayali yer veya sistem

ütü : tür. * üt (düzleştirmek, düzgün hale getirmek, pürüzsüz hale geitrmek, yassı hale getirmek) + ü (isim yapım ve araç eki) * giysi, kumaş ve benzeri tekstil ürünlerindeki kırışıklıkları ısı ve basınç yardımıyla gidermek, yüzeylerini düzleştirmek için kullanılan elektrikli veya ısıtılan araç; bu araçla yapılan düzleştirme işlemi

üveit : lat. * uvea (gözün damar tabakası) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) * gözde ağrı, kızarıklık, görme bulanıklığı ve gözün üvea tabakasının iltihabı ile karakterize olan inflamatuar hastalık

üvendire : gre. * boukentron, vukendron (öküz dürtmek için kullanılan sivri sopa) (bous (öküz) + kentron (merkez, orta nokta, keskin nokta, diken, mahmuz, iğne, iğne ucu, sivri uç, iğne, dürtme) * koşum hayvanlarını, özellikle öküz ve sığırları yürütmek, yönlendirmek veya hızlandırmak amacıyla kullanılan, bir ucu sivri değnek

üvey : tür. * ög, ök (anne) + ey (ile ilgili, -a ait, gibi) * evlilik yoluyla aileye katılan eşin önceki evliliğinden olan çocuğu veya öz anne veya öz babası bulunmayan (aile bireyi); kan bağı yerine evlilik ilişkisiyle oluşan (akrabalık)

üveyik : tür. * üvey (eşe veya aileye bağlı olmayan; öz baba veya öz ana birliği bulunmayan, sonradan edinilen) + ik (ile ilgili -a ait; küçültme eki) + kuş (uçan omurgalı hayvan) * başka bir ailenin veya eşin yavrusu olmayan, dolaylı ilişkili kuş türü; fahte; Türk musikisinde belirli sayıda vuruş ve düzenli döngü ile tekrarlanan ritim kalıbı ve 10 veya 20 zamanlı olarak kullanılmış bir usul

üveyk : tür. * üvey (eşe veya aileye bağlı olmayan; öz baba veya öz ana birliği bulunmayan, sonradan edinilen) + ik (ile ilgili -a ait; küçültme eki) + kuş (uçan omurgalı hayvan) * başka bir ailenin veya eşin yavrusu olmayan, dolaylı ilişkili kuş türü; fahte; Türk musikisinde belirli sayıda vuruş ve düzenli döngü ile tekrarlanan ritim kalıbı ve 10 veya 20 zamanlı olarak kullanılmış bir usul

üveys : ara. * uveys (kurt, küçük kurt; arzu eden, arzulu, istekli, hevesli) * kurt, küçük kurt; arzu eden, arzulu, istekli, hevesli)

üveyz : gre. * uves (üvez ağacı, meyvesi; sivrisineğe benzer küçük bir böcek türü, tatarcık) * gülgiller familyasından olan, bazı türleri küçük, salkım halinde meyveler veren ve süs bitkisi olarak da yetiştirilen Sorbus cinsindeki ağaç ve çalıları kapsayan odunsu bitkilerin genel adı; özellikle kan emerek beslenen, sivrisineğe benzeyen çok küçük dipter böceklerin genel ismi; Leishmania parazitini taşıyan Phlebotomus cinsi kum sineklerini içeren vektör böcek grubu, sivrisineğe benzer küçük bir böcek türü, tatarcık

üvez : gre. * uves (üvez ağacı, meyvesi; sivrisineğe benzer küçük bir böcek türü, tatarcık) * gülgiller familyasından olan, bazı türleri küçük, salkım halinde meyveler veren ve süs bitkisi olarak da yetiştirilen Sorbus cinsindeki ağaç ve çalıları kapsayan odunsu bitkilerin genel adı; özellikle kan emerek beslenen, sivrisineğe benzeyen çok küçük dipter böceklerin genel ismi; Leishmania parazitini taşıyan Phlebotomus cinsi kum sineklerini içeren vektör böcek grubu, sivrisineğe benzer küçük bir böcek türü, tatarcık

üye : tür. * üy (katılmak, ortak olmak, paydaş olmak) + e (isim yapım eki) * bir bütünün veya topluluğun parçası olan kişi, nesne veya unsur

üzengi : tür. * üze (üst, yukarı, yukarısı, tepe, bir şeyin üstündeki bölüm) + engi (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * eyerin iki yanından atın karnı hizasına doğru sarkan ve hayvana binildiğinde ayakların basılmasına yarayan, altı düz demir halka

üzere : tür. * üze (üst, yukarı, yukarısı, tepe, bir şeyin üstündeki bölüm) + ere (edat (ilgeç) eki) * için, amacıyla, niyetiyle, hedefiyle, gayesiyle, maksadıyla

üzerinde : tür. * üze (üst, yukarı, yukarısı, tepe, bir şeyin üstündeki bölüm) + ere (edat (ilgeç) eki) + i (iyelik eki) + nde (edat (ilgeç) eki) * üstünde, yukarısında, tepesinde

üzeyir : ara. * azara (destek olmak, desteklemek, arka çıkmak, dayanmak) * İslam geleneğinde adı Kur’an’da geçen, Yahudi geleneğindeki Ezra ile ilişkilendirilen dini şahsiyet, Ezra; erkek ismi

üzeyr : ara. * azara (destek olmak, desteklemek, arka çıkmak, dayanmak) * İslam geleneğinde adı Kur’an’da geçen, Yahudi geleneğindeki Ezra ile ilişkilendirilen dini şahsiyet, Ezra; erkek ismi

üzfur : ara. * zufr (tırnak, pençe) * insan ve hayvan parmaklarının uçlarında bulunan, keratinleşmiş sert dokudan oluşan koruyucu yapı, tırnak, pençe

üzgün : tür. * üz (kırmak, koparmak, kesmek, parçalamak, ayırmak) + gün (sıfat yapım eki) * keder, üzüntü veya moral bozukluğu içinde bulunan, ruhsal olarak sıkıntılı ve neşesiz durumda olan, hüzünlü, gamlı

üzmek : tür. * üz (kırmak, koparmak, kesmek, parçalamak, ayırmak) + mek (fiil mastr eki) * bir şeyi bağlı, tutunduğu veya bulunduğu yerden ayırarak koparmak; bir kimseyi duygusal olarak incitmek, kederlendirmek veya acı çekmesine yol açmak, hüzünlendirmek, gamlandırmak

üzn : ara. * uzun (kulak) * insan ve hayvanlarda sesleri işitmeye yarayan, dıştan görülen kulak kepçesi ile işitme kanalını ve içerideki işitme yapılarını kapsayan işitme organı

üzn-ü dahili : ara. * uzun (kulak) + u (tamlama eki) + dahala (girmek, içeriye girmek, dahil olmak, nüfuz etmek), dahl (giriş, dahil olma), dahil (içeride, kapsama alınmış, içeri alınmış, içeri girmiş, nüfuz etmiş) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) * işitme ve denge organlarının bulunduğu, orta kulağın iç tarafında yer alan; koklea, vestibül ve yarım daire kanallarından oluşan, ses titreşimlerini sinirsel uyarılara dönüştüren ve vücudun denge duyusunu sağlayan anatomik bölüm, iç kulak

üzüm : tür. * üz (kırmak, koparmak, kesmek, parçalamak, ayırmak) + üm (isim yapım eki) * asmanın salkımlarında yetişen, ince kabuklu ve etli yapısıyla taze veya kurutulmuş olarak tüketilen, farklı renk ve büyüklüklerde olabilen, Vitis cinsi bitkilerin yenilebilir küçük ve yuvarlak meyvesi

üzümlü : tür. * üzüm (asmanın salkımlarında yetişen, ince kabuklu ve etli yapısıyla taze veya kurutulmuş olarak tüketilen, farklı renk ve büyüklüklerde olabilen, Vitis cinsi bitkilerin yenilebilir küçük ve yuvarlak meyvesi) + lü (ile, birlikte, beraber, sahibi) * Erzincan’ın bir ilçesi

üzüntü : tür. * üz (kırmak, koparmak, kesmek, parçalamak, ayırmak) + üntü (isim yapım eki) * keder, sıkıntı, acı, tasa, gam, hüzün, içsel huzursuzluk

V : lat. * vanadium (Vanadis (İskandinav mitolojisinde güzellik tanrıçası Freyja'nın adı) + ium (kimyasal element eki) ) * atom numarası 23 olan, periyodik tablonun 5. grubunda bulunan, sert, dayanıklı ve korozyona dirençli olan, çelik alaşımlarında, enerji depolama sistemlerinde, katalizörlerde ve özel malzemelerde kullanılan geçiş metali element

v : tür. * v, V * Türkçe alfabenin 27. harfi (Ü’den sonra, Y’den önce)

vaad : ara. * vaada (söz vermek, taahhütte bulunmak, gerçekleşeceğini ifade ederek ümit vermek) * bir kimseye ileride belirli bir şeyi yapacağını veya gerçekleştireceğini bildiren söz; gerçekleşmesi beklenen bir iş, davranış veya sonuç için verilen güvence ve taahhüt

vaardenburg sendromu : hol. * waardenburg (Hollandalı doktor Petrus Johannes Waardenburg'un soyadından) + sendrom + u * doğuştan işitme kaybı ve pigmentasyon eksiklikleri ile karakterize edilen, parlak mavi gözleri (veya bir mavi göz ve bir kahverengi gözü), poliosis veya açık ten lekelerini içerebilen bir grup nadir genetik durum

vaat : ara. * vaada (söz vermek, taahhütte bulunmak, gerçekleşeceğini ifade ederek ümit vermek) * bir kimseye ileride belirli bir şeyi yapacağını veya gerçekleştireceğini bildiren söz; gerçekleşmesi beklenen bir iş, davranış veya sonuç için verilen güvence ve taahhüt

vaaz : ara. * va’aza (nasihat etmek, uyarmak, öğüt vermek) * nasihat, öğüt, uyarı; dini veya ahlakî bir mesele hakkında herhangi bir din adamı tarafından dini bir yükümlülüğü yerine getirmek maksadıyla yapılan bir çeşit hitabet türü

vabeste : far. * vabastan (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek; bağlanmak, ilişmek) (va (-a doğru, yönelim) + bastan (bağlamak, birleştirmek, iliştirmek) * bir kimseye, şeye veya duruma bağlı bulunan, ondan ayrılmayan veya varlığı ve durumu başka bir unsura bağlı olan, bağlı, bağımlı, ilişkili

vabil : ara. * vabala (şiddetli yağmur yağmak, yoğun yağmak) * sağanak yağmur, şiddetli yağış

vacciniaceae : lat. * vaccinium (yaban mersini, çoban üzümü cinsi) (vacca (inek) + inium (ile ilgili, -a ait) ) + aceae (-giller, bitki familyası eki) * fundagiller takımında yer alan, çoğunlukla çalı veya küçük ağaçlardan oluşan, meyveleri genellikle etli ve yenilebilir olan Vaccinium gibi cinsleri kapsayan bitki familyası, fundagiller

vaccinium : lat. * vaccinium (yaban mersini) (vacca (inek) + inium (ile ilgili, -a ait) ) * Vaccinium, Ericaceae (mersingiller) familyasından, asidik topraklarda yetişen, yenilebilir küçük meyveler veren çalı türü

vacib : ara. * vacaba (gerekli olmak, lazım olmak, gerekmek, zorunlu hale gelmek, icab etmek, vacib olmak, haketmek; kabul etmek, yanıtlamak, cevap vermek), icab (lazım olma, gereklilik, zorunluluk, gereksinim, lüzum; uygun olma) * yapılması veya yerine getirilmesi gerekli ve zorunlu olan, gerekli, zorunlu, icab eden, lüzumlu

vacibe : ara. * vacaba (gerekli olmak, lazım olmak, gerekmek, zorunlu hale gelmek, icab etmek, vacib olmak, haketmek; kabul etmek, yanıtlamak, cevap vermek), icab (lazım olma, gereklilik, zorunluluk, gereksinim, lüzum; uygun olma), vacib (yapılması veya yerine getirilmesi gerekli ve zorunlu olan, gerekli, zorunlu, icab eden, lüzumlu) + e (isim yapım eki) * yapılması veya yerine getirilmesi gerekli ve zorunlu olan iş

vacid : ara. * vacada (bulmak, fark etmek, hissetmek, vücuda getirmek, oluşturmak, var etmek), vucud (bulunma, var olma, varlık, hissetme; gövde, beden), mevcud (var olan, bulunan, oluşmuş olan) * bulan, oluşturan, var eden, vücuda getiren

vacife : ara. * vacafa (çarpmak, titremek, ürpermek, ıstırap çekmek, acı çekmek, mustarip olmak), vacif (çarpan, titreyen, ürperen, ıstırap çeken) + e (isim yapım eki) * acı çekme, ıstırap çekme, mustarip olma, korkma, durgun olmama, endişeli olma; sallana sallana yürüme

vacip : ara. * vacaba (gerekli olmak, lazım olmak, gerekmek, zorunlu hale gelmek, icab etmek, vacib olmak, haketmek; kabul etmek, yanıtlamak, cevap vermek), icab (lazım olma, gereklilik, zorunluluk, gereksinim, lüzum; uygun olma) * yapılması veya yerine getirilmesi gerekli ve zorunlu olan, gerekli, zorunlu, icab eden, lüzumlu

vacuna : lat. * Vacuna (Roma mitolojisinde dinlenme ve boş zaman tanrıçası) (vacuum (boşluk, vakum) + na (dişil eki) ) * Roma mitolojisinde özellikle dinlenme, boş zaman ve çalışmadan uzak kalma ile ilişkilendirilen, çiftçiler tarafından hasat sonrası dinlenme döneminde onurlandırıldığı düşünülen tanrıça

vade : ara. * vaada (söz vermek, taahhütte bulunmak, gerçekleşeceğini ifade ederek ümit vermek) * belirlenen süre, bitiş zamanı, süre limiti; özellikle borç, kredi veya sözleşmelerde geri ödeme veya yerine getirme süresi

vadeli : ara. * vaada (söz vermek, taahhütte bulunmak, gerçekleşeceğini ifade ederek ümit vermek), vade (belirlenen süre, bitiş zamanı, süre limiti; özellikle borç, kredi veya sözleşmelerde geri ödeme veya yerine getirme süresi) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) * belirli bir süre veya ödeme zamanı kararlaştırılmış olan; özellikle borç, satış ve ticaret işlemlerinde bedelin veya yükümlülüğün belirlenen tarihte yerine getirilmesini gerektiren işlem veya anlaşma biçimi

vadeli çek : ara., tür., lat. * vaada (söz vermek, taahhütte bulunmak, gerçekleşeceğini ifade ederek ümit vermek), vade (belirlenen süre, bitiş zamanı, süre limiti; özellikle borç, kredi veya sözleşmelerde geri ödeme veya yerine getirme süresi) (ara.) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + scaccus (şah, kral) (lat.); şah (hükümdar, kağan, kral, reis, başkan, padişah; büyük, üstün, usta, seçkin, önde gelen) (far.), chèque, echec (durduma ve kontrol etme; keşideci, lehtar ve muhatap arasındaki üçlü bir havale ilişkisini barındıran, bir alacak hakkını içeren kambiyo senedi türü) (fra.) * üzerinde düzenlendiği tarihten sonraki bir tarih bulunan ve bedelinin bu tarihte ödenmesi öngörülen çek; ticari işlemlerde gelecekteki belirli bir ödeme tarihini gösteren kıymetli evrak biçimi

vadeli hesap : ara., tür. * vaada (söz vermek, taahhütte bulunmak, gerçekleşeceğini ifade ederek ümit vermek), vade (belirlenen süre, bitiş zamanı, süre limiti; özellikle borç, kredi veya sözleşmelerde geri ödeme veya yerine getirme süresi) (ara.) + li (ile, birlikte, beraber, sahibi) (tür.) + hasaba (saymak, ölçmek, hesap etmek, tartmak; sanmak, zannetmek), hesab, hisab (sayma, sayma, sayılarla işlem yapma, aritmetik; sayma, ölçme, değer biçme veya borç-ödeme gibi işlemleri ifade eden kavram, aritmetik) (ara.) * belirli bir süre boyunca paranın bankada tutulması karşılığında faiz getirisi sağlayan ve vadesinden önce çekilmesi veya kapatılması belirli koşullara bağlanabilen banka hesabı; birikimlerin önceden belirlenmiş süre sonunda faiz getirisiyle birlikte değerlendirilmesine yönelik hesap türü

vademecum : lat. * vadere (yürümek, gitmek, ilerlemek), vade (git; gel) + me (ben) + cum (ile) * daima yanda taşınan rehber, el kitabı; özellikle hekim, eczacı ve diğer uzmanların meslekleriyle ilgili başvuru bilgilerini kolayca yanında bulundurabilmesi için hazırlanmış, özlü ve pratik başvuru kitabı, tıbbi rehber, ilaç rehberi; bir meslek veya uzmanlık alanında sürekli başvurulan temel bilgileri bir arada sunan el kitabı

vademekum : lat. * vadere (yürümek, gitmek, ilerlemek), vade (git; gel) + me (ben) + cum (ile) * daima yanda taşınan rehber, el kitabı; özellikle hekim, eczacı ve diğer uzmanların meslekleriyle ilgili başvuru bilgilerini kolayca yanında bulundurabilmesi için hazırlanmış, özlü ve pratik başvuru kitabı, tıbbi rehber, ilaç rehberi; bir meslek veya uzmanlık alanında sürekli başvurulan temel bilgileri bir arada sunan el kitabı

vadetmek : ara., tür. * vaada (söz vermek, taahhütte bulunmak, gerçekleşeceğini ifade ederek ümit vermek) (ara.) + etmek (yapmak, eylemek, işlemek) (tür.) * bir işi veya durumu yerine getireceğine dair söz vermek, taahhüt etmek veya bir şeyin gerçekleşeceğine dair umut ve izlenim vermek

vadi : ara. * vadi (boğaz, kanyon, su yolu, nehir) * boğaz, kanyon, iki dağ veya yüksek tepe arasında kalan ince ve uzun yol, çukurca arazi, geçit

vadk : ara. * vadaka (damlamak, yağmak, yukarıdan aşağıya doğru sıvı veya katı parçalar halinde dökülmek, yağmur yağmak; kolaylaştırmak, yakın olmak) * bulutlardan yere düşen su damlaları, yağış, yağmur

vaduz : lat., alm. * aquaeductus (su kemeri) (aqua (su) + ductus (yönlendirilmiş, çekilmiş, sürülmüş, yol gösterilmiş, götürülmüş) (ducere (yönlendirmek, liderlik etmek, çekmek, sürmek, yol göstermek, götürmek, tutmak, kapmak) + tus (geçmiş zaman ve sıfat yapı eki) ) (lat.); Vaduz (alm.) * Lihtenştayn ‘ın (Liechtenstein) başkenti

vafi : ara. * vafa (yerine getirmek, sadık kalmak, borcu ödemek, sözü tutmak, vefa etmek) + i (sıfat yapım eki) * vefa eden, sözünü tutan, ahdini yerine getiren

vaftiz : gre. * baptein (daldırmak, batırmak), baptizein (suya daldırmak, vaftiz etmek) * Hristiyanlıkta kişinin suyla yıkanması veya suya daldırılması yoluyla Hristiyan topluluğuna kabul edilmesini ve dinî bakımdan yeniden doğuşunu simgeleyen dinsel tören

vagal : lat. * vagere (dolaşmak, gezinmek, uzanmak), vagus (dolaşan, gezen, gezinen, gezgin, uzanan) + alis (ile ilgili, -a ait) * vagus siniriyle, bu sinirin uyardığı organlarla veya sinir aracılığıyla gerçekleşen parasempatik etkilerle ve özellikle kalp hızı, sindirim ve bazı iç organ işlevlerinin vagus siniri üzerinden düzenlenmesi ile ilgili

vagina : lat. * vagina (kılıf, kın, kanal, hazne, kaplama, örtme, koruma) * kadın üreme sisteminde serviksi dış genital bölgeye bağlayan, kas ve mukoza yapısındaki kanal, döl yolu

vagon : lat. * vagere (dolaşmak, gezinmek, uzanmak), vagus (dolaşan, gezen, gezinen, gezgin, uzanan) (lat.) + on (isim yapım eki) (fra.) * demir yolu taşıtlarında yolcu, yük veya çeşitli malzemelerin taşınması için lokomotife bağlanan, kendi tekerlekleri üzerinde hareket eden demir yolu aracı

vagonet : lat. * vagere (dolaşmak, gezinmek, uzanmak), vagus (dolaşan, gezen, gezinen, gezgin, uzanan) (lat.) + on (isim yapım eki) + ette (küçültme eki) (fra.) * küçük vagon, vagoncuk; özellikle maden ocaklarında ve şantiyelerde kısa mesafelerde yük taşımak için kullanılan, raylar üzerinde hareket eden küçük ve basit yapılı vagon; dar hatlı demir yollarında kullanılan küçük taşıma aracı

vagotomi : lat. * vagere (dolaşmak, gezinmek, uzanmak), vagus (dolaşan, gezen, gezinen, gezgin, uzanan) (lat.) + temnein (kesmek), tomia (kesim, kesme) (tome (kesik, kesme, kesit, dilim) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) (gre.) * vagus sinirinin bir bölümünün cerrahi olarak kesilmesi veya işlevinin kesilmesi işlemi (özellikle mide asidi salgısını azaltmak amacıyla geçmişte peptik ülser tedavisinde uygulanan cerrahi girişim)

vagotoni : lat. * vagere (dolaşmak, gezinmek, uzanmak), vagus (dolaşan, gezen, gezinen, gezgin, uzanan) (lat.) + teinein, teino (germek, uzatmak), tonia (kudret, kuvvetlilik, güçlülük) (tonos (perde, vurgu, gerilim, gerginlik, anahtar, güç, kuvvet, basınç; ses, vokal perdesi, sesin yükseltilmesi, müzikte vurgu, ses perdesi) + eia (isim yapım, yer ve durum eki) ) * vagus sinirinin etkisinin veya parasempatik etkinliğin normalden belirgin biçimde artmış olması, kalp atımının yavaşlaması, sindirim faaliyetlerinin artması ve benzeri vagal etkilerin baskın hale gelmesi durumu

vagus : lat. * vagere (dolaşmak, gezinmek, uzanmak), vagus (dolaşan, gezen, gezinen, gezgin, uzanan) * onuncu kafa çifti siniri olan, beyinden çıkarak boyun, göğüs ve karın bölgesindeki çok sayıda organa uzanan, özellikle kalp, akciğerler ve sindirim sistemi üzerinde parasempatik işlevler ileten nervus vagus adlı sinir

vah : tür. * vah (acı, üzüntü, pişmanlık veya şaşkınlık bildiren ünlem) * acı, üzüntü, esef, pişmanlık, hayıflanma veya şaşkınlık gibi güçlü duyguları ani biçimde ifade etmek için kullanılan ünlem; “ne yazık”, “eyvah”

vaha : kıp., ara. * ouahe (yerleşim yeri) (kıp.); vaha (çöl içindeki yeşil ve sulak yer) (ara.) * çöllerde yer altı veya yüzey sularının bulunduğu, bu su kaynakları sayesinde bitki örtüsünün geliştiği ve insanların yerleşmesine veya konaklamasına elverişli hale gelen verimli alan; su kaynağı çevresindeki yeşil ve yaşamaya elverişli bölge

vahamet : ara. * vehm (mübhem ve anlamsız, sebepsiz korku; belirsiz fikir ve düşünce; şiddet, ağırlık, korkutuculuk; korku, kaygı, hayali tehlike; şüphe, zan ve kuruntu), evham (korkular, kaygılar, hayali tehlikeler; şüphe, zan ve kuruntu), vahama (şiddetli olmak, korkutmak, ağırlaşmak; yanılmak, hayal etmek, şüphelenmek, vehmetmek, kuruntuya kapılmak, aklı başka yere kaymak) + et (isim yapım eki) * coşku, azgın, coşkunluk, azgınlık, şiddet; bir durumun, hastalığın veya olayın ağır ve ciddi nitelikte olması; tehlike, şiddet veya kötü sonuç bakımından yüksek düzeyde bulunma durumu (vehemence (coşkunluk, azgınlık, şiddet) (ing.), véhémence (coşkunluk, azgınlık, şiddet) (fra.) )

vahdani : ara. * ehad (bir, tek, yek, yegane), vahdet (birlik, teklik, yeklik, yeganelik) (vahid (bir, tek, yek, yegane, biricik, eşsiz) + et (isim yapım eki) ) + ani (ile ilgili, -a ait) * birlik ile ilgili, teklik ile ilgili; Allah'ın birliği ile ilgili

vahdaniyet : ara. * ehad (bir, tek, yek, yegane), vahdet (birlik, teklik, yeklik, yeganelik) (vahid (bir, tek, yek, yegane, biricik, eşsiz) + et (isim yapım eki) ) + ani (ile ilgili, -a ait) + yet (isim yapım eki) * birlik, teklik, yeklik; İslam inancında Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde tek ve eşsiz olması durumu

vahdeddin : ara. * ehad (bir, tek, yek, yegane), vahdet (birlik, teklik, yeklik, yeganelik) (vahid (bir, tek, yek, yegane, biricik, eşsiz) + et (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin birliği, dinin tekliği; erkek ismi

vahdet : ara. * ehad (bir, tek, yek, yegane), vahdet (birlik, teklik, yeklik, yeganelik) (vahid (bir, tek, yek, yegane, biricik, eşsiz) + et (isim yapım eki) ) * birlik, teklik, yeklik; tasavvuf ve İslam düşüncesinde varlığın veya ilahi hakikatin özünde bir ve tek oluşu; Allah’ın birliği, Allah’ın tekliği

vahdet-i vücud : ara. * ehad (bir, tek, yek, yegane), vahdet (birlik, teklik, yeklik, yeganelik) (vahid (bir, tek, yek, yegane, biricik, eşsiz) + et (isim yapım eki) ) + vacada (bulmak, fark etmek, hissetmek), vucud (bulunma, var olma, varlık, hissetme; gövde, beden) * tasavvufta Allah’ın mutlak ve gerçek varlık, alemdeki bütün varlıkların ise O’nun varlığı karşısında bağımlı ve tecelli halinde bulunduğunu ifade eden metafizik anlayış; varlığın nihai gerçekliğinin ilahi birlik içinde kavrandığı düşünce sistemi

vahdettin : ara. * ehad (bir, tek, yek, yegane), vahdet (birlik, teklik, yeklik, yeganelik) (vahid (bir, tek, yek, yegane, biricik, eşsiz) + et (isim yapım eki) ) + el (ön ek, artikel) + deyn, din (borç, yükümlülük, itaat, haysiyet) * dinin birliği, dinin tekliği; erkek ismi

vahhabi : ara. * vahaba (vermek, bağışlamak, ihsan etmek, armağan etmek, hediye etmek, bahşetmek, bağışlamak, karşılıksız vermek), hibe (bağış, armağan, hediye, karşılıksız verilen mal, yardım, mülk veya para; bağış, bağışlama eylemi), vahib, vehhab (bağışlayan, armağan eden, cömert, veren, ihsan eden, hibe eden) + i (ile ilgili, -a ait) * XVIII. yüzyılda Muhammed bin Abdülvehhab’ın görüşleri etrafında şekillenen, İslam’ın erken dönem uygulamalarına dönmeyi ve tevhid anlayışını vurgulayan dini hareket veya bu hareketin mensubu kimse

vahi : ara. * vaha (zayıf düşmek, yırtılmak, yıkılmak) * boş, manasız, saçma, asılsız, esassız, ehemmiyetsiz

vahib : ara. * vahaba (vermek, bağışlamak, ihsan etmek, armağan etmek, hediye etmek, bahşetmek, bağışlamak, karşılıksız vermek), hibe (bağış, armağan, hediye, karşılıksız verilen mal, yardım, mülk veya para; bağış, bağışlama eylemi) * bağışlayan, armağan eden, cömert, veren, ihsan eden, hibe eden

vahid : ara. * ehad (bir, tek, yek, yegane), vahdet (birlik, teklik, yeklik, yeganelik) * bir, tek, yek, yegane

vahide : ara. * vahid (bir, tek, yek, yegane, biricik, eşsiz) + e (isim yapım eki) * bir, tek, yek, yegane, biricik, eşsiz kadın

vahidiyyet : ara. * vahid (bir, tek, yek, yegane, biricik, eşsiz) + iyet (isim yapım eki) * bir, tek, yek, yegane, biricik, eşsiz olma durumu

vahim : ara. * vahama (şiddetli olmak, korkutmak, ağırlaşmak; yanılmak, hayal etmek, şüphelenmek, vehmetmek, kuruntuya kapılmak, aklı başka yere kaymak), vehm (mübhem ve anlamsız, sebepsiz korku; belirsiz fikir ve düşünce; şiddet, ağırlık, korkutuculuk; korku, kaygı, hayali tehlike; şüphe, zan ve kuruntu), evham (korkular, kaygılar, hayali tehlikeler; şüphe, zan ve kuruntu) * korkutucu, tehlikeli, kritik, riskli, zarar verme potansiyelli; coşkulu, azgın, coşkun, azgın, ağır, şiddetli

vahit : ara. * ehad (bir, tek, yek, yegane), vahdet (birlik, teklik, yeklik, yeganelik) * bir, tek, yek, yegane

vahiy : ara. * vaha (bildirmek, iletmek, ilham etmek, ilham vermek, vahyetmek) * Allah’ın, yarattığı varlıklarla iletişim usüllerinden biri; gizli bildirme, ilham

vahşet : ara. * vahaşa (ıssız olmak, yabanileşmek), vahş (yabani hayvan, yaban) + et (isim yapım eki) * korku, dehşet veya ürküntü uyandıran yabanıllık ve ıssızlık hali; insanlık dışı, acımasız ve korkunç nitelikteki davranış veya olay

vahşi : ara. * vahaşa (ıssız olmak, yabanileşmek), vahş (yabani hayvan, yaban) + i (ile ilgili, -a ait) * evcilleştirilmemiş, insan yerleşimlerinden ve denetiminden uzak doğal ortamda yaşayan, yabani, yabanıl

vahy : ara. * vaha (bildirmek, iletmek, ilham etmek, ilham vermek, vahyetmek) * Allah’ın, yarattığı varlıklarla iletişim usüllerinden biri; gizli bildirme, ilham

vaid : ara. * vaada (söz vermek, taahhütte bulunmak, gerçekleşeceğini ifade ederek ümit vermek) * vaad eden, taahhüt eden, söz veren

vaikuntha kamalaja : san. * Vaikuntha (Vişnu’nun göksel meskeni) + kamalaja (lotustan doğan; Lakşmi) (kamala (lotus) + ja (doğmuş, doğan) ) * Hinduizmde Vişnu ile eşi Lakşmi’nin tek bedende birleşmiş, bir yarısı erkek ve diğer yarısı kadın olarak tasvir edilen androjen tanrısal biçimi; erkek ve dişi ilkelerin birliğini ve Vişnu ile Lakşmi’nin ayrılmazlığını simgeleyen nadir ikonografik figür

vaişnavizm : san., gre. * vishnu (örten, kaplayan şahsiyet) (vish (örtmek, sarmak, kuşatmak, kaplamak) ) + nu (kişi, kimse, şahıs) ) (san.) + ismos (isim yapım, durum, öğreti, doktrin, akım eki) (gre.) * Hinduizm'de, Vişnu'yu, tanrılar dahil tüm ruhların ve varlıkların kaynağı, kökeni ve dayanağı olan Mutlak Şahıs ve Mutlak Varlık olarak betimleyen görüş

vaiz : ara. * va’aza (nasihat etmek, uyarmak, öğüt vermek), vaaz (nasihat, öğüt, uyarı) * öğüt veren, uyaran, vaaz veren kişi; cami, mescit gibi yerlerde dinsel öğüt veren konuşmalar yapan din işleri görevlisi

vajen : lat. * vagina (kılıf, kın, kanal, hazne, kaplama, örtme, koruma) * kadın üreme sisteminde serviksi dış genital bölgeye bağlayan, kas ve mukoza yapısındaki kanal, döl yolu

vajgun : far. * vaj, vaz (ters, karşıt, zıt, aksi) + gun (şekil, biçm, tarz, görünüş) * ters, baş aşağı, altüst; normal konumunun tersine çevrilmiş, baş aşağı veya altüst olmuş durumda bulunan; mecazen düzeni, yönü veya durumu tersine dönmüş olan şey

vajina : lat. * vagina (kılıf, kın, kanal, hazne, kaplama, örtme, koruma) * kadın üreme sisteminde serviksi dış genital bölgeye bağlayan, kas ve mukoza yapısındaki kanal, döl yolu

vajinal : lat. * vagina (kılıf, kın, kanal, hazne, kaplama, örtme, koruma) + alis (ile ilgili, -a ait) * vajinayla, yani kadın üreme sisteminin rahim ile dış genital organlar arasındaki kanal biçimindeki bölümüyle ilgili

vajinal kandidiyazis : lat. * vagina (kılıf, kın, kanal, hazne, kaplama, örtme, koruma) + alis (ile ilgili, -a ait) + candere (parlamak, beyaz olmak), candidus (parlak beyaz, ak), candida (beyaz, parlak, temiz) + iasis (isim yapım, durum, sorun, hastalık eki) * Candida türü mayaların, özellikle Candida albicans’ın vajinada aşırı çoğalması sonucu gelişen, genellikle kaşıntı, yanma ve beyaz, yoğun vajinal akıntıyla kendini gösteren mantar enfeksiyonu

vajinismus : lat. * vagina (kılıf, kın, kanal, hazne, kaplama, örtme, koruma) + ismus (isim yapım, durum, akım, öğreti, doktrin eki) * cinsel ilişki esnasında vajinayı çevreleyen üçte bir alt pelvik kaslarının istemsiz kasılması nedeniyle ilişkinin ağrılı, acılı gerçekleşmesi veya tamamlanamaması

vajinit : lat., gre. * vagina (kılıf, kın, kanal, hazne, kaplama, örtme, koruma) (lat.) + itis (iltihap, enfeksiyon, yangı, enflamasyon, sorun, hastalık eki) (gre.) * vajinanın mukoza dokusunda enfeksiyon, tahriş veya hormonal değişiklikler gibi nedenlerle gelişen, akıntı, kaşıntı, yanma ve hassasiyet gibi belirtilerle karakterize iltihaplanma durumu

vajinomikozis : lat. * vagina (kılıf, kın, kanal, hazne, kaplama, örtme, koruma) + mykes (fungus, mantar, mikrobiyal organizma) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) * vajinada özellikle Candida türü mantarların aşırı çoğalması sonucunda gelişen, kaşıntı, yanma ve beyazımsı akıntı gibi belirtilerle görülen mantar enfeksiyonu, vajinal kandidiyazis

vajinozis : lat. * vagina (kılıf, kın, kanal, hazne, kaplama, örtme, koruma) + osis (durum, sorun ve hastalık eki) * vajinada normal mikrobiyal dengenin bozulmasıyla ortaya çıkan, özellikle bakteriyel vajinozisde vajinal bakteriyel floranın dengesinin değişmesiyle gelişen enfeksiyon

vak : ara. * vaka (korumak, sakınmak) * koruyucu, koruyan, sakınan

vaka : ara. * vakaa (düşmek, vuku bulmak, gerçekleşmek, meydana gelmek), vaki (vuku bulmuş, gerçekleşmiş) * gerçekleşen olay, hadise, cereyan eden durum

vakad : ara. * vakada (yakmak, ateşlemek, tutuşturmak), vekud (yakıt, odun, ateş yakmaya yarayan malzeme) * alevlenmiş, harlanmış veya tutuşmuş ateş

vaka-i hayriye : ara. * vakaa (düşmek, vuku bulmak, gerçekleşmek, meydana gelmek), vaki (vuku bulmuş, gerçekleşmiş), vaka (gerçekleşen olay, hadise, cereyan eden durum) + i (tamlama eki) + hayr (seçme, seçim, tercih, tercih etme, karar verme; iyilik, doğruluk, fayda, yarar, sevap; erdem, üstünlük, nimet) + i (ile ilgili, gibi, -a ait, benzer) + iye (isim yapım ve dişil eki) * Hayırlı Olay; Osmanlı tarihinde 1826’da II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırması olayının Osmanlı resmi söylemindeki adı

vakanüvis : ara., far. * vakaa (düşmek, vuku bulmak, gerçekleşmek, meydana gelmek), vaki (vuku bulmuş, gerçekleşmiş), vaka (gerçekleşen olay, hadise, cereyan eden durum) (ara.) + nevestan (yazmak), nüvis (yazan, yazar) (far.) * Osmanlı Devleti’nde devletin resmi tarihini yazmakla görevli olan, meydana gelen olayları kaydeden ve bunları tarih eseri haline getiren devlet görevlisi tarihçi

vakar : ara. * vakara (ağır olmak, ağırbaşlı davranmak) * ağırlık, ağırbaşlılık, ciddiyet, ölçülülük ve saygınlık; kişinin davranışlarında gösterdiği olgun ve ciddi tutum

vaketa : lat. * vacca (inek) + ettus (küçültme eki) (lat.); vachetta (ita.) * bitkisel özler kullanılarak işlenen, sığır veya inek derisinden elde edilen dayanıklı bir deri türü

vakf : ara. * vakafa (tutmak, kavramak, durdurmak, tutuklamak, alıkoymak, sabitlemek, kımıldatmamak, hareket ettirmemek), tevkif (tutuklama, durdurma, alıkoyma), vakıf (durdurulmuş, sabitlenmiş, alıkonmuş, bağlanmış) * durma, durdurma, alıkoyma; bir şeyi tamamen bir amaca bağlama

vakıf : ara. * vakafa (tutmak, kavramak, durdurmak, tutuklamak, alıkoymak, sabitlemek, kımıldatmamak, hareket ettirmemek), tevkif (tutuklama, durdurma, alıkoyma) * durdurulmuş, sabitlenmiş, alıkonmuş, bağlanmış; bir malın veya mülkün, kişisel çıkar gözetmeden, toplum yararına olan belirli ve sürekli bir amaca adanması veya bu amaçla kurulmuş olan tüzel kişiliğe sahip kurum

vaki : ara. * vakaa (düşmek, yerleşmek, konumlanmak, sokmak, isabet etmek, rastlamak, meydana gelmek, gerçekleşmek), vuku (düşme, yerleşme, isabet etme, rastlama, sokma), vaka (gerçekleşen olay, hadise, cereyan eden durum) * meydana gelmiş, gerçekleşmiş, olmuş bulunan; bir yerde bulunan veya mevcut olan

vakia : ara. * vakaa (düşmek, yerleşmek, konumlanmak, sokmak, isabet etmek, rastlamak, meydana gelmek, gerçekleşmek), vuku (düşme, yerleşme, isabet etme, rastlama, sokma), vaka (gerçekleşen olay, hadise, cereyan eden durum) * olay, hadise, meydana gelen şey; gerçek, hakikat, olgu; Kur’an’ın 56. suresinin ismi

vakit : ara. * vakata (zaman belirlemek, süre belirlemek) * zaman, süre, saat, devir, çağ, mevsim

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ÖNSÖZ

Yaratılışın kaynak kodları olarak tanımlanabilecek kelimeler, bir arada yaşayan insan topluluklarının zaman içinde  coğrafi olarak birbirle...